 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Kim gözünü haramlardan korursa; Allahü teâlâ, bununla onun lisânına hikmeti yerleştirir. Kendisini dinleyenler ondan faydalanırlar..."
Ebü’l-Hüseyn Kurâfî hazretleri Mısır’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. 270 ( m. 884)’de Kâhire’de doğdu. Dimyat’ta otururdu. 380 (m. 990)’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Allahü teâlânın, bir kuluna (imandan sonra) verdiği nimetlerin en büyüğü takvâdır. Müttekî olan kimse takvâ ile, bütün hayır ve iyilikleri, Allahü teâlâya yaklaşma ve yaklaştırma sebeplerini, yani ibâdetleri ve insanlara doğru yolu göstermeyi kendisinde birleştirir. Takvânın aslı ihlâstır. Hakîkati ise, kendisinden ittika ettiğin (korktuğun) Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirmektir.”
“Sıdk, dinde doğru yolda (Ehl-i sünnet yolunda) olmak ve amellerde de Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetine tâbi olmaktır.”
“Nefse hâkim olan en büyük kuvvet, şehvettir. Şehvet, ancak Allahü teâlânın korkusu ve sevinçli anlarda O’ndan utanmakla giderilir.”
“Yakîn, tevhîdin neticesidir. Kimin tevhîdi saf, temiz ve tam olursa, onun yakîni saf olur.”
“Nefsinin isteklerini ve mahlûklara yönelmeyi terk etmeyen kimsenin, âhiret nimetleri ve hayırlı işler (ve ibâdet) için kalbi dirilmez.”
“Tevekkül, fakirlik ve zenginliği eşit bilmek ve kaderde olan şeylere razı olmaktır.”
“Fütüvvetin aslı beş haslettir. Birincisi, Allahü teâlânın emirlerine uymak, ikincisi vefa, üçüncüsü şükür, dördüncüsü sabır, beşincisi ise rızâdır.”
“Nefsi gözetip arzuları peşinde koşmak, Allahü teâlânın sana olan ihsânlarını unutturur.”
“İlmin en faydalısı, Allahü teâlânın emirlerini ve nehiylerini, vaadlerini, vaidlerini (tehditlerini), sevaplarını ve ikablarını (cezalarını) bilmektir. İlimlerin en üstünü de; Allahü teâlâyı, sıfatlarını ve isimlerini bilmektir.”
“Günahkâr ve fâsık insanlarla bulunmak vahşettir. Onlara rağbet ve muhabbet ahmaklıktır. Onlara yakınlık ise acizliktir. Onlara itimat, gevşeklik ve neticesi de kaybetmektir. Allahü teâlâ bir kulunun hayrını dilerse, onun dostluğunu ve yakınlığını kendisi ile ve zikriyle yapar. Yani, o kimse Allahü teâlâya dost olur ve onup zikriyle meşgul olur. Ona tevekkül eder. O kimsenin, günahkârlara olan düşüncesini zayıflatır ve onlara itimâdını kaldırır.”
“Kim gözünü haramlardan korursa; Allahü teâlâ, bununla onun lisânına hikmeti yerleştirir. Kendisini dinleyenler ondan faydalanırlar. Kim de şüpheli şeylere bakmaktan kendini korursa; Allahü teâlâ, onun kalbine kendi nûrunu yerleştirir ve onu râzı olduğu yola kavuşturur.”
Salevat-ı şerifeyi söylemek ve yazmak
Gazzîzâde Abdüllatîf Efendi Bursa’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 1247 (m. 1831) senesinde Bursa’da vefât etti. Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salevat-ı şerife söylemek ve yazmanın fazileti hakkında buyurdu ki:
Ca’fer-i Sâdık (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allahü teâlâ, gökten yere meleklerini indirir. Meleklerin yanında gümüşten sayfalar ve ellerinde altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar, Resûlullah efendimize okunan salevâtları yazarlar.”
Abdullah bin Meysere el-Kavârîri anlattı: “Kâtiplik yapan bir komşum vefât etmişti. Onu rüyâmda gördüm. 'Allahü teâlâ sana nasıl muâmele etti?' diye sorunca; 'Allahü teâlâ beni af ve mağfiret etti' dedi. Sebebini sorunca; 'Ben ne zaman Nebî kelimesini yazsam, ondan sonra da mutlaka (sallallahü aleyhi ve sellem) de yazardım' dedi."
İbn-i Salâh şöyle buyurdu: Resûlullah efendimizin bahsi geçince, salât ve selâm söylemeye devam etmeli, çok tekrar etmekten bıkmamalı ve usanmamalıdır. Çünkü bunda, hadîs-i şerîf talebeleri, hadîs-i şerîf ezberleyenler ve hadîs-i şerîf yazanlar için pek büyük faydalar vardır. Bundan gâfil olan kimse, büyük bir nasipten mahrûm kalır.”
Hasen bin Ali Attâr şöyle anlattı: “Ebû Tâhir Muhlis’e, Mekke-i mükerremede bir şeyler yazdırmıştım. Yazdıklarına baktığımda, Resûlullah efendimizin ism-i şerîfleri geçtikçe, (sallallahü aleyhi ve sellem kesîran kesîran...) diye yazıyordu. Niçin böyle yaptığını ona sordum. Bana şöyle dedi: Ben gençliğimde hadîs-i şerîf yazarken, Resûlullah efendimizin mübârek ismi geçtikçe, (sallallahü aleyhi ve sellem) yazmazdım. Bir gece rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. Huzûruna varıp selâm verdiğimde, mübârek yüzünü benden çevirdi. Ben ikinci defa diğer taraftan Resûlullah efendimize doğru yöneldiğimde, yine mübârek yüzünü benden çevirdi. Üçüncü defa da Resûlullah efendimiz benden mübârek yüzünü çevirince; 'Yâ Resûlallah! Niçin mübârek yüzünü benden çeviriyorsun?' dedim. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu. 'Sen yazarken, benim ismimi yazıyorsun da, bana salât okumuyorsun!' İşte o vakitten beri, ne zaman Resûlullahın ism-i şerîfi geçse, salât ve selâm okurum ve kesîran kesîran, derim.”
.
Mal ve mevki gaye olmamalı
Fahreddîn Harranî hazretleri fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat âlimlerinin büyüklerindendir. 542 (m. 1147)’de Urfa’ya bağlı Harran’da doğdu. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. İlim öğrenmek için Bağdad’a geldi. Tahsilini tamamladıktan sonra, memleketi olan Harran’a döndü. Orada Nûriyye Medresesinde talebe okutmaya ve vaaz etmeye başladı. 621 (m. 1224)’de orada vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Mal, mevki arkasında koşanlardan hiçbiri murâdına kavuşamamıştır. Malı, mevkiyi hayır için arayan ve hayır işlerde kullanan, rahata, huzura kavuşmuştur. Mal, mevki gaye olmamalı, hayra vâsıta olmalıdır. Mal, mevki, bir deryaya benzer. Çok kimse, bu denizde boğulmuştur. Allahü teâlâdan korkmak, bu deryanın gemisidir. Hadis-i şerifte, (Dünyada, kalıcı değil, yolcu gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyuruldu. İnsan, dünyada bâki değildir. Dünya zevklerine daldıkça, dertler, üzüntüler, güçlükler artar. Aşağıdaki hadis-i şerifleri hiç unutmamalıdır:
(İbâdetleri az olan bir kul, iyi huyu ile, kıyâmette yüksek derecelere kavuşur.)
(İbâdetlerin en kolayı ve çok faydalısı, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır.)
(Bir kulun ibâdetleri çok olsa da, kötü huyu, onu Cehennemin dibine götürür. Bâzen küfre götürür.)
Birinin gündüzleri oruç tuttuğu, geceleri namaz kıldığı, fakat kötü huylu olduğu, dili ile komşularına, arkadaşlarına eziyet ettiği söylendiğinde, Resûlullah cevabında, (Böyle olmak iyi değildir. Gideceği yer, Cehennem ateşidir) buyurdu.
(Güzel ahlâkı tamamlamak, yerleştirmek için gönderildim). Semavî dinlerin hepsinde iyi huylar vardı. Bu din, bunları tamamlamak için gönderildi. Bu din varken, iyi huy bildirecek başka kaynağa, başka kimseye lüzum yoktur. Bunun için, Muhammed aleyhisselâmdan sonra, Peygamber gelmeyecektir.
(İyi huylu olan, dünya ve âhiret saadetlerine kavuşur.) Çünkü iyi huylu kimse, Allahü teâlâya ve kullara karşı olan hakları, vazîfeleri îfâ eder.
(Sûreti ve huyu güzel olanı Cehennem ateşi yakmaz.)
(Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere ihsân etmek, güzel huylu olmaktır.) İyi huylu kimse, kendisine darılana iyilik yapar. İhsânda bulunur. Malına, haysiyetine, bedenine zarar vereni affeder.
(Kızdığı zaman, yumuşak davrananın kalbini Allahü teâlâ emniyyet ve îman ile doldurur.) Korkusuz ve emîn olur.
.
Teyemmüm ne zaman caiz olur
Ecezâde Muhyiddîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Zamanın âlimlerinin büyüklerinden ders okudu. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, İznik Medresesi Müderrisliği, Trabzon Selanik ve Bursa Kadılığı yaptı. 924 (m. 1518)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Abdest veya gusül için su bulamayan veya suyu kullanamayan, teyemmüm eder. Teyemmüme başlarken, niyet etmek farzdır. Hadesten, cünüplükten temizlenmek için veya namaz kılmak için yâhut belli bir ibâdeti yapmak için niyet ederek yapılan teyemmüm ile namaz kılınabilir. Yalnız teyemmüme niyet edilirse, kılınamaz. Şehir içinde dahî sudan bir mîl uzak olan teyemmüm eder. Bir mîl dörtbin zrâ'dır. Bir zrâ' hanefîde yirmidört, diğer üç mezhepte ise yirmibir parmak, bir parmak altı arpa genişliğinde olup, iki santimetredir.
Sıcak yer, hamam parası olmayan, hasta olmaktan korkarsa, teyemmüm eder. Teyemmüm, taş ve topraktan ve kireç, kükürt, kaya tuzundan yapılır. Yanıp kül olabilen şeylerden ve camdan ve üzeri sırlı toprak eşyadan, kar ve buzdan, undan yapılmaz. Üzerinde toprak tozları bulunan her şeyden yapılır. Ele bulaşacak kadar tozlu olmaları lâzımdır. Yaş çamur ile yapılmaz. Sakal başı ile kulak arası, kaş ile göz arası ve burun delikleri yüze dahildir. Yüzün ve kolların tozlanması lâzım değildir. Abdestte iki parmağı gezdirerek başın dörtte biri mesh olunabilir. Teyemmümde üç parmaktan az ile mesh olmaz. İki el ile mesh şart değildir. Bir el ile de olur. Başkasına da, özürsüz yaptırabilir. Bir yerden çok kimsenin teyemmüm etmesi câizdir.
Abdestsizin mescide girerken teyemmüm etmesi müstehabdır. Hanefî'de, vakit girmeden evvel teyemmüm câizdir. Diğer üç mezhepte câiz değildir.
Abdest azasının çoğunda veya yarısında yara bulunan kimse, teyemmüm eder. Çoğu sağlam ise, sağlamını yıkayıp yaralara mesh eder. Gusülde, bedenin hepsi, bir uzuv sayılır. Bedenin yarısı yaralı ise, teyemmüm eder. Deriye mesh zarar verirse, sargıya mesh eder. Bu da zarar verirse, bunu da terk eder. Eli çolak olan, teyemmümde yüzünü ve kollarını yere sürer. Namazı terk etmez. Kolları dirsekten yukarı kesik olan da böyledir. Elleri ve ayakları kesik olanın, yüzünde yara varsa, namazı abdestsiz kılar. Namaz kılmaz da, denildi. Abdest aldıracak kimse bulamayan hasta, teyemmüm eder. Kölesi, çocuğu, hizmetçisi varsa, teyemmüm etmez. Bunlardan başkasından yardım istemesi mümkün olursa, yine etmez.
.
Ölmeden evvel tövbe ediniz
Muhammed bin Ahmed Katî’î hazretleri hadîs ve târih âlimlerindendir. 546 (m. 1151)’da doğdu. 634 (m. 1236) senesinde Bağdad’da vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
(Üç şey îmanın lezzetini arttırır: Allahü teâlâyı ve Resûlünü her şeyden çok sevmek, kendisini sevmeyen Müslümanı Allah rızası için sevmek, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmemek.)
(İbâdetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğz-i fillahtır.)
(Kıyâmet kopmadan evvel, her yeri fitneler kaplayacak. Fitnelerin zulmeti, ortalığı karanlık gece gibi yapacak. O zaman, evinden mü’min olarak çıkan kimse, akşam kâfir olarak evine dönecek. Akşam mü’min olarak evine gelen, sabah kâfir olarak kalkacak. O zaman oturmak, ayakta kalmaktan hayırlıdır. Yürüyen, koşandan daha iyidir. O zaman oklarınızı kırınız! Yaylarınızı kesiniz. Kılıçlarınızı taşa çalınız! O zaman, evinize birisi gelince, Âdem nebînin iki oğlundan iyisi gibi olsun!)
(Geçen ümmetlerin her birine fitneler verildi. Benim ümmetimin fitnesi, mâl, para toplamak olacaktır.)
(Allahü teâlânın bazı kulları vardır. Bunlar, Peygamber değildir. Peygamberler ve şehitler, kıyâmet günü bunlara imrenirler. Bunlar, birbirini tanımayan, uzak yerlerde yaşayan, Allah için birbirini seven müminlerdir.)
(Ölmeden evvel tövbe ediniz. Hayırlı işleri yapmaya mani çıkmadan önce acele ediniz. Allahü teâlâyı çok hatırlayınız. Zekât ve sadaka vermekte acele ediniz. Böylece Rabbinizin rızıklarına ve yardımına kavuşunuz!)
(Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini biliniz: Ölmeden önce hayatın kıymetini, hastalıktan önce sıhhatin kıymetini, dünyada âhireti kazanmanın kıymetini, ihtiyârlamadan gençliğin kıymetini, fakirlikten evvel zenginliğin kıymetini.)
(Dünyalık peşinde koşmak, su üzerinde yürümeye benzer. Bunun ayaklarının ıslanmaması mümkün müdür? İslâmiyete uymaya mani olan şeylere dünya denir.)
(Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu dünyada zâhid ve âhırette râgıb yapar. Ayıplarını ona bildirir.)
(Dünyalık arayanın buna kavuşması güçtür. Âhireti arayanın buna kavuşması kolaydır.)
(Dünyalığa düşkün olmak, hatâların başıdır.)
(Bir kimse, helâl para ile bina yaparsa, insanlar, bundan faydalandığı müddetçe, kendisine sevap verilir.)
.
Tasavvufun sadece ismi kalmıştır!
Ebü’l-Hasen Bûşencî hazretleri Horasan’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Horasan köylerinden Bûşenc’de doğdu. 348 (m. 960)’de Nişâbûr'da vefât etti. İlim öğrenmek için memleketinden ayrılıp, Irak’a ve Şam’a gitti. Sonra Nişâbûr’da yerleşti.
Kendisine, “Tasavvuf nedir?” diye sordular. “Zamanımızda tasavvufun hakîkati değil, sadece ismi kalmıştır. Halbuki önceleri tasavvufun ismi değil, hakîkati vardı” buyurdu. “Kim mürüvvet sahibi değildir?” diye sordular. “Allahü teâlânın kendisini gördüğünü, bildiğini, kirâmen kâtibîn melekleri ile hafaza meleklerinin yanında bulunduklarını ve kendisini takip etmekte olduklarını bildiği hâlde, günah işlemeye cüret edebilen kimse, mürüvvet sahibi değildir” buyurdu. Kendisinden duâ isteyen birisine, “Allahü teâlâ, seni kendi fitnenden muhafaza buyursun” diye duâ etti. Kendisine “Tevekkül nedir?” diye soruldu. “Allahü teâlânın senin için takdîr ettiği rızkın, mutlaka seni bulacağını bilmendir” buyurdu.
Bir gün yolda yürürken, gencin birisi gelip ensesine bir tokat vurdu ve gitti. Bu hâli görenler o gence yetişip, “Sen ne yaptın? O zat evliyânın büyüklerinden Ebü’l-Hasen Bûşencî’dir” dediler. Genç bunları duyunca çok üzüldü. Hemen geri dönüp, Hazreti Ebü’l-Hasen’in yanına geldi. Özür dileyip, affedilmesi için yal varınca, “Sen rahat ol kardeşim. Biz, hakkımız varsa helal ettik. Bize bu hakaret, bu tokat sizin tarafınızdan gelmedi ki! Hiç hata yapmayan bir makamdan geldi. Demek, bir kabahatimiz var ki, bu hâl başımıza geldi” buyurdu ve istiğfar (tövbe) ederek yoluna devam etti.
Bir gün çiftçinin birisi merkebini kaybetti. Birine, “Nişâbûr’da en zâhid olan zât kimdir?” diye sordu. “Ebü’l-Hasen Bûşencî’dir” dediler. Hemen yanına geldi ve kendisine “Benim merkebimi niye çaldın?” dedi. Bûşencî, “Bir yanlışınız olmalı. Ben sizi tanımıyorum bile, ilk defa görüyorum” buyurdu ise de çiftçi ısrar edip, “Sen çaldın” diyordu. Bunun üzerine ellerini kaldırıp “Ya Rabbi! Bizim hâlimizi en iyi bilen sensin. Beni bu kimseden satın al” diye duâ etti. Duâsını bitirir bitirmez bir kimse gelerek, çiftçiye, “Haydi gel, merkebin bulundu” dedi. Çiftçi, Bûşencî’ye dönerek, “Ey efendim! Merkebi sizin çalmadığınızı elbette biliyordum. Merkebimi sizin yardımınızla bulabileceğimi düşündüm ve böyle yaptım. Şimdi anladım ki, bu büyüklerin huzûruna ne niyetle gelinirse ona kavuşuluyor” dedi.
.
Gazabını yenen, cennetle müjdelendi
Ahmed bin Yahyâ Şirâzî hazretleri evliyânın büyüklerinden olup İran’da, Şîrâz’da doğdu. Bağdad’a giderek Cüneyd-i Bağdadî hazretleriyle sohbet etti. Dördüncü asrın başlarında vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Gazabı yenmeye (Kâzm), denir. Kâzm etmek çok sevaptır. Gayzı, gazabı yenene Cennet müjdelendi. Allah rızası için kâzım olan kimse, karşısındakini affedip, ona karşılık yapmaz ise, Allahü teâlâ onu çok sever. Cennetin, bunlar için hazırlanmış olduğunu bildirmiştir. Hadis-i şerifte, (Bir kimse, Allahü teâlânın rızası için gazabını defederse, Allah da, ondan azâbını defeder) buyuruldu.
Hadis-i şerifte, (Bir Müslümanda üç şey bulunursa Allahü teâlâ onu muhâfaza ve himâye eder, onu sever, merhamet eder: Nîmete Şükretmek, zâlimi affetmek, gazaba gelince, gadabını yenmek) buyuruldu. Nîmete Şükretmek, onu İslâmiyete uygun olarak kullanmak demektir. Hadis-i şerifte, (Gazaba gelen bir kimse, dilediğini yapmaya kâdir olduğu hâlde, yumuşak davranırsa, Allahü teâlâ, onun kalbini, emniyet ve îman ile doldurur) ve (Bir kimse gazabını örterse, Allahü teâlâ onun ayıplarını, kabahatlerini örter) buyuruldu.
Îsâ aleyhisselâm, Yahudilerin yanından geçerken, kendisine çok kötü şeyler söylediler. Onlara iyi ve tatlı cevaplar verdi. Onlar, sana kötülük yapıyor, sen onlara iyi söylüyorsun dediklerinde, (herkes, başkasına, yanında bulunandan verir) buyurdu. Halîm, selîm kimse, dâimâ neşeli, rahat olur. Kendisini herkes medheder. Hadis-i şerifte, (Gazap, şeytanın vesvesesinden hâsıl olur. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Gazaba gelince, abdest alınız!) buyuruldu. Bunun için, gazaba gelince, e'ûzü besmele ve iki kul e'ûzüyü okumalıdır.
İnsan, gazaba gelince, aklı örtülür. İslâmiyetin dışına çıkar. Gazaba gelen kimse, ayakta ise oturmalıdır. Hadis-i şerifte, (Gazaba gelen kimse, ayakta ise otursun. Gazabı devam ederse, yan yatsın!) buyuruldu. Ayakta olanın intikam alması kolaydır. Oturunca, azalır. Yatınca, daha azalır. Gazap, kibirden doğar. Yatmak, kibrin azalmasına sebep olur. Gazap edince, (Allahümmagfir li-zenbî ve ezhib gayza kalbî ve ecirnî mineşşeytan) okumak, hadis-i şerifte emrolundu. Mânası, (Yâ Rabbî! Günahımı affeyle. Beni kalbimdeki gazaptan ve şeytanın vesvesesinden kurtar) demektir.
Gazaba sebep olan insana yumuşak davranamayan kimse, onun yanından ayrılmalı, onunla buluşmamalıdır.
.
Tövbeyi geciktirmek büyük günahtır!
Ebû Muhammed Fethî hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 814 (m. 1411)’de İran’da, Şîrâz’da doğdu. 895 (m. 1489)’da vefât etti. Bir dersinde talebelerine şunları anlattı:
Tövbe, haram işledikten sonra, pişman olup, Allahü teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya azmetmek, karar vermektir. Dünyada zarar hâsıl olmasından korkarak pişman olmak, tövbe olmaz. Çeşitli günah işleyenin bunlardan bazısında ısrâr ederken, bazısına tövbe etmesi, sahih olur. Tövbeden sonra, günahı tekrar işleyenin, tekrar tövbe etmesi sahih olur. Böylece, çok kere tövbe etmesi, sahih olur. Büyük günahın affolması için, tövbe etmek şarttır. Beş vakit namaz ve Cuma namazı, Ramazan-ı şerif orucu, haccetmek, istiğfâr etmek, büyük günah işlemekten sakınmak gibi ibâdetler, küçük günahların affedilmesine sebep olur. Şartlarına uygun olarak tövbe edince, küfür ve günahlar muhakkak affolunur.
Şartlarına uygun olarak ve ihlâs ile yapılan hacca, (Hacc-ı mebrûr) denir. Hacc-ı mebrûr, kazaya kalmış olan farzlardan ve kul haklarından başka günahların affına sebep olur. Bu ikisinin affolması için, kazaların ve kul haklarının ödenmesi de lâzımdır. Hac ile, farzı yapmamanın günahı affedilmez ise de, vaktinde yapmamanın, vaktinden sonraya bırakmanın günahı affedilir. Hacdan sonra, farzları kaza etmeye hemen başlamazsa, geciktirme günahı tekrar başlar ve zamanla kat kat artar. Geciktirmek, büyük günahtır. Bunu iyi anlamak lâzımdır. (Hacc-ı mebrûr yapanın günahları affolur. Dünyaya yeni gelmiş gibi olur) hadis-i şerifi, kaza ve kul hakkından başka günahların affolacağını göstermektedir.
Gıybet olunan kimsenin işitmesinden sonra üzülmesi de, bu gıybeti yapan için, ayrıca büyük günah olur. Bu günahın affına sebep olacak hasene, onunla helâlleşmektir.
Günahtan sonra hemen tövbe etmek farzdır. Tövbeyi geciktirmek de, büyük günahtır. Bunun için de, ayrıca tövbe etmek lâzımdır. Farzı yapmamanın günahı ancak kaza etmekle affolur. Her günahın affı için, kalp ile tövbe etmek ve dil ile istiğfâr etmek ve beden ile kaza etmek lâzımdır. Yüz kere tesbîh etmek, yani (Sübhânallah-il-azîm ve bi-hamdihi) demek ve sadaka vermek ve bir gün oruç tutmak, çok iyi olur.
.
Namaz, cehennem ateşine siperdir!
Ömer Fetâ’l-Yemânî hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 801 (m. 1398)’de Yemen’de Zebîd’de doğdu. 887 (m. 1482)’de Yemen’de vefât etti. Namazın Faziletleri hakkında buyurdu ki:
Namaz, İslam’ın beş şartından ikincisi olup, Fahr-i kâinatın “sallallahü aleyhi ve sellem” Miraca teşriflerinde, en hayırlı ümmet olan ümmeti üzerine, Allahü teâlânın ezeli hitabı ile her gün beş vakit olarak farz oldu.
Namaz, dinin direğidir. Kim, namazı devam üzere, doğru ve tamam olarak eda ederse, dinini ikame etmiş, İslam binasını ayakta durdurmuş olur. Namaz kılmayanlar, Allahü teâlâ korusun, dinlerini ve İslam binasını yıkmış olurlar. Peygamber efendimiz, (Dininizin başı namazdır) buyurdu. Başsız insan olmadığı gibi, namazsız din de olamaz.
Namaz, müminin miracıdır. Mirac olması bu ümmete mahsustur. Server-i âleme Mirac gecesinde, Cennette Allahü teâlâyı görmek şerefi, dünyada, dünyaya uygun olarak, namazda nasip olmuştur. Cenab-ı Peygambere kemâliyle tâbi olanların, o nimetten, bu dünyada namazda nasipleri vardır. Külfet, zahmet ve zorluklar kalkar. Batın, yani kalp ve ruh baştan başa, zevk ve lezzet bulur. Namazda şaşılacak gizli şeyler ve anlatılamaz hâller hâsıl olur. Bu hâller ancak sona varan evliya zatlara nasip olup, Allahü teâlânın büyük nimetlerindendir.
Namaz, Allahü teâlâya ve Resulüne imandan sonra, bütün mukarreblerin amellerinin ve bütün ibadetlerin üstünde, en iyi bir ibadettir.
Bir gün Resulullah efendimiz, imam-ı Ali’ye “kerremallahü vecheh ve radıyallahü anh” (Ya Ali! Senin, namazın farzına, vacibine, sünnetine, müstehabına riayet etmen gerektir!) buyurunca, Ensar’dan bir zat dedi ki:
"Ya Resulallah! İmam-ı Ali bunların hepsini bilir. Bize de bunların faziletini anlatır mısınız? Biz de ona göre amel edelim."
Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Ey ümmet ve Eshabım! Şartlarına uygun olarak kılınan namaz, Allahü teâlânın razı olduğu bütün amellerin en efdalidir. Peygamberlerin sünnetidir. Meleklerin sevdiğidir. Marifetin, arz ve semavatın [yerlerin ve göklerin] nurudur. Bedenin kuvvetidir. Rızkın bereketidir. Duanın kabulüne sebeptir. Melek-ül-mevt [ölüm meleği] arasında şefaatçidir. Kabirde ışıktır. Münker ve Nekir’e cevaptır. Kıyamet gününde üzerine gölgedir. Cehennem ateşiyle kendi arasında siperdir.)
.
Kulum beni zannettiği gibi bulur
Hamîdüddîn Fergânî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 805 (m. 1403)’de Azerbaycan’da Merâga’da doğdu. 867 (m. 1463)’de Şam’da vefât etti. Bir dersinde talebelerine şunları anlattı:
“Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bütün peygamberlerin efendisi olup, kemâlât-ı ilâhiyyeyi, yani Allahü teâlânın ihsân ettiği kemâlâtın cümlesini kendinde toplamıştır. Âlimlerin ve velîlerin gıpta ettiği ilimler ve feyzler, O hazretin kemâlâtından bir nûr zerresidir. Peygamber efendimiz, kendinde toplanan bu kemâlâtı, Eshâb-ı Kirâmın (radıyallahü anhüm) gönüllerine akıtarak, onları, Allahü teâlâya olan yakınlık mertebelerinin en üstününe ulaştırdı. Böylece Eshâb, ihsân, iyilik, yakîn, muhabbet ve ma’rifet derecelerinde en büyük mertebeye yükseldiler. Dünyadan yüz çevirmeyi, âhirete dönmeyi ve Peygamber efendimizin bütün sünnetlerine uymayı âdet edindiler. Mü’minin mirâcı olan ve sünnet üzere (Peygamber efendimize tam uyarak) kıldıkları namazdan, Kur’ân-ı kerîm okumaktan, zikirlerden nasîbdâr oldular. Vatanlarını, mal ve mülklerini terk ederek, kâfirlerle muharebe edip, Allah yolunda şehîd olmayı arzu ettiler. Sekîne ve itminanda öyle idiler ki, Resûlullahın huzûrunda iken, onları taş sanarak başlarına kuş konardı. Resûlullah efendimizin sohbeti ile öyle yüksek derecelere kavuşurlardı ki, O’nun şereflendiği rü’yet, sanki bunlara da nasîb olurdu. Bu sebeple Eshâb, sohbetten sonra; 'Cenâb-ı Hakkın şühûdunda idik' derlerdi.”
Hamîdüddîn Fergânî hazretleri vefat ederken şöyle dua etti:
Ey âlemlerin Rabbi! Mahlûkatın, senin Ekrem-ül-ekremin, merhametlilerin en merhametlisi olduğunda ittifâk etmektedir. Yâ Rabbî! Bu zaîf kuluna müsamaha eyle. Dilimi sürçmekten muhafaza buyur, bana yardım et. Hatâ ve kusurlarımı setreyle. Kitabım Kur’ân-ı kerîm, yolum Resûlullah efendimize uymaktır. Yâ Rabbî! Senin hakkında hüsn-i zan sahibiyim. Rahmetin hakkında çok ümitliyim. Çünkü sen; “Kulum beni zannettiği gibi bulur” buyurdun. Yâ Rabbî! Ben hiçbir şey getirmesem de, sen ganîsin, kerîmsin, ümidimi boşa çıkarma. Duâmı geri çevirme. Beni ölümden önce ve sonra azâbından kurtar, ölüm sırasında can çekişirken bana kolaylık ver. Çünkü sen erhamürrâhimînsin.
.
Onun için ecir yoktur!
Ferec Gırnâtî hazretleri tefsîr, hadîs, kelâm, fıkıh, kırâat, usûl ve nahiv âlimidir. 701 (m. 1301) senesinde Endülüs’te (İspanya) Gırnâta’da (Granada) doğdu. 782 (m. 381) senesinde orada vefât etti. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
“Sadakanın en faziletlisi, iki dargın kimsenin arasını bulmaktır.”
“Dört sıfata sahip olduktan sonra dünyadan başka bir şey kazanamadığına ehemmiyet verme! Bunlar, emaneti muhafaza etmek, sözün doğrusunu söylemek, güzel huylu olmak, afif olmak.”
“Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz, isrâfsız ve tekebbürsüz giyininiz. Cenâb-ı Hak nimetlerinin kul üzerinde görülmesini ister.”
“Bize karşı silah taşıyan bizden değildir.”
“Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir.”
“Sizin kıyâmet günü bana en yakınınızın, en sevgili olanınızın kim olduğunu haber vereyim mi? En iyi huylularınızdır.”
Abdullah bin Amr şöyle bildiriyor: Bir gün Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem): “Yâ Resûlallah! Müslümanın hangisi hayırlıdır?” diye sordum. Buyurdular ki: “Fakirleri doyuran, tanıyıp tanımadığı her Müslümana iltifât eden.”
“Kişinin mâlâyanîyi (faydasız, boş şeyleri) terk etmesi, onun Müslümanlığının güzelliğindendir.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti. Birisi Resûlullah efendimize gelerek: “Yâ Resûlallah! Dünyalık elde etmek gayesi ile gazâya giden kimse için ne buyurursunuz?” diye sordu. Resûlullah efendimiz “Onun için ecir yoktur” buyurdular. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) bu durumu Eshâb-ı kiram arasında anlattığı zaman onlar, “Belki sen bunu Resûlullah efendimizden iyi anlamadın” dediler. Bunun üzerine Ebû Hüreyre hazretleri tekrar Resûlullah efendimizin yanına döndü ve bu husûsu sordu. Resûlullah efendimiz: Üç kerre,“Onun için ecir yoktur” buyurdular.
Nu’mân bin Beşîr (radıyallahü anh) rivâyet etti: “Kıyâmetin önü sıra, bazı fitneler ortaya çıkar. O zamanda kişi, mü’min olarak sabaha çıkar, kâfir olarak akşamlar. Mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak, sabahlar. Bir topluluk, ahlâklarını, az bir dünyalık karşılığında satarlar.”
Enes bin Mâlik’den rivâyet etti. Birisi Resûlullah efendimize geldi. “Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman kopar?” diye sordu. Resûlullah efendimiz, “Kıyâmet koptu (kabul et). Onun için ne hazırladın?” diye sordu. O zât: “Fazla bir şey hazırlamadım. Fakat ben, Allah ve Resûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz: “Senin için tahmin ettiğin vardır. Sen sevdiğin ile berabersin” buyurdu.
.
Cahil din adamları fitne çıkarırlar!
Fadl bin Muhammed Şa’rânî hazretleri hadîs âlimi olup, hafız, yani râvileriyle beraber yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilirdi. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mektûbuyla Müslüman olan Yemen Vâlisi Bâzân’ın soyundandır. 282 (m. 895) yılında vefât etti. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Mensûr bin Ammâr’ın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Cehennem mü’mine: (Çabuk) geç! Nûrun ateşimi söndürecek der.”
Diğer hadis-i şeriflerde de buyurdu ki: “Rab olarak Allah, din olarak İslâm, Peygamber olarak da Muhammed’i (aleyhisselam) kabul eden kimse imânın tadını tatmıştır.”
“Allah korkusundan mü’minin kalbi ürperdiği vakit, ağacın yaprakları düşer gibi günahları dökülür.”
“Bu Abdulmuttalib oğlu Abbâs’tır. Kureyş'te en cömert ve akrabalık bağlarına en saygılı olandır.”
“İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetvâ vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar.”
“Dünyada adâleti gözetenler, kıyâmette, böyle davranmalarının mükafatı olarak inciden minber üzerinde otururlar.”
Resûlullah efendimize “Amellerin en efdali hangisidir” diye soruldu. Buyurdu ki: “Fakirlere yemek yedirmek, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermektir.”
“Namazı şartlarına uygun olarak kılanlara, o namaz kıyâmet günü delil ve kurtuluş olur. Ona devam etmeyenler kıyâmet günü perişan olurlar.”
“Cemâatle namaz kılmak için yola çıkan kimsenin, attığı her adımda bir günahı silinir ve amel defterine bir sevap yazılır.”
“Allaha ve âhiret gününe îmân eden, misâfirine ikram etsin. Allaha ve âhiret gününe inanan, komşusuna hürmet etsin. Allaha ve âhiret gününe îmân eden, hayrı söylesin, yahut sussun.”
“Cehennemden uzaklaşıp, Cennet’e girmek isteyen son nefeste kelime-i şehâdet söylesin ve kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri başkasına yapsın.”
“Îmânlarının selâmeti uğruna, dünyalıktan kayıplarına aldırış etmedikleri sürece; tevhîd, Allahü teâlânın gazabını onlardan uzaklaştırır. Bunu yaptıkları, yani dünyalıktan olan kayıplarına üzüldükleri ve (Lâ ilahe illallah) dedikleri zaman Allahü teâlâ, yalan söylüyorsunuz, bu sözünüzde sâdık değilsiniz, buyurur.”
.
Kabir ziyaretinin faydası çoktur
Abdülmecîd Hirevî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Irak’ta, Hire’de doğdu. Tahsilini tamamlayıp Anadolu’ya gelerek çeşitli şehirlerde kadılık yaptı. 537 (m. 1143) yılında Kayseri’de vefât etti.
Hirevî hazretleri bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin mübârek ruhundan feyz almaya ermiş olan bir zât, bulunduğu yerden Ona teveccüh edince, Resûl-i ekrem efendimizin mübârek ruhu, Medîne-i münevverede bulunan kabr-i saadetinden, bu zâta feyz verir. Bunun gibi, ehil olan, başarabilen de, evliyânın ruhlarından fayda görür. Ruhun bedendeki hâlinden başka hâlleri vardır. Mümin öldükten sonra, ruhu, Refîk-i a’lâ denilen mertebede bulunur. Bedene ilgisi de vardır. Bir kimse, mezardaki bedene selam verse, Refîk-i a’lâda bulunan ruhu, bu kimseye selam verir. Allahü teâlâ, evliyânın ruhlarına öyle bir kuvvet verir ki, çeşitli şekillerde görünebilirler. Bedenleri mezardan çıkmaz. Ruhları şekil alıp görünür.
Kabir başına gitmenin de çok faydası vardır...
Evliyâyı ziyârete giden kimse, yolda hep onu düşünür. Ona teveccühü, her adımda artar. Mezar başına gelip, toprağını görünce, hep onunla meşgul olur. Teveccühü çok artar. Teveccühü arttıkça, ondan istifadesi de artar. Evet ruhlar için bir mâni, perde yoktur. Onlar için, her yer birdir. Fakat, dünyada iken, yıllarca beraber bulunduğu ve âhirette sonsuz olarak beraber kalacağı beden, o topraktadır. Onun için, ruhun bu toprağa uğraması, nazarı ve taalluku, bağlılığı, başka yerlere olandan daha çoktur. Bir kimse, kendi memleketinde iken, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” rûhâniyyetine teveccüh ederse, fayda bulur. Fakat Medîne-i münevvereye giderse, Resûlullahın rûhâniyyetinin, onun yolculuğundan ve yolda çektiği zahmetlerden haberi olur. Oraya erişip, Ravda-i pâkini görünce, teveccühü tam olur. İstifade etmesi de öyle çok olur ki, memleketinde iken olan istifade, onun yanında hiç kalır. Evliyâ-i kirâm, bu bildirdiğimizi kalpleri ile duyarak anlamaktadır. Büyüklerden birisi buyurdu ki: "Ben ölünce üzülmeyiniz! Her yerde benimle olunuz, beni düşününüz! İmdâdınıza yetişir, size yardım ederim. Ruhumun, bu dünyada iki türlü bağlılığı vardır; biri, bedenime olan bağlılığı, ikincisi, sizlere olan bağlılığı. Allahü teâlânın inâyeti ile, fert ve mücerred olunca, yani ruhum bedenden ayrılınca, bedene olan bağlılığı da, size olur."
.
Vaktini boş şeylerle geçirme!
Hasan Sencerî hazretleri Hâce Nizâmûddîn-i Evliyâ’nın yetiştirdiği büyük velilerdendir. Delhî’de doğdu ve 738 (m. 1337) senesinde Divgir’de vefât etti. Kıymetli nasihatleri vardır. Bu mübarek zat buyurdu ki:
"İbâdet etmek bakımından dünyanın bir saati, kıyâmetin bin senesinden daha iyidir. Zîra bu bir saatte, sâlih faydalı amel işlenebilir. Hâlbuki kıyâmetin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O hâlde, ey mümin kardeşim! Vaktini boş şeylerle geçirme! Zamânının kıymetini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namazlarını vaktinde kıl ki, kıyâmet günü pişman olmayasın ve büyük sevâba kavuşasın!"
"Kur'ân-ı kerîmin çizdiği sınırları gözetmeyen ve hadîs-i şerîfleri bilmeyen kimse, mürşid, yol gösterici olamaz. Çünkü tasavvuf yolu, Allahü teâlânın kitâbına ve Resûlullah'ın sünnetine bağlıdır. Tasavvuf büyükleri, dîne uyan âlimlerdir. Resûlullah'ın vârisleridir. Sözlerinde, işlerinde ve huylarında hep Resûlullah'a uyarlar. Yâ Rabbî! O büyüklerden feyz almamızı, bereketlenmemizi nasîb eyle. Âmin! Her zaman söylüyorum ve bildiriyorum ki, Resûlullah'a uymakta gevşeklik eden, O'nun sünnet-i seniyyesini terk eden mutasavvıf olamaz. Onu Allah adamı sanmayınız! Onun dünyadan kaçınır görünmesine, hârikalar göstermesine aldanmayınız! Onun zühd ve tevekkül ve mârifetler anlatan sözlerini kendinden bilmeyiniz!"
"İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yol, Peygamber efendimizin izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır."
"Bir kimse, Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlâs ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır."
"İnsanın, Allahü teâlâya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber efendimize ve O'nun hakîkî vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid'at karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler."
"Allahü teâlânın rızâsına nasıl kavuşulur?" diye sorulunca; "Dünyâya düşkün olmayı terket, kavuşursun. Nefsin hevâsına uyma ulaşırsın" buyurdu.
"Belâ ve musîbet, âriflerin kandili, müridlerin uyanıklığı, gâfillerin de helâkıdır."
"Tasavvuf yollarından yalnız Resûlullah'ın izinde gidenlerin yolu, insanı kemâle ulaştırır. Başka yollar çıkmaz sokağa benzer."
.
İmanın hakikatine ermek
Muâfi bin İmrân hazretleri hadîs âlimidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 185 (m. 701) târihinde Bağdâd’da vefât etti. Süfyân-ı Sevrî’den ilim aldı. Onun terbiyesinde yetişti. Şöyle nakledilmiştir:
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri anlatıyor: Sırrî-yi Sekatî’den duydum. Buyurdu ki: “Bişr bin Haris denen bir zât, Cuma günü gelip mescide girmişti. Kapıcılar onu dilenci zannederek, içeri almadılar. Kovdular. Bunun üzerine Bişr bin Haris, kenarda, bir kubbenin altında oturup ağlamaya başladı. Bu sırada yanına Muâfi bin İmrân geldi. “Sana ne oldu da ağlıyorsun” dedi. “Mescide girecektim. Kapıcılar beni içeri almadılar” deyince, “Üzüldün, değil mi?” dedi. O da “Evet” diye cevap verdi. Muâfi bin İmrân, “Kalk, beraber mescide girelim” deyince, o zât “Gitmem artık” dedi. O zaman Muâfi bin İmrân hazretleri, o zâta “Süfyân-ı Sevrî'den (rahmetullahi aleyh) duydum: Mümin, her taraftan ona belâ ve musîbet gelinceye kadar, îmânın hakîkatine eremez” buyurdu, dedi...
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler:
Evzâî’den, o da Katâde bin Enes’ten (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bid’at sahipleri yaratılmışların en şerlilerindendir.”
İbn-i Heysâme’den rivâyet etti. Bilâl (radıyallahü anh) Resûlullahın yanında kalktı. Falanca kadın vefât etti ve rahata kavuştu dedi. Bunun üzerine, Resûlullah efendimiz gazâblanıp, “Rahata kavuşan, ancak Allahü teâlânın affına ve mağfiretine kavuşandır” buyurdu.
İbn-i Umâre’den rivâyet etti: “Eğer, Allahü teâlânın indinde, dünyanın sivrisinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfire katiyyen ondan bir yudumluk su bile vermezdi.”
İbn-i Umâre’den rivâyet etti. Resûlullah efendimiz: “Siz aranızdaki zayıflarınızın duâ ve ihlâslarıyla, Allahü teâlânın yardımına kavuşuyorsunuz” buyurdu.
Mugîre bin Ziyâd’dan rivâyet etti: Âişe (radıyallahü anha), Resûlullah geceleyin dört rekat namaz kılar, sonra biraz dinlenir, tekrar namaza devam ederdi. Nihâyet, içimden acıyıp “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Allahü teâlâ senin geçmiş ve gelecek bütün günâhlarını bağışlamadı mı? “Niçin bu kadar çok ibâdet yapıyorsun” deyince, Resûlullah efendimiz, “Şükredici bir kul olmayayım mı?” buyurmuştur.
.
Kul hakkı ve helalleşmek
Kara Halîl Efendi yüzondördüncü Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1219 (m. 1804)’de Çorum-Mecitözü’nde doğdu. Amasya ve Konya'da medrese tahsilinden sonra İstanbul'a gitti ve müderris oldu. Ahmed Cevdet Paşa'yla birlikte Mecelle’yi hazırlayanlar arasında yer aldı. 1877’de Sultan II. Abdülhamid tarafından Şeyhülislâmlık makamına getirildi. 1298 (m. 1881)’de İstanbul’da vefât etti. Bu mübarek zat buyurdu ki:
Allahü teâlâ ile kul arasında olan, yani kul hakkı bulunmayan günahların affolması için, gizlice tövbe etmek kâfidir. Kul hakları için hak sahibi ile helalleşmek de lazımdır. Kul hakkı beş türlüdür: Mâlî, nefsî, ırzî, mahremî ve dînî.
Sirkat, gasp, aldatmak ile ve yalan söylemekle mal satmak, kalp akça (sahte para) vermek, başkasının malına ziyan vermek, yalancı şâhitlikle veya zalime haber vermekle veya rüşvet vermekle, malına zarar vermek, mâlî olan kul haklarıdır.
Bir kuruş, bir habbe mal için tövbe etmek ve sahibi ile helâlleşmek lâzımdır. Mâlî haklar için, çocukların da helâllaşmesi, ödemeleri lâzımdır. Dünyada helâlleşmezse, âhırette sevapları ona verilerek helâlleştirilecektir. Mâl sahibi ölmüş ise, vârisine ödenir. Vârisi yoksa veya mâl sahibi bilinmiyorsa, fakire hediye olarak verilip, sevabı sahibine gönderilir. Sâlih olan müslüman fakir yoksa, İslâmiyete ve Müslümanlara hizmet eden hayır cemiyetlerine, vakıflara verilir. Kendi sâlih akrabâsına, fakir olan analarına, babalarına, çocuklarına hediye olarak vermesi de, câiz olur. Fakire, hediye diyerek verilen şey, sadaka olur. Sadaka sevabı hâsıl olur. Bunları yapmak imkânını bulamazsa, mâl sahibinin ve kendisinin affolunmaları için duâ eder.
Kâfirin hakkı için de, onunla helâlleşmek lâzımdır. Gönlü alınmazsa, âhırette affolunması, çok güç olacaktır.
Nefsî, yâni hayatî günah, adam öldürmek, bir uzvunu telef etmektir. Önce tövbe etmek, sonra kendini onun Velîsine teslim etmek lâzımdır. Velîsi isterse affeder. İsterse mâl karşılığı sulh yapar. İsterse, mahkemeye verip, hâkimden cezâlandırılmasını ister. Kendisinin karşılık yapması, câiz değildir. [İslâmiyette kan davası yoktur.] Irza dokunan kul hakkı, gıybet, iftirâ, alay, sövmek gibi şeylerdir. Tövbe etmek ve helâlleşmek lâzımdır. Bunlarda vârisle helâlleşmek olmaz.
.
Haram yiyenin duası kabul olmaz
Abdülkerîm Irâkî hazretleri fıkıh ve tefsîr âlimidir. 623 (m. 1226) senesinde Mısır’da doğdu. Kâhire’deki el-medreset-üş-şerîf’de ders okuttu. Mensûriyye Medresesi’nde tefsîr kürsüsü başkanlığı yaptı. Birçok talebe yetiştirdi. 704 (m. 1304) senesinde Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kesb, helâl mal kazanmak demektir. Bütün ibâdetlerin kabul olması, helâl lokmaya bağlıdır. Büyüklerin çoğu buyurdu ki, ibâdetler on kısımdır. Dokuz kısmı helâl kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğiniz bütün ibâdetlerdir. O hâlde müminler helâl kazanmağa çalışmalıdır. Haramdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) buyurdu ki:
Peygamber Efendimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim: “Allahü teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibâdetleri kabul eder. Allahü teâlâ, Peygamberlerine emrettiğini, müminlere de emretti ve buyurdu ki; 'Ey Peygamberlerim! Helâl yiyiniz ve sâlih, iyi işler yapınız!' Müminlere de emretti ki: Ey îmân edenler! Sizlere verdiğim rızıklardan helâl olanları yiyiniz!"
Resûl aleyhisselâm sözüne devam ederek buyurdu ki:
"Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. 'Yâ Rabbî!' diye yalvarıyor. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, gıdası hep haram. Bunun duâsı nasıl kabul olur!” Yani haram yiyenin duâsı kabul olmaz buyurdu. İşte haramı, helâli, şüphelileri bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, haramdan kurtulamayıp, ibâdetleri boşuna gider.
Abdullah ibni Mes’ûd (radıyallahü anh) buyuruyor ki: “Alışveriş, yani ticâret ilmini bilmeyen faiz yer.”
"Gasîl-ül-melâike” adı ile şereflenmiş olan Hanzala’nın oğlu Abdullah (radıyallahü anhüma), Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu nakletti:
“Bile bile bir dirhem gümüş değerinde faiz yemek, otuz zinâdan daha çok günahtır.”
Mal, müminin yardımcısıdır. Çalışınız, helâl kazanınız! Öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, muhtaç olursanız, dîninizi verip alırsınız. Dîni verip de yememek için, alınteri ile yemelidir. Kesb, malı artdırır. Fekat, rızkı artdırmaz. Rızık mukadderdir. İnsanlar müşevveş-üz-zihn, yani zihinleri karışık olarak yaratıldığı için, kesbetmek emrolundu. Rızık, mala, çalışmaya bağlı değildir. Böyle olmakla beraber, çalışmak lâzımdır. Çünki, ef’âl-i ilâhiyye, sebepler altında tecellî eder.
.
İnsanı yücelten şey Allaha kul olmaktır
Ebussuûd Cârihî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. İlim ve edebi Şehâbeddîn Merhûmî’den öğrendi. Tasavvuf yoluna girdi. Hârika ve kerâmetler sahibi idi. Çok talebe yetiştirdi. 930 (m. 1523) senesinde Mısır’da vefât etti. Hikmetli sözleri çoktur. Bu sözlerinden bazıları şunlardır:
Bir kimse, devamlı olarak hakkı, doğruyu öğrenmeyi talep etmekle meşgul olursa, Allahü teâlânın râzı olup beğendiği hak yoldan sapmaması kuvvetle umulur. Yine bir kimsenin meşgalesi, matlûbu (aradığı maksadı) olursa, bunun da bir duraklama olmadan yoluna devam etmesi umulur. Talep, zâhirin, yani beş duyu organımızın matlûbu ise bâtının, yani kalbin meşgalesidir. Duyu organlarımızın selâmeti, düzelmesi, kalbin düzelmesi ile mümkündür. Kalbin selâmeti de, dışımıza bağlıdır. (Göz, kulak, gibi duyu organlarımız ne ile meşgul olursa, kalb de onunla meşgul olur.)”
O, yine şöyle buyurdu: “Kendine nasihat edip doğru yolda bulunmayan kimse, sana nasihat edemez. Kendisini aldatan o kimsenin, seni de aldatmasından kork, ondan emîn olma!”
“Bir kimse, seni dünyalık olan şeylerle anar ve senin yanında onları överse, ondan kaçın! Yine bir kimse, Rabbine karşı senin gaflete dalmana sebep olursa, ondan yüz çevir, derhal ayrıl. Kalbinde dünya sevgisini doğuran her türlü maddî düşünceyi ve buna benzer meşgaleleri kalbinden söküp at. Seni, Allahü teâlâyı hatırlamaktan alıkoyan her ne olursa olsun, bundan yüz çevir! Kafanda ve kalbinde yer eden lüzumsuz hatıralarla oyalanıp durmaktan sakın. Böyle olan düşüncelerden keder meydana gelir. Çok kere kederden de gaflet hâsıl olur. Böyle olunca da, insanda nefsâni arzular harekete geçer. Bu istek kuvvet bulunca, boş ve faydasız şeylerle uğraşmak arzusu hâsıl olur. Bu arzular galip gelince, kalp zayıflar ve nuru söner. Çok defa tamamen telef olur ve akıl ondan sıyrılıp gider. Artık bundan sonra, sanki kalbin üzerine bir perde gerilmiş olur.”
“Daima Allaha istiğfar edici olman lâzımdır. O’na istiğfar etmekten, yalvarıp bağışlanmanı istemekten âciz kalırsan; o takdîrde, Allahü teâlâ ile meşgûl ol, daima O’nu hatırla. Bundan da âciz kalırsan, Allaha tâat ile, O’na kulluk ile meşgul olmalısın. Çünkü, insanı yükseltecek olan şeylerin başı tâattir, O’na kulluk etmektir. Onu terk eden, terakki yoluna giremez, yükselemez.”
.
Nimetlerime şükrederseniz elbette arttırırım
Ali Neccârî hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerinin büyüklerindendir. 1134 (m. 1722)’de Mekke’de doğdu. Mekke-i mükerremede asrının önde gelen âlimlerinden ilim tahsil etti. Sonra Mısır’a giderek ilmini ilerletti ve talebe yetiştirdi. 1221 (m. 1806) senesinde Mısır’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel şöyle vasiyet etti:
Evlâdıma ve din kardeşlerime vasiyetim, Allahü teâlânın nimetlerini bilip, karşılığında Allahü teâlâya tazim, kulluk ve ibâdet etmeleridir. Kur’ân-ı kerîmde, İbrâhim sûresi 7. âyet-i kerîmede meâlen “Nimetlerime şükrederseniz, elbette arttırırım” buyuruldu. Nimete şükür nimeti arttırdığı gibi, nimete şükrün terki, hem nimetin elden gitmesine, hem de azâba sebep olur. Allahü teâlâ yine İbrâhim sûresi 7. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Eğer siz şükrü terk ederseniz, muhakkak benim azâbım şiddetlidir” buyurdu. Asıl şükür, şükürden âciz olduğunu itirâf etmektir. Müminler, kalblerini Allah korkusu ile bezeyip donatsınlar. Hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “İzzetim hakkı için bir kulumda iki havfı (korkuyu) ve iki emni (güveni) bir araya getirmem. Eğer dünyada benden korkarsa kıyâmette onu emîn ederim. Eğer dünyada benden emîn olursa kıyâmette onu korkuturum” buyurdu.
Mü’minler, dâima Allahü teâlânın rahmetini ummalıdırlar. Ne kadar âsî ve günahkâr olursa olsun, Allahü teâlâdan ümidini kesmemelidir. Nitekim hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “Ey Âdemoğlu! Sen duâ edip rahmetimi umduğun müddetçe, senden olan şey üzerine senin için mağfiret etmekten kaçınmam. Ey Âdemoğlu! Sen yeri doldurmaya yakın hata ile bana gelsen, şirk koşmuş olmadığın müddetçe, ben de sana yer dolmaya yakın mağfiret ve ihsân ederim. Ey Âdemoğlu! Senin günâhın semânın safhasına yetişse, bundan sonra benden mağfiret talep etsen, mağfiret ederim” buyurdu.
Resûlullah efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Eğer müminler, Hak teâlânın gazabının ne kadar olduğunu bilselerdi, Cennete girmekten kat’i olarak ümit keserlerdi. Eğer kâfirler, Hak teâlânın rahmetinin miktarını bilselerdi, Cennete girmeye tamah ederlerdi” buyurdu.
Allahü teâlâ birçok şeyi saklayıp gizledi. Rahmetini tâat içinde, gazabını günahlar içinde, evliyâyı kulları içinde gizleyerek, kullarının beyn-el-havf ver-recâ içinde olmalarını istedi.
.
Kur’ân-ı kerîmi hatmetmenin fazileti
Molla Mehmed Emin Efendi Osmanlı kıraat âlimidir. İstanbul'un Eyüp semtinde doğdu. Babasının yanında hıfzını tamamladı, tecvid ilmini ve kırâat-i aşereyi ondan tahsil ederek icazet aldı ve Eyüp Camii'nde imam ve şeyhülkurrâ oldu. Bir müddet Meclis-i Maârif başkanlığı yaptı. Nakşibendiyye'ye mensup idi. 1275 (m. 1859)’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Hadîs-i şerîflerde, “İbâdetlerin en iyisi, hatim okuyup, bitince yenisine başlamaktır.”
“Kur’ân-ı kerîmi hatmeden kimseye altmış bin melek hayır duâ eder.”
“Hatim duâsı yapılan yerde bulunan, ganîmet dağılırken bulunan kimse gibidir. Hatime başlanan yerde bulunan, cihâd eden kimse gibidir. İkisinde de bulunan, iki sevâba da kavuşur ve şeytânı rezîl eder” buyruldu.
Kur’ân-ı kerîmi Fâtiha’dan başlayıp Fil sûresine veyâ İhlâs sûresine kadar okuyup, sonra olan birkaç sûreyi başkasına emredip okutsa, o da birinciye vekîl olarak kalan sûreleri okursa, Kur’ân-ı kerîmi başından beri okumuş olan, hatim okumuş olmaz. Bunlardan birisini dinleyen kimseler, hatim dinlemiş olmazlar. Hiçbiri hatim sevâbına kavuşamazlar. Okumuş olanlar, sevâbını, meyyitlerin rûhlarına ayrı ayrı hediye etseler veyâ birisi, hepsi için hediye etse, yani hatim duâsı yapsa, okuyanlar da (Âmîn) deseler, âyetlerin sevaplarının toplamı, meyyitlere de verilir. Fakat, hatim için vaad olunan sevâba kavuşamazlar. Bir hatmi, yalnız bir kişinin okuması ve sevâbını, bunun bağışlaması lâzımdır.
Meyyit için, çeşitli kimselerin sessiz olarak çeşitli cüzler okuyup, Kur’ân-ı kerîmi hatmetmeleri ve her birinin okuduğunun sevâbını ölünün rûhuna göndermeleri veyâ birinin hepsi için hediye etmesi, yani hatim duâsını yapması, okuyanların da (Âmîn) demeleri câiz olur ve çok istifâdeli olur. Fakat, bu suretle hatim sevâbı hâsıl olmaz. Hatmi bir kişinin okuması veyâ bir kişi, evvelce okumuş olduğu hatmin sevâbını hediye etmesi lâzımdır.
Secde âyetini okumak da böyledir. Birkaç kişiden her biri, secde âyetinden birer kelime okusalar, bunu işitenlere tilâvet secdesi yapmak lâzım olmaz. Çünkü secde âyetini bir kişi okuyunca, bunu işitenlerin secde yapması vâcip olur. Çeşitli kimselerin okudukları kelimeler toplanarak, bir kişi bütün âyeti okumuş gibi yapılamaz. Çünkü Kur’ân-ı kerîm okumak için, kimse başkası yerine vekîl yapılamaz.
.
Müslümanın yapması lâzım olan şeyler...
Kevâkibî Ahmed Efendi Osmanlı fıkıh âlimidir. 1054 (m. 1644) senesinde Haleb’de doğdu. Oradaki âlimlerden ilim öğrenip icazet aldıktan sonra İstanbul’a gelerek Süleymâniye Medresesi’ne müderris oldu. 1124 (m. 1712) senesinde İstanbul’da vefât etti. "Haşiye alel ferâid-is-seniyye" kitabında buyurdu ki:
Ef'âl-i mükellefîn, yani Müslümanın yapması lâzım olan şeyler, sekizdir: Farz, vâcib, sünnet, müstehab, mubâh, haram, mekruh ve müfsid.
Farzlar ve haramlar, Allahü teâlâ tarafından, Kur'an-ı kerimde açıkça bildirilmişlerdir. Bir ibâdetin farzlarından biri terk edilirse, o ibâdet sahih olmaz. Bilmeyerek terk edilince de, sahih olmaz. Bilerek terk edince, günah da olur. Sünneti yapmanın sevabı, farzın sevabından azdır. Sünneti bilerek terk etmek günah olmaz. Azap yapılmaz. Azarlanır.
Gayri müekked sünnete, müstehab ve mendûb da denir. Bunu yapmak, sevap olur. Yani, Cennet nîmetine kavuşur. Bilerek yapmamak, günah olmaz. Nâfile ibâdet, yani emrolunmamış bir ibâdeti yapmak, müstehabdır. Mübâh, yapması veya yapmaması, sevap veya günah olmayan şeydir. Yemesi haram olmayan şeyleri, doyuncaya kadar yemek, içmek mübâhtır. Doyduktan sonra yemek, içmek haramdır. Haramdan kaçınmak sevaptır. [Farzı yapmaktan da çok sevaptır.] Mekruh işlemek de günahtır.
Harama helâl diyen kâfir olur. Şarap gibi içkileri içmek, kumar oynamak, anaya, babaya âsi olmak, yani, haram olmayan emirlerini yapmamak, Müslümanların kalbini kırmak, rızası olmadan malını almak haramdır. Mekruha helâl diyen kâfir olmaz. Midye, istridye, istakoz yemek, abdestte ve gusülde suyu isrâf etmek mekruhtur.
Sünnet deyince, müekked sünnet anlaşılır. Mekruh deyince, tahrîmi olan mekruh anlaşılır. Ödünç istemek, mübâhtır. Ödünç vermek, müstehabdır. Borç ödemek farzdır.
Borçlu fakiri sıkıştırmamak vâciptir. Lâzım olan din bilgilerini öğrenmek, kadınlara da farzdır. Başkalarına öğretecek kadar fazla öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Daha çok öğrenmek mendûbdur. İlmi ile övünmek, mekruhtur. Her insana ilk farz olan şey, îman etmesidir. Îmanı olmayana, kâfir denir. Îmanı olana, Müslüman denir. Bazı sözler, bazı işler, îmanın gitmesine sebep olur. Müslüman iken, sonradan îmansız olana, mürted denir. Bir Müslüman, mürted olunca, nikâhı gider...
.
Her padişahın bir korusu olur
Ebû Hâmid İsferâînî hazretleri Şafiî âlimlerinin meşhûrlarındandır. 344 (m. 955)’de İran'da İsferâîn kasabasında doğdu. Genç yaşta Bağdad’a gidip, hadîs âlimlerinden hadîs-i şerîf dinledi ve fıkıh ilmi öğrendi. İcazet aldıktan sonra ders vermeye başladı. 406 (m. 1016)'da vefât etti. Rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Helâl meydandadır, haram meydandadır. Şüpheliler ikisi arasındadır. Şüpheli birtakım şeyler vardır ki, insanların çoğu onları bilmez. Şüphelilerden sakınan, dînini ve ırzını korur. Her kim şüpheli şeylere dalarsa, koru etrâfında (davarlarını) otlatan bir çoban gibi, çok sürmez içeriye dalabilir. Haberiniz olsun, her padişahın bir korusu olur. Dikkat edin, haber veriyorum! Allahın yeryüzündeki korusu, haram ettiği şeylerdir."
Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh, ezan okunurken, Resûlullahın ismini işitince, iki baş parmağının tırnağını öptü. Sonra, gözlerine sürdü. Niye böyle yaptın buyurulunca; "Sizin mübârek isminizle bereketlenmek için yâ Resûlallah!" dedi. "Güzel yaptın. Böyle yapan, göz ağrısı çekmez" buyurdu. Tırnakları göze koyunca; "Allahümmahfaz ayneyye ve nevvirhümâ" yani "Yâ Rabbî gözlerimi muhafaza eyle ve nûrlandır" demelidir.
Bir hadîs-i şerîfte; "Ezan okunurken ismimi işitince, iki baş parmağını gözüne koyanı, kıyâmet günü arar, bulur ve Cennete götürürüm" buyuruldu. Ezan okunurken, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) ismini ilk işitince; 'Sallallahü ve selleme aleyke yâ Resûlallah!' demek ve ikinci işitmekte; 'Kurret ayneyye bike yâ Resûlallah' demek, sonra, iki baş parmağını gözleri üstüne koyup, çekmeden; 'Allahümme metti'ni bissem'î vel-basari' demek, müstehâbdır. Resûlullah efendimiz bu kimseyi Cennete götürür."
Abdullah İbni Abbâs (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Kıyâmet gününde dünyayı, kötü kokulu bir kocakarı suretinde mahşer yerine getirirler. Mahşer ehli; 'Bu kimdir?' diye sorduklarında, melekler; 'Bu sizin muhabbet edip öğünerek kıskandığınız, birbirinize buğzedip küstüğünüz dünyâdır' derler. Sonra dünyanın Cehenneme atılması murâd olununca dünyâ; 'Yâ Rabbî! bana tâbi olanlar vardı' der. Hak teâlâ dünyayı ehli ile birlikte Cehenneme atar."
.
Hocanı seveni sev ve ona yardımcı ol
Dülgerzâde Rızâeddîn Efendi İstanbul’da yetişen âlim ve velîlerdendir. 1090 (m. 1679’da Beşiktaş’ta doğdu. Medrese tahsilininden sonra Edirne’de Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden Arabzâde Allâme Efendiye intisab edip Nakşibendiyye icazeti de aldı. 1159 (m. 1746)’da vefat etti. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin üstünlüğünü anlatan “Zuhûrât-ı Mekkiyye” kitabını yazdı. Bu eserinde buyuruyor ki:
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri vasiyetinde buyuruyor ki: “Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse. Her şeyden önce sana lâzım olan, sana kendi ayıp ve kusurlarını gösterecek, seni nefsine itâattan kurtaracak bir üstâd lâzımdır. Şayet böyle bir zâtı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana bazı nasihatlerde bulunayım. O zâtı bulduğun zaman, onun huzurunda, yıkayıcının elindeki ölü gibi ol. (Çünkü ölü, yıkayıcının irâdesine göre hareket eder. Yıkayıcı onu istediği tarafa çevirir. Ölü, yıkayıcıya asla itirâz etmez.) Sakın hatırına o zâta karşı itiraz gelmesin. Hâlini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzurunda, kölenin, efendisinin huzûrunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma.
Ona bir rüyânı veya başka bir hâlini arz ettiğin zaman, ona cevâbını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile beraber olma. Arkadaşlık etme. Hocanı seveni sev ve ona yardımcı ol. O zâta, hiçbir işinde itiraz etme. Bunu niçin böyle yaptın? deme. Sana ne iş vermişse onu yap. Öyle otur ki, o zâtın, senin oturuşundan haberdâr olduğunu unutma. Edebi asla terk etme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayâyı azaltır, ona karşı hürmeti kalpten çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup, yasak ettiklerinden sakınmak sûretiyle göster. O zâta yemek ve yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lâzım olan şeyler ile beraber önüne bırak, kapının yanında edeble dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp, senin yemeni emrettiği zaman, itiraz etmeden ye. Başkasına verme. O zâtın mekrinden çok sakın ve kork. Çünkü bazen onların, talebelerine mekirleri vardır. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol."
.
Allahım, bundan hakkımı al!.
Ebû Ya’la hazretleri Musul’da yetişen hadîs âlimlerindendir. 210 (m. 825)’de doğdu. 307 (m. 919) yılında Musul’da vefât etti. "Müsned" ismindeki kitabı meşhurdur. Bu eserindeki hadîs-i şeriflerden bazıları:
Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü anh” buyuruyor ki: Resûlullah Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, namazdan selâm verince, üç defa Sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini okurdu.”
Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ümmetimden iki kişi, Allahü teâlânın huzûruna çıktı. Birisi: 'Allahım! Bundan hakkımı al ve bana ver' dedi. Allahü teâlâ ona 'Hakkını ver' buyurdu. O da: 'Yâ Rabbi! Bir iyiliğim kalmadı, ne vereyim?' dedi. Allahü teâlâ hak sahibini: 'Ne yapacaksın? Bunun iyilikten hiçbir şeyi kalmadı' buyurur. Hak sahibi:
'Bari günahlarımı alsın, yâ Rabbî' der." Resûlullah Efendimiz sonra da ağlayarak; “Gün öyle büyük bir gündür ki, o günde başkalarının günahlarını yüklenmek şöyle dursun, insan kendi günahının yükünden kurtulmaya muhtaç olduğu bir gündür.”
Resûl-i ekrem devam ederek: “Allahü teâlâ hak sahibine: 'Başını kaldır, gözünü aç ve Cennetin şu muhteşem köşklerine bak' buyurur. Hak sahibi: 'Yâ Rabbî! Cennette gümüşten şehirler, inci ve pırlantalarla işlenmiş altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi şehîd, hangi sıddîk veya hangi Peygamberindir?' diye sorar. Allahü teâlâ 'İşte o gördüğün göz kamaştırıcı köşkler, bedellerini ödeyenler içindir' buyurdu. Hak sahibi: 'Yâ Rabbî! Bunların bedellerini kim ödeyebilir ki?' der. Allahü teâlâ: 'Sen ödeyebilirsin' buyurur. O da: 'Neyim var ki, ben bunları nasıl alabilirim' der. Allahü teâlâ: 'Hakkını bu kardeşine bağışlamakla, bunlara mâlik olursun' buyurur. Hak sahibi 'Hakkımı bağışladım yâ Rabbi' deyince, Allahü teâlâ: 'Haydi, arkadaşının elinden tutup, beraberce Cennete giriniz' buyurur..."
Sonra Resûlullah Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” şöyle devam etti: “Allahtan korkun ve aralarınızı düzeltmeğe çalışın. Zira Allahü teâlâ kıyâmet gününde sizin aranızı düzeltir.”
“Fâsık medh olunduğu zaman, Rabbimiz gadaba gelir.”
"Peygamberler, kabirlerinde diri olup namaz kılarlar.”
“Nikâh benim sünnetimdir. Fıtratımı sevenler, sünnetimi yerine getirsinler.”
“Her kim yeni doğan çocuğunun sağ kulağına ezan ve sol kulağına da ikâmet okursa, 'Ümmü Sibyan' denilen havale hastalığından korunmuş olur.”
.
Riya, hayırlı amelleri yok eder
Bâlîzâde Mustafa Efendi Otuzsekizinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. İlk tahsilinden sonra, zamanının âlimlerinden ilim öğrenip yükseldi. Galata Kadılığı, Anadolu ve sonra Rumeli Kadıaskerliği, nihayet Sultan Dördüncü Mehmed Hân tarafından Şeyhülislâmlık makamına getirildi. 1072 (m. 1661) senesinde İstanbul Sütlüce’de vefât etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Riya, büyük günahların en büyüklerinden ve en çirkin huylardandır. Riyakâr kimse, dâima sevimsiz, itibârsız, utanılacak hâlde, kendisinden hoşlanılmayan ve her hayırdan uzak olan kimsedir. Riya, hayırlı amelleri yok eder. Bütün iyi hâlleri bozar. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Sizde bulunmasından en çok korktuğum şey, şirk-i asgara yakalanmanızdır. Şirk-i asgar, riya demektir.”
Hazreti Ömer (radıyallahu anh) bir defasında, Hazreti Mu’âz bin Cebel’i (radıyallahu anh) ağlıyor görünce; “Ey Mu’âz! Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. O da; “Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Azıcık bir riya şirktir” buyurduğunu işitmiştim. (Ona yakalanmak korkusuyla) ağlıyorum” buyurdu.
İmâm-ı Mücâhid hazretleri, Fâtır sûresi 10. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kötülükleri tuzak yapanlara gelince, onlara şiddetli bir azap vardır. Bunların yaptıkları tuzak mahvolur gider” şeklinde haber verilen kimselerin, riyakâr kimseler olduğunu bildirmiştir.
Ali bin Ebî Tâlib (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Riyâkârın dört alâmeti vardır. Yalnız iken tembeldir. İnsanlarla beraber iken gayretlidir, övüldüğü zaman daha fazla çalışır. Zemmedildiği (kötülendiği) zaman çalışmasını azaltır.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “(Kendisinde) zerre miktarı riya olan ameli, Allahü teâlâ kabul etmez.”
“Dünyada riya ile ibâdet edene, kıyâmet günü; 'Ey kötü insan! Bugün sana sevap yoktur. Dünyada, kimler için ibâdet ettiysen, sevaplarını onlardan iste' denir.”
Abdullah İbni Abbâs (radıyallahu anhümâ) buyurdu ki: “Riya öyle bir istihâne (küçümseme, hakîr görme) hâlidir ki, mürâî, riya ile Rabbini istihâne eder. Çünkü riya sahibi, yaptığı amel ile insanlar arasında makam ve mevki sahibi olmayı ve diğer insanlar arasında tercih edilmeyi ister. Bu arzu ile amel yapar. Böyle bir kimse, ameline Allahü teâlâdan başkasını ortak kılan kimse gibidir. Bu yüzden Allahü teâlâ, riyayı şirk ile beraber kıldı.
.
İmân ve itikâd hakkında...
Abdülkâdir Yâfiî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1224 (m. 1809)’da Beyrut’un Decin köyünde doğdu. 1294 (m. 1877) senesinde Yafa’da vefât etti.
Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
İmân ve itikâd bilgileri çoktur. Bunlardan bir kısmı şöyledir: Dil ile alâkalı olanlar:
1. Kelime-i tevhîdi (Lâ ilahe illallah Muhammeden resûlullah) diliyle söylemek. 2. Kur’ân-ı kerîmi okumak. 3. İlim öğrenmek. 4. Duâ etmek. 5. Allahü teâlâyı anmak, istiğfarda bulunmak (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini dilemek) da buna dâhildir. 6. Bâtıl ve boş sözlerden sakınmak.
Bedenin amelleriyle alâkalı olanlar:
Birinci kısım: Belirli husûslara âittir. Ba’zıları şöyledir:
1. Temizlenmek, abdest almak, cünüplükten, hayız ve nifastan temizlenmek gibi beden, elbise ve yer temizliği de buna dâhildir. 2. Namazı, dosdoğru kılmak. Farz, nafile ve kaza namazları da buna dâhildir. 3. Zekât vermek. Farz olan zekât, sadaka-i fıtr ve cömertlik de buna dâhildir. 4. Farz olan Ramazan-ı şerîf orucunu ve nafile orucu tutmak. 2. Haccetmek, umre de buna dâhildir. 6. İ’tikafa girmek. 7. Nezri yani adadığı şeyi îfâ etmek. 8. Kefâretlerini vermek. 9. Namazda ve namaz dışında avret mahallerini (açılması günah olan yerlerini) örtmek. 10. Kurban kesmeyi adamışsa, bu kurbanı kesmek. 11. Cenâze işlerine bakmak. 12. Borcunu ödemek. 13. Alışverişinde doğru hareket ederek, faizden sakınmak. 14. Doğru şâhitlikte bulunmak.
İkinci kısım: Kendisine bağlı olanlarla ilgili hususlar; 1. Nikahlanmak suretiyle, iffet ve namusunu korumak. 2. Çoluk çocuğuna karşı hakları yerine getirmek. Hizmetçiye iyi muamele de buna dahildir. 3. Ana-babaya iyi muamele etmek. Onlara karşı gelmekten sakınmak buna dahildir. 4. Çocuklarına dinî terbiye vermek. 5. Akrabayı ziyâret etmek. 6. Büyüklere itaat etmek.
Üçüncü kısım: Umumu ilgilendiren şeylerdir ki, bazıları şunlardır:
1. Hükümdârlığı adâletle yürütmek. 2. Cemâate devam etmek. 3. İnsanların arasını bulmak. 4. İyilik hususunda başkasına yardım etmek. 5. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmak. 6. Emâneti eda etmek. 7. Komşuya ikram etmek ve iyi muamelede bulunmak. 8. Herkese iyi muamelede bulunmak. Helâlinden mal toplamak buna dâhildir. 9. Malı yerinde harcamak, isrâftan sakınmak buna dâhildir.
.
İmân ve itikâd hakkında...
Abdülkâdir Yâfiî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1224 (m. 1809)’da Beyrut’un Decin köyünde doğdu. 1294 (m. 1877) senesinde Yafa’da vefât etti.
Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
İmân ve itikâd bilgileri çoktur. Bunlardan bir kısmı şöyledir: Dil ile alâkalı olanlar:
1. Kelime-i tevhîdi (Lâ ilahe illallah Muhammeden resûlullah) diliyle söylemek. 2. Kur’ân-ı kerîmi okumak. 3. İlim öğrenmek. 4. Duâ etmek. 5. Allahü teâlâyı anmak, istiğfarda bulunmak (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini dilemek) da buna dâhildir. 6. Bâtıl ve boş sözlerden sakınmak.
Bedenin amelleriyle alâkalı olanlar:
Birinci kısım: Belirli husûslara âittir. Ba’zıları şöyledir:
1. Temizlenmek, abdest almak, cünüplükten, hayız ve nifastan temizlenmek gibi beden, elbise ve yer temizliği de buna dâhildir. 2. Namazı, dosdoğru kılmak. Farz, nafile ve kaza namazları da buna dâhildir. 3. Zekât vermek. Farz olan zekât, sadaka-i fıtr ve cömertlik de buna dâhildir. 4. Farz olan Ramazan-ı şerîf orucunu ve nafile orucu tutmak. 2. Haccetmek, umre de buna dâhildir. 6. İ’tikafa girmek. 7. Nezri yani adadığı şeyi îfâ etmek. 8. Kefâretlerini vermek. 9. Namazda ve namaz dışında avret mahallerini (açılması günah olan yerlerini) örtmek. 10. Kurban kesmeyi adamışsa, bu kurbanı kesmek. 11. Cenâze işlerine bakmak. 12. Borcunu ödemek. 13. Alışverişinde doğru hareket ederek, faizden sakınmak. 14. Doğru şâhitlikte bulunmak.
İkinci kısım: Kendisine bağlı olanlarla ilgili hususlar; 1. Nikahlanmak suretiyle, iffet ve namusunu korumak. 2. Çoluk çocuğuna karşı hakları yerine getirmek. Hizmetçiye iyi muamele de buna dahildir. 3. Ana-babaya iyi muamele etmek. Onlara karşı gelmekten sakınmak buna dahildir. 4. Çocuklarına dinî terbiye vermek. 5. Akrabayı ziyâret etmek. 6. Büyüklere itaat etmek.
Üçüncü kısım: Umumu ilgilendiren şeylerdir ki, bazıları şunlardır:
1. Hükümdârlığı adâletle yürütmek. 2. Cemâate devam etmek. 3. İnsanların arasını bulmak. 4. İyilik hususunda başkasına yardım etmek. 5. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmak. 6. Emâneti eda etmek. 7. Komşuya ikram etmek ve iyi muamelede bulunmak. 8. Herkese iyi muamelede bulunmak. Helâlinden mal toplamak buna dâhildir. 9. Malı yerinde harcamak, isrâftan sakınmak buna dâhildir.
.
Hâline bakıp, gafletten uyan!
Seyyid Ömer Hadramî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1002 (m. 1593)’de Yemen’de Zafâr denilen yerde doğdu. 1063 (m. 1653) senesinde, Hindistan’ın Beycâfûr beldesinde vefât etti. Hikmetli sözleri vardır, buyurdu ki:
"Öyle zaman olur ki, Allahü teâlâ bir kulunu ibâdetleri ile meşgul eyler. O ibâdetler, o kulun azıtmasına sebep olur. Yani kibir ve ucba kapılmasına yol açar. Yine öyle zaman olur ki, o kulunu bir işe, bir günâha düşürür. O günâhı sebebiyle kul o kadar üzülür ki, bu üzülmesi o kimsenin hidâyetine sebep olur. Hâline bakıp gafletten uyanır. Tövbe ve istiğfar eder. Bu her iki durumda da atılgan olmamalıdır. Allahü teâlâ, cesâret ve atılganlıkla günâh işleyip de 'O bizi affeder' diyen kullarını sevmez. Günâhları küçük görmekten daha zararlı bir şey olmaz. Günâhların küçük olduğuna değil de, kimin koyduğu yasakları çiğnemekte olduğunu düşünüp, hayâ etmelidir.”
“Hak teâlânın sevdiklerinin yolunda olmak ile dünyaya kıymet vermek, dünyaya düşkün olmak, bir arada bulunmaz. Bu yolda bulunan bir kimsenin kalbinde, dünyanın zerre kadar kıymeti bulunursa, yağdan kıl çıkması gibi, kolayca bu yoldan çıkar. Allahü teâlânın dostları, dünyaya hiç kıymet vermezler, onun için gam yemezler. Bütün dünyayı bir lokma hâline getirip, bir velînin ağzına koysan, isrâf olmaz. İsrâf ona denir ki, bir şey Allahü teâlânın rızâsına aykırı olarak sarf edilir. Allahü teâlâ, dünyayı eliniz ile terk etmeyi değil, kalbiniz ile terk etmeyi ister ve beğenir.”
“İşlediğin tâat ve ibâdetleri beğenmemelisin. O tâat sana hoş gelmemeli, bir lezzet aramamalısın. Tâatini beğenmek şirktir. Yalnız Allahü teâlânın emri olduğu için, buyurulduğu gibi, yani ilmihâl kitaplarında bildirdiği gibi işlemeli. Tâatini Hak teâlâya ısmarla ve kendi beğenmeni şeytanın yüzüne çarp.”
“Bedbahtlığın, zarar ve ziyan içinde olmanın en açık alâmeti, Allah yolunda her gün ilerleyememektir.”
“Malı seviyorsan, yerine sarf et de sana sonsuz arkadaş olsun! Eğer sevmiyorsan, ye de yok olsun.”
“Üç kısım ilim vardır ki, bunlar tövbe, tevekkül ve hakîkat ilimleridir. Tövbe ilmi ki, bu ilmi seçilmişler (büyük zâtlar) ve avam (diğer insanlar) kabul ettiler. Tevekkül ilmi ki, bunu seçilmişler kabul etti, ama avam kabul etmedi. Hakîkat ilmi ki, insanların ilim, akıl ve anlayış seviyelerinin üstünde olduğu için, çok kimse onu anlayamaz.”
.
Kitab, sünnet, icmâ ve kıyâs
Fahrülislâm Pezdevî hazretleri Mâverâünnehir’de yetişen Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 400 (m. 1009) yılları civarında İran’ın Pezde şehrinde doğdu. 482 (m. 1089) senesinde Keş denilen yerde vefât etti. Semerkand’da defnedildi. Usûl-ı fıkha dâir yazdığı ve “Usûl-i Pezdevî” adıyle bilinen çok kıymetli bir kitabı, bütün İslâm ülkelerinde muteber, mutemed bir eserdir. Bu kitapta buyuruyor ki:
“Şer’î ilimlerin kaynağı Kitab, Sünnet, İcmâ ve bunlardan istinbât olunan (çıkarılan) 'Kıyâs’tır.
Kitap: Allahü teâlâ tarafından, Cebrâil isminde bir melek vâsıtasıyle Muhammed aleyhisselâma Kureyş kabilesinin lügati, dili ile vahyedilen Kur’ân-ı kerîmdir. Kur’ân-ı kerîmin kelimeleri Arabçadır. Fakat bu kelimeleri yan yana dizen Allahü teâlâdır. Bu Arabî kelimeler, Allahü teâlâ tarafından dizilmiş olarak âyet hâline gelmiştir. Cebrâil aleyhisselâm, bu âyetleri, bu kelimelerle ve bu harflerle okumuş, Muhammed aleyhisselâm da mübarek kulakları ile işiterek, ezberlemiş ve hemen Eshâbına okumuştur.
Sünnet: Dinde takip edilen yola denir. Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kendiliğinden yaptığı ve kaçındığı şeylerdir. Resûlullahın sözleri, yaptıkları ve başkalarının yaptığını görüp beğendiği için menetmediği, yasak olduğunu bildirmediği şeylerdir. Kavli, fiili ve takriri sünnet olmak üzere üçe ayrılır. Sünnet, farz ve vâcib emirlerden sonra, Müslümanlardan edası, yapılması istenenlerdir. Peygamberimizin sözlerine “Hadîs-i şerîf denir. Dinde, Kur’ân-ı kerîmden sonra en kuvvetli senet, vesîka hadîs-i şerîflerdir.
İcma: Her asırdaki adâlet ve ictihâd sahibi âlimlerin bir meselede söz birliği ile olur. İcma huccettir, delîldir. İcma meselesinde, âlimlerin çokluğu veya azlığı önemli değildir. İcmâ, derece derecedir. En kuvvetli icmâ, Eshâb-ı Kirâmın icmâsıdır. Çünkü onda hilâf yoktur.
Kıyâs: Dinde açıkça emir veya yasak edilmemiş işlerin hükümlerini, Kur’ân-ı kerîmde, hadîs-i şerîflerde ve icmâ-i ümmette açıkça bildirilen hükümlere benzeterek çıkarmaya denir. Bu kıyâsı, benzetmeyi yaparak, açıkça emir veya yasak edilmemiş işlerin, açıkça bildirilenlere benzetilmelerini, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde derin âlimlere emretmektedir. Bu benzetmeyi yapabilecek âlimlere “Müctehid” denir.“Şer’î ilimlerin kaynağı Kitab, Sünnet, İcmâ ve bunlardan istinbât olunan (çıkarılan) 'Kıyâs’tır.
.
İnsanda bulunan üç kuvvet...
Mesud Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Kayseri'ye bağlı Ağırnas köyünde doğdu. Medrese tahsilini tamamlayarak Kayseri Müftüsü oldu. Sonra İstanbul'a gitti ve Muzıka-i Hümâyun Mektebinde Arapça muallimliği yaptı. 1310 (m. 1893)’da İstanbul'da vefat etti. Mesud Efendi'nin, Mecelle'de yer alan fıkhî meselelerin kaynaklarını yazdığı "Mir'ât-ı Mecelle" isimli eseri meşhurdur. Bu kitabında buyuruyor ki:
İhlâs ile yapılmayan ibâdetin faydası olmaz, sevabı olmaz. (İhlâs), her şeyi yalnız Allah rızası için yapmaktır. İhlâs, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemekle, yalnız Onu sevmekle, kendiliğinden hâsıl olur. Kalbin yalnız Onu sevmesine (Kalbin tasfiyesi), (Kalbin itmînânı) veya (Fenâ fillâh) denir. Kalbin itmînâna kavuşması, ancak Onu çok hatırlamakla, büyüklüğünü, nîmetlerini düşünmekle olacağını, Ra'd sûresinin yirmisekizinci âyeti bildirmektedir.
İnsanda, akıl, kalp ve nefis denilen üç kuvvet vardır. Aklın ve nefsin yeri dimağdır. Kalbin yeri yürektir. Akıl, mektep dersleri, fen bilgileri, sanat hesapları, mal sahibi olmak, âhireti kazanmak yolları gibi şeyleri düşünür. İsterse düşünür. İstemezse düşünmez. Aklın bu düşünceleri ve insanın bunlara kavuşmak için çalışması câizdir. Hattâ, çok sevap olur. Bunların kalbe sirâyet etmeleri zararlıdır.
Nefis, dâimâ haramları, zararlı şeyleri yapmağı düşünür. Kalbin kendinde hiç düşünce yoktur. Onu aklın ve nefsin ve his uzvlarından dimağa ve dimağdan kalbe ulaşan haram şeylerin düşünceleri gelerek, hasta yapar. Kalbi bu hataralardan kurtarmak güçtür. Bu düşünceler gelmezse Allahü teâlâyı hatırlar, düşünür. Yani kalb, hiç düşüncesiz kalmaz. Kalbin Allahü teâlâyı hâtırlaması, ismini çok söylemekle veya bir velîyi severek görmekle olur. Bir velîyi bulamazsa, ismini işittiği bir velînin hayatını okuyup öğrenir, onu çok sever. Ona (Râbıta) yapar. Yani hep onu düşünür. Bir velîyi görmek, Allahü teâlâyı hâtırlamaya sebep olacağı hadis-i şerifte bildirilmiştir.
.
İbâdetlerin sahih olması için...
Ebû Ali Neccâd hazretleri Hadîs, usûl ve Hanbelî fıkıh âlimidir. Küçük yaşta ilim tahsîline başlayan Ebû Ali Neccâd, Hanbelî mezhebinin büyük âlimlerinden ilim öğrendi. Hadîs, usûl ve Hanbelî fıkıh bilgilerinde imam ve zamanın en büyük âlimi oldu. 360 (m. 971) yılında vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
İbâdetlerin sahih olması için, Allahü teâlânın rızası için yapmaya niyet etmek lâzımdır. Niyet, kalb ile olur. Yalnız söylemek ile niyet edilmiş olmaz. Kalp ile birlikte olmak şartı ile söyleyerek niyet etmek câiz olur denildi. Kalp ile niyet, söz ile niyete benzemezse, kalpteki niyete bakılır. Yalnız yemin etmek böyle değildir. Yemin etmekte, söz esastır. İbâdetlerde niyetin söz ile yapılacağını bildiren hiçbir hadis-i şerif ve haber mevcut değildir. Dört mezhebin imamları da bildirmemiştir. Niyet, ibâdet yapmayı kalbe getirmek, hatırlamak değildir. Allahü teâlâ için yapmayı irâde etmek, istemek demektir. Niyet, ibâdete başlarken yapılır. Daha önce, mesela bir gün önce yapılırsa, niyet olmaz. Buna emel, arzu, vaat denir.
Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubâhları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hattâ müstehabları terk etmesi câiz olmaz. Meselâ gıybet yapmamaları için, misvâk kullanmayı, sarık sarmayı, başı açık gezmeyi, merkebe binmeyi terk etmek iyi olmaz...
Misvak, misvak ağacının veya zeytin, dut ağaçlarının dalından kesilen bir çubuktur. Bir parmak kalınlığında, bir karış uzunluğundadır. Kadınların misvak yerine sakız çiğnemeleri de câizdir. Misvak bulamayan, baş ve şehâdet parmaklarını dişlerine sürer. Bişr-i Hâfî, sokakta başı açık yürürdü.
Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vazgeçmesi, Allahü teâlâdan korktuğu için veya insanlardan hayâ ettiği için, yahut başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alâmeti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan hayâ etmek, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyâmete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadis-i şerifte, (İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyâmet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu. Herkese verâ sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riyâ olur.
.
Kâbe'nin duvarındaki "ahidnâme"nin hâli!..
Muhammed Zübeydî hazretleri hadîs, siyer ve târih ilimlerinde büyük bir âlimdi. 323 (m. 927) senesinde Suriye’de Humus’ta dünyaya geldi. Sonra Endülüs’ün (İspanya) Kurtuba (Cordoba) şehrine gidip yerleşti. 379 (m. 989) senesinde İşbiliye’de (Sevilla) vefât etti. Siyer kitabında şöyle anlatır:
Kureyş müşrikleri, Ebû Tâlib’in himâyesi sebebiyle, Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ile mücâdele edemeyince âciz kaldılar. Bir yere toplanıp, Abdülmuttalib ve Hâşimoğullarıyla akrabâlığı, alışverişi, kız alıp vermeyi, konuşmayı yasaklayan bir ahidnâme yazıp, Hak Sübhânehü ve teâlânın adı ile and içtiler. O ahidnâmeyi bir ipeğe sarıp mumladılar, üzerini mühürlediler ve Kâbe'ye astılar. Bunun üzerine, Ebû Leheb hâriç bütün Abdülmuttalib ve Hâşimoğulları, evlerinin bulunduğu iki dağ arasındaki bir vâdide bulunan mahallelerine çekildiler... Üç sene orada kaldılar. Müslümânların günleri darlık ve sıkıntı içinde geçiyordu... Allahü teâlâ müşriklerin Kâbe'ye astıkları ahidnâmesine bir kurtçuk gönderdi. Ahidnâmedeki Allah ism-i şerîfinden başka tamâmını yiyip bitirdi...
Resûlullah efendimiz bu durumu amcası Ebû Tâlib’e bildirdi. Ebû Tâlib, Kureyşlilerin meclisine gitti. Onlara;
-Ey Kureyşliler! Size bir iş sebebiyle geldik. Bu hususta bize karşı âdil ve insâflı davranınız. Şöyle ki, Muhammed “aleyhisselâm” bana dedi ki; Kâbe'ye astığınız ahidnâmeye Allahü teâlâ bir kurtçuk musallat etmiştir. Bu kurtçuk, Allah isminden başka ahidnâmenin tamamını yiyip bitirmiştir. Ben Ondan asla hiç yalan işitmedim. O ahidnâmeye bakınız, eğer Muhammed’in “sallallahü aleyhi ve sellem” dediği doğru ise, Allah’tan korkun ve insanlardan utanın da, yaptığınız bu akılsızca işten vazgeçin. Eğer yalan söylemişse, Onu size bırakayım, himâye etmekten el çekeyim. O zamân Ona dilediğinizi yapınız...
Kureyşliler;
-Ey Ebû Tâlib! İyi düşünmüşsün, dediler. Bir kimse gönderip, Kâbe'de asılı ahidnâmeyi getirttiler. Açıp baktılar ki, içinde “Bismike Allahümme”den başka yazılmış olan yazıların hiçbiri kalmamış. Bunun üzerine Ebû Tâlib müşrikleri kınadı. Hiçbiri konuşamadı ve ahidnâmeden vazgeçtiler. Resûlullah efendimiz ve bütün akrabaları bulundukları vâdiden çıktılar. Kureyşliler de bir müddet onlarla alışveriş yaptılar, geçici olarak dost göründüler
.
Ölülerin ruhları bazen cesetlerine gönderilir
Dürrîzâde Mustafa Efendi, yetmişikinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1114 (m. 1702) senesinde İstanbul’da doğdu. 1188 (m. 1774) senesinde İstanbul’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Ölülerin ruhları ara sıra yani Allahü teâlâ dileyince, mezarlarındaki cesetlerine gönderilirler. En çok cuma geceleri böyle olur. Birbirleri ile buluşurlar, konuşurlar. Cennetlik olanlar, nimetlere kavuşur. Azap görecekler, azap olunurlar. Ruhlar, İlliyyînde veya Siccînde iken, ceset olmaksızın da, nimetlenir ve azap çekerler. Kabirde ise, ruh ve ceset birlikte nimetlenir veya azaplanır. Bedenin esâretinden ve bağlılığından kurtulan ruhların kuvvetleri, nüfuzları, himmetleri, süratleri ve Allahü teâlâya ve madde âlemine taallukları, bedene bağlı olan ruhlar gibi elbet değildir. Ruhun kendisi yüksektir, temizdir, büyüktür, yüksek himmet sahibidir. Bedenden ayrıldıktan sonra, daha başka olur. Başka şeyler yapabilir.
İnsanlar öldükten sonra, ruhları, rüyada görülüp öyle şeyler yapmışlardır ki, diri, iken, bedene bağlı oldukları zaman bunları yaptıkları görülmemiştir. Bir kişi veya iki kişi veya birkaç kişinin, büyük bir orduyu mağlup etmesi çok görülmüştür. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Bekr ve Ömer (radıyallahü anhümâ), çok defa rüyada görülmüş ve ruhları, kâfir ve zalim askerleri dağıtmış, kaçırmıştır...
Bu yazdıklarımız, Nâzi’ât sûresinin 5. âyetinin tefsîrinde, bazı müfessirlerin meselâ Beydâvî’nin; “Evliyânın ruhu bedenden ayrılınca, melekler âlemine gider. Oradan Cennet bahçelerinde dolaşır. Bedenine de bağlılığı kalıp, tesîr eder” demelerine uygun olmaktadır.
Ebû Abdullah Şâmî, Rumlarla gazâya gitmişti. Düşmanı kovalıyorlardı. İki kişi askerden uzaklaştılar. Bu askerlerden birisi şöyle anlattı:
“Düşman kumandanına rastladık. Üzerine hücum ettik. Çok savaştık. Arkadaşım şehîd oldu. Geri döndüm. Askerlerimizi aradım. Sonra kendi kendime dedim ki: 'Sana yazıklar olsun! Niçin geriliyorsun?..' Geri döndüm. Düşman kumandanına saldırdım. Kılıcım boşa gitti. O, bana saldırdı. Beni devirdi. Göğsümün üstüne oturdu. Beni öldürmek için eline bir şey aldı. Tam o sırada, şehîd olmuş olan arkadaşım yerinden fırladı. Ensesinden saçlarını yakaladı. Üstümden çekti. Birlikte kâfiri öldürdük. Uzaktaki bir ağaca kadar birlikte konuşarak yürüdük. Orada ölü olarak yattı. Sonra gidip diğer arkadaşlarıma olanları haber verdim."
.
Hırsıza sadaka veren adam!..
Abdülvaris bin Saîd hazretleri büyük fıkıh ve hadîs âlimidir. Hicrî 120 yılında (m. 737) doğdu. 180 (m. 796) yılında Basra’da vefât etti. Naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Peygamber Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki:
“İsrâiloğullarından bir zât, 'Bu gece Allahü teâlânın rızâsı için mutlaka sadaka vereceğim' diyerek evinden çıktı ve sadakayı bilmeyerek bir hırsıza verdi. Sabahleyin halk 'Bu gece hırsıza sadaka verildi' dediler. Bunun üzerine sadaka veren kişi; 'Allahım! Hırsıza sadaka verdiğim için sana hamd ederim. Mutlaka makbul bir sadaka vereceğim' deyip tekrar evinden çıktı ve bu defa sadakayı zina eden bir kadına verdi. Sabahleyin halk; 'Bu gece de zinâ eden kadına sadaka verildi' dediler. Sadakayı veren o zât; 'Ey Allahım! Bir fahişeye sadaka verdiğim için sana hamd ederim. Mutlaka makbul bir sadaka vereceğim' dedi. Yine sadaka vermek üzere evinden çıktı. Bu sefer de zengin birisine verdi. Sabahleyin halk; 'Hayret! Bu gece de zengin birisine sadaka verildi. Olur mu böyle şey?' diye dedikodu yaptılar. Sadaka veren zât! 'Ey Allahım! Hırsıza, fahişeye ve zengine sadaka verdiğim için sana hamd ederim' dedi. Bu zâta rüyâsında şöyle müjde verildi:
(Senin o hırsıza verdiğin sadaka var ya, belki de hırsızı hırsızlığından, fahişe kadını da zinadan vazgeçirir, iyi ve namuslu birer insan olmalarına vesile olur. Umulur ki, zengin de senden ibret alır, malını Allah rızâsı için harcar.)”
“Hiçbir kimse, ben kendisine, ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kamil) îmân etmiş sayılmaz.”
“Şüphesiz ki, Allahü teâlâ iyilikleri ve kötülükleri yazmış, sonra onları beyân eylemiştir. Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa Allahü teâlâ onu kendi divânına tam bir hasene olarak yazar. O hayırlı işi yapmaya niyet eder de yaparsa Allahü teâlâ onu kendi divanına on kattan yediyüz kata ve daha pekçok katlayarak hasenat yazar. Şayet bir kötülük yapmak isterde yapmazsa, Allahü teâlâ onu kendi divânına tam bir hasene olarak yazar. O kötülüğü yapmak isterde yaparsa Allahü teâlâ onu bir tek seyyie olarak yazar.”
“Kur’ân-ı kerîmin sâir sözlere üstünlüğü, Rahmânın mahlûkâta üstünlüğü gibidir.”
“Dünyâda rıfk gösteren, âhırette faydasını görür.”
“Îmânın en efdali güzel ahlâktır.”
.
Kim "lâ ilahe illallah" derse
Ebû Ömer Ahmed Şâtıbî hazretleri Endülüs’te yaşamış olan hadis hafızlarındandır. 542'de (m. 1148) Şâtıbe'de (Jativa) doğdu. Endülüs'te ilk tahsilini tamamladıktan sonra İskenderiye, Şam ve Musul'da büyük âlimlerden hadis ilmi tahsil etti ve icazet aldı. 609'da (m. 1212) İkâb Savaşı'nda şehid oldu. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Zeyd bin Hâlid el-Cühenî (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Allah yolunda savaş için bir askeri donatan veya o dönünceye kadar çoluk çocuğuna kendisini aratmayacak şekilde yardımcı olan kimseye, Allah yolunda savaşa gidenin sevâbı kadar mükâfat verilir. Fakat savaşa gidenin sevâbından hiçbir şey eksilmez. Hacca giden birinin ihtiyâçlarını temin eden veya o dönünceye kadar, çoluk çocuğuna, kendisini aratmayacak şekilde göz kulak olan kimse, hacca giden o şahsın sevâbı kadar sevâb kazanır. Ancak, hacca gidenin sevâbından bir şey eksilmez.
Yine bir oruçluya iftar ettirene de, onun sevâbı kadar sevâb verilir.”
Ebûd-Derdâ (radıyallahü anh) rivâyet etti: Ben Ebû Bekir’in (radıyallahü anh) önünde yürürken, Resûlullah efendimiz beni görüp, “Ebû Bekir’in önünden mi yürüyorsun. Resûllerden ve Nebilerden sonra, Ebû Bekir’den daha üstün bir kimse üzerine güneş doğup, batmamıştır” buyurdu.
Câbir (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu: “Kim bir kimseye (Bu şahıs kâfir bile olsa) öldürmeyeceği husûsunda temînat verip de, sonra onu öldürürse, Cehennem o kimseye vâcib olur.”
İbn-i Ömer (radıyallahü anh) rivâyet etti: Habeşli birisi, Peygamber efendimize geldi. Resûlullah efendimize bir şey soracaktı. Bunun üzerine Peygamber efendimiz “Soracağını sor” buyurdu. O zât “Yâ Resûlallah! Sen, sûretinin ve renginin güzelliği ve Peygamber olmanla bize üstün kılındın. Eğer, ben senin bildirdiğin gibi îmân eder, senin bildirdiğin gibi ameller yaparsam, seninle beraber Cennette olur muyum?” diye sordular. Resûlullah efendimiz “Evet. Kim, lâ ilahe illallah derse, bu yüksek söz sebebiyle, Allahü teâlânın katında söyleyen için bir vaat vardır. Kim 'sübhânallahi ve bihamdihî' derse, onun için yüzyirmidört bin iyilik yazılır” buyurdular
.
Hazreti Mehdî'nin çok alâmeti vardır
Muhammed Tâhir bin Âşûr hazretleri Tunus’ta yaşamış olan İslam âlimlerindendir. 1230'da (m. 1815) Tunus'ta doğdu. Zeytûne Medresesi'nde tahsilini tamamladıktan sonra aynı medreseye müderris olarak tayin edildi. Daha sonra müftü, nihayet Nakîbül-eşraflık (Şeyhülislam) vazifesi verildi. 1284'te (m. 1868) Tunus'ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Mehdî aleyhisselâmın birçok alâmetleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Kıyâmet kopmadan önce, Mehdî (aleyhisselâm) muhakkak gelecektir. Ebû Sa’îd-el-Hudrî’den (radıyallahü anh) rivâvet edilen hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Benim ümmetimden Mehdî gelecektir. Eğer ömrü uzasa da kısalsa da, yedi, sekiz veya dokuz yıl saltanat sürecektir. Daha önce zulümle dolu olan dünyâyı, adâletle dolduracaktır. Semâ yağmurunu indirecek, yer bereketini çıkaracak, daha önce görülmemiş bir biçimde, ümmetim onun zamanında rahata erecektir.”
2- Mehdî (aleyhisselâm) yeryüzünün zulüm ve fitnelerle dolu olduğu bir zamanda gelip, yeryüzünü adâletle dolduracaktır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki; “Âhır zamanda, ümmetimin başına sultanlardan şiddetli belâlar gelir. Öyle ki, yerler Müslümanlara dar gelir. O zaman Allahü teâlâ, daha önce zulümle dolu olan dünyâyı adâletle dolduran, benim soyumdan birisini gönderecektir. O zaman gökyüzü yağmur damlasını esirgemiyecek, yer de bereketlenecektir. O, dünyâda yedi, sekiz veya dokuz yıl hüküm sürecektir.” Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Kıyâmet kopmadan önce, Allahü teâlâ, benim evlâdımdan birini yaratır ki, ismi benim ismim gibi (yani Muhammed), babasının ismi benim babamın ismi gibi olur ve dünyâyı adâletle doldurur. Ondan önce dünyâ zulüm ile dolu iken, onun zamanında adâlet ile dolar” buyuruldu.
3- O zaman açıkça Allahü teâlâyı inkâr eden kişiler çok olacaktır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Açıkça Allahü teâlâ inkâr edilmedikçe Mehdî’ye biat edilmez.”
4- Hazreti Mehdi hakkındaki hadîs-i şerîfte; “Mehdî benim evlâdımdandır. Yüzü nurlu, alnı açıktır. Burnunun üst tarafı yüksekçedir. Yeryüzünü adâlet ve doğrulukla doldurur. Nitekim ondan önce dünyâ zulüm ve cefâ ile dolu olur. Yedi sene yeryüzüne mâlik olur” buyuruldu.
5- Hazreti Mehdî, Îsâ aleyhisselâmla buluşacak, Îsâ (aleyhisselâm) onun arkasında namaz kılacaktır.
.
Kevser nedir, bilir misiniz?
Ebû Muhammed Kâsım Dımaşki hazretleri hadis âlimi olup İbn-i Asâkir'in oğludur. 527'de (m. 1133) Şam’da doğdu. İlk tahsilinden sonra zamanın meşhur âlimlerinden hadis ilmi tahsil etti. Şam'da Emeviyye Camii ve Dârü'l-hadîsi'n-Nûriyye'de hadis dersleri verdi. 600'de (m. 1203) Şam’da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh), Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Ey Ebû Hüreyre! Kur’ân-ı kerîmi öğren ve öğret. Şüphesiz ki, sen bu hâl üzere ölürsen, melekler senin kabrini Kâ’be’nin ziyâret edildiği gibi ziyâret ederler. İnsanlara sünnetimi istemeseler de öğret. Eğer sırat üzerinde bir an bile durmadan geçip Cennete girmek istersen, kendi görüşüne göre Allahü teâlânın dîninde bid’at çıkarma!”
Abdullah İbn-i Ömer’den (radıyallahü anhüma) şöyle rivâyet edildi:
Hazreti Ömer (radıyallahü anh), umre için Resûlullah efendimizden izin isteyince, Resûlullah efendimiz “Yâ ahî (Ey kardeşim) duânda bizi de unutma!” buyurdu. “Şüphesiz ki ölen kimse, dirinin ağlaması yüzünden azâb görür.”
“Koğucu Cennete giremez.”
“Kalbinde hardal tanesi kadar imân olan hiçbir kimse Cehenneme; kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür bulunan hiç kimse de Cennete giremez.”
“Bir kimse din kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın, din kardeşinin dünürlüğü üzerine dünür de göndermesin. Ancak kendisine izin verilirse o başka.”
“Şüphesiz ki fiilen yapmadıkça yahut söylemedikçe, Allahü teâlâ ümmetimin gönüllerinden geçen şeyleri onlara bağışlamıştır.”
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte O’nun şöyle buyurduğunu nakletti:
“Bir gün Resûlullah efendimiz aramızda idi. Biraz sonra bir miktar uyudu. Sonra gülümseyerek başını kaldırdı. Biz, 'gülmenizin sebebi nedir yâ Resûlallah7 dedik. 'Az önce bana bir sûre indirildi' buyurdu. Arkasından şunu okudu:
Rahmân ve Rahim olan Allahü teâlânın adıyla. Gerçekten biz sana Kevser’i verdik. O hâlde Rabbin için namaz kıl, kurban kes! Sana düşmanlık eden yok mu! İşte ebter (soyu kesik) odur!..” Sonra;
“Kevser nedir bilir misiniz?” buyurdu. Biz "Allahü teâlâ ve Resûlü bilir" dedik. “O, Rabbimin bana vadettiği bir ecirdir. Onun üzerinde pekçok hayır vardır. O bir havuzdur. Kıyâmet gününde ümmetim Ona gelecektir, kapları yıldızların sayısıncadır” buyurdu.
.
Ebedî yaşamak istiyorsanız!..
Sîdî Ammâr Cezâirî hazretleri Cezayir’de yaşamış olan İslam âlimlerindendir. Cezayir’deki âlimlerden hadis ve fıkıh ilmi tahsil etti. Sonra Ebû Abdullah Tlimsânî’ye intisab ederek Şâziliyye tarikatı icazeti aldı. Aynı zamanda Cezayir Müftülüğüne tayin edildi. 1205 (m. 1791)’de vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, sevdiği kulunun kalbine, kendini arzu etme isteğini yerleştirir.”
“Talebe iki kısımdır. Mürîd olanlar severler, kalblerine kendilerine âit olan bir isteği, arzuyu getirmezler. Gayretleriyle tasavvuf derecelerine yükselmeye başlarlar. Murâd olanları ise sevilirler, davetlidirler, çekilirler ve yükseltilirler. Onun için murâdlar çok kıymetlidirler. Murâd olunanların başı ve sevilenlerin önderi Muhammed aleyhisselâmdır. Başkaları ona tufeyl olarak, yanı sıra kabul olunmaktadırlar. Onlara aradığını buldururlar ve gideceği yolu tamamlarlar. Artık onların nazarında kâinatın hiçbir kıymeti yoktur. Hep Allahü teâlâyı düşünürler. Bu yolda fenâ makamına kavuşurlar.”
“Zühd, üç kısımdır. Farz olan, fazilet olan ve Hakka yakınlığa sebeb olan zühddür. Haramlardan kaçmakla yapılan, farz olan zühddür. Şüpheli olanlardan kaçmak da fazilet olan zühddür. Mübahların fazlasından sakınmak da, Hakka yakınlığı sağlayan zühddür.”
“İhlâs, bütün işleri, insanların rızâsı için değil, Allahü teâlânın rızâsı için yapmaktır.”
“Ebedî olarak yaşamak istiyorsanız, Allahü teâlânın emirlerini yapınız, yasaklarından kaçınınız ve cenâb-ı Hakkı devamlı hatırlayınız. Ondan gelenlere râzı olunuz. O zaman, âhıretinizi kazanır, Cennette ebedi, sonsuz olarak yaşarsınız.”
“Akıl ile hevâ (boş arzu, istek) birbirinin zıddıdır. Aklın yardımcısı tevfîk (Allahü teâlânın yardımı), hevânın dostu ise yardımsız bırakılmaktır. Nefis bu ikisinin (akıl ve hevânın) arasındadır. Hangisi gâlib gelirse ona tâbi olur.”
“Zenginliği aradım, ilimde buldum. Övülmeyi aradım, fakîrlikte buldum. Afiyeti (günahsız olmayı) aradım, zühdde (şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte) buldum. Kolay hesabı aradım, susmakta buldum. Rahat aradım, vermekte, cömertlikte buldum.”
“Kim kalbini anlayışlı kılarsa, o kalb dünyadan ve dünyada olan şeylerden yüz çevirir. Kim kalbini cehâlette bırakırsa, o kalb aldatıcı ve geçici zevklere tâbi olur.”
.
Hayatın boyunca iyilik üzere ol!
Cemâleddîn ibn-i Akile hazretleri hadis, tefsir, kelâm âlimi ve Kadirî şeyhidir. 1070 (m. 1660)’da Mekke’de doğdu. Burada zamanın büyük âlimlerinden hadis, tefsir, kelâm ilmi tahsil ettikten sonra Bağdad’a giderek Şeyh Kasım el-Bağdâdî’ye intisab etti ve Kâdirî icazeti alıp Mekke’ye döndü, talipleri yetiştirdi. 1150 (m. 1737)’de burada vefat etti. Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir.”
“Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyan O’ndan başkasında sükûn bulamaz.”
“Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlânın velî kulları hâriç, bütün mahlûklardan uzaklaşmaktır. Allahü teâlânın velî kullarına yakınlık, insanı Allahü teâlâya yaklaştırır.”
“Ahmak olanların sana çok iltifâtkâr davranması ve düşünmeden cevap vermesi seni aldatmasın.”
“Akıl ile beraber rûh, insanı âhırete, nefsin hevâ ve hevesine muhalefet etmeye davet eder.”
“Allahü teâlâ hepimizi yaptığımız iyi ameller ile gururlanmaktan muhafaza etsin.”
“Yemek yiyeceğin ve uyuyacağın zaman, fazla yeme ve fazla uyuma.”
“Allahü teâlâya isyankâr olup, günahlara dalan kimsenin, Allahü teâlânın verdiği cezaları çok görmesi münâsip değildir.”
“Gizli günah işlediğin gibi, gizli tâatte (Allahü teâlânın beğendiği şeyler) bulunursun. Nihâyet kalbin, ibâdet ve tâatlere doğru meyleder. Bu hâl, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya doğru gittiğinin alâmetidir.”
“Sırf makam sahibi olmak ve biliyor desinler için birkaç mesele öğrenip, insanlara fetvâ vermeye kalkışmak, ne kadar ayıptır.”
“Ey insanoğlu, sana nasihatim şu olsun. Hayatın boyunca iyilik üzere ol. İmânı, İslâmı öğren ve öğret. Hem kendine, hem başkalarına iyilik et, yardımcı ol. Çünkü bir gün gelecek, sen de ölecek, bu dünyâdan ayrılacak, âhırete gideceksin. Zenginlik hâlinde iyilik yapmayan, Allahü teâlânın ihsân ettiği mal ve beden zenginliğini yerinde kullanmayan, bunların elden gitmesi hâlinde, şüphesiz çok pişmanlık çekecektir. İşte, Allahü teâlânın sana verdiği bu sıhhat ve zenginlik hâlinde, O’nun rızâsı olan işlere koş. Bu hâlini ganîmet bil. Vakit geçirmeden, kendin için ve başkaları için emrolunanları yap. Zîrâ, ileride çok zor günler gelecektir. Âhırette ise, dünyada iken yaptıkların karşına çıkacaktır.”
.
Bugün, dünkü günün yarınıdır!
Ebû Abdullâh Muhammed ed-Der'î hazretleri Fas’ta yaşamış olan âlim ve velîlerdendir. Merakeş'in batısındaki Der'a'da doğdu. Şâziliyye'nin bir kolu olan Nâsıriyye tarikatine intisab etti ve icazet alarak talebe yetiştirdi. Talebelerinin en meşhuru Libya'da Senûsiyye tarikatını kuran Şeyh Muhammed Senûsî'dir. Ebû Abdullâh 1239 (m. 1823)’de vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanlar ihmalkârlık ve tembelliklerinden dolayı yarın şu hayırlı işi işleyelim derler. Düşünmezler ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlediler ki, yarın ne işleyecekler?”
“Dâima Allah adamları ile beraber olmak, onların sohbetlerinde bulunmak, aklın ziyâdeliğine sebeptir.”
“Tasavvuf yoluna taklid ile girenler sonunda mutlaka tahkîke (hakîkate) kavuşur.”
“Evliyânın mübârek sözleri, Muhammed aleyhisselâmın peygamberlik hakîkatinden yayılmış olan nûrlardır. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere tazim ve hürmet lâzım olduğu gibi, evliyânın sözlerine de edeb ve hürmet ile tazim etmek lâzımdır.”
“Bir kimse, evvelki ve sonraki ilimleri tahsil etmiş olsa, son nefesinde o ilim o kimseye yardımcı olmayıp, bütün malûmat, hafızasından idrâkinden gider. Yiğitlik ve ganîmet odur ki, hiç olmazsa her gün bir miktar, bir köşeye oturup, Allahü teâlâyı tefekkür etmek, O’nu zikretmek lâzımdır. Allahü teâlânın zikri, kalbde meleke hâline gelmelidir ki, son nefeste O’nu hatırlasın ve o zamanki sıkıntıdan kurtulsun.”
“Tasavvuf yolu ve bu yolun büyükleri o kadar kıymetlidirler ki, bunlara tâbi ve talebe olan dervişlerden birinin ismi bir duvarda yazılı olsa, o duvarın yanından, ceketini düğmeleyerek ve edeble geçmek lâzımdır.”
“Kişinin kıymeti, tasavvuf yolunun yüksek hakîkatlerini anladığı kadardır.”
“Dil gönlün, gönül rûhun, rûh insanın hakîkatinin, insanın hakîkati ise Hak teâlânın aynasıdır.”
“Sözün güzeli odur ki, dinleyen, o sözün güzelliği ile kendinden geçer. Böylesine güzel söz de, Allahü teâlânın velî kullarının sözleridir.”
“Her ân Allahü teâlâyı hatırlamak ve anmak bir kazma gibidir ki, o kazma ile gönül yolunda bulunan dikenlerin (kalbe gelen lüzumsuz ve uygunsuz düşüncelerin) kökünü kazırlar. Böylece bu yolda ilerlemek için mâni kalmaz.”
“İbâdet; emredilenlerle amel edip yasak edilenlerden sakınmaktan ibârettir.”
.
Yemek adabı ve davete icabet...
İzzeddîn bin Abdisselâm hazretleri Şâfıî fıkıh âlimidir. 577 (m. 1181)’de Şam’da doğdu. İbn-i Asâkir ve Seyfeddin el-Âmidî başta olmak üzere birçok âlimden dinî ilimler okudu. Emeviyye Camii'nin imamlığına tayin edilerek burada ders okutmaya başladı. Sonra Kahire'ye gitti ve 660 (m. 1262)’de orada vefat etti. Derslerinde buyurdu ki:
Yemeğe Besmele ile başlanır, Elhamdülillah diyerek bitirilir. Sağ eliyle önünden yemeli, yemeğin ortasından yememeli, kenarlarından yemelidir, ölçü budur. Zîrâ böyle yapmak, yemeğe bereket getirir. Sünen kitablarında bildirilen hadîs-i şerîfte Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sıcak yemeğe ve soğuk yemeğe üflenmez.”
Bir yere dayanarak yemek mekrûhtur. Yemekte yanlarında bulunanların ağzına lokmayı vermekte mahzur yoktur. Zîrâ Resûlullah efendimiz de böyle yaparlardı...
Soğan ve sarımsak yemiş olarak Kur’ân-ı kerîm okumamalıdır. Uykudan uyanan kimse, Kur’ân-ı kerîm okumadan önce dişlerini misvaklamalı ve ağzını temizlemelidir. Böylece, Kur’ân-ı kerîm kırâatına pis koku karışmamış olur. Kur’ân-ı kerîmin üzerine ondan başka hiçbir şey koymamalıdır. Ancak başka Kur’ân-ı kerîm, Kur’ân-ı kerîmin üzerine konabilir...
Mescide namaz veya i’tikâf için giden kimsenin, soğan, sarımsak gibi kötü koku yapan şeyleri yememesi gerekir. Peygamber efendimiz böyle şeyleri yiyenleri mescide gelmekten menetmiştir. Düğün velimesine icabet sünnettir. Sünnet velimesine icabet sünnet değildir. Zîrâ sonradan ortaya çıkmıştır. Davete icabet edip, bir şey yemese de icabet etmiş olur. Davete icabet edilen yerde, münker (haram olan şeyler) varsa, oraya gitmek haram olur. Eğer orada mekrûh olan bir iş varsa, oraya gitmesi mekrûh olur. Âlimlerin, İslâmiyete uymayan şeylere göz yuman kimsenin davetine gitmeleri mekrûhtur. Zîrâ halkın gönlünde i’tibârlarını kaybederler. Müslümanların hasta kardeşlerini ziyâret etmesi, cenâzesinde hazır bulunması, ölen kimsenin ailesine taziye etmesi müstehabdır. Zimmi hastaları da ziyârette bir beis yoktur. Zîrâ, Resûlullah efendimiz de bir Yahudi'yi ziyâret etti...
Uyumak isteyen kimse kapısını kapatır. Su kaplarının ağzını bağlar, yemeklerin üstünü örter, lâmbasını söndürür. Bunların, Peygamber efendimizin sünnetlerinden olduğu bildirilmiştir...
.
Dünyayı "hükmen" terk etmek ne demek?
Ahîzâde Abdülhalim Efendi Osmanlı âlimlerindendir. İstanbul'da doğdu. Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi'den ilim tahsil etti. İstanbul medreselerinde müderrislik yaptı. Bursa, Edirne ve İstanbul kadılıklarında bulundu. Anadolu ve sonra Rumeli Kadıaskeri oldu. 1013 (m. 1604) tarihinde İstanbul'da vefat etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Din ile dünyayı birlikte kazanmak imkânsızdır. Ahireti kazanmak isteyenin, dünyadan vazgeçmesi lazımdır. Bu zamanda dünyayı tamamen terk etmek kolay değildir. Hiç olmazsa hükmen terk etmek, yani terk etmiş sayılmak lazımdır. Bu da her işte İslamiyete uymak demektir. Yiyecekte, içecekte, giyecekte ve ev kurmakta İslamiyete uymak lazımdır. İslamiyetin emirlerini aşmamak lazımdır. Altın ve gümüşün ve ticaret eşyasının ve kırda, çayırda otlıyan dört ayaklı hayvanların zekâtını vermek farzdır. Bunların zekâtını elbette vermelidir. İslamiyete uymakla zinetlenen bir kimse, dünyanın zararından kurtulmuş olur ve ahireti kazanır. Dünyayı böyle hükmen de terk edemeyen kimse, münafık demektir. İmanlı olduğunu söylemesi, ahirette kendisini kurtaramaz. Yalnız dünyada malını ve canını korur. Dünyanın bu kadar gösterişli hâli, hademesi, hizmetçileri, tatlı yemekleri, çeşitli şerbetleri, süslü, cazibeli elbiseleri ve nice zevkleri karşısında hangi babayiğit, hangi bahtiyar kimse bu doğru söze kulak verip dinler?
Dünya, "ednâ" kelimesinin müennesidir. Yani ism-i tafdildir. Mastarı, "dünüv" veya "denâet"tir. Birinci mastardan gelince (çok yakîn) demektir. (Biz en yakîn olan göğü çırağlarla süsledik) âyet-i kerimesindeki dünya kelimesi böyledir. Bazı yerde de, ikinci mâna ile kullanılmıştır. Meselâ, (Denî, alçak şeyler mel'ûndur) hadis-i şerifinde böyledir. Yani, (Dünya mel'ûndur) demektir. Alçak şeyler, cenâb-ı Hakkın, nehy-i iktizâî ve nehy-i gayri iktizâîsidir. Yani, haram ile mekruhlardır.
Şu hâlde Kur'an-ı kerimde zemmedilen, kötü denilen dünya, haramlar ve mekruhlardır. Mal kötülenmemiştir. Çünkü cenâb-ı Hak mala “Hayr” adını vermektedir. Bu sözümüzü ispat eden vesika, varlığın ve insanlığın ikincisi olan, İbrahim aleyhisselamın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vadileri dolduruyordu.
.
İbadetlerin faydası insanın kendisinedir
Molla Şah Bedahşî hazretleri Hindistan’da yaşamış olan evliyanın büyüklerindendir. 990'da (m. 1582) Horasan’da Bedahşan'da dünyaya geldi. Sonra Keşmir, Agra ve Lahor'a gitti. Burada Şeyh Meyânmîr hazretlerine intisap edip Kâdirî icazetini alarak Keşmir'e döndü; burada talebe yetiştirdi. Ömrünün sonlarında Lahor'a giderek 1071 (m. 1661)’de orada vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
İnsanların bir kısmı "Allahü teâlânın bizim ibadetlerimize ihtiyacı yoktur. İnsanların ibadet veya isyan etmeleri, Onun büyüklüğü karşısında müsavidir. İbadet yapanlar boşuna sıkıntı, zahmet çekiyor diyorlar. Böyle düşünmek yanlıştır. İbadetlerin Allahü teâlâya faydası olduğunu ve bunun için emrolunduklarını zannetmektedirler. Her insanın yaptığı ibadetin faydası yalnız kendisinedir. Böyle olduğunu, Allahü teâlâ (Fâtır) sûresinin onsekizinci âyetinde açıkça haber vermektedir. Böyle yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzemektedir. Bu hastaya tabip perhiz tavsiye ediyor. Bu ise perhiz yapmazsam tabibe hiç zararı olmaz diyerek perhiz yapmıyor. Tabibe zararı olmaz demesi doğrudur. Fakat kendine zarar vermektedir. Tabip, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Tabibin tavsiyesine uyarsa şifa bulur. Uymazsa ölür, gider. Tabibin bundan hiç zararı olmaz. Bozuk düşünenlerden bir kısmı da, hiç ibadet yapmaz, haramlardan sakınmaz, yani İslamiyete uymazlar. (Allah kerimdir, rahimdir. Kullarına çok acır. Affı sonsuzdur. Kimseye azap etmez) derler. Burada şeytan kendilerini aldatmaktadır. Allahü teâlâ kerim, rahim olduğu gibi, azabı da şiddetlidir.
Küfrün ve cahilliğin biricik ilacı ilimdir, marifettir. Tembelliğin ilacı da, namaz kılmak ve her ibadeti yapmaktır. Bir kimse dünyada zehir yer ve Allah rahimdir, zehrin zararından beni korur derse, hastalanır, ölür. İshal olan Hint yağı içerse hastalıkları artar. Şehvete uymak, yani nefsin arzularını yapmak, kalbi hasta eder. Şehvete uymanın günah olduğuna, zararlı olduğuna inanırsa, şehvete uyması kalbini öldürmez. Zararlı olduğuna inanmazsa kalbini öldürür. Çünkü inanmayan kafir olur. Küfür ise kalbin ve ruhun zehiridir.
.
Zulmü, âdil bir hükümet önler!
İbn-i Abdülber Nemerî hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 368'de (m. 978) Endülüs’te (İspanya) Kurtuba'da (Cordaba) doğdu. Şâtıbe'ye (Jativa) giderek zamanın büyük âlimlerinden fıkıh ilmini tahsil etti ve icazet alarak çok talebe yetiştirdi. 463 (m. 1071)’de Şâtıbe'de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İnsanlar bir araya gelince, açıkgözler, başkasının hakkına saldırır. Zulmedenler olur. Çünkü, her nefis, istediğine kavuşmak ister. Tatlı olanı almaya uğraşır. Bu şeyleri isteyen birkaç kişi çekişmeye başlar. Bir leşe toplanan köpeklerin birbirlerine hırlamaları gibi, aralarında dövüş başlar. Bunları ayırmak için, kuvvetli bir hâkim lâzım olur... Alışverişte, herkes kendi yaptığının daha kıymetli olduğunu söyler. Yapılan şeylerin karşılıklı değerlerini adâletle ölçmek lâzım olur. (Eşyanın değerlerini karşılıklı ölçen şey, altın ile gümüştür. Yani paradır. Altın ile gümüşe (Nakdeyn) denir. Eşyanın değerlerini altın ve gümüşle, adâleti gözeterek ölçecek âdil bir hâkim lâzımdır. Sözü geçer olan bu hâkim de, hükümettir. Âdil bir hükümet, zulmü, işkenceyi önler. Allahü teâlânın emrettiği adâleti sağlar. Eşyanın değerlerini, adâletle tesbit eder.
Bütün ibâdetlerin kabul olması, helâl lokmaya bağlıdır. Büyüklerden çoğu buyurdu ki: İbâdetler on kısımdır. Dokuz kısmı helâl kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibâdetlerdir. O hâlde, müminler helâl kazanmaya çalışmalıdır. Harâmdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır, harâmı, helâli, şüphelileri ve fâizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, harâmdan kurtulamayıp, ibâdetleri boşuna gider.
Demek ki, insanlar arasında adâleti sağlamak için üç şey lâzımdır: Nâmûs-i Rabbanî, hâkim-i insanî ve dinâr-i mizanî. Bunların en kuvvetlisi, en büyüğü, nâmûs-i Rabbanî olan İslâmiyettir. Dinler, Allahü teâlânın adâleti sağlamak için gönderdiği kânunlardır. Hâkimlerin adâleti sağlamaları için, bu ilâhî kânunları gönderdi. Allahü teâlâ, Hadîd sûresinde; “Onlara kitab ve terazi gönderdik ki, bunlarla adâleti yerine getirsinler” buyuruyor. Burada, kitab, din demektir. Çünkü din, Kur’ân-ı kerîmdeki emir ve yasakların ismidir. Terazi de, altına işârettir. Çünkü altın, ağırlıkla ölçülür. Kur’ân-ı kerîmin emir ve yasaklarını beğenmeyen dinsizdir ve münâfıktır. Hâkimi, hükümeti dinlemeyen âsîdir.
.
Kur’ân-ı kerîme tazim hakkında
Abdullah bin Dâvûd Hureybî hazretleri kıraat ve hadis âlimidir. 126 (m. 744)’de Kûfe'de doğdu. Şam’a giderek Ebû Amr bin Alâ'dan kıraat ilmi tahsil etti. Evzâî, İbn Cüreyc ve Süfyân-ı Sevrî gibi âlimlerden hadis öğrendi. Şam’da kıraat dersi vererek çok talebe yetiştirdi. 213 (m. 828)’de vefat etti. Kur’ân-ı kerîme tazim hakkında buyurdu ki:
Şu hususlara dikkat edilmiş olursa, Kur’ân-ı kerîme tazim edilmiş olur:
1- Kur’ân-ı kerîmi öğrenmektir. Hadîs-i şerîfte; “Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğreteninizdir” buyuruldu.
2- Kur’ân-ı kerîm okumaya E’ûzü ile başlamaktır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin doksansekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Şimdi Kur’ân okumak istediğin zaman, hemen o koğulmuş şeytandan Allaha sığın (E’ûzü billahi mineşşeytânirracîm) de!” buyuruluyor.
3- Okumayı bitirdikten sonra “Sadakallâhülazîm” deyip, Sübhâne Rabbike âyetini okumaktır.
4- Kur’ân-ı kerîmi hatim ettikten sonra tekrar başlamaktır.
5- Hatmi bitirip, hatim duâsı ederken, hanımını ve çoluk çocuğunu yanında bulundurmaktır.
6- Hatimi bitirip, duâsını gündüzün veya gecenin evvelinde yapmaktır. İbrâhim Teymî (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: Bir kimse Kur’ân-ı kerîmi hatim edince, gecenin veya gündüzün kalan kısmında melekler ona salât okurlar.
7- Secde âyet-i kerîmeleri gelince secde yapmaktır.
8-Okuyanın abdestli olmasıdır.
Kur’ân-ı kerîm okumadan önce dişleri misvâklamak, mazmaza ile ağızı temizlemek, güzel koku sürünmek, güzel elbise giymek, geceleyin sesli, gündüz gizli okumak, Kur’ân-ı kerîmi devamlı okumaya yardımcıdır. Kur’ân-ı kerîm okurken, birisinin sözü ile okumayı kesmemelidir. Çünkü, başkasının sözünü, Allahü teâlânın kelâmına tercih etmek caiz değildir. Zira bu şekilde kırâati kesmek, Kur’ân-ı kerîm kırâatinin güzelliğinin gitmesi ve kırâati hafife almak gibi bir durum hâsıl olur ki, böyle bir şeyden Allahü teâlâya sığınırız. Kur’ân-ı kerîm okurken sesi güzelleştirmeli ve mahzûn olarak okumalıdır. Şarkı, türkü okur gibi tegannî ile okumamalıdır. Kur’ân-ı kerîmi tertîl ile okumalıdır. Allahü teâlâ, Müzzemmil sûresinin dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kur’ân’ı da yavaş ve açık olarak güzelce oku” buyuruyor.
.
Evliyâ ile sohbet aklı artırır...
Himmet Efendi Bayramiyye yolunun büyüklerindendir. 1000 (m. 1592)’de Bolu'da doğdu. Tahsil için İstanbul'a gitti. Memleketine döndüğünde Bayramî şeyhi Bolulu Hacı Ahmed Efendi'ye intisab etti. İcazet verilip İstanbul'a gönderildi. Kasımpaşa Camii, sonra Üsküdar'daki Dâvud Paşa Camii vaizliği yaparak halkı irşad etti. 1095'te (m. 1684) vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Hakîkat, zenginliğin gösterişinden korkmak ve titremek gerektirir. Zenginlik taslamamalı, Allahü teâlânın verdiğine şükretmelidir.”
“Evliyâ ile sohbet, aklın artmasına sebeptir.”
“Bir âlimi ve evliyâyı ziyaret etmekten maksat, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-ı Hakkın rızâsına kavuşmaya vesiledir. Nitekim görünüşte halka tevâzu, hakîkatte Hakka tevâzudur. Çünkü insanlara tevâzu göstermek, Allahü teâlânın rızâsı için ise makbûldür.”
“Evliyânın mezarlarını ziyâret eden, kabirdeki zâtın büyüklüğünü ne kadar anlamış ise ve o velîye ne düşünce ile teveccüh etmiş, yani kalbini ona bağlamış ise, ondan o kadar feyz alabilir. Kabir ziyâretinin faydası çok olmakla beraber, evliyânın rûhlarına teveccüh edebilen kimse için uzaklık zarar vermez.”
“Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, ruhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vazgeçip, Hakkın yoluna mâni olan bağlılıkları terk etmelidir. Bunun çâresi şöyledir: Kendisini dünyaya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terk edemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır.”
“Kalbe anî olarak gelen çeşitli vesveseler ve telkinler, insanın kemâline mâni olmaz. Ancak, kalbe yerleştirmemelidir. Kalbe gelen bu vesveseleri tamâmiyle uzaklaştırmak imkânsızdır. Bazı âlimler; Kalbe yerleşmediği müddetçe, onların hiçbir kıymeti yoktur dediler. Eğer kalbe yerleşirse, feyiz yollarını keser. Bunun için batın hâllerini murâkabe etmelidir.”
“Aradaki mesafe ne kadar çok olursa olsun, talebe, hocasına durumunu manevî yol ile arz etmelidir ki, gafletten kurtulabilsin.”
.
Müslümanlar selamlaşır...
Hatibzâde Muhyiddin Efendi Osmanlı fıkıh ve kelâm âlimidir. Kastamonu’da doğdu. İlk tahsilini İznik’te müderrislik görevinde bulunan babasından alan Hatibzâde daha sonra devrin büyük âlimlerinden ders aldı ve İznik’te müderrislik görevine başladı. Bundan sonra İstanbul’da çeşitli medreselerde müderrislik görevini sürdüren Hatibzâde, 901 (m. 1496)’de vefat etti. Derslerinde şöyle anlatmıştır:
İki Müslüman karşılaştığı zaman birbirine (selâmün aleyküm) demesi ve sonra el ile müsâfeha etmesi sünnettir. Selâmda öncelik; yürüyenin oturana, binek üzerindekinin yaya yürüyene ve oturana selâm vermesidir. Selâm veren bir kimseye, yayaya, süvariye cemâatten birisinin selâmına karşılık vermesi, oturmak isteyen birine, cemâatten birisinin otur demesi kâfidir. Selâm, “Selâmün aleyküm” diye verilir ve “Aleyküm selâm” şeklinde alınır. “Ve rahmetullahi ve berakatüh” ilâve etmek ise müstehabdır. Bundan fazla ziyâde etmek müstehab değildir.
Yabancı kadınlara selâm vermek mekruhtur. Zîrâ onlara selâm verilince cevap vermeleri icâb etmekte, böylece sesleri duyulmakta, fitne çıkması mümkün olmaktadır. Acuze kimselere (ihtiyâr kadınlara) selâm vermekte bir beis yoktur. Zîrâ ortada fitne korkusu yoktur. Çocuklara selâm vermek caizdir. Böylece onlara selâm öğretilmiş olur. Onlara güzel ahlâk sevdirilmiş ve alıştırılmış olur. Girerken olduğu gibi, ayrılırken de selâm vermek müstehabdır. Girerken selâm vermek daha kuvvetli müstehabdır. Müslümanların, birbiri ile karşılaştığı zaman müsâfeha etmeleri sünnettir.
Din ve ilim sahibi, yaşlı Müslümanların elini öpmekte bir beis yoktur. Âdil İmâm, anne ve baba ve dindar, müttekî, ilim ve kerem sahiblerine ve seyyidlere karşı ayağa kalkmak müstehabdır. Bunlardan başkaları için ayağa kalkılmaz.
“On şey fıtrattandır. Beşi başta, beşi bedendedir. Başta olanlar, mazmaza, istinşak, dişleri misvaklamak, bıyıkları kısaltmak ve sakalların kenarlarını düzeltmek. Bedende olanlar ise; etek temizliği, koltuk altı temizliği, tırnakları kesmek, istincâ ve sünnet olma.”
“İhtiyârlayıp da (saçta ve sakalda) beyazlaşan kılları yolmak mekruhtur. Hadîs-i şerîfte, bu kılların Allahü teâlânın nûru olduğu ve yine ölümü hatırlatıcı, tûl-i emelleri yok edici, güzel amele teşvik edici olduğu bildirilmiştir.”
.
Kötü âlimler için acı azaplar var!
Hâris bin Miskin hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 154 (m. 771)’de Mısır’da doğdu. Zamanın büyük âlimlerinden hadis ve fıkıh ilmi tahsil ettikten sonra Kahire Kadılığına tayin edilen Haris hazretleri, kadılığı sırasında bid'atlarla mücadele etti. 250 (m. 864)’de Kahire’de vefat etti. Şöyle buyurdu:
Bekâra sûresinin 269. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “(Allahü teâlâ) dilediği kimseye hikmet verir. Kime ki hikmet verilmiş ise, muhakkak ona çok hayır verilmiştir.” Bu âyet-i kerîmede geçen hikmet kelimesi, faydalı ilim olarak bildirildi. Abdullah İbni Abbâs (radıyallahü anhümâ) bu kelimeyi “Helâl ve haram ilmi” diye tefsîr etmiştir. Âlimlerin çoğu, bunun fıkıh ilmi olduğunu bildirmektedir. Hikmet lügatta ilim ile amel manâsınadır. Bu ikisini kendinde bulunduran yüksek âlimlere fakih denilmiştir.
Fıkıh ilminin faziletine dâir birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf mevcûttur. Fakîhler için çok müjdeler vardır. Ancak ilmi ile âmil olmayanlar bu faziletlerden mahrumdurlar. Kötü âlimler için çok acı azaplar bildirilmiştir. Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) mahlûkâtın en kötülerinin kim olduğu suâl edildiğinde; “Kötü âlimlerdir” buyurmuştur. Bütün bunlardan iyi anlaşılıyor ki, ilim öğrenmeli, bu ilimle amel etmeli, yani ilim ile amel birlikte bulunmalıdır. Hadîs-i şerîflerde; “(İlim öğrenmeyen) câhile bir kerre, (ilim öğrendiği hâlde ilmi ile amel etmeyen) âlime yetmiş kere yazıklar olsun” ve “Şeytana karşı bir fakîh, bin âbidden (ibâdeti çok yapandan) daha kuvvetlidir” buyuruldu. Şeytana karşı kuvvetli olmak, ilmi ile amel eden âlimlere mahsûstur. İlmi olup ameli olmayan kimse, şeytana karşı kuvvetli olmak şöyle dursun, bilakis onun oyuncağı olur.
Bazıları fıkıh ilmi deyince, fetvâları bilmek, fetvâların inceliklerine ve illetlerine vâkıf olmak ilmini anlamışlardır. Hâlbuki, âlimlerin çoğunun bildirdiklerine göre fıkıh, bunlarla beraber, âhıret ilmini, nefsin yaptıracağı çok ince hileleri bilmek, âhırette karşılaşacağı şeyleri iyi anlamak, dünyaya ehemmiyet vermeyip onu hakîr görmek ilmidir. Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî fakih, dünyaya kıymet vermeyip âhırete rağbet eden, hatâlarını görebilen, Rabbine ibâdette devamlı olan, şüphelilerden uzak duran, başkalarının herhangi bir şeyine zarar vermekten sakınan âlim zâttir.”
.
Kendini beğenen helak oldu!..
Kenzî Hasan Efendi Halveti-Sünbülî şeyhlerindendir. Ankara-Ayaş'ta doğdu. İlk tahsilinden sonra İstanbul'a giderek Sünbülî Şeyhi Mehmed Alâeddin Efendi'ye intisap etti. Sülûkünü tamamlayınca şeyhi tarafından irşadda bulunmak üzere Manisa'ya gönderildi. 1126 (m. 1714)’de orada vefat etti. Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bir kalbde, âhıret arzusu zuhur edince, dünya düşüncesi o kalbden kaybolur.” “Evliyâ arasında nikâr (Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker) kalkınca, bunlarda hayır kalmaz..” “Tasavvuf, her şeyin sahibi olan Allahü teâlânın emirlerine büyük bir teslimiyyetle boyun eğmektir.” “Allah yolunda nefsi ile yürümek isteyen, daha ilk adımında hatâ etmiş demektir. Nefsini terk edip de ihlâs ile yola çıkarsa, Allahü teâlâ ona, kendisine kavuşturacak rehberi gösterir.”
“Ucub sahibi (iyi amellerini beğenen, güzel, kusursuz gören kimse), yavaş yavaş helake gider.
Yaptığı kötülükleri iyi zanneden ise zâten felâkettedir.” “Ucub (ibâdet yaptığı için kendini beğenme) Allahü teâlânın ebedî hoşnutsuzluğuna sebep olur.” “Bütün makamlara kavuştuğunu sanan aldanmıştır.” “Bir kimse, görünüş itibariyle sıddîklar mertebesinde de olsa, bir göz açıp kapayacak kadar zaman, kalbi, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere meyl ederse, o kimse ilerleyemez.”
“Allahü teâlânın, kendisine kâfi olduğunu bilmeyen kimseyi, Allahü teâlâ, mahlûklara muhtaç eder.” “Bir kimsenin bir günah işledikten sonra tekrar günah işlemesi, ilk günahın cezasıdır. Bir sevâb işledikten sonra tekrar sevâb işlemek de, birinci sevâbın karşılığı, mükâfatıdır.” “Ma’rifet, Allahü teâlânın Rubûbiyyetinin (Kemâl sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olmasının) kemâlde olduğunu, kendi nefsinin O’nun kölesi olduğunu idrâk etmek, O’nun her şeyin sahibi olduğunu, her şeyin O’nunla var ve kâim olduğunu, her şeyin O’na döneceğini ve bütün mahlûkların rızkının O’na âit olduğunu bilmek demektir.”
“Zikr meclisleri, Allahü teâlânın helâl ve haram kıldığı şeylerden bahsedilen yerlerdir.”
“Büyüklerimizden birisi hata ve noksanlarını avucunun içine yazar, avucuna bakıp, hata ve noksanlarını görüp hatırlayınca, eli titrerdi.” “Kişi, hesabının mükemmel bir şekilde olabilmesi için, tanıdıklarının yanında hesaba çekilir.” “Şeytanın insanların gözüne sürdüğü bir sürmesi vardır. Bu sürme, insanlar, Allahü teâlâyı anacağı zaman gelen uykudur.”
.
Namazı, özürsüz terk etmek
Muhammed bin İbrahim Hasîrî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. Hayatı hakkında kaynaklarda fazla bilgi yoktur. İlim tahsili için Irak, Hicaz ve Horasan'a seyahat etti; Şemsüleimme Serahsî hazretlerinden ders aldı. İcazet alarak çok talebe yetiştirdi. 500 (m. 1107)’de Buhara'da vefat etti. Hâvî isimli fıkıh kitabı meşhurdur. Bu eserinde buyuruyor ki:
“Âdem aleyhisselâmdan beri, her dinde bir vakit namaz var idi. Hepsinin kıldığı, bir araya toplanarak bize farz edildi. Namaz kılmak, îmânın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, îmânın şartıdır. Namaz, duâ demektir, İslâmiyetin emrettiği, bildiğimiz ibâdete, namaz (salât) ismi verilmiştir. Mükellef (yani, âkil ve baliğ olan her Müslümanın, her gün beş vakit namazı kılması farz-ı ayn’dır. Farz olduğu, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiştir.
Mi’râc gecesinde, beş vakit namaz emr olundu. Mi’râc, hicretten bir yıl önce, Receb ayının yirmiyedinci gecesinde idi. Mi’râcdan önce, yalnız sabah ve ikindi namazı vardı.”
Farz namazı, özrü olmadan, vakti geçtikten sonra kılmak, yani kazaya bırakmak haramdır.
Namazı, özürsüz (yani dînimizin gösterdiği sebep olmadan) vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, kaza edince affolmuyor. Kaza ettikten sonra, ayrıca tövbe veya hac etmek de lâzımdır. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza kılmadan tövbe edilince, terk günahı affolmadığı gibi, tehir günahı da af olmaz. Çünkü, tövbenin kabul olması için günahtan sıyrılmak şarttır.
Misâfirin, dört rek’at farzlar yerine, iki rek’at kılması lâzımdır. Mi’râc gecesi, akşam namazı üç rek’at, öteki namazlar iki rek’at farz oldu. Medîne-i münevverede ikinci emirle, sabah ve akşamdan başkası dört rek’ata çıkarıldı. Hicretin dördüncü yılında bunlar, misâfir için, yine ikiye indirildi. Misâfir olmayan (mukîm) kimse için, öğle, ikindi ve yatsı farzları dört rek’at kaldı. Misâfirin bunları dört kılması günah olur. Mukîm oluncaya kadar, bunları iki rek’at kılar.
.
Müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırmayın
Kasım bin Alî Harîrî hazretleri fıkıh ve nahiv âlimidir. 446 (m. 1054)’de Basra’da doğdu. İlk tahsilini Basra'da gören Harîrî, Bağdat'a giderek büyük âlimlerden nahiv, fıkıh ve ferâiz tahsil etti. Basra'ya dönerek talebe yetiştirdi. 516 (m. 1122)’de orada vefat etti. Makamât isimli eserinde şöyle yazmaktadır:
“İnsanların, farkında olmadan ortaya çıkan kusurlarını görmemelidir. Büyük günahları ve kabahatleri bilinmeyen kimseyi gıybet etmek haramdır. Gıybet; Müslüman kardeşini, arkasından yüzüne söyleyemeyeceğin bir ayıp, bir noksanlık ile zikretmendir.
Âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki: 'Ey îmân edenler! Zannın bir çoğundan sakınınız. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırmayın; bir kısmınız bir kısmınızı (arkasından hoşlanmayacağı sözle) çekiştirmesin. Hiç sizden biriniz, ölü kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz (değil mi?) O hâlde (gıybet etmekte) Allahtan korkun. Muhakkak ki Allah, tövbeleri kabul edendir ve çok merhametlidir.' (Hucürât-12).
Fâsıkı kötülüğünden sakındırmak için, evlenecek kimselere, evleneceği kimsenin kusurunu söylemek haram değildir. Böyle yapanlara nasihat sevâbı verilir.
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Fâsıkta olan şeyi [kötülüğü] söyleyerek insanları ondan sakındırınız.)
Dili tutmak, mâlâya’nî (boş ve lüzumsuz şeyleri) konuşmaktan uzaklaşmak müstehabdır. En iyisi susmaktır. Konuşulacaksa, başkasına ve kendisine faydalı olacak şeyi konuşmalıdır.
Meselâ, Kur’ân-ı kerîm okumak, ilim öğretmek, Allahü teâlâyı zikretmek, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerde bulunmak, insanların arasını bulmak gibi. İpek giymek erkeklere haram, kadınlara mübahtır. Altını zînet olarak takınmak da böyledir. Elbise üzerine canlı hayvan resmi yapmak caiz değildir.
Zira hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Canlı sûret bulunan eve melekler girmez.)”
“Mescidde tırnak kesmek, koltuk altlarını temizlemek, bıyıkları kısaltmak gibi temizlik hareketlerinin yapılması mekrûhtur.”
Anne ve babaya iyilik vâcibdir. Ahmed bin Hanbel’e “Anne ve babaya iyilik farz mıdır?” diye sorulunca buyurdu ki: “Farz diyemem, ancak o vâcibdir. Onlar küfre teşvik ederlerse, haram işlemeyi isterlerse itaat edilmez.”
“Yürürken böbürlenmek ve kibirlenmek mekrûhtur. Ancak orta hâlli yürümelidir. Zîrâ, kibirli yürüyenlere Allahü teâlâ buğz eder.”
.
Resûlullahın huzurunda Müslüman olan Habeşîler
Ebû Ya'lâ Halîlî hazretleri hadis hâfızıdır. İran'ın Kazvin şehrinde 366 (m. 976)’de doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Bağdat, Nîşâbûr, Küfe, Cürcân ve İsfahan gibi önemli ilim merkezlerinde zamanın büyük âlimlerinden hadis tahsil etti. Kazvin Kadılığı yapan Halîlî 446 (m. 1055)’de vefat etti. El-İrşâd adlı eserinde şöyle nakleder:
İbn-i İshâk anlatır: Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) daha Mekke-i mükerremede iken, Habeşistan’dan yirmi kadar Hıristiyan, O’nun peygamberliğini ilân ettiğini duyup ziyâretine geldiler. Resûl-i Ekrem efendimizi Mescîd-i haramda buldular. Efendimizin huzûrunda oturdular. Onunla konuşup, çeşitli suâller sordular. Hâl ve hareketlerini, yüzünün şeklini, konuşmalarını gördüler. Kendi kitapları olan İncîl’de geleceği bildirilen son peygamberin karşılarındaki mübârek zât olduğuna karar verdiler. Suâlleri bitince, Resûlullah efendimiz, onları İslâmiyete davet etti. Kur’ân-ı kerîmden âyet-i kerîmeler okudu. Onlar, Kur’ân-ı kerîmi dinleyince, kendilerinden geçtiler, gözlerinden yaşlar aktı. Resûlullah efendimizin İslama davetini kabul edip, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın kulu ve Peygamberi olduğuna îmân ettiler. Bildirdiklerinin hepsini kabul edip, tasdik ettiler. Vedâlaşıp Resûlullah efendimizin yanından ayrıldılar. Kâ’be-i şerîfin yanında kümelenen müşriklerin yanından geçerken, Ebû Cehil ve yandaşları, onları Müslüman oldukları için kınadılar. Kasas sûresinin 52-55. âyet-i kerîmelerinin bu Müslümanlar hakkında nâzil olduğu bildirilmektedir. Bu âyet-i kerîmelerde Allahü teâlâ, meâlen şöyle buyurmaktadır:
“Kur’ân’dan önce kitap verdiklerimiz Kur’ân’a îman ederler. Onlara Kur’ân tilâvet olununca; 'Biz ona îman ettik ve Rabbimiz tarafından indirilen hak kelâm olduğunu tasdik ettik. Doğrusu biz, Kur’ân bize okunmadan önce de Müslüman olmuş kimselerdik' dediler. Onlara, iki kitaba îmânları ve iki dinde sabır ve sebatları için iki kerre ecir verilir ve tâatle ma’sıyeti def ederler ve onlara verdiğimiz mallardan hayra harcarlar. Çirkin söz işittikleri zaman da, ikrah edip yüz çevirirler. Çirkin söz söyleyenlere; 'Bizim amellerimiz bizim ve sizin amelleriniz sizin olsun. Olduğunuz hâlde size selâm olsun, biz câhillerin sohbetini istemeyiz' derler
.
Allahü teâlâyı, beni ve Ehl-i beytimi seviniz
Hâlid bin Ma'dân hazretleri Tabiînin hadis ve fıkıh âlimlerindendir. İran’da Nişabur'da doğdu. Muâz bin Cebel, Hazret-i Âişe, Ebû Hüreyre ve Abdullah bin Ömer (radıyallahü anhüm) gibi sahâbîlerden hadis rivayet etti. Mesleme kumandasındaki ordu ile İstanbul muhasarasına katıldı. Seferden dönderken 103 (m. 721)’de Suriye’de Tartus'ta vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden:
Muâz bin Cebel’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Bir kimse inanarak 'Lâ ilahe illallah' derse, muhakkak Cennete girer.”
Câbir bin Abdullah’tan (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “En’am sûresi, 65. (Yâ Muhammed de ki! Allahü teâlâ size üstünüzden bir azâb göndermeğe kadirdir) âyeti gelince Resûlullah efendimiz (Rabbim, senin zâtına sığınırım!) buyurdu. [Yâhud ayaklarınızın altından bir azâb göndermeye kadirdir] cümlesini müteakib (Rabbim senin zâtına sığınırım!) buyurdu. [Yahud fırkalarınızı birbirine katıp bâzınızın hıncını bâzınıza tattırmaya kadirdir] cümlesini müteakib de (Bu hafiftir), yahud (kolaydır) buyurdu."
Hazreti Ali (radıyallahü anh) Resûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu bildirdi:
“Kim cünüplükten temizlenirken, kıl yeri kadar da olsa azıcık bir yeri yıkamazsa, Allahü teâlâ o kimseye veya yıkanmayan o yere Cehennemde çeşitli azâblar yapar.” Bu hadîs-i şerîfi naklettikten sonra Hazreti Ali (radıyallahü anh) şöyle derdi: “Resûlullah efendimizden bu tehdidi işittikten sonra başımdaki saçlara düşmanımmış gibi muâmele ettim.” Hazreti Ali bu sözü meselenin ehemmiyetini göstermek bakımından üç defa tekrar etti. Yani Hazreti Ali vücudunda ve saçlarının dibinde veya başka bir yerde ıslanmadık yer kaldığında guslün olmayacağı üzerinde durdu.
Ali bin Abdullah bin Abbas babasından rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
“Verdiği rızıklarla beslediği için, Allahü teâlâyı seviniz. Allahü teâlâyı sevdiğiniz için beni seviniz. Beni sevdiğiniz için, Ehl-i beytimi seviniz.”
Resûlullah efendimiz buyurdu: “Kim istiğfara (Allahü teâlâdan af ve mağfiret istemeye) iyi sarılırsa, Allahü teâlâ, ona her türlü keder ve sıkıntıda bir ferahlık ve rahatlık, darlık zamanında ise, çıkış ihsân eder. Onu, kendisine yetecek şekilde rızıklandırır.”
.
Kim ki, şüpheli şeylerden sakınırsa
Hâkim el-Kebîr hazretleri meşhur hadis âlimidir. 285 (898) yılında Nîşâbur'da doğdu. İlim merkezlerine giderek birçok âlimin hadis derslerine katıldı. Horasan'ın birçok şehrinde kadılık yaptı. 378 (m. 988)’de Nîşâbur'da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden:
İbn-i Mes’ûd’dan şöyle rivâyet edilmiştir:
Süleym kabilesinden, Amr bin Abese denilen birisi Medine’ye geldi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizi Medine’de bulamayınca, Mekke’ye gitti. Resûlullah’ın huzûruna vardı. “Yâ Resûlallah! Senin bildiğin, benim bilmediğim, fayda veren bir şeyi bana öğret" deyip, sonra "gece kılınan hangi namaz daha fazîletlidir?" diye sordu. Resûlullah efendimiz “Gece yarısında kılınan namaz, daha faziletlidir. Bu saatte Allahü teâlâ 'Duâ eden var mı? Kabûl edeyim, istiğfar eden var mı? Bağışlayayım' buyurur ve bu nidâ sabah fecir doğuncaya kadar, devam eder” buyurdu.
Ebû Hureyre ( radıyallahü anh )’den rivâyet edildi: Resûlullah efendimiz “Cuma günü öyle bir saat vardır ki, Allahü teâlâdan dileği bulunan kimsenin dileği o saate rastlarsa, Allahü teâlâ ona, dileğini ihsân eder” buyurdu.
Âmir eş-Şa’bî’den Nu’man bin Beşîr yoluyla rivâyet etti: Resûlullah’ı hutbe okurken dinledim. “Helâl bellidir, haram bellidir. Bu ikisinin arasındakiler şüphelilerdir. Kim ki, şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve şerefini korumuş olur. Kim ki, şüpheli şeylere dalarsa yasaklanmış otlak etrâfında koyunlarını otlatan çoban gibi otlağa dalıvermeye yaklaşmış gibidir. İyi biliniz ki, her padişahın husûsi bir otlağı vardır. Yine biliniz ki, Allahü teâlânın yeryüzünde yasak ettiği otlağı da haram ettiği şeylerdir” buyurdu.
Yûsuf bin Abdullah bin Selâm bildirmiştir: Biz Resûlullah efendimiz ile birlikte yürüyorduk. Sonra, orada bulunanların, “Yâ Resûlallah! Hangi amel daha hayırlıdır” diye sorduklarını duyduk. Peygamber efendimiz; “Allah’a ve Resûlüne imân, Allah yolunda cihad, kabul olunmuş hac” buyurdular. Sonra vadide bir ses “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” diyordu. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz “Ben şuna şehâdet ederim ki, bu sözü ancak müşrik olmayan kimse söyler” buyurdular.
.
Edirne Müftüsü Fevzi Efendi
Edirne Müftüsü Fevzi Efendi son devir Osmanlı âlimlerindendir. 1241 (m. 1826)’da Denizli'nin Tavas ilçesinde doğdu. İlk tahsilininden sonra İzmir'de medresede okudu, icazet aldıktan sonra Edirne'de dersiamlık, sonra müftülük görevine getirildi. Bu arada Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Ali Efendi'ye intisap etti. Emekli olunca İstanbul’a yerleşti. 1318'de (m. 1900) evinde vefat etti. Buyurdu ki:
Hazret-i Ali buyurdu ki:
Fazilet, ancak ilim ehline mahsustur. Çünkü onlar, doğru yoldadır. Hidâyet arayana yol gösterirler. Herkesin kadr ü kıymeti, başarısına göredir. Câhiller, ilim ehline düşmandırlar, şimdi sen, ilim elde etmeye bak! İlmin ebediyyen cahili olma! İnsanlar ölü, ilim ehli diridirler. (Zîrâ câhillerin hiçbir faydaları yoktur. Onlar, nebat yetiştirmeyen çorak toprağa benzerler.
Allahü teâlâ meâlen;
“Yoksa, ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine verdiğimiz nurla insanlar içinde yürüyen kimse, karanlıklar içinde olan gibi midir?” buyurmuştur, ölüden murâd câhil, dirilmekten murâd ilim verilmesidir. Karanlıklar içinde yüzen de câhildir)
“İlim, her fazilete vesiledir, ilim, köleyi sultanlar meclisine yükseltir. 'Ulemâ olmasaydı, ümerâ helak olmuşdu' denilmiştir. Şâir de; 'İlim, erbâbı için azli mümkün olmayan bir sultândır. Gerçek emîr odur ki, azledildiği zaman dahi emîr kalır. Sultânın velâyeti elinden gidince, fazileti saltanatında kalır' demiştir. Çünkü ilmin saltanatı ilâhîdir. Kulların, onu azle güçleri yetmez. Hadîs-i şerîfte; (Hikmet, kişinin şerefine şeref katar, köleyi yükselterek sultanlar meclisine oturtur) buyuruldu. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bununla, ilmin dünya menfaatlarına işâret etmişlerdir. Malûmdur ki, âhıret daha hayırlı ve bâkidir.”
“Her mümine önce lâzım olan şey; îmânı, farzları ve haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe, Müslümanlık olamaz, îmân elde tutulamaz. Hak borçları ve kul borçları ödenilemez. Niyet ve ahlâk düzeltilemez, temizlenemez. Düzgün niyet edilmedikçe, hiçbir farz kabul olmaz.
Bir hadîs-i şerîfte;
“Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevaptır” buyuruldu.
.
Esed bin Furat
Esed bin Furat hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 142 (m. 759) yılında Urfa-Harran'da doğdu. Babası onu Tunus’ta Kayrevan'a götürdü. Burada zamanın büyük âlimlerinden ilim tahsil etti, talebe yetiştirdi ve Kayrevan Kadısı tayin edildi. Bu sırada İslam askerinin, Sicilya adasındaki Syracusa muhasarasına katıldı ve kale önlerinde 213 (m. 828) tarihinde şehid düştü.
İnsanın, dünya ve âhıret saadetine kavuşup, âhırette ebedi azabdan kurtuluşu, Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlâdan getirdiklerine imân etmesi, O’nun sünnet-i seniyyesine tâbi olması ve O’na tazimde bulunması ile mümkündür. Allahü teâlâ, O’nun emri ile kendi emrini bir tuttu. O’na olan itaati, kendisine itaat olarak kabul buyurdu. Ahzâb sûresinin otuzaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen;
“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkekle mümin bir kadın için, kendi işlerinden dolayı Allahın ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçmek hakkı yoktur. Kim Allaha ve Resûlüne isyan ederse, muhakkak açık bir sapıklık etmiş olur...” buyuruluyor.
Diğer bir âyet-i kerîmede ise meâlen;
“Kim Peygambere itaat ederse, muhakkak Allaha itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, bu seni üzmesin. Zira seni onlara koruyucu ve gözetici göndermedik (ancak tebliğ için gönderdik)” buyuruluyor (Nisâ-80).
Allahü teâlâ, Nûr sûresinin altmışüçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın” buyuruyor. Yani, o sizi çağırdığında, derhâl Ona cevap vererek, taziminizi ve hürmetinizi ifâde edin. Hattâ namazda olan bir kimseyi Resûlullah çağırdığında, Resûlullah Efendimize cevap vermesi vâcibdir. Çünkü, Ebû Sa’îd (radıyallahü anh) namazda iken Resûlullah Efendimiz onu çağırmıştı. Fakat o namazda olduğu için cevap vermemişti. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz ona; “Bana cevap vermekten seni alıkoyan nedir? Sen Allahü teâlânın (Enfâl sûresi 24. âyet-i kerîmesinde meâlen) 'Ey müminler! Peygamber, size hayat verecek olan dînin emirlerine sizi davet ettiği zaman, Allah ve Resûlüne icabet edin. Muhakkak biliniz ki, Allahü teâlâ, insan ile kalbi arasına girer' buyurduğunu işitmedin mi?” buyurdu.
.
Ebû Said Mehmed Efendi
Ebû Said Mehmed Efendi 38. Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1003'te (m. 1593) İstanbul'da doğdu. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik ve kadılık yaptı. Ardından Anadolu, sonra Rumeli Kadıaskeri, nihayet Şeyhülislâm oldu. Sonra azledilerek Gelibolu'ya gönderildi. 1072 (m. 1662)’de orada vefat etti. Bir dersinde Kur’ân-ı kerîme tazim hakkında şunları anlattı:
Şu hususlara dikkat edilmiş olursa, Kur’ân-ı kerîme tazim edilmiş olur; 1- Kur’ân-ı kerîmi öğrenmektir. Hadîs-i şerîfte; “Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğreteninizdir” buyuruldu. 2- Kur’ân-ı kerîm okumaya E’ûzü ile başlamaktır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin doksansekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Şimdi Kur’ân okumak istediğin zaman, hemen o koğulmuş şeytandan Allaha sığın (E’ûzü billahi mineşşeytânirracîm) de!” buyuruluyor. 3- Okumayı bitirdikten sonra “Sadakallâhülazîm” deyip, Sübhâne Rabbike âyetini okumaktır. 4- Kur’ân-ı kerîmi hatim ettikten sonra tekrar başlamaktır. 5- Hatmi bitirip, hatim duâsı ederken, hanımını ve çoluk çocuğunu yanında bulundurmaktır. 6- Hatimi bitirip, duâsını gündüzün veya gecenin evvelinde yapmaktır. İbrâhim Teymî (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: Bir kimse Kur’ân-ı kerîmi hatim edince, gecenin veya gündüzün kalan kısmında melekler ona salât okurlar. 7- Secde âyet-i kerîmeleri gelince secde yapmaktır. 8-Okuyanın abdestli olmasıdır.
Kur’ân-ı kerîm okumadan önce dişleri misvâklamak, mazmaza ile ağzı temizlemek, güzel koku sürünmek, güzel elbise giymek, geceleyin sesli, gündüz gizli okumak, Kur’ân-ı kerîmi devamlı okumaya yardımcıdır. Kur’ân-ı kerîm okurken, birisinin sözü ile okumayı kesmemelidir. Çünkü, başkasının sözünü, Allahü teâlânın kelâmına tercih etmek caiz değildir. Zira bu şekilde kırâati kesmek, Kur’ân-ı kerîm kırâatinin güzelliğinin gitmesi ve kırâati hafife almak gibi bir durum hâsıl olur ki, böyle bir şeyden Allahü teâlâya sığınırız.
Kur’ân-ı kerîm okurken sesi güzelleştirmeli ve mahzûn olarak okumalıdır. Şarkı, türkü okur gibi tegannî ile okumamalıdır.
Kur’ân-ı kerîmi tertîl ile okumalıdır. Allahü teâlâ, Müzzemmil sûresinin dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kur’ânı da yavaş ve açık olarak güzelce oku” buyuruyor.
.
Vüsûlî Mehmed Efendi
Vüsûlî Mehmed Efendi Osmanlı âlim ve şâirlerindendir. 930 (m. 1523)’de doğdu. 998 (m. 1589)’de İstanbul’da vefât etti. İmâm-ı Tartûşî’nin “Sirâc-ı Vehhâc”ını Türkçeye tercüme etti. Bu esede buyuruluyor ki:
Allahü teâlânın nimetlerini, yerlerin ve göklerin yaratılışını tefekkür etmek (düşünmek), mutlak olarak caizdir ve hadîs-i şerîfle de teşvik olunmuştur. Nitekim Şûra sûresi onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ancak O, işitici ve görücüdür” buyurulmuştur. Allahü teâlânın nimetleri ve mahlûkâtı hakkında tefekkür etmek caiz olunca, Allahü teâlânın bize en büyük
nimeti ve mahlûkâtın en şereflisi olan Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem), O’nun halîfelerini ve onların yolunda bulunan büyükleri düşünmek ve hatırlamak elbette caizdir. Kalben hatırlamanın sünnet ve teşvik olunan bir iş olduğuna dâir delîllerden birisi de şudur:
Delâil-i hayrâfın evvelinde şöyle rivâyet olundu: Resûlullah efendimize; “Kendilerini sevmek, ikram olunmak ve iyilik tmekle emrolunduğumuz Muhammed aleyhisselâmın âli kimlerdir?" diye soruldu. Resûlullah efendimiz; “Onlar, bana îmân edip, halis olan safa ve vefa ehlidir” buyurdu. “Onların alâmetleri nedir?” diye suâl edilince, Resûlullah efendimiz; “Benim sevgimi benden başka herkesin
sevgisine tercih eden, Allahü teâlânın zikrinden sonra, bâtını benim zikrimle (beni hatırlamakla) meşgûl olandır” buyurdu. Başka bir rivâyette; “Beni anmaya devam etmek ve bana çok salat okumak” buyurmuşlardır. Yine Resûlullah efendimize; “Mü’minlerden bazısının huşû sahibi, diğerinin böyle olmadığını görüyoruz. Bunun sebebi nedir?” diye sual edildi. Resûlullah efendimiz de; “Îmânın tadını duyan huşû ehlidir. Bunu duymayan huşû sahibi değildir” buyurdu. Tekrar; “Îmânın tadı ne ile bulunur veya, ona nasıl kavuşulur, o ne ile elde edilir?” diye suâl edildi. Resûlullah efendimiz; “Allah için sevmek husûsunda samîmi olmak ile” buyurdu. Yine; “Allahü teâlânın sevgisi ne ile elde edilir?” diye suâl edilince, Resûlullah efendimiz; “Buna Resûlünün sevgisi ile kavuşulur. Bu sebeple, Allah ve Resûlünün sevgisi için Allah ve Resûlünün rızâsını isteyiniz” buyurdu.
.
Kalpleri saf ve nurlu olanlar
Abdürrahîm Ebnâsî hazretleri Şafiî âlimlerindendir. 829 (m. 1426) yılında Kâhire’de doğdu. 891 (m. 1486)’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Tasavvuf büyükleri buyurdular ki: Sûfîlere “Sûfiyye” denilmesinin sebebi, içlerinin saf (hâlis), dışlarının pak (temiz) olması sebebiyledir.” Bişr bin Haris: “Sûfî, kalbini Allah için saf hâle getirmiş olan zâttır” buyurdu. Bazı büyükler de; “Sûfîlere, sofdan (yünden) yapılmış elbise giydikleri için sûfî denilmiştir” buyurdular.
Evliyâdan bir zâta "sûfî kime denir?" diye sorulunca; “Kendisi bir mala sahip olmadığı hâlde, kendisinde hırs ve dünyâya düşkünlük bulunmayan kimseye denir” cevâbını vermiştir.
Tasavvuf büyüklerine sıfat ve saff-ı evvel nispet edenler, bâtınlarını, kalplerini dikkate aldılar. Gerçekten, eğer bir kimse dünyâya düşkün olmaz ondan yüz çevirirse, Allahü teâlâ o kulun sırrını saf, kalbini nurlu kılar. Kalbine nûr akıtır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfte “İçine nûr giren kalp açılır ve genişler” buyurdu. “Yâ Resûlallah bunun alâmeti nedir?” diye sorulunca, “Fânî dünyâdan uzaklaşmak, ebedî olan âhirete yönelmek ve ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfle Peygamberimiz, dünyâya düşkün olmayanların kalblerini, Allahü teâlânın nurlandıracağını bildirdi.
Kalbin saf ve nurlu olması “Eshâb-ı Suffanın” vasıflarındandır. Zâhirdeki temizlik; pis olan şeylerden, bâtındaki temizlik; aklı kötü düşüncelerden, kalbi aşağı ve kötü arzulardan uzaklaştırmak sûretiyle olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Nice adamlar vardır ki, ne bir ticâret ne de bir alışveriş, onları Allahı anmaktan (O’na ibâdet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan) alıkoyar...” buyurdu (Nûr-37).
Ebü’l-Hasen’e; “Tasavvuf nedir?” diye sorulunca, “Nefsin bütün lezzet ve isteklerini terk etmektir” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri, "tasavvuf nedir?" diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: “İnsanların rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terk edip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak, rûhu yükselten vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakikî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde hareket etmek, herkese nasîhatte bulunmak, Allahü teâlâya verilen ahitte durmak, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymak.”
.
Abdülvâhid Âmidî
Abdülvâhid Âmidî hazretleri fıkıh âlimidir. Diyarbakır’da (eski ismi Âmid) doğdu. 550 (m. 1155) yılında vefât etti. Dürer-ül-kelîm adlı eserinde, Hazreti Ali’nin buyurdukları veciz sözleri toplamıştır. Bu eserden bazı bölümler:
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyuruyor ki: “Doğruluk vesiledir, affetmek fazilettir. Cömertlik iyi huydur, şeref meziyettir. Kararlı olmak metâ’dır (Sâhib olunan maldır), kararsız olmak ise zayi olmaktır. Vefâkârlık fazilet, sevgi rahmettir, ismet, nimet; ihsân ise fazilettir. Akıl ziynet, ahmaklık çirkindir. Doğruluk emânet, yalancılık hıyânettir, insaf rahatlık, şer küstahlıktır. Cömertlik riyaset, mülk siyâsettir. Emânet îmândandır, güleryüzlülük ihsândır. Fikir gerçeği gösterir. Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler. Kanaat insanı zengin yapar, zenginlik azdırır. Fakirlik unutturur. Dünyâ aldatır, şehvet kandırır. Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaktır. Hased yıpratır, nefret çökertir.”
“Yakîn ibâdet, iyilik efendilik, şükür ziyâdelik, fikir ibâdet, aza kanâat zühd sahibi olmak, işler tecrübe ile olur. İlim anlamakla, anlamak zekâ ile, fetânet basiretle, düşünce rey ile (görüşle), görüş fikirle, muvaffakiyet azîmkârlıkla, azîmkârlık tecrübe ile, fazilet güçlüklerle, sevâb meşakkat ile olur.”
“Kendini beğenmek helak olmak, riyakârlık şirk koşmak, cehâlet ölüm, tembellik ziyandır. Şehvetler âfet, lezzetler ifsattır.”
“Akıllı kimse, günahlarını tövbe ile örtendir. Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık verendir.”
“İlim; güzel bir mîrâs, umûmî bir nimettir, insaf, ihtilâfı giderir, ülfeti getirir.”
“Adâlet, îmânın başıdır, ihsânın birleştiği noktadır ve îmânın en yüksek mertebesidir.”
“Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.”
“Takvâ sahibi kimse, nefsi nezîh, ahlâkı yüce olandır. Zühd sahibi olmak, takvâ sahibi olan kişilerin zînetidir, gece ibâdeti yapanların tabiatıdır. Takvâ sahibi olmak ise, dînin meyvesi, yakînen inanmanın alâmetidir.”
“Hikmet; akılların bahçesi, ermişlerin mesîresidir (gezinti yeridir).”
“Akıllı; şehvetten uzaklaşan, âhıreti dünyâ ile değişmeyendir. Akıllı, yalnız ihtiyâcı kadar ve huccetle konuşur, sâdece âhıretinin ıslâhı için çalışır. Akıllı, günahlardan sakınır, ayıplardan uzak durur. Cömertlik günahları siler, kalblere sevgi eker.”
.
Ubeydullâh ibn-i Batta
Ubeydullâh ibn-i Batta hazretleri Hanbelî fıkıh ve hadis âlimidir. 304 (m. 917)’de Bağdat yakınlarındaki Ukberâ'da doğdu. İlk tahsilinden sonra Bağdat, Basra, Şam, Humus ve Mekke gibi ilim merkezlerinde büyük âlimlerden ders aldı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra Ukberâ'ya döndü ve birçok talebe yetiştirdi. 387 (m. 997)’de Ukberâ'da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ) anlatır: Eshâb-ı Kirâm bir mesele hakkında ihtilafa düştüğü zaman, babam Ebû Bekr (radıyallahü anh) hemen imdâda yetişir ve o mesele hakkında kesin hükmü verirdi. Resûl-i ekrem efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) vefât ettiği zaman, defin husûsunda Eshâb ihtilafa düştü. Bunun üzerine babam: “Ben, Resûl-i ekrem efendimizin 'Her peygamber vefât ettiği döşeğin altına defnedilir' buyurduğunu işittim” dedi. Eshâb-ı Kirâm, Peygamberimizin mirası hususunda da ihtilafa düştüklerinde, yine babam: “Ben, Resûl-i ekrem efendimizin 'Biz peygamberler miras bırakmayız. Bizim bıraktıklarımız sadaka, olur' buyurduğunu duydum” dedi.
Ukbe bin Amir el-Cühenî (radıyallahü anh) anlatır: “Resûl-i ekrem efendimizle karşılaştığım zaman bana, 'Ey Ukbe! Seni ziyâret etmeyen akrabaları sen ziyâret et. Sana bir şey vermeyene, sen ver. Sana zulm edeni, sen affet' buyurdu."
Başka bir zaman karşılaştığımda, 'Ey Ukbe! Sana Allahü teâlânın Tevrât, Zebur, İncîl ve Kur’ân-ı kerîmde bir benzerini indirmediği sureleri öğreteyim mi? Her gece onları mutlaka oku. Bu sûreler İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleridir' buyurdu. Resûl-i ekrem efendimizin bu emrinden sonra, bu sûreleri hiçbir gece okumadan yatmadım.”
İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) anlatır: Resûl-i ekrem efendimizin yanına bir kişi gelerek, “Yâ Resûlallah! Kendim, çoluğum-çocuğum ve malım için korkuyorum” dedi. Resûl-i ekrem efendimiz ona: “Her sabah ve akşam, Allahü teâlânın adıyla başlayarak; Allahım, dinimi, nefsimi, çocuğumu ve ailemi ve mallarımı koru, diye duâ et” buyurdu. O kimse öyle duâ etti. Bir ara tekrar Resûl-i ekrem efendimizin yanına geldi. Resûlullah efendimiz ona, “Korkun gitti mi?” diye sorunca, “Seni hak din ile gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bendeki o korku hâli gitti” diye cevap verdi.
.
İbn-i Azzûz
Ebû Abdillâh ibn-i Azzûz hazretleri son devir Osmanlı âlimlerindendir. 1269 (m. 1852)’de Tunus'un Nefta şehrinde doğdu. Medrese tahsiliniden sonra Nefta'ya önce müftü, sonra kadı olarak tayin edildi. Bu sıralarda halkı Fransız işgaline karşı ekonomik boykota teşvik etmesi üzerine Fransızlar tarafından takibata uğradı. Bu sebeple İstanbul'a göç etmek zorunda kaldı. Sultan 2. Abdülhamid Han tarafından Darülfünun ve Medresetü'l-vâizîn'e müderris olarak tayin edildi. 1394 (m. 1915)’te İstanbul'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Yûsuf aleyhisselâmı, kardeşleri kuyuya attıkları zaman, kuyunun dibinde taş vardı. Mübârek dizi o taşa geldi O kadar canı yandı ki, kardeşlerinin cefasından ve babasının ayrılığından daha zor oldu. Butün gece onun ağrısından inledi. Seher vakti olunca, Allahü teâlâ acısını durdurdu. Cebrâil aleyhisselâm gelip;
“Ey Yûsuf! Rabbin sana selâm gönderiyor ve 'Bu derin kuyunun dibinde, bu elem ve acı ile nasılsın?' diye soruyor” dedi. Bundan sonra Cebrâil aleyhisselâm:
“Ey Yûsuf! duâ et, ne arzu ediyorsan dile, Rabbin sana verecek” dedi. "Ey Cebrâil, benim için sen duâ et" dedi. Cebrâil aleyhisselâm onun için duâ etti ve o da âmin dedi. Sonra, "Ey Cebrâil, ben duâ edeyim, sen âmin söyle" dedi. Ellerini kaldırıp, duâ etti. Ve Cebrâil (aleyhisselâm) âmin dedi.
"Yâ Rabbî, bu seher vaktinde bana şifâ gönderdiğin gibi, dünyanın sonuna kadar, bütün hastalara, seher vaktinde şifa gönder” dedi. Allahü teâlâ, duâsını kabul buyurdu. Bunun için, bir hasta ne kadar hasta olsa da, seher vaktinde rahatlar. Bu, Yûsuf aleyhisselâmın duâsı bereketi iledir.
Allahü teâlâ, Bekâra sûresi yüzellibeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, “Ey mü’minler! (İtaatkârı, asi olandan ayırdetmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltmekle, andolsun imtihan edeceğiz. Ey Habîbim! Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele!” buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde; Salebi, İmâm-ı Şafiî’den rivâyetle buyurdu ki: “Bu âyet-i kerîmedeki korku; Allah korkusu, açlık; Ramazân-ı şerîf orucu, mal noksanlığı; zekât ve sadaka vermek, can ise; hastalık, hayvan ve çocuğun ölmesidir. Sonra Bekâra sûresi yüzellialtıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Sabredenler, o kimselerdir ki, kendilerine bir bela geldiği zaman teslimiyet göstererek: 'Biz Allah'ın kuluyuz ve (öldükten sonra da) yine O’na döneceğiz' derler” buyuruyor.
.
Ebû Abdillâh ibn-i Asker
Ebû Abdillâh ibn-i Asker hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 574 (m. 1178)’de Endülüs'deki (İspanya) Mâleka’da (Malaga) şehrinde doğdu. Tahsilini Mâleka'da tamamladı ve burada talebe yetiştirdi. Daha sonra buraya kadı tayin edildi ve 636 (m. 1239) tarihinde vefat etti.
Dünya kelimesi ve ednâ kelimesi, zararlı, çok kötü şeyler demektir. Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, çok merhametli oldukları için, insanlara çok acıdıkları için, yasak ettikleri dünyanın, yâni zararlı ve kötü şeylerin neler olduklarını ayrıca, açık olarak da bildirmişlerdir. Şu hâlde dünya demek, Allahü teâlânın haram ettiği ve Peygamberimizin mekruh dediği şeyler demektir.
Hadîd sûresinin yirminci âyetinde meâlen (Biliniz ki, dünya hayatı, elbette la'b, yani oyun ve
lehv, yani eğlence ve zînet, yani süslenmek ve tefâhür, yani öğünme ve malı, parayı ve evladı
çoğaltmaktır) buyurulmuştur. En'âm sûresinin otuz ikinci âyetinde meâlen (Dünya hayatı, oyun ve faydasız şeylerdir. Allahü teâlâdan korkanlar için âhiret hayatı elbette hayırlıdır. Böyle olduğunu niçin anlamıyorsunuz?) buyurulmuştur. Kehf sûresinin kırk altıncı âyetinde meâlen: (Mal ve çocuklar, dünya hayatının süsleridir. Sonsuz kalıcı olan iyi işlerin sevapları, Rabbinin yanında daha hayırlıdır) buyurulmuştur. Mümin sûresinin otuz dokuz ve kırkıncı âyetlerinde meâlen (Ey insanlar! Bu dünya hayatı, çabuk biten bir hayat ve faydalanmadan ibârettir. Âhiret ise, devamlı olarak kalınacak, durulacak yerdir. Bir günah işleyen kimse, ancak onun misli ile cezâlandırılır. Erkek ve kadınlardan her kim de, mümin olarak sâlih amel, yani iyi bir amel
işlese, o kimseler Cennete girerler ve orada hesapsız rızıklar ile mükâfâtlandırılırlar) buyurulmuştur. Şûrâ sûresinin onikinci âyetinde meâlen (Göklerin ve yerin [yağmur hazînelerinin] anahtarları Allahü teâlânındır. Rızkı dilediğine az, dilediğine çok verir. Çünki o [az veya çok vermekte ve] her şeyde kullarına neyin hayırlı olduğunu en iyi bilendir) buyurulmuştur. Şûrâ sûresinin otuzaltıncı âyetinde meâlen (Mal ve dünyadan size verilen şey, yalnız hayatta bulunduğunuz müddetçe, onunla geçinmektir. Îman edip, Rablerine tevekkül edenler için, âhirette Allahü teâlânın indinde, dünya nimetlerinden hayırlı ve dâimî çok sevap vardır) buyurulmuştur.
.
Ebû Yahya Gırnâtî
Ebû Yahya Gırnâtî hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 796 (m. 1393)’te Endülüs’teki (İspanya) Gırnâta’da (Granada) doğdu. Medrese tahsilinden sonra Endülüs emirinin divan kâtipliğine, sonra da kâdılkudâtlığa (Şeyhülislam) tayin edildi. 857 (m. 1453)’te vefat etti. Oruç ve ramazan ayının faziletleri hakkında şöyle buyurdu:
Kul, Ramazân-ı şerîfin gelmesi ile ferahlanmalı ve onu ganimet bilmelidir. Bu aya tazim ve hürmette bulunmalıdır. Ramazan ayını oruçla, sadaka ile günahlara tövbe ile, amellerde ihlas ile geçirmelidir. Tâat ve hasenata devam etmeli, hayırlı işler yapmaya koşmalıdır. Kişi bunlara riayet ederek orucunu tutunca, “Oruç tutan çok kimse vardır ki, onların orucu, yalnız açlık ve susuzluk çekmek olur” hadîs-i şerîfinde bildirilen kimselerden olmaz.
Oruç tutan kimse, aile efradına nafakasını bol bol verir. Emri altındakilere yumuşak davranır. Helalden kazanır. Alışverişte insanların haklarını gözetir, ölçüsünü, tartısını doğru tartar, insanların arasını bulur. Dargınları barıştırır. Borcu olanlara borçlarını öder. Gücü yetiyorsa, mescidleri mamur eder. Çok namaz kılar, sadaka verir. Çok hayır ve hasenatta bulunur.
Malında, Allahü teâlânın başkaları için hak kılmış olduğu şeyleri, hak sahiplerine verir. Akrabasına ziyarette bulunur. Bu ayda yapılan iyiliklere kat kat sevap verildiğini (ve bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olacağını) bildiği için, daha çok ibadet ve tâat yapmaya ve daha çok iyilik ve ihsânda bulunmaya bilhassa gayret eder. Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “Ramazan ayında verilen bir sadaka, başka aylarda verilen bin sadakadan daha hayırlıdır.”
Oruç tutan kimse, lâyık-ı veçhile oruç tutamadığını ve dolayısıyla orucunun kabul edilmeyeceğinden korkmalı, fakat, Allahü teâlânın lütfu ile merhameti ile kabul edeceğini de ümit etmelidir. Huşû ile, Allahü teâlânın rızâsı için, âhiret nimetlerine kavuşmak için amel etmeli, helalinden kazandığı temiz rızık ile iftar etmelidir. Yukarıda bildirilen şekilde oruç tutarsa, işte o zaman Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) haber verdiği kimselerden olur.
.
İbn-i Âsım Gırnâtî
İbn-i Âsım Gırnâtî hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 760'ta (m. 1359) Endülüs’te (İspanya) Gırnata'da (Granada) doğdu. Memleketindeki büyük âlimlerden fıkıh ilmi tahsil etti. Vâdîâş'ta (Guadix) kadılık, Kurtuba'da (Cordoba) başkadılık görevinde bulundu. 829'da (m. 1426) Gırnata'da vefat etti. Ticarette adalet ve ihsan hakkında şunları anlattı:
Ticaret yapan kimsenin adaletle muamele etmesi lazımdır. Ticarette zulüm yapılınca, bundan başkası zarar görür. Ticaretteki zulüm birkaç kısma ayrılır.
Birincisi, zararı umûmî olan zulüm ki, bu da iki kısma ayrılır. Birincisi karaborsacılıktır. Herkesin ihtiyâcı olan yiyeceklerde olur. Satıcı elindeki yiyecekleri satmak için fiyatların yükselmesini bekler. Bu umumu ilgilendiren bir zulümdür. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Bir kimse yiyecek maddesini kırk gün hapsettikten (sakladıktan) sonra onu tasadduk etse (sadaka olarak verse) yine de ihtikârının (karaborsacılığının) günâhına kefaret olmaz” buyurdu.
İkincisi; piyasaya sahte para sürmektir. Paranın sahte olduğunu bilmeyerek alan zulme uğramış olur. Kendisine sahte para verilen kimse, derhal o parayı imha etmelidir. Ticaretle uğraşan kimseler, sahte parayı tanımalıdır.
Üçüncü kısım; zararı yalnız muamele ettiği kimseye dokunandır. Alışveriş ettiği herkesin, kendisinden zarar gördüğü kimse zâlimdir. Adâlet ise, Müslüman kardeşine zarar vermemekle olur. Satıcı, övmek suretiyle ve yemîn ile malını satmamalıdır. Malında bir kusur varsa, alıcıya onu söylemelidir... Şakîk-i Belhî şöyle anlattı:
Ebû Hanîfe’nin (radıyallahü anh) bir ticâret ortağı vardı. İsmi Bişr idi. İmâm-ı Azam ona yetmiş elbise gönderdi. Ayrıca bir mektup yazarak, bu elbiselerin içerisinde kusurlu elbise vardır. Kusurları şunlar şunlar, diye ona bildirdi ve onu satarken müşteriye kusurunu da bildirmesini istedi. Ancak Bişr, onu kusurunu söylemeden sattı... Ebû Hanîfe hazretleri geri dönen Bişr’e, “O elbiseyi dediğim gibi sattın mı?” diye sordu. Ortağı da, “Söylemeyi unuttum” dedi. Bunun üzerine İmâm-ı Azam, kendisine verilen paranın hepsini sadaka olarak dağıttı. “Mademki ona şüphe karıştı, benim öyle paraya ihtiyacım yoktur” dedi. O elbiselerden İmâm-ı Azam hazretlerinin eline, otuz bin dirhem geçmişti.
.
Ali bin Hasen
Ali bin Hasen (İbn-i Asâkir) hazretleri Şafiî fıkıh ve hadis âlimidir. 550 (m. 1155)’de Şam’da doğdu. Zamanın büyük âlimlerinden hadis ilmi tahsil etti. Kutbüddin Nîşâbûrî’den Şâfiî fıkhını öğrendi ve onun kızıyla evlendi. Hocası Nîşâbûrî'nin vefatından sonra Şam’da Cârûhiyye Medresesi'nde onun yerine müderris olan İbn-i Asâkir 620 (m. 1223)’de Şam’da vefat etti. Şöyle nakleder:
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) anlatıyor “Resûl-i ekrem efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber oturuyorduk.'Şimdi buraya Cennetlik bir kişi gelecek' buyurdular. Bir süre sonra ayakkabıları elinde, abdest suyu sakalından damlayan Ensârdan bir zât girdi... Ertesi gün aynı şey yine tekrarlandı. Üçüncü gün Resûl-i ekrem efendimiz, 'Yanınıza Cennet ehlinden olan bir kişi gelecek' buyurdular. Baktık ki, gelen kişi, iki gündür gelen zâttı. Resûlullah efendimiz oradan ayrılınca, Abdullah bin Amr bin As (radıyallahü anhüma), o zâtı takip etti ve ona, 'Babamla münâkaşa ederek, üç gün eve gitmemeye yemîn ettim. Acaba bu süre içinde sizde misâfir kalabilir miyim?' dedi. O zât da kabul etti...
Abdullah bin Amr, adamın evinde kaldığı zaman zarfında, kendisinden fazla bir ibâdet yaptığını görmemiş. Sâdece gece yatınca, sabah namazına kadar sağa sola dönerken Allahü teâlâyı zikrediyormuş. Abdullah bin Amr bu üç günü şöyle anlatır:
-Bu zaman zarfında neredeyse adamın yaptıklarını küçük görecektim. Sonra dayanamayarak, 'Ey Allahü teâlânın kulu! Ben ne babamla kavga ettim, ne de üç gün eve gitmemek için yemîn ettim. Resûl-i ekrem efendimiz üç gün arka arkaya, 'Yanınıza şimdi Cennetlik bir kişi gelecek' dedi. Üçünde de siz geldiniz. Sizin ne yapıp da bu mertebeye eriştiğinizi öğrenmek ve aynı şeyleri yapmak için bu plânı yapmıştım. Fakat seni, öyle fazla bir ibâdet yaparken görmedim. Seni bu dereceye ulaştıran nedir?' dedim. O zât;
-Gördüklerinden başka bir şey yapmıyorum, dedi. Sonra ben giderken, beni geri çağırıp: 'Gördüklerinden başka bir şey yapmıyorum ama, ben, hiçbir Müslümanı aldatmayı düşünmem. Allahü teâlânın kendisine verdiği bir maldan dolayı kimseye haset etmem' dedi. Ben de;
-Tamam, seni Cennet ehlinden yapan budur, dedim.”
.
Şemseddîn Muhammed
Şemseddîn Muhammed Dımaşki hazretleri Şâziliyye tarikatının Arrâkıyye kolunun kurucusudur. 878'de (m. 1473) Şam’da doğdu. Bir Çerkez emîrinin oğludur. İlk tahsilinden sonra Şâzilî şeyhi Ali bin Meymûn'a intisap etti. İcazet aldıktan sonra Beyrut'a gönderildi, orada talebe yetiştirdi. Sonra da Mekke'ye yerleşti ve 933 (m. 1526)’da orada vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“İlminin fazla, amelinin çok olması ile gurura kapılan bir kimse, marifet sahibi değildir. Çünkü şeytan da pek fazla bilgiye sahip idi. Mantık yürütmek suretiyle, ateşin topraktan daha hayırlı olduğunu iddia etti! Halbuki meleklere hocalık yapıyordu. Sonunda kendi nefsinin üstün olduğunu söyleyip kibirlendi. Böylece Allahü teâlânın gazabına uğradı ve lanete müstahak oldu. Ebedî olarak rahmet dergâhından kovuldu. “Sakın iyi ibâdetlerine, yüksek ilmine aldanma. Çünkü Belâm-ı Baûrâ ve Bersisa, en çok ibâdet edenlerden idiler. Fakat sonunda, nefis ve şeytana uyarak dünyaya bağlandılar. Âhıretlerini ziyan ettiler. Rezil rüsva oldular."
“Cehalet ölümdür. Allahü teâlâ ilim verdikçe canlanma başlar. Her bilgi bir vebaldir. Bu vebalden amel etmekle kurtulmak mümkün olur. Her amel fayda vermez. Fayda vermesi Allahü teâlâ için yapılmaya bağlıdır. İhlâs elde edilmedikçe, kurtuluşa erilmez.”
“Salih Müslümanlar, Allahü teâlânın hükmüne boyun eğerler, gelen şiddet ve belalara sabrederler, aza kanaat ederler. Allahü teâlâdan başkasından korkmazlar ve kimseden bir şey beklemezler. Ancak Allahü teâlâdan isterler, insana, yüksek makamları veren, aziz eden, aşağı düşüren, zelîl edenin Allahü teâlâ olduğunu bilirler. Salih Müslümanlar, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnet-i şerîflerine tam uyarlar. Onların korkusu, son nefes içindir. Onlar, az konuşurlar, öfkelerini tutarlar, şehvetlerini yenerler. Nefislerinin arzularını yapmazlar. Allahü teâlâyı unutturacak bütün engelleri ortadan kaldırarak, hep O’nunla beraber olmaya bakarlar. Böylece nefislerini alçaltıp, ruhlarını yükseltirler.
Nefse, Allahü teâlânın kaza ve kaderine rıza göstermek kadar zor gelen bir şey yoktur. Çünkü, kadere razı olmak, Allahü teâlânın hükmüne boyun eğmek, nefsin isteklerine zıttır. Nefis bunları istemez. Saadete kavuşmak, nefsin rızâsını terk edip, Allahü teâlânın rızasına koşmakla mümkündür. Saadete kavuşanlara müjdeler olsun.”
.
Nûreddîn ibn-i Arrâk
Nûreddîn ibn-i Arrâk hazretleri hadis, fıkıh ve kıraat âlimidir. 907'de (m. 1502) Beyrut'ta doğdu. İlk tahsilinden sonra Şam’a giderek zamanın büyük âlimlerinde ilim tahsil etti. Sonra Mısır'a gitti ve orada talebe yetiştirdi. 963 (m.1556)’de vefat etti. Tenzîhü'ş-şerîa isimli eserinde Ramazân-ı şerîfin faziletini anlatırken buyuruyor ki:
Bir hadîs-i kudsîde meâlen buyuruldu ki; “Âdemoğlunun yapmış olduğu haseneye (iyiliğe), on mislinden yedi yüz misline kadar karşılık veririm. Ancak oruç bundan müstesnadır. Oruç benim içindir. Onun karşılığını ben veririm. Zira kulum, benim için yemesini ve içmesini terk etmiştir. Oruç kalkandır. Oruçlu için iki ferahlık vardır. Birisi iftar ettiğinde, diğeri de kıyâmet günü Rabbine kavuştuğu andadır.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazîfe bilir ve orucun sevâbını Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları affolur.”
“Cennetin, Reyyan adında bir kapısı vardır. Buradan ancak oruç tutanlar girecektir.”
“Cennet, seneden seneye Ramazân-ı şerîfin gelmesi ile süslenir. Ramazanın ilk gecesi olunca, Arş’ın altından Mesire isminde bir rüzgâr eser. Cennet ağaçlarının yapraklarını birbirine vurur. Cennet kapısının halkalarını sallar. Bunlardan hiçbir zaman, hiçbir kimsenin duymadığı çok güzel sesler duyulur. Cennet hûrîleri köşklere çıkarlar. Burçlar arasında dururlar. Sonra, 'Allahü teâlâdan, bizi isteyecek kimse yok mudur?' derler. Sonra (Cennet meleklerinin reîsi olan Rıdvan’a) 'Ey Rıdvan! Bu hangi gecedir!' derler. Rıdvan, 'Evet, bu gece Ramazân-ı şerîfin ilk gecesidir ki, Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden oruç tutanlar için Cennet kapılarını bu gece açar' der. Allahü teâlâ da, 'Ey Rıdvan! Cennet kapılarını aç! Ey Mâlik! (Cehennem meleklerinin reîsi) Cehennem kapılarını, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden oruç tutanlara kapa! Ey Cebrâil! Yeryüzüne in! Şeytanları bağla, zincire vur, denizlere sür. Habîbimin ümmetinin oruçlarını bozmasınlar' buyurur ve bir münâdînin, Ramazân-ı şerîfin her gecesinde; 'İsteyen yok mudur? Vereyim. Mağfiret dileyen yok mu? Mağfiret edeyim. Tövbe eden yok mu? Tövbesini kabul edeyim' diye nida etmesini emir buyurur.”
“Her kim Ramazan orucunu tutar. Haramdan ve iftiradan kaçınırsa, Allahü teâlâ ondan razı olur ve ona Cennetleri vacip kılar.”
.
Ahmed ibn-i Ardûn
Ahmed ibn-i Ardûn hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 948 de (m. 1541) Fas'ta Edeldâl köyünde doğdu. Zamanın büyük âlimlerinden fıkıh, tefsir, hadis, kelâm, usul, matematik, mantık, astronomi ve tıp tahsil etti. Ardından memleketine dönerek fetva makamına getirildi ve talebe yetiştirdi. 992 (m. 1584)’de vefat etti. Bir dersinde zekât ve sadaka vermenin fazileti hakkında buyurdu ki:
“Mü’minûn sûresi, 4. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Onlar (gerçek mü’minler) mallarından üzerlerine farz olan zekâtı eda ederler.”
Aynı sûrenin onbirinci âyet-i kerîmesinde de meâlen buyuruldu ki: “Onlar Firdevs Cennetine vâris olurlar ve orada ebedî kalırlar.”
Me’âric sûresi 35. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Bunlar, Cennetlerde (hesapsız) ni’metler ile ikram olunmuşlardır.”
Bekâra sûresi 261. âyet-i kerîmesinde buyuruldu ki: “Mallarını Allah yolunda infâk edenlerin (harcayanların) hâli, her başağa yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allahü teâlâ, dilediği kimseye daha kat kat verir (ki miktarını O’ndan başka kimse bilmez). Allahü teâlânın fadlı ve ihsânı çok geniştir. O, her şeyi bilicidir.”
Yine Bekâra sûresi 274. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Allahü teâlânın yolunda gece ve gündüz, gizli ve aşikâr mallarını infâk ederler (sarf ederler). Onların ecirleri (mükâfatları), Rableri katında hazırdır. Onlar için gelecekte bir korku yoktur ve onlar, geçmişte ve gelecekte mahzûn olmazlar.”
Yine Bekâra sûresi 276. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, faiz ile elde edilenleri yok eder. İzlerini bile bırakmaz. Zekâtları verilen malları arttırır.”
Sebe sûresi 39. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Her neyi hayra harcarsanız, Allah onun arkasından (dünyâ ve âhırette) karşılığını verir...”
Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: “Her gün iki melek, Allahü teâlâya nidâ ederek; 'Yâ Rabbî! Malını infâk edenin, infâk ettiği malının yerine yenisini koy (daha fazlasını ihsân eyle).
(Malını infâk etmeyip, sımsıkı) tutanların ise, malını telef eyle!' derler.”
“Sadaka, Rabbin gazabını söndürür.”
“Bir hurma parçası ile de olsa, (sadaka vererek) Cehennemden korununuz.”
“Gece ve gündüz sadaka veren kimseyi, Allahü teâlâ, yılan sokması sebebiyle ölmekten veya evin yıkılması sebebiyle ansızın ölmekten muhafaza eder.”
.
Ebû Abdullâh ibn-i Arafe
Ebû Abdullâh ibn-i Arafe hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 716 (m. 1316)’de Tunus’ta doğdu. İlk tahsilinden sonra zamanın büyük âlimlerinden fıkıh ve usûl-i fıkıh ilmi tahsil etti, icazet alarak talebe yetiştirdi. 803 (m. 1401)’de Tunus'ta vefat etti. Bir dersinde namazın fazileti hakkında buyurdu ki:
Namaz kılan kimse, bütün günahlarına tövbe etmeli, kalbini hıkddan, yani kendine nasihat edenleri aşağı görerek nefret etmekten ve ona düşmanlık beslemekten, hasetten, kibirden, hileden, yalan ve iftiradan, gıybetten, dedikodudan, husûmetten korumalıdır. Gözlerini harama bakmaktan, midesini haram lokmadan, vücudunu haram giymekten ve ayaklarını Allahü teâlânın râzı olmadığı yerlere gitmekten korumalıdır. Namaz kılarken, zâhiren ve bâtınen Allahü teâlânın huzûrunda ihlâs ile durmalı, kıldığı namazı, en son namazını kılıyormuş gibi düşünerek, en güzel bir şekilde eda etmelidir.
Allahü teâlâ Bekâra sûresi, 238. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: “... Namazı Allahü teâlâya itaat edici olduğunuz hâlde kılınız.”
Allahü teâlâ, namazda huşû gösterenleri, namazlarını huşû ile kılanları övüyor ve Mü’minûn sûresi 2. âyet-i kerîmesinde meâlen;
“Onlar, namazlarında, Allahü teâlâdan korkarak ve O’na tevâzu ederek namazlarını kılarlar” buyuruyor. Namaz kılan kimse, Allahü teâlânın huzûrunda durduğunu, O’nun gizli ve açık her şeyi bildiğini, O’na hiçbir şeyin gizli olamayacağını, doğruluğu, nifakı, hakîkati, mecazı bildiğini düşünmeli, O’ndan gâfil olmamalıdır.
Hasen bin Ali (radıyallahü anh), namaz için abdest almaya hazırlandığı zaman, rengi değişirdi. Sebebi sorulduğunda, “Allahü teâlânın huzûrunda (namaza) duracağım. Onun için böyle oluyorum” buyururdu. Mescidin kapısına geldiğinde de başını kaldırır ve “İlâhî! Ben senin kulunum. Senin kapına geldim. Ey ihsân sahibi! Günahkâr olarak geldim. Sen ihsân sahibi, ben ise günahkârım. Sen bizim iyi olanlarımıza, kötü olanlarımızın kabahatlerini hoş görmesini ve düzeltmesini emrettin. Sen ihsân sahibisin. Ben ise günahkâr. Ey kerîm olan Rabbim! Senin indinde güzel olanların hürmetine kabahatlerimi affet!” diye münâcaatta bulunurdu. Bundan sonra mescide girerdi.
.
Tâceddin ibn-i Arabşah
Tâceddin ibn-i Arabşah hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. 813 (m. 1411)’de, Altınordu Devletine ait Astrahan şehrinde doğdu. Babası oradan Osmanlı Devleti'nin başşehri Edirne'ye gitti. İbn-i Arabşah ilk tahsilini burada tamamladı. Oradan Şam'a göç etti ve zamanın büyük âlimlerinden Hanefî fıkhı tahsil etti. Daha sonra Kahire'ye giderek Sargatmışiyye Medresesi'nde ders verdi. 901 (m. 1496)’de vefat etti. Bu mübarek zat, bir dersinde Kur’ân-ı kerîm okumanın fazileti hakkında buyurdu ki:
Hadîs-i şerîfte, (Ümmetimin yaptığı ibâdetlerin en kıymetlisi, Kur’ân-ı kerîmi, Mushafa bakarak okumaktır) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîm okumanın en efdali, namazda okumaktır. Hadîs-i şerîfde, (Namazda okunan Kur’ân, namaz dışında okunan Kur’ândan dahâ hayırlıdır) buyuruldu.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Namazda ayakta iken okunan Kur’ânın her harfi için yüz sevap verilir. Namaz dışında abdestli okuyunca, her harfi için yirmi beş sevap verilir. Abdestsiz okuyunca, on sevap verilir. Yürürken ve iş yaparken okuyunca, daha az sevap verilir. Manasını düşünerek bir âyet okumak, başka şey düşünerek, bütün Kur’ânı hatmetmekten daha çok sevaptır.
Sûre veya âyet okumaya başlarken Besmele okumak da vâciptir. Diğer sûrelere başlarken Besmele
okumak sünnettir. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki: (Kur’ân-ı kerîmi tecvîd bilgisine uyarak okuyunca, her harfine yirmi sevap verilir. Tecvîde uymazsa, on sevap verilir.)
Bir âyeti ezberledikten sonra unutmak, en büyük günâhlardandır. Hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîm okunan evden, Arş'a kadar nûr yükselir) buyuruldu. Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyurdu ki: "Kur’ân okunan eve, bereket, iyilik gelir. Melekler oraya toplanır. Şeytânlar oradan kaçar."
Kur’ân-ı kerîmi dinlemek çok sevaptır. Hadîs-i şerîfte, (İnsanın dinlediği bir âyet, kıyâmette kendine nûr olur) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîm okumayı geçim vâsıtası yapmamalıdır. Hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîm okuyunca, Allahü teâlânın rızâsını ve Cenneti isteyiniz! Dünyalık
istemeyiniz! Bir zaman gelir ki, hâfızlar, Kur’ân-ı kerîmi, insanlara yaklaşmak için vâsıta yaparlar) buyuruldu.
.
Bahâeddin ibn-i Akil
Bahâüddîn ibn-i Akil hazretleri fıkıh âlîmidir. 698'de (m. 1299) Halep’te doğdu. İlk tahsilini tamamladıktan sonra Kahire'ye giden İbn-i Akil, zamanın ulemasından ders okuyarak Şafii fıkhında söz sahibi oldu ve Mısır Kadılığı ve İbn-i Tolun Medresesi Müderrisliğine getirildi. 769 (m. 1367)’de Kahire'de vefat etti. Bir dersinde abdestin fazileti hakkında buyurdu ki:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “Müslüman abdest alınca, günahları; kulağından, gözünden, elinden ve ayağından çıkar. Oturunca mağfiret olunmuş olarak oturur.”
“Sizden birisi abdest almaya Başlayıp, ağza ve burna su verdiğinde, su çıktığı zaman, su ile beraber hatâları da (günahları da) ağzından ve burnundan dökülür. Yüzünü, Allahü teâlânın emrettiği şekilde yıkadığı zaman, hatâları su ile beraber yüzünden dökülür. Kollarını, dirseklerle beraber Allahü teâlânın emrettiği şekilde yıkadığı zaman, su ile beraber günahları da elinden ve parmaklarının etrafından dökülür. Sonra Allahü teâlâya hamdü senada bulunup, kalkar iki rekat namaz kılarsa, günahlarının hepsi çıkar ve sanki anasından doğduğu gibi tertemiz olur.”
Abdestin böyle faziletleri olduğuna göre kulun, tazim, hürmet ve ihlâs ile abdest alması ve devamlı olarak abdestli bulunması gerekir. Bu abdestle, sâdece, Rabbine ibâdet etmeyi, O’nun huzurunda abdestli olarak O’na münâcaatta bulunmayı niyet etmelidir. En iyi şekilde tahâretlenmeli, bütün edeplerine riâyet ederek, yasaklardan kaçınarak, mekruh ve bid’atlerden sakınarak abdest almalı ve hep abdestli bulunmalıdır. Kul devamlı abdestli olursa, namaza karşı tembellikte bulunmaz. Namaz için câmiye gidip, cemâatle namazını kılar. Allahü teâlânın hıfzında, korunmasında olur.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
“Abdest mü’minin silâhıdır. Abdest ile bedeni temizlediği gibi, tövbe ile de içini temizlemelidir. Zîrâ Allahü teâlâ, abdesti, bedenin zâhiri için, tövbeyi de bâtın için temizleyici kıldı.” İnsan, abdest almayı emreden, Mâide sûresinin 6. âyet-i kerîmesiyle zâhirini temizlemeye memur olduğu gibi, Tahrîm sûresi 8. âyet-i kerîmesinde bildirilen, “Allahü teâlâya tövbe-i nasûh ile tövbe ediniz!” meâlindeki emri ile de bâtınını temizlemeye memurdur.
.
Ebû Abdurrahmân Ubeydullah el-Basrî
Ebû Abdurrahmân Ubeydullah el-Basrî hazretleri hadis âlimidir. 140 (757)’de Basra'da doğdu. Hammâd bin Seleme, Süfyân bin Uyeyne, Abdullah bin Mübârek gibi âlimlerden hadis tahsil etti, kendisinden de Ahmed bin Hanbel gibi zatlar hadis rivayet etti. 228'de (m. 843) Basra'da vefat etti. İlim öğrenmenin faziletleri hakkında şu hadis-i şerifleri nakletti:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için, ilim öğrenmek maksadıyla yola çıkan bir kimseye, Allahü teâlâ Cennete giden bir kapıyı açar. Melekler, onun için kanatlarını yayarlar. Ona gökteki melekler ve denizdeki balıklar duâ ederler. Âlimin, âbide üstünlüğü, gökteki dolunayın en küçük yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak altın ve gümüş para bırakmazlar. Fakat ilim bırakırlar. Böyle olunca, ilmi olan, bu mirastan hissesini almış olur. Bir âlimin ölümü, telâfi edilmeyen bir felâket, kapatılamayan bir gediktir. O, batan bir yıldız gibidir. Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden daha ehvendir.”
“Allahü teâlânın Cehennemden azâd ettiği kimseleri görmek isteyenler, ilim talep edenlere baksın. Muhammed’in (aleyhisselâm) nefsi, yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, âlimin kapısına gidip gelen talebenin her adımına, Allahü teâlâ bir senelik ibadet sevâbı yazar ve her adımı için Cennette bir şehir bina ettirir. Yeryüzünde yürüdüğünde, yeryüzü, onun için istiğfarda bulunur. Akşam ve sabah mağfiret olunur.”
“Allah rızâsı için ilim öğrenen kimse, gündüzleri oruçlu, geceleri namaz kılan kimse gibidir. Kişinin ilimden bir mesele öğrenmesi, o kimsenin Ebû Kubeys Dağı kadar altını olup, onu Allah yolunda harcamasından daha hayırlıdır.”
“Kıyâmet gününde şehidlerin kanı, âlimlerin mürekkebi ile tartılacak. Şehidler diyecekler ki: “Âlimler, zamanlarının ışık kaynağıdır. Her âlim zamanının lâmbasıdır. İnsanlar âlimin vâsıtası ile aydınlanırlar.”
“Kıyâmet günü Allahü teâlâ âbidlere, mücâhidlere, 'Cennete giriniz' buyurur. Âlimler derler ki: 'Yâ Rabbî! Bizim ilmimizle onlar ibâdet ve cihâd ettiler.' Bunun üzerine Allahü teâlâ onlara buyurur ki: 'Benim indimde siz, melekler gibisiniz. Şefaat ediniz.' Onlar da şefaat edecekler, sonra Cennete gireceklerdir.”
.
Ebû Abdillâh Sanhâcî
Ebû Abdillâh Sanhâcî hazretleri kıraat âlimidir. 672'de (1273) Fas'ta doğdu. Burada ilk tahsilinden sonra Kahire'de meşhur âlimlerden kıraat ilmi öğrendi. Fas’a dönerek Fes şehrinde Karaviyyîn Camiinde ders verdi. 723te (m. 1323) Fes'te vefat etti. Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiği bir hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ şöyle buyurdu: “La ilahe illallah, benim kalemdir. Kim benim kaleme girerse, azâbımdan emîn olur.” “La ilahe illallah” sözü, en büyük kaledir. Allahü teâlânın birliğini bildiren yüce bir sözdür. Kim onu kendisine kale edinirse, ebedî saadeti ve nimetleri elde eder. Kim de bu mübârek kelimeyi kendisine kale edinmezse, ebedî azâba düçâr olur. Bu kelime, kalb dâiresini kuşatan bir kale olmazsa, bu kelimenin ruhu ve manası kalbe tam sinmezse, kalbe hâkim olup nefsin, hevânın ve şeytanın buraya girmesine mâni olan bir muhafız olmazsa, insan bu kalenin dışında kalır. Bu kelimeden nasîbin dil ile olmasın. Bu kelimeden nasîbin, onun ruhu ve manası olsun. Bu kelimeyi rûhuna sindir. Çünkü Resûlullah efendimiz ve diğer peygamberler böyle yapmıştır. Kelime-i tevhîdden nasîbin böyle
olursa, dünya ve âhıretin sermâyesini, iki dünyanın saadetini kazanmış, Allahü teâlânın velî kullarının zümresine katılmış olursun. Eğer bu sözden nasîbin dil ile söylemekten ibâret kalırsa, bu, münâfıkların başı Abdullah bin Übey ve diğer binlerce kalbinden îmân etmeyen münâfıkların nasîbidir. Eğer Kelime-i tevhîdden nasîbin böyle olursa, dünya ve âhırette hüsrana uğrarsın. Bu ise apaçık bir zarardır. Böyle olunca, düşman zümresine katılırsın. Münâfıklar Cehennemin en alt derekesindedirler.
La ilahe illallah sağlam bir kaledir. Fakat onun üzerine tekzîb mancınığı diktiler, tahrip taşları ile taşladılar, muhalefet ve nifak çekiçleri ile onun yıkılmasına yardımcı oldular. Sonra insanların kalblerine düşman girdi. İnsanlar, Lâ ilahe illallah kelimesinin manasından uzaklaştılar. Onlarda sâdece dilin Kelime-i tevhîdi söylemesi kaldı. Böyle insanlar, sadece kaleyi söylemiş oldular. Nasıl ki ateşin ismini söylemek, insanı yakmadığı, suyun ismi insanı boğmadığı, ekmeğin ismi insanı doyurmadığı, kılıcın ismi insanı kesmediği gibi, kalenin ismi de insanı düşmandan korumaz.
.
Ahmed ibn-i Acîbe
Ahmed ibn-i Acîbe hazretleri Şâzilî şeyhlerindendir. 1161 'de (m. 1748) Fas’ta Tanca yakınlarında doğdu. Fas’taki âlimlerden fıkıh, kelâm ve tefsir dersleri aldı. Şâzilî şeyhi Sîdî Muhammed Bûzîdî’nin sohbetlerine katıldı ve seyrü sülûkünü tamamladıktan sonra icazet alarak irşad faaliyetlerine başladı. 1224'te (m. 1809) Gamâre köyünde vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Allah ve hesap zorluğu korkusundan dolayı gözden çıkan bir damla yaş, dünya ve içindeki her şeyden daha iyidir. Nitekim Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Gözleri Allah korkusundan ağlayan kimseye, Allahü teâlâ Cehennemi haram kılar ve onu Cennete sokar. Cennette onun için iki bostan vardır” buyurdu ve “Kıyâmet gününde hesap için Allahü teâlânın huzûrunda duracağından korkarak, O’na muhalefeti terk eden ve O’na itaate yönelen kimse için, iki Cennet vardır.” (Rahmân-46) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Onu Cennetin kısımlarından olan Âdn Cennetine indirirler, onun Cennette iki bahçesi olur, biri dünyâdan daha iyidir. Şu âyet-i kerîmede meâlen; “Kıyâmet gününde hesap için Allahü teâlânın huzurunda duracağından korkarak, O’na muhalefeti terk eden ve O’na itaate yönelen kimse için iki Cennet vardır” buyuruldu (Rahmân-46).
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma yüz bin kırk kelime (söz) söyledi. (Bu sözlerin üstünlüğü, kıymeti yanında) insanların sözlerini işitince onlara hiddetlendi. Mûsâ aleyhisselâmın Allahü teâlâ ile mükâlemesinde (konuşmasında) Allahü teâlâ ona buyurdu ki: Yâ Mûsâ! Dünyada iş yapanlar içinde en çok sevdiğim kimse, zâhid olanlardır. Bana en çok yaklaşan kimse, haram kıldıklarımdan kaçınan kimsedir. Bana en çok sevgili olan âbid, bana ibâdet ederken benim korkumdan ağlıyan kimsedir.” Mûsâ aleyhisselâm dedi ki: “Yâ Rabbî! Sen onlar için ne hazırladın? Onlara karşılık, mükafat olarak ne vereceksin?” Allahü teâlâ buyurdu ki:
“Zâhidlere Cenneti mübah kılarım. Orada nereyi isterlerse oraya inerler. Haramlardan sakınanlara gelince, onları hesaba çekmekten hayâ ederim ve onları hesapsız olarak Cennete sokarım, ibadetlerinde benim korkumdan ağlayanlara gelince; onlar için, hiç kimsenin kendileriyle beraber olamayacağı Refîk-ül-a’lâ mertebesi vardır.
.
İbn-i Âbidînzâde Alâüddîn Muhammed
İbn-i Âbidînzâde Alâüddîn Muhammed Efendi, Hanefî fıkıh âlimi İbn-i Âbidîn hazretlerinin oğludur. 1244 (m. 1828)’de Şam'da doğdu. Babasından ve Şam ulemâsından ilim öğrenerek icazet aldı. İstanbul'a davet edilerek Mecelle Cemiyeti âzâlığına getirildi. Sonra Suriye vilâyeti Maarif Meclisi Başkanlığına
tayin edildi. 1306 (m. 1889)’da Şam'da vefat etti. Hazırlanmasına iştirak ettiği Mecelle’nin bazı maddeleri:
Birinin ayağı kayıp da düşerek başkasının malını telef etse öder. Birinin binasını yıksa, sahibi dilerse, enkazı ona bırakıp binanın kıymetini alır. Yahut enkazı ve değer farkını birlikte alır. Ağaçlarını kesmek de böyledir.
Yangını durdurmak için bir evi, hükûmetin emri ile yıkan ödemez. Kendiliğinden yıkan öder.
Mazlum olanın, başkasına zulmetmeye hakkı yoktur. Her ikisi de öder. Mesela sahte para alan, bunu başkasına veremez. Hükûmetin izni olmadan yolda oturup satış yapılamaz. Başıboş bırakılmamış bir hayvanın kendiliğinden yaptığı zararı sahibi ödemez. Sahibi görüp, menetmezse veya 'hayvanın tehlikelidir çaresine bak' denilmiş ise, öder. Yolda hayvanı bağlamaya, arabasını park yapmaya
kimsenin hakkı yoktur. Park yerlerinde durdurabilirler.
Bir binaya ortak olarak mâlik olan kimselere, Hisse-i şâyı’a sâhibi denir. Bir binanın yarısı Ahmed’in, üçte biri Ömer’in, altıda biri Alî’nin olsa, Ahmed hisse-i şâyı’asını satsa, Ömer ve Alî almak isteseler,
yarısını Ömer, yarısını da Alî alır. Ömer, hissesine göre iki misli alamaz. Şüf’a hakkı bulunan kimsenin, satış yapıldığını işitince, hemen hakkını istemesi, iki şâhit yanında tekrâr söylemesi ve bir ay içinde mahkemeye başvurması lazımdır. Komşusuna Zarar-ı fâhiş yapamaz. Demirci dükkânı, değirmen, bitişik binayı sallarsa veya fırın dumanı, yağhanenin pis kokusu, harman tozları, bitişik evde oturulamayacak kadar sıkıntı verirse, değirmenin, bostanın su yolu, evin temelini, duvarını
gevşetirse, çöplük bitişik evin duvarını çürütürse, harman yerine bitişik yapılan yüksek bina, harmanın rüzgârını keserse, manifaturacı dükkânı yanında yapılan aşçı dükkânının dumanları kumaşlara zarar verirse, lağım, kanalizasyon yollarının sızıntılarından komşu duvarı zarar görürse, sonra yapılanlar zarar-ı fâhiş olup, menedilirler.
Dağlardaki ağaçlar ve otlar herkese mübahtır. Ağaçları kesen, mâlik olur.
.
Ebü'l-Hayr Şihâbüddîn Menûfî
Ebü'l-Hayr Şihâbüddîn Menûfî hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. "İbn-i Abdüsselam" ismiyle meşhurdur. 847 (m. 1443)’de Aşağı Mısır'daki Menûf şehrinde doğdu. Zamanın meşhur fakihlerden fıkıh tahsil etti. Mekke'de Şerefeddin Zâviyesi'nde ders verdi. Menûf ve Kahire kadılıklarında bulundu. 931 (m. 1525)’de Kahire’de vefat etti. Duânın edebleri hakkında şunları anlattı:
Duâ için şerefli ve kıymetli vakitleri seçmelidir. Sene içerisinde Arefe günü, aylardan Ramazân-ı şerîf ayı, hafta içerisinde Cum’a günü, saatler içerisinde seher vakti, duâ için kıymetli vakitlerdir.
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
“Gecenin üçte biri kalınca Allahü teâlâ birinci kat semâya tecellî ederek: 'Yok mu istiğfar eden, onu mağfiret edeyim. Yok mu isteyen, dilediğini vereyim. Yok mu duâ eden, duâsını kabûl edeyim' buyurur.”
Duâ için, kıymetli vakitleri ganîmet ve fırsat bilmelidir. Düşmana hücum edeceği vakit, beş vakit namazın akabinde, ezan ile ikâmet arasında, yağmur yağarken ve iftar vaktinde duâyı fırsat bilmelidir. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) buyurdu ki: “İslâm ordusu ile küffâr ordusunun karşılaştığı, yağmurun yağdığı ve farz namazlarının kılındığı zaman semâ kapıları açılır. Bu vakitlerde duâyı fırsat biliniz.”
Peygamber efendimiz hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Namazlar, en hayırlı vakitlere kondu. Onun için, namazların arkasından duâ ediniz.”
“Ezan ile ikâmet arasında yapılan duâ red olunmaz.”
“Oruçlu kimsenin duâsı red olunmaz.”
Vakitlerin şerefi, hâllerin şerefli olmasından dolayıdır. Çünkü seher vakti, kalblerin saf ve kalbleri karıştıran şeylerin bulunmadığı bir vakittir. Arefe, iki bayram ve Cum’a günleri de Allahın rahmetine hazırlanma vaktidir. Vakitlerin şerefli olma sebeplerinde nice esrâr vardır ki, beşer onu anlayamaz.
Kıbleye dönüp ellerini kaldırarak duâ etmeli. Resûl-i ekrem efendimiz bir hadîs-i şerîfte: “Muhakkak ki, Rabbiniz Hayy (diri) ve Kerîmdir. Kulu ellerini kaldırıp kendisinden bir şey istediği zaman, onu boş çevirmekten hayâ eder” buyurdu.
Duâ ederken, gözler semâya doğru kaldırılmaz. Parmağı ile işâret edilmez. Duâsını bitirdiği zaman, ellerini yüzüne sürer.
.
Ebü'l-Cevza Rabaî
Ebü'l-Cevzâ Rabaî hazretleri Tabiîn'in büyüklerindendir. Hazret-i Âişe, Abdullah bin Abbas, Ebû Hüreyre ve Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahü anhüm) ile görüşüp onlardan hadis rivayet etti. 83 (702)’de Kûfe civarında Deyrülcemâcir’de vefat etti. Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şefaati hakkında naklettiği hadis-i şerifler:
Enes bin Mâlik şöyle rivâyet etmiştir. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Cennette ilk şefaat edecek benim, benim isteğimin kabul edildiği kadar, hiçbir nebîninki kabul edilmeyecek, Peygamberlerden kendisine sadece bir kişi îmân etmiş olanları var.”
“Cennette ilk şefaat edecek olan benim. Ümmeti en çok olan Peygamber benim. Cennetin kapısını ilk çalacak olan benim.”
“Kıyâmet günü Cennetin kapısına gelip, açılmasını isterim. Hazin (melek), sen kimsin? der. Ben Muhammedim derim. Melek bana, senden önce hiç kimseye açmamam emredildi der.”
“Her Peygamberin yaptığı (makbul) bir dua vardır. Ben duamı kıyâmet günü ümmetime şefaat için bıraktım” buyurdu.
Dâvûd bin Ebî Hind şöyle anlatmıştır: Kıyâmet günü bu ümmetten olan günahkâr kimse, Resûlullahın elinden tutar ve “Yâ Resûlallah, beni azâbdan kurtar!” der. Resûlullah Efendimiz de “Benim sünnetim sana ulaştı, şeriatimi duydun. Niçin âsî oldun? Şimdi ne özür beyân edeceksin?” buyurur. Bunun üzerine azâba düşecek olan kimse, “Yâ Resûlallah! Benim kötü bahtım bana galebe çaldı” der. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz: “Ümmetimden (îmân ile ölen) hiç kimsede şekavet (ebedî Cehennemlik olan) yoktur. Yâ Rabbi! Bunu bana bağışla” der. Allahü teâlâ da onu bağışlar.
“Kıyamette şefaat edeceğim. Ya Rabbi, kalbinde hardal zerresi kadar iman olanları Cennete koy diyeceğim. Bunlar Cennete girecekler. Sonra, kalbinde az bir şey olanlara, Cennete girin diyeceğim.”
“Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.”
“Ümmetimden, şirk üzere ölmeyen herkese Allah’ın izni ile şefaat edeceğim.”
“Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.”
“Benden önce hiçbir peygambere verilmeyen beş şeyden biri şefaattir. Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.”
“Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.”
“Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hazret-i Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu.”
.
Safiyyüddîn Abdülmü'min
Safiyyüddîn Abdülmü'min Bağdâdî hazretleri Hanbelî âlimidir 658'de (m. 1260) Bağdat'ta doğdu. Bağdat, Mekke, Şam ve Kahire medreselerinde fıkıh, hadis, aritmetik, geometri, astronomi, coğrafya, tıp ilimleri tahsil etti. Bağdat Mücâhidiyye Medresesinde ders verdi. 739'da (m. 1338) Bağdat'ta vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Dînimizde, imandan sonra en kıymetli ibadet namazdır. Namaz dînin direğidir, ibadetlerin en üstünüdür. Allahü teâlânın en çok beğendiği ve tekrar tekrar emrettiği şey, beş vakit namazdır. Kıyamette de, imandan sonra ilk soru namazdan olacaktır. Beş vakit namazın hesabını veren, bütün sıkıntı ve imtihanlardan kurtulup, sonsuz kurtuluşa kavuşur. Cehennem ateşinden kurtulmak ve Cennete kavuşmak, namazı doğru kılmaya bağlıdır. İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaşdıran hayırlı amel, namazdır. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Namaz dînin direğidir. Namaz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namaz kılmayan, elbette dînini yıkar).
Namazı doğru kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin, kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namaz, insanı pis, çirkin ve yasak işleri işlemekten korur) buyuruldu.
İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namaz, doğru namaz değildir. Görünüşte namazdır. Bununla beraber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. İslâm âlimleri, (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır) buyurdu. Sonsuz ihsan sahibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabul edebilir.
Namazları cemaat ile kılmalıdır. Cemaat ile kılmak, yalnız kılmaktan daha çok sevaptır. Namazda her uzvun tevazu göstermesi ve kalbin de, Allahü teâlâdan korku üzere olması lâzımdır. İnsanı dünyada ve ahırette felâketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namazdır. Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresinin başında meâlen, (Mü’minler herhalde kurtulacaktır. Onlar, namazlarını huşû ile kılandır) buyurdu.
Tehlike, korku bulunan yerde yapılan ibadetin kıymeti kat kat daha çok olur. Gençlerin ibâdet etmeleri de, bunun için daha kıymetlidir. Çünkü, nefislerinin kötü isteklerini kırmakta ve ibadet yapmama isteğine karşı gelmektedirler.
.
Şemseddin ibn-i Abdülhâdî
Şemsüddîn ibn-i Abdülhâdî Dımaşki hazretleri Hanbelî fıkıh âlimidir. 705 (m. 1305)’de Şam’da doğdu. Hanbelî mezhebinin meşhur âlimlerinden fıkıh okudu. Ayrıca kelam ilminde söz sahibi idi. Her iki ilimde de icazet alıp talebe yetiştirdi. 744 (m. 1343)’de Şam’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kader başa geldiği zaman, bu niçin böyle oldu? Nasıl böyle olur? gibi suâllerle Allahü teâlâya itirâzda bulunmak îmâna zarar verir, tevhîd inancını sarsar, tevekkülü ve ihlâsı bozar. Çünkü mü’minin kalbi, bu niçin böyle oldu? Nasıl oldu? gibi sözleri bilmez. Bildiği tek şey, “Evet, başüstüne” demek, hiç itirâzda bulunmamaktır. Nefis ise, dâima itirâz eder ve her başına gelene karşı çıkar. Öyleyse, kim kendisinin iyiliğini isterse, şerrinden (kötülüğünden) kurtuluncaya kadar, nefsiyle mücâdele etsin. Nefis bütünüyle şerdir. Bu bakımdan, nefisle mücâdele edilip, onun itminan hâli temin edilince, bu sefer nefis, bütünüyle hayır olur ve hayrı ister. Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapıp, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri terk etmeye dikkat eder. Bunun mükâfatını, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildiriyor: “Ey mutmainne nefis, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön!” (Fecr-27, 28). Artık bundan sonra, bu nefse itimât edilebilir. Çünkü eski kötü hâlinden, Allahü teâlâdan başka mahlûka bağlanmaktan kurtulmuştur. Böylece, İbrâhim aleyhisselâm gibi olur. Çünkü o da nefsinden kurtulmuş ve nefsinin arzu ve isteklerinden temizlenmişti. Ateşe atılacağı zaman, İbrâhim aleyhisselâmın kalbi çok rahattı. Çeşitli varlıklar kendisini ateşten kurtarma husûsunda yardım teklifinde bulundukları hâlde, o bunlara şöyle diyordu: "Ben sizin yardımınızı istemiyorum. Çünkü Allahü teâlâ benim hâlimi biliyor." Çünkü o gerçekten Allahü teâlâya teslim olmuş, tam bir tevekkül mertebesine kavuşmuş, Allahü teâlâya hakkıyla güvenmişti. Hazreti İbrâhim’in, bu teslimiyet ve tevekkülünden dolayı, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Biz de dedik ki: Ey Ateş! İbrâhim’e karşı serin ve selâmet ol!” buyuruyor (Enbiyâ-69) Bu dünyâda, sabırlı kullara Allahü teâlânın yardımı sayılamayacak kadar çoktur. Âhıretteki ni’metleri de sayıya ve hesaba sığmaz. Allahü teâlâ, Zümer sûresinin onuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “... Ancak (Allah yolunda) sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir” buyuruyor.
.
Bahâüddîn Muhammed Sübkî
Bahâüddîn Muhammed Sübkî hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. 707 (m. 1307)’de Kahire'de doğdu. Zamanın büyük âlimlerinden fıkıh, usûl-i fıkıh ve usûl-i dîn dersleri okudu. Sonra Şam’a giderek müderrislik ve Emeviyye Camii'nde hatiplik görevine getirildi. 777 (m. 1375)’de Şam’da vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kere bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?” diye sordu. “Hayır, yâ Resûlallah” dediler, “İşte beş vakit namazı kılanların da böyle küçük günahları affolur” buyurdu.
“Mü’min olan kul, namazını eda ederken, o namazın rükû ve secdelerini ve diğer rükünlerini iyi ve tamam eylese, o namaz nurlu olur. Melekler o namazı göğe çıkarırlar. O namaz da sahibine hayır duâ edip der ki; 'Sen beni muhafaza ettiğin gibi, Allahü teâlâ da seni muhafaza etsin.' Namazı güzel ve tamam kılmazsa, o namaz karanlık olur. Melekler beğenmeyip, o namazı göğe iletmezler. Namaz da, kendini kılana bedduâ edip, 'Beni zayi ettiğin gibi Allahü teâlâ da seni zayi eylesin' der.”
“Bir kimse kırk gün cemâatle namaz kılar ve bir rek’at bile kaçırmazsa, onun için iki berât yazılır. Birincisi, nifaktan kurtuluş (berâtı), ikincisi de, Cehennemden kurtuluş berâtıdır.”
“Her kim beş vakit namazı cemâatle kılmaya devam ederse, Allahü teâlâ ona beş haslet verir. Ondan geçim darlığını kaldırır. Kabir azâbını kaldırır. Amel defteri sağından verilir. Sırattan şimşek gibi geçer ve Cennete hesapsız girer.”
“Amellerin en efdali, vaktinde kılınan namazdır.” Namazın faziletleri bu kadar çok olduğuna göre, kul onu vaktinde (Gevşeklik ve tembellik göstermeden, seve seve) kılmalı, rükû’una, secdesine, kırâatine, tesbihlerine, tekbîrlerine, teşehhüdüne ve bütün şartlarına riâyet ederek kılmalı, mekrûhlarından sakınmalıdır... Hazreti Huzeyfe, namaz kılan bir kimseyi gördü. O kimse, rükû ve secdeleri tam yapmıyordu. Ona “Şayet bu hâl üzere ölürsen, İslâm fıtratı üzerine ölmüş olmazsın” buyurdu. Resûlullah efendimiz bir gün; “En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Bir kimse kendi namazından nasıl çalar?” diye suâl ettiler. “Namazın rükû’unu ve secdelerini tamam yapmamakla” buyurdu.
.
Abdullah bin Zübeyr Humeydî
Abdullah bin Zübeyr Humeydî hazretleri hadis ve fıkıh âlimidir. Mekke’de doğdu. Fudayl bin İyâd, Vekî bin Cerrah, Süfyân bin Uyeyne gibi âlimlerden hadis, İmam Şafî’den fıkıh tahsil etti. Onun vefatından sonra Mısır'dan Mekke'ye döndü ve burada on beş yıl fetva verip hadis okuttu. 219'da (m. 834) Mekke'de vefat etti. Şöyle buyurdu:
Bütün Müslümanlara, Allahü teâlâya duâ etmek emrolunmuştur. “Allahü teâlâya duâ etmeyeceğim. Çünkü, isteyeceğim şey ezelde taksim edilmiş ise, istesem de istemesem de gelecektir. Eğer ezelde takdîr edilmemiş ise, istesem de bana verilmeyecektir” deme. Bilakis haram ve bozuk bir şey olmamak üzere, Allahü teâlâdan dünya ve âhıretin bütün hayırlarını ve bütün dileklerini iste. Çünkü Allahü teâlâ, kendisinden istemeyi emretti ve buna teşvik etti. Sakın, “Ben istiyorum, fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim” deme. Duâya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdîr edilmiş ise, sen Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık, ezelde, senin için takdîr edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme nimetini ihsân eder.
Eğer Allahü teâlâ ezelde senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsan, Allahü teâlâ sana öyle bir hâl verir ki, sen bu hâlinden memnun kalırsın.
Eğer ezelde senin borçlu olman takdîr edilmişse, sen de Allahü teâlâya borçtan kurtulman için duâ edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muâmele etme hâlinden, yumuşaklık ve borcunu ödemeyi genişlik zamanına uzatmaya, hattâ borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer, dünyada borçlu hâlden seni kurtarmazsa, buna karşılık sana bol sevap verir. Allahü teâlâ kendisinden isteyeni, dünyada da, âhırette de boş çevirmez. Allahü teâlâdan isteyen, ya dünyada veya âhırette mutlaka karşılığını görür. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Mü’min, kıyâmet günü, amel defterinde dünyada iken yapmadığı ve bilmediği birtakım iyilikler görür. Ona 'Onları biliyor musun?' denir. O da, 'Onların defterime nereden yazıldığını bilmiyorum' der. Bunun üzerine ona, 'Dünyadaki duâlarının karşılığıdır' denir” buyurdu.
Ahmed bin Muhammed Herevî
Ahmed bin Muhammed Herevî hazretleri tefsir ve hadis âlîmidir. Afganistan’da Herat'ın Faşân köyünde doğdu. Nişabur ve Buhara âlimlerinden ilim tahsil etti ve talebe yetiştirdi. 401 (m. 1011)’de vefat etti.
Bu mübarek zat buyurdu ki:
Mükellef olan kimseye ilk ve birinci lâzım olan şey; Allahü teâlâya inanmaktır, bilmektir. Zira yaratan, şekil ve rızık veren O’dur. Nitekim Allahü teâlâ, Mü’min sûresi altmışdördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Allahü teâlâ sizi tasvir etti (şekillendirdi) ve şekillerinizi güzel kıldı. Sizi, helâl, leziz ve temiz yiyeceklerle rızıklandırdı. İşte (şekil veren ve rızkı yaratan) Rabbiniz Allahü teâlâdır.”
Allahü teâlâyı, kendisini tavsif ettiği, bildirdiği gibi bilmek lâzımdır. Allahü teâlâ, İhlâs sûresinde meâlen buyuruyor ki: “(Yâ Muhammed! [aleyhisselâm]) Sana Allahü teâlâdan suâl edenlere de ki, Allahü teâlâ birdir. (Şeriki ve nazîri yoktur.) Allahü teâlâ Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Büyüklük O’nda nihâyet bulmuştur. Bütün sıfatlarında kâmildir. Dâim ve bâkidir. Her ayıptan münezzehtir.) O, doğurmadı ve doğrulmadı. (Ana ve baba olmadı. Kimseden doğmadı.) Hiçbir şey O’na yakın ve denk olmadı.”
Nisa sûresi 171. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Allahü teâlâ ancak bizzat ilâh ve ehaddir (Birdir). Çocuğu olmaktan münezzehtir.”
Şûra sûresinin onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “... O’nun benzeri (misli dengi) yoktur...”
Allahü teâlâya îmândan sonra, Allahü teâlânın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allahü teâlâdan geldiğine inanmalı, peygamberler arasında fark gözetmemeli, hepsinin Allahü teâlânın peygamberi olduğunu kabul edip inanmalıdır. Mükellef olan kimse bunları yaparsa, onun Müslüman olduğuna hükmedilir. Bundan sonra lâzım oldukça, sırası geldikçe, ibâdet bilgilerini öğrenmek ve yapmak gelir, îmân bilgilerini öğrendikten sonra, kendisine lâzım olan ibâdet bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun amel etmek elbette lâzımdır. Allahü teâlâ, Zâriyât sûresi 56. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: “Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibâdet etsinler (ve beni bilsinler) diye yarattım.”
.
Çerkez Halil Efendi
Çerkez Halil Efendi 136. Osmanlı Şeyhülislâmıdır. Medrese tahsilini tamamlayıp müderrislik, İstanbul Kadılığı, Anadolu ve Rumeli Kadıaskerlikleri yaptıktan sonra Şeyhülislâmlık makamına getirildi. Bir yıl yedi ay sonra Sadrazam Halet Efendi tarafından azledilerek önce Bursa, sonra Afyon'da ikamete memur edildi. 1236 (m. 1821)’de orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İnsanlar dört kısımdır.
Birincisi: Günahlara dalmıştır. Allahü teâlâ ona kıymet vermez. Böyle kimselerden olma. Onlar arasına katılma. Çünkü onlar, Allahü teâlânın azâbına müstahak kimselerdir. Onlardan Allahü teâlâya sığınırız.
İkinci kısım kimseler hikmetle konuşurlar, fakat onunla amel etmezler. İnsanları, Allahü teâlâya davet ederler, fakat kendileri Allahü teâlâdan kaçarlar. Başkasının ayıbını, çirkin işlerini görürler, fakat kendi yaptıklarını görmezler. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Ümmetim hakkında en korktuğum, kötü âlimlerdir” buyurmuştur. Bundan Allahü teâlâya sığınırız. Böyle kimselerden uzak dur. Tatlı sözleri ile sana tesir edip, seni çarpmaması için, ondan süratle kaç. Yoksa, kötülüklerinin ateşinde seni de yakarlar, içinin ve kalbinin pis kokusuyla seni öldürür.
Üçüncü sınıf kimsenin; kalbi vardır, fakat konuşmaz. O, öyle bir mü’mindir ki, Allahü teâlâ onu insanlardan gizlemiş, onu himâye etmiş, ona nefsinin ayıplarını görmeyi nasip etmiş, kalbini aydınlatmış, insanların arasına karışmanın ve lüzumsuz, faydasız ve fazla konuşmanın zararını, istenmeyen durumlardan kurtulmanın susmakta ve yalnızlıkta olduğunu bildirmiştir. Resûlullah efendimizin şu mübârek sözüne iyi kulak ver: “Susan, kurtulur.”
Dördüncü kısımdakiler; Allahü teâlâyı ve âyetini bilen kimsedir. Allahü teâlâ, bu kulunu derin âlim, insanları Allahü teâlâya davetçi, onları korkutucu, insanlara doğru yolu gösterici ve Peygamberlerine (aleyhimüsselâm) vâris kılmıştır. Bu mertebe, peygamberliğin dışındaki en yüksek mertebelerdendir. Böyle kimselere yapış. Onlara muhalefet etme. Onlara düşmanlık yapma. Onlardan uzaklaşma. Onun nasihatini terk etme. Çünkü kurtuluşun, onun söylediklerindedir. Helak ve dalâlet, onun sözünün dışındaki sözlerdedir...
.
Muhammed Gunder el-Hüzelî
Muhammed Gunder el-Hüzelî hazretleri hadis hâfızıdır 110 (m. 728)’de Basra’da doğdu. Süfyân-ı Sevri ve Süfyân bin Uyeyne gibi âlimlerden hadis rivayet etti. Kendisinden Yahya bin Maîn ve Ahmed bin Hanbel gibi âlimler rivayette bulundu. 193 (m. 809)’da vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) der ki: Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir cuma günü bize dönüp; “Ey insanlar, vakit geçirmeden Allahü teâlâya tövbe ediniz. Ona dönünüz. Fırsat elde iken sâlih ameller yapınız. Allahü teâlâ ile aranızda olan hakları yerine getiriniz ki, saadete eresiniz. Çok sadaka veriniz ki, rızıklı olasınız. Ma’rûf ile emrediniz ki, korunasınız. Münkeri yasaklayınız ki, yardım olunasınız” buyurdu.
Enes (radıyallahü anh) der ki: Hûd suresindeki “Rabbinize istiğfar eder ve sonra tövbe ederseniz” meâlindeki âyet-i kerîme indirildikten sonra, Resûlullah Efendimiz her gün yüz kere istiğfar eder ve istiğfârlarında (Nestağfirullahe ve netûbü ileyh) yani (Allahü teâlâya istiğfar ve tövbe ederiz) derdi.
Resûlullah Efendimize bir kimse gelip, "yâ Resûlallah! Bir günah işledim" dediğinde ona “Allahü teâlâya istiğfar eyle” buyurmasıyla, o kimse "Tövbe ederim, yine yaparım" dediğinde, Resûlullah Efendimizin: “Her günah işledikçe tövbe eyle. Şeytan ümitsiz ve üzüntüde oluncaya kadar” buyurması üzerine o kimse: "Yâ Resûlallah, günahım çoğaldığı zaman ne yapayım?" dedi. Resûlullah Efendimiz “Allahü teâlânın affı senin günahlarından çoktur” buyurdu...
Resûlullah Efendimiz çok kere; “Yâ Rabbî, beni mağfiret eyle. Tövbemi kabul eyle. Tövbeleri ziyâde kabul eden ve rahîm olan ancak sensin. Şeytan, yeryüzüne indirildiği vakit, cenâb-ı Hakkın izzet ve celâline yemîn ederek, 'Âdem’in çocuklarının rûhları cesedlerinde bâki oldukça, onları iğvadan asla geri durmam' dediği zaman, Allahü teâlâ, 'izzet ve celâlime yemîn ederim ki, Âdem’in evlâdını, son nefeslerine kadar tövbeden menetmem' buyurdu.”
Muhammed bin Abdullah Sülemî’den (radıyallahü anh) bildirilir. Dedi ki: Medîne-i münevverede, Resûlullahın Eshâbından bir cemâatle oturdum, sohbet ettim. Onlardan birisi dedi ki: Resûlullah Efendimizin “Bir kimse ölümünden yarım gün önce tövbe etse, Allahü teâlâ onun tövbesini kabul eder” dediğini işittim
.
Gözübüyükzâde İbrahim Efendi
Gözübüyükzâde İbrahim Efendi Osmanlı âlim ve müderrislerindendir. 1160 (m. 1747)’de Kayseri’de doğdu. İlk tahsilininden sonra Hâdim'e giderek Muhammed Hâdimî’nin medresesinden icazet aldı. Kayseri'ye dönerek kendi medresesinde talebe yetiştirdi. Sultan İkinci Mahmud, şeyhülislâmlık teklif ettiyse de kabul etmedi. 1253 (m. 1838)’de Kayseri'de vefat etti. Bu mübarek zat buyurdu ki:
Sünnet-i seniyyeye uyunuz. Dinden olmayan, dinde sonradan çıkarılıp, din imiş gibi kabul edilen bid’atleri yapmayın. Allahü teâlânın emirlerine itaat edin. O’nun emirlerine karşı gelmeyin. Allahü teâlâya ortak koşmayın. Hakkı olduğu gibi kabul edin. Onu herhangi bir şeyle lekelemeyin. Hâlinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryâd etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâima ümitli olun. Birbirinizle düşman değil kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Günahlarınızdan tövbe ederek temizlenin. Günah işleyerek kirlenmeyin. Rabbinize karşı ibâdet ve tâatla süsleniniz. Rabbinizin kapısından ayrılmayınız. O’na yönelmekten yüz çevirmeyin. Tövbe etmeyi geciktirmeyin. Her zaman, Rabbinizden özür dilemekten bıkmayın. Belki o zaman merhamete kavuşursunuz. Cehennemden uzaklaşmaya çalışınız.
Allahü teâlâ, mümini, îmânının kuvvetine göre imtihan eder. İmânı kuvvetli ise, imtihanı da çetin ve büyük olur. Resûlün imtihanı, nebîninkinden daha çetindir. Çünkü resûlün îmânı daha kuvvetlidir. Nebinin imtihanı, ebdâlin imtihanından daha büyüktür. Ebdâlin imtihanı, velîlerin imtihanından daha büyüktür.
Bu mesele Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şu hadîs-i şerîfi ile açıklanmıştır: “Biz Peygamberler topluluğu, en çetin imtihanlara tâbi oluruz.”
Allahü teâlâ, o büyüklerden belâyı eksik etmez. Onlar devamlı bir huzur ve uyanıklık hâline kavuşuncaya kadar, Allahü teâlâ, onlara belâ göndermeye devam eder. Çünkü Allahü teâlâ onları sever. Onlar muhabbet ehlidir. Hakkı severler. Seven sevdiğinden başka bir şeyi tercih etmez. Belâlar onların kalplerini tutar, onların nefisleri için bağdır. Onları, Allahü teâlâdan başkasına meyletmekten meneder. Onlardaki şehevî arzular, lezzet ve rahatlıklara meyil, onlardan alınır. Onların kalblerinde verilene kanâat ve belâlara karşı sabır hâli meydana gelir.
.
İbnü's-Semmâk Herevî
İbnü's-Semmâk Herevî hazretleri hadis hafızı olup Sahîh-i Buhârî râvilerindendir. 356 (m. 967’de Afganistan’da Herat’ta doğdu. İlk tahsilinden sonra Bağdat'ta Dârekutnî ve Bâkıllânî, Şam’da Kilâbî, Mısır'da el-Kâtib, Mekke'de Dîneverî gibi zamanın en büyük âlimlerinden hadis öğrendi ve talebe yetiştirdi. 434 (m. 1043)’de Mekke'de vefat etti. Şöyle nakleder:
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: “Allahü teâlânın günahları ve sevapları yazan meleklerinden, yani kiramen katibin meleklerinden başka melekleri de vardır. Bu melekler yeryüzünde dolaşırlar. Allahü teâlâdan ve peygamberinden, ahiretten bahseden yerleri araştırırlar. Böyle bir yer buldular mı; birbirlerine haber verirler. 'Buraya gelin, buraya gelin, burada Allahtan ve Peygamberden bahsediyorlar' derler. Melekler oraya gelirler, bir zarar gelmesin diye kanatlarıyla orayı ihata ederler, Arş'a kadar orayı muhafaza altına alırlar. Sonra Allahü teâlâ o meleklerine, 'kullarımı ne halde buldunuz?' diye sorar. Melekler, 'Yarabbi onlar senden bahsediyorlar' derler. Cenab-ı Hak, onlar 'beni gördüler mi ki, benden bahsediyorlar?' buyurur. 'Hayır' derler. 'Peki, görselerdi ne yaparlardı?' buyurur. 'Yarabbi görselerdi daha çok zikrederler, yalnız Allah derlerdi' derler. Cenab-ı Hak meleklere, 'benim kullarım ne istiyor?' buyurur. 'Yarabbi bu kulların cehennemden korkuyorlar' derler. Cenab-ı Hak, 'onlar cehennemi gördüler mi ki; cehennemden korkuyorlar!' buyurur. 'Hayır görmediler' derler. 'Peki görselerdi ne yaparlardı?' buyurur. Melekler, 'görselerdi, haram ve günahlardan daha çok sakınırlardı' derler. Allahü teâlâ, 'benim bu kullarım ne istiyorlar' buyurur. Melekler, 'Yarabbi onlar cennetini istiyorlar' derler. Allahü teâlâ meleklerine, 'Peki bu kullarım cenneti gördüler mi?' buyurur. 'Hayır görmediler' derler. 'Peki görselerdi ne yaparlardı?' buyurur. Melekler, 'görselerdi, sana daha çok ibadet yaparlardı' derler.
Allahü teâlâ meleklerine, 'Şahit olun ki; orada bulunanların hepsini affettim. Hepsine cennetimi söz veriyorum' buyurur. Melekler, 'Yarabbi onların arasında birkaç kişi var ki, sohbetle alakası yoktur. Onlar başka bir maksatla gelmişlerdi. Onları ne yapacağız' derler. Allahü teâlâ, 'Onlar da benim misafirim olsun. Madem dostlarımın yanındalar, onları da affettim. Onları da cennetime aldım' buyurur.”
.
Muhammed Kalkaşendî
Muhammed Kalkaşendî hazretleri kırâat, hadîs ve fıkıh âlimidir. 57 (m. 1550)’de doğdu. 1035 (m. 1625)’de Kâhire’de vefât etti. Kur’ân-ı kerîm okuma âdabı hakkında şunları anlattı:
Kur’ân-ı kerîmi ağlayarak okumalıdır. Böyle okumak müstehabdır. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Kur’ân-ı kerîmi okuyunuz ve ağlayınız. Eğer ağlayamazsanız, ağlamaya çalışınız” buyurdu. Sâlih el-Mürrî şöyle anlattı: “Bir gece rüyâmda, Resûlullah efendimizin huzurunda Kur’ân-ı kerîmi hatmettim. Resûlullah efendimiz bana, “Ey Sâlih! Kur’ân-ı kerîmi okudun, fakat gözyaşın hani?” buyurdular.
İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) buyurdu ki: “Sübhânellezi’nin secde âyetini okuduğunuz zaman ağlamadıkça, secdede acele etmeyin. Eğer gözünüz ağlayamıyorsa, kalbiniz ağlasın. Kalbin ağlaması mahzun olmaktır.” Okunan âyet-i kerîmenin hakkına riâyet etmektir. Secde âyeti okunduğu zaman hemen secdeye kapanmalı, başkasından secde âyetini duyduğu zaman, onunla beraber secde etmeli, abdestsiz secde etmemelidir. Okumaya başlarken E’ûzü besmele çekmektir. Bitirince de duâ eder ve Allahü teâlâdan istediği şeyleri niyaz eder.
Müslim-i Sigar, babasının şöyle anlattığını nakletti: “Bir gün denizde idik. Bu sırada deniz şiddetli dalgalanmaya başladı. Dalgalar gemimize vuruyordu. Hepimiz korktuk. Bu sırada birisi Kur’ân-ı kerîmi eline alıp, 'Yâ Rabbî! Kelâmın (Kur’ân-ı kerîm) bizimle beraber iken, bizi denizde boğacak mısın?' diye yalvarınca, Allahü teâlânın kudreti ile deniz sâkinleşti.”
Okuyan, kendi işiteceği kadar sesli okumalıdır.
Kur’ân-ı kerîmi hatmedinde yapılan duânın fazileti çoktur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde şu âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruyor ki:
“Bana duâ edin, ben de size karşılığını vereyim...” (Mü’min-60).
“(Ey Resûlüm), Kullarım sana benden sorarlarsa, muhakkak ki ben çok yakınımdır. Bana duâ edince, duâ edenin duâsını kabûl ederim. O hâlde, onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla îmân etsinler ki, doğru yola ulaşmış olsunlar.” (Bekâra-186).
Nu’man bin Beşir’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz “Duâ, ibâdetin ta kendisidir” buyurdu.
.
Ebü’l-Kâsım Şîrâzî
Ebü’l-Kâsım Şîrâzî hazretleri hadîs hâfızı idi. 485 (m. 1092)’de Türkistan’da Merv’de vefât etti. Mala, paraya hiç ehemmiyet vermez; yetecek kadar dünya malı ile iktifa eder, fazlasını fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. “Yarın ne yapacaksın, elindekilerin hepsini dağıtıyorsun?” diyenlere; “Allahü teâlânın rızâsı için onlara sadaka vermekle, Allahü teâlâya borç vermekteyim. Allahü teâlâ karşılığını kıyâmet gününde bana bol bol verecektir” buyururdu. Kitabında naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: Kim benim bir velî kuluma düşmanlık ederse, ben ona harp ilân ederim.”
“Cennet, cömertlerin yeridir.” “Haya îmândandır, îmânı olan Cennettedir. Fuhuş kötülüktür. Kötüler Cehennemdedir.” “Şarap içmeye devam eden bir Müslüman öldüğü zaman, Allahü teâlâ onu puta tapan kâfir gibi cezalandırır.”
“Zinâ eden kimse, puta tapan kimse gibidir.”
“Hiçbir gölgenin olmadığı günde, Allahü teâlâ, yedi sınıf kimseyi Arş’ın gölgesinde gölgelendirir: Adâlet ile hükmeden devlet reîsleri ve vâliler. İbâdet eden gençler. Kalbi mescidlere bağlı olanlar (yani namazı ve cemâati gözetenler). Allah için birbirini seven iki mü’min. Bu sevgi ile bir araya gelip, ayrılırken de bu sevgi üzere olanlar. Güzel bir kadın, çirkin bir iş için kendini çağırınca, Allahü teâlâdan korkup bunu yapamam, Allahtan korkarım diyenler. Sadaka verirken gösteriş yapmayanlar. Şöyle ki, sağ eli ile verdiğini, sol eli bilmemelidir. Allah deyip gözünden yaş akanlar.”
“Cömert; Allaha yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri; Allahü teâlâdan, insanlardan ve Cennetten uzak, Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır.”
Talebelerinden Ebû Nasr Muhammed Fâşânî anlatır: Hocam vefât ettiği gece, kendisine öleceği malum oldu. Gusül abdesti almış olarak ölmeyi arzu ediyordu. Yatağından kalkıp gusül abdesti aldı. Tekrar uzandı ve hastalığının şiddetinden kendinden geçti. Kendine gelince kalkıp tekrar gusül abdesti aldı. Kendinden geçmek guslü icap ettirmemesine rağmen, her defasında gusletti. Vefâtına kadar, yaklaşık yetmiş defa gusül abdesti aldı. Sabaha karşı vefât ettiğinde yeni gusül abdesti almıştı...
.
Hibetullah Sekatî
Hibetullah Sekatî hazretleri Hanbelî hadîs âlimlerindendir. 445 (m. 1053)’de Bağdad’da doğdu. 509 (m. 1115)’de Bağdad’da vefât etti. Kitabında naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Resûl-i ekrem efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Kıyâmet gününde secde etmeye izin verilecek ilk kişi benim. Başımı kaldırıp, önüne, arkasına ve sağına, soluna bakarak diğer ümmetlerin içerisinde ümmetimi tanıyacak olan ilk kişi de benim” buyurunca, orada bulunan bir zât; “Nûh peygamberden beri gelen birçok insanlar arasında ümmetinizi nasıl tanıyacaksınız yâ Resûlallah?” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Benim ümmetimin, aldıkları abdestlerin nişanı olarak, yüzleri ve azaları bembeyaz olur. Bu hâl, başka hiçbir ümmette bulunmaz. Onları tanırım. Çünkü kitapları sağ taraflarından verilir” buyurdu.
“Şunları yapıncaya kadar hiçbirinizin namazı tam olmaz: Allahü teâlânın emrettiği şekilde eksiksiz abdest alır, yüzünü ve kollarını dirsekleriyle birlikte yıkar, başını mesh eder ve topuklarıyla birlikte ayaklarını yıkar, sonra sırasıyla 'Allahü ekber' der. Allahü teâlâya hamd ve tazimde bulunur (Sübhâneke duâsını ve Fâtiha’yı) ve Allahü teâlânın müsâade ettiği ve kolayına gelen Kur’ân-ı kerîmin bir yerinden okur. Tekbîr alır ve rükû’a gider, ellerini diz kapaklarına koyar. Öyle ki, kendisini salarak hareketsiz olur. 'Semi’allahü limen hamideh' diyerek iyice doğrulduktan sonra, tekbîr alarak secdeye varır. Alnını yere koyar. Secdede kendisini tamamen bırakır ve sakin olur. Tekrar tekbîr alır ve secdeden başını kaldırır, rahatça oturarak belini doğrultur. Böyle yapmadıkça hiçbirinizin namazı tam olmaz.”
“Kul, abdest alırken ağzına su verdiği zaman, ağzından günahları çıkar. Burnuna su verdiğinde, günâhları burnundan çıkar. Yüzünü yıkadığı zaman, göz kapaklarının altına kadar, yüzündeki bütün günahları çıkar. Ellerini yıkadığı zaman el tırnaklarının altına varıncaya kadar ellerindeki bütün günahlar çıkar. Başını mesh ettiği zaman kulakları da dâhil, başından bütün günahları çıkar. Ayaklarını yıkadığı zaman, ayak tırnaklarının altı dahil, ayaklarındaki bütün günahları çıkar, sonra onun câmiye gidiş ve orada kılmış olduğu namazın sevâbı ayrıca kendisine verilir.
.
Abdülvâhid Saymerî
Abdülvâhid Saymerî hazretleri Şafiî fıkıh âlimlerindendir. Aslen Basralı olup, doğum tarihi bilinmemektedir. 387 (m. 996)’da vefât etmiştir. Bir dersinde buyurdu ki:
Mükellef olan, yani âkıl ve bâlig olan insanın namaz kılarken açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının bakması haram olan yerlerine (Avret mahalli) denir. Erkeğin ve kadının avret mahallini örtmesi, hicretin üçüncü senesinde gelen, (Ahzâb) ve beşinci senesinde gelen (Nûr) sûrelerinde emr olundu. Hanefî ve Şâfiî mezheblerinde erkeklerin, namaz için avret mahalli, göbekten diz altına kadardır. Şâfiî'de göbek, hanefîde diz avrettir. Buraları açık olarak kılınan namaz sahîh olmaz. Namaz kılarken, vücudun diğer kısımlarını, [kolları, başı] örtmek [ve uzun cübbe ve entâri yoksa, çorap giymek] erkeklere sünnettir. Açık kılmaları mekruhtur. Kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı, namaz için avrettir. Ellerin üstü avret değildir diyen kıymetli kitaplar çoktur. Bunlara göre, kadınların bileklerine kadar ellerinin üstü açık kılmaları câiz olur. Fakat, kitapların hepsine uymuş olmak için, kadınların elleri örtecek kadar uzun kollu namazlık veya geniş baş örtüsü ile elleri örtülü olarak kılmaları, daha iyi olur. Kadınların ayakları namazda avret değildir diyen varsa da, bu âlimler de, namazda örtmesi sünnet, açması mekruhtur dedi.
Erkeğin veya kadının avret uzuvlarından herhangi birinin dörtte biri, bir rükün açık kalırsa, namaz bozulur. Azı açılırsa bozulmaz. Namazı mekruh olur. Mesela, ayağının dörtte biri açık olan kadının namazı sahîh olmaz. Kendisi açarsa hemen bozulur. Kadının topuk kemiği veya bileği veya boynu veya saçı açık olarak kıldığı namazı sahîh olmaz. İnce olup içindeki uzvun şekli veya rengi görünen kumaş, yok demektir.
Avret yerini örtmek, namazda da, namaz dışında da farzdır. Yalnız iken kılarken de, örtmek farzdır. Kadınların, namaz dışında, yalnız iken, diz ve göbek arasını örtmesi farz olup, sırtını ve karnını örtmesi vâcib, başka yerlerini örtmesi edebdir. Evde yalnız iken, başı açık dolaşabilir. Görünmesi câiz olan onsekiz erkek yanında, ince baş örtüsü örtmeleri evlâdır. İyi olur.
.
İbn-i Abdûs Kayrevânî
İbn-i Abdûs Kayrevânî hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 202 (m. 817)’de Tunus’ta Kayrevan'da doğdu. Başta Sahnûn olmak üzere çeşitli âlimlerden fıkıh öğrendi. 260 (m. 874)’de Kayrevan'da vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Îmân bilgilerinden sonra ilimlerin en güzeli ve en üstünü, fıkıh ilmidir. Allahü teâlâ Bekâra sûresi 269. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki; “Hak teâlâ dilediği kimseye faydalı ilim (hikmet) ihsân eder. Kime hikmet verilmişse muhakkak ona çok hayır verilmiştir. Bu âyet ve öğütleri, ancak kâmil akıl sahipleri anlar.” (Kelbî, buradaki hikmetin fıkıh ilmi olduğunu bildirmiştir.)
Neml sûresi 15. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Biz, Dâvûd ve Süleymân’a (hüküm ve kaza) ilmi verdik. Onlar da, [Allahü teâlâya hamdolsun ki, (nübüvvet, kitap ve sâir ilimler ve hikmetle) bizi (kendilerine bu hasletlerin verilmediği) mü’minlerin çoğu üzerine üstün kıldı] dediler.” (Tefsîr âlimlerine göre, bu âyet-i kerîme; ilmin şerefinin diğer birçok nimetlerden üstün olduğuna işârettir. Kendilerine ilim verilenler, diğer müminlerin çoğundan faziletli olurlar.)
Mücâdele sûresi onbirinci âyetinin sonunda meâlen buyuruluyor ki: “... Allahü teâlâ kendilerine ilim verilen (ilimleriyle âmil olan) âlimlerin derecelerini yükseltir...”
Allahü teâlâ Zümer sûresi 9. âyetinde meâlen buyurdu ki: “Bilen ile bilmeyen, hiç bir olur mu? Bilen, elbette kıymetlidir.” İlmin faziletine dâir, daha birçok âyet-i kerîme vardır...
Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: “Allahü teâlâ bir kuluna hayır murâd ederse, onu dinde fakîh kılar ve onu doğruya (irşâd eder.)" “Her kim Allahü teâlânın dîninde fakîh olursa, Allahü teâlâ ona, din ve dünyâ sıkıntılarında kâfidir.” “Allahü teâlâ, ilim öğrenmek için yola çıkan kimseye, Cennet yollarından bir yolu kolaylaştırır. Melekler, ilim talebesinin yaptığı şeyden râzı olarak, kanatlarını onun üzerine gererler. Semâda ve yeryüzünde bulunanlar ve denizlerdeki balıklar onun için istiğfarda bulunurlar.” “Âlimin, âlim olmayan âbide üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” “İlimsiz zühd, kirişsiz yaya benzer.”
“Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, dirhem ve dinar miras bırakmadılar. Onlar, ancak ilmi miras bıraktılar. Kim ilim alırsa bol nasîbe kavuşmuştur
.
Muhammed Rundî
Muhammed Rundî hazretleri Şâzelî yolunun büyüklerindendir. 733'te (m. 1333) Endülüs'te (İspanya) Runde (Ronda) şehrinde doğdu. Buralar İspanyolların eline geçince Fas’a gitti ve Şerîf Tlimsânî'nin derslerine devam etti. Daha sonra Şâzilî şeyhi Ebü'l-Abbas İbn-i Âşir'e intisap etti, mürşidi vefat edince talebe yetiştirmeye başladı. 792 (m. 1390)’de vafat etti. Gayşü'I-mevâhib adlı eserinde buyurdu ki:
Saadet ağacı “La ilahe illallah” ağacıdır. Kim onu tasdik dikişi ile diker, ihlâs suyu ile sular, sâlih amel ile gözetirse, onun kökleri sağlam ve sabit olur. Hiçbir şey onu sarsamaz. Yaprakları yeşerir, meyveleri bol ve kat kat olur. Rabbinin izni ile, her zaman meyve verir. Bu ağacın meyvesi; gafletten uyanıklık, tövbe, zühd, vera, tevekkül, teslimiyet ve bâtınî güzel sıfatların hepsidir. Bu ağacı, tekzib ederek diktiğin, riya suyu ile suladığın, kötü ameller ve çirkin işlerle, ahdi bozmak ve emâneti gözetmemek sûretiyle onu zayi ettiğin zaman, onun kökleri sağlam ve sabit olmaz. Yaprakları yeşermez ve meyve vermez. Kökleri parçalanır. Kim bu ağaca sığınırsa, zafere erişir. Böyle yapmayan, hüsrana uğrar. Kim bu ağaca bağlanırsa, iki dünyada mesut ve bahtiyar olur. Kim de buna bağlanmazsa, iki cihanda bedbaht olur. Bu ağacın dallarından bir dala yapışan kimseyi, bu dal, yüksek derecelere kavuşturur. Lâ ilahe illallah öyle bir kelimedir ki, kendisine yapışan kurtulur. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Lâ ilahe illallah deyinceye kadar insanlarla muharebe etmeye emrolundum” buyurdu.
La ilahe illallah öyle bir kelimedir ki, Allahü teâlânın vahdaniyetini tanımayı sağlar. Onun meyvesi, Allahü teâlânın bir olduğunu ikrârdır...
Ey insanoğlu! Allahü teâlâ seni, tevhîdini bilmen için yarattı. Âlemdeki bütün her şeyi de, senin için yarattı. Ve bunlar arasındaki hayvanları, bitkileri sana hizmetçi kıldı. Yer senin ikâmet etmeni sağlar. Melekler seni muhafaza eder. Güneş sana ışık verir. Hepsi senin için yaratılmıştır. Sen, sâdece Allahü teâlâyı bir bilip, O’na kulluk için yaratıldın, öyleyse bütün mahlûkât, Allahü teâlânın vahdaniyetini ve bir olduğunu kabul edip, bunu ikrâr için yaratılmıştır.
..
Zeynüddîn Abdürrahîm el-Irâkî
Zeynüddîn Abdürrahîm el-Irâkî hazretleri hadîs hâfızıdır. 725'te (m. 1325) Kahire'de doğdu. Kürt asıllı olup babası Erbil’den Kahire'ye gelmişti. Sekiz yaşında Kur'an-ı kerimi hıfzetti. Et-Tenbîh adlı Şafiî fıkıh kitabını ezberledi. On iki yaşında iken hadis tahsiline başladı ve hadîs hafızı oldu. 806 (m. 1404)’de Kahire'de vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Şefaatim, kalbi dilini tasdik eder tarzda bir ihlâs içinde 'La ilahe illallah' diyerek şehâdet kelimesi getiren kimseyedir” buyurdu.
Cübeyr bin Nüfeyr (radıyallahü anh) buyurdu ki: Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), bir gün Medîne-i münevverede, Peygamber efendimizin minberi yanında durdu. Resûlullah'ı hatırladı ve ağladı. Sonra Resûlullah efendimiz hicretin birinci yılında burada durdu ve şöyle buyurdu, dedi: "Ey insanlar! Allahü teâlâdan âfiyet dileyiniz. Çünkü Allahü teâlâ yakinden sonra âfiyetin benzeri olan bir nîmeti hiç kimseye vermemiştir."
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivayet ediyor ki: Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz buyuruyor ki: "Kim bir güvercin yuvası kadar olsun bir mescid yaparsa, Allahü teâlâ ona cennette bir köşk kurar."
İbn-i Sa’d şöyle bildiriyor: “Babamdan duydum, şöyle anlattı: Resûlullah efendimiz, Medine’ye hicretleri sırasında, Ebû Bekr ile beraber bana geldiler. Resûlullah efendimiz, Medine’ye en kısa yoldan gitmek istiyordu. Ben, Resûlullah efendimize; “Bu yol Rakûbe’den giden yoldur. Fakat bu yolda Mühânân denilen iki hırsız vardır. İsterseniz bu yoldan gidebiliriz” dedim. Resûlullah efendimiz; “Tamam, oradan gidelim” buyurdu. Hemen yola çıktık. Yolda Mühânân denilen iki kişiye rastladık. Resûl-i ekrem onları çağırdı ve İslâmiyeti anlattı. Onlar da Müslüman oldular. Sonra Resûl-i ekrem onlara isimlerini sordu. Onlar; “Biz Mühânânız, iki sevimsiz kimseyiz” deyince, Resûlullah efendimiz; “Siz iki sevimli kimsesiniz” buyurarak, Medine’ye gelmelerini emretti.”
Ebu Hureyre, Resûlullah Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Yaşlandıkları sırada anne ve babasına, bunların birisine yahut her ikisine erişip de sonra da cennete giremeyen kişinin burnu sürtülsün, sonra yine burnu sürtülsün, sonra yine burnu sürtülsün."
.
Yûsuf bin Alî el-Hüzelî
Yûsuf bin Alî el-Hüzelî hazretleri kıraat âlimidir. 403 (m. 1013)’de Cezayir’deki Biskra’da doğdu. Kıraat tahsili için Mısır, Hicaz, Şam, Irak, İsfahan, Horasan, Mâverâünnehir ve Türk dünyasını gezdi. 465 (m. 1073)’de Bağdad’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Bekâra sûresi 153. âyetinde meâlen buyurdu ki: “Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir” 197. âyetinde de meâlen şöyle buyurdu: “Muhakkak ki, azığın en hayırlısı takvâdır. Ey aklı tam olanlar, benden korkunuz.” Âl-i İmrân sûresi 200. âyetinde de meâlen şöyle buyurdu:
“Ey îmân edenler! Din uğrundaki eziyetlere sabredin ve düşmanlarınızla olan savaşlarda üstün gelmek için sabır yarışı yapın. Sınır boylarında cihâd için nöbet bekleşin ve Allahdan korkun ki, felah bulasınız.” “Sabrediniz” buyurması, belâlara sabretmeye işârettir. Belâlara sabretmek insanın husûsiyetlerindendir. Hayvanlarda ve meleklerde sabır olmaz. Hayvanlarda şehvet ağır bastığından ve bu şehvete sabretmek için akılları olmadığından, onlarda sabır yoktur. Meleklerde ise şehvet yoktur. Onlar, Allahü teâlânın cemâline âşık olmuşlardır. Sabretmek, Allahü teâlânın hükmüne râzı olmaktır. Kalb bir şeye meylettiği zaman, yüzünü yüce âlemden çevirir. Nitekim Âdem aleyhisselâmın kalbi Cennete meyledince, Allahü teâlâ Cenneti ona mihnetli kıldı. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Sabır benim azığımdır” buyurdu. Sabırdan maksâd takvâdır. Takvâdan maksâd sakınmaktır. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kul, harama düşerim diyerek şüpheli şeylerden kaçınmadıkça, takvâ derecesine erişemez.”
Ca’fer-i Sâdık hazretleri şöyle buyurmuştur. “Takvâ, kalbde Allahü teâlânın sevgisinden başka bir şey bulundurmamaktır.” Takvânın üç alâmeti vardır: 1- Her halükârda Allahü teâlânın rızâsını aramaktır. 2- Her işte Allahü teâlâya dönmektir. 3- Her durumda dosdoğru olmaktır.
Bunun için, kişinin rahatlığı yakîndedir. Şerefi tevâzudadır. Saadeti, kurtuluşu İslâmdadır. Akıllılığı dindedir. Eğer dünyanın bütün belâları onun üzerine gelse “Âh” bile demeyen; vefadan, cefâdan, acıdan, zenginlikten ve her çeşit nimetten dolayı değişmeyen, mağrur olmayan ve bunların karşısında hep aynı kalan kimse sabırlıdır. Bilakis o, kendini belâ mancınığına kor ve kaza denizine atar. Sonundan hiç endişe etmez.
.
Şemsüddîn Muhammed Dımaşki
Şemsüddîn Muhammed Dımaşki hazretleri hadis ve fıkıh âlimidir. 715 (m. 1316)’da Şam'da doğdu. Amidî, İbn-i Cemâa ve Zehebî gibi âlimlerden ders okudu. Hadis ilmindeki yüksek derecesinden dolayı Dârü'l-hadîsi'l-Bahâiyye şeyhliğine tayin edildi. 765 (m. 1364)’de Şam'da vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Bekâra sûresi ikiyüzkırbeşinci “Allahü teâlâya, ihlâsla karz-ı hasen verecek kimdir? (Yani, başa kakmadan muhtaç kullara kim sadaka verecek?)” meâlindeki âyet-i kerîmesi nazil olunca Ebû Dahdah (radıyallahü anh), Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip;
“Yâ Resûlallah, babam ve anam sana fedâ olsun! Allahü teâlâ, bizden karz (borç) istiyor, halbuki O’nun, borca ihtiyâcı yoktur” dedi. Resûlullah efendimiz “Allahü teâlâ, bununla sizi Cennete sokmak istiyor” buyurdu. “Eğer ben Rabbime borç verirsem, yani O’nun rızâsı için sadaka verirsem, bunun karşılığının Cennette bana verileceğini üzerinize alır mısınız?” deyince, Resûlullah efendimiz: “Evet, sadakayı tasadduk eden herkese, karşılığı Cennette verilir” buyurdu. Ebû Dahdah, “Hanımım Ümm-i Dahdah benimle olur mu?” dedi. “Olur” buyurdu. “Oğlum Dahdah da benimle olur mu?” dedi. “Olur” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek elini bana ver” dedi. Resûlullah elini uzattı. Elini tutup; "Benim iki hurma bahçem vardır. Biri aşağıda, diğeri yukarıdadır. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu iki bahçeden başka bir şeye mâlik değilim. Her iki bahçeyi de Rabbime karz (borç) verdim” dedi. Resûlullah efendimiz;
“Bahçenin birini Allah için ver, birini çoluk çocuğun için sen sakla” buyurdu. Ebû Dahdah;
“Yâ Resûlallah, şâhid ol ki, iyi olan bahçemi Rabbime borç verdim. Etrafı duvarla çevrilidir, içinde altıyüz hurma ağacı vardır” dedi. Resûlullah efendimiz;
“Allahü teâlâ, buna karşılık, sana Cenneti versin” buyurdu. Sonra Ebû Dahdâh o bahçeye gitti. Hanımı Ümm-i Dahdâh’ın yanına vardı. Çocukları da orada idiler. Hurma ağaçlarının etrâfında dolaşıyorlardı;
“Bu bahçeden çıkın, ben bunu Rabbime borç verdim” dedi. Ümm-i Dahdâh;
“Kârlısın, Allahü teâlâ satışını bereketli eylesin!” dedi. Sonra Ümm-i Dahdâh, çocuklarının yanına gidip, ağızlarındaki yemekte oldukları hurmaları, ağızlarından çıkardı. Kucaklarında, ceplerinde olanları da bıraktırdı ve diğer bahçeye gittiler ve onu da bağışladılar...
.
İbnü'l-Cüneyd Huttelî
İbnü'l-Cüneyd Huttelî hazretleri hadis âlimi ve evliyanın meşhurlarındandır. 200 (m. 816)’da Bağdat'ta doğdu. Burada Yahya bin Maîn gibi büyük âlimlerden hadis tahsil ettikten sonra Sâmarrâ'da yerleşti ve talebe yetiştirdi. 270 (m. 884)’de orada vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bana peygamberlik veren Allah hakkı için, kim bir yetime sadaka verirse, Allahü teâlâ, kıyâmet gününde ona azap yapmaz. Kim kendi akrabasına sadaka verip başkasına vermezse, Allahü teâlâ, kıyâmet gününde o kimseye bakmaz.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) nakletmiştir. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Cennette nûrdan odalar vardır.” Eshâb-ı Kirâm; “Yâ Resûlallah, o odalar kimindir?” dediler. Resûlullah efendimiz; “İnsanlara sadaka veren güzel şeyler söyleyen, yemek yediren, insanlar uyurken gece namazını kılanlar içindir” buyurdu.
Yine; “Allah katında en üstün amel, açlıktan yüreği yanmış birinin karnını doyurmaktır” buyurdu.
Bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyuruldu: “Sizin üzerinize olan sadaka vermekte altı haslet vardır. Bunlardan üçü dünyada, üçü âhırettedir.
Dünyada olanlar: 1- Allahü teâlâ sadaka veren kimsenin rızkını artırır. 2- Ömrüne bereket verir. 3- İki yakasını bir araya getirir.
Âhırette olan üç haslet: 1- Kıyâmet gününde çıplak kalmaz. 2-Kıyâmet günü başı üstünde bir gölge bulunur. 3- Sadakası Cehennem ile onun arasında perde olur.”
Yine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kim sadaka verirse, Allahü teâlâ ona bir yerine on (mislini) verir. Kim ödünç verirse, bir yerine onsekiz verir.”
Yine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey Âdemoğlu, benim malım, benim malım dersin. Senin malından senin olan, yiyerek yok ettiğin, giyerek eskittiğin, yahut Allah yolunda verip âhıret için ayırdığındır” buyuruldu. Yani yediğin yok oldu, giydiğin eskidi, âhırete yolladığın sana kaldı. Malını seviyorsan, düşmana niçin bırakıyorsun. Sevdiğini kendinden ayırma! Beraberinde götür, başkasına bırakma. Hepsini veremiyorsan, kendini de bir vâris yerine koy ve bir hisseyi de kendinle âhırete götür. Bunu da yapamazsan, bari farz olan zekâtını ver de, azapta kalma!
.
İbn-i Haris Kayrevânî
İbn-i Haris Kayrevânî hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 282 (m. 890)’da Tunus’ta Kayrevan’da doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Endülüs’e (İspanya) giderek Kurtuba'ya (Cordoba) yerleşti. Endülüs Emevî Halifesi II. Hakem tarafından Beccâne'de (Pechina) kadılık ve Kurtuba'da şûra üyeliği vazifesine getirildi. 361 (m. 971)’de Kurtuba'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmıştır. Kur'ân-ı kerîm okumak, tesbîh söylemek (yani sübhânallah demek), Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salevât söylemek, günahlara istigfâr etmek ve ihtiyaçları yalnız Allahü teâlâdan isteyerek O'na duâ etmek namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, cansızlar da ka'dede, oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmaktadır... Namaz kılmak, Mîrâc gecesi farz oldu. O gece Mîrâc yapmakla şereflenen, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine uymayı düşünerek namaz kılan bir Müslüman, O yüce peygamber gibi, Allahü teâlâya yaklaştıran makamlarda yükselir. Resûlullah efendimiz; "Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır" buyurdu. Yani (Allahü teâlâ namazda zuhûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor) demektir...
Bir hadîs-i şerîfte; "Yâ Bilâl! Beni rahatlandır!" buyruldu ki; (Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve namazın ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuştur) demektir. Namazdan başka şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbul değildir. Namazı zâyi eden, elden kaçıran, dînin diğer emirlerini daha çok kaçırır.
İyilikler günahları giderir. Her iyilik bir günaha kefarettir. Namaz hasenattır. Namaz kılmayanın hiçbir iyiliğine sevap verilmez, isterse cami yaptırsın. Beş vakit namaz kılıyor ise, her iyiliğine sevap verilir. Namazsız Müslüman olmaz. Namaz kılmayanın hangi dîne mensup olduğu bilinmez. Namaz kılmayanla dostluk olmaz. Îmân ile namaz, ikisi bir bütündür. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin birçok yerinde îmân ile namazı birlikte zikretmiştir. Namaz kılmayan, kılmadığı namazları kaza eder, vaktinde kılmadığı namazlar için üzülür tevbe ederse, namazı vaktinde kılmama günahından kurtulacağı umulur.
.
Abdullah bin Dâvûd Hureybî
Abdullah bin Dâvûd Hureybî hazretleri hadis âlimidir. 126 (m. 744)’de Kûfe'de doğdu. İlk tahsilinden sonra Şam’a giderek A'meş, Evzâî, İbn-i Cüreyc ve Süfyân-ı Sevrî gibi âlimlerden hadis öğrendi ve memleketi Hureybe'ye dönerek çok talebe yetiştirdi. 213 (m. 828)’de orada vefat etti. Şöyle nakleder:
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) buyurdu ki:
Hûd suresindeki: “Rabbinize istiğfar eder ve sonra tövbe ederseniz” meâlindeki âyet-i kerîme indirildikten sonra, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) her gün yüz kere istiğfar eder ve istigfârlarında (Nestagfirullahe ve netûbü ileyh) yanî (Allahü teâlâya istiğfar ve tövbe ederiz) derdi.
Resûlullah efendimize bir kimse gelip;
"yâ Resûlallah! Bir günah işledim" dediğinde, Resûlullah efendimiz ona;
“Allahü teâlâya istiğfar eyle” buyurmasıyla, o kimse;
"Tövbe ederim, yine yaparım" dediğinde, Resûlullah efendimizin “Her günah işledikçe tövbe eyle. Şeytan ümitsiz ve üzüntüde oluncaya kadar” buyurması üzerine o kimse;
"Yâ Resûlallah, günahım çoğaldığı zaman ne yapayım?" dedi. Resûlullah efendimiz;
“Allahü teâlânın affı senin günahlarından çoktur” buyurdu...
Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) der ki: Resûlullah efendimiz bir Cuma günü bize dönüp;
“Ey insanlar, vakit geçirmeden Allahü teâlâya tövbe ediniz. Ona dönünüz. Fırsat elde iken sâlih ameller yapınız. Allahü teâlâ ile aranızda olan hakları yerine getiriniz ki, saâdete eresiniz. Çok sadaka veriniz ki, rızıklı olasınız. Ma’rûf ile emrediniz ki, korunasınız. Münkeri yasaklayınız ki, yardım olunasınız” buyurdu.
Resûlullah efendimiz çok kere;
“Yâ Rabbî, beni mağfiret eyle. Tövbemi kabul eyle. Tövbeleri ziyâde kabul eden ve rahîm olan ancak sensin” derdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
“Şeytan, yeryüzüne indirildiği vakit, cenâb-ı Hakkın izzet ve celâline yemîn ederek, (Âdem’in çocuklarının rûhları cesetlerinde bâki oldukça, onları iğvadan asla geri durmam) dediği zaman, Allahü teâlâ, 'İzzet ve celâlime yemîn ederim ki, Âdem’in evlâdını, son nefeslerine kadar tövbeden menetmem' buyurdu.”
.
Hocazâde Muslihuddin Efendi
Hocazâde Muslihuddin Efendi Osmanlı âlimlerinden olup Fâtih Sultan Mehmed'in hocalarındandır. 838 (m. 1434)’de Bursa'da doğdu. Sultaniye Medresesi'nde Hızır Bey'in derslerine devam etti. Sultan II. Murad Hocazâde'yi Bursa'daki Esediye Medresesi müderrisliğine tayin etti ve şehzade Mehmed’in terbiyesine memur etti. Hocazâde 893 (m. 1488)’de Bursa’da vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Âhıreti sermâyen, dünyayı bu sermâyenin kazancı yap. Zamanını, önce âhıreti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyanı sermâye, âhıretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyadan artan zamanını, âhıretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat, çabucak kılayım diye, rükünlerine riâyet etmezsin. Sonra dünya işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri kaza namazı kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâna ve şeytâna tâbi olursun. Âhıretini dünyaya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu tekzib etmek ve onu selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhıret yolu, Rabbine îtâat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin, ipini onun eline verdin, isteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünya ve âhıretin hayırlısını kaçırdın. Dünya ve âhıretini zarara soktun. Kıyâmet günü din ve dünya bakımından insanların en müflisi ve en zararda olanı olursun. Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir şeye ulaşmadın. Eğer nefsini âhıret yoluna soksaydın, âhıretini esas ve sermâye kabul etseydin, dünya ve âhıretini kazanırdın. Sen, nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyaya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itaat edersen, Allahü teâlânın has kullarından ve muhabbet ehlinden olursun.
Senin için âhırette, Cennet ve Allahü teâlânın yakınlığı nasîb olur. Bu sefer, dünya sana hizmetçi olur. Dünyada, sana takdîr edilen nasîbin gelir. Eğer dünya ile meşgûl olur, âhıretten yüz çevirirsen, Allahü teâlâ sana azâb eder. Âhıretini kaçırırsın. Dünya sana karşı gelir. Nasîbini elde etmen için kendini yorarsın. Allahü teâlâya âsî olanlar alçaktır. Allahü teâlâ, kendisine itaat edenlere bol ihsânlarda bulunur.
.
Seyyid Abdülaziz
Şeyh Seyyid Abdülaziz hazretleri Abdülkadir Geylani hazretlerinin oğludur. 532 (m. 11134)’de Bağdad’da doğdu. Babsından ve birçok ulemadan icazet almış ve hadis rivayet etti. Musul’da Cibal köyüne yerleşerek talebe yetiştirdi. 602 (m. 1205)’de orada vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Babam Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: Sünnet-i seniyyeye uyunuz. Dinden olmayan, dinde sonradan çıkarılıp, din imiş gibi kabul edilen bid’atleri yapmayın. Allahü teâlânın emirlerine itaat edin. O’nun emirlerine karşı gelmeyin. Allahü teâlâya ortak koşmayın. Hakkı olduğu gibi kabul edin. Onu herhangi bir şeyle lekelemeyin. Hâlinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryâd etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekle bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâima ümitli olun. Birbirinizle düşman değil kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Günahlarınızdan tövbe ederek temizlenin. Günah işleyerek kirlenmeyin. Rabbinize karşı ibâdet ve tâatla süsleniniz. Rabbinizin kapısından ayrılmayınız. O’na yönelmekten yüz çevirmeyin. Tövbe etmeyi geciktirmeyin. Her zaman, Rabbinizden özür dilemekten bıkmayın. Belki o zaman merhamete kavuşursunuz. Cehennemden uzaklaşmaya çalışınız.
Allahü teâlâ, mü’mini, îmânının kuvvetine göre imtihan eder. İmânı kuvvetli ise, imtihanı da çetin ve büyük olur. Resûlün imtihanı, Nebîninkinden daha çetindir. Çünkü Resûlün îmânı daha kuvvetlidir. Nebinin imtihanı, ebdâlin imtihanından daha büyüktür. Ebdâlin imtihanı, velîlerin imtihanından daha büyüktür. Bu mes’ele, Resûlullahın (aleyhisselâm) şu hadîs-i şerîfi ile açıklanmıştır:
“Biz Peygamberler topluluğu, en çetin imtahanlara tâbi oluruz.”
Allahü teâlâ, o büyüklerden belâyı eksik etmez. Onlar devamlı bir huzur ve uyanıklık hâline kavuşuncaya kadar, Allahü teâlâ, onlara belâ göndermekte devam buyurur. Çünkü Allahü teâlâ onları sever. Onlar muhabbet ehlidir. Hakkı severler. Seven sevdiğinden başka bir şeyi tercih etmez. Belâlar onların kalplerini tutar, onların nefisleri için bağdır. Onları, Allahü teâlâdan başkasına meyletmekten meneder. Onlardaki şehevî arzular, lezzet ve rahatlıklara meyil, onlardan alınır. Onların kalplerinde verilene kanâat ve belâlara karşı sabır hâli meydana gelir.
.
Seyyid Muhammed Sincarî
Seyyid Muhammed Sincarî hazretleri 515 (m. 1123)’de Musul’da Sincar bölgesinde doğdu. Şeyh Abdülkadir Geylânî hazretlerinin halifelerindendir. Ondan aldığı vazife ile Cizre’de halkı irşad etti. Moğol istilasında Kayseri’ye hicret ederken 619 (m. 1223)’de yolda vefat etti, Cizre’ye getirilerek defnedildi. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Üstadımız Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî yaşamak, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.”
“Allahü teâlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allahtan başkasına yönelmemesidir.”
“Bid’at yoluna sapmayınız! İtâat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz! Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız.”
“Şükrün esâsı, ni’metin sahibini bilmek, bunu kalp ile itirâf etmek ve dille söylemektir.”
“Allah için hâline sabreden fakir, Allaha şükreden zenginden daha değerlidir. Hâline şükredebilen fakir ise, şükreden zenginden ve sabreden fakirden daha üstündür.”
“Nefsinin peşine düşüp de, rehberi, yol gösterici hakîkî âlimleri dinlemeyen kimse, gerçekten nasipsizdir.”
“İnsan, kendini Kelime-i tevhîd söylemeye, 'La ilahe illallah' demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.”
“Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona fazla mal ve evlat vermez. Böylece, Allaha olan muhabbetini engelleyecek bir ortak olmamış olur. Çünkü Allahü teâlâ Gayyur’dur. İbâdette olduğu gibi, sevgide de ortaklığı kabul etmez.”
“Kim insanlardan bir şey istiyorsa, Allahı tanımadığı için istiyor, îmânı, marifeti ve yakîni zayıf olduğu için istiyor.”
“Kalp, dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve onun geçici lezzetlerinden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhıreti sevmiş olamaz.”
“İyi huy sahibi, insanlardan gelen şeylere aldırmaz. Bu hâl ise, her şeyin Allahü teâlânın dilemesiyle olduğunu bilmektendir. Böyle olan kimse, nefsini hakîr görür.”
Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki: “Tövbe dört esas üzerinedir: 1- Dil ile istiğfar. 2-Kalb ile pişmanlık. 3- Azâ ve organlar ile günahları terk. 4- O günahları bir daha yapmayacağına niyet ve kastetmektir” dedi ve yine Hasen-i Basrî buyurdu: Nasûh tövbesi; bir günâha tövbe etmek ve bir daha, tövbe ettiği şeyi yapmamaktır.
.
Ebü'l-Münzir Hişâm Kureşî
Ebü'l-Münzir Hişâm Kureşî hazretleri Tabiînin hadis âlimlerindendir. 61'de (m. 680) Medine'de doğdu. Eshab-ı kiramdan Abdullah bin Ömer, Câbir bin Abdullah ve Enes bin Mâlik'i gördü ve onlardan hadis rivayet etti. 146 (m. 763)’de vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) anlattı: “Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir avuç taş aldı. Taşlar, Resûlullahın elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra onları Hazreti Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) eline döktüler. Taşlar yine tesbih ettiler. Sonra bizim elimize verildi, fakat tesbih etmediler.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) anlattı: Bir çoban kırda koyunlarını otlatıyordu. Bir kurt gelip koyunlardan birini kapıverdi. Çoban koşarak kurda yetişti ve koyunu tutup kurtardı. Bunun üzerine kurt, lisâna gelip çobana; “Rızkıma niçin mâni oluyorsun? Allahü teâlâdan korkmuyor musun?” dedi. Buna şaşıran çoban, “Hayret! Bir kurt, tıpkı insan gibi konuşabiliyor” dedi. Kurt, çobana; “Asıl hayret edilecek kişi sensin! Çünkü koyunlarının başında duruyorsun da Allahü teâlânın gönderdiği peygamberden haberin yok. Hem O öyle bir peygamberdir ki, Allah O’ndan daha büyük ve şerefli bir peygamber göndermemiştir. Nezdinde makamı pek büyüktür. Cennet kapıları O’na açılmıştır. Cennet ehli, Eshâbına bakıp seyrediyor. Nasıl (Allah rızâsı için) savaştıklarına ibretle bakıyor. Seninle O’nun arasında sâdece bir vâdi var. Haydi git. Sen de Allahın askerleri arasına katıl!” Çoban “Peki benim koyunlarımı kim bekleyecek?” diye sorunca kurt “Ben beklerim. Sen dönünceye kadar onları gözetlerim!” dedi. Bunun üzerine çoban koyunlarını ona teslim edip (orduya katılmak üzere) yürüdü...
Çoban hemen Peygamber efendimizin yanına geldi. Durumu anlattı. Peygamber efendimiz, Çobana,“Haydi kalk anlat” buyurdular. Çoban kalktı, orada bulunanlara hâdiseyi anlattı. Peygamber efendimiz; “Doğru söylemiştir” buyurdular. Çobana dönerek, “Haydi git. Koyunlarını olduğu gibi göreceksin” buyurdular. Çoban gidince koyunlarını eksiksiz buldu. Buna sevindi ve kurda bir koyun kesip verdi. [Bu hâdiseyi anlatanın ve çoban olanın Uhban bin Evs (radıyallahü anh) olduğu rivâyet edildi.]
.
Ömer bin Hüseyin Hırakî
Ömer bin Hüseyin Hırakî hazretleri Hanbelî fıkıh âlimidir. Bağdat'ta doğdu. Burada zamanın büyük âlimlerinden tahsil gören Hırakî, Şii Büveyhîler'in Bağdat'a hâkim olması üzerine Mısır’a, oradan Şam'a hicret etti. Burada 334 (m. 946)’de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kaza, kaderin husûsî bir kısmıdır. Kader, ambara doldurulmuş buğday gibidir. Kaza ise, onu ölçerek vermek gibidir... Ömer (radıyallahü anh), Şam’a geldi. Şehirde veba hastalığı olduğunu işitince, şehre girmedi. “Allahü teâlânın kazasından kaçıyor musun?” dediklerinde; “Allahü teâlânın kazasından, kaderine kaçıyorum” buyurdu ki, kader, kaza şeklini almadıkça değişebilir. Kader, maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, bu maaşın dağıtılmasıdır.
İbn-i Esîr dedi ki: “Kazâ ve kader, birbirinden ayrılmaz. Çünkü, kader temel gibi, kaza da üstündeki bina gibidir.” Kader kelimesinde diyor ki: “Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır.”
Öldürülen kimsenin eceli, münkatı’ değildir. Yani o ânda eceli gelmiştir, ömrü ortadan kesilmemiştir. Herkesin eceli bir tanedir. Her sene, (Şa’bân ayının onbeşinde Berât gecesinde) o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfûzda yazılır.
Dâvûd aleyhisselâmın yanına iki kişi gelip, birbirinden şikâyet etti. Dinleyip karar verip giderken, Azrail (aleyhisselam) gelip;
“Bu iki kişiden, birincisinin eceline bir hafta kaldı, ikincisinin ömrü de bir hafta önce bitmişti, fakat ölmedi” dedi. Dâvûd (aleyhisselam) şaşıp, sebebini sorunca;
“İkincisinin bir akrabası vardı. Buna dargın idi. Bu, gidip onun gönlünü aldı. Bundan dolayı, Allahü teâlâ, buna yirmi yıl ömür takdîr buyurdu” dedi. Bu sebeple Müslüman olan akrabayı ziyâret çok lâzımdır. Hiç olmazsa haftada veya ayda bir ziyâret etmeli, kırk günü geçirmemelidir. Uzak memlekette ise, mektupla gönlünü almalıdır. Dargın, kinli ise de vazgeçmemelidir. Akrabası gelmezse, cevap vermezse de, giderek veya hediye, selâm göndererek, yahut mektup ile yoklamaktan vazgeçmemelidir. Allahü teâlâ, Müslüman olan ve sâlih olan akrabayı ziyâreti emrediyor.
.
Muhammed bin Ahmed
Muhammed bin Ahmed (İbn-i Zuğdân) hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1417 (H.820) senesinde Tunus’ta doğdu. Birçok âlimden fıkıh, mantık, hadîs öğrendi. Sonra Kâhire’ye gitti. Evliyânın büyüklerinden Yahyâ bin Ebi’l-Vefâ ile görüşüp, bereketli sohbetlerine kavuştu. 1476 (H. 881) senesinde Kâhire’de vefât etti. Bu mübarek zat, Peygamber efendimizi sık sık rüyâsında görürdü. Gördüğü rüyâları kendisi şöyle anlatır:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyâmda bana; “Uyuyacağın zaman beş defâ E’ûzü Besmele oku ve sonra şöyle duâ et: 'Ey Allahım! Muhammed’in hakkı için, Muhammed’in yüzünü şu anda ve gelecekte bana göster.' Bunu dediğin zaman, ben sana görünürüm ve aslâ gecikmem” buyurdular.
Bir kere Resûlullah’a okuduğum salât ve selâmlarda acele ettim. Resûl-i ekrem rüyâmda buyurdu ki: “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed derken, yavaş yavaş, harflerin üzerine basa basa söyle. Ancak vakit daralmış ise, o zaman biraz acele edebilirsin. Sana öğrettiğim bu şekil, fazîletli şeklidir. Başka şekillerde getirilen salât ve selâm yine kabul olunur. En iyisi, salâtın başlangıcında bir kere de olsa, tam mânâsı ile, yavaş yavaş salât ve selâmın tamâmını getirmelisin, noksan bırakmamalısın.” Sonra Resûl-i ekrem, bana tam salât ve selâmın şeklini şöyle tâlim buyurdular:
“Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin kemâ salleyte alâ seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli seyyidinâ İbrâhîme ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin kemâ bârekte alâ seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli seyyidinâ İbrâhîme fil âlemîn, inneke hamîdün mecîd. Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtühü.”
“Bir gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm ve; 'Ey Allahü teâlânın Resûlü! Birçok kimse, sizi rüyâda sık sık gördüğüme inanmıyorlar' dedim. Mübârek elini kalbimin üzerine koydu ve; 'Ey evlâdım, gıybet haramdır. Sen, (Ey müminler! Zannın çoğundan sakınınız! Çünkü, zannın çoğu günâh olur. Birbirinizin kusûrunu araştırmayın! Birbirinizi gıybet etmeyin!) [Hucurât-12] meâlindeki âyet-i celîleyi okumadın mı?” buyurdu. Sonra Resûl-i ekrem şöyle buyurdu:
“Eğer başkasının gıybet etmesini dinlemek mecburiyetinde kalırsan, İhlâs ve Mu’âvvizeteyn (Felak ve Nas) sûrelerini oku. Hâsıl olan sevâbı, gıybeti edilenlere hediye eyle. Çünkü gıybet ile sevap, ikisi de birbirlerini takip ederler ve Allahü teâlânın izni ile denk olurlar.”
.
Şemsüddîn Muhammed Râzî
Şemsüddîn Muhammed Râzî hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. 767'de (m. 1365) Afganistan’da Herat'ta doğdu. Sadeddin Teftâzânî ve Seyyid Şerîf Cürcânî’nin talebesidir. Tahsilini tamamlayıp Kudüs'e, sonra Kahire'ye gitti. Önce Hanefi iken, o memleketler Şâfiî olduğu için bu mezhebe geçti. Tekrar Kudüs'e dönerek 829'da (m. 1426) Kudüs'te vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Âlimler, erkekler için kabirlerin ziyâretinin müstehab olduğunda icmâ etmişlerdir. Bunu bildirenlerden birisi de, Ebû Zekeriyyâ Nevevî’dir. Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret husûsunda, erkek ile kadın arasında fark yoktur.
Resûlullah efendimizin kabr-i şerîflerinin dışındaki kabirlerin ziyâretine gelince, erkeklere müstehab olduğunda icmâ vardır. Kadınlara gelince, Şafiî mezhebine göre burada dört şekil vardır. Birincisi ve en meşhuru; kadının, Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfinden başkasını ziyâret etmesi mekrûhtur. Âlimlerin ekserisi, bundan başkasını zikretmemişlerdir. İkincisi; caiz olmadığıdır. Üçüncüsü; ne müstehabdır ne mekruhtur. Bilakis mübahtır. Dördüncüsü; kadınların âdetleri olduğu üzere, geçmiş hâtıralarını sayıp inleyerek üzülmek ve ağlamak için olursa, haramdır. Böyle bir şey olmadan, sadece ibret almak için ise mekruhtur. Ancak kadın yaşlı ise mekruh olmaz.
Kabirleri ziyâret birkaç kısımdır.
Birinci kısım: Sâdece ölümü ve âhıreti hatırlamak için olur. Bunda, sahiplerini tanımadan sâdece kabirleri görmek kâfidir. Burada, onlar için af ve mağfiret dilemekten başka bir maksat yoktur. Bu ise müstehabdır. Çünkü Resûlullah efendimiz;
“Kabirleri ziyâret ediniz! Bu ziyâretler, sizlere âhıret gününü hatırlatır” buyurdu.
İkinci kısım: Kabirlerin sahiplerine duâ etmek için ziyâret etmektir. Bu, her Müslüman için müstehabdır.
Üçüncü kısım: Hayır ve salah sahibi kimselerden olan kabir sahiplerinden bereketlenmek için olur.
Dördüncü kısım: Kabir sahibinin hakkını eda etmek için olur. Bir kimsede başkasının hakkı varsa, o kimsenin, o hakkı olan şahsa hem sağlığında hem de vefâtından sonra iyilik yapması gerekir. Vefâtından sonra o şahsın kabrini ziyâret etmek bu iyiliklerdendi
.
Alâüddîn Alî Bağdâdî
Alâüddîn Alî Bağdâdî hazretleri tefsir, hadis ve fıkıh âlimidir. 678'de (m. 1279) Bağdat'ta doğdu. İlk tahsilinden sonra gittiği Şam’da Sümeysâtiyye Hankahı'nda bir müddet şeyhlik yaptı. Daha sonra Halep’e yerleşerek talebe yetiştirdi. 741 (m. 1341)’de vefat etti. Hâzin tefsiri adıyla meşhur olan Lübâbü’t-te’vîl kitabında buyuruyor ki:
İnsanın bir işi yapmak istemesi için, önce bu işi görerek, işiterek, düşünerek hâtırlaması, kalbine gelmesi lâzımdır. İnsan, kalbine gelen bir şeyi ister veya istemez. Meselâ, ben bir şeyi faydalı bulurum, yapmak isterim. Siz de lüzumsuz görür, yapmak istemezsiniz. İşlerinde hür olduğunu söylediğiniz insanların iş yapmayı önceden kalbine getiren, faydalı, lüzumlu olup olmadığını bildiren kimdir? Bendeki düşünce, sizde niçin hâsıl olmaz? Hâsıl oldu ise, size niçin lüzumlu görülmez? İşte bu çeşitli sebepler, insanın elinde değildir. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçı (İnsanlar irâdeli işlerinde hür iseler de, irâde ve ihtiyârlarında hür değil, mecbûrdur) demişlerdir. Kur'an-ı kerimde Dehr sûresindeki âyet-i kerimeye, Ebül-Hasen-i Eş'arî hazretleri, (Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini istersiniz!) manasını vermiştir.
Kasas sûresinin altmışsekizinci âyetinin meâl-i şerifi, (Rabbin, kendi istediğini yaratır. Yalnız O ihtiyâr eder, seçer. Onların irâde ve ihtiyârları yoktur) ve Enfâl sûresi yirmidördüncü âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Muhakkak biliniz ki, Allahü teâlâ, insan ile kalbi arasına girer) ve Kasas sûresinin ellialtıncı âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Sen sevdiğini doğru yola getiremezsin. Allahü teâlâ dilediğini doğru yola götürür) ve En'âm sûresinin yüzonbirinci âyetinin meâl-i şerifi, (Biz onlara gökten melekleri indirsek ve karşılarında ölüleri konuştursak ve her istediklerini onlara versek, biz dilemedikçe yine îman etmezler) ve bu sûrenin yüzyirmibeşinci âyetinin meâl-i şerifi, (Allahü teâlâ kime hidâyet etmek isterse, onun göğsünü İslâmiyet için genişletir. Dalâlette bırakmak istediğinin göğsünü de, o derece dar ve sıkı bulundurur ki, oraya hakîkatin girebilmesi, sahibinin göğe çıkması gibi mümkün değildir) ve Hûd sûresinin otuzdördüncü âyetinin meâl-i şerifi, (Ben size nasihat etmek istesem bile, Cenâb-ı Hak dalâlette kalmanızı dilemiş ise, size faydası olmaz)dır...
.
Ebû Said Kûzegerânî
Ebû Said Kûzegerânî hazretleri Osmanlı âlim ve velilerindendir. Tebriz yakınındaki Kûzegerân kasabasında 920'de (m. 1514) dünyaya geldi. Gençliğinde iyi bir öğrenim gören Ebû Saîd, Azerbaycan'ı ikinci defa fetheden Kanunî Sultan Süleyman'la birlikte İstanbul'a geldi. 980’de (m. 1572) vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bekara sûresinin yüzyirmibeşinci âyetinde meâlen, (Mescid-i haramdaki Makam-ı İbrâhîm denilen yerde namaz kılın! Biz İbrâhîm'e ve İsmâîl'e emrettik ki, tavâf edenler ve rükû' edenler ve içinde oturanlar ve secde edenler için, benim beytimi temizleyin!) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, Kâbe'ye benim evim diyor. Bunun için Kâbe'ye "Beytullah" denir. Kâbe gibi, bütün câmilere Beytullah denir. Böyle söylemek, câmilerin kıymetlerinin, şereflerinin çok olduğunu bildirmek içindir.
Nûr sûresinin otuzaltıncı âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, bazı evlerin kıymetlerinin yüksek tutulmasını emretti. Kıymeti yüksek olan bu evlerde, Onun ismini zikretmeyi emretti. Buralarda sabah akşam, Allahü teâlâ tesbîh olunur) buyuruldu. Başka bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, namaza zikir buyurdu. Bu âyet-i kerime de, câmilerde namaz kılınacağını gösteriyor. Nisâ sûresinin yüzüncü âyetinde meâlen, (Yeryüzünde sefere çıkınca, salâtı kısaltabilirsiniz!) buyuruldu. Bu âyet-i kerime geldikten sonra, Resûlullah, (farz) namazlarını seferlerde iki rekât kıldı. Bu âyet-i kerimeden sonra, meâl-i şerifi, (Sen, muhârebede Eshâbınla birlikte salât kılarken, cemaatin bir kısmı, seninle birlikte, silâhlı olarak kılsınlar. Bir rekât kılınca, bunlar düşman karşısına gitsinler. Salât yapmayanlar gelip, salâta seninle devam etsinler!) olan âyet-i kerime de, salâtın namaz demek olduğunu, duâ demektir diyenlerin yalan söylediklerini açıkça göstermektedir.
(Mescidleri yol yapmayınız! Mescidlere zikir ve salât için giriniz!), (Evinizdeki salâtınız, benim mescidimdeki salâtınızdan daha kıymetlidir. Fakat farzlar, böyle değildir), (Mescidimde kılınan salât, başka yerlerdeki salâttan bin kat daha sevaptır. Mescid-i haramdaki salât da, benim mescidimdekinden yüz kat daha sevaptır), (Salâtın tâm olması, safları düzeltmekle olur) hadis-i şerifleri, salâtın namaz demek olduğunu ve farzların cemaat ile kılınacağını göstermektedir.
.
Zeynüddîn Muhammed Hemedânî
Zeynüddîn Muhammed Hemedânî hazretleri hadis hafızıdır. 548 (m. 1153)’de İran’da Hemedan'da doğdu. Zamanının büyük âlimlerinden hadis öğrendi. Daha sonra Bağdat'a yerleşti. Şafiî âlimlerinden fıkıh tahsil ederek fetva verecek seviyeye ulaştı. 584 (m. 1188)’de Bağdat'ta vefat etti. Namazın fazileti hakkında şunları anlattı:
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Muhakkak namaz mü’minler üzerine, vakitleri belirli olarak farz olmuştur” buyuruyor (Nisâ-103).
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), hadîs-i şerîflerde buyuruyor ki: “Allahü teâlâ, beş vakit namazı kullarına farz kıldı. Eksiksiz olarak, erkân ve âdabına riâyetle o namazları kılan kimseyi, Allahü teâlânın Cennete koyacağına vaadi vardır. O namazları istenildiği gibi kılmayan kimseye, Allahü teâlânın bir vaadi yoktur. Allahü teâlâ dilerse ona azâb eder, dilerse onu Cennetine koyar.” “Siz birini mescide girerken gördüğünüz zaman, onu imanlı olduğuna şehâdet ediniz.” Peygamber efendimize en faziletli amel sorulunca; “Farzları eda etmek, haramlardan sakınmak” buyurdu. Bir gün Ebû Hüreyre’ye (radıyallahü anh); “Kalemin senin hakkında günah yazmamasını ister misin?” diye sordular. O da, “Evet, yâ Resûlallah” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Allahü teâlânın farz kıldığı şeyleri yap, haram kıldıklarından sakın, sana faydası olmayan sözü terk et, konuşma” buyurdu. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Su, pisliği giderdiği gibi, beş vakit namaz da, günahları giderir.” “Namaz, Cennetin anahtarıdır.” “Kıyâmet gününde, kulun önce namazına bakılacaktır. Eğer namazı tamam ise, diğer amelleri kabul olunur. Eğer namazı eksik ise, diğer amelleri kendisine çevrilir.” “Allahü teâlâ buyurdu ki: Kulum, farzları eda etmekle benim azâbımdan kurtulur. Nafilelerle ise bana yaklaşır.” Peygamber efendimiz Ebû Hüreyre’ye (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: “Ailene namazı emret. Allahü teâlâ sana ummadığın yerden rızık gönderir.”
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen: “... Secde eserinden (çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen) nişanları yüzlerindedir” buyurdu (Fetih-29). buyurdu.
Denildi ki: Secde eseri; huşû nûrudur, bâtından zâhire, kalblerinden yüzlerine vurur ve parlar.
Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Kulun Allaha en yakın olduğu an, secde hâlidir” buyuruyor. Bu hadîs-i şerîf, “Secde et de (Rabbinin rahmetine) yaklaş” (Alâk-19) âyet-i kerîmesinin açıklamasıdır.
.
Cemâleddîn Mahmûd Hasîrî
Cemâleddîn Mahmûd Hasîrî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. 546'da (m. 1151) Buhara'da doğdu. Orada meşhur âlim Kâdîhan hazretlerinden ilim öğrendi. Daha sonra Şam’a giderek Nuriye Medresesinde müderrislik yaptı ve çok talebe yetiştirdi. 636'da (m. 1238) orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Huşû, tazim ve hayâ gibi bâtınî şartlara riâyet ederek, yalnız Allahü teâlânın rızâsı için kılınan namazlar, ilâhî nûrların kalbde parlamasını temin eder. Yer ve gök inceliklerini, rubûbiyyetin sırlarını keşfeden Allahü teâlânın veli kulları, bu mertebeye ancak namazda ve özellikle secdede yükselebilirler. Zîrâ kulun Rabbine en yakın olduğu an secde hâlidir. E’ûzü’yü okuyunca, şeytanın senin düşmanın olduğunu, senin, Allahü teâlâya yalvarıp yakarmanı, Allahü teâlâya secde etmeni, hasedinden dolayı kalbini Allahü teâlâdan çevirmek için fırsat kolladığını, kibrinden dolayı Âdem’e (aleyhisselâm) secde etmemesi yüzünden la’nete uğradığını bil. Şeytana itaat etmekten çok sakın. Çünkü şeytana itaat büyük günahtır. Kırâatleri (Fâtiha ve zamm-ı sûreyi) okuyunca, okuduklarının ma’nâsını bil. Allahü teâlânın o okuduklarında sana olan emrini ve yasaklarını bil. Rükû’ yaptığın zaman, Rabbinin azamet ve kibriyâsını çok yüce, kendi nefsini ise hor ve hakîr olarak gör. Allahü teâlâ her büyükten daha büyüktür. Bu manâyı kalbine ve diline yerleştirmek için, Rabbini tesbihi tekrarla. (Yanî “Sübhâne Rabbiyel-azîm” de!) Secde ettiğin zaman, en şerefli azân olan yüzünü, ayak altında çiğnenen toprak üzerine koy. Çünkü, sen topraktan yaratıldın ve yine oraya döneceksin. Bu anda Allahü teâlânın büyüklüğünü hatırlayarak, “Sübhâne Rabbiyel-a’lâ” de ve bunu tekrar ile bu inancını kuvvetlendir. Teşehhüdde otururken, Allahü teâlânın huzûrunda olduğunu düşünerek edepli bir şekilde otur ve “Ettehiyyâtü” duâsını, manâsını bilerek oku. Selâm verdiğin zaman, hazırda bulunanlara ve meleklere selâm vermeyi ve namazın sona erdiğini niyet etmelisin. Allahü teâlânın fazlı ve keremi ile bu ibadeti yapmaya muvaffak olduğunu bilerek O’na şükretmeyi ve bu namazı, son namazın olduğunu ve belki gelecek namaz vaktine kavuşamayacağını hatırlayarak, gizli ve aşikâr kusurlarından dolayı Allahü teâlâdan kork ve haya et. Bununla beraber, namazını Allahü teâlânın fadlı ve keremiyle kabûl edeceğini ümit et.
.
Hasan bin Muhammed bin Hanefiyye
Hasan bin Muhammed bin Hanefiyye, Hazret-i Ali'nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye'nin küçük oğlu ve hadis âlimlerindendir. Medine'de doğdu. 100 (M. 717)’de orada vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Ebu Hureyre (radıyallahü anh) Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Ne dersiniz, sizin birinizin kapısında bir nehir olsa da ondan her gün beş defa yıkansa onun kirinden bir şey kalır mı?" Oradakiler "Hayır onun kirinden bir şey kalmaz" dediler. Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: "İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah onlarla hataları yok edip siler."
Ebu Hureyre’den gelen bir diğer rivayet de şöyledir:
Bir köylü Peygamber Efendimize "Ya Resulallah! Güzel muameleye en çok hak sahibi olan kimdir?" diye sordu. Şöyle buyurdu: "Annendir, sonra yine annendir, sonra yine annendir, sonra da babandır, sonra da sana yakın olanlardır."
Amr bin Said anlatır:
"Hazret-i Osman'ın yanında idim. Abdest almak için su istedi ve şöyle dedi:
-Peygamber Efendimizi şöyle derken işittim: Hiçbir Müslüman kişi yoktur ki ona farz namazın vakti gelir de namazın abdestini, huşuunu, rükûsunu güzelce yapsın da, namazdan önceki büyük günah işlemediği hâldeki diğer günahlarını örtmesin. Bu durum her zaman için de böyledir."
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
“Kadınlarınız taşkınlık yapınca, gençleriniz fâsık olunca, siz nasıl olursunuz?” “Bu olur mu yâ Resûlallah?” dediler. “Evet, nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bundan kötüleri olacaktır” buyurdu. “Bundan kötü ne olabilir yâ Resûlallah?” dediler. “Evet, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmadığınız zaman nasıl olursunuz?” buyurdu. “Bu hiç olur mu?” dediler. “Evet, nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bundan kötüleri olacaktır” buyurdu. “Bundan kötüsü hangisidir?” dediler. “Ma’rûfu münker, münkeri ma’rûf gördüğünüz zaman nasıl olursunuz?” “Bu da mı olacaktır yâ Resûlallah?” dediler. “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bundan kötüsü olacaktır” buyurdu. “Bundan büyük hangi kötülük olur?” dediler. “Münkerle emir, ma’rûftan nehyettiğiniz zaman nasıl olursunuz?” buyurdu. “Bu da olacak mıdır yâ Resûlallah?” dediler. “Evet, olacaktır” buyurdu
.
Emîr Necmüddîn Dehlevî
Emîr Necmeddîn Dehlevî hazretleri Hindistan’da yaşamış olan evliyanın büyüklerindendir. 651’de (m. 1253) Bedâyûn'da doğdu. Çocukluğunda ailesiyle birlikte Delhi'ye geldi. Çeştiyye yolu büyüklerinden Nizâmüddin Evliyâ hazretlerine intisap etti. İcazet verilerek Devletâbâd'a (Devagiri) gönderildi ve burada talebe yetiştirdi. 727 (m. 1327)’de orada vefat etti. Bir sohbetinde talebelerine buyurdu ki:
İnsanlar, yaptıkları hatalı işlere pişman olurlar ve âhıret işlerine rağbet ederlerse, dünya işlerinden kalpleri soğur. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bir kimse dünyadan kaçırdığı bir şeye esef ederse (üzülürse), Cehenneme bin yıllık yol yaklaşmış olur. Âhıretten kaçırdığı bir şey için esef ederse, Cennete bin yıllık yol yaklaşmış olur.” Bunun manasını iyi anlamalı. Aklı başa toplamalı, insaf etmeli, cenâb-ı Hakka kimse hile yapamaz. Binlerce ilim meclisini kaçırdık. Binlerce hayırlı işi kaçırdık. Biliniz, boş ve gıybet dolu sözleri kulağımız dinliyor. Hiçbirine pişmanlık duymuyoruz. Eğer bir parça ekmek bizden bir dervişe geçse veya birkaç kuruş paramız ziyan olsa, rüzgâr ağaçlarımızdan birkaç meyve düşürse veya su götürse, o kadar hasret ve nedamet çekiyoruz ki, onun üzüntüsü günlerce sürüyor. Hâlimiz ve yolumuz böyle iken, bir de kalkmış, biz salah ehliyiz diyoruz. Dünya (hâşâ) mabûdumuz olmuş. Şu hadîs-i şerîfi hiç unatma ki, böylece kalbini dünyaya yöneltmekten vazgeçip, cenâb-ı Hakka çeviresin. Peygamber efendimiz “Yâ Rabbî, bana rızık ver!” diye duâ eden bir köylüye rastladı. Buyurdu ki: “Ey köylü! Allahü teâlânın ezelde senin için takdîr etmiş olduğu rızkı mı istiyorsun?” (O kimse) “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz; “Kim Allahü teâlânın kendisi için takdîr etmiş olduğu rızkı (endişe ederek) isterse, Allahü teâlâyı itham etmiş olur. Kim de Allahü teâlâyı itham ederse, kâfir olur. Sen Allahü teâlânın ihsânından iste!” buyurdu. Ama biz işi kolaya aldık ve ne söyleyeceğimizi düşünmüyoruz. Gaflet ve sefâhet atına dizgin takmışız. Bizi hep kötü arkadaşa götürmektedir. Birisi kalkıp diğer birine yardım ve hizmet etse, ona teşekkür ederler ve o kimse, ona ve evlâtlarına yardım eder. Eğer bir kimse insanların kapısından cenâb-ı Hakkın dergâhına dönerse ve tövbe ederse, binlerce insan ve cin şeytanları ortaya çıkıp onu aldatmaya çalışır.
.
Harputlu Abdüllatif Efendi
Harputlu Abdüllatif Efendi son devir Osmanlı âlimlerindendir. 1257 (m. 1842)’de Harput'ta doğdu. İstanbul'da Fâtih medresesini bitirip icazet aldıktan sonra Beyazıt Camii dersiâmlığı ile Meclis-i Tedkîkat-ı Şer'iyye üyeliğine tayin edildi. Medresetü'l-vâizîn'de de kelâm dersleri okutan Abdüllatif Efendi 1334 (m. 1916)’da İstanbul'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Orada (Kûba mescidinde),günahlardan ve pisliklerden temizlenmeyi seven kişiler vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever” buyuruyor (Tevbe-108). Resûl-i ekrem efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Temizlik îmânın yarısıdır” buyurdu. Hazret-i Osman (radıyallahü anh) şöyle anlattı: Resûl-i ekrem efendimiz ile beraber idim. Huzûrunda abdest alan birisi var idi. Bu sırada Resûlullah efendimiz güldüler. Bunun üzerine “Niçin güldünüz, yâ Resûlallah?” dedim. Resûl-i ekrem efendimiz, “Allahü teâlânın, abdest alan kuluna olan ikramına güldüm. Abdest alıp azâlarını yıkayan her kul, ne zaman bir uzvunu yıkarsa, o uzuvdan su ile beraber günahlar dökülür” buyurdu.
Taharetin dört mertebesi vardır. Birincisi; azâları haramlardan ve günahlardan temizlemek. İkincisi; kalbi, kötülenen ve sevilmeyen sıfatlardan temizlemek. Üçüncüsü; kalbini, Allahü teâlâdan başkasının sevgisinden temizlemek. Dördüncüsü; bedeni, zâhirî pislikten temizlemek, yanî abdest ve gusül abdesti almak. Zâhirî temizliğin, kalbdeki nûrun parlamasında büyük tesiri vardır. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Abdest üzerine abdest almak, nûr üzerine nûrdur” buyurdu. Kalbin marifetlerinin tesirleri, azâlar üzerine aktığı gibi, zâhirî temizliğin de, bâtın üzerinde tesiri büyüktür.
Denildi ki: “Kıyâmet günü bir kavim, yüzleri parlak yıldızlar gibi olduğu hâlde haşrolunacaktır. Melekler: 'Siz ne amel işlediniz ki, yüzünüz böyle parlak?' diye sorarlar. Onlar 'Ezanı duyunca başka hiçbir şeye bakmaz, hemen abdest alır, cemaate giderdik' derler. Sonra başka bir topluluk getirilir. Bunların yüzleri ise Ay gibi parlamaktadır. Melekler onlara da amellerini sorunca, onlar da; 'Biz dünyada iken, vakit girmeden abdest alırdık' derler. Daha sonra başka bir topluluk getirirler. Onların ise yüzleri Güneş gibi parlamaktadır. Onlara da amelleri sorulunca, 'Biz ezanı mescidde dinlerdik' derler.”
.
Saîd ibni Müseyyib
Saîd ibni Müseyyib hazretleri Tâbiîn devrinde Medîne'de yetişen yedi büyük âlimdendir. 636 (H.15) yılında doğdu. Hazret-i Ebû Bekir'den mürsel olarak, hazret-i Ömer'den, hazret-i Osman'dan, hazret-i Ali'den, Sa'd bin Ebî Vakkâs'tan, Abdullah ibni Abbâs'tan, Abdullah bin Ömer'den, Ebû Katâde'den, Ebû Hüreyre'den, hazret-i Âişe'den ve babası Müseyyeb'den daha birçok Sahâbiden “radıyallahü anhüm” hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. En çok Ebû Hüreyre'den hadîs rivâyet etti. 710 (H.91) yılında Medîne'de vefât etti. Saîd ibni Müseyyib bildirdi ki:
"Dindar dost aramayı teşvik etmek üzere hazret-i Ömer şöyle buyurmuştur: Sâdık dost bul ve onların arasında yaşa! Dürüst ve samimi arkadaşlar, genişlikte süs ve ziynet; darlıkta yedek sermayedirler. Dostunun sana düşen işini güzelce gör ki, lüzumunda sana daha güzeli ile karşılıkta bulunsun. Düşmanından uzaklaş, her dosta bel bağlama, ancak emin olanları seç. Emin olanlar, Allahü teâlâdan korkanlardır. Kötü insanlarla düşüp kalkma, onlardan kötülük öğrenirsin. Onlara sırrını verme, ifşâ ederler. İşlerini, Allah'tan korkanlara danış ve onlarla istişâre et."
Gece olunca, nefsini muhatab alır, ona: "Ey bütün şerrin yuvası, kalk bakalım. Allah'a yemin olsun, seni yorgun bir deve hâline getirip bırakacağım" der. Sabaha kadar ibâdet ederdi. Bu sebeple ayakları şişerdi. Bu defâ da nefsine; "İşte böyle olacaksın; aldığın emir bu yoldadır ve bunun için yaratıldın" derdi.
Hikmet dolu sözlerinden bâzıları şunlardır:
"Dünyâyı toplayan bir kimsenin niyeti, dînini korumak, yakınlarına bakmak, ibâdet için kuvvet kazanmak değilse, onda hayır yoktur."
Yaşı yetmişi geçmişti. Yine de; "Bana göre, en çok korkulacak şey, kadınlardır. Şeytan bir adamı, başka yollardan aldatamayınca, ona kadın ile yaklaşmaya çalışır" buyururdu.
Gıybet hakkını helâl et, diyenlere, o; "Onu ben haram etmedim ki, helâl edeyim, onu haram eden Allahü teâlâdır. Sonuna kadar da haramdır" derdi.
"Kırlarda namaz kılan kimsenin, sağında ve solunda iki melek durur ve onunla kılarlar. Ezan okur ve kâmet getirirse arkasında dağlar gibi melekler saf bağlar."
"İnsanların hepsi Allahü teâlânın muhâfazası altındadır. O, insanlar için bir şey dilerse, buna kimse mâni olamaz."
.
Fenârizade Muhyiddin Çelebi
Fenârizade Muhyiddin Çelebi 13. Osmanlı Şeyhülislâmıdır. İlk Osmanlı Şeyhülislâmı Molla Fenarî'nin oğlunun torunu olup 883 (m. 1478)’de Bursa'da doğdu. Medreseden mezun olunca müderrislik ve kadılık, Anadolu ve Rumeli Kadıaskerliği yaptıktan sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafında Şeyhülislamlık makamına getirildi. 954 (m. 1548)’de İstanbul’da vefat etti. Bir dersinde cemâatin fazileti hakkında şunları anlattı:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Cemâatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmiyedi derece daha üstündür.” “Bizim ile münâfıklar arasındaki fark, yatsı ve sabah namazlarında bulunmaktır. Onlar bu iki namazda bulunmazlar.”
Sa’îd bin Müseyyib buyurdu ki: “Yirmi senedir, ben ezanı mescidde dinledim.”
Hâtim-i Esam dedi ki: “Cemâati kaçırınca, sâdece Ebû İshâk Buhârî beni taziye ederdi. Halbuki benim bir oğlum vefât etseydi, şehrin bütün insanları beni taziye ederdi. Görülüyor ki, dînen günah olan bir şey, insanların yanında, dünyaya âit üzüntülerden daha hafif kalmaktadır.”
Şöyle rivâyet edilir: “Selef-i sâlihîn, cemâatle tekbîri kaçırdıkları zaman, birbirlerine üç gün taziyede bulunurlardı. Cemâati kaçırdıkları zaman ise, yedi gün taziyede bulunurlardı.”
Ka’b-ül-Ahbâr (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Dört kimse için ma’zeret yoktur. Birincisi, Mekke-i mükerremeye gidecek kadar imkânı olup da hacca gitmeyen, ikincisi, önüne konulmuş yemek olduğu hâlde, kapıda duran fakiri eli boş olarak geri çeviren. Üçüncüsü, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkere (iyiliği yapıp, kötülükten menetmeye) gücü yettiği hâlde bunu terk eden. Dördüncüsü, ezanı duyup da ona icabet etmiyen kimse.”
Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh) şöyle anlattı: Biz, yedi kişi bir yerde bulunuyorduk. Yanımıza Resûl-i ekrem efendimiz geldi ve “Rabbiniz ne buyuruyor biliyor musunuz?” dedi. Biz, “Allah ve Resûlü bilir” dedik. Bunun üzerine Server-i âlem efendimiz; “Rabbiniz buyuruyor ki; kim evinde abdest alır, sonra ibadet etmek için câmiye gelirse, onun için benim katımda, kendisine azâb etmeyeceğime dâir bir ahd olur” buyurdu.
Resûl-i ekrem efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Kırk gün, iftitah tekbirini kaçırmamak şartıyla, beş vakit namazı cemaat ile kılan kimseye; Allahü teâlâ, biri nifaktan, diğeri de Cehennemden azâd olmak üzere iki berât yazar” buyurdu.
.
Ebû Said Makbûri
Ebû Said Makbûri hazretleri, hadis âlimlerindendir. Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Medine’de doğdu, fakat Efendimizin vefatında henüz küçük olduğu için eshab-ı kiramdan olamadı. 100 (m. 718) yılında Medine'de vefat etmiştir. Rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler "Kütüb-i sitte"de yer almaktadır. Bunlardan bazıları:
Muaz bin Cebel (radıyallahü anh)'dan rivayet edilmiştir:
"Resûlullah Efendimiz ile beraber bir seferde idim. Bir gün yakınında bulundum. Beraber yürürken:
-Ya Resulallah beni cennete koyan, cehennemden de uzaklaştıran bir amel bildir, dedim. Şöyle buyurdu:
-Sen gerçekten büyük bir şeyden sordun. Ama bu Allah'ın kendisine kolaylaştırdığı kimseye mutlaka kolay gelir. Allah'a O'na ortak koşmadan kulluk edersin, namazı dosdoğru kılarsın, zekatı verirsin, ramazan orucunu tutarsın, Kâbe'yi de haccedersin. Sana hayır kapılarını göstereyim mi? dedi. Ben de;
-Evet Ya Resulallah, dedim. Şöyle buyurdu:
-Oruç zırhtır, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür. Kişinin gecenin ortasında kıldığı namazdır. Sonra da şu âyeti okudu: [Yanları yataklardan uzak durur (az uyurlar), Rablerine ümit ve korku ile dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan harcarlar.] (Secde:16) Sonra şöyle buyurdu:
-İşin başını, temel direğini, en üst noktasını bildireyim mi? Ben de;
-Evet bildir Ya Resulallah, dedim. Şöyle buyurdu:
-İşin başı İslam'dır, temel direği namaz, en üst noktası da Cihaddır. Sonra şöyle buyurdu:
-Bunların hepsini tutanı bildireyim mi? Ben de;
-Evet bildir Ya Resulallah, dedim. Dilini işaret etti ve;
-Şunu tutmandır. buyurdu. Ben dedim ki:
-Ya Rasulallah biz konuştuklarımızdan sorguya çekilecek miyiz? Şöyle buyurdu:
-İnsanlar dillerinin ekip biçtiğinden başka yüzüstü cehenneme sürülürler mi?"
Ebu Hureyre (radıyallahü anh)'dan rivayet edilmiştir:
Bir adam Resûlullah Efendimize geldi ve şöyle dedi:
-Ya Resulallah benim güzel muamele etmeme insanlardan en çok kim hak sahibidir? Şöyle buyurdu: “Annendir” “Sonra kimdir?” dedi. “Annendir” buyurdu. “Sonra kimdir?” dedi. “Annendir” buyurdu. “Sonra kimdir?” dedi. “Babandır” buyurdu.
.
Ahmed bin Ezdâz Hulvânî
Ahmed bin Ezdâz Hulvânî hazretleri kıraat âlimidir. İran’da Rey şehrinde doğdu. Mekke, Medine, ve Kûfe'de zamanın büyük âlimlerinden kıraat ilmi tahsil etti. Sonra Rey şehrine dönerek burada talebe yetiştirdi. 250 (m. 864)’de orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kur’an-ı kerim okumanın fazilet ve sevabı hakkında vârid olan birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif, onu tilavet etmeyi teşvik ederek, dünya ve ahirette insana kazandırdıkları üzerinde durmuştur. Bu konudaki ayet-i kerimelerden bazıları şunlardır: “Sana vahyedilen Rabbinin kitabını oku” (Kehf Suresi, 7. ayet)
“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu, hakkını gözeterek okurlar” (Bakara Suresi, 121. ayet)
“Allah’ın kitabını okuyup ona uyanlar, namazı hakkıyla ifa edenler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan, gizli ve aşikâr olarak hayır yolunda harcayanlar, ziyan ihtimali olmayan bir ticaret umarlar.” (Fatır Suresi, 29. ayet)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı Kerimi öğrenen ve öğretendir.”
“Kur’ân-ı kerim okuyun! Zira Kur’an, kıyamet günü okuyana şefaatçi olarak gelir”
“Kim Kur’ân-ı kerim okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabul ederse Allah, o kimseyi Cennet'e koyar. Ayrıca hepsine Cehennem şart olmuş bulunan ailesinden on kişiye şefaatçi kılınır.”
“Kim gece on âyet okursa gafillerden sayılmaz. Yüz âyet okuyan kânitînden, bin âyet okuyan ise mukantarînden sayılır.”
“Kur’ân-ı kerimi maharetle okuyan bir insan, Kirâmen Kâtibin melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen fakat halis bir niyet ile okumaya çalışan, okurken de kem-küm edip dili dolaşan ve Kur’ânı okumak ona zor geldiği halde okuyan insana da iki sevap vardır.”
“Kur’ân-ı kerimden tek bir harf okuyana bile bir sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben 'Elif lâm Mîm' bir harf demiyorum. Aksine 'Elif' bir harf, 'Lâm' bir harf, 'Mîm' de bir harftir.”
“Ümmetimin en faziletli ibadeti Kur’an okumaktır.”
“Oturup, Allah'ın kitabından bir âyeti anlaman, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır.”
.
Muhammed bin Abdüsselâm Huşenî
Muhammed bin Abdüsselâm Huşenî hazretleri hadis ve nahiv âlimidir. 221'de (m. 836) Endülüs’te (İspanya) Ceyyân'da (Jaen) doğdu. İlim tahsil etmek için Mekke, Basra, Bağdat, Mısır’a gitti. Sonra Kurtuba'ya (Cordoba) yerleşti ve orada çok talebe yetiştirdi. 286 (m. 899)’da Kurtuba'da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Birisi Peygamber Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) “En faziletli amel hangisidir?” diye suâl etti. “Allahü teâlâya îmândır” buyurdu. “Sonra hangisidir?” dedi. “Allah yolunda cihâddır” buyurdu. Soran kimse, “Sonra hangisidir?” diye suâl edince, “Hacc-ı mebrûrdur (kabul olunmuş hacdır)” buyurdu.
“Eğer siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.” “Sizden birisi namaz kıldığı zaman, konuşmadığı ve namaz kıldığı yerden ayrılmadığı müddetçe, melekler o kimse için; 'Allahım! Onu af ve mağfiret eyle! Ona merhamet eyle' diye duâ ederler.” “Muhammed’in nefsi kudret elinde bulunan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâ indinde misk kokusundan daha hoştur. Allahü teâlâ, 'Kulum, oruç için vereceğim mükâfattan dolayı, yemesini, içmesini ve şehvetini terk ediyor. Orucun karşılığını ben veririm' buyurur.” “Bana itaat eden, Allahü teâlâya itaat etmiş olur. Bana karşı gelen, Allahü teâlâya karşı gelmiş olur.” “Sizden birisi imâm olduğu zaman, namazı hafif kıldırsın. Çünkü onlar arasında, zayıf, yaşlı ve hasta olabilir. Sizden birisi yalnız kıldığı zaman, istediği kadar uzatsın.”
“Muhammed’in nefsi kudret elinde bulunan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, îmân etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe, kâmil bir îmân ile îmân etmiş olamazsınız. Size, riâyet ettiğiniz takdîrde birbirinizi çok seveceğiniz bir şeyi bildireyim mi?” Eshâb-ı Kirâm, “O şey nedir, yâ Resûlallah?” dediler. “Aranızda selâmı yayınız” buyurdu. “La ilahe illallah diyen ve iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir kimse bulunduğu müddetçe, kıyâmet kopmaz.” “Bir kimse farz olan namazı kılar, fakat namazın rükû’unu, secdesini, tekbîrini ve onda tazarrûyu (yalvarmayı) tam yapmazsa, o kimse sermâyesini bitiren tüccâra benzer.” “Safları, doğru ve düzgün yapmak, namazın güzelliğindendir.”
.
Ali bin İbrahim Husrî
Ali bin İbrahim Husrî hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 593 (m. 901)’de Basra'da doğdu. Gençlik yıllarında Bağdat'a giderek Ebû Bekr Şiblî'nin sohbetlerine devam etti ve icazet aldı. Mansur Camii'nin karşısındaki dergahında talebe yetiştirdi. 371 (m. 981)’de Bağdat'ta vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Allahü teâlânın evliyâ kullarının üstünlüğünü kabul etmeli ve onlara çok hürmet göstermelidir. Çünkü onlara, kıyâmet gününde korku ve hüzün yoktur. Velî olan kimse, cenâb-ı Hakka pek fazla muhabbet besler, îmânları kemâl mertebesindedir ve takvâ üzeredirler. Allahü teâlâ, evliyâsına zorluk göstermez.
Bazı semâvî kitablarda;
“Benim evliyâ kullarımdan birine eziyet eden, bana harp ilân etmiş olur” buyurulmaktadır.
Cenâb-ı Hak, evliyâ kullarını korur, onlara eziyet edenlerden intikam alır. Onları sevenleri ise muhafaza eder, korur. Evliyâ ile beraber olmalı, onları sevmelidir. Onlar hakkında kötü olan sözleri hiçbir zaman sarf etmemeli, sû-i zan etmeyip, hüsn-i zan içinde bulunmalıdır.
Allahü teâlânın sevgili kulları olan evliyâyı vesile ederek, cenâb-ı Haktan bir şeyler istenebilir. Onları vesile ederek bazı ihsânlara kavuşulursa, bu yardımları ve ihsânları evliyâdan bilmemek lâzımdır, ihsânı yapan Allahü teâlâdır. Çünkü veliler, kendiliklerinden bir şey yapmazlar. Allahü teâlâ onları çok sevdiği için, onların duâ ve hatırı ile yaratır.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki:
“Saçları dağınık, kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemîn etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için o şeyi yaratır.”
Allahü teâlâ, sevdiği kullarını yalancı çıkarmamak için, yemîn ettikleri şeyleri bile yaratınca, duâlarını elbette kabûl buyurur.
Allahü teâlâ Mü’min sûresinin altıncı âyetinde meâlen;
“Bana duâ ediniz; duânızı kabul ederim” buyurdu. Duâların kabûl olması için şartlar vardır. Bu şartları taşıyan duâ, elbet kabul olur. Herkes bu şartları bir araya getiremediği için, duâlar kabul olmuyor. Bu şartları yerine getiren velilerin, âlimlerin duâ etmeleri için, onlara yalvarmak, şirk olmaz. Allahü teâlâ, söylenilenleri, sevdiklerinin rûhlarına işittirir. Onların hatırı için istenileni yaratı
.
Cemâleddin Hulvî
Cemâleddin Hulvî hazretleri meşhur Halvetî şeyhlerindendir. 982'de (1574) İstanbul'da Şehremini’de doğdu. On dört yaşında iken Necmeddin Hasan Efendi’ye intisab ederek Halvetî icazeti aldı. Bu arada devlet hizmetine girdi ve Dîvân-ı Hümâyun çavuşu oldu. Emekli olunca Mısır'a gitti. 1064 (m. 1654)’de orada vefat etti. Lemezât-ı Hulviyye isimli eserinde şöyle yazmaktadır:
Üstadımız Şeyh Şemseddîn Sivâsî hazretleri, Sultan Üçüncü Mehmed Hân’ı küffar üzerine cihada teşvik eyledi ve kendisi de onunla beraber Eğri Seferine katıldı. Muharebe esnasında bir ara askerin dağıldığını görerek bizzat müridan ile düşmana hücûm etti. Bunu gören asker de toparlanıp küffar üzerine yürüdü ve zafer kazanıldı. Şeyh Şemseddîn Sivâsî hazretleri, zaferi müjdelemek üzere pâdişâhın huzûruna çıktı ve aralarında şu konuşma geçti. Pâdişâh;
“Buyurun ey gönlümün sultânı” dedi. Şemseddîn Sivâsî; “Vaadini yerine getiren, kuluna yardım eden ve kâfirleri hezîmete uğratan Allahü tealaya hamd olsun. Ey benim pâdişâhım! Eğer dinlerseniz birkaç kelime nasihat etmek isterim” deyince, pâdişâh; “Ey insanlara hakkı tavsiye eden üstadım! Buyurun. Hak olan sözü dinlerim” dedi. Şemseddîn Sivâsî; “Ey benim pâdişâhım! Yeryüzünde Allahü teâlânın halîfesi olanların niyetleri; Allahü teâlânın rızâsını kazanmak olup, dayandıkları ve güvendikleri, Allahü teâlâ olması gerekir. Savaşta askerlerin çokluğuna güvenmeyip, kuvvet ve kudret sahibi Allahü teâlâya tevekkül etmek gerekir. Âyet-i kerîmelerde meâlen; (Siz de, düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar, her türlü kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın) [Enfâl-60] ve (Ey îmân edenler! Düşmana karşı hazırlığınızı görün ve silâhlarınızı takınarak cihâda hazır olun da, birlikler hâlinde savaşa çıkın, yahut toptan seferber olun) [Nisa-71] emredildiği üzere, savaş için gerekli hazırlıklar yapılmalı. Ancak, buna güvenmeyip Allahü teâlâya tevekkül ve itimat etmelidir. Eğer Allahü teâlâya güvenmeyip askere ve cephâneye güvenilir ise, hezimet zuhur eder. Kalbden cenâb-ı Hakka tam tevekkül edip, hâlis kalb ile yönelebilirsen, zafer müyesser ve mukadder olur. Bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun.”
.
Muhyiddîn Acemî Efendi
Muhyiddîn Acemî Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Sultan İkinci Bâyezîd devrinde yaşadı. Molla Gürânî’nin ders halkasında yetişti. İcazet verildikten sonra, bazı medreselerde müderris olarak vazife yaptı. Edirne Kadılığına tayin olundu. Bu vazîfeye devam ederken orada vefât etti. “Sadr-uş-Şeri’a” adlı eserin “Şehîdlik” babına yazdığı risalesi vardır. Bu eserinde şöyle anlatır:
Üç türlü şehit vardır: Âkıl ve bâlig bir Müslüman, harpte din düşmanları ile, Allah için cihâd ederken, düşman tarafından, sulhta âsîler, yol kesiciler, şehir eşkıyâları, gece hırsız tarafından, zulümle, haksız olarak, vurucu veya kesici vâsıtalarla öldürülünce, hemen ölürlerse veya Müslümanların ve ehl-i zimmetin canlarını, mallarını korumak için olan çarpışma yerinde bulunan ölü üzerinde yara, kan akması gibi öldürülme alâmetleri görülürse veya şehirde öldürülmüş bulunup, kâtili bilinir ve kısas yapılması lâzım gelirse, bunlara (Dünya ve âhıret şehidi) ve (Tâm şehit) denir.
Tâm şehit yıkanmaz. Kefene sarılmaz. Kefen miktarından fazla olan elbisesi soyulup, çamaşırı ile defnolunur. Cenâze namazı, Hanefî’de kılınır. Şâfi’î mezhebinde kılınmaz. Âhirette de şehit sevâbına kavuşurlar.
Boğularak, yanarak, garip, kimsesiz olarak, duvar ve enkaz altında kalarak ölenler ve ishâlden, tâûndan, lohusalıkta, sara hastalığından, Cum’a gecesinde ve gününde, din bilgilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler ve âşık olup, aşkını, iffetini, nâmusunu saklarken ölenler, zulüm ile hapsolunup ölenler, Allah rızâsı için müezzinlik yaparken, İslâmiyete uygun ticâret yaparken, çoluk çocuğuna din bilgisi öğretirken ve ibâdet yapmaları için çalışırken vefât edenler, her gün yirmi beş kerre (Allahümme bârik lî filmevt ve fî-mâ ba’d-el-mevt) okuyanlar, Duhâ yani kuşluk namazı kılanlar, her ay üç gün oruç tutanlar, yolculukta da vitir namazını terk etmeyenler, ölüm hastalığında, kırk kerre (Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü min-ez-zâlimîn) okuyanlar, her gece Yasîn okuyanlar, abdestli olarak yatanlar, devamlı olarak mudârâ edenler [yani dîni korumak için dünyalık verenler], gıdâ maddeleri getirip ucuza satanlar, soğukta gusül abdesti alınca hastalanıp ölenler, her sabah veya akşam devamlı olarak üç kerre (E’ûzü billâhissemî’il’alîmi mineş-şeytânirracîm...) ile (Haşr) sûresinin sonunu [Hüvallahüllezî'yi] okuyanlar (Âhıret şehîdi) olurlar.
.
Ebû Sa'd Bağdadî
Ebû Sa'd Bağdadî hazretleri hadis hâfızı, yani yüz binden fazla hadis-i şerifi râvîleriyle birlikte ezbere bilen âlimlerdendir. 463'te (m. 1070) İran’da İsfahan'da doğdu. İlk tahsilini orada yaptı. Sonra Bağdat'a giderek meşhur âlimlerden hadis öğrendi. Hac yolculuğundan dönerken 540 (m. 1145) Nihâvend'de vefat etti. Cenazesi İsfahan'a götürülerek orada defnedildi. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Ebu Hureyre’den (radıyallahü anh) Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Yaşlandıkları sırada anne ve babasına, bunların birisine yahut her ikisine erişip de sonra da cennete giremeyen kişinin burnu sürtülsün!"
Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) Peygamber Efendimizden şöyle rivayet etmiştir: "Kim namaza devam ederse onun için namaz Kıyamet gününde kurtuluş, burhan ve nur olur. Kim de devam etmez ise onun ne kurtuluşu, ne burhanı ve ne de nuru olur. Kıyamet Günü de Karun, Firavun, Hâmân ve Ubey bin Halef ile beraber olur."
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Namaz Peygamber Efendimize Mirac Gecesi'nde elli vakit olarak farz kılınmış, sonra da beş vakte kadar indirilmiştir. Sonra da şöyle nida edilmiştir: "Ey Muhammed! Şu bir gerçektir ki katımda söz değiştirilemez. Sana bu beş vakitle elli vakit sevabı vardır."
Ebu Katâde (radıyallahü anh), Peygamber Efendimizin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahü teala buyurdu ki: Ben ümmetine beş vakit namazı farz kıldım ve kendi katımda da şu sözü verdim ki; kim bu beş vakit namazı vaktinde riayet ederek gelirse onu cennete koyarım. Kim de buna riayet etmez ise benim katımda onun için bir söz yoktur."
"Ana-babasına hizmet edenin ömrü bereketli ve uzun olur. Onlara karşı gelenin, âsi olanın ömrü bereketsiz ve kısa olur."
"Ana-babası, yanında ihtiyarladığı halde, [onların rızalarını alamayıp] Cenneti kazanamayanın burnu sürtülsün."
Ebu Hureyre’den (radıyallahü anh) rivayet edilmiştir: "Bir adam Peygamber Efendimize geldi ve şöyle dedi:
-Ya Resulallah benim güzel muamele etmeme insanlardan en çok kim hak sahibidir? Şöyle buyurdu:
-Annendir. "Sonra kimdir?" dedi. -Annendir, buyurdu. "Sonra kimdir?" dedi. -Annendir, buyurdu. "Sonra kimdir?" dedi. -Babandır, buyurdu. "
.
Şerefüddîn Yahyâ Acîsî
Şerefüddîn Yahyâ Acîsî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 777 (m. 1375) senesinde Mısır’da Acîse’de doğdu. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra ilim öğrenmek için memleketinden ayrılıp başka beldelere gitti. Tahsilini tamamladıktan sonra Kahire’de Şeyhuniyye Medresesi’nde ders vermeye başladı. 862 (m. 1457) senesinde Kâhire’de vefât etti. Nâdirattan olan haberleri, bilhassa Eshâb-ı Kirâm ile alâkalı kıssaları çok iyi biliyordu. Bu hususta şunları anlattı:
Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” zamanında Alkame adında bir genç vardı. Hep tâat üzere olup, yaz-kış oruç tutar, geceleri sabaha kadar ibâdet ederdi... Bir gün hasta yatağında fenâlık geçirdi. Dili tutuldu. Resûlullaha haber verdiler. Hazreti Ali ve Ammâr bin Yâser’i “radıyallahü anhüma” Alkame’ye gönderdi. Kelime-i şehâdeti söyletmek için çalıştılar ise de, dili dönmedi. Hazreti Ali efendimiz, Hazreti Bilâl-i Habeşî’yi Resûlullah efendimize gönderdi. Durumu bildirdi. Resûlullah efendimiz “Alkame’nin anası, babası var mı?” buyurdu. Orada bulunanlar “Yaşlı bir annesi var” dediler. “Annesini buraya getirin” buyurdu. Annesini getirdiler.
Ona, Resûl-i ekrem;
“Alkame’ye ne oldu, anlat! Seninle geçinmesi nasıldır?” buyurdu.
Annesi şöyle anlattı:
“Yâ Resûlallah! Alkame çok iyidir. Zâhiddir. Ama, ben ondan râzı değilim. Çünkü o, hanımının rızâsını, benim rızâmdan önde tutmaktadır.”
Resûlullah efendimiz;
“Dilinin tutulması bu yüzdendir. Ona hakkını helâl et de, dili açılsın” buyurdu.
Annesi;
“Yâ Resûlallah! O, benim hakkıma riâyet etmedi. Hakkımı helâl etmem” dedi.
Bunun üzerine Resûl-i ekrem;
“Ey Bilâl! Eshâbımı topla. Etrâftan odun toplasınlar, Alkame’yi yakacağız. Çünkü annesi ondan râzı değildir” buyurdu.
Annesi;
“Yâ Resûlallah! Benim oğlumu, benim gözümün önünde mi yakacaksınız? Kalbim buna nasıl dayanabilir?”
Server-i âlem;
“Cehennem ateşi, dünya ateşinden çok daha kızgın ve yakıcıdır. Sen ondan râzı olmadıkça, onun hiçbir itaati makbûl değildir” buyurdu.
O zaman Alkame’nin annesi;
“Yâ Resûlallah! Ben ondan râzı oldum. Hakkımı ona helâl ettim” dedi ve eve gitti. Eve vardığında Alkame’nin sesini duydu. Kelime-i şehâdet söylüyordu. Dili açılmıştı. Aynı gün vefât etti. Cenâze namazını Resûl-i ekrem kıldırdı.
Defin işleri bittikten sonra, Server-i âlem, Eshâb-ı kirâma dönerek;
“Ey Eshâbım, ey Muhacir ve ey Ensâr! Hanımını annesinden üstün tutana, Allahü teâlâ ve melekler lânet ederler. Onun farz ve nafile ibâdetleri kabûl edilmez” buyurdu.”
.
Muhammed Hânî
Muhammed Hânî hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 1213'te (m. 1798) Hama-Halep yolu üzerinde bulunan Hân-ı Şeyhûn köyünde doğdu. Hama'da tahsilini tamamladıktan sonra Şam’a giderek zamanın en büyük âlimi Mevlana Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine talebe oldu. Onun vefatından sonra yerine geçen İsmail Enârânî'ye, onun da vefatı üzerine halifesi Abdullah Herevî'ye biat etti. Bu zatın da vefatı üzerine onun halifesi olarak talebe yetiştirdi. 1279'da (m. 1862) vefat etti. "Behcetü's-seniyye" isimli eserinde buyuruyor ki:
Bizim yolumuzda müridin riayet etmesi lazım olan hususlar şunlardır:
1. Sadakat; Müridin, işini Allah’a sadakat esası üzerine bina etmesidir ki binanın sağlam temel üzerine oturması için doğruluk esastır.
2. Tövbe; Bu yol, son derece temiz ve her türlü kötülükten uzaktır. Türlü pisliklerle kirlenmiş kimseleri kabul etmez. Müridin, bütün hatalarından Allah’a tövbe etmesi, bu tövbesini de gizli-açık, büyük-küçük bütün hatalarını terk etmekle yapması lazımdır. Üzerinde kul hakkı varsa önce onları ödemelidir. Kul hakkından temizlenmeyen, münakaşa ettiği kimseyle helalleşmeyen kimse bu tarikattan istifade edemez.
3. Dünya sevgisini kalbden çıkarmak; Bu tarikatın temeli, lüzumsuz şeylerden kalbin kurtulması, onlara karşı sevgi duymaması ve meşgul olmamasıdır. Bu temizliğin birinci mertebesi ise kalbin mal sevgisinden temizlenmesidir.
4. Makam-mansıb sevgisinden kurtulmak; Eğer mal sevgisinden kurtuldu ise, makam-mansıb sevgisinden de kurtulması lazımdır. Çünkü bu sevgi tarik-i ilahide yol kesicidir.
5. Riyaset sevgisinden kurtulmak; Mal ve makam-mevki sevgisinden kurtulduktan sonra baş olma sevdasından da kurtulması lazımdır. Eğer zahid ise, zühdün şartlarından biri budur.
6. Yolun kıymetini bilmek; Müridin, bu tariki tariklerin en şereflisi olarak bilmesidir. Eğer böyle itikad etmezse nefsi ona başka bir yol araması için vesvese verir durur.
7. Sükutu tercih etmek; Hakikat talibi zaruret olmaksızın konuşmamalıdır. Dilin afetleri pek çoktur. Susmak selamettir. Yoksa insan düşünmeden söylediği bir sözden her zaman pişmanlık duyabilir. Yerine göre konuşmak nasıl fazilet ise, hataya düşmemek için sükut etmek de aynı şekilde fazilettir.
.
Ahmed bin Mûsâ Cezûlî
Ahmed bin Mûsâ hazretleri Kuzey Afrika'da yaşamış olan evliyadandır. 864 (m. 1460)’da Fas'ta Bûmervân'da doğdu. Cezûliyye şeyhlerinden Abdülazîz et-Tebbâ'a intisap edip kemale erdikten sonra icazet aldı. Hocasının vefatından sonra talebe yetiştirmeye başladı. 971 (m. 1563)’de vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
İblîs aleyhillâne, nafileler vasıtasıyla tâibin farzlarını kusurlu hâle getirir. Ey insanlar kendi ahvâlinizi gözetiniz. İblîs aleyhillâne, birçok kimseleri yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. İlim talebesi, her vakit için yeni abdest almalıdır ki, şeytan ondan kaçsın ve onun ibâdete meyli artsın. Böylece Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin sözü ile amel etmiş olur. Nitekim “Abdestini tazeleyen kimse için, Allahü teâlâ mağfiretini yeniler” buyuruldu. İnsan öyle olmalıdır ki, Cemâatle namazı hiç terk etmesin. Cumada hiç kusur etmesin. 12 kilometre bile gitmek gerekse gitmeli, ekseri hâlde evi mescid olmalı, oturunca yüzü kıbleye karşı oturmalıdır.
Bakmak mecbûriyeti olan anne-baba, çocuk, hanım gibi kimseleri yoksa, sabaha kadar mescidde olmalıdır. Güneş doğup işrak vakti gelince, kalkıp 12 rek’at namaz kılmalı ki, bu Duhâ namazıdır. Eğer fevt olmuş, yanî kazaya kalmış bir farz namazı varsa, bu namazı kaza niyeti ile kılmalı, ondan sonra helâl rızık kesbi (kazancı) ile meşgul olmalıdır. Başkasının nasîbi (beslenmesi) için çalışırsa, bu kesb daha iyi olur. Dünya niyeti varsa kazandığını dünyalığa harceder. Dünya niyeti yoksa, kesbi helâldir. Hesabını vereceğini ve cenâb-ı Hakkın, “Niçin yaptın? Ne yaptın?” gibi sorularına cevap vereceğini bilmelidir.
Topladığı malı cenâb-ı Hakkın râzı olduğu işlere harcamalıdır. Gönlünü (kalbini) dağıtmayıp, toplamalıdır. Cömert olmalıdır. Cimriliği terk etmelidir. Namaz vakti gelince, vaktin evvelinde kalkıp namaza hazırlanmalıdır. Vaktin evvelinde mescide gelmelidir. Geçmiş namazını kaza etmelidir. Cemâat toplanınca, cemâatle namazı kılmalıdır. Mühim bir işi olmazsa, mescidde kalıp cenâb-ı Hakkı zikretmelidir, ilim sahibi değilse, bir âlimin yakınında oturup, ilim dinleyip, öğrenmelidir. Âlimlerle çok oturup kalkmalı, çok lüzumlu olmadıkça onlardan ayrılmamalıdır.
.
Hekîmşah Kazvînî
Hekîmşâh Kazvînî hazretleri Osmanlı âlimlerindendir. İran’da Kazvîn’de doğdu. Şîraz'a giderek tefsir, kelâm, mantık, nahiv, tıp ilimlerini tahsil etti. Şii Safevîler İran'a hâkim olunca Mekke'ye gitti. Osmanlı Padişahı II. Bayezid İstanbul'a davet etti ve sarayda hekimbaşılık vazifesi verdi. 928 (m. 1522)’de vefat etti. Buyurdu ki:
Yeme ve içme bilgisini öğrenmek, ibâdet bilgisini öğrenmekten önce gelir. Yemeye ve içmeye başlarken, (Besmele) okumalıdır. Yemek ve içmek sonunda (Elhamdülillah) demelidir. Bunları söylemek ve yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak ve sağ el ile yemek ve sağ el ile içmek sünnettir. Sofrada herkesten çok yememelidir. Karnı doyunca, bunu günâh işlemekte kullanmamak için dua etmelidir. Bunun kıyâmetteki hesâbını düşünmelidir. İbâdet yapmaya kuvvetlenmek niyeti ile yemelidir. Aç iken de, yavaş yavaş yemelidir. Acıkmadan yememeli, doymadan kalkmalı, şaşacak şey olmadan gülmemeli, gündüz [sünnet olan (Kaylûle)den fazla] uyumamalıdır. İslâmiyette önce çıkan bid’atden biri, doyuncaya kadar yemektir.
Hadîs-i şerîfte, (İyiliklerin başı açlıktır. Kötülüklerin başı tokluktur) buyuruldu. Yemeğin tadı, açlığın çokluğu kadar artar. Tokluk, unutkanlık yapar. Kalbi kör eder, kanı bozar. Açlık, aklı temizler, kalbi parlatır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (İnsan kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek, yağmur gibidir. Fazla su, ekini kuruttuğu gibi, fazla gıdâ kalbi öldürür.) Bir hadîs-i şerîfte, (Çok yiyeni, çok içeni Allahü teâlâ sevmez) buyuruldu.
Çok yemek, hastalıkların başı, az yemek ilaçların başıdır. Midenin üçte biri yemeklere, üçte biri içeceklere üçte biri de hava payına ayrılmalıdır. Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) şu hadîs-i şerîfi haber verdi: (Bir kimse, yemek yedikten sonra, "Elhamdü-lillâhillezî at’amenî hâzet-ta’âm ve rezekanî-hi min gayri havlin minnî ve lâ-kuvvete" derse, geçmiş ve gelecek günâhlarından çoğu affolunur. Yeni bir elbise giydiği zaman, "Elhamdü lillâhillezî kesânî hâzessevb ve rezekanîhi min gayri havlin minnî ve lâ-kuvveh" derse, geçmiş ve gelecek günâhlarından çoğu affolunur.)
Üstadlarımız yemeklerden sonra, şu duayı okurdu: (El-hamdü-lillahillezi eşbeana ve ervana min-gayrı-havlin minna ve la kuvveh. Allahümme at'imhüm kema at'amuna. Allahümmerzukna kalben takıyyen, mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve şakıyyen velhamdülillahi rabbilâlemin.)
.
Şeyh Selîm el-Mesûtî
Şeyh Selîm el-Mesûtî hazretleri büyük velîlerdendir. 1832 (H.1248) senesinde Şam’da doğdu. 20. yüzyıl başlarında vefat etti. Büyük İslâm âlimi Seyyid Muhammed Âbidîn’in talebelerinden Şeyh Abdulganî el-Meydânî’den ilim öğrendi. Tasavvufta Halvetiyye yolunda Şeyh Sâdi el-Halvetî'den, Şâziliyye yolunda Şeyh Ebü'l-Mehâsin'den feyiz aldı. Yûsuf Nebhânî şöyle anlatır:
“Şeyh Selîm el-Mesûtî’nin şânını duymuştum. Kerâmetler sâhibi bu zâtı ancak 1905 (H. 1323) senesinde görmek nasib oldu. Beyrut'ta evimde otururken bir cumartesi günü kuşluk vakti, iki kişi evime geldi. Gelenlerden birinin o olduğu yüzündeki nurdan, velilik âlemetlerinden belliydi. Velî bir zât olduğu hemen anlaşılıyordu. Defalarca elini öptüm. Meşâyih’ten ne almışsa o feyizleri bana aktarıp icâzet verdi. Bu icâzeti verdiğini defalarca tekrarladı. Ayrıca bana Yâsîn-i şerîf sûresini dünya ve âhiret hayırlarına kavuşmam için, her iki cihanda şerlerden korunmam için okumak üzere icâzet verdi. Kendisi her şey için bu sûreyi okurdu. Hastalıklar için bu sûreyi okumak şifadır. Eceli gelen hastalara faydası ise ölümü kolaylaştırır. Bu hususta şöyle anlattı:
-Şam'da hasta bir gencin yanına gittim. Hayâtından ümit kesilmiş bir halde idi. Yâsîn-i şerîfi okudum, okuduktan sonra kendimden geçtim. Bu sırada evliyânın kutbu üç büyük zât, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî, Seyyid Ahmed Rufâî ve Seyyid Ahmed Bedevî hazretlerini gördüm. Sonra kendime geldim. Hastada, hastalıktan eser kalmamıştı. Âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâya hamdolsun.”
Oğluna şu vasiyeti yaptı:
"Ey oğul, Allahü teâlâdan korkmayan, ayıptan sakınmayan, ihtiyarlığında sâlih amel işlemeyen kimseye uyma. Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur. Oğlum! Günah yükünün altına girme. Zîrâ o ağırdır ve kaldıramazsın. İyilerin tuttukları yoldan yürü git. Dileyen, bu bahtiyarlığı bulur. Sen alçak şeytanın kuyruğuna yapışmışsın. İyilere ne vakit erişebileceğini bilmem. Resûl-i ekrem, ancak onun yolundan gidenlere şefâat edecektir."
.
Ebû Ömer Kâdî
Ebû Ömer Kâdî hazretleri Mâliki fıkıh ve hadis âlimidir. 243'te (m. 857) Basra'da doğdu. Zamanın büyük âlimlerinden hadis ve Maliki mezhebi fıkıh ilmini öğrendi. Şam, Mekke, Medine ve Yemen’de kadılık yaptıktan sonra kâdılkudât (Şeyhülislam) oldu. 320'de (m. 932) Bağdat'ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İlimler ikiye ayrılır. Farz-ı ayn olan ilimler: Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte bu ilimlere şöyle işâret buyurmuşlardır: “İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır.” Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları, ibâdetler, helâl ve haram olan şeyler, mekruhlar ve sünnetler, müstehablar ve mübahlar, her Müslümana öğrenmesi farz olan ilimlerdir. Bir çocuk âkil ve bâliğ olduğunda, bir gayrimüslim Müslüman olduğundan bunları hemen öğrenmelidir.
Farz-ı kifâye olan ilimler: Bunlar her Müslümana değil, erbabına farz olan ilimlerdir. Esas itibâriyle dînî ilimler ve dînî olmayan ilimler diye ikiye ayrılır. Dînî ilimler, yalnız Peygamberlerden öğrenilen ilimlerdir. Dînî ilimler; usûl, fürû’, mukaddimât ve mütemmimât olmak üzere dörde ayrılır. Usûl; Edille-i Şer’iyye (Dört dînî delîl, kaynak), Fürû’ ise, bu asıllardan çıkarılan ilimlerdir. Bu, iki kısımdır. Birisi, dünya işlerinin tanzimi ile alâkalı ilimlerdir. Fıkıh ilmi bunları anlatır. Bu ilimle uğraşanlara “Fakîh” denir. Diğeri, âhıret işlerinin tanzimi ile alâkalı ilimlerdir. Bunlarda kalbin, iyi ahlâk, kötü ahlâk ve Allahü teâlâ katında sevilen ve sevilmeyen hâllerini bildiren ilimlerdir. Mukaddimât ise, ilimleri elde etmeye yarayan âlet kabilindendir. Lügat ve nahiv ilmi gibi ilimlerdir. Bunlar, Kur’ân-ı kerîmi ve sünnet-i seniyyeyi bilmeye vesiledir. Mütemmimât da bu saydığımız üç kısmı tamamlayan ilimlerdir.
Mütemmimât da üçe ayrılır, ilki, Kur’ân-ı kerîmin okuma şeklini, harflerin okunuş ve çıkış yerlerini bildiren ilimdir, ikincisi, Kur’ân-ı kerîmin mânâsını anlamakla alâkalı ilimlerdir, tefsîr gibi. Üçüncüsü, Kur’ân-ı kerîmin ahkâmıyla alâkalı ilimlerdir. Nâsih, mensûh, hâss, nass, zâhir gibi husûslar ve bunların bazıları ile amel edip, bazıları ile amel etmemek keyfiyyeti beyânında olan ilimlerdir. Bunları anlatan ilme Usûl-i fıkıh denir. Bunların hepsi övülmüş olan ilimlerdir.
.
Zâtî Efendi
Keşanlı Zâtî Efendi Osmanlı âlim ve velîlerindendir. Gelibolu’da doğdu. Bursalı İsmâil Hakkı hazretlerinin talebelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri hocasından öğrendi. Hocası tarafından Gelibolu'ya gönderildi. Daha sonra Keşan'a gidip Halvetiyye dergâhı postnişîni oldu. 1738 (H. 1151) senesinde Keşan'da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Ölümü çok hatırla. Geçmiş günahlarından dolayı çok istigfâr et. (Allahü teâlâdan af ve magfiretini iste.) Kalan ömrün için, Allahü teâlâdan seni muhâfaza etmesini iste. Dünyada, kavuştuğun şeylerden dolayı sevinci ve gülmeyi azalt, Allahü teâlânın nezdinde kıymetin olur. Âhiretin için çalış, dünyan için Allahü teâlâ kâfi olur. İçini, kalbini güzelleştirirsen, Allahü teâlâ da dışını güzelleştirir. Hatâların, günahların için ağla, Refîk-i âlâ ehlinden olursun. Allahü teâlâdan gâfil olma. Çünkü Allahü teâlâ senden gâfil değildir. Allahü teâlânın senin üzerinde hakları vardır. Onları yerine getirmen gerekir. Bu vazifelerden gâfil olma. Kıyâmet gününde onlardan hesâba çekileceksin. Vakar ve îtidâl sâhibi ol. Bir işin âhiretin için muvâfık, uygun olduğunu görürsen, ona yapış. Eğer âhiretin için muvâfık değilse, dur, ona yapışanların ne yaptıklarını ve ondan nasıl kurtulduklarını gör. Hemen acele etme. Allahü teâlâdan, âfiyet (sıhhat) dile. Âhiretle alâkalı bir işe yöneldiğin zaman, senin ile onun arasına şeytan girmeden önce, acele edip onu hemen yap, geciktirme! Çok yeme, yerken de niyetsiz ve isteğin olmadan yeme. Yemeği, sağlık, sıhhat ve âfiyet sâhibi olup, daha iyi ibâdet ve tâat yapabilmek niyetiyle ye. Karnını şişirme, Allahü teâlâyı zikredip, anmana mâni olur...
Nasîhatleriyle olduğu gibi, şiirleriyle de âhiretin sonsuz, bu dünyânın ise geçici ve vefâsız olduğunu anlattı. Bir şiirinde dünyanın ve ona bağlananların hâlini şöyle anlattı:
Bu dünyânın süslerine, aman aldanma ey gâfil!
Buna her kim gönül verse, geçer ömrü melâl üzre.
Bir dikkatli nazar etsen, bu dünya ehline cânım,
Kazanırlar para dâim, bunlar cenk ü cidâl üzre,
Bu dünyaya neler geldi, ben diyenler göçüp gitti,
Bilmeli, bu fâni mülkü, yarattı Hak zevâl üzre.
Kaçarsan arkandan gelir, kovalarsan yetişemezsin,
Ki, dünya gölgeye benzer, denildi bu misâl üzre.
Akıllı olan bir kişi, gönül vermez bu dünyaya,
Düşkün olmaz ondan yana, bilir onu kemâl üzre.
Bir kalp dünyaya bağlansa, ibâdet zevkini duymaz,
Onunçün Zâtî bu şiiri getirdi hasbihâl üzre.
.
Sâbit el-Benânî
Sâbit el-Benânî hazretleri Tâbiînin büyük velîlerindendir. 737 (H.120) senesinde Basra'da vefât etti. Birçok Sahâbîden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Enes bin Mâlik, İbn-i Ömer, İbn-i Zübeyr, Şeddâd (radıyallahü anhüm) bunlardandır. Enes bin Mâlik'in Basra'da bulunduğu zamanlardaki sohbetlerinde çok bulunmuştur.
Kendisi anlatıyor:
Sinirli bir gence, annesi sık sık öğüt verir ve; "Ey oğlum, senin için öyle bir gün vardır ki, sen hep o günü hatırla!" derdi. Oğlunun ölümü yaklaşınca, annesi üzerine kapanıp; "Ey Oğlum, seni bugün için ikaz ediyor, uyarıyordum" dedi. Oğlu; "Anneciğim, benim, magfireti, bağışlaması, affı ve ihsânı bol olan Rabbim vardır. Bugün, o lütuf ve ihsânlarından birinden beni uzak tutmayacağına ümidim tamdır" diye cevap verdi... Allahü teâlâ, o gence merhamet eyledi. Çünkü Allahü teâlâ hakkında zannını iyi yaptı. Yâni O lütuf ve ihsân sâhibidir, bağışlayıcıdır, diye kalben inanmıştı...
Sâbit el-Benânî buyurdu ki:
Mus'ab bin Zübeyr'in duvarının yanında, hayvanların geçmediği bir yerde idim. Mü'minûn sûresinden; "Hâ mîm. Bu kitabın indirilişi, Azîz, Alîm olan Allah'dandır. O, günah bağışlayan, tövbe kabul eden, azâbı şiddetli olan, ihsân sâhibi olan Allah'tandır ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş, ancak O'nadır" meâlindeki âyetlerinin olduğu sahifeyi açtım. O anda, yanımda bir kişi peydâ olup göründü. Bana, âyetin "Gâfiri-z-zenbi (günahları bağışlayan)" kısmını okuyunca; "Ey günahları bağışlayan Allah'ım! Günahlarımı bağışla" "Kâbilet-tevbe (tövbeyi kabul eden)" kısmını okuyunca, "Ey tövbeyi kabul eden Allahım! Tövbemi kabul et" "Şedîd-ül-ikâb (azâbı şiddetli olan)" kısmını okuyunca; "Ey azâbı şiddetli olan Allah'ım! Beni azâbından muhâfaza eyle!" de, diye söyledi. Sonra yanımdan kayboldu. Sağıma, soluma baktım göremedim...
Sâbit-i Benânî sâlih zâtlardan birisi için şöyle buyurdu:
Bir gün bu zât, arkadaşlarına; "Rabbimin beni andığı zamanı biliyorum" dedi. Arkadaşları buna hayret ettiler. "Pekâlâ, bu nasıl olur?" dediler. O da; "Ben, Allahü teâlâyı andığım zaman. Çünkü Allahü teâlâ, kul kendisini anınca, O da, kulunu anacağını bildiriyor" dedi.
O sâlih zât, tekrar arkadaşlarına; "Ben duâ ettiğim zaman, Allahü teâlânın duâmı kabûl ettiğini bilirim" dedi. Arkadaşları, buna da hayret edip, nasıl bildiğini sordular. Onlara bunu; "Duâ ederken kalbimde bir korku, vücudumda ürperti, gönlümde bir açılma ve ferahlık olduğu zaman, duâmın kabul edildiğini anlarım" diye açıkladı...
.
Mustafa Hulusi Efendi
Güzelhisârlı Mustafa Hulusi Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Denizli’nin Buldan kazasında doğdu. Konya’da Abdullah Hâdimî'den usul-i fıkıh ve kelâm ilmi tahsil etti, ayrıca Nakşibendî icazeti aldı. Sonra Aydın-Güzelhisâr'a gelerek talebe yetiştirdi. 1253 (m. 1837)’de orada vefat etti Halebî-i Sağîr’e yazdığı haşiyesi meşhurdur. Bu eserinde buyuruyor ki:
Kulların amelleri üç çeşittir: 1- Farz, 2- Fazilet, 3- Ma’siyet...
Hepsi de kulun kesbi, yanî kazanması, edinmesi iledir.
Farz: Allahü teâlânın emri, dilemesi, sevmesi, beğenmesi, kazası, kaderi, yaratması, hükmü, bilmesi, tevfîki ve Levh-il-mahfûza yazması iledir.
Fazilet: Allahü teâlânın emri ile değildir. Fakat dilemesi, sevmesi, beğenmesi, kazası, kaderi, yaratması, hükmü, ilmi, tevfîki ve Levh-il-mahfûza yazması iledir.
Ma’siyet: Allahü teâlânın emri ile değildir; fakat dilemesi iledir, sevmesi ile değil fakat kazası iledir. Beğenmesi ile değil, takdîr ve yaratması iledir. Tevfîki ile değil, fakat bilmesi ve Levh-il-mahfûza yazması iledir. Bunun gibi, Allahü teâlâ mahlûkatın amellerini, ecellerini, rızıklarını, sıhhat ve hastalıklarını, neşelerini ve kederlerini, günah ve iyi işlerini, onları yaratmadan önce (yarattığında ne yapacaklarını ilm-i ezelîsi ile bilerek) Levh-il-mahfûza yazmıştır. Göklerde ve yerde bulunan cinler, insanlar, melekler ve şeytanlar bir araya gelse, bu işlerden birini değiştiremezler.
İlim: Her Müslümana, erkek olsun, kadın olsun, ilim öğrenmek farzdır. Farz olan bu ilim, nefs-i emmâreyi ıslâh eden ilimdir. Bu ilim ikiye ayrılır:
1- İ’tikâda âit bilgilerdir: Bu da tevhîd ve sıfat ilmidir. Yani Allahü teâlânın zâtına, birliğine, sıfat-ı selbiyye ve sübûtiyyesine ve inanılacak şeylere âit bilgilerdir.
2- Amele âit bilgilerin Farz, vâcib, sünnet, nafile, helâl, haram, mekrûh, şübheliler ve kalbin kötü huylardan vazgeçip iyi huyları elde etmesine dâir ahlâk (tasavvuf) bilgileridir. Bu bildirilenlerin hakkını veren yani bunları hakkıyla yerine getirenin, ilmi tamâm olur, kalbinde yakîni artar. O, faydalı ilim, bâtın ilmi veya mükâşefe ilmi denilen ilmi elde etmiş olur.
.
Rüstem Halîfe
Rüstem Halîfe, Bursa'da yaşayan evliyâdandır. Bolu vilâyetinin Göynük kazâsında dünyâya geldi. Bursa'ya yerleşti. Kastamonulu Şeyh Hacı Halîfe'ye talebe olup, tasavvuf yoluna girdi. 1511 (H.917) senesinde vefât etti. Nefehât-ül-Üns kitabının mütercimi Lâmii Çelebi, bu zâtı şöyle anlatır:
Aslen Anadolu vilâyetinin Göynük kasabasındandır. Bir gün bana latîfe ederek, kendisi hakkında: "Biz Göynüklü kullardanız" dedi. Kerâmet ehli bir zât olup, kendisini gizleyenlerden, haramlardan sakınan müttekîlerden, çok ibâdet edenlerden ve cömertlerden idi. Fakir ve zengin herkese ikrâm ve ihsân ederdi. Her kim kendisine bir hediye getirse, o daha fazlasını hediye ederek mukâbelede bulunurdu. Az yerdi. Zamanının çoğunu, talebelere ilim öğretmekle ve ibâdetle geçirirdi. Başlangıçta, Zeyniyye tarîkatından Şeyh Hacı Halîfe'nin hizmetinde bulunup, ondan çok istifâde etti. Hocasının yoluna tam uydu. Fakat hâlinden üveysî meşrebli olduğu anlaşılıyordu. Yüksek velîlerin rûhlarından feyz alarak, çok mârifetlere kavuşmuştu...
Bir ara gözümde bir ağrı peyda olmuş ve bu hâl uzun müddet devam etmişti. Bir gün bana; "Gençliğimde ben de gözlerimden çok çektim. Kullandığım ilaçların hiçbiri fayda vermedi. Sonunda, bir gün yolda giderken, bir gençle karşılaştım. Bana; "Gözlerinin iyi olmasını dilersen, sünnet-i müekkede olan namazların son iki rekatında Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini oku. Cenâb-ı Hakk'ın izniyle şifâ bulursun inşâallah!" dedi. Onun tavsiyesine uyup dediklerini yaptım. Gözümün ağrısı geçti. Siz de böyle yapın!" deyince, ben biraz haddi aşarak: "O genç kimdi?" diye sordum. Rüstem Halîfe de: "Şânı yüce bir kişidir" diye cevap verdi. Anladım ki, Hızır aleyhisselâm imiş. Târif edilen şeyi ben de yaptım. Az zaman sonra, Allahü teâlânın izniyle, gözlerimin tam sıhhate kavuşması nasip oldu...
Gâyet edebli bir kimseydi. Hâlini her zaman gizlerdi. Sâdece gerektiği zamanlarda konuşurdu. Hâlini, çocuklara Kur'ân-ı kerîm öğretmekle gizlemeye çalışırdı. Bana "Evlâd!" diye seslenirdi.
Bu sebeple şöyle vasiyet etti:
"Evlâd! Beni Müslümanların omuzlarına yük etme. Yakın bir yere defnedesin!" Bunun içindir ki, onu, Hisar içinde ceddimize mensup bulunan Nakkâş Ali'nin yaptırdığı Mescid bahçesinde, babam merhum Osman Çelebi'nin yanında toprağa verdim. Allahü teâlâ şefâatine nâil eylesin!
.
Muhammed bin Müslim el-Esedî
Muhammed bin Müslim el-Esedî hazretleri, Tâbiinin meşhur hadis hâfızlarındandır. 50 (m. 670)’de Mekke'de doğdu. Câbir bin Abdullah, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer gibi sahâbîlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Enes gibi meşhur âlimler rivayette bulundular. Esedî hazretleri 126 (m. 743)’de vefat etti. Abdullah bin Ömer’den naklettiği hadis-i şerifler:
“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı (radıyallahü anh) abdest alırken gördü.
-Yâ Sa’d! Suyu niçin israf ediyorsun? buyurdu.
-Abdest alırken de israf olur mu? diye sorulunca;
-Büyük nehirde de olsa, abdestte fazla su kullanmak israf olur, buyurdu."
"Bir genç ayağa kalkıp;
-Yâ Resûlallah! İnananların en akıllısı kimdir? diye sorunca; Peygamber efendimiz şöyle buyurdular:
-Ölümü en çok hatırlayan ve gelmeden önce ona en iyi hazırlananlar; işte en akıllıları onlardır!...”
“Allahü teâlâya karşı sorumluluğunun şuuruna varan nice akıllı kişiler var ki, halk katında densiz ve değersizdir, ama yarın kurtulacaktır! Halk nazarında nice tatlı dilli, giyimli kuşamlı da vardır ki, yarın kıyâmet gününde kurtulamayacaktır!”
“Varlığı hâlinde veren kimse, yokluğu hâlinde bunu kabul edenden daha çok sevap kazanan değildir.”
“Sizden biriniz, cuma namazına gelecek olsa, gusül abdesti alsın, temizlensin.”
“Ancak iki kişiye gıpta edilir. Bunlardan birine Allahü teâlâ servet vermiş, o da bu serveti Hak yolunda sarf etmiştir. Diğerine de ilim vermiş, o da ilmiyle amel etmiş ve başkalarına da öğretmiştir.”
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Abdullah bin Ömer’e bir nasîhatinde buyuruyorlar ki: “Allah için sev, Allah için darıl, Allah için anlaş, Allah için bozul. Velîlik mertebesini ancak bununla elde edebilirsin. Namazı ve orucu çok olsa bile, bu minval üzere olmayan kişi, îmânın tadını alamaz.”
“Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde de kendinden üstününe bakan (ve buna göre davranan) kimseyi, Allahü teâlâ hem sabreden, hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyalıkta kendinden üstününe, dinde kendinden aşağısına bakanları, Allahü teâlâ ne sabreden ne de şükredenlerden yazar!”
.
Abdülazîz Bağdâdî
Gulâmü'l-Hallâl hazretleri Hanbelî fıkıh âlimidir. Asıl adı Abdülazîz Bağdâdî olup 285 (898)’de Bağdâd’da doğdu. Büyük âlim Ebû Bekir Hallâl’dan Hanbeli fıkhı tahsil etti. Ona olan bağlılığından dolayı Gulâmü'l-Hallâl, yani "Hallâl’in Kölesi" denildi. Hocasından icazet alarak talebelerini yetiştirdi. 363 (m. 974)’de Bağdâd’da vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Îmânın fürû’unda asıl, namazdır. Namaz dinin direğidir. Beden ni’metinin şükrü için emrolunmuştur. Namaz kılan, fakat kemâl üzere kılmayanlar, dört büyük günah işlemiş olurlar:
1- Kıyâmda Kur’ân-ı kerîmi ısrarla tertil üzere okumayı terk ederler. Kur’ân-ı kerîmde tertîl vâcibdir. Vacibi ısrarla terk etmek ise büyük günahtır.
2- Rükû’dan sonra dik durmayı ısrarla terk ederler. Bu ise sünnet-i müekkede olup, ısrarla terki büyük günah olur.
3- İki secde arasında oturmayı ısrarla terk ederler. Bu da sünnet-i müekkede olup, ısrarla terki büyük günahtır.
4- Alın ve burunları üzerinde secde yapmayı terk edip, sâdece burunlarını secdeye korlar. Yalnız burun üzerine secde mekruhtur. Mekruhta ısrar ise büyük günahtır.
Müslümanlara ma’rûfu emir, münkeri nehyetmemiz vâcibdir. İnâd ve inkâr edenlere karşı da sabretmemiz lâzımdır. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfleri dinlemeyenler için, Allahü teâlâ, A’râf sûresi yüzyetmişdokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Cehennem için, cinlerden ve insanlardan çok kimseler yarattık. Kalbleri vardır, anlamazlar. Gözleri vardır, görmezler. Kulakları vardır, işitmezler. Onlar hayvan gibidir, hattâ daha da aşağıdırlar” buyuruyor. Çünkü hayvanlar öyle yaratıklardır ki, Allahü teâlânın ilham etmesiyle, fayda ve zararı hissedebilecek kabiliyettedirler. Böyle insanlar, kıyâmet günü gelince ağlarlar, inlerler ve Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf vaazlarını dinlemediklerine çok pişman olurlar. Kendilerini ayıplayıp, açık ziyanda görürler. Sonra hepsi Cehenneme gönderilir. Allahü teâlâ, bu gibilerin hâllerini beyânla, Mülk sûresi onuncu âyetinde meâlen; “Onlar, dünyada Peygamberlerin sözlerini işitip, yahut aklımızı kullanarak düşünüp kabûl etseydik Cehennemlik olmazdık, derler” buyuruyor.
.
Abdurrahman Gubârî
Abdurrahman Gubârî Efendi Osmanlı âlim ve velîlerindendir. Akşehir'de doğdu. İstanbul'a giderek medrese tahsilini tamamladıktan sonra medreselerde müderrislik yaptı. Sonra resmî hizmetten ayrılıp Nakşibendî şeyhi Abdüllatif Efendi'ye intisap ederek icazet aldı. Kanûnî Sultan Süleyman tarafından Mekke Kadılığına tayin edildi. 974 (m. 1566)’da orada vefat etti. Buyurdu ki:
Âlimler, (ibâdetlerde aşırı gitmemeli, kendini sıkıntıya düşürmemeli) buyurdu. Bu sözleri, bütün ümmet için farz veya vâcib veya sünnet olan şeylerdedir. Her Müslümanın böyle yapması lâzımdır. Tasavvufcuların çektikleri sıkıntılar ise, nâfile ibâdettir. Herkesin yapması lâzım değildir. Tegâbün sûresi onaltıncı âyetinde meâlen, (Gücünüz yettiği kadar, Allahdan korkunuz!) buyuruldu. Furkan sûresi yetmişinci âyetinde meâlen, (Îman edip tevbe eden ve sâlih ameller işleyenlerin günahlarını sevaplara çeviririm. Allahü teâlâ günahları affedici, acıyıcıdır) buyuruldu. Vahşî, bu âyeti işitince, af için şartlar bildiriyor. Bu şartları yapamazsam korkarım. Bunun daha kolayı yok mudur dedi. Buna karşılık, (Allahü teâlâ, dilediği kullarının şirkten başka her şeyini affeder) meâlindeki âyet geldi. Vahşî, bunu işitince, Allahü teâlâ, beni affetmek dilemezse, ne yaparım dedi. Bunun üzerine, (Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allahın rahmetinden Ümidinizi kesmeyiniz! Allahü teâlâ, bütün suçları affeder. O, gafûr, rahîmdir) meâlindeki âyet-i kerime geldi. Vahşî, bu müjde bana yeter dedi. Îman etti...
Bu âyet-i kerime, kıyâmete kadar gelecek olan herkes için müjdedir. Su bulamayanların teyemmüm etmeleri için de, önce (Temiz topraktan ellerinize ve yüzünüze sürünüz!) ve sonra, (Temiz topraklı ellerinizi, ellerinize ve yüzünüze sürünüz!) meâlindeki âyet-i kerime geldi. Toprağı sürmeyi emreylemedi. Emri kolaylaştırdı.
Allahü teâlâ, Peygamberine Mekke dağlarını altın yapayım ister misin buyurunca, bu altınları Allah yolunda ve düşmanlarla cihâd için kullanmayı düşünmedi. İstemedi. Güçlük çekmeyi arzu eyledi. Tebük gazvesinde ise, (Bu orduya lâzım olanları getirene Cenneti müjdeliyorum) buyurarak, Eshâbından yardım istedi. Resûlullahın uzun günler orucunu bozmadığı ve açlıktan mübârek karnına taş bağladığı, kitaplarda yazılıdır.
.
Gedizli Mehmed Efendi
Gedizli Mehmed Efendi Osmanlı fıkıh âlimidir. 1165 (1752)’de Kütahya-Gediz’de doğdu. Hem baba hem de anne tarafından seyyiddir. İlk tahsilinden sonra İstanbul'a gitti. Tahsilini tamamlayarak çeşitli medreselerde müderrislik, Bağdat ve Filibe kadılığı, nihayet Anadolu Kadıaskerliği yaptı. 1253 (m. 1837)’de İstanbul'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İmâm-ı Gazâlî, (İhyâ-ül-ulûm) kitabında buyurdu ki: “Kazâ-i muallak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duâsı kabul olursa, o kaza değişir.” Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan duâ, o belâ gelirken korur.” Duânın belâyı defetmesi de, kaza ve kaderdendir. Bir hadîs-i şerîfte; “Kazâ-i muallakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız duâ değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsân, iyilik arttırır” buyuruldu. Allahü teâlânın takdîrinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır. “Ecel-i kazâ”yı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, “Ecel-i müsemmâ” değişmez. Ecel-i kaza denilen; meselâ bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdîr edilmesi gibidir. Vakit tamâm olunca, eceli bir ân gecikmez...
Birinin üç gün ömrü kalmış iken, akrabasını Allah rızâsı için ziyâret etmesi ile, ömrü otuz seneye uzar. Otuz yıl ömrü olan kimse de, akrabasını terk ettiği için, ömrü üç güne iner. “Lübâb-üt-te’vîl” (Tefsîr-i Hâzin) kitabında diyor ki:
Takdîr, ezelde Levh-i mahfûzda yazılmıştır. Sonradan bir şey yazılmaz. Yani, Levh-i mahfûzda olacak değişiklikler ve ömürlerinin artması ve kısalması da, ceffelkalem (yani ezelde) yazılmıştır ki, buna kazâ-i muallak denir. Allahü teâlânın, kaderi, yani ezelde ilmi nasıl ise, Levh-i mahfûzdaki değişiklikler, ona uygun olur. Ömer (radıyallahü anh) yaralanınca, Ka’b-ül-ahbâr buyurdu ki: “Ömer (radıyallahü anh) daha yaşamak isteseydi, duâ ederdi. Zîrâ onun duâsı elbette kabûl olur.” İşitenler şaşırıp; “Nasıl böyle söylüyorsun? Allahü teâlâ “Ecel, bir ân gecikmez ve vaktinden önce gelmez” buyurdu” dediklerinde “Evet, ecel hâzır olduğu vakit gecikmez. Ancak, sadaka ile, duâ ile, amel-i sâlih ile, ömür uzar. Zîrâ Fâtır sûresinde; (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması hep yazılıdır) buyurulmaktadır” dedi.
.
Ebü'l-Berekât Bedreddîn Gazzi
Ebü'l-Berekât Bedreddîn Gazzî hazretleri tefsir, kıraat, hadis, fıkıh âlimidir. 904 (m. 1498)’de Şam'da doğdu. Sübkî ve Nesâî’de kıraat ve tecvid, Makdisî'den hadis, Mısır'da Kastalânî Süyûtî’den fıkıh icazeti aldı. Emeviyye Camii'nde şeyhü'l-kurrâlık ve maksure imamlığı yaptı. 984 (m. 1577)’de Şam'da vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), (Kişi, sevdiği ile berâber olur) buyurdu.
(Müslim) kitabında bildirildiği üzere, bir kimse, Resûlullaha kıyâmeti sorunca, (Kıyâmet için ne hazırlık yaptın?) buyurdu. Allahın ve Resûlünün sevgisini hazırladım dedi. (Sevdiklerinle berâber olursun) buyurdu.
İmâm-ı Nevevî, bu hadis-i şerifi açıklarken, (Bu hadis-i şerif, Allahü teâlâyı ve Onun Resûlünü ve sâlihlerin ve hayır sahiplerinin dirilerini ve ölülerini sevmenin kıymetini, faydasını bildiriyor) dedi.
Allahü teâlâyı ve Onun Peygamberini sevmek demek, emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, bunlara karşı edepli, saygılı olmak demektir.
Sâlihleri severek onlardan faydalanmak için, onların yaptıklarını yapmak lâzım değildir. Çünkü, onların yaptıklarını yaparsa, o da, onlardan olur.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir kimse, bir cemaati sever. Fakat onlardan olmaz.) Onlarla berâber olmak, onların derecesine yükselmek demek değildir.
Hadis-i şerifte, (Bir cemaati seven kimse, onların arasında haşrolunur) buyuruldu.
Ebû Zer hazretleri "Yâ Resûlallah! Bir kimse, bir cemaati sevse, fakat onların yaptıklarını yapmasa, nasıl olur?" diye sual edince, (Yâ Ebâ Zer! Sevdiklerinle berâber olursun) buyurdu.
Fakat, Hasen-i Basrî buyuruyor ki:
"Bu hadis-i şerifler seni yanıltmasın! Sen iyilere, ancak onların iyi amellerini yapmakla kavuşabilirsin! Yahudiler ve Hristiyanlar, Peygamberlerini seviyorlar ise de, onlar gibi olmadıkları için, onların yanına gidemeyeceklerdir." Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bir cemaati seven kimse, üç nevi olabilir: Onların bütün amellerini ve ahlâkını edinmiştir. Yâhut hiçbirini edinmemiştir. Yâhut da, birkaçını yapar. Başkalarını yapmayıp, bunların tersini yapar. Hepsini yapabilen, onlardan olur. Onlarla olur. Onlara olan sevgisi, onu da tâm onlar gibi yapmıştır. Muhabbetin en yüksek tabakasına erişmiştir. Elbet onlardan olur. Sevdiklerine hiç uymayan, onlara hiç benzemeyen kimse, onlardan hiç olamaz.
.
Sirâcüddîn Ömer Gaznevî
Sirâcüddîn Ömer Gaznevî hazretleri fıkıh âlimidir. 704 (m. 1304)’de Afganistan’da Gazne'de dünyaya geldi. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra Mekke'de ve Kahire'de Hanefî fıkhı tahsil etti. İlimdeki yüksek derecesinden dolayı Mısır Hanefî Kâdılkudâtlığına (şeyhülislamlığına) getirildi. 773 (m. 1372) ‘de Kahire'de vefat etti. Kabr-i nebevîyi ziyaret hakkında buyurdu ki:
Hanefî âlimleri dediler ki: “Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerini ziyâret, en faziletli müstehab ve mendûblardandır.”
İmam-ı Azam Ebû Hanîfe hazretleri buyurdu ki:
“Hacı için en iyisi, Mekke-i mükerremeden başlamasıdır. Hac vazîfesini eda edince, Medîne-i münevvereye uğrar, Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret eder. Hacca giderken önce Medîne-i münevvereye uğrar, sonra hac için Mekke-i mükerremeye giderse bu da olur. Resûlullah efendimizi ziyâret edeceği zaman, kabr-i şerîfe yaklaşır. Kabir ile kıble arasında ayakta durur. Resûlullah efendimize salât ve selâm, Ebû Bekr’e ve Ömer’e (radıyallahü anhümâ) Allahü teâlâdan rahmet diler.”
Abdürrahmân bin Yezîd, Atâ ve Mücâhid’den (radıyallahü anhüm) şöyle nakletti:
“Hacca gidileceği zaman, önce Mekke-i mükerremeye gidilip, hac vazîfesi ifâ edildikten sonra, istenirse Medîne-i münevvereye gidilir.”
İbrâhim Nehâî şöyle buyurdu: “Hacca veya umreye gidildiği zaman, önce Mekke-i mükerremeden başlanır. Hac ve umre yapıldıktan sonra, Medîne-i münevvereye gidilir.” (Önce Medîne-i münevvereden başlanıp, sonra Mekke-i mükerremeye gidileceğini söyliyen âlimler de vardır.)
Önce ve sonra gelen âlimler, ister Mekke-i mükerremeye gitmeden önce, ister Mekke-i mükerremede hac vazîfesini eda ettikten sonra olsun, Medîne-i münevvereye gidilmesini söylemişlerdir. Medîne-i münevvereye gitme sebeplerinden en büyüğü, Resûlullah efendimizi ziyâret etmektir.
Yine Hanefî mezhebi âlimlerinden Ebû Mensûr Kirmanî buyurdu ki:
“Eğer bir kimse sana Resûlullah efendimize selâmını iletmeni söylemişse, kabr-i şerîfte; (Esselâmü aleyke, yâ Resûlallah! Min fülân bin fülân senin Allahü teâlânın katında rahmet ve mağfireti için şefaatçi olmanı diliyor. Ona şefaatçi ol) der."
.
Abdülkadir Necib Efendi
Abdülkadir Necib Efendi Osmanlı âlimlerindendir. 1114 (m. 1703)’de Bursa’da doğdu. İlk tahsilini babası Şeyh İzzettin Efendi'den aldı. Kâdızâde Mehmet Emin Efendi'den tefsir ilmi tahsil etti. Emir Sultan ve Cami-i Kebir (Ulucami)'de tefsir dersleri verdi. 1201 (m. 1787)’de Bursa’da vefat etti. “Zübdet-ül Beyan” isimli eseri meşhurdur. Bu kitabında şunları yazmaktadır:
Cenâb-ı Hak Şûra sûresinin 25. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyuruyor: “Allahü teâlâ kullarını, işledikleri günahlara pişmanlıkla yaptıkları tövbelerini kabul eder ve dilediği kimsenin (büyük ve küçük) günahlarını affeder.” Furkân sûresi 70. âyet-i kerîmede meâlen; “(Günahına) tövbe eden, Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân eden, sâlih amel işleyen kimselerin günahlarını, Allahü teâlâ sevâba çevirir” buyuruyor. Cenâb-ı Hak, tâiblere (hakîkî tövbe edenlere) bu müjdeyi vermiştir. Tövbe etmek saadet alâmetidir. Tövbe eden, tövbenin şartlarını yerine getiren, yukarıda anlattığımız vasıfları ele geçiren kimsenin geçtiği topraklar, diğer topraklara karşı övünür. O kimsenin oturduğu yer, diğer yerlere karşı övünür. Tâib, bir dereden, nehirden veya denizden geçerse, ihlâs, tövbe, safavet ve gönül sıdkı ile Besmele çekse, o sular, kıyâmete kadar onun için sevâbı ona âit olmak üzere tesbîh ve tehlîl ederler ve cenâb-ı Haktan onun için af talep ederler. Onu aydınlatan güneş, ay ve yıldızlar da, onun için istiğfar ederler. Cenâb-ı Hak, onu halkın gönlünde sevimli kılar. Göklerdeki melekler, onun için istiğfar ederler. Onu, seçilmiş kimselerin gönlüne sevgili kılarlar, ölürken beşaret bulur (müjdelenir). Kabir ona Cennet bahçelerinden bir bahçe olur. Kıyâmette yüzü ak olarak haşrolur. Sırat’tan kolay geçer. Hesabı ihsân ile kolay geçer. Cennette yüksek derece bulur...
Tövbe cevheri, herkesin ele geçireceği bir şey değildir. O öyle bulunmaz bir incidir ki, herkes onun değerini bilemez. Tövbesi sebebiyle yüz binlerce günahkârı affederler. Bir kimse tövbekârların makamına ulaşamazsa, tövbeden ümidini kesmemelidir. Tâibleri kendine dost edinmelidir. Onlarla oturup kalkmalıdır ki, cenâb-ı Hakkın rızâsına muvafık hâle gelsin. Nitekim cenâb-ı Hak, Bekâra sûresi 222. âyet-i kerîmede meâlen; “Allahü teâlâ (günahlarına) tövbe edenleri sever ve pisliklerden temizlenenleri de sever” buyuruyor.
.
Muhammed bin Yûsuf Firyâbî
Muhammed bin Yûsuf Firyâbî hazretleri hadis hâfızıdır. 120 (m. 738)’de Belh yakınındaki Fâryâb'da doğdu. İlim tahsili Kûfe'ye gitti ve Süfyân-ı Sevrî hazretlerinin talebesi oldu. Daha sonra Filistin'de Kaysâriye'ye yerleşti. Kendisinden Ahmed bin Hanbel, Dârimî, Buhârî gibi âlimler hadis öğrendiler. 212'de (m. 827) Filistin'de vefat etti. Hulefa-i râşidînin üstünlüğünü bildiren şu hadis-i şerifleri nakletti:
Âişe (radıyallahü anha) şöyle rivâyet ediyor: “Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsız iken bana, (Ebû Bekr’e gidiniz! Namazı o kıldırsın!) buyurunca, (Yâ Resûlallah! Ebû Bekr, [insanlara İmâm olmak için] sizin yerinize geçince çok ağlar. Ağlamasından dolayı insanlar onun kırâatini anlayamaz. Ömer çağırılsın, o insanlara namaz kıldırsın) dedim. (Ebû Bekr’e gidiniz! Namazı o kıldırsın) buyurdu.”
Abdullah ibn-i Ömer’in (radıyallahü anhüma) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Her peygamberin iki emîn veziri vardır. Benim semâ ehlinden iki vezirim Cebrâil ile Mikâil aleyhisselâm ve yerdeki iki emînim ve vezirim ise, Ebû Bekr ile Ömer’dir.”
Resûlullah efendimizin yanına Hazreti Osman gelince, Resûl aleyhisselâm, etekleri ile mübârek ayaklarını örttü. Hazreti Âişe bunun sebebini sorduğunda; “Ondan melekler hayâ ediyor. Ben haya etmez miyim?” buyurdu.
Abdullah İbn-i Abbâs hazretlerinin bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır.”
Abdullah İbni Ömer (radıyallahü anhüma) şöyle anlatıyor: Resûlullah efendimiz Hazreti Ali’ye (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Ey Ali! Sen Cennettesin. Ey Ali! Sen Cennettesin. Ey Ali! Sen Cennettesin.”
Hazreti Huzeyfe’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmı dost edindiği gibi, beni de dost edindi. Cennette benim köşküm ile İbrâhim aleyhisselâmın köşkü karşı karşıyadır, ikisinin arasında Ali bin Ebî Tâlib’in köşkü vardır.”
Abdullah ibn-i Ömer’in (radıyallahü anhümâ) bildirdiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bütün insanlar, âhirette kurtuluşu umarlar. Lâkin, Eshâbıma dil uzatanlar müstesna. Âhırette ehl-i mevkîf (mahşer yerinde toplananlar) onlara lanet eder.”
.
Ebû Osman Nehdî
Ebû Osman Nehdî hazretleri tabiînin büyüklerinden olup hadis âlimidir. Hicretten 30 sene evvel, miladi 592 senesinde doğdu. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken İslâmiyet'i kabul etmekle beraber kendisiyle görüşemedi ve eshab-ı kiramdan olamadı. Halife Ömer (radıyallahü anh) devrinde Medine'ye göç etti. Yermük, Kadisiye, Celûlâ, Tüster, Nihâvend savaşlarında bulundu. Kerbelâ Vak'ası'ndan sonra Basra'ya yerleşti. 100 (m. 718)’de vefat etti. Talebelerinden Süleyman Tarhân, onun vefat ederken şöyle söylediğini bildirdi:
"130 yıl yaşadım. Bu zaman zarfında her şeyin eskiyip değiştiğini gördüm; fakat gönüldeki istek ve arzular hiçbir değişikliğe uğramadı!.."
Şöyle nakletti: Muaz bin Cebel’den (radıyallahü anh) rivayet edilmiştir: "Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bir seferde idim. Bir gün yakınında bulundum. Beraber yürürken:
-Ya Resulallah beni cennete koyan, cehennemden de uzaklaştıran bir amel bildir, dedim. Şöyle buyurdu:
-Sen gerçekten büyük bir şeyden sordun. Ama bu Allah'ın kendisine kolaylaştırdığı kimseye mutlaka kolay gelir. Allah'a O'na ortak koşmadan kulluk edersin, namazı dosdoğru kılarsın, zekatı verirsin, ramazan orucunu tutarsın, Kâbe'de haccedersin.. Sonra şöyle buyurdu:
-Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Ben de;
-Evet ya Resulallah, dedim. Şöyle buyurdu:
-Oruç zırhtır, sadaka suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları söndürür. Kişinin gecenin ortasında kıldığı namazdır. Sonra da şu âyeti okudu: "Yanları yataklardan uzak durur (az uyurlar), Rablerine ümit ve korku ile dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan harcarlar." (Secde:16). Sonra şöyle buyurdu:
-İşin başını, temel direğini, en üst noktasını bildireyim mi?
Ben de; "Evet bildir, ya Resulallah" dedim. Şöyle buyurdu:
-İşin başı İslam'dır, temel direği namaz, en üst noktası da cihaddır. Sonra şöyle buyurdu:
-Bunların hepsini tutanı bildireyim mi? Ben de: "Evet bildir ya Resulallah" dedim. Dilini işaret etti ve;
-Şunu tutmandır, buyurdu. Ben dedim ki: "Ya Resulallah biz konuştuklarımızdan sorguya çekilecek miyiz?" Şöyle buyurdu:
-Hay Allah hayrını versin! İnsanlar dillerinin ekip biçtiğinden başka yüzüstü cehenneme sürülürler mi?
.
Damadzâde Feyzullah Efendi
Damadzâde Feyzullah Efendi 95. Osmanlı şeyhülislâmıdır. 1112'de (m. 1700) Bursa’da doğdu. Tahsilini tamamlayıp Galata, Bursa ve İstanbul Kadısı, sonra Anadolu ve sonra Rumeli Kadıaskeri oldu. 1168’de Şeyhülislâm tayin edildi. 1175 (m. 1761)’de vefat edince Sütlüce'de yaptırdığı dergâha defnedildi. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlânın lânetine müstehak olmamak ve âhırette azâba düşmemek için âlimlerin emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmaları lâzımdır.
Nitekim Allahü teâlâ Bekâra sûresinin 159 ve 160. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyurdu ki: “Kitap ile insanlara bildirdikten sonra, gönderdiğimiz açık âyetleri ve hidâyeti gizleyenlere Allahü teâlâ ve bütün mahlûkat lânet eder. Ancak tövbe edip, sâlih amel edenlerin ve bildirenlerin tövbelerini kabul ederim. Ben ziyâdesi ile tövbe kabul edici ve rahîmim” buyuruyor.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “İlim öğrenip de bildirmeyenin ağzına, kıyâmet günü ateşten gem vurulur.”
“Bir kavim günah işleyip, aralarında onlara nehy-i münker yapacak kimse bulunur da, nehy-i münker yapmazsa, Allahü teâlâ hepsine azap eder.”
“Küçüklerimize acımayan, büyüklerimizi saymayan, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmıyan bizden değildir.”
“Allah yolunda cihâdın yanında bütün iyi işler, büyük bir deniz yanında bir damla su gibidir. Bütün iyilikler ve Allah yolunda cihâd da, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yanında, büyük bir denize göre bir damla su gibidir.”
“Sizden biriniz bir münker (dinde kötü ve günah olan şey) görürse, eli ile mâni olsun. Eli ile yapamazsa dili ile engel olsun. Bunu da yapamazsa, kalbi ile bunu beğenmesin. Bu ise îmânın en zaifidir.”
Hülâsa kitabında der ki: Bir kimse bir kimsenin üzerinde bir dirhemden çok necâset görse ve kalbine; “Bunu kendisine söylersen, temizliği ile meşgûl olacak” düşüncesi gelirse söyler. “Sözüme aldırmayacak” düşüncesi gelirse söylemez. Emr-i ma’rûf da bunun gibidir. Sözünü dinleyeceklerini bilirse, söylemesi lâzım olur. Yoksa olmaz.”
İmâm-ı Serahsî buyurdu ki: Emr-i ma’rûf; (bir kimse bir münker görse, kendisi de bu münkeri yapan birisi olsa, kendisine bu münkeri nehyetmesi lâzım olur. Durumu müstesna olmadan) mutlak olarak vâciptir. Çünkü münkerlerden sakınmak muhakkak lâzımdır.
“Fetâvâ-i Suğrâ” kitabında der ki: “Zararı kuvvetle umulsa, da, yahut muhakkak zarar geleceğini bilse de emr-i ma’rûf yapmak lâzımdır.”
Eşrefzâde Ahmed Ziyâeddin Efendi
Eşrefzâde Ahmed Ziyâeddin Efendi Bursa velîlerindendir. 1161'de (m. 1748) doğdu. Zübdetü'l-beyân tefsirinin sahibi amcası Abdülkadir Necib Efendi'nin yanında tahsilini tamamladı. Setbaşı'ndaki Çarşamba Dergâhı şeyhliğine getirildi. Emîr Sultan Camii vaizliğini de yürüten Ahmed Ziyâeddin Efendi 1198 (m. 1784)’da vefat etti. Gülzâr-ı Sulehâ adlı eserinde şöyle anlatır:
Üstadımız, büyük dedemiz Eşrefzâde Abdullah-i Rûmî “Müzekkin-Nüfûs” isimli eserinde şöyle buyuruyor: Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma sordu, (Yâ Mûsâ! Benim için ne amel yaptın?) Yâ Rabbî! Senin için namaz kıldım ve oruç tuttum ve zekât verdim ve ismini çok zikrettim deyince, Allahü teâlâ, (Namaz kılmak, senin için burhândır. Oruç, seni Cehennemden koruyan kalkandır. Zekât, mahşer günü, herkes sıcaktan yanarken, sana gölge yapacaktır. Zikir de, o gün, karanlıkta, sana nûr olacaktır. Benim için ne yaptın?) buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm, Yâ Rabbî! Senin için olan amel nedir dedi. Allahü teâlâ, (Sevdiğim kulumu, benim için sevdin mi ve düşmanımı düşman bildin mi?) buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın sevdiği amelin, Onun dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemek olduğunu anladı... Sevgilinin sevdiklerini sevmek ve düşmanlarına düşman olmak, sevginin alâmetidir. Bu dostluk ve düşmanlık, seven kimsenin elinde değildir. Kendiliğinden hâsıl olur. Hâlbuki, başka ibâdetleri yapmak için, arzu ve niyet etmek lâzımdır. Dostun sevdiği kimseler, insâna güzel görünür. Düşmanlar da, çirkin görünür. Dünyadaki sevgilerin de, böyle olduğunu herkes bilir. Bir kimse, birisini seviyorum deyince, onun düşmanlarını düşman bilmedikçe, buna inanılmaz. Münâfık olduğu anlaşılır. Allahü teâlâ, Mümtehine sûresinde buyuruyor ki: (İbrâhîm aleyhisselâm ve Eshâbı, kâfirlere, biz sizden ve putlarınızdan uzağız. Size inanmıyoruz. Sizin, bir olan Allaha inandığınızı anlayıncaya kadar, aramızda düşmanlık olacaktır dediler. Bunların bu güzel hâlleri, size nümûne olmalıdır). Sonraki âyet-i kerimede, (Allahü teâlâya ve âhiret gününe inananlara, burada güzel nümûne vardır) buyurmaktadır. Bu âyet-i kerimeler gösteriyor ki, îman sahibi olmak için, bu düşmanlık şarttır ve Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek, îmanı yok eder. Demek ki, sevgilinin düşmanlarını sevmemek lâzımdır.
.
Ebû Bürde Abdullâh Eş'arî
Ebû Bürde Abdullâh Eş'arî hazretleri tabiînin fıkıh ve hadis âlimlerindendir. Meşhur sahabi Ebû Mûsâ el-Eş'arî’nin (radıyallahü anh) oğludur. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) zamanında 24 (m. 644)’de Basra’da doğdu. Babasının vefatından sonra Kûfe Kadılığına tayin edildi. 104 (m. 722)’de orada vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Abdullah ibni Abbâs’dan (radıyallahü anh) şöyle rivayet etti; Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz buyurdu ki: Allahü teâlâ Îsâ aleyhisselâma, (Yâ Îsâ! Muhammed aleyhisselâma îman et! Senin ümmetinden, Onun zamanına yetişecek olanların, Ona îman etmeleri için de ümmetine emret! Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Âdem Peygamberi yaratmazdım. Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Cenneti, Cehennemi yaratmazdım. Arş'ı su üzerinde yarattım. Hareket etti. Üzerine, 'Lâ ilâhe illallah' yazınca durdu) buyurdu.
Câbir bin Abdullah’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
“Size en hayırlılarınızı haber vereyim mi?” Eshâb-ı Kirâm “Evet haber ver, ey Allahın Resûlü!” dediler. Resûlullah efendimiz: “Ömrü en uzun olup, ahlâkı en güzel olanınızdır” buyurdu.
Hazreti Ömer efendimiz anlattı: Bir gün Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâm ile (radıyallahü anhüm) oturuyordu. Bir köylü yakaladığı bir kertenkeleyi elinde tutarak, Resûlullahın huzûr-i şerîflerine geldi. Orada oturanlara, Peygamberimizi göstererek, “Bu zât kimdir?” diye sordu. Oradakiler “Allah'ın Resûlüdür” dediler. Köylü, Peygamber efendimize yönelerek, “Lat ve Uzza (putlar) hakkı için, bu kertenkele seni doğrulamadıkça sana îmân etmem” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, kertenkeleye, “Ey kertenkele!” diye hitâb ettiler. Kertenkele herkesin duyacağı bir ses ile, “Buyurunuz, buyurunuz ey gelenlerin süsü!” dedi. Peygamberimiz efendimiz “Söyle bakalım, sen kime kulluk edersin?” buyurdular. “Ben, semâda Arş'ı, yerde saltanatı, denizde yolu, Cennette rahmeti, Cehennemde azâbı bulunan Allahü teâlâya ibâdet ederim” dedi. Peygamber efendimizin “Ben kimim?” sorusuna da, “Siz, âlemlerin Rabbinin Resûlü, Peygamberlerin hâtemisiniz (sonuncususunuz). Seni doğrulayan felaha kavuşmuştur. Seni yalanlayan da perişan olmuştur” dedi. Bunlara şahit olan köylü şaşkına döndü ve Müslüman olmakla şereflendi.
.
İbn-i Kudâme
İbn-i Kudâme hazretleri evliyânın büyüklerinden ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. İsmi Muhammed, künyesi Ebû Ömer’dir. 1134 (H. 528) senesinde Şam'da doğdu. Küçük yaşta tahsîle başlayan İbn-i Kudâme, önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra Mısır’a gitti. Orada Hanbelî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. Tekrar Şam’a döndü.
Sultan Selâhaddîn Eyyûbî ona çok hürmet ederdi. Bir gün ziyâret için yanına gitmişti. O sırada namazda idi. Namazını ve duâsını tamamlamadıkça sultan ile ilgilenmedi. Sultan Selâhaddîn ile savaşlara katıldı. Kudüs’ün fethinde birlikte bulundu. 1210 (H.607) yılında Şam’da vefât etti.
Duâsı ile hastâlar şifâ bulurdu. Muhammed bin Ebî Bekr şöyle anlatmıştır: “Bir defâsında beni yanına çağırdı. Rahatsızlığımdan perhiz yapıyordum. Beni yemeğe başlattı ve 'Bir kimse yemekten önce; (Şehidallahü ennehü lâ ilâhe illâhü) [Âl-i İmrân: 18] âyet-i kerîmesini ve 'Kureyş' sûresini okursa ve sonra yerse, o yemek ona zarar vermez' buyurdu."
Ebû Muzaffer şöyle anlatmıştır: “Bir defâsında kulunç hastalığına yakalanmıştım. Ağrıların şiddetinden çok sıkıntı çektim. Bir gün yanıma Ebû Amr Muhammed bin Ahmed hazretleri geldi. Elinde küçük parçalar hâline getirilmiş harnûb (keçiboynuzu) vardı. Bana 'bundan ye' dedi. Yanımda bulunanlar, 'o kulunca zararlıdır, arttırır' dediler. Ben onların sözüne aldırmayıp, alıp yedim ve hastalıktan kurtuldum.”
Bir zât şöyle anlatmıştır: “Bir defâsında İbn-i Kudâme hazretlerinin huzûruna gittik. Üç kişi idik ve çok acıkmıştık, yiyecek bir şeyler istedik. Bize, içi süt dolu küçük bir tabak getirdi. İçine ekmek doğranmıştı. Ondan yedik ve doyduk. Yerken bakıyordum, tabaktakiler hiç eksilmiyordu.”
Abdülmevlâ bin Muhammed’den şöyle nakledilmiştir: “İbn-i Kudâme hazretleri kabre konulunca, kabri başında Kur’ân-ı kerîm okuyordum. Bir yeri yanlış okumuşum. Kabirden seslenip, yanlışımı düzeltti. Sesini duyunca korkup, titremeye başladım.”
Yine şöyle anlatılmıştır: “Kabri başında Kehf sûresi okunuyor, o da kabirden: 'Lâ ilâhe illallah' diye sesleniyordu.”
İbn-i Kudâme hazretlerinin bir şiirinin tercümesi şöyledir: “Ne zaman oyalanmaktan ve boş şeylerden vaz geçeceksin?/Saçın ağardı, zayıflık, ihtiyarlık ve elem geldi, ölüm yaklaştı./Başa gelen bu işten ve gafletten dolayı hayâtım boyunca ağlasam ve gözyaşım bitseydi, bundan dolayı kınanmazdım!”
.
Sâlihzâde Esad Efendi
Sâlihzâde Esad Efendi 130. Osmanlı şeyhülislâmıdır. 1152 (m. 1740)'ta İstanbul'da doğdu. Medrese tahsilinden sonra çeşitli medreselerde görev yaptı. Ardından İzmir, Bursa ve İstanbul kadılığına tayin edildi. Sonra Anadolu Kadıaskerliği ve nihayet Şeyhülislâmlık makamına getirildi. 1229 (m. 1814)’te vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizin mucizelerinden bazılarını beyan edelim: Kureyş kâfirleri mektuplarının başına (Bismikâllâhümme) yazarlardı. Peygamber efendimiz de İslâmiyetin ilk senelerinde mektuplarının başında, Kureyş'in âdetine uyarak (Bismikâllâhümme) yazdırırdı. (Bismillah) âyeti nâzil olunca, mektûblarının başına (Bismillah) yazdırdı. Daha sonra, Rahmân kelimesi bulunan âyet-i kerime nâzil olunca, (Bismillâhirrahmân) yazdırdı. Daha sonra, Neml sûresinde (Bismillâhirrahmânirrahîm) nâzil olunca da, bunu yazdırmaya başladı.
Nitekim Dıhye-i Kelebî ile Rûm kayseri Heraklius'a gönderdiği mektuba (Bismillâhirrahmânirrahîm) ile başladı... Kâfire dahî yazılan mektûba besmele ile başlamak sünnettir. Hudeybiye sulhunda Hazret-i Ali’ye (radıyallahü anh)
(Bismillâhirrahmânirrahîm) yazmasını emretti. Kureyş'in vekîli olan Süheyl: (Biz Rahmânirrahîm diye bir şey bilmiyoruz. Bismikâllâhümme yaz) dedi.
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri bütün Peygamberlere kendi ismini (Allah) olarak bildirmiş, bu ismi kâfir olanlar dahî kullanmıştır.
Resûlullah efendimiz, (Hayber Kalesi, Ali bin Ebî Tâlib ile fetholunur) buyurdu ve buyurduğu gibi vâki oldu. (Müslümanlar Acem (Îrân) ve Rûm (Bizans) hazînelerini paylaşırlar ve Acem kızları onlara hizmet eder) buyurarak, Îrân'ın ve Bizans'ın fetholunacağını da haber verdi.
Resûlullah efendimiz, (Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi Cehenneme gidecek. Ancak bir tânesi kurtulacaktır) ve (Acemler Müslümanları bir veya iki defa yener, sonra ebediyyen Îrân devleti [Sâsânîler] yok edilir) ve (Rûmlardan nice nesiller hükm sürerler. Her birisi helâk oldukça, sonraki asırdakiler, yâni bir diğer nesil onun yerine geçer) buyurdu.
Bütün bunların hepsi Resûlullahın haber verdiği gibi meydana geldi.
.
Ebû Nuaym İsfahanî
Ebû Nuaym İsfahanî hazretleri meşhur hadis, kelâm, tasavvuf âlimi olup, evliyanın meşhurlarının kerametlerini anlatan "Hilyetü’l-evliya" isimli kıymetli eserin müellifidir. 330 (m. 941) senesinde İran’da İsfahan'da doğdu. Ebû Nuaym, sekiz yaşından itibaren hadis âlimlerinden ders almaya başladı. Daha sonra Basra, Kûfe, Bağdat, Mekke gibi ilim merkezlerine giderek buralarda ilim öğrendi. Hilyetü’l-evliya’yı yazdıktan sonra 430 (m. 1038) tarihinde İsfahan'da vefat etti. Bu eserinde şunları yazmaktadır:
Mısır’da Muhakked bin İsmâil isimli biri, çok güzel ve dillere destan evlere sâhipti. Bir gün yine güzel bir ev yaptırmış ve başka bir eksiklik var mı diye etrâfında dolaşıyordu. O sırada Zünnûn-i Mısrî hazretleri yanına geldi ve ona; “Ey mağrur, bu kadar emeği, emânet olan bir dünya evine verdin. Ebedî evin olan Allahü teâlânın evine (îmâna) ne emek verdin?” diye sordu. Sonra; “Bu dünyada kendin için nasıl olsa bir ev bulursun ve içinde oturursun. Fakat öbür dünyada eğer şu dört hudut arasında kendine bir ev yapmazsan hâlin perişân olur. Maazallah Cehennem’e gidersin. O dört huduttan ilki; dünyadaki fazla malı, ihtiyaç sâhiplerine vermek, ikincisi; Allahü teâlâdan korkmak, üçüncüsü; Allahü teâlâyı ve O’nun sevdiklerini sevmek, dördüncüsü ise; bütün musîbetler karşısında sabretmektir. İşte bu dört hudut içindeki evi kendine al, o senin için yeterlidir. O hudutlar arasında yer alan ev, Cennet evidir. Altından bal ve sütten sular akan ırmaklarla, içinde istediğin her nîmet ve yiyecek vardır” dedi. Bunun üzerine o şahıs; “Ey efendi, ben çok günah işledim, onlara ne yapayım?” dedi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri; “Allahü teâlâ dilerse bütün günahları affeder. Yeter ki sen cân u gönülden tövbe et” deyince, adam ağlamaya başladı ve cân u gönülden tövbe etti. Bütün evlerini satıp, parasını fakirlere dağıttı. Zünnûn-i Mısrî’nin talebesi oldu...
Bir süre sonra bu zât vefât etti. Kabre koyduklarının ertesi gününde, kabrin üzerinde bir kâğıdın durduğunu gördüler. Üzerinde ise; “Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin söylediklerinin hepsi doğru çıktı. Cân u gönülden tövbe ettiğim için, daha önce işlediğim bütün günahlarımı Allahü teâlâ affetti. Şimdi altından ırmaklar geçen Cennet evindeyim” diye yazıyordu.
.
Mecdüddin Ahmed bin Ömer
Mecdüddin Ahmed bin Ömer hazretleri hadis âlimidir. 507 (m. 1113)’de Semerkand’da doğdu. Pekçok âlimden fıkıh ve hadîs-i şerîf öğrendi. 552 (m. 1157)’de vefât etti. Naklettiği bir hadis-i şerif:
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etmiştir:
Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ölülerinize sadaka ve duâ ile hediye gönderiniz. Mü’minlerin rûhu her Cuma dünyâ semâsına gelip, evlerinin hizasında dururlar. Her biri şöyle bağırır; [Ey ehlim, ey oğlum, ey ailem ve akrabalarım, bize bir şey hediye ediniz. Bizim garip hâlimize ve içinde bulunduğumuz çaresizliğimize acıyın. Biz hapsedildik ve bitmeyen bir gam ve şiddetli bir hüzün içinde kaldık. Bize duâ etmekte, bizim için sadaka vermekte ve tesbih söylemekte cimrilik etmeyiniz. Umulur ki siz bizim gibi olmadan önce, Allahü teâlâ sizin duânız sebebiyle bizi affeder... Ey Allahın kulları, söylediklerimizi işitiniz, bizi unutmayınız. Şimdi sizin elinizde olan bu mallar, bizim elimizde de vardı. Biz kıymetini bilemedik. Allah yolunda tasadduk etmedik. Hakka harcamadık. Üzerimizde bir vebal olarak kaldı. Başkaları istifâde etti. Hesabını biz yüklendik.]" Onlardan her biri; [Bizim için bir dirhem, bir ekmek veya bir parça veriniz] derler buyurdu ve ağladı. Biz de O’nunla beraber ağladık. Sonra şöyle buyurdu: “İşte onlar sizin kardeşlerinizdir. Dünyâ nimetleri içinde idiler. Nimetlerden ve rahatlıklardan sonra yok oldular. Onlar sonra ağlaşarak: [Bize yazıklar olsun! Eğer dünyâda iken elimizde olandan sadaka verseydik, onlara muhtaç olmazdık] derler. Onlara şöyle denilir: Hâlinize ne çabuk ağlıyorsunuz? Bu ağlamanız size fayda vermeyecektir.”
Ölü için bir sadaka verince, meleklerden biri nûrdan bir tabak içine kor, yedi kat semâya yükseltirler. Sonra kabrinin kenarına korlar. Ona şöyle seslenirler: "Sana selâm olsun ey kabir sahibi, senin ehlin, çoluk-çocuğun güzel bir hediye gönderdi. Onu kabul et der. Allahü teâlâ onu kabre ulaştırır, kabrinde onu aydınlatır ve kabir genişletilir. Kim ölüsü için bir sadaka verirse, onun için Allah indinde, Uhud ve Hira Dağı gibi sevap vardır. O, gölgenin bulunmadığı günde, mahşer günü Arş altında gölgelenir. Onun için hesap yoktur, ölüleriniz için sadaka veriniz. Allahü teâlâ sizi rahmetine kavuştursun. Kıyâmet günü Allahın azâbından kurtulursunuz ve Cennetinde feraha, saadete kavuşursunuz.”
.
Abdülmün’îm Hazrecî
Abdülmün’îm Hazrecî hazretleri Endülüs’te (İspanya) yetişen Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerinden olup dedeleri Medine’deki Hazrec kabilesine mensuptur. 525 (m. 1130)’da Gırnata’da (Granada) doğdu. 599 (m. 1203)’de orada vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Mükellef olan, yâni âkıl ve bâliğ olan, kadın, erkek her Müslümanın, Allahü teâlânın sıfat-ı zatiyyesini ve sıfat-ı sübûtiyyesini, doğru bilmesi ve inanması lâzımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilmemek özür olmaz, günah olur. Allahü teâlânın Sıfat-ı zâtiyyesi altıdır. Bunlar:
Vücûd, Kıdem, Bekâ, Vahdâniyyet, Muhâlefet-ü lil-havâdis ve Kıyâm-ü bi-nefsihî'dir. Vücûd, kendiliğinden var olmak demektir. Kıdem, varlığının öncesi, başlangıcı olmamaktır. Bekâ, varlığı sonsuz olmaktır, hiç yok olmamaktır. Vahdâniyyet, hiçbir bakımdan şerîki, nazîri, benzeri olmamaktır. Muhâlefet-ü lil-havâdis, hiçbir şeyinde, hiçbir mahlûka, hiçbir bakımdan benzemez demektir. Kıyâm-ü bi-nefsihî, varlığı kendindendir, hep var olması için, hiçbir şeye muhtaç değildir, demektir. Bu altı sıfatın hiçbiri, mahlûkların hiçbirinde yoktur. Bunların, mahlûklara hiçbir sûrette teallukları, bağlantıları da yoktur. Mevcut, yâni, var olan şey ikidir: Biri (Mümkün), ikincisi (Vâcib)dir. Eğer mevcut, yalnız mümkün olsaydı ve vâcib-ül-vücûd bulunmasaydı, hiçbir şey var olamazdı. Bunun için, mümkün olan mevcut, kendi kendine var olamaz ve varlıkta duramaz. Ona bir kuvvet tesîr etmeseydi, hep yoklukta kalırdı. Var olamazdı. Kendini var edemeyen, başka mümkünleri de elbette halk edemez, yaratamaz. Mümkünü yaratanın, vâcib-ül-vücûd olması lâzımdır.
Âlemin var olması, bunu yoktan var eden bir yaratıcının var olduğunu gösteriyor. Bu nizâmı yaratanın, (Hay) diri, (Âlim) bilici, (Kâdir) gücü yetici, (Mürîd) dileyici, (Semî’) işitici, (Basîr) görücü, (Mütekellim) söyleyici ve (Hâlık) yaratıcı olması lâzımdır. Çünkü, ölmek ve câhil olmak ve gücü yetmemek ve zorla yapmak, sağırlık ve körlük ve söyleyememek, birer kusurdur, utanılacak şeylerdir.
Bu kâinâtı, bu âlemi, bu nizâm üzere yaratanda ve yok olmaktan koruyanda, böyle kusurlu sıfatların bulunması olacak şey değildir.
.
Abdullah Hâdimî
Abdullah Hâdimî hazretleri, büyük İslam âlimi Muhammed Hâdimî'nîn oğludur. Konya-Hadim'de doğdu. Tahsilini babasının medresesinde yaptı ve babasının vefatından sonra Hadim Müftüsü oldu. Ayrıca Nakşibendî yoluna intisab ederek hilâfet aldı. Abdullah Hâdimî 1192 (m. 1778)’de Hâdim’de vefat etti. Birgivî şerhlerinden olan “Şerh-u dîbâceti’n-Netâic” isimli eserinde şöyle yazmaktadır:
Velî, Allahü teâlâyı ve sıfatlarını tanıyan, tâat ve ibâdetlere devam eden, günahlardan kaçınan, lezzet ve şehvetlere düşkün olmayan sâlih bir kimsedir. Kerâmet, velîden, âdeti dışında meydana gelen olağanüstü bir hâldir. Aynı hâl, îmânı olmayan ve amel-i sâlih işlemeyen, günahkâr kimselerden zuhur ederse “îstidrâc” olur. Bir Nebînin gösterdiği harikulade işe “Mucize” denir. Bu da, kendisini inkâr edenlerin bir benzerini meydana getirmekten âciz kalacakları şekilde, inkârcıları ikna etmek için, peygamberlik iddia eden kimseden âdet dışı meydana gelen iştir.
Peygamberlerin mucizesi gibi, evliyânın kerâmeti de haktır. Bu husûsta Eshâb-ı kirâmın ve onlardan sonraki âlimlerin söz birliği ile haber verdikleri işler, inkârı mümkün olmayacak kadar çoktur. (Ehl-i sünnet vel-cemâat âlimleri, kerâmetin varlığını ve kerâmete inanmak vâcib olduğunu söz birliği ile bildirmişlerdir.) Evliyânın kerâmeti olduğunu, Allahü teâlânın kitabı haber vermektedir. Âyet-i kerîme, Süleymân aleyhisselâmın, Belkıs’ın kürsîsinin bir ânda, Yemen’deki Sebe şehrinden Şam’a getirilmesini istediğini haber veriyor. Bu kürsî, altın ve kıymetli taşlar ile süslenmişti. Bunu, Âsâf bin Berhıyâ, bir ânda getirdi. Tahtın hiçbir yeri bozulmadan geldi. Âsâf, velî idi. Tahtı bir anda getirmesi, kerâmet oldu.
Hazret-i Meryem’in kerâmeti de Kur’ân-ı kerîmde, İmrân sûresinin otuzyedinci âyetinde bildirilmektedir. Hazret-i Meryem’in yanına, Zekeriyyâ aleyhisselâmdan başka kimse girmezdi. Zekeriyyâ aleyhisselâm, her girişinde hazret-i Meryem’in yanında taze meyve görürdü. Bunların Allahü teâlâdan geldiğini söylerdi.
Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildiriyor ki, peygamberlerin mucizeleri olduğu gibi, evliyânın da kerâmetleri vardır. Çünkü peygamberlere tâbi olanları, onlara uyanları Allahü teâlâ çok sever. Onlara diri iken de, öldükten sonra da, kerâmetleri ihsân eder.
.
Radıyyüddîn Haddâd
Radıyyüddîn Haddâd hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. Yemen'de Zebîd'in bir köyü olan Abbâdiye'de doğdu. Babasından, Yemen’in büyük âlimlerinden ilim tahsil etti. Kendisi de Zebîd'de birçok ilim adamı yetiştirdi. Yemen’deki Hanefî âlimlerinin en büyüğü idi. 800 (m. 1398) Zebîd'de vefat etti.
Abdullah ibn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) haber verdi ki; Eshâb-ı kirâmdan birkaçı, bir yere çadır kurmuşlardı. Burada bir kabir bulunduğunu bilmiyorlardı. Çadırda, Mülk sûresinin okunduğu işitildi. Bitirince, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) çadıra geldi. Kendisine söylediklerinde; “Bu sûre-i şerîfe insanı kabir azâbından korur” buyurdu.
Ebü’l-Kâsım-ı Sa’dî diyor ki: Meyyitin kabirde okuduğunu bu hadîs-i şerîf ispat etmektedir. Çünkü Abdullah İbni Ömer de (radıyallahü anhüma) bir yere çadır kurmuştu. Çadırda Kur’ân-ı kerîm sesi işitti. Resûlullah efendimize haber verdi. Bu sözü tasdik buyurdu. Allahü teâlâ dilediği kuluna, kabirde sâlih işler yapmayı ihsân eder. İnsan ölünce, amel ve ibâdet yapmak vazîfesi biter. Kabirdeki ibâdete sevâb verilmez. Fakat, Allahü teâlânın ismini söylemekle ve ibâdet etmekle zevklenir. Melekler ve Cennette olanlar da böyledirler. İbâdet yapmaktan lezzet duyarlar. Çünkü zikir ve ibâdet, rûhu temiz olanlar için en tatlı şeydir. Rûhu hasta olanlar, bunun tadını duyamaz.
Mezarcı İbrâhim adında biri; “Bir mezar kazmıştım. Mezardan ve kerpiç parçalarından misk kokusu duydum. Kabre baktım bir ihtiyâr oturmuş Kur’ân-ı kerîm okuyordu” dedi.
Âsım-ı Sekâtî haber veriyor ki: “Belh şehrinde bir kabir kazdık. Yanındaki kabrin içi göründü. İçeride yeşil kefenli bir ihtiyâr, elinde Kur’ân-ı kerîm okuyordu...” Bütün bunlar, vefât ettikten sonra da velîlerin kerâmetlerinin kesilmeyeceğine delâlet eder. Evliyânın hayatlarındaki tasarrufları, kerâmetlerinden sayılır. Vefâtlarından sonra kerâmetleri kesilmez. Velîlerin, hayatlarındaki ve vefâtlarından sonraki tasarrufları, ancak Allahü teâlânın izni ve irâdesi ile olur. Cenâb-ı Hak, onlara ikramda bulunmuştur. Bazen ilham ile, bazen uykuda, bazen duâları ile, bazen işleriyle, bazen de ihtiyârsız, maksatsız ve istemeksizin; hattâ bazen de baliğ olmayan çocuklardan da kerâmet hâsıl olur.
.
Fâtıma binti Müsennâ
Fâtıma binti Müsennâ hazretleri hanım evliyânın büyüklerindendir. On ikinci asırda Endülüs'ün (İspanya) İşbîliyye (Sevilla) şehrinde yaşadı. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Rûh-ül-Kuds isimli eserinde şöyle anlatıyor:
Ben, Fâtıma binti Müsennâ'ya yetiştim. On sene sohbetlerine devâm ettim. Ben yanına oturduğumda, yüzüne bakmaya utanır, hayâ ederdim. 90 yaşının üzerinde olduğu hâlde, kendisini gören çok genç zannederdi. Kendi hâlinde yaşardı. Dünyâ ile alâkası yoktu. Kimseden bir şey istemezdi. Bir ihtiyâcı olsa, görülmesi icâb eden bir işi meydana çıksa Fâtiha-i şerîfeyi okur, Allahü teâlânın izni ile o şey hemen hallolurdu. Onun kalması için, kendi elimle hurma dallarından bir ev yaptım. Orada kalırdı. Huzûruna benden başka kimsenin girmesine müsâade etmezdi. "Niçin sâdece ona izin veriyorsunuz da başkalarına müsâade etmiyorsunuz?" diye suâl edildiğinde, cevâben; "Başkaları yanıma geldikleri zaman yarım olarak gelirler. Yâni kendileri gelirler, fakat kalpleri işlerinin, dünyâlıklarının, evlerinin, âilelerinin yanında kalıyor. Ancak İbn-i Arabî benim evlâdımdır. Gözümün nûrudur. Yanıma geldiği zaman, tam gelir. Oturduğu zaman tam oturur. Diğerleri gibi, geride bir şey bırakmaz. Düşünceleri, kalbi geride olmaz" buyurdu.
Muhyiddîn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye kitabında şöyle anlatıyor:
Bir gün Fâtıma hazretlerinin yanında oturuyorduk. Bir kadın gelerek; "Ey kardeşim! Benim kocam, Şeriş (Xeres) beldesinde bulunuyor. Haber aldım ki, orada birisi ile evlenmiş. Siz bu hâle ne dersiniz?" dedi. Ben de o kadına; "Siz ona kavuşmak (ulaşmak) istiyorsunuz değil mi?" dedim. Kadın; "Evet" dedi. Bunun üzerine Fâtıma hazretlerine dönerek; "Ey anacığım! Bu kadıncağızın söylediklerini duydunuz. Ne dersiniz?" "Ey evlâdım! Bu kadının arzusu, ihtiyâcı nedir?" dedi. "Kocasının gelmesi" dedim. Fâtiha-i şerîfe ve başka şeyler okudu. Ben de onunla berâber okudum. "Fâtiha-i şerîfeden, bu kadının kocasını getirmesini istedim" buyurdu. Okuduğu Fâtiha, Allahü teâlânın izniyle insan sûretine (şekline) geldi. Ona; "Ey Fâtiha-ul-kitâb! (Fâtiha sûresi) Şeriş şehrine git! Bu kadının kocasını getir! Gelmek istemezse bile sen bırakma! Mutlaka getir!" dedi. Aradaki mesâfe çok uzun olmasına rağmen, Allahü teâlânın izniyle o kadının kocası bir anda evine geldi. Çoluk çocuğu çok sevindiler. Böylece, Fâtıma hazretlerinin bir kerâmetine daha şâhid olduk.
.
Hasan Ebû Halâve
Hasan Ebû Halâve hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Kudüs'te doğdu. 1892 (H.1310) senesinde Kudüs'te vefât etti. Çok kerâmetleri görüldü. Kaldığı yer, ziyâretçiler ve sevenleri ile dolup taşardı. Gelenlerden her biri derdini anlatır, şikâyetini söyler, dünya ve âhiret murâdını ister, o da duâ edince hemen arzuları hallolurdu. Hasan Ebû Halâve'nin duâsıyla birçok hastalar şifâ bulup, sıhhate kavuştu...
Yûsuf Nebhânî hazretleri anlatır:
"Hasan Ebû Halâve hazretleri bana husûsî ilgi ve alâka gösterirdi. Birçok kimse gibi ben de bir derdimi kendisine anlattım. Kudüs'teki vazîfemden memnun değildim. Bunun üzerine bana o bulunduğum vazîfeden daha üstün bir vazîfe ile bir başka yere naklimin yapılacağını müjdeledi ve; 'Bu gece uyumadan önce; (Yâ Nûr! Yâ Nûr!) diye çok oku ve uyuyuncaya kadar devâm et. Rüyânda bak ne göreceksin' buyurdu. Ben de buyurduğu gibi yaptım. Rüyâmda başıma taşıdığım sarıktan daha büyük bir sarık konuldu... Aradan çok geçmeden Beyrut Mahkeme Reisliğine tâyinim çıktı. Bu, Ebû Halâve hazretlerinin bir kerâmeti idi... O zât bana bâzı sıkıntı ve dertlerin ilâcı olan şeylere dâir duâlar öğretti. Birçok defâ bu duâları tecrübe edip sıkıntılardan kurtuldum. Bu duâlardan biri şu idi: [Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin el-Habîb el-Mahbûb Şâfil ilel ve Müferric-ül Kürûb.]
Hasan Ebû Halâve hazretleri benim hocalarımdandı. Kâdirî tarîkatına dâir bana icâzet, diploma verdi."
Yûsuf Nebhânî hazretleri anlatır:
"O, Kudüs'te ikâmet eden mübârek bir zât idi. 1887 senesinden îtibâren kendisiyle birçok defâlar görüşmelerim oldu. O zamanlar ben, Kudüs'te cezâ mahkemesi reisi idim. Hasan Ebû Halâve hazretleri Mescid-i Aksâ civârındaki medresenin bir odasında kalırdı. Oturak hastası olduğu için bir yere gidemez, namazlarını bile îmâ ile kılardı. O, bir gün bana; 'Yedi sene kadar oluyor hep bu hâl üzereyim. Bu hâlime sebeb şu hâdisedir ve ben bunu biliyorum: Bir gün Allahü teâlânın bir velîsi yanıma gelmişti. Şurada durdu. Şu odanın kapısına işâret ederek bana; (Burada otur ve şu kapıdan dışarı çıkma) dedi. O anda ben buraya oturtuldum ve bu hâl üzere kaldım.'
Evliyânın, sebebini ancak kendilerinin bildiği böyle tasarrufları çoktur."
.
Hacı Torun Efendi
Hacı Torun Efendi Osmanlı âlimlerindendir. 1213 (m. 1799)’da Kayseri'de doğdu. 1302 (m. 1885)’de orada vefat etti. Asıl adı Mehmed Salih'tir. Müderris Göncüzâde Kasım Efendinin yanında tahsilini tamamlayarak Kayseri Câmi-i Kebîrine dersiam oldu. Yazdığı İşârâtü'l-Kafân adlı eserini Sultan Abdülmecid'e takdim edip iltifata mazhar oldu. Bu eserinde şöyle yazmaktadır:
"Zamanlar ve mekânların faziletli olmaları ancak, taşıdıkları bazı husûsiyetleri sebebiyledir. Meselâ, Pazartesi günü oruç tutmak çok faziletlidir. Çünkü, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) o gün dünyâyı teşrîf etmiştir. Bu sebeple Rebîülevvel ayı girince O’na uyarak, bu aya lâzım gelen hürmeti göstermek lâzımdır. Resûlullah efendimiz, faziletli zamanlarda iyilik ve hayır işlerini daha çok yapardı.”
İmâm-ı Müslim’in Müsned’inde Abdullah İbni Abbâs’dan (radıyallahü anhümâ) rivâyet, edilerek buyuruldu ki: “Resûlullah efendimiz Pazartesi günü doğdu. Peygamber olduğunun bildirilmesi, hicrette Mekke-i mükerremeden (Sevr dağındaki mağaradan) çıkması, Medîne-i münevverede Kûba köyüne varması hep Pazartesi günlerinde olmuştur.
Resûlullah efendimize, Pazartesi günleri oruç tutmalarının hikmeti suâl olunduğunda, bu ayın faziletine işâret ederek; “Bu (Pazartesi günü), benim doğum günümdür” buyurmuştur. Bir ayın içerisindeki bir günün faziletini söylemek aynı zamanda bu ayın faziletini söylemek demektir. Bu bakımdan bu aya, lâyık olduğu hürmeti yapmak, Allahü teâlânın bu ayı üstün tuttuğu için üstün tutmak lâzımdır.
İmâm-ı Kastalânî hazretleri Mevâhib-i ledünniyye kitabında diyor ki: “Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı Cuma günü yarattı. Cuma gününde öyle bir saat (vakit) vardır ki, bir Müslüman o saatte Allahü teâlâdan bir şey istese, Allahü teâlâ o Müslümanın isteğini reddetmez, duâsını geri çevirmez. Buna göre, kâinatı O’nun hürmetine yarattığı, sevgili habîbi Muhammed aleyhisselâmın doğduğu saatin (vaktin) kıymetinin, Allahü teâlâ katında ne derece olduğu kolayca anlaşılır. Nitekim yukarıda da zikredildiği gibi, Katâde (radıyallahü anh) Resûlullah efendimize Pazartesi orucunu suâl edince; 'Ben bu günde doğdum ve nübüvvetimin gelmesi (Peygamber olduğumun bildirilmesi) de o gün oldu' buyurmuştur.”
.
Şerefüddîn Mûsâ Haccâvî
Şerefüddîn Mûsâ Haccâvî hazretleri Hanbelî fıkıh âlimidir. 895 (m. 1490)’da Filistin'in Nablus şehrinin Hacce köyünde doğdu. Zamanın büyük fıkıh âlimlerinden ilim tahsil etti. Emeviyye Camiinde ve bazı medreselerde ders verirdi. "Zamanın Müftîsi" kabul edilirdi. 968 (m. 1560)’da Şam'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimlerinden çoğu, kabirdekilerden yardım görüldüğünü bildirdiler. Keşf sahibi olan evliyâ da, bunu söz birliği ile bildirdiler. Hattâ, bunlardan çoğu, ruhlardan feyiz alarak olgunlaştıklarını haber vermişlerdir. Böyle olgunlaşıp, yetişenlere üveysî denilmiştir. Abdülhakîm-i Siyâlkûti hazretleri buyuruyor ki: “Ölü, yardım yapamaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Duâ eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duâsının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vâsıta yapmaktadır. Yâ Rabbî! Kendisine bol bol ihsânda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yahut, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek; “Ey Allahın velîsi! Bana şefaat et! Benim için duâ et! Allahü teâlânın, dileğimi ihsân etmesi için vesile, vâsıta ol!” demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Velî, yalnız vesiledir, sebeptir. O da fânidir. Yok olacaktır. Hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa, gücü, kuvveti yoktur. Bu şekilde söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allahtan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, bir şey istemek, dînimizde yasak edilmemiştir. Hattâ müstehab olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini ispat etmeleri lâzımdır. Evet, evliyânın bir kısmı öldükten sonra, âlem-i kudse yükseltilir. Huzûr-u ilâhîde her şeyi unuturlar. Dünyâdan ve dünyâda olanlardan haberleri olmaz. Duâları duymazlar. Bir şeye vâsıta, sebep olmazlar. Dünyada olan, diri olan evliyâ arasında da böyle meczuplar bulunur. Bir kimse, kerâmete inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini ispat edemez, Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır.
.
Habib Karamânî
Habib Karamânî hazretleri Anadolu evliyasındandır. Aksaray’ın Ortaköy ilçesinde doğdu. İlk tahsilinden sonra Halvetî şeyhi Yahyâ Şirvânî’ye intisap etti. İcazet alarak İskilip'e gitti ve Şeyh Yavsî'nin kızı ve Ebüssuûd Efendi'nin kız kardeşi Rukiye Hatun ile evlendi. Sonra Amasya'ya giderek talebe yetiştirdi ve 902 (m. 1496)’da burada vefat etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
İyi bir arkadaş, iki cihan için de büyük saadettir. İnsana ulaşan her felâket, kötü arkadaş sebebiyle gelir. Ondan çok uzak durmalıdır. Arkadaşın iyiliği veya kötülüğü, mutlaka, asıl, nesep, akrabalık gibi sebeplere bağlı değildir. Eshâb-ı Kehf’e yakın olup, onlardan ayrılmayan Kıtmir isimli köpek, Kur’ân-ı kerîmde onlarla beraber zikrolundu. İyi arkadaş, insanı derekelerden (aşağılıklardan) derecelere (yüksekliklere) ulaştırır. Kötü arkadaş ise, bunun tersini yapar. Herkes ile arkadaş olma! Konuştuğun kimselerin akıl ve anlayışlarına uygun konuş. Kötü bir kimse ile arkadaş olan iyi bir kimse, eğer onu kendisine çevirip iyi yapabilirse ne âlâ, eğer bunu yapamaz, kendisi de ona benzer ve onun gibi olursa, o zaman çok fenâdır. Kendi zan ve kafasına göre davranarak, başkalarını düzeltmeye çalışmak, çoğu zaman fayda yerine zarar hâsıl edebilir. Bunun için çok dikkatli ve uyanık olmalı, bir kimsenin saadetine vesile olayım derken, o kimsenin -hattâ kendinin bile- felâketine sebep olmamalıdır.
Tanıştığınız, görüştüğünüz, beraber olduğunuz kimsenin iyi arkadaş mı, kötü arkadaş mı olduğunu anlamakta dikkat edilecek husûs ve ölçü şöyledir:
Gördüğünüz, görüştüğünüz, beraber olduğunuz, birlikte oturup kalktığınız kimse, sizin Allahü teâlâyı hatırlamanızı ve unutmamanızı, O’nu dil ve gönül ile anmanızı sağlıyor, bunu tazeliyor ve kalbinizi uyanık tutuyorsa, işte o iyi arkadaştır. Ama beraber olduğunuz kimse, Allah korusun Cenâb-ı Hakkı ve O’nun zikrini size unutturuyorsa, gerçekten bil ki, o kimse kötü arkadaştır. Ondan sakınmak elbette çok lâzımdır. (Ondan, yırtıcı arslandan kaçar gibi hattâ daha çok kaçmalıdır. Çünkü arslanın yapacağı, olsa olsa canını almaktır. Arslan insanın canını alabilir, onu öldürebilir. Fakat îmânına zarar veremez. Kötü arkadaş ise, insanın hem îmânının ve hem de canının gitmesine, onun ebedî felâketine sebep olur.
.
Emîr Hüsrev Dehlevî
Emîr Hüsrev Dehlevî hazretleri Hindistan'da yetişen büyük velîlerdendir. 1253 (H. 651)'de Mü'minâbâd kasabasında doğdu. Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ'nın hizmet ve sohbetine koştu; hakîkî devlete saâdete kavuştu. Hâce hazretlerinin işâretiyle Hızır aleyhisselâmın sohbetiyle de şereflendi.
Nizâmüddîn-i Evliyâ hazretleri onu o kadar çok severdi ki, bir defâsında; "Eğer mümkün olsaydı, Hüsrev'le birlikte uyumayı ve aynı mezarda olmayı tercih ederdim" buyurmuştur. Bir defâsında da; "Şâyet testereyi boğazıma dayayıp, talebem Hüsrev'den vazgeçmemi isteseler, başımı verip Hüsrev'i terk etmemeyi tercih ederdim" buyurdu. Bir defasında Emîr Hüsrev'e hitâben; "Seni o kadar çok seviyorum ki, başka herkesten daralabilirim, fakat senden daralmam" buyurdu.
Nizâmüddîn-i Evliyâ hazretleri, Hüsrev'e yazdığı mektuplardan birisinde buyuruyor ki: "Bedenin âzâlarını koruduktan, onların sıhhatli olmalarını temin ettikten sonra İslâmiyetin beğenmediği her şeyden sakınmalı, haram ve mekruhlara aslâ yanaşmamalıdır. Allahü teâlâ her şeyi kıymetli yaratmıştır. Ama bir şeyi en kıymetli yaratmıştır. O da vakittir. Bunun için vakitleri en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmalı, en kıymetli şeyi âhiret saâdetini elde etmekte kullanmalıdır. Her an geçip gitmekte olan bu kıymetli ömrü ganîmet bilmeli, zamânı boş ve uygunsuz şeyler ile geçirmemelidir. Bir iş yapacağı zaman, istihâre ve istişâre etmeli, bilenlere danışmalıdır. Bir iş yaparken, kalbinde inşirâh, açılma, genişleme, rahatlık bulunmazsa, o işi yapmamalı, vazgeçmelidir. Kalbinde inşirâh bulunmadan yapılan işin netîcesinin dâimâ sıkıntı olacağını iyi düşünmelidir."
Hazret-i Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ vefat ettiği zaman, Emîr Hüsrev orada yoktu. Tuğluk Şâh ile Luknov taraflarına gitmişti. O yolculuktan dönüp acı haberi öğrenince, şaşkına döndü. Yanıyor, yanıyordu. Ayakta duramıyordu. "Sübhânallah! Güneş batmış. Hüsrev hayatta!" diye haykırdı. Mal mülk nâmına nesi varsa, sevâbı hocasının rûhuna olmak üzere hepsini fakirlere sadaka olarak verdi. Çok ağlıyordu. Bir defâsında; "Ben kendim için ağlıyorum. Hocamdan sonra çok yaşayamam" dedi. Hâce hazretleri, 1325 (H.725) senesi Rebîulâhir ayının 18. günü vefât etmişti. Emîr Hüsrev de, altı ay sonra vefât edip sevdiklerine kavuştu. Çok derin bir aşkla sevdiği hocasının ayak ucu tarafına defnedildi.
.
Ebü'l-Hayr Fârûkî
bü'l-Hayr Fârûkî hazretleri Hindistan'ın büyük velîlerindendir. Dedesi, Abdullah-ı Dehlevî'nin halîfesi Ahmed Saîd-i Fârûkî'dir. Ebü'l-Hayr, 1856 (H.1272) senesinde Delhi'de Abdullah-ı Dehlevî Dergâhında doğdu. Ebü'l-Hayr henüz iki yaşına geldiği sırada İngilizler Delhi'yi işgâl etti. Bunun üzerine dedesi Ahmed Saîd-i Fârûkî, talebeleri ile Medîne-i münevvereye hicret etti.
Ahmed Saîd hazretleri, torunu Ebü'l-Hayr'ı çok severdi. Dedesinin feyz ve bereketinden istifâde etmeye başladı. Dedesinin vefatından sonra Medîne'deki amcasından hadîs ilminde icâzet aldı. Böylece tahsîlini tamamladıktan sonra Hindistan'a dönerek Delhi'deki Abdullah-ı Dehlevî dergâhına yerleşti. 1925 (H.1341) senesinde Dehli'de vefât etti.
Ebü'l-Hayr hazretleri buyurdu ki: Bir gece Resûlullah efendimizi gördüm. Bir taraftan diğer tarafa gidip geliyorlardı. Mübârek yüzlerinde keder ve üzüntü görülüyordu. Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Üzüntü ve kederinizin sebebi nedir? diye sordum. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: Bugün Abdülhamîd Han tahttan indirildi. Bunun için kederliyim." Ebü'l-Hayr hazretleri rüyâsını naklettikten sonra, gözleri yaş içerisinde şöyle buyurdu: "Bu yüz sene içerisinde Sultan Abdülhamîd Han gibi takvâ sâhibi bir sultan gelmemiştir. O, kavminin derdi ile dertlenir, milletinin iyiliğini ve refahını isterdi. Müttekî ve ilmi seven bir sultândı. Hocam Rahmetullah Efendiyi Mekke-i mükerremeden İstanbul'a yanına dâvet etmiş, çok ikrâm ve iltifâtta bulunmuştu. Hattâ kendi eliyle ona namaz için seccâde sermişlerdi. O yüce Hâkana bu muâmeleyi revâ görenlerin sonları pek fecî olacaktır. Ama din ve millet çok zarar görecektir, ona yanıyorum."
Vefatından evvel oğluna şu nasihati yaptı: "Ey oğlum! Temennîleri bırak. Gece-gündüz dünyâ malı toplar, amel yapmazsan, hiçbir isteğine kavuşamazsın. Yalnız yaptıklarının meyvesini bulursun. Gece gündüz dünyâ için çalışırsın, sonra da dindârların kavuştuğu derecelere kavuşmayı beklersin. Ne kadar uzak. İşin sonunda kurtuluş, sizin temennî ve arzûlarınıza bağlı değildir. Bilakis îmân ve amele bağlıdır. Kötü amel yapan herkes onun cezâsını görür. Hiç kimsenin Allahü teâlâdan başka hakîkî yardımcısı yoktur. Îmân edip, iyi amel işleyenler Cennet'e girerler. Büyüklerimiz; Allahü teâlâdan ve sevdiklerinden başkasına tutulmuş olandan ne hayır beklenir." buyurmuşlardır.
.
Ebû Müshir el-Gassânî
Ebû Müshir el-Gassânî hazretleri Malikî fıkıh âlimidir. 140'da (m. 679) Şam’da doğdu. Küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi ve kıraat ilmini öğrendi. Tabiînin büyük âlimlerinden hadis tahsil etti. İmam-ı Malik’ten fıkıh öğrendi. 218'de (m. 833) Bağdat'ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Dîn-i islâmda ve semavî olan bütün dinlerde her şey, her iş Allahü teâlânın takdîri ile, irâdesi ile hâsıl oluyor. Fakat, insan bir işin ezelde nasıl takdîr edildiğini bilmediği için, Allahü teâlânın emrine uyarak çalışması lâzımdır. Kaza ve kader, insanın çalışmasına mani değildir. İnsanlar, kaza ve kaderi, bir işi yapmadan önce değil, yaptıktan sonra düşünmelidir. Hadîd sûresinin yirmiikinci âyet-i kerimesinde meâlen, (Dünyada olacak her şey, dünya yaratılmadan evvel ezelde Levh-i mahfûza yazılmış, takdîr edilmiştir. Bunu size bildiriyoruz ki, hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz ve kavuştuğunuz kazançlardan, Allahın gönderdiği nîmetlerden mağrur olmayasınız. Allahü teâlâ kibirlileri, egoistleri sevmez) buyuruldu. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, kaza ve kadere îman eden bir kimse, hiçbir zaman yeise, ümitsizliğe düşmez ve şımarmaz. Kaza ve kadere inanmak, insanın çalışmasına mani olmaz. Çalışmasını kamçılar. (Çalışınız! Herkes, kendisi için takdîr edilmiş olan şeylere sürüklenir) hadis-i şerifi de, insanın çalışmasının; kaza ve kaderin nasıl olduğunu göstereceğini, çalışmak ile kaza ve kader arasında sıkı bir bağlılık bulunduğunu bildirmektedir. Bir adamın iyilik için çalışması, bu adam için ezelde iyilik takdîr edilmiş olduğunu göstermektedir. Çünkü herkes, kendisi için ezelde takdîr edilmiş olan işleri yapmaya sürüklenir.
Kaza ve kadere inanmak ve bütün hayırları ve şerleri Cenâb-ı Haktan bilmek, Müslümanlar için nasıl bir vazîfe ise, hayırlı işleri yapmak ve şer olan, fena olan işlerden kaçınmak için çalışmak da, vazîfedir. Allahü teâlânın, bir şeyin nasıl olacağını, olmadan evvel bilmesi ve o bilgisine göre takdîr ve irâde buyurması, insanlara cebretmek olmaz. Çünkü, kulların irâde ve ihtiyârlarını nasıl kullanacağını da ezelde biliyordu. Bu bilmesi ve takdîr etmesi, kulların arzularına, irâdelerine zıt değildir. Cenâb-ı Hakkın ezelde bilmesi, işlerin olmasına veya olmamasına bir tesir yapmıyor. (İlim, malûma tâbidir) sözü de, ilmin işlere tesir etmeyeceğini anlatmak için söylenmiştir.
.
Cemâlüddîn Ahmed Gaznevî
Cemâlüddîn Ahmed Gaznevî hazretleri Hanefi fıkıh âlimidir. Afganistan’da Gazne’de doğdu. Meşhur Hanefî fıkıh âlimi Kâşânî’nin önce gelen talebelerindendir. İcazet aldıktan sonra Halep'e gitti ve burada çok talebe yetiştirdi. 593 (m. 1197)’de Halep'te vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yapdığı ve kaçındığı şeyler iki kısımdır: Birisi, ibâdet olarak yaptığı ve kaçındığı şeylerdir. Her Müslümânın bunlara tâbi olması lâzımdır. Bunlara uymayan şeyler bid’attir. İkincisi, âdet olarak yanî, bulundukları şehrin ve o memleketlerdeki insanların yapmakta oldukları şeylerdir. Bunları da beğenmeyen, çirkin diyen, kâfir olur. Fakat bunları yapmak mecbûrî değildir. Bunlara uymayan şey bid’at değildir. Bunları yapıp yapmamak memleketlerin ve insanların âdetlerine bağlıdır. Mübâh kısmındandırlar. Din ile bağlılıkları yoktur. Her memleketin âdeti, başka başkadır. Hattâ bir memleketin âdeti zamânla değişir. İbâdetler dört kısımdır:
Farz, vâcib, sünnet, nâfile. Allahü teâlânın açık olarak bildirdiği emirlerine (Farz) denir. Açık olmayıp, zan ederek anlaşılan emirlerine (Vâcib) denir. Farz veyâ vâcib olmayıp, Resûlullahın kendiliğinden emrettiği veyâ yaptığı ibâdetlere (Sünnet) denir. Bunları devâmlı yaparak, nâdiren terk etmiş ve terk edenlere bir şey dememiş ise, (Sünnet-i hüdâ) veyâ (Müekked sünnet) denir. Bunlar İslâm dîninin şiârıdır. Yanî, bu dîne mahsûsturlar. Başka dinlerde yoktur. Vâcibleri terk edeni görünce, terk etmesine mâni olurdu. Kendisi ara sıra terk etmiş ise, (Sünnet-i gayr-ı müekkede) denir. Müekked sünneti, özürsüz olarak devâmlı terk etmek mekrûh olur. Küçük günâh olur. Allahü teâlâ, bütün ibâdetlere sevap vereceğini vadetti. Fakat ibâdete sevap verilmesi için, niyet etmek lâzımdır. Niyet, emre itâat ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için yapdığını kalbinden geçirmek demektir. Bu üç kısım ibâdeti belli zamânlarda yapmaya (Edâ etmek) denir. Zamânında yapmayıp, zamân geçtikden sonra yapmaya (Kazâ etmek) denir. Edâ veyâ kazâ ettikten sonra, kendiliğinden tekrâr yapmaya (Nâfile ibâdet) denir. Farzları ve vâcibleri nâfile olarak yapmak, müekked sünnetleri yapmaktan dahâ çok sevap olur.
Resûlullahın ibâdet olarak değil de, âdet olarak, devâmlı yaptığı şeylere (Sünnet-i zevâid) denir.
.
Salih bin Muhammed Ömerî
Salih bin Muhammed Ömerî hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 1166'da (m. 1753) Afrika’da Guinea (Gine) Cumhuriyetinde Futa Calon bölgesinde doğdu. Soyu Hazret-i Ömer’e (radıyallahü anh) ulaşır. Moritanya'da Muhammed bin Bûne ve Mali Cumhuriyetinde Tinbüktü'de Muhammed Zeyn’den ilim tahsil ettikten sonra Hicaz'a gitti ve Medine'ye yerleşti. 1218 (m. 1803)’de orada vefat etti. Buyurdu ki:
Allahü teâlânın emrettiği, beğendiği iyi şeyleri yaparak onun merhametini kazanmaz isen, rahmetine kavuşamazsın. Bir âyet-i kerimede meâlen, (İnsan yalnız çalışmakla ve ibâdet yapmakla saadete kavuşur) buyuruldu. Bir âyet-i kerimede meâlen, (Allahın rahmetine kavuşmak isteyenler, emirlerini yapsınlar) buyuruldu. Bir âyet-i kerimede meâlen, (Dünyada yapılanların karşılıklarını göreceklerdir) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (Îman edip, ibâdet yapanlar ve haramlardan kaçanlar, elbette Cennetlere girecek, nîmetlere kavuşacaklardır) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (Cennet yalnız îman edip, ibâdet edenler içindir) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (Allahü teâlâya ve Onun Peygamberlerine itaat edenler, âhırette Peygamberlere ve sıddîklara ve şehitlere ve sâlihlere verilen nîmetlere ortak olacaklardır) buyuruldu. Peygamberimiz hadis-i şerifte, (Müslümanlık beş şey üzerine kurulmuştur: Birincisi, Allahü teâlâya ve Muhammed aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğuna inanmak, ikincisi her gün beş vakit namaz kılmak, üçüncüsü, senede bir kere malının kırkta birini Müslüman olan fakirlere zekât vermek, dördüncüsü, Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmak, beşincisi, Mekke-i mükerremeye giderek, ömründe bir kere hac etmek) ve bir hadis-i şerifte, (Îman, altı şeye kalb ile inanmak ve inandığını dili ile söylemek ve Allahü teâlânın emirlerini beğenmektir) buyurdu. İnanmakla ve söylemekle îman hâsıl oluyor, ibâdet etmekle kemâle gelip cilâlanıyor. İnsan Allahın lutfü, ihsânı ile Cennete girecektir. Fakat itaat ve ibâdet yaparak rahmete kavuşmaya hazırlanmaz ve lâyık olmazsa Allahın lutfü ve rahmeti ona gelmez. Nitekim bir âyet-i kerimede meâlen, (Rahmetim, muhsinler için, yâni emirlerimi kabûl edip yapanlar içindir) buyuruldu. Allahü teâlânın rahmeti yetişmezse, kimse Cennete giremez.
.
Abdülmelik Füleyh bin Süleyman
Abdülmelik Füleyh bin Süleyman hazretleri hadis hafızı olup Medine'de doğdu. Nâfi', Zührî, Hişâm bin Urve gibi tabiinin meşhur âlimlerinden hadis tahsil etti. Kendisinden de Abdullah bin Mübarek gibi meşhur âlimler hadis rivayet ettiler. Hazreti Füleyh 168 (m. 784)’de Medine'de vefat etti. Naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Ebu Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet ediyor: Resullulah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında idim. Bu sırada Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer geldiler. Resûlullah efendimiz; “Beni ikinizle kuvvetlendiren Allahü teâlâya hamdolsun” buyurdu.
Abdullah İbni Mes’ûd (radıyallahü anh) şöyle rivâyet ediyor: Resûlullah efendimiz, “Şimdi size Cennet ehlinden birisi geliyor” buyurdu. O sırada Hazreti Ebû Bekr çıkageldi. Resûlullah efendimiz daha sonra, “Cennet ehlinden birisi yanınıza geliyor” buyurdu. Bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) çıkageldi.
Abdullah bin Hatab (radıyallahü anh) rivâyet ediyor: “Resûlullah efendimizin yanında idik. Ebû Bekr ile Ömer’e (radıyallahü anhüma) baktılar. 'Bu ikisi, benim için kulak ve göz mesabesindedir' buyurdular.”
Ebû İmrân Hânî’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “İslâmda ilk sevaba kavuşan, Ebû Bekr ile Ömer’dir. Onların sevaplarını anlatmakla bitiremem.”
Abdullah bin Ebû Safvân’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Benim Eshâbımdan iki kişi vardır ki; biri yumuşaklıkla, diğeri de sertlikle emreder. Her ikisi de isâbet edicidir. Bunlar, Ebû Bekr ile Ömer’dir.”
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Şeyhayne (Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer’e) dil uzatmayınız.” Bilâl’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Allahü teâlâ hakkı Ömer’in dili ve kalbi üzerine koymuştur.”
İbn-i Ömer’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Allahü teâlânın rızâsı, Ömer’in rızâsı, Ömer’in rızâsı, Allahü teâlânın rızâsıdır.”
Hazreti Ali’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Ömer'in gazabından, hışmından korkunuz. Çünkü o gazap edince, Allahü teâlâ da gadab eder.”
Hazreti Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslâmın nûrudur.”
.
Ahmed bin Muhammed Fûrekî
Ahmed bin Muhammed Fûrekî hazretleri Eş'ari mezhebi kelâm âlimidir. 408 (m. 1017)’de İran’da Nîşâbur'da doğdu. İbn-i Fûrek'in torunu olup nisbesini ondan almıştır. Kelâm ilmini Ebü'l-Hasan el-Kazzâz'dan tahsil etti. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'le birlikte Bağdat'a gitti ve Nizamiye Medresesi'nde dersler verdi. 478 (m. 1085) Bağdat'ta vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlânın fiillerinin ne kadar muhkem ve muntazam olduğu, gayet âşikârdır, açıktır. Muhkem ve muntazam işler ise, o işleri yapanın ilminin yüksekliğine delâlet eder. Nitekim, Bekara sûresinin yüzaltmışdördüncü âyetinde meâlen: (Muhakkak ki, [yıldızlarla süslü] göklerin ve [dağlar, denizler ve nebâtât vb. ile süslü] Arzın yaratılışında, gece ve gündüzün birbirini tâkîbinde, [insanları ve] insanlara faydalı olan şeyleri denizde götürüp giden gemilerde; yeryüzü kuruduktan sonra, Allahü teâlânın gökten yağmur indirerek nebâtâtı diriltmesinde, o Arz üzerinde, her türlü hayvânâtı yaymasında, rüzgârları her taraftan estirmesinde, sema ile Arz arasında bulutların, Allahü teâlânın emir ve hükmü ile gitmesinde, akıl, fikir ve nazar sahibi olanlar için, Allahü teâlânın kudret ve azametine delîller ve ibretler vardır) buyurulmuştur.
Fussilet sûresinin elliüçüncü âyetinde meâlen: (Biz onlara [Mekke halkına], gerek âfâkta [göklerde ve yerde], gerek kendi nefslerinde [yaratılışlarının latîfliğinde ve benzersizliğinde, kudretimize delâlet eden] âyetlerimizi [güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, rüzgâr, yağmur, insanın ana rahminde, uzuvlarının teşekkülü gibi] göstereceğiz. Nihâyet Onun [Kur'an-ı kerimin ve Resûlullahın] söylediği şeyin hak olduğu, kendilerine zâhir olacaktır) buyurulmuştur... Bu âyet-i kerimelerde bildirilen, âfâktaki âyetlerden, yâni yeryüzünde Allahü teâlânın kudretini gösteren alâmetlerden murâd, gökler, yıldızlar, gece, gündüz, güneşin şuâları, karanlık, gölge, anâsır-ı erbe'a [su, ateş, toprak ve hava] gibi, Allahü teâlânın kudretine delâlet eden şeylerdir. Enfüsteki yâni insanın kendindeki âyetlerden [alâmetlerden] murâd, ana rahminde çocuğun âzalarının teşekkülü gibi muazzam hâdiselerin büyük bir intizâm ile yapılması gibi şeylerdir.
.
Ca'fer bin Muhammed Faryâbi
Ca'fer bin Muhammed Faryâbi hazretleri hadis ve tefsir âlimidir. 207'de (m. 822) Afganistan’da Belh yakınındaki Fâryâb’da doğdu. On yedi yaşında iken hadis dersleri almaya başladı. Daha sonra Bağdat'a yerleşerek burada büyük âlimlerden tefsir tahsil etti ve talebe yetiştirmeye başladı. 301 (m. 913)’de Bağdat'ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Sabrın çeşitleri ve her birinin mükâfâtı husûsunda Kur'an-ı kerimde nâzil olmuş birçok âyet-i kerimeler vardır. Bekara sûresinin yüzyetmişyedinci âyetinde meâlen: (Yüzünüzü doğu ve batı taraflarına çevirmeniz hayır ve tâat değildir. Hayır ve tâat, Allahü teâlâya ve âhirete ve meleklere ve Allahü teâlânın indirdiği kitaplara ve Peygamberlere îman etmektir. Ve Allahü teâlânın [rızası için] muhabbet ile malını; fakir akrabâsına, fakir yetimlere ve muhtaçlara, yolda kalmışlara, [garip yolculara, misafirlere], isteyen fakirlere ve mükâteb kölelere [yâni sahibi ile anlaşıp belli bir ücret ödeyince hür olacak kölelere] ve esîrlere [azâd etmek için] vermektir. Ve [farz] namazları dosdoğru kılmak ve zekâtını vermek, sözleşmelerinde ahdine vefâ etmek [sözünü yerine getirmek], fakirlikte, ihtiyaç ve sıkıntı hâllerinde, cihâdda sabretmektir. Ve bu vasıfları taşıyanlara uymakta sâdık olmaktır. İşte onlar, takvâ sahibi olan Müslümanlardır) buyurulmuştur.
Âl-i İmrân sûresinin ikiyüzüncü âyetinde ise meâlen: (Ey îman edenler! [Din düşmanlarının eziyyetlerine] sabrediniz. Düşmanlarınızla olan cihâdda üstün gelmek için, sabır yarışı yapın. Sınır boylarında kâfirlere karşı cihâd için nöbet bekleyin ve Allahü teâlâdan korkun ki, felâha [kurtuluşa] eresiniz) buyurulmuştur.
Nahl sûresinin doksanaltıncı âyetinde meâlen: (Sabredenlerin ecrlerini [karşılıklarını] Allahü teâlâ, yaptıkları amelin karşılığı olan sevaptan daha fazla ve daha güzel olarak elbette verir) buyurulmuştur.
Zümer sûresinin onuncu âyetinde meâlen: (Sabreden müminler [kıyâmet gününde] hesapsız mükâfâtlara kavuşurlar) buyurulmuştur.
Bekara sûresinin yüzelliüçüncü âyetinde meâlen: (Ey îman edenler! Sabır ve salât [namaz] ile Allahü teâlâdan yardım isteyiniz. Muhakkak Allahü teâlâ[nın yardımı] sabreden müminlerle berâberdir) buyurulmuştur.
.
Beyzâde Ali Rızâ Efendi
Beyzâde Ali Rızâ Efendi Anadolu evliyâsındandır. 1810 (H.1225) senesinde Harput'ta doğdu. Genç yaşında Dağıstanlı Hâfız Mehmed Efendinin derslerine devâm etti. Daha sonra Urfa'ya giderek Hartevîzâde Mehmed Rehavî’ye talebe oldu. Kısa sürede Nakşibendîlik yolunda ilerleyen Beyzâde'yi, Mehmed Rehavî halîfeliğe tâyin etti. Harput'ta İbrâhim Paşa Medresesinde müderrislik yaparak çok talebe yetiştiren Beyzâde Efendi, 1904 (H.1322) senesinde Harput'ta vefât etti.
Beyzâde Efendi, bir sene arkadaşları ile hacca gitmeye karar verdi. Hanımı o sene hâmile idi. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu geldi. Canı bu etten yemek ister ve Beyzâde Efendiye; "Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver. Canım çekti" deyince, Beyzâde Efendi üzgün bir şekilde dışarı çıktı. Bu kokunun fakir bir komşularının evinden geldiğini anladı. Utanarak kapıyı çaldı ve ayaküstü mevzuyu söyledi. Kapıyı açan kadıncağız; "Olmaz efendim! Pişirdiğim et size lâyık değildir" dedi. Beyzâde Efendinin ısrârı üzerine kadın gerçeği söylemek mecbûriyetinde kaldı ve; "Efendim! Üç günden beri çoluk-çocuk açız. Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadığım için, sokakta bir köpek yakalayıp kestim. İşte kızaran et budur. Çocuklarımın seslerinin kesilmesi için kızartıyorum. Onları oyalıyorum" dedi...
Bu durum karşısında gözleri yaşaran Beyzâde Efendi, hemen evine dönerek hac için ayırdığı paranın hepsini kadına vererek (nafile) hacca gitmekten vazgeçti ve arkadaşlarına hacca gidemeyeceğini söyledi. Sebebini öğrenmek istedilerse de, Beyzâde Efendi söylemedi. Bunun üzerine arkadaşları yola koyuldu... Uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Mekke'ye varan arkadaşları hayret içinde kaldılar. Çünkü Beyzâde Efendi kendilerinden önce gelmişti. Bazıları; "Eğer bizden sonra yola çıkmış olsaydı, mutlaka bizi gelip geçerdi. Biz de onu görürdük. Ama böyle bir şey olmadı" dediler. Kâbe'nin tavâfı esnâsında, namaz kılarken, Arafat'a çıkarken hep en ön saflarda Beyzâde Efendiyi gördüler...
Harput'a döndüklerinde Beyzâde Efendiye bu durumun hikmetini sordular. O da; "Hayır ve hasenât yüzünden. Siz Kâbe'ye yürümekle mi varıldığını sanırsınız?" dedikten sonra, olanların hepsini anlattı. Bundan sonra Harput'ta fakirler hiçbir zaman muhtaç duruma düşmedi. Zenginler fakir aramak için yarıştılar.
.
Fâtıma bint-i Süleyman
Fâtıma bint-i Süleyman hazretleri hanım hadis âlimlerindendir. 620'de (m. 1223) Şam’da doğdu. Küçük yaştan itibaren babası ile birlikte ilim meclislerine katılarak zamanın büyük âlimlerinden hadis tahsil etti. Hiç evlenmeyerek bütün hayatını ilme veren, servetiyle birkaç medrese ve tekke yaptıran Fâtıma bint-i Süleyman 708 (m. 1308) Şam’da vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ buyurdu ki: “Kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi, başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibâdetleri yapınca, onu çok severim, öyle olur ki, benimle işitir. Benimle görür. Benimle her şeyi tutar. Benimle yürür. Benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca, onu korurum.”
Resullulah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: “Şüphesiz cömertlik, Allahü teâlânın cûd (cömertlik) sıfatındandır. O hâlde cömert olunuz. O zaman Allahü teâlâ size cömertlik eder. Dikkat ediniz! Allahü teâlâ cömertliği, bir ağaç şeklinde yaratmıştır. Onun kökünü, Tûbâ ağacının köküne yerleştirmiş, dallarını, Sidret-ül-müntehâ’nın dallarına bağlamış, onun dallarından bazısı, dünyaya sarkmıştır. Kim o dallardan birisine bağlanırsa, o dal onun Cennete girmesine vesile olur. Dikkat ediniz. Sehâ (cömertlik) imândandır, imân Cennettedir. Allahü teâlâ, cimriliği kendi gadabından yarattı. Cimrilik, Cehennemde bir ağaçtır. Allahü teâlâ onun kökünü (Cehennemdeki) Zakkum ağacının köküne yerleştirdi. Onun dallarından bazısı, dünyaya sarkmıştır. Kim o dallardan birisine yapışırsa, o dal onun cehenneme girmesine vesîle olur.”
“Ben Âdemoğullarının efendisiyim. Fakat övünmüyorum. Kıyâmet gününde Livâ-ül-hamd, benim elimdedir, övünmüyorum.” “Evlendiğim ve evlendirdiğim kimseler, cennetliktir.” “Müslümanların fakirleri, zenginlerinden beşyüz sene önce Cennete girer ve zenginler, 'Keşke biz de dünyada fakir olsaydık' derler. Kafirlerin zengini de, fakirlerinden kırk sene evvel Cehenneme girer. Hattâ kâfirlerin zenginleri, 'Keşke biz de dünyâda fakir olsaydık' derler.”
Resullulah efendimize; “Yâ Resûlallah! Hangi meclis daha hayırlıdır?” diye soruldu. Resûlullah efendimiz; “Görüldüğünde size Allahü teâlâyı hatırlatan, konuşması amelinizi çoğaltan, ilmi ile âhireti hatırlatan kimse ile bulunduğunuz meclis” buyurdular.
.
Eyyûbzâde Mehmed Efendi
Eyyûbzâde Mehmed Efendi Osmanlı âlimlerindendir. İstanbul'da doğdu. Medrese tahsilinden sonra çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. İlmî faaliyetleri yanında güzel sanatlarla da ilgilenen Eyyûbzâde, sülüs ve nesih yazı icazeti aldı. 1128 (m. 1716) vefat etti. Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Müslümanın her şeyden evvel kalbini temizlemesi lâzımdır. Çünkü, kalp, bütün bedenin reîsidir. Bütün uzuvlar kalbin emrindedir. Peygamberimiz, (İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzuvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu, kalbdir) buyurdu. Bunun iyi olması, kötü ahlâktan temizlenmesi ve iyi ahlâk ile tezyîn edilmesidir.
Haşr sûresinde, yedinci âyet-i kerimesinde meâlen, (Resûlullahın size getirdiklerini alınız. Yasak ettiklerinden sakınınız ve Allahtan korkunuz!) buyuruldu.
Emirleri yapmaya ve haramlardan sakınmaya, "Şeriat"e uymak denir. Allahü teâlânın, yasaklardan kaçınız, dedikten sonra, Allahü teâlâdan korkunuz buyurması, yasaklardan sakınmanın daha mühim olduğunu göstermektedir. Çünkü, Allahü teâlâdan korkmak, yâni (Takvâ), haramlardan sakınmaktır. Takvâ, dînin temelidir. Şüphelilerden de sakınmaya (Verâ) denir. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) (Dîninizin direği verâdır) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (Hiçbir şey, verâ gibi olamaz) buyurdu.
Dînimizin haramlardan sakınmaya böyle önem vermesi, sakınılacak şeylerin daha çok olmasından ve faydasının daha fazla olmasındandır. Çünkü, emirleri yapmakta da, sakınmak bulunmaktadır. Bir emri yapmak, bunu yapmamaktan sakınmak demektir. Faydasının daha çok olması, nefse hiç uymamak olduğu içindir. Emri yaparken, nefis de lezzet alır. Bir işte, nefse uymak ne kadar az olursa, faydası o kadar daha çok olur. Yâni, Allahü teâlânın rızasına daha çabuk kavuşturur. Çünkü şeriat, yâni İslâmiyetin emirleri ve yasakları, nefsi kahretmek, yıpratmak içindir. Nefis, Allahü teâlânın düşmanıdır. Hadis-i kudsîde, (Nefsine düşmanlık et! Çünkü, o benim düşmanımdır) buyuruldu. Bunun için şeriati gözetmesi daha çok olan, Allahü teâlâya daha yakın yol olur. Çünkü burada nefse uymamak, daha çoktur.
.
Abdullah bin el-Eşec el-Kindî
Abdullah bin el-Eşec el-Kindî hazretleri Hadis hafızıdır. 167'de (m. 783) Kûfe'de doğdu. Küçük yaşta hadis tahsiline başlayarak zamanın büyük hadis âlimlerinden oldu. Başta Buhârî olmak üzere Kütüb-i Sitte’de birçok hadisleri yer almaktadır. Eşec el-Kindî 257 (m. 871)’de Kûfe'de vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Abdurrahman bin Sümre (radıyallahü anh) Resullulah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ey Abdurrahman, idareciliği isteme çünkü şu var ki bu görev sana sen istemeden verilirse sana yardım edilir, eğer bu görev sana senin isteğinle verilirse sen de bunun sorumluluğu altına girersin, bir şeye yemin ettikten sonra ondan daha iyisini görmüş isen daha iyi olanı yap yeminine de kefaret uygula."
Ebu Zer (radıyallahü anh) anlatır: "Ya Resullullah beni bir yerlerde çalıştırmak istemez misin?" dedim. Resullulah efendimiz şöyle buyurdu: "Ey Ebu Zer, sen zayıfsın, vazife de emanettir. Vazife ve sorumluluk Kıyamet Günü'nde pişmanlık ve alçaklıktır. Ama bu vazifenin hakkını yerine getiren üzerindeki vazife ile ilgili sorumluluğun gereklerini yapan hariç.”
Ebu Hureyre (radıyallahü anh) Resullulah efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Sizler idarecilik hususunda çok ihtiraslı olacaksınız ama bu da Kıyamet Günü pişmanlık olacaktır.”
Ebu Said (radıyallahü anh) Resullulah efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Allah hiçbir Peygamber göndermemiş ve hiçbir halifeden bir halife tayin etmemiştir ki onun sır dostu olmasın. Bazı sır dostu ona iyiliği emreder, iyiliğe teşvik eder. Bazı sır dostu da kötülüğü emreder ve kötülüğe teşvik eder. Ancak günah ve hatalardan korunmuş olan ise Allah'ın koruduğu kimsedir.”
Aişe (radıyallahü anha) Resullulah efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Allah bir idarecinin hayrını dilerse ona doğru yardımcı kılar da idareci vazife ve sorumluluğunu unutursa ona hatırlatır, hatırladığında ona yardım eder ve eğer Allah bunun dışında dilerse ona kötü yardımcı kılar o da vazifesini unutursa ona hatırlatmaz, hatırlarsa yardım etmez.”
Yine Aişe (radıyallahü anha) şöyle buyurmuştur: “Resullulah efendimiz bize evlerde mescidler yapmamızı ve onu temizleyip güzelleştirmemizi emretti.”
.
Ebü'l-Münzir Esed bin Amr
Ebü'l-Münzir Esed bin Amr hazretleri İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'nin talebelerindendir. Kûfe’de doğdu. İmam-ı Azam hazretlerinin derslerine devam etti, en büyük 10 talebesinden biri oldu. Hârûn Reşîd çok itibar ettiği Esed'i kendi kızıyla evlendirdi, Ebü Yûsuf’tan sonra Bağdat Kadısı tayin etti ve beraberinde hacca götürdü. Esed bin Amr hazretleri 190'da (m.806) vefat etti. Şöyle buyurmuştur:
Namaz, İslâm dîninin direklerinden en ehemmiyyetlisidir. Allahü teâlâ, kullarının yalnız kendisine ibâdet etmeleri için, namazı farz etti. Nisâ sûresinin yüzüçüncü âyeti, namaz mü’minler üzerine, vakitleri belirli bir farz oldu demektedir. Hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, her gün beş vakit namaz kılmayı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namaz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teâlâ söz verdi) buyuruldu. Namaz, ibâdetlerin en kıymetlisidir. Hadîs-i şerîflerde, (Namaz kılmayanın, İslâmdan nasîbi yoktur!) (İnsan ile kâfirlik arasındaki fark, namazı terk etmektir!) buyuruldu. Namaz kılmak, Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünerek, Onun karşısında kendi küçüklüğünü anlamaktır. Bunu anlayan kimse, hep iyilik yapar. Hiç kötülük yapamaz. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” buyurdu ki: Beş namaz vakitleri gelince, melekler der ki; ey Âdemoğulları, kalkınız! İnsanları yakmak için hazırlanmış olan ateşi namaz kılarak söndürünüz).
Bir hadîs-i şerîfte, (Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namazdır) buyuruldu. Yani, mü’min namaz kılar. Kâfir, kılmaz. Münâfıklar ise, bazen kılar, bazen kılmaz. Münâfıklar, Cehennemde çok acı azap görecektir.
Abdullah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” diyor ki: Resûlullahtan “sallallahü aleyhi ve sellem” işittim. Buyurdu ki: (Namaz kılmayanlar, kıyâmet günü, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulacaklardır.) Nefsine uyanın namazı sahîh olsa da, bu meyvelerini veremez. Her gün beş kere Rabbinin huzûrunda olduğuna niyet eden kimsenin kalbi ihlâs ile dolar. Namazda yapılması emrolunan her hareket, kalbe ve bedene faydalar sağlamaktadır. Câmilerde cemaat ile namaz kılmak, Müslümânların kalplerini birbirlerine bağlar. Birbirlerinin kardeşleri olduklarını anlarlar. Büyükler, küçüklere merhametli olur. Küçükler de, büyüklere saygılı olur. Zenginler, fakîrlere ve kuvvetliler zayıflara yardımcı olur.
.
Muhammed bin Ya'kûb el-Esam
Muhammed bin Ya'kûb el-Esam hazretleri hadis âlimidir. 247'de (m. 861) İran’da Nîşâbur'da doğdu. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra İsfahan, Mekke, Bağdat, Mısır, Şam gibi ilim merkezlerinde meşhur âlimlerden hadis tahsil etti. Sonra Nîşâbur'a dönerek çok talebe yetiştirdi. 346 (m. 957)’de Nîşâbur'da vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Bid'at sahiplerinin kötülüğünü anlatan hadis-i şeriflerden birkaçını bildirelim: Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) haber verilen hadis-i şerifte, (Onlardan kaçınız! Sizi dalâlete götürmesinler. Fitneye düşürmesinler) buyuruldu. Abdullah ibn-i Ömer’den (radıyallahü anhüma) haber verilen hadis-i şerifte, (Hasta olurlarsa, ziyâretlerine gitmeyiniz!) buyuruldu. Câbir’den (radıyallahü anh) haber verilen hadis-i şerifte, (Karşılaşınca, onlara selâm vermeyiniz!) buyuruldu. Enes bin Mâlik'ten (radıyallahü anh) haber verilen hadis-i şerifte, (Onlarla birlikte bulunmayınız! Onlarla birlikte yiyip içmeyiniz. Onlardan kız alıp vermeyiniz!) buyuruldu. İbni Hibbân’ın (radıyallahü anh) bildirdiği hadis-i şerifte, (Onların cenâzelerinin namazını kılmayınız! Onlarla birlikte namaz kılmayınız!) buyuruldu. Mu'az’dan (radıyallahü anh) haber verilen hadis-i şerifte, (Ben onlardan değilim. Onlar da benden değildirler. Onlara karşı cihâd etmek, kâfirlerle cihâd etmek gibidir) buyuruldu. Ebû Ümâme’ye (radıyallahü anh) söylenilen hadis-i şerifte, (Kaderî ve mürci'î ve hâricî fırkasında bulunanlarla görüşme! Bunlar, dînini bozarlar. Yahudilerin ve Hıristiyanların yaptıkları gibi, hıyânet ederler) buyuruldu. Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anh) haber verilen hadis-i şerifte, (Bid'at sahibini gördüğünüz zaman, ona karşı sert davranın! Allahü teâlâ, bid'at sahiplerinin hepsine düşmandır. Onlardan hiçbiri sırat köprüsünden geçemeyecek, Cehennem ateşine düşeceklerdir) buyuruldu. Ömer’den (radıyallahü anh) haber verilen hadis-i şerifte, (Kaderiyye fırkasında olanlarla birlikte bulunmayınız! İşlerinizi onlara danışmayınız!) buyuruldu.
Ebû Mûsel-Eş'arî’den (radıyallahü anh) haber verilen hadis-i şerifte, (İsrâil oğulları günah işlediler. Âlimleri, bunlara nasihat verdi; dinlemediler. Âlimleri, sonra bunlarla görüştüler. Berâberce yiyip içtiler. Allahü teâlâ aralarına düşmanlık soktu. Dâvüd aleyhisselâmın ve Îsâ aleyhisselâmın ağızlarından bunlara lânet etti) buyuruldu.
.
Vassâfzâde Esad Efendi
Vassâfzâde Esad Efendi 108. Osmanlı şeyhülislâmıdır. 1119’da (m. 1707) İstanbul'da doğdu. Tahsilini tamamlayarak müderris, sonra Galata Kadısı oldu. Anadolu, sonra Rumeli Kadıaskerliğine getirildi, nihayet şeyhülislâm oldu. Yaşlılığı ve hastalığı sebebiyle 1192 (m. 1778)de görevden alındı ve o sene vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem), son derece dürüstlüğü ve sadâkati sebebi ile, en büyük düşmanları, azgın kâfirler dahî (Muhammed-ül-emîn=Kendine güvenilir Muhammed) derlerdi. Bu kudsî vazîfeyi, her türlü müşkilâta rağmen, devam ettirdi. Bir müddet sonra Cebrâîl aleyhisselam Ona Alak sûresinin 14 âyetini daha getirdi. Peygamber efendimiz Mekkelilere, onların zulümlerine rağmen, kendisine vahiy olunan Kur'an-ı kerim sûrelerini okuyor, onları hak dîne dâvet ediyordu. Mekkeliler, ona gülüyor, alay ediyorlardı. Namaz kıldığı ve görünmeyen bir ilâha ibâdet ettiği için, (Sen delirmişsin!) diyorlardı. O zaman, Allahü teâlâ, Kalem sûresinin 1-4. âyetlerini vahy etti. Bu âyetlerde meâlen, (Nun, Kalem ve onunla yazılanlara yemin olsun ki, Ey Muhammed, Sen deli değilsin. Doğrusu sana devamlı ecir [sevap] vardır. Şüphesiz Sen büyük bir ahlâka sahipsin) buyuruldu.
Kur'an-ı kerimin Allah kelâmı olmadığını ve Muhammed aleyhisselâm tarafından hazırlandığını iddiâ edenleri reddeden âyet-i kerimeler nâzil oldu. İsrâ sûresinin 88. âyetinde meâlen, (De ki, insanlar ve cinler birbirlerine yardımcı olarak, [belâgat, güzel nazm ve kâmil mânada] bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, yemin olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar) buyuruldu. Necm sûresinin 3 ve 4. âyetlerinde meâlen, (Muhammed, kendi arzusu ile konuşmaz.
[Çünkü O, tevhîdi ilân ve şirki yok etmek ve şeriatı yaymak ile emrolunmuştur. ]
Onun [din işlerinde] konuşması ancak vahiydir) buyurulmuştur.
Kehf sûresinin 110. âyetinde meâlen, (Onlara de ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım. Ama, bana Rabbimin tek bir ilah olduğu vahiy olunmuştur.
[Zâtında benzeri, sıfatlarında şerîki, ortağı yoktur. ]
Rabbine kavuşmak isteyen bir kimse, amel-i sâlih, faydalı iş işlesin ve Rabbine ibâdet etmekte hiç şerîk [ortak] koşmasın) buyurmuştur.
Ve nihâyet, hâlâ Kur'an-ı kerimin Allahü teâlânın kelâmı olduğundan şüphesi olanlar için, Müddessir sûresi nâzil oldu.
.
Seyyid Ahmed Buhârî
Seyyid Ahmed Buhârî hazretleri İstanbul’da yaşayan evliyânın büyüklerindendir. Buhârâ’da doğdu. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin talebesi idi. Hocasının vefatından sonra Anadolu’ya giderek önce Simav, sonra İstanbul Fâtih’te yıllarca talebe yetiştirdi. 922 (m. 1516) senesinde vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Tövbe, insanların kurtuluşudur. Gönlün hayatı ve canın gıdasıdır. Âhıretin meyvesidir. Mü’minin sürûrudur. Günahlar demetinin şifâsıdır. Hastaların yarasının merhemidir. Düşenlerin yapışacağı iptir. Yolunu kaybetmişlerin rehberidir. Âsi olanın işlediği günaha tövbe etmesi lâzımdır. İtaat edenin, bu hâlini üstün (iyi) görmekten tövbe etmesi gerekir. Ayrıca, Kur’ân-ı kerîm okuyanların ucubdan (kendini beğenmekten), âlimin hasedden, doğru yolda olanın, bu hâlini kendinden bilmekten ve bütün insanların her husûsta benlik his ve düşüncelerinden tövbe etmesi lüzumu hiç unutulmamalıdır. Azâları ile günah işleyip, sonra tövbe etmek, gözü, kulağı, dili muhafaza etmek zor değildir. Fakat böyle olmakla beraber, tâiblerin derecesine kavuşmak da kolay olmamaktadır. Zira tövbe edenin, hiçbir nefesini zayi etmemesi gerekir. Kendi gönül kıblesini, kötü işlerine bakmaya yöneltip “Ne yaptım? Söylediğim ne oldu?” gibi düşüncelerle ve insaf gözüyle hareket etmelidir. “Efendisine hizmette kusurlu olana mükâfat verilir mi? Azâbı ve cezası nasıl olur?” diye düşünüp, Cehennem azâbına düşmekten korkması gerekir. Bunları düşündükçe, nedamet ateşi gönlünde yükselip, gönlü yana ve gözleri yaşlar döke ve dili feryâd ede. Vücûdu eriye, gözünü gerekmeyeni görmekten, kulağını gerekmeyeni işitmekten, dilini söylememesi gerekeni söylemekten muhafaza ede. Kötü arkadaşı terk ede...
Gidilmemesi gereken yerlere gitmekten, alınmaması gerekeni almaktan sakına. Bütün azâlarını, kulluk bağı ile bağlı kıla. Hoşnut edebileceği her hasmını hoşnud ede. Tam hasret ve nedametle ve kalbinde tam bir korku ile devamlı, "acaba benim bu hatâ ve zulümlerim affolur mu, yoksa affolmaz mı? Bana ne muâmele yaparlar? Af mı ederler, yoksa azâb mı ederler?" diye düşüne. Bir nefesini korkuyla, diğer nefesini ümitle geçire. Gece-gündüz Allahü teâlânın işiyle meşgûl ola. Her vakitte dilini Allahü teâlânın zikri ile ıslata...
.
Abdullah bin Zekvân el-Kureşî
Abdullah bin Zekvân el-Kureşî hazretleri tabiînin hadis hafızı ve fıkıh âlimlerindendir. 65 (m. 684)’de Medine'de doğdu. Babası Zekvân, Osman'ın (radıyallahü anh) hanımı Remle'nin azatlı kölesiydi. Abdullah, Eshab-ı kiramın bazılarını gördü ve onlardan hadis nakletti, fıkıh öğrendi. 130 (m. 748) Medine'de vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlâdan korkması, O’na itaat ve ibâdet etmesi o kadar çoktu ki, O’nun bu hâline hiç kimse takat getiremezdi. Mübârek ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. “Yâ Resûlallah! Sizin gelmiş geçmiş bütün günahlarınız affedildiği hâlde, neden bu kadar kendinize zahmet veriyorsunuz?” denildiğinde, “Ben Allahın en çok şükreden kulu olmayayım mı?” diye cevap buyurdular.
Abdullah bin eş-Şıhhîr (radıyallahü anh); “Resûlullah efendimize geldim, namaz kılıyordu. Göğsünde tencerenin kaynamasını andıran bir uğultu vardı” dedi.
İbn-i Ebî Hâle (radıyallahü anh); “Resûlullah efendimiz devamlı hüzünlü ve düşünceli idi. O’nun hiç rahatı yoktu” buyurdu.
Resûlullah efendimiz, kendisinden önce gelmiş olan yüzyirmidörtbin civarındaki Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hepsinden de üstün idi, şânı pek büyüktü. Buyurdular ki: “Bana, benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şey verilmiştir. 1. Bir aylık yolda (düşmanın kalbine) korku verilerek zafere kavuşturuldum. 2. Yeryüzü bana mescid ve (teyemmüm için) pek temizleyici olarak kılındı. Ümmetimden herhangi bir kimseye namaz (vakti) gelip çatarsa namazını kılsın. 3. Ganîmetler bana helâl kılındı. Hâlbuki, benden önce hiçbir peygambere helâl kılınmamıştı. 4. Bütün insanlığa (peygamber olarak) gönderildim. 5. Bana şefaat etme (yetkisi) verildi.”
Utbe bin Âmir’in (radıyallahü anh) naklettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz; “Şüphesiz ben, size son derece merhametliyim ve üzerinizde de şahidim. Şüphesiz ben, Allahü teâlâya yemîn olsun ki, şu ânda havzıma bakıyorum. Gerçekten bana, yeryüzündeki hazînelerin anahtarları verilmiştir. Allaha yemîn olsun ki, benden sonra şirk koşacağınızı aklımdan bile geçirmiyorum. Benim sizin nâmınıza korktuğum, (şu aşağılık dünyâ için) birbirinizle yarış hâlinde olmanızdır” buyurdular.
.
Hakem bin Nâfi' el-Behrânî
Hakem bin Nâfi' el-Behrânî hazretleri Hadis alimidir. 138'de (m. 755) Suriye’de Humus'ta doğdu. Zamanın büyük alimlerinden hadis okudu. Kendisinden Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Buhârî, Dârimî, gibi büyük muhaddisler rivayette bulundular. Rivayetleri Kütüb-i Sitte'de yer aldı. 222 (m. 837)’de Humus'ta vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, dünyâya ve menfaatlerine hiç kıymet vermezler, azı ile yetinirlerdi. Âişe (radıyallahü anha) vâlidemize buyurdular ki: “Bana Mekke’nin taşı, toprağı altın olması sunuldu. Hayır yâ Rabbî, dedim. Bir gün aç kalayım, bir gün tok. Aç kaldığım gün sana yalvarıp duâ ederim. Tok kaldığım gün, sana hamd-ü senada bulunurum.”Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber efendimize gelip; “Allahü teâlânın sana selâmı var. İsterse şu dağları O’na altın yapayım. Nereye giderse gitsin, o altın dağları O’nunla beraber olur” buyurdu. Peygamberimiz buyurdular ki: “Ey Cebrâil! Dünyâ, evi olmayanın evidir. Ve yine (o) malı olmayan kimsenin malıdır. Bunları aklı olmayan kimse toplar.” Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm, “Yâ Muhammed! Allah seni kavl-i sabit ile dimdik kılmıştır” dedi. Âişe vâlidemiz buyurdu ki: Resûlullah efendimizin mübârek karnı, hiçbir zaman yemekten doymamıştır. Bu husûsta, bir kimseye de yakınmamıştır. İhtiyaç, O’nun için zenginlikten daha iyi idi. Bütün gece açlıktan kıvransa bile, O’nun bu durumu, gündüz orucundan alıkoymazdı. İsteseydi, Rabbinden yeryüzünün bütün hazînelerini, yiyeceklerini ve refah hayâtını isterdi. Yemîn ederim ki, O’nun bu hâlini gördüğüm zaman, acırdım ve ağlardım. Elimle mübârek karnını sıvazlardım ve derdim ki, “Canım sana feda olsun! Sana güç verecek şu dünyâdan, bazı menfaatler temin etsen olmaz mı?” Buyururlardı ki: “Ey Âişe! Ben dünyâyı ne yapayım? Ülül-azmden olan Peygamber kardeşlerim, bundan daha çetin olanına karşı tahammül gösterdiler. Fakat o hâlleri ile yaşayışlarına devam ettiler. Rablerine kavuştular. Bu sebeple Rableri, onların kendisine dönüşlerini çok güzel bir biçimde yaptı, sevaplarını arttırdı. Ben refah bir hayat yaşamaktan haya ediyorum. Çünkü böyle bir hayat, beni onlardan geri bırakır. Benim için en güzel ve sevimli şey, kardeşlerime, dostlarıma kavuşmak ve onlara katılmaktır.” Âişe vâlidemiz buyurdular ki: “Resûlullah bu sözlerinden bir ay kadar sonra vefât ettiler.”
.
Ahmed Sârbân Efendi
Ahmed Sârbân Efendi Osmanlı velîlerindendir. Tekirdağ’a bağlı Hayrabolu'da doğdu. Küçük yaşta ilim öğenmeye başladı. Fakat sonra yeniçeri ocağında 26. ortayı meydana getiren Deveci ortasına kaydoldu. Çalışkanlığı ve zekâsı sâyesinde Devecibaşılığa kadar yükseldi. Kânûnî Sultan Süleymân Hanın Irakeyn seferine Sârbânbaşı (devecibaşı) olarak katıldığından bu lakapla tanındı...
Yine bu seferde, orduda gönül ehli Pîr Ali Sultan adında bir zât vardı. O, Ahmed Sârbân Efendiyi gördüğü anda ondaki ilme karşı kâbiliyet ve istidâdı da sezdi. Kendisine pekçok nasîhatlerde bulundu. Ahmed Sârbân Efendi sefer dönüşü görevinden ayrılarak kendisini tamâmen Pîr Ali Sultan'ın sohbetlerine verdi. Hocasının vefâtından sonra Hayrabolu'ya geldi. Orada talebeler yetiştirdi. Bir gün talebeleri arasından birinin hallerini anlayamadığı evliyâullahtan bir zatın aleyhinde konuştuğunu duyunca;
“Evliyâya eğri bakma/Kevn ü mekân elindedir. Mülke hükmün süren oldur/İki cihân elindedir. Sen ânı şöyle sanursun/Sencileyin bir âdemdir. Evliyânın sırrı vardır/Gizli âyân elindedir” diyerek, velilerin cenâb-ı Hak katındaki değerine işâret etti. O talebe çok mahcûb ve perişân olarak özürler diledi, tövbe etti.
Ahmed Sârbân Efendinin çok huysuz ve geçimsiz bir hanımı vardı. Efendisini görmeye gelenlere içeriden; "Siz bu heriften ne meded umuyor ve ne hayır bekliyorsunuz. Sizin işiniz yok mu?" diyerek bağırırdı... Bir gün Şeyhin talebeleri hem bu durumu düşünüyor hem de birbirleriyle şöyle konuşuyorlardı: "Acaba nasıl oluyor da Şeyhimiz böyle bir hanımla yaşayabiliyor, bir arada geçinebiliyor?" Onların bu düşüncelerini anlayan Şeyh hazretleri şu cevâbı verdi: "Dostlarım! Mesele sizin zannettiğiniz gibi değildir. Benim böyle bir kadına tahammül etmem, nefsânî bir hevesten değildir. Bu bizim talebelerimize verdiğimiz bir derstir. Maksat, kötü huylu insanlarla da iyi geçinmektir. Sizin elinizdeyse nefsinizi içinizden atın bana öyle gelin. İşte bu kadar..."
Ahmed Sârbân Efendi ömrünün sonuna kadar o kadının yaptığı eziyetlere katlandı. 1545 (H.952) yılında Hayrabolu'da vefât etti. Hanımı, beyinin kıymetini vefâtından sonra anladı. Şeyh hazretlerinin mezar taşına bir yastık gibi başını koyarak gece-gündüz; "Ah ah! Yazık çok yazık ki, ben senin kadrini, kıymetini bilemedim" diyerek gözyaşı dökerdi...
.
Ebü Muti' el-Belhî
Ebü Muti' el-Belhî hazretleri İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe hazretlerinin talebesi ve Fıkhü'I-ekber ile Fıkhü'l-ebsat adlı eserlerin râvisidir. 115 (m. 733) yılında Afganistan’da Belh'te doğdu. İlk tahsilinden sonra Kûfe’ye gitti ve orada İmam-ı Azam hazretlerinin derslerine devam ederek icazet aldı. sonra Belh’e dönderek orada talebe yetiştirdi. 199 (m. 814)’de Belh'te vefat etti. Bir dersinde talebelerine şunları anlattı:
Tefsîr, hadîs ve kelâm ilimlerinden sonra, en şerefli ilim fıkıh ilmidir. Fıkıh bilgisi okumak, geceleri nâfile namaz kılmaktan daha sevaptır. Aşağıdaki altı hadîs-i şerîf, fıkhın şerefini göstermeye kâfîdir.
“Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakîh yapar.” “Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir.” “Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakîh olan kimsedir.” “Şeytâna karşı bir fakîh, bin âbidden dahâ kuvvetlidir.” “Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği, fıkıh bilgisidir.” “İbâdetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.”
Üstadımız İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe fıkıh ilmini, Hammâd’dan, Hammâd da, İbrâhîm-i Nehâ’î’den, bu da Alkama’dan, Alkama da, Abdullah bin Mes’ûd’dan, bu da Resûl-i ekremden “sallallahü aleyhi ve sellem” almıştır. Ebû Yûsüf, Muhammed, Züfer bin Hüzeyl ve Hasen bin Ziyâd, hep, İmâm-ı A’zamın talebesidir. Bunlardan, İmâm-ı Muhammed, din bilgilerinde, bin kadar kitap yazmıştır. İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve üsûller, metodlar koyduğu gibi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdiği i’tikâd, îmân bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Resûlullah, İmâm-ı A’zamın geleceğini haber verdi. Hadîs-i şerîfte, (Âdem ve bütün Peygamberler “aleyhimüsselâm”, benimle öğündüğü gibi, ben de, ümmetim içinde, künyesi Ebû Hanîfe, ismi Nu’mân olan bir kimse ile öğünürüm ki, ümmetimin ışığı olacaktır. Onları, yoldan çıkmaktan, cehâlet karanlığına düşmekten koruyacaktır) buyurdu. (Yüzelli senesinde dünyanın zîneti gider) hadîs-i şerîfinin, İmâm-ı A’zam için olduğunu, büyük âlimler bildiriyor. Çünkü, İmâm-ı A’zam, [150] senesinde, yetmiş yaşında iken vefât etti.
.
Celâleddîn Ömer Habbâzî
Celâleddîn Ömer Habbâzî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. 629 (1232) yılında Mâverâünnehir şehirlerinden Hucend'de doğdu. İlk tahsilinden sonra Bağdat'a ve sonra Şam'a gidip Hanefî fıkhı tahsil etti. Şam'da Hâtûniyye Medresesinde vefatına kadar ders verdi. 691 (m. 1292)’de Şam'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Namazın âdâbı Hanefî’de şunlardır: Yalnız kılmış olan veya imamla kılan kimse, selâmın akabinde, (Allahümme entesselâmü ve minkes-selâmü tebârekte yâ zel-celâli vel-ikrâm) demek. Bundan sonra, üç kere (Estagfirullahel'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv elhayyelkayyûme ve etûbü ileyh) demek. Bundan sonra, (Âyetel-kürsî) okumak. Otuzüç kere (Sübhânallah) demek. Otuzüç kere (Elhamdülillah) demek. Otuzüç kere (Allahü ekber) demek. Bir kere (Lâilâheillallahü vahdehû lâ şerîkeleh lehül mülkü ve lehülhamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr) demek. Kolları ileri uzatıp, ellerini duânın kıblesi olan Arş'a açıp, hulûs üzere duâ etmek. Cemaat ile ise, duâyı beklemek. Duâ sonunda (âmîn) demek. Duânın hitâmında elini yüzüne sıvamak. Sonra, her birinde Besmele çekerek, onbir (İhlâs-ı şerif) okumak. Sonra birer (Kul'e'ûzü) okumak ve 67 (Estagfirullah) diyerek yetmişe tamamlamak, on kere (Sübhânallah ve bî-hamdihi sübhânallahil'azîm) demek. Sonra (Sübhâne Rabbike) âyetini okumaktır. Hadis-i şerifte, (Beş vakit farz namazdan sonra yapılan duâ kabûl olur) buyuruldu. Fakat duâ, uyanık kalb ile ve sessiz yapılmalıdır. Duâyı yalnız namazlardan sonra veya belli zamanlarda yapmak ve belli şeyleri ezberleyip, şiir okur gibi duâ etmek mekruhtur. Duâ bitince, elleri yüze sürmek sünnettir.
Son sünneti olan namazlarda, selâm verince imamın oturması mekruhtur. Sağa, sola veya biraz geriye çekilip hemen son sünneti kılması lâzımdır. Yâhut, hemen gidip evinde kılar.
Cemaat ve yalnız kılan, oturduğu yerde kalıp duâlarını okuyabilir. Yâhut oturduğu yerde, sağda, solda veya geriye çekilerek son sünneti kılması da câizdir. Son sünneti olmayan namazlarda, imamın, oturduğu yerde kıbleye karşı kalması mekruhtur, bid'attir. Kalkıp gitmesi veya cemaate dönmesi yâhut sağa, sola dönüp oturması lâzımdır.
.
Gazzî Ahmed Efendi
Gazzî Ahmed Efendi Osmanlı âlim ve velîlerindendir. 1054'te (m. 1644) Filistin’de Gazze'de doğdu, Kahire'ye giderek Câmiu'l-Ezher'de din ilimleri tahsil etti. Sonra İstanbul'a gelerek Ayasofya’da hadis dersi verdi. Niyâzî-i Mısrî'nin Bursa'ya dönmesi üzerine oraya giderek ona intisap etti. Hilâfet aldıktan sonra kendi dergâhını kurdu. 1150 (m. 1738)’de Bursa'da vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ onlar hakkında, Bekâra sûresinin 222. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyuruyor:
“Allahü teâlâ, (günahlarına) tövbe edenleri ve fevahişden (pisliklerinden) temizlenenleri sever.”
Tövbe, bütün mü’minlere farzdır.
Nûr sûresi 31. âyet-i kerîmede meâlen; “Ey mü’minler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe ediniz! Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz” buyuruluyor.
Yûnus sûresi 63. âyet-i kerîmede meâlen; “(Evliyâ) onlardır ki, Allahü teâlâya îmân edip, O’na muhalefet etmekten sakınırlar” buyuruldu.
Felah ve kurtuluşların hepsi tövbededir. Her farzın belli bir vakti vardır. Namaz, oruç, abdest, gusül, zekât, hac ve benzeri ibâdetlerin hepsinin vakitleri ve şartları vardır. O vakit gelmezse, o farz ilgili kimseye farz olmaz. Halbuki, zâhiren ve bâtınen her verdiğin nefes için tövbe ve istiğfar sana vâcib olur.
İnsanların en büyüğü (iyisi, kıymetlisi) olan Peygamber efendimiz (aleyhisselâm) buyurdu ki: “Ey insanlar! Allahü teâlâya tövbe ve istiğfar ediniz. Zîrâ ben, günde yüz kerre Allahü teâlâya tövbe ediyorum.” Ekseriya insanın her verdiği nefeste bir günah bulunur. Bilhassa dünyâya rağbet edenler için bu böyledir. Bunlar dünyâyı severler. Dünyâyı sevenler, her günahın başındadırlar.
Peygamber efendimiz (aleyhisselâm) buyurdu ki: “Dünyâya düşkün olmak, günahların başıdır.”
Gerçekten bil ki, bir gündüz ve gece 24 saattir, insan, her saatte ortalama bin nefes verir. 24 saatte insandan 24000 nefes çıkar. Bu nefesleri dünyâya rağbet ve dünyâ sevgisi için verince, hepsi ma’siyet (günah) olur. Her gün onun hesabına 24000 günah yazılır. O, bunu bilmez, fark etmez. Hâl böyle olunca bak ki, istiğfar (tövbe) yapmak lâzım mı, değil mi? İnsan tövbe edince ve tövbenin şartını yerine getirince, onun bütün nefesleri tâat (ibâdet ve sevap) olur.
.
Ebû Mus'ab el-Kureşî
Ebû Mus'ab el-Kureşî hazretleri Mâlikî fıkıh âlimidir. Tebe-i tâbiînden olup, Eshab-ı kiramdan Abdurrahman bin Avf'ın soyundandır. 150 (767) yılında Medine’de doğdu. Mâlik bin Enes hazretlerinin en büyük talebelerindendir. Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Kûfe, sonra Medine Kadısı olarak görevlendirilmiştir. 242 (m. 857)’de vefat etti. Şöyle buyurmuştur:
Resûlullahın ibâdet olarak yaptığı ve ara sıra bıraktığı şeylere (Sünnet-i hüdâ) veya (Müekked sünnet) denir. Bunları ara sıra yapmayanlara azap bildirilmedi. Hiç terk etmediği ve terk edenlere azap yapılacağını bildirdiklerine (Vâcib) denir. Ara sıra yaptığı ibâdetlere (Müekked olmayan sünnet) veya (Müstehab) denir. Âdet olarak yaptıklarına (Sünnet-i zevâid) veya (Edeb) denir. İyi şeylere sağdan, fena şeylere soldan başlamak ve sağ, sol elleri kullanmak edebdir. Âdetlerde değişiklik yapmak, bid'at değildir. Verâ sahiplerinin yapmaması iyi olur.
Hadis-i şerifte, (Benim sünnetime ve benden sonra, hulefâ-i râşidînin sünnetlerine sarılınız!) buyuruldu.
Sünnet sözü, yalnız olarak söylenildiği zaman, İslâmiyetin bildirdiği her şey demektir. Bu dînin sahibi olan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, âdetlerde bir şey bildirmedi. Minâre, mektep, kitap gibi sonradan yapılmış olan şeyler bid'at değildir. Böyle şeylere (Sünnet-i hasene) denir. İslâmiyetin yasak ettiği şeyleri meydana çıkarmaya (Sünnet-i seyyie) denir. Bid'atler, sünnet-i seyyiedir. Sünnet-i hasene yâni dîne yardımcı şeylerin (Sadr-ı evvel)de yâni Eshâb-ı kirâmın ve tâbiîn-i izâmın zamanlarında yapılmaması, onların bu faydalı şeylere ihtiyaçları olmadığı içindi. Onların zamanlarında bid'at sahipleri çıkmamış veya çoğalmamıştı. Kıyâmete kadar (sünnet-i hasene) meydana çıkarmak câizdir ve sevaptır.
İbâdette bir bid'ati yapmak, bir sünneti terk etmekten daha fenadır. Bid'at işlemek haramdır. Sünneti özürsüz terk etmek mekruhtur. Bir sünneti özürsüz terk etmeyi sevap sanırsa, sünneti terk etmesi de bid'at olur. Bir inanışın, bir işin veya bir sözün sünnet veya bid'at olduğu bilinemediği zaman, bunu yapmamak lâzım olur. Çünkü, bid'ati terk etmek lâzımdır. Sünneti yapmak lâzım değildir. Allahü teâlânın haram ettiği şeylerden bir zerresini yapmamak, insanların ve cinnin bütün ibâdetlerinden daha sevaptır. Bunun için, güçlük olan yerde vâcib de terk edilir fakat haram işlenemez
.
Alâeddin Ali Fenârî
Alâeddin Ali Fenârî hazretleri Osmanlı âlimlerinden olup ilk Osmanlı Şeyhülislâmı Molla Fenârî’nin torunudur. Bursa'da doğdu. Zamanın büyük âlimlerden ders gördü. Müderrislik ve sonra Bursa Kadılığına tayin edildi. II. Bayezid zamanında Rumeli Kadıaskerliğine getirildi. Zeyniyye tarikatına giren ve Şeyh Hacı Halîfe'ye intisap eden Fenârî 903 (m. 1497)’de vefat etti. Sadakanın fazileti hakkında şunları anlattı:
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, her başağa yüz dâneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allahın ihsânı çok geniştir, her şeyi hakkıyla bilendir” buyuruyor (Bekâra-261).
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), sadakanın fazileti hakkında buyuruyor ki: “Bir hurma da olsa sadaka verin. Çünkü o bir hurma açlığı giderir, suyun ateşi söndürdüğü gibi hatâları da söndürür, yok eder.” “Bir hurmanın yarısıyla bile olsa, Cehennem ateşinden sakının. Onu da bulamazsanız, tatlı ve güzel söz ile Cehennem ateşinden sakının.” “Sadaka, yetmiş kötülüğün kapısını kapatır.” “Gizli sadaka, Allahü teâlânın gazâbını söndürür.”
Hazreti Îsâ (aleyhisselâm); “Kim bir şey isteyeni eli boş çevirirse, onun evine melekler bir hafta uğramaz” buyurdu.
Lokman Hakim oğluna dedi ki: “Bir günah işlediğin zaman, bir sadaka ver.”
Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), sadaka olarak şeker dağıtır ve Kur’ân-ı kerîmden meâlen; “Sevdiğiniz şeylerden sadaka vermedikçe, siz, Cennete kavuşamazsınız”
(Âl-i İmrân-92) âyetini okur: “Allahü teâlâ bilir ki, benim en çok sevdiğim şey şekerdir” derdi.
Ubeydullah bin Ömer buyurdu ki: “İnsanlar kıyâmet günü çok aç, susuz ve çıplak olarak haşrolacaklar, ancak Allahü teâlâ için yedireni, Allahü teâlâ doyuracak, Allahü teâlâ için içireni, Allahü teâlâ içirecek ve Allahü teâlâ için giydireni yine Allahü teâlâ giydirecektir.”
Sırrî-yi Sekatî buyuruyor ki: “Sadakada dört haslet vardır. Birincisi, sadaka senin yanında iken azdır. Onu verdiğin zaman çok olur. İkincisi, o seninle beraber olunca yok olur. Onu verince bakî olur. Üçüncüsü, senin yanında olunca, senin olmaz. Verdiğin zaman senin olur. Dördüncüsü, seninle olunca, sen onu korursun. Onu verdiğin zaman, o seni korur. Peygamber efendimiz; (Sadaka, sahibinden yetmiş belâyı def eder) buyurdu.”
.
Seyyid Abdürrahîm Arvâsî
Seyyid Abdürrahîm Arvâsî hazretleri Doğu Anadolu evliyasının büyüklerinden olup Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin annesinin dedesidir. Van’ın Bahçesaray ilçesinin Arvas köyünde doğdu. Orada babalarının medresesinde okudu. Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim oldu. Ayrıca babasının sohbetlerine de devâm edip, tasavvuf yolunda olgunlaştı.
Zamânının aklî ve naklî ilimlerinde söz sâhibi, tasavufta ise hâl sâhibi meşhûr bir velî oldu. Şöhreti her tarafa yayıldı. O sırada Doğubâyezîd'deki meşhur sarayın bânîsi Osmanlı valisi İshak Paşa, Seyyid Abdürrahîm Arvâsî'yi dâvet etti. Buraya giderek, ilimde ve tasavvufta çok talebe yetiştirdi. Aynı zamanda bölgede yaygın olan Şiîlerle mücâdele etti. Ehl-i Sünnet îtikâdının yayılması için çalıştı. Abdürrahîm Arvâsî bu gayretinin yanında dînî ilimleri öğrenmekten geri kalmıyor öğrendiklerini yaşamak sûretiyle de insanların ebedî saâdete kavuşmaları için bütün gücünü harcıyordu. Onun sohbetlerine yüzlerce kimse katılıp faydalanıyordu. Bu sohbetlerinde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî'sinden de parçalar okutuyordu. Böyle sohbet meclislerinden birinde Mesnevî okunurken, orada bulunan İran mollalarından biri Mevlânâ'yı ve Mesnevî'yi küçültücü ve tahkir edici maksatla, bildiği hâlde "Ne okuyorsun?" diye sordu. Abdürrahîm Arvâsî hazretleri; "Mesnevî okuyoruz" buyurdu. İranlı, cevap olarak; "Meşnevî dinlemeye değmez" dedi. Bu söz üzerine son derece hiddetlenen Abdürrahîm Arvâsî hazretleri Mesnevî-yi şerîfi rastgele açıp İranlı mollaya; "Şu beyti oku!" buyurdu. İranlı;
"Mesnevî ra meşnevî mehanEy sek-i gürgîn bed kerdeî"
Yâni Mesnevî'yi meşnevî okuma, ey uyuz köpek kötü bir iş yaptın, meâlinde beyti istemeyerek okuyuverdi. Bu manalı beyân karşısında İranlı molla ve meclistekiler dehşete kapıldılar. Molla, söyleyecek söz bulamadı. Arslan yuvasına düşmüş, zavallı tilki gibi titremeye başladı. Sonra mecliste bulunanlar Mesnevî'den bu beyti aradıklarında bulamadılar. Bu hâlin Abdürrahîm Arvâsî hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona karşı daha edepli ve ölçülü davranmaya başladılar. Buna benzer pekçok kerâmetleri görülmüş olan Abdürrahîm Arvâsî hazretlerinin bu kerâmetleri yıllar boyu dilden dile anlatılagelmiştir. Abdürrahîm Arvâsî hazretleri 1786 (H.1200) senesinde Doğu Bâyezîd'de vefât etti.
.
Abdülvehhâb Şa'rânî
Abdülvehhâb Şa'rânî hazretleri evliyânın büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimidir. Mısır'ın Kalkaşend kasabasında 1493 (H.898)'de doğdu. 1565 (H.973)'de Mısır'da vefât etti. Henüz yedi yaşında Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Genç yaşında, hadîs ve fıkıh ilimlerinde ehliyet kazandı. Tasavvuf yolunda da Aliyy-ül-Havvâs hazretlerinin sohbetlerinde olgunlaştı.
Abdülvehhâb Şa'rânî zamanının velîlerini sık sık ziyâret eder nasîhat ister ve gönüllerini alırdı. Kâhire'nin Nil Nehri üzerindeki Hâkimî Köprüsünün altında bulunan yaşlı bir velîyi ziyârete gitti. Selam vererek içeri girince o zât adını sordu. "Abdülvehhâb" dedi. Ona; "Senelerden beri seni görmek arzusunda idim. Buyur otur" deyince yanına oturdu, el ele tutuştular. Elini öyle kuvvetli sıktı ki, neredeyse acıdan bağıracaktı. Ona; "Kuvvetimi nasıl buluyorsun?" diye sorunca; "Çok büyük bir kuvvete sâhibsiniz" dedi. O zaman ona; "İşte bu kuvvet, gençliğimden beri yediğim helâl lokmalar sebebiyle hâlâ mevcuttur. Hamurum helâl bir maya ile yoğrulmasaydı, bugünün, günahlarına aldırmayan insanların vücutları gibi, benim vücudum da gevşek olurdu. Ey oğlum! Yüz kırk üç yaşına geldim. Allahü teâlâya yemin ederim ki, bugün insanlar her yönden değişmiştir. Hele bu son senelerde, dînin emirlerini yerine getirmekte ve emânete riâyet etmekte büyük bir eksiklik var. Bugün yakın akrabân, hattâ öz kardeşin bile seni tanımamaktadır. Oğlun dahi sana başka gözle bakmakta ve bir yabancı gibi davranmaktadır. İnsanların birbirlerine muhabbetleri hiç kalmamış, dert ve belâlara karşı sabırları eksilmiş, kazâ ve kadere karşı boyun eğmek yerine gazab hâkim olmuş, dinleri zayıflamıştır.
Zamânımızın en iyileri; geceleri kalkıp sabahlara kadar namaz kılan, sabah namazından sonra öğleye kadar Kur'ân-ı kerîm okuyup tesbîhini çekerek Allahü teâlâyı zikreden, ikindiye kadar duâlarını yapan, akşama kadar her gün devâm üzere olduğu duâları tekrar tekrar yapan, yatıncaya kadar da tövbe istigfâr ederek vaktini geçirenlerdir...
Bir insan, hayâtı boyunca durmadan ibâdet yapsa, kazandığı sevapları terâzinin bir kefesine koysa, bu kimse; bir Müslüman hakkında sû-i zannından meydana gelen günâhını da bir kefeye koysa, günah kefesinin ağır basacağını görürsün. Sâlih, iyi kimselerin hayatları boyunca yaptığı ibâdetler, bir defa yaptığı kötü düşünceden meydana gelen günâhı karşılayamadığına göre, diğer insanların hâllerinin ne olacağını düşün!
Ebû Zekeriyyâ el-Mevsılî
Ebû Zekeriyyâ el-Mevsılî hazretleri hadis âlimidir. Musul’da doğdu. Medrese tahsilinden sonra Kadılık yaptı. Zamanın büyük hadis âlimlerinden hadis-i şerif öğrendi ve talebe yetiştirdi. 334 (m. 945)’de Musul’da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Mü’minin firâsetinden sakınınız. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.”
“Ümmetimden hak üzere bulunan bir taife kıyâmete kadar bulunacaktır.”
“Allahü teâlâ, sünnet-i seniyyeye yapışan kulunu Cennete sokar.”
“Kıyâmet gününde kişinin amel defteri, yazılmış olarak kendisine verilir. O kimse, amel defterinde dünyada iken yapmadığı birtakım iyiliklerin yazılı olduğunu görür. 'Yâ Rabbî! Bu iyilikler nereden buraya yazıldı?' der. Allahü teâlâ da, 'İnsanlar seni gıybet ediyorlardı. Sen ise bunu bilmiyordun. Bu iyilikler, sana bu sebeple verildi' buyurur.”
“Birinin yanında Müslüman kardeşi gıybet edilir de, o kimse, gıybet edilen Müslüman kardeşine yardım etmeye gücü yettiği hâlde yardım etmezse, Allahü teâlâ onu dünyada ve âhirette zelîl eder.” “Kim dünyada Müslüman kardeşinin ırzını korursa, Allahü teâlâ onun vücudunu Cehennem ateşinden koruyacak bir melek yaratır.” “Allahü teâlâ bir kulu sevdiği zaman, 'Ey Cebrâil! Rabbin filancayı seviyor, sen de onu sev' buyurur.”
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem);
“Benden sonra peygamberlik yoktur. Fakat mübeşşirât devam eder” buyurunca, Eshâb-ı Kirâm; “Mübeşşirât nedir, ey Allahın Resûlü?” diye sordular. Resûlullah efendimiz; “Müslümanın gördüğü veya ona gösterilen güzel rüyâlardır” buyurdu. “Rüyâda beni gören kimse, uyanıklık hâlinde beni gören kimse gibidir. Çünkü şeytan benim sûretime giremez.”
“Allahü teâlâ, hakkında hayır murâd ettiği kimseyi, dinde fakîh yapar.” “Dinde fıkıhtan daha faziletli bir şey ile ibâdet edilmez. Bir fakîh, şeytana bin âbidden daha şiddetlidir.” “Her şeyin bir direği vardır. Bu dînin direği de fıkıhtır.” “Âlimlerle oturmak ibâdettir.”
Resûlullah efendimiz, Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anhüma) için; “Allahım! Onu dinde fakîh eyle. Ona te’vili öğret” diye duâ buyurdular. “Allahü teâlâ dünyaya rağbet etmeyenin kalbine hikmet koyar, diliyle hikmet konuşturur. Ona, dünyanın hastalığını ve kusurunu ve onun ilâcını gösterir. Onu sâlim olarak dünyadan çıkarıp, Cennete koyar.” “Dünyâya rağbet etmemek, kalbe ve bedene rahatlık verir.”
.
Hoca Sâdeddin Efendi
Hoca Sâdeddin Efendi 23. Osmanlı şeyhülislâmıdır. 943'te (m. 1536) İstanbul'da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim'in çok sevdiği nedimi Hasan Can'dır. Sâdeddin Efendi, Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi'nin tedrisinde yetişti. Sultan 3. Mehmed’e hocalık yaptıktan sonra Şeyhülislamlığa getirildi. 1008 (m. 1599)’da İstanbul’da vefat etti. “Risâle-i Kuşeyriyye Tercümesi” isimli eserinde şöyle buyurmaktadır:
Zamanımızdaki bazı cahil tekke şeyhleri, yalancı, sahte tasavvufçular, İslamiyete uymayan hareketlerinden dolayı kendilerine itiraz edilince, (Bunlar ilm-i zâhirde haramdır. Biz ilm-i bâtın sahipleriyiz. Bizim için helaldirler) diyor. Böyle söylemek küfürdür. Böyle söyleyen ve işitip kabul eden kâfir olur. Tevil etmesi veya bilmeden söylemesi özür olmaz. Bu zındıklar, (Siz ilmi kitaplardan öğreniyorsunuz. Biz ise, sahibinden, yani doğruca Muhammed aleyhisselâmdan alıyoruz. Buna kanaat etmez, razı olmaz isek, Allah’tan sorup öğreniyoruz. Kitap okumaya, üstaddan öğrenmeye ihtiyacımız yok. Allah'a kavuşmak için, ilm-i zâhiri terk etmek ve İslamiyeti öğrenmemek lazımdır. Bizim yolumuz batıl olsaydı, böyle yüksek hallere, kerametlere kavuşabilir miydik? Nurları ve Peygamberlerin ruhlarını görebilir miydik? Bir günah yaparsak, rüyada bize bildiriliyor. Sizin haram dediğiniz şeyi yapmamız için Allah bize rüyada izin veriyor. Bunun bize helal olduğunu anlıyoruz) diyorlar.
İslamiyeti yıkıcı, yok edici böyle sözler ilhâddır. Yani Kitabın ve Sünnetin açık manalarını değiştirmektir. Dalalettir. Yani müminlerin yolundan ayrılmaktır. İslamiyet ile alay etmektir. Böyle bozuk sözlere inanmamalıdır. Bunların bozukluğunda şüphe etmek bile küfür olur. Bunları söyleyene ve inanana (Zındık) denir. Zındık, maddeye, tabiate tapınan Dehrî demektir. Allah'a ve ahiret gününe inanmayan sahte Müslüman demektir.
İslamiyetin ahkamı ilham ile anlaşılmaz. Ehlullahın İslamiyete uygun ilhamları doğru olur. Fakat bunlar dinde senet olamazlar, yani bunlarla amel etmek kimseye vacip değildir.
.
Duhaym ibnü'l-Yetîm
Duhaym ibnü'l-Yetîm hazretleri Şafii fıkıh âlimlerindendir. 170 (m. 786)’da Şam'da doğdu. Mısır, Hicaz, Bağdat Küfe ve Basra’da gibi ilim tahsil etti. Filistin'de Remle şehrinde kadılık yaptı. 245'te (m. 859) orada vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Günah işleyince, hemen tövbe etmelidir. Gizli işlenen günahın tövbesi gizli olur. Açık işlenmiş günahın tövbesi açık olur. Tövbeyi geciktirmemelidir. (Kiramen kâtibîn) melekleri, günahı hemen yazmaz. Tövbe edilirse, hiç yazılmaz. Tövbe edilmezse yazarlar. Günaha tövbe etmemek, bu günahı yapmaktan daha fenadır. Hemen tövbe etmeyen de, ölmeden önce tövbe etmelidir. Verâ ve takvâyı elden bırakmamalıdır. (Takvâ) açıkça yasak edilmiş olan şeyleri, (Verâ) şüpheli şeyleri yapmamaktır. Yasak edilenlerden sakınmak, emrolunanları yapmaktan daha faydalıdır. Büyüklerimiz buyurdu ki: (İyiler de, kötüler de, iyilik yapar. Fakat, yalnız sıddîklar, iyiler, günahtan sakınır).
Hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü Allahü teâlânın huzuruna kavuşanlar, verâ ve zühd sahipleridir) buyuruldu.
Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış!
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır).
Yine hadis-i şerifte, (Helâl olan şeyler bellidir. Haramlar da bildirilmiştir. Şüpheli olanlardan kaçınız. Şüphesiz bildiklerinizi yapınız!) buyuruldu.
Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalı. Şüphe edilmeyeni yapmak câiz olur.
Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın, Kur'an-ı kerimde helâl ettiği şeyler helâldir. Kur'an-ı kerimde bildirmediği şeyleri affeder) buyuruldu.
Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalb üzerine koymalı. Kalb çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı. Eğer, fazla çarparsa yapmamalıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalb sâkin olur. Haram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma! Din adamları fetvâ verseler de yapma!). Îmanı olan, büyük günaha düşmemek için, küçük günahtan kaçar.
Bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu bilmelidir. Allahü teâlânın emirlerini tam yapamadığını düşünmelidir. Allahü teâlâ çeşidli ibâdetleri bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfâr etmeyi buyurdu. İstiğfârı en sonra söyledi. Böylece kula, bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve mağfiret dilemesi lâzım oldu.
.
Hüseyin Diyarbekrî
Kadı Hüseyin Diyarbekrî hazretleri Osmanlı fıkıh âlimlerindendir. Diyarbakır'da doğdu. Medrese tahsilini burada yaptıktan sonra Mekke kadılığına tayin edildi. 990'da (m. 1582) Mekke'de vefat etti. Bu mübarek zat, bir dersinde şöyle buyurdu:
Daha fazlasını ödemesi şartı ile ödünç vermek faizdir ve haramdır. Faiz, yalnız İslamiyette değil, semâvî dinlerin, yani hak olan, doğru olan dinlerin hepsinde de haram idi. Faizin azı da, çoğu da haramdır. En büyük günahlardandır. Dînini iyi öğrenen bir Müslümân, harâm işlemeden ve fâiz felâketine düşmeden her çeşit ticâreti yaparak helâl mal kazanır. Haram anlaşma ile ele geçen malın hepsi haram olur. Mesela on iki dirhem ödemesi şartı ile, on dirhem ödünç verilse, alınan on iki dirhemin hepsi haram olur. Faiz ile ödünç vermek ve almak haram olduğu, Kur'an-ı kerimde açıkça bildirilmiştir.
İhtiyacı olanın da, olmayanın da, faizle ödünç alması haramdır. İhtiyâcı olana faiz haram olmaz demek, Kur'an-ı kerimin emrini değiştirmek olur. Faiz ile ödünç almak için her ihtiyaç özür olsaydı, faizin haram edilmesine sebep kalmazdı. Çünkü faiz ödemeyi ancak ihtiyacı olan kabul eder. İhtiyacı olmayan kimse açıktan para vermek istemez. Allahü teâlânın bu yasak emri yersiz, lüzumsuz olurdu.
Her ihtiyacı olanın faiz ile para alması caiz diye bir an düşünsek, ihtiyaç da bir nevi zarurettir. Zaruretin dereceleri vardır. Çoluk çocuğun çok olması, erkeğin askerde bulunması, özür, ihtiyaç sanılarak faizle para almak caiz ve helal olur demek bir Müslümana yakışmaz. Böyle belaya yakalanmış olanlara emr-i mâruf ve nehy-i anil-münker yaparak doğru yolu göstermek lazımdır. Bir Müslüman nasıl olur da böyle haram işi yapabilir?
İhtiyaçları temin edecek yol çoktur. Bu zamanda şüpheli olmayan kazanç kalmadı denilse de, elden geldiği kadar şüphelilerden kaçınmak lazımdır. Tarlayı abdestsiz sürmek, tohumunu abdestsiz ekmek, rızkın bereketini, tayyib [güzel] olmasını giderir demişlerdir. Fakat, Allahü teâlâ kulundan, elinden geldiği kadar yapmasını istemektedir. Helale haram, harama helal diyen kafir olur. Fakat bu kat'î, meydanda olan helal ve haramlar içindir.
.
Ahmed Zâhid Enderabî
Ahmed Zâhid Enderabî hazretleri kıraat âlimidir. Afganistan’da Enderâb’da doğdu. Nîşâbur’a giderek zamanın büyük âlimlerinden kıraat ilmini tahsil etti. İcazet alarak çok talebe yetiştirdi. 470 (m. 1077)’de vefat etti. Kur’ân-ı kerîm okumanın ve Kur’ân-ı kerîm ehlinin fazileti hakkında şunları anlattı:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğreteninizdir” buyurdu.
Bir gün Resûl-i ekrem: “Demir paslandığı gibi, kalbler de paslanır” buyurdu.
Eshâb-ı Kirâm, “Kalbin pası ne ile giderilir yâ Resûlallah?” diye sorunca, Peygamber efendimiz; “Kur’ân-ı kerîm okumak ve ölümü hatırlamakla” buyurdu.
İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Kur’ân-ı kerîm okuyunuz. Çünkü siz, Kur’ân-ı kerîm okumanıza karşılık ecir sahibi olursunuz. Onun her harfine karşılık on sevap verilir.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Hangi evde Kur’ân-ı kerîm okunursa, orada bolluk ve bereket çoğalır. O evden şeytanlar çıkar, oraya melekler gelir. Hangi evde Kur’ân-ı kerîm okunmazsa, o evde darlık, sıkıntı ve huzûrsuzluk olur. O evden melekler çıkar, şeytanlar girer.”
Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: “Kişi Kur’ân-ı kerîm okuduğu zaman, bir melek onun iki gözünün arasından öper.”
Gafletle Kur’ân-ı kerîm okuyanları, İslâm âlimleri zemmetmişler ve şöyle demişlerdir:
İbn-i Ömer (radıyallahü anhüma) buyurdu ki: “Biz öyle bir zamanda yaşadık ki, bazılarımız Kur’ân-ı kerîm tamamen nâzil olmadan îmân etti. Peygamber efendimiz (aleyhisselâm) her sûre nâzil olunca, helâl ve haramını, emir ve yasaklarını öğretir, hepsini tatbik ederdi. Şimdi birtakım insanlar var ki, Kur’ân-ı kerîm nâzil olduktan sonra îmân ettiler. Bunlar, şimdi îmândan önce Kur’ân-ı kerîmi öğretiyorlar ve sonuna kadar okudukları hâlde, içinde bildirilen emir ve yasaklardan habersizdirler.”
İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi, onunla amel edilsin diye indirdi.”
Büyüklerden birisi de buyurdu ki: “Kul, Kur’ân-ı kerîmden bir sûreyi açıp, okuyup bitirinceye kadar, melekler ona rahmet okur. Yine bir kimse vardır. Kur’ân-ı kerîmden bir sûre açar. Okuyup bitirinceye kadar, melekler ona lanet eder.” “Niçin böyle olur?” diye soranlara da, “Helâlini helâl ve haramını haram tanırsa, melekler ona rahmet okur. Böyle olmazsa yani helâli helâl ve haramı haram tanımazsa, melekler ona lanet eder” diye cevap verdi.
.
Emîr Muhammed Sünbâvî
Emîr Muhammed Sünbâvî hazretleri Mâliki fıkıh âlimidir. 1154'te (m. 1742) Mısır'ın Asyût şehrinde doğdu. Kahire'ye giderek Ezher'de zamanın büyük âlimlerinden fıkıh, akaid, tefsir, hadis ve mantık tahsili yaptı. Şöhreti Mağrib ülkelerine yayıldı; çok talebe yetiştirdi. Şâzilî tarikatına intisap eden Emîr Muhammed 1232 (m. 1817)’de Kahire'de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Eğer âhireti isteyenlerden isen, namazı ta’dili erkana uyarak, huşû içerisinde, kulluğun ve acziyetinin idrâkinde olarak kıl. Müezzinin sesini işittiğin zaman, kalbinde, kıyâmet günündeki çağırılmanın korkusunu hazır et! Müezzinin ezanını işittiğinde, içinde sevinç ve neş’e duyuyorsan, bil ki, kıyâmet gününde sen müjde ve kurtuluşunla çağırılacaksın. Selef-i sâlihîn ezanı duyunca, her işini bırakır, namaz kılmak için cemâate koşarlardı. Abdest ile namaz kılacağın yere geldiğin zaman, kalbindekilerden gâfil olma. Kalbini tövbe ve istiğfarla temizle. Çünkü kalb, Rabbinin nazargâhıdır. Sen avret mahallini örttüğün zaman, bunun manâsını şöyle bil:
Sen bedenini insanların gözlerinden sakladın, örttün. Çünkü senin avret mahallini insanlar görmekteydi. Fakat senin içindeki gizli kusurlarını göremiyorlar. Bunu ancak Rabbin bilir. Öyleyse, içindeki bu kusurlarını ve ayıplarını, namaz kılacağın yere girmeden dışarıda bırak. Şunu iyi bil ki, Allahü teâlâ her şeyi görür. Ondan hiçbir şey gizli kalmaz. İçteki bu ayıpları, sâdece pişmanlık, hayâ ve Allah korkusu temizler. Bunları kalbe getirmekle havf (Allah korkusu) ve hayâ ordularını harekete geçirerek nefsini öldürürsün. O zaman, Allahü teâlânın huzûrunda günahlarından dolayı pişmanlık duymuş, sonra Rabbinin huzûruna, korku ve hayâdan başı eğik olarak dönen suçlu bir kulun duruşu gibi durursun. Kıbleye yöneldiğin zaman şöyle düşün:
Gerçek bir kıbleye dönüş, senin sâdece Kâ’be-i muazzamaya dönüşündür, işte bunun gibi, kalbin Allahü teâlâya yalvarması, kalbin Allahü teâlâdan başkasının sevgisini kendisinden uzaklaştırması ile olur. Ayakta iken; kıyâmet gününde Allahü teâlânın huzûrunda bulunduğunu hatırla Allahü ekber diye tekbîr alınca, kalbinin dilini yalanlamaması lazımdır. Allahü teâlâ senin yalancı olduğunu bilir. Nitekim Allahü teâlâ, münâfıkların içlerinden tasdik etmedikleri hâlde dilleriyle “Muhammed (aleyhisselâm) Allah'ın Resûlüdür” sözlerinin de yalan olduğunu bilmektedir.
.
Ebülmeyâmin Mustafa Efendi
Ebülmeyâmin Mustafa Efendi 27. Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 953'te (1546) doğdu. Medrese tahsilinden sonra çeşitli medreselerde müderrislik, Edirne ve İstanbul kadılığı, Anadolu kazaskerliği yaptıktan sonra Şeyhülislâmlık makamına getirildi. 1015 (m. 1606)'da vefat etti. Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) vesile ederek Allahü tealadan bir şey istemek hakkında buyurdu ki:
Vahidî anlattı: “Ve men yettekıllahe yec’al lehû mahrecen” âyet-i kerîmesi Avf bin Mâlik Esceî hakkında nâzil olmuştur. Müşrikler, onun oğlunu esîr almışlardı, Avf bin Mâlik (radıyallahü anh), Resûlullaha gelip durumu arz etti. Çocuğun annesinin, pekçok üzüldüğünü bildirdi.
Resûlullah, Avf bin Mâlik’e; “Allahü teâlâdan kork, sabret! Sana ve ailene 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billah'ı çok söylemenizi emrediyorum” buyurdu. Avf bin Mâlik evine döndü. Ailesine; “Resûlullah bana ve sana, 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billah’ı çok söylememizi emrediyor” dedi.
Hanımı; “Resûlullahın bize emir buyurdukları şeyler ne güzeldir” dedi. Avf bin Mâlik ile hanımı, bu mübârek kelâmı devamlı söylemeye başladılar, öbür tarafta müşrikler, Avf bin Mâlik’in oğlunu unuttular. Avf bin Mâlik’in oğlu, onların dört bin koyunluk sürülerini ganîmet olarak alıp, babasına getirdi...
Ebû Muhammed Endülüsî, sâlih bir zât idi.
O şöyle nakletti: “Endülüs’te, birisinin oğlu Hristiyanlar tarafından esir alınmıştı. Bunun üzerine o zât, memleketinden ayrılıp, çocuğunun kurtulması için Resûlullah efendimizi vesile ederek Allahü teâlâya yalvarmak üzere, Medîne-i münevvereye doğru yola çıktı. Yolda bazı tanıdıkları ile karşılaştı. 'Resûlullahtan her yerde şefaat isteyebilirsin. Senin oraya kadar gitmene hacet yok' dedilerse de, o mutlaka Resûlullahın Kabr-i şerîflerine varacağını söyledi... Uzun bir yolculuktan sonra, Medîne-i münevvereye vardı. Doğruca Resûlullahın Kabr-i şerîflerine gitti. Hacetini Resûlullaha arz etti. Resûlullahı vesile edip, dualar etti. Sonra uyuyup, Resûlullahı rüyasında gördü. Rüyasında, Resûlullah ona;
-Memleketine dön. Çocuğunu orada bulacaksın, buyurdu.
Memleketine döndüğünde, oğlunu evinde buldu. Ona durumunu, nasıl kurtulduğunu sordu. Oğlu;
-Allahü teâlâ, beni ve daha birçok kişiyi falanca gece esirlikten kurtardı, dedi. Hesap etti. Çocuğunun kurtulduğu gece, kendisinin Medîne-i münevvereye vardığı geceye tesadüf ediyordu.”
.
Mücîrüddîn Abdurrahmân Uleymi
Mücîrüddîn Abdurrahmân Uleymi hazretleri tefsir âlimidir. 860 (m. 1455)’te Kudüs'te doğdu. Zamanın meşhur âlimlerinden fıkıh, hadis, kıraat ve tefsir dersleri aldı. Remle'de ve sonra Kudüs’te kadılık yaptı. Daha sonra emekliye ayrılıp Mescid-i Aksâ'da kitap yazmak, ders ve fetva vermekle meşgul oldu. 928 (m. 1522)’de Kudüs'te vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Müslümanların îtikatına göre, Allahü teâlâ birdir. Zâtında ve sıfatlarında ortağı ve benzeri yoktur.
İhlâs sûresinin birinci âyetinde meâlen: ([Yâ Muhammed! Allahü teâlâdan suâl edenlere] de ki, O Allah [zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde] birdir) buyurulmuştur.
Bekara sûresinin yüzaltmışüçüncü âyetinde meâlen: (Sizin ilâhınız, bir olan Allahdır. Ondan başka ilâh yoktur. Dünyada nîmetlerini bütün herkese, âhirette ise, sâdece müminlere rahmet ve ihsân edicidir) buyurulmuştur. Bunların pek çok misâlleri Kur'an-ı kerimde vardır.
Lügat âlimlerine göre, (Ehad) ve (Vâhid) kelimelerinden her biri, bir diğerinin manasındadır. Fakat, tahkîk edildiği zaman, kullanıldığı yerlerin birbirinden farklı olduğu görülür. Çünkü, (Ehad) lafzı ile her bakımdan (Vâhid) murâd olunur. Ehâdiyyet yâni birlik, sayı olarak kullanılan çokluğun aksine, zıddına, tek varlıktır. Birçok parçalardan meydana gelmiş, ortaklık ve miktâr ve başkalık ve renklilik, aydınlık, karanlık gibi şeyleri olmayan varlıktır. (Ehad) olanın, aynı cinsten bir nev'i ve benzeri bir ferdi olmaz. Aklen ve hissen tecezzîyi, yâni parçalanmayı ve inkısâmı yâni kısımlara ayrılmayı kabûl etmez. Ehad, muhtelif olan cisimler, (eczâ-i lâ yete cezzâ) yâni bölünmeyen parçalar, küçük katı cisimler ve sûret gibi hâricî cüzlerden, cins ve fasıl gibi zihnî cüzlerden de münezzehtir. (Ehad) diye misli, benzeri ve ortağı olmayan yâni kendisinden başkası olmayan basît olan zata denir ki, bu da Allahü teâlâdır. [Vâhid ile Ehad arasındaki bir diğer fark, Vâhid, Ehadin içinde olabilir. Fakat, Ehad Vâhide dahil olmaz. Yâni Ehad Vâhiddir, fakat her Vâhid Ehad değildir. Vâhid isbâtta, Ehad nefyde kullanılır. (Reeytü racülen vâhiden) bir adam gördüm denilir. Nefyde ise, (mâ reeytü ehâden) hiç kimse görmedim denilir.]
.
Ebü'l-Yümn Tâcüddîn Kindî
Ebü'l-Yümn Tâcüddîn Kindî hazretleri hadis ve kıraat âlimidir. 520'de (m. 1126) Bağdat'ta doğdu. Yedi yaşında iken Kur'an-ı kerimi ezberledi, on yaşında Kıraat-i aşereyi tamamladı. Sıbtü'l-Hayyât’tan kıraat, Ebû Mansûr Kazzâz’dan hadis ilmi tahsil etti. 613 (m. 1217)’de Şam’da vefat etti. Kur’ân-ı kerîm okuma âdabı hakkında şunları söyledi:
Kur’ân-ı kerîm okuyan kimse abdestli olmalı, kıbleye karşı yönelmeli, bağdaş kurarak oturmamalı, bir yere yaslanmamalı, kibirli bulunmamalı, başı öne eğmeli, namazda oturuyormuş gibi oturmalıdır. En faziletli olan Kur’ân-ı kerîm okunması, namazda ve mescidde okunan Kur’ân-ı kerîmdir.
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Kim Kur’ân-ı kerîmi namazda ayakta olarak okursa, her harfine elli sevap verilir. Kim namazın dışında abdestli olarak okursa, yirmibeş sevap, kim de ezbere fakat abdestsiz okursa, on sevap verilir.”
Kur’ân-ı kerîmi hatmederken riâyet edilecek en güzel düstûr, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) düstûrudur.
Resûl-i ekrem efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Kim, Kur’ân-ı kerîmi üç günden daha az zamanda okursa, o, Kur’ân-ı kerîmi anlamaz” buyurdu. Çünkü üç günden evvel hatim yapılırsa, Kur’ân-ı kerîmin tertîli (tecvîd üzere okunması) kaybolur. Bu sebeple, Eshâb-ı kirâmın bir kısmı, Kur’ân-ı kerîmi bir haftada hatmederlerdi. Hazreti Osman, Zeyd bin Sabit, İbn-i Mes’ûd, Übey bin Ka’b (radıyallahü anhüm) bu Sahâbilerdendir. Bunlar, Kur’ân-ı kerîmi yedi bölüme ayırmışlardır. Birinci bölüm; Bekâra’dan En’âm’a kadar, ikinci bölüm; En’âm’dan Yûsuf sûresine kadar, üçüncü bölüm; Yûsuf sûresinden Tâhâ sûresine kadar, dördüncü bölüm; Tâhâ sûresinden Ankebût sûresine kadar, beşinci bölüm; Ankebût’dan Zümer sûresine kadar, altıncı bölüm; Zümer’den Vâkıa sûresine kadar, yedinci bölüm de, Vâkıa’dan Kur’ân-ı kerîmin sonuna kadar idi. Onlar, Kur’ân-ı kerîme Cum’a gecesi başlar, Perşembe gecesi bitirirlerdi.
Kur’ân-ı kerîmi tertîl ile yavaş ve güzel, (tecvîde uygun) okumalıdır. Bu, tefekküre vesîledir. Tefekkür ise, tazim ve hürmete vesile olur. İbn-i Abbâs (radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Bekâra ve Âl-i İmrân sûrelerini, tertil ile ve düşünerek okumam, tertîle riâyet etmeden bütün Kur’ân-ı kerîmi okumamdan daha hayırlıdır.”
.
Abdülganî Meydani
Abdülganî Meydani hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. 1222 (m. 1807)’de Şam'ın Meydan semtinde doğdu. Büyük âlim Muhammed Emîn İbn-i Âbidîn hazretlerinin talebesidir. İlk tahsilinden sonra onun derslerine devam ederek fıkıhta ve tasavvufta yetişip Nakşibendî-Hâlidî yolunda kemale erdi. 1298 (m. 1881)’de Şam'da vefat etti. Şöyle anlatır:
Üstadım İbn-i Âbidîn hazretleri buyurdu ki: “İhtiyâcı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan her hür Müslümanın, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, tan yeri aydınlanırken, fıtra vermesi vâcib olur. Fıtra ve kurban nisabı hesabına katılacak malın ticâret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lâzım değildir. Bayramın birinci günü sabah namazı girdiği anda, nisâb mikdârı kadar mala mâlik olmak şarttır. O ândan sonra nisaba kavuşanın, dünyâya veya imâna gelenin fıtra vermesi vâcib olmaz. Misâfir olanın da fıtra vermesi lâzımdır. Ramazân-ı şerîfte veya Ramazan’dan önce ve bayramdan sonra vermesi de caizdir. Hattâ, bir kimse, fıtra veya zekât, kefâret veya nezrettiği (adadığı) şeyi vermeden ölürse ve verilmesini vasiyet etmedi ise, vârislerinden birini, kendi malından (ölünün malından değil), bunları fakirlere vermesi caiz olur. Fakat vâris, bunları vermeye mecbûr değildir. Eğer, vasiyet etmiş ise, bıraktığı malın üçte birinden verilmesi lâzım olur. Mal bırakmadı ise, vasiyeti yapılmaz. Bayram namazından önce verilince, sevâbı daha çok olur.
Bir kişinin fıtrası, bir fakire veya birkaç fakire verilebildiği gibi, bir fakire birkaç kimsenin fıtrası da verilebilir. Küçük çocuğun ve delinin malları varsa, bunların fıtraları da, mallarından verilir. Velîleri vermezse, çocuk büyüyünce, deli iyi olunca, eski fıtralarını da kendileri verir. Baliğ olmayan çocukların malı yoksa, bunların fıtrasını babaları, kendi fıtrası ile birlikte verir. Yani kendi zengin ise verir. Zevcesi için ve büyük çocukları için vermez. Fakat verirse sevap olur. İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve âletler, hizmetçiler, binecek vâsıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyanın mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut iseler, zekât, fıtra ve kurban için nisap hesabına katılmazlar.”
.
Şeyh Mahmud Efendi
Halevî Mahmud Efendi, Halveti tarikatı şeyhlerinden ârif bir zat olup İstanbulludur. Pederi Ahmed Ağa Saray-ı Hümayun helvacıbaşısı olduğu için "Halevî" mahlasını seçti. Sümbüliyye tarikatında kemale erdi ve icazet alarak talebe yetiştirdi. 1064 (m. 1653)’de vefat etti. “Cam-ı Dilnüvaz” isminde bir eseri vardır. Bu kitabında şöyle yazmaktadır:
Kerâmet haktır. Kerâmet, şirkten kaçıp kurtulmak, marifete kavuşmak, kendini yok bilmektir. Kerâmet ile istidrâcı birbiri ile karıştırmamalıdır. Kerâmet ve keşf sahibi olmayı istemek, Allahdan başkasını sevmek demektir. Kerâmet, kurb ve marifet demektir. Kerâmetin çok olması, tasavvuf yolunda yükselirken pek ileri gitmek ve inerken, inişinin az olmasındandır. Kerâmet, yakîni kuvvetlendirmek içindir. Yakîn ihsân olunmuş velînin kerâmete ihtiyacı yoktur. Kalbin zikre alışması yanında, kerâmetin hiç kıymeti yoktur. Evliyânın keşfinde hatâ olabilir. Keşfin yeri kalbdir. Sahih olan keşifler, hayâl değildir. İlhâm ile kalbde hâsıl olur. Hayâl karışmış olan keşiflere güvenilmez. Evliyânın keşfi, İslâmiyete uygun olursa, ona güvenilir. Böyle değilse güvenilmez. Evliyânın keşifleri, ilhâmları, başkaları için hüccet, senet olamaz. Fakat müctehidin sözü, onun mezhebinde olanlar için hüccettir. Keşif ve kerâmet sahibi olmak, derecenin yüksek olmasını bildirmez. Keşifler, tecellîler, tasavvuf yolunun yolcularında hâsıl olur. O yolun sonunda olanlar, hayrette ve ibâdettedirler.
Evliyânın önüne, boynu bükük gelmelidir ki, fayda elde edilebilsin. Evliyânın elbisesini edep ve saygı ile giyince, çok fayda hâsıl olabilir. Allahü teâlâ, evliyâsını büyük günah işlemekten korur. Evliyâdan birkaçı, uzak yerlerde görülmüştür. Bu görünüş, ruhlarının, kendi bedenlerinin şeklinde görünmesidir. Evliyâ, küçük günahtan korunmuş değildirler. Fakat, hemen gafletten uyandırılıp tövbe eder ve iyi işler yaparak, affedilirler. Evliyâ, insanları hem İslâmiyetin açık emirlerine, hem de ince, gizli bilgilerine çağırırlar. Evliyânın bir kısmı, sebepler âlemine inmemiştir. Bunların Peygamberlik üstünlüklerinden haberleri yoktur. İnsanlara faydalı olmazlar. Feyz veremezler. Evliyânın çoğunda, vilâyetin üstünlükleri vardır. Kutublar, evtâd ve ebdâl böyledir. Bunların gençleri yetiştirebilmeleri, Hazret-i Alî’nin “radıyallahü anh” yardımı ile olur...
.
Hassan bin Muhammed el-Ümevî
Hassan bin Muhammed el-Ümevî hazretleri fıkıh ve hadis âlimidir. 267 (880)’de İran’da Kazvîn’de doğdu. Nîşâbur ve Bağdat'ta zamanın büyük âlimlerinden fıkıh ve hadis ilmi tahsil etti. Devrinin en zâhid ve ibadete düşkün âlimlerinden olan Ümevî hazretleri 349 (m. 960)’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Müslümanın her şeyden evvel kalbini temizlemesi lâzımdır. Mal, mevki gaye olmamalı, hayra vâsıta olmalıdır. Mal, mevki, bir deryaya benzer. Çok kimse, bu denizde boğulmuştur. Allahü teâlâdan korkmak, bu deryanın gemisidir. Hadis-i şerifte, (Dünyada, kalıcı değil, yolcu gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyuruldu. İnsan, dünyada bâki değildir. Dünya zevklerine daldıkça, dertler, üzüntüler, güçlükler artar.
Aşağıdaki hadis-i şerifleri hiç unutmamalıdır:
1- (İbâdetleri az olan bir kul, iyi huyu ile, kıyâmette yüksek derecelere kavuşur.)
2- (İbâdetlerin en kolayı ve çok faydalısı, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır.)
3- (Bir kulun ibâdetleri çok olsa da, kötü huyu, onu Cehennemin dibine götürür. Bazen küfre götürür.)
4- Birinin gündüzleri oruç tuttuğu, geceleri namaz kıldığı, fakat kötü huylu olduğu, dili ile komşularına, arkadaşlarına eziyet ettiği söylendiğinde, Resûlullah cevabında, (Böyle olmak iyi değildir. Gideceği yer, Cehennem ateşidir) buyurdu.
5- (Güzel ahlâkı tamamlamak, yerleştirmek için gönderildim.) Semavî dinlerin hepsinde iyi huylar vardı. Bu din, bunları tamamlamak için gönderildi. Bu din varken, iyi huy bildirecek başka kaynağa, başka kimseye lüzum yoktur. Bunun için, Muhammed aleyhisselâmdan sonra, Peygamber gelmeyecektir.
6- (İyi huylu olan, dünya ve âhıret saadetlerine kavuşur.) Çünkü iyi huylu kimse, Allahü teâlâya ve kullara karşı olan hakları, vazîfeleri îfâ eder.
7- (Sûreti ve huyu güzel olanı Cehennem ateşi yakmaz.)
8- (Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere ihsân etmek, güzel huylu olmaktır). İyi huylu kimse, kendisine darılana iyilik yapar. İhsânda bulunur. Malına, haysiyetine, bedenine zarar vereni affeder.
9- (Kızdığı zaman, yumuşak davrananın kalbini Allahü teâlâ emniyet ve îman ile doldurur.) Korkusuz ve emîn olur. Kötülük edene iyilik yapmak, iyi huyların en üstünüdür. Kâmil insan olmanın alâmetidir.
.
Ebü'l-Velîd Tayâlisî
Ebü'l-Velîd Tayâlisî hadis hafızıdır. 133'te (m. 750) Medine’de doğdu. Mâlik bin Enes, Hammâd bin Seleme gibi âlimlerden hadis tahsil etti. Kendisinden başta Buhârî ve Ebû Dâvûd olmak üzere meşhur muhaddisler rivayette bulunmuşlardır. Ebü'l-Velîd 227'de (m. 842) Basra'da vefat etti.
Bu mübarek zat buyurdu ki:
Hazreti Ali (radıyallahü anh) şöyle anlattı: “Önce en yakın akrabalarını (Allahın dinine davet ederek kendilerine öğüt ver de Cehennem azabı ile) korkut” meâlindeki, Şuarâ sûresi ikiyüzondördüncü âyet-i kerîmesi nâzil olunca, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz beni yanına çağırarak;
“Ey Ali! Bir koyun budu al ve yemek yap. Sonra da Hâşimoğulları sülalesini de davet et” buyurdu.
Gelen misafirler kırk kişi civarındaydı. Resûl-i ekrem onları yemeğe buyur etti ve yemeği ortalarına koydu. Aralarında bir kuzuyu tek başına yiyecek olanlar bulunmasına rağmen yiyip doydular.
Sonra süt dolu bir maşrapa geldi. Hepsi kanıncaya kadar sütten içtiler. Sonra içlerinden biri; “Böyle bir sihir görmedik” dedi. Bunu söyleyen, Resûlullah efendimizin amcası Ebû Leheb idi. Resûl-i ekrem, bana yine;
“Yâ Ali! Bir koyun budu ile yemek yap. Bir bakraç da süt hazırla” buyurdu... Ben ertesi gün de söylenilenleri hazırladım. Yine Hâşimoğullarını davet ettik. İlk gün gibi, gelenler, et yemeğinden yediler ve sütten içtiler. Yemek ve süt, o kadar kişiye yetti ve arttı bile. İçlerinde biri yine; “Bugüne kadar böyle büyük bir sihir görmedik” dedi. Resûl-i ekrem bana;
“Yâ Ali! Bir koyun budu ile bir tencere yemek yap. Bir bakraç da süt hazırla” buyurdu. Ben yine emredileni yaptım. Sonra bana;
“Yâ Ali! Bana Hâşimoğullarını topla!” buyurdu. Onları çağırdım. Onlar hazırlanan yemekten yediler ve sütten içtiler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimiz onlara;
“Hanginiz, benim tebliğ ettiğim dini yaymada bana yardım edecek?” buyurdu. Bütün topluluk, ben dahil susuyorduk. Server-i âlem sözünü tekrarladı. Bunun üzerine ben; “Ben yardım ederim yâ Resûlallah” dedim. O da; “Sen mi yâ Ali? Sen mi yâ Ali?” buyurdu. Ben, o zamanlar sülalemin en çelimsiziydim...
.
Şeyhîzâde Damad Efendi
Şeyhîzâde Damad Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Babası Gelibolulu Şeyhî Mehmed Efendi’ye nisbetle "Şeyhîzâde", Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi’nin damadı olduğu için "Damad Efendi" olarak bilinir. Şeyhülislâm Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi’nin mülâzemetinde bulundu. Müderrislik, kadılık, Anadolu ve Rumeli Kadıaskerliği yaptı. 1078’de (m. 1667) vefat etti. Buyurdu ki:
(Amâl-i sâliha), İslâmın beş rüknü, direğidir. İslâmın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusursuz yaparsa, Cehennemden kurtulması kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, aslında sâlih işler olup, insanı günâhlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim, Ankebût sûresi, kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur) buyuruldu. Bir insana, İslâmın beş şartını yerine getirmek nasip olursa, nîmetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Cehennem azâbından kurtulmuş olur. Çünkü, Nisâ sûresi, yüzkırkaltıncı âyetinde meâlen, (Îman eder ve şükrederseniz, azap yapmam) buyuruldu. O hâlde, İslâmın beş şartını yerine getirmeye cân ve gönülden çalışmalıdır. Bu beş arasında bedenle yapılacakların en önemlisi, namazdır ki, dînin direğidir. Namazın edeplerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret etmelidir. Namaz tam kılınabildi ise, İslâmın esas ve büyük temeli kurulmuş olur. Cehennemden kurtaran sağlam ip yakalanmış olur.
Namaza dururken, (Allahü ekber) demek, (Allahü teâlânın, hiçbir mahlûkun ibâdetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, insanların namazlarının, Ona faydası olmayacağını) bildirmektedir. Namaz içindeki tekbîrler ise, (Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibâdet yapmaya liyâkat ve gücümüz olmadığını) gösterir. Rükûdaki tesbîhlerde de, bu mânâ bulunduğu için, rükûdan sonra, tekbîr emrolunmadı. Hâlbuki, secde tesbîhlerinden sonra emrolundu. Çünkü, secde tevâzu ve aşağılığın en ziyâdesi ve zillet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca, hakkı ile, tâm ibâdet etmiş sanılır. Bu düşünceden korunmak için secdelerde yatıp kalkarken, tekbîr söylemek sünnet olduğu gibi, secde tesbîhlerinde âlâ demek emrolundu.
Namaz, müminin mîracı olduğu için, namazın sonunda, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mîraç gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri [yâni, ettehıyyâtüyü] okumak emrolundu. O hâlde, namaz kılan bir kimse, namazı kendine mîraç yapmalı. Allahü teâlâya yakınlığının nihâyetini namazda aramalıdır.
.
Leys bin Hâlid el-Bağdâdî
Leys bin Hâlid el-Bağdâdî hazretleri Kırâat-i seb'a imamlarından Kisâî'nin meşhur iki râvisinden biridir. Kıraat ilmini, kırâat-i seb'a imamlarından olan Ali bin Hamza el-Kisâî'den öğrendi ve onun önde gelen talebeleri arasında yer aldı. 240 (m. 854)’de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kur'an-ı kerim okurken on edep lâzımdır:
1- Abdestli ve kıbleye karşı hürmetle okumalı.
2- Ağır ağır ve mânasını düşünerek okumalı. Mânasını bilmeyen de ağır okumalıdır.
3- Ağlayarak okumalıdır.
4- Her âyetin hakkını vermeli, yâni azap âyetini okurken, korkarak, rahmet âyetlerini heveslenerek, tenzîh âyetlerini tesbîh ederek okumalı. Kur'an-ı kerim okumaya başlarken E'ûzü ve Besmele çekmelidir.
5- Kendisinde riyâ, yâni gösteriş uyanırsa veya namaz kılana mani oluyorsa, yavaş sesle okumalıdır. Hâfızların mushafa bakarak okumaları, ezber okumaktan daha çok sevaptır. Çünkü, gözler de ibâdet etmiş olur.
6- Kur'an-ı kerimi güzel sesle ve tecvîd üzere okumalıdır. Harfleri, kelimeleri bozarak tegannî etmek haramdır.
7- Kur'an-ı kerim Allahü teâlânın kelâmıdır, sıfatıdır, kadîmdir. Ağızdan çıkan harfler, ateş demeye benzer. Ateş demek kolaydır. Fakat ateşe kimse dayanamaz. Bu harflerin mânaları da böyledir. İşte insanların çoğu da, böyle, Kur'an-ı kerimden yalnız ses duyarlar ve Kur'an, harf ve sesten başka bir şey değildir zannederler. Nasıl her insanın bir ruhu vardır ve ruhu, insanın şekline benzemez ise, bu harfler de, insan gibi şekildir. Harflerin manaları ise, insanın ruhu gibidir. İnsanın şerefi, kıymeti, ruh ile olduğu gibi, harflerin şerefi de manaları iledir.
8- Kur'an-ı kerimi okumadan evvel, bunu söyleyen Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünmelidir. Kimin sözü söyleniyor, ne tehlikeli iş yapılıyor düşünmelidir.
Kur'an-ı kerime dokunmak için, temiz el lâzım olduğu gibi, onu okumak için de, temiz kalb lâzımdır.
9- Okurken başka şeyler düşünmemelidir. Bir kimse, bir bahçeyi dolaşırken, gördüklerini düşünmezse, o bahçeyi dolaşmış olmaz. Kur'an-ı kerim de, müminlerin kalblerinin dolaşacağı yerdir. Onu okuyan, ondaki acâiplikleri ve hikmetleri düşünmelidir.
10- Her kelimeyi okurken mânasını düşünmeli ve anlayıncaya kadar tekrar etmelidir. Lezzet bulunca da, tekrar etmelidir.
.
Leys bin Hâlid el-Bağdâdî
Leys bin Hâlid el-Bağdâdî hazretleri Kırâat-i seb'a imamlarından Kisâî'nin meşhur iki râvisinden biridir. Kıraat ilmini, kırâat-i seb'a imamlarından olan Ali bin Hamza el-Kisâî'den öğrendi ve onun önde gelen talebeleri arasında yer aldı. 240 (m. 854)’de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kur'an-ı kerim okurken on edep lâzımdır:
1- Abdestli ve kıbleye karşı hürmetle okumalı.
2- Ağır ağır ve mânasını düşünerek okumalı. Mânasını bilmeyen de ağır okumalıdır.
3- Ağlayarak okumalıdır.
4- Her âyetin hakkını vermeli, yâni azap âyetini okurken, korkarak, rahmet âyetlerini heveslenerek, tenzîh âyetlerini tesbîh ederek okumalı. Kur'an-ı kerim okumaya başlarken E'ûzü ve Besmele çekmelidir.
5- Kendisinde riyâ, yâni gösteriş uyanırsa veya namaz kılana mani oluyorsa, yavaş sesle okumalıdır. Hâfızların mushafa bakarak okumaları, ezber okumaktan daha çok sevaptır. Çünkü, gözler de ibâdet etmiş olur.
6- Kur'an-ı kerimi güzel sesle ve tecvîd üzere okumalıdır. Harfleri, kelimeleri bozarak tegannî etmek haramdır.
7- Kur'an-ı kerim Allahü teâlânın kelâmıdır, sıfatıdır, kadîmdir. Ağızdan çıkan harfler, ateş demeye benzer. Ateş demek kolaydır. Fakat ateşe kimse dayanamaz. Bu harflerin mânaları da böyledir. İşte insanların çoğu da, böyle, Kur'an-ı kerimden yalnız ses duyarlar ve Kur'an, harf ve sesten başka bir şey değildir zannederler. Nasıl her insanın bir ruhu vardır ve ruhu, insanın şekline benzemez ise, bu harfler de, insan gibi şekildir. Harflerin manaları ise, insanın ruhu gibidir. İnsanın şerefi, kıymeti, ruh ile olduğu gibi, harflerin şerefi de manaları iledir.
8- Kur'an-ı kerimi okumadan evvel, bunu söyleyen Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünmelidir. Kimin sözü söyleniyor, ne tehlikeli iş yapılıyor düşünmelidir.
Kur'an-ı kerime dokunmak için, temiz el lâzım olduğu gibi, onu okumak için de, temiz kalb lâzımdır.
9- Okurken başka şeyler düşünmemelidir. Bir kimse, bir bahçeyi dolaşırken, gördüklerini düşünmezse, o bahçeyi dolaşmış olmaz. Kur'an-ı kerim de, müminlerin kalblerinin dolaşacağı yerdir. Onu okuyan, ondaki acâiplikleri ve hikmetleri düşünmelidir.
10- Her kelimeyi okurken mânasını düşünmeli ve anlayıncaya kadar tekrar etmelidir. Lezzet bulunca da, tekrar etmelidir.
.
Keşfî Cafer Efendi
Keşfî Cafer Efendi İstanbul evliyasındandır. Adlî Hasan Efendiye intisab ederek tasavvufta yükseldi ve halifelerinden oldu. 1053 (m. 1643)’de vefat ederek Fındıklı'da Perizat Hatun'un yaptırdığı dergâha defnedildi. Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Doğruluk vesiledir, affetmek fazilettir. Cömertlik iyi huydur, şeref meziyettir. Kararlı olmak metâdır (Sâhip olunan maldır), kararsız olmak ise zayi olmaktır. Vefâkârlık fazilet, sevgi rahmettir, ismet, nimet; ihsân ise fazilettir. Akıl ziynet, ahmaklık çirkindir. Doğruluk emânet, yalancılık hıyânettir, insaf rahatlık, şer küstahlıktır. Cömertlik riyaset, mülk siyâsettir. Emânet îmândandır, güler yüzlülük ihsândır. Fikir gerçeği gösterir. Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler. Kanâat insanı zengin yapar, zenginlik azdırır. Fakirlik unutturur. Dünya aldatır, şehvet kandırır. Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaktır. Haset yıpratır, nefret çökertir.”
“Yakîn ibâdet, iyilik efendilik, şükür ziyâdelik, fikir ibâdet, aza kanâat zühd sahibi olmak, işler tecrübe ile olur. İlim anlamakla, anlamak zekâ ile, fetânet basiretle, düşünce rey ile (görüşle), görüş fikirle, muvaffakiyet azîmkârlıkla, azîmkârlık tecrübe ile, fazilet güçlüklerle, sevap meşakkat ile olur.”
“Kendini beğenmek helak olmak, riyakârlık şirk koşmak, cehâlet ölüm, tembellik ziyandır. Şehvetler âfet, lezzetler ifsattır.”
“Akıllı kimse, günahlarını tövbe ile örtendir. Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık verendir.”
“İlim; güzel bir mîrâs, umûmî bir ni’mettir, insaf, ihtilâfı giderir, ülfeti getirir.”
“Adâlet; îmânın başıdır, ihsânın birleştiği noktadır ve îmânın en yüksek mertebesidir.”
“Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.”
“Takvâ sahibi kimse, nefsi nezîh, ahlâkı yüce olandır. Zühd sahibi olmak, takvâ sahibi olan kişilerin zînetidir, gece ibâdeti yapanların tabiatıdır. Takvâ sahibi olmak ise, dînin meyvesi, yakînen inanmanın alâmetidir.”
“Hikmet; akılların bahçesi, ermişlerin mesîresidir (gezinti yeridir).”
“Akıllı; şehvetten uzaklaşan, âhireti dünyâ ile değişmeyendir. Akıllı, yalnız ihtiyâcı kadar ve hüccetle konuşur, sâdece âhiretinin ıslâhı için çalışır.
“Câhil; dayakla uslanmaz, nasihatlerden payını almaz.”
.
Ebü'l-Ferec Abdülvâhid Şîrazî
Ebü'l-Ferec Abdülvâhid Şîrazî hazretleri Hanbelî fıkıh âlimidir. Aslen Şîrazlı olup Urfa-Harran'da doğdu. Soyu meşhur sahâbî Sa'd bin Ubâde'ye (radıyallahü anh) ulaşmaktadır. Bağdat'ta Kâdî Ebû Ya'lâ el-Ferrâ'dan fıkıh okudu. Daha sonra Şam’a yerleşti ve birçok talebe yetiştirdi. 486 (m. 1094)’de orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde eshâb-ı kirâmı çok yerde övmektedir: Tevbe, Mâide ve Mücâdele ve Beyyine sûrelerinde buyuruyor ki: (Biz onların her birinden râzıyız. Onların her biri de, Allahü teâlâdan râzıdırlar.) Demek ki, hem sevmiş, hem de sevilmişlerdir. A'raf ve Hicr sûrelerinde meâlen, (Biz azîmüşşân, onların kalblerindeki gıl ve gışşı nez' ettik) buyuruyor. Yâni kalblerindeki kin, hıyânet ve birbirlerine düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkarıp attık. Enfâl sûresinde, cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekremine meâlen buyuruyor ki: (Sana, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar kâfîdir) ki, o vakit, Sahâbe-i kiram pek az idi. Âyet-i kerimenin mânasına iyi dikkat edilirse, Sahâbe-i kiramın büyüklüğü ve derecelerinin yüksekliği anlaşılır. Her biri dîn-i islâmın yayılmasında, Server-i âleme kâfî oluyorlar. Allahü teâlâ, onların ismini, kendi isminin yanına getirerek buyuruyor ki: Hakîkatte ben sana yetişirim ve onlar benim kifâyetimin mazharı olur. Görünüşte onlar sana kifâyet eder. Başkasının yardımına lüzûm ve ihtiyaç kalmaz.
Feth sûresinde, cenâb-ı Hak meâlen buyuruyor ki: (Ağaç altında sana bî'at eden, [yâni emirlerini kayıtsız şartsız yapmaya söz veren] mü’minlerden Allahü teâlâ râzıdır) ki, bunlar Sahâbe-i kiram idi (ve onlara Sekîne, [yâni tumânînet, kalplerine kuvvet] veriyor ve sana olan sevgilerini, sıdk ve ihlâsı biliyor ve onları yakın bir feth ve zafer ile sevaplandıracağını müjdeliyor.) Hudeybiye Anlaşmasında, Sidre yâhut Sümre ağacının altında yapılan söz vermeye işarettir. Sahâbeden her birinin rıza-i ilâhîye mazhar olduğu ve kalplerinin temiz ve hâlis olduğu ve sekînenin inzâli ve Feth-i karîb ile sevaplandırılacaklarını bildirmesi, mertebe ve şânlarının büyüklüğüne açık bir şâhittir.
.
Ebülbekâ Eyyüb Kefevî
Ebülbekâ Eyyüb Kefevî hazretleri Osmanlı âlimlerindendir. 1028'de (1619) Kırım’da Kefe şehrinde doğdu. Tahsilini Kefe'de tamamladıktan sonra Sadrazam Derviş Mehmed Paşa'nın daveti üzerine İstanbul'a gitti. Önce Birgi, sonra Filibe kadılığı yaptı. Oradan emekli olarak İstanbul'a geldi. 1094 (m. 1683)’de vefat etti. Tuhfetü'ş-şâhân adlı eserinde şöyle anlatır:
(Bid'at) önceden olmayıp sonradan ortaya çıkarılan her şey demektir. Bu bakımdan, hem âdette, hem de ibâdette yapılan değişiklikler bid'at olur. (Âdet) demek, karşılık olarak kıyâmette sevap beklenilmeyen, yalnız dünya faydasını düşünerek yapılan şey demektir. (İbâdet) bunun tersi olup, kıyâmette karşılığında sevap beklenen şeydir. Eshâb-ı kirâm ve tâbiîn zamanlarında bulunmayıp da, sonradan meydana çıkan her şey bid'at olunca, âlimler bu bid'atleri, mübâh, müstehab, vâcib ve haram diye kısımlara ayırmışlar. Müstehab ve vâcib olanlara (Bid'at-i hasene) demişlerdir. Fakat (Dinde bid'at) demek, Eshâb-ı kirâm zamanından ve tâbiîn zamanından sonra, Resûlullahın izni olmadan, dinde yapılan eklemeler ve noksanlıklar, yâni ibâdet olarak yapılan, sevap olduğu düşünülen değişiklikler demektir. Âdetlerde yapılan değişiklikler, bu bid'atin dışında kalmaktadır. Hadis-i şeriflerde kötü olduğu bildirilen, dindeki bid'atlerdir. Bunlar ibâdetlere yardımcı değildirler. Hepsi ibâdetleri değiştirmekte, bozmaktadırlar.
Bid'at, ikiye ayrılır: Îtikatta ve ibâdet olan işlerde bid'atlerdir. Îtikatta olan yenilikler yâ ictihâd ile yapılır. Yâni âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarılır. Yâhut, akıl ile, düşünce ile beğenilerek yapılır. İctihâd yapabilmek için derin âlim, yâni (müctehid) olmak lâzımdır. Müctehid, îtikat bilgilerinde ictihâd yaparken yanılırsa, affolmaz. Suçlu olur. Yanlış anladığı inanılacak şey, dinde açıkça bildirilmiş ve câhillerin bile işitip bildiği, yayılmış bilgilerden ise, bu müctehid ve buna inananlar kâfir olur. Açık bildirilmiş, fakat herkesin işitmemiş olduğu bilgilerden veya açık bildirilmemiş bilgilerden ise, kâfir olmazlar. (Bid'at sahibi), (Dalâlet ehli) olurlar. Bu yanlış inanışları, adam öldürmek ve zinâ gibi büyük günahlardan da daha büyük günahtır.
.
Saîd bin Fîrûz Tâî
Saîd bin Fîrûz Tâî hazretleri Tabiîn'in hadis ve fıkıh âlimlerindendir. Kûfe'de doğdu. İbn-i Abbas, İbn-i Ömer ve Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahü anhüm) gibi sahâbîlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de Amr bin Mürre ve Atâ bin Sâib gibi tabiînin hadis alimleri rivayette bulundular. Haccâc'a karşı yapılan Deyrülcemâcim Savaşında 82 (m. 701)’de şehid oldu. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
“Üç şey insanı helak eder. Son derece cimrilik, tamamen arzularına uymak ve kişinin kendini beğenmesi.” “Sararmış dişlerle huzûruma gelmeyiniz. Misvak kullanınız.” “Kırk sene beklemek, namaz kılanın önünden geçmekten hayırlıdır.” “Helâlden kazandığı malını infâk edene (Allah yolunda harcayana) müjdeler olsun.” “Din kardeşinin arzu ettiği yemeği kendisine yediren kimsenin günahları bağışlanır. Din kardeşini sevindiren Allahü teâlâyı sevindirmiş olur.” “İki Müslüman karşılaştıklarında, birbirlerine selâm verip müsâfeha ederlerse, aralarına yüz rahmet iner. Bunlardan, doksanı, önce selâm verip müsâfeha edene, kalanı da diğer şahsadır.” “Üç türlü komşuluk vardır. Birinin bir hakkı, ikincisinin iki hakkı ve üçüncüsünün üç hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu, Müslüman olan ve akraba olan komşudur. Bunun komşuluk, İslâmiyet ve akrabalık olmak üzere üç hakkı vardır. Akraba olmayan Müslüman komşunun, İslâmiyet ve komşuluk hakkı olmak üzere iki hakkı vardır.” “Allah için tevâzu edeni Allahü teâlâ yükseltir.” “Siz, insanlara, mallarınızla yardımı yetiştiremezsiniz. Yardıma mallarınız yetmez. Hiç olmazsa, onları güler yüz ve güzel huy ile hoşnut etmeye gayret ediniz.” “Müslümanın Müslümanı, korkutması helâl değildi.” “Bir kimse kızarsa, kendini Cehenneme doğru sürüklemiş olur.” “Üç şey insanı korur. Birincisi, gizli ve açıkta Allahü teâlâdan korkmak, ikincisi, varlıkta ve darlıkta iktisada riâyet. Üçüncüsü, hiddetli ve hiddetsiz zamanlarda da adâlettir.”
Bir gün Peygamber efendimiz, mübârek ellerine üç tane odun aldılar. Birini önlerine, birini yan taraflarına, diğerini de uzaklara attılar. Sonra da buyurdular ki: “Bu odunlardan biri insan, diğeri ecelidir. Uzakta bulunan odun ise, bu insanın emelleridir. O, emellerinin peşinde koşar, fakat eceli onu yakalar emeline kavuşamaz.”
.
Muhammed bin Ahmed Temîmî
Muhammed bin Ahmed Temîmî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 260 (m. 874)’de Tunus’ta Kayrevan'da doğdu. Kuzey Afrika'nın önde gelen âlimlerinden İbnü'l-Haddâd el-Mağribî gibi fakihlerden ders aldı ve çok talebe yetiştirdi. 333 (m. 945)’de Kayrevan'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâ, sevdiklerinin hâtırı için yapılan duâları kabûl buyurmaktadır. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı çok sevdiğini bildirmiştir. Bunun için, bir kimse, (Allahümme innî es'elüke bi-câh-i Nebiyyikel-Mustafâ) diyerek bir duâ etse, duâsı reddolunmaz. Bununla berâber, ufak tefek dünya işleri için, Resûlullahı vesîle etmek, edebe uygun olmaz.
Çok aç olan fakir bir kimse, hücre-i saadete gidip, (Yâ Resûlallah! Karnım açtır) dedi. Az sonra, birisi gelip, fakiri evine götürdü, karnını doyurdu. Fakir, yaptığı duânın kabûl olduğunu söyleyince, (Kardeşim! Çoluk çocuğundan ayrılıp, uzak yollardan sıkıntılar çekerek Resûlullahı ziyâret için geldin. Bir lokma ekmek için Resûlullahın huzuruna çıkmak yakışır mı? O yüksek huzurda, Cenneti ve sonsuz nîmetleri istemeli idin! Burada istenilen şeyleri Allahü teâlâ reddetmez) dedi.
Resûlullahı ziyâret etmek şerefine kavuşanlar, kıyâmet gününde şefaat etmesi için, duâ etmelidir. İmâm-ı Ebû Bekr-i Makkarî bir gün, imam-ı Taberânî ve Ebû Şeyh ile mescid-i saadette oturuyorlardı. Birkaç günden beri acıkmışlardı. Yatsı namazından sonra, imam-ı Ebû Bekr artık dayanamayarak, (Açım yâ Resûlallah!) dedikten sonra, bir köşeye çekildi. İki arkadaşı kitap okuyorlardı. Seyyidlerden bir zat, iki hizmetçisi ile gelerek, (Kardeşlerim! Dedem Resûlullahtan açlıktan yardım istemişsiniz. Biraz uyumuştum. Sizi doyurmamı emir buyurdu) dedi. Getirdiklerini birlikte yediler. Artanını bunlara bırakıp gitti.
Muhammed bin Münkedir diyor ki: "Bir adam, babama seksen altın bırakıp cihâda gitmişti. Bunları sakla! Çok muhtaç olana da yardım edebilirsin demişti. Medîne'de kıtlık oldu. Babam, altınların hepsini açlıktan bunalanlara dağıttı. Altınların sahibi gelip istedi. Babam, bir gece sonra gel dedi. Hücre-i saadete gidip, sabaha kadar Resûlullaha yalvardı. Gece yarısı, bir adam gelip, (Uzat elini!) demiş, bir kese altın verip, sonra hiç görünmemiştir. Babam evde altınları sayıp, seksen adet olduğunu görünce, sevinerek hemen sahibine vermişti."
.
Rufey bin Mihrân er-Riyahi
Rufey bin Mihrân er-Riyahi hazretleri tabiînin tefsir, hadis ve kıraat âlimlerindendir. Câhiliye devrinde doğdu ve Ebû Bekir'in (radıyallahü anh) hilâfeti yıllarında Müslüman oldu. Ebû Zer Gıfârî, Abdullah bin Mes'ûd, Âişe, Zeyd bin Sabit, Abdullah bin Abbas. Ebû Mûsâ el-Eş'arî (radıyallahü anhüm) gibi eshabın ileri gelenlerinden hadis öğrendi. 90 (m. 709)’da vefat etti. Kur'an-ı kerimin îcazı hakkında şunları söyledi:
Eshab-ı kiramın büyükleri, Kur'an-ı kerimin îcazını başka başka bildirdiler. Bazısı Kur'an-ı kerimin nazmı garîb, üslûbu acîbdir. Arab şairlerinin nazmlarına, üslûplarına benzemediği için mucizdir dediler. Sûrelerin başındaki ve sonundaki ve kıssalarındaki nesir kısımları da böyledir. Âyetlerin aralıkları, onların Sec'leri gibidir. [Sec', kumru kuşunun devamlı ötüşüne denir. Nesirde, cümle sonlarının kafiye şeklinde birbirlerine uygun olmalarına denir.] Bunların Kur'an-ı kerimde mevcut olmaları, onların sözlerinde olanlar gibi değildir. Bunları Kur'an-ı kerimdeki gibi yapamadılar.
Arapçayı iyi bilen kimse, Kur'an-ı kerimin îcazını açıkça anlar. Îcaz, hem belâgatinin yüksek olmasından, hem de nazmının garîb olmasındandır. Yani, hiç görülmemiş nazmı olduğu içindir. Bazıları, îcaz, gaybdan haber vermesidir, dedi. Meselâ, (Rûm) sûresinin üçüncü âyetinde meâlen;
(Onlar gâlib geldiler ise de, on seneye varmadan mağlup olacaklardır) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, Rum kayseri Heraklius’un on seneden az zamanda, Îrân şâhı Hüsrev Perviz ordusuna gâlip geleceğini önceden haber vermektedir. Haber verdiği gibi de olmuştur.
Bazı sahabilere göre, Kur'an-ı kerimin îcazı, çok uzun ve tekrarlı olduğu hâlde, hiçbir yerinde ihtilâf, uygunsuzluk bulunmamasıdır. Bunun içindir ki, (Nisâ) sûresinin seksenbirinci âyetinde meâlen;
(Bu Kur'an, Allahdan başkasının sözü olsaydı, içinde çok uygunsuzluklar bulurlardı) buyuruldu.
Bazılarına göre, Kur'an-ı kerimin îcazı, manasından olmaktadır. Peygamberimizden evvel, Araplar Kur'an-ı kerim gibi söz söyleyebilirlerdi. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerim gibi söylemekten onları men eyledi. Nasıl men eylediğini de çeşitli şekillerde açıklamışlardır.
.
Haydarzade Feyzi Efendi
Haydarzade Feyzi Efendi Halveti tarikatı şeyhlerinden fazilet sahibi bir zat olup Kırım’da Kefe şehrinde doğdu. 1025 (m. 1616)’da İstanbul'da vefat etti. “Hadayiku'l-Ahyar fi Hakayiku'l-Ahbar” isminde bir eseri vardır. Bu kitabında şöyle yazmaktadır:
Avret yerini örtecek ve soğuktan, sıcaktan korunacak kadar giyinmek farzdır. Pamuk, keten ve yün kumaş iyidir. Erkek kamîsi ve paltosu dizine kadar, kolları parmak ucuna kadar uzun olması sünnettir. Kol ağzı bir karış olmalıdır. Orta hâlli giyinmeli, şöhretten sakınmalıdır. Nimeti göstermek için iyi ve kıymetli giyinmek müstehaptır. Bayramlarda, topluluklarda, güzel, süslü giyinmek mübâhtır. Her zaman böyle giyinmek iyi değildir. Öğünmek için, gösteriş için giyinmek mekrûhtur. Beyaz ve siyah giyinmek müstehaptır. Resûlullahın entârisi, gömleği beyaz pamuk bezdendi. Mekke’yi fetheylediği gün, mübârek başlığının ve paltosunun rengi siyâh idi. Yeşil giyinmek sünnettir.
Domuzdan başka yırtıcı hayvan leşlerinin postları, derileri dabaglanınca temiz olur. Besmele ile öldürülenlerin postları ve derileri temizdir. Derileri üzerinde namâz kılınır. Bunlarla yapılan elbiseleri, kürkleri ve kürklü paltoları, başlıkları giymek erkeklere câizdir. Kadınların erkekler gibi giyinmeleri, erkek işleri yapmaları câiz değildir. Erkeklerin şalvarı ayaklarını örtecek kadar uzatması mekrûhtur. Namaz dışında, pis elbise giymek mekrûhtur. Kadınların ve erkeklerin tıraşta, giyinmekte birbirlerine benzemeleri harâmdır. Erkeklerin yanak üzerine saç uzatarak kadınlara benzemeleri de harâmdır. Kadının, insan saçını, kendi saçı arasına örerek birleştirmeyip de, kendi saçına iplikle, bez şeritle bağlaması ve hayvan kılları eklemesi harâm değildir.
İnsanın kullandığı şeyler beşe ayrılır. Bunlar; zarûret, ihtiyaç, menfaat, ziynet ve fuzûldür. Kullanılmadığı zaman helâke sebep olan yasak şeyi kullanmak zarûret olur. Kullanılmaması sıkıntıya, meşakkate sebep olursa, ihtiyaç denir. Faydası, menfaati olmayıp, yalnız gösteriş için kullanılan şeye, ziynet denir. İhtiyaç olunca orucu bozmak câiz olur. Bir ibâdete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak harâmdır. Farz olan orucu bozmak için sekiz özür vardır: Hastalık, sefere çıkmak, ikrâh yani zâlimin zorlaması, kadının hâmile olması, çocuk emzirmek, açlık, susuzluk ve ihtiyârlık. Kitapta bildirilen ihtiyaç, bu sekiz özürden biri demektir.
.
Çatalcalı Ali Efendi
Çatalcalı Ali Efendi kırküçüncü Osmanlı şeyhülislâmıdır. 1041 (m. 1631) senesinde Çatalca’da doğdu. 1103 (m. 1692) senesinde Edirne’de vefât etti. Muteber fetvâ kitaplarından biri olan “Fetâvâ-i Ali Efendi” adlı eserindeki fetvâlardan bazıları şöyledir:
“Özür sahibinin abdesti, bir namaz vaktinin çıkması ile mi, yoksa namaz vaktinin girmesi ile mi bozulur?”
Cevap: “Namaz vaktinin çıkması ile bozulur” (Bidâye)
“Özür sahibi olan kimse güneş doğduktan sonra abdest alsa, bu abdest ile öğle vakti çıkıncaya kadar öğle namazı, nafile ve kaza namazları kılması caiz olur mu?”
Cevap: “Olur” (Bidâye)
“Bir kadın doğum yaptıktan sonra kırk günden önce lohusa kanı kesilip nifastan temizlense, gusledip namaz kılması lâzım olur mu? Yoksa kırk günü tamamlaması mı lâzımdır?”
Cevap: “Gusledip namaz kılmak lâzım olur.” (Hülâsa, el-Bahr-ür-râik’da Nihâye’den naklen)
“Yarasından dolayı özür sahibi olan bir kimse, yarasını açıp silip hiçbir şey akmaz iken abdest alsa, yine akmadan mestlerini giyse, mestleri üzerine mesh etmesi caiz olur mu?”
Cevap: “Olur?” (El-Bahr-ür-râik)
“Özür sahibi olan bir kimse, başka bir şeyden dolayı abdesti bozulunca, abdest almak isterse, bu sırada özrüne sebep olan akıntı kesilse, akıntı kesik iken abdest alsa, daha sonra özrüne sebep olan yerden kan aksa abdesti bozulmuş olur mu?”
Cevap: “Olur.” (Şerh-i Münyet-il-musallî lil-Halebî)
“Bu şekilde olan bir kimsenin, kanı yukarıda yazıldığı gibi aktıktan sonra, tekrar abdest almadan namaz kılsa, namazın iadesi lâzım olur mu?”
Cevap: “Olur.”
“İkindi namazı kılındıktan sonra, güneşin çıplak gözle bakılabilecek şekilde kızıllaşması vaktine kadar olan zamanda, geçmiş namazların kaza edilmesine kerahet (mekrûhluk) var mıdır?”
Cevap: “Yoktur.” (Mültekâ el-ebhur)
“Özür sahibi olmayan kimselerin, özür sahibi olan bir kimseye uyup namaz kılmaları caiz olur mu?”
Cevap: “Olmaz.” (Kâdîhân)
“Misâfir olan bir kimse, hâl ve vakti müsait iken sünnet-i müekkedeyi kılmak mı evlâdır, yoksa terk mi?”
Cevap: “Kılmak evlâdır.” (Bezzâziyye)
“Zengin bir kadın ölünce, techiz ve tekfin masrafları kendi malından mı karşılanması lâzım olur, yoksa kocasının mı vermesi lâzımdır?”
Cevap: “Kocasının vermesi lâzımdır.” (Kâdîhân)
.
Ebü’l-Mehâsin Rûyânî
Ebü’l-Mehâsin Rûyânî hazretleri Şafiî âlimlerinin büyüklerindendir. 415 (m. 1025) senesinde Buhârâ’da doğdu. 502 (m. 1108) senesinde Âmül’de şehîd edildi. Bir dersinde buyurdu ki:
İnsanların çoğu, şüphe ve hayâl ile hareket ederek yanılıyorlar. Böyle bozuk düşünenlerden bir kısmı (Allahü teâlânın bizim ibâdetlerimize ihtiyacı yoktur. İbâdetlerimizin Ona hiç faydası yoktur. İnsanların ibâdet veya isyân etmeleri, Onun büyüklüğü karşısında müsâvîdir. İbâdet yapanlar, boşuna sıkıntı, zahmet çekiyorlar) diyorlar. İbâdetlerin Allahü teâlâya faydası olduğunu ve bunun için emrolunduklarını zannetmektedirler. Her insanın yaptığı ibâdetin faydası, yalnız kendisinedir. Böyle olduğunu, Allahü teâlâ (Fâtır) sûresinin onsekizinci âyetinde açıkça haber vermektedir. Böyle yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzemektedir. Bu hastaya tabip, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise, perhiz yapmazsam tabibe hiç zararı olmaz diyerek, perhiz yapmıyor. Tabibe zararı olmaz fakat kendine zarar vermektedir. Tabip, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Tabibin tavsiyesine uyarsa, şifâ bulur. Uymazsa ölür, gider. Tabibin bundan hiç zararı olmaz...
Bozuk düşünenlerden bir kısmı da, hiç ibâdet yapmaz, haramlardan sakınmaz, yani İslâmiyete uymazlar. (Allah kerimdir, rahîmdir. Kullarına çok acır. Affı sonsuzdur. Kimseye azap etmez) derler. Evet, ilk sözleri doğrudur. Fakat son sözleri yanlıştır. Burada şeytan kendilerini aldatmaktadır. İsyâna sürüklemektedir. Aklı olan kimse, şeytana aldanmaz. Allahü teâlâ, kerim, rahîm olduğu gibi, azâbı da şiddetlidir. Can yakıcıdır. Bu dünyada, çoklarını fakirlik ve sıkıntılar içinde yaşattığını görüyoruz. Nice kullarını, hiç çekinmeden azaplar içinde yaşatıyor. Çok kerim ve razzâk olduğu hâlde, ziraat, çiftçilik sıkıntıları çekilmezse, bir lokma ekmek vermiyor. Herkesi yaşatan O olduğu hâlde, yemeyen, içmeyen insanı yaşatmıyor. Âhiret nîmetlerine kavuşmak da böyledir. Kâfirliği ve câhilliği, ruhu öldüren zehir yapmıştır. Tembellik de, ruhu hasta yapar. Bunlara ilaç yapılmazsa, ruh hastalanır, ölür. Küfrün ve câhilliğin biricik ilâcı, ilimdir, marifettir. Tembelliğin ilâcı da, namaz kılmaktır ve her ibâdeti yapmaktır.
.
Abdülvâhid Melîhî
Abdülvâhid Melîhî hazretleri hadîs, lügat ve fıkıh âlimidir. Afganistan’da, Herat’ta doğdu ve orada yaşadı. 463 (m. 1070) yılında vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
“Her gün güneş doğarken, Allahü teâlâ iki melek gönderir. Seslerini yeryüzünde bütün canlılar işitir, sâdece insanlar ve cinler işitmez. Şöyle seslenirler:
-Ey insanlar! Rabbinizin ibâdet ve tâatına koşun, insana yeteri kadar ve ibâdetlerine engel olmayan az mal, ibâdetlerden oyalayan çok maldan hayırlıdır...
Her gün güneş batarken de, iki melek gönderilir. Onlar da şöyle seslenirler;
-Allahım! Malını hayırlı yerlere harcayan cömertlere, harcadığından fazlasını ver. Malını harcamayan cimrilerin de, mallarını helak et!.."
“Birbirinize iyilik ve hayırlı işleri tavsiye edin. Kötülüklerden ve zararlı şeylerden birbirinizi koruyun. Cimriliğin çoğaldığı, nefsî arzulara uyulduğu, âhiretin unutulup da hep dünya için çalışıldığı, herkesin kendi kendini beğendiği zamana ulaştığında, kendi kendinizi düzeltmeye, kötülüklerden kendinizi korumaya çalışın, insanları bırakın, onlara uymayın. İleride zor günler yaşayacaksınız. O zamanlarda kötülüklerden kaçınmak, elde ateş tutmak gibi zor olacak. O günlerde faydalı işler yapan, Müslümanca yaşayan, aynı işleri yapan sizden elli kişinin kazandığı ecir ve sevâbı kazanacak.”
“Dünyâ tatlı ve çekicidir. Kim helâlinden kazanırsa, Allahü teâlâ malına ve kazancına bereket verir. Nefsinin arzularına uyup, âhiretini ihmâl eden birçok kimseler için, kıyâmet gününde ateşten başka bir şey yoktur.”
“Kim kalbini tamamen dünya sevgisine kaptırırsa, üç şeye müptelâ olur: 1. Yorgunluğu bitmeyen çırpınma, 2. Ne kadar kazansa doymayan hırs, tamâ, 3. Bitmeyen emel ve arzu. Dünya hem tâliptir, insanı kul eder, hem de matluptur, insana hizmet eder. Kim âhireti unutur, dünyâya tâlip olursa, âhiret onu talep eder ve onun canını alır. Kim de âhıreti isterse, rızkını bitirip ölünceye kadar dünya ona hizmet eder.”
“Allahü teâlâ, kendisine gerçek manada bağlanıp ibâdet eden kulunun bütün ihtiyâçlarının sebeplerini yaratır, onu beklemediği yönden rızıklandırır. Kim de kendini tamamen dünyaya kaptırırsa, onu dünyâya kul eder.”
“Azâbını, kudret ve azametini düşünerek, Allahü teâlâyı zikrederken gözlerinden yaş dökülen kimseye, kıyâmet gününde azap edilmez.”
.
Yûsuf bin Muhammed el-Fasi
Yûsuf bin Muhammed el-Fasi hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 937 (m. 1530)’da Endülüs’te (İspanya) Mâleka (Malaga) yakınlarında Kasrülkebîr'de (Alcazarquivir) doğdu. Burada Kur'an-ı kerim, fıkıh ve nahiv okudu. Şâziliyye şeyhi Abdurrahman Meczûb'a intisap etti. İcazet alarak Fas'a gitti ve burada bir dergâh kurarak çok talebe yetiştirdi. 1013 (m. 1604)’te Fas'ta vefat etti.
Bu mübarek zat, bir Hristiyan gence buyurdu ki: İnsan, alıştığı âdetleri sever. Bunlardan ayrılmak istemez. Doğunca, süt emmeye alışır. Bundan ayrılmak istemez. Büyüdükçe, evine, mahallesine, şehrine alışır. Bunlardan ayrılması, çok güç olur. Sonra, dükkânına, sanatına ve çoluk çocuğuna, diline, dînine alışır. Bunlardan ayrılmak istemez. Böylece, muhtelif cemaatler, kavimler, milletler hâsıl olur. Şu hâlde, bir milletin dinlerini sevmeleri, dinlerinin en hayırlı din olduğunu anladıkları için değildir. Aklı olan, kendi dînini ve başka dinleri incelemeli, dinler arasında hak olanı anlamalı, ona sarılmalıdır. Çünki, bâtıl dîne bağlanmak, insanı ebedî felaketlere, dâimî azaplara götürür. Gaflet uykusundan uyan! (Hak dînin, hangi din olduğunu nasıl bileyim. Ben, alıştığım dînin hak din olduğuna inanıyorum. Bu dîni seviyorum) der isen, şunu bil ki, (Din, Rabbin Peygamberler vâsıtası ile gönderdiği emirlere ve yasaklara itaat etmek)tir. Bu emirler, insanın Rabbine karşı ve birbirlerine karşı vazîfeleridir.
Mevcut dinler arasında, Rabbin sıfatlarını, ibâdet şekillerini ve mahlûklar arasındaki muamelatı en faydalı olarak bildiren hangisidir?
Akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvettir. Kötüyü terk etmek, iyiyi de tetkîk etmek lâzımdır. Dîni tetkîk, onun başlamasını, Peygamberlerini, Eshâbını ve Ümmetini ve din büyüklerini incelemektir. Bunları beğenirsen, o dîni seç! Aklına uy, nefsine uyma! Nefis, âileden, arkadaşlardan, bozuk, kötü din adamlarından utanmayı ve onlardan zarar gelmesini ileri sürerek, seni aldatır. Fakat, bu zararlar, ebedî azap yanında hiçtir. Bunu iyi anlayan kimse, elbet (Dîn-i islâm)ı tercîh eder. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâma inanır. Zaten İslâmiyet, bütün Peygamberlere îman etmeyi emretmektedir.
.
Yûsuf bin Muhammed el-Fasi
Yûsuf bin Muhammed el-Fasi hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 937 (m. 1530)’da Endülüs’te (İspanya) Mâleka (Malaga) yakınlarında Kasrülkebîr'de (Alcazarquivir) doğdu. Burada Kur'an-ı kerim, fıkıh ve nahiv okudu. Şâziliyye şeyhi Abdurrahman Meczûb'a intisap etti. İcazet alarak Fas'a gitti ve burada bir dergâh kurarak çok talebe yetiştirdi. 1013 (m. 1604)’te Fas'ta vefat etti.
Bu mübarek zat, bir Hristiyan gence buyurdu ki: İnsan, alıştığı âdetleri sever. Bunlardan ayrılmak istemez. Doğunca, süt emmeye alışır. Bundan ayrılmak istemez. Büyüdükçe, evine, mahallesine, şehrine alışır. Bunlardan ayrılması, çok güç olur. Sonra, dükkânına, sanatına ve çoluk çocuğuna, diline, dînine alışır. Bunlardan ayrılmak istemez. Böylece, muhtelif cemaatler, kavimler, milletler hâsıl olur. Şu hâlde, bir milletin dinlerini sevmeleri, dinlerinin en hayırlı din olduğunu anladıkları için değildir. Aklı olan, kendi dînini ve başka dinleri incelemeli, dinler arasında hak olanı anlamalı, ona sarılmalıdır. Çünki, bâtıl dîne bağlanmak, insanı ebedî felaketlere, dâimî azaplara götürür. Gaflet uykusundan uyan! (Hak dînin, hangi din olduğunu nasıl bileyim. Ben, alıştığım dînin hak din olduğuna inanıyorum. Bu dîni seviyorum) der isen, şunu bil ki, (Din, Rabbin Peygamberler vâsıtası ile gönderdiği emirlere ve yasaklara itaat etmek)tir. Bu emirler, insanın Rabbine karşı ve birbirlerine karşı vazîfeleridir.
Mevcut dinler arasında, Rabbin sıfatlarını, ibâdet şekillerini ve mahlûklar arasındaki muamelatı en faydalı olarak bildiren hangisidir?
Akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvettir. Kötüyü terk etmek, iyiyi de tetkîk etmek lâzımdır. Dîni tetkîk, onun başlamasını, Peygamberlerini, Eshâbını ve Ümmetini ve din büyüklerini incelemektir. Bunları beğenirsen, o dîni seç! Aklına uy, nefsine uyma! Nefis, âileden, arkadaşlardan, bozuk, kötü din adamlarından utanmayı ve onlardan zarar gelmesini ileri sürerek, seni aldatır. Fakat, bu zararlar, ebedî azap yanında hiçtir. Bunu iyi anlayan kimse, elbet (Dîn-i islâm)ı tercîh eder. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâma inanır. Zaten İslâmiyet, bütün Peygamberlere îman etmeyi emretmektedir.
.
Hibetullâh Muhammed el-Hatîb
Hibetullâh Muhammed el-Hatîb hazretleri tefsir ve Şafii fıkıh âlimidir. 1244 (1828) yılında Şam'da doğdu. Tahsil hayatına babasından ders alarak başladı. Sonra da Nuriyye Medresesi'nde ve Emeviyye Camiinde sürdürdü. İcazet alarak çok talebe yetiştirdi. 1311 (m. 1893)’de Şam'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Dünyaya gönül bağlamanın kötülenmesi ve âhiret için daha çok çalışılması hususunda vârid olan âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle berâber, İslâm dîninde, ilim, fen ve ticâreti emreden, bunlar için çalışmayı teşvik eden nice emirler, âyet-i kerimeler vardır. Nitekim Kur'an-ı kerimde, Nisâ sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır: (Ey îman edenler! Mallarınızı [fâiz ve kumar gibi İslâmiyetin haram kıldığı] bâtıl yollarla yemeyiniz. Ancak birbirinizden râzı ve hoşnût olarak [ticâret ile] ola.)
Bekara sûresinin ikiyüzyetmiş beşinci âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ bey'i ve ticâreti helâl ve ribâyı [fâizi] ise haram kılmıştır) buyurulmuştur. Âl-i imrân sûresinin ondördüncü ve onbeşinci âyetlerinde de meâlen: (Kadınlardan, kantarlarla altın ve gümüşten ve en güzel atlardan, davarlardan, [sığırlardan, develerden] ve ekinden yana olan, nefsin arzularına muhabbet, insanlar için tezyîn olundu [süslendi]. Bunlar ise, dünya hayatının geçici menfaatleridir ve insanın en son gideceği yer, Allahü teâlânın indindedir. Ey Resûlüm, müminlere de ki: Bu dünya ziynetlerinden daha hayırlısını size haber vereyim mi? O dünya ziynetlerinden hazer edenler için Rableri katında, ağaçları altında [önünde] ırmaklar akan Cennetler vardır. Bunlar, orada devamlı kalacaklardır. Orada her ayıptan uzak, tertemiz zevceler ve en büyük nîmet olan Allahü teâlânın rızası vardır. Allahü teâlâ kullarının hâllerini ve yaptıklarını hakkı ile görücüdür) buyurulmuştur.
Nebe' sûresinin onbirinci âyetinde meâlen: (Gündüzü kazanç zamanı kıldık [Tâ ki gündüzleri hayatınızda, yaşamanızda lâzım olan şeyleri kazanasınız.]) buyurulmuştur.
A'râf sûresinin onuncu âyetinde ise meâlen: (Sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada pek çok maişet [geçim] vâsıtaları hazırladık. [Zirâat, ticâret ve çalışmakla yaşamanız için lâzım olan rızıklar yarattık.] Size verilen nîmetlere az Şükrediyorsunuz) buyurulmuştur.
.
Müstekîmzâde Süleymân Sadeddîn Efendi
Müstekîmzâde Süleymân Sadeddîn Efendi, İstanbul’un büyük evliyasından Mehmed Emîn Tokadî hazretlerinin talebelerinden, âlim ve velî bir zattır. 1131 (m. 1719)’da İstanbul’da doğdu. Mehmed Emîn Tokâdî, Ahmed-i Yekdest hazretlerinin, o da Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin halîfesi idi.
Sadeddîn Efendi, Fâtih Camii imamı Seyyid Yûsuf Efendi gibi âlimlerden ders aldı, sonra Mehmed Emin Tokadî’ye intisap ederek yedi yıl hizmetinde bulundu, kendisinden icâzet aldı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üç cildlik “Mektûbât'ı” ile Muhammed Ma’sûm hazretlerinin üç cildlik “Mektûbât’ını” Türkçeye tercüme etti. 1202’de (m. 1788) vefat etti ve Zeyrek’te Mehmed Emin Tokadî’nin kabri yanına defnedildi. Tercüme ettiği, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbâtının 1. Cilt ikiyüzonbeşinci mektûbunda buyuruluyor ki:
"Yavrum! Bu dünyaya düşkün olanlar, mal, para peşinde koşanlar, büyük bir belâya yakalanmışlardır. Büyük bir derde tutulmuşlardır. Çünkü, bu dünyada bulunan, Allahü teâlânın beğenmedikleri şeyler ve her pislikten daha kötü olan pislikler, bu kimselere güzel görünmektedir. Sevimli sanılmaktadır. Necâseti yaldızlamak, zehiri şekerle kaplamak gibidir. Allahü teâlâ insanlara akıl verdi. Akla bu alçak dünyanın kötülüğünü anlattı. Allahü teâlânın beğenmediği şeylerin çirkinliğini gösterdi. Bunun için, âlimler buyurdu ki: (Bir kimse, öldükten sonra, malının zamanın en akıllı olanına verilmesini vasıyet etse, zâhide vermek lâzımdır. Çünkü zâhid, dünyaya düşkün değildir. Onun dünyaya kıymet vermemesi, aklının çok olduğunu gösterir.)
Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, yalnız akıl şâhidini vermekle kalmadı. İkinci ve naklî şâhit olarak da Peygamberleri verdi. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberleri ile, bu bozuk malın içyüzünü kullarına bildirdi. O yalancı kahpenin cilvelerine aldanmamalarını, ona tutulmamalarını açıkça emir buyurdu. Şaşmaz, doğru olan bu iki şâhit var iken, bir kimse, şeker sanarak zehir yerse ve altına kavuşacağım diyerek necâseti avuçlarsa, elbette çok alçaklık yapmış olur. Çok pis olduğunu göstermiş olur. Peygamberlere inanmamıştır. Müslüman olduğunu söylese de, münâfık olur. Onun Müslüman görünmesi, âhirette fayda vermez. Yalnız dünyada canını ve malını korumuş olur...
Bugün, kulaklardan gaflet pamuğunu atmalıdır. Yoksa, âhirette âh etmekten, pişman olmaktan başka yapılacak şey olmaz. Hâlinizi sık sık bildiriniz!"
.
Salih bin Ahmed Hemedâni
Salih bin Ahmed Hemedani hazretleri hadis hâfızıdır. 303'te (915) İran’ın Hemedân şehrinde doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Bağdat'a giderek meşhur muhaddislerden hadis okudu. Tahsilini tamamladıktan sonra Hemedan'a yerleşti ve orada hadis dersleri vermeye başladı. 384 (m. 994)’de Hemedân’da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Muhammed bin Ahdünnasr bin Abdullah’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Her kime îmânı arz ettiysem, yüzünü buruşturur, terüddütle bakardı. Ancak Ebû Rekr-i Sıddîk îmânı kabul etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi.”
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) “Kim namaz kılanlardan ise, Namaz kapısından çağrılır. Mücahidlerden olan, Cihâd kapısından çağırılır. Oruç tutanlar, Reyyân kapısından çağrılır” buyurunca; Ebû Bekr (radıyallahü anh), “Yâ Resûlallah! Bu kapıların hepsinden birden çağrılacak olan kimse olmayacak mı?” deyince, “Evet (çağırılacak) ümid ederim ki sen onlardan olacaksın” buyurdu.
Yine Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Benden sonra ümmetimin en hayırlısı Ebû Bekr-i Sıddîk’tır.”
Enes’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “(Mirâc gecesi) Beni semâya isrâ ettiği (çıkardığı) vakit Cebrâil’e, 'Ey Cebrâil! Ümmetime hesap var mıdır?' dedim. Cebrâil aleyhisselâm 'Ümmetine hesap var, fakat Ebû Bekr bundan müstesnadır' dedi.”
Hazreti Ali’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “(Mirâc gecesi) Yedinci kat semâya götürüldüğüm zaman, Cebrâil aleyhisselâma; 'Ey Cebrâil! Rabbimi ziyâret ettiğimi Kureyş’e haber ver!' dedim. O da, 'Evet haber vereceğim' dedi. Sonra ben, 'Kureyş beni yalanlıyor' deyince, Cebrâil, 'Yâ Muhammed! Onlar arasında Ebû Bekr vardır. O Allahü teâlâ indinde (Sıddîk) diye yazılıdır. O seni tasdik eder. Yâ Muhammed! Ömer’e de benden selâm söyle!' dedi.”
Hazreti Ebû Bekr ile Ebüdderdâ (radıyallahü anhüma) beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazreti Ebüdderdâ önde. Hazreti Ebû Bekr arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Resûlullah efendimiz parlak ay gibi göründü. Ebüdderdâ’ya hitaben: “Ey Ebüdderdâ! Senden daha hayırlı olanın önünden yürüme! Ebû Bekr, Resûller ve nebiler müstesna, üzerine güneş doğup batan kimselerin hepsinden daha hayırlıdır” buyurdu.
.
Ebû Ma'şer Sindî
Ebû Ma'şer Sindî hazretleri meşhur hadis âlimlerindendir. Pakistan’ın Sind bölgesindendir. Bir savaşta esir alınmış, Halife Mansûr'un kızı kendisini satın alarak azat etmiştir. Bağdat'ta ilim tahsil etti ve hadis âlimi oldu. 170 (m. 787)’de Bağdat'ta vefat etti, cenaze namazını Halife Hârûnürreşîd kıldırdı. Bir dersinde şunları anlattı:
Peygamber efendimize (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) îmân edip getirdiklerini tasdik etmek, O’nu sevip itaat etmek, nasihatlerini kabul etmek, kendisine hürmet ve tazim etmek farzdır. Bu hususta Allahü teâlâ meâlen; “O hâlde Allaha ve O’nun ümmî Nebisi olan Resûlüne îmân edin, O’na tâbi olun ki, doğru yolu bulmuş olasınız.” (A’râf-158) “Kim Allaha ve Peygamberine îmân etmezse, muhakkak (bilsin) ki, biz o kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (Fetih-13) Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet edip, bana ve benim getirdiklerime îmân edinceye kadar insanlarla (kâfirlerle) savaşmam bana emrolundu. Onlar bunları yapınca, Müslümanlık hakkının muktezası (cefâları) müstesna, mallarını ve canlarını benden kurtarırlar, (içlerindeki gizli husûsların) hesaplarını ise, Allah görür.”
Ömer bin Abdülazîz buyurdu ki: “Resûlullah efendimiz güzel bir yol açtı. Ondan sonra da halîfeleri yollar açtılar. Resûlullah efendimizin sünnetiyle ve kendisinden sonraki halîfelerinin sünnetleriyle amel etmek, Allahın kitabına uygun olarak hareket etmektir. Allahü teâlâya ve Peygamber efendimize itaat etmek, Allahü teâlânın dînini kuvvetlendirmektir. İslâmiyeti, hiç kimsenin bozmaya ve değiştirmeye hakkı yoktur. Sünnete muhalefet eden kimselerin sözleriyle de amel etmek caiz değildir. Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm) sünnetlerine uyanlar, hidâyete kavuşmuşlardır. Bunlardan her kim yardım isterse, yardım görmüştür. Her kim sünnet-i şerîflere muhalefet eder ve onlarla amel etmezse, Müslümanların gittiği yoldan başka bir yol tutmuştur. Allahü teâlâ o kimseyi kötü işler yaptırarak Cehenneme atar. Gidilecek yer olarak Cehennem en kötü yerdir.
.
Muhammed bin Fazl Furâvî
Muhammed bin Fazl Furâvî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 441 (m. 1049)’da İran’da Nîşâbur'da doğdu. İmâmü'l-Haremeyn Cüveynî'den Şafiî fıkhı ve Abdülkerîm Kuşeyrî'den tasavvuf terbiyesi aldı, uzun süre kaldığı Haremeyn'de ders verdiği için "Fakîh'ül-Haremeyn" diye tanınan Furâvî 530 (m.1136)’da Nîşâbur'da vefat etti. Bu mübarek zat bir dersinde “Ticâretde ihsân” hususunda şunları anlattı:
Allahü teâlâ, adâlet yapmak emrettiği gibi, ihsân etmeyi de emrediyor. A’râf sûresi, ellibeşinci âyetinde meâlen, (İhsân edenlere, elbette rahmetim çok yakındır) buyuruldu. Yalnız adâlet yapanlar, dinde sermâyelerini kurtarmış olur. Amma kâr, ihsân edenleredir. Aklı olan, âhiret kârını hiç kaçırır mı? İhsân, emredilmeyen iyiliği yapmakdır...
Sırrî Sekâtî'nin “kuddise sirruh” dükkânı vardı. Yüzde beşten ziyâde kâr istemezdi. Bir kerre, altmış altınlık bâdem içi almıştı. Bâdem fiyatı ansızın yükseldi. Dellâl, bâdem satmak için geldi. Altmışüç altına sat dedi. Dellâl, bugün, bu kadar bâdemi, doksan altına alıyorlar deyince, ben yüzde beşten fazla kâr almamaya karâr verdim. Karârımı değiştirmem buyurdu. Dellâl da, ben de senin malını aşağı fiyâtla satamam dedi ve satmadı. O da, yüksek fiyâtla satmaya râzı olmadı. Bâdemler satılamadı. İşte ihsân böyle olur...
Muhammed bin Münkedir, din büyüklerindendi. Mağazası vardı. Çeşitli kumaşlar satıyordu. Kimisinin zirâı [bir zirâ 0,48 metredir] beş altın, kimisinin, on altın idi. Bir gün, kendisi yok iken, çırağı, bir köylüye, beş altınlık kumaşı, on altına sattı. Kendi gelip, haber alınca, akşama kadar köylüyü arattı. Onu görünce, bu kumaş beş altından ziyâde etmez dedi. Köylü, ben bunu, seve seve aldım deyince, ben kendime uygun görmediğimi din kardeşime de uygun görmem. Yâ satıştan vazgeç, yâhut beş altını geri al, yâhut ta gel, on altınlık kumaştan vereyim buyurdu. Köylü beş altını geri aldı. Sonra, birisine, bu mert kimdir diye sordu. Muhammed bin Münkedir dediler. Bu ismi duyunca (Sübhânallah! Bu, öyle kimsedir ki, çölde susuz kalınca yağmur duâsına çıkıp, onun adını söylediğimiz zamân rahmet yağıyor) dedi. Büyüklerimiz az kârla, çok iş yapar, bunu daha bereketli bulurlardı.
.
Zenbillizâde Fudayl Çelebi
Zenbillizâde Fudayl Çelebi Osmanlı âlimlerindendir. 920'de (1514) İstanbul'da doğdu. Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendinin oğludur. Tahsilini İstanbul'da tamamladıktan sonra Bursa, Edirne, Sahn-ı Semân ve Ayasofya medreselerinde müderrislik, Bağdat, Halep ve Mekke kadılığı yapıp 971'de (1563) emekliye ayrıldı. 991 (m. 1583)’de İstanbul'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Üç türlü (Şehîd) vardır: 1- Allah için cihâd ederken düşman tarafından, sulhta âsîler, eşkıyâlar tarafından öldürülene tam şehîd denir. Tam şehîd yıkanmaz. Kefene sarılmaz. Kefen miktârından fazla olan elbisesi soyulup, çamaşırı ile defnolunur. Âhırette de şehîd sevâbına kavuşurlar. 2- Allah rızâsı için cihâd yapmaya niyet etmeyip, dünya kazancı için harp eden, yalnız (Dünya şehîdi) olur. Bunlar, yıkanmaz ve kefenlenmez. Fakat âhirette şehîd sevâbına nâil olmazlar. 3- Allah için olan cihâdın hâzırlığı talîmlerinde ölürse, zulüm ile öldürülünce veya eşkıyâ tarafından yaralanınca, hemen ölmez, bir namaz vakti çıkıncaya kadar aklı başında kalır veya başka yere götürülüp orada ölürse yalnız (Âhiret şehîdi) olurlar. Bunlar yıkanır ve kefenlenirler.
Boğularak, yanarak, garip, kimsesiz olarak, duvar ve enkâz altında kalarak ölenler ve ishâlden, sârî hastalıklardan, lohusalıkta, sara hastalığında, Cuma gecesinde ve gününde, din bilgilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler ve âşık olup, aşkını, iffetini, nâmusunu saklarken ölenler, zulüm ile hapsolunup ölenler, Allah rızâsı için müezzinlik yaparken, İslâmiyete uygun ticâret yaparken, çoluk çocuğuna din bilgisi öğretirken ve ibâdet yapmaları için çalışırken vefât edenler, her gün yirmi beş kere (Allahümme bârik lî filmevt ve fî-mâ ba’d-el-mevt) okuyanlar, Duhâ yani kuşluk namâzı kılanlar, her ay üç gün oruç tutanlar, yolculukta da vitir namâzını terk etmeyenler, ölüm hastalığında, kırk kere (Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü min-ez-zâlimîn) okuyanlar, her gece Yasîn okuyanlar, abdestli olarak yatanlar, devamlı olarak mudârâ edenler [yani dîni korumak için dünyalık verenler], gıdâ maddeleri getirip ucuza satanlar, soğukta gusül abdesti alınca hastalanıp ölenler, her sabah veya akşam devamlı olarak üç kerre (E’ûzü billâhissemî’il’alîmi mineş-şeytânirracîm) ile (Haşr) sûresinin sonunu [Hüvallahüllezî...yi] okuyanlar (Âhiret şehîdi) olurlar.
.
Abdurrahmân Firkah
Abdurrahmân Firkah hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 624 (m. 1227)’de Şam’da doğdu. İbnü's-Salâh ve İzzeddin ibn-i Abdüsselâm'dan fıkıh tahsil etti. Genç yaşta iken fetva makamına getirildi. Yahya Nevevî hazretleri onun ilmi üstünlüğünü söylerdi. Firkah hazretleri 690 (m. 1291)’de Şam’da vefat etti. Bir dersinde “Namazda huşû ve kalb huzûru” hakkında şunları anlattı:
Namazda, kalbi hazır etmenin ilâcı, hatıra gelen düşünceleri atmaktır. Bir şeyi def ve yok etmek için, önce sebebini yok etmek lazımdır. Bunun için de sebebi iyi tespit etmek lâzımdır. Hatıra gelen düşüncelerin geliş sebebi, ya insanın dışındaki bir sebepten dolayıdır. Veya namaz kılanın içindeki bir sebepten dolayıdır. Haricî sebepler şöyle söylenebilir: Kulağa gelen sesler ve gürültüler, göze çarpan şekiller. Bunlar namaz kılan kimseye süratle tesîr ederek, insanı meşgûl etmeye başlar. Sonra zihin onlar vasıtasıyla başka düşüncelere dalar. Böylece, düşünceler zincirleme olarak birbirini takip eder. Gözler ve kulaklar, çeşitli düşüncelere sebep olur. Fakat, derecesi ve himmeti yüksek olan kimselerin, duyu organlarına gelenler, onları namazlarından alıkoymaz. Onlara tesîr edemez. Onlar huşû ve kalp huzûru ile namazlarına devam ederler. Himmeti ve kuvveti zayıf olan kimsenin, düşüncesi namazda çeşitli meselelere takılarak darmadağın olur. İşte bunun ilâcı, bunun sebeplerini bilip, onlardan kurtulmaktır. Bu ilâçlardan bazısı şunlardır:
Namaz kılan kimse, önünde zihnini meşgûl edecek bir şey bırakmamalı. Namazı duvara yakın kılmalı ki, gözün mesafesi daralsın. Çünkü gözün görüş mesafesi genişledikçe, zihni de dağılır. Nakışlı ve boyalı yaygılar üzerinde namaz kılmamalı. Bunlar göz vasıtasıyla kalbi meşgûl eder. İbn-i Ömer (radıyallahü anh), namaz kılacağı yerde; kılıç, kitap, kalem gibi hiçbir şey bırakmazdı. Hepsini ortadan kaldırırdı. (Çünkü bunlar, namaz kılanın önünde, göz vasıtasıyla düşüncesini meşgûl etmektedirler.) Himmetleri kuvvetli olanlar, namazın kemâlini, sağlarında ve sollarında olanları tanımamakta görürler. Büyüklerden bir zât buyurdu ki: “Namaz, âhiret işlerindendir. Namaza girince, dünyadan çıkmış olursun.”
.
Muhammed bin Yûsuf Firebrî
Muhammed bin Yûsuf Firebrî hazretleri Buhârî'nin Câmiü's-Sahîh adlı eserinin en önemli râvisidir. 231 (m. 845)’de Buhârâ civarında Firebr köyünde doğdu. Müslim ve Tirmizî gibi muhaddislerin hocası olan Ali bin Haşrem Mervezî'den hadis tahsil etti. 320 (m. 932)’de vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) anlattı: Biz Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda oturuyorduk, önümüzde olgun ve taze hurmalar vardı. Resûlullah efendimizin hem kendileri yiyor ve hem de bize yediriyorlardı. Bunun üzerine ben: “Yâ Resûlallah! Siz hem yiyorsunuz ve hem de bize yediriyorsunuz” dedim. O zaman Resûlullah efendimiz “Evet” deyip, “Cennette de böyle yaparız, birbirimize yediririz” buyurdu.
Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) anlattı: “Resûlullah efendimiz, bir kimsenin bir yere yaslanarak bir ayağını diğer ayağının üstüne atmasını menetti.”
Ebû Mûsel-Eş’arî (radıyallahü anh) anlattı: Resûlullah efendimize “Yâ Resûlallah! Bir kimse bir kavmi sevse, fakat henüz onların arasına karışmamış ise durumu nedir?” diye soruldu. O zaman Resûlullah efendimiz: “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu.
Câbir (radıyallahü anh) şöyle anlatır: Resûlullah efendimiz ile beraber Zâtü’r-Rıkâ denilen yere gelmiştik. Orada gölgeli bir ağaç vardı. Onu Resûlullaha bıraktık. Bu sırada, müşriklerden bir adam geldi. Resûlullah efendimizin kılıcı ağaçta asılı idi. Hemen kılıcı alıp, kınından çekti. Resûlullah efendimize “Benden korkuyor musun?” dedi. “Hayır” buyurdular. “Şimdi seni benden kim koruyabilir?” deyince: “Beni senden Allahü teâlâ korur” cevâbını verdi. Bunu gören Resûlullah efendimizin eshâbı (radıyallahü anhüm) hemen bu müşrikin etrâfını çevirdiler. Korkusundan o da kılıcı kınına koyup, ağaca astı.
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti: Birisi Resûlullah efendimize gelerek “Yâ Resûlallah! Bana bir amel göster de, onu yapınca Cennete gireyim” dedi. Resûlullah efendimiz: “Allahü teâlâya ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Farz olan namazı dosdoğru kılarsın. Farz olan zekâtı verirsin. Ramazan orucunu da tutarsın” buyurdu. Bunun üzerine köylü: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, asla bundan fazlasını yapmam. Bunlardan bir şeyi de eksik bırakmam” dedi. O zât, dönüp giderken, Peygamber efendimiz “Cennetlik birisini görmek isteyen, bu zâta baksın” buyurdular.
.
Yusufzade Hasan Hocaefendi
Yusufzade Hasan Hocaefendi Osmanlı evliyasındandır. Rumeli Yenişehrine bağlı Hasanlar köyündendir. Memleketinde tahsilini bitirdikten sonra Bursa'da Emir Sultan Hazretlerine intisab ederek onun vefatında, vasiyetleri gereğince makamına geçti. 845 (m. 1441)’de Hac dönüşünde Kudüs'te vefat etti. "Mûzilüş-Şükûk" isminde bir eseri vardır. Bu kitabında buyuruyor ki:
Rehber, kendine gelen talebeye önce taharet, namaz, oruç, zekât ve hac gibi üzerine farz olan ibâdet bilgilerini öğretir. Kur’ân-ı kerîmi okuyup öğrenmesini, helâl rızık kazanmasını dünyaya meyletmeyip, âhirete yönelmesini bildirir. Daha önce yapamadığı ibâdetleri varsa bunları kaza etmesini, saadete kavuşması için; az yemek, az uyumak, az konuşmak lâzım olduğunu tenbîh eder. Geçmişteki zayi ettiği vakitlerine ve kıymetli ömrünü boşa geçirdiğine üzülüp, ağlamasını emreder. Çünkü Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Kıyâmet günü dört şeyden hesap sorulmadıkça kul serbest bırakılmaz: Ömrünü nerelerde geçirdiğinden, gençliğini nerelerde çürüttüğünden, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiğinden ve bilgisiyle ne gibi ameller yaptığından.”
Bazı talebeler ise; zühd, vera ve takvâ sahibi olmak için gelirlerdi. Rehberi olan âlim de ona, dünyayı terk edip, ona meyletmenin, nefsin arzularını yapmayıp zahmetlere katlanmanın, haramlardan ve şüphelilerden kaçınmanın yollarını gösterirdi. Bazı talebeler de sâdece, her işinde ve her hareketinde hocasının emrine uymak ve onun hükmünü gözetmek için gelirlerdi. Bu talebeler kendisini hiç düşünmez, hep mübârek hocasının emirlerine ve arzularına göre hareket ederdi. İşte, arayanların içinde en üstünü bunlardı. Hoca, bu talebesine şefkat ve merhametle muâmele eder, talebe de hocasına karşı edepli olur. Onun her emrine harfiyyen uyar ve onun ahlâkı ile ahlâklanırdı. Hoca, bu talebesinin kalbine, kendisine hocalarından gelen feyiz ve bereketlerini akıtır, onun kemâle gelmesi ne çalışırdı. Bu feyiz ve bereketlere kavuşan talebe, farkında olmadan, güneşin karşısında duran meyvenin olgunlaştığı gibi olgunlaşıverirdi...
Talebe çok edepli olmalıdır. Nitekim hiçbir bîedeb, vâsılı ilallah olamaz, (yani hiçbir edepsiz, Allahü teâlâya kavuşamaz) buyuruldu.
.
Muhammed Hediyyetullah Makassarî
Muhammed Hediyyetullah Makassarî hazretleri Endonezyalı İslam âlimlerindendir. 1035 (m. 1626)’da Endonezya’da Sulawesi Adası'nın Makassar şehrinde doğdu. Genç yaşta Şam, Hicaz ve Yemen’e gitti. Buralarda Nakşibendiyye, Ba’leviyye, Şüttâriyye ve Halvetiyye icâzeti aldı. Memleketine dönerek talebe yetiştirdi. O devirde buraları işgal eden Hollandalılar onu, yine Hollanda işgalindeki Sri Lanka (Seylan) adasına, sonra da Hollanda’ya ait Güney Afrika’nın Kaapstadt (Cape Town) şehrine sürgün ettiler. Burada dergâh açarak İslamiyeti yaydı ve çok talebe yetiştirdi. 1110 (m. 1699)’da Cape Town’da vefat etti. “Sefînetü’n-necât” isimli eserinde şöyle buyuruyor:
Bir Müslüman her gece yatarken, (Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber) yüz defa okursa, tesbîh ve tahmîd ve tekbîr eylemiş olur. Böylece, muhâsebe yapmış olur. Kendini hesâba çekmiş sayılır. Tesbîh söylemek, tövbenin anahtarıdır. Bunu çok okumakla, kusurlarının, günâhlarının affedilmesini istemiş olur. Bu günâhlardan dolayı, Hak teâlâya bulaştırılmış olan lekeleri tenzîh ve takdîs etmiş olur. Günâh işleyen bir kimse, bu emirlerin ve yasakların sahibinin azametini ve kibriyâsını düşünmüş olsaydı Onun emirlerine karşı gelemezdi. Günâhları yapması, Onun emirlerine ve yasaklarına kıymet vermediğini göstermektedir. Böyle şeyden, Allahü teâlâya sığınırız. (Tenzîh) kelimesini, [yâni yukarıda yazılı olan tesbîhi] çok okumakla, bu kusur affolunur. (İstiğfâr) etmek, günâhların örtülmesini istemektir. (Tenzîh) kelimesini okumak ise, günâhların yok olmasını istemektir. (Sübhânallah) şaşılacak bir kelimedir. Söylemesi çok kısadır. Manâları ve faydaları ise pek çoktur.
(Tahmîd) kelimesini çok okumakla, Allahü teâlâya şükredilmiş olur. Onun verdiği nîmetlerin şükrü yapılmış olur.
(Tekbîr) kelimesi, Allahü teâlânın, kulların yaptığı şükürlerden çok yüksek olduğunu, Ona yakışan şükrün yapılamayacağını göstermektedir. Çünkü Ona yapılan istiğfârlar, af dilemeler için de, çok istiğfâr etmek lâzımdır. Ona yakışan hamd, ancak Onun tarafından yapılabilir. Bunun içindir ki kendisi, Sâffât sûresinin son âyetinde, (Sübhâne Rabbike Rabbil'izzeti...) buyurmuştur. Kendini hesâba çekmek isteyenler, bu âyet-i kerimeyi çok okumalıdır. Böylece istiğfâr ve şükretmiş olurlar. İstiğfâr ve şükür edemediklerini de ve kusurlarını da bildirmiş olurlar.
.
Cemâleddîn Muhammed Fettenî
Cemâleddîn Muhammed Fettenî hazretleri Hindistan’da yaşamış olan hadis âlimlerindendir. 914'te (m. 1508) Gucerât’ta doğdu. Burhâneddin Nâgûrî gibi âlimlerden ders gördü. Hac için gittiği Hicaz’da Kâdiriyye ve Şâziliyye şeyhi Muttaki el-Hindî’ye intisap etti. Hindistan'a döndükten sonra ders vermeye başladı ve Gucerât’ı alan Ekber Şah’ın takdirini kazandı. 986 (m. 1578)’de vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Allahü teâlâ size Ramazân-ı şerîf orucunu farz kıldı. Ben de size onun kıyâmını (teravih namazını) sünnet kıldım. Kim inanarak ve mükâfatını Allahü teâlâdan bekleyerek, Ramazân-ı şerîf orucunu tutar ve gecelerini de ihyâ ederse, Allahü teâlâ onun geçmiş günahlarını af ve mağfiret eder.”
“Kim Allah için bir şeyi terk ederse, Allahü teâlâ onun karşılığında ona ondan hayırlısını verir.” “Kurbanlarınızı iyilerinden kesiniz. Çünkü onlar, sırâtta sizin bineklerinizdir.” “Allahü teâlânın rızâsı babanın rızâsında, Allahü teâlânın gazâbı, babanın kızmasındadır.” “Size onu yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şeyi bildireyim mi? Selâmı aranızda yayınız.” “Kim bana bir salevât-ı şerîfe okursa, Allahü teâlâ ona on rahmet eder.” “Kur’ân-ı kerîmi, kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa dahi, hatâ etmiştir.” “Gariplere ne mutlu, gariplere ne mutlu.” Ey Allahın Resûlü! Garipler kimlerdir? denildi. O zaman Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kalabalık ve kötü kimseler arasında bulunan, az ve sâlih kimselerdir. Onlara buğzedenler, sevenlerden daha çoktur.” “Her kötülük sahibi için tövbe vardır. Fakat kötü ahlâk sahibi bundan müstesna. Çünkü o, bir günahtan tövbe eder, sonra ondan daha kötüsünü yapar.” “Rükû ve secdeleri tam yapınız. Vallahi ben sizi ön tarafımdan gördüğüm gibi, arkadan da görürüm.” “Sizden birisi uykusundan kalkınca, üç kere yıkamadıkça elini su kabına sokmasın. Çünkü eli geceleyin nerede idi, o bunu bilemez.” “Aralarında bir baba olmayınca, amca, baba gibidir. Aralarında bir anne olmayınca, hala, teyze, anne gibidir.” “Kıyâmet günü olunca, yetmiş bin kişi, hesapsız Cennete girer.” “Ey insanlar! Allahü teâlâdan korkunuz. Vallahi, sizden önce mü’minlerden birinin başı bıçkı (testere) ile iki parçaya ayrıldı. Yine de dîninden dönmedi.”
“Eshâbımın ismini işitince, susunuz! Şânlarına yakışmayan sözleri söylemeyiniz.”
.
Takıyyüddîn Zebîdî
Takıyyüddîn Zebîdî hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. 801'de (m. 1398) Yemen-Zebîd'de doğdu ve orada yetişti. Medrese tahsilinden sonra Zebîd Nizamiye Medresesi'ne müderris tayin edildi ve talebe yetiştirdi. 887 (m. 1482)’de orada vefat etti. Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
“Çocuğa hiçbir ibâdet, hattâ, Hanefî’de zekât da farz değildir. Hiçbir şey haram değildir. Aklı olunca, îmân etmesi vâcib olur denildi. Toprağı varsa, öşür veya haraç vermesi lâzımdır. Fâsid olmayan ibâdetlerinin sevaplarına kavuşur. Çocuğa ilim öğretenlere, iyilik yaptıranlara çok sevap verilir. Büyüklere imâm olamaz. Bir kimse, bir çocuğa imâm olunca, cemâat sevâbı hâsıl olur. Çocuk velî olamaz. Cuma ve bayram hutbesi okuması caiz olur. Sultan, yani devlet reîsi olabilir ise de, milleti idâre için bir vâli tayin eder. İzin verilince dava açabilir ve yemîni kabul edilir. Ezan okuması sahîh ise de, mekrûhtur. Farz-ı kifâyeyi yapması ile, büyüklerden sakıt olmaz. Bir şeyi yapması için çocuğa izin vermek caizdir.
Çocuğun izinli olduğunu ve getirdiği şeyin hediye olduğunu söylemesi kabûl edilir. Sattığı şeyi, izinli olduğunu sorup anladıktan sonra, almak caiz olur. Çocuğun (başkasının malından) getirdiği hediyeyi ve sadakayı almak da böyledir. Çocuğun izinli olduğunda şüphe edilirse araştırmak lâzım olur.
Öğrenmesi için çocuğa Kur’ân-ı kerîm vermek caiz olur. Kız çocuğunun kulağını küpe için delmek caizdir. Çocuğa gelen hediyeyi, çocuğa zaruri lâzım değilse, yalnız fakir olan anası-babası yiyebilir. (Başka fakirlere de yediremezler.) Ana-baba fakîr değil, fakat kendilerinde bulunmayan bir şey ise, yiyebilirler ve kıymetini çocuğa öderler. Anaya-babaya hediye etmek niyeti ile getirilen şey, kıymetsiz olduğunu bildirmek için, çocuğa hediye diyerek verilirse, anaya-babaya getirilmiş olur. Bunu, zengin iseler de yiyebilirler ve dilediklerine verebilirler. Akıllı çocuk, alışverişe ve zekât vermeye vekîl yapılabilir, izinli olsa dahi kefil olamaz.
Çocuğun selâmına cevâp vermek vâcib olur. Çocuğa selâm vermek caizdir. Besmele ile kestiği yenir. Çocuğun ana-babasından izinsiz herhangi bir sefere çıkması caiz değildir. Ana-babanın, günah olmayan emirlerine itaat etmesi farz-ı ayndır.
..
Saîdüddin Fergânî
Saîdüddin Fergânî hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 620 (m. 1223)’de Mâverâünnehir'in Fergana vadisindeki Kâşân şehrinde doğdu. Şehâbeddin Sühreverdî’nin halifesi Necîbüddin Şîrâzî'ye intisap etti. Sonra Şam’a giderek Sadreddin Konevî’nin sohbetlerinde bulundu ve icazet aldı. 699 (m. 1300)’de hacda iken vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Üzerine farz olan ilimden bir meseleyi öğrenmesi, ona, bütün dünyâdaki kesblerin hepsinden yapacağı ve ele geçireceği altın ve gümüşlerinden daha iyi ve üstündür. Herkese, ilim öğrenmekten daha iyi hiçbir şey yoktur, işlerin hepsi, ilim ile doğru olur ve ilimsiz hiçbir iş yapılmaz. Nitekim Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem), “İşlerin hangisi üstündür” diye üç kerre suâl olundu. Her seferinde “İlimdir” diye buyurdu. Dediler ki; “Yâ Resûlallah! Biz size işten soruyoruz, siz bize ilimdir, buyuruyorsunuz. Hikmeti nedir?” Buyurdu ki: “Çünkü hiçbir iş, ilimsiz doğru olmaz ve onsuz hiç kıymeti olmaz.” Öyle ise, eziyet çekip çalışmalıdır ki, yaptığı ziyan olmasın.
İlim ile meşgûl olmak gerekir, ilmin ve ibâdetin aslı iki şeyle olur. Gönül diğer şeylerden tamamen kurtulmalı ve mide de boş olmalıdır. İhlâs ile ibâdet de, bu ikisi ile olur. Kimin dünyâya arzu ve isteği olursa, ondan hiçbir şekilde ihlâslı bir iş zuhur etmez. Kimin midesi dolu olursa ve dünyâ işi yaparsa, asla nefsânî arzuları yok olmaz. Onun cenâb-ı Hakkın dergâhında haysiyeti olmaz. Nefsin arzuları, ancak, dünyâdaki mübahların fazlasından diğer insanların haramdan sakındığı gibi sakınmakla ve nefse rahatlık veren her şeyden uzak olmakla ve kötü iş, kötü yer ve kötü yârı terk etmekle ve kötü düşünce, fesatlık, buğuz, hased, kin, ucub, cimrilik gibi husûsları kalpten çıkarmakla yok olur.
Her işin bir aslı vardır. Bir insanın itaatli kul olmasının aslı dört şeyledir. Birincisi, uzun emelli olmamak, ikincisi, cenâb-ı Hakkın vaadinden emîn olmak, Üçüncüsü, cenâb-ı Hakkın taksimine, verdiğine râzı olmak. Dördüncüsü, mideyi haramdan korumaktır. Kim bu dört şeyi muhafaza ederse ve yerine getirirse, bütün mücâhedeleri yerine getirmiş olur. Nefsini itaat altına almış olur. Nefsin hassaları işe yarar hâle gelir. Tâib (tövbe eden) bir vücut, yeni eğerlenmiş at gibidir. Eğer atın eğeri ve gemi, gerektiği gibi doğru yapılmışsa, harp yerinde her bakımdan işe yarar.
.
Fenai Ali Efendi
Fenai Ali Efendi hazretleri Celvetiyye tarikati şeyhlerindendir. Kütahya'da doğdu. Seyyid olduğu söylenir. İstanbul'a gidip Celvetiyye şeyhi Selâmî Ali Efendi'ye intisap etti. Mürşidinin vefatı üzerine şeyhinin Üsküdar Selâmsız'daki tekkesinde postnişin oldu. Dervişleriyle beraber Baltacı Mehmed Paşa'nın Prut Seferine "Ordu Şeyhi" olarak katıldı. 1158 (m. 1745)’de vefat etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Bütün insanların tövbeye ihtiyâcı vardır. İnsanların en iyisi enbiyâdır (nebiler ve resûllerdir). Onlardan biri de Yahyâ (aleyhisselâm) idi ki, onun hakkında âyet-i kerîmede meâlen; “O, kavminin efendisi ve nefsini şehvetten hapsedicidir”buyuruldu (Âl-i İmrân-39). Bununla beraber yine, onlara da istiğfar vâcib olmuştur. İnsanların en üstünü olan peygamberler tövbeye ihtiyâç duyarsa, kimin haddîne düşer ki, tövbeye ihtiyâcı olmadığını söylesin.
İnsanların en iyisi olan Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kalbimde (envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan) perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, 70 kerre istiğfar ediyorum.” Ve yine buyurdu: “Allahü teâlâya her gün yüz kerre istiğfar ediyorum.” A’râf sûresi 23. âyet-i kerîmede Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki: “Âdem (aleyhisselâm) ile Havva dediler ki: (Yâ Rabbî! Biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi mağfiret ve bize merhamet etmezsen, biz ziyan edenlerden oluruz.) Allahü teâlâ, Ahkâf sûresi 15. âyet-i kerîmede meâlen buyuruyor ki: “İnsan kırk yaşına girdiği zaman şöyle demiştir: Yâ Rabbî! Senin râzı olmadığın her şeyden tövbe edip sana yöneldim. Dînimi senin için hâlis edenlerdenim ve senin emrine mutî’lerdenim (itaat edenlerdenim).”
Yûsuf sûresi 97. âyet-i kerîmede meâlen bildirildiğine göre, oğulları Ya’kûb aleyhisselâma, “Ey bizim babamız! Allahü teâlâdan bizim için günahlarımızın mağfiretini iste. Gerçekten biz günahkârlardan olduk dediler” buyuruldu. Allahü teâlâ, Tahrîm sûresi 8. âyet-i kerîmede bütün mü’minlere hitaben meâlen buyuruyor ki: “Ey îmân edenler! İşlediğiniz günahlara, -ölünceye kadar bir daha işlememek üzere nefsine nasihat eden tâibler (tövbe edenler) gibi- Allahü teâlâya tövbe edin!...” Tâiblerin (tövbe edenlerin) makamı, bütün makamların en faziletlisi ve üstünüdür. Hakîkî tâib, cenâb-ı Hak katında (indinde) bütün halkın en azîzi, en kıymetlisi ve en sevgilisidir.”
.
Molla Zeyrek
Molla Zeyrek hazretleri Osmanlı Hanefî fıkıh âlimidir. Asıl adı Mehmed olup Hacı Bayrâm-ı Velî’nin talebelerindendir. Zeyrek ismi de onun tarafından verildi. Hızır Şah Efendi’nin derslerine girerek tahsilini ilerletti. Fatih Sultan Mehmed, Zeyrek semtindeki Manastırı medreseye çevirip kendisine tahsis etti. II. Bayezid zamanında Bursa Müftülüğüne tayin edildi. 903 (m.1497)’de orada vefat etti. Bu mübarek zat buyurdu ki:
Farzları yapamayacak kadar zayıflatan riyâzet, yâni az yemek câiz değildir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödeyecek kadar çalışıp kazanmak farzdır. Bu niyet ile çalışan kimse, borcunu ödeyemeden ölürse, azap çekmez. Hadis-i şerifte, (Her erkeğin çalışıp kazanması farzdır) buyuruldu. Bundan fazlası için çalışmamak câizdir. Âdem aleyhisselâm buğday eker ve ekmek yapardı. Nuh âleyhisselâm neccâr, marangoz idi. İbrâhîm aleyhisselâm kumaş tüccârı idi. Dâvüd aleyhisselâm demirci idi. Süleymân aleyhisselâm zembil yapardı. Muhammed aleyhisselâm, önce koyun güderdi. Sonra ticâret yaptı. Sonra cihâd yapardı. Asker idi. Ebû Bekr-i Sıddîk (radıyallahü anh), kumaş tüccârı idi. Ömer-ül-Fârûk (radıyallahü anh), kösele dikerdi. Osman-ı Zinnûreyn (radıyallahü anh) gıdâ maddeleri ithâlâtçısı idi. Ali (radıyallahü anh) işçilik ve cihâd yapardı...
Çoluk çocuğunun bir yıllık nafakasını toplayacak kadar çalışmak mübahtır. Hadis-i şerifte, (İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır) buyuruldu. Gösteriş için, övünmek için kazanmak tahrîmen mekruhtur. Çalışmak rızkı arttırmaz. Rızkı veren, Allahü teâlâdır. Çalışmak, sebebe yapışmaktır. Sebeplere yapışmak sünnettir.
Çalışan insan beş türlü olur: Birincisi, rızkın yalnız çalışmaktan geldiğine inanır. Kâfirler böyledir. İkincisi, rızkın Allahtan geldiğine ve çalışmanın, sebebe yapışmak olduğuna inanır. Çalışırken, Allahü teâlâya âsî olmaz. Haram işlemez. Hâlis, sâlih müminler böyledir. Üçüncüsü, rızkın Allahü teâlâdan geldiğine inanır ise de, çalışırken Allahü teâlâya âsî olur. Fâsık müminler böyledir. Dördüncüsü rızkın hem Allahü teâlâdan, hem de çalışmaktan geldiğini sanır. Müşrikler böyledir. Beşincisi, rızkın yalnız Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Fakat rızkı verir mi vermez mi bilmez. Münâfıklar böyledir...
Câmide, evde kapanıp hep ibâdet etmek ve yiyip içip, evlenmek, gezmek gibi eğlenceleri ve helâl kazanmayı terk etmek, tahrîmen mekruhtur
.
Amr bin Alî Fellâs
Amr bin Alî Fellâs hazretleri hadis ve tefsir âlimidir. 160 (m. 777)’de Basra'da doğdu. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra hadis tahsili için İsfahan'a gitti. Zamanın en meşhur hadis ve tefsir âlimlerinden oldu. Halifenin daveti üzerine Bağdat'a gitti. Dönüşte 249 (m. 864)’de Asker-i Mükrem'de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Eshâb-ı kirâm Peygamberlerden sonra ve meleklerden sonra mahlûkların en efdali, en üstünüdür. Onların üstünlüklerini bildiren âyet-i kerime ve hadis-i şerifler pek çoktur. Sûre-i Âlî İmrânda meâlen buyuruyor ki: (Sizler, bütün insanlar içinde, en iyi bir ümmetsiniz, cemaatsiniz). Yâni Peygamberlerden sonra, bütün insanların en iyisisiniz! Sûre-i Tevbe'de meâlen buyuruyor ki: (Mekke-i mükerreme Ahâlîsinden olup, Medîne-i münevvereye hicret eden Sahâbe-i kiramdan ve iyilikte onların izinden gidenlerden, Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdırlar. Allahü teâlâ onlara Cennetler hazırlamıştır.) Sûre-i Enfâl'de, Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine meâlen diyor ki: (Sana Allahü teâlâ yetişir ve sana tâbi olan müminler yetişir.) O zaman Sahâbe-i kiram pek az idi. Fakat, Allahü teâlâ yanında dereceleri pek yüksek olduğundan, dîni yaymakta sana yetişirler buyuruldu. Sûre-i Feth'te meâlen buyuruyor ki:
(Muhammed Allahü teâlânın Peygamberidir ve Onunla birlikte bulunanların [yâni Eshâb-ı kirâmın] hepsi, kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktırlar. Bunları çok zaman rükû'da ve secdede görürsünüz. Herkese dünyada ve âhırette her iyiliği, üstünlüğü, Allahü teâlâdan isterler. Rıdvânı, yâni Allahü teâlânın kendilerini beğenmesini de isterler. Çok secde ettikleri yüzlerinden belli olur. Onların hâlleri, şerefleri böylece Tevrât'ta ve İncîl'de bildirilmiştir. İncîl'de de bildirildiği gibi, onlar, ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlaştığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları hâlde, az zamanda etrâfa yayıldılar. Her tarafı îman nûru ile doldurdular. Herkes filizin hâlini görüp, az zamanda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdıkları gibi, hâl ve şânları dünyaya yayılıp, görenler hayret etti ve kâfirler kızdılar.) Bu âyet-i kerime, yalnız indiği zamanda bulunan Eshâbın değil, sonra îmana gelecek olanların da şânını bildirmektedir
.
Şihâbüddîn Ahmed Ezrai
Şihâbüddîn Ahmed Ezrai hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. 707 (m. 1307)’de Suriye’de Dera’da doğdu. Şam, Kahire ve Kudüs'te tahsilini tamamladı. Sonra Halep Kadısı oldu. 783 (m. 1381)’de Halep'te vefat etti.
Bir dersinde şunları anlattı:
Ferîdeddîn-i Attâr Tezkiret-ül-evliyâda diyor ki: Mezhebimizim reisi İmâm-ı Muhammed Şâfi'î, İmâm-ı Mâlik’in “Muvattâ” adlı hadîs kitabını, dokuz gecede ezberlemiştir. Mekkeli gençler arasında, ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı. Daha onüç yaşında iken, Harem-i şerifte, (Bana istediğinizi sorunuz?) derdi. Onbeş yaşında iken fetvâ verirdi. Zamanının en büyük âlimi olan ve üçyüzbin hadisi ezber bilen imam-ı Ahmed ibni Hanbel, ondan ders almaya gelirdi. Çok kimse, imam-ı Ahmed’e, (Böyle büyük bir âlim iken, kendin gibi bir genç karşısında nasıl oturuyorsun?) dediklerinde, (Bizim ezberlediklerimizin mânalarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdâdır) derdi.
Bir kere de, (Fıkh kapısı kapanmıştı. Allahü teâlâ, bu kapıyı, kullarına, Şâfiî vâsıtası ile tekrar açtı) demiştir. Bir kere de, (İslâmiyete, şimdi Şâfiîden daha çok hizmet eden birini bilmiyorum) dedi. İmâm-ı Ahmed, yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ, her yüz yılda bir âlim yaratır, benim dînimi, herkese onun ile öğretir!) hadis-i şerifinde bildirilen âlim, imam-ı Şâfiî’dir.
Süfyân-ı Sevrî diyor ki: (Şâfi'î’nin aklı, zamanındaki insanların yarısının akılları toplamından fazladır).
Abdullah-i Ensâri diyor ki, (Şâfiî mezhebini iyi bilmiyorum. Fakat, imam-ı Şâfiî'yi çok severim. Çünkü, hangi makama baksam, onu herkesin önünde görüyorum).
İmâm-ı Şâfi'î bir gün ders verirken, yerinden birkaç kere kalktı, oturdu. Sebebini sorduklarında, (Bir seyyid çocuğu, kapının önünde oynuyordu. Karşımdan geçtikçe, ona saygı olarak kalkıyorum. Resûlullahın torununu görüp de, kalkmamak câiz olmaz) dedi.
Rebî' bin Haysem diyor ki: (Rüyada, Âdem aleyhisselâmı ölmüş gördüm. Zamanımızın en büyük âlimi vefât edecektir dediler. Çünkü, âyet-i kerimede, ilmin Âdem aleyhisselâmın hâssası olduğu bildirildi. Birkaç gün sonra, imam-ı Şâfiî vefât etti.)
.
Ahmed bin Muhammed Esrem
Ahmed bin Muhammed Esrem hazretleri hadis hâfızı, yani yüzbinden fazla hadis-i şerifi ravileriyle birlikte ezbere bilen âlimlerdendir. Hârun Reşîd zamanında Bağdat'ta doğdu. Ahmed bin Hanbel gibi hadis âlimlerinden ders aldı. 261'de (m. 874) Bağdat'ta vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Ebû Umâme Bâhilî’nin radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Geceyi namaz kılarak geçiriniz. Çünkü bu, sizden önceki sâlihlerin âdeti, Rabbinize yakınlık, günahlara keffâret ve günahlardan uzaklaştırıcıdır” buyurdu.
Ukbe bin Âmir’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz “Kim güzelce, şartlarına uygun bir abdest alır, sonra gaflette olmaksızın ve ciddî olarak namaz kılarsa, bu abdest ve namaz, önceki günahlarına keffâret olur” buyurdu.
Hassan bin Atiyye şöyle buyurdu: “İki kişi aynı namazı kıldılar. Fakat aralarında, fazîlet bakımından yerle gök arası kadar fark vardı. Çünkü birisi Allahü teâlâya bütün kalbi ile yönelmiş, diğeri ise Rabbinden gâfîl idi.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etmiştir: “Bir gün Peygamber efendimizin yanına bir kişi geldi ve; “Yâ Resûlallah! Benim güzel hizmet ve ülfet etmeme nâs içinde en çok lâyık ve müstehak olan kimdir?” diye sordu. Peygamber efendimiz; “Anandır” buyurdu. O; “Sonra kimdir?” diye sorunca; “Sonra, anandır” buyurdu.
Katâde bin Nu’mân (radıyallahü anh) anlatır: “Peygamber efendimize bir yay hediye edildi. O da Uhud Savaşında bana verdi. Savaşta, Peygamber efendimizin önüne dikilip, hem müşriklere yayın ipi kopuncaya kadar ok attım. Hem de Peygamber efendimize gelebilecek oklara siper oldum. Yayımın ipi kırılınca ok atamaz olmuştum. Bizim tarafa ne zaman bir ok atılsa, hemen göğsümü Peygamber efendimizin önüne gerer, okun hedefine ulaşmasına mani olurdum.”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivâyet ediyor; Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Cennette bir pazar yeri vardır ki, Cennet sâkinleri oraya gelirler. Kuzey rüzgârı esip onların yüzlerine ve elbiselerine Cennet kokuları saçar. Bu sûretle onların yüzleri daha da güzelleşir. Onlar, güzellikleri artmış oldukları hâlde çarşıdan evlerine döndüklerinde, aileleri; 'Yemîn ederim ki, siz bizden ayrıldıktan sonra hüsn-i cemâlinizi artırmış oldunuz' derler.”
.
Üryânîzâde Esad Efendi
Üryânîzâde Ahmed Esad Efendi 156'ncı Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1814’te İstanbul'da doğdu. Kilisli âlim Osman Üryânî'nin soyundan gelir. Medreseden icazet aldıktan sonra Serez, Halep, Kastamonu, Manastır ve Şam kadılıkları yaptı. 1878'de Sultan 2. Abdülhamid tarafından şeyhülislâm tayin edildi. 1889’da bu görevde iken vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Ra’d suresindeki: “Allahü teâlâ, dilediğini siler. Dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitâb O’ndadır” âyet-i kerîmesinde, Levh-i mahfûz bildirilmektedir. Ümm-ül-kitâb, ezelî olan kelâm-ı ilâhînin ismidir. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. Yani burada zaman yazılı değildir. Allahü teâlâdan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i mahfûzda ise, değişiklik olur. Bunu melekler görür, insanın, işine göre, ömrü ve rızkı değişir, iyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Böylece, birine ölümüne yakın iyi işler yaptırıp, son nefeste îmânla gönderir. Başkasına kötü amel işletip, imansız gönderir. Bunun için Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz her zaman; “Allahümme yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbi alâ dînik” duâsını okurdu ki, "Ey büyük Allahım! Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dîninde sabit kıl", yanî dîninden döndürme, ayırma! demektir. Eshâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” bunu işitince; “Yâ Resûlallah! Sen de dönmekten korkuyor musun?” dediklerinde; “Mekr-i ilâhiden, beni kim temin eder?” buyurdu. Çünkü hadîs-i kudsîde; “İnsanların kalbi, Rahmânın kudretindedir. Kalbleri dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur. Yani, Celâl ve Cemâl sıfatları ile, kötüye ve iyiye çevirir. Levh-i mahfûza ilk olarak “Benden başka Allah yoktur. Muhammed benim resûlümdür ve habîbimdir ve her şey benim mahlûkumdur. Her şeyin Rabbiyim, Hâlıkıyım” yazıldı. Sonra, Peygamberleri ve kıyâmete kadar gelecek insanların iyileri saîd olarak, kötüleri de şaki olarak yazıldı.
Kader değişmez. Kaza, kadere uygun olarak meydana gelir. Kaza, her gün çok değişip, sonunda kadere uygun olunca yaratılır. Kazâ-i mu’allak şeklinde, yaratılacağı yazılmış olan bir şey, kulun iyi ameli ile değişip yaratılmaz. Kaza, kaderin husûsî bir kısmıdır. Kader, ambara doldurulmuş buğday gibidir. Kaza ise, onu ölçerek vermek gibidir.
.
Hüsameddin Bursavî
Hüsameddin Bursavî hazretleri Bursa evliyasındandır. Zahirî ilimleri Ahizade Abdülhalim Efendiden öğrendi, tasavvuf terbiyesini de Şeyh Muhammed Efendiden aldı. 1042 (m. 1632)’de vefat etti.
“Nüshetü't-Tasavvuf” isiminde bir eseri vardır. Bu kitabında şöyle buyuruyor:
Evliyâlığa kavuşturan yol tasavvuftur. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, Allahtan başka her şeyin sevgisini kalpten çıkarmak lâzımdır. Allahü teâlânın ihsânı ile, kalb hiçbir şeyi görmez olursa, (Fena) denilen şey hâsıl olur. (Seyr-i ilallah) tamam olur. Bundan sonra, (Seyr-i fillah) denilen yolculuk başlar. Böylece, (Bekâ) denilen şey hâsıl olur ki, aranılan da budur. İslâm dîninin hakîkati buradadır. Buna kavuşan zata (Velî) denir ki, Allahü teâlânın râzı olduğu, sevdiği kimse demektir. Burada (Nefs-i emmâre) mutmainne olur. Nefis, küfürden kurtulup, Allahü teâlânın kaza ve kaderinden râzı olur. Allahü teâlâ da, ondan râzı olur. Kendini anlar. Büyüklük, kendini beğenmek hastalığından kurtulur. Tasavvuf büyüklerinden çoğu nefis itmînâna kavuşunca da, Allahü teâlâya âsî olmaktan kurtulamaz demişlerdir. Resûlullah bir gazâsından dönüşte, (Küçük cihâddan döndük. Büyük cihâda başlıyoruz) buyurdu. Bu büyük cihâd, nefs-i emmâre ile cihâddır demişlerdir. Bu hususta İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
Nefis itmînâna kavuşunca, hiç isyânı, kötülüğü kalmaz diyorum. Nefis de, her şeyi unutmuş olan kalp gibi, Allahtan başka hiçbir şey görmez. Mevki, rütbe, mal, hattâ bunların vereceği tat ve acılıklardan kurtulmuştur. Nefis ezilmiş, yok gibi olmuştur. Allah için, kendini feda etmiştir. Hadis-i şerifte, (Cihâd-ı ekber) buyurulması, bedeni meydana getiren maddelerin fizik ve kimyâ ve biyolojik isteklerine karşı olan cihâd olsa gerektir. Şehvet, yâni istek kuvvetleri, gazap, yâni ürkmek, çekinmek istekleri, hep maddî isteklerdir. Hayvanlarda nefis yoktur. Fakat bu kötü istekler, onlarda da vardır. Her hayvanda bulunan şehvet, gazap, bir şeye çok düşkün olmak, hep maddelerin hâssalarından ileri gelmektedir. [Bu isteklere (Sevk-ı tabîî) içgüdü denir.] İnsanların bunlarla cihâd etmesi lâzımdır. Nefsin itmînâna kavuşması, insanı bu kötülüklerden kurtarmaz. Bunlarla cihâdın çok faydası vardır. Bedeni de temizlemeye yarar.
.
Fâtıma bint-i Sa'd el-Hayr
Fâtıma bint-i Sa'd el-Hayr hazretleri hanım hadis âlimlerindendir. 522 (m. 1128)’de İran’da İsfahan'da doğdu. Orada meşhur âlimlerin meclisinde bulundu. Daha sonra babası onu Bağdat'a götürerek hadis tahsiline devam etti. Zeynüddin ibn-i Nüceyye ile evlenerek Mısır'a gitti. Orada hanımlara hadis dersi verdi. 600 (m. 1203)’de Mısır'da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Nasr (yardım) sabır ile, ferahlık keder ile beraberdir. Güçlükle beraber kolaylık vardır.”
“Allahü teâlâ, bir kavim hakkında şer murâd edince, onların arasına cedel atar, onları amelden alıkoyar.”
“Allahü teâlâ buyurdu ki: 'Ben kulumun, bana olan zannına göreyim. Beni andığı yerde onunla beraberim.' Vallahi, Allahü teâlâ kulunun tövbesine sizden birinizin sahrada kaybolan hayvanını bulmasından daha çok sevinir.”
“Allahü teâlâ buyuruyor ki: Ey Âdemoğlu! Şirk koşmadan yer dolusu günahla bana kavuşursan, seni yer dolusu mağfiretle karşılarım.”
“Pişmanlık tövbedir.”
“Allahü teâlâ bazı kullarına çok nimet vermiştir. Bunları, kullarına faydalı olması için yaratmıştır. Bu nimetleri Allahın kullarına dağıtırlarsa, bu nimetler azalmaz. Eğer bu nimetler onlara ulaştırılmazsa, Allahü teâlâ o nimetleri bunlardan alır, başkalarına verir.”
Birisi gelip, Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bana nasihat et” dedi, Resûlullah efendimiz: “Namaz kılarsın, zekât verirsin, oruç tutarsın, hacca gidersin, umre yaparsın” buyurdu.
“Kim bir serçeyi boş yere öldürürse, kıyâmet gününde o serçe Allahü teâlâya: Yâ Rabbî! Falanca, faydasız boş yere beni öldürdü, der.” “Benden sonra, benim sünnetime ve Hulefâ-i Râşidîn’in yoluna sımsıkı sarılınız. Dinde sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakınınız. Çünkü dinde sonradan ortaya çıkarılan her yenilik bid’attir.”
“Bir kimse, din kardeşini seviyorsa, sevdiğini ona bildirsin!”
“Allahım! Ensârı, onların oğullarını, oğullarının oğullarını af ve mağfiret eyle.”
“Ensârı, hiçbir münâfık sevmez.”
“Îmânın en sağlam kulpu, Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.”
“Mü’minler, tek bir vücut gibidir.”
“Hüküm verme işini üzerine alan kimse, bıçaksız kesilmiş demektir.”
.
Mehmed Emîn Tokâdî
Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri İstanbul evliyâsının en büyüklerindendir. 1075 (m. 1664)’de Tokat’ta doğdu. İlim tahsîline memleketinde başlayıp, sonra İstanbul'a geldi. Şeyhülislâm Mirzâzâde Mehmed Efendiden ders alıp, ilim öğrendi. Sonra Mekke'ye giderek Îmâm-ı Rabbanî hazretlerinin oğlu Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerinin halifesi Ahmed Yekdest Cüryânî’ye intisab etti ve icazet alarak İstanbul'a döndü. 1158 (m. 1745)’de İstanbul’da vefât etti. Zeyrek Yokuşu civarındadır. Kendisini vesile ederek, kabri başında yapılan duâ müstecâbdır, makbûldür. Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
Büyük rehberimiz Urvetülvüska Muhammed Mâsum Fârûkî hazretleri, Mektûbât kitabı birinci cild, 49. mektûbunda şöyle buyurmaktadır: “Dünya lezzetlerinin, fânî [geçici] nîmetlerin zararlarından kurtulmak için ilaç, bunları şeriate uygun kullanmaktır. Yani, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Şeriata uygun kullanılmazsa, bu lezzetler zararlı olur. Allahü teâlânın gazabına, azâbına sebep olurlar. Hakîkî, tam kurtulmak için, bu lezzetleri, mümkün olduğu kadar, terk etmelidir. Terk edemeyenlerin, ilâcını kullanmaları lâzımdır. Böylece, zararlarından kurtulurlar. Bu lezzetleri terk edemeyip, ilâcını da yapmayanlara, böylece felaketlere, dertlere sürüklenip, saadetten mahrum kalanlara yazıklar olsun! [İslâmiyet, dünya lezzetlerini, zevklerini menetmiyor. Bunların hayvanlar gibi, azgın, zararlı kullanılmasını menediyor.]
Nefislerinin arzularına tâbi olup, dünya lezzetlerini şeriate uygun kullanmayanlar, böylece, faydalı ve dâimî olan Cennet lezzetlerinden kaçanlar çok zavallıdır. Allahü teâlânın her şeyi gördüğünü bilmiyorlar mı? Zararlardan kurtulmak için, dünya lezzetlerini şeriata uygun kullanmak lâzım olduğunu işitmemişler mi? Sorgu, suâl günü elbet gelecek, herkesin, dünyada yaptıkları, önlerine serilecektir. [Dünyada Rabbinin rızasını kazanmış, Onun haram ettiği şeylerden sakınmış olanlara, o gün müjdeler olsun! Dünyanın yaldızlı hayatına aldanmayanlara, Rabbin azâbından korkarak, nefislerine hâkim olanlara, evinde ve emrinde olanlara namaz kılmalarını emredenlere müjdeler olsun, müjdeler olsun! Allahü teâlânın gösterdiği saadet yolunda olanlara ve Muhammed aleyhisselâma tâbi olanlara selâmlar olsun!”
.
Ebû Mansûr Ezherî
Ebû Mansûr Ezherî hazretleri nahiv ve fakih âlimidir. 282'de (m. 895) Afganistan'daki Herat’ta doğdu. Tahsilini Herat ve Bağdat'ta yaptı. Şafiî fıkhının usûl ve fürûunu inceleyerek bir kitap hâline getirdi. 370 (m. 980)’da Herat'ta vefat etti. Kitabında şöyle nakleder:
Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfini ziyâret: İbn-i Ömer’den (radıyallahü anh) şöyle rivâyet edilir; “Resûlullah efendimizin kabr-i saadetini ziyâret eden, kıble tarafından yaklaşır. Ziyâret sırasında kabr-i şerîfe dört zirâ (iki metre kadar) yaklaşılır. Müstehâb olan bu şekilde olmasıdır. Daha fazla yaklaşmak büyüklerin, sâlih kimselerin âdetlerinden değildir. Âlimlerimiz böyle bildirmişlerdir. Sırtını kıbleye verip, yüzünü kabr-i şerîfe döner. Sonra; 'Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü' der.
Ayakta ziyâret etmek, oturarak ziyâretten efdaldir. Ziyâret ederken, namazda olduğu gibi sağ el sol elin üstüne konur. Resûlullah efedimizin mübârek yüzüne karşı, edeble durup, O’nun kendisini gördüğünü, selâmını ve duâlarını işittiğini, cevap verdiğini ve âmîn dediğini düşünerek ziyâretini yapan kimse, üzerinde emânet selâmlar varsa onları da söyler. Bundan sonra, Allahü teâlânın, kendisini, dünya hususunda, ibâdet ve tâata muvaffak kılması, âhıret hususunda da günahlarını af ve mağfiret etmesi için Resûlullah efendimizden şefaat ister. Yani bunların nasîb olması için, O’nu vesile eder. Yaptığı duâların, O’nun hatırı ve hürmeti için kabul olunmasını Allahü teâlâdan diler. 'Yâ Resûlallah! Senden şefaat istiyorum' der. Bunu üç defa söyler.
Bundan sonra bir zirâ (yarım metre) sağa gelip; 'Esselâmü aleyküm yâ halîfete Resûlullah (Ey resûlullahın halîfesi)' diyerek Hazret-i Ebû Bekr’e (radıyallahü anh) selâm verir. Bir zirâ daha sağa gelerek Hazret-i Ömer’e de (radıyallahü anh) selâm verip, ziyâret eder. Bildirilen duâları okur. Sonra Hazreti Ebû Bekr ve Hazreti Ömer’e hitâb edip; 'Allahü teâlânın, işlerimizi (amellerimizi) kabul etmesi, bizi Müslüman olarak öldürüp, Müslüman olarak diriltmesi, bizleri rahmeti ile kendi zümresi (olan sâlihler zümresi) içinde haşretmesi hususlarında, Resûlullah efendimizin Allahü teâlânın katında bize şefaatçi olması için, Resûlullah efendimizin katında sizi vesile ediyoruz' der."
.
Alî bin Ma’bed
Alî bin Ma’bed hazretleri İmâm-ı Muhammed’in talebesidir. Onun (Câmi’ul-kebîr) ve (Câmi’üs-sagîr) kitâblarını rivâyet etmişdir. 218 [m. 833] Mısır’da vefât etdi. Câmi’ul-kebîr kitabında buyuruluyor ki:
Bir mü’minin vefât ettiğini haber alan erkeklere, erkek yoksa, kadınlara cenâze namâzı kılmak, gasil, techiz ve defin farz-ı kifâyedir. Cenâze sâhiplerinden büyük, küçük erkeklere ve yaşlı kadınlara rast gelince, tâziye etmek, yani, başın sağ olsun demek gibi, sabır tavsiye etmek müstehaptır. Taziye için, (A’zamallahü ecrek ve ahsene azâek ve gafere limeyyitik) denir ki, (Allahü teâlâ, sevâbını, dereceni arttırsın ve güzel sabretmeni nasîb eylesin ve meyyitinin günâhlarını affeylesin) demektir...
Meyyit sâhibinin, taziye için, üç günden az, bir yerde bulunması câiz ise de, câmide beklemesi ve kadınların hiçbir yerde beklemeleri câiz değildir. Definden sonra duâ edilir. Sessiz olarak Kur’ân-ı kerîm okunur. Yüksek sesle okumak mekrûhtur. Sonra cemaat ve meyyit sâhibi, işleri başına dağılmalıdır. Üç günden sonra taziye yapmak mekrûhtur. Ancak uzakta olanlar ve yakın olup da, geç haber alanlar için mekrûh olmaz. İki kere taziye etmek ve kabir başında ve meyyit sâhiplerinin kapılarında taziye mekrûhtur. Taziye, mektûp ile de olur...
Cenâze çıkan eve komşuların ve yakında oturan akrabânın, bir gün ve gecelik yemek göndermeleri müstehaptır. Cafer-i Tayyâr “radıyallahü anh” yetmişten ziyâde kılıç ve ok yarası alarak şehîd olunca, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun evine yemek gönderilmesini emir buyurdu...
Ölü evinden yemek, helva dağıtılması mekrûh ve çirkin bir bid’attir. Birinci, üçüncü, yedinci kırkıncı ve elliüçüncü gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabir başında yemek dağıtmak ve hâfızları, hocaları, mevlidcileri toplayıp, okutup yemek vermek mekrûhtur. Bunların çoğu, gösteriş için, şöhret için yapılmakdadır. Bu bid’atler yapılırken, araya nice harâmlar da karışmaktadır. Bunların yapılmasını vasiyet etmek de bâtıldır. Dinlenmez ve günâhtır.
Kırkıncı günü beklememeli, duâ, hatim, sadaka ve kadın-erkek karışık olmayarak mevlid okutmak gibi ibâdetler, hemen yapılıp, sevâpları meyyitin rûhuna hediye edilmelidir.
.
Celveti Abdullah Efendi
Celveti Abdullah Efendi İstanbul’daki Celveti şeyhlerindendir. Medrese tahsilinden sonra Beyazıt’ta Hamza Paşa Camii’nde imamlık yaptı. Bu sırada Celveti tarikatine intisab etti ve icazet alarak Üsküdar’daki tekkeye şeyh tayin edildi. 1750’de vefat etti. Tuhfetü’l-münire isimli eseri meşhurdur. Bu kitabında şöyle anlatır:
İtikâd doğru olup da, namazda, oruçta ve diğer ibâdetlerde bir noksanlık olursa ve bu noksanlık kasten olmazsa affedilebilir. (Eğer affolunmazsa, insan Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur.) Fakat, Ehl-i sünnet ve cemâat itikâdında bir sarsıntı olursa, bid’at sahibi olunmuş olur. Ve bid’at sahibini de Allahü teâlâ affetmez. İtikâdda bid’at sahibi olan bir kimseye azap vâcip olur. Ehl-i sünnet ve cemâat itikâdına çok sarılmak ve bid’atten çok sakınmak lâzımdır. Bu sözlerimizin senetlerini de bildirelim ki, söylediklerimiz boş söz zannedilmesin. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) efendimiz buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, halifelerime rahmet etsin.” Denildi ki: “Yâ Resûlallah, sizin halîfeleriniz kimlerdir?” “Sünnetimi ihyâ edenler ve onu Allahü teâlânın kullarına öğretenlerdir” buyurdu.
Yine buyurdu ki: “Yâ Ebâ Hüreyre! Sen insanlara benim sünnetimi öğret ki, kıyâmet gününde senin için parlak bir nûr olsun, önce ve sonra gelenler sana gıpta etsin.”
Yine buyurdu ki: “Ben insanlarla, onlar 'La ilahe illallah' diyene kadar savaşmakla emrolundum. İnsanlar bunu (Kelime-i tevhîdi) söyleyince, benden kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Ancak İslâmiyetten doğan haklar bundan müstesnadır. Onların hesapları ise (kalplerindekini bilen) Allahü teâlâya âittir.”
Yine buyurdu ki: “Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yalnız biri Cennete girecek, ötekilerin hepsi Cehenneme gidecektir.” Yine buyurdu ki: “Şefaatim, Kelime-i şehâdeti ihlâs ile söyleyen, dili kalbini, kalbi de dilini tasdik eden kimse içindir.”
Bu tür haberler çoktur. Daha fazlasını söylersek söz uzar. Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân etmiş olan mü’min ve i’tikâdı düzgün bir kimseye bu anlattıklarımız yeter. Eğer buna imânı yoksa, onun sünnet ve cemâat ile zâten alâkası yoktur.
.
Molla Halil Si’ridi
Molla Halil Si’ridi hazretleri tefsir fıkıh, hadîs ve tasavvuf âlimidir. 1164 (m. 1750)’de Bitlis’in Hizan ilçesinin Kulpik (Süttaşı) köyünde doğdu. Siirt’te Erzurumlu İbrâhim Hakkı hazretlerinin terbiyesinde yetişti. Tahsilini tamamladıktan sonra çok talebe yetiştirdi. Bunların biri de, Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin hocalarından Muş Müftüsü Molla Hasan Ehvedî’dir. Molla Halil 1259 (m. 1843)’de Siirt'te vefât etti. “Tefsîrü Tabsırat-ü-kulûb fî kelâmi Allâm-il-guyûb” isimli eserinde şöyle buyurmaktadır:
Ebû Bekr “radıyallahü anh” buyurdu ki: (İblîs, önünde durur. Nefis, sağında durur. Hevâ solunda durur. Dünya arkanda durur. Etrâfında azâlar durur. Cebbâr seni devamlı görür. İblîs, seni dînini terk etmekten yana davet eder. Nefs, seni masiyetten yana davet eder. Hevâ, şehvetlerden yana davet eder. Dünya, kendini âhırete tercihten yana davet eder. Azâlar günâh işlemekten yana davet eder. Cebbâr, seni Cennet ve mağfiretten yana davet eder. Her kim ki, İblîs'e icâbet ederse, dîni gider. Her kim ki, nefse icâbet etti, rûhu necât bulmaz. Her kim ki, hevâya icâbet ederse, akıl ondan gider. Her kim ki, dünyaya icâbet ederse, âhıreti gider. Her kim ki, azâlara icâbet ederse, Cennet elinden gider. Her kim ki, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerine icâbet ederse, bütün fenâ ve zararlı şeyler ondan gider. Bütün hayırlara nâil olur.)
Ömer “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Muhakkak Allahü teâlâ hazretleri altı nesneyi altı nesnede gizledi. Rızâ-ı şerîfini tâatte gizledi. Gadabını masiyette gizledi. İsm-i a’zamını Kur’ân-ı kerîmde gizledi. Evliyâsını insanlar arasında gizledi. Ölümü, ömür içinde gizledi. Kadir gecesini ramazân-ı şerîf içinde gizledi. Salât-ı vustâyı beş vakit içinde gizledi.)
Osmân “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Muhakkak ki, mümin altı nevi korkudadır. Birisi, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri cânibinden korkudadır ki, onun rûhunu âniden alır, diye. İkincisi, hafaza melekleri cihetinden korkudadır ki, onun üzerine yazdıkları nesne sebebi ile, kıyâmet gününde rüsvay olur. Üçüncü, şeytân cânibinden korkudadır ki, onun amelini bâtıl eder. Dördüncü, melek-ül-mevt hazretleri cânibinden korkudadır ki, gaflette iken rûhunu alır. Beşinci, dünya cânibinden korkudadır ki, dünyaya mağrûr olup, dünya onu âhiretten meşgûl eder. Altıncı, ehl-i ıyâl cânibinden korkudadır ki, onlar ile meşgûl olup, onlar onu Allahü teâlânın zikrinden meşgul ederler.)
.
Ebû İshak İlbîri
Ebû İshak İlbiri hazretleri Endülüs’te (İspanya) yaşamış olan fıkıh âlimlerindendir. Gırnata'ya (Granada) bağlı İlbîre'de (Elvira) doğdu. Gırnata'da zamanın büyük âlimlerinden fıkıh dersi aldı. İcazet verilerek
talebe yetiştirmeye başladı. Bir ara Gırnata Kadılığı vazifesi verildi. 459 (m. 1067)’de Gırnata’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Hadis-i şerifte, (Benim sünnetime ve benden sonra, hulefâ-i râşidînin sünnetlerine sarılınız!) buyuruldu. Sünnet sözü, yalnız olarak söylenildiği zaman, İslâmiyetin bildirdiği her şey demektir. Bu dînin sahibi olan Resûl, âdetlerde bir şey bildirmedi. Çünkü Resûlullah, insanlara dinlerini bildirmek için geldi. Dünyada muhtaç oldukları şeylerin yapılmasını öğretmek için gelmedi. Hadis-i şerifte, (Dünya işlerinizi yapmasını siz daha iyi bilirsiniz!) buyuruldu. Dünyanıza faydalı olan şeyleri bulup yapmanız için benim bildirmeme lüzum yoktur demektir. Dînî vazîfelerinizi, ibâdetlerinizi bilemezsiniz. Onları benden öğreniniz demektir. İbâdette bir bid'ati yapmak, bir sünneti terk etmekten daha fenadır. Bid'at işlemek haramdır. Sünneti özürsüz terk etmek mekruhtur. Bir sünneti özürsüz terk etmeyi sevap sanırsa, sünneti terk etmesi de bid'at olur. Bir inanışın, bir işin veya bir sözün sünnet veya bid'at olduğu bilinemediği zaman, bunu yapmamak lâzım olur. Çünkü, bid'ati terk etmek lâzımdır. Sünneti yapmak lâzım değildir. Lâzım olmayan şey yapılmazsa kaza olunamaz. Bunun için
namazların kılınmamış sünnetleri kaza olunmaz. Allahü teâlânın haram ettiği şeylerden bir zerresini yapmamak, insanların ve cinnin bütün ibâdetlerinden daha sevaptır. Bunun için, güçlük olan yerde vâcip de terk edilir. Fakat haram işlenemez denildi. Âdetlerde değişiklik yapmak, bid'at değildir. Minâre, mektep, kitap gibi sonradan yapılmış olan şeyler bid'at değildir. Bunlar dîne yardımcı şeylerdir. İslâmiyet bunlara izin vermiş, hattâ emretmiştir. Böyle şeylere (Sünnet-i hasene) denir. İslâmiyetin yasak ettiği şeyleri meydana çıkarmaya (Sünnet-i seyyie) denir. Bid'atler, sünnet-i seyyiedir.
.
Bedreddîn Muhammed Şiblî
Bedreddîn Muhammed Şiblî hazretleri Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 712 (m. 1312)’de Şam’a bağlı Şibliye kasabasında doğdu. İlk tahsilini burada yaptı. Kahire ve Kudüs’te tahsilini tamamlayıp Trablusşam Kadılığına getirildi. 769 (m. 1367)’de orada vefat etti. “Âkâmü’l-mercân” isimli eseri meşhurdur. Cinler hakkındaki haberleri ve hükümleri anlatan bu kitapta buyuruyor ki:
Cinden, geçmiş, olmuş şeyleri sorup öğrenmek câizdir. Gelecekte olacak şeyleri sormak câiz değildir. Geçmiş şeyleri görüp, işitip bilirler. Sar’a hastasını ve başka cin çarpanları cinden kurtarmak için, küfre sebep olan şeyleri yapmak câiz değildir.
Cinden kurtulmak için en iyi on çâre şunlardır:
1- E’ûzü Besmele ile Fâtiha sûresi okumalıdır. 2- E’ûzü Besmele ile iki Kul-e’ûzüyü okumalıdır. 3- E’ûzü Besmele ile Bekara sûresini okumalıdır. 4- E’ûzü Besmele ile Âyet-el-kürsî okumalıdır. 5- E’ûzü Besmele ile Bekara sûresinin son âyetini okumalıdır. 6- E’ûzü Besmele ile Ha-Mîm Mü’mîn sûresinin başından (masîr)e kadar ve Âyet-el-kürsî okumalıdır. 7- (Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr) okumalıdır. 8- Çok (Allah) demelidir. 9- Hep abdestli bulunmalı, farzları ve sünnetleri hiç terk etmemelidir. 10- Kadınlara bakmaktan, çok konuşmaktan, çok yemekten ve kalabalıktan sakınmalıdır.
Büyüklerimizin, cinden korunmak için, (Lâ havle velâ kuvvete illâ billah-il-aliyyil’azîm) okuduğu meşhurdur. Buna, (Kelime-i temcîd) denir.
Cin ve şeytân şerrinden kurtulmak için ve sar’a hastalığına ve büyüye, sihire karşı "âyât-ı hırz"ı yedi gün okumalı ve yazıp, üzerinde taşımalıdır.
Şeytânın vesvesesinden, sıkıntıdan kurtulmak için, her gün bu duayı okumalıdır: (Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül’azîm-ür-raûf-ül-kerîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî!)
Dertlerden, belâlardan, fitne ve hastalıklardan korunmak için, sabâh ve akşam, (Bismillâhillezî lâ-yedurru ma’ asmihi şey’ün fil-Erd-ı velâ fissemâ ve hüves-semî’ul’alîm) duasını üç kere okumalıdır. [Bunları yazanın ve okuyanın itikâdı doğru olmazsa ve küfür alâmetlerini kullanır, harâm işlerse, faydası görülmez.]
.
Yahyâ Acîsî
Yahyâ Acîsî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 777 (m. 1375)’de Fas’ta Acîse denilen yerde doğdu. 862 (m. 1457) senesinde Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ, insanları olgunlaştırmak ve kalblerindeki hastalıklarını tedâvî etmek için, ezelde merhamet ederek, Peygamberler göndermeyi dilemiştir. Peygamberlerin, bu vazîfelerini yapabilmeleri için, itaat etmeyenleri korkutmaları, itaat edenlere müjde bildirmeleri lâzımdır. Âhirette, birinciler için azap, ikinciler için sevap bulunduğunu haber vermeleri lâzımdır. İnsanları kötülük yapmaktan korumak, dünyada ve âhirette rahat ve huzur içinde yaşamalarını sağlamak için, Peygamberlerin gönderilmesi lâzımdır. Kelâm ilminin âlimlerine göre, Allahü teâlânın, (Seni şu yerlerdeki insanlara veya bütün insanlara gönderdim), yâhut, (Benden kullarıma bildir!) veya bunlar gibi dediği kimseye (Nebî), yâni (Peygamber) denir. Peygamber olmak için, insanda riyâzet ve mücâhede gibi, bazı şartların bulunması veya buna elverişli olarak doğmuş olmak lâzım değildir. Allahü teâlâ, dilediğini seçerek, bunu ihsân eder. O, her şeyi bilir ve en iyisini yapar. İrâde ettiğini yapar. Her şeyi yapmaya kâdirdir.
Kelâm âlimlerine göre, Peygamberin (Mucize) göstermesi de şart değildir. Başkalarının, Onun Peygamber olduğunu anlamaları için, mucize göstermesi şarttır dediler. Yoksa, Peygamber olması için şart değildir. Eski Yunan felsefecilerine göre, Peygamber olmak için, üç şart lâzımdır: Gaybdan haber vermek. Yâni geçmişte olmuş ve gelecekte olacak şeylerden kendisine sorulanları bildirmek. Hârika işler, yâni aklın, fennin yapamayacağı şeyleri yapmak. Üçüncüsü, meleği cisim ve şekillenmiş olarak görmek ve Allahü teâlânın (Vahy) ettiği sözü melekten işitmek şarttır, dediler. [Felsefecilerin, Peygamberlere melek görünmesi ve Allahın (Vahy) etdiği sözleri onlara bildirmesi şarttır, demeleri, kendi felsefelerine uygun değildir. Îmân sâhiplerini aldatmak için böyle söylüyorlar.]
Dağda, çölde yaşayıp da, Peygamberleri işitmemiş olana (Şâhik-ul-cebel) denir. Bunların Peygamberliğe ve Peygamberlerin gönderilmiş olmasına inanmaları mümkün değildir. Bunlara Peygamber gelmemiş gibidir. Bunlar Mâzur görüldü. Peygambere inanmaları emrolunmadı. Bunlar için Kur'an-ı kerimde, İsrâ sûresinin onbeşinci âyetinde, (Peygamber göndermeden önce, azâb yapmayız!) buyuruldu.
.
Hüseyin Nakkaş Efendi
Hüseyin Nakkaş Efendi Osmanlılar zamanında yetişen fıkıh âlimlerindendir. İran’ın Tebrîz şehrinde doğdu. 964 (m. 1556) senesinde İstanbul’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ kendisinden başka bütün varlıkların yok olmalarını diledi. Kâfirleri ve günahkârları kabir azâbı ile cezâlandıracaktır. Kullarının dünya ve âhıret saadetine kavuşmaları için Peygamberleri vâsıtası ile emirlerini ve yasaklarını bildirdi. Kullarının âhırette azap veya mükâfat görmelerini dünyadaki yaptıkları birkaç günlük amellerine bağladı. Âhiret yoluna girip, rızasına kavuşmayı, seçtiği ve sevdiği kullarına kolay eyledi. Allahü teâlâ, sevgili peygamberi Muhammed aleyhisselâma, Onun âline ve Eshâbına salât ve selâm eylesin ki, onların isimlerini Müslümanlar arasında pek yüksek eyledi. Bilmelisin ki, her şeyi dirilten ve öldüren Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin yüzseksenbeşinci ve El-Enbiyâ sûresinin otuzbeşinci ve El-Ankebût sûresinin elliyedinci âyetinin meâl-i şerifinde, (Her canlı ölümü tadacaktır) buyurdu.
Bununla âlemlerin üç ölümünü bildirdi. Dünya âlemine gelen elbette ölür. Ceberût âlemine ve melekût âlemine gelenler de elbette ölür. Bunlardan dünya âleminde olanlar, Âdemoğulları (insanlar) ile karada, denizde ve havada olan hayvanlardır. Melekûtî olan [yâni gözle görülemeyen] ikinci âlem, melekler ile cin sınıflarının bulunduğu âlemdir. Ceberûtî olan üçüncü âlem ki, meleklerden seçilenlerin âlemidir. Nitekim Kur'an-ı kerimde, Hac sûresinin yetmişbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, meleklerden ve insanlardan Peygamberler seçti) buyuruldu. İşte bu üçüncü sınıf Ceberût âleminin ehli, Kerûbiyân, Ruhâniyân, Hamele-i Arş melekleri ve Surâdıkât-ı celâl ehli olanlardır.
Enbiyâ sûresinin ondokuz ve yirminci âyetlerinde meâlen, (Allahü teâlânın indinde olan öyle melekler vardır ki, kendisine ibâdette, kendilerini beğenmezler ve hiç yorulmazlar. Gece gündüz hep Allahü teâlâyı tesbîh ederler, usanmazlar) buyurularak, bunları bildirmektedir. Allahü teâlâ onları bu âyet-i kerime ile methetmiştir. Bunlar çok şerefli olup, Cennet bahçelerinde bulunurlar. Bunlar Kur'an-ı kerimde bildirilmiş olup, sıfatları anlatılmıştır. Bunlar cenâb-ı Hakka yakîn oldukları ve bulundukları mekânları Cennet olduğu hâlde yine ölürler. Allahü teâlâya yakîn olmaları, ölmelerine mani olmaz. İnsân ölünce, (Dünya hayatı) biter. (Âhiret hayatı) başlar.
.
Abdurrahmân Esfûnî
Abdurrahmân Esfûnî hazretleri fıkıh ve ferâiz (miras ilmi) âlimidir. 677 (m. 1278) senesinde Mısır’da Esfûn beldesinde doğdu. 750 (m. 1350) senesinde Minâ’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Günah işleyince, hemen tövbe etmelidir. Gizli işlenen günahın tövbesi gizli olur. Açık işlenmiş günahın tövbesi açık olur. Tövbeyi geciktirmemelidir. (Kiramen kâtibîn) melekleri, günahı hemen yazmaz. Tövbe edilirse, hiç yazılmaz. Tövbe edilmezse yazarlar. Câfer bin Sinân buyurdu ki: (Günaha tövbe etmemek, bu günahı yapmaktan daha fenadır.) Hemen tövbe etmeyen de, ölmeden önce tövbe etmelidir.
Verâ ve takvâyı elden bırakmamalıdır. (Takvâ) açıkça yasak edilmiş olan şeyleri, (Verâ) şüpheli şeyleri yapmamaktır. Yasak edilenlerden sakınmak, emrolunanları yapmaktan daha faydalıdır. Büyüklerimiz buyurdu ki: (İyiler de, kötüler de, iyilik yapar. Fakat, yalnız sıddîklar, iyiler, günahtan sakınır).
Hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü Allahü teâlânın huzuruna kavuşanlar, verâ ve zühd sahipleridir) buyuruldu. Yine hadis-i şerifte, (Verâ sahibinin namazı makbûl olur). (Verâ sahibi ile birlikte bulunmak ibâdettir. Onunla konuşmak sadaka vermek kadar sevaptır) buyuruldu.
Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır.) Yine hadis-i şerifte, (Helâl olan şeyler bellidir. Haramlar da bildirilmiştir. Şüpheli olanlardan kaçınız. Şüphesiz bildiklerinizi yapınız!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalı. Şüphe edilmeyeni yapmak câiz olur. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın, Kur'an-ı kerimde helâl ettiği şeyler helâldir. Kur'an-ı kerimde bildirmediği şeyleri affeder) buyuruldu.
Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalp üzerine koymalı. Kalb çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı. Eğer, fazla çarparsa yapmamalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalp sâkin olur. Haram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma! Din adamları fetvâ verseler de yapma!) Îmanı olan, büyük günaha düşmemek için, küçük günahtan kaçar.
Seydîzâde Abdurrahmân Efendi
Seydîzâde Abdurrahmân Efendi Osmanlı âlimlerinden olup Amasya’da doğdu. 983 (m. 1575)’de İstanbul’da vefât etti. Bursa’da, Ankara’da, Akşehir’de, İznik’te Edirne’de medreslerde müderrislik ve Haleb, Bursa ve Mekke’de kadılık yaptıktan sonra Rumeli kadıaskerliğine tayin edildi. 983 (m. 1575)’de İstanbul’da vefât etti. Hidâye adlı meşhûr fıkıh kitabının baş kısmına, “Tergîb-ül-edîb” adıyla bir haşiye yazdı. Bu eserinde buyurdu ki:
Vâridât-i ilâhiyyenin hepsi, âdet-i ilâhiyye içinde hâsıl olmakdadır. Yani, Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lâzımdır. Mesela, buğday hâsıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lâzımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydâna gelmekdedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, iyilik, ikrâm olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara, (Hârikulâde) olarak, yani âdetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratıyor.
1- Peygamberlerden “aleyhimüsselâm”, tam temiz oldukları için âdet-i ilâhiyye dışında ve kudret-i ilâhiyye içinde şeyler meydâna gelir. Buna (Mucize) denir. Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” mucize göstermesi lâzımdır.
2- Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ümmetlerinin evliyâsında, nefislerinin kötülükleri kalmadığı için âdet dışı meydana gelen şeylere, (Kerâmet) denir. Evliyânın kerâmet göstermesi lâzım değildir. Bunlar, kerâmet göstermek istemez. Allahü teâlâdan utanırlar.
3- Ümmet arasında, velî olmayanlardan meydâna gelen âdet dışı şeylere, (Firâset) denir.
4- Fâsıklardan, günâhı çok olanlardan zuhûr ederse (İstidrâc) denir ki, derece derece, kıymetini indirmek demekdir.
5- Kâfirlerden zuhûr edenlere ise (Sihir), yani büyü denir.
İstidrâcın manâsı: Allahü teâlânın bir kimseye, isteklerini dünyada vermesidir ki, o kimsenin haddi aşması, inâdı, cehâleti ve fesâdı artıp, her zaman ve belki her ân dergâh-ı izzetden [Allahü teâlâ katından] uzaklaşarak, rahmetden mahrûm kalmasına sebep olmasıdır.
.
Osman Şemsi Efendi
Osman Şemsi Efendi, Osmanlı tasavvuf âlimlerindendir. 1229 (m. 1814)’de İstanbul’da doğdu. Genç yaşlarında Nakşibendî Şeyhi İsmâil Efendiye talebe oldu. Sonra Halvetî pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye; daha sonra da Kadirî şeyhi Ünyeli Abdürrahim Efendiye intisap etti ve hilâfet alarak bu tarikatin "Enveriyye" kolunu kurdu. 1311 (m. 1893)’de vefat etti... Bu mübarek zat sohbetlerinde buyurdu ki:
Rabbimizin her yaptığı hikmetlidir, hayırlıdır. Veliler, Allahü tealadan gelen dert ve belaları, hastalıkları, acı ve sızıları çekerler, fakat neşelerinden hiçbir şey kaybetmezler, hep gülümserler. Bunlardan zevk alırlar. Çünkü derdi de, belayı da Allahü teala göndermiştir. Bu hal, insanların tuhafına da gidebilir. Ama hakikat bu. Allahü teala, insana kendinden, annesinden daha şefkatli, daha merhametli. Dert ve belaların gelmesinde kim bilir ne hikmetler var. Bu hastalıklar belki, günahlarımızın affı için bir sebeptir. Belki de, bundan sonraki sıhhatli bir ömür için, daha güzel işler yapmak için, bir dinlenme fırsatıdır. Allahü teâlâ, kullarının iyiliğini isterse, sebebini ve vasıtasını yaratır. O vasıta ile de kulunu arzu ettiği yere vardırır. Bir zamanlar insanlar cenneti talep ederdi. Tabii cennete götürecek vasıtalar; evliyalar, medreseler, ilim, ulemadır. Bunlar insanı cennete götürür. Bir zaman geldi, insanlar değişti, talepleri dünya saltanatı oldu. Halbuki Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyorlar ki: “Hubbu dünya re’sü külli hatiatin.” Dünyayı sevmek bütün kötülüklerin en başıdır. Yani Allahı bırakıp da taşa toprağa, seninle kalmayacak olan, senin olmayacak olan hayale gönül bağlamak, onu gaye ve hedef edinmek felaketlerin başıdır. Sübhanallah, insanlar neyi talep ediyorlarsa o vasıtaya kavuşuyorlar. Tabii ki ahireti talep edenler mescitlere koşuyor. Dünyayı talep edenler ise, meyhanelere koşuyor, kulüplere koşuyor, parti binalarına koşuyor. Dolayısı ile insanlar, cüz’i iradeleri ile bu dünyada ne isterlerse, Allahü teala büyük iradesi ile o sebepleri yaratıyor. Başbakan olmak isteyene, başbakan olmanın sebeplerini önüne getiriyor. Ama ahirette de bu kimse, yaptıklarının hesabını tek tek verecektir.
.
Ebû İmrân Fasî
Ebû İmrân Fâsî hazretleri Fas’ta yaşamış olan fıkıh, hadis, kelâm ve kıraat âlîmidir. 365 (m. 976) yılında doğdu. Tunus’un Kayrevan şehrine giderek tahsilini orada yaptı. Buradan Bağdat'a gidip zamanın meşhur âlimlerinden fıkıh dersi aldı. 430 (m. 1039)’da Bağdat'ta vefat etti. Buyurdu ki:
Müslümanım diyen kimsenin, kâfirlere mahsûs şeyleri zaruret olmadan yapmaması ve kullanmaması, kâfir zan olunmaktan çekinmesi lâzımdır. Zünnâr bağlamak ve puta tapınmak gibi işleri İslâmiyet küfür alâmeti saymıştır. Bir insan, başka bir dîne mahsûs olan bir işi yapmakla, o dîne girmiş olması lâzım gelmezse bile, o dîne mahsûs şeyin kendinde görünmesini kabul etmiş olur. Böylece, kalbindeki îmanın sarsılmış olduğu düşünülebilir. İmâm-ı Azam ebû Hanîfe, (İslâmiyete hangi yol ile girilirse yine o yol ile çıkılabilir) buyurmuştur. Buradaki yol, kalbin inanması demektir. Yâni, kalbe îman girince, Müslüman olur. Kalpten îman gidince, Müslümanlıktan çıkar buyurmaktadır. Müslümanlar, Müslümanlığa mahsus şeyleri yapmakla, alay olunmasını düşünmemeli. Hürmet duyulacağını düşünmeli ve bu hareketinden şeref duymalıdır. İslâm âlimlerinin bildirdiği şeyleri kalpteki îmanla bunun ne alâkası var diyerek hafîf görmek câiz değildir. Çünkü, kalpten bütün azalara yol vardır. İslâmiyetin emrettiği işler, iyidir. Yasak ettiği işler, kötüdür. İnsanlar, bugün bunu anlamasalar da, doğrusu budur. İslâmiyetin yasak ettiği şeyler yapılınca, kalp kararır, katılaşır. Büyük günahlar çok yapılırsa, îman gidebilir.
Kalp ile inanmak, Müslümanlığın temeli olduğu gibi, amellerin de en üstünü budur. Resûlullah hazretlerine işlerin en üstünü hangisidir diye sorulduğunda, (Allaha ve Resûlüne inanmaktır) buyurduktan sonra, âmentüyü okumuştur. İslâmiyette îmanın esas olması, amellerin, ibâdetlerin önemini azaltmaz. Çünkü, amellerin yapılmasına sebep, îmandır. Sebebin kuvvetli olması, netîceyi emniyet altına alır. Îmanı kuvvetli olan bir Müslüman, amellere daha çok önem verir. Müslümanların her amele, her vazîfeye de ayrı ayrı îman etmesi lâzım olduğu için, günah işleyenler, îmanlarının sarsılacağını, hattâ gideceğini düşünerek titrerler. Hattâ bir günahı işlemeyen kimse bile, o günaha önem vermese, 'ne olurmuş' dese, kâfir olur.
.
Karababazade İbrahim Efendi
Karababazade İbrahim Efendi, Nakşibendî şeyhlerinden olup Bursalıdır. Şeyh Murad Nakşibendî-i Buharî'nin sohbetlerinde kemale erdi. İcazet alarak taliplerini yetiştirdi. 1135 (m. 1722)’de vefat ederek Zeyniler’e defnedildi. Nakşibendî yolunda zikrin usûl ve faziletlerine dair risalesi vardır. Bu eserinde şöyle buyuruyor:
Râbıtasız zikretmek, insanı ilerletmez. Zikretmeden râbıta yapmak ilerletir buyurmuşlardır. Râbıta, her işte yardımcıdır. Zikretmeye yardımı ise pek çoktur. Allahü teâlânın evi olan kalbi, nefsin pisliklerinden ve şeytânın aldatmasından temizler. Zikrin yerleşmesi için kalbi hâzırlar. Râbıta, üç kısımdır: 1- Velînin yüzünü, karşısında bulunuyormuş gibi, hâtırlamaktır. Böyle râbıta, zikre başlarken yapılır. 2- Yüzünü kendi kalbinde bulundurmaktır. Böyle râbıta, zikrederken, kendiliğinden hâsıl olunca, kalbde durduğunu düşünerek, zikretmekle olur. 3- Kendisini, Velînin şeklinde, kıyâfetinde görmek, yani böyle râbıta yapmaktır. Kur’ân-ı kerîm okurken ve dinlerken, ders, vaaz dinlerken, namaz kılarken, her ibâdeti yaparken, kendini o kıyâfette düşünür. Bunları yapan ben değilim, odur denir. Böyle yapılan ibâdetlerden çok lezzet duyulur. Râbıta yapmakla çabuk ilerlenir. Allahü teâlânın rızâsına kavuşulur. Üçüncü kısma (Tam râbıta) denir. Tam râbıta yapan, kendi kalbini düşünür. Kendine sıkıntı vermeden, namazda oturur gibi edeple oturulur. Baş ve vücut azıcık kalbe eğilir. Gözler yumulur. Çünkü göz, kalbin kılavuzu gibidir. Göz ne ile meşgûl olur ise, kalp de onunla meşgul olur. Bunun için, duygu organlarının hiçbiri bir şey duymamalıdır. Hiçbir uzuv oynatılmaz. Dudaklar birbirine yapışır. Dil damağa değer, (Allah) kelimesi, hayâl ile, düşünülerek, o (nûrdan kuvvet) üzerinden geçirilir. Hayâl ile, zevk, şevk, saygı ile, (Onun gibi, hiçbir şey yoktur) âyet-i kerîmesine uyarak, hiçbir şeye benzemeyen bir zâtın ismi olan Allah, Allah, Allah denir. Kalbine bir düşünce gelmemesi için çabuk veya ağır ağır zikredilir. Zikrin, kalbin yakınında olması lâzımdır. Zikir günde, en az beş bindir. Ramazân-ı şerîfte on beş bin, başka aylarda yedi bin, mümkünse her zaman on beş bin olmalıdır...
Zikir bu kadar anlatılabilir. Yapınca anlaşılır. İyi yapmak çok yapmakla olur. (Ölüm gelmeden önce zikret! Çünkü, kalbin temizliği zikirle olur. Allahü teâlânın zikrinden başka, her ne olursa olsun, can çıkarmaktır) sözü meşhûrdur.
.
Sa’dî Çelebi
Sa’dî Çelebi, Osmanlı Şeyhülislâmlarının onuncusudur. Kastamonu’nun Daday ilçesinde doğdu. 945 (m. 1538) senesinde İstanbul’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bilmiş ol ki, kalp bir kale, şeytan da kaleye girmek isteyen bir düşman gibidir. Kalbi şeytanın vesveselerinden korumak borç ve herkese "farz-ı ayn"dır. Şehvet ve gazap şeytanın giriş yollarıdır. Câhil sofu, şeytanın maskarasıdır. İşsize (boş gezene) şeytan iş bulur. İnsan şeytan gibidir, fakat insana benzer şeytan yoktur. Boş karın şeytanın zindanıdır. Çünkü ekmek derdi onun hîlesine, düzenine manidir.
İblis, İsa aleyhisselama gözükerek onu şehâdete davet etti. İsa aleyhisselam cevaben "Bu söz hak sözdür. Fakat senin emrinle ben bunu söylemem." Onun böyle bir hayır tavsiyesi altında bir mel'âneti olduğunu bilirdi.
Şeytan'dan asla kurtuluş yoktur. Ancak onu uzaklaştırmak ve zayıflatmak mümkündür. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) "Yolculukta insan, devesini zayıflattığı gibi, mü'min de şeytanını zayıflatabilir" buyurdu. Kays bin Haccac; "Şeytanımı bana gösterdiler. Çok zayıflamıştı. 'Neden bu hale geldin' diye sordum. 'Senin yanına geldiğim zaman besili hayvanlar gibi idim. Şimdi kuş kadar kalmadım' dedi. 'Neden?' sualime 'Zikrullah ile beni erittin' dedi."
Şeytan'ın kalbe giriş yolları:
1) Şerri, hayır gibi göstermek, 2) Kötülüğü iyilik gibi göstermek, 3) Haramı helâl gibi göstermek, 4) Mekruhu mübah gibi göstermek, 5) Şehvet ve gazaplı anlarında insanları aldatmak, 6) Haset ve hırs: Kul bir şeye haris oldu mu artık hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur. 7) Helâl bile olsa doyasıya fazla yemektir. Zira insan fazla yiyince şehveti artar. Şehvet ise şeytanın silahıdır. Dünya süsüne tamah etmek, arzu duymak. Öyle ki âdeta tamah ettiği şey onun mabudu olur, 9) Âdemoğluna işlerinde acelecilik ettiği zamanlarda ona vesvese vermek. Resûl-i Ekrem efendimiz "Acele şeytandan teenni ise Allah'tandır" buyurdu. 10) Cimrilik ve yoksulluk korkusu vermek, 11) Mezhep taassubu ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve hakaretle bakmaktır. Bir imâmın mezhebinden olduğunu iddia edip onun ahlâkı ile ahlâklanmayanın kıyamet gününde hasmı o imamdır. 12) Allahü tealanın zat ve sıfatları hakkında akıllarının almadığı meselelerde düşünceye sevk edip, şüpheye düşürmek. Dinini zayıflatmak, 13) Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de sûizandır.
.
Şihâbüddîn Ahmed Ruaynî
Şihâbüddîn Ahmed Ruaynî hazretleri siyer âlimidir. 708’de (m. 1308) Endülüs’te (İspanya) Gırnata’da (Granada) doğdu. İlim tahsili için medrese arkadaşı İbn-i Câbir Hevvârî ile birlikte Mısır, Hicaz, Şam gibi yerlere gittiler. Nihayet Urfa’nın Birecik kasabasına yerleşerek burada 30 sene ilim öğrettiler. Ruaynî, 780 (m.1378)’de çok sevdiği arkadaşı İbn-i Câbir vefat edince Haleb’e gitti ve o sene orada vefat etti. “Risâle fi’s-sîre ve mevlidi’n-nebî” isimli eserinde siyer-i nebî anlatılmaktadır. Bu kitabında şöyle yazıyor:
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” annesi Âmine Hâtun şöyle anlatmıştır:
O hazretin [yanî Muhammed aleyhisselâmın] doğacağı sırada evde yalnız idim. Abdülmuttalib Beytüllah'ı tavâf etmeye gitmişti. Abdullah dört ay önce Medîne’de vefât etmişti ve orada defnedilmişti. Evin tavanı tarafından büyük bir şeyin indiğini hissettim ve beni korku kapladı. Bir ak kuşun kanadıyla beni sıvazladığını hissettim ve korkum dağıldı. Sonra bana süt gibi beyâz bir şerbet verdiler. Çok susamıştım. Aldım, bu şerbeti içtim. Uzun boylu küçük yüzlü hâtunlar gördüm. Abd-i Menâf’ın kızlarına benziyorlardı. Etrâfımda duruyorlardı. Gökten yere kadar uzanmış beyâz ipekten bir örtü gördüm. Birisinin, "Onu insanların gözünden gizliyoruz" dediğini işitdim.
Bir bölük kuşlar gördüm ki gagaları zümrütten, kanatları yâkuttan idi. O sırada gözümden perde kaldırıldı. Doğudan batıya kadar yeryüzünü gördüm. Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe'nin damı üzerinde üç alem [sancak] gördüm. Sonra çok hâtunlar gelip çevremde oturdular. Muhammed (aleyhisselâm) doğar doğmaz başını secdeye koydu. Parmağını semâya kaldırdı. Sonra bir bulut indi ve onu kaldırıp götürdü. Baktım yerde göremedim. Gözden kaybolmuştu. Sonra “Muhammed’i bütün âlemde dolaştırınız. Bütün mahlûkât Onu ismiyle, sûretiyle ve sıfatıyla tanısın, bilsin” diye bir ses işittim. O bulut bir anda Onu geri getirdi. Onu beyâz bir yün içine sarmışlardı. Sardıkları kundak sütten ak, ipekten yumuşak idi. Yine bir bulut geldi, öncekinden büyük idi. Bulutun arasında at kişnemeleri işitiyordum. Şöyle bir ses duyuyordum: "Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanlara, cinlere ve hayvânlara gösterdiler. Ona Âdem’in saffetini, Nûh’un rikkatini, İbrâhîm’in hulletini, İsmâîl’in lisânını, Yûsuf’un cemâlini, Yakûb’un besâretini, Eyyûb’ün sabrını, Yahyâ’nın zühdünü ve Îsâ’nın keremini (aleyhimüssalâtü vesselâm) verdik." Sonra bulut bir ânda açıldı...
.
Şemsüddîn İbn-i Câbir Hevvârî
Şemsüddîn İbn-i Câbir Hevvârî hazretleri siyer âlimidir. 698’de (m. 1299) Endülüs’te (İspanya) Meriye’de (Almeria) doğdu. Medresede okurken Ahmed Ruaynî ile tanıştı ve ahiret kardeşi oldu. Gittikleri her şehirde aynı hocalardan ders alan İbn-i Câbir ile Ruaynî Mısır, Hicaz, Şam gibi yerlere gittiler. Nihayet Urfa’nın Birecik kasabasına yerleşerek burada 30 sene ilim öğrettiler. 780 (m.1378)’de orada vefat etti. “El-Hulletü’s-siyerâ” isimli kitabında Resûlullah efendimizin “sallallahü aleyhi ve selem” hayatını anlattır. Bu eserinde şöyle buyuruyor:
Fahr-i kâinâtın “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek yüzü ve bütün azâ-i şerîfesi ve mübârek sesi, bütün insanların yüzlerinden ve azâsından ve seslerinden güzel idi. Mübârek yüzü, bir miktâr yuvarlak idi. Neşeli olduğu zamanda, mübârek yüzü ay gibi nûrlanırdı. Sevindiği, mübârek alnından belli olurdu. Resûlullah, gündüz nasıl görürse, gece dahî öyle görürdü. Önünde olanları gördüğü gibi, arkasında olanları dahî görürdü. Bunu ispât eden yüzlerce hâdise, kitâplarda yazılıdır. Gözde görmek halk eden Allahü teâlâ, diğer uzuvda dahî halk etmeye kâdirdir...
Yana ve geriye bakacağı zamân, bütün bedeni ile dönüp bakardı. Yeryüzüne nazarı, semâya bakmasından ziyâde idi. Mübârek gözleri büyük idi. Mübârek kirpikleri uzun idi. Mübârek gözlerinde bir miktâr kırmızılık vardı. Mübârek gözlerinin karası gâyet siyâh idi. Fahr-i âlemin alnı açık idi. Mübârek kaşları ince idi. Kaşları arası açık idi. İki kaşı arasında olan damar, hiddetlenince kabarır idi. Mübârek burnu gâyet güzel olup, orta yeri bir mikdâr yüksek idi. Mübârek başı büyük idi. Mübârek ağzı küçük değildi. Mübârek dişleri beyâz idi. Mübârek ön dişleri seyrek idi. Söz söylediği zamânda, sanki dişleri arasından nûr çıkardı. Allahü teâlânın kulları arasında ondan dahâ fasîh ve tatlı sözlü kimse görülmedi. Mübârek sözleri gâyet kolay anlaşılır, gönülleri alırdı ve rûhları cezbederdi. Söz söylediği zamân, kelimeleri inci gibi dizilirdi. Bir kimse saymak istese, kelimeleri sayılmak mümkün idi. Bazen iyi anlaşılması için, üç kerre tekrâr ederdi. Cennetde Muhammed aleyhisselâm gibi konuşulacaktır. Mübârek sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi.
Fahr-i âlem güler yüzlü idi. Tebessüm ederek gülerdi. Gülerken, mübârek dişleri görünürdü. Güldüğü zamân, nûru duvarlar üzerine ziyâ verirdi. Ağlaması da, gülmesi gibi hafîf idi.
.
Koğacızâde Mehmed Efendi
Koğacızâde Mehmed Efendi Halvetî şeyhlerindendir. Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Fatih’in Sofular semtinde bulunan Ekmel Tekkesi diye anılan Halvetî tekkesinde yirmi yıl irşad faaliyetinde bulunduktan sonra 1026’da (m. 1617) vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Mürşid-i kâmilin alâmeti, Ehl-i sünnet îtikatında olması ve İslâm ahkâmına tâm uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslâm ahkâmına uygun olmayan kimse, havada uçsa da, rehber olamaz. Dehr sûresinin yirmidördüncü âyet-i kerimesinde meâlen, (Günah işleyene veya kâfir olana itaat etme!) buyuruldu. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerimede, önce günah işleyene itaat etme buyurdu. Ondan sonra, kâfire itaat etme buyurdu. Çünkü, Müslümanın kâfirle buluşması az olur. Günah işleyenden emir alması daha çok olur. Bundan başka, günah işleyen ile birlikte bulunmanın, kâfirle berâber bulunmaktan daha çok zararlı olduğunu göstermektedir.
Kehf sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Kalbi bizi zikretmekten gâfil olan ve nefsinin arzuları peşinde koşan ve hareketlerinde İslâmın dışına taşan kimseye itaat etme!) buyuruldu. Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki, nefse uymak, kalbin gâfil olmasını gösterir. Bedenin bozuk olması, yani günah işlemek, kalbin bozuk olmasını göstermektedir.
Mürşid-i kâmilin ikinci alâmeti, hadis-i şerifte bildirilmiştir ki, onunla konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hâtırlamaya sebep olur. Allahü teâlâdan başka her şey kalbe soğuk gelir. Nevevî'nin bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullahdan evliyânın alâmetleri sorulunca, (Onlar görülünce, Allah hâtırlanır) buyurdu.
Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben zikrolunduğum zaman evliyâm hâtırlanır. Onlar zikrolununca da, ben hâtırlanırım) buyurulmuştur. Fakat, Allahı hatırlamak için, velî ile bağlılık lâzımdır. Velîyi inkâr eden, velî olduğuna inanmayan, ona bağlı değildir. İnanmayan, bu nîmete kavuşamaz. Her velîde böyle tesîr vardır. Bazısında daha kuvvetli tesîrler olur ki, talebeyi çekerek tasavvuf yolunun yüksek derecelerine çıkarırlar. Bunlara (Kâmil ve mükemmil) denir.
Câhiller ve yalancılar birkaç görüşmeyle velîyi tanıyamaz. Bunların, güvendikleri kimselerden sorup anlamaları lâzımdır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin kırküçüncü âyetinde ve Enbiyâ sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Bilmediklerinizi bilenlerden sorup öğreniniz!) buyurdu.
.
Hâce Yûsuf Çeştî
Hâce Yûsuf Çeştî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Seyyid olup, pak nesebi Hazret-i Hüseyin’e (radıyallahü anh) ulaşır. Çeştiyye yolunun, kemâl sahibi büyüklerindendir. 375 (m. 987)’de doğdu. 459 (m. 1067)’de vefât etti. Bir sohbetinde, hasedin kötülüğünü anlatırken buyurdu ki:
Akıllı kimseye lâyık olan, her zaman hasetten kaçmasıdır. Haset, Allahü teâlânın bir kuluna ihsân ettiği nimetin, ondan çıkmasını istemektir. Faydalı olmayan, zararlı olan bir şeyin ondan çıkmasını, uzaklaşmasını istemek, haset olmaz, gayret olur. Haset, kazaya râzı olmamak, Allahü teâlânın kulları hakkında hükmettiğinden başkasını istemek, Müslümanın elindeki nimetin yok olmasını arzu etmektir. Hasetçinin canı rahat olmaz. Bedeni rahata kavuşmaz. O, ancak kıskandığı kişinin elindeki nimet yok olunca rahatlar. İbn-i Sîrîn buyurur ki:
“Hiçbir kimseyi haset etmedim. Çünkü, eğer o Cennetlik birisi ise, onu nasıl haset edebilirim. Çünkü o Cennete gidecektir. Cehennem ehlinden ise, onu haset etmem mümkün değil, çünkü o Cehenneme gidecektir.”
Haset, kötü tabiatlı kimselerin huyundandır. Bunu terk etmek ise, asil ve şerefli kimselerin işidir. Bir kimse, Müslüman kardeşinde iyi bir durum görür, aynısının kendisinde de olmasını ister, fakat o iyi durumun Müslüman kardeşinden gitmesini istemez. Böyle bir istek, yasaklanan ve kınanan hasetten sayılmaz, gıpta olur.
Hasetçinin (kıskancın) kıskançlığı, umûmiyetle Allahü teâlânın fazla ihsânda bulunduğu kimselere olur. Allahü teâlâ, o kimseye nimetlerini arttırdıkça, haset eden kimsenin de kin ve intikam dolu kıskançlığı artar. Muhammed bin Hüseyn el-Ammî “Allahü teâlânın bir kimseye nimeti arttığı zaman, hasetçiler (kıskananlar), onu kıskanmaya başlarlar. Aleyhinde sözler söylerler. Fakat, Allahü teâlâ bir kuluna bir nimet lütfederse, artık kıskananın kıskanması, o nimete zarar vermez” buyurdu.
Hammâd bin Humeyd, Hasen-i Basrî hazretlerine “Efendim! Mümin haset eder mi?” diye sordu. Hasen-i Basrî; “Hazreti Yakûb’un oğullarını ne zaman unuttun. Onlar, kardeşleri Yûsuf’u (aleyhisselam) haset etmişlerdi. Fakat haset, insanoğlunun kalbinde gizli ve üzeri kapalı olarak durur. İnsan diliyle ve eliyle, hasedini ortaya çıkarmadığı müddetçe hasedi ona zarar vermez” buyurdu.
.
Ebû Hâzim el-Kâdî
Ebû Hâzim el-Kâdî hazretleri Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 197 (m. 813)’de Basra'da doğdu. Basra âlimlerinden fıkıh ilmini öğrendi. Hanefî fıkhında hocalarını geride bırakacak bir seviyeye ulaştı. Şam, Filistin ve Bağdat kadılığına tayin edildi. 292 (m. 905)’de Bağdat'ta vefat etti. Buyurdu ki:
Allahü teâlânın var olduğunu ve bir olduğunu ve Peygamberi ile bildirdiği ahkâmı tasdik eden bir mümin, bu ahkâma uymakta kusur ederse, elbette üzülür. Bu yüzden Müslümanlığa inanan ve seven bir adamı, kusurlarından dolayı Müslümanlıktan çıkarmak doğru değildir. Îman, Müslümanlık programını kabul etmek ve bütün ahkâmına uymakta kusur etse bile, saygı göstermek olduğundan, Müslümanlığın temelidir. Amel îmandan bir parça olsaydı, her günah işleyen, kâfir olurdu. Dünyada Müslüman kalmazdı. Hadis-i şeriflerde bazı iyilikler îmana, bazı kötülükler küfre bağlı olarak bildirilmiş ise de, böyle buyurulması, bu iyilik ve kötülüklerin şiddetini, derecesinin çokluğunu bildirmek içindir. Başka âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin yardımı ile, bunların, îmandan veya küfürden parça olmadıkları anlaşılmaktadır. (Hayâ îmandan bir şubedir), (Temizlik îmanın yarısıdır), (Îman namazdır), (Mümin, insanların emîn olduğu kimsedir), (Mümin, mümin iken zinâ etmez), (Müminde her huy, her tabîat bulunabilir. Yalnız hâinlik ve yalancılık bulunmaz) hadis-i şerifleri böyledir. Bu hadis-i şerifler, hayâ, tahâret, namaz, emânet, iffet, doğruluk gibi iyiliklerin olmaması ve yalan, hâinlik ve zinâ gibi kötülüklerin bulunması îmanın olmaması gibidir diyerek, bunların önemlerini bildirmektedir.
Bazı amellere îman kadar kıymet verilmekle, bunların önemleri bildirilmiştir. İtikadı bozuk olan bazı fırkalar, buna karşılık olarak, Peygamberlerin îmana dahil ettiği şeyleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin îmandan ayırmaya ne hakları olabilir derlerse, (Mümin olarak ölen kimse, zinâ etmiş ve hırsızlık etmiş ise de, sonunda Cennete girer) hadis-i şerifi, bunlara cevap vermektedir. (Ankebût) sûresinin ikinci âyet-i kerimesinde, (İnsanların, îman ettik demekle bırakılmayarak, din yolunda karşılaşacakları sıkıntılara katlanmalarına göre, îman ettik sözlerinin doğru veya yalan olduğu anlaşılacağı) meâl-i şerifi ile bildirilmektedir. Bu âyet-i kerimede, sıkıntılara dayanmanın çok mühim olduğu anlatılmaktadır.
Sinânüddîn Halvetî
Sinânüddîn Halvetî hazretleri Osmanlı Devleti zamanında yetişen âlimlerdendir. "Şeyh-ül-Harem" diye meşhûr oldu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1000 (m. 1592) senesinde Amasya’da vefât etti. “Tebyîn-ül-mehârim” isminde bir eser yazdı. Bu kitabında şöyle buyurmaktadır:
Biliniz ki, her sultânın bir korusu vardır. Allahü teâlânın korusu haram kıldığı şeylerdir. Bu korunun etrâfında fazla dolaşıp faydalanmak isteyenlerin, o yasak mıntıkaya girmesi çok muhtemeldir. Cehennem, bu yasak mıntıkaya girenler için yaratılmıştır. Cehenneme düşmek istemeyen herkesin, o yasak mıntıkaya yaklaşmaması gerekir. Yoksa o yasak mıntıkanın içerisine girer. Ancak, o yasak mıntıkaya girmemek için, o yasak mıntıkanın (haramların) hududunu, sınırını bilmek gerekir... Tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimleri, Allahü teâlânın haram kıldığı şeyleri, öğleyin en mükemmel şekli ile ortaya çıkan güneş gibi, açık bir şekilde bildirdiler. Fakat buna rağmen yine insanlar, bu ateş gibi olan haramları görmemektedirler. Çünkü onların gözlerinde görme bozukluğu vardır. Bunun sebebi de, dünya malı hırsının gözlerini bürümesi ve şehvetlerine (nefislerinin arzu ve isteklerine) düşkün olmalarıdır. Bunun ilâcı ve bu bozukluğu giderecek deva, Kur’ân-ı azîm, tabibi ise, İslâm âlimleridir. Fakat en büyük musibet de, tabip durumunda olanların gözünde böyle bir bozukluk ve görme noksanlığı bulunmasıdır. Gözlerinde böyle bir bozukluk bulunanlar, kendileri görmedikleri gibi başkalarına da doğru yolu gösteremezler. Mâlesef tabip durumunda olanların bir kısmı, dünya makam ve mevkiine, sultanlar ve zenginler yanında, kıymet ve itibâr sahibi olmaya düşkündürler. Bu illetten, ancak Allahü teâlânın koruduğu kimseler kurtulabilir.
İbâdetler iki kısımdır: 1- Yapılacak işler. 2- Sakınılacak işler.
Yapılacak işler; tâatler, Allahü teâlânın râzı olduğu ve beğendiği şeylerdir. Sakınılacak işler ise; ma’siyet ve günahlardan uzak durmak, onları yapmamaktır. Günahlardan ve ma’siyetlerden sakınmak takvâdır ve farzdır. Günahlardan sakınmak, tâatleri yapmaktan önce gelir. Çünkü günahlardan sakınmakta; kalbin Allahü teâlâdan başkasına meyletmekten, karnı fazla yemekten, dili boş ve faydasız sözlerden, gözü helâl olmayan şeylere bakmaktan muhafaza etmek vardır.
.
Yûsuf Kâmitî
Yûsuf Kâmitî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Kerâmetler ve hârikalar sahibi idi.
Rivâyet edildi ki, Yûsuf-i Kâmitî bir sabah erkenden Şam’da bir caddeden geçerken, onu sevenlerden birisi, elini bu zâtın elbisesine sürüp, sonra elini bereketlenmek için yüzüne, gözüne sürdü. Bu zâtı sevmeyenlerden ve büyüklüğünü inkâr edenlerden birisi, o sırada dükkânını açıyordu. Bu hâli görüp Yûsuf-i Kâmitî’yi çok seven o kimseye; “Elin necs (pis) oldu. Çünkü o iyi birisi değil!” dedi. Yûsuf-i Kâmitî’yi çok seven o zât cevap vermeyip sustu. Ertesi gün yine aynı vakitte, Yûsuf-i Kâmitî oradan geçiyordu. Onu sevmeyen aynı dükkânın sahibine uğradı. “Bu gece bizim hâlimizi, makamımızı gördün mü?” buyurdu. O kimse koşarak gelip Yûsuf-i Kâmitî’nin ellerine sarıldı. Hiçbir şey konuşamıyordu. Kendinden geçip, bayılarak yere düştü. Evine götürdüler. Üç gün sonra kendine gelebildi. Kendisine; “Sana ne oldu ki bu hâle düştün?” diye soranlara şöyle anlatıyordu:
"Hakaret ettiğim, büyüklüğünü inkâr ettiğim Yûsuf-i Kâmitî’yi rüyâmda gördüm. Büyük bir denizin ortasında, o zamana kadar hiç görmediğim çok güzel elbiseler içinde idi. Karada durur gibi deniz üzerinde duruyor, abdest alıyordu. Deniz üzerinde durduğu hâlde batmıyordu. Yüzü öyle güzel idi ki, ondördüncü gecesindeki ay gibi parlıyordu. Bu rüyâdan sonra anladım ki, o, evliyâdan büyük bir zât olup, onun hakkında benim daha önceki düşüncelerim hep yanlış imiş. Önceki hâlime pişman oldum...
Bu kimse, tövbe edip Yûsuf-i Kâmitî’nin talebelerinden oldu.”
Bir sohbetinde buyurdu ki:
“Bir hadis-i şerifte, (İnsanda bir et parçası vardır. Bu sâlih olursa, bütün beden sâlih olur. Fâsid olursa, bütün beden fâsid olur. Bu et parçası, Kalptir!) buyuruldu. Bedenin sâlih olması için, kalbin sâlih olmasına tasavvufcular (Fenâ-i kalb) demektedir. Kalp, Allahü teâlânın sevgisinde fânî olur. Onun sevdiği şeyleri seven kalbi olunca, kalbin bu fenası, komşusu olan nefse de tesîr eder. Nefis, emmâreliğinden kurtulmaya başlar. (Hubb-i fillah ve Buğz-i fillah) kazanır. Yâni Allahü teâlânın beğendiği şeyleri sever. Allahü teâlânın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi İslâmın ahkâmına uymak ister.”
.
Ahmed Muhyiddin Efendi
Ahmed Muhyiddin Efendi Osmanlı âlimlerindendir. İstanbul’da doğdu. Tophane’deki Kâdirîhâne şeyhi Şerefeddin Efendi’nin oğludur. Babasının yanında sülûkunu tamamladı, onun vefatından sonra yerine geçti. Sultan II. Abdülhamid tarafından Meclis-i Meşâyih reisliğine tayin edildi. 1909’da padişahı tahttan indiren İttihatçılar, Muhyiddin Efendiyi Rodos’a sürgün ettiler. O sene orada vefat etti. Tarîk-ı Sûfiyye Silsilenâmesi ismindeki eserinde şöyle yazmaktadır:
Pîrimiz Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyurdu ki: “Bid’at yoluna sapmayınız! İtâat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz! Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlânızın kapısından hiç ayrılmayınız.” “Hakîkî yaşamak, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir.” “Allahü teâlâya en yakın olan, ahlâkı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allahtan başkasına yönelmemesidir.” “Şükrün esâsı, nimetin sahibini bilmek, bunu kalp ile itirâf etmek ve dille söylemektir.” “Allah için hâline sabreden fakir, Allaha şükreden zenginden daha değerlidir. Hâline şükredebilen fakir ise, şükreden zenginden ve sabreden fakirden daha üstündür.” “Nefsinin peşine düşüp de, rehberi, yol gösterici hakîkî âlimleri dinlemeyen kimse, gerçekten nasipsizdir.” “İnsan, kendini Kelime-i tevhîd söylemeye, 'La ilahe illallah' demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur.” “Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona fazla mal ve evlat vermez. Böylece, Allaha olan muhabbetini engelleyecek bir ortak olmamış olur. Çünkü Allahü teâlâ Gayyur’dur. İbâdette olduğu gibi, sevgide de ortaklığı kabûl etmez.” “Kim insanlardan bir şey istiyorsa, Allahı tanımadığı için istiyor, îmânı, ma’rifeti ve yakîni zayıf olduğu için istiyor.” “Kalp, dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve onun geçici lezzetlerinden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok âhireti sevmiş olamaz.” “İyi huy sahibi, insanlardan gelen şeylere aldırmaz. Bu hâl ise, her şeyin Allahü teâlânın dilemesiyle olduğunu bilmektendir. Böyle olan kimse, nefsini hakîr görür.” “Âhirette olan çeşit çeşit azaplar, Allahü teâlânın, Cehennemlikler hakkındaki gazap ve kızgınlığı, Cennette olan çeşit çeşit nimetler ve lezzetler ve sürûrlar, Allahü teâlânın Cennetlikleri için olan rahmeti sebebiyledir.”
.
Zahîrüddîn Buhârî
Zahîrüddîn Buhârî hazretleri meşhûr Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 616 (m. 1219)’da Buhârâ’nın Nevhâbâd köyünde doğup, 683 (m. 1284)’de vefât etti... Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Müminler, Allahü teâlânın sevdiğine inandıkları kimselerin mezarlarını ziyârete gidiyorlar. Allahü teâlânın sevdiği kullarını vâsıta, vesîle ederek, Allaha yalvarıyorlar. Peygamberimiz ve Eshâb-ı kirâm da böyle yaparlardı. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), (Yâ Rabbî! İstediklerini vermiş olduğun kullarının hakkı için, hurmeti için senden istiyorum) duâsını okurdu. Bu duâyı Eshâbına öğretir ve okumalarını emrederdi. Müminler de, böyle duâ etmektedir.
Hazreti Alî’nin (radıyallahü anh) vâlidesi olan Fâtıma binti Esed (radıyallahü anha) vefât edince, Resûlullah efendimiz kabre koydu ve (Yâ Rabbî! Bana annelik yapan Fâtıma binti Esed’i affeyle! Peygamberinin ve benden önce gelmiş olan Peygamberlerinin hakkı için, ona rahmetini bol eyle!) diye duâ eyledi. Gözlerinin açılması için duâ isteyen birisine, iki rekât namaz kılmasını, sonra (Yâ Rabbî! Kullarına merhamet ederek göndermiş olduğun Peygamberin Muhammed "aleyhisselâmın" hürmeti için, Onu vesîle ederek, senden istiyorum. Sana yalvarıyorum. Ey sevgili Peygamber, Muhammed! Seni vesîle ederek, duâmı kabûl edip, dileğimi ihsân etmesi için Rabbime yalvarıyorum. Yâ Rabbî! Duâmın kabûl olması için, o yüce Peygamberi bana şefaatçi eyle!) duâsını okumasını emir buyurmuştur.
Âdem aleyhisselam yasak edilen ağaçtan yiyerek cennetten çıkarılınca, (Yâ Rabbî! Oğlum Muhammed aleyhisselâm hürmetine beni affet!) duâsını yaptı. Allahü teâlâ da, (Ey Âdem! Muhammed aleyhisselâmı vesîle ederek, yerdekiler ve göktekiler için şefaat isteseydin, şefaatini kabul ederdim) buyurdu.
Bir velîyi vesîle ederek duâ etmek, ismini söyleyerek ondan yardım istemek yasaklanmamıştır. İsmi söylenen zâtın, tesir edeceğine, istenileni elbet yapacağına, gaybları bileceğine inanmak küfür olur. Müslüman, Allahü teâlânın sevgili bir kulundan, yalnız vesîle olmasını, şefaat etmesini, duâ etmesini ister. İstenileni yaratan yalnız Allahü teâlâdır. Mâide sûresi, yirmiyedinci âyetinde meâlen, (Müttekî kullarımın duâsını kabul ederim) buyuruldu. Bunun için, sevdiklerinden duâ istenir. Meyyitten, istekleri vermesi değil, Allahü teâlânın vermesine vâsıta olması istenir.
.
Zeynüddîn Âmidî
Zeynüddîn Âmidî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinden olup Âmid (Diyarbakır) şehrindendir. Memleketi olan Âmid’den Bağdad’a gelen Zeynüddîn, zamanında bulunan âlimlerin sohbetlerinde bulunup ilim öğrendi. Fıkıh âlimi olarak yetişti. 710 (m. 1310)’da Bağdad’da vefat etti. Bir dersinde şöyle anlatmıştır:
İbâdetleri iktisâd üzere, yani ne az, ne de pek aşırı olmayarak, orta miktârda yapmak lâzımdır. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, sizin için kolaylık istiyor. Güç işleri yapmanızı istemiyor) buyuruldu. Bunun için, hastanın ve yolcunun oruç tutmamasına izin verdi. Bize ağır ve sıkıntılı işler yapmayı emretmedi. İnsan iki işten birini yapmak karşısında bulunursa, bunlardan hafîf ve kolay olanını yapması daha doğrudur. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), birinin mescidde saatlerce namaz kıldığını işitti. Mescide gelip, bunu omuzlarından tutarak, (Allahü teâlâ, bu ümmetten kolay işler yapmasını istiyor. Güç işleri beğenmiyor) buyurdu.
Allahü teâlâ, bu ümmete kolay şeyleri emretti. İslâm ahkâmına uymak pek kolaydır. Mâide sûresinin doksanıncı âyetinde meâlen, (Ey müminler! Allahü teâlânın size helâl ettiği tayyib, yani güzel şeyleri, kendinize haram etmeyiniz! Helâllere haram demeyiniz! Allahü teâlâ, helâl ettiği şeylere haram diyenleri sevmez!) buyuruldu. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, emrettiği şeyleri yapmanızı sevdiği gibi, izin verdiği şeyleri yapmanızı da sever) buyuruldu.
Zarûret olduğu zaman, haram işlemeye ve farzı terk etmeye ruhsat, izin verilmiştir. Yâni azâb yapılmaz. Zarûret zamanında da, dînin emirlerini yapmaya azîmet denir. Bâzan, azîmet olanı yapmak daha iyidir. Meselâ, ölüm ile korkutulan kimsenin, îmanını gizlememesi böyledir. Öldürülürse, şehit olur. Bâzen ruhsat olanı yapmak, daha iyi olur. Yolcunun oruç tutmaması böyledir. Yolcu, orucu tutarak hastalanır, ölürse günaha girer.
Ahkâm-ı islâmiyyeye, yani şeriate uymaktan kurtulmak için, mezheplerin ruhsatlarını, kolaylıklarını araştırıp, bunlara göre iş yapmak câiz değildir. Böyle araştırmaya (Telfîk) denir. İhtiyâç olunca, başka mezhebe geçmek veya birkaç şeyi başka mezhebe göre yapmak câizdir. Farzı yapmamak veya haramı yapmak için hîle yapmak haramdır. Buna, (Hîle-i bâtıla) denir. Bir şey, farz veya haram olmadan önce, farz veya haram olmasını önlemek câizdir. Buna (Hîle-i şer'iyye) denir.
.
Abdürrahîm Irâkî
Abdürrahîm Irâkî hazretleri hadîs ve fıkıh âlimidir. 725 (m. 1325) senesinde doğdu. 806 (m. 1404)’de vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivâyet ediyor Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Allahü teâlâ buyurdu ki: Ey Âdemoğlu! Sen benden ümitli bulundukça, senden meydana gelen günahları mağfiret ederim. Ey Âdemoğlu! Senin günahların gökyüzünü dolduracak dereceyi de bulsa, benden mağfiret dilesen, seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Bütün yer dolusu günahlarla gelip de, bana hiçbir şerik (ortak) koşmayarak huzûruma çıkarsan, ben seni bütün yer dolusu mağfiretle karşılarım.”
Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
“Cennetlikler Cennette (ihtiyâçları olduğu için değil de, sırf dâimî bir zevk için) yerler ve içerler. Lâkin bunlar abdest bozmazlar, aksırıp sümkürmezler. Onların yedikleri, vücutlarından ter hâlinde çıkar. Terleri de misk gibidir. Onlar, külfetsizce, nefes aldıkları gibi, sabah-akşam Allahü teâlâyı noksan sıfatlardan tenzih ve kemâl sıfatlarıyla tavsif etmekten zevk alırlar.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûl-i ekrem buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, 'Sâlih kullarım için Cennette, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin gönlünden geçirmediği birtakım ni’metler hazırladım' buyurdu."
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Cennete ilk giren bir cemâatin yüzleri, Ay’ın ondördüncü gecesindeki gibi parlaktır. Onların peşi sıra girenler de, en kuvvetli ziya neşreden yıldızlar gibidir. Onların tarakları safi altındandır. Buhurdanlıklarındaki ud, Cennetin ud ağacıdır. Zevceleri de Hûrîlerdir. Onlar, babaları hazret-i Âdem sûretinde yaratılmış bir kimse gibidir. Boyları altmış zirâ'dır (otuz metre kadardır).” Buhârî ve Müslim’in bir rivâyetine göre: “Onların Cennetteki kapları hep altın ve gümüştür. Onların teri misktir. Ehl-i Cennetten her birinin iki hanımı vardır ki, vücutlarının güzellik ve letâfetinden dolayı, her birinin baldırındaki kemiğin iliği, etinin üstünden görünür. Onların aralarında ne anlaşmazlık ne de düşmanlık vardır.”
.
Muhammed Uleyş
Muhammed Uleyş hazretleri Mâlikî fıkıh âlimidir. 1217’de (m. 1802) Kahire’de doğdu. Ezher’den mezun oldu. İslâmî ilimlerde ihtisas sahibi olarak Mısır Mâlikî meşihatlığı ve başmüftülüğüne tayin edildi. Cemâleddîn-i Efgânî’nin yanlış yolda olduğunu görerek Ezher’de ders ve konferans vermesine karşı çıkanların başında gelmekteydi. Şâziliyye tarikatına mensuptu. 1299 (m. 1882)’de vefat etti. “Minehu’l-celîl alâ Muhtasari’ş-Şeyh Halîl” isimli eseri, Halîl el-Cündî’nin Mâlikî fıkhına dair el-Muhtasar’ının şerhidir. Bu kitabında şöyle yazmaktadır:
Fıkh âlimleri yedi tabakadır. Alimler bu yedi dereceyi şöyle anlatıyor:
1- İslâmiyette (mutlak müctehid) olan âlimlerdir. Bunlar (Edille-i erbe'a)dan hüküm çıkarmak için, üsûl ve kâideler kurmuşlar ve koydukları esaslara göre, ahkâm çıkarmışlardır. Dört mezhep imamı bunlardandır.
2- (Mezhepte müctehid)lerdir. Bunlar, mezhep reîsinin koyduğu kâidelere uyarak, dört delîlden ahkâm çıkaran imamlardır.
3- Mes'elelerde müctehid olanlardır. Bunlar, mezhep reîsinin bildirmediği mes'eleler için, mezhebin üsûl ve kâidelerine göre ahkâm çıkarırlarsa da, imama uygun çıkarmaları şarttır.
4- Eshâb-ı tahrîc, ictihâd derecesinde olmayıp, müctehidlerin çıkardığı, kısa, kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir.
5- Erbâb-ı tercîh, müctehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birini tercîh ederler.
6- Mukallidler olup, bir mes'ele hakkında gelen çeşidli haberleri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitaplarında reddedilen rivayetler yoktur.
7- Zayıf haberleri, kuvvetlilerinden ayıramayan mukallidlerdir. (Bunlar okuduklarını iyi anladıkları ve anlamayan mukallidlere açıkladıkları için, fıkh âlimlerinden sayılmışlardır.)
Fıkıh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır:
1- İbâdât olup, beşe ayrılır: Namaz, oruç, zekât, hac, cihâd. Her birinin dalları çoktur.
2- Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.
3- Muamelat olup, alışveriş, kira, şirketler, fâiz, miras... gibi birçok bölümleri vardır.
4- Ukûbât, yâni cezâlar olup, başlıca beşe ayrılmaktadır. Kısâs, sirkat, zinâ, kazf, riddet, yâni mürted olmak cezâlarıdır.
Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek, her Müslümana farzdır. Münâkehât ve muamelat kısmlarını öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Yâni, başına gelenlerin öğrenmesi farz olur.
.
Şâh Kubâd Şirvânî
Şâh Kubâd Şirvânî hazretleri Azerbaycan velîlerindendir. Şirvan'da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Evliyânın büyüklerinden Dede Ömer Rûşenî'nin talebesi oldu. Kendisinden yüksek mânevî ilimleri öğrenip icâzet aldı. 1543 (H.950)’de Şirvan'da vefât etti. Hocasının türbesi yanına defnedildi. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Sünnet ve cemâat üzere olana, Allahü teâlâ her bir gün için, bin nebi sevâbı yazar ve her bir gün için, ona Cennette bir şehir bina eder. Kaldırdığı ve koyduğu her adım için ona on iyilik yazar. Cemâat ile namaz kılana, her bir rekati için bir şehid sevâbı yazar.”
Eshâb-ı Kirâm, (aleyhimürrıdvân) dediler ki: “Yâ Resûlallah! Bir kişinin sünnet ve cemâat, üzere olduğu ne zaman bilinir?” Buyurdular ki: “Şu hasletler kendisinde mevcut ise o kişinin Ehl-i sünnet ve cemâat üzere olduğu bilinir: 1. Cemâati terk etmez, 2. Eshâbımı söz ile kötülemez, sövmez. 3. Bu ümmete kılıçla karşı çıkmaz. Kılıç çekmez. 4. Kadere inanır, imânda şüphe etmez, 5. Allahü teâlânın dininde münâkaşa etmez, 6. Ehl-i kıble olarak ölen kimsenin cenâze namazını kılmayı terk etmez, 7. Tevhîd ehli bir kimseye günahı sebebi ile büyük bir günah işlese bile kâfir demez, 8. Mukim iken ve yolcu iken mest üzerine meshi terk etmez, 9. İyi veya günahkâr olan İmâmın arkasında namaz kılar ve cemâati terk etmez. Bu hasletlerden birisini terk eden, sünnet ve cemâati terketmiş olur.”
Gerek hadîs-i şerîfler ile bildirilen, gerek din imamlarımız tarafından Ehl-i sünnet şiârı olarak, Selef-i sâlihînden bize ulaşan bu on haslete sahip kimsenin, Ehl-i sünnet ve cemâatten olduğu anlaşılır. “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah” diyen kimsenin, erkek olsun kadın olsun, iyi olsun kötü olsun, mü’min olduğu kabûl edilir. Eğer Kelime-i şehâdeti kalbi ile de tasdik ederek gönülden söyleyip ve bu hâl üzere Allahü teâlâya kavuşmuş ise, onun yeri Cennettir. Eğer kalpten söylememiş ise, münâfık olur. Zâhire göre şehâdet söylediği için, onu mü’minlerin ahkâmına tâbi tutarlar. Eğer nifak üzere Allahü teâlânın huzûruna varırsa, onun yeri Cehennemin en aşağı derecesi olur. Şöyle ki, Nisa sûresinin 145. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Muhakkak ki münâfıklar, Cehennemin en aşağı tabakasındadırlar” buyuruldu.
.
Ebülleys-i Semerkandî
Ebülleys-i Semerkandî hazretleri Hanefî fıkıh ve tefsîr âlimidir. Ebû Ca’fer Hinduvânî’nin talebesidir. İlim öğrenme silsilesi, hocası yoluyla İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretlerine ulaşır. 373 [m. 983]'de vefat etdi. Ebülleys-i Semerkandî hazretleri, "Tenbîh-ül-gâfilîn"de buyuruyor ki:
"Allahü teâlânın rızâsı için değil de başka niyetlerle amel işleyen kimsenin ameli, yorgunluk ve sıkıntı çekmekten başka bir şey değildir. Allahü teâlânın rızâsı için değil de, 'gösteriş' için ve 'desinler' için ibâdet yapanın hâli şu kimseye benzer ki, kesesine çakıl taşlarını doldurup, çarşıya çıkar, insanlar, dışarıdan kesesini dolu görünce, kendisi için 'Ne zengin adam' derler. O kimseye, insanların böyle söylemelerinden başka hiçbir fayda gelmez. Halbuki, o çakıl taşları ile bir şey satın almak istese, kimse bir şey vermez. Riya (gösteriş) için amel edenler, âhirette hiçbir fayda göremezler. O halde, işlediği amelin sevabını âhırette almak isteyen kimse, amelini, ihlâs ile, riyasız olarak yapmalı, sonra unutmalı, hatırlamamalıdır ki, amelini düşünüp gurura kapılmasın. Bunun için, 'Yapılan bir iyiliği muhafaza etmek, onu yapmaktan daha zordur' denilmiştir, işlediği amellerde riyaya düşmekten çok sakınmalı, Allahü teâlânın rızâ-i şerîfinden başka niyet ve maksatların kalbine gelmemesi için, Allahü teâlâya çok yalvarmalıdır."
"Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), (İsrâiloğulları, içlerinde garip hâllerin meydana geldiği bir kavimdir) buyurdu ve şöyle devam ettiler: Benî İsrâilde bir grup insan kabristan'a gittiler. Orada birbirlerine dediler ki:
-Şimdi namaz kılalım. Sonra Rabbimize, bize ölümden haber vermesi için şurada bulunan ölülerden birini diriltmesi için duâ edelim... Sonra namaz kılıp duâ ettiler. Bu hâlde iken, ölülerden biri kabrinden başını kaldırdı. Yüzü simsiyah idi. Alaca bulaca bir hâli vardı. Alnında da secde izi görünüyordu. Orada bulunanlara;
-Ey buraya gelmiş olanlar! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ben doksan yıl önce öldüm, ama ölüm acısı hâlâ üzerimden gitmedi. Aynen şimdi ölüyormuşum gibi ölüm acısı devam ediyor. Beni eski hâlime getirmesi için Allahü teâlâya duâ edin, dedi."
.
Vanî Mehmed Efendi
Vanî Mehmed Efendi Osmanlı hadîs, tefsîr ve fıkıh âlimidir. Seyyiddir. Aslen Van’ın Hoşab (Güzelsu) kasabasındandır. ilk tahsiline Van’da başladı. Nûreddîn Şirvânî’den Halvetî yolunun tasavvuf bilgilerini aldı. Pâdişâh Dördüncü Mehmed Hân’ın emriyle İstanbul’a çağrıldı. Pâdişâh hocası (Hünkâr Şeyhi) ve Yeni Câmi’de ilk kürsü vâizi oldu. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki İkinci Viyana Seferine “Ordu Şeyhi” olarak katıldı. Seferden sonra Bursa yakınlarındaki Kestel köyüne gönderildi. 1096 (m. 1685) senesinde orada vefât etti. Bu mübarek zat buyurdu ki:
Peygamberimizin dedeleri, nineleri, Âdem aleyhisselâma kadar, hep mümin idi. Mâlikî âlimlerinden Ebû Bekr Arabî, (Resûlullahın mübârek babası Cehennemdedir diyen mel’ûndur) buyurdu. Bu, îtikad meselesi değildir. Kalb ile bir ilgisi yoktur. Resûlullahı incitecek şey söylemek câiz değildir.
Müctehid bulunmadığı zamanda, evvelce vefât etmiş olan müctehidin fetvâsı ile amel etmek câizdir. Menfaati olan bir şeyin haram olduğu bildirilmemiş ise, o şey mubâh olur. Zararlı olan şeyi yemek, içmek haramdır. Menfaati ve zararı bilinmeyen şeye helâl denir. Bunun için, tütün içmeye haram dememelidir. Hem de, dinde bid’at değildir. Âdette bid’attir. Bazı kimselere zarar verirse, yalnız bunlara zarar verecek miktârda içmek haram olur.
Bir şeyin, zamanın, yerin uğursuz olması, Yahudilikte vardır. İslâmiyette uğursuzluk yoktur. Câhillerin sünnet veya vâcib sanacakları şeyi yapmak mekruh olur.
Avâmın, yâni câhillerin fıkıh kitaplarına göre amel etmeleri lâzımdır. Âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden hüküm çıkarmaları câiz değildir. Fıkıh kitaplarına uymayan bir âyet-i kerime veya bir hadis-i şerif görülürse, bunun mensûh veya tevilli, yâhut mercûh olduğu anlaşılmalıdır.
Câizdir demek, sahih olur, helâl olur demektir.
Bağlı olduğu mezhebe sâdık olmak, her işini mezhebine uygun yapmak vâciptir. Fakat, taassup câiz değildir. Taassup, diğer üç mezhebi haksız bilmek, onları incitmektir. Çünkü, dört mezhebin her biri haktır, doğrudur. Amelde mezheplerin bir adet olmayıp, dört olmasının, lüzumlu, faydalı olduğu, akıl ile de kolay anlaşılmaktadır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, dağda yaşayanlara, bir mezhep kolay iken, denizcilere, bu mezhep güç oluyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hastalık için, başka mezhep kolay oluyor.
Muhammed bin İshak
Muhammed bin İshak hazretleri hadis âlimidir. 223 [m. 832]’da doğdu, 311 [m. 923]’de İran’da Nîşâpûr’da vefât etti. Yüzkırktan fazla kitâbı vardır. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
“Evinden çıkan bir kimse 'Bismillah' dediği zaman bir melek 'hidâyete ulaştın' der. 'Tevekkeltü alallah' dediği zaman, Allahü teâlâ 'Ben sana yeterim' buyurur. 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billah' dediği zaman bir melek 'her tehlikeden kurtulmuş oldun' der. Bunun üzerine şeytanlar; 'hidâyete ulaşan, Allah’ın yardımına kavuşan ve himâyesine giren kimseye daha ne zarar yapılabilir' diyerek yanından uzaklaşırlar.”
“İnsana vesvese veren şeytan, insan Rabbini zikredince kaçar gider. Kalp gaflete dalınca yine vesvese vermeye başlar, insan Rabbini zikredince kaçar, gaflete dalınca musallat olur. Karanlıkla aydınlığın çarpışması gibi çarpışır durur.”
“Kişi evlâdının iyiliği ile mezarında müjdelenir.”
“Bir kimse, ayakta iken, yatarken, yerine göre kalbinde veya dilinde Allah zikri olmazsa, Allahı çok anan zümreden sayılmaz.”
“Resûl-i ekremden başka herkes, bu âlemde söylediği bütün sözlerinden kıyâmet günü sigaya (hesaba) çekilecek.”
“Kıyâmet günü, bir mü’min için Cehenneme atılmasına emir verilir. O mü’min kul, bu hâl içinde şöyle söylenir: 'Yâ Rabbi, sen daha iyi bilirsin. Ama ben senin hakkında böyle düşünmüyordum.' Bunun üzerine; 'Yolunu açın, doğruca Cennete girsin' emri gelir.”
"Affedilmek istediğin husûslarda affedici ol. Nasıl muâmele görmek istersen, başkalarına öyle muâmele et. Suçlu olarak yakalanıp da affedilen kimsenin ameli gibi amel et.”
“Ağzından çıkan her söz yazılır. Âhırette ona göre ceza veya mükâfat görür.”
“Din kardeşinin gıybetini yapmanın keffâreti, onu övmek ve ona hayır duâ etmektir.”
“Kalp açık bir el gibidir. Kul her günah işledikçe bir parmak kapanır. Nihâyet elin bütün parmaklarının kapandığı gibi kalp üzerine perde çekilir. İşte kalbin kapanıp, mühürlenmesi böyledir.”
“Hiçbir gün ve gece yoktur ki, insana şöyle demesin; bu güne ve bu geceye girdin, artık ne bu gün, ne gece geri gelmez. Ne yaptın bir bak!”
“Ölen insan kabre konunca kabir ona şöyle der: Ben böcek ve haşerat yeriyim. Ben yalnızlık yeriyim. Ben garip ve karanlık bir yerim. Bunlara karşı ne hazırladın, nasıl amel ettin?”
“Nefsini azîz eden, dînini yıkar. Nefsini zelîl eden kimse, dînini azîz eder."
.
Şemsül-eimme Hulvânî
Şemsül-eimme Hulvânî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden olup 456 (m. 1064) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Buhârâ’da, o zamanda bulunan âlimlerin İmâmı, en yükseği idi. Fıkıhdan başka hadîs ve diğer ilimlerde de derin âlim idi. Derslerinde buyurdu ki:
“Misâfire uyan mukim kimse, imâm ikinci rekatte selâm verince, kalkıp iki rekat daha kılarken, yalnız başına kıldığı bu üçüncü ve dördüncü rekatlerde Fâtiha okumalıdır.” “Hayvan üzerinde kıbleye karşı durup, namazda iken, hayvan kıbleden dönerse, farz namaz kabûl olmaz. Bir rükün kadar kıbleden ayrılmamalıdır.” “Elinde emânet bulunan kimse, emânet sahibi ölürse, emâneti vârislerine verir. Vârisleri yoksa, Beytülmâla verir. Beytülmâla verince zayi olacak ise, kendi kullanır veya Beyt-ül-mâl’dan nasîbi olanlara verir.”
“Ezana dil ile değil, ayak ile icabet etmelidir. Dil ile icabet edip mescide gitmeyen, namaza icabet etmiş olmaz.” “Ramazan ayının başlaması, hilâlin görülmesi ile olur. Hilâlin doğması ile başlamaz. Hesap, hilâlin doğduğu geceyi bildirdiği için, Ramazân-ı şerîf ayının başlaması hesap ile anlaşılmaz, iki âdil şahidin şehâdet etmesi ile veya kadılık yapanın hüküm vermesi ile bir yerde Ramazan başlayınca, dünyanın her yerinde oruca başlamak lâzım olur. Hac, kurban ve namaz vakitleri böyle değildir. Bunlar, vakitlerinin bir yerde malûm olması ile, başka yerlerde de öyle olmaları lâzım gelmez.”
Ödünç istemek ancak lâzım olunca câiz olur. Lâzım olmak üç türlüdür: 1- Lüzûm-i îcâbî. Nafakası olmayanın veya kazancı şüpheli olanın, helâl nafaka almak için, ödünç istemesidir. Setr-i avret için çamaşır parası da böyledir. 2- Lüzûm-i aklî. Evi olmayan kimsenin, memleketin âdetine göre, kirâ veyâ satın almak için ödünç istemesidir. Soğuktan korunmak için, elbise parası da böyledir. 3- Lüzûm-i istihsânî. Mevkii, vazîfesi sebebi ile, âdete uygun giyinmek için, ödünç istemekdir. Bu üç lüzum için, fâizsiz ödünç istemek câiz olur. Yalnız bunlara ödünç verilir. Başkalarına, zâlimlere, fâsıklara ödünç verilmez. İhtiyâcı olana ödünç verilir. İhtiyâcı olmayana, malını lüzûmsuz yerlere, harâma harcayana verilmez. Başkasına ödünç vererek, kendini sıkıntıya düşürmek doğru değildir. Nisâba mâlik olmayan kimsenin, kurban kesmek için ödünç istemesi câiz değildir.
.
Kuyucaklızâde Âtıf Efendi
Kuyucaklızâde Âtıf Efendi, Osmanlı âlimlerindendir. Aydın'ın Kuyucak ilçesinde doğdu. Medrese tahsilinden sonra müderrislik yaptı. İzmir, Şam daha sonra İstanbul Kadılığına tayin edildi. Bu vazifede iken 1263 (m. 1847)’de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlânın indirdiği bazı suhûflarda da bildirilmiştir ki, (Ey Âdem oğlu! Hastalık ve günah işlemek hayat hâllerindendir. Müteammiden [kin güderek] adam öldürmenin kefaretinden, hatâen öldürmenin kefareti ehven görülür, buna kısâs olunmaz ise de, bu da çok kötü iştir. Bundan da sakın!)
Büyük günahların sahibinin kalbinde îman varsa, azâbdan sonra şefaate kavuşur. Allahü teâlâ, onlara ikrâm eder. Binlerce sene geçtikten sonra, onları Cehennemden çıkarır. Hâlbuki, Cehennemdekilerin derileri yandıktan sonra, tekrar yaratılmaktadır. Hasen-i Basrî, (Keşke ben, böyle olan kişi olsaydım) buyururdu. Şüphe yoktur ki, Hasen-i Basrî âhiret hâllerini iyi bilen bir zâttır.
Kıyâmet gününde, bir Müslüman getirilir. Onun hiç hasenesi (iyiliği) yoktur ki, mîzânında ağır gelsin. Allahü teâlâ, onun îmanına hürmeten ona rahmet olarak buyurur ki: (İnsanlara git, sana hasene ve sevap verecek bir kimse ara. Onun ikrâmı sebebiyle Cennete giresin!) O kimse gider. İnsanlar arasında arzusuna kavuşturacak bir kimse arar. Hâlini anlatacak bir kimse bulamaz. Kime söyler ve sorarsa: "Benim de mîzânımın hafîf gelmesinden korkuyorum. Ben senden daha çok muhtacım" der. Bu hâline çok üzülür. Yanına bir kişi gelerek, "Ne istiyorsun?" der. Bu da, "Bir haseneye [sevaba] muhtacım. Onu belki bin kişiden istedim. Her biri behâne edip esirgediler" der. Bu kişi, ona der ki: "Allahü teâlânın huzuruna vardım. Sayfamda bir sevaptan başka sevap bulamadım. O da beni kurtarmaya yetmez. Onu sana hibe edeyim. Benden onu al!" O kimse, ferah ve sevinçli olarak gider. Allahü teâlâ, o kulun hâlini bildiği hâlde, "Nasıl geldin?" diye suâl eder. O kişi ile olan macerayı haber verir. O hasenesini veren kulu da Allahü teâlâ huzuruna çağırır. Buyurur ki: "Îman sahiplerine benim keremim, senin kereminden, ihsânından daha çoktur. Din kardeşinin elinden tut, Cennete gidiniz.
.
Ebû Bekr bin Abdurrahman
Ebû Bekr bin Abdurrahman hazretleri tabiînin meşhur fıkıh ve hadis âlimlerindendir. Medine’de doğdu. İyi bir tahsil görmüş, Âişe, Ümmü Seleme, Ammâr bin Yâsir, Ebû Hüreyre (radıyallahü anhüm) gibi birçok meşhur sahâbîden hadis dinlemiştir. 94 (m. 713)’de Medine’de vefat etti. Nalettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
İbrâhim bin Meysere şöyle rivâyet etti: “Bir Arabî Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanına gelmişti. Onun gençliği, kuvveti ve zindeliği Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm) pek hoşuna gitti. Eshâb-ı Kirâm, “Keşke bu gençliği, bu kuvveti ve zindeliği Allah yolunda harcasa idi” dediler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, “Sâdece düşmanla muharebe eden mi Allah yolundadır? Ana-baba, çoluk ve çocuklarının ve kendisinin iffetini korumak için çalışan kimse de Allah yolundadır” buyurdu.
Muâviye (radıyallahü anh), Resûlullah efendimizden şöyle işittiğini bildirdi: “Allahü teâlâ kimin hakkında hayır murâd ederse, onu dinde fakîh yapar.”
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte ise, Peygamber efendimiz; “İlmin kalkıp cehâletin yerleşmesi, içkinin içilip, zinânın ortaya çıkması, kıyâmet alâmetlerindendir” buyurdular. Rivâyet edilir ki: Resûlullah efendimiz Eshâb-ı kirâma namaz kıldırıp, kırâati de sesli olarak okumuşlardı. Namazı bitirdikten sonra birisine “Ey falanca!, Bu sûreden bir şey geçtim mi?” diye sorunca, o şahıs “Bilmiyorum” diye cevap verdi. Başkalarına da sorduklarında hepsinden, “Bilmiyorum” cevâbını aldılar. Bunun üzerine Resûlullah efendimin, “Aranızda Ubey var mı?” buyurunca, “Evet var, Yâ Resûlallah” dediler. Resûlullah efendimiz “Ey Ubey! bu sûreden bir şey geçtim mi?” buyurunca, “Evet, yâ Resûlallah! Şu, şu âyet-i kerîmeleri geçtiniz” diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz “Kendilerine, Allahü teâlânın kitabı okunup da ne okunup okunmadığını bilmeyen kimselerin hâli nasıl olur? Yine böyle, İsrailoğullarının kalbinden Allahü teâlânın azameti çıkmıştı da, bedenleri hazır olduğu hâlde, kalbleri gâib idi. Allahü teâlâ, bedenleriyle beraber kalbini de şahit kılıncaya kadar bir kulun amelini kabûl etmez” buyurdu.
.
Abdülmün’îm Bâcisrâî
Abdülmün’îm Bâcisrâî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 549 (m. 1154)’de Bağdat’ın Bâcisrâ köyünde doğdu. Birçok âlimden fıkıh ve hadîs ilmini öğrendi. 612 (m. 1215)’de Bağdat’ta vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölüm hâlindeki bir hastanın yanına geldi. Ona selâm verdi. “Kendini nasıl buluyorsun?” buyurdu. O da; “Hayır ile, yâ Resûlallah! Allahü teâlânın rahmetini umuyor, günahlarımdan dolayı Allahü teâlânın azâbından korkuyorum” dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem); “Bu anda bir kimsenin kalbinde bu ikisi bulunursa, Allahü teâlâ ona umduğunu verir ve onu korktuğundan emîn kılar” buyurdu.
“Kul günahlarından tövbe edince, Allahü teâlâ hafaza meleklerine, azalarına ve günah işlediği yerlere günahlarını unutturur, kıyâmet gününde Allahü teâlânın huzûruna çıkınca, günahlarına şâhitlik yapacak hiç kimse ve hiçbir şey olmaz.”
“Sizden önce yaşayan insanlar arasında, doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam, yeryüzünde en büyük âlimin kim olduğunu sorduğunda, falanca râhip derler. O da rahibe giderek; 'Doksan dokuz kişiyi öldürdüm. Günahlarıma tövbe etsem, kabûl olur mu?' diye sorunca, râhip; 'Hayır' der. Bunun üzerine rahibi de öldürür, öldürdüklerinin sayısı yüz olur... Daha sonra yine 'Yeryüzünde en büyük âlim kimdir?' diye sorunca, falanca, âlim derler. Onun da yanına giderek; 'Yüz kişiyi öldürdüm. Tövbe etsem kabûl olur mu?' diye sorunca, âlim; 'Evet, kim tövbenle arana girebilir. Falanca şehre git. Orda Allahü teâlâya ibâdet eden insanlar var. Onlarla beraber Allahü teâlâya ibâdet et. Bir daha da memleketine dönme. Çünkü orası hayırsız ve kötülerin yeridir' der...
Bunu dinleyen günahkâr, iyi kimselerin bulunduğu şehre gitmek üzere yola çıkar. Yarı yola varınca, ölüm meleği (Azrail aleyhisselâm) canını almaya gelir. O sırada rahmet melekleri ve azap melekleri gelir. Rahmet melekleri; 'Bu kişi kalbini Allahü teâlâya bağlayarak günâhlarından tövbe etti' derler. Azap melekleri de; 'Bu kişi hiç hayır işlemedi. Bütün işleri kötülüktür' derler. Bunun üzerine insan suretinde bir melek; 'Çıktığı şehirle gideceği, yeri ölçün. Hangisine daha yakınsa oralı sayılır7 der. Ölçerler, gideceği yeri daha yakın bulduklarında, ruhunu rahmet melekleri alır (Cennet bahçesine götürürler).”
.
Ebû Seleme bin Abdurrahman
Ebû Seleme bin Abdurrahman bin Avf hazretleri Eshab-ı kiramın büyüklerinden Abdurrahman bin Avf’ın (radıyallahü anh) oğlu olup, “Fukaha-i Seb’a” denilen Medine’nin yedi fakihinden biridir. 22 (m. 642)’de Medine'de doğdu. Medine'de en çok hadis bilen iki kişiden biridir. 94 (712)’de Medine'de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kur'an-ı kerim, Allahü teâlânın kelâmıdır. Mahlûk, sonradan yaratılmış değildir. Zat-ı ilâhînin sıfatıdır. Kur'an-ı kerim, bu kelimelerden, seslerden çıkan mânalardır. Kelimeler, sesler, kelâm-ı ilâhî değildir. İnsanın kelâmı da kalptedir. Sözlerimiz bunu meydana çıkaran tercümândır. Her dirinin kemâli, üstünlüğü, kelâm sıfatı iledir. Kelâm sıfatı olmazsa, kusurlu olur. Allahü teâlâ da, diri olduğu için, kelâm sahibi olması lâzımdır. Bütün Peygamberler, bütün kitaplar, Allahü teâlânın kelâm sıfatı vardır dedi. Mûsâ aleyhisselâmın ağaçtan işittiği kelime ve ses, kelâm-ı ilâhî idi. Hâfızın sesi ise kelâm-ı ilâhî değildir. Bu sesin manaları, kelâm-ı ilâhîdir. Allahü teâlâ, mahlûkların sözünü harfsiz, sessiz işitir. Harfsiz, sessiz olan kendi kelâmını, Arabî dil ile indirdi. Kelâm-ı ilâhîde bir değişiklik olmadı. İnsan çeşitli elbise ile, çeşitli sûrette görünür, fakat insanda bir değişiklik olmaz. Allahü teâlânın kelâmı, mahlûkların kelâmı gibi, kelime ve sese muhtaç değildir. Kur'an-ı kerim, bu kelimelere, bu sese mahsûstur. Allahü teâlâ, kelâmını bu kelimelere, seslere kendi yerleştirmiştir. Kur'an-ı kerim, Levhilmahfûzda da, bu kelimeler ile, bilmediğimiz bir hâlde yazılı idi. Mahlûk değildi.
Cebrâîl aleyhisselâm harfli, sesli olarak, Resûlullah efendimizin bâzen mübârek kulağına, bâzen de harfli ve sessiz olarak, doğruca kalbine okudu, yerleştirdi. Yoksa manalar kelimesiz olarak mübârek kalbine ilhâm edilmiş, Muhammed aleyhisselâm da, Arabî konuştuğu için, bu kelâm-ı ilâhîyi, kendisi, bu kelime ve seslerle söylemiş değildir. Evet, bu şekilde de vahyoldu. Kelâm-ı ilâhî mübârek kalbine vahyedildi ve bunu kendisi, belirli kelime kalıplarına sokarak söyledi. Bunların manası, Allahü teâlâdan; kelimeleri, sesleri ise, Muhammed aleyhisselâmdan oldu ki, bunlara (Hadis-i kudsî) denildi. Kur'an-ı kerimi, hadis-i kudsî ile karıştırmamalıdır.
.
Abdülcebbâr Mâzenderânî
Abdülcebbâr Mâzenderânî hazretleri fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. İran’ın Mâzenderân bölgesinde doğdu. 500 (m. 1107) senesinde Mâzenderân’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Hastalık iki kısımdır: 1- Kalp hastalıkları, 2- Bedenin normal hâlini kaybetmesi ve bozukluğu. Her birinin tedâvisi vardır.
Kalp hastalığının tedâvisi: Bu, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdikleri ile olur. Bunun başka yolu yoktur. Çünkü kalplerin ıslâhı ve iyiliği ancak, Allahü teâlâyı tanımak, O’nun mübârek isimlerini, sıfatlarını, fiillerini, emir ve yasaklarını bilmekle olur. Yine kalplerin salâhı; Allahü teâlânın rızâsını ve sevgisini başkalarına tercih etmek, O’nu her şeyden önde tutmak ile olur. O’nun yasak ettiği ve gazâbına sebep olan şeylerden sakınmakla olur. Kalblerin sıhhati ve hayat sahibi olması ancak bununla mümkün olur. Bunlar ise sâdece Resûlullah efendimiz vasıtasıyla elde edilir. Bedenin tedâvisi ile alâkalı tedâvi şekillerinin tamamı, Resûlullah efendimiz tarafından bildirilmemiştir. Bunların bir kısmı bildirilmiştir. Böyle bildirilenlerin, hak ve doğru olduğuna i’tikâd etmek lâzımdır. Şayet şifâ elde edilmezse; bunun ya hastada yahut ilâçta bulunan bir mâniden dolayı olduğunu kabul etmelidir.
Diğer tedâvi usûlleri ihtisas sahiplerine bırakılmıştır. Resûlullah efendimiz, insanları Allahü teâlâya davet eden bir hidâyet rehberi olarak gönderildi. Ümmetine, Allahü teâlânın râzı olduğu ve beğendiği şeyleri beyân edip, onların yapılmasını emretti. Gazâbına ve azâbına sebep olan şeyleri de beyân etti ve onların yapılmasını yasakladı. Ümmetine, daha önceki peygamberlerin haberlerini ve onların ümmetleri ile olan hâllerini haber verdi. Âlemin yaratılışını, insanların şakî ve saîd olmalarını ve bunların sebeplerini beyân eyledi. İyilerin Cennete, kötülerin Cehenneme gideceğini bildirdi.
Kalbin ıslâhı olmadan bedenin ıslâhı faydasızdır. Hattâ zararlıdır bile. Fakat, kalp ıslah olduğu hâlde bedenin sıhhati yerinde olmazsa, bunun zararı kalbin bozuk olması hâlindeki zararından daha hafiftir. Çünkü bedende bozukluk olduğu zaman, dünyevî bir zarar meydana gelir. Bu ise geçicidir. Fakat peşinden Cennette devamlı nimetlere kavuşulur. Kalpteki bozukluk böyle değildir. Maazallah bu ebedî azâba sebep olabilir.
.
Ebû Avane Vasıtî
Ebû Avane Vasıtî hazretleri Tebe-i tâbiînin meşhur hadis hafızlarındandır. 92 (m. 710) yılında Irak’ta Vâsıt’ta doğdu. Tâbiînin büyüklerinden Hasan-ı Basrî ve İbn-i Sîrîn'in sohbetlerinde bulundu ve onlardan hadis rivayet etti. 176 (m. 792)’de Basra'da vefat etti. Buyurdu ki:
Eshâb-ı kirâmdan Huzeyfe diyor ki: Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) ileride hâsıl olacak fitnelerden sordum. Çünkü, bunların şerrine yakalanmaktan korkuyordum. Zararlı şeyden sakınmak, faydalı şeye kavuşmaktan daha mühimdir. Buradaki fitne, insanlar arasında karışıklık
demektir. Haram işlemenin yayılması da fitne ise de, bunu sormaya lüzum yoktur. Çünkü haramlar bellidir. (Yâ Resûlallah, biz, Müslüman olmadan önce kötü kimselerdik. Allahü teâlâ, Senin şerefli vücudun ile, İslâm nîmetini, iyilikleri bizlere ihsân etti. Bu saadet günlerinden sonra, yine kötü zaman gelecek mi?) dedim. (Evet gelecek!) buyurdu. (Bu şerden sonra, hayırlı günler yine gelir mi?) dedim. Yine (Evet gelir. Fakat, o zaman bulanık olur) buyurdu. Yâni, bu zamanda, iyilik kötülükle karışık
olur. Kalbler, ilk zamanlarda olduğu kadar sâf ve tertemiz olmaz. Îtikadların sahih, amellerin sâlih ve idarecilerin adaletleri, birinci asırdaki gibi olmaz. Kötülükler, bid'atler, her tarafa yayılır. İyiler arasına kötüler, sünnetler arasına bid'atler karışır.(Bulanıklık ne demektir?) dedim. (Benim sünnetime uymayan ve benim yolumu tutmayan kimselerdir. İbâdet de yaparlar. Günah da işlerler) buyurdu. Hayır da yaparlar, şer de yaparlar. Bid'at işlerler. (Bu hayırlı zamandan sonra, yine şer olur mu?) dedim. (Evet. Cehennemin kapılarına çağıranlar olacaktır. Onları dinleyenleri Cehenneme atacaklardır) buyurdu. (Yâ Resûlallah! Onlar nasıl kimselerdir?) dedim. (Onlar da, bizim gibi
insanlardır. Bizim gibi konuşurlar) buyurdu. Yâni âyet ve hadis okuyarak, vaaz ve nasihat ederler. Fakat kalblerinde hayır ve iyilik yoktur. (Onların zamanlarına yetişirsek, ne yapmamızı emredersin?)
dedim. (Müslümanların cemaatine ve hükûmetine tâbi ol) buyurdu. (Müslüman cemaati ve Müslüman hükûmeti yoksa, ne yapalım?) dedim. (Bir kenâra çekil. Aralarına hiç karışma. Ölünceye kadar, yalnız yaşa!) buyurdu.
.
Fahreddîn İbnü'l-Mâristâniyye
ahreddîn İbnü'l-Mâristâniyye Hanbelî fıkıh âlimidir. 541 (1146)’da Bağdat'ta doğdu. Annesi bir hastanede mâristâniyye (hemşire) olduğu için İbnü'l-Mâristâniyye diye tanındı. Bağdat'ta meşhur âlimlerden fıkıh tahsil ettikten sonra "Dâr’ül-ilm" adında mektep açarak talebe yetiştirdi. Tiflis Emîrine elçi olarak gönderilen İbnü'l-Mâristâniyye, Bağdat'a dönüşü sırasında 599 (m. 1203)’de Nahcıvan'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Nikâh, evlenmek için yapılan akit yani sözleşme demektir. Kur'an-ı kerim, nikâh yapmayı emretmektedir. Nisâ sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Helâl olan kadınlardan nikâh ediniz!) ve yirmiüçüncü âyetinde meâlen, (Onları sahiplerinin izni ile nikâh ediniz!) ve Nûr sûresinin otuzikinci âyetinde meâlen, (Zevci olmayanlarınızı nikâh edin!) buyuruldu. Hadis-i şerifte de, (Nikâh, ancak şâhitlerle olur) ve (Nikâhlanın, çoğalın! Kıyâmet günü, ümmetlere karşı sizinle övüneceğim) ve (Nikâh yapmak, benim sünnetimdir. Sünnetimi terk eden benden değildir) buyuruldu. Âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler ve icmâ'ı ümmet, nikâhın meşru olduğunu, ibâdet olduğunu bildiriyorlar.
Nikâhsız evlenmek haramdır. Nikâh lâzım olduğuna önem vermeyen kâfir olur. Evlenmek sünnet-i müekkededir. Bâzan farz olur. Zulüm, işkence yapmak korkusu olunca, mekruh olur. Nikâh, iki Müslümanın, mâzî olan [geçmiş zaman bildiren] kelime söylemesi ile yapılır. Meselâ, beni zevceliğe al deyince, seni zevceliğe aldım demekle olur. Mehir parasını konuşmak nikâhın sahih olması için şart değil ise de, nikâhtan sonra zevcin zevcesi isteyince muaccel mehri hemen ödemesi lâzım olur. Bunun için, nikâh yapılırken, muaccel ve müeccel mehirlerin miktârları tesbît edilir. Bir kâğıda yazılıp, dâmâd ve mevcut iki şâhit imzalayıp zevceye teslim edilir. Bu iki mehrin miktârlarının toplamı on dirhem yâni yedi miskal gümüş kıymetinden az olmaz.
Bir erkeğin, annelerini, kızlarını, kız kardeşlerini, halalarını, teyzelerini, kardeşinin kızlarını, ne kadar uzak olursa olsunlar nikâh etmesi ebedî haramdır. Nesepten haram olan bu yedi kadın, süt ve zinâ sebebi ile de haramdırlar. Kayınvâlideyi ve bunun annelerini ve gelini ve üvey kızı ve üvey anneyi nikâh etmek de ebedî haramdır. Müslüman erkeğin, ehl-i kitap kadın ile yâni Yahudi ve Hıristiyan dîninde olup, bir mahlûka ülûhiyyet sıfatı isnâd etmeyen kadını nikâh etmesi câizdir.
.
Muhammed Zerkânî
Muhammed Zerkânî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 1055 (m. 1645) senesi Mısır’da Zerkân köyünde doğdu. 1122 (m. 1710)’da, Kâhire’de vefât etti. Zerkânî’nin Şerh-ül-Mevâhib adlı eserinden bazı bölümler:
Tıbb-ı Nebevi: Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Eshâbından bir kimse hasta olsa, onu görmeye giderdi. Hattâ kâfirlerin hastasını da ziyâret ederdi.
Hadîs-i şerîfte; “Hastaları ziyâret ediniz” buyurulmuştur.
İbn-i Battal; “Bu hadîs-i şerîfteki emir, farz-ı kifâye ve ziyâret edenle ziyâret edilen arasında yakınlık, sevgi ve muhabbetin meydana gelmesine teşvik içindir” demektedir.
Taberî’den şöyle nakledilir: “Bereketi ve manevî yönden faydası umulan kimsenin hasta ziyâreti daha mühimdir. Çünkü hasta, böyle kimselerden fayda görür.”
Ka’b bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu:“Hastayı ziyâret eden kimse (hastanın ziyâretine giderken) Allahü teâlânın rahmetine dalar. Hastanın yanına oturduğu zaman, rahmet onun (bütün vücudunu) kaplar.”
Taberî eserinde bu hadîs-i şerîften hemen sonra; “Ziyâret eden kimse hastanın yanından kalktığı zaman, geldiği yere dönünceye kadar rahmet içerisinde bulunur” hadîs-i şerîfini de yazdı...
Bu hadîs-i şerîfler hasta ziyâreti yapan kimsenin ziyârete giderken, hastanın yanında kaldığı müddet içerisinde ve dönerken Allahü teâlânın rahmeti içerisinde bulunduğunu ifâde etmektedir.
Diğer bir hadîs-i şerîfte şöyle buyuruldu: “Hastaya yüzünün iyi göründüğünü ve buna benzer kalbini rahatlatacak şeyleri, hastalık sırasında pek çok ecir ve sevâba kavuştuğunu, hastalığın günahlara kefâret olduğunu hatırlatmalıdır.”
Bu hadîs-i şerîfte çok mühim ve kıymetli bir tedâvi usûlü bildirilmektedir. Bu ise hastanın gönlünü rahatlatıcı, moralini düzeltici sözlerle, hastalığın giderilmesine veya hafiflemesine yardımcı olmaktır. Hastanın gönlünü rahatlatacak, hastalık sebebiyle bozulan moralini düzeltecek, onu neşelendirecek sözlerle hastaya yardımcı olmak pek kıymetli bir tedâvi usûlüdür. Çünkü ziyâretçilerin bu çeşit sözleri hastanın moralini düzeltir. Hastaların kendisini sevenlerin ziyâreti ile zindeleştikleri, kendilerini iyi hissettikleri çok görülmüştür.
.
Şeyhülislâm Zekeriyyâ Ensârî
Şeyhülislam Zekeriyyâ Ensârî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 826 (m. 1423)’de Mısır’da Senîke’de doğdu. 926 (m. 1520)’de Kâhire’de vefât etti. Bir şiirinin tercümesi şöyledir:
“İlâhî! Günahım çok. Senin kapından başka gidecek kapım yok. İlâhî! Ben günahkâr kulunum, ne ilmim var, ne amelim. Senden başka yardımcım yok. İlâhî! Hatâlarımı azaltmam için bana yardım eyle. İlâhî! Ben hatâ ve kusurlarımdan dolayı senden çok hayâ ediyorum, ilâhî! Günahlarım yedi derya gibi pek çoktur. Fakat senin affın yanında onlar azıcık bir damla gibi kalır, ilâhî! Eğer senin affının genişliğine ve kerîm olduğuna dâir ümidim olmasa idi, benden meydana gelen hiçbir hatâya sabır ve tahammül edemezdim, ilâhî, Hâşimî kabilesinden olan habîbin Muhammed aleyhisselâmın hürmeti için, beni azâbından kurtar. Çünkü ben senin azâbından çok korkuyorum. Lütfunla ve güzel affın ile bana muâmele eyle. Son nefeste bana lütuf ve ihsân eyle.”
Zekeriyyâ Ensârî hazretleri buyurdu ki: “Dînî hayâ, Allahü teâlânın yapılmasını yasakladığı buyrukları içinde bulunur. Kişinin bu yasakları yapmaktan duyacağı utanç, dînî utançtır. Tabîi veya nefsî hayâ ise, yapılıp yapılmamasında kişinin kendi reyine bırakılan husûslardır. Meselâ kişinin kendisine yakışmayan elbise ile sokağa çıkması, şahsî ve nefsî arzulara dayanan bir çeşit utanç duygusudur.”
“Kelimenin yerini hakkıyla vermeden, o kelimeyi kullanmamalısınız. Zira söz, yayından çıkan bir oka benzer! İnsandan yerinde olmayan bir söz çıkarsa, insan ona mahkûm, söz insana hâkim olur.”
“Ey oğlum! Şunu bil ki, eski sâlih kişiler açlık yoluyla dillerine hâkim olurlardı. Şimdi evliyâ olan fakirlerin elinde ve yolunda yetişmeyen kimseler, bu yolu da bir çıkmaza soktular. Ey evlâdım! Bu yolu ehlinden öğrenmelisin.”
“Beni kınayan bir kimse, benim tattığım zevki ve aşkı tatmış olsaydı, benimle birlikte âşık olurdu. Ne yazık ki, benim tattığımı tatmamıştır.”
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî yine şöyle anlatır: “Şeyhülislâm Zekeriyyâ ile birlikte kitap okurken, bazan başına bir ağrı gelirdi. O zaman gözlerini kapatıp şöyle derdi: 'İlimle şifâ bulmaya niyet ettim...' Gözünü açar, başındaki ağrı ve sızı derhal geçerdi. Bana da bu duâyı okumamı tenbîhledi. Ben de başım ağrıdığı zaman; 'İlimle şifâ bulmaya niyet ettim' deyince ânında başımın ağrısı geçerdi."
.
Ebû Abdullah Zehebî
Ebû Abdullah Zehebî hazretleri fıkıh, hadîs ve târih âlimidir. Aslen Diyarbakır-Silvan’dandır. 673 (m. 1274)’de Şam’da doğdu. 748 (m. 1348)’de Mısır’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kabir ziyâret eden kimse kabre varınca; “Esselâmü aleyküm yâ ehle dara kavmin mü’minîn. Ve innâ inşâallahü an karibün biküm lâhıkûn” der. Yâsîn-i şerîf okur. Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bir kimse, kabristandan geçerken, onbir kerre İhlâs sûresi okuyup, sevâbını meyyitlere hediye ederse, kendisine ölüler adedince sevap verilir.” Meyyiti ziyâret, onu hayâtında iken ziyâret gibidir. Ziyâret eden yüzünü meyyitin yüzüne döner. Ziyâret ettiği zât büyük bir zât olup, dünyâda iken kendisini ziyâret ettiğinde huzûrunda nasıl duruyorsa o edeb ile durur. Hayâtında iken, huzûrunda bulunduğunda edebe riâyetle biraz uzakça oturuyorsa, kabrini ziyâret ederken, yine aynı şekilde hareket eder. Ziyâret ettiği kimse ile, ünsiyeti, yakınlığı çok olup, beraber oturuyor, yakınında bulunuyor idiyse ziyâret ânında da o şekilde yakın oturabilir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bir kimse tanıdığının kabri yanından geçerken selâm verirse, meyyit bunu tanır ve selâmına cevap verir.”
Tavâli’ul-envâr kitabında diyor ki: “Tefekkür ile ve kendinden evvel vefât etmiş olan akraba ve dostlarının hâlinden ibret alarak kabir ziyâreti yapmak, katı kalpleri yumuşatmakta pek faydalıdır. Bu sebeple kabir ziyâretini çok yapmak lâzımdır. Enes (radıyallahü anh), Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem); “Yâ Resûlallah! Biz mevtalarımız (ölülerimiz) için sadaka veriyoruz. Onlar nâmına (sevâbı onlara olmak üzere) hac yapıyoruz. Onlara duâ ediyoruz. Bu yaptıklarımız onlara ulaşır mı?” diye suâl edince, Resûlullah (aleyhisselâm); “Evet. Onlara ulaşır ve bunlardan dolayı sevinirler” buyurdu.
Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre, bir kimse amelinin sevâbını, ölü veya diri başka bir kimseye hattâ birçok kimseye verebilir. Bu sevaplar taksim edilmeksizin kendilerine hediye olunanların hepsine ayrı ayrı olarak gider ve hediye edenin sevâbında da bir eksilme olmaz. İnsanın; namaz, oruç, hac, sadaka, Kur’ân-ı kerîm okumak, zikir ve daha başka iyiliklerini meyyitlere hediye etmesi çok faydalıdır. Bu iyilikler meyyite ulaşır ve ona fayda verir.
.
Şihâbüddîn Zübeydî
Şihâbüddîn Zübeydî hazretleri Hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 812 (m. 1409)’da Yemen’in Zebîd beldesinde doğdu. 893 (m. 1488)’de Zebîd’de vefât etti. En meşhur eseri olan Tecrîd-i Sarih; hadîs-i şerîf kitablarının en meşhûru Sahîh-i Buhârî’nin muhtasarıdır. Bu kitabındaki bazı hadis-i şerifler:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlâ üç şeyi sizin için iyi görmedi. Birincisi dedikodu, ikincisi çok soru sormak, üçüncüsü malı zayi etmek.” (insanın, kendisine lâzım olmayan şeyleri konuşması, lüzumsuz yerlerde malını harcaması, bilinmesine ihtiyâç duyulmayan mevzûlarda soru sorması iyi görülmemiştir.)
Resûlullah efendimiz şöyle buyurdular: “Doğruluğa sarılınız. Çünkü doğruluk, hayra, hayır ise Cennete götürür. Şüphesiz, kişi doğru söyler ve Allahü teâlânın katında sıddîk diye yazılır. Yalandan sakınınız. Çünkü yalan, kötülüğe, kötülük ise Cehenneme götürür. Kişi yalan söyler ve Allahü teâlânın katında çok yalancı diye yazılır.”
İbrâhim bin Meysere şöyle rivâyet etti: “Bir Arabî Resûlullah efendimizin yanına gelmişti. Onun gençliği, kuvveti ve zindeliği Eshâb-ı Kirâmın (radıyallahü anhüm) pek hoşuna gitti. Eshâb-ı Kirâm, 'Keşke bu gençliği, bu kuvveti ve zindeliği Allah yolunda harcasa idi' dediler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz 'Sâdece düşmanla muharebe eden mi Allah yolundadır? Ana-baba, çoluk ve çocuklarının ve kendisinin iffetini korumak için çalışan kimse de Allah yolundadır' buyurdu."
Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdular ki: “Helâl de belli, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında şüpheliler vardır. Bunları çok kimse bilmez. Şüpheli şeylerden kim sakınırsa, ırzını (yani şerefini ve namusunu), dînini muhafaza etmiş olur. Her kim şüpheli şeylere düşerse, harama düştü demektir. Böyle bir kimse, yasaklanmış olan korunun etrâfında sürüsünü otlatan bir çobana benzer ki, o çobanın o koruya girmesi pek yakındır. Dikkat ediniz! Her melîkin böyle bir korusu vardır. Allahü teâlânın yeryüzündeki koruları haram kıldığı şeylerdir.”
Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu: “Müjdeler olsun o kimseye ki, kendi kusurları, insanların kusurlarını araştırmaktan kendisini alıkoymuştur.”
.
Bîçâre Abdullah Efendi
Bîçâre Abdullah Efendi Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir. 1068 (m. 1657)’de İstanbul’da vefât etti. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin talebelerinden Ahmed Efendi’den ilim ve tasavvuf yolunun edebini öğrendi. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanların methetmelerine, övmelerine kavuşmak arzusundan çok sakının. Zira çok tehlikelidir. O, tam uçurumun kenarıdır. O, ateşle oynamaktır. Allah korusun bir an gaflet, insanı ebedî saâdetinden mahrûm eder.”
“Az bir şekilde şüpheli olan şeylerden sakınmak, çok amel etmekten; az bir tevâzu sahibi olmak, nefsin istemediği birçok ibâdeti yapmaktan daha sevaptır.”
“Alçak gönüllü olmanın alâmetleri şunlardır: Söyleyen kim olursa olsun, hak sözü kabûl etmek. Fakîr, garip olan kimselere de yumuşaklıkla muâmele etmek. Rütbe itibariyle küçük olanlara şefkatli olmak. Kendisine karşı yapılan hatâ ve kusurlara tahammül edip, öfkelenince sabretmek, her an Allahü teâlâyı hatırlamak. Zenginlere karşı vekarlı olmak. Cenâb-ı Haktan gelen her şeye rızâ göstermektir.”
“Sâdık olmanın alâmetleri: Sözü ile kalbinden geçenlerin aynı olması. Söz verdiği gibi hareket etmesi, işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapması. Dünyaya düşkün olmayıp, makam, mevki peşinde koşmaması, Nefsin isteklerini yapmaması, mühim olan işleri hemen yapıp, mühim olmayanları sonraya bırakması. Âhıreti, dünyaya tercih etmesidir.”
“Öyle bir tevekkül sahibi olmalıdır ki, Allahü teâlânın, kendisi için ezelde takdîr ettiği şeyden başka, başına hiçbir şeyin gelmeyeceğine gözüyle görür gibi inanmalıdır.”
“Allahü teâlâya olan muhabbetin alâmetleri: Dünyâda huzûrlu olduğu halde, âhıreti arzu etmek. Sıhhatli olduğu halde ölümü istemek. Allahü teâlâyı çok anmak, bununla rahatlamak ve bundan zevk almak. Cenâb-ı Haktan gelen dertleri ve belâları ni’met bilip, bunlara sabretmek sevinmektir.”
“Dünyaya aldanmaktan çok sakınınız. Burası, yolcu konağı gibi geçicidir. Bugün buradayız. Belki yarın, belki daha önce göç edeceğiz. Burada bir an evvel azığımızı tamamlayalım. O kadar çabuk olalım ki, konuşmaya vaktimiz kalmasın. Konuşmayı âhirete bırakalım.”
“Kalbinde dünya hırsı bulunan bir kimsenin ilmi, Hazreti Abdullah İbni Abbâs’ın ilmi kadar olsa, o kimse, insanlar için zararlıdır. Çünkü onun kendisine hayrı yoktur. Başkalarına nasıl olsun?..”
.
Kayserili Zeynelâbidîn Efendi
Kayserili Zeynelâbidîn Efendi Anadolu evliyâsının büyüklerindendir. 750 (m. 1349)’da Medîne-i münevverede doğdu. Nesebi, Hazreti Ali’ye “radıyallahü anh” ulaşmaktadır. 817 (m. 1414) yılında Kayseri’de vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Ölümü bir tabağa koyup çarşıda satsalardı, âhıret ehli, başka bir şeye bakmayıp onu satın alırdı.” “Cehennemliklerin amellerini işleyip; sonra da Cenneti istemek büyük ahmaklıktır.” “Tövbeden sonraki bir günah, tövbeden önceki yetmiş günahtan daha çirkindir. Kalb ve beden hastalıklarımız için en iyi ilâç, günahı terk etmektir.” “Kim ibâdet etmekle Allahü teâlâya kulluk yaparsa, Allahü teâlâ da ona Cennetiyle ikramda bulunur. Kim, günahları terk etmekle Allahü teâlâya itaat ederse, Allahü teâlâ da onu Cehenneme sokmayarak ikramda bulunur.” “Allahü teâlâdan yardım iste ki seni başkasına muhtaç etmesin.” “Hiç kimse Allahü teâlâdan daha gani (zengin) değildir. Ve sen, O’na herkesten daha çok muhtaçsın.” "Eğer ölmek elimde olsaydı, İslâmiyeti hakkıyla seviyorken ölmeyi arzu ederdim. Lâkin ölüm benim elimde değildir.” “Akıllı insan, her hâl-ü kârda başkasından bir şey istemekten uzak durur. Çünkü başkasından bir şey istemeye yönelmek, insanın içinde, aşağılık duygusunu doğurur.” “En sabırlı insan, sırrını başkasından gizleyendir.” “İşlerinde bir bilene danışan, pişman olmaz.”
Süfyân-ı Sevrî anlattı: Mis’ar bin Kedâm’a: “Bir kimsenin gelip, senin ayıp ve kusurlarını sana söylemesini ister misin?” dedi. O da, “Eğer onlarla beni ayıplarsa, bunu istemem. Fakat bana nasîhat ederse, bunu isterim.”
“Akıllı insan, her işinde yumuşak olur. Aceleyi ve hafifliği terk eder. Allahü teâlâ, yumuşaklığı sever. Yumuşaklıktan nasîbi olmayanın ise, hayırdan nasîbi yoktur.” “Aceleciliğin sonu pişmanlıktır.” “Aceleci kimsenin övüldüğü, sinirli kimsenin sevinçli olduğu, asil kimsenin hasedci (kıskanç) olduğu, aç gözlü kimsenin zengin olduğu, dilsiz kimsenin dostu bulunduğu görülmemiştir.”
“İnsana lâyık olan, kendisine hediye verildiği zaman onu kabul etmesi, geri çevirmemesi, teşekkür etmesi, karşılığında gücünün yettiği kadar bir şeyle mukâbelede bulunmasıdır.” “Hediye, sevgi meydana getirip, kin ve düşmanlığı giderir.”
.
Osman Zeyla’î
Osman Zeyla’î hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin meşhûrlarındandır. Kızıldeniz'in Habeşistan sahilinde Zeyla kasabasında doğdu. Kâhire’ye gelip ders ve fetvâ verdi. 743 (m. 1343)’de Mısır’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Bu zamanda insanların çoğu namâz kılmakta gevşek davranıyor. Tumânînete ve ta’dîl-i erkâna ehemmiyyet vermiyorlar. Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (En büyük hırsız, kendi namâzından çalan kimsedir) buyurdu. "Yâ Resûlallah! Bir kimse, kendi namâzından nasıl çalar?" diye sordular. (Namâzın rükü’unu ve secdelerini tam yapmamakla) buyurdu. Bir defa da buyurdu ki: (Rükûda ve secdelerde, belini yerine yerleştirip biraz durmayan kimsenin namâzını Allahü teâlâ kabûl etmez). Resûlullah efendimiz bir kimseyi namâz kılarken, rükûunu ve secdelerini tamam yapmadığını görüp, (Sen namâzlarını böyle kıldığın için, Muhammed'in “aleyhissalâtü vesselâm” dîninden başka bir dinde olarak ölmekten korkmuyor musun?) buyurdu. Yine buyurdu ki: (Sizlerden biriniz, namâz kılarken, rükûdan sonra tamâm kalkıp, dik durmadıkça ve ayakta, her uzuv yerine yerleşip durmadıkça namâzı tamâm olmaz.) Bir kere de buyurdu ki: (İki secde arasında dik oturmadıkça, namâzınız tamâm olmaz.)
Bir gün Resûlullah efendimiz birini namâz kılarken, namâzın ahkâm ve erkânına riâyet etmediğini, rükûdan kalkınca, dikilip durmadığını ve iki secde arasında oturmadığını görüp, buyurdu ki: (Eğer namâzlarını böyle kılarak ölürsen, kıyâmet günü, sana benim ümmetimden demezler.)
Bir başka yerde de buyurdu ki: (Bu hâl üzere ölürsen, Muhammedin “aleyhisselâm” dîninde olarak ölmemiş olursun). Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Altmış sene, bütün namâzlarını kılıp da, hiçbir namâzı kabûl olmayan kimse, rükû ve secdelerini tam yapmayan kimsedir.)
Zeyd ibn-i Vehb “rahmetullahi teâlâ aleyh” birini namâz kılarken rükû ve secdelerini tam yapmadığını gördü. Yanına çağırıp, "ne kadar zamândır böyle namâz kılıyorsun?" dedi. "Kırk senedir" deyince, "sen kırk senedir namâz kılmamışsın. Ölürsen Resûlullah efendimizin dîni üzere ölmezsin" dedi.
Cemâ’at ile namâz kılarken safları düz yapmaya da dikkat etmelidir. Saftan ileride ve geride durmamalıdır. Herkes, bir hizâda durmaya çalışmalıdır..
.
Zeyd bin Hasen
Zeyd bin Hasen el-Yemenî hazretleri, Şafiî âlimlerindendir. 458 (m. 1066)’da Yemen’de doğdu. 528 (m. 1134)’de vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:
Büyük günahların ilki, Allahü teâlâya şirk koşmak olup, günahların en büyüğüdür, iki kısma ayrılır. Birincisi; Allahü teâlâya ortak koşmak ve taşa, ağaca, Güneş'e, Ay'a, peygambere, yıldıza veya Allahü teâlâdan başka herhangi bir şeye tapmak ve ibâdet etmektir. Bu, Allahü teâlânın Nisa sûresi yüzonaltıncı âyet-i kerîmesinde zikrettiği en büyük şirktir.
Allahü teâlâ, yine Mâide sûresinin yetmişikinci âyet-i kerîmesinde meâlen;“Meryem’in oğlu Mesih (Îsâ) muhakkak Allahın kendisidir diyenler, and olsun kâfir olmuşlardır.
Hâlbuki Mesih şöyle demişti:
(Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allaha kulluk edin. Zira kim Allaha şirk koşarsa, ona Allah Cennetini haram etmiştir ve barınacağı yer de Cehennemdir. Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur) buyuruyor. Bu mevzûda âyet-i kerîmeler çoktur. Kim Allahü teâlâya şirk koşar, sonra müşrik olarak ölürse, ebedî olarak Cehennemde kalır. Allahü teâlâya îmân eden ve mü’min olarak vefât eden kimse, Cehennemde azap görse bile, Cennet ehlidir.
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bir gün üç defa; “Büyük günahların en büyüğünü size bildireyim mi?” buyurdu. Eshâb-ı Kirâm; “Evet bildir yâ Resûlallah!” dediler. Resûlullah efendimiz; “Allahü teâlâya şirktir, ana ve babaya ezadır” buyurdu. Yine bir hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Helak edici şu yedi şeyden sakınınız.” Resûlullah efendimiz, Allahü teâlâya şirk koşmayı bu yedi şeyin başında saydı. Resûlullah efendimiz diğer bir hadîs-i şerîfte; “Kim dînini değiştirirse, onu hemen öldürünüz” buyurdu. Şirkin ikincisi, amellerde olan riyadır. Allahü teâlâ, Kehf sûresinin yüzonuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onlara de ki; ben de ancak sizin gibi bir insanım. Ama, bana Rabbimin tek bir ilâh olduğu vahiy olunmuştur. Rabbine kavuşmak isteyen bir kimse, ancak sâlih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın” buyurdu. Yani, ameli ile kimseye gösteriş yapmasın demektir. Resûlullah efendimiz; “Küçük şirkten korununuz!” buyurunca, Eshâb-ı Kirâm; “Küçük şirk nedir?” diye sordular. “Riyadır” buyurdu.
.
Zeynüddîn-i Hâfî
Zeynüddîn-i Hâfî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Tasavvufta Halvetiyye yolunun kollarından olan Zeyniyye yolunun kurucusudur. 757 (m. 1356)’da Horasan’da bulunan Hâf beldesinde doğdu. 838 (m. 1435)’de Hirat’ta vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Kim ibâdet etmekle Allahü teâlâya kulluk yaparsa, Allahü teâlâ da ona Cennetiyle ikramda bulunur. Kim, günahları terk etmekle Allahü teâlâya itaat ederse, Allahü teâlâ da onu Cehenneme sokmayarak ikramda bulunur.”
“Allahü teâlâdan yardım iste ki seni başkasına muhtaç etmesin.”
“Hiç kimse Allahü teâlâdan daha gani (zengin) değildir. Ve sen, O’na herkesten daha çok muhtaçsın.”
“Eğer ölmek elimde olsaydı, İslâmiyeti hakkıyla seviyorken ölmeyi arzu ederdim. Lâkin ölüm benim elimde değildir.”
“İhlâs, ameli kusurlardan temizlemektir.” “Dînî ve ahlâkî bir vazîfeyi îfâ etme fırsatını elden kaçırmak, ölümden daha zordur.”
“İbret alınacak hâdiseler pekçok, bunlardan ibret alanlar ise çok azdır.” “Allahü teâlâyı sevdiğin kadar, herkes seni sever. Allahü teâlâdan korktuğun kadar, herkes senden korkar. Allahü teâlâya kulluk ettiğin miktarda, herkes sana yardımcı olur.”
“Evliyânın sohbetine kavuşan sâdık bir kimse, her şeyi unutur. Her an Allahü teâlâ ile olur.”
“Dünyâ sevgisini terk etmek gayet zordur. Ama Cennete kavuşmak için, dünyâyı terk etmek lâzımdır.”
“Dünyâ kendisini terk etmezden evvel dünyâyı terk eden, kabre girmeden evvel orası için hazırlanan, Allahü teâlâya kavuşmazdan evvel rızâsına kavuşan kimse, çok akıllıdır.”
“Dünyâ ekin yeri, insanlar da sanki ekindir. Ölüm, bu ekinleri biçen oraktır. Azrail (aleyhisselam) harman sahibi, mezar da harman yeridir. Cennet ve Cehennem ise ekinlerin durumuna göre konulacağı ambar gibidir. İnsanların da bir kısmı Cennete ve bir kısmı da Cehenneme gideceklerdir.”
“En çok sevindiğim ve sevdiğim şey, Allahü teâlânın bana ihsân ve ikram ettiği îmân ni’metidir. En çok korktuğum şey ise, onun benden gitmesidir.”
“Para akreptir. Panzehirin yoksa, onu eline alma! Çünkü seni sokar ve öldürür. Paranın panzehiri, helâl yoldan kazanıp, meşru olan yere sarf etmektir.”
“Allahü teâlâya itaat etmek, bir hazîneye benzer. Bu hazinenin anahtarı duâ, anahtarın dişleri de helâl lokmadır.”
.
Ebü’l-Hasen Ali bin Hüseyin
Ebü’l-Hasen Ali bin Hüseyin hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 681 (m. 1282)’de Musul’da doğdu. 755 (m. 1354)’de orada vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Günahların zararlarından bazısı şunlardır:
1- Günahlar sebebiyle ilimden mahrûm olur. Çünkü ilim bir nûrdur. Allahü teâlâ onu kulun kalbine koyar. Bu nûr, kulun Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınabilmesini temin eder. Günahlar ise, bu ilim nûrunu söndürür. İlim nûrunun sönmesi ise, ya kulun o ilimden bir şey anlamaması sûretiyle o ilimden mahrûmiyetine, yahut tahsil ettiği ilmin faydasını görmemeye sebep olur. Hattâ tahsil ettiği ilim, her iki dünyada da o kimse için zararlı olur... İmâm-ı Mâlik bir gencin zekâsının ve anlayışının parlaklığını çok beğendi. Bunun üzerine ona; “Allahü teâlânın kalbine attığı nûru, günah işlemek sûretiyle söndürme!” buyurdu. İmâm-ı a’zam hazretlerinin talebelerinden Vekî bin Cerrah’a, bir talebesi ezberlemekte zorluk çektiğinden bahsetti. O da, günahları terk etmesini tavsiye ederek; “İlim bir nûrdur. Allahü teâlâ nûrunu âsî olana (günah işleyenlere) vermez” buyurdu.
2- Günah, insanı helâl rızıktan mahrûm eder. İnsan kazansa bile, günah işlemesi sebebiyle bereketini göremez.
3- Günah işleyen kimse, kalbinde bir yalnızlık hisseder. Bu sebeple o kimse ibâdetlerini yapsa bile onlardan lezzet alamaz. Vehîb İbni Verd’e; “Günah işleyen kimse, yaptığı ibâdetin tadını duyar mı?” diye sorulunca; “Hayır ne o, ne de günaha yönelen kimse, ibâdetin tadını duymaz” buyurdu.
4- Kişi işlediği günah sebebiyle, kalbinde hissettiği bir zulmet (karanlık) bulunur. Kalbindeki bu zulmet, günahlarla beslendikçe ve kuvvetlendikçe, o kimsenin şaşkınlığı da artar. Neticede bid’atleri, dalâlet olan ve onu helake götüren işleri yapmaya başlar. Fakat o kimse bunun farkında olmaz. Kalbindeki zulmet o derece kuvvet bulur ve çoğalır ki, bu durum yüzüne akseder. Bunu basiret sahibi herkes görür.
5- Günah işleyen kimse, işlerinde zorluklarla, mânilerle karşılaşır. Bir ise başladığı zaman önüne bir mâni çıkıverir veya yapacağı işler ona zor gelir. Bir işi yaparken onda yorgunluk ve isteksizlik meydana gelir. O işi yapmaya muvaffak olamaz.
.
Abdullah bin Adiyy
Abdullah bin Adiyy hazretleri hadîs hafızı (yüzbin hadîs-i şerîfi râvileriyle ezbere bilen) ve fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. 277 (m. 890)’da İran’da Cürcan’da doğdu. İlim öğrenmek için birçok şehri dolaşmıştır. 365 (m. 976)’da Cürcan’da vefât etti. Onun bildirdiği hadîs-i şerîflerde Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyorlar:
“Her kılın altında bir cünüplük vardır. (Yani, kıl bulunan bedenin bütün görünen kısmı, cünüplük mahallidir.) O halde, vücuttaki bütün kılların altını yıkayınız. Vücudu kir ve benzeri şeylerden temizleyiniz.” (Vücutta yapışık bulunan bir şey, suyun geçmesine mâni olursa, cünüplük gitmez.)
Resulullah efendimiz bir hadis-i kudside buyuruyor ki: "Bir kul günah işledi ve: 'Ya Rabbi günahımı affet!' dedi. Hak teala da: 'Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.' Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: 'Ey Rabbim günahımı affet!' der. Allahü teala hazretleri de: 'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.' Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: 'Ey Rabbim beni affeyle!' der. Allahü teala da: 'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muaheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!' buyurdu."
Resulullah efendimiz buyurdular ki: "Benî İsrailde birbirine zıt maksat güden iki kişi vardı: Biri günahkârdı diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Abid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: 'Vazgeç!' derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, 'vazgeç' dedi. Öbürü: 'Beni Allahla baş başa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?' dedi. Diğeri: 'Vallahi Allah seni mağfiret etmez.' Veya: 'Allah seni cennetine koymaz!' dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabbül-aleminin huzurunda bir araya geldiler. Allahü teala hazretleri ibadette gayret edene: 'Sen benim elimdekine kaadir misin?' dedi. Günahkâra da: 'Git, rahmetimle cennete gir!' buyurdu. Diğeri için de: 'Bunu ateşe götürün' diye emretti. Ebu Hüreyre (radıyallahü anh) der ki: "(Adamcağız Allahın gazabına dokunan münasebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, ahiretini de heba etti."
.
Ebû Bekr Cüzcânî
Ebû Bekr Cüzcânî hazretleri kelam ve Hanefî fıkıh âlimlerindendir. Horasan’da Cûzcân'da doğdu. İlk tahsilinden sonra Bağdad’a giderek zamanın büyük âlimlerinden fıkıh ve kelam dersi aldı. Ebû Nasr İyâdî ile Ehl-i sünnet itikadı mezheb imamlarından Ebû Mansûr Mâtüridî hazretleri, Cûzcânî’nin en meşhur talebeleridir. Cûzcânî hazretleri, dokuzuncu yüzyılın ikinci yansında vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlânın birinci emri (Îman) etmektir. Birinci yasak ettiği şey de (Küfür)dür. Îman demek, Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın son Peygamberi olduğuna inanmaktır. Allahü teâlâ, Ona emirlerini ve yasaklarını Arabî olarak (Vahy) etmiştir. Yâni bir melek vâsıtası ile bildirmiş, O da bunların hepsini insanlara anlatmıştır. Allahü teâlânın Arabî olarak bildirdiklerine (Kur'an-ı kerim) denir. Kur'an-ı kerimin hepsi yazılı kitaba (Mıshaf) denir. Kur'an-ı kerim, Muhammed aleyhisselâmın sözü değildir. Allah kelâmıdır. Hiç bir insan öyle düzgün söyleyemez. Kur'an-ı kerimde bildirilenlerin hepsine (İslâmiyet) denir. Hepsine inanan insana (Mümin) ve (Müslüman) denir. Birini bile beğenmemeye, îmansızlık, yâni (Küfür) denir.
Kıyâmete, cinnin, meleklerin var olduklarına, Âdem Peygamberin, bütün insanların babası olduğuna ve ilk Peygamber olduğuna inanmak, yalnız kalb ile olur. Bunlara, (Îtikat) ve (Akâid) bilgileri denir. Beden ile ve kalp ile yapılacak ve sakınılacak şeylere ise, hem inanmak, hem de yapmak veya sakınmak lâzımdır. Bunlara (Şeriat) bilgileri denir. Bunlara inanmak da îman olur. Bunları yapmak ve sakınmak, (İbâdet) olur. Niyet ederek şeriate uymaya (İbâdet) yapmak denir. Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına (Ahkâm-ı ilâhiyye) denir. Emredilenlere (Farz), yasak edilenlere (Haram) denir.
Görülüyor ki, ibâdetlerin, vazîfe olduğuna inanmayan, önem vermeyen (Kâfir) olur. Bunlara inanıp da, yapmayan kâfir olmaz. Buna (Fâsık) denir. İslâm bilgilerine îman edip de, elinden geldiği kadar yapan mümine, (Sâlih Müslüman) denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmak için, şeriate uyan ve bir mürşidi seven Müslümana (Sâlih) denir. Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmış olana (Ârif) veya (Velî) denir. Başkalarının da, bu sevgiyi kazanmalarına vâsıta olan velîye (Mürşid) denir. Bu mübârek, seçilmiş insanların hepsine (Sâdık) denir. Bunların hepsi sâlihdir.
.
Karamânî Kemaleddin Efendi
Karamânî Kemaleddin Efendi Osmanlı fıkıh âlimlerindendir. Aslen Karaman’lıdır. 920 [m. 1514] vefât etti. Vikâye hâşiyesinde buyuruyor ki:
Hanefî mezhebinde, namazın sünnetleri şunlardır:
Misvâk kullanmak. İftitâh tekbîrinde ve vitrin kunût tekbîrinde, erkekler ellerini kulaklarına, kadınlar omuz berâberine kaldırmak. İftitâh ve kunût tekbîrlerinde, avuçlarını kıbleye teveccüh ettirmek. Kıyâmda sağ elin baş ve ince parmaklarını sol elin bileğine bağlamak. Kadınlar, sağ elini sol elinin üzerine koymak. Erkekler göbeğinin altına ve avretler göğsü berâberinde bağlamak. Her namazın evvelki rekâtında -imam olsun, cemaat olsun, yalnız olsun- (Sübhâneke) okumak. İmâm ve yalnız kılan, her evvelki rekâtta, Sübhânekeden sonra, E'ûzü okumak. İmam ve yalnız kılan, cümle rekâtlarda, Fâtiha-i şerifenin evvelinde, Besmele-i şerife okumak. İmâm (Veled- dâllîn) deyince, imam ve cemaat ve yalnız kılan, kendisi Fâtiha-i şerifeyi bitirince, -yavaşçacık- [âmîn] demek. Kıyâmdan rükû'a inerken tekbîr almak. Rükûda ellerini dizlerinin üzerine koyup, parmaklarını açmak. Rükûda üç kere (Sübhâne rabbiyel'azîm) demek. Rükûda beli ile başı bir hizâda olmak. İmâm ve yalnız kılan, rükûdan kalkarken, (Semi'allahü limen hamideh) demek. Cemaat ile ve yalnız kılan, rükûdan kalktıktan sonra, (Rabbenâ lekelhamd) demek. Kıyâmdan secdeye inerken, (Allahü ekber) demek. Secdede üç kere (Sübhâne rabbiyela'lâ) demek. Birinci secdeden kalkarken, (Allahü ekber) demek. İnerken, (Allahü ekber) demek.
Secdede, el parmaklarını bitiştirmek. Erkekler secdede dizlerini yere koyup, uyluklarını karnından ayırmak ve hâtunlar uyluklarını karnına yapıştırmak. İkinci secdeden kalkarken, (Allahü ekber) demek. Erkekler, sağ ayağını dikip, sol ayağının üzerine oturmak. Kâde-i ahîrede, salevât duâsını okumak. Sağına ve soluna selâm verirken, başı çevirmek. Tehiyyâtta, elleri dizlerinin ucuna berâber tutup, parmaklarını kendi hâline bırakmak. Secdede ellerini ve ayak parmaklarını kıbleye çevirmek. Secdeye varınca, ellerini kulaklarının hizâsında tutmak. Yedi âza üzerine, secde kılmak. Dört rekât olan farzların son rekâtlarında yalnız Fâtiha-i şerife okumak. Sünnet-i şerife üzere, ezan-ı Muhammedî okumak. Cemaat ile olsun veya yalnız olsun, farzlarda erkekler ikâmet eylemek.
.
Alâüddîn Haskefî
Alâüddîn Haskefi hazretleri Osmanlı fıkıh âlimlerindendir. 1021 (m. 1612)’de Haskef’de doğdu, 1088 (m. 1677) de vefât etdi. (Batman’ın Hasankeyf ilçesine eskiden kısaca "Haskef" derlerdi) Şam Müftüsü idi. En büyük eseri (Dürr-ül-muhtâr) kitâbıdır. Bu kitabında buyuruyor ki;
Kur’ân-ı kerîm okuduktan, duâ ettikten ve ders ve vaazlardan sonra (Sübhâne rabbike) âyet-i kerîmesini okumak, İslâm memleketlerinde yapılagelen bir sünnettir. Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Kıyâmet günü, bol bol sevâba kavuşmak isteyen, her toplantı sonunda, Sübhâne rabbike âyetini sonuna kadar okusun!)
Ebû Saîd-i Hudrî “radıyallahü anh” diyor ki: (Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” namâzda, selâm vereceği zaman, Sübhâne rabbike âyetini okurdu.)
Abdullah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ” buyurdu ki: (Resûlullah efendimiz namâzda, selâm vermeden evvel, Sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini okurdu).
Abdullah ibni Zeyd bin Erkam, babasından işiterek diyor ki: (Resûlullah efendimiz buyurdu ki; (Bir kimse namâz sonunda, üç defa Sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini okursa, yetişir miktârda sevâba kavuşur.)
Ebû Saîd-i Hudrî “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Resûlullah efendimiz namâzdan selâm verince, Sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini okurdu). Yine Ebû Saîd-i Hudrî “radıyallahü anh” buyurdu ki: Resûlullah efendimiz namâzdan selâm verince, üç defa Sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini okurdu).
İbni Hibbân, Ebû Şa’bîden alarak diyor ki: (Resûlullah efendimiz buyurdu ki, (Kıyâmet günü büyük ölçeklerle, bol sevâb kazanmak isteyen kimse, bir meclisten kalkınca Sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini okusun!)
Bu çeşitli hadîs-i şerîfler gösteriyor ki, Resûlullah efendimiz bu âyet-i kerîmeyi okurken ve ümmetine tavsiye buyururken, Kur’ân-ı kerîmdeki şeklini değiştirmemiş, hep (Sübhâne rabbike) demiştir. (Sübhâne rabbinâ) dediği işitilmemiştir. O hâlde, bu âyet-i kerîmeyi (Sübhâne rabbinâ) şekline sokmak, Kur’ân-ı kerîme el uzatmak olduğu gibi, sünnet-i seniyyeye de tecâvüz etmek, çok çirkin bir hareket olur.
İslâm âlimleri hadîs-i şerîflere bakarak, ibâdetlerden ve toplantılardan sonra, (Sübhâne rabbike) âyet-i celîlesini okumayı âdet buyurmuş ve kitâblarında bildirmişlerdir.
.
Şeyh Abdülhalim Efendi
Şeyh Abdülhalim Efendi İstanbul evliyâsından olup, Halvetiyye yolunun Ramazaniyye kolunu kuran Ramazan Mahfî Efendinin oğludur. Babasının vefâtından sonra yerine geçti. Fakat kısa süre sonra 1617 yılında vefât etti. Kabri, Kocamustafaşa'da Ramazan Efendi Câmiinin yanındaki babasının türbesinin arkasında bulunan küçük kabristandadır. Bir sohbetinde buyurdu ki:
İslâm âlimi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine [yanî İslâmiyyete] tâbi olan, sımsıkı sarılan ve zâhir ve bâtın bid’atlerden kaçınan ve selef-i sâlihînin i’tikâdında olan kimsedir. Gavs-üs-sekaleyn Abdülkâdir-i Geylânî ve Şeyh-ül-islâm Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin doğru olan i’tikâdında olur. Fıkıh bilgilerinden zarûrî lâzım olanları bilir. İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerinin, (Minhâc-ül-Âbidîn) ve (Kimyâ-yı saadet) kitâbları gibi tasavvuf yolundakilerin yazdığı ahlâk kitâblarını ve tesavvuf büyüklerinin hâllerini ve sözlerini bildiren kitâbları okur. Bu kitâbları okumak, kalbin tasfiyesi ve tezkiyesi için çok fâidelidir.
İslâm âlimi, dünyâya düşkün olmaz ve dünyâya düşkün olanlarla birlikte bulunmaz. İslâmiyyetin bildirdiği iyi işleri yapar. Çalıştıklarının dünyâdaki ve âhıretdeki karşılığını yalnız Allahtan bekler. Ondan başka kimseden bir şey beklemez. Kur’ân-ı kerîmi çok okur. Evliyânın kalblerine gelen feyzlerden, ma’rifetlerden nasîb almıştır. Her işinde tevbe, inâbet, zühd, vera’, takvâ, sabır, kanâ’at, tevekkül ve rızâ yolunu tutar. Onu görenler Allahü teâlâyı hâtırlar. Dünyâ düşünceleri kalbinden kaçar.
(Çeştiyye) yolunun büyükleri ile birlikte bulunan sâdık bir kimsede zevk, şevk, harâret, rahatlık, yalnızlık, yani dünyâya düşkün olanlardan uzaklaşmak hâsıl olur.
(Kâdirî) yolunun büyükleriyle berâber bulunmak, kalbde safâ hâsıl eder. Rûhlar ve melekler âlemi ile bağlılık hâsıl olur. Geçmiş ve gelecek şeylerden çoğu kendisine bildirilir.
(Nakşibendî) yolunun büyükleri ile berâber olanda huzûr ve cemiyyet ve yâd-i dâşt ve dünyâya şuûrsuzluk ve Allahü teâlânın cezbeleri hâsıl olur. Kalbine, rûhuna birçok şeyler ihsân edilir. İslâm âlimi müceddidî ise, bütün latîfelerinde keyfiyyetler, hâller, safâ ve letâfet ve nûrlar, sırlar hâsıl olur. Bu söylediklerimiz hâsıl olmazsa, sâdık olan tâlib, hakîkî âlime kavuşamadığı için ne kadar âh etse yeridir.
.
Ebu Hâtim Hanzâlî
Ebu Hâtim Hanzâlî hazretleri hadis hafızıdır. 195'te (810) İran’da Rey şehrinde doğdu. Orada hadis tahsiline başladı. Daha sonra çeşitli ilim merkezlerini dolaşarak Ahmed bin Hanbel ve Buhârî başta olmak üzere birçok âlimden ders aldı. 277 (m. 890)’da Rey’de vefat etti. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Câbir bin Abdullah Ensârî’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” “Uğursuzluk nedir?” diye sorulduğunda: “Kötü ahlâktır” buyurdular. Meymûn bin Mihrân’ın (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlânın indinde en büyük günah, kötü ahlâktır. Çünkü onun sahibi, bir günahtan çıkar, diğer bir günaha başlar.”
Âişe vâlidemizin (radıyallahü anhâ) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Her günahın tövbesi vardır. Fakat, kötü ahlâk sahibi böyle değildir. O, bir günahtan tövbe eder, sonra ondan daha kötü bir işe başlar.”
Abdullah ibn-i Ömer’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kim dünyâda içki içerse, âhıretin içkisinden (içeceğinden) mahrûm kalır.”
Ebû Mûsâ Eş’arî’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “İblîs, ordusunu Müslümanlara gönderir. 'Hanginiz bir kimseyi saptırırsa, ona taç giydireceğim' der. Onlar dönünce, birisine 'Sen bugün ne yaptın?' der, o da 'Kişi ile kardeşi arasına düşmanlık koydum' deyince, İblîs, 'Onun tekrar sulh olmasına vesile olacak bir şeyi yaptırma' der. Diğerine 7Sen ne yaptın?' deyince o, 'Ben de birisine hanımını boşayıncaya kadar yanında kaldım' der. Şeytan: 'Ona tekrar evleneceği bir şeyi yaptırmazsın' der. Diğerine, 'Sen ne yaptın?' der. 'İçki içirinceye kadar onunla beraber idim' der. İblîs; 'Onu içkiden vazgeçirecek bir şeyi yaptırma.' Diğerine, 'Sen ne yaptın?' der, o da 'Zinâ yaptırıncaya kadar onun yanında kaldım' der. Ona da önceki yaptığı tenbîhi yapar. Diğerine, 'Sen ne yaptın?' der. 'Bir kimse ile birisini öldürünceye kadar beraberdim' der. Yine ona öncekiler gibi söyler.”
Fadl bin Abbâs’ın bildirdiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “İçkiden sakın, çünkü o, her kötülüğün anahtarıdır.”
.
Abdullah bin Muhammed İbâdî
Abdullah bin Muhammed İbâdî hazretleri hadis âlimidir. 698 (m. 1299)’da doğdu. 765 (m. 1363)’de Medîne-i münevverede vefât etti. Naklettiği bazı Hadis-i şerifler:
Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yola çıkmak isteyene şu duâyı okurlardı: “Allahü teâlâ seni rahmet ve himâyesine alsın, takvâyı sana azık etsin, günahlarını bağışlasın ve nerede olursan ol, yönünü hayra çevirsin.”
“Vefâtımdan sonra beni ziyâret eden, sağlığımda ziyâret etmiş gibidir.”
“Yalnız beni görmek maksadıyla ziyâretime gelenler, Allahü teâlânın izniyle şefaatimi hak etmişlerdir.”
“Cennet bahçelerinde eğlenmek isteyenler, Allahı çok zikretsinler.”
Resûlullah efendimize “Hangi amel daha faziletlidir?” diye sorduklarında şöyle buyurdular: “Dilin, Allah Allah derken ölmendir.”
“Lâ ilahe illallah diyenler için mezarlarında vahşet (yalnızlık), mahşer meydanında dehşet yoktur. Sûr’un üflenmesi ânında, başlarındaki toprakları nasıl silkeleyerek kalktıklarını sanki görür gibiyim. Hüznü bizden gideren Allaha hamd ederiz. Muhakkak ki, bizim Rabbimiz, son derece mağfiret edici (gafûr) ve şekûrdur (iyiliklerin mükâfatını verendir).”
“Kim herhangi bir kitapta benim üzerime salevât-ı şerîfe getirirse, yanî salevât-ı şerîfeyi kitaba yazarsa, ismim orada kaldığı müddetçe, melekler o kişi için istiğfar ederler.”
“Abdestli olarak uyuyan kişinin rûhu Arş’a yükselir.”
“Îmân, üçyüzotuzüç yoldur. Bu yollardan birine girip şehâdet ile Allaha ulaşan kimse, Cennete girer.”
“Allah katında en faziletli namaz, akşam namazıdır. Misâfir ve mukîm hakkında aynıdır, değişmez. Onunla gündüz namazı sona erer ve gece namazı başlar. Kim akşamın farzını kıldıktan sonra iki rek’at sünnet kılarsa, Allahü teâlâ ona Cennette iki köşk inşâ ettirir. Dört rek’at kılan kimsenin ise, yirmi veyahut kırk senelik günahı bağışlanır.”
“Gece namazına devam edin; zîrâ bu sizden önceki sâlihlerin ibâdeti, Allaha yakınlık ve günahlara kefâret olup, insanı bedenî hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.”
“Yemekten evvel elleri yıkamak yoksulluğu, yemekten sonra yıkamak ise, günahları giderir.”
“Üç haslet kendisinde bulunmadıkça kişinin imânı kemâl bulmaz: Kızdığı vakit hiddeti kendisini haktan ayırmamak, memnuniyeti vaktinde bâtıla girmemek, gücü yettiği vakit hakkı olmayan şeyi almamaktır.”
.
Kadızâde Şemseddin Efendi
Kadızâde Şemseddin Efendi Osmânlı şeyhülislâmlarının onaltıncısıdır. 918'de tevellüd, 988 [m. 1580] senesinde vefât etti. Fethül-kadîr tekmilesi, “Namaz” bahsinde buyuruyor ki:
Bir uzvundaki dertten dolayı uygun oturamayan kimse, istediği gibi oturur. Oturabilmek için, ayaklarını kıbleye karşı uzatabilir. Bir yerini yastığa veyâ başka şeye dayar. Yâhut, bir kimse tutarak düşmesine mâni olur. Yüksek bir şeyin üstüne oturup îmâ ile kılması câiz değildir.
Ayakta duramayan veyâ zarar gören, başı dönen kimse, farzları da, secde ettiği yerde oturarak kılar. Rükû için eğilir. Secde için, başını yere koyar. Duvara, değneğe, insana dayanarak, biraz ayakta durabilenin, ayakta tekbîr alması ve o kadarcık ayakta okuması farzdır.
Alnında ve burnunda birlikte özür olup başını yere veya böyle sert bir şey üzerine koyamayan, ayakta durabilse bile, yere oturarak îmâ ile kılar. Yani rükû için biraz eğilir. Secde için, rükûdan daha çok eğilir. Secde için, kendisi veya başkası, yerden bir şey kaldırıp, yüzünü bunun üstüne koyması tahrîmen mekrûhtur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir hastayı ziyâret etti. Bunun, eli ile yastık kaldırıp, üzerine secde ettiğini görünce, yastığı aldı. Hasta, odun kaldırarak bunun üstüne secde etti. Odunu da aldı ve (Gücün yeterse, yere secde et! Yere eğilemezsen, yüzüne bir şey kaldırıp, bunun üzerine secde etme! Îmâ ederek kıl ve secdede, rükü’dan daha çok eğil!) buyurdu. Kaldırılan şey üzerine secde ederken, rükûdakilerden çok eğilirse, îmâ ile kılmış olur. Namâzı sahîh olur. O hâlde, eli ile bir şey kaldırmak lüzumsuzdur. Bir şeye dayanarak veya bir kimsenin tutması ile de, yerde oturamayan hasta, sırt üstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye uzatır. Başı altına yastık koyar. Yüzü kıbleye karşı olur. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rükû ve secdeleri, başı ile îmâ eder. Böyle de îmâ edemeyen aklı başında bir hasta, bir günden çok namâzını kılamazsa, hiçbirini kazâ etmez.
Semâvî bir sebep ile, yani elinde olmayarak, meselâ hastalık ile veya baygın yâhut secde, rekat sayılarını unutacak kadar dalgın olarak, beşten fazla namâzını kılamıyan da böyledir.
.
Ebu Bekr Hazrecî
Ebu Bekr Hazrecî hazretleri Tâbiîn'in meşhur hadis âlimlerinden olup, 36 (m. 656) yılında doğdu. Ensarın Hazrec koluna mensuptur. Eshab-ı kiramın bazılarından fıkıh dersleri almış, hadis-i şerif rivayet etmiştir. Emevi halifesi Süleyman bin Abdülmelik onu Medine'ye vali ve kadı olarak tayin etmiştir. 120 (m. 738)’de vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” şöyle anlatmıştır:
Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bana Ramazân ayının zekâtını korumamı emir buyurdu. Bir gece bir kimse gelip, o zekât malından alırken onu yakaladım. Seni Resûlullah efendimizin huzûruna götürürüm, dedim. Beni salıver, bir daha gelmem. Bu işi çoluk çocuğum çok muhtaç olduğu ve çok fakîr olduğum için yaptım, dedi. Ben de acıyıp salıverdim. Sabâhleyin Resûlullah efendimizin huzûruna gittim. Ey Ebâ Hüreyre! Dün geceki esîrini ne yaptın, buyurdu. Yâ Resûlallah! Annem, babam sana fedâ olsun. Çoluk çocuğum muhtaç ve çok fakîrim, dedi. Ben de acıyıp serbest bıraktım, dedim. Resûlullah efendimiz o yalan söyledi, yine gelecek, buyurdu... Onu gözetledim. Geldi ve yakaladım. Sen beni serbest bırak, bir daha gelmem demedin mi, diye sordum. Bu defa beni serbest bırak, sana birkaç kelime öğreteyim. Onlardan çok fayda görürsün, dedi. Onlar nelerdir, dedim. Yatacağın zamân Âyet-el kürsîyi başından sonuna kadar oku. Allah seni muhâfaza eder ve şeytân sana yaklaşamaz, dedi... Sabâhleyin Resûlullah efendimizin huzûruna gittim. Yine sordu. Durumu aynen anlattım.
Bunun üzerine buyurdu ki:
“O yalancı olduğu hâlde doğru söylemiş.” Sonra, "Onun kim olduğunu biliyor musun?" diye sordu. "Hâyır bilmiyorum" dedim. "O şeytân aleyhilla’ne idi" buyurdu.
Abdullah İbni Abbâs’tan “radıyallahü anhüma” rivayet edilir: Resûlullah efendimiz, Cafer-i Tayyar “radıyallahü anh” şehid olduktan sonra buyurdu ki: “Bir gece Cafer-i Tayyar yanıma geldi. Yanında melek vardı, iki kanatlı idi. Kanatlarının uçları kana boyanmış idi. Yemen’deki Bîşe denilen vadiye gidiyorlardı.” İbn-i Adî’nin hazret-i Ali bin Ebî Tâlib’den haber verdiği hadis-i şerifte; “Cafer bin Ebî Tâlib’i meleklerin arasında gördüm. Bîşe ahâlisine yağmur geleceğini müjdeliyorlardı” buyuruldu.
.
Muhammed bin Abdullah
Muhammed bin Abdullah hazretleri Şâfiî hadis âlimlerindendir. 749 [m. 1348] senesinde vefât etti. İmâm-ı Begavî’nin (Mesâbîh) kitâbına ek ve açıklamalar yaparak (Mişkât-ül-Mesâbîh) adını verdiği kitâbı meşhurdur. Bu kitabında buyuruyor ki:
İmâm-ı Müslim’in "Sahih"inde yazılı hadis-i şerifte Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: (Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.) Yine Müslim'de bildiriliyor ki: Âişe'ye, (Yumuşak davran! Sertlikten ve çirkin şeyden sakın! Yumuşaklık insanı süsler. Çirkinliğini giderir) buyurdu. Müslim'deki hadis-i şerifte, (Yumuşak davranmayan, hayır yapmamış olur) buyuruldu. Buhârî'deki hadis-i şerifte, (İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır) buyuruldu. İmâm-ı Ahmed ve Tirmüzî’nin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Kendisine yumuşaklık verilen Müslüman kimseye dünya ve âhiret iyilikleri verilmiştir) buyuruldu. İmâm-ı Ahmed, Tirmüzî, Hâkim ve Buhârî’nin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Hayâ, îmandandır. Îmanı olan Cennettedir. Fuhuş, kötülüktür. Kötüler Cehennemdedir) buyuruldu.
İmâm-ı Ahmed ve Tirmüzî’nin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Cehenneme girmesi haram olan ve Cehennemin de onu yakması haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösteren Müslümandır) buyuruldu. Ahmed ve Tirmüzî ve Ebû Dâvud’un bildirdikleri hadis-i şerifte, (Yumuşak olanlar ve kolaylık gösterenler, burnuna yuları takılmış deve gibidir. Yürütmek istenirse, hayvan ona uyar. Taşın üzerine oturtmak istenirse, hayvan oraya oturur) buyuruldu. Buhârî'deki hadis-i şerifte, (Kızdığı zaman istediğini yapabilecek Müslüman bir kimse, kızmazsa, Allahü teâlâ kıyâmet günü onu herkesin arasından çağırır. Cennette istediğin yere git der) buyuruldu.
Bütün kitaplarda yazılı olan hadis-i şerifte, bir kimse Resûlullahdan nasihat isteyince, (Kızma, sinirlenme!) buyurdu. Birkaç kere sorunca, hepsine de (Kızma, sinirlenme!) buyurdu. Tirmüzî ve Ebû Dâvud’un bildirdikleri hadis-i şerifte, (Cennete gidecek olanları haber veriyorum, dinleyiniz! Zayıftırlar, güçleri yetmez. Bir şey yapmak için yemin ederlerse, Allahü teâlâ, bu Müslümanların yeminlerini, muhakkak yerine getirir. Cehenneme gidecek olanları bildiriyorum, dinleyiniz! Sertlik gösterirler. Acele ederler. Kendilerini üstün görürler) buyuruldu.
.
Alaaddin Bağdâdî
Alaaddin Bağdâdî hazretleri Şâfiî fıkıh ve tefsîr âlimidir. [678] de Bağdâd’da doğdu, 741 [m. 1340] senesinde Halep’te vefât etti. (Hâzin) tefsîrini yazmışdır. (Tefsîr-i Hâzin)] kitâbında diyor ki:
Takdîr, ezelde Levh-i mahfûzda yazılmıştır. Sonradan bir şey yazılmaz. Yani, Levh-i mahfûzda olacak değişiklikler ve ömürlerin artması ve kısalması da, ceffelkalem [yani ezelde] yazılmıştır ki, buna kazâ-i muallak denir. Allahü teâlânın kaderi, yani ezelde ilmi nasıl ise, Levh-i mahfûzdaki değişiklikler, ona uygun olur.
Ka’bül-ahbâr buyurdu ki:
Ömer “radıyallahü anh” daha yaşamak isteseydi, yaralanınca, duâ ederdi. Zîrâ onun duâsı elbette kabûl olur, dedi. İşitenler şaşırıp, nasıl böyle söylüyorsun, Allahü teâlâ meâlen, (Ecel, bir ân gecikmez ve vaktinden önce gelmez) buyurdu, dediklerinde, (Evet, ecel hâzır olduğu vakit gecikmez. Fakat, ecel hâsıl olmadan önce, sadaka ile, duâ ile, amel-i sâlih ile, ömür uzar. Zîrâ Fâtır sûresinde meâlen, (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması hep yazılıdır) buyurulmaktadır) dedi. Her sene, Şabân ayının onbeşinci Berât gecesinde o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfûzda yazılır. Öldürülen kimsenin eceli, münkatı’ değildir. Yani, o ânda, ömrü ortadan kesilmiş değildir. Ehl-i sünnete göre, öldürülen kimsenin, o ânda eceli gelmiştir. Ömrü ortadan kesilmemiştir. Herkesin eceli bir tânedir... Dâvud aleyhisselâmın yanına iki kişi gelip, birbirinden şikâyet etdi. Dinleyip karâr verip giderken, Azrâîl “aleyhisselâm” gelip, (Bu iki kişiden, birincisinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti, fakat ölmedi) dedi. Dâvud “aleyhisselâm” şaşırıp, sebebini sorunca, (İkincisinin bir akrabâsı vardı. Buna dargın idi. Bu gidip, onun gönlünü aldı. Bundan dolayı, Allahü teâlâ, buna yirmi yıl ömür takdîr buyurdu) dedi.
Müslümân olan akrabâyı ziyâret çok lâzımdır. Dargın, kinli ise de, vazgeçmemelidir. Akrabâsı gelmezse de, giderek veya hediye, selâm göndererek yoklamaktan vazgeçmemelidir. Allahü teâlâ, Müslümân olan ve sâlih olan akrabâyı ziyâreti emrediyor. Söylediğimiz gibi hareket ederek, bu emir yapılmış olur.
.
Yusuf Mahdum
Yusuf Mahdum hazretleri Azerbaycan’da yaşamış büyük velîlerdendir. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra Seyyid Yahyâ Şirvânî’ye talebe oldu ve yüksek mertebe ve mârifetlere kavuştu.1485 (H.890) senesinde Şirvan’da vefât etti. Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki:
Biliniz ki, şu dört şey tasavvufun esaslarındandır:
1- Bu yolda yürümek arzusunda bulunan bir sâlik, aç ve fakir olsa da, hâlinden şikâyetçi olmamalı, dışarıdan tok ve hâli vakti yerinde görünmelidir.
2- Fakirleri maddî ve mânevî olarak doyurmalıdır.
3- Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmetlere şükredemediği, O’na lâyık ibâdet yapamadığı ve âkıbetinin nasıl olacağını bilemediği için, dâimâ üzgün bir hâlde bulunmalı, fakat başkalarını üzmemek için dışarıdan çok neşeli, mesud ve memnun görünmelidir.
4- Kendisine eziyet ve sıkıntı verenleri affetmeli; insanlara karşı lüzumlu olan nezâket ve sevgiyi her zaman göstermelidir...
Ra'd sûresinin yirmiikinci âyetinde meâlen: (Onlar, şu kimselerdir ki, Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler. Namazlarını dosdoğru kılarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve âşikâr infâk eder, verirler. Kendilerine kötülük yapanlara, iyilik ederler. O müminler için [amellerine karşılık] âhiret saadeti ve rahat vardır) buyurulmuştur.
Allahü teâlâ hadis-i kudsîde: (Ey Âdemoğulları! Bir kimse benim kazama râzı olmaz ve benim tarafımdan gelen belâlara sabretmez, verdiğim nîmetlerime Şükretmez, ihsân ettiğim dünya nîmetlerine kanaat etmezse, başka bir Rab arasın. Ey Âdemoğlu! Bir kimse benim belâma sabrederse, benden râzı olmuş olur, yâni rubûbiyyetimi tasdik etmiş olur) buyurdu.
“Tasavvuf büyükleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyükleridir. Bunlar, Kitâb ve Sünnet ile amel ederler. Hak üzere olmanın iki şâhidi vardır. Biri suverî diğeri mânevîdir. Suverî olan; emir ve yasakları yerine getirmek sûretiyle İslâm dînine uymak, Resûlullah efendimizin ahlâkına uymak sûretiyle ahlâkını güzelleştirmektir. Mânevîsi ise; hocanın, talebeyi suverî mertebesine çıkardıktan sonra, Resûl-i ekreme teslim etmektir. Hoca, talebesini bâzan rûhânî bâzan cismânî terbiye eder.”
.
Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî
Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri Hindistan’ın büyük tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 1702 (H.1114)’de Delhi’de doğdu. İslami ilimlerde tahsilini tamamladıktan sonra Mazhâr-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe oldu ve büyük derecelere kavuştu. 1762 (H.1176)’da Delhi şehrinde vefât etti. Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî buyurdu ki:
“Namaz şu üç şeyden ibârettir.
1) Allahü teâlânın azametini ve büyüklüğünü düşünerek, kalbin hudû ve huşû hâlinde olması,
2) Dilin, Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını, büyüklüğünü söylemesi. Kulun hudû ve huşû üzere olması, Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını, celâlini, ifâde etmesi hâlinde en yüksek şeklidir.
3) Âzâları, bu huşû ve hudû hâline göre bulundurmak, ona göre hareket etmek.
Namaz kılmak lezzeti bir müminde yerleşince, artık o kimse Allahü teâlânın nûruna dalar. Namaz o kimsenin hatâ ve günâhlarına kefâret olur. Çünkü iyilikler, kötülükleri yok eder. Allahü teâlâyı tanımak için namazdan daha faydalı bir şey yoktur. Bilhassa namaz, kalp huzûru ve ihlâs ile kılınırsa çok kıymetli olur. Nefsin akl-ı selîme itâat etmesi husûsunda namazdan daha faydalı bir şey yoktur.”
“Zekât, bereketi çoğaltır. Gazâb-ı ilâhîyi söndürür. Feyz ve bereketin gelmesine sebep olur. Âhirette cimriliğin sebep olduğu azâbı def eder.”
“Bir gün bir fakir benden bir şey istemişti. O fakir zarûret içinde kıvranıyordu. Kalbime gelen ilhâm bana, o fakire ihtiyâcı olan şeyi vermemi emrediyor, dünya ve âhirette pekçok ecir ve mükâfâtı müjdeliyordu. Nihâyet o fakire istediği şeyi verdim. İlhâm yoluyla bana vâdedilen şeye gerçekten şâhid oldum. O gün yaptığım bu iyiliğin karşılığını gördüm.”
“İnsanın nefsi bazen taşkınlık yapar. Bu sebeple insan, şehvetine, arzu ve isteklerine uyar. İnsanın nefsini böyle işlerden muhâfaza etmesi için bâzı çârelere başvurması gerekir. Oruç bu hususta en güzel çâredir.”
“Mal sevgisi ve cimrilik, insana zararlı olur. Asıl maksattan uzaklaştırır. Bu ise insanı sıkıntıya düşürür, mânen rahatsız eder. İnsanın mal sevgisinden ve cimrilikten kurtulması ancak yanındaki çok sevdiği şeyleri fakirlere vermeye kendini alıştırmakla olur."
.
Fadlullah Burhanpûrî
Fadlullah Burhanpûrî hazretleri Hindistan’da yaşamış olan İslam âlimlerindendir. 1029 (m. 1620)’da Burhanpûr’da vefat etti.
Tuhfetü'l-mürsele adlı eserinde şöyle yazmaktadır:
Her gün beş kere namaz kılmak, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde emredilmiştir. Ahzâb sûresinin yetmişikinci (72) âyet-i kerimesinde meâlen, (Şüphe yok ki, biz, emaneti göklere ve yere ve dağlara sunduk. Onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Ondan korkup titrediler. Onu insan yüklenerek, nefislerine zulmettiler. Sonunu bilemediler) buyuruldu. [Beydâvî tefsîrinde diyor ki: Bu âyet-i kerime, önceki âyette vadedilen saadetin büyüklüğünü bildiriyor. Önceki âyette meâlen, (Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uyanlar, dünyada ve ahirette saadete kavuşurlar) buyuruldu. Bu emirler ve yasaklar, emanete benzetiliyor. Emaneti yerine vermek lazım olduğundan, ibadetleri yapmanın lüzumu bildirilmiş olmaktadır. Âlimler arasında, bu emanet, akıldır ve İslamiyettir diyenler oldu. Çünkü, aklı olan kimse, İslamiyete uyar]. Bu emanete ister akıl densin, ister ruh denilsin, âyet-i kerime, ibadetleri yapmanın, beş vakit namaz kılmanın önemini bildirmektedir. Nisâ sûresinin ellisekizinci (58) âyetinde meâlen, (Ey iman edenler! Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne itaat ediniz!) buyuruldu. Allahın Resûlü, âyet-i kerimedeki emanet kelimesini, ibadet olarak anlamış, onun için, beş vakit namaz kılmayı emretmiştir.
Allahın Resûlüne itaat etmek isteyenlerin, beş vakit namaz kılmaları lazımdır. Namaz kılmak istemeyenler ne derse desinler, Müslümanlar beş vakit namaza çok önem vermelidir.
Tefsir kitaplarında diyor ki:
Abdullah ibni Abbâs (radıyallahü anh) hazretlerine sordular: Beş vakit namazı emreden âyet-i kerime, Kur'an-ı kerimin neresindedir? Cevabında: Rûm sûresinin onyedinci ve onsekizinci âyetlerini oku, dedi. Bu iki âyet-i kerimede meâlen, (Akşam ve sabah vakitlerinde, Allahı tesbih edin. Göklerde ve yeryüzünde olanların yaptıkları ve ikindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, Allahü teâlâ içindir) buyuruldu. Akşam yapılan tesbih, akşam ve yatsı namazlarıdır. Sabah yapılan tesbih, sabah namazıdır. İkindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, ikindi ve öğle namazlarıdır. Âyet-i kerimeler, beş vakit namazı emretmektedir, dedi.
.
Ebu Cafer Nüfeylî
Ebu Cafer Nüfeylî hazretleri hadis hafızlarındandır. 143 (m. 851)’de Urfa-Harrân’da doğdu. Mâlik bin Enes, Abdullah bin Mübarek ve Süfyân bin Uyeyne gibi âlimlerden hadis rivayet etti. Kendisinden de Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvüd Sicistânî ve daha başka muhaddisler rivayette bulundular.Ebû Cafer Nüfeylî, 234 (m. 848)’de vefat etti. Şöyle anlatır:
Câbir bin Abdullah rivâyet etti: Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Gıybetten sakınınız. Çünkü gıybet, zinâdan daha şiddetlidir.” Eshâb-ı Kirâm; “Ey Allahın Resûlü! Bu nasıl olur?” dediler. Resûlullah efendimiz:
“Kişi zinâ eder, sonra korkar, Allahü teâlâya tövbe eder. Halbuki Allahü teâlâ gıybet eden kimseyi, gıybet edilen kimse affedinceye kadar affetmez!”
Burada gıybetin, zinâdan şiddetli olması, günah husûsunda daha şiddetli olmasından değildir. Bu hadîs-i şerîfi şerhedenlerden bazısı demiştir ki: “Gıybetin, zinâdan şiddetli ve ağır olmasının sebebi, zinânın zinâ yapılanın rızasıyla olması, gıybetin ise, onun rızâsı ile olmamasıdır.”
Bazısı da, “Zinâ için günlerce uğraşmak lâzım. Bununla beraber herkes zinâ yapmaz, ama gıybet, her gün defalarca yapılan ve insanların çoğundan meydana gelen bir şey olduğundan, zinâdan şiddetlidir. Gıybet edenin, gıybetini yaptığı kimseden helâllik dilemesi lazımdır. Bu, eğer gıybet edilen, o kimsenin kendisini gıybet ettiğini biliyorsa lâzım gelir. Çünkü gıybet ettiği kimseyi üzmüştür. Eğer gıybet edilen bunu bilmiyorsa, gıybetini yaptığını ona bildirmesinin fâidesi yoktur. Sâdece tövbe ve istiğfar edilir ve gıybet edilen kimseye hayır duâ edilir. Böylece affa kavuşulur.
Hasen (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
“Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bir kimsenin dili doğru olmadıkça kendisi doğru olmaz. Kalbi doğru olmadıkça, dili doğru olmaz. Bir kimse, komşusu onun gailelerinden (kötülüklerinden) emîn olmadığı müddetçe, imânı kâmil bir mü’min olmaz”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Kimin dünyada iki dili olursa, Allahü teâlâ, kıyâmet gününde onun için ateşten iki dil yapar.”
.
Çatalcalı Ali Efendi
Çatalcalı Ali Efendi, kırküçüncü Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1041 (m. 1631) senesinde Çatalca’da doğdu. 1103 (m. 1692) senesinde Edirne’de vefât etti. Muteber fetvâ kitaplarından biri olan “Fetâvâ-i Ali Efendi” adlı eserindeki fetvâlardan bazıları şöyledir:
“Özür sahibinin abdesti, bir namaz vaktinin çıkması ile mi, yoksa namaz vaktinin girmesi ile mi bozulur?” Cevap: “Namaz vaktinin çıkması ile bozulur” (Bidâye)
“Özür sahibi olan kimse güneş doğduktan sonra abdest alsa, bu abdest ile öğle vakti çıkıncaya kadar öğle namazı, nafile ve kaza namazları kılması caiz olur mu?” Cevap: “Olur” (Bidâye)
“Yarasından dolayı özür sahibi olan bir kimse, yarasını açıp silip hiçbir şey akmaz iken abdest alsa, yine akmadan mestlerini giyse, mestleri üzerine mesh etmesi caiz olur mu?” Cevap: “Olur?” (El-Bahr-ür-râik)
“Özür sahibi olan bir kimse, başka bir şeyden dolayı abdesti bozulunca, abdest almak isterse, bu sırada özrüne sebep olan akıntı kesilse, akıntı kesik iken abdest alsa, daha sonra özrüne sebep olan yerden kan aksa abdesti bozulmuş olur mu?” Cevap: “Olur.” (Şerh-i Münyet-il-musallî lil-Halebî)
“Bu şekilde olan bir kimsenin, kanı yukarıda yazıldığı gibi aktıktan sonra, tekrar abdest almadan namaz kılsa, namazın iadesi lâzım olur mu?” Cevap: “Olur.”
“İkindi namazı kılındıktan sonra, güneşin çıplak gözle bakılabilecek şekilde kızıllaşması vaktine kadar olan zamanda, geçmiş namazların kaza edilmesine kerahet (mekrûhluk) var mıdır?”
Cevap: “Yoktur.” (Mültekâ el-ebhur)
“Özür sahibi olmayan kimselerin, özür sahibi olan bir kimseye uyup namaz kılmaları caiz olur mu?” Cevap: “Olmaz.” (Kâdîhân)
“Misâfire, (Kurban Bayramı Arife Günü sabah namazından, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar yirmiüç vakit farz namazdan sonra) teşrik tekbiri söylemek vâcib olur mu?” Cevap: “Olur.” (Mültekâ el-ebhur)
“Misâfir olan bir kimse, hâl ve vakti müsait iken sünnet-i müekkedeyi kılmak mı evlâdır, yoksa terk mi?” Cevap: “Kılmak evlâdır.” (Bezzâziyye)
“Zengin bir kadın ölünce, techiz ve tekfin masrafları kendi malından mı karşılanması lâzım olur, yoksa kocasının mı vermesi lâzımdır?” Cevap: “Kocasının vermesi lâzımdır.” (Kâdîhân)
.
Nûreddîn Zeyyâd
Nûreddîn Zeyyâd hazretleri Mısır’da yetişen Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 1024 (m. 1615)’de Kâhire’de vefât etti. Ali bin Zeyyâdî’nin Minhâc şerhine yazmış olduğu haşiyesi, âlimler arasında çok kıymetlidir. Bu eserinde buyuruyor ki:
Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmıştır. Kur’ân-ı kerîm okumak, tesbîh söylemek [yani sübhânallah demek], Resûlullaha salevât söylemek ve günâhlara istiğfâr etmek ve ihtiyâcları yalnız Allahü teâlâdan isteyerek Ona duâ etmek namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, cansızlar da namazda (Ka’de)de oturur gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmaktadır.
Namaz kılmak, mirâc gecesi farz oldu. O gece, mirâc yapmakla şereflenen, Allahın sevgili Peygamberine uymayı düşünerek namaz kılan bir Müslümân, O yüce Peygamber gibi, Allahü teâlâya yaklaştıran makâmlarda yükselir. Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne karşı edebi takınarak huzûr ile namaz kılanlar, bu mertebelere yükseldiklerini anlarlar. Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, büyük ihsânda bulunmuşlar, namaz kılmayı farz etmişlerdir. Bunun için Rabbimize hamd ve şükr olsun! Onun sevgili Peygamberine salevât ve tehıyyât ve düâlar ederiz!
İslâmiyyetin başlangıcında namâz Kudüs'e karşı kılınırdı. Beyt-ül-mukaddese karşı kılmayı bırakıp, İbrâhîm aleyhisselâmın kıblesine dönmek emrolunduğu zamân, Medîne’deki Yahûdîler kızdılar. (Beyt-ül-mukaddese karşı kılmış olduğunuz namazlar ne olacak?) dediler. Bekara sûresinin 143. âyet-i kerîmesi gelerek, (Allahü teâlâ îmânlarınızı zâyi eylemez!) meâlinde buyuruldu. Namazların karşılıksız kalmayacakları bildirildi...
Namaz, îmân kelimesi ile bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki, namazı sünnete uygun olarak kılmamak, îmânı zâyi etmek olur. Resûlullah efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, (Allahü teâlâ namazda zuhûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme râhatlık geliyor) demektir.
Bir hadîs-i şerîfte, (Yâ Bilâl “radıyallahü teâlâ anh”! Beni rahatlandır!) buyuruldu ki, (Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve namazın ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuştur) demektir.
.
Muhammed Zeytûne
Muhammed Zeytûne hazretleri Fıkıh ve tefsir âlimidir. 1081 (m. 1670) senesinde Tunus’un bir köyü olan Menistir’de doğdu. 1138 (m. 1726)’da Tunus’ta vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
“Kullarda Allahü teâlânın fiilleri tecelli eder. Bu fiillerde, ibret alan akıl için çok hikmetler vardır. Bir kısım insanlar vardır ki, sen ona iyilikte bulunursun, o da sana iyilikte bulunur. Bu, iyiliğe karşı iyilik ve mükâfattır. Bazı kimseler de vardır ki, sen ona kötülük edersin, o da sana kötülükle mukâbele etmiştir. Bunlarda hayret edecek bir husus yoktur. Fakat öyle kimseleri gördük ki, sen ona iyilik edersin, o ise sana kötülük eder. İyilikte bulunmadığın kimse ise, sana iyilikte bulunur. Ben buna çok hayret ederim. Fakat sonunda şunu gördüm: Bunlar, kalbin Allahü teâlâya bağlanmasına dâir Allahü teâlâ tarafından kulun ikâz edilmesi ve uyarılmasıdır. Bu hâdise ile Allahü teâlâ sana, senin daha önce o şahsa yaptığın iyiliğin senden değil kendisinden olduğunu, ancak görünüşte o şahsa yaptığın iyilikte senin bir vâsıta olduğunu bildirmek murâd etmiştir...
Yine aranızda daha önce hiçbir sevgi ve yakınlık bulunmayan kimseden gelen iyilik ile de Allahü teâlâ nimetin kullarından değil, kendisinden olduğunu beyân buyurmuştur...
Ey insan, bu husûsta dikkat et. Her iki hâlde de Allahü teâlânın nimetlerine ve sana iyilikte bulunan kimseye teşekkür et. Çünkü insanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmemiş olur. Sana iyilikte bulunan kimse, sana o nimetin gelmesine vesile olmuştur. Sana kötülük yapanı da zemmetme, kötüleme. Bilakis onun için hayır duâda bulun. Çünkü sana ondan gelen kötülük, senin gafletten uyanmana ve Rabbine dönüp, yönelmene sebep olmuştur. Bu, onun sana yaptığı kötülüğün sebep olduğu büyük bir nimettir. Onun için sen, bu nimetin gerçek sahibi olan Allahü teâlâya şükrettikten sonra, sana kötülük yapan kimseye de, teşekkür etmeli, onu hoş görmelisin. Bu hususta şu şiiri söyledim:
“Eğer sana, aranızda dostluk bulunmayan birisinden bir iyilik, yardım, kendisinden iyilik beklediğin bir dostundan da sana bir sıkıntı gelirse, bunu Allahü teâlâdan bir ikâz ve nasihat olarak kabul et. Çünkü, Allahü teâlâ dilediğini yapar, senin dilediğini değil.”
.
Zeyrekli Mehmed Efendi
Zeyrekli Mehmed Efendi Fâtih Sultan Mehmed Hân zamanında yetişen âlimlerdendir. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin yüksek talebelerinden olup, İstanbul’un fethinden sonra burada Semâniyye Medresesine tayin edildi. Bugün “Zeyrek” adı ile anılan semtte otururdu. Daha sonra Bursa’ya gidip Muradiye’ye yerleşti. 912 (m. 1506)’da Bursa’da vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Günahların kalpteki zararı, zehirlerin bedendeki zararı gibidir. Dünyada ve âhirette ne kadar kötülük ve hastalık varsa, hepsinin sebebi, günah işlemek ve Allahü teâlânın emirlerine karşı gelmektir. Günahların dünyada ve âhirette, kalbe ve bedene verdiği zararların büyüklüğünü ancak Allahü teâlâ bilir.
Günah işleyen kimse, insanlar arasında zelîl olur. Günah, aklı bozar. O zaman insan doğruyu yanlış, yanlışı doğru görür, insanda aklının doğruyu bulmasına yardımcı olan bir nûr vardır. Günahlar ise insandaki bu nûru söndürür. Günahlar ni’metin gitmesine, Allahü teâlânın azâbının gelmesine sebep olur. Kulda bulunan her nimet, bir günah sebebiyle ondan ayrılır. Ona gelen her azap ise, ona yine günah sebebiyle gelir.
Ebü’l-Hasen Kindî, bu hususta şu mânâda bir şiir söylemiştir:
“Nimet içerisinde olduğun zaman, o nimetin hakkını yerine getir! Nimet içerisinde iken günah işleme! Çünkü günahlar, nimeti yok eder. Allahü teâlânın sana verdiği nimetleri, O’nun beğendiği işleri yapmakla süsle. Yoksa O’nun intikam alması, azâbını göndermesi çok süratlidir. Gücün yettiği zaman zulümden çok sakın. Çünkü zulüm, çok şiddetli bir hastalıktır. Zâlimlerin akıbetlerinin ne olduğunu görmek için, insanlar arasında bir dolaş, işte onlardan kalan şu gördüğün meskenleri, akıbetlerinin ne olduğuna şâhittir. O zaman, insanların belini, zulümden daha fazla kıran bir şeyin olmadığını görürsün. Onlar arkalarında ne güzel saraylar, bağlar ve bahçeler bırakıp gittiler.”
Şiirin birinci kısmının manasına şu hadîs-i şerîf şâhittir Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Bir kul üzerine Allahü teâlânın nimeti büyüdüğü müddetçe, insanlardan gelen sıkıntılar da büyür. Bunlara tahammül edemeyen, sabredemeyen kimseden o nimet gider.”
.
Ebu Bekr Bezzâz
Ebu Bekr Bezzâz hazretleri Şâfiî hadis ve fıkıh âlimidir. 260 (m. 873)’de Bağdat’ta Cebbül kasabasında doğdu. İlk tahsilinden sonra Mısır, Şam, Cizre gibi ilim merkezlerini dolaşarak meşhur âlimlerden ders aldı. Daha sonra Bağdat’a yerleşerek hadis rivayet etmeye başladı. 354 (m. 965)’de Bağdat’ta vefat etti. Buyurdu ki:
İlim öğrenmek ve öğretmek kadar büyük ibâdet yoktur. Çalışıp, faydalı ilim, sâlih amel ve güzel ahlâk sahibi olmalıdır. Tirmizî, İbn-i Abbâs’tan bildirdi ki: “Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kimseye nasihat edip buyurdu ki: Beş şeyden önce beş şeyin kıymetini bil: (İhtiyârlık gelmeden önce gençliğin kıymetini bil.) Zîrâ her kemâl gençlikte elde edilir, ilim ve amel gibi. Bedenin kuvveti kemâlde iken, tâat ve ilim kazanılır, ihtiyârlık zamanında zayıflık, hastalık ve dermansızlık bulunduğundan ibâdet için kudreti olmaz, pişmanlıktan başka elinden bir şey gelmez. (Hastalıktan önce sıhhatinin kıymetini bil.) Sıhhat ve afiyet zamanını nimet bilip, ilmi ve ameli çok yap. Çünkü hastalık bunlara mâni olur. (Fakirlikten önce zenginliğin kıymetini bil.) Malın ile iyilik edip, mal ile ibâdet eyle. Böylece âhirette çok sevap ve ecir bulursun. (Meşgûliyetten önce, boş vaktinin kıymetini bil.) Boş vakitlerinde din ilimlerini öğrenmeye ve sâlih ameller etmeye uğraş. Çoluk-çocuk ve diğer işler seni meşgûl etmeden önce, ma’rifet ve kemâle ve sâlih amelleri işlemeğe gayret et.
Abdullah bin Abbâs’ın (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte; “İki büyük ni’met vardır ki, onlarda çok kimseler aldanmıştır. O nimetlerin kıymetini bilmezler. Biri beden sıhhati, diğeri boş vakti olduğu zamandır” buyuruldu. Bu iki ni’met elden çıkınca, bunları ilme ve amele vermediklerine pişman olurlar. Nitekim diğer bir hadîs-i şerîfte; “Cennette bulunanlar, dünyada iken, ibâdet ve hayırlı bir iş yapmadıkları zamandan başkasına acımazlar” buyuruldu. “Ölümden önce hayâtının kıymetini bil.” Hayâtında, yanî hiç fırsat kaçırmadan din ilimlerini öğrenmeye ve sâlih amel yapmaya çok gayret et. Zîrâ ölüm gelince, insan din ilimlerinden ve sâlih ameller işlemekten kesilir. Mü’minin her bir nefesi öyle kıymetli bir cevherdir ki, onun ile Cennet derecesine kavuşabilir. Âhıretini düşünen akıllı bir kimse, herhalde âhiret derecelerine kavuşmaya ve yüksek mertebelere sâhip olmaya çalışır.
.
Kemaleddin Nusaybinî
Kemaleddin Nusaybinî hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. 582 (m. 1186)’da Nusaybin'in Ömeriye köyünde doğdu. İlk tahsilinden sonra fıkıh okudu. Nusaybin ve Halep'te kadılık yaptı. 652 (m. 1254)’de Halep'te vefat etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Kıyâmet alâmetleri çoktur. Niceleri görünmüştür. Allahü teâlânın yardımı ile birkaç tanesini bildirelim. Böylece öğrenilmiş, dünyâ hâli ve insanların durumu anlaşılmış olur. Allahü teâlâ Enbiyâ sûresinin 1. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki:
“İnsanların hesapları yaklaştı, hâlbuki onlar gaflet içinde olduğundan nasihat ve tâatten kaçınıyorlar.”
İmâm-ı Buhârî, İbn-i Ömer’den “radıyallahü anhümâ” bildirir Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
“Geçmiş ümmetlerin zamanlarına kıyas ile sizin zamanınız, ikindi vaktinden akşama kadar olan vakit gibidir.” Meselâ bütün ümmetlerin ömrü bir gün farz olunsa, ikindi zamanına kadar diğer ümmetlerin zamanları idi. İkindiden akşama kadar ümmet-i Muhammed’in zamanıdır. Akşam vakti kıyâmetin başlangıcıdır. Ertesi sabah kabirden kalkmanın evvelidir.
Kıyâmet alâmetlerinden bazıları şunlardır:
Cahillik çok olup, ilim az olmak. Câhiller başa geçip, cahillikleri ile insanlara hükmetmek. Hâkimlik, müderrislik ve müftîlik gibi emânetler sahiblerine verilmemek. Âlimlerde zulüm ve fısk olup, ibâdet edenler câhil olmak. Zararından kurtulmak için, insanlara ikram olunmak. Erkek, karısına uyup, anasına-babasına muhalefet ve isyan etmek. Sonra gelenler, önce gelmiş olanlara câhil ve bir şey bilmezlerdi, demek. Emîn, güvenilecek kimseler azalıp, filân mahallede bir emîn kimse var imiş diye söylemek. Filân kimse akıllı ve nâzik kimsedir dediklerinde, aslında o kimsede zerre kadar îmân bulunmamak. Bid’atler çıkıp, sünnet terk olunmak, insanlarda sevgi kalmamak. Doğru söyleyene insanlar kızıp, onu başlarından kovmaya, işinden ayırmaya çalışmak. Gençler fâsık olup, kadınlar işi azıtmak. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker terk olunup, günahla emir olunup, iyilikten nehyolunmak. Dîne âit işler ayıp sayılıp terk olunmak. Günah olan şeyler yapılıp âdet olmak. Âlimleri bırakıp, câhillere uymak
.
Zekvân bin Abdullah Teymî
Zekvân bin Abdullah Teymî hazretleri Tâbiînden olup hadis hafızıdır. 101 (m. 719)’de Medine'de vefat etti. Sa’d bin Ebî Vakkâs, Hazret-i Âişe, Ebû Hüreyre, Abdullah bin Abbâs, Ebû Saîd el-Hudrî, Abdullah bin Ömer (radıyallahü anhüm) gibi meşhur sahâbîlerden hadis öğrendi. Ebû Hüreyre'den (radıyallahü anh) en çok hadis rivayet edenlerdendir. Ondan naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı her bir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah'a kavuşuncaya kadar böyle devam eder."
"Muhammed'in nefsini kudret eliyle tutan zata yemin ederim ki, bu ümmetten her kim -Yahudi olsun, Hristiyan olsun- beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır."
"İman, yetmiş küsur -bir rivayette de altmış küsur- şubedir. Hayâ imandan bir şubedir." Bir rivayette şu ziyade vardır: "Bu şubelerden en üstünü "La ilahe illallah" sözüdür, en aşağı mertebede olanı da yolda bulunan rahatsız edici bir şeyi kenara çıkarmaktır."
"Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mümin de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir."
Peygamber Efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) "Yâ Resulallah, kıyamet günü senin şefaatinle en ziyade saadete erecek olan kimdir?" diye sormuştum. Bana: "Hadise karşı sende olan aşkı görünce, bu hususta senden önce bana bir başkasının sualde bulunmayacağını tahmin etmiştim" açıklamasını yaptıktan sonra şu cevabı verdi: "Kıyamet günü benim şefaatimle en ziyade saadete erecek olan kimse, samimi olarak ve içinden gelerek 'La ilahe illallah' diyen kimsedir."
Eshab-ı kiramdan bir kısmı Peygamber Efendimizden sordular: "Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz." Peygamber Efendimiz: "Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler "Evet!" deyince: "İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez) dedi." Diğer bir rivayette: "(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah'a hamdolsun" demiştir.
.
Abdurrahman Halis Efendi
Kerküklü Abdurrahman Halis Efendi Osmanlı devletinde yaşayan evliyâdandır. 1212 (m. 1797)’de Irak’ta, Kerkük’te doğdu. 1275 (m. 1858)’de aynı yerde vefât etti. Yazmış olduğu vasiyet şöyledir:
“Kulun her hâlinde ibâdet yapması gerekir. Çünkü ömür çok kısadır. Ömrünün bir kısmı küçüklükte geçer. Bir kısmı büyüyünce, bedenî ihtiyâçlarını temin etmek, uyku, kendisine arız olan hastalık, özür hâlleri, zarurî meşgaleler, insanlarla uğraşma ve geçim derdi gibi işlerle geçer. Bunlardan geriye, insan için çok az vakit kalır. İşte insan, ya bu kısacık ömrünü ibâdet ve tâatle geçirmek sûretiyle Allahü teâlâya, Cennetine ve çeşit çeşit nimetlerine kavuşur. Veya bu kısacık hayatı kendi aleyhine zayi eder de, ebedi hüsrana uğrar veya ömrünü günah ve başkalarına düşmanlıkla geçirir. Böylece şeytanın yardımcılarından olur, onunla birlikte Cehennem ateşinde yanar. Herkes, yaşadığı kısa ömür içerisinde bu üç hâlden birinde bulunur. Allahü teâlânın takdîr ettiği şeyler, her zaman insanın istediği şekilde cereyan etmez, insan bazen oturup, istediği bir şeyi bekler. Fakat bu sırada birçok iyi şeyleri kaçırır. Çok defa insanın kendisi için istediği şeylerin sonu şer olur. Bu sebeple insanın tercihte bulunması, şöyle veya böyle olmasını istememesi gerekir. Bilakis, Allahü teâlânın kendisi için hayırlı olanı ihsân etmesi için, bütün işlerini Allahü teâlâya bırakması gerekir.
Bir kimsenin dâima Allahü teâlâya tâat üzere olması, emirlerine uyup, hep murâkabe üzere olması için, üzerindeki vazîfeleri, Allahü teâlânın rızâsına uygun olarak yerine getirmelidir. Meselâ, kadılık gibi, tehlikeli ve zor bir vazîfeyi yapmak zorunda kaldığı, ondan kendisini kurtaramadığı zaman, artık o vazîfeden ayrılmayı istememelidir. Çünkü o vazîfeden ayrılırsa, belki ondan daha kötü bir işe düşebilir. Çünkü işlerin sonunun nasıl olacağını bilemez. Bu sebeple, üzerinde bulunduğu vazîfede kalmalı ve şu husûslara riâyet etmelidir:
Bu vazîfe kendisini, birinci derecede lâzım olan Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekten alıkoymamalıdır. O vazîfede kaldığı müddetçe, kötü ve bozuk birisinin o vazîfeyi almaması için kaldığını niyet etmelidir. Böylece o makama, lâyık olmayan birisinin gelmesine mâni olmuş olur.
.
Ebu Avâne İsferâyinî
Ebu Avâne İsferâyinî hazretleri hadis hafızlarındandır. 230 (844)’de İran’ın kuzeydoğusunda İsferâyin'de doğdu. Memleketinde hadis ve fıkıh tahsil ettikten sonra Şam, Mısır, Mekke, Medine ve Yemen'de ilmini ilerletti. İsferâyin'e döndükten sonra burada hadis okutmaya başladı. 316'da (m. 929) İsferâyin'de vefat etti. Bir dersinde, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tevessül etmek hakkında şu hadis-i şerifleri bildirdi:
Allahü teâlâ Resûlünü çok sevdiğini, Ona yüksek mertebe verdiğini bildiriyor. İşte bu sevginin, bu yüksek derecenin hakkı, yani hürmeti, kıymeti için, Allahü teâlâdan istenilmektedir. Allahü teâlânın, Resûlüne olan ikrâmlarından, ihsânlarından biri de şudur ki, Onun hakkı için, Onun yüksek derecesi için yapılan duâları kabûl buyurur. Hâkim-i Nişâpûrî'nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Âdem hatâ edince, yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâm hakkı için beni af ve mağfiret et dedi. Allahü teâlâ da, Muhammed aleyhisselâmı daha yaratmış değilim. Sen Onu nasıl tanıdın buyurdu. O da, yâ Rabbî! Beni yaratıp ruh verdiğin zaman, başımı kaldırdım. Arş'ın kenârlarında, 'Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah' yazılmış gördüm. Kullarının içinde en çok sevdiğinin ismini, kendi isminin yanına koymuş olduğundan anladım dedi. Allahü teâlâ da, 'Yâ Âdem! Doğru söyledin. Kullarım arasında en çok sevdiğim Odur. Onun hakkı için benden af dileyince, seni hemen affettim. Muhammed aleyhisselâm olmasaydı seni yaratmazdım buyurdu) buyurulmuştur.
Muhammed aleyhisselâmın hakkı demek, Allahü teâlânın Onu çok sevmesi, Ona çok kıymet vermesi demektir. Resûlullah efendimiz ile, hayatta olduğu zaman da tevessül edilmiştir. Resûlullahın yanına bir âmâ geldi. Gözlerinin açılması için duâ etmesini diledi. Resûlullah efendimiz ona (İstersen duâ edeyim, istersen sabret. Sabretmek, senin için daha iyi olur) buyurdu. Duâ etmeni istiyorum. Beni güdecek kimsem yoktur. Çok sıkılıyorum deyince, (İyi bir abdest al! Sonra bu duâyı oku!) buyurdu. Duânın tercümesi şudur:
(Yâ Rabbî! İnsanlara rahmet olarak gönderdiğin sevgili Peygamberin ile sana teveccüh ediyorum. Senden istiyorum! Yâ Muhammed! Dileğimin hâsıl olması için Rabbime senin ile teveccüh ediyorum. Allahım! Onu bana şefaatçi eyle!)
.
İbn-i Harbeveyh
İbn-i Harbeveyh hazretleri Şafiî müctehididir. Asıl adı Ali bin Hüseyin’dir. 237’de (m. 851) Bağdat’ta doğdu. Hadis, fıkıh ve kıraat ilimlerinde tahsil yaptı. Bir süre Vâsıt Kadılığı yaptıktan sonra Mısır Kadılığına tayin edildi. Sonra Bağdat’a döndü ve 319 (m. 931) tarihinde Bağdat’ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İnsanlara vefâtından sonra da, hayatta ikenki gibi muâmele edilir. Onun için, Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken olduğu gibi, vefâtlarından sonra da aynı edebi gözetmek gerekir.
Hazreti Ebû Bekr (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Hayatta iken de, vefâtlarından sonra da Resûlullah efendimizin huzûrunda sesi yükseltmemek gerektiği bildirilmiştir.”
Âişe (radıyallahü anhâ), Resûlullah efendimizin mescidinde çivi ve başka şeylerin çakılmasından mütevellid bir gürültü duyunca; “Resûlullah efendimizi rahatsız etmeyin” diye haber gönderirdi. Şöyle bildirilmiştir: “Hazreti Ali, evinin kapısının tamir edilecek bir kısmı olduğu zaman, Resûlullah efendimizi rahatsız etmemek için tenhâ bir yere götürür, öyle tamir ederdi.”
Urve (radıyallahü anh) nakletti: “Birisi, Hazreti Ömer’in huzûrunda Hazreti Ali’ye dil uzatınca, Hazreti Ömer o şahsa; “Allahü teâlâ senin yüzünü çirkinleştirsin. Şimdi kabrinde Resûlullah efendimize eziyet ettin” dedi.
Ka’b-ül-Ahbâr’dan (radıyallahü anh) şöyle rivâyet edilmiştir: “Her fecrin doğuşunda, yetmişbin melek iner, Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini kuşatırlar, kanatlarını sürerler. Resûlullah efendimize salevât okurlar. Akşam olunca yükselirler. Sonra onlar kadar bir grup melek iner ve onların yaptıklarını yaparlar. Böylece kabr-i şerîfin yanına gelinip duâ edildiği zaman, orada bulunan meleklerin huzûrunda duâ edilmiş olur. Melekler oraya, o kabirde Resûlullah efendimiz bulunduğu için gelmektedirler. Bu sebeple, Eshâb-ı kirâm, tazimden dolayı, Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfinde seslerini alçaltırlar, kısarlardı.”
Ömer bin Hattâb’ın (radıyallahü anh)) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Taifli iki kişiye; ‘Eğer siz buralı olsaydınız, sizi incitirdim. Çünkü siz, Resûlullah efendimizin mescidinde seslerinizi yükseltiyorsunuz’ buyurdu.”
.
Kasım bin Sellâm
Kasım bin Sellâm hazretleri fıkıh, hadis ve kıraat âlimdir. 154 (m. 771)’de Afganistan’da Herat’ta doğdu. Uzun bir tahsil hayatından sonra çeşitli ilimlere dair eserler kaleme aldı. Hacca gittikten sonra 224 (m. 838)’de Mekke'de vefat etti. Bir dersinde, “Peygamberlerin kabirlerinde diri olması” hakkında şunları anlattı:
Evs bin Evs’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “En faziletli gün, Cuma günüdür. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı Cuma günü yarattı. Kıyâmet, Cuma günü kopar. Cuma günleri bana çok salevât okuyunuz! Bunlar bana bildirilir.” Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm; “Öldükten sonra da bildirilir mi?” diye sorduklarında; “Toprak, peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mü’min bana salevât okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filân sana selâm söyledi ve duâ etti der” buyurdu.
Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin yüzaltmışdokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allah yolunda şehîd olanları ölü sanmayınız! Onlar, Rablerinin yanında diridirler, rızıklandırılmaktadırlar” buyurarak, şehidlerin diri oldukları sabit olunca, Peygamberlerin diri olması birkaç yönden sabittir. Birincisi; şehidlerin bu şekilde diri olmaları, onlar için şerefli bir rütbedir. Bu, Allahü teâlânın onlara bir lütfudur. Ancak Peygamberlerin rütbesinden daha yüksek bir rütbe yoktur. Şüphesiz Peygamberlerin hâli, bütün şehidlerin hâlinden daha yüksek ve kâmildir. Bu sebeple, şehid için kâmil bir durum hâsıl olup da, Peygamberler için olmaması imkânsızdır. İkincisi; bu rütbe, şehid olanlara Allah yolunda canlarını feda etmeleri sebebiyle verilmiştir. Resûlullah efendimiz, Allah yolunda can feda etme yolunu bize göstermiş, buna bizi davet etmiştir. Resûl-i ekrem efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Bir kimse güzel, yani İslâmiyete uygun çığır açarsa, bu yolda bulunanların her birine verilen sevap gibi, buna da verilir. Kim de kötü, yani İslâmiyete uygun olmayan çığır açarsa, bu yolda bulunanların herbirine yazılan günah gibi, buna da günah yazılır” buyurdu. İşte, şehid için hâsıl olan sevap, Resûlullah için de vardır. Üçüncüsü; Resûlullah efendimiz şehiddir. Peygamber efendimiz son hastalığında; “Hayber’de yemiş olduğum yemeğin acısını her zaman duyarım. O gün yediğim zehir, şimdi aort damarımı koparmaktadır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, Resûlullahın şehîd olarak vefât ettiğini bildiriyor.
.
Abbas el-Bahrânî
Abbas el-Bahrânî hazretleri hadis hâfızı, yani yüzbin hadîs-i şerîfi râvileri ile birlikte ezbere bilenlerden olup, Bahreyn’de doğdu. 258 (m. 872) senesinde vefât etti. Rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler:
“Allahü teâlâ: 'Ey Cebrâil, iki gözü kör olanın mükâfatının ne olduğunu bilir misiniz?' buyurdu. Cebrâil: 'Allahım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Biz ancak bize bildirdiğini bilebiliriz' dedi. Allahü teâlâ: 'Onun mükâfatı, ebedi olarak Cennette kalmak ve benim cemâlime bakmaktır' buyurdu.”
Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) oğlu İbrâhîm vefât ettiği zaman, mübârek gözleri yaşardı. Bu hâli gören Sahabe (radıyallahü anhüm): “Siz bize ağlamayı menetmediniz mi?” dediklerinde, Resûlullah efendimiz: “Bu gözyaşı, bir merhamet ve acıma neticesidir. Allahü teâlâ kullarından merhametli olanlara rahmet eder” buyurdu.
Resûlullah efendimiz bir zâta, “Nasıl sabahladın?” buyurdular. O zât da: “Hayır üzereyim” dedi. Resûlullah efendimiz aynı suâli üç defa tekrarladılar ve üçüncüde o zât: “Allaha hamd-ü senalar olsun” deyince, Resûlullah efendimiz: “İşte senden bu cevâbı bekliyordum, bunun için bu soruyu tekrarladım” buyurdu.
“Siz altınlarınızı ateşle denediğiniz gibi, Allahü teâtâ da kullarını belâlarla tecrübe eder. Kimisi, tam ayar hâlis altının aynı parlaklıkta ateşten çıktığı gibi, parlak çıkar, denemeyi kazanır, kimisi biraz karışık bir kısmı da yanmış ve kararmış olarak tecrübeden çıkar.”
“Allahü teâlâ kulunu sevdiği vakit onu ibtilâ eder, dert verir. Fazla sevdiği vakit onu iktinâ eder, yani mal ve evlâd diye kendisinde bir şey bırakmaz.”
“Azîz ve celîl olan Allahü teâlâ, rahatlık ve ferahlığı rızâ ve yakînde, gam, keder ve tasayı da, şüphe ve kızgınlıkta kılmıştır.”
“Bir kavmi sevip onlarla dostluk kuran, kıyâmet günü onlarla haşrolacaktır.”
“Bid’at sahibine hürmet eden kimse, İslâmiyeti yıkmaya yardım etmiş olur.”
“Kul, ibâdeti zayıf olduğu hâlde, güzel ahlâkı sayesinde, âhiretin yüksek derece ve şerefli menzillerini kazanır.”
“Bu ümmetin içinde, öyle bir kavim türeyecek ki, onların namazlarına bakarak, siz kendi namazınızı küçümseyeceksiniz. Kur’ân-ı kerîmi okuyacaklar. Fakat boğazlarını geçmeyecek. Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar.”
.
Yusuf bin Ömer
Yusuf bin Ömer hazretleri Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 832 [m. 1429]'de vefât etti. En büyük eseri olan (Mudmerât) fıkıh kitabından bazı bölümler:
Köpeği ve diğer işe yarayan hayvanları, kuşları satmak câizdir.
Müşterî, parayı vermeden ve malı almadan ortadan kaybolsa, o mal, başkasına satılır. Bir kimse sattığı malın bedeli olarak, bilmeyerek sahte para aldı ise, yanında ise, geri verip gerçeğini alır. Sahte parayı kullandı ise, gerçeğini isteyemez.
Bir bahçede kuş yavrulasa veyâ yumurtlasa veyâ sâhipsiz hayvan girse, bunlar alanın olup, bahçe sâhibinin olmaz. Bahçe sâhibi görüp, kapıyı kaparsa onun olur.
Bir yerde şeker veyâ para atılsa, kimin üstüne düşerse onun olur.
Bir bahçeye arılar gelip bal yapsa veyâ ağaç çıksa veyâ sular kum getirip yığsa, bahçe sahibinin olur.
Hoca, talebesinden, imâm veya müezzin, cemâatinden hasır veya bunlara vazîfelerinde lâzım olan başka bir şey satın almak için para toplasa, toplanan paranın bir kısmı ile o şeyleri satın alsa, artan parayı kendisi kullanması câiz olur. Çünkü, topladığı paralar kendisine temlîk edilmiştir.
Lukata, yerde bulunup, sâhibi belli olmayan maldır. Sâhibine vereceğinden emîn olanın, korumak için alması sünnettir. Yerde helâk olacak ise, alması farz olur. (Arayan olursa bana gönderin!) diyerek iki kimseyi şâhit yapar ve kalabalık bir yerde tarîf ederek sâhibini arar. Sâhibi çıkıncaya veyâ durmakla bozuluncaya kadar saklarken helâk olursa ödemez. Sâhibi çıkmayacağını veyâ bozulacağını anlarsa, artık aramaz. Beytülmâla verir. Beytülmâl yoksa, zengin ise, fakîr olan anasına, babasına, evlâdına ve zevcesine sadaka verir. Bunlar, kendisine hediye ederlerse, kendi de kullanabilir. Şâfiîde, bunlara vermeden de kullanabilir. Fakîr ise, kendi kullanabilir. Sâhibi sonra çıkarsa, ya kabul eder, yâhut bulana veya fakîre tazmîn etdirir. Kabûl eden veyâ tazmîn eden sevâp kazanır.
Para, şeker serpilince, kapan, yerden ve başkasının üstünden alan, buna mâlik olur. Umûmî bir yerden, mesela camiden çıkan, nalın veya kundurasının alınmış olduğunu görse, yerine bırakılanı kullanması câiz olmaz. Bunu götürüp sadaka verir, fakîr de, buna hediye ederse, câiz olur.
Ağaçtan sokağa düşmüş meyveleri, köyde de, şehirde de, sâhibinin yasakladığı malûm olmadıkça, herkesin alıp yemesi câizdir.
.
Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî
Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî hazretleri Tâbiîn'in büyüklerinden, hadis ve fıkıh âlimlerindendir. 67 (m. 685) senesinde doğdu. Eshâb-ı kirâmdan Enes bin Mâlik'i (radıyallahü anh) görüp, ondan hadis-i şerif rivayet etti. Hadîs ilminde hafız idi. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden sekiz yüz kadarı meşhur altı hadis kitabı olan Kütüb-i sitte'de yer almıştır.131 (m. 748)'de Basra'da vefat etti. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerin bazıları şunlardır:
"Şayet Allahtan başkasını dost edinseydim Ebû Bekir'i dost edinirdim."
Abdullah bin Kays (radıyallahü anh) anlatır: Biz Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir gezintide idik. 'Yâ Abdullah, sana cennet hazinelerinden bir hazineyi bildireyim mi? Lâ havle velâ kuvvete illâ billah de' buyurdu."
"Şüphesiz ki Allahü teâlâ bu dini fâcir kimseler ile de kuvvetlendirir. (Onları dinine hizmet ettirir)"
İnsanlara ilmiyle, nasihatleri ve halleriyle son derece faydalı olan Ebû Eyyûb-i Sahtiyanî hazretlerinin güzel ve manalı sözlerinden bazıları şunlardır:
"Ey kardeşim! İnsanların ilme ait söylediği sözlerden bir kısmını ezberleyerek başkalarına karşı üstünlük taslama. Bu riyakârlıktır, gösteriştir. O bilgiler aslında senin değildir. Onları ortaya koyan sen değilsin."
"Ömürlerini gaflet içinde geçiren, kulluk vazifesini yapmayıp, ibâdetten mahrum kalan asi insanların hallerine çok acırım."
"Üstünlük taslamak için yükselmek, isteyenleri Allahü teâlâ alçaltır. Tevazu gösterenleri ise yükseltir."
"Kişi ancak şu iki haslette üstün olur; biri insanlardan bir şey beklememesi, diğeri insanlardan gelen sıkıntılara katlanmasıdır."
"Salihlerin anıldığı yerde bulunanlar, onların himayesinde olurlar."
"Sadık kimse kalbindeki iyiliği, hâliyle ve hareketleriyle de gösteren kimsedir. Böyle olmazsa kişi içinin doğruluğu ile kalır."
"Zühd üç kısımdır. Allahü teâlâya en sevimli geleni, en üstünü ve Allah indinde sevab bakımından en büyüğü, her şeyden yüz çevirip, Allahü teâlâya ibadet etmek, alışverişte haramdan sakınmaktır. Allahü teâlâya en sevimli gelen zühd ise, helal ve mübah olan şeylerde de haddi aşmamaktır."
"Namazı kasten terk eden dinden ayrılır."
.
Abdullah el-Makdisî
Abdullah el-Makdisî hazretleri Hanbelî fıkıh âlimi ve muhaddisdir. 646 (m. 1248) senesinde Kudüs’te doğdu. Küçük yaşta iken, birçok âlimden Kur’ân-ı kerîmin kırâatini ve hadîs-i şerîf dinleyip öğrendi. 732 (m. 1331) senesinde vefât etti. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
“İktisâd eden sıkıntı çekmez.”
“Bol yemek yedirmek, herkese selâm vermek ve güzel konuşmak, mağfireti gerektiren sebeblerdendir.”
“Allahü teâlânın birtakım kulları vardır. Allah yolunda harcanmak üzere onlara servet vermiştir. Bunlardan cimrilik edenler olursa, o serveti onlardan alır başkasına verir.”
“Dîninde ve dünyâsında parmak ile gösterilmek, kötülük olarak kula yeter. Allahü teâlânın korudukları müstesna! Allahü teâlâ sûretlerinize bakmaz; niyetlerinize ve amellerinize bakar.”
“Şüphesiz Cennet ehli, her saçı sakalı karışık, dağınık, üstü başı toz toprak içinde, eski elbiseye bürünmüş, nazar-ı itibâre alınmayan kimselerdir ki, büyüklerin (makam sahiplerinin) huzûruna girmek isteseler kabûl edilmezler. Evlenmek isteseler kimse kız vermez, konuşsalar kimse dinlemez. Her birinin ihtiyâcı göğsünde deprenip durur. İşte bunların nûru kıyâmet halkına taksim edilecek olsa hepsine yeterdi.”
“Riyanın azı da şirktir. Allahü teâlâ, bilinmeyen, gizli kalan müttekileri sever. Onlar ki, yokluklarında aranmaz, varlıklarında bilinmezler. Onların kalbleri hidâyet nûru saçar. Her karanlık, tozlu yollardan bu sayede kurtulurlar.”
“Kendisinde zerre kadar riya bulunan ameli, Allahü teâlâ kabûl etmez.”
“Âdil hükümdârın bir günü, bir adamın kendi kendine altmış sene (nafile) ibâdet etmesinden daha hayırlıdır.”
“Üç şey helak edicidir: İtaat edilen cimrilik, uyulan hevâ-i nefs, kulun kendini beğenip böbürlenmesidir.”
“Zillete düşmeyecek şekilde tevâzu gösteren, meşrû kazancını meşrû yola sarf eden, düşkünlere acıyan, fakîh ve hikmet ehli ile düşüp kalkan kimseye müjdeler olsun.”
“Dört şey var ki, Allahü teâlâ bunları ancak sevdiği kimselere verir: Sükût etmek; bu, ibâdetin başlangıcıdır, Allaha tevekkül, tevâzu ve dünyâdan meylini kesmektir.”
“Kıyâmet gününde, en ağır azâbı görecek olan, Allahü teâlânın, ilminden kendisini faydalandırmadığı âlimdir.”
“Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden ehvendir.
.
Ebû Abdullah Kureşî
Ebû Abdullah Kureşî hazretleri Mısır’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Hazreti Hasen soyundandır. Âriflerin ileri, gelenlerinden ve açık kerâmetleri görünen bir zât idi. 599 (m. 1202) senesinde Beyt-i Makdis’de vefât etti. Kabri hâlen ziyâret edilmektedir. Burada yapılan duâların kabûl olduğu çok tecrübe edilmiştir.
Ebû Abdullah Kureşî hazretleri, cüzzam hastalığına yakalandı. Namaz vakitlerinde bu hastalık tamamen yok olur, namazdan sonra tekrar bedeninde görülürdü. Ebû Abdullah Kureşî’nin birçok kerâmetleri ve menkıbeleri vardır.
Ebû Abdullah bin Es’âd, Abdullah Kureşî’nin şöyle anlattığını nakletti: Bana hocam Ebü’r-Rabî bir gün şöyle dedi: “Sana bitmek tükenmek bilmeyen bir hazîne öğreteyim mi?” Ben de, “Evet” deyince, Ebü’r-Rabî bana, “Şu duâyı devamlı oku” dedi. Okumamı istediği duâ şöyle idi:
“Yâ Allah, yâ Vâhid, yâ Mûcid, yâ Cevâd, yâ Bâsıt, yâ Kerîm, yâ Vehhâb, yâ ze’t-Tavl, yâ Ganî, yâ Mugnî, yâ Fettâh, yâ Razzâk, yâ Alîm, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Rahmân, yâ Rahim, yâ bedîassemâvâti vel-ard, yâ ze’l-celâli vel ikram... yâ Hannân, yâ Mennân infehni minke bi nafhati hayrin tugninî bihâ ammen sivâk... İn testeftihü fekâd câekemü’l-feth... İnnâ fetehnâleke fethan mübînâ... Nasrun minellahi ve fethun karîb... Allahümme yâ Ganî; yâ Hamîd, yâ Mubdî, yâ Muîd, yâ Vedûd, yâ ze’l-arşil Mecîd, yâ Fe’âlün limâ yürîd, ikfihi bihelâlike an harâmike ve agninî bi fadlike ammen sivâke vahfaznî bimâ hafizte bihizzikr... Vensurnî bimâ nasarte bihirrusül... İnneke alâ küllî şey’in kadîr...”
Sonra bana şöyle dedi: “Her kim bu duâyı namazlardan sonra, özellikle cuma namazından sonra okursa, Allahü teâlâ onu her türlü kötülükten muhafaza eder. Düşmanlarına karşı muzaffer kılar, ona ummadığı yerlerden rızıklar verir, geçimini kolaylaştırır. Borcu dağlar kadar büyük ve kabarık olsa dahi, Allahü teâlânın lütfu keremi ve inâyeti ile öder.”
Kendisi şöyle anlatır: "Bir gün Abdullah el-Muâviri’ye gittim. Bana 'Ey şerîf! Başın darda kaldığı zaman, yapacak olduğun bir duâ öğreteyim mi?' diye sordu. Ben de 'Evet' dedim. Bunun üzerine şu duâyı öğretti:
(Yâ Vâhid, yâ Ehâd, yâ Vâcid, yâ Cevâd, İnfehnâ minke bi nefhati hayrin inneke alâ külli şey’in kadîr...) Abdullah el-Muâvirî bu duâyı bana öğretmek için okuduktan sonra başım hiç darda kalmadı, rızkım çoğaldı.”
.
Ebû Abdullah Kureşî
Ebû Abdullah Kureşî hazretleri Mısır’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Hazreti Hasen soyundandır. Âriflerin ileri, gelenlerinden ve açık kerâmetleri görünen bir zât idi. 599 (m. 1202) senesinde Beyt-i Makdis’de vefât etti. Kabri hâlen ziyâret edilmektedir. Burada yapılan duâların kabûl olduğu çok tecrübe edilmiştir.
Ebû Abdullah Kureşî hazretleri, cüzzam hastalığına yakalandı. Namaz vakitlerinde bu hastalık tamamen yok olur, namazdan sonra tekrar bedeninde görülürdü. Ebû Abdullah Kureşî’nin birçok kerâmetleri ve menkıbeleri vardır.
Ebû Abdullah bin Es’âd, Abdullah Kureşî’nin şöyle anlattığını nakletti: Bana hocam Ebü’r-Rabî bir gün şöyle dedi: “Sana bitmek tükenmek bilmeyen bir hazîne öğreteyim mi?” Ben de, “Evet” deyince, Ebü’r-Rabî bana, “Şu duâyı devamlı oku” dedi. Okumamı istediği duâ şöyle idi:
“Yâ Allah, yâ Vâhid, yâ Mûcid, yâ Cevâd, yâ Bâsıt, yâ Kerîm, yâ Vehhâb, yâ ze’t-Tavl, yâ Ganî, yâ Mugnî, yâ Fettâh, yâ Razzâk, yâ Alîm, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Rahmân, yâ Rahim, yâ bedîassemâvâti vel-ard, yâ ze’l-celâli vel ikram... yâ Hannân, yâ Mennân infehni minke bi nafhati hayrin tugninî bihâ ammen sivâk... İn testeftihü fekâd câekemü’l-feth... İnnâ fetehnâleke fethan mübînâ... Nasrun minellahi ve fethun karîb... Allahümme yâ Ganî; yâ Hamîd, yâ Mubdî, yâ Muîd, yâ Vedûd, yâ ze’l-arşil Mecîd, yâ Fe’âlün limâ yürîd, ikfihi bihelâlike an harâmike ve agninî bi fadlike ammen sivâke vahfaznî bimâ hafizte bihizzikr... Vensurnî bimâ nasarte bihirrusül... İnneke alâ küllî şey’in kadîr...”
Sonra bana şöyle dedi: “Her kim bu duâyı namazlardan sonra, özellikle cuma namazından sonra okursa, Allahü teâlâ onu her türlü kötülükten muhafaza eder. Düşmanlarına karşı muzaffer kılar, ona ummadığı yerlerden rızıklar verir, geçimini kolaylaştırır. Borcu dağlar kadar büyük ve kabarık olsa dahi, Allahü teâlânın lütfu keremi ve inâyeti ile öder.”
Kendisi şöyle anlatır: "Bir gün Abdullah el-Muâviri’ye gittim. Bana 'Ey şerîf! Başın darda kaldığı zaman, yapacak olduğun bir duâ öğreteyim mi?' diye sordu. Ben de 'Evet' dedim. Bunun üzerine şu duâyı öğretti:
(Yâ Vâhid, yâ Ehâd, yâ Vâcid, yâ Cevâd, İnfehnâ minke bi nefhati hayrin inneke alâ külli şey’in kadîr...) Abdullah el-Muâvirî bu duâyı bana öğretmek için okuduktan sonra başım hiç darda kalmadı, rızkım çoğaldı.”
.
Şemsüddîn Sehâvî
Şemsüddîn Sehâvî hazretleri hadis âlimidir. 830 [m. 1427] senesinde Mısır’da Sehâ kasabasında doğdu. Kahire’de hadis hâfızlarından ilim tahsil etti. Kahire’nin çeşitli medreselerinde hadis okuttu. 902 [m. 1496] de Medîne-i münevverede vefât etti. el-Mekasıdu'l-Hasene İsimli Hadis kitabı meşhurdur. Bu kitaptaki bazı Hadis-i şerifler:
İbn-i Abbâs (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: “Abdülkays heyeti Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûruna gelerek, “Yâ Resûlallah! Şu mahalle sakinleri bizler Râbia’nın bir koluyuz. Seninle aramıza Mudar kâfirleri girmiştir. Bu yüzden sana ancak haram aylarda gelebiliyoruz. Bize öyle bir şey emret ki, onunla hem kendimiz amel edelim hem de bizden sonrakileri ona davet eyleyelim” dediler. Resûlullah efendimiz şöyle buyurdular: “Size dört şey emrediyorum. 1- Allahü teâlâya imânı, (sonra bunu kendileri tefsîr ederek) Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselâmın O’nun Resûlü olduğuna şehâdet etmenizi. 2- Namaz kılmayı. 3- Zekât vermeyi. 4- Bir de aldığınız ganîmetlerin beşte birini vermenizi.”
A’meş (radıyallahü anh) şöyle rivâyet eder: “Azrail (aleyhisselâm) insan sûretine girerek Süleymân’a (aleyhisselâm) uğradı ve orada bulunan bir adama dikkatle baktı. Adam da bunu fark etti. Azrail (aleyhisselâm) gidince, adam Süleymân’a (aleyhisselâm) kim olduğunu sordu. Azrail (aleyhisselâm) olduğunu anlayınca: “Bu, beni alacak gibi bakışla, bana, bakıverdi. Ben, bundan korkuyorum” dedi. Süleymân (aleyhisselâm) “Ne yapmamı istiyorsun?" deyince, adam “Beni rüzgâr ile Hindistan’ın öteki kenarına attır” dedi. Süleymân (aleyhisselâm) da dediğini yaptı. Bir müddet sonra Azrail (aleyhisselâm) ile karşılaşınca, önceki bakışının sebebini kendisine sordu. Azrail (aleyhisselâm) “Hindistan’ın doğusunda pek kısa bir müddet sonra adamın rûhunu kabza memur iken adamı burada gördüğüme şaşarak, ona baktım” dedi.
Âişe (radıyallahü anha) buyurdu ki: “Yanıma Ensârdan bir kadın girdi. Resûlullah’ın yatağını dürülmüş olarak gördü, sonra gitti ve bana içi yün olan bir yatak gönderdi. O sırada Resûlullah efendimiz yanıma geldi ve “Bu nedir?” buyurdu. Ben de durumu olduğu gibi anlattım. Bana “Onu iade et! Ey Âişe, Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eğer isteseydim Allahü teâlâ benim yanımda altından ve gümüşten dağlar bulundururdu” buyurdu.
.
Muhammed Kassâb
Muhammed Kassâb hazretleri İran’da yaşamış olan evliyanın büyüklerindendir. Hicri 3. (m. 9.) yüzyılda yaşadı. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin hocalarından idi. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Tasavvuf yoluna giren bir kimse, evliyâ-yı Kirâm ile kalben bağlantı yapar. Bu bağlantı sebebiyle, bâtınen hatırladığı velîden istifâde eder.”
“Kardeşim, eskiden öyle insanlar vardı ki, başkalarının günah işlediklerini duysalar, sıtmalı gibi titrerlerdi. Senin ise kendi günâhından için yanmıyor. Eskiden bir âdet vardı; güller açınca, insanlar oyun oynarlar, eğlenirlerdi. Bu sebebtendir ki, her sene güllerin yetişme, açılma zamanı gelince, Ma’rûf-i Kerhî hazretleri üzülür; 'Gül açtı, şimdi insanlar oyunla meşgûl olacaklar' derdi.”
“Derler ki, bir gün bir genç, zengin bir kadının kapısına geldi ve; 'Ben ona âşık oldum' dedi. Bu haberi kadına ulaştırdılar. Kadın onu çağırdı ve onunla konuşmaya başladı. 'Sakın bir daha bu sözü söyleme!' dedi. 'Edemem ki' dedi. 'İki bin gümüş vereyim' dedi. 'Yapamam' dedi. On bin gümüşe kadar çıkardı. Genç, on bin gümüşü duyunca râzı oldu. Kadın bu durumu görünce, onun dilini kesmelerini emretti ve; 'Bizi sevdiğini iddiâ edip de, bize değil malımıza râzı olanın cezâsı budur' dedi."
Bir gün dünyâ ehli zengin birisi, bir dervişin evinden su istedi. Ona tatsız, ılık bir su verdiler. “Bu su, sıcak tatsızdır” dedi. O derviş; “Ey efendi, biz zindandayız. Zindanda olan iyi su içmez” dedi...
Yahyâ bin Muâz-ı Râzî’yi öldükten sonra rüyâda gördüler. “Yüksek âlemde sana ne yaptılar?” diye sordular. Buyurdu ki: “Dünyâdan ne getirdin?” dediler. “Zindandan geliyorum; zindandan ne getirilir?” dedim...
Şiblî hazretlerini, öldükten sonra rüyâda gördüler. “Münker ve Nekîr’in suâllerinden nasıl kurtuldun?” dediler. “Bana, “Rabbin kimdir?” dediler. “Rabbim öyle birisidir ki, size, bütün meleklerle birlikte babamın önünde secde etmenizi emretti; biz onda babamın sülbünde, bütün kardeşlerimle birlikte sizi görüyorduk” dedim. Melekler; “Biz buradan çekilip gidelim. Biz ona suâl soruyoruz, o ise hazret-i Âdem’in bütün zürriyetinin cevâbını veriyor” dediler.
.
Ebû Arîbe Harrânî
Ebû Arîbe Harrânî hazretleri hadis âlimlerindendir. 222 (m. 837)’de Urfa-Harran'da doğdu. Cizre, Şam ve Irak gibi yerleri dolaşarak devrinin âlimlerinden hadis öğrendi. Kendisinden tanınmış muhaddisler rivayette bulundular. Daha sonra Harran’a dönerek zamanının büyük ilim merkezi olan Harran’ın müftüsü oldu. 318 (m. 930)’da vefat etti. Naklettiği Hadis-i şerfilerden bazıları:
Bir gün Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), amcası Hazreti Abbâs’a “Yarın pazartesi günüdür. Sen ve çocukların bana geliniz. Size duâ edeceğim” buyurdu. Sabah olunca, Hazreti Abbâs ve çocukları beraberce Resûlullahın huzûruna geldiler. Kendisinin husûsî yakınları olduğunu ve hepsinin bir kişi olduğunu, Allahü teâlânın da rahmetini üzerlerine eşit miktarlarda yaymasına işâret buyurarak, kendi abasını üzerlerine örttü. Sonra “Ey Allahım! Abbâs ve oğullarını mağfiret eyle, bağışla! Öyle ki, hiç günahları kalmasın. Yâ Rabbî! Onu, oğulları arasında meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!” diye duâ etti.
Nu’mân bin Beşîr (radıyallahü anh) rivâyet etti: “Kıyâmetin önü sıra, bazı fitneler ortaya çıkar. O zamanda kişi, mü’min olarak sabaha çıkar, kâfir olarak akşamlar. Mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak, sabahlar. Bir topluluk, ahlâklarını, az bir dünyalık karşılığında satarlar.”
Enes bin Mâlik’den rivâyet etti. Birisi Resûlullaha geldi. “Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman?” diye sordu. Resûlullah efendimiz, “Kıyâmet koptu (kabul et). Onun için ne hazırladın?” diye sordu. O zât “Fazla bir şey hazırlamadım. Fakat ben, Allah ve Resûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz “Senin için tahmin ettiğin vardır. Sen sevdiğin ile berabersin” buyurdu.
“Allahü teâlânın verdiği ni’metlerin de düşmanları vardır. Bunlar da; Allahü teâlânın kendi fadlından verdiği kimselere hased eden, onları çekemeyenlerdir.”
“İnsanoğlunun üç dostu vardır. Bunlardan biri, ölünceye kadar kendisine arkadaş olur; ikincisi, mezara gidinceye kadar; üçüncüsü, mahşere kadar kendisinden ayrılmaz. Ölünceye kadar kendisine arkadaşlık eden servettir. Mezara kadar gelen aile efradı ve diğer ahbaplarıdır. Mahşere kadar kendisine arkadaşlık edecek olan, amelidir.”
.
Abdullah bin Ahmed
Abdullah bin Ahmed hazretleri Hanbelî mezhebi hadis âlimlerindendir. 635 (m. 1237) senesinde Hicaz’da doğdu. Bir müddet Hicaz’da ikâmet etti. Takıyyüddîn Havranî ve diğer tasavvuf ehli ile sohbet etti; sonra Mısır beldelerine gidip, bir müddet de oralarda ikâmet etti. 718 (m. 1318)’de orada vefât etti. Birçok âlimlerden hadîs-i şerîf işitti. Naklettiği hadis-i şerfilerden bazıları:
“Gazâbından çekinen kimseden, Allahü teâlâ azâbını meneder. Rabbinden özür dileyenin özrünü Allahü teâlâ kabûl eder. Dilini koruyan kimsenin kusurunu Allah gizler.”
“İlim öğrenmek; çalışmak ve sıkıntıya sabretmekle, hilm; ahlâkı güzelleştirmek ve bu yolda gayret etmekle mümkündür. Hayır isteyene hayır verildiği gibi, kötülükten sakınan da korunur.”
“Müslüman, yumuşaklığı ile, gündüz oruç tutan ve gece ibâdet edenler seviyesine yükselir. Bunun aksine olarak gadabı sebebiyle, inatçı zorbalar seviyesine de düşebilir ve sözü aile efradından başka kimseye geçmez olur.”
“Allahü teâlâ, yumuşak tabiatlı ve utangaç olanları, zengin olup iffet sahibi bulunanları, nüfûsu kalabalık olduğu hâlde fakîr olup mütteki olanları sever. Çirkin söz söyleyen, ağır tabiatlı, ısrarlı olarak dilenen ahmakları sevmez.”
“Allahü teâlâ, kıyâmet günü mahlûkâtı mahşer yerinde topladığı zaman, Arş’ın altındaki bir dellâl üç defa 'Ey îmân edenler, Allahü teâlâ sizi affetti. Siz de birbirinizde olan hakkınızı bağışlayın' diye seslenir.”
“Kıyâmet günü insanlar Mevkif'te toplandıkları zaman dellal, 'İnsanları affedip, mükâfatları Allah üzerinde olanlar kalksın ve Cennete girsinler' diye seslenir. Bunun üzerine binlerce insan kalkar ve hesap görmeden Cennete girerler.”
“Üç şey vardır ki, mü’min olduğu hâlde bunları yapan ve bunlar ile gelen kimse, (kıyâmet günü) hangi kapısından isterse Cennete girer ve istediği kadar hûrîlerden kendisine verilir. Bunlar; bilinmeyen, şahidi olmayan ve unutulmuş borcu ödeyenler, her namazı müteâkib on İhlâs okuyanlar ve katilini affedenlerdir.” Bunlardan birini yapanlara da aynı mükâfat verilir mi? diye soruldukta: “Evet, birini yapanlara da aynı mükâfat verilir” buyuruldu.
.
Kadızâde Ahmed Emîn Efendi
Kadızâde Ahmed Emîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. 1133 (m. 1720)’de doğdu. 1197 (m. 1783)’de de vefât etti. “Birgivî Vasıyyetnamesi”ni şerh etti. “Birgivî şerhi” ismiyle meşhûr “Ferâid-ül-Fevâid fî beyân-il-Akâid” kitabını yazdı. Bu kitabında kıyâmet alâmetleri kısmında buyuruluyor ki:
Kıyâmet alâmetleri çokdur. Niceleri görünmüştür. Allahü teâlânın yardımı ile birkaç tanesini bildirelim. Böylece öğrenilmiş, dünyâ hâli ve insanların durumu anlaşılmış olur... Allahü teâlâ Enbiyâ sûresinin 1. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: “İnsanların hesapları yaklaştı, hâlbuki onlar gaflet içinde olduğundan nasihat ve tâatten kaçınıyorlar.” İmâm-ı Buhârî İbn-i Ömer’den “radıyallahü anhümâ” bildirir: Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Geçmiş ümmetlerin zamanlarına kıyas ile sizin zamanınız, ikindi vaktinden akşama kadar olan vakit gibidir.” Meselâ bütün ümmetlerin ömrü bir gün farz olunsa, ikindi zamanına kadar diğer ümmetlerin zamanları idi. İkindiden akşama kadar ümmet-i Muhammed’in zamanıdır. Akşam vakti kıyâmetin başlangıcıdır. Ertesi sabah kabirden kalkmanın evvelidir. Kıyâmetin yaklaştığına delîl çokdur. Bazıları şunlardır:
Cahillik çok olup, ilim az olmak. Câhiller başa geçip, cahillikleri ile insanlara hükmetmek. Hâkimlik, müderrislik ve müftîlik gibi emânetler sahiblerine verilmemek. Âlimlerde zulüm ve fısk olup, ibâdet edenler câhil olmak. Zararından kurtulmak için, insanlara ikram olunmak. Erkek, karısına uyup, anasına-babasına muhalefet ve isyan etmek. Sonra gelenler, önce gelmiş olanlara 'câhil ve bir şey bilmezlerdi' demek. Emîn, güvenilecek kimseler azalıp, 'filân mahallede bir emîn kimse var imiş' diye söylemek. 'Filân kimse akıllı ve nâzik kimsedir' dediklerinde, aslında o kimsede zerre kadar îmân bulunmamak. Bid’atler çıkıp, sünnet terk olunmak, insanlarda sevgi kalmamak. Doğru söyleyene insanlar kızıp, onu başlarından kovmaya, işinden ayırmaya çalışmak. Gençler fâsık olup, kadınlar işi azıtmak. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker terk olunup, günahla emir olunup, iyilikten nehyolunmak. Dîne âit işler ayıp sayılıp terk olunmak. Günah olan şeyler yapılıp âdet olmak. Âlimleri bırakıp, câhillere uymak.
.
Ebu Amr el-Haffâf
Ebu Amr el-Haffâf hazretleri hadis âlimlerindendir. 219'da (m. 834) İran’da Nîşâbur'da doğdu. Hadis öğrenmeye önce Nîşâbur'daki âlimlerden ders alarak başladı. Daha sonra Bağdat, Kûfe, Medine, Mekke’de büyük âlimlerden ilim tahsil etti. 299’da (m. 912) vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Bir kimse, kızını iyi bir şekilde terbiye etse; dinini öğretse ve Allahü teâlâ’nın kendisine verdiği nimetlerden kızına da verse o kızı kendisi ile Cehennem arasında perde olur.”
“Zaman gelir Cehennemlikler öyle acıkır ki, bunun tesîri, şiddetli Cehennem azâbına denk olur. Yemek diye feryâd ederler. Onlara, açlığa faydası olmayacak ve kendilerini beslemeyecek olan zehirli dikenden yemek verilir. Yine yemek isterler. Onlara yine dikenli yemekler verilir. Fakat bunları da sindiremezler. Hemen dünyadaki gibi bu yemekleri şarapla hazmettikleri akıllarına gelir ve şarap isterler. Bunlara dikenli bardaklarda şarap yerine irin verilir. Onlar irini ağızlarına yaklaştırınca, dikenler yüzlerini yırtar. İçtikleri midelerine indiği vakit midelerini parça parça eder. Cehennem bekçilerini çağırır ve;
“Ne olur, Allah’a duâ et de bir gün olsun azâbımızı hafifletsin” derler. Cehennem zebanîleri;
“Size açık delîllerle Peygamberler gelmedi mi?” diye sorarlar. Onlar da “Evet geldi. Fakat biz inanmadık” derler. Mâlik’i çağırırlar, gelir ve ona;
“Rabbimiz, hakkımızda iyi bir hüküm versin” derler. Mâlik;
“Sizler burada kalacaksınız” buyurur.
Bu hadîs-i şeriflerin râvîlerinden A’meş şöyle bir açıklama yapmaktadır:
“Bunların bu yalvarışları ile Mâlik’in menfî cevap vermesi arasında bin yıl geçer, diye duydum.” Devamla: “Bu sefer kendi kendilerine, 'Biz Allah’a yalvaralım, bize Allah’tan hayırlısı yoktur' derler ve; 'Ey Rabbimiz, azgınlığımız galebe çaldı. Sapıklıkta kaldık. Bizi Cehennemden çıkar, bir daha isyana dönersek o zaman zalimlerden oluruz' derler. Allahü teâlâ onlara, 'Sesinizi kesin, daha konuşmayın' buyurur. İşte o zaman her iyilikten ümitleri kesilir. O vakit hasret ve nedamet içinde kalırlar.”
.
Abdürrahim Semerkandî
Abdürrahim Semerkandî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. Hidâye kitâbının sâhibi olan Burhâneddîn Alî’nin torunudur. 651 [m. 1253] senesinde hayatta idi. (Füsûl-i imâdî) fıkıh kitâbı meşhûrdur. Bu kitapta buyuruyor ki:
Cennet nimetlerini, lezzetlerini yalnız bedenin lezzeti zannetmek yanlıştır. Dünyada yükselmeye başlayan bir ruh, bedenden ayrılınca, kıyamete kadar, her an yükselmeye devam eder. Cennette beden, sonsuz kalabilecek evsafta dünyadakinden bambaşka özellikte var olacaktır. Yükselmiş olan ruh, bu ceset ile birleşerek kıyamet hayatı başlayacaktır.
Cennette, bedenin ve ruhun çok farklı nimetleri, lezzetleri olacaktır. Yüksek olanlar, Cennette de ruhun lezzetlerine önem vereceklerdir. Ruhun lezzeti, bedenin lezzetlerinden çok farklı ve çok fazla olacaktır. Ruhun lezzetlerinin en tatlısı, en yükseği de, Allahü teâlâyı cemal sıfatı ile görmek olacaktır. Cennet lezzetlerinin tadını alabilmek için, önce acı, sıkıntı çekmek lazım değildir; çünkü Cennetteki bedenin yapısı, dünyadaki gibi değildir. Dünyadaki beden, yok olacak bir halde yaratıldı. Takriben yüz sene dayanacak kadar sağlamdır. Cennetteki beden ise, sonsuz kalacak, hiç yıpranmayacak sağlamlıktadır. Aralarındaki benzerlik, insan ile aynadaki hayali arasındaki benzerlik gibidir.
İnsan aklı, kıyametteki varlıkları anlayamaz. Akıl, his organları ile duyulanları ve bunlara benzeyenleri anlayabilir. Cennet nimetlerini, lezzetlerini, dünyadakilere benzetmek, onlar üzerinde mantık, fikir yürütmek insanı, yanlış sonuçlara götürür. Bilinmeyen şeylerin, bilinen şeylere benzetilmesi batıldır.
Allahü teâlâyı, dünyada baş gözü ile görmek caiz ise de, kimse görmemiştir. Peygamber efendimiz Miracda, ahirete giderek görmüştür. Allahü teâlâ, kıyamette, mahşer yerinde, kâfirlere kahır ve celal ile, yani azap edici olarak; salih müminlere ise, lütuf ve cemal ile yani büyük bir nimet, büyük bir zevk olarak görünecektir. Cennette de, cemal sıfatı ile görünecektir. Rüyada görmek, dünyada görmek değildir. Peygamber efendimiz, Allahü teâlâyı rüyada gördüğünü hadis-i şerifte bildirmektedir. İslâm âlimlerinden de rüyada görenler olmuştur.
.
Seyyid Ziyâüddîn Nahşebî
Ziyâüddîn Nahşebî hazretleri Hindistan âlim ve velîlerindendir. Bedâyûnlu idi. Şeyh Hamîdeddîn Nâgûrî’nin torunu ve halîfesi olan Şeyh Ferîd’in talebesi olup seyyiddir. Ondan ilim öğrenip, feyz aldı. 1350 (H.751) yılında Bedâyûn’da vefât etmiştir. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Büyüklerden biri, bir kadınla evlendi. Gece olunca ona; “Ey hanım, pijamamı hazırla yatacağım” dedi. Hanımı; “Efendim, senin Mevlâ’n (sâhibin) yok mu?” dedi. “Vardır” buyurdu. “Senin Mevlâ’n uyur mu, uyumaz mı?” dedi. “Uyumaz” buyurdu. “Mevlâ’n uyanık iken sen uyumaktan hayâ etmez misin?” dedi.
Büyüklerden biri, hiç sağına soluna bakmazdı. Bir gün Kâbe’yi tavâf ederken, birisi ona seslendi. Onun tarafına bakmak istedi. Gâibden bir ses işitti: “Bizden başkasına bakan, bizden değildir.” Kardeşim, bu yolda bin sene yürüsen ve hâtırından; “Bunu kabul ederler” düşüncesi geçse, hâlâ makam arzusunda olup, hâlâ istek yolunun yolcusu olduğun anlaşılır. Ey kardeşim, eğer bu yoldan menzile kavuşmak istersen, sakın kendini arada görme! Tâat zenginliğine kavuşmuş olan büyükler, kendilerini dâimâ müflis olarak, düşünmüşlerdir. Her zaman müflis olanlar ise, kendilerini nasıl zengin yaparlar.
Vehb bin Münebbih anlatır: Ka’b-ül-Ahbâr, mescidde arka saflarda durur. Ona; “Bunun altında hangi sır gizlidir?” diye sordular. Buyurdu: “Tevrât’ta okudum ki, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden öyle insanlar vardır ki, onlardan biri başını secdeye koyunca, başını secdeden iyice kaldırıncaya kadar, Allahü teâlâ onun arkasında olanı magfiret eder. Ben de hepsinden geride dururum, umarım ki, öyle birisinin secdesiyle benim işim görülsün.”
İbrâhim aleyhisselâm ateşe eriştiğinde, ateş ona selâmet oldu. Zîrâ onun kalbi, hakîkî ateşle yanmıştı. Bunun içindir ki, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın kâinâtı yaratmazdım” makâmının sâhibi, yâni Resûl-i ekrem efendimiz; “Benim kadar hiç kimse eziyet çekmedi. Hazret-i İbrâhim’in ateşe atılması belâ değildi. Hazret-i Zekeriyyâ’nın parça parça edilmesi sıkıntı değildi. Belâ ve sıkıntı, bizim başımıza dökülendir. Bizi, gök ve yer ehlinin önüne geçirdiler ve Âdem aleyhisselâmın zürriyetinin günahlarını, benim şefâat eteğime bağladılar” buyurdu.
.
Yûsuf-i Kâmitî
Yûsuf-i Kâmitî hazretleri Suriye’de yaşamış evliyânın büyüklerindendir. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Doğum târihi belli değildir. Zamânın âlimlerinden ilim öğrendi. Evliyânın sohbetinde kemâle geldi. 1259 (H.657) senesinde vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Kalb, hem nefse, hem his uzuvlarına bağlıdır. His uzuvları ne ile meşgûl olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şeyi görünce, güzel bir ses duyunca, tatlı bir şey alınca, kalb bunlara bağlanır. Bu sevgi insanın elinde olmaz. İnsan güzel birşey okuyunca, kalb, bunların manalarına, yazarına bağlanır. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demekdir. İnsan, çok defa hakîkî güzelliği anlayamaz. Nefse güzel gelen ile, kalbe güzel geleni birbiri ile karışdırır. Kalb kuvvetli ise, hakîkî güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır. Âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler, evliyânın sözleri, duâ, tesbîh gibi kıymetli şeyler, aslında güzeldir. Çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalınca ve nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zaman, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi olmaz. Kur’ân-ı kerîm okuyunca veyâ dinleyince, zikir yapınca, ibâdetleri yapınca, Allahü teâlâyı sever. Kalbi, nefsin elinden, baskısından kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi uyandırıp kuvvetlendirmek lâzımdır. Bu da, Resûlullaha uymakla olur. Muhammed aleyhisselâma uyarak, kalbini nefsinin pençesinden kurtaran bir kimse, bir velîyi incelerse, onun Resûlullahın vârisi, Allahın sevgili kulu olduğunu anlar. Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Allahın sevdiğini de çok sever. Fakat, sevebilmek kolay bir şey değildir. Nefsin sevdiklerini, kalbin sevdiği hakîkî güzellikler sanarak aldananlar çok olmuş, felâkete sürüklenmişlerdir.
Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için çalışana (sâlih) denir. Bu sevgiye kavuşmuş olana (ârif) veyâ (velî) denir. Başkalarının da kavuşmalarına vâsıta olana (vesîle) ve (mürşîd), bunların üçüne de (sâdık) denir. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin otuzbirinci âyetinde, meâlen buyuruyor ki: (Onlara söyle! Eğer Allahı seviyorsanız, bana tâbi olunuz! Allah, bana tâbi olanları sever.) Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, Onun Resûlüne tâbi olmakdır. Tâbi olmak, emirlerine ve yasaklarına uymak demektir.
.
Hocazâde Ahmed Hilmi Efendi
Hocazâde Ahmed Hilmi Efendi, Osmanlı âlimlerindendir. Erzincan'ın Eğin (Kemaliye) kazasında doğdu. İstanbul’da yüksek tahsilini bitirdikten sonra “Maarif Nezâreti teftiş heyeti âzası” oldu. Bu sırada Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin halîfelerinden Abdülfettâh-ı Akrî'nin talebesi İzmirli Osman Nûri Efendi'ye intisab ederek Nakşibendî yolunda kemale erdi. 1332 (m. 1914)’de vefat etti. “Hadîkatü’l-evliyâ Silsile-i Sâdât-ı Turuk-ı Aliyye” adlı eserinde Nakşibendî büyüklerini anlatır. Bu eserinde şöyle nakleder:
Büyük üstadımız Mevlânâ Hâlid hazretleri, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgisi ile yanıyordu. Bütün gayesi Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamberimizin ziyâretine gitmek idi. 1220 (m. 1805) senesinde hacca gitti. Medîne-i münevvereye kavuştuğu zaman, kasîde-i Muhammediyye’yi Fârisî olarak yazdı.
Bu kasidenin bir kısmının Türkçe tercümesi şöyledir:
Ey güzeller güzeli, beni sevdanla yaktın!
Görmüyor bir şey gözüm, her an hülyanla aklım!
Sen “Kabe kavseyn” şahı, ben ise azgın köle,
Sana konuk olmayı, nasıl söyler bu şaşkın?
Acıyıp bir bakınca, ölü kalbler dirilttin,
Sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım.
İyilik kaynağısın, dermanlar deryâsısın!
Bir damla lütf et bana, derde devasız kaldım!
Herkes gelir Mekke’ye, Kâ’be, Safa, Merve’ye,
Ben ise senin için, dağlar tepeler aştım.
Dün gece, bir rüyâda, göklere değdi başım,
Kapındaki uşaklar, enseme bastı sandım.
Ey Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!
Şiirlerin arasından, şu beyti seçtim aldım:
“Dili aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,
Bir damlacık umarak, ihsân deryana vardım.”
Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmaya geldim!
Çok kabahatler işledim, sana yalvarmaya geldim!
Karanlık yerlere saptım, bataklıklara saplandım,
Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim
Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların canı!
Uygun olur mu söylemek, canımı fedaya geldim.
Derdlilere tabibsin, ben ise gönül hastası,
Kalb yarama deva için, kapını çalmaya geldim.
Cömerdlerin kapısına, bir şey götürmek hatâdır.
Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeye geldim.
Günahlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,
Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsân deryandan bir damla,
Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan azîz cânân!
Su ile olmayan işler, hâsıl olur o topraktan!
.
Abdullah el-Vâsıtî
Abdullah el-Vâsıtî hazretleri Kırâat âlimidir. 671 (m. 1273) senesinde Irak’ta, Vâsıt’da doğdu. 740 (m. 1340)’da Bağdad’da vefât etti. Kur’ân-ı kerîmin okunuşu ile ilgili olan kırâat ilmini birçok zâttan öğrendi. Çok yerler dolaştı. Abdullah el-Vâsıtî hazretleri, bir kitabının ön sözüne diyor ki:
“Eserimi yazmaya Allahü teâlâya hamd ve sena ederek başladım. Bütün varlıkların yaratıcısı, yoktan var edicisi yalnız Allahü teâlâdır. O büyüktür. Birdir. Samed’dir (her yaratığın muhtaç bulunduğu eksiksiz bir yaratıcıdır), Semî’dir (Allahü teâlâ işitir. Vasıtasız, ortamsız olarak işitir. İşitmesi kulların işitmesine benzemez). Basîr’dir (Allahü teâlâ görür. Aletsiz ve şartsız olarak, gizli ve aşikâr olan her şeyi görür). Bâkî’dir (Allahü teâlâ, hiç yok olmaz. Ortağı olmak muhal olduğu gibi zât ve sıfatları için de yokluk muhaldir). Mütekellim’dir (Allahü teâlâ söyleyicidir. Söylemesi âlet, sesler ve dil ile değildir. Kur’ân-ı kerîm onun kelâmıdır). Âlim’dir (Allahü teâlâ her şeyi bilir. Bilmesi yarattığı varlıkların bilmesi gibi değildir. Bilmesinde değişiklik olmaz). Ezelî ve ebedidir. Mürîd’dir (Allahü teâlânın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Her şey onun dilemesi ile olur. İrâdesine engel olacak hiçbir kuvvet yoktur). Kâdir’dir (Allahü teâlânın gücü her şeye yeticidir. Hiçbir şey O’na güç gelmez).”
Allahü teâlâ küllîleri, cüz’îleri, büyükleri, zerreleri, âlimdir, bilir. Her gizliyi bilir. Yerlerde ve göklerde en küçük zerreleri bilir. Her şeyi yaratan, Odur. Yarattıklarını elbette bilir. Yaratmak için, bilmek lâzımdır. Allahü teâlâ, ezelden ebede, yani öndeki sonsuzdan, sonraki sonsuza kadar, bir kelâm ile söyleyicidir. Bütün emirleri, o bir sözdendir. Bütün yasakları, yine o bir sözdendir. Bunun gibi, bütün haberleri, suâlleri, hep o bir sözden çıkmaktadır. Tevrât ve İncîl kitâpları o bir sözü gösteriyor. Zebûr ve Kur’ân-ı kerîm de, o söze işâret ediyor. Bunun gibi, diğer Peygamberlere nâzil olan kitâplar ve sahîfeler, hep o bir sözün açılmasıdır. Ezel ve ebed, o sonsuzlukları ile berâber, o makâmda bir ân olunca, hattâ ân demek bile sığmaz ise de, başka kelime olmadığından ân deniliyor, o ânda bulunan söz de, elbette bir kelime, hattâ harf, belki de bir noktadır. Nokta demek de, ân demek gibi, başka kelime bulunmadığı içindir.
.
Ebu Ali Nişâbûrî
Ebu Ali Nişâbûrî hazretleri Horasan’da yetişmiş Hadis hafızlarındandır. 277'de (m. 890) İran’da Nîşâbur'da doğdu. İlk gençlik yıllarında kuyumcu çırağı iken, sonra hadis tahsiline başladı. Herat, İsfahan, Kahire, Bağdat, Şam, Mekke ve Medine'de büyük âlimlerden istifade etti. 349 (m. 960)’da Nîşâbur'da vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Birisi, “Yâ Resûlallah! Bana öyle bir amel bildir ki, onu yaptığım zaman, beni hem Allahü teâlâ ve Resûlü sevsin, hem de diğer insanlar sevsinler.” Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlâ ve Resûlünün seni sevmesini istiyorsan, dünyaya rağbet etme. İnsanların seni sevmesini istiyorsan, elindeki dünya malını onlara dağıt.”
Enes bin Mâlik buyurdu: “Ben çocuklarla beraber oynarken, Resûlullah Efendimiz geldi. Bana selâm verdi. Sonra elimi tutup, beni bir ihtiyâçları için gönderdi. Kendileri de, ben gelinceye kadar duvarın gölgesinde oturdu. Ben, istediği şeyi getirip verdim. Sonra ben, Ümm-i Süleym’in yanına gittim. 'Nerede idin?' diye sordu. 'Resûlullah Efendimiz beni bir ihtiyâç için gönderdi' dedim. 'O ne idi?' diye sorunca: 'Onu söylemem, o bir sırdır' dedim. Bunun üzerine o da, 'Sırrını muhafaza et' dedi."
Harise (radıyallahü anh), Resûlullah Efendimizin yanına gelmişti. Ona, “Nasıl sabahladın yâ Harise?” buyurdu. O da, “Gerçek bir mü’min olarak sabahladım yâ Resûlallah” cevâbını verdi. Resûlullah efendimiz, “Her hakkın bir hakîkati vardır. Senin îmânının hakîkati nedir?” diye sorunca, “Nefsimi dünyadan vazgeçirdim. Şimdi benim yanımda, dünyanın taşı, kerpici, gümüşü ve altını müsavîdir. Sanki Rabbimin huzûrundayım. Buna, kalb gözümle ve kalbimin yakîni ile şâhid oldum. Sanki ben Cennet ehlindenim. Ben bunu, yakîn ve kalb gözü ile gördüm” dedi.
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti. Birisi Resûlullah efendimize gelerek; “Yâ Resûlallah! Dünyalık elde etmek gayesi ile gazâya giden kimse için ne buyurursunuz?” diye sordu. Resûlullah efendimiz “Onun için sevap yoktur” buyurdular. Ebû Hüreyre bu durumu Eshâb-ı kiram arasında anlattığı zaman onlar, “Belki sen bunu Resûlullah efendimizden iyi anlamadın” dediler. Bunun üzerine Ebû Hüreyre tekrar Resûlullah efendimizin yanına döndü ve bu husûsu sordu. Resûlullah efendimiz: Üç kere,“Onun için ecir yoktur” buyurdular.
.
Seyyid Muhammed Şah
Seyyid Muhammed Şah hazretleri Şafii âlimlerindendir. 1561 (H.969) senesinde Basra'da doğdu. 1604 (H.1013)’de Şam'da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
(Saadet), Cennetlik olmak demektir. (Şekâvet), Cehennemlik olmak demektir. Saadet ve Şekâvet, Allahü teâlânın iki hazînesi gibidir. Birinci hazînenin anahtarı, tâat ve ibâdettir. İkinci hazînenin anahtarı, mâsiyet yâni günahlardır. Her izzet ve her nîmet, Allahü teâlâya, ihlâs ile itaat ve ibâdet etmektedir. Her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hâsıl olur. Herkese dert ve belâ, günah yolundan gelir. Rahat ve huzur da, itaat yolundan gelmektedir. Onun, insanların îman etmelerine, ibâdet yapmalarına ihtiyacı yoktur. Kâfir olmalarının ve günah işlemelerinin Ona hiç zararı olmaz. Mahlûklarına Onun hiç ihtiyacı yoktur. İlmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de, günah işlenmesine sebep yaptı. İlimden îman ve tâat doğmakta, cehaletten de küfür ve günah hâsıl olmaktadır. Tâat, çok küçük olsa da, kaçırmamalı! Günah, pek küçük görünse de, yaklaşmamalıdır! İslâm âlimleri buyurdular ki:
Üç şey, üç şeye sebeptir: Tâat, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya sebeptir. Günah işlemek, Allahü teâlânın gadabına sebeptir. Îman etmek, şerefli ve kıymetli olmaya sebeptir. Bunun için, küçük günah işlemekten de çok sakınmalıdır. Allahü teâlânın gazabı, bu günahta olabilir. Her mümini kendinden iyi bilmelidir. O mümin, Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir. Bekara sûresinin otuzuncu âyetinde, Melekler, meâlen, (Yâ Rabbî! Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olan insanları niçin yaratıyorsun) dediklerinde, (Onlar fesat çıkarmazlar) demedi. (Sizin bilmediklerinizi ben bilirim) buyurdu. (Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalblerindeki îmana bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar, benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, Müslümanların günahlarını affetmeyi de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. Îmanı olanları, ezelî olan lütfuma kavuşturur, ebedî olan lütfum ile hepsini okşarım) buyurdu.
.
Muhammed Ubeydullah
Muhammed Ubeydullah Serhendi, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu ve İmâm-ı Muhammed Ma’sûm’un üçüncü oğludur. 1038 (m. 1628)'de Hindistan'da Serhend'de doğdu. Yüksek babasının teveccüh ve himmetleriyle yetişti, kısa zamanda zâhirî ve bâtınî olarak yükseldi. 1083 (m. 1672)'de vefât etti. Hazinet-ül-me’arif kitabında buyuruyor ki:
İmam-ı Serahsi şöyle buyurdu: Ahmed bin Salih anlatır. Hizmetçime cinler musallat olmuştu. Başka bir hizmetçi aldım. Ona da musallat oldular. Bir gün namaz kıldım, otururken biri selam verdi, ben de selamını aldım. (Kimsin?) dedim. (Ben cinlerden Zekeriya. Sana bir dua öğretmek için geldim. Birinin başına bir hâl gelir de, bu duayı okursa, biiznillah sağlığına kavuşur) dedi. Sonra şu duayı yazdırdı: (Türkçe tercümesi)
(Allahü teâlâya hamd olsun ki, göğü yüksek, yeri alçak ve dağları dik yarattı. Rüzgârlar gönderdi. Geceyi karanlık ve gündüzü aydınlık yaptı. Görülen ve görülmeyen varlıkları yarattı. Bunları, yarattıklarından hiçbirinin yardımına muhtaç olmadan yaptı. Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Kudretini düşünen için, senin şanın ne yücedir. Sen kendine mahsus yücelikle yücesin, kendine mahsus yakınlıkla yakınsın. Sen yarattıklarına kudretinle galipsin. Sana isyan eden, Cehenneme; sana itaat eden ise Cennette gider. Ya Rabbi! Dua etmeyi ve edilen duaları kabul edeceğini bildirdin. Yaptığımız dualar senin kazanı geri çevirdi. Dualarımızı kabul eyle! Sen, güç ve kuvvet sahibisin. Senden daha güçlü ve kudretli kimse yoktur. Sen Rahim’sin. Senden daha merhametlisi yoktur. Sen, Yakub aleyhisselama merhamet edip tekrar görmesini sağladın. Yusuf aleyhisselama da merhamet edip onu kuyudan kurtardın. Eyyüb aleyhisselama da acıyıp bela ve musibetlerini kaldırdın. Ya Rabbi, ben de sana yalvarıyorum. Çünkü kendisinden bir şey istenilenlerin en hayırlısı sensin. Ey zorbaları kahreden, kıyamette amellerin karşılığını veren, çürümüş kemikleri dirilten Rabbim, sen geçilmesi için, Cehennem üzerine kıldan ince ve kılıçtan keskin köprü kurdun! Sen, [şu kimseyi] bu acılara, bu hastalıklara müptela kıldın. Sen hastalığını gidermeye kadirsin, Ya Erhamerrahimin.) Sonra Bekara sûresi 171. âyeti okunur.
Ahmed bin Salih hazretleri buyurdu ki: Bu dua hastaya okunursa biiznillah iyileşir. Okuduğum her hasta, biiznillah iyileşti
.
Ebü’l-Ferec Abdurrahman
Ebü’l-Ferec Abdurrahman hazretleri fıkıh âlimlerindendir. 715 (m. 1315)’de doğdu. 799 (m. 1396)’da Mısır’da vefât etti.
Bu mübarek zat, ticâret yaptığı sırada, bir kimse ona ikiyüz dînâr emânet etmişti. O da alıp muhafaza için kasasına koymuştu. Hırsızlar dükkânını soyup, kasayı çaldılar. Altı ay sonra rüyâsında, sana emânet edilen para dükkânına bırakılmıştır, denildi. Gidip, para kesesini dükkânının içinde toprağa gömülü buldu. Alıp sahibine verdi. Sahibi de ona hediye etti, fakat kabûl etmedi. Ömrünün son günlerinde hac yapıp bir müddet Mekke’de kaldı. Ebü’l-Ferec hazretleri, bir dersinde buyurdu ki:
Maliki mezhebinde abdeste başlarken veya yüzü yıkarken niyet etmek ve başın hepsini ve sarkan saçları, kulak üstündeki deriyi ve altındaki deri görünen hafîf sakalı mesh etmek, kesîf sakalı yıkamak, muvâlât yani azaları art arda yıkamak, yıkanan yerleri, kurumadan evvel delk etmek de farzdır. Örülü saç çözülmez. Abdest aldığında veyâ bozulduğunda şüphe etmek, oğlanın veyâ mahrem olmayan genç kadının derisine veyâ saçına şehvet ile dokunmak, abdesti bozar. Bedenden kan ve diğer şeyler çıkması abdesti bozmaz. Kulakların içi ve dışı, yeni ıslatılmış parmak ile mesh edilir.
Tırnak kesince, tıraş olunca abdest bozulmaz. Sakal tıraşında ihtilâflıdır. El ile istibrâ vâcibdir. Teyemmüm ederek giyilen mest üzerine mesh edilmez. Mesh müddeti yoktur. İkindi vakti isfirâr vaktine kadardır. Yatsının âhir vakti, gecenin ilk sülüsüdür (üçte biridir). Mekke'de olanın Kâbe'ye, Mekke'de olmayanın Kâbe cihetine dönmesi farzdır.
Namâza başlarken (Allahü ekber) demek, Fâtiha okumak, kavmede dikilmek, celsede oturmak, oturarak bir tarafa selâm vermek ve selâm verirken (Esselâmü aleyküm) demek farzdır. İlk iki rekatte Zamm-ı sûre okumak, iki teşehhüdde oturmak, tehıyyât ve salevât okumak ve ikinci selâm sünnettir.
Sabâh ikinci rekatte sessiz kunût okumak, teşehhüdde şehâdet parmağı kaldırmak müstehabdır. Sünneti unutunca, secde-i sehv lâzım olur. Bayram ve cenâze namâzları sünnettir. Fâsık, imâm olamaz. Başka mezhebdeki imâma ve özürlü olan imâma uymak câizdir.
.
Abdülvehhab bin Bezgûş
Abdülvehhab bin Bezgûş hazretleri kırâat, hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 543 (m. 1148)’de doğdu. 612 (m. 1216)’da Bağdad’da vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Ebû Ümâme (radıyallahü anh ) rivâyet eder: Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) asâsına dayanarak bizim yanımıza geldi. Biz; “Ey Allahın Resûlü, bizim için duâ buyurunuz!” deyince, Resûlullah efendimiz; “Yâ Rabbî bizi affet, bize merhamet eyle! Bizden râzı ol. İbâdetlerimizi ve duâlarımızı kabûl eyle. Bizi Cennetine koy. Bizleri Cehennemden koru. Bütün işlerimizi ıslâh eyle!” buyurdu.
Ebû Bürde (radıyallahü anh ) rivâyet eder: Resûlullah Efendimiz mübârek başını semâdan yana kaldırarak, (Yıldızlar gökte 'emene’dir [rahmet veyâ emînin çoğulu]. Yıldızlar gittiği zaman gökte vadolunan şeyler olur. Ben de Eshâbım üzerine emînim. Gittiğim zaman, Eshâbıma vadolunan şeyler gelir. Eshâbım da ümmetim üzerine emenedir. Eshâbım gidince ümmetime vadolunan şeyler gelir) buyurdular.
Ebû Sa’îd-i Hudrî’den “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmuştur. Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (İnsanlar üzerine bir zaman gelir. Bir kısım kimseler gazâ ederler. İçinizde Resûlullah Efendimizin Eshâbından kimse var mıdır, derler. Evet derler. Sonra harp kazanılır. Ondan sonra bir zaman gelir ki, harp ederler. İçlerinden bir cemaat derler ki, içinizde Resûlullah Efendimizin eshâbı ile görüşmüş [tâbi’înden] kimse var mıdır? Derler ki, evet. Sonra harp kazanılır. Yine bir zaman gelir, harp ederler. Bir cemaat der ki, içinizde Resûlullah Efendimizin Eshâbını görmüş olanları gören [tebe-i tâbi’înden] kimse var mıdır? Derler ki, evet. Sonra harp kazanılır.)
İmrân bin Husayn’dan “radıyallahü anh” rivâyet edilmişdir. Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Ümmetimin üstünleri benim zamanımda bulunanlardır. Yani Eshâbımdır. Sonra o kimselerdir ki, Eshâbımı takip eder. Sonra o kimselerdir ki, onları takip edeni takip eder. Muhakkak onlardan sonra bir kavim gelir ki, onlardan şâhitlik istenmeden şâhitlik ederler ve hıyânet ederler. Onların yaptıkları o hıyânet ile onlarda emânet kalmaz. Onlarda semizlik zâhir olur [şişman olurlar].)
.
Haffaf el-Iclî
Haffaf el-Iclî hazretleri tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. 204 (m. 819) yılında Bağdâd’da vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Hazret-i Osman (radıyallahü anh) bir gün su istedi ve abdest aldı. Sonra güldü ve "Niçin güldüğümü sormuyor musunuz?" buyurdu. "Sizi güldüren şey nedir yâ Emîr-elmü'minîn!" dediler. Buyurdu ki: Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) burada su istedi ve benim abdest aldığım yerde abdest aldı ve sonra güldü. "Beni güldüren şeyi sormuyor musunuz?" diye sordu, işte bunu hatırladım da buna güldüm. Biz Resûlullah Efendimize "Sizi ne güldürdü Yâ Resûlallah?" diye sorduk. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
"Bir (mü'min) kul (abdest alırken) yüzünü yıkadığı zaman; yüzüne isâbet eden bütün günahlarını Allahü teâlâ affeder. Kollarını yıkadığı zaman kollarıyla, başını mesh ettiği zaman başıyla, ayaklarını yıkadığı zaman ayaklarıyla işlediği günahları böylece affeder, işte bu beni güldürdü."
Deylemi hazretlerinin rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte Peygamber Efendimiz buyurdular ki: Allahü teâlâ bir millet hakkında hayır murad ederse, yumuşak huylularını başlarına idareci yapar. Aralarında âlimlerinin sözü ve hükmü geçer. Malı ise, cömertlerine verir. Allahü teâlâ, bir millet hakkında da şer dilerse, kötülerini (sefihlerini) onlara idareci yapar. Aralarında cahillerin sözü ve hükmü geçerli olur. Malı da, cimrilerine verir.
Ebû Alkame (radıyallahü anh) şöyle nakleder: Osman bin Maz'ûn (radıyallahü anh) vefât etmişti. Resûlullah Efendimiz techîzini emretti. Techîz, yıkama ve namazının kılınması bitince, kabrine kondu. Bu sırada Osman'ın hanımı, "Ey Osman! Cennet sana âfiyet olsun" dedi. Peygamber Efendimiz "Sen bunu nereden biliyorsun?" buyurdular. Hanımı: "Yâ Resûlallah! Gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılardı" dedi. Resûlullah Efendimiz: "Allahü teâlâ ve Resûlünü severdi, desen bile (-Cennet sana âfiyet olsun- demeye) kâfidir" buyurdu.
Sehl bin Hüneyf (radıyallahü anh) rivayet eder: Peygamber Efendimiz buyurdular ki: Kim ki, Allah yolunda cihad etmek için, (Allahın kullarına yardım etmek için) ve çoluk çocuğunu geçindirmek için borçlanan, veya kölelikten kurtarmak için efendisiyle anlaştığı parayı ödemeye çalışana yardım ederse, gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı Kıyamet Gününde Allah onu gölgesinde gölgelendirir.
.
İbn-i Sükeyne
İbn-i Sükeyne hazretleri hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. 519 (m. 1125) senesinde doğdu. 607 (m. 1210)’de Bağdad’da vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
İmrân İbn-i Husayn (radıyallahü anh) anlatıyor: Bana Kur’an okuyan bir kadın uğradı, okudu sonra karşılık istedi ardından da bu isteğini geri alarak şöyle dedi: Peygamber Efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim Kur’an okursa karşılığını Allah’tan istesin. Bir zaman gelecek insanlar Kur’an okuyacaklar da karşılığını insanlardan isteyecekler.”
Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ” hazretlerinden rivâyet olunmuşdur. Ezvâc-ı tâhirâtın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hepsi, Resûlullahın huzûr-u şerîflerinde idik. Fâtıma-tüz-zehrâ “radıyallahü anhâ” geldi. Gizli konuştular. Fâtıma yüksek sesle ağladı. İkinci kere gizli konuştular. O zaman Fâtıma güldü. Sonra Resûlullah kalkıp gitti. Ben Fâtıma’dan “radıyallahü anhâ” sana gizli ne söyledi diye sordum. Fâtıma “radıyallahü anhâ” dedi ki, ben Resûlullah hazretlerinin sırrını açıklayamam. Resûlullah hazretleri âhirete intikâl buyurdukları zaman, Âişe “radıyallahü anhâ” buyurdular ki: Ben Fâtıma’ya dedim ki, sana yemîn veririm ki, Resûlullah hazretlerinin sana ne söylediğini bana söyle. Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhâ” dedi ki: Bana gizli söylediği vakit, haber verdi ki: (Cebrâîl aleyhisselâm, Kur’ân-ı azîm-üş-şânı her sene benimle bir kerre mukâbele ederdi [okurdu]. Bu sene benimle iki kere mukâbele etti [okudu]. Bundan ecelimin yaklaştığı anlaşılır. Allahü teâlâ hazretlerine ittikâ eyle ve sabreyle. Zîrâ muhakkak ben senin için ne güzel selefim. [Senden önce ölürüm.]) Ben ağladım. Üzüldüğümü görünce, ikinci kere buyurdu ki:
(Yâ Fâtıma! Cennet ehli kadınların, mü’minlerin hanımlarının, seyyidesi olursun. Râzı olmaz mısın.) Bir rivâyette, bana gizli olarak o hastalığında, vefâtının yaklaştığını haber verdiğinde ağladım. Sonra gizli olarak, (Ehl-i beytimden bana evvel kavuşan sen olursun) buyurunca güldüm, şeklinde bildirilmiştir.
Müsevvir bin Mahreme'den rivâyet edilmiştir. Resûlullah hazretleri buyurdular ki: (Fâtıma benden bir parçadır. Her kim onu gazaba getirir ise, beni gazaba getirir.) Başka bir rivâyette, (Ona eziyet eden, bana eziyet etmiş olur) buyuruldu.
.
Ebu Bekr Ebherî
Ebu Bekr Ebherî hazretleri Mâliki fıkıh ve hadis âlimidir 289 (m. 902)’de İran'da bulunan Ebher'de doğdu. Tahsilini Bağdat'ta yaptı. Zamanın meşhur âlimlerinden fıkıh ve hadis okudu. Burada çok sayıda talebe kendisinden ders aldı. 375 (m. 986)’da vefat etti. Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
İslâmiyette ibâdet yapmak için, niyetin büyük önemi vardır. Yapılan her işin İslâmiyete uygun olup olmadığı, niyet ile anlaşılır. Mesela, oruç tutanın, yalnız mideyi dinlendirmeyi, perhiz yapmayı düşünmesi, orucun sahih ve makbûl olmamasına sebep olur. İslâmiyette niyet o kadar mühimdir ki, İslâmiyetin emrettiği bir şey, dünya menfaati için yapılınca sahih ve makbûl olmuyor. Dünya işi sayılıyor. Herhangi bir dünya işi de, âhıret menfaati için yapılınca, ibâdet hâlini alıyor. Mümin, zevcesinin ağzına götürdüğü lokmada bile sevap kazanıyor.
İslâmiyete uymanın, ibâdet etmenin, dünya menfaatleri üzerine kurulmayacağı, akıl sahipleri için pek meydanda olan bir hakîkattir. Böyle olduğunu aşağıdaki âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler de, ayrıca göstermektedir: Şûrâ sûresinin yirminci âyet-i kerimesinde meâlen, (Âhıreti kazanmak için çalışanların kazançlarını arttırırız. Dünya menfaati için çalışanlara da, ondan veririz. Fakat, âhırette bunların eline bir şey geçmeyecektir) buyuruldu.
İsrâ sûresinin onsekizinci ve ondokuzuncu âyet-i kerimelerinde meâlen, (Menfaatleri ve lezzetleri çabuk geçen, tükenen dünyayı isteyenlerden, dilediğimize, istediğimizi veririz. Âhıret menfaatleri için çalışan müminlerin mükâfâtları boldur) buyuruldu.
Hûd sûresinin onaltıncı âyetinde meâlen, (Dünyada yaşamayı ve eğlenmeyi isteyenlerin çalışmalarının karşılığını bol bol veririz. Bir şeyi esirgemeyiz. Bunlara âhirette yalnız Cehennem ateşi verilecektir. Emekleri âhırette boşa gider. Yalnız dünya için yaptıkları işlerine, âhirette bir karşılık hâsıl olmaz) buyuruldu.
Bir hadis-i şerifte (Allahü teâlâdan başkası için her kim ne işledi ise, karşılığını ondan istesin, denilecektir) buyuruldu.
Başka bir hadis-i şerifte (Allahü teâlâ, âhıret için yapılan iyiliklere dünyada da mükâfât verir. Fakat, yalnız dünya için yapılan işlere âhirette hiç mükâfât vermez) buyuruldu.
.
Sadi Çelebi
Sadi Çelebi, onuncu Osmanlı Şeyhülislamıdır. İsmi Sadullah bin Emirhan’dır. Kastamonu’nun Daday ilçesinde doğdu. Küçük yaşta İstanbul’a geldi. Zamanının âlimlerinden ilim tahsil ettikten sonra İstanbul kadılığına, kısa bir müddet sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafından şeyhülislamlığa tayin edildi. Beş yıl sonra 945 [m. 1539]’de İstanbul’da vefat etti. “İnâye” isimli kitabında diyor ki:
Bir kimsenin, namaz, oruç ve sadaka gibi bütün ibâdetlerinin sevâbını başkasına hediye etmesi câizdir. Nâfile sadaka veren kimsenin, sevâbının bütün mü’minlere verilmesi için niyet etmesi çok iyi olur. Kendi sevâbından hiç azalmadan, bütün mü’minlere de sevâbı erişir. Ehl-i sünnet velcemâ’at mezhebi böyledir. Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre, namaz ve Kur’ân-ı kerîm okumak gibi yalnız beden ile yapılan ibâdetlerin sevâbı da, böyle hediye edilebilir. Mutezile mezhebi, hiçbiri hediye edilemez dedi. Şâfiî âlimlerinin sonra gelenleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Kur’ân-ı kerîmin ve namâzın da meyyite fâide vereceğini bildirdiler. Çünkü, Kur’ân-ı kerîm okunan yere, rahmet ve bereket iner. Bu zaman yapılan duanın kabul olması çok umulur. Farz ve nâfile ibâdetlerin sevâbı, ölülere ve dirilere gönderilebilir.
İbâdeti yaparken, sevâbını başkasına niyet etmek câiz olduğu gibi, ibâdeti kendi için yapıp, sonra sevâbını başkasına hediye etmek de câizdir. Sevap, hediye edilenlere taksîm edilmeksizin, her birine bütünü kadar erişir. Her çeşit ibâdetin sevâbı, Resûlullahın mubârek rûhuna da gönderilebilir. Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ”, Resûlullah için umre yapardı. Hâlbuki, bunu vasiyet etmemişti. İbnis-Serrâc, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” için onbinden fazla hatim okumuştu. Mübârek ruhu için kurban kesmişti. Bu hediyelerle derecesi ve şerefi artar denildi.
Bedir gazâsında, dokuzyüzü aşan kâfir ordusundan, yetmişi öldürülmüştü. Bunlardan yirmidördü, bir leş çukuruna atıldı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” üç gün sonra çukur başına geldi. Birkaçının ismini sayarak, (Rabbinizin ve Onun Resûlünün bildirdikleri azâplara kavuşdunuz mu? Ben, Rabbimin vadettiği zafere kavuştum) buyurdu. Ömer “radıyallahü anh” bunu işitince: (Yâ Resûlallah! Cansız ölülere neden söylüyorsun?) dedi. (Sözlerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Fakat onlar cevap veremez) buyurdu.
.
Abdurrahim Nişâbûrî
Abdurrahim Nişâbûrî hazretleri tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. İmam-ı Kuşeyrî hazretlerinin oğludur. 514 (m. 1120)’de İran’da, Nişâbûr’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Âl-i İmrân sûresinin 28. âyetinde meâlen, (Müminler müminlerden başka, kâfirleri sevmesinler. Onları seven, Allahü teâlâyı sevmiş olmaz. Dârülharbde, zarûret olunca, onlara dostluk göstermek câiz olur) buyuruldu.
Âl-i İmrân sûresinin 118. âyet-i kerimesi meâlen, (Ey müminler! Mümin olmayan kâfirlerle dost, arkadaş olmayınız!) ve Mücâdele sûresinin 2. âyet-i kerimesi meâlen, (Allahü teâlâya ve âhiret gününe inanan, Allahın ve Resûlünün düşmanlarını sevmez) ve Mâide sûresinin 54. âyet-i kerimesi meâlen, (Ey îman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları sevmeyiniz!) ve Mümtehine sûresinin birinci âyeti meâlen, (Ey îman edenler! Benim ve sizin düşmanlarımızı sevmeyiniz) ve Tevbe sûresinin 72. âyeti meâlen, (Müminlerin erkekleri ve kadınları birbirlerini severler)dir.
Bu âyet-i kerimeler de, kâfirleri sevmeyi haram etmektedir. Müminin kâfiri sevmesi üç türlü olur. Birincisi, onun küfrünü beğenir. Bunun için sever. Bu muhabbet yasaktır. Çünkü, onun dîninden râzı olmuştur. Küfrü beğenen kâfir olur. Böyle muhabbet, îmanı giderir. İkincisi, herkesle iyi geçinmek için, kâfire dost görünmektedir. Bu muhabbet memnû’ değildir. Üçüncüsü, ikisi ortasıdır. Onlara meyleder, yardım eder. Dîninin bâtıl olduğunu bilerek, akrabâlık, iş arkadaşlığı sebebi ile dostluk yapar. Bu muhabbet küfre sebep olmaz ise de, câiz değildir. Çünkü bu muhabbet, zamanla dînini beğenmeye sebep olur.
Müseylemetül-kezzâbın adamları iki sahâbîyi yakaladı. Birisine, (Muhammedin peygamber olduğuna inanıyor musun?) dedi. Evet dedi. (Benim de peygamber olduğuma inanıyor musun?) dedi. Buna da evet dedi. Bunu serbest bıraktı. Diğerini getirdiler. Buna da sordu. Birinci suâle evet, ikincisine, ben sağırım dedi. Bunu öldürdü. Resûlullah haber alınca, (İkincisi, îmanı üzere şehit oldu. Birincisi, Allahü teâlânın verdiği izne tâbi oldu) buyurdu. Nahl sûresinin 106. âyet-i kerimesinde meâlen, (İkrâh ile [korkutularak] kalbi îman ile dolu iken küfür söyleyen affolur) buyurulmaktadır.
.
Abdullah Sebzmûnî
Abdullah Sebzmûnî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. 258 (m. 872) yılında Buhâra yakınlarında Sebzmûn köyünde doğdu. 340 (m. 952) yılında vefât etti. Derslerinde İmâm-ı A’zam hazretlerinin üstün vasıflarını
anlatırdı. Bu meyanda buyurdu ki:
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe; en mükemmel usûller ile yaptığı uzun çalışmaları ve ictihâdı neticesinde
çözdüğü ve tedvin ettiği fıkıh bilgileri ile Müslümanların ibâdetlerinde ve diğer işlerinde İslâmiyete doğru bir şekilde uymak için takip edecekleri bir yolu gösterdi ve bu yola “Hanefî Mezhebi” denildi.
Herhangi bir fıkıh mevzû’unun işlenmesi veya fetvâsının takrir edilmesi yahut da cevâbı bulunmak üzere mevzû edildiğinde, sırasıyla bu dört kaynağa başvururdu:
1. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler: Diğer müctehidler gibi, bir işin nasıl yapılacağını, Kur’ân-ı kerîmde açıkça bulamazsa, hadîs-i şerîflere bakardı. İctihâdlarında Peygamberimizin sünnetine tâbi olmakta, herkesten ileri gitmiş, mürsel hadîsleri bile müsned hadîsler gibi senet olarak almıştır.
2. İcmâ’ ve Sahabe kavli: Bir iş hakkında hadîs-i şeriflerde de açıkça hüküm bulunmazsa, bu iş için (icmâ) var ise, öyle yapılmasını emrederdi. İcmâ’, söz birliği demek olup, bir işi, Eshâb-ı kiramın hepsinin aynı sûretle yapması veya söylemesi demektir. İmâm-ı a’zam, Eshâb-ı kiramın sözlerini, kendi kavillerinin üstünde tutmuştur. Onların, Peygamberimizin (aleyhisselâm) yanında, sohbetinde bulunmak şerefiyle kazandıkları derecelerin büyüklüğünü, herkesten daha iyi anlamıştır.
3. Kıyas: Bir işin nasıl yapılması lâzım olduğu, icmâ ile veya sahabe sözü ile de bilinemezse, kendisi kıyas yaparak hüküm verirdi. O’nun bu kıyas yoluna, (re’y yolu) veya (ictihâd) da denir. Kıyas; Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde hakkında açık hüküm bulunmayan bir işi, hakkında açık hüküm bulunan bir diğer işe benzeterek hükme bağlamaktır.
4. İmâm-ı a’zam, nasslardan (âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden), icmâ ve kıyastan başka istihsân ve örfler ile de hüküm verirdi. Şu kadar var ki, örfün, İslâmiyette yasak olduğu açıkça bildirilen bir hükme aykırı olmaması lâzımdır. İstihsân; daha kuvvetli görülen bir husûstan dolayı bir meselede benzerlerinin hükmünden başka bir hükme dönmektir.
.
Ebân bin Yezîd
Ebân bin Yezîd hazretleri Tebe-i tâbiînin meşhur hadis hafızı, yani yüzbinden fazla hadis-i şerifi, ravileriyle birlikte ezbere bilenlerden idi. Basra’da doğdu. Tâbiînden birçokları ile görüşüp hadis rivayet etti. Rivayetlerinin bir kısmı, Kütüb-i Sitte'de ve diğer hadis mecmualarında yer almıştır. 163'te (m. 779) vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bir gazâdan dönmüştü. Mescide girdi ve iki rekat namaz kıldı. Her gazâdan döndükten sonra böyle yapar, sonra, önce kızı Fâtıma’ya (radıyallahü anhâ), daha sonra da hanımlarına uğrardı. Yine âdeti üzere namaz kıldıktan sonra, Hazreti Fâtıma’ya uğradı. Hazreti Fâtıma, babasını ağlayarak kapıda karşıladı. Resûl-i ekrem efendimiz ona; “Niçin ağlıyorsun?” buyurdu. Hazreti Fâtıma da; “Yâ babacığım! Seni rengin solmuş, elbisen eskimiş bir vaziyette gördüm de onun için ağlıyorum” dedi. Bunun üzerine Server-i âlem; “Ey Fâtıma! Ağlama, Allahü teâlâ babanı bir vazîfe ile görevlendirdi. İstenilse de, istenilmese de, dünya üzerinde insanın yaşayabildiği her yere bu din yayılacaktır. Benim vazîfem de bunu temin için çalışmaktır” buyurdu.
Temîm-i Dârî (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti: “Resûl-i ekrem efendimiz bir gün şöyle buyurdu: (Bu din, gece ve gündüzün hüküm sürdüğü her yere mutlaka ulaşacaktır. Allahü teâlâ, bu dînin şerefle veya zorla girmediği hiçbir şehir ve köy bırakmayacaktır. Allahü teâlâ, orada İslâm dînini ve Müslümanları muzaffer, küfrü de zelîl ve hakîr kılacaktır.) Ben bunu kendi ailem içinde müşâhede ettim. Ailemden Müslüman olanlar, hayra ve şerefe kavuştu. Küfürde ısrar edenler ise, zelîl ve hakîr kaldılar.”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) diyor ki: “Resûlullah efendimiz insanların en güzel huylusu idi. Beni bir gün, bir yere gönderdi. 'Vallahi gitmem' dedim. Fakat gidecektim. Emrini yapmak için dışarı çıktım. Çocuklar sokakta oynuyordu. Onların yanından geçerken arkama baktım. Resûlullah efendimiz arkamdan geliyordu. Mübarek yüzü gülüyordu. (Yâ Enes! Dediğim yere gittin mi?) buyurdu. 'Evet gidiyorum yâ Resûlallah' dedim.”
.
Mecdüddîn Mûsulî
Mecdüddîn Mûsulî hazretleri, Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 599 (m. 1202) senesinde Musul’da doğdu. Şam’da Cemâlüddîn-i Husayrî’den ilim tahsil etti. Yaşadığı devirde, fıkıh ve usûl ilimlerindeki âlimlerin en büyüğü oldu. Hanefî fakîhlerinin altıncı tabakası olan “Eshâb-ı Temyîz”dendir. 683 (m. 1284) senesinde Bağdad’da vefât etti. “İhtiyâr” kitabında diyor ki:
Hazret-i Ali buyurdu ki:
“Fazilet, ancak ilim ehline mahsûstur. Çünkü onlar, doğru yoldadır. Hidâyet arayana yol gösterirler. Herkesin kadr ü kıymeti, başarısına göredir. Câhiller, ilim ehline düşmandırlar, sen, ilim elde etmeye bak! İlmin ebediyyen câhili olma! İnsanlar ölü, ilim ehli diridirler. (Zîrâ câhillerin hiçbir faydaları yoktur. Onlar, nebat yetiştirmeyen çorak toprağa benzerler. Allahü teâlâ meâlen; [Yoksa, ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine verdiğimiz nurla insanlar içinde yürüyen kimse, karanlıklar içinde olan gibi midir?] buyurmuştur, ölüden murâd câhil, dirilmekten murâd ilim verilmesidir. Karanlıklar içinde yüzen de câhildir)” İlim, her fazilete vesiledir, ilim, köleyi sultânlar meclisine yükseltir. 'Ulemâ olmasaydı, ümerâ helak olmuştu' denilmiştir. Şâir de; 'İlim, erbâbı için azli mümkün olmayan bir sultândır. Gerçek emîr odur ki, azledildiği zaman dahî emîr kalır. Sultânın velâyeti elinden gidince, fazileti saltanatında kalır' demiştir. Çünkü ilmin saltanatı ilâhîdir. Kulların, onu azle güçleri yetmez. Hadîs-i şerîfte; (Hikmet, kişinin şerefine şeref katar, köleyi yükselterek sultanlar meclisine oturtur) buyuruldu. Peygamber efendimiz (aleyhisselâm) bununla, ilmin dünyâ menfaatlarına işâret etmişlerdir.
Ma’lûmdur ki, âhiret daha hayırlı ve bâkidir. Her mü’mine önce lâzım olan şey; îmânı, farzları ve haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe, Müslümanlık olamaz, îmân elde tutulamaz. Hak borçları ve kul borçları ödenemez. Niyet ve ahlâk düzeltilemez, temizlenemez. Düzgün niyet edilmedikçe, hiçbir farz kabûl olmaz. Bir hadîs-i şerîfte: (Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevâbdır) buyuruldu."
.
İmâm-ı İbni Kesîr
İbn-i Kesîr hazretleri tabiîn devrinde Mekke’de yetişen meşhur kıraat âlimlerinden olup Kur’ân-ı kerîmin kıraatini (okunuşunu), Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) okuduğu gibi bildiren âlimlerin ikincisidir. 45 (m 665) yılında Mekke’de doğdu. Orada, Eshâb-ı kiramın ve Tâbiîn’in büyüklerinden ilim aldı, hepsinden rivayette bulundu. 120 (m. 738)’de vefat etti. Buyurdu ki:
İslami ilimlerden biri de, kıraat ilmidir. Bu ilim sayesinde, Kur’ân-ı kerîmin okunuşu değiştirilmekten ve bozulmaktan korunmuştur. Eshâb-ı kiramın ve diğer büyük kıraat imamlarının gayretli çalışmaları sayesinde Kur’ân-ı kerîmin Peygamberimizin kıraat ettiği şekil üzere okunması hususu, zamanımıza kadar hiçbir değişikliğe uğramadan gelmiştir. Kıraat ilmi başlıca beş ayrı bölüme ayrılmıştır:
1- Mütevatir Kıraat: Yalan üzerine ittifak etmeyen kalabalık bir topluluğun rivayet ettiği ve rivayetin senedinin sonuna kadar ulaştığı kıraattır. Kıraatlerin büyük çoğunluğunu, mütevatir kıraat teşkil etmektedir.
2- Meşhur Kıraat: Senedi sahih olmakla beraber, mütevatir derecesine ulaşamayan kıraattİr. Bunun böyle olması, Arab dili kaidelerine ve hattına uygun olduğu halde, Kurra nezdinde meşhur olan galat ve şaz kıraatlerden sayılmayan kıraatlerdir. Bununla Kur’an’ın okunabileceği söylenmiştir.
3- Âhad Kıraat: Senedi sahih olan, Kur’an hattına veya Arab diline muhalif düşen ve Meşhur kıraat derecesine ulaşamayan kıraatlerdir. Bununla Kur’an’ın okunması caiz değildir denilmiştir.
4- Şâz Kıraat: Senedi sahih olmayan kıraattır.
5- Mevdû Kıraat: Uydurma bir kıraattir.
Kıraatte Lahn Yapmak: Lahn; lügatte güzel ve kaideli ses anlamına gelebildiği gibi, kaideye uymayan yanlış okuyuş manasına da gelmektedir. Şu âyette belirtildiğine göre, söz söyleme üslubu manasına gelmektedir: "Andolsun ki sen onları konuşma tarzlarından tanırsın.” Sahabe döneminden sonra sahih olan kıraatlerin karşısında şâz rivayetler ortaya çıkmıştır. Şâz kıraatler devri geçtikten sonra kıraatte lahin yapılarak teganni ile okuma bid’ati ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki bid’atçiler çeşitli şekillerde lahn yapmışlardır. Bunlar da dört gruptur:
1- Ter’îd: Soğuktan titrer gibi sesi titretmek. 2- Terkîs: Sakinden harekeye zıplar gibi hızla atlayıp geçmek. 3- Tartîb: Medleri uzatarak terennüm ve teganni etmek. 4- Tahzîn: Sese ağlar gibi hazin bir eda vermek.
.
Abdullah bin İbrahim Cedrî
Abdullah bin İbrahim Cedrî hazretleri hadîs âlimi olup, Hanbelî mezhebi fıkhı, kırâat ve ferâiz ilminde de söz sahibi idi. 679 (m. 1280)’da Musul’da vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Hazreti Ali radıyallahü anh anlatır: Çok hastaydım. Resûlullah Efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem huzûruna geldim. Beni kendi yerine oturttu. Dua ederek ayağa kalktı. Elbisesinin bir tarafını üzerime attı. Sonra da, “İbn-i Ebî Tâlib! Bir şeyin yok, iyi oldun, kendim için istediğim her şeyi, senin için de istedim. Allah her istediğimi verdi. Ancak, bana, senden sonra Peygamber gelmeyecek dendi” buyurdu. Kalktığımda kendimi o kadar iyi hissettim ki, sanki biraz önce hasta olan ben değildim.
Yine hazreti Ali radıyallahü anh rivâyet etti: Resûlullah Efendimiz yatağında şöyle dua ederdi:
“Allahım, ben, idaren dışına çıkamayan bütün hayvanların şerrinden, senin kerim olan cemaline, hükmüne ve ilmine sığınırım. Allahım, günahkârı da, borçluyu da sen meydana çıkarırsın. Allahım, sen ordunu hezimete uğratmazsın. Va'dinden dönmezsin. Senin kuvvetinin yerini hiçbir kuvvet tutamaz. Seni tesbih ederim, Allahım, sana hamd ederim.”
Yine hazreti Ali radıyallahü anh rivayet etti: Bir gece Resûlullah Efendimizin yanında kaldım. Namazı bitirip, yatağa girdiğinde şöyle dua ettiğini duydum:
“Allahım, senin cezalarından, senin affına sığınırım. Allahım, ne kadar uğraşsam seni övmeye gücüm yetmez. Sen, kendini övdüğün gibisin.”
Ümmü Seleme (radıyallahü anhâ) anlatır. Sahabeden bir zât, Resûlullah Efendimizin evinin yanında hapşırıp da “Elhamdülillah” deyince, Resûlullah Efendimiz de ona “Yerhamükellah” diye duâ buyurdular. Sonra bir başkası daha hapşırıp, “Âlemlerin Rabbi olan Allaha bol bol hamd ve şükür olsun” deyince de, Resûlullah Efendimiz, “Bu, ötekinden ondokuz misli fazla sevâb aldı” buyurdu.
Ebû Sa'îd-i Hudrî’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadis-i şerifte, (Cemaat ile kılınan namazın sevabı, yalnız kılınandan yirmibeş kat fazladır) buyuruldu. Abdullah ibni Ömer’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadis-i şerifte, (Yirmiyedi kat fazladır) buyuruldu.
.
Ebû Ömer Dûrî
Ebû Ömer Dûrî hazretleri kıraat âlimi olup, kıraat-i seb'a imamlarından Ebû Amr ile Kisâî’nin iki râvisinden biridir. 150 (m. 767)’de Bağdat'ta doğdu. Daha sonra Sâmerrâ'ya göç etti ve orada 248 (m. 862)’de vefat etti. Buyurdu ki:
Kur’an-ı kerimde, kelimelerin üstünde bulunan işaretler şunlardır:
[Mim]: Muhakkak durmalıdır. [Tı]: Durmak gerekir. [Cim]: Geçmek de, durmak da caizdir. Fakat durmak daha iyidir. [Ze]: Geçmek de, durmak da caizdir. Fakat geçmek daha iyidir. [Kaf]: Geçmek de, durmak da caizdir. Fakat geçmek daha iyidir. [Lâ]: Durulmaz! Lâ bulunan yerde durulursa, önceki kelime ile birlikte tekrar okunur. Âyet-i kerime sonunda durunca, tekrar edilmez. [Kıf]: Durmak daha iyidir. [Sad]: Durmakta mahzur yoktur. [Ayn]: Bazı âyet-i kerimelerin sonunda bulunur. Namazda okunursa, ayn işaretinde rükuya gitmek iyi olur. [3 nokta]: Bu üç noktanın birisinde durulur. Eğer üzerinde üç nokta olan birinci kelimede durulursa, üç nokta olan ikinci kelimede durulmaz. Eğer üzerinde üç nokta bulunan birinci kelimede durulmazsa, ikinci üç nokta bulunan kelimede durulur. Her ikisinde de durmak veya her ikisinde de geçmek caiz değildir.
Kur’an-ı kerimde bir de kelimelerin altlarında yazılmış işaretler vardır.
Bunlara da birer misal verelim:
[Kasr]: Bu kelimenin yazıldığı yerler kısa okunur. Misal, Kâfirun sûresinde “ena” kelimesinin altında kasr yazar. Bu kelime “ene” diye okunur. Ülâike kelimesinde eliften sonra vav olduğu halde, kısa okunur.
[Med]: Bu kelimenin yazıldığı yerler uzun okunur, kısa okunmaz. Misal, Mâûn sûresinde “yürâüne” kelimesindeki ü uzun okunur.
[Sekte]: Bu kelimenin yazıldığı yerde, kısa bir zaman nefes alınmadan durulur. Durulmadan geçilirse, anlamı bozulur. Kur’an-ı kerimde dört yerde sekte vardır.
[İdgam]: Kelime yazıldığı gibi değil de, idgam ile okunur. Hûd sûresi 42. âyetinde, “İrkeb me’anâ” yazılır ise de, “İrkemme’anâ” okunur.
[Sin]: Sad harfinin altına yazıldığı yerde, sad harfi, sin gibi okunur.
[İmâle]: Hûd sûresinin 41. âyetinde “Mecrâhâ” kelimesinin altında imâle yazar. Buradaki ra harfi, üstünden esreye doğru meyillendirilerek okunur. “Mecrîhâ” diye okunmaz. Okunuşunu, bilen birisinden öğrenmek gerekir.
[Teshil]: Kolaylaştırmak demektir. Birbirini takip eden iki hemzeden ikincisi, elif ile he sesi arasında yumuşak okunur.
.
Abbâdî Mekkî
Abbâdî Mekkî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerinden olup 814 (m. 1411)’de Mekke-i mükerremede doğdu. 880 (m. 1475)’de Mekke-i mükerremede vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Muhammed aleyhisselâm Peygamber olduğunu söylemiş ve sözünün doğru olduğunu bildirmek için mucizeler göstermiştir. Böyle olduğu, tevâtür ile, yani söz birliği ile bizlere kadar, haber verilmiştir. Mucizelerinin en büyüğü Kur'an-ı kerimdir. Kur'an-ı kerim mucizdir. Yani Onun gibi sözü, kimse söyleyemez. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Buna benzer siz de söyleyiniz” diyerek, meydan okumuştur. Arabistan’ın meşhur şairleri uğraşmışlar, benzerini söyleyememişlerdir. (Tûr) sûresinin otuzdördüncü âyetinde meâlen, “Öyle ise, bir benzerini söyleyiniz!” ve (Hûd) sûresinin onüçüncü âyetinde meâlen, “Onlara söyle ki, kendimden söylediğimi sandığınız bu Kur'anın sûreleri gibi, on sûre de siz söyleyiniz!” ve (Bekara) sûresinin yirmiüçüncü âyetinde, meâlen, “Kulumuza [yâni Muhammed aleyhisselâma] gönderdiğimiz Kur'anda, [yâni bizim gönderdiğimizde] şüphe ediyorsanız, siz de Ona benzer bir sûre söyleyiniz! Bunu yapabilmek için bütün güvendiklerinizden yardım isteyiniz. Buna benzer bir sûre söyleyemezsiniz!” buyurulmuştur. O zaman Araplar şiire çok kıymet verirdi. Aralarında çeşitli şairler yetişti. Birbirleri ile şiir yarışı yaparlardı. Kazananlarla öğünürlerdi. Birinci gelen şiirleri Kâbe duvarına asarlardı. Kur'an-ı kerime benzer kısa bir sûre söyleyebilmek için, el ele verdiler. Çok uğraştılar. Hazırladıkları şiirleri Muhammed aleyhisselâma götürecekleri zaman, Kur'an-ı kerimden bir sûre ile karşılaştırdılar. Sûredeki belagati iyi anladıkları için, kendi sözlerinden kendileri utandılar. Resûlullaha götüremediler. Bu zavallılıkları karşısında, ilim ile karşı koymaktan vazgeçip, kaba kuvvete başvurmaktan başka çare bulamadılar. Kılıca sarıldılar. Müslümanlara saldırmaya başladılar. Resûlullahı öldürmeye karar verdiler. Bunun için hazırladıkları planı gerçekleştirmeye kalkıştılar ise de, tarihte herkesin okuduğu gibi, mağlup ve rezil oldular...
.
Nureddin Ziyâdî
Nureddin Ziyâdî hazretleri, Mısır’daki Şâfiî âlimlerindendir. 1024 [m. 1615] de vefat etti. Minhâc şerhine hâşiyesi, âlimler arasında çok makbuldür. Muharrer kitabını da şerh etmiştir. Bu kitabında buyuruyor ki:
Ahkâm-ı İslamiyenin hepsi Kur’ân-ı kerîmden çıkmaktadır. Kur’ân-ı kerîm, bütün Peygamberlere “salevâtullahi aleyhim” gönderilmiş olan, bütün kitaplardaki ahkamı ve daha fazlasını kendisinde toplamaktadır. Kur’ân-ı kerîmdeki bu ahkam üç kısımdır: Birinci kısIm ahkamı, ilim ve akıl sahibi, (İbâret-i nass) ile ve (İşâret-i nass) ile ve (Delâlet-i nass) ile ve (Mazmûn-i nass) ile ve (İltizâm-i nass) ile ve (İktizâ-i nass) ile kolayca anlayabilir. Kur’ân-ı kerîmdeki ahkamdan ikinci kısmı açıkça anlaşılmaz. İctihâd ve istinbât yolu ile meydana çıkarılabilir. Ahkam-ı ictihadiyede, Eshâb-ı kirâmdan biri, Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” uymayabilirdi. Fakat bu ahkam, Peygamber efendimiz zamanında hatalı ve şüpheli olamazdı. Çünkü, Cebrâîl “aleyhisselâm”
gelerek, yanlış olan ictihâdlar, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilir, hak ile batıl birbirinden hemen ayrılırdı. Peygamberimizin ahirete teşrifinden sonra meydana çıkarılan ahkam ise, böyle olmayıp,
doğru ile yanlış ictihâdlar karışık kaldı. Bundan dolayıdır ki, vahiy zamanında ictihâd olunan ahkamı, hem yapmak, hem de inanmak lazımdır. Peygamberimizden sonra ictihâd olunan ahkamı da yapmak lazım ise de, icmâ hasıl olmayan ictihâdlarda şüphe etmek, imanı gidermez. Kur’ân-ı kerîmde bulunan ahkamdan üçüncü kısmı, o kadar derin ve gizlidir ki, bunları anlayıp çıkarmaya insan gücü yetişemiyor. Bunlar, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, anlaşılamaz. Bu da ancak Peygamberimize gösterilmiş, bildirilmiştir. Başkasına bildirilmez. Bu ahkam da, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılıyor ise de, Peygamber efendimiz tarafından açıklanmış olduklarından, bunlara (Sünnet) denir. Birinci ve üçüncü kısım ahkamda kimse, Peygamberden ayrılamaz. Bütün Müslümânların, bunlara inanması ve tâbi olması lazımdır. Ahkâm-ı ictihâdiyyede ise, her müctehidin kendi çıkardığı hükme tâbi olması lazımdır. Başka müctehidlerin ahkamına tâbi olamaz. Bir müctehid, başka müctehide,
ictihâdından dolayı yanıldı, doğru yoldan ayrıldı diyemez. Her müctehide, kendi ictihâdı haktır ve doğrudur.
.
Zeyneddin Tâybâdî
Zeyneddin Tâybâdî hazretleri evliyanın büyüklerindendir. Üveysî idi. Ahmed-i Nâmıkî Câmî’nin rûhâniyyetinden feyz aldı. 791 [m. 1388] senesinde vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ, insanları başıboş bırakmadı. Her istediklerini yapmaya izin vermedi. Nefislerinin arzularına ve tabii, hayvânî zevklerine, taşkın ve şaşkın olarak tâbi olmalarını, böylece felaketlere sürüklenmelerini dilemedi. Rahat ve huzur içinde yaşamaları ve sonsuz saadete kavuşmaları için arzularını ve zevklerini kullanma yollarını gösterdi ve dünya ve âhiret saadetine sebep olan faydalı şeyleri yapmalarını emretti. Zararlı şeyleri yapmalarını yasak etti. Bu emirlere ve yasaklara (Şeriat) denildi. Saadete kavuşmak isteyen, şeriate uymaya mecburdur. Nefsinin ve tabiatinin, şeriate uymayan arzularını terk etmesi lazımdır. Şeriate uymazsa, sahibinin, yaratanının gazabına, azabına düçar olur. Şeriate uyan kul, mesut, rahat olur. Sahibi onu sever.
Dünya ziraat yeridir. Tarlayı ekmeyip, tohumları yiyerek zevk ve safa süren, mahsul almaktan mahrum kalacağı gibi, dünya hayatını, geçici zevkleri, nefsin arzularını taşkın ve şaşkın olarak yapmakla geçiren de, ebedi nimetlerden, sonsuz zevklerden mahrum olur. Bu hal, aklı başında olanın kabul edeceği bir şey değildir. Sonsuz lezzetleri kaçırmaya sebep olan, geçici lezzetleri zararlı şekilde yapmağı tercih etmez.
Allahü teâlâ, dünya zevklerinden, geçici lezzetlerinden, nefse tatlı gelen şeylerden hiçbirini yasak etmedi. Bunları, şeriate uygun, zararsız olarak kullanmaya izin verdi. Şeriate uymak için, evvela Ehl-i sünnet âlimlerinin, Eshâb-ı kiramdan öğrenip ve Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anlayıp bildirdikleri akâide uygun iman etmek, sonra haram, yasak edilmiş olanları öğrenip bunlardan sakınmak ve yapması emrolunan farzları öğrenip yapmak lazımdır. Bunları yapmaya ibadet etmek denir. Haramlardan sakınmaya takva denir.
Niyet ederek şeriate uymaya ibadet etmek denir. Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına şeriat ve ahkâm-ı ilahiyye denir. Emredilenlere farz, yasak edilenlere haram denir. İbadetlerin en kıymetlisi ve İslâm dîninin temeli her gün beş vakit namaz kılmaktır.
.
Ebü'l-Hasen Alî Dimnâtî
Ebü'l-Hasen Alî Dimnâtî hazretleri Fas’ta yaşamış olan evliyanın büyüklerindendir. Hadis ve fıkıh âlimidir. 1234'te (m. 1818) Merakeş yakınlarındaki Dimnat’ta doğdu. Burada ilk tahsilini yaptıktan sonra Mekke'de büyük âlimlerden ders aldı. Fıkıhta Mâliki olan ve Şâzilî tarikatına mensup bulunan Dimnâtî hazretleri, 1306 (m. 1889)'da Merakeş'te vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) abdestin faziletleri hakkında hadis-i şeriflerinde buyurdular ki:
Abdest, mü’minin silahıdır. Abdest ile bedeni temizlediği gibi, tövbe ile de içini temizlemelidir. Zîrâ Allahü teâlâ, abdesti bedenin zahiri için, tövbeyi de bâtın için temizleyici kıldı. Abdestini güzelce alıp câmiye giden, Allah'ın misâfiri olur. Allah da misâfirine mutlaka ikrâm eder.
Abdestli olarak ölen, ölüm acısını çekmez. Çünkü abdest; îmânlı olmanın alâmeti, namazın anahtarı, bedenin günahlardan temizleyicisidir. Abdestli olarak ölene şehâdet sorulmaz. Çünkü abdest îmândandır. Namazın anahtarı, bedenin günahlardan temizleyicisidir. Yeryüzünde kim farz namaz için lâyıkıyla abdest alırsa, o gün ayaklarının yürüdüğü, ellerinin tuttuğu, gözlerinin baktığı, kulaklarının dinlediği, dilinin söylediği, nefsinin arzuladığı fenâ şeyler affolur. Bir kimse şartlarını yerine getirerek abdest alsa ve bu abdestiyle şartlarına uygun namazını da kılarsa, namaz sonunda, anasından yeni doğmuş gibi günahlarından temizlenmiş olur. Bir Müslüman abdest aldığı zaman, günahları kulağından, gözünden, elinden ve ayağından dökülür ve oturduğu zaman affedilmiş olarak oturur.
Kusursuz bir abdest al! Sonra Yâ Rabbî! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim peygamberim Muhammed! Seni vesile ederek Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Yâ Rabbî! Bu yüce peygamberi bana şefâatçi eyle! O’nun hürmetine duâmı kabul et.
Her kim abdest aldıktan sonra, benim üzerime on kere salâtü selâm getirirse, Hak teâlâ hazretleri, o kişinin hüznünü giderip mesrûr eder ve duâsını kabûl eder. Kim güzel bir abdest alırsa, günahları, tırnaklarına varıncaya kadar bütün bedeninden dökülür
.
Fahreddin Zeylâî
Fahreddin Zeylâî hazretleri Hanefî fıkıh âlimlerindendir. Mısır’da Kızıldeniz sahilinde Zeylâ kasabasında doğdu. 743 [m. 1343] de Mısır’da vefât etti. (Kenz) kitabını şerh ederek (Tebyîn-ül-hakâık) adını vermişdir. Tebyîn kitabından bir bölüm:
Ehl-i sünnet itikadı: Cennetle müjdelenen Ehl-i sünnet itikadında olan bir insanın şunlara inanması lazımdır:
Allahü teâlâ birdir, öncesi yoktur. Cisim değildir. Şekilli, sınırlı ve sayılı değildir. Bir mekânda değildir. Hiçbir şey O’na benzemez. Allahü teâlânın, zatı ile kaim ezeli sıfatları vardır. Bu sıfatları şunlardır: Hayat (diri olmak), ilim (bilmek), sem’ (işitmek), basar (görmek) kudret (gücü yetmek), irade (istemek), kelam (söylemek) ve tekvin (yaratmak)tır. Âlem, Allahü teâlâ tarafından yoktan var edilmiştir. Kulların bütün fiillerini yaratan Allahü teâlâdır. Allahtan başka yaratıcı yoktur. Kulların fiillerinin kullardan meydana çıkması, Hak teâlânın dilemesi, istemesi, hükmetmesi, kazası ve takdiri iledir. Allahü teâlânın kulun yaptığı ibadetlere sevap vermesi, O’nun fazlından ve ihsanındandır. Günahlara ceza vermesi ise, O’nun adaletindendir. Hak teâlâ, hidayet ve dalaletin yaratıcısıdır. Dilediğini doğru yola iletir, dilediğini dalalete düşürür. Kul için faydalı olanı yaratmak, Allahü teâlânın üzerine vacip değildir.
Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gecede, uyanıkken ve bedeniyle Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gitmesi, oradan semaya ve Allahü teâlânın dilediği yerlere yükselmesi haktır, gerçektir.
Yeryüzündeki canlıların ruhlarını almakla vazifeli melek vardır ve gerçektir. Kulların günah ve sevaplarını yazan Kirâmen kâtibîn melekleri vardır. Kabirde kafirlere ve bazı günahkâr Müslümanlara azap olunması haktır. Salih mü’minlerin de kabirde nimetlere kavuşması gerçektir.
Kabirde Münker ve Nekir’in sual sorması, öldükten sonra dirilmek, kıyamet günü amellerin tartılması, Sırat köprüsü, Peygamberlerin ve seçilmiş salih kulların günahkâr mü’minlere şefaat etmeleri, Cennet ve Cehennem, hak ve gerçektir. Cennet ve Cehennem, şu anda vardır ve bakidir.
.
Ahmed Zahîreddin Harezmî
Ahmed Zahîreddin Harezmî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Harezm’de müftî idi. Ahkâm-ı İslâmiyyenin bütün inceliklerine vâkıf idi. 601 [m. 1204] de vefât etti. Fetevâ-i Tümürtâşî, Ferâid-üd-Tümürtâşî, gibi kıymetli eserleri vardır. İmâm-ı Muhammedin (Câmi’us-sagîr)ini şerh etmişdir. Bu kitabında buyuruyor ki:
İhtikar demek, insan ve hayvan gıda maddelerini piyasadan toplayıp, yığıp, pahalandığı zaman satmaktır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimse gıda maddelerini alıp, pahalı olup da satmak için kırk gün saklarsa, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günahını ödeyemez.) Yine buyurdu ki: (Bir kimse, hariçten gıda maddesi satın alıp, şehre getirir ve piyasaya göre satarsa, sadaka vermiş gibi sevap kazanır veya köle âzâd etmiş gibi sevap kazanır.)
Âlimlerden birisi, tüccâr idi. Vâsıt şehrinden, Basra’ya gıdâ gönderip satılmasını vekiline emretti. Basra’da ucuz olduğu için, vekili bir hafta bekleyip, pahalı sattı ve âlime müjde yazdı. Cevâbında buyurdu ki: (Biz, az kâr ile çok sevap kazanmayı daha çok severiz. Fazla kazanmak için, dinimizi feda etmemeliydin. Çok büyük cinayet yapmışsın. Bunu affetdirmek için sermayeyi ve kârı hemen sadaka olarak dağıt!)
İhtikarın haram olması, Müslümanlara zararlı olduğu içindir. Çünkü, gıda maddeleri, insanların ve hayvanların yaşayabilmesi için lazımdır. Satılınca, herkesin alması mübahtır. Bir kişi alıp saklayınca, başkaları alamaz. Sanki çeşme suyunu saklayıp, herkesi susuz bırakmaya benzer. Gıda maddelerini bu niyet ile satın almak günahtır. İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki, (Köylü, tarlasından aldığı gıda maddelerini istediği zaman satabilir. Acele satması vacip değildir. Fakat, acele etmesi sevaptır. Pahalı olunca satmasını düşünmesi çirkindir. İlaçlarda ve gıda maddesi olmayan ve herkese lazım olmayan şeylerde ihtikar haram değildir. Ekmek ve benzerlerinde çok haram olup, et, yağ gibilerde az haramdır.)
İmâmeyne göre, bunların hepsi ihtikardır. İnsanlara lazım olan her şeyde ihtikar haramdır. Hükûmet, ihtikar edeni, haber alınca, evine yetecek kadar bırakıp, fazlasını halka satmasını emreder
.
Muhtâr bin Mahmûd Zâhidî
Muhtâr bin Mahmûd Zâhidî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. İran’da Gazmîne kasabasında doğdu. Tahsilini tamamladıktan sonra Bağdat’a, sonra Anadolu’ya gitti, Karaman’da pek çok talebe yetiştirdi. Bunlar arasında Osman Gazi’nin şeyhi ve kayınpederi Şeyh Edebâli de vardı. Sonra Türkistan’a döndü ve 658 [m. 1259]’da vefat etti. Kunyetü’l-Münye ve Hâvî isimli eserleri meşhurdur. Bu kitabına buyuruyor ki:
"Kabir kazılırken kıble tarafına lahid denilen çukur açılır. Cesed bu çukur kısma konurken, 'Bismillâhi ve alâ milleti Resûlillah' denir. Cesedin yüzünü kıbleye çevirir ve kabir üzerine kerpiçleri dizer. Sonra kabir üzerine toprak örtülür. Kabir tümseklenerek balık sırtı gibi yapılır, su tutacak şekilde dümdüz yapılmaz.”
“Doğumdan sonra, kendisinde hayat alametleri görülen, ondan sonra ölen çocuk için isim konur, yıkanıp kefenlenir ve cenaze namazı kılınır. Eğer ölmüş halde doğarsa, temiz bir bez parçasına sarılır. Namazı kılınmaz, öylece defnedilir.”
“Müşrikler tarafından öldürülen veya muharebe meydanında, kendisinde yara olduğu halde ölüsü bulunan kimseler şehiddir. Böyle şehid olanlar yıkanmaz, kefenlenmez. Üzerinde bulunan elbise kefeni olur. Namazı kılınır. Şehidin kanı yıkanmaz. Elbisesi çıkarılmaz. Ancak üzerinde bulunan kürk, mest, pamuklu elbise ve silahı çıkarılır. Bundan sonra defnolunur. İrtisastan, yani, muharebe anında yaralanıp, başka yere naklolunduktan veya bir müddet geçtikten sonra vefat eden şehidler yıkanır.”
“Vakıf sahih olduktan sonra satılması ve başkasına verilmesi caiz değildir. İmâm-ı Ebû Yûsuf’a göre taksim edilmemiş mal ise, ortak da taksimi isterse, taksim edilmesi sahih olur. Vakfeden kimse, şart etsin veya etmesin, vakfedilen malın tamiri o maldan gelen kârla yapılır. Bir kimse, evini, çocuğunun oturması şartı ile vakfetse, evin tamiri oturana aittir. Vakıf mallarının tamiri, içinde oturmaya hakkı olanların malları ile yapılır. Yapamazlarsa, hakim bunları çıkarır. Vakıf mallarını kiraya verip, ücretleri ile tamir ettirir. Sonra bunlara teslim eder. Eğer ihtiyaç olursa, hakim, vakıf malının, yıkılmış, harap olmuş bina ve aletlerini satıp, parası ile yenisini alır veya diğer kısımların tamirini yapar.”
.
Yusuf Sicistânî
Yusuf Sicistânî hazretleri Hanefi fıkıh âlimidir. İran’da Sicistân’da doğdu. Bağdad’da zamanın fıkıh âlimlerinden ilim öğrendi. Anadolu Selçuklu Sultanının daveti üzerine Sivas’a geldi ve burada talebe yetiştirdi. 638 [m. 1240]’da Sivas’ta vefat etti. Münyetül-müftî kitabında buyuruyor ki:
Hadîs-i şerîfte; “Dua etmek ibadettir” buyuruldu. Kabul olmazsa da sevap hasıl olur. Duanın kabûl olması için şartlar vardır. Helal yemelidir. Haram lokma yiyenin duası kırk gün kabul olmaz. Dua ederken, kalb uyanık olmalı, kabul edileceğine inanmalıdır. Söylediğinden haberi olmayan gafilin duası kabul olmaz. Duadan evvel, tövbe ve istiğfar etmelidir. Duanın kabulü için acele etmemelidir. Duaya devam etmeli, usanmamalıdır. Allahü teâlâ dua etmeyi ve dua edeni sever. Kabul ettiği halde istenileni vermeyi geciktirerek, duanın ve sevabın çok olmasını ister. Duâyı hiç olmazsa, yedi kere tekrar etmelidir. Rahat ve huzur zamanlarında çok dua edenin, dert ve bela zamanlarındaki duaları çabuk kabul olur. Duadan evvel, Allahü teâlâya hamd ve Resûlullaha salât ve selâm söylemelidir.
Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) duaya başlarken; “Sübhâne Rabbiyel aliyyil a’lel-Vehhâb” derdi. Evvelâ, günahlarına tövbe etmeli, sonra bütün mü’minlerin sıhhat ve selametleri için dua etmeli ve her dileğini söyleyip, vermesini can-ı gönülden istemelidir. Kalbine gelen hayırlı şeyi istemelidir. Duâ, bir temenni olmamalı, istediği şeye kavuşturacak sebeplere yapışmalıdır. Meselâ, önce taat ve ibadetlere sarılmalı, sonra Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için dua etmelidir. Allahü teâlâdan istenilen şeyin sebeplerine kavuşmayı dilemelidir. Hadîs-i şerîfte “Çalışmadan dua eden, silahsız harbe giden gibidir” buyuruldu. Peygamberlere ve evliyaya tevessül ederek, onların hatırları ve hürmetleri için istemeli, sonunda “Âmin” demelidir.
Her şeyden önce af, mağfiret ve afiyet için dua etmelidir. Bunların hepsini ihtiva eden çok kıymetli dua; “Allahümme rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil-âhıreti haseneten ve kı-nâ azâbennâr”dır. Kendisi, ehli ve evladı için, zararlı dua yapmamalıdır. Kabul olursa, pişmanlık fayda vermez.
.
Seyyid Alizâde Yakub Efendi
Seyyid Alizâde Yakub Efendi Osmanlı âlimlerinden olup, Edirne'de kadı idi. Sonra Bursa’da müderrislik yaptı. 931 (m. 1524) senesi hac dönüşü Mısır’da vefat etti. (Mefâtîh-ul-cinân) ismindeki (Şir’at’ül-İslam) şerhi meşhurdur. Bu eserinde buyuruyor ki:
İnsanlardan ikram ve iyilik görünce, Allahü teâlâya şükretmelidir, insanlara dini, ilmi ve parası ile öğünmemelidir. İnsanların yalan ve gayrİmeşru işlerini görünce, onlar için Allahü teâlâdan mağfiret istemelidir. Zayıf ve güçsüzlere yakınlık göstermelidir. Fakirlerle oturmakla bereketlenilir. Evliyâya hürmet etmelidir. Zira bu saygı ve tazim, cenâb-ı Hakka duyulan saygı cinsindendir. Halktan bir menfaat ve zarar beklememelidir. Zira fayda ve zarar Allahü teâlâdandır. O dilemeyince hiçbir kimse ne zarar, ne de fayda verebilir. En yakını olsa da, Allahü teâlâ katında günah olan söz ve işte ona uymamalı, dediğini yapmamalıdır. Allahü teâlânın gazabı bulunan bir işte, kimsenin rızasını aramamalıdır. Allahü teâlânın gazabını kazanarak insanları razı etmeye uğraşmak demek, dil afetlerinden olan maskaralık, mukallidlik, alay etmek, söz taşımak, insanları güldürmek, dil ile saldırmak gibi işler yapmaktır. Günah işliyenlere buğzederek, Allahü teâlânın sevgisini kazanmayı istemelidir. Onlara kızarak Rabbinin rızasına kavuşmak, onlardan uzaklaşarak Allahü teâlâya yönelmeyi istemelidir. Onlara karşı kalbinde sevgi bulundurmamalıdır.
Mü’minlere karşı güzel huylu, güler yüzlü olmalıdır. Onlara; yumuşak, rıfk, lütuf, adalet, ihsan ve cömertlik üzere hareket etmelidir. Bakışlarıyla bile olsa, kimseyi korkutmamalıdır. Çünkü Müslümanı korkutmak haramdır.
Bir kimseye güvenip, onu arka tutarak, ben güçlüyüm dememelidir. Böyle yapanı, Allahü teâlâ zelîl eder. Allahü teâlânın sevgisini, bütün insanların sevgisine tercih etmelidir. Hiç kimseyi, beğenmediği lakap ile çağırmamalıdır. Herkese ismi ile kibarca hitap etmelidir. Bir kimseyi beğenmediği bir lakapla çağırana, melekler lanet okur. Hiçbir Müslümanla münakaşa etmemelidir. Kimseyle kavga gürültü çıkarmamalıdır. Kavganın ve münakaşanın kefareti, iki rekat namazdır.
Silahını kimseye doğru çevirmemelidir. Çünkü silahı bir Müslümana çevirmek, onu korkutmak demektir. Şaka dahi olsa böyle yapmamalıdır. İzinsiz kimsenin malını almamalıdır. Çünkü haramdır.
.
Şehabeddin Ahmed Deyrebî
Şehabeddin Ahmed Deyrebî hazretleri Mısır’da yaşamış olan Şafiî fıkıh âlimlerindendir. 1061'de (1651) doğdu. Ezher’de çok sayıda hocadan ders aldı 1151’de (m. 1738) vefat etti. Şöyle buyurdu:
Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrinde, bilinmeyen bir hayat ile diri olduğunu bildiren çok hadis-i şerif vardır. (Kabrim başında söylenen salevatı işitirim. Uzaktan söylenen salevat bana bildirilir) ve (Bir kimse, kabrim başında bana salevat okursa, Allahü teâlâ bir melek gönderip, bu salevatı bana bildirir. Kıyamet günü ona şefaat ederim) hadis-i şerifleri, meşhur altı kitapta yazılıdır.
Bir Müslüman, dünyada iken tanıdığı bir Müslümanın kabri yanına gidip selam verse, kabirdeki kimse, selam vereni tanır ve cevap verir. İbni Ebiddünyanın haber verdiği hadis-i şerifte, Müslüman meyyitin, selam vereni tanıdığı ve sevindiği ve cevap verdiği haber verilmektedir. Tanımadığı mevtalara selam verirse selama sevinerek cevap verirler. Salihler ve şehitler selam vereni tanır ve cevabını verir de, Resûlullah tanımaz olur mu?
Gökte güneş her tarafa ışık saldığı gibi, Resûlullah da, bir anda her yerde söylenen selamlara, o anda cevap verir. Hadis-i şeriflerde, (Vefatımdan sonra da, diri iken olduğu gibi işitirim) ve (Peygamberler kabirlerinde diridir. Namaz kılarlar) buyuruldu. İbrâhîm bin Bişar ve seyyid Ahmed Rıfâ'î ve daha nice veliler, Resûlullaha verdikleri selamın cevabını işitmişlerdir.
Âişe-i Sıddîka’nın (radıyallahü anha) haber verdiği bir hadis-i şerifte, (Hayber’de yediğim zehirli etin acısını duymaktayım. O zehrin tesiri ile, ebher damarım şimdi çalışmayacak hâle geldi) buyuruldu. Allahü teâlânın, insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma peygamberlikle birlikte şehitlik derecesini de vermiş olduğunu bu hadis-i şerif göstermektedir.
İmrân sûresinin yüzaltmışdokuzuncu âyetinde meâlen, (Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız! Onlar Rablerinin yanında diridirler. Rızıklandırılmaktadırlar) buyuruldu. Allah yolunda zehir yedirilen o büyük Peygamberin, bu âyet-i kerimede bildirilen şerefli derecenin en üstünde bulunduğu şüphesizdir.
.
Ebû Hâmid Derkâvî
Ebû Hâmid Derkâvî hazretleri Cezayir’de yaşamış olan Şâzilî tarikati şeyhlerindendir. Ali bin Abdurrahman’ın derslerinde yetişti ve icazet alarak halifesi oldu. Çok talebe yetiştirdi.1239 (m. 1823)’de Cezayir’de vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
İslamiyete uymaya, ibadet etmek denir. Müslümanlar, Allahü teâlâ emrettiği için, vazifeleri olduğu için ibadet eder. İslamiyetin emirlerinde ve yasaklarında, kulların dünyaları ve ahiretleri için nice faydalar bulunmakla beraber, ibadet ederken, Allahü teâlânın emri olduğunu, kulluk vazifesi olduğunu niyet etmek, düşünmek lazımdır. Böyle düşünmeden yapılan iş, ibadet olmaz. Din ile ilişiği olmayan bayağı bir iş olur. Mesela namaz kılan adam, Allahü teâlânın emrini yerine getirmeyi ve kulluk vazifesini yapmayı niyet etmeyip, namazını; bir beden terbiyesi olduğunu düşünerek kılarsa, namazı sahih olmaz. Oruç tutanın da, yalnız mideyi dinlendirmeyi, perhiz yapmayı düşünmesi, orucun sahih ve makbul olmamasına sebep olur.
Bedenine zarar verdiği için alkollü içkileri bırakan adam sarhoşluk günahından kurtulamaz. İslamiyette ibadet yapmak için, niyetin büyük önemi vardır. Yapılan her işin İslamiyete uygun olup olmadığı, niyet ile anlaşılır. Allahü teâlâ cehennemden kurtulmayı ve cennete girmeyi vazife olarak bildirmeseydi, yalnız cenneti, cehennemi düşünerek yapılan ibadetler de makbul olmazdı. Tasavvuf büyükleri, evliyâ-i kiram, ibadet yaparken bunları düşünmezler. Yalnız Allahü teâlânın rızasını düşünürler. Fakat her Müslümanın ahiret menfaatlerini düşünmesi kafi görülmüştür.
İslamiyette niyet o kadar mühimdir ki, İslamiyetin emrettiği bir şey dünya menfaati için yapılınca sahih ve makbul olmuyor. Dünya işi sayılıyor. Herhangi bir dünya işi de, ahiret menfaati için yapılınca, ibadet hâlini alıyor.
Mümin, zevcesinin ağzına götürdüğü lokmadan bile sevap kazanıyor. Bu hadis-i şerifi göz önüne alarak, düşüncesini temizleyen ve niyetini düzelten bir kimse, yemekte, içmekte ve her türlü dünya işlerinde ahiret faydasını gözeterek, sevap kazanmak fırsatını elden kaçırmaz. İnsanlar bütün işlerinde, hatta ibâdetlerinde, dünya menfaati, maddi kazanç aramaya alıştırılırsa, menfaatperestlik hasıl olur.
.
Hacı Emin Mehmed Efendi
Hacı Emin Mehmed Efendi, Osmanlı âlimlerindendir. Enderûn-ı Hümâyunda yetişip hazine-i hümâyun katibi, sonra müderris oldu. Çeşitli şehirlerde kadılık yaptıktan sonra Anadolu Kadıaskeri oldu ve 1226'da (m. 1811) vefat etti. Buyurdu ki:
Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödeyecek kadar çalışıp kazanmak farzdır. Bu niyetle çalışan kimse, borcunu ödeyemeden ölürse, azap çekmez. Hadis-i şerifte, (Her erkeğin, çalışıp nafakasını kazanması farzdır) buyuruldu. Bundan fazlası için çalışmamak da caizdir. Çoluk çocuğunun bir yıllık nafakasını toplayacak kadar çalışmak mubahtır. Müslümanlara yardım için, dine hizmet etmek için, fazla çalışıp kazanmak müstehabdır, iyidir. Hadis-i şerifte, (İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır) buyuruldu. Çoluk çocuğunun nafakasını karşılayacak kadar mal kazanmak için çalışmak farzdır. İhtiyaçlarını karşılamak için, fazla çalışmak sünnettir. Gösteriş için, övünmek için, ihtiyaçtan fazla kazanmak, tahrimen mekruh veya haramdır. Dünyalık kazanmak için çalışmak, günah değildir. Dünyalık sevgisi, dünyaya gönül bağlamak günahtır. Ziynet olan şeyleri kazanmak, mubahtır. İhtiyaç ve ziynet eşyasını İslamiyet’e uygun olarak kazanmak ibadet olur. İnzivaya çekilip hep ibadet ederek; evlenmek, gezmek gibi mubah işleri ve helal kazanmayı terk etmek, tahrimen mekruhtur. Hele kendisini muhtaç duruma düşürmek, asla caiz olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Çalışmayıp, kendini sadaka isteyecek hale düşüren, 70 şeye muhtaç olur.) O halde, dinimizin emrettiği gibi helal yoldan çalışıp kazanmak gerekir. Çalışmak rızkı artırmaz; ama sebebe yapışmak olur. Sebeplere yapışmak ise sünnettir. Gösteriş için, övünmek için kazanmak tahrimen mekruhtur.
Çalışmak takdir edilen rızka kavuşturmaya vesiledir. Rızkı veren Allahü teâlâdır. Çalışmak sebebe yapışmaktır. Sebeplere yapışmak sünnettir. Çok sevap kazanmak için, çok mala ihtiyaç vardır. Çok mal kazanmak için de çok çalışmak gerekir. İslamiyet’e uygun yapılan her kazanç dünyaya sarılmak olmaz, ahiret için olur.
Dua ederken dünyalık istemekte bir mahzur yoktur. Mümin, dünyalığı da ahiret için kullanır. Dinimizde malın kıymeti, önemi büyüktür. İnsan, canını, malını, sağlığını, dinini ve şerefini mal ile korur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ahir zamandaki ümmetim için mal sahibi olmak saadettir.)
.
.
.XXXXXXXXXXXXXXXX
Cömertlik, imândan bir şubedir
İbnü’l-Bennâ hazretleri Hanbelî âlimlerinden olup, hadîs, fıkıh, kırâat âlimlerinin büyüklerindendir. 396 (m. 1007)’de Bağdad’da doğdu. Kırâat, hadîs ve fıkıh ilimlerinde çok yükseldi. Çok kitap yazdı. 471 (m. 1079)’da Bağdad’da vefât etti. O’nun bildirdiği hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Şüphesiz ki cömertlik, Allahü teâlânın ahlâkındandır. Cömertlik ediniz ki, Allah da size cömert davransın! Allahü teâlâ cömertliği bir insan sûretinde yarattı ve onun kökünü, Cennetteki Tûbâ ağacının köküne yerleştirdi. Dallarını da Sidret-ül-müntehâ’ya bağladı. Onun dallarından bazısını dünyâya sarkıttı. O daldan birisine yapışan kimseyi Cennete sokar. Dikkat ediniz! Cömertlik, imândan bir şubedir. İmân da Cennettedir. Cimrilik de, Allahü teâlânın gazâb-ı ilâhiyyesindendir. Onun kökünü, Cehennemdeki zakkûm ağacının dibine yerleştirdi ve dallarından bazısını da dünyâya sarkıttı. O daldan birisine yapışan kimseyi Cehenneme sokar. Dikkat ediniz! Cimrilik, küfrün bir şubesidir. Küfür de, Cehennemdedir.”
Eshâb-ı kirâmdan bazıları dediler ki: “Yâ Resûlallah! Bize kendinizden bahseder misiniz?” Peygamber efendimiz buyurdu ki:
“Evet ben, babam (ceddim) İbrâhîm aleyhisselâmın, (Yâ Rabbî! İçlerinden bir peygamber gönder) şeklindeki duâsında kastettiği ve kardeşim Îsâ aleyhisselâmın müjdelediği Peygamberim. Annem bana hamile olduğu zaman kendisinden öyle bir nûr zuhur etti ki, tâ Şam topraklarındaki Basra köşklerini, o nûrun aydınlatmasıyla görebiliyordu. Ben, Sa’d bin Bekr kabilesine süt emzirilmeye gönderildiğim zaman, bir gün süt kardeşimle beraber, evimizin geri taraflarında koyunlarımızı otlatırken, beyaz elbiseli iki kişi gelip karnımı yardılar ve kalbimi çıkardılar. Onu yarıp içinden siyah bir kan pıhtısı çıkarıp attılar. Sonra kalbimi, yanlarında getirdikleri, altın tas içindeki kar ile iyice temizleyip, geri yerine koydular. Sonra onlardan biri diğerine 'Haydi bunu ümmetinden on kişi ile tart' dedi. O da tarttı. Ben ağır geldim. Sonra yüz kişi ile tarttı. Ben onlardan da ağır geldim. Bin kişi ile tarttılar yine ağır geldim. Sonra, birincisi dedi ki: Onu bırak. Allahü teâlâya yemîn ederim ki onu ümmetinin hepsiyle tartsan yine ağır gelecek.”
.
İslam düşmanlarına karşı korkak olma
Menâvî Alâeddîn Ali Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Doğum yeri ve doğum târihi bilinmemektedir. 974 (m. 1566)’da İstanbul’da vefât etti. İnegöl, Trabzon ve Manisa kadılığı görevlerini yaptı. Ayasofya Medresesi müderrisi oldu. Şam’dan İnegöl’e gelip, İnegöl İshakpaşa Câmii’nde vaaz eden sâlih bir zât şöyle nakleder:
"Şam’dan gelip, ziyâretçilerle oturup sohbet ettiğimiz esnada, Alâeddîn Efendi şöyle anlattı: Ben uykudayken, Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bana; 'Yâ Molla Ali! Sana, nisan bulutu ve Süleymân aleyhisselâmın kuşu gibi bize devamlı hizmet eden İshak’ın medresesini ihsân eyledik' buyurdu; o şevkle uyandım, sabah olunca Kadıasker Kadri Efendi’nin makamına vardığımda, bana orada bulunanlar; 'İnegöl Medresesi’ne müderris oldun' diye müjdelediler ve tebrik ettiler. Sonra İnegöl’de İshak Paşa Medresesi’ne müderris olunca, Allahü teâlâya şükür ve duâ edip secde ettim...”
Bir dersinde buyurdu ki:
İmâm-ı Muhammed bin İdrîs-i Şâfii buyuruyor ki: "Şecâat (kahramanlık) göstermek lâzım olan yerde, korkaklık yapan kimse, eşeğe benzer. Tarziye verilen (özür dilenen) kimse râzı olmazsa, şeytana benzer). Korkak olan kimse, zevcesine ve akrabâsına karşı gayretsizlik ve hamiyetsizlik gösterir. Onları koruyamaz. Zillete ve zulme boyun eğer. Haram işleyeni görünce susar. Başkalarının mâlına tamah eder. İşinde sebât etmez. Verilen vazîfenin önemini anlamaz. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinde şecâati, kahramanlığı övüyor. Nûr sûresinde, zinâ edenlere, had cezâsı verilmesinde merhamet olunmamasını emrediyor. Hadis-i şerifte, (Sevgili kızım Fâtıma hırsızlık ederse, elini keserim!) buyuruldu. Allahü teâlâ, Feth sûresinde, Eshâb-ı kirâma, (Kâfirlere gadap ederler), harbde sert davranırlar diyerek övmektedir. Tevbe sûresi, yetmişdördüncü âyet-i kerimesinin meâl-i âlîsi, (Kâfirlere karşı sert ol!) Yâni saldırdıkları zaman korkmadır. Bir hadis-i şerifte, (Ümmetimin hayırlısı, demir gibi dayanıklı olanıdır) buyuruldu. İslâma ve Müslümanlara düşmanlık edenlere, saldıranlara karşı sert olmak lâzımdır. Bunlara karşı korkak olmak, câiz değildir. Korkarak kaçmak, Allahü teâlânın takdîrini değiştirmez. Ecel gelince, Azrâil aleyhisselâm, insanı nerede olursa olsun bulur. Kendini tehlikeye atmak da, câiz değildir. Tehlikeli yerde yalnız kalmak, yalnız yürümek, günahtır."
.
Şüpheli parayla alışveriş yapmak
Ebü’l-Hasen-i Kerhî hazretleri hadîs ve Hanefî fıkıh âlimidir. 260 (m. 874)’de Irak’ta Kerh bölgesinde doğdu. 340 (m. 952)’de Bağdâd’da vefât etti. Alışverişte Müslümanları tehlikeye düşmekten kurtaran ictihâdı şöyledir:
“Şüpheli parası olanın, sahih alışveriş yapabilmesi, satıcıya parayı alışveriş bittikten sonra göstermesi ve vermesi ile mümkün olur. Yanî, bu durumda olan bir kimse, parasını cebine kor, satıcıya alacağı şeyi tarttırır, fiyatını öğrenir. Alıcı 'aldım', satıcı 'sattım' deyip, alışveriş bittikten sonra parayı cebinden çıkarıp verir. Daha önce şüpheli parayı satıcıya hiç göstermez. Ganîmet, Dâr-i islâma nakledildikten sonra askerin hakkı olursa da, taksîm edilmeden önce mülk olmaz ve askerin bu hakkını, mülk olmadan önce satması câiz olmaz. Câmekiyye, hizmet karşılığı alacağı ücretin, maâşın senedidir. Bunları teslîm almadan önce satmak, câiz değildir. Ücret, hak edilmiş ise de, kabzedilmemiş, mülk olmamıştır. Hem mülk değildir. Hem de deyn (borç)dir. Deyni peşin olarak, borçludan başkasına satmak câiz değildir. Veresiye olarak, borçluya da satılamaz. Müşterî satıcıya beş dirhem verip, bu buğdayı kaça satıyorsun deyip, o da kilesi bir dirheme dese, yahut önce fiyâtını öğrenip, beş dirhemi sonra verse, bundan sonra, bana beş kile ver dese, satıcı yarın veririm dese, satış akdi yapılmış olur. Ertesi gün, fiyâtı değişse, beş dirhem için yine beş kile vermesi lâzım olur.
Bu koyunun şurasından, bana şu kadar dirhemlik tart dese veya hepsini tart dese, kasap da tartsa, satış akdi yapılmış olur. Parasını vermesi lâzım olur. Fakat, bu koyundan, şu kadar tart dese, o da tartsa, müşteri eline almadıkça veya uzattığı kaba koydurmadıkça, satış akdi yapılmış olmaz. Çünkü etin her yeri aynı değildir. Müşteri muhayyer olur. Bu hayvan üzerindeki odun yükü kaçadır dese, on dirhemdir dediğinde, evime sür dese, odun eve boşaltılıp bedeli verilmedikçe, satış akdi yapılmış olmaz. Çünki, îcâb ve kabul sözleşmesi olmadığı gibi, teâtî, yani teslîm de yoktur.
Bu mübarek zatın talebeleri anlatır:
Vefâtına yakın felç olunca, ilâç için çok paraya ihtiyâcı oldu. Başka çâre bulamayınca, vâli Seyfüddevle bin Hamdân’a yazıp nafaka istedik. Ebü’l-Hasen-i Kerhî hazretleri bunu haber alınca ağlayarak “Yâ Rabbî! Beni kendinden başkasına muhtaç etme! Gelecek yardım bana ulaşmadan ruhumu al!” diye duâ etti. Seyfüddevle’nin gönderdiği on bin dirhem gümüş, kendisine ulaşmadan vefât etti.
.
Tasavvuf, insanları incitmemektir
Abdurrahmân Rûmî hazretleri Osmanlı âlimlerindendir. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 954 (m. 1547) senesinde Bursa’da vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını helâlden kazanmak için çalışmalıdır. Bunun için, ticâret, sanat yapmak lâzımdır. Selef-i sâlihîn, hep böyle çalışıp kazanırlardı. Helâl kazanmanın sevaplarını bildiren pekçok hadis-i şerif vardır. Muhammed bin Sâlim hazretlerine "Çalışıp kazanalım mı, yoksa yalnız ibâdet yapıp tevekkül mü edelim?" dediklerinde, "Tevekkül etmek, Resûlullahın hâlidir. Çalışıp kazanmak da, Onun sünnetidir. Çalışıp da tevekkül ediniz" buyurdu.
Ebû Muhammed bin Menâzil, "Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibâdet yapmaktan hayırlıdır" buyurdu. Yemekte, içmekte adaleti, yani orta hâlde olmayı gözetmelidir. Gevşeklik verecek kadar çok yememeli. İbâdet yapamayacak kadar da, perhîz etmemelidir. Evliyânın büyüklerinden Şâh-i Nakşibend hazretleri buyurdu ki: "İyi ye, iyi çalış!" Sözün kısası, ibâdet ve iyilik yapmaya yardımcı olan her şey, iyi ve mübârektir. Bunları azaltanlar da, yasaktır. Her iyi işte, niyete dikkat etmelidir. İyi niyet olmadıkça, o işi yapmamalıdır.
İslâmiyete uymayanlardan, bid'at ve günah işleyenlerden uzlet etmeli, yâni bunlarla görüşmemelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Hikmet, on kısmdır. Dokuzu uzlettedir. Biri de, az konuşmaktadır.) Böyle insanlarla zarûret kadar görüşmelidir. Vakitleri, çalışmakla, zikir, fikir ve ibâdetle geçirmelidir. Eğlenecek zaman, öldükten sonradır. Sâlih, temiz Müslümanlarla görüşmeli, onlara faydalı olmalı ve onlardan faydalanmalıdır. Lüzûmsuz, faydasız sözlerle, zamanları zâyi etmemelidir. İyi, kötü, herkese, güler yüz göstermeli. Af dileyenleri affetmelidir. Herkese karşı iyi huylu olmalıdır. Kimsenin sözüne karşı gelmemeli. Münâkaşa etmemelidir. Herkese yumuşak söylemeli, sert söylememelidir.
Tasavvuf, namaz ve oruç ve geceleri ibâdet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazîfesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu hâsıl eden, vâsıl olmuştur. Evliyânın, sözlerinin yumuşak olması ve huylarının güzel olması ve yüzünün güler olması ve ihsânının bol olması ve konuşurken itiraz etmemesi ve özür dileyenleri affetmesi ve herkese merhametli olması ile anlaşılır. Fütüvvet demek, gücendiğin kimseye iyilik etmek, sevmediğine ihsânda bulunmak ve sıkıldığın kimseye güler yüzlü olmaktır.
.
Nâfile kılınması mekruh vakitler
Cemâleddîn Şellî hazretleri târih, astronomi ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 1030 (m. 1621)’de Yemen’in Terim beldesinde doğdu. 1093 (m. 1682)’de Mekke-i mükerremede vefât etti. Namaz vakitleriyle ilgili mühim çalışmaları vardır. Bu husuta yazdığı “Risâletün fî ilm-il-Mîkât” kitabında şöyle anlatır:
Vaktin girmiş olması, namazın şartlarındandır. Şafii’de namaz vakitleri şöyledir:
1- Sabah namazının vakti; Fecr-i sadık’ın doğuşu ile başlar, güneşin doğuşuna kadar devam eder.
2- Öğle namazının vakti; zeval ile (yani güneşin tepeden, batıya doğru kaymaya başlamasıyla) başlar ve -istiva zamanındaki gölge hariç- her şeyin gölgesi kendi boyu miktarı uzadığı zamana kadar devam eder.
3- İkindi namazının vakti; öğle namazının vaktinin sona erdiği andan başlar ve güneşin batışına kadar devam eder.
4- Akşam namazının vakti; güneşin tam olarak batmasıyla başlar ve Şafak-ı ahmerin (kırmızı şafağın) kaybolmasına kadar devam eder.
5- Yatsı namazının vakti; akşam namazının vaktinin çıkmasıyla başlar, Fecr-i sadıkın doğmasına kadar devam eder.
Namaz kılınması tahrimen mekruh, yani haram olan vakitler üçtür. Bu üç vakte, (Kerâhet vakitleri) denir. Bu üç vakitte başlanan farzlar sahîh olmaz. Nâfileler sahîh olursa da, tahrîmen mekrûh olur. Bu üç vakitte başlanan nâfileleri bozmalı, başka zamânlarda kazâ etmelidir. Bu üç vakit: Güneş doğarken, batarken ve Nısf-ün-nehâr dâiresi üzerinde, zevâl vaktinde yanî gündüz ortasında ikendir. Burada, güneşin doğması, üst kenârının zâhirî ufuk hattından görünmeye başlayıp, bakamayacak kadar parlamasına yani (İşrak vakti)ne kadar olan zamândır. Güneşin batması da, tozsuz, dumansız, berrak bir havada, ziyânın geldiği yerlerin veyâ kendisinin bakacak kadar sararmaya başladığı vakitten batıncaya kadar olan zamân demektir. Bu vakte (İsfirâr-ı şems) vakti denir. Namâzı gündüz ortasında kılmak, ilk veyâ son rekatinin gündüz ortasına rastlaması demektir. Yalnız nâfile kılınması mekruh olan iki vakit vardır. Sabah tan yeri ağardıkdan, güneş doğuncaya kadar, sabah namazının sünnetinden başka nâfile kılınmaz. İkindiyi kıldıktan sonra, akşam namazından önce nâfile kılmak mekruhtur.
.
Bu kartal, bizlere ibret için gönderildi
Abdurrahmân bin Havşeb hazretleri Tabiînden, fıkıh, hadîs ve kırâat âlimidir. 20 (m. 641)’de Şam’da doğdu. Irak’a yerleşti. 100 (m. 718)’de orada vefât etti. Şöyle nakleder:
Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) rivâyet olunur:
İsâ aleyhisselâm bir gün havârileriyle otururken, kanatları inci ve yakutlarla süslü bir kartal geldi, yanlarına kondu. Bu kartalın şimdiye kadar gördüklerine hiç benzemeyen, insanı büyüleyen bir güzelliği vardı. Îsâ aleyhisselâm “Bu kartala dikkat ediniz, kaçırmayınız. Muhakkak bizlere ibret için gönderildi” buyurdu. Biraz sonra kartalın üzerindeki deri soyulmaya ve o göz alıcı güzelliği gitmeye başladı. Öyle oldu ki içinden tüyleri dökülmüş siyah korkunç bir canavar çıktı. Herkes ondan korktu ve biraz önce sevip hayran kaldıkları o hayvandan tiksindiler. Bir müddet sonra bu hayvan, yakındaki suya doğru gitti. Kendini su ile yıkayıp temizledi ve eski güzelliğini elde etti. Tüyleri, göz alan kanatları inci ve yakutlarla dolu bir kartal hâline geldi... Bunun üzerine Îsâ aleyhisselâm havarilerine buyurdu ki: “İşte sizler için olan ibret bu idi.” Havariler “Nasıl?” diye sorunca, “Bir mümin günah işlemeyip, Allahü teâlâya karşı olan kulluk vazîfelerini yapınca, bu kartalın ilk hâli gibi güzel olur, herkes onu beğenir, ona gıpta eder (imrenir). Günah işleyip Allahü teâlâya âsi olduğu zaman üzerindeki güzellik gider, çirkinleşir. Mümin bu günahı, bu çirkinliği hakîki tövbe suyuyla yıkar yani tövbe ederse, kartalın yıkanıp güzelleştiği gibi güzelleşir. Çünkü Allahü teâlâ tövbe edenlerin tövbesini kabul eder.”
Azrail aleyhisselâm, Hazreti Süleymân ile dost, arkadaş idi. Bir gün Süleymân aleyhisselâmın amcasının oğlu yanındayken ziyârete geldi. Ona bu kimsenin Azrail aleyhisselâm olduğunu söyledi. Bunun üzerine genç; “O bana çok dikkatli baktı, ondan korktum. Rüzgâra emret beni Hindistan’a atsın” dedi. Süleymân aleyhisselâm rüzgâra emretti. O genci Hindistan’a götürdü... Azrail aleyhisselâm Hazreti Süleymân’a geri geldiği zaman ona “Amcamın oğlunu korkuttun. Benden, rüzgârın kendisini Hindistan’a götürmesini istedi. Ben de rüzgâra emrettim, onu Hindistan’a götürdü.” Azrail aleyhisselâm “Allahü teâlâ onun rûhunu Hindistan’da almamı emretti. Onu senin yanında görünce hayret ettim. Onun için dikkatli baktım. Hindistan’a gittim ve orada onun rûhunu aldım” cevâbını verdi.
.
Zındıklar, namazı inkâr etmektedir
Amasyalı Bayram Efendi Osmanlı âlim ve velilerindendir. Merzifon'da doğdu. Zamânının ileri gelen âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Tahsîlini tamamlayınca Amasya müftülüğüne ve Sultan Bâyezîd Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. Medîne, Trablusşam, Sofya, Konya ve Kayseri kadılığı yaptı. 1709 (H.1121) senesinde Eskişehir'de vefât etti. Buyurdu ki:
Son zamanlarda, bazı zındıklar, tekke şeyhi olduklarını söyleyerek, gençleri aldatıyorlar. Küfre sebep olan itikatları, İslâmiyet olarak ileri sürüyorlar. Âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde yazılı olan (Salât), yani namaz kelimesi, böyle yatıp kalkmak demek değildir. Zikir ve murâkabe demektir. Yâni, Allahın ismini söylemek ve oturup, gözlerini kapayıp, Allahın varlığını, büyüklüğünü düşünmektir, diyorlar. Hâlbuki, zikir Allahü teâlâyı kalp ile hatırlamak olup, çok zordur. Namaz kılmak, zikir yapmayı kolaylaştırır. Murâkabe, Allahü teâlânın her an insanı görmekte ve bilmekte olduğunu düşünmektir. Bu da, namaz kılmak ile hâsıl olur.
Zındık, namaz ile hâsıl olacak şeyleri ileri sürerek, namazı inkâr etmektedir. Namazı inkâr eden kâfir olur. İnanıp, tembellikle kılmayan fâsık olur. Her Müslümanın beş vakit namazın farzlarını, vâciblerini, müfsidlerini her şeyden evvel öğrenmeleri lâzımdır. Özürsüz kılmadığı namazları hemen kaza etmek de farzdır. Kaza kılmayı geciktirmek de büyük günahtır.
Duâ her zaman yapılır. Beş vakit namaz vakitleri ise, bellidir. Mîrac gecesini anlatan (Buhârî) hadisinde uzun bildirilmiştir. Beş vakit namazı emreden hadis-i şerifler pek çoktur. Sevgili Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", en sıkıntılı zamanlarında, muhârebelerde, beş vakit namazı kılar ve kılmak için herkese emrederdi.
Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler, duânın gizli de, açık da yapılabileceğini bildiriyorlar. Fakat beş vakit namazın kılınması emredildi. İslâm düşmanları, duâların gizli yapılmasını bildiren âyet-i kerimeleri yazarak câmilerde cemaat ile namaz kılınmasını yok etmek istiyorlar. Biz yalnız Kur'an-ı kerime uyarız dedikleri hâlde, İncîl'den, Tevrât'tan da, namaz kılınmaması için vesika çıkarıyorlar.
Bugün yeryüzünde bulunan uydurma İncîllerdeki yazıları ileri sürerek, beş vakit namazı ortadan kaldırmaya, yelteniyorlar. Farz namazları kılarken, riyâ, gösteriş tehlikesi olsa da, yine farzları câmide kılmak lâzımdır. Câmiler namaz kılmak için yapıldı.
.
Helâlden kazanmak cihat etmektir
Ebü’l-Me’âlî Şebîb Rahbî hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Şam’ın Rahbe köyünde doğdu. Basra’da 486 (m. 1093)’de vefât etti. Bilhassa alışveriş bilgilerini anlatan “Fevâid” adlı Şafiî fıkıh kitabı çok kıymetlidir. Bu kitabında şöyle yazmaktadır:
Kendinin ve çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını helâlden kazanmak, kimseye muhtaç kalmamak, cihat etmektir. Birçok ibâdetlerden daha sevaptır.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir sabâh, Eshâbı ile konuşurken, kuvvetli bir genç, erkenden dükkânına doğru geçti. Bazıları, "erkenden dünyâlık kazanmaya gideceğine, buraya gelip birkaç şey öğrenseydi iyi olurdu" deyince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Öyle söylemeyiniz! Eğer kimseye muhtaç olmamak ve ana, baba, çoluk çocuğunu da muhtaç etmemek için gidiyorsa, her adımı ibâdettir. Eğer, herkese övünmek, keyif sürmek niyetinde ise, şeytânla berâberdir) buyurdu.
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Bir Müslümân, helâl kazanıp, kimseye muhtaç olmaz ve komşularına, akrabasına yardım ederse, kıyâmet günü, ayın ondördü gibi parlak, nûrlu olacaktır.)
(Doğru olan tüccâr, kıyâmette sıddîklarla ve şehidlerle berâber olacaktır.)
(Allahü teâlâ, sanat sâhibi mümini sever.)
(En helâl şey, sanat sâhibinin kazandığıdır.)
(Ticâret yapınız! Rızkın onda dokuzu ticârettedir.)
(Kendini başkasından sadaka isteyecek hâle düşüreni, Allahü teâlâ yetmiş şeye muhtaç eder.)
İsâ “aleyhisselâm” birine, (Ne iş yapıyorsun?) dedi. "İbâdetle vakit geçiriyorum" deyince, (Nereden yiyip geçiniyorsun?) buyurdu. "Her şeyimi kardeşim veriyor" deyince, (O hâlde, kardeşin senden daha kıymetli ibâdet yapmaktadır) buyurdu.
Hazreti Ömer “radıyallahü anh” buyuruyor ki: "Çalışınız, kazanınız, Allahü teâlâ rızkımı çalışmadan gönderir, demeyiniz! Allahü teâlâ, gökten para yağdırmaz."
Lokman Hakîm, oğluna nasîhat verirken, "Çalış, kazan! Çalışmayıp, herkese muhtaç kalanların dîni ve aklı noksan olur ve iyilik etmekten mahrum kalır ve herkesten hakaret görür" buyurdu.
Büyüklerden birine "Özü sözü doğru olan tüccâr mı, yoksa geceleri namaz kılan, gündüzleri oruç tutan âbid mi yüksekdir?" diye sordular. "Emîn olan tüccâr daha kıymetlidir. Çünkü, şeytanla her saat cihâd etmektedir. Şeytân, alışta, verişte, tartmada onu aldatmaya uğraşmakta, o ise Allahü teâlânın emrini, rızâsını gözetmektedir" diye cevap verdi.
.
Kâbe-i muazzama on kere inşa edildi
Abdullah bin Muhammed Şâverî hazretleri Hicaz âlimlerindendir. 705 (m. 1305)’de Mekke-i mükerremede doğdu. 790 (m. 1388)’de orada vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
“Kâbe-i muazzama on kere yapıldı:
1- İlk önce melekler yaptı. Rivâyet edilir ki, Allahü teâlâ meleklere her semâda ve yerin her katında bir ev yapmalarını emretti.
2- Âdem aleyhisselâm tarafından yapılmıştır. Rivâyet edilir ki, Ona; “Sen ilk insansın. Bu insanlar için konulan ilk beyttir” denildi.
3- Şit aleyhisselâm tarafından çamur ve taşla yapıldı. Nûh aleyhisselâm zamanındaki tufana kadar bu hâli ile kaldı.
4- İbrâhim aleyhisselâm tarafından yapıldı. Allahü teâlâ İbrâhim aleyhisselâma, Cebrâil aleyhisselâm vasıtasıyla, Kâbe-i muazzamayı yapmasını bildirdi. Bu sebeple; “Dünyâda Kâbe-i muazzamadan daha şerefli bir yer yoktur” dendi.
5- Amalika kabilesi tarafından yapıldı.
6- Cürhüm kabilesi tarafından yapıldı.
7- Kusay tarafından yapıldı.
8- Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından yapıldı.
9- Kureyş kabilesi tarafından yapıldı. Bu inşâ sırasında Resûl-i Ekrem de hazır bulundu. O zaman Peygamber efendimiz 35 yaşında idi.
10- Abdullah bin Zübeyr tarafından yapıldı. Haccac’ın Mekke-i mükerremeyi muhâsarasında, mancınıkla atılan taşlardan bazısı Kâbe-i muazzamayı tahrip etmişti. Abdullah bin Zübeyr önce istihâre ve istişâre ettikten sonra, 64 (m. 683)’de Kâbe-i muazzamayı yıktı. Yıkma işi İbrâhim aleyhisselâmın yaptığı direklere kadar vardı. Bu yeni yapıyı İbrâhim aleyhisselâmın yaptığı direklerin üzerine kurdu. İnşaatı 65 (m. 684) senesi Receb ayında bitirdi. Sonra fakirler için yüz tane deve kesti ve fakirleri giydirdi. Daha sonra Haccac tarafından tamir ettirildi. Haccac, Hacer-ül-esved tarafındaki duvarı, Rükn-ü Yemânî yanındaki garbî kapı ve şarkî kapı altındaki kısımları yaptırmıştır. Kâbe-i muazzamanın damını, Abdullah İbni Zübeyr’in yaptığı şekilde bırakmıştır. Kâbe-i muazzama, Haccac’ın tamir ettiği şekliyle günümüze kadar devam etmiştir. İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) buyurdu ki: “İbrâhim aleyhisselâm, Kâbe-i muazzamayı şu beş dağdan getirdiği malzemelerle yapmıştır. Tûr-i Sina, Tûr-i Zitâ, Şam’daki Lübnan dağı, Cizre’deki Cildi dağı. Temellerini ise, Mekke-i mükerremedeki Hirâ dağından getirdiği malzemeden yapmıştır.”
Akıl, nasıl kulluk yapılacağını bulamaz
İbrâhim bin Mûsâ Şâtıbî hazretleri hadîs, tefsîr ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. Endülüs’te (İspanya) Şâtıbe’de (Jativa) doğdu. 790 (m. 1388) senesinde orada vefât etti. "Kitâb-ül-i’tisam" isimli eserinden bazı bölümler:
Dünyanın başlangıcından günümüze kadar tecrübelerle anlaşılmıştır ki, insanoğlu sâdece akıllarıyla kendilerine faydalı olan şeyleri elde edebilip, zararlı ve bozuk olan şeyleri, defetmeye muvaffak olamamışlardır. Kulların fâidelerine olan şeyler, dünya veya âhirete âittir. Dünyaya âit olanlara gelince, insan bunları yalnızca kendi gücü ile bulamaz ve elde edemez. Çünkü kulların faydasına olan şeyler, ancak Allahü teâlânın bildirmesi ile bilinebilir.
Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indirildiği zaman, Allahü teâlâ ona dünyada faydalı olan şeyleri nasıl elde edeceğini öğretti. Daha sonra bu bilgi, Âdem aleyhisselâmın zürriyeti arasında mîrâs bir bilgi olarak nesilden nesile aktarılagelmiştir, insanların mîrâs olarak aldıkları bu bilgiler, temel ve asıl bilgilerdir. Ancak insanoğlu, aklı vasıtasıyla bu temel bilgilerden, birtakım ferî bilgiler çıkararak, aslı genişletmişlerdir. Bundan insana, aklının, kendi faydasına olan şeyleri bilmekte yeterli olduğu zannedilmiştir. Bununla beraber bu bilgilere, uygun olmayan, bozuk ve yanlış çok şeyler girmiştir. Eğer Peygamberler göndermek sûretiyle, Allahü teâlânın kullarına lütuf ve ihsânı olmasaydı, insanlar sıhhatli, doğru ve mesut bir hayâta kavuşamazlar, faydalarına muvafık bir hâle erişemezlerdi. Bunun böyle olduğu, insanlık târihine bakıldığı zaman kolayca anlaşılır...
Âhiretle ilgili fâidelere gelince, bunlara akıl ulaşamaz. Meselâ ibâdetler böyledir. Akıl, Allahü teâlâya nasıl kulluk yapılacağını, ne kısaca, ne de geniş olarak bulamaz. Akla âhiret hayâtından sâdece, onun dünya hayâtından sonra gelen bir hayat olduğunu, orada insanların amellerinin karşılığını göreceğini bilmesi mümkündür. Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) bildirmesi olmadan, sırf akılla âhiret ahvâlinin bilinebileceğini iddia eden felsefecilere aldanmamalıdır. Bu meselenin hakîkati, onların söylediği gibi değildir.
Dinler, insanlara Peygamberler (aleyhimüsselâm) vasıtasıyla bildirilmiştir. Allahü teâlânın Peygamberleri, her zaman, insanlara yaratılış hikmetlerinin Allahü teâlâya kulluk olduğunu bildirmişlerdir. Bütün Peygamberler, aynı îmânı bildirmişlerdir.
.
Cahillerin sevgisine rağbet etme
Zeyneddîn Halîlî hazretleri Tefsîr ve hadîs âlimidir. 803 (m. 1401)’de Filistin’deki el-Halîl’de doğdu. 876 (m. 1472)’de orada vefât etti. Tefsirinde şöyle yazmaktadır:
Lokman sûresi 12. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Andolsun ki biz Lokman’a, Allaha şükret diyerek hikmet verdik” buyuruluyor. Burada geçen “hikmet"i izâh eden bazı müfessirler, Kur’ân-ı kerîmde geçen “hikmet"den maksadın “fıkıh” olduğunu bildirdiler.
Lokman Sûresi 16. âyet-i kerîmesinde, Lokman aleyhisselâm oğluna nasihatinde dedi ki: “Ey oğlum, yapılan iyi veya kötü iş bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kaya içinde yahut göklerde veya yerin dibinde gizlense de Allahü teâlâ o işi huzûruna getirir ve onu senden suâl eder. Zira Allahü teâlâ, gizli, aşikâr her şeye muttali, latif ve habîrdir.”
Lokman aleyhisselâmın hikmetli nasihatlerinden bazıları:
“Ey oğlum! Takvâyı kendin için âhiret sermâyesi edin. Çünkü takvâ, mal ve mülk ile olmayan bir ticârettir.”
“Ey oğlum! Cenâzede hazır bulun, düğüne gitme. Çünkü cenâze sana âhireti hatırlatır. Düğün ise senin dünyaya karşı meylini arttırır.”
“Ey oğlum! Tövbeyi geciktirme. Çünkü, ölüm ansızın gelip yakalar.”
“Ey oğlum! Cahil kimselerin sevgisine rağbet etme. Çünkü o, yaptığı kötü işlerine senin râzı olduğunu zanneder.”
“Ey oğlum! Allahü teâlâdan kork. Kalbinle korkmadığın hâlde, insanların sana ikram etmeleri sebebiyle Allahtan korkuyor görünme.”
“Ey oğlum! Ben hayatta sustuğuma hiç pişman olmadım. Sükût etmekten pişmân olmazsın. Söz gümüş ise sükût altındır.”
“Ey oğlum! Âlimlerin meclisinde bulun. Hikmet sahiplerinin (Allah adamlarının) sohbetinde bulun. Bahar yağmuruyla yeryüzünü yeşillendiren Allahü teâlâ, âlimlerin meclisindeki hikmet nûru ile de müminlerin kalbini aydınlatır. Yalan söyleyen kimsenin yüzünün nûru gider, kötü huylu olan kimsenin gam ve kederi çoğalır. Anlayışsız kimseye bir meseleyi anlatmaktan bir kayayı yerinden oynatmak daha kolaydır.”
“Ey oğlum! Câhili bir yere elçi olarak gönderme. Eğer akıllı ve hikmet sahibi birini bulamazsan kendin git.”
“Ey oğlum! Allahü teâlâyı anan (hatırlayan) insanlar görürsen onlarla otur. Âlim olsan da, ilminin faydasını görürsün ve ilmin artar. İlmin yok ise sana öğretirler. Allahü teâlâ onlara olan rahmetinden seni de faydalandırır.”
.
Malın menfaatini kiraya vermek
Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi Altmışdördüncü Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1085 (m. 1674)’de İstanbul’da doğdu. 1162 (m. 1749)’da vefât etti. Bir fetvasında buyurdu ki:
İcâre, bir malın, kendini değil de, menfaatini yani kullanılmasını satmak olup, kiraya vermek demektir. Kiralamanın sahîh olması için, ücretin ve menfaatin bildirilmesi şarttır. Mekânın ve tarlanın menfaati, zaman bildirmekle belli olur. Sanat sâhiplerinin, menfaati, zamanı ve işi birlikte söylemekle, nakil vâsıtalarında ise, bu ikiden herhangi birini söylemekle belli olur. Vakfın, yetîmin, Beyt-ül-mâlın olan tarla, üç seneden, ev, dükkân ise, bir seneden fazla kirâya verilemez. Kirâ süresi içinde bozulup telef olan veya kullanırken helâk olan şeyleri kirâya vermek câiz değildir. Kirâya verilen mal, kirâcıya teslîm edilince emânet olup, kirâcının elinde kasıtsız telef olunca ödemez. Âdet hâricinde kullanmak kasıt sayılır.
Tarla kirâya verilirken, ne ekileceği bildirilmeli veya 'her şey ekilebilir' demelidir. Tarla, binâ yapmak, ağaç dikmek üzere de kirâlanabilir. Müddet bitince, bunları kaldırmak veya tarla sahibinin bunları satın alması lâzımdır. Yonca da ağaç gibidir. Ekin yetişmeden kirâ müddeti biterse, oluncaya kadar müddet uzatılır. Hayvan, binmek ve yük taşımak için, elbise, giymek için kirâlanır. Şarta uymayıp, hayvan, ev ve elbise zarâr görürse, kirâcı tazmîn eder. Zarar vermeyen şeyleri şart ederse, yapmak lâzım olmaz. Meselâ, 'evde iki kişi oturacak' denirse, üç, beş de oturabilir. Hayvana, arabaya konacak eşyânın cinsi değil, ağırlık şart edilir. Fakat, zararlı şey yüklenmez.
Hayvanı çekerek veya döverek sakat ederse öder. Hamal, araba, şart edilen yoldan gitmeyip, eşyâ telef olsa, gittiği yol işlek değilse veya ârızalı ise öder. Böyle değilse ödemez.
Mektuplaşma ile de kirâlamak câizdir. Kirâlamada cevap vermemek, kabul demektir. Kirâcı, tarlaya buğday ekeceğim deyip de yonca ekerse, sâhibi kirâyı arttırabilir.
Terzi, kaftan yerine şalvar dikse, kumaş sâhibi, isterse şalvarı alır, isterse kumaşı ödetir.
Mal sâhibi, daha fazla kirâ veren bulunca, müddet bitmeden, mukâveleyi bozamaz. Kirâda bulunan malı satın alan başka kimse, mukâvele bitmeden kirâcıyı çıkaramaz. Müşterî, mukâvele bitinceye kadar bekler veya bey’i mahkeme ile feshettirir. Senelik kirâsı söylenip, müddet söylenmez ise, müddet bir sene olur. Müddet, söz kesildiği gün başlar, ücret ise, malı teslîm aldığı gün...
.
Sakın, dünya için kederlenme
Şerîfîzâde Seyyid Mehmed Efendi Anadolu’da yetişen âlimlerin büyüklerindendir. 960 (m. 1553)’de Isparta Eğirdir’de doğdu. 1040 (m. 1630)’da İstanbul’da vefât etti. Bir vaazında şöyle buyurdu:
Ey Müslümanlar! Eğer lüzumsuz olan şeyleri bırakırsanız, Allahü teâlâya kavuşursunuz. Yanî, kim dünyâda ihtiyâcı olmayan şeyler üzerinde durmaz (Allahü teâlânın rızâsını kazanmakla meşgul olursa), bu hâli onu Allahü teâlânın rızâsına kavuşturur. Eğer insan dünyâda kendisine lâzım olacak şeyleri kazanmak için ve muhtaçlara yardım için çalışır ise, bunun için yapacağı gayret ve çalışma kötülenmemiştir
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte buyurdular ki: “Helâl de belli, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında şüpheliler vardır. Bunları çok kimse bilmez. Şüpheli şeylerden kim sakınırsa, ırzını (yanî şerefini ve namusunu), dînini muhafaza etmiş olur. Her kim şüpheli şeylere düşerse, harama düştü demektir. Böyle bir kimse, yasaklanmış olan korunun etrâfında sürüsünü otlatan bir çobana benzer ki, o çobanın o koruya girmesi pek yakındır. Dikkat ediniz! Her melîkin böyle bir korusu vardır. Allahü teâlânın yeryüzündeki koruları haram kıldığı şeylerdir.”
Bir kimseye dünyâda kendisine yetecek miktar kâfi gelmiyorsa, dünyâda ona kâfi gelecek hiçbir şey yoktur. Dünyâ için gam ve keder sahibi olan, kimsenin gamı uzun olur.
Bir talebesine nasihatinde buyurdu ki: “Uygun olmayan yerlere gitmekten çok sakın, oralara girip çıkanlara da dikkat et. Müslüman kardeşinden yersiz bir şey görürsen, ona iyi muâmele etmeye gayret et, iyi geçin. Onun durumuna düşmekten pek sakın. Senin en iyi, en yakın dostun; özü, sözü doğru olandır. O böyle kaldığı müddetçe, onu koru.”
Yine talebelerine şöyle buyurdu: “Ey evlâtlarım ömrünüz her geçen gün azalmakta, eceliniz yaklaşmaktadır. Bir gün bu üzerinde yaşadığınız dünyâ dürülecek, kıyâmet kopacaktır. Her gün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakınız. Böyle yapanlara müjdeler olsun. Amel defterlerini, yasaklardan kaçmayarak günahlarla dolduranlara da yazıklar olsun. Vakitlerinizi isrâf etmeyiniz. Zamanlarınızı boşa geçirmeyip değerlendiriniz. Yoksa pişman olursunuz. Duânızın kabul olmasını istiyorsanız, helâlden yiyiniz ve Müslüman kardeşleriniz hakkında yersiz söz etmekten dilinizi tutunuz.”
.
Gazaplarını yenen kimselere övgü
Abdülazîz bin Ebî Fâris hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. 607 (m. 1210)’da Mısır’da İskenderiyye’de doğdu. 703 (m. 1304)’de Hicaz’da Sa’îd beldesinde vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
İslamiyete uymayan bozuk düşünenlerden bir kısmı, açlık çekerek riyâzet yapıyorlar. Böylece İslâmiyetin beğenmediği şehvet, gazap ve eğlence isteklerini kökünden yok etmek istiyorlar, İslâmiyet, bunların yok edilmesini emrediyor sanıyorlar. Uzun zaman açlık sıkıntısı çekerek, bu kötü isteklerinin yok olmadıklarını görüyor, İslâmiyet, yapılamayacak şeyi emretmiştir, zannediyorlar. “İslâmiyetin bu emri yapılamaz, insan, yaradılışında bulunan huylardan kurtulamaz. Bunlardan kurtulmak için çalışmak siyah kimseyi beyaz yapmaya uğraşmak gibidir. Olmayacak şeyi yapmaya çalışmak, ömrü boşuna harcamak olur” diyorlar. Bunlar, yanlış düşünüyor ve yanlış iş yapıyorlar. Hele, İslâmiyet böyle emretmiştir demeleri, tam bir cahillik ve ahmaklıktır. Çünkü İslâmiyet, gazabın, şehvetin, insanlık sıfatlarının yok edilmesini emretmiyor. Böyle söylemek, İslâmiyete iftira etmek olur. İslâmiyet, böyle emretmiş olsaydı, dinin sahibi olan Muhammed aleyhisselâmda bu sıfatlar bulunmazdı. Hâlbuki; “Ben insanım. Herkes gibi, ben de kızarım” buyururdu. Ara sıra kızdığı görülürdü. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde “Gazaplarını yenen” kimseleri medh etmektedir. Gazap etmeyenleri medh etmemektedir. Bozuk düşünen kimsenin, insan, şehvetini yok etmelidir demesi pek yanlıştır. Bir kimsenin şehveti giderse, ilaç yaparak şehvete kavuşması lâzımdır. Gazap da böyledir. İnsan, zevcesini ve çocuklarını gazap sıfatı ile korur, İslâm düşmanlarına karşı, bu sıfat yardımı ile cihâd eder. Çoluk-çocuk sahibi olup, öldükten sonra şân ve şerefle anılmak, şehvet sayesinde olmaktadır. Bunlar, İslâmiyetin beğendiği, övdüğü şeylerdir.
İslâmiyet, şehvetin ve gazabın yok edilmesini değil, her ikisine hâkim olup, dine uygun kullanılmalarını emretmektedir. Süvarinin atını ve avcının köpeğini yok etmeleri değil, bunları terbiye ederek, kendilerinden faydalanmaları lâzım olduğu gibidir. Yanî, şehvet ve gazap, avcının köpeği ve süvarinin atı gibidirler. Bu ikisi olmadıkça, âhiret nimetleri avlanamaz. Fakat, bunlardan faydalanabilmek için, terbiye ederek, dine uygun kullanılmaları lâzımdır.
.
Yabancı kadından süt emen çocuklar
Kâsım bin Kutluboğa hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Türkmen asıllıdır. 802 (m. 1399)’da Kâhire’de doğdu. 879 (m. 1477)’de orada vefât etti. “Şerh-ül-Mecma’ul-bahreyn” isimli eserinde şöyle yazmaktadır:
Memeden süt emmeye, (Rıdâ') denir. İki buçuk yaşından küçük çocuk, yabancı bir veyâ birkaç kadından, birer yudum süt emerse, Hanefî’de ve Mâlikî’de, bu kadınlar çocuğun sütannesi olur. Bu kadınların mahrem akrabâları, çocuğa (Mahrem) yani evlenmeleri haram olurlar. Kadının öz birâderi, çocuğun süt dayısı olur. Bu kadına bu sütün gelmesine sebep olan kocası da, süt babası olur. Bu adamın öz birâderi de, süt amcası olur. Fakat çocuğun mahremleri, sütanneye ve zevcine mahrem olmazlar. Şâfiî ve Hanbelî’de, doyuncaya kadar, ayrı ayrı beş kere emmezse, süt çocuğu olmaz. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve Muhammed ve Şâfiî “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” iki yaşından sonra süt çocukları olmaz buyurdular. İki buçuk yaşından sonra emen, Hanefî mezhebinin söz birliği ile, süt çocuğu olmaz. Bu yaşa gelen çocuğu emzirmek zarûrî olmadığı için, emzirmesi câiz olmaz denildi. Çünkü insan parçasını zarûretsiz kullanmak haramdır.
Çocuğun, sütannesi ve süt babası ile ve bunların anaları, babaları ve kardeşleri ve çocukları ve her kuşaktan torunları ile evlenmesi, ebedî haramdır. Bunlarla nesep ile akraba olsaydı, yine evlenemezdi. Bu çocuğun çocukları, bunun sütannesi veyâ süt babası ile evlenemez. Çocuğun zevcesi, çocuğun süt babası ile ve çocuğun zevci de, çocuğun süt annesi ile evlenemez. Aynı kadından emen oğlan ile kız, süt babaları başka olsa ve başka senelerde emmiş olsalar bile, birbiri ile ve birbirlerinin çocukları ve torunları ile evlenemez.
Öz kardeşinin süt kızı ile evlenmek haram olduğu gibi, süt kardeşinin öz kızı ile ve süt kardeşinin süt kızı ile de evlenmek haramdır. Bir adam, kendi annesinden süt emen süt kardeşinin annesi veya kız kardeşi ile evlenebilir. Fakat baba bir kardeşinin annesi ile evlenemez. Yani bir kimse, kendi öz kardeşinin yabancı kadından olan sütkardeşi ile evlenebilir. Bunun gibi baba bir biraderinin, ana bir kız kardeşi ile de evlenebilir. Bir adam, süt çocuğunun kız kardeşi ile evlenebilir. Fakat kendi çocuğunun ana bir kardeşi ile evlenemez. Süt babanın diğer zevceleri ile evlenilmez ve sütoğul zevceleri ile evlenilmez. Bu ikisi ile nesep bakımından da evlenilmez.
.
İbâdetlerin faydası, insanın kendisinedir
Ömer Ukaylî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. 596 (m. 1199) senesinde vefât etti. “Minhâc-ül-fetâvâ” isimli eserinde şöyle buyuruyor:
İnsanların çoğu, şüphe ve hayâl ile hareket ederek yanılıyorlar. Böyle bozuk düşünenlerden bir kısmı; “Allahü teâlânın bizim ibâdetlerimize ihtiyâcı yoktur, ibâdetlerimizin O’na hiç faydası yoktur, insanların ibâdet veya isyan etmeleri, O’nun büyüklüğü karşısında müsavîdir, ibâdet yapanlar, boşuna sıkıntı zahmet çekiyorlar” diyor. Böyle düşünmek yanlıştır. İslâmiyeti bilmediği için, böyle söylemektedir, ibâdetlerin Allahü teâlâya faydası olduğunu ve bunun için emrolunduklarını zannetmektedir. Böyle zannetmek, çok yanlıştır. Olmayacak şeyi oluyor sanmaktır.
Her insanın yaptığı ibâdetin faydası, yalnız kendisinedir. Böyle olduğunu, Allahü teâlâ, Fâtır sûresinin onsekizinci âyetinde açıkça haber vermektedir. Böyle yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzemektedir. Bu hastaya tabip, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise, 'perhiz yapmazsam tabibe hiç zararı olmaz' diyerek perhizi bozuyor. Tabîbe zararı olmaz demesi, doğrudur. Fakat kendine zarar vermektedir. Tabip, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Tabibin tavsiyesine uyarsa, şifâ bulur. Uymazsa ölür gider. Tabibin bundan hiç zararı olmaz.
Bozuk düşünenlerden bir kısmı da, hiç ibâdet yapmaz. Haramlardan sakınmaz, yani İslâmiyete uymaz. “Allah kerîmdir, rahimdir. Kullarına çok acır. Affı sonsuzdur. Kimseye azap etmez” der. Evet, ilk sözleri doğrudur. Fakat son sözü yanlıştır. Burada şeytan kendisini aldatmaktadır, isyana sürüklemektedir. Aklı olan kimse, şeytana aldanmaz. Allahü teâlâ, kerîm, rahim olduğu gibi, azâbı da şiddetlidir. Can yakıcıdır. Bu dünyâda, çoklarını fakirlik ve sıkıntılar içinde yaşattığını görüyoruz. Nice kullarını, hiç çekinmeden azaplar içinde yaşatıyor. Çok kerîm olduğu hâlde ve razzak olduğu hâlde, zirâat, çiftçilik sıkıntıları çekilmezse, bir lokma ekmek vermiyor. Herkesi yaşatan O olduğu hâlde, yemeyen, içmeyen insanı yaşatmıyor, İlaç kullanmayan hastaya şifâ vermiyor. Yaşamak, hasta olmamak ve mal sahibi olabilmek gibi, dünyâ nimetlerinin hepsi için sebepler yaratmış, sebebine yapışmayanlara hiç acımayıp, dünyâ nimetlerinden mahrum bırakmıştır.
.
Onu seven, beni sevmiş olur
Muhammed bin Abdüssettâr İmâdî hazretleri Hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 559 (m. 1164)’de Harezm’deki Kerder beldesinde doğdu. 642 (m. 1244)’de Buhârâ’da vefât etti. “Ed-Dürret-ül-münîfiyye fî intisâr il-İmâm-il-Azam Ebî Hanîfe” isimli eserinde buyuruyor ki:
İmâm-ı Azam, İslâmiyeti; îmân, amel ve ahlâk esasları olarak bir bütün hâlinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitne ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslâm dînini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrâna uğratmış, önce itikâdda birlik ve beraberliği sağlamış; ibâdetlerde, günlük işlerde Allahü teâlânın rızâsına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tesbit etmiştir. Böylece, ikinci hicrî asrın müceddidi (dînin yeniden yayıcısı) unvanını almıştır. Hadîs-i şerîfte; "Îmân Süreyya yıldızına çıksa, Fârisoğullarından biri elbette alıp getirir" buyuruldu. İslâm âlimleri, bu hadîs-i şerîfin İmâm-ı Azam hakkında olduğunu bildirmiştir.
Hadîs-i şerîflerde; "İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (Yâni Eshâb-ı kirâmdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yâni Tâbiîndir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir... (yâni Tebe-i tâbiîndir)" buyruldu. İmâm-ı Azam da, bu hadîs-i şerîfle müjdelenen tâbiînden ve onların da en üstünlerinden biridir. Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:
"Âdem (aleyhisselâm) benimle övündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile övünürüm. İsmi Numân, künyesi Ebû Hanîfe'dir. O, ümmetimin ışığıdır."
"Peygamberler benimle övündükleri gibi ben de Ebû Hanîfe ile övünürüm. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur."
"Ümmetimden biri, şerîatimi canlandırır. Bidatleri öldürür. Adı Numân bin Sâbit'tir."
"Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebû Hanîfe zamanının en yükseğidir."
Hazret-i Ali de; "Size bu Kûfe şehrinde bulunan, Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Âhir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helâk olacaktır. Nitekim Râfizîler de, Ebû Bekir ve Ömer için helâk olacaklardır" buyurdu.
.
Fıkıh ilmi, ilmihâl kitabından öğrenilir
Ahmed Şemseddîn Ukaylî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Buhârâ’da doğdu. 657 (m. 1259) yılında Buhârâ’da vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:
İslâmın emirlerinden biri “Ahkâm-ı ilâhî”yi öğrenmektir. Ahkâm-ı İlâhiyyeyi bildiren ilme “Fıkıh” ilmi denir. Fıkıh âlimlerine “Fukahâ” denir. Fıkıh ilmi, fukahânın, yani hakîkî İslâm âlimlerinin sırf Allah rızâsı için yazdıkları ilmihâl kitaplarından öğrenilir.”
Namaz şu üç şeyden ibârettir: 1- Allahü teâlânın azametini ve büyüklüğünü düşünerek kalbin hudû ve huşû hâlinde olması. 2- Dilin, Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını (büyüklüğünü) söylemesi. Kulun hudû ve huşû üzere olması, Allahü teâlânın azamet ve kibriyâsını, celâlini, ifâde etmesi hâlinde en yüksek şeklidir. 3- Azaları, bu huşû ve hudû hâline göre bulundurmak, ona göre hareket etmek.
Allahü teâlâya tazim ifâde eden işlerden bazısı şunlardır: Allahü teâlânın huzûrunda yalvarıp yakarırcasına durmak. Bütün varlığı ile ona yönelmek. Bundan daha üstün tazim şekli ise, Allahü teâlânın huzûrunda en aşağı ve muhtaç bu hâlde durmak, başını öne eğmektir. Çünkü başı yukarıya kaldırmak, tekebbür, kibirlenmek alâmetidir. Bu, insanların yaratılışında, tekebbürü ifâde eden bir harekettir. Başı yukarıya kaldırmamak yani başını önüne eğmek ise hudû ve itaat manasını ifâde eder. Bundan da daha üstün tazim şekli, insanın en şerefli âzâsı olan yüzünü yere sürmesi yani Allahü teâlâya secde etmesidir. En faziletli namaz bu üç tazim şekliyle kılınan namazdır.
Namaz, kulu Allahü teâlâya yaklaştıran amellerin en kıymetlisidir. Rükû ve secde de, tazim ifâde eden fiillerdendir. Bunlardan her biri diğerini takviye eder. Namaz müminin mirâcıdır. Mümini uhrevî tecellîlere hazırlar. Namaz, Allahü teâlânın sevgisini, muhabbetini ve rahmetini kazanmaya büyük vesiledir. Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Çok secde etmem lâzımdır” buyurdu. Namaz kılmak lezzeti bir müminde yerleşince, artık o kimse Allahü teâlânın nûruna dalar. Namaz o kimsenin hatâ ve günahlarına kefâret olur. Çünkü iyilikler, kötülükleri yok eder. Allahü teâlâyı tanımak için namazdan daha faydalı bir şey yoktur. Bilhassa namaz, kalp huzuru ve ihlâsla kılınırsa çok kıymetli olur. Nefsin akl-ı selime itaat etmesi hususunda, namazdan daha faydalı bir şey yoktur.
.
Zikir, Allahü teâlâya tâattir
Tâczâde Sadî Çelebi Osmanlı âlimlerindendir. 922 (m. 1516) senesinde vefât etti. “Hayr-ül-ahkâm” isimli eserinde buyuruyor ki:
Zikir, Allahü teâlâya tâattir. Allahü teâlâya ibâdet eden, O’nu zikretmiş olur. Allahü teâlâya itaat etmeyen, O’nu zikretmiş olmaz. Allahü teâlâ Bekâra sûresi yüzelliikinci âyet-i kerîmesinde meâlen; "Artık beni zikredin (anın). Ben de sizi zikredeyim (anayım)” buyuruyor. Allahü teâlânın kullarını zikretmesinden (anmasından) murat, kullarına lütufta bulunması, ihsân, hayır ve saadet kapıları açmasıdır. Zikir, bazen dil, bazen kalp, bazen azalar ile olur. Kulların Allahü teâlâyı dilleri ile zikretmesi; O’nu tesbîh etmeleri (meselâ; Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber demeleri), Kur’ân-ı kerîm okumalarıdır. Âyet-i kerîmedeki; “Beni anınız” emri, bütün tâatleri içerisine almaktadır.
Kulların Allahü teâlâyı kalpleri ile zikretmeleri üç nevidir. 1- Allahü teâlânın zâtına, sıfatlarına delâlet eden delilleri tefekkür etmek (düşünmek). 2- Allahü teâlânın hükümleri, emirleri, nehiyleri, vaad ve vaîdinin keyfiyetleri hakkında tefekkür etmektir. 3- Allahü teâlânın mahluklarının esrârı (sırları) hakkında tefekkür etmek...
Kulların Allahü teâlâyı, âzâları ile zikretmesine gelince, âzâlarını, devamlı Allahü teâlânın emirlerini yapmakla meşgul edip, yasak kıldıkları işlerden uzak tutmalarıdır.
Allahü teâlâ, kullarına bol bol lütufta bulundu. Zâhirî ve bâtınî nimetlerine şükür olarak, kullarına tâat ve ibâdeti vâcip kıldı. İbâdet ise, nefse ağır gelen şeylerdendir. Allahü teâlâ, kullarının râzı olduğu şükrü yapabilmeleri, ibâdetlerin nefse ağır gelmesine tahammül edebilmeleri için, kullarını sabır ve duâ ile yardım istemeye teşvik buyurmuştur. İnleyip sızlamadan, meşakkatlere tahammül demek olan şükür, her hayra vesiledir. Çünkü tövbenin evveli günahlara sabır, zühdün evveli mübahlara sabır, irâdelerin evveli Allahü teâlâdan başkasına istememeye sabırdır. Bunun içindir ki, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
“Baş bedene göre ne ise, sabır da îmâna göre o mertebededir.”
Sabrın tamâmı hayırdır. Sabır ile mücehhez olan kimseye, tâatleri yapmak ve yasak edilen şeylerden sakınmak kolay gelir. Namaz da böyledir. Çünkü namazın Allahü teâlâya tezellül ve hudû içinde (kendini aşağı ve küçük görerek, acizliğin idrâki içerisinde) yapılması gerekir.
..
Yaratmak Allahü teâlâya mahsûstur
Nûreddîn Efendi İstanbul evliyâsının büyüklerindendir. 1062 (m. 1652)’de doğdu. 1160 (m. 1747)’de İstanbul’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Yaratmak Allahü teâlâya mahsûstur. İyilikte bulunana teşekkür edilir. Bütün iyiliklerin sahibi Allahü teâlâdır. Öyleyse O’na şükür, kulluk vazîfesidir.”
“Allahü teâlâ insanlara çok iyilikler ve hayırlar gönderiyor. Fakat bunları gören az.”
“Öldükten sonra, kendisi yüzünden ceza ve mükâfat göreceğiniz amellerinizi ıslâh edip, düzeltiniz.”
“Hakiki hayat öldükten sonra başlar. Dünya hayatı hayâl ve geçicidir. Âhiret hayatı ise devamlıdır.”
“Allahü teâlânın affı ile Cehennemden kurtulursunuz. Rahmeti ile Cennete girersiniz. Amellerinize göre mertebeniz ve dereceniz olur.”
“İnsanın kendisini, kim olursa olsun başkasından üstün görmesi kibirli olması için yeterlidir.”
“Allahü teâlânın beğendiği işleri yaparken mütevâzı ve alçak gönüllü olunuz.”
“Allahü teâlâ, bir kavmi (cemaati, topluluğu) Cennetine kor. Onlara istediklerinden kat kat fazla lütuf ve ihsânda bulunur. Fakat onların üstünde dereceleri yüksek kimseler vardır. Bunlar, onlara bakıp tanırlar. O zaman 'Yâ Rabbi! Biz bunlarla beraber idik. Onları niçin bize üstün kıldın' derler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, 'Siz, dünyâda tok iken, onlar aç idiler. Siz suya kanmış iken onlar susuz idiler. Siz uyurken, onlar gecelerini ibâdetle geçirirlerdi' buyurur."
“Kim Allahü teâlâdan korkarsa, Allahü teâlâ, güçlük sırasında ona bir çıkış yolu gösterir. Ona, ummadığı yerden rızık gösterir.”
“Günahlarından vazgeçip, Allahü teâlâya tövbe edenlerle beraber oturunuz. Çünkü onların kalbi, ince ve yumuşaktır.”
“Allahü teâlâ bir kimsenin sûretini ve rızkını güzel yapar, o da, Allah için tevâzu gösterirse, o, Allahü teâlânın yakın ve hâlis kullarından olur.”
“Bir kimseyi metihte (övmekte) ve zemde (yermekte) acele etme. Çünkü nice kimseler bugün seni memnun ve râzı eder de, yarın kötülük yapıp seni rahatsız edebilir. Aynı şekilde, bugün ondan memnun olmazsın da, yarın ondan memnun olabilirsin.”
“Takvânın başlangıcı, iyi ve güzel niyet, sonu, tevfiktir (Allahü teâlânın o kişiyi muvaffak kılması), insan bu ikisinin arasında, tehlikeler ve şüpheler arasında bulunur."
.
Helal yiyeceklerden hayır meydana gelir
Ahmed Kâdirî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 920 (m. 1514)’de Şam’da doğdu. 1005 (m. 1596)’da, orada vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâ şu üç şeyden hoşnud olur: İlki, Allahü teâlâya ibâdet edip O’na ortak koşmamaktır. İkincisi, O’nun hidâyet yoluna sıkıca sarılıp ayrılığa düşmemektir. Üçüncüsü, tayin edilen âmirleri uyarıcı ve onlara yardımcı olmaktır... Hoşnud olmadığı üç şey ise; dedikodu yapmak, çok suâl sormak ve isrâf etmektir.”
“Allahü teâlâ halîm ve utangaç kimseyi sever. Çirkin sözlü ve öfkeli kimseyi de sevmez.”
“Bir kimse bir işi yapmadan önce, onu bir Müslümana danışırsa, Hak teâlâ, onu doğrusuna muvaffak eder.”
“Her kim kendisine nimet verildiğinde şükreder, verilmediğinde sabreder, zulme uğradığında bağışlar, zulmettiğinde de mağfiret dilerse, işte onlar emniyet ve hidâyettedirler.”
“Benim en çok sevmediğim, yaldızlı sözlerle gevezelik yapan ve ısrârla boşboğazlık eden kimsedir.”
“Akıllı kimsenin dili, kalbinin gerisindedir. Konuşmak istediği zaman, önce kalbine başvurur. Eğer konuşması kendi için hayırlı ise konuşur, yok hayırlı değilse susar. Câhilin kalbi ise, dilinin gerisindedir, Bu yüzden, her diline geleni söyler.”
“İnsanların en kötüsü, ikiyüzlü olanlarıdır. Zira, birisine gelir bir türlü söyler, başkasına gider başka bir türlü söyler.”
"Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gafletle, öfke ile veya istemeyerek hazırlanmış ve tedârik edilmişse, onda hayır ve bereket yoktur. Zira ona nefis ve şeytan yol bulmuştur. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka feyiz ve huzurunu bozacak bir netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allahü teâlâyı düşünerek yenen helal ve hâlis yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların halis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede harama, şüpheli şeylere ve kul haklarına dikkat etmemeleridir. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû ve huzur hâlinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek; helâl lokma yemeye ve yemeği Allahü teâlâyı hatırlayarak pişirip O'nun huzûrunda imiş gibi yemeye bağlıdır."
.
Günahkâra müjde ver sıddıkları ise korkut
Nûr Kutb-i âlem hazretleri Hindistan evliyâsından olup Şeyh Hüsâmeddîn Mankpûrî’nin hocasıdır. 813 (m. 1410)’da Hindistan’da Pendûh şehrinde vefât etti. Nûr Kutb-i âlem hazretlerinin bir “Mektûbât’ı vardır. Son derece tatlı ve latif olup, dert ve muhabbet ehlinin diliyle yazılmıştır. Bu Mektûbât’tan bir kısım aşağıya yazılmıştır:
Ömrüm boşa geçti. Maşûkun kokusunu almadım. Hayret sahrasında ve hasret meydanında başıboş top gibi döndüm durdum. “Bu ne biçim gece ki, sabah yaklaşmaz ona/Bahtımın sabahı yok, sabahın günâhı ne?..”
Yaş altmışı geçti, ok elden çıktı. Nefs-i emmârenin şerrinden kurtuluş olmadı. Elde hava, ciğerde ateş, gözde yaş kaldı. Pişmanlık ve mahcubiyetten başka kazanç, dert ve 'âh'tan başka yol yok. Ne kadar çırpındıysak da maksada kavuşamadık. Rubâî:
“Murada erem dedim, hiç müyesser olmadı/Yâr cefâsından pişman olur dedim, olmadı/Dedim ki belki zaman, bana yardımcı olur/Bahtım belki açılır, dediysem de olmadı..."
Dünya aldanma yeri, nefis ziyânkâr, Hak ise çok gayretlidir. O hâlde kalpte nasıl neşe olabilir. Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma vahyedip buyurdu ki:
“Ey Dâvûd! Günahkârlara müjde ver ki, ben gafûrum (çok mağfiret ediciyim). Sıddîkları da korkut ki, ben gayurum (çok gayretliyim).”
Ey can kardeşim! Senelerce nefs-i emmâreye riyâzetler çektirdik. Buna rağmen onun şerrinden kurtulamadık. Âhirette kurtulmak için, nefsin hile ve tuzaklarına karşı çok uyanık olmalı, ondan Allahü teâlâya sığınmalıdır.
Avâm, zâhir temizliği için; havâs (seçilmiş büyük zâtlar) ise bâtın temizliği için çalışır. Kıyâmet günü, dünyada iken zâhir temizliği için çalışıp, bâtını temizliğe hiç ehemmiyet vermeyen kimseye Allahü teâlâ sitem eder ve buyurur ki:
“Ey kulum! Senelerce insanların gördüğü yeri yani dışını temizledin. Benim nazar ettiğim yeri (kalbini, gönlünü) ise temizlemek için bir an uğraştın mı? Ömrünü nerelerde harcadın?”
Zâhirî (dış) taharet (temizlik), abdest bozmakla gider. Batın (kalp) temizliği ise, Allahtan gayrisini kalbe getirmekle bozulur. Gönlünü Allahü teâlâdan başkasına verme. O’ndan başkasının mührünü kalbine vurma!
Riyâzetin (nefsin arzularına uymamanın) sonu odur ki, kalbini aradığı zaman, Hakkın zikrinde ve hizmetinde bulsun, ister uykuda, ister uyanıklıkta olsun, aynen bir çocuk gibi olmalıdır. Çocuk bir şeyin sevgisi ile yatıp uyuyunca, uyandığında hemen o şeyi arar.
.
Hendek Harbinde verilen müjde
Ömer bin Şebbe en-Nümeyri hazretleri fıkıh, hadis ve tarih âlimidir. 173'te (m. 789) Basra'da doğdu. İlk tahsilinden sonra Bağdat'a gitti. Burada zamanın büyük âlimlerinden hadis tahsil etti. 262 (m. 876)’da Sâmerrâ'da vefat etti. Târihu'I-Medîneti'I-münevvere adlı eseri meşhurdu. Bu kitabında şöyle nakleder:
Hendek Harbinde Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh); “Yâ Resûlallah! Bizim İran diyârında bir şehre düşman hücum ettiği zaman, müdafaa için şehrin etrafına hendek kazmak âdettir. Medîne’nin müdafaası için biz de hendek kazalım” dedi.
Selmân-ı Fârisî’nin bu teklifi beğenilip kabul edildi. Hendeğin kazılacağı yer tesbit edildi ve gerekli malzeme toplatıldı. Ön tarafı açık olan Medîne’nin bir tarafı yalçın kayalık dağlarla çevrili, diğer tarafı da düşmanın geçmesine elverişli değildi. Düşmanın ön taraftan saldırma ihtimâli olduğu için hendeğin buraya kazılması kararlaştırıldı ve iş bölümü yapıldı. Sel Dağının eteği ordu merkezi olarak seçildi. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de hendeğin kazılmasında çalıştı. Günlerce aç kaldıkları oldu. Bizzat Resûlullah efendimizin, açlığını bastırmak için mübârek karınlarına üç taş bağladıkları görüldü.
Eshâb-ı kirâm hendek kazma esnâsında pekçok mucizeye şâhid oldular. Bir avuç hurma, Resûlullah’ın duâsıyla o kadar arttı ki, hendek kazma işinde çalışan bütün Eshâbı doyurdu.
Eshâb-ı kirâmdan Câbir, bir koyun kesip Resûlullah efendimizi yemeğe davet etmişti. Sevgili Peygamberimiz hendekte çalışan Eshâb-ı kirâmın hepsini yemeğe götürdü. O yemek Peygamberimizin mucizesi olarak o kadar bereketli oldu ki, onar kişilik gruplar hâlinde yüzlerce kişi yediği hâlde bitmedi.
Hendek kazıldığı sırada hava soğuktu, sert bir şimal (kuzey) rüzgârı esiyordu. Kazma işi zorlaşıyordu. Hendekte çıkan büyük bir kayayı Resûlullah üç vuruşta parçaladı. İlk vuruşunda bir ışık yayıldı. Tekbir getirerek; “Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum!” buyurdu. İkinci vuruşta; “Kisrânın (İran’ın) köşklerini görüyorum!” buyurdu. Üçüncü vuruşta da yine etrafa parlak bir ışık yayıldı ve tekbir getirerek; “San’anın kapılarını görüyorum, bana Yemen’in anahtarları verildi!” buyurdu... Böylece Eshâbın ileride buraları fethedeceğini müjdeledi. Neticede buyurduğu gibi oldu...
.
Allahü teala iffetli olanı sever
Muhammed İhsân hazretleri Silsile-i aliyyeden olan Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin olgun halîfelerindendir. Hicri onüçüncü asrın ortalarında vefât etti...
Bir gece rüyâsında Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ı gördü. Süt ile pirinç pilavı yiyordu. Yemeğinden artanı Muhammed İhsân’a verdi. O da yiyip çok lezzet aldı. Heyecanla uyandı. Bu rüyânın tesirinin devam ettiği günlerde, Muhammed İhsân, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın talebeleri arasına girdi. Tam bir tövbe ile eski hâlini terk etti. Cenâb-ı Hakkın muhabbetinden kendinden geçmiş bir hâlde bulunur, dünyâyı unuturdu. Bu hâle o kadar çok kapılırdı ki, kendinden geçme ve gönülden yanma, onun hususiyeti hâline geldi.
Bir gün Şeyh Muhammed İhsân’ın yanında birisi, Senâullah-ı Sebnehlî’nin şu sözünü nakletmişti: “Senâullah buyurdu ki: Hazret-i İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’nin mübârek kalbinden, büyükler yolunun feyiz ve nûrları, coşkun bir sel misâli öyle akmakta idi ki, kalpte bulunan bütün karartı ve lekeleri silip götürürdü...” Sohbette bulunan bir talebe bu sözü işitince, öyle derinden bir iç çekti ki, kendinden geçip bayıldı... Ne buyurulmuş: “Meşgalemiz hep, aşk-ı ilâhîdir/Derdimiz hep aşk-ı ilâhîdir/Kısacası şu ki; ömrümüz ve de/Zamanımız hep aşk-ı ilâhîdir.”
Şeyh Muhammed İhsân’ın kerâmetleri pek çoktur. Kendisi şöyle anlatır: “Bir defasında bulunduğumuz bölgeyi düşman istilâ etmişti. Ben kendi küçük hücremde (odamda) tam bir tevekkül ile oturmuş, Allahü teâlânın zikri ile meşgul oluyordum. Her tarafı istilâ edip, yağmalayan fitnecilerin rahatsız etmesinden Allahü teâlâya sığındım. O gün akşama kadar, fitneci ve yağmacılar her tarafı perişan ettikleri hâlde, Allahü teâlânın izni ile onlardan hiçbiri benim bulunduğum yere gelmedi.”
Şeyh Muhammed İhsân buyurdu ki:
“Cenâb-ı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenalıktan menedeni, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyanı, edep yerine sahip olanı, iyilik, ikram ve ihsâna koşanı, dâima Allahü teâlâyı hatırlayanı, affetmeyi seveni.”
“Kişinin Rabbine kavuşması için, O’nun uğrunda vücudundaki yağların eriyip, ciğerlerinin parçalanması gerekir. Kalbin, fâni arzulara karşı meyletmemesi lâzımdır. Ancak bu şekilde olduktan sonra aradan perdeler kalkar. Perde kalkınca da, ilâhî hitap duyulur ve Levh-i mahfuzdaki işâretler okunur. Pek gizli manalar bile kendiliğinden çözülür.”
.
Onun yanındakilere müjdeler olsun
Şeyh İlâhdâd hazretleri Hindistan evliyâsındandır. 1049 (m. 1639)’da vefât etti. Hâce Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin husûsî dostlarından olup, onun bereketli sohbetlerinde yetişip kemâle geldi ve icâzet aldı.
Hâce Bâki-billah, Mâverâünnehr’e giderken, Hindistan’da bulunan birçok talebesine Şeyh İlâhdâd’ın hizmetinde ve sohbetinde bulunmalarını emir buyurmuştu. Bu sefere çıkmadan birkaç gün evvel yakın talebelerinden birine yazdığı bir mektuptan bu husus açıkça anlaşılmakta olup; özetle şöyledir:
“Birkaç gün sonra gitmeyi ümit ediyorum. Şeyh İlâhdâd hazretleri kendilerine bir yer tayin edip, orada bulunsun ve kalsın. Onun yanında bulunanlara müjdeler olsun ki, büyük kurtuluşa kavuştular.
Dayanılmayan yara, çekilmeyen bir derdi/İşte, ben bunları kendime beğendim gitti./Her kim ona hizmet etme şerefine kavuşursa, hakîkî saadete ulaşmıştır./Allahü teâlânın izzetine yemîn ederim ki, bunu lâf olsun diye zorla söylemiyorum.
.....
Aranan hazîneden, bir nişan verdim sana/Belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da..."
Hazret-i Hâce o bereketli seferden döndükten sonra, Şeyh İlâhdâd; tam bir bağlılık, kırıklık, kendini kusurlu görmek ve tam bir hasret ile Hâce’nin hizmetlerine koyuldu. Misâfirlerin suyunu ve yemeğini temin etmeyi ve hocasının melekler dergâhı olan hânegâhındaki hizmetleri yapmayı üzerine aldı. Bütün bu zâhirî hizmetleri yanında, kalp hâllerinden ve zikrinden bir an bile gâfil olmadı. Böylece yüksek üstâdlarının husûsi teveccühleriyle, lâyık olduğu nisbetlere, yüksek derece ve hâllere kavuştu. Şeyh İlâhdâd, zamanının makbullerinden evliyâlık yolunun kemâlâtına, üstünlüklerine kavuşanlardan idi. Bununla beraber, kendini yok ve hiç bilme ve inkisara, yani gönül kırıklığına sahip idi. Yüksek üstadı Hâce Bâkî-billah hazretlerine olan muhabbeti ve bağlılığı ve hocasının yüksekliğini anlamaktaki yakîni, derecesi pek yüksek idi. Hocasının feyiz ve nûr saçılan türbesinde bulunup, hizmet edenlerden duâ talep ederdi. Hâce Hüsâmeddîn Ahmed, Hâce Bâkî-billah’ın en yüksek talebelerinden ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyüklüğünü herkesten iyi bilenlerden idi. Bu yüksekliğine rağmen, hizmetinde bulunmak kendisine talebe olmak için bir kimse gelse, onu Şeyh İlâhdâd’ın huzûruna gönderirdi. Bu iki mübârek zât birbirlerini çok sever ve hürmet ederlerdi...
.
Fakirlikten şikâyet eden adam
Şeyhullah Bahş hazretleri (İlâh-bahş) diye tanınır. "İlâh-bahş" Fârisîde (Allahü teâlânın atıyyesi, ihsânı) mânâsına gelmektedir. Nakşîbendiyye evliyâsının büyüklerindendir. Hindistan’da yaşadı. 920 (m. 1514)’de doğdu. 1002 (m. 1593)’de vefât etti.
Zamanında bulunan tasavvuf büyüklerinin sohbet ve hizmetlerinde bulunarak yetişen Şeyhullah Bahş, üstün derecelere sahip idi. Çok kerâmetleri görülmüştür... Bir defasında talebesi Tâcüddîn’i, bir iş için Emrûhe beldesine göndermişti. Tâcüddîn’in talebeliğinin ilk zamanlarıydı. Yolda güzel bir kadın gördü. Kalbi o kadına tutuldu. Hatta öyle oldu ki, yaptığı hizmeti unutup, o kadının peşine düştü. Bu hâlde iken aniden o kadının sağ tarafında hocasının sûretini gördü. “Sen ne yapıyorsun. Nereye gitmiştin? Şimdi nereye gidiyorsun. Bu ne hâldir?” der gibi bir tenbîh ve taaccüp işâreti olarak işaret parmağını ağzına koymuş kendisine bakıyordu. Bunu görünce çok utanan Tâcüddîn yaptığına pişman olup, derhal geri döndü. Yaptığı işten dolayı kendisini büyük bir mahcubiyet hâli kaplamıştı. Bildirilen yere gidip, o hizmeti yaptıktan sonra, hocasının yanına döndü. Şeyhullah Bahş, onu görünce gülümsedi fakat başka bir şey söylemedi. Tâcüddîn anladı ki, hocası o hâdiseye işâret ediyor, fakat onu mahcup etmemek için de bir şey söylemiyordu...
Rivâyet edilir ki; Şeyhullah Bahş hazretlerinin huzuruna bir kimse gelerek, fakirlikten ve geçim hususunda çok sıkıntıda olduğundan şikâyette bulundu. Birkaç gün Şeyhullah Bahş’ın huzûr ve hizmetinde bulundu. Ondan kendisine yardımcı olmasını, mal ve paraya kavuşması için duâ etmesini istedi. Şeyhullah Bahş o kimseye; “Sen zengin olmuş olsan zekât, uşur vermezsin" dedi. O ise, zengin olması hâlinde, zekât ve sadaka vermekte kati olarak gevşek davranmayacağını söyledi. Bunun üzerine Şeyhullah Bahş o kimseyi dünya ehlinden zengin bir kimseye gönderdi. O fakir kimse Şeyhullah Bahş’ın bereketi ile kısa zamanda çok mal ve servete kavuştu. Zekât vermesi farz olunca Şeyhullah Bahş fakirleri o kimseye göndererek zekâtını vermesini istedi ise de o kimse zekâtını vermedi. Bu hâl birkaç defa tekrar etti. Bu kimsenin malı devamlı çoğalıyordu... Aradan bir müddet daha geçtikten sonra o kimse, önceki zekât borçlarını da ayırarak Bahş hazretlerine haber gönderip, bir hizmetçisi ile ayırdığı zekât mallarını aldırmasını istedi. Bu haber Şeyhullah Bahş’a ulaştığında o çok müteessir oldu. Bu hâl onun gayretine dokundu. Çok üzüldü. Bundan birkaç gün sonra o kimsenin vefât haberi geldi.
.
Beyaz elbisedeki beyaz yama gibi!
Hüsâmeddîn Mankpûrî hazretleri Hindistan’da Mankpûr şehrinde yaşamış olan evliyadandır. Hicri dokuzuncu asrın ortalarında vefât etti. Şeyh Hüsâmeddîn, zamanında bulunan âlim ve velilerin önde gelenlerinden idi. Zâhirî ve bâtınî ilimleri kendisinde toplamış idi. Çok talebe yetiştirdi. Çok ibâdet ve tâat yapardı.
Her gün sabah ile kuşluk vakti arası Kur’ân-ı kerîmden onbeş cüz okurdu. Talebelerinden birisi hocasından duyduğu hikmetli sözleri toplayıp, "Refîk-ül-ârifîn" isimli bir melfûzât (sözlerinin toplandığı eser) meydana getirmiştir. Bu kitapta bildirilen ve Şeyh Hüsâmeddîn hazretlerine âit olan kıymetli sözlerden bazıları şunlardır:
“Müridin (talebenin) pîrine (hocasına) olan itaati, elbisede bulunan yamanın elbiseye olan itaati gibidir. Pîrin sözüne tam itaat eden hakiki sâdık bir talebe, beyaz elbise üzerindeki beyaz yama gibi olup, elbisenin yıkanmasıyla yıkanır ve beyazlar. Pîre gelen her feyz ona da ulaşır ve bu talebe saadete ulaşır. Pîrin sözüne uymakta gevşek davranan talebe, ismen talebedir. Onun hâli, beyaz elbise üzerindeki siyah yama gibidir. Pîrin feyzi ona ulaşsa da, pek faydası olmaz.”
"Tasavvuf yolunda hocamdan hilâfet aldıktan sonra yedi sene çok açlık ve riyâzet çektim. Acıkınca su içer, meşgûl olurdum. Bir gün çocuklarımdan birisi gelerek, çok acıktığını söyledi ve ağlamaya başladı. Allahü teâlâya duâ ederek; 'Senin gibisi, benim gibisine elbette kâfi gelir' dedim. O zamana kadar bizim için hiçbir şey göndermemiş olan bir şahıs, hemen bir tabak yemek gönderdi. Başka bir kimse, epeyce peynir gönderdi. Bunları görünce; 'Açlığa sabretmemiz bizim için daha faydalıydı. Böyle bir söz nasıl oldu da ağzımdan çıktı?' diyerek kendi kendime çok üzülüp esef ettim. Çok pişman oldum.”
“Bir kimse kutupluk makamına da gelse, Kur’ân-ı kerîm okumayı terk etmemeli, günde en az üç cüz okumalıdır.”
“Tamah (insanlardan bir şey beklemek huyu) hastalık; insanlardan istemek baygınlık; elinde olandan ihtiyâç sahiplerine vermemek ise ölümdür.”
“Dünya gölge gibi, âhiret ise güneş gibidir. İnsan ne kadar gölgeye gitse, yine de gölgeyi yakalayamaz. Fakat güneşe doğru gidince gölge de beraberinde gelir.”
“Herkesle ol. İnsanlar arasında bulun. Fakat hiç kimseye yük olm
.
Dedikodu yapanın şahitliği kabul edilmez
Hasan Necmeddîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Rumeli beldelerinden Alacahisar’da doğdu. 1019 (m. 1610)’da İstanbul’da vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Dedikodu yapanın sözü kabul edilmez, reddedilir. Dedikoduyu kabul etmek, dedikodudan daha kötüdür. Çünkü dedikodu; günaha yol göstermek, onu kabul, yani onu dinlemek ise, izin vermek, onu tasdik etmektir. Bir şeye delâlet eden ile, onu kabullenip, hükmeden bir değildir. O hâlde dedikodu yapanın azâbı, sâdece dedikodusudur. Eğer doğru ise, ayıplamasında, bir kimsenin gizli bir şeyini ortaya dökmek, hürmetini gidermek, namusuyla oynamak vardır. Yalan ise, Allahü teâlâya karşı gelmek, yalan ve iftira söz ile şeytana uymak vardır. Sana bir kimse gelip, filân kimse, senin hakkında şöyle şöyle dedi, senin için şöyle şöyle yaptı dese, bu durumda şu altı şeyi yapman senin üzerine vacip olur:
1- Tasdik etmemelisin, yani söz getiren kimsenin sözlerinin doğruluğuna inanmamalısın. Çünkü nemmam, yani dedikodu yapanın şahitliği, İslâmda merdûddur. Yani şahitliği kabul edilmez. Allahü teâlâ, Hucurât sûresi 6. âyetinde meâlen; “Ey îmân edenler, eğer size bir fâsık, bir haber getirse, onu araştırın, (doğruluğunu anlayıncaya kadar tahkîk edin). Değilse, bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da, yaptığınıza pişman olursunuz” buyuruyor.
2- Dedikodu yapanı menetmelisin. Çünkü dedikodu yapmak münkerdir. Kötü iştir. Münkerden nehy ise vaciptir. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresi 110. âyetinde meâlen; “Ey Muhammed aleyhisselâmın ümmeti! Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, fenâlıktan alıkorsunuz ve Allaha îmânınızda devam edersiniz!” buyuruyor.
3- Dedikodu edene, söz taşıyana, getirip götürene, Allah için kızmalısın. Çünkü o âsîdir, günahkârdır, fâsıktır. Günahkâra buğz ise, vaciptir.
4- Yanında olmayan din kardeşine dedikodu yapanın sözü ile, sû-i zan etmemelisin. Çünkü Müslümana sû-i zan haramdır. Haramdan sakınmak ise elbette lâzımdır.
5- Dedikodu yapanın sözüne bakıp, tecessüs etmemeli, araştırmamalısın. Çünkü Allahü teâlâ tecessüsü nehyediyor ve Hucurât sûresi 12. âyetinde meâlen; “Ey müminler! Zannın çoğundan sakınınız. Çünkü, zan etmenin bazısı günah olur. Birbirinizin kusurunu araştırmayın” buyuruyor.
6- Bu dedikoducunun yaptığını, beğenmediğin şeyi sen yapmamalısın.
.
Merhamet eden merhamet bulur
Muhyiddin Gülşenî hazretleri Halveti-Gülşenî şeyhidir. 935'te (1529) Edirne'de doğdu. Babası İran’da Şîraz şehrinden olup İbrahim Gülşenî’nin müridi idi. Şah İsmail buraları ele geçirince kaçıp Edirne'ye yerleşti. Vefat etmeden evvel oğluna Halveti icazeti verdi. Muhyiddin Gülşenî 1017 (m. 1608)'de vefat etti. Şeyhi olan babası, ona şu nasihatleri yapmıştı:
“Ey oğlum! Dilini 'Allahümmağfirlî' demeye alıştır. Çünkü, Allahü teâlânın reddetmeyeceği saatler vardır.”
“Ey oğlum! Borçlu olmaktan sakın. Çünkü gündüz zillet içinde, gece gam ve keder içinde olursun.”
“Ey oğlum! Allahü teâlâ masiyetimden dolayı beni cezalandırmaz diye ümitli olmadığın gibi, rahmetinden de ümidini kesici olma.”
“Ey oğlum! Âlimlere karşı öğünmek, akılsızlarla inatlaşmak, meclislerde ve toplantılarda gösteriş yapmak için ilim öğrenme, ihtiyâcım yok diyerek ilmi de terk etme.”
“Ey oğlum! Yalandan çok sakın. Çünkü dînini bozar ve insanlar yanında mürüvvetini azaltır. Bununla hayânı, değerini ve makamını kaybedersin.”
“Ey oğlum! Kötü huylardan, gönül dağınıklığından sakın. Sabırsız olma, yoksa arkadaş bulamazsın. İşini severek yap. Sıkıntılara katlan. Bütün insanlara karşı iyi huylu ol.”
“Ey oğlum! Hep üzüntülü olma, kalbini dertli kılma, insanların elinde olana tamah etmekten sakın. Kazaya râzı ol ve Allahü teâlânın sana verdiği rızka kanaat et.”
“Ey oğlum! Helâl lokma ye ve işlerinde âlimlere danış. İşlerini nasıl yapacağını onlara sor.”
“Ey oğlum! Bir hata işlediğinde hemen tövbe et ve sadaka ver.”
“Ey oğlum! Ölümden şüphe ediyorsan uyku uyuma. Uyuduğun ve uyumak mecburiyetinde olduğun gibi ölüme de mahkûmsun. Dirilmekten de şüphe ediyorsan uykudan uyanma. Uykudan uyandığın gibi öldükten sonra da dirileceksin.”
“Ey oğlum! Helâl kazanç ile fakirlikten korun. Fakir düşen kimse şu üç musibetle karşılaşır: Din zayıflığı, akıl zayıflığı ve mürüvvetin yok olması.”
“Ey oğlum! Merhamet eden merhamet bulur. Sükût eden selâmete erer. Hayır söyleyen kâr eder. Kötü konuşan günahkâr olur. Diline hâkim olmayan pişman olur.”
“Ey oğlum! Namazı dosdoğru kıl. Şartlarına, rükünlerine, edeplerine riâyet ederek kıl. Çünkü namaz, dînin direğidir ve Allahü teâlâya münâcaattır.”
.
Sahâbe-i kiramın hepsi müctehid idi
Fenârîzâde Mehmed Efendi Osmanlı âlimlerindendir. İlk Şeyhülislam Molla Fenârî hazretlerinin torunudur. 877 (m. 1472)’de İstanbul’da doğdu. Zamanın meşhur âlimlerinden ilim tahsil etti ve talebe yetiştirdi. 929 (m. 1523)’de vefat etti ve Bursa’ya nakledilip, dedesi Molla Fenârî’nin kabri yanına defnedildi. Buyurdu ki:
(İctihâd) Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan emirleri, açık bildirilenlere benzeterek, bir emir meydana çıkarmak demektir. Bu da, (Fa'tebirû) ve (Ves'elû ehlezzikri) âyet-i kerimeleri ile emredilmektedir. Yâni çalışarak, uğraşarak, bütün dikkat ve düşüncelerinizle Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bulunmayan meseleleri, bulunanlara kıyâs ederek, benzeterek bir hükm-i şer'î çıkarınız diye emredilmektedir. İctihâd yapmayı emreden âyet-i kerimeler çoktur. Nahl sûresinin kırktördüncü âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Bizden indirileni insanlara açıklaman için) ve Nisâ sûresinin ellidokuzuncu âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Allahın kitabına ve Resûlün hadislerine mürâcaat edin!)dir. Bu âyet-i kerimeler, ictihâd etmeyi emrediyor.
Sahâbe-i kiramın her biri müctehid olup, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmeyen meselelerde kendi rey ve ictihâdlarına göre amel ettiler. Bunun içindir ki, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında ve Hulefâ-i râşidînin hilâfetleri zamanında, dîn-i islâmı bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri sahâbe-i kirâma, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmeyen meseleleri, kıyâs ediniz diye emrolunurdu. Meselâ Mu'âz bin Cebel’i (radıyallahü anh) Yemen’e vâli tâyin buyurdukları zaman, (Orada ne ile hüküm ve emredeceksin!) diye sordular. Allahü teâlânın kitabı ile amel edeceğim, dedi. (Kur'an-ı kerimde bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, Allahü teâlânın Peygamberinin hadis-i şeriflerini kendime düstûr ve kanun yapacağım. Yâni onun sözleri ile, hâlleri ile ve işleri ile amel edeceğim dedi. (Resûlullahın sözlerinde de bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler dâiresinden çıkmaksızın, kendi ictihâdımla hareket ederim, dedi. Resûlullah efendimiz, bu cevapları işitince, Mu'âz bin Cebel’in (radıyallahü anh) ilminden ve büyüklüğünden dolayı, Allahü teâlâya hamd ve şükreyledi.
.
İlim, kalbe doğan bir nûrdur
Ebû Hilâl Askerî hazretleri tefsîr ve lügat âlimidir. 395 (m. 1005) yılında İran’da Ahvâz’da vefât etti. Taleb-ül İlm vel-ictihâd adlı eserinde, ilim hakkında İslâm âlimlerinin şöyle buyurduğunu bildiriyor:
“İlim altı şey ile tamam olur. Bunlar: Kuvvetli bir zihin, uzun zaman, zenginlik, öğrenilenle amel, mütehassıs bir hoca ve o ilme duyulan arzu ve istek. Bunlardan biri eksik oldu mu, ilim de eksik olur.” Burada arzu ve isteğin zikredilmesi şunun içindir: Eğer nefis bir şeye arzu duyarsa, onun ele geçmesi için büyük bir çaba harcar. İnsan, ilmi çalışması kadar elde eder. Zenginliğin zikredilmesi ise, geçim derdi ilimden alıkoymasın diyedir. Hocanın mütehassıs olması ise, böyle olmayan hoca insanı yanlış yollara götürdüğü içindir. Mâlik bin Dinar buyurdu ki: Bazı semâvî kitaplarda okudum, buyuruluyor ki: Hikmet; şerefi çoğaltır ve köleyi sultanlar meclisine oturtur."
Ebû Esved ed-Düelî, “İlimden daha aziz bir şey yoktur. Sultanlar insanlara, âlimler de sultanlara hükmediyorlar” buyurmuştur. Ebû Zeyd Temimî buyuruyor ki: “Nerede bir âlim duyduysam, ondan bir şeyler öğrenmek için ona koştum.” Müellif, “İlim, çok müzâkere, ders vermek, çok ibâdet ve kuvvetli bir zihin ile muhafaza edilir” buyurmaktadır.
İlim, kalbe doğan bir nûrdur. İlmin tadını alan bir daha ilmi bırakmaz ve ölene kadar ilme doymaz. Saîd bin Cübeyr buyuruyor ki: “Kişi öğrenmeye devam ettiği sürede âlim, öğrenmeyi terk ettiğinde olduğundan daha câhildir.” Saîd bin Müseyyib ise, “Gece ve gündüz, aç ve susuz olarak bir tek hadîs-i şerîf öğrenmek için dolaştığım olurdu” buyurmuştur.
Kevâkib-ül-mudiyye adlı eserinde, Îsâmiyyette ilk olan hâdiseleri anlatır. Bunlardan bir kısmı şöyledir:
İlk ayakkabısını çıkarıp Kâbe’ye giren, Velîd bin Mugîre’dir. İlk ata binen ve ilk Arabî kitap yazan Hazreti İsmail’dir (aleyhisselam). Araplardan Hanîf dininde olup da, ilk öldürülen Adiy bin Zeyd’dir. İlk hediye Peygamber efendimize Medine’de Zeyd bin Sâbit’in (radıyallahü anh) hediyesidir. İlk at zekâtı alan Hazreti Ömer’dir (radıyallahü anh). Resûlullahla ilk alışveriş yapan Sinân bin Ebî Sinân Esedî’dir (radıyallahü anh)
.
İftirâda bulunanlar mahcup oldular
Küçük Ârif Çelebi Osmanlı evliyasından olup Mevleviyye tarîkatının büyüklerindendir. Afyon-Bolvadin’de yaşadı. Şeyh Küçük Muhammed Efendinin sohbetlerinde yetişip kemâle geldi. Hocası onu kızı ile evlendirerek kendisine dâmad yaptı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin mânevî işâreti ile hocasının vefâtından sonra yerine geçti.
Bir defasında ona iftirâda bulundular. Bolvadin mahkemesine şikâyette bulunup, mahkeme ilâmı çıkarttırdılar. Ancak kerâmet olarak mahkeme ilâmı kendine ulaşmadan, Bolvadin'de bulundu. Mahkemede hasımlar kendisinden hak talebinde bulundular. Yaratılıştaki cömertlikleri sebebiyle istenilen meblağı îtirâz etmeden ödediler ve şöyle buyurdular: "Hasımlarımın bu fakiri tâciz ettiği, rahatsız ettiği akıl sâhipleri indinde mâlumdur. Ancak, bu istenilen meblağın gerekçesinin açıklanmasını istesek, biz onları tâciz etmiş olurduk. Çünkü o zaman işin içyüzü ortaya çıkardı. Sonra biz bu borçtan berî olduğumuza yemin etsek, dedemiz hazret-i Ebû Bekr'in yolundan ayrılmış olurduk. Zîrâ yok yere ona bin dînar borç isnâd edildiğinde böyle bir borcu olmadığına dâir yemin etmeyip, o borcu verdi. Ayrıca onların bize karşı muâmeleleri sebebiyle sevap kazanmamız, onların ise bizim yüzümüzden cezâlandırılmaları bize uygun düşmez."
Küçük Ârif Çelebi Büyükkalecik köyüne gitmişti. Etrâfı seyrederken yüksekçe bir kaya görüp oraya merdivenle çıktı. O bölge hep taşlık ve kayalıktı. Etrâfa ibret ve hayranlıkla bakıyordu. Bu sırada köy halkından şakacı birisi, kayaya dayalı merdiveni sakladı. Şeyh Ârif Çelebi inmek için merdiveni aradığında; "Bize bir ikrâmda bulunmadıkça merdiven gelmez" diye latîfe yaptı. Çelebi Ârif Efendi de; "Doğru söylüyorsun" deyip cebinden üç avuç dolusu para serpti. Herkes para toplamakla meşgul iken, Allahü teâlânın izni ile herkesin gözünden kaybolup, dergâhındaki odasında oturdu. Biraz sonra orada bulunanlar yerden paraları toplayıp doğrulduklarında taşın üstünde Çelebi Ârif Efendiyi göremediler. Etrâfı aradıkları hâlde bulamadılar. Herkes şaşırıp kaldı. Durumu haber vermek için dergâha gittiklerinde, Ârif Efendiyi odasında oturuyor buldular. Nasıl geldiğini sorduklarında; "Bu bize ecdâdımızdan mîrâstır. Bunda garib bir şey yoktur" buyurdu
.
O benim bir ihsanımdır
Abdürrahmân Hârisî hazretleri tefsîr, hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 671 (m. 1272) senesinde doğdu. 732 (m. 1331) senesinde Kahire’de vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Abdüllah ibni Ömer’den “radıyallahü teâlâ anhümâ” rivâyet olunmuştur: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz buyurdular ki: (Geçmiş ümmetlerin ömrüne nisbetle sizin ömrünüz, ikindi namazı vaktiyle güneşin batması arasındaki zaman gibidir. Sizin, Yahûdîlerin ve Nasâranın hâli şuna benzer. İşçi çalıştırmak isteyen bir adam dedi ki: Kim benim için birer kırâta günün yarısına kadar çalışır? Yahûdîler, günün yarısından ikindi vaktine kadar çalıştı. O kimse sonra; kim benim için bir kırâta günün ortasından ikindi vaktine kadar çalışır? Nasâra birer kırâta çalıştı. Sonra şöyle dedi: Kim ikindi vaktinden güneşin batmasına kadar ikişer kırâta çalışır? Dikkat ediniz, siz ikindi vaktinden güneşin batmasına kadar çalışanlarsınız. Dikkat ediniz. Sizin ücretiniz iki kattır. Yahûdîler ve Nasâra kızdılar. 'Biz çok çalışıyor, az ücret alıyoruz' dediler. Allahü teâlâ onlara, 'hakkınızı vermekte size zulmettim mi?' buyurdu. 'Hâyır' dediler. Allahü teâlâ buyurdu ki: O benim dilediğime verdiğim bir ihsândır.)
Hazreti Enes’ten “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilmiştir: Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Allahü teâlânın kullarından öyleleri vardır ki, Allahü teâlâya bir şey için yemîn etseler, muhakkak o şey yerine getirilir. Ümmetimden Allahü teâlânın emirlerini yerine getirenler, eksik olmaz. Onlara karşı koyanlar, küçük düşürmek isteyenler, hiçbir zarar yapamazlar. Allahü teâlânın emri gelinceye kadar, onlar bu hasletleri üzere olurlar.) Bu hadîs-i şerîfi rivâyet eden hazreti Enes dedi ki: Râbia adlı hanım benim halam idi. Ensârdan bir câriyenin ön dişini kırdı. Resûlullah hazretlerinin huzûruna geldiler. Davâya Resûlullah baktı. Kısas yapılmasını emrettiler. Enes bin Mâlik'in amcası olan Enes bin Nadr ki, Allahü teâlâya yemîn ederek, "Yâ Resûlallah, onun dişini kırma" dedi. Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Yâ Enes! Allah’ın kitâbı kısâsı emrediyor!) Sonra dişi kırılan câriyenin yakınları kısas yerine diyeti kabul ettiler. O durumda Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, Allahın adı ile bir şey için yemîn etseler, Allahü teâlâ bu sevgili kullarının hâtırı için, o şeyi hemen yaratarak, istedikleri hâsıl olur.)
.
İbn-i Teymiyye ve yolunda gidenler
Ziyâüddîn Halîl Cündî hazretleri hadîs, tasavvuf ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 776 (m. 1374)’de vefât etti. İbn-i Teymiyye ve yolunda gidenlere verdiği güzel cevapları ile meşhurdur. Bu cevaplarından birinde buyurdu ki:
İbni Teymiyye, ilk Müslümanların, Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uyduklarını, sonradan gelen mezhep imamlarının, kendi görüşlerini de işe karıştırdıklarını söylüyor, Ehl-i sünnete çatıyordu. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimleri, din bilgilerinde, hiçbir zaman nakilden ayrılmamışlardır. Kendi görüşlerine uymamışlardır. Hele İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin kendi görüşünü nakilden aşağı tuttuğu, İslâm âlimlerinin söz birliği ile bildirilmektedir.
İbni Teymiyye, Ehl-i sünnet âlimlerine bu iftirâyı atarken, Kur'an-ı kerimi, kendi görüşüne göre tefsîr ediyordu. Böylece ilk Müslümanlardan kendisi ayrılmıştır. Bu hâli sözünde samîmî olmadığını göstermektedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri yanlış anladıklarını, Eshâb-ı kirâmın bile, çok yerde yanıldıklarını bildiriyordu. Allahın dînini, kendisinin düzelttiğini, Kur'an-ı kerimin doğru mânasını yalnız kendisinin anlamış olduğunu söylüyordu. Hadis-i şeriflerle övülmüş olan birinci ve ikinci asırların büyük müctehidlerini ve bunların mezheplerini dünyaya yayan İslâm âlimlerini beğenmiyordu. Bu yüzden, dinde söz sahibi olanlar birleşerek, bunun tuttuğu yolu incelediler. Sapık ve zararlı olduğu anlaşıldı. Babasından miras kalan müderrislik kürsüsü elinden alındı. Fakat o, yine rahat durmadı. Müşebbihe denilen bid'at fırkasının sözlerini ortaya çıkarıyor. Allahü teâlâya madde ve cisim diyordu. Yaratanı insan şeklinde sanıyordu. Bu bozuk inancına o kadar saplanmıştı ki, bir gün, Şâm Câmiinin minberinde, (Cenâb-ı Hak, gökten yere benim şimdi indiğim gibi iner) diyerek, minberden aşağı indiğini, İbni Battûta haber veriyor.
Dört mezhebin âlimleri, İbni Teymiyye'nin bu sözünü reddeden cevaplar yazarak, Müslümanların itikatlarının bozulmasını önlediler. 705 senesinde, Mısır Sultânı Nâsır’ın yanında toplanmış olan âlimler ve devlet adamları, böyle bozuk sözleri yaydığı için, onu Kâhire Kalesindeki kuyuya hapsettiler. Ehl-i sünnet âlimlerinin câiz görmedikleri yanlış fetvâlar verdiği için de, 720 senesinde Şâm’da hapsedildi. Peygamberlerin mezarları ile mukaddes makamların ziyâreti hakkındaki sözleri de ortalığı karıştırdı. Fitneye sebep oldu.
.
Medîne'nin her tarafını aydınlatan kıvılcım
Şebab bin Hayyad hazretleri Hadîs âlimlerinden ve tarihçidir. Mısır’da, el-Usfur’da doğdu. 240 (m. 854)’de vefât etti. Târih-üz-zamân vel-Urcân isimli kitabında şunları nakleder:
Hendek gazvesinde, Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” Medîne'nin çevresinde hendek kazıyorlardı. Büyük bir taş çıktı. Onu kimse parçalayamadı. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” bu durumu Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdi. Eshâb-ı kirâmdan bir kısmı hendeğin kenarında durdular.
Resûlullah efendimiz mübârek eline bir külünk aldı ve o taşa vurdu. Taş iki parçaya ayrıldı. Vurduğu anda, taştan şimşek çakar gibi bir kıvılcım çıktı. O kıvılcım, Medîne-i münevverenin her tarafını aydınlattı. Resûlullah efendimiz tekbir getirdi. Bütün Eshâb-ı kirâm da tekbir getirdiler.
Taşa bir kerre daha vurdu. Yine şimşek gibi bir kıvılcım çıktı. Resûlullah efendimiz ve Eshâb-ı kirâm tekrar tekbir getirdiler. Taşa üçüncü defa vurdu ve aynı şekilde şimşek gibi bir kıvılcım çıktı. Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh”;
-Anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlullah! Bu ne hâldir. Ben şimdiye kadar ömrümde asla böyle bir hâl görmedim, dedi. Resûlullah “Eshâb-ı kirâma;
-Selmân’ın gördüğünü siz de gördünüz mü, buyurdu. Hepsi, "gördük yâ Resûlallah" dediler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
-Birinci vuruşta çakan kıvılcımın ışığında Kisrâ’nın memleketinde, Hayre’nin köpek dişi gibi köşklerini gördüm. Cebrâîl aleyhisselâm bana, ümmetin orayı alacaktdır, diye haber verdi... Taşa ikinci vuruşumda çıkan kıvılcımın ışığında, Rûm’un kızıl köşklerini gördüm. Köpeklerin azı dişleri gibi idi. Cebrâîl aleyhisselâm bana, ümmetin o diyarı alacak diye işâret eyledi... Üçüncü vuruşumda sıçrayan kıvılcımın ışığında San’a’nın [Yemen'in] köpek dişleri gibi köşklerini gördüm. Cebrâîl aleyhisselâm bana, ümmetin o beldeleri fethedecektir, dedi...
Resûlullah efendimiz Kisrânın beyâz köşkünün vasıflarını anlattı. Selmân-ı Fârisî orayı gördüğü ve bildiği için;
-Yâ Resûlallah! Aynen buyurduğunuz gibidir. Ben şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın Resûlüsün, dedi. Resûlullah efendimiz sözlerine devam ederek buyurdu ki:
-Şâm elbette fetholunacaktır! Heraklius memleketinin bir köşesine kaçar, siz Şâm'a hâkim olursunuz. Onlardan kimse sizinle savaşmaya cesâret edemez. Yemen de mutlaka fetholunacaktır. Kisrâ öldürülür ve ondan sonra artık hiç Kisrâ kalmaz.
.
Cömert kimselerin kusurlarını araştırma
Ebû Muhammed el-Vâsıtî hazretleri hadîs âlimlerindendir. Hadîs ilminde hâfız olup, yüz bin hadîs-i şerîfi râvileriyle ezbere bilirdi. 400 (m. 1010) senesinde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Cömert kimsenin günahından uzak kalınız (kusurlarını araştırmayınız). Çünkü o düştükçe, Allah onun elinden tutar.”
“Bir kimse, din kardeşinin bir işini yaparsa, binlerce melek o kimse için duâ eder. O işi yapmaya giderken, her adımı için bir günahı affolur ve kendisine kıyâmette nimetler verilir.”
“Bir kimse, din kardeşinin bir işini yapmak için giderse, her adımında birçok günahı affedilir ve yetmiş sevap verilir. Bu iş bitinceye kadar böyle devam eder. İş yapılınca, bütün günahları affedilir. Bu işi yaparken ölürse, sorgusuz, hesapsız Cennete girer.”
“Bir kimse, din kardeşinin rahata kavuşması veya sıkıntıdan kurtulması için hükümet adamlarına gidip uğraşırsa, kıyâmet günü sırat köprüsünden herkesin ayaklarının kaydığı zaman, onun süratle geçmesi için Allah yardım eder.”
“Bir kimse, bir mümine bir iyilik yapınca, Allah bir melek yaratır. Bu melek, hep ibâdet eder. İbâdetlerin sevapları bu kimseye verilir. Bu kimse ölüp kabre konunca, bu melek nurlu ve sevimli olarak bunun kabrine gelir. Meleği görünce ferahlanır, neşelenir. 'Sen kimsin?' der. 'Ben, falanca kimseye yaptığın iyilik ve onun kalbine koyduğun neşeyim. Allah beni, bugün seni sevindirmek ve kıyâmet günü sana şefaat etmek ve Cennetteki yerini sana göstermek için gönderdi' der.”
Resûlullahtan (sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennete girmeye sebep olan şeylerin başlıcası nelerdir?” diye sorulduğunda, “Allahtan korkmak ve iyi huylu olmaktır” buyurdu.
“Cehenneme girmeye sebep olan şeylerin başlıcası nelerdir?” denildiğinde. “Dünyâ nimetlerinden ayrılınca üzülmek, bu nimetlere kavuşunca sevinmek, azgınlık yapmaktır” buyurdu.
Bir kimse, Resûlullaha “İşlerin en iyisi hangisidir?” diye sorunca, “Güzel huylu olmaktır” buyurdu. O kimse kalkıp biraz sonra sağ tarafından gelip, aynı soruyu sordu. Yine. “İyi huylu olmaktır” buyurdu. Gidip, sonra sol tarafına gelip, “Allahın en sevdiği iş nedir?” diye sorunca, yine; “İyi huylu olmaktır” buyurdu. Sonra tekrar arkadan gelerek; “En iyi, en kıymetli iş nedir?” dedi. Hazreti Peygamber, ona karşı dönüp; “İyi huylu olmak ne demektir anlayamadın mı? Elinden geldiği kadar kimseye kızmamaya çalış!” buyurdu.
.
Allahın rahmetinden mahrum kalanlar
Halef bin Hûşeb hazretleri Kûfe’de yetişen Tebe-i tabiinin âlimlerindendir. 140 (m. 757)’de vefât etti. Tabiînin büyüklerinden hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
“Bir müminin öldürülmesine, bir kelime ile de yardım eden kimse, kıyâmet gününde Allahın rahmetinden mahrum kalmış olarak gelir.”
“Âhırette, mîzâna ilk önce konulacak şey, güzel ahlâktır.”
“Ehl-i beytimden ismi benim ismime uygun olan birisi gelip, dünyâya hâkim olmadıkça kıyâmet kopmaz.” [Bu hadîs-i şerîf Hazreti Mehdî’nin geleceğini haber vermektedir.]
“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Birbirlerini incitmezler, üzmezler. Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allah da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir Müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında, Allah onu sıkıntıdan kurtarır. Bir kimse, bir Müslümanın ayıbını, kusurunu örterse, Allah, kıyâmet günü onun ayıplarını, kabahatlerini örter.”
“Bir kimse din kardeşinin yardımcısı oldukça, Allah da onun yardımcısı olur.”
“Allah, bazı kullarını başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak, onlara yardımcı olmak için yaratmıştır. İhtiyacı olanlar, bunlara başvurur. Bunlar için âhirette azap korkusu olmayacaktır.”
“Allah, bazı kullarına dünyâda çok nimet vermiştir. Bunları kullarına faydalı olmak için yaratmıştır. Bu nimetleri Allahın kullarına dağıtırlarsa, nimetleri azalmaz. Bu nimetleri Allahın kullarına ulaştırmazlarsa, Allah, nimetlerini bunlardan alır, başkalarına verir.”
“Bir kimsenin, din kardeşinin bir ihtiyâcını karşılaması, on sene itikâf etmesinden daha kazançlıdır. Allah rızâsı için bir gün itikâf yapmak ise, insanı Cehennem ateşinden pekçok uzaklaştırır.” [Ramazan ayının son on gününde, gece gündüz bir câmide ibâdet etmeye itikâf yapmak denir.]
Bu mübarek zatın hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki: “İsâ aleyhisselam havarilerine buyurdu ki: Ey yeryüzünün sâlihleri! Fesat çıkarmayınız. Bir şey fesada uğradığı zaman, onu ancak sâlih, iyi olan kimseler düzeltir. Biliniz ki, sizin iki hasletiniz vardır. Birincisi, devamlı güler yüzlü olmanız, ikincisi de uyumadan sabahlamanızdır.”
Yine İsâ aleyhisselam havarilerine buyurdu ki: “Sultanlar, hikmeti size terk ettiği gibi, siz de dünyayı onlara bırakın!
.
Beni ve nimetlerimi inkâr etmeyin
Sirâcüddîn Halebî hazretleri Osmanlı fıkıh, kelâm ve nahiv âlimidir. 850 (m. 1446)’da Edirne’de vefât etti. El-Menhec-üs-sedîd ilâ kelimet-it-tevhîd adlı eserinden bazı bölümler:
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “O hâlde siz, bana itaat ve ibâdet ederek beni anın ki, ben de sizi mağfiretimle anayım. Nimetlerime şükredin de, nankörlük yaparak küfre varmayın (beni ve nimetlerimi inkâr etmeyin)” buyuruyor (Bekâra-152)
Allahü teâlâ, bu âyet-i kerîmede Müslümanları iki şeyle mükellef kıldı; zikir ve şükür. Âyet-i kerîmede zikrin şükürden önce buyurulması, zikrin bizzat Allahü teâlâ ile meşgûliyetten, O’nun bizzat anılması ve hatırlanmasından, şükrün ise; Allahü teâlânın nimeti ile meşgul olunmasından dolayıdır. Zikir; dil, kalp ve âzâlarla olmak üzere üç kısımdır.
Dil ile zikir: Allahü teâlâya hamd etmeye, O’nu tazime ve noksan sıfatlardan tenzihe (uzak tutmaya) delâlet eden lafızlardır. Eğer dil ile Allahü teâlâ zikredilirken, anılırken, kalp gaflet hâlinde olur, dilin yaptığı zikirden habersiz olursa, bu âdet olan zikir olur ki, avâmın yaptığı zikir böyledir. Böyle bir zikrin meyvesi, sevap kazanılmasıdır.
Kalp ile zikir: Ağızla söylemeyip, yalnız kalp ile yapılan zikirdir. Buna tasavvufda zikr-i hafî denir. Bu da yalnız zât-ı ilâhiyyenin zikridir. Yahut sıfatlarını düşünerek yapılır. Nimetleri de düşünülürse, buna tefekkür denir.
Azâlarla zikr: Azâlarla, Allahü teâlânın beğendiği ve râzı olduğu işleri yapmak, yasak ettiklerinden sakınmaktır Bunun içindir ki, Allahü teâlâ namaza, zikir buyurdu. Şöyle denilmiştir:
“Zikir yedi çeşittir, ilki; gözün zikri olup, Allah korkusu için ağlamaktır, ikincisi; kulağın zikri olup, günah olmayan iyi ve faydalı şeyleri dinlemektir. Üçüncüsü; dilin zikri olup, Allahü teâlâya hamd-ü senada bulunmaktır. Dördüncüsü; iki elin zikridir ki, fakirlere yardım ve bağışta bulunmaktır. Beşincisi; bedenin zikri olup, Allah yolunda çalışmaktır. Altıncısı; kalbin zikridir ki, Allahü teâlânın azâbından korkup, rahmetinden ümitli olmaktır. Yedincisi; rûhun zikri olup, Allahü teâlâya teslimiyet ve O’ndan gelen her şeye rızâ göstermektir.”
Âyet-i kerîmedeki “Fezkürûnî” kavl-i şerîfi, bütün tâatleri, emri içerisine almaktadır. Aynı şekilde “Ezkürküm” kavl-i şerîfi de, Allahü teâlânın umûmî lütuf ve ihsân edeceği derecelere nazaran, bütün iyiliklerin ihsân olunacağına, hamd olmasını içine alır.
.
Ölüme hazır ol ey Abdullah
Abdullah bin Menâzil hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 940 (H. 329) senesinde İran’da Nişâpur'da vefât etti. Hocası evliyânın büyüklerinden olan Hamdun Kassâr hazretleridir. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip zâhir, bâtın, açık ve gizli ilimlerde âlim oldu.
Hocasından nasihat istemişti. O da; "Gücün yettiği ve elinden geldiği kadar dünyalık bir şey sebebiyle kızmamaya gayret et" buyurdu.
Abdullah bin Menâzil hazretleri buyurdu ki:
"İnsanlar edebe, ilimden çok daha fazla muhtaçtır."
"Devamlı utanmaktan ve sıkılmaktan bahseden, fakat Allahü teâlâdan sıkılmayan kimseye ne kadar şaşılır."
"İhtiyâcı olmayan bir şeye muhtaç gözüken, muhtaç olduğu bir şeyi kaybeder."
"Allahü teâlâ çeşitli ibadetleri bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfâr, tövbe etmeyi buyurdu. İstiğfârı en sonra söyledi. Böylece kula, bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve mağfiret dilemesi lâzım oldu."
"Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibâdet yapmaktan hayırlıdır."
"Kendisinden ilim öğrendiği zatta, ayıp ve kusur arayan, onun ilminden, feyiz ve bereketinden faydalanamaz."
"Tevekkül sâhibi, her şeyden yüz çevirip Allahü teâlâya dönen kimsedir."
"Farzlardan birini edâ etmeyen, sünneti yapmama belâsına yakalanabilir. Sünneti terk edenin ise bid'ate, hurafeye düşmesi muhakkaktır."
"Sahip olduğun zamanların en üstünü, nefsinin istek ve arzularından kurtulduğun ve halk için kötü düşünmediğin vakittir."
"Nefsi için bir hizmetçi istemediği müddetçe kul, kuldur. Kendisi için bir hizmetçi istedi mi, yüksek derecesinden düşmüş ve kulluğun edeplerini terk edip sınırlarını aşmış olur. Çünkü başkasının kendisine hizmet etmesini isteyecek kadar nefsini büyük görmüştür."
Ebû Ali Dekkâk, Abdullah bin Menâzil'in vefâtını şöyle anlatmıştır:
Bir gün Ebû Ali Sekafî ile konuşuyorlardı. Söz arasında Abdullah bin Menâzil, Ebû Ali Sekafî'ye; "Ölüme hazır ol, çünkü ölümden kurtulmanın çâresi yoktur" dedi. Bunun üzerine o zat; "Ey Abdullah! Sen de hazır ol, şüphesiz öleceksin" deyince Abdullah bin Menâzil hazretleri kolunu yastık gibi uzattı, başını kolunun üzerine koydu ve; "İşte öldüm" diyerek, Kelime-i şehâdeti söyledi ve o anda vefât etti.
.
Beni öldürmek için geldin
Nûreddîn Ali Halebî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimi ve meşhûr “Siyer-i Halebî” kitabının sahibidir. 975 (m. 1567)’de Mısır’da doğdu. 1044 (m. 1634)’de Kâhire’de vefât etti. “Siyer-i Halebî” kitabında şöyle anlatır:
Bedir Vakası olduktan sonra, Umeyr bin Vehb el-Cühamî, Safvân bin Ümeyye ile bir gün Bedir Savaşında uğradıkları hezîmeti konuşuyorlardı. Umeyr bin Vehb’in oğlu bu savaşta esîr düşmüştü. Umeyr bin Vehb, “Eğer borçlarım olmasaydı ve çoluk çocuğumun perîşan olmasından korkmasaydım, Muhammed’i öldürmek için Medîne’ye giderdim” dedi. Bunun üzerine Safvân “Borçlarını ben ödeyeyim. Çoluk çocuğunun geçimini de üzerime alayım. Yeter ki sen bu işi yap” dedi. Umeyr, “Bu sır aramızda kalsın. Sakın kimse farkına varmasın” diye tenbîh etdikten sonra, Medîne’ye gitmek üzere yola çıktı...
Medîne’ye varınca, mescidin önünde hayvanından inip, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına gitmek üzere yürüdü. O sırada Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh” Ümeyr’i görür görmez, “Bu köpeği tutunuz! O Allahın düşmânıdır. Bedir Savaşında kavmini bizimle savaşmaya teşvîk ediyordu. Bizim ordumuzun az olduğunu kavmine haber veriyordu” dedi. Bunun üzerine onu yakaladılar. Hazret-i Ömer, Resûlullahın huzûruna gidip, durumu arz etti. Resûlullah efendimiz, “Onu getiriniz” buyurdu. Hazret-i Ömer bir eliyle Umeyr’in kılıcının bağını boynuna takıp bağladı ve sıkıca tuttu. Bir eliyle de kılıcın kabzasından tuttu. Böylece Resûlullahın huzûruna götürdü. Resûlullah bu durumu görünce, “Ey Ömer onu salıver” buyurdu. Sonra, “Yaklaş ey Umeyr! Niçin geldin” dedi. “Oğlum esir olmuştu, onun için geldim” dedi. Resûlullah “Doğru söyle, doğruyu söylemedikçe kurtulamazsın” buyurdu. O yine esir oğlu için geldiğini söyledi. Bunun üzerine Resûlullah “Safvân bin Ümeyye ile oturup, Bedir Savaşının hezîmetini konuşmadınız mı? O senin borcunu ve âilenin geçimini üzerine alıp, sen de beni katletmek için gelmedin mi? Sen beni öldürmek için geldin! Fakat Allahü teâlâ seni maksadına kavuşturmadı” buyurdu. Umeyr bunları işitince hakîkati anladı ve “Sen Allahü teâlânın Resûlüsün. Şimdiye kadar câhilliğimden seni inkâr etmişim. Zîrâ bu işi benden ve Safvân’dan başka hiç kimse bilmiyordu. Bunu sana ancak Allahü teâlâ haber verdi ve beni Müslüman olmakla şereflendirdi” diyerek Kelime-i şehadeti söyledi..
.
Günahkâr mümine kâfir denmez
Hakîm Semerkandî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 342 (m. 953)’de vefât etti. “Es-Sevâd-ül-a’zam” kitabında şöyle buyurmaktadır:
Bir insanın “Ehl-i sünnet vel cemâatten olabilmesi için, altmış bir temel esâsı kabullenmesi gerekir. Bu temel esaslardan bazıları şunlardır:
1- İmânında şüphesi olmayacak. Mümin, imânında şüpheye yer vermemelidir. Çünkü Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Müminler ancak o kimselerdir ki; Allaha ve Peygamberine imân etmişlerdir, sonra imânlarında şüpheye düşmemişlerdir.” (Hucûrât-15)
2- Günahkâr olan mümine, günaha helâl demedikçe kâfir denmeyecek. Meselâ, bir Müslüman yüz bin cana kıysa, yüz bin küp şarap içse ve bu günahlara helâl demedikçe yine mümindir. Bir Müslümana kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.
3- Hayır ve şerrin Allahü teâlânın takdîriyle meydana geldiğine inanacak. Çünkü Cebrâil (aleyhisselam), Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) imânın ne olduğunu sorduğunda, imânın altı temel esâsını açıklamış ve sonunda şöyle buyurmuştur: “Îmânın altıncı şartı da, kadere, hayır ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.” Mümin bilmelidir ki, hiçbir şey ilâhi kaza dışında meydana gelemez ve kul Allahü teâlânın kazasının önüne geçemez. Allahü teâlânın kazasını inkâr ve reddetmek de küfürdür.
4- Peygamber efendimizin şefaatine inanacak. Çünkü Peygamber efendimiz “Şefaatim, ümmetimden günahı büyük olanlaradır” buyurdu. Şefaati inkâr eden sapık yoldadır. Yine bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Her kim bana salevât getirirse, onun bu salevâtı kıyamet günü bana arz edilir. Umarım ki, ben de kendisine şefaatte bulunurum.”
5- Allahü teâlânın kelâmı olan Kur’ân-ı kerîm mahluk değildir diyecek ve inanacak. Çünkü Kur’ân-ı kerîm, hakiki anlamında Allahü teâlânın sözüdür. Kurân-ı kerîm mahluktur diyen küfre gider. Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Ümmetim üzerine bir zaman gelecek ki, o zaman bazı kimseler Kur’ân mahluktur (yaratılmıştır) diyecek. Aranızdan, yaşayıp da onlara yetişen olursa, kendileri ile ağız mücadelesi yapmasın, onlarla oturup kalkmasın, çünkü onlar yüce Allaha küfretmişlerdir. Onlar Cennete gidemezler, kokusunu alamazlar.”
6- Kabir azâbını hak bilecek ve inanacak. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya ateş çukurlarından bir çukurdur.”
.
Fetvada halka imam, takvada melek gibiydi
Muhammed Hakîm Şah hazretleri Osmanlı âlimlerindendir. İran’da bulunan Kazvîn şehrinde doğdu. İkinci Bâyezîd Han zamanında Osmanlı hizmetine girdi, Yavuz Sultan Selîm ve Kanunî Sultan Süleymân Han zamanlarında yaşamış, 928 (m. 1521) senesinde İstanbul’da vefât etmiştir. Bir dersinde şunları anlattı:
Mesnevi-yi şerif’te nakledilmiştir: Dekûkî, Allahü teâlânın sevgisiyle dolu ve keramet sahibiydi. Güzel sözler söyler ve kıssa sahibi bir ârif idi. Yerde gezerken, gökte hareket eden ay sanılırdı. Gece yürüyen insanlara, ay gibi aydınlık ihsan ederdi. Bir mekânı, daimi makam edinmez, iki gün bir yerde durmazdı. Halka şefkatli, âleme su gibi faydalı güzel bir şefaatçi ve duası müstecab bir büyük zattı. Herkese annesinden daha çok şefkatli ve babasından daha merhametliydi. Gündüz seyahat hâlinde, geceleri namazdaydı. Gözleri şahbaz, yani doğan kuşu gibi, avını avlamak için açıktı...
Fetvada halka imam, takvada melek gibiydi. Seyir ve seyahatte ayı geriye bırakır, dindarlıkta dinin gıpta edileniydi. Bu takvası ve zikirleriyle beraber, Hak teâlânın has kullarına daima talipti, onlara rağbet ederdi...
Seyir ve seyahatten tek maksadı, hâlis bir kul ile konuşmak, görüşmekti. Yollarda yürürken, (Ey Rabb-i muin! Has kullarına beni yakın et!) der idi. İşte, bu kıymetli zat diyor ki:
Seyir ve seyahatim esnasında bir gün yedi insanla karşılaştım. Tam bir dikkatle, bunlar kimlerdir diye baktım. Yanlarına vardım. Selam verdim. İsmimle hitap ederek, (Ve aleyküm selam ey Dekûkî) dediler. (Aramızda tanışma yokken, yani daha önce sizinle tanışmamışken, Dekûkî olduğumu, nereden keşfettiniz?) dedim. Birbirlerine bakarak, kalbimi haber verdiler. Dediler ki: (Bu sır gizli kalmasın. Hak teâlânın muhabbeti hangi kalpte olursa olsun, ehl-i nazar onu bilir.) O yedi kimse bana dediler ki: (Ey temiz kişi, sana uyup, müşküllerimizi sizin sohbetinizle halletmek isteriz.) Sohbetlerinde kendimden geçtim. Bir saat kadar bayılmışım. Allahü teâlâya yaklaştıran bütün makamları geçtim. İmamete ehil oldum. Dediler ki: (Ey âlemin bir tanesi, bu iki rekât namazı kıldır da gönlümüz ziynetli olsun. Ey gözümüzün nuru, imam gören olmalı, kör olmamalı. Bilmez misin ki, görmeyenin, körün imameti mekruhtur. Çünkü necasetten kendini koruması müşkül olur. Muradımız, bunların bâtın gözüdür.
.
Kıyâmette ağzına gem vurulanlar
Abdülazîz Hamevî hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 586 (m. 1190)’da Şam’da doğdu. 662 (m. 1264)’de Hama’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları:
“Kur’ân-ı kerîm, şefaatçi ve şefaati kabul edilen bir kitaptır. Kim ona uyarsa, onu Cennete götürür. Kim de onu terk eder, ondan yüz çevirirse, onu tepetaklak Cehennem ateşine atar.”
“Benî İsrâil yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasârâ da, yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Yetmiş biri Cehenneme gitmişti. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmiş üç kısma ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur. Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir.”
“İnsanı tehlikeye düşüren şeyler; benimsenen cimrilik, arkasından gidilen nefsânî arzular ve kişinin kendisini beğenmesidir.”
“İlim öğrenirken ölen kimse, o kadar yükselmiş olarak Allahü teâlâya kavuşur ki, kendi ile peygamber arasında sâdece peygamberlik derecesi kalır.”
“Yalnız iki kişiye gıpta edilebilir: Biri; Allahü teâlânın mal verdiği ve hak yolda harcamaya muvaffak kıldığı kimse, diğeri ise; Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri anlama gücü verip de, onunla amel eden ve bunları başkalarına da öğreten kimsedir.”
“Kişinin kendisinden sonra bıraktığı şeylerin en hayırlısı şu üç şeydir: İlki; kendisine duâ eden sâlih çocuk, ikincisi; sevâbı kendisine ulaşan sadaka. Üçüncüsü; ölümünden sonra amel edilen ilmî eserler ve talebeleri.”
“Büyüğe saygı göstermeyen, küçüğe şefkat etmeyen ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırmayan bizden değildir.”
“Kim Allahü teâlânın rızâsından başka bir gaye ile ilim öğrenirse veya ilmini dünyâ menfaatine âlet ederse, Cehennemde yerini hazırlasın.”
“Bir kimse ilmini gizler, kimseye öğretmezse, kıyâmet gününde Allahü teâlâ ona ateşten bir gem vurur.”
“Kıyâmet gününde insanların en şiddetli azâba uğrayacak olanı, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.”
“Misvak kullanınız. Zîrâ misvak, ağzı temizleyen ve Rabbin rızâsını kazandıran bir âlettir.”
“Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için, bir kimse bir câmi yaparsa, Allah o kimse için Cennette bir köşk yapar.”
.
Alışveriş yaparken yemin etmemeli
Babazâde hazretleri Osmanlı devrinde yetişen âlim ve velîlerdendir. 990 (m. 1582) senesinde vefât edip, Eyyûb Sultan yakınlarında defnedildi. Bir dersinde şunları söyledi:
Bir malı beğendirmek gayesiyle doğru da olsa, alışveriş yaparken yemin etmemelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Malını, yemin ederek beğendirene kıyamette merhamet edilmeyecektir.)
(Alışverişte "Vallahi böyle, billahi öyle değildir" diye yemin edenlere ve sanatkârdan, "Yarın gel, öbür gün gel" diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun!)
(Yalan yemin ile mal çok satılsa da böyle kazancın bereketi olmaz.)
(Alıcı ile satıcı birbirine doğru söyleyip, nasihat edince, kazançları bereketli olur, malın kusurunu gizleyip, yalan söyledikleri zaman bu bereket kalkar.)
(Alışverişte çok yemin etmek, malın bereketini giderir.)
(Bir zaman gelecek ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, helalini, haramını düşünmeyeceklerdir.)
Malını müşteriye gösterirken tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur. Hele dinden imandan habersiz kimselerin bu hareketi, din istismarı olur. Akıllı, ahiretin sonsuz kazancını dünyanın geçici kârı ile değiştirmez. Bütün iyiliklerin, dinin emirlerine uymakta ve yerine getirmekte olduğunu bilir.
Doğru da olsa, çok yemin etmek, Allahü teâlânın ismine ve yemine kıymet vermemek olur. Bunlara kıymet vermeyerek yemin etmek, çok çirkindir. Mal satmak için Allah’ın ismini alet etmemelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Satışlarda çok yemin etmekten sakının! Çok kazansanız da, perişan olursunuz.)
(Malını yalan yeminle satan kimseye, âhirette acı azap vardır.)
(Ticarete hıyanet karışınca, bereket gider.)
Demek ki çok kazanmak değil, malın bereketli olması önemlidir. Bereket, az malın çok faydası olması, çok işe yaraması demektir. Hele yalan yere yemin edilirse ve hile yapılırsa daha çok tehlikelidir.
Tartıda hile yapmak da büyük günahtır. Mutaffifin sûresi 1. âyet-i kerimesinin meali şöyledir:
(Verirken noksan, alırken fazla ölçenlere acı azaplar yapacağım.)
.
Resûlullah sevgisinin hakkını yerine getirmek
Fudayl Cemâli Efendi Osmanlı âlimlerinden olup, meşhur Şeyhülislam Zenbilli Ali Cemâlî Efendi’nin oğludur. 920 (m. 1514)’de İstanbul’da doğdu. 991 (m. 1583)’de vefât etti. Zeyrek Yokuşu'nda mübarek babasının kabri yanına defnedildi. Defnedilmesi esnasında mezarı kazılırken babasının ayakları ortaya çıkmış ve hiç çürümediği görülmüştür.
Fudayl Cemâli Efendi, Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) sevmek ve ona salevat okumak hakkında şöyle buyurdu:
Resûlullah efendimizin sevgisi, Allah yolunda kılıç ile muharebe etmekten daha üstündür. Resûlullah efendimizi sevmek, bu sevginin hakkını yerine getirmek, Resûlullah efendimize tazimde bulunmak, îmânın şubelerinin en büyüklerindendir.
Ebû Hafs Ömer bin Hüseyn Semerkândî’nin “Revnak-ül-mecâlis” adlı kitabında şöyle anlatılır:
Belh şehrinde, malı çok, zengin bir tüccar ve iki tane de oğlu vardı. Bu tüccar, bir müddet sonra vefat etti. Oğulları, malları aralarında taksim ettiler. Kalan miras arasında, Resûlullah efendimizin üç tane mübârek sakal kılı vardı, iki oğul, bunlardan birer tane alınca, geriye bir tane kaldı. Bunun üzerine büyük oğul; “O kalan bir kılı ikiye bölelim” dedi. Küçüğü; “Hayır, o, Resûlullah efendimize ait mübârek bir kıldır. Onu asla kesip ikiye bölemeyiz” dedi. Büyük kardeş; “Öyleyse Resûlullah efendimizin bu üç mübârek kılını sen al. Onlara karşılık malların hepsini de ben alayım” dedi. Küçük kardeş bunu kabul etti. Resûlullah efendimize âit mübârek sakal kıllarını alıp, kendisine düşen malların hepsini kardeşine verdi. Ne zaman Resûlullah efendimizin o mübârek kıllarını görse, Resûlullah efendimize salât okurdu... Günler sonra, büyük kardeşin malı bitti. Küçük kardeşin malı ise çoğaldı. Bir müddet sonra küçük kardeş de vefat etti. Sâlih zâtlardan birisi, Resûlullah efendimizi rüyâsında gördü. Resûlullah efendimiz, o zâta şöyle buyurdu:
“İnsanlara söyle, Allahü teâlâdan bir dileği olan falancanın kabrine gitsin.”
O günden sonra insanlar, o küçük kardeşin kabrini ziyâret etmeye başladılar. Hattâ büyük zâtlar, onun kabrinin yanından geçerken; “İşte bu kişi, Resûlullah efendimize salevât okumanın ve O’nu sevmenin bereketi ile yükseldi” derlerdi.
.
İnsanların en akıllısı kimdir
Şihâbüddîn Şâgûrî hazretleri hadîs âlimidir. 530 (m. 1116)’de Irak’ta Şâgûr’da doğdu. 615 (m. 1218)’de Şam’da vefât etti. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
“Bu dünya, baştan sonuna kadar yırtılıp da sonunda bir iplik ile tutan elbiseye benzer ki, o da nerede ise kopmak üzeredir.”
“Allahü teâlânın yarattığı hiçbir şey yoktur ki, ona galip geleni yaratmış olmasın. Rahmetini de gazâbına galip kılmıştır.”
“En akıllınız, Allahü teâlâdan en çok korkanınız, emir ve yasaklarına en güzel şekilde riâyet edeninizdir.”
“Üç çeşit komşu vardır. Bunlardan birinin bir hakkı, diğerinin iki hakkı ve üçüncüsünün de üç hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu, Müslüman ve akraba olan komşudur. Bunun, komşuluk, İslâmiyet ve akrabalık olmak üzere üç hakkı vardır. Müslüman olan komşunun da, komşuluk ve İslâmiyet hakkı olmak üzere iki hakkı vardır. Müslüman olmayan komşunun ise, yalnız komşuluk hakkı vardır.”
“Dilencilikten korunmak, aile efradına bolluk göstermek ve etrâfındakilere yardımda bulunmak gayesiyle, helâlinden ve meşru şekilde dünyalık talep eden kimse, yüzü ayın ondördü gibi parlak olduğu hâlde Allahü teâlâya kavuşur.”
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı (radıyallahü anh) abdest alırken gördü. “Yâ Sa’d! Suyu niçin isrâf ediyorsun?” buyurdu. “Abdest alırken de isrâf olur mu?” deyince, “Büyük nehirde de olsa, abdestte fazla, su kullanmak isrâf olur” buyurdu.
Dua şeklini de şöyle anlattı: “Resûlullah efendimiz duâ ederken, mübârek ellerini kaldırırdı. Yağmur duâsında mübârek ellerini, mübârek yüzünün karşısına kadar başka dualarda omuzları hizasına kadar kaldırırdı.”
Bir genç ayağa kalktı ve “Yâ Resûlallah” dedi. “İnsanların en akıllısı kimdir?” Resûlullah efendimiz şöyle buyurdular: “Ölümü en çok hatırlayan ve gelmeden önce ona en iyi hazırlananlar; işte en akıllıları onlardır!..”
“Allahü teâlâya karşı sorumluluğunun şuuruna varan nice akıllı kişiler var ki, halk katında densiz ve değersizdir, ama yarın kurtulacaktır! Halk nazarında nice tatlı dilli, giyimli kuşamlı da vardır ki, yarın kıyamet gününde kurtulamayacaktır!” “İstediğini ye, istediğini giyin! İnsanları yanlış yola götüren israf ve tekebbürdür
.
Allahü teâlâyı hatırla kurtulanlardan ol
Abdürrahmân Firkâh hazretleri siyer ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. İmâm-ı Nevevî’nin büyük kardeşi idi. 624 (m. 1227)’de Şam yakınlarında Neva kasabasında doğdu. 690 (m. 1291)’de Bâderiyye’de vefât etti. Siyer kitabında, İmam-ı Şâfii hazretlerinin faziletlerini anlatırken buyuruyor ki:
Mısır'ın ileri gelenlerinden birinin hanımı, bir münakaşada kocasına "Ey Cehennemlik" dedi. Bu cevap karşısında bu şahıs, hanımına "Ben Cehennemliksem, seni boşadım" dedi, fakat hanımını da çok seviyordu. Âlimleri toplayıp bu meseleyi sordu. Kimse cevap veremedi. "Senin Cehennemlik olup olmadığını Allah bilir" dediler. Âlimler arasından henüz daha genç yaşta olan İmam-ı Şafii kalkıp, "Ben senin meseleni çözerim" dedi. Oradakiler şaşırdılar. Bu kadar âlimin cevap veremediğine, nasıl cevap verecek diye merak ettiler. İmam-ı Şafii dedi ki:
"Önce sen benim sorularıma cevap ver! Bir günah işleyeceğin vakit, Allah korkusundan bu günahı terk ettiğin oldu mu?" dedi. "Allahü teâlâya yemin ederim ki çok oldu." "Bu hâlinle Cennetlik olduğun anlaşılmaktadır" buyurdu. Orada bulunan âlimler, hangi delil ile bu hükmü verdiğini sordular:
"Kur'an-ı kerimde, (Bir kimse Allah korkusundan nefsini günahlardan menederse, onun yeri elbette Cennettir) buyurulmaktadır. Hükmümü bu âyet-i kerimeye göre verdim" buyurdu. Oradakiler susup kaldılar.
Abdullah bin Muhammed Bekri şöyle anlatmıştır:
"İmam-ı Şafii ile Bağdad'da nehir kenarında oturuyorduk. Bir genç yanımıza geldi ve 'bana nasihat et, öğret' deyince, İmam-ı Şafii şöyle buyurdu:
-Allahü teâlâyı bilen necat (kurtuluş) bulur. Dininde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden saadete kavuşur... Biraz daha ister misin? dedi. Genç 'evet' deyince, şöyle devam etti:
-Kim şu üç şeyi yaparsa imanı kamil olur: Emr-i bil-maruf yapmak, yani Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak. Nehy-i anil-münker yapmak, yani Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak. Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak, buyurdu. Sonra, 'biraz daha ister misin?' deyince, genç, 'ihsan ediniz efendim' dedi. Şöyle buyurdu:
-Dünyaya bağlanıp, ona düşkün olma, ahireti iste. Bütün hâl ve hareketinde Allahü teâlâyı hatırla ki, kurtulanlardan olasın, buyurdu."
.
Eshâbım, ümmetim için sığınaktır
Fikârî Efendi, Kanunî Sultan Süleymân devri tefsîr âlimlerinden olup 957 (m. 1550) senesinde vefât etti. Eshâb-ı kiramın fazîleti hakkında şunları nakleder:
Resûlullah efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbının ve Ehl-i beytinin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” diğer ümmetlerden üstün ve fazîletli olduklarına itikâd etmek dînî bir vecîbe ve İslâm akâidindendir. Onlar Resûlullah efendimizin sohbetiyle ve dînin yayılmasında, Resûlullaha yardımcı olmakla şereflenmiş seçilmiş kimselerdir. Onların üstünlükleri Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Allahü teâlâ [Fetih sûresi 18. âyetinde meâlen] (Ağaç altında sana söz veren müminlerden Allahü teâlâ elbette râzıdır.) [Fetih sûresi 29. âyetinde meâlen] (Muhammed “aleyhisselâm” Allahın Resûlüdür. Onun yanında bulunanlar (Eshâb-ı kirâm) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gâyet merhametlidirler. Onları rükû ve secde ederken (namaz kılarken) görürsün. Allahtan lütuf ve rızâ isterler...), [Tevbe sûresi 100. âyetinde meâlen] (İyilik yarışında önceliği kazanan Muhâcirler ve Ensâr ve onlara güzelce uyanlardan Allah râzı olmuştur. Onlar da Allahtan râzıdırlar...) buyurmuştur.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Yıldızlar gök ehli için sığınaktır. Ben Eshâbım için sığınağım. Eshâbım da ümmetim için sığınaktır. Hangisine uyarsanız, hidâyete kavuşursunuz. Eshâbıma dil uzatmayınız! Ümmetimden herhangi biri, Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshâbımın bir müd arpa sadakasına verilen sevâba kavuşamaz.”
İmrân bin Husayn’ın “radıyallahü anh” rivâyet etdiği bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: (Zamanlar, asırlar ahâlisinin en hayırlısı, en iyisi benim asrımın ahâlisidir. [Yani Sahâbe-i kirâmın hepsidir.] Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın müminleridir.) Diğer bir hadîs-i şerîfte ise “Beni görenlere ne mutlu ve Eshâbımı sevenlere ne mutlu, çünkü sizin en hayırlınızdır” buyuruldu.
Eshâb-ı kirâmın kalpleri Allahü teâlâya kavuşmuş ve O’nda fânî olmuşlardır. Konuştukları zaman hakkı söylerler. Hükmettikleri zaman adaletle hükmederler. Allahü teâlâ [A’râf sûresi 181. âyetinde meâlen] (Yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, hakkı gösterirler ve onunla hükmederler) buyurdu.
.
Namaz gafletle kılınırsa
Seyyid Şeyh Mustafa Efendi Osmanlı Şeyhülislâmlarının altmış üçüncüsüdür. 1090 (m. 1679)’de İstanbul’da doğdu. 1158 (m. 1745)’de vefât etti. Namazın hakikatini anlatırken buyurdu ki:
Ne zaman ki, namaza durmaya irade edilince, önce dünya fikirlerini, masivayı zihninden silip, Allahü teâlânın azametini göz önüne getirmeye uğraşmak lazımdır. Çünkü namaz kılmak, Allahü teâlânın huzuruna çıkmaktır ve Seyyid-ül Mürselin’in “aleyhi ve ala alihissalevatü vetteslimat” miracıdır ve Musa aleyhisselâmın Tur Dağı’ndaki müşahedesidir. Her namazda veya her günde veya her haftada bir kere olsun Allahü teâlânın korkusundan bir miktar gözyaşı dökmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ne mutlu o kişiye, namazı içinde Allah korkusundan ağlar. Hangi namazda gözyaşı dökülmezse, o namazın faydası pek azdır.) İmam-ı Gazali “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki: Hangi namaz ki, gönül hazır olmayarak gafletle kılınırsa, o namaza sevap yerine ceza verilebilir. Resul-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” (Namazın ancak, gönül hazır olduğu yeri yazılır, gerisi yazılmaz) buyurmuştur. Bunun için namazın cemaatle kılınması lüzumunun hikmeti ve fazileti çok olduğunun sebebi budur ki, cemaatten her birinin gönlü hazır olduğu yerler toplanırsa, belki bir kâmil namaz olup, dergâha yükselir. Veya cemaatten birinin namazı makbul olursa, onun hürmetine diğerlerinin namazları da makbul olur. Bir kişinin haccı makbul olmakla bütün hacıların haccı makbul olduğu gibi... Hadis-i şerif bunun üzerinedir. (Feveylün lil ... ) âyet-i kerimesinin manası şöyledir: (Veyl, azap şol kimse içindir ki, namazını kayırmaz. Yani vaktinde kılmaz. Cemaati kaçırır. Birinci tekbire yetişmez. Tadil-i erkâna ve âdâba riayet eylemez. Allahü teâlânın hazır ve nazırlığını anlamaz. Kur’an-ı kerimin mânasını düşünmez. Bu gibi hususlara riayet etmeyenler, namazı hiç kılmayanlar gibi, Kıyamet gününde ilahi azaba hazır olsunlar.)
O hâlde, şöyle itikad edesin ki; Allahü teâlâ bizim idrakimizin ötesinde olan bir huzur ve nazarla, hazır ve nazırdır. Her ne amelde olursan ol, bilir ve görür. Gönlünden geçeni senden daha iyi bilir. Sen de Allahü teâlâyı sanki görür gibi ibadet edesin! Sen O’nu görmezsin ama O seni gördüğü heybet üzerine amel edesin. Malum olsun ki; namazda ilk tekbir, kulların ibadetinden ve namaz kılanların namazından Hak sübhanehü ve teâlânın müstağni olduğuna işarettir.
.
Allah, günahların hepsini affeder
Şihâbüddîn Kudsî hazretleri Kudüs’te yetişen Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 809 (m. 1406)’da Kudüs yakınlarında Mecdel’de doğdu. 870 (m. 1465)’de Mısır’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Sû-i zan haramdır. Haram işlediğini öğrenerek, bilerek onu sevmemek, sû-i zan olmaz. Buğd-i fillâh olur, sevap olur. Din kardeşinin ayıbını görünce, ona hüsn-i zan etmeli, teviline çalışmalıdır. Onu islâh etmelidir. Kalbe gelen hâtıra, düşünce, sû-i zan olmaz. Zannetmek, yani kalbin o tarafa kayması, sû-i zan olur. Hucurât sûresinin onikinci âyetinde meâlen, (Ey îman edenler! Sû-i zan etmekten kendinizi koruyunuz! Zannetmenin bazısı günahtır) buyuruldu. Hadis-i şerifte, (Sû-i zan etmeyiniz. Sû-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayınız, kusurlarını görmeyiniz, münâkaşa etmeyiniz, haset etmeyiniz, birbirinize düşmanlık etmeyiniz, birbirinizi çekiştirmeyiniz, kardeş gibi sevişiniz. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, yardım eder. Onu, kendinden aşağı görmez) buyuruldu.
Müslümanın Müslümanı öldürmesi haramdır. Bir hadis-i şerifte, (Müslüman Müslümanın cânına, mâlına ve ırzına saldırmaz. Allahü teâlâ, bedenlerinizin kuvvetine, güzelliğine bakmaz. Amellerinize de bakmaz. Kalblerinize bakar) buyuruldu. Allahü teâlâ kalblerde olan ihlâsa ve Allah korkusuna bakar. Amellerin, ibâdetlerin kabul edilmesi için, yâni sevap verilmesi için, hem şartlarına uygun olması, hem de ihlâs ile niyet edilmesi lâzımdır. (İbâdet, sahih olursa, kabul edilir. Niyete bakılmaz) demek, ilhâd olur, zındıklık olur. Allah rızası için yapılmayan hayrat ve hasenat ve ibâdetler, kabul edilmez. (Allahü teâlâ, kalbe bakar. İyi niyetle yapılan her şeyi kabul eder) demek de, câhil şeyhlerin, tarîkatçilerin sözleridir. Kalbimiz temizdir diyerek haramları, çirkin ve kötü şeyleri yapıyorlar. İyi niyet ile yapılan her şey hasenât ve ibâdet olur diyorlar. Böyle açıkça günah işleyenleri ve Müslümanları aldatarak kendilerine mürit toplayanları sevmemek, bunlara uymamak lâzımdır. Bunların fâsık olduklarını söylemek, sû-i zan olmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâya hüsn-i zan ediniz) buyuruldu. Zümer sûresi, elliüçüncü âyetinde meâlen, (Ey günahı çok olan kullarım! Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah, günahların hepsini affeder. O, sonsuz magfiret ve nihâyetsiz merhamet sahibidir) buyuruldu.
.
Ârif, emirleri yerine getiren kimsedir
Ahmed Harîsî hazretleri Mısır’ın büyük evliyâsındandır. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 945 (m. 1538) senesinde Mısır’ın Dimyat bölgesinde vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Ebü’l-Hasen el-Fergânî der ki: Ebû Bekr Şiblî’ye, ârifin alâmetinin ne olduğunu sordum. Bana şöyle cevap verdi: “Ârifin gönlü açık, kalbi yaralı, cismi, atılmış bir eşya gibidir. Bu ârif olan kimsenin alâmetidir.” “O zaman ârif kimdir?” diye sordum. Bana “Ârif, Allahü teâlâyı tanıyan, O’nun murâdını bilen, emirlerini yerine getiren, yasaklarından yüz çeviren, O’nun râzı olduğu şeylere davet eden, çağıran kimsedir” dedi. Ben tekrar “Sûfî (tasavvuf ehli) kimdir?” diye sordum. O şöyle cevap verdi: “Tasavvuf ehli; kalbi temiz olan, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünneti seniyyesine uyan, dünyâya kıymet vermeyen, nefsine sıkıntıyı tattıran kimsedir.” Yine; “Tasavvuf nedir?” diye sordum. O “Allahü teâlânın emrine hürmet, kullarına şefkatli olmak” diye cevap verdi. “Bundan daha güzeliyle, tasavvufu nasıl izah edersiniz?” diye sorulunca: “Manevî kirlerden temizlenmek, Allahü teâlânın kudret ve azametini düşünmek ve yanında, altın ile toprağın eşit seviyede olmasıdır” diye cevap verdi.
Tasavvuf büyüklerinin sözleri üç kısımda toplanır. Birincisi, tevhîd hakkındaki sözleri, ikincisi, murâd ve mertebeleri, üçüncüsü, tasavvuf yolunda bulunanlar ve bunların durumları hakkındadır. Her bir kısmın kendisine âit meseleleri ve bölümleri vardır. Tasavvufun temeli şunlardır: "Allahü teâlâyı, ism-i şerîflerini, sıfatlarını ve fiillerini tanımak. Nefsi ve onun kötülüklerini bilmek. Şeytanın vesveselerini, hilelerini, saptırmalarını bilmek. Dünyâyı, onun câzibeliğini, onun renkliliğini ve ondan nasıl sakınılacağını bilmek. Tasavvuf ehli bu temellere yapıştılar. Sonra, nefis ve şeytanın istediklerini yapmamak için devamlı mücâdele ettiler. Vakitlerinin kıymetini bildiler Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmayı fırsat bildiler. Dünyevî rahat ve zevklerini düşünmediler. Allahü teâlâdan ve O’nun emirlerini yapmaktan alıkoyan bütün alâka ve bağlardan yüz çevirdiler. Onların tek düşüncesi, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak, emirlerini yapıp, yasaklarından sakınmak, yaptıklarını sırf Allah için yapmaktır."
.
Gizli nasihat daha tesirlidir
Hıdır bin Akîl Erbilî hazretleri İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. 478 (m. 1085)’de Kuzey Irak’ta Erbil şehrinde doğdu. 567 (m. 1172)’de orada vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Nasihat verene ve bütün Müslümanlara hüsn-i zan etmek, iyi karşılamak lâzımdır. Sözlerini mümkün olduğu kadar iyiye yormalıdır. Müslümanın hayırlı ve sâlih olduğuna inanmak, ibâdet olur. Bir Müslümana sû-i zan ederek ona inanmamak, kötü huylu olmayı gösterir. İşitilen sözü anlamaya çalışmalı, anlayamadığını sormalıdır. Söz sahibine hemen sû-i zan etmemelidir.
İbrâhîm aleyhisselâm, iki yüz Mecûsiye ziyâfet verdi. "Bize ne emredersen yapalım" dediler. "Sizden bir dileğim var" buyurdu. "O nedir?" dediklerinde, "Benim Rabbime bir kere secde etmenizi istiyorum" dedi. Aralarında konuştular. "Bu ihtiyârın ihsanları, ziyâfetleri meşhurdur. Bunu kırmayıp, bir secde eder, sonra gidip yine tanrılarımıza tapınırız. Bir zararı olmaz" dediler. Bunlar secdede iken, İbrâhîm aleyhisselâm, "Yâ Rabbî! Gücümün yettiği bu kadar! Daha fazlasını yaptırmak elimden gelmiyor. Bunları hidâyete, saadete kavuşturmak, ancak senin kudretindedir. Bunlara Müslümanlık nasip eyle!" dedi. Duâsı kabul olup, hepsi iman etti...
Haram işleyecek kimseye gizlice nasihat edilir. Haram işlemekte olana, tatlılıkla orada söylenir. Herkese önce gizli, tenhâda nasihat vermek, daha tesirli olur.
Hazret-i Ömer halîfe iken, Abdullah ibni Mes'ûd (radıyallahü anhüm) ile bir gece Medîne içinde dolaşıyorlardı. Bir kapıdan tegannî, şarkı söyleyen kadın sesi duydu. Kapı deliğinden içerisini gözetledi. Önünde şarap şişesi, karşısında şarkıcı bir kız bulunan ihtiyâr gördü. Hemen pencereden içeri girdi. "Yâ Emirelmümînin! Allahü teâlânın rızası için beni dinler misin?" deyince, "Söyle bakalım!" buyurdu. Adam "Ben, Allahü teâlâya bir isyânda bulundum. Fakat sen, onun üç emrine isyân ettin" dedi. "Nedir onlar?" deyince, "Allahü teâlâ, başkasının evini gözetlemeyiniz buyuruyor. Sen, kapıdan içerisini gözetledin. Allahü teâlâ, başkasının evine izin almadan girmeyiniz buyurdu. Sen izinsiz girdin. Allahü teâlâ, evlere kapılarından giriniz ve selâm veriniz buyurdu, sen ise, pencereden girdin ve selâm vermedin" dedi. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) buna adalet ile ve insâf ile cevap vererek, "doğru söyledin" dedi ve ondan af diledi. Ağlayarak dışarı çıktı..
.
Eshâbım hakkında Allah'tan korkunuz!
Abdürrahîm Temîmî hazretleri hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. Hadîs ilminde hafız olup, yüzbinden ziyâde hadîs-i şerîfi ezbere bilen hadîs âlimi idi. 382 (m. 992)’de Buhârâ’da doğdu. 461 (m. 1068)’de Şam yakınlarında Havran’da vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Ebû Ümâme’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîf şöyledir: Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), âsâsına dayanarak bizim yanımıza geldi. Biz; “Ey Allahın Resûlü, bizim için duâ buyurunuz!” deyince, Resûlullah efendimiz şöyle dua etti: “Yâ Rabbî bizi affet, bize merhamet eyle! Bizden râzı ol. İbâdetlerimizi ve duâlarımızı kabul eyle. Bizi Cennetine koy. Bizleri Cehennemden koru. Bütün işlerimizi ıslâh eyle!”
Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet etmiştir. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Eshâbımı kötülemeyiniz! Sizlerden biri Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshâbımdan birinin bir müd arpa sadakasının veya yarısının sevâbına kavuşamaz.”
Abdüllah bin Magfel “radıyallahü anh” rivâyet eder; Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Eshâbım hakkında Allahü teâlâdan korkunuz! Onları kötü sözlerinize hedef ittihâz etmeyiniz. Her kim ki onlara buğuz eyler, bana buğuz ettiği için buğuz eder. Her kim ki onlara ezâ eder, bana ezâ [eziyyet) eder. Her kim ki bana ezâ eder, Allahü teâlâya ezâ [eziyyet] eder. Her kim ki Allahü teâlâya ezâ ederse, ona azap yapması yakındır.”
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” rivâyet eder; Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Ümmetimin içinde beni en çok sevenler, benden sonra gelen, ehlini ve malını beni görmeye fedâ eden kimselerdir.”
Resûlullah efendimiz onların şiddetli muhabbetlerini temennî eder. Onların birisi ki, ehlini ve malını beni görmek için ve bana vâsıl olmak için fedâ edeydi, o kimseler bu sıfatla sıfatlanmışlardır. “Mirac gecesi Cehennemi bana gösterdiler. Etleri parça parça edilip, ağızlarına konduğu birtakım insanları gördüm. Kendilerine, bu kokmuş etleri yiyin diyorlardı. Bunların kimler olduğunu suâl ettim. Cehennem meleklerinin reîsi Mâlik; 'bunlar gıybet edenlerdir, gıybet edenler, şeytanın dostlarıdır' dedi.”
“Kıyâmet günü, bir kimsenin amel defteri açılır. 'Yâ Rabbî! Dünyada iken, şu ibâdetleri yapmıştım. Amel defterimde bunlar yazılı değil' der. 'Onlar, defterlerinden silindi, gıybet ettiklerinin defterlerine yazıldı' denir.”
.
İhlâsı kimden öğrendiniz?
Leyszâde Yahyâ Çelebi Osmanlı Hanefî mezhebi âlimlerindendir. 892 (m. 1487)’de İstanbul’da doğdu. 967 (m. 1559)’de vefât etti. Hazînet-ül-beyân ve sefînet-ül-irfân isminde bir eseri vardır. Bu kitabında, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine ait menkıbeler yer almaktadır. Bunlardan biri şöyledir:
Cüneyd-i Bağdâdî'ye; "İhlâsı kimden öğrendiniz?" diye sorduklarında; "Mekke-i mükerremede bulunuyordum. Bir berber gördüm. Ona; "Allah rızâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin?" dedim. Berber; "Elbette" dedi. O sırada, mevki sahibi birini tıraş etmekte idi. Hemen tıraşını bırakıp; "Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır" dedi... Sonra berber koltuğuna beni oturtup tıraş etti. Sonra da bana bir miktar altın verip; "İhtiyaçların için lazım olur, onlara harcarsın!" dedi. Ben bu hâle çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. Az bir zaman sonra bana Basra'dan bir kese altın gönderdiler. Hemen götürüp o keseyi ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım. Bunun üzerine bana; "Sen, Allah rızası için beni tıraş et" dedin. Ben de o niyetle seni tıraş ettim. Şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum" dedi...
Bir gün Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri câmide iken bir zat içeri girdi ve iki rekat namaz kıldı; sonra bir kenara çekildi. Biraz sonra, işaret ile Cüneyd-i Bağdâdî'yi yanına çağırdı. Yanına gittiğinde; "Ey Ebü'l-Kâsım! Allahü teâlâya ve dostlara kavuşma vaktim yaklaştı. Vefatımdan sonra yıkanmam, kefenlenmem ve defnim bittikten sonra senin yanına bir genç gelir, elbisemi, asâmı ve su kabımı ona verirsin. O, Allahü teâlâ katında mânevî derecesi olan birisidir" dedi. O zât vefat edip, defnedildikten sonra Cüneyd-i Bağdâdî'nin yanına bir genç geldi ve; "Emanet nerede ey Ebü'l-Kâsım?" dedi. O da; "Sen bunu nereden biliyorsun? Bize söyle" deyince; "Falanca yerde bulunuyordum. Gizliden bir ses bana; "Kalk! Cüneyd'e git. Ondaki şu şu emaneti al. Sen ebdal denilen evliyâdan birinin yerine tayin edildin" dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdâdî emanetleri ona verdi. O genç gusül abdesti aldıktan sonra, o elbiseleri giyip, gitti...
.
Ben" demekten sakın ey oğul
Ahmed Ercânî hazretleri fıkıh âlimi ve şâirdir. 460 (m. 1068)’de İran’ın Şîrâz şehrinde doğdu. Kâdılık yaptığı Tüster’de 544 (m. 1149)’da vefât etti. Yazdığı bir şiirde şöyle demektedir:
“Yaşadığım şu zamanda, fukahânın en şâiri oldum. Bana denk olan birisi çıkmadı. Veya şöyle de söyleyebilirim: Şâirler içerisinde, fıkıh ilminde en önde gelen oldum. Şiir söylediğimde herkes onu ezberliyor, yazıyor, tabediyor. Fakat müşkül ve zor bir işle karşılaştığımda meşveret ehline mutlaka sorarım. Zira insanın kendi gözü, işin içyüzünü göremez. Başkasına danışmakla, insan, hâdiseler karşısındaki hareket tarzını daha iyi öğrenir.”
Vefatına yakın, oğluna nasihat olarak şu şiiri söyledi:
"Ey oğlum! Sana gereken odur ki, evliyâ zümresinin duâsını alasın. Teberrüken onların himmetine nâil olmayı arzulayasın. Ey Kur'ân-ı kerimi okuyup ezberleyen kimse! Onu okuyup ezberlediğin için fazla övünme... Hâline bir bak: Onun gereği ile amel ediyor musun? Yoksa etmiyor musun?
Ey oğlum! Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşgûliyeti bırakarak sükût ehli ol. İhlâsı seç, bu yolda sâlih amel işle ve nefsine uyma. O kimse ile otur kalk ki, şeriatı ve hakikati özünde toplamış ola. Şunu unutma ki, bu yolda sana en çok yardımı dokunan kişiler, bu gibi insanlar olacaktır.
Ey oğlum! İsterim ki, dâimâ sünnetle amel edesin... Bu yolda lüzumlu olan edep esasına da riayet edesin. Cesur olmalısın. Gölgesinden bile ürken korkaklardan olmamalısın. Herhangi bir sıkıntı, ilk anda seni yere sermemeli. Mevlâ’nın sevgisi ile dol; hatta onunla vecd hâlinde ol.
Ey oğlum! Gıybet etmek için birini ararsan; babanın, ananın gıybetini et. Çünkü onlar; iyiliklerini almaya, diğerlerinden daha lâyıktır. Allahü teâlâ bir gün ve gecede yetmiş iki kere kullarının kalbine nazar eder. O hâlde, kalbini temiz tut, güzel ve parlak kıl. Çünkü orası, Rabbinizin nazargâhıdır.
Ey oğlum! Sakın kendi başına bir şey yaptım zannetme. Bil ki; oruç tuttuğunda onu sana Allahü teâlâ tutturmuş, namaz kıldığında onu sana Allahü teâlâ kıldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allahü teâlâ yaptırmıştır. Takvâ derecesine ulaşmışsan Allahü teâlâ seni ulaştırmış, maddî-mânevî bir şeye mazhar olmuşsan Allahü teâlâ seni mazhar kılmıştır.
Ey oğulcuğum! İnsanların ve cinlerin ameli kadar amelin olsa bile 'ben' demekten sakın! Zîra Allahü teâlâ, 'ben' iddiasında bulunanları acziyet içerisinde bırakır. Benlik davasında isen maddî ve mânevî derecen düşer, bunu unutma!"
.
Tövbeyi terk etmek insanı helâk eder
Emânullah Pânipütî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Hindistan’da Pânîpüt şehrinde yaşadı. 957 (m. 1550)’da vefât etti. Tasavvufta Kâdiriyye yoluna bağlı idi. Buyurdu ki:
“Muhabbetin tam ve olgun olmasının alâmeti, sevdiğinin yakınlarını, onunla alâkalı olanları da sevmektir. Hakîkî sevgi bunu îcab ettirir. O hâlde Allahü teâlâyı çok sevmenin alâmeti Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) çok sevmek, O’na tâbi olmaktır. Çünkü Resûlullah efendimiz, Allahü teâlânın mahbûbu yani sevgilisidir. Resûlullah efendimizi çok sevmek, insanı, O’nun Ehl-i beytini de çok sevmeye sevk eder. Sevgilinin sevdiklerini de sevmek, sevginin gereğidir.”
Her Müslümânı ve Eshâb-ı kirâmın hepsini iyilikle yâd etmemiz emrolundu. Ehlullaha itirâz eden kimsenin kâfir olarak öleceğini gösteren hadîs-i şerîfler vardır. Velînin masum olması şart değildir. Eshâb-ı kirâm arasında had cezâsı verilen ve eli kesilen oldu. Hâlbuki sahâbenin en aşağı derecede olanı da velî idi. Hepsi, sahâbî olmayan velîlerin hepsinden daha yüksek idiler. Velîlerin hepsi, günâha devam etmekten mahfuzdurlar. Hepsi tövbe ve istiğfâr eder. Belki, bazen günah işlediği için pişmânlıkları, ağlamaları, Allahü teâlâya yalvarmaları daha çok olur. Dereceleri artar. Bu sebeple, (Zillet ve inkisâra sebep olan günâh, izzet-i nefse ve kibre sebep olan tâatten daha hayırlıdır) denilmiştir.
Amelleri ve sıfatları müsâvî olan iki velîden, tövbesi daha çok olanın, masum olandan daha üstün olduğu bildirildi. (Buhârî)de diyor ki: (Eshâb-ı kirâmdan Abdullah adında birine, şarap içtiği için had cezâsı verildi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, buna lanet edildiğini işitince, (Ona lanet etmeyiniz! Çünkü O, Allahı ve Resûlünü sevmektedir) buyurdu.
Masum olmak, kusursuz olmak, Peygamberlere mahsustur. Velînin masum olması şart değildir. Israr ve devam olmadan, büyük günâh işlemek, veliliği bozmaz. Velî, günâhından vazgeçer ve tövbe eder. Günâh işlemek, insanı helâk etmez. Günâha devam etmek, tövbeyi terk etmek, helâk eder. Âdem aleyhisselâmın zellesi ile İblîs'in isyânı, bundan dolayı farklı oldular.
Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmekle ve hepsine saygılı olmakla emrolunduk. Sevilmeleri az veya çok olabilir. Fakat hiçbirine dil uzatmamız, kötü bilmemiz câiz değildir. Kendi kusurlarımıza bakmamız, hiçbir Müslümânı gıybet etmememiz lâzımdır.
.
Dîni veya dünyayı zarardan kurtarmak
Ebü’l-İrfân hazretleri Mısır’da yetişen âlimlerin büyüklerindendir. Kâhire’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1206 (m. 1791) senesinde Kâhire’de vefât etti. Buyurdu ki:
Susmak çok yerde iyidir. Fakat, hakkı, hayrı söyleyecek yerde susulmaz. “Yâ Resûlallah! Geçmiş ümmetlerden bir kısmına zelzele ile azap yapıldı. Toprak altında kaldılar. Bunların arasında sâlihler de vardı” denildiğinde, “Evet, sâlihler de birlikte helâk oldular. Çünkü Allaha isyân olunurken susmuşlardı. Onlardan ayrılmamışlardı” buyuruldu.
Hadis-i şerifte, “Allahü teâlâ, bir âlime ilim ihsân edince, Peygamberlerden aldığı gibi, bundan da mîsâk alır” buyuruldu. İlmini, lâzım olduğu zaman söylemekten çekinmeyeceğine söz verir. “(Bir kimse, Allahü teâlânın ihsân ettiği ilmi, lâzım olduğu zaman söylemezse, kıyâmet günü boynuna ateşten tasma takılacaktır” hadis-i şerifi ve Nisâ sûresinin, “Kendilerine ilim ve hidâyet verdiğimiz kimseler, ilimlerini insanlardan saklarlarsa, Allahın ve lânet edenlerin lânetleri, bunların üzerine olsun!” meâlindeki otuzaltıncı âyet-i kerimesi, müdâhene etmenin haram olduğunu göstermektedir. Müdâhenenin zıddı, karşılığı, (Gayret) ve salâbettir. Mâide sûresinde ellidördüncü âyet-i kerimesinde meâlen, “Allah yolunda cihâd ederler, kötülenmekten korkmazlar” buyuruldu. Dinde, gayret ve salâbeti olanların malları ile, canları ile ve sözleri ile ve kalemleri ile, Allah rızası için cihâd etmeleri lâzım olduğu, bu âyet-i kerimede bildirilmektedir.
Kendisine veya başkalarına zarar gelmek korkusundan dolayı iyiliği emretmek ve haramı menetmek mümkün olmazsa, böyle fitneye mani olmak için susmaya, (Müdârâ) etmek denir. Kalbi, haramı menetmek istediği hâlde, müdârâ yapmak câizdir. Bazen de müstehap olur. Evinde, zevceye müdârâ etmeyen kimsenin rahatı, huzuru kalmaz.
Resûlullaha, bir misafir geldi, “İçeri alınız! O, kötü bir insandır” buyurdu. İçeri girince, onunla tatlı ve neşeli konuştu. Gidince, yumuşak konuşmasının sebebi sorulduğunda, “Kıyâmette, en kötü yerde bulunacak kimse, dünyada zararından korunmak için ikrâm olunandır” buyurdu.
Hadis-i şerifte, “Sıkılmadan açıkça haram işleyen kimseyi gıybet etmek câiz olduğu gibi, şerlerinden korunmak için bunlara müdârâ etmek de câizdir. Fakat müdârâ, müdâhene şeklini almamalıdır” buyuruldu. Müdârâ, dîni veya dünyayı zarardan kurtarmak için, dünya menfaatinden vermektir. Müdâhene, dünya ele geçirmek için, dinden vermektir.
.
Küfre düşmekten çok korkmalıdır
Abdülcelîl Efendi Osmanlı evliyasından olup Kâhire'deki Mevlevî dergâhı şeyhlerindendir. On yedinci yüzyılda yaşamıştır. Konya’da doğdu. Babası Mevlevî şeyhlerinden Çelebi Alâüddîn Efendidir.
Küçük yaştan îtibâren babasından zâhirî ilimleri öğrendi. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin mânevî işâretleri ile Kâhire'deki Mevlevî dergâhına giderek şeyhlik yaptı, orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Müslüman, îmanın gitmesine sebep olan şeyden tövbe etmedikçe, yalnız (Kelime-i şehâdet) söylemekle veya namaz kılmakla, Müslüman olmaz. Mürted olacak şeyi yaptığını inkâr etmesi de tövbe olur. Tövbe etmeden ölürse, Cehennem ateşinde ebedî olarak azap görür. Bunun için, küfürden çok korkmalı, az konuşmalıdır. Hadis-i şerifte, (Hep hayırlı, faydalı konuşunuz. Yâhut susunuz!) buyuruldu. Ciddî olmalı, latîfeci, oyuncu olmamalıdır. Dîne, akla, insanlığa uygun olmayan şeyler yapmamalıdır. Kendisini küfürden muhâfaza etmesi için, Allahü teâlâya çok dua etmelidir. Hadis-i şerifte, (Şirkten sakınınız. Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir) buyuruldu. Bu hadis-i şerifteki şirk, küfür demektir. Bu kadar gizli olan şeyden korunmak nasıl olur denilince, (Allahümme innâ ne'ûzü bike en-nüşrike-bike şey'en na'lemühu ve nes-tagfirüke limâ lâ-na'lemühu duâsını okuyunuz!) buyuruldu. Bu duâyı sabah ve akşam çok okumalıdır.
Kâfirlerin, Cehennem ateşinde sonsuz azap görecekleri, Cennete hiç girmeyecekleri söz birliği ile bildirilmiştir. Kâfir, dünyada sonsuz yaşasaydı, sonsuz kâfir kalmak niyetinde olduğu için, cezâsı da sonsuz azaptır. Allahü teâlâ, her şeyin hâlikı, sahibidir. Mülkünde dilediğini yapması hakkıdır. Ona, niçin böyle yaptın demeye kimsenin hakkı yoktur. Bir şeyin sahibinin, o şeyi dilediği gibi kullanmasına zulüm denmez. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, zâlim olmadığını, hiçbir mahlûkuna zulüm yapmadığını bildirmektedir.
Allahü teâlânın "Esmâ-i hüsnâ"sı vardır. Bu isimleri de, kendi varlığı gibi ezelîdir. Bu doksandokuz isminin arasında bulunan (Müntekim) ve (Şedîd-ül-ikâb) gibi isimlerinden dolayı yedi Cehennemi yarattı. (Rahman) ve (Rahîm) ve (Gaffâr) ve (Latîf) ve (Raûf) gibi ismlerinden dolayı, sekiz Cenneti yarattı. Cehenneme ve Cennete gitmeye sebep olacak şeyleri ezelde ayırt etti. Çok merhametli olduğu için, bunları kullarına bildirdi. (Cehenneme girmeye sebep olan şeyleri yapmayınız! Onun ateşi çok şiddetlidir. Dayanamazsınız!) diyerek, kullarına tekrar tekrar haber verdi. Sonsuz olan Cennet nîmetlerine kavuşturacak şeyleri yaparak, dünyada ve âhirette rahat ve mesut yaşamaya dâvet etti. Bu dâveti beğenip seçmeleri için, insanlara akıl ve irâde, ihtiyâr nîmetlerini de verdi.
.
Sözlerinden istifade edilen kullar
Ebü’l-Hüseyn Kurâfî hazretleri Mısır’da yaşamış olan evliyânın büyüklerindendir. 270 ( m. 884)’de Kâhire’de doğdu. Dimyat’ta otururdu. 380 (m. 990)’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Allahü teâlânın, bir kuluna (imandan sonra) verdiği nimetlerin en büyüğü takvâdır. Müttekî olan kimse takvâ ile, bütün hayır ve iyilikleri, Allahü teâlâya yaklaşma ve yaklaştırma sebeplerini, yani ibâdetleri ve insanlara doğru yolu göstermeyi kendisinde birleştirir. Takvânın aslı ihlâstır. Hakîkati ise, kendisinden ittika ettiğin (korktuğun) Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirmektir.”
“Sıdk, dinde doğru yolda (Ehl-i sünnet yolunda) olmak ve amellerde de Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetine tâbi olmaktır.”
“Nefse hâkim olan en büyük kuvvet, şehvettir. Şehvet, ancak Allahü teâlânın korkusu ve sevinçli anlarda O’ndan utanmakla giderilir.”
“Yakîn, tevhîdin neticesidir. Kimin tevhîdi saf, temiz ve tam olursa, onun yakîni saf olur.”
“Nefsinin isteklerini ve mahlûklara yönelmeyi terk etmeyen kimsenin, âhiret nimetleri ve hayırlı işler (ve ibâdet) için kalbi dirilmez.”
“Tevekkül, fakirlik ve zenginliği eşit bilmek ve kaderde olan şeylere razı olmaktır.”
“Fütüvvetin aslı beş haslettir. Birincisi, Allahü teâlânın emirlerine uymak, ikincisi vefa, üçüncüsü şükür, dördüncüsü sabır, beşincisi ise rızâdır.”
“Nefsi gözetip arzuları peşinde koşmak, Allahü teâlânın sana olan ihsânlarını unutturur.”
“İlmin en faydalısı, Allahü teâlânın emirlerini ve nehiylerini, vaadlerini, vaidlerini (tehditlerini), sevaplarını ve ikablarını (cezalarını) bilmektir. İlimlerin en üstünü de; Allahü teâlâyı, sıfatlarını ve isimlerini bilmektir.”
“Günahkâr ve fâsık insanlarla bulunmak vahşettir. Onlara rağbet ve muhabbet ahmaklıktır. Onlara yakınlık ise acizliktir. Onlara itimat, gevşeklik ve neticesi de kaybetmektir. Allahü teâlâ bir kulunun hayrını dilerse, onun dostluğunu ve yakınlığını kendisi ile ve zikriyle yapar. Yani, o kimse Allahü teâlâya dost olur ve onup zikriyle meşgul olur. Ona tevekkül eder. O kimsenin, günahkârlara olan düşüncesini zayıflatır ve onlara itimâdını kaldırır.”
“Kim gözünü haramlardan korursa; Allahü teâlâ, bununla onun lisânına hikmeti yerleştirir. Kendisini dinleyenler ondan faydalanırlar. Kim de şüpheli şeylere bakmaktan kendini korursa; Allahü teâlâ, onun kalbine kendi nûrunu yerleştirir ve onu râzı olduğu yola kavuşturur.”
.
İçinde bulunduğumuz ânı değerlendirmek
Ali Ca’fer Şirvânî hazretleri Azerbaycan’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Şirvan’da doğdu. Hicrî dördüncü asrın ortalarında Mekke’de vefât etti.
Ömrünün sonlarına doğru felç oldu. Eli ayağı tutmaz, ayağa kalkamazdı. Fakat müezzinin namaz için ikâmet okumaya başladığı andan, namazını bitirdiği âna kadar olan zamanda ve sohbet esnasında çok sağlam olur, hiçbir şeyi kalmazdı. Bu zamanlar hâricinde ise, yine felçli hâle dönerdi. Vefât ettiğinde 124 yaşlarında idi...
Bu mübarek zata “Tasavvuf nedir?” diye sordular. “Hakîkî din âlimlerinden birine bağlanıp, ona teslim olmak. Onun feyiz ve bereketlerinden istifâde etmek. Kimseye karışmayıp, kendi hâlinde insanlardan ayrı yaşamaktır” buyurdu.
Bir gün de buyurdu ki: “Sıddîkların, yükseldikçe istedikleri bir şey vardır ki, o da riyaset muhabbetidir.” [Sa’îd-i Fergânî hazretleri buyurdu ki: Buradaki 'riyaset muhabbeti' insanların başına geçmek arzusu değildir. Zâten evliyâlık yolunda bulunmanın ilk şartı, bunu terk etmektir. Nerede kaldı ki, en sonda hâsıl olan şey 'riyaset muhabbeti' olsun. Bu ifâdeden murat; Allahü teâlânın indinde, evliyâyı sevenler için şefaat makamı talep etmektir.]
Ali Ca’fer hazretlerinin evliyâya olan muhabbet ve bağlılığı pek ziyâde idi. “Eğer imkânım ve ayaklarım sağlam olsaydı, evliyâya muhabbeti olanları ziyâret etmek için, Horasan’a kadar giderdim” sözünü sık sık söylerdi. Sohbetlerinde buyurdu ki: “İzzet ve şerefi, Allahü teâlânın dînine uygun olmayan hâllerde arayan kimseyi, Allahü teâlâ, hor, hakîr ve zelîl eder.”
“Dîne uymakta gevşek davrananlarla beraber olmaktan, son derece sakınmalıdır. Onlar, insanın felâketine sebep olurlar.”
“Fakirler dünyâ ve âhirette her bakımdan rahattırlar.”
“Tasavvuf yolunda bulunmak; gönül, kalp hâlidir. Dil ile bazı şeyleri söylemek kâfi değildir.”
“Bazı kimseler vardır ki velîdirler, büyük zâtlar bu kimselere bakınca, tasavvuftaki makamlarını görürler. O kimsenin ise, bunların hiçbirinden haberi olmaz.”
“Velî, içinde bulunduğu ânı değerlendirmek için çırpınır. Diğer vakitleri kıymetlendirmek için çalışsa, içinde bulunduğu vakti harcamış olur. İleriki vakte kavuşacağı da, zâten belli değildir. Bunun için gerçek velî, her an, içinde bulunduğu ânı değerlendirir. Böylece bütün ömrü kıymetli olur.”
.
Kalpleri saf ve nurlu olanlar
Abdürrahîm Ebnâsî hazretleri Şafiî âlimlerindendir. 829 (m. 1426) yılında Kâhire’de doğdu. 891 (m. 1486)’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Tasavvuf büyükleri buyurdular ki: Sûfîlere “Sûfiyye” denilmesinin sebebi, içlerinin saf (hâlis), dışlarının pak (temiz) olması sebebiyledir.” Bişr bin Haris: “Sûfî, kalbini Allah için saf hâle getirmiş olan zâttır” buyurdu. Bazı büyükler de; “Sûfîlere, sofdan (yünden) yapılmış elbise giydikleri için sûfî denilmiştir” buyurdular.
Evliyâdan bir zâta "sûfî kime denir?" diye sorulunca; “Kendisi bir mala sahip olmadığı hâlde, kendisinde hırs ve dünyâya düşkünlük bulunmayan kimseye denir” cevâbını vermiştir.
Tasavvuf büyüklerine sıfat ve saff-ı evvel nispet edenler, bâtınlarını, kalplerini dikkate aldılar. Gerçekten, eğer bir kimse dünyâya düşkün olmaz ondan yüz çevirirse, Allahü teâlâ o kulun sırrını saf, kalbini nurlu kılar. Kalbine nûr akıtır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfte “İçine nûr giren kalp açılır ve genişler” buyurdu. “Yâ Resûlallah bunun alâmeti nedir?” diye sorulunca, “Fânî dünyâdan uzaklaşmak, ebedî olan âhirete yönelmek ve ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfle Peygamberimiz, dünyâya düşkün olmayanların kalblerini, Allahü teâlânın nurlandıracağını bildirdi.
Kalbin saf ve nurlu olması “Eshâb-ı Suffanın” vasıflarındandır. Zâhirdeki temizlik; pis olan şeylerden, bâtındaki temizlik; aklı kötü düşüncelerden, kalbi aşağı ve kötü arzulardan uzaklaştırmak sûretiyle olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Nice adamlar vardır ki, ne bir ticâret ne de bir alışveriş, onları Allahı anmaktan (O’na ibâdet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan) alıkoyar...” buyurdu (Nûr-37).
Ebü’l-Hasen’e; “Tasavvuf nedir?” diye sorulunca, “Nefsin bütün lezzet ve isteklerini terk etmektir” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri, "tasavvuf nedir?" diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: “İnsanların rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terk edip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak, rûhu yükselten vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakikî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde hareket etmek, herkese nasîhatte bulunmak, Allahü teâlâya verilen ahitte durmak, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymak.”
.
Canlı cansız, her şey Allah'ı tesbîh eder
Fethullah Şirvânî hazretleri Kelâm, fıkıh, matematik ve astronomi âlimi olup Siirt’e bağlı Şirvan köyünde doğdu. 857 (m. 1453) yılında Kastamonu’da vefât edip, oraya defnedildi. Bir dersinde buyurdu ki:
Yezîd Rakkâşî ile Hasen (radıyallahü anh) yemek yiyorlardı. Önlerine sofra geldi. Yezîd Rakkâşî, Hasen’e (radıyallahü anh); “Bu sofra tesbîh eder mi yâ Ebâ Sa’îd?” dedi. Hasen (radıyallahü anh); “Meyve zamanında ve yerde dikili ağaç iken tesbîh eder, fakat şimdi tesbîh etmez” dedi. Bunun delîli şudur: İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) şöyle bildirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kabre uğradı: “İkisi de azap görüyorlar” buyurdu. Resûlullah efendimiz yaş bir hurma dalı istedi. Onu ikiye bölüp her birini bir mezara dikti ve buyurdu ki: “Umulur ki, bunlar kurumadıkça, Allahü teâlâ, onlara azâbı hafif kılar.” Burada, o iki hurma dalının yaş kaldıkları müddetçe tesbîh ettikleri, kurudukları zaman cimad oldukları anlaşılmaktadır.
Bir grup âlim de, canlı cansız, hepsinin söz ile tesbîh ettiklerini söylemektedirler ki, bu hususta da birçok delîl vardır. Sâd sûresi 18. âyet-i kerîme, Meryem sûresi 90-91 âyet-i kerîmeleri buna delîldir. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
“Müezzinin sesini işiten, cin, insan, ağaç, taş ve her şey kıyâmet günü onun için şâhid olur.”
Sahîh-i Buhârî’de bildirildi ki: Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın yanında yemek yerken, yemeğin tesbîh ettiğini işitirlerdi. Sahîh-i Müslim’de ise: Resûlullah efendimiz “Ben, bir taş biliyorum ki, Peygamber olarak gönderilmeden önce bana selâm verirdi” buyurdu.
İbn-i Mübârek “Rekâik” adlı eserinde şöyle nakleder: İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) buyurdu ki: Dağ, dağa der ki, 'bugün sana Allahü teâlâyı zikreden birisi uğradı mı?' Eğer, 'evet uğradı' derse, o soran dağ sevinir. Bu husûsta haber çoktur.
Yine âyet-i kerîmede (İsrâ sûresi-44) umûm üzerine buyurulmuştur. Ancak bu bizim duyacağımız bir tesbîh değildir. Bunun duyulması mucize olarak meydana gelir. Resûlullahın huzurlarında yemeğin konuşması gibi veya kerâmet olarak meydana gelir...
Rûhu olgun, nefsi pak ve tesiri kuvvetli bir velînin kabri yanına gidip, bir müddet durulur ve o topraktaki velî düşünülür ise rûhu o toprağa bağlanır. Meyyitin rûhu da, bu toprağa bağlı olduğu için, gelen insanın rûhu ile velinin rûhu buluşmuş olurlar. Bu iki rûh karşılıklı iki ayna gibi olur. Her birinde olan me’ârif, kemâlât, ötekine akseder, yansır, ikisi de çok faydalanır...
.
Kitap ile ilim yaymanın sevabı
Ebü’l-Hasen Mısrî hazretleri Hadîs ve fıkh âlimi olup meşhûr vaizlerdendir. Samarrâ’da 257 (m. 871)’de doğdu. Mısır’a gitti ve sonra Bağdâd’a döndü. Bundan sonra "Mısrî" diye anıldı. Bağdâd’da 338 (m. 949) vefât etti. Kıymetli nasihatleri vardır. Vaazlarında buyurdu ki:
“Cahillik cehenneme götürür.”
“Kıyamet günü hesap evvela imandan, sonra namazdandır.”
“Allahü tealanın dostları, Allahü tealanın yaptığı her şeyden zevk alırlar, sıkıntı, elem ve dertlerden nefis zevk almadığı için, daha çok hoşlanırlar.”
“İman nimetinin şükrünü ifa etmek için, hubb-i fillah ile şerefleneceğiz. Birbirimizin kalbini kırmaktan titreyeceğiz. Zaten müminin kalbini kırmak haramdır.”
“Allahın dinini, Allahın kullarına öğretmeye giderken basılan yere, melekler kanatlarını serer.”
“En çok dikkat edeceğimiz şey, birbirimizin kusurlarını affedeceğiz, sabredeceğiz. Sabredenin gideceği yer cennettir.”
“Namazını kılan, tesettür eden hanım, cennet nimetidir.”
“Fasıklar dedikodu yaparlar, salihler dua ederler.”
"Cenab-ı Hak hakîmdir, her yaptığında hikmet vardır.”
“Saadete kavuşan insan kızmaz, sevinir.”
“Müminin alameti güler yüzdür. Münafığın alameti çatık kaşlı olmaktır. Allahü teala ihsan ettiği nimeti göstermemizi sever. Mücahit olmak nimetini nasıl göstereceğiz; güler yüzümüzle, tatlı dilimizle, merhametimizle, şefkatimizle.”
“Şükür demek; bir nimet ne için verilmişse onun için kullanmaktır. Göz nimetinin şükrünü yapmak için, Allahü tealanın bak dediği yere bakılır, bakma dediği yere bakılmaz.”
“İmanın şartı altıdır, bunlar inanılacak şeylerdir, imanın esas şartı hubb-i fillah buğd-i fillahtır.”
“Dünyada kim, kimi severse ahirette onun yanında haşrolur.”
“Ehl-i sünnet yolunda olanları, Allah’ın dinine hizmet edenleri sevmek hubb-i fillahtır. Kâfirleri, Allahü tealanın düşmanlarını, 72 fırkada olanları sevmemek buğd-i fillahtır. Bu, sevmek ve sevmemektir. Dövüşmek ve münakaşa etmek değildir. Hem dostla, hem düşmanla, münakaşa dahi etmeyeceğiz.”
“Bir yerin şerefi içindekilerden belli olur. Kâfirlerin bulunduğu yer mübarek olamaz. Mücahidlerin olduğu yer mübarektir.”
“Ne mutlu Allah’ın dinini yayanlara. Kitap ile ilim yaymanın sevabı, dövüşerek şehit olanın sevabından daha çoktur.”
.
İman etmedikçe cennete giremezsiniz
Abdullah bin Ebî Muleyke hazretleri Tabiînin büyüklerindendir. Mekke-i Mükerreme’de doğdu, orada 117 (m. 735) yılında vefât etti. Otuz sahâbî ile görüşmüş ve onlardan hadîs rivâyet etmiştir. Buyurdu ki:
Teravih namazının Hulefâ-i râşidîn ve Eshâb-ı kiram zamanında da yirmi rekat kılındığını rivâyet eden tabiînden birçok âlimden biri de İbn-i Ebî Muleyke’dir. Mekrûh vakitlerde (güneş doğarken, tam tepede iken ve güneş batarken) namaz kılmanın mekrûh olduğunu bildiren bir rivâyeti de vardır. Şu hadîs-i şerîf de onun rivâyetlerindendir:
Resûlullah efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem ) “Kim hesaba çekilirse azap edilmiş olur” buyurdu. Hazreti Âişe, (Allahü teâlâ “İşte böylesi kolay bir hesaba çekilir” [İnşikâk-8] buyurmuyor mu?) diye sorunca “Bu senin dediğin arzdır (Amellerin sahiplerine arz olunmasıdır) yoksa her kim ince hesaba çekilirse helak olur” buyurdu.
Hazreti Muaz'dan “radıyallahu anh” rivayet edildiğine göre Resulullah efendimiz onun elinden tuttu ve "Muaz! Vallahi seni gerçekten seviyorum" buyurdu. Sonra sözüne şöyle devam etti: "Muaz! Her namazdan sonra şu duayı mutlaka okumanı tavsiye ediyorum: (Allahümme einnî ala zikrike ve şükrike ve hüsni ibadetik=Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana layık ibadet etmek için bana yardım eyle!)"
Ebu Hüreyre'den "radıyallahu anh" rivayet edildiğine göre Resülullah efendimiz şöyle buyurdu: "Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!"
Yine hazreti Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: "Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allahü teala, yedi insanı, Arş'ın gölgesinde barındıracaktır: Adil devlet başkanı, Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç, kalbi mescidlere bağlı Müslüman, birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan, güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine (Ben Allah'tan korkarım) diye yaklaşmayan yiğit, sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse, tenhada Allah'ı anıp gözyaşı döken kişi."
.
Kula, ilk önce namazı sorulur
Yahyâ bin Ebî Kesîr hazretleri hadîs ilminde hafızdır. Basralı olan bu mübarek zat, on sene Medine’de ikâmet edip Tabiînin büyüklerinden istifâde etti. Yemâme’de yerleşip meşhur âlimler arasına girdi. 129 (m. 747)’de vefât etti. Rivayet ettiği bir hadis-i şerif:
“Bir kimse dünyâda iken bir şey ile kendini öldürürse (intihar ederse), âhiret gününde onunla azap edilir. Kim yalan söyleyerek İslâmdan başka din üzerine yemin ederse, o kimse söylediği dine girmiş olur. Kim de bir mümine küfür ile iftira ederse, o kimseyi öldürmüş gibi olur.”
Yahyâ bin Ebî Kesîr’in güzel sözlerinden bazıları:
“Bir sihirbazın bir ayda bozamadığını, bir nemmam (koğucu söz taşıyan) bir saatte bozar.”
“Bir evde üç şey varsa, oradan bereket kalkar. Bunlar; isrâf, zinâ ve (emânete) hıyânet ekmektir.”
“Yolda giderken bir bidat işleyen kimse ile karşılaşırsan hemen yolunu değiştir.”
“Bir adamın mantığı (düşüncesi) düzgün olursa, diğer amelleri de düzgün olur, fakat bir kimsenin mantığı bozuk olursa diğer amelleri de bozuk olur.”
“Amellerin en faziletlisi veradır. İbâdetlerin en faziletlisi de tevâzudur (alçak gönüllülük)."
“Altı şey bir kimsede varsa, îmânı kâmil olur; Allahü teâlânın düşmanları ile kılıçla (silâhla) dövüşmek, yaz günlerinde oruç tutmak, kış günlerinde abdest alırken ayak parmaklarının arasını hilâllemek, bulutlu günlerde namazı erken kılmak, haklı olduğunu bildiği hâlde münâkaşayı ve çekişmeyi terk etmek ve musibetlere karşı sabretmek.”
“Kula kıyâmet gününde ilk önce namazından sorulur, namazı tamam olursa bütün amelleri tamam olur, namazı eksik olursa, bütün amelleri noksan olur.”
“Kur’ân-ı kerîm ve fıkıh öğrenmek ibâdettir.”
Yahyâ bin Ebî Kesir, Süleymân aleyhisselâmın oğluna yaptığı nasîhatle ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Ey oğul nemimeden (söz taşımaktan) sakın. Çünkü o, kılıçtan daha keskindir. Gazaplanmaktan (kızmaktan) sakın. Çünkü o zâlimlerin mülküdür, ölüm mülkü gibidir. Fikrî münâkaşayı bırak onun faydası yoktur ve kardeşler arasına düşmanlığı sokar... Ey oğul, Allah’ın kitabına sarılman (ona tâbi olman) lâzımdır... Ey oğul, gazabın çoğundan sakın, çünkü o halim (yumuşak, tevâzu sahibi) insanın kalbini mahveder... Ey oğul, helak olanın bu hâlini merak etme, ebedî saadete kavuşan, kurtulan insanların hâlini merak et, onları düşün... Ey oğul, vücudun sıhhati, zenginlikten daha önemlidir.”
.
Haram yiyenin duâsı kabul olmaz
Osman Sâhib Efendi Yetmişyedinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1122 (m. 1710) senesinde İstanbul’da doğdu. 1183 (m. 1770) senesinde vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İbâdetler on kısımdır: Dokuz kısmı helâl kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibâdetlerdir. O hâlde, müminler helâl kazanmaya çalışmalıdır. Harâmdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır. Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyuruyor ki: Resûlullahtan “sallallahü aleyhi ve sellem” işittim. Buyurdu ki: (Allahü teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibâdetleri kabul eder. Allahü teâlâ, Peygamberlerine emrettiğini müminlere de emretti ve buyurdu ki; ey Peygamberlerim! Helâl yiyiniz ve sâlih, iyi işler yapınız! Müminlere de emretti ki; ey îmân edenler! Sizlere verdiğim rızklardan helâl olanları yiyiniz!) Resûlullah efendimiz sözüne devâm ederek buyurdu ki: (Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. 'Yâ Rabbî!' diye yalvarıyor. Hâlbuki yediği harâm, içtiği harâm, gıdâsı hep harâm. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?) Yani harâm yiyenin duâsı kabul olmaz buyurdu. İşte harâmı, helâli, şüphelileri ve fâizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, harâmdan kurtulamayıp, ibâdetleri boşa gider. Mal müminin yardımcısıdır. Çalışınız, helâl kazanınız! Öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, muhtaç olursanız, dîninizi verip alırsınız. Dîni verip de yememek için, alın teri ile yemelidir. Hadîs-i şerîfte (Elinin emeği, alnının teri ile ye, dînini satıp yeme!) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfte (Helâle, harâma dikkat ederek çalışıp kazanan kimseyi, Allahü teâlâ çok sever.) Bir hadîs-i şerîfte (Bir dirhem gümüş kıymetinde haram alan kimseyi, yirmibeşbin sene Cehennemde bırakacaklardır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Bir zaman gelecek ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, helâlini, haramını düşünmeyecekler.)
O hâlde, bir Müslüman, her aldığını, helal mi, haram mı düşünmeli, haram ise almamalıdır. Aldığı şeyde hakkı olanlara vermeyi, fakirlere, gariplere yardım etmeyi düşünmelidir. Çünkü insanların iyisi, insanlara iyilik edendir. İnsanların kötüsü, insanlara kötülük edendir. İnsan, kazandığına kanaat etmeli, Allahü teâlânın taksimine razı olmalıdır. (Kanaat eden doyar) buyuruldu.
.
Ben kulumun zannettiği gibiyim
Hasan Bedreddîn Efendi Osmanlı evliyasındandır. 1512 (H.970) senesi Harput şehrinin Perçih köyünde doğdu. 1663 (H.1074) senesinde İstanbul Cihangir'de vefât etti. İlk tahsilini Harput'ta yaptı. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere ulaştı. Bursa'ya giderek Halvetî şeyhi Yâkup Fânî hazretlerine talebe oldu. İcâzet alıp İstanbul'a giderek Tophâne semtinde Cihangir Câmiinde ders ve vaaz vermeye başladı. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Kıyâmet günü herkesin hesâbı görülür. Cennet ehli Cennet'e ve Cehennem ehli Cehennem'e yerleştirildikten sonra Allahü teâlâ meleklere, Cehennem'den iki kişi çıkarıp getirmelerini emreder. Allahü teâlâ meleklerin getirdiği iki kişiye; "Yerleriniz nasıldır?" diye suâl eder. Onlar; "Yâ Rabbî! Yerimizden daha zor yer yoktur" derler. Allahü teâlâ buyurur ki: "Bunlar sizin işlediğiniz hatâların bedelidir. Ben aslâ, kimseye zulmetmem. Şimdi siz yerlerinize dönünüz." Bunun üzerine o iki kişiden birisi koşarak, diğeri de bir adım atıp geri dönerek yürürler. Allahü teâlâ, meleklere bu kimseleri tekrar huzura getirmesini emreder. Bunlar, tekrar huzura getirilince, Allahü teâlâ, koşarak gidene, böyle gitmesinin sebebini sorar. O kimse; "Yâ Rabbî! Her şeyi daha iyi bilen sensin. Ben dünyâda iken senin emirlerine uymakta gevşek davrandığım için Cehennem'i hak ettim. Emrine tekrar muhâlefet etmemek için; 'Yerlerinize dönünüz!' emrinden sonra, yerime gitmek için koşmaya başladım." Allahü teâlâ, ikinci kimseye de suâl eder ki: "Niçin bir adım atıp, sonra geri dönüp bakardın?" O kimse de; "Yâ Rabbî! Sen her şeyi en iyi bilensin. Zannettim ki, Allahü teâlâ Cehennem'den çıkardıktan sonra, tekrar Cehennem'e göndermez. Onun için her adımda dönüp dönüp bakardım" der. Allahü teâlâ buyurur ki: "Ben kulumun zannettiği gibiyim. Bu iki kulumu da Cennet'e götürün!" O iki kimse Cennet'e kavuşur.”
"Tasavvuf nedir?" diye sorulunca, buyurdu ki: "Tasavvuf üç anlama gelir. İlki mârifet nûruna ârif olmak ve verâ hâlini kaybetmemektir. İkincisi, dış görünüşünü bâtıl olan şeylerden alıkoymaktır. Sonuncusu ise kerâmetlerini gizlemektir."
"İnsanlardan biri, 'Allahü teâlâya tevekkül ettim' diyor. Halbuki Allahü teâlâya karşı yalan söylüyor. Gerçekten Allahü teâlâya tevekkül etseydi, O'nun, hakkındaki muâmelesine de râzı olurdu.
.
Onlar, pek cömerttirler
Ahmed bin Muhammed el-A’rabî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Cüneyd-i Bağdadî’nin sohbetinde bulundu. 341 (m. 952) senesinde Mekke’de vefât etti.
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ey müminler! Eshâbıma kötü söz söylemeyiniz Allahü teâlâya yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, bu sadakanın sevâbı Eshâbımdan birisinin iki avuç hurma sadakasının fazîletine ulaşamaz. Hattâ bunun yarısına da ulaşamaz” buyurdu.
Ebû Sa’îd bin A’rabî buyurdu ki: “Eğer ârife, devamlı dünyâda kalacaksın denilseydi, üzüntüsünden ölürdü. Cennet ehli için de, sizler Cennetten çıkacaksınız denilseydi, onlar da üzüntülerinden ölürlerdi... Dünyâ, bir an önce oradan çıkmakla güzel, Cennet onu istemek ve orada devamlı kalmakla güzel olur.”
“Bütün vakitler Allahü teâlânındır. En iyi vakit, Allahü teâlânın râzı olduğu vakittir.”
“Hüsranda kalanların en kötü durumda olanı; yaptığı iyi amelleri halka gösteren ve şah damarından daha yakın olan Allahü teâlânın huzûruna, kötü amellerle çıkandır.”
“Nefsin ile meşgul olman, seni Allahü teâlâya ibâdetten alıkoyar. Dünyâya olan merakın ise, seni âhıret merakından uzaklaştırır.”
“Tasavvufun tamamı boş şeylerden uzaklaşmak, marifetin tamamı ise cehâletini itiraf etmektir.”
“Allahü teâlâ, dostlarının bazı ahlâkını düşmanlarına vermiştir. O ahlâk ile Allah dostlarına yardım ederler, o sebep ile Allah dostları da rahat ederler.”
“Fakirliğin ahlâkı, bir şeyi olduğu zaman onunla sevinmek, bir şeyi olmadığı zaman da ona sabretmektir.”
“Allahü teâlânın velî kulları, Allahü teâlâ ve O’nun sevgisiyle doludurlar. Onlar, yaşadıkları asırlarda bulunan kimselerin önde gelenlerindendir. Onların ihlâslı yalvarışları ile, Allahü teâlâ, kuraklık ve ihtiyâç zamanında yağmur yağdırır, düşmana karşı da yardımını ihsân eder. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anhüma), Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu bildirir: Her asırda, ümmetimden önde gelen kimseler vardır. Onlar, insanların arasında en çok mazeret kabul eden ve affedenlerdir. Onlar, pek cömerttirler. Onlar, Allahü teâlânın mükâfatına bakarlar. Onlar, dünyâ malına düşkün değildirler. Onlar, ölüm sırasında ortaya çıkan fitnelerden, kabirden, kabrin sıkmasından, kabirde soru sormak için gelen münker ve nekir meleklerinden korkarlar.”
.
Allahü teâlânın koruduğu kullar
Kâsım bin Ca’fer Basrî hazretleri hadîs ve Şafiî fıkıh âlimidir. 322 (m. 934)’de Basra’da doğdu. 414 (m. 1023)’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Münker ve Nekir gelerek ölüyü oturturlar. Ona 'Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ne dersin?' diye sorarlar, ölü eğer mümin ise, 'Şehâdet ederim ki, O Allahın kulu ve Resûlüdür' der. Bunun üzerine kendisine 'Cehennemdeki yerine bak! Allah onun yerine sana Cennette bir yer verdi denilir.' Müteakiben, 'Bunların ikisini birden görür' buyurdular." [Bu hadîs-i şerîfi rivâyet edenlerden Katâde (radıyallahü anh) “O müminin kabri yetmiş zira genişler ve burası yeşilliklerle doldurulup tanzim edilerek, insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar zümrüt bir mesire hâlinde bekletilir” diye açıkladı.]
“Allahü teâlâ bana, mal toplamamı, tacirlerden olmamı vahyetmedi. Fakat yakin sona gelinceye kadar, Rabbine hamd ile tesbih et, secde edicilerden ol. Rabbine ibâdet et diye, vahyetti.”
“Gazap (kızgınlık) şeytandandır. Şeytan ise ateştendir. Su ateşi söndürür. Sizden birisi kızdığı zaman abdest alsın.”
Bir gün Peygamber Efendimiz “Birbirini sevenlere, Peygamberlerin (aleyhimüsselam) ve şehitlerin bile gıpta ettikleri (imrendikleri) nurdan minberler vardır” buyurdular.
Ebû Müslim Havlânî hazretleri, şöyle bildirir: “Mescidden dışarı çıktım. Ubâde bin Sâmit, (radıyallahü anh) ile karşılaştım. 'Sana, Resûlullah Efendimizin Allahü teâlâdan bildirdiği bir şey (Hadîs-i kudsî) söyleyeyim mi?' dedi ve şöyle buyurdu: Allahü teâlâ buyurdu ki: Sevgim, benim için sevişenlere, benim için birbirini ziyâret edenlere, hak oldu.”
Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anhümâ) Resûlullah Efendimizden şöyle bildirir. Buyurdu ki: “Kıyâmet günü, bir münâdî, bütün Arasattakilerin duyabileceği bir sesle seslenir ve insanlar için; 'ibâdet edenler neredesiniz, kalkınız, kim için amel ettiyseniz, karşılıklarını onlardan alınız. Ben ki, Allahım, ameli, dünya ve dünya ehli ile karışmış olanların amelini kabul etmem' der.”
"Allahü teâlâ, velî kullarını fitnelerden muhafaza buyurur. Allahü teâlânın kulları arasında, kendisine yakın eylediği hâs kulları vardır. Allahü teâlâ onları, rahmeti içerisinde rızıklandırır. Afiyet vermesiyle onları ihyâ eder (canlı tutar). Onların ruhunu aldığı zaman, Cennetine kavuşturur. Onlara karanlık geceler gibi fitneler gelir de, onlar yine afiyette olurlar.”
.
Dünya ehlinin ve âriflerin edebi
Ebû Nasr Abdullah Serrâc hazretleri evliyânın büyüklerinden, maddî ve manevî ilimler sahibidir. İran’ın Tûs şehrinde doğup 378 (m. 988)’de orada vefât etti. Ebû Muhammed Mürteiş’in talebesi idi. Sırrî-yi Sekatî ve Sehl-i Tüsterî gibi büyük evliyâları gördü. Onun kıymetli sözlerinden ve daha önceki İslâm âlimlerinin nasîhatlerinden yaptığı nakillerden bazıları şöyledir:
“Dünyayı iki defa terk etmek lâzımdır. Önce dünyanın her türlü nimetlerini terk etmek. Sonra nimetlere şükür için dünyaya dönmek ve dünya hırsından uzak olmak gerek.”
“Nefsine karşı olan sevginden dolayı isteklerine rızâ göstermek, onu Cehenneme atmaktır.”
“İbn-i Rüveym’e, Allahü teâlânın insanlar üzerine ilk olarak farz kıldığı şeyin ne olduğu soruldu. O da, 'Marifettir. Nitekim Allahü teâlânın, (Ben cinni ve insi yalnız bana ibâdet etsinler diye yarattım) [Zâriyât-56] şeklinde bildirdiği âyet-i kerîmede (İbâdet etsinler) kısmını İbn-i Abbâs hazretleri, 'Tanısınlar' şeklinde tefsîr etmiştir, buyurdu.”
“Tevekkülü Ebû Bekr Dekkâk ve Sehl bin Abdullah’ın şu sözleri ne güzel anlatır: Tevekkül; yarını düşünmeyip, hayatının o günde son bulacağını düşünmektir. Tevekkül; kulun Allahü teâlânın irâdesine kendisini tam teslim etmesidir.”
“Tevekkülün şartı, Ebû Türâb Nahşebî’nin şu sözünde bildirilmiştir: Bedeni Allahü teâlâya ibâdette kullanıp, kalbiyle Rabbine bağlanmak, Allahü teâlânın kâfi olduğuna kalbin mutmain olması, verilirse şükredip, verilmezse sabretmektir.”
“Yahyâ bin Muâz buyurdu ki: Allahü teâlâyı seversen, halk da seni sever. Allahü teâlâdan ne kadar korkarsan, insanlar da o kadar senden korkar. Sen ne kadar Allahü teâlâ ile meşgûl olursan, insanlar da o kadar seninle meşgul olur.”
“Ebü’l-Hasen Dîneverî’ye 'Marifet nedir?' diye soruldu. 'Allahü teâlânın nimetini görmek ve bu nimetlere şükürden âciz olduğunu anlamaktır' buyurdu."
“İnsanlar edebi üç ayrı şekilde anlamaktadırlar Dünya ehlinin edebi; fesahat ve belagat ilimlerine sahip olup, padişahların isimlerini ve şiirlerini ezberlemektir. Dünyaya ehemmiyet vermeyen zahidlerin edebi; riyâzet çekerek nefsi ıslâh etmek, şehvet ve arzularını terk ederek dînin emir ve yasaklarına uygun hareket etmektir. Âriflerin edebi; kalp temizliği, sırların kontrolü, vaktin muhafazası, hatıra gelen şeylere iltifât edilmemesi, talep, huzur ve kurb ânında edebe riâyet edilmesidir.”
.
Günah işleyenin boynu bükük olur
Şemseddîn Muhammed bin Hibetullah hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 549 (m. 1154)’de İran’da, Şîrâz’da doğdu. 635 (m. 1237)’de Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Ucub, yaptığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmektir. Ucbun zıddına (minnet) denir. Minnet, nimete kendi eliyle, kendi çalışmasıyla kavuşmadığını, Allahü teâlânın lütfu ve ihsânı olduğunu düşünmektir. Nimet, insana faydalı olan, tatlı gelen şey demektir. Bütün nimetleri gönderen Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı ve gönderici yoktur...
Eshâb-ı kirâmdan bazıları, Huneyn gazâsında, askerin çokluğunu görerek "artık biz hiç mağlup olmayız" dedi. Bu sözler Resûlullahın mübârek kulağına gelince, üzüldü. Bunun için, harbin başlangıcında nusret-i ilâhî yetişmeyip, mağlubiyet başladı. Sonra, Cenâb-ı Hak merhamet ederek, zafer nasip eyledi.
Dâvud aleyhisselâm, duâ ederken, (Yâ Rabbî! Evlatlarımdan birkaçının namaz kılmadığı hiçbir gece yoktur ve oruç tutmadığı hiçbir gün geçmemiştir) demişti. Buna karşılık Allahü teâlâ, (Ben dilemeseydim, kuvvet ve imkân vermeseydim, bunların hiçbiri yapılamazdı) buyurdu. Dâvüd aleyhisselâmın bu sözü gayret-i ilâhiyyeye dokundu, tarih kitaplarında yazılı olan sıkıntıların başına gelmesine sebep oldu.
Hadis-i şerifte, (Günah işlemezseniz, daha büyük günaha yakalanmanızdan korkarım. O da, ucubdur) buyuruldu.
Günah işleyenin boynu bükük olur. Tövbe edebilir. Ucub sahibi, ilmi ile, ameli ile mağrur olur. Tövbe etmesi güç olur. Günah işleyenlerin iniltileri, Allahü teâlâya, tesbih çekenlerin övünmesinden iyi gelir. Ucbun en kötüsü, hatalarını, nefsinin hevâsını beğenmektir. Hep nefsine uyar. Nasihat kabul etmez. Başkalarını cahil sanır. Hâlbuki kendisi çok câhildir. Bid'at sahipleri, mezhepsizler böyledirler. Bozuk, sapık itikatlarını ve amellerini, doğru ve iyi bilip, bunlara sarılmışlardır. Böyle ucbun ilâcı çok güçtür. Mâide sûresinin, (Kendinize bakınız. Kendiniz doğru yolda oldukça, başkalarının sapıtması size zarar vermez!) meâlindeki yüzsekizinci âyet-i kerimesinin manasını Resûlullahdan sordular. Cevabında, (İslâmiyetin emirlerini bildiriniz ve yasak ettiklerini anlatınız! Bir kimse ucbeder, sizi dinlemezse, kendi hâlinizi ıslâh ediniz) buyurdu.
.
Allahın rızasına ermiş olmanın alameti
Cerrâhzâde Muslihuddîn Efendi Osmanlı evliyasındandır. 1495 (H. 901)'de Edirne'de doğdu. 1575 (H. 983) senesinde Edirne'de vefât etti. Edirne'de büyüyüp, zamânının âlimlerinden aklî ve naklî, fen ve din ilimlerini tahsil etti. Sonra, Abdürrahîm el-Müeyyedî'nin sohbetine kavuşup ondan feyiz aldı. Sonra Edirne'deki Şeyh Şücâeddîn Dergâhında vazîfelendirildi. Birçok talebe yetiştirdi. Sohbetlerinde buyurdu ki:
"Ana-babasını üzen, onlara isyan etmiş olur. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. Allahü teâlâ sabrı, musibet miktarınca indirir."
"Takvâdan, Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmaktan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur."
"İyilik üç şeyle tamam olur: 1- O iyiliği yapmakta acele etmek. 2- Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâima küçük görmek. 3- İyiliği yaparken, gizlice yapmak."
"Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır."
"Uzun emel sâhibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir."
"Allahü teâlânın yarattığı işlere karışmak, felâketine sebep olur. Mesela, 'Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim...' gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir."
"Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1- Ateş. 2- Düşmanlık. 3- Fakirlik. 4- Hastalık."
"Kız evlatlar, ana-babası için hayır ve hasenâttırlar. Oğlanlar ise, nimettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nimetlerden ise hesâba çekilir, suâl sorulur."
"Bir kimse, kusur, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenhâ bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur."
"Üç şey vardır ki, Müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1- Kendisine zulmedeni affetmek. 2- Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak. 3- Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak."
“İki şey kalbe kasvet verir. Çok konuşmak ve çok yemek."
"Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlâya ilticâ edip; 'Yâ Rabbî! Senin rızâna kavuşmanın alameti nedir?' dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: Sizin başınıza hayırlı olanlarınızı getirirsem, bu, rızâma ermiş olmanızın alametidir. Sizin başınıza şerli olanları getirirsem, bu, gazâbımın alametidir."
.
Akıl, kıyametteki varlıkları anlayamaz
Rızkullah Temîmî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinin en büyüklerindendir. 401 (m. 1011)’de Bağdad’da doğdu. 488 (m. 1095)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Cennet nimetlerini, lezzetlerini yalnız bedenin lezzeti zannetmek yanlıştır. Dünyada yükselmeye başlayan bir ruh, bedenden ayrılınca, kıyamete kadar, her an yükselmeye devam eder. Cennette beden, sonsuz kalabilecek evsafta dünyadakinden bambaşka özellikte var olacaktır. Yükselmiş olan ruh, bu ceset ile birleşerek kıyamet hayatı başlayacaktır.
Cennette, bedenin ve ruhun çok farklı nimetleri, lezzetleri olacaktır. Yüksek olanlar, Cennette de ruhun lezzetlerine önem vereceklerdir. Ruhun lezzeti, bedenin lezzetlerinden çok farklı ve çok fazla olacaktır. Ruhun lezzetlerinin en tatlısı, en yükseği de, Allahü teâlâyı Cemal sıfatı ile görmek olacaktır. Cennet lezzetlerinin tadını alabilmek için, önce acı, sıkıntı çekmek lazım değildir; çünkü Cennetteki bedenin yapısı, dünyadaki gibi değildir. Dünyadaki beden, yok olacak bir hâlde yaratıldı. Takriben yüz sene dayanacak kadar sağlamdır. Cennetteki beden ise, sonsuz kalacak, hiç yıpranmayacak sağlamlıktadır. Aralarındaki benzerlik, insan ile aynadaki hayali arasındaki benzerlik gibidir.
İnsan aklı, kıyametteki varlıkları anlayamaz. Akıl, his organları ile duyulanları ve bunlara benzeyenleri anlayabilir. Cennet nimetlerini, lezzetlerini, dünyadakilere benzetmek, onlar üzerinde mantık, fikir yürütmek insanı, yanlış sonuçlara götürür. Bilinmeyen şeylerin, bilinen şeylere benzetilmesi batıldır. Allahü teâlâyı, dünyada baş gözü ile görmek caiz ise de, kimse görmemiştir. Peygamber efendimiz Mirac'da, ahirete giderek görmüştür.
Allahü teâlâ, kıyamette, mahşer yerinde, kâfirlere kahır ve celal ile, yani azap edici olarak; salih müminlere ise, lütuf ve cemal ile yani büyük bir nimet, büyük bir zevk olarak görünecektir. Cennette de, cemal sıfatı ile görünecektir. Müminlerin ahirette, Cennete girmeden önce de, girdikten sonra da Allahü teâlâyı görecekleri Kur'an-ı kerimde açıkça bildiriliyor: (Kıyamet günü ışıl ışıl parlayan yüzler, [müminler] Rablerine bakacaklardır.) [Kıyamet 22, 23]
.
Kibrin alâmetlerini bilmek lâzımdır
Abdullah bin Ebü’l-Hasen Cübbâî hazretleri Hanhelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 521 (m. 1127)’de Lübnan’da Trablus’ta doğdu. 605 (m. 1208)’de İran’da İsfehan’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Çok kimse, kibirli olduğunun farkında değildir. Bunun için, kibrin alâmetlerini bilmek lâzımdır. Kibirli, içeri girince, herkesin kendi için ayağa kalkmalarını sever. Kendisine hürmet edildiğini anlayarak, onlara nasihat vermek isteyen âlimin, kendisi için ayağa kalkıldığını arzu etmesi kibir olmaz. Kendi oturup, başkalarının kendine karşı ayakta durmalarını istemek, tekebbürdür. Ali (radıyallahü anh), buyurdu ki:
"Cehennemlik bir kimse görmek isteyen, kendi oturup başkalarını ayakta durduran kimseye baksın!"
Eshâb-ı kirâm, Resûlullahı her şeyden çok severlerdi. Geldiği zaman ayağa kalkmazlardı. Çünkü ayağa kalkılmasını istemediğini bilirlerdi. Bununla berâber, âlimler gelince, ilmin şerefini göstermek için, ayağa kalkmak lâzımdır.
Yahyâ bin Kattân, ikindi namazını kıldıktan sonra, câminin minâresine dayanarak oturmuştu. Yanına zamanın meşhur âlimlerinden birkaçı geldi. İçlerinde Ahmed bin Hanbel de vardı. Hepsi, ayakta olarak hadis ilminden sordular. Yahyâ, her birinin cevabını verdi. Hiçbirine otur demedi. Hiçbiri de, oturmaya cesaret edemedi... Konuşmaları akşam namazına kadar devam etti.
Genç olan âlim, yaşlı olan câhilin üst tarafına oturur. Talebe, hocasından evvel söze başlamaz. Hocası yok iken, onun yerine oturmaz. Sokakta önünde yürümez.
Bir kimse, kendisi için ayağa kalkılmasını sever, fakat bu sevgiden kurtulmak isterse, sevgisi (Meyl-i tabîî), yâni tabîat îcâbı olur. Yahut şeytanın vesvesesinden olur. Her ikisi de, günah değildir. Elinde değildir, irâdesinin dışındadırlar. Yalnız olarak yürümeyip, arkasından başkalarının da gelmesini istemek, yahut kendisi hayvan üstünde, talebelerinin yerde gitmelerini sevmek de kibir alâmetidir.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Medîne'nin Bakî Kabristanına gidiyordu. Birkaç kişi görüp, arkasından geldiler. Durarak öne geçmelerini emir buyurdu. Arkalarından yürüdü. Sebebi sorulduğunda, "Ayak sesini işittim. Kalbime kibirden bir zerre gelmemesi için böyle yaptım" buyurdu. Hâlbuki kendisine kibir gelmezdi. Eshâbına ders vermek için böyle yaptı
.
Dünyaya düşkün olmayan âlimler
Seyyid Mehmed Uşşâkî Efendi, Osmanlı evliyasındandır. Edirne'de doğdu. Orada Hasan Sezai Efendiye intisab edip, yüksek derecelere kavuşunca icazet alarak mânevî bir işâretle, İstanbul'a gitti. Hırâmî Ahmed Paşa Dergâhına şeyh tâyin edildi. 1751 (H. 1164) senesinde İstanbul'da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
"Âlimin sözü doğru, yediği helâl ve dünya malına karşı sevgisi yok ise, zühdü, dünyaya düşkün olmaması çok olur. Ne yazık ki, bugün bu üç hasletten birini bile onların birinde göremiyoruz. Bu durumlarıyla onlara nasıl gülelim ve nasıl yüz verelim. Bu vasıfları kendinde bulundurmayanlar, ilim sâhibi olduklarını, nasıl söylerler. Onlar dünyaya sarılır, dünyayı birbirinden kıskanırlar. Dünyalık için birbirine hased ederler. Devlet adamlarının yanında birbirlerini çekiştirir ve gıybet ederler. Maksatları, ellerine geçen dünyalığı, başkalarına kaptırmamak ve fâni şeyleri ellerinden kaçırmamaktır. Yazıklar olsun ey âlimler! Siz peygamberlerin vârisleriydiniz. İlmi alırken birçok vazîfe yüklenmiş oldunuz. Şimdi o vazîfeleri yapmıyorsunuz. İlminizi şeref vesilesi yapıp onunla dünyâlık kazanmaya bakıyorsunuz. Âhirette, Cehennem'e ilk atılan zümre olmaktan nasıl korkmuyorsunuz, anlamıyorum!"
"Âzâları içinde yalnız dili ile şükreden kimsenin şükrü az olur. Çünkü gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman onu almak, eğer şer görürse onu örtmektir. Kulağın şükrü, bir hayır işittiği zaman onu ezberlemek, şer işitirse onu unutmaktır. Ellerin şükrü, onlarla hak olandan başkasını tutmamaktır. Midenin şükrü, ilim ve hilim ile dolu olmak; ayakların şükrü de, iyilikten başkasına gitmemektir. Kim böyle yaparsa hakîkaten şükredenlerden olur."
"Nâfileler farzların terk edilmesine sebep olduğu zaman nâfileleri terk ediniz. İyiyi iyi olarak kabul etmeyen, çirkini de çirkin olarak kabul etmez. İhtilâf ve ayrılıkla birlikte îtilâf ve birleşme olmaz."
"Biz nîmetler yüzünden değil, nîmetlere karşı az şükrettiğimizden bu hâle geldik. Nitekim biz amelimizin azlığından değil de amelde sıdk ve ihlâsımızın olmayışından bu hâle geldik. Yine bizim uğradığımız musîbetler, günâhlarımızın çokluğundan değil, hayâmızın azlığındandır, istiğfârımızın azlığından değil, vefâmızın azlığından ve süratle günâhlara düşüşümüzdendir. Eğer biz derhâl günahlarımızın cezâsını görmüş olsaydık bütün günâhları bırakırdık.”
.
Mallarınız vârislere taksim edildi
Muhammed Ezherî hazretleri Şafiî fıkıh, lügat, hadîs ve tefsîr âlimidir. 282 (m. 895)’de Afganistan’da Herât’ta doğdu 370 (m. 980)’de orada vefât etti. Buyurdu ki:
hlâssız amel, ibâdet kabul edilmez. Nitekim Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
“Kıyâmet günü, kendisine dünyâda mal verilmiş olan bir kimse getirilir. Kendisine, 'sana mal vermiştim, ne yaptın?' denir. 'İnfâk ettim, sadaka verdim, ama niyetim, insanların beni cömert ve civanmert sanmaları idi. Böylece gösterişte bulundum. İnsanlar benim için cömert ve ne iyi insan dediler' der. 'Bugün sana onların hiçbirinin faydası var mı?' buyurulur... Bir başkasını getirirler. Yiğit, gözüpek, birisidir. Kendisine, 'seni yiğit, kahraman yapmadım mı?' buyurulur. 'Evet' der. 'Ne yaptın?' buyurulur. 'Harb ettim, canımı tehlikeye attım. Kanım aktı. Bununla beraber bana yiğit denmesini istedim' der. Sonra kendisine, 'onların demesi seni azaptan menedemez sözlerinin sana faydası olmaz' buyurulur... Sonra bir başkasını getirirler. Allahü teâlâ ona ilim vermiştir. 'Sana verilen ilmi ne yaptın?' denir, 'öğrendim ve başkalarına öğrettim' der. 'Sen ilmi, bana âlim desinler diye öğrendin ve öğrettin, o ilimden sana ne fayda var?' denir. Yani hepinizin maksadı riya, gösteriş, desinler ve bizden iyilikle konuşsunlar idi. Dünyâda maksatlarınıza kavuştunuz..."
Resûlullah efendimiz gözünün nûru ve ciğerparesi Fâtıma-tüz-Zehrâ (radıyallahü anhâ) vefât edince, cenâzesini Emîr-ül-mü’minîn Ali, Hasan, Hüseyin ve Ebû Zer Gıfârî (radıyallahü anhüm) gece vakti dışarı çıkarıp defnettiler ve geri döndüler. Sabah olunca Emîr-ül-mü’minîn Ali (radıyallahü anh) kabristana geldi ve; “Ey mezarlık halkı, Allahü teâlânın selâmı, üzerinize olsun! Mallarınız taksim edildi, evlerinize başkaları oturdu, hanımlarınız başkaları ile evlendi. Bizden size haber bunlardır. Sizden, bize ne haberler vardır?” buyurdu. Gizli bir ses duydu:
“Ve aleykesselâm ey Ali! Yediklerimiz bize kâr kaldı. Âhirete gönderdiklerimizi bulduk, vârislere bıraktıklarımızı ziyan eyledik.
.
Kur’ân yedi harf üzerine indirilmiştir
Ebü’l-Hasen Kâbisî hazretleri kırâat, tefsîr, hadîs, kelâm ve Mâlikî fıkıh âlimidir. 324 (m. 936) yılında Tunus’un Kayrevân şehrinde doğan Kâbisî, yine orada 403 (m. 1012) yılında vefât etti. Ebü’l-Hasen Kâbisî’nin rivâyetlerinden bir kısmı şöyledir:
Hazreti Aişe (radıyallahü anha); “Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), dabağlandıktan sonra (insan ve domuz derisi hariç), bütün ölülerin derisinden istifâde edebileceğimizi bildirdi” buyurdu.
Hazreti Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh) buyurdu ki: Resûlullah Efendimiz zamanında, Hişâm bin Hakîm’in namaz kılarken, Furkan sûresini Resûlullah Efendimizin bana okuttuğuna uymayan birtakım harflerle okuduğunu işittim. Ona saldırmamak için kendimi zor zaptettim. Namazını bitirince hemen yanına gidip; “Bu sûreyi sana kim okuttu?” diye sordum. Hişâm (radıyallahü anh), “Resûlullah okuttu” dedi. “Bir yanılma olmasın. Çünkü bu sûreyi, Resûlullah Efendimiz bana senin okuttuğundan başka bir şekilde okuttu” dedim. Onu, elinden tutarak Resûlullah Efendimizin huzûruna götürdüm. “Yâ Resûlallah! Bunu, Furkân sûresini bana okuttuğunuzdan başka bir harfle okurken işittim” dedim. Resûlullah Efendimiz bana; “Hişâm’ı bırak” buyurdu. Ona da; “Yâ Hişâm oku!” buyurdu. O da namazda okuduğu gibi okudu. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz “Bu sûre böyle inzal olundu” buyurdu. Bundan sonra bana da “Yâ Ömer oku!” diye emretti. Ben de, Resûlullah Efendimizin bana vaktiyle okuttuğu gibi okudum. Bana da; “Bu sûre böyle indirildi. Bu Kur’ân yedi harf üzerine indirilmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyunuz” buyurdu...
Yukarıdaki hadîs-i şerîfte harf; lügat, kırâat demektir. Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahü anh) topladığı mushafta, yedi çeşit okumanın hepsi vardı. Hazreti Osman (radıyallahü anh) halife iken, Eshâb-ı kirâmı (radıyallahü anhüm) topladı. Yeni yazılacak mushafların, Resûlullah Efendimizin son senesinde okuduğu şekilde olmaları söz birliği ile kabul edildi. Bu icmâya uygun olarak yazılan Kur’ân-ı kerîmler İslâm memleketlerine dağıtıldı. Kur’ân-ı kerîmi, bu dağıtılan mushaflara uygun şekilde okumak vâciptir. Diğer altı şekilde okumak da caizdir.
.
Âhirette pişman olmamak için
Yahyâ bin Abdülvehhâb İsfehânî hazretleri hadîs âlimidir. İran’da İsfehan’da, 434 (m. 1043)’de dünyaya geldi. 512 (m. 1118)’de vefât etti. Büyük bir cild hâlinde, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in menkıbelerini tasnif etmiştir. Kitabın başında diyor ki:
İsrâiloğulları zamanında Ahmed bin Hanbel olsaydı, elbette bir senet olur, dinlerini bozulmaktan korurdu. Allahü teâlâ bizi, onun itikâdı üzerine yaşatsın, kıyâmet günü onun zümresinde haşreylesin. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hakkında kötü düşüncelere sâhip kimselerin sırlarına vâkıf olduğum zaman, İmâmın üstünlüklerinden ve menkıbelerinden bir miktar bahsederek halkı uyandırmak istedim. Allahü teâlânın ona bağışladığı yüksek makamdan biraz anlatayım diye düşündüm. Bunu yapmaya kendimi ehliyetli görmemekle ve geçmiş büyük âlimlerimizin İmâmın üstünlüklerinin hepsini bildirdiklerine inanmakla beraber, bu işe giriştim, istediğim şey; İmâmın menkıbelerini bir arada bulundurmak, Ehl-i sünnet âlimleri arasında İmâma intisâb etme şerefini kazanıp, onun yolunu, mezhebini süslemektir. İmâmın üstünlüklerinden birisi şudur:
İlim ehli bir kısım kimselerin bulunduğu bir toplumda bir kadın vefat etmişti. Ölüyü yıkayacak bir kadın bulunamadı. Yalnız bir hayızlı kadın vardı. O sırada Ahmed bin Hanbel geldi. Orada oturanlara; "Niçin böyle bekleşiyorsunuz. Sizi düşündüren nedir?" diye sordu. Kadının yakınları, cenâzeyi yıkayacak bir hayızlı kadından başka kadın bulamadıklarını söylediler. Ahmed bin Hanbel, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) şu hadîs-i şerîfini görmediniz mi? Bir gün; "Yâ Âişe, bana güzel bir koku sür" buyurdular. Âişe (radıyallahü anhâ); “Ben hayızlıyım” dedi. Resûlullah; “Senin hayızlı olman elinde değildir. Elini yıkaman caizdir” buyurdular. Bu hadîs-i şerîfin hükmüne göre, kadının cenâzeyi yıkaması caizdir, buyurdu...
İbn-i Hanbel buyuruyor ki: “Dünyâ, amel yeridir. Âhiret, ceza (karşılık) yeridir. Bir kimse burada çalışmazsa, iyi amel işlemezse, orada pişman olur.”
Ahmed İbni Hanbel’den fütüvvet soruldu. Fütüvvet; Allahü teâlâdan korktuğu için, nefsinin istedikleri şeyleri terk etmektir” buyurdu. Ahmed bin Hanbel buyuruyor ki: “Resûlullahtan helâl, haram, sünnetler ve hükümler hakkında bir hadîs rivâyet edeceğimiz zaman, isnatlarda çok titiz davranıyoruz.”
.
İbadetine riya karıştıranlar
Hulvî Mahmûd Efendi Osmanlı evliyasındandır. 1574 (H. 982) senesinde İstanbul'da doğdu. 1654 (H. 1064) de vefât etti. Sünbüliyye şeyhi Zarîfî Hasan Efendinin sohbetlerine devâm etti. Hocası ona icâzet verince Sultanahmet, Şehzâde ve Fâtih Câmiinde vâizlik vazîfesi yaptı. Sonra da Şehremini'deki Şirvânî Tekkesinde talebe yetiştirdi. Şiirde "Hulvî" mahlasını kullanırdı bu hususta şu menkıbe anlatılır:
Bir gün Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin dîvânını hocası Zarîfî Hasan Efendiye götürüp hediye etti. Hocası; "Gel Helvacızâde, sana Mevlânâ hazretlerinden bir mahlas ricâ edelim" diyerek üç İhlâs bir Fâtiha okuyup Dîvân'ı açınca, "yüksekliklere mensup olan tatlı olur" mânâsında şu rubâî çıkar: "Menkâne ulviyyen kad câe hulviyyen"... Bu rubâî işâret sayılarak Mahmûd Efendi, bu olaydan sonra "Hulvî" mahlasını kullandı.
Evliyânın meşhurlarından olan âlimlerden naklederek buyurdu ki:
"Dünyâda oruç tut. Ölüm geldiğinde bayram sevinci içinde ol. Dilini tut, koru. Lüzumsuz şeylerden sakın. Dünyâya meyletme. Âhirete götüreceğin şeyler ölçüsünde dünyâ ile ilgilen."
"Her işin başı ilimdir. İlmin başı ise Allahü teâlânın inâyetidir."
"Allahü teâlâya, dünyâ mertebesi ve halkın îtibâr ve sevgisini kazanmak için ibâdet edenler, Allahü teâlânın gazâbına uğrayan kişilerdir."
"Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse, ona hayırlı amel kapısı açar, söz kapısını kapar. Kötülük murâd ettiğinde bunların aksini yapar. Kişinin yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır."
"İhlâs, her şeyin Allahü teâlânın rızâsı için yapılması, amelin kabulüne vesîle olan güzel düşüncedir(niyettir)"
"Kendisiyle amel etmediğin şeyi bırakman daha iyidir. İlim, amel etmektir. Allahü teâlâya itâat ettiğin zaman sana öğretir. Allahü teâlâya isyân edersen, sana öğretmez. İlim, âlimlerin ihtiyaç malzemesidir."
“Kâmil olan Allah yolcusu ile sohbet etmek, Kur'ân-ı kerîm okuyan ile sohbet etmekten daha sevimlidir."
"Mârifetten mahrum kalan kimse, ibâdetinin tadını bulamaz."
"Sizden biri, bir eser yazacak olursa, daha çok mânâ bakımından doğruluğuna dikkat etsin."
“İlme çalışanın işâreti, dünyâdan kaçmaktır, dünyâyı sevip onda kalmak değil."
"Sabır güzeldir. Bu ise, insanlara şikâyette bulunmamaktır."
.
Dinlerin en hayırlısı ve ümmetlerin en üstünü
Ebû İshak Gülâbâdî, evliyânın büyüklerindendir. Buhârâ’nın Gülâbâd Mahallesinde doğdu. 380 (m. 990) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde âlimdir. Fıkıh ilmini Muhammed bin Fadl’dan, tasavvuf ilmini de Hallâc-ı Mensûr’un talebesi Fâris bin İsâ’dan almıştır. Gülâbâdî hazretleri, Tearrüf adlı eserinin mukaddimesinde şöyle buyurmaktadır:
“Allahü teâlâya hamd olsun. O, ötelerin ötesidir, hiçbir şeye benzemez, başlangıcı ve sonu yoktur. Bakîdir. İsim ve sıfatlarıyla kendisini, evliyâsına tanıtmaktadır. Velî kullarının sırlarını ve ruhlarını, kendisine yaklaştırmaktadır. Dostlarının gönüllerini kendine çevirmektedir. Merhamet ederek evliyâsını kendine çeker. Onların sırlarını nefsâniyet kirlerinden temizler. Onları kendine itaat ettirerek yükseltir.
Sevdiği kullarından dilediğini peygamber olarak seçmiş, vahiy göndererek peygamber yapmıştır. Onlara indirdiği kitaplarında, emirler ve yasaklar bildirmiş, emre itaat edenlere Cenneti vadetmiştir. Nehiylerinden (yasakladıklarından) sakınmayanları, Cehenneme atacağını bildirmiştir. Peygamberlerinin derecelerini, kimsenin anlayamayacağı kadar yükseltmiştir. Peygamberlerinin sonuncusu olarak Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. O’na imân ve itaat etmeyi emretti.
Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din, dinlerin en hayırlısı, ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür. O’nun dîni kıyâmete kadar bâkidir, değişmez, ümmetinden sonra başka bir ümmet gelmez. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hayırlı ve seçilmiş insanlar yarattı. Kalbleri, saf, tertemiz hâle geldiği için, onlara doğru bir firâset ihsân edilmiş, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda sabit olmuşlardır. Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirmişlerdir. Halk arasında Hakkın emânetleri, insanlar arasında Allahü teâlânın seçkin kulları bunlardır. Daha sonra onların yoluna rağbet ve hakîkati yaşayanlar azalıp, yazarak anlatanlar çoğalmıştır. Bu sebeple bunları ancak ehli olanlar anlar. Hâl böyle olunca, mana gitti isim kaldı. Hakîkat kayboldu, şekil kaldı. Tasavvuftan anlamayanlar sûfîlik (şeyhlik) iddia etti. Bu vasfı taşımayanlar, öyle gözükmeye çalıştı. Dilleriyle tasavvuf ehliyiz dediler, hâlleriyle uymadılar. Hâlleri dillerinin yalan söylediğini gösterdi. Böyle sahte kimseler, tasavvuftan olmayan şeyleri ortaya attı. Tasavvuf ehli olan büyüklere de dil uzatıp, câhil dediler. Câhiller âlim zannedildi, âlimler câhil zannedildi.
.
Birbirlerine karşı pek merhametlidirler
Muhammed bin Kâ'b Kurazî hazretleri tabiînin tefsir âlimlerindendir. 40 (m. 661)’de Kûfe'de doğdu. Gençlik döneminde Medine'ye yerleşti. Enes bin Mâlik, Berâ bin Âzib, Câbir bin Abdullah, Abdullah bin Abbas, Amr bin Âs ve birçok sahabiden hadis rivayet etti. 108 (m. 726)’de vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Allahü teâlâ, Feth sûresinin sonunda, (Muhammed, Allahü teâlânın insanlara gönderdiği peygamberidir. Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok şiddetlidirler. Birbirlerine karşı pek merhametlidirler) buyuruyor. Bu âyet-i kerime uzun olup, sonunda, (Kâfirlerin onlara gayz etmeleri için...) buyurulmaktadır. Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmı, birbirlerini çok sevdiklerini bildirmekle övmektedir. Âyet-i kerimede bulunan (Rahîm) kelimesi, birbirlerini sevmelerinin çok olduğunu gösteriyor. Böyle kelimelere Arabî gramerinde (Sıfat-ı müşebbehe) denir. Hem çokluk, hem de devam bildirir. Eshâb-ı kirâmın birbirlerini sevmelerinin devamlı, sürekli olduğunu göstermektedir. Resûlullah hayatta iken de, âhireti teşrîf eyledikten sonra da, hep birbirlerini sevdiklerini bildirmektedir.
Eshâb-ı kirâmın birbirleri arasında, sevmeye uymayan hiçbir şeyin, hiçbir zaman bulunmadığı, bu âyet-i kerimeden anlaşılmaktadır. Birbirine karşı, kin beslemek, düşmanlık, çekememek gibi çirkin şeylerin hiçbir zaman hatırlarına bile gelmeyeceğini, Allahü teâlâ, bu âyet-i kerimede açıkça bildiriyor. Eshâb-ı kirâmın her biri böyle idi. Çünkü âyet-i kerimedeki (Vellezîne) hepsi demektir. Eshâb-ı kirâmın hepsinin Cennete gidecekleri, Kur'an-ı kerimden anlaşılmaktadır.
Hadîd sûresinin onuncu âyetinde meâlen, (Mekke fethedilmeden önce, Allah yolunda mallarını verenler ve cihâd edenler, fetihten sonra böyle yapanlar gibi değildir. Bunların derecesi daha yüksektir. Allahü teâlâ, fetihten önce ve sonra, böyle yapanların hepsine 'Hüsnâ'yı söz verdi) buyuruldu. (Hüsnâ), Cennet demektir. Görülüyor ki, Mekke şehri fethedilmeden önce ve edildikten sonra, Allah yolunda mallarını verenlerin ve cihâd edenlerin Cennete gidecekleri müjdelenmiştir. Bu âyet-i kerimede mal vermek ve cihâd etmek, Cennete girmek için şart olarak bildirilmemiştir. Onları övmek için bildirilmiştir. Çünkü Eshâb-ı kirâmın hepsi böyle idi. Hepsi, Allah yolunda mallarını vermiş ve cihâd etmişlerdir. Eshâb-ı kirâmın hepsi Cennet ile müjdelenmiş oluyor. Bütün milletlerin yerini tutmuş olan bu milletin en ileride olanları Eshâb-ı kirâmdır...
.
Mushafa bakarak okumanın faziletiMushafa bakarak okumanın fazileti
Mugire bin Abdurrahman hazretleri Mâlikî fıkıh âlimidir. 124 (742) yılında doğdu. İmam-ı Mâlik bin Enes'in derslerine devam ederek önde gelen talebelerinden oldu. Çok talebe yetiştirdi. 186 (m. 802)’de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kur’ân-ı kerîm okumak en mühim sünnetlerdendir. Kur’ân-ı kerîm okuyanın, kıbleye dönmesi ve ezberden okurken abdestli olması müstehabdır. Mushaftan okumak daha faziletlidir. Çünkü bunda, Kur’ân-ı kerîmin ve mushafın hakkını eda etmek vardır. Mushaftan bakarak okumakta, hem dil, hem de göz kırâata iştirâk etmiş olur. Fakat ezbere okunduğunda, kırâate sâdece dil iştirâk etmiş olur.
Kur’ân-ı kerîm her derde şifadır. Eceli gelmemiş olan şifa bulur, eceli gelen imanla can verir. Yanında Yâsin-i şerîf okunan hasta, suya doymuş olarak vefât eder ve doymuş olarak kabre girer. Ölüm hastası yanında, bir sûre okununca, her harfi için bir melek gelip, rûhun kolay çıkmasına duâ eder. Yıkanırken yanında bulunurlar. Cenâzesi ile birlikte giderler. Namâzında bulunurlar. Gömülürken bulunurlar. Hep duâ ederler. Müslüman bir hasta yanında Yâsin-i şerif okunursa, Rıdvân ismindeki melek Cennet şerbeti getirir. Suya ihtiyâcı kalmaz.
Kur’ân-ı kerîmi Ramazân-ı şerîfte çok okumalıdır. Zira Ramazan ayı, Kur’ân-ı kerîm ayıdır. Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin yüzseksenbeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’ân o ay içinde indirilmiştir. O Kur’ân, insanları hakka ulaştırır, helâl ile haramda ve dînî hükümlerde hakkı bâtıldan ayırır. Sizden her kim Ramazan ayında hazır bulunursa, onu (orucunu) tutsun, kim de hasta olur, yahut seferde bulunursa, oruç tutmadığı günler sayısınca sıhhat ve ikâmet hâlinde orucunu kaza etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez.” Hem buyuruyor ki: "Kaza borcunuzu tamamlayasınız da, size hidâyet ettiği şekilde Allahı tekbir ile yüceltesiniz, gerek ki şükredersiniz.”
Yine Kadr sûresinin birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Şüphesiz onu (Kur’ân-ı kerîmi), Kadir gecesinde (Levh-i mahfûzdan aşağı semâya) biz indirdik” buyuruluyor. Ramazân-ı şerîfte oruçlu kimse, mâlâyanî (lüzumsuz) şeylerden kendisini alıkoymakla vazîfelidir. Öyleyse oruçlu kimsenin, Allahü teâlâya O’nun kelâmıyla yaklaşması gerekir.
.
Muhammed aleyhisselâmın ümmeti şahidimdir
Abdurrahmân bin Saruhan hazretleri büyük hadîs âlimlerindendir. Türkmen asıllı olup 280 (m. 893) tarihinde Şam’da vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Nûh aleyhisselâm, kıyâmet gününde gelir. Ona denilir ki, risâletini kavmine teblîğ ettin mi? Nûh aleyhisselâm der ki: (Evet yâ Rabbî!) Ümmetinden sual olunur ki, Nûh size teblîğ etti mi? Onlar inkâr edip, (Bize korkutucu kimse gelmedi) derler. Sonra Nûh aleyhisselâma denilir ki: Şâhidlerin kimdir. Buyurur ki: Muhammed Mustafâ aleyhisselâtü vesselâmın ümmetidir.) Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Siz gelirsiniz ve Nûh aleyhisselâm teblîğ etti, diye şehâdet edersiniz!) Sonra Resûlullah Efendimiz, [meâl-i şerîfi] (Böylece, size insanlara şâhid ve örnek olmanız için...) olan [Bekara sûresinin 143.] âyet-i kerîmesini okudular. Bu âyet-i kerîme, ikinci cüzün başındaki âyet-i kerîmedir. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Yahûdî ileri gelenleri, Muâz bin Cebel’e “radıyallahü anh” kıble hakkında dediler ki: Muhammed bizim kıblemizi, hasedinden dolayı terk etti. Bizim kıblemiz Enbiyâ kıblesidir. Bizim insanlar arasında âdil olduğumuzu Muhammed bilir, dediler. Muâz “radıyallahü anh” muhakkak, hak üzere ve âdil olan biziz. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri meâl-i şerîfi (... bunun gibi, sizi adâletli ümmet kıldık...) olan [Bekara sûresinin 143.] âyet-i kerîmesinde bunu beyân buyurdu. (İbrâhîm aleyhisselâm ve zürriyetini seçip, ayırdığımız gibi, sizi de seçilmiş ve adâlet üzere olan ümmet kıldık) buyuruldu. Bu da onun gibidir. Dinde eksikliği ve fazlalığı olan din ehlinin, ikisi de zemmedilmiştir.
Ebû Sâid-i Hudrî “radıyallahü anh” haber verdi: Bir gün Resûlullah Efendimiz ikindi namâzından sonra bizim aramızda durdu. Orada, kıyâmete kadar olacak şeyleri terk etmekten bahsetti.
Bir gün de hurma ağaçları arasında bir duvarın yanında durup, buyurdu ki: (Dikkat ediniz, dünyanın ömründen, geçen zamana nispetle kalanı, bugünün kalan zamanı kadar bile değildir. Bu ümmet, yetmiş ümmeti, hepsinin iyisi ve ekremi olarak tamamlar!) Allahü teâlânın, [meâl-i şerîfi yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmenin devâmı olan] (Böylece insanlara şâhid olacaksınız!) kavl-i şerîfini okudular.
.
Cehennemin haram olduğu gözler
Muâze el-Adeviyye hazretleri Tabiînden olup meşhur hanım hadis âlimesidir. 13 (m. 634)’de Basra’da doğdu. Yine Tabiînden Sıla bin Eşyem ile evlendi. Kocasından ve Eshab-ı kiramın bazılarından hadis rivayet etti ve hanımlara hadis ve fıkıh dersleri verdi.
Hazreti Aişe (radıyallahü anha) Cemel Vak'ası esnasında Basra'ya gittiğinde onunla görüşmüş, ondan birçok hadis-i şerif ve fıkıh bilgileri öğrenmiştir. Hazreti Âişe'ye kadınların hayızlı iken kılamadıkları namazları kaza edip etmeyeceklerini sorduğunda Hazreti Âişe, Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine bu durumda orucu kaza etmelerini emrettiğini, fakat namazı kaza etmelerinin gerekmediğini söylediğini bildirmiştir. Muâze el-Adeviyye 83 (702)’de Basra’da vefat etti. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Hazreti Âişe’nin şöyle bildirdiğini söyledi: “Resûlullah Efendimiz şu dört ameli çok severdi. İkisi, bedene âittir. Bunlar, namaz ile oruçtur. Diğer ikisi de mala âittir. Bunlar ise Cihâd ile sadakadır.”
Abdullah bin Amr (radıyallahü anhüma) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Erkeklere benzeyen kadınlar, kadınlara benzeyen erkekler bizden değildir.”
Abdullah İbn-i Ömer (radıyallahü anhüma) rivâyet etti: Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Kıyâmet günü, miskten bir tepecik üzerinde üç kişi bulunur. Bunlar, insanlar korktuğu zaman korkmazlar. Birisi: Kur’ân-ı kerîmi öğrenip, sırf Allahü teâlânın rızâsını ve O’nun vereceği mükâfatları düşünerek cemâate imam olur. Diğeri; her gün beş namaz vakti için beş kerre Allahü teâlânın rızâsı için ezan okuyan. Sonuncusu: Bir köledir ki, köle oluşu, onu, Rabbine ibâdetten alıkoymamıştır.”
Yine Abdullah İbni Ömer bildirmiştir: Biz Resûlullah Efendimiz ile namaz kılıyorduk. Bu sırada birisi geldi “Allahü Ekber kebîran velhamdülillahi kesiran ve sübhânallahü bükreten ve asilâ” dedi. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz “Bunları kim söyledi?” buyurunca, o zât “Ben Yâ Resûlallah!” dedi. O zaman Resûlullah Efendimiz “Ben taaccüp ettim. Bu sözler yüzünden, semâ (gök) kapıları açıldı” buyurdu. Resûlullah Efendimizden bunu duyduğumdan beri bu sözleri hiç bırakmadım.”
Atâ bin Ebî Rebâh’dan (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimizden duydum. Buyurdular ki: “Üç göze Cehennem haramdır. Allah korkusundan ağlayan, haramlara bakmayan, Allah yolunda uyumayan gözler” buyurdular.
.
Taştan ve madenden yüzük taşı yapmak
İbrâhîm Mervezî hazretleri Şafiî müctehididir. Horasan bölgesinde Merv’de doğdu. Bağdad’a giderek zamanın büyük âlimlerinden Şafiî fıkhı tahsil etti. Hayatının sonuna doğru Kahire'ye yerleşti ve İmam Şafiî'nin ders verdiği yerde hocalık yaptı. 340 (m. 951)’de orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Altın ve gümüşü süs olarak takmak erkeklere harâm olup, yalnız gümüş kemer, yüzük ve sâatin, çakının zincirinin gümüşten olması câizdir. Altından olursa harâmdırlar. Taş, tunç, pirinç, bakır ve diğer madenlerden ziynet olarak yüzük takmaları kadınlara da haramdır. Madenin rengi ve kaplaması değil, içi, cinsi muteberdir. Bunun için, mesela altın yaldızlı gümüş yüzük takmak erkeklere de câiz olur. Gümüş kaplı altın, bakır yüzük, altın, bakır sayılırsa da, altın, bakır görülmedikleri, gümüş göründüğü için, takılması câiz olur. Erkeklere yalnız gümüş yüzüğün helâl olduğu ve altın, demir ve sarı pirinçten yüzük takmanın harâm olduğu, hadîs-i şerîf ile bildirilmişdir. Ali “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yüzüğünü sağ eline takardı.)
Nu’mân bin Beşîr “radıyallahü anh” Resûlullahın yanına geldi. Parmağında altın yüzük vardı. (Cennete girmeden önce, niçin Cennet zînetini kullanmışsın?) buyurdu. Demir yüzük kullanmaya başladı. Bunu görünce, (Niçin Cehennem eşyâsı taşıyorsun?) buyurdu. Bunu da çıkardı. Tunçtan yüzük takdı. Bunu görünce, (Niçin sende put kokusu duyuyorum?) buyurdu. "Nasıl yüzük kullanayım, yâ Resûlallah?" dedi. (Gümüş yüzük takabilirsin. Ağırlığı da bir miskâli geçmesin ve sağ eline tak!) buyurdu. Amr ibni Şu’âyb “radıyallahü anh” diyor ki: "Resûlullah, altın ve demir yüzükleri çıkartır, gümüş yüzüklere mâni olmazdı." Her taştan ve madenden yüzük taşı yapmak câizdir.
Hazret-i Ebû Bekr’in “radıyallahü anh” yüzüğünde (Ni’mel kâdir Allah) yazılı idi. Hazret-i Ömer’in “radıyallahü anh” (Kefâ bil-mevt vâ’ızan yâ Ömer) hazret-i Osmân’ın “radıyallahü anh” (Le-nasbirenne) hazret-i Alî’nin “radıyallahü anh” (El-mülkü lillah) yazılı idi. Hazret-i Hasan’ın “radıyallahü anh” yüzüğünde (El-izzetü lillah) yazılı idi. Hazret-i Muâviye’nin “radıyallahü anh” yüzüğünde (Rabbiğfir-lî) İbni Ebî Leylâ’nın (Ed-dünyâ garûrün) İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe’nin (Kul-il-hayr ve illâ fesküt) İmâm-ı Ebû Yûsuf’un (Men amile bi-re’yihî nedime) İmâm-ı Muhammed’in (Men sabere zafire) İmâm-ı Şâfiî’nin (El-Bereketü fil kanâ’a) yazılı idi.
.
Yüzü ak olarak can vermelidir
Kalburcuzâde Mehmed Efendi Celvetî tarikati şeyhlerindendir. 1165 (m. 1748)’de Bursa'da doğdu. Burada İsmail Hakkı Dergâhı'nda Celvetiyye tarikatına intisap etti. Tekkenin şeyhi reîsülmeşâyih Hikmetîzâde Mehmed Emin Efendi'ye damat oldu ve hizmetinde bulunarak icazet aldı. 1237'de (1822) Bursa'da vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanlar riyâzet deyince, açlık çekmeyi ve oruç tutmayı anladılar. Hâlbuki dînimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce sene nafile oruç tutmaktan daha faydalıdır. Bir kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştahı olduğu hâlde ve hepsini yemek istediği hâlde, dînimizin emrettiği kadar yiyip, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyâzettir ve diğer riyâzetlerden çok üstündür.”
“Bir farzı vaktinde yapmak, bin sene nafile ibâdet yapmaktan daha çok faydalıdır.”
“Ölüm gelmeden önce, yapacak işi bilmeli, yüzü ak olarak, Allahü teâlâyı özleyerek can vermelidir.”
“Sebeplere yapışmak Allahü teâlâya güvenmeye mâni değildir. Sebepleri ve onlardaki tesirleri de o yaratıyor.”
“Her şey, Allahü teâlânın varlığını ve sıfatlarını gösteren, birer işârettir.”
“Hayrı ve şerri yaratan Allahü teâlâdır. İyilik isteyenlerden râzıdır. Kötülük isteyenlerden râzı değildir.”
“Birkaç günlük zamanı büyük nimet bilerek, Hak teâlânın beğendiği şeyleri yapmaya çalışmalıdır.”
“Allahü teâlânın kıymet verdiği ilmi, onun sevmediği yolda kullanmak, çok çirkin bir iştir.”
“Büyük ihsân ve iyilik, kerîmlere güç gelmez.”
“İnsan tedbir alır, sebeplere yapışır, takdîri bilmez. Allahü teâlânın takdîri, kulun tedbîri ile değişmez.”
“Gökler, yıldızlar, canlılar yok idi. Hepsi Allahü teâlânın yaratması ile var oldu.”
“Şefaatçi aramak tövbenin bir parçasıdır.”
“Ölmek, felâket değildir, öldükten sonra, başına gelecekleri bilmemek felâkettir.”
“Sonsuz kurtuluşa kavuşmak için, üç şey muhakkak lâzımdır ilim, amel, ihlâs.”
“Ölülere duâ ve istiğfar etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdatlarına yetişmek lâzımdır.”
“Dünyâyı ele geçirmek için âhıreti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak ahmaklıktır.”
“Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saadet zannetmemeli, nefse güç ve acı gelenleri de şekavet ve felâket sanmamalıdır.”
“Birkaç günlük zamanı büyük nimet bilerek, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmaya çalışmalıdır.”
.
Kalbi temiz olan dine uyar
Ali Sühreverdî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Fıkıh ilminin yanında, fen ilimlerinde de söz sahibi idi. 533 (m. 1139)’da Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Bedendeki bütün aza, kalbin emrindedir. His uzuvlarımızın duydukları bütün bilgiler kalpte toplanır. İnanmak, sevmek, korkmak, insanın kalbindedir. İman eden, kâfir olan, kalptir. Kalbi temiz olan, dine uyar. Kalbi kötü olan dinden kaçar. Güzel, iyi ahlakın ve kötü huyların yeri kalptir.
Kalbi temizlemek için riyazet ve mücahede lazımdır. "Riyazet" nefsin arzularını yapmamaktır. Nefsimiz, haramları, mekruhları arzu eder. Bunlardan kaçmak lazımdır. "Mücahede" nefsin istemediği şeyleri yapmak demektir. Nefsimiz, iyilik ve ibadet yapmak istemez. İyilik ve ibadet ederek kalbi temizlemelidir! Allahü teâlâ dinlerini, peygamberleri, kalbi temizlemek için gönderdi. Kalbi temiz olan, dinimizin emirlerine uyar, yasak ettiklerinden kaçar, herkese iyilik eder. Dünyada rahat, huzur içinde yaşar. Ahirette de sonsuz saadete kavuşur. Kalbi kötü olan kimse, İslamiyetten kaçar. Kötü huylar, kalbi, ruhu hasta eder. Hastalığın artması, kalbin, ruhun ölümüne sebep olur. Önce kalbi temizlemek lazımdır...
Kalp, sevgi yeridir. Sevgi bulunmayan kalp ölmüş demektir. İslamiyetin emir ve yasaklarına uymalıdır. Kalbi uyanık olmayanın, Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü ve Cennet nimetlerini ve Cehennem ateşinin şiddetini hatırlamayanın, düşünmeyenin bedeninin İslamiyete uyması güç olur. Bedenin İslamiyete severek ve kolay uyması için, kalbin temiz olması lazımdır. Kalbin temiz ve nefsin mutmainne [uysal] olduğunun alameti, bedenin İslamiyete seve seve uymasıdır.
Namaz kılmak, kalbi temizler. Günahların affedilmesine sebep olur. Fakat kulluk vazifesi olduğunu düşünmeden, şehvetlerini, dünya çıkarlarını düşünerek kılınan namaz, şartlarına uygun olup, sahih olsa bile, dünyada ve ahirette faydası olmaz. Namaz kılarken, Allahü teâlânın büyüklüğünü, Onun emrini yapmayı düşünmek lazımdır. Ancak, böyle kılınan namaz, kalbi temizler, insanı kötülük yapmaktan korur.
Feyiz gelen kalp temizlenir. Ahlakı güzel olur. Velinin kalbindeki feyizler, nurlar, güneşin ziyası gibi yayılır. Onu seven Müslümanların kalplerine akar. Onların bu feyizleri aldıklarından haberleri olmaz. Kalplerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaştığı gibi, kemale gelirler. Eshab-ı kiram, Resulullahın sohbetinde, böyle kemale geldi...
.
Cennetin yüksek derecelerine kavuşanlar
Abdülazîz Hallâl hazretleri Hanbelî mezhebindeki tefsîr, hadîs, fıkıh âlimlerindendir. 275 (m. 898)’de Bağdâd’da doğmuştur. 363 (m. 974)’de vefât etti. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Resûlullah Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennete girmeye sebep olan şeylerin başlıcası nelerdir?” diye sorulduğunda, “Allahtan korkmak ve iyi huylu olmaktır” buyurdu.
“Cehenneme girmeye sebep olan şeylerin başlıcası nelerdir?” denildiğinde ise “Dünyâ nimetlerinden ayrılınca üzülmek, bu nimetlere kavuşunca sevinmek, azgınlık yapmaktır” buyurdu.
“İmânı en kuvvetli olanınız, ahlâkı en güzel ve zevcesine karşı en yumuşak olanınızdır.”
“İnsan, güzel huy sebebiyle Cennetin en üstün derecelerine kavuşur. (Nafile) ibâdetler, insanı bu derecelere kavuşturamaz. Kötü huy, insanı Cehennemin en aşağı çukurlarına sürükler.”
“İbâdetlerin en kolayı ve en hafifi, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır. Bu sözüme iyi dikkat ediniz!”
Bir kimse, Resûlullah Efendimize; “İşlerin en iyisi hangisidir?” diye sorunca “Güzel huylu olmaktır” buyurdu. O kimse kalkıp biraz sonra sağ tarafından gelip, aynı soruyu sordu. Yine. “İyi huylu olmaktır” buyurdu. Gidip, sonra sol tarafına gelip, “Allahın en sevdiği iş nedir?” diye sorunca, yine; “İyi huylu olmaktır” buyurdu. Sonra tekrar arkadan gelerek; “En iyi, en kıymetli iş nedir?” dedi. Hazreti Peygamber, ona karşı dönüp; “İyi huylu olmak ne demektir anlayamadın mı? Elinden geldiği kadar kimseye kızmamaya çalış!” buyurdu.
“Kimse ile münâkaşa etmeyen, haklı olsa bile, dili ile kimseyi incitmeyen Müslümanın Cennete gireceğini size söz veriyorum. Şaka yapmak, yanındakileri güldürmek için olsa bile yalan söylemeyenin Cennete gireceğini size söz veriyorum, iyi huylu olanın, Cennetin yüksek derecelerine kavuşacağını size söz veriyorum!”
“Allahü teâlâ buyuruyor ki; Size gönderdiğim İslâm dîninden râzıyım. (Yani, bu dîni kabul edenlerden, bu dînin emir ve yasaklarına tâbi olanlardan râzı olurum. Onları severim.) Bu dînde olmak, ancak cömertlikle ve iyi huylu olmakla tamam olur. Dîninizin tamam olduğunu, her gün bu ikisi ile belli ediniz!”
“Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi huylu olmak, insanın günahlarını eritir, yok eder. Sirke balı bozduğu, yenilmez hâle soktuğu gibi, kötü huylu olmak, insanın ibâdetlerini bozar, yok eder.”
“Allahü teâlâ yumuşak huylu olanları sever ve onlara yardımcı olur. Sert ve öfkeli olanlara yardım etmez.”
.
Dinin aslı; ilim, amel ve ihlâstır
Ebü’l-Hasen Bekrî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Doğum târihi ve yeri belli değildir. 952 (m. 1545)’de Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Amel edilemeyecek olan ilmi öğrenmek vebaldir. Bir gün İbrahim Ethem hazretleri yolda giderken, acayip bir taş görür. Taşın üzerinde, (Arkasını çevir de oku!) diye bir yazı gözüne ilişir. Arkasını çevirip okur. (Eğer bildiğinle amel etmiyorsan, niye başka ilim öğrenmeye kalkışıyorsun?) yazılı olduğunu görür. Bu söz, (İlim öğrenmeyin!) demek değil, (Öğrendiğiniz ilimle amel edin!) demektir. İlmi sadece beyne doldurmak yetmez. İblis de ilim sahibiydi. Hattâ meleklere hocalık da yapmıştı, ama kurtulamadı. Kurtulması için amel etmesi gerekirdi. Onu da yaptı. Her yere secde etti. Hattâ gökyüzünde secde etmediği bir karış yer yoktu. Ama ihlâsı yoktu. Yani bunları Allah için yapmadı, çok kibirliydi. O kibri yüzünden, Âdem aleyhisselama karşı secde etmedi. Ebedî tard edildi. Cehennemlik oldu. Allahü teâlâdan kıyamete kadar izin istedi, (Sana ibadet eden kullarını bozacağım) dedi. Cenab-ı Hak, (Sen ancak senin gibileri bozarsın, benim hâlis kullarıma dokunamazsın) buyurup, ona izin verdi. Böylece insanlar, "Allahü teâlânın yolunda olanlar" ve "şeytanın yolunda olanlar" olmak üzere ikiye ayrıldılar. Ölünce, bütün bunların hepsinin gerçek olduğu gün gibi aşikâr olacak, ama maalesef oradaki pişmanlık fayda vermeyecek.
Din büyüklerimiz buyuruyor ki: Âhirete giden herkes pişman olacaktır. Cennete girenler, (Keşke biraz daha hayır yapsaydım, biraz daha dine hizmet ve ibadet etseydim, Cenab-ı Hakk’ın şu arkadaşlarıma ihsan ettiği nimetlere ben de kavuşsaydım) diyecek. Cehennemdekiler de, (Biz niye buraya geldik, keşke biz de Cennettekiler gibi inanıp ibadet etseydik, biz de şimdi onlarla beraber olurduk) diyecekler.
Dinin aslı; ilim, amel ve ihlâstır. En zor şey ihlâstır. Allahü teâlâ, (Bana dua edin, kabul ederim) buyuruyor. Eğer ihlâs yoksa, o dua kabul olmaz. İhlas, her işi Allah rızası için, onun beğenmesi için yapmaktır. Allahü teâlâ bizim Rabbimizdir. Onun rızasını bırakıp da, başkasını memnun etmek, aklımızın ucundan bile geçmemelidir. Çünkü Ondan başka her şey, ancak Onun yaratması ve her an varlıkta durdurmasıyla vardır.
.
Yedi yüz senelik oruç sevabı
Abdurrahmân Hulvânî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 490 (m. 1097)’de Şam yakınlarında Hulvan’da doğdu. 546 (m. 1151)’de vefât etti. Oğluna yaptığı nasihatlerde buyurdu ki:
Ey oğul! Ramazan ayı dışında diğer aylarda da oruç tutmayı kendine âdet edin! Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: (Her kim her ayın perşembe ve pazartesi günleri oruç tutsa, Hak teâlâ hazretleri, o kula, yediyüz sene oruç tutmuş gibi sevap verir.) Eyyâm-ı beyd günlerinde kudretin kâfî gelirse oruç tut. Eshâb-ı kirâm her ayda tutarlardı. Ali “radıyallahü teâlâ anh” rivayet buyurdu ki:
Bir gün Resûlullah Efendimizin yanına gittim, buyurdular ki: (Yâ Ali! Cebrâîl aleyhisselâm gelip bana dedi ki; 'yâ Resûlallah! Her ayda oruç tut!' Ben dedim ki; 'yâ Cebrâîl kardeşim, hangi günlerde tutayım?' Cebrâîl aleyhisselâm cevaben buyurdular ki: Her kim beyd günü oruç tutarsa, Hak teâlâ hazretleri, o tuttuğu orucun birinci gününe on yıl, ikinci gününe otuz yıl, üçüncü gününe yüz yıl oruç tutmuş gibi sevap lutfeder.)
Ali “radıyallahü teâlâ anh” sordu: (Yâ Resûlallah! Bu günlere niçin Eyyâm-ı beyd dediler?) Cevaben buyurdular ki: (Âdem aleyhisselam Cennetten çıktıkları zaman, vücudu birdenbire karardı. Cebrâîl aleyhisselam gelerek, Âdem aleyhisselâma dedi ki; 'yâ Âdem! Vücûdunun eskisi gibi beyaz olmasını istersen, her ayın 13, 14 ve 15'inci günlerinde oruç tut.' Âdem aleyhisselam, bu tavsiyeyi yerine getirmekle vücudu tam olarak, eskisi gibi beyaz olmuştur.)
Gücün, kuvvetin yerinde iken oruç tut! Zîrâ kıyâmet gününde oruç, bir güzel suret alarak, Hak teâlânın hitâbına mazhar olacak ve Hak teâlâ hazretleri, oruca diyecek ki: "Ey oruç! Sen memnun olduğun şahısları alarak Cennete gir!" Daha sonra, Hak teâlâ soracak: "Ey oruç! Benden başka ne arzun varsa iste." Oruç ise, razı olduğu kimseler için muhtelif şeref ve meziyetleri Hak teâlâdan isteyip almaya da muvaffak olacak ve böylece oruç tutanlar, kıyâmet gününde yüksek bir şerefe nâil olacaklardır. Bu meyanda, oruç tutanlar birçok Cehennem ehline şefaat edebilme imkânına da kavuşacaklardır. Bütün bunların mâ-fevkinde olarak, oruç tutanlar Peygamberimize komşu ve cenâb-ı Hakkın cemâlini görmeye de nâil olacaklardır.
.
Doğru olursan, Allah utandırmaz
Diyarbakırlı Mehmed Said Paşa Osmanlı edib ve valilerinden hakîm ve fâzıl bir zâttır. 1832 (H. 1247)’de doğdu. Mülkiye tahsilinden sonra Elazığ, Maraş, Mardin, Siirt ve Muş valilikleri (mutasarrıflık) yaptı. Sultan 2. Abdülhamid Han kendisini tekrar Muş, sonra Mardin valiliğine getirdi. 1890’da (H. 1307) Mardin’de vefat etti. Mizân'ül Edeb, Divançe-i Es’ar, Nuhbet’ül Emsal ve daha birçok eseri vardır. En meşhur olan bir şiiri şöyledir:
Hiç usandırma eli, el usandırmaz seni,
Hîleli iş yapma hem, kes dolandırmaz seni!
Din düşmanından bir su içme kandırmaz seni,
Korkma kâfirden ateş olsa yandırmaz seni!
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
Her zarar, insana bil, kendi nefsinden gelir,
Yüz karası âdeme, sû-i fehminden gelir
Şeref-ü şân mekâna hep mekininden gelir,
İstikâmet insâna, elbet dîninden gelir.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
Her şey geçer âlemde, bir hâlde yoktur sükûn!
Bil ki değmez teessüf etmeye dünyây-ı dûn!
İstikâmet zarardan, seni hep eyler masûn.
Hak eder sâdıkların hasmını elbet zebûn.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
Birini tezlîl için, zulümle etme iştigâl,
Arkadaş kazanmaya, olur mâni sû-i hâl,
Yüz suyu dökme sakın, hem de etme kîl-ü kal,
Müstekîm ol, hep çalış, verir elbet Zülcelâl.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
İster ise hıfzeder, hep Allahü lem yezel,
Irzına müminlerin, düşman verse de halel,
Tâ ezelden söylenir, halk dilinde bu mesel:
Celb eder mükâfâtı, insâna elbet amel.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
At riyâyı, tezyin et, ihlâsla ef’âlini,
Boşboğazlık eyleme, fikret önce kâlini!
Ne türlü saklayayım desen de ahvâlini,
Hak teâlâ a’lemdir, bilir bütün hâlini.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
Mağrur olmaz mal ile, mülk ile, ehl-i hired,
İnsanın işi döner, her şeye vardır bir had,
Ölüm vakti gelince, kimseden gelmez meded,
Nefsine uyma sakın, hâk olur bir gün cesed.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
Sonsuz cihânı düşün, zıllı âbâd eyleme,
Ehl-i sünnet kitâbı oku inâd eyleme,
Fırsat eldeyken uyan, ömrü berbâd eyleme,
Yakmaya sürükleyen fiili mu’tâd eyleme!
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
Hâline şeytân güler, görünce bu gafleti,
Kendine gel azîzim, güldürme ol şirreti,
Hâin olma, cihâna ver keremle şöhreti,
Her şeyin üstündedir, hüsn-ü hulkun rif’ati.
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni!
.
Şeytan beyne, öfke ise göze girer
Bedreddîn Konevî Efendi Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde yaşamış Hanefî mezhebi fıkıh âlimi olup, tasavvuf büyüklerindendir. Konya’da doğdu ve 1216 (m. 1801) senesinde İstanbul’da vefât etti. İmâm-ı Birgivî’nin "Birgivî Vasıyyetnamesi"ni şerhetti. Bu eserinde buyurdu ki:
“İmâm-ı Birgivî (rahmetullahi aleyh), eserini yazmaya hamd ile başladı. Bunun sebepleri şunlardır: Birinci sebebi, Allahü teâlânın kitabına uymak içindir. Çünkü, ona hamd ile başlamak emrolunmuştur. İkincisi, Resûlullah Efendimize (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) uymak içindir. Çünkü, Resûlullah Efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) hutbe ve vaazlarına hamd ile başlardı. Üçüncüsü, bu kitabı telîf etme saadetine erişmekten başka, üzerinde olan nimetlerden dolayı edası vâcib olan şükürleri eda etmek içindir. Çünkü, nimet verene şükretmek vâciptir. Ahmed bin Abdullah Cerir; 'Biz, insanın zâtına verilen seksen iki bin nimet saydık' buyurmuştur. Dördüncü sebep de, İslâm âdabı ile edeplenmek içindir. Zîrâ Allahü teâlâ, insanlara ve cinlere hamdetmelerini emreyledi. 'Kulilhamdülillahi' buyurdu. Beşinci sebep, bir emr-i şerîfe hamd ile başlanmazsa o iş eksiktir. Onun faydası az olur. Hamd dörttür:
Kuldan Allahü teâlâya hamd, halktan devletin başındaki kimseye hamd, talebelerden hocaya hamd, fakirlerden zenginlere hamd. Bunlardan biri hakîkî hamdolup, diğer üçü mecazîdir. Hakîkî olanı, kulun Allahü teâlâya hamdetmesidir. Bütün hamdedicilerin hamdi, Allahü teâlâya mahsustur.
Hazreti Âdem, bir kimseyi gördü ve “Sen kimsin?” diye sordu. “Ben akılım” dedi. “Makamın nerededir?” dedi. “Makamım dimağdır” dedi. Sonra güzel bir kimse daha gördü. “Sen kimsin?” diye sordu. “Ben hayâyım” dedi. “Makamın nerededir?” dedi. “Makamım gözdür” diye cevap verdi.
Âdem aleyhisselam daha sonra pis suratlı bir kimseyi gördü. “Sen kimsin?” dedi. “Ben İblîsin oğluyum” diye cevap verdi. “Makamın nerededir?” dedi. “Makamım dimağdır” dedi. Âdem aleyhisselam ona; “Dimağ aklın makamıdır” dedi. “Ben varınca akıl çıkar” dedi.
Hazreti Âdem sonra bir kimse daha gördü. “Sen kimsin?” dedi. “Ben hışımım” diye cevap verdi. “Makamın nerededir?” dedi. “Makamım gözdür” dedi. Âdem aleyhisselam ona; “Göz hayânın makamıdır” dedi. O da “Ben varınca o çıkar” dedi. Bir kimse gazaba gelse, şeytan beynine, hışım (öfke) gözüne girer, Allah korusun belki selâmet bulamaz.
.
Hayvanlar gibi, yok edilecekler
Ali bin Ömer Harrânî hazretleri Hanbelî mezhebi âlimlerindendir. 510 (m. 1116)’da Urfa-Harran’da doğdu. 559 (m. 1164)’de Bağdad’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Kötülüklerin en kötüsü, Allahü teâlâya inanmamaktır. Muhammed aleyhisselâma inanmamak (küfür) olur. Meleklerin, insanların ve cinnin iman etmeleri, inanmaları emrolundu. Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlâdan getirip bildirdiği şeylerin hepsine kalp ile inanıp, dil ile de ikrâr etmeye, söylemeye "İman" denir. İmanın yeri "Kalp"tir. Kalp, yürek dediğimiz et parçasında bulunan bir kuvvettir. Bu kuvvete "Gönül" de denir. İmanı söylemeye mani bulunduğu zaman, söylememek affolur. Mesela korkutulduğu, hasta, dilsiz olduğu, söyleyecek vakit bulamadan öldüğü zaman, söylemek icap etmez. Anlamadan, taklit ederek inanmak da, iman olur. Bildirilenlerden birine inanmamak, hepsine inanmamak olur. Her birini bilmeden, hepsine inandım demek de, iman olur. İman hâsıl olmak için, İslâmiyetin küfür alâmeti dediği şeylerden sakınmak da lâzımdır. İslâmiyetin ahkâmından yani emir ve yasaklarından birini hafîf görmek, Kur'an-ı kerim ile, melek ile, Peygamberlerden biri ile alay etmek, küfür alâmetlerindendir. İnkâr etmek, yani işittikten sonra inanmamak, tasdik etmemek demektir. Şüphe etmek de, inkâr olur.
İşitmediği, düşünmediği için kâfir olanların küfrü "Küfür-i cehlî"dir. Cehil de iki türlüdür: Birincisi basîttir. Böyle kimse, câhil olduğunu bilir. Bunlarda, yanlış itikat olmaz. Hayvan gibidirler. Çünkü, insanı hayvandan ayıran, ilim ve idrâktir. Bunlar, hayvandan da aşağıdırlar. Çünkü hayvanlar, yaratıldıkları şeyde ileridedirler. Kendilerine faydalı şeyleri anlar ve onlara yaklaşırlar. Zararlı olanları da anlayıp, onlardan uzaklaşırlar. Hâlbuki bunlar, bilmez olduklarını bildikleri hâlde, bu çirkin hâlden uzaklaşmaz, ilme yaklaşmazlar.
Dağda yetişip, hiçbir din duymayıp, puta tapan müşrikler, ne Cennete, ne de Cehenneme girmeyeceklerdir. Âhirette dirildikten sonra, hesaba çekilip, zulümleri, kabahatleri kadar, mahşer yerinde azap çekeceklerdir. Herkesin hakkı verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok edileceklerdir. Bir yerde sonsuz kalmayacaklardır. Kâfir memleketlerinde yaşayıp, İslâmiyeti işitmeyenler de böyledir.
.
Peygamber Efendimizin vârisi olan âlimler
Şemsüddîn ibn-i Vücûhî hazretleri kırâat ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 582 (m. 1187)’de doğdu. 672 (m. 1273)’de Bağdad’da vefât etti. Âlimlerin üstünlüğü hakkında şunları söyledi:
Âlim, hakkı bâtıldan ayıran ve bildikleri ile amel eden zattır. Ehl-i sünnet âlimleri Peygamber Efendimizin vârisleridir. Bunlara uyanlar kurtulur. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
"Bu misalleri ancak âlim olan kimseler anlar." (Ankebut 43) "Eğer bilmiyorsanız, zikir ehlinden (âlimlerden) suâl ediniz" (Nahl 43) "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer 9) "Allah’tan en çok korkan ancak âlimlerdir." (Fatır 28)
Hadis-i seriflerde de buyuruldu ki:
"Âlimin, insanlara üstünlüğü, Peygamberin ümmetine üstünlüğü gibidir."
"Âlimin mürekkebi, şehidin kanı ile tartılır, âlimin mürekkebi, ağır gelir."
"Âlimler, benim ve diğer Peygamberlerin vârisleridir."
"Âlim olmayan veya ilim öğrenmeye çalışmayan bizden değildir."
Resulullah Efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurmuşlardır: “İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır.”
[Âlimler, buradaki ilimde ihtilâf ettiler. Kelâm âlimlerine göre, bilinmesi lâzım olan ilim kelâm ilmidir. Çünkü tevhîde onunla ulaşılır. Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları onun ile bilinir. Fakîhler; ibâdetler, helâl ve haram olan şeyler, fıkıh ilmi olduğunu söylediler. Müfessirler ve hadîs âlimleri ise, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfleri bilmektir; çünkü bütün ilimlere onlarla ulaşılır, dediler. Kısaca, her ilim dalındaki âlim, buradaki ilmin, kendi meşgul oldukları ilim olduğunu söylediler. Fakat biz, buradaki ilimden maksadın âhıret ilmi olduğunu deriz. Bu ilim iki çeşittir. Biri muâmele ilmi, diğeri mukâşefe ilmidir. Muâmele ilmi: İbâdetler, âdetler, muhlikât (insanı helake ve felakete götüren şeyler) ve münciyât (insanın kurtuluşuna sebep olan şeylerin) ilmidir.
Diğeri mukâşefe ilmidir. Bu ilim, kalbe doğan öyle bir nûrdur ki, kalp kötü sıfatlardan temizlendiği zaman meydana gelir. Peygamberler, insanlara muâmele ilminden bahsederler ve bu ilmi tebliğ ederler. Âlimler de bu hususta Peygamberlerin (aleyhimüsselam) vârisleridir. Muâmele ilmini meydana getiren ibadet, âdet, muhlikât ve münciyâtın hakîkatlerini, semeresini ve neticesini bilmek, işte bu âhiret ilmidir. Kim bunlardan yüz çevirirse, âhirette helak olur.]
.
Yerde olanlara merhamet ediniz ki
Ebü’l-Hasen Sehâvî hazretleri tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. 558 (m. 1163)’de Sehâ’da doğdu. 643 (m. 1245)’de Şam’da vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Osmân bin Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir oğlu vefât etti. Ondan dolayı üzüntüsü çok olup, mahzun oldu. Evinde bir mescit yaptı. Orada ibâdet ederdi. Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” işitip, buyurdu ki:
(Onu benim yanıma getirin. Onu Cennet ile müjdeleyin!) Sonra onu, Resûlullah efendimizin yanına götürdüler. Ona buyurdular ki:
(Yâ Osmân bil ki; muhakkak Cehennemin yedi kapısı vardır. Ve Cennetin sekiz kapısı vardır. Cennet kapılarından her birine gittiğinde, oğlunu orada görüp, Allahü teâlâdan sana şefaat eder hâlde olduğunu görmeye râzı olmaz mısın!)
Osmân bin Maz’ûn hazretleri "yâ Resûlallah; râzı oldum" dedi. Suâl edildi ki, "yâ Resûlallah! Bizim oğullarımız da böyle olur mu?" Buyurdular ki:
(Evet olur, kıyâmete kadar ümmetimden sabreden ve sevap isteyen herkese de böyledir!)
Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Bir âlem vardır ki, beydâ ve melsâdır [beyâz ve düzdür]. Gümüş gibidir. Bu dünyanın yedi büyüklüğünde ve melekler ile doludur. O şekilde ki bir iğne atsan yere düşmez. Belki meleklerin üzerine düşer. Onlardan her bir melek, elinde bir alem [bayrak] vardır ki, üzerinde "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah" yazılmıştır. Her cuma gecesi toplanırlar. O âlemin etrâfında Allahü tebâreke ve teâlâyı tazarru ederler. Ümmet-i Muhammedin selâmeti üzerine duâ ederler. Sabah oluncaya kadar derler ki: "Yâ Rabbî! Ümmet-i Muhammede acı! Onlara azap etme!" Çünkü, sabah olup, kıyametten emin olurlar. "Yâ Rabbî! Gusledenleri, cumaya hazırlananları affeyle, istediklerini bağışla!" diye duâ ederler. Rivâyet eden der ki; "alemlerin [bayraklarının] uzunluğu kırk fersah olur." Dua ettiklerinde, ağlayarak seslerini yükseltirler. Rabbil’âlemîn onlara "ne istersiniz?" diye buyurur. Derler ki; "ümmet-i Muhammedi affetmeni isteriz." Allahü teâlâ ve tekaddes, "onları affettim" buyurur.)
Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: “Allahü teâlâ, kullarından ancak şefkat sahiplerine merhamet eder. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, melekler de sizin için Allahü teâlâdan merhamet dilesinler.”
.
Çalışabilenin zekât istemesi haramdır
Hamîdüddîn Râmûşî hazretleri hadîs, fıkıh ve tefsîr âlimidir. Buhârâ’da doğdu. 666 (m. 1268)’de vefât etti. El-Fevâid kitabında şöyle yazmaktadır:
Kur’an-ı kerimde, çok yerde namazla zekât beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekâtı verin) buyuruluyor. Zekât vermeyene, Allah lanet eder. Kıtlıklara maruz kalır, temiz malını kirletmiş olur, o mal telef olur.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(En faziletli ibadet namaz, sonra zekâttır.)
(Allahü teâlâ, malınızın temizlenip güzelleşmesi için zekâtı farz kıldı.)
(Zekât vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hâsıl olacak sevaba kavuşamaz.)
(Zekât vermeyen, temiz malını kirletmiş olur.)
(Zekât vermeyen kimse, kıyamette ateştedir.)
(Zenginlerin zekâtı fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.)
(Zekatını veren o malın şerrinden korunmuş olur.)
Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz;
(Zekâtı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurup şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:
(Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar. O mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [Âl-i İmran 180]
Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekâtını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekât kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur’an-ı kerimde, (Malı, parayı biriktirip zekâtını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. [Tövbe 34, 35]
Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekât istemesi haramdır. İstemediği hâlde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz.
Zekât, nisaba malik olmayıp çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri milletin içinde kırkta bir oranında yaratmıştır.
.
Konuşmadan önce iyice düşünmelidir
Muînüddîn Câcermî hazretleri, Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. İran'da, Câcerm'de doğdu. 613 (m. 1216) yılında Nişâbûr'da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Talebenin ilim öğrenmeye başlarken dikkat edeceği hususlar:
Talebenin ilim öğrenmeye başlarken dikkat edeceği hususlar:
1. İlim öğrenmeye başlayan talebe, anlayışına en yakın olan ilimden başlamalı.
2. Talebe dersini ezberleyip, çok defa tekrarladıktan sonra yazmalıdır. Çünkü öğrendikten sonra yazmak çok faydalıdır.
3. Talebe anlamadığı konuyu yazmamalıdır. Çünkü bu durum insana usanç verir, zekâyı öldürür ve zamanın zayi olmasına sebep olur.
4. Talebe, dersi hocanın ağzından dinleyip anlamaya çalışmalıdır.
5. Talebe, derste gayretli olmalı ve bu hususta Allahü teâlâya duâ edip yalvarmalıdır.
6. Talebe, öğrenim sırasında muhakkak dersi ile ilgili müzâkerede bulunmalıdır. Müzâkerede bulunurken ağırbaşlı olmalıdır. Müzâkerenin gayesi meşveret etmektir. Sinirli bir hâlde meşveret etmekle, doğru bir düşünce ortaya çıkmaz.
7. Talebe her zaman ilmin inceliklerini düşünmeli, ilmî konularda düşünmeyi âdet hâline getirmelidir. Bu konuda; "Düşün! Maksadına ulaşırsın" denilmiştir.
8. Talebe ve fakîh, konuşmadan önce düşünmelidir. Böyle yaparsa, konuşulan söz isâbetli olur. Çünkü söz, oka benzer. Bir okun hedefine ulaşabilmesi için nasıl düzgün olması gerekiyorsa, sözün de hedefine varması için, düzgün ve yerinde olması lâzımdır.
9. Talebe, her zaman ve her durumda, herkesten faydalanmalıdır.
10. Talebe yerli yerinde ve çok soru sormalıdır. İbn-i Abbâs'a; "Bu ilmî dereceye nasıl kavuştun?" diye sorduklarında; "Çok soru soran bir dil, çok düşünen bir kalp ile" cevabını verdi.
11. Talebe, Allahü teâlâya, dil, kalp, mal ve diğer azalarıyla şükretmeli ve anlamayı, bilgiyi ve başarıyı Allahü teâlâdan bilmelidir. Duâ etmek ve yalvarmak suretiyle, Allahü teâlâdan hidâyet istemelidir.
12. Talebe, cimrilik yapmaktan cenâb-ı Hakka sığınmalıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; "Cimrilikten daha büyük bir hastalık var mı?" buyuruyor.
13. Talebe, parası ile kitap satın almalı ve parasını kitap satın almak için harcamalıdır. Böylece, parası ilim öğrenmesine yardımcı olur.
14. Talebe ve hoca, sâdece Allahü teâlâdan ummalı ve yalnız cenâb-ı Haktan korkmalıdır.
.
Vallahi ben böyle bir Sultan'a rastlamadım
Ebü’l-Hasen Ferazdakî hazretleri tefsîr, hadîs, sarf, nahiv, lügat ve târih âlimlerindendir. Meşhur şâir Ferazdak’ın soyundandır. Tunus’ta Kayrevân şehrinde doğdu. 479 (m. 1086)’da Bağdad’da vefât etti. Şöyle nakleder:
Huzeyfe ibni Yemân “radıyallahü anh” rivâyet eder:
Bir gün Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” sabah namazını kılıp, dönüp, Ebû Bekr-i Sıddîk'ı “radıyallahü anh” sordu. Kimse cevap vermedi. Resûlullah Efendimiz ayağa kalkıp, "Ebû Bekr nerede?" buyurdu. Ebû Bekr arka saftan, "Lebbeyk (buradayım) yâ Resûlallah" dedi. Resûlullah efendimiz emir buyurdu. Ebû Bekr’e yol açtılar. Yanına gelip, hazret-i Fahr-i kâinât buyurdular ki:
"Yâ Ebâ Bekr nerede idin? Birinci rekatde bana yetiştin mi?"
Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Birinci safta sizinle tekbîr alıp, Fâtiha sûresini okumaya başlamıştım. Sonra, abdestimde vesvese oldu. Abdest için dönüp, mescid kapısına geldim. Birdenbire bir ses işittim. Ardıma baktım, gördüm ki, altından bir kap asılmış ve içi dolu su idi. Üstünde bir mendil örtülmüştü. Üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah Ebû Bekr-i Sıddîk) diye yazılmış idi. Mendili alıp, önüme koydum. Abdest alıp, mendili geri kabın üzerine koydum. Sonra gördüm ki, kaybolmuş. Sonra gelip, evvel rekatte size yetiştim."
Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
"Müjdeler olsun sana yâ Ebâ Bekr! Ben namazda kırâati tamamladım, rükûa gidecek iken dizlerim tutuldu. Sen gelmeyince, rükû edemedim. Sana abdest suyu veren Cebrâîl idi. Mendili tutan Mikâîl idi. Benim dizlerimi tutan İsrâfîl idi. (aleyhissalâtü vesselâm)"
Hudeybiye günü Urve bin Mes’ûd es-Sekafî, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzurlarına gelip sulh için konuştuktan sonra, geri döndüğünde arkadaşlarına şunları söyledi:
“Ey kavmim! Vallahi ben çok sultanların, Bizans İmparatoru Kayser’in, İran İmparatoru Kisrâ’nın ve Habeş Kralı Necaşî’nin yanına gitmiş bir insanım! Vallahi ben Muhammed’in arkadaşları gibi, arkadaşları kendisine tazim ve hürmette bulunan bir sultana rastlamadım. O onlara bir şey emrettiği zaman, O’nun emrini yerine getirmek için koşuyorlardı. O’nun yanında konuşurken, seslerini kısarak konuşuyorlardı. O’na hürmetle bakıyorlardı.”
.
Yıldızlar gittiği zaman
İbn-i Fâûs hazretleri hadîs âlimlerindendir. 521 (m. 1127)’de Bağdad’da vefât etti. Ahmed bin Hanbel’in kabri yanına defnedildi. Eshab-ı kiramın fazileti hakkında naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Ebû Bürde’den ve onun da babasından naklolunan hadîs-i şerîfde, Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek başını semâdan yana kaldırarak, (Yıldızlar gökte 'emene’dir. [rahmet veya 'emîn'in çoğulu] Yıldızlar gittiği zaman gökte vaad olunan şeyler olur. Ben de Eshâbım üzerine emînim. Gittiğim zaman, Eshâbıma vaad olunan şeyler gelir. Eshâbım da ümmetim üzerine 'emene'dir. Eshâbım gidince ümmetime vaad olunan şeyler gelir) buyurdular.
Yine o hadîs-i şerîfin devâmında, Ebû Sa’îd-i Hudrî’den “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet olunmuştur. Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (İnsanlar üzerine bir zaman gelir. Bir kısım kimseler gazâ ederler. İçinizde Resûlullah Efendimizin Eshâbından kimse var mıdır, derler. Evet derler. Sonra harp kazanılır. Ondan sonra bir zaman gelir ki, harp ederler. İçlerinden bir cemaat derler ki, içinizde Resûlullah efendimizin Eshâbı ile görüşmüş [Tâbiîn'den] kimse var mıdır. Derler ki, evet. Sonra harp kazanılır. Yine insanlar üzerine bir zaman gelir ki, harp ederler. Bir cemaat der ki, içinizde Resûlullah Efendimizin Eshâbını görmüş olanları gören [Tebe-i tâbiîn'den] kimse var mıdır. Derler ki, evet. Sonra harp kazanılır.)
Yine o hadîs-i şerîfin devamında, İmrân bin Husayn’dan “radıyallahü teâlâ anh” rivâyet edilmiştir. Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Ümmetimin üstünleri benim zamanımda bulunanlardır. Yani Eshâbımdır. Sonra o kimselerdir ki, Eshâbımı takip eder. Sonra o kimselerdir ki, onları takip edeni takip eder. Muhakkak onlardan sonra bir kavim gelir ki, onlardan şâhitlik istenmeden şâhitlik ederler ve hıyânet ederler. Onların yaptıkları o hıyânet ile onlarda emânet kalmaz. O kimsenin hilâfınca ki, tahkîr olunduğunda, bir kere hıyânet eder. O hıyânet etmiş olur. Ama onunla emânetten çıkmaz. Bazı hâllerde sözünde durmazlar. Onlarda semizlik zâhir olur [şişmân olurlar].) Bir rivâyetde (İstenmeden yemîn edenler...) buyurulmuştur.
.
Mazlumun âhı, indirir şâhı
Muhammed Rebhâmî hazretleri Hindistan’da yetişen fıkıh âlimlerindendir. Dokuzuncu asrın sonlarında vefât etti. En meşhur kitabı olan Rıyad-un-nâsihîn ismindeki eserini, 835 (m. 1432) senesinde yazdı. Bu eserinde buyuruyor ki:
Namaza devam, kalbin nurlanmasına ve saâdet-i ebediyyeye kavuşmaya vesiledir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Namaz nurdur” buyurdu. Allahın dostlarına, namazda neler oluyor, muratlarına, namazda, nasıl kavuşuyorlar biliyor musunuz?
Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil idi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Hırsızlardan biri kaçtı. Hiratlı bir demirci, Nişâbûr’a gitmişti. Bir zaman sonra, evine dönüp gece giderken, bunu yakaladılar. Hırsızlarla beraber, vâliye çıkardılar. Vâli; “Hapse atın!” dedi. Demirci hapishanede abdest alıp namaz kıldı. Ellerini uzatıp; “Yâ Rabbî! Günâhım olmadığını, ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan, ancak sen kurtarırsın!” diye duâ etti. Vâli, o gece rüyâda dört kuvvetli kimse gelip, tahtını tersine çevirecekleri vakit uyandı. Hemen abdest alıp, iki rekat namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar, o dört kimsenin, tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde, bir mazlumun âhı bulunduğunu anladı. Nitekim şiir:
"Binlerce top ve tüfek, yapamaz asla/Gözyaşının seher vakiti yaptığını/Düşman kaçıran süngüleri, çok defa/Toz gibi yapar, bir müminin duâsı."
Hemen o gece, hapishâne müdürünü çağırıp; “Bir mazlum kalmış mı?” dedi. Müdür; “Bunu bilemem. Yalnız, biri namaz kılıp, çok duâ ediyor. Gözyaşı döküyor” deyince, onu getirtti. Hâlini sorup anladı. Özür dileyip; “Hakkını helâl et ve bin gümüş hediyemi kabul et ve herhangi bir arzun olunca bana gel!” diye rica etti. Demirci; “Hakkımı helâl ettim ve hediyeni kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelmem” dedi. Vâli; “Niçin?” diye sorunca, “Çünkü, benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına götürmekliğim kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla, beni nice sıkıntıdan kurtardı. Nice muradıma kavuşturdu. Nasıl olur da, başkasına sığınırım? Rabbim, nihâyeti olmayan rahmet hazînesinin kapısını açmış, sonsuz ihsân sofrasını, herkese yaymış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de, vermedi? İstemesini bilmezsen alamazsın. Huzuruna edeple çıkmazsan, rahmetine kavuşamazsın” dedi...
.
İsyan edenlere susanların sonu
İmam-ı Zührî hazretleri Tabiîn devrinde Medine’de yetişen hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. Aşere-i mübeşşereden Abdurrahmân bin Avf’ın (radıyallahü anh) torunudur. Eshâb-ı kiramdan bazıları ile görüştü. Büyük bir âlimdi. Medine kadılığı yaptı. 125 (m. 742) senesinde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
Abdullah bin Ca’fer bin Ebî Tâlib’in “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, orucu hurma ile açtıklarını gördüm” dediğini haber verdi.
“Kureyş’ten olan imamlar (emirler) hüküm verdikleri zaman adâletten ayrılmazlar, söz verdikleri zaman sözünde dururlar, kendilerine merhamet edilmesini isteyenlere merhamet ederler. Kim onların yaptığı bu şeyleri yapmazsa, Allahü teâlânın melekleri ve bütün insanların laneti onların üzerine olur. Allahü teâlâ onların hiçbir amelini kabûl etmez.”
Sa’d bin Ebî Vakkâs (radıyallahü anh) şöyle anlatıyor: “Uhud harbinde Peygamber efendimizin sağında ve solunda duran beyaz elbiseli iki kişi gördüm. Onları, bugünden önce ve sonra hiç görmedim.”
Resûlullah efendimiz “Ana ve babaya sövmek, büyük günahlardandır” buyurduğunda, Eshâb-ı kiram “Yâ Resûlallah! Hiç insan ana ve babasına söver mi?” dediklerinde, buyurdu ki: “Evet, birisinin babasına veya anasına söverse, o da onun anasına veya babasına söver.”
“Bir kimse, dinde olmayan bir şey meydana çıkarırsa, bu şey reddolunur.”
“Aman! Aman! Fahiş (müstehcen ve çirkin) sözlerden kaçınınız, zira Allahü teâlâ çirkin sözleri ve fahiş konuşmaları sevmez.”
“Sizden biriniz aksırdığı zaman (Elhamdülillah) desin. Yanında bulunan (Yerhamükellah) desin, Aksıran da (Yagfirullahü lî ve leküm) desin."
“Yoksullara verilen bir sadaka, mahremlere verilen ise, iki sadakadır.”
“Annene, babana, kız kardeşine, kardeşine ve sırasıyla diğer yakınlarına iyilik et.”
“Nice oruç tutanlar var ki, tuttukları oruçtan, açlık ve susuzluktan başka kârları yoktur.”
“Zamanlar, asırlar ahâlîsinin en hayırlısı, en iyisi, benim asrımın ahâlîsidir. [Yâni Sahâbe-i kiramın hepsidir.] Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın müminleridir.”
“Bir kavim arasında isyan edenleri düzeltebilecek kimseler var iken, buna susarlarsa, Allahü teâlânın azâbı hepsine birden göndermesi pek yakındır.”
.
Allahü teâlâ kalplerinize bakar
Rükneddîn Ebü’l-Feth hazretleri Hindistan evliyâsının büyüklerindendir. Pakistan’da Mültan’da doğdu. Zamanın büyüklerinden Nizâmüddîn Evliyâ ile sohbet etti. 720 (m. 1320)’de vefât etti.
Rükneddîn Ebü’l-Feth, bir talebesi tarafından toplanan “Mecma’ul-ahbâr” adlı eserdeki bir mektubunda buyuruyor ki:
“O azîz, kesin olarak bilmelidir ki, insan iki şeyden ibârettir. Sûret ve sıfat. Hüküm sıfata göredir, sûrete göre değil. (Allahü teâlâ, sûretlerinize ve amellerinize bakmaz, kalplerinize bakar) buyuruldu. Ama sıfatın hükmü, hakîkat üzere, ancak âhirette görünür. Çünkü orada her şeyin hakîkati zâhir olur. Bu sûret gidicidir ve herkes kendi sıfatına uygun şekilde haşrolunur. Nitekim Bel’âm-ı Bâurâ, o kadar tâatiyle birlikte, köpek sûretinde haşrolunacaktır. A’râf sûresi 176. âyet-i kerîmede meâlen; (Onun hâli köpeğe benzer) buyuruldu. Bunun gibi zulmeden, başkasının malına, canına tecavüz eden; kendini kurt sûretinde, kibirli olan; kaplan sûretinde, bahîl ve haris olan da; kendini domuz şeklinde bulacaktır.
Kâf sûresi 22. âyet-i kerîmede meâlen; (Şimdi senin perdeni açtık! Artık bugün gözün keskindir) buyurulması, bunu gösterir, insan, bu kötü sıfatlardan temizlenmedikçe, hayvanlar sırasında yer almaktadır. A’râf sûresi 179. âyet-i kerîmede meâlen; (İşte onlar, hayvanlar gibidir; doğrusu daha sapık ve aşağıdırlar) buyuruldu. Nefsin tezkiyesi, temizlenmesi ise, ancak Allaha sığınmak ve O’ndan yardım istemekle mümkündür. Yûsuf sûresi 53. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, gerçekten kötülüğü şiddetle emreder. Ancak Rabbimin koruduğu nefs müstesnadır. Çünkü Rabbim Gafûrdur. Rahimdir) buyuruldu.
Hakkın ihsânı ve yardımı olmadıkça, nefis tezkiye olmaz. Nûr sûresi 21. âyet-i kerîmede meâlen; (Eğer üzerinize Allahın ihsânı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen [günah kirinden] temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır) buyuruldu. Bu ihsân ve rahmetin alâmeti, ayıplarının kendine gösterilmesidir. Bütün kâinatın yanında yok hükmünde olduğu ilâhî azametin nûrundan bir şua onun kalbine parlasa; bütün dünya büyüklükleri, onun nazarında toprak hükmünde olur. Kalbinde dünya ehlinin kıymeti kalmaz. Bu hâl kalbini kaplayınca; dünya ehlinin tutulduğu hayvani sıfatlarından nefret eder ve onların yerine, melek ahlâkının sıfatlarının görünmesini ister."
.
Onlar benim misafirlerimdir
Îsâ bin Süleymân Mâlakî hazretleri hadîs ve târih âlimidir. 581 (m. 1185) yılında Endülüs (İspanya) şehirlerinden Ründe’de (Ronda) doğdu. 632 (m. 1234) yılında Mâlaka’da (Malaga) vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden ikisi şöyledir:
“İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de vardır. Yollarda, sokak başlarında dolaşırlar. Allahü teâlâyı zikredenleri ararlar. Zikredenleri bulunca, birbirlerine seslenirler. 'Buraya geliniz, buraya geliniz' derler. Kanatları ile, onları sararlar. O kadar çokturlar ki, göğe varırlar. Kullarının her işini bilici olan Allahü teâlâ, meleklere 'kullarımı nasıl buldunuz?' diye sorar. 'Yâ Rabbî! Sana hamd ve sena ediyorlar ve senin büyüklüğünü söylüyorlar ve senin ayıplardan ve kusurlardan temiz olduğunu söylüyorlar' derler. 'Onlar, beni gördüler mi?' buyurur. 'Hayır görmediler' derler. 'Görselerdi, nasıl olurlardı?' buyurur. 'Daha çok hamd ederlerdi ve daha çok tesbih ederlerdi ve daha çok tekbir söylerlerdi' derler. 'Onlar benden ne istiyorlar?' buyurur. 'Yâ Rabbî! Cennetini istiyorlar' derler. 'Onlar, Cenneti gördüler mi?' buyurur. 'Görmediler' derler. 'Görselerdi, nasıl olurlardı?' buyurur. 'Daha çok yalvarırlardı, daha çok isterlerdi. Yâ Rabbî! Bu kulların Cehennemden korkuyorlar. Sana sığınıyorlar' derler. 'Onlar Cehennemi gördüler mi?' buyurur. 'Hayır görmediler' derler. 'Görselerdi, nasıl olurlardı?' buyurur. 'Görselerdi daha çok yalvarırlardı ve Ondan kurtulmak yoluna daha çok sarılırlardı' derler. Allahü teâlâ, meleklere; 'şâhid olunuz ki, onların hepsini affeyledim' buyurur. 'Yâ Rabbî! O zikredenlerin yanında, filan kimse zikretmek için gelmemişti. Dünya çıkarı için gelmişti' derler. 'Onlar benim misafirlerimdir. Beni zikredenlerle beraberim. Onların yanında bulunanlar da, zarar etmezler' buyurur.”
“Allahü teâlâ, beni insanların en asîlzâdesi olan Kureyş kabîlesinden seçti ve bana insanlar arasından en iyileri arkadaş, sâhib (eshâb) olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezîrler olarak ve dîn-i İslâmı, insanlara bildirmekte, yardımcı olarak seçti. Bunlardan bazılarını da Eshâr olarak, (zevce tarafından akrabâ) ayırdı. Bunları seb edenlere, iftirâ edenlere, söğenlere Allahü teâlânın ve bütün meleklerin ve insanların lâneti olsun! Allahü teâlâ, kıyâmet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabul etmez.”
.
Peygamberlerin gıpta ettiği kimseler
Ebû Meryem hazretleri Tabiînden meşhûr bir hadîs âlimidir. Doğumu bilinmemektedir. 104 (m. 722) senesinde, Ömer bin Abdülazîz’in vâliliği zamanında vefât etti. Bildirdiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Huzeyfet-ül-Yemânî’den (radıyallahü anh) rivâyetle bildirdi: Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki, o vakit şu üç şeyden daha kıymetli bir şey olmayacak: Birincisi, insanın kendisi ile yalnızlığını giderebileceği samimi bir dost, ikincisi, helâl para, üçüncüsü, sünnet-i seniyyeye yapışıp, onunla amel etmek.”
“İyiliğin hepsi sadakadır.”
“Melekler, sizden öncekilerden birinin ruhunu karşıladılar. 'Hayır nâmına bir iş yaptın mı?' diye sordular. O da 'Öyle bir şeyim yok' diye cevap verdi. Onlar bu defa 'Bir düşün bakalım' dediler. O kimse 'Ben herkese veresiye mal verir, hizmetçilerime; fakir ve sıkıntıda olanlara mühlet vermelerini, zengine de müsamaha göstermelerini emrederdim' dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ; 'O kulumu affettim' buyurur.”
“Utanmıyorsan istediğini yap.”
“Eshâbıma ihsân edin, sonra onları takip edenlere (Tabiîne) hürmet edin. Sonra yalancılık yayılır. Hattâ yemin teklif edilmeden adam yemin eder, şehâdeti istenmeden şehâdette bulunur.”
“Yırtıcı, aç iki kurdun salıverildiğinde bir koyun ağılına (sürüsüne) verdikleri zarar; şeref, mal ve mevki sevgisinin, Müslüman kişinin dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.”
“Allahü teâlâ üç kişiye buğzeder. Bunlar yaşlandığı hâlde zinâ edenler, verdiğini başa kakan cimriler ve kibirlenen fakîrlerdir.”
“Cimrilikle îmân bir kalpte toplanmaz.”
“Üç şeyden uzak olduğu hâlde ölen Cennete girer. Bunlar kibir, borç ve azgınlıktır.”
“Müminlerin, iman yönünden en kamili, ahlakı en güzel ve ailesine karşı en çok lütufkâr davrananıdır.”
“Arş-ı azamın etrâfında nurdan kürsüler vardır. Bu kürsülere öyle kimseler oturacak ki, elbiseleri ve yüzleri nur gibi parlayacaktır. Bunlar, Peygamber de değil, şehitler de değillerdir. Fakat, Peygamber ve şehitler onlara gıbta edecektir.” Resûlullah efendimize “Bunlar kimlerdir?” diye sorulunca “Onlar Allah için birbirini sevenler, Allah için buluşup oturanlar ve Allah için birbirini ziyâret edenlerdir” buyurdu.
“Gördüğü iyilikleri gizleyip, gördüğü kötülükleri teşhir eden kötü komşudan Allaha sığının.”
.
Bana incindiğini hiç görmedim
Sâlih Cermî hazretleri fıkıh, hadîs, nahiv ve lügat âlimidir. Basra’da doğmuş, Bağdâd’a yerleşmiş ve orada 225 (m. 839)’de vefât etmiştir. Bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) ilmi, irfânı, fehmi, yakîni, aklı, zekâsı, cömertliği, tevâzuu, hilmi, şefkati, sabrı, gayreti, hamiyeti, sadâkati, emâneti, şecaati, heybeti, yiğitliği, belâgati, fesâhati, fetâneti, melâheti [güzelliği], verâı, iffeti, keremi, insâfı, hayâsı, zühdü, takvâsı bütün Peygamberlerden daha çoktu.
Dostundan ve düşmanından gördüğü zararları, eziyetleri affederdi. Hiçbirine karşılık vermezdi. Uhud gazâsında kâfirler mübârek yanağını kanatıp, dişlerini kırdıkları zaman, bunu yapanlar için, (Yâ Rabbî! Bunları affet! Câhilliklerine bağışla) diye duâ buyurmuştu. Şefkati çoktu. Hayvanlara su verir. Su kabını eliyle tutarak doymalarını beklerdi. Bindiği atın yüzünü ve gözünü silerdi. Her çağırana, lebbeyk (efendim) diyerek cevap verirdi. Kimsenin yanında, ayaklarını uzatmazdı. Diz çöküp otururdu. Hayvan üzerinde giderken, bir yaya görünce, arkasına bindirirdi. Kendisini kimseden üstün tutmazdı.
Bir yolculukta, bir koyun kebabı yapılacağı zaman, biri ben keserim dedi. Bir başkası, ben derisini yüzerim dedi. Diğeri, ben pişiririm dedi. Resûlullah da, ben odun toplarım deyince, Yâ Resûlallah! Siz istirâhat buyurunuz! Biz toplarız dediler. (Evet! Sizin her şeyi yapacağınızı biliyorum. Fakat, iş görenlerden ayrılarak oturmak istemem. Allahü teâlâ, arkadaşlarından ayrılıp oturanı sevmez) buyurdu. Kalkıp odun toplamaya gitti.
Eshâbının oturdukları yere gelince, baş tarafa geçmezdi. Gördüğü boş bir yere otururdu. Elinde bastonla, bir gün sokağa çıktı. Görenler ayağa kalktılar. (Başkalarının birbirlerine saygı duruşu yaptıkları gibi, benim için ayağa kalkmayınız! Ben de, sizin gibi bir insanım. Herkes gibi yerim. Yorulunca, otururum) buyurdu.
Çok zaman diz çökerek otururdu. Dizlerini dikip, etrâfına kollarını sararak oturduğu da görülmüştür. Yemekte, giymekte ve her şeyde hizmetçilerini kendinden ayırmazdı. Onların işlerine yardım ederdi. Kimseyi dövdüğü, sövdüğü hiç görülmedi. Her zaman hizmetinde bulunan Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) diyor ki: "Resûlullaha on sene hizmet ettim. Onun bana yaptığı hizmet, benim Ona yaptığımdan çok idi. Bana incindiğini, sert söylediğini hiç görmedim."
.
Şeytanın zincirini çözmek
Ahmed Es’ad Efendi Doksanbeşinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1150 (m. 1737) senesinde İstanbul’da doğdu. 1230 (m. 1814) senesinde vefât etti. Süleymaniye Medresesinde müderris iken, derslerinde buyurdu ki:
Münâzara ve sözle mücâdele âdabını bilmeyen avam tabakasına, münâzara için izin vermek, şeytanın zincirini çözmektir. Mücâdele etmek, âlimler için de iyi görülmemiştir. Nerede kaldı ki, câhil ve ahmak kimselere izin verilsin. Allahü teâlâ, Resûlullah Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) Nahl sûresinin yüz yirmi beşinci âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurdu: “Ey Resûlüm! İnsanları Kur’ânla, güzel söz ve nasihatle Rabbinin yoluna (İslama) davet et. Onlara karşı en güzel olan bir mücâdele ile mücâdele yap. Şüphe yok ki, Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, hidâyete kavuşmuş olanları da en iyi bilendir.”
Allahü teâlâ, Resûlüne “Sen, güzel huylu olarak yaratıldın” buyurduğu hâlde, O’na muhalifleri ile mücâdele hususunda mutlak izin vermeyip, mücâdelenin en güzel şekilde olması kaydını koydu. Allahü teâlâ, mücâdele ve münâzarayı zemmederek, Hac sûresinin üçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “İnsanlardan kimi de vardır. Allahın dîni hakkında bir bilgisi olmadığı hâlde, mücâdele eder de, her inatçı şeytana tâbi olur” buyurdu.
Cedel (mücâdele ve münâzara) mekrûh olmakla beraber, birtakım şartları vardır. Cedelin sonu kırgınlıktır, muhabbetin azalmasıdır. Bunun ise hiç faydası yoktur. Sadece düşmanlığı artırır ve hakîkati inkâra kadar götürür. Sözle mücâdele zihni açar, konuşmayı geliştirir dense bile, cedelin kazandırdığı pek bir şey yoktur...
“Gıybet, belli bir müminin veya zimmî kâfirin ayıbını onu kötülemek için arkasından söylemektir. Allahü teâlâ, Hucurât sûresinin on ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü bazı zan vardır ki günahtır. (Günah olan bu zan, iyi kimseye karşı beslenen kötü zandır.) Birbirinizin kusurunu araştırmayın (Allahın gizlediği ayıpları deşmeyin). Kiminiz de kiminizi arkasından çekiştirmesin (gıybet etmesin). Sizden herhangi biriniz, ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O hâlde (gıybet etmekte) Allah'tan korkun. Muhakkak ki Allah, tövbeleri kabul edendir, çok merhametlidir” buyuruyor.
Peygamber efendimiz; “Koğuculuk yapan Cennete giremez” buyurdu.
.
Kıldan ince, kılıçtan keskin
Ebü’n-Nadr bin Mihrân hazretleri tanınmış bir hadîs hafızıdır. 156 (m. 773) tarihinde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sıkıntı ânında, (Lâ ilahe illallahülazîm-ul-halîm. Lâ ilahe illallahü Rabb-ül-arşilazîm. Lâ ilahe illallahü Rabbüssemâvâti ve Rabb-ül-ardı ve Rabb-ül-arşil kerîm) diye duâ ederdi.”
“Kıyâmet gününde kâfire: 'Ne dersin? Senin yer dolusu altının olsa, bunları fidye verir miydin?' diye sorulacak, kâfir 'Evet' cevabını verecek. Bunun üzerine kendisine 'Yalan söyledin, senden bundan daha kolayı istenmişti' buyurulacaktır.”
“Beş vakit namazı Allahü teâlâ kullarına farz etmiştir. Eksiksiz olarak erkân ve âdabına riâyetle o namazları kılan kimseyi, Allahü teâlânın Cennete koyacağına vaadi vardır.”
Resûlullah Efendimiz, Hazreti Âişe’ye (radıyallahü anha) buyurdu ki: “Kabrin sıkması ve Münker-Nekir’in suâli ânında hâlin nasıl olacak? Yâ Hümeyrâ! Kabrin sıkması mümin için, annenin çocuğunun ayağını eliyle çekmesi gibidir. Münker ve Nekîr'in sorusu da mümin için, ağrıdığı zaman göz için göz taşı gibidir.”
“Resûlullah efendimiz Hazreti Ömer’e; (Münker ve Nekir sana geldiği zaman hâlin nasıl olacak?) buyurdu. Hazreti Ömer, (Orada, şimdiki gibi aklım ve şuurum yerinde olur mu?) dedi. Resûlullah efendimiz (Evet) buyurunca, (O hâlde hiç korkmam) dedi."
“Cenâb-ı Hak, Cehennem üzerinde, kıldan ince, kılıçtan keskin, geceden karanlık, yedi geçitli bir köprü yaratmıştır. Her geçit, bini çıkış, bini iniş, bini de düz olmak üzere, yaya yürüyüşüyle üç bin yıllık yoldur. Her geçitte kul hesaba çekilir. Birinci geçitte îmândan, ikinci geçitte namazdan, üçüncü geçitte zekâttan, dördüncü geçitte oruçtan, beşinci de hacdan, altıncıda abdest ve gusülden, yedincide ana-baba hakkından ve kul hakkından sorulur. Bunlara cevap verirse, şimşekten hızlı geçer ve Cennete girer. Cevap veremezse, Cehenneme düşer.”
“Ümmetimden bir kısmı, Cehenneme yağmur gibi düşer.”
Abdullah ibni Abbâs’ın (radıyallahü anhümâ) rivâyet ettiğine göre, Peygamber efendimiz iki kabrin yanından geçiyordu. “Bu iki kabirde bulunan ölüler azap görüyorlar. Onlar, (kendisinden sakınılması mümkün olmayan) büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar. Birisi idrardan sakınmadığı için, diğeri de, insanlar arasında söz taşımak için dolaştığından azap görüyor” buyurdu
.
Kıldan ince, kılıçtan keskin
Ebü’n-Nadr bin Mihrân hazretleri tanınmış bir hadîs hafızıdır. 156 (m. 773) tarihinde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sıkıntı ânında, (Lâ ilahe illallahülazîm-ul-halîm. Lâ ilahe illallahü Rabb-ül-arşilazîm. Lâ ilahe illallahü Rabbüssemâvâti ve Rabb-ül-ardı ve Rabb-ül-arşil kerîm) diye duâ ederdi.”
“Kıyâmet gününde kâfire: 'Ne dersin? Senin yer dolusu altının olsa, bunları fidye verir miydin?' diye sorulacak, kâfir 'Evet' cevabını verecek. Bunun üzerine kendisine 'Yalan söyledin, senden bundan daha kolayı istenmişti' buyurulacaktır.”
“Beş vakit namazı Allahü teâlâ kullarına farz etmiştir. Eksiksiz olarak erkân ve âdabına riâyetle o namazları kılan kimseyi, Allahü teâlânın Cennete koyacağına vaadi vardır.”
Resûlullah Efendimiz, Hazreti Âişe’ye (radıyallahü anha) buyurdu ki: “Kabrin sıkması ve Münker-Nekir’in suâli ânında hâlin nasıl olacak? Yâ Hümeyrâ! Kabrin sıkması mümin için, annenin çocuğunun ayağını eliyle çekmesi gibidir. Münker ve Nekîr'in sorusu da mümin için, ağrıdığı zaman göz için göz taşı gibidir.”
“Resûlullah efendimiz Hazreti Ömer’e; (Münker ve Nekir sana geldiği zaman hâlin nasıl olacak?) buyurdu. Hazreti Ömer, (Orada, şimdiki gibi aklım ve şuurum yerinde olur mu?) dedi. Resûlullah efendimiz (Evet) buyurunca, (O hâlde hiç korkmam) dedi."
“Cenâb-ı Hak, Cehennem üzerinde, kıldan ince, kılıçtan keskin, geceden karanlık, yedi geçitli bir köprü yaratmıştır. Her geçit, bini çıkış, bini iniş, bini de düz olmak üzere, yaya yürüyüşüyle üç bin yıllık yoldur. Her geçitte kul hesaba çekilir. Birinci geçitte îmândan, ikinci geçitte namazdan, üçüncü geçitte zekâttan, dördüncü geçitte oruçtan, beşinci de hacdan, altıncıda abdest ve gusülden, yedincide ana-baba hakkından ve kul hakkından sorulur. Bunlara cevap verirse, şimşekten hızlı geçer ve Cennete girer. Cevap veremezse, Cehenneme düşer.”
“Ümmetimden bir kısmı, Cehenneme yağmur gibi düşer.”
Abdullah ibni Abbâs’ın (radıyallahü anhümâ) rivâyet ettiğine göre, Peygamber efendimiz iki kabrin yanından geçiyordu. “Bu iki kabirde bulunan ölüler azap görüyorlar. Onlar, (kendisinden sakınılması mümkün olmayan) büyük bir şeyden dolayı azap görmüyorlar. Birisi idrardan sakınmadığı için, diğeri de, insanlar arasında söz taşımak için dolaştığından azap görüyor” buyurdu.
.
Ölülerinizi iyilikle yâd ediniz
Sa’îd bin Abdülazîz hazretleri Tabiînden olup, büyük bir hadîs âlimidir. 90 (m. 708) senesinde doğup, 167 (m. 783) târihinde vefât etti. Naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
“Arş-ı a’zamın altında ve Cennet hazinelerinden olan bir ameli sana öğreteyim mi? O (Lâ havle velâ kuvvete illâ billah) sözüdür. Bir kul bunu söyleyince, Allahü teâlâ (Kulum İslâm oldu ve teslim oldu) buyurur.”
“Ezan ile ikamet arasında yapılan duâ reddolunmaz.”
“Tövbe ve istiğfara devam eden kimseye, Allahü teâlâ her sıkıntıdan bir kurtuluş ve her darlıktan sonra bir genişlik verir ve ummadığı yerden kendisini rızıklandırır.”
“Gece kalkan ve ailesini de kaldırarak beraberce namaz kılanlar, karı-koca zikredenlerden sayılırlar.”
“İpek ve altın, ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir.”
“Allahü teâlâ yanında amellerin en sevimlisi, vaktinde kılınan namazlardır. Sonra ana-babaya (ana-baba hakkına) riâyettir. Sonra Hak yolunda cihâd etmekdir.”
“Dul kadının, yoksul kimsenin işine koşan bir Müslüman; Allah yolunda cihad eden veya geceleri namaz kılıp, gündüzleri oruç tutan kimse gibidir.”
“Şüphesiz namaz kılan sağa sola iltifat etmediği müddetçe, Allahü teâlâda ona iltifât eder.”
“Kıyâmet günü küçük çocuğa 'Cennete gir' denir. Çocuk Cennet kapısı önünde durur ve 'Ancak anne ve babamla Cennete girerim' der ve ısrar eder. O zaman, 'Anne ve babasını da beraber Cennete koyun' denir.”
“Kişiye, bakmakla mükellef olduğu kimseye bakmaması, günah olarak yetişir.”
“Üç kişiye acıyın: Cahiller arasındaki âlime, zengin iken fakîr düşene ve kabilesi arasında hatırlı iken itibârını kaybedene.”
“Allahü teâlânın bu ümmete yardımı, ancak zayıfların duâ, ihlâs ve ibadetleri sayesindedir.”
“Allahü teâlâ, amellerden yalnız hâlis niyetle ve rızası istenerek yapılanı kabul buyurur.”
“Ben sizin için, çocuğuna karşı bir baba gibiyim.”
“Müminin öldürülmesi, Allah katında dünyanın yok olmasından daha büyük bir iştir.”
“Ölülerinizi ancak iyilikle yâd ediniz. Şayet onlar Cennetlik ise, onlar hakkında kötü söylemekle günahkâr olursunuz. Cehennemlik iseler, zâten bulundukları hâl kendilerine yeter.
.
Yasin okuyanın sıkıntısı gider
Yahyâ bin Muhammed Dabbî hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Bağdad’da doğdu. Mekke’ye giderek orada ilim tahsil etti ve icazet alarak talebe yetiştirdi. 528 (m. 1134)’de orada vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Ölülere ve hastalara, Yasin ve Fatiha okunur. Kur’an-ı kerimin her âyeti, her harfi şifadır. Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur’an-ı kerimdir) buyuruldu. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz üç türlü ilaç kullanırdı: Kur’an-ı kerim veya dua okurdu. Fen ile bulunan ilaçları kullanırdı. Her ikisini karışık kullanırdı...
Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Kur’an-ı kerimden şifa beklemeyen, şifaya kavuşamaz.) Kur’an-ı kerim ve dua, şartlarına uygun okunursa, elbette şifa verir. Okuyanın ve hastanın buna inanması gerekir. Haram işleyenin ve itikadı düzgün olmayanın okuması fayda vermez. Kur’an-ı kerimi ücretle okumak haramdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Fatiha her derde devâdır.) (Fatiha suresi Allahü teâlânın gadabını önler.) (Ölülerinize Yasin okuyun!) (Kabristana giren kimse, Yasin suresini okusa, o gün ölülerin azapları hafifler. Ölülerin sayısı kadar o kimseye sevap verilir.) (Yasin okuyanın sıkıntısı gider.) (Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) (Geceleyin Yasin okuyan kimse, affedilmiş olarak sabaha çıkar.) (Allah rızası için Yasin okuyanın günahları affolur.) (Her gece, Yasin okumaya devam eden kimse, şehid olarak ölür.) (Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’anın kalbi de Yasindir.) (Bir defa Yasin okuyan, on defa Kur’an-ı kerimi okumuş sevabına kavuşur.)
Yasin suresinde, kıyamette olan şeyler, dünyanın geçici olduğu, Cennet nimetleri ve Cehennem azapları da bildirilmektedir. Anlayan hasta, yanında okununca, iman ile gitmeye sebep olan şeyleri işitmiş olur. İmam-ı Gazali buyuruyor ki: "İmam-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri, Cenab-ı Hakkın, (Anlayarak da anlamayarak da Kur’an-ı kerim okuyan, benim rızama kavuşur) buyurduğunu bildirmektedir."
Ölüler için de Yasin-i şerif okunması emredilmiştir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Yanında Yasin-i şerif okunan hasta, suya doymuş olarak vefât eder, doymuş olarak kabre girer.)
(Müslüman bir hasta yanında Yasin okunursa, Rıdvân ismindeki melek Cennet şerbeti getirir. O kimse, suya doymuş olarak ruhunu teslim eder. Doymuş olarak da kabre girer, suya ihtiyacı olmaz.)
.
Cömertlik, zenginde olursa daha güzeldir
Abdullah bin Muhammed bin Asker hazretleri hadîs âlimidir. Allâme Burhânüddîn’in babasıdır. 672 (m. 1273)’de Lübnan’da Belbis köyünde doğdu. 739 (m. 1338)’de Şam’da vefât etti. Kitaplarında naklettiği bazı hadis-i şerifler:
“Başlarına üzücü bir hâl geldiğinde sabreden; Kendine nimet verildiğinde şükreden; haksızlığa uğradığında olaya hoşgörüyle yaklaşarak bağışlayıp affeden; kendi bir haksızlık yaptığında özür ve af dileyen kimseler... İşte onlar güvenli ve doğru yolu bulanların ta kendileridir.”
“Kişi (kabrinde) cennetteki derecesinin yükseltildiğini görür. Sebebini Rabbine sorar: 'Ya Rabbi, bu mükâfat nereden?' Ona şöyle cevap verilir: Çocuğunun arkandan senin için Allah’a yaptığı af isteği ve dualardan.”
“Biriniz bir Müslüman kardeşinde bir dert gördüğünde, kendisini o derde uğratmadığı için Allah’a şükretsin. Fakat bu şükrünü, açıktan yapıp da dertli kimseye duyurmasın.”
“Allah kuluna bir nimet verdiğinde kul 'elhamdulillah' derse, bu şükür ve hamd, o nimetten daha hayırlı olur.”
“Sizden daha zenginlerin yanına az girip çıkın. Çünkü bu, Allah’ın size verdiği nimetlerini küçümsememeniz için daha uygundur.”
“Cennette büyük bir köşk vardır. İsmi cömertler köşküdür.”
“Allah, niyeti 'önce ahiret' olana dünyayı da verir. Ama niyeti 'sadece dünya' olana, ahireti vermez.”
“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.”
“Müminin firâsetinden korkun. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.”
“İstişare eden pişman olmaz.”
“Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) çok merhametliydi. Birisi kendisine bir şey istemeye gelirse, istenilen şey varsa, mutlaka verirdi. Yok ise, olunca verme sözü verirdi.”
“Eğer bir Müslüman bir fidan diker veya ekin eker de, ondan bir yabanî hayvan, kuş yahut başka bir canlı yerse, bunda onun için mutlaka sevap vardır.”
“Kim bana itaat ederse, Allaha itaat etmiş; her kim bana isyan ederse, Allaha isyan etmiş olur ve kim benim emîrime itaat ederse, bana itaat etmiş; her kim benim emîrime isyan ederse, bana isyan etmiş olur.”
“Adalet güzeldir, fakat idarecilerde olursa, daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, fakat zenginlerde olursa daha güzeldir. Dinde titizlik güzeldir, fakat âlimlerde olursa daha güzeldir. Sabır güzeldir, fakat fakirlerde olursa daha güzeldir. Tövbe güzeldir, fakat gençlerde olursa daha güzeldir. Utanma duygusu (hayâ) güzeldir, fakat kadınlarda olursa daha güzeldir.”
.
Cuma günleri çok salevât okuyunuz
Muhammed bin Ya’kûb Fîrûzâbâdî hazretleri tefsîr, fıkıh, hadîs ve lügat âlimidir. Îrân’da, Fîrûzâbâd şehrinde, 729 [m. 1329] da doğdu. 816 [m. 1414]'da Yemen’de Zebîd şehrinde kadı iken vefât etti. Yıldırım Bâyezîd ve Emir Tîmûr ile görüşüp ihsânlarına kavuştu. Kitabü's-salât adlı eserinden bazı bölümler:
Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin sevgisi, Allah yolunda kılıç ile muharebe etmekten daha üstündür. Resulullah Efendimizi sevmek, bu sevginin hakkını yerine getirmek, O’na tazimde bulunmak, imanın şubelerinin en büyüklerindendir. Allahü teâlâ, Ahzab Sûresi’nin 56. âyet-i kerimesinde mealen; “Gerçekten Allah ve melekleri, peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve gönülden teslim olun” buyuruyor.
Evs bin Evs’in rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: "En faziletli gün, cuma günüdür. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı cuma günü yarattı. Kıyamet cuma günü kopar. Cuma günleri bana çok salevât okuyunuz! Bunlar bana bildirilir." Bunun üzerine eshab-ı Kiram; "Öldükten sonra da bildirilir mi?” diye sorduklarında; “Toprak peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mümin bana salevât okuyunca bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filan sana selâm söyledi ve duâ etti, der” buyurdu.
İmam-ı Şibli (radıyallahü anh) anlattı:
Komşularımdan birisi vefat etmişti. Rüyamda onu gördüm. Allahü teâlânın ona nasıl muamele ettiğini sordum. Bana şöyle dedi: “Ey Şibli! Başıma çok korkulu işler geldi. Hesaba çekilip sual sorulurken çok sıkıntı çektim. Kendi kendime; 'bu sıkıntı ve musîbet bana nereden geldi? Halbuki ben, Müslüman olarak ruhumu teslim ettim' diye düşünürken, bana şöyle dendi: 'Bu sıkıntı ve musîbet, dünyada iken dilini ihmal etmen sebebiyledir...' Bu sırada Münker ve Nekir ismindeki melekler bana doğru gelirken, onlarla benim arama, hoş kokulu, yakışıklı bir şahıs girdi. Ona kim olduğunu sorunca, bana şöyle dedi: 'Senin dünyada iken, Resulullah Efendimize okumuş olduğun çok salevâttan yaratıldım. Her sıkıntıda sana yardım etmekle emrolundum.”
Zeyd bin Vehb anlattı; İbn-i Mes’ud (radıyallahü anh) buyurdu ki: "Ey Zeyd bin Vehb! Cuma gecesi olunca, Resulullah Efendimize bin kere salevât okumayı terk etme.”
.
Bugünleri iyi değerlendirelim
İsmâîl Cehdamî hazretleri Mâliki fıkıh ve hadis âlimlerindendir. 199 (m. 815’de Basra'da doğdu. Daha sonra Bağdat'a yerleşti. Zamanındaki büyük âlimlerden fıkıh ve hadis öğrendi. Halife Mütevekkil zamanında 860 yılında Bağdat'a kadı tayin edilen Cehdamî, 282 (m. 895)’de orada vefat etti. Mübarek geceler hakkında naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tövbe, reddolmaz. Fıtır bayramının ve Kurban bayramının birinci geceleri, Berât gecesi, Arefe gecesi, Kadir gecesi.”
“Allahü teâlâ, ibâdetler içinde, Zilhicce’nin ilk on gününde yapılanları daha çok sever. Bu günlerde tutulan bir gün oruca, bir senelik oruç [nâfile oruç] sevâbı verilir. Gecelerinde kılınan namaz, Kadir gecesinde kılınan namaz gibidir. Bu günlerde çok tesbîh, tehlîl ve tekbîr ediniz!”
“Arefe günü bin İhlas okuyanın bütün günahları affolur ve her duâsı kabul olur.”
"Bir Müsüman, Terviye günü oruç tutarsa ve günah söylemezse, Allahü teâlâ, onu elbette Cennete sokar.”
“Receb, Allahü teâlânın ayıdır. Receb ayına ikrâm edene, saygı gösterene, Allahü teâlâ, dünyâda ve âhirette ikrâm eder.”
“Receb, Allahü teâlânın ayıdır. Receb ayına ikrâm edene, saygı gösterene, Allahü teâlâ, dünyâda ve âhirette ikrâm eder.”
“Recebin ilk Cuma gecesini ihyâ edene [saygı gösterene], Allahü teâlâ kabir azâbı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, yedi kimseyi affetmez ve duâlarını kabul etmez: Faiz alan veya veren, Müslümanları aşağı gören, anasına, babasına eziyet eden, karşı gelen çocuk, Müslüman olan ve İslâmiyete uyan kocasını dinlemeyen kadın, şarkı ve çalgıcılığı sanat edinenler, livâta ve zinâ edenler, beş vakit namazı kılmayanlar.”
“Cebrâîl aleyhisselâm bana geldi. 'Kalk, namaz kıl ve dua et! Bu gece, Şabanın onbeşinci gecesidir' dedi. Bu geceyi ihyâ edenleri, Allahü teâlâ affeder. Yalnız, müşrikleri, büyücüleri, falcıları, hasisleri, alkollü içki içenleri, fâiz yiyenleri ve zinâ yapanları affetmez.”
“Berât gecesini ganîmet, fırsat biliniz! Çünkü belli bir gecedir. Şaban’ın onbeşinci gecesidir. Kadir gecesi, çok büyük ise de, hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece, çok ibâdet yapınız. Yoksa, kıyâmet günü pişman olursunuz!”
.
Baş, bedene göre ne ise
Şeyhzâde Muhammed Efendi, Osmanlı Hanefî âlimlerindendir. 951 [m. 1544] de vefât etti. (Envâr-üt-tenzîl) tefsîrine hâşiyesinden bazı bölümler:
Saîd bin Cübeyr’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Zikir, Allahü teâlâya tâattir. Allahü teâlâya ibâdet eden, O’nu zikretmiş olur. Allahü teâlâya itaat etmeyen, O’nu zikretmiş olmaz. Allahü teâlâ Bekâra sûresi yüz elli ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen; (Artık beni zikredin [anın]. Ben de sizi zikredeyim [anayım]) buyuruyor. Allahü teâlânın kullarını zikretmesinden (anmasından) murâd, kullarına lütufta bulunması, ihsân, hayır ve saadet kapıları açmasıdır. Zikir, bazen dil, bazen kalp, bazen âzâlar ile olur. Kulların Allahü teâlâyı dilleri ile zikretmesi; O’nu tesbih etmeleri (mesela; Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber demeleri), Kur’ân-ı kerîm okumalarıdır... Kulların Allahü teâlâyı kalpleri ile zikretmeleri üç nevidir: 1- Allahü teâlânın zâtına, sıfatlarına delâlet eden delilleri tefekkür etmek (düşünmek). 2- Allahü teâlânın hükümleri, emirleri, nehiyleri, vaad ve vaadinin keyfiyetleri hakkında tefekkür etmektir. 3- Allahü teâlânın mahlûklarının esrârı (sırları) hakkında tefekkür etmek...
Kulların Allahü teâlâyı, âzâları ile zikretmesine gelince; âzâlarını, devamlı Allahü teâlânın emirlerini yapmakla meşgul edip, yasak kıldıkları işlerden uzak tutmalarıdır. Âyet-i kerîmedeki; 'Beni anınız' emri, bütün tâatleri içerisine almaktadır. Bu sebepledir ki, Saîd bin Cübeyr, âyet-i kerîmeyi; (Beni tâatle zikrediniz) şeklinde açıkladı. Zikrin içerisine tefekkürün bütün nevilerini ve kısımlarını kattı. Zikir, bu mânâ ile şükürdür. Allahü teâlâ, kullarına bol bol lütufta bulundu. Zâhirî ve bâtınî nimetlerine şükür olarak, kullarına tâat ve ibâdeti vâcib kıldı. İbâdet ise, nefse ağır gelen şeylerdendir. Allahü teâlâ, kullarının râzı olduğu şükrü yapabilmeleri, ibâdetlerin nefse ağır gelmesine tahammül edebilmeleri için, kullarını sabır ve duâ ile yardım istemeye teşvik buyurmuştur. İnleyip sızlamadan, meşakkatlere tahammül demek olan şükür, her hayra vesiledir. Çünkü tövbenin evveli günahlara sabır, zühdün evveli mübahlara sabır, irâdelerin evveli Allahü teâlâdan başkasına istememeye sabırdır. Bunun içindir ki, Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Baş, bedene göre ne ise, sabır da îmâna göre o mertebededir.”
.
Cihat sevabına kavuşanlar
Abdullah bin Muhammed el-İbâdî hazretleri hadîs âlimidir. 698 (m. 1299) senesinde doğdu. 765 (m. 1363) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. “El-A’lâm” kitabındaki bazı hadis-i şerifler:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizin Adba adında bir devesi vardı ki hiç kimsenin devesi onu geçemezdi. Bir bedevi, bir binek devesi üstünde gelip onu geçti. Bu, Müslümanların ağırına gitti. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu: Allah bir şeyi yükseltti mi, sonradan mutlaka onu alçaltır.”
“Resûlullah efendimiz; (Kim Allahü teâlâya kavuşmayı isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmayı ister. Kim Allahü teâlâya kavuşmayı istemezse, Allahü teâlâ da ona kavuşmayı istemez) buyurunca, Âişe (radıyallahü anhâ); (Biz hiçbirimiz ölümü istemeyiz) dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz; (Bu o değildir. Lâkin mümin, Allahü teâlânın rahmeti, rızâsı ve Cenneti ile müjdelenince, Allahü teâlâya kavuşmak ister. Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Kâfir ise, Allahü teâlânın azâbı ve gadabı ile korkutulunca; Allahü teâlâya kavuşmak istemez. Allahü teâlâ da ona kavuşmak istemez) buyurdu.”
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği başka bir hadîs-i şerîfte Resûlullah efendimiz; “İbrâhim (aleyhisselam) ateşe atıldığı zaman, (Allah’ım! Sen varsın ve birsin. Ben sana ibâdet ederim) dedi” buyurdu.
Resûlullah efendimiz diğer hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki: “Bana malını, cânını, Ebû Bekr kadar çok fedâ eden, başkası yoktur. Eğer, dost edinseydim, elbette Ebû Bekr’i dost edinirdim. Allahü teâlâ, beni size Peygamber gönderdi. İnanmadınız. Ebû Bekr inandı. Bana malı ile, canı ile yardım etti. Onu hiç incitmeyin ve Ona hürmet ve tazim edin.”
“Beni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, yetime merhamet eden, ona güler yüz gösterip tatlı sözle öğüt veren, yetimliğine ve zayıflığına acıyan ve Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlerle komşusuna çalım satmayana, kıyamet gününde Allah azap etmeyecektir.”
“Dul ve yetimlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihat eden veya gündüzleri oruçla, geceleri ibadetle geçiren kimse gibidir.”
“Bir kimse, âlimin sesinden yüksek sesle konuşursa, Allahü teâlâ, onu dünyada ve âhirette hakîr eder. Eğer pişman olur, tövbe ederse affolur.”
.
Onlar, gökteki yıldızlar gibidir
Nişancızâde Mehmed Efendi Osmanlı târihçisi ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 1555 (H.962)’de doğdu. Medrese tahsilinden sonra Şeyhülislâm Hoca Sa’deddîn Efendiden icâzet aldı. Müderrislik ve çeşitli şehirlerde kâdılık yaptı. 1621’de Edirne kâdılığına tâyin oldu. Ancak vazifesine giderken yolda vefât etti. En meşhur eseri olan Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 637’de şöyle yazmaktadır:
Âlimler demişlerdir ki: Salevât okumak vacib olan yerden başka nice yerlerde de müstehab ve müekkededir:
1- Abdest alırken, 2- Ezân tekrar edildikten hemen sonra, 3- Mescide girerken ve çıkarken, 4- Namaza ikamet zamanında, 5- Namazın ikinci teşehhüdünde, 6- Cenaze namazında, 7- Her duanın başında, ortasında ve sonunda, 8- Zikir meclisinde, 9- Kur'ân-ı kerim okuyacağı zaman, 10- Şer'a uygun her türlü meclis, yani toplantının sonunda, 11- Her sabah ve akşam, 12- Çarşıya çıkarken, 13- Sefere çıkarken, 14- Seferden gelince, 15- Bir mümin tanıdığı bir mümini gördüğünde, 16- Geceleri kalkınca, 17- Ramazan gecelerinde, 18- Kişinin kulağı çınladıkça, 19- Bir şeyi unutunca, 20- Hacıların telbiyeyi bitirmelerinin akabinde, 21- Mekke'de Safa ve Merve'de, 22- Hacer-ül Esvedi öpünce, 23- Arafat'ta vakfeye duruldukça, 24- Resûlullahın (Sallallahü aleyhi vesellem) mübarek kabri ziyaret olundukça, 25- Resûllullahın (Sallallahü aleyhi vesellem) ismini bir şey üzerine yazarken. 26- Bilhassa her cuma gecesi ve cuma günü diğer zamanlardan daha çok salevât okumak...
Yine bu kitabında, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü bildiren şu hadis-i şerif yazılıdır:
(Eshâbımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların şânlarına yakışmayan bir şey söylemeyiniz! Nefsim elinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, sizin biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, eshâbımdan birinin bir müd arpası kadar sevap alamaz. Eshâbımın her biri gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz.) [Yâni hangisinin sözü ile hareket ederseniz doğru yolda yürürsünüz. Denizlerde, çöllerde, yıldızlarla cihet bulunduğu, yol alındığı gibi, bunların sözleriyle hareket edenler, doğru yolda giderler.]
.
Farzı yapmayana kâfir denmez
Ahmed Asım Efendi Osmanlı âlimlerinden olup Seyyiddir. Antep’te doğdu. 1235 [m. 1820]de İstanbul'da vefat etti. Kabri Üsküdar’dadır. Akaide dair (Emâlî kasîdesi)ni Türkçe şerh etmiştir. Bu eserde özetle deniyor ki:
Allahü teâlâ, ezeli ve ebedidir. Hayrı da, şerri de yaratan odur. Fakat O, şerre razı değildir. Allah’ın sıfatları, zatının aynı da, gayrı da değildir. Bütün sıfatları da ezeli ve ebedidir. O hiçbir şeye benzemez. Her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ, Arş'ı da yaratmıştır, fakat oraya yerleşmiş denilemez. Çünkü Arş'ı yaratmadan önce de var idi. Mekândan ve zamandan münezzehtir.
Kur'an-ı kerim kelam-ı ilahidir, mahluk [yaratık] değildir. Cennette nimetler, Cehennemde azap vardır. Cennet ve Cehennem hiç yok olmaz. Müminler, Cennette iken, hiçbir şeye benzemeden Allahü teâlâyı görünce başka nimetleri unuturlar. Allahü teâlâya en faydalı olanı yaratması farz [mecbur] değildir. Peygamberlere ve meleklere [ve Amentü’deki diğer esaslara] inanmak farzdır.
Hazret-i Muhammed (aleyhisselam) son peygamberdir, dini kıyamete kadar bâkidir, miracı da haktır. Bütün peygamberler, peygamberlikten önce de sonra da günah işlemezler. Kadınlardan peygamber gelmemiştir. Hazret-i İsa gelecek, Deccal'ı öldürecektir. Evliyanın kerameti haktır. Ebu Bekr-i Sıddık, bütün eshab-ı kiramdan üstündür. Akıl baliğ olanın Allah’ı bilmemesi özür olmaz.
Kâfirin son nefesteki imanı makbul değildir.
İbadetler, ameller imanın parçası değildir. [Yani farzı yapmayana kâfir oldu denmez.] Katillik, gasp, zina gibi büyük günah işleyen Müslümana kâfir oldu denilmez. Bir müddet sonra, dinden çıkmayı niyet eden, o anda dinden çıkıp kâfir olur. Elfaz-ı küfürden bir sözü, anlamını kabul etmese de söyleyen kâfir olur. [Yani şaka olarak veya güldürmek için söylese yine küfür olur. Mesela ben peygamberim dese küfür olur.] Sarhoş iken, elfaz-ı küfrü söyleyene kâfir dememelidir. Helal da haram da rızıktır. Kabir suali ve kabir azabı haktır. Affa ve şefaate kavuşanlardan başka bütün günahkârlar, günahlarının cezalarını çekeceklerdir.
Müminlerin, Cennete girmesi Allah’ın fazlındandır. Çünkü kimse ameliyle Cenneti hak edemez. İnsanlar, dirilince hesaba çekileceklerdir. Kıyamet günü amellerin tartılması ve sırattan geçmek haktır.
.
Bütün emirlerde kolaylık vardır
Ahmed Raûfî Efendi İstanbul’da yaşamış olan evliyadan olup, Halvetiyye tarikatinin Ramazânîyye şubesinin Raûfiyye kolunun kurucusudur. 1068'de (m. 1657) Üsküdar' da doğdu. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra Köstendilli Şeyh Ali Efendiye intisab ederek ondan Halvetiyye hilafeti aldı. Sultan 3. Osman kendisini ziyaret ederdi. 1170 (m. 1756)’da Üsküdar'da vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Allahü teâlânın nimetlerinin en kıymetlisi, bütün emirlerinde kolaylık göstermesidir. İslamiyetin bütün isteklerinde tam kolaylık gözetilmiştir. Mesela yirmi dört saat içinde, yalnız on yedi rekat namaz kılmayı emir buyurmuştur. Bunun hepsi, bir saat sürmez. Bunu kılarken de, en kolay olanı okumayı kabul etmektedir. Ayakta kılamayanın, oturarak kılmasına izin vermiştir. Oturarak kılamayan, yatarak kılabilir. Rükû ve secdeleri yapamayan, îmâ ile, işaret ile kılabilir demiştir. Abdest almak için su kullanamayana, toprak ile teyemmüm etmesine izin vermiştir. Zekat için de, malın yalnız kırkta birini fakirlere ayırmıştır. Bunu da, yalnız ticaret eşyasından ve çayırda parasız otayan, dört ayaklı hayvanlardan emretmiştir. Ömründe bir kere haccetmeyi farz etmiştir. Bu da yalnız, yol parası olanlara ve yol tehlikesiz olduğu zaman farz olmaktadır.
Sayılamayacak kadar çok şeyleri helal etmiş, izin vermiştir. Yiyecek, içecek ve kumaşlardan çoğunu mübah etmiş, pek azını haram kılmıştır. Haram etmesi de, kullarının iyiliği için olmuştur. Acı, zararlı, kötü olan şarabı yasak etti ise de, buna karşılık çeşit çeşit tatlı, güzel kokulu, faydalı şerbetleri mübah etmiştir. Onun haram olması ve Allahü teâlânın beğenmemesi, bunların ise helâl olup, Allahü teâlânın razı olması da ayrıca bir farktır.
İpekli kumaşlardan bir kısmını erkeklere haram etmiş ise de, buna karşılık süslü, renkli sayısız kumaşları helal eylemiştir. Yünlü kumaşların hepsi helaldir. Bunlar, ipekten kat kat daha faydalıdır. Bununla beraber, ipekli kumaşları, kadınlara mübah eylemiştir. Bunun faydası de, yine erkekleredir. Altın ve gümüş gibi ziynet eşyasını kadınlara mübah etmesi de böyle olup, faydaları, erkekleredir.
.
Komşuya iyilik etmek hakkında
Abdullah bin Muhammed el-Osmânî hazretleri hadîs âlimidir. Nesebi Hazreti Osman’a (radıyallahü anh) ulaşır. 694 (m. 1295)’de Mekke-i mükerremede doğdu. 777 (m. 1375)’de vefât etti. Kitabında naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Ebü Süreyye el-Cühenî’den (radıyallahü anh) rivayet edildi; Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu: “Çocuk yedi yaşına girince, namaz kılmasını söyleyiniz.”
İbni Ömer ve Aişe’den (radıyallahü anhüma) rivayet edildi; Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Cebrail bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye etti. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.”
Ebu Berze el-Eslemî’den (radıyallahu anh) rivayet edildi; Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.”
Sa’d ibn-i Ebu Vakkas (radıyallahu anh) şöyle dedi: Biz altı kişi Resül-i Ekrem Efendimiz ile birlikte oturuyorduk. Bu hâli gören müşrikler Peygamber Efendimize, “Şunları yanından defet! Bize karşı saygısızlık etmeye kalkmasınlar. O zaman biz sana iman eder ve ne emrederesen yaparız” dediler. Orada benden başka Abdullah ibni Mes’ud, Hüzeyl kabilesinden biri, Bilâl ve adlarını vermek istemediğim iki kişi daha vardı. Müşriklerin bu teklifi üzerine Resulullah Efendimiz’in kalbinden (kendisine kırılmayacağımızdan emin olduğu için) bizleri oradan uzaklaştırma düşüncesi geçti. Bunun üzerine Allahü teâlâ şu âyeti indirdi: (Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranları huzurundan kovma!)” [En’am sûresi (6), 52]
Ebû Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edildi; Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himaye eden kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız.” Hadisin râvisi Mâlik ibni Enes, -Peygamber aleyhisselamın yaptığı gibi- işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi.
Numan ibni Beşir’den (radıyallahu anhüma) rivayet edildi; Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”
.
Nice fıkıh bilenler var ki
Hasan Ramehürmüzî hazretleri büyük hadîs âlimlerindendir. 360 (m. 970)’da İran’da Ramehürmüz şehrinde vefât etti. El-Muhaddis-ül-fâsıl beyn-er-râvi ve’l-vâî adlı eseri usûl-i hadîs sahasında yazılmış ilk kitaptır. Bu eserde yazdığı hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Eyyûb’e (radıyallahü anh) “Allahü teâlânın râzı olduğu bir ameli sana söyleyeyim mi?” diye buyurdular. Ebû Eyyûb hazretleri “Evet, yâ Resûlallah!” deyince, “İki kimsenin arası bozulursa aralarını bulman, aralarında buğuz ve düşmanlık olunca birbirlerini sevindirmendir” buyurdu.
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyuruyor ki: Bir gün Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Yâ Rabbî! Halifelerime merhamet et!” Bunun üzerine Eshâb-ı kiram, “Yâ Resûlallah halifeleriniz kimlerdir?” diye suâl ettiler. Peygamber efendimiz “Hadîslerimi ve sünnetimi rivâyet eden ve onları insanlara öğretendir” buyurdular.
Resûlullah efendimiz “Ciddi de olsa, şaka da olsa, yalan söylemek caiz değildir” buyurdular.
Yine şöyle buyurdular:
“Mümin yalancı olmaz.”
“Allahü teâlâ, benden bir hadîs duyup da başkasına ulaştıran kimsenin yüzünü kıyâmet günü aydınlatır. Nice fıkıh bilenler fakîh değildir. Nice fıkıh bilenler vardır ki, öğrendiği kimseden daha fakîhdir.”
“Şu üç kimseye karşı Müslümanın kalbinde hıyânet ve aldatma bulunmaz: Allah için ihlâsla amel edene, Müslümanlara nasîhat edene ve Müslümanların cemaatine tâbi olanlara.”
“Benden duyduğunuzu insanlara bildiriniz. Söylemediğim bir şeyi, söyledim şeklinde rivâyet eden kimseye, Cehennemde bir ev yapılır ve oraya atılır.”
“Ümmetimden kim dîni hususunda kırk hadîs-i şerîf ezberlerse, kıyâmet günü Allahü teâlâ onu, fakîhler ve âlimler zümresinde haşreder.”
“Ümmetimden kıyâmete kadar hak üzere bulunan olacaktır.”
İmâm-ı A’meş buyuruyor ki: “Hadîs öğrenen ve bu sünneti ihyâ edenlerden daha efdal bir kavim bilmiyorum.”
Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: “Niyetini güzel edip, hadîs öğrenen kimse için, daha üstün bir amel bilmiyorum.”
Ebü’l-Hayr Bükrâvî diyor ki: Meclisime devam eden bir genç vefât etmişti. Onu rüyâda gördüm ve “Allahü teâlâ sana ne muâmele etti?” dedim. “Beni bağışladı” dedi. Bunun üzerine ben, “Hangi sebeple Allahü teâlâ seni bağışladı?” diye sordum. O genç, “Hadîs öğrenmem sebebiyle” dedi.
.
Hilmin ve yiğitliğin en yükseği
Hüseyin Râgıb İsfehânî hazretleri Meşhûr tefsîr ve nahiv âlimidir. İran’da İsfehan’da doğdu. 502 (m. 1108)’de vefât etti. Râgıb-i İsfehânî’nin yazdığı ez-Zeria ilâ mekârim-iş-şerîa’dan bazı bölümler:
Nefsin temizlenmesi, kuvvetli üç ıslâh ile mümkün olmaktadır. Bu üç ıslâhın ilki, düşüncenin ıslâhı olup, bu da; itikatta hak ile bâtılı, konuşmada doğru ile yalanı, amelde güzel ile çirkini ayıracak hâle gelinceye kadar ilim öğrenmekle hasıl olur. İkinci ıslah; şehvetlerin, arzuların ıslahı olup, gücü yettiği kadar cömertliği nefse kolaylaştırır. Üçüncüsü; hamiyeti ıslah olup, bu hamiyeti kolaylaştırmakla elde edilir. Hamiyet: Dîni, milleti himâye etmekte, korumakta, şerefini savunmakta, tembellik etmeyip bütün kuvveti ile gayret etmektir. Hamiyeti kolaylaştırmakla, nefis gazaptan uzaklaşır ve şecaat sahibi olur. Böyle şecaate ulaşan nefis, korkaklıktan, kötü hırstan uzaklaşır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
“Îmânı en kâmil olanınız, ahlâkı en güzel ve ailesine yumuşak olanınızdır.” Yani ailesine yumuşak davranan, onları en güzel şekilde terbiye edip yetiştirendir.
Tahrîm sûresinin altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi öyle bir ateşten koruyun ki, onun tutuşturucusu, insanlarla taşlardır...”
Denildi ki; güzel ahlâk, Kur’ân-ı kerîmin şu âyet-i kerîmesinde toplanmıştır; meâlen; “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allaha ve Resûlüne îmân ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşırlar, işte onlar, (îmânlarında) sâdık olanların ta kendileridir.” (Hucurât-15).
Îmân ile ilim ve hikmet elde edilir. Bu da, düşünceyi ıslah iledir. Mücâhede ile şehveti ıslâha tâbi olan iffet ve cömertlik elde edilir. Yine bu elde edilenlerle, hamiyetin ıslâhına tâbi olan, şecaat ve hilm elde edilir.
Allahü teâlâ, A’râf sûresinin yüzdoksandokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir” buyuruyor. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde; “Affetmek demek, sana zulmedeni affetmen, sana vermeyene vermen, seni ziyâret etmeyeni (seni aramayanı) aramandır” buyurdu. Kişinin kendisine zulmedeni affetmesi, hilmin (yumuşaklığın) ve şecaatin (yiğitliğin) en yükseğidir. Kendisine vermeyene vermek, cömertliğin en yükseğidir. Kendisine gelmeyene gitmesi, ziyâret etmesi ihsandır.
.
Yâ Rabbî, ilmimi artır
Yahyâ bin Eksem hazretleri Hanefî fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. 159 (m. 775)’de Türkistan’da Merv’de doğdu. 242 (m. 856)’de hacdan dönerken Rebze’de 83 yaşında vefât etti. “Tenbîh” isimli bir eseri vardır. Bu kitapta buyuruyor ki:
Âlimler buyurdular ki: “İlmin kuvvetlendirmediği izzet, zillettir. Akılla teyit edilmeyen ilim sapıklıktır.” Hâl böyle olunca, her melik veya mevki sahibi, ilim öğrenmekten nasıl geri durabilir!
Mûsâ aleyhisselâm, Şam’a, bütün Bahreyn ülkelerine, batının en ücra köşelerine, Hızır aleyhisselâmı bulmak, ondan bir şeyler öğrenmek için gitti. Onu bulduğu zaman da; “Sana, rüşd ve hidâyetten bildiğini bana öğretmen için tâbi olabilir miyim?” dedi. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın peygamberi ve kelimi olduğu hâlde böyle söyledi.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bütün mahlûkâtın seçilmişi olduğu hâlde, Allahü teâlâ O’na meâlen; “Yâ Rabbî, ilmimi artır” (Tâhâ-114) demesini bildirmektedir. Şayet Allahü teâlânın katında ilimden daha şerefli bir şey olsaydı, Allahü teâlâ, Peygamberine onu yapmasını bildirirdi.
İnsanoğlunun atası Âdem aleyhisselâm, melekler, Rablerine tesbih ve takdisler ile iftihar ettikleri zaman, ilmi ile iftihar etti. Bekâra sûresinin otuzbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlâ meleklere; 'Eğer (her şeyin içyüzünü bilen) sâdıklarsanız, (eşyayı göstererek) bunların isimlerini bana haber verin' buyurdu” buyuruluyor. Melekler bunu söylemekten âciz kalınca, onlara, Âdem aleyhisselâma secde etmelerini emretti. Bütün bunlar, ilmin şerefini ve kıymetini göstermektedir...
Bazı haberlerde gelen, “Küçüklükte öğrenilen ilim, mermere yazmak gibi, yaşlılıkta öğrenilen ilim, suyun üzerine yazı yazmak gibidir” sözü, sana mazeret kapısı açmasın. Ahnef bin Kays, bu sözü söyleyen bir kişiye; “Yaşlı bir zat, aklen daha kâmildir. Ancak, kalbi meşgul olup, manayı araştırır ve dikkatini sebeplere verir” buyurdu. Resûlullah efendimizin Eshâbı arasında, yaşlılar, olgun kimseler, gençler vardı. Hepsi ilim, Kur’ân, sünnet öğreniyorlardı. Hepsi ilim deryaları, fıkıh ve hikmet menbaı idiler. Ancak küçüklükte öğrenilen ilim, sağlam temellere oturur. Ancak, bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini de kaybetmemelidir.
.
Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzerine indi
Abdüla’lâ el-Gassânî hazretleri Şam’ın meşhûr hadîs hafızı, yani rivâyet edenleriyle birlikte yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen hadîs âlimidir. 140 (m. 757)’de doğup, 218 (m. 833)’de Bağdât’da vefât etmiştir. Naklettiği bazı Hadis-i şerifler:
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Allahü teâlâ bu ümmet için, her yüz senenin başında bir müceddid gönderir. Bu dîni kuvvetlendirir!)
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuştur. Resûlullah hazretleri buyurdular ki: (Benim ümmetim, kıyâmet günü davet olunduklarında [çağrıldıklarında], abdestin tesîri ile, yüzleri, kol ve ayakları, beyaz ve nurludur. Beyazlığını çoğaltabilen çoğaltsın!)
Resûlullah hazretleri, abdest aldıktan sonra buyurmuştur ki: (Bu benim ve benden evvel gelen Peygamberlerin abdestidir!)
Yine hadîs-i şerîfin akabinde, Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Resûlullah hazretleri buyurdular ki: (Müminin abdest suyu eriştiği yerine, hilye de erişir!)
Resûlullah hazretleri buyurdular ki: (Bizim orucumuz ile ehl-i kitâbın orucu arasındaki fark, sahurdur.)
Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, arzı ve semâvatı yaratmazdan bin sene evvel, Tâhâ ve Yasîn sûrelerini meleklere okudu. Yani manalarını ilhâm etti. Ne vakit ki melekler Kur’ân-ı azîm-üş-şânı işittiler, dediler, "ne güzel bir hayattır ki, Tûbâ ağacı o ümmet için olsun ki, bu Kur’ân-ı azîm onların üzerine nâzil olur; bu Kur’ân-ı hakîmi yüklenen kalplere ve okuyan dillere müjdeler olsun!")
Resûlullah hazretleri buyurdular ki: (Önce inen kitaplar, bir harf, yani kelime idi ve bir şeyi bildirirlerdi. Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzerine nâzil oldu. Yedi şey bildirmektedir. Zecr (yasak), Emir, Helâl, Haram, Muhkem (açık bildirilenler), Müteşâbîh (açıkça anlaşılamayan) ve Misâller. Bunlardan, helâli helâl biliniz! Harâmı haram biliniz! Emredilenleri yapınız! Yasak edilenlerden sakınınız! Misâl ve hikâye olanlardan ibret alınız! Muhkem olanlara uyunuz. Müteşâbîh olanlara inanınız. Bunlara inandık. Hepsini Rabbimiz bildirmiştir, deyiniz!)
..
Cennet kapılarının açıldığı an
İbn-i Sayrafi hazretleri Endülüs’te (İspanya) yaşamış olan tefsîr, kırâat, hadîs, ve fıkıh âlimidir. 371 (m. 981)’de Kurtuba (Cordoba) yakınlarındaki Dâniye’de (Denia) doğdu. 444 (m. 1052)’de orada vefat etti. Namazın faziletleri hakkında naklettiği bazı Hadis-i şerifler:
“Bir kimse, güzelce abdest aldıktan sonra üç defa (Eşhedü en lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü) derse, Allahü teâlâ onun için Cennetin sekiz kapısını açar, o kimse istediğinden Cennete girer.”
“Müezzin; (Allahüekber, Allahüekber) dediği zaman, sizden biriniz; (Allahüekber, Allahüekber) der, sonra müezzin; (Eşhedü enlâ ilahe illallah) dediği vakit, o da; (Eşhedü enlâ ilahe illallah) derse sonra müezzin; (Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah) dediği vakit, o da; (Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah) der, müezzin; (Hayye ales-salâh9 dediği vakit, o da; (La havle velâ kuvvete illâ billah) der, sonra müezzin; (Hayye alel-felâh) dediği vakit, o da; 8La havle velâ kuvvete illâ billah) derse, sonra (Allahüekber, Allahüekber) dediğinde, o da; (Allahüekber, Allahüekber) derse, sonra müezzin; (La ilahe illallah) dediği vakit, o da bütün kalbiyle; (La ilahe illallah) derse, Cennete girer.”
Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) amellerin hangisinin daha faziletli olduğu sorulunca; “İlk vaktinde kılınan namazdır” buyurdu.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, sanki gecenin yarısını ibâdetle geçirmiş gibi olur. Kim de sabah namazını cemaatle kılarsa, bütün geceyi ibâdetle geçirmiş olur.”
“Münâfıklara en ağır gelen namaz, yatsı ve sabah namazıdır.”
“Benim bu mescidimde kılınan namaz, başka mescidde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Mescid-i haram bundan müstesnadır. Mescid-i haramda kılınan bir namaz, bunda (benim mescidimde) kılınan yüz namazdan daha faziletlidir.”
“(Kudüs’te) Beyt-i Makdis mescidinde kılınan bir namaz, başka mescidde kılınan beşyüz namazdan daha faziletlidir.”
“Allahü teâlânın rızâsı için bir mescid yapan kimseye, Allahü teâlâ Cennette bir ev yaptırır.”
“Kul namaza kalktığı zaman, Cennet kapıları kendisine açılır. Kendisi ile Rabbi arasındaki perdeler kalkar. Cennette olan huriler kendisini karşılar.”
.
Günaha önem vermemek
Hüseyn bin Şuayb hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. Türkistan’da, Merv şehrindendir. 430 (m. 1039)’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Müslümanım diyen kimsenin, kâfirlere mahsus şeyleri zaruret olmadan yapmaması ve kullanmaması, kâfir zan olunmaktan çekinmesi lâzımdır. Bir insan, başka bir dîne mahsus olan bir işi yapmakla, o dîne girmiş olması lâzım gelmezse bile, o dîne mahsus şeyin kendinde görünmesini kabul etmiş olur. Böylece, kalbindeki îmanın sarsılmış olduğu düşünülebilir. İmâm-ı Azam ebû Hanîfe, (İslâmiyete hangi yol ile girilirse yine o yol ile çıkılabilir) buyurmuştur. Buradaki yol, kalbin inanması demektir. Yani, kalbe iman girince, Müslüman olur. Kalpten iman gidince, Müslümanlıktan çıkar, buyurmaktadır.
Müslümanlar, Müslümanlığa mahsus şeyleri yapmakla, alay olunmasını düşünmemeli. Hürmet duyulacağını düşünmeli ve bu hareketinden şeref duymalıdır. İslâm âlimlerinin bildirdiği şeyleri kalpteki imanla bunun ne alâkası var diyerek hafif görmek câiz değildir. Çünkü, kalpten bütün azaya yol vardır. İslâmiyetin emrettiği işler, iyidir. Yasak ettiği işler, kötüdür. İnsanlar, bugün bunu anlamasalar da, doğrusu budur.
İslâmiyetin yasak ettiği şeyler yapılınca, kalp kararır, katılaşır. Büyük günahlar çok yapılırsa, iman gidebilir. İslâmiyetin emrettiği vazifeleri yerine getirmek lâzım olduğu gibi, her birinin vazife olduğuna inanmak da ayrıca lâzımdır. Böyle inanan bir Müslüman, bu vazifeleri elbette seve seve yapacaktır. Kalp ile inanmak, Müslümanlığın temeli olduğu gibi, amellerin de en üstünü budur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretlerine işlerin en üstünü hangisidir diye sorulunca, (Allaha ve Resûlüne inanmaktır) buyurduktan sonra, âmentüyü okumuştur. Bu hadis-i şerif Buhârîde yazılıdır.
İslâmiyette imanın esas olması, amellerin, ibâdetlerin önemini azaltmaz. Çünkü amellerin yapılmasına sebep, imandır. Sebebin kuvvetli olması, neticeyi emniyet altına alır. İmanı kuvvetli olan bir Müslüman, amellere daha çok önem verir. Müslümanların her amele, her vazifeye de ayrı ayrı iman etmesi lâzım olduğu için, günah işleyenler, imanlarının sarsılacağını, hattâ gideceğini düşünerek titrerler. Hattâ bir günahı işlemeyen kimse bile, o günaha önem vermese, ne olurmuş dese, kâfir olur.
.
Bugün şaşılacak bir şey gördüm
Ebû Abdullah Takî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 416 (m. 1025) senesi Safer ayının birinci günü vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Ehl-i sünnet itikadına göre, kabir azabı haktır. Bunu ispat eden delillerden bazılarını bildireceğiz. Hadîs âlimlerinden Ebû Muhammed Hallâl “Kerâmât-ül-evliyâ” kitabında, Ebû Yûsuf Gasûlî’den şöyle haber veriyor:
-Şam’da İbrâhim bin Edhem hazretlerinin yanına gittim. “Bugün şaşılacak bir şey gördüm” dedi. “O nedir?” dedim. “Karşıdaki kabristanda bir kabir yanında idim. Kabir yarıldı. Yeşil kefenli bir ihtiyar göründü. 'Yâ İbrâhim! Allahü teâlâ beni, senin için diriltti. Dilediğini benden sor' dedi. 'Allahü teâlâ seni nasıl karşıladı?' dedim. 'Etrâfımı kötü amellerim sarmıştı. Allahü teâlâ bana; (Seni üç şey için affettim. Benim sevdiklerimi severdin, dünyâda hiç içki içmezdin, ak sakalınla huzûruma geldin. Böyle huzûruma gelen müminlere azap yapmaktan hayâ ederim) buyurdu' dedi. İhtiyâr bunları söyledikten sonra kabirde kayboldu."
Kabir azâbını görenler de vardır. Allahü teâlâ, Mü’min sûresinin 46. âyetinde meâlen; “Firavun'a ve adamlarına her sabah ve akşam gidecekleri Cehennem ateşi gösterilir” buyurdu. Buhârî ve Müslim’deki hadîs-i şerîfte; “Eğer, gizli tutabilseydiniz, kabir azâbını, benim işittiğim gibi size de işittirmesi için Allahü teâlâya duâ ederdim” buyuruldu.
Kabir azâbı, ruha ve bedene birlikte olmaktadır. Çünkü küfrü ve günahları ikisi birlikte yapmaktadır. Yalnız ruha azap yapılması, hikmete ve ilâhî adâlete uygun değildir. Âlimler buyuruyor ki:
Beden kabirde çürüyüp yok olmakta görülüyor ise de, Allahü teâlânın ilminde vardır. Eshâb-ı kirâmdan birçoğu, ölülerin ruhlarına bedenleri ile birlikte azap yapıldığını görmüş ve haber vermişlerdir. Bir kimse, Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında; “Topraktan birinin çıktığını, bir adamın buna sopa ile vurarak yerde kaybolduğunu, böylece toprağa girip çıktığını gördüm” dedi. Resûlullah Efendimiz bunu işitince; “O gördüğün Ebû Cehil’dir. Kıyâmete kadar böyle azap çeker” buyurdu. Bu ve bunun gibi haberler, peygamberlerin ve evliyânın gördükleri gibi, başkalarının da kabirdekileri görebileceğini bildirmektedirler. Evliyânın görmesi, hiç inkâr edilemez. Allahü teâlânın kudreti ile görmektedirler. Bütün bunlar ölülerin mezarda, kabir hayatı denilen bilmediğimiz bir hayat ile diri olduklarını göstermektedir.
.
Zekâtı verilen mallar artar
Ahmed Hurfî hazretleri kırâat âlimlerindendir. Mardin’e bağlı Nusaybin’in köylerinden Hurfe’de doğdu. Hadîs ve diğer ilimlerde çok yükseldi. Cizre’ye giderek talebe yetiştirdi. Daha sonra Nusaybin’e döndü. 664 (m. 1266)’da vefât etti. Zekât vermenin fazileti hakkında buyuruyor ki:
Mü’minûn sûresi, 4. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Onlar (gerçek müminler) mallarından üzerlerine farz olan zekâtı eda ederler.”
Aynı sûrenin onbirinci âyet-i kerîmesinde de meâlen buyuruldu ki: “Onlar Firdevs Cennetine vâris olurlar ve orada ebedî kalırlar.”
Me’âric sûresi 35. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Bunlar, Cennetlerde (hesapsız) nimetler ile ikram olunmuşlardır.”
Bekâra sûresi 261. âyet-i kerîmesinde buyuruldu ki: “Mallarını Allah yolunda infâk edenlerin (harcayanların) hâli, her başağa yüz taneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allahü teâlâ, dilediği kimseye daha kat kat verir (ki miktarını O’ndan başka kimse bilmez). Allahü teâlânın fazlı ve ihsânı çok geniştir. O, her şeyi bilicidir.”
Yine Bekâra sûresi 274. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Allahü teâlânın yolunda gece ve gündüz, gizli ve aşikâr mallarını infâk ederler (sarf ederler). Onların ecirleri (mükâfatları), Rableri katında hazırdır. Onlar için gelecekte bir korku yoktur ve onlar, geçmişte ve gelecekte mahzun olmazlar.”
Yine Bekâra sûresi 276. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, faiz ile elde edilenleri yok eder. İzlerini bile bırakmaz. Zekâtları verilen malları arttırır.”
Sebe sûresi 39. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Her neyi hayra harcarsanız, Allah onun arkasından (dünyâ ve âhirette) karşılığını verir.”
Zekât ve sadakanın faziletleri bu kadar çok olduğuna göre, kul, gücü yettiği kadar, az olsun, çok olsun, farz olsun, nafile olsun sadaka vermelidir. Zekât ve sadakayı verirken, en lâyık olana vermeye gayret etmelidir. Allahü teâlâ, Tevbe sûresi 34. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Malı, parayı biriktirip, zekâtını Müslüman fakirlerine vermeyenlere çok acı azap müjdele!” buyuruyor. Bu azâbı, bundan sonraki âyet-i kerîme şöyle bildiriyor: “Zekâtı verilmeyen mallar, paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına mühür basar gibi bastırılacaktır.”
.
Ben şefâat etmeyi seçtim
Abdurrahmân Sadefî hazretleri hadîs ve siyer âlimlerindendir. 281 (m. 894)’de Mısır’da doğdu. 347 (m. 958)’de Mısır’da vefât etti. Kitabında şöyle nakleder:
Ebû Mûsâ-el-eş’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakledilmiştir:
Biz mescidde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûrunda oturmuştuk. Habîbullahı vahiy ağırlığı kapladı. Sonra başını kaldırdı. İkinci ve sonra üçüncü kere yine vahiy ağırlığı hâsıl oldu. Sonra, haber vermek için başını kaldırdı. Dördüncü kerre yine vahiy ağırlığı kapladı. Sonra mübârek başını kaldırıp, secdeye vardı. Biz de onunla berâber secdeye vardık. Secdeyi uzattı. Mübârek başını secdeden kaldırdı. “Yâ Resûlallah! Size gelen bu dört vahiyden bize haber verir misiniz?” dedik. Buyurdular ki:
“Bana Cebrâîl aleyhisselâm, evvelki gelişinde dedi ki: Allahü teala sana selâm söyledi ve 'Yâ Muhammed! Ümmetinin üçte birinin azap ve hesap görmeden Cennete girmesini mi istersin, yoksa bütün günâhkârlarına şefâat etmeyi mi istersin!' buyurdu. Cebrâîl aleyhisselâm, benden yana işâret etti. Şefâatini seçtim. Bunu size haber vermek istedim...
O sırada Cebrâîl aleyhisselâm yine geldi. Ve dedi ki: Rabbil’âlemîn sana selâm söyler ve buyurur ki: 'Ey Habîbim! Ümmetinin yarısının hesapsız ve azapsız, Cennete girmesini mi istersin. Yoksa ümmetinin bütün günâhkârlarına şefâat etmeyi mi istersin?' Ben şefâati seçtim. Bunu size haber vermek istedim.
O sırada Cebrâîl aleyhisselâm yine geldi. Ve dedi ki: 'Rabbin selâm söyledi ve buyurdu ki: 'Ey Habîbim! Ümmetinin üçte ikisinin hesap ve azap olunmadan Cennete girmesini mi istersin. Yoksa ümmetinin bütün günâhkârlarına şefâat etmeyi mi istersin?' Ben şefâati seçtim ve bunu size haber vermek istedim.
O sırada Cebrâîl aleyhisselâm yine geldi ve dedi ki: 'Rabbin sana selâm söyler ve buyurur ki: [Vedduhâ sûresi 5. ve Tâhâ sûresi 130. âyet-i kerîmesinin bir kısmını okudu. Meâl-i şerîfi] (Yâ Muhammed! Onlar bana ve sana îmân getirseler ve beş vakit namâzı kılsalar, farzları edâ etseler ve senin sünnetini yerine getirseler, sen râzı oluncaya kadar şefâat etmene izin veririm.) Resûlullah efendimiz: (Bana kâfi gelir, bana kâfi gelir!) buyurdular."
.
Kullarımı nasıl buldunuz
Esba bin Ferec hazretleri hadîs ve Mâlikî fıkıh âlimi olup hadîs ilminde hafız (yüz binden fazla hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezbere bilen) idi. 150 (m. 767)’de doğdu, 225 (m. 840)’da vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
“İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de vardır. Yollarda, sokak başlarında dolaşırlar. Allahü teâlâyı zikredenleri ararlar. Zikredenleri bulunca, birbirlerine seslenirler. 'Buraya geliniz, buraya geliniz' derler. Kanatları ile, onları sararlar. O kadar çokturlar ki, göğe varırlar. Kullarının her işini bilici olan Allahü teâlâ, meleklere sorarak; 'Kullarımı nasıl buldunuz?' buyurur. 'Yâ Rabbî! Sana hamd ve sena ediyorlar ve senin büyüklüğünü söylüyorlar ve senin ayıplardan ve kusurlardan temiz olduğunu söylüyorlar' derler. 'Onlar beni gördüler mi?' buyurur. 'Hayır görmediler' derler. 'Görselerdi, nasıl olurlardı?' buyurur. 'Daha çok hamd ederlerdi ve daha çok tesbih ederlerdi ve daha çok tekbîr söylerlerdi' derler. 'Onlar, benden ne istiyorlar?' buyurur. 'Yâ Rabbî! Cennetini istiyorlar' derler. 'Onlar Cenneti gördüler mi?' buyurur. 'Görmediler' derler. 'Görselerdi, nasıl olurlardı?' buyurur. 'Daha çok yalvarırlardı, daha çok isterlerdi. Yâ Rabbî! Bu kulların Cehennemden korkuyorlar. Sana sığınıyorlar' derler. 'Onlar Cehennemi gördüler mi?' buyurur, 'Hayır görmediler' derler. 'Görselerdi, nasıl olurlardı?' buyurur. 'Görselerdi, daha çok yalvarırlardı ve ondan kurtulmak yoluna daha çok sarılırlardı' derler. Allahü teâlâ, meleklere; 'Şâhid olunuz ki, onların hepsini affeyledim' buyurur. 'Yâ Rabbî! O zikredenlerin yanında, filân kimse zikretmek için gelmemişti. Dünyâ çıkarı için gelmişti' derler. 'Onlar benim misâfirlerimdir. Beni zikredenlerle beraberim. Onların yanında bulunanlar da zarar etmezler' buyurur.”
“Ey insanlar! Şüphesiz ki Allahü teâlânın gizli melekleri vardır. Onlar, Allahü teâlânın zikredildiği, anıldığı yerlere girer ve orada dururlar. O hâlde Cennet bahçelerinde rızıklanınız” buyurunca, Eshâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm); “Cennet bahçeleri nerededir?” diye sordular. Resûlullah da: “(Cennet bahçeleri;) zikir meclisleri, Allahü teâlânın anıldığı yerlerdir. Allahü teâlâyı zikretmek için çalışınız. Nefislerinize Allahü teâlâyı zikrettiriniz” buyurdu.
.
Şehitler kabirlerinde diridirler
Hacımurâdzade Dursun Efendi Kânunî Sultan Süleymân devri âlim ve müderrislerindendir. Kastamonu’nun Taşköprü kasabasındandır. 966 (m. 1558) senesinde vefât etti. Şöyle nakleder:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) uykuda ve uyanık iken görülebilir mi? Görülebilirse, görünen, kendisi midir, benzeri midir? Âlimlerimiz, buna çeşitli cevaplar verdiler. Kabirde diri olduğunu söz birliği ile bildirdikten sonra, kendisinin görüldüğünü çoğunlukla beyân buyurmuşlardır. Böyle olduğu, hadîs-i şerîflerden de anlaşılmaktadır. Bir hadîs-i şerîfte; “Beni rüyâda gören, uyanık iken görmüş gibidir” buyuruldu.
Şehitlerin kabirlerinde diri oldukları, Kur’ân-ı kerîmde açıkça bildirilmiştir. Velîler, Allahü teâlânın, kerâmet olarak ihsân etmesi ile, işitir ve görürler. Allahü teâlâ, sevdiği kulları için, âdetinin, kânunlarının dışında şeyler yaratır. Buhârî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Meyyit mezara konup, mezar başındakiler dağılırken, onların ayak seslerini işitir” buyuruldu.
Buhârî’de ve Müslim’de yazılı olan hadîs-i şerîfte, Bedr’de öldürülen kâfirlerin, birkaç gün sonra, bir çukura konulması emrolundu. Bundan da birkaç gün sonra, Resûlullah efendimiz çukurun başına gelip durdu. Çukurdakilere, isimlerini ve babalarının isimlerini birer birer söyleyerek; “Rabbinizin, size söz verdiğine kavuştunuz mu? Ben Rabbimin söz verdiği zafere kavuşdum” buyurdu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bunu işitip; “Yâ Resûlallah! Leş olmuş kimselere mi söylüyorsun?” deyince, Resûlullah efendimiz; “Beni doğru peygamber olarak gönderen Rabbim hakkı için söylüyorum ki, siz beni onlardan daha çok işitmiyorsunuz. Fakat cevap veremezler” buyurdu.
Buhârî’nin ve Müslim’in bildirdikleri hadîs-i şerîfte; “Meyyit, yakınlarının kendisine bağırarak ağlamasından azap duyar” buyuruldu. İmâm-ı Nevevî, Müslim kitabını açıklarken, bu hadîs-i şerîf için; “Meyyit, yakınlarının bağırarak ağlamasından azap duyar ve onlara gücenir” dedi.
Resûlullah efendimiz, oğlu için yüksek sesle ağlayan bir kadını susturdu ve; “Ey Müslümanlar! Mezardaki kardeşlerinize yüksek sesle ağlayarak onları incitmeyiniz” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, meyyit, yakınlarının ağlamalarını işitmektedir. Bununla incinmekte ve azap duymaktadır.
.
En güzel ölüm, şehitlerin ölümüdür
Dâvûd bin Muhbir hazretleri hadîs âlimlerindendir. 206 (m. 821)’de Bağdâd’da vefât etti. “Kitâb-ül-Akl” adlı eserinde naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, yalvarışını işitmek için ona belâ ve musibet verir.”
“Nefisler, kendilerine iyilik edene sevgi ve kötülük edene de buğzetme tabiati üzere yaratılmıştır.”
“İstediğin gibi yaşa. Ama mutlaka öleceksin. İstediğini yap. Ama mutlaka karşılığını göreceksin.”
“Allahü teâlâ, tevâzu eden kimseyi yükseltir, kibirli kimseyi de alçaltır.”
“Âlimler ve hikmet sahipleri ile oturup kalk. Kötülük ve günah işleyen kimselerden uzak kal.”
“Yalnız olmak, kötü kimse ile oturmaktan daha iyidir.”
“Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe, Allahü teâlâ o kuluna yardım eder.”
“Mücâhid, Allahü teâlâya itaat husûsunda nefsi ile mücâdele edendir.”
“Ey insanlar! En doğru söz, Allahü teâlânın kelâmıdır. En güvenilir tutunulacak şey, takvâdır. En hayırlı yol, Muhammed’in (aleyhisselâm) yoludur. En şerefli söz, Allahü teâlâyı anmaktır, işlerin en hayırlısı azîmetlerdir. İşlerin en kötüsü, dinde sonradan meydana çıkarılan ve dinden olmayan bid’atlerdir. En güzel yol, Peygamberlerin yoludur. En güzel ölüm, şehidlerin ölümüdür. En kötü dalâlet, hidâyete kavuştuktan sonraki dalâlettir. En hayırlı amel, faydalı olandır. En kötü körlük, kalp körlüğüdür. Veren el, alan elden hayırlıdır. Az ve yeterli olan şey, çok fakat, Allahü teâlâyı unutturan şeyden hayırlıdır. En kötü pişmanlık, kıyâmet günündeki pişmanlıktır. Hikmetin başı, Allahü teâlâdan korkmaktır. En hayırlı zenginlik, gönül zenginliğidir. Kalbe ilkâ olunan (konulan) şeylerin en hayırlısı yakîndir. İçki büyük günahtır. En kötü kazanç ribâdır (faizdir). En kötü yiyecek, yetimin malını yemektir, işlerin özü, neticeleridir. En kötü rivâyet, yalanı rivâyet etmektir. Gelecek olan (olacağı muhakkak olan) her şey yakın sayılır. Müminin sövmesi fısktır. Mümin kardeşinin etini yemek (onu gıybet etmek), Allahü teâlâya karşı gelmektir. Kim birisini bağışlarsa, Allahü teâlâ da onu bağışlar. Kim kızgınlığını yenerse, Allahü teâlâ onu mükâfatlandırır. Allahü teâlâ, kendisine âsi olana azap eder. Ben Arab’ın en fasihiyim (sözü açık ve düzgün olup hatâdan uzak olan kimsesiyim). Bana cevâmi’ul-kelim (az bir söz ile çok şeyler anlatmak husûsiyeti) verildi..."
.
İhlaslı olanlara müjdeler olsun
Nebîl Ebû Âsım hazretleri fıkıh ve hadîs âlimidir. 122 (m. 739)’da Mekke’de doğdu. Hadîs ilminde yüzbin hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezbere bilen hafızdı. 211 (m. 826)’da Basra’da vefât etti. Rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Yemen’e Muâz bin Cebel’i (radıyallahü anh) vâli ve zekât tahsili için gönderirken o’na şöyle buyurdu: “Sen ehl-i kitaptan (Yahudilerden ve Hristiyanlardan) olan bir grupla karşılaşacaksın. Onların yanına varınca, önce onları, Allahtan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, Allah’ın Resûlü olduğuna tasdîke (inanmaya) davet et. Eğer bunu kabul ederlerse onlara, Allahın beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu da kabul ettiklerinde, Allahü teâlânın zenginlerin fakirlere zekât vermesini emrettiğini bildir. Bunu da kabul ederlerse, zekât alırken sakın malların (sadece) en iyisini seçme. Mazlumun ahını almaktan çekin! Çünkü Allahü teâlâ mazlumun duâsını (ahını) hemen kabul eder.”
Yine Muâz bin Cebel’i (radıyallahü anh) Yemen’e vâlî olarak gönderirken, (İbâdetlerini ihlâs ile yap! İhlâs ile yapılan az amel kıyâmet günü sana yetişir) buyurdu.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Yedi kısım kimse vardır ki, Allahü teâlânın ihsân ettiği gölgeden başka gölge bulunmadığı kıyâmet gününde, Allahü teâlâ onları Arş'ın gölgesinde gölgelendirir. Onlardan birisi, sadaka verdiği zaman sağ elinin verdiğini, sol eli dahî bilmeyen kimsedir.)
Resûlullah efendimiz Eshâb-ı kirâma, (Sizin için en çok korktuğum şey, şirk-i asgara [küçük şirke], yakalanmanızdır) buyurdu. Eshâb-ı kirâm: Yâ Resûlallah! Küçük şirk nedir? diye sordular. (Riyâdır) buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte, (Dünyada riyâ ile ibâdet edene, kıyâmet günü, 'ey kötü insân! Bugün sana sevap yoktur. Dünyada kimler için ibâdet ettin ise, karşılıklarını onlardan iste' denir) buyurdu.
Riyânın zıddı, ihlâstır. İhlâs, dünya faydalarını düşünmeyip, ibâdetlerini yalnız Allah rızası için yapmaktır. Resûlullah efendimiz buyuruyor ki: (Allahü teâlâ buyuruyor ki, benim şerîkim yoktur. Başkasını bana şerîk eden, sevaplarını [vadettiğim karşılıklarını] ondan istesin. İbâdetlerinizi ihlâs ile yapınız! Allahü teâlâ, ihlâs ile yapılan amelleri [işleri] kabul eder.)
Başka bir hadis-i şerifte, (İbâdetlerini ihlâs ile yapanlara müjdeler olsun. Bunlar hidâyet yıldızlarıdır. Fitnelerin karanlıklarını yok ederler) buyurdu.
.
Üç şey, üç şey içinde gizlendi
İbrâhim Cimmenî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 1037 (m. 1628)’de Tunus’ta doğdu. 1134 (m. 1722)’de Cerbe’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Her Müslümana ilk önce lazım olan, Allahü teâlâya itaat etmektir. Hazreti Ebû Bekir (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Allahü teâlânın hoşnut olduğu işleri yapmak sûretiyle Allahü teâlâdan kork. Takvâya sarılmak sûretiyle de O’na itaat eyle.” Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmak, dünyâ ve âhıret kazançlarının toplamıdır.”
Kulun, Allahü teâlâya olan tâatini mükemmel bir şekilde yapabilmesi için, dünyâ sevgisinden ve dünyâ ile alâkalı bağlardan kurtulması lâzımdır, insan dünyâdan uzaklaştıkça, Allahü teâlâya yaklaşır. Manevî kirlerden uzaklaşıp, melekût âlemine yükselir.
Abdullah bin Mübârek (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Îmânın aslı, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) getirmiş olduğu şeylerin hepsini tasdik etmektir. Bunları tasdik eden kimse, bunlarla amel eder. Yani Allahü teâlâya itaat eder. Ebediyyen Cehennemde yanmaktan kurtulur.”
Büyük âlimler, Allahü teâlânın nimetlerine üç şeyle kavuşulacağını, bunların; çok şükretmek, tâate yapışmak ve günahlardan sakınmak olduğunu bildirmişlerdir. Allahü teâlâ, üç şeyi, üç şey içinde gizlemiştir: Rızâsını tâatte, gazabını günahlarda, velîleri de kulları arasında. Bunun için hiçbir tâati basit görme. Olur ki o tâat, Allahü teâlânın rızâsına vesile olan tâattır. Hiçbir günâhı küçük görme. Olur ki, küçük gördüğün o günah, Allahü teâlânın gazabına sebep olabilir. Hiçbir kimseyi de hor görme ki, o kimse de Allahü teâlânın velî kullarından biri olabilir.”
Allahü teâlâ dünyâyı, âhiret saadetini kazanma yeri yapmıştır. Âhiret yolculuğunda, dünyâ binek gibi kullanılmalıdır. Bir hadîs-i şerîfte; “Dünyâ ne güzel binektir. Ona binin, o sizi âhirete ulaştırır” buyuruldu. Akıllı ve zekî olan herkes, gayet açık olarak anlar ve bilir ki, dünyâ, âhiret saadetini kazanmaya, âhıreti mamûr etmeye vesiledir. Burada ömrünü, asıl olan bu maksada uygun olarak değil de, gelip geçeceği bir yolcunun konak yeri gibi olan dünyâyı mamûr etmek için harcayan kimse, elbette ki âhiretteki sonsuz saadetten mahrûm olur. Tâat işlemekte esas olan şartlardan birisi odur ki, tâat hemen yapılmalı, özürsüz olarak geciktirilmemelidir.
.
Fıkıh ilmi, kurtuluşa götürür
Burhâneddîn Zernûcî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden olup “Hidâye” kitabının sahibi Burhâneddîn Mergınânî’nin talebesidir. 620 (m. 1223)’de vefat etti. Ta’lîm-ül-müteallim adlı eserden bazı bölümler:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “İlim öğrenmek, her Müslüman erkek ve kadına farzdır, ilmi, ehline öğretmeyen, hınzırın boynuna altın ve inci gibi mücevher takan kimse gibidir” buyuruyor.
Biliniz ki, her ilmi elde etmek Müslümanların üzerine farz değildir. Her Müslüman üzerine, ilmihal bilgisini öğrenmek farzdır, İslam âlimleri; “İlimlerin en üstünü, ilmihal bilgisidir. Amellerin en üstünü de, bulunduğu hâli korumaktır” buyurmuşlardır. Her Müslümana namaz kılmak farzdır. Bu, sebeple, namazın farzlarını eda edecek kadar namazın şart ve erkanına ait bilgileri edinmek her Müslümana farzdır. Bunun gibi, farz olan işleri yapabilmek için, fıkıh bilgilerini öğrenmek farzdır. Çünkü fıkıh ilmi; insanları iyilik ve takvâya en güzel ulaştıran, adalette en doğru yolu gösteren ilimdir. Fıkıh ilmi, insanlara kurtuluş yollarını gösterir ve insanları bütün güçlüklerden kurtarır. Çünkü Allahü teâlâdan korkan bir fakih, şeytana karşı bin âbidden daha güçlüdür. Fıkıh ilmi, dünya ve ahiret saadeti ile ilgili ilimlerin inceliklerini bilmektir. İmâm-ı azam hazretlerine göre fıkıh ilmi; kişinin din ve dünyâ saadetine ulaşabilmesi için lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir. İlim, ancak amel etmek içindir. İlim ile amel etmek, ahiret saadeti için dünya ile ilgili işleri terk edip gönülden çıkarmaktır...
Haramlardan sakınmak farz olduğu gibi; cimrilik, cömertlik, korkaklık, kibir, cesâret, alçak gönüllülük, israf, iffet ve benzeri ahlakî konularda da bilgi sahibi olmak farzdır. Çünkü cimrilik, korkaklık, kibir ve israf haramdır. Bunları ve bunların zıtlarını bilmeden kendilerinden sakınmak mümkün değildir. Her zaman insanın karşılaştığı hâllerle ilgili bilgileri öğrenmesi, insana yemek gibi lüzumlu bir ihtiyaçtır. Hiçbir Müslüman, bu bilgilerden ayrı düşünülemez. Her Müslüman devamlı Allahü teâlâyı anmakla, O’na dua etmekle, yalvarmakla uğraşmalıdır. Kur’ân-ı kerîm okumak, sadaka vermek, dünyâ ve ahiret hayatında bela ve afetlerden korunmak için, Allahü teâlâdan af ve afiyet dilemekle zamanını geçirmesi lazımdır. Çünkü devamlı dua eden bir kişi, duanın şartlarını yerine getirince, Allahü teâlâ onun dualarını kabul eder.
.
Feyiz ve berekete kavuşanlar
Abdurrahmân Makdisî hazretleri hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 594 (m. 1197)’de doğdu. 656 (m. 1258)’de Filistin’de Nablus’da vefât etti. Kitaplarında naklettiği bazı hadis-i şerifler:
"Bir gün annesi, Abdullah bin Ömer'e (radıyallahü anhüma):
-Abdullah! Gel bak sana ne vereceğim, diye seslenmişti. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de misafir olarak orada bulunuyordu. Abdullah'ın annesine sordu:
- Çağırdığın Abdullah'a ne vereceksin?
- Hurma vereceğim ya Resulallah!
- Peki öyleyse. Eğer bir şey vermeyeceğin hâlde vereceğini vadederek çocuğu aldatmış olsaydın, sana yalan söylemiş gibi günah yazılacaktı."
"Ömer (radıyallahü anh) anlatıyor: Bir gün Peygamber Efendimiz esirler arasında çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın çocuğunun hasretinden rast gelen çocuğu kucağına alıyor, onu sevip emziriyordu. Peygamber Efendimiz eshabına:
- Hiç bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? diye sordu. Eshab-ı kiram: 'Asla' cevabını verdiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
- O hâlde, biliniz ki, Allah’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna merhametinden daha fazladır, buyurdu."
"Aişe (radıyallahü anha) vâlidemiz anlatıyor: Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki:
-İçinizden birisi, besmele çekmeyi unutup da yemek yemeye başlamış bulunursa, bu durum hatırına gelir gelmez; (başlangıcında da, bitiminde de Allah'ın adı ile niyetiyle) manâsına gelen (Bismillahi evveluhû ve âhirâhû) desin."
"Benim ümmetime bir zaman gelecek ki, ulemayı güzel elbise, Kur'an-ı kerimi güzel sesle tanırlar ve Allah'a yalnız ramazan ayında ibadet eder. Böyle oldu mu ilmi, hilmi ve rahmeti olmayan bir hükümdarı Allah onlara musallat eder."
Abdurrahmân Makdisî hazretleri bir şiirinde özet olarak şöyle der:
“Ey ilim öğrenmek isteyen kişi! Hadîs-i şerîf ilmi en üstün ve kıymetli bir ilimdir. Onu öğrenmekle feyiz ve berekete kavuşulur. Öyle kıymetli bir ilimdir ki, mesela fıkıh ilmi onun üzerine bina edilmiştir. Hadîs ilmi kaynaktır. Hükümler ondan çıkar. Nasıl üstün olmasın ki, o ilim olmasaydı, kurtuluş yolları nasıl aydınlanırdı. Hidayete nasıl kavuşulurdu. O ilim gibi, o ilme sahip olan muhaddisler de çok kıymetlidir. Onları seven ol, yarın kurtulasın. O ilim, âlimleri koruyucudur. Onlar, bu ilmi öğrenmek için yerlerinden, yurtlarından ayrılıp, diyar diyar gezdiler. Hiç yerinde oturanlarla, bunlar bir olabilir mi? Onlara bir denk, bir benzer bulunamaz; faziletleri apaçıktır.”
.
Cemaatle namaz kılmanın fazileti
İbn-i Gazzî hazretleri Fıkıh, hadis ve tefsir âlimidir. 904 (m. 1499)’da Şam’da doğdu. 984 (m. 1576)’da aynı yerde vefat etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Cemaatle kılınan namazın sevabı, yalnız başına kılınan namazın sevabından çoktur. Hadis-i şerifte “Cemaatle kılınan namaz, yalnız başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir” buyuruldu. Camideki cemaatin sevabı da, başka yerdeki cemaatin sevabından çoktur.
Hazret-i Ömer (radıyallahu anh), sabah namazında, camide Süleyman isimli bir genci göremeyince, nerede olduğunu sordu. Dediler ki: “O, gece pek uyumaz. Teheccüd ve benzeri nafile ibadetle meşgul olur, belki şimdi uykuya dalmıştır.” Hazret-i Ömer (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Eğer bütün gece uyuyup da sabah namazını cemaat ile kılsaydı daha iyi olurdu.”
Cemaatle namaz kılmak sünnet-i hüda, yani İslam’ın şiarı olan mühim sünnettir. Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan 25 veya 27 derece daha faziletlidir. Cemaatle namaz kılmanın önemi hakkında bildirilen hadis-i şerif meallerinden birkaçı şöyledir:
“Beş vakit namazı cemaatle kılan, Sırat köprüsünü şimşek gibi geçer.”
“Bir kimse, kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişirse, kendisine iki berat yazılır: Cehennemden kurtuluş beratı ile münafıklıktan eminlik beratı.”
“İlk tekbire yetişecek şekilde, kırk gün cemaatle kılana Cennet vacip olur.”
“Cemaatle namaz kılmak için bekleyen, hep namazda gibi sevap kazanır.”
“Evi mescide uzak olanın [her adımına sevap verileceği için] sevabı daha fazladır.”
“Peygamberin sünnetini [önem vermeyip] terk eden kâfir olur.”
“Cemaatin bir kısmı dua eder, ötekiler de âmin derse, o dua kabul olur.”
“İmam, namazı tamamlayıp cemaate yüzünü döndürünceye kadar onunla bulunan, gece ibadet etmiş gibi sevaba kavuşurlar.”
“Namazlarını cemaatle kılanları Allahü teâlâ sever.”
“En kıymetli yer mescitlerdir. Cami ehlinin en efdali, ilk girip son çıkandır. Cemaate ilk gelen ilk Müslüman olan gibi kıymetlidir.”
“Ezanı işitip de, cemaate gitmemek, münafıklık alametidir.”
Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmamak münafıklık alametidir. Nasıl ki, yalan söylemek münafıklık alameti ise, cemaate gelmemek de münafıklık alametidir. Bu, cemaate gelmeyen münafık demek değildir. Kendisinde münafıklık alametinden bir alamet var demektir.
.
Tâzim ve tahkir etmek hakkında
Bedreddîn Bûrînî hazretleri tefsîr, fıkıh ve hadîs âlimidir. 963 (m. 1556)’da Filistin’de Nablûs’ta doğdu. 1024 (m. 1615)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
İslâmiyetin imansızlık alameti dediği sözleri söyleyen ve işleri yapan, kalbinde tasdik olsa ve inandığını söylese de, kâfir olur. İslâmiyetin tâzimini emrettiği şeyi tahkir etmek, kötülemek böyledir. Bunun için, Allahü teâlâya layık olmayan şey söyleyen kâfir olur. Meselâ, Allah Arş'tan veya gökten bize bakıyor demek, sen bana zulmettiğin gibi, Allah da sana zulmediyor demek, filan Müslüman benim gözümde Yahudi gibidir demek, yalan bir söze, Allah biliyor ki, doğrudur demek ve melekleri küçültücü şeyler söylemek ve Kur'an-ı kerimi, hata bir harfini küçültücü söz söylemek, bir harfine bile inanmamak, çalgı çalarak Kur'an okumak, hakîkî olan Tevrat’a ve İncil’e inanmamak, bunları kötülemek, Kur'an-ı kerimi şâz olan harflerle okuyup Kur'an budur demek, küfür olur.
Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek, Kur'an-ı kerimde isimleri bildirilen yirmibeş Peygamberden birine inanmamak, meşhur sünnetlerden birini beğenmemek, çok iyilik yapan birisi için, Peygamberden daha iyidir demek küfürdür. Peygamberler muhtaç idi demek küfür olur. Çünkü, onların fakirlikleri kendi istekleri ile idi. Birisi, peygamber olduğunu söylese, buna inananlar da kâfir olur. (Kabrim ile minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir) hadis-i şerifini işitince, ben minber, hasır ve kabirden başka bir şey görmüyorum demek küfür olur. Âhirette olacak şeylerle alay etmek küfürdür. Kabirdeki ve kıyametteki azaplara [akla, fenne uygun değildir diyerek] inanmamak, Cennette Allahü teâlâyı görmeye inanmamak, ben Cenneti istemem, Allahı görmeyi isterim demek küfür olur.
İslâmiyete inanmamak alameti olan sözler, fen bilgileri din bilgilerinden daha hayırlıdır demek, namaz kılsam da, kılmasam da, beraberdir demek, zekât vermem demek, faiz helal olsaydı, zulmetmek helal olsaydı demek, haramdan olan malı fakire verip sevap beklemek, fakir, verilen paranın haram olduğunu bilerek, verene hayır dua etmek, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin kıyâsı hak değildir demek küfürdür...
.
Utanmayan kimsede hayır yoktur
Mahmûd Bedreddîn Efendi, Osmanlı âlimlerindendir. 937 (m. 1530)’da Edirne kadısı iken vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Hayâ, yani kötü iş yapınca utanmak üç kısımdır. Birincisi; hayâ mertebelerinin en yükseğidir ki, takvâ sahiplerinin ve Allahü teâlânın velî kullarının hayâsıdır. Bunlar, Allahü teâlâdan hayâ ederler. Bu hayâ, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylere taşmamak, O’nun emirlerine itaat edip, yasaklarından sakınmaktır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Allahü teâlâdan hakkıyla hayâ ediniz.” “Bu nasıl olur Yâ Resûlallah?” dedikleri zaman; “Kim başını ve başında bulunanları, karnını ve karnında bulunanları korur, dünya hayâtının süsünü terk ederse, ölümü ve ölümden sonra cesedinin çürüyeceğini çok hatırlarsa, Allahü teâlâdan hakkıyla hayâ etmiş olur” buyurdu.
Hayânın ikinci kısmı; insanlardan hayâ etmek olup, bu da güzel ahlâktandır. Hatta dolaylı olarak bu da Allahü teâlâdan hayâ etmeye dahildir denilebilir. Mürüvvet, bu kısım ile kemal bulur. İnsanın iyiliği, başkalarına eziyetten sakınması, doğru söylemesi, emaneti yerine teslim etmesi, iyi ve güzel yaşayışı, kalp güzelliği ve temizliği, insanlardan hayâ etmekle olur. Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâdan korkan ve çekinen, insanlardan korkmuş ve çekinmiş olur” buyuruldu.
Huzeyfe (radıyallahu anh) buyurdu ki: “İnsanlardan utanmayan kimsede hayır yoktur, insanlardan utanmak, neticede Allahü teâlâdan utanmaya bağlıdır.”
Kâ’b-ül-Ahbâr (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Görünen hâllerinizde, insanlardan hayâ ettiğiniz gibi, sırrınızda da (gizli hâlinizden de) Allahü teâlâdan hayâ ediniz.”
Hayânın üçüncü kısmı; kişinin kendi kendisinden hayâ etmesidir. Bu hayâ da, neticede Allahü teâlâdan hayâ etmeye dâhildir. İnsanın kendinden hayâ etmesi, yalnız iken avret mahallini açmaması, bakmaması, başkalarının yanında yapmaktan sakındığı bir hareketi, yalnız başına olduğu zaman da terk etmesidir. Demek ki, insanlar ile beraber iken yapamayacağı hareketleri, yalnız başına olduğu zaman da yapmamalıdır. Bazı hâller vardır ki, insanların yanında yapılamaz. Fakat yapılması da zaruridir. Büyük ve küçük abdest bozmak böyledir. Bu ve bunun gibi ihtiyaçları tenhada, bildirilen âdabına uygun olarak yapmak hayâsızlık olmaz.
.
Kendisi muhtaç olduğu hâlde
Şemseddîn Bâzilî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 845 (m. 1441) senesinde Cizre’de doğdu. 925 (m. 1519) senesinde Hama’da vefât etti. Buyurdu ki:
Îsâr, kendi muhtaç olduğu malı, muhtaç olan başkasına verip, o malın yokluğuna sabretmesidir. Hazreti Huzeyfe (radıyallahu anh) şöyle anlatır:
Yermük muharebesinde idi. Yaralılar arasında amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihâyet aradığımı buldum. Fakat ne çâre! Kanlar içerisinde yatan amcamın oğlu, göz işaretleri ile bile zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek dedim ki: “Su istiyor musun?” Belli ki istiyordu. Çünkü dudakları hararetten adetâ kavrulmuştu. Göz işareti ile de; “Çabuk, hâlimi görmüyor musun?” der gibi bana bakıyordu. Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken, biraz ötede yaralıların arasında hazret-i İkrime’nin (radıyallahu anh) sesi duyuldu: “Su! Su! Ne olur, bir tek damla su olsun su!” Amcamın oğlu Haris, bu feryadı duyar duymaz, göz ve kaş işâretleriyle suyu hemen Hazreti İkrime’ye götürmemi istedi. Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa Hazreti İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım, İkrime hazretleri elini kırbaya uzatırken Hazreti Iyâş’ın (radıyallahu anh) iniltisi duyuldu. “Ne olur bir damla su verin. Allah rızası için bir damla su!” Bu feryadı duyan Hazreti İkrime, elini hemen geri çekerek, suyu Iyâş’a götürmemi işâret etti. Suyu o da içmedi. Ben kırbayı alarak şehidlerin arasından dolaşa dolaşa Hazreti Iyâş’a yetiştiğim zaman, son nefesinde Kelime-i şehâdeti söylediğini duydum. Benim getirdiğim suyu gördü. Fakat vakit kalmamıştı. Başladığı Kelime-i şehâdeti ancak bitirebildi. Derhal geri döndüm, koşa koşa Hazreti İkrime’nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim! Onun da şehîd olduğunu müşahede ettim. Bari dedim amcamın oğlu Hazreti Hâris’e yetiştireyim. Koşa koşa ona geldim; ne çare ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula ruhunu teslim eyleyip şehîd olmuştu...
Hayatımda birçok hadise ile karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı halde, bunların birbirine karşı bu derece fedakâr ve şefkatli halleri, gıpta ile baktığım en büyük îmân kuvveti tezahürü olarak hafızama âdeta nakşoldu...”
.
Allahü teâlânın rezil ettikleri
Bakıyye bin Mahled hazretleri hadis ve fıkıh âlimidir. Endülüs’de Kurtuba (Cordoba) şehrinde 201 (m. 817) yılında doğdu 276 (m. 889) yılında vefat etti. Bakıyye bin Mahled hocalarından şöyle rivayet eder:
“Hazreti Ali (radıyallahu anh) buyurdu ki: Şayet ben Allahü teâlâyı zikretmeyi unutsam, Allahü teâlâya ancak Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salevât-ı şerîfe getirerek yakınlık elde ederim. Çünkü ben Resûlullah Efendimizden şöyle işittim: Cebrâil bana; ey Muhammed! Muhakkak Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: Kim sana on defa salevât-ı şerîfe getirirse, benim öfkemden emîn olabilir.”
“Câbir bin Abdullah’tan (radıyallahu anh) ise şöyle rivâyet eder: Câbir demiştir ki: Babam Abdullah bin Amr Selemî, Uhud gazasında şehid olması üzerine halam Fâtıma ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûl-i ekrem halama taziye ve şehîdin yüksek mertebesini bildirerek buyurdu ki: Ey Fâtıma, siz ona ağlasanız da ağlamasanız da siz şehîdi defnedene kadar melekler kanatlarıyla onu gölgelendirdiler.”
Resûlullah efendimiz Osmân bin Ebil’âs’ı ziyârete geldi. Hasta idi. Çok ağrısı ve sancısı vardı. “Ağrıyan yeri sağ elin ile yedi kerre mesh eyle! Her def’asında (E’ûzü bi’izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ-ecdü ühâzirü) oku! buyurdu."
Enes bin Mâlik’in (radıyallahu anh) haber verdiği hadis-i şerifte, Resûlullah efendimiz "Âlime haksız olarak hakâret eden kimseyi, Allahü teâlâ, bütün insanlar arasında hakir, rezil eder. Âlime hürmet eden kimseyi, Allahü teâlâ, Peygamberler gibi azîz eder, şereflendirir, buyurdu."
“Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: (Azîz ve Celîl olan Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben, kulumun zannına göreyim, beni zikrettiği yerde ben onunlayım." (Rahmetim, tevfik ve inâyetim onunla beraberdir!)
“Allahü teâlâya yemin ederim ki, kulunun tövbesinden dolayı Allahü teâlânın sevinci, sizden birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür.”
“Resûlullah efendimiz ilk doğduğunda konuştu. Resûl-i ekremin beşiğini melekler sallardı. Resûlullahın ilk konuşması 'Allahü ekber kebîran velhamdülillahi kesîran' oldu."
.
Mecusilerin ateşinin söndüğü gece
Ebü’l-Hasen Medâinî hazretleri siyer âlimlerindendir. 135 (m. 752) senesinde Basra’da doğup, 225 (m. 840) senesinde Bağdâd’da vefât etti. Kitabında şöyle nakleder:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin doğduğu gece, Îrân kralının (Kisrânın) sarayı sallandı ve ondört burcu yıkıldı. Fâris'in (Mecûsîlerin) bin seneden beri hiç sönmeden yanan ateşi söndü. Sâve Gölü'nün suyu yere çekilip kurudu. Kisrâ Dicle Nehri kenarında büyük bir saray yaptırmıştı. Bu saray için hesap edilemeyecek kadar çok para harcamıştı. Bir sabah kalkıp bu sarayın ikiye bölündüğünü, sular altında kaldığını gördü. Kisrâ, kâhinleri toplayıp, köşkünün ikiye yarılıp, harap olmasının sebebini araştırıp, bulmalarını emretti.
Sa’îb adındaki kâhin karanlık bir gecede yüksek bir tepeye çıktı. Gökyüzüne ve yeryüzüne bakınırken, Hicaz tarafından bir şimşek çaktığını ve Batı'ya kadar ulaştığını gördü. Sabahleyin, ayağını bastığı yer yeşermişti. Kendi kendine, "eğer gördüğüm doğru ise, Hicaz'dan bir padişah çıkacak, her tarafa hakim olacak. Âlemde refah ve ucuzluk olacak. Sonra bir Peygamber gönderilmiş veya gönderilecektir..." diye düşündü ve kahinlere bildirdi. Kahinler "Bu peygamber Kisrâ'nın mülkünü alacaktır. Fakat bunu Kisrâ'ya söyleyemeyiz. Çünkü hepimizi öldürür" dediler. Sonra Kisrâ'nın yanına gittiler. "Sarayın yıkılmasının sebebi, yapılma zamanının yanlış seçildiğindendir. Bir zaman belirtelim. O zamanda yapılsın" dediler. Bir zaman tayin ettiler ve köşk o zamanda yapıldı.
Kisrâ bütün devlet adamlarıyla birlikde o köşkte bir meclis kurdu. Bu sırada Dicle Nehri'nin suyu yükseldi. Köşkü su basıp yıktı. Kisrâ'yı boğulmak üzere iken sudan çıkardılar. Kisrâ, kahin ve müneccimlere kızıp çoğunu öldürttü. Diğerleri "biz hata etmişiz. Köşkün yapılması için tekrar bir zaman seçelim" dediler. Belirttikleri zaman içinde köşk yeniden yapıldı. Kisrâ korka korka gelip köşke çıktı. O çıkar çıkmaz köşk ayağının altından kayıp yıkıldı. Kisrâ nehre düştü. Kisrâ'yı yarı ölü vaziyyetde nehirden çıkardılar. Kisrâ o kâhinleri toplayıp "sizi öldürürüm" diye tehdit etti. Bunun üzerine kahinler doğrusunu söyleyerek, "bu alametler bir Peygamber geldiğini veya yakında geleceğini, senin saltanatına son vereceğini, mülkünü alacağını göstermektedir" dediler. Kisrâ bu sözleri işitince, Dicle kenarına bina yapmaktan vazgeçti. Oradaki yıkılan bina da tamamen harap oldu...
.
Aklı olmayanın siyâseti olmaz
Abdurrahmân ibn-i Nasr hazretleri Mısır’da yaşamış olan İslam âlimlerindendir. Mısır’daki Eyyûbî sultanlarının yanında, kâtiplik vazîfesi yaptı. 590 (m. 1194) senesinde Mısır’da vefât etti. Menhec-ül-meslûk adlı eserinde Eyyûbî sultanına şöyle nasihat etmektedir:
"Bil ki, edep; devlet adamının memleketi iyi idâre etmesi için gerekli görülen dört sıfattan biridir. Şayet devlet adamı bundan mahrum kalacak olursa, siyâset ve idâre düzeni bozulur. Edep, aklın bir resmidir, edebi olmayanın aklı olmaz, aklı olmayanın siyâseti olmaz, siyâseti olmayanın da mülkü olmaz.”
“En güzel ziynet haseptir (asâlettir). Şerefi olmayanın hasebi, aklı olmayanın şerefi, edebi olmayanın da aklı olmaz. Edep, meliklerin kalkanıdır. Çünkü onları zulüm yapmaktan engeller, onları ilme yöneltir, eziyet yapmalarına engel olur ve halka karşı şefkat ve merhametli kılar. İnsan akılsızca elde ettiği bir ziynet ve edebe dikkat etmediği hâlde, nail olduğu yüksek mertebe ile övünmesin. Çünkü cehalet onu, o mevkiden indirir. Ayıpları ortaya çıktıktan, günahları çoğaldıktan, medhiyecileri hicvediciye dönüştükten ve dostları düşman olduktan sonra kadri ve gerçek değeri ne ise, o ortaya çıkar. Edepli insanın aklı, dâima doğruyu gösterir, görüşü isâbetlidir, sözü, hoş, işi güzeldir.”
Kays kabilesinden birinin bir Kureyş efendisine şöyle dediği rivâyet olunmaktadır:
“Edebi talep et, zîrâ edep; akılda ziyâdelik, mevki ve makamda kemâliyet, mürüvvete delil, yalnızlıkta arkadaş ve meclislerde bir dosttur. Bu hususta bir Arabî şiirin meâli şöyledir:
İnsanın edebi, et ve kan gibidir. Bu iki şey olmadan, vücûdun düzgün olması düşünülemez. Terbiyeli bir insanı, binlerce câhille tartmış olsak, edepli ağır gelirdi..."
Yine bir güzel sözde; “Edep maldır, kullanılması ise kaidedir” denilmektedir. Hükümdârlardan biri, oğluna vasiyette bulunurken şöyle diyordu:
“Ey oğul! İnsan şu iki şeyle efendiliğe erişir: İlim ve edep... İsterse malı-mülkü olmasın! Ey oğul! Büyüklerle otur. Âlimler arasında bulun, zira onlarla beraber olmak güzeldir, meclislerinde bulunmak bir ganimet ve sohbetleri selâmettir.”
Yine başka bir zât, oğluna şöyle bir tavsiyede bulundu: “Ey oğul! Terbiyeli ol, zira zengin olursan kavmin arasında en şerefli kişi olursun, eğer muhtaç olursan, yine senden vazgeçilmez. Memleketin ileri gelenleri sana muhtaç olurlar.”
.
Ümmetimden ebedî Cehennemlik yoktur
Ebü’l-Hüseyin Âsım hazretleri hadîs âlimlerindendir. Vâsıt şehrinde doğdu. Uzun zaman Bağdad’da kaldı. 221 (m. 836) senesinde aynı yerde vefât etti. Şöyle nakletmiştir:
Enes bin Mâlik şöyle rivâyet etmiştir. Resûlullah efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Cennette ilk şefaat edecek benim, benim isteğimin kabul edildiği kadar, hiçbir nebîninki kabul edilmeyecek, Peygamberlerden kendisine sâdece bir kişi îmân etmiş olanları var.”
“Cennette ilk şefaat edecek olan benim. Ümmeti en çok olan Peygamber benim. Cennetin kapısını ilk çalacak olan benim.”
“Her Peygamberin yaptığı (makbul) bir duâ vardır. Ben duâmı kıyâmet günü ümmetime şefaat için bıraktım” buyurdu.
Dâvûd bin Ebî Hind şöyle anlatmıştır: Kıyâmet günü bu ümmetten olan günahkâr kimse, Resûlullah efendimizin elinden tutar ve “Yâ Resûlallah, beni azâbdan kurtar!” der. Resûlullah efendimiz de “Benim sünnetim sana ulaştı, şeriatimi duydun. Niçin âsî oldun? Şimdi ne özür beyân edeceksin?” buyurur. Bunun üzerine azâba düşecek olan kimse, “Yâ Resûlallah! Benim kötü bahtım bana galebe çaldı” der. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz “Ümmetimden (îmân ile ölen) hiç kimsede şekavet (ebedî Cehennemlik olan) yoktur. Yâ Rabbi! Bunu bana bağışla” der. Allahü teâlâ da onu bağışlar.
Ahmed bin Âsım Antâkî buyurdu ki: “Kıyâmet günü ilmiyle amel eden kimseye, ilmi şefaatçi olur. İlmiyle amel etmeyene de, o ilim hasım olur.”
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Cebrâil ile karşılaştım. Beni müjdeleyerek, 'Allahü teâlâ sana salât ve selâm okuyanlara, salât ve selâm vereceğini buyurdu' dedi. Ben de bundan dolayı, Rabbime secde ederek şükrettim.”
Abdurrahmân bin Avf şöyle anlatmıştır: Resûlullah efendimiz ile Bakî’ kabristanına gittik, iki defa secde edip, secdelerde uzun müddet kaldı. Sebebini sordum. Buyurdu ki: “Cebrâil bana geldi ve dedi ki: Bir kimse sana salât okursa, yetmiş melek de ona salât okur.”
Ebû Saîd-i Hudrî şöyle demiştir: “Resûlullah efendimiz buyurdu ki: Bir topluluk bir araya gelir oturur da, Peygamberlerine salât okumazlarsa, onlara bir üzüntü çöker.”
Yine bir hadîs-i şerîfte; “Kim her gün yüz kere 'Allahümme salli alâ Muhammedin ve ehli beytihi' derse, onun otuzu dünyâda olmak üzere yüz ihtiyâcı giderilir.”
.
İnsanın bir işi yapma iradesi
Ömer Aradî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimi, vâiz ve Haleb müftîsidir. 950 (m. 1543) senesinde Haleb’de doğdu. 1024 (m. 1615)’de orada vefât etti. Vaazlarında buyurdu ki:
İnsanın bir işi yapmak istemesi için, önce bu işi görerek, işiterek, düşünerek hatırlaması, kalbine gelmesi lâzımdır. İnsan, kalbine gelen bir şeyi ister veya istemez. Mesela, ben bir şeyi faydalı bulurum, yapmak isterim. Siz de lüzumsuz görür, yapmak istemezsiniz. İşlerinde hür olduğunu söylediğiniz insanların iş yapmağı önceden kalbine getiren, faydalı, lüzumlu olup olmadığını bildiren kimdir? Bendeki düşünce, sizde niçin hasıl olmaz? Hasıl oldu ise, size niçin lüzumlu görülmez? İşte bu çeşitli sebepler, insanın elinde değildir. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçı (İnsanlar iradeli işlerinde hür iseler de, irade ve ihtiyarlarında hür değil, mecburdur) demişlerdir.
İmâm-ı Gazâlî hazretleri, (İstediğimi yaparım) diyen bir adama, (istediğini isteyebilir misin?) demiştir. Kur'an-ı kerimde Dehr sûresindeki âyet-i kerimeye, Ebül-Hasen-i Eş'arî hazretleri, (Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini istersiniz!) mânasını vermiştir. Kasas sûresinin altmışsekizinci âyetinin meâl-i şerifi, (Rabbin, kendi istediğini yaratır. Yalnız O ihtiyar eder, seçer. Onların irade ve ihtiyarları yoktur) ve Enfâl sûresi yirmidördüncü âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Muhakkak biliniz ki, Allahü teâlâ, insan ile kalbi arasına girer) ve Kasas sûresinin ellialtıncı âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Sen sevdiğini doğru yola getiremezsin. Allahü teâlâ dilediğini doğru yola götürür) ve En'âm sûresinin yüzonbirinci âyetinin meâl-i şerifi, (Biz onlara gökten melekleri indirsek ve karşılarında ölüleri konuştursak ve her istediklerini onlara versek, biz dilemedikçe yine iman etmezler) ve bu sûrenin yüzyirmibeşinci âyetinin meâl-i şerifi, (Allahü teâlâ kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslâmiyet için genişletir. Dalâlette bırakmak istediğinin göğsünü de, o derece dar ve sıkı bulundurur ki, oraya hakîkatin girebilmesi, sahibinin göğe çıkması gibi mümkün değildir) ve Hûd sûresinin otuzdördüncü âyetinin meâl-i şerifi, (Ben size nasihat etmek istesem bile, Cenâb-ı Hak dalâlette kalmanızı dilemiş ise, size faydası olmaz)dır.
.
Yapılması açıkça emredilen şeyler
Nûreddîn Lahmî hazretleri tefsîr, kırâat ve nahiv âlimidir. 644 (m. 1246)’da Kâhire’de doğdu. 713 (m. 1314)’de aynı yerde vefât etti. Şerh-üş-Şâtıbiyye isimli eserinde buyurdu ki:
Ef’âl-i mükellefin şunlardır:
Farz: Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde yapılmasını açıkça emrettiği şeylere, emirlere farz denir. Farzı ehemmiyet vermediği için veya hafife aldığı için terk etmemişse imansız olmaz. Fakat Cehennem azâbına lâyık olur. İnanmayan, ehemmiyet vermeyerek ve hafife alarak terk eden imansız olur. Bu farzlardan biri imandır. İmânın altı şartına kalp ile inanıp, dil ile söylemek, âkil ve baliğ olan herkes üzerine farzdır. Bu altı şarttan birini inkâr eylese veya şüphe etse veya tereddüt eylese veya hâli-i zihn olsa (inanmak veya inanmamaktan birini bile düşünmese) mümin olmaz. Abdest almak, cünüplükten gusletmek, beş vakit namaz kılmak, ramazan orucunu tutmak, zenginlerin zekât vermeleri ve Kâ’be-i muazzamayı haccetmeleri gibi hususlar da, Allahü teâlânın kullarına farz kıldığı hususlardandır.
Vâcib: Şüpheli delil ile belli olmuş olan emirlerdir. Vacibi işlemeyen, fâsık ve azâba müstahak olur. Allahü teâlânın muradı başka bir şey olmak ihtimâli olduğu için vâcib olduğuna inanmayan imansız olmaz. Vitir namazı, zenginlerin Kurban Bayramında kurban kesmeleri ve Ramazan Bayramında fıtra vermek gibi...
Mübâh: İşlenmesinde sevap ve günah olmayan şeylerdir. Helâlliği sabit, nehyi de olmayan sevap ve ceza beyan olunmayan şeylerdir. Oturmak, yatmak ve yürümek gibi. Eğer niyetsiz olursa mübah olur. Zira amel cisim gibi, niyet ruh gibidir. Ameller aynı olsa da niyetler değişik olur. Eğer yatmaktan maksat; “Vücûdumda olan yorgunluk gitsin de ibâdete kuvvet kazanayım, yahut teheccüd namazı kılmak için akşamdan uyuyayım, yahut dilimden müminler eziyet çekmesinler” olursa ibâdettir, sevaptır.
Haram: Allahü teâlânın, “Yapmayınız” diye açıkça men ve yasak ettiği şeylerdir. Haramı işleyen Cehennem azâbına lâyıktır. Harama helal diyen imansız olur. Haksız yere adam öldürmek, zinâ etmek ve köpek artığını yemek-içmek gibi. Köpek arttığı necistir, zaruret hâli müstesnadır.
Mekrûh: Resulullah Efendimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) beğenmediği ve ibâdetlerin sevâbını gideren şeylere denir. Onu işleyen azâba müstahak olmaz. Helâl diyen kâfir olmaz. Lâkin itaba, yani azarlanmaya ve şefaatten mahrûmiyete lâyık olur.
.
Besmelenin fazileti hakkında
Ali bin Yûsuf el-Kıftî hazretleri Şafiî âlimlerindendir. 568 (m. 1172)’de Mısır’ın Kıft kasabasında doğdu. 646 (m. 1248)’de Haleb’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Besmele-i şerîfe hakkında birçok faziletler vardır. Lisanlar onların hepsini anlatmaktan ve kalemler onları yazmaktan âcizdir. Bu faziletlerinden biri şudur: Îsâ aleyhisselam bir gün, bir kabrin yanından geçerken, azap meleklerinin kabirdeki ölüye azap ettiklerini gördü. Geçip işine gitti. İşinden dönerken yine o kabrin yanından geçti. Kabirdeki meyyitin başında rahmet meleklerinin toplandığını ve ona çeşitli nimetler ikram ettiklerini gördü, iki rekat namaz kılıp, Allahü teâlâya bu işin sırrından sual eyledi. Allahü teâlâ; “O meyyit âsî idi. Azâbımda mahpus idi. Hayatta olan evladı bugün hocaya başlayıp; (Bismillâhirrahmânirrahîm) dedi. Ben de, çocuğu dünyâda benim ismimi zikrederken, kabirde babasına azap etmeyi keremime lâyık görmedim. Ona azap etmekten hayâ edip, azâbımı kaldırarak rahmet ve ihsânım ile muâmele eyledim” buyurdu.
Besmele yazılı kâğıdı yerden kaldıranı, Allahü teâlâ sıddîklardan eyler. Nitekim Lokman Hakîm böyle bir ameli işlediği için hikmet ve nasîhate kavuştu. Cennette; bal, süt, su ve sâir içeceklerin ırmakları, büyük bir inciden yapılmış kubbenin içinde yazılı olan Besmelenin bir “he” ve üç “mim” harfinden akar. Besmele okuyan kimselerin o ırmaklardan içeceği bildirilmiştir.
Allahü teâlânın üçbin ism-i şerîfi vardır. Binini melekler bilir, binini Peygamberler (aleyhimüsselam) bilir, başkaları bilmez. Üçyüzü Tevrat’ta, üçyüzü İncîl’de, üçyüzü Zebur’da, doksandokuzu Kur’ân-ı azîmüşşândadır. Bir ismini, Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Bu üçbin esmâ-i şerîfenin ma’nâ-yı latifesi, Besmelede zikrolunan üç esmâ-i latifenin içine yerleştirilmiştir. Bir kimse bu Besmele-i şerîfeyi yerli yerince okusa, Allahü teâlâyı bütün isimleri ile zikretmiş gibi olur.
Hazreti Ali’nin "radıyallahü anh" evlâdlarından nakledildi ki: Allahü teâlâ kalemi yaratınca “Bismillah” yazmasını emreyledi. Kalem, Allahü teâlânın ism-i şerîfini işitince mütehayyir (hayrette kalıp) olup iki parça oldu. Parçalanmış hâlde başını Levh üzerine koyup bin yıl yattı. Sonra Allahü teâlâ, kaleme; “Rahmânirrahîm” ism-i şerîfini işittirdi. Hemen iki parça bir araya gelip eski hâlini aldı.
.
Ezan ve ikamet okumak
İbn-i Kadıasker hazretleri Şafii mezhebi fıkıh âlimidir. 691 (m. 1292)’de doğdu. Asıl ismi Ali’dir. 757 (m. 1356)’da Kâhire'de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Ezan ve ikamet okumak sünnet-i müekkededir. İkisi de sadece farz namazlar için okunur. Nafile için okunmazlar. Bir kimse, kazaya kalmış birkaç namazı arka arkaya kılarsa veya iki namazı cem ederse, sadece bir ezan okur. Fakat her farz için ayrı ayrı ikamet getirir. Ezan şöyle Okunur: “Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber. Eşhedü en la ilahe illallah, eşhedü en la ilahe illallah. Eşhedü enne Muhammeden resulullah, eşhedü enne Muhammeden resulullah. Hayye alessalat, hayye alessalat. Hayye alel felah, hayye alel felah. Allahü ekber, Allahü ekber. La ilahe illallah.”
Ezanın şartları: 1- Ezan okuyan kimsenin Müslüman olması. 2- Ezan okuyan kimsenin mümeyyiz olması. 3- Tertibe riayet edilmesi. 4- Kelimeler arasında uzun fasıla verilmemesi. 5- Başkasının ezanına bina edilmemesi. 6- Şayet cemaat için okunuyorsa, yüksek sesle okunması. 7- Vaktin girmiş olması. 8- Ezan okuyan kimsenin erkek olması.
Ezanın sünnetleri: 1- “Terci” yapmak. Yani Kelime-i şehadeti yüksek sesle söylemeden önce, kendi kendine gizli olarak söylemek. 2- “Tertil” yapmak. Yani her kelimeyi teker teker okumak. Tekbirlerin her çifti ise, birer sesle okunur. 3- Sabah ezanında “Tesvib” yapmak. Yani “hayye alel-felah” dedikten sonra iki defa, “essalatü hayrün minennevm” sözlerini söylemek. 4- Kıbleye dönmek ve “hayye alessalat” derken başını sağa, “hayye alelfelah” derken de sola döndümek. 5- Ezan okuyacak kimsenin; şehadeti makbul, adil biri olması, sesinin gür ve güzel olması. 6- Ezanı, duyan kimsenin; müezzinin dediğini tekrar etmesi sünnettir. Ancak müezzin, “hayye alessalat” ve “hayye alelfelah” dediğinde; “la havle vela kuvvete illa billah” denir. Sabah ezanında, “essalatü hayrün minennevm” dediğinde de, “sadakte ve berirte” denir. Ayrıca hem müezzinin hem de ezanı duyan kimsenin; ezan bittikten sonra, Peygamber efendimize salat (salevat) getirmesi ve şu duayı okuması sünnettir:
“Allahümme Rabbe hazihid-da’vetit-tammeti vessalatil-kaimeti ati Muhammedenil el-vesilete vel-fadilete veb’ashu makamen mahmuden-il-lezi veadtehu inneke la tuhliful-miade.”
.
Eshâbımın hepsi yıldızlar gibidir
Tâcüddîn Ömer Fâkihânî hazretleri Fıkıh âlimlerindendir. 654 (m. 1256)’de Mısır’da İskenderiyye’de doğdu. 731 (m. 1331)’de orada vefât etti. “Şerh-ül-umde” isimli eserinde şöyle nakleder:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: (Eshâbımın hepsi yıldızlar gibi nurludurlar. Bunlardan hangi birine uyarsanız, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz.) Bunun içindir ki, din imamlarımız, Sahâbe-i kiramdan her birinin sözlerini, hareketlerini, işlerini hüccet ve senet olarak almıştır. Server-i âlem, Sahâbe-i kiramdan birçoğunu, dîn-i İslâmı yaymak ve herkese bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri zaman, tenbih buyururlardı ki: "Karşılaşacağınız vakaların, hâdiselerin nasıl yapılması lâzım geldiğini, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık göremediğiniz vakit, âyet-i kerimelerin delâletinden, işaretlerinden, rümûzundan, ifâde şeklinden, uygun manalarından, muhâlif manalarından, emirlerinin icaplarından çıkarıp anlayınız ve anladığınıza göre yapınız ve yaptırınız!" Müctehidlerin vazifesi de budur. Sahâbe-i kiramın her birini bir yıldıza teşbih buyurdu ki, denizlerde, dağlarda, derelerde, tepelerde, sahrâlarda, çöllerde yollarını şaşıranlar, kıbleyi, diğer cihetleri arayanlar, bunların ziyası sayesinde yol bulabilsinler.
Zaman-ı saadetten sonra (Hulefâ-i râşidîn) ve bütün Eshâb-ı kirâm, böylece birbirlerini müctehid tanımışlardır. Birbirlerinin rey ve ictihâdlarına yanlış dememişlerdir. Sahâbe-i kiramın sohbetlerinde ve derslerinde yetişen Tâbiîn-i kiramın çoğu da böyle müctehid oldu. Bunların sohbet ve derslerinde bulunan Tebe-i tâbiînden bir kısmı da ictihâd derecesine yükseldi. İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şâfi'î, İmam-ı Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Dâvüd-i Tâi ve benzerleri bunlardandır. Bunlar azala azala, üçüncü asrın sonunda, ictihâd yapabilecek derin âlim yetişemez oldu. Önce gelmiş müctehidlerden çoğunun da mezhepleri unutuldu. Şimdi, ancak dört imamın mezhebi kaldı. Bunlar da, İmâm-ı Azam, İmam-ı Şâfi'î, İmam-ı Mâlik ve imam-ı Ahmed bin Hanbel’dir. Onlardan sonra bu mertebeye, bu dereceye kimse vasıl olamadı. Onun için, mezhepler, dört olarak kaldı. Müslümanların hepsi, bu dört mezhepten birine uymaya mecbur ve memur oldu.
.
Pâk ve helal taam yiyiniz
Abdurrahmân bin Abdullah hazretleri hadîs âlimlerindendir. Irak’ta Mervezzud kasabasında doğdu. 548 (m. 1153)’de orada vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Üç şey münâfığın alâmetidir: Yalan söyler, sözünde durmaz, emânete hıyânet eder.”
“Allahü teâlâ bir hadis-i kudside buyurdu ki: Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.”
“Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.”
“Cehenneme girmesi haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık ve yumuşaklık gösterendir.”
“Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günâhtır.”
“Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır.”
“Bir kimsenin çocuğunu terbiye etmesi ve ona edep öğretmesi, her gün bir miktar sadaka vermesinden daha hayırlıdır.”
“Allahü teâlâ benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Eshâbımın sevgisini yerleştirir.”
“Atalarınıza hürmet ediniz ki, çocuklarınız size hürmet etsin! İffetli olunuz ki, aileleriniz iffetli olsun!”
“Musibetlerin en büyüğü, vakti faydasız şeylerle geçirmektir.”
“Din, güzel ahlâktır.”
“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmemiş olur.”
“Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'den rivayet olundu: Peygamber Efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Allahü teâlâ pâktır. Pâk olandan başkasını kabul etmez. Allahü teâla mürsel olan Peygamberlerine neyi emrettiyse müminlere de onu emretmiştir. Peygamberlere: 'Ey peygamberler, pâk ve helal taamlardan yiyiniz ve salih amel işleyiniz.' Müminlere: 'Ey iman edenler, rızık olarak size verdiğimiz pâk ve helal şeylerden yiyiniz' buyurdu. Ondan sonra Peygamber Efendimiz buyurdu ki: İnsan (Allah yolunda uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış, 'Yâ Râb! Yâ Rab!' diyerek ellerini gökyüzüne açar. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nereden müstecâb olacak?”
.
İlk konak beşik, son konak kabir
Ferîdüddîn Mes'ûd hazretleri Hindistan’da yaşamış olan Çeştiyye yolunun büyüklerindendir. 571'de (m. 1175) Mültan yakınındaki Kehtvâl'de doğdu. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra Çeştiyye büyüklerinden Kutbüddin Bahtiyar hazretlerine intisab etti. İcazet verilerek Ecûdehen'de (Pak Pattan) insanları irşad için vazifelendirildi. 664'te (m. 1265) burada vefat etti. Bir sohbetinde geceyi ihyâ etmenin fazileti hakkında buyurdu ki:
Şunu iyi bil ki, insanlar bu âlemde yolculuk hâlindedirler. Onların ilk konakları beşik, sonuncusu ise kabirdir. Hakîkî vatan, ya Cennet veya Cehennemdir. İnsanın ömrü, sefer mesâfesini teşkil eder. Yıllar konak yerleri, aylar fersahlar, günler kilometreler, nefesler metrelerdir, yapmış olduğu iyilik, tâat ve ibâdetler azığıdır. Ömrünün en kıymetli sermâyesi vakitleridir. Şehveti ve şehevî arzuları, yolunu kesen eşkiyadır. Kazancı ve kârı; Cenneti ve oradaki ebedî nimetleri elde etmek, Allahü teâlânın rızâsına ve cemaline mazhar olmaktır. Zarar ise; Cehennemde çeşitli azaplara maruz kalmak, Allahü teâlânın rahmet ve cemâlinden uzaklaşmaktır. Kim hesapsız Cennete girmek isterse, vakitlerini Allahü teâlânın beğendiği şeylerle geçirsin. Kim âhirette, hasenat kefesinin ağır gelmesini isterse, vakitlerinin çoğunu ibâdet ve tâatle geçirsin. Kim sâlih bir amel işler, sonra da günah işlerse, onun durumu tehlikelidir. Fakat ümit kesilmiş de değildir. Af, Allahü teâlânın keremindendir. Umulur ki, Allahü teâlâ onu affeder.
Sen zannetme ki, güneşin ve ayın seyrinden maksat, sıralı ve düzenli bir hesaptır. Gölgenin, nûrun ve yıldızların yaratılmasından maksat, sâdece insanların dünyâ işlerinde yardımcı olmak içindir. Bilakis insanların, vakitlerini ve zamanlarını onlar vasıtasıyla bilip, âhıret ticâreti ve tâatlerle meşgûl olmaları içindir. Allahü teâlâ Furkan sûresi altmışikinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Düşünüp ibret almak veya şükretmek isteyen kimseler için, gece ile gündüzü birbiri ardınca geçiren yine O’dur” buyuruyor. Yûsuf bin Mihrân şöyle nakletti:
Büyüklerimden şöyle duydum: Arş'ın altında horoz sûretinde bir melek vardır. Gecenin ilk üçte biri geçince, iki kanadını vurarak “Geceyi ibâdetle geçirenler kalksın” der. Gecenin yarısı geçince, yine iki kanadını vurur ve “Teheccüd namazı kılanlar kalksın” der. Gecenin üçte ikisi geçince, “Namaz kılanlar kalksın” der. Fecir doğunca, “Gâfiller kalksın” der.
.
Din bilgilerini yaymanın fazileti
Ebû Bekr ibn-i Fûrek hazretleri Kelâm, tefsîr, nahiv, lügat ve Şafiî mezhebi usûl ve fıkıh âlimidir. 406 (m. 1015) yılında İran’da, Nişâbûr yakınlarında vefât etti. Kelâm ilmiyle ilgili olarak yazdığı “En-Nizâmî fî usûl-iddîn” adlı eserinin mukaddimesinde buyurdu ki:
Nimetlere kavuşturan, Allahü teâlâya yaklaştıran, O’nun mağfiretine vesile olup, Cennetine ulaştıran şeylerin en üstünü, din ilmini yaymaktır. Âlemlerin Rabbini tevhîd etmek (bir olduğunu bildirmek), O’nu yarattıklarına benzemekten tenzih etmek, cisimlere benzetmeyi reddedip, açık delîllerini ortaya koymak, itiraz edilen hususları ispat edip açıklamak, ahkâm-ı dîniyyenin (dînî hükümlerin) usûl ve fürû’unu bilmek lâzımdır. Böylece, dinin esâsı doğru olarak öğrenilmiş olur. Hâllerinde ve sözlerinde hatadan korunmuş, amelleri düzelmiş, kendisine emredilene ve davet edildiğine yapışmış, nehyedildiğinden uzaklaşarak ona meyletmemiş olur. Nitekim Allahü teâlâ bize ilim öğrenmeyi emretti. Tevbe sûresi yüzyirmiikinci âyetinde meâlen “Her kabileden büyük bir kısmı savaşa gitmeli, onlardan bir kısmı da, din ilimlerini öğrenmek ve kabileleri savaştan kendilerine döndüğü zaman, onları Allahın azâbı ile korkutmak için geri kalmalıdır. Olur ki, Allahın azâbından sakınırlar” buyurdu ve din ilimlerini öğrenmeyi bize farz kıldı. Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerinde bizi bu hususta teşvik ederek “Melâike-i kirâm, ilim talibi için, onun yaptığından râzı olarak, kanatlarını (ayakları altına) serer” buyurmaktadır. Âlimler de; “Şeytana karşı âlimin uykusu, cahilin ibâdetinden daha şiddetlidir (onu daha çok korkutur)” buyurarak övmektedir. Çünkü âlim, insanları dînin hükümlerini öğretmek sûretiyle doğru yola götürür. Bu da şeytana ağır gelir. Çünkü şeytan, onları aldatmaktan vehim ve ümitsizliğe düşürmekten ümit keser. Âbid için ümidi vardır. Bütün kötülükleri yaptırabileceğini düşünür. Açığını arar.
Ebû Kâsım el-Kuşeyrî anlatır:
Vefat ederken Ebû Bekr İbni Fûrek hazretlerinin huzûruna gittim, hastaydı. Beni görünce, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bunun üzerine, “Allahü teâlâ sana afiyet versin ve şifâ nasip eylesin” dedim. Bana, “Sen beni ölümden mi korkuyor sanıyorsun? Halbuki ben, ölümden sonra hâlimin ne olacağından korkmaktayım” diye cevap verdi ve biraz sonra da vefat etti...
.
Müslüman tevazu sahibi olur
Abdullah el-Baltacî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 658 (m. 1260) senesinde vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Müslümanın kibirlenmemesi, tevazu sahibi olması lazımdır. Dünyaya nereden geldiğini, nereye gideceğini bilmesi lâzımdır. Hiç yok idi. Önce bir şey yapamayan, hareket edemeyen bebek oldu. Şimdi de, her an hasta olmak, ölmek korkusundadır. Nihâyet ölecek, çürüyecek ve toprak olacaktır. Hayvanlara, böceklere gıda olacaktır. İdam odasına sokulmuş olup, idam olunacağı zamanı bekleyen kimsenin, ölüm odasında çektiği sıkıntılar gibi dünya zindanında, her an ne zaman azâba götürüleceğini beklemektedir. Ölecek, leş olacak, böceklere yem olacak, kabir azâbı çekecek, sonra diriltilip kıyâmet sıkıntılarını çekecektir. Cehennemde sonsuz yanmak korkusu içinde yaşayan kimseye tekebbür mü yakışır, tevâzu mu?
İnsanların yaratıcısı, yetiştiricisi, her an tehlikelerden koruyucusu olan ve kıyâmette hesaba çekecek, sonsuz azap yapacak olan, sonsuz kuvvet, kudret sahibi, benzeri, ortağı olmayan tek hâkim ve kâdir olan Allahü teâlâ, (Tekebbür edenleri sevmem, tevâzu edenleri severim) buyuruyor. Âciz, elinden hiçbir şey gelmeyen zavallı insana bunlardan hangisini yapmak yakışır? Aklı başında olan, kendini ve Rabbini tanıyan kimse, hiç tekebbür edebilir mi?
İnsan, aşağılığını, âcizliğini, Rabbine karşı her an izhâr etmek mecbûriyetindedir. Bunun için, her an, her yerde aczini göstermesi, tevâzu üzere bulunması lâzımdır. Ebû Süleymân Dârânî diyor ki: (Bütün insanlar, beni olduğumdan daha aşağılamak, hakâret etmek isteseler, bunu yapamazlar. Çünkü, herkesin, hakâret derecelerinin en aşağısı olarak düşünebileceklerinden daha aşağı olduğumu biliyorum.)
İnsan, kendini herkesten, hattâ İblîs’ten, Firavun’dan daha aşağı düşünebilir mi? Çünkü, bu ikisi kâfirlerin en kötüleridir. "Tanrılık" davası eden, dilediğini yapmaları için milyonlarca insanı öldüren ve işkence altında inletenlerin, kâfirlerin en aşağısı oldukları muhakkaktır. Allahü teâlâ, bunlara gazap etmiş, küfrün en kötüsüne düşürmüştür. Bana ise, merhamet etmiş, îman ve hidâyet ihsân etmiştir. Dileseydi, bunun aksini yapardı. Elhamdülillah, yapmadı.
.
Namazda sesli ve açıktan okumak
Muhammed Hayyât hazretleri Kırâat ve Hanbelî fıkıh âlimidir. 401 (m. 1011) yılında İran’da, Şîrâz’da doğdu. 499 (m. 1105) yılında Bağdad’da vefât etti. Buyurdu ki:
Namazda Kur’an-ı kerim okumaya kıraat denir. Kendi işitecek kadar sesli okumaya, hafî yani gizli okumak denir. Yanında olan kimselerin de işitecekleri kadar sesli okumaya, cehrî yani açıktan okumak denir. İmamın, sabahın iki rekat farzında, akşamla yatsının ilk iki rekatında, Fatiha ile zamm-ı sureyi açıktan okuması vacibdir. Unutarak gizli okursa secde-i sehv gerekir. Tek başına kılan kimse ise, açıktan okunan bu namazlarda muhayyerdir. Yani dilerse açıktan okur, dilerse gizli okur. Açıktan okumak evladır, daha iyidir. Kazaya kalan sabah, akşam ve yatsı namazlarının farzlarını gece veya gündüz kaza ederken, açıktan okumakta mahzur yoktur. Hatta açıktan okumak daha evladır.
Kazaya kalan, aynı günün sabah, akşam ve yatsı namazları cemaatle kılınıyorsa, imam, vaktinde kılınan gibi açıktan okur. Vitir namazı da, vaktinde kılınsın veya kaza edilsin, Fatiha ve zamm-ı sure açıktan okunabilir. Kunut duaları açıktan okunmaz. Tek başına gece Evvabin, Teheccüd gibi nâfile namaz kılan serbesttir, gizli veya açıktan okur, fakat öğle ikindi gibi gündüz kılınan namazlarla, kuşluk gibi nâfile namazlarda gizli okumak vacibdir.
Bir kimse, yalnız başına akşam, yatsı veya sabah namazını kılarken, Fatiha’nın bir kısmını okuduktan sonra, bir başka şahıs gelip, o kimseye uyarsa, imam Fatiha’yı açıktan ve tekrar yeni baştan okur. Bir kimseye Fatiha’nın tamamını veya birazını gizli okuduktan sonra imam olursa, Fatiha’yı açıktan tekrarlar, çünkü cemaat olunca geri kalan kısmını sesli okumak vacib olur. Bir rekatta kıraatin yarısını açıktan, yarısını gizli okuması çirkin olur. Açıktan okunarak tekrarlanması bundandır, yani o kimse sureyi bitirirken imam olsa, hem Fatiha’yı hem sureyi açıktan tekrarlar.
Akşam ve yatsının sünnetlerini kılarken kazaya da niyet eden, açıktan okuyabilir. Gece kılınan Evvabin veya Teheccüd gibi nafile namazları kılarken, kazaya da niyet eden, açıktan okuyabilir. Açıktan okumak erkekler içindir.
Kadın, hiçbir namazda, yanında kimse olmasa da, sesli okuyamaz.
.
Kabul olan dua belâyı defeder
Ebül-İhlâs Şernblâlî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. Kahire’de, Câmi’ul-ezherde müderris idi. [994]'de doğdu, 1069 [m. 1658] senesinde Mısır’da vefât etti. (Dürer) hâşiyesi kitabında buyuruyor ki:
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
“Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan duâ, o belâ gelirken korur.” Duânın belâyı defetmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan, oka siper olduğu gibi, duâ da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadîs-i şerîfte;
“Kazâ-i muallakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız duâ değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsân, iyilik arttırır” buyuruldu.
Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdîr edilen belâ kazâ-i muallak ise, yani, o kimsenin duâ etmesi de takdîr edilmiş ise, duâ eder, kabul olunca, belâyı önler. Ecel-i kazayı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, “Ecel-i müsemmâ” değişmez. Ecel-i kaza denilen; mesela bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdîr edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmış iken, akrabasını Allah rızası için ziyaret etmesi ile, ömrü otuz seneye uzar. Otuz yıl ömrü olan kimse de, akrabasını terk ettiği için, ömrü üç güne iner. Takdîr, ezelde Levh-i mahfûzda yazılmıştır. Sonradan bir şey yazılmaz. Yani Levh-i mahfûzda olacak değişiklikler ve ömürlerinin artması ve kısalması da, ceffelkalem (yani ezelde) yazılmıştır ki, buna kazâ-i muallak denir.
Allahü teâlânın, kaderi, yani ezelde ilmi nasıl ise, Levh-i mahfûzdaki değişiklikler, ona uygun olur. Hazreti Ömer (radıyallahü anh) yaralanınca, Ka’b-ül-ahbâr buyurdu ki:
“Ömer (radıyallahü anh) daha yaşamak isteseydi, duâ ederdi. Zîrâ onun duası elbette kabûl olur.” İşitenler şaşırıp; “Nasıl böyle söylüyorsun? Allahü teâlâ 'Ecel, bir an gecikmez ve vaktinden önce gelmez' buyurdu” dediklerinde “Evet, ecel hazır olduğu vakit gecikmez. Fakat ecel hazır olmadan önce, sadaka ile, duâ ile, amel-i sâlih ile, ömür uzar. Zîrâ Fâtır sûresinde;
'Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması hep yazılıdır' buyurulmaktadır” dedi.
.
Merhamet edene merhamet edilir
Ebû Abdurrahmân Mukrî hazretleri Tebe-i tabiînin büyüklerindendir. Birçok âlim ve muhaddis kendisinden hadîs-i şerîf rivâyet etti. 213 (m. 828) yılında Mekke’de vefât etti. Naklettiği bazı Hadis-i şerifler:
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona ne zulmeder, ne de onu yalnız bırakır. Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da o kimsenin ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümanın sıkıntısını giderirse, Allah da o kimsenin kıyamet sıkıntılarından birini giderir.”
“Kim dünyada darda kalmışa kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir. Kul, Müslüman kardeşinin yardımında bulundukça, Allah da onun yardımcısıdır.”
“Mü’minler birbirlerini sevmelerinde, merhametlerinde, lütuf ve şefkatlerinde bir vücut gibidirler. O vücuttan bir uzuv şikâyette bulunursa, cesedin diğer uzuvları da uykusuz kalmak ve ızdırabını duymak suretiyle o uzva iştirak ederler.”
“Merhamet edenlere Allah da merhamet eder. Yerdekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin.”
“Kim bir kula ihtiyacı anında yardım ederse, ayakların kaydığı kıyamet gününde Allah onun makamını sabit kılar.”
“Müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermek için yolculuğa çıkan kişi için, Allah onun ayrıldığı yere dönünceye kadar her bir adımına yetmiş sevap yazar ve yetmiş günahını yok eder. Bu vesile ile iş görülürse, o kişi anasından doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olur. Şayet bu esnada ölürse, hesap görmeden cennete gider.”
“Kim, işini başarıncaya kadar mü’min kardeşinin yardımında yürürse, Allah o kimseyi yetmiş bin melek ile kuşatır. Melekler, onun günahlarının affı için istiğfar eder ve sabah ise akşam oluncaya kadar, akşam ise sabah oluncaya kadar dua ederler. Allah, kişi o iş için yürürken attığı her adımla bir günahını affeder, diğer adımda derecesini yükseltir.”
“Bir kimse kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürürse, bu onun için on sene itikaf etmekten daha hayırlıdır.”
“Allah katında en sevimli ev, içinde yetime ikram olunan evdir.”
“Kalbinin yumuşamasını ve muhtaç olduğun şeye kavuşmayı arzu ediyor musun? Öyle ise yetime merhamet et, başını okşa ve yemeğinden yedir.”
“Bir kimse Müslüman bir insana namusunun noksanlaşacağı, iffet ve şerefinin yok olacağı bir yer ve zamanda yardım ederse, Allah ona arzu ettiği bir yer ve zamanda muhakkak yardım eder.”
.
Dua, uyanık kalp ile yapılmalıdır
Abdurrahmân bin Muhammed Serahsî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 439 (m. 1047) senesinde İran’daki Serahs’ta vefât etti. Yazdığı fıkıh kitabında buyurdu ki:
Farzdan sonra, hemen son sünnete kalkmak, arada bir şey okumamak, Hanefî’de sünnettir. Peygamberimiz, farzı kılınca "Allahümme entesselâm ve minkesselâm tebârekte yâ zelcelâli velikrâm" diyecek kadar oturup, fazla oturmaz, hemen son sünneti kılardı. Âyet-el-kürsî ile tesbîhleri, farzla sünnet arasında okumazdı. Bunları, son sünnetten sonra okumak, farzdan sonra okuma sevâbını hâsıl eder. Hadîs-i şerîfte, “Her namazdan sonra, üç kere, Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ huvel-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh okuyanın, bütün günâhları affolur” buyuruldu.
İstiğfardan sonra, Âyet-el-kürsî ve otuzüç kerre Sübhânallah, otuzüç kerre Elhamdülillah ve otuzüç kerre Allahü ekber ve bir kelime-i tehlîl yani Lâ ilâhe illallah vahdehû lâ şerîke leh... okumaları ve ellerini göğüs hizâsına kaldırarak, kendileri için ve bütün Müslümanlar için dua etmeleri de müstehabdır. Hadîs-i şerîfte, “Beş vakit farz namazdan sonra yapılan dua kabul olur” buyuruldu. Fakat dua, uyanık kalp ile ve sessiz yapılmalıdır. Duayı yalnız namazlardan sonra veya belli zamanlarda yapmak ve belli şeyleri ezberleyip, şiir okur gibi dua etmek mekruhtur. Namazdan sonra, dua bitince, elleri yüze sürmek sünnettir.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” namaz içinde ve tavafta, yemekten sonra ve yatarken de dua ederdi. Bu dualarında kollarını kaldırmaz ve ellerini yüzüne sürmezdi. Duanın ve her zikrin sessiz olması efdaldir. Duada, erkekler kolları göğüs hizasına kaldırır. Dirsekler fazla bükülmez. Duâdan sonra, sübhâne rabbike... âyet-i kerîmesini okuyup, elleri yüze sürerler. Hastalık veya soğuk gibi sebeple ellerini kaldıramayan kimse, şehadet parmağı ile işaret eder. Parmaklar kıbleye karşı çevrilir. Kollar, sağa sola doğru açılmaz, birbirine yakın, ileri doğru tutulur.
Duadan sonra, her birinde Besmele çekerek, onbir İhlâs ve iki Kul-e’ûzü okumaları ve 67 Estağfirullah demeleri müstehaptır. Onbir İhlâs okumayı emreden hadîs-i şerîf, sahihtir. Sabah namazı sonunda, on kere Lâ ilâhe illallah vahdehu lâ-şerîke-leh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in kadîr okuyana çok sevap verileceği, hadîs-i şerîfte bildirildi.
Verdiğim rızka kanaat eyle
Ahmed bin Ca’fer el-Vekîî hazretleri Büyük hadîs âlimlerindendir. Âmâ olup, iki gözü görmezdi. Doğum târihi bilinmemektedir. 215 (m. 830)’da Bağdâd’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
"İbâdetlerin efdali, Müslümanları Müslüman oldukları için sevmek, kâfirleri, kâfir oldukları için, sevmemektir."
"Günâh işleyeni, eliniz ile menediniz, buna kuvvetiniz yetmezse, söz ile mâni olunuz. Bunu da yapamaz iseniz, kalbiniz ile beğenmeyiniz! Bu ise, îmânın en aşağısıdır."
"Allâhü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma, 'filan şehri yerin dibine geçir', diye emretti. Cebrâîl, 'yâ Rabbi! Bu şehrdeki filanca kulun sana bir an isyân etmedi. Hep itâat ve ibâdet ediyor' deyince, 'onu da beraber geçir! Zîrâ günâh işleyenleri görünce, bir kerecik yüzünü değiştirmedi', buyurdu."
Abdüllâh ibni Mes’ûd “radıyallâhü anh” buyuruyor ki: Bir gün Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” bize bir doğru çizgi çizdi ve (Bu, insanı Allâhü teâlânın rızâsına kavuşturan doğru yoldur) buyurdu. Sonra, bu hattın iki tarafına, balık kılçığı gibi, eğik çizgiler çizip, (Bunlar da şeytanların saptırdığı yollardır) buyurdu.
"Dînimizin direği, temeli verâdır. Hiçbir şey verâ gibi olamaz."
"Kalbimde (envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan) perde hasıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istiğfâr ediyorum."
Günâh işleyen biri, pişmân olur, abdest alıp namaz kılar ve günâhı için istigfâr ederse, Allahü teâlâ, o günâhı elbette affeder. Çünkü Allâhü teâlâ, Nisâ sûresi yüzdokuzuncu âyetinde: (Biri günâh işler veya kendine zulmeder, sonra pişman olup, Allâhü teâlâya istiğfâr ederse, Allâhü teâlâyı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur) buyurmaktadır."
"Bir kimse, bir günâh işler, sonra pişmân olursa, bu pişmânlığı, günâhına kefâret olur. Yani, affına sebeb olur."
"Günâhı olan kimse, istiğfâr eder ve tövbe eder, sonra bu günâhı tekrar yapar, sonra yine istiğfâr söyler, tövbe eder. Üçüncüye yine yapar ve yine tövbe ederse, dördüncü olarak yapınca, büyük günâh yazılır."
"Allâhü teâlâ buyuruyor ki: Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en âbidi olursun. Verdiğim rızka kanaat eyle, insanların en ganîsi olursun, kimseye muhtaç kalmazsın. Verâ sahibi ol ki, insanların en âbidi olursun!"
.
Hazret-i Hüseyin’e muhabbet
Abdurrahmân bin Muhammed İdris hazretleri hadîs âlimi ve tarihçidir. Doğum târihi bilinmemekte olup, 405 (m. 1015)’de Semerkand’da vefât etti. Ehl-i Beyti sevmek hususunda buyurdu ki:
Ebû Saîd-i Hudrî’den “radıyallahü anh” rivâyet etmiştir: Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Hasan ve Hüseyin, Cennet ehlinin gençleridir.)
Enes “radıyallahü anh” hazretleri bildirmiştir: Resûlullah efendimiz, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü anhüm” hazretlerine; (Peygamberlerden sonra, önce ve sonra gelenlerden Cennet ehlinin yaşlılarının seyyidi bu ikisidir) buyurdu.
Üsâme bin Zeyd “radıyallahü anh” rivâyet eder: Bir gece Resûlullah efendimizin huzûruna gittim. Resûlullah efendimiz bir şey ile örtünmüş olarak çıktı. Dedim ki: (Yâ Resûlallah, örtündüğün şeyin altında ne vardır.) Örtüyü açtı. Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri mübârek kucaklarında idi. Buyurdular ki: (Bu ikisi oğullarımdır. Kızımın oğullarıdır. Yâ Rabbî! Bu ikisini seviyorum. Bunları sevenleri de seviyorum!)
Enes “radıyallahü anh” rivâyet etmiştir: Resûlullah efendimizden suâl olundu ki, Ehl-i beytinizden hangisini daha çok seviyorsunuz. Buyurdu ki: (Hasan ve Hüseyin ve Fâtımayı “radıyallahü anhüm” seviyorum. İki oğlumu çağırın. Koklayayım ve bağrıma basayım!)
Büreyde “radıyallahü anh” rivâyet eder: Resûlullah efendimiz hutbe okuyordu. O sırada Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüma” geldiler. Hemen Resûlullah minberden inip, ikisini de yanına alıp, minbere çıkardı. Karşısına oturttu. Sonra; meâl-i şerîfi, (Mallarınız ve evlatlarınız ancak fitnedir) âyet-i kerîmesini okudu. Sonra, (Bu iki sabinin yüzlerine baktım. Düşerler ve yürürler idi. Sabredemedim. Sözlerimi kesip, bu ikisini yukarı götürdüm) buyurdular.
Ya’lâ bin Mürre “radıyallahü anh” rivâyet eder: Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Hüseyin benden, ben de Hüseyin’denim. Hüseyin’i seveni Allahü teâlâ da sever. Hüseyin, torunlardan bir torundur.) Yine (Hüseyin’i seveni, Allahü teâlâ sever) buyurdular. Zîrâ, muhakkak, hazret-i Hüseyin’e muhabbet, Resûlullah hazretlerine muhabbettir. Resûlullaha muhabbet Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine muhabbettir.
.
Kendini din adamı sanıyorsun
Ebü’t-Tayyib İbn-i Zahîre hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 825 (m. 1422)’de Mekke-i mükerremede doğdu. 885 (m. 1480)’de orada vefât etti. İslamiyetin emir ve yasakları hakkında kendi aklına göre fikir yürüten ve din büyükleri aleyhinde konuşan birisine nasihat olarak buyurdu ki:
Din büyüklerine dil uzatma! Onlar senden daha çok bilgili ve anlayışlı idi. Sen, onların bildiklerini bilmiyorsun. Bilmediğin, anlamadığın şeylere karışma ve bunlara uyma! Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığına güvenip de, o büyüklere karşı gelmekten de kendini koru! Onlar, Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri senden daha iyi anlamışlardı. Resûlullahın zamanına, senden daha yakın oldukları için ve marifetullah ile akılları aydınlanmış olduğu için ve sünnete çok sarılmış oldukları için ve ihlâsları, yakînleri, tevhîdleri ve zühdleri çok olduğu için senden ve senin gibilerden daha iyi biliyorlardı...
Ey zavallı adam! Gece gündüz, midenin ve nefsinin isteklerini düşünüyor, onların arkasında koşuyorsun. Bunlara kavuşabilmek için, biraz din bilgisi edinmişsin. Küçücük sermâyen ile kendini din adamı sanıyorsun. Selef-i sâlihîn ile boy ölçüşmeye kalkışıyorsun. Ömürlerini ilim öğrenmekle ve öğretmekle geçiren, sâlih amellerle kalplerini temizleyen, helâl lokma yemek ve haramlardan kurtulmak için, şüphelilerden titizlikle sakınan, o din büyüklerine dil uzatma! Onlar senden çok yüksek idi. Senin bu hâlin, serçenin, yemekte, içmekte, doğan kuşu ile yarış etmesine benzemektedir. O büyüklerin riyâzetleri, ibâdetleri, bütün sözleri ve ictihâdları, Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uygun idi. Selef-i sâlihîn azîmet ile amel ederler. Müslümanlara da, ruhsat ile hareket etmeleri için fetvâ verirlerdi.
Mukallidin îmanı sahihtir. Fakat, istidlâli terk ettiği için, âsî, fâsıktır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu böyle söyledi. Yâni, düşünmeden, anlamadan, yalnız başkasından işiterek, öğrenerek îman eden kimse, mümindir ve Müslümandır. Evliyânın kerâmeti haktır. Diri iken de, ölü iken de, kerâmetleri olabilir. Hazret-i Meryem'in ve Eshâb-ı Kehf'in ve Süleymân aleyhimüsselâmın vezîri olan Âsaf bin Berhiyâ'nın kerâmetleri Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir.
.
Kendini din adamı sanıyorsun
Ebü’t-Tayyib İbn-i Zahîre hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 825 (m. 1422)’de Mekke-i mükerremede doğdu. 885 (m. 1480)’de orada vefât etti. İslamiyetin emir ve yasakları hakkında kendi aklına göre fikir yürüten ve din büyükleri aleyhinde konuşan birisine nasihat olarak buyurdu ki:
Din büyüklerine dil uzatma! Onlar senden daha çok bilgili ve anlayışlı idi. Sen, onların bildiklerini bilmiyorsun. Bilmediğin, anlamadığın şeylere karışma ve bunlara uyma! Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığına güvenip de, o büyüklere karşı gelmekten de kendini koru! Onlar, Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri senden daha iyi anlamışlardı. Resûlullahın zamanına, senden daha yakın oldukları için ve marifetullah ile akılları aydınlanmış olduğu için ve sünnete çok sarılmış oldukları için ve ihlâsları, yakînleri, tevhîdleri ve zühdleri çok olduğu için senden ve senin gibilerden daha iyi biliyorlardı...
Ey zavallı adam! Gece gündüz, midenin ve nefsinin isteklerini düşünüyor, onların arkasında koşuyorsun. Bunlara kavuşabilmek için, biraz din bilgisi edinmişsin. Küçücük sermâyen ile kendini din adamı sanıyorsun. Selef-i sâlihîn ile boy ölçüşmeye kalkışıyorsun. Ömürlerini ilim öğrenmekle ve öğretmekle geçiren, sâlih amellerle kalplerini temizleyen, helâl lokma yemek ve haramlardan kurtulmak için, şüphelilerden titizlikle sakınan, o din büyüklerine dil uzatma! Onlar senden çok yüksek idi. Senin bu hâlin, serçenin, yemekte, içmekte, doğan kuşu ile yarış etmesine benzemektedir. O büyüklerin riyâzetleri, ibâdetleri, bütün sözleri ve ictihâdları, Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uygun idi. Selef-i sâlihîn azîmet ile amel ederler. Müslümanlara da, ruhsat ile hareket etmeleri için fetvâ verirlerdi.
Mukallidin îmanı sahihtir. Fakat, istidlâli terk ettiği için, âsî, fâsıktır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu böyle söyledi. Yâni, düşünmeden, anlamadan, yalnız başkasından işiterek, öğrenerek îman eden kimse, mümindir ve Müslümandır. Evliyânın kerâmeti haktır. Diri iken de, ölü iken de, kerâmetleri olabilir. Hazret-i Meryem'in ve Eshâb-ı Kehf'in ve Süleymân aleyhimüsselâmın vezîri olan Âsaf bin Berhiyâ'nın kerâmetleri Kur'an-ı kerimde bildirilmiştir.
Fıkıh âlimlerine dil uzatma
İbn-i Zâhir hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Asıl adı Muhammed bin Ahmed’dir. 602 (m. 1205)’de Erbîl’de doğup, 677 (m. 1278)’de aynı yerde vefât etti. İmâm-ı a'zam hazretleri aleyhinde konuşan birisine buyurdu ki:
"Ey kardeşim! İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe’ye ve Onun mezhebini taklit eden fıkıh âlimlerine dil uzatmaktan kendini koru! Câhillerin sözlerine ve yazılarına aldanma! O yüce imamın ahvâlini, zühdünü, verâını ve din işlerindeki ihtiyâtını, titizliğini bilmeyenlere uyarak, onun delîlleri zayıftır dersen, kıyâmette onlar gibi felakete sürüklenirsin. Sen de, benim gibi, Hanefî mezhebinin delîllerini incelersen, dört mezhebin de sahih olduğunu anlarsın! Mezheplerin doğru olduğunu öğle güneşini görür gibi, açık olarak anlamak istersen, Ehlullah yoluna sarıl! Tasavvuf yolunda ilerleyerek, ilminin ve amelinin ihlâslı olmasına çalış! O zaman, İslâmiyet bilgilerinin kaynağını görürsün. Dört mezhebin de, bu kaynaktan alıp yaydıklarını, bu mezheplerin hiçbirinde, İslâmiyet dışında hiçbir hüküm bulunmadığını anlarsın.
Mezhep imamlarına ve onları taklit eden âlimlere karşı edepli, terbiyeli davrananlara müjdeler olsun! Allahü teâlâ, onları kullarına saadet yolunu göstermek için rehber, imam eyledi. Onlar insanlara Allahü teâlânın büyük ihsânıdır. Cennete giden yolun öncüleridirler.
İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe, Kâbe’de uyurken, (Yâ Ebâ Hanîfe! Bana hizmetin hâlistir. Beni iyi tanıdın. Bu ihlâsından ve marifetinden dolayı seni ve kıyâmete kadar sana tâbi olanları mağfiret eyledim) sesini işiterek uyandı. Ebû Hanîfe için ve Onun mezhebinde olanlar için, bu ne büyük bir müjdedir! Onun güzel ahlâkı ve temiz sıfatları, ancak ârif olanda ve müctehid imamlarda bulunabilir. Yetiştirdiği müctehid imamlardan ve râsih âlimlerden Abdullah ibni Mübârek ve imam-ı Mâlik ve imam-ı Mis'ar ve Ebû Yûsüf ve Muhammed Şeybânî ve imam-ı Züfer, onun yüksek mertebesinin vesikalarıdır. Mezhebi her yere yayıldı. Tâbileri çoğaldı. Çekemeyenleri türedi ise de, hepsi rezil ve perişân oldular.
Âlimler, mezhebinin usûlünü, fürûunu öğrenip, kitaplar meydana getirdiler. Naklî ve aklî delîllerini inceleyenler ve anlayabilenler, onun üstünlüğünü yazdılar."
.
O, Medîne'nin en büyük âlimidir
Ahmed ibn-i Zago hazretleri Cezayir’deki Tlemsân’da yetişen fıkıh âlimlerindendir. 786 (m. 1384)’de doğdu. 845 (m. 1441)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
İmâm-ı Mâlik hazretleri, mezhebimizin imamıdır. Yükseklerin yükseğidir. Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerinin vârisidir. Allahın kullarına, Onun dînini yaydı. Dokuzyüz âlimle sohbet ve istifâde etti. Kendisi yüzbin hadis yazdı. Onyedi yaşında ders vermeye başladı. Dersinde bulunanlar, hocalarının derslerinde bulunanlardan çok idi. (Muvattâ) kitabını yazınca, kendi ihlâsından şüphe etti. Kitabı suya koydu. "Eğer ıslanırsa, bu kitap bana lâzım değildir" dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı.
"Yahyâ bin Sa'îd, İmam-ı Mâlik, Allahü teâlânın kullarına yeryüzünde hüccettir" derdi. İmâm-ı Şâfi'î, (Hadis okunan yerde, Mâlik, gökteki yıldız gibidir. İlmi ezberlemekte, anlamakta ve korumakta, hiç kimse, Mâlik gibi olamadı. Allah ilminde bana Mâlik kadar kimse emîn değildir. Allahü teâlâ ile aramda hüccet, İmam-ı Mâlik'tir. Mâlik ile Süfyân bin Uyeyne olmasalardı, Hicâz'da ilim kalmazdı) derdi.
Abdullah, babası Ahmed bin Hanbel’e sordu: "Zührî’nin talebeleri arasında en kuvvetli hangisidir?" "Mâlik, her ilimde daha kuvvetlidir" buyurdu.
İbni Vehb diyor ki: "Mâlik ve Leys olmasalardı, hepimiz sapıtırdık." Evzâ'î, imam-ı Mâlik’in ismini işitince, "O, âlimlerin âlimi, Medîne'nin en büyük âlimi ve Haremeyn’in müftîsidir" derdi.
Süfyân bin Uyeyne imam-ı Mâlik’in vefâtını işitince, "Yeryüzünde bir benzeri kalmadı. Dünyanın imamı idi. Hicâz’ın âlimi idi. Zamanının hücceti idi. Ümmet-i Muhammed’in güneşi idi. Onun yolunda bulunalım" dedi.
Ahmed ibni Hanbel, imam-ı Mâlik’in, Süfyân-ı Sevrî’den, Leys’ten, Hammâd’dan ve Evzâ'î’den üstün olduğunu söylerdi. Süfyân bin Uyeyne diyor ki:
(İnsanlar sıkışacak, Medîne'deki âlimden üstün birini bulamayacaklar) hadis-i şerifi, imam-ı Mâlik’i haber veriyor.
İmâm-ı Mâlik diyor ki: "Her gece Resûlullahı görüyorum."
Mus'ab diyor ki: "Babam Abdüllah bin Zübeyr’den işittim: Mâlik ile Mescid-i Nebevî'de idik. Biri gelip, 'Ebû Abdullah Mâlik hanginizdir?' dedi. Gösterdik. Yanına gidip selâm verdi. Boynuna sarılıp, alnından öptü. Rüyâda Resûlullahı gördüm. 'Mâlik’i çağır' buyurdu. Sen geldin. Titriyordun. 'Rahat ol yâ Ebâ Abdüllah! Otur, göğsünü aç' buyurdu. Açınca her yere güzel kokular yayıldı dedi. İmâm-ı Mâlik ağladı ve rüyânın tabîri ilimdir dedi."
.
En hayırlı saf, ilk saftır
Mûsâ bin Yûnus hazretleri Şâfii âlimleridendir. 551 (m. 1156)’da Musul’da doğup, yine burada 639 (m. 1241)’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Camide riayet edilmesi gereken hususlardan bazıları şunlardır:
Camiye girince ön safa durmalı, yaşlılar var diye geride durmamalı! Birinci safta yer varken, ikinci safta durmak mekruhtur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İmamın arkasında durana 100, onun sağındakilere 75, solundakilere 50 ve diğer saflardakilere de 25 sevap verilir.) (Mescide inen rahmet, önce imama, sonra sağ taraftakilere, sonra da diğer saflara gider.) (Allahü teâlâ, ilk saftakilere rahmet eder, melekler de ilk saftakilere dua ve istiğfar eder.) (En hayırlı saf, ilk saftır. Sevabı en az olan da geri saflardır.) (İlk safın fazileti bilinseydi, oraya geçmek için kur’a çekilirdi.) (Namaz kılarken [cemaat içinde] daha faziletli olanlara ilk safta, ötekilere de, son safta bulunmak nasip olur.) Cennete girmek için ne yapacağını soran bir zata, Peygamber efendimiz, (Müezzin veya imam ol) buyurdu. O da, (Yapamam) dedi. (O hâlde namazını ilk safta kıl!) buyurdu...
Ön safa geçerken kimseyi rahatsız etmemeli. Rahatsız etmemek niyetiyle arka saflarda kılmak daha sevaptır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Halkı incitmemek için ön safa geçmeyen, iki misli sevaba kavuşur.) İmamın arkasında durmak daha sevaptır. Daha sonra sağ taraf gelir. Caminin sağ tarafında durmak sola göre daha sevap olduğu için, sağı tercih etmeli. Eğer sağı tercih eden çok olup sol boş kalırsa, o zaman solu tercih etmek daha çok sevap olur. Peygamber efendimiz, mescidin sağ tarafında bulunmanın daha sevap olduğunu söyleyince, Eshab-ı kiram, mescidin sağ tarafını doldurmaya başladı. Sol tarafta açıklık kaldı. Bunu gören Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Mescidin solundaki açıklığı dolduran, iki misli sevap kazanır.)
Büyük camide cemaat bir saf da olsa, yine sık durmak gerekir. Safların sık olması, rahmetin gelmesine sebep olur. Saflar sıklaştırılıp omuzlar birbirine sıkıca değmelidir! Eshab-ı kiram safta çok sık durduğundan elbiselerinin omuzları eskirdi. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Namazda omuz omuza sık durun! Açıklıkları kapatın ki, şeytan girmesin!) (Hak teâlâ safı sıklaştırana rahmet eder, safta boşluk bırakana gazap eder.) (Saftaki boşluğu dolduranın günahları affolur.)
.
Toprağın peygamberleri çürütmesi haram kılındı
Zekiyyüddîn ibn-i Yeddâs hazretleri hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. Kendisine "Muhaddis-üş-Şâm" denilmiştir. 577 (m. 1181)’de Şam’da doğdu. 686 (m. 1239)’da Hama’da vefât etti. Kitaplarında naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Usâme bin Şerik rivâyet etti: Biz, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında oturuyorduk. Sanki başımızın üzerinde bir kuş varmış da konuştuğumuz zaman uçacakmış gibi, kimseden çıt çıkmıyordu. Ebû Bekr ile Ömer’i (radıyallahü anhüma) göstererek, “Bu ikisi Peygamberlerden başka, Cennetteki insanların en üstünüdür” buyurdu.
Resûlullah efendimizin sağ yanına Ebû Bekr, sol yanına Ömer geldiler. Mübârek elleri ile her birinin elinden tutup, mescid-i şerife girdi ve (Kıyâmet günü, üçümüz böyle geliriz) buyurdu.
Ebû Bekr ile Ömer’i “radıyallahü anhüma” görünce, “Bu ikisi benim gözüm ve kulağım yerindedir” buyurdu.
Bir gün bu ikisine karşı, “Beni ikiniz ile kuvvetlendiren Allahü teâlâya hamd olsun!” buyurdu.
Bir hadis-i şerifte, ikisine karşı, “İkinizin uyuştuğunuz her şeyde, sizden ayrılmam” buyurdu.
İbni Hibbân’ın bildirdiği hadis-i şerifte, “Peygamberlerin mübârek vücutları çürümez. Bir mümin bana salevât okursa, bir melek o salevâtı bana getirip, 'ümmetinden falan oğlu filan sana salevât ve selâm söyledi' der” buyuruldu.
İbni Mâce’nin bildirdiği hadis-i şerifte, “Cuma günleri bana çok salevât getirin! Okunan salevât bana hemen bildirilir” buyuruldu. Bunu işitenlerden Ebüdderdâ “Öldükten sonra da bildirilir mi?” diye sual edince “Evet, ben öldükten sonra da bildirilir. Çünkü, toprağın Peygamberleri çürütmesi haram kılındı. Onlar öldükten sonra diridirler, rızklandırılırlar” buyuruldu.
Muâz bin Cebel radıyallahü anh rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Ey Muâz! Mümin hak yanında esirdir. O, bilir ki; kulağını, gözünü, dilini, elini, ayağını, karnını, bir anlık bakışına ve parmağındaki çamur kırıntılarına, gözündeki sürmeye ve bütün çalışmalarına kadar, hepsini gözetleyen birinin olduğunu bilir. Onun kalbi (Allahü teâlânın azâbından) emîn olamaz. Mümin, dâima Allahü teâlânın korkusunu kendinde hisseder. Sabah-akşam ölümü bekler. Takvâ, onu (kötülükten) muhafaza eder.”
.
Kıyâmet günü şefaat ederim”
Sadreddîn ibn-i Vekîl hazretleri fıkıh, usûl ve hadîs âlimidir. 666 (m. 1267)’de Mısır’da Dimyât’ta doğdu. 716 (m. 1316)’da Kâhire’de vefât etti. Kitaplarında naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Mikdâd (radıyallahü anh), Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Hiç kimse, çalışarak kazandığı şeyden daha iyi bir şeyi yememiştir. Allahü teâlânın Peygamberi Dâvûd aleyhisselâm çalışarak kazandığını yerdi.”
“Emellerinizi kısaltın, ölümünüzü gözünüzün önüne getirin ve Allahtan hakkıyla hayâ edin.”
“Bugünkü güne nisbetle akşama ne kadar vakit kaldı ise, dünyâ gününe nisbetle kıyâmete de o kadar vakit kalmıştır.”
Abdullah (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz; “Mü’min olan kimse, günahını dağ gibi görür, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Fâcir bir kimse ise, günahını, burnunun üzerine konan ve hemen uçacak sinek gibi görür” buyurdu.
“Yâ Ebâ Hüreyre! Sana, ölüm döşeğine yatan bir hastanın, daha ilk günde okuması ile ateşten kurtulmaya hak kazanacağı bir duâyı öğreteyim mi?” buyurdu. Ebû Hüreyre “Evet bildir yâ Resûlallah" deyince, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahtan başka ilâh yoktur. Öldüren ve dirilten O’dur. Kendisi, ölmeyen birdir. Kulların ve milletlerin Rabbi olan Allahı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Herhâlde O’na hamd ederim. Allah, gerçekte her şeyden büyüktür. O’nun büyüklüğü, kudret ve celâli, her yerde bellidir. Allahım, bu hastalığım, ölüm hastalığı ise, benim rûhumu iyilerle haşreyle. İyileri Cehennem ateşinden koruduğun gibi, beni de Cehennem ateşinden koru, dersin.”
İbn-i Ömer radıyallahü anhdan bildirilen hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kabrimi ziyâret edene, şefaatim vâcib oldu.”
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Medîne-i münevvereye, sırf Allah rızâsı için beni ziyâret etmeye gelen kimse, kıyâmet günü bana komşu olur ve ona şefaat ederim” buyuruluyor. Başka bir hadîs-i şerîfte ise; “Kim beni vefâtımdan sonra ziyâret ederse, beni diri iken ziyâret etmiş gibi olur” buyurulmuştur.
Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: “Allahü teâlâ (günahkâr kuluna) 'ey Âdemoğlu, sen bana duâ etmedin. Benden günahlarının bağışlanmasını istemedin. Eğer bunu benden isteseydin, arzın dolusu günahın olsa, göğe ulaşsa, onu bağışlar, günahına bakmazdım' buyurdu.”
.
Fıkıh ilmi ve fakihler
Abdülvehhâb ibn-i Vehbân hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh ve kırâat âlimidir. 730 (m. 1329)’da doğdu. 768 (m. 1367)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
İslâmın vâciblerinden biri, (Ahkâm-ı ilâhî)yi öğrenmektir. Bu da, Kitaptan, Sünnetten, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiînin eserlerinden ve Kitap ile Sünnetten istinbât olunan bilgilerden öğrenilir. Ahkâm-ı ilâhiyyeyi bildiren ilme (Fıkıh) ilmi denir. Fıkıh âlimlerine (Fukaha) denir. Fukahanın muhtelif mezhepleri vardır. Sonra gelen âlimler, bu mezhepleri seçmekte ve bunlarla amel etmekte, birbirlerinden ayrılmışlardır. Bunların çoğu, meşhur olan mezheplerden birini seçmeli, her işte bu mezhebi taklit etmeli dedi. Kitaptan, Sünnetten nasibi olmayan ve âlimlerin kitaplarından anlamayanlar için, böyle taklit etmek mübârektir. Fakat taklit ederken, Kitaba ve Sünnete uymayı niyet etmiş olmaları şarttır. Bir iş için, müctehidin ictihâdının, açık bir âyete veya hadise uymadığını çok zannederse, bu işte, kitaba ve hadise daha uygun olan başka müctehide uymalıdır. Bu iş için başka mezhebe uymak yasaktır dememelidir. Sonra gelen âlimler arasında bir kimse, Sünneti ve eserleri iyi öğrenmiş ve İslâm fukahasından birinin sözlerini iyi incelemiş ise, bir fakîhin senet edindiği hadisi, râvîleri ile biliyor ise ve muhâlif görünen hadisleri karşılaştırarak bunlardan hüküm çıkarabilip, mezhebine hizmet edebiliyor ve mezhebinin imamının usûlüne uyarak yeni hükümler çıkarabiliyorsa, böyle âlimlere (Müctehid-i fil-mezhep) denir. Bu yol da mübârektir.
Müslümanların çoğu, kendi memleketlerinde yayılmış olan bir mezhebi veya babalarından, hocalarından işiterek öğrendikleri bir mezhebi taklit ediyorlar. Yalnız bir mezhebin kitaplarını okuyabilen ve delîlleri incelemesini bilmeyen kimseler için bu yol uygundur.
Din bilgileri, (Zâhir bilgiler) ve (Nevâdir bilgileri) ve (Tahrîc bilgileri) yâni âlimlerin çıkardıkları bilgiler olmak üzere üçe ayrılmıştır. (Fıkıh), (Tasavvuf) ve akâid fenlerinde hep bu üç ilim vardır. Bu üç fende, bu üç bilgiyi birbirlerinden ayırabilen ve her bilgi için hüküm koyabilen kimseye (İslâm âlimi) ve (Müctehid) denir. Kitaptan, Sünnetten ancak bu âlim anlar.
.
Dünyaya düşkün olmayan kimseler
Ali ibn-i Vefâ hazretleri evliyânın meşhûrlarındandır. 759 (m. 1358)’de Kâhire’de doğdu. 807 (m. 1404)’de Ravda’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Tasavvuf büyükleri buyurdular ki: Sûfîlere “Sûfiyye” denilmesinin sebebi, içlerinin saf (hâlis), dışlarının pak (temiz) olması sebebiyledir.” Bişr bin Haris: “Sûfî, kalbini Allah için saf hâle getirmiş olan zâttır” buyurdu. Bazı büyükler de “Sûfîlere, sofdan (yünden) yapılmış elbise giydikleri için sûfî denilmiştir” buyurdular.
Evliyâdan bir zâta sûfî kime denir? diye sorulunca “Kendisi bir mala sahip olmadığı hâlde, kendisinde hırs ve dünyaya düşkünlük bulunmayan kimseye denir” cevâbını vermiştir.
Tasavvuf büyüklerine sıfat ve saff-ı evvel nisbet edenler, bâtınlarını, kalblerini dikkate aldılar. Gerçekten, eğer bir kimse dünyâya düşkün olmaz ondan yüz çevirirse, Allahü teâlâ o kulun sırrını saf, kalbini nurlu kılar. Kalbine nûr akıtır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfte “İçine nûr giren kalp açılır ve genişler” buyurdu. “Yâ Resûlallah bunun alâmeti nedir?” diye sorulunca, “Fânî dünyâdan uzaklaşmak, ebedî olan âhırete yönelmek ve ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır” buyurdu.
Bu hadîs-i şerîfle Peygamberimiz, dünyâya düşkün olmayanların kalplerini, Allahü teâlânın nurlandıracağını bildirdi. Kalbin saf ve nurlu olması “Eshâb-ı Suffanın” vasıflarındandır. Zâhirdeki temizlik; pis olan şeylerden, bâtındaki temizlik; aklı kötü düşüncelerden, kalbi aşağı ve kötü arzulardan uzaklaştırmak sûretiyle olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen “Nice adamlar vardır ki, ne bir ticâret ne de bir alışveriş, onları Allahı anmaktan (O’na ibâdet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan) alıkoymaz...” buyurdu (Nûr-37).
Ebü’l-Hasen’e; “Tasavvuf nedir?” diye sorulunca, “Nefsin bütün lezzet ve isteklerini terk etmektir” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri, tasavvuf nedir diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: “İnsanların rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terk edip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak, rûhu yükselten vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakikî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde hareket etmek, herkese nasîhatte bulunmak, Allahü teâlâya verilen ahidde durmak, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymak.”
İnsanların en mesudu kimdir
Kemâleddîn ibn-i Vaddâh hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinden olup hadîs ilminde de büyük bir âlim idi. 571 (m. 1175)’de Bağdad’da doğdu. 672 (m. 1273)’de aynı yerde vefât etti. Kitaplarında naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Muâz bin Cebel (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti: Birgün; “Yâ Resûlallah! Bana nasîhat eyle” dedim. Bunun üzerine Resûl-i ekrem efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Gücün yettiği kadar takvâya sarıl. Her taşın ve ağacın yanında Allahü teâlâyı an. Gizli olarak yaptığın kötülük için gizli, açıktan yaptığın kötülük için açıktan tövbe et.”
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerite, Resûlullah efendimiz; “Meyyit mezara konup, mezar başındakiler dağılırken, onların ayak seslerini işitir” buyurmuştur. Diğer bir hadîs-i şerîfte; “Ölü kabre konulunca, yanına iki melek gelir. Onu tutarlar. 'Rabbin kimdir?' diye suâl ederler. Ölü; 'Rabbim Allahü teâlâdır' der. 'Size gönderilen o zât kimdir?' diye suâl ederler. Ölü; 'O, Allahü teâlânın Resûlüdür' der. 'Bunu nereden biliyorsun?' derler. Ölü; 'Allahü teâlânın kitabı Kur’ân-ı kerîmde okudum. O’na îmân ettim ve O’nu tasdik ettim' der.”
Yine Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki: “Dilde hafif, fakat mizanda, ağır ve Rahmâna sevgili iki kelime vardır. (Bunlar) 'Sübhânallahi ve bihamdihî, Sübhânallahilazîm'dir.”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kimde şu üç şey bulunursa îmânın tadını almış olur: Allahü teâlâ ve Resûlünü başkalarından daha çok sevmek, Müslüman kardeşini Allahü teâlâ için sevmek, Allahü teâlânın kendisini Cehenneme atmasını istemediği gibi, îmândan sonra küfre dönmekten hoşlanmamak!”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) “Ey Allahın Resûlü! Kıyâmet gününde senin şefaatin sebebiyle, insanların en mesut olanı kimdir?” diye sordu. Resûlullah efendimiz; “Ey Ebû Hüreyre, senin bu sözündeki iştiyâkını, ona olan arzunun çokluğunu görünce, böyle bir sözü senden evvel kimsenin sormayacağını bilmiştim” deyip, “Kalbinden ihlâsla 'La ilahe illallah (Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur)' diyen kimse” buyurdu.
.
Tövbe, tövbeden tövbe etmektir
Ahmed bin Ebî Bekr hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Yemen’in Terîm şehrinde doğdu. 1004 (m. 1595)’de aynı yerde vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
İnsana ilk lâzım olan şey, sağlam bir itikâda, yani Ehl-i sünnet itikâdına sâhip olmasıdır. Bu itikâdı elde ettikten sonra lâzım olan şey, ilmihâl bilgilerini öğrenmesi ve onlarla amel etmesi lâzımdır. Bunları elde eden kimsenin nefsin âfetlerini bilmesi, nefsin nasıl ıslâh edileceği, kötü huyların ne şekilde düzeltileceğini ve şeytanın kurduğu tuzakların neler olduğunu, dünyâ fitnesini ve bunlardan korunma yollarını bilmesi gerekir. Bu ilme “Hikmet ilmi” denir.
“Havâtır” hatıra gelen şeyler dört çeşittir: Allahü teâlâdan gelen, melekten gelen, nefisten gelen, şeytandan gelen. Allahü teâlâdan gelen, kulu uyarmak içindir. Melekten gelen, ibâdete teşvik için, nefisten gelen, hevâ ve heves peşinde koşmaya sevk etmek için, şeytandan gelen, günahı câzip göstermek içindir. Allahü teâlâdan gelen hatırlama, tevhîd nûruyla kabul edilir. Melekten olan hatırlama, marifet nûru ile kabul edilir. Nefisten gelenden, îmân nûru ile sakınılır. Şeytandan gelenden ise, İslâm nûruyla sakınılır, karşı konulur.”
Cüneyd-i Bağdâdî’ye “Tövbe nedir?” diye sorulunca, “Günahı unutmandır” buyurdu. Bu sözü ile, günah olan işi kalbinden öyle çıkarmak lâzım ki, rûhunda bundan eser kalmasın. Böylece bu günahı hiç işlemeyen, tanımayan biri hâline gelirsin” demek istemiştir.
Rüveym hazretleri de: “Tövbe, tövbeden tövbe etmektir” buyurmuştur. Bu sözü, Râbia-i Adviyye hazretlerinin şu sözü açıklamaktadır: “Rabbime tövbe ederken, estağfirullah derken, bu sözümdeki samîmiyetimin tam olmamasından korkar, bunun için tövbe ederim.”
Hüseyn bin Megazilî’ye tövbe nedir denildi. “İnâbe tövbesini mi, isticâbe tövbesini mi soruyorsunuz?” dedi. Soran kimse inâbe tövbesi nedir dedi. “Sana ve her şeye gücü yeten Allahü teâlâdan (azâbından) korkmandır” buyurdu. Ya isticâbe tövbesi nedir deyince, “Sana yakın olduğu (her an seni gördüğü) için Allahü teâlâdan utanarak hayâ etmendir” buyurdu.
Zünnûn-ı Mısrî hazretleri buyurdu ki: “Avamın tövbesi günahlardan, evliyânın tövbesi gaflettendir. Enbiyânın tövbesi ise, bulundukları yüksek derecelerden daha yükseğine kavuşamadıkları içindir.”
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri “Zühd, eli maldan, kalbi, onu arzu etmekten çekmektir” buyurdu.
.
Sadaka malı temizler ve korur
Abdullah bin Nâsır hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh ve kırâat âlimidir. 549 (m. 1154)’de Urfa'nın Harran kazasında doğdu. Medrese tahsilinden sonra Harran'da kadılık yaptı. 624 (m. 1227)’de orada vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Zekât ve sadakayı verirken, en lâyık olana vermeye gayret etmelidir. Allahü teâlâ, Tevbe sûresi 34. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Malı, parayı biriktirip, zekâtını Müslüman fakirlere vermeyenlere çok acı azâbı müjdele!” buyuruyor. Bu azâbı, bundan sonraki âyet-i kerîme şöyle bildiriyor: “Zekâtı verilmeyen mallar, paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına mühür basar gibi bastırılacaktır." Âl-i İmrân sûresi, 180. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruluyor ki: “Allahü teâlânın fazlı ve kereminden verdiği şeyi, Allah yolunda emrolunan şekilde infak etmeyip cimrilik edenler, zannetmesinler ki, o cimrilik kendilerine hayırlıdır. Bilakis onlar için şerdir. O cimrilik ettikleri mal, kıyâmet günü boyunlarına ateşten halka olur.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, bir kimseye mal verir de, o da zekâtını eda etmezse, kıyâmet günü malı kendisi için, çok zehirli bir yılan sûretine dönecektir. Bu yılanın iki gözü üstünde, iki siyah nokta vardır. O kimsenin, boynuna dolanarak onu her iki çene kemiğinden yakalayacaktır. Sonra, 'Ben senin malınım, ben senin hazînenim' diyecektir.”
“Malının zekâtını vermeyen kimse, bütün malını helak etmiş olur.”
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, kul, sadaka vermeye rağbet etmelidir. Zira sadaka, malı temizler. Onu çoğaltır ve korur. Sadaka vermede, nimeti verene şükür, rızıkta genişlik, ömürde bereket, akrabaya iyilik, şeytana muhalefet vardır. Sadaka, Allahü teâlânın rızâsını, meleklerin muhabbetini kazandırır, insanların gönüllerine sevinci yerleştirir. Bedeninden hastalık ve belâları, malından âfeti giderir. Günahları ve malı temizler. Allahü teâlâ Tevbe sûresi 103. âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Onların mallarından bir zekât al ki, onunla onları, (günahlardan, mala muhabbetten) temize çıkarmış olasın ve onunla mallarına bereket vermiş olasın...”
Zekât ve sadakanın faziletleri bu kadar çok olduğuna göre, kul, gücü yettiği kadar, az olsun, çok olsun, farz olsun, nafile olsun sadaka vermelidir...
.
Peygamberlerin hepsine iman lazım
İbn-i Üstâd-ül-A’zam hazretleri Yemen’de yaşamış âlim ve evliyânın büyüklerindendir. 640 (1242)’de doğdu. 731 (m. 1330)’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ, Nisa sûresinin kırkaltıncı âyetinde meâlen; “Onların îmân etmiş olmaları için, aralarındaki anlaşmazlıklarda, seni hakem yapmaları ve vereceğin hükme râzı olmaları, teslim olmaları lâzımdır” buyurdu. Bu âyet-i kerîme, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hükmünden, İslâmiyetin emrinden sıkıntı duyanlarda îmân olmadığına alâmettir. Hadîs-i şerîfte, “Resûlün yanında niza, cidal yapmayınız!” buyuruldu. O’nun dîninin âlimleri ile niza ve cidal yapmak, onların doğru olan ictihadlarının çürük olduklarını göstermeye kalkışmak, O’nunla cidal etmek demektir. Çünkü âlimler, Resûlullahın vârisleridir.
Resûlullahın getirdiklerinin hepsine, hikmetlerini, delîllerini anlamasak bile, îmân ve tasdik etmemiz lâzım olduğu gibi, mezhep imamlanmızdan gelen bilgilere de, delîllerini anlamasak bile, İslâmiyete muhalif olmadıkları için imân ve tasdik etmemiz lâzımdır. Peygamberlerin hepsinin (aleyhimüsselam) dinleri ihtilaflı, hattâ birbirlerine zıt hükümleri bulunduğu hâlde, hepsine îmân ve tasdik etmemiz lâzımdır. Böyle olduğunu, âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir. Mezhebler de bunun gibidir. Müctehid olmayanların, mezhepler arasında ayrılıklar bulunduğunu gördükleri hâlde, hepsine imân ve tasdik etmeleri lâzımdır. Müctehid olmayan birinin bir mezhebi hatalı görmesi, o mezhebin hatalı olduğunu göstermez. O kimsenin hatalı olduğunu, anlayışının kıt olduğunu gösterir.
İmâm-ı Şafiî, “Teslim olmak, îmânın yarısıdır” buyurdu. Rebî hazretleri bunu işitince; “Hayır, îmânın hepsidir” dedi. İmâm-ı Şafiî, bu sözü kabul eyledi.
Yine İmâm-ı Şafiî; “Îmânı kâmil olan, usûl bilgilerinde söz yapmaz. Yani, niye böyledir, öyle değildir demez” buyurdu. “Usûl bilgileri nedir?” dediklerinde; “Kitap ve sünnet ve îcmâ-i ümmettir” buyurdu.
İmâm-ı Şafiî hazretlerinin bu sözü gösteriyor ki, Rabbimizden ve Peygamberimizden gelen haberlerin hepsine, Rabbimizin bildirdiği gibi inandık demeliyiz. İslâm âlimlerinin bildirdikleri de bunun gibidir. Yani imamlarımızın sözlerine, söz etmeden ve cidal etmeden inanırız demelidir.
.
Dünyada dostla düşmanı ayırmazlar
Ebû Abdullah Sincârî hazretleri evliyânın büyüklerinden olup, Hicri ikinci asrın birinci yarısında Musul yakınlarında Sincâr kasabasında doğup, üçüncü asrın birinci yarısında vefât etti. İbrâhîm bin Edhem hazretlerinin sohbetinde bulunup, ona, hizmet etmekle şereflendi. Buyurdu ki:
Velîlerin üç alâmeti vardır: Yüksekte iken kendisinden aşağı olanlara alçak gönüllü olurlar, güçleri yeterken dünyâya itibar etmezler, kuvvetli iken insaflı olurlar.”
“Kendisini dinleyen cemâat içinde zenginler var iken, muhtaç olan fakirlerin varlığı bir vaize ayıp olarak yeter.”
“Dînini öğrenmek isteyen için en faydalı olan şey, dînini yaşayan sâlih Müslümanlarla sohbet etmek, onların ahlâkına ve yaptıklarına uymak, Allahü teâlânın sevgili kullarının mübârek kabirlerini ziyâret etmek ve muhtaç olanlara yardım etmektir.” “Bir insanın fütüvvet sahibi ve cömert görünmesi, kendisi bu vasıflara sahip olmadığı müddetçe ikiyüzlülüktür.” Fütüvvetin ma’nâsı sorulunca, “Halkta olan eksik ve kusurları hoş görüp, kendi kusurlarını görerek onlar için tövbe etmek, iyi kötü herkese şefkatle muâmele etmektir. Fütüvvetin olgunluğu da, halk için Hakkın yanında mahçup olacağı şeyi yapmamaktır” buyurdular.
“Allahü teâlâ dünyada Müslümanlara da, kâfirlere de rızık veriyor, rahatlık, huzur veriyor. Kâfirle Müslümanı dünyada ayırt etmiyor. Müslümanlar Allahü teâlânın dostudur. Kâfirler düşmanıdır. Dünyada dostla düşman ayrılığı yok fakat ahiret öyle değil. Ahirette dostla düşman ayrılacak. Müslümanlara nimetler var, kâfirlere azap var.”
“Evliyâlar da Allahü tealânın sıfatlarıyla sıfatlanmışlardır. Onlar da dünyada dostla düşmanı ayırmazlar. Dostlara yaptıkları iyi muameleyi düşmanlara da yaparlar. Düşmanlar, dostlarla karışıp evliyanın huzuruna gelirler, evliya onlara hiç düşman muamelesi yapmaz, dostlarına olduğu gibi, onlara da ikram ederler, tatlı konuşurlar. Onlar da der ki; bu adam benim düşman olduğumun farkında değil, bana dost muamelesi yapıyor... Evliyanın dostla düşmanı ayırmaması, nîmet vermek bakımındandır. Yoksa düşmanlarla sohbet etmezler, onlara gitmezler, dükkânlarından alışveriş etmezler. Fakat, dostlara giderler, hastasını ziyaret ederler, cenazesine giderler, düşmanlarınkine gitmezler, ziyafetlerine gitmezler, ama bir bahane uydururlar.
.
Düşünceler ve işler sebeplere bağlıdır
Caferzâde Sunullah Efendi, Yirmiüçüncü Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 960 (m. 1552)’de İstanbul’da doğdu. Medrese tahsilinden sonra çeşitli medreselerde müderrislik, kadılık, Anadolu, sonra Rumeli Kadıaskerliği yaptıktan sonra 1599’da Şeyhülislam tayin edildi. 1612’de İstanbul’da vefât etti. Keşşaf Tefsirine haşiyesi meşhurdur. Bu eserinde şöyle anlatmaktadır:
İnsanlar, kendi irâdeleri ile kaderdeki işleri yapmaya başlar. Allahü teâlâ da bunları irâde ettikten sonra, iş kaza hâlini alır. Yâni meydana gelir. İşte kaderdeki işler, kaza hâline gelince, insanların irâdesi artık bunu değiştiremez. Saadet veya felaket geri dönemez.
(Yasîn) sûresinin, (Onların önlerine ve arkalarına set çektik. Gözlerini perdeledik. Artık görmezler) meâlindeki âyet-i kerimesi ile Bekara sûresinin baş tarafındaki (Allahü teâlâ onların kalplerini mühürledi. Kulaklarını ve gözlerini perdeledi) meâlindeki âyet-i kerime, bu hâli haber vermektedir. Bu âyet-i kerimeler, ayrıca gösteriyor ki, kendilerini herhangi bir sûretle, Allahü teâlâya sevdirenler himâye edilir ve daha çok hidâyete kavuşturulur. Gazab-ı ilâhîye sebep olanlar da, kötü işlerinde terk edilirler. Pek nâzik ve ince işler, bu sevgiye veya gazaba sebep olabilir. Bunun için, insanın Allahına karşı çok uyanık olması lâzımdır. Kaderde bulunan işler, kaza hâline gelmeden önce, insan dış etkilerin baskıları altında kalsa bile, irâde ve ihtiyârı elindedir. İnsanlar irâde sahibidir. Düşüncelerinde ve hareketlerinde hürdür. Fakat, düşünceleri ve işleri, bir sebebe bağlıdır. Bu sebepler insanı hür olmaktan çıkarmaz. Çünkü, bu sebepler olmadan da, irâde sahibidirler ve sebepsiz olarak da irâde eder ve yaparlar. Sebepler varken, insan istemezse, iş çok zaman olmaz. Sebeplerin bulunması işin yapılmasını icap ettirseydi, Allahü teâlânın da irâde ve ihtiyârı bozulurdu. İnsan bir işi yapıp yapmamayı irâde etmeden önce, zihninde düşünür, tartışır. Hangi taraf ağır gelirse, onu irâde eder.
Bir satıcı ençok para veren müşteriye satar. Bu müşteri, malı satıcıdan cebren alamaz. Satıcı çok para veren adama satmaya mecbur gibidir. Biri çıkıp da, az para verene satamazsın diyerek kızdırırsa başka düşünceler ve yeni tartışmalarla, buna satmaya da mecbur olabilir.
.
İbâdetlerin boşa gitmemesi için
Ahmed bin Yahyâ Tüsterî hazretleri Büyük hadîs âlimlerinden olup, Hâfız, yani yüz bin hadis-i şerifi ezbere bilenlerdendir. 230’da İran’da Tüster’de doğdu. Birçok âlimden hadîs-i şerîf tahsil etti. 310’da vefât etti. Naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şöyledir:
Cuma gününün fazileti hakkında: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdu ki:
“Bir Müslüman, Cuma günü gusül abdesti alıp, Cuma namazına giderse, bir haftalık günahları affolur ve her adımı için sevap verilir.”
“Günlerin en kıymetlisi Cumadır. Cuma günü, bayram günlerinden ve Aşure gününden daha kıymetlidir. Cuma, dünyâda ve Cennette mü’minlerin bayramıdır.”
“Cuma namazı kılmayanların kalplerini, Allahü teâlâ mühürler. Gâfil olurlar.”
“Bir kimse mâni yok iken, üç Cuma namazı kılmazsa, Allahü teâlâ, kalbini mühürler. Yani iyilik yapmaz olur.”
“Cuma günlerinde bir an vardır ki, müminin o anda ettiği duâ redolmaz.”
“Cuma günü sabah namazından önce, (Estağfirullahel’azîm ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyelkayyûme ve etûbü ileyh) okuyanın bütün günahları affolur.”
“Cuma namazından sonra yedi İhlâs ve Mu’avvizeteyn okuyanı, Allahü teâlâ, bir hafta kazadan, belâdan ve kötü işlerden korur.”
Helâl kazanmak hakkında: Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Resûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu işittim:
“Allahü teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibâdetleri kabul eder. Allahü teâlâ, Peygamberlerine emrettiğini, müminlere de emretti ve buyurdu ki: (Ey Peygamberlerim! Helâl yiyiniz ve sâlih, iyi işler yapınız!) Mü’minlere de emretti ki: (Ey îmân edenler! Sizlere verdiğim rızıklardan helâl olanları yiyiniz!)”
Resûlullah efendimiz sözüne devam ederek buyurdu ki:
“Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor; 'Yâ Rabbî!' diye yalvarıyor. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, gıdası hep haram. Bunun duâsı nasıl kabul olur?” Yani haram yiyenin duâsı kabul olmaz buyurdu. İşte haramı, helâli, şüphelileri bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan, haramdan kurtulamayıp, ibâdetleri boşa gider.
.
Her ümmetin bir fitnesi vardır
Ümmiveledzâde hazretleri Osmanlılar zamanında yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Asıl adı Abdülevvel bin Hüseyn’dir. Molla Hüsrev’den ilim tahsil ettikten sonra, Molla Hüsrev’in kızıyla evlendi. Fâtih Sultan Mehmed Hân zamanında Silivri Kadılığına tayin edildi. 950 (m. 1543)’de İstanbul’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Yer yüzünde bulunan her canlı fânidir” (Rahmân-26). Dünya, çok gün geçirmiş fitneli ve nazlı bir ihtiyâra benzer. O, dışını gençler gibi giyecekler ile süsleyip, halk arasında naz eder. Böylece insanlar da onun tuzağına düşer. Dünya zâlim bir pâdişâha benzer. O, halka bazı şeyler bağışlar, fakat dostluğu yoktur. Hepsini öldürmek ister. Akıllı kimseler, kışın ihtiyâcını yazın hazırlar, ölümün hazırlığını da diri iken yaparlar. Dünya, içi cevherler ile dolu bir denize benzer. Çok kimse ondan cevher çıkarır. Çok kimse de o denize girip boğulur...
Sözün kısası, Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Dünyâ fitne ve belâdır. Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi dünyâyı sevmek ve mal toplamaktır.” Nitekim Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız ancak bir fitnedir (birer imtihandır). Allah katında ise büyük mükâfat vardır” (Enfâl-28).
Âhiret sarayının yolu, Allahü teâlâya itaat etmektir. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ümmetimin evvelkileri, Allaha bağlılık ve sadâkat ile kurtuldular. Sonrakiler ise, dünyayı ve uzun ömür istemekle helâk oldular.”
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Ey Îmân edenler! Allaha şöyle tövbe edin ki, tam bir pişmanlıkla hâlis bir tövbe olsun” (Tahrîm-8). Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “İşlediği günâha tövbe eden, o günâhı işlememiş gibi olur.” Bir hadîs-i şerîfte de; “Allahü teâlâ kulun tövbesini, can boğaza gelinceye kadar kabul eder. Ben de günde yüz defa tövbe ediyorum” buyuruldu.
Tövbe yapmayan kimsenin nefsi ıslâh olmaz, zâlim olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: “Kim de tövbe etmezse, işte onlar, kendilerine zulmedenlerdir.” (Hucurât-11)
.
Üzerinde dört satır yazı bulunan taş
Muhammed ibn-i Ukberî hazretleri hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 538 (m. 1143)’de Bağdad’da doğdu. 599 (m. 1203)’de Bağdâd’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek zevcesi Hafsa (radyallahü anha) vâlidemiz buyurdu ki: Resûlullah efendimiz uyumak istedikleri zaman, sağ elini mübârek yanaklarının altına kor ve üç defa “Allahım! Kullarını dirilttiğin gün beni azâbından koru” buyururlardı.
Âişe (radyallahü anha) vâlidemiz bildirdi: Resûlullah efendimiz geceleyin uyandıkları zaman “Allahım! Senden başka ilâh yoktur. Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Yâ Rabbî! Hatalarım için senden af ve mağfiret dilerim. Senden rahmetini dilerim. Allahım! İlmimi artır. Bana hidayetten sonra kalbimi saptırma. Bana yüce katından rahmetini ihsân eyle. Muhakkak ki sen herkese istediğini vericisin” duâsını okurdu.
Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Müslümanın, Müslüman üzerinde altı hakkı vardır: Birincisi, onunla karşılaştığı zaman selâm verir. Davet ettiği, zaman davetini kabul eder. Aksırdığı zaman, teşmit eder (yerhamükellâh der). Hasta olduğu zaman ziyâret eder. Vefât ettiği zaman cenâzesinin peşinden gider. Kendisi için istediği bir şeyi, onun için de ister.”
Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh) Kâ’b-ül-Ahbâr’a (radıyallahü anh); “Bana dünyâya teşrîflerinden önce Resûlullah efendimizin faziletlerinden bahset” buyurdu. Ka’b-ül-Ahbâr şöyle anlattı:
“Okuduğuma göre, İbrâhim aleyhisselâm, üzerinde dört satır yazılı bir taş buldu. Birinci satırda: “Ben Allahım. Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana ibâdet ediniz.” İkinci satırda; “Ben Allahım. Benden başka ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm benim resûlümdür. Ona îmân edip tâbi olana ne mutlu.” Üçüncü satırda; “Ben Allahım. Benden başka ilâh yoktur. Benim yoluma sarılan kurtulur.” Dördüncü satırda ise; “Ben Allahım. Benden başka ilâh yoktur. Harem benimdir. Kâbe beytimdir. Benim beytime (evime) giren azâbımdan kurtulur” yazılı idi.”
Câbir bin Semrete (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Resûlullah efendimizin iki omuzu arasında güvercin yumurtası büyüklüğünde peygamberlik mührünü gördüm.”
.
Muhammed aleyhisselâm olmasaydı
Ali Türkmânî el-Mardinî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Türkmen asıllıdır. 683 (m. 1284)’de Mardin’de doğdu. 750 (m. 1349)’da Kâhire’de vefât etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullah efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” duâ ve şefaat etmesi ile dilekler hâsıl olduğu gibi, hayata gelmeden önce ve hayatta iken ve vefâtından sonra, Onu vesîle ederek yapılan duâ ve tevessüller de kabul olmaktadırlar. Kıyâmet günü de ümmeti için Rabbinden, şefaatte bulunacak ve şefaati kabul olunacaktır. Abdullah ibn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) buyurdu ki:
-Allahü teâlâ Îsâ aleyhisselâma, (Yâ Îsâ! Muhammed aleyhisselâma îman et! Senin ümmetinden, Onun zamanına yetişecek olanların, Ona îman etmeleri için de ümmetine emret! Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Âdem Peygamberi yaratmazdım. Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Cenneti, Cehennemi yaratmazdım. Arşı su üzerinde yarattım. Hareket etti. Üzerine, Lâ ilâhe illallah yazınca durdu) buyurdu.
Resûlullah efendimiz ile tevessül etmek iki türlü olur: Birincisi, Onun yüksek mertebesi, bereketi için Allahü teâlâdan istemektir. Böyle duâ ederken, (tevessül), (istigâse) ve (teşeffu) sözlerinden her biri kullanılabilir. Üçü de, aynı şeyi bildirmektedir. Bu kelimeleri söyleyerek duâ eden, Resûlullah efendimizi vesîle ederek, Allahü teâlâdan istemektedir. Onu vâsıta kılarak Allahü teâlâdan istigâse etmektedir. Dünya işlerinde de, bir kimseden, onun çok sevdiğini vesîle ederek bir şey istenilince, hemen vermektedir.
Tevessülün ikincisi, dileğe kavuşmak için, Resûlullah efendimizin Allahü teâlâya duâ etmesini, Ondan istemektir. Çünkü O, kabrinde diridir. İstenileni anlar ve Allahü teâlâdan ister. Kıyâmet günü de şefaat etmesi istenilecek ve şefaat edecektir ve şefaati kabul olunacaktır. Peygamberler ve velîler öldükten sonra da, kendileri ile tevessül, istigâse olunur. Peygamberler ölünce mucizeleri bitmez. Velîler ölünce de, kerâmetleri kesilmez. Peygamberlerin mezarda diri olduklarını, namaz kıldıklarını, hac yaptıklarını, hadis-i şerifler açıkça bildirmektedir. Şehitlerin de diri oldukları, kâfirlerle harp ederken, yardım ettikleri bilinmektedir.
.
Gücü yettiği hâlde affetmenin fazileti
İbn-i Tolun hazretleri Hanefî Mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Türkmen asıllıdır. Asıl adı Muhammed’dir. 880 (m. 1475)’de Şam’da doğdu. İmâm-ı Süyûtî’den hadîs ve diğer ilimleri tahsil edip, âlimlerin huzûrunda icâzet aldı. Ebû Ömer Medresesine müderris tayin olundu. Nahiv ve fıkıh okutup, talebe yetiştirdi. 953 (m. 1546)’da Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Allahın kullarına Müslümanlığı öğretmekte gözetilmesi lâzım gelen şeyleri bildiren birkaç hadis-i şerif şöyledir:
Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder). (Yumuşak davranmayan, hayır yapmamış olur), (İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır), (Kendisine yumuşaklık verilen kimseye dünya ve âhiret iyilikleri verilmiştir), (Hayâ, îmandandır. Îmanı olan Cennettedir. Fuhuş, kötülüktür. Kötüler Cehennemdedir), (Cehenneme girmesi haram olan ve Cehennemin de onu yakması haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösterendir), (Yumuşak olanlar ve kolaylık gösterenler, burnuna yuları takılmış deve gibidir. Yürütmek istenirse, hayvan ona uyar. Taşın üzerine oturtmak istenirse, hayvan oraya oturur), (Kızdığı zaman istediğini yapabilecek bir kimse, kızmazsa, Allahü teâlâ kıyâmet günü onu herkesin arasından çağırır. Cennette istediğin yere git der), (Cennete gidecek olanları haber veriyorum, dinleyiniz! Zayıftırlar, güçleri yetmez. Bir şey yapmak için yemin ederlerse, Allahü teâlâ, bunların yeminlerini, muhakkak yerine getirir. Cehenneme gidecek olanları bildiriyorum, dinleyiniz! Sertlik gösterirler. Acele ederler. Kendilerini üstün görürler), (Bir kimse ayakta iken kızarsa, otursun. Oturmakla geçmezse yatsın!), (Sarı sabır maddesi balı bozduğu gibi, kızgınlık da îmanı bozar), (Allah için aşağı gönüllü olanı, Allahü teâlâ yükseltir. Bu, kendini küçük görür. Fakat, insanların gözünde büyüktür. Bir kimse, kendini başkalarından üstün tutarsa, Allahü teâlâ onu alçaltır. Herkesin gözünde küçük olur. Kendini yalnız kendisi büyük görür. Hattâ köpekten, domuzdan daha aşağı görünür), (Mûsâ “aleyhisselam” 'Yâ Rabbî! Kullarının en kıymetlisi kimdir?' dediğinde, 'gücü yettiği zaman affedendir' buyuruldu.)
.
Selam vermede başkasına benzemek
Ebû Hâmid Mervezî hazretleri Hadis ve fıkıh âlimlerindendir. Hadîs ilminde hafız derecesinde olup, yüz bin hadîs-i şerîfi senetleriyle birlikte ezbere bilirdi. Türkmenistan’da Merv şehrinde doğdu ve 376 (m. 986) senesinde aynı yerde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Allâhü teâlâ, ibâdetler içinde, Zilhiccenin ilk on gününde yapılanları daha çok sever. Bu günlerde tutulan bir gün oruca, bir senelik oruç [nâfile oruç] sevâbı verilir. Gecelerinde kılınan namaz, Kadir gecesinde kılınan namaz gibidir. Bu günlerde çok tesbih, tehlil ve tekbir ediniz!”
“Farz namâzı kılmamış olanın nâfile namaz kılması, vakti tamam olmuş hâmile kadına benzer. Çocuğu olacağı günlerde, çocuğu düşürür, aldırır. Çocuğu yok olduğu için, bu kadına, hâmile denemez. Ana da denemez. Bu kimse de böyledir. Farz namazlarını ödemedikçe, Allahü teâlâ, nâfile namazlarını kabul etmez.”
“Recebin ilk cuma gecesini ihyâ edene [saygı gösterene], Allahü teâlâ kabir azâbı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız yedi kimseyi affetmez ve duâlarını kabul etmez: Fâiz alan veya veren, Müslümanları aşağı gören, anasına, babasına eziyet eden, karşı gelen çocuk, Müslüman olan ve İslamiyete uyan kocasını dinlemeyen kadın, şarkı ve çalgıcılığı sanat edinenler, livâta ve zinâ edenler, beş vakit namazı kılmayanlar.”
“Müslümanın, Müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene, yerhamükellah diyerek cevap vermek.”
“Başkalarına benzeyenler bizden değildir. Yahudilere ve Hristiyanlara benzemeyiniz! Yahudiler parmakları ile işaret ederek, Hristiyanlar elleri ile işaret ederek, Mecûsîler de eğilerek selam verir."
Resûlullah Efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hicretin onuncu senesinde, doksan bin Müslüman ile Veda Haccı yapdığı zaman; "Ey Eshâbım! Haccı tam zamanında yapıyoruz. Ayların sırası, Allahü teâlânın yarattığı zamandaki gibidir!" buyurdu.
“Ebû Hüreyre “radıyallâhü anh” diyor ki: (Bir gazâda, kâfirlerin yok olması için duâ buyurmasını söyledik. “Ben, lanet etmek için, insanların azap çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim” buyurdu.
.
İnsanların, aklı en noksan olanı
Abdurrahmân bin Yûsuf hazretleri Hadîs, fıkıh ve tasavvuf âlimidir. 611 (m. 1214)’de Lübnan’da Ba’lebek’te doğdu. İlk tahsilinden sonra Şam’a giderek zamanın büyük âlimlerinden ilim tahsil etti ve çok talebe yetiştirdi. 688 (m. 1289)’de Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
“İnsanların en üstünü, ceza vermeye gücü yettiği hâlde affedenlerdir, insanların aklı en noksan olanı ise, kendinden aşağıda ve güçsüz olanlara zulmedenlerdir.”
"Süleymân aleyhisselâma her nimet verildi. O şükretti. Eyyûb aleyhisselâma hastalık verildi. O sabretti. Yûsuf aleyhisselâm, ceza vermeye muktedir olduğu hâlde suçlu kardeşlerini affetti. Resûlullah efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” eziyet ve işkence yapıldı. O, bunlara sabretti ve yapanları affetti...”
“Allahü teâlâ İbrâhim sûresi yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Nimetlerime şükrederseniz, onu arttırırım” buyuruyor. Hikmet sahipleri dedi ki: “Şükürle nimet devam eder. Nimete küfredilir, kadrü kıymeti bilinmezse gider. Nimeti koruyan şükürdür. Şükür, nimetleri çoğaltır ve insanı cezadan korur. Nimetlere şükretmeyen, hayvanlardan sayılır.”
Hazreti Ali “radıyallahü anh” buyurdu ki: “Nimetlere şükreden, onun elden çıkacağından korkmasın. Nimete şükredenlere, onu arttıracağını Allahü teâlâ bildirdi. Nimete küfredenlerin elinden o nimet alınır. Nimetin kıymetini bilmemek, onun elden çıkmasına sebeptir. Şükür ise, onu devamlı kılar ve arttırır.”
“Hayır ve iyiliğin direği olup, karşılıklı sevgiyi meydana getirir. Rahatlık ve huzur onunla kalblere yerleşir, İslâm dîni, Müslümanları bu güzel haslete sevk ederek cömert olmalarını bildirdi. Zîrâ, dünya ve âhıret iyilikleri, cömertlikte toplanmıştır. Muhakkak onda Allahü teâlânın râzı olması vardır. Bütün insanların da beğendiği ve râzı olduğu bir iştir. Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Cömert kimse, Allahü teâlâya ve insanlara yakın olup (Allahü teâlâ ve insanlar onu sever), Cehennemden uzaktır” buyuruyor. Diğer bir hadîs-i şerîfte de; “Cömert kişinin günahını araştırmayınız. Muhakkak Allahü teâlâ, sıkıntıya düştüğü zaman ona yardım eder” buyuruldu.
Hazret-i Âişe “radıyallahü anha” vâlidemiz ise; “Cennet cömertlerin, Cehennem de cimrilerin yeridir” buyurdu. Denildi ki: “Kişinin cömertliği, kendisini düşmanlarına bile sevdirir. Cimriliği ise, yakınlarını bile düşman yapar.” Bütün büyüklerin âdeti hep cömertlik oldu.
.
İmanı olanlara müjdeler olsun
İbn-i Berrecân hazretleri hadîs âlimlerindendir. Endülüs’te (İspanya) İşbîliye (Sevilla) şehrinde doğdu. 536 (m. 1141)’de Fas’ta Merrâkeş’te vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” hazretlerinden rivâyet edilmiştir. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
(Siz öyle bir zamanda geldiniz ki, Allahü teâlânın emrlerinden onda dokuzunu yapıp, birini yapmazsanız helâk olursunuz! Cehenneme gidersiniz! Bir zaman gelecek ki, o zamanın müminleri, emirlerin birini yapabilip, dokuzunu bıraksalar, Cehennemden kurtulurlar! O zamanda imanı olanlara müjdeler olsun!)
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuştur. Resûlullah efendimiz buyurdular ki:
(Allahü teâlâ azze ve celle hazretleri, bu ümmet için, her yüz senenin başında bir müceddid gönderir. Bu dîni kuvvetlendirir!)
Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet olunmuştur. Resûlullah efendimiz buyurdular ki:
(Benim ümmetim, kıyâmet günü davet olunduklarında [çağrıldıklarında], abdestin tesîri ile, yüzleri, kol ve ayakları, beyâz ve nûrludur. Beyâzlığını çoğaltabilen çoğaltsın!)
Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, arzı ve semâvatı yaratmazdan bin sene evvel, Tâhâ ve Yasîn sûrelerini meleklere okudu. Yanî manâlarını ilhâm etti. Ne vakit ki melekler Kur’ân-ı azîm-üş-şânı işittiler, “ne güzel bir hayâttır ki, Tûbâ ağacı o ümmet için olsun ki, bu Kur’ân-ı azîm onların üzerine nâzil olur; bu Kur’ân-ı hakîmi yüklenen kalplere ve okuyan dillere müjdeler olsun!” dediler)
Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Önce inen kitaplar, bir harf, yani kelime idi ve bir şeyi bildirirlerdi. Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzerine nâzil oldu. Yedi şey bildirmektedir. Zecr (yasak), Emir, Helâl, Harâm, Muhkem (açık bildirilenler), müteşâbîh (açıkça anlaşılamayan) ve misâller. Bunlardan, helâli helâl biliniz! Harâmı harâm biliniz! Emredilenleri yapınız! Yasak edilenlerden sakınınız! Misâl ve hikâye olanlardan ibret alınız! Muhkem olanlara uyunuz. Müteşâbîh olanlara inanınız. Bunlara inandık. Hepsini Rabbimiz bildirmiştir, deyiniz!)
.
Malda zekâttan başka hak yoktur
Abdülgaffâr Cenabezî hazretleri hadîs âlimidir. 650 (m. 1252)’de doğdu. 732 (m. 1331)’de Mısır’da vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Aralarında zinâ ve ribâ yayılan bir memlekette bulunanlara Allahü teâlânın azâbı helâl oldu.”
“Yabancı kadına şehvetle elini süren kimsenin kıyâmet günü eli boynuna bağlanacaktır. Onu öperse, dudakları Cehennem ateşinde yanacaktır.”
“Allahü teâlâ, kıskançlığı kadınlara ve cihâdı erkeklere yükledi. Hangi kadın, bu emre îmân ederek vazîfesinde sabır gösterirse, şehîd olan mücâhid kadar sevâp kazanır.”
“Kıyâmet günü önce Âdem ile, sonra Mûsâ ile ve sonra Muhammed aleyhimüsselâm ile istigâse ederler.”
“Ümmetimden ilk olarak denizde gazâ edenler, elbette Cennete girecektir.”
“İki büyük asker birbiri ile harb etmedikçe kıyâmet kopmaz. İkisi de bir davâ uğruna dövüşür.”
“Hilâfet Medîne’de, saltanat Şam’da olur.”
“Onikinci halîfeye kadar, İslâmiyet azîz olur. Hepsi Kureyş’dendirler.”
“Ümmetim zındıklar arasında çoğalacaktır.”
“Ey ümmetim! Beni Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, fakîr akrabâsı varken, başkalarına verilen zekâtı, Allahü teâlâ kabul etmez.”
“Zekâtını vermekle mallarınızı zarardan koruyunuz!”
“Zekât Müslümânların mallarını temizlemek için emrolundu. Zekâtı verilen mal kenz olmaz. Yanî saklanan mal sayılmaz.”
“Bir mü’minin malı, onun gönlü rızâsı olmadan alınırsa helâl olmaz.”
“Emîre isyân eden kimseye Cennet harâmdır.”
“Âdil ve zâlim, her emîrin emri altında cihâd ediniz!”
“Bozuk bir işi düzeltemediğiniz zaman sabrediniz! Allahü teâlâ onu düzeltir.”
“Zâlimin zulmünü değiştiremeyen, oradan hicret etsin!”
“Malda zekâttan başka hak yoktur.”
“Mü’minin kalbinde buhl, yanî cimrilik bulunmaz.”
“Yolda, bir bid’at sâhibi ile karşılaşmamak için yolunu değiştir!”
“Bir kimse, tanıdığı bir din kardeşinin kabri yanından geçip, selâm verince, onu tanır ve selâmına cevâb verir.”
“Meyyit, kendini yıkayanı, taşıyanı ve kabre koyanı tanır.”
“Bid’at sâhibine hürmet etmek için yürüyen kimse, İslâmı yıkmaya yardım etmiş olur.”
.
Feyiz ve marifete kavuşmak için
Abdurrahmân Safrâvî hazretleri fıkıh ve kırâat âlimidir. 544 (m. 1149)’da Mısır’da İskenderiyye’de doğdu. 636 (m. 1238)’de aynı yerde vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanmış ve müşâhede makamına varmış olgun bir velîye, kalbini bağlayarak, yanında iken ve yanında olmadığı zamanlarda, o zâtın yüzünü hayâlinde bulundurmaya (Râbıta) denir. (Onlar görülünce, Allahü teâlâ hâtırlanır) ve (Onlarla berâber bulunanlar şakî olmaz) hadis-i şeriflerinde bildirildiği gibi, bu kemâle ermiş olanları düşünmek, insana birçok faydalar sağlar. Sâdık ve temiz bir Müslüman, böyle bir Allah adamını düşünmekle, onun sıfatları, hâlleri kendisinde hâsıl olur.
Hadis-i şerifler sâlih Müslümanlarla, yani Allahü teâlânın sevdiği kimselerle beraber bulunmayı emretmektedir. Allahü teâlânın sonsuz feyiz deryasının kapısı gibi olan, Allah adamlarının kalplerinden, bunları seven ve hatırlayan Müslümanların kalbine feyiz, marifet, nûr akar. Bu feyze kavuşmak için, Ehl-i sünnet îtikatında olmak, Resûlullaha tam uymak ve Allahü teâlânın sevdiği Allah adamlarını sevmek, kalbinde onların sevgisini bulundurmak lâzımdır.
Allah adamının kalbinden feyiz almak için ikinci şart, o zâtın Resûlullah efendimizin tam vârisi olması, Onun yolunda, izinde bulunması ve Allahü teâlânın sevgili kulu olması lâzımdır. Peygamberler, Allahü teâlânın yeryüzündeki halîfeleridir. Evliyâ-yı kiram, Peygamberlerin vârisleri oldukları için, onlar da bu şereften pay almışlar, mübârek kalpleri, Allahü teâlânın aynası olmuştur. Olgun bir velînin kalbine bağlanan bir Müslüman, onun mübârek kalbi vâsıtası ile Allahü teâlâdan gelen feyizlere kavuşur. Hadis-i şerifte, (Ehli arasında bir âlim, ümmeti arasındaki Peygamber gibidir) buyuruldu.
Kalbin feyizlere, marifetlere kavuşmasında, Allah adamının diri ve ölü olması arasında hiç fark yoktur. Onun kemâlâtı, ruhaniyetinden hiç ayrılmaz. Ruhaniyet de, zamana ve mekâna ve ölülüğe ve diriliğe bağlı değildir. Yukarıdaki iki şart mevcut ise, her nerede olursa olsun, diri olsun, ölü olsun, Allah adamlarına bağlanan, yani onları seven ve hatırlayan Müslümanlar, hemen feyiz ve marifete kavuşurlar. Bunların ruhlarının tasarrufları, Allahü teâlânın tasarrufu ile olduğuna inanmak lâzımdır.
.
Mal da kulun sevdiği şeydir
Abdurrahîm Sem’ânî hazretleri fıkıh ve hadîs âlimidir. 573 (m. 1177)’de doğdu. 617 (m. 1220)’de Türkistan’da Merv’de vefât etti.
Bu mübarek zat, hadîs ve fıkıh ilminde yüksek mertebeler sahibi idi. Bir dersinde şöyle buyurdu:
Zekâtın farz oluşunun hikmetlerinde biri de imtihandır. Çünkü Kelime-i şehâdeti söylemek, tevhîdi kabul etmek ve ibâdete lâyık olanın sâdece Allahü teâlâ olduğuna şehâdet etmektir. Şehâdetin hakkıyla yerine gelebilmesinin şartı, muvahhid (Allahü teâlânın birliğini kabul eden) için, Allahü teâlâdan başka sevdiği ve rızâsını gözettiği birisi daha olmamalıdır. Çünkü Allahü teâlâyı gerçek sevmek ve rızâsını gözetmek, O’ndan başkasının bu sevgide ortak olmasını kabul etmez, işte bu sevginin derecesi, kulu sevdiği şeylerden ayırmak suretiyle tecrübe edilir. Mal da kulun sevdiği bir şeydir. Çünkü mal, kulun dünya lezzet ve zevklerinden faydalanmasına vesile olur. Bu sebeple, kulun îmânında ne derece kuvvetli ve samîmi olduğu tecrübe edilmek için, o çok sevdiği malından Allahü teâlânın rızâsı ve emrini yerine getirmek için harcaması istenir. Ancak Allahü teâlâ zekâtın miktarını tayin etti. Çünkü insanların çoğunun mala olan sevgisi çoktur. Onlardan, mallarından verecekleri miktar hafifletildi. Mallarının çokluğuna göre, verilmesi gereken zekât miktarını verince, Allahü teâlâya karşı, o husustaki kulluk vazîfesini yapmış sayılmaktadırlar. Fakat, insanlar arasında yüksek derecelere erişmiş öyle kimseler vardır ki, onlar hiçbir zaman dinar ve dirhem biriktirmezler. Hattâ onlardan birisine ikiyüz dirheme ne kadar zekât düşer diye sorulduğunda, o şöyle cevap verdi:
“Sıradan bir Müslüman için, fıkıh kitaplarının hükmüne göre (dinin emri) beş dirhem vermesi gerekir. Fakat bizim gibilere gelince, bütün malımızı vermemiz gerekir.” Bu sebepledir ki, Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, bütün malını, Hazreti Ömer, malının yarısını getirdi. Peygamber efendimiz; “Çoluk çocuğuna ne bıraktın? Yâ Ömer!” buyurunca Hazreti Ömer “Getirdiğim kadar da onlara bıraktım” cevabını verdi. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) aynı soruyu Hazreti Ebû Bekr’e sorunca, “Allah ve Resûlünü bıraktım” diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “İkinizin arasındaki fark, sözlerinizin arasındaki fark gibidir” buyurdu.
.
İnsanları doğru yoldan saptıranlar
Zeynüddîn Mükrî hazretleri Kırâat, hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 759 (m. 1367)’de Mısır’da Münye’de doğdu. 852 (m. 1448)’de Kâhire’de vefât etti. İlmin kıymeti hakkında bazı hadis-i şerifleri nakleredek buyurdu ki:
Hadis-i şerifte, (Âlimler arasında kıymet bulmak için ve câhiller ile mücâdele için ve her yerde meşhur olmak için din bilgisi öğrenen ilim adamı, Cennetin kokusunu bile duymayacaktır) buyuruldu. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, mal toplamak ve bir mevki elde etmek ve hayvânî arzularına kavuşmak için ilim öğrenen ve ilmi ile amel etmeyen kimse, İslâm âlimi değildir. Diğer bir hadis-i şerifte, (Dünyalık ele geçirmek için, ilim öğrenen, dünyada mal ve mevki elde eder. Âhiretteki kazancı ancak Cehennem ateşi olur). Böyle ilmin faydası yoktur. Böyle ilimden kaçmak lâzımdır. Nitekim hadis-i şerifte, (Yâ Rabbî! Beni faydasız ilimden koru!) buyuruldu.
Bir Müslümanın öğrenmesi lâzım olan bilgilere (İslâm ilimleri) denir. İslâm ilimleri iki nevidir. (Din bilgileri) ve (Fen bilgileri). (Her Müslüman erkeğin ve kadının, İslâm bilgilerini öğrenmeleri farzdır) hadis-i şerifi, Allahü teâlânın rızasına uygun ilimleri öğrenmeyi emretmektedir. Böyle olmayan kimselere ilim öğretmek, domuzlara altın ve inci tasma takmak gibidir.
Hadis-i şerifte, (Kıyâmete yakın hakîkî din bilgileri azalır. Câhil din adamları, kendi görüşleri ile fetvâ vererek, insanları doğru yoldan saptırırlar) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir zaman gelir ki, insanlar din adamından, sokakta rastladıkları eşek ölüsünden kaçar gibi kaçarlar.) Bu hâl, insanların hâllerinin bozuk, pis olacaklarını haber vermektedir. Çünkü, ilme Allahü teâlâ kıymet vermektedir. Fakat dünyaya tapınan ahmaklar, hakîkî din âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenmezler. Bunların tek düşünceleri, para, mal toplamak ve mevki elde etmektir. Helâlden mi, haramdan mı geldiğini hiç ayırd etmezler. Hakkı bâtıldan ayırmazlar. İlmin ve hakîkî din âlimlerinin kıymetini bilmezler. Hakîkî din adamlarının vaazları, kitapları, bunların nazarında, hayvan pazarında güzel kokular satan attâr ve körlere ayna satan kimse gibidir.
Ebû Leheb gibi kimseye (Tâhâ) sûresini okumak ve sokak serserisinin cebine inci, mercan doldurmak ve bir köre sürme hediye etmek, akıllı kimsenin yapacağı şey değildir. Allahü teâlâ, böyle boş kafalı kimseye (Bunlar hayvan gibidir, hattâ daha aşağıdırlar) buyurdu.
.
Kibirli olan ilim öğrenemez
Refi bin Mihran hazretleri Tabiînin büyüklerindendir. 93 (m. 711) senesinde vefât etti. Hazreti Ebû Bekir’i ve Ömer’i (radıyallahü anhümâ) gördü. Güzel ve çok faydalı sözleri vardır. Buyurdu ki:
“Allahü teâlânın sevdiği ve beğendiği işleri yap, böyle yapan kimse sâlih amellere, iyi işlere meyleder, onu yapar. Kötülüklerden ve günahlardan uzak kal. Kötülük yapan, günah işleyen kimse, kötülük ve günaha alışır, bunları yapmakta devam eder. Allahü teâlâ günahkâra, dilerse azap eder, dilerse onu bağışlar.”
“Allahü teâlânın insanı Müslüman olmakla şereflendirmesi, arzu ve isteklerinden koruması büyük nimetlerdendir.”
“Utanan ve kibirli olan ilim öğrenemez.”
“Müslümanlığı öğreniniz. Öğrenince de ondan yüz çevirmeyiniz. Doğru yola yapışınız. Bu yol, Müslümanlıktır. Müslümanlıkta sağa sola sapmayınız. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onun gökteki yıldızlar gibi olan Eshâbının yoluna yapışınız. Arzu ve isteklerinizden çok sakınınız. Arzu ve istekler aranızda düşmanlık ve kin meydana getirir.”
“Bir âlimden ilim almak için, günlerce yol yürürdüm. O zâtın yanına vardığım zaman, onda ilk aradığım, namazını doğru ve şartlarına uygun kılıp kılmadığı olurdu. Eğer, şartlarına uygun kılarsa, yanında kalır, ondan ilim öğrenirdim. Bu şekilde bulmazsam yanında kalmaz ondan ilim almazdım.”
“Kendileriyle görüştüğüm zaman Resûlullah’ın Eshâbı bana şöyle dedi: (Allahü teâlâdan başkası için, iş yapma, sonra Allahü teâlâ seni kendisi için amel (iş) yaptığın kişinin eline bırakır.)”
Birisi, Refi bin Mihran hazretlerinin abdest aldığını görünce, “Allahü teâlâ tevbe edenleri ve temiz olanları sever” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Bunun üzerine O da, “Kastedilen mânâ, su ile temizlenenler değil, günahlardan temizlenenlerdir” buyurdu.
Refi bin Mihran hazretlerinin rivâyet ettiği iki hadîs-i şerîf:
Resûlullah sıkıntılı zamanlarında “Lâ ilahe illallahü azîm-ül-alîm, lâ ilahe illâ rabbül-âlemîn, rabb-ül-arşil-kerîm, lâ ilahe illallah, Rabbü-s-Semâvâti ve-l-Erdı ve Rabb-ül-arş-il-azîm” buyururlardı. İbni Abbas’tan (radıyallahü anhüma) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Dinde aşırı gitmeyiniz. Sizden önceki ümmetler dinde aşırı gitmeleri sebebiyle helak oldular.”
.
Bu evde senin ne işin var
Rebîa bin Ferrûh hazretleri Tabiîn devrinin büyük hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. 137 (m. 753)’de Irak’ta Enbar’da vefât etti.
Rebîa’nın babası Ferrûh Ebû Abdurrahmân, Horasan tarafına, İslâm ordusu ile gazâya gitmişti. Giderken hanımının yanına, üçbin dinar bıraktı. Hanımı ise bu sırada hâmile idi. Ferrûh, cepheden cepheye savaşırken, aradan yirmi yedi sene geçmişti. Nihâyet Ferrûh evine dönmüştü. Atından inip, mızrağı ile kapıya vurdu. Ferrûh girmek üzereydi ki, dışarı Rebîa çıktı. Ferrûh’un, kendi babası olduğunu bilmiyordu. Ona “Sen benim evime nasıl hücum edersin?” dedi. Ferrûh da Rebî’a’yı tanımıyordu. Bu sefer, Ferrûh, Rebîa’ya “Burası benim evim. Sen benim evime, ailemin yanına nasıl girersin?” diye, çıkıştı. İki taraf iyice birbirlerine hiddetlenmişlerdi. İş öyle bir safhaya varmıştı ki, sonunda birbirlerinin üzerine atıldılar. Çünkü ortada hâneye tecavüz söz konusu idi. Fakat, bu manzarayı gören komşular, hemen oraya koşuştular, ikisini ayırdılar. Hâdisenin halli için Medîne-i münevverenin meşhûr âlimi İmam-ı Mâlik bin Enes ve diğer ulemâya başvurdular. Ulemâ hâdise mahalline geldiler. Ancak, zâhire (görünene) göre burada Rebîa haklı idi. Çünkü evine tecavüz edilme durumu vardı. Bu sırada Rebîa “Vâlinin yanına kadar gideceğiz, yoksa bunu salıvermem” diyordu. Ferrûh da aynı şeyi söylüyor. “Bu benim ailemin yanına nasıl girebilir diye” şikâyetçi oluyordu. Gürültü bir hayli çoğalmıştı. Mâlik bin Enes konuşmaya başlayınca herkes sustu. Mâlik bin Enes;
“Ey pîr-i fânî (yaşlı zât) senin bu evde ne işin var. Git başka yer bul kendine” deyince, Ferrûh “Efendi, bu ev benim. Ben Ferrûh’um” dedi. Bu sırada hanımı, Ferrûh’un bu sözlerini duymuştu. Derhal, üzerine elbisesini alıp, münâsip bir şekilde dışarı çıkarak “Bu benim zevcim Ferrûh’tur. Rebîa da, o gazâya gittikten sonra doğan oğlumdur” deyince, baba oğul, hemen birbirlerine sarılıp, ağlaştılar. Ferrûh eve girip, zevcesine; “Bu benim oğlum mu?” diye sorunca, o da “Evet” dedi. Ferrûh hanımına giderken bıraktığı dinarları sorunca o da sakladığı yerden alıp geldi. “İşte dinarlar” dedi. Bunun üzerine Rebîa, Ferrûh’un elini öptü ve Allahü tealaya hamd etti.
.
Ölüm sana yaklaşmakta
Ebû Hafs Basrî hazretleri hadîs âlimlerindendir. Basra’da doğdu. 160 (m. 776) senesinde vefât etti. Hasan-ı Basrî’nin talebesidir. Şöyle nakleder:
Biz bir defasında Hasan-ı Basrî’ye bize nasîhatte bulun dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Şüphesiz sıhhatli olanınız hastalanır, genç olanınız ihtiyârlar, ihtiyârlayan da ölür. Akıbet dediğim gibi değil midir? Yarın ruh bedenden ayrılmayacak mı? İnsan malından mülkünden ayrılıp, kefene sarılmayacak mı? Yarın mezar çukuruna terk edilmeyecek mi? Bir gün ölüp gidince, kendileri için çalışıp sıkıntıya düştüğü kimseler onu unutur, sevgisi kalblerden silinir.
Ey insanoğlu! Ölüm sana yaklaşmaktadır. Fakat sen geleni görmüyorsun! Gidişin bir ziyâret gidişi değil, geri gelmeyeceksin. Yakında konuşamaz olacaksın, ölüp gidince artık bir dost olarak bilinmeyeceksin. Çağrılırsın, cevap veremezsin, duyarsın akıl erdiremezsin. Beldeler harap oldu. Kabileler dağıldı. Evlâdlar yetim kaldı. Gözlerin aktı. Nefsinle baş başa kaldın. Dişlerin kenetlendi. Dizlerinin bağı çözüldü. Evlâtların başkalarının yanında garip kaldı.”
Ebû Hafs Basrî’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
“Ezan okunduğu zaman, semânın kapıları açılır, duâlar kabûl olunur.”
“Bir kadın beş vakit namazını kılarsa, ramazan orucunu tutarsa, namusunu korursa ve kocasına itaat ederse Cennete dilediği kapıdan girer.”
“Kimin maksadı âhiret ise Allahü teâlâ zenginliği onun kalbine koyar, dağınıklığını giderir. Kimin maksadı dünyâyı istemek ise Allahü teâlâ onu fakîrliğe düşürür. İşleri dağınık olur ve ancak kaderinde yazılı olana kavuşur.”
“Cennet halkı, Cennete yerleştikten sonra, dünyâda dost olanlar birbirini görüp konuşmak arzu ederler. Bu sırada her ikisinin de üzerlerinde oturdukları tahtlar harekete geçer, biri gider ve diğeri gelirken yolda buluşur, sohbet ederler. 'Falan gün falan yerde yaptıklarımızı hatırlar mısın?' şeklinde konuşur. Orada duâ ettikde Allahü teâlâ bizleri mağfiret etti, derler.”
“Besmele ile başlanmayan mühim işlerde, hayır ve bereket bulunmaz.”
“Size bir hediye verildiğinde ona misliyle mukâbele de bulun. Eğer buna gücünüz yetmiyorsa, onu karşılayacak derecede kendisine duâ ediniz.”
“Allahü teâlâ bu dîni, âhıretten nasîbi olmayan kimselerle de kuvvetlendirir.”
"Îmân yönünden müminlerin en fazîletlisi kimdir?" diye soruldu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ahlâkı güzel olandır” buyurdu.
.
Kalbinde kibir bulunanlar
Rebî’ bin Enes hazretleri Tabiînin tefsîr ve hadîs âlimlerindendir. Basra’da doğdu. 140 (m. 757)’de vefat etti. Hadîs ilminde güvenilir bir âlimdir. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Abdullah İbn-i Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre İbn-i Abbas (radıyallahü anh) buyurdu ki:
“Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında güneş tutulmuştu. Bunun üzerine Resûl-i ekrem efendimiz Eshâb-ı kirama (radıyallahü anhüm) namaz kıldırdı. Namazda birinci rekatta uzun sûrelerden (Bekâra, Âli İmrân, Nisa, Mâide, En’âm, A’râf, Tevbe gibi) birisini okudu. Beş rükû ve iki secde yaptılar. Sonra ikinci rekata kalktılar. Bu rekatta yine uzun sûrelerden bir tanesini okudular. İki secde yapıp namazda oturur gibi kıbleye karşı oturarak, güneş tutulması geçinceye kadar, duâ ettiler.”
Abdullah İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) rivâyet etti: Nebiyy-i muhterem efendimiz buyurdu ki: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete giremez.” Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâmdan (radıyallahü anhüm) biri; “Yâ Resûlallah! Bir erkek, elbisesinin ve nalınının, güzel olmasını sever. Bu da kibir sayılır mı?” dedi. Resûl-i ekrem; “Şüphe yok ki, Allahü teâlâ güzeldir, güzeli sever. Kasdedilen kibir, hakkı tanımamak ve insanları hakîr görmektir” buyurdu.
Abdullah bin Amr (radıyallahü anhümâ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Dört huy vardır ki, bunlar her kimde bulunursa, o kimse hâlis münâfık olur. Herhangi bir kimsede bu huylardan biri mevcut olursa, o huyu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir huy bulunur. 1. Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hıyânet eder. 2. Konuşurken yalan söyler. 3. Ahdettiğinde ahdini bozar. 4. Husûmet ederek (yalan yere yemîn ve bâtıl sözlerle) haktan ayrılır.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Siz helake sebep olan yedi günahtan sakınınız.” Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm); “Yâ Resûlallah! Bunlar hangileridir?” diye sordular. Peygamber efendimiz “Allahü teâlâya şirk koşmak, büyü yapmak, Allahü teâlânın katlini haram kıldığı kimseyi öldürmek, tefecilik etmek, yetim malı yemek, düşman ile muharebe yapılırken kaçmak, evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu bir kadına zinâ isnat ve iftira etmektir” buyurdu.
.
Evinize girerken İhlâs-ı şerifi okuyun
Abdurrahîm Merginânî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Şimdi Özbekistan’da bulunan Merginân kasabasında yaşadı. “Hidâye” fıkıh kitabının yazarı olan Burhâneddîn el-Merginânî’nin torunudur. 651 (m. 1253)’de vefât etti. Oğluna şu nasihatleri yaptı:
Evine Besmele ile gir! İhlâs sûresini oku! Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: (Eve girerken İhlâs-ı şerifi okuyan, yoksulluk görmez!) Eshâbdan Süheyl, Peygamberimizin bu tavsiyesi üzerine zengin olmuştur. Eve girerken sağ ayağınla içeriye gir ve selâm ver! Evde kimse yoksa şu şekilde selâm verebilirsin: “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn.” Bir kere (Kulhüvallâhü) sûresini ve bir kere de (Âyetelkürsî)yi okursan evine şeytan giremez. Her neye başlarsan Besmele ile başla! İşe ve yemeğe sağ elinle başla! Yemeğe hep berâber otur. Yemekten sonra, duâ ve (Kulhüvallâhü) sûresini oku! Yemekten sonra bir saat geçmeyince su içme, vücuda iyi değildir. Yatağa yatacağın zaman Tebâreke sûresini oku! Bir kere de “Allahümmağfirlî ve li vâlideyye [ve li-meşâyıhiyye] ve lil mü'minîne vel mü'minât vel müslimîne vel müslimâti el ahyâi minhüm vel emvât” de, bütün müminler senden râzı olur. Bir kere de “Sübhânellahi vel hamdü lillahi ve lâilâhe illâllahü vellâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” de ki, Allahü teâlâ hazretleri senden râzı olsun.)
Şu sûreleri akşam, sabah üçer kere Besmele ile oku ve zevcene, çocuklarına da okut: İhlâs, Muavvizeteyn ve Fâtiha-i şerife. Bu dört sûreyi akşam, sabah üçer kere okuyan, malını, canını, çoluk çocuğunu, bütün belâlardan muhâfaza etmiş olur. Bunlardan başka (Kulyâeyyühelkâfirûn) sûresini akşam, sabah okuyan kimse, kendisini şirkten korumuş olur. Akşam, sabah bu duâyı okuyan kimse, sihir ve zâlimlerin şerrinden ve belâlardan emîn olur. Duâ şudur: “Bismillahirrahmânirrahîm, bismillahillezi lâ yedurru ma'asmihî şey'ün fil erdı velâ fissemâi ve hüvessemîul'alîm.”
Peygamberimiz buyurdu ki: (Hak teâlâ hazretlerinin üç ismi vardır ki, dilde hafif, terâzîde ise çok ağırdır. “Sübhânallahi vel hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâbillahil aliyyil azîm.” Bunun her bir kelimesine yüz sevap verilir.)
Yatağa yatarken ve yataktan kalkınca ve her namazda [duadan sonra], istiğfârların en büyüğü olan şu duâyı oku ki, günahlar affolur: “Estağfirullahel azîm el kerim ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh.”
.
Mazlumun duâsından sakınınız
Yahyâ bin Maîn hazretleri hadîs âlimidir. 158 (m. 775)’de Bağdad’da doğdu. Hadîs ilminde herkesin mürâcaat ettiği bir merci durumunda idi, bir rivâyete göre bir milyon hadîs-i şerîf yazmıştır. Yazdığı hadîs-i şerîflerin hepsini ezberlerdi. Nihâyet hadîs ilminde yüksek bir mertebe olan “Hâkim (300 binden fazla hadîs-i şerîfi râvileri ile beraber ezbere bilen)” derecesine ulaştı. 233 (m. 847)’de vefât etti. Bildirdiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
Ümmü Ferve rivâyet etti. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) en fazîletli amel nedir? diye sorulduğunda “İlk vaktinde kılınan namazdır” buyurdular.
Ebû Sa’îd el-Hudrî (radıyallahü anh) bildirdi. Resûlullah yemek yemeyi bitirdiği zaman, “Elhamdü lillâhillezî et’amenâ ve sekânâ ve ce’alenâ minel-müslimin=Bizi doyuran, susuzluğumuzu gideren ve bizi Müslüman kılan Allahü teâlâya hamd olsun” buyururlardı.
İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) Peygamber Efendimizin, yemeğe üflemeyi yasakladığını, bildirmiştir. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ şöyle buyurdu: Kibriya ridâm, azamet izârım mesabesindedir. Bu hususta bana ortaklık etmek isteyenleri Cehenneme atarım.”
Abdullah bin Amr (radıyallahü anhüma) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Babasını râzı eden, Allahü teâlâyı râzı etmiş olur. Babasını râzı etmeyen, Allahü teâlâyı râzı etmemiş olur.”
Resûlullah buyurdu ki: “Pişman olmak, nedamet getirmek, tövbedir.”
İbn-i Ömer (radıyallahü anhüma) rivâyet etti: Resûlullah efendimize birisi gelerek “Yâ Resûlallah! Gecenin hangi kısmında duâ daha makbul olur?” diye sordu. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, “Gecenin son üçte birinde yapılan duâ” buyurdu.
Enes bin Mâlik bildirdi. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Kâfir bile olsa, mazlumun duâsından sakınınız. Çünkü, onun duâsı için, Allahü teâlânın katında perde yoktur.”
Ebü’l-Ahvas rivâyet etti. Resûlullah buyurdu ki: “Kur’ân-ı kerîmi okuyunuz. Çünkü, Allahü teâlâ size, onu okuduğunuz için sevap verir.”
Ebû Ümâme (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ne mutlu beni görüp, sonra bana îmân edene. Ne mutlu beni görmeyip de, bana îmân edene.” (Resûlullah efendimiz bunu yedi kere tekrar ettiler.)
“On şey sünnettir! Bıyığı kısaltmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak, mazmaza, istinşak, tırnak kesmek, ayak parmaklarını yıkamak, koltuk altını temizlemek, kasıkları temizlemek, su ile istincâdır.”
.
Günahımın bir anlık lezzetine aldandım
Yâkubzâde Mehmed Efendi Halvetî şeyhlerindendir. Bursa'nın Karaağaç Mahallesinde doğdu. Aynı mahalledeki Halvetî Tekkesi şeyhi Yâkub Efendi'nin oğludur. Babasının yanında sülûkunu tamamladı ve ondan icazetname aldı, vefatından sonra babasının yerine tekke şeyhi oldu ve talebe yetiştirdi. 1077 (m. 1666)’de Bursa'da vefat etti. “Tarîkatnâme-i Halvetiyye" adlı bir eserinde şunları yazmaktadır:
“Vah! Yazık bana! Bana ne oldu da ben, bu kadar hata ve günahı işledim. Halbuki ben o hatayı işlerken, Rabbimin nimetleri içerisinde idim. Günahımın bir anlık lezzetine aldandım. O lezzet gitti. Şimdi onun mesuliyeti kaldı. Kaybolmayacak, her şeyin inceden inceye tespit edildiği amel defterime yazıldı. Yazık bana, Allahü teâlâdan utanmadan bu işi yaptım. Nefsime uydum. Bu nefis ne acâip düşman. Ben hatâmı düzeltmeye çalışıyorum. O ise beni tekrar günaha çağırıyor. Ben ona insafla, adâletle davranmak istiyorum, ama, nefsim bana insaf etmiyor. Devamlı beni Rabbimin rızasından çıkarmak için uğraşıyor. Benim helakimi, dünya ve âhiret saâdetimi çalmak istiyor.
Yâ Rabbi! Nefsimi bana musallat kılma. Ona karşı beni yardımsız, yalnız bırakma. Nefsim bana acımıyor. Bana sen merhamet eyle. Ondan beni muhafaza eyle.
Yazık bana! Ölümden nasıl kaçarım. Kaçsam bile o mutlaka bana yetişecektir. Ben nasıl ölümü unutabilirim. Ben unutsam bile, ölüm beni unutmaz. O beni takip ediyor... Günahım o kadar çok ki, kalbimi yaraladı. Günahımın çokluğundan, ağlamaktan, artık gözlerimden yaş da akmıyor. Gözlerime uyku girmiyor. Eğer, Rabbim bana merhamet etmezse, hâlim nasıl olur, benim...
Vah bana! Hatalarım aklıma geldikçe, ben nasıl tembel otururum, Rabbime tevbe edip, rızasını kazanmaya çalışmam. Kıyâmet günü Rabbim beni temize çıkarmaz, yüzüme bakmazsa, benimle konuşmazsa, vay benim hâlime. Bütün bu durumlardan, günah ve hatalarımdan Allahü teâlâya sığınırım. Amel defterimin sol tarafımdan verilmesinden veya onu arkamda görmekten, Rabbim muhafaza eylesin. Yüzüm simsiyah olursa, yazık bana. Rabbimin huzûruna ben nasıl çıkarım. Gözüm, ayağım, elim ve her şeyim benim hakkımda şahittirler. Günahlarımı hatırlamam, bana her şeyi unutturuyor.
.
İyilik yaptıkları zaman sevinenler
Kadri Efendi Osmanlı âlimlerindendir. 1010 (m. 1601)’de doğdu. Aslen Karamanlı olup, tahsilini tamamladıktan sonra Şeyhülislâm Zekeriyyâzâde Yahya Efendi'ye mülâzım oldu. Çeşitli medreselerde müderrislik, Mekke ve İstanbul Kadılığı, Anadolu Kadıaskerliği yaptıktan sonra Rumeli Kadıaskerliğine tayin edildi. 1084 (m. 1674)’de vefat etti. Derslerinde buyurdu ki:
“Dünya sevgisi ve nefsin arzu ve istekleri gibi kirli düşüncelerle meşgul olan bir kalp, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yardımlarına kavuşmaktan mahrumdur. Hattâ o huzurda böyle bir kalp ile bulunmak bile uygun değildir. Mümkün olan nisbette kalbini uygunsuz düşüncelerden temizlemeye gayret ederek ve o huzurda bulunmaya lâyık olmadığını düşünerek, mahzun bir gönülle, Resûlullah efendimizin af ve merhametlerinin genişliğinde ümitli olarak O’nun kabr-i şerîfinde bizim bilmediğimiz bir hayat ile diri olduğunu, ziyaretine gelenleri, ziyaretçinin derecesi, hâli ve kalbine göre tanıyıp, yardım ettiğini ve daha bunun gibi şeyleri düşünerek ziyaret eder. Muhabbet ve bağlılığı nisbetinde o deryadan feyiz alır. İki cihan saadetine kavuşmanın, ancak ve yalnız dünya ve âhıretin efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya bağlı olduğunu düşünerek, her hâlinde O’nun sünnet-i seniyyesine uymağa çalışır...”
Resûl-i ekrem efendimiz bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Kime, yaptığı iyilik sevinç verirse ve işlediği kötülük de üzüntü verirse, o kimse mü’mindir.”
Resûlullah efendimiz şöyle duâ buyururlardı: “Allahım! Beni, iyilik yaptıkları zaman sevinen, kötülük yaptıkları zaman senden af ve mağfiret dileyen kullarından eyle!”
İyilik yapınca, Allahü teâlânın o iyiliği yapmaya muvaffak kılması, insanı sevindirir. Kötü bir amel işlediği zaman, Allahü teâlânın onu nefsine bırakması, yardımda bulunmaması ve şeytanın aldatması ile kötü bir işi işlemesi insanı üzer. Bu sebeple, Allahü teâlânın azâbından dolayı korku içinde bulunur. Bir kimsenin bu durumda olması, onun imânının doğruluğuna delalet eder. Çünkü Allahü teâlânın sonsuz nimetleri ile sevinmek, vadine güvenmek ve azaplarla tehdidinden korkmak, Allah ve Resûlünü tasdikin kuvvetinden ve imânın doğruluğundan dolayıdır. Bu husûsu Resûlullah efendimiz gayet veciz ve güzel bir şekilde şöyle buyurmuşlardır: “Mümin bir iyilik yaptığı zaman onun sevâbını umar, bir kötülük yaptığı zaman ise onun cezasından korkar.”
.
Mushaf-ı şerîfe bakarak okumak
Ebû Bekr Ahmed Cürcânî hazretleri hadis, fıkıh ve kelâm âlimidir. 277 (m. 890)’da Türkistan’da Cürcân'da doğdu. İlk tahsilinden sonra zamanın büyük ilim merkezlerine giderek tahsilini tamamladı ve memleketine dönerek talebe yetiştirdi. 371'de (m. 982) vefat etti. Bir dersinde, Kur’ân-ı kerîm okumanın faziletleri hakkında şunları anlattı:
Kur’ân-ı kerîmi, mushaf-ı şerîfe bakarak okumalıdır. Çünkü Selef-i sâlihîn, mushaf-ı şerîfe bakarak okumayı müstehab gördüler. Süfyân-ı Sevrî hazretleri buyurdu ki: “İbâdetlerin en faziletlisi mushafa bakmaktır.” Bir gün Hazreti Osman’ın (radıyallahü anh) huzuruna girildiğinde, onu, mushafa bakarak Kur’ân-ı kerîm okurken gördüler. Okuması bittikten sonra buyurdu ki: “Hiçbir günümün, Kur’ân-ı kerîme bakmadan geçmesini asla istemem. Kur’ân-ı kerîmi mushaftan ve ezberden okumanın ayrı ayrı faydaları vardır. Yüzünden okumak, fazla ve eksik veya önce ve sonra okumak gibi herhangi bir yanlışlığa düşmeme husûsunda daha sağlam bir yoldur. Ezberden okumak ise, ezberi kuvvetlendirir. Fakat birinci yol, tefekküre daha müsaittir. Evlâ olan, ikisinin arasını cem edip, bazen mushaftan, bazen da ezberden okumaktır.”
Kur’ân-ı kerîmi Ramazân-ı şerîfte çok okumalıdır. Zira ramazan ayı, Kur’ân-ı kerîm ayıdır. Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin yüzseksenbeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “O sayılı günler ramazan ayıdır ki, Kur’ân o ay içinde indirilmiştir. O Kur’ân, insanları hakka ulaştırır, helâl ile haramda ve dînî hükümlerde hakkı bâtıldan ayırır. Sizden her kim ramazan ayında hazır bulunursa, onu (orucunu) tutsun, kim de hasta olur, yahut seferde bulunursa, oruç tutmadığı günler sayısınca sıhhat ve ikâmet hâlinde orucunu kaza etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez... Kaza borcunuzu tamamlayasınız da, size hidâyet ettiği şekilde Allahı tekbir ile yüceltesiniz, gerek ki şükredersiniz” buyuruyor.
Yine Kadr sûresinin birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Şüphesiz onu (Kur’ân-ı kerîmi), Kadir Gecesinde (Levh-i mahfûzdan aşağı semâya) biz indirdik” buyuruluyor. Ramazân-ı şerîfte oruçlu kimse, mâlâyanî (lüzumsuz) şeylerden kendisini alıkoymakla vazîfelidir. Öyleyse oruçlu kimsenin, Allahü teâlâya O’nun kelâmıyla yaklaşması gerekir.
.
İnkâr edenler mahrum kalır
Üstâd Abdülkâdir Bağdâdî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Bağdad’da doğup yetişti. Daha sonra İran’da İsferâin’e gidip, talebelere ders okuttu. 420 (m. 1029) senesinde İsferâîn’de vefât etti. “El-Fark beyn-el-firâk” isimli eserinde buyuruyor ki:
“Ehl-i sünnet itikâdına göre: Allahü teâlâ, âhırette bütün insanları ve canlıları diriltecektir. Cennet nimetleri Cennettekilere, Cehennem azâbı da müşriklere ve münâfıklara devamlıdır. Cehennemde kâfirlerden başkası temelli kalmayacaktır. Ehl-i sünnet itikâdında olanlar, kabirde sorgu ve suâlin var olduğuna inanırlar. Günah işleyenlere ve kabir azâbına inanmayanlara, kabirde şiddetli azap yapılacağına inanırlar. Havz, Sırat ve Mîzân’ın olduğuna, bunları inkâr edenlerin Kevser Havzından içemeyeceği ve sırattan geçerken ayaklarının kayıp Cehennem ateşine düşeceğine Ehl-i sünnet inanmıştır. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’nun ümmetinden sâlih kimselerin, günahkâr olan müminlere ve kalbinde zerre miktarı îmânı olanlara şefaat edeceklerine Ehl-i sünnet inanmıştır. Ayrıca şefaati inkâr edenlerin, şefaatten mahrum kalacaklarını da bildirmişlerdir.
Ehl-i sünnet itikâdında olanlar, Peygamber efendimizile beraber, Bedir gazâsına katılanların Cennetlik olduklarına inanırlar. Ayrıca, Uhud gazâsında, hurma bahçelerinin düşman işgaline mâruz kalmaması için çarpışan “Kuzman” ve Peygamber, efendimizin bildirdiği birkaç kimse dışında kalan Uhud’daki bütün Eshâb-ı kirâmın Cennetlik olduğuna inanırlar. Hudeybiye’de “Bî’at-ı Rıdvân”a iştirâk eden Eshâb-ı Kirâmın (radıyallahü anhüm) Cennetlik olduğuna inanırlar. Peygamber efendimiz buyurdular ki:
“Ümmetimden bir kısmını bana gösterdiler. Dağları, sahraları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesapsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihir, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına tevekkül ve itimat etmeyenlerdir, buyuruldu.” Dinleyenler arasında Ukâşe (radıyallahü anh) ayağa kalkıp, “Yâ Resûlallah! Duâ buyur da, onlardan olayım” deyince, “Yâ Rabbî! Bunu onlardan eyle!” buyurdu. Biri daha kalkıp, aynı duâyı isteyince, “Ukâşe senden çabuk davrandı” buyurdu.
.
Kur’an için inen huzur bulutu
Abdurrahîm es-Sülemî hazretleri Fıkıh ve hadîs âlimidir. 570 (m. 1174) senesinde Bağdad’da doğdu. 618 (m. 1221) senesinde Horasan’da şehîd oldu. Hadîs-i şerîf öğrenmede çok gayret sarf etti. Bu ilimde yüksek derecelere kavuştu. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Berâ bin Âzib (radıyallahü anh) anlatıyor: Sahabilerden biri atı yanında iple bağlı olduğu hâlde Kehf Sûresi’ni okumaya başladı. Bir bulut çıktı ve sahabinin üzerine çöktü. Hatta atı bu buluttan ürktü. Sahabi sabah olunca Peygamber Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip durumu anlattı. Efendimiz: “O Kur’an için inmiş huzur bulutudur” buyurdu.
İbni Abbas (radıyallahü anh) anlatıyor: Peygamber Efendimiz: “İçinde Kur’andan bir şey bulunmayan kişi harabe ev gibidir” buyurdu.
Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahü anh) nakleder: Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kur’an ehline; Kur’anı oku ve yüksel, Kur’anı tıpkı dünyada okuduğun gibi tane tane tertil üzere oku, zira senin rütben, okuyacağın son âyetin yakınındadır, denilecektir.”
Ukbe bin Âmir (radıyallahü anh) şöyle nakleder: Biz, Suffa’da iken Peygamber Efendimiz dışarı çıkıp: “Günah işlemeksizin ve akrabalık bağını koparmaksızın Buthan’a yahut Akik’a kadar gidip oradan iri hörgüçlü iki deve getirmeyi hanginiz ister?” diye sordu. “Ya Resûlallah! Biz bunu isteriz” dedik. “Öyle ise sizden herhangi biri mescide gider de celil ve aziz olan Allah’ın kitabından iki âyet öğrenir yahut okursa bunlar onun için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet onun için dört deveden daha hayırlıdır. Bu âyetlerin sayıları arttıkça, o kadar deveden daha hayırlıdır.”
İbn-i Mes’ud (radıyallahü anh) Peygamber Efendimizden şöyle rivayet etmiştir: “Bir kavme, Allah’ın kitabını en iyi okuyanları imamlık eder.”
Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) anlatıyor: Peygamber Efendimiz, Uhud’da öldürülenlerden iki kişiyi bir araya getirdikten sonra: “Bunlardan hangisi Kur’anla daha fazla meşgul olurdu?” diye sorar; birine işaret edildiği takdirde, önce onun defin işlemini yapardı.
Ebû Nuâym’ın İbn-i Abbâs’tan rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ beni temiz sulblerden, temiz rahimlere nakletti. Ben iki kabilenin en hayırlısında bulundum.”
.
Nefis kaplan, şeytan ise köpek gibidir
Ebû Bekr Hâherzâde hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 433 (m. 1042) veya 483 (m. 1090) senesinde Buhârâ’da vefât etmiştir. Vefatından kısa bir zaman evvel bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ, herkesin kalbine bir melek vazîfelendirmiştir. Bu melek, insana iyi düşünceler (ilhâm) eder. Şeytan da, insanın kalbine kötü düşünceler,(vesvese)ler getirir. Helâl yiyen kimse, ilhâm ile vesveseyi birbirinden ayırır. Haram yiyenler ayıramaz. İnsanın nefsi de, kalbine kötü düşünceler getirir. Bu düşüncelere ve arzulara (Hevâ) denir. İlhâm ve vesvese devamlı olmaz. Nefsin hevâsı ise, devamlıdır ve gittikçe artar. Vesvese, duâ ederek, zikrederek azalır ve yok olur. Hevâ ise, ancak kuvvetli (mücâhede) ile azalır, yok olur.
Şeytan, köpek gibidir. Köpek kovalayınca kaçar ise de, başka taraftan yine gelir. Nefis, kaplan gibidir. Saldırması, ancak öldürmekle biter. İnsanlara vesvese veren şeytana bunun için (hannâs) denilmiştir. İnsan, şeytanın bir vesvesesine uymazsa, bundan vazgeçer. Başka vesveseye başlar. Nefs-i emmâre, dâimâ zararlı şeyler ister. Şeytan ise, çok hayırlı işe mani olmak için, az hayırlı olan şeyi de vesvese yapar. Büyük günaha sürüklemek için, küçük hayır yapmayı da vesvese eder. Şeytanın vesvesesi olan hayırlı iş, insana tatlı gelir ve acele ile yapmak ister. Bunun için, hadis-i şerifte, (Acele etmek, şeytandandır. Beş şey bundan müstesnâdır: Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenâze hizmetlerini çabuk yapmak, misafiri doyurmak, günah yapınca hemen tövbe etmek) buyuruldu.
(Eşi'at-ül-lemeât)de, namazı geciktirmemeli bâbındaki hadis-i şerifte, (Yâ Ali! Üç şeyi geciktirme! Namazı evvel vaktinde kıl! Hazırlanmış cenâze namazını hemen kıl! Dul veya kızı, küfvü isteyince, hemen ver!) Yani, namazını kılan ve günah işlemeyen ve nafakasını helâlden kazanan birini bulunca, hemen ona ver buyuruldu.
İlhâm olunan hayır, Allahü teâlânın korkusu ile ve yavaş yavaş yapılır ve sonu düşünülür. Bir hadiste,(Melekten gelen ilhâm, İslâmiyete uygun olur. Şeytandan gelen vesvese İslâmiyetten ayrılmaya sebep olur) buyuruldu. İnsan, ilhâm olunan şeyleri yapmalı. Vesveseyi yapmamak için cihâd etmeli, çalışmalıdır. Nefse uyan kimse vesveselere tâbi olur. Nefsin hevâsına uymayanın, ilhâma uyması kolay olur.
Doğru sözü kabul etmelidir
Muhammed Nişâbûrî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Ebû Osman Hayrî ve başka âlimlerle de görüşüp sohbet etti ve kendilerinden ilim öğrendi. 360 (m. 970)’de İran’da bulunan Nişâbûr’da vefât etti. Kıymetli sohbetlerinde buyurdu ki:
Nefsin arzu ve isteklerine muhalefet etmelidir. Zîrâ nefsin arzu ettiği şeylerin hepsi zararlıdır. Hiçbir faydası yoktur. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde Yûsuf sûresi 53. âyet-i kerîmede meâlen; “Nefs, gerçekten kötülüğü şiddetle emreder. Birkaç çeşit nefs vardır: Nefs-i emmârenin özellikleri: Bahl, hırs, cehl, kibir. Nefs-i mühmelenin özellikleri: Kanâat, tevâzu, tövbedir. Nefs-i râdiyenin özellikleri: Kerâmet, ihlâs, riyâzettir. 'Kıyâmet günü iyi nefs de kötü nefs de pişman olacaktır. İyiler, daha fazla iyilik etmediklerine; kötüler, kötülüklerinin daha az olmadığına pişman olacaklar' buyurulmuştur.”
“İnsan; 1- Acaba ibâdet ve tâatimiz kabul olur mu, olmaz mı? 2- Acaba, Allahü teâlâ günâhımızı affeder mi, etmez mi? 3- Acaba Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) görür müyüz, görmez miyiz? diye düşünmeli, başkalarının ayıpları ile meşgul olmamalıdır.”
“Söyleyen kim olursa olsun hakkı, doğru sözü kabul etmelidir. Her ne kadar hak acı ise de hatasını itirâf etmekten ar etmemeli, hemen doğruya yönelmelidir. Eğer Allahü teâlâ ile ilgili ise; kazası lâzım olan ibâdetleri kaza etmeli, kefâreti lâzım olanların kefâretini yerine getirmelidir. Meselâ oruç kefâretinde, kaza için bir gün kefâret için altmış gün oruç tutmalıdır. Eğer üzerinde kul hakkı varsa sahibi veya vârisi ile helâlleşmelidir. Eğer hiçbir şekilde hak sahibini bulup hakkını ödeyemezse ve hak sahibi mümin ise, ona hayır duâ etmeli, onun günahlarının affı için Allahü teâlâdan mağfiret dilemeli, onun için sadaka vermelidir. Sevaplarını hak sahibine bağışlamalı, âhirete borçlu gitmemeye çalışmalıdır.”
“Dünyadan yani haram, mekruh ve şüpheli şeylerden yüz çevirmelidir. Resûlullah; (Dünya melundur ve içinde olanlar da melundur. Yalnız Allahü teâlânın zikrine tâbi olan, ilim öğreten ve ilim tahsil eden hâriçtir) buyurdu.” “Yatağa abdestli gir, Eûzü Besmele çek, sağ yanın üzerine kıbleye karşı yat, sağ avucunu sağ yanağının altına koy, Ayet-el-kürsî, 3 İhlas, bir Fatiha ve birer defa iki kul e’uzüden sonra 3 defa (Estağfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâhu) oku, sonuncusuna (el-hayyel kayyûme ve etûbü ileyh) ekle.”
.
Her dilediğimi ihsân etti
Mecdüddîn Zünkelûnî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 679 (m. 1280) senesinde doğdu. 740 (m. 1339)’da Mısır’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vazgeçmesi; Allahü teâlâdan korktuğu için veya insanlardan hayâ ettiği için, yahut başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alâmeti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan hayâ etmek, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyâmete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadis-i şerifte, (İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyâmet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu. Herkese verâ sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riyâ olur. İbâdetlerini başkalarına göstermekten hayâ etmek câiz değildir. Müminin, önce Allahü teâlâdan hayâ etmesi lâzımdır. Bunun için, ibâdetlerini sıdk ile, ihlâs ile yapmalıdır.
Buhârâ âlimlerinden birisi, sultanın oğullarının sokakta abes oyun oynadıklarını gördü. Elindeki asa ile bunları dövdü. Kaçtılar. Babalarına şikâyet ettiler. Sultan, bunu çağırıp, sultana karşı çıkanın hapis olacağını bilmiyor musun dedi. Âlim, cevap olarak, Rahmâna karşı çıkanın Cehenneme gideceğini bilmiyor musun dedi. Sultan, emr-i mâruf yapmak vazîfesini sana kim verdi dedi. Âlim, seni kim sultan yaptı cevabını verince, beni halîfe sultan yaptı dedi. Beni de, halîfenin Rabbi vazîfelendirdi dedi. Sultan, sana Semerkand şehrinde emr-i mâruf yapmak vazîfesini veriyorum dedikte, ben de kendimi bu vazîfeden azlettim cevabını verdi. Bu cevabına hayret ettim, emrolunmadan, izin verilmeden vazîfe yaptığını söyledin. İzin verilince de, azlolunmanı istiyorsun dedi. Sen izin verince, sonra azledersin. Rabbimin verdiği vazîfeden beni kimse azledemez dedi.
Bu söz üzerine sultan, dile benden istediğini vereyim dedi. Gençlik hâlimi bana getir dedi. Bu iş elimden gelmez deyince, bana bir ferman yaz da, Cehennemdeki meleklerin reîsi olan Mâlik, beni ateşte yakmasın dedi. Bunu da yapamam deyince, benim öyle bir sultanım var ki, her şeyimi ondan istiyorum. Her dilediğimi ihsân etti. Bunu yapamam hiç demedi, dedi. Sultan, beni duâdan unutma diyerek serbest bıraktı.
.
Hangi insan daha kötüdür?
Şerefüddîn Ebû İshâk Çeştî hazretleri Çeştiyye yolunun büyüklerindendir. Afganistan'daki Çeşt'te doğdu. 329 (m. 940) yılında Filistin'de, Akka'da vefât etti. Bu mübarek zat buyurdu ki:
Hadis-i şerifte, (Âlimler devlet adamlarına karışmadıkça ve dünyalık toplamak peşinde olmadıkca, Peygamberlerin emînleridir. Dünyalık toplamaya başlayınca ve hükûmet adamlarının arasına karışınca, bu emânete hıyânet etmiş olurlar) buyuruldu. Emânetçinin kendisine bırakılan malları muhafaza etmekte emîn olması lâzım geldiği gibi, din âliminin de, İslâm bilgilerini bozulmaktan muhafaza etmekte emîn olması lâzımdır. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Kâbe'yi tavâf ediyorken, hangi insan daha kötüdür? diye soruldu. (Kötü olanı sorma! İyi olanları sor. Âlimlerin kötüsü, insanların en kötüsüdür) buyurdu. Çünkü âlimler, bilerek günah işlemektedir.
İsâ aleyhisselâm, (Kötü âlimler, su yolunu kapayan kaya gibidir. Su, kayadan sızıp geçemez. Akmasına da mani olur) dedi. Kötü din adamı, kanalizasyona benzer. Görünüşte, sağlam, sanat eseridir. İçi ise, pislik doludur. Hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü azapların en şiddetlisi, ilmi kendisine faydalı olmayan din adamınadır) buyuruldu. Bunun için, münâfıklar, yani Müslüman görünen kâfirler, Cehennemin dibine gideceklerdir. Çünkü, bunlar işittikleri, bildikleri hâlde, inat ederek, kâfir olmuşlardır. İlim sahibi, yani din bilgilerini öğrenen kimse, ya sonsuz saadete kavuşur, yahut nihayetsiz felakete düçar olur. Hadis-i şerifte, (Cehennemde azap çekenlerden bazıları, kötü kokular yayar. Bu koku diğerlerine ateşten daha fazla azap verir. Sen ne günah işledin ki, böyle pis koku çıkarıyorsun denildiğinde, ben din adamı idim. Bildiklerimi yapmazdım der) buyuruldu.
Ebûdderdâ diyor ki: (İlmi ile âmil olmayan din adamına âlim denilmez.) İblîs, bütün dinleri biliyordu. Fakat ilmi ile amel etmedi.
Çölde kalan kimsenin yanında on adet kılıç ve çeşitli silâhlar bulunsa, bunları kullanmasını iyi bilse ve çok cesur olsa, kendisine hücum eden arslana karşı kullanmadıkça, bu silâhların faydası olur mu? Elbette olmaz. Bunun gibi, din bilgilerinden yüzbin mesele öğrense, bunları kullanmadıkça, faydalarını görmez. Hasta olan kimse de, derdinin en faydalı ilâcı bulunsa, kullanmadıkça, faydasını görmez.
.
Fakirlikten korkmak kalp hastalığıdır
Hüseyn Nesefî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Buhârâ’da doğdu. Bağdad’da ilim tahsil etti. Sonra Buhârâ’da yerleşti. 424 (m. 1032) senesinde, orada vefât etti. Buyurdu ki:
Kalp hastalıklarından biri fakirlikten korkmaktır. Fakirlikten korkmak, Allahü teâlâya sû-i zanda bulunmaktır. O’nun takdîrine incinen kimse, râzı olmamış olur ve günahkâr olur. Fakirliğin sebepleri çeşitlidir: Dünyâ malı toplamakta çok hırslı olmak, günahta ısrarlı olmak, işlerinde hîle yapmak, zekâtını vermemek, namazda ta’dîl-i erkânı terk etmek, seher vaktinde uyumak, eli arkasında yemek yemek, dişi ile tırnağını kesmek, ekmek ufağına basmak ve sabah namazında mescidden erken çıkmak...
Kalp hastalıklarından biri de övülmeyi sevmektir. Elin alkışlamasını sevmek ve arzu etmek, şirk-i asgar olan riyanın alâmeti ve delîlidir. Nefsinin garazından dolayı hiddetlenip gazaba gelmek de kalp hastalıklarındandır. Sakınmak lâzımdır. Ama Allah için gazaba gelmek güzeldir, övülmüştür. Allahü teâlânın yasaklamış olduğu bir kötülüğü görünce gazap etmek böyledir... Kalp hastalıklarından biri de, hak sözü kabul etmemekte inat etmektir. Hakkı bildiği hâlde inkâr etmek ve doğruyu kabul etmekten ar eylemek kibir alâmetidir. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Kalbinde zerre kadar kibir bulunun kimse Cennete giremez” buyurdu. Hiçbir kıymeti olmayan dünyalık şeylere karşı haris olmaktan, yani başkasının elinde olan malda gözü olmaktan sakınmalıdır. Tamah ve buhlden (cimrilikten) de sakınmak lâzımdır. Resûlullah; “Dikkat ediniz! Allahü teâlânın Cennetine koymayı vadettiği ve benim de kefil olduğum kimseler cömertlerdir. Allahü teâlânın Cehennemine koyacağını bildirdiği kimseler cimrilerdir” buyurunca, Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm); “Cömert ve bahîl kimdir?” diye suâl ettiler. Resûlullah efendimiz; “Cömert, malında bulunan Allahü teâlânın hakkında cömertlik edendir. Bahîl, Allahü teâlânın hakkını men edendir ve Rabbine cimrilik edendir. Haramdan kazandığını isrâf ederek dağıtmak cömertlik değildir” buyurdular.
Tamah sahibi, ağzında kemik bulunan köpeğe benzer ki, bu köpek bir su üzerine varınca, suda görünen kendi şeklini başka bir köpek zanneder. Onun ağzındaki kemiği alacağım derken kendi ağzındaki kemiği de kaybeder!..
.
Aranızda en hayırlınız
Abdurrahîm ez-Züccâc hazretleri Hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 612 (m. 1214) senesinde Bağdad’da doğdu. Hacdan dönerken, 685 (m. 1286) senesinde vefât etti. Naklettiği bazı Hadis-i şerifler:
Ebu Umame (radıyallahü anh)’den, Resulullah Efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem)’in şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Kur’anı öğreniniz. Şüphesiz o, kıyamet günü ehlin için çok iyi bir şefaatçı olacaktır.”
Nevvas bin Sem’an (radıyallahü anh) anlatıyor: Resulullah Efendimizi şöyle derken duydum: “Kıyamet günü Kur’an-ı kerim ve bu dünyada onunla amel edenler getirilirler. Önlerinde de kendilerini arkadaş edinenleri savunan Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri bulunur.”
Osman İbn-i Affan (radıyallahü anh)’dan, Resûlullah Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Aranızda en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir."
Hazreti Aişe (radıyallahü anha) anlatıyor: Peygamber Efendimiz “Kur’anı okumak kendisine zor geldiği hâlde onu takılarak okuyana iki sevap vardır” buyurmuştur.
Ebu Musa el-Eş’arî (radıyallahü anh) anlatıyor: Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Kur’an okuyan ve okuduğuyla amel eden mü’minin örneği, tadı güzel kokusu güzel turunç meyvesi gibidir. Kur’an okumayan, ancak onunla amel eden mü’minin örneği de tadı güzel ancak kokusu olmayan ham hurma gibidir. Kur’anı okuyan münâfığın durumu ise kokusu güzel tadı buruk reyhâne otu gibidir. Kur’anı okumayan münâfığın durumu ise kokusu olmayan, tadı da buruk olan acı yaban keleği gibidir.”
Ömer (radıyallahü anh) anlatıyor: Peygamber Efendimiz “Allahü teâlâ bu Kur’anla bazı kavimleri yüceltir bazılarını da batırır” buyurmaktadır
İbn-i Ömer (radıyallahü anh) rivayet etmiştir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Haset (gıpta veya imrenme) sadece iki yerde olur. Biri Allah’ın kendisine Kur’an öğrenmeyi nasip ettiği kimsedir ki, onu gece gündüz okur, kendisini işiten komşusu: 'Keşke komşuma verilen Kur’an nimeti bana da verilseydi de, gereği ile amel ettiği gibi ben de etseydim!' der. Diğeri de, Allahın kendisine mal verdiği kimsedir ki, onu hak yolda sarf eder. Bunu gören diğer biri 'Keşke şu hayırsever kişiye verilen mal gibi bana da verilseydi de, onun yaptığı gibi ben de hayır yapabilseydim!' diye imrenir."
.
Günah işleyenlerle arkadaşlık etmek
Ebû Ali bin Kâtib hazretleri Mısır’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Kerâmetler sahibi bir zât idi. Ne zaman bir müşkülü olursa, rüyâda Peygamber efendimizi görüp, müşkülünü arz eder, O da (sallallahü aleyhi ve sellem), müşkülünü hallederdi. 340 (m. 951)’de vefât etti.
Ebû Ali hazretleri buyurdu ki: “Fâsıklarla (açıktan günah işleyenlerle) arkadaşlık etmek öyle hastalıktır ki; devası, fâsıklarla olan beraberliği terk etmekle mümkündür.”
“Allahü teâlâyı hatırlamakta, O’nu zikretmekte ihlâs sahibi olan Allahü teâlâ yaptığı ibadetlerin duymak nimetini ihsân eder. Eğer bu lezzetin zevki ile bu nimetlere Allahü teâlâ daha çok nimet ihsân eder. Allah yolunda yürümek, o kimseye kolay gelir. Eğer şükretmezse veya noksanlık olursa, o zaman o nimetlerin hepsi elinden gider.”
“Bir kalpte Allah korkusu yerleşirse, o kimsenin dilinden lüzumsuz bir kelime çıkmaz.”
“Bir kimse, Allahü teâlânın rızâsından başka her şeyden vazgeçip O’na yönelirse, Allahü teâlâ onu kimseye muhtaç etmez.”
“Mu’tezile denilen fırkanın, doğru yoldan ayrılmasına sebep, Allahü teâlâyı akıl ile anlamaya, her şeyi akıl yoluyla izah etmeye kalkışmalarıdır.”
“Niyet her şeyin başıdır. Hayırlı işler, iyi niyetlerle, güzel maksatlarla yapılırsa çok sevap olur. Böyle kimseye, Allahü teâlâ doğruluk, sıhhat ve başka birçok nimetler ihsân eder. Kimin niyetinde zayıflık bulunursa bildirilen faydalara kavuşamaz.”
Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildiriyor ki: Peygamberlerin mucizeleri olduğu gibi, evliyânın da kerâmetleri vardır. Çünkü, peygamberlere tâbi olanları, onlara uyanları Allahü teâlâ çok sever. Onlara diri iken de, öldükten sonra da, kerâmetleri ihsân eder. Peygamberlerin ve evliyânın öldükten sonra da, mucize ve kerâmet göstermeleri, onların doğru söylediklerini daha iyi bildirmektedir. Çünkü, diri iken olan mucizeleri ve kerâmetleri gören düşmanlar, kâfirler, bunları başkasından öğrenerek yapıyorlar sanırlar. Fakat öldükten sonra hâsıl olan mucize ve kerâmetler için, böyle sanmak ve söylemek olamaz. Mucizeleri ve kerâmetleri, Allahü teâlâ yaratmaktadır. Yalnız O’nun kudreti ile olmaktadır. Peygamberlerine ve velîlerine ihsân ederek, ikram ederek, onların sebebi ile, onların şefaatleri ile yaratmaktadır. Mucize; peygamberden, kerâmet ise, peygamberin yolunda olduğu bilinen sâlih müminden hâsıl olmaktadır.
.
Bedene hizmet etmek lâzımdır
Osman el-Yemenî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 776 (m. 1374) senesinde vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Nefsin İslâmiyetin dışına taşmasını önlemek için, onunla iki cihat vardır: Birincisi, ona uymamak, onun arzularını yapmamaktır. Buna, (riyâzet) çekmek denir. Riyâzet, verâ ve takvâ ile olur. (Takvâ), haramlardan sakınmaktır. (Verâ) haramlardan ve mubâhları ihtiyaçtan fazla kullanmaktan da sakınmaktır.
İnsanlarda nefis olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hâsıl olurdu. Hâlbuki, beden birçok şeylere muhtaçdır. Yemek, içmek, uyumak, istirâhat etmek lâzımdır. Süvâriye hayvan lâzım olduğu gibi, insana da beden lâzımdır. Hayvana bakmak lâzım olduğu gibi, bedene hizmet etmek de lâzımdır. İbâdetler beden ile yapılmaktadır. Birisinin geceleri uyumayıp, hep namaz kıldığı söylenince, (İbâdetlerin kıymetlisi, az olsa da devamlı yapılanlardır) buyuruldu. İbâdetin devamlı yapılmasında, kulluğa alışmak vardır. Niyet ederek İslamiyete uymaya (İbâdet) etmek denir. Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına (Şeriat) ve (Ahkâm-ı ilâhiyye) denir. Emredilenlere (Farz), yasak edilenlere (Haram) denir. Hadis-i şerifte, (İbâdetleri tâkat getireceğiniz kadar yapınız. Neşe ile yapılan ibâdetin kıymeti çok olur) buyuruldu.
Beden istirâhat edince, ibâdetler zevk ile yapılır. Beden ve zihin yorgun iken yapılan işten usanç hâsıl olur. Yorgunluğu gidermek için, ara sıra mubâh olan şeylerle, bedene neşe getirmelidir. İmâm-ı Gazâlî buyuruyor ki:
(Çok ibâdet yapınca, beden yorulur. Hareket etmek istemez. Bu zaman uyumakla veya sâlihlerin hayat hikâyelerini okumakla yâhut mubâh olan eğlencelerle bedeni neşelendirmeli. Böyle yapmak, usanarak ibâdet yapmaktan efdaldir.)
İbâdet yapmaktan maksat, hem mücâhede yaparak, nefsi terbiye etmek, hem de, kalbe ferahlık getirmek, kalbi Allaha bağlamak içindir. (Namaz, insanı kötü ve çirkin işler yapmaktan korur) buyuruldu. Severek, neşe ile kılınan namaz böyle olur. Bu neşeyi hâsıl etmek için, nefsin mubâhlardaki arzularını, ihtiyaç olduğu kadar, yerine getirmek lâzım olur. Böyle yapmak, İslâmiyete uymak olur. İbâdetlere sebep olan mubâhlar da ibâdet olur. (Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır) hadis-i şerifi, bu sözümüzün şâhididir. Uyuklayarak, terâvîh namazı kılmak mekruhtur. Uykulu hâl gidince, neşe ile kılmalıdır. Uyuklayarak kılınan namazda gevşeklik ve gaflet olur.
.
Dikkat ediniz, uyanık olunuz
Muhammed bin Osman Dimyâtî hazretleri fıkıh ve tefsîr âlimlerindendir. 852 (m. 1448) senesinde Mısır’da Dimyât şehrinde doğdu. Ölüm târihi ve yeri bilinmemektedir. Buyurdu ki:
Kur’ân-ı kerimde, ileride olacak bazı hadiseler bildirilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Bekara sûresinin ikiyüzondördüncü âyetinde meâlen, (Müminler! Siz hemen Cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Sizden önce geçen, Allah dostlarına gelen çâresizlik gibi bir şey size gelmedi. Onlara şiddetli fakirlik, hastalık, açlık ve belâ göndermiştim. Kendilerine gelen belâlardan o kadar muzdarip oldular ki, Peygamber ve ona îman edenler, Allahü teâlânın yardımı ne zaman olacak derlerdi. Dikkat ediniz, uyanık olunuz ki, Allahü teâlânın yardımı yakındır) buyurulmuştur.
Bu vaat hemen zuhûr etti. İslâmiyet evvelâ Arabistân'a, sonra bütün dünyaya yayıldı. Allahü teâlâ, Rûm sûresinin bir, iki, üç ve dördüncü âyetlerinde meâlen; (Ve Rûm [Arablara] en yakın olan bir yerde [Şâm civârında, İrânlılara] mağlup oldu. Mağlubiyetten sonra, üç yıl ile dokuz yıl arasında burada hasımları [olan Acemlere] gâlip olacaklardır. Yenmek ve yenilmek [kesin olarak biliniz ki] önde ve sonda Allahü teâlânın emrindedir. Rûmların İrânlılara gâlip olduğu günde müminler sevineceklerdir) buyurdu. Bu aynen vukû buldu. Hattâ, bu âyet-i kerime nâzil olduğu zaman, Kureyş kâfirlerinin ileri gelenlerinden Ubeyy bin Halef inkâr etti. Ebû Bekr ile yaptığı konuşmada; ona dil uzatarak onların gâlip geleceğini inkârında ısrâr etti. Bunun üzerine üç sene kadar beklemek ve taraflardan kimin dediği çıkmazsa, diğerine onbeş dişi deve vermek üzere mukâvele [sözleşme] yaptılar. Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullaha gelerek, bu mukaveleyi arz etti. Resûlullah âyet-i kerimede geçen (Bıd') kelimesinin üçten dokuza kadar olan sayılara şâmil olduğunu beyan buyurdu ve Ebû Bekr'e, ona gidip, hem müddeti, hem de deve adedini arttırmasını emretti. Bunun üzerine, Ebû Bekr, yaptıkları mukâveleyi yenileyerek, müddeti dokuz seneye ve deve adedini yüze çıkardı...
Hicretin yedinci senesinde Hudeybiyede iken, Rumların Îrân üzerine galebe ettiği haberi kendilerine ulaştı. Fakat Ubeyy bin Halef, Uhud gazâsında Resûlullahın yerden alarak ona attığı bir harbe [süngü] ile katledilmiş olduğundan, Ebû Bekr-i Sıddîk onun vârislerinden zikredilen yüz deveyi aldı.
.
Onlar, Rablerinin yanında diridirler
Ebû Abdullah Dîbâcî hazretleri kelâm, hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 462 (m. 1069) yılında Beyrut’ta doğdu. 527 (m. 1133) yılında Bağdad’da vefât etti. Buyurdu ki:
Peygamberler (aleyhimüsselam) kabirlerinde diridirler. Diri olmaları, sözde değildir. Tam diridirler. Kur’ân-ı kerimde, İmrân sûresinin 169. âyetinde meâlen; “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız! Onlar, Rablerinin yanında diridirler. Rızıklandırılmaktadırlar” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, şehitlerin diri olduklarını bildiriyor. Şehitler, başka Müslümanlar gibidirler. Onlardan bir üstünlükleri yoktur. Peygamberler, şehitlerden elbet daha ileride ve daha üstündür. İslâm âlimlerine göre her peygamber, şehit olarak ölmüştür. Bunu bilmeyen yoktur. Buhârî’de ve Müslim’de bildirilen hadîs-i şerîfte;
“Mi’râc gecesinde, Mûsâ aleyhisselâmın kabri yanından geçirildim. Mezarında, ayakta namaz kılıyordu” buyuruldu. Beyhekî’nin ve başkalarının bildirdikleri bir hadîs-i şerîfte;
“Peygamberler, mezarlarında diridirler. Namaz kılarlar” buyuruldu. Başka bir hadîs-i şerîfte;
“Allahü teâlâ toprağın peygamberleri çürütmesini haram etmiştir” buyuruldu. Bunun doğru olduğunu, âlimler söz birliği ile bildirmektedirler. Buhârî’de ve Müslim’de;
“Allahü teâlâ Mi’râc gecesinde bütün peygamberleri (aleyhimüsselam), Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdi. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara imam olup, iki rek’at namaz kıldılar” yazılıdır. Namaz kılmak, rükû ve secde yapmakla olur. Bu haber, diri olarak, ceset ile, beden ile kıldıklarını gösteriyor. Mûsâ aleyhisselâmın, kabrinde namaz kılması da, bunu göstermektedir.
“Mişkât” kitabının son cildinde Mi’râc babının birinci faslı sonunda Müslim’den alarak, Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği;
“Kâbe’nin yanında, Kureyş kâfirleri, bana Beyt-ül-mukaddesin nasıl olduğunu sordular. Oralara dikkat etmemiştim. Çok sıkıldım. Allahü teâlâ, bana gösterdi. Kendimi peygamberler arasında gördüm. Mûsâ aleyhisselâm, ayakta namaz kılıyordu, zaîf idi. Saçları dağınık ve sarkık değildi. Şen’e kabilesinden bir yiğit gibi idi...
Bu hadîs-i şerîfler, peygamberlerin, Rableri yanında diri olduklarını gösteriyor. Onların cesetleri, bedenleri, ruhları gibi latif olmuştur. Kesîf, katî değildir. Madde ve ruh âleminde görünebilirler.
.
Resûlullah efendimizin bazı mucizeleri
Debbağzâde Mehmed Efendi, Kırkbeşinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. İstanbul’da doğdu. 1114 (m. 1702) senesinde İstanbul’da vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Resûlullah efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem), fiilen meydana gelen mucizeler çoktur. Bu mucizelerden bazılarını zikredelim:
Resûlullah efendimizin (mubârek parmaklarından su fışkırma) mucizesi: O mübârek sudan içerek, birkaç yüz sahâbî susuzluklarını giderdiler. Hudeybiye günü ise, hazır bulunup da, bu mübârek sudan içen Eshâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm), bin kişiden ziyâde idi. Ayrıca mataralarını da doldurmuş idiler.
(Berekât-i taâm) mucizesi: Resûlullah efendimiz bir hanım ile zevcine bir ölçek arpa verdi. Misâfirleri ve çocukları ile uzun zaman ondan yediler, tükenmedi.
Bir defa da, bir parça arpa ekmeği ve oğlaktan bin kişiye yemek yedirdi ve yemek hiç eksilmedi. Bir defasında da, bir parça ekmekten yüzseksen kişi yedi, ekmek yine de arttı. Bir defa da, bir parça ekmek ve pişmiş bir kuzu ile yüzotuz kişiyi doyurdu. Kalanını da deveye yükleyerek götürdüler. Birkaç hurma ile, bir Habeşîyi doyurdu. Bu mucize, defalarca vâki oldu. Bir kap yemek ile, yanında bulunanları, ev halkını ve bütün akrabâlarını doyurdu.
(Teksîr-i derâhim), paraları çoğaltma mucizesi: Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh) bir Yahudinin kölesi idi. İslâmiyet ile şereflenince, sahibi olan Yahudi ile, kölelikten kurtulması için, üçyüz hurma fidanı dikmesi, onların meyve vermesi ve 1600 dirhem altın vermek üzere anlaştılar. Takdir edilen üçyüz hurma fidanının çukurlarını açmakta Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân”, Selmân’a yardım ettiler. Çukurlar açılınca, Peygamberimiz teşrîf etti ve fidanları mübârek elleri ile dikti. Bunların hepsi bir sene zarfında kemâle gelip, o sene meyve verdiler. [Bir tane hurmayı Ömer-ül-Fârûk dikmiş idi. O fidan meyve vermedi. Resûlullah efendimiz, mübârek elleri ile onu tekrar dikti, hemen o da meyve verdi. Bir gazâda ganîmet alınan yumurta kadar altını Selmân’a (radıyallahü anh) verdi. Selmân-ı Fârisî, Resûlullah efendimize: (Bu gayet azdır, binaltıyüz dirhem çekmez) buyurdu. O altını mübârek ellerine alıp, tekrar geri verdi ve; (Bunu sahibine götür) buyurdu. Sahibi tarttı, tam geldi ve Selmân-ı Fârisî de hür Müslümanlar arasına girdi...
.
Bozuk bir yol tutanlar
İbn-i Circîs hazretleri Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin talebelerinin büyüklerindendir. 1222 (m. 1807)’de Bağdat’ta doğdu. 1299 (m. 1882)’de orada vefât etti. Yazdığı “Minhat-ül-vehbiyye” kitabından bazı kısımlar:
Ehl-i sünnet itikâdından ve hak mezheplerden ayrılarak bozuk bir yol tutanlar, gün geçtikçe çoğalmaktadır. Bunlar, peygamberleri ve sâlih kullardan evliyâyı vâsıta yaparak, onları şefaatçi kılarak, Allahü teâlâdan dilekte bulunmaya ve Allahü teâlânın kerâmet olarak onlara verdiği kuvvet ile sıkıntıdan kurtarmalarını istemeye ve Allahü teâlânın bir dileğe kavuşturması veya bir sıkıntıdan kurtarması için, mezarlarına gidip, onlardan şefaat istemeye inanmıyorlar. Onlara göre, insan ölüp toprak olunca, işitmez, görmez. Kabir hayâtı diye bir şey yoktur derler. Dünyada bir şeye kavuşmak için, diriler sebep yapıldığı gibi, ölülerin de, bir şeye kavuşmak için sebep yapılmasına bir türlü inanmazlar. Bunlar eğer, ölülerin kabir hayatı denilen bir hayat ile diri olduklarına, bu hayatlarından dolayı bildiklerine, işittiklerine, gördüklerine, kendilerini ziyâret edenleri tanıdıklarına, selâm verenlere karşılık selâm verdiklerine, birbirlerini ziyâret ettiklerine, kabirde nimet veya azap içinde olduklarına, nimet ile azâbın rûh ile bedene birlikte olduğuna, tanıdıkları dirilerin yaptıkları işlerin kendilerine bildirildiğine, iyi işler öğrenince, Allahü teâlâya hamd edip, birbirlerine müjde verdiklerine ve işi yapana duâ ettiklerine, kötü işleri öğrenince, bunları yapanlara duâ ederek;
“Yâ Rabbî! Bunlara iyi işler yapmak nasîb et! Bize yaptığın gibi, onlara da hidâyet nasîb eyle” dediklerine inansalardı, böyle inkâr etmezlerdi. Çünkü ölmek, bir evden başka bir eve göç etmektir. Bu bildirdiklerimizin hepsinin doğru olduklarını, Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve icmâ’ı ümmet bildirmektedir. Bunlara inanmayan, îmân edilmesi vâcib olan bir şeye inanmamış olup, bid’at fırkalarından olur. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnetinden ayrılmış olur. Çünkü, mahşer yerinde toplanmak için, dirilip, mezardan çıkmaya inanmak, îmânın altı şartından biridir. Buna inanmayan imansız olur.
Ölüler için kabir hayatı olduğuna, nimeti ve azâbı duyduklarına inanmamak, küçük kıyâmete inanmamaktır. Küçük kıyâmet, büyük kıyâmetin misâlidir. Bunu ümmet-i Muhammed, söz birliği ile bildirmiştir.
.
Şeytan, kan gibi damarlarda dolaşır
Abdullah bin Urve el-Hirevî hazretleri hadîs âlimlerindendir. Bağdâd, Kûfe ve Basra âlimlerinden ilim tahsil etti. 311 (m. 923) senesinde vefât etti. Hadîs ilminde hafız olan (yüzbin hadîs-i şerîfi ezberleyen) bir âlimdir. Naklettiği bazı Hadîs-i şerifler:
“Tâbiînin büyüklerinden Behz bin Hakim, babasından ve dedesinden haber veriyor. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki: (Avret yerlerini ört! Zevcenden ve câriyenden başkasına gösterme! Yalnız iken de, Allahü teâlâdan hayâ ediniz!)"
“Ömer-ül-Fârûk radıyallahü anh haber veriyor. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Bir erkek, yabancı bir kadın ile halvet ederse, üçüncüleri şeytan olur.)"
“Câbir bin Abdüllah radıyallahü anh haber veriyor. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Zevci uzakta olan kadınların yanlarına gitmeyiniz! Çünkü şeytan, kan gibi damarlarınızda dolaşır.) 'Sizin de dolaşır mı?' dediklerinde, (Benim de dolaşır. Fakat Allahü teâlâ, ona karşı, bana yardım etti. Onu Müslüman yaptı. Bana teslim oldu) buyurdu."
“Ebû Ümâme radıyallahü anh haber veriyor: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Bir kızın güzelliğini gören kimse, gözünü ondan hemen ayırırsa, Allahü teâlâ, ona yeni bir ibâdet sevabı ihsân eder ki, bu ibâdetin lezzetini hemen duyar.)"
“Hasen-i Basrî, mürsel olarak haber veriyor. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Avret yerlerini açana ve başkasının avret mahalline bakana, Allah lânet eylesin!)"
“Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhüma haber veriyor. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Kendini bir kavme benzeten, onlardan olur!)"
“Amr Şu'ayb, babasından ve dedesinden haber veriyor. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Allahü teâlâ, kuluna verdiği nîmetleri görmesini sever.)"
“Câbir bin Abdüllah radıyallahü anh diyor ki: Resûlullah efendimiz bize geldi. Evde, saçları dağınık biri vardı. Bunu görünce: (Bu, saçlarını düzeltecek bir şey bulamamış mı?) buyurdu. Elbisesi kirli birini de görünce, (Elbisesini yıkayacak bir şeyi yok mu?) buyurdu."
"Tâbiînden Ebü’l-Ahves, babasından haber veriyor. Resûlullah efendimizin yanına gittim. Elbisem eskimiş idi. (Malın yok mu?) buyurdu. Malım var dedim. (Ne cinsten malın var?) buyurdu. Her cinsten var dedim. (Allahü teâlâ, mal verince, nîmetlerin eserini üzerinde görmelidir!) buyurdu."
.
Namazını ayakta kılamayan hasta
Abdülazîz el-Kınânî hazretleri büyük fıkıh âlimlerindendir. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 240 (m. 854) târihinde vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:
Ayakta duramayan veya ayakta durunca, hastalığının uzayacağını çok zanneden hasta, namazını oturarak kılıp, rükû için bedenini biraz eğer. Sonra dikilip, sonra yere secde yapar. Kolayına geldiği gibi oturur. Diz çökmesi, bağdaş kurması, ihtibâ etmesi, yâni kaba etleri üzerine oturup kollarını dizlerinin etrâfına halka yapması câizdir. Ayakta orucu, abdesti bozulan da oturarak kılar. Bir şeye dayanarak ayakta durabilen, dayanarak kılar. Ayakta fazla duramayan, iftitâh tekbîrini ayakta alıp, ağrı hâsıl olunca oturarak devam eder. Yere secde yapmaktan âciz olan, ayakta okuyup, rükû ve secde için oturarak îmâ eder. Oturup rükû için biraz, secde için daha çok eğilir. Bedenini eğemeyen, başını eğer. Bir şey üzerine secde etmesi lâzım değildir. Bir şey üzerine secde ederse, secde için, rükûdan fazla eğilmiş ise, namazı sahih olursa da, mekruhtur. Dayanarak oturmak mümkün iken, yatarak îmâ câiz olmaz. Peygamberimiz, bir hastanın, önüne yastık koyup, yastık üzerine secde ettiğini görerek, yastığı alıp atmış. Hasta, önüne tahta koymuş. Onu da atmış ve (Müktedir isen, alnını toprağa koyarak kıl! Buna gücün yetmezse, îmâ et ve secde için, rükû'dan daha çok eğil!) buyurmuştur.
Âl-i İmrân sûresinin yüzdoksanbirinci âyet-i kerimesinin meâli, (Namazı, gücü yeten ayakta kılar. Âciz olan oturarak kılar. Bundan da âciz olan, yatarak kılar) demektir.
İmrân bin Husayn hasta olunca, Resûlullah buna, (Ayakta kıl! Gücün yetmezse, oturarak kıl! Buna da kudretin olmazsa, yan veya sırt üstü yatarak kıl!) buyurdu. Ayakta duramayan hasta, oturarak kılar. Oturamayan, yatarak kılar.
Yirmi şeyden birinin bulunması, cemaate gitmemek için özür olur:
Yağmur, şiddetli sıcak ve soğuk, canına veya malına saldıracak düşman korkusu, arkadaşlarının gidip yolda yalnız kalmaktan korkmak, havanın çok karanlık olması, fakir borçlunun yakalanıp hapis olunmaktan korkması, kör olmak, yürüyemeyecek felci olması, bir ayağı kesik olmak, hasta, kötürüm olmak, çamur, yürüyememek, yürüyemeyen ihtiyâr, nâdir bulunan fıkıh dersini kaçırmak, sevdiği yemeği kaçırmak korkusu, yolculuğa hareket hâlinde olmak, yerine bırakacak kimse bulunmayan hasta bakıcı, gece şiddetli rüzgâr, helâya gitmek için sıkışmak.
.
Allahü teâlâya şikâyeti terk et
Ali bin Hind el-Fârisî hazretleri Fars’da (İran) yetişen âlim ve velîlerin büyüklerindendir. Dördüncü hicrî asrın ilk yarısında yaşadı. Cüneyd-i Bağdadî gibi büyük âlimler ile görüşüp sohbetlerinde bulundu ve kendilerinden feyz aldı. Evliyâlık yolunda çok yüksek makamlara kavuştu. Kerâmet sahibi bir zât idi.
Bir gün Şîrâz’da dostlarıyla birlikte bir ziyâfete gitmişti. Ebû Abdullah-ı Hafîf de o sırada uzak bir yerde yolculukta bulunuyordu. Yemek esnasında bir ara Ebü’l-Hüseyn, “Ebû Abdullah-ı Hafîf’in nasîbini ayırınız” buyurdu. Orada bulunanlar özür dileyip “Efendim! O seferdedir. Yeri de buraya çok uzaktır. Onun için yemek ayırmamızın hikmeti nedir?” dediler. O yine, “Onun için bir miktar yemek ayırıp bekletmek elbette lâzımdır” buyurdular. Onlar da bir miktar yemek ayırıp, bir kenara koydular. Biraz sonra Abdullah-ı Hafîf içeri girip selâm verdi. Ali bin Hind “Mü’minin kalbi yalan söylemez” buyurdu. Bu sırada Abdullah-ı Hafîf “Karnım çok açtır, yiyecek bir şeyiniz var mı?” deyince, ayrılan yemeği ona verdiler.
Ali bin Hind hazretleri buyurdu ki: “Her hayrın esâsı; bütün hâllerinde ve fiillerinde edebe riâyet etmektir.”
“Kalbe hayat veren şeyler dörttür ilim, takvâ (haramlardan sakınmak), tâat ve Allahü teâlâyı zikretmektir. Kalbi harâb eden şeyler de dörttür Cehâlet, masiyet (günah), igtirâr (aldanmak) ve tûl-i gaflet ya’nî Allahü teâlâdan ve âhiretten habersiz, gafletin uzun ve devamlı olmasıdır.”
“Güzel ahlâk, Allahü teâlâya şikâyeti terk etmektir.”
“Allahü teâlânın kitabına sımsıkı sarılan, her an Allahü teâlâyı düşünür. Kendisine, din ve dünya işlerinden hiçbir şey gizli kalmaz. Bütün vakitleri, gafletten uzak, müşâhede üzere geçer.”
“Allahü teâlâ ile rahat bul. Ondan başkası ile rahat bulma. Allahü teâlâ ile rahat bulan kurtulur. O’ndan başkasında rahatlık arayan helak olur. Allahü teâlâ ile rahat bulanın kalbi, O’nun zikri ile rahat bulur, kuvvetlenir. O’ndan başkasında rahatlık aramak, gaflete devam etmektir.”
“Bütün hayırların aslı dört şeydir: Sehâ (cömertlik), tevâzu, nüsûk (ibâdetlere devam) ve güzel ahlâktır.”
“Güzel ahlâk üç kısımdır: Allahü teâlâya şikâyeti terk etmek. Gönül hoşluğu ve tam bir teslimiyetle O’nun emirlerini yerine getirmek ve mahluklara karşı iyilikle, yumuşaklıkla muamele etmek.”
.
Cömert olan cömertleri görür
Tâvûs-ul-Haremeyn hazretleri Mekke’de yaşamış evliyadandır. Gençliğinde, zengin birinin Habeşî kölesi idi. "Ebü’l-Hayr Habeşî" diye meşhur olmuştur. Efendisi onu âzâd edince, oradan ayrıldı. Mekke’ye yerleşip, altmış sene orada ikâmet etti. 383 (m. 993) yılında Güney İran’da Ebrikûh’ta vefât edip, oraya defnedildi.
Biri Mescid-i harama gelip, “Cömert dedikleri kimseler nerededir?” dedi. Sofileri işâret edip, “Cömert denen kişiler bunlar mıdır?” diye sordu. Bir müddet sonra Ebü’l-Hayr Habeşî hazretleri kapıdan girdi. Kızgınlığı yüzünden belli oluyordu. “Civanmertleri soran kimdir? Cömert olan cömertleri görür” buyurdu.
Dostları anlatır: Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîfine gittiğinde, “Esselâmü aleyküm, yâ Resûlessekâleyn” derdi. Resûlullah efendimiz her zaman “Ve aleykesselâm, yâ Tâvûs-ul-Haremeyn” diye cevap buyururlardı. Kendisi anlatır: “Altmış sene Mekke ve Medine’de oturdum. Çok sıkıntılar çektim. Ne zaman bir kimseden bir şey istemeyi düşünsem, gâipten bir ses: 'Bize secde ettiğin yüzü, başkalarının önünde küçük düşürmekten utanmaz mısın?' der ve beni vaz geçirirdi."
Buyurdu ki: Mâlik bin Dînâr hazretleri şöyle anlattı: “Bir cuma gecesi kabristana gitmiştim. Her tarafı aydınlatan bir nûr gördüm. (La ilahe illallah, Allahü teâlâ bu kabristanda yatanları mağfiret etmiş, bağışlamış) dedim. Birdenbire uzaktan şöyle bir ses işittim: (Ey Mâlik bin Dînâr! Bu nûr, kabristanda yatanlara bir mü’minin hediyesi sebebiyledir) dedi. (O hediye nedir? Bana söyle) dedim. Şöyle dedi: (Mü’minlerden biri gece kalktı, abdest alıp iki rek’at namaz kıldı. Namazda Fâtiha-i şerîfeyi, Kâfirûn sûresini, İhlâs sûresini ve Kulillahümme’yi okudu. Sevâbını bu kabirde yatan mü’minlerin rûhuna bağışladı. Bu sebeble Allahü teâlâ bizi bağışladı, nûra gark etti) dedi."
Mâlik bin Dînâr daha sonra şöyle devam etti: “Bundan sonra ben de, her cuma gecesi böyle yaptım. Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm. Buyurdu ki: (Ey Mâlik! Allahü teâlâ ümmetime hediyenden hâsıl olan nûr adedince seni mağfiret etti ve senin için Cennette ev ve Münîf denilen bir köşk bina etti.) (Münîf nedir?) dedim. (Cennet ehlinin gölgeliğidir) buyurdu.”
.
İlmiyle amel etmeyen kimse
Ahmed Kamûlî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 653 (m. 1255)’de Mısır’da Kamûla’da doğdu. 727 (m. 1327)’de Kâhire’de vefât etti. İlim hakkında buyurdu ki:
Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki:
"Kıyâmet gününde şehidlerin kanı, âlimlerin mürekkebi ile tartılacak. Şehidler diyecekler ki: (Âlimler, zamanlarının ışık kaynağıdır. Her âlim zamanının lâmbasıdır. İnsanlar âlimin vâsıtası ile aydınlanırlar.)
İlmin üstünlüğü, âlimin derecesi böyle yüksek olduğuna göre, her akıllı kimsenin ilmin faziletine kavuşmak, âlimlerin bu mertebesine ulaşmak için ilim ve fıkıh öğrenmesi gerekir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ilim öğrenmeyi emredip; “İlim, Çin’de de olsa onu alınız. Zîrâ ilim öğrenmek (ilmihâlini öğrenmek), kadın erkek her Müslümana farzdır” buyurmuştur.
Ebüdderdâ hazretleri buyuruyor ki: “Kıyâmet gününde, 'Yâ Üveymir (Ebüdderdâ) ne öğrendin?' diye sorulmasından korkmam. Ancak ben, kıyâmet günü, 'Yâ Üveymir! Bildiğinle ne amel ettin?' diye sorulmasından korkuyorum.”
Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki: “Öğrenen, amel eden ve başkalarına öğreten kimse, semâvat âleminde büyüklerden olarak çağrılır.”
Hazreti Ömer bin Hattâb, Hazreti Abdullah bin Selâm’a “İlim erbâbı kimdir?” diye sordu. O da “Bildiği ile amel edendir” dedi. Hazreti Ömer (radıyallahü anh), “Âlimlerin gönlünden ilmi yok eden nedir?” diye sorunca, o da, “Tamahdır (Dünyâ lezzetlerini haram yollardan aramaktır) dedi.
Sehl bin Abdullah (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Âlimler hâriç, insanların hepsi ölüdür, ilmi ile âmil olanlar hâriç, âlimlerin hepsi sarhoştur. Muhlisler hâriç, ilmi ile âmil olanların hepsi mağrurdur. Muhlisler de, (ihlâslarını kaybetme hususunda) büyük tehlike üzeredirler.”
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki; “Âlim, ilmi ile amel etmezse, câhil, ondan ilim öğrenmekten geri durur.”
Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki: “Âlimlerin cezası, kalbinin ölmesidir. Kalbin ölmesi de, dünyâyı istemesidir.”
Mâlik bin Dinar (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Bunu kitaplarda okudum. Allahü teâlâ buyuruyor ki: Âlim dünyâyı sevdiği zaman, ona yapacağım şeylerin en ehveni; kalbinden, bana münâcaatın tatlılığını çıkarmaktır.”
Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki: “İlim öğrenip de ilmiyle amel etmeyen kimse, gizlice zinâ eden, hamileliği ortaya çıkınca da, insanlara rezil, kepaze olan kadın gibidir. Allahü teâlâ, kıyâmet gününde böyle kimseleri gözler önünde rezil eder.”
.
Akıllı insan nasıl olur?
Ebû Sa’d el-Mâlinî hazretleri hadîs âlimidir. Yüz bin hadîs-i şerîfi ezberleyip hafız olmuştur. Afganistan’da Hirat’ta doğdu. 412 (m. 1024)’de Mısır’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Abdullah bin Mes’ûd (radıyallahü anhüma) hasta birisine okuyunca iyi olmuştu. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ona; “Onun kulağına ne okudun?” buyurdu. “Sizi ancak boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?” (Mü’minûn-115) meâlindeki âyet-i kerîmeyi ve ondan sonraki âyet-i kerîmeleri sonuna kadar okuduğunu söyledi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz “Eğer yakîn sahibi birisi, bu âyet-i kerîmeleri bir dağa okumuş olsaydı, muhakkak ki, o dağ yok olurdu” buyurdu.
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz buyurdu ki: “İbrâhim (aleyhisselam) ateşe atılacağı zaman ateşe bakınca, (Hasbünallahü ve ni’mel vekîl. Allahü teâlâ bize kâfidir. Ve O, ne güzel vekîl’dir) dedi.”
İbn-i Ömer’in (radıyallahü anhüma) bildirdiği hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Ümmetimin içinde, her yüz senede iyiler bulunur. Bunlar beşyüz kişidir. Kırkı ebdâldir. Bunlar, her memlekette bulunur.” Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm) “Yâ Resûlallah! Bize onların ne amel işlediklerini bildir” deyince, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Onlar, kendilerine zulmedenleri affederler. Kendilerine kötülük yapanlara iyilik yaparlar, Allahü teâlânın kendilerine verdiği şeyler ile yardım ederler.”
Huzeyfe-i Yemânî (radıyallahü anh) anlatıyor. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey Huzeyfe! Ümmetimden her toplulukta, bazı kimseler vardır ki, onlar beni isterler, Allahü teâlânın kitâbındaki emirleri yerine getirirler. Onlar, benden, ben onlardanım. Onlar beni görmeseler bile.”
Hazreti Ebû Bekr (radıyallahü anh), bir gün evinden dışarı çıkmıştı. Yolda Resûlullah efendimize “Yâ Resulallah! Sen ne ile gönderildin?” dedi. Resûlullah efendimiz: “Akıl ile gönderildim” buyurdular. Ebû Bekr (radıyallahü anh): “Bizim akıllı olmamız, nasıl olur?” diye sorunca, Resûlullah efendimiz: “Kim Allahü teâlânın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını haram kabul ederse, o kimse akıllıdır. Bundan sonra, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından sakınma husûsunda gayret gösterirse, ona âbid denir...” buyurdular.
.
Eve girerken Besmele çekin
Muhammed bin Ahmed Zâhid hazretleri Hanefî fıkh âlimlerindendir. Hindistân'da 632 [m. 1234]'de vefât etti. (Tergîb-üs-salât) kitâbında buyuruyor ki:
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Hoca çocuğa Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet yazdırır.) (Kur'an-ı kerimin anahtarı, Besmeledir.) (Besmele her kitabın anahtarıdır.) (Besmeleyle yenen yemek bereketli olur.) (Besmeleyle başlanmayan her önemli iş noksan kalır.) (Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan, “Bu eve girmeme imkân yok” der, dönüp gider.) (Amel defterinde 700 Besmele bulunanı Allahü teâlâ Cehennemden çıkarır.) (Besmeleyle yazı yazanın haceti kolaylaşır, Allahü teâlâ da razı olur.) (Besmeleyle işe başlayanın günahları af olur.) (Yemeği Besmeleyle yiyip, sonunda Elhamdülillah diyenin, daha sofra kalkmadan günahları affolur.) (Besmeleyle yenen yemek bereketli olur.) (Sıkıntıya düşen, “Bismillahirrahmanirrahim ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” derse, her türlü sıkıntıdan kurtulur.) (Bin kere Besmele okuyanın dört bin büyük günahı af olur.) (Besmele yazılı bir kâğıdı yerden kaldıran, sıddıklardan yazılır.) (Besmelesiz koku sürünen, şeytanlara da koku sürmüş olur.) (Şeytandan korunmak için, yemeğe Besmeleyle başlayın!) (Su içerken Besmele çekin, bitince de Elhamdülillah deyin ve üç nefeste için!) (Yemeğe başlarken Allahü teâlânın adını anın, yani Besmele çekin! Başında Besmele çekmeyi unutan, hatırladığı zaman, “Bismillahi alâ evvelihi ve ahirihi” desin!) (Şeytandan korunmak için yemek yerken, istirahat ederken ve gece yatarken Besmele çekin!) (Helaya girerken çekilen Besmele, cinlerin gözüne perde olur, avret yerini göremezler.) (Kapısını besmeleyle kapatan şeytandan korunur. Bir çubukla da olsa kapları Besmeleyle örtün!) (Şeytan, Besmele çekilmemiş yemeği kendine helâl görür.) (Şeytandan korunmak için, eve girerken selam verin ve yemeği besmeleyle yiyin!) (Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan, “Bu eve girmeme imkân yok” der, dönüp gider.) (Evden çıkarken “Bismillahi, tevekkeltü alallah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.)
"Ya Resulallah, çok yediğimiz hâlde doymuyoruz, yemeğin bereketi olmuyor" dediler. Resulullah, (Yemeği ayrı değil beraber yiyip Besmele çekilirse, bereketli olur) buyurdu.
.
Bir gün mutlaka ölümü tadacağız
Muînüddîn İmrânî hazretleri büyük velîlerden ve fıkıh âlimlerindendir. 683 (m. 1284)’de Hindistan’da Delhi'de doğdu ve tahsilini burada tamamladı. Sonra büyük velî Çırâğ-ı Delhî hazretlerine intisap ederek Çeştiyye icazeti aldı ve çok talebe yetiştirdi. 792 (m. 1390)’da Delhi'de vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Günah işlendiği zaman, "Allahümmağfirli" (Allahım! Beni bağışla) denmeli. Böyle yapmak, Allahü teâlâya teslimiyet ve boyun eğmenin ifadesidir. Yine, insanlık icâbı yapılan günahlardan sonra, “Lâ ilâhe illallâhü vahdehü lâ şerike leh. Allahü ekber kebîran ve’l-hamdü lillâhi Rabb-il-âlemîn ve sübhânallâhi ve bihamdihî velâ havle velâ kuvvete illâ billah ve estağfirullahe ve etûbu ileyh” denmelidir. Bununla, Allahü teâlâdan af ve mağfiret umulur. Hem sonra yapılan iyilikler, işlenen kötülükleri yok eder.
Sonunda dünyâdan ayrılacağınız için kendinizi ondan ayrılmış kabul ediniz. Bir gün mutlaka tadacağınız için ölümü tatmış gibi olunuz. Bir gün âhiret âlemine göçüp, oraya yerleşeceksiniz. O hâlde şimdi kendinizi oraya gidip yerleşmiş gibi tasavvur ediniz. Zaten bütün insanların varacağı son durak burasıdır. Her insan bir yolculuğa çıkacağı zaman mutlaka bir hazırlık yapar. Yolculukta lüzumlu olan eşyalarını yanına alır. Sıcağa karşı korunmak için, gölgeliğini, yemek içmek için, azığını, soğuğa karşı elbiselerini ve yorganını temin eder, öyle yola çıkar. Sefere hazırlıklarını yaparak çıkan kimseye gıpta edilir. Hazırlıksız yola çıkan pişman olur. Çünkü, yola çıkıp, güneş altında kalınca, gölgelenecek bir şey bulamaz. Güneşin sıcağı altında çok sıkıntılarla karşılaşır. Susadığı zaman, susuzluğunu gidereceği bir su bulamaz. Soğukla karşılaştığında üzerine alacak bir şey bulamaz, işte böyle bir kimsenin, o sıkıntılı hâlde iken, hazırlıksız yola çıktığına ne kadar çok pişman olacağını siz düşünün. Bu sıkıntı dünyâdadır. Dünyanın sıkıntısı geçicidir. İnsan bir gün sıkıntı ile karşılaşır. Öbür gün, o sıkıntıdan kurtulabilir. Fakat ahiretin ya devamlı olan dayanılmaz acı ve ızdıraplarına yakalanırsak, hâlimiz ne olur? Bu bakımdan insanların en akıllısı, sonsuzluk âlemi, gerçek vatan olan, âhiret için iyi hazırlanandır. Dehşeti tüyler ürperten kıyâmet gününde, Allahü teâlâ kimi Arş'ın gölgesi altında gölgelendirirse o kimseyi, o gün güneşin sıcaklığı asla rahatsız etmez. Oradaki sıkıntılardan kurtulur..
.
Nefsin için kimseye kızma
Muhammed bin Sa’d el-Verrâk hazretleri İran’da Nişâbûr’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Büyük âlim Ebû Osman Hayrî'nin talebesi idi. 320 (m. 932)’de vefât etti.
Kendilerine kötülük eden olursa, herkes gibi kötülükle değil, iyilikle mukâbele ederdi. Hele nefsi için başkasına kızmak, intikam almak, aklına bile gelmezdi. Birisi kendisine uygunsuz söylese, hemen kalkıp o kimsenin yanına gider, kabahat kendisininmiş gibi o kimseden özür diler, tevâzu gösterirdi. Böylece, o kimseler hatâ etmiş olduklarını anlayıp, tövbe ederlerdi. Kendisi için hiçbir kimseye kızmaz, hep yumuşak davranır, sabrederdi.
El-Verrâk hazretleri buyurdu ki:
“Affetmekte kerem şöyledir ki, affettiği kimsenin ayıbını affettikten sonra, bir daha hatırlamamalıdır.”
“Hayatın en güzel ânları, Allahü teâlâyı hatırlayarak ve O’nun rızâsına uygun amel edilerek geçirilen ânlardır.”
“Allahü teâlâya hakkıyla âşık olanların ciğerleri, O’nun rızâsından mahrum kalmak korkusuyla yanıp erir.”
“Allahü teâlâya muhabbetin alâmeti, O’nun Resûlü Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaktır.”
“Alçak kimsenin kalbi dar olduğundan, bir başkasını affetmeye muvaffak olamaz.”
“Kalbin yaşaması, kendisinde ölüm (ve yokluk) olmayan Allahü teâlâyı devamlı hatırlamasıdır. Güzel yaşamak ise, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, Allahü teâlâ ile beraber olmaktır.”
“Kul, Allahü teâlâya ancak O’nun yardımıyla kavuşur. Bütün işler ve Resûlüne tâbi olabilmek de, O’nun yardımıyladır. Kim, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) tâbi olmadan Allahü teâlâya kavuşmak isterse, muhakkak ki sapıtır, dalâlete düşer. Halbuki o, kendisini doğru yolda zanneder.”
“Tasavvuf yoluna girip de bu yoldan dönen kimse, nefsine düşkün olup, onun rahatlığını istemesinden dolayı, bu yoldan dönmüş (Allahü teâlânın rızâsından) uzaklaşmıştır. Çünkü bu yol, Allahü teâlâya deli gibi âşık olup ve sıkıntılardan sonra gönül rahatlığına ermeyen, yani sıkıntı çekmeye alışmayan kimse için (nefsin arzularından tamamen vazgeçmeyen kimse için) çok zordur. Bir kimse bu hâle geldikten sonra, sıkıntı çekmesi ve korkulu hâllerde bulunması ona hafif gelir. Nefs, bu hâle boyun eğip sıkıntı çekmeye alıştığı zaman, Allahü teâlânın rızâsını isterken karşılaştığı bütün zorluklar, ona kolay gelir ve Allahü teâlâ da kendisine kavuşturan yolu ona kolaylaştırır.”
..
Dünya ile âhiret arasındaki vakit
Ebû Ya’lâ bin Ferrâ hazretleri Hanbelî mezhebi tefsîr, hadîs, fıkıh, usûl âlimlerinin büyüklerindendir. 380 (m. 990)’de doğdu. 458 (m. 1066)’da Bağdad’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ Âdemoğlunu yarattı. Hangisinin daha güzel amel işlediğini denemek için onları dünyâya yerleştirdi. Sonra onları kabir âlemine nakletti. Onları burada, kıyâmet gününe kadar tuttu. Onlar kabir âleminde olmakla beraber, amellerinin iyi veya kötü olmasına göre karşılık görürler. Ameli iyi olanlar, kabirlerinde ikrama ve nimetlere kavuşurlar. Amelleri kötü olanlar ise, hor ve hakîr olurlar. Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresinin yüzüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “(Kâfirler der ki:) Tâ ki, ben terk ettiğim imânı yerine getirip, sâlih bir amelde bulunayım. Hayır (artık dünyâya dönülmez), müşriklerden her birinin söylediği bu sözler, söyleyene âit faydasız bir lâftır, önlerinde ise bir mezar vardır. Diriltilecekleri güne kadar oradadırlar” buyuruyor.
Hasen-i Basrî bir gün kabirleri göstererek; “Bunlar, sizin ile âhiret arasında bulunan kabirlerdir” buyurdu.
Atâ Horasânî de; “Kabir, dünya ile âhiret arasındaki vakittir” demiştir.
Ebû Umâme el-Bâhilî, bir şahsın cenâze namazını kılıp cenâze kabre konunca; “Bu andan itibâren, meyyit için mahlûkâtın diriltileceği güne kadar devam edecek bir kabir hayâtı başladı” demiştir.
Oğlu Ebü’l-Hüseyn şöyle anlatmıştır:
Su’ûd el-Habeşî’den işittim, şöyle dedi: “Ben Kâdı Ebû Ya’lâ bin Ferrâ’nın cenâze namazında bulunamadım. Bundan dolayı üzülmüştüm. Vefâtından sonraki ilk cuma günü Dicle kenarına çıkmıştım. Bir zât bana selâm verdi ve; 'Sen İbn-i Yûsuf’un kölesi Su’ûd musun?' dedi. 'Evet' dedim. 'Sana arkadaşın Ebû Ya’lâ’dan bir şey anlatacağım' dedi. 'Buyur' dedim. 'Bu Cuma gecesi bir rüyâ gördüm. Mensûr Câmiinin karşısında Züzanî zaviyesinde bulunuyordum. Şam kapısı tarafından on kişi bana doğru geliyorlardı, içlerinde hiç görmediğim bir şekilde nûr saçan bir zât gördüm. Onlardan birine;
-Aranızdaki bu nûr saçan zât kimdir? dedim.
-O, Resûlullahdır (sallallahü aleyhi ve sellem). Biz de Eshâbıyız, dedi.
-Buraya niçin geldiniz? dedim.
-Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize sor, dedi. Ben de yaklaşıp;
-Yâ Resûlallah, tâ Medîne-i münevvereden buraya teşrîf edişinizin sebebi nedir? dedim;
-Ebû Ya’lâ bin Ferrâ’nın cenâze namazına geldik, buyurdular...
.
Onun her işinde hikmetler vardır
Ebü’l-Hasen Büstî hazretleri Horasan’da yetişmiş evliyadandır. V. (XI.) yüzyılın başlarında Nîşâbur yakınlarındaki Büst'te doğdu. 470'te (m. 1077) orada vefat etti. Büstî'nin yazdığı “Der Beyân-ı Hakikat-i Lâ ilahe illallah” adlı risalede: "Lâ ilahe illallah" sözünün büyüklüğü şöyle anlatılır:
“Lâ ilâhe illallah” kelimesinin mânâsı; dünya âleminde ve ahiret âleminde bulunan her şeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü teâlâdır diye kesin inanmaktır. Âlemlerde olan her şeyi, hiçbiri yok iken, bir anda yarattığı gibi, her zaman, birbirlerinden de var etmektedir. Kıyamet zamanı gelince, her şeyi bir anda yine yok edecektir. Her varlığın hâlıkı, yaratanı, sahibi, hâkimi Odur. Onun hâkimi, amiri, üstünü yoktur diye inanmak lazımdır. Her üstünlük, her kemal sıfat, Onundur. Onda, hiçbir kusur, hiçbir noksan sıfat yoktur. Dilediğini yapabilir. Yaptıkları, kendine veya başkasına faydalı olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla beraber, her işinde, hikmetler, faydalar, lütuflar ve ihsanlar vardır. Kullarına iyi olanı, faydalı olanı vermeye, kimisine sevap, kimisine azap yapmaya mecbur değildir. Asilerin, günah işleyenlerin hepsini cennete koysa, fazlına, ihsanına yakışır. İtaat, ibadet edenlerin hepsini cehenneme atsa, adaletine uygun olur. Fakat Müslümanları ve ibadet edenleri cennete sokacağını, bunlara sonsuz nimetler, iyilikler vereceğini, kafirlere ise, cehennemde sonsuz azap edeceğini dilemiş ve bildirmiştir.
O, sözünden dönmez. Bütün canlılar iman etse, itaat etse, Ona hiçbir faydası olmaz. Bütün âlem kafir olsa, azgın, taşkın olsa, karşı gelse, Ona hiçbir zarar vermez. Kul, bir şey yapmak dileyince, O da isterse, o şeyi yaratır. Kullarının her hareketini ve her şeyi yaratan Odur. O dilemezse, yaratmazsa, hiçbir şey hareket edemez. O dilemezse, kimse kâfir olamaz. Kimse isyan edemez. Küfrü, günahları diler ise de, bunlardan razı değildir. Onun işine, kimse karışamaz. Niçin böyle yaptı. Şöyle yapsaydı demeye, sebebini sormaya kimsenin gücü ve hakkı yoktur.
Şirkten, küfürden başka, herhangi büyük günahı işleyip, tövbesiz ölen kimseyi, dilerse affeder. Küçük bir günah için dilerse azap eder. Kâfir, mürted olarak ölenleri hiç affetmeyeceğini, bunlara sonsuz azap edeceğini bildirmiştir.
.
İnsanların en cömerdi o idi
Muhammed bin Hüseyn Arsâbendî hazretleri, Türkistan’da Merv’de doğdu. Hacdan dönerken, 511 (m. 1117)’de Bağdad’da vefât etti. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Hiye-i Saadetinden bahsederken şunları anlattı:
Resûlullah efendimizi ansızın gören kimseyi korku kaplardı. Kendisi yumuşak davranmasaydı, peygamberlik hâllerinden, asla kimse yanında oturamaz, sözünü işitmeye takat getiremezdi. Hâlbuki, kendisi, hayasından, mübârek gözleri ile kimsenin yüzüne bakmazdı.
Fahr-i âlem efendimiz insanların en cömerdi idi. Bir şey istenip de yok dediği görülmemiştir; istenilen şey varsa verir, yoksa cevap vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsânları vardı ki, Rum imparatorları, İran şahları, o kadar ihsân yapamazlardı. Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamayı severdi. Öyle bir hayat yaşıyordu ki, yemek ve içmek hatırına bile gelmezdi. Yemek getirin yiyelim veya falanca yemeği pişiriniz demezdi. Yemek getirilirse yer, her ne meyve verseler kabul ederdi. Bazen aylarca az yer, açlığı severdi. Bazen de çok yerdi. Yemek sonunda su içmezdi. Suyu otururken içerdi. Başkaları ile yemek yerken, herkesten sonra el çekerdi. Herkesin hediyesini kabul ederdi. Hediye getirene karşılık olarak, kat kat fazlasını verirdi.
Çeşitli elbise giymek âdeti idi. Yabancı devlet sefirleri gelince süslenirdi. Yani kıymetli ve nefis elbise giyerek, güzel yüzünü gösterirdi. Taşı akikten gümüş yüzük takardı. Yüzüğünü mühür olarak kullanırdı. Yüzüğü üzerinde “Muhammedün Resûlullah” yazılı idi. Yatağı deriden olup, içi hurma ağacı iplikleri ile dolu idi. Bazen bu yatak üzerine, bazen yere serili deri üzerine, bazen de hasır veya kuru toprak üzerine yatardı. Mübârek avucunun içini sağ yanağının altına koyup, sağ yanı üzerine yatardı. Zekât malı almaz, çiğ soğan ve sarımsak gibi şeyleri yemez ve şiir söylemezdi.
Peygamber efendimizin mübârek gözleri uyur, kalb-i şerîfi uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Asla esnemezdi. Mübârek vücudu nûrânî olup, gölgesi yere düşmezdi. Server-i âlem efendimiz bizim bilmediğimiz bir hayat ile şimdi hayattadır. Cesed-i şerîfi asla çürümez. Kabrinde bir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevât-i şerîfeleri kendisine haber verir.
Minberi ile kabr-i şerîfi arasına “Ravza-i mutahhara” denir. Burası Cennet bahçelerindendir. Kabr-i şerîfini ziyâret etmek, tâatlerin en büyüğü ve ibâdetlerin en kıymetlisidir.
.
Lâ ilahe illallah deyinceye kadar
Tâceddîn el-Hamevî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh ve kelâm âlimidir. Suriye’de Hama’da doğdu. 577 (m. 1181) senesinde vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Saadet ağacı “La ilahe illallah” ağacıdır. Kim onu tasdik ile diker, ihlâs suyu ile sular, sâlih amel ile gözetirse, onun kökleri sağlam ve sabit olur. Hiçbir şey onu sarsamaz. Yaprakları yeşerir, meyveleri bol ve kat kat olur. Rabbinin izni ile, her zaman meyve verir. Bu ağacın meyvesi; gafletten uyanıklık, tövbe, zühd, vera, tevekkül, teslimiyet ve bâtınî güzel sıfatların hepsidir. Bu ağacı, tekzip ederek diktiğin, riya suyu ile suladığın, kötü ameller ve çirkin işlerle, ahdi bozmak ve emâneti gözetmemek sûretiyle onu zayi ettiğin zaman, onun kökleri sağlam ve sabit olmaz. Yaprakları yeşermez ve meyve vermez. Kökleri parçalanır. Kim bu ağaca sığınırsa, zafere erişir. Böyle yapmayan, hüsrana uğrar. Kim bu ağaca bağlanırsa, iki dünyâda mesut ve bahtiyar olur. Kim de buna bağlanmazsa, iki cihanda bedbaht olur. Bu ağacın dallarından bir dala yapışan kimseyi, bu dal, yüksek derecelere kavuşturur. 'Lâ ilahe illallah' öyle bir kelimedir ki, kendisine yapışan kurtulur. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Lâ ilahe illallah deyinceye kadar insanlarla muharebe etmeye emrolundum” buyurdu.
'La ilahe illallah' öyle bir kelimedir ki, Allahü teâlânın vahdaniyetini tanımayı sağlar. Onun meyvesi, Allahü teâlânın bir olduğunu ikrârdır. “Ey insanoğlu! Allahü teâlâ seni, tevhîdini bilmen için yarattı. Âlemdeki bütün her şeyi de, senin için yarattı.” Ve bunlar arasındaki hayvanları, bitkileri sana hizmetçi kıldı. Yer senin ikâmet etmeni sağlar. Melekler seni muhafaza eder. Güneş sana ışık verir. Hepsi senin için yaratılmıştır. Sen, sâdece Allahü teâlâyı bir bilip, O’na kulluk için yaratıldın, öyleyse bütün mahlûkât, Allahü teâlânın vahdaniyetini ve bir olduğunu kabul edip, bunu ikrâr için yaratılmıştır. Ey insanoğlu! Allahü teâlâ bütün eşyayı senin için yarattı. Seni de kendisi için yarattı. Sen ise, Allahü teâlânın senin için yarattığı şey ile meşgul oldun, nimetin sahibini unuttun. Sana gelen bağış ve lütuflarından faydalandın. Vereni hatırlamadın. Böylece nimetin şükrünü eda etmedin. Sana verdiği ihsân ve lütuflarının hürmetine riâyet etmedin. Nimet sahibine şükür, O’nun verdiği nimete teşekkür etmektir. Bu da, kendisine verdiği nimetten dolayı O’na senada bulunmakla olur...
.
Bu ümmetin en hayırlıları
Ebû Abdullah Semmin hazretleri tefsîr ve hadîs âlimidir. Aslen Mervli olup, 235 (m. 850)’de Bağdâd’da vefât etti. Hadîs ilminde hafız olup, yüz bin hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezberlemiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Ebû Ubeyde (radıyallahü anh) bildirdi: Ebû Bekr-i Sıddîk, Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefâtından bir sene sonra minbere çıkıp şöyle anlattı:
Resûlullah efendimiz vefâtlarından bir sene önce buyurdular ki: “Şüphesiz, Âdemoğluna afiyetten daha faziletli bir şey verilmemiştir. O hâlde Allahü teâlâdan afiyet isteyiniz. Doğruluk ve iyiliğe yapışınız. Çünkü bunlar, Cennettedir. Yalan ve kötü işten sakınınız. Çünkü bunlar, Cehennemdedir.”
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kim kabrimin yanında (bana) salât okursa, onu işitirim. Kim de uzakta olduğu hâlde bana salat okursa, bana ulaştırılır.”
Enes bin Malik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey insanlar! Sizin kıyâmet gününde, kıyâmetin korkularından ve korku yerlerinden kurtulacak olanınız, dünyâda, bana en çok salât okuyanınızdır.”
Yine onun rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Bana salât okuyunuz. Çünkü bana salât okumak, sizin için kefârettir. Kim bana salât okursa, Allahü teâlâ da ona salât (rahmet) eder.”
Sa’îd bin Umeyr babasından nakletti. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kim bana cân-ı gönülden bir salât okursa, Allahü teâlâ ona on salât (merhamet) eder. Onu on derece yükseltir. Ona bir salât için on sevap yazılır.”
Abdullah bin Ali bin Hasen, babası ve dedesi yoluyla, Resûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu bildirdi: “Cimri o kimsedir ki, yanında ben anıldığım hâlde, bana salât okumaz.”
Anbese bin Sa’îd Kelâî bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Malının fazlasını infâk eden, sözünün fazlasını da tutan kimseye ne mutlu.”
İmrân bin Hasîn’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Ümmetimin en hayırlıları, en üstünleri, zamanımda bulunanlardır. Onlardan sonra en hayırlıları, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra en hayırlıları, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra öyle insanlar gelir ki, istenmeden şahitlik ederler ve emîn olmazlar. Hâin olurlar. Adaklarını yerine getirmezler. Keyiflerine, şehvetlerine düşkün olurlar” buyuruldu.
.
Allahım, kavmime hidayet eyle
Muhammed Nakkâş hazretleri hadîs ve Hanbelî fıkıh âlimidir. İran’da İsfehân’da doğdu. Yüzbin hadîs-i şerîfi râvîleriyle birlikte ezberleyerek, hadîs ilminde hafız oldu. 414 (m. 1023)’de vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kendi nesebi ve asâletiyle ilgili olarak; “Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi. Sonra bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim ruhum ve cesedim, mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım en iyi insanlardır. Övünmüyorum, hakîkati bildiriyorum. Hakîkati, bildirmek vazîfemdir” buyurdular. Kendisine eziyet eden müşriklere karşı dahî çok merhametliydi. Uhud gazâsında mübârek dişi şehid edilip, mübârek yüzünden yaralandığı zaman, Eshâb-ı kirâm çok üzüldüler ve dediler ki:
“Yâ Resûlallah! Onlara bedduâ etmeyecek misiniz?” Peygamber efendimiz de:
“Ben, lanetleyici olarak gönderilmedim. Ben, ancak (Hakka) çağırıcı ve rahmet olarak gönderildim” buyurdular ve “Allahım, kavmime hidayet eyle. Çünkü onlar bilmiyorlar” buyurarak duâda bulundular.
Hattâ bir defasında harpte, Eshâb-ı kirâmdan ayrılmış, bir ağacın altında istirahat buyuruyorlardı. Gavres İbn-il-Hâris adında bir müşrik, aniden O’nu öldürmek için gelip kılıcını çekti. Peygamber efendimizin başucunda durup, “Söyle bakalım, şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” dedi. Resûlullah efendimiz de, “Allahü teâlâ!” buyurdular. O ânda adamın elinden kılıcı düşüverdi. Peygamber efendimiz de kılıcı alarak ona, “Ya seni şimdi elimden kim kurtaracak?” buyurdular. O kimse çok korktu, titredi ve yalvarmaya başladı. “Ne olur beni öldürme! İntikamını alsan da, intikam alanların en hayırlısı sen ol!” dedi. Bunun yalvarmasına dayanamayan Peygamber efendimiz onu bağışlayıp salıverdi. Adam koşarak kavmine geldi, dedi ki: “Şu ânda, insanların en hayırlısı olan kimsenin yanından size geldim” dedi.
Merhametlerinin çokluğuna delîl olan misâllerden birisi de; kendisini zehirleyen Yahudi kadını, itirâf ettikten sonra affetmesidir. Bilindiği gibi kadın, Peygamberimizi ve Eshâbını davet etmiş, kızartılmış zehirli koyunu önlerine koymuş idi. Önce Peygamber efendimiz yemeğe başlamış, et ağzında iken lisâna gelip: “Ben zehirliyim yeme!” diye ikazda bulunmuştu.
.
Tefsîr için on beş ilmi bilmelidir
Şerefüddîn Mürsî hazretleri hadîs, tefsîr, fıkıh ve beyân âlimidir. 570 (m. 1174)’de Endülüs’te (İspanya) Mürsiye’de (Murcia) doğup, 655 (m. 1257)’de burada vefât etti. Tefsir ilmi hakkında buyurdu ki:
Tefsîr, beyan etmek ve keşfetmek demektir. Bildirmek ve açıklamaktır. (Tevil),rücû etmektir. Tefsîr, bir mana vermektir. Tevil, çeşitli manalar arasından birisini seçmektir. Kendi reyi, görüşü ile tefsîr, câiz değildir. Tefsîr, rivayet ile yapılır. Tevil, dirâyet ile yapılır. Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerimi, kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa dahî, hatâ etmiştir) buyuruldu. Resûlullahdan ve Eshâb-ı kirâmdan gelen haberlere ve âlimlerin tefsîrlerine ve tefsîr ilminin üsûlüne bakmadan ve Kureyş lügatini bilmeden ve hakîkat ile mecâzı düşünmeden, mücmel, mufassal ve umûmî ve husûsî olanları birbirinden ayırmadan ve âyet-i kerimelerin indirilme sebeplerini ve nâsih, mensûh olduklarını araştırmadan verilen manayı, Allahü teâlânın kelâmı olarak söylemek doğru değildir. Tefsîr, kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi anlamak demektir. Kendiliğinden verdiği mana doğru olsa bile, meşru yoldan çıkarmadığı için, hatâ olur. Verdiği mana yanlış ise, kâfir olur. Hadis-i şerifleri de, sahih veya bozuk olduğunu bilmeden söylemek, sahih olsa bile, günah olur. Böyle kimsenin hadis-i şerif okuması câiz olmaz.
Hadis kitaplarından, hadis nakletmek için, hadis âlimlerinden icâzet almış olmak lâzımdır. Hadis-i şerifte,(Uydurduğu bir sözü, hadis olarak söyleyen kimse, Cehennemde azap görecektir) buyuruldu. Kur'an-ı kerimi, tefsîr âlimlerinden icâzeti olmayanın da, tefsîr kitaplarından alarak söylemesi ve yazması, câizdir. Yukarıda bildirilen, tefsîr etmek şartlarına hâiz olan kimse, yazılı icâzeti olmadan tefsîr ve hadis nakledebilir. Ehliyeti olana icâzet vermek vâcibdir. Ehliyeti olmayana icâzet vermek haramdır. Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerime, ehliyeti olmadan mana veren, Cehennemde azap görecektir) buyuruldu. Bid'at sahiplerinin, kendi bozuk itikadlarını ispat etmek için, âyet-i kerime ve hadis-i şerif okumaları, böyledir.
Tefsîr yapabilmek için, şu on beş ilmi bilmek lâzımdır: Lügat, nahiv, sarf, iştikak, meânî, beyan, bedî, kıraat, üsûl-i din, fıkıh, esbâb-ı nüzûl, nâsih ve mensûh, üsûl-i fıkh, hadis, ilm-i kalb. Bu ilimleri bilmeyen kimsenin tefsîr yapması câiz değildir.
.
İstiğfar edenlere çıkış yolu vardır
İbn-ül-Kemâl hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh, hadîs ve kırâat âlimlerindendir. Asıl ismi, Muhammed bin Ahmed Lahmî’dir. 640 (m. 1242)’de doğdu. 702 (m. 1302)’de vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil. İhtiyarlık gelmeden gençliği, hastalık gelmeden sıhhati, fakirlik gelmeden zenginliği, meşgûliyet gelmeden boş vakti, ölüm gelmeden hayâtı ganîmet bil.”
İbn-i Ömer’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “Dünyâda garip bir kimse veya bir yolcu gibi ol” buyuruldu.
Ebû Ümâme’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Sağda bulunan melek, sol tarafta bulunan meleğin amiridir. Kul bir iyilik yaptığı zaman, sağ taraftaki melek sol taraftakine: O iyiliği bu kul için yaz, diye emir verir. O kul kötülük yaptığı zaman, sağ taraftaki melek sol taraftakine: O kötülüğü onun için hemen yazma, yedi saat bekle. Belki yaptığı kötülük için istiğfar eder (Allahü teâlâdan affını ister) der.”
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği başka bir hadîs-i şerîfte ise: “İbrâhim (aleyhisselam) ateşe atıldığı zaman, (Allahım! Sen varsın ve birsin. Ben sana ibâdet ederim) dedi” buyuruldu.
İbn-i Abbâs’ın (radıyallahü anhüma) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz şöyle buyurdular. “Kim istiğfarı çoğaltırsa, Allahü teâlâ ona her keder ve gamdan bir rahatlık, her darlıktan bir çıkış yolu ve ummadığı yerden rızık nasip eder.”
Hazreti Âişe’nin (radıyallahü anha) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Mekârim-ül-ahlâk (güzel ahlâk) ondur. Bu güzel ahlâk babada bulunur, oğlunda bulunmayabilir. Oğlunda bulunur, babasında bulunmayabilir. Kölede olur, efendisinde olmayabilir. Allahü teâlâ bu güzel ahlâkı, saadetini dilediği kimselere vermiştir. Doğru sözlü insan, komşusu ve arkadaşı aç iken kendisi doymayan, ihtiyâcı olanın ihtiyâcını gören, emâneti muhafaza eden, kaybedenlerin kayıplarını telâfi eden, akrabayı ziyâret eden, dostunu himâye eden, misâfirine ikram eden kimsedir. Bunların hepsinin başı da cömertliktir..”
Câbir bin Abdullah’ın (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Beni gören ve beni görenleri gören Müslümanların hiçbiri Cehenneme girmez” buyuruldu.
.
Hiç kimseye lanet etme
Ömer Büceyrî hazretleri hadîs ve tefsîr âlimidir. "Muhaddis-i Mâverâünnehr" ve "Hâfız-ı kebîr" lakabı verildi. 223 (m. 838)’de doğan Büceyrî, 311 (m. 923)’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerde Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Ümmetimin hepsi Cennete girer, istemeyen müstesna” buyurdu. Eshâb-ı kiram (radıyallahü anhüm) “Kim istemez?” dediler. “Bana itaat eden Cennete girer. Bana isyan eden istememiştir”
Evs bin Evs (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Günlerin en faziletlisi cuma günüdür. O günde benim üzerime çok salevât getirin. Zirâ sizin salât ve selâmlarınız (melekler vasıtasıyla) bana arz olunur.”
Hazreti Aişe (radıyallahü anha) rivâyet etti: “Resûlullah efendimizin en çok ettiği duâ; (Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhıreti haseneten ve kına azâb-en-nâr) idi.”
Ebü’d-derdâ (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz şöyle buyururlardı: “Müslüman bir kişinin, din kardeşi için gıyabında ettiği duâ kabul olunur. Onun başucunda memur bir melek vardır ki, o Müslüman, ne zaman bir din kardeşi için hayır ile duâ ederse, o melek ona; 'Duân kabul olsun, istediğinin bir misli de senin için olsun' diye duâ eder.”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ben mirâca çıkarıldığımda, bir kavmin yanından geçtim. Bunlar bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. Bunun üzerine; 'Yâ, Cibril! Bunlar kimlerdir' dedim. 'Bunlar, gıybet edenler, onların şeref ve namuslarına dokunanlardır' cevâbını verdi.”
Semûre bin Cündüb (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: Hiçbiriniz diğerine, 'Allahü teâlâ sana lanet etsin, Allahü teâlânın gazâbına uğra, Cehennemde yan' gibi bedduâlarla lanet etmesin.”
İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) rivâyet etti: Peygamberimiz buyurdu ki: “Olgun Müslüman, kimseyi zemmetmez, lanetlemez, haddi aşmaz, hayâsızlık etmez.”
Ebü’d-derdâ (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Bir kul herhangi bir şeye lanet ederse, o lanet semâya yükselir. Fakat göklerin kapısı bu fena söze karşı kapanır, yere iner, onun da kapıları kapanır, Sonra sağa sola başvurur, girecek yer bulamayınca, lanete müstahak olana gider. Eğer lanete lâyık değilse, bu defa lanet edene rücu eder.”
.
Bir mümini sevindirmek
Abdülazîz el-Mâcîşûn hazretleri Tabiînin meşhûr hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. Medine’de doğdu. Burada ilim tahsil ettikten sonra Bağdâd’a gidip orada yerleşti. 164 (m. 780)’de orada vefât etti. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Birbirlerini incitmezler, üzmezler. Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allah da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir Müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında, Allah onu sıkıntıdan kurtarır. Bir kimse, bir Müslümanın ayıbını, kusurunu örterse, Allah, kıyâmet günü onun ayıplarını, kabahatlerini örter.”
“Bir kimse din kardeşinin yardımcısı oldukça, Allah da onun yardımcısı olur.”
“Allah, bazı kullarını başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak, onlara yardımcı olmak için yaratmıştır. İhtiyâcı olanlar, bunlara başvurur. Bunlar için âhirette azap korkusu olmayacaktır.”
“Allah, bazı kullarına dünyâda çok nimet vermiştir. Bunları kullarına faydalı olmak için yaratmıştır. Bu nimetleri Allahın kullarına dağıtırlarsa, nimetleri azalmaz. Ulaştırmazlarsa, Allah, nimetlerini bunlardan alır, başkalarına verir.”
“Bir kimsenin, din kardeşinin bir ihtiyâcını karşılaması, on sene itikâf etmesinden daha kazançlıdır. Allah rızâsı için bir gün itikâf yapmak ise, insanı Cehennem ateşinden pek çok uzaklaştırır.” [Ramazan ayının son on gününde, gece gündüz bir câmide kapanarak ibâdet etmeye itikâf yapmak denir.]
“Bir kimse, din kardeşinin bir işini yaparsa, binlerce melek o kimse için duâ eder. O işi yapmaya giderken, her adımı için bir günahı affolur ve kendisine kıyâmette nimetler verilir.”
“Bir kimse, din kardeşinin bir işini yapmak için giderse, her adımında birçok günahı affedilir ve yetmiş sevap verilir. Bu iş bitinceye kadar böyle devam eder. İş yapılınca, bütün günahları affedilir. Bu işi yaparken ölürse, sorgusuz, hesapsız Cennete girer.”
“Bir kimse, din kardeşinin rahata kavuşması veya sıkıntıdan kurtulması için hükümet adamlarına gidip uğraşırsa, kıyâmet günü sırat köprüsünden herkesin ayakları kaydığı zaman, onun süratle geçmesi için Allah yardım eder.”
“Allahü teâlânın, farzlardan sonra en çok sevdiği iş, bir mümini sevindirmektir.”
Kabirdekiler birbirlerini ziyaret ederler
Dürrîzâde Seyyid Abdullah Efendi 131. Osmanlı Şeyhülislamıdır. 1182 (m. 1769)’da İstanbul’da doğdu. Medrese tahsilinden sonra İstanbul Kadılığı, Anadolu Kazaskerliği ve Nakibüleşraflık vazifelerine; nihayet 1808’de Şeyhülislamlığa tayin edildi. 1243 (m. 1828)’de İstanbul’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Meyyitlerin birbirini ziyâret etmeleri ve buluşmaları da, sahîh haberlerle bildirilmiştir. Câbir bin Abdullah’tan (radıyallahü anh) haber verilen hadîs-i şerîfte; “Ölülerinizin kefenini güzel yapınız! Onlar, kabirlerinde birbirlerini ziyâret ederler ve övünürler” buyuruldu. Müslim’deki hadîs-i şerîfte; “Kardeşinin cenâze işini görenleriniz, kefenini güzel yapsın” buyuruldu. Çünkü, meyyitler birbirini ziyâret ederler ve övünürler...
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Ölülerinizin kefenlerini güzel yapınız! Çünkü, birbirlerini kefenleri içinde olarak ziyâret ederler” buyuruldu. Ebû Katâde’den (radıyallahü anh) bildirilen hadîs-i şerîfte; “Biriniz din kardeşinin cenâze işlerini görürse, kefenini güzel yapsın! Çünkü onlar, kabirleri içinde birbirlerini ziyâret ederler” buyuruldu...
Hâkim ve Beyhekî “Delâil” kitabında Selmân’ın (radıyallahü anh) şöyle anlattığını haber veriyorlar: Ümm-i Seleme hazretlerinin yanına gittim. Ağlıyordu. Niçin ağladığını sordum. Resûlullah Efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyâmda gördüm. Ağlıyordu. Mübârek başında ve mübârek sakallarında toprak vardı. “Mübârek yüzünüz niye böyle?” diye sordum. “Oğlum Hüseyn’in şehîd edildiğini gördüm” buyurdu...
İbn-i Ebiddünyâ, Benî Esed kabilesinden bir mezârcının şöyle anlattığını bildiriyor:
Bir gece, kabristanda idim. Bir kabirden şöyle bir konuşma sesi geldi: “Ey Abdullah” dedi. “Ne istiyorsun yâ Câbir?” cevâbı verildi. “Yarın bizim yanımıza kardeşimiz gelecek” dedi. “Onun bize faydası olmaz. Bize duâ olunmaz. Babam ona kızmıştı. Duâ etmemek için yemîn etmişti” cevâbı verildi... Sabah olunca, bir kimse geldi. Gece ses işitmiş olduğum iki kabri gösterdi. Bu iki kabir arasına bir mezar kazmamı söyledi. “Bu kabirdekilerin ismi nedir?” dedim. “Bunun ismi Câbir, şunun ismi Abdullah’tır” diyerek gösterdi. Gece işittiklerimi, ona söyledim. “Evet, onun için duâ etmemeye yemîn etmiştim. Şimdi yemînimi bozup duâ edeceğim ve kefâret vereceğim” dedi...
.
Hakiki imana kavuşan kimseler
Cüneyd Kâyinî hazretleri hadîs, tasavvuf ve fıkıh âlimidir. 462 (m. 1069)’da İran’da Kâyin’de doğdu. 547 (m. 1152)’de Afganistan’da Herat’ta vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Kalp Allahü teâlânın evidir. Dâvûd aleyhisselâm, “Yâ Rabbî! Seni nerede arayayım” deyince, cevap olarak; “Ben, benim için kalpleri kırılmış, benim için kalpleri harap olmuşların (evliyânın) yanındayım” buyuruldu. Yine bu manadaki hadîs-i kudsîde buyuruldu ki: “Yere ve göğe sığmam, ancak mümin kulumun kalbine sığarım.”
Hakiki imana kavuşan kimseler, Allahü teâlânın himâyesinde olurlar. Hakîkate vâsıl olmuşlardır. Bunlar hakkında hadîs-i kudsîde buyuruldu ki: “Evliyâm kubbem (örtüm) altındadır. Onları benden başkası tanımaz. Bunların hâlleri, halkın anlayışlarına sığmaz. Halkın bunlar hakkında bildikleri, benzetme ve temsilden öteye geçmez. Bunlar öyle bir kâfiledir ki, Allahü teâlâya verdikleri ahde vefa gösterirler.”
Diğer bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, kalpleri güneşten daha parlak, fiilleri (amelleri) peygamberlerin amelleri gibidir (yani kerâmetleri vardır). Onlar, Allah katında şehîdler mertebesindedirler.”
Yine bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Size bir kavim bildiriyorum ki, onların Allah katında mertebeleri benim gibidir. Ancak onlar, peygamberler şehîdler değildir. Enbiyâ ve şühedâ onlara gıpta ederler. Onlar birbirine, Allah rızâsı için muhabbet ederler.”
Başka bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyuruldu: “İnsanlar üç kısımdır. Birinci kısım, hayvanlara benzer. İkinci kısım, meleklere benzer. Üçüncü kısım, Peygamberlere benzer.” Birinci kısımda olanların maksadı, hayvanlar gibi yiyip içmektir. Bunlar hakkında A’râf sûresinin 179. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki; “Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki daha da aşağıdırlar.” İkinci kısımdakilerin maksadı, melekler gibi tesbih, namaz, oruç gibi ibâdetlerdir. Üçüncü kısım insanların hizmeti, maksadı, aşk-ı ilâhi, rızây-ı Bârî, muhabbetullah ve Allahü teâlâya teslim olmaktır. Peygamber efendimiz (aleyhisselâm) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “İlim talep etmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır.”
.
Ebedi azaptan kurtulmak için
Ebü’l-Hasen Zeytûnî hazretleri Hanbelî mezhebindeki fıkıh âlimlerindendir. 498 (m. 1104)’de Bağdad’da doğdu. 586 (m. 1190)’da vefât etti. Bir dersinde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize tazim hakkında buyurdu ki:
İnsanın, dünya ve âhıret saadetine kavuşup, âhırette ebedi azaptan kurtuluşu, Resûlullahın Allahü teâlâdan getirdiklerine imân etmesi, O’nun sünnet-i seniyyesine tâbi olması ve O’na tazimde bulunması ile mümkündür. Çünkü Allahü teâlâ, Resûl-i ekrem efendimiz vasıtasıyla bizi dünya ve âhırette helak olmaktan kurtardı. O’nun vesilesiyle dünya ve âhıret saadetini kazandık. Bu, ne büyük nimettir. Öyleyse, bizim Resûlullah efendimizi sevmemiz ve tazim etmemiz, her kölenin efendisine yaptığı hürmet ve tazimden daha çok olmalıdır. Allahü teâlâ, Araf sûresinin yüzelliyedinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onlar ki, yanlarında bulunan Tevrat ve İncîl’de ismi (ve sıfatını) yazılı bulacakları ümmî olan o Resûle tâbi olurlar. O (Resûl), kendilerine iyiliği emrediyor, onları fenâlıktan alıkoyuyor. Onlara (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helâl kılıyor, murdar, (kan, domuz eti, faiz gibi) şeyleri de onlara haram kılıyor. Onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağları indiriyor. Ve onlar ki, O’na (Resûle) imân ederler, kendisine tazim ederler, O’na yardım ederler ve O’nunla birlikte indirilen nûra (Kur’âna) tâbi olurlar, işte bunlar kurtulanlardır” buyuruyor.
Yine Allahü teâlâ, Hucurât sûresinin birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allahü teâlânın ve Resûlünün önüne geçmeyiniz! Allahü teâlâdan korkunuz!” buyurdu. Yani Allahü teâlâ imân edenlere, Resûlullahın huzûrunda bulunduğunuz zaman konuşmanızla ve işinizle Resûlullahın sözünün ve işinin önüne geçmeyiniz. O’nun huzurunda olduğunuz vakit, Allahü teâlânın huzurunda imiş gibi olun. Hucurât sûresinin ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey imân edenler! Peygamberin sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız! O’na, birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyiniz! Böyle yapanların ibâdetlerinin sevapları yok olur” buyuruluyor. Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmede, mü’minlere seslerini Resûlullahın sesinden fazla yükseltmekten, Resûlullah ile konuşurlarken seslerinin yüksek perdeden olmasını menetti.
.
Müminleri sevindirmenin fazileti büyüktür
Ali bin Ahmed Yezdî hazretleri fıkıh, hadîs ve kırâat âlimidir. Arabistan’da Yezd kabilesine mensuptur. 473 (m. 1080)’de doğdu. 551 (m. 1156)’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:-
Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamanın ve onları sevindirmenin ve güzel huylu ve yumuşak ve sabırlı olmanın fazîletini ve sevaplarını bildiren hadis-i şerifler çoktur. Resulullah efendimiz bu hususta buyurdu ki:
(Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez. Onu sıkıntıda bırakmaz. Kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Kardeşinin sıkıntısını giderenin, Allahü teâlâ kıyâmet günü sıkıntısını giderir. Bir Müslümanı sevindireni, Allahü teâlâ kıyâmet günü sevindirir.)
(Din kardeşine yardım edenin yardımcısı, Allahü teâlâdır.)
(Allahü teâlâ, bazı kullarını insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yaratmıştır. Dertli olanlar, bunlara sığınırlar. Bunlar kıyâmet gününün azâbından emîndirler.)
(Allahü teâlâ, bazı kullarına çok nîmetler vermiş, bunları dertli kullarına derman için sebep yapmıştır. Bu nîmetleri muhtaç olanlara vermezlerse, ellerinden alıp, başkalarına verir.)
(Bir kardeşinin ihtiyacını karşılayana, on sene itikaf sevabı verilir. Allah rızası için bir gün itikaf eden ile Cehennem ateşi arasında üç hendek uzaklık vardır. İki hendek arası, şark ile garp arası gibi uzaktır.)
(Bir din kardeşinin ihtiyacını karşılayan kimseye Allahü teâlâ, yetmişbeş bin melek gönderir. Sabahtan akşama kadar onun için duâ ederler. Akşam ise, sabaha kadar duâ ederler. Her adımı için bir günahı affolur ve bir derece yükseltilir.)
(Bir mümin kardeşinin ihtiyacını karşılamak için giden kimseye, her adımı için yetmiş sevap verilir ve yetmiş günahı affolunur. Onu sıkıntıdan kurtarınca, anadan doğmuş gibi günahlarından kurtarılır. Bu yardımı yaparken ölürse, hesapsız olarak Cennete girer.)
(Bir din kardeşinin sıkıntısını gidermek için, onunla hükûmete [mahkemeye] giderse, sırât köprüsünü ayağı kaymadan geçenlerden olur.)
(Amellerin, ibâdetlerin efdali, en kıymetlisi, bir mümini sevindirmek veya elbise vermek veya aç ise doyurmak veya herhangi bir ihtiyacını karşılamaktır.)
(Farzlardan sonra, amellerin en kıymetlisi, bir Müslümanı sevindirmektir.)
.
İlim, senin için mal ve sermayedir
İbn-i Abdüzzâhir hazretleri fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 638 (m. 1240)’de Irak’ta Kûs şehrinde doğdu. 701 (m. 1302)’de vefât etti. Bir dersinde ilim hakkında buyurdu ki:
Ali bin Ebî Tâlib “radıyallahü anh” “İlim, maldan hayırlıdır. Çünkü; malı, sen koruyacaksın. Fakat ilim seni korur. Mal sarf etmekle azalır, ilim sarf etmekle çoğalır” buyurdu. Yine Hazret-i Ali, “Âlim; gündüzleri oruçlu olduğu hâlde harb eden, geceleri de ibâdetle geçiren mücâhid âbidden daha üstündür. Bir âlimin ölümü ile İslâm âleminde bir gedik açılır. Açılan bu boşluğu, onun gibi yetişecek bir âlimden başkası dolduramaz” buyurdu.
Ebü’l-Esved (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Hiçbir şey ilimden üstün değildir. Çünkü sultanlar, insanlara hükmeder. Âlimler ise sultanlara hükmeder.” İbn-i Abbâs (radıyallahü anh) da buyurdu ki: “Süleymân aleyhisselâm, ilim ile mal arasında serbest bırakıldı. Süleymân aleyhisselâm ilmi seçti. Kendisine ilim ile beraber, mal ve mülk de verildi.” Abdullah İbn-i Mübârek’e; “Gerçek insanlar kimlerdir?” diye sorulunca, “Âlimlerdir” cevâbını verdi. “Hakîkatte sultanlar kimlerdir?” diye sorulunca, “Zâhidlerdir” dedi. “Sefil kimseler kimlerdir?” diye sorulunca, “Din kisvesi altında, dünyâ menfaati sağlayanlardır” diye cevap vererek, âlimlerden başkasını insandan bile saymamaktadır. Çünkü insanları hayvanlardan ayıran en büyük husûsiyet, akıl ve ilimdir, insan, insanlık şerefinin kendisiyle kazanıldığı husûsiyetlerle, gerçek insanlığını kazanabilir. Yoksa insan, kuvvetli olduğu için insan değildir. Eğer böyle olsaydı, deve ondan daha kuvvetlidir. Büyük olmakla da, insan, insan değildir. Çünkü fil ondan daha büyüktür, insanlık, kahramanlık ve cesâret ile de olmaz. Çünkü arslan daha cesurdur. Çok yemek ile de olmaz, çünkü öküzün karnı daha büyük ve daha oburdur. Bilakis insan, ilim için, Allahü teâlâyı bilmek için yaratılmıştır.
Ahmed bin Kays, “İlim ile desteklenmeyen her izzetin sonu zillettir” buyuruyor. Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki: “Hakîkî fakih, dünyâya kıymet vermeyip âhirete rağbet eden, hatâlarını görebilen, Rabbine ibâdette devamlı olan, şüphelilerden uzak duran, başkalarının herhangi bir şeyine zarar vermekten sakınan âlim zâttır.”
Oğluna; “İlme sarıl. Çünkü sen muhtaç olursan, ilim senin için mal ve sermaye olur. Kimseye muhtaç olmazsan, ilim senin süsün olur” diye vasiyet etti.
.
Rabbimden üç şey istedim
Abdurrahmân bin Yûsuf el-Cevzî hazretleri hadîs ve fıkıh âlimlerinden olup, meşhur âlim, Abdurrahmân Cevzî’nin torunudur. 606 (m. 1209)’da doğdu. 656 (m. 1258)’de Hülâgu’nun Bağdad’ı istilâsı sırasında şehîd edildi. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Sa’d “radıyallahü anh” hazretlerinden nakledilmiştir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz Medîne-i münevverede Benû Muâviye Mescidine teşrîf buyurdular. O mescidde iki rekat namaz kıldı. Biz de berâber kıldık. Uzun bir duâ etti. Sonra döndü ve buyurdu ki: (Rabbimden üç şey istedim. İkisini bana verdi. Birisinden beni menetti. Ümmetimi umûmi kıtlık ile helâk etmemesini istedim. Suda boğulmakla helâk etmemesini istedim. Bunları bana verdi.)”
“Muhakkak, benim havuzumun iki ucunun arası Île (Eyle) ile Aden arasındaki mesâfeden uzaktır. Eyle Kızıldeniz sahilinde bir beldedir. Oradan Aden’e birbuçuk aylık mikdârı yol olur. Muhakkak onun bardaklarının sayısı yıldızlardan çoktur. Bir kimse kendi havuzuna başkalarının develerinin girmesine nasıl mâni olursa, ben de ümmetimden başkalarını havuzumdan menederim.) Dediler, yâ Resûlallah, Siz bizi bilir misiniz? Buyurdular ki: (Evet sizi bilirim. Sizin için bir alâmet olur ki, başka ümmetlerde olmaz. Siz, yüzleriniz, elleriniz ve ayaklarınız, abdestin eserinden ak [nûrlu] olduğunuz hâlde gelirsiniz.)”
“Allahü teâlâ hazretleri yeryüzünü benim için küçülttü. Ben yeryüzünün doğusunu batısını gördüm. Muhakkak benim ümmetimin mülkü yeryüzünden bana gösterilen yere kadar yayılacaktır. Bana kırmızı ve beyâz (altın ve gümüş) olmak üzere iki hazîne verildi.) “Ben Rabbimden, ümmetimi umûmî kıtlık ile helâk etmemesini, eğer İslâm beldesinde kıtlık vâki olursa, az bir yerde olsun; istedim. Ve ırzlarına dokunmamaları için, nefislerinden başka düşman musallat etmemesini, istedim. Rabbim bana buyurdu: Yâ Muhammed! Muhakkak ben bir hükmetsem, elbette o reddolunmaz. Ben sana vaat verdim, ümmetin için ki, onları umûmî kıtlık ile helâk etmem. Onlar üzerine nefislerinden gayri, nefislerine dokunmasınlar diye düşman musallat etmem. Onlar birbiri arasında muhârebe ederlerse, onların düşmanları, onların kendileridir. Bazısı bazısını helâk eder. Bazısı bazısını esir eder.”
.
Hazreti Cebrâil'in şükür namazı
Dürrî Mehmed Efendi, Altmışikinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. Doğum yeri ve târihi kesin olarak bilinmemektedir. 1149 (m. 1737) senesinde İstanbul’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Melekler, gazâb-ı ilâhiden korktuklarından, her gün Arş'ı tavaf edip, ağlayıp sızlayarak Hak teâlânın gazabından yine O'na sığınırlardı. Hak teâlâ onlardan hoşnud olup, hâllerine acıdı ve; "Ey meleklerim! Sizler mağfiretimi ister misiniz?" buyurdu. Melekler; "isteriz yâ Rabbî! Biz bilmediğimiz işe karıştık. Affedip gadabından bizi emin eyle" dediler. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: "Arş'ın altında bir nehir vardır. Ondan abdest alın." Melekler o nehirden abdest aldılar. Allahü teâlâ onlara (Sübhâneke Allahümme vebihamdike eşhedü enlâ ilahe illâ ente estagfirüke ve etûbü ileyke) duasını okuyun" buyurdu. Melekler; "Yâ Rabbî! Bu amelin sevâbı nedir?" diye sordular. Allahü teâlâ; "Ellerin, ayakların, yüzlerin işlediği ve bilcümle bütün günahları, onunla af edip, temizlerim" buyurdu. Melekler; "Ey Rabbimiz! Bu ihsan bize mi mahsustur. Yoksa her kim bu ameli işlese mağfiretin ile müşerref olur mu?" dediler. Cenâb-ı Hak; "Bu amel, ümmet-i Muhammed'e mahsustur. Bu ümmetten bir kimse çok günahkâr olsa, abdest aldığı gibi, onu bütün günahlarından temizlerim ve Cennetime sokarım" buyurdu.
Nakl olunur ki: Cebrâil aleyhisselâm yaratıldığı zaman kendine baktı. Hüsn-i cemâlinin ve nûrâniliğinin şükrânesi olarak iki rekat namaz kıldı. Namazı otuz bin senede edâ edip, dedi ki:
"Yâ Rabbî! Benim gibi amel eden kulun var mıdır?" Allahü teâlâdan şu hitab geldi:
"Yâ Cebrail! Ahir zamanda bir taife gelir. Az zamanda iki rekat namaz kılarlar. Kalp meşguliyeti ve çok eksiklerle kıldıkları o iki rekat namazı, senin kıldığınla değiş!" Cebrail aleyhisselâm;
"Böyle ise nasıl değişeyim?" dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurdu ki:
"Senin hiçbir ihtiyâcın ve hiçbir mânin yok iken ibâdet ediyorsun. Bu kolaydır. Fakat onlar zayıf bünyeleri ile birçok mâniler ile ibâdet ederler. Bir taraftan çoluk-çocuk, bir taraftan mal toplama fikri, diğer taraftan da düşman ve şeytan ile cihâd ederler. Bütün bunları dinlemeyip namazlarını edâ ederler. Bunların sevabının fazla olması, ihsânıma ve hikmetime uygundur."
.
efsimin eline öyle düşmüşüm ki!
Ali Harîrî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Doğum târihi belli olmayıp, 645 (m. 1247) senesinde Şam’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, velinin kabrinde, insanların ihtiyâçlarını gideren bir melek görevlendirir. Nitekim; İmâm-ı Şafiî, Seyyidet-Nefîse ve Seyyid Ahmed Bedevî hazretlerinin, Müslüman esirleri, kâfirlerin ellerinden kurtarmaları, meşhur olan kerâmetlerindendir. Bazen de velî, bizzat kabirden çıkar ve insanların ihtiyâçlarını giderir. Zîrâ âlem-i berzâhda, evliyânın serbest kalması, ruhların salıverilmesi ve serbest bırakılması da vardır.”
“Müşâhede ehli olan Allah dostları diyorlar ki: Âlem-i berzâhdaki işler, dünyadakinin hilâfınadır. Dünyâ, 'âlem-i şehâdet' diye isimlendirilmiştir. İnsan, dünyâda bir sûrete bağlı kalır. Fakat evliyâ bundan hariçtir. Aynı anda, muhtelif yerlerde görülen evliyânın sayısı çoktur. Bunun sırrı şudur ki; onların ruhâniyetleri, cismâniyetlerinden daha kuvvetlidir. Velîlerin çok sûretlerde görünmeleri caizdir. Bu, akla da, dîne de uygundur. Resûlullah (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimizin Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk’a, Cennetin sekiz kapısından aynı anda gireceğini bildirmesi bunun delîlidir. Ruh, Peygamber efendimizin rûh-ı şerîfleri gibi küllî olgunluğa eriştiği zaman yetmişbin sûrette görülür.”
İbn-i Ebî Cemre diyor ki: “Evliyânın ruhlarına bağımsızlık ve serbestlik verildiği zaman, dünya âleminde de ruhâniyetlerinin, cismâniyetlerine galip gelmesinden dolayı bir sûrette iken, muhtelif sûretlerde görülür.”
Yine buyuruldu ki: “Velînin evliyâlığı sabit olduğunda, sayısız sûretlerde temekkûn eder.” Yani ruhâniyetleri, aynı anda çeşitli yerlerde görülür.
Ali Harîrî hazretleri, vefat etmeden kısa bir zaman evvel Allahü teâlâya şöyle münâcâtta bulundu:
"Ey Rabbim! Gönlümüze senin hamd bahçende yücelik sıfatlarını öğrenmek nasip oldu. Kıyâmet günü ümidim sende. Dert ve nedâmetten, pişmanlıktan başka bir şeyim yok ama, keremini ummaktayım. Sırat köprüsünde Cehennem'e düşmekten, kereminle ancak sen kurtarabilirsin. Mîzanda ancak sen, lütfunla günahlarımı af ve mağfiret edersin. Nefsimin eline öyle düşmüşüm ki, doğanın eline düşmüş topal serçe gibiyim. Ey Allah'ım! Bu attâr kulun, senin sevgi ateşinde yanmaktadır. Bana yol göster de sana kavuşayım."
.
Velî kulların alâmetleri
Ebû Nuaym İsfehânî hazretleri hadîs âlimlerinden olup, İran’ın İsfehân şehrinde 336 (m. 948)’de doğup, 430 (m. 1038)’de vefât etti. Çok kitap yazdı. Bunlardan, "Hilyet-ül-evliyâ" kitabının mukaddimesinden bazı bölümler:
Allahü teâlânın velî kullarına eziyet veren, Allahü teâlâ ile muharebe ilân etmiş demektir. Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh), Muâz bin Cebel’i Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerîflerinin yanına oturmuş ağlarken gördü. “Yâ Muâz! Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Muâz; “Resûlullah efendimiz, “Riya, az da olsa şirktir. Allahü teâlânın veli kullarına düşmanlık eden kimse, Allahü teâlâya harb açmış demektir” buyurduğunu işitmiştim. Onu düşündüğüm için ağlıyorum” demiştir.
Allahü teâlânın velî kullarının görünen birtakım alâmetleri vardır. Akıllı ve sâlih kimseler, onlara sevgi duyarlar. Peygamberler ve şehidler, kıyâmet günü onların mertebe ve derecelerine gıbta ederler. Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Allahü teâlânın bazı kulları vardır ki, bunlar peygamber ve şehid değildirler. Fakat, Allahü teâlânın kıyâmet günü onlara ihsân ettiği makam ve mertebelere, Peygamberler (aleyhimüsselâm) ve şehidler bile gıpta ederler.” Birisi, “Onlar kimler ve amelleri nedir?” diye sual edince Peygamber efendimiz; “Onlar, aralarında akrabalık olmadığı hâlde, Allahü teâlânın rızâsı için birbirlerini severler. Birbirlerine verecek malları yoktur. Vallahi onların yüzleri nûrdur. Onlar, nûrdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman, onlar korkmazlar. İnsanlar mahzûn olduklarında, onlar mahzûn olmazlar” ve “Dikkat ediniz! Şüphesiz Allahü teâlânın velî kulları için korku yoktur. Onlar mahzûn da olmazlar” buyurdu.
Allahü teâlânın velî kullarının alâmetlerinden bazıları: Onlar, kendileri ile beraber bulunup, meclislerinde ve sohbetlerinde bulunan kimselerin, en güzel bir şekilde Allahü teâlâyı anmalarına vesile olurlar. Kendilerine dost olanların ve yakınlarının, hayır, iyilik ibâdet ve tâatle meşgul olmalarına sebep olurlar.
Amr bin Cümûh’un Resûlullah efendimizden bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: Velî kullarım ve sevdiklerim beni ananlar ve benim de onları andığım kimselerdir.”
.
Resûlullahı vesile ederek istemek
Ebû Nasr Rûyânî hazretleri Şafiî mezhebi usûl ve fürû âlimidir. İran’daki Rûyân şehrinde doğan Ebû Nasr hazretleri, 505 (m. 1117) yılında vefât etti. Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) vesile ederek Allahü tealadan bir şey istemek hakkında buyurdu ki:
Sâlih Ebû Zekeriyyâ İskenderânî, Resilî’den nakletti: Medîne-i münevverede Resûlullahın hareminde idim. Bu sırada Bâb-ür-rahme’den gelen bir geyik gördüm. Tam Resûlullah efendimizin Kabr-i şerîflerinin karşısında durdu. Resûlullaha selâm verir gibi başı ile îmâ ediyor, fakat uzakta duruyordu. Gözleri yaşlarla dolmuştu. Resûlullaha hürmet ve taziminden dolayı, Resûlullahın hareminden çıkıncaya kadar sırtını dönmeden geri geri gitti. Haremden çıkınca, dönüp uzaklaştı. Biz de bunu hayretle seyrettik. Bu geyiğin, Resûlullahın serbest bıraktığı geyiğin soyundan olduğunu anladık...
Ebû Katâde’nin (radıyallahü anh) gözü, savaşta yanağı üzerine akmıştı. Resûlullaha gelip arz edince, Resûlullah gözü yerine koydu ve Ebû Katâde’nin gözü eskisinden daha iyi görmeye başladı.
Basra Kadısı Ebû Hasen, bir şafak vakti kalkınca, gözünün görmediğini fark etti. Namazdan sonra Resûlullahı vesile edip yardım istedi. Şaşkınlıktan uykusu gelip yattı. Rüyâsında, Resûlullahı gördü. Resûlullah, mübârek ellerini onun gözüne sürdü. Sabahleyin kalkınca, gözü görmeye başladı. Ondan sonra onun gözü herhangi bir şeyden asla zarar görmedi.
Şerîf Kâsım bin Zeyd bin Ca’fer Hüseyn çok büyük âlim idi. Sol eli kırılmış, sağ eli çıkmıştı. Geceleri uyku uyuyamaz olmuştu. Yorgunluktan bir gece kendinden geçti. Rüyâsında üç zât gördü. Onlara kim olduklarını sorunca, içlerinden biri; “Ben Ebû Bekr’im, bu Ömer (radıyallahü anhüma), bu da Resûlullahtır” dedi. Ben, şiddetli bir şekilde ağlamaya başladım. Sonra; “Yâ Resûlallah, hâlimi görüyorsun” dedim. O zaman Resûlullah; kırık kolumu eline aldı. Mübârek elini, kırık elime sürdü. “Zeytinyağı ile elini yağla! Benim ile ve Ehl-i beytimle tevessül et” buyurdu. Ben; “Ne diyeyim yâ Resûlallah?” diye sordum. Resûlullah; [Allahümme, innî es’elüke bi-câhi Muhammedin ve Ehl-i beytihi indeke illâ afiyeti] de!” buyurdu. Ben de öyle duâ ettim. Sabah olunca elime baktım, üzerinde sargı vardı. Sargıyı çözdüm. Resûlullahın bereketiyle elimin iyileşmiş olduğunu gördüm. Resûlullahın emrine uymuş olmak için, elime zeytinyağı sürdüm.
.
Onu isteğine kavuştur
Abdüla’lâ bin Abdila’lâ hazretleri hadîs âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Basra’da doğdu ve orada yaşadı. 189 (m. 804)’de vefât etti. Buyurdular ki:
İnsanlar bir araya gelseler ve Allahü teâlâdan, Cennetten, Cehennemden konuşmadan ayrılsalar melekler derler ki: “Ey insanlar büyük gaflet içindesiniz...”
Yine buyurdu ki: “Cennet ve Cehennem, Âdemoğlundan bir şeyler duymak için Ona yaklaşırlar. Şayet insan Cenneti isterse, Cennet “Yâ Rabbi! Onu isteğine kavuştur” der. Şayet Cehennemden sakınırsa, Cehennem de, “Yâ Rabbi! Onu ateşten muhafaza et” diye duâ ederler.
Bu mübarek zatın naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdular ki:
(Îsâ bin Meryem “aleyhisselâm” gökten iner. Müminlerin emîri, hazret-i Îsâ’ya gel bize imâm ol, der. Hazret-i Îsâ buyurur, sizin bazınız bazınız üzerine emîrsiniz.) Denildi ki: Yâ Resûlallah, niçin o zamânda Allahü teâlâ Müslümânlar üzerine emîri kendilerinden yapar. Buyurdular ki: (Bu ümmetin emîrlerini kendilerinden kılmak, bu ümmete ikrâmdır ve şânlarının büyüklüğündendir.)
Ebû Sâ’id-i Hudrî’den “radıyallahü anh” rivâyet olunmuştur. Resûlullah efendimiz buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretleri [Âdem aleyhisselâma] buyurur: Yâ Âdem! Âdem aleyhisselâm der ki: Lebbeyk, [buyur yâ Rabbî!] Hayır senin elindedir. Allahü teâlâ buyurur: Nâra [Cehenneme] müstahak olanı gönder. Âdem der ki: Nâra müstahak nedir [ne kadardır]. Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri buyurur: Her binde dokuzyüzdoksandokuzu. O zaman çocuk yaşlı olur. Hâmile kadının çocuğu dünyaya gelir. İnsanlar, sarhoş olmadıkları hâlde sarhoş gibi görünürler. Allahü teâlânın azâbı çok şiddetlidir.)
Yâ Resûlallah! Hangimiz o binde birden oluruz, diye sorduk. Buyurdu ki: (Bana müjdelediler. Sizden bir, Ye’cûc ve Me’cûcden bin olacaktır.) Sonra buyurdu ki: (Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Cennet ehlinin dörtte biri siz olursunuz!) Biz tekbîr getirdik. Sonra buyurdu ki: (Siz Cennet ehlinin üçte biri olursunuz!) Biz yine tekbîr getirdik. Sonra buyurdu ki: (Siz Cennet ehlinin yarısı olursunuz!) Biz yine tekbîr getirdik. (Müslim) hadîs kitâbını şerh eden şöyle dedi; diğer bir rivâyetde buyurdular ki: (Siz Cennet ehlinin üçte ikisi olursunuz. Cennet ehli yüz yirmi saf olacak. Seksen safı ümmetimdendir.)
.
Her şeyi sizin için yarattım
Hasan bin Ömer el-Hımyerî hazretleri fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Endülüs’te (İspanya) Lüb (Luepe) kasabasında doğdu. 767 (m. 1365)’de vefât etti. Buyurdu ki:
Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, mümin kuluna gayret eder. Mümin de mümine gayret eder) buyuruldu. Allahü teâlâ, gayretinden dolayı, fuhşu haram etmiştir. Allahü teâlâ, (Ey Âdemoğulları! Sizi kendim için yarattım. Her şeyi de sizin için yarattım. Senin için yarattıklarım, seni, kendim için yaratılmış olduğundan men ve gâfil ve meşgul etmesin)buyurmuştur. Başka bir hadis-i kudsîde, (Seni kendim için yarattım. Başka şeylerle oyalanma! Rızkına kefilim, kendini üzme!) buyurmuştur.
Yûsüf aleyhisselâmın, (Sultânın yanında benim ismimi söyle!) demesi gayret-i ilâhiyeye dokunarak, senelerce zindanda kalmasına sebep oldu... İbrâhîm aleyhisselâmın, oğlu İsmâîl’in dünyaya gelmesine sevinmesi, gayret-i ilâhiyeye dokunarak, bunu kurban etmesi emrolundu. Allahü teâlânın çok sevdiklerine, bazı evliyâya böyle gayret etmesi çok vâki olmuştur. (Gayret), bir kimsede olan hakkına, onun başkasını ortak etmesini istememektir. Allahü teâlânın gayret etmesi, kulunun kötü, çirkin şey yapmasına razı olmamasıdır. Kulun kendi dilediğini yapması, günah işlemesi, Allahü teâlânın hakkına ortak olmak olur. Müminin, günah işlemekte, kendisine gayret etmesi lâzımdır. Bu da, günah işlerken heyecanlanması, kalbinin çarpıntısı, sıkılması ile olur.
Müminin kalbi, Allahü teâlânın evidir ve güzel huyların yeridir. Kalbinde kötü, çirkin düşüncelere yer vermek, çirkinleri güzellere ortak etmek olur. Kalbin buna razı olmaması, çırpınarak mani olması, gayret olur.
Ensârın reîsi olan Sa'd bin Ubâde (radıyallahü anh), "Yâ Resûlallah! Zevcemi yabancı erkekle bir yatakta görsem, dört şâhit görmeden öldüremez miyim?" diye sorunca, (Evet, öldüremezsin) buyurdu. Sa'd buna cevaben, "dört şâhit lâzım ise de, buna tahammül edemem. Hemen öldürürüm", deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), (Reîsinizin sözünü işitiniz! O çok gayûrdur. Ben ondan daha çok gayûrum. Allahü teâlâ, benden daha çok gayretlidir) buyurdu. Yani "böyle gayret olmaz. Ben ondan daha gayretli olduğum hâlde, İslâmiyetin dışına çıkmam. Allahü teâlâ, en çok gayretli olduğu hâlde, bu fuhşun cezâsını hemen vermez" demek istedi. Sa'd'ın haklı olan cezâyı vermekte acele etmesinin doğru olmadığına işaret buyurdu.
.
İnsanı dalâletten âlimler kurtarır
Abdullah Mu’terid el-Yemenî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Âlim, kâmil, tevâzu ve ihlâs sahibi, gönlünü Allahü teâlâyâ vermiş bir zât idi. 830 (m. 1426)’da Yemen’de vefât etti. Bir talebesine buyurdu ki:
İyi bil ki, insanı dalâletten, kötü yoldan ilim ve âlimler kurtarır. Rehber olmadan doğru yola kavuşulamaz. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerini ve bunların yazdığı doğru din kitaplarını arayıp, bulmak lâzımdır. Yüce Peygamber Mûsâ aleyhisselâm, ilmin en yüksek derecesinde olduğu ve Allahü teâlâ ile konuşmak şerefine kavuştuğu ve Allahü teâlânın muhabbet şerbetinden içtiği hâlde, ilim edinmek için, Hızır aleyhisselâmın talebesi olan Yûşa aleyhisselâm ile berâber geldiği (Kehf) sûresinde bildirilmektedir. Mûsâ aleyhisselâm mantık ilminin üstâdı iken, Hızır aleyhisselâmdan ilim öğrenmeye geldi. Buhârî tefsîri, bunu uzun anlatmaktadır.
O hâlde, ey kardeşim! Kıymetli ömrünü ilimden ve âlimden daha kıymetli olan bir şey buldun da, ona mı sarf ediyorsun? Bilmiyor musun ki, dînimiz ilme kıymet vermeyi ve âlimlere hürmet etmeyi ve Allah yolunda olanlarla berâber bulunmayı emretmektedir. Bunun için, kıymetli ömrünü faydasız şeylerle geçirme! Hadis-i şerifte, (Doğru ilim sahibi olan ve ilmi ile amel eden bir âlim ile Peygamberler arasında bir derece fark vardır. Bu bir derece, peygamberlik makamıdır) buyuruldu. Bu saadete kavuşmak için, ilim öğrenmeye çalışmak lâzımdır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir zaman gelir ki, insanlar din adamından, sokakta rastladıkları eşek ölüsünden kaçar gibi kaçarlar). Bu hâl, insanların hâllerinin bozuk, pis olacaklarını haber vermektedir. Çünkü, ilme Allahü teâlâ kıymet vermektedir. Fakat dünyaya tapınan ahmaklar, çocuk iken mektebe gitmemiş, büyüyünce de, hakîkî din âliminin sohbetinde bulunmakla şereflenememişlerdir. Dinlerinin noksan olması tehlikesinden korkmazlar ve hakîkî din âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenmezler. Bunların tek düşünceleri, para, mal toplamak ve mevki elde etmektir. Helâlden mi, haramdan mı geldiğini hiç ayırt etmezler. Hakkı bâtıldan ayırmazlar. İlmin ve hakîkî din âlimlerinin kıymetini bilmezler. Hakîkî din adamlarının vaazları, kitapları, bunların nazarında, hayvan pazarında güzel kokular satan attâr ve körlere ayna satan kimse gibidir.
.
İnsanlara nasihat ederken
Feşşâş Magribî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Tunus’ta doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1031 (m. 1622)’de tâûndan (veba) vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Farzların yapılmasını, haramdan sakınılmasını emretmek, farz-ı kifâyedir. Sünnetin yapılmasını emir, mekruhtan nehiy, menetmek, sünnettir. Haram işlemekte olan, el ile menedilmez. Söz ile menedilir. Yâni, kötülüğü, zararı anlatılır. Haram işlemeye hazırlanan, el ile menedilir. Söz ile, el ile nehyederken, fitne, zarar çıkarmamak lâzımdır. Nehyin faydalı olacağını önceden bilmek lâzımdır. Zann-ı gâlib, yâni çok zannetmek de, bilmek demektir. Hubb-i fillah, buğd-i fillah olmayınca, yapılan ibâdetlerin faydası olmaz. Emr-i mâruf özürsüz terk edilirse, duâlar kabul olmaz. Hayır ve bereket kalmaz. Cihâdda ve müşkül işlerde zafer nasip olmaz. Gizli işlenen günah, bunu işleyene zarar verir. Açıkça işlenirse, herkese zararı dokunur. Bir kimsenin kötülemesi ile, bir insanı kötü bilmemelidir. Bir kimsenin kötülemesi gıybet olur. Bunu dinlemek de haram olur.
Bir insanın fâsık olduğu, iki âdil şâhidin, bunun bir münker işlediğini gördüklerini bildirmeleri ile veya kendi tecrübesi ile anlaşılır. Günah işliyeni görüp de, gücü, kudreti olduğu hâlde, nehyetmemek, (Müdâhene)olur. Müdâhene edenlerin, kabirden maymun ve hınzır şeklinde kalkacakları, hadis-i şerifte bildirilmiştir. Emr-i mâruf yapanı, arkadaşları sevmez. Müdâhene yapanı severler.
Zâlim olan hükûmet adamlarına söz ile emr-i mâruf yapmak, cihâdın en kıymetlisidir. Nasihat vermeye gücü yetmezse, kalbi ile reddetmek de cihâd olur. Devlet adamları el ile, âlimler söz ile, diğer Müslümanlar kalp ile emr-i mâruf yapar.
Emr-i mârufu Allah rızası için yapmak ve söylediğinin kitaptan vesikasını bilmek ve fitneye sebep olmamak lâzımdır. Sözünün faydası olmayacağını ve fitne çıkmasına sebep olacağını bilen kimsenin emr-i mâruf yapması vâcib olmaz. Hattâ, bazen haram olur. Böyle zamanda, fitneye sebep olmamak için, evinden çıkmamalıdır. Fitne çıkarsa veya hükûmet zulüm yapar, fesat çıkarırsa, o şehirden, beldeden hicret etmek lâzım olur. Hicret mümkün iken, hükûmetin ikrâh etmesi, zorlaması, günah işlemek için özür olmaz. Hicret mümkün olmazsa, bir kenâra çekilmeli, kimseye karışmamalıdır. Sözünün faydası olmayacağını ve fitne çıkmayacağını bilirse, emr-i mâruf yapmak vâcib olmaz, müstehab olur...
.
Firavun'a nasihat eden İblis
Şemsüş-Şümûs Ebü’l-Gays hazretleri Yemen’de yetişen evliyânın büyüklerindendir. 651 (m. 1253) senesinde vefât etti. Hikmetli sözleri vardır. Buyurdu ki:
Gecenin bir kısmında dışarı çıkar ve şöyle seslenir: “Hayret ediyorum, Cenneti isteyen kimse ve Cehennemden kaçan kimse nasıl uyur!..”
Mûsâ (aleyhisselam), “Yâ Rabbî! Seni nerede arayayım?” diye suâl edince Allahü teâlâ “Beni, kalpleri kırık olanların yanında ara. Çünkü ben, her gün onlara yaklaşırım. Eğer böyle olmasaydı, helak olurdunuz” buyurdu.
“Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehenneme girer.” Ali bin Ebî Tâlib’i (radıyallahü anh) rüyada gördüm. “Dünyâya rağbet etmeyip, âhırete rağbet edenlere ne mutlu. Onlar, yeryüzünü yaygı, toprağını yatak, suyunu güzel bir rızık edinirler. Devamlı Kur’ân-ı kerîm okurlar, duâ edip yalvarırlar. Bunlar onların şiarları ve alâmetleridir” buyurdu.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh); “Bilmeyen kimseye bir defa yazıklar olsun. Bilip de amel etmeyene ise, yedi defa yazıklar olsun” buyurdu.
Mâlik bin Dinar buyuruyor ki: Bir kitapta okudum. Allahü teâlâ “Dünyâyı sevdiği vakit âlime vereceğim en küçük ceza, kalbinden bana yalvarırken duyduğu tadı çıkarmamdır” buyuruyor.
Şöyle hikâye olunur: İblis (Şeytan) Firavun'un sarayına girmişti. Onu istirahat ettiği yerde buldu. Kapıyı çaldı. Firavun, “Sen kimsin?” dedi. Şeytan, “Sen, bir de ilahlık davasına kalkıyorsun. Hiç Rab olan, kapının arkasındaki kimseyi bilmez mi?” dedi. Firavun şeytana, “En şerlimiz kim?” diye sordu. Şeytan, “Sensin” deyince, Firavun “Neden?” diye sordu. Şeytan, “Çünkü ben, bir anda doğu ve batıyı dolaşıyorum da, sana kul olmuyorum. Sen ise, kusurlar ve eksiklerle dolu olduğun hâlde, “Ben sizin en büyük rabbinizim” diyorsun. Sen böyle iken, ben senden daha kötü nasıl olurum?” dedi. Şeytan, bu konuşmalar ile Firavun'un tutmuş olduğu yanlış yolu bırakıp, aklını başına toplamasından korkup, sözüne şöyle devam etti: “Bilmiyor musun bizden daha kötüsü kimdir?” deyince, Firavun “Hayır” cevâbını verdi. Bunun üzerine şeytan, “Dünyalık elde etmek için, âhıret amelleri yapan kimsedir” dedi.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman evvel bir kabristana gitti. Dedi ki: “Ey yalnızlık diyârı! Senin bulunduğun yer, sonunda harap olmayı konuşur, senin binân toprakta kurulur. Senin yerin yakındır. Fakat, içinde bulunan ise insanlardan pek uzaktır, artık onlarla irtibâtı kalmadı. Komşuluk ziyâretleri de sona erdi.”
.
Kişinin kıymeti himmetine göredir
Ebü’l-Garîb İsfehânî hazretleri Anadolu’ya gelen evliyânın ilklerindendir. Künyesi gibi kendisi de garîb olan bu mübârek zâtın ismi, doğum ve vefât târihleri bilinmiyor. Buyurdu ki:
"Zühd üç kısımdır: Birincisi farz olan zühd, ikincisi fazilet olan zühd, üçüncüsü lâzım olan zühddür. Farz olan zühd; haramları terk etmektir. Fazilet olanı; helâl olanlardan ihtiyâcı kadarını kullanmaktır. Lâzım olan zühd ise; şüpheli olanları terk etmektir.”
“Sen bil ki, sıddıklar, bugünleri ile dünlerinin birbirine eşit olmasından Allahü teâlâdan hayâ ederler.”
“Kişinin kıymeti, himmetine göredir. Eğer onun himmeti dünyâ için ise, onun hiçbir kıymeti yoktur. Eğer Allahü teâlânın rızâsı ise, onun kıymetine ulaşmak, pek zordur.”
“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti; O’na itaati tercih etmek, Resûlünün (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uymaktır.”
Bu mübarek zat bir gün Şîrâz’da rahatsızlandı. Öyle ki, ölümünün yakın olduğunu hissetti. Dostları çevresine toplandılar. Onlara “Allah rızâsı için benim sizden bir ricam var, lütfen kabul ediniz” dedi. Başındakiler “Buyur, söyle elbette kabul ederiz” dediler. “Eğer burada vefât edersem, beni kâfirlerin kabristanına defnedersiniz, benim sizden isteğim budur” dedi. Dostları hayret edip, “Bu ne biçim söz?” diye çıkıştılar. “Bilirsiniz ki, ben Allahü teâlâya her yalvarışımda; 'Yâ Rabbî! Eğer senin yanında bir kıymetim varsa, benim canımı Tarsus’ta al' diye duâ ediyorum. Ama ne yazık ki, şimdi burada ölüm döşeğindeyim. Anladım ki, O’nun yanında hiç kıymetim yokmuş” buyurdu... Çok geçmeden sıhhat alâmetleri görüldü, bir müddet sonra da ayağa kalktı. Tarsus’a gitti. Orada talebeler yetiştirip, insanları irşâd etti. Bir müddet sonra da arzusu gerçekleşti. Vefât edip, Mevlâsına kavuştu. Oraya defnedildi...
Arkadaşlarından biri anlatır: Tarsus’ta Ebü’l-Garîb hazretlerinin yanına gittim. Öyle bir hastalığı vardı ki, iki uyluğu şişmiş, dizinden ökçesine kadar olan kısmı yarılmış, kan ve irin akmaktaydı. Gören acımaktan kendisini alamazdı. Bu hâliyle de ibâdetlerini terk etmez, daha fazlasını yapacağım diye uğraşırdı. Dilinden “Lâ ilâhe illallah” ve “Estağfirullah” kelimelerini hiç eksik etmezdi. Halktan biri kendisini görüp, “Hâlin nasıl, iyi misin?” diye sordu. “Çektiğimi görüyorsun. Ama henüz 'Bana (bu) dert (gelip) çattı. Sen merhametlilerin en merhametlisisin' (Enbiyâ-83) diye Rabbime yalvarmadım. Çünkü ben O’nun kuluyum ve ondan gelen her şeye râzıyım, sabrederim” buyurdu.
.
Âlim ol, fakat ilminle amel et
Muhammed bin Hasan Serahsî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Türkistan’da Serahs beldesinde yaşadı. Ebû Sa’îd Ebü’l-Hayr’ın üstadı idi. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Gizli olarak yapılan duâ, açıktan yapılan yetmiş duâdan daha üstündür. Kul, açıktan yaptığı iyi bir ameli gizli olarak da yaparsa, Allahü teâlâ meleklerine 'Bu benîm gerçek kulumdur' der."
“Sağ taraftaki melek, sol taraftakinin emîridir. Âdemoğlu kötü bir iş yaptığı ve sol taraftaki melek de o kötülüğü yazmak istediği zaman, sağ taraftaki melek ona, 'Acele etme. Belki bir iyilik yapabilir' der."
"İnsan bir iyilik yaptığı zaman, on iyilik yapmış sevâbı kazanır, önce yaptığı bir kötülüğe karşılık, on iyiliğinden bir tanesi çıkarılır. Geriye dokuz iyilik kalır. Bunun üzerine şeytan; 'Âdemoğlunu, kat kat sevâba ulaştıran kimseye yazıklar olsun' der." “Cennete sâlih amelle kavuşulur. Allahü teâlânın rahmetinden ümitli olunuz. Azâbından da korkunuz. Sâlih amellere devam ediniz.”
“Bir topluluk bir arada otururlar, Cennet ve Cehennemden bahsetmezlerse, melekler, 'bunlar iki büyük şeyden gâfil oldular' derler.”
“Cennet ve Cehennem, Âdemoğlunun konuştuklarına kulak verirler. Kişi Cenneti isterse, Cennet, Allahım! Onu Cennete koy der. Kişi Cehennemden Allahü teâlâya sığınınca, Cehennem, 'Allahım! Onu benden muhafaza buyur' der.”
“Dünyâya âit emelini kısa yaparsan, dünyâyı terkin tadını kazanırsın. Sen âlim ol, fakat ilminle amel et. Birçok kavimler, âlim idiler. Fakat amel etmedikleri için, onların ilmi aleyhlerine oldu. İlim ile amel beraber bulunur. Biri olmadan diğeri fayda vermez. Sen azı seç. Aza sahip olanların bahçesinde dolaş. Böyle yaparsan, kalbinin meyvesine kavuşursun. Bil ki, Cehennem nefsin arzu ve istekleri ile, Cennet de, nefsin istemediği şeylerle kuşatılmıştır, öyleyse Resûlullahın sünnet-i seniyyesine uy. O’nun davet ettiği şeye davet et. Eğer böyle yaparsan, Allahü teâlânın velî kulu, Resûlünün (sallallahü aleyhi ve sellem) emîni, müttekilere de İmâm (rehber) olursun. Tevâzu et. Şeref, Allah ve Resûlünün emirlerine itaatle olur. Kişi âhıreti için dünyâsını terk ederse, hem dünyâ ve hem de âhıret şerefine kavuşur. Kul, âhıretini dünyâya tercih edince, en kâmil mertebesine ulaşır. İmânın hakîkatini, nefsini dünyâdan çevirmekte ara. Nefsini, âhıreti istemeye zorla. Akıllı kimse, nefsine ceza verip, âhıreti için iyi ameller yaptırandır.”
.
İslâm âlimlerini kötüleyenler
Ebü’l-Fadl Hılâtî hazretleri usûl ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Irak’ta dünyaya geldi. Bağdad’da Şihâbüddîn Sühreverdî’den ilim öğrendi. Şafiî mezhebi fıkıh bilgilerinde ve usûl ilminde âlim oldu. Kâhire’ye gitti. Orada kadı tayin edildi. 675 (m. 1276) yılında Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
İslâm âlimine söven, kötüleyen kâfir olur, mürted olur. Fısk ve bid'at sebebi ile sevmemek, lâzım olur. Dünya işleri sebebi ile sevmemek, günah olur. Sâlihleri sevmemek de, böyledir. Hadis-i şerifte, (Üç şey îmanın lezzetini arttırır: Allahü teâlâyı ve Resûlünü her şeyden çok sevmek, kendisini sevmeyen Müslümanı Allah rızası için sevmek, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmemek) ve (İbâdetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır) buyuruldu.
İbâdeti çok olan mümini, az olandan daha çok sevmek lâzımdır. İsyânı daha çok olan, küfrü ve fuhşu yayan kâfirleri daha çok sevmemek lâzımdır. Allah için düşmanlık edilmesi lâzım gelenlerin başında, insanın kendi nefsi gelir. Sevmek demek, onların yolunda bulunmak demektir. Îmanın alâmeti de, (hubb-i fillah ve buğd-i fillah)dır. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın bazı kulları vardır. Bunlar, Peygamber değildir. Peygamberler ve şehitler, kıyâmet günü bunlara imrenirler. Bunlar, birbirini tanımayan, uzak yerlerde yaşayan, Allah için birbirini seven müminlerdir) ve (İnsân, dünyada kimi seviyorsa, âhırette onun yanında olacaktır) buyuruldu. Onun yolunda bulunmazsa, sevgisi sahih olmaz.
İnsan, dînine ve emânetine güvendiği sâlih kimselerle arkadaşlık etmelidir. Yahudiler ve Nasrânîler, Peygamberlerini sevdiklerini söylüyorlar. Fakat, onların yolunda olmadıkları için, hahamların, papazların uydurdukları yanlış yolda oldukları için, âhirette Peygamberlerinin yanında olmayacaklardır. Hattâ, Cehenneme gideceklerdir. Yüksek ruhlar, sevdikleri ruhları yukarı çekerler. Alçak ruhlar da, aşağı çeker. İnsan, öldükten sonra, ruhunun nereye gideceğini, dünyada sevdiklerinin hâlinden anlamalıdır. İnsan, başkasını tabîat îcâbı veya akıl îcâbı veya kendisine yaptığı iyilikler îcâbı veya Allahü teâlânın rızası için sever. Dünyada sevişen kimselerin ruhları birbirlerini cezbettiği gibi, kıyâmette de birbirlerini cezbederler.
Enes bin Mâlik diyor ki: Müslümanları yukarıdaki hadis-i şerif sevindirdiği kadar, hiçbir şey sevindirmemiştir.
.
İtikat, kalp ve beden bilgileri
Muhammed Hatîb hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 827 (m. 1424)’de Mekke’de doğdu. 873 (m. 1469)’da Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Her müminin, en önce, Ehl-i sünnet itikatını, kısaca öğrenmesi farzdır. Bundan sonra, iki şey öğrenmesi lâzım olur. Biri kalp için olan, ikincisi beden için lâzım olan bilgilerdir. Beden için olan bilgi de ikidir. Biri yapacağı emirler, ikincisi sakınacağı yasaklardır. Emirleri öğrenmek şöyle olur: Sabah vakti, yeni Müslüman olan kimsenin, öğle vakti gelince abdestin ve namazın farzlarını öğrenmesi, hemen farz olur. Sünnetlerini öğrenmesi de sünnet olur. Akşam olunca, akşam namazının üç rekât olduğunu öğrenmesi farz olur. Ramazan gelince, orucun farzlarını öğrenmesi farz olur. Zengin olunca, bir sene sonra, zekâtı öğrenmesi farz olur. Haccı öğrenmesi, hacca gideceği zaman farz olur. İşte, her şeyi zamanı gelince öğrenmesi farz-ı ayn olur. Meselâ evlenmek istediği zaman, nikâh bilgilerini, kadın, erkek haklarını, kadınların özür hâllerini öğrenmesi farz olur. Bir sanata, ticârete başlayınca, bunlardaki emir ve yasakları, fâizi öğrenmesi lâzım olur. Hangi sanata başlayacaksa zamanın ona ait fen bilgilerini de mektepte öğrenmesi farz olur. Haramları öğrenmek de, herkese başka türlü farz olur. Mesela, erkeklerin ipek giydiği bir yerde bulunanların, ipek giymenin haram olduğunu öğrenmesi ve bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi farz olur. Başkasının hakkı, fâiz, rüşvet alınan, kumar oynanan yerde bulunanların, bunların haram olduğunu öğrenmesi farz olur. Kadın erkek birlikte oturanların da mahrem ve nâmahrem olan kadınları ve bakmak câiz olan ve olmayan kadınları öğrenmesi farz olur.
Kalbe âit bilgileri, yani ilm-i ahlâk öğrenmek, her erkeğe ve kadına farz-ı ayndır. Meselâ (Hıkt) “yâni kin bağlamak”, (Haset) [Başkasında bulunan nîmetim onda olmayıp, kendinde olmasını istemektir. Onda olduğu gibi, kendisinde de olmasını istemek haset değildir. Buna (Gıpta) etmek, imrenmek denir ki sevaptır], (Kibir) [Kendini büyük bilmek, üstün görmektir. Kibirli olana karşı kendini büyük göstermek, kibir olmaz. Sadaka vermek gibi sevap olur], (Sû'i zan) etmek [İyi insânı fena bilmek] gibi şeylerin haram olduğunu öğrenmek, her mümine farz-ı ayndır.
..
Üç günden fazla dargın durmak
Zeynül-Emnâ ibn-i Asâkir hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 544 (m. 1149)’da Şam’da Selh kasabasında doğdu. Meşhûr târih ve hadîs âlimi İbn-i Asâkir’in yeğeni idi. 627 (m. 1230)’da Şam’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
(Gazaba sebep olan şey karşısında hilm göstereni, Allahü teâlâ sever.)
(Allahü teâlâ, hayâ, hilm ve iffet sahiplerini sever. Fuhuş söyleyenleri ve sarkıntılık yaparak dilenenleri sevmez.)
(Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” 'Yâ Rabbî! Bana ilim ve hilm ve takvâ ve âfiyet ihsân eyle!' duâsını çok söylerdi.)
(İlim ve sekîne sahibi olunuz! Öğrenirken ve öğretirken yumuşak söyleyiniz! İlim ile tekebbür etmeyiniz!)
(İslâmiyete uyan ve yumuşak olan kimseyi, Cehennem ateşi yakmaz.)
(Yumuşak olmak, bereket getirir. İşinde taşkınlık ve gevşeklik yapmak, gaflete sebep olur) buyuruldu.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Rıfk sahibi olmayan kimseden hayır gelmez!)
(Rıfk, insana ziynet verir, kusurlarını giderir.)
(İlim, öğrenmekle, hilm de gayret ile hâsıl olur. Allahü teâlâ, hayırlı şey için çalışanı, maksadına kavuşturur. Kötülükten sakınanı, ondan korur.)
(Geçen ümmetlerin her birine fitneler verildi. Benim ümmetimin fitnesi, mâl, para toplamak olacaktır.)
(Allahü teâlâ, insanları yaratırken, ecellerini, ömürlerini ve rızıklarını takdîr etmiştir.)
(Yâ Rabbî! Beni sevenlere, hayırlı mal ver. Bana düşmanlık edenlere, çok mal ve çok evlat ver!)
(Allahü teâlâya hüsn-i zan etmek, ibâdettir.)
(Kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Allahü teâlâ kendisine hüsn-i zan ederek yapılan duâyı, elbette kabul eder.)
(Kıyâmet günü, Allahü teâlâ bir kulunun Cehenneme atılmasını emreder. Cehenneme götürülürken arkasına dönerek, "yâ Rabbî! Dünyada sana hep hüsn-i zan ettim" deyince, "onu Cehenneme götürmeyiniz! Kulumu, bana olan zannı gibi karşılarım" buyurur.)
(Dört şey münâfıklık alâmetidir: Emânet olunana hıyânet etmek, yalan söylemek, vaadini bozmak ve ahdine gadretmek ve mahkemede doğruyu söylememek.)
(Emîn olmayan kimsede îman yoktur. Ahdini bozan kimsede din yoktur.)
(Müminin mümine üç günden fazla dargın durması helâl olmaz. Üç geceden sonra ona gidip selâm vermesi vâcip olur. Selâmına cevap verirse, sevapta ortak olurlar. Vermezse günah, ona olur)
.
Okuyanları, heybet ve ürperti kaplar
Hâfızüddîn Nesefî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh ve tefsîr âlimidir. Türkistan’da Nesef’te doğdu. 710 (m. 1310)’da Bağdad’da vefât etti. Tefsir kitabında buyuruyor ki:
Kur’ân-ı kerîm, gayba âid ve gelecekte olacak hâdiseleri bildirmesi bakımından da mucizedir. Bunlardan bir kısmı vâki olmuştur. Bir kısmı da şüphesiz vukû bulacaktır. Kur’ân-ı kerîmin mucize yönlerinden biri de kıyâmete kadar korunmasıdır. Allahü teâlâ Hicr sûresi 9. âyetinde meâlen (Doğrusu, kitâbı [Kur’ân-ı kerîmi] Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz) buyurdu.
Kur’ân-ı kerîm, tahrîf edilmeden ve değiştirilmeden gelmiştir. Nice mülhidler ve zındıklar ve bilhâssa Karâmıta fırkası onu değiştirmek için uğraşmışlardır. Bir kelimesini ve bir harfini dahi değiştirememişlerdir. Kıyâmete kadar da değiştirilemeyecektir. Kur’ân-ı kerîmin îcâz yönlerinden biri de pek çok muârızı olmasına rağmen, asırlarca değiştirilmekten korunması, beşer tâkatinin dışında olmasıdır.
Mugayyebâttan haber vermesi, münâfıkların ve ehl-i kitâbın gizlediği şeyleri haber vermesi de Kur’ân-ı kerîmin îcâzındandır.
Kur’ân-ı kerîmin mucize yönlerinden biri de şudur: Onu okuyanları ve dinleyenleri bir heybet ve ürperti kaplar. Nakledilmiştir ki: Bir gün Utbe bin Rebîa, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, "Yâ Muhammed! (aleyhisselâm) Senin getirdiğin din, kavminin dînine muhâliftir" dedi. Resûlullah efendimiz ona, Fussilet sûresinden, Ad ve Semûd kavminin helâk edilişlerini bildiren âyet-i kerîmeleri sonuna kadar okudu. Utbe bin Rebîa heybete kapılıp, elini Resûllah efendimizin mübârek ağzına doğru uzatıp, yemîn vererek "okumayı bırak" dedi.
Şöyle de rivâyet edilmiştir. Resûlullah efendimiz Fussilet sûresini okurken, Utbe kafası elleri arasında olduğu hâlde dinliyordu. Secde âyeti gelince, Resûlullah efendimiz secde yaptı. Utbe ne yaptığını anlamadı ve oradan ayrılıp evine gitti. Hâlbuki müşrikler Utbe’yi dinlemek üzere bekliyorlardı. Gelmeyince, evine gidip kapısına toplandılar. Utbe onlardan özür dileyip, "Vallahi Muhammed benimle öyle bir kelâmla söyleşti ki, bana öyle bir şey okudu ki, aslâ öyle bir kelâm işitmedim. Cevap vermekten âciz kaldım, ne diyeceğimi bilemedim" dedi.
.
Oğullarını da sofraya getir!
İzzeddîn Askalânî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimi ve tarihçidir. 800 (m. 1398) senesinde Kâhire’de doğdu. 876 (m. 1471) senesinde aynı yerde vefât etti. Siyer kitabında Resûlullah efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bir mucizesini şöyle nakleder:
Bir gün Resûlullah Câbir bin Abdullah’ın “radıyallahü anh” evine teşrîf ettiler. Hazret-i Câbir’in bir kuzusu vardı. Onu hemen kesip kebap yapmak için hazırladı. İki oğlu vardı. Büyük oğlu küçük oğluna, "babam kuzuyu nasıl kesti, gel sana göstereyim" dedi. Kardeşini bağlayıp bıçağı boğazına sürdü. Fakat, göstereyim derken, farkına varmadan kardeşini boğazlayıp ölümüne sebep oldu. Hazret-i Câbir’in hanımı, çocuklarının bu hâlini görünce, büyük oğlunu yakalamak için peşinden koştu. Çocuk korkusundan kaçayım derken, kendisini evin damından aşağı bıraktı ve düşüp öldü...
Kadın çocuklarının ölmesinden dolayı "feryat edip ağlarsam, Resûlullahın üzülmesine sebep olurum" diye düşünerek sabretti, hiç ses çıkarmadı. Çocuklarının ölüsü üzerine bir kilim örttü. Kendisi de belli etmemeye çalıştı. Fakat içi yanıyordu. Hazırlanan kebabı pişirdi. Kuzu kebabı Resûlullahın önüne getirilip, ikrâm edildi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve "Yâ Muhammed! Allahü teâlâ, Câbir’e oğullarını da sofraya getirmesini söylemenizi emir buyurdu" dedi. Resûlullah hazret-i Câbir’e, "oğullarını da sofraya getir" buyurdu. Dışarı çıkıp hanımına "çocuklar nerede, Resûlullah onların sofraya gelmelerini istiyor" dedi. Hanımı, "Resûlullaha onların burada olmadıklarını söyle" dedi. Hazret-i Câbir durumu arz edince, Resûlullah "Allahü teâlânın emridir. Onları muhakkak getirmen lâzımdır" buyurdu. Hazret-i Câbir tekrâr hanımının yanına varıp, "çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lâzım. Allahü teâlânın emri böyle gelmiştir" dedi. Zavallı, çâresiz hanımı ağlayarak, "ey Câbir, oğulcuklarımızın ne olduğunu sana söylemeye tâkatim yok" dedi. Sonra ölü yatan çocuklarının üstündeki kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazret-i Câbir iki oğlunun da ölmüş olduğunu görünce, ağlamaya başladı. O sırada Allahü teâlâ Cebrâîl aleyhisselâmı Resûlullaha gönderip, çocukların başında duâ etmesini ve çocukları dirilteceğini bildirdi. Resûlullah kalkıp duâ etdi. Câbir bin Abdullah’ın her iki oğlu da Allahü teâlânın izniyle dirildi.
.
Helâlin hesabı var haramın ise azabı!
Muhibbüddîn Ukberî hazretleri fıkıh, tefsîr ve lügat âlimidir. 538 (m. 1143) senesinde Bağdad’da doğup, 616 (m. 1219) târihinde, yine burada vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Hadis-i şerifte, (Dünyalık olan şeylerin Allah indinde sivrisinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi) buyuruldu. Kâfirlere, dünyalığı çok vererek, onları felakete sürüklemektedir. Hadis-i şerifte, (Müminin Allah indinde kıymeti, topladığı dünyalık kadar azalır) ve (Dünya sevgisi arttıkça, âhirete olan zararı da artar. Âhiret sevgisi arttıkça, dünyanın ona zararı azalır) buyuruldu.
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) diyor ki: Dünya ile âhıret, şark ile garp gibidir. Birine yaklaşan, diğerinden uzaklaşır. Hadis-i şerifte, (Dünyalık peşinde koşmak, su üzerinde yürümeye benzer. Bunun ayaklarının ıslanmaması mümkün müdür? İslâmiyete uymaya mani olan şeylere dünya denir) ve (Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu dünyada zâhid ve âhirete râgıp yapar. Ayıplarını ona bildirir) ve (Dünyada zâhid olanı, Allah sever. İnsanlarda bulunanlarda zâhid olanı insanlar sever) ve (Dünyalık arayanın buna kavuşması güçtür. Âhıreti arayanın buna kavuşması kolaydır) ve (Dünyalığa düşkün olmak, hatâların başıdır) buyuruldu. Yâni her türlü hatâya, günaha sebep olur. Dünya peşinde koşan kimse, şüpheli şeylere, sonra mekruhlara, sonra haramlara, hattâ küfre dalar. Geçmiş ümmetlerin, Peygamberlerine inanmamalarına sebep, dünyaya düşkün olmaları idi. Dünya muhabbeti, şaraba benzer. Bundan içen, ancak ölüm zamanında ayılır.
Mûsâ aleyhisselâm, Tûr Dağı'na giderken, birinin çok ağladığını gördü. "Yâ Rabbî! Kulun, senin korkundan ağlıyor" dedi. Allahü teala "Kan ağlasa dahî, onu affetmem. Çünkü o, dünyaya düşkündür" buyurdu.
Hadis-i şerifte, (Dünyayı helâlden kazanana, âhırette hesap vardır. Haramdan kazanana, azap vardır) ve (Allahü teâlâ, bir kulunu sevmezse, malını haramlara sarf ettirir) buyuruldu. Tekebbür için binâ yapmak böyledir. Bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, helâl para ile bina yaparsa, insanlar, bundan faydalandığı müddetce, kendisine sevap verilir) buyuruldu. Rutubetten kurtulmak, temiz hava almak niyeti ile yüksek bina yapmak câizdir. Tekebbür için, övünmek için, yüksek bina yapmak haramdır.
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe buyuruyor ki: (Câhillerin hakâret etmemeleri ve düşmanlara azametli, kuvvetli görünmek için, âlimlerin, âmirlerin libâs [elbise, kıyafet] ve binalarının ziynetli olması lâzımdır.
.
İnsan rızkını aradığı gibi
Celâleddîn Bekrî hazretleri fıkıh ve usûl âlimlerindendir. 807 (m. 1404)’de Mısır’da, Dehnût’ta doğdu. 891 (m. 1486)’de vefât etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Helâl malı, ihtiyaçtan fazla toplamak mekruhtur. Zekâtını vermezse, azâba sebep olur. Hadis-i şerifte, (Altına ve gümüşe köle olana lânet olsun!) buyuruldu. Dünya malı peşinde koşmak, nefsinin şehvetleri [arzuları] peşinden koşmaktan daha fenadır. Hadis-i şerifte, (Geçen ümmetlerin her birine fitneler verildi. Benim ümmetimin fitnesi, mal, para toplamak olacaktır) buyuruldu. Dünyalık peşine düşerek, âhireti unutacaklardır.
Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, insanları yaratırken, ecellerini, ömürlerini ve rızıklarını takdîr etmiştir) buyuruldu. İnsanın rızkı değişmez, azalmaz ve çoğalmaz ve zamanından geri kalmaz. İnsan, rızkını aradığı gibi, rızık da, sahibini arar. Çok fakirler vardır ki, zenginlerden daha iyi, daha mesut yaşar. Allahü teâlâ kendisinden korkanlara, dînine sarılanlara, ummadıkları yerden rızık gönderir.
Hadis-i kudsîde, (Ey dünya! Bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana hizmet edene güçlük göster!) buyuruldu.
Bir hadis-i şerifte, (Yâ Rabbî! Beni sevenlere, hayırlı mal ver. Bana düşmanlık edenlere, çok mal ve çok evlat ver!) buyuruldu.
Bir Yahudi öldü. Bir köşk ile iki oğlu kaldı. Köşkü taksîmde anlaşamadılar. Duvardan bir ses geldi. "Benim için birbirinize düşman olmayınız. Ben bir pâdişâh idim. Çok yaşadım. Mezarda yüz otuz sene kaldım. Sonra, toprağımla çanak çömlek yaptılar. Kırk sene evlerde kullandılar. Kırıldım. Sokağa atıldım. Sonra, benimle kerpiç yaptılar. Bu duvarın inşâsında kullandılar. Birbirinizle dövüşmeyiniz. Siz de, benim gibi olacaksınız" dedi.
Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin hasta oldular. Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma (radıyallahü anhüm) ve hizmetçileri kız, çocuklar iyi olursa, üç gün oruç tutacaklarını adadılar. İyi oldular. İftarda yiyecekleri yoktu. Bir Yahudi'den üç sâ' arpa ödünç aldılar. Hazret-i Fâtıma, bir sâ' arpayı un yaptı. Bununla beş ekmek pişirdi. Bir fakir gelip, (Bana bir yiyecek veriniz) dedi. Ekmekleri buna verip, aç yattılar. Ertesi gün, bir yetim geldi. Bunları da ona verip, yine aç yattılar. Üçüncü gün de, bir esir gelip yiyecek istedi. Bunları da, ona verdiler. Allahü teâlâ, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) âyet-i kerime göndererek, bunların nezirlerini ve îsârlarını metih ve senâ buyurdu...
.
Karanlıkta lamba gibi olanlar
Vehb Ebü’l-Behteri hazretleri Tebe-i tabiînden meşhur fıkıh ve hadîs âlimidir. Medine’de doğdu. Annesi dul kalınca, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’la evlendi. Bu vesîleyle, ondan daha çok istifâde etmek imkânı buldu. İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretlerinin vefatından sonra yerine Kâd-ıl-kudât tayin edildi. 200 (m. 815)’de Bağdâd’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’tan işittim. O da babalarından rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), “Üç şey göze kuvvet verir, yeşilliğe, akarsuya ve güzel yüze bakmak” buyurdu.
Yine İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’tan işittim. Rivayet etti ki: Resûlullah Efendimiz “Kim amel etmek üzere kırk hadîs-i şerîf ezberlerse, Allahü teâlâ o kimseyi âlim ve fakîhlerden kılar” buyurdu.
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetimin amelleri, her cuma günü bana arz edilir, Allahü teâlâ, zinâ edenlere çok şiddetli gazap eder.”
İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) rivâyet etti: Resûlullah Efendimiz geceleyin kalktığı zaman tekbir getirdi. Sonra şöyle buyurdu: “Allahım! Hamd sanadır. Sen göklerin yerin ve onlarda bulunanların Rabbisin. Sen haksın, sözün haktır. Vaadin haktır. Sana kavuşmak haktır. Cennet haktır. Cehennem haktır. Şefaat haktır. Allahım! Sana teslim oldum. Sana imân ettim. Sana güvenip dayandım. Senin için mücadele ettim. Sen Rabbimizsin. Dönüş sanadır. Yâ Rabbi! Sen, benim ilâhımsın. Senden başka ilah yoktur.”
İbn-i Ömer (radıyallahü anhüma) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Gafiller arasında Allahü teâlâyı zikreden, karanlık bir evdeki lamba gibidir. Gafiller arasında Allahü teâlâyı zikredene, Allahü teâlâ, Cennetteki yerini bildirir.”
Yine İbn-i Ömer rivâyet etti: Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Kader hakkında konuşmayınız. Çünkü o, Allahü teâlânın bir sırrıdır.”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anhüma) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Süleymân’a (aleyhisselam) verilen (o kadar geniş) mülk, onda huşûdan başka bir şeyi arttırmadı. Rabbine olan huşûundan dolayı gözünü semâya bile kaldırmıyordu.”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivâyet etti, Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ her çobandan, gözetmesini istediği şeyi muhafaza mı etti, yoksa zayi mi etti diye soracaktır. Hattâ kişiden çoluk çocuğunu da soracaktır.”
.
Eğer yeryüzünde salihler olmasaydı
İzzeddîn el-Fârûsî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. 614 (m. 1218) senesinde Irak’ta Vâsıt şehrinde doğdu. 694 (m. 1295) senesinde orada vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Arzın direkleri mesabesinde (derecesinde) olan Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer Peygamberler gidince, Allahü teâlâ Resûlullah Efendimizin ümmetinden kırk kişiyi onların yerine getirir. Bunlara ebdâl denir. Onlardan birisi vefât ederse, Allahü teâlâ yerine başka birini yaratır ve onun yerine getirir. Onlar yeryüzünün direkleridir. Onlardan otuzunun kalbi yakîn üzere bulunur. Onlar, namazlarının, oruçlarının, huşûlarının, yaşayış ve ahlâk güzelliklerinin çokluğu ile üstün olmazlar. Onlar veralarının doğruluğu, niyetlerinin, “güzelliği, kalplerinin Allahü teâlâdan başkasının ilgisinden kurtulması, hilmi ve zillete düşmeden, tevâzu ile Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri bütün Müslümanlara nasihat etmek suretiyle diğer insanlardan üstündürler. Hattâ, onlar hiçbir şeye lanet etmezler. Hiçbir kimseye eziyet etmezler. Kendilerinden aşağıda olan kimselere karşı kibir göstermezler. Onları hakîr görmezler. Kendilerinden yüksekte olan hiçbir kimseye haset etmezler. Dünyâyı sevmezler.
Süfyân bin Hüseyn; Hasen-i Basrî hazretlerinin şöyle dediğini nakletti: “Eğer Ebdâl olmasaydı, yeryüzünde bulunanlar batar, helak olurdu. Salihler olmasaydı, yeryüzündekiler fesada uğrardı. Ulemâ olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Sultan olmasaydı, insanlar birbirini yerdi. Rüzgâr olmasaydı, dünya kokardı. Ahmaklar olmasaydı, dünya harap olurdu.”
“Bu ümmeti üç kısım buldum. Birincisi, Cennete hesapsız girerler, ikinci kısmı, azıcık sorguya çekilir, ondan sonra, Cennete girerler. Üçüncü sınıf ise biraz azap görüp, ondan sonra Cennete girerler. Ben, birinci kısımda olanlardan olmak isterim. Onlardan olamazsam, az bir hesaba çekilenlerden, onlardan da olamazsam, biraz azap görüp, Cennete girenlerden olmak, isterim.”
“Alçak ve düşük olan kimseler kibirlenir. Böyle kimseler övünür. Hata ve haksızlıkta ısrar edenler de bunlardır.”
Harem bin Hayyan el-Âbdî, Resûlullah Efendimizin Sahâbîlerinden Hamâme’nin (radıyallahü anh) yanında gecelemişti. Hamâme, bütün gece sabaha kadar ağladı. Sabah olunca Harem, “Yâ Hamâme! Niçin öyle ağladın?” diye sordu. O da, “Kabirlerin, içerisinde bulunanları ortaya çıkardığı, gökteki yıldızların dağıldığı gecenin sabahını hatırladım da, ağladım” diye cevap verdi.
.
Nefsi zayıflatmak ve ezmek için
Ahmed Konevî hazretleri kelâm, lügat, nahiv ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Konya’da dünyaya geldi. Şam’da ikâmet edip, orada 732 (m. 1332) yılında vefât etti. Buyurdu ki:
Hadis-i şerifte, (Münâfıklık alâmeti üçtür: Yalan söylemek, vaadini îfâ etmemek, emânete hıyânet etmek) buyuruldu. Vaadinde durmaya gücü yetmezse, münâfıklık alâmeti olmaz. Kendisine mâl veya söz yahut sır emânet olunan kimsenin bunlara hıyânet etmesi, münâfıklık olur. Abdullah bin Amr ibn-i Âs’ın bildirdiği hadis-i şerifte, (Dört şey münâfıklık alâmetidir: Emânet olunana hıyânet etmek, yalan söylemek, vaadini bozmak ve ahdine gadretmek ve mahkemede doğruyu söylememek) buyuruldu. Nifâk yâni münâfıklık, zâhirin bâtına uymaması demektir. Sözü, özüne uymaz. Îtikad edilecek şeylerde münâfıklık yapmak, küfürdür. İşlerinde ve sözlerinde münâfıklık yapmak, haram olur. Îtikatta, îmanda münâfıklık, diğer küfürlerden daha fenadır. Îfâ etmek, yerine getirmek niyeti ile vaat yapmak câizdir, hattâ sevaptır. Böyle vaadi ifâ etmek vâcib değildir, müstehabdır. İfâ etmemek tenzîhen mekruh olur. Hadis-i şerifte, (Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günah olmaz) buyuruldu. Hanefî ve Şâfi'î mezheplerinde, ahdi bozmak da, özürsüz mekruh, özürlü câizdir. Fakat bozacağını önceden haber vermek vâciptir. Hanbelî mezhebinde vaade vefâ vâciptir. Yerine getirmemek haram olur. Yapması dört mezhepte de sahih olan bir şeyi yapmak takvâ olur.
Her Müslümanın, dört mezhepte olanların hepsini sevmesi, hepsine hayır duâ etmesi, mezhepte taassup etmemesi vâciptir. Dört mezhebi (Telfîk) etmesi, söz birliği ile câiz değildir. Telfîk, bir işi, bir ibâdeti yaparken, dört mezhebin ruhsatlarını, kolaylıklarını seçip toplamak demektir. Yapılan bu iş, dört mezhebin hiç birinde sahih olmamaktadır. Bir mezhebin ruhsatlarını toplayarak amel etmek, câizdir. Bir ibâdeti, bir işi yapmak için, dört mezhepten birini taklit etmeye niyet etmek, o mezhebe uyarak yapmak lâzımdır. Dört mezhebin her birinde, bir işin yapılması için, bir kolay yol, bir de güç yol vardır. Birinci yola (Ruhsat), ikincisine (Azîmet) yolu denir. Kuvvetli, hâli elverişli olanın, azîmet ile amel etmesi efdaldir. Güç olan işi yapmak, nefse daha ağır gelir. Nefsi daha çok ezer, zayıflatır. İbâdetler, nefsi zayıflatmak için, kırmak için emrolundu. Çünkü nefis, insanın da, Allahın da düşmanıdır. Onu zayıflatarak azmasını önlemek lâzımdır.
.
Kitap, Sünnet İcmâ ve Kıyâs
Fahr-ül-İslâm Pezdevî hazretleri Fıkıh ve kelâm âlimlerinin büyüklerindendir. 421 (m. 1030)’de doğdu. 493 (m. 1099)’da Buhârâ’da vefât etti. Fıkıh usûlüne dâir yazdığı kitapta buyuruyor ki
Şer’î ilimlerin kaynağı Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve bunlardan istinbât olunan (çıkarılan) Kıyâs’tır.
Kitap: Allahü teâlâ tarafından, Cebrâil isminde bir melek vâsıtasıyla Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize Kureyş kabilesinin lügati, dili ile vahyedilen Kur’ân-ı kerîmdir. Kur’ân-ı kerîmin kelimeleri Arapçadır. Fakat bu kelimeleri yan yana dizen Allahü teâlâdır. Bu kelimeler Allahü teâlâ tarafından dizilmiş olarak âyet hâline gelmiştir. Cebrâil aleyhisselâm, bu âyetleri, bu kelimelerle ve bu harflerle okumuş, Muhammed aleyhisselâm da mübârek kulakları ile işiterek, ezberlemiş ve hemen Eshâbına okumuştur.
Sünnet: Dinde takip edilen yola denir. Resûlullah efendimizin sözleri, yaptığı ve kaçındığı ve başkalarının yaptığını görüp beğendiği için menetmediği, yasak olduğunu bildirmediği şeylerdir. Kavli, fiili ve takriri sünnet olmak üzere üçe ayrılır. Sünnet, farz ve vâcib emirlerden sonra, Müslümanlardan edası, yapılması istenenlerdir. Peygamberimizin sözlerine “Hadîs-i şerîf denir. Dinde, Kur’ân-ı kerîmden sonra en kuvvetli senet, vesîka hadîs-i şerîflerdir. (Sünnet kelimesinin dînimizde üç manası vardır. Kitap ve sünnet birlikte söylenince; kitap, Kur’ân-ı kerîm, sünnet de hadîs-i şerîfler demektir. Farz ve sünnet denilince; farz, Allahü teâlânın emirleri, sünnet ise, Peygamberimizin (aleyhisselâm) sünneti yanî emirleri demektir. Sünnet kelimesi yalnız olarak söylenince bütün ahkâm-ı İslâmiyye demektir.)
İcmâ: Her asırdaki adâlet ve ictihâd sahibi âlimlerin bir meselede söz birliği ile olur. İcma hüccettir, delîldir. İcma meselesinde, âlimlerin çokluğu veya azlığı önemli değildir. İcmâ, derece derecedir. En kuvvetli icmâ, Eshâb-ı kirâmın icmâıdır. Çünkü onda hilâf yoktur.
Kıyâs: Dinde açıkça emir veya yasak edilmemiş işlerin hükümlerini, Kur’ân-ı kerîmde, hadîs-i şerîflerde ve icmâ-i ümmette açıkça bildirilen hükümlere benzeterek çıkarmaya denir. Bu kıyâsı, benzetmeyi yaparak, açıkça emir veya yasak edilmemiş işleri, açıkça bildirilenlere benzetilmelerini, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde derin âlimlere emretmektedir. Bu benzetmeyi yapabilecek âlimlere “Müctehid” denir.
.
Kim velî kulumu hakîr görürse
Ebû Yahyâ Kınâvî hazretleri Mısır’da Kınâ beldesinde yetişen evliyanın büyüklerindendir. Birçok kerâmetleri ve harikulade hâlleri görüldü. 647 (m. 1249) yılında vefât etti. Buyurdu ki:
Allahü teâlânın velî kulları, dünyanın ne olduğunu, hakîkatini bildikleri için, dünyaya önem vermezler. Dünyanın güzelliğine ve süsüne itibâr etmezler. Havârîler Hazreti Îsâ’ya “Kendileri için korku olmayan ve mahzun da olmayacak olan Allahü teâlânın velî kulları kimlerdir?” diye sordu. Îsâ (aleyhisselâm) onlara şöyle cevap verdi:
“İnsanlar dünyaya baktıkları zaman, onlar âhirete bakarlar. Kendilerini günaha götürecek şeyi yapmazlar. Kendilerini terk edeceğini bildikleri şeyi terk ederler. Onlar hak etmeden kazandıkları dünya yüksekliğini bırakırlar. Onlara göre dünya eskidir. Onu yenilemeye çalışmazlar. Evleri harap olmuştur, tamire kalkmazlar. Onlar, Allahü teâlâyı ve O’nu anmayı severler. Onlar, Allahü teâlânın kendilerine verdiği nûr ile aydınlandıkları gibi, bu nûr ile (etrâfı) aydınlatırlar.”
Allahü teâlâ, Mûsâ ve Hârûn’u (aleyhimesselâm) Firavun’a gönderdiği zaman buyurdu ki:
“Firavun’un süsü ve zineti, onun faydalandığı şeyler, sizin hoşunuza gitmesin. Bunlarda gözünüz kalmasın. Çünkü bunlar, dünya hayatının parlak şeyleri ve şımaranların, azgınlık yapanların süsüdür. Firavun’un bir benzerinden âciz kalacağı şeyleri size vermeyi dileseydim, bunu yapardım. Fakat ben, sizin için bunu dilemiyorum. Ben sizin, lütuf ve ihsânımdan bol bol nasîbinizi almanızı diliyorum. Bil ki, benim katımda en kıymetli olan zinet; emirlerime uyup, yasak ettiğim şeylerden kaçarak, dünyaya rağbet etmemektir. Bu, müttekîlerin süsüdür. Müttekîler üzerinde, bu süsten bir örtü vardır. Onlar bu örtü ile bilinirler. Bu örtü, onlarda bulunan sekinet, vakar, huşû, secde izidir. Onların bu alâmetleri yüzlerindedir. Onlar, gerçekten benim velî kullarımdır. Karşılaştığın zaman, onlara kanadını indir. Bil ki, kim benim velî bir kulumu hakîr görür veya onu korkutursa, bana muharebe açmış demektir. Ben velî kullarıma yardımda çok süratliyimdir. Benimle muharebeye giren kimse, zanneder mi ki, bana karşı çıkabilecek veya bana düşmanlık eden kimse, zanneder mi ki, beni âciz bırakabilecek? Ben, veli kullarımı dünyanın kötülüklerinden muhafaza ederim. Bil ki, kim benim velî bir kulumu korkutursa, bana düşmanlığını ilân etmiş demektir. Ben kıyâmet günü evliyâ kullarımın intikamını alırım.”
Lânet etmek için gönderilmedim
Abdurrahmân Tilmsânî hazretleri tefsîr ve hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. 757 (m. 1356)’da Cezayir'de doğdu. 826 (m. 1423)’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Uhud gazâsında Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek yüzü yaralanıp, mübârek dişi kırılınca, Eshâb-ı kirâm çok üzüldüler. "Duâ et, Allahü teâlâ, cezâlarını versin" dediler. "Lânet etmek için gönderilmedim. Hayır duâ etmek için, her mahluka merhamet etmek için gönderildim" ve "Yâ Rabbî! Bunlara hidâyet et. Tanımıyorlar, bilmiyorlar" buyurdu. Düşmanlarını affetti. Lânet etmedi.
Harmel bin Hanzala anlattı:
Resûlullah efendimize uğradım. Bana duâ buyurdu. Huzurlarında durunca, “Yâ Hazım! 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil-aliyyil-azîm' diye çok söyle. Çünkü o Cennet hazinelerinden bir hazinedir” buyurdu.
Iyâd el-Mücâşîî bildirdi: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ bana, biriniz diğerine karşı övünmeyecek şekilde, birbirinize tevâzu etmenizi vahyetti.”
Ukbe bin Abdülgâfir, Ebû Saîd-i Hudrî’den (radıyallahü anh) şu hadîs-i kudsîyi bildiriyor: “Allahü teâlâ buyuruyor ki: Sâlih kullarım için; hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşerin kalbine gelmediği nimetler hazırladım."
Kerdüs bin Hâni, Abdullah bin Mes’ûd’dan (radıyallahü anh) nakletti: “Kureyş'ten bir topluluk Resûlullah efendimizin huzuruna geldiler. Efendimizin yanında Suheyb ve Habbâb da vardı. Müşrikler dediler ki: “Yâ Muhammed, sen bunlara mı anlatıyorsun. Eğer bunları kovsaydın, sana tâbi olurduk” dediler. Bunun üzerine meâlen “Rablerinin rızâsını dileyerek, sabah ve akşam O’na duâ edenleri (fakirleri, huzûrundan) kovma. Fakirlerle bir arada bulunmak istemeyen müşriklerin arzusuna uyarak yanından kovma. Onların (o fakirlerin) görünüşte iyi olan hâlleri (hakîkatte fenâ bile olsa), hesabından sana bir şey gerekmez ve senin hesabından da onlara bir şey yoktur. Bunun için, onları kovarsan zulmedenlerden olursun. İnsanların bir kısmını, diğer bir kısmı ile imtihan ettik ki, Kureyş'in ileri gelenleri fakirler hakkında 'Allahın aramızdan kendilerine imân nasip ettiği kimseler şunlar mı?' desinler. Allahü teâlâ şükreden kullarını daha iyi bilir değil mi?” (En’âm 52-53) âyet-i kerîmeleri nâzil oldu.
.
Kalplerinde Allah sevgisi olanlar
Hazrec bin Ali, Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin talebelerindendir. İran’da Hemedân yakınlarında dergâhının bulunduğu beldede vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Allahü teâlânın velî kulları, Allahü teâlâ ve O’nun sevgisiyle doludurlar. Onların kalpleri Kur’ân-ı kerîm ile canlanmış, gönülleri, Kur’ân-ı kerîm ile rahatlamış, himmetleri onunla gayrete gelmiş. Kendilerine zuhur eden zulmetler için, onu ışık edinmişler, uykularını onu okuyarak gidermişlerdir. Bunlar huzur içerisindedirler. Fakat onların mahzun bir hâlleri vardır. Onlar, Allahü teâlâdan korkarlar. Onun yasaklarından sakınırlar, çok şefkatli ve merhametlidirler, ölüme hazırlanırlar. Dünya hayatını, âhıreti kazanmak için fırsat bilirler. Onlar, fâni olan dünyayı verip, sonsuz olan âhıreti satın aldılar. Onların yaptıkları ticâret ne güzeldir. Çünkü onlar, hem dünyayı ve hem de âhireti kazandılar. Bu iki dünyanın iyiliklerini bir arada topladılar. En üstün mertebelere ulaştılar. Günlerini oyunla, eğlence ile, dünya zevk-ü safâsı ile geçirmediler. Ebedî olan nimetlere kavuşmak için, birçok sıkıntılara girdiler. Onlar, Cehennem ateşini hatırlayarak, hayır ve güzel işlere yöneldiler. Onlar konuşmazlar. Fakat fesahat ve belagatta çok yüksektirler. Onların gözleri bakmaz, fakat kalp gözleri açıktır. Onların hürmetine insanlar birçok azaptan kurtulurlar. Onların üzerine Allahü teâlânın bereketleri yağar. Onlar pek tatlı konuşurlar. Sözlerinde çok sâdıktırlar, insanlara rehberdirler. Memleketler için aydınlıktırlar. Karanlıklarda kandildirler. Onlar, Allahü teâlânın rahmetinin indiği kimselerdir. Hikmet kaynaklarıdır. Onlar, yaşadıkları asırlarda bulunan kimselerin önde gelenlerindendir. Onların ihlâslı yalvarışları ile, Allahü teâlâ, kuraklık ve ihtiyaç zamanında yağmur yağdırır, düşmana karşı da yardımını ihsân eder.
Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu bildirir: “Her asırda, ümmetimden önde gelen kimseler vardır. Onlar, insanların arasında en çok mazeret kabul eden ve affedenlerdir. Onlar, pek cömerttirler. Onlar, Allahü teâlânın mükâfatına bakarlar. Onlar, dünya malına düşkün değildirler. Onlar, ölüm sırasında ortaya çıkan fitnelerden, kabirden, kabrin sıkmasından, kabirde soru sormak için gelen münker ve nekir meleklerinden korkarlar.”
.
Emirlere uymak ve günah işlememek
Mahmûd bin Ali İsfehânî hazretleri, İran’da yetişen fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. "Kâdıyy-ül-İsfehânî" diye meşhurdur. 585 (m. 1189)’da İsfehan’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Müslüman olsun, kâfir olsun, hiçbir insanın malına, canına ve ırzına, nâmusuna dokunmak, câiz değildir. İslâm memleketinde yaşayan kâfirler ve başka memleketlerden gelen kâfir tüccârlar, kendi dinlerinin îcâplarını yapmakta, ibâdetlerini yapmakta serbesttirler. İslâmiyet, kâfirlere de, bu hürriyeti vermiştir. Müslüman, Allahın emirlerine uymalı, günah işlememelidir. Hükûmetin kanunlarına karşı gelmemeli, suç işlememelidir. Fitne çıkmasına sebep olmamalıdır. Müslümanlara ve kâfirlere her yerde iyilik yapmalı, herkesin hakkını gözetmelidir. Hiç kimseye zulüm, işkence yapmamalıdır. Müslümanlığın güzel ahlâkını, şerefini, her yerde herkese göstermeli, her milletin İslâm dînine sevgili ve saygılı olmasına sebep olmalıdır.
Dargın olana, üç günden önce gidip barışmak, daha iyidir. Güçlük olmaması için, üç gün müsaade edilmiştir. Daha sonra günah başlar ve gün geçtikçe artar. Günahın artması, barışıncaya kadar devam eder. (Esselâmü aleyküm) diyene on sevap verilir. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah diyene yirmi sevap verilir. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah ve berekâtüh diyene otuz sevap verilir. Cevap vermekte de böyledir. Üç günden fazla dargın duran kimse, şefaat olunmazsa, affolunmazsa, Cehennemde azap görecektir.
Günah işleyene, ona nasihat olmak niyeti ile hicr eylemek, câizdir, hattâ müstehabdır. Allahü teâlâ için darılmak olur. Hadis-i şerifte, (Amellerin, ibâdetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillâh ve buğd-i fillâhdır)buyuruldu. Hubb-i fillâh, Allahü teâlâ için sevmek demektir. Buğd-i fillâh, Allahü teâlâ için sevmemek, dargın olmak demektir. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma sordu: Benim için ne yaptın? dedi. Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, ismini çok zikreyledim, deyince, Allahü teâlâ, namaz, sana burhandır. Kötü iş yapmaktan korur. Oruç, kalkandır. Cehennem ateşinden korur. Zekât da, mahşer yerinde gölge verir, sana rahatlık verir. Zikir, mahşerde karanlıktan kurtarır, ışık verir. Benim için ne yaptın? buyurdu. Yâ Rabbî! Senin için olan işin ne olduğunu bana bildir, diye yalvarınca, Yâ Mûsâ! Dostlarımı sevdin mi? Düşmanlarımdan kesildin mi? buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın en çok sevdiği ibâdetin, hubb-i fillâh ve buğd-i fillâh olduğunu anladı.
.
Düşmanı dost yapan sıfatlar
İbn-i Dehhân hazretleri fıkıh, lügat ve ferâiz (mîrâs) ilimleri âlimlerdendir. Doğum târihi bilinmemekte olup, 590 (m. 1194)’de Şam’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman evvel buyurdu ki:
Hadis-i şerifte, (Sadaka vermekle mâl azalmaz. Allahü teâlâ, affedenleri azîz eder. Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir) buyuruldu. Bu hadis-i şerifte bildirilen sadaka, farz olan zekât demektir. Tevâzu edenin tâatlarına, ibâdetlerine, daha çok sevap verilir. Günahları, daha çabuk affolunur. İnsanın yaratılışında, hayvânî ruhun arzuları bulunmaktadır. Malı, parayı sever. Gazap, intikam, kibir sıfatları görünmeye başlar. Bu hadis-i şerif, bu kötü huyların ilâcını bildiriyor. Sadakayı, zekâtı emrediyor. Affederek, gazabı, intikamı temizliyor. Hadis-i şerifte, affetmek, mutlak olarak, şartsız olarak bildiriliyor. Hakkını almak mümkün değilse de, affetmek iyidir. Mümkün ise, daha iyidir. Çünkü, hakkını geri almaya kudreti var iken affetmek, nefse daha güç gelir. Zulmedeni affetmek, hilmin, merhametin ve şecâatin en üstün derecesidir.
Kendisine iyilik etmeyene hediye vermek de, ihsânın en üstün derecesidir. Kötülük edene ihsânda bulunmak, insanlığın en yüksek derecesidir. Bu sıfatlar, düşmanı dost yapar. Kötülük edene iyilik yapan kimse, nimetlerin şükrünü yapmış olur. İyilik edene kötülük yapan kimse, küfrân-ı nimet etmiş olur. Hakkını alandan, yalnız hakkını geri almak, fazlasını almamak, (İntisâr) olur. Affetmek, adaletin yüksek derecesi, intisâr ise, aşağı derecesidir.
Adalet, sâlihlerin en yüksek derecesidir. Affetmek, bâzan zâlimlere karşı aczi gösterebilir. Zulmün artmasına sebep olabilir. İntisâr, her zaman zulmün azalmasına, hattâ yok olmasına sebep olur. Böyle zamanlarda, intisâr etmek, affetmekten daha efdal, daha sevap olur. Hakkından fazlasını geri almak(Cevr), zulüm olur. Cevr edenlere azap yapılacağı bildirilmiştir.
Zâlimi affeden, Allahü teâlânın sevgisine kavuşur. Zâlimden hakkı kadar geri almak, adalet olur. Kâfirlere karşı adalet yapılır. Fakat gücü yettiği hâlde affetmek, güzel ahlâktır. Resûlullah, bir kimsenin zâlime bedduâ ettiğini görünce, (İntisâr eyledin!) buyurdu. Affeyleseydi, daha iyi olurdu...
.
Ya hayır söyle yahut sus
Muhammed Rebeî hazretleri hadîs âlimidir. Yüz bin hadîs-i şerîfi, râvileriyle birlikte ezbere bilirdi. Meşhûr fıkıh âlimi Ebû Ca’fer Tahâvî ile sohbet etti. 375 (m. 985) yılında vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) şöyle anlatıyor: Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bana; “Ey Âişe! Cebrâil aleyhisselâm sana selâm ediyor” dedi. Ben de; “Aleyhisselâm ve rahmetullâhi, yâ Resûlallah! Benim görmediğim şeyleri görüyorsun” dedim. Rüyâ hakkında şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti:
“Sâlih rüya Allahtan, kötü rüya ise şeytandandır, imdi, her kim bir rüya görür de onun bir şeyinden hoşlanmazsa sol tarafına tükürsün ve şeytandan Allaha sığınsın! Bu rüya ona zarar vermez. Onu kimseye söylemesin. Şayet iyi görürse sevinsin, sevdiği kimselerden başka kimseye söylemesin.”
Peygamber efendimizi rüyâda görme husûsunda da şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti:
“Her kim beni rüyâda görürse, uyanıkken de görecektir. Yahut beni uyanıkken görmüş gibidir. Şeytan benim şeklime giremez.”
“Ben size neyi yasak edersem, ondan sakının ve neyi emredersem, gücünüz yettiği kadar onu yapın! Sizden öncekileri ancak çok suâlleri ve Peygamberleri üzerinde ihtilâfları helak etmiştir.”
“Bütün çocuklar Müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları Hristiyan, Yahûdi ve dinsiz yapar.”
“Her kim Allaha ve kıyâmet gününe îmân ediyorsa, ya hayır söylesin yahut sussun! Her kim Allaha ve son güne (kıyâmet gününe) îmân ediyorsa komşusuna ikram etsin! Her kim Allaha ve son güne îmân ediyorsa, misâfirine ikram etsin!”
Ebû Bekr (radıyallahü anh) bir kere su istemişti. Ona bal şerbeti verildi. Ağzına yaklaştırınca, ağlamaya başladı ve etrâfındakileri de ağlattı. Göz yaşlarını silince, “Niçin ağlıyorsun?” diye sordular. Bunun üzerine şöyle anlattı:
Resûlullah ile beraberdik. Kendisinden bir şeyi kovuyor, “Çekil benden! Çekil benden!” diyordu. Fakat, ben ortada kimseyi görmüyordum. “Yâ Resûlallah! Senin bir şeyi kovduğunu görüyorum, fakat kimseyi de görmüyorum” dedim. Resûlullah efendimiz: “Dünyâ bana, içinde bulunanlarla beraber göründü. Ona çekil buradan dedim. O da uzaklaştı ve bana: Sen benden kurtuldun. Fakat senden sonra gelenler, benden kurtulamayacak” dediğini, buyurdu. “İşte, dünyânın aldatacağı kimselerden olmaktan korktum da, onun için ağladım” dedi.
.
Fitne ve karışıklık zamanlarında
Ebû Süleymân el-Hattâbî hazretleri hadîs ilminde huccet (üçyüzbin hadîs-i şerîf bilen) ve Şafiî mezhebindeki büyük fıkıh âlimlerindendir. 319 (m. 931)’de Afganistan’da Büst şehrinde doğdu. 388 (m. 998)’de Büst’te vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerde Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
“Bir zaman gelecek, kişinin helaki, karısının, anne-babasının ve çocuklarının elinde olacaktır. Bunlar onu, fakirlikle ayıplarlar ve gücünün yetmediği şeyleri kendisinden isterler. Kişi, bu sebeple tehlikeli işlere girerek dîni gider ve kendisi de helak olur.”
“Her kim cemaat hâlinde bulundukları hâlde, Müslümanların arasını açar ve onlardan ayrılırsa, İslâmiyet bağını boynundan çıkarmış olur.”
İbn-i Mes’ûd’un (radıyallahü anhüma) şöyle anlattığını rivâyet etti: Resûlullah efendimiz, fitne ve karışıklık zamanlarının geleceğini anlatmıştı. Ben “Yâ Resûlallah! Bunlar ne zaman olacak?” diye kendilerine sordum. Resûlullah efendimiz, “İnsanın, beraber bulunduğu arkadaşına emniyet etmediği zamanda olacak” buyurdu. Ben “Eğer o zamana ulaşırsam, nasıl hareket etmemi emir buyurursunuz yâ Resûlallah?” diye sordum. Resûlullah efendimiz “Elini eteğini çek ve evine gir” buyurdular. Ben “Bu hâl evime kadar gelirse ne yapayım?” dedim. Resûlullah efendimiz “Odana gir” buyurdular. Ben “Odama da girerse ne yapayım?” dedim. Resûlullah efendimiz, “Mescidine gir ve böyle yap. Ölünceye kadar Rabbim Allahtır, de!” buyurdular. Böylece Resûlullah efendimiz, Mu’cize-i Peygamberi olarak âhir zaman fitnelerini haber verdiler.
Bu mübarek zat, vefatından kısa bir zaman evvel manzûm olarak buyurdu ki:
Gurbet; evden uzak olmak değildir sadece,
Dengini bulamayan garipler var nice,
Ben Best ve ehâlisi arasında garîbim,
Beraberimde ise ıyâlim ve ehlim.
Hakkını tam almaya hırslı olma ihsân et.
Böyle olur kerîmler, bağışlayıp sen gözet.
Cimrilik etme sakın, iktisâda devam et.
Müsriflik ve bâhillik pek kötüdür hazer et.
Yaşadığın sürece insanlarla hoş geçin.
Dünyâ idâre yeri, sen onun içindesin.
Haktan gayre yalvarma, başkasını yâr sanma.
Müheymin olan Allah kâfidir, gayre kanma
.
Allah'ın rahmetinden ümidini kesmeyesin!
Ahmed Ebyurdî hazretleri Hadîs ve Şafiî fıkıh âlîmidir. Türkistan’da, Merv yakınlarına Ebyurd’da yaşadı. Beşinci asır sonlarına doğru vefât etti. Buyurdu ki:
Ebû Bekr (radıyallahü anh) bir hutbesinde şöyle buyurdu: “Sizler Allahü teâlâya muhtaçsınız. Onun için, Allahü teâlâdan korkmanızı ve O’na lâyık olduğu şekilde hamd-ü senada bulunmanızı, O’ndan af ve mağfiret dilemenizi tavsiye ederim. Çünkü Allahü teâlâ, çok bağışlayıcıdır. Sizden önce gelip geçmiş olan Allahü teâlânın kullarını düşününüz. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen (İşte, küfürleri yüzünden çökmüş, harabeye dönmüş evleri! Muhakkak ki bunda, kudretimizi bilen bir kavim için ibret alacak bir alâmet var) [Neml-52] buyurdu. Bunlar şimdi kabirlerinin karanlıklarındadır. Yine başka bir âyet-i kerîmede meâlen (Hem onlardan [Ey Resûlüm, senin kavminden] önce nice asırların halkını helak ettik. Hiç onlardan birini hissedip, görüyor musun? Yahut onların hafif bir sesini işitiyor musun?) [Meryem-98] buyuruldu. Nerede, o tanıdığınız arkadaşlarınız ve kardeşleriniz? Onlar âhırette, dünyâdan gönderdikleri şeyi bulacaklar. Hayrın sonu Cehennem değildir. Şerrin sonu da Cennet değildir. Allahü teâlâdan, benim için ve sizin için af ve mağfiret dilerim.”
Hazreti Ebû Bekr’in vefâtına yakın Hazreti Ömer’e (radıyallahü anh) yaptığı tavsiyeler şunlar olmuştu: “Allahü teâlâdan kork yâ Ömer! Allahü teâlâ, farzları eda etmedikçe nafileleri kabul etmez. Kıyâmet gününde, mizanları (terazileri) ağır gelenlerin, mizanlarının ağır gelmesi, dünyâda iken hakka tâbi olmaları, hakkın onlar üzerindeki ağırlığı sebebiyledir. Kıyâmet gününde, hakkın içerisine konduğu terazi ağır gelir. Yine kıyâmet gününde mizanları hafif gelenlerin, mizanlarının hafif gelmesi, dünyâda iken bâtıla tâbi olmaları ve bâtılın onlara hafif ve kolay gelmesi sebebiyledir. Yârın, içerisine bâtılın konduğu terazi hafif gelecektir. Allahü teâlâ, Cennet ehlini en güzel amelleriyle zikretti, İyi olmayan amellerini ise örttü. Ben Cennet ehlini zikredince, onlarla beraber olamamaktan, onların arasına katılamamaktan, korktuğumu söylerim. Allahü teâlâ, Cehennem ehlini en kötü amelleriyle zikretti. İyi amellerini de onlara geri verdi. Ben onları zikredince, onlarla beraber olmamayı dilerim. Kul Allahü teâlâdan hayır umup, azâbından korksun, Allahü teâlânın rahmetinden ümit kesmesin.”
.
Allahü teâlâ bize kâfidir
Kemâlüddîn Nusaybî hazretleri Şafiî fıkıh, usûl ve hadîs âlimidir. 582 (m. 1186)’da Nusaybin’de doğdu. Nusaybin’de kadılık yaptı. Sonra Haleb’e gitti. 652 (m. 1254) târihinde Haleb’de vefât etti. Hilye kitabında şöyle der:
Tasavvuf yoluna giren kimse, bu yol vasıtasıyla Hakka yönelir. Mahluka gönül bağlamaz. Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İbrâhim (aleyhisselam) ateşe atılacağı zaman ateşe bakınca, (Hasbünallahü ve ni’mel vekîl. Allahü teâlâ bize kâfidir. Ve O, ne güzel vekîldir) dedi.” İbrâhim (aleyhisselam) ateşe atıldığı zaman, mahlûkât “Yâ Rabbi! Halîlin (dostun) ateşe atılıyor, izin ver de o ateşi söndürelim” dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ: “O benim halilim’dir. Yeryüzünde ondan başka benim halilim yoktur. Ben onun Rabbiyim. Benden başka onun Rabbi yoktur. Eğer o sizden yardım isterse, haydi yardım ediniz. Yoksa onu bırakınız" buyurdu. Sonra o mıntıkanın meleği geldi. “Yâ Rabbi! Senin halilin ateşe atılıyor. Bana izin ver de ateşi söndüreyim” dedi. Yine Allahü teâlâ, “O benim halilimdir. Benim yeryüzünde ondan başka halilim yoktur. Ben onun Rabbiyim. Onun benden başka Rabbi yoktur. Eğer o senden yardım istiyorsa, haydi ona yardım et. Yoksa onu bırak” buyurdu...
Mukâtil anlattı: İbrâhim (aleyhisselam) getirilip mancınığa konunca, gökler, yer ve melekler (her şey) ağladı. Hepsi: “Yâ Rabbi! İbrâhim (aleyhisselam) senin (sevdiğin) bir kulun. O ateşe atılıyor. Bize izin ver ona yardım edelim” dediler. Ateş de ağlayarak şöyle dedi: “Yâ Rabbi! Sen beni, Âdemoğullarının emrine verdin. Halbuki senin kulunu (dostunu), benim ile yakacaklar” dedi. Sonra Allahü teâlâ onlara şöyle bildirdi: “Eğer kulum bana duâ eder, yalvarırsa, ona icabet ederim. Eğer sizden yardım isterse, ona siz yardım edin!”
İbrâhim (aleyhisselam) mancınık ile atılınca, onu mancınık ile ateş arasında Cebrâil (aleyhisselam) karşıladı. “Esselâmü aleyke yâ İbrâhim! Ben Cebrailim, bir ihtiyâcın var mı?” dedi. İbrâhim (aleyhisselam) “Sana mı ihtiyâcım olacak? Hayır sana ihtiyâcım yok, benim hacetim Rabbimedir” dedi. Allahü teâlâ ateşe: “Ey ateş! İbrâhim’e serin ve selâmet ol!” buyurdu (Enbiyâ-69).
.
Allah için yapılan zayi olmaz
Ebû Avâne Nişâbûrî hazretleri hadîs ve Şafiî fıkıh âlimidir. 230 (m. 844)’de doğdu. 316 (m. 928)’de İran’da, İsferâin’de vefât etti. Rivâyet ettiği bir hadîs-i şerif şöyledir:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden evvel geçenlerden üç kişi yola çıktılar. Geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler. Derken dağdan bir taş düştü ve mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine şöyle dediler: “İyi amellerimizle duâ etmekten başka bizi buradan kimse kurtaramaz” İçlerinden birisi, “Allahım, benim çok ihtiyâr bir annem ve babam vardı. Onlardan evvel ne çocuklarıma, ne de hayvanlarıma bir şey içirmezdim. Bir gün eve geç geldim ve onları uyumuş buldum. Onları uyandırmaya ve onlardan evvel ailece akşam sütü içmeyi hoş görmedim. Çanak elimde olduğu hâlde, onların uyanmalarını bekledim. Nihâyet sabah oldu. Çocuklar, ayaklarımın altında açlıktan ağlıyorlardı. Derken annem, babam uyandılar ve akşam sütlerini içtiler. Allahım! Eğer bu işi senin rızân için yapmışsam, bu taştan çektiğimiz belâyı bizden uzaklaştır” dedi. Taş bir parça açıldı. Lâkin çıkılacak gibi değildi.
İkincisi şöyle dedi: “İlâhi! Amcamın bir kızı vardı ki, onu herkesten ziyâde seviyordum. Onunla buluşmak istedim. Lâkin teklifimi kabul etmedi... Birkaç sene sonra bir kıtlığa uğrayınca bana başvurdu. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona yüzyirmi altın verdim. 'Allahtan kork da, haksız olarak bana yaklaşma' dedi. Ben de Allahtan korkarak bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım. Verdiğim altınları da ona bıraktım. Allahım, eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmış isem, içinde bulunduğumuz belâyı üzerimizden gider” diye yalvardı. Mağaranın kapısı biraz daha açıldı. Yine çıkabilecek derecede değildi.
Üçüncü şahıs da şöyle dedi: “Allahım! Ücretle amele tuttum ve ücretlerini verdim. Lâkin, yalnız biri ücretini alamadan bırakıp gitti. Ben de onun ücretini çalıştırıp ürettim. O işçinin nâm ve hesabına mal çoğaldı. Bir müddet sonra o adam yanıma gelerek, 'Ücretimi ver' dedi. Ben de, 'Şu gördüğün deve, öküz, koyun, senin ücretinden üremiştir, al götür' dedim. O da 'Ey Allahın kulu, benimle alay etme' dedi. 'Seninle alay etmiyorum, doğruyu söylüyorum' dedim. Bunun üzerine malları aldı ve hepsini sürüp götürdü.
Hiçbir şey bırakmadı. 'İlâhî! Eğer bunu senin rızân için yapmışsam, içinde bulunduğumuz belâyı üzerimizden defet' dedi. Taş mağaranın ağzından kaydı, onlar da çıkıp yürüdüler...”
.
Kabirde nimet de vardır azap da
Dürrîzâde Seyyid Ârif Efendi Seksenyedinci Osmanlı şeyhülislâmıdır. İstanbul’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1225 (m. 1810)’da İstanbul’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Dirilerin, mezardaki nimetleri ve azapları anlaması ve baş gözü ile görmesi caiz olduğu, Allahü teâlâ ve Resûlü tarafından haber verilmiştir. Ehl-i sünnet ve cemâat âlimleri, kabirde nimet ve azap olduğunu, bunun hem rûha hem de bedene birlikte olduğuna inanmak lâzım geldiğini söz birliği ile bildirmişlerdir. Akâid kitapları, bunları uzun uzun bildirmektedir. Kabir azâbının doğru olduğu hadîs-i şerîflerle ve Eshâb-ı kirâmın eserleri (sözleri) ile ve Selef-i sâlihînin yazıları ile bildirilmektedir. Peygamberlerin, vefâtlarından sonra, haccettikleri, Buhârî’de ve Müslim’de bildirilmektedir.
Peygamber olmayanlara gelince, Ebû Nu’aym bildiriyor ki: Sâbit-ül-Benânî diyor ki: Hamîd-i Tavîl’e sordum: “Mezarda yalnız peygamberler mi namaz kılar?” “Hayır başkaları da kılabilir” dedi.
Sabit; “Yâ Rabbî! Bir kimsenin mezarda namaz kılmasına izin veriyor isen, Sâbit’in de kabirde namaz kılmasını nasip eyle” dedi.
Ebû Nuaym, yine bildiriyor ki: Cübeyr dedi ki: “Kendinden başka ilâh bulunmayan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Sâbit-i Benânî’yi mezara koydum. Hamîd-i Tavîl de yanımda idi. Üzerine toprak örttük. Toprak, bir yerinden çöktü. Kabre baktım, namaz kıldığını gördüm.”
İbn-i Cerir “Tehzîb-ül-âsâr” kitabında ve Ebû Nuaym, İbrâhim bin Sâmit’ten haber veriyorlar ki: “Seher vakitlerinde kabristandan geçenler, Sâbit-i Benânî’nin kabrinden Kur’ân-ı kerîm sesi duyduklarını söylerlerdi.”
Allahü teâlâ dilediği kuluna kabirde sâlih işler yapmayı ihsân eder. İnsan ölünce, amel, ibâdet yapmak vazîfesi biter. Kabirdeki ibâdete sevap verilmez. Fakat, Allahü teâlânın ismini söylemekle ve ibâdet etmekle zevklenir. Melekler ve Cennette olanlar da böyledirler. İbâdet yapmaktan lezzet duyarlar. Çünkü zikir ve ibâdet rûhu temiz olanlar için, en tatlı şeydir. Rûhu hasta olanlar, bunun tadını duyamaz. İmâm-ı Süyûtî “Şerh-us-sudûr” kitabında ve daha birçok âlimler bunu bildirmektedirler.
Ebü’l-Hasen bin Berâ “Ravda” kitabında bildiriyor ki: İbrâhim-i Haffâr isminde bir mezarcı; “Bir mezar kazmıştım. Mezardan ve kerpiç parçalarından misk kokusu duydum. Meğer orası eski bir kabir imiş. Kabre baktım. Bir de ne göreyim. Bir ihtiyâr oturmuş Kur’ân-ı kerîm okuyordu” dedi.
.
Kıyamet günü pişman olmayasın
Takıyyüddîn bin Hacer hazretleri fıkıh âlimlerindendir. 513 (m. 1119)’de, o devirde büyük bir ilim merkezi olan Urfa’nın Harran kazasında doğdu. Bağdad’a giderek, orada Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin derslerine devam etti. Harran’a döndükten sonra müderrislik yaptı. 570 (m. 1175) senesinde Harran’da vefât etti. Bir dersinde, namaz hakkında şunları söyledi:
Namazda ilk tekbir, Hak teâlânın, namaz kılanların namazından ve kulların ibadetinden müstağni olduğuna işarettir. Yani Allahü teâlânın kulun namazına ihtiyacı yoktur. Rükünlerden sonraki tekbirler, Hak teâlânın ibadeti için, her bir rüknü edaya liyakati olmadığına işarettir. Yalnız rükû tesbihinde tekbirin manası da olduğu için, rükûdan sonra, tekbir almak emredilmedi. İki secdede tesbihat mevcut olmakla beraber, öncesinde ve sonrasında, tekbir almak emir buyuruldu. Tâ ki, alçalmak ve tezellülün nihayet yeri olan secdelerde, hakkıyla ibadet ediyorum düşüncesine kapılmasın! Bu düşünceye mani olmak için secde tesbihinde, a’lâ lafzı vardır. Tekbiri de, sünnettir. Çünkü namaz müminin miracı olduğu için, namazın sonunda, tehıyyatta Resulullah'ın mirac gecesinde, müşerref oldukları sözlerin okunması emredildi. Öyle ise namaz kılan, namazı kendine mirac kılıp, yükselmenin nihayetini namazda arasın! Dünyanın bir saati, Kıyametin bin senesinden daha iyidir. Çünkü bu bir saatte salih ameller işlenebilir. O bin senede bir şey yapılamaz. Şu hâlde, ey mümin, vaktini boş geçirme! Zamanını mamur eyle! Namazlarını vaktinde kıl ki, Kıyamet günü pişman olmayasın. Çok ecir ve çok sevap hâsıl eyleyesin. Hadis-i şerifte bildirilmiştir ki: (Bir namazı kazaya kalıp, kaza etmeden önce, vefat eden kimsenin mezarına, Cehennemden yetmiş pencere açılıp, Kıyamete kadar azap çeker.)
Kasten bir namazını kazaya bırakmış olan bir kimse, pişman olup, tövbe edip bu namazı kaza etmedikçe, yüz bin kere haccetse ve ramazan aylarında oruç tutsa ve Kur’an-ı kerimi hatmetse, yüz bin cami ve başka hayratlar yapsa ve saatte bin kere Allahü teâlâyı zikretse, o kimse yine Allahü teâlânın indinde kötü kimse olup, namazı kaza etmedikçe, o namazın karşılığı olarak günahtan kurtulamaz. Bir kimse Allah için cihada varıp, bir vakit namazı kazaya kalmış olsa, hiçbir namazı kazaya bırakmadan, yedi yüz kere gaza etmesi gerekir ki, tâ o kazaya kalmış namaza kefaret olmuş olsun.
.
Emirlere riâyet ve ibâdete devam etmek
Hamdullah (Hamdi) Çelebi, Fâtih Sultan Mehmet Han'ın hocası, Akşemseddîn hazretlerinin en küçük oğludur. 853 (m. 1449)’da Bolu’nun Göynük kazasında doğdu. 914 (m. 1508)’de aynı yerde vefât etti. Babası Akşemseddîn’in yanına defnedildi.
Akşemseddîn’in evinin üst yanında bir pınar vardı, orada Hızır aleyhisselâm ile buluşup, sohbet ederdi. Sonradan o pınarın adı "Şeyh Hızır Pınarı" kaldı. Bir gün Hamdi Çelebi’nin annesi, o pınara su almak için gitti. Orada bir pîr-i fânî belirdi ve kendisinden su istedi. Hâtuncağız nâmahrem diye çekindi. Fakat o kişi; “Ben, biiznillah doğacak olan oğluna duâ ve himmet eylemeye geldim” dedi ve o da su verdi. Pîr suyu içti ve duâ etti. Eve gelince, başından geçen hâdiseyi beyi Akşemseddîn’e anlattı. Akşemseddîn tebessümle buyurdu ki: “O Pîr-i fânî, kardeşim Hızır aleyhisselâmdır. Benim yakında doğacak âlim, kâmil ve şâir oğlum Hamdi’ye duâ ve ziyâret etmeye gelmiş.” Bu durumdan çok memnun olan hanımı, şükür secdesine vardı. Akşemseddîn hazretleri dâima derdi ki: “Şu küçük oğlum Muhammed Hamdi, yetîm, zelîl kalmasa, şu mihneti çok dünyâdan göçerdim.”
Hamdi Çelebi vefatına yakın günlerde buyurdu ki: Şeyh-ül-islâm Abdullah-i Ensârî hazretleri, Menâzil-üs-sâyirîn kitabında, Âl-i İmrân sûresi 103. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahın ipine sımsıkı sarılın” kısmını şöyle tefsîr etmektedir: “Âyet-i kerîmede geçen “Allahın habline (ipine) sımsıkı sarılın”dan murâd, Allahü teâlânın emirlerine riâyet ederek ibâdete devam etmektir. Âyet-i kerîmede geçen i’tisâmın (sarılmanın) üç derecesi vardır. Birincisi; normal insanların i’tisâmı ki, Allahü teâlâdan gelen emir ve yasaklara sarılıp, devam etmektir. Bu kısımda bulunan insanların ibâdet ve tâati, yakîn elde etmek içindir. Bu, Allahın ipine (Kur’ân-ı kerîme) sarılmaktır. İkincisi; seçilmişlerin i’tisâmı olup, bunların emir ve yasaklara uymaktaki gayretleri, Allahtan başka her şeyden kesilmek, O’na, O’nun emirlerine teslim olmaktır. Bu da urvet-ül-vüskâ’dır. Üçüncüsü; seçilmişlerin seçilmişlerinin i’tisâmı ki, bunların emir ve yasaklara uymaktaki gayretleri, Allahü teâlâyı müşahede etmek, O’nun yakınlığı ile meşgul olmak nimetine kavuşmak içindir. Buna da i’tisâm-ı billah denir.”
.
Miras hukukunu gençlere öğretiniz
Abdülbâkî Ferazî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh ve ferâiz âlimidir. 425 (m. 1034)’de doğdu. Ferâiz (miras hukuku) âlimi olduğu için “Ferazî” lakabı verildi. 493 (m. 1100)’da Bağdad’da vefât etti. Buyurdu ki:
[Bu zatın yaşadığı asırlada] vefât eden kimsenin bırakdığı malın kimlere verileceğini ve nasıl dağıtılacağını öğreten ilme, (İlm-i ferâiz) denir[di]. Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde, en açık ve en geniş bildirdiği şey, meyyitten kalan mîrâsın nasıl dağıtılacağıdır. Burada yapılacak işlerin çoğu farz olarak emrolunduğu için, hepsine (Ferâiz ilmi) denilmişdir. İbni Mâce ve Dâre Kutnî'nin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în “bildirdikleri hadîs-i şerîfte, (Ferâiz ilmini öğrenmeye çalışınız! Bu ilmi gençlere öğretiniz! Ferâiz ilmi, din bilgisinin yarısı demektir. Ümmetimin en önce unutacağı, bırakacağı şey, bu ilim olacaktır) buyuruldu.
Her Müslümân, ölüm hastalığında bir vasiyet yazmalıdır. Vasiyetnâmeyi ölüm hastalığında yazmak vâcib, sıhhatli iken yazıp, yanında taşımak müstehabdır. Burada evlâdına, ahbâbına son nasîhatini yapmalıdır. Kendinde hakkı bulunanlardan, helâlleşmelerini, alacaklarını, vereceklerini, borçların ödenmesini, iskât yapılmasını, hac borcu varsa, vekîl gönderilmesini istemeli, cenâze hizmetindeki ve definden sonraki isteklerini bildirmelidir. Zevcesine olan (Mehr-i müeccel) borcunun ödenmesi için vasiyet etmesini unutmamalıdır. Bu isteklerinin ahkâm-ı İslâmiyeye uygun yapılması için, âdil iki şâhit yanında bir vasî seçmelidir. Hac yapılmasını vasiyet edince, bulunduğu şehirden gönderilir. Malı az ise, malının yetişeceği yerden gönderilir.
Yalnız ev bırakan kimsenin, birinin evde oturmasını vasiyet etmesi câizdir. Ölünceye kadar evde oturur. Ölüm hastalığı hâsıl olmadan önce, çocuklarından birine, fazla hizmet ettiği veya muhtaç olduğu için, bir şey hediye etmek câizdir.
Bir kimse vasiyetini iptal edebilir. Vasiyetini inkâr etmesi, iptal olmaz. Vasiyeti kabul eden vasî, hasta öldükten sonra vazgeçemez. Vasî ve baba, yetimin malını ödünç veremezler. Meyyitin borçlarını yetimin malı ile ödeyemez. Onun fıtrasını veremez. Kurbanını kestiremez. Kimseye hibe edemez. Helâk ederse, azlolunur. Vasî, yetîmin malından kendi için kullanıp sonra benzerini yerine korsa, câiz olmaz. Büyüdüğünde vermesi lâzım olur.
.
Şeytanın başını ezmek dilersen
Ahmed Yemenî hazretleri Yemen’de yetişen evliyânın büyüklerindendir. Kerâmetleri pekçok idi. 690 (m. 1291) senesinde Beyt-i fakîh’de vefât etti. Bir zata buyurdu ki:
Efendi! Evliyâullâha yakın olmaya çalış. Çünkü Allah'ın velîsini seven, Allah'ı sevmiş; ona düşmanlık eden, Allah'a düşmanlık etmiş olur. Allahü teâlâ, nebileri ve velîleri âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Bu yüzden halka bıkmadan, usanmadan nasihatte bulunurlar. Bu nasihatleri dinlemeyip kabul etmeyenler için de, "Ya Rabbi! Sen bunlara acı, rahmet kapısını bunlara kapatma!" diye yalvarırlar. Sen aklını başına al da, velîlerin öğütlerini canla başla dinle! Dinle de, üzüntüden, korkudan kurtul, mânevî rahata kavuş, eminliğe eriş! Fırsatı kaçırmadan ve tereddüde düşmeden, bu fânî âlemin aldatmacalarından sıyrılmış, kendini tamamıyla Hakk'a teslim etmiş olan kâmil insanın eteğini tut ki, âhir zamanın, şu bozulmuş dünyanın fitnelerinden kurtulasın! Velîlerin sözleri âb-ı hayatla dolu, saf, dupduru bir ırmak gibidir. Fırsat elde iken ondan kana kana iç de gönlünde mânevî çiçekler, güller açılsın.
Efendi, bilmiş ol ki edep, insanın bedenindeki ruh gibidir. Aslında edep, Allah dostlarının gözü ve gönül nûrudur. Eğer şeytanın başını ezmek dilersen, gözünü aç da gör ki, şeytanın katili edeptir. Gözünü aç da, baştan başa Allah kelâmı olan Kur'ân-ı kerime bak! Kur'ânın bütün âyetleri edep talim eder, edep öğretir. Sen varını, yoğunu, malını, mülkünü ver de bir gönül al. Al da, o gönül, mezarda, o kapkara gecede, sana ışık versin, nur versin... Hak dostu olan bir insan ile bir an beraber bulunmak, bir ömre bedeldir. Ondan düşen bir kıl ise kıymetli bir madene bedeldir. Fakat Hak dostlarının zıddı olan öyle katı kalpli insanlar da vardır ki, onlarla bir arada bulunmak ve konuşmak şöyle dursun, onları görmemek ve onlardan uzak olmak cihân mülküne bedeldir. Gönlüme dedim ki: "Önde olmaya heves etme, lütuf merhemi ol. İnciten diken olma. Kimseden sana bir kötülük gelmesini istemiyorsan, kötü sözlü, kötülük öğreten, kötülük düşünen olma. Her hâlinle amel-i sâlih içinde ol." Kalbini Allah’ın zikrine alıştırırsan, mutlaka kalbin zikrin vereceği nurla nurlanır. O nur kalb gözünün açılmasını sağlar.
.
Kur’ân-ı kerîmi geçim vâsıtası yapmak
Muhammed Makdisî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 771 (m. 1369)’de Filistin’de Nablus’ta doğdu. 855 (m. 1451)’de Mekke’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Para ile Kur’ân-ı kerîm ve başka şeyler okutmak harâmdır. Bu parayı fakirlere sadaka verip, sevâbını ölüye bağışlamalıdır. Ücret ile yalnız Kur’ân-ı kerîm, din dersi öğretmek, imâmlık, müezzinlik câiz görülmüştür. Hâfız pazarlık etmeden, Allah rızâsı için hatim, cüz veya mevlid okursa, okutanın hediye ettiğini alması câiz olur. İtirâz ederse, aldığı harâm olur. Okutanın da az vermesi câiz değildir. Âlimlerimiz, (Hatim okutmak için, hâfıza, kırkbeş dirhemden az hediye vermek câiz değildir) buyuruyor. Ne kadar çok verirse, sevâbı o kadar çok olur. Kur’ân-ı kerîmi ücret ile okumak, bâtıldır, bid’attir. Dört halîfe zamanında, hiç kimse bunu işlemedi. Kur’ân-ı kerîm öğretmeye zaruret vardır.
Mezâr başında, ücret ile Kur’ân-ı kerîm okutmak için ise zaruret yoktur.
Hâkimlik gibi ibâdetleri, ücret şart etmeden kabul edip işe başlamalı, sonra işveren ne verirse almalıdır. Bu kadar para verirsen yaparım, vermezsen yapmam demek bâtıl olur, ücreti alması harâm olur. Hâfız, okumak için, çok veren ile az vereni ayırt etmemelidir. Ayırt ederse, para kazanmak için hâfız olmuş demektir. Bu ise harâmdır. Hâfızlar, Kur’ân-ı kerîm ve mevlid okumakla geçinmemeli. Bunları, para düşünmeden, Allah rızâsı için okumalıdır. İmâmlıkla, sanatla veyâ ticâretle geçinmelidirler.
Kur’ân-ı kerîmi yazıp satanlar, bunu kitapçılık ticâretine âlet edenler, Kur’ân-ı kerîm öğretilmesine, okunmasına sebep olmak niyeti ile olursa, câiz ve sevap olur. Aldığı satış parası helâl olur. Fakat, böyle niyetin alâmeti vardır ki, mal oluş fiyâtına yakın, az bir kârla satmalıdır. Mu’âz bin Cebel “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine, falanca, Kur’ân-ı kerîm yazıp satıyor dediklerinde, “Bu, Kur’ân-ı kerîm satmak değildir. Kâğıt ve işçilik ücreti istemektir. Kur’ân-ı kerîmi satmak demek, onu para ile, ücret ile öğretmektir” buyurdu. Kur’ân-ı kerîmi, okuyarak geçim vâsıtası yapmak için ezberleyen hâfızlar ve tecvîd ile okumayıp, tegannî ile okuyan hâfızlar, gerçekten hamele-i Kur’ân değildir. (Çok hâfızlar vardır ki, Kur’ân-ı kerîm, bunlara lanet eder) hadîs-i şerîfinde bildirilenlerden olurlar.
.
Kaza ve kaderi anlamak için
Şemseddîn İsfehânî hazretleri Şâfiî mezhebi fıkıh, tefsîr, kelâm, usûl ve tasavvuf âlimlerindendir. 674 (m. 1275)’de İran’da İsfehan’da doğup, 749 (m. 1349) senesinde Kâhire’de vefât etti. Derslerinde kaza ve kader hakkında sorulan suallere açıklayıcı cevaplar verirdi. Bunlardan biri şöyledir:
Kulların istekli hareketleri, iki şeyden meydana gelmektedir. Birincisi; kulun irâde ve kudreti iledir. Bunun için, kulun hareketlerine “Kesb etmek”, edinmek denir. Kesb, insanın sıfatıdır.
İkincisi; Allahü teâlânın yaratması, var etmesi iledir. Allahü teâlânın emirler, yasaklar, sevaplar ve azaplar yapması, insanda kesb bulunduğu içindir. Sâffât sûresinin 96. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki:
“Allahü teâlâ, sizi yarattı ve işlerinizi yarattı.” Bu âyet-i kerîme, hem, insanlarda kesb, yani hareketlerinde “İrâde-i cüz’iyye” bulunduğunu göstermektedir. Cebir olmadığını açıkça isbât etmektedir. Bunun için “İnsanın işi” denilmektedir. Meselâ, “Ah” vurdu, kırdı” denir. Hem de, her şeyin kaza ve kaderle yaratıldığını belli etmektedir. Kulun işinin yapılmasında, yaratılmasında, önce, kulun bu işi irâde etmesi lâzımdır. Bu isteğe “Kesb” denir. Kulun, her istediğini yapması, her istemediğinin olmaması, kulluk değildir. Ülûhiyyete kalkışmaktır. Allahü teâlâ, lütfederek, ihsân ederek, acıyarak, kullarına muhtaç oldukları kadar ve emirlere, yasaklara uyabilecek kadar kuvvet ve kudret, yani enerji vermiştir. Meselâ, sıhhati ve parası olan kimse, ömründe bir kere hacca gidebilir. Gökte ramazan hilâlini görünce, her sene bir ay oruç tutabilir. Yirmidört saatte, beş vakit farz olan namazı kılabilir. Nisâb miktarı malı, parası olan, bir hicrî sene sonra, bunun kırkta bir miktarı altın ve gümüşü ayırıp Müslümanlara zekât verebilir. Görülüyor ki, insan kendi istekli işlerini, isterse yapar, istemezse, yapmaz. Allahü teâlânın büyüklüğü, buradan da anlaşılmaktadır. Câhil ve ahmak olanlar, kaza ve kader bilgilerini anlayamadıkları için, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine inanmaz. Kulların kudret ve ihtiyârlarında şüphe ederler. İnsanı, istekli işlerinde âciz ve mecbur sanırlar. Bazı işlerde kulların ihtiyârı olmadığını görerek, Ehl-i sünnete dil uzatırlar. Bu bozuk sözleri, kendilerinde irâde ve ihtiyâr bulunduğunu göstermektedir.
.
Küçük günaha devam edilirse
Mahmûd Dükûkî hazretleri Hanbelî mezhebindeki hâfız ve vâizlerdendir. Bağdâd’da 643 (m. 1266)’da doğdu. 733 (m. 1332)’de vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce bir dersinde, büyük günahların kırk olduğunu bildirmekte ve her biri için kitap ve sünnetten delîl getirmektedir. Buyuruyor ki:
1. Bütün büyük günahların başı şirktir, Allahü teâlâya ortak koşmaktır. 2. Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmektir. 3. Allahü teâlânın azâbından emîn olmak, korkmamaktır. 4. Ana ve babasını incitmek, onlara itaat etmemek. 5. Haksız yere Müslümanı öldürmek. 6. Muhsan, temiz kimselere zinâ isnâd etmek, sövmek. 7. Haksız yere yetim malını yemek. 8. Düşmanla harp ederken harpten kaçmak. 9. Faiz yemek. 10. Sihir, yani büyü yapmak. 11. Zinâ etmek. 12. Livâta etmek. 13. Yalan yere yemîn etmek. 14. Ganîmet malına hıyânet etmek. 15. Hak, yani doğru şahitlikten kaçınmak. 16. Şarap ve alkollü içkiler içmek. 17. Beş vakit namazı terk etmek. 18. Sözünde durmamak. 19. Sıla-i rahmi, akraba ve yakınlarından alâkayı kesmek. 20. Hırsızlık yapmak. 21. Rüşvet almak. 22. Vakfedenin yemesini şart etmediği vakıf malını yemek. 23. Gıybet etmek. (Bir kimsenin yüzüne karşı söylediği zaman kırılacağı sözü arkasından söylemek.) 24. Nemmamlık (koğuculuk, söz taşıyıcılık) etmek. 25. Müslümanlarla alay etmek. 26. Yalan söylemek. 27. Bir şeye tamah ederek (meselâ para için), bazı kimse için dînin hükmünü değiştirmek. 28. Uzunluk (metre) ile satılan mallarda az ölçmek. 29. Ağırlık (kilogram) ile satılan mallarda eksik tartıp vermek. 30. Zulmetmek (gasbetmek, hak yemek). 31. Müslümanlar hakkında doğru davranmamak, adâletsizlik yapmak. 32. Hased etmek. (Bir nimetin başkasında bulunmasını kıskanmak. 33. Kâbe ve Beyt-ül-harama hürmetsizlik etmek. 34. Bir Müslümanı incitmek. 35. Müslümanları kötülükle anmak. 36. İki namazı bir zamanda kılmak. (Bir namazı geciktirip sonraki ile kılmak.) 37. Anne ve babasına bağırmak, kaba ve uygunsuz sözler söylemek. 38. Bir kimseye, “Allahtan kork!” dendiği zaman, sen işine bak, ben ne yapılacağını bilirim demek. Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anhümâ), “Bu hepsinden kötüdür” buyurdu. Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ona, Allah'tan kork dendiği zaman, câhiliyet duygusu, izzeti, onu günah işlemeye götürür. İşte ona Cehennem kâfidir. Ve o Cehennem ne kötü bir yataktır” buyuruldu. 39. Günahını az ve önemsiz görüp, kendini üstün tutmak. 40. Küçük günaha ısrar, yani devam etmek. Peygamber efendimiz, “Küçük günaha devam edilirse, büyük günah olur. İstiğfar edince, büyük günah da kalmaz” buyurdu.
.
O, şükür vazifesini yerine getirmedi!
Hakîm Çelebi, Osmanlı velilerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 938 (m. 1531)’de İstanbul’da, Edirnekapı semtinde vefât etti. Sohbetlerinde evliyanın hallerinden anlatırdı. Buyurdu ki:
Bir şahıs yemek yiyordu. Sofrasında kızarmış tavuk da vardı. Bu sırada bir fakir gelip ondan bir şeyler istedi. Zengin olmasına rağmen, fakire bir şey vermeden geri çevirdi. Bir müddet sonra, zenginle hanımı arasında bir anlaşmazlık çıktı. Hanımından ayrıldı. Hanımı başka birisi ile evlendi...
Aradan seneler geçmişti. Ayrılan hanım evlendiği şahısla yemek yiyordu. Bu sırada bir fakir gelip, onlardan bir şeyler istedi. O şahıs önünde duran tavuğu fakire verdi. Hanımı, gelen fakirin kim olduğunu tanımıştı. O fakir, hanımın ilk kocası idi. Böyle fakir ve perişan bir hâle düşmüştü. Bu durumu kocasına anlatınca, kocası şöyle cevap verdi:
“Allahü teâlâ ona birçok nimet vermişti. Buna rağmen bütün o nimetlerin sahibi olan Allahü teâlâya, şükür vazîfesini yerine getirmiyordu. Bu sebeple Allahü teâlâ onun malını, mülkünü ve hanımını bana nasip eyledi.”
Horasan vâlisi Yakûb bin Leys bir hastalığa yakalanmıştı. Tabibler onun hastalığını tedâvi etmekten âciz kalmışlardı. Bu sırada Yakûb bin Leys’e; “Burada sâlih bir zât var. İsmi, Sehl bin Abdullah’tır. Eğer o size duâ ederse, Allahü teâlânın izni ile hastalıktan kurtulursunuz” denildi. Bunun üzerine Yakûb bin Leys, Sehl bin Abdullah hazretlerini davet etti. “Efendim bu hastalıktan kurtulmam için bana duâ edin” dedi. Sehl bin Abdullah; “Ben sana nasıl duâ edeyim. Sen zulüm ve haksızlık yapıyorsun” dedi. Bunun üzerine vâli yaptığı zulüm ve haksızlıklara tövbe etti. Haksız olarak hapsedilenleri, hapishâneden çıkardı. Bunun üzerine Sehl bin Abdullah; “Allahım! Sen ona günah işlemenin ne kadar kötü olduğunu gösterdiğin gibi, senin emirlerine itaat etmenin ve yasaklarından sakınmanın izzetini ve üstünlüğünü de öylece göster. Onu hastalığından kurtar” diye duâ etti. Sehl bin Abdullah bu duâyı yapınca, vâli o anda Allahü teâlânın izni ile iyileşti. Vâli, Sehl bin Abdullah’a çok mal verilmesini emr etti. Fakat o, bunları kabul etmedi.
Sehl bin Abdullah memleketine dönmeye karar verdi. Yolda giderken yanında bulunanlar; “Keşke vâlinin verdiği malı kabul etseydin. Kendine almasan bile fakirlere verirdin” dediler. Bunun üzerine Sehl bin Abdullah bulunduğu yere nazar etti. Allahü teâlânın izni ile yerde bulunan çakıl taşları cevher oldu...
.
Kaza ve kader bilgisini anlamak
Ebü’l-Kâsım bin Mübârek hazretleri hadîs, fıkıh ve kelâm âlimidir. 517 (m. 1123)’de Irak’ta Vâsıt’ta oğdu. Hayatının sonlarına doğru İran’da Hemedân’a gitti ve orada 592 (m. 1196) yılında vefât etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Kulun işinin yapılmasında, yaratılmasında, önce, kulun bu işi irâde etmesi lâzımdır. Bu isteğe “Kesb” denir. Allahü teâlâ, lütfederek, ihsân ederek, acıyarak, kullarına muhtaç oldukları kadar ve emirlere, yasaklara uyabilecek kadar kuvvet ve kudret vermiştir. Meselâ, sıhhati ve parası olan kimse, ömründe bir kerre hacca gidebilir. Her sene bir ay ramazan orucu tutabilir. Yirmidört saatte, beş vakit farz olan namazı kılabilir. Nisâb miktarı malı, parası olan, bir hicrî sene sonra, bunun kırkta bir miktarı altın ve gümüşü ayırıp Müslümanlara zekât verebilir...
Görülüyor ki, insan kendi istekli işlerini, isterse yapar, istemezse, yapmaz. Allahü teâlânın büyüklüğü, buradan da anlaşılmaktadır. Câhil ve ahmak olanlar, kaza ve kader bilgilerini anlayamadıkları için, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine inanmaz. Kulların kudret ve ihtiyârlarında şüphe ederler. İnsanı, istekli işlerinde âciz ve mecbur sanırlar. Bazı işlerde kulların ihtiyârı olmadığını görerek, Ehl-i sünnete dil uzatırlar. Bu bozuk sözleri, kendilerinde irâde ve ihtiyâr bulunduğunu göstermektedir. Bir işi yapıp yapmamaya gücü yetmeye “Kudret” denir Yapmayı veya yapmamayı istemeye “İrâde”, dilemek denir. Bir işi kabul etmeye, karşı gelmemeye “Rızâ”, beğenmek denir. İşin yapılmasına tesîr etmek şartı ile, irâde ile kudretin bir araya gelmesine “Halk”, yaratmak denir. Tesîrli olmayarak bir araya gelmelerine “Kesb” denir. Tesîr etmek ve etmemek şart olmazsa “İhtiyâr” denir. Her ihtiyâr edenin, halik olması lâzım gelmez. Bunun gibi, her irâde edilen şeyden, râzı olmak lâzım gelmez, ihtiyâr ve kesb, birlikte bulunabilir. İhtiyâr, halk ile de birlikte bulunabilir. Bunun için, Allahü teâlâya “Halik” ve “Muhtâr” denir. Kula, “Kâsib” ve “Muhtâr” denir.
Allahü teâlâ, kullarının tâatlarını, günahlarını irâde eder ve yaratır. Fakat, tâatten râzıdır. Günahdan râzı değildir, beğenmez. Her şey, O’nun irâde ve halk etmesi ile var olmaktadır. En’âm sûresinin 102. âyet-i kerîmesinin meâli şöyledir: “O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin hâlıkı, ancak O’dur.”
.
Allahü tealaya imandan sonra
İbn-i Ahmed Mâşâde hazretleri İran’da İsfehan’da yetişen fıkıh âlimlerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 571 (m. 1175)’de vefât etti. Mâşâde hazretleri bir dersinde buyurdu ki:
Biliniz ki, mükellef olan kimseye ilk ve birinci lâzım olan şey; Allahü teâlâya inanmaktır, bilmektir. Zira yaratan, şekil ve rızık veren O’dur. Nitekim Allahü teâlâ, Mü’min sûresi altmışdördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki; “Allahü teâlâ sizi tasvir etti (şekillendirdi) ve şekillerinizi güzel kıldı. Sizi, helâl, leziz ve temiz yiyeceklerle rızıklandırdı. İşte (şekil veren ve rızkı yaratan) Rabbiniz Allahü teâlâdır.” Allahü teâlâyı, kendisini tavsif ettiği, bildirdiği gibi bilmek lâzımdır. Allahü teâlâ, İhlâs sûresinde meâlen buyuruyor ki: “(Yâ Muhammed! Sana Allahü teâlâdan suâl edenlere) de ki, Allahü teâlâ birdir. (Şeriki ve nazîri yoktur.) Allahü teâlâ Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Büyüklük O’nda nihâyet bulmuştur. Bütün sıfatlarında kâmildir. Dâim ve bâkidir. Her ayıptan münezzehdir.) O, doğurmadı ve doğrulmadı. (Ana ve baba olmadı. Kimseden doğmadı.) Hiçbir şey O’na yakın ve denk olmadı. Nisa sûresi 171. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki, “Allahü teâlâ ancak bizzat ilâh ve ehaddir (Birdir). Çocuğu olmaktan münezzehtir.”
Şûra sûresinin onbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki; “... O’nun benzeri (misli dengi) yoktur...” Mükellef olan kimse Allahü teâlâya îmândan sonra, Allahü teâlânın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allahü teâlâdan geldiğine inanmalı, peygamberler arasında fark gözetmemeli, hepsinin Allahü teâlânın peygamberi olduğunu kabul edip inanmalıdır. Mükellef olan kimse bunları yaparsa, onun Müslüman olduğuna hükmedilir. Bundan sonra lâzım oldukça, sırası geldikçe, ibâdet bilgilerini öğrenmek ve yapmak gelir, îmân bilgilerini öğrendikten sonra, kendisine lâzım olan ibâdet bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun amel etmek elbette lâzımdır. Allahü teâlâ, Zâriyât sûresi 56. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: “Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibâdet etsinler (ve beni bilsinler) diye yarattım.”
.
Kul, bir şey yapmak isteyince
Kutbeddîn Mahmûd Şîrâzî hazretleri fıkıh ve tefsîr âlimi olup meşhur bir tabipti.. 634 (m. 1236)’de İran-Şîrâz’da doğdu. Şihabüdddin Sühreverdî’nin talebelerindendi. Anadolu'ya giderek Sivas ve Malatya kadılıklarında bulundu. Ardından Şam'a gitti, sonra Tebriz'e yerleşti ve 710 (m. 1311)’de orada vefât etti.
Bu mübarek zat bir dersinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ dileseydi, her şeyi sebepsiz yaratırdı. Ateşsiz yakardı. Yemeden doyururdu. Fakat lütfederek, kullarına iyilik ederek, her şeyi yaratmasını bir sebebe bağladı. Belirli şeyleri, belli sebeplerle yaratmayı diledi. İşlerini, sebeplerin altında gizledi. Kudretini sebepler altında sakladı. O’nun bir şeyi yaratmasını isteyen, o şeyin sebebine yapışır, o şeye kavuşur. Allahü teâlâ dileseydi, âdetini başka türlü yapardı. Her şeyi, âdetine göre yaratırdı.
Mesela dileseydi, kâfirleri, dünyâda zevk ve safâsına düşkün olanları, can yakanları, aldatanları Cennete sokardı. İmânı olanları, ibâdet edenleri, iyilik yapanları Cehenneme sokardı. Fakat, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, böyle dilemediğini göstermektedir.
İnsanların her işini, istekli ve isteksiz, bütün hareketlerini yaratan O’dur. Kulların, ihtiyâri, yani istekli hareketlerini, işlerini yaratması için, kullarında “İrâde” yaratmış, bu irâdelerini, dilemelerini, işleri yaratmasına sebep kılmıştır. Bir kul, bir şey yapmak isteyince, Allahü teâlâ da dilerse, o işi yaratır. Kul istemezse, Allahü teâlâ da dilemezse, o şeyi yaratmaz. O şey, yalnız kulun dilemesi ile de yaratılmaz. O da dilerse yaratır. Kullarının istekli işlerini yaratması, bir şeye ateş değerse, o şeyde yakmayı yaratması, ateş değmezse, yakmayı yaratmaması gibidir. Bıçak değince, kesmeyi yaratmaktadır. Kesen, bıçak değildir. O’dur. Bıçağı, kesmek için sebep kılmıştır. Demek ki, kulların istekli hareketlerini, onların ihtiyâr etmeleri, dilemeleri sebebi ile yaratmaktadır. Fakat tabiattaki hareketler, kulların ihtiyâr etmelerine bağlı değildir. Bunlar, yalnız Allahü teâlâ dileyince, başka sebeplerle yaratılmaktadır.
Her şeyin özelliklerini, hareketlerini yaratan yalnız O’dur. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Ancak, cansız maddelerin hareketleri ile, insan ve hayvanların istekli hareketleri arasında şu ayrılık vardır ki, kullar dileyince, O da dilerse, kulu harekete geçiriyor ve yaratıyor...
.
Kıyamet günü mîzân kurulur
Ebü’l-Hattâb Kelvezânî hazretleri Fıkıh ve kelâm âlimidir. 432 (m. 1041)’de Bağdad’da doğdu. Kâdı Ebû Ya’lâ’dan fıkıh ilmi tahsil etti. Fıkıh ilminde vaktinin İmâmı, asrının en büyüklerinden oldu. İnsanlara ilim öğretti. Fetvâ verdi. 510 (m. 1116)’da vefât etti. Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Öldükten sonra, yine dirilmeye inanmak lâzımdır. Kemikler, etler çürüyüp toprak olduktan sonra, hepsi yine bir araya gelecek, rûhlardan bedenlerine girip, herkes mezardan kalkacaktır. Bunun için, bu zamana “Kıyâmet günü” denir. Bütün canlılar, “Mahşer” yerinde toplanacak. Her insanın amel defterleri uçarak sahibine gelecektir. Sâlihlerin, iyilerin defteri sağ tarafından, fâsıkların, kötülerin arka veya sol tarafından verilecektir. İyi ve kötü, büyük ve küçük, gizli ve meydanda yapılmış olan her şey defterde bulunacaktır. “Kirâmen kâtibîn” meleklerinin bilmediği işler bile, azânın haber vermesi ile ve Allahü teâlânın bilmesi ile ortaya çıkarılacak, her şeyden suâl ve hesap olunacaktır.
Mahşerde, Allahü teâlânın dilediği her gizli şey meydana çıkacaktır. Meleklere; “Yerlerde, göklerde neler yaptınız?”, Peygamberlere (aleyhimüsselam); “Allahü teâlânın hükümlerini kullara nasıl bildirdiniz?” herkese de;
“Peygamberlere nasıl uydunuz, sizlere bildirilen vazîfeleri nasıl yaptınız? Birbiriniz arasında bulunan hakları nasıl gözettiniz?” diye sorulacaktır. Mahşerde, îmânı olup, ameli ve ahlâkı güzel olanlara mükâfat ve ihsânlar olacak, kötü huylu, bozuk amelli olanlara ağır cezalar verilecektir. Allahü teâlâ, adâleti ile, bazı küçük günahlar için de azap yapacak, dilediği mü’minlerin büyük ve küçük bütün günahlarını, fazlı ile, ihsânı ile affedecektir. Şirkten ve küfürden başka, her günahı dilerse affedecek, dilerse, küçük günah için de azap edecektir. Müşrik ve kâfir olarak öleni hiç affetmeyeceğini bildirmektedir.
Kıyâmet günü, amelleri, işleri ölçmek için, bilmediğimiz bir “Mîzân” bir ölçü âleti, bir terazi vardır. Dünyâda yapılan işler, sözler, düşünceler, bakışlar, orada şekil alarak, iyilikler parlak, kötülükler karanlık ve iğrenç görünüp, bu terazide tartılacaktır. Bu terazi, dünyâ terazilerine benzemez. Ağır tarafı yukarı kalkar. Hafif tarafı aşağı iner denildi. Âlimlerin bir kısmına göre, çeşitli teraziler olacaktır...
.
Sen, nefsinin ayıbını gör
Mahfûz Nişâbûrî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Ebû Hafs Nişâbûrî’nin talebelerinden olup, 304 (m. 915, 916) yılında Horasan-Nişâbûr’da vefât etti. Mahfûz bin Mahmûd hazretleri buyurdular ki:
“Kim bir Müslüman kardeşi için bir kötülük düşünürse, asıl kötülüğe kendisi düşer.”
“İnsanların hayır yönünden en üstünü, gönlü Müslümalara en çok yönelendir.”
“Halkı terazinde tartma, kendi nefsini mü’minlerin terazisinde tart. Böylece onların üstünlüğünü, kendi iflâsını anlarsın.”
“Kendi nefisini iyi gören kimse, insanlardan gelen kötülüklere müptela olur. Kendi nefsinin ayıbını gören kimse, insanların kötülüklerini görmez.”
“Amelin ihlâsla, ihlâsın ise Allahü teâlâdan başka her türlü güç ve kuvvetten uzaklaşman ile doğru olur.”
“Alın yazısını okumak istiyen, yaptığı amellerin doğru olup olmadığına baksın.”
Allahü teâlânın sevgisiyle dolup taşan bir kimseye, O’na kavuşmaktan başka lezzet ve şifâ verecek bir şey yoktur. Allahü teâlânın ni’metleri kişi üzerine arttıkça, kişinin Allahü teâlâya olan sevgisinin artması gerekir. Haberde şöyle geldi:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Allahü teâlâ size nimetlerini artırdığı zaman O’nu seviniz.” Allahü teâlânın nimetlerine kavuşan kimsenin, Allahü teâlâyı sevmesi, O’nun ni’metlerine bir şükür borcu olarak O’nun beğendiği şeylere koşup, yasak ettiklerinden sakınması lâzımdır. Çünkü iyilik, hür insanları bile köle yapar. Nice hür kimseler vardır ki, yapılan iyilikler, onları köle etmiştir. Allahü teâlâ, insana ni’metler vermek sûretiyle sevgisini izhâr ediyor. Hâlbuki, Allahü teâlânın böyle yapmaya ihtiyâcı yoktur. İnsan ise, Allahü teâlânın yasak ettiği günahları işlemek sûretiyle, Allahü teâlâyı sevmediğini ortaya koyuyor. Hâlbuki insan, Allahü teâlâya ne kadar da muhtaçtır...
Allahü teâlâyı seven kimse, O’nu anmayı çoğaltır. O’nun kudreti ve büyüklüğü üzerinde tefekküre devam ederse, Allahü teâlâya olan sevgisini kalp gözüyle görür. Allahü teâlânın sevgisi ile dolu olan kimse, kanaatkâr olur. Kendisine ulaşan az şeye kanâat eder, onunla sevinir. Çok olduğu zaman sevindiği gibi, az olana da sevinir. Böyle bir kimse, sevgiliden gelen nimete hürmet eder.
.
Kalbinde sadece ben olayım
Abdurrahmân Magribi hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 1023 (m. 1614)’de Fas'ta doğdu. 1085 (m. 1675)’de vefat etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Âlimler buyurdular ki:
Kişi, sevdiğinin kölesidir. Kölenin, sevdiğine karşı boynu büküktür, işte ibâdet de; korku, huşû, hudû ve tezellüldür. Seven, sevdiğine boyun eğer. Seven bu boyun eğmeyi, izzet, şeref, fahr (övünme), yükseklik ve yaklaşma olarak görür. Bunun için kişi, Allahü teâlâya, “Yâ Rabbî! İzzetinden, büyüklüğünden dolayı sana boyun eğmem, benim için yükseklik ve şereftir. Senden başkasıyla meşguliyetim ise, çirkin bir şeydir” der.
Kişi, sevdiğinden başkasını düşünmemeli, sabah akşam hep O’nun düşüncesi ile olmalıdır. Kalbinde O’nun ümidi ve korkusu bulunmalıdır. Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâma; “Kalbinde sadece ben olayım” buyurdu. Büyüklerden biri münâcaatında, “Yâ Rabbî! Senden başka hiçbir şeyi düşünmemeye, her şeyde seni takdim etmeye azmettim. Sen, beni, yasakladığın hiçbir yerde ve işte görmeyeceksin. Çünkü sen, kalbimde en büyük ve en yücesin” dedi.
Sevgili, sevenin tek düşüncesidir. Onun her şeyidir. Gizlide ve açıkta, seven, sevdiğini zikretmeye yani hatırlamaya düşkün olmalıdır. Sevgilinin ismi, sevenin kalbinde ve dilindedir. Bu durum ona, sevdiğinden başka her şeyi ve her ismi unutturur.
Muhammed Kesîr, Bâyezîd-i Bistâmî’nin talebesi idi. Her zaman beraberdi. Yirmi senedir hizmetini görürdü. Buna rağmen ona her gün ismini sorardı. Muhammed Kesîr, hocasının her gün ismini sormasına üzülür, “Acaba bir hatâ mı işledim?” korkusu içinde bir şey soramazdı... Bu durum, yirmi yıl böyle devam etti. Bir gün dayanamayıp, “Efendim! Yirmi senedir, her gün ismimi soruyorsunuz. Acaba hikmetini öğrenebilir miyim?” diye suâl etti. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî, “Evlâdım! Bir ve kadîm olan Allahü teâlâ, bana kendi isminden başka bütün varlıkların ismini unutturdu. Onun için her defasında ismini sormak mecbûriyetinde kalıyorum. Kusura bakma” buyurdu... İşte, sevgilinin ismi, seven için yalnızlıkta, gurbette ve korkulu zamanlarda arkadaşı, hastalıkta ilâcıdır.
Âlimlerden biri der ki: “Kalbim şikâyette bulununca, onu Rabbimin ismiyle tedâvi ederim.”
Allahü teâlâ, sevenlerin kalplerini kendi muhabbeti için yarattı. O kalplere, kendi marifet nûrları ile yardım etti.
.
Her iyi söz bir sadakadır
Ebû Ahmed Kurâşî hazretleri hadîs ve lügat âlimidir. 564 (m. 1169) yılında hacca giderken, çölde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
“Allahü teâlâ, kulun tövbesi sebebiyle, sizden birinin geniş bir çölde kaybettiği devesini ansızın bulmasından doğan sevincinden daha fazla sevinir.”
“Bir kimse, namazdan sonra 33 kere (Sübhanallah), 33 kere (Elhamdülillah), 33 kere (Allahü Ekber) ve bir kere de (Lâ ilahe illâllahü vahdehü lâ şerike leh. Lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve alâ, külli şey’in kadir) derse, Allah onun bütün günahlarını affeder. Günahları, deniz köpükleri kadar çok olsa bile!..”
“Sizden biriniz kıbleye karşı bevl etmesin!”
“Ben sizi, sarhoş eden her şeyden menediyorum.”
“İnsanoğlunda üçyüz altmış organ, yahut kemik, yahut mafsal vardır. Bunlardan her biri için her gün bir sadaka var: Her iyi söz bir sadakadır. İnsanın kardeşine yardım etmesi bir sadakadır. Verdiği bir içim su sadakadır. Yoldan eziyet veren şeyi gidermek bir sadakadır.”
“Güçlü kimse güreşte yenen değil, kızdığı zaman gazâbını yenen kimsedir.”
“Kızmak şeytandandır. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürülür. Sizden biriniz kızdığı zaman abdest alsın.”
“Eğer siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.”
“Sizden birisi namaz kıldığı zaman, konuşmadığı ve namaz kıldığı yerden ayrılmadığı müddetçe, melekler o kimse için; (Allahım! Onu af ve mağfiret eyle! Ona merhamet eyle) diye duâ ederler.”
“Bana itaat eden, Allahü teâlâya itaat etmiş olur. Bana karşı gelen, Allahü teâlâya karşı gelmiş olur.”
“Sizden birisi imâm olduğu zaman, namazı hafif kıldırsın. Çünkü onlar arasında, zayıf, yaşlı ve hasta olabilir. Sizden birisi yalnız kıldığı zaman, istediği kadar uzatsın.”
“Muhammed’in nefsi kudret elinde bulunan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, îmân etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe, kâmil bir îmân ile îmân etmiş olamazsınız. Size, riâyet ettiğiniz takdîrde birbirinizi çok seveceğiniz bir şeyi bildireyim mi?” Eshâb-ı Kirâm, “O şey nedir, yâ Resûlallah?” dediler. “Aranızda selâmı yayınız” buyurdu.
“La ilahe illallah diyen ve iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir kimse bulunduğu müddetçe, kıyâmet kopmaz.”
.
O gün pişmanlık fayda vermez
Muammer Bakkâl hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 429 (m. 1038)’de Bağdad’da doğdu. 506 (m. 1112)’de orada vefât etti. Sık sık halîfe ve devlet adamlarına nasihatlerde bulunurdu. Bir defasında Selçuklu veziri Nizâm-ül-mülk’e şöyle nasihatte bulundu:
Ey Vezîr-i a’zam, sen bu devlete vezîr oldun. Bu ümmetin hizmetçisi oldun. Seni Sultan Melikşah, bol şerefle vezîr eyledi. Dünyâda ve âhırette kendisine ortak kıldı. Dünyâda, müslümanların işlerini sana havale etti. O, âhırette, âlemlerin Rabbine bu makamdan dolayı hesap verecektir. Allahü teâlâ onu huzurunda durduracak ve buyuracak ki: “Seni beldelere hâkim kıldım. Müslümanların müşkillerini sana havale ettim. Sen, adâletin yerine gelmesi, ihsânın yapılması için ne yaptın?” Sultan da, herhalde şöyle diyecek: “Yâ Rabbi, devletimden, cesur, akıllı, faziletli ve ehil bir şahsı seçtim. Bütün vilâyetlerimi, kumandanlarımı, askerlerimi ve emniyet teşkilâtını onun emrine verdim. Âlimlerle onu takviye ettim. Onu her türlü mâlî imkânlarla destekledim. Yâ Rabbî! Kulların ve beldelerin hakkında ne yaptığını ona sor.” Senin diyeceğin en güzel cevap: “Evet, Müslümanların ve beldelerin idâresini üzerime aldım, insanlara ihsânlarda, ikramlarda bulundum. Kapılara kapıcılar ve yardımcılar koydum ki, benden adâlet isteyenler ve bana ihtiyâç için gelenler geri dönmesin.”
Ey Vezîr! Sarayını mamur ettiğin gibi, kabrini de mamur et! Hayatın devam ettikçe, fırsatı ganîmet bil! Zîrâ, şu ânda ne yaparsan kabul edilir. Yarın, özür kabul edilmez.
Ey Vezîr-i a’zam! Allahü teâlâ, Meryem sûresinin 90. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki: “Az kalsın, bunların edepsizce söyledikleri çirkin sözlerden yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacak.” Bu makamda lâzım olan, Allahü teâlâdan korkmak, O’na boyun eğmek, kalpten O’nun sevgisinden başka her şeyi çıkarmak ve oraya Allahü teâlânın hükmünü yerleştirmek lâzımdır. O günde, sıkıntılar büyük olur. Küçüklerin saçları ağarır ve melikler, vezirler azledilir. Fecr sûresi 23. âyetinde meâlen buyuruldu ki: “O günde insan (kâfir), günâhını hatırlar ve pişman olur. Lâkin o günde pişman olmanın faydası ne olur!” Yine Âl-i İmrân sûresi 30. âyetinde meâlen buyuruldu ki:
“Kıyâmet günü her nefis dünyâda hayırdan ve şerden işlediği şeyi hazır bulur ve temenni eder ki: Keşke kendisiyle kötü amelin arasında uzak bir mesafe bulunsaydı.”
.
Yaratılmışların en üstünü hürmetine
Lütfullah Zafîrî hazretleri fıkıh ve nahiv âlimidir. Yemen’in Zafîr beldesinde doğdu. 1035 (m. 1625) senesinde Zafîr’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
İslâm âlimleri, her zaman Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) vesîle ederek, Allahü teâlâdan lütuf ve merhamet dilemişlerdir. İnsanların babası yeryüzüne indirildiği vakit, (Yâ Rabbî! Beni, Muhammed aleyhisselâm hürmetine affeyle!) demişti. Allahü teâlâ, bu duâyı kabul buyurmuştu ve (Sen, sevgili Peygamberim olan Muhammed aleyhisselâmı nereden biliyorsun? Ben Onu daha yaratmadım!) buyurunca, (Beni yarattığın zaman, başımı kaldırır kaldırmaz, Arş-ı ilâhînin kenârlarında 'Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah' yazılı olduğunu görüp, Muhammed aleyhisselâmın yaratılmışların en üstünü olduğunu anladım. Muhammed aleyhisselâmı herkesten çok sevmemiş olsaydın, Onun ismini, kendi adının yanına yazmazdın) dedi. Allahü teâlâ da, (Ey Âdem! Doğru söyledin. Muhammed aleyhisselâmı çok severim. Ondan daha sevgili, hiç kimse yaratmadım. Onu yaratmak istemeseydim, seni yaratmazdım. Onun hurmeti için af dileyince, duânı kabul edip, seni affettim) cevabını verdi.
Osman bin Hanîf diyor ki: Osman bin Affân halîfe iken, büyük sıkıntısı olan bir kimse, Halîfenin karşısına çıkmaya utandığı için, bana dert yanmıştı. Ben de, hemen abdest al! Mescid-i saadete git! Şu duâyı oku diyerek, yukarıda yazılı kimsenin okuyarak gözlerinin açıldığı duâyı okumasını söyledim. Adamcağız, duâyı okuduktan sonra Halîfeye gider. Halîfe, bunun derdini dinler ve kabul eder. Adamcağız, işinin birdenbire yapıldığını görünce sevinerek, Osman bin Hanîf’i bulup, (Allahü teâlâ senden râzı olsun! Halîfeye sen söylemeseydin, sıkıntıdan kurtulamayacaktım) der. Osman bin Hanîf ise, (Ben Halîfeyi görmedim, işinin çabuk yapılması, sana öğrettiğim duâdandır. Resûlullah, o duâyı bir âmâya öğretirken işitmiştim. Vallahi âmânın, Resûlullahdan ayrılmadan önce, gözleri açılmıştı) dedi.
Hazret-i Ömer halîfe iken, kıtlık oldu. Eshâb-ı kirâmdan Bilâl bin Hars, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) türbesine gidip, (Yâ Resûlallah! Ümmetin açlıktan ölmek üzeredir. Yağmur yağması için vesîle olmanı yalvarırım) dedi. Resûlullah o gece rüyâsında görünüp, (Halîfeye git! Benden selâm söyle! Yağmur duâsına çıksın!) buyurdu. Hazret-i Ömer, yağmur duâsına çıkıp, yağmur yağmaya başladı.
.
Muhammed aleyhisselâm son peygamberdir
Burhâneddîn İbrâhim el-Mısrî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Mısır’da doğdu. 1041 (m. 1631)’de hac dönüşü yolda vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İnsan, kendi noksan aklı ile, mutlak yaratıcıyı anlayamayacağından, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, her asırda, her kavme Peygamberler göndermiştir. Her Peygamberin, yaşadığı asır, bulunduğu yer ve gönderildiği kavmin hâlleri, âdetleri, başka başkadır. Her Peygamber, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini insanlara öğretirken; insanların dünya ve âhiret saadetlerine vesîle olacak bazı ahkâm ve ibâdetleri de beyan etti.
Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmı Peygamber olarak gönderdi. Mûsâ aleyhisselâm, kendinden önce gönderilen Âdem, Nuh, İdrîs, İbrâhîm, İshak ve Ya'kûb gibi Peygamberlerin, kendi zamanlarında, kendi kavimlerine öğrettikleri, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akîdesini ve îman edilecek diğer şeyleri, Benî İsrâîl kavmine öğretti. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra, Benî İsrâîl çeşitli belâ ve karışıklıklara uğradı. Çünkü, Mûsâ aleyhisselâmın öğretmiş olduğu, îman esaslarını terk ederek, dalâlete düştüler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâmı peygamber olarak, Benî İsrâîle gönderdi. Îsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın varlığı ve birliği demek olan, tevhîdi ve diğer îman esaslarını yayıp, öğreterek, doğru yoldan ayrılanların hidâyetine çalıştı ve Mûsâ aleyhisselâmın dînini kuvvetlendirdi.
Îsâ aleyhisselâmdan sonra, Ona tâbi olanlar, daha önce Benî İsrâîlin doğru yoldan ayrıldıkları gibi, Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği doğru îmandan ayrıldılar. Daha sonra, günbegün İncîl denilen kitaplar ve Hıristiyanlığa âit risâleler yazdılar. Böylece birbirinden tamamen farklı yetmişiki fırka ortaya çıktı. Bunlar, tevhîd esasını ve Îsâ aleyhisselâmın dînini tamamen terk ettiler. Çoğu putperest ve kâfir oldu. Bunun üzerine Allahü teâlâ, sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmı, âhir zaman Peygamberi olarak, yeryüzüne [insanlara] gönderdi. Mûsâ aleyhisselâmın teblîg ettiği dînin emirlerinin çoğu zâhirî amellere ve Îsâ aleyhisselâmın emirlerinin çoğu da, kalp bilgilerine âit idi. Bunların her ikisini de, kendinde toplayan, en kâmil, en son ve en mükemmel (üstün) din olmak üzere, Allahü teâlâ, İslâmiyeti ve bu dîne mahsus olan kitabı (Kur'an-ı kerimi) Muhammed aleyhisselâma indirdi...
.
.
Sen, Resûlullahın dert ortağı idin
Abdüsselâm Lekânî hazretleri Mâlikî fıkıh âlimlerindendir. 971 (m. 1564)’de Mısır’da Lekâne köyünde doğdu. 1078 (m. 1668)’de orada vefât etti. Buyurdu ki:
Dört büyük halife birbirini çok severlerdi. Buna şu hadise şahiddir:
Üseyd bin Safvân anlattı: Hazreti Ebû Bekr (radıyallahü anh), hicretin onüçüncü yılında vefât edince, Medine’de herkes ağladı. Hazreti Ali (radıyallahü anh) işitince, ağlayarak geldi ve; “Hilâfet bugün tamam oldu” buyurdu. Kapı önünde durup “Yâ Ebâ Bekr! Sen, Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşaviri idin. Önce İslama gelen sensin. Senin îmânın, hepimizin îmânından daha saf oldu. Senin yakînin daha kuvvetli, Allahtan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idin. Resûlullaha en şefkatli, en yardımcı sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Resûlullahın huzûrunda, senin derecen en yüksek oldu. O’na en yakın, sen oldun, ikramda, ihsânda, güzel huylarda, boyda, yaşta, O’na en çok benzeyen sen oldun. Allahü teâlâ, sana çok mükâfat versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken, sen, 'doğru söylüyorsun, inandım' dedin. Sen, O’nun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ, seni Kur’ân-ı kerîmde 'Sıdk' ismi ile şereflendirdi. Resûlullaha, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhda O’nun huzûrunda, harplerde O’nun yanında idin. O’nun ümmetinin halîfesi, O’nun dîninin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen İslâm dînine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken, sen Muhammed Mustafâ’nın (sallallahü aleyhi ve sellem) yolunu tuttun...
Eshâbın az konuşanı ve en beliği, en edîbi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün herkesten kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslâma sokarak aydınlatırdın. Mü’minlere şefkatli ve affedici baba idin. İslâmın ağır yükünü sen taşıdın. İslâmın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamayacağı bir dağ gibi idin. İşin doğruluk ve ilim idi. Sözün, mertçe doğruyu bildirmek idi.
.
Dünyanın geçici süsüne aldanma!
Lârî Muslihuddîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. İran’da, Lâr şehrinde doğdu. Daha sonra Hindistan’a gidip, Lâhor’da hocalık yaptı. Hacca gittikten sonra İstanbul’a geldi. Ebussuûd Efendi’nin ilim meclisine dâhil oldu. Sonra, Diyarbakır’a gidip yerleşti. 969 (m. 1562)’de Diyarbakır’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Aklı olan herkes, her canlının öleceğini bilir, ölüme hiçbir çâre ve ilâç olmaz. Dünyâda hükümdâr olup hesapsız hazînelere, askerlere, nice memleketlere ve bütün cihâna hükmedenlerin hiçbiri ölüme çâre bulamayıp, sonunda can vermişler, mezârları bile unutulmuştur. Aklı olan bunların hâllerinden ibret alıp, her çeşit tâat, ibâdet ve iyi işler ile meşgûl olur, çok yapmaya çalışır. Dünyânın geçici süsüne aldanmaz, onu istemez. Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” biri, Melekü’l-mevte yani can alıcı meleğe; “Senin haber vericilerin var mıdır? İnsanlar senin geleceğini onlarla anlasınlar, günahlardan sakınıp, ölümden korksunlar” dedi. Melekü’l-mevt dedi ki: “Benim çok habercilerim vardır. Bütün hastalıklar ve ağrılar ve ihtiyârlık benim habercilerimdir. Bir kimse bunlardan ibret almazsa, tövbekâr olmazsa, ona geldiğim zaman; 'Sana birbiri arkasından haberciler gelmedi mi? Niçin uyanmadın? Ben bir haberciyim ki, benden sonra sana haberci gelmez' derim."
İmâm-ı Tirmizî ve Hâkim’in Enes’den (radıyallahü anh) bildirdikleri hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ bir kuluna iyilik yapmak isterse, onu, meşgûl eder” buyuruldu. Ne şekilde meşgûl eder diye sorulunca; “Ölmeden önce sâlih ameller yapmayı tevfîk eder” buyurdu. Allahü teâlâ şöyle buyurdu: “Ben bir kuluma âhırette rahmet etmek dilesem, onun günahlarının cezasını ona dünyâda çektiririm. Bedenine hastalık, çoluk-çocuğuna musibet, veririm. Rızkını ve geçimini dar ederim. Bundan sonra yine günahları kalırsa, ölümü ona şiddetli ve zor ederim. Böylece âhırete günahsız olarak gelip, rahmetime ve yüksek derecelere kavuşur. İzzetime yemîn ederim ki, bir kuluma azap etmeyi dilesem, onun iyiliklerinin karşılığını dünyâda veririm. Bedenini sağlam, rızkını ve geçimini geniş ederim. Çoluk-çocuğuna emniyet ve rahat veririm. Bundan sonra yine iyiliği kalırsa, ölümü ona kolay ederim. Böylece bütün iyiliklerinin karşılığını görüp, âhirete sevapsız gelir ve yeri Cehennem olur.”
.
Kulum beni nasıl zannederse
Abdurrahmân bin Mehdî hazretleri Tabiîn devrinin büyük hadîs âlimlerindendir. 135 (m. 752) senesinde Basra’da doğup, 198 (m. 815)’de orada vefât etti. Hadîs hafızıdır. Yüz bin hadîs-i şerîfi senetleriyle birlikte ezberlemiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Resûlullah efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem), “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, benim gördüğümü görseydiniz, çok ağlar, az gülerdiniz” buyurdular. Eshâb-ı kiram o zaman “Ne gördünüz? Yâ Resûlallah!” dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz “Cenneti ve Cehennemi gördüm” buyurdu. Sonra Resûlullah efendimiz imâm olduğu zaman, rükû’ ve secdeye kendisinden önce gitmelerinden, namazdan çıkmadan önce çıkmalarından onları menetti. “Ben sizi önümden ve arkamdan görürüm” buyurdu.
Hazreti Âişe (radıyallahu anha) vâlidemiz, Peygamber efendimize namazda iken sağa sola dönmek hakkında sordu. Resûlullah efendimiz “O, kulun namazından şeytanın bir kapması ve çarpmasıdır” buyurdu.
Peygamber efendimiz Allahü teâlânın şöyle buyurduğunu bildirdi: “Sâlih kullarım için, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir kimsenin aklına gelmeyen nimetleri hazırladım.”
Resûlullah efendimiz Allahü teâlânın şöyle buyurduğunu bildiriyor: “Kulum beni nasıl zannederse öyle bulur. Kulum beni anınca, ben onunla beraber olurum. O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zıra (arşın) yaklaşırım. Bana bir zıra yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak yaklaşırım.”
Resûlullah efendimiz diğer hadis-i şeriflerde buyurdular ki:
“Bir kişilik yiyecek, iki kişiye, iki kişilik yiyecek, dört kişiye, dört kişilik yiyecek, sekiz kişiye yeter.”
Necâşî vefât ettiği zaman, Peygamber efendimiz “Onun için Allahü teâlâdan mağfiret dileyiniz” buyurdu.
“Cennette bir ağaç vardır. Yolcu onun gölgesinde yürür, fakat yine bitmez, sona ermez. Meclislerinde (bulundukları yerde) Allahü teâlâyı zikreden bir topluluğu, Allahü teâlânın rahmeti kaplar. Onları melekler sarıp kuşatır. Allahü teâlâ onları, nezdindekilerin yanında över.”
“Bütün çocuklar Müslümanlığa elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları Hristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar.”
.
Onların bilmediği hatalarımı affeyle!
Molla Abdülvâcid Efendi Osmanlı tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimidir. Horasan’da Meşhed şehrinde doğdu. 838 (m. 1434)’de Kütahya’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Ucub, ibâdetini beğenmek demektir. Allahü teâlâ, kendisinde ucub bulunan kimseyi sevmez. O kimse, Allahü teâlâ indinde hor ve hakîrdir. Ucub, kalp hastalıklarının en kötülerinden olup, cehâlet alâmetidir. Taşkınlık ve azgınlığın kaynağıdır. İnsanda kibir meydana getirir. Kendisinde ucub bulunan kimse, sâdece kendisini faziletli görür. Öyle kötü bir huydur ki, birçok kimsenin felâketine sebep olmuştur. Allahü teâlâ ucbu yasakladı. Âlimler; “Kendinizi temize çıkarmayın. O (Allahü teâlâ), kendinden korkanın kim olduğunu çok iyi bilendir” (Necm-32) meâlindeki âyet-i kerîmede ucbun yasaklandığını bildirmişlerdir.
Hazreti Âişe’ye (radıyallahü anha); “İnsan ne zaman isyankâr olur?” diye sual edildiğinde; “Kendisini muhsin (iyilik edici, sevap işleyici) zannettiği zaman” buyurdu.
Hakim zâtlardan biri buyurdu ki: “Sahibine hased ettirmeyen nimet tevâzu, sahibine merhamet ettirmeyen belâ ve musibet de ucubdur.”
Bazıları Hazreti Ebû Bekr’i (radıyallahü anh) medhettikleri zaman, O, Allahü teâlâya şöyle yalvarırdı: “Ey Allahım! Sen, beni benden daha iyi biliyorsun. Ben de kendimi, onlardan (beni medhedenlerden) daha iyi biliyorum. Allahım, beni, onların zannettiklerinden daha iyi eyle. Onların bilmediği hatâ ve kusurlarımı affeyle. Beni, onların söyledikleri ile muaheze eyleme. (Yanî bana; insanlar senin hakkında böyle güzel şeyler düşünüp seni medhettikleri hâlde, sen şu kabahatleri işledin" diyerek beni cezalandırma.”
Ucub sahibi, çirkin olan işlerini güzel, hatâlarını doğru görür. Bu da, kendisi için lâyık olmayan şeyleri lâyık görmesine sebep olur. Kendisinden daha iyi bilen ve basiret sahibi olana sormaktan sakınır. Kendisinden daha kuvvetli olandan yardım istemekten çekinir. Kendisini çok büyük ve yüksek, başkalarını ise çok küçük ve aşağı görür. İblîs’in ebedi melun olmasına sebep, böyle düşünmesi olmuştur. Nitekim İblîs, kendisini üstün görerek, Allahü teâlâya itirâz edip; “Ben Âdem’den daha üstünüm. Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın” dedi. Bu ise, sonsuz felâketine sebep oldu. İblîs’in işlediği günâhı (ucub) işlemekten ve Allahü teâlâya isyan husûsunda İblîs ile yarış edenlerden Allahü teâlâya sığınırız.
.
Akıl, kıyâmetteki varlıkları anlamaz
Şemseddîn Küfeyrî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindedirn. 757 (m. 1356)’da Şam’ın Küfeyr köyünde doğdu. 831 (m. 1428)’de Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Zâriyât sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen, (İnsanları ve cinni, bana ibâdet etmeleri için yarattım) buyuruldu. Bu âyet-i kerimedeki (ibâdet etmeleri için) ifâdesi, (beni tanımaları için) demektir. Yâni, Allahü teâlâyı tanımak, inanmak için yaratıldık. Bu da, îmanın altı şartı olan (Âmentü)nün manasına inanmakla olur. Bu altı şarttan beşincisi (Kıyâmet) gününe, yani öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Kıyâmet günü, bu beden tekrar var olacaktır. Fakat, Cennet nimetlerini, lezzetlerini yalnız bedenin lezzetidir zannetmek yanlıştır. Dünyada yükselmeye başlayan bir ruh, bedenden ayrılınca, kıyâmete kadar, her ân, yükselmeye devam eder. Cennette beden, sonsuz kalabilecek evsâfta dünyadakinden bambaşka özellikte var olacaktır. Ruh, bu ceset ile birleşerek kıyâmet hayatı başlayacaktır. Cennette, bedenin ve ruhun ayrı ayrı nimetleri, lezzetleri olacaktır. Yüksek olanlar, Cennette de ruhun lezzetlerine önem vereceklerdir. Ruhun lezzeti, bedenin lezzetlerinden kat kat ziyâde olacaktır. Ruhun lezzetlerinin en tatlısı, en yükseği de, Allahü teâlâyı görmek olacaktır. Yüksek insanların, âriflerin, dünyada iken, ruh Cennetine girmeleri, âhiretteki ruh lezzetlerinden bir kısmına kavuşmaları câizdir denildi. Bedenin Cennetine dünyada kavuşulamaz. Cennet lezzetleri, dünya lezzetleri gibi değildir. Hattâ, dünya lezzetlerine hiç benzemezler. Allahü teâlâ, Cennetteki lezzetleri, dünyada işiterek anlayabilmemiz için, dünyada onlara benzeyen lezzetler yarattı. Böylece, o lezzetlere kavuşmak için çalışmamızı emretti.
Cennet lezzetlerinin tadını alabilmek için, önce acı, sıkıntı çekmek lâzım değildir. Çünkü, Cennetteki bedenin yapısı, dünyadaki gibi değildir. Dünyadaki beden, yok olacak bir hâlde yaratıldı. Takrîben yüz sene dayanacak kadar sağlamdır. Cennetteki beden ise, sonsuz kalacak, hiç yıpranmayacak sağlamlıktadır.
Aralarındaki benzerlik, insan ile aynadaki hayâli arasındaki müşâbehet gibidir. İnsan aklı, kıyâmetteki varlıkları anlayamaz. Akıl, his organları ile duyulanları ve bunlara benzeyenleri anlayabilir. Cennet nimetlerini, lezzetlerini, dünyadakilere benzetmek, onlar üzerinde mantık, fikir yürütmek insanı, çürük, yanlış neticelere götürür.
.
Cahil din adamları fitne çıkarırlar!
Yahyâ Sekafî hazretleri büyük hadîs âlimlerindendir. 150 (m. 767)’de Türkistan’da Bağlan’da doğdu. 240 (m. 855)’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bazıları şunlardır:
“İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetvâ vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar.”
“Dünyada adâleti gözetenler, kıyâmette, böyle davranmalarının mükafatı olarak inciden minber üzerinde otururlar.”
“İnsanlara merhamet edene, Allahü teâlâ merhamet eder.”
“Cebrâil bana komşu haklarından o kadar çok bahsetti ki, komşunun komşuya mirasçı olacağını zannettim.”
“Kalbinde kibrin zerresi bulunan, Cennete giremez.”
Resûlullah’a “amellerin en efdali hangisidir” diye soruldu. Buyurdu ki: “Fakirlere yemek yedirmek, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermektir.”
“Namazı şartlarına uygun olarak kılanlara, o namaz kıyâmet günü delîl ve kurtuluş olur. Ona devam etmeyenler kıyâmet günü perişan olurlar.”
“Cemâatle namaz kılmak için yola çıkan kimsenin, attığı her adımda bir günahı silinir ve amel defterine bir sevap yazılır.”
“Allaha ve âhiret gününe îmân eden, misâfirine ikram etsin. Allaha ve âhiret gününe inanan, komşusuna hürmet etsin. Allaha ve âhiret gününe îmân eden, hayrı söylesin, yahut sussun.”
“Cehennemden uzaklaşıp, Cennet’e girmek isteyen son nefeste Kelime-i şehâdet söylesin ve kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri başkasına yapsın.”
“Sadakanın en faziletlisi, iki dargın kimsenin arasını bulmaktır.”
“Dört sıfata sahip olduktan sonra dünyâdan başka bir şey kazanamadığına ehemmiyet verme! Bunlar, emaneti muhafaza etmek, sözün doğrusunu söylemek, güzel huylu olmak, afif olmak.”
“Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz, isrâfsız ve tekebbürsüz (kibirsiz) giyininiz. Cenâb-ı Hak nimetlerinin kul üzerinde görülmesini ister.”
“Bize karşı silah taşıyan bizden değildir.”
“Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir.”
“Sizin kıyâmet günü bana en yakınınızın, en sevgili olanınızın kim olduğunu haber vereyim mi? En iyi huylularınızdır.”
Birisi Resûl-i Ekrem’e (sallallahü aleyhi ve sellem) geldi ve “Sana bi’at için geldim. Geride ana ve babamı ağlar bıraktım.” Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) ona “Geri dön, onları ağlattığın gibi güldür” buyurmuş ve bi’atını kabul etmemiştir.
.
Bu ümmetin en üstünleri
Muhammed Sünbâtî hazretleri Şâfiî fıkıh ve usûl âlimlerindendir. 653 (m. 1255)’de doğup, Kâhire’de 722 (m. 1322) yılında vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Eshâb-ı kirâm, Peygamberlerden sonra ve meleklerden sonra mahlûkların en efdali, en üstünüdür. Nitekim Kur’ân-ı kerimde Allahü teâlâ çeşitli ayet-i kerimelerle bunu beyan buyurmaktadır. “Ey Resûlüm de ki: Allahü teâlâya hamd ve O’nun seçtiği kullarına selâm olsun” meâlindeki Neml sûresi 59. âyet-i kerîmesini Abdullah İbni Abbâs tefsîr ederken buyurdu ki: “Bu âyet-i kerîmede bahsolunan; Muhammed aleyhisselâmın Eshâbıdır. Allahü teâlâ, kullarının kalbine baktı, Muhammed aleyhisselâmın kalbini, kullarının kalplerinin en hayırlısı buldu. O’nu, kendisine Peygamber olarak seçti. Sonra kulların kalplerine baktı. Eshâbının kalbini, O’nun kalbinden sonra, kullarının kalplerinin en iyisi olarak gördü. Onları, O’nun arkadaşları olarak seçti. Kim kendisine bir yol tutmak isterse, Muhammed aleyhisselâmın Eshâbının yoluna girsin, onların izinden yürüsün. Vallahi onlar, bu ümmetin en üstünleri, kalbleri en temiz olanları, ilimleri en derin olanlarıdır. Onlar öyle bir topluluktur ki, Allahü teâlâ onları Muhammed aleyhisselâma Eshâb kılmış, O’nun yüksek sohbetinde bulunmayı, dînine yardım ediciler olmayı onlara nasip etmiştir. Öyleyse, onların faziletlerini biliniz! Onların yolunda bulununuz! Gücünüz yettiği kadar onların ahlâkını, güzel ve yüksek yaşayışlarını, kendinize nümune ve örnek alınız! Çünkü onrar, dosdoğru yol üzeredirler.”
Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm) arasında en üstün olanlar, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) ilk önce îmân edenler, yani Muhacir ve Ensâr’dır (radıyallahü anhüm). Nitekim Hadîd sûresinin onuncu âyet-i kerîmesinde, Allahü teâlâ meâlen; “Mekke şehri alınmadan önce, din düşmanları ile harp edenler ve mallarını Allah yolunda harcayanlar ile, Mekke alındıktan sonra, bunları yapanlar, müsavî, eşit değildir. Birinciler elbette daha yüksektir. Allahü teâlâ, hepsine Hüsnâyı, yani Cenneti söz verdi” buyurdu. Feth sûresinin onsekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Sana, ağaç altında ellerini uzatarak söz verenlerden Allahü teâlâ râzı oldu. Hepsini sevdi” buyurdu.
.
Namazı kendine mirâc eyle ki
Ebû Abdullah Zübeyrî hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. “Kâfi” adındaki fıkıh kitabı meşhûrdur. 317 (m. 929) senesinde Bağdâd’da vefât etti.
Ebû Abdullah ez-Zübeyrî, Kur’ân-ı kerîmin Fussilet sûresi 33. “İnsanları Allaha davet edip iyi iş ve hareketlerde bulunan ve; 'ben gerçek Müslümanlardanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim var!” âyet-i kerîmesini tefsîr ederken, Allaha davet eden güzel sözün, ezan olduğunu açıklamaktadır. “Amel-i sahîh”in, yani yararlı işin de, namaz olduğunu şöyle açıklamaktadırlar:
Namaz; İslâmın beş rüknünden biri olup, dînin direğidir. İslâmın bir beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusursuz yaparsa, Cehennemden kurtulması kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, aslında sâlihler olup, insanı günahlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim Allahü teâlâ, Ankebût sûresi kırkbeşinci (45) âyetinde “Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur” buyurmaktadır.
Bir insana, İslâmın beş şartını yerine getirmek nasip olursa nimetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Cehennem azâbından kurtulmuş olur. Çünkü Allahü teâlâ, Nisa sûresi, yüzkırkaltıncı (146) âyetinde, “Îmân eder ve şükrederseniz, azap yapmam” buyuruyor. O hâlde, İslâmın beş şartını yerine getirmeye, can ve gönülden çalışmalıdır.
Bedenle yapılacakların en mühimi namazdır ki, dînin direğidir. Namazın edeplerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret etmelidir. Namaza dururken, “Allahü ekber” demek; Allahü teâlânın, hiçbir mahlûkunun ibadetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyâcı olmadığını, insanların namazlarının ona faydası olmayacağını bildirmektedir. Namaz içindeki tekbirler ise, Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibadet yapmaya liyakat ve gücümüz olmadığını gösterir. Namaz, müminin mirâcı olduğu için, namazın sonunda, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mirâc gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri “Ettehiyyatü’yü okumak emr olundu. O hâlde namaz kılan bir kimse, namazı kendine mirâc yapmalı, Allahü teâlâya yakınlığının nihâyetini namazda aramalıdır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İnsanın, Rabbine en yakın olduğu zaman, namaz kıldığı zamandır.”
Namaz kılan bir kimse, Rabbi ile konuşmakta, O’na yalvarmakta ve O’nun büyüklüğünü ve O’ndan başka her şeyin hiç olduğunu görmektedir.
.
Kıldan ince kılıçtan keskin!
Dizdarzâde Ahmed Efendi Osmanlı âlim ve velîlerindendir. Karaman’da doğup yetişti. Doğum târihi bilinmemektedir. 1032 (m. 1623)’de Edirne’de vefât etti. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin talebeleri arasına girdi. O büyük zâtın sohbeti bereketiyle, manevî kemâlâta, yüksek olgunluklara kavuştuktan sonra, hocasından hilâfet aldı. Bir sohbetinde buyurdu ki:
Abdullah bin Mes’ûd (radıyallahü anh) Resulullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizden şöyle naklediyor: “Resulullah efendimiz doğru bir çizgi çizdi ve (Bu, Allahü teâlânın yoludur) buyurdu. Sonra bu çizginin sağından ve solundan çıkan çizgiler çizip; (Bu yolların her birinde şeytan vardır ve kendine çağırır) buyurdu ve; (Doğru yol budur. Bu yolda olunuz. Fırkalara bölünmeyiniz) meâlindeki [En’âm-53] âyet-i kerîmeyi okudular.”
Resulullah efendimizin yolu tevhîd (birlik) ve muhabbet yoludur. Onun için birçok âlim ve evliyâ; “İnsanı doğru yoldan ayıran, sapıklığa götüren yollardan, orta yol daha hayırlıdır” demişlerdir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de bu konuda; “Herkes gücü, yettiği kadar, hak yoldan ayrılmadan çok sakınıp, sırât-ı müstekîm üzere olmalıdır” buyurmuştur.
Fahreddîn-i Râzî de sırât-ı müstekîmi tefsîr ederken buyuruyor ki: “Allahü teâlâ niçin sırât-ı müstekîm buyurdu da sebîl-i müstekîm buyurmadı. Çünkü sırat lafzı, Cehennemdeki sıratla ilgilidir. Öyle ki, insan bu dünyâda olan sıratta, korku ve ümit üzere bulunmalıdır.”
Bir kısım müfessirler de “Sırat ikidir; biri dünyevî (dünyâ ile ilgili) biri uhrevî (âhiretle ilgili)’dir. Dünyâda olan sırat; Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîminden ve Peygamber efendimizin hadîs-i şerîflerinden tefsîr ederek, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yoldur. Uhrevî (âhiretle ilgili) sırat ise, hadîs-i şerîflerde bildirildiği gibi Cehennem üzerine kurulan kıldan ince, kılıçtan keskin olan, bütün insanların üzerine sevk edildiği, köprüdür.
Abdullah bin Mes’ûd’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte Resulullah efendimiz buyurdular ki: “Cehennem üzerine kıldan ince kılıçtan keskin olan sırat köprüsü kurulur. Bu köprüden, bir kısım insanlar şimşek gibi, bazısı fırtına gibi geçer. Bir grup insan da kuş uçar gibi, bir fırka atlı gibi, bir zümre piyade gibi geçer. Bir cemaat de ateş onların yüzlerini yalar.
.
Unutulmuş bir sünneti ihyâ eden
Abdurrahmân el-Makdisî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. 556 (m. 1161)’de Kudüs’te doğdu. 624 (m. 1227)’de Şam’da vefât etti. Kitabında naklettiği bazı hadis-i şerifler:
Sâbit-el Benânî hazretlerinden rivâyet edilmiştir: Bize nakledildi ki, Osmân bin Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin bir oğlu vefât etti. Ondan dolayı üzüntüsü çok olup, mahzûn oldu. Evinde bir mescid binâ etti. Orada ibâdet ederdi. Resûlullah efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” işitip, buyurdu ki:
(Onu benim yanıma getirin. Onu Cennet ile müjdeleyin!) Sonra onu, Resûlullah efendimizin yanına götürdüler. Resûlullah efendimiz ona buyurdular ki:
(Yâ Osmân! Cehennemin yedi kapısı vardır. Ve Cennetin sekiz kapısı vardır. Cennet kapılarından her birine gittiğinde, oğlunu orada görüp, Allahü teâlâdan sana şefaat eder hâlde olduğunu görmeye râzı olmaz mısın!)
Osmân bin Maz’ûn “radıyallahü teâlâ anh”, “Yâ Resûlallah; râzı oldum” dedi. Sual edildi ki: “Yâ Resûlallah! Bizim oğullarımız da böyle olur mu?” Buyurdular ki:
(Evet olur, kıyâmete kadar ümmetimden sabreden ve sevap isteyen herkese de böyledir!)
Resûlullah efendimiz buyurdular ki:
(Îsâ bin Meryem “aleyhisselâm” gökten iner. Mü’minlerin emîri, hazret-i Îsâ’ya “gel bize imâm ol” der. Hazret-i Îsâ buyurur ki: Sizin bazınız bazınız üzerine emîrsiniz.) Denildi ki: “Yâ Resûlallah, niçin o zamanda Allahü teâlâ Müslümânlar üzerine emîri kendilerinden yapar?” Buyurdular ki:
(Bu ümmetin emîrlerini kendilerinden kılmak, bu ümmete ikrâmdır ve şânlarının büyüklüğündendir.)
Bilâl bin Hâris-el Müzenî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmiştir:
Resûlullah efendimiz buyurdular ki:
(Bir kimse, benim terk edilmiş veya unutulmuş sünnetlerimden bir sünnetimi, meselâ cemâat ile namaz kılmak gibi, bayram namazı gibi, Kur’ân-ı azîm-üş-şânı kırâat etmek gibi ve ilim tahsîli gibi, ihyâ etse, kendi amel etmekle, ya ondan yana tergîb ile muhakkak o kimseye, onunla amel edenlerin ecri kadar onların ecirlerinden bir şey noksan olmaksızın, ecir verilir. Bir kimse, bid’at, dalâlet ihdâs etse [çıkarsa] ki, Allahü tebâreke ve teâlâ ve Resûlü ondan râzı olmaz.)
.
İlim amelden, îmân ise ilimden öncedir
Cüneyd-i Geylânî, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hocalarından olup, 451 (m. 1059)’da İran’da Geylân’da doğdu. 546 (m. 1151)’de Bağdad’da vefât etti. Cenâze namazını Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri kıldırdı. İlim ve fazileti hakkında buyurdu ki:
İlim, pek yüksek bir kazançtır. Âlim, Allahü teâlânın isimlerinden bir isim, ilim ise sıfatlarından bir sıfattır. Fakat Allahü teâlânın ilmi, insanların ilmi gibi değildir. Aralarında sâdece isim benzerliği vardır. Çünkü insanların ilmi çalışmakla, başkasından öğrenmekle, düşünce ve tecrübe ile olmaktadır. Allahü teâlâ ise böyle şeylerden münezzehtir. O’nun ilmi ezelîdir. Yedi kat yerde ve yedi kat gökte ne varsa hepsini bilir. Hiçbir şey O’nun ilminin dışında değildir. Peygamberlerin ilmi de, çalışmakla, başkasından öğrenmekle elde edilmiş değildir. Onların bilgileri, Allahü teâlâ tarafından kendilerine bildirilmiş olup, diğer bütün insanların ilimlerinden farklıdır. İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır. Bunda gevşek davrananların hiçbir mazereti kabul edilmeyecektir.
Bir Müslümanın, kendisine lâzım olan din ve dünya bilgilerini en doğru bir şekilde öğrenip, bunları tatbik etmesi elbette lâzımdır, ilim öğrenmek nasıl ki mutlaka mühim ise, o ilmin doğrusunu öğrenmek de o derece mühimdir. Bir Müslümanın müslümanlığı, bunları bilip yapmakla tamam olur. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “İlim talep etmek, her Müslümana farzdır” buyurdu. Başka bir hadîs-i şerîfte de buyurdu ki:
“Din bilgisi öğrenmek, her Müslümana farzdır, öyleyse onu öğreniniz ve öğretiniz. Câhiller olarak ölmeyiniz.”
Her Müslümanın, kendisine lâzım olan ilimleri öğrenmesi lâzım olduğu gibi, âlime de, ilmiyle herkese faydalı olmak için gayret etmesi lâzımdır. Kendisinden ilim talep edeni menetmesi uygun değildir. İlim, amelden öncedir. Bir şey bilinir, bundan sonra bu bilgiye uygun amel yapılır. Bunun için, ilim amelden önce gelmektedir. Fakat îmân böyle değildir, îmân, ilimden de öncedir. Peygamberler, insanları önce îmân etmeye, bunu kabul edenleri de, ilim öğrenip amel etmeye davet etmişlerdir.
.
Kâfirlerin yaptığı faydalı işler
Ebû Abdullah Hârezmî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 667 (m. 1268)’de Hârezm’de doğdu. 741 (m. 1340)’da Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Ehl-i sünnet mezhebine göre, büyük günah işleyenin îmanı gitmez. Günah işleyen Müslümana fâsık denir. Îtikadı, îmanı sağlam olan fâsıklar, âhirette Cehennem azâbını yâ görür veya görmez. Görür ise, sonra mağfirete kavuşarak, Cehennemden çıkar. Müslümanlığın temeli, Allahü teâlânın birliğine ve Allahın peygamberi olan Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği belli olan emirlerin ve yasakların hepsini Allah tarafından getirmiş olduğuna inanmaktır. Emirleri yapmak ve yasak edilenleri yapmamak îmanın şartı değil ise de, yapmak ve yapmamak lâzım olduğuna inanmak îmanın şartıdır. Böyle îmanı olmayan kimseye kâfir denir. Kâfirler, ne kadar iyi iş ve insanlara faydalı buluşlar yapsa da, âhirette azaptan kurtulamaz. İbâdetler ve bütün iyi işler kıymetli ise de, bunları yapmak, bunlara îmanın yanında ikinci derecede kalır.
Îmanın ve îman ile birlikte olan işlerin dünyada da, âhirette de, faydaları vardır. İnsanı saadete ulaştırırlar. Îmansız olan iyi işler insanı dünyada saadete kavuşturabilir. Âhirette faydası olamaz. Nûr sûresi otuzdokuzuncu âyetinde meâlen, (Kâfirlerin dünyada yaptıkları iyi işleri, çölün ilerisinde görünen serâba benzer. Susuz kalan adam onu uzaktan su sanır. Fakat, yanına varınca, umduğunu bulamaz. Kâfirler de kıyâmet günü, dünyada yaptıkları iyilikleri serâp gibi yapan, yok eden Allahı bulur ve hesabını Ona verir) ve İbrâhîm sûresi onsekizinci âyetinde meâlen, (Allaha îman etmeyenlerin yaptıkları faydalı işler, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küller gibidir. Âhirette o işlerin hiçbir faydasını bulamazlar) ve Furkan sûresi yirmiüçüncü âyetinde meâlen, (Kıyâmet günü onların iyi işlerini, bizim için yapmadıklarından kimler için yaptılar ise, onlara doğru saçılan ince toz hâline getiririz) ve Kehf sûresi yüzüçüncü ve sonraki âyet-i kerimelerinde meâlen, (Emekleri en ziyâde boşa gidenleri haber verelim mi? Onlar dünyada güzel iş yaptıklarını sanır. Hâlbuki boşuna uğraşan kimselerdir. Onlar, Rablerinin âyetlerine ve kıyâmette Onun huzuruna çıkacaklarına inanmadılar. Biz de onların iyiliklerini yok ederiz. İyilikleri ile kötülüklerini ölçmeyiz) buyurulmaktadır.
.
Dünyaya kıymet vermeyenler
İbrahim Bikâ’î hazretleri Şafiî fıkıh ve tefsîr âlimlerindendir. 809 (m. 1406)’de Şam’da Bikâ’ kasabasında doğdu. 885 (m. 1480)’da Şam’da vefât etti. Kitâb-ül-Müvânese adlı eserinden bazı bölümler:
Bekr bin Abdullah el-Müzenî buyurdu ki: “İbrâhim aleyhisselâmı ateşe atmak istedikleri zaman, bütün mahlûkat dediler ki: 'Yâ Rabbî! Halîlin ateşe atılıyor. Bize izin ver de, onun için yakılan ateşi söndürelim.' Bunun üzerine Allahü teâlâ onlara: 'O benim halîlimdir. Benim yeryüzünde ondan başka halîlim (dostum) yoktur. Hem ben onun ilâhıyım. Onun benden başka ilâhı yoktur. Eğer sizden yardım isterse, ona yardım edin. Yoksa onu kendi hâline bırakın' buyurdu. İbrâhim aleyhisselâm ateşe atıldığı zaman Allahü teâlâ ateşe meâlen; '... Ey ateş! İbrâhim’e karşı serin ve selâmet ol!' (Enbiyâ-90) buyurunca, ateş o gün, şark ve garb ehline serin oldu.”
Afv el-A’rabî anlattı: Hasen-i Basrî’ye: “Gece teheccüd namazı kılmaya kalkanların durumu nedir?” diye sorulunca; “Onlar Allahü teâlâ ile beraberdirler. Allahü teâlâ, onlara nûrundan bir nûr verir” buyurdu.
Ali bin Ebî Tâlib (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Dünya geri dönüp gitmekte, âhiret ise gelmektedir. Fakat her ikisinin de talipleri vardır. Siz, âhireti isteyen, onun için çalışanlardan olunuz. Dünya peşinde koşanlardan olmayınız. Dünyaya kıymet vermeyenler (Dünyadan sadece zaruri olan ile yetinenler), yeri yaygı, toprağı yatak, suyu tayyib (helâl ve temiz bir rızık) edindiler. Cenneti isteyen, nefsinin arzu ve isteklerinden uzaklaşır. Cehennemden kaçınmak isteyen ise, haram olan şeylerden korunur. Dünyaya kıymet vermeyenlere belâ ve musibetler hafif gelir. İnsanlar, onlardan bir kötülük görmeme husûsunda emîndirler. Onların kalbi mahzûndur. İhtiyâçları hafiftir.”
Kümeyl bin Ziyâd anlatır: “Bir gün Ali bin Ebî Tâlib (radıyallahu anh) ile beraber gidiyorduk. Bu sırada Ali bin Ebî Tâlib (radıyallahu anh) bir kabristana döndü ve; 'Ey kabir ehli! Bizim yanımızda haber olarak şunlar var: Mallarınız vârisler arasında taksim edildi. Çocuklarınız yetim kaldı. Ya sizin yanınızda ne var?' dedi. Sonra bana dönerek; 'Ey Kümeyl! Eğer şimdi onlara cevap vermeleri için izin verilseydi, şöyle cevap verirlerdi: Şüphesiz, en hayırlı hazırlık ve azık takvâdır” dedi ve ağlamaya başladı. Daha sonra; 'Ey Kümeyl! Kabir amellerin sandığıdır. Ölünce her şey ortaya çıkar. Neler olacağı o zaman görülür' buyurdu."
.
Amelini az gören kimse gibi ol
Paşmakçızâde Seyyid Ali Efendi Elliikinci Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1048 (m. 1638)’de İstanbul’da doğdu. 1124 (m. 1712)’de orada vefât etti. Tasavvuf büyüklerinin kıymetli sözlerini anlatırdı. Buyurdu ki:
Huzeyfe hazretleri: “Asıl ölü, ölenler değil, yaşayan ölülerdir” dedi. “Yaşayan ölü nasıl olur?” diye sorulunca da, “Kalbiyle iyiliği bilmeyen ve kötülükten sakınmayandır” buyurdu.
İbn-i Ömer hazretleri şöyle buyurdu: “Sabaha ulaştığın zaman akşamı bekleme (bu, son sabahım de), akşama ulaşırsan sabahı bekleme (bu, son akşamım de ona göre amel et), hastalık gelmeden sıhhatinin, ölüm gelmeden hayâtının kıymetini bil. Çünkü sen, yarın âhırette Cennetlik mi, Cehennemlik mi olacaksın bilmiyorsun!”
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle anlatmıştır: Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), mübârek ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. "Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ seni mağfiret etmiştir” denildiğinde, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu.
İbn-i Mes’ûd hazretleri, “Rabbinin rızâsına kavuşmadıkça mü’mine rahat yoktur” buyurdu.
Hazreti Ömer Ka’b hazretlerine, “Bana nasihatte bulun” deyince, “Yetmiş nebinin ameli gibi amel edip de, âhıret için amelini az gören kimse gibi ol” buyurdu.
Abdullah İbni Mes’ûd hazretleri şöyle buyurdu: “Allahü teâlânın katında en büyük günâh; biri diğerine Allahtan kork deyince, karşıdakinin 'Sen kendine bak' demesidir.”
İbn-i Abbâs’ın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz, “Günahından tövbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir. Günahı terk etmediği hâlde, Allahü teâlâdan kendisinin affedilmesini isteyen kimse, Rabbi ile alay eden kimse gibidir” buyurdu.
Süfyân bin Uyeyne (radıyallahü anh) anlattı: "Kâbe-i muazzamayı tavaf ediyordum. Yanımda da birisi vardı. O da tavaf ediyor, fakat suskun bir vaziyette idi. Tavafı tamamlayınca, Makâm-ı İbrâhim denen yere geldi. İki rek’at namaz kıldı. Sonra Kâbe-i muazzamanın yanına geldi ve şöyle duâ etti: 'Yâ Rabbi! Zillete ve noksanlığa benden daha lâyık kim var? Çünkü sen, beni zayıf olarak yarattın. Senin affına benden daha lâyık kim var? Yâ Rabbi! Yâ Rabbî sana muhtacım...' Onun bu sözleri benim pek hoşuma gitti."
.
Cenâzede kırk kişi bulunursa
Abdurrahmân bin İbrâhim hazretleri hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. 170 (m. 786)’da doğdu ve 245 (m. 859)’da Filistin’de Remle şehrinde vefât etti. Hadîs ilminde “Hâfız” derecesine yükselmişti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) anlatır:
Mu’âviye bin Ebî Süfyân (radıyallahü anh) şöyle nakletti: “Bir gün Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Resûl-i ekrem bir hayvana binmiş idi. Ben de arkalarından yürüyordum. Çok şiddetli sıcak vardı. Resûlullah efendimiz bana doğru baktı. Sıcağın şiddetinden iki gözüm ve yanaklarım kızarmıştı. Yanaklarımdan ter dökülüyordu. Resûl-i ekrem bana, 'Yâ Mu’âviye! Yanıma yaklaş!' buyurdu. Yanına yaklaşınca beni hayvanın terkisine bindirdi. Daha sonra bana 'Neren bana dokunuyor?' diye sordu. Ben de 'Karnım, yâ Resûlallah' dedim. O zaman 'Allahü teâlâ karnını ilim ve hilm (yumuşaklık) ile doldursun' buyurdu” deyince bizde ona “Doğru söyledin” dedik.
Abdullah İbni Ömer (radıyallahü anhüma) bunun için bir kabir yanından geçerken durup selâm verirdi. Hazreti Nâfi diyor ki: “Abdullah bin Ömer Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem kabri yanına gelir. 'Esselâmü alennebiyy, esselâmü alâ Ebî Bekir, esselâmü alâ Ebî' derdi. Böyle söylediğini yüzden fazla gördüm."
Resûlullah efendimiz Hazreti Ömer’e; “Münker ve Nekir sana geldiği zaman hâlin nasıl olacak?” buyurdu. Hazreti Ömer, “Orada, şimdiki gibi aklım ve şuurum yerinde olur mu?” dedi. Resûlullah efendimiz “Evet” buyurunca, “O hâlde hiç korkmam” dedi.
Ziyâd bin Nuaym Ammâre bin Hazm’den şöyle rivâyet etti: Resûlullah efendimiz kabir üzerine oturan birini görünce, “Kabir üzerinden in, kabirde yatana eziyet verme” buyurdu.
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Bir kimsenin cenâze namazında yüz kişi bulunursa (kılarsa), günahları bağışlanır.”
“Bir cenâzede kırk kişi bulunur da, ihlâs ile duâ ederlerse, Allahü teâlâ onların o cenâze hakkındaki duâlarını kabûl eder.”
Ebû Hureyre (radıyallahü anh) Resûlullah’tan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” şöyle bir rivâyet etmektedir: “Allahü teâlâ, paraya kul, köle olanlara lânet etsin.”
Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anh) rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte “Peygamber efendimiz helaya girecekleri zaman (Eûzu-billahi minel hubüsi ve’l-Habâis) duâsını okurdu.”
.
Namaz, insanı kötü işlerden alıkoyar!
Muhammed bin Ali hazretleri Cezayir’de yetişen Mâlikî mezhebi âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. 1202 (m. 1787)’de Cezayir’in Vehrân şehrinde doğdu. 276 (m. 1859)’da Libya’da Ca’bûb vadisinde vefât etti. Namazın ehemmiyeti hakkında şunları buyurdu:
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Kur’ândan sana vahiy olunanı oku ve namazı (beş vakit namazı) kıl! Zira namaz, insanı kötü ve uygunsuz işlerden, alıkoyar. Muhakkak ki Allahü teâlâyı zikretmek, tâatlerin en büyüğü, en fazîletlisidir. Allah, her ne yaparsanız bilir” (Ankebût-45) buyuruyor.
Bu şöyle olur: Namaz kılan kimse, Rabbini zikreder, Allahü teâlânın azameti onu kaplar. Bu, öyle bir hâldir ki, iyilik yapıp, kötülüklerden alıkoymayı gerektirir. Denilir ki; tâati yapmak (Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmak), tâatin benzeri olan işleri yapmayı ve tâatin zıddı olan işlerden sakınmayı gerektirir. İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Namaz iyiliği emreder, kötülüklerden alıkoyar. Namaz ancak Allahü teâlâya itâat edenlere faide verir. Kul namazında, Allahü teâlâyı hatırlar, onda huşû hâsıl olursa, namazı bitirince onun huşû’u gitmez, özellikle onun bu hatırlayışı ve huşû’u, diğer namaz gelinceye kadar kalır." Bu, meâlen; (Onların alametleri yüzlerindeki secde izleridir.) [Feth-29] âyet-i kerîmesinin açıklamasıdır...
Secdenin eseri, onların huşûlarıdır. Denilir ki; secdenin eseri gece ibâdetinden dolayı yüzlerindeki sarılıktır. Yine Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz (yani beş vakit namazı) kıl. Muhakkak haseneler (beş vakit namazın sevâbı) küçük günahları yok eder. Bu ibretle düşünenlere bir nasihattir” (Hûd-114). Ankebût sûresi 45. âyet-i kerîmesinin devâmı olan; “Muhakkak ki, Allahü teâlâyı zikretmek, daha büyüktür” âyet-i kerîmesinin meâl-i âlisine gelince, bunun iki açıklaması olduğu söylenmiştir. Birisi; Allahü teâlânın kullarını, onlara ni’met ve mükâfat vermek sûretiyle anması, kulların Allahü teâlâyı ibâdet etmek sûretiyle anmasından daha büyüktür. Diğeri; Allahü teâlâyı anmak, diğer fiillerden daha büyüktür. Bir kimse, namazını, kalbi uyanık iken, huşû hâli üzere, kalp huzûru ile kıldığı zaman, namazın tesîri namazdan sonra da devam eder.
.
Resûlullah efendimiz kavimleri birleştiriciydi
Ömer bin Şebbe en-Numeyrî hazretleri hadîs âlimi ve tarihçidir. 172 (m. 798)’de Bağdad’da doğdu. 262 (m. 876)’da Samarrâ’da vefât etti. Medine Târihi adlı eserinde bildirilen hadîs-i şeriflerden bazıları:
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kim mescidde kayıp arayan birisini duyarsa, Allahü teâlâ onu sana ulaştırmasın, desin. Çünkü mescidler bunun için yapılmamıştır.”
Muhammed bin Abdurrahmân bin Sevbân rivâyet etti. Resûlullah efendimiz: “Kim mescidde ticâret malı satarsa, (Allahü teâlâ ticâretinde kazanç bırakmasın) deyiniz” buyurdu. Yine bu kitabında şunları anlatmaktadır:
Resûlullah efendimiz kavimleri birleştiriciydi. Onları birbirlerine nefret ettirmezdi. Her kavmin büyüğüne ikramlarda bulunur ve onu baş köşeye oturturdu. Kimseyi kendi mübârek cemâlinden mahrûm etmezdi. Eshâb-ı kirâmını arar, gelmeyenleri sorardı. Yanına oturanlara nasihat eder, onların nasîbini verirdi. Öyle ki, birini diğerinden çok seviyor düşüncesi, kimsenin kalbine gelmezdi. Yanına bir şikâyet için gelene karşı tahammül gösterir. Onu dinlerdi. O gelen şahıs yanından ayrılmadıkça, onu yüzüstü terk edip gitmezdi. Bütün insanlara güzel huy ve ahlâkını en iyi şekilde sunardı, öyle güzel tebessüm ederdi ki, sanki onlara âdeta bir baba oluverirdi. Nezdinde hak ve adâlet bakımından herkes bir idi. Kimsenin kimseden bir üstünlüğü, ayrılığı yoktu. Hazreti Âişe (radıyallahü anha) vâlidemiz buyurdu ki:
“Resûlullah efendimiz kadar güzel ahlâka sahip hiç kimse görmedim. Ne zaman Eshâbından veya Ehl-i beytinden biri O’nu çağırmışsa, mutlaka 'buyur' diye karşılık vermişlerdir.”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh); “Bir kimse Resûlullah efendimizin kulağına eğilip bir şey söylerse, onu dinlerdi. O başını çekmedikçe, mübârek başını çekmezlerdi. Elini tutan kimse, elini salıvermeden kendileri kat’iyen salmazlar idi” buyurdu.
Önünde oturan kimseye karşı ayaklarını uzatmazlardı. Ziyâretine gelenlere çok defa elbiselerini sererler veya kendi altındaki minderi ona verirlerdi. Eshâbını en güzel isimlerle çağırırlar, kimsenin sözünü yarıda kesmezlerdi. Konuştuğu kimse, sözünü bırakmadan veya gitmek için ayağa kalkmadan sözünü kesmezlerdi.
O’nun bu hüsra-i muâmelesi, şefkati, merhameti hakkında Allahü teâlâ, Tevbe sûresi, 128. âyetinde meâlen; “Zahmet çekmeniz O’nu incitir ve üzer. Size çok düşkündür; mü’minlere çok merhametlidir, onlara çok hayır diler” buyurdu...
.
Ruhlar, beş kısma ayrılır
Zeynüddîn İbn-ül-Verdî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 749 (m. 1348)’de Haleb’de vefât etti. “El-Behcet-ül-verdiyye” adlı eserinde “Ruhlar” bahsinde buyuruyor ki:
“Ruhlar; Peygamberlerin ruhları, şehitlerin ruhları, itaatkâr müminlerin ruhları, isyankâr müminlerin ruhları ve kâfirlerin ruhları olmak üzere beş kısımdır...
Peygamberlerin ruhları cesetlerinden ayrılınca, çok güzel bir surette Cennete gider. Kendisi için hazırlanmış olan nimetlere kavuşur. Şehitlerin ruhları hakkında Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) suâl edildiğinde buyurdu ki: “Şehidlerin ruhları, yeşil kuş kursaklarında olarak Cennet ağaçlarına asılı dururlar.” Orada Cennet nimetleri ile nimetlenir, rızıklanırlar. Âl-i İmrân sûresinin 169 ve 170. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuruldu ki:
“Allah yolunda öldürülenleri siz ölüler zannetmeyiniz. Bilakis onlar, Rableri katında diridirler ve (Cennet nimetleriyle) rızıklanırlar. Onlar, Allahü teâlânın (lütfundan ve) fazlından kendilerine ihsân ettiği şeref ve nimetlerden, sevinç ve ferah içindedirler. Kendilerinden sonraya kalanlara (henüz şehid olmamış kardeşlerine, kavuştukları saadette) katiyyen korku ve hüzün olmadığını müjdelemek (ve tarif etmek) isterler.”
Abdullah İbni Mes’ûd (radıyallahü anh anhümâ) bildiriyor ki:
Biz, Âl-i İmrân sûresinin 169. âyet-i kerîmesinden Resûlullah efendimize suâl etmiştik. Cevâbında buyurdular ki: “Onların (şehidlerin) rûhları, birtakım yeşil kuşların kursaklarındadır. Arş’ın altında onlar için asılmış olan çok kandiller vardır. Onlar, Cennette diledikleri yerlere uçarlar. Sonra bu kandillere gelip girerler.
Rableri onlara nazar eder ve 'Arzu ettiğiniz bir şey var mı?' diye sorar. Onlar da, 'Neyi arzu ederiz ki, biz Cennette dilediğimiz yerlere gidebiliyoruz' derler. Rableri bunu (suâli) onlara üç defa tekrar eder. Bu defa onlar, bir cevap vermeleri icap ettiğini anlayıp, 'Ey Rabbimiz! Bizim ruhlarımızı, cesetlerimize iade et! Senin yolunda tekrar şehit olalım' derler. (Bu mümkün olmadığı için ve başka) bir hacetleri olmadığı görülünce terk olunurlar (Artık bu suâl kendilerine sorulmaz).”
İtaatkâr olan müminlerin ruhları Cennet bahçelerinde bulunur. Bunlar oradaki nimetlerden yemezler ve içmezler; lâkin kendileri için hazırlanmış olan nimetlere ve mükâfatlara bakarlar.
.
Maşallah deyince nazar değmez
Ömer bin Muhammed Şîrâzî hazretleri Fıkıh ve kırâat âlimidir. 449 (m. 1057)’de İran’ın Şîrâz şehrinde doğdu. 529 (m. 1135)’de Merv’de vefât etti. “El-Es’ile fil-hılâf ven-Nazar” isimli eserinde şöyle yazmaktadır:
Nazar değmesi haktır. Yani, göz değmesi doğrudur. Bazı kimseler, bir şeye bakıp, beğendiği zaman, gözlerinden çıkan şuâlar zararlı olup canlı ve cansız, her şeyin bozulmasına sebeb oluyor. Bunun misâlleri çoktur. Nazarı değen kimse, hattâ herkes, beğendiği bir şeyi görünce (Maşallah) demeli, ondan sonra o şeyi söylemelidir. Önce Maşallah deyince, nazar değmez. Nazar değen veya korkan çocuk için, (Fâtiha, Âyet-el-kürsî ve E’ûzü bi-kelimâtillâhittâmmeti... okumak) hadîs-i şerîfte emredildi.
(Rukye), okuyup üflemek veya üzerinde taşımak demektir. Âyet-i kerîme ile ve Resûlullahtan gelen duâlar ile Rukye yapmaya, (Ta’vîz) denir. Ta’vîz câizdir ve inanan, güvenen kimseye fayda verir. Ta’vîz yazılı muskayı su geçirmez şeylere sarılı olarak cünübün taşıması ve onunla helâya girilmesi câizdir. Manâsı bilinmeyen veya küfre sebep olan rukyeyi okumaya, (Efsûn) denir. Bunu veya nazarlık denilen şeyleri kendi üzerinde taşımaya, (Temîme) denir. Muhabbet hâsıl etmek için yapılan rukyelere (Tivele) denir. Hadîs-i şerîfte, (Temîme ve Tivele şirktir) buyuruldu.
Nazar değmemek için tarlaya kemik, hayvan kafası koymak câizdir. Bakan kimse, önce bunu görüp tarlayı sonra görür. Mâvi boncuk ve başka şeyleri bu niyet ile taşımanın (Temîme) olmayacağı, câiz olacağı buradan anlaşılmakdadır.
Nazar değen kimseye şifâ için (Âyet-el-kürsî), (Fâtiha), (Mu’avvizeteyn) ve (Nûn sûresi)nin sonunu okumak muhakkak iyi geldiği, muteber kitaplarda yazılıdır.
Duâların en kıymetlisi ve faydalısı (Fâtiha) sûresidir. İbni Mâce’de yazılı, hazret-i Alî'nin bildirdiği hadîs-i şerîfte, (İlaçların en iyisi Kur’ân-ı kerîmdir) buyuruldu.
Hastaya okunursa, hastalığı hafîfler.) Eceli gelmemiş ise, iyi olur. Eceli gelmiş ise, rûhunu teslîm etmesi kolay olur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” gam, gussa, sıkıntıyı gidermek için, (Lâ ilâhe illallâhül’azîm-ül-halîm lâ ilâhe illallâhü Rabbül-Arş-il’azîm lâ ilâhe illallahü Rabbüs-semâvâti ve Rabbül-Erdı Rabbül’Arş-il-kerîm) okurdu. (Bismillâhirrahmânirrahîm ve lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil’ aliyyil’azîm) okumanın, sinir hastalığına ve bütün hastalıklara iyi geldiğini Enes bin Mâlik haber vermiştir.
.
Kabirde ölüye azap vardır
İbn-ül-Bezrî hazretleri Şafiî fıkıh âlimlerindendir. 471 (m. 1078)’de Cizre’de doğdu. 560 (m. 1165)’de Cizre’de vefât etti. Bir dersinde, ahiret hâlleri hakkında şunları anlattı:
Mîzân ve hesâb, sırat köprüsü üzerinde yapılacak, sevapları fazla olanlar Cennete, günahları fazla olanlar ise Cehenneme gideceklerdir. Sırat köprüsü, Cehennem üzerinde kurulacaktır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hak, Cehennem üzerinde, kıldan ince, kılıçtan keskin, geceden karanlık, yedi geçitli bir köprü yaratmıştır. Her geçit, bini çıkış, bini iniş, bini de düz olmak üzere, yaya yürüyüşüyle üçbin yıllık yoldur. Her geçitte kul hesaba çekilir. Birinci geçitte îmândan, ikinci geçitte namazdan, üçüncü geçitte zekattan, dördüncü geçitte oruçtan, beşincide hacdan, altıncıda abdest ve gusülden, yedincide ana-baba hakkından ve kul hakkından sorulur. Bunlara cevap verirse, şimşekten hızlı geçer ve Cennete girer. Cevap veremezse, Cehenneme düşer.”
“Ümmetimden bir kısmı, Cehenneme yağmur gibi düşer.”
“Kabir azâbı, kabrin ölüyü sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen iki meleğin suâl sorması haktır, gerçektir. Kâfirlere ve mü’minlerden günahı çok olanlara kabir azâbı vardır. Cum’a günü kabir azâbları kaldırılır. Bazı âlimlere göre Mü’minin azâbı artık başlamaz. Kâfire kabir azâbı, Cuma ve Ramazan’da yapılmamak üzere, kıyâmete kadar devam eder. Cuma günü ve gecesinde ölen mü’minler kabir azâbı hiç görmez. Kabirdeki meyyitte his bulunduğunu bildiren çok hadîs-i şerîf vardır. Kabirde rûh ile birlikte ceset de azâb duyar. Mü’min olanlar, kabirde iki hâlde bulunurlar. Mü’minlerden itaatkâr olanları kabir sıkar. (Bu sıkması, kabir azâbı cinsinden olmayıp, uzun zaman göremeyip, nihâyet kavuşunca annesinin evlâdına sarılması ve hasretle onu çok sıkması gibidir.) Günahkâr olan mü’minler için, kabir azâbı ve kabrin ölüyü sıkması vardır. Öyle ki, kemikleri birbirine geçer. Kabir azâbında, rûh ile birlikte ceset de elem duyar. Hattâ ceset, çürüyüp toprak olsa, o cesetten hâsıl olan toprak acı duyar. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazreti Âişe’ye (radıyallahü anha) buyurdu ki: “Kabrin sıkıştırması ve Münker-Nekir’in suâli ânında hâlin nasıl olacak? Yâ Hümeyrâ! Kabrin sıkıştırması mü’min için, annenin çocuğunun ayağını eliyle çekmesi gibidir. Münker ve Nekîr'in sorusu da mü’min için, ağrıdığı zaman göz için göz taşı gibidir.”
.
Mübarek gecelerin kıymetini biliniz
Ebû Hafs Akberî hazretleri Hanbelî mezhebindeki fıkıh âlimlerindendir. Irak’ta doğdu. İlim öğrenmek için Kûfe, Basra ve Bağdad’da gitti. 387 (m. 997)’de orada vefât etti. Bir dersinde Mübarek geceleri anlatırken buyurdular ki:
Aşağıdaki hadîs-i şerîfler, muhtelif kitâblarda yazılıdır:
"Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan duâ, tevbe, reddolmaz. Ramazan ve Kurban Bayramının birinci geceleri, Şa’bânın onbeşinci [Berât] gecesi ve Arefe gecesi."
"Allahü teâlâ, ibâdetler içinde, Zilhicce’nin ilk on gününde yapılanları dahâ çok sever. Bu günlerde tutulan bir gün oruca, bir senelik oruç [nâfile oruç] sevâbı verilir. Gecelerinde kılınan namâz, Kadir gecesinde kılınan namâz gibidir. Bu günlerde çok tesbîh, tehlîl ve tekbîr ediniz!"
"Bir Müslümân, Terviye günü oruc tutarsa ve günâh söylemezse, Allahü teâlâ, onu elbette Cennete sokar."!
"Arefe gününe hürmet ediniz! Çünki Arefe, Allahü teâlânın kıymet verdiği bir gündür."
"Arefe gecesi ibâdet edenler, Cehennemden âzâd olur."
"Arefe günü oruç tutanların, iki senelik günâhları affolur. Biri, geçmiş senenin, diğeri, gelecek senenin günâhıdır. [Arefe, Zil-hiccenin dokuzuncu günüdür. Başka günlere Arefe denmez!]."
"Arefe günü bin İhlâs okuyanın bütün günâhları afv olur ve her duâsı kabûl olur. Hepsini Besmele ile okumalıdır."
"Receb, Allahü teâlânın ayıdır. Receb ayına ikrâm edene, saygı gösterene, Allahü teâlâ, dünyâda ve âhirette ikrâm eder."
"Recebin ilk Cum’a gecesini ihyâ edene [saygı gösterene], Allahü teâlâ kabr azâbı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, yedi kimseyi affetmez ve duâlarını kabûl etmez: Fâiz alan veyâ veren, Müslümânları aşağı gören, anasına, babasına eziyyet eden, karşı gelen çocuk, Müslümân olan ve İslâmiyyete uyan kocasını dinlemeyen kadın, şarkı ve çalgıcılığı sanat edinenler, livâta ve zinâ edenler, beş vakit namâzı kılmayanlar."
"Cebrâîl “aleyhisselâm” bana geldi. Kalk, namâz kıl ve duâ et! Bu gece, Şa’bânın onbeşinci gecesidir dedi. Bu geceyi ihyâ edenleri, Allahü teâlâ affeder. Yalnız, müşrikleri, büyücüleri, falcıları, hasîsleri, alkollü içki içenleri, fâiz yiyenleri ve zinâ yapanları affetmez."
"Berât gecesini ganîmet, fırsat biliniz! Çünkü, belli bir gecedir. Şabânın onbeşinci gecesidir. Kadir gecesi, çok büyük ise de, hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece, çok ibâdet yapınız. Yoksa, kıyâmet günü pişmân olursunuz!"
.
Kaza ve kadere razı olmak
İsmâil Hadramî hazretleri evliyânın büyüklerinden ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Yemen’de Duha köyünde doğup büyüyen Hadramî, 677 (m. 1278)’de orada vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Yapılacak her işi, Allahü teâlâ, ezelde biliyordu. Allahü teâlâ, olacak şeyleri, olacağı için biliyor. Kur'an-ı kerimde haber verilen şeyler de, olacakları için bildiriliyor. Bir ressamın, at resmi yapması, at o şekilde olduğu içindir. Yoksa, atın o şekilde olması, ressam öyle yaptığı için değildir. Allahü teâlânın, bazı kimselerin imana gelmeyeceklerini bilmesi ve Kur'an-ı kerimde haber vermesi, onlar, kendi arzuları ile küfür üzere kalmayı niyet edip, iman etmek istemedikleri içindir. Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın bunları kâfir bildiği ve haber verdiği için değildir. Allahü teâlâ, kötülerden dinsizlerden razı olmaz. Razı olmadıklarını Cehenneme, razı olduklarını da Cennete koyacaktır. Kur'an-ı kerimde, Eshab-ı kiram için mealen buyuruluyor ki:
(Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır. İşte bu, en büyük kurtuluş ve saadettir.) [Maide 119] Bu âyet-i kerimenin (Vesit) tefsirindeki açıklaması şöyle: Allahü teâlâ, onlardan taat ve ibadetleri ile razıdır. Onlar da, verilen sevap bakımından Allahü teâlâdan razıdır. Hasan-ı Basri hazretleri de bu âyet-i kerimedeki "en büyük kurtuluş"un, Cehennemden kurtuluş, "en büyük saadet"in ise Cennete kavuşmak olduğunu bildirmektedir.
Kavmi, Musa aleyhisselama, (Allahü teâlâdan öğren, neden razı ise, onu yapalım) dedi. Vahiy geldi. Allahü teâlâ buyurdu ki: (Kaza ve kaderime rıza gösterirseniz, sizden razı olurum. Benim rızam, sizin rızanıza bağlıdır. Benden razı olursanız, sizden razı olurum.)
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ buyuruyor ki, benim kaza ve kaderime razı olandan razı olurum. Razı olmayandan razı olmam ve ona gazap ederim.)
Allahü teâlâ hadis-i kudside buyuruyor ki: (Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın! Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!) [Taberani] Allahü teâlâ, kaza ve kaderine rıza gösteren ve mümin olarak öleceğini bildiği kulundan razı olur; nimetine şükretmeyen, belasına sabretmeyen ve münkir olarak öleceğini bildiği kulundan razı olmaz. Şu halde hayır ve şerrin Allahü teâlâdan olduğunu bilip nimetlerine şükreden, belalarına sabreden kimse, cenab-ı Hakkın rızasına kavuşur.
.
Allah için sev Allah için darıl
Ebü’l-Bekâ Muhammed Hâdirî hazretleri hadîs, nahiv, kırâat ve fıkıh âlimlerindendir. 747 (m. 1346) senesinde doğdu. 824 (m. 1421) senesinde Haleb’de vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
“Gece namazı ikişer rek’at olarak kılınır.”
“Her şeyin bir iyisi vardır. Namazın iyisi de, ilk tekbirine yetişerek kılınan namazdır.”
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem Hazreti Ebû Zer’e (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Ey Ebû Zer! İnsanlara müjdele ki, kim (Lâ ilahe illallah) derse, Cennete girer.”
Hazreti Peygamber Abdullah bin Ömer’e (radıyallahü anhüma) bir nasîhatinde buyuruyorlar ki: “Allah için sev, Allah için darıl, Allah için anlaş, Allah için bozul, velilik mertebesini ancak bununla elde edebilirsin. Namazı ve orucu çok olsa bile bu minval üzere olmayan kişi imânın tadını alamaz.”
“Abdullah! Sabahladığın zaman akşam için kendini kaygılandırma ve akşamladığın zaman, sabah için kendini kaygılandırma! Sağlığında hastalığın ve hayatında ölümün için (tedbir) al..”
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem, bir yanımdan tutarak bana şöyle buyurdu: “Abdullah! Dünyada bir yabancı veya yolcu gibi ol ve kendini kabir halkından say!”
Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “Bir kimse, tanıdığının kabri yanından geçerken selâm verirse, meyyit bunu tanır ve selâmına karşılık verir.”
Hikmetli sözleri meşhûrdur. Bunlardan bazıları şunlardır:
“Başını Allah için secdeye koyan kimse, kibirlenmekten (büyüklenmekten) uzak olur.”
“Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için evine (câmiye, mescide) gidiniz!”
“Bir kimsenin topluma karşı konuşurken hepsine birden dönmesi, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem sünnetidir.”
“Her şey için, hatta yemek ve içmekte bile güzel bir niyet içinde olmayı çok severim.”
“İnsanlara merhamet etmeyene Allahü teâlâ merhamet etmez.”
“Kabir azâbından, dirilerin ve ölülerin fitnelerinden ve Deccal’ın fitnesinden Allahü teâlâya sığınınız.”
“Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allahü teâlâ da onun dünyâda ve âhırette ayıbını örter. Kim bir Müslüman kardeşinin sıkıntısını giderip sevindirirse, Allahü teâlâ da onu dünyâ ve âhırette sevindirir. Allahü teâlâ; kul, Müslüman kardeşine yardım ettikçe onun yardımcısıdır.”
.
Hâlimden hiç şikâyet etmem
Veliyyüddîn Efendi Yetmişbeşinci Osmanlı Şeyhülislâmdır. İstanbul’da doğdu ve yine orada 1182 (m. 1768) senesinde vefât etti. Kendisine sorulan bir suale şu cevabı verdi:
Her şey takdir iledir. Evlenmek, nasibi çıkmak veya çıkmamak da takdire bağlıdır. Allahü teâlâ, takdirine göre sebepler aratmaktadır. Mesela bir kız dua eder, (Ya Rabbi, evlenmek hakkımda hayırlı ise, evlenmeyi bana nasip eyle!) der. Duası kabul olursa evlenir. Evlenmek için tedbir almak ve sebeplere yapışmak gerekir. Mesela kötü birisi ile evlenip de suçu kadere yüklemek doğru değildir. İnsan, irade-i cüz'iyyesini kullanarak iyilik yaratılmasını isterse sevap, kötülük yaratılmasını isterse günah kazanır. İnsan günah işlerse cezasını, sevap işlerse mükafatını görür. Yani Allahü teâlâ hiç kimseye zorla günah işletmez. İnsan, irade-i cüziyye ile yaptığı işleri kendi yaratmıyor. Bu işlerin, hayrın ve şerrin yaratıcısı yalnız Allahü teâlâdır. (Benim Cehenneme gideceğim alnıma yazılmışsa, yani kaderimde varsa, günah işler, Cehenneme giderim. Benim bunda ne suçum var. Suç kaderimdedir) diyenler çıkıyor. Halbuki, Allahü teâlâ kimseye zor ile günah işletmez. Kader Allah’tandır. Ancak, cenab-ı Hakkın, kaderi kaza hâline getirmesi, yani yaratması, insanın iradesini kullandıktan sonra oluyor. Mesela, (Filan kimse, kendi isteği ile şu günahları işleyecektir) şeklindedir. Allahü teâlâ, (Benden razı olandan razı olurum) buyuruyor. Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı isek, Onun da bizden razı olduğu anlaşılır. Allahü teâlâdan gelenlerden razı değilsek, hep şikayetçi isek, Ona asi isek, O da bizden razı değildir.
Bir âbide, gece rüyasında, (Senin Cennetteki komşun şu çobandır) denir. Âbid merak eder, çobanı bulur. Evinde üç gün misafir kalır. Âbid gece ibadet ederken çoban uyur. Âbid çobana der ki:
“Senin ibadetin bu kadar mı?” O da “Evet bu kadar” diye cevap verince “İyi düşün, başka hasletin yok mu?” diye tekrır sorar. O da “Benim ibadetlerim bu kadardır. Fakat benim küçük bir özelliğim var. Darlıkta, sıkıntıda olsam hâlime razı olur kişiye şikayette bulunmam, hatta bu hâlimden kurtulmayı da istemem.
Hasta olsam, yine hâlimden memnun olurum" deyince, Âbid, elini başına koyarak der ki: “Buna mı küçük özellik diyorsun? Her babayiğit bu haslete sahip olmaz!..”
.
Bu dünyanın sefâsı kederdir
Kaygusuz İbrâhim Efendi, Osmanlıların son zamanlarında yetişen evliyâdandır. Kâdiriyye yolunun büyüklerindendir. Bolu’da doğdu. 1289 (m. 1872) senesinde İstanbul’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bir ân Rabbinden gâfil olma! Rabbine karşı kulluk vazîfesini yerine getirirken, yaptığın ibâdetlerde de gâfil olmaktan sakın, ibâdetlerin zâhiri, dış şekilleri ile uğraşıp dururken, ibâdette asıl gaye olan Rabbini unutmaktan da çok sakın!”
“Kötülüğü bize bulaşmasın diye, kötü kimselerin alçak işlerine meylimiz yoktur.”
“Büyüklerin huzûrundaki edepsizlik ve dostların arasında onları aşağı görmek ne büyük cehâlettir.”
“Geçimini sağlayacak kadar sana ni’met verilmiş ise, bunun dışında elinden çıkan şeylere üzülme.”
“İnsanlarla iyi geçinmek, onlara güçlük ve zorluk göstermemekle olur.”
“Kim kendi bozuk hâlini düzeltirse, kendini çekemeyenlere fırsat vermemiş olur.”
“Büyüklerin işi, işlerin en büyüğüdür.”
“Kişinin dünyâ malını arttırmaya çalışması, kendisi için bir noksanlık ve onun kârı, kazancı ise, hayır olmayıp hüsrandır.”
“Gönlünü, dünyânın gelip geçici, yaldızlı şeylerine kaptırma, onun sefâsı kederdir. Onunla birlikte olmak, insanı Allahü teâlâya ibâdet etmekten uzaklaştırır.”
“İnsanların kalplerini kazanmayı, hoşnut ve râzı etmeyi isteyerek, herkese iyilik et; iyilikten ayrılma. Bu yolda insanlara hizmetin devamlı olsun. Çünkü insan, iyiliğin kölesidir. Sana bir sıkıntı ve zarar gelirse, sen bunu yapanlara karşı gücün yettiğinde affedici ve hatâlarını görmeyici ol”
“Ey insanoğlu! Allahü teâlânın emirlerini hatırından çıkarma ve bütün azâlarını O’nun yolunda kullan. Elin, ayağın, gözün, kulağın, itaatten çıkarsa; tekrar Allahü teâlânın ve O’nun Peygamberinin buyurduklarını onlara öğret ve yaptırmaya çalış.”
“Allahü teâlâdan başkasından bir şey isteyen! İyi bilsin ki, o yardımcı âciz ve güçsüz bir kişiden başkası değildir.”
“İnsanlarla sulh içinde olup, onlara zarar vermeyen, onların her türlü zarar ve sıkıntılarından korunmuş olur. Neşe ve huzur içinde yaşar.”
“Ey şu anda sevinç içerisinde olan zâlim kişi! Sen gaflet uykusunda bulunmaktasın. Bir gün gelir zulmün cezası verilir. Sevinç ve neşeni devamlı kalır sanma. Şimdi sana neşe ve sürûr veren bir zamandır. Sana ceza, üzüntü ve sıkıntı veren zaman gelecektir.”
.
Katı kalbin ilacı vardır
Hâcı Fehmî Efendi, Erzincan’da yetişen evliyâdan olup, Meşhûr Terzi Baba’nın halîfelerindendir. 1298 (m. 1890) senesinde Mekke-i mükerremede, hac esnasında hastalandı, orada vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Hazret-i Hızır’ın tamir ettiği binanın altındaki altın levhada şunlar yazılı idi:
"Ölüm hak iken gülüp eğlenen, kadere inandığı halde üzülen, rızka Allahü teâlâ kefil iken zahmetlere giren, Kıyamette sorgu-sual varken gaflete dalan, faniliğini bildiği dünyaya bel bağlayan kimseye nasıl hayret edilmez?"
"Yarın sana zarar verecek şeyler için keder ve gam içinde bulun. Âhiret saâdetini harap eden şeyler için üzül. Yarın sana fayda vermeyecek şey için sevinme!"
"En faydalı korku, insanı, günahlardan ve kötülüklerden alıkoyanıdır. İnsana, boşuna geçen ömrü için üzülmek yaraşır. Kalan ömrünü de iyi kıymetlendirmesi lâzımdır."
"Kalbime uygun gelmeyen, içime rahatlık vermeyen bir şeyi terk ederim."
"İyi insanların güzel âdetlerinden birisi, Allahü teâlâyı gece gündüz anmalarıdır. O'nu anma zikir kalp ve dille olur. Ancak kalbin zikri daha üstündür."
"Beş şey vardır, kalp katılaştığı zaman onun ilacı olur: Birincisi, sâlih kimselerle görüşmek ve onların meclisinde bulunmak. İkincisi, Kur'ân-ı kerîmin mânâsını düşünerek okumak. Üçüncüsü, karnını doyurmayıp, helâldan az bir şey yemekle yetinmek. Zîrâ helâl yemek kalbi aydınlatır. Dördüncüsü, Allahü teâlânın kâfir ve günahkâr için hazırladığı acı azâbı ve tehdidini düşünmek. Beşincisi, kendisini Allahü teâlâya kulluk vazifesini yapmakta âciz ve noksan görmek, bununla berâber Allahü teâlânın lütuf ve ihsânını düşünmektir. Bu tefekkür olup, bundan hayâ meydana gelir. Tefekkürden bir kısmı da şunlardır:
Allahü teâlânın seni, her şeyinle, içini dışını bildiğini her an O'nun seni gördüğünü düşünmek, dünyâ hayâtını, dünyâ hayâtının meşgûliyetlerinin çokluğunu, dünyâ hayâtının çok çabuk geçtiğini, âhiretin ve nîmetlerin devamlı olduğunu akıldan çıkarmamak, işte tefekkür dünyâya düşkün olmayıp, âhirete rağbet etmek gibi meyveler verir. Ölümün geleceğini, fırsatı kaçırdıktan sonra pişmanlık olacağını düşünmek. Böyle tefekkürün meyvesi; uzun emel sâhibi olmamak, amellerini düzeltmek, ahirete hazırlık yapmaktır."
.
Cennet ve cehennem ehlinin alâmeti vardır
Hacı Halîfe hazretleri Osmanlı evliyâsındandır. Kastamonu’da doğdu. Şeyh Tâcüddîn İbrâhim’in sohbetine gidip, tasavvuf yoluna girdi. 896 (m. 1490) senesinde vefât etti. Alâüddîn Fenârî ona talebe olmak istedi. Hacı Halife ona hitaben buyurdu ki:
“Bütün bağ ve engelleri kesip, bu yolda ilerleyen nihâyete kavuşur. Fakat i’tidâl üzere ilerlemek lâzımdır. Talebenin, kendisine rehber olan hocasının kerâmet ve vilâyetine bakması lâzım değildir. Onun hak yola götürücü ve Hakka kavuşturucu sağlam i’tikâd üzere yürütücü olduğuna inanmalıdır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bir şeye bakmak istediği zaman, o tarafa sâdece mübârek boynunu çevirerek değil, bütün bedeni ile dönüp bakardı. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hareketinde bir işâret vardır. Bunda talibin, matlûbuna erişmesi için bütün varlığı ile O’na yönelmesi gerektiğine işâret vardır.”
Bursa kadısı, bir gün hocasının huzûrunda, Cebriye ve Sünnî mezheblerinden sordu. Hocası şöyle buyurdu:
“Cebr, hakîkî ve taklîdî olmak üzere iki kısımdır. Hakîkîsi; bütün işlerini Allahü teâlâya ısmarlayıp, emir ve yasaklara uyduktan ve sebeplere yapıştıktan sonra, ihtiyârı bırakmaktır. Taklidisi ise; işlerini nefsin arzularına ısmarlayıp, nefsin şehvetlerine uyup, emir ve yasaklarda irâdesinin olmadığını; 'Benim gücüm ve irâdem yoktur. Allahü teâlâ ezelde ne yazmışsa, o olur' demesidir. Bu küfürdür.”
Sonra buyurdu ki: “Bir gün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) elinde iki kitapla Eshâbına geldi. Sağ elindeki kitap için; 'Bu kitap, Allahtandır. İçinde Cennetlik olanların isimleri vardır' buyurdu. Diğer elindeki kitap için; 'Bu kitap, Allahtandır ve içinde Cehennemliklerin ismi vardır' buyurdu. Eshâb-ı Kirâm; 'Mademki öyledir, amel etmesek olur mu?' dediler. Resûl-i ekrem; 'Amel ediniz, çalışınız, herkes ne için yaratıldıysa, o iş ona kolay gelir' buyurdu. Yanî Resûlullah demek istedi ki, Cennet ehlinin alâmeti vardır. Bu alâmetin bulunduğu kimse, Cennetliktir. Cehennem ehlinin de alâmeti vardır. Bu alâmetin bulunduğu kimse, Cehennemliktir. Sonra şöyle buyurdu: Cennet ehlinin alâmetini kazanman lâzımdır. Nitekim Resûlullahın Eshâbı böyle yaptı. Çok amel etmeye çalışıp, ameli, kitaba güvenip terk etmediler. Hakîkate kavuşmuş olanların hâline erişirsen, ki buna erişmek; Peygamber efendimizin şerîatine uymakla olur."
.
İmam-ı a’zam ve fıkıh ilminin kolları
Ahmed Guneymî hazretleri Mısır’da yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 964 (m. 1557) senesinde doğdu. 1044 (m. 1634) senesinde vefât etti. İmam-ı a’zam hazretlerinin üstünlüğü hakkında buyurdu ki:
İmam-ı a’zam hazretlerinin ders halkasında çözülen fiili ve nazari fıkhi meseleleri yarım milyona ulaşmıştır. Bunların içinde, fıkıh ilminin anlaşılmasına yarayan sarf, nahiv ve hesaba (fen ilimlerine) ait öyle ince meseleler de vardır ki, onların meydana çıkarılması ve çözülmesinde Arap dilinin ve cebir ilminin mütehassısları dahi aciz kalmışlar, hayranlıklarını ifade etmişlerdir.
Çözülen fıkhi meseleler cinslerine göre kısımlara (kitaplara), kısımlar da nevilerine göre bab ve fasıllara ayrılmıştır. Başta taharet bahsiyle ibadetler, münakehat, muamelat, hudud (had cezaları), ukubat, sulh, cihad ve devletler hukuku, feraiz, yani miras hukuku olmak üzere sıralanarak fıkıh düzenlenmiştir. Böylece İmam-ı a’zam, fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller koymuş, Feraiz ve Şurut kitaplarını yazmıştır. Ayrıca Eshab-ı kiramın, Peygamberimizden naklen bildirdiği iman, itikad bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi. İlm-i Kelâm, yani iman bilgileri mütehassısları yetiştirdi. İmam-ı Matüridi ondan gelen kelâm bilgilerini kitaplara yazdı. Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı ictihad derecesine çıkmıştır. Bazı müellifler onun derslerinde yetişen talebelerinin isim ve künyelerini, mensub oldukları şehirlerini tespit edip, yazmışlardır.
İmam-ı a’zamın meclisinde halk tarafından sorulan suallerin cevaplandırılması ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak üzere iki türlü müzakere yapılırdı. Her gün sabah namazını, camide kılıp öğleye kadar sorulan sualleri cevaplandırır, fetva verirdi. Öğleden önce kaylule (öğle vakti bir miktar uyuma) yapıp, öğle namazından sonra yatsıya kadar talebelere ders verirdi. Yatsıdan sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar camiye gelip sabaha kadar ibadet ederdi. Sorulan suallere cevap vermeden önce, mesele aleni (açık) olarak müzakere edilir, talebeleri suali cevaplandırmaya çalışırdı.
.
Şeytanın idaresine girmiş olanlar!
Fahreddîn Rûmî hazretleri Yıldırım Bâyezîd devri âlimlerinden olup Bolu’nun Mudurnu kasabasında yaşadı. 864 (m. 1460) senesinde vefât etti. Hikmetli sözleri vardır. Buyurdu ki:
“Akıllı ve uyanık kimse isen, dünyâya hiçbir zaman gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp, dünyâya meyletmeni temin ederse, artık seni idâresi altına almış demektir. Bundan sonra seni felâketlerden felâketlere sürükler de haberin bile olmaz.”
“Ahkâm-ı İslâmiyyeyi tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyâlık yolunda bulunmaya kalkarsa, bunun îmânını şeytan çalar. Emîr ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyâlık yolunda bulunduğunu, ilerlediğini, hattâ kendisinde bazı hâllerin meydana çıktığını zanneden kimseler bu noktada çok yanılırlar. Bu hâllerinin Rahmânî olduğunu zannederler. Halbuki bilmezler ki, abdestte, namazda alışverişte öyle noksanları vardır ki, yediği içtiği haramdır. Kendisinde var zannettiği o hâller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idâresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar.”
“Çeşitli günahlar sebebiyle, paslanmış bir hâl alan gönüller için çâre şudur ki, Allahü teâlâya çok tövbe, istiğfar etmeli. Her zaman Allahü teâlâyı düşünmeli, O’nun râzı olduğu, beğendiği işleri yapmalı, hiçbir zaman O’ndan gâfil olmamalıdır.”
“Himmet kuşağını çok kuvvetli bir şekilde beline sarmayan insan, dünyâya olan meyil ve muhabbetten kurtulamaz. Allah yolunda gözyaşları dökerek ağlamadıkça, Allahü teâlâya âit ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda hiç ilerleyemez.”
“İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan kimse, insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda ilerleyemez. Gönlü ve kalbi ile dünyâ düşüncelerinden sıyrılıp, yalnız Allahü teâlâya yönelmedikçe, hakîkat meydanında bulunmak mümkün değildir. Bunlar hakkı idrâk etmekten uzaktırlar.”
“Ey dostlar! Bir kimse, Allahü teâlânın aşkı ile yanıp yoğrularak, bu deryanın çok mahir bir dalgıcı olmadıkça, bundan çok daha derin olan vahdaniyet denizine giremez. Zira ki, ona girmek için çok usta bir dalgıç olmak lâzımdır.”
“Gönlünde Allahü teâlânın aşkını taşıyanlar, dünyâ ile tamamen alâkalarını kesmişlerdir. Halk içinde Hak ile olurlar. Bir an Allahü teâlâyı unutmazlar.”
.
Müslüman temiz toprağa benzer
Ebû Sa’îd Fazlullah Mihenî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Hâller ve kerâmetler sahibi bir zât idi. Ebû Abdurrahmân es-Sülemî’nin meclisinde bulundu. 440 (m. 1048) senesinde Afganistan’da, Mihene’de vefât etti. Hikmetli sözleri vardır. Buyurdu ki:
“Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakaret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.”
“İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yol, Peygamber efendimizin izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır.”
"Bir kimse, Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlâs ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır.”
“İnsanın, Allahü teâlâya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber efendimize ve O’nun (sallallahü aleyhi ve sellem) hakîki vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid’at karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler.”
“Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’metlerin çokluğunu göreceksin. Bir de, O’na karşı yaptığın ibâdet ve tâatlardaki kusurlarını göreceksin. Bu iki görüş arasında meydana gelen hâle hayâ denir.”
“Kulluk, her an Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek ve O’nun Resûlüne (sallallahü aleyhi ve sellem) tam tâbi olmaktır.”
“Allahü teâlâ her şeyi kıymetli yaratmıştır, ama bir şeyi en kıymetli yaratmıştır. O da vakittir. Vakit zayi olursa tekrar elde edilmesi mümkün değildir. Bunun için en kıymetli şey vakittir.”
“Tasavvuf, kalbi temizlemek ve her an Allahü teâlâ ile olmaktır.”
“İhlâs; ameli Allahü teâlâ için olmayan karışık düşünce ve niyetlerden arındırmaktadır.”
“Birbirlerine muhabbet ve dostlukları çok kuvvetli olan iki kardeşten birinin, diğerinden az da olsa çekinmesi, mutlaka birinin kusuru sebebiyledir.”
“Fakîrlik, kimseden bir şey istememek ve kimseye itiraz etmemektir.”
“Bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Eğer bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklara uymakta (çok az da olsa) bir gevşekliği varsa hemen ondan uzaklaşınız, çünkü zararı dokunur.”
“Bir kimsede hilm (yumuşaklık), tevâzu (alçak gönüllülük), cömertlik ve güzel ahlâk bulunursa bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebep olabilir. Bunlar îmânın kemâlidir.”
.
Tatlı sözle nasihat edilir
Abdülmuhsin Kayserî hazretleri hadîs, tefsîr, edebiyat ve fıkıh âlimi idi. Kayserilidir. 775 (m. 1354) yılında vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
İbâdet ve kazanç ilimlerini öğrenmek farzdır. Daha fazlasını öğrenmek efdaldir. Fıkıh öğrenmeyip, hadis, tefsîr öğrenmek iflâs alâmetidir. Kıble ve namaz vakitleri için ve cihâd için astronomi öğrenmek câizdir. Falcılık için öğrenmek haramdır. Mücâdele, münâkaşa için kelâm ilmi öğrenmek mekruhtur. Câhillerin, bid'at fırkaları üzerinde, mezhepler üzerinde konuşmaları câiz değildir. Eski Yunan felsefecilerinin ve bid'at ehlinin, din kitaplarını okumak, evinde bulundurmak câiz değildir. Böyle kitaplar, insanın itikadını, imanını bozar. Din bilgilerini, îman bilgilerini (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarından öğrenmeden evvel, fen bilgilerini, felsefe bilgilerini öğrenmek câiz değildir.
Her Müslüman, çocuklarına, önce, Kur'an-ı kerim okumasını, namaz kılmasını, din ve İslâm ahlâkını öğretmeli, ondan sonra mektebe gönderip, fen ve sanat ve sâir lüzumlu, faydalı şeyleri öğretmelidir. İlmi, Allah rızası için, İslâm dînine ve Müslümanlara hizmet için öğrenmelidir. Mal, mevki kazanmak için, kibir ve şöhret için öğrenmemelidir.
Hoca hakkı, ana-baba hakkından öncedir. İlmi, sâlih insanlardan öğrenmeli ve sâlih insanlara öğretmelidir. İlmi iyi insanlardan esirgememelidir. Sâlih insan, iyi insan demektir. Ehl-i sünnet itikatında olan ve haram işlemekten sakınan Müslümana (sâlih insan) denir. Ehl-i sünnet îtikadını ve haramları öğrenmek, binlerce İhlâs sûresi okumaktan daha sevaptır. Fıkıh öğrenmek, hâfız olmaktan efdaldir. Hâfız olmak da, nâfile ibâdetten efdaldir. Vaaz verirken, Allahü teâlâ demelidir.
Yalnız, Allah demek hürmetsizliktir. Fısk meclisinde tesbîh, tahmîd ve Kur'an-ı kerim, hadis-i şerif ve fıkh okumak günahtır. Fıska mani olmak için tesbîh okumak câiz olur.
Günah işleyene tatlı sözle Emr-i mâruf, yâni nasihat edilir. Dinlemezse, fitne çıkacak ise edilmez, susulur. Sözü dinlenecek ise, sert söylenir. Sövmek, kötü söylemekle Emr-i mâruf yapmamalıdır. Karşılık verecek kimseye, Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılmaz. Âmirler el ile, âlimler dil ile, câhiller kalp ile Emr-i mâruf yapar. İnsan evvelâ kendine Emr-i mâruf yapmalıdır.
.
Dirilerin ölülere olan hediyesi
Muhammed bin Ebî Bekr Süyûtî hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 783 (m. 1381)’de Mısır’ın Asyût kasabasında doğdu. 859 (m 1455)’de Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Sadakanın, duânın, Kur’ân-ı kerîm okumanın ve namaz kılmanın sevâbı, kabirdeki mevtalara (ölülere) ulaşır. Dirilerin ölülere gönderdikleri, iyi amellerin sevapları onlara varır ve onlara fayda verir. Böyle olduğuna dâir, gerek Kur’ân-ı kerîmde ve gerekse hadîs-i şerîflerde açık deliller mevcuttur.
Büyük âlim Ebü’l-Kâsım Hîbetullah bin Ali bin Abdurrahmân bin Şâme el-Muâfirî, kırk defa yürüyerek hacca gitti. Seksen küsur defa Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyâsında gördü. Her defasında da Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ona şefaat edeceğine dâir vaadde bulundu. İmam-ı Mücâhid, İbn-i Abbâs’dan (radıyallahü anh) şöyle bildirdi. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ölü kabrinde, denizde boğulmak üzere bulunup da yardım isteyen bir kimse gibidir. Babasından, annesinden, kardeşinden, güvendiği bir arkadaşından ve sâlih evlâdından bir duâ bekler. Onlardan kendisine böyle bir duâ gelirse, bu onun için, dünyâ ve içindekilerden daha sevgili ve makbûldür.”
Allahü teâlâ, dünyâdakilerin dağlar gibi duâlarını, kabirdekilere ulaştırır. Dirilerin ölülere olan bu hediyesi, onlar için istiğfarda bulunmalarıdır. (Allahü teâlâdan onların af ve mağfiretlerini dilemeleridir.) Bu, ana-baba, çoluk-çocuk ve ölünün yakınlarından gelen duâ ve istiğfarın mevtaya (ölüye) ulaştığına, onlara fayda verdiğine delîldir. İbrâhim bin Hediyye, Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sen misk sadaka ver. Böyle yaparsan bir melek, nûrdan tabaklarda onu getirir. Kabrin başında durur, 'Ey bu kabrin sâhibi garip kişi! Senin çoluk çocuğun, sana bu hediyeyi gönderdi (kabûl et)' der. O hediyeyi onun kabrine teslim eder. Kabir sahibi, 'Allahü teâlâ çoluk çocuğuma hayırlar versin' diye duâ eder.
Yanındaki başka bir kabir sahibi ise, 'Beni hayırla anacak ne bir çocuk, ne bir şey, ne de bir kimse bırakmadım' diye üzülür. Sevâbı kendisine gönderilmek üzere kendi nâmına sadaka verilen ölü, onun sevâbı kendisine ulaşınca sevinir.”
.
Üstünlüklerini bize de anlat
Ali bin Ahmed Kureşî hazretleri hadîs âlimidir. 409 (m. 1018) yılında doğdu. 486 (m. 1093) yılında vefât etti. Ali bin Ahmed hazretleri, yazmış olduğu "Fezail-üs-Sahâbe" adlı risalede, Muâviye bin Ebî Süfyân’ın üstünlüklerini şöyle anlatıyor:
İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüma) şöyle anlatır:
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde bir grup Sahabeyle oturmuş, birbirimizin Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki üstünlüklerini konuşuyorduk. Bu sırada içeriye, uzun boylu, kısa boyunlu, geniş omuzlu ve yüzü örtülü bir zât girerek bize selâm verdi. Selâmını aldık. Yanımıza oturdu ve “Ey Eshâb-ı Resûlullah! Görüyorum ki, Allahü teâlâ sizi hayır için bir araya getirmiş bulunuyor” dedi. Biz de ona “Sen bizimlesin” dedik. Bize, “Niçin toplandınız?” diye sorunca, biz de “Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki faziletlerimizi konuşuyoruz” diye cevap verdik. “Senin de tespit ettiğin faziletin var mı?” diye ona sorduğumuzda “Evet! Ben sizin hiçbirinizde bulunmayan bazı hasletler ile faziletli kılındım” dedikten sonra yüzünü açtı. Yüzünü açınca, bu zâtın Muâviye bin Ebî Süfyân (radıyallahü anh) olduğunu gördük. Ona tekrar selâm verip, “Bu üstünlüklerini bize anlat. Belki içimizden bunları bilen vardır” dedik. Muâviye bin Ebî Süfyân (radıyallahü anh) bunun üzerine anlatmaya başladı.
“Bir gün Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımı olan kızkardeşim Ümmî Habîbe’nin evinde idim. Saçımı taramış, gözlerime sürme çekmiş bir hâlde iken uyku bastırdı ve kızkardeşimin dizine başımı koyup uyudum. Bu arada Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) içeri girince kardeşim başımı dizlerinin üzerinden kaldırıp, yastığa koymak istediğinde Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) 'Dizlerinin üzerinde kalsın, yâ Ümmî Habîbe!' dedikten sonra, 'Ey Ümmî Habibe! Onu çok mu seviyorsun?' buyurmuş. Kızkardeşim de 'Evet yâ Resûlallah! Nasıl sevmeyeyim? O kardeşimdir' dediğinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), 'Ey Ümmî Habîbe! Onu sev. Çünkü onu Allah seviyor, melekleri ve Resûlü, seviyor' buyurmuştur” dedi. Anlattıklarını dinledikten sonra, biz de ona "doğru söyledin" dedik...
.
Tevekkül boş oturmak değildir
Ebû Mûsâ Dîneverî hazretleri Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin talebesinden idi. 281 [m. 894] senesinde vefât etti. Ebû Mûsa Dineverî diyor ki:
“Tevekkülün ne olduğunu Bayezid'e sordum.” “Sen ne dersin?” dedi. Âlimler buyuruyor ki: “Sağın, solun, her tarafın yılan, akrep dolu olsa, kalbine bir şey gelmemesi tevekküldür” dedim. Buyurdu ki:
“Bunu yapmak kolaydır. Benim yanımda tevekkül, kâfirlerin hepsini Cehennemde azap içinde, müminlerin hepsini Cennette nîmetler içinde görüp de, ikisi arasında hiç ayrılık bulmamaktır. Ebû Musa'nın dediği, tevekkülün yüksek derecesidir. Fakat bu, zarardan sakınmamak demek değildir. Ebû Bekir (radıyallahü anh) mağarada, yılanın deliğine mübarek ayağını dayayarak, ondan korundu. Halbuki onun tevekkülü, daha üstündü. Fakat o yılandan korkmuyordu. Yılanı yaratandan, onun yılana kuvvet ve hareket vermesinden korkuyordu. Her şeyin kuvveti ve hareketinin, ancak Allahü teala'dan olduğunu görüyordu.
Tevekkül etmek, çalışmamak demek değildir. Çünkü Ebû Bekir (radıyallahü anh) her işinde tevekkül sahibi idi. Halîfe seçildiği zaman, çarşıda kumaş satıyordu. 'Ya Halîfe! Devlet idare ederken, ticaret yapmak olur mu?' dediklerinde 'Çoluk çocuğuma bakmazsam, millete nasıl bakarım?' buyurdu. Bunun üzerine Halîfeye Beytülmaldan aylık vermeyi uygun buldular. Bundan sonra her saat, millet işleri ile uğraştı. Kendisi tevekkül edenlerin en yükseği iken, ticaret ederdi. Fakat para kazanmayı düşünmezdi. Kazancını sermayesinden, çalışmasından bilmez, Hak tealadan bilirdi. Malını din kardeşlerinin malından daha çok sevmezdi. Tevekkül etmek için zühd lazımdır. Zahid olmak için ise, tevekkül lazım değildir.
Ebû Cafer Haddad, Cüneyd-i Bağdadî'nin hocası idi. Çok tevekkül ederdi. Yirmi sene, tevekkül ettiğini, kimseye belli etmemişti. Her gün, pazarda bir dinar kazanırdı. Hepsini fakirlere sadaka verirdi. Cüneyd, onun karşısında tevekkülden söylemezdi. Onun yanında, onda bulunan şeyden konuşmaya utanırdım buyururdu.
Tasavvuf adamlarının çarşıda, pazarda, halk aralarında dolaşmaları, tevekkülün az olduğuna alamettir. Evlerinde oturmaları, Allahü tealadan beklemeleri lazımdır. Meşhur yerde, tekkede oturmaları da, çarşıda oturmak gibidir ki, kalplerinin rahat etmesine sebep, şöhretleri olmak tehlikesi vardır. Fakat şöhret hatırlarına gelmezse, çalışan insan gibi, tevekkül etmiş olur."
.
Kur'an-ı kerim değişmemiştir
Abdülmun’im bin Galbûn hazretleri Kırâat ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 309 (m. 921) yılında Haleb’de doğdu. 389 (m. 999) yılında Mısır’da vefât etti. Vefatından kısa bir zaman önce buyurdu ki:
Kur'an-ı kerimin, hadis-i şeriflerden ve başka ilâhî kitaplardan bir ayrılığı ve üstünlüğü şudur ki, bu kitab-ı mecîd (yâni Kur'an-ı kerim) bugüne kadar semadan indiği gibi, değişmemiş olarak kalmıştır. Harfleri ve noktaları bile değişmemiştir demek yetişmiyor. Çünkü Kur'an-ı kerimdeki kelimelerin çeşitli okunuşundan başka, bu kelimelerin uzun, kısa, açık, kapalı, kalın, ince gibi okunmaları da, Resûlullahın bildirdiği ve okuduğu gibi kalmıştır.
(İlm-i kırâet) denilen ve pek çok kitabı olan büyük bir ilme ve İslâm âlimlerinin bu yoldaki çalışmalarına ve hizmetlerine bakıp da şaşmamak elde değildir. Kur'andan olup da çıkarılmış veyahut Kur'andan olmayıp da sonradan katılmış tek bir kelime yoktur. Çünkü, İslâm âlimleri, Kur'an-ı kerime dokunulmaması, ufak bir şüphenin bile ona yaklaşamaması için, çok sağlam bir esas koymuşlardır. Yâni, Kur'an-ı kerimin her asırda söz birliği ile gelmesi şarttır. Eshâb-ı kirâmdan bugüne kadar, her asırda, yalan üzerinde söz birliği yapacakları düşünülemeyen yüz binlerce hâfızlar vâsıtası ile bizlere gelmiştir. Sanki bir an durmayan coşkun bir nehir gibi ebediyete doğru akıp gitmektedir. Bugün İslâm düşmanlarının yeryüzünü kapladığı bir zamanda bile, elhamdülillah, dünyanın her tarafında, Allah kitabının her kelimesi, her noktası birbirine benzemektedir. Bu kitab-ı mübînin (yâni Kur'an-ı kerimin) ne kadar çok sağlam olduğu şundan da anlaşılır ki, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden bazıları bildirdiği hâlde, tevâtür, yani söz birliği hâlini almayan okuma şekilleri, ne kadar kuvvetli olsa bile, Kur'andan olmak için kâfî görülmemiştir. Meselâ, yemin kefaretini bildiren (üç gün oruç) âyet-i kerimesini, Abdullah ibn-i Mes'ûd, (üç gün arka arkaya oruç) olarak bildirmiş ve bunu fıkıh âlimleri vesika bilerek, kefaret orucunun üç gün (mütetâbi'ât) olarak, yâni art arda tutulması lâzım olmuştur. Fakat Abdüllah ibni Mes'ûd hazretleri, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden, çok güvenilir ve çok sağlam bir zat olmakla berâber, sözünde yalnız kaldığı için (Mütetâbi'ât) kelimesi Kur'an-ı kerime girememiştir.
İhtiyât olunarak bu kelimenin mânası alınmış ve yine ihtiyât olunarak Kur'an-ı kerime sokulmamıştır. Bunlara (Kırâet-i şâzze) denir.
.
Kuvvet, kudret ve irâde
Hâce Ubeydullah hazretleri Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin büyük oğludur. Küçük yaşta iken babası vefât etti. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek teveccühleri ile yetişti ve önde gelen talebelerinden oldu. Hicrî onbirinci asrın sonlarında vefât etti. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, Hâce Ubeydullah ve kardeşi Hâce Abdullah’a yazdığı uzun mektûbun bir kısmı (1. cild, 266. Mektûp):
Allahü teâlâ, kullarına kuvvet, kudret, irâde vermiştir, istediklerini işlerler, insanlar, işlerini kendileri yapıyor. Allahü teâlâ da yaratıyor. Allahü teâlânın hikmeti, âdeti şöyledir ki; insan bir işi yapmak isteyince, O da isterse o işi yaratır. Bu iş, insanın kastı ile, ihtiyârı ile meydana geldiği için, işin mesûliyeti, sevâbı ve rızâsı, o insana oluyor, insanın ihtiyârı zayıftır, azdır diyenler, Allahü teâlânın irâdesinden az olduğunu demek istiyorlarsa, doğrudur. Yok eğer, emirleri yapacak kadar değildir diyorlarsa, yanlıştır. Allahü teâlâ, insanlara yapamayacakları bir şeyi emretmemiştir. Hep kolayı emretmiş, güç şeyi istememiştir. Az zamandaki bir küfre, sonsuz azap etmeyi ve az zamandaki îmâna, sonsuz nimetler vermeyi, takdîr etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız. Allahü teâlânın yardımı ile, şu kadar biliyoruz ki, insanlara, görünür görünmez bütün nimetleri, iyilikleri veren, yerlerin, göklerin, zerrelerin yaratanı, noksansızlık ve kusursuzluklar yalnız O’na mahsûs olan bir Allaha inanmamak, elbette çok şiddetli, çok acı azap ister ki, bu da Cehennemde sonsuz yanmaktır. Böyle bir ni’met sahibine, görmeden inanmak ve nefsin ve şeytanın ve din düşmanlarının aldatmalarına kanmayarak. O’nun sözlerine güvenmek, büyük mükâfat ister ki bu da Cennet nimetlerinde ve lezzetlerinde sonsuz kalmaktır.
Meşâyıh-ı Kirâmdan çoğu dedi ki; “Cennete girmek yalnız Allah’ın fazlı ve ihsânı iledir, îmânı Cennete girmeye sebep göstermek, kazanılan nimetin lezzeti, daha çok olduğu içindir.” Bu fakire göre Cennete girmek, îmâna bağlıdır. Fakat îmân, Allahü teâlânın fazlıdır, ihsânıdır. Cehenneme girmek de, küfürden dolayıdır. Küfür ise, nefs-i emmârenin arzularından doğmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Nisa sûresi yetmişdokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; (Her güzel, her iyi şey, sana Allahü teâlâdan geliyor. Her çirkin, her fenâ şeye de, nefsin sebep oluyor) buyuruluyor.
.
Korkunun ve ümidin en faydalısı
Muzaffer bin Ahmed hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Ebû Sa’îd-i Ebü’l-Hayr ve diğer büyük zâtlarla görüşüp onlardan ilim öğrendi. Hicri 5. asrın ortalarında vefât etti. Buyurdular ki:
"Korkunun en faydalısı günah işlemene engel olan, elden kaçırdığın fırsatlar için uzun uzun üzülmene sebep olan ve geriye kalan ömür içinde seni devamlı olarak düşündüren korkudur. Ümidin en faydalısı ise amel etmeni kolaylaştırandır. Ümit üçe ayrılır: İyi amel yapıp kabul edilmesini umanın ümidi. Kötü iş yapıp ve tövbe ederek affedilmesini umanın ümidi. Devamlı günah işleyip de kendisini Allahü teâlânın affedeceğini umanın ümidi. Bu ümid makbul değildir."
"Tamahkâr, aç gözlü insan tamah zincirine bağlanmış ölüye benzer. Kalpteki tamah kalbi mühürler, mühürlü kalp ise ölüdür. Mümin tamahkâr olmaz. Nefsin şehvet ve arzularına uymaz."
"İnsanlardan uzak ve yalnız olduğunda kısaca her zaman Allah'tan kork. Beş vakit namazını cemâatle kıl. Yönünü harama çevirme, böylece, Allahü teâlâya yaklaşanlardan ol."
"Dilinle yalan söyleme, gözünle harama bakma. Kalbinle Müslüman kardeşine hased etme. Kin tutma ve iyi şeyler arzu et. Eğer böyle yapmazsan, sonunda bedbaht olursun."
"Amelde ihlâs amelden daha zordur. Kul kendisiyle Allahü teâlâ arasındaki hususlarda tam olarak sıdk, doğruluk üzere bulununca Allahü teâlâ onu gayb hazînelerine vâkıf kılar."
"Allahü teâlâ kalpleri kendini anmak için yarattığı hâlde, insanlar onları şehvet, istek ve arzû ile doldurmuştur. Kalplerden şehvetin izini silecek şey yalnız Allahü teâlânın korku ve sevgisidir."
"İşlediğin fazîletli amele güvenerek azap olunmaktan korkmazsan helâk olursun."
"Ehl-i Kur'ân bir günâh işleyeceği zaman göğsündeki Kur'ân-ı kerîm lisân-ı hâl ile ona şöyle seslenir: 'Allahü teâlâya yemîn olsun ki sen beni bu iş için ezberlemedin!' O günahkâr kişi eğer bu sesi duyabilecek olsa Allahü teâlâdan hayâ ederek düşer can verirdi."
"Kim, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini ayıplarsa, Allahü teâlâ onu gazâbından korur."
"Kötü ve yanlış sözleri çok dinlemek, tâatın, ibâdetin tadını kalpden siler."
“Enfâl sûresi 23. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: Eğer Allahü teâlâ, ezelî ilminde onlarda hayır ve saadet takdîr etmiş olsaydı, onlara hakkı işittirirdi.” (Yani Allahü teâlâ onları hayırlı eyleseydi, onlara hayrı işittirirdi.)
.
Kurtuluşu, sâlihlerin sohbetinde ara
Ahmed Nasihuddîn Çeştî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Çeştiyye yolunun büyüklerinden olan babası Ebu Ahmed Çeştî’nin halifesi idi. 411 (m. 1020) yılında vefât etmiştir. Kıymetli nasihatleri vardır. Buyurdu ki:
"Kurtuluş, sâlihlerin, büyüklerin sohbetindedir. Bir kimse her ne kadar kötü de olsa, büyüklerin sohbetinde bulunmak onu kurtarır ve yükseltir. Sâlihlerin sohbetine devam eden kimse iyi bir kişi ise, kısa zamanda olgunlaşıp yükselir."
"İyi olan Allah adamları ile birlikte bulunmak, hayırlı bir iş yapmaktan daha iyidir, bunun gibi kötülerle ve İslâm düşmanlarıyla bulunmak, kötü bir iş yapmaktan daha kötüdür. İnsana en çok zarar veren günâh, kendi gibi olan insanları aşağı görmektir."
"Tövbekâr mürid kime denir?" diye sorulunca; "Şu hâle gelen kimsedir ki, amelleri yazan melekler, onun hiç günahını bulup yazmazlar. Hiç günah işlemezler.”
"Muhabbetin alâmeti itâat etmektir. Muhabbette gevşeklik olmaz."
"Derviş o kimsedir ki, kendisine ihtiyâcını söyleyen hiç kimseyi mahrum etmez, ihtiyaçlarını karşılar."
"Senelerce ilim ve mârifet taleb edip, dergâhta kaldım. Neticede, hayret ve heybet buldum. Böylece kurb, Allahü teâlâya yakınlık menziline ulaştım. Dünyâ ehlini, dünyâya düşkün olanları, dünyâ ile meşgul buldum. Âhıreti düşünen âhiret ehlini mahcup buldum. Tasavvuf ehli ve takvâ sâhibi olduğunu iddiâ eden sahtekârlardan uzak durup, yüz çevirdim."
"Hakîkat ehli olmak için şu on şarta uymak lâzımdır: Tam bir mârifete sâhip olup, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak. Hiç kimseyi incitmemek ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmemek. Dâimâ hak yolu gösterip, insanlarla hep faydalı şeyler konuşmak. Tevâzu sâhibi olmak. Uzlet. Bütün Müslümanları iyi bilip, kendini herkesten aşağı görmek. Rızâ, kadere râzı olmak ve teslimiyet. Sabır ve tahammül. Yanıp erimek, acz ve niyâz içinde olmak. Kanâat ve tevekkül üzere olmak.”
"Ârifin bir özelliği insanlara karşı devamlı güler yüzlü olmasıdır."
"Rabbini tanıyıp seven kimse, her ân O'nun aşkıyla kendinden geçer. Ancak Allahü teâlânın zikri ile ayakta durur ve yürüyebilir. Çünkü o, Allahü teâlânın azameti karşısında kendini unutmuş, kaybetmiştir.”
“Irmak akarken zaman zaman gürültü çıkarır ve zaman zaman etrâfını zorlar. Ancak sonunda denize kavuşarak sükûnete erişir. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak arzûsu ile yanan kimsenin de hâli böyledir."
.
Ona tam tâbi olmak için
Abdülvehhâb Buhârî hazretleri Hindistan’da yaşayan evliyânın büyüklerindendir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 932 (m. 1526)’de Delhî’de vefât etti. Hindistan’daki Mültan’da, Seyyid Sadreddîn Buhârî’den naklî ve manevî ilimleri tahsil edip, yüksek derecelere kavuştu. Seyyid Sadreddîn Buhârî’den ilk olarak şu sözleri duydu:
“Dünyâda iki büyük nimet vardır. Bunlar, bütün nimetlerden üstündür, lâkin insanlar bu iki nimetin kıymetini bilmiyorlar. Onlara kavuşmaktan gâfil bulunuyorlar.
Birincisi; iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâmın mübârek vücûdunun, Medîne-i münevverede bulunmasıdır, ikincisi ise; Kur’ân-ı kerîmdir. Hak teâlâ, onunla söylüyor ve insanlar bundan gâfillerdir.”
O, bu sözleri duyunca, hocasının huzûrundan kalkıp, Medîne-i münevvereye gitmek için izin istedi ve Resûlullah efendimizi ziyâret yolunu tuttu. Bu saadetle şereflenip, tekrar memleketine döndü ve hocası ona icazet vererek talebe yetiştirmeye mezun etti.
Abdülvehhâb-ı Buhârî hazretleri, hâl ve muhabbet ehlinden idi. Tasavvufun yüksek derecelerine kavuşmuştu. Bir tefsîri vardır. Kur’ân-ı kerîmin tamâmına yakınını, Resûlullah efendimizin medhi ve zikri ile tefsîr etmiştir. Orada aşk-ı ilâhî inceliklerinden ve muhabbetullah sırlarından çok şeyleri açıklamıştır. Tefsîrinin bir yerinde; “Ey îmân edenler; namazlarınızda rükû’ ve secde edin. Rabbinize ibâdet edin ve hayır yapın” meâlindeki Hac sûresi 77. âyet-i kerîmesini tefsîr ederken buyurur ki: “En büyük hayır ve iyilik; söz, fiil ve hâlde Resûlullah efendimize uymaktır. Ona tam tâbi olmak için, kâmil bir zâtın sohbetinde bulunmak lâzımdır, öyleleri vardır ki, Allah adamlarından biri ile bir sohbette, marifet ve saadete kavuşur. Kalbinde Allah sevgisi artar ve o zâtın kalbinden kendi kalbine feyz akar.
Bu bir sohbet, onun ömrünü arttırıcı olur. O zâta olan muhabbeti, Allah ve Resûlüne olan muhabbetini arttırır. Hâllerin kalbden kalbe geçişinin hikmetine gelince;
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı ülfet, rahmet ve keremle yarattı. Onu kendi ahlâkıyla ahlâklandırdı. Bu ahlâktan biri 'şevk’tir. Resûlullah efendimiz, Allahü teâlâdan bildirerek buyurdu ki: “Ebrârın beni görme şevki uzadı. Benim onları görme şevkim daha kuvvetlidir.”
.
İnsanlarla iyi geçininiz
Hâce Abdullah-ı İsfehânî hazretleri Silsile-i aliyye büyüklerinden Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin talebelerindendir. Hicri dokuzuncu asrın ikinci yarısında vefât etti. İran’da yaşadı. Alâüddîn-i Attâr hazretlerinden naklen buyurdu ki:
"Biz muhabbet şerbetini içenlerdeniz. Bizim muhabbetimizin artmasına sebep; kalblerimize çeşit çeşit zevk bahşeden hadîs-i şerîfler ve salevât-ı şerîfelerdir."
"Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin başıdır. Günahların başı ise küfürdür, îmânsızlıktır."
"Hizmet görmek isteyen hocasına hizmet etsin."
"Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun."
"Devamlı zikrediniz. Büyüklere bağlılığınızı muhâfaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kazâ ve kader husûsunda nasıl ve niçini bırakınız. Yol kardeşleri ile birlik olmayı lâzım biliniz. Kanâat, rızâ, teslim, tevekkül ve ferâgat üzerine olunuz."
“İnsan dâimâ Allahü teâlâya yönelmelidir. Her an ve zamanda, her ibâdet ve işte kendisine gelen feyiz ve nûrları düşünmeli, nasıl bir berekete kavuştuğunu anlamalıdır. Meselâ; namaza durduğunda gelen nûrlar ve bereketlerin nasıl olduğunu, kırâat ile berâber bu feyiz ve bereketlerin ne hâle döndüğünü, Allahü teâlâya hamdü senâdaki feyzi, dil ve Kelime-i tevhîd söylemekteki bereketi, hadîs-i şerîfleri okurken ihsân buyurulan sırları incelemeli ve bu sûretle günahlardan hâsıl olan mânevî zararları gözleyip, anlamalıdır. Meselâ; haram ve şüpheli lokmadan kalbe nasıl bir zulmet geliyor ve gıybet etmek insanın bâtınına nasıl zarar veriyor, yalan söylemek kalpte nasıl bir leke bırakıyor anlaşılır. Böylece, bütün haram, mekrûh ve günahların zehir, zarar ve ziyân olduğu vicdânen bizzat fark edilir. Yâni her hâlinde, her iş ve sözünü inceleyip, İslâmiyete uygun olup olmadığını dikkat ile tâkip etmelidir. Eğer işi ve sözü İslâmiyete uygun ise, bunun şükrünü yerine getirmelidir. Eğer, Allahü teâlâ muhâfaza buyursun, O’na aykırı ve uymuyor ise hemen tövbe etmeli, istigfârda bulunmalıdır. Âşikâre işlenen günahın tövbesi âşikâre yapılmalı, gizli günahınki de gizli yapılmalıdır. Tövbeyi geciktirmemelidir. Çünkü Kirâmen kâtibîn melekleri, işlenen günahı hemen yazmazlar, müminin tövbe etmesini beklerler. Tövbe edince bu günahı hiç yazmazlar.”
Müsâfaha ederken günâhlar dökülür
Ebû Muhammed Habbâzî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh ve usûl âlimidir. Mâverâünnehr şehirlerinden Hocend’de 629 (m. 1232)’de doğdu. 691 (m. 1292)’de Şam’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İki Müslümân karşılaştığı zamân, birbirine (Selâmün aleyküm) demesi ve sonra el ile müsâfaha etmesi sünnettir. Müsâfaha ederken günâhları dökülür. Selâm verene ve üçe kadar aksırıp da (Elhamdülillâh) diyene hemen cevap vermek farz-ı kifâyedir. İşitenlerin cevabı geciktirmesi harâmdır. Tövbe etmeleri lâzım olur.
Mektupla gelen selâmı okuyunca hemen (Ve aleyküm selâm) demek farzdır. Bunu yazıp göndermek müstehaptır. Birisine selâm götürmeyi kabul eden kimsenin, bu selâmı götürmesi farzdır. Çünkü üzerinde emânettir. Götürmeyi kabul etmemiş ise (Vedîa) olur. Vedîayı götürmek lâzım olmaz.
Bir kimseye selâm verirken, çok kimseye verir gibi vermelidir. Çünkü, mümin yalnız değildir. Muhafaza melekleri ve (Kirâmen kâtibîn) adındaki iki melek onunla berâberdir. (Selâmün aleyküm) demek, (Ben Müslümânım. Benden sana zarar gelmez. Selâmettesin) demektir. Hadîs-i şerîfte, (Tanıdığınız ve tanımadığınız Müslümânlara selâm veriniz!) buyuruldu. Kâfirlere selâm verilmez. Onlar selâm verince, yalnız (Ve aleyküm) denir.
Nikâhla alması ebedî harâm olan onsekiz kadına selâm vermek câizdir. Selâmlarına cevâp vermek farz-ı kifâyedir. Bir sebep ile, geçici harâm olan, yanî, o sebep kalkınca evlenmesi helâl olan yedi kadına selâm vermek câiz değildir. Bunların selâmına cevap vermek farz olmaz. Zengine, zengin olduğu için selâm vermek câiz değildir. Zengin önce selâm verirse, cevap verilmesi farz olur.
Büyüklerin çocuklara selâm vermesi câizdir. Selâmda sünnet şöyledir ki, önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki merkepte olana, merkep üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir. Rütbe ve nimeti çok olan önce verir. Nitekim, mirâç gecesi, önce Allahü teâlâ selâm verdi. İki Müslümân birbirine aynı ânda selâm verirse, her ikisinin de, birbirine cevap vermesi farz olur. Birbirinden sonra selâm verirlerse, ikincinin verdiği selâm cevap yerine geçer. Çok kimseye selâm verildiği zaman, bir kişi, hattâ bir çocuk cevap verince, ötekiler vermese de olur.
.
Allahü teâlânın yeryüzündeki dostları
Muhammed bin İshâk Gülâbâdî hazretleri evliyânın büyüklerinden olup, hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde âlimdir. Buhârâ’nın Gülâbâd Mahallesinde doğmuştur. 380 (m. 990) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Gülâbâdî hazretleri, Tearrûf adlı eserinin mukaddimesinde şöyle buyurmaktadır:
“Allahü teâlâya hamd olsun. O, ötelerin ötesidir, hiçbir şeye benzemez, başlangıcı ve sonu yoktur. Bakîdir. İsim ve sıfatlarıyla kendisini, evliyâsına tanıtmaktadır. Velî kullarının sırlarını ve rûhlarını, kendisine yaklaştırmaktadır. Dostlarının gönüllerini kendine çevirmektedir. Merhamet ederek evliyâsını kendine çeker. Onların sırlarını nefsâniyet kirlerinden temizler. Onları kendine itaat ettirerek yükseltir. Sevdiği kullarından dilediğini peygamber olarak seçmiş, vahiy göndererek peygamber yapmıştır. Onlara indirdiği kitaplarında, emirler ve yasaklar bildirmiş, emre itaat edenlere Cenneti vadetmiştir. Nehiylerinden (yasakladıklarından) sakınmayanları, Cehenneme atacağını bildirmiştir. Peygamberlerinin derecelerini, kimsenin anlayamayacağı kadar yükseltmiştir.
Peygamberlerinin sonuncusu olarak. Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. O’na îmân ve itaat etmeyi emretti. Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din, dinlerin en hayırlısı, Ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür. O’nun dîni kıyâmete kadar bâkidir, değişmez, ümmetinden sonra başka bir ümmet gelmez. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hayırlı ve seçilmiş insanlar yarattı. Bunlar seçilmişlerdir, diye hükmetti. Onları müttekî (takvâ sahibi) kıldı. Nefslerini dünyâya düşkün olmaktan uzaklaştırdı. Bunlar nefislerinin arzularına uymamakta samimidirler. Bunun için zâhirî ve batınî ilimlere kavuşmuşlardır. Kalbleri, saf, tertemiz hâle geldiği için, onlara doğru bir firâset ihsân edilmiş, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda sabit olmuşlardır. Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirmişlerdir. Zulmet perdelerini yırtıp, yüksekliklere ulaşmışlardır. Bedenleri zulmetten temizlenmiş, yeryüzünde Allahü teâlânın dostları olup, mübârek kimseler hâline gelmişlerdir. Halk arasında Hakkın emânetleri, insanlar arasında Allahü teâlânın seçkin kulları bunlardır. Daha sonra onların yoluna rağbet ve hakîkati yaşayanlar azalıp, yazarak anlatanlar çoğalmıştır. Bu sebeple bunları ancak ehli olanlar anlar.
.
Hesap için ilk çağrılanlar
Abdülmüheymin Hadramî hazretleri Hadîs fıkıh ve nahiv âlimidir. 675 (m. 1276)’da Arabistan’da Hadramut beldesinde doğdu. 749 (m. 1348)’da Tunus’ta Zellâc’ta vefât etti. Naklettiği Hadis-i şeriflerden bazıları:
“Kıyâmet günü, Allahü teâlâ yarattıklarını hesaba çeker. Her sınıf insan, orada toplanır. Hesap için ilk çağrılanlar; Kur’ân-ı kerîm okuyanlar, Allah için harpte ölenler ve dünyada iken malı mülkü olup, zengin olanlardır. Allahü teâlânın huzûruna önce Kur’ân-ı kerîm okuyan getirilir. Allahü teâlâ ona; (Peygamberime gönderdiğim esaslar sana bildirilmedi mi?) diye sorar. O da; (Evet bildirildi, yâ Rabbî!) der. Allahü teâlâ yine sorar: (Peki sana bildirilenle, öğrendiğin ile ne yaptın?) O da; (Gece gündüz okudum) der. Allahü teâlâ; (Yalan söyledin) buyurur. Melekler de; (Evet yalan söyledin. Sen, hakkında başkası, (Ne güzel okuyor, desinler diye okudun. Nitekim sana böyle söylendi) derler. Daha sonra, harpte Allah yolunda ölen huzûra getirilir. Allahü teâlâ ona; (Niçin öldürüldün?) diye sorunca, (Senin yolunda harp ettim ve öldürüldüm) der. Allahü teâlâ; (Yalan söyledin) buyurur. Melekler de; (Yalan söyledin. Sen Allah için harp etmedin. 'Ne cesur adam' desinler diye harp ettin. Herkes de sana böyle dedi) derler.
Allahü teâlâ, sonra huzûruna getirilen zengin olana; (Sana verdiğim zenginlikle ne yaptın?) buyurur. O da; 8Sıla-i rahim yaptım ve o malla sadaka verdim, dağıttım) der. Allahü teâlâ; (Yalan söyledin) buyurur. Melekler der ki: (Yalan söyledin. Hakkında herkes, 'Ne cömert, ne iyilik sever adam' desinler diye bunları yaptın. Herkes de senin için böyle söyledi.) Sonra Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) (Ey Ebû Hüreyre! Kıyâmet günü Allahü teâlânın Cehenneme atacağı bu üçüdür) buyurdu."
"Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl değildir. Üç günden fazla bir kimseye dargın olduğu hâlde ölen kimse, Cehenneme gider.”
“Allahü teâlâ, kıyâmet gününde öyle insanlar haşreder ki, yüzleri nurlu olup, inciden yapılmış minberlere (koltuklara) oturacaklar. Bütün insanlar onlara imreneceklerdir. Onlar ne peygamberlerdir, ne de şehidlerdir. Onlar, çeşitli uzak memleketlerden bir araya gelmiş, Allah için birbirini seven, bir arada Allahü teâlâyı zikreden kimselerdir.”
.
Râhibin tarif ettiği gibiydi
El-Iclî hazretleri, büyük hadîs âlimi ve tarihçidir. 181 (m. 797)’de Kûfe’de doğmuş 261 (m. 875)’de Trablusşam’da vefât etmiştir. Şöyle nakleder:
Selmân-i Fârisî “radıyallahü anh” Müslümân olmadan önce birçok râhip ile sohbet etmiş, pek çok patriğin hizmetinde bulunmuştu. Her biri ömrünün sonunda başka bir râhibin yanına gitmesini vasiyet etmişti. Yanında bulunduğu son râhibin de, vefâtı yaklaşınca, sizden sonra kimin yanına gideyim, diye sordu. O râhip dedi ki:
"Şu ânda yeryüzünde sohbetinde bulunacağın ve sana hayır gelecek bir kimse bilmiyorum. Fakat, âhir zaman Peygamberinin gönderilmesi yaklaştı! O Peygamber İbrâhîm aleyhisselâmın dîni üzere olur. O iki taşlık arâzî arasında ve hurma ağacının bol olduğu bir yerde bulunacaktır. İki kürek kemiği arasında nübüvvet mührü vardır. Hediyeyi kabul eder. Sadakayı kabul etmez..."
Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” o râhibin vasiyeti üzerine Arabistân’a gitmek üzere yola çıktı... Sonunda Medîne’ye ulaştı. Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’ye hicret ederken Kubâ’da konakladıkları sırada, Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” yanına bir şeyler alıp, Resûlullahın huzûruna gitti. Götürdüğü şeyleri bunlar sadakadır diyerek takdîm etti. Resûlullah efendimiz, Eshâbına, siz yiyiniz, buyurdu ve kendisi yemedi. Selmân-ı Fârisî kendi kendine alâmetin birisi ortaya çıktı, dedi. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatmıştır:
"Resûlullah efendimiz Kubâ’dan Medîne’ye gelince yine yanıma bir şeyler alıp huzuruna gittim. Bunlar hediyedir, dedim. Resûlullah efendimiz Eshâbıyla birlikte o hediyeden yediler. Kendi kendime ikinci alâmet de tamam dedim. Sonra bir defasında daha huzûruna vardım. Resûlullah Bakî Kabristânı'nda Eshâbından birinin cenâzesinde idi.
Üzerinde biri ridâ, biri de izâr olmak üzere iki gömlek vardı. Ben nübüvvet mührünü göreyim diye yakın durdum. Resûlullah efendimiz beni nübüvvet mührünü görsün diye mübârek omuzundan ridâsını indirdi. Nübüvvet mührünü gördüm. Tam râhibin bana tarif ettiği gibi idi. Elimde olmayarak eğilip, nübüvvet mührünü öptüm ve ağladım.
Resûlullah efendimiz beni huzûruna çağırdı. Varıp oturdum. Başımdan geçen hâdiseleri birer birer anlattım. Hoşlarına gitti. Eshâb-ı kirâmın da bunları duymasını istedi..."
.
Bu ümmete ihsan edilen beş şey
Muhammed bin Habîb hazretleri hadîs âlimidir. Kûfe'de doğdu. Bağdat'a giderek zamanın büyük âlimlerinden ilim tahsil etti. 245 (m. 860)’de Sâmerrâ'da vefat etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) Şabân ayının son günü hutbede buyurdu ki: Ey Müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece [Kadir gecesi], bin aydan daha faydalıdır. Allâhü teâlâ, bu ayda, her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda, geceleri terâvih namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ay, sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer Cennettir. Bu ay, iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda müminlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda, bir oruçluya iftar verirse, günahları affolur. Hak teâlâ, onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O oruçlunun sevabı kadar, ona sevap verilir." Eshâb-ı kirâm, dediler ki: "Ya Resûlallah! Her birimiz, bir oruçluya iftar edecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz."
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de, bu sevap verilecektir. Bu ay, öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden âzâd olmaktır. Bu ayda emri altında olanların vazifesini hafifletenleri Allâhü teâlâ affedip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda dört şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allâhü teâlâ çok sever. Bunlar, Kelime-i şehâdet söylemek ve istiğfâr etmektir. İkisini de zâten her zaman yapmanız lazımdır. Bunlar da, Allâhü teâlâdan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden Ona sığınmaktır. Bu ayda, bir oruçluya su veren bir kimse, kıyâmet günü susuz kalmayacaktır.”
“Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazân-ı şerîfte beş şey ihsân eder ki, bunları hiçbir peygambere vermemiştir: 1. Ramazânın birinci gecesi, Allâhü teâlâ müminlere rahmet eder. Rahmet ile baktığı kuluna hiç azap etmez. 2. İftar zamanında oruçlunun ağız kokusu, Allâhü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir. 3. Melekler, Ramazânın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için duâ eder. 4. Allâhü teâlâ, oruç tutanlara, âhirette vermek için, Ramazân-ı şerîfte, Cennette yer tayin eder. 5. Ramazân-ı şerifîn son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder."
.
Cenazeyi definde gecikmemeli
Ebû Tâhir hazretleri hadîs ve fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Irak’ta yaşadı. 250 (m. 864)’de vefât etti. İmâm-ı Mâlik bin Enes’in Muvattâ kitabını şerh etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Cenazeyi götürmede acele ediniz! Eğer sâlih bir kimse ise, onu hayra yaklaştırmış olursunuz. Eğer böyle değilse, (zâten işin sonu) kötüdür. (Bir an evvel) onu, boyunlarınızdan atmış olursunuz.”
Hazreti Âişe “radıyallahü anha” şöyle anlatır: Şiddetli bir rüzgâr estiği vakit, Resûlullah Efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) “Allahım! Senden, bunun, (rüzgârın) hayrını ondaki şeyin hayrını ve onun gönderildiği vazîfenin hayrını diliyorum. Bunun (rüzgârın) şerrinden, ondaki şeyin şerrinden ve onun gönderildiği vazîfenin şerrinden sana sığınıyorum” buyururdu. Hava bulutlandığı vakit rengi değişir, (yerinde duramayıp içeri) girer çıkar, (öteye beriye) gider gelirdi. Yağmur yağdığı vakit ise açılırdı. Ben, bunu O’nun yüzünden anlardım. Kendisine sebebini sorduğumda; “Yâ Âişe! Belki bu bulut Ad kavminin dediği gibi (bir azap) olur. Onu vadilerine doğru gelen bir bulut hâlinde görünce, (Bu bize yağmur verecek bir buluttur) dediler...”
“Yağmur suyu veya nehir, dere suyu ile sulanan arazinin mahsulünden uşur (yani onda bir), hayvanla sulanan arazinin mahsulünden ise yarım uşur (yani yirmide bir) vardır.”
“Sizden birinizin, (ormana gidip) odun toplaması ve onu sırtına yüklenerek getirip satması, kendisine bir şey verilsin veya verilmesin, bir kişiye el açmaktan daha hayırlıdır.”
“İhtiyarın kalbi, iki şeyi sevmek husûsunda gençtir: 1- Çok yaşamak, 2- Malı sevmek..”
“Mümin, müminin kardeşidir. Bir mümin için, kardeşinin üzerine satış yapması ve vazgeçmedikçe, dünürlüğü üzerine dünür göndermesi helâl olmaz.” Hayber fethedilince, Yahudiler Resûlullah Efendimizden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hayber’de çıkan meyve ve ekinin yarısını vermek şartı ile çalışmak üzere kendilerini orada bırakmasını istediler. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) “Bu şartla dilediğiniz müddetçe sizi burada bırakıyorum...” buyurdu.
“Kim kalbinden sadâkat ve ihlâs ile (Lâ ilahe illallah) derse, ona Cennet vâcib olur.”
“Allah için tevâzu ve alçak gönüllülük göstereni, Allah yükseltir. Kibir edeni de Allah alçaltır. Allah'ı çok zikredeni Allah sever.”
.
Abdestten sonra salevât söylemek
İbn-ül-İmâm Tlimsânî hazretleri Mâlikî mezhebi âlimlerinin büyüklerindendir. Cezayir’in Tlimsân şehrinde yaşamıştır. 743 (m. 1342) senesinde vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Abdest alırken, misvâk kullanmak sünnet-i müekkededir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Misvâk kullanarak kılınan namâz, misvâksız kılınan namâzdan yetmiş kat üstündür.)
Misvâk kullanmanın onbeş faydası vardır: 1- Ölüm ânında, şehâdet kelimesini söylemeye sebep olur. 2- Diş etlerini kuvvetlendirir. 3- Balgamı giderir. 4- Safrayı keser. 5- Ağız ağrısını giderir. 6- Ağız kokusunu giderir. 7- Allahü teâlâ ondan râzı olur. 8- Baş damarlarını kuvvetlendirir. 9- Şeytân gamlanır. 10- Gözleri nûrlanır. 11- Hayrı ve hasenâtı çok olur. 12- Sünnet ile amel etmiş olur. 13- Ağzı pâk (temiz) olur. 14- Fasîh-ul-lisân olur, yani güzel konuşur. 15- Misvâklı olarak kılınan iki rekat namâzın sevâbı, misvâksız olarak kılınan yetmiş rekat namazın sevâbından daha çok olur.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki. (Her kim abdest aldıktan sonra, "Sübhânekellahümme ve bihamdike, Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke leke estagfiruka ve etûbü ileyke eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdüke ve Resûlüke" diye dua ederse, Allahü teâlâ hazretleri, o kimsenin günâhlarını affeder ve kabûl imzâsıyla tasdîk edip, Arş-ı âlânın altında muhâfaza eder. Kıyâmet gününde bu duâyı okuyan şahıs gelip, o sevâbın ecrini alır.)
Bir hadîs-i şerîfte; (Her kim abdest aldıktan sonra “İnnâ enzelnâhü...” sûresini bir kere okursa, Allahü teâlâ hazretleri, o kimseyi sıddîklardan yazar. İki kere okursa, şehîdlerden yazar. Üç kere okursa Peygamberler ile haşrolur) buyurdular.
Yine bir hadîs-i şerifte; (Her kim abdest aldıktan sonra, benim üzerime on kere salâtü selâm getirirse, Allahü teâlâ hazretleri, o kişinin hüznünü giderip mesrur eder, duasını kabul eder) buyurdular.
Abdest alırken, bilmeyenler abdest dualarını okumasa da olur. Fakat kısa zamanda ezberlemeli ve abdest alırken okumalıdır. Çok sevaptır. Abdestin sonuna doğru veya abdesti bitirdikden sonra; “Allahümmec’alnî minet-tevvâbîn, vec’alnî min-el-mütetahhirîn, vec’alnî, min ibâdik-es-sâlihîn, vec’alnî minel-lezîne lâ havfün aleyhim ve lâhüm yahzenûn” duâsını okumak çok sevaptır.
.
Yürürken yemek ve içmek.
Abdülkâdir Feyyûmî hazretleri Mısır’da yetişen Şafiî mezhebi âlimlerinin büyüklerindendir. Yukarı Mısır’da Feyyum’da doğdu. Birçok âlimden ders okudu. Dînî ilimlerde ve zamanın fen bilgilerinde söz sahibi oldu. 1022 (m. 1613) senesinde Mısır’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Yemeğe başlarken ve bittikten sonra elleri yıkamak sünnettir. Başlarken (Bismillâhirrahmânirrahîm) demek ve sonunda (Elhamdülillah) demek sünnettir. Sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir. Cünüp olan erkek ve kadının ellerini ve ağzını yıkamadan evvel yemesi ve içmesi mekruhtur. Hayızlı kadın için mekruh değildir. Kaynar şey yememeli, yemeği koklamamalı ve içine üflememelidir. Yolda yürürken yemek ve içmek mekruhtur. Başı açık yemek câizdir. Açlıktan ölecek kimsenin leş yemesi câizdir. Kokmuş et yemek haramdır. Kokmuş yağ, süt yemek haram değildir. Yemek ekşise, koksa necis olmaz. Fakat yemesi haram olur. Ağac altına düşmüş meyveleri, yerden alıp yemek sahibinin helâl ettiği bilinirse helâl olur. Nehir üzerinde sürüklenen meyveleri alıp yemek helâl olur. Fakir, zenginin verdiği sadakadan, zengine hediye etse, alması câiz olur. Peygamber Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Yemekten sonra bu duâyı okuyan kimsenin günahları affolunur: “El hamdülillâhillezî et'amenâ hâzet-taâme ve rezekanâ min gayri havlin minnâ ve lâ kuvvete.”)
Peygamber Efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bu duâyı okuyan kimse, duâyı sabahleyin okursa ve akşama kadar ölürse, şehit derecesine vâsıl olarak ölür. Akşamleyin okursa, yine sabaha kadar ölürse, aynı şekilde aynı dereceye ulaşır. Duâ şudur: Allahümme ente rabbî lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve vaadike mesteta'tü eûzü bike min şerri mâ sana'tü ebûü leke bi-ni'metike aleyye ve ebûü bi zenbî fağfirlî zünûbî feinnehû lâ yağfirüzzünûbe illâ ente. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.)
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: (Yâ Ebâ Hüreyre! Her kim, günde yirmibeş defa bu duâyı okursa, Hak teâlâ, o şahsı âbidler zümresinden yazar. Duâ şudur: “Allahümmagfir lî ve livâlideyye ve liüstâziyye ve lil mü'minîne vel mü'minât vel müslimîne vel müslimât el ahyâ-i minhüm vel emvât bi-rahmetike yâ erhamerrâhimîn.”)
.
Allah'ı anmak kalbin cilasıdır
Şeyh Behrâm hazretleri Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Doğum ve vefât târihi kaynaklarda yoktur. Hicri onbirinci asrın birinci yarısında Beytûl kasabasnda vefât ettiği bilinmektedir. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Her insanın amelinin en üstünü, efendisi vardır. Benim amelimin en üstünü, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamamdır, Allahü teâlâyı anmak, kalbin cilasıdır.”
“Bir kimse herhangi bir yerde Allahü teâlâya ibâdet ve tâatte bulunursa, o kimse öldüğü zaman o yer onun için ağlar ve kıyâmet gününde, ona kendi üzerinde ibâdet ve tâatte bulunduğuna dair şahitlik eder.”
“Şu üç husus, gerçek kardeşliğin icaplarındandır: Birincisi, hasta oldukları zaman, birbirini ziyâret etmek. Sıkışıp daraldıkları zaman birbirine yardımcı olmak. Bir şeyi unuttukları zaman birbirlerine hatırlatmak.”
“Bir mil uzakta da olsa, hasta bir kardeşini ziyâret et. İki mil uzakta da olsa, git, iki kardeşinin arasını bul, onları barıştır. Üç mil uzakta bile olsa, yürü, Allahü teâlânın rızâsı için birbirinizi sevdiğiniz bir kardeşini ziyâret et.”
“Cehennemin yedi kapısı vardır. Bunlardan en pis kokan, ateşi en şiddetli olan, haram olduğunu bildikten sonra zinâ yapanlara âit olandır.”
“En güvendiğim amelim olarak ilim öğretmemi, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını insanlara anlatmamı görüyorum.”
“Faiz yenince, zelzele ve yere batma hadîseleri; insanların başında bulunanlar zulüm ettikleri zaman, kıtlık; zinâlar ortaya çıkınca, ölümler çoğalır.”
“Gaflete dalan, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını ve ahireti unutan insanlar arasında rabbini ananların hâli, Allah yolunda savaşanların hâline benzer. Allahü teâlâyı ananlar arasında, dünyâya dalanların hâli, savaş meydanından kaçanların hâli gibidir.”
“Allahü teâlâ yeryüzünde devamlı anılır. Eğer, bir saat anılmasaydı, yeryüzündekiler helak olurdu.”
“Ebüdderdâ’nın annesi, (Allahü teâlânın anıldığı yerde bulunmaktan, gönlüme daha şifa ve huzûr veren ve kavuşmaya daha lâyık bir şey bilmiyorum) derdi.”
“Sizden öncekiler, âhiret işleriyle uğraşıp, sadece artan zamanlarını dünyâ işlerine harcarlardı. Siz ise bugün hep dünyâ işiyle uğraşıyor, eğer zaman kalırsa âhiret işlerini yapıyorsunuz.”
“Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyunuz. Kim bunlara uyuyorsa, bu onlar için saadettir. Bunlara uymayan, bedbahttır.”
.
Malının zekâtını vermeyenler
Ebü’l-Fadl bin Ebi’l-Meâlî hazretleri Hanbelî Hadîs âlimlerindendir. 520 (m. 1126)’da Bağdat'ta doğdu. Yüzbinden çok hadîs-i şerîfi ezberlediği için “Hâfız” unvanına sahip oldu. 565 (m. 1170)’de vefât etti. Zekat ve sadakanın faziletini anlatırken buyuruyor ki;
Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: “Her gün iki melek, Allahü teâlâya nidâ ederek; 'Yâ Rabbî! Malını infâk edenin, infâk ettiği malının yerine yenisini koy (daha fazlasını ihsân eyle). (Malını infâk etmeyip, sımsıkı) tutanların ise, malını telef eyle!' derler.”
“Allahü teâlâ, bir kimseye mal verir de, o da zekâtını eda etmezse, kıyâmet günü malı kendisi için, çok zehirli bir yılan sûretine dönecektir. Bu yılanın iki gözü üstünde, iki siyah nokta vardır. O kimsenin, boynuna dolanarak onu her iki çene kemiğinden yakalayacaktır. Sonra, 'Ben senin malınım, ben senin hazînenim' diyecektir.”
“Malının zekâtını vermeyen kimse, bütün malını helak etmiş olur.”
Eski âlimler yazmış ki, beş şeyi yapmayan, beş şeyden mahrûm olur: 1. Malının zekâtını vermeyen, malının hayrını görmez. 2. Uşrunu vermeyenin, tarlasında, kazancında bereket kalmaz. 3. Sadaka vermeyenin, vücûdunda sıhhat kalmaz. 4. Duâ etmeyen arzusuna kavuşamaz. 5. Namaz vakti gelince, kılmak istemeyen, son nefeste Kelime-i şehâdet getiremez.
Sadaka, Allahü teâlânın rızâsını, meleklerin muhabbetini kazandırır, insanların gönüllerine sevinci yerleştirir. Bedeninden hastalık ve belâları, malından âfeti giderir. Günahları ve malı temizler. Allahü teâlâ Tevbe sûresi 103. âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Onların mallarından bir zekât al ki, onunla onları, (günahlardan, mala muhabbetten) temize çıkarmış olasın ve onunla mallarına bereket vermiş olasın...”
Sadaka, Allah rızâsı için ve başa kakmadan olmalıdır. Böyle olan sadaka sevâba ulaştırır ve fayda verir. Bekâra sûresi 264. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Sadakalarınızı, başa kakmak ve eziyet etmek sûretiyle iptâl etmeyin (boşa çıkarmayın).”
Sadaka, helâl maldan olmalıdır. Zulüm, gasp, hırsızlık, hainlik ve rüşvet gibi yollardan ele geçen mallardan sadaka olmaz. Bekâra sûresi 267. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Ey îmân edenler! Kazancınızın tayyib ve helâl olanından infakta bulunun (sadaka ve zekât verin).”
..
Eshab-ı kiramın üstünlüğü
Ebü’l-Mehâsin Mes’ûd Beyhekî hazretleri tefsîr ve usûl âlimlerindendir. 544 (m. 1149)’de vefât etti. Tefsirinde, Eshab-ı kiramın üstünlüğünü bildiren âyet-i kerimeleri şöyle anlatır:
Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde Tevbe, Mâide ve Mücâdele ve Beyyine sûrelerinde buyuruyor ki: (Biz onların her birinden râzıyız. Onların her biri de, Allahü teâlâdan râzıdırlar.) Demek ki, hem sevmiş, hem de sevilmişlerdir. A'raf ve Hicr sûrelerinde meâlen, (Biz azîmüşşân, onların kalplerindeki gıl ve gışşı nez ettik) buyuruyor. Yâni kalplerindeki kin, hıyânet ve birbirlerine düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkarıp attık.
Enfâl sûresinde, Resûl-i Ekremine meâlen buyuruyor ki: (Sana, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar kâfîdir) ki, o vakit, Sahâbe-i kiram pek az idi. Her biri dîn-i islâmın yayılmasında, Server-i âleme kâfî oluyorlar. Allahü teâlâ, onların ismini, kendi isminin yanına getirerek buyuruyor ki: Hakîkatte ben sana yetişirim ve onlar benim kifâyetimin mazharı olur. Görünüşte onlar sana kifâyet eder. Başkasının yardımına lüzûm ve ihtiyaç kalmaz.
Feth sûresinde buyuruyor ki: (Ağaç altında sana bîat eden müminlerden Allahü teâlâ râzıdır) ki, bunlar Sahâbe-i kiram idi (ve onlara Sekîne, [yâni kalblerine kuvvet] veriyor ve sana olan sevgilerini, sıdk ve ihlâsı biliyor ve onları yakın bir feth ve zafer ile sevaplandıracağını müjdeliyor.)
Hudeybiye anlaşmasında, Sidre yâhut Sümre ağacının altında yapılan söz vermeye işarettir. Sahâbeden her birinin rıza-i ilâhîye mazhar olduğu ve kalblerinin temiz ve hâlis olduğu ve sekînenin inzâli ve Feth-i karîb ile sevaplandırılacaklarını bildirmesi, mertebe ve şânlarının büyüklüğüne açık bir şâhittir. Feth sûresinin diğer âyet-i kerimesinde, (Sana bîat edenler) yâni seninle gazâ ve cihâdda bulunup, dîn-i islâmın neşrinde, kullarıma nasihat vermekte ve doğru yolu göstermekte berâber olacaklarını ahd ve vadedenler, (Allah celle şânühû ile mübâye'a, [yâni vaat] etmiş olurlar) buyurdu. Tevbe sûresinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ehâlîsinden olup, Muhâcirîn denilen Sahâbe-i kiram ile, Medîne-i münevvere ahalisi olan Ensârdan ve onlara iyilikte tâbi olanlardan, Allahü teâlâ râzıdır. Onlar da Allahü teâlâdan râzıdırlar) buyuruyor.
.
Şimdi uyuyacak zaman değildir!
Muhammed bin Fazl el-Belhî hazretleri evliyaınn meşhurlarındandır. Afganistan’da Belh’te doğdu. İlk tahsilinden sonra büyük velî Ahmed bin Hadraveyh'in sohbetlerinde kemale geldi. İcazet aldıktan sonra Semerkant'a gidip burada çok talebe yetiştirdi. 319'da (m. 931) orada vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Ey sonu harap olacak olan bir evi tamir etmeye çalışan kişi! Allahü teâlâya yemîn olsun ki, bu çalışma; harap olacak ömür için tamirden başka bir şey değil de nedir?”
“Ey aklını, fikrini, gönlünü, mal-mülk toplamaya vermiş kişi! Böyle yapma, bu işlerden geri dur. Zira, mal-mülk sevincinin neticesi hüzün ve kederdir. Ağlayıp sızlamaktır.”
“Ey gaflet uykusuna dalmışlar! Artık uykudan uyanınız. Şimdi uyuyacak zaman değildir. Ey kerîm olan Allahü teâlâdan yüz çevirenler! Siz O’ndan yüz çevirip haddi aşıyorsunuz. Allahü teâlânın sayısız nimetleri içindesiniz. Dünyânın parasına, malına, mülküne kalbinizi bağlamayın. Bir gün gelip, her şey yok olup, elinizden çıkacak.
Ancak Allahü teâlâ ve O’nun sevdiği, beğendiği ameller kalacaktır. Nerede o azgın, taşkın Firavunlar? Öyle ki, ovalara ve çöllere sığmayan orduları vardı. Nerede o gelmiş geçmiş krallar, hükümdârlar? Nerede onların methedicileri? Nerede onların siyah bayrakları ve sancakları? Nerede o dünyânın doğusuna ve batısına sahip olan İskender?
Nerede ilim irfan sahipleri? Nerede vefalı dostlar, kardeşler, yakınlar? Onların yaşadıkları yerleri gez gör ve onlardan haber sor. Neticede hepsinin öldükleri haberini alırsın.
Ümmetlerden nicesi toprak altında olup, kalpleri de hasret ile doludur. Onlar himâye (koruma) altında idi. Onlar ve yaşadıkları vakitler de ölüp gitti. Zaman, esef ederek onlar için ağlamakta ve yaşlar dökmektedir. Dün onların hepsi evlerinde yaşamakta idi. Bugün ise, toprağın altında kemik ve toz yığını hâlinde bulunurlar. Dünya durdukça salât ve selâm, Muhammed aleyhisselâmın ve âlinin üzerine olsun.”
“Kişide îmân, ihlâs ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.”
“İnsanın her işinde ölçülü hareket etmesi, büyüklerini memnun eder.”
“Allahü teâlâ, nice günah işlemiş kimselere yardım etti Onları iyi hâle getirdi. Fakat, dininin yolunu tıkamak, ona zarar vermek isteyenlere karşı ise cebbardır. Onlara ceza vermeye gücü yeter.
.
Bir kula mal ve ilim verilmişse
Ahmed Berkânî hazretleri Fıkıh ve hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. Türkmenistan’da Hârezm’in Berkân köyünde 333 (m. 944)’de doğdu. Bağdad’a yerleşip, 425 (m. 1034) senesinde orada vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Her yıl, kendinden önceki yıldan dahâ kötü olacaktır.”
“İstemeden verilen şeyi alınız! Allahü teâlânın gönderdiği rızıktır.”
“Allah’a ve Âhiret gününe inanan kimse şarap içilen sofraya oturmasın!”
“Mü’mini sevindireni, Allahü teâlâ sevindirir.”
“Fiyatları koyan Allahü teâlâdır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız Odur. Ben, Allahü teâlâdan bereket isterim.”
“Ey Allahın kulları! Hasta olunca tedavi ettiriniz! Çünkü Allahü teâlâ, hastalık gönderince, ilâcını da gönderir.”
“Çoğu sarhoş eden içkinin azını içmek de haramdır.”
“Şarap içmek, büyük günahların en büyüğüdür. Bütün kötülüklerin anasıdır, başıdır. Şarap içen namaz kılmaz. Anası ile, halası ile, teyzesi ile zinâ eder.”
“Şarap içen ile arkadaşlık etmeyiniz! Cenâzesine gitmeyiniz! Buna kız vermeyiniz ve onun kızı ile evlenmeyiniz! Muhakkak biliniz ki, şarap içen kıyamet günü, mezardan yüzü kara, gözleri mavi olarak kalkar. Dili sarkmış, pis kokulu olur. Herkes, bunun pis kokusundan kaçar.”
“Gece namaz kılanların yüzü güzel olur.”
“Yüz mü’min, ikiyüz kâfire gâlip gelir.”
“Söylemediğim bir şeyi hadîs diyerek yalan söyleyen, Cehennemde ateşten kazık üzerine oturtulacaktır.”
“Kıyâmet günü herkes, dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini bedenini nerede yordu, hırpaladı?”
“Şeytân, her işinizde sizinle berâber bulunur. Hattâ, yemekte bile. Birinizin lokması düşerse, onu alıp tozunu temizleyip yesin. O lokmayı şeytâna bırakmasın! Yemek sonunda parmağını yalasın! Çünkü, bereketin hangi lokmada olduğu bilinmez.”
“Allahü teâlâ bir kuluna mal ve ilim verir, bu kul da harâmlardan kaçınır, akrabasını sevindirir; malından hakkı olanları bilip verir ise, Cennetin yüksek derecesine gider.”
“İki şeyden birine kavuşan insana gıpta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü teâlâ bir kimseye İslam ilimlerini ihsân eder. Bu da her hareketini, bilgisine uygun yapar. İkincisi, Allahü teâlâ birine çok mâl verir. Bu kimse de malını, Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği yerlere harcar.”
.
Ezan, herkese bildirmek demektir
Sâlihzâde Mehmed Emin Efendi 107. Osmanlı Şeyhülislâmıdır. 1117'de (1705) Edirne'de doğdu. Tahsilini tamamladıktan sonra müderrislik ve kadılıklarda bulundu. Anadolu, sonra Rumeli Kadıaskeri oldu. Nihayet Şeyhülislâmlığa tayin edildi. Emekli olunca Bursa'ya yerleşti. 1191'de (m. 1777) orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Ezan, herkese bildirmek demektir. Beş vakit namaz ve kazâ namazları için ve Cuma namazında hatîbin karşısında, erkeklerin ezan okuması, sünnet-i müekkededir. Kadınların ezan ve ikâmet okuması mekrûhtur. Ezan, başkasına vakti bildirmek için, yüksekte okunur. Ezan okunurken, iki eli kaldırıp, birer parmağını iki kulağın deliğine koymak müstehabdır. İkâmet okumak, ezandan daha efdâldir. Ezan ve ikâmet, kıbleye karşı okunur. Okunurken konuşulmaz, selâma cevap verilmez.
Ebû Bekr-i Sıddîk (radıyallahü anh) , ezan okunurken, Resûlullah Efendimizin ismini işitince, iki başparmağının tırnağını öptü. Sonra, gözlerine sürdü. "Niye böyle yaptın?" buyurulunca; “Sizin mübârek isminizle bereketlenmek için yâ Resûlallah!” dedi. “Güzel yaptın. Böyle yapan, göz ağrısı çekmez” buyuruldu. Tırnakları göze koyunca; “Allahümmahfaz ayneyye ve nevvirhümâ” yani “Yâ Rabbî gözlerimi muhafaza eyle ve nûrlandır” demelidir.
Ebû Bekr-i Sıddîk’ın (radıyallahü anh) haber verdiği hadîs-i şerîfte; “Müezzin 'Muhammeden Resûlullah' deyince, bir kimse, iki başparmağını öper, sonra gözlerine sürer ve; 'Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh, radîytü billahi rabben ve bil-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme nebiyyen' derse, şefaatim ona helâl olur” buyuruldu.
Bir hadîs-i şerîfte; “Ezan okunurken ismimi işitince, iki başparmağını gözüne koyanı, kıyâmet günü arar, bulur ve Cennete götürürüm” buyuruldu. Kuhistânî, “Kenz-ül-ibâd” kitabından alarak diyor ki:
“Ezan okunurken, Resûlullah Efendimizin ismini ilk işitince; 'Sallallahü ve selleme aleyke yâ Resûlallah!' demek ve ikinci işitmekte; 'Kurret ayneyye bike yâ Resûlallah' demek, sonra, iki başparmağını gözleri üstüne koyup, çekmeden; 'Allahümme metti’ni bissem’î vel-basari' demek, müstehâbdır. Resûlullah efendimiz bu kimseyi Cennete götürür.”
“İyi anlamalıdır ki, ilim üstâddan öğrenilir. İlmi, dîni, kendi kendine kitaptan öğrenenler çok yanılır. Yanlışı, doğrusundan çok olur.”
.
Arş-ı âlâyı titreten kelime!
Abdülkâdir Harrânî hazretleri fıkıh ve hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. 536 (m. 1142) senesinde Urfa’da doğdu. 612 (m. 1215) senesinde Harran’da vefât etti. Bir talebesine buyurdu ki:
Tevhîd, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlüllah) demektir. Mânası şudur: (Hak teâlâ hazretleri birdir, şerîki ve benzeri yoktur ve Muhammed aleyhisselâm sevgili kulu ve hak Peygamberidir.)
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimse, kelime-i tevhîdi dese, Hak teâlâ hazretleri ile o kelime arasından perdeler kalkar ve kelime, doğrudan doğruya Allahü teâlâya gider. Allahü teâlâ buyurur ki, 'ey kelime, dur!' Kelime der ki, 'beni söyleyen kulu affetmeyince duramam.' Hak teâlâ hazretleri, o zaman buyurur ki: İzzetim, celâlim, kudretim, kemâlim hakkı için beni zikreden kulumu affettim.)
Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma meâlen, (Yâ Mûsâ! Kıyâmet gününde meleklerin seni ziyâret etmesini istersen, kelime-i tevhîdi çok söyle) buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm dedi ki: "Yâ Rabbî, bir kulun, dili ile kelime-i tevhîdi söyleyip, kalbi ile şüphe etse, sen ona nasıl bir cezâ verirsin?" Allahü teâlâ meâlen buyurdu ki: (Yâ Mûsâ! Ben onu dâimî olarak Cehennemlik yaparım. O kimseye ne Peygamber, ne velî, ne şehit ve ne de meleklerden şefaat eden olmaz.)
Mûsâ aleyhisselâm cenâb-ı Hakka sordu: "Yâ Rabbî! Bir kulun kelime-i tevhîdi söylese, sen o kula ne ecir verirsin?" Allahü teâlâ hazretleri cevabında meâlen, (Ben o kulumdan râzı olup, Cennet ve cemâlimle onu mesrûr eylerim) buyurdu.
Kelime-i tevhîdi söyleyen kimseye, Hak teâlânın vereceği in'âm ve ihsânı Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Kelime-i tevhîd söyleyince, Arş-ı âlâ titrer. Resûlullah buyurdu ki:
(Hak teâlâ hazretleri bir direk yaratmıştır. Kelime-i tevhîdden bu direk de titrer ve Arş'ı titretir. Arş titreyince, Hak teâlâ hazretleri Arş'a, sâkin ol emrini verir ve Arş'ın mukabelesiyle yine o kelime-i tevhîdi söyleyen kimse aff-ı ilâhîye mazhar olur.)
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Her kim cân-ü gönülden, hâlisen, muhlisen bir kere kelime-i tevhîd söylese, Hak teâlâ hazretleri, o kimseye Cennet-i âlâda dörtbin derece ihsân eder ve dörtbin günahını bağışlar.) Eshâb-ı kirâm sordular: "Yâ Resûlallah! O kimsenin dörtbin günahı olmazsa?" Resûlullah buyurdu ki: (Ehlinin, evladının ve akrabâ ve taallukâtının günahlarından bağışlanır.)
.
Bir kimse, kızını iyi terbiye ederse
Fadlek Râzî hazretleri hadîs âlimi olup, hafız, yani râvileriyle beraber yüzbin hadîs-i şerîfi ezberden bilirdi. İran’da Rey şehrindendir. 270 (m. 883) yılında Bağdâd’da vefât etti. Naklettiği bazı hadis-i şerifler:
“Bir kimse Cuma günü güzel abdest aldıktan sonra, Cuma namazına gidip, imamın yakınına oturur, söylenenleri dinler, bu arada konuşmayıp susarsa, iki Cuma arasında işlediği günahlar üç gün fazlasıyla bağışlanır. Bir kimse de hutbeyi dinlemeyip başka şeyle meşgûl olur, lüzumsuz söz söylerse, onun Cuması boşa geçmiş olur.”
“Bir kimse, kızını iyi bir şekilde terbiye etse; dinini öğretse ve Allahü teâlânın kendisine verdiği nimetlerden kızına da verse o kızı kendisi ile Cehennem arasında perde olur.”
“Zaman gelir Cehennemlikler öyle acıkır ki, bunun tesiri, şiddetli Cehennem azâbına denk olur. Yemek diye feryat ederler. Onlara, açlığa faydası olmayacak ve kendilerini beslemeyecek olan zehirli dikenden yemek verilir. Yine yemek isterler. Onlara yine dikenli yemekler verilir. Fakat bunları da sindiremezler. Hemen dünyâdaki gibi bu yemekleri şarapla hazmettikleri akıllarına gelir ve şarap isterler. Bunlara dikenli bardaklarda şarap yerine irin verilir. Onlar irini ağızlarına yaklaştırınca, dikenler yüzlerini yırtar. İçtikleri midelerine indiği vakit midelerini parça parça eder. Cehennem bekçilerini çağırır ve; 'Ne olur, Allaha duâ edin de bir gün olsun azâbımızı hafifletsin' derler. Cehennem zebanîleri 'Size açık delîllerle Peygamberler gelmedi mi?' diye sorarlar. Onlar da 'Evet geldi. Fakat biz inanmadık' derler... Mâlik’i çağırırlar, gelir ve ona; 'Rabbimiz, hakkımızda iyi bir hüküm versin' derler. Mâlik; 'Sizler burada kalacaksınız' buyurur.!" Bu hadîs-i şeriflerin râvîlerinden A’meş şöyle bir açıklama yapmaktadır:
“Bunların bu yalvarışları ile Mâlik’in menfî cevap vermesi arasında bin yıl geçer, diye duydum.” Ve devamla: “Bu sefer kendi kendilerine, 'Biz Allaha yalvaralım, bize Allahtan hayırlısı yoktur' derler ve 'Ey Rabbimiz, azgınlığımız galebe çaldı. Sapıklıkta kaldık. Bizi Cehennemden çıkar, bir daha isyana dönersek o zaman zalimlerden oluruz' derler. Allahü teâlâ onlara, 'Sesinizi kesin, daha konuşmayın' buyurur. İşte o zaman her iyilikten ümitleri kesilir. O vakit hasret ve nedamet içinde kalırlar.”
.
Âlemlere rahmet olarak gönderildi
Cemâleddîn Abdürrahîm Esnevî hazretleri Mısır’da yetişen İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. 704 (m. 1305)’nde Mısır’da Esna şehrinde doğdu. 772 (m. 1370)’de Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Hazret-i Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” hâtemün nebiyyîn ve Seyyidil mürselîn, âlemlere rahmet ve kıyâmet gününün şefaatçisidir. Nitekim bu husûs âyet-i kerîme ile sâbit olmuştur. Allahü teâlâ [Ahzâb sûresi 40. âyetinde meâlen] (Muhammed, erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allahın Resûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur) ve [Enbiyâ sûresi 107. âyetinde meâlen] (Ey Resûlüm! Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik!) buyurmuştur. Muhammed aleyhisselâm bütün insanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderilmiştir. Onun dîninin gönderilmesi ile bütün dinler nesh olmuş, yürürlükten kaldırılmıştır. Ona Kur’ân-ı kerîm gönderilince, diğer semâvi kitâblar nesh edilmiş, hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. [Bu kitaplar, daha önce insanlar tarafından tahrîf edilmiş, bozulmuş idi. Bugün aslı üzere Tevrât ve İncîl yoktur. Olsa bile, nesh edilmiş olduğundan makbul değildir.] Onun gönderilmesi ile Peygamberlik son buldu. Ondan sonra Peygamber gelmeyecektir. Onun dîne davetinden başka, diğer davetler merdûddur, kabul olunmaz. Zîrâ İslâm dîni Onun gelmesi ile ve O hayatta iken kemâle erdirilmiştir. Nitekim; [Mâide sûresi 3. âyetinde meâlen], (Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim) buyurulması bu husûsu bildirmektedir. (Güzel ahlâkı tamâmlamak için gönderildim) buyurulan hadîs-i şerîf de, bunu gösteren açık bir şâhittir. Her kim Ona tâbi olmaktan yüz çevirirse ve Onun dîninin hükümlerini mutlaka kendine lâzım bilmeyip, ehemmiyet vermez ise, şeytânın dostu ve Rahmânın düşmânı olur. Böyle kimselerde hârikulâde şeyler görülür ise, bunlar kerâmet cinsinden değildir. Öyle kimselerde zuhûra gelen bu hâllere mekr ve istidrâc denir.
İyi bilmek icap eder ki, Allahü teâlânın, bir kulun bütün murâdını yerine getirmesi, her istediğini vermesi, isterse bu verilen şeyler hârikulade olsun, o kulun Allahü teâlâ katında makbûl bir kul olduğunu göstermez. Bunlar, bazı kullarına iyilik ve ihsândır. Bazılarına da istidrâcdır. Allahü teâlâ [A’râf sûresi 182. âyetinde meâlen] (... Onları derece derece aşağı indiriyoruz. Onlar bilmiyorlar) buyurdu.
.
Düşmanlarımı dost edinmeyin!
Muhammed bin Fudayl Dabbî hazretleri Hadis hafızıdır. Kûfe’de doğdu. A'meş, Hişâm bin Urve ve Yahya bin Saîd el-Ensârî gibi âlimlerden hadis rivayet etti. Kendisinden Süfyân-ı Sevrî, Ahmed bin Hanbel gibi âlimler rivayette bulundu. Rivayetleri Kütüb-i Site'de yer alan Muhammed bin Fudayl 195 (m. 811) yılında Kûfe'de vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Hicretin sekizinci senesinde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekke’yi fethe çıkacaktı. "Yâ Rabbî! Biz Mekke'ye ulaşıncaya kadar Kureyşi gâfil eyle" diye duâ etti.
Muhâcirînin büyüklerinden ve Bedr ehlinden olan Hâtıb bin Ebî Beltea “radıyallahü anh” âilesinin Mekke’de olması ve Kureyşlilerin onları gözetmelerini sağlamak maksadıyla, Kureyşlilere “Resûlullah efendimiz falan gün sizin üzerinize, Mekke’ye hareket edecek” diye bir mektup yazdı ve bir câriye ile gizlice gönderdi. Cebrâîl aleyhisselâm bu durumu Resûlullah efendimize haber verdi. Resûlullah efendimiz hazret-i Alî ve birkaç sahabiyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn” gönderdi. “Hâh bağçesine kadar gidiniz. Orada bir zayıf kadın vardır. O kadında bir mektup var. O mektubu Hâtıb Mekkelilere gönderdi. O mektubu alıp getirin” buyurdu...
Gidip kadının peşinden yetiştiler. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” kılıcını çekince, kadın mektubu saçlarının arasından çıkarıp verdi...
Mektûbu Resûlullah efendimize getirdiler. Resûlullah, Hâtıb bin Ebî Beltea’yı huzûruna çağırdı. “Niçin böyle yaptın” diye sordu. “Yâ Resûlallah! Sana îmân etdiğim günden beri, küfre dönmedim. Nasîhatini dinlediğimden beri hiç ihânette bulunmadım. Fakat âilem Kureyşlilerin arasındadır. İstedim ki Kureyşliler âilemi gözetsinler. Yoksa kesin biliyorum ki, benim mektubumdan onlara fayda gelmez” dedi. Resûlullah efendimiz onu tasdîk etti. O sırada meâl-i şerîfi (Ey îmân edenler! Düşmanlarımı ve düşmanlarınızı dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Kur’ândan size geleni inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allaha inandığınızdan dolayı, Peygamberi ve sizi yurdunuzdan[Mekke’den] çıkarıyorlardı. Eğer sizler benim yolumda ve rızâmı kazanmak için cihâda çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa artık doğru yoldan sapmış olur) olan,
.
İmândan sonra en kıymetli ibâdet
Vecihüddîn Muhammed bin Mencâ hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 519 (m. 1125) senesinde doğdu. 606 (m. 1209)’da Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Dînimizde, îmândan sonra en kıymetli ibâdet namâzdır. Namâz dînin direğidir. Namâz ibâdetlerin en üstünüdür. İslâmın ikinci şartıdır. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” buyuruyor ki:
Beş namâz vakitleri gelince, melekler der ki: (Ey Âdemoğulları, kalkınız! İnsanları yakmak için hâzırlanmış olan ateşi namâz kılarak söndürünüz.)
Bir hadîs-i şerîfte, (Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namâzdır) buyuruldu. Yanî mü’min namâz kılar, kâfir kılmaz. Münâfıklar ise, bazen kılar, bazen kılmaz. Münâfıklar, Cehennemde çok acı azap görecektir. Müfessirlerin şâhı, Abdullah ibn-i Abbâs “radıyallahü anhümâ” diyor ki:
"Resûlullahtan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittim. Buyurdu ki: (Namâz kılmayanlar, kıyâmet günü, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulacaklardır.)
Beş şeyi yapmayan, beş şeyden mahrûm olur: 1- Malının zekâtını vermeyen, malının hayrını göremez. 2- Uşrunu vermeyenin tarlasında, kazancında bereket kalmaz. 3- Sadaka vermeyenin vücûdunda sıhhat kalmaz. 4- Duâ etmeyen arzûsuna kavuşamaz. 5- Namâz vakti gelince, kılmak istemeyen, son nefesde Kelime-i şehâdet getiremez.
Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Namâzı özürsüz kılmayan kimseye, Allahü teâlâ onbeş sıkıntı verir. Altısı dünyâda, üçü ölüm zamânında, üçü kabirde, üçü kabirden kalkarkendir. Dünyâda olan altı azap: 1- Namâz kılmayanın ömründe bereket olmaz. 2- Yüzünde, Allahü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kalmaz. 3- Hiçbir iyiliğine sevap verilmez. 4- Duâları kabul olmaz. 5- Onu kimse sevmez. 6- Müslümânların iyi duâlarının buna faydası olmaz.
Ölürken çekeceği azâplar: 1- Zelîl, kötü, çirkin can verir. 2- Aç olarak ölür. 3- Çok su içse de, susuzluk acısı ile ölür.
Kabirde çekeceği acılar: 1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer. 2- Kabri ateşle doldurulur. Gece gündüz onu yakar. 3- Allahü teâlâ kabrine çok büyük yılan gönderir.
Dünyâ yılanlarına benzemez. Her gün, her namâz vaktinde onu sokar. Bir an bırakmaz.
Kıyâmette çekeceği azâplar: 1- Cehenneme sürükleyen azap melekleri yanından ayrılmaz. 2- Allahü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar. 3- Hesâbı çok çetin olup, Cehenneme atılır.”
.
İmândan sonra en kıymetli ibâdet
Vecihüddîn Muhammed bin Mencâ hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 519 (m. 1125) senesinde doğdu. 606 (m. 1209)’da Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Dînimizde, îmândan sonra en kıymetli ibâdet namâzdır. Namâz dînin direğidir. Namâz ibâdetlerin en üstünüdür. İslâmın ikinci şartıdır. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” buyuruyor ki:
Beş namâz vakitleri gelince, melekler der ki: (Ey Âdemoğulları, kalkınız! İnsanları yakmak için hâzırlanmış olan ateşi namâz kılarak söndürünüz.)
Bir hadîs-i şerîfte, (Mü’min ile kâfiri ayıran fark, namâzdır) buyuruldu. Yanî mü’min namâz kılar, kâfir kılmaz. Münâfıklar ise, bazen kılar, bazen kılmaz. Münâfıklar, Cehennemde çok acı azap görecektir. Müfessirlerin şâhı, Abdullah ibn-i Abbâs “radıyallahü anhümâ” diyor ki:
"Resûlullahtan (sallallahü aleyhi ve sellem) işittim. Buyurdu ki: (Namâz kılmayanlar, kıyâmet günü, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulacaklardır.)
Beş şeyi yapmayan, beş şeyden mahrûm olur: 1- Malının zekâtını vermeyen, malının hayrını göremez. 2- Uşrunu vermeyenin tarlasında, kazancında bereket kalmaz. 3- Sadaka vermeyenin vücûdunda sıhhat kalmaz. 4- Duâ etmeyen arzûsuna kavuşamaz. 5- Namâz vakti gelince, kılmak istemeyen, son nefesde Kelime-i şehâdet getiremez.
Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Namâzı özürsüz kılmayan kimseye, Allahü teâlâ onbeş sıkıntı verir. Altısı dünyâda, üçü ölüm zamânında, üçü kabirde, üçü kabirden kalkarkendir. Dünyâda olan altı azap: 1- Namâz kılmayanın ömründe bereket olmaz. 2- Yüzünde, Allahü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kalmaz. 3- Hiçbir iyiliğine sevap verilmez. 4- Duâları kabul olmaz. 5- Onu kimse sevmez. 6- Müslümânların iyi duâlarının buna faydası olmaz.
Ölürken çekeceği azâplar: 1- Zelîl, kötü, çirkin can verir. 2- Aç olarak ölür. 3- Çok su içse de, susuzluk acısı ile ölür.
Kabirde çekeceği acılar: 1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer. 2- Kabri ateşle doldurulur. Gece gündüz onu yakar. 3- Allahü teâlâ kabrine çok büyük yılan gönderir.
Dünyâ yılanlarına benzemez. Her gün, her namâz vaktinde onu sokar. Bir an bırakmaz.
Kıyâmette çekeceği azâplar: 1- Cehenneme sürükleyen azap melekleri yanından ayrılmaz. 2- Allahü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar. 3- Hesâbı çok çetin olup, Cehenneme atılır.”
.
Her asırda Peygamber geldi
Abdülhamîd Hüsrevşâhî hazretleri Kelâm âlimlerinin meşhûrlarındandir. 580 (m. 1184)’de İran’da Hüsrevşâh’ta doğdu. İmam Fahrüddîn-i Râzî’nin talebesidir. Hocasının vefâtından sonra Şam’a geldi. 652 (m. 1254)’de Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Her asırda gönderilen Peygamberler, gönderildikleri asırda yaşayan insanların kâbiliyetlerine ve istidâtlarına göre gönderilir. Her asırda gelen insanların kâbiliyetlerinin farklı olmasından dolayı, dinleri de farklı oldu. Bu farklılık, dinlerin aslının bir din olmasına mâni değildir. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirilince, Onun istidâdı bütün Peygamberlerin istidâtlarından dahâ mükemmel ve dahâ muazzam ve bütün âfetlerden sâlim oldu. Onun ümmetinin istidâtları da, diğer ümmetlere nisbetle dahâ mükemmel oldu.
Allahü teâlâ [Âl-i İmrân sûresi 85. âyetinde meâlen], (Muhammed aleyhisselâmın getirdiği İslâm dîninden başka din istiyenlerin dinlerini, Allahü teâlâ sevmez ve kabûl etmez. Dîn-i islâma arka çeviren, âhırette ziyân edecek, Cehenneme girecekdir!) buyurdu.
[Âl-i İmrân sûresi 64. âyetinde meâlen], ((Resûlüm), de ki: Ey kitâb ehli (Hıristiyan ve Yahûdîler)! Bizimle sizin aranızda müsavî bir kelimeye gelin. Allahtan başkasına tapmayalım, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım...) buyurdu. Yani, ey ehl-i Tevrât ve İncîl, geliniz bir kelime ile azm; kabûl ve amel edelim. Bu husûs hakkında Tevrât, İncîl ve Kur’ânda ihtilâf yokdur. Aramızdaki o kelime şudur: Allahtan başkasına tapmayalım ve Ona şerîk tutmayalım. Zîrâ tarîk-ı tevhîdden gayrısına tâbi olmak azgınlık ve dalâlete sebep olur.
Allahü teâlâ [En’âm sûresi 153. âyetinde meâlen] (... Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki, sizi Onun yolundan saptırıp parçalamasınlar...) buyurdu.
Peygamberimizin cümle Enbiyâya bağlı olması, bütün dinler Onun dîninin tûfeylisi olması tabiîdir. Allahü teâlâ hadîs-i kudsîde (Sen olmasaydın mahlûkâtı yaratmazdım) ve [Duhâ sûresi 5. âyetinde meâlen] (İleride (kıyâmet günü), Rabbin sana (şefaat makâmını) verecek de hoşnut olacaksın) buyurdu.
Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde demişlerdir ki; (Cümle mahlûkât benim rızâmı isterler ve biz senin rızânı isteriz. Havas her ne kadar havas ise de senin makâmın yanında âmilerdir. Hâsdan da hâs olan sensin yâ Muhammed. Hakîkat şudur ki, O hazretin mertebesinin kemâlini ve yüksekliğini hakkıyla kimse idrâk edemez.)
.
Gençlerin ibâdeti daha kıymetlidir
Yanyalı Esad Efendi Osmanlı Devleti’nde yetişen din ve fen âlimlerindendir. Bugün Yunanistan’da bulunan Yanya şehrinde doğdu. İstanbul’a giderek medrese tahsilini tamamladı ve Galata Kadılığına tayin edildi. İbrâhim Müteferrika matbaa kurunca Yanyalı Esad Efendi, Şeyhülislâm tarafından buraya musahhih tayin edildi. Esad Efendi 1143 (m. 1730)’da vefât etti. Esad Efendi buyudu ki:
İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran hayırlı amel, namâzdır. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Namâz dînin direğidir. Namâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namâz kılmayan, elbette dînini yıkar.)
Namâzı doğru kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin, kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namâz, insanı pis, çirkin ve yasak işleri işlemekten korur) buyuruldu.
İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namâz, doğru namâz değildir. Görünüşte namâzdır. Bununla beraber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. İslâm âlimleri, (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır) buyurdu. Sonsuz ihsân sâhibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabul edebilir. "Böyle bozuk namâz kılacağına, hiç kılma" dememelidir. "Böyle bozuk kılacağına doğru kıl" demeli, bozuk olanları düzeltmelidir. Bu inceliği iyi anlamalıdır.
Namâzları cemaat ile kılmalıdır. Cemâat ile kılmak, yalnız kılmaktan daha çok sevâptır. Namâzda her uzvun tevâzu göstermesi ve kalbin de, Allahü teâlâdan korku üzere olması lâzımdır. İnsanı dünyâda ve âhirette felâketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namâzdır. Allahü teâlâ, Mü’minûn sûresinin başında meâlen, (Mü’minler herhâlde kurtulacakdır. Onlar, namâzlarını huşû ile kılandır) buyurdu.
Gençlerin ibâdet etmeleri daha kıymetlidir. Çünkü nefislerinin kötü isteklerini kırmakta ve ibâdet yapmama isteğine karşı gelmektedirler. Gençlik çağında, insana musallat olan üç düşman, ona ibâdet yaptırmak istemez. Bunlar, şeytân, nefs ve kötü arkadaştır. Bütün fenâlıkların başı, fenâ arkadaştır. Genç olan kimse, bunlardan gelen kötü isteklere uymayıp, namâzını kılarsa, ibâdetlerini terk etmezse çok kıymetli olur. Yaşlı kimsenin yaptığı ibâdetten kat kat fazla sevap kazanır. Az ibâdetine çok mükâfat verilir.
.
Benim Peygamberlik hakkımı gözetiniz!
Kâdı Beclî Kûfî hazretleri Hanefî mezhebinde meşhur fıkıh âlimlerindendir. Doğum târihi bilinmemektedir. 189 (m. 804) senesinde vefât etmiştir. İmâm-ı Azam hazretlerinin yetiştirdiği yüzlerce âlim arasında ilk on âlimden biridir. Hadîs ilminde de âlim olup, Ahmed bin Hanbel, O’nun hadîs ilminde güvenilir olduğunu söylemiştir. Eshab-ı kiramın üstünlüğü hakkında naklettiği bazı hadis-i şerifler:
(Eshâbımı sevmekle, benim Peygamberlik hakkımı gözetiniz. Benim hakkımı böylece gözetenleri, Allahü teâlâ, her işlerinde korur ve yardım eder. Benim Peygamberlik hakkımı gözetmeyenleri de, Allahü teâlâ sevmez. Bunların cezâ görecekleri, sürünecekleri zaman pek yakındır.)
(İnsanlar çoğalmakta ve Eshâbım azalmakta ve kıymetleri de o nisbette artmaktadır. Eshâbıma söğmeyiniz! Eshâbıma söğenlere Allah lânet etsin!)
(Eshâbımın hiçbirine dil uzatmayınız, lekelemeye uğraşmayınız! Onun kudreti ile yaşamakta olduğum Allaha yemin ederim ki, sizlerden biri Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshâbımdan birinin bir müd arpa sadakasının sevabını bulamaz.)
(Ne mutlu beni görüp îman edenlere ve ne mutlu beni görenleri görenlere ve yine ne mutlu beni görenlerin görenini görenlere! Bunların hepsi, ne iyi ve ne bahtiyâr kimselerdir. Bunların nihâyet gidecekleri yer, en iyi yerdir.)
(Allahü teâlâ bütün insanlar arasından beni seçti. Bütün üstünlükleri ve iyilikleri ihsân eyledi ve benim için eshâb ayırdı, seçti. Eshâbım arasından benim için akraba ve yardımcılar seçip ayırdı. Bir kimse, benim için, benim Peygamberliğim için, bunları sever ve sayarsa, Allahü teâlâ da, onu Cehennemden muhâfaza eder. Bir kimse, benim hâtırımı düşünmeyerek, Eshâbımı sevmez, onlara dil uzatır, incitirse, Allahü teâlâ da, onu Cehennem azâbı ile yakar, sızlatır.)
(Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma ve akrabâma dil uzatırlar. Onlara yakışmayan iftirâlar söyeyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz.)
(Benden sonra Müslümanlar yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehenneme gidecek, yalnız bir fırkası Cennete girecektir.)
.
Yemekleri açıkta bırakmamalıdır!
Ergûn Devâdâr hazretleri Haleb Vâlisi ve Hanefî fıkıh âlimidir. Vâliliği sırasında ilimle çok meşgul oldu. Fetvâ makâmına yükseldi 731 (m. 1330) senesinde Haleb’de vefât etti. Fetvalarından bazıları:
Sual: Bayram kurbanını bayramda kesemeyen bayramdan sonra kesse caiz olur mu?
Cevap: Bayram kurbanını üçüncü günün akşamına kadar kesmeyen kimse, kurbanı satın almışsa, canlı olarak kendini veya kıymetini [altın olarak] fakirlere verir. Bayramdan sonra keser ise, etinden kendi yiyemez. Hepsini fakirlere dağıtır. Bütün etinin kıymeti canlı kıymetinden az ise, değer farkını da sadaka verir. Satın almamış ise, orta derece bir kurban değerini altın olarak fakirlere verir. Böylece, cezadan kurtulur ise de, kurban kesmek sevabını kazanamaz.
Sual: Geçen seneki vacib kurbanı kesemeyen bu yıl kesse veya bu yılki vacib kurbanı kesemeyen, gelecek yıl kesse caiz olur mu?
Cevap: İkisi de olmaz. Orta derecede bir kurban değerini altın olarak bir fakire verir.
Sual: Açlığa veya susuzluğa dayanamadığı için kaza orucunu bozmak günah olur mu?
Cevap: Gerçekten dayanamadığı için bozarsa günah olmaz.
Sual: Bazıları, kirazın içindeki kurdun, kendiliğinden meydana geldiğini, bunun için kurtlu kiraz yemekte mahzur olmadığını söylüyorlar. Kurtlu kiraz yemek uygun mu?
Cevap: Kirazdaki kurt, “Kiraz sineği” denilen bir sineğin kiraz içine koyduğu yumurtalardan hasıl olur. Kurtlu kiraz yenmez. Kiraz alınca 3-5 tanesinin içi açılır. Kurt yoksa diğerlerini açmadan yemek caiz olur. Eğer bir tane bile kurt görülse, hepsinin içine bakmak gerekir.
Sual: Un, irmik, mercimek, fasulye, nohut gibi gıdalar kurtlanınca yemek caiz midir?
Cevap: Kurtlanmış gıdalar yenmez. Un gibi olanlar elenince, fasulye gibi olanlar da temizlenince, yenmesi caiz olur.
Sual: Sirke ve pekmez zamanla şarap hâline gelir mi?
Cevap: Hayır, gelmez.
Sual: Yemek kaplarını kapalı mı tutmak lazım?
Cevap: Gece hiçbir yemeği açık bırakmamalıdır! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yiyecek-içecek kaplarını kapatın, yılda bir gece veba iner, kapanmayan kapların içine düşer. Kapayacak şey bulunmazsa, Besmele ile bir çubuğu üstüne koyun.)
Her zaman tertipli, düzenli olmak, temizliğe riayet etmek çok iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kap kacağı yıkamak, evi temiz tutmak, zenginliğe sebep olur.)
.
Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir
Ahmed Tenûhî hazretleri Hanefî fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 231 (m. 845) senesinde Irak’ta Enbâr’da doğdu. 318 (m. 930) yılında Bağdâd’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: “Kıyâmet günü şefaat edeceğim. Yâ Rabbi! Kalbinde hardal zerresi kadar iman olanları Cennete koy diyeceğim. Bunlar Cennete girecekler. Sonra, kalbinde az bir şey olanlara, Cennete giriniz diyeceğim.”
“Çölde yalnız kalan kimse, bir şey kaybederse, ey Allahın kulları, bana yardım ediniz desin! Çünkü, Allahü teâlânın, sizin göremediğiniz kulları vardır.”
“Öldükten sonra da, hayatta olduğum gibi bilirim.”
“Bir şeyden zarar gören, abdest alıp iki rekat namaz kılsın! Sonra; 'Yâ Rabbi! Senden istiyorum. Senin âlemlere rahmet olan Peygamberin Muhammed aleyhisselâmı vesile kılarak sana yalvarıyorum. Yâ Muhammed! Dileğimi kabul etmesi için Rabbime seni vesile ediyorum. Yâ Rabbi! Onu bana şefaatçi et' desin.”
“Kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.”
“Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete gidecektir. Bunlar, benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır.”
“Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.”
“Kitâbullahta ve benim sünnetimde bulamadıklarınızı, Eshâbımın sözlerinden alınız! Eshâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz. Eshâbımın birbirlerinden ayrılıkları rahmettir.”
“Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyâmete kadar hep bozulur.”
“Zamanların en iyisi benim zamânımdır. Ondan sonra hayırlısı, benim asrımdan sonra gelen asırdır. Sonra da, ondan sonra gelen asırdır.”
“Fitne veya bid’at yayıldığı ve Eshâbım kötülendiği zamanda, hakkı bilen, bilgisini Müslümanlara duyursun! Hakkı, yani doğru yolu bildiği hâlde, Müslümanlara duyurmayanlara, Allahü teâlâ ve melekler ve bütün insanlar lanet eylesin! Allahü teâlâ bu kimsenin farzlarını ve nâfile ibâdetlerini kabul etmez.”
“Bid’at sahibine hürmet eden kimse, İslâmiyeti yıkmaya yardım etmiş olur.”
“Ümmetimden, Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim.”
“Kabristana giren kimse, Yâsin suresini okursa, o gün meyyitlerin azapları hafifler. Meyyitlerin sayısı kadar, ona da sevap verilir
.
Ölmek, yok olmak değildir!
Muhammed bin Dervîş el-Hût hazretleri Osmanlı âlimlerindendir. 1209'da (m. 1794) Beyrut'ta doğdu. İlk tahsilinden sonra Şam'a gitti ve büyük âlim İbn-i Âbidîn hazretlerine talebe oldu. Ondan fıkıh ve Nakşibendî-Hâlidî yolu icazeti aldıktan sonra Beyrut'a döndü ve talebe yetiştirdi. 1276'da (m. 1859) Beyrut'ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Ölümü hâtırlamak, en büyük nasihattir. Her îmân sâhibi kimsenin, ölümü çok hâtırlaması sünnettir. Ölümü çok hâtırlamak, emirlere sarılmaya ve günâhlardan sakınmaya sebep olur. Harâm işlemeye cesâreti azaltır. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü, çok hâtırlayınız!). Din büyüklerinden bazısı her gün bir kere hâtırlamayı âdet edinmişti. Evliyânın büyüklerinden Muhammed Behâeddîn-i Buhâri “kuddise sirruh” her gün yirmi kere, kendini ölmüş, mezâra konmuş düşünürdü.
Uzun emel, çok yaşamayı istemektir. İbâdet yapmak, dîne hizmet etmek için çok yaşamayı istemek, uzun emel değildir. Uzun emel sâhipleri, ibâdetleri vaktinde yapamazlar. Tövbe etmeyi terk ederler. Kalbleri katı olur. Ölümü hâtırlamazlar. Vaaz ve nasîhatlerden ibret almazlar. Uzun emel sâhibi, hep dünya malına ve mevkiine kavuşmak için ömrünü harcar. Âhireti unutur. Yalnız zevk ve sefâsını düşünür. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Ölmeden evvel ölünüz. Hesâba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekiniz!)
(Ölümden sonra olacak şeyleri, sizin bildiğiniz gibi, hayvanlar da bilselerdi, yemek için semiz hayvan bulamazdınız.)
(Gece gündüz ölümü hâtırlayan kimse, kıyâmet günü şehîdler yanında olacaktır).
Ölmek, yok olmak değildir. Varlığı bozmayan bir iştir. Mevt, rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesidir. Rûhun, bedenden ayrılmasıdır. Mevt, insanın bir hâlden başka bir hâle dönmesidir. Bir evden, bir eve göç etmektir. Ömer bin Abdül’azîz “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki: (Sizler, ancak ebediyet, sonsuzluk için yaratıldınız! Lâkin bir evden, bir eve göç edersiniz!) Mevt, mümine hediyedir, nimettir. Günâhı olanlara musibettir. Fakîrlere rahat, zenginlere azaptır. Akıl, Allahü teâlânın hediyesidir. Cehâlet, doğru yoldan çıkmaya sebeptir. Zulüm, insanın çirkinliğidir. İbâdet, gözün nûru olan, sevinç ve neşedir. Allah korkusundan ağlamak, kalbin cilâsıdır.
.
Öldükten sonra da kesilmeyen sevaplar
Abdülganî bin Sa’id el-Ezdî hazretleri Mısır’da yetişen hadîs âlimlerindendir. 332 (m. 944) senesinde doğdu. Zamanında, Mısır’ın en büyük hadîs âlimlerinden oldu. 409 (m. 1018) senesinde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları:
“Mümin bir kula, ölümünden sonra sevâbı ulaşacak iyi amellerden bazıları şunlardır: Öğrettiği ve yaydığı ilim, geride bıraktığı sâlih bir evlât, vârislere bıraktığı Kur’ân-ı kerîm, yaptığı câmi, yolcular için yaptırdığı misâfirhâne, açtırdığı kanal veya sağlığında malından verdiği sadaka, işte bütün bunların sevâbı kendisine ulaşır.”
“Bana ümmetimin aldığı sevaplar, hattâ câmiden temizledikleri çerçöpün sevâbı bile gösterildi. Ümmetimin günahları da gösterildi. Kur’ân-ı kerîmden bir sûre veya bir âyet öğrenip, sonra okumayı unutan kişinin günâhından daha büyük bir günâh görmedim.”
“Kim yatsı namazını cemâatle kılarsa, bir gecenin yarısını ibâdetle geçirmiş gibi olur. Kim de sabah namazını cemâatle kılarsa, gecenin tamâmını ibâdetle geçirmiş gibi olur.”
“Kim sabah namazını kılar, sonra dünya işlerine âit boş bir söz söylemeden dört rek’at kuşluk namazı kılıncaya kadar Allahü teâlâyı zikrederse, annesinden doğduğu gibi günahsız ve tertemiz olur.”
“Saflarınızı düzgün tutun. Omuzlarınızı aynı hizaya getirin. Namazda, yanınızdakine yumuşak davranın, onları incitmeyin. Aradaki boşlukları doldurun. Zîrâ şeytan, tıpkı koyunun küçük kuzusu gibi, aranızdaki boşluklarda dolaşır. Şeytana, girebileceği boşluklar bırakmayın. Kim safları sık tutarsa, Allah ondan râzı olur. Kim de saflarda boşluk bırakırsa, Allah ona gazâb eder.”
“Biriniz İmâmdan önce, rükû ve secdelerden başını kaldırdığı zaman, Allahü teâlânın onun başını merkep başına veya şeklini merkep şekline çevirmesinden korkmuyor mu?”
“Parça parça parçalansan, ateşte yakılsan bile, Allahü teâlâya hiçbir şeyi şerik yapma. Farz namazları terk etme. Farz namazları bile bile terk eden Müslümanlıktan çıkar. Şarap içme. Şarap, bütün kötülüklerin anahtarıdır.”
“Yatağa girip Kur’ân-ı kerîmden bir sûre okuyan her Müslümana, Allahü teâlâ mutlaka, onun için bir melek tayin eder ve o melek, tâ uykusundan uyanıncaya kadar onu rahatsız edecek bir şeyi ona yaklaştırmaz.”
“Cuma namazı kılmayanların kalplerini, Allahü teâlâ mühürler, gâfil olurlar.”
.
Emrin altındakilere ihsânda bulun!
Ebü’n-Necâ el-Fevî hazretleri evliyânın meşhûrlarındandır. 532 (m. 1137) senesinde vefât etmiştir. Hikmetli sözleri çoktur. Buyurdu ki:
“Kalbin temizlenmesi, Allahü teâlâdan başkasına orada yer vermemekle ve tam bir sadâkat ile olur. Kalbin bozulması da, Allahtan başkasına gönül bağlamak, başkalarını O’na ortak koşmakla ve riya, gösteriş yapmakla olur. Kalbde tevhîdin, tek olan Allaha bağlılığın bulunduğunun alâmeti; O’nunla beraber bir ikincisinin olmadığını her ân müşâhede etmektir. Bu da, ancak Allahü teâlâdan korkmak ve her şeyi O’ndan ümîd etmekle anlaşılır... Sadâkatin alâmetine gelince; fânî olan her şeyden soyunmak, yani onlara bağlılığı kalpten çıkarmak ve ebedî, sonsuz var olana bağlanmaktır. Görünüşte var olan her şey, zâten yok olacaktır. Kalbinin mahlûkata meylettiğini fark ettiğin zaman, orada şirk var demektir. Ondan şirki temizlemeye bak, kalbini şirkten uzak tut. Kalbinde dünyâya karşı bir meyil gördüğün zaman, orada bir şek, şüphe var demektir. Derhal ondan kalbini temizle!”
“Emrin altında bulunanlara ihsânda, iyilikte bulun! Bunlar husûsî ve umûmî olmak üzere ikiye ayrılır. Umumi olarak sana tâbi olanlar, erkek ve kadın hizmetçiler, çocuk ve diğerleridir. Husûsi olanlar ise, bunların dışında kalanlardır, önce rûhuna iyilik yapman lâzımdır. Sonra sırrına, sonra kalbine, sonra aklına, sonra bedenine ve daha sonra da nefsine ihsânda bulunman lâzımdır. Rûh; senden şevk ve aşk ehli olmanı, bu yolda kimseden çekinmeden sürat kazanmanı ister. Sırrının senden talebi, isteği de, onu gizlemen, başkasına açmamandır. Kalp ise; dâima Hakkı zikretmeni, her an onu murâkabe etmeni ve senin bu zikir esnasında kendini ve başkalarını tamamen unutmanı senden talep eder. Akıl da; Rabbine tam teslim olmanı ve her halükârda O’nun emirlerine ve yasaklarına tâbi olmanı, nefsine ve senden başkalarına karşı dâima Mevlân ile beraber olmanı ister. Cesed ise; tam bir ihlâs ile, cenâb-ı Hakka tâat ile hizmet etmeni senden ister. Nefis de; kendisine sahip olmanı, meylettiği kötü arzularından onu alıkoymanı ve onu hapsedip bağlamanı senden istemekte ve herhangi bir kötülüğü işlemekte ona arkadaş olmamanı ve arkadaşlığını da istememeni talep etmektedir.”
“Sen, kendine yardım etmediğin zaman, başkaları, seni harcamak için sebep araştırıp durmaktadır.”
.
Abdest alırken okunacak dualar
Tâcüddîn Zeyd bin Hasen hazretleri hadîs, kırâat ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 520 (m. 1126) yılında Bağdad’da doğdu. 613 (m. 1217) yılında Şam’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Abdest alırken okunacak dualar:
Abdeste başlarken: Bismillâhil-azîm. Vel-hamdü lillâhi alâ dînil-İslâm. Ve alâ tevfîk-ıl-îmân. El-hamdü lillâhil-lezî ce’alelmâe tahûren ve ce’alel-islâme nûren.
Ağıza üç kerre su verirken: Allahümmes-kınî min havdi nebiyyike ke’sen lâ ezmeu ba’dehü ebeden.
Buruna su verirken: Allahümme erihnî râyihatel cenneti verzüknî min ni’amihâ. Ve lâ türihnî râyihaten-nâr.
Yüzü yıkarken: Allahümme beyyid vechî binûrike yevme tebyaddü vücûhü evliyâike ve lâ tüsevvid vechî bi zünûbî yevme tesveddü vücûhü a’dâike.
Sağ kol dirseğe kadar (üç defa) yıkanırken: Allahümme a’tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hisâben yesîren.
Sol kol (üç def’a) dirsek dahil yıkanırken: Allahümme lâ tu’tinî kitâbî bi şimâlî ve lâ min verâi zahrî ve lâ tühâsibnî hisâben şedîden.
Başı meshederken: Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-Nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
İki kulağın delikleri ve kulakların arkası meshedilirken: Allahümmec’alnî minellezîne yestemi’ûnel-kavle fe yettebiûne ahsenehû.
Ellerin dış yüzü ile enseyi mesh ederken: Allahümme a’tık rakabetî minen-Nâr.
Sağ ayağı üç defa yıkarken: Allahümme sebbit kademeyye ales-sırâtı yevme tezillü fîhil-ekdâmü.
Sol ayağı üç def’a yıkarken: Allahümme lâ tatrud kademeyye ales-sırâti yevme tatrudü küllü akdâmi a’dâike. Allahümme’c-al sa’yî meşkûren ve zenbî mağfûren ve amelî makbûlen ve ticâretî len tebûr.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Her kim abdest aldıktan sonra, gök tarafına bakıp, şu duâyı okursa, "Sübhânekellahümme ve bihamdike, Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke leke estagfiruka ve etûbü ileyke eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdüke ve Resûlüke." Allahü teâlâ hazretleri, o kimsenin günâhlarını afv eder ve kabul imzâsıyla tasdîk edip, Arş-ı a’lânın altında muhâfaza eder. Kıyâmet gününde bu duâyı okuyan şahıs gelip, o sevâbın ecrini alır.)
(Her kim abdest aldıktan sonra “İnnâ enzelnâhü” sûresini bir kere okursa, Allahü teâlâ hazretleri, o kimseyi sıddîklardan yazar. İki kere okursa, şehîdlerden yazar. Üç kere okursa Peygamberler ile haşrolur.)
.
Duanın kabul olması için
Ebül-Kâsım Semerkandî hazretleri Hanefî fıkıh âlimlerindendir. 556 [m. 1161] senesinde vefât etti. (Câmi’ul-fetâvâ) kitabı meşhurdur. Bu kitabında diyor ki:
Alışveriş bilgilerini öğrenmeden ticâret yapmak helâl olmaz. Her tacirin bir fıkıh âlimi bulup, işlerini buna danışarak yapması, böylece fâizden ve fâsid alışverişten kurtulması lâzımdır. Helale ve harama çok dikkat etmelidir. Bu da ancak alışveriş bilgilerini öğrenmekle olur. Mü’minûn sûresi, elliikinci âyetinde meâlen, (Ey Peygamberlerim “salevâtullahi aleyhim ecma’în”. Helal ve temiz yiyiniz ve bana layık ibadetler yapınız!) buyuruldu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun için, (Helâl kazanmak her Müslümâna farzdır) buyurdu. Ve buyurdu ki: (Bir kimse, hiç harâm karıştırmadan, kırk gün helâl yerse, Allahü teâlâ, onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya muhabbetini, kalbinden giderir.)
Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” dedi ki: (Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem” dua buyur da, Allahü teâlâ, benim her duâmı kabûl etsin!) Cevâbında buyurdular ki: (Duânın kabul olması için, helal lokma yiyiniz!) Bir hadîs-i şerîfte, (Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle dua, nasıl kabûl olunur?)
Bir kere de buyurdu ki: (Harâm yiyenlerin ne farzları, ne de sünnetleri kabul olmaz). [Yani sevabına kavuşamazlar.]
Yine buyurdu ki: (On liralık elbisenin, bir lirası haram olsa, o elbise ile kılınan namazlar kabul olmaz.)
Yine buyurdu ki: (Harâm ile beslenen vücudun ateşte yanması daha iyidir.)
Yine buyurdu ki, (Malın helâlden mi, harâmdan mı geldiğini düşünmeyenler, Cehenneme, neresinden atılırsa atılsınlar, Allahü teâlâ, onlara acımayacaktır.)
Yine buyurdu ki: (İbadet on kısmdır, dokuz kısmı, helâl kazanmaktır.)
Bir defa da buyurdu ki: (Helal kazanmak için yorulup, evine dönen kimse, günahsız olarak yatar. Allahü teâlânın sevdiği kimse olarak kalkar.)
Yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ buyuruyor ki; haramdan kaçınanlara hesap sormaya utanırım.) Ve buyurdu ki: (Bir dirhem faiz [almak ve vermek], otuz zinâdan daha günahtır). Ve buyurdu ki: (Haram maldan verilen sadaka kabul edilmez. Saklanırsa, Cehenneme gidinceye kadar, ona yolluk olur.)
.
Kıyâmet yaklaştıkça fitneler çoğalır!
Ahmed Bezzâr hazretleri hadîs âlimlerindendir. 297 (m. 910)’da Bağdâd’da doğdu. Bağdâd’da ve Mısır’da ilim tahsil etti. Zamanın meşhur muhaddislerinden hadis öğrendi ve çok talebe yetiştirdi. 383 (m. 993)’de Bağdâd’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:
“Resûlullah Efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” biri geldi. Onu uzaktan görünce, 'kabîlesinin en kötüsüdür' buyurdu. Odaya girince, gülerek karşılayıp, iltifat eyledi. Gidince, hazret-i Âişe 'radıyâllahü anhâ' sebebini sordu. İnsanların en kötüsü, zararından korunmak için müdârâ edilendir buyurdu.”
“Kıyâmet yaklaştıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse akşam kâfir olarak döner. Akşam mümin iken, gece safâlarında îmânları gider. Böyle zamanlarda, evinde kapanmak fitneye karışmaktan hayırlıdır. Kenarda kalan, ileri atılandan hayırlıdır. O gün oklarınızı kırınız!
Silahlarınızı, kılıçlarınızı bırakınız! Herkesi tatlı dil ile, güler yüzle karşılayınız! Evinizden çıkmayınız.”
“Kıyâmet günü, şehîdlerin kanını, âlimlerin mürekkebi ile tartarlar. Mürekkeb daha ağır gelir.”
“Üç türlü baba vardır: Dünyaya getiren baba, kızını veren baba ve ilim öğreten baba. Bunların hayırlısı, üstâdıdır.”
“Ümmetimin âlimleri, İsrâîloğullarının Peygamberleri gibidir.”
“Dünyâ sevgisi bütün günahların başıdır.”
“Rahmânın cezbelerinden bir cezbe, bütün insanların ve cinnîlerin sevâpları gibidir.”
“İmân sâhibi her kabâhati yapabilir. Fakat, hıyânet yapamaz ve yalan söyleyemez.”
“Birinize dert ve bela gelince Yûnüs Peygamberin duâsını okusun! Allâhü teâlâ Onu muhakkak kurtarır. Duâ şudur: Lâ ilâhe illâ ente sübhâne-ke innî küntü minez-zâlimîn.”
“Sabah, kalkınca, üç kerre (Bismillahillezi la yedurru ma’asmihi şey’ün fil’ardı velâ fissemâ’ hüvessemiul’alim) okuyana, akşama kadar, hiç dert, bela gelmez.”
“Her müminin kalbinde, Allahü tealanın bir vâizi vardır.”
“Oruç tutan çok kimse vardır ki, onların orucu, yalnız açlık ve susuzluk çekmek olur.”
“Müslüman demek, Müslümanlara eli ile, dili ile zarar vermeyen kimse demektir.”
“İmânı kâmil olanınız, ahlâkı güzel olanınızdır.”
“Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerden gönderir.”
.
Namazın güzelliği kendisindendir
Kâdı Adûdüddîn Îcî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 700 (m. 1300) senesinde İran’daki Şîrâz’da Îc kasabasında doğdu. 756 (m. 1355) senesinde vefât etti. Bu mübarek zat, namazın faziletleri hakkında buyurdu ki:
Namazın güzelliği, diğer ibadetlerin aksine olarak iman gibi kendisindendir. Kendisinde en çok ibadetleri toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran bir ameldir. Çünkü Allahü teâlâya namazda yalvarıp, Allahü teâlânın azamet ve celalini müşahede edicidir. Namazı, huşû ve hudû, yani tevazu ve korkuyla, kalp huzuruyla ve tümaninete [rükû ve secdelerde, kavmede ve celsede, bütün uzuvların hareketsiz kalmasına] riayetle ve cemaatle, tezellül ile eda etmek, kurtulmanın başlıca sebeplerindendir. Bu suretle namazını kılan müminlerin kurtulacakları, âyet-i kerimede beyan buyurulmuştur. Eğer namaz tamamıyla eda edilirse, azaptan kurtulmak için sağlam bir tutamak hâsıl olmuş olur.
Namazın dünyadaki mertebesi, âhirette, rüyetin [yani, Allahü teâlâyı görmenin] mertebesi gibidir. Namazı büyük bir emir bilmek ve müstehab olan önce vaktinde cemaat ile ve diğer şartlarına ve müstehablarına ve tadil-i erkâna riayet ederek, sükûn ve vakar ile eda etmek lazımdır.
Namaz, Allahü teâlâya karşı has ibadettir. Namaz, maksatlardan olup, diğer ibadetler namaz için vesilelerdir. Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Beş vakit namazını kılan kimse, Malik-ül-mülkün kapısını çalıyor. Kapıyı çalmaya devam eden kimseye şüphesiz kapı açılır.)
(Farz olan beş vakit namazını, cemaatle kılan kimse, sırat köprüsünü parlak bir şimşek gibi geçenlerin ilki olacaktır. Sâbikun olan ilk zümreyle Allahü teâlâ onu haşr eder. Onun için her gün ve gecede bir koruyucu melek vardır. Allah yolunda öldürülen bin şehid sevabı ona verilir.)
(Evinde kılan o namazın sevabına kavuşur. Eğer yakınındaki mescitte eda ederse, 25 namazın sevabı verilir. Eğer Cuma namazı kılınan mescitte eda ederse 500, Mescid-i Aksa'da eda ederse 5 bin, Mescid-i Nebevi’de eda ederse 50 bin, Mescid-i Haram’da eda ederse 100 bin namaz sevabı verilir.)
(Amellerin en efdali vaktinin evvelinde kılınan namazdır.)
.
Nefis, huysuz bir hayvandır!
Abdülcebbâr Ukberî hazretleri tefsîr ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 619 (m. 1222) senesinde vefât etti. Birçok meclislerde vaaz ve nasihat verdi. Halifeye nasihat olarak buyurdu ki:
Adâlet, bir hükümdâr için en üstün ve devleti idâre etmede en güçlü sıfattır. Çünkü adâlet, itaat etme ve ülfetin sağlanmasında en tesîrli olanıdır. Hasen-i Basrî hazretleri;
“Hiç şüphe yok ki, Allahü teâlâ, ihsân ve iyiliği, akrabaya muhtaç oldukları şeyleri vermeyi emreder. Hayasızlığı, kötülüğü ve zulmü yasaklar. Allah, nasihat kabul edesiniz diye size öğüt verir” (Nahl-90) meâlindeki âyet-i celîle hakkında, Allahü teâlâ hazretleri, bütün hayır ve şerleri bu âyet-i kerîmede cem etmiştir. Zîrâ hükümdâr, üçünü yapmak ve üçünden sakınmak üzere altı şeyle emrolunmuştur, demektedir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir hadîs-i şerîfte;
“Üç şey kurtarıcıdır: Gizli iken de, açıkta iken de Allahü teâlâdan korkmak. Rüyâ hâlinde de, gazap hâlinde de adâleti gözetmek, fakirlikte de, zenginlikte de iktisâda riâyet etmek (isrâf etmemek). Üç şey de helak edicidir: Boyun eğilen cimrilik, uyulan hevâ (nefsânî arzu) ve insanın kendisini beğenmesidir” buyurdu.
Bil ki; akıl, güzel bir vasıf, yüce bir ahlâk olup, hakkı bâtıldın ayıran bir miyârdır (ölçüdür). Başka bir tarife göre akıl; caiz olanların caiz olduğunu, mümkün olmayanların imkânsız olduğunu bilmektir. Bunun neticesinde, doğru ve sağlam bir düşünce, doğru görüş ve iyi idâre düşünceleri ortaya çıkmaktadır. Bazı âlimler, “Akıl nedir?” sorusuna şu cevâbı vermişlerdir:
“Görüşte isâbet olmayanı, olanla Bilmektir.”
Yine âlimler, “Allahın insana en büyük hibesinin ve ihsânının akıl, en büyük musibetin de cehâlet” olduğunu söylemişlerdir. Câhil, ömrün uzun olmasına, akıllı, amelinin ihlâslı olmasına bakar. Âlimler diyorlar ki:
“Akıllı insanlar kendilerini yorar, başkalarını rahat ettirirler. Ahmak insanlar ise, başkalarını yorarak kendilerini rahat ettirirler.”
“Akıl binici, ilim sürücü, nefis ise huysuz bir hayvandır. Sürücü olmadan binici olursa, nefis huysuzlaşır. Binici olmadan sürücü olursa, sağa sola zikzak çizer. Binici ile sürücü bir araya geldiğinde, ister istemez doğru yürür.”
.
Ey insanoğlu! Gençliğinle gururlanma
Ali bin Mûsâ Hâmîlî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Urfa’da, Harrân’da doğdu. 720 (m. 1320) senesinde vefât etti. Oğlu büyük âlim Ebû Bekir Sirâc şöyle anlatır:
“Rüyâmda Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizi gördüm. Yanlarında Hazreti Ebû Bekr ve Hazreti Ömer vardı. Harrân’da babamın ders verdiği câmide kalabalık bir cemâat arasında oturuyorlardı. 714 senesi, Ramazân-ı şerîf ayının 27. gecesi idi. Nebî sallallahü aleyhi ve sellem;
-Yâ Ebâ Bekr ve yâ Ömer! Kalkınız fakîh Ali bin Mûsâ el-Hâmilî’nin başını (alnını) öpünüz! buyurdu. Bunu söylerken, mübârek elleri ile babamı işâret ediyorlardı. Onlar derhâl kalkıp, babamın alnını öptüler. Sonra, Resûlullah efendimiz babamın yanında durup;
-Ben bunu seviyorum, ben bunu seviyorum, buyurdu."
Sohbetlerinde buyurdu ki: Ebüdderdâ (radıyallahü anh) hastalanınca, yakınları yanına girdi ve “Neden şikâyet ediyorsun?” diye sorduklarında; “Günahlarımdan şikâyetçiyim” dedi. “Neyi istiyorsun?” dediklerinde; “Cenneti istiyorum” dedi. “Senin için bir tabip çağıralım mı?” dediler. “Hakiki tabip, beni hasta kılan Allahü teâlâdır” dedi vefâtı yaklaştığı zaman; “Kim benim içerisinde bulunduğum böyle bir gün, böyle bir saat, böyle bir yatış için hazırlık yaparsa, Allahü teâlânın rahmetine kavuşur” buyurdu.
“Dünyaya çok düşkün olduğunuzu görüyorum. Size âhireti tavsiye ederim. Dünya işleriyle uğraşırken âhiretinizi unutmayınız. Bir kimsenin dünyada makam sahibi olması, mal ve mülk sahibi olması, herkesin yanında sözü geçer olması, ahirette Cehenneme düşmesine, ateşte yanmasına mâni olamaz. Orada hüküm Allahü teâlânındır. Dilerse azap eder, dilerse Cennetine koyar. Onun için bu dünyada Allahü teâlânın rızasını kazanmaya, şu imtihan yurdunda, îmân edip, sâlih ameller yapan, iyiliği emredip, kötülükten alıkoyan, bu uğurda gelen sıkıntılara katlananlardan olmaya çalışmak lâzımdır.”
“Ey insanoğlu! Körpe ve taze olan şu gençliğinle gururlanma. Her şeye gücünün yetmesi, seni aldatmasın. Senden önce, nice gençler saçı ağarmadan bu dünyadan ayrılıp gittiler. Genç ve taze bir fidanken göçtüler. Farzet ki, gençlik, sahibine birtakım özür olacak şeyler gösterir. İhtiyârın özrü yoktur. Onun ileri sürdüğü şeyler, şeytanın eğlencesi olacak şeylerden başka değildir.”
.
Emin kimse pek kıymetlidir
Ebû Şâme Makdisî hazretleri Hadîs, fıkıh, kelâm, târih, kırâat ve nahiv âlimidir. 599 (m. 1202)’de Kudüs’te doğdu. Kendi zamanında Şam’daki büyük âlimlerden ilim tahsil etti ve icazet alarak talebe yetirtirdi. 665 (m. 1267)’de Şam’da vefât etti. El-Mekâsid-üs-seniyye kitabında buyurdu ki:
Hazreti Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Tartılmadan önce kendinizi tartınız. Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.”
İbn-i Ömer anlatır: Vefâtı sırasında Hazreti Ömer’in başı benim kucağımda idi. Bana, “Başımı yere koy” dedi. “Başınız kucağımda veya yerde olmuş ne fark eder?” dedim. Tekrar başını yere koymamı söyledi. Başını yere koydum. O zaman, “Eğer Allahü teâlâ bana merhamet etmezse, vay benim hâlime” dedi.
Yahyâ bin Ebî Kesir anlattı. Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Semâdan (gökten) birisi; 'Ey insanlar! Bir kişi hâriç, hepiniz, Cennete gireceksiniz' demiş olsaydı, o bir kişinin ben olmamdan korkardım. Yine, 'Ey insanlar! Bir kişi hâriç hepiniz Cehenneme gireceksiniz' denmiş olsaydı, Cehenneme girmeyecek olan o bir kişinin ben olduğumu ümit ederdim.”
Saîd bin Müseyyib anlattı: Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh), “Allahım! Yaşım ilerledi. Kuvvetimi kaybettim. Teba’m çoğaldı. Rızâna uygun bir şekilde dünyadan ayrılmamı nasîb eyle” diye duâ etti.
Muhammed bin Şihâb anlattı: Hazret-i Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Mâlâyanî ile meşgul olma. Düşmanından uzak kal. Kendisinden emîn oldukların hariç, dostundan da kendini muhafaza et. Çünkü emin kimse, pek kıymetli bir kimsedir. Fâcir (kötülüklere dalan) kimse ile beraber olma. Yoksa seni kendi kötülüklerine alıştırır. Sırrını kimseye yayma, işlerin hususunda Allahü teâlâdan korkan kimselerle istişâre et.”
Âlâ bin Müseyyib anlattı: Hazreti Ali bin Ebû Tâlib (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Hayır; mal ve evlâdı çoğaltmak değil, ilmi, hilmi çoğaltmak ve Allahü teâlâya ibâdet husûsunda, insanlarla yarış etmektir. Eğer iyilik yaparsan, Allahü teâlâya hamd edersin. Kötülük yaparsan, Allahü teâlâdan af ve mağfiretini dilersin. Dünyâda hayır şu iki kişiden birisi içindir: Birincisi, günah işler fakat tövbe ile bu günahını giderir. Diğeri, hayır işlere koşar.”
.
Ruhlar, nurdan yaratılmıştır
Ebû Bekr bin Ebî Sa’dân hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Bağdâd’da doğdu. Cüneyd-i Bağdadî ve Ahmed Nûrî’nin sohbetlerinde yetişti. Tarsus’ta oturmuş, konuşma ve halindeki kemal sebebiyle Bizans İmparatoruna elçi olarak gönderilmiştir. Buyurdu ki:
“Kim evliyâ ile sohbet ederse, nefsini, kalbini ve malını hiç düşünmeden evliyâ ile sohbet etsin. Ne zaman bu sebeplerden; nefis, kalb ve maldan birisine meylederse, maksadına kavuşamaz. (Allahü teâlâya vasıl olamaz.)”
“Kim, rivâyet yoluyla gelen ilim (din bilgileri) ile amel ederse, dirayet ilmine vâris kılınır. Kim, dirayet ilmi ile amel ederse, riâyet ilmine vâris kılınır. Kim, riâyet ilmi ile amel ederse, Allahü teâlâya giden yola kavuşturulur...”
“Şükür, Allahü teâlâdan nimetler ve ihsânlar geldiği zaman şükrettiğin gibi, dert ve belâ halinde de öylece şükretmektir.”
“Allahü teâlâdan ümit ettiği şeyler üzerine sabreden, O’nun fazl ve ihsânından ümid kesmez. Kim bir şeyi kulağı ile dinlerse, o dinlediğini başkalarına anlatır. Kim kalbi ile dinlerse, onu anlar ve kabul eder. Kim işitip, öğrendiği ile amel ederse, hidâyet bulur ve başkalarının hidâyete kavuşmasına sebep olur.”
“Nefsten gelen arzu ve maksatları bırakmak, Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir.”
“Bir kimse, Allahü teâlâdan gâfil olduğu halde, münâzara etmek için oturursa, onun için üç ayıp vuku bulur. Birincisi; münâzara ettiği kimseye cidâl ve bağırıp çağırmaktır ki, o kişi bundan menedilmiştir. İkincisi; halka karşı kendini üstün görmek sevgisi ki, o kişi bundan menedilmiştir. Üçüncüsü; münâzara ettiği kimseye gazap, öfke ve kindir ki, o kimse bundan menedilmiştir. (Allahü teâlâ bunları haram kılmıştır.)”
“Rûhlar, nûrdan yaratıldı ve karanlık heykellere, yani bedenlere yerleştirildi. Rûh kuvvetli olursa, akıl ile hemcins olur ve ona Allahü teâlânın nûrları yağmaya başlar. Nefsin zulmeti gider. Böylece nefis, akıl ve rûhun nûrlarıyla rûhanî bir varlık olur ve nefis, rûh ile beraber aklın emrine, yoluna girer. Rûhlar ise gelmiş oldukları gayb hazînelerine dönerler ve kaderin akışını öğrenirler. Rûh, kaderden cereyan eden şeylere muttali olunca, (öğrenince) kaza ve kaderden gelen her şeye tam rıza hâli hasıl olur. İşte bu, rûhun hallerinin latifelerinden birisidir.”
.
Tevâzu gösterenin anlayışı artar
Abdülvehhâb bin Abdülkâdir-i Geylânî, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin en büyük oğlu ve aynı zamanda talebelerinin önde gelenlerindendir. 522 (m. 1128)’de Bağdad’da doğdu. 593 (m. 1197)’de orada vefât etti. Bir sohbetinde buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, kendi rızâsı için tevâzu yapanın anlayışını arttırır. Böyle bir kimse, haddi zâtında küçük bile olsa, Allahü teâlâ onu insanlar nazarında büyültür. Bir kimse kendini büyük görür, hareket ve tavırlarıyla çevresindekilerden üstün olduğunu göstermeye kalkışırsa, o, aslında makam ve mevki sahibi, çok fazla servet sahibi de olsa, Allahü teâlâ onu küçültür.
Allah için olan tevâzu iki kısımdır: Birincisi; Allahü teâlâya karşı olan tevâzu. Bu, kulun Allahü teâlâya ibâdet ederken ve O’nun beğendiği işleri yaparken, riya ve ucub düşüncesinden uzak olarak yapmasıdır.
İkincisi; kişinin, ibâdet ve tâat husûsunda kendisini herkesten aşağı, günahın çokluğu husûsunda ise, onlardan daha yukarıda görmesidir. Büyük zâtlardan birisi şöyle der: Yeryüzünde mütevâzı olarak yürü.
Çünkü şu yerin altında nice kimseler vardır ki, onlar her yönden senden çok üstünlerdi. Eğer gücün, kuvvetin, izzet ve şerefin var ve bundan dolayı kendini bir şey zannediyorsan, senden evvel gelip geçenler, daha güçlü ve daha kuvvetli idiler...
Muhammed bin Ebî Ali der ki: Bırak şu büyüklenmeyi ve insanlara asık yüzlü olmayı. Asık yüzlü olmak ahmaklıktır...”
“Akıllı insan, kendisinden yaşlı birisini gördüğü zaman ona tevâzu gösterir. Alçak gönüllü davranır ve kendi kendine şöyle der: 'Bu zât yaşça benden büyük. Bu yüzden, onun yaptığı ibâdet, tâat ve iyi işleri benimkinden daha çoktur...' Kendisinden küçük birisini gördüğü zaman, 'Onun yaşı daha küçük, günahı benimkinden daha azdır' der. Kendisi gibi birisine rastladığı zaman, ona bir kardeşi olarak bakar.
İnsan kendisini kardeşinden nasıl büyük görür? Hiç kimseyi aşağı ve küçük görmemelidir. Çünkü, atılmış bir dal parçası bile bazen insanın işine yarıyor. Akıllı insan, herkese iyi muâmelede bulunur. Onlara karşı kötü huylu olmaz. Varsa, böyle huylarını bırakır. Çünkü güneş buzu erittiği gibi, iyi ahlâk da günahları yok eder. Sirke balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da, iyi amelleri bozar. Bazen bir kimsenin, birçok güzel huyu bulunur. Fakat bir tane de kötü bir huyu bulunur. Bu bir tane kötü huy, diğer bütün iyi huyları bozar. Güzel ahlâk, başkalarının sevgisini kötü ahlâk ise, nefretini, kinini kazandırır...”
.
.
.
|
| Bugün 719 ziyaretçi (1679 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
 |
.
.
.
|
| Bugün 366 ziyaretçi (448 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|