|
İlim aşkıyla yanıyordu
2005-01-01 01:00:00
Revak Sultan Manisa'da yaşayan bir velîdir. Gençliğinde bir ilim sevdası sardı onu. Kalbi, ilim aşkıyla yandı tutuştu. Ve bir gün açtı bunu anne babasına: - Beni Allahü teâlâya hibe edin. Gidip Onun dinini öğrenip döneyim! dedi. Onlar memnun oldular. - Peki oğlum. Var git, ilim öğren! O gün çıktı Manisa'dan. Ancak kısa bir müddet sonra dönüp geldi. Gece vakti çaldı kapıyı. Babası seslendi içerden: - Kimsiniz? - Benim, oğlunuz. Kapının açılmasını beklerken babasının sesini işitti: - Ben oğlumu Allah yoluna vermiştim. Geri almam! Bu cevapla geri döndü. Ve bütün ilimleri bitirip, maddi ve manevi üstünlüklere kavuşmuş olarak geldi bu defa. Dedikodu, iftira, yalan Köylerin birinde bir fitne ve dedikodu başladı bu zat hakkında. Sonra birini gönderip, - Git söyle. İnsanları aldatmasın! dediler. Adam dergaha gelip oturdu bir kenarda. "Revak Sultan" sohbet ediyordu o sırada. Onu görünce, cemaate dönüp, - Kardeşlerim! buyurdu. Bir Müslüman hakkında, bilmeden ileri geri konuşmak hiç uygun değildir. Hele iftira, hiç yakışmaz! Şaşkına döndüler Sohbetten sonra o kimseye bir kutu verdi ve - Bunu götür, köy halkının huzurunda aç! buyurdu. O kimse, "Peki efendim!" deyip döndü köye. Köylüler merakla bekliyorlardı ki şöyle seslendi onlara: - Arkadaşlar! O kişi, hiç de zannettiğimiz gibi biri değil. Faziletli bir kişi olduğu yüzünden okunuyor. Şu kutuyu da size gönderdi. Sonra açtı kutuyu. Gördükleri manzara karşısında şaşkına döndü köylüler. Zira kutunun içinde bir miktar "Pamuk" vardı. Üzerinde de kıpkırmızı ve yanar halde bir "Ateş koru" duruyor, ama o pamuğu yakmıyordu. Hatalarını anlayıp, hepsi özür dilediler bu Allah dostundan.
.Bize ait neyimiz var?
2005-01-02 01:00:00
Revak Sultan , Manisa velilerindendir. Bir gün cemaatine buyurdu ki: - Sahip olduğumuzu iddia ettiğimiz şeyler, bizim değil, aslında emanettir bizde. Dinleyenler rica etti: - Hocam bunu biraz açar mısınız? Buyurdu ki: - Mesela bedenimizin aslı topraktır, öyle değil mi? - Evet hocam, dediler. - Ölünce yine toprak olacak, değil mi? 'Ölünce oraya gidecek' - Evet, ama ya ruhumuz? - O da, âlem-i ervahtan emanettir bize. Ölünce oraya gidecek. - O halde bize ait neyimiz var hocam? - Sadece amellerimiz. - Amellerimiz mi? - Evet. Ölünce amellerimizle baş başa kalacağız mezarda. Ve ekledi: - Öyleyse "Salih ameller" yapmaya bakalım. Bizi kurtaracak olan, ihlasla yaptığımız ameller olacaktır ancak. En mühim vazife Bir gün de mahallenin gençleriyle sohbet ediyordu ki, sordu onlara: - Bugün müslümanların en mühim vazifesi nedir biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Unutulmuş bir sünneti meydana çıkarmak ve islâmiyeti yaymaktır. Allahü teâlânın ve Resulullah'ın rızası bu iştedir. - Yani islamiyeti öğrenmek ve başkalarına öğretmek mi? diye sordular. Buyurdu ki: - Evet. Hadis-i şerifte, "Unutulmuş bir sünnetimi meydana çıkarana yüz şehid sevabı vardır" buyuruldu. - Burada "Sünnet"ten kasıt nedir hocam? - Allahü teâlânın emir ve yasaklarıdır. Bunları önce kendimiz öğreneceğiz. Sonra da aile efradımıza öğreteceğiz. - Ya öğretmezsek hocam? - O zaman çok pişman oluruz ahirette. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Belaya sabır
2005-01-03 01:00:00
Bugün, Manisa'nın gönül sultanlarından bir büyüğü anlatacağız. Hacı Sütçü Dede'yi. Bu mübarek zat, bela ve mihnetlere sabretmesiyle meşhurdu. Şöyle ki; Uzun bir yolculuğa çıkmıştı bir gün. O seferde iken, bir "Tâun" (veba hastalığı) çıktı o yörede. Öyle ki kasıp kavuruyordu insanları. Nice taze fidanlar bu dertten düştüler toprağa. Hacı Sütçü Dede'nin dört çocuğu da bu illete yakalanıp vefat ettiler peş peşe. Mübarek, sefer dönüşü öğrendi hadiseyi. Üstelik yolda eşkıyalar yolunu kesmiş, bütün malını almışlardı. O, bütün bu olanlara çok güzel sabretti. Peki üzülmedi mi? Elbette üzüldü. Sessizce ağladı... Hatta sessizce ağladı çocukları için. Ama asla şikâyet etmedi. Sabretti hepsine. İnsanlar geldiler ona bir gün. - Efendim! Çocuklarınız öldü. Mallarınız gitti. Buna rağmen hiç sesiniz çıkmıyor. Şikâyetçi olmuyorsunuz, dediler. Mübarek sordu onlara: - Bu sıkıntılar kimden geliyor dersiniz? - Allahü tealadan. - Yani Rabbimizin dilemesi ve takdiriyle oluyor, öyle değil mi? - Evet efendim. - Öyleyse kimi kime şikâyet edeyim? O gönderiyor hepsini. Biz kuluz, razıyız Onun takdirinden. "Sıkıntılar nimettir!" Ve ekledi: - Ayrıca dünya sıkıntıları bir nimettir bizler için. - Nimet mi dediniz? - Evet, hem de büyük nimet. - Nasıl yani? - Şöyle ki, sabredebilirsek günahlarımızın affına sebep olur. Bundan büyük nimet olur mu? - Çok doğru hocam. - Zaten bu dünya, " Mihnet ve sıkıntı" üzerine kurulmuştur. Sıkıntının ise sabır ve katlanmaktan başka çaresi yoktur.
.Su-i zandan sakın!
2005-01-04 01:00:00
Hacı Sütçü Efendi , Manisa velilerindendir. Bir gün bir genç geldi bu zata. Nasihat istedi. Ona buyurdu ki: - Bir mümin hakkında hoş olmayan bir şey duyarsan, hemen o söze inanıp da su-i zan etme o kimseye. Delikanlı sordu: - Ya doğruysa hocam? - Olsun, sen yine de birden yetmişe kadar hüsn-ü zan kapısı ara. Ve iyiye yor onu mutlaka. Dinimizde "Hüsnü zan" esastır. Veren aziz olur Delikanlı rica etti. - Başka hocam? Buyurdu ki: - Her ihtiyacını yalnız Allahü teâlâya arz et. Allah'tan istemek, izzet ve iftihardır kul için. - Ya kullardan istemek? - O, yüz karasıdır. Sen isteyici değil, bilakis verici ol. Zira dinimiz, vermek üzerine kurulmuştur. Veren aziz olur, alansa zelil. Genç sordu: - Ya verecek bir şeyimiz yoksa? - Bir güleryüz göster hiç olmazsa. Tebessüm et. İnsanlar seni görünce ferahlasınlar. - Bu da bir şey vermek midir? - Elbette. Hatta insanları ferahlatmak, bir nevi sadakadır dinimizde. Ömrünü boşa geçirme Bir gün de, bir gence buyurdu ki: - Ömür, çok kıymetli bir sermayedir evladım. Onu boşa geçirme. Genç umursamadı. - Ben henüz gencim hocam. Mübarek acıyarak baktı ona. - Bu gençlik böyle devam etmez evladım. - Devam etmez mi? - Etmez tabii. Vaktiyle ben de senin gibi gençtim. Ama bak, şimdi yaşlandım. Geçmişte boşa geçirdiğim zamanlarıma üzülüyorum. O günleri arıyor, ama bulamıyorum. Delikanlı sordu: - O günleri bulsaydınız, ne yapardınız? - İslamiyeti öğrenir, başkalarına da öğretirdim. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Velîyi imtihan!..
2005-01-05 01:00:00
Hacı Sütçü Dede , Manisa'da yetişen Allah adamlarından. Keramet ehli bir velîydi. Şöyle ki; Bir müderris, büyüklüğünü bilmiyor, alelade bir kimse sanıyordu bu zatı. Ancak insanların akın akın ona gittiğini görünce şüphelendi. Kendi kendine, - " Bir gideyim " dedi. "Şunu imtihan edeyim. Bakalım ilmi olan biri midir?" Fıkıhtan, gayet çetin " Yüz sual " hazırladı. Onları bir kâğıda yazıp çıktı evden. Vardı Sütçü Dede 'nin huzuruna. Güya imtihan edecekti bu büyük veliyi. Hoş beşten sonra suallere geçmek istedi. ? Sualleri unutmuştu! Fakat o da ne? Unutmuştu o sualleri. Hepsi silinmişti hafızasından. Bir tekini bile hatırlayamadı. Sıkıldı, bunaldı. "Bari kâğıda bakayım " dedi. Sualleri oradan bakıp da hatırlayacaktı güya. Ama nafile. Zira kâğıtta da yazı yoktu. Silinmişti oradaki yazılar da. Kızardı, bozardı. Ve o zaman anladı hatasını. Evet, bir "Allah adamı "nın huzurunda olduğunun farkındaydı artık. Bin pişmandı böyle bir şey düşündüğüne. Utandı kendinden. Mahcubiyet içinde, - Çok özür dilerim, deyip oracıkta tövbe etti. Dahası, talebesi olmakla şereflendi. Niyet çok mühim Bu zat bir gün buyurdu ki: - Her işi yaparken niyetinize dikkat edin! - Nasıl? diye sordular. Buyurdu ki: - Halis olsun niyetiniz. Yani her işinizi sırf Allah rızası için yapın. Kulların da beğenmesini düşünmeyin. Ve ekledi: - "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır" buyuruyor Peygamberimiz.
.Kalbin rızkı!..
2005-01-06 01:00:00
Manisa'nın Topçu Asım Mahallesindeki bir türbede bir velî yatıyor. Attar Hoca... Bir gün sevdiklerine buyurdu ki: - Allah dostlarını sevmeyen kimse, dünyaya meyil ve muhabbetten kurtulamaz. Sordular: - Ya onları severse? - O zaman kurtulur, buyurdu. - Hikmeti nedir hocam? - Çünkü onların kalplerinde dünya sevgisi yoktur. Onları sevenler de kavuşur bu nimete. "İlmihal okuyun!" Bir gün de sordular bu zata: - Hocam, bir araya geldiğimizde ne yapmamızı tavsiye edersiniz? Buyurdu ki: - Faydalı şeyler konuşun. Yahut açın, bir ilmihal kitabı okuyun. Bir sayfa da olsa, okuyun. - Yani İslamiyeti öğrenelim, öyle mi? - Evet. Dinden bir mesele öğrenmek, gece sabaha kadar ibadet etmekten daha sevaptır. Hem ilim öğrenmek, kalbi de temizler. Ve ekledi: - Unutmayın ki her şeyin bir rızkı vardır. Sordular: - Kalbin de mi? - Evet. - Kalbin rızkı nedir hocam? - İlimdir. Bir kimse dinini öğrenmezse, kalbi rızıksız kalır, hasta olur. "Nasıl anlaşılır?" - Bu, nasıl anlaşılır hocam? - Günahtan zevk almasıyla. - Nasıl yani? - Kalbi temiz ve nurlu olanlara günahlar çirkin gelir. Günahtan zevk almak, kalbin hasta olduğunu gösterir. Tedavi edilmezse ölebilir de. - Kalp de ölür mü hocam? - Elbette. - Kalbin ölmesi ne demektir peki? - Mazallah küfre düşmesidir.
.Kalp incinince!
2005-01-07 01:00:00
Attar Hoca, Manisa velîlerindendir. Kerametleri vardı. Biri şöyle mesela: Bu zat, bir cami yaptırmak istedi bu yörede. Bu camide hem namaz kıldıracak, hem de islâmiyeti anlatacaktı insanlara. Ve başladı inşaat. Ancak valinin adamlarından biri, mani olmak istedi bu hayırlı işe. Ama, muvaffak olamadı. Neden mi? Çünkü tanımıyordu Attar Hoca'yı. Bilmiyordu onun Allah dostu bir velî olduğunu. Nitekim onun bu davranışı üzdü bu büyük zatı. Mübarek kalbi incindi. Onun, Allah sevgisiyle dolu olan kalbi incinir de, onu inciten cezasız kalır mı? Kalmaz tabii. Aynı gün hapse atıldı! Nitekim aynı gün bir suç işleyip hapse atıldı. Bu, ilahi bir silleydi ona. Bulmuştu cezasını. Ancak ustalar tedirgindi yine. Attar Hocaya gelip, - Efendim, o adamın hapisten çıkıp tekrar inşaata mani olmasından korkuyoruz, dediler. - Korkmayın! buyurdu. - Neden? - Çünkü onun cezası, hususen bu iş içindir. Cami bitmedikçe hapisten çıkmaz. Hakikaten câminin inşaatı bitene kadar adam kaldı hapiste. Ne zaman ki cami bitti, çıktı o zaman. Hikmeti mi? Çünkü o zatın ağzından öyle çıkmıştı bir defa. Cenab-ı Hak onları mahcup etmez. Yaratır ağızlarından çıkan şeyi. Bilmeden olmaz O bir gün buyurdu ki: - Bu din, bilmek dinidir. Bilmeden Müslümanlık olmaz. Sonra izah etti: - İslâmiyeti bilmeyen ve tatbik etmeyen bir kişi, evliyalık yolunda bulunmaya kalkarsa, sapıtır. Ve ekledi: - Hatta şeytan çalar onun imanını... E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Huzurun sırrı!..
2005-01-08 01:00:00
Attar Hoca, Manisa velîlerindendir. Sevenlerinden biri, köyünden çıkıp gitti bu zatı ziyarete. Hediye olarak da bir kap "Pekmez" götürüyordu. Bir müddet sonra, dinlenmek için oturdu bir yerde. Sonra kalkıp yoluna devam etti. Ancak hediye pekmezi unutmuştu orada. Epey yol gittikten sonra hatırladı. Ama geri de dönmedi. Nihayet vardı mübarek zatın huzuruna. Attar Hoca karşıladı onu. - Buyurun, hoş geldiniz! Peşinden sordu: - Hediyemiz nerede? "Üzülme, hediyen ulaştı" Adam şaşırdı. - Efendim, kusura bakmayın. Bir kap pekmez getiriyordum. Ama yolda bir yerde unuttum malesef. Gülümsedi mübarek. - Üzülme. Senin hediyen ulaştı bize. Sonra kalktı ve yan odadan getirip gösterdi pekmez kabını. - Bu mu yoksa? - Evet efendim. Ama hayretler içindeydi tabii. Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, biri sordu bu zata: - Hocam, huzurlu olmanın sırrı nedir? Buyurdu ki: - İslâmiyete uymaktır. İnsan, İslama uyduğu nisbette huzurlu olur, rahat eder. Dünyayı düşündükçe de huzuru kaçar, asabı bozulur. Ve ekledi: - İslâmiyet bir reçetedir. Tatbik eden görür faydasını. "Herkes için böyle mi?" Sordular: - Bu, her insan için böyle midir? - Evet, buyurdu. İster Müslüman olsun, ister kâfir, bu böyledir. - Kâfirler için de mi? - Evet. Onlar da İslâmın hükümlerine uydukları nisbette huzura kavuşurlar bu dünyada. - Ya ahirette? - Ahirette saadete kavuşmak, "İman "a bağlıdır. İmandan mahrum olanlar, Cennetin kokusunu bile duyamayacaklar.
.Dua almaya bakın!
2005-01-09 01:00:00
Attar Hoca, Manisa velîlerindendir. Bir gün cemaatine buyurdu ki: - Dua almaya bakın. İnsanların duasını almak ganimettir. Hele ki gariplerin duasını. Ve ekledi: - Dua almayan, arzusuna kavuşamaz. Sordular: - Kimlerin duasını alalım hocam? Buyurdu ki: - Özellikle anne ve babanızın. Anne-babanın evladına duası, Peygamberin ümmetine duası gibidir. Onların duasını alanın sırtı yere gelmez. - Ya bedduasını alanlar? - Onlar, dünyada da iflah etmez, ahirette de. En zor şey nedir? Bir gün de sordu cemaatine: - Dünyada en zor şey nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Peki demektir. - Neye peki demek? - Hak söze. Çünkü nefis, peki demek istemez. Ebu Cehil, Resulullah'a bir defa " Peki" deseydi, Hz. Ömer gibi kıymetli olurdu. - Öyle mi hocam? - Evet. Hz. Ömer de, eğer "Peki " demeseydi, Ebu Cehil'den daha tehlikeli olurdu. Ve sordu onlara: - Asr-ı saadetten beri İslâm mücahitleri niçin savaştılar dersiniz? - Niçin hocam? Peki demek!.. - "Peki" dedirtmek için. İslâma peki diyen Müslüman oldu. Hayır diyen küfürde kaldı. Bugüne kadar yapılan cihatlar, İslama "Peki " diyenlerle "Hayır " diyenler arasında olmuştur. Yoksa bir kuru kavga değildir bu harpler. Ve ekledi: - İblis de, Allahın emrine "Peki" deyip Âdem aleyhisselama secde etseydi, kovulmazdı. Ama " Hayır" dedi, tard olundu ebediyyen
.Rahat etmek için
2005-01-10 01:00:00
Bugün, Manisa'da medfun bulunan bir Hak dostundan bahsedeceğiz. Hâki Baba'dan... Bir gün, bir gence buyurdu ki: - Beş şeyi yaparsan rahat edersin evladım. Delikanlı sordu: - Onlar nedir hocam? - Önce, gizli ve açıkta günah işleme. İkincisi, her halinde İslamiyete uy.Üçüncüsü, insanlardan bir şey bekleme. Dördüncüsü, Allah'ın takdirine razı ol. Beşincisi de, her ihtiyacını yalnız Rabbinden iste. "Kapımız herkese açık" Hâki Baba, kalp gözü açık bir velîydi. Bir gün yolda giderken, gencin biri gördü bu zatı. Kendi kendine; "Ne mübarek insan" dedi. "Acaba sohbetine gitsem beni kabul eder mi?" O böyle düşünürken, Hâki Baba seslendi bu gence: - Evladım, baksana! - Buyur baba. - Sen bizim sohbetimize niçin gelmiyorsun? - Şeyy, çekiniyorum efendim. - Olur mu, bizim kapımız herkese açık evladım. Genç, "Ama ben çok günahkârım" diye geçirdi içinden. Hâki Baba buyurdu ki: - Eğer günahkârım diyorsan, biz daha çok günahkârız. Yarından itibaren seni dergaha bekliyorum. Konuşur, sohbet ederiz. Genç, ertesi gün dergahtaydı. "Burası ne güzel" Vefatından otuz yıl kadar önceydi ki, bir gün, şimdi yatmakta olduğu kabrinin bulunduğu yere geldi. Bazı sevdikleri de vardı yanında. O yerin toprağına uzun uzun bakıp, - Burası ne güzel yer. Gün gelir, biz buraya taşınırız. İnsanlar bizi burada ziyaret ederler, buyurdu. Kimse bir şey anlamamıştı. Ne zaman ki vefat etti. Kendisini bu yere defnettiler. İşte o zaman anlaşıldı o günkü sözünün manası. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Onu çekemiyordu!
2005-01-11 01:00:00
Ahmed Şemseddin Marmaravî hazretleri, Manisa'nın Saruhan Mahallesi, Yiğitbaş Sokaktaki caminin bahçesinde yatıyor. Şöhreti ülke sınırlarını aşmış, Mısır'a ulaşmıştı hatta. Şöyle ki: "Arab Molla" adında, ilmiyle mağrur bir kimse vardı Mısır'da. Ancak bu büyük velinin itibarını çekemiyordu. Onu imtihan etmek üzere Mısır'dan çıkıp Manisa'ya geldi. Gurur ve kibir içinde girdi dergaha. Akşamdan çeşitli mevzularda "on sual" hazırlamıştı. Onları sorup, aklı sıra mahcup edecekti bu Allah dostunu. İçeri girip, sohbeti dinlemeye başladı. Dinledikçe yumuşadı Fakat o da ne? Dinledikçe yumuşadı kalbi. Kırıldı gururu. Ona karşı fikri değişti yavaş yavaş. Ve kalbindeki "Haset" duygusu, "Muhabbet"e dönüştü az sonra. Neden mi? Çünkü büyük velî, sohbetin akışı içinde, bütün suallerini cevaplandırmıştı. Hem de en mükemmel şekilde. Hayran bir talebesi olarak ayrıldı huzurundan. Bir gün de gençten biri gelip, dua istedi bu zattan. Mübarek sordu: - Nasıl dua istiyorsun? - Son nefeste Allah diyebilmem için. Son nefes ne zaman? - Peki, son nefes ne zaman, belli mi? - Hayır, belli değil. - Yani biraz sonra gelebilir mi? - Evet, hiç belli olmaz. - Öyleyse ne duruyorsun. Şimdiden desene. - Ne diyeyim hocam? - Allah de! -Şimdiden mi? - Evet. - Ama ben son nefeste Allah demek istiyorum. - Evladım, şimdiden ağzını alıştırmazsan, son nefeste hiç söyleyemezsin.
."Yanlış yapıyorsun!
2005-01-12 01:00:00
Ahmet Şemseddin Marmaravî, Manisa velîlerindendir. Talebelerinden biri, ondan habersiz medreseden ayrılmayı düşündü bir gün. Şeytan vesvese vermişti. "Başka yerlerde daha bilgili, daha yüksek hocalar var. O hocaların yanına git" demişti ona. Genç, bu vesveseye kapılıp ayrıldı medreseden. Ancak bir müddet gitmişti ki, kulağına bir ses geldi gaipten: - Ey filan, yanlış yapıyorsun! "Hocanın kıymetini bil" Durdu ve kulak verdi sese. Ses devam ediyordu: - Hocanın kıymetini bil. Ondan ayrılma sakın! Kafası karıştı. Ne yapacağını bilmez bir halde devam etti yoluna. Az sonra bir köye vardı. Orada nur yüzlü bir ihtiyar görüp, ona danışmak istiyordu ki, o yaşlı zat onu çağırdı yanına ve; - Evladım yanlış yapıyorsun. Geri dön! Ayrılma o dergahtan! dedi. Genç anlamıştı hatasını. - Peki deyip geri döndü. Dergaha vardığında, hocası gülümsedi kendisine. - Evladım, iyi ki o ihtiyarı dinleyip geri döndün! Genç, öptü hocasının elini. Özür dileyip, bir daha ayrılmadı yanından. "Müjde vereyim mi?" Bir gün sevdiklerine sordu: - Size bir müjde vereyim mi? Ordakiler sevindi. - İyi olur hocam, nedir o? Buyurdu ki: - Ehl-i sünnet itikadında olan bir müslüman, hiç ölüm acısı duymayacak. - Öyle mi hocam? Ne güzel! Buyurdu ki: - Evet. O anda melekler, Cennetten "Kevser şarabı" getirip içirirler bu mümine. Onu içince "Ölüm acısı"nı hiç duymaz. Aslında acı vardır. Ama o, içtiği Kevser şarabının tesiriyle hissetmez o acıyı. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Velîlere dil uzatanlar!
2005-01-13 01:00:00
Bugün, Manisa'yı nurlandıran bir Allah dostundan bahsetmek istiyoruz. "Aynî Ali Efendi"den... Bu zat, kalp gözü açık bir velî olup, kimin ne düşündüğünü anlardı. Şöyle ki; Bir gün sevdikleriyle oturuyordu. O esnada birisi, "Acaba Allah adamlarını üzenler, niçin helak oluyorlar?" diye düşünmüştü kendi kendine. O böyle düşünürken, Aynî Ali Efendi cemaate dönüp; - Kardeşlerim, bazı kimseler "Allah dostlarına dil uzatanlar niçin helak oluyor?" diye merak ederler, buyurdu. "Ben de merak ediyorum" Cemaatten biri. - Hocam, bunu ben de merak ediyorum, deyince, bu defa ona döndü. - Sen de mi merak ediyorsun? - Evet hocam. Sebebini açıklarsanız sevinirim. Buyurdu ki: - Bunun sebebi gayet açıktır. - Nasıl? - Şöyle ki, Allah adamları, evliyalar, kınından çıkmış keskin kılıç gibidirler. Ona çarpan helak olur. Adam pek anlamamıştı. - Biraz daha açar mısınız hocam. - Bak kardeşim, iki tarafı da keskin olan bir kılıç düşün. - Evet hocam. - Onu, kabzasından bir duvara sıkıca yerleştirmişler farzet. - Evet, Kabahat kimdedir? - Bir kimse gelip, boynunu bu kılıca vursa ve boynu kopsa, kabahat kimdedir? - Tabii ki ona çarpandadır. - İşte evliyaya dil uzatanlar da aynen buna benzer. Ve ilave etti: - Allah adamları kimsenin zararını istemezler. Hatta affederler kendilerine eziyet edenleri bile. Amaa... - Aması ne hocam? - Ama Allah affetemez. Bu dostlarını üzenlerin cezasını er geç verir.
.Rahat etmek için
2005-01-14 01:00:00
Aynî Ali Efendi, Manisa velîlerindendir. Bir genç sordu bu zata: - Hocam, dünya ve ahirette rahat etmek neye bağlıdır? - İslamiyete uymaya. Ve açıkladı bunu. - Görünen görünmeyen bütün iyilikler, Resulullah Efendimize tâbi olmaya bağlıdır. Fakat... - Fakatı ne hocam? - Bu iş bilgi ister. - Nasıl yani? - Resulullaha uyabilmek için Onun dinini iyi bilmek gerekir. Bilmezsek nasıl uyacağız? "Bu fena koku da ne?" Bir gün de bir genç geldi ziyaretine. Ancak mübarek rahatsız oldu ondan. - Kusura bakma evlat, senden fena bir koku geliyor, buyurdu. Delikanlı üzüldü. - Affedersiniz hocam, bugün banyo yaptım. Elbiselerim de temiz ve yenidir. O koku ne olabilir acaba? - Bilmem. Üzerine bir bak bakalım. Genç adam elbisesinin ceplerini yokladıktan sonra ufak bir "kitap" çıkarıp uzattı bu zata. - İşte! dedi, üzerimde yalnız bu var. Mübarek tetkik etti onu. Gördü ki bozuk bir kitaptır. Buyurdu ki: - Fena koku, bu kitaptan geliyor işte. "Her kitap okunmaz!" Yırtıp attı o kitabı ve sordu: - Nereden aldın bunu? - Birisi vermişti. - Kim o birisi? - Tanımadığım biri. Mabarek şefkatle baktı gence. - Rastgele kitap okunur mu evladım? - Okunmaz mı hocam? - Okunmaz tabii. Hele din kitabı. "İyi kitap", insanın hidayetine sebep olduğu gibi, böyle "Kötü kitaplar" da felaketine sebep olabilir. - Hangi kitapları okuyayım hocam? - Ehli sünnet âlimlerinin yazdığı kitapları oku. Çünkü onlar, Allah için yazar ve Allah için söylerler...
.Sevgi kimden?..
2005-01-15 01:00:00
Manisa velilerinden "Derviş Ali Efendi" gizli Hak âşıklarındandır. Bir gün sordu talebelerine: - Beni seviyor musunuz çocuklar? Bir ağızdan cevap verdiler: - Elbette, hem de çok seviyoruz. Sordu yine: - Peki, bu sevgi kimdendir? Benden mi, sizden mi? Talebeler önce durakladı. Sonra cevapladılar: - Bizdendir hocam. Bunun üzerine; - Peki öyleyse, madem sevgi sizdendir, sevin beni bakalım! buyurdu. "Hata ettik, özür dileriz" O anda hepsinin kalbinde bir soğukluk başladı. Ve o sevgi silindi tamamen. İzi bile kalmadı. O zaman hatalarını anlayıp yalvardılar: - Aman efendim! Hata ettik, özür dileriz. Sevgi bizden değil, sizdendir. Siz istemezseniz biz sizi sevemeyiz. Böyle söyler söylemez, kavuştular eski hallerine. Kalpleri yine "o sevgi"yle doldu taştı. *** Bir gün de ona sordular: - Evliyadan feyz gelip gelmediği nasıl anlaşılır hocam? Buyurdu ki: - Eğer ibadetler tatlı, günahlar çirkin geliyorsa, feyz geliyor demektir. - Tersi olursa hocam? - O zaman feyz gelmiyordur. Ve ekledi: - Evliyadan feyz alabilmek için onları sevmeli ve nasihatlerine göre yaşamalıdır. Büyükleri sevmek... Sordular: - Feyzin gelmesine mani olan şeyler var mı hocam? - Var elbette. - Nedir onlar? - Biri, evliyayı sevmemek. - Başka? - Günah işlemek. - Peki çaresi? - O büyükleri sevmek ve istiğfar etmektir. Onlar sevilir ve tövbe edilirse, feyz kapısı açılır.
.Arslan avcısı!
2005-01-16 01:00:00
Hamza" radıyallahü anh" henüz iman etmeden de Kureyş içinde hatırı sayılır, namlı biriydi. Mesleği mi? Arslan avcılığı!.. Müşriklerin Safa Tepesinde Efendimizi hırpaladığı gün, o, çölde, av peşindeydi. Bir ceylanı ustalıkla kovalayıp, sonunda sıkıştırdı bir köşeye. Hayvan, nefes nefese durdu ve dikti gözlerini gözlerine. Fakat o da ne? Hayvan konuşuyordu: - Ey Hamza! Benimle uğraşacağına, git o adamlarla uğraş! dedi ve devam etti: - Müşrikler, yeğenini öldürmek istiyor. Bana çevirdiğin o oku, onlara atsan daha iyi edersin! Şaşkına dönmüştü! Ve bir sıçrayışta kaçıp kurtardı canını. Hamza, bu hadisenin şokuyla adamakıllı şaşırdı ve doğruca eve geldi. Yorgun, düşünceli, kafası karma karışıktı. Bitkin bir halde; - Hanım ben çok açım! deyip, çöktü bir kenara. Ancak hanımı da neşesizdi o gün. Hatta ağlıyordu. Hamza merak edip sordu hemen: - Hayrola, niçin ağlıyorsun? - Hiç sorma. - Söylesene hanım, ne oldu? - Bugün yeğenini fena dövdüler. Yüzü gözü kan içinde kaldı. Yayını alıp atladı atına Hamza'nın tüyleri diken diken olmuştu. Hiddetle sordu: - Ebu Talip yok muydu? - Hayır. Hayvanlarını kıra götürmüştü o. - Peki ya Abbas? - Kurtamak için çok uğraştı, ama... - Ya Ebu Lehep, o neredeydi? - O, onlardan bin beterdi. "Öldürün şu yalancı sihirbazı!" diyerek öbürlerini kışkırtıyordu. Hamza, önündeki yemeği bir tarafa itip fırladı ayağa. Zırhını giyerken, - Bunun intikamını almadıkça yiyip içmek bana haram olsun! dedi ve yayını alıp atladı atına. Ve yel gibi koşturdu küheylanı. Az sonra Kâbe-i şerife varmıştı bile... E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dağ gibi bir heybet!
2005-01-17 01:00:00
Müşriklerin Efendimizi hırpaladığını öğrenen Hamza, pür hiddet Kâbe'ye vardı. Müşrikler, onu uzaktan görünce büyük korkuya kapılıp dediler ki: - Eğer önce bizi selamlar, sonra tavafa giderse korkacak bir şey yok. Amaa, ilkin tavafa yönelirse o zaman yandık. Öç almaya gelmiştir mutlaka. Korkmakta haklıydılar! Nitekim Hamza, yanlarından hışımla geçip önce tavafını yaptı. Sonra dağ gibi heybetiyle önlerinde dikilip, gök gürler gibi haykırdı: - Bre alçaklar! Yeğenime o ezayı yapan hanginizse çıksın ortaya! Kimsede çıt yoktu!.. Kimsede çıt yoktu. Ebu Cehil, - Ben yaptım yâ Hamza! deyip, suçu üstüne aldı hemen. Hamza, bir sıçrayışta atından indi ve yaklaşıp elindeki yayı var kuvvetiyle kâfirin başına çaldı. Bir daha, bir daha... Bir yandan da bağırıyordu: - Seni alçak rezil! Böyle şerefli bir insana bunu nasıl yaptın?! Kâfir, kanlar içinde yere yıkıldı. Hamza döndü ötekilere. - Korkaklar! Yeğenimin dedikleri suçsa, bilin ki ben de Onun dinindeyim ve işte karşınızdayım. Haydi, yapın yapacağınızı! Kimseden çıt çıkmadı yine. Hamza, atına atlayıp Efendimizi bulmak üzere hızla uzaklaştı oradan. Sesi hüzün yüklüydü!.. Allahın Resulü, tenha bir yerde yüzünü Kâbe'ye dönmüş, düşünceli bir halde oturuyordu ki, Hamza'nın sessizce yanına yaklaştığını görüp buyurdular ki: - Terket bu kimseyi ki, ne babası vardır şu dünyada, ne amcası. Ne kardeşi, ne arkadaşı, ne de bir destekçisi vardır. Sesi hüzün yüklüydü. Hamza; - Ey yeğenim! dedi. Sana o muameleyi yapan Ebu Cehil'i kana boyadım. İntikamını aldım. Üzülme, sevin! Buyurdular ki: - Ey amca! Bütün müşrikleri katletsen bile, Kelime-i şehadeti söylemedikçe sevinemem...
.Üzülme yeğenim!"
2005-01-18 01:00:00
Hamza, Efendimizi teselli etmeye çalışıyordu. - Üzülme yeğenim. Ebu Cehil mel'ununun kafasını yardım. Düşmanlarını sindirdim. Haydi sevin artık! Buyurdular ki: - Bütün müşrikleri katletsen de yine sevinemem. Hamza sordu: - Seni nasıl sevindirebilirim? - Müslüman olmakla. İman edip vücudunu Cehennem ateşinden kurtarman, bana her şeyden daha sevgilidir. - Gökten sana bir kelam inmiş. Kimden öğrendin onları? "Onlar Rabbimin sözleri" - Hiç kimseden. Onlar Rabbimin sözleri. - Onlardan bana biraz okur musun? Efendimiz "Peki" buyurup, "Hâ-mim" suresinden birkaç âyet okudular. Hamza pürdikkat dinledikten sonra sordu: - Yani senin Rabbin "Lâ ilâhe illallah" diyenleri affediyor, öyle mi? - Evet. - Peki, biraz daha okur musun? "Tâhâ" suresinden okudular bu defa. "Yerde, gökte ve ikisi arasında olanlar ve yerin altındakiler hepsi Onundur" âyetini dinleyince, çok duygulandı. - Yerde ve gökte olanların tamamı senin Rabbinin midir? - Elbette. - "Hayret, bizim Mekke'de binbeşyüz kadar putumuz var. Ama hiçbirinin tek karış toprağa hükmü geçmez", diye mırıldandı. Sabahı zor bekledi Sonra; - Bu gece düşüneyim. Yarın gelir, iman ederim, deyip ayrıldı. Hamza'nın kalbi o gece meyletti İslama. İman etmek için sabahı zor bekledi. Ortalık ışıyınca, gelip çaldı kapıyı. Efendimiz onu içeri alıp sordular: - Ey amca, kararın nedir? - İnandım, en ufak tereddüdüm kalmadı Evet, o artık "hazret-i Hamza" idi "radıyallahü anh".
."Ben saadet vesilesiyim"
2005-01-19 01:00:00
Müşriklerin Safa tepesinde yaptıkları o çirkin muamele ile Resulullahın mübarek kalbi mahzun olmuş ve Hak teala dört melek göndermişti kendisine. Önce birincisi tanıttı kendini: - Ben, denizlere müvekkelim yâ Resulallah. Emret, seni üzen bu kavmi suya garkedeyim. Cevap tek cümleydi: - Lâ havle velâ kuvvete illâ billah! Yani kuvvet ve kudret sahibi, yalnız Allahü teâlâdır. İkinci melek tanıttı kendini: - Ben rüzgara müvekkelim. İzin ver, Mekke'yi, içindekilerle birlikte havaya kaldırıp yere çarpayım. - Lâ havle velâ kuvvete illâ billah! "Cümlesi helak olsun!" Üçüncüsü arzetti: - Ben güneşe müvekkelim. İstersen güneşi tepelerine yaklaştırayım. Cümlesi kavrulup helak olsun. - Lâ havle velâ kuvvete illa billah! Sonuncusu tanıttı kendini: - Ben dağlara müvekkelim. Arzu edersen Ebu Kubeys dağını kaldırıp Mekke'nin üzerine bırakayım. Ne şehir kalsın, ne içindekiler. - Lâ havle velâ kuvvete illâ billah! Efendimiz hiçbirinin teklifini kabul etmemişti. Sordu onlara: - Ey melekler! Sizden bir şey istesem yapar mısınız? - Elbette, emredin. "Siz 'âmin' deyin!" Efendimiz; - Pekâlâ, ben bir dua edeyim, siz 'Âmin' deyin! buyurup şöyle dua etti: - Yâ Rabbî! Bilmiyorlar. Bilseler böyle yapmazlar. Onlara hidayet ver! Melekler; "Âmin! Âmin!" deyip sordular: - Yâ Resulallah! Önceki peygamberler güç durumda kalınca kâfirlere beddua ederler, biz de gidip o kavimleri helak ederdik. Ama sen bunlara dua ediyorsun. Buyurdular ki: - Hak teâlâ beni âlemlere rahmet olarak gönderdi. Ben azap sebebi değil, saadet vesilesiyim. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Ömer bin Hattab
2005-01-20 01:00:00
Kureyş müşrikleri, Hz. Hamza'nın Müslüman olma şokunu henüz atlatamamışlardı ki, bu defa hiç ummadıkları biri daha Müslüman olmak üzereydi ve Onun iman etmesiyle küfrün dünyası başlarına yıkılacaktı! Kim miydi o kişi? Ömer bin Hattab!.. Kureyş'in şöhretli isimlerinden. İri yarı, heybetli, kızıl gür saçlı, sık sakallı bir pehlivan. Lügatinde "korku" kelimesi olmayan bir yiğit. Öfke ile çıktı evden! Henüz iman etmemişti ki, bir gün öfke ile çıktı evden. Kâbe'ye doğru yürümeye başladı. Kızgın ve hiddetliydi. Yürürken yer sallanıyordu sanki! Peki ya niyeti? Efendimizi uyarmak (!) - Vazgeç bu sevdadan!diyecekti Ona. - Dinimize ilişme! Bizimle uğraşma. Yoksa pişman olursun!deyip, ihtar edecekti onu güya. Çünkü onun yüzünden ikilik çıkmıştı Kureyş'te! Baba oğlundan ayrılıyordu, kardeş kardeşten. Böyle giderse cemiyet çözülecek, gemi su alacaktı. "Asırlık çınar" kuruyacak, töreler bozulacaktı. O, öyle inanıyordu. Ama hayır! Ömer yanılıyordu. Hayat bulması için Aynen kendi öz yavrusunu diri diri toprağa gömerken yanıldığı gibi. "Asırlık çınar" dediği Kureyş, çoktan kurumuştu zaten. Hatta ölmüştü. Onun hayat bulması, bir tek şeye bağlıydı. Onun "sallallahü aleyhi ve sellem" getirdiği dine uymaya. Ona tabi olmaya. Ama Ömer, şimdilik bunun farkında değildi. O, şu anda dağ gibi heybetiyle Kâbe'ye yürüyordu. Efendimizi bulacak ve Onu ihtar edecekti. Nihayet vardı Beytullaha... Evet, Resulullah oradaydı ve yeni nazil olan "El-Haakka" suresini okuyordu insanlara... E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kureyşliler telaşlıydı!..
2005-01-21 01:00:00
Ömer bin Hattab, hiddetle Kâbe'ye gitti bir gün. Resulullahı ikaz edecekti güya. Efendimiz, yeni nazil olan "El-Haakka" suresini okuyordu insanlara. Bir köşeye sinip dinlemeye başladı. "Okuması bitsin, sonra konuşurum" dedi kendi kendine. Ancak dinledikçe kalbi yumuşadı. Değişti fikri. İşittiklerine karşı büyük hayranlık duydu. "O, şair değildir!" "Evet", dedi içinden. "O bir şair. Bu kadar güzel sözleri ancak bir şair söyleyebilir". O, böyle düşünüyordu ki, Efendimiz kırk ve kırkbirinci ayetleri okudular. Bu ayetlerde mealen, "O şair değildir. Onun söyledikleri Allahın kelamıdır" buyuruluyordu. Bunu işitince daha da şaşırıp, "Hayret" dedi. "Zihnimden geçenleri anladı. Öyleyse o bir kâhin". Ancak ardından işittiği şu âyet-i kerime ile irkildi yine. "O kâhin sözü değildir. Âlemlerin Rabbinden inzal olmuştur". Ömer'in zihni, işittikleriyle alt üst olmuştu. Gözyaşlarına mani olamadı. Hatta iman etmek istediyse de, etrafı mani oldular. İslamiyetin altıncı yılıydı. Hz. Hamza'nın Müslüman olmasının üzerinden üç gün geçmişti henüz. Mekke, bu müthiş haberle çalkalanıyordu. Eğer mani olunmazsa gerisi gelecekti. İşte Kureyş'i telaşlandıran da buydu zaten. Çareler aradılar!.. Toplanıp, müzakere ettiler konuyu. Çareler aradılar. Tabii Ebu Cehilbaşroldeydi yine. Küfrün başı oydu çünkü. Herkes bir fikir sürdü öne. Ama Ebu Cehil'e göre çare tekti: "Onu öldürmek!..". Ve açıkladı fikrini: - Tek çaremiz var arkadaşlar! Sordular hemen: - Nedir o? - Onu öldüreceğiz!.. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Onu öldüreceğiz!"
2005-01-22 01:00:00
Ebu Cehil, Resulullah hakkındaki fikrini açıkladı yandaşlarına: - Tek çaremiz var arkadaşlar! Sordular: - Nedir o? - Onu öldüreceğiz! Kimse beklemiyordu böyle bir şeyi. Hemen sordular: - Öldürmek mi? - Evet. Çünkü o, tanrılarımızı kötülüyor. Dinimize batıl diyor. Ecdadımızın Cehennemde olduğunu söylüyor. Ve devam etti: - Şimdi beni iyi dinleyin! Onu öldürene mükâfat var! Sordular: - Ne mesela? "Servete boğacağım" - Yüz kızıl tüylü deve. Ayrıca altın, gümüş, elbiselik kumaşlar, daha neler neler... Servete boğacağım o bahadırı. O sözünü bitirince, derin bir sükut kapladı ortalığı. Herkes birbirinin yüzüne baktı. "Peygamberi öldürmek!...". Fevkalade riskli bir teklifti bu. Cesaret işiydi ayrıca. Çünkü Onun ölümüyle Kureyş ikiye bölünecek, kan davaları başlayacaktı. Herkes bunları düşünüyordu ki, biri fırladı ayağa ve - O dediğin işi, Hattaboğlu yapar ancak! diye kükredi. "Yaşa yâ Ömer!" Bütün gözler ona çevrildi bir anda. Ve hayranlıkla bakıp, tasdik ettiler kendisini. - Yaşa yâ Ömer! Bu işi ancak sen becerirsin! Ve bir alkış tufanıdır koptu. Ömer'in cahiliyet damarı kabarmıştı iyice. Kılıcını kavradığı gibi düştü yola. Peşinden destek verdiler: - Haydi Hattaboğlu, görelim seni! Öldürmeden geri dönme! Ömer, pür hiddet yola koyulmuştu. Allahın Resulünü bulacak ve öldürecekti güya. Henüz bir sokak gitmişti ki, "Nu'aym bin Abdullah"la karşılaştı köşe başında. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kimi öldüreceksin?"
2005-01-23 01:00:00
Ömer bin Hattab, Resulullahı (güya) öldürmek için pür hiddet düştü yola. Ancak Nu'aym bin Abdullah'la karşılaştı az sonra. O da yeni Müslüman olmuştu. Ama Ömer habersizdi bundan. Nuaym, onu bu halde görünce şüphelendi. Zira silahlı pusatlı, pek de hiddetliydi. Seslendi karşıdan: - Hayırdır yâ Ömer! Bu hiddet, bu şiddetle nereye böyle? Öfkeyle cevap verdi: - Birini öldürmeye! - Yaa, kimi öldüreceksin? - Kimi olacak. Kureyş arasına tefrika sokan, tanrılarımızı beğenmeyen, bizi hor gören Muhammed'i! "Zor bir işe girişmişsin" Nuaym, bu korkunç haberle sendeledi. Sonra toparlanıp cevap verdi: - Zor bir işe girişmişsin. - Zor mu, neden? - Hadi başardın diyelim. O zaman Abdülmuttalip oğullarının elinden nasıl kurtulacaksın? Seni sağ bırakırlar mı? Bu söz, hoşuna gitmedi Ömer'in. - Yaa, demek öyle. Anlaşılan sen de onlardansın. Öyleyse önce senden başlayayım! dedi ve sağ eli, hızla kılıcının kabzasına gitti. Nuaym korkuyla irkildi. - Hayır hayır! Ben babalarımın dinindeyim. Ama istersen sana garip bir haber verebilirim. - Yaa, neymiş o? - Kız kardeşin Fatıma ile kocası Said. - N'olmuş onlara? - İkisi de Müslüman oldular. "İnanmazsan git öğren!" Ömer inanmadı. - Hayır, olamaz! - Doğru söylüyorum. İstersen önce onlardan başla. Ömer hiç ummadığı bir şeyi işitmişti. İtiraz etti yine. - Yok, hayır, yalan! Yalan söylüyorsun! Onlar Müslüman değil. Olamaz! Nuaym üsteledi: - İnanmazsan git öğren. İşte evleri orada, uzak değil... E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Taktik savaşı!
2005-01-24 01:00:00
Ömer bin Hattab, Efendimizi öldürmek niyetiyle yola düşmüş, az sonra Nuaym bin Abdullah'la karşılaşmıştı. Nuaym, onun niyetini öğrenince irkildi ve - Yâ Ömer! Sana bir haberim var, dedi. Ömer sordu: - Neymiş o haber? - Kız kardeşinle enişten Müslüman oldular. İstersen onlardan başla işe. Nuaym'ın gayesi, hedef şaşırtmaktı aslında. Onu Efendimizden uzaklaştırmak için oyalama taktiğiydi. Ve taktik tutmuştu. "Demek ki doğruymuş" Nitekim Ömer, o an için Efendimizi unutmuş, kız kardeşinin evine yönelmişti hızlı adımlarla. Gerçekten de kız kardeşi Fatımave zevci Said Müslüman olmuşlar, yine müminlerden Habbab bin Eret'i evlerine çağırmış, ondan Kur'an-ı kerim öğreniyorlardı o esnada. Ömer eve yaklaşınca, Kur'an tilavetini işitti dışardan. Beyninden vurulmuşa döndü tabii. "Demek doğru" dedi içinden, "Bunlar Müslüman olmuş". Kapıyı hırsla yumruklamaya başladı. Adeta kırarcasına. Öfkesi kat kat olmuştu. Fatıma ve beyi Said, pencereden onu böyle görünce bir telaşa kapıldılar ki sormayın! Şimşek hızıyla kalkıp, Habbab'ı kilere soktular. Kur'an sayfalarını da bir yere saklayıp açtılar kapıyı. Renk vermemeye çalışıyorlardı. Ancak Ömer anlamıştı hakikati. Bir yanardağ gibiydi Hiddetle sordu: - Ne okuyordunuz? Bu suale cevap vermek kolay değildi o an için. Ne deseler yâ Rabbî! Ne söyleseler? Ömer, patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi. Ve cevap bekliyordu sualine. Hiddetle bağırdı: - Size soruyorum! Ne okuyordunuz? - ..... - Kur'an okuyordunuz değil mi? E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Balyoz gibi inen tokat!
2005-01-25 01:00:00
Ömer bin Hattab, kız kardeşinin ve eniştesinin Müslüman olduğunu duyunca çok öfkelenmişti! Onu hemen cezalandırmak için yola çıktı... Eve yaklaşınca, dışardan Kur'an-ı kerim sesleri duydu. Kapı açılır açılmaz hiddetle sordu onlara: - Kur'an okuyordunuz değil mi? Eniştesi Said korku içinde mırıldandı. - Hayır, sana öyle gelmiştir. Ömer kükredi: - Peki, neydi o duyduklarım? - Şeyy, aramızda bir mesele vardı da onu konuşu.... Lafını bitiremedi. Ömer, yakasından tuttuğu gibi yere çarptı onu. Kız kardeşi Fatıma koşup beyini yerden kaldırmaya uğraşıyordu ki, amansız bir "tokat" patladı yüzünde. Gözlerinde şimşekler çaktı Bu tokat, o narin yapılı hanıma "balyoz" gibi gelmişti. Gözlerinde şimşekler çaktı zavallının. Sendeleyip yere düştü. Neye uğradığını şaşırmıştı ki, pembe bir kanın dudak kenarından aşağı doğru aktığını hissetti. Gül yüzü, al kana bulanmıştı. Peki ya Ömer? Kardeşini kanlar içinde görünce durgunlaştı birden. Kalbi sızladı. Ne de olsa öz kardeşiydi. Ciğeriydi sonra. Pişman oldu yaptığına. Eli kolu yana düştü. İşte ne olduysa o anda oldu. İmanından aldığı kuvvetle haykırdı Fatıma: - Niçin yâ Ömer! Niçin Allahtan utanmıyor, mucizelerle gönderdiği Peygamberine iman etmiyorsun, niçin? "İkimiz de Müslümanız!" Ve devam etti: - Evet, saklamıyoruz. Ben ve kocam İslamla şereflendik. İkimiz de Müslümanız. Başımızı kessen, bizi döndüremezsin, anladın mı? Fatıma, Ömer'n bu kritik anını çok güzel yakalamıştı. O dağ gibi heybetli adam, şimdi kızkardeşinin bu haykırışı karşısında titriyordu adeta. Dizlerinin bağı çözüldü. Ve ilişti bir kenara. Pişmanlık duygusu içini kemiriyordu..
."Müjde yâ Ömer!"
2005-01-26 01:00:00
Ömer bin Hattab, tokat attığı kız kardeşine bu sefer şefkatle baktı. - Şu okuduğunuz sayfayı görebilir miyim? dedi. Fatıma, sevinçle cevapladı. - Tabii, derhal. Ve koşup getirdi o sayfayı. "Tâhâ suresi" yazılıydı onda. Ömer okumaya başladı. Ayet-i kerimelerin güzelliği içten içe etkiliyordu kendisini. Hele birinden öyle duygulandı ki, şaşkına döndü adeta. O ayette mealen; "Göklerde, yerlerde, bu ikisi arasında ve toprağın altında ne varsa, hepsi Allahındır" buyuruluyordu. "Hayret ettim doğrusu" Hayretle döndü kız kardeşine. - Yâ Fatıma, doğru mu bu? - Hangisi doğru mu? - Yerlerde ve göklerde ne varsa, hep sizin taptığınız İlahınmış, öyle mi? - Elbette. - Hayret ettim doğrusu. - Neden? - Çünkü bizim binbeşyüz kadar putumuz var. Hiçbirinin tek karış yeri yoktur. Sonra devam etti okumaya: "Allah, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Ondan gayri tapacak ilah yoktur. En güzel isimler Onundur". Sonra "Hadid suresi"ne geçti: "Dirilten, öldüren Odur" "Onun her şeye gücü yeter. Göklerin ve yerin idaresi Onun elindedir. Dirilten, öldüren, her şeye gücü yeten Odur. O, bütün yaptıklarınızı görür. Kalbinizden geçenleri bilir. Peygamber, sizi Allaha imana çağırıp dururken, size ne oluyor ki iman etmiyorsunuz?" Burada durup tefekküre daldı. Ve mırıldandı yavaşça: - Bunlar ne güzel sözler. Ne kadar doğru. Bundan daha güzel söz olamaz. Bunu duyan "Habbab", saklandığı yerden fırlayıp çıktı ortaya. Ve haykırdı heyecanla: - Müjde yâ Ömer! Resulullahın dün gece ettiği dua, senin hakkında kabul oldu... E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Beni Ona götürün!"
2005-01-27 01:00:00
Hazreti Ömer'in kalbi yumuşamıştı. Habbab, saklandığı yerden fırlayıp sevinçle haykırdı: - Müjde yâ Ömer! Ömer sordu: - Ne müjdesi? - Dün gece Resulullahın yanındaydım. Ellerini kaldırıp dua etmişti. - Ne demişti? - Yâ Rabbî, bu dini Ebu Cehil bin Hişam veya Ömer bin Hattab ile kuvvetlendir! diye yalvarmıştı. Ömer'in yüzü güldü. - Ya, öyle mi? - Evet yâ Ömer, bu saadet sana nasib oldu, elhamdülillah. - Elhamdülillah! Hepsinin yüzü gülüyordu Sevinçten güller açmıştı her birinin yüzünde. Herkes mutluydu o an. Ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Hepsinin yüzü gülüyordu. Ömer'in etrafını saran Said, Fatıma ve Habbab, şimdi bir şey bekliyorlardı ondan. Ağzının içine bakıyorlardı. Hani "Şehadet"i söylesin diye sabırsızlanıyorlardı. Vaktiydi gayri. Nihayet konuştu Ömer: - Peygamber şu anda nerdedir? Az önceki kaba, katı adam gitmiş, yerine temiz yüzlü, mütebessim, cana yakın, tatlı bir insan gelmişti. Düşman gitmiş, dost gelmişti. Fatıma sevinçle cevap verdi abisine: - O, şimdi Erkam'ın evindedir abi. Ömer, sevgiyle baktı kız kardeşine. - Peki yâ Fatıma. Beni Ona götürün! Onun huzurunda Müslüman olacağım. Aman yâ Rabbî! Bu ne güzel cümle. Ne hoş kelam bu. Sayıları az idi; fakat... Üç garip Müslüman, inanılmaz sevince gark oldular o anda. Hz. Ömer'le Hz. Habbab, hemen yola çıktılar. O sırada Allahın Sevgilisi, bir avuç Eshabıyla sohbet etmekteydi Erkam'ın evinde. Müminler korku ve endişe içindeydiler. Sayıları az, kuvvetleri zayıftı. Ara ara dertleşiyorlardı...
.Ölsek de gam değil"
2005-01-28 01:00:00
İlk müslümanlar, dertleşiyorlar: - Aaah ah! Kelime-i şehadeti bir kerecik olsun, şöyle yüksek sesle haykıramadık şu küffara karşı. Yoksa nasib olmayacak mı bu bize? Nihayet Efendimize arz ettiler bunu: - Yâ Resulallah! lütfen izin verin, dışarı çıkalım. Efendimiz sordular: - Ne için? Dediler ki: - Şehadeti, avaz avaz haykıralım şu küffara. Bundan sonra ölsek de gam değil. Gönlü kırık müminler Efendimiz teselli etti onları: - Ey gönlü kırık müminler, gam çekmeyin. O Allah ki, İbrahim'i Nemrud'un ateşinde yaktırmadı, İsmail'in boynunu bıçağa kestirmedi. Bizleri de bu düşmanın şerrinden kurtarır elbet. Müminlerin kalpleri ferahladı. Yüzleri güldü. Daha sonra Efendimiz ellerini açıp yalvardılar: - Yâ ilahî, bu otuzdokuz kişi ki, sana iman etmiş, can-ü gönülden kul olmuşlardır. Bu gariplerin gözyaşları ve gönül ateşleri hatırına bize acı. Kâfirlerin şerrinden koru. Şanı yüce biriyle bu dine kuvvet ver. Bu biçare müminleri sevindir! O anda Cibril gelip müjdeyi verdi: - Ey Allahın Resulü, hani dün Kureyş'in büyüklerinden birinin Müslüman olmasını niyaz etmiştin ya. İşte o duanı cenab-ı Hak kabul etti. "Ömer"i seçip senin emrine verdi. O şimdi buraya geliyor. Kalk, karşıla kendisini. Gelen, Ömer'di Az sonra kapı çalındı. Bilal-i Habeşî koşup baktı kapı aralığından. Fakat o da ne!? Hızla geri çekildi ve - Ömer!dedi korkuyla. Ömer gelmiş! Diğerlerini de bir korku sardı o an. Korkuları Resulullah içindi. Hemen Efendimizin etrafında halka oldular. Çünkü Ömer, kolay alt edilecek biri değildi. Ama Hz. Hamza yüreklendirdi onları
.Başını koparırım"
2005-01-29 01:00:00
Ömer bin Hattab kapıda görününce, Resulullaha bir zarar gelmesinden korktu müminler! Hz. Hamza teselli ediyordu onları: - Korkmayın! Gelen, bir kişidir. İyi niyetle geldiyse hoş geldi. Yoksa... Kılıcını sıyırdı o ara. - Yoksa şu kılıçla başını koparırım! Sonra kapıyı açıp çıktı dışarı. Ve kükredi adeta: - Yâ Ömer! Sen bizi ne zannediyorsun? Biz, Abdülmuttalip oğullarıyız. Bi-iznillah demiri çiğner, havaya püskürtürüz. Bize karşı zafer bulacağını zannediyorsan aldanıyorsun! Sevgiyle kucakladılar Ve ekledi: - Hele Resulullahın kılına bile dokundurtmayız, haberin ola! Efendimiz, kapıya gelip, güler yüzle karşıladılar İbni Hattab'ı. Eshab-ı kiram, elleri kılıç kabzalarında tetikte bekliyorlardı ki, Efendimiz, - Çekiliniz! Yanından ayrılınız! buyurup, sevgiyle kucakladılar Hz. Ömer'i. Öyle sıktılar ki, kemikleri birbirine geçti sanki. Bu arada Hz. Ömer'in kılıcı düştü omuzundan. Kendi de diz üstü yere çöktü. Efendimiz onu omuzlarından tutup kaldırdılar ve - İmana gel yâ Ömer! buyurdular. O anda "Şehadet" yankılandı odada. Sevinçlerinden "Tekbir" getirdi Efendimiz. Müminler de bir ağızdan tekrar ettiler. Allahü ekber! Allahü ekber! Yer gök tekbir sedalarıyla inledi o gün. Erkam'ın evi, bir anda bayram yerine dönmüştü. Hz. Ömer hicabından önüne bakıyordu ki, Efenimiz onun başını öpüp dua buyurdular. "Seninle kırk olduk" O anda Cebrail aleyhisselam geldi. Enfal suresinin 64'üncü ayetini getirmişti ki, mealen; "Ey Peygamberim! Sana, yardımcı olarak Allah ve müminlerden sana tâbi olanlar yetişir!" buyuruluyordu. Hz. Ömer edeble sordu Efendimize: - Kardeşlerimiz kaç kişidir? Efendimiz; - Seninle kırk olduk. buyurdular.
."Seninle kırk olduk"
2005-01-30 01:00:00
Hz. Ömer imana gelince sordu: - Yâ Resulallah! Kardeşlerimiz kaç kişidir? Efendimiz, - Seninle kırk olduk, buyurdular. Arz etti ki: - Yâ Resulallah, kâfirler Lat ve Uzza putlarına aşikâre ibadet ederken, biz, onsekiz bin âlemin Rabbine niçin gizli gizli ibadet ediyoruz? Ve ekledi: - İzin ver, çıkalım, haykıralım tevhidi. Rabbimize aşikâre ibadet yapalım. Kimden çekiniyoruz? Hedef, Kâbe-i şerif... Efendimiz uygun gördü bu fikri. Ve hep birlikte çıktılar o evden. Hedef, Kâbe-i şerifti. Oraya gidilecek, müşriklerin gözü önünde saf tutup namaza durulacaktı. Evet, meydanlar selama dursun. Müslümanlar geliyor! Ve kırk garip mümin, Kâbe'ye doğru yürüyüşe geçtiler. Efendimizin sağında Hz. Hamza, Önünde hazret-i Ali, Onun önünde Ömer bin Hattab, Ve arkada diğer sahabiler vardı... Ayaklarını kuvvetlice yere vurarak, heybetle yürüyorlar, geçtikleri yerlerden toz bulutu yükseliyordu... Müşrikler ne yapıyordu? Peki ya müşrikler? Onlar, Kâbe yanında oturmuş laflıyorlardı o esnada. Mevzu, Ömer bin Hattab'tı tabii. Zira o, bir gün önce Ebu Cehil'in kışkırtmasıyla galeyana gelmiş ve Resulullahı öldürmek için pür hiddet yollara düşmüştü. Ümit ve sevinçle ondan haber bekliyorlardı ki, uzaktan bir toz bulutu gördüler birden. Biri sevinçle haykırdı: - İşte, geliyor! - Kim geliyor? - Kim olacak, Ömer bin Hattab. - O mu gerçekten? - Tabii ya, başka kim olabilir? - Evet evet, o geliyor. Az sonra eşkaller belirmişti. Evet, gerçekten de Oydu gelen... E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Batıl elbette gidicidir!.."
2005-01-31 01:00:00
Ömer ibnil Hattab'ın yalın kılıç geldiğini görünce, sevinçlerini şu sözlerle dile getirdi müşrikler: - Gördünüz mü? Buna Hattaboğlu demişler! - Arslanım benim. Gözünüz erkek görsün! - Asileri nasıl da toplamış getiriyor! Ancak Ebu Cehil cin fikirli biriydi. Beğenmedi bu gelişi. Başını olumsuzca iki yana salladı. - Hayır hayır, hemen sevinmeyin! - Nedenmiş o? - Bu gelişi beğenmedim ben. - Ne demek istiyorsun? - Sizin zannettiğiniz gibi olsaydı, Ömer arkada, diğerleri önde olurdu. Görünen o ki, o da düşmana iltihak etmiş. "Bu ne hal yâ Ömer?" Öbürleri tasdik etti Ebu Cehil'i: - Haklısın galiba! Müminler iyice yaklaşmışlardı ki, Ebu Cehil onlara doğru bir iki adım atıp seslendi: - Bu ne hal yâ Ömer? Hz. Ömer önce "Şehadet"i haykırdı. Sonra o müthiş ihtarını yaptı müşriklere: - Beni bilen biliyor. Bilmeyen de bilsin ki, Hattaboğlu Ömer'im. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yerinden kıpırdasın! Müşriklerde bir iki saniyelik bir şaşkınlık oldu. Ardından çil yavrusu gibi kaçıştılar etrafa. Efendimiz ve müminler bir ağızdan "Tekbir" getirdiler. Allahü ekber! Allahü ekber! Kâbe'de namaza durdular Sonra saf tutup Kâbe'de namaza durdular. Daha sonra da Hz. Ömer ve Efendimiz, birlikte Kâbe-i şerifin içine girdiler. Dört taraf putlarla doluydu. Efendimiz asasıyla onları gösterip bir âyet-i kerime okudular ki, mealen "Hak gelince bâtıl gider. Batıl elbette gidicidir" buyuruluyordu. Evet, hak gelmiş, batıl gitmişti. Mekke, o gün temizlendi putlardan. Ezan sesleri yankılandı semalarında...
.Nefsin gıdası nedir?
2005-02-01 01:00:00
Derviş Ali hazretleri, Manisa'da yetişen velilerdendir. Bir gün "Nefis"ten bahsederken sordu cemaatine: - Nefsin gıdası nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, nedir hocam? - Haram ve günahlardır. Ama nefis doymaz. İstedikçe daha azar. Azdıkça daha ister. Ve sordu onlara. - Nefsini azdıran kimse rahat eder mi? - Etmez tabii hocam. - Öyleyse kesin gıdasını. Günah işlemeyin! Bir gün de şöyle sordu: - Şeytan, insanı hangi hallerde kolay aldatır, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz hocam? Öfke ve şehvet... - İki yerde aldatır ve küfre sokar. Bunlardan biri "Öfke", diğeri "Şehvet"tir. Çünkü bu iki halde akıl örtülür. İnsan doğru karar veremez. Bir gün de bazı gençlere buyurdu ki: - Allahü teâlânın emirleri, ilâç gibidir çocuklar. Kim kullanırsa fayda görür. Mesela başı ağrıyan, ilâç kullanırsa, Allah'ın izniyle şifa bulur, öyle değil mi? - Evet hocam. - Bu kimse ister Müslüman olsun, ister kâfir, fark eder mi? - Etmez tabii. İslamiyet reçetedir Buyurdu ki: - İşte İslâmiyetin emir ve yasakları da böyledir. Kim uyarsa, rahat eder. Sonra misal verdi: - Mesela "içki, kumar..." gibi yasak edilen şeyleri yapan, zararını görür, terk edense rahat eder. Fakaaat. - Fakatı ne hocam? - Bu kişi kâfir ise, yalnız dünyada rahat eder. Ama Müslümansa, hem dünyada rahat eder, hem de ahirette. - Neden hocam? - Çünkü ahirette saadete kavuşmak, "İmanlı" olmaya bağlıdır. İmanı olmayan Cennete giremez. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Mübarek çocuk...
2005-02-02 01:00:00
Manisa'nın Akhisar ilçesi, Beyoba köyünde medfun bir Hak dostu var. Hacı Bektaş Dede... Bu zatın ilerde yüksek bir velî olacağı, daha çocukluğunda belliydi. Şöyle ki; Abdestsiz biri kucağına almak istese, gitmezdi mesela. Yine o doğduğunda ramazandı. Gündüzleri süt emmez, iftar olunca emerdi ancak. İlk söylediği söz, "La ilahe illallah" oldu. Beş yaşında iken, babası hastalandı bir gün. Doktorlar çare bulamadılar. Mübarek çocuk yanından ayrılmıyordu babasının. "Dua et de iyileşsin!" Yakınları; - Evladım, bak baban çok hasta. Dua et de iyileşsin, dediler. Minik Hacı Bektaş, ümitsizce baktı onlara. - Artık çok geç! Ordakiler şaşırdılar. - Neden oğlum? Yoksa... - Evet, Resulullah Efendimiz teşrif ettiler. - Yaa öyle mi? - Evet. Ayrıca melekler de, ellerinde Cennet elbiseleriyle geldiler. Babamı götürecekler. Sonra derin bir nefes aldı. - Şimdi dua etmenin faydası yoktur. Tam o anda, babası "Allaah!" deyip ruhunu teslim etti. "Kitap okusunlar!" Bir gün sevdiklerine buyurdu ki: - Bir zaman gelecek, dünyada hakiki evliya kalmayacak. Mürşit bulunmayacak. Yazık o milletin haline. Sordular: - Peki efendim, o zamanki insanlara ne tavsiye edersiniz? Buyurdu ki: - Mutlaka bir İslam âliminin, bir evliya zatın kitabını okusunlar. O büyüklerin kitaplarının okunduğu yere rahmet yağar, bereket iner. İstifade edilir ruhlarından. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Ekmek bulamazlardı!
2005-02-03 01:00:00
Hacı Bektaş Dede, Manisa erenlerindendir. Babası vefat edince, annesiyle birlikte zor günler geçirdiler. Ancak asil hanım, kimseden yardım istemedi. Hacı Bektaş, çocuk olmasına rağmen çoğu günlerini oruçla geçirir, su ile yapardı iftarını. Zira ekmek bulamazlardı yemeye. Ancak bir gün; Çok acıktı ve yemek için bir şeyler istedi annesinden. Lakin pişirecek hiçbir şey yoktu evlerinde. Öğle namazını müteakip tekrar yemek istedi. Anne çaresizdi. Tencereye su doldurup, sürdü ateşe. Hani yemek pişiriyormuş gibi yaptı. Çaresizdi çünkü Ne yapsın? Zor durumdaydı. Az sonra sordu oğlu: - Ne oldu anne? Yemek hâlâ pişmedi mi? Dertli anne, yaşlı gözlerle cevapladı: - Yok yavrum, henüz pişmedi. Aslında pişeceği de yoktu. İkindi namazından sonra artık açlığa dayanamayan küçük Hacı Bektaş, geldi ocak başına. Kaldırdı tencerenin kapağını. Bir de ne görsün, bir tencere dolusu "pilav". Sevinçle bağırdı annesine: - Anneciğim pilav pişmiş! Gözlerine inanamadı Kadıncağız koştu ocağa. Ancak inanamadı gördüğüne. Evet, tencere ağzına kadar pilav doluydu. *** Bu zat, akrabasından bir hanıma, - Komşularla iyi geçin. Bu, iyi bir huydur! buyurdu. Sonra şunu anlattı: Peygamber Efendimize bir kadını methedip, - Çok ibadet yapıyor,dediler. Efendimiz sordu: - Komşularıyla arası nasıl? - İyi değil, onları üzüyor. Buyurdular ki: - Öyleyse o kadın Cehennemliktir.
."O zatın hürmetine..."
2005-02-04 01:00:00
Manisa-Akşehir'de, Şeyh Sinan Camii avlusunda bir velî zat yatıyor. Şeyh Sinan Efendi... Sevenlerinden biri hastalanıp yatağa düştü bir gün. Doktorlar çare bulamadı derdine. Adamcağız çaresizdi. Nihayet bu zatı hatırladı. Ve Manisa'daki bir dostuna mektup yazıp rica etti: "Şeyh Sinan hazretlerinin türbesine git. Orada bana dua et. Ola ki Hak teâlâ o zatın hürmetine bana şifa verir." Mektubun üzerinden bir hafta kadar geçmişti ki, bir cuma sabahı, ani bir iyileşme hissetti vücudunda. ? Fırladı yataktan... Bütün ağrıları dinmiş, sıhhate kavuşmuştu tamamen. Sevinçle fırladı yataktan. Hastalığından eser kalmamıştı. Birkaç gün sonra; Manisa'daki arkadaşından mektup geldi. Diyordu ki: "Cuma sabahı türbeye gidip, hastalığın için dua ettim. Ümid ederim şimdi iyileşmişsindir. Selam ederim." Adamcağız bu cümleleri okuyunca, tutamadı gözyaşlarını. Derhal bir Fatiha okudu. Ve gönderdi mübarek ruhuna. Nasihat dinlemiyorlar Bir gün biri sordu bu zata: -Hocam, çocuklarıma nasihat ediyorum, dinlemiyorlar. Acaba sebebi nedir? Mübarek buyurdu ki: - Bir nasihat dinlenmiyorsa, bunun iki sebebi vardır. - Nedir onlar hocam? - Ya dinleyenlerin kalpleri günah işlemekten kararmıştır. - Ya da hocam? - Ya da nasihat eden, söylediğini kendi yapmıyordur. Adam düşünceye daldı ve "Ben söylediklerimi yapmıyorum" dedi yavaşça. Buyurdu ki: - Öyleyse sebep budur!
.Allah dostlarını üzmek
2005-02-05 01:00:00
Şeyh Sinan Efendi, Manisa erenlerindendir. Edepsizin biri söz ve hareketleriyle üzerdi bu Allah dostunu. Yakınları, o adama; - O hakaret ettiğin zat kimdir, biliyor musun? dediler. Adam umursamaz bir tavırla cevap verdi: - Bilmiyorum, kimmiş? - O, Allahın velî bir kuludur. Allah dostlarını üzmek hayır getirmez. Gel vazgeç bu işten. Yoksa pişman olursun! Lakin adam devam etti üzmeye... Şeyh Sinan hazretleri ise onun bu yaptıklarına kızmaz, üstelik dua ederdi. "Ona hidayet ver!" Nitekim bir gün; - Yâ Rabbî, o kuluna hidayet ver. Onu iki cihanda aziz eyle! diye dua etti. Oradakiler şaşırdılar. - Efendim, o size hakaret ediyor. Siz dua ediyorsunuz. Nedir hikmeti? Buyurdu ki: - Herkes yanında olandan verir. Ve ekledi: - Merak etmeyin. O, yakında pişman olup, tövbe eder. Ve dediği gibi de oldu. Adam pişman oldu yaptıklarına. Edeple gelip, özür diledi bu Allah dostundan. Dahası, talebesi olmakla şereflendi. Nefis feryat eder Bir gün de "Namaz"ın önemini anlatıyordu ki; - Müslüman demek, namaz demektir! buyurdu. Peşinden sordu oradakilere: - Nefse en zor gelen iş nedir, bilir misiniz? - Bilmiyoruz, nedir hocam? Buyurdu ki: - Namaz kılmaktır. - Neden hocam? - Çünkü nefis istemez. Bir Müslüman namaza durunca nefsi feryad eder adeta. Ve şöyle bitirdi sözlerini: - Bir kimse beş vaktini muntazaman kılıyorsa, onun yapamıyacağı iş yoktur.
.Sıkıntıyı dert etme!
2005-02-06 01:00:00
Cafer-i Huldî, Bağdat'ta yetişen velîlerdendir. Talebesinden biri geldi bir gün bu zata. Ancak neşesizdi. Mübarek anlayıp sordu hemen. - Neşesizsin bugün. - Evet hocam. - Hayrola, neyin var? - Dünya sıkıntısı hocam. Biri bitip öteki başlıyor. Sevgiyle baktı gence. - Evladım dert etme onları. Allahü teala bize öyle bir nimet verdi ki, dünyanın bütün sıkıntıları bize gelse, yine de hiç kalır bu nimet yanında. - Nasıl yani hocam? - Hani insanın alnına bir sinek konar ya, elini kaldırsan uçup gider. Merakla ona baktı - Evet hocam, - İşte bütün dünyanın sıkıntıları, o sinek gibidir aynen. Kavuştuğumuz "İman nimeti" yanında bu böyledir. Bir gün de birkaç sevdiğiyle sohbet ediyordu. Onlara buyurdu ki: - Vermeye alıştırın kendinizi, almaya değil. Biri sordu: - Verecek bir şeyimiz yoksa hocam? - O zaman tebessüm edin hiç olmazsa. Bu yolla ferahlatın din kardeşinizi. Bu da bir sadakadır. Allah beni seviyor mu? Bir gün de, bir genç geldi bu zata - Hocam, çok merak ediyorum. - Neyi merak ediyorsun oğlum? - Allah beni seviyor mu acaba? Sordu ona: - Sen Allahı seviyor musun peki? - Vallahi çok seviyorum hocam - Öyleyse O da seni seviyor. Çünkü Allah seni sevmese, sen Onu sevemezsin. Adam sevinmişti. - Öyle mi hocam? - Tabii evladım. Sevgi yukardan gelir çünkü. Baba evladını sevmezse, evlat onu sevemez. İşveren, çalışanını sevmezse, onlar onu sevemezler. Bu, hep böyledir...
."İnsanlardan ne beklersin?"
2005-02-07 01:00:00
Cafer-i Mekkî, Mekke'de yetişen büyük velîlerdendir. Nasihat isteyen bir gence sordu bir gün: -Sen insanlardan ne beklersin evladım? - İyi davranış beklerim hocam. Buyurdu ki: - Öyleyse sen de herkese iyi davran! Sordu yine: - İnsanların sana güvenmesini de ister misin? - Elbette isterim hocam. - Öyleyse sen de herkese güvenle yaklaş. Sen insanlara şüpheyle bakarsan, onlar da sana şüpheyle bakarlar. Sevgiyle bakmak Bir gün de, sevdikleriyle bir araya gelmişti. Orada olanların yüzlerine tek tek baktıktan sonra sordu onlara: - Size niçin böyle baktım, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Müminin yüzüne sevgiyle bakmak, ibadettir. Ayrıca müminin yüzüne muhabbetle bakanın kalbi temizlenir. Bir gün de sordular bu zata: - Hocam, Allahü tealanın bir kimseyi sevdiği nasıl anlaşılır? Allah kimi severse... Buyurdu ki: - Allahü teala bir kimseyi severse, ona kendi sevdiklerini tanıtır ve sevdirir onları. Sevmediklerine karşı da nefret verir. Ve sordu onlara: - Allahü tealanın en büyük düşmanı kimdir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz hocam, kimdir? - Nefislerdir. - Nefisler mi? - Evet. Nefislerimiz kâfir olup hem bize düşmandır, hem de Allahü tealaya. Dinleyenler şaşırdı. - Allah'a da mı düşmandır hocam? - Evet. O, içimizde ilâhlık dava eder. Kızacaksanız, kendinize kızın. Buna en layık olan, nefsinizdir çünkü.
.En faziletli kelime...
2005-02-08 01:00:00
Carullah Veliyyüddin Efendi, büyük velîlerdendir. 1738'de İstanbul'da vefat etti. Bir talebesi, bu zata sordu bir gün: - Hocam, sizin yanınızda kalbim ferahlıyor. Ayrılınca tekrar bozuluyor. Hikmeti nedir acaba? Buyurdu ki: - Eshab-ı kiram da böyleydi evladım. - Nasıl yani hocam? Ona şunu anlattı: Ebu Dücane hazretleri, bir gün Hz. Ebu Bekr'e gidip halinden şikayet etti: - Yâ Ebâ Bekr, ben Efendimizin sohbetinde iken ferahlıyorum. Sohbetten çıkınca kalbim tekrar dünyaya meylediyor. Neden acaba? "Ben de öyleyim" Hz. Ebu Bekir; - Bende de öyle oluyor, buyurdu. Ebu Dücane; - Haydi öyleyse, gidip Efendimize soralım bunu. - Haydi gidelim. Ve gidip sordular. Efendimiz buyurdular ki: - Benim ağzımdan çıkan her kelime, "Nur"dur. Benim yanımda iken hepinizi nur kaplıyor. Ama dışarı çıkınca Ebu Cehilleri, Ebu Lehepleri görüyorsunuz. Onların "Zulmet"i kaplıyor sizi. Sizden sonra n'aparız? - Yâ Resulallah, sizden sonra biz ne yaparız? dediler. Efendimiz buyurdu ki: - Namaz kılın, Kur'an-ı kerim okuyun, Allah deyin. Allah dostlarının sohbetinde bulunun. Bu zat, bir gün bazı gençlere: - En faziletli kelime nedir, biliyor musunuz? diye sordu. Gençler sustular. Buyurdu ki: - Hak söze peki demektir. Ve şöyle izah etti bunu: - Hz. Ömer, Resulullahın davetine "Peki" dedi. İnsanların ikincisi oldu. Eğer "Hayır" deseydi, Ebu Cehil'den daha tehlikeli olurdu
.Son nefes mühimdir
2005-02-09 01:00:00
Celal Ali Dede, Anadolu velîlerindendir. Trablus'ta vefat etti. Bir gün cemaatine buyurdu ki: - Kimseye kötü gözle bakmayın. Çünkü sonu ne olur, bilinmez. Bir kimse, ömür boyu "İmanlı" yaşar da, son anda tersine dönebilir. Yahut bir ömür "Küfür"de geçer de, son anda "İman"la ahirete gidebilir. Sonra şunu anlattı: Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine bir papaz gelip sordu bir gün: - Ey Cüneyd! İkimiz de din adamıyız, öyle değil mi? - Evet öyle. - Peki hangimiz daha üstünüz dersin? - Haftaya gel, cevabını vereyim. "Şimdi belli değil!" Papaz sordu: - Neden şimdi söylemiyorsun? - O vakit belli olacak. Papaz, "Pekâlâ" deyip gitti. Bir hafta sonra geldiğinde, Cüneyd'in evinin önünde bir hareketlilik görüp, sordu birine. - Hayrola, ne bu kalabalık? - Cüneyt vefat etti. - Yaa, başınız sağolsun. - Teşekkür ederiz. - Şeyy, ben Cüneyd'e bir şey sormuştum. Bugün cevap verecekti. Yakınları onu cesedin yanına götürdüler. - İşte cenazesi, sor! "Ben üstünüm!" Papaz cenazeye yaklaşıp sordu: - Yâ imam! Ben mi üstünüm, sen mi? Mübarek, doğrulup cevap verdi: - Ben üstünüm! - Peki ama bunu niçin bir hafta önce söylemedin? - O zaman belli değildi ki! - Neden? - Çünkü o zaman ikimiz de hayattaydık. İkimizin de son nefesi bellideğildi. - Evet? - Ama şimdi ben öldüm ve imanla gittim ahirete. Senin durumun ise hâlâ belli değil. Papazın rengi değişmişti. Kelime-i şehadet getirerek, imanla ayrıldı oradan.
.Herkese iyilik edin!
2005-02-10 01:00:00
Celaleddin Devanî, İran'da yetişen evliyadan. Bir gün birkaç genç nasihat istediler. Onlara buyurdu ki: - Herkese iyilik edin. - Herkese mi hocam? - Evet, kim olursa olsun. - Hayvanlara da mı? - Evet, onlara da. Çünkü Allahü tealanın rızası hangi ameldedir, bilinmez. Ufak gördüğünüz bir iyilik, sizi Cehennemden kurtarabilir. Sonra şu hadiseyi anlattı: Fahişelik yapan bir kadın, yolculuğu esnasında bir kuyuya rastladı. O sırada bir "Köpek" ilişti gözüne. Susuzluktan dili sarkmıştı zavallının. Yüreği sızladı!.. Acıyıp, su içirmek istedi ona. Ancak su çok derindeydi. İp ve kova da yoktu üstelik. Binbir güçlükle kuyuya indi ve ayakkabısıyla su çıkarıp içirdi o hayvana. Gençler merak etmişti. - Sonra hocam? - Cenab-ı Hak bütün günahlarını affetti onun. Sonra devam etti nasihate: - Kimseye tepeden bakmayın çocuklar. Yoksa tepetaklak olursunuz. Şeytan da bu yüzden helak olmuştu. Gençler merak etti! Delikanlılar; - Nasıl? diye sordular. Buyurdu ki: - Âdem aleyhisselama tepeden baktı. "Toprak" diye secde etmedi ve felakete gitti. Gençler sordu yine: -Bize tavsiyeniz nedir hocam? Buyurdu ki: - Gayeniz, Allahın kullarına iyilik etmek olsun. İslamiyet de budur zaten. Ve şunu anlattı onlara: Bir köylü, İslamiyeti işitip Medine'ye geldi bir gün. Resulullahı bulup sordu: - Yâ Muhammed! İslamiyet nedir? Cevap iki cümleydi: - İslamiyet; Allahü tealanın emirlerini büyük bilmek, mahluklarına da acımaktır...
.Ağlayın, ağlatmayın!
2005-02-11 01:00:00
Celaleddin-i Hindî, Hindistan'da yetişen velilerdendir. Bir gün cemaatine buyurdu ki: - Mazlum olun, zalim olmayın. Alacaklı olun, borçlu olmayın. Üzülün üzmeyin. Ağlayın, ağlatmayın. Kimseden beddua almayın! Sonra şunu anlattı: Muhyiddin-i Arabî hazretlerini, yakınları, vefatından sonra rüyada çok yüksek bir derecede görünce, - Efendim, bu yüksek dereceye kavuşmanızı neye borçlusunuz? diye sordular. Günahımı alıyorlar! Buyurdu ki: - Vefatımdan sonra, hakkımda o kadar çok dedikodu yapılıyor ki, derecem devamlı yükseliyor. *** Bir gün de buyurdu ki: - İnsan parasıyla bir şey alabilir veya iradesiyle bir yere gidebilir. Ama "İman"ı parayla alamaz. İradesiyle "İman"a kavuşamaz. - Peki nasıl kavuşur? diye sordular. Buyurdu ki: - Üç şekilde. Birincisi, Cenab-ı Hak, şartsız olarak dilediğine bunu ihsan eder. İkincisi dua etmekle kavuşur. - Bir dua ile mi? - Evet, bir insan, ömründe bir defa bile olsa, "Yâ Rabbî, bana hidayet nasib eyle" diye dua etse, o kimse ölmeden önce imana kavuşur. Yeter ki istesin!.. - Mutlaka mı hocam? - Evet, Allahü teala vadediyor çünkü. Hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun, farketmez. Yeter ki istesin. Mutlaka kavuşur. - Ya üçüncüsü hocam? - Üçüncüsü dua almakla olur. - Kimin duasını? - Farketmez. İnsan öyle muhtaç birine iyilik eder, onu sevindirip öyle bir dua alır ki, Hak teala mükâfat olarak ona İslamiyeti nasib eder. Ve şöyle bitirdi: - Öyleyse kim olursa olsun herkesin duasını almaya bakın!
.Öyle bir haslet ki...
2005-02-12 01:00:00
"Celaleddin Tebrizî", Hindistan velilerindendir. Bir gün cemaatine, - Cömert olun, buyurdu. Cömertlik, öyle bir haslettir ki, insanın bütün kötü huylarını örter, göstermez. Sordular: - Ya hasislik hocam? - O da öyle bir huydur ki, bütün güzel yanlarını örter, göstermez. Biri söz aldı: - Efendim, geçen gün birinden bahsediyordum. "Bırak şu cimri adamı" dediler. "Kimseye iyiliği yok". Halbuki iyi birisiydi. Başka biri tasdik etti onu: - Evet evet. Ben de birini tanıyorum. İçki, kumar, her kötülük var adamda. Ama cömert. Herkes, "İyi insan"olarak biliyor kendisini. Bin defa şükredin! Bir gün de talebesine buyurdu ki: - Herkes bir şükür ediyorsa, biz bin kere şükretmeliyiz. Hatta sonsuz defa. Çocuklar; - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - İki sebepten. Birincisi, Allahü teala bize ehli sünnet âlimlerini tanıttı. Onların sayesinde "Dosdoğru bir iman"a kavuştuk ki, dünyada bundan büyük nimet olmaz. Sonra hayırlı iş - İkincisi ne hocam? - Hayırlı bir iş, buyurdu. Cenab-ı Hak hayırlı bir iş nasib etti bize. Dinimize hizmet ediyoruz. Bu da, kıymeti ölçülemeyecek kadar büyük bir nimettir. Amaa... - Aması ne hocam? - Nimet ne kadar büyükse, mes'uliyet de o kadar büyüktür. İnşallah Rabbimizin huzuruna kul hakkıyla gitmeyiz. - Kul hakkı mı dediniz? - Evet. Yarın ahirette, evlatlarımız, torunlarımız karşımıza geçip, "Bizimle niye ilgilenmediniz? Bize İslamiyeti neden öğretmediniz? Biz, sizin yüzünüzden Cehenneme gidiyoruz" derlerse ne cevap veririz?
.Örnek insan kimdir?
2005-02-13 01:00:00
Celalzade Mustafa Çelebi, büyük velîlerdendir. Bir gün cemaatine, - Örnek insan kimdir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Kendisini feda edendir. - Ne için feda eden hocam? - İnsanlar için, dinimiz için. Öyle ki, kendisi kendi için yoktur. Hizmet için vardır. Sordular: - Böyle kimseler var mıdır hocam? - Elbette, buyurdu. Ecdadımız böyleydi mesela. İnsanların saadeti için kendilerini feda ettiler. O fedakâr ecdadımız olmasaydı, islamiyet bize kadar gelemezdi. Biz bugün Müslüman olmamızı, onlara borçluyuz. Hizmet, çile ister Ve devam etti. - İslamiyet fedakârlık ister, çile ister. Çile olmazsa hizmet olmaz. - İyi de hocam, çile çekmeyi kimse istemez ki, dediler. - Evet, buyurdu. İnsanlar çileyi sevmiyor. Acı geliyor. Halbuki acı da olsa ilaçtır bu. İlaçlar elbette acı olur. *** Bir gün de talebelerine buyurdu ki: - Bir şeye kavuşan, her şeye kavuşur. O bir şeye kavuşamayan, hiçbir şeye kavuşamaz. O bir şeye biz kavuştuk elhamdülillah. Biz neye kavuştuk? Çocuklar sordu: - Biz neye kavuştuk hocam? Buyurdu ki: - Ehli sünnet âlimlerine. Onların sayesinde hak nedir, batıl nedir, onu öğrendik. - Bu, o kadar zor mu ki hocam? - Elbette. Dünyada en zor iş budur. Peygamber Efendimiz bile "Yâ Rabbî, bana hakkı hak olarak, batılı da batıl olarak bilmeyi nasib eyle" diye dua ederlermiş. Ve şöyle bitirdi: - Kavuştuğumuz bu "İman" nimetinin büyüklüğünü ahirette anlayacağız.
.Çok yaşamak için
2005-02-14 01:00:00
Cemal Halife, Anadolu'da yetişen evliyadandır. 1526'da İstanbul'da vefat etti. Bir gün, cemaatten biri, - Hocam, uzun ömürlü olmak için ne yapayım? diye sordu. Buyurdu ki: - Din kardeşlerine ikram et. Yemek yedir. - O zaman ömrüm uzar mı? - Evet. Allahü tealanın kullarına yemek yedirenin ömrü uzun olur. Ve ekledi: - Din kardeşimiz her şeyin üstündedir, her şeyden aziz, her şeyden değerlidir. Onun duası, kurtulmamıza sebeptir çünkü. Sertlikten kaçın! Bir gün de, nasihat isteyen komşusu bir gence; - Sertlikten kaç! buyurdu. Yumuşak ol. Yumuşaklık, insanı süsler. Şöyle devam etti: - Peygamber Efendimiz de yumuşak huylu idi. Çünkü Allahü teala, "Ey Habibim! Sen yumuşak davranmasaydın, tatlı dilli, güler yüzlü olmasaydın, yanında hiç kimse kalmazdı" buyuruyor. Ve ilave etti: - Eshab-ı kiram, onun uğrunda mallarını, canlarını, her şeylerini feda ettiler. Yalnız insanlar... - Neden hocam? - Güzel ahlakına aşıklardı çünkü. Güzel ahlakın en güzeli nedir, bilir misin? - Nedir hocam? - İnsanlara yumuşak davranmaktır. Sertlik, ne ailede, ne iş yerinde, ne devlette geçer akçe değildir. Dikkat et, sert insanlar yalnız insanlardır. *** Bir gün de, sevdikleriyle sohbet ederken, - Müminin alametlerinden birini söyleyeyim mi? diye sordu. - Söyleyin, dediler. Buyurdu ki: - Mümin, verdiği zaman sevinen, günah işlediği zaman üzülen kimsedir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Hoca hakkı büyüktür
2005-02-15 01:00:00
Cemaleddin Aksarayî, Aksaray'da yetişen velilerdendir. Bir gün yakınlarına buyurdu ki: - Bize İslamiyeti öğreten hocalarımızın kıymetini iyi bilelim. Haklarını gözetelim. Hoca hakkı çok büyüktür. Sonra şunu anlattı: Zeynel Abidin hazretlerine; - Hoca hakkı, ana baba hakkından büyük müdür? diye sordular. - Elbette, buyurdu. - Neden? dediler. Buyurdu ki: - Çünkü anne baba, insanın en fazla dünyasını mamur eder. Ama hocası, sonsuz ahiret saadetine sebep olur. Onlar olmasaydı... Sordular: - Yani hoca hakkını ödemek zor mudur? - Zor değil, imkânsızdır. - Neden? - Bakın kardeşlerim, hocalarımız olmasaydı, "Ehl-i sünnet itikadı"nı nereden bilecektik? "Ehli beyti" nereden tanıyacaktık? "Mezhep imamlarımız"ı kimden öğrenecektik. "İmam-ı azam" hazretlerini nasıl bilecektik? *** Bir gün de cemaatine: - Allahü tealanın en çok razı olduğu ibadet nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Peygamber mesleği Buyurdu ki: - Allahın dinini, Onun kullarına anlatmaktır. - Yani "Emr-i maruf" mudur? - Evet. Kimin elinde ne imkân varsa, bu hizmete iştirak etmelidir. İlmi olan ilmiyle, parası olan parasıyla, malı olan malıyla. - Yapılmazsa hocam? - Yapmayan büyük günaha girer. Allahü teala da, Sevgili Habibine, "Onlara ticareti öğret" demedi. - Ne dedi hocam? -"Benim kullarıma beni anlat" dedi. "Benim emir ve yasaklarımı bildir" buyurdu. Yani bu iş, peygamber mesleğidir. Bu hizmeti yapanlara müjdeler olsun. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Nimetler içindeyiz
2005-02-16 01:00:00
Cemaleddin Ezherî, Mısır'da yetişen velilerdendir. Bir sabah, kahvaltı yaparken kızına buyurdu ki: - Kızım, bu sabah, namazdan sonra düşündüm de, Allahü teala bize ne kadar bol nimetler vermiş, öyle değil mi? - Evet babacığım. - Mesela kalbimi düşündüm, gözümü düşündüm. Sonra diğer organlarımı düşündüm. Hepsi de muntazam çalışıyor. - Elhamdülillah. - Tabii bunlardan evvel "İman" nimeti var, öyle değil mi? - Evet babacığım. Bizden ne istiyor? - Pekii, bu kadar büyük nimetlere karşı, Allahü teala biz kullarından ne istiyor acaba, biliyor musun? - Herhalde ibadet etmemizi. - Ondan evvel? Kızı cevap vermeyince buyurdu ki: - Tek bir şey istiyor kızım. - O nedir babacığım? - Tanınmak. Tanınmayı istiyor. - Tanınmayı mı? Nasıl yani? - Kullarının kendisini tanımasını istiyor kızım. Kızı anlayamamıştı bundaki inceliği. Dedi ki: - Allahı tanımayan var mı ki babacığım? Allahı herkes tanır. Sokaktaki sarhoşa sorsan, o bile bilir Allahı. Tanımak o değil - Tanımak o değil kızım. - Ya nedir babacığım? - Tanımak için itaat lazım. İtaat etmeyen, tanımış olmaz. İtaat, söz dinlemektir. Ve şöyle devam etti: - "Görmek" ayrı, "Tanımak" ayrıdır kızım. Peygamberimizi Ebu Cehil de gördü, ama tanıyamadı. Tanıyan, inanır, sever, itaat eder ve saygı gösterir. Eshab-ı kiram böyleydi mesela. Çünkü Onu tanımışlar, hatta âşık olmuşlardı kendisine. Bu aşk ile canlarını verdiler uğrunda. İşte tanımak budur. Şimdi anladın mı kızım? - Anladım babacığım. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bayrağın gölgesinde...
2005-02-17 01:00:00
Cemaleddin Hansevî, Hindistan'da yetişen evliyadandır. Bir gün, cemaatine; - İslamiyet bir "Bayrak"tır, buyurdu. Hakiki müminler, bu bayrağın gölgesindedir. Biz de bu bayrağın gölgesindeyiz elhamdülillah. Amaaa... Dinleyenler merak etti. - Aması ne hocam? - Bu bayrak bize kadar gelmiş. "Bundan sonra ne olursa olsun..." demek olur mu? - Olmaz tabii hocam. - Bizden sonrakiler, yarın ahirette karşımıza geçip, "Aldığınız emaneti neden bize ulaştırmadınız?" derlerse, ne cevap veririz? Peki ne yapalım? Cemaat; - Peki ne yapalım? diye sordular. Buyurdu ki: - Öğrendiklerimizi Allahın kullarına anlatacağız. Bu bayrak, kıyamete kadar var olacaktır. Bu görevi yapana, Allahü teala yardım eder. *** Bir gün de buyurdu ki: - Bir mümin, bir mümini gördüğü zaman yaptığı dua kabul olur. Aynen Kâbe'yi ilk görünce yapılan dua gibi. Dinleyenler; - Hikmeti nedir? diye sordular. Kalp, Kâbe'den üstün Buyurdu ki: - Allahü teala müminin kalbini Kâbe'den kıymetli yapmıştır da ondan. - Peki hocam, bir mümini görünce nasıl dua etmek lazım? Buyurdu ki: - O anda yapılacak en güzel dua, "Esselamü aleyküm" demektir. Yani "Allahü teala sana dünyada ve ahirette selamet versin. Seni hiç sıkmasın". Bundan güzel dua olur mu? - Olmaz tabii hocam. - Diğer mümin de, "Aleyküm selam" diyerek ona dua eder. Yani, "Allah sana da iki cihanda selamet versin. Seni dünyada ve ahirette hiç sıkmasın" der ki, en güzel dua budur işte. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dua almaya bakın!
2005-02-18 01:00:00
Cemaleddin Mahmud Hulvî, İstanbul'da yetişen velîlerdendir. Bir gün sevdiklerine; - Dua almaya bakın! buyurdu. Dinleyenler; - Kimlerin duasını alalım? diye sordular. Buyurdu ki: - Anne babanızın, size dininizi öğreten hocanızın, hele bir Allah adamı bulursanız, onun duasını alın. Evliyanın bir içten duası, size dünyada da yeter, ahirette de. Sonra şunu anlattı onlara: - Gencin biri, uzaklarda bir "Evliya"nın olduğunu öğrenip ziyaretine gitti bir gün. "O zat bir dua eder de, kalp gözüm açılır" diye ümitleniyordu. Kalp gözü açıldı! Günlerce yol gidip nihayet buldu evini. Olacak bu ya, tam kapıdan girerken aksırdı. Ve; "Elhamdülillah!" dedi. O Veli de; "Yerhamükallah!" diye mukabelede bulundu. Yani "Allah sana rahmetiyle muamele etsin" diye dua etti. İşte ne olduysa o anda oldu. "Kalp gözü" açıldı gencin. Ve bütün hücreleri zikre başladı. Daha eşikten içeri girmemişti ki, - Allaha ısmarladık! Ben gidiyorum! dedi. Mübarek sordu: - Hayrola evladım, niçin geldin, niye gidiyorsun? Muradına kavuştu Eğilip hürmetle öptü ellerini. - Duanızı almak için gelmiştim hocam. Aldım ve kavuştum muradıma. İzninizle köyüme dönüyorum. Ve geri döndü. Bunu anlattıktan sonra, - Evet, bu iş böyledir, buyurdu. Kimi kırk sene uğraşır, zor kavuşur. Kimi de kırk saniyede erer muradına. Ve şöyle bitirdi sözlerini: - Ümitli olmak lazım. Allahü teala "Dünya"da vermezse, "Kabir"de verir. Kabirde vermezse "Mahşer"de verir. Daha olmazsa "Mizan"da verir, "Sırat"ta verir, "Cennet"te verir. Ama verir. Yeter ki kul istesin. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.En büyük düşman!
2005-02-19 01:00:00
Cemaleddin Uşşakî, Anadolu'da yetişen evliyadandır. 1751'de İstanbul'da vefat etti. Bir gün cemaatine; - İnsanın en büyük düşmanı kimdir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Herkes düşmanı dışarda arar. Halbuki düşman, insanın içindedir. - O, nefis midir? diye sordular. - Evet, buyurdu. Nefs-i emmaredir. O, yalnız insana değil, Allaha da düşmandır. Sordular: - Niye hocam? Nefis, neden Allaha düşmandır? "O, öyle yaratıldı" Buyurdu ki: - Allahü teala öyle yarattı onu. Ama buna makabil "Aklı" halk eyledi ve hiçbir mahlukuna vermediği aklı, bize verdi. İnsan, aklını kullanarak nefsin şerrinden korunabilir. *** Bir gün de sordu cemaatine: - Size, nefis ve şeytanın zararından kurtulmanın reçetesini söyleyeyim mi? - Seviniriz, dediler. Buyurdu ki: - Bunun ilacı, kurtulmuş olanlarla beraber olmaktır. Bir kişi hürmetine Şöyle devam etti. - Bir cemaatin içinde Allahü tealanın sevdiği biri varsa, cenab-ı Hak, o zatın hürmetine hepsini affeder. Biri sordu: - İnsan tek başına kurtulamaz mı hocam? - Çok zor. - Neden? - Bir kimse, "Ben kendimi kurtarırım. Kimseye ihtiyacım yok" derse, bu, neye benzer biliyor musunuz? - Neye benzer hocam? - Okyanusun ortasında tek başına kalmış bir insana benzer. İmdat istese, kimse duymaz. Ölse, kimsenin haberi olmaz. Köpek balıklarına yem olur gider. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Huzura ermenin yolu
2005-02-20 01:00:00
Cemel Ali Dede, Konya'da yetişen evliyadandır. Bir gün; - Huzura ermenin yolu nedir? diye sordular bu zata. - Sabırdır, buyurdu. Ve şöyle izah etti: - "Huzur"u, bir odanın içinde kilitli farzedin. İşte o odanın anahtarı "Sabır"dır. Sabrederseniz, kapı açılır ve huzura kavuşursunuz. *** Bir gün de, biri geldi bu zata. - Hocam, dedi. Haksız yere bizi üzenler oluyor. Ne yapalım? Buyurdu ki: - Eden, kendine eder kardeşim. "Yanına kâr kalmaz" Adam sordu: - Yani cezasını görür mü? - Elbette. Yanına kâr kalmaz. Ya kendinden çıkar, ya çocuğundan. - Ama hocam, o kimseler saltanat sürüyorlar. Buyurdu ki: - Bugün öyle ama yarın ne olacağı belli olmaz. Allahü teala zalimlere mühlet verir, ama ihmal etmez. *** Bir kandil gecesinde; - Bu gece çok sevinçliyiz, buyurdu. - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - Çünkü böyle mübarek geceler, "Umumi af günleri" gibidir. "İnanmak şartıyla" Sordular: - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Hani hükümetler, zaman zaman af çıkarırlar ya; - Evet. - İşte Allahü teala da kullarının birikmiş günahlarını bağışlamak için umumi af ilan ediyor bu gecelerde. Fakaaat... - Fakatı ne hocam? - Tabii ki inanmak şartıyla. Yeter ki, o geceye, o gece olarak inanalım ve o geceden ümitli olalım. - İnanılmazsa? - İnanmayan, bu affa kavuşamaz. Çünkü "İnkâr eden mahrum kalır" sözü meşhurdur. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Niçin üzülüyorsun?"
2005-02-21 01:00:00
Hazret-i Hafsa"radıyallahü anha". Hz. Ömer'in kızı, Efendimizin muhterem hanımıdır. Önce hazret-i Huneys ile evliydi. O Uhud'da şehîd olunca, dul kaldı genç yaşında. Babası, onu önce hazret-i Osmân'la, sonra da Hz. Ebû Bekir'le evlendirmek istedi. Ancak ikisi de; "Bir düşüneyim!" şeklinde yuvarlak bir cevap vermişlerdi kendisine. Bunun için üzülüyordu. O günlerde Efendimiz onu üzüntülü görüp, - Yâ Ömer! Seni üzüntülü görüyorum, buyurdular. - Evet yâ Resulallah, dedi. Üzgünüm biraz. - Ne için üzülüyorsun? - Kızım Hafsa için. "Ne oldu Hafsa'ya?" - Hafsa için mi? - Evet yâ Resulallah. - Ne oldu Hafsa'ya? - Onu, Ebû Bekir'e ve Osmân'a nikahlamaları için teklif ettim, almadılar, diye arzetti. Fakat üzülen sadece o değildi ki. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osmanda teklifi geri çevirdikleri için üzgündüler. Ancak o Server, bu üç sahabisini çok seviyor, onların üzülmesine gönülleri razı olmuyordu. Sevgiyle baktılar Hz. Ömer'e: - Yâ Ömer! - Buyurun yâ Resulallah. - Kızını onlardan daha iyi birine versem ister misin? "Bunda bir hikmet var" Hz. Ömer şaşırdı. Zira eshab içinde o ikisinden daha üstün bir kimsenin olmadığını iyi biliyordu. "Bunda bir hikmet var" diye düşünerek arzetti: - İsterim yâ Resulallah. Efendimiz, - Yâ Ömer! kızını bana ver! buyurdular. Hz. Ömer kulaklarına inanamadı. Zira Resulullah Efendimizle akraba olacaktı. Ve oldu da. Kayın pederi oldu Efendimizin. Hz. Hafsa da, "Anne" olmuştu cümle sahabilere. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, daha yakın ve daha sevgili oldular birbirlerine.
.Benim hissemi Ali'ye ver!.."
2005-02-22 01:00:00
Efendimiz, bir harpte alınan ganimet mallarını mücahit gazilere taksim ediyordu bir gün. Ama her mücahide "bir hisse" verirken hazret-i Ali'ye "iki hisse" verdiler. Münafıklara gün doğmuştu! Dedikodu ürettiler asker içinde. Üçer beşer bir araya gelip bunu konuşuyorlardı hep. - Duydun mu? - Neyi? - Peygamberin iltimas ettiğini. - Kime iltimas etmiş? - Kime olacak. Amcaoğluna. - Ali'ye mi? - Evet ya. Herkese bir hisse verdi, ona iki hisse. - Olur mu böyle şey? - Oldu bile. "Ey gaziler!.." Resûlullah Efendimiz, bu dedikoduları duyup çok üzüldüler. Ve hemen minbere çıkıp hitab ettiler askere: - Ey gaziler! Küffâr ordusunu susturan, attığı nârâlarla kâfirleri korkutan o eri siz de gördünüz mü? - Evet yâ Resulullah, gördük, dediler. - Nasıl gördünüz? buyurdu. Arzettiler ki: - Ablak bir ata binmiş, yeşil sarık sarmıştı başına. Nârâ attığında sanki dağlar titriyordu. Her hamle edişinde yer sallanıyor, her kılıç çalışında nice başlar düşüyordu yere. "Kimdi o yiğit?" Efendimiz sordular: - Peki kimdi o yiğit, tanıyabildiniz mi? Eshab boyun büktü. - Hayır yâ Resulallah, tanıyamadık. - Neden? - Çünkü ne zaman onu görmek istesek, yüzünü bir bulut kaplıyordu. Bir türlü göremiyorduk. Efendimiz sordular: - Onun kim olduğunu söyleyeyim mi? - Söyleyin yâ Resulallah, çok merak ettik. - O yiğit, kardeşim Cebrâil'di. Mücahitler şaşırdılar. - Cebrail mi? - Evet. Giderken, "Benim ganimet hissemi Ali'ye ver!" diye tembih etti bana. İşte Ali'ye iki hisse vermemin sebebi budur. Yoksa iltimas etmedim ona. Münafıkların fitne ateşi sönmüştü böylece!..
.Hz. Ali'nin kıymeti...
2005-02-23 01:00:00
Hazret-i Alî "radıyallahü anh" bir sabah namâzına gidiyordu ki, az ilerde bir ihtiyarın da aynı yöne gittiğini gördü. Ama çok yaşlı olduğu için gayet yavaş ilerliyordu. Hz. Ali'nin ise acelesi vardı. İlk rek'ata yetişmek istiyordu çünkü. Buna rağmen o ak sakallı ihtiyarın önüne geçmedi. Mescide kadar onun ardından, yavaş adımlarla ilerledi. Mescit hizasına gelince, ihtiyar devam etti yoluna. Meğer Hıristiyanmış adam. Hz. Ali ise hızla mescide girdi. Cemaat rükudaydı girdiğinde. Koşup son safta yetişti cemaate. Efendimiz, rüku'da uzun beklemişlerdi. O namaza girince doğruldular rükudan. Ancak eshap merak etmişlerdi bunu. Namaz bitince sordular: "Rükûda çok durdunuz!" - Ya Resulallah, ilk rükûda çok durdunuz. - Evet, çok bekledim. - Sebebini öğrenebilir miyiz? Buyurdular ki: - Tam rükudan doğrulacağım anda Cebrail sür'atle geldi. Eliyle başıma, kanadıyla da arkama bastırıp rükudan kalkmama mani oldu. Bir müddet tutup sonra bıraktı. Ben ancak o zaman doğrulabildim. Sordular: - Hikmeti neydi acaba? - Ben de bilmiyorum, buyurdular. Tam o esnada Cebrail aleyhisselam gelip arzetti Efendimize: "Cebrail kardeşim, anlat!" - Yâ Resûlallah, bu işin hikmetini bildirmek için Rabbimizin emriyle geldim. İzin verirseniz anlatayım. - Peki yâ Cebrail kardeşim, anlat! Arzetti ki: - Yâ Resulallah! Sen rükûdan kalkacağın anda Hak teala bana, "Acele Habîbime git. Rüku'dan kalkmasına mani ol!" diye emretti. Hikmetini sordum. Buyurdu ki: - Ali kulum, bir ihtiyarın ardından yavaş adımlarla mescide geliyor. O pîr-i faninin yaşına hürmeten önüne geçmiyor. Git, Habibimi tut ki, o da yetişsin ilk rek'ata. - Bunun için mi tuttun beni? - Evet yâ Resulallah. Efendimiz çok hayret ettiler. Ve ondan duyduklarını eshaba naklettiler.
.Bugün çok açım!"
2005-02-24 01:00:00
Efendimiz, bir gün evlerinde otururken "Hz. Ebû Bekir" gelip; - Yâ Resulallah, bugün çok açım, diye arzetti. Efendimiz cevap vermediler. Biraz sonra "Hz. Ömer" gelip arzetti. - Yâ Resulallah karnım çok aç bugün. Ona da bir şey buyurmadılar. Bir müddet sonra "Hz. Ali" gelip arzetti: - Çok açım yâ Resulallah. Efendimiz, çok sevdiği bu üç sahabisinin haline çok üzüldüler. Çünkü onlara yedirecek bir şey yoktu evlerinde. Üstelik kendileri de çok aç idiler. Zira mübarek karnında "üç taş" bağlı idi ki, üç gündür yemek yemediklerine işaretti bu. Muaz'a gidelim mi? Hazret-i Ali; - Muaz bin Cebel'e gidelim mi yâ Resulallah? diye sordu. - Neden? buyurdular. Arzetti ki: - Onun bahçesinde bir hurma ağacı var. Meyvesi varsa bize de ikram eder. Efendimiz; - Olur yâ Ali, gidelim, buyurunca, kalkıp o sahabinin hanesine vardılar. Hoşbeşten sonra Efendimiz; - Yâ Muaz hiç hurman var mıdır? diye sordular. Muaz, mahcup vaziyette önüne baktı. - Maalesef yâ Resulallah. İşte bir mucize! Efendimiz Hz. Ali'ye bahçedeki meyvesiz bir hurma ağacını gösterip; - Yâ Ali, şu ağacı görüyor musun? buyurdular. - Evet yâ Resulallah, dedi. Buyurdular ki: - Ona git ve benim selâmımı söyle! Hazret-i Ali, "Başüstüne yâ Resulallah!" deyip fırladı bahçeye. Fakat o da ne? Ağacın dalları taze hurma ile doldu o anda. Elindeki sepeti taze hurma ile doldurup koştu Efendimizin huzuruna. - Buyurun yâ Resulallah! Hepsi de çok sevinmişlerdi. Doyuncaya kadar yediler. Sonra Hz. Muaz onları konu komşuya dağıttı. Bitmek şöyle dursun, azalmadı bile. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Söz dinleyen kazanır
2005-02-25 01:00:00
Muslihiddin bin Alaüddin, 1575'te Edirne'de vefat etti. Bir günkü sohbetinde buyurdu ki: - Söz dinleyen kazanır. Nefsine uyan ziyan eder. Büyüklerimiz "Sor kurtul"buyurmuşlardır. Ve şöyle devam etti: Bir gün hocamla oturuyorduk. Bir ara, "Beni dinleyen rahat eder. Ama dinlemiyorlar"buyurdu. Üzülmüştüm. Sonra bana bakıp, - "Ama sen lâf dinlersin" buyurdular. O zaman sevindim. Ve devam etti: - İşte kardeşlerim, bir iş yapacağınız zaman mutlaka büyüklere danışın. Ve nasıl söylerlerse öyle yapın. Siz kazanırsınız. Çok sevinçliyim Bir gün de, cemaate bir müddet muhabbetle baktıktan sonra, - Şu anda çok sevinçliyim! buyurdu. Cemaat, - Neden? diye sordular. - Günahlarım affoldu da onun için, buyurdu. Anlayamamışlardı. - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Bir mümin, bir müminin yüzüne sırf Allah için sevgiyle bakarsa, cenab-ı Hak onun bütün günahlarını affediyor. Bunlar kimlerdir? Sonra şunu anlattı: Mahşerde, güneş iyice alçalacak. Herkes buram buram ter dökerken, bir grup insanlar Arş-ı âlâ altında, serin sular yanında gölgelenecekler. Mahşer halkı merak edip meleklere soracak: - Bunlar peygamber midir? - Hayır. - Evliya mıdır? - Hayır. - Ya kimdir bunlar? - Bunlar, ahir zaman ümmetinden olup, Allah için birbirini seven Müslümanlardır. Ve şöyle bitirdi sözlerini: - Allah için olan sevgide "Birlik" vardır, "Bereket" vardır, "Kuvvet" vardır, "Başarı" vardır, "Her iyilik" vardır.
.Gerçek Cennet nimeti
2005-02-26 01:00:00
Çelebi Abdülcelil, Mısır'da yetişen velîlerdendir. Bir günkü sohbetinde buyurdu ki: - Hanımını üzeni sevmiyorum. Hele dövmek, asla caiz değil. Hanımını dövenin davacısı, Peygamberimiz olacaktır ahirette. Ve sordu cemaate: - Dünyamızda, bir tek "Cennet nimeti" var. Onun ne olduğunu bileniniz var mı? Cevap veren olmayınca, - O nimet, "Saliha bir hanım"dır, buyurdu. İnsan Cennet nimetine hiç tokat vurur mu? İnsan Cennet nimetine surat asıp kaşını çatar mı? O, daima güleryüze muhtaçtır. Helallaşmak şart Ve ekledi: - Sonra "Kul hakkı" var. Unutmayın, kul hakkı tövbe etmekle affolmaz. Mutlaka helallaşmak lazım. - Ya helal etmezse? diye sordular. - Ben bilmem, buyurdu. Ne yapıp edin, helallık alın. Ecel gelmeden helallaşın, anlaşın. Mahkeme-i kübra, "Kul hakları" için kurulacaktır. Sordular: - Ya öbür günahlarımız? Buyurdu ki: - Dert ve belalar, inşallah günahlarımıza keffaret olur. Ama "Kul hakkı" hariç. Onun tek çaresi var. - Helallaşmak mı hocam? -Evet. Dünyada iken helallaşmak. Altından kıymetli şey Bir gün de, cemaatine; - Size "Altın"dan daha kıymetli bir şeyi haber vereyim mi? diye sordu. - Verin hocam, dediler. Buyurdu ki: -O şey, "Dua almak"tır. - Dua almak mı? - Evet, insanlardan "Altın" istemeyin, ama "Dua" isteyin. - Hikmeti ne hocam? Buyurdu ki: - Çünkü altın biter, dua bitmez. Ben herkesten dua istiyorum. İnşallah bu dualar, tonlarca altına bedel olacak.
.Kabir sualleri
2005-02-27 01:00:00
Çelebi Bostan, Konya'da yetişen velîlerdendir. Bir gün, - İnsan kabre girince, Allahü teala ona "Dört sual" soracak, buyurdu. Bu sualleri ve cevaplarını ezberlemek, her mümine farzdır. - O sualler nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - Birincisi, "Ey kulum! Ben sana sağlam bir vücut verdim. Sen bu emaneti nerelerde kullanıp eskittin? Hayırda mı, şerde mi?"diye soracak. - İkincisi ne hocam? - İkincisi, "Ben sana ilim verdim. Onu nereye harcadın?". Yani insanların istifadesine mi, yoksa onların imhasına mı? Ömürden sorulacak - Üçüncüsü? - "Ömrünü, nerelere harcadın?". Yani boşa mı harcadın, faydalı şeylere mi? - Ya dördüncüsü hocam? - Dördüncüsü ise, "Parayı nereden kazandın, nerelere harcadın?" diye soracak. Yani helalden mi kazandın, haramdan mı? Helal yerlere mi harcadın, haramlara mı? *** Gencin biri de; - Hocam, başarılı çalışma nasıl olur? diye sordu bu zata. Buyurdu ki: - Başarılı çalışma, ahirette işe yarayan çalışmadır evladım. Ahirette işe yaramayan işlerin kıymeti yoktur. Yanmaktan kurtulamaz Delikanlı pek anlıyamayıp; - Neden? diye sordu. Buyurdu ki: - Çünkü o kişi, ahirette Cehenneme girmekten kurtulamaz da ondan. Ve sordu o gence: - Kendisini Cehennemde yanmaktan kurtaramayan birine başarılı denir mi evladım? - Denmez elbet. - İşte asıl başarı, "Kendini Cehennemden kurtarmak"tır. Bunu başaramayan bir kimse, bütün dünyayı elde etse bile, ne kıymeti vardır? Sonunda yanacak çünkü.
.Bu dinde en zor iş!
2005-02-28 01:00:00
Çelebi Cemaleddin, Anadolu velîlerindendir. Bir gün sevdiklerine; - Bu dinde en zor iş nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Bu dinde en zor iş, "Doğru yol"u bulduktan sonra hep o yolda kalmak, sebat etmek, o yoldan hiç ayrılmamaktır. Ve şöyle devam etti: - Hud suresinde, Peygamber Efendimize, "Emr olunduğun doğru yolda sabit kadem ol. O yoldan ayrılma!" mealindeki ayet-i kerime inince, Efendimiz, "Hud suresi, sakalıma ak düşürdü" buyurmuşlardır. Sırat köprüsü Dinleyenler sordu: - Hocam, Sırat köprüsünden rahat geçebilmek de buna mı bağlı acaba? Cevabında, - Evet, buyurdu. Dünyada İslama uymakta kılı kırk yararcasına titiz davrananlara, Sırat köprüsü o nisbette "Geniş" ve "Rahat" olacaktır. - Ya aksi olursa hocam? - Aksine gevşek, sorumsuz ve geniş davrananlara da o nisbette "Dar" ve "Sıkıntılı" olacaktır. Dünyada en zor şey Bir gün de, bir grup genç; - Hocam, dünyada en zor şey nedir? diye sordular. - Hakkı batıldan ayırmaktır, buyurdu. - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - İyi nedir, kötü nedir? Kim sevilir, kim sevilmez? Bunu ayırabilmektir. - Bu, o kadar mühim mi ki? - Elbette. Çünkü ahirette, "hak"diye sarıldıklarının "batıl" olduğunu görenler, kahrolacak, hüsrana uğrayacaklar. Peygamberimiz de bu hususta dua ederlerdi. - Nasıl? - "Yâ Rabbî, bana doğruyu doğru olarak, yanlışı da yanlış olarak bildir. Batıla, hak diye sarılmayayım" diye dua ederlerdi. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dert, ahiret derdidir!"
2005-03-01 01:00:00
Manisa-Alaşehir'de medfun bulunan bir velî var; Kadı Şeyh Efendi... Sohbetlerinde sık sık; - "Dert, ahiret derdidir!" der ve eklerdi: - Bir kimsenin "Ahiret derdi" varsa, onun "Dünya derdi" olmaz. Bir gün, huzuruna bir genç geldi ve; - Hocam, ben evlenmek istiyorum. Tavsiyeniz nedir? diye sordu: Kadı Şeyh Efendi; - Önce niyetini güzel yap, buyurdu ona. "Evlenmek sünnettir" Delikanlı sordu: - Nasıl? - Evlenmek sünnettir evladım. Sen, bu sünneti yerine getirmeye niyet et önce. - Sonra hocam? - Evlilik, hassas bir konudur. "Kul hakkı"na riayet edebilecek misin? - Kul hakkı mı? - Evet. İslâm âlimleri, "Ailesinin hak ve hukukuna riayet edemeyecek olan, evlenmesin" buyuruyor. - Öyle mi? - Evet oğlum. Çünkü kadın "Esir" değildir, "Köle" değildir, "Hizmetçi" hiç değildir. Kadının hakkı büyüktür dinimizde. Ve ekledi: - Nice evliyalar var ki, hanımlarından su bile istemez, kendileri kalkar içerlermiş. - Neden hocam? - Belki kul hakkı geçer diye korkarlarmış. Anlıyorsun değil mi? - Evet hocam. - "Kul hakkı" çok mühimdir dinimizde. Bunun içindir ki herkesle sık sık helallaşmak lazım. - Hanımla da mı? - Elbette. Hanımla her gün, hatta helallaşmadan evden çıkmamalıdır. Ehil na-ehil... Bir gün de buyurdu ki: - Ahirette bir topluluğun içinden bir kişi kurtulunca, onun hürmetine o topluluktaki herkes kurtulup rahmete kavuşur. Biri sordu: - Öbürleri günahkâr olsalar da mı? - Evet. Bu ehildir, şu değildir diye ayırım yapılmaz. Ehil, na-ehil hepsi kurtulur. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Söz dinlemeyenin hali
2005-03-02 01:00:00
Kadı Şeyh Efendi, Manisa-Alaşehir'de medfun bir velîdir. Bir grup talebesiyle sefere çıktı bir gün. Dönüşte Manisa'ya yaklaşmışlardı ki, talebesinden biri huzuruna geldi ve - Hocam, ben önden gidip, gelmekte olduğumuzu haber vereyim, diye arzetti. Kadı Şeyh Efendi; - Lüzum yok, buyurdu. - Neden hocam? - Habersiz gidelim de sürpriz olsun. Sonra istirahate çekildiler. Ancak o talebe dinlemedi hocasını. Ondan habersiz düştü yola. Bir müddet gitmişti ki, yolda bir yılan çıktı önüne. "Gidemedin mi evladım?" Yolun tam ortasında heybetle durmuş, geçit vermiyordu talebeye. Eh, olacağı buydu elbet. Yılan engeliyle karşılaşınca anladı hatasını. Pişman ve üzgün olarak geri döndü. Hocası onu görünce, mânâlı mânâlı gülümsedi. - Gidemedin mi evladım? Talebe büktü boynunu. - Affedin hocam. - İzinsiz iş yaparsan böyle olur. Bir daha yapma! - Başüstüne hocam. *** Bir gün de namazın öneminden bahsederken, - Kardeşlerim, bir evde "Kapı" neyse, bu dinde "Namaz" odur, buyurdu. Temelsiz bina olur mu? - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - İslam binasının kapısı "Namaz"dır. Namaz kılmayan, o evden içeri girip, içerdeki güzelliklere kavuşamaz. Evin etrafında dolanıp durur. Sonra sordu cemaate: - Temelsiz bina olur mu? - Olmaz, dediler. Buyurdu ki: - İslam binasının temeli de "Namaz"dır işte. Temelsiz bina olmayacağı gibi namazsız da Müslümanlık olmaz. Şöyle bitirdi: - Müslüman demek, "Namaz" demektir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Her mümin velîdir!"
2005-03-03 01:00:00
Bugün, Gölcük'te yatan bir Allah dostundan bahsedeceğiz. "Sultan Baba"dan... Sevenlerinden biri gemiyle seyahata çıktı bir gün. Bir gece fırtınaya tutuldular. "Sıra dağlar" misali ard arda gelen dalgalar, hurdaya çevirdi gemiyi. Yolcular denize dökülmek üzereydi ki, bu kişi ellerini açıp yalvardı: - Yâ Rabbî! Sultan Baba'nın hatırı için beni kurtar! O anda "bir el" kavradı belinden. Ve sağ salim bıraktı sahile. Adam sağa sola baktı, kimseyi göremedi. İzmit'e döndüğünde, doğruca geldi "Sultan Baba"nın huzuruna. Mübarek ona sevgiyle baktı. "Cenab-ı Hak kurtardı" - Geçmiş olsun kardeşim. Allah dostlarının hürmetine cenab-ı Hak kurtardı seni. - Beni siz kurtardınız efendim. - Her iyilik ve yardım, yalnız Allahü teâlâdandır. - Ama hocam... Eliyle "Sus!" işareti yaptı ve buyurdu ki: - Allahü teala ihsanını kullarının eliyle yapar. Adet-i ilahisi böyledir çünkü. Bir gün de cemaatine, - Bütün müminler evliyadır, buyurdu. Sordular: - Nasıl olur hocam? Buyurdu ki: - Evliya demek, Allahü tealanın sevdiği kul demektir. Allahü teala, bütün müminleri sever. Onun için her mümin evliyadır. "Sevmeye mecburuz" Ve ilave etti: - Her mümini sevmeye mecbur ve mahkûmuz. - Neden hocam? - Çünkü Allahü teala, "Mümin kulumu sevmeyen, bana harb ilan etmiş olur" buyuruyor. "Hubb-i fillah" ve "Buğd-i fillah" önemlidir bunun için. - Bu ikisi ne mânâya geliyor hocam? - Müminleri, mümin olduğu için sevmek, kâfirleri, küfründen dolayı sevmemektir ki, bu, imanın şartıdır ayrıca. - Nasıl? -Yani imanın altı şartından sonra bu ikisi yoksa, o iman geçerli sayılmaz.
.Yanlış gemi!..
2005-03-04 01:00:00
Sultan Baba, Gölcük'te yatan bir velîdir. Bir gün, bir grup insan huzuruna geldi ve; - Hocam, biz hacca gitmek istiyoruz. Bir emriniz var mı? diye sordular. - Bu sene kalsın. Ertesi yıl gidersiniz, buyurdu. Ancak onlar hazırlıklarını yapmışlardı. Israr ettiler: - Bu sene gitseydik çok iyi olacaktı hocam. Buyurdu ki: - Siz bilirsiniz. Gider, geri dönersiniz! Adamlar bu sözden, "izin" manasını çıkardılar. Halbuki "Siz bilirsiniz" demek, "rızam yok" demekti. Yarı yoldan döndüler!.. Neyse, yola çıkıp gemiye bindiler. Ancak yanlış gemiye binmişlerdi. Birçok yerlere uğraya uğraya gittiklerinden, hac vaktine yetişemeyip yarı yoldan geri döndüler. "Gider, geri dönersiniz" buyurmuştu ya. Dediği gibi oldu aynen. Gelip, özür dilediler bu büyük veliden. Ve ertesi sene... Aynı kimseler yine gelip hac için izin istediler. Buyurdu ki: - Selametle gidin. İnşallah görüşürüz. O gün yola çıkıp, selametle Mekke'ye vardılar. Mekke'de görüştüler!.. Fakat o da ne? "Sultan Baba"yı gördüler orada. Şaşırdılar tabii. "İnşallah görüşürüz" buyurmuştu ya. Bu sözün hikmetini o zaman anladılar. *** Bir gün de; - Hocam, kulun Allaha yakınlığı ne ile anlaşılır? diye sordular. - Vermesiyle, buyurdu. Anlayamadılar. - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Müminin Allaha yakınlığı arttıkça, vermesi de artar. - Öyle mi hocam? - Evet, ihsanı fazla olur herkese. - Ya Allahtan uzaklaşırsa? - Uzaklaştığı ölçüde vermesi azalır. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Ticarette bereket vardır
2005-03-05 01:00:00
İzmit'te medfun bir evliya zat var. "Ahmet Hilmi Efendi"... Kabr-i şerifi, Bağçeşme kabristanındadır. Bir gün, bir Hıristiyan rica etti bu zattan: - Hocam, dua edin zengin olayım. Büyük velî ona bir miktar para verip buyurdu ki: - Bununla bir şeyler al, sat. Ticarette bereket vardır! Sonra dua etti: - Yâ Rabbî, zengin eyle bu kulunu! Adam kısa zamanda zengin oldu. Hatta gemiyle mal sevkederdi dış devletlere. O zatın duasıyla... Ancak bunu, "bu zatın duasına" borçlu olduğunun farkındaydı. Bunun için her gönderdiği malın bir kenarına "bu zatın ismini" yazıyordu. Hani "bereket" olsun diye. Ancak bir sefer unutup, isim yazmadı bazı mallara. Olacak bu ya... O gece, korkunç bir fırtına koptu. Mal yüklü gemi battı ve mallar döküldü denize. İsim yazılmamış mallar denize gömülürken, "yazılı olanlar" su üstünde yüzerek çıktılar sahile. Adam bu hali görüp çok duygulandı. Ve "Şehadet"i söyleyip imanla şereflendi. *** Bir gün de, nasihat isteyen bir gence; - Önce İslamiyeti öğren, buyurdu. - Nereden öğreneyim hocam? - Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından. Rastgele kitap okuma! - Ben her gördüğüm din kitabını alıp okuyorum hocam. Bu, doğru değil mi yoksa? - Hiç doğru değil. - Neden hocam? Şefkatle baktı gence. - Sana çok önemli bir nasihatte bulunayım mı evladım? - Buyurun hocam. - Rastgele "yüz kitap" okuyacağına, bir doğru kitabı "yüz defa" oku! Ve ekledi: - Hem de haz duyarak oku. Lokman Hakim, "Hayatta her lezzeti tattım. Din kitabı okumaktan daha lezzetli bir şey bulamadım" buyurmuştur.
.Bana yardım edin!"
2005-03-06 01:00:00
Bugün, Gebze'de medfun bulunan bir Hak dostundan bahsedeceğiz. "İlyas Bey"den. Bu zat, Gebze'nin fethine katılmış ve şehit düşmüş bu toprakta. Merhamet sahibi bir kişiydi mübarek. Sıkıntıda olanların imdadına koşar, ferahlatırdı dertlileri. Bir gün huzuruna biri geldi ve - Çok fakirim. Ne olur bana yardım edin, diye yalvardı. Ancak İlyas Bey'in de ona verecek kadar parası yoktu o an. Ona, zengin bir tüccarın adresini verip tembih etti: - Ona git, benden selam söyle. Sana şu kadar para versin. Ben sonra öderim. İncindi nazik kalbi... Adam "Başüstüne!" dedi ve gidip söyledi bunu o tüccara. Ancak tüccar kaçındı yardım etmekten. Vermedi istediği parayı. Fakir, mahzun olarak geri döndü. Mübarek sordu: - Gittin mi? - Gittim hocam. - Ne oldu, verdi mi parayı? Fakir, büktü boynunu. - Hayır hocam, vermedi. Mübarek çok üzüldü. İncindi nazik kalbi. Mahzun bir eda ile, - Pekâlâ...dedi sadece. Aynı gün, o tüccara para lazım oldu bir iş için. Emretti bir adamına. - Bana kasadan bir kese "Altın" getir! Adam, "Başüstüne" deyip koştu. Ve kasadan "bir kese altın" alıp verdi tüccara. Altınlar, bakır oldu! Lakin tüccar, keseyi açtığında donup kaldı. Zira altınlar, "Bakır" olmuştu kesenin içinde. Gözlerine inanamadı. Halbuki bizzat kendi eliyle koymuştu altınları o keseye. Ancak bu hayreti fazla sürmedi adamın. İnsafla düşününce, anladı sebebini. "Ben o Allah adamını incittim" dedi kendi kendine. Bildi hatasını. Derhal koştu "İlyas Bey"'in huzuruna. Elini öpüp özür diledi. Ve bir daha ayrılmadı yanından. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Niçin imama uymamış?
2005-03-07 01:00:00
Bugün, Manisa'nın Kula ilçesinde medfun bir Hak dostundan bahsedeceğiz. Hoca Seyfeddin Efendi'den... Bu zat, bir gün çıktı Kula'dan, vardı bir köye. Derken öğle ezanı okundu. "Namazı kılıp da öyle döneyim" diye düşünüp girdi camiye. Ve ne hikmetse uymadı imama. Geride yalnız başına kıldı. Ancak bu, dikkatini çekmişti cemaatin. Kendisini de tanımıyorlardı. Namazdan sonra geldiler yanına. - Hoş geldin Efendi. - Hoş bulduk. - Kusura bakmazsan bir şey soracağız. - Estağfirullah, buyurun. "Süt peşinde koşuyordu" - Şeyy... İmama uymadın da. Onu soracaktık. - Evet, uymadım. - Peki ama neden? - İmam namaz kılmıyordu ki. Bu cevaba çok şaşırdılar - Kılmıyor muydu? Ne yapıyordu peki? - Süt peşinde koşuyordu. - Hiçbir şey anlamadık. Daha açık konuşur musun? - Peki arzedeyim. İmam, namaz esnasında, "Sütü çok olan bir ineğin" peşine düşmüştü. Aklı fikri "Sütlü inek"teydi. Bu sebeple namazın erkânını düşünmüyordu. Onun için uymadım ona. Cemaat bu sefer imama geldiler. - Hoca efendi! Sen farzı kıldırırken bir şeyler düşündün mü? - Evet, maalesef düşündüm. Cemaat meraklandı! - Ne düşündün? - Çocuk evde hasta yatıyor da... - Öyle mi, geçmiş olsun. - Sağolun. Ona süt lazımdı. Cemaatten, ineği olan birini gördüm. Hem de sütü boldu ineğinin. - Eee? - Düşündüm ki, namazdan sonra ona tembih edeyim. Bize her gün süt sağıp getirsin. - Namazda bunları mı düşündün? - Evet. Zihnim hep bununla meşguldü. Cemaat bunları işitince, geldiler "Hoca Seyfeddin efendi"nin yanına. Elini öpüp talebesi oldular topyekun
.Eline geçince ödersin"
2005-03-08 01:00:00
Hoca Seyfeddin Efendi Manisa-Kula'da medfun bir Allah dostu. Bir gün, biri geldi bu zatın yanına ve; - Hocam, maddi sıkıntı içindeyim. Ne olur, bana biraz yardım edin, diye rica etti. Mübarek, bir zengine gönderdi onu. - Falana git. Benim selamımı söyle. Sana şu kadar borç versin. Elinegeçince ödersin sonra. Adam memnun olmuştu. - Allah razı olsun! deyip sevinçle çıktı huzurdan. Hazırlanıp düştü yola. Fakat yolda değiştirdi fikrini. Kendi kendine, "Niye ödeyecekmişim" diye düşündü. "Hiç de ödemem. Parayı alır, kaybolurum ortadan!" ? Şeytana uymuştu! Bu fikirle geldi zenginin kapısına. Tam girecekti ki, iki kişi çıktı içerden. Bunlar, Hoca Seyfeddin Efendi'nin gönderdiği kimselerdi. Ondan önce gelip, - Sakın filan adama para verme! diye tembih etmişlerdi o zengine. Onlar çıkınca, bu girdi içeri. Zengin onu görünce astı suratını. - Buyur, ne istiyorsun? - Beni Hoca Seyfeddin Efendi gönderdi. Size selamı var. - Niçin gönderdi seni? - Biraz paraya ihtiyacım var da. Siz verebilirmişsiniz. Zengin, başını olumsuzca iki yana salladı. - Param yok kardeşim. Kusura bakma. Adam hiç böyle bir cevap beklemiyordu. ? Kös kös çıkıp gitti O hırsla gelip neticeyi bildirdi bu veliye: - Beni o zengine gönderdiniz ama hiçbir şey vermedi. Mübarek sordu: - Neden vermedi acaba? - Bilmiyorum. Mübarek acı acı gülümsedi. - Biz, hainlerle alışveriş yapmayız kardeşim! - Anlamadım. - Niyetini değiştirmeseydin, verirdi elbette. Adam anlamıştı hatasını. Bin pişmandı öyle düşündüğüne. - Haklısınız, dedi ve elini öpüp, özür diledi bu büyük velîden.
.İhtiyacın olursa bana gel!"
2005-03-09 01:00:00
Manisa'nın Kula ilçesinde yatan bir velî var. Şah Süleyman Efendi... Talebesinden biri evlendi bu zatın. Mutluydular ama maddi sıkıntı çekiyorlardı. Derken çocukları olacaktı ve yaklaştı doğum günü. Ama bebeği sarmak için bir "bez parçası" bile yoktu evlerinde. Hanımı bir gün beyine dedi ki: - Efendi, ne olur, bu hâlimizi arz et Hoca Efendiye. Belki bir yardımı dokunur. - Olur hanım, söylerim, dediyse de, utanıp söyleyemedi. Birkaç gün, hep söylemek niyetiyle geldi dergaha. Söyleyemeden eve döndü. Hocası sezmişti... Doğuma birkaç gün kalmıştı ki, hocası çağırdı bu genci. - Evladım, sizin paraya ihtiyacınız yok mudur? Genç susup önüne baktı. - Siz yeni evlisiniz evladım. Çocuğunuz olur belki. Ve bir kese akçe uzattı kendisine. - Al şunu da, sıkıntı çekmeyin. Yine bir ihtiyacın olursa bana gel, çekinme. Delikanlı öptü hocasının elini. Sevinçle ayrıldı huzurundan. Bu zat, bir gün cemaatine; - İslâmiyet, iki temel üzerine kurulmuştur! buyurdu. - Onlar nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - Birincisi öğrenmek, ikincisi öğretmek. Bilmemek felakettir Ve ekledi: - İslâmiyeti bilmemek felakettir. - Felaket mi, neden? - Çünkü cahillik özür değildir. Ahirette "Öğrenemedim, bilmiyordum" gibi sözler geçersiz olacaktır. Ve ilave etti. - Bilmeden günah işleyen, iki kat günaha girer. - İki kat mı? - Evet. Birincisi "O fiili işlemesi", ikincisi ise, "O fiilin günah olduğunu öğrenmemesi"dir. - Öğrenmesi farz mıydı hocam? - Evet. Lüzumu kadar din bilgileri öğrenmek her Müslümana farzdır ve imkân dahilindedir.
.En kıymetli ibadet
2005-03-10 01:00:00
Çelebi Hüsrev, Anadolu evliyasından. Kabr-i şerifi Konya'dadır. Bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki sordu onlara: - Allahü teâlânın en çok sevdiği ibadet nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Müslümanların birbirini sevmesidir. Bu, imanın da şartıdır zaten. Sordular: - İmanın şartı altı değil mi hocam? - Evet. İman, Amentü'deki altı şeye inanmaktır. - Öyleyse? "İki şart daha var" Buyurdu ki: - Bu altı şeye inanmak da iki şarta bağlıdır. Bu şartlardan biri olmazsa, iman olmaz. - Nasıl yani? - Yani altı şeye inanan herkes Müslüman olmaz. Bunların geçerli olması için, ayrıca iki şart daha var. - Nedir onlar hocam? - Biri, gözden perde kalkmadan önce inanmaktır. - İkincisi? - İkincisi de "Hubb-i fillah" ve "Buğd-i fillah"dır. - Bunlar nedir hocam? - Yani Müslümanları Müslüman olduğu için sevmek, münkirleri inkârlarından dolayı sevmemektir. "Dünyaya bedeldir" Ve devam etti: - Bir Müslüman, bir Müslümana, sırf Müslüman olduğu için düşmanlık beslerse, bu altı şeye inansa da Müslüman olamaz. Dinleyenler şaşırdılar. - Bu, çok tehlikeli bir şey. - Elbette. Düşmanlık şöyle dursun, bir Müslüman bir yerden geçerken, duvarda "Bir din kardeşinin ismini" yazılı görse, ceketinin önünü ilikleyip öyle geçmelidir o yerden. - Öyle mi hocam? - Evet. Çünkü orada, Allah'a ve Peygambere inanmış bir Müslümanın ismi var. - Müslüman o kadar kıymetli öyleyse. - Elbette. Müslüman, dünyadaki her şeyden daha kıymetlidir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kul hakkı zordur!..
2005-03-11 01:00:00
Bugün, kabr-i şerifi Çorum'da bulunan bir Allah dostundan bahsedeceğiz. "Çerkez Şeyhi"nden. Bir gün; - Kul hakkı neden zordur? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Allah affetmez de ondan. Ama bundan kurtulmanın çaresi var. - O nedir hocam? - Dünyada iken helallaşmak. - Ya helallaşmazsa? - Ahirette öder o zaman. - Nasıl öder hocam? - Orada para geçmez. Sevaplarından alınıp hak sahibine verilir. Borcunu ödemedikçe... - Sevapları kâfi gelmezse? - O zaman hak sahibinin günahları buna yükletilir. Velhasıl o borcunu ödemedikçe Cennete giremez. - Çok ibadeti olsa da mı? - Elbette. Bir insan, Peygamberlerin yaptığı ibadetleri yapsa, fakat üzerinde başkasının "Bir kuruş" hakkı bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe Cennete giremez. Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, nefis kâfir olduğu için, küfür çabuk yayılır. Küfre "Dur!" demek çok zordur. - Neden zordur? diye sordular. Buyurdu ki: - Nefis, şeytan ve kötü arkadaş, el ele vermiş insanı yoldan çıkarmak için uğraşıyorlar. Bu akıntıya kapılmamak imkânsız gibidir. "İyilerle beraber olun" - Peki ne yapalım hocam? - İyilerle beraber olun. Peygamber Efendimiz, "Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir" buyuruyor. - Arkadaş çok mühim öyleyse. - Elbette. Kiminle arkadaşlık yaptığınıza iyi bakın. Zira insanın kalbi, karşısındakine çabuk kayar. Yahut onun kalbi sana akar. Velhasıl arkadaşınız iyiyse, siz de iyisiniz demektir. Ve ekledi: - Bu zamanda ve her zamanda kurtulmanın bir tek çaresi vardır. - O nedir hocam? - İyi arkadaş edinmektir.
.Seyyidleri üzmenin sonu
2005-03-12 01:00:00
Da'lec bin Ahmed, büyük âlim ve velilerden. Kabri Bağdat'tadır. O devirde biri vardı ki, üzerdi seyyidleri. Bu evlad-ı Resul kişiler, bir gün bu zata geldiler ve; - Hocam, filan kimse bizi çok üzüyor! diye şikâyette bulundular. Mübarek bir müddet önüne baktı. Sonra başını kaldırıp, - Rahat olun, buyurdu. Seyyidler sevindiler. - Öyle mi hocam? - Evet. O artık size zarar yapamayacak! Bunun üzerine sevinçle ayrıldılar. İşte ne olduysa ondan sonru oldu. O gece, evi başına yıkıldı o adamın. Zor kurtardı canını. Sonra pişman oldu Ancak bu hadise düşündürdü o kimseyi. Kendi kendine, "Bu, bana bir ikaz-ı ilahidir" dedi. Büyük bir pişmanlık duydu yaptıklarına. Tövbe etti ve bir daha incitmedi kimseyi *** Bir gün de sordular bu zata: - Hocam, Allahın bir kulunu sevdiği nasıl anlaşılır? - İki şeyle, buyurdu. - Nedir onlar hocam? - Birincisi, Allahü teala ona ayıplarını gösterir. - Nasıl yani? - Yani bir kimsede, kendi ayıp ve kusurlarını görme hassası artıyorsa, bu hali, Allahü teâlânın onu sevdiğini gösterir. ? Günahını görmüyorsa Sordular: - Ya kusurunu görmüyorsa? - O zaman onu sevmiyor demektir. - Sevdiğinin ikinci alameti nedir hocam? - Ona dert ve bela verir. - Sevdiği kuluna mı dert bela verir? - Evet. Görünüşte "Dert ve bela" ise de, aslında "Rahmet" olur onun için. - Nasıl? - O belalara sabredince, Allahü teala günahlarını affeder. Böylece günahları biter ve ahirete günahsız gider. Ve ekledi: - Unutmayın, her şey, neticesine göre değerlendirilir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Mahşer gününün pehlivanları!..
2005-03-13 01:00:00
Darendeli Muhammed Hilmi Efendi, Anadolu velilerinden olup, mübarek kabri Maraş'tadır. Bir gün; - Bir mümin için en mühim iş nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - İmanını kurtarmaktır. Ahirete imanla gidenler, mahşer gününde "Pehlivan" diye gösterilecektir. Kolay değil. - İman nasıl gider hocam? - Dinin emirlerine ehemmiyet vermemekle. - Ya günah işlemek? - Günah işlemekle iman gitmez. Ancak günahı hafife alarak, ehemmiyet vermiyerek işlenirse, o zaman iman gidebilir. 'Ölçüsü nedir hocam?' - Bunun ölçüsü nedir hocam? - Günah için üzülmek veya üzülmemektir. - Nasıl yani? - Yani bir günahı işledikten sonra kalben üzülüyor, pişmanlık duyuyorsa, imanı gitmez bu kimsenin. - Ya üzülmüyorsa? - O zaman harama ehemmiyet vermiyor demektir ki, böyle kimsenin imanının gitmesinden korkulur. - Bir misal verseniz hocam? - Pekâlâ, içki içen birini düşünün. Eğer üzülür, içtiğine pişmanlık duyarsa, imanını kaybetmez. Yalnız günahkâr olmuştur. Eğer üzülmezse!.. - Nasıl olursa imanı gider hocam? - İçtiği için hiç üzülmez, bu işin haram olduğuna aldırmaz, pervasızca içmeye devam ederse, Allahü teâlânın haram kılmasına ehemmiyet vermemiş, aldırmamış olur ki, bu hal, maazallah küfre düşürür o insanı. Bir gün de cemaatine; - Sabah namazını kıldıktan sonra işrak vaktine kadar, (yani güneş biraz yükselene kadar) yatmamalıdır, zararlıdır, buyurdu. - Ne zararı var? diye sordular. Buyurdu ki: - Böyle yapanlarda mide, bağırsak ve kemik hastalıkları görülür. Hem sonra maddi rızıklar bu saatte taksim ediliyor. Uyuyanlar mahrum kalır.
.Nereden biliyorsun?"
2005-03-14 01:00:00
Manisa'da yaşıyan bir Allah dostu var. Darendeli Ömer Rızâî... Kabr-i şerifi Medine'dedir bu zatın. Bir gün, Ankara'dan "Şeyh İbrahim" adında bir hoca geldi Manisa'ya. Ömer RızâîEfendinin keramet ehli olduğunu duymuş, tanımak istiyordu kendisini. Şehre varınca, evini sordu ahaliden. Gösterdiler. Kapıyı çaldığında, bir delikanlı çıktı. Bu genç, o zatın oğluydu. İsmiyle hitab ederek, iltifatla karşıladı kendisini. -Buyurun İbrahim amca. Babam da şimdi gelir. Misafir şaşırmıştı! Sordu hemen: - İsmimi nereden biliyorsun evladım? - Babam söyledi. - Nasıl? - Az önce evden çıktı ve "Şimdi Ankara'dan Şeyh İbrahim adında bir hoca efendi ziyaretimize gelecek. Onu içeri al. Ben de az sonra gelirim" dedi. Şeyh İbrahim, hayret ve şaşkınlıkla girdi içeri. Az sonra geldi mübarek zat. Onu görünce sevindi ve - Özür dilerim, geciktim, buyurdu. Şeyh İbrahim sordu: - Nereden geliyorsunuz hocam? - Mekke'den. Bir dostum az önce orada vefat etti de. Onun cenazesine gitmiştim. Sonra hal hatır sordu. - Nasılsınız kardeşim? - İyiyim elhamdülillah. Sonra koyu bir sohbete daldılar. Şeyh İbrahim, sohbetten büyük zevk almış, hiç duymadığı şeyleri öğrenmişti ondan. Sonra izin istedi ve elini öpüp ayrıldı huzurundan. En büyük keramet Bir gün; - En büyük keramet nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - En büyük keramet, dinde istikamet sahibi olmaktır. - İstikamet nedir hocam? - Bildiği hak yolda dosdoğru yürümek, hiç sağa sola sapmamaktır. - İyi insan kimdir? -İyi insan, kimseye yük olmayan, bilakis herkesin yükünü çekendir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Sırat köprüsü nedir?
2005-03-15 01:00:00
Davud-i Halvetî, Mudurnu'da yetişen velilerden. Kabri oradadır. Bir gün; - "Sırat köprüsü" nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Sırat köprüsü Cehennemin üzerine kurulur. İsmi "Köprü" ise de, dünyadaki köprülere benzemez. Sordular: - Neden köprü denmiş öyleyse? - Oradan herkes geçeceği için. - Herkes mutlaka geçecek mi? - Evet, Peygamber Efendimiz, "Her müslüman Sırat köprüsünden geçecek ve herkese burada yedi sual sorulacaktır" buyuruyor. İlk sual "İman"dan - O sualler nedir hocam? - Birinci sual "İman"dan olacak. İmanı ehl-i sünnete uygun olan kurtulacaktır. - Sonra? - Sonra "Namaz"dan sorulacak. Namaz hesabını verenlerin, diğer hesapları kolay geçecek. - Sonra hocam? -Sonra sıra ile, "Oruç"tan, "Hac"dan, "Zekât"tan, "Gusül abdesti"nden ve "Kul hakkı"ndan sorulacaktır. Fakaat, - Fakatı ne hocam? - Bunlardan en çetini "Kul hakkı"dır. Burada Peygamberler bile korkuya kapılırlar. - Öyle mi? - Evet, bu haktan kurtulmak çok zordur. Çok az bir hak için, "yediyüz vakit cemaatle kılınmış ve kabul olmuş namazın sevabı" karşı tarafa verilir. - O kadar sevabı yoksa? - O zaman karşı tarafın günahları alınıp buna yükletilir. Güleryüzlü olun! Bir gün de; - Güleryüzlü olun! Müslüman, güler yüzlü ve neşeli olur, buyurdu. Sordular: - Müslüman neden neşeli olur hocam? Buyurdu: - Neden olmasın ki? Allahü teâlâ ona "En büyük nimet"i vermiştir. - O hangi nimet hocam? - "İmannimeti". Allahü teâlâ bir kuluna "İman" vermişse, ona her şeyi vermiş demektir. - Ya vermemişse? - O zaman hiç birşey vermemiştir. "İman etmek" böyle kıymetlidir işte. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İnsan kimi çok severse
2005-03-16 01:00:00
İskenderiye'de yetişen velilerden Davud-i İskenderî, bir gün, bir sevdiğiyle sohbet ediyordu ki, sordu ona: - İnsan kimi çok severse, ondan çok bahseder, öyle değil mi? - Evet hocam. - İşte, "Allah" varken başka şeylerden bahsetmeyi bir türlü anlayamıyorum. Bizi yoktan var eden, bize türlü nimetler bahşeden, sonsuz kuvvet ve kudret sahibi "yüce Allah" varken, insan nasıl olur da başka şeyleri sevebilir? Adam sordu: - Peki hocam, evladımız var, ailemiz var. Bunları sevmeyecek miyiz? - Elbette seveceğiz. Allah emrettiği için - Öyleyse? - Ama bu sevgi, Allah emrettiği için olacak. Nefsimiz için değil. - Dünya için çalışmak da öyle mi hocam? - Evet. Dünyaya da Allah emrettiği için çalışacağız. O emrettiği için çalışmak, ibadettir zaten. Ahmetadında bir genç, bu zatın büyük bir velî olduğunu işitip ziyaretine gitti bir gün. Sohbetini dinleyip çok istifade etti. Ancak muradı başkaydı gencin. Bir "keramet"ini görmek istiyordu. Yanında üç gün kaldığı halde hiçbir harikulade halini göremeyince neşesi kaçtı. Kendi kendine, "Gideyim, bir daha da gelmeyeyim" diye düşünüyordu ki, mübarek seslendi ona. - Ahmet, evladım! Muradın nedir? Genç koşup oturdu huzurunda. - Buyurun hocam. - Üç gündür sohbetimize geliyorsun. Lakin muradın nedir? Genç sükut edince buyurdu ki: - Bak evlat! Bizim yanımıza "bir keramet göreyim" diye geliyorsan, bizde öyle şeyler arama. Delikanlı, "Ama evliya zatlarda keramet olur" diye düşünüyordu ki, mübarek sordu ona: - Sohbetimizi dinledikten sonra kendinde müsbet bir değişiklik hissediyor musun evladım? - Evet hocam, hissediyorum. Buyurdu ki: - İşte asıl keramet budur. Delikanlı işin doğrusunu öğrenince bir daha ayrılmadı sohbetinden. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İman doğru olursa
2005-03-17 01:00:00
Anadolu evliyasından Davud-i Kayserî, bir gün cemaatine buyurdu ki: - "Doğru iman"a kavuşan birine, dünyanın bütün dertleri gelmiş olsa, bu nimet yanında hiç ehemmiyeti yoktur. Dinleyenler hayret etti. - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Mesela insanın alnına "bir sinek" konsa, bu, büyük sıkıntı mıdır o kimse için? - Değildir elbet. - Pekii, çok zengin bir kimse, "birkaç kuruş" kaybetse, ne çıkar? - Hiç. Üzülmeye değmez Buyurdu ki: - İşte bütün dünya sıkıntıları birleşip bir Müslümanın üzerine gelse, bütün bu sıkıntılar, o mümin için, alnına konduğu "bir sinek" veya o zenginin kaybettiği "birkaç kuruş" gibidir ki, elbette üzülmeye değmez. Ve şöyle bitirdi: - Ehli sünnet bir Müslüman, dünyanın en şanslı, en bahtiyar insanıdır. O halde gülmelidir o. Neşeli olmalıdır. Asık suratlı olmak yakışmaz ona. Bir gün de, birkaç sevdiğiyle sohbet ederken, - Bir mümini görünce, ona dua etmelidir, buyurdu. Dinleyenler; - Nasıl dua edelim? diye sordular. Mübarek gülümseyip, - Dua ediyoruz ya, buyurdu. Selam, duadır Sordular: - Nasıl yani? - Canım bir Müslümanla karşılaşınca ne yapıyoruz? - Selam veriyoruz. - İşte bu selam, en güzel duadır. - Öyle mi? - Evet. "Selamün aleyküm" demekle, "Allahü teâlâ sana selamet ve afiyet versin. Selamette ol" demek istiyoruz ona. Ve sordu onlara: - O da bize, "Aleyküm selam" diyor, değil mi? - Evet hocam. - Böyle demekle aynı duayı o da bize yapmış oluyor. Şimdi anladınız mı? - Anladık hocam.
.Allah bir kulu sevmiyorsa
2005-03-18 01:00:00
Horasan'da yetişip Bağdat'ta vefat eden velilerden Davud-i Tâî, bir gün sevdiklerine sordu: - Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesinin alameti nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Onun, ne dünyaya, ne de ahirete hiç faydası olmayan işlerle uğraşmasıdır. Ve ekledi: - Zira "Malayani" ile uğraşanı, "Dedikodu" ile vakit geçireni, hele "Gıybet" ederek vakit öldüreni Allah sevmez. Büyük günah... - Gıybet de büyük günahlardan mıdır? diye sordular. Buyurdu ki: - "Gıybet" günahı, "Zina" günahından büyüktür. *** Kendini bilmezin biri, sokakta bir şeyler yiyerek gidiyordu ki, "bu velî"yi gördü birden. Ve alay etti bu Allah adamıyla. Şanına yakışmayan kelimeler kullandı. Mübarek, hiç oralı olmayıp, devam etti yoluna. Ama kalbi kırılmıştı. Birkaç dakika sonra... Aynı yerde adamın "ölüsüyle" karşılaştı insanlar. Yediği o şey boğazında kalmış ve ölümüne sebep olmuştu. Eh, bu büyükleri üzmeye gelmez. Onlar, Hak tealanın "sevgili kulları"dır. Onları incitenleri cezasız bırakmaz Kim kimi seviyorsa Bir gün de sevdiklerine sordu bu zat: - Peygamberleri seviyor musunuz? - Seviyoruz, dediler. - Eshab-ı kiramı seviyor musunuz? - Çok seviyoruz. - Peki ya evliyaları? - Onları da çok seviyoruz. - O halde bir müjde vereyim mi size? - Çok seviniriz hocam. Buyurdu ki: - Sizler, ahirette o çok sevdiğiniz Peygamberlerle, Eshab-ı kiramla ve velilerle beraber olacaksınız. Bunu duyunca çok sevindiler. - Öyle mi hocam? - Evet. Kişi, sevdiği kimselerle beraber olacak ahirette. Peygamberimiz öyle buyuruyor. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Namaz vakti geçiyor"
2005-03-19 01:00:00
Osmanlı âlim ve evliyasının meşhurlarından olup İznik'te vefat eden "Dede Halife", birkaç talebesiyle seyahate çıktı bir gün. Az sonra suları bitti. Ancak hem içmek için lazımdı su, hem de abdest için. Talebeler etrafa dağılıp su aradılar. Ancak bulamayıp geri döndüler. Namaz vakti de geçmek üzereydi ki, telaşla bu zata geldiler. - Hocam, namaz vakti geçiyor. Ne yapacağız? Mübarek açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Bize, sonsuz hazinenden su ihsan eyle! O anda su fışkırdı Sonra kalkıp asasını yere vurdu. Kudret-i ilahiyle, "Su" fışkırdı o yerden. Serin ve lezzetliydi. Abdestlerini alıp, susuzluklarını giderdiler. Bu zat, bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Allahü teala sevdiği kullarına dert ve bela gönderir, buyurdu. Dinleyenler; - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - Kendisini ansınlar diye. - Anlamadık, nasıl yani? Mübarek sordu onlara: - İnsana bir dert ve musibet gelince ne yapar? - Kurtulmak için dua eder. Buyurdu ki: - İşte sebep bu. Allahü teala sevdiği kullarının dua etmesini sever. Dert ve bela göndermek suretiyle kendine döndürür onları. Dua etsinler diye Sordular: - Dua etsinler diye mi bela gönderir? - Evet. Onların "Yâ Rabbî..." diye yalvarması hoşuna gider Rabbimizin. - Sevmediklerinin dua etmesinden hoşlanmaz mı? - Hayır. Onların sesini duymak istemez. Mesela "Fir'avun" böyleydi. - Nasıldı hocam? - O kadar sağlıklı idi ki, beşyüz senelik ömründe bir defa olsun başı ağrımamıştı. Hatta dişleri o kadar sık yaratılmıştı ki... Hemen sordular: - Neden hocam? - Aralarına et falan sıkışıp da ağrı yapmasın, böylece Allahı hatırlamasın diye...
."Dua almaya bakın!"
2005-03-20 01:00:00
Orta Anadolu'da yetişen velilerden "Dede Molla", bir gün "Dua alma"nın ehemmiyetinden bahsediyordu ki, şunu anlattı cemaate: Büyüklerden biri gençliğinde, her görüştüğü kimseden dua istermiş. Ama kim olursa olsun. Bir gün de, bir esnaftan alışveriş yapıp ayrılmış. Ama unutmuş dua istemeği. Üç günlük yol gidince, hatırlayıp geri dönmüş. Esnaf onu görünce sormuş: - Hayrola, malımda bir kusur mu gördünüz? - Yok, hayır. - Alışverişte bir noksanlık mı oldu? - Hayır. "Bir şeyi unuttum" - Niye geri döndünüz öyleyse? - Bir şeyi unuttum da. - Neyi unuttunuz? - Dua istemeyi. - Kimden? - Sizden. Adam hayretle sormuş: - Üç günlük yoldan bunun için mi döndünüz yani? - Evet, duanı almak için döndüm. - Ama ben, yüz yıkamayı bile bilmeyen çok cahil birisiyim. Benim duamdan ne olur ki? - Olsun. Bu benim adetim. Her tanıştığım kimseden dua isterim. Ne olur, bir dua edin bana. Adam "Pekâlâ" deyip açmış ellerini ve yalvarmış: - Yâ Rabbî! Ver bu kulunun muradını! Açılmış kalp gözü O genç, meğer "kalp gözünün açılması" için dua istermiş herkesten. Bu dua ile açılmış kalp gözleri. *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, biri sordu bu zata: - Hocam cinler de Cehenneme girecek mi? - Elbette, buyurdu. - Cinler, ateşin alev kısmından yaratılmış hocam. Cehennem onlara tesir eder mi? Buyurdu ki: - Onlar, Cehennemin soğuk kısmına atılırlar. - Cehennemin soğuk kısmı da mı var hocam? - Elbette. Kur'an-ı kerimde "Zemherir" diye geçiyor ki, "Soğuk Cehennem"i bildiriyor işte. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Üç şeye dikkat et!"
2005-03-21 01:00:00
Anadolu velilerinden olup 1514'te Konya'nın Akşehir kasabasında vefat eden "Baba Nimetullah Nahcivanî" hazretlerinin huzuruna biri geldi bir gün: - Hocam, size bir şey sorabilir miyim? - Buyur kardeşim, sor. - Hocam, ben "Hızır aleyhisselam"la görüşmeyi çok istiyorum. Ne yapayım acaba? Buyurdu ki: - Üç şeye dikkat etmen lazım. - Nedir onlar hocam? - Birincisi, elinden geldiğince İslâmiyete uymaya çalış. - Başka hocam? - Kalbinde Müslümanlara karşı kin ve haset bulundurma. Heyecanla sordu! - Başka? - Bir de dünyaya düşkün olma. Adam sevindi. - Bunları yaparsam görüşür müyüm hocam? - İnşallah. Hızır aleyhisselam, kendisinde bu üç haslet bulunan kimselerle görüşür ancak. Bir gün de, nasihat isteyen bir gence buyurdu ki: - Her günü, "Son gün", her namazı, "Son namaz" olarak kabul et. Öyle yaşa bu dünyada. Sonra sordu o gence: - Sen Allahü tealayı seviyor musun evladım? - Elbette seviyorum hocam. - Peki Onun emirlerine uyuyor musun? Genç büktü boynunu. - Tam uyamıyorum hocam. Öyleyse sevmiyorsun Buyurdu ki: - Bak evladım, kim Allahü tealanın emirlerine uymazsa, onun "Allahı seviyorum" demesi doğru olamaz. Tekrar sordu: - Resulullahı seviyor musun? - Seviyorum elbette. - Peki Onun sünnetlerine uyuyor musun? - Tam uyamıyorum. Buyurdu ki: - Resulullahın sünnetine uymayanın da, "Onu seviyorum" sözü doğru olmaz evladım. - Uymadan sevilmez mi yani? - Hayır evladım. Sevgi, itaat ister. İtaat etmeyen, sevmiş olmaz.
."Kimse eli boş dönmesin"
2005-03-22 01:00:00
Aydın'da doğup Tebriz'de vefat eden Dede Ömer Ruşenî hazretleri hacca gitti bir sene. Arafat ovasında, hacıların yalvarmalarını ve içli iniltilerini görünce, ellerini açıp dua etti: - Yâ Rabbî! Bu Müslümanların haccını kabul et. Haccı kabul edilmeyen biri varsa, benim hac sevabımı ona yaz. Kimse eli boş dönmesin buradan! O gece rüya gördü. Ve şöyle nida edildi kendisine: - Ey sevgili kulum! Bütün bu insanların haclarını, senin hürmetine kabul ettim. Yeter ki sen üzülme! Uyandı, şükür secdesine vardı sevincinden. "Bu kulu ne yapalım?" Bir gün de şunu anlattı sevdiklerine: Ahirette bir kimsenin hesabı görülür. Günahıyla sevabı eşit gelince, melekler sorarlar: - Yâ Rabbî bu kulu ne yapalım? Hak teala; - Mahşere geri gönderin. Eşinden dostundan, akrabasından bir miktar sevap bulsun!buyurur. Adam mahşere geri döner. Yakın akrabalarını arar, bulur ve yalvarır onlara: - Ne olur, bana biraz sevap verin! Akrabaları ondan uzaklaşırlar ve; - Biz o sevaba senden daha çok muhtacız! derler. Eli boş döner. Mahcup ve perişan bir halde durumu meleklere arzedince, melekler; - Yâ Rabbî, bu kulun eli boş döndü! diye arzederler. Allah için sevmek Hak teala; - Dünyada Allah için sevdiği kimseler yok muydu? Onlara gitsin! buyurur. Adam tekrar mahşere döner. Allah için sevdiği bir arkadaşını bulur ve; - Ne olur, bana biraz sevap verir misin? diye yalvarır. O arkadaşı; - Hayhay! der.Sevaplarımın hepsi senin olsun! Adam sevinçle geri döner. Mizanda amelleri tekrar tartılır ve sevapları ağır gelince Cennete sevkedilir. Hak teala meleklere buyurur ki: - Sevaplarının hepsini veren o kulum benden daha mı cömerttir? İkisini birlikte Cennete koyun! İki arkadaş kol kola Cennete girerler.
.Ayrılıp gitsem mi?"
2005-03-23 01:00:00
Kabr-i şerifi Konya-Ilgın'da bulunan "Dediği Sultan" hazretlerinin talebesinden biri, maddi sıkıntı çekiyordu. Gariban, bir gece evinde otururken bunu düşündü uzun uzun ve; "Böyle ne olacak?" dedi kendi kendine. "Burada ilim tahsil ediyoruz. İyi güzel de paramız yok. Acaba buradan ayrılıp bir san'ata mı girsem? Çalışır, para da kazanırım..." Tam o anda bir ses işitti dışarıdan. Kulak kabarttı, hocasının sesiydi bu. - Ahmeeet! diye sesleniyordu kendisine. Heyecanla fırladı dışarı. Ancak kimseyi göremedi. - "Allah Allah!" dedi. "Hiç kimse yok. Halbuki hocamın sesiydi bu". İyice meraklanmıştı "Acaba rüya mı görüyorum?" diye düşündü. Bu duygular içindeyken yine duydu aynı sesi. - Ahmeeet! Evet, hocası çağırıyordu kendisini. Heyecanla giyinip çıktı dışarı. Sesin geldiği yere doğru yürüdü. Fakat o da ne? O gittikçe ses daha geriden geliyordu. Gide gide hocasının evine geldi nihayet. Halbuki arada yedi sokak mesafe vardı. Tam kapıyı çalacaktı ki, kapı açıldı kendiliğinden. Mübarek zat; - Gel evladım!Seni ben çağırdım! buyurdu. İçeri girince, şefkatle bakıp, - Maddi sıkıntı içindesin değil mi? diye sordu. Genç büktü boynunu. - Evet hocam. Al şu parayı - Biliyorum evladım, deyip bir zarf uzattı kendisine ve - Al şu parayı, buyurdu. İhtiyaçlarına kullanırsın! Sonra kulağına eğilip, şefkatli bir sesle; - Evladım, sakın o düşündüğünü yapma olur mu!buyurdu. Ve ekledi: - Parayı her zaman kazanabilirsin. Ama ilmi her zaman öğrenemezsin. Dinini öğrenmek, para kazanmaktan önce gelir. Genç talebe hayli duygulanmıştı. - Peki Hocam! dedi. Elini öpüp döndü eve. Bir daha da ayrılmayı düşünmedi o dergahtan. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İki kürek toprak!..
2005-03-24 01:00:00
Hindistan'da yetişen büyük velilerden Bedreddin Serhendî hazretleri, bir gün şunu anlattı cemaatine: Vaktiyle bir mümin vefat eder. Mizan'da amelleri tartılır. Günahları ağır gelir. Melekler onu tutup Cehenneme doğru sürüklerler. Cenab-ı Hak, bildiği halde; - Ey melekler! O kulumu nereye götürüyorsunuz? diye sorar. Melekler; - Cehenneme götürüyoruz, derler. Hak teala; - Hesabına bir daha bakın!buyurur. Melekler dönüp bakarlar ki, sevap kefesi ağır basmış. Bu defa geri dönüp Cennetin yolunu tutarlar. "Ne amel etmişim ki?" Adam merak edip, - Ey melekler, beni nereye götürüyorsunuz? diye sorar. - Cennete, derler. - Beni Cehennemden kurtarıp Cennete götüren şey nedir? Ne amel etmişim ki sevaplarım ağır geldi? Melekler dönüp Mizan'a baktıklarında, sevap kefesinde iki kürek "Toprak" görürler ve; - Yâ Rabbî! Bu toprak nedir ki, bu kulunun sevaplarını o kadar arttırdı? diye sorarlar. Hak teâlâ buyurur ki: - Benim "Bir dostum" vefat etmişti. Bu da, o cenazeye iştirak edip, o dostumun kabrine "İki kürek toprak" attı. İşte o sevdiğim kulumun ölüsüne hizmet ettiği içindir ki kazandı bu sevabı. Melekler; - Ya yâ Rabbî, hayatta iken hizmet etseydi ne olurdu? diye sorarlar. Bir bardak su veren... Buyurur ki: - Benim sevgili bir kulumun ufak bir işini görenin veya bir bardak su verenin, bütün günahlarını affederim. *** Bir gün de; - Ani ölüm iyi midir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Ani ölüm, mümine rahmet, kâfire azaptır. Sordular yine: - Muvaffak olmanın sırrı nedir? - Üç şeydir, buyurdu. - Onlar nedir hocam? Buyurdu ki: - Önce niyeti düzeltmek. İkincisi günah işlememek, üçüncüsü ise amirlere itaat etmektir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kuşlar niçin susuyordu?
2005-03-25 01:00:00
Gaziantep velilerinden olup 1880'de Kilis'te vefat eden "Baytazzade Hacı Abdullah Efendi"nin devrinde, birinin çok çeşitli kuşları vardı. Öyle ki, o evde kuş cıvıltısından, iki kişi konuşsa, işitmezlerdi birbirlerini. Ancak bir kişi müstesna. Bu mübarek zat o eve geldiğinde, hepsi susar, çıt çıkmazdı odada. Bir gün sordular ona: - Efendim, bu kuşlar bizim yanımızda devamlı öterler. Sadece siz gelince susuyorlar. Hikmeti nedir acaba? Kim edepliyse... Buyurdu ki: - Allahü teâlâya karşı edepli olana, bütün mahlukat da edepli olur. Sordular: - Nasıl yani hocam? Buyurdu: - Yanisi şu ki, biz Rabbimize karşı edebi gözetiyoruz. Kuşlar da bize karşı edebi gözetiyorlar. Sordular yine: - Allaha karşı edep nasıl olur hocam? Cevaben: - Onun emir ve yasaklarına riayet etmekle, buyurdu. Bir gün de Müslümana "Hüsnü zan" etmek lazım geldiğini anlatıyordu ki, dinleyenlerden biri, - Hocam, bir kimseyi meyhaneden çıkarken görsek, yine mi hüsnü zan edeceğiz? diye sordu. Cevaben; - Evet, buyurdu. Hüsnü zan esastır Sordular: - Nasıl hüsnü zan edeceğiz peki? - "Orada bir işi vardı" diye düşüneceksiniz. - Ağzı şarap kokuyorsa? - Dişi ağrıyordur. İlaç diye sürmüşdiyeceksiniz. - Yürürken sallanıyorsa? - Ayağı uyuşmuştur belki. - Ya peltek peltek konuşuyorsa? - Hasta olmuş olabilir. - Yani illa ki hüsnü zan mı edeceğiz hocam? - Evet. Dinimizde Müslümana hüsnü zan esastır. Hatta... - Evet hocam, hatta? - Bir Müslümanın bir sözünden, doksandokuz "Küfür" manası çıksa, sadece biri "İman"lı olduğunu gösterse, imanlı olduğuna hükmedilir.
."Ya sussun ya gitsin!"
2005-03-26 01:00:00
1572'de İstanbul'da vefat eden "Bali Efendi" hazretlerini, düğün yemeğine davet ettiler bir gün. Kabul edip teşrif etti mübarek. Ancak yemek sırasında birisi yüksek sesle malayani şeyler konuşup üzdü bu büyük Velîyi. Mübarek zat, onun bu hareketinden rahatsız olmuştu. Ev sahibini çağırıp kulağına fısıldadı: - Şu adama söyleyin. Ya sussun, ya da gitsin buradan! Ev sahibi; - Başüstüne dedi ve gidip ikaz etti adamı. Ancak o, susmadığı gibi, dışarı da çıkmadı. Devam etti edepsizliğine. Ev sahibi çaresizdi! Geri gelip büktü boynunu. Hani "Ne yapayım, dinlemiyor" demek istemişti. Mübarek zat; - Üzülme, buyurdu. O şimdi terk edecek burayı. Hakikaten az sonra kapı çalındı. Açtılar. Bir çocuk, heyecanla o adamın yanına koştu ve; - Yetiş amca! dedi. Sizin çocuk damdan düştü! Bunu duyan adam fırladı hemen dışarı. Gidiş o gidiş. Bir daha da gelmedi oraya. Oradakiler hayretle birbirlerine bakıştılar. - Allah dostlarını üzenlerin cezası acele verilir, diyorlardı birbirlerine. *** Bir gün de şunu anlattı sevdiklerine: Hazret-i Ömer'i "radıyallahü anh" vefatından bir sene sonra oğlu rüyada gördü ve - Babacığım, nerelerdeydin? dedi. Öleli kaç yıl oldu? Babası sordu: - Ben öleli kaç sene oldu? - Bir sene. Buyurdu ki: - Bir senedir sorgudaydım oğlum. İnce ince hesaba çektiler beni. - Neler sordular babacığım? - Neler sormadılar ki? Mesela çok uzaklarda, tenha bir yerde, gözümüzden kaçan bir "Yıkık köprü" varmış. Onu niye tamir etmediğimi bile sordular. - Şimdi hesap bitti mi babacığım? - Bugün bitti oğlum. - Peki ya netice? - Çok şükür kurtuldum. Rabbimin merhameti yetişmeseydi kurtulamazdım. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kişi sevdiğiyle beraberdir"
2005-03-27 02:00:00
1573 senesinde Amasya'da vefat eden "Bahşî Halife" hazretleri, şunu anlattı sevdiklerine: Bir gün Eshab-ı kiramdan biri ağlıyordu ki, Efendimiz onu gördüler ve yanına gidip, - Niçin ağlıyorsun?diye sordular. O sahabî, içini çekerek arzetti: - Yâ Resulallah! Sizi çok seviyorum. Bu dünyada huzurunuza rahatça geliyor, sohbetinizi zevkle dinliyorum. - Evet! - Ama ahirette bu öyle kolay olmayacak herhalde? Efendimiz; - Neden? diye sordular. Sizi artık göremem Dedi ki: - Yâ Resulallah! Sizin Cennetteki makamınız çok yüksek olur, benimkiyse aşağılarda. Orada size ulaşamam. Sizi görmekten mahrum kalırım. - Buna mı üzülüyorsun? - Evet yâ Resulallah. Bu ayrılık acısını şimdiden hissediyor, bunun için ağlıyorum. Buyurdular ki: - Üzülme. Kişi sevdiğiyle beraberdir. Sen Cennette benim yanımda olacaksın! *** Bir gün de buyurdu ki: - İnsan genç iken "Şehvet"inin esiridir. Yaşlandıkça "Şöhret"inin esiri olur. Ve ekledi: - Bir İslam âliminin kitabını alıp, hürmetle bir rafa koyana, Allahü teala iman nasib eder. ? İman nasıl korunur? Sordular: - Hocam, imanın altı şartını kabul etmekle insan imanını koruyabilir mi? - Bir şartla, buyurdu. - O şart nedir hocam? - Küfre sebep olacak bir söz söylememek ve iş yapmamaktır. Bir de tabii "Hubb-i fillah" ve "Buğd-i fillah". Sonra izah etti bunu: - Yani Müslümanları Müslüman olduğu için sevmek. Münkirleri, inkârlarından dolayı sevmemek. - Bu olmazsa iman olmaz mı hocam? - Olmaz. - İmanın altı şartına inansa da mı? - Evet. İmanın altı şartını kabul etse de, "Hubb-i fillah" ve "Buğd-i fillah" yoksa, o iman geçerli değildir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Barışmakta erken davranın!
2005-03-28 01:00:00
Belh şehrinde yetişen ve orada vefat eden "Dehhak bin Müzahim" hazretlerinin talebelerinden ikisi, birbirlerine darılıp küsmüşlerdi. Aradan birkaç gün geçtiği halde barışmadılar. Zira herbiri, kendisini haklı, karşıdakini haksız sanıyordu. Büyük Velîye malum oldu bu hal. İkisinin de hazır olduğu bir sohbette, o ikisine doğru dönerek; - Dargın olanlar, üç gün içinde mutlaka barışmalıdır, buyurdu. Ve ekledi: - Ancak barışma hususunda önce davranan, Cennete önce girecektir. Küskünlerden biri çok duygulanmıştı bu sözden. "Sen haklısın!" Hemen sordu: - Öyle mi hocam? - Evet. Peygamberimizin bir vaadi var bu hususta. Delikanlı heyecanlandı. - Nasıl hocam? Buyurdu ki: - Peygamberimiz, "İki mümin birbirine darıldığında, hangisi kusuru kendinde görür, karşıdakine "Sen haklısın" derse, ona Cennette yüksek bir köşk verilecek" buyuruyor. - Ne kadar güzel hocam. - Evet. "Kefili de benim" buyuruyor Efendimiz. *** Bir gün de birkaç sevdiğiyle sohbet ediyordu: - Cenab-ı Hak kullarına o kadar çok nimet vermiş ki, bunları saymak mümkün değil, buyurdu. Hepsi de karşılıksız Ve ekledi: - Üstelik hepsi de karşılıksız. Öyle değil mi? - Evet hocam, çok doğru, dediler. - Bir âmâyı düşünün. Görebilmek için ne vermez ki? - Her şeyini verir hocam. - Bir felçli de, yürüyebilmek için, bir ömür başkasına hizmetçilik eder mi, etmez mi? - Severek eder hocam. - Bunlar geçici dünya nimetleri. Bir de sonsuz ahiret nimetleri var. - Bu nimetlere nasıl kavuşulur hocam? - Doğru bir "İman" ile. - İman yoksa hocam? - İmanı olmayanlar, sonsuz Cehennem azabına düçar olacaklardır ahirette. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Sıkıntıların sebebi!..
2005-03-29 01:00:00
Bursa'da doğup Mekke-i mükerremede vefat eden "Muhammed bin Durmuş" hazretleri çok fakir bir zat idi. Öyle ki, ölüm döşeğinde iken bir gömleği vardı sırtında. O sırada bir fakir gelip yalvardı: - Allah için bir gömlek! Sırtındaki gömleği çıkarıp verdi ona. Az sonra da vefat etti. Yani gömleksiz geldi dünyaya. Gömleksiz de gitti. *** Bir gün sordular bu zata: - Hocam, sıkıntılardan kurtulamıyoruz. Sebebi nedir acaba? İslama uyulmazsa... Buyurdu ki: - Her türlü sıkıntının sebebi, Allahü tealanın emirlerine uymamaktır. - Öyle mi hocam? - Evet. Cenab-ı Hak, "Bana itaat etmezseniz, size darlık veririm. Bereketi alır, rızkınızı daraltırım" buyuruyor. Sordular: - Rızıktan maksat nedir hocam? Buyurdu ki: - Yemek içmek bir rızıktır mesela. İşte görüyorsunuz, herkes geçim sıkıntısında. - Başka hocam? - Sıhhat bir rızıktır. İşte herkes hasta, şifahaneler adam almıyor. - Çok doğru hocam. - Emniyet de bir rızıktır. Can ve mal güvenliği kalmadı. - Çare belli öyleyse hocam. - Elbette. Çare, Allaha dönmek. Onun emirlerine göre yaşamak. Çünkü doğru bir tanedir. İstikamet üzere ol! - O doğru nedir hocam? - Onu da Rabbimiz bildirmiş. Efendimize hitaben, "Ey habibim, emrolunduğun istikamet üzere ol!" buyuruyor ki, bu ayet-i kerime gelince, mübarek sakalına ak düştü Efendimizin. - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - İstikamet üzere olmak çok zordur da ondan. Ve ekledi: - Biz de hedefe varmak için emrolunduğumuz istikamet üzere olmak zorundayız. - Hedef nedir hocam? - Tek hedefimiz, Allahü tealanın rızasını kazanmaktır. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Çok seven çok korkar
2005-03-30 01:00:00
Nevşehir'de yaşayan velilerden "Demir Hoca", çok cömert bir zattı. Kendisine bir hediye gelseydi, hemen fakirlere dağıtır, kendine bir şey ayırmazdı. Kendisi de muhtaçtı halbuki. Hanımı bir gün dert yandı kendisine. - Efendi! Biliyorsun ki bizler fakir ve muhtacız. - Evet hanım. - İhtiyaçlarımızı temin edemiyoruz. - Evet. - Ama sen zenginler gibi davranıyorsun. - Nasıl? - Bize gelen hediyeleri başkalarına dağıtıyorsun hemen. - Peki, ne yapmamı istiyorsun? Biraz da bize ayırsan - Ne bileyim, hani birazını da bize ayırsan diyorum. Kendimiz muhtaçken... Mübarek birden ciddileşti. - Bak hanım, bize neden böyle çok hediye geliyor, hiç düşündün mü? - Hayır, nedenmiş? - Dağıttığım için. Ben dağıtmasam hiç hediye gelmez bize. - Öyle mi dersin? - Elbette. Sen verirsen Allah da sana verir. Böyledir bu iş. - Anladım Efendi. Sen vermeye devam et öyleyse. Bir gün de cemaatine buyurdu ki: - Allah indinde en kıymetli kul, takva sahibi olan, yani Allahtan korkandır. Ve ekledi: - Rabbimiz bir kulunda iki korkuyu birleştirmez. Ahirette korkmamak için -Bu ne demek? diye sordular. Buyurdu ki: - Yani dünyada Allahtan korkanı cenab-ı Hak ahirette hiç korkutmaz. Dünyada korkmayanı ise ahirette çok korkutur. Bir gün de sohbetinde buyurdu ki: - Çok seven, çok korkar. - Nasıl yani? diye sordular. Buyurdu ki: - Ben hocamdan çok korkuyorum mesela. -Sevdiğiniz için mi korkuyorsunuz? - Evet. Onu üzerim diye korkuyorum. - Allah korkusu da böyle midir? - Elbette. Allah korkusunun da menşeinde "Sevgi" vardır. Allahü tealayı çok sevenler, Ondan çok da korkarlar.
."Ben kötü söz bilmem ki!"
2005-03-31 01:00:00
Mısır'da yetişen büyük velilerden "Demirtaş Muhammedî" hazretleri, bir gün, birkaç sevdiğiyle yolda gidiyordu ki, karşıdan gelen bir edepsiz hakaret etti bu zata. O, hiç cevap vermeyip devam etti yoluna. Adam bunu görünce ileri gidip, daha çirkin şeyler söyledi. Yine cevap vermeyince yanındakilerin sabrı taştı. - Hocam, o size hakaret ediyor, siz susuyorsunuz, dediler. Mübarek onlara sevgiyle bakıp; - Ne yapsaydım? buyurdu. - Cevap verin, dediler. Siz de ona bir şeyler söyleyin. - Ne söyleyeyim? - Onu kötüleyin. Çirkin şeyler söyleyin. "Kaptan, içindeki sızar" Buyurdu ki: - Ben çirkin söz bilmem ki. O söylüyorsa, içindekileri döküyor. Bilirsiniz, her kaptan içinde olan dışına sızar. *** Bir gün de huzuruna bir genç geldi ve; - Hocam, ben dinime hizmet etmek istiyorum, diye arzetti. Buyurdu ki: - Çok iyi evladım. Mübarek olsun. İnsan neyi isterse, cenab-ı Hak onu nasib eder. Genç sevindi. - Nasib eder değil mi hocam? - İnşallah. Yeter ki sen iste evladım. Ama niyetin halis olsun. Peygamberimiz, "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır" buyuruyor. "Allah kalbe bakar" Genç anlayamadı. - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Bir hadis-i şerifte, "Allahü teala, sizin yaptığınız işlere değil, kalbinize ve niyetinize bakar" buyuruyor. Şöyle devam etti: - Bazan kalpten iyi bir niyet geçer. Ama icra edilmez. - Evet hocam. - İşte Allahü teala yalnız kalpten geçen bir iyi niyet için çok sevap verir. Öyle ki, o iş icra edilseydi, bu kadar sevap kazanılmazdı. - Hikmeti ne hocam? - Çünkü bu iş yapılırken gurur kibir olabilirdi. Ama niyette kibir olmaz. Onun için din büyükleri her namazdan sonra, "Yâ Rabbî, bize halis niyet etmemizi nasib eyle" diye dua ederlerdi. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Ben hakimlik yapamam"
2005-04-01 01:00:00
Mâveraünnehr bölgesinde yetişen âlim ve velilerden "Derviş Ahmed Semerkandî" hazretlerini "Kadı" yapmak istediler bir zaman. Ancak o kabul etmedi. "Kul hakkı"na girerim diye korktu. Israr ettiler, yine kabul etmedi. Zorladıklarında; - Ben hakimlik yapamam! buyurdu: - Hayır yaparsın, dediler. - Yeminle söylüyorum ki, ben hakimlik yapamam. Kızdılar bu defa. - Sen yalan söylüyorsun! - Yalan mı söylüyorum? - Evet. - Pekâlâ, yalan söyleyen birini mi kadı yapacaksınız? "Doğru söylüyorsun!" Hayretle birbirlerine bakıp sonra lafı değiştirdiler. - Yok yok, doğru söylüyorsun. - Doğru söylüyorsam, inanın öyleyse. Ben hakimlik yapamam diyorum. Bir cevap veremeyip vazgeçtiler kadı yapmaktan. *** Bir gün de sordular bu zata: - Dünya ve ahiret saadetlerinin başı nedir hocam? Buyurdu ki: - Allahü tealanın rızasına kavuşmaktır. - Buna nasıl kavuşulur? - Allahü tealanın emirlerini yapıp yasak ettiklerini yapmamakla. Ama bir şartı var. - Nedir o şart? - Bunlar ihlasla yapılmalıdır. - Yani Allah için mi? - Evet. İhlas, kalbin temiz olması demektir. Kalbin temiz olması da, o insanın İslamiyete uyup uymamasıyla anlaşılır. Resulullah sevilirse - Buna nasıl kavuşulur? diye sordular. -Resulullah Efendimizi ve Onun yolunda olan din büyüklerini çok sevmekle, buyurdu. *** Bir gün de, sevdiklerine; - Birbirinizi çok sevin. Allahü teâlâ, birbirini çok seven Müslümanlara azap yapmayacak, buyurdu. Peşinden sordu: - Mümin ne demektir, bilir misiniz? - Ne demektir hocam? - Mümin, affedici insan demektir. Mümin, mümin kardeşlerini seven ve güleryüzlü, tatlı dilli insan demektir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Gök kapısı açıldı!
2005-04-02 01:00:00
Ankara'nın Çamlıdere beldesinde yaşayan ve orada vefat eden "Ali Semerkandî" hazretleri, bir gün şunu anlattı cemaatine: Bir kişi, "Peygamber Efendimiz"i gördü rüyasında. Huzurunda bir grup evliya da vardı. Bir ara gök kapısı açıldı ve elinde ibrik leğen olan bir melek geldi oraya. Resulullah'tan başlayarak her birinin önüne gelip durdu. Hepsi ellerini yıkadılar. O kişi de sıranın sonundaydı. Lakin sıra ona gelince, melek aldı ibrikle leğeni, çıktı gökyüzüne. Elini yıkayamadı garip. Ama çok üzülmüştü. Efendimize yaklaşıp, - Yâ Resulallah! Ben, her ne kadar bu kafileden değilsem de sizi ve bu zatları çok seviyorum, diye arzetti. "Bizi seven, bizdendir" Efendimiz buyurdular ki: - Bizi seven de bizdendir! O anda melek tekrar geldi. O da yıkadı elini. Resulullah ona sevgiyle bakıp, - Bizi sevdikçe bizimlesin! buyurdular. Adamcağız uyandı uykudan. Çok duygulanmıştı. Bu rüya bereketiyle o da velîlerden oldu tez zamanda. Bu zat bir gün buyurdu ki: - Eskiden insanlar, bir "Allah adamı"na kavuşup onu tanımayı, sevmeyi çok büyük nimet bilirlerdi. Öyle ki, bu nimete kavuştuğu halde hayatından şikâyet edenlere çok şaşar, böylelerini, "Tonlarla altın"ı olduğu halde "Bir kuruş"un hesabını yapan kimseye benzetirlerdi. Feyz almak için... Sordular: - Hocam, eskiden bir "Allah adamı"nı bulmak için diyar diyar gezerlermiş, öyle mi? - Evet. - Ama bu, çok masraflı olur. - Olsun. Böyle bir "Allah adamı"nın, dünyanın öte ucunda bulunduğunu işiten bir Müslümanın, bütün malvarlığını satıp yol parası yaparak o zatı görmeye gitmesi farzdır. Eski insanlar bunu yapıyorlardı işte. - Maksatları neydi hocam? - Ondan ilim ve feyz alabilmek. Allah adamlarına bu kadar değer verirlerdi. - Böyle zatlar yoksa hocam? - O zatlar yoksa, kitapları vardır muhakkak. O büyüklerin kitaplarını arayıp bulmalı, onları hem okumalı, hem de dağıtmalıdır.
.Müslümanın gayesi
2005-04-03 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden "Derviş Muhammed" hazretlerinin talebesinden biri, izin alıp sefere çıktı bir gün. Ancak yolda kaybetti kafileyi. Uçsuz bucaksız bir sahrada kalmıştı tek başına. Çaresizdi. Açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Hocamın hürmetine bana yardım et. Yetiştir beni kafileme! Elini yüzüne sürerken hocasını gördü yanıbaşında. Mübarek; - Yum gözünü! buyurdu ona. Genç yumdu gözünü. Açtığında, kafilenin hemen ardında buldu kendini. Çok sevinmişti. - Yâ Rabbî, sana şükürler olsun, deyip şükür secdesine kapandı hemen. Allahın sevdiği kul Bir gün de; - Hocam, bir Müslümanın gayesi ne olmalıdır? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Gayemiz, Allahın sevdiği kul olmaktır. - Bunun için ne yapmalı hocam? - Her işinde Onun rızasını gözeten kimse, cenab-ı Hakkın sevdiği kul olur. Bunun da iki alameti vardır. - Onlar nedir hocam? - Birincisi, Allahü teala ona sevdiği bir kulunu tanıtır. Eshab-ı kirama, Peygamberimizi tanıttığı gibi. - Böyle veli zatlar yoksa hocam? - O zaman eskiden yaşamış velilerin kitaplarını okuyup, bu zatları kendine rehber edinmelidir. - İkinci alamet nedir hocam? - Allahü teala ona hayırlı bir iş nasib eder. Allahın dinine hizmet edilen bir işte çalışır mesela. Ya aksi olursa... Sordular: - Ya kötü işlerde çalışanlar? - Kötü işte çalışanlar, bu kötülüğe ortak olmuş olurlar. Hele maksadı "İslamiyeti yıkmak" olan işlerde çalışmak, insanı dinden bile çıkarabilir maazallah. Bir gün de nasihat istediler bu zattan. - İki şeye dikkat edin, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Birincisi, ihlaslı olmaya bakın. İhlaslı olan, her işinde muvaffak olur çünkü. - Öbürü hocam? - İkincisi, yapacağınız işi hemen yapın. Bırakmayın sonraya. Hadis-i şerifte, "Sonra yaparım diyenler helak oldu, ziyan etti" buyuruluyor
.İmtihan yemeği!
2005-04-04 01:00:00
Anadolu evliyasından, İstanbul Kazlıçeşme'de medfun olan "Derya Ali Baba"nın zamanında bir kimse, onun evliyadan bir zat olduğuna inanmıyordu. Bir gün, eve yemeğe çağırdı onu. Aklı sıra imtihan edecekti. Besmelesiz kesilmiş tavuk eti ikram edecek, yediğini görünce de, "İşte" diyecekti güya. "Anlamadı tavuğun Besmelesiz kesildiğini. Bir de evliya diyorlar!" Daveti kabul edip geldi mübarek. Ancak yemeğe el uzatmadı. Adam bunu görünce; - Hoca Efendi, kendi bahçemdeki tavuğun etidir. Niçin yemiyorsunuz? diye sordu. "Tavuk bir şey diyor!" Buyurdu ki: - Evet, bahçendeki tavuk. Ama bu tavuk bana bir şeyler söylüyor. Adam heyecanlandı. - Ne... ne söylüyor? - Beni yeme. Çünkü beni Besmelesiz kestiler, diyor. Adam bunu duyunca, - "Eyvaah!" dedi içinden. "Ben ne yaptım?" Bin pişmanlık içinde sarıldı ellerine. - Affedin hocam. Sizi denemek istemiştim. Kalp gözünüz açıkmış. Kör olan benmişim. Kalbi, bu velinin sevgisiyle dolmuştu adamın. Bu zat bir gün buyurdu ki: - Halis mümin, her halinden razıdır. Nimette de, musibette de hali hiç değişmez. Sordular: - Musibet gelince de mi hocam? "O, gönderene bakar" Buyurdu ki: - Evet. Çünkü o, gönderene bakar. - Nasıl yani? - Mademki Allahü teala göndermiştir. Severek kabul eder. Peygamberimiz de öyle buyuruyor. - Nasıl? - "Müminin her haline hayret ediyorum. Nimet gelirse şükreder. Bela gelirse sabreder. Her ikisinde de sevap kazanır" buyuruyor. *** Bir gün de; - Muvaffak olmanın yolu nedir? diye sordular bu zata. - İkidir, buyurdu. Biri, günahlardan sakınmak, öbürü, insanlara iyilik etmektir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Ne kadar üzülseniz azdır"
2005-04-05 01:00:00
Anadolu evliyasından "Derya Ali Baba" devrinde, Hasan isminde bir kimse vardı ki, sevmiyordu bu Allah dostunu. Yolda rastlasa yüzünü çeviriyordu ondan. Bir gece rüya gördü. Peygamber efendimiz o beldeye teşrif etmişti rüyasında. Koştu hemen, selam vermek istedi. Ancak Efendimiz mübarek yüzlerini öbür tarafa çevirdiler. Adam o tarafa geçti. Ama yine yüz bulamadı. Çok üzülüp başladı ağlamaya. - Yâ Resulallah! Benden niçin yüz çeviriyorsunuz? Bir hata mı işledim? Buyurdular ki: - Evet. "Ne hata ettim?" Sordu: -Ne hata ettim yâ Resulallah? - Sen o Allah adamından yüz çeviriyorsun. Halbuki ben onu çok seviyorum. Bu sözü işitip uyandı uykudan. Anlamıştı hatasını. Sabahleyin koştu bu zatın dergahına. Tam kapıya yaklaşmıştı ki, bir talebe karşılayıp ismiyle hitab etti kendisine. - Buyurun Hasan bey amca! Hocam da sizi bekliyor. Adam şaşkınlık içinde girdi içeri. Büyük velî kendisine şefkatle bakıp sordu: - Bu gece çok mu üzüldünüz? Mahcup vaziyette önüne baktı. - Evet hocam. Çok üzüldüm. - Ne kadar üzülseniz azdır kardeşim. Efendimiz bir kimseden yüz çevirir de, o insan üzülmez mi hiç? Adamcağız özür dileyip, talebesi olmakla şereflendi o gün. İmanın mükâfatı Bir gün de cemaate buyurdu ki: - Cennete iman ile girilecek, ama bir şartla. - Şart ne hocam? - İmanın doğru olması lazım. İşte bu "Doğru iman" o kadar kıymetli ki, Allahü teala onun mükâfatını dünyada vermiyor. - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - Çünkü dünya, buna müsait değil. - Nasıl yani? - Bu dünya, yıpranmaya, yok olmaya mahkum. Ahiret nimetleri ise devamlı ve sonsuzdur. Allahü teala bu nimetler için "Cennet"i yarattı. İmanın karşılığı olan nimetleri "Cennet"te verecek. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Müjdeler olsun!.."
2005-04-06 01:00:00
Rumeli evliyasının büyüklerinden "Dimitrofçalı Muslihuddin Efendi" devirde bir kişi, bilmiyordu bu zatın büyüklüğünü. Bir gece rüya gördü. "Sevgili Peygamberimiz" o beldeye teşrif etmiş, bu zatın dergahında sohbet etmekteydi. Bir ara bu kimseye bakarak; - Ey filan! Allah adamlarına kötü gözle bakmak felakettir! buyurdular. Adam heyecan içinde uyandı. Manevi bir haz içindeydi. Sabah olunca erkenden koştu dergaha. Gördü ki, büyük zat içerde oturuyor. Hem de tam Resulullah Efendimizin rüyada oturduğu yerde. Kötü gözle bakmak O girince buyurdu ki: - Ey filan! Allah adamlarına kötü gözle bakmak felakettir! Adamcağız bunu işitince sarıldı ellerine. Hürmetle öptü ve bir daha ayrılmadı sohbetinden. *** Bir gün de sordular bu zata: - Hocam, Allahü tealanın bir kulunu sevdiğinin alameti var mıdır? - Vardır,buyurdu. - O alamet nedir hocam? - O kimse hep hayırlı işlerle meşgul olur. İnsanlar fayda görürler kendisinden. - Sevmediğinin alameti? - O da malayani ile vakit geçirir. Yani ne dine, ne de dünyaya faydası olmayan boş işlerle uğraşır. Daha açık söyleyeyim mi? - Söyleyin hocam. İş, kişinin aynasıdır Buyurdu ki: - Allahü tealanın bir kimseyi sevdiğine alamet, o kimsenin "İyi işler" yapması, sevmediğine alamet de "Kötü işler" yapmasıdır. *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu. Cemaat rica etti: - Hocam, bize bir hadis-i şerif okur musunuz? - Pekâlâ! buyurup, şu hadis-i şerifi okudu: "Kendilerini kusurlu bilenlere, helalden kazanıp hayırlı yerlere sarfedenlere, dinini öğrenip öğrendiğiyle amel edenlere, işlerini Allah için yapanlara, kimseye kötülük yapmayanlara ve malının fazlasını dağıtıp, lafının fazlasını saklayanlara müjdeler olsun!.." E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Çabuk evden çıkın!"
2005-04-07 01:00:00
Şam'da yetişen büyük velilerden "Ali el-Harîrî" hazretleri ile aynı mahallede oturan bir aile vardı o devirde. Ancak evleri ahşap ve eskiydi. Bir akşam üzeri evlerinde otururlarken bu mübarek zat peydah oldu birden ve; - Çabuk evden çıkın! deyip kayboldu gözden. Adam ve hanımı hemen kalkıp dışarı fırladılar. Ancak şaşırmışlardı. Birbirlerine bakıp; - Hayırdır inşallah, dediler. Rüya mı gördük? Hayal miydi yoksa? Onlar böyle konuşurken çatırtılar gelmeye başladı duvarlardan. Gittikçe arttı ve koca ev yıkıldı birden. "Geçmiş olsun!" Onlar, hadiseyi hayret içinde seyredip sonra koştular bu zatın huzuruna. Olanları anlatacaklardı ki, büyük velî; - Geçmiş olsun!buyurdu. Gelen, mala gelsin, size bir şey olmadı ya? - Sayenizde olmadı hocam, dediler. Ve teşekkür edip ayrıldılar huzurundan... *** Bir gün de şunu anlattı cemaate: Hz. Ömer sahabeye buyurmuş ki: - Şu üç şeyi yaparsanız mahvolursunuz! - Onlar nedir? diye sormuşlar. Buyurmuş ki: - Birincisi,Eshab olmak şerefinden daha üstün bir şeref ararsanız, ikincisi,dîni dünya menfaatlerine alet ederseniz, üçüncüsü de dünyalığı, dünya için isterseniz. *** Bir gün de; - Kimseyi ayıplamayın, buyurdu. Yoksa... - Yoksa ne olur hocam? - Aynı hatayı siz de işlersiniz. "Kim birini ayıplarsa" Ve ilave etti: - Hadis-i şerifte, "Bir kimse bir Müslümanı, tövbe ettiği bir kusurundan dolayı ayıplarsa, o kimse o kusuru işlemeden ölmez" buyuruluyor. *** Bir gün de, - Müslümanlık kısaca nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Allahü tealanın emir ve yasaklarına saygılı olmak ve Onun mahluklarına acımaktır. - Peki hocam, Müslümanın şiarı nedir? - Güleryüz, tatlı dildir. - Ya münafıklarınki? - Onlar çatık kaşlı, asık suratlı olurlar. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Onu mahcup edeceğim!"
2005-04-08 01:00:00
Bursa'da medfun bulunan Allah dostlarından "Ebdal Murad" hazretleri kalp gözü açık bir velîydi. Ancak bazısı çekemiyordu bu zatı. İşte bunlardan biri vardı ki, çok ileri gitti bu hususta. Kendisi gibi düşünen birkaç kişiyi evinde topladı ve; - Benim bir planım var, dedi. - Nasıl?diye sordular. Dedi ki: - Bir toplantı tertipleyelim hemen. Onu da çağıralım. - Eee, sonra? - O ne söylerse ben tersini söyleyip mahcup edeceğim onu. Hemen itiraz ettiler. - Hayır! Sakın öyle bir şey yapma! "Hadi tersini söyle!" - Neden? dedi. - Bu zat tekin değildir. dediler. Korkarız sen mahcup olursun, O değil. Ama o ısrar etti. - Korkmayın, ben mahcup olmam. Tam o anda kapı çalındı. Adam koşup açtığında bu "büyük veli"yi gördü eşikte. Afalladı tabii, şaşırdı. - Buyurun! dedi mecburen. Mübarek zat girdi içeri. Sonra ona dönerek, - Lâ ilahe illallah. Muhammedün Resulullah! dedi. Ve ekledi: - Ben böyle söylüyorum. Haydi, gücün yetiyorsa tersini söyle! Adam şoktaydı. Hemen kalkıp sarıldı ellerine. - Aman efendim, lütfen affedin! deyip özür diledi. Sonra en kıymetli talebesi oldu bu büyük velinin. "Aç ve kapat!" Bir gün de gencin biri nasihat istemişti bu zattan. Ona buyurdu ki: - Aç ve kapat evladım! Genç adam bir şey anlamadı. - Neyi açıp neyi kapatayım hocam? - Kesenin ağzını aç, ağzını kapat! buyurdu. Yani "Fakir ve muhtaçlara yardım et ve lüzumsuz konuşma" demek istemişti. *** Bir gün yine nasihat istediler bu zattan. Buyurdu ki: - Nasihatlerin başı, her işte İslâmiyete uymaktır. Sordular: - Ya uymayanlar hocam? - Uymayanın başı dertten kurtulmaz. Hem dünyada, hem de ahirette. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kanlı elbiseler!
2005-04-09 01:00:00
Mısır'da yetişen velilerden "İbrahim bin Musa" hazretleri, bazan atına atlayıp süratle bir yerlere gider, saatler sonra tozlara ve kana bulanmış olarak geri dönerdi. Bir defasında yine "kanlı elbiseler"le geri dönmüştü ki, yakınları çok merak ettiler. Ancak çekindiler sormaya. Kendi de bir açıklama yapmıyordu. Birkaç gün sonra... Şam tarafından bir kafile geldi oraya. O civarda kâfirlerle Müslümanların yaptığı savaşı şöyle anlattılar: Durum birden değişti - Düşman ordusu çok kuvvetliydi. Müslümanlar tam mağlub olmak üzere idi ki, son üç günde durum değişti birden. - Nasıl değişti? diye sordular. - İbrahim bin Musa hazretlerinin gelmesiyle, dediler. - Nasıl oldu, anlatsanıza? - Onu, atının üzerinde harp meydanında gördük birden. En ön safta "Allah Allaah!" diyerek düşmana saldırıyor, önüne geleni yere seriyordu. - Sizin de moraliniz düzeldi böylece. - Tabii. Kendimize geldik. Ve ard arda yaptığımız hücumlarla düşmanı püskürttük geriye. - Sonra? - Mübarek zat düşman komutanını da öldürünce kâfirler perişan olup kaçmaya başladılar. Biz de arkalarından kovaladık. Zafer bizim oldu elhamdülillah. *** Bir gün de; - Nasıl muvaffak oldunuz? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Bir hadis-i şerife yapışmak suretiyle. - O hangi hadis-i şerif hocam? - "Helekel müsevvifun" buyurdu. Sonraya bırakanlar Ve ekledi: - Yani Peygamberimiz, "İyi işleri sonraya bırakanlar ziyan etti" buyuruyor. Ben bu hadis-i şerife uyarak bugünün işini yarına bırakmadım. *** Bir gün de sordular bu zata: - Kalbimizin nurlanması için ne yapalım hocam? Buyurdu ki: - Kızdığınız kimseye dua edin. Kalbi en ziyade nurlandıran şey budurçünkü. - Ama bu, çok zor hocam. - Evet zor. Ama marifet, zoru başarmaktır. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Gayemiz kurtarmaktır"
2005-04-10 01:00:00
Bosna'nın Mostar kasabasında yaşayan "Ali Dede Bosnevî" hazretleri, bir gün evden çıkıp çarşıya gitti ve bir dükkandan alış veriş yaptı. Alınan şeyler "Bir altın" tutmuştu. Verdi bir altını. Tam dükkandan çıkıyordu ki, adam bağırdı arkasından: - Bir dakika efendi! Mübarek geri döndü. - Hayırdır, bir şey mi var? - Bu altın sahte. Al bunu, sağlamını ver! Aslında sahte falan değildi altın. Adamın kendisi sahtekârdı. Buyurdu ki: - Ben size halis altın verdim. Lütfen iyi bakın. Başkasıyla karıştırmış olmayasınız. "Bu altın sahte!.." Adam diretti: - Hayır, sahte altın verdin! - Pekâlâbuyurdu. Ve almış olduğu malları bırakıp çıktı dükkandan. Kalbi kırılmıştı. O çıkınca, dükkan sahibinin karnına "bir sancı" girdi ki sormayın. Sanki bıçak saplanmıştı böğrüne. Kıvranıyordu. Ancak bu, hidayetine sebep oldu adamın. Kendi kendine, - "Eyvaah!" dedi. "Ben ne yaptım? O, mübarek bir kişi olmalı ki, bana bu cezayı verdi Allah". Kalbi pişmanlık ateşiyle yanıyordu. Bu düşünce içinde fırladı dükkandan. Koşup yetişti bu Allah dostuna ve yalvardı: - Efendim ne olur beni affedin. Mübarek dönüp baktı adama. - Hayrola ne oldu? - Ben size yalan söyledim. - Öyle mi? "Çok pişmanım" - Evet. Altınınız sahte değildi. Asıl sahtekâr bendim. Ama şimdi çok pişmanım yaptığıma. Mübarek, merhamet nazarıyla baktı ona. O bakışla sancısı durdu adamın. Tamamen iyileşti. Ellerini öpüp, talebesi olmakla şereflendi aynı gün. Bir gün de; - Ahirette azaptan kurtulmak için ne yapmalı? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Ehl-i sünnet âlimlerine uyan veya onların kitabını okuyan kurtulur. Ve ekledi: - Gayemiz, bir kişiyi olsun küfürden kurtarmaktır.
.İstiğfar her kapıyı açar"
2005-04-11 01:00:00
Basra'da yetişen evliyadan "Ebu Abdullah el Basrî" hazretlerinin sevdiklerinden bir kimse vardı ki, çocuğu olmuyordu. Bu kişi, bir gün bu zata gelip arz etti: - Efendim! Bir maruzatım var. - Buyur evladım, söyle. - Otuz yıllık evliyiz. Ancak hiç çocuğumuz olmadı. Hanım da, ben de bir çocuğumuzun olmasını çok arzu ediyoruz. Dua buyurun da Allahü teâlâ bir çocuk versin bize. Buyurdu ki: - Tövbe istigfara devam edin! Adam şaşırmıştı. - Tövbeye mi devam edelim? - Evet. "İsmini Mehmet koyun" - Anlamadım hocam. Niçin tövbe edelim ki? Mübarek gülümsedi. - Kardeşim, siz çocuk istemiyor musunuz? - Evet, çok istiyoruz. - Öyleyse istiğfarı çok okuyun. İstiğfar, her kapıyı açar. Çocuğunuz olunca ismini "Mehmet" koyun. İnşallah salihlerden olur. Adam anlamıştı nihayet. - Başüstüne, dedi. Böylece "erkek" çocukları olacağının müjdesini de almıştı. Elini öpüp ayrıldı huzurdan. Çok geçmeden bir erkek çocukları oldu. Adını Mehmet koydular *** Bir gün de bir talebesi sordu ona: - Tasavvuf nedir hocam? Buyurdu ki: - Tasavvuf, ehemmi mühimme tercih etmektir. Genç anlamamıştı - Anlamadım hocam. - Yani vakti, zamanı en faydalı şeylere harcamaktır. Daha önemli olanı, az önemli olana tercih etmek, çok önemli olanı önce yapmaktır. *** Bir gün de sohbetinde, - Kim ölüme hazırlanırsa, ona müjdeler olsun, buyurdu. - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - Çünkü ömrü artar o kişinin. Dinleyenler şaşırdı. - Ömrü mü artar? - Evet. Ölümü düşünenin ömrü uzar. Uzun emel kuranın ömrü kısalır. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Bana yardım et!"
2005-04-12 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden "Ali Bekkâ" hazretleri devrinde bir genç İslâmiyeti öğrenmek istiyordu. Bir gece; - "Yâ Rabbî! Ben dinimi öğrenmek istiyorum. Bana yardım et!" diye dua edip yattı. Rüyasında "nur yüzlü bir ihtiyar" göründü ona. Mübarek zat şefkatle bakıp sordu: - Sen dinini mi öğrenmek istiyorsun evladım? - Evet efendim. - Çok iyi! Ben falan adreste oturuyorum. Bana gel, sohbet edelim. Dinini de öğrenirsin burada. Sonra kayboldu gözden. Genç uyanıp, sabahleyin koştu o adrese. Evi bulup çaldı kapıyı. "Hoşgeldin evladım" İçerden, rüyada gördüğü o "nur yüzlü ihtiyar" çıktı ve; - Hoş geldin evladım! buyurdu. Gel, otur, sohbet edelim. Burada dinini de öğrenirsin! Genç öptü elini ve en sevdiği talebesi oldu o velînin. *** Bu zat bir gün "Ehli sünnet" üzere iman etmenin ehemmiyetini anlatıyordu ki, sordu cemaate: - Bir kimse ne kadar iyi yüzücü olursa olsun, okyanusu yüzerek geçebilir mi? - Geçemez, dediler. - Kayıkla geçebilir mi? - Kayıkla da geçemez. - Peki, geçmeye çalışırsa ne olur? - Okyanusun ortasında köpek balıklarına yem olur. - Öyleyse bunun yolu bir gemiye binmektir, öyle değil mi? - Evet hocam. Ahiret yolculuğu için Buyurdu ki: - İşte "Ahiret yolculuğu" için de bir gemi lazım. Bu gemi, "Ehli sünnet gemisi"dir ki, bindörtyüz yıldan beri yolcularını selametle sahile çıkardı. O sahil, "Cennet"tir. *** Bir gün de; - Tasavvuf nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Tasavvuf, dünyanın fani olduğunu anlamaktır. - Nasıl yani? - Dünyanın fani olduğunu anlayan kimse, ona sarılmaz. Ahirette hesaba çekileceğini bilir, ona göre yaşar bu dünyada. En azından günah işlemez. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bu gemiye binmeyin!"
2005-04-13 01:00:00
Anadolu'da yetişen ve Konya'da vefat eden "Ali Behçet Efendi"nin iki talebesi sefere çıktılar bir gün. Deniz yoluyla gideceklerdi. Bunun için geldiler rıhtıma. Tam gemiye bineceklerdi ki, o sırada hocaları gözüktü birden ve - Bu gemiye binmeyin. Şuna binin! buyurup kayboldu gözden. Gençler şaşırmışlardı. - "Allah Allah" dediler. "Hocamız bizi ikaz etti. Bunun bir hikmeti olsa gerek." Böyle deyip öbür gemiye bindiler. Birkaç gün sonra şiddetli fırtına çıktı denizde. Buna rağmen selametle vardılar sahile. Ya öbür gemi? Fakat birinci gemi sulara gömülmüş, bütün yolcuları boğulmuştu. Gençler bu haberi alınca, anladılar o sözün hikmetini. Ve bağlılıkları daha arttı hocalarına. *** Bir gün sordular bu zata: - Kul hakkı, sadece maddi şeylerde mi olur hocam? - Hayır, maddi olmayan kul hakları da vardır. - Nasıl mesela? - Mesela "Mümine sert bakmak" kul hakkına girer. - Öyle mi? - Evet. "Gıybet" kul hakkıdır mesela. - Başka hocam? - "Kalp kırmak" ve "Su-i zan" da kul haklarındandır. - Peki bu haklardan kurtulmanın yolu var mı? - Elbette var. - O nedir hocam? - Helalleşmek. Sen haklısın arkadaş! - Biz haklı olsak da mı? dediler. - Evet, buyurdu. Haklı olsak bile, yine de gidip, "Sen haklısın arkadaş, beni affet" demeliyiz. - Neden hocam? - Çünkü hiç belli olmaz. Belki de o haklıdır. Kimin haklı olduğu ahirette meydana çıkacak. Kendini alacaklı sanan nice kimseler, o gün borçlu çıkıp kahrolurlar. - Kul haklarının en mühimi hangisi hocam? - Hanım hakkıdır. - Öyle mi? - Evet. Çünkü en fazla onunla beraberiz. Her gün helalleşin onunla. Hatta helallik almadan çıkmayın evden. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Onlar yoksa kitapları var"
2005-04-14 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden ve Dînever şehrinde vefat eden "Ebu Abdullah Dîneverî" hazretleri zamanında bir genç, fena halde âşık olmuştu bir kıza. Onunla evlenmek istiyordu. Fakat annesi razı değildi bu işe. - Hayır! Onunla evlenmeyeceksin! diyordu. Haklıydı da. Zira kızın hali uygun değildi. Ama genç, kaptırmıştı gönlünü bir defa. Annesini de kırmak istemiyordu. İki arada bir derede kalmıştı. Düşündü taşındı. Sonunda annesini de yanına alıp geldi bu zatın huzuruna. Ve arzetti: - Efendim, ben uygunsuz bir kıza âşıkım. Elimde değil, deli gibi seviyorum onu. "Gücünüz yetiyorsa..." Ve ekledi: - Gücünüz yetiyorsa soğutun beni bu kızdan. Kalbimden çıkıp gitsin sevgisi. Onun yerine sizi seveyim. Gencin bu samimi itirafı ve halis niyeti hoşuna gitti bu velînin. Ona şefkat nazarıyla bir defa baktı ve - Seni sevdim, buyurdu. Sen artık benimsin! O anda gencin kalbinden çıktı o kızın sevgisi. Yerine "bu veli"nin sevgisi girdi. Kızdan soğuyup bu veliye âşık oldu. İşte Allah adamları böyledir. Bir nazarla çalarlar insanların kalbini. Fethederler içten içe. Asıl "Keramet" de budur zaten. Bir gün, yolda rastladığı bir gence buyurdu ki: - Dinimizden bir kelime öğrenip başkasına öğretmek, bin kere nafile hacca gitmekten daha çok sevaptır. "Kimden öğrenelim?" Delikanlı bir şey bilmiyordu İslamiyetten. Safiyetle sordu: - Peki, dinimizi nereden öğreneceğiz? - Ehli sünnet âlimlerinden. - Öyle âlimler yoksa? - Onlar yoksa, kitapları var evladım. O âlimlerin halis niyetle yazdıkları kitapları okuyan, hem dinini doğru öğrenir, hem de feyz alır. - Feyz mi? O ne demek? - Feyz, nur demektir evladım. Yani o kitapları okuyanın kalbi nurlanır, temizlenir. - Kalbin temizlendiği anlaşılır mı ki? - Elbette. Kalbi temizlenen kimseye ibadetler tatlı, haramlar çirkin gelir.
.Cenaze suyumu ısıt!"
2005-04-15 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden ve Yemen'de vefat eden "Ebu Abdullah Hodramî" hazretleri, bir gün gusul abdesti alıp seslendi hanımına. Hanımı koşup geldi yanına. - Buyur efendi, emret! - Hanım, az sonra ecel şerbetini içeceğim. Çabuk cenaze suyumu ısıt. Ama fazla sıcak olmasın! Ve ilave etti: - Tanıdıklara da haber ver. Gelip cenazemde hazır bulunsunlar! Kadın şaşırdı tabii, üzüldü. Ancak ciddiydi iş. Ağlayarak çıktı evden. Dolaşıp haber verdi bütün tanıdıklara. Geri geldiğinde namazda buldu beyini. "Hazırım davetine!" Mübarek, namazını bitirip dua etti: - Yâ Rabbî, bana bir emanet vermiştin. Şimdi onu alacaksın. Hazırım davetine. Seni ve Resulünü çok seviyorum. Beni bu sevgime bağışla! Sonra Şehadeti söyleyip ruhunu teslim etti. *** Bir gün, bir genç gelip dert yandı bu zata: - Hocam, çok sıkılıyorum. Bana ne tavsiye edersiniz? Buyurdu ki: - Kalbin sıkılıyorsa, şifası belli evladım. - Belli mi? Nedir peki? - Allahü tealayı zikretmek. - Zikretmek mi? - Evet. Kalplerin rahatlaması, Allahın zikriyle olur ancak. Sordu: - Zikretmek nasıl olur hocam? - Rabbimizin emir ve yasaklarını öğrenmek ve bunlara göre yaşamakla. "Zikretmek bu mudur?" - Bunları yapmak zikir midir? - Elbette. Her an Onun emirlerini düşünüp, her işini bunlara göre yapmaya çalışan kimse, her an Allahı zikretmiş olur. - O zaman sıkıntım gider mi? - Tabii ki. Onun emirlerine göre yaşayan, mutlu ve huzurlu olur daima. *** Bir gün de cemaatine, - Kardeşlerim, buyurdu. Herkese iyilik etmeye mecbur değiliz. Ama kimseye kötülük etmeye de hakkımız yoktur. Müslüman, kimseye kötülük yapmaz. - Kötülük edene de mi hocam? - Evet. Müslüman ona da karşılık vermez. Sabreder. Hatta tatlı dille nasihat eder ona.
.Siz mi beni buldunuz?"
2005-04-16 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden ve Kahire'de vefat eden "Ahmet Derdîrî" hazretleri, bir gün talebesiyle sohbet ediyordu ki, bir ara sordu onlara: - Evlatlarım! Siz mi beni buldunuz, ben mi sizi? Talebeler; - Biz sizi bulduk, dediler. Tabii yanılmışlardı. Onlar böyle deyince, - Pekâlâ, madem siz beni buldunuz, bulun beni öyleyse! buyurdu. Gençler, işte o zaman anladılar hata ettiklerini. Çünkü bakıp, göremediler hocalarını. Bir anda kaybolmuştu ortadan. - Eyvaah! Biz ne yaptık? dediler. Pişman olmuşlardı öyle dediklerine. "Affedin, hata ettik" Ağlayıp gözyaşı döktüler. - Efendim! Affedin bizi, hata ettik. Siz bizi buldunuz, dediler. O anda görebildiler hocalarını. Baktılar ki, aynı yerde oturuyor mübarek. *** Bir gün de sohbetinde; - İnsanın en büyük düşmanı, kendisidir, buyurdu. Dinleyenler şaşırdılar. - İnsanın düşmanı kendisi midir? - Evet. Herkes düşmanı dışarıda arar. Halbuki insanın içinde öyle bir düşman var ki, bütün düşmanlar, onun yanında hiç kalır. O da kendi nefsidir. Sordular: - Nefis neden büyük düşmandır hocam? - Allah öyle yarattı onu. Ama ondan korunmak için kullarına çok mühim bir şey verdi. Akıl, büyük nimettir - Ne verdi hocam? - "Akıl" nimetini verdi. İnsan, aklını kullanarak nefsinin şerrinden kurtulabilir. - Ya aklını kullanamazsa? - O zaman nefis ona merkep gibi biner ve istediğini yaptırır. Onun için Allahü teala Kur'an-ı kerimde, "Ey akıl sahipleri!" diye hitab ediyor müminlere. Bir gün de gencin biri sordu bu zata: - İnsanların en akıllısı kimdir hocam? Buyurdu ki: - Ölüme hazırlanandır. - En ahmak olanı? - Dünyaya tapandır. - Peki, en zengini kimdir? diye sordu. Buyurdu ki: - Kanaat edendir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bu halin ne baba!"
2005-04-17 01:00:00
Horasan'da yetişen, Sûfiâbad şehrinde vefat eden Alaüddevle Semnânî hazretleri, bir gün yolda gidiyordu ki, kendini bilmez bir gençle karşılaştı. Aile terbiyesi almamış olan bu genç, aşağılamak istedi bu Allah dostunu. Cahilliğin verdiği cesaretle hakaret etmeye yeltendi. Karşısına dikilip, yılışık bir tavırla, - Heey Baba! Ne bu halin? dedi. Mübarek önce vakarla baktı gence. - Hâlimde ne var evladım? Delikanlı sırıtarak söylendi: - Görmüyor musun? Kaftanının bir ucu eğilmiş. Büyük zat anladı gencin maksadını. "Senin ağzın eğilmiş!" Celallendi ve sert baktı ona bu defa; - Benim kaftanım değil, senin ağzın eğilmiş! buyurdu. Sonra yürüyüp gitti. O anda gencin ağzı eğildi hakikaten. Bir kelime konuşamadı üstelik. Çok çirkin bir hal aldı. İşte o zaman hatasını anlayıp koştu peşinden bu Allah dostunun. Ellerine sarıldı; - Beni affet, bilemedim! dedi. Çok özürler diledi. Merhamet deryası büyük velî affetti genci. Yerden kaldırıp şefkatle baktı bir kere. O bakışla düzeldi gencin ağzı. Delikanlı elini öpüp talebesi olmakla şereflendi o gün. Emr-i maruf sevabı Bir gün de sordular bu zata; - "Emr-i maruf" nedir hocam? - Allahın dinini Onun kullarına öğretmektir, buyurdu. - Bu iş çok mu sevaptır? - Elbette. - Ne kadar mesela? Buyurdu ki: - Bir kimseyi bir "dünya sıkıntısı"ndan kurtarmanın sevabı, bütün cihanın nafile ibadetlerinin toplamından daha çoktur. "Ahiret sıkıntısı"ndan kurtarmanın sevabını düşünün artık. Ve şunu söyledi: - Hocamdan duymuştum. Buyurmuştu ki, "İnsanlar, yaptıkları emr-i maruf hizmetine karşılık, Cennette kavuşacakları nimetleri bilseler, sevinçten her şeyi unutur, sokaklarda oynarlardı." E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Senin mesleğin nedir?"
2005-04-18 01:00:00
Konya'da doğup Şam'da vefat eden Alaeddin Konevî hazretlerinin ziyaretine bir gün bir terzi gelmişti. Oturup sohbet ettiler. Terzi sordu bir ara: - Efendim, Azrail aleyhisselam geldikten sonra tövbe etsek kabul olur mu? Mübarek, bu suale sualle cevap verdi: - Senin mesleğin nedir? - Terziyim efendim. - Peki, terzilikte en kolay şey nedir? - Kumaşı kesmektir. - Ne zamandan beri kumaş kesiyorsun? - Yirmi senedir. - Pekâlâ, ölüm meleği ruhunu almaya geldiğinde kumaş kesebilir misin? Adamcağız biraz düşündükten sonra, - Hayır hocam, dedi. O kritik anda mümkün değil. "Şimdi tövbe et!" Buyurdu ki: - Yirmi yıldır yapmakta olduğun bir şeyi o kritik anda yapamazsan, hiç yapmadığın bir şeyi nasıl yapabilirsin? Bu mümkün mü? - Haklısınız hocam, mümkün değil. - Öyleyse tövbeyi son nefese bırakma kardeşim. Şimdiden yap ki ağzın alışsın. Ölürken de zor gelmesin. Bir gün de; - Örnek insan nasıl olur? diye sordular bu zata. Buyurdu: - Örnek insan odur ki, din için, insanlara hizmet için kendini feda etmiştir. - Nasıl yani? - Yani insanlara faydalı olmak için kendi zararını düşünemez. "Bu yolda deli gibidir" Nitekim hadis-i şerifte, "Bir kimseye deli denilmedikçe imanı kâmil olmaz" buyuruldu. Ve şöyle devam etti: - İslamiyet fedakârlık ister, çile ister. Ancak böyle olgunlaşır insan. - Ama hocam, kimse çile çekmek istemez ki! - Doğru, çile çekmeyi kimse istemiyor. Zor geliyor, acı geliyor. Halbuki ilaçtır o. İlaçlar elbette acı olur. Ve şöyle bitirdi: - Biz de çocuklarımıza İslamiyeti, ehl-i sünneti anlatalım, öğretelim. Yoksa Rabbimize cevap veremeyiz ahirette.
."Niçin ağlıyorsunuz?"
2005-04-19 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden ve Kudüs'te vefat eden Ebu Abdullah Kureşî hazretleri, bir gün mescitte sohbet ediyordu ki, birdenbire ağlamaya başladı. Cemaat merak edip sordular: - Hayırdır, niçin ağlıyorsunuz? Buyurdu ki: - Üstadım vefat etti. - Nerden biliyorsunuz? dediler. - Kalbime öyle geldi, buyurdu. Cemaat şaşırdı bu sözlerden. Zira hocasının bulunduğu yer, binlerce kilometre uzakta olup, üç aylık yoldu. Gelen giden de olmamıştı ki o haber getirsin. Ve aradan üç ay geçti. Haber doğrulandı O bölgeden gelen kişiler doğruladı bu haberi. Evet, hocası vefat etmişti. Hem de haber verdiği o gün ve aynı saatte. Bir gün sordu cemaatine: - Bu dünyada en büyük bayram nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki. - Günah işlemediğimiz gün, en büyük bayramdır. Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, herkes bir şükrediyorsa, biz sonsuz şükretmeliyiz. - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - Çünkü biz ehli sünnet âlimlerini tanıyıp onları sevdik. Onların sayesinde hakkı batıldan ayırır olduk. Dünyada bundan büyük nimet yoktur ve olamaz. Biz bedava kavuştuk Şöyle devam etti: - Bir mümin, dünyanın öbür ucunda "hakiki bir İslam âlimi"nin bulunduğunu öğrense, her şeyini satıp yol parası yaparak, onun yanına gitmesi farz olur. Ve ekledi: - Ama biz bedava kavuştuk bu nimete. Hiç aramadan. Onun için sonsuz şükürler olsun Rabbimize. Bir gün de sordular bu zata. - İnsanların en iyisi kimdir hocam? Buyurdu ki: - Allah için insanlara dinini öğretendir. - Peki en alçağı kimdir? - Din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır
.Ölüm var evladım!"
2005-04-20 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden ve Tûr-i sîna'da vefat eden Ebu Abdullah Mağribî hazretleri, bir gün nasihat isteyen bir gence buyurdu ki: - Ölüm var evladım. Ölüme hazırlan! Bu nasihat garibine gitti delikanlının. - "Allah Allah!" dedi içinden, "Ölüme hazırlan diyor. Halbuki ben daha gencim. Niye böyle söylüyor ki? Hele bir yaşlanayım. Ölüme o zaman hazırlanırım..." O böyle düşünürken, - Evet evladım, buyurdu.Henüz gençsin. Ama unutma ki, ecel genç ihtiyar tanımıyor! Sonra sordu ona: - Sen genç iken ölenleri hiç görmedin mi evladım? Şaşkın delikanlı! - Gördüm hocam. - Çocuk yaşta ölenleri? - Onları da gördüm. - Bebek iken ölenler de var değil mi? - Evet efendim. - Bak evlat, genç yaşta ölenlerin sayısı, yaşlı iken ölenlerden daha çoktur. Delikanlı şaşırmıştı. - Öyle mi hocam? - Tabii. Bebek iken ölenler de genç iken ölenlerden fazladır. Delikanlı etkilendi bu sözlerden. Beş vakit namaza başladı ve kılıp bitirdi kazalarını. Çok geçmeden vefat etti. Evet, büyük zatın dediği gibi ecel, genç iken yakalamıştı o delikanlıyı da. Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; - Akıllı insan, kışın ihtiyacını yazdan hazırlar, öyle değil mi? diye sordu. - Evet hocam, dediler. Ölüme hazırlanmak da... Buyurdu ki: - Ahiret azığını dünyada iken hazırlayan da böyle akıllıdır işte. Kış gelip çatmadan odun kömür almak, nasıl akıllılık ise, ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmak da akıl icabıdır. Bir gün, yeni bir talebesi; - Hocam, sizi çok sevmek istiyorum, ne yapayım? diye sordu bu zata. Buyurdu ki: - Öyleyse arkadaşlarını çok sev evladım. Genç anlamadı bundaki inceliği. - Hocam, ben sizi çok sevmek istiyorum. Mübarek gülümsedi. - Arkadaşını sevmeyen, hocasını sevemez evladım.
.Bizden zengini yok!"
2005-04-21 01:00:00
Fatih Sultan Mehmed Han devrinde yaşayıp Karaman-Lârende'de vefat eden Alaeddin Halvetî hazretlerinin evliya bir zat olduğunu işiten bir genç, kendisini görmek için düştü yollara. Giderken de; - "Eğer hakikaten evliya ise bir kerametini göreyim. Mesela tatlı ikram etsin bana" diyordu kendi kendine. Nihayet gelip çaldı kapıyı. İçeri girdiğinde, bir de baktı ki sofra kurulmuş, üzerinde çeşitli tatlılar var. Mübarek zat; - "Buyur" dedi kendisine. "Bu tatlıları senin için hazırladım. Belki canın istemiştir!" ? Bu zat Allah adamı Delikanlı, "Tamam" dedi içinden. "Bu zat gerçekten Allah adamı." Oturdu sofraya. Birlikte yiyip sohbet ettiler. O günden sonra artık hiç ayrılmadı yanından. Bu zat, bir gün sevdiklerine; - Dünyada bizden zengini yoktur, buyurdu. Dinleyenler şaşırdılar. - Biz neden zenginiz hocam? Buyurdu ki: - Malı çok olanı zengin sanmayın. Asıl zengin biziz. - Nasıl yani? - Biz Müslümanız, öyle değil mi? - Elhamdülillah. - Ehli sünnet üzere imanımız var? - Şükürler olsun. - İşte asıl zenginlik budur. Allahü teala bir kuluna "iman" verdiyse, ona her şeyi vermiş demektir. Saymakla bitmez... Ve ilave etti: - Sonra "sıhhat" nimeti var. Rabbimizin nimetlerini saymaya kalksak bitiremeyiz. Bütün bunlara karşı bizden bir tek şey istiyor Allahü teala. - Ne istiyor hocam? - Kendisini tanımamızı istiyor. Ama tanımak, itaat etmekle olur. İtaat etmeyen tanımış olmaz. Bir gün de sordular bu zata: - Ahirette neler sorulacak hocam? - Dört şey, buyurdu. - Onlar nedir? - Vücudunu nerede eskittiği, vaktini nerede harcadığı, ilmini nerede kullandığı, parayı nereden kazanıp nereye sarfettiği.
.Kabirdekilerin paylaştığı!..
2005-04-22 01:00:00
Hindistan'da yetişip Pani-püt şehrinde vefat eden Alaeddin bin Esat Lahorî hazretleri, bir gün bazı sevdikleriyle kabristana gitmişti. Kabir ziyareti sırasında bir ara gözlerini kapatıp bir müddet sonra açtı. Yanındakiler bunu farkedip hikmetini sorduklarında; - İçimden dua ettim, buyurdu. - Ne dua ettiniz hocam? - "Yâ Rabbî, mevtaların hallerini bana bildir!" diye yalvardım. - Bildirildi mi? - Evet. Cenab-ı Hak gözümden perdeyi kaldırdı. O anda bütün mevtaları gördüm. "Meraklandık hocam!" - Meraklandık hocam. Neler gördünüz? - Toplanmış, aralarında bir şey paylaşıyorlardı. - Neymiş paylaştıkları? - Bir hafta önce Allah dostlarından biri buradan geçerken, "Üç İhlas, bir Fatiha" okuyup bütün mevtalara hediye etmiş. - Evet hocam. - Öyle çok sevap hasıl olmuş ki, o günden beri paylaştıkları halde hâlâ bitirememişler. *** Bir gün de sohbetinde, - Kardeşlerim, ölüme çare yok. Mümin olsun, kâfir olsun herkes bir gün ölecek, buyurdu. Sordular: - Ölüm acısını herkes duyacak mı? - İnkarcılar, çok şiddetli hissedecekler. - Ya müminler? - Onlar, öldüğünü anlamayacak bile. Bir bakacak ki ölmüş. "Aaa ben ölmüşüm" diyecek, o kadar. "Herkese iyilik edin" Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, Allahın kullarına, Onun rızası için iyilik yapın. - Herkese mi hocam? - Evet, kim olursa olsun. - Ama hocam, iyilik yaptığımız kimselerden bazan kötülük görüyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Olsun. Siz yine iyilik yapın. - Yine kötülük yaparsa? - Siz yine iyiliğe devam edin. - Hikmeti ne hocam? - Çünkü siz Allah için iyilik yapıyorsunuz, o insan için değil ki. O iyiliğinizin mükâfatını Allahü teala size verecektir. Hiç şüpheniz olmasın. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dünyalık için ağlanır mı?"
2005-04-23 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ebu Abdullah Mehaî hazretleri, çok merhametli bir zat idi. Öyle ki, insanların günah işlediğini görünce ağlardı. Bir gün, hırsız girdi evine. Bütün eşyasını alıp götürdü. Mübarek eve girip vaziyeti görünce başladı ağlamaya. Hanımı onu görünce sordu: - Efendi, hiç dünyalık için ağlanır mı? - Ben onun için ağlamıyorum ki. - Ya ne için ağlıyorsun? - Hırsız için ağlıyorum. - Hırsız için mi? Hiçbir şey anlamadım bey. - Hanım niye anlamıyorsun? Bu adam hırsızlık yapmadı mı? - Yaptı. "Bu günah değil mi?" - Yaptığı günah değil miydi? - Tabii günahtı. - Peki günahın karşılığı nedir ahirette? - Cehennem ateşidir. - İyi ya, nasıl yanacak o ateşte? Nasıl dayanacak. Ben ona ağlıyorum işte. *** Bir gün de; - İyi insan nasıl olur? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - İyi insan, güleryüzlü olur, kimseye yük olmaz, bilakis herkesin yükünü çeker. - Ya namaz kılmak, oruç tutmak? - Bunlar, her Müslümanın aslî vazifesidir. Zaten yapması lazım. *** Bir gün de, - Hocam "Haram ateştir" deniyor. Bu doğru mu? diye sordular. Buyurdu ki: - Elbette. Haramla beslenen vücudu Cehennem ateşi yakar. Korkmak lazım! Sordular yine: - İmansız ölmemek için ne yapmak lazım hocam? - Korkmak lazım. - Neden? - İmansız ölmekten. İmansız ölmekten korkmayan, imansız ölür mazallah. *** Bir gün de oğlunu çağırıp, - Evladım, buyurdu. Eğer Cennete gitmek istiyorsan Allahü tealanın emir ve yasaklarını öğren ve buna göre yaşa bu dünyada.
.İşte Allah korkusu budur"
2005-04-24 01:00:00
Mısır'da yetişen evliyanın büyüklerinden Ebu Abdullah Merrakuşî hazretleri zamanında, iki kişi kavgaya tutuşmuştu bir gün. Ancak biri güçlü kuvvetli, diğeri zayıftı. Güçlü olan, vurup yere yatırdı zayıfı. Ve belinden bıçağı çekip tam adama saplamak üzereydi ki, bu zat gördü onu ileriden. Koştu ve kulağına bir şeyler fısıldadı. İşte ne olduysa, o anda oldu. Eli ayağı kesildi adamın. Rengi kaçtı. Elindeki bıçak yere düşerken kendi de yıkıldı bir tarafa. İnsanlar koşup geldiklerinde, o yerde zor nefes alıyordu. Allah seni görüyor - Hayrola, ne oldu, niçin düştün? diye sordular. Yüzü kireç gibiydi. Ve takati yoktu konuşmaya. Gözleriyle bu zatı işaret edip; - "İşte şu giden ihtiyar", diyebildi ancak. Kimse bir şey anlamamıştı. - Ne oldu, anlatsana, dediler. Güçlükle mırıldandı: - O ihtiyar, kulağıma bir şey söyledi de. - Ne dedi? - "Senin bu yaptığını Allah görüyor" dedi. - Eee sonra? - Sonrasını hatırlamıyorum. İnsanlar birbirlerine bakıp, "İşte Allah korkusu budur" diyorlardı ki, o kalkıp koştu bu zatın arkasından. Elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi. *** Bu zat bir gün sevdiklerine buyurdu ki: - Gıybet yapanı dinlemeyin. Hatta susturun. Çünkü gıybet günahı, zina günahından büyüktür. Açıkça "Sus!" deyin! Sordular: - Nasıl susturalım hocam? - Açıkça "Sus!" deyin. Böyle yapana yüz şehid sevabı verilir. - Yüz şehid sevabı mı? - Evet. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor. Bir gün de buyurdu ki: - Bir insan ihlasla ibadet ederse, cenab-ı Hak onun dünyada işlerini kolaylaştırır, kabirde ona acır, ahirette affeder. Sordular: - Ya ihlası kaybedersek hocam? Buyurdu ki: - O zaman çok sıkıntı çekeriz. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.
Sahrada yağmur duası...
2005-04-25 01:00:00
Yemen evliyasının büyüklerinden Ahmet bin İdris hazretleri zamanında bir sene müthiş bir kuraklık olmuştu o havalide. İnsanlar susuzluktan ıstıraba düşüp bu zata geldiler ve; - Efendim çok perişanız, diye dert yandılar. Büyük velî, üzüntü içinde; - Biliyorum kardeşlerim, buyurdu. - Artık takatimiz kalmadı bu susuzluğa hocam. - Evet ama ne yapabiliriz ki? - Hani bir dua etseniz de yağmur yağsa diyoruz. - Pekâlâ, buyurdu. Toplanın, sahraya çıkıyoruz. "Biz çok günahkârız" Ve bütün şehir halkı, kadın erkek, yaşlı genç, birlikte sahraya çıktılar. Kendisi yüksekçe bir yere çıkıp seslendi: - Ey insanlar! Hepiniz günahkâr olduğunuzu itiraf ediyor musunuz? Hep bir ağızdan bağırdılar: - Eveet. Biz çok günahkârız. Ama pişman olduk, tövbe ediyoruz. Bunun üzerine açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Kur'an-ı kerimde, "Tövbe edenlerin duasını kabul ederim" buyuruyorsun. İşte biz günahlarımıza tövbe ettik. Bizi affet ve bize yağmur ihsan eyle! Daha duası bitmemişti ki, gök gürlemeye başladı. Ardından boşandı rahmet. Öyle ki, toprak da doydu suya, insanlar da. Üç şeye dikkat et! Bir gün de, nasihat isteyen bir gence buyurdu ki: - Üç şeye dikkat et evladım. Delikanlı, - Onlar nedir? diye sordu. Buyurdu ki: - Birincisi, paraya, mala mülke gönül bağlama! - İkincisi hocam? - İkincisi, öyle hayat sür ki, senin yüzünden kimse Cehenneme girmesin. - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Yani kimseye kötü örnek olma. Hiç kimse sana bakıp da İslamiyetten soğumasın. - Ya üçüncüsü? - Üçüncüsü de, yanına üzüntülü gelen, neş'eyle çıksın yanından. Kederli insanları ferahlandır. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Öyle kullar vardır ki!.."
2005-04-26 01:00:00
Şam'da yetişen velilerin büyüklerinden Ahmet bin İbrahim el Vasıtî hazretleri, deniz yolculuğuna çıkmıştı bir gün. Ancak büyük bir fırtına koptu denizde. Gemi başladı sallanmaya. Dalgalar büyüdü ve gemi parçalanmak üzereydi ki, açtı ellerini ve yalvardı: - Yâ Rabbî! Sevdiğin kulların hürmetine dindir bu fırtınayı! Ellerini yüzüne sürerken dindi fırtına. Sütliman oldu deniz. Yolcular sevinçle sordular bu zata. - Nasıl dua ettin ki, fırtına durdu birden? - Araya vesile koyarak dua ettim, buyurdu. "Sevdiklerinin hürmetine" - Nasıl yani? - "Yâ Rabbî! Sevdiğin kullar hürmetine..." diyerek yalvardım. - Onun için mi kabul oldu dua? - Evet. Cenab-ı Hakkın öyle mübarek kulları vardır ki, onların hürmetine edilen duaları geri çevirmez. Bir gün de sohbetinde, - Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona iki nimet verir, buyurdu. - Onlar nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - Birincisi, sevdiği bir kulunu ona tanıtır. - Sevdiği kuldan murat nedir hocam? - Hakiki bir İslam âlimi veya gönül ehli bir Allah adamı. Böyle bir zatı tanımak, nimetlerin en büyüğüdür. - Neden? - Çünkü iki cihan saadetine kavuşmak, böyle bir zatı tanımak ve onu sevmekle olur. "Hayırlı iş nasib eder" - Peki, ikinci nimet nedir hocam? - İkincisi, ona hayırlı bir iş nasib eder. Daha çok severse, derd-ü bela verir. - Sevdiğine mi dert bela verir? - Evet. Derd-ü bela, Allahü teâlânın kemendidir. Sevdiklerini, onunla kendine çeker. Bir gün de, - İyi insan nasıl olur? diye sordular. Buyurdu ki: - İyi insan, herkese güleryüzlü, tatlı dilli olur. - Farzları yapıp haramlardan kaçması da gerekmez mi hocam? - Bunlar, her Müslümanın aslî vazifesidir zaten. Elbette ki yapacaktır.
.Okumak ve okutmak...
2005-04-27 01:00:00
Nişabur'da medfun bulunan büyük veli Ebu Abdullah el Mukrî hazretlerinin ömrü insanlara hizmetle geçmişti. Sonunda bir hastalığa yakalandı. Meğer "Ölüm hastalığı"ymış bu. Ateşler içinde kıvrandığı halde diz üstü oturur, ayağını uzatıp yatmazdı. Halbuki oturacak takati yoktu. Bu hal dikkatini çekti oğlunun. Yanına gelip diz çöktü. - Babacığım! - Buyur evladım. - Ağır hastasınız şu anda. - Evet, elhamdülillah. - Hani diyorum ki, şöyle ayaklarınızı uzatıp yatsanız olmaz mı? Rahat edersiniz. Güzel dersin de... Oğluna şefkatle baktı mübarek: - Hey oğul güzel dersin, ama... - Aması ne baba? - Uzatayım da kime karşı uzatayım? Delikanlı sağına soluna baktı. - Burada kimse yok ki babacığım. - Var evladım. Senin görmediğin kimseler var burada. - Kim var baba? - Melekler oğul. Melekler var. Onlara karşı mı ayak uzatayım? Oğlu pişman oldu öyle söylediğine. - Özür dilerim babacığım, dedi ve açtı Kur'an-ı kerimi, başladı okumaya. Az sonra babası "Allah" deyip ruhunu teslim etti. *** Bir gün nasihat istediler bu zattan. - İki şey çok mühimdir, buyurdu. - Onlar nedir hocam? - Okumak ve okutmak. Öğretmek daha sevap Sonra izah etti bunları. - Okumaktan maksat, "İslamiyeti öğrenmek", okutmaktan maksat da öğrendiğini "Başkalarına öğretmek"tir. Öğretmek, öğrenmekten daha sevaptır. *** Bir genç de sordu bir gün bu zata. - Hocam, ihlasımın artmasını istiyorum, ne yapayım? Buyurdu ki: - İslâm büyüklerinin, evliyaların hayatlarını oku öyleyse. - O zaman ihlasım artar mı? - Evet evladım. Çünkü onların kapleri çok nurludur. Hayat hikâyeleri okunursa, sevgileri kalbe dolar. Onları sevince de kalp nurlanır, temizlenir. İhlas hasıl olur böylece. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Herkes ona koşardı...
2005-04-28 01:00:00
Bağdat'ta yaşayan evliyanın büyüklerinden Ebu Abdullah Rodbarî hazretleri çok cömert bir zattı. O devirde maddi bir darlığa düşen herkes, ona koşar, ihtiyacı kadar parayı alıp ferahlardı. Bu zat bir gün, aldı oğlunu yanına, dışarı çıktı. Para kesesi oğlunun elindeydi. Rastladığı fakirlere şöyle bir bakar, bazısı için, - Buna iki dirhem ver! Bazısı için de, - Üç dirhem ver! diye emreder, oğlu da verirdi. Az sonra bir delikanlıya rastladılar. Ancak "Zengin" bir görünüşü vardı gencin. Buna rağmen, - Buna yüz dirhem ver! buyurdu. Merak mı ettin oğul? Oğlu şaşırdı tabii. Zira o ana kadar "beş dirhem"den fazla vermemişlerdi kimseye. Üstelik fakir de değildi bu genç. Sağlamdı ve çalışabilirdi de. Bunu çok merak ettiyse de sormaya utandı babasından. Ancak babası anlamıştı onun merak ettiğini. Sevgiyle baktı ona. - Merak mı ettin oğul? - Evet baba, mazur gör. Buyurdu ki: - Dinle oğul, önceki fakirler, kendileri için aldılar o paraları. Onun için onlara ihtiyaçları kadar verdik. Çocuk sordu hemen: - O genç ne için aldı baba? - O muhtaç değildi. Bizden aldığını fakirlere dağıtacaktı. Şimdi anladın mı? - Anladım babacığım. Helal lokma yiyin! Bir gün de, - Hocam, ibadet yapmanın kolay gelmesi için ne yapmalı? diye sordular bu zata. - Helal lokma yiyenin ibadet yapması kolaylaşır, buyurdu. - Ya haram yenirse? Buyurdu ki: - Haram yiyen harama meyleder. İbadet zor gelir onlara. Bir genç de sordu bu zata. - Hocam, "Dünyadan sakınınız!" diye okuyoruz kitaplarda. Bu ne demek? Buyurdu ki: - Burada anlatılmak istenen, bildiğimiz bu dünya değil evladım. - Ya nedir hocam? - Burada sakınmamız gereken "Dünya"dan maksat, Allahü tealanın beğenmediği şeyler, yani "Haram ve mekruhlar"dır.
.Et kokusu!
2005-04-29 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden ve Tus şehrinde vefat eden Ebu Abdullah Sübeyhî hazretleri, bir sene "Nafile hac"a niyetlenmişti. Ancak hanımı hamileydi. Bir gün, burnuna "Et kokusu" geldi bu kadıncağızın. Ve bunu söyledi beyine: - Efendi! Şu kızarmış eti kim pişiriyorsa, git benim için bir parça iste. Çok canım çekti. Gitti mübarek, baktı ki et kokusu fakir bir evden yayılıyor. Kapıyı çalıp utanarak söyledi hanımının isteğini. Ev sahibi kadıncağız büktü boynunu. - Malesef veremeyeceğim. "Üç gündür açız" Büyük veli dönüp gidiyordu ki, kadın seslendi arkasından: - Komşu, bir dakika! - Buyur bacım. - Niçin veremiyorum biliyor musunuz? - Hayır, neden? - Bu et size helal değil de... - Helal değil mi, niçin? Kadın, titrek sesle anlattı: - Biz çoluk çocuk üç gündür açız komşu. Beyim öldü. Hiçbir gelirimiz de yok. Çocuklar açlıktan ağlıyordu ki, ben dayanamayıp sokağa çıktım. - Evet bacım, sonra? - Bir kenarda ölmüş bir hayvan gördüm. Etrafta kimsecikler de yoktu. Ondan zaruret miktarı kesip gizlice eve getirdim. - Yoksa onu mu pişiriyordun? - Maalesef komşu. Bunu derken ağlamaya başladı. Mübareğin de gözleri yaşarmıştı. Elini koynuna götürdü ve bir kesede nafile hac için biriktirdiği paranın tamamını alıp uzattı bu kadıncağıza. - Şunu al bacı. Bu size bir müddet yeter. "Nafile hacdan sevap" Kadın çok sevinmişti. Dualar etti kendisine. Mübarek zat eli boş eve dönünce hanımı sordu: - Ne oldu bey, hani et getirecektin? - Getiremedim hanım. - Neden? Olanları anlatıp buyurdu ki: - İşte böyle hanım. Bana hac farz değil. Nafile hac için biriktirdiğim paramızın tamamını o kadıncağıza verdim. - Çok iyi yapmışsın bey. - Ne yapayım. Benim haccım da bu olsun dedim. Ve ilave etti: - Bir mümini sıkıntıdan kurtarmak, nafile hacdan daha sevaptır.
.Çektiğin yeter gel artık!"
2005-04-30 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden ve Tus şehrinde vefat eden Ebu Abdullah Turuğbadî hazretleri, bir gün topladı çocuklarını. Onlara buyurdu ki: - Evlatlarım, bu gece rüyada Resulullah Efendimizi gördüm. Sordular: - Hayırdır inşallah. Nasıl gördün baba? - Bana sevgiyle bakıp; "Ey oğul, dünyanın sıkıntısını çektiğin yeter. Artık bana gel" buyurdular. Çocuklar merak etmişlerdi. - Sen ne dedin baba? - "Baş üstüne" dedim tabii ki. Ama sordum hemen. Ne hediye getireyim? - Ne sordun? - "Yâ Resulallah!" dedim. "Size getirecek bir armağanım yoktur. Hediye olarak ne getireyim?" Çocuklar heyecanlanmıştı. - Ne buyurdular peki? - "Oğullarını getir!" buyurdular. Sevinçten hopladı çocuklar. - Öyle mi babacığım? - Evet. Şimdi söyleyin bana. Resulullah'ın huzuruna giderken hanginiz benimle gelir? Hanginizi götüreyim? İkisi de bir ağızdan, - Beni götür! diye haykırdılar. Bunun üzerine üç tabut yaptırdı o gün. Akşama doğru üçü de göç etti bu âlemden. Bir gün sordu cemaatine: - Mümin olmanın alametlerinden biri nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Bir insanı kurtarmak! Buyurdu ki: - Bir insanın daha kurtuluşuna vesile olmak için çalışmaktır. - Yani emr-i maruf mu hocam? - Evet. Bir kişiye dinden bir mesele öğretmek, yüz nafile hacdan daha faziletlidir. - Öğretecek kadar ilmimiz yoksa hocam? - O zaman kitap verirsiniz. - Ne kitabı? - Ehli sünnet âlimlerinin Allah için yazdıkları ilmihal kitaplarından alıp hediye edersiniz. - Bu da emr-i maruf sayılır mı? - Elbette. O insan bu kitaptan okuyup öğrenir. Siz de bu sevaba kavuşursunuz.
.İnsanların en kıymetlisi!
2005-05-01 01:00:00
Tabiinin büyüklerinden ve Irak'ta vefat eden Ebu Abdurrahman Sülemî hazretleri, bir gün bir talebesiyle sokakta giderken, insanlardan bazısına selam veriyor, bazısına vermiyordu. Bu hal, dikkatini çekti o talebenin. Kendi kendine, "Neden böyle yapıyor?" diye geçirdi içinden. Mübarek, onun bu düşüncesini anlayıp durdu. Bir eliyle onun gözlerini sıvazlayıp, - Şu insanlara bir bak, ne göreceksin? buyurdu. Genç talebe, - "Başüstüne" deyip, yoldan geçenlere baktığında, kimini "Maymun" suretinde gördü, kimini "Hınzır". "Affedin hocam!.." Kimi "Tilki" suretindeydi, kimi de "Çakal". Bazısını da "Kurt" veya "Köpek" suretinde görmüştü. Bunların arasında "İnsanlar" da vardı tek tük. İşin hikmetini anlamıştı. Hocasının elini öpüp, - Affedin hocam, dedi. Siz her şeyi yerli yerinde yaparsınız. Mübarek zat tebessüm etti. Ve devam ettiler yollarına. *** Bir gün de cemaatine; - Kardeşlerim, buyurdu. İnsanlar arasına karışıp, onlara İslâmın güzel ahlakını anlatmak, bir köşeye çekilip ibadet yapmaktan daha kıymetlidir. Ve ekledi: - Yolumuz, birlik, beraberlik ve muhabbet yoludur. Birbirinizi seviniz, tefrikadan sakınınız. Ve sordu onlara: - En büyük keramet nedir, bilir misiniz? - Bilmiyoruz, dediler. Doğru yolda sebat Buyurdu ki: - En büyük keramet, doğru yolda yürümekte sebat etmektir. *** Bir gün de sordular bu zata: - Hocam, bir insanın hidayetine sebep olmak çok sevap değil mi? - Elbette. - Ne kadar sevap hocam? - Peygamberimiz, hazret-i Ali'ye ne buyurmuş biliyor musunuz? - Ne buyurmuş hocam? - "Yâ Ali, sen bir kişinin hidayetine sebep olursan, güneş o gün, senden daha iyi bir kimseye ışık vermez. O gün sen, dünyanın en kıymetli insanı olursun" buyurmuşlardır.
."O keklikleri yiyebilirsin!"
2005-05-02 01:00:00
Horasan'da, Çeşt şehrinde yaşayıp orada vefat eden Ebu Ahmed Ebdal Çeştî hazretleri devrinde bir kişi ava çıkmıştı bir gün. Birkaç keklik avlayıp dönerken kendi kendine, "Ben bu keklikleri avladım ama yemek caiz mi acaba?" diye düşündü. O anda rastladı bu Allah adamına. Durdu ve selam verdi. Tam bunu soracaktı ki, lüzum kalmadı. Büyük veli döndü o kişiye. - Caizdir, buyurdu. Adam afalladı birden. - Ne caizdir hocam? -Avladığın keklikleri yiyebilirsin. Çok duygulanmıştı. Ertesi gün evine gidip talebesi olmakla şereflendi "Saygıda kusur etme!" Bir gün de; - Hocam, evliyaya karşı nasıl davranmak gerekir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Evliya zatların büyüklüğünü bilmeli, onları çok sevip saygıda kusur etmemelidir. Sordular: - Onlar neden kıymetlidir hocam? Buyurdu ki: - Çünkü onlar Allahü tealayı, Allah da onları çok sever. Onlar için, kıyamet gününde korku ve hüzün yoktur. Bir gün de; - Allahü tealanın bir kulu sevdiği nasıl anlaşılır? diye sordular. Buyurdu ki: - Allahü teâlâ, sevdiği kuluna üç şey verir. Dinde fakih yapar! - Onlar nedir hocam? - Birincisi, onu dinde fakih yapar. - İkincisi? - Kalbinden dünya muhabbetini çıkarır. - Ya üçüncüsü? - O kimse kendi kusurlarını görmeye başlar. Öyle olur ki, kendi kusurlarını görmekten başkalarının kusurlarını göremez olur. Bir gün de, talebelerine, - Birbirinizi çok sevin,buyurdu. - Seviyoruz, dediler. - Daha çok sevin, buyurdu. - Nasıl yani? - Mesela bir arkadaşınızın ismini duvarda yazılı görseniz, önünüzü ilikleyip öyle geçin oradan.
.Bunu yesin, birşeyi kalmaz
2005-05-03 01:00:00
Hama şehrinde yaşayıp Halep'te vefat eden "Ahmet Hamamî" hazretleri, bir gün evden çıkıp, zamanın sultanına gitti. Ve emr-i ma'rufta bulundu kendisine. Ancak sultan dinlemedi onu. İyi muamelede bulunmadı. Bu yüzden kalbi kırıldı mübareğin. Mahzun olmuştu. Ama o akşam... Birden hastalandı sultan. Ağrıdan kıvranıyordu. Doktorlar aciz kaldılar. Nihayet ölecek duruma gelmişti ki, bu hal, malum oldu bu Velîye. Yine acıdı ve bir miktar bal gönderip, - Bunu yesin. Bir şeyi kalmaz, buyurdu. Tamamen iyileşti Acele yetiştirdiler balı sultana. O baldan bir kaşık alır almaz kesildi ağrısı. İyileşti tamamen. Hiç bir şeyi kalmamıştı. Bu sefer utandı yaptığına. Mahcup ve pişman oldu. Hemen dergaha koştu ve - Özür dilerim hocam,dedi. Elini öpüp artık ayrılmadı yanından. Her ne iş olsa, ona danışıyordu artık. *** Bir gün, cemaatten biri, - Hocam zikir nedir? diye sordu bu zata. Buyurdu ki: - Zikir, Allahü tealayı anmak, yani hatırlamaktır. Sonra izah etti: - Bir iki kişi, bir yerde oturur, Allah'tan ve Peygamberden bahsederlerse, zikr etmiş olurlar. - Öyle mi hocam? - Evet. Bir ilmihal kitabı açıp okumak da zikirdir. Melekler, böyle meclisleri bulunca hemen oraya üşüşür, onları sarar, onlar için duada bulunurlar. Açıkça "Sus!" deyin! Bu büyük zat, gıybet edilmesine asla müsade etmez, hemen sustururdu. Bir gün, - Hocam, gıybet eden olunca hemen susturuyorsunuz. Hikmeti nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Gıybet edeni susturana, yüz şehid sevabı veriliyor da ondan. - Öyle mi. Peki nasıl susturacağız? - Açıkça "Sus!" diyeceksiniz. - Bir "Sus!" demekle mi yüz şehid sevabı kazanıyoruz? - Evet. Hem bu kadar sevap kazanıyorsunuz, hem de o müslümanı günahtan kurtarmış oluyorsunuz. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Çabuk terket burayı!
2005-05-04 01:00:00
Mekke-i mükerreme'de vefat eden büyük Veli "Ebu Ahmed el Kalanisî" hazretlerinin bulunduğu şehre yeni bir vali tayin olmuştu. Ancak yeni vali kıymetini bilmiyordu bu zatın. Ona yukardan bakıyor ve sık sık rahatsız ediyordu. Bir gün de ansızın dergaha geldi ve paldır küldür içeri girip, - Çabuk terk et burayı! diye bağırdı. - Neden? diye sorunca da, - Çünkü sen insanları yoldan çıkarıyorsun! dedi. Mübarek hiç kızmadı. Hatta şefkatle bakıp buyurdu ki: - Pekâlâ gideriz! Ama... Hemen çık git! Vali daha da sinirlendi. - Ne aması be adam? Hemen çık git! - Bir şey arzedebilir miyim vali bey? - Neymiş o, çabuk söyle! - Şu anda hanımınız doğum sancısı çekiyor. Siz eve koşun. Biz de dua edelim. İnşallah kurtulsun. O zaman gideriz. Vali gerçekten de doğum bekliyordu o günlerde. Hemen eve koştu. Baktı ki herkesin yüzü gülüyor. Yakınları sevinçle yanına gelip, - Müjde, bir oğlun oldu! dediler. Hanımı da çok sevinçliydi. - Efendi, az önce çok enteresan bir şey oldu, dedi. - Hayrola ne oldu? - Ağrıdan kıvranıyordum ki, nur yüzlü bir zat göründü gözüme. - Eee? - "Korkma, sana dua ediyorum. İnşallah kolay kurtulacaksın" deyip kayboldu gözden. - Sonra? - O böyle der demez sancılarım dindi. Doğum anında hiç acı hissetmedim. Acaba kimdi o zat! Çok merak ediyorum. Acaba kimdi o zat? Vali anlamıştı meseleyi. - Ben biliyorum, deyip koştu dergaha. Ellerine sarılıp, - Özür dilerim hocam. Lütfen affedin! diye yalvardı. Artık müdavimi olmuştu dergahın. Bu zat bir gün, - Müslüman kibirli olmaz. Mümine tevazu yakışır, buyurdu. - Kibirden kurtulmanın yolu nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - Kibirli olmayanlarla beraber olmaktır.
.Çok zengin idi
2005-05-05 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden "Ebu Ali Cürcanî" hazretleri, "Zengin" olmasıyla meşhurdu o yörede. Bir gün, iki kişi oturmuş onu konuşuyorlardı. Biri, - Bu zat çok zengindir, dedi. Öbürü tasdik etti onu. - Evet, biliyorum. - Nasıl bu kadar zengin olmuş acaba? - Bilmem. Onlar böyle konuşurken oraya geldi mübarek. O gelince sustular tabii. Onlara bakıp buyurdu ki: - Evet, dünyalığımız çoktur. Ama dünya, kalbimizde değil bizim. Cebimizde. Paranın yeri cep'tir Anlıyamayıp sordular: - Cebinizde mi? Nasıl yani? - Paranın yeri ceptir, cüzdandır. Ama kalp değildir. Kalbe para sevgisi girdi mi, o kalpten hayır gelmez. Ve ekledi: - Kalp, "Allah sevgisi"nin yeridir, "Para"nın değil. O anda kalplerinden "Dünya sevgisi"nin çıktığını, yerine "Allah sevgisi"nin girdiğini hissettiler. Artık talebesi olmuşlardı bu büyük Velinin. *** Bir gün de, - Evliya zatların ne gibi hususiyetleri vardır? diye sordular. Buyurdu ki: - Onlar öyle kullardır ki, onlar görülünce "Allah" hatırlanır. Bazı semavi kitaplarda, "Benim Velî kullarımdan birine eziyet eden, bana harp ilan etmiş olur" buyurulmuştur. Üzen, iflah olmaz - Yani onları üzen iflah olmaz, öyle mi? - Aynen öyle. - Ya onları sevip sevindirenler? - Onlara müjdeler olsun. Mutlaka mükafatını görürler bir gün. *** Bir gün de, - Başkalarının hata ve kusurlarını araştırmıyalım. Kendi kusurlarımıza bakalım, buyurdu. Sonra cemaate dönüp, - Niçin? diye sorun bakalım, buyurdu. Bunun üzerine sordular: - Niçin hocam? Buyurdu ki: - Başkasının günahından biz mesul değiliz ki. Bize, bizim günahlarımız sorulacak. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 2
.Paraya ihtiyacım var'
2005-05-06 01:00:00
Nişabur'da vefat eden büyük Veli "Ebu Ali Dekkak" hazretlerine, bir gün bir kimse geldi ve - Hocam, bir miktar paraya ihtiyacım var, diye arzetti. Mübarek, ona şefkatle bakıp, - İnşallah buyurdu. Bana gelirse sana veririm. Çünkü onun da parası yoktu o an için. Ama yine de "Yok" demedi. Çünkü Resulullah Efendimiz de "Yok" demezlermiş. Az sonra biri gelip arzetti: - Efendim, ben bir adakta bulunmuştum. - Nasıl bir adaktı bu? - Bir sıkıntım vardı da. Ondan kurtulursam bir fakire şu kadar para vereceğim demiştim. Şimdi kurtuldun mu? Mübarek sordu: - Kurtuldun mu peki? - Evet. Şimdi o adağımı yerine getirmek istiyorum. Kime versem acaba? Mübarek, o fakiri gösterdi ona. - Şuna ver. Bu kardeşimizin ihtiyacı varmış paraya. Adam çıkarıp verdi ona parayı. Fakir saydı, tam da ihtiyacı kadardı. Çok sevindi ve teşekkür edip ayrıldı huzurdan. Bu zat bazı sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, sordu onlara: - Allahü teâlâ, yerde ve göklerde ne varsa, hepsini kim için yarattı, biliyor musunuz? - Kim için hocam? - Biz insanlar için. Çünkü kâinattaki her şeyin, insana bir faydası vardır. Biz bilsek de, bilmesek de, bu böyledir. İnsanı niçin yarattı? Ve sordu yine: - Peki insanı ne için yarattı dersiniz? - Ne için hocam? - İnsanı da kendi için yarattı. - Nasıl yani? - Yani kendisine ibadet etmeleri için yarattı. Nitekim Kur'an-ı kerimde, "İnsanları ve cinleri, yalnız bana ibadet etmeleri için yarattım" buyuruyor. Fakaat... - Fakatı ne hocam? - Allahü teâlâ kulların ibadetine muhtaç değildir. Aksine bu ibadetlere bizim ihtiyacımız vardır. - Bizim mi hocam? - Evet. Çünkü insanın, Allahü teâlâya muhtaç olmadığı bir an yoktur. İnsan, ibadet yapmakla şereflenir
.Vakitsiz bir ziyaret
2005-05-07 01:00:00
Anadolu'da yetişen ve Konya'da vefat eden "Ahmet Eflakî" hazretleri, bir akşam vakti sevdiklerinden birinin evine gitmişti. Ancak vakitsiz bir ziyaretti bu. Hoş beşten sonra sordu ev sahibine: - Sizin bu eviniz çok eski değil mi? Adam cevapladı: - Evet efendim. Dedemizden kalma eski bir yapıdır. Mübarek, şöyle bir etrafa göz gezdirdikten sonra, - Bu gece bu evde kalmasanız, buyurdu. - Nerde kalalım hocam? - Bize gidelim. Sizi misafir edeyim bu gece. Adamcağız merak etmişti. Niçin kalmıyalım? - Niçin hocam? Niçin bu evde kalmayalım ki? - Kalmayın işte. - Ama neden? - Bu ev bu gece yıkılabilir de. - Yıkılabilir mi? - Evet. Kalbime öyle geliyor. Tehlikeden kaçmak lazım. Adamcağız mecburen kabul etti. - Peki hocam, siz bilirsiniz. Ve o gece terkettiler evi. Sabah gidip baktıklarında evlerini yıkılmış gördüler. Evet, ev o gece yıkılmıştı. Allah'a şükredip, bu Allah adamına da teşekkür ettiler. *** Bu zat bir sohbetinde buyurdu ki: - Bir nimetin kıymeti bilinmezse, elden gider. Üstelik acı azap görür o kişi. - En büyük nimet nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - "İman" ve "İslam" nimetidir. Nasıl şükredelim? - Kıymetlerini bilmek nasıl olur peki? - "İman" nimetinin şükrü, ibadet yapmakla, "İslâm" nimetinin şükrü, haram işlememekle olur. *** Bir gün de, bazı sevdikleriyle sohbet ederken buyurdu ki: - Cenab-ı Hak lutfetti, bizi insan ve müslüman olarak yarattı. Üstelik de ehl-i sünnet itikadını nasib etti. - Elhamdülillah hocam. - Bu, bir şanstır. Bir başkası bu şansa sahip değilse ona kızılır mı? Bilmiyor çünkü. - Peki ne yapalım hocam? - Bilmeyenlere anlatalım. Kitap verelim. Bir insanı kurtarmak, dünyayı kurtarmak gibi sevaptır. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Din, nasihattir
2005-05-08 01:00:00
Denizli'ye bağlı Çal kazası müftüsü "Ahmet İzzet Efendi" hal sahibi bir Veli idi. Bu zat bir gün cemaatine buyurdu ki: - Din nasihattir kardeşlerim. Bilinen şey de olsa yine söylemeli, dinlemeli, yahut okumalıdır. Sonra şunu anlattı: Birgün hazret-i Ömer, ashab-ı kiramdan birisini vali tayin etmişti. Onu gideceği yere uğurlarken nasihat etti ayak üstü: - Allah'a şirk koşma, beş vakit namazını kıl, zengin olursan zekât ver ve hacca git ve sakın yalan söyleme! O gidince, sordu yanındakiler: - Ey halife, bu söylediklerin, zaten bilinen şeyler. Evet, biliyorum Hazret-i Ömer, - Biliyorum, buyurdu. - Söylediğin kişi de büyük sahabilerden. Bunları zaten bilir ve yapar. - Onu da biliyorum. - Öyleyse? Buyurdu ki: - Din nasihattir kardeşlerim. Mühim şeyleri hatırlatmaktır. Bu söylediklerimden daha mühim şey var mıydı? - Yoktu elbet. - İşte ben de onu yaptım. En mühim şeyleri hatırlattım ona. Daha ne söyleyebilirdim ki? *** Bir gün de, - Dünyada en zor şey nedir? diye sordular bu zata. - Hakkı batıldan ayırmaktır. Ancak bunu herkes yapamaz, buyurdu. Kimler yapabilir? Sordular: - Kimler yapar hocam? - Peygamberler, büyük islâm âlimleri ve evliyalar, hakkı batıldan ayırabilirler ancak. - Bu iş, çok mu mühim hocam? - Elbette. Ahirete gidince, çokları, "Eyvaah!" deyip çok pişman olacaklar. - Neden? - Çünkü "Hak" diye sarıldıklarının "Batıl" olduğunu orada anlıyacaklar. Bunun için bu dünyada en büyük nimet, hakkı batıldan ayırabilen bir zatın sohbetine kavuşmaktır. - Böyle zatlar yoksa? - Kendileri yoksa kitapları var. O zatların kitaplarını okuyan da, hakkı batıldan ayırabilir. E-mail: auyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Yeni evli talebe!..
2005-05-09 01:00:00
Tus, yani Meşhed şehrinde medfun bulunan büyük âlim ve velilerden Ebu Ali Farmedî hazretleri, rüyalara, kerametlere ehemmiyet vermez, "En büyük keramet, İslâmiyete uymaktır" derdi. Talebesinden biri, dergahta ibadet ederken evini düşündü bir ara. Yeni evliydi. Mevsim de kış olup, yakacak odun alamamıştı henüz. Böyle düşünürken evinin önüne "bir yük odun"un yıkılmış olduğunu hayal etti. Sonra kalkıp baktı pencereden. Fakat o da ne? Gözlerine inanamıyordu. Gerçekten de "bir yük odun" vardı evinin önünde. Ona, bu iyiliği hocası yapmıştı. ? "Ben artık oldum!" Buna çok sevinen genç talebe, "Tamam" dedi kendi kendine. "Ben artık kemâle geldim. Baksana olacak hadiseler aynen kalbime geliyor. Keramet dedikleri şey de bu olsa gerek!" Bu düşünce içinde koştu hocasına. Ona bu halini anlatacaktı ki, büyük veli şefkatle baktı gence ve; - Git, vazifene devam et! buyurdu. Delikanlı şaşkınlık içindeyken devam etti mübarek. - O hal şeytanidir evladım. - Şeytani mi? - Evet. Tasavvuftan maksat böyle şeyler değildir. - Ya nedir hocam? - Emir ve yasaklara uymakta titizlik göstermektir. Sen ibadetten zevk alabiliyor musun? - Pek değil hocam. - Günahlar çirkin geliyor mu? - Hayır. "Evet deseydin!" - Bak evladım, eğer bu iki suale "olumlu" cevap verseydin, kerametten söz edebilirdik. Yoksa insanların bilmediği şeyleri bilmek, görmediği şeyleri görmek hüner değildir. Gencin kafası allak bullak olmuştu. - Keramet nedir öyleyse? - Asıl keramet "İslâmiyete uymakta kolaylık duymak"tır. - Bunun için ne yapmalıyız hocam? - Helal lokma yemeliyiz. Helal yiyenin ibadet yapması kolaylaşır. - Haram yenirse? - Haramla beslenen vücut, harama meyleder.
.Oğlumu kaçırdılar!"
2005-05-10 01:00:00
Mısır'da yetişen evliyanın büyüklerinden Ebu Ali Rodbarî hazretlerinin huzuruna bir kadın geldi bir sabah erkenden. Ağlıyordu. Büyük veli sordu: - Hayrola bacım, niçin ağlıyorsun? - Oğlumu kaçırdılar. - Ne! Oğlunu mu kaçırdılar? - Evet hocam. On gündür haber yok yavrumdan. Ne olur bir himmet edin de kurtulup gelsin yuvasına. Onun ayrılığına dayanamıyorum. - Peki bacım, sen şimdi evine git. İnşallah kurtulur oğlun. - Sahi kurtulur mu hocam? - İnşallah bacım. "Sevdiklerinin hürmetine" Kadıncağız sevinçle döndü evine. O gidince, ellerini açıp yalvardı mübarek: - Yâ Rabbî! Sen her şeye kadirsin. Sevdiğin kullar hürmetine bu hanımı kavuştur oğluna. Sevindir zavallıyı. O akşam, kadın yine geldi bu zata. Ama yalnız değildi bu defa. Oğlu da yanındaydı. Büyük velî döndü delikanlıya. - Anlat bakalım evladım. Nasıl kurtuldun onların elinden? - Efendim, beni kaçırıp çok uzaklara götürdüler. El ve ayaklarıma demir kelepçeler takıp bir zindana attılar. - Sonra? - Onbeş gün orada kaldım. Hayattan ümidimi kesmiştim ki, bu sabah bir zat peydah oldu yanımda. - Kimdi o? - Bilmiyorum. Ama tıpkı size benziyordu. - Peki sonra? - O zat kelepçelerimi çözüp beni zindandan çıkardı ve kayboldu gözden. "Ben de anlamadım!" Ben, "Neler oluyor?" diye şaşkınlık içindeyken evimizde buldum kendimi. Ne olduğunu ben de anlayamadım. Büyük velî döndü annesine: - Gözün aydın bacım. Oğluna kavuştun. - Allah razı olsun hocam. Sonra gence döndü. - Senin de gözün aydın evladım. - Teşekkür ederim. Ama o zat kimdi acaba? - Mühim değil, kurtuldun ya. - Ama çok merak ediyorum hocam. Biliyorsanız söyleyin lütfen. - Seni Allah kurtardı evladım. O, her şeye kadirdir. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Deniz yutsun onları!"
2005-05-11 01:00:00
Şam'da yetişen büyük velilerden Ahmet Kâdirî hazretleri, bir gün deniz kenarında birkaç talebesiyle oturuyordu ki, bir gemi göründü uzaktan. Yolcular, çalgı çalıp eğleniyorlardı. Talebeler; - Hocam, bir beddua edin de, deniz yutsun onları, dediler. Bakın, utanmadan nasıl günah işliyorlar! Büyük veli; - Hayır, buyurdu. Beddua yerine dua edelim. Gençler şaşırdılar. - Neden hocam? Buyurdu ki: - Bilmiyorlar. Bilseler yapmazlar. "Ahirette de neşelendir!" Sonra açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Bu kullarını dünyada böyle neşelendirdiğin gibi ahirette de neşelendir. O böyle der demez gemidekiler eylenceyi bıraktılar. Sazlarını kırıp denize attılar. Az sonra gemi sahile yanaştı. O çalgı çalıp eğlenen yolcular gemiden çıkıp koştular bu zatın yanına. Gözyaşları içinde yalvardılar: - Ne olur bize İslâmiyeti anlatın. Bilmiyorduk. Bilseydik hiç yapar mıydık? Huzurunda tövbe edip talebesi oldular bu büyük velînin. Bir gün de "Namaz"dan bahsederken buyurdu ki: - Namaz, dinin direğidir. Namaz kılan, dinini kuvvetlendirir. Kılmayan dinini yıkar. Doğru kılınan namaz Ve ekledi: - Ankebut suresinde, "Doğru kılınan namaz, insanı kötülüklerden elbette uzaklaştırır" buyuruluyor. Dinleyenlerden biri; - Hocam, dedi. Bazıları hem namaz kılıyor, hem de kötü işler yapıyor. Buna ne dersiniz? Buyurdu ki: - Kabul olan namaz, insanı kötülüklerden korur, her namaz değil. - Hangi namaz kabul olur hocam? - Farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine hatta müstehaplarına tam uyarak kılınan namazı Allahü teâlâ kabul eder. - Böyle kılınan namaz mı kötülüklerden korur? - Evet. O kişi istese de kötülük yapamaz artık.
.Müminin güzelliği
2005-05-12 01:00:00
Nişabur'da vefat eden büyük velilerden Ebu Ali Sekafî hazretlerinin ziyaretine, fıkıh bilgisi olan üç kişi gelmişti bir gün. Oturup sohbet ettiler. Sonra yatsı ezanı okundu. Büyük velî imam oldu. Cemaatle kıldılar namazı. Ancak mübareğin okuyuşunu beğenmedi bu kişiler. Güya tecvide uygun bulmadılar kıraatini. Gece o evde misafir kalıp üstelik alayhinde konuştular bu Allah dostunun. Ve sabah oldu. Abdest almak için bahçeye çıktılar. Fakat o da ne? Koca bir ayı vardı karşılarında. Titremeye başladılar! Saldırmak için fırsat kolluyordu hayvan. Ne yapacaklarını şaşırıp titremeye başladılar. O sırada içerden çıktı mübarek zat. Hayvan onu görünce koştu hemen, yüzünü ayaklarına sürdü bu mübarek velînin. Özür diliyordu adeta. Sonra da başı önünde uzaklaştı oradan. Aynen bir suçlu gibi. Adamlar bu hali görünce anladılar hatalarını. Bu zatın büyüklüğünü kabul edip özür dilediler kendisinden. *** Bu zat, bir gün talebelerine buyurdu ki:. - Birbirinizi çok sevin. İnsan birini sevdi mi, onda hata kusur görmez. Sevmeyince de her şeyi göze batar, öyle değil mi? - Evet hocam. Sizde kusur görmüyorum - Mesela ben, sizde hiç kusur göremiyorum. Gençler birbirlerine baktılar. - Öyle mi hocam, neden? Buyurdu ki: - Çünkü sizi seviyorum. Seven, sevdiğinde kusur göremez. *** Bir gün de, cemaatine: - Müminin güzelliği ne ile ölçülür, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Müminin güzelliği, ne namaz kılmasıyla, ne de orucuyla belli olmaz. - Ya neyle belli olur hocam? - Kalp kırmamasıyla belli olur. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Mümine yakışır mı?"
2005-05-13 01:00:00
Diyarbakır evliyasından Ahmet Karazî Diyarıbekrî hazretleri, bir gün nasihat isteyen bazı gençlere buyurdu ki: - Kalp kırmayın. Mümin, güleryüzlü olur. Bir sert baksan, karşıdaki kırılabilir. - Kalp kırmak çok mu günah? diye sordular. Buyurdu ki: - Elbette. Kalp kırmak, Kâbe-i şerifi hem de yetmiş defa yıkmaktan daha büyük günahtır. - Hikmeti ne hocam? "Dostum, evliyam" - Çünkü Allahü teala, mümin kulunu seviyor. Ona, "Dostum, evliyam" diyor. Sen ise onu üzüyorsun. Bu, mümine yakışır mı? Ve ekledi: - Allahü teala, "Yere ve göğe sığmam. Mümin kulumun kalbine sığarım" buyuruyor. Sen nasıl kazma kürekle o kalbi zedelersin? Bir gün de bazı gençler; - Hocam, İslâmiyette en mühim şey nedir? diye sordular. - İman sahibi olmaktır, buyurdu. - İmandan sonra nedir? - İslâmiyeti öğrenmektir. Hadis-i şerifte, "Nerede ilim varsa, orada İslâmiyet vardır" buyuruldu. - O hangi ilim hocam? - Fen ve din ilimleri. Mesela gözün yapısı, ilahi sırlarla doludur. Bunu öğrenmek, Allahü teâlâyı tesbih etmektir. Ama ilmihalini öğrenmek daha önce gelir. "Onu Cehenneme götürür" - Neden? - Çünkü ilmihalini öğrenmek farzdır. - Öğrendikten sonra mühim olan nedir hocam? - Öğrendiğiyle amel etmektir. - Eğer amel etmezse? - O zaman o ilim vebal olur o insana. - Nasıl? - Yani zararlı olup, onu Cehenneme götürür. Ve ekledi: - İlim, kendisiyle amel edilen ilimdir. Eğer amel edilmiyorsa, ona ilim denmez. Peygamberimiz, amel edilmeyen ilimden Allahü teâlâya sığınmışlardır.
.Fırtına nasıl durdu!
2005-05-14 01:00:00
Kabr-i şerifi Mekke-i mükerreme'de bulunan büyük veli Ebu Amr Zücâcî hazretlerinin sevdiklerinden bir grup insan sefere çıktılar bir gün. Yolculuk gemide geçiyordu. Ancak deniz bu, güvenilir mi? Birden fırtına çıktı. Ve başladı gemi sallanmaya. Yolcular büyük korkuya kapıldılar. Bu zatın talebeleri çaresiz açtılar ellerini ve yalvardılar: - Yâ Rabbî! Hocamızın hürmetine dindir bu fırtınayı. Sen her şeye kadirsin! Ellerini yüzlerine sürerken hafifledi fırtına. Birkaç dakika içinde de dindi tamamen. Onların hürmetine... Çünkü bu zatlar Allahın dostudur. "Onların hürmetine..." diyerek yapılan duaları geri çevirmez. *** Bir gün, bu mübarek zata; - Hocam, insanlar sizi çok seviyor. Siz çok iyi bir insansınız, dediler. Buyurdu ki: - Biz, insanlar sevsin diye Müslüman değiliz kardeşim. Biz, Allah sevsin diye Müslümanız. Bizim için Allahü tealanın sevmesi mühimdir. Sordular: - İnsanların sevmesi mühim değil mi hocam? - Hayır, hiç mühim değil! - Neden? - İnsanlara güvenilmez çünkü. Onlar bugün sever, yarın söverler. Biz onların sevmesiyle sevinmez, sövmeleriyle üzülmeyiz. Bizim insanlarla işimiz yoktur. Müflis kime denir? Bir gün de şunu anlattı sevdiklerine: Sevgili Peygamberimiz, bir gün; - Müflis kime denir biliyor musunuz? diye sordu eshabına. - Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Bunun üzerine; - "Müflis şu kimsedir ki" buyurdu: "Ahirete çok sevaplarla gelir. Fakat kiminin kalbini kırmış, kiminin gıybetini yapmıştır. Sevapları, o hak sahiplerine dağıtılır." Ve şöye bitirdiler: - Sevapları bitince, öbürlerinin günahları buna yükletilip Cehenneme atılır. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Rüyada sultan olmuşum!"
2005-05-15 01:00:00
Bağdat evliyasının büyüklerinden Ebül Hüseyin Nurî hazretlerini görmeye, makam ve mevkisiyle mağrur ve gayet kibirli bir kişi geldi bir gün. O esnada büyük veli, birkaç sevdiğiyle oturmuş sohbet ediyordu. Bu mağrur adam içeri girince, kalkıp kendisine yer gösterdi. Sonra mevzuyu değiştirip, - Kardeşlerim, bu gece bir rüya gördüm, buyurdu. Ordakiler; - Hayırdır inşallah, ne gördünüz? dediler. Buyurdu ki: - Sultan olmuşum. Muhteşem bir tahtta oturuyorum. Etrafımda hizmetçilerim fır dönüyor, emrimi bekliyorlardı ki uyandım birden. "Bu hayat, hayaldir" - Eee rüya bu, dediler. Tabii bitecek. - Evet, bir anda bitti ve hayal oldu o saltanatım. - Siz hep, "Hayat hayaldir" demez miydiniz hocam. - Evet, aynen öyle. Dünya da hayaldir, dünya makamları da. - Doğru hocam. Bir gün giderler elden. - Benim rüyada sultan olduğum gibi değil mi? - Evet hocam. - Peki, böyle geçici şeyler için mağrur olmak yakışır mı bize? - Yakışmaz tabii ki. - Öyleyse kalıcı nimetlere itibar edelim. Hiç elden çıkmayacak olan ahiret nimetlerine bakalım. Adam almıştı alacağını. O günden sonra gururunu atıp tevazuya büründü. Ölünceye kadar hep başı önünde yaşadı. Başarılı olmanın sırrı! Bir gün de; - Muvaffak olmak neye bağlıdır? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Mütevazı olmaya bağlıdır. - Mütevazı olmaya mı? - Evet. Tevazu göstereni Hak teala yükseltir. O tevazu ettikçe daha da yükselir. - Ya kibirli olanlar? - Kibredeni alçaltır Hak teala. O kibirlendikçe daha da alçalır. - Mahşerde de böyle mi olacak hocam? - Elbette. Kibirli olanlar, mahşer gününde, küçük karıncalar misali mahşer halkının ayakları altında kalıp helak olacaklardır. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Ben bu işe karışmam!"
2005-05-16 01:00:00
Hindistan'da yetişen büyük velilerden Ebül Hayr Farukî hazretleri zamanında, bir sene müthiş bir kuraklık oldu o havalide. Fiyatlar yükseldi. Hayat pahalılığı çekilmez hal aldı. İnsanlar çaresiz bu zata gelip dert yandılar: - Efendim, bu hayat pahalılığı büktü belimizi. Çok sıkıntıdayız. Ne olur, dua edin de fiyatlar düşsün. Kurtulalım bu pahalılıktan. Büyük veli; - Ben bu işe karışmam! buyurdu. Gelenler şaşırdılar. - Neden hocam? Buyurdu ki: - Bakın kardeşlerim, bir buğday tanesi "bir altın lira" olsa bile, Hak teala bizim rızkımızı verir. O, kefildir rızıklara. "Bu bizim kusurumuz!" - Amenna hocam. Ama pahalılık var. - İyi de, bu bizim kusurumuz. - Nasıl yani? - Biz Rabbimizin emirlerine itaat edip Ona isyan etmeseydik, bu pahalılık olmazdı. - Öyle mi hocam? - Elbette. Sonra sordu o gelenlere: - Siz ucuzluk mu istiyorsunuz? - Evet hocam. - Öyleyse bırakın günahı, İslâma sarılın. Allahü teâlânın emirlerine saygılı olun. - O zaman ucuzluk olur mu? - Tabii ki. Böyle yaparsanız, pahalılık olmaz, rahat edersiniz. Bu işin çaresi ancak budur... Kul hakkı çetindir Bir gün de bir genç geldi bu zata. - Hocam, dedi. Bana "Kul hakkı"ndan bahseder misiniz. Buyurdu ki: - Kul hakkı çok çetindir evladım. - Çetin mi, neden? - Çünkü Allah affetmiyor kul hakkını. - Peki ne yapmamız lazım? - Dünyada iken helallaşmaktan başka çaresi yoktur. - Peki hocam, en mühim kul hakları hangileridir? - Şu üç kimsenin hakkına riayet et evladım. "Anne-baba", "Üstad" ve "İşveren". Ve ilave etti. - İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü tealaya şükretmiş olamaz.
.Ruhumu secdede al!"
2005-05-17 01:00:00
Bağdat evliyasının büyüklerinden Ahmet bin Ebül Verd hazretlerinin en büyük arzusu, namaz kıldığı esnada Rabbine kavuşmaktı. Onun için de; - Yâ Rabbî! Beni, senin razı olmadığın işleri yapmaktan muhafaza eyle. Ruhumu secdede al! diye dua ederdi her zaman. Yine bir gece... Sabaha kadar Kur'an-ı kerim okuyup bu mutad duasını yaptı mübarek. Sonra namaza durdu. Son secdeye gittiğinde kalkamadı bir daha. Secde normalden fazla sürünce hanımı merak etti. Yanına vardığında vefat etmiş olduğunu gördü. Duası kabul oldu Evet, secdede teslim etmişti ruhunu. Eh, ömrü boyunca buna kavuşmak istemiş ve "Yâ Rabbî! Ruhumu secdede al" diye yalvarmıştı. Ve kavuştu muradına. Nitekim büyükler buyurur ki: - Kim neyi isterse, cenab-ı Hak onu o şeye kavuşturur. Bu, böyledir her zaman. *** Bu zat, bir günkü sohbetinde; - Cennetin kapısı, büyüklerin kalbidir! buyurdu. Dinleyenler anlamadılar. - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Hani herhangi bir yere bir kapıdan girilir ya! - Evet hocam. - İşte Cennete girmek için de büyüklerin kalbine girmek lazım. - "Büyükler"den maksat kimlerdir hocam? - İnsanın annesidir, babasıdır. En mühimi de... - En mühimi de hocasıdır tabii. - Hocası mı? - Evet. Ona dinini öğreten, dünya ve ahiret saadetine sebep olan üstadıdır, rehberidir. - Peki bu büyük zatların kalbine nasıl girilir hocam? - Onlar tarafından sevilmekle. Hizmet edip dualarını almakla. Onların gönlüne giren, Cennetin kapısından girmiş olur. - Hikmeti ne acaba? - Çünkü Allahü teâlâ razıdır onlardan. Onların kalpleri ilahi nur ve feyzlerin kaynağıdır. O kalbe giren de mahrum kalmaz elbet. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bir küçüğün büyük cevabı!
2005-05-18 01:00:00
Mısır'da yetişen büyük velilerden "Ebül Hayr el Aktâ" hazretleri, çocukları çok sever, ilgilenirdi onlarla. Bir gün yine oynayan çocukları gördü sokakta. Ancak bir tanesi köşeye çekilmiş, seyrediyordu sadece. Yanına gidip sordu: - Sen niçin oynamıyorsun evladım? Çocuk omuz silkti. - Ben oynamak istemiyorum. - Niçin yavrum? Kalk, sen de katıl oyuna. - Hayır amca, oynamayacağım. - Neden ama? Çocuk, vakurane bir eda ile; - Niçin oynayacakmışım? dedi. Biz oyun için yaratılmadık ki! "Ne için yaratıldık?" Bu söz, çok hoşuna gitti mübareğin. - Peki yavrum ne için yaratıldık? - Rabbimize ibadet etmek için. Eliyle başını okşadı yavrucağın. - Evladım, sen henüz çocuksun. Günahın da yok. Şimdi oyna, büyüyünce ibadet edersin. - İyi ama, babam ocağı yakarken, kalın odunları "ince çırpılar"la tutuşturuyor. Ben, Cehennemde yanan ince çırpılardan olmak istemiyorum. Mübarek, araştırdı bu çocuğu. "Seyyit"lerden olduğunu öğrendi sonunda. Eh, Resulullah'ın torununa da bu yakışırdı elbet. Bu zat, bir kandil gününde sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Bugünler, "Umumi af günleri"dir, buyurdu. "İnkâr eden, mahrum kalır" - Nasıl yani? diye sordular. Buyurdu ki: - Hani hükümetler, zaman zaman "Genel af" çıkarıp suçluları affederler ya. - Evet hocam. - İşte Allahü teala da sevdiği kullarının birikmiş günahlarını bağışlamak için "Umumi af" ilan ediyor böyle mübarek günlerde. Fakaat... - Fakatı ne hocam? - İnanmak şartıyla tabii ki. Yeter ki o geceye, "O gece" olarak inanalım ve ümitli olalım. - İnanmayan istifade edemez mi yani? - Hayır. Büyüklerimiz, "İnkâr eden, mahrum kalır" buyurmuşlardır.
.Rüyada giyilen taç!
2005-05-19 01:00:00
Kuzey Afrika'da yetişen velilerden Ebül Hasan-ı Şazilî hazretlerinin talebesinden biri, gece rüyasında "Resulullah"ı gördü. Efendimiz güzel bir "Taç" giydirdiler bu gencin başına. O sevinçle uyandı uykudan. Hemen doğrulup, fırladı ayağa. Abdest alıp namaz kıldı. Rüyadan çok etkilenmişti. "Acaba tabiri nasıldır? diye düşünüp sabahı zor etti. Erkenden koştu bu zatın huzuruna. Rüyayı anlatıp, tabirini soracaktı ki, ondan önce hocası sordu: - Rüya mı gördün evladım? - Evet hocam. - Peygamberimizi mi gördün? - Evet. "Mübarek olsun" Büyük veli rüyayı baştan sona anlattıktan sonra buyurdu ki: - Mübarek olsun! Çok güzel bir rüya. Delikanlı merak içindeydi. - Tabiri nedir hocam? Buyurdu ki: - Bu, yakında kadı olacağına alamettir oğlum. - Öyle mi hocam? - Evet. Bekle, yakında çıkar tayinin. Ve çok geçmeden gerçekleşti bu iş. Kadı olarak tayin edildi bir beldeye. *** Bir gün de sordu cemaatine: - Bu dünyada en güzel şey nedir, bilir misiniz? - Nedir hocam? - Dünyaya düşkün olmamaktır. Sordu yine: Altından kıymetli! - Altın'dan kıymetli olan şey nedir peki? - Bilmiyoruz, nedir hocam? Buyurdu ki: - Onu başkasına vermektir. *** Bir gün de "Edep"ten sordular bu zata. Buyurdu ki: - Eshab-ı kiram, Resulullah'a karşı fevkalade edepliydiler. - Nasıl? - Huzurunda lüzumsuz konuşmaz, bir fikir beyan etmezlerdi. Hatta bir defasında, "Bugün, günlerden ne?" diye sormuştu Efendimiz. Bunu dahi söylemekten çekindiler. Cemaat merak etti. - Peki ne dediler? - "Allah ve Resulü daha iyi bilir", dediler.
.Mal sevgisini kalbe sokma!"
2005-05-20 01:00:00
Yemen'de yetişen büyük velilerden "Ahmet bin Ebu Bekr Ayderusî" hazretlerinin dünya malına hiç bağlılığı yoktu. Sohbetlerinde, sık sık; - Kardeşlerim, mal sevgisi, Allahü teâlâya olan sevgimizi geçmemeli derdi. Bir gün, bir kese dolusu "Altın" getirdiler kendisine. Elini sürmeden, - Şu köşeye koy!buyurdu. Adam, gösterilen yere bırakıp gitti. Ertesi gün bir ihtiyaç sahibi geldi huzuruna ve - Hocam, maddi sıkıntı içindeyim, diye dert yandı. "Şu kesede altın var" Ona, o köşeyi gösterip, - Şurada içi altın dolu bir kese olacak. Onu al, kullan ihtiyacına, buyurdu. Fakir, sevinçle oraya gittiyse de göremedi keseyi. Geri gelip; - Orada öyle bir kese yok, diye arzetti. Mübarek zat; - "Elhamdülillah!" dedi. Adam tekrar baktığında gördü keseyi. Bu defa; - Varmış efendim. Şimdi gördüm, dedi. Büyük veli, yine; - "Elhamdülillah!" dedi. Fakir şaşırmıştı. - Efendim, merakımı mazur görün. "Kese yok" dediğim zaman da "Elhamdülillah" dediniz, "Var" dediğim zaman da. Acaba hikmeti nedir? diye sordu. Büyük veli; - Bizim için dünyalığın varlığı ile yokluğu birdir kardeşim, buyurdu. Gelince sevinmez, gidince üzülmeyiz. Emr-i marufu bırakma! Bir gün de nasihat isteyen bir gence buyurdu ki: - Emr-i marufu elden bırakma evladım! Fakirlere ve mücahitlere mal ile yardım yap! - Başüstüne hocam, başka? - Günah işlemekten kork! Fakir olunca da üzülme! Allahü teala servet de ihsan eder. - Başka hocam? - Din kardeşlerinin sıkıntılarını gider. Büyüklerimiz, kendileri için değil, başkalarına yardım için çalışıp kazanmışlardır. - Başka? - Hocalarının yanında edepli ol! Zira üstaddan, ancak edepli olanlar istifade eder. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Yolculuk zamanı yaklaştı!"
2005-05-21 01:00:00
Mısır evliyasından Ebül Hasan Kûsî hazretlerinin orta yaşlı bir komşusu vardı. Bir gün, yolda karşılaştılar. Mübarek durup selam verdi: - Selamün aleyküm komşu! - Aleyküm selam hocam. - Eee yolculuk zamanı da yaklaştı artık. Adam pek bir şey anlamadı. - Ne yolculuğu hocam? - Ahiret yolculuğu. Sonsuz yolculuk. Ne demek istediğini anladıysa da şaka yapıyor zannetti bu defa da. - Aman hocam dur hele, daha genciz. Lakin mübarek çok ciddiydi. Şöyle bir baktı adama. - Ecel, genç ihtiyar tanır mı komşu? - Tanımaz elbet. Hazırlanmak lâzım - Öyleyse? Adam da ciddileşti mecburen. - Evet hocam çok haklısınız. Hazırlanmamız lazım. - Ha şöyle. Ama bir haftaya kadar bitmeli bu hazırlık. Eş dostla helallaşıp vasiyeti de yapmalı şimdiden. Adam ecelinin yaklaştığına iyice inanmıştı. Evine gelip vasiyetini yaptı. Eş dostla helallaştı. Tam bir hafta sonra da göç etti ahirete. Biri de nasihat istedi bu zattan. Ona buyurdu ki: - Aile efradına karşı tatlı sözlü, güler yüzlü ol! Allahü tealanın emir ve yasaklarını öğret onlara. - Başüstüne hocam, başka? - Her halinde İslama uy! Çoluk çocuğunu da Cehennem ateşinden koru. - Başka hocam? - Allah dostlarının, evliya zatların hayat hikâyelerini oku. Çocuklarına da anlat! - Başka? - Hiç kimseyi gıybet etme! Gıybet yapanı da sustur! "Niyet çok mühim" Bir gün de sevdiklerine buyurdu ki: - Ahirette "Ne yaptın?" değil, "Ne niyetle yaptın?" diye sorulacak. Öyleyse işlerimizi "Niçin" yaptığımıza dikkat edelim. İnsanlar için mi yapıyoruz, Allah için mi? Sordular: - İnsanlar için yaptıysak hocam? - O zaman işimiz insanlara bırakılır. - Ya Allah için yaparsak? - Allah için yapanlar, kurtulur ahirette.
.Bu zata tabi ol!
2005-05-22 01:00:00
Irak Velilerinden "Ebül Hasan Cüsukî" hazretleri zamanında bir genç, bir gece bu zatı gördü rüyasında. Ancak tanımıyordu kendisini. O sırada Peygamberimiz de oraya teşrif edip, - Bu zata tâbi ol! buyurdular kendisine. Delikanlı uyandı. Çok duygulanmıştı rüyadan. İyi de kimdi bu zat? Nerde yaşardı? Hiçbir şey bilmiyordu. Bir sene sonra, bir iş vesilesiyle bu zatın beldesine gitmişti. Orada nur yüzlü bir zatla karşılaştı bir gün. Dikkatle bakınca, "Tamam" dedi içinden. "İşte bu, o zat. Aradığım kişi. Rüyada gördüğüm nurlu insan". Göz göze geldiler O nurlu zat da kendisine doğru gelmekteydi. Yaklaşınca göz göze geldiler. Büyük Velî şefkatle baktı gence. - Evladım sen... - Buyurun hocam. Elini gencin omuzuna attı. - Bir senedir nerelerdesin? Sen beni arıyorsun, ben de seni. Genç ne diyeceğini bilemiyordu. - Haklısınız hocam. - O rüyayı unuttun mu yoksa? - Hayır hocam, unutur muyum. - Hani beni bulacaktın. Ne oldu? - Siz beni buldunuz, dedi ve sarıldı ellerine. Öptü ve bir daha ayrılmadı yanından. *** Bu zat bir sohbetinde buyurdu ki: - Bir nimetin kıymeti bilinmezse, elden gider. Üstelik acı azap görür o kişi. Sordular: - En büyük nimet nedir hocam? - İman ve islam nimetidir. Nasıl şükredilir? - Bu nimete nasıl şükredilir hocam? - İman nimetinin şükrü, ibadet etmekle, islâm nimetinin şükrü, haram işlememekle olur. *** Bir gün de buyurdu ki: - Gıybet yapanı dinlemeyin. Hatta susturun. Çünkü gıybet günahı, zina günahından büyüktür. Sordular: - Nasıl susturalım hocam? - Açıkça "Sus!" deyin. Böyle yapana yüz şehid sevabı verilir. - Yüz şehid sevabı mı? - Evet. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dinimi öğrenmek istiyorum
2005-05-23 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden "Ebül Fadl Ahmedî" hazretleri zamanında bir genç islâmiyetten habersizdi. Köyünde çiftiyle çubuğuyla meşguldü gün boyu. Ancak bu halini beğenmiyor, üzülüyordu içten içe. Bir gece, yatmadan evvel, - "Yâ Rabbî! Burada cahil kaldım. Dinimi öğrenmek istiyorum. Bana yardım et!" diye dua edip yattı. Rüyasında "nur yüzlü bir zat" belirdi yanıbaşında. Mübarek, ona şefkatle bakıp sordu: - Sen dinini mi öğrenmek istiyorsun? Genç başını salladı. - Evet efendim. Kimden öğreneceğim? - Çok iyi edersin evladım. - İyi de kimden, nasıl öğreneceğim? - Ben sana öğretirim. - Sahi mi hocam? - Evet, niye olmasın. - Ama siz kimsiniz, nerdesiniz? - Adım, Ebül Fadl Ahmedî. falan köydeyim. Bana gel, sohbet ederiz. Sana herşeyi öğretirim. Genç uyandığında sevinç içindeydi. Zor etti sabahı. Gün ışıyınca tuttu o köyün yolunu. Adresi bulup girdi içeri. Karşıda "nur yüzlü bir zat" oturmaktaydı. Hemen tanıdı onu. Evet, rüyada gördüğü nurlu zattı bu. Koşup sarıldı ellerine. - Hocam, sizsiniz. - Evet yavrum, benim. Gencin içi içine sığmıyordu sevinçten. Büyük Veli sevgiyle baktı gence. - Hoş geldin oğlum. - Hoşbulduk hocam. - Ben de seni bekliyordum. Burada islâmiyeti öğrenir, sen de başkalarına öğretirsin. - İnşallah hocam. Yetişip alim oldu Ve derse başladılar. Genç, bu zatın sohbetiyle kısa zamanda yetişti ve "büyük bir âlim" olarak döndü köyüne. *** Bu zat, bir gün talebelerine buyurdu ki: - Birbirinizi çok sevin. İnsan birini sevdi mi, onda hata kusur görmez. Sevmeyince de, her şeyi göze batar. İyi hallerine bile kızar, öyle değil mi? - Evet hocam, dediler. - Mesela ben, sizde hiç kusur göremiyorum. - Neden? - Çünkü sizi seviyorum. Seven, sevdiğinde kusur görmez.
.O zat kimdir, biliyor musun?
2005-05-24 01:00:00
Hakkâri'de yetişen Velilerden "Ebül Berekât Hakkârî" hazretlerini sevmeyen bir kimse vardı o devirde. Aleyhinde konuşur, dedikodusunu yapardı orda burda. Bir gün yine böyle konuşuyordu ki, - Sus! dediler kendisine. Adam sinirlendi. - Niye susacakmışım? - Bu aleyhinde konuştuğun zat, kimdir biliyor musun? - Bilmiyorum, kimmiş? - O, çok muhterem bir insandır. Bir Allah adamıdır. Onun aleyhinde konuşmak hayır getirmez sana. Adam hiç aldırmayıp devam etti konuşmaya. Yanlış yapıyorsun! İnsanlar tekrar ikaz ettiler kendisini. - Bak, yanlış yapıyorsun. Vazgeç bu işten. Yoksa bir cezaya çarpılırsın. Ama o, aldırmadı yine. Hatta alaylı bir tavırla, - Cezaya mı çarpılırım? deyip devam etti konuşmaya. İşte tam o sırada bir "Eşek arısı" gelip, girdi ağzına. Ve soktu dilini. Dili bir anda şişip, feci halde canı yandı. İşte o zaman aklı geldi başına. Pişman olup tövbe etti. Dahası, bu zatın sevgisiyle doldu kalbi. Koştu huzuruna, özür dileyip talebesi olmakla şereflendi. *** Bu zat, bir gün sordu cemaatine: - Bu dünyada en güzel şey nedir, bilir misiniz? - Bilmiyoruz, dediler. Dünyayı sevmemektir Buyurdu ki: - Dünyaya düşkün olmamaktır. Sordu yine: - Altın'dan kıymetli olan şey nedir, bilir misiniz? - Bilmiyoruz, nedir hocam? Buyurdu ki: - Onu başkasına vermektir. *** Bir gün de nasihat istediler bu Veliden. - İki şey çok mühimdir, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Okumak ve okutmak. Sonra izah etti bunları. - Okumaktan maksat, islamiyeti öğrenmek, okutmaktan maksat da öğrendiğini başkalarına öğretmektir.
.Kalk çabuk, toparlan!
2005-05-25 01:00:00
Bağdat evliyasından "Ahmet bin Mesruk" hazretlerinin talebesinden biri, yolculuğa çıktı bir gün. Bir müddet sonra yorulup, bir ağaç altına oturdu. Sonra da uzanıp uyudu oracıkta. Ama ayakları kıbleye doğruydu. Rüyasında hocası heybetle geldi yanına ve - Kalk çabuk! Toparlan! buyurdu. Genç doğruldu rüyasında. Ne hata ettiğini düşünüyordu ki, hocası devam etti: - Evladım, kıbleye karşı ayak uzatılır da yatılır mı? O anda uyandı. Baktı ki ayaklarını kıbleye uzatmış hakikaten. Hemen toparlanıp tövbe etti. Sefer dönüşü vardı hocasının huzuruna. Mümin gafletle yaşamaz Mübarek zat onu görünce, - Evladım, müslüman gafletle yaşamaz. Yatarken de edeplidir! buyurdu. O talebe, ömrü boyunca bu hatayı yapmadı artık. Ne zaman yatacak olsa, hemen bu hadiseyi hatırlıyordu. Bu zat, gıybet edilmesine müsaade etmez, hemen sustururdu. Bir gün, - Hocam, gıybet eden olunca hemen susturuyorsunuz. Hikmeti nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - Gıybet edeni susturana, yüz şehid sevabı veriliyor. Siz de susturun! - Peki ama nasıl susturacağız? - Açıkça "Sus!" diyeceksiniz. - Bir "Sus!" demekle mi bu kadar sevap kazanıyoruz? - Evet. Hem bu kadar sevap alıyor, hem de o müslümanı günahtan kurtarmış oluyorsunuz. İyi kul nasıl olur? Bir gün de, - İyi bir kul nasıl olur? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - İyi kul, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ehemmiyet verir. Günah işlerse, hemen tövbe eder. - Başka hocam? - İnsanlardan birşey beklemez. Her ihtiyacını yalnız Rabbinden ister. Onların bir tek korkuları vardır. - O nedir hocam? - Son nefes. Son nefeste imansız ölmekten korkarlar. Şöyle bitirdi: - Onlar, Rablerinin rızasını almak için uğraşırlar.
.Kardeşin ölmedi, hayatta
2005-05-26 01:00:00
Hindistan evliyasından "Ahmet bin Mevdud Çeştî" hazretlerinin talebesinden birine, "Kardeşin öldü" diye haber geldi köyünden. Çok üzülüp çıktı bu zatın huzuruna. - Hocam, kardeşim vefat etmiş. İzin verirseniz köye gidip cenazesinde bulunayım hiç olmazsa. Büyük Veli, gözlerini kapatıp birkaç saniye sonra açtı. - Kim söyledi kardeşinin öldüğünü? - Öyle haber geldi hocam. - Hayır, kardeşin ölmedi, hayatta. Talebe şaşırdı. - Hayatta mı? - Evet. Hem de çok yakınımızda. Onun kokusunu duyuyorum. ...Ve kapı çalındı Genç, sevincinden ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmıştı ki, kapı çalındı o anda. Açtıklarında o gencin kardeşi göründü eşikte. Mübarek, - İşte kardeşin! buyurdu. Bak, hayatta. Koştu delikanlı, sarıldı kardeşine. Hocasına olan bağlılığı bir kat daha arttı bu vesileyle. *** Bu zat bir gün buyurdu ki: - Emr-i marufta çok çile vardır. Ama sabretmek lazım. Allahın dinini yayanlar, nazik ve kibar olmalı, sıkıntılara sabretmelidirler. Dinleyenler sordu: - Ya sabretmezlerse? Buyurdu ki: - O zaman başarısız olurlar. Etraflarında kimse kalmaz. Allahü teala öyle buyuruyor çünkü. - Ne buyuruyor hocam? Sabırlı olmasaydın... - Efendimize hitaben, "Ey habibim, sen sabırlı olmasaydın, yumuşak davranmasaydın, etrafında kimse kalmazdı" buyuruyor. *** Bir gün de, - Hocam, Allah indinde en kıymetli kullar kimlerdir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Takva sahibi olanlardır. - Yani Allahtan korkanlar mı? - Evet. Kimin takvası çoksa, o daha kıymetlidir. - İnsan, ne ile değer kazanır peki? - Hizmet etmekle. Peygamberimiz de, "Bir topluluğun içinde en kıymetli olanı, onlara hizmet edendir" buyuruyor.
.Başın sağolsun kardeşim
2005-05-27 01:00:00
Şam'da yaşayan ve orada vefat eden büyük Veli "Ahmed bin Muhammed" hazretlerinin sevdiklerinden birinin kardeşi vefat etmişti. Mübarek, taziyeye gidip tesellide bulundu kendisine. - Başın sağolsun kardeşim! Adam çok memnun oldu. - Allah razı olsun hocam. Sonra sohbete başladılar. Büyük Veli buyurdu ki: - Ölüm, gerçekten çok acı bir iş. Cenab-ı Hak sabr-ı cemil ihsan eylesin. - Amin hocam. - Gerçi ölüm, bize musibet gibi geliyorsa da aslında değil. Musibet ne öyleyse? Adam şaşırdı. - Değil mi hocam? - Hayır, ölüm musibet değildir. - Peki musibet ne öyleyse? - Asıl musibet, ölümden gafil olmak ve ölüm için hazırlık yapmamaktır kardeşim. Adamcağız başıyla tasdik etti. - Çok doğru hocam. - Ölüm ne kadar acı olsa da, biz kulların, Allah'tan gelen her şeye rıza göstermemiz lazım, öyle değil mi? - Elbette hocam. - Çünkü dünyada ebedi kalmak için yaratılmadık ki. Tabii bir gün hepimiz öleceğiz. Ölümden kurtuluş var mı? - Yok tabii. Mübarek şöyle devam etti sohbetine: - Hem sonra ölüm, mümin için hediyedir aslında. - Hediye mi? Nasıl yani? Sıkıntıdan kurtuluyor - Çünkü mümin, ölümle kurtuluyor dünya sıkıntılarından, öyle değil mi? - Evet hocam. - Rabbine kavuşuyor sonra. Ölüm olmadan Allahü teâlâya kavuşabilir miyiz? - Kavuşamayız elbet. - İşte ölüm, mümin için vuslattır, bayramdır. Aşıklar, maşuku olan Allah'a ölümle kavuşuyorlar. - Doğru hocam. - Hem biliyor musun, müslüman ölümden korkmamalı. - Ya neden korkmalı hocam? - Ölümden sonra başına geleceklerden korkmalı. Cenab-ı Hak son nefeste "Allah" demeyi nasib etsin cümlemize. - Amin hocam.
.Ne ikram edeceksin?"
2005-05-28 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ebül Abbas Seyyarî hazretleri, bir gün, "Ahmet" adında bir talebesinin evine gitmişti. Talebe yeni evli ve çok fakirdi. Hocasını görünce çok sevindi garip... Birşeyler ikram etmek istedi. Ancak "bir miktar un"dan başka hiçbir şey yoktu evinde. Mutfakta, hanımıyla "Acaba ne yapsak?" diye düşünüyorlardı ki, hocası seslendi içerden. - Ahmet, evladım! Koşup geldi hemen. - Buyurun hocam. - Evladım karnımız aç. Bize ne ikram edeceksin? "Biraz unumuz var" Genç ezildi, büzüldü ve; - Çok az unumuz var, diyebildi. Buyurdu ki: - Çok iyi, getir o unu bakalım. Delikanlı koşup getirdi o bir avuç kadar unu. Mübarek, bereket için dua edip verdi tekrar talebesine. - Al evladım. Bu undan ekmek yapın da yiyelim! Ve ekledi: - Cenab-ı Hak hanenize bereket versin. İnşallah yıllar yılı yersiniz de bitiremezsiniz o ekmekleri. Hanımı bir çırpıda pişirdi ekmekleri. Yiyip sohbet ettiler. O ekmekleri senelerce yediler de bitiremediler hakikaten. *** Bir gün de; - Hocam, yanımızda gıybet edenler oluyor. Ne yapalım? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Dinlemeyin. Hatta ikaz edin! - Nasıl ikaz edelim? "Hiç mi iyi tarafı yok?" - Deyin ki, "O kişinin hiç mi iyi tarafı yok? Bir kusurunu görünce, bunu hemen başkalarına söylemek mi lazım? Bu, yakışır mı din kardeşliğine?" - Hocam söylüyoruz, ama yine devam ediyorlar. - O zaman susturun hemen! - Nasıl susturalım? - Açıkça "Sus!" deyin. Böyle yapan, yüz şehid sevabı kazanıyor. - Öyle mi hocam? - Evet. Hem sonra gıybet bir günahsa, dinlemek iki günahtır. - Nasıl yani? - Çünkü sen dinlemeseydin, o, bu gıybeti yapamayacaktı. Sen dinlemekle onun bu günahı işlemesine sebep oldun. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bostanın suyu!
2005-05-29 01:00:00
Merrakuş şehrinde yetişen büyük velilerden Ebül Abbas Sebtî hazretlerinin ziraatle uğraşan bir talebesi vardı. Ve bir sene, şiddetli bir "kuraklık" oldu o havalide. Bir damla suya hasret kaldı toprak. Genç adam bostanını sulayacaktı ama ne mümkün. O böyle kara kara düşünüyordu ki, hocası onu görüp geldi yanına. - Hayrola evlat, bostana su mu vereceksin? - Evet hocam, bostanı sulayacağım, ama... - Aması ne evladım? - Şeyy hocam, su yok malum. - Ee, ne yapmayı düşünüyorsun? - Bilemiyorum. "Bulunur bir çaresi!" - Üzülme evlat, bulunur bir çaresi. Yerleri gökleri yaratan, sana su vermeye kadirdir elbet. - Amenna hocam. - Sen şimdi su yollarını aç ve bekle. Su gelir inşallah. Genç adam; - İnşallah hocam! deyip açtı su yollarını. Ve beklemeye koyuldu. O gece sabaha karşı bir şarıltı işitti birden. Evet, su gelmişti. Hem de dolu dolu. Bostanını sulayıp şükretti Allah'a. Sulama işi bitince kesildi su. Bir gün de, bazı gençlerle sohbet ediyordu ki, sordu onlara: - İnsan, bu dünyada ne için yaşar dersiniz? - Bilmiyoruz, dediler. Rıza-i ilahi için Buyurdu ki: - Müslüman, Allahü teâlânın rızasını kazanmak için yaşar. Bunun için çalışır. - Başka maksadı yok mudur yani? - Hayır, tek gayesi, Rabbinin rızasını ve sevgisini kazanmaktır. Ayrıca... - Ayrıca ne hocam? - Müslüman, Sevgili Peygamberimizi anasından, babasından, hatta canından bile daha çok sever. - Ne güzel. Keşke biz de öyle sevebilsek. - Evet, Eshab-ı kiram böyleydi mesela. Canlarından, mallarından, evlat ve iyallerinden daha çok severlerdi Onu. - Hatta Onun için ölürlerdi, değil mi hocam? - Elbette. Harplerde seve seve ölüme atılır ve şehid olurlardı Onun uğrunda.
.Altın kokusu!..
2005-05-30 01:00:00
Cezayir'de yetişen velilerden Ebül Abbas Müsteganimî hazretleri zamanında bir genç ilim öğrenmek istiyordu. Yetimdi de. Annesi, hırkasına "dört altın" dikip, gönderdi ilim tahsiline. Genç, birkaç yer dolaştıktan sonra nihayet geldi bu zatın dergahına. Ve arzetti: - Ben talebe olmak istiyorum efendim. Mübarek zat; - Olur ama senden altın kokusu geliyor, buyurdu. Genç, şaşkın şaşkın bakarken devam etti mübarek: - Kalbinde dünya düşüncesi varken kendini ilme veremezsin evladım. Çocuk inkâra yeltendi. - Bende altın yok ki hocam. "Onları unuttun mu?" Büyük veli gülümsedi. - Annenin verdiği altınları unuttun mu? Genç iyice şaşırdı. - Hangi altınları efendim? - Hani hırkana dikmişti ya. O altınları soruyorum. Delikanlı mahcup olmuştu. Mübarek şefkatle baktı gence. - Sen talebe olmak istiyor musun evladım? - Hem de çok istiyorum. - Öyleyse o altınları fakirlere ver de gel. O zaman gerçek talebe olursun işte. Genç, - Peki efendim, deyip fırladı dışarı. Bir solukta o dört altını dağıtıp geri geldi. Derse başlayıp seneler sonra büyük bir âlim olarak döndü köyüne. İnsan, hedefsiz olmaz Bu zat bir gün buyurdu ki: - İnsanın yaptığı işlerde, mutlaka bir hedefi, maksadı, gayesi vardır. Bu da iki türlü olur. Sordular: - Onlar nedir hocam? Buyurdu ki: - İnsan, ya Rabbinin rızasını kazanmak için iş yapar bu dünyada, ya da insanlara beğendirmek için. - Evet hocam. - Eğer Allah için yaparsa çok iyi. Onun yardımcısı Allahü teâlâdır. Mübarek olsun. - Ya insanlar için yaparsa? - Bu çok kötü işte. Cenab-ı Hak onun işini insanlara bırakır ki, sonu hüsran olur muhakkak.
.İşaretli elma!..
2005-05-31 Büyükleri beğenmemek!
2005-06-01 01:00:00
Nişabur'da vefat eden büyük velîlerden "Ebu Ali Sekafî" hazretlerini, üç genç ziyarete gitti bir gün. Bu üç delikanlı medresede okumuş, dinî bilgilerin bir kısmını öğrenmişlerdi. Oturup sohbet ettiler. Sonra yatsı ezanı okundu. Büyük velî imam oldu ve cemaatle kıldılar namazı. Ancaaak... Mübareğin okuyuşunu beğenmedi bu gençler. Güya tecvide uygun bulmadılar kıraatini. Gece o evde misafir kalıp üstelik alayhinde konuştular bu Allah dostunun. Ve sabah oldu. Abdest almak için bahçeye çıktılar. Fakat o da ne? Titremeye başladılar! "Koca bir ayı" vardı karşılarında. Üstelik saldırmak için fırsat kolluyordu sanki. Ne yapacaklarını şaşırıp titremeye başlamışlardı ki, o sırada mübarek zat dışarı çıktı. Hayvan onu görünce koştu hemen, yüzünü ayaklarına sürdü bu büyük velînin. Özür diliyordu adeta. Sonra da başı önünde uzaklaştı oradan. Aynen bir "Suçlu" gibi. Gençler bu hali görünce anladılar hatalarını. Elini öpüp, özür dilediler kendisinden. Ve en yakın talebesi oldu üçü de. *** Bu zat, bir gün talebelerine buyurdu ki: - Birbirinizi çok sevin. İnsan birini severse, onda hata kusur görmez. Sevmeyince de her şeyi göze batar. İyi hallerine bile kızar, öyle değil mi? Gençler tasdik ettiler. - Evet hocam. "Sizde kusur görmüyorum" Buyurdu ki: - Mesela ben, sizde hiç kusur göremiyorum. - Öyle mi hocam? - Evet. Çünkü sizi çok seviyorum. Seven, sevdiğinde kusur görmez. *** Bir gün de; - Müminin güzelliği ne ile ölçülür, biliyor musunuz?diye sordu cemaatine. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Müminin güzelliği, ne namaz kılmasıyla, ne de orucuyla belli olmaz. - Ya ne ile belli olur hocam? - Kalp kırmamasıyla... E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İslam ahlâkı nedir?
2005-06-02 01:00:00
Diyarbakır'da yetişen Ahmet Karazî hazretleri, bir gün sordu cemaatine: - İslâm ahlâkı nedir, bilir misiniz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Kimseye yük olmamak, bilakis herkesin yükünü çekmektir. *** Bir gün de, sevdikleriyle sohbet ederken, - İyilik edene teşekkür edilir değil mi?diye sordu. - Elbette, dediler. - Hatta bu, insanlık vazifesidir değil mi? - Evet hocam. - Bu teşekkürün miktarı da gelen nimetlerin miktarına bağlı, öyle değil mi? - Evet. Nimet ne kadar çoksa - Yani nimet ne kadar çoksa, şükretmek lüzumu da o nisbette çok olur, öyle değil mi? - Evet hocam. - Pekii, her mahluka her türlü nimeti gönderen kimdir dersiniz? - Tabii ki Allahü teâlâdır. - Evet O'dur. Öyleyse her hamd ve şükür de Onun hakkıdır. - Ona nasıl şükredilir hocam? - Şükretmek, günah işlememekle olur. *** Bir gün de bazı gençler; - Hocam, İslâmiyette en mühim şey nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Doğru iman sahibi olmaktır. - İmandan sonra nedir? - İslâmiyeti öğrenmektir. - Ya fen ilimleri? Onları da öğrenmeli - Onlar da lazım elbet. - Öyle mi? - Evet. Mesela gözün yapısı, ilahi sırlarla doludur. Bunu öğrenmek, Allahü teâlâyı tesbih etmektir. Amaaa... - Aması ne hocam? - İlmihalini öğrenmek daha önce gelir. - Öyle mi, neden? - Çünkü ilmihal bilgilerini öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır. - Peki hocam bundan sonra mühim olan nedir? - Öğrendikleriyle amel etmektir. - Ya amel edilmezse? - O zaman o ilim vebal olur insana. - Vebal mi, nasıl yani? - Yani o ilim ona zararlı olup, Cehenneme götürür kendisini.
.Onların hürmetine..."
2005-06-03 01:00:00
Mekke-i mükerreme'de yetişen evliyadan Ebu Amr Zücâcî hazretleri, sevdiklerinden bir grup kimse ile sefere çıkmıştı... Yolculuk gemide geçiyordu. Ancak deniz bu, güvenilir mi? Birden fırtına çıktı. Ve başladı gemi sallanmaya. Yolcular büyük korkuya kapıldı. Bu zatın talebeleri çaresizlik içinde ellerini açıp yalvardılar: - Yâ Rabbî! Hocamızın hürmetine dindir bu fırtınayı! Ellerini yüzlerine sürerken hafifledi fırtına. Ve birkaç dakika içinde tamamen dindi. Yolcular hem sevinmiş hem de şaşırmışlardı. Herkes hayret içindeydi Öyle ya, bir anda nasıl dinmişti bu fırtına? Eh, sebep belli. Allahın dostudur bu veli zatlar. Cenab-ı Hak, "Onların hürmetine..." diyerek yapılan duaları geri çevirmez. *** Bir gün de bazı kimseler bu zata gelip; - Hocam, insanlar sizi çok seviyor. Siz çok iyi bir insansınız, dediler. Buyurdu ki: - Biz, insanlar sevsin diye Müslüman değiliz kardeşlerim. - Anlamadık, nasıl yani? - Biz, Allah sevsin diye Müslümanız. Bizim için Allahü tealanın sevmesi mühimdir. - İnsanların sevmesi mühim değil mi hocam? - Hayır, hiç mühim değil! - Neden? - İnsanlara güvenilmez çünkü. Onlar bugün sever, yarın söverler. Bu cevap hoşlarına gitmişti. - Çok doğru, dediler. İnsanlarla işimiz yok Buyurdu ki: - Biz, kulların sevmesiyle sevinmez, sövmeleriyle üzülmeyiz. Bizim insanlarla işimiz yoktur. *** Bir gün de "Kul hakkı"nın çok mühim olduğunu anlattıktan sonra şunu nakletti cemaate: Sevgili Peygamberimiz, bir gün, - Müflis kime denir biliyor musunuz? diye sordu eshabına. - Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Buyurdu ki: - Müflis şu kimsedir ki, ahirete çok sevaplarla gelir. Fakat kiminin kalbini kırmış, kiminin gıybetini yapmıştır. Sevapları, o hak sahiplerine dağıtılır. Sevapları bitince, öbürlerinin günahları buna yükletilip Cehenneme atılır. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dünya hayatı rüya gibidir
2005-06-04 01:00:00
Bağdat'ta yetişen velilerden Ebül Hüseyin Nurî hazretlerinin sohbetine mevki sahibi bir kişi geldi bir gün. Ancak bulunduğu makamla mağrurdu biraz. Tepeden bakardı herkese. Buna rağmen gelip oturdu sohbet halkasına. O esnada Ebül Hüseyin Nuri hazretleri sevdikleriyle sohbet ediyordu. Bu mağrur adam gelince, birden mevzuyu değiştirip, - Bu gece bir rüya gördüm, buyurdu. - Hayırdır inşallah, ne gördünüz hocam? - Sultan olmuşum. Muhteşem bir tahtta oturuyorum. Etrafımda hizmetçilerim fır dönüp emrimi bekliyorlar. Bir saltanat ve ihtişam içinde iken uyandım birden. Bitmişti o saltanatı Karşısında oturan yaşlıca bir sevdiği; - Eee rüya bu hocam, dedi, tabii bitecek. Buyurdu ki: - Evet, bir anda bitti ve sona erdi o saltanatım. Hayal oldu. - Hocam, siz hep, "Hayat hayaldir" buyurmaz mıydınız? - Evet, aynen bu rüya gibi. Dünya da hayaldir, dünya makamları da. Geçici ve aldatıcıdır. - Çok doğru hocam. - Pekii, böyle geçici ve aldatıcı şeyler için mağrur olmak bize yakışır mı? desem, ne dersiniz? - Yakışmaz tabii hocam. - Neden? - Çünkü elden çıkarlar bir gün. - Öyleyse kalıcı nimetlere itibar etmeli. Hiç elden çıkmayacak nimetlere bakmalı, öyle değil mi? - Evet hocam. Adam almıştı alacağını. O günden itibaren attı o gururunu. Tevazuya büründü. Ölünceye kadar hep başı önünde yaşadı. Tam bir tevazu içinde. Başarının sırrı Bir gün de; - Muvaffak olmak neye bağlıdır? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Mütevazı olmaya. - Mütevazı olmaya mı? - Evet. Tevazu gösterene Hak teala yardım eder. O tevazu ettikçe hep yükselir, ilerler. - Ya kibirliler hocam? - Kibredene Allah yardım etmez. O kibirlendikçe hep alçalır, hep kaybeder. - Mahşerde de böyle midir hocam? - Elbette. Kibirliler, mahşerde, karıncalar gibi mahşer halkının ayakları altında kalıp helak olacaklardır.
.Ben bu işe karışmam"
2005-06-05 01:00:00
Hindistan'da yetişen velilerden Ebül Hayr Farukî hazretleri zamanında, bir sene kuraklık oldu o havalide. Fiyatlar yükseldi. Hayat pahalılığı çekilmez hal aldı. İnsanlar çaresizlik içinde koştular bu zata: - Hocam biz mahvolduk. - Hayırdır, ne oldu? - Bu hayat pahalılığı büktü belimizi. Çok sıkıntıdayız. - Doğru, pahalılık aldı başını yürüdü. - Ne olur hocam, dua edin de düşsün fiyatlar. Kurtulalım bu pahalılıktan. Ebül Hayr Farukî hazretleri, başını olumsuzca iki yana salladı. - Hayır, ben bu işe karışmam! Onlar hiç böyle bir cevap beklemiyorlardı. - Neden hocam? Allah rızka kefildir - Hak teala rızıklara kefildir. - Fakat efendim... - Bakın kardeşlerim, bir buğday tanesi "bir altın lira" olsa bile, O bizim rızkımızı yine verir. Buna inanın. - Evet ama pahalılık var hocam. - Bu, bizim kusurumuz. - Bizim mi, nasıl yani? - Biz Rabbimizin emirlerine itaat etseydik, bu pahallılık olmazdı. - Öyle mi? - Evet. Kur'an-ı kerimde, "Emirlerime itaat etmezseniz, rızkınızı daraltırım" buyuruluyor. - Peki ne yapacağız? - Siz ucuzluk mu istiyorsunuz? - Evet, hem de nasıl. - Öyleyse bırakın günahı, İslâma sarılın. Allahü teâlânın emirlerine saygılı olun. - O zaman ucuzluk olur mu? - Tabii ki. Bu işin tek çaresi var. O da budur. Kul hakkı çetindir Bir gün de bir genç gelip; - Hocam, bana "Kul hakkı"ndan bahseder misiniz, diye rica etti. Buyurdu ki: - Kul hakkı çok çetindir evladım. - Neden çetindir hocam? - Çünkü Allah affetmiyor kul hakkını. - Peki ne yapmamız lazım? - Dünyada iken helallaşmaktan başka çaresi yoktur. - En mühim kul hakları hangileridir peki? - Üç kimsenin hakkına riayet et evladım. - Kimdir onlar? - "Anne-baba", "Üstad" ve "İşveren". Ve ilave etti: - İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü tealaya şükretmiş olamaz.
.Son secde!
2005-06-06 01:00:00
Bağdat evliyalarından Ahmet bin Ebu Verd hazretleri, ne zaman dua edecek olsa; - Yâ Rabbî! Benim ruhumu secdede al! diye yalvarırdı. Ve bir gece... Sabaha kadar Kur'an-ı kerim okuyup sonra namaza durdu. Son secdeye gittiğinde kalkamadı bir daha. Secdesi normalden fazla sürünce merak etti hanımı. Yanına vardığında vefat etmiş olduğunu gördü. Evet, secdede teslim etmişti ruhunu. Nitekim büyükler; - Kim neyi isterse, cenab-ı Hak onu o şeye kavuşturur, buyuruyorlar. Bu, böyledir her zaman. Cennete girmek için Bu zat, bir günkü sohbetinde; - Cennetin kapısı, büyüklerin kalbidir! buyurmuştu. Dinleyenler anlamadılar. - Nasıl yani hocam? - Hani her eve bir kapıdan girilir ya... - Evet. - İşte Cennete de büyüklerin kalbinden girilir. - Biraz daha açıklasanız. - Yani Cennete girmek isteyen, önce büyüklerin kalbine girmelidir, diyorum. - Yani onları sevmek ve onlar tarafından sevilmek mi lazım? - Evet, aynen öyle. - Peki "Büyükler"den maksat kimlerdir? - İnsanın annesidir, babasıdır. En mühimi de hocasıdır tabii. - Hocası mı? - Evet. Ona dinini öğreten, dünya ve ahiret saadetine sebep olan rehberidir, üstadıdır, mürşididir. Ve ilave etti: - Hoca hakkı, anne-baba hakkından önce gelir. Kalplerine nasıl girilir? - Pekii bu büyük zatların kalbine nasıl girilir hocam? - Nasihatlerine göre yaşamakla. - Başka hocam? - Hizmet edip dualarını almakla. - Başka? - Kitapları varsa, dağıtmakla. - Bunları yapan onların gönlüne girer mi yani? - Elbette. Onların gönlüne giren de, Cennetin kapısından içeri girmiş demektir. - Ne kadar güzel. - Elbette. Kim kimi severse, onunla beraber olacaktır. - Cennette de mi? - Tabii. Peygamber efendimiz öyle buyuruyor çünkü. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Oyun için yaratılmadık!"
2005-06-07 01:00:00
Kabr-i şerifi Mısır'da bulunan Ebül Hayr el Aktâ hazretleri, çocukları çok sever, ilgilenirdi onlarla. Bir gün yine oynayan çocukları gördü sokakta. Ancak bir tanesi köşeye çekilmiş, sadece seyrediyordu oynayanları. Yanına gidip sordu: - Sen niçin oynamıyorsun evladım? Çocuk omuz silkti. - Ben oynamak istemiyorum. - Niçin evladım? Kalk, sen de katıl oyuna. - Hayır oynamayacağım! - Gel, ne istiyorsan alayım sana. Böyle kenarda durma. Koş, oyna onlar gibi. Çocuk, vakur bir eda ile cevap verdi: - Niçin oynayacakmışım? Biz oyun için yaratılmadık ki. "Sen henüz çocuksun" Bu söz, çok hoşuna gitti mübareğin; - Peki ne için yaratıldık? - Sadece Allahü teâlâya ibadet etmek için. Şefkatle baktı bu yavrucağa. - Evladım, sen henüz çocuksun. Günahın da yok. Şimdi oyna, büyüyünce ibadet edersin. - İyi ama, babam ocağı yakarken, iri odunları "ince çırpı"larla tutuşturuyor. - Doğru, biz de öyle yapıyoruz. - İşte ben, Cehennemde yanan o "ince çırpılar"dan olmak istemiyorum. Mübarek zat araştırdı bu çocuğu. "Seyit"lerden olduğunu öğrendi sonunda. Eh, Resulullah'ın torununa da bu yakışırdı elbet. Yine bir kandil gününde, sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Kardeşlerim, bugünler, "Umumi af günleri"dir, buyurdu. - Nasıl yani? dediler. "İnkâr eden mahrum kalır" Buyurdu ki: - Hani hükümetler, zaman zaman "Genel af" çıkarır, suçluları affederler ya. - Evet hocam. - İşte Allahü teala da kullarının günahlarını bağışlamak için bir nevi "Umumi af" ilan ediyor böyle mübarek gecelerde. Fakat bir şartla. - O şart nedir hocam? - İnanmak. - Nasıl? - Yani böyle mübarek geceler için buyurulan müjdelere inanmak ve ümitli olmak lazım. - İnanmayan istifade edemez mi yani? - Tabii ki. Büyüklerimiz, "İnkâr eden, mahrum kalır" buyurmuşlardır. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Onu, şu köşeye koy!"
2005-06-09 01:00:00
Yemen evliyasından Ahmet bin Ebu Bekr Ayderusî hazretleri, sohbetlerinde; - Mal sevgisi, Allaha olan sevginizi geçmesin, derdi sık sık. Bir gün, kendisine bir kese dolusu "altın" getirdiler. Elini sürmeden, - Şu köşeye koy!buyurdu. Adam keseyi bırakıp gitti. Ertesi gün bir fakir gelip dert yandı: - Hocam, maddi sıkıntı içindeyim. Ne olur, yardım edin. Ona, o köşeyi gösterip; - Şurada bir kese olacak. Onu al, buyurdu. Fakir, sevinçle oraya gittiyse de keseyi göremedi. "Elhamdülillah!" Geri gelip; - Orada öyle bir kese yoktur, diye arzetti. Mübarek zat; - Elhamdülillah! dedi. Adam tekrar baktığında gördü ve; - Varmış hocam, şimdi gördüm deyince, - Elhamdülillah! dedi yine. Fakir şaşırmıştı. - Efendim, "Yok" dediğim zaman da Elhamdülillah dediniz, "Var" dediğim zaman da. Hikmeti nedir acaba? Buyurdu ki: - Bizim için dünyalığın varlığı ile yokluğu birdir kardeşim. Gelince sevinmez, gidince üzülmeyiz. Bir gün de sohbetinde; - Günah işlemeyin. Cenab-ı Hak günah olmayan şeylerle zevklenmeye izin vermiştir, buyurdu. - Nasıl? diye sordular. Buyurdu ki: - Mesela şarap haram ise de, ıhlamur, tarçın, süt, ayran, limonata ve daha nice içecekler helaldir. Üstelik daha lezzetli ve faydalıdırlar. "Kulluğa yakışır mı?" Şöyle devam etti: - Helal olan bu çeşitli şerbetleri bırakıp da haram olan şarabı içmek, Allaha karşı saygısızlık olmaz mı? - Tabii olur hocam. - Bu hareket, kulluğa yakışır mı? - Yakışmaz tabii ki. - Hem sonra haramlarda olan lezzetin aynısı mubahlarda da var, öyle değil mi? - Hem de fazlasıyla hocam. - En mühimi de nedir biliyor musunuz? - Nedir hocam? - Helal kullananları Allahü teâlâ sever. İnsanın işinden Rabbinin razı olması ve onu sevmesi ne büyük nimettir. Bir kul için bundan büyük zevk olur mu?
.Ahiret yolculuğu
2005-06-10 01:00:00
Mısır evliyasının büyüklerinden Ebül Hasan Kûsî hazretleri, bir gün sevdiklerinden birine yolda rastlayıp buyurdu ki: - Eee yolculuk zamanı yaklaştı artık. Adam pek bir şey anlamadı. - Ne yolculuğu hocam? - Ahiret yolculuğu. - Aman hocam durun hele, daha genç sayılırız. Lakin mübarek ciddiydi. - Ecel genç ihtiyar tanıyor mu kardeşim? - Tanımıyor elbet. - Öyleyse? - Haklısınız hocam. Hazırlanmamız lazım. "Vasiyetini yap, bekle!" Şöyle devam etti: - Bir haftaya kadar bu hazırlığı bitir. Eş dostla helallaş. Vasiyetini yapıp ölümü bekle! Adamcağız; - Başüstüne, deyip doğruca evine gitti. Vasiyetini yapıp eş dostla helallaştı. Ve o gün hastalandı hakikaten. Ve bir hafta sonra çıktı o yolculuğa. Ahiret yolculuğuna. *** Bir gün de, bazı sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, - Elhamdülillah, çok şanslıyız, çok bahtiyarız, buyurdu. - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - Çünkü hakiki İslâm âlimlerini tanıdık ve sevdik onları. Onların kitaplarını okuyor, nasihatlerini dinliyoruz. - Evet hocam, elhamdülillah. - Ya tanımasaydık, ya bilmeseydik! Ya başka bir gemiye binseydik! Hâlimiz ne olurdu? - Biz hangi gemideyiz hocam? - Ehl-i sünnet gemisinde. "Kaptanımız kim?" Şöyle devam etti: - Acemi kaptan kaza yapar. Ama bizim kaptanımız çok sağlam üstelik. - Kaptanımız kim hocam? - İmam-ı azam hazretleri. *** Bir gün de sevdiklerine buyurdu ki: - Kardeşlerim, ahirette "Nasıl yaptığımız" değil, "Niçin yaptığımız" sorulacak. - Yani ne niyetle yaptığımız mı? - Evet. Bir işi niçin yapıyoruz? Ona bakalım önce. İnsanlar için mi? Allah için mi? - İnsanlar için yaptıysak? - İşimiz insanlara bırakılır. - Ya Allah içinse? - İşte o zaman kurtuluruz ahirette.
.Zor olan kıymetlidir!"
2005-06-11 01:00:00
Irak velilerinden Ebül Hasan Cüsukî hazretlerini, bir genç rüyasında gördü bir gece. Ancak tanımıyordu kendisini. O sırada Sevgili Peygamberimiz teşrif etti oraya. Bu veliyi gösterip; - Bu zata tâbi ol! buyurdular o gence. - Başüstüne, dedi ve uyandı. Çok duygulanmıştı rüyadan. İyi de kimdi bu zat? Nerede yaşardı? Hiçbir şey bilmiyordu. Aradan bir sene geçmişti ki, bir iş için bu zatın beldesine düştü gencin yolu. Ve ilk günde, nur yüzlü bir zatla karşılaştı orada. Dikkatle bakınca, "İşte aradığım zat" - "Tamam" dedi içinden. "İşte aradığım zat. Rüyada gördüğüm mübarek. Derhal tanışmalıyım." O nurlu zat da kendisine doğru gelmekteydi. Daha yaklaşınca göz göze geldiler. Büyük velî durdu ve dikkatle baktı gence. - Evladım sen... - Buyurun hocam. Elini gencin omuzuna attı mübarek. - Bir senedir nerelerdesin evladım? Sen beni arıyorsun, ben de seni. Genç ne diyeceğini bilemiyordu. - Şeyy, haklısınız hocam. - O rüyayı unuttun mu yoksa? - Hayır hocam, hiç unutur muyum. - Hani beni bulup da tâbi olacaktın. Ne oldu? Genç sarıldı ellerine. Öptü ve bir daha ayrılmadı yanından. *** Bu zat, bir sohbetinde buyurdu ki: - Bir nimetin kıymeti bilinmezse, elden gider. Üstelik acı azap görür o kişi. - En büyük nimet nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - İman ve İslam nimetidir. Nasıl şükredilir? - Bu nimetlerin şükrü nasıl ifa olur? - Hubb-i fillah ve buğd-i fillah ile. - Yani Müslümanları Allah için sevmek, imansızları Allah için kötü bilmekle mi? - Evet. *** Bir gün de, - Gıybet yapanı dinlemeyin, buyurdu. Hatta susturun. Çünkü gıybet günahı, zina günahından büyüktür. - Nasıl susturalım hocam? diye sordular. Buyurdu ki: - Açıkça "Sus!" deyin. - Bu çok zor hocam. - Zor olan kıymetlidir zaten. Böyle yapana yüz şehid sevabı verilir. - Yüz şehid sevabı mı? - Evet. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor. ----------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.En büyük düşman!
2005-06-12 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ahmet bin İshak hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, bu nefis insanın en büyük düşmanıdır, buyurdu. - Nefs-i emmare mi? diye sordular. Buyurdu ki: - Evet. - Bu nefis ölmez mi hocam? - Hayır. Nefs-i emmare ölmez. - Neden? - Çünkü işe yarıyor. - Nasıl yani? - Onunla cihad yapılıyor mesela. Cihad ile de melekten üstün oluyor insan. Onun için nefis ölmez. - Peki zayıflamaz mı? - Zayıflar tabii. - Peki, onu zayıflatmak ne ile olur hocam? - İbadet etmekle. "Nefis feryat eder" - En büyük ibadet nedir? - Beş vakit namaz. Namaz kılarken nefis kahrolur, feryat eder. Namaz, ayrıca bir zikirdir. - Zikir mi? - Evet. namaz kılmak, zikre sebep oluyor. - Öyle mi? - Evet. Namaz'la ilgili her konuşma zikirdir çünkü. - Nasıl? - Mesela, "Namaza ne kadar var?", "Yarım saat kaldı", "Hemen abdest alıp cemaate yetişeyim" gibi konuşmalar hep zikir sayılır. - Ne güzel. - Tabii. Bu gibi sözler namazla ilgilidir ve Allah'ı hatırlatır insana. Zikir de hatırlamak demektir zaten. Ateş, küfrün karşılığı! Bir gün de; - Hocam, her günah insanı Cehenneme sokar mı? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Hayır, Cehennem küfrün karşılığıdır. - Ya müminlerin günahları? - Onların bir kısmını Allahü teala dilerse sebepsiz de affedebilir. - Öbür günahları hocam? - Onların da bir kısmı dünya sıkıntıları, can verme acısı, kabir azabı ve mahşer meydanındaki sıkıntılarla affedilir. - Ya affolmayan günahlar? - Onlar için Cehenneme girse bile, imanı hürmetine sonra çıkarılır. Amaaa, - Aması ne? - Küfrün karşılığı sonsuz ateştir. Kâfirler, Cehenneme sokulur ve bir daha çıkartılmazlar.
.İyilik edene teşekkür edilir
2005-06-13 01:00:00
Arabistan'ın Hadramut bölgesinde yetişen evliyadan Ahmet bin Hüseyin Ayderusî hazretleri, bir gün sevdikleriyle sohbet ederken; - İyilik edene teşekkür edilir değil mi?diye sordu. - Elbette, dediler. - Hatta bu, insanlık vazifesidir değil mi? - Evet hocam. Buyurdu ki: - Bu teşekkürün miktarı da gelen nimetlerin miktarına bağlıdır. Yani nimet ne kadar çoksa, şükretmek lüzumu da o nisbette çok olur, değil mi? - Elbette. Nimet kimden geliyor? - Pekii, her türlü nimetin hakiki sahibi kimdir dersiniz? - Tabii ki Allahü teâlâdır. - Öyleyse her hamd ve şükür, Ona aittir. Ona şükretmek akıl icabı ve insanlık vazifesidir. Sordular: - Ona nasıl şükredilir hocam? - Şükretmek, günah işlememekle olur. *** Bir gün de bazı gençler nasihat istediler bu zattan. Buyurdu ki: - İki şey çok mühimdir gençler. - Onlar nedir hocam? - Biri okumak, diğeri okutmak. - Okumaktan maksat nedir hocam? - İslamiyeti öğrenmektir. - Nereden öğreneceğiz? - Ehl-i sünnet âlimlerinden veya onların kitaplarından. - Okutmaktan maksat? - Öğrendiğini başkalarına öğretmektir. - Yani emr-i maruf mu? - Evet. - Bu, çok mu mühim hocam? Denizde damla gibi! - Elbette. Bütün nafile ibadetlere verilen sevap, emr-i maruf sevabı yanında, denizde damla gibidir. - Bunu biz de yapabilir miyiz? - Tabii ki. - Nasıl yapacağız? - Bu zamanda en güzel emr-i maruf şekli nedir, biliyor musunuz çocuklar? - Nedir hocam? - Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı ilmihal kitaplarını alıp, köylere kadar gidip, gençlere dağıtmaktır. - Bu işi bizzat yapamazsak? - O zaman yapabilenlere yardım edersiniz. - Bu da emr-i maruf olur mu ki? - Elbette. Bir hayra vesile olan da yapmış gibi sevaba kavuşur. -------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dünyada en kıymetli insan
2005-06-14 01:00:00
Hindistan evliyasının büyüklerinden Alaaddin Sabîr hazretlerine, sevdikleri sordu bir gün: - Dünyada en makbul insan kimdir hocam? - Takva ehli olandır. - Takva nedir? - Allah korkusu ile günahlardan kaçmaktır. Seksen sene sürünmeye razı olun, ama Cehennem ateşine razı olmayın. - Çok mu şiddetli hocam? - Hem de nasıl. O ateşe bir an dayanamazsınız. *** Bir gün de sohbetinde, - Günah işlemeyin. Cenab-ı Hak günah olmayan şeylerle de zevklenmeye izin vermiştir, buyurdu. "Kulluğa yakışır mı?" - Nasıl? - Mesela şarap haram ise de, ıhlamur, tarçın, süt, ayran, limonata ve daha nice meşrubat helaldir ve şaraptan daha lezzetli ve faydalıdır. Sonra şunu sordu: - Helal olan bu çeşitli şerbetleri bırakıp da haram edilen şarabı içmek, Allaha karşı saygısızlık olmaz mı? - Tabii olur hocam. - Böyle yapmak kulluğa yakışır mı? - Yakışmaz tabii ki. Şöyle bitirdi: - Bu lezzetler bir yana, helal kullananları Allahü teâlâ sever. İnsanın işinden Rabbinin razı olması ne büyük nimettir. Bir kul için bundan büyük zevk olur mu? *** Bir gün de talebelerine; - İnsan, çok mühim ve kıymetli işini kime verir?diye sordu. "Onlara müjdeler olsun!" - Kime verir hocam? - Çok sevdiği ve çok güvendiği birine verir, öyle değil mi? - Evet hocam. - İşte cenab-ı Hak da kendi dinini yaymak görevini, en çok sevdiğine vermiştir. - Peygamberimize mi? - Evet. Habibim dediği ve en çok sevdiği Efendimize verdi bu vazifeyi. - Ondan sonra hocam? - Peygamberimizden sonra da, Onun varisi olan âlimler yaptı ve yapıyor bu hizmeti. Şöyle bitirdi: - Bu işte onlara ortak olanlara müjdeler olsun. Onlar çok sevap kazanıyorlar. -------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İnsanın üç düşmanı!
2005-06-15 01:00:00
Osmanlı son devir âlim ve velilerinden Çorumlu "Ahmet Feyzî Efendi", bir günkü sohbetinde; - İnsanın üç düşmanı vardır, buyurdu. - Onlar nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - Şeytan, nefis ve kötü arkadaş. - Bunların zararından nasıl kurtuluruz hocam? - İlmihal kitabı okuyarak. Dinini bilen, aldanmaz çünkü. Bilmeden Müslümanlık olmaz. Fakaat... - Fakatı ne hocam? - Bilmek de tek başına yetmez. - Başka ne lazım? - Amel lazım. Bilmek, işlemek içindir zira. Amelsiz kuru ilim, vebal olur insana. Her nefesin hakkı var Bir gün de nasihat isteyen bir gence buyurdu ki: - Evladım, ya hayır söyle, ya da sus! Her nefesin bir hakkı vardır çünkü. Ve ekledi: - Ölüm var, ahiret var. Bugünden hazırlan o güne. Ölüm ani gelir. Genç memnuniyetini belirtti. - Başka hocam? - İnsanlara karşı cömert ol, yumuşak davran. Affedici ol. - Başka? - Sen Allah'ın kullarını affet ki, Allahü teâlâ da seni affetsin. Sen insanların ayıbını gizle ki, Allah da senin aybını gizlesin kıyamette. - Başüstüne hocam. - Ne ekersen onu biçersin evladım. Bu dünya fanidir. Bir gün biter. Sen gönlünü ahirete çevir. "Büyüklere kulak ver!" Bir gün de talebelerine buyurdu ki: - Allah adamlarının nasihatlarına kulak verin çocuklar. Onların nefeslerinin bereketiyle, nasihatlarını tutmak kolay olur. - Ya tutulmazsa hocam? - Öğrenilen şeyler yapılmazsa, o bilgiler vebal olur insana. Azaba sebep olur yani. - Nasıl? - Şöyle söyleyeyim. Bir hasta, ilacını öğrenir de onu kullanmazsa iyi olabilir mi? - Olmaz tabii. - Yani ilacı bilmek onu iyi edemez değil mi? - Evet hocam. - Bu da böyledir işte. İnsan bildiklerini yapmadıkça ahirette azaptan kurtulamaz. ..... Not: 13 ciltte tamamlanacak olan "Şiirlerle Menkıbeler" kitap serisinden 3'ü daha basıldı. Buhara Yayınevi, Tel: 0212 432 77 94
.Yer altında en çok ne var?
2005-06-16 01:00:00
Anadolu evliyasından olup İzmir'de vefat eden Ahmet Eğribozî hazretleri, bir gün sordu bir ahbabına: - Bil bakalım. Yerin altında, yerin üstünde ve göklerde en fazla ne vardır? O kimse biraz düşündükten sonra, - Yerin altında, olsa olsa en çok ölüler vardır, dedi. Yer üzerinde bitki ve hayvan, gökte ise melekler. Mübarek, başını iki yana salladı. - Hayır, bilemedin. - Doğrusu ne hocam? - Yerin altında en çok olan ölüler değildir. - Ya nedir? - Ölülerin pişmanlıklarıdır. - Pişmanlık mı? Feryat ederler... - Evet pişmanlık. "Aaah, keşke daha çok ibadet etseydim. Keşke hiç günah işlemeseydim!" diye feryat ederler. - Peki hocam, yer üstünde çok olan nedir? - İnsanların "Hırs ve tamahları"dır. Hiç ayrılmayacakmış gibi dünyaya sarılırlar. - Ya gökyüzünde? - Gökyüzünde en çok olan "Adil hükümdarlara verilen sevaplar"dır. - Öyle mii? - Evet. Onların bir anlık adaletle hükmetmeleri, başkalarının yıllarca yaptıkları ibadetten daha çok sevap kazandırır onlara. *** Bir günkü sohbetinde de, - İbadetlerin en kıymetlisi olan namaz, en büyük zikirdir, buyurdu. - Neden? diye sordular. Buyurdu ki: - Çünkü namaz, her gün Allah'ı hatırlatıyor bize. Bu da zikirdir işte. Evliya kime denir? Bir gün de; - Evliya kime denir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Namazını kılan, ehl-i sünnet itikadında olan ve haramlardan sakınan herkes evliyadır. Birbirlerine baktılar. - Anlamadık hocam. - Evliyalık iki türlüdür kardeşlerim. - Nasıl? - Biri "Umumi evliyalık"tır ki, bu bahsettiğimdir işte. - Öteki? - İkincisi "Hususi evliyalık"tır ki, evliya denilince bu evliyalar anlaşılır. Bunların da dereceleri vardır tabii. - Evliya ne demek hocam? - Evliya demek, Allahü teâlânın sevdiği kimse demektir.
.Kişi sevdiği ile beraberdir"
2005-06-17 01:00:00
Hindistan'da yetişen evliyadan Ahmet Kâbilî hazretleri, bir gün talebesiyle sohbet ederken; - Bu dünyada beraber olduğumuz gibi, inşallah mahşer meydanında ve Cennette de birlikte bulunuruz, buyurdu. Talebeler sevindiler. - Gerçekten mi hocam? - İnşallah. Çünkü hadis-i şerifte, "Kişi sevdikleriyle beraber olur" buyuruldu. - Hocam, ya orada bir karışıklık olur, bazılarımız kaybolursa? - Öyle şey olmaz evladım. - Neden? - Karışıklık, insanların işlerinde olur. Ama orası ahiret. Orada insanların hükmü geçmez. ? "Orada karışıklık olmaz" - Kimin hükmü geçer? - Allahü tealanın. Onun işlerinde düzen ve intizam vardır. Orada hiçbir karışıklık olmaz. *** Bir gün de bir delikanlı bu zata gelip dert yandı: - Hocam, bir türlü kendimi toparlayamıyorum. - Nasıl yani? - Ne bileyim, ibadetten zevk alamıyorum. Haramlar tatlı geliyor. Sebep ne olabilir acaba? Mübarek zat, şefkatle bakıp sordu o gence: - Evinizde ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından var mı evladım? - Var hocam. - Pekii onları okuyor musun? - Pek okuyamıyorum. - İşte sebep bu. - Nasıl? - Bak evladım, hasta olan bir kimse, doktora gidip, ilaçlarını alsa. - Evet hocam. "Söz veriyorum!" - O ilaç kutularını raflara dizse, ama hiç kullanmasa. - Evet. - O kullanmadığı ilaçların o hastaya faydası olur mu? - Olmaz tabii. - Pekii, bir kimse de ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını alıp raflara dizse. - Evet hocam. - Ama onları hiç okumasa, o okumadığı kitapların ona faydası olur mu? - Anladım hocam. - Neyi anladın? - Kitap okumadığım için bu halde olduğumu anladım. - Öyleyse her gün belli miktarda oku, olur mu? - Söz hocam, bundan sonra okuyacağım.
.Ortak noktamız: Sevgi...
2005-06-18 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ali bin Fudayl hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Hepimizi birleştiren bir ortak noktamız var,buyurdu. - O nedir hocam? - Allah sevgisi. Hepimiz Allah'ı seviyor ve Onun rızasına kavuşmak istiyoruz, öyle değil mi? - Evet hocam. - İşte ortak noktamız bu. - Öyleyse? - Öyleyse İslâmiyeti öğrenelim ve başkalarına da öğretelim. Bir kişinin kurtuluşuna sebep olmak, Peygamberlik görevi yapmaktır. Fakaat, - Fakatı ne? Şartları var!.. - Emr-i maruf yapmanın şartları var. - Nedir onlar? - Evvela ihlasla yapmalıdır bu işi. - Sonra? - Sonra da kimseyi kırmadan ve fitne çıkarmadan. *** Bir günkü sohbetinde de buyurdu ki: - Kardeşlerim, ölünce hesap var, Cehennem var, ateş var. - Cehennem şimdi var mı hocam? - Elbette. İnsan sadece ateşte yanmayı düşünse, aklı gider, mum olur. Ateş deyip geçmeyin. Cehennem ateşi bu. - Çok mu şiddetli? - Tabii. Bir kıvılcımı ile bu dünya yanar, yok olur. Bu ateş, insanları bekliyor. - Ya hayvanlar hocam? - Onlar toprak olacak ahirette. Şöyle bitirdi: - Kardeşlerim, günah ateş demektir. Günahtan sakınarak, kendinizi kurtarın ateşten. Öyle yaşayın ki... Bir gün de buyurdu ki: - Öyle yaşayın ki, sizin yüzünüzden hiç kimse Cehenneme gitmesin. - Nasıl yani hocam? - Yani herkese öyle davranın ki, hiç kimse sizin yüzünüzden İslamdan soğumasın. - Soğursa ne olur? - O kişi Cehenneme gider. Amaa... - Aması ne? - O Cehenneme giderse, yalnız gitmez tabii ki. - Ya? - Sizi de birlikte götürür. - Neden? - Çünkü siz sebep oldunuz onun Cehenneme gitmesine. Size baktı da soğudu İslâmiyetten. ----- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.En büyük müjde!
2005-06-19 01:00:00
Buhara'da yetişen evliyadan Alaaddin Goncdüvanî hazretleri, bir gün sevdikleriyle sohbet ederken; - Mümin için en büyük müjde nedir, bilir misiniz?diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Ona ölümü hatırlatmaktır. - Neden hocam? - Ölüm, mümine hediyedir çünkü. Büyük saadettir. - Saadet mi? - Evet. Ölürken, herkese Peygamber Efendimizi gösterip, "Bunu tanıyor musun?" diye sorulacak. - Sonra hocam? - Müslümanlar hemen tanıyıp çok sevinecek ve "Çok şükür, iyi ki iman etmişim" diyecekler. "Onlar tanıyamayacak" - Ya imansızlar hocam? - Onlar tanıyamayacak tabii. - Ne fena. - Evet. Muhammed aleyhisselam olduğunu öğrenince, "Aaah! Ben ne yaptım?" diyecekler. "Niçin iman etmedim? Böyle güzel, böyle faziletli bir zat inkâr edilir miydi hiç?" - Faydası olmayacak tabii. - Elbette. *** Bir gün de, sevdikleriyle konuşurken; - Kardeşlerim, her yaptığınız işi Allah için yapın, buyurdu. İslâmiyette her şey Allah için olur çünkü. - Her şey mi hocam? - Evet. İş kurmak, evlenmek, hacca gitmek, hatta yiyip içmek bile Allah için olur yalnız. - Yiyip içmek de mi? - Evet. - Bu nasıl oluyor? "Nefis kime düşman?" - Bakın, insan yemek yiyince kuvvet kazanır, öyle değil mi? - Evet hocam. - Bu kuvveti de ya Allah yolunda harcar, ya da nefsin yolunda. - Evet. - Nefsi için harcarsa Cehenneme yaklaşır, Allah için harcarsa Cennete. Çünkü nefis düşmandır. - Kime düşman hocam? - Hem bize, hem de Allah'a. Ayrıca ahmaktır da. - Ahmak mı, neden? - Çünkü her isteği kendi aleyhinedir. Ona uyanlar, mutlaka pişman olur yarın. - Ya uymayanlar? - Onlar, ebediyyen kazançlı olurlar. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.En mühim şey nedir?"
2005-06-20 01:00:00
Buhara'da yetişen evliyadan Alaaddin-i attar hazretlerine, - Hocam, bu dinde en mühim şey nedir? diye sordular bir gün. - Doğru itikattır, buyurdu. - Doğru itikat nedir hocam? - Ehl-i sünnet itikadıdır. Bu itikat yoksa, yapılan ibâdetlerin hiç faydası olmaz. - Öyle mi? - Evet. Doğru itikat, (1) rakamı gibidir, diğer ibadetlerse yanına konan sıfırlar gibi. - Nasıl yani? - Bakın, (1) sayısı varsa, yanına bir sıfır konunca ne olur? - (10) olur. "İki sıfır konursa..." - Peki, iki sıfır konunca? - (100) olur. - Yani yanına ne kadar sıfır koyarsak değeri artar, öyle değil mi? - Evet hocam. - Pekii (1)'i çekersek ne olur? - Hepsi (0) olur. - Doğru itikat da bunun gibidir işte. O varsa, diğer şeyleri arttırmak, insanın gayretine, ihlasına ve ilmine bağlıdır. İstediği kadar arttırabilir. - Ya yoksa? - Yoksa, diğer yaptıklarının hiç faydası olmaz. Örnekteki (1)'i çekmek gibi olur ki, kalanların değeri sıfırdır. Bir gün de, birkaç talebesiyle sohbet ediyordu ki; - Bizim en büyük muhalifimiz kimdir, biliyor musunuz? diye sordu. Gençler birbirlerine baktılar. - Kimdir hocam? - Biziz, kendimiz. - Kendimiz mi? Nasıl yani? "Yani kendi nefsimiz" - En büyük düşman biziz. Yani nefsimiz. - Neden hocam? - Çünkü nefis, her iyiliğe engeldir çocuklar. Fitliyor içerde. "Yapma!" diyor. "Herkes eğlenirken sen çalışıyorsun, keyfine bak!" diyor. Mani oluyor iyiliğe. - Peki ne yapalım hocam? - Nefsimizin esiri olmayalım. Hadis-i kudside de öyle buyuruluyor. - Nasıl? - Allahü teâlâ, "Nefsinize düşman olun. Çünkü nefsiniz bana düşmandır" buyuruyor. - Hocam, biz düşmanı dışarda arıyorduk hep. - Evet. Ama görüyorsunuz ki, asıl büyük düşman, içimizdeymiş.
."Burada yatılmaz!"
2005-06-21 01:00:00
Mısır'da yetişen evliyadan Ebül Abbas el Mülessem hazretlerinin talebesinden biri, izin alıp köyüne gitti bir gün. Dönerken bir ağaç altında oturup sonra uyuyakaldı. Ancak tehlikeli yerdi orası. Uyur uyumaz hocasını gördü rüyasında. Mübarek, sertçe ikaz etti kendisini: - Kalk oğlum, devam et yoluna! Delikanlı; - Başüstüne, deyip doğruldu rüyasında. Peşinden sordu: - Niçin hocam? - Burası tehlikeli yer evladım. Uyunmaz burada. Ve kayboldu gözden. Genç uyanıp, fırladı ayağa. Bir de ne görsün, iki aç kurt, tam kendisine saldırmak üzereler. Uzaklaştı oradan - "Eyvaah!" deyip, hemen uzaklaştı oradan. Şehre varıp hocasının huzuruna girdiğinde büyük zat gülümsedi kendisine. - Bir daha öyle bilmediğin yerlerde yatıp uyumayacaksın değil mi? - Başüstüne hocam. - Allah korusun kurt falan gelir, saldırır insana. Mahcubiyetten başını önüne eğdi. Sonra eğilip hürmetle öptü hocasının elini ve böyle bir üstadı olduğu için şükretti Allaha. *** Bu zat, nasihat isteyen bir gence buyurdu ki: - Evladım, ölmeden önce beş vakit namazını muntazam kıl ve haramlardan uzaklaş! - Hocam, bunları yaşlanınca yapsam olmaz mı? - Yaşlanacağına dair senedin var mı oğlum? - Yok tabii hocam. "Düşmanını tanı!" - Öyleyse şimdiden yap bunları. Zira bu dünya imtihan yeridir. - İmtihan mı? - Evet. Ölünce her yaptığın işten ince ince hesaba çekileceksin. Sonra şefkatle baktı gence. - Sen en büyük düşmanını tanıyor musun evladım? Delikanlı şaşırdı. - Benim düşmanım yok ki hocam. - Var, var. Hem de çok güçlü bir düşmanın var senin. - O kimmiş ki hocam? - Kendin. - Nasıl, ben mi yani? - Evet sen. Senin nefsin. O, senin en büyük düşmanındır. Zira bugün günah işletip, yarın Cehenneme sokmak ister seni. --------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Feyiz gelmez!"
2005-06-22 01:00:00
Antakya'da yaşayan büyük velilerden Ahmet bin Asım Antakî hazretleri zamanında bir genç, köyünden çıkıp bu velinin dergahına geldi bir gün. Ve arzetti: - Ben okumak istiyorum efendim. Büyük veli genci şöyle bir süzdükten sonra, - Olur, ama bir şartla, buyurdu. - Şartınız nedir efendim? - Bu iş parasız olmaz. Neyin varsa bana vereceksin. Genç inandı bu şakaya. - Bir öküzüm var efendim. Onu getirsem olur mu? Mübarek sürdürdü şakayı. - Olmaz. Altın vermen lazım. Gencin "kırk altın"ı vardı gerçekten. Ve o altınları elbise dolabında saklıyordu. "Bizde altın ne gezer!" Büktü boynunu: - Efendim, biz fakir kimseleriz. Bizde altın ne arasın! Mübarek gülümsedi: - Vardır vardır. Düşün bir hele! - Yok efendim. Olsa verirdim. - Sende altın olduğunu ben biliyorum evladım. Genç şüphelenmeye başladı. - Biliyor musunuz? - Evet, çok iyi biliyorum. - Kaç altınım var peki? - Kırk tane. Delikanlı iyice şaşırdı. - Nerde olduğunu da biliyor musunuz? - Tabii. Elbise dolabında. Onları getirsen kâfi. Fazla istemiyorum. Diyecek bir şeyi kalmamıştı. - Peki, dedi mecburen. Ve koştu köyüne. O kırk altını getirip teslim etti. Büyük velî, onlardan "bir altın"ı ayırıp, gerisini iade etti. - Al bunları evladım. Ben şaka yapmıştım. Bizim altınla, gümüşle işimiz yoktur. "Nerden aldın bunu?" Sonra ayırdığı o "bir altın"ı gösterip sordu: - Şu altından haram kokusu geliyor. Nereden aldın bunu? Genç büktü boynunu. Mahcup bir eda ile, - Onu haksız olarak birinden almıştım, dedi. - Hemen git, bunu sahibine teslim et oğlum. - Başüstüne efendim, hemen. - Neden böyle diyorum, biliyor musun? - Neden efendim? - Çünkü üzerinde kul hakkı olduğu müddetçe hiç feyz alamazsın. - Öyle mi? - Evet oğlum. Haram yemek, "Ateş yemek" gibidir.
.Yüz dirhem borç...
2005-06-23 01:00:00
Antalya civarlarında yaşayan velîlerden Ahmet bin Osman Şernubî hazretleri çok cömert bir zattı. Maddî sıkıntısı olan, ona gelirdi önce. Talebesinden birinin fakir bir komşusu vardı. O adam geldi bir gün bu talebeye, rica etti: - Evlat, "yüz dirhem" borcum var, ödeyemiyorum. - Ne yapayım amca? - Hocana söyle de, temin etsin bana bu parayı. Ona çok dua ederim. - Olur, söylerim. Kalktı ve hocasına gidiyordu ki, başka fakirleri gördü yolda. Onlar da "elbise" ve "ayakkabı" istediler. Genç talebe, her birine; - Peki olur, dedi. Koştu hocasına... Ve geldi hocasının huzuruna, arzetti: - Hocam, yolda bazı fakirler gördüm. Elbise ve ayakkabı istiyorlar. Ancak unutmuştu "yüz dirhem" isteyen komşusunu. Mübarek, sakalını sıvazladı. - Peki evladım, ambardan elbise ve ayakkabı al da götür ver o kimselere. Talebe; - Başüstüne, deyip gidiyordu ki, hocası seslendi arkasından: - Az dur evladım! Sonra da "Yüz dirhem" para uzattı kendisine. - Şunu da, o borçlu Müslümana ver. Borcunu ödesin de dua etsin bize. Genç, o zaman hatırladı meseleyi. *** Bu zat, bir gün bazı bazı sevdiklerine buyurdu ki: - Din nasihattir kardeşlerim. Gücü yeten herkes, sözünün geçtiğine anlatmalı mutlaka. Bu hususta hadis-i şerif de var. - Nasıl hocam? "Asıl maksat da bu!" - Peygamberimiz, "İki Müslüman bir araya gelir de Allah'tan ve Peygamberden bahsetmezlerse, Allah ikisine de lanet eder" buyuruyor. - Lanet eder, ne demek hocam? - Yani rahmetinden uzak eder onları. - Bize ne tavsiye edersiniz? - Bir araya geldiğinizde, boş şeylerle vakit geçirmeyin. - Ne yapalım hocam? - Açın, kitap okuyun. - Hangi kitabı? - Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı bir ilmihal kitabını mesela. Böyle yaparsanız rahmet iner oraya, bereket yağar. - Kalplerimiz de temizlenir mi hocam? - Elbette. Kalpleriniz nurlanır. Asıl maksat da bu değil midir zaten? E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Elimiz boş gitmeyelim!"
2005-06-24 01:00:00
Mısır'da yetişen büyük velilerden Ebül Abbas el Harrar hazretleri, bir gün, talebesinden birini yanına alıp bir dostunu ziyarete gitti. Akşam vakti köye vardılar. Mübarek zat döndü talebesine. - Fırından ekmek alalım. Elimiz boş olmasın. - Başüstüne hocam. Fırından sıcacık ekmekleri alıp devam ettiler yollarına. Ancak talebenin garibine gitmişti bu iş. Kendi kendine, - "Hediye olarak niye ekmek alıyoruz ki? Tatlı götürseydik daha iyi olmaz mıydı?" diye düşündü. Velhasıl eve varıp çaldılar kapıyı. Ev sahibi bu zatı görünce çok sevindi. - Buyurun efendim. Safa geldiniz! "Ne iyi etmişsiniz" Hele ekmekleri görünce daha çok sevindi. Çünkü hiç ekmek yoktu evlerinde. - Efendim ne iyi etmişsiniz. - Neyi iyi etmişiz? - Ekmek getirdiğinize. - Neden? Çok mu makbule geçti? - Evet hocam. Çünkü yemeğimiz, tatlımız vardı, sadece ekmeğimiz yoktu. Onu da siz getirmişsiniz. - Öyle mi, isabet olmuş. - Allah razı olsun hocam. Hemen buyurun sofraya. Oturup yediler. Talebe o zaman anladı bu işin hikmetini. Kendi kendine; "Büyüklerin her yaptığı iş güzel ve yerindedir. Bundan sonra hiç itirazda bulunmayacağım hocama" diyordu içinden. Bu zat, bir günkü sohbetinde buyurdu ki: - Bazen kalpten iyi bir niyet geçer. Fakat o işi yapmaya imkân bulunmaz, öyle değil mi? - Evet hocam, bazan öyle oluyor. "Niyette riya olmaz" - Ama o kişi, bu niyetinin sevabını kazanır yine. Dinleyenler hayret etti. - Kazanır mı? - Evet, dahası da var. - Dahası ne hocam? - O hayırlı işi yapsaydı, bundan daha çok sevap kazanamazdı o kimse. - Yaa, hikmeti ne peki? - Çünkü o işi yapsaydı, belki gurur kibir gelebilirdi kalbine. Riya bulaşabilirdi o işine. - Doğru hocam. - Ama niyette riya olmaz. - Olmaz mı, neden? - Çünkü kulun kalbindeki niyeti Allah'tan başka kimse bilmez de ondan
.Hastalıkta şifa vardır!"
2005-06-25 01:00:00
Hayrabolu'da yaşayan büyük velilerden Ahmet Sarban hazretlerinin sevdiklerinden biri hastalandı bir gün. Bu zat ziyaretine gitti bu kişinin. - Geçmiş olsun kardeşim. Allah şifa versin! - Teşekkür ederim. Sonra sohbete başladılar. Bir ara buyurdu ki: - Bu hastalık bir şey değil. Asıl hastalık kalpte olandır. - Kalpte olan mı? - Evet. Kalbin hastalığı yanında bunlar hastalık bile sayılmaz. - Kalpteki hastalık nedir ki hocam? - 'Küfür'dür. - Allahı inkâr mı yani? - Evet. Bunun tedavisi, Cehennemde sonsuz yanmaktır. "Pişman olacaklar!" - Hocam, imansızlar Cehenneme girince çok pişman olacaklar, deği mi? - Hem de nasıl. Hele hayvanların toprak olduğunu görünce, - "Aaah! Keşke biz de toprak olsaydık" diye çok hayıflanacaklar. Ama... - Ama faydası yok değil mi hocam? - Evet. Onlar, küfürlerinin cezası olarak sonsuz yanacaklar Cehennemde. Halbuki Müslümanın hastalığında şifa vardır. - Anlayamadım hocam! - Hastalıkta şifa vardır, diyorum. - Nasıl yani? - Şöyle ki, Müslümanın hastalığı, günahlarını temizler. Aklını başına getirir. Sonra ölümü hatırlatır ona. - Günahlarına tövbe eder. - Değil mi? Yakınlarıyla helallaşır. Bütün bunlar, kalbin uyanmasını sağlar. Bu da şifadır işte. - Çok doğru hocam. Şimdi iyi anladım. En büyük sermaye Bir gün de sevdiklerine sordu: - Mümin için en büyük sermaye nedir bilir misiniz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Günah işlememektir. Zira şimdi kabirdekiler, işledikleri günahlar için büyük pişmanlık içindeler. Ama faydası yok. - Doğru hocam. - Neden faydası yok dersiniz? - Ömür bitti hocam. - Evet. Yani imtihan bitti. Dünyada iken pişman olsalardı işe yarardı belki. - Pişmanlık tövbedir, değil mi hocam? - Evet. Günahına tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. ------------------------------ 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Bir nazarı yetti!..
2005-06-26 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ahmet bin Alevî hazretlerinin talebesinden biri, hal ve hareketleri pek uygun olmayan bir kıza kaptırmıştı gönlünü. Tabii o günden sonra derslere gelmez oldu. Çünkü hep o kızı düşünüyordu. Büyük velî, çağırdı onu bir gün. - Evladım, sen niçin derslere gelmiyorsun? - Bilmiyorum. Mübarek gülümsedi. - Biliyorsun, biliyorsun. Utandı genç, söyleyemedi işin doğrusunu. Ancak o biliyordu. Gence şefkat ve muhabbetle nazar etti bir kez. İşte ne olduysa o nazarla oldu. Genç kaybetti kendisini. Ayıldığında bambaşka bir haldeydi. Onu sevmiyordu artık Tamamen çıkıp gitmişti kalbinden o kızın sevgisi. "Allah sevgisi" dolmuştu yerine. Çok sevinip kapandı hocasının ellerine. Öptü ve bir daha ayrılmadı dizi dibinden. *** Bir gün de sevdiği bir gence buyurdu ki: - Evladım, daima iyilerle beraber olmaya bak! Kötülerle arkadaş olma! - "İyiler"den kasıt kimlerdir hocam? - Allahü tealanın sevdiği kullardır. Onları sev. Çünkü kişi, dünya ve ahirette sevdiği kimselerle beraber olacaktır. - Ahirette de mi hocam? - Evet, orada da. - Çok günahkâr olsa da mı? - Tabii. Ehil olan ve olmayan, orada beraberdir. - Nasıl yani hocam? - Yani bir topluluğun içinde cenab-ı Hakkın sevdiği bir kul varsa, o insanların hepsi, onun hürmetine affolup Cennete girer. - Oh ne güzel. Allahın rahmeti boldur - Tabii, Allahü teâlânın rahmeti boldur evladım. O cemaatin bir kısmını Cennete koyup, diğerlerini mahrum etmez. Bu, dünyada da böyle değil mi? - Nasıl? - Mesela birbirini seven üç beş kişi sohbet ederken, oraya bir iki yabancı gelse, onlara, "Kusura bakmayın, sizi aramıza kabul etmeyiz" derler mi? - Demezler elbet. - Eh, insanoğlu demezse, cenab-ı Hak hiç demez. - Bu, büyük müjde hocam. - Elbette, bir cemaat Cennete girerken, onların arasındaki ehil olmayanları ayırmazlar. Onlar da beraber girer. - Ama sevmek şartıyla, değil mi hocam? - Elbette. Seven, sevdiğiyle beraberdir. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Kanlı elbiseler!
2005-06-27 01:00:00
Hindistan evliyasından Ahmet Abdullah Radulevî hazretleri, bazan silahlarını kuşanıp acele evden çıkar, bir müddet sonra dönüp gelirdi üstü başı kan içinde. Hanımı bu hali görür, ses çıkarmazdı önceleri. Ama bir gün... Yine silahlarını kapıp hızla çıktı evden. Az sonra yine kanlar içinde gelince hanımı dayanamadı artık. - Efendi! - Buyur hanım. - Kusura bakma, sormadan edemeyeceğim. - Hayırdır, neymiş o soracağın şey? - Sen, zaman zaman silahlanıp gider, sonra kanlı elbiselerle geri dönersin, öyle değil mi? - Evet, doğru. "Bunu açıklar mısın?" İyi de nedir bu hal? Bunu bana açıklar mısın? - Olur hanım, söyleyeyim. Ama bir şartla. - Neymiş o şart? - Ben hayatta olduğum müddetçe kimseye söylemeyeceksin. - Tamam tamam, söylemem. - Pekâlâ dinle öyleyse. Dünyanın herhangi bir yerinde, Müslümanlarla kâfirler harbe tutuşsalar, - Eee? - Biz acele gider, müminlere yardım ederiz. Bu, bizim vazifemizdir. Şimdi anladın mı? - Anladım efendi. *** Bir gün de, biri gelip arzetti ki: - Hocam, insanlardan hep sıkıntı görüyorum, ne yapayım? - Öyleyse tövbe et, buyurdu. - Tövbe mi edeyim? - Evet. Tövbe istiğfar et. Adam şaşırmıştı! - Neden ki hocam? - Çünkü insanlardan gelen sıkıntılar, kulun işlediği günahlar sebebiyledir de ondan. - Öyle mi? - Evet ya. - Pekii, insanlardan iyilik gelirse? - O da, yapılan iyi amel ve ibadetlerin neticesidir. Kime nasib olursa, Allah'a şükretsin. Adam anlamıştı meseleyi. - Yani hocam kullardan gelen iyilikler, Allahü teâlâdandır, öyle mi? - Elbette. - Ya kötülükler? - Onlar, nefistendir. Nefis, her fenalığın kaynağıdır.
.Verdikçe artar!..
2005-06-28 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ahmet bin Abdurrahman es-Sekkaf hazretleri çok cömert olup, misafiri eksik olmazdı evinde. Ancak kendisi, hanımıyla birlikte mütevazı bir hayat yaşıyordu. Hanımı bir gün hamur yoğururken, şeytan vesvese verdi kendisine. İşi yarım bırakap koştu beyinin yanına. - Efendi! - Buyur hanım. - Biliyorsun gelenimiz gidenimiz çok. Hatta beylerin, paşaların hanımları bile geliyor bazan. - Evet, doğru. - İyi ama onları hep şu eski elbise ile karşılıyorum. İkinci bir elbisem yoktur. - Ee? Hani diyorum ki... - Hani diyorum ki, bir tane daha diktirsek. Arada onu da giyerim ha. Ne dersin? Mübarek, sevgiyle baktı ona. - Hanım sen hamur yoğurmuyor muydun? - Evet ama cevap vermedin. - Sen git bak bakalım hamur ne vaziyette? Bunu sonra konuşuruz. Hanım; - Pekâlâ deyip mutfağa döndüğünde hamur teknesini, "çil çilaltın"larla dolu gördü. Evet, hamur "Altın" olmuştu teknede. Kadıncağız bunu görüp anladı hatasını. Pişman oldu o sözlerine. Ağlayarak geri geldi. - A efendi, tövbe ettim. Ne olur affet. Bir daha senden dünyalık bir şey istemeyeceğim. Geri döndüğünde, tekne yine "Hamur"la doluydu. *** Bir gün de biri gelip sordu bu zata: - Hocam, ben malımın artmasını istiyorum. Ne yapayım? - Öyleyse malını dağıt, buyurdu. Adam anlamadı - Hocam, ben malımın artmasını istiyorum, azalmasını değil. - İyi ya, yediğinden ve giydiğinden Müslümanlara ver, diyorum. Yine anlamadı. - Verirsem azalmaz mı hocam? - Hayır, bilakis artar. - Artar mı, nasıl yani? - Bak kardeşim, sen verirsen, Allah da sana verir. Vermezsen, Allah da sana vermez. - Öyle midir hocam? - Tabii ya. Sen malının artmasını istiyorsun, değil mi? - Hem de çok. - Öyleyse vereceksin. Verirsen artar. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.En mühim kul hakkı
2005-06-29 01:00:00
Mısır'da yetişen velilerden Ebül Abbas el Gamrî hazretlerine bir grup insan gelip; - Efendim, bu kuraklık canımıza tak etti. Bezdirdi bizi hayattan, dediler. - Evet kardeşlerim, haklısınız. - Ama hocam takatımız kalmadı artık. - Doğru, ne yapabiliriz ki? - Diyoruz ki, bir dua etseniz. - Ben mi? - Evet hocam, belki sizin duanızla yağmur yağar da kurtuluruz bu musibetten. - Pekâlâ, deyip açtı ellerini, yalvardı âlemlerin sahibine: - Yâ Rabbî! Bu kullarını kurtar sıkıntıdan. Yağmur gönder üstlerine! Duası kabul oldu Duası henüz bitmişti ki yağmur yüklü bulutlar toplanmaya başladı gökyüzünde. Çok geçmeden gürledi gök. Peşinden boşaldı rahmet. Toprak da suya kandı, insanlar da... Bir gün de bu zata gelip; - Hocam, kul hakkı sadece maddi şeylerde mi olur? diye sordular. Buyurdu ki: - Hayır, maddi olmayan kul hakları da vardır. - Ne mesela? - Mesela "Mümine sert bakmak" kul hakkına girer. - Öyle mi? - Evet. "Gıybet" kul hakkıdır mesela. - Başka hocam? - "Kalp kırmak" ve "Su-i zan" da kul haklarındandır. - Peki bu haklardan kurtulmanın yolu var mı hocam? - Elbette var. - Nedir o? - Helallaşmak. - Biz haklı olsak da mı? "Affet beni arkadaş!" - Evet. Haklı olsak bile, yine gidip "Sen haklısın arkadaş, beni affet" demeliyiz karşı tarafa. Bu cevaba şaşırdılar. - Neden hocam? - Çünkü hiç belli olmaz. Belki de o haklıdır, kim bilir. - Hocam kesin biz haklıysak? - Kimin haklı olduğu, kesin olarak ahirette belli olacak kardeşlerim. - Öyle mi? - Evet. Kendini alacaklı sanan nice kimseler, o gün borçlu çıkıp kahrolacaklar. - En mühim kul hakkı nedir hocam? - "Hanım hakkı"dır. Onunla her gün helallaşmak lazım.
."Hemen dönüyoruz!"
2005-06-30 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ahmet-es Senûsî hazretlerinin talebesinden birkaçı, bir gün huzuruna gelip; - Hocam, filan yerde bir büyük zat var. Fazilet ve keramet sahibi bir velî olduğunu söylüyorlar. Ziyaretine gitsek mi acaba? - Olur, gidelim, buyurdu. Ve kalkıp birlikte gittiler. O beldeye vardıkları anda o kişi de karşıdan onlara doğru geliyordu. Gençler, onu gösterdiler. - İşte hocam. O zat da bize doğru geliyor. Mübarek tam ona bakıyordu ki, o ara yere tükürdü o kişi. Hem de kıbleye doğru. Büyük veli bunu görür görmez durdu ve - Geri dönüyoruz! buyurdu. "Görüşmeyecek miyiz?" Talebeleri şaşırdılar. - Niçin? Görüşmeyecek miyiz? - Hayır, lüzum yok. Çok merak etmişlerdi. - Neden hocam? - O kişi evliya olamaz çocuklar. Gençler hayret içinde birbirlerine bakıyorlardı ki, izah etti mübarek: - Çünkü Allah'ın evliyası, en ufak bir edepsizliği bile yapmaz. Haydi dönelim! Gençler tahmin etmişlerdi sebebini. - Yere tükürdüğü için mi yoksa? - Evet. Ve görüşmeden geri döndüler. *** Bir gün de sordu sevdiklerine: - Dünyada en zor iş nedir, biliyor musunuz? - Nedir hocam? - Hak nedir, bâtıl nedir, onu ayırabilmektir. - Bu, neden zor acaba? - Şöyle düşünün ki, yetmişüç yolun kesiştiği bir yol ayrımındasınız. - Evet hocam. Çok zor bir karar - Bu yolların yetmişikisi Cehenneme, biri ise Cennete çıkıyor. Ama hangisi? Bilmiyorsunuz. - Evet. - Bu yollardan birine girmeniz de lâzım. Ya yanlış yola girerseniz, Cehennemde bulursunuz kendinizi. - Allah korusun. Gerçekten zor iş. Ne yapmak lazım hocam? - Bir bilene, bir rehbere sormak lazım, öyle değil mi? - Evet ama kim o rehber? - Rehber, ehl-i sünnet âlimleridir. - Öyle âlimler yoksa? - Kendileri yoksa kitapları var. O kitapları okuyan da doğru yolu bulur mutlaka. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Kul hakkı mühimdir
2005-07-01 01:00:00
Semerkant'ta yetişen büyük velilerden Ebül Abbas Dîneverî hazretleri, bir cuma günü namaz için çıktı evden. Ancak hava yağmurlu ve yerler çamurdu. Biraz yürüyünce çamurlandı pabuçları. Temizlemek için bakındı etrafa. Bir bahçe duvarı gördü ve taşlarına sürerek temizledi papuçlarını. Sonra camiye gitti. Namaz kılarken; - "Eyvaah" dedi kendi kendine."Ben ne yaptım? Başkasının duvarını kirlettim çamurla!" Kul hakkına girdiği için huzursuz olmuştu. Namazdan sonra sorup soruşturdu ve buldu ev sahibini. Meğer gayr-i müslimmiş adam. Durumu anlatıp; - Ne olur, hakkınızı helal edin! dedi. Şaşkına döndü! - Helallik isteyecek ne var ki? - Duvarınızı kirlettim. - Olsun, alt tarafı duvar. Zaten çamur içindeydi. - Doğru ama, bu bir kul hakkıdır. Lütfen helal edin. Adam çok duygulandı. - Peki, helâl ettim. Ama bir şeyi merak ettim. - Neyi merak ettiniz? - Bu incelik ve insan haklarına saygı, nereden kaynaklanıyor? - Dinimizden. - Dininiz mi emrediyor bunu size? - Evet. İslamda kul hakkı çok mühimdir. - Yaa.. Ne güzel! Bir müddet sessizlik oldu. Sonra "Kelime-i şehadet" yankılandı odada. *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, sordu cemaatine: - En kötü insan kimdir, bilir misiniz? - Bilmiyoruz, dediler. Yanına yaklaşılamayan! Buyurdu ki: - Yanına yaklaşılması en zor olandır. Her hâlimizle dinimizi sevdirmeliyiz. - Nasıl? - Kendimizi sevdirerek. - Bunu nasıl yapacağız? - İslam ahlakına uyarak. Müslüman, iyi insan demektir. Onu herkes sever. *** Bir gün de bir gence buyurdu ki: - Allahü teâlânın sana nasıl davranmasını istiyorsan, sen de Onun kullarına öyle davran. Ne ekersen onu biçersin. - Hocam, insanı başarılı kılan şey nedir? - İki haslettir. - Nedir onlar? - Sabretmek ve güler yüzlü olmaktır. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İbadetin zevki...
2005-07-02 01:00:00
Trablus'ta vefat eden büyük veli Ahmet bin Süleyman Ervadî hazretleri, henüz genç idi ki bir gün sordu annesine: - Anneciğim, ibadetlerimden pek lezzet alamıyorum. Acaba sebep ne olabilir? - Bilmiyorum evladım. - Bir düşün hele! - Neyi düşüneyim oğlum? - Mesela beni emzirdiğin günleri. - Eee? - O günlerde haram bir şey yemiş olabilir misin acaba? Annesi uzun uzun düşündükten sonra hatırladı. - Evet oğlum, öyle bir şey olmuştu. Genç Ahmet heyecanla sordu: - Nasıl oldu, anlatsana. "Yemeğin tadına baktım" - Bir gün komşuya gitmiştim. Mutfağında sevdiğim bir yemek pişiyordu. Ona yardım edeyim derken, yemeğin tadına bakmıştım. - Ev sahibinin haberi yok muydu? - Yoktu. Ona söylemeden yemiştim. - Tamam anne. İşte budur sebebi. - Evet, olsa olsa bu olabilir. Başka haram yediğimi hatırlamıyorum. O böyle deyince rica etti: - Anneciğim, öyleyse hemen git, helallaş o kadınla. Kadıncağız hak verdi oğluna. - Peki oğlum, gidip helallaşayım! Ve gitti, hadiseyi anlatıp helallaştı kadınla. Mübarek, ondan sonra zevk almaya başladı ibadetlerden. *** Bir gün de birkaç kişiyle sohbet ediyordu ki; - Haram, ateştir! buyurdu onlara. Anlayamayıp sordular: - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Haramla beslenen vücudu ateş yakar kardeşlerim. Haram elbise ile... Bir gün de sevdiklerine buyurdu ki: - Haram elbise ile kılınan namaz kabul olmaz. Sordular: - Yani kılınmamış mı sayılır? - Hayır, öyle değil. - Ya nasıl? - Namaz borcu ödenir, ama sevap kazanılmaz. - Ne kadar mühimmiş. - Tabii, hatta elbisenin tamamı değil, sadece bir düğmesinin ipliği haram olsa, o namaz yine kabul olmaz. - Yani sevap verilmez değil mi hocam? - Evet. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Pişmanlık tövbedir...
2005-07-03 01:00:00
Anadolu'da yetişip Bursa'da vefat eden Açıkbaş Mahmut Efendi'yi, bir genç üzmüştü bir gün. Mübarek kalbini incitmişti. Ancak bu yaptığı, hayır getirmedi ona. Aynı gün yakalandı bir hastalığa. Öyle ki ağrıdan kıvranıyor, ilâç da tesir etmiyordu. Ne yapsa faydasızdı. Sonunda anladı hatasını. Bir "Allah adamı"nı üzdüğü için bu derde yakalandığını idrak etti nihayet. Pişman oldu yaptığına. Fırladı yataktan, düştü yola. Bu büyük velinin huzuruna varıp özür dileyecekti kendisinden. Ancak o buna karar verdiği anda ağrısı hafifledi biraz. Her adım attıkça daha da hafifleyip iyileştiğini hissetti açık açık. Tamamen geçti! Mübareğin kapısına gelince tamamen geçti ağrısı. Tam kapıyı çalacaktı ki, kapı kendiliğinden açıldı ve büyük zat, gülümseyerek karşıladı kendisini. - Buyur evladım, hoş geldin. Başı önünde ve mahcuptu delikanlı. - Hoşbulduk efendim. İçeri geçip oturdular. - Geçmiş olsun oğlum. - Sağolun hocam. - İnşallah bir daha böyle bir hastalığa yakalanmazsın. - İnşallah efendim. Sevgiyle baktı gence. - Pişman mısın peki? - Hem de nasıl. - Çok iyi. Pişmanlık tövbedir oğlum. Tövbe de büyük nimettir. Bir daha kimsenin kalbini kırma olur mu? - Başüstüne. - Unutma, kalp kırmak, Kâbeyi yıkmaktan daha büyük günahtır. Genç adam eğilip öptü büyük zatın elini. En sevdiği talebesi oldu sonunda. "Kalbine bak!.." Bir gün de gencin biri gelip sordu bu zata; - Hocam, ben çok günahkâr biriyim. Ne tavsiye edersiniz? - Günah işleyince, hemen tövbe et evladım. Tövbeyi geciktirme sakın! - Tövbe edince Allah affeder mi? - Elbette. Günahına tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. - Başka tavsiyeniz hocam? - Bir işi yapacağın zaman kalbine bak. Eğer kalbin sıkılıyor ve çarpıntı oluyorsa, yapma o işi! - Neden hocam? - Çünkü günahtır o iş. - Öyle mi? - Evet. Müminin kalbi, günah olan işlerde sıkılır ve hızlı çarpar
.Sihirbazın akıbeti!
2005-07-04 01:00:00
Endülüs'te yetişen büyük velilerden Ebül Abbas el Basîr hazretleri zamanında bir "sihirbaz" gelmişti o havaliye. Çeşitli gösteriler yaparak dinsizlik propagandası yapıyor, insanların imanını sarsmak istiyordu sihirle. Yaptığı gösteriler hayret vericiydi gerçekten. Bir gün, yine topladı etrafına insanları. En büyük numarası da, oturduğu yerden yükselerek havada bağdaş kurup oturmaktı. Sihirbaz tam bunu yapıyordu ki, bu büyük veli oradan geçerken gördü onun bu oyununu. Yaklaşıp seslendi seyircilere: - Eeey insanlar! - Buyur baba, emret. "Onu seyretmeyin!" - Bu adam sihir yapıyor, anlamıyor musunuz? - Sihir mi yapıyor? - Evet ya. İmanınızı bozmak istiyor. Seyretmeyin onu! Sonra iki elini vurdu birbirine. O vurdukça sihirbaz alçaldı, vurdukça alçaldı ve "paat!" diye düştü yere. Rezil olmuştu. Acele terk etti o yöreyi. Bir daha da gözükmedi o havalide. *** Bir gün de sinirli bir delikanlı bu zata gelip dert yandı: - Hocam insanlar yanıma pek gelmiyorlar. Sebep ne olabilir acaba? - Yumuşak olursan gelirler evladım. - Öyle mi hocam? - Evet. İnsanların, yanına rahat gelmemesi, senin için bir tehlikedir ayrıca. - Tehlike mi, nasıl yani? - Bir kişinin yanına rahat gidilemiyorsa, onun son nefesinden korkulur. Allah korusun. Huzurlu olmak için Bir gün bazı gençlere buyurdu ki: - İnsanların ayıplarını ifşa etmeyin. Bilakis örtün onları. - İnşallah hocam. - Niçin biliyor musunuz? - Niçin hocam? - Çünkü kim bu dünyada insanların aybını örterse Allahü teâlâ da kıyamet gününde onun günahlarını örter. - Peki hocam, huzurlu olmak için ne yapalım acaba? - Ahireti düşünün. - Ahireti mi düşünelim? - Evet. Ahireti düşünürseniz huzurlu olursunuz. - Dünyayı düşünürsek? - Dünyayı düşünen huzursuzluktan kurtulamaz. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Valinin rüyası...
2005-07-05 01:00:00
Hindistan evliyasından Ahmet Şeybanî hazretleri zamanında o yerin valisi rüya gördü bir gece. Nur yüzlü bir ihtiyar yanına gelip; - "Evlat" dedi, "Bizim ev şu adrestedir, gelirsen görüşür, sohbet ederiz." Vali çok sevmişti bu nurani ihtiyarı. - Peki efendim! dedi. Uyandığında kalbi heyecanla çarpıyordu. - "Allah Allah!" dedi kendi kendine, "Bu sevimli zat kimdi acaba? Beni evine çağırıyor." Sabah erkenden çıktı evden. Evi bulup çaldı kapıyı. Kapı açıldığında, gece rüyadaki o nurlu ihtiyarı gördü karşısında. Mübarek tebessümle karşıladı kendisini. "Geleceğin yoktu!" - Hoş geldin evlat! Çağırmasak geleceğin yoktu. Oturup sohbet ettiler. Bir ara sinekler doluştu odaya. Binlerce sivrisinek. Vali rahatsız olup kovmak istedi onları. Ama ne mümkün. Binlercesi adeta hücum edip, sıva gibi kapladılar yüzünü. Büyük zat, valinin aciz kaldığını görünce kalktı ve pencereyi açıp seslendi: - Haydi bakayım, hepiniz dışarı çıkın! Binlerce sinek, bir anda terk ettiler odayı. Sanki emir almış gibi. Vali hayret içindeydi. Kalkıp hürmetle öptü elini. Dergahın müdavimiydi artık. Bu zat, bir gün sordu sevdiklerine. - En iyi insan kimdir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Yanına yaklaşılması en kolay olandır. - Ya zor yaklaşılırsa hocam? - O da en kötü insandır. "Niyetinizi düzeltin!" Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, her işi Allah için ve güzel niyetlerle yapın, buyurdu. - Her işi mi hocam? - Evet, her işi. - Mesela bir şey yerken nasıl niyet edelim hocam? - İbadet için kuvvetlenmeyi düşünün. - Giyinirken? - Örtünmeye ve soğuktan sıcaktan korunmaya niyet edin. - Din kitabı okurken? - İslâmiyeti öğrenip tatbik etmeye ve başkalarına da öğretmeye niyet edin. - Din öğretirken dünya menfaati düşünülürse? - Hiç faydası olmaz. Hatta zararı olur.
."İtaat edene itaat ederler!"
2005-07-06 01:00:00
Fas'ta yetişen velilerden Ebu Ya'zî Mağribî hazretleri, bir gün birkaç talebesiyle kırlara gezintiye çıkmıştı. Yolları bir ormana uğradı. Derken bir "Ayı sesi"yle irkildiler. Ve bir adam peyda oldu o ara. Can havliyle kaçıyor, bir ayı da arkasından kovalıyordu onu. Talebeler korkup, hocalarının arkasına sığındılar. Büyük veli, hayvanın önüne geçti ve iki kolunu iki yana uzatıp seslendi: - Duuur! Hayvan zınk diye durdu. Ve büyük zatı görünce büktü boynunu. Sanki özür diliyordu bu Allah dostundan. Mübarek hiddetle bağırdı ona: - Çabuk terk et burayı! Suçlu gibi uzaklaştı Hayvan, bir suçlu edasıyla boyun eğip uzaklaştı oradan. Hem de arka arka. Talebeler şaşkınlık içindeydi. Hayret ve merakla sordular: - Bu nasıl oldu hocam? - Ne nasıl oldu? - Hayvan size itaat etti. - Şaşırdınız mı? - Hem de çok. - Şaşacak bir şey yok çocuklar. - Yok mu, neden? - İnsanlarAllahü tealaya itaat ederlerse, Allah'ın mahlukları da ona itaat ederler. - Ya itaat etmezlerse? - Mahluklar da ona itaat etmezler. Bu, böyledir her zaman. *** Bir gün de, - Hocam, bize "Namaz"ın ehemmiyetinden bahseder misiniz, diye rica ettiler. Namaz, dinin direğidir Buyurdu ki: - Namaz, dinin direğidir. Namaz kılan, dinini doğrultur. Kılmayan yıkar. - Namaz, insanı kötülüklerden alıkoyarmış, bu doğru mu hocam? - Tabii. Ankebut suresinde,"Doğru kılınan namaz, insanı kötülüklerden elbette uzaklaştırır" buyuruluyor. - Ama bazıları hem namaz kılıyor, hem de kötü işler yapıyor. - Kabul olan bir namaz insanı kötülüklerden korur, her namaz değil. - Hangi namazlar kabul olur ki hocam? - Farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine hatta müstehaplarına tam uyarak kılınan namazı Allahü teâlâ kabul eder. - Böyle namaz kılan, kötülük yapamaz mı yani? - Evet. İstese de yapamaz artık. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Valiye zehirli et!
2005-07-07 01:00:00
Irak'ta yetişen velilerden Ebu Yakub Nehrecurî hazretleri, bir gün o yerin valisiyle birlikte bir kır gezintisine çıkmıştı. Derken bir dere kenarında oturdular. O sırada bir kişi geldi oraya. Elinde bir tepsi et yemeği vardı. Valiye yaklaşıp; - Sayın valim, bu eti sizin için kızarttım. Buyurun, afiyetle yiyin, diye arzetti. Vali kabul edip teşekkür etti adama. Zaten de acıkmışlardı. Oturdular yemeğe. Vali, Besmele çekip etten bir parça kopardı ve tam ağzına götürüyordu ki, mübarek zat; - Durun! Yemeyin onu! buyurdu. Vali şaşırmıştı. - Neden? diye sordu. Niçin yemeyecekmişim? "Bu bir suikast!" - Bu et zehirli vali bey. - Zehirli mi? - Evet. Size suikast hazırlamışlar! - İyi de nasıl anladınız hocam? - Kalbime öyle geldi. Vali; - Peki hocam, deyip el çekti o yemekten. O esnada bir köpek peydah oldu oracıkta. O eti önüne attılar. Hayvancağız yedi ama az sonra başladı kıvranmaya. Sonra da öldü zavallı. ** Bir gün de gencin biri gelip, - Hocam, ben her şeyi kendime dert ediyorum, diye arzedince, - Her şeyi mi dert ediyorsun? diye sordu mübarek. - Evet hocam, her şeyi. - Yanlış yapıyorsun evladım. - Neden? - Dert, ahiret derdidir. Dünyayı değil, ahireti dert et kendine. - Ya dünya sıkıntıları? - Ahiret derdi olanın, dünya derdi olmaz evladım. Delikanlı şaşırdı!.. - Öyle mi hocam? - Evet. Ahiret derdi yanında dünyanın bütün sıkıntıları bir araya gelse bile, yine hiç kalır. *** Bir gün de bazı sevdikleri sordular bu zata: - Hocam, dünya için ne kadar çalışalım, ahiret için ne kadar? Mübarek sordu: - Dünyada ne kadar kalacaksınız? - En fazla yüz sene. - Ya ahirette? - Sonsuz. - Öyleyse dünyaya, dünyada kalacağınız kadar, ahirete de orada kalacağınız kadar çalışınız.
.Anne-baba duası...
2005-07-08 01:00:00
Mısır evliyasından Ahmed-ez Zahid hazretlerinin talebesinden Ömer adında bir genç bu zatın huzuruna geldi bir gün. - Hocam, izin verirseniz memlekete gitmek istiyorum. - Hay hay evladım. Git tabii, iyi olur. - Yarın sabah çıksam hocam? - Tabii ya. Anneni babanı ziyaret eder, dualarını alırsın. Delikanlı sevinmişti. Hocasının elini öpüp çıkıyordu ki, mübarek seslendi arkasından: - Giderken bal götür babana! Hikmetini anlamadıysa da; - Başüstüne! deyip düştü yola. Memleketine vardığında gördü ki babası ağır hasta. Getirdiği balı verdi annesine. "Ne iyi ettin oğlum" Kadıncağız balı görünce çok şaşırıp sarıldı oğlunun boynuna. - Nerden akıl ettin bunu oğlum? - Neyi anne? - Bal getirmeyi. - Hayrola, bal mı lazımdı yoksa? - Evet ya. Doktorlar, babana bal yemesini söylediler. - Eee? - Ama yoktu buralarda. Çaresizdik. Sen Hızır gibi yetiştin oğlum. - Hocam söyledi anne. Ben nerden bileyim. - Yaa öyleyse bil o hocanın kıymetini oğlum. Sakın ayrılma yanından. Sonra açıp, balı yedirdiler hastaya. Kısa zamanda şifaya kavuştu adam... *** Bu zat bir gün sevdiklerine buyurdu ki: - Kardeşlerim, ahirette bize ne sorulacak, biliyor musunuz? - Ne sorulacak hocam? - "Ne yaptın?" değil, "Niçin yaptın?" diye sorulacak. - Nasıl yani? "Kimin için yaptın?" - Yani bir işi kimin için yapıyoruz? İnsanlar için mi, Allah için mi? - İnsanlar için yapıyorsak hocam? - O zaman işimiz insanlara bırakılacak. - Ya Allah içinse? - İşte o zaman kurtulacağız ahirette. *** Bir gün de bir sevdiğiyle sohbet ediyordu ki; - Bu dünya hayaldir, buyurdu. Adam pek anlayamadı. - Dünya hayal midir dediniz hocam? - Evet, bir rüyadır dünya. Peygamberimiz öyle buyuruyor. - Ne buyuruyor hocam? - "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyuruyor. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.
Mısır'da yetişen velilerden Ebül Abbas-ı Mürsî hazretlerine bir gün biri geldi. Elinde de bir sepet "Elma" vardı adamın. Aklı sıra imtihan edecekti bu Allah dostunu. Önceden elmalardan birine işaret koyup, "Gerçekten evliya ise, o işaretli elmayı bana versin" diye düşündü. Ve içeri girip arzetti: - Efendim, bu elmalar kendi bahçemizindir. Lütfen kabul buyurun. Mübarek aldı sepeti. Eliyle karıştırıp, o "işaretli elma"yı buldu ve ona verdi. Diğer elmaları da dağıttı orada bulunanlara. Adam mahcup olmuştu tabii. Utandı yaptığına. "Keramet aranmaz!" Büyük velî buyurdu ki: - Kardeşlerim, bir kimse Resulullahın bildirdiği hak yolda ise, onda başka keramet aranmaz. Sonra döndü o kimseye; - Anladın mı kardeşim? Adam zaten pişman olmuştu yaptığına. Elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi. *** Bir gün, cemaatten biri; - Hocam zikir nedir? diye sordu bu zata. Buyurdu ki: - Zikir, Allahü tealayı anmak, yani hatırlamaktır. - Bir misal verseniz hocam. - Hayhay... Bir iki kişi, bir yerde oturur, Allah'tan ve Peygamberden bahsederlerse, zikr etmiş olurlar. - Öyle mi hocam? - Evet. Bir ilmihal kitabı açıp okumak da zikirdir mesela. "Melekler dua eder" Şöyle devam etti: - Melekler, böyle meclisleri bulunca hemen oraya üşüşür, onları kanatlarıyla sarar, onlar için dua ederler. *** Bir gün de, bazı gençler; - Hocam, bir mümine en önce lazım olan şey nedir? diye sordular. Buyurdu ki: - En mühim şey, itikadını ehli sünnet âlimlerinin bildirdiği şekilde düzeltmektir. - Bundan sonra hocam? - Bundan sonra ibadete sıra gelir ki, en mühim ibadet, beş vakit namazdır. Namaz, dinin direğidir.
.Müjdelenen doğum!
2005-07-09 01:00:00
Şam'da yetişen velilerden Ebu Ubeyd Busrî hazretlerinin sevdiklerinden birinin hanımı doğum yapacaktı. Doğum günü iyice yaklaşmıştı ki, kadıncağız bir gün rica etti beyine: - Efendi! - Buyur hanım. - Ebu Ubeyd hazretlerine gidip dua istesen diyorum. - Ne için? - Doğumun kolay olması için. Adamcağız, - Peki olur, deyip çıktı evden. Varıp çaldı hocasının kapısını. Mübarek tebessümle açtı kapıyı. - Buyur evladım. Hoş geldin. - Hoşbulduk hocam. "Adını Hasan koy" Adam tam dua istiyecekti ki, büyük veli; - Hayırlı olsun, buyurdu.Cenab-ı Hak salihlerden eylesin inşallah! Peşinden ekledi: - Adını Hasan koyarsın. Adam dua istemeye gelmişti ama, doğum haberini aldı ondan. Dönüp eve geldiğinde, yakınları, - Müjde, bir oğlun oldu! dediler. O zaten biliyordu. Adını "Hasan" koydu bebeğin... *** Bir gün de; - Örnek insan nasıl olur? diye sordular bu zata. Buyurdu: - Örnek insan odur ki, Allahın kullarına hizmet için kendini feda etmiştir. - Nasıl yani? - Yani insanların dinine veya dünyasına faydalı olmak için kendi zararını düşünemez. Bu yolda deli gibidir. Nitekim hadis-i şerifte, "Bir kimseye deli denilmedikçe imanı kâmil olmaz" buyuruldu. Çile çekmek ilaçtır! Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, İslamiyet fedakârlık ister. Çile ister. Ancak böyle olgunlaşır insan. - Ama hocam, kimse çile çekmek istemiyor ki. - Doğru, kimse çile çekmek istemiyor. Zor geliyor, acı geliyor. Halbuki ilaçtır o. - İlaç mıdır? - Evet. İlim yolunda çile çekmek ilaçtır. İlaçlar elbette acı olur. - Peki ne yapalım hocam? - Ölünceye kadar çocuklarımıza ehli sünneti anlatalım. İslamiyeti öğretelim. Yoksa Rabbimize cevap veremeyiz ahirette.
."Ben mahvoldum!"
2005-07-10 01:00:00
Büyük velilerden Ebu Türab Nahşebî hazretlerinin sevdiği bir komşusunun yüklü miktarda parası çalındı bir gün. Adamcağız senelerce çalışıp biriktirmişti o paraları. Ne yapacağını şaşırdı. Çaresizlik içinde koştu bu büyük zata. - Hocam, ben mahvoldum, ben bittim. -Hayırdır kardeşim, ne oldu? - Bu gece evimize hırsız girip bütün paramı çalmış hocam. Ben şimdi ne yapacağım? - Üzülme komşu. - Nasıl üzülmeyeyim. Bir ömür boyu biriktirmiştim ben o paraları. - Olsun, bulunur bir çaresi. - Sahi çare bulunur mu hocam? - Tabii kardeşim neden olmasın. "Pişman olup geri verir" - Nasıl? - Ne bileyim, onu alan pişman olur ve paranı geri getirir mesela. - Böyle bir şey olabilir mi? - Niye olmasın. Allahü teala her şeye kadirdir. Adam sevinçle döndü evine. Hakikaten az sonra çalındı kapısı. Koşup açtığında bir çocuk vardı eşikte. Elindeki keseyi uzattı adama. - Amca, bu para sizinmiş. Lütfen alın. Adam duyduklarına inanamadı. - Bizim miymiş? - Evet amca. - Peki ama kim gönderdi bunu? - Dün gece sizin evden alan adam gönderdi. Emin olmak için sordu: - Öyle mi, niye gönderdi peki? - Pişman olmuş galiba. - Pekâlâ, deyip parasını aldı ve şükür secdesine vardı sevincinden. İmanın kıymeti... Bir gün de sordular bu zata: - Hocam, ahir zamanda gelecek ümmeti Cehennemden kurtaracak bir tek şey varmış, o nedir acaba? - İmandır. - Sadece iman mı hocam? - Evet, yalnızca doğru iman. - Yani ahir zamanda imanını kurtaran, Cehennemden kurtulacak, öyle mi? - Elbette. Ehl-i sünnet üzere iman bu kadar kıymetli işte. - Elhamdülillah. - Biliyor musunuz, bizden önceki insanlar, günaha girmemek için çaba sarfederlerdi. - Ya şimdi hocam? - Ahir zamanda gelen bizler ise imanımızı kaptırmamak için uğraşacağız. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.En büyük bayram!
2005-07-11 01:00:00
Mısır'da yetişen velilerden Ebu Tahir Mahallî hazretleri, Allah korkusu ile çok ağlar, gözyaşları sel olur akardı geceleri. Gündüz ziyaretçiler geldiğinde, etrafı yaş bulup, abdest alırken su sıçrattığını sanırlardı. Kur'an-ı kerim okurken ağlardı bazan da. Bir cenaze görse, düşüp bayılırdı korkudan. *** Bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Bu dünyada en büyük bayram nedir, biliyor musunuz? diye sordu onlara. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Günah işlemediğimiz gün, en büyük bayramımızdır. İmanla öldüğümüz gün - Başka hangi bayramlarımız var hocam? - İmanla öldüğümüz gün, bayramdır mesela. - Başka hocam? - Kabir suallerine doğru cevap verdiğimiz an. - Başka? - Sevap kefemiz ağır geldiğinde. - Başka? - Sırattan selametle geçip de Cennete girdiğimiz ve Allahü tealayı gördüğümüz anlar da en büyük ve hakiki bayramlarımızdır. *** Bir gün de talebelerine buyurdu ki: - Herkes bir şükrediyorsa, biz sonsuz şükretmeliyiz çocuklar. - Neden hocam? - Çünkü biz ehli sünnet âlimlerini tanıyıp onları sevdik. Onların kitaplarını okuyarak hakkı batıldan ayırır olduk. - Bunun için mi sonsuz şükretmeliyiz? - Yetmez mi? Dünyada bundan büyük bir nimet yoktur ve olamaz. *** "Biz çok şanslıyız" Bir gün de buyurdu ki: - Bir mümin, dünyanın bir ucunda bir ehli sünnet âliminin bulunduğunu işitse, dünyalık neyi varsa satıp yol parası yaparak, onun yanına gitmesi farz olur. - Ama bu çok zor hocam. - Evet ama kavuşulacak nimet de çok büyük. - Biz çok şanslıyız öyleyse. - Tabii, çünkü bedava kavuştuk, öyle değil mi? - Evet. Biz aramadan büyükler bizi buldu. - Onun için sonsuz şükürler olsun Rabbimize.
."İhtiyacın olursa bize gel"
2005-07-12 01:00:00
Hırsızın biri, Yemen velilerinden Ebu Şu'be Hadramîhazretlerinin evine girmeyi tasarladı bir gece yarısı. Sessizce gelip bahçe duvarına tırmandı ve yine sessizce atladı içeri. Ortalık zifiri karanlıktı. Fakat o da ne? O bahçeye atlar atlamaz bir anda aydınlandı her taraf. Gündüz gibi oldu. Korktu ve tekrar duvara tırmanıp zor attı kendini dışarı. Ancak o anda yine zifiri karanlık oldu her yer. Fena halde şaşırmıştı. - "Herhalde hayal görüyorum" diye düşündü. Ve tekrar tırmanıp atladı içeri. Fakat o anda gündüz gibi aydınlık oldu yine. Telaşlanıp acele dışarı atladı. Bir türlü uyanmıyordu O anda yine karanlık oldu her taraf. Bir türlü uyanamıyordu. Üçüncü teşebbüsünde büyük veli seslendi pencereden. - Delikanlı, az gelir misin! Ürkerek gitti yanına. Mübarek, ona bir miktar para verip; - Bunu al. Bir daha ihtiyacın olursa bize gel, buyurdu. Ve ilave etti: - Ama kapıdan buyur! Hırsız yapıştı ellerine mübareğin. Tövbe edip talebesi olmakla şereflendi... *** Bu zat, bir sohbetinde; - "Ey Eshabım, siz öyle bir zamanda geldiniz ki, dinin emirlerinin onda dokuzunu yapıp, birini terk ederseniz, helak olursunuz. Ahir zamanda gelecek ümmetim ise, onda birini yapsalar, kurtulurlar" hadis-i şerifini okuyunca sordular: - Hocam, burada eshab-ı kiram için "Helak olursunuz" buyuruluyor. Bundan murat nedir acaba? Bir derece düşerler Buyurdu ki: - Eshab-ı kiramın dereceleri çok yüksektir kardeşlerim. - Evet. - İşte o çok yüksek dereceden bir derece aşağı düşerler ki, bu, onlar için helak olmaktır. *** Bir gün de cemaatine: - Müminin güzelliği ne ile ölçülür, biliyor musunuz?diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Müminin güzelliği, ne namaz kılmasıyla, ne de orucuyla belli olmaz. - Ya neyle belli olur hocam? - Kalp kırmamasıyla ölçülür. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Söz dinlememenin sonu!..
2005-07-13 01:00:00
İstanbul'da Kadıköy Müftüsü iken vefat eden Ahmet Mekkî Efendi hazretlerinin sevdiği bir komşusu vardı ki, ticaret işleriyle uğraşırdı. Ve gitgide büyüttü işini. Fakat sonunda "Faiz"e bulaştı. Bu mübarek zat bunu öğrenince ikaz etti kendisini: - Faizden hayır gelmez komşu. - Ne yapayım hocam? - Vazgeç, bulaşma faize! Adamcağız; - Peki hocam, dediyse de vazgeçemedi. Devam etti faizle iş yapmaya. Büyük velî ona acıdığından yine haber gönderdi biriyle. - Ona söyle, bıraksın faizi. Yoksa... - Yoksa ne olur hocam? - Yoksa yanar. "Hocamın selamı var" O kişi gitti bu tüccarın dükkanına. - Hocamızın sana selamı var. - Aleyküm selam. - Seni bir hususta ikaz etmemi tembih etti. - Hayırdır, ne buyurdular? - Faizle iş yapmayı bıraksın, yoksa yanar,buyurdu. - İnşallah bırakacağım, dediyse de yine bırakamadı. Bu açık ihtara rağmen faizle iş yapmaya devam etti yine. Ve olanlar oldu tabii. Birkaç gün sonra bir "Yangın" çıktı dükkanında. Ve yandı bütün malları. İşte bu musibet, ancak aklını başına getirdi adamın. Tövbe edip faizi terk ettiyse de pahalıya mal oldu bu ona. *** Bu zat, nasihat isteyen bir gence buyurdu ki: - Namazlarını, Allahü teâlânın beğeneceği şekilde kıl evladım. - Allah hangi namazı beğenir hocam? - Farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine ve müstehaplarına tam riayet ederek kılınan namazı beğenir. "Günahtan korunursun" - İnşallah böyle kılmaya çalışacağım hocam. - İnşallah oğlum. Bunu başarabilirsen, günah işlemekten korunmuş olursun. - Öyle mi hocam? - Evet. Doğru kılınan bir namaz, insanı çirkin işleri yapmaktan alıkor. - Hocam, her işte başarılı olmak istiyorum. Bana ne tavsiye edersiniz? - Güleryüzlü, tatlı dilli ol. Herkesle iyi geçin. - Başüstüne. - Akıllı insan kimdir, biliyor musun oğlum? - Kimdir hocam? -Dünyada iken ahirete hazırlık yapandır. 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Bana dua etsin!.."
2005-07-14 01:00:00
İstanbul'da yetişen velilerden Ebu Said bin Sun'ullah hazretlerinin "Ahmet Efendi" diye bir sevdiği vardı ki, hastalandı bir gün. Hemen bir mektup yazıp gönderdi bu zatın yakın bir talebesine. Mektubunda; - Hocamıza selamımı söyle, bana dua etsin! diye yazdı. Ama hasta olduğunu bildirmedi. Mektup o talebeye ulaşınca açıp okudu ve koştu hemen bu zata. - Hocam, Ahmet Efendi'den mektup aldım. Size selamları var. Dua istiyor. Ebu Said hazretleri, - Aleyküm selam, dedikten sonra, - Sen de ona selam yaz, buyurdu. Ve ekledi: İnşallah iyileşir - Şu şu ilâçları kullanırsa inşallah iyileşir diye de bildir ona. Talebe hiçbir şey anlamamıştı. - Peki efendim, deyip bildirdi bunu mektupla kendisine. Ahmet Efendi, hocasının tavsiye ettiği ilaçları kullanıp şifaya kavuştu. *** Bu zat, bir gün sevdiği bir gence sordu: - İnsana en önce lazım olan şey nedir, biliyor musun evladım? - Bilmiyorum hocam. - İtikadını düzeltmektir. - Bu, neden çok mühim? - Çünkü Cennete "Doğru iman"la girilir de ondan. - Ya doğru olmazsa? - O zaman Cehennemden kurtuluş olamaz ahirette. - İmandan sonra mühim olan şey nedir hocam? - Amel, yani ibadettir. - İbadetlerin en mühimi? - Beş vakit namazdır. - Namaz kılan kötülük yapamazmış hocam, bu doğru mu? - Evet ama bir şartla. "Dosdoğru kılarsa!" - Nedir o şart? - Bütün erkânına tam riayet ederek kılındığı takdirde. - Hocam, ölüm acısı her acıdan daha şiddetliymiş, öyle mi? - Evet ama bu herkese göre değişir. - Nasıl yani? - Mesela kâfirler, ölüm acısını çok şiddetli olarak hissedecekler. - Ya müminler? - Halis müminler hiçbir şey hissetmez. Hele şehitler, acı yerine büyük haz duyarlar. - Nasıl? - Sıcak çöl ortasında içilen serin bir şerbet gibi. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Büyük jüri...
2005-07-15 01:00:00
İstanbul'da vefat eden Ahmet Mekkî Efendi hazretleri kalp gözü açık bir zat idi. İçlerini okurdu insanların. Şöyle ki... Bir gün imamlık imtihanı açılmıştı o yörede. Jüride bu büyük veli de vardı. Gencin biri de girmek istiyordu bu imtihana. Bunun için geldi imtihan yerine. Ancak müracaat edenlerin çokluğunu görünce kırıldı ümidi. İçinden; - Geri döneyim.Zira bu kadar insan arasında benim kazanmam imkânsız, diye düşünüp tam geri dönüyordu ki, imtihan odasının kapısı açıldı o anda. Ahmet Mekkî Efendi çıktı ve doğruca geldi bu gencin yanına. Ve kulağına eğilip; Sakın geri dönme! - Sakın geri dönme evladım. İmtihana gir, inşallah kazanacaksın! buyurdu ve içeri girdi. Genç şaşırmıştı. - "Allah Allah" diye mırıldandı kendi kendine. "Kimdi bu zat? Hem nasıl bildi benim düşüncemi? Neyse, bu zatı dinleyip girdi imtihana. Ve birinci olarak kazandı imtihanı. Sonra da en yakın talebesi oldu bu Allah dostunun. *** Bu zat, bir gün, sevdiği bazı gençlere buyurdu ki: - Her an dikkatli olun. Unutmayın ki omuzlarımızda iki müfettiş var. - Müfettiş mi? - Evet. Devamlı teftiş ediyorlar bizi. - Melekleri kastediyorsunuz herhalde? - Evet. Ne yapıyorsak bir bir yazıyorlar. Ya sevap, ya da günah. - Ne yapalım hocam? - Öyle yaşayalım ki, hiç günah yazılmasın defterimize. Niyet çok mühim - Başka tavsiyeniz hocam? - Bütün ibadetlerinizi kusurlu bilin. Hakkıyla yapamadığınızı düşünün. - İbadette niyet de önemli, değil mi hocam? - Elbette. Allah için niyet etmedikçe hiçbir ibadete başlamayın! - Hocam, dünyada ve ahirette sıkıntılardan kurtulmak için bize ne tavsiye edersiniz? Buyurdu ki: - Beş vakit namazınızı cemaatle ve huşu ile kılın. - O zaman sıkıntı görmez miyiz? - Hayır. Çünkü insanı dünyada ve ahirette felaket ve sıkıntılardan kurtaracak olan, ancak namazdır. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İlim talebesi geri çevrilmez
2005-07-16 01:00:00
İstanbul evliyasından Ahmet Mekkî Efendi hazretleri, gençlere ilim öğretmek hususunda en ufak bir gevşeklik göstermezdi. Hangi hal ve şartta olursa olsun, yapardı bu hizmeti. Mesela bir gün... Hastalandı mübarek. Oturmaya bile hali yoktu. O sırada çalındı kapısı. Oğlu açtığında, bir talebeyi gördü eşikte. İsteksiz bir ses tonuyla, - Buyurun, dedi. Ama içeri almakta tereddüt etti. - Ders için geldiniz galiba? - Evet. - Peki, bir dakika, deyip içeri girdi. Babası sordu: - Kimmiş gelen? - Bir talebeniz babacığım. Bekletme, içeri al! - İyi, hemen içeri alsana. - Şeyy, isterseniz söyleyeyim yarın gelsin. - Neden? - Hastasınız ya. - Hayır hayır, hemen içeri al. - Ama babacığım... - Olmaz. İlim talebesi hiç geri çevrilir mi evladım? - Peki babacığım, deyip içeri aldı onu. Mübarek, hasta halinde dersini okutup gönderdi talebesini. *** Bir gün, "Gıybet" ten sordular bu zata. Buyurdu ki: - Gıybet, devası olmayan bir hastalıktır. Müslümana yakışmaz. - Hocam, gıybet yapınca, o kişinin günahı bize yazılıyormuş, öyle mi? - Elbette. - Öyleyse çok kötü. - Evet. Akıl kârı mıdır ki, oturduğun yerde, başkasının günahını alıyorsun? - Hem de hiçbir şey yapmadan. - Tabii ya. O orada günah işliyor, günahı senin defterine yazılıyor. Ve ilave etti - Dahası da var. - Dahası ne hocam? - Senin sevapların da ona yazılıyor. - Öyle mi? - Elbette. Şimdi bu, ticaret midir yani? - Değil tabii hocam. - Akıllı tüccar kârlı iş yapandır, . Ama sen zarar ediyorsun. - Ama hocam gıybet tatlı geliyor insana. - Doğru. Nefsin hoşuna gidiyor da ondan. Ama nefis, insanın düşmanıdır. - Düşman mı? - Evet. Hem de en büyük düşman. - Şeytan gibi mi yani? - Şeytan, hiç kalır onun yanında. Nefsin yegane gayesi, Cehenneme sokmaktır sahibini.
.Unutulan soru!..
2005-07-17 01:00:00
Bağdat evliyasından Ebu Said-i Harraz hazretlerinin huzuruna bir genç geldi bir gün. Bazı dini sualler sorup, aldı cevaplarını. Ancak soracaklarından birini unuttu o arada. "Gıybet orucu bozar mı?" diye soracaktı. Ama bir türlü hatırlayamadı. Tam kalkıyordu ki, büyük zat sordu: - Başka soracağın var mı evladım? - Var efendim. - Sor öyleyse. Delikanlı bir müddet düşündü. Ama hatırlıyamadı. - Şeyy... unuttum hocam. - Az daha düşün. Hatırlarsın belki. Genç yine düşündüyse de yine hatırlayamadı. Gıybeti mi soracaktın? Büyük veli döndü gence, - Gıybet hakkında mı soracaktın yoksa? O zaman hatırladı. - Evet hocam. - Gıybet, orucu bozmaz oğlum. Ama sevabını giderir. Genç adam çok duygulanmıştı. Sarıldı ellerine. Öptü ve bir daha ayrılmadı yanından. *** Bu zat, bir gün sordu cemaatine: - En iyi insan kimdir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, kimdir hocam? - Yanına yaklaşılması en kolay olandır. Sordu yine: - En kötü insan kimdir peki? - Yanına yaklaşılması en zor olandır herhalde. - Evet. - Ama bu, biraz da kendi elimizde değil mi hocam? - Elbette. - Bu hususta tavsiyeniz nedir? Güleryüzlü olun! - Tatlı dilli, güler yüzlü olun. İtici olmayın. Müslüman, iyi insan demektir. Onu herkes sever. *** Bir gün de talebesine buyurdu ki: - Kendimize dışarıda düşman aramayalım çocuklar. En büyük düşman içimizdedir. - O, nefis mi hocam? - Evet, kendi nefsimizdir, başkası değil. - Nefis, bize neden düşman hocam? - Çünkü öyle yaratıldı. Onun tek bir gayesi vardır. - Nedir o? - Sahibini ateşe atmak. - Yani Cehenneme mi? - Evet. İnsana hep kötülükleri yaptırır. İyiliklere ise mani olur. ------------------------------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Değirmenin suyu!..
2005-07-18 01:00:00
Hindistan'da yetişen meşhur velilerden Abdülvehhab Müttekî hazretlerinin yanına bir gün bazı insanlar gelip dert yandılar: - Hocam, biz falan köyden geliyoruz. - Hoş geldiniz. - Bir derdimiz var da. Onu arzedecektik zat-ı alinize. - Estağfirullah, buyurun. - Hocam, biz buğdaylarımızı öğütemiyoruz da. - Neden? - Değirmenimizin suyu aniden kesildi. - Ne zamandan beri? - On gündür hocam. Çocuklarımız aç kaldılar. Çok zor durumdayız - Yaa, çok yazık. Ne yapsak acaba? - Bir dua etseniz. Cenab-ı Hak geri çevirmez sizin duanızı. Büyük veli; - Estağfirullah buyurdu ve ellerini açıp yalvardı: - Yâ Rabbî! Bu kullarına sonsuz kereminden su gönder de dönsün değirmenleri! Duası bitmeden bir şarıltı koptu. Günlerdir akmayan su, başladı akmaya ve döndürdü değirmenin taşını. *** Bir gün de şunu anlattı cemaatine: Sevgili Peygamberimiz, bir gün, - Müflis kimdir biliyor musunuz? diye sordu eshabına. - Malı ve parası kalmayan kimsedir, dediler. Buyurdu ki: - Müflis, ahirete çok sevaplarla gelir. Fakat kiminin kalbini kırmış, kiminin gıybetini yapmıştır. Sevapları, o hak sahiplerine verilir. Sevapları bitince, öbürlerinin günahları buna yükletilip Cehenneme atılır. En büyük düşman Bir gün de sordu bir talebesine: - Sen en büyük düşmanını tanıyor musun evladım? - Benim düşmanım yok ki hocam. - Var evladım. Hem de çok güçlü bir düşmanın var senin. Delikanlı şaşırdı. - Benim düşmanım kim olabilir ki hocam? - O, senin içinde evladım. - Kendi nefsim mi yoksa? - Evet, iyi bildin. O düşman, senin nefsin. - Bize bu nefis günah işletiyor, değil mi hocam? - Evet. Bugün günah işletip, yarın Cehennemde yakmak istiyor seni. Bundan büyük düşman olur mu? E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Nasırlı dizler!..
2005-07-19 01:00:00
Kuhistan'a bağlı Âbiz köyünde doğan Alaaddin Âbizî hazretleri, Allah korkusundan devamlı ağlar; - "Keşke annem beni doğurmasaydı" derdi sık sık. O kadar çok namaz kılardı ki, bu yüzden nasır bağlamıştı dizleri. Daima ahireti düşünür, ölüm hazırlığı içinde bulunurdu. Bir gün; - "Rabbimden üç şey istedim" buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Dünyaya rağbet etmemeyi, çok namaz kılmayı ve şehid olarak Rabbime kavuşmayı. - Peki kavuştunuz mu bu isteklerinize? - İlk ikisine kavuştum. Üçüncüyü bekliyorum - Ya üçüncüsü? - Şimdi onu bekliyorum. - Şehitliği mi? - Evet. Son arzum bu. Ömrünün sonlarında bir gazaya katıldı ve "Şehid" olup kavuştu son arzusuna da... *** Bir gün, nasihat isteyen bir gence, - Bu hayat, hayalden ibarettir, buyurdu. - Nasıl yani hocam? - Bu dünya hayatı, ahirete nazaran hayaldir evladım. Kısadır ve çabuk biter. - Hakiki hayat ne zaman hocam? - Gerçek hayat ahirette olacak. - Bana ne tavsiye edersiniz? - Şimdiden ölüme ve ölüm sonrasına hazırlan evladım! Bir gün de "Edep"ten sordular bu zata. Buyurdu ki: - Eshab-ı kiram, Resulullah'a karşı fevkalade edepliydiler. - Nasıl? Hareket etmezlerdi! - Huzurunda edeple oturur, hiç hareket etmezlerdi. - Hiç mi hocam? - Evet. Öyle ki, kuşlar gelir, başlarına, omuzlarına konarlardı. - Neden? - Onları ağaç zannederlerdi çünkü. - O derece yani? - Evet. Ayrıca onlar, Resulullaha karşı asla bir fikir beyan etmezlerdi. - Hiç mi? - Evet. Mesela bir gün Peygamber Efendimiz, "Bugün günlerden ne?" diye sormuştu eshabına. - Eee, ne cevap verdiler? - "Allah ve Resulü daha iyi bilir", dediler. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kabir azabı kimlere yapılır?
2005-07-20 01:00:00
Hindistan'da yetişen büyük velilerden Ebu Said-i Farukî hazretleri, birkaç talebesini alıp kabristana gitti bir gün. Ve lâlettayin bir kabir başında durdu. Bir kadına aitti bu mezar. Bir müddet sessiz durduktan sonra buyurdu ki: - Burada yatan bir kadındır ve şu anda kabir azabı çekiyor. - Öyle mi, ne günahı vardı acaba? - Kabir azabı, üç günah için yapılır çocuklar. - Onlar nedir hocam? - Biri, koğuculuk. - Yani Müslümanlar arasında söz taşımak mı? - Evet. - İkincisi hocam? Üzerine idrar sıçratmak! - İkincisi helada üzerine idrar sıçratmak. - Ya üçüncüsü? - Beş vakit namazını muntazam kılmamaktır. *** Bir gün de sohbetinde sordu sevdiklerine: - Kardeşlerim, insan, yaptığı her bir işi, ya "Allah için" yapar, ya da "Nefsi için", öyle değil mi? - Evet hocam. - Allah için yaparsa, çok iyi, mübarek olsun. - Ya nefsi için yaparsa? - İşte o felakettir. - Neden? - Çünkü ahirette hiçbir faydasını göremez o amellerinin. - İyi işler olsa da mı? - Tabii. - Hiç mi faydasını göremez. - Evet. O ihlassız amelleri bir paçavra gibi çarpılır suratına. Ayrıca... - Ayrıca ne? "Ecrini onlardan iste!" - "Sen bu amelleri kim için yaptınsa, karşılığını da git onlardan iste" denir o kimseye. *** Bir gün de sohbetinde buyurdu ki: - Kardeşlerim, bu dünyada İslamiyete uymak, aynen Sırat köprüsünden geçmeye benzer. - Nasıl? diye sordular. Buyurdu ki: - Yani İslâmiyete uymakta sıkı ve titiz davranıp kılı kırk yaranlara, Sırat köprüsü o nisbette geniş ve rahat olacaktır. - Aksi davrananlara? - İslâma uymakta gevşek, rahat ve geniş davrananlar içinse, o nisbette ince, dar ve sıkıntılı olacaktır. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Uykularım kaçıyor!.."
2005-07-21 01:00:00
Mısır evliyasından Abdülvehhab-ı Mısrî hazretleri, geceleri uyumaz, sabahlara kadar ibadet edip gözyaşı dökerdi hep. Bir gün yakınları; - Niçin uyumuyorsunuz? diye sordular. Cevabı enteresandı: - Cehennemin harareti uykularımı kaçırıyor. - Nasıl yani? - Cehennem, yakmak için insan beklerken nasıl uyunur ki? Ahirette olacak şeyleri düşündükçe rahatım kaçıyor. - Neler düşünüyorsunuz? - Önce kabir suallerini düşünüyorum. - Nasıl cevap veririm? diye mi? "Halim nice olur?" - Evet. Ya cevap veremezsen halim nice olur kabirde? - Sonra? - Mahşeri düşünüyorum. - Ne diye? - Mizanda sevabım mı ağır gelir, yoksa günahlarım mı? - Başka? - Amel defterimi düşünüyorum. - Nasıl? - Hangi taraftan verilir diye düşünüyorum. Sağımdan mı, yoksa soldan mı? - Sırat'ı da düşünüyorsunuz herhalde. - Tabii ki. O köprüden selametle geçebilecek miyim? diye çok korkuyorum. - Ve bu korkuyla uykularınız kaçıyor? - Evet, bunun için uyuyamıyorum işte. Bir gün de; - Hocam, Allahü tealanın biz kulların ibadetine ihtiyacı var mı? diye sordular. Buyurdu ki: - Hayır. Allahü teâlâ, kullarının ibadetine muhtaç değildir. - Ama biz muhtacız değil mi hocam? - Elbette. Asıl bizim ibadet yapmaya ihtiyacımız var. Böyle kıymet kazanırız - Çünkü kulun, Allahü teâlâya muhtaç olmadığı bir an yoktur. - İnsan ne ile kıymet kazanır hocam? - Rabbine ibadet etmekle. Bir gün de sohbetinde, - Kardeşlerim, buyurdu. Bütün insanlar Allahü tealaya iman edip itaatli kul olsalar, cenab-ı Hakkın büyüklüğü artmaz. - Hepsi inkâr edip günahkâr olsalar? - O zaman da büyüklüğünden bir şey eksilmez. - Yani ibadetlerin faydası bize mi hocam? - Elbette. İbadetlerinin Allahü teâlâya hiçbir faydası yoktur ve olamaz.
.Başarının sırrı!..
2005-07-22 01:00:00
Türkistan'da yetişen velilerden Ebu Said-i Ebül Hayr hazretleri, bir gün talebesiyle dergahında oturuyordu ki, bir yabancı genç girdi içeri. Selam verip oturdu bir köşeye. Maksadı, imtihan etmekti bu mübarek zatı. - "Eğer kalp gözü açık bir veli ise, hurma ikram etsin bana" diye geçirdi içinden. O böyle düşünüyordu ki, büyük veli sohbeti kesip çağırdı Ahmet ismindeki bir talebesini. - Ahmeet! Bir dakika gelir misin yavrum! Talebe koşup geldi. - Buyurun hocam. - Evladım, bizim eve git. Sana hurma verecekler, onu al, buraya getir! "Başüstüne hocam!" Talebe; - Başüstüne! deyip fırladı. Ve bir solukta gidip getirdi hurmayı. Büyük zat aldı hurma tabağını, uzattı o gelene. - Buyur evladım, taze hurmadır, her zaman bulunmaz. Genç, edeple alıp yedi hurmadan. Sonra ellerine yapışıp, - Beni de talebeliğe kabul edin! diye yalvardı. Ve artık ayrılmadı o kapıdan. *** Bir gün de bazı gençler; - Hocam, insana en önce lazım olan şey nedir? diye sordular bu zata. - İtikadını düzeltmektir, buyurdu. - Nasıl? dediler. Buyurdu ki: - Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi bir iman ve itikat edinmek, her şeyden mühimdir. - Ondan sonra hocam? - İmandan sonra ibadete sıra gelir tabii. En mühimi hangisi? - En mühim ibadet hangisi? - Beş vakit namazdır. Namaz, ibadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran bir ibadettir. *** Bir gün de bazı gençler bu zata gelip; - Hocam, başarılı olmak için bize ne tavsiye edersiniz? diye sordular. Buyurdu ki: - Kızmayın. Kimseyi tenkit etmeyin. - Başka hocam? - Güleryüzlü, tatlı dilli olun. Kalp kazanmaya bakın. Hepimiz yolcuyuz. - Ne yolcusu hocam? - Ahiret yolcusu. Ahiret yolcusunun gönül alması lazımdır çocuklar.
.Zindandaki talebe!..
2005-07-23 01:00:00
Bursa evliyasından Alaaddin Ali Fenarîhazretlerinin bir talebesini haydutlar yakaladı bir gün. Elini ayağını bağlayıp attılar bir zindana. Garip, o karanlık yerde ellerini açıp, yaşlı gözlerle yalvardı: - Yâ Rabbî! Beni bu zindandan ancak sen kurtarabilirsin. Hocamın hürmetine kurtar beni! Ellerini yüzüne sürerken hocası belirdi yanıbaşında. Zincirlerini çözüp kayboldu gözden. Genç önce şaşırdı. Sonra fırladı yerinden. Baktı ki kapılar açık. Nöbetçiler uyuyor. Rahatça çıkıp doğruca hocasının huzuruna geldi. Elini öpüp oturdu karşısına. "Hoşgeldin oğlum!" Mübarek zat sevgiyle baktı talebeye. - Hoş geldin evladım! - Hoşbulduk hocam. Delikanlı, olanları anlatacaktı ki, büyük veli; - Geçmiş olsun, buyurdu. Çok şükür kurtuldun. - Sayenizde hocam. - Estağfirullah. - Evet hocam, siz... Mübarek parmağıyla "Sus" işareti yaptı. - Ben hayatta oldukça, bunu kimseye anlatmıyacaksın, tamam mı evladım? - Tamam hocam, başüstüne. Ve tuttu sözünü, anlatmadı. *** Bu zat bir gün bazı gençlerle sohbet ediyordu ki; - İnsan, bu dünyada ne için yaşar? diye sordu onlara. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Müslüman, sadece Allahü teâlânın rızasını kazanmak için yaşar. Bunun için çalışır. "Tek gayesi budur" - Başka maksadı yok mudur yani? - Hayır, tek gayesi, Rabbinin rızasını ve sevgisini kazanmaktır. *** Bir gün de cemaatine buyurdu ki: - Müslüman, Sevgili Peygamberimizi canından bile çok sever. - Keşke biz de öyle olabilsek hocam. - İnşallah nasib olur. - İnşallah hocam, dua edin. - Eshab-ı kiramın hepsi böyleydi mesela. - Öyle mi? - Evet. Canlarından, mallarından, evlatlarından daha çok severlerdi Onu. Harplerde seve seve ölüme atılırlardı Onun uğrunda. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Köyüme gideceğim"
2005-07-24 01:00:00
Büyük velilerden Ebu Bekr Ayderusî hazretlerinin genç bir talebesi vardı. Zeki ve kabiliyetliydi. Bu genç, bir ara kötü arkadaşlara uyup ayrılmak istedi medreseden. Geldi bu maksatla bu zatın huzuruna. - Bir maruzatım var hocam. - Söyle evladım. - Ben köyüme dönmek istiyorum. Mübarek üzüldü. - Niçin evladım? - Köy işleri hocam. Malum, bu mevsimde tarla bahçe işleri artıyor. Aileme yardım etmem gerekiyor. Ancak büyük veli asıl maksadını biliyordu gencin. Hayır, gitme evladım! Bunun için izin vermedi. - Hayır, gitme köyüne! Genç, ısrar etti: - Mutlaka gitmem lazım hocam. - Hayır evladım, gitme! Üçüncü defa ısrar edince, - Sen bilirsin, buyurdu. Ve mırıldandı yavaşça: - Git gidebilirsen! Genç izin alamayınca izinsiz ayrılmaya karar verdi ve o sabah çıktı medreseden. Aklı sıra köyüne gidecekti. İki saat yol gittikten sonra bir de baktı ki, medresenin önüne gelmiş yine. Şaşırdı tabii. - "Allah Allah" dedi, "İki saat yol yürüdüm, yine geldim aynı yere. Galiba yolu şaşırdım". Tekrar yola koyuldu. İki saat yol yürüdükten sonra yine medrese önünde buldu kendisini. İyice şaşırdı. - "Rüya mı görüyorum?" dedi kendi kendine. Tekrar çıktı yola. Bir hayli yol gittiği halde, yine ayrılamadı medresenin etrafından. Hatasını anlamıştı!.. İşte o zaman anladı hatasını. Kendi kendine, - "Hocam gitmemi istemiyor. Onun için gidemiyorum" dedi. Tövbe edip geldi hocasının huzuruna. Mahcup ve başı yerdeydi. Büyük velî onu görünce gülümsedi. - Ne o evlat, gidemedin mi? Sessizce mırıldandı: - Göndermediniz hocam. - İyi ki gidemedin oğlum. - Neden hocam? - Çünkü ben istemiyordum gitmeni. Sarıldı hocasının ellerine. - Allah sizden razı olsun hocam. Ve özür dileyip, devam etti derslerine. Bir daha da düşünmedi ayrılmayı. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kalpler kararırsa!
2005-07-25 01:00:00
Basra'da yaşayan Abdülvahid bin Zeyd hazretleri, bir gün sevdikleriyle oturmuş sohbet ediyordu ki; - Hocam, ibadetlerden zevk alamıyoruz, diye dert yandılar. Buyurdu ki: - Hiç mi zevk almıyorsunuz? - Evet hocam. Acaba sebep nedir? - İbadetlerden zevk alamamak, kalbin kararmış olmasındandır. - Kalp neden kararır ki? - Günah işlemekten. - Başka sebebi yok mudur? - Hayır, kalbi karartan şey, sadece günahlardır. - Peki, çaresi ne hocam? - Tövbe istiğfar etmek. Ve günahı bırakmak - Başka? - Tabii ki günahtan el çekmek. - Nurlanması için ne yapalım hocam? - İbadet yapın. - En büyük ibadet nedir peki? - Beş vakit namaz kılmaktır. Şartlarına uyarak kılınırsa, kötü, çirkin işleri işlemekten korur insanı. *** Bir gün de bir sevdiğiyle sohbet ediyordu ki; - Bu dünya hayaldir, buyurdu. - Dünya hayal midir hocam? - Evet, bir rüyadır dünya. Peygamberimiz öyle buyuruyor. - Ne buyuruyor? - "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyuruyor. *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Hocam, bize "Kabir"den bahseder misiniz, dediler. - Hayhay, buyurup şöyle izah etti: Ben nereye geldim? İnsan kabirde uyanınca, şaşırır ve; - "Ben nereye geldim?" der. "Burası neresi?" Bir anda ahirete gitmiş, mal mülk, onca servet, evlat ve hanım, hepsi dünyada kalmıştır. Öyle değil mi? - Aynen öyle hocam. - Bir İslâm âlimi ne buyuruyor, biliyor musunuz? - Ne buyuruyor hocam? - İnsanlar sarhoştur, ölünce ayılırlar. - Ne kadar doğru. - Evet. - Bu, ne sarhoşluğu ki hocam? - Kimi mal sarhoşudur, kimi mevki makam, kimi de şöhret sarhoşu. Ama ölünce ayılırlar bu sarhoşluktan.
.Hırsızın hidâyeti!..
2005-07-26 01:00:00
Hindistan evliyasından Abdülvahid-i Lahorî hazretleri zamanında adamın biri, bir gece hırsızlığa çıktı ve rastgele girdi bir eve. Ancak bu ev, bu büyük veliye aitti. Bakındı etrafa, mübareğin hırkası ilişti gözüne. Aldı onu. Zaten başka da bir şey bulamamıştı alacak. Kendi kendine, - "Fakir bir eve gelmişim" dedi. Ve çıkmak için kapıya yöneldi. Ancak kapı nerde? Dört taraf duvardı. - "Allah Allah!" dedi, "Ben az önce şuradan girmiştim. Kapı vardı orada, şimdi yok olmuş." Çok şaşırdı. Çaresizlik içinde bıraktı elindeki hırkayı. Kapıyı gördü yine! Hırkayı yerine koyar koymaz gördü kapıyı. Sevinmişti. - "Kapıyı bulmuşken hırkayı da alıp öyle çıkayım" diye düşündü. Dönüp aldı hırkayı. Fakat o da ne? Hırkayı alır almaz kapı yine kayboldu. Şaşkına döndü adam. Dört döndü evin içinde. Yine yok olmuştu koca kapı. Çaresizlik içinde kıvranırken, büyük veli seslendi içeriden: - Kapıyı bulamadın mı evladım? Ne diyeceğini bilemedi. - Hırkaya ihtiyacın varsa al götür. Ama izinsiz alırsan, tabii ki bulamazsın kapıyı. Hırsız şaşkın ve mahcuptu. Hırkayı bıraktığı gibi hızla çıktı kapıdan. Ancak anlamıştı bir evliyanın evine girdiğini. Bu hadise, tövbesine sebep oldu. Ve o sabah koştu bu zatın mescidine. Elini öpüp talebesi olmakla şereflendi. *** Bu zat bir gün sordu cemaatine: - Allahü teâlâ, yerde ve göklerdeki her şeyi kim için yarattı dersiniz? "İnsanlar için" - Kim için hocam? - İnsan için. - Bizim için mi yani? - Evet. Çünkü kâinattaki her şeyin, insana bir faydası vardır. Biz bilsek de, bilmesek de, bu böyledir. *** Bir gün de sordu cemaatine: - Allahü teala bizinsanları ne için yarattı dersiniz? - Ne için hocam? - Kendisi için. - Nasıl yani? - Yani kendisine ibadet etmemiz için yarattı. Nitekim Kur'an-ı kerimde, "İnsanları ve cinleri, yalnız bana ibadet etmeleri için yarattım" buyuruyor. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Garipleri unutmayın!
2005-07-27 01:00:00
Yemen'de yetişen velilerden Ebu Bekr bin Abdurrahman Sekkaf hazretleri zamanında birkaç genç, şeytana uyup kıra gittiler bir gün. Eğlenip içki içeceklerdi orada. Ancak yine de kimseye görünmemek için tenha bir yeri seçtiler. Zira biliyorlardı fena bir iş yaptıklarını. Olacak bu ya... Tam içki içerlerken, bu zat uzaktan gördü bu gençleri. İçki içtiklerini anladıysa da, vurmadı yüzlerine. Yanlarına yaklaşıp sordu: - Gençler! Ne yiyip ne içiyorsunuz? - Hiiiç, evden öteberi getirdik, onları yiyoruz. Sonra içki şişelerini gösterip sordu: - Şu şişelerde ne var? - Bal şerbeti. "Nasıl bir şey?" - Nasıl bir şey? Ben de içebilir miyim? Bunun üzerine bir korku sardı gençleri. Ne yapacaklarını şaşırdılar. - Eee şeey hocam, tabii buyurun için. Ama biraz değişiktir tadı. Hoşunuza gitmeyebilir. - Olsun, ben her şerbeti severim. Sonra aldı ellerinden ve içti. - Bu, gerçekten bal şerbeti. Çok da nefismiş. Gençler hayretle birbirlerine bakıştılar. Mübarek zat, bu sefer kendisi bizzat doldurup verdi o gençlere. - Alın bakalım, siz de için! Gençler, o zatın elinden alıp içtiklerinde şaşkına döndüler. Zira bu içtikleri "Bal şerbeti"ydi gerçekten. Şarap, şerbete dönüşmüştü bir anda. Bunu görünce, hepsi çok duygulanıp, hemen tövbe ettiler. Sonra ellerine sarılıp, talebesi oldular aynı gün. *** Bu zat, bir gün sordu cemaatine: En büyük nimet - Nimetlerin en büyüğü nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, nedir hocam? - Hakiki bir İslâm âlimini tanımak ve onu sevmektir. - Bu, neden büyük nimettir? - Çünkü onları seven ve sözlerini dinleyen, hem dünyada rahat eder, hem de ahirette. *** Bir gün de sohbetinde; - Dua almaya bakın, buyurdu. - Kimin duasını alalım hocam? - Annenizin, babanızın ve hocanızın. - Başka kimin hocam? - Garipleri de unutmayın. Birini bir sıkıntıdan kurtarmak, bütün nafile ibadetlerden daha sevaptır.
.Misafir bereket getirir
2005-07-28 01:00:00
Irak'ta yetişen büyük velilerden Ebu Bekr El Betâihîhazretlerinin bir âdeti vardı ki, misafirsiz yemeğe oturmazdı. Yakınları sordu bir gün: - Hocam, görüyoruz ki misafirsiz yemeğe oturmuyorsunuz. - Evet kardeşlerim. - Hikmeti ne acaba? - Misafirle yenen yemekten, kıyamette sual sorulmayacak da ondan. - Sebep bu mu hocam? - Evet. Ayrıca misafir bereket getirir o eve. Üstelik de çok ikram ederdi mübarek. Evde ne varsa çıkarırdı önlerine. Bir gün sordular yine: - Pek çok ikram yapıyorsunuz hocam. - Evet öyle. "Ömrüm tükeniyor" - İyi de malınız azalıyor. - Olsun, malım azalıyorsa, ömrüm de bitiyor. - Hani birazını saklasanız diyoruz? - Mal, saklamak için değil, harcamak içindir. Bırakıp gideceğime, Allah yolunda harcarım daha iyi. *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Hocam, "Dünya" nedir? Dünya denince neyi anlayacağız? diye sordular. Buyurdu ki: - Dünya, kısaca haram ve günahlardır. Ancak niyet önemlidir burada. - Nasıl yani? - Mesela namaz kılmak bir ibadettir değil mi? - Evet. - Bir kimse Allah için değil de dünyalık bir menfaat elde etmek için namaz kılarsa, günah olur. - Yani dünya mı olur? - Evet. "Niyet çok mühimdir" - Niyet çok mühim öyleyse. - Tabii. Dünyalık bir iş de, Allah için yapılırsa, ahiret işinden sayılır. *** Bir gün de cemaatine buyurdu ki: - En mühim iş, son nefeste imanla gitmektir ahirete. Yaptığımız ibadetler de, hep bunun içindir zaten. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra, - Aaah yalan dünya!buyurdu. Cenab-ı Hak dünya için "Meta-ül gurur" buyuruyor. - O ne demek hocam? - Hani tencereyi tutmaya yarayan bez vardır ya. - Evet hocam. - Meta-ül gurur odur işte.
.Çöplükten yiyecek toplayan kız!..
2005-07-29 01:00:00
Bursa velilerinden Tokatlı Hayreddin Efendi, çok şefkatli, çok cömert ve yardım sever bir zattı. Şöyle ki... Umre için yola çıktı bir gün. Yol arkadaşları da vardı yanında. Henüz şehirden çıkmamışlardı ki, yolda bir kız çocuğu görüp, acıdı haline. Üstü başı yırtıktı zavallının. Bir çöplükten yiyecek artıklarını topluyordu ki, mübarek yaklaşıp sordu: - Evladım, niçin bunları topluyorsun? Kızcağız büktü boynunu. - Amca, biz yetim iki kardeşiz. Bir de annemiz var. Üçümüz de, üç gündür açız. - Öyle mi yavrum? - Evet amca. Buradan yiyecek bir şeyler bulabilir miyim diye bakıyordum. Bütün parasını verdi! Büyük velînin gözleri yaşardı. O anda vazgeçti umreden. Bütün parasını çıkarıp verdi o kızcağıza. Yol arkadaşları şaşırıp merakla sordular: - Hocam siz ne yaptınız? - Ne yaptım ki? - Bütün paranızı o çocuğa verdiniz. - Evet, verdim. - İyi de birlikte umreye gitmiyor muyduk? - Öyle ama ben vazgeçtim. - Neden? - Benim umrem de bu olsun. - Bu, ömrenin yerini tutar mı hocam? - Hem de fazlasıyla. Yol arkadaşları çok şaşırmıştı. - Hocam, doğrusu hiçbir şey anlamadık. Mübarek zat, izah etti: - Bakın kardeşlerim, biz nafile hacca gidiyorduk, değil mi? - Evet hocam. - Yani farz değildi üstümüze. - Evet. "Siz devam edin!" - İşte ben, bu acıklı manzarayı görünce vazgeçtim bu nafile ibadetten. Bu, daha mühim geldi bana. Siz gidin. Ve onlar gittiler. *** Bir gün de; - Bu dinde en kıymetli şey nedir? diye sordular bu zata. - İstikamettir, buyurdu. - İstikamet nedir hocam? - Doğru yolda yürümekte sebat etmek ve hiç taviz vermemektir. - Öyle mi hocam? - Evet. Hud suresinde, "Ey Habibim, emr olunduğun istikamet üzere ol!" buyuruluyor ki, bu âyet-i kerime gelince, Efendimizin mübarek sakalına ak düştü o gece. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Ben yalnız değilim ki!"
2005-07-30 01:00:00
Şam'da yetişen evliyadan Ebu Bekr-i Dükkî hazretleri, gündüzü ilimle geçirirdi, geceyi ibadetle. Emanete çok titizdi. Mesela birinden aldığı kalemi sahibine vermeği unutunca, bir günlük yolu geri giderek, onu sahibine verdiği meşhurdur. Ayrıca... "Resulullah Efendimiz"in ve "Eshab-ı kiram"ın hayatlarını çok okur, okurken de ağlardı. Bir gün sordular bu zata: - Hocam, evde yalnızlıktan sıkılmıyor musunuz? - Hayır, hiç sıkılmıyorum. - Arada bir çıkıp dolaşsanız diyoruz. - Neden? - Hani yalnızsınız ya, onun için demiştik. - Ben yalnız değilim ki. "Kimlerle birliktesiniz?" Şaşkın halde birbirlerine bakıştılar. - Yalnız değil misiniz? - Evet. - İyi de kimlerle berabersiniz? - Peygamber Efendimizle ve Onun Eshabiyle beraberim her gün. Onlarla olan, hiç yalnızlık duyar mı? O zaman kavradılar meseleyi. - Affedersiniz hocam. Biz bunu düşünememiştik. *** Bir gün de bazı gençler huzuruna gelip; - İyi bir Müslüman nasıl olur? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Yük olmaz, yük çeker. Pek anlayamadılar. - Nasıl yani hocam? - Yani iyi Müslüman, kimseye yük olmaz, sıkıntı vermez. Bilakis herkesin yükünü çeker, sıkıntısını giderir. - Ya namaz, oruç hocam? - Onlar her Müslümanın vazifesidir zaten. Elbette yapacaktır. "Salih Müslüman ise..." Bir gün yine sordular bu zata: - Hocam, her Müslüman, ölürken Peygamber Efendimizi görecekmiş. Bu doğru mu? - Evet, salih bir Müslüman, ölmeden önce muhakkak Peygamberimizi görür, konuşur, Kevser havuzundan içer. - Bu, sadece salih Müslümanlara mı ihsan edilir? - Evet. - Salih Müslüman olmak için ne lazım peki? - İslâmiyeti bilmek ve bildikleriyle amel etmek lazım. Mesela beş vakit namaz çok mühimdir. - Ya kılmazsa hocam? - Kılmayan, salih Müslüman olamaz.
.En büyük nimet!..
2005-07-31 01:00:00
Anadolu'da yetişen velilerden Taşkesenli İbrahim Efendi'nin vefatından sonra o havalide harp çıkmış, sevdiği gençlerden biri ağır şekilde yaralanmıştı. Harpten sonra evine getirdiler delikanlıyı. Ancak yaraları ağır ve şiddetli ağrı yapıyordu. Ağrı ve acıdan uyuyamadı o gece. Çaresizlik içinde; - Yâ Rabbî! Sevdiğin kullar hürmetine bana şifa ver! diye yalvardı. Ellerini yüzüne sürerken bu zatı gördü başı ucunda. Sevindi tabii. Ağlamaya başladı sevincinden. Büyük veli, şefkatli bir sesle, - Üzülme!Cenab-ı Hak sana şifa verecek, buyurdu. "Yâ Rabbî şifa ver!" Sonra elleriyle yaralarını meshetti ve - Yâ Rabbî, buna şifa ver, diye dua edip kayboldu gözden. Genç adamın yaraları o anda iyileşmiş, turp gibi olmuştu. Sevincinden fırladı ayağa. Ve Allah'a şükretti. Bir Fatiha okuyup gönderdi bu büyük velinin ruhuna ve tekrar uyudu. Bu defa rüyasına girdi mübarek. Yaklaşıp şefkat yüklü bir sesle sordu: - Nasılsın evladım? - Elhamdülillah hocam, çok iyiyim. - Yaraların nasıl oldu? - Sayenizde iyileşti efendim. Başını olumsuzca salladı mübarek. - Benimle alakası yok evladım. - Yok mu? - Hayır, benimle ilgili değil. - Ama hocam, o rüya... Sözünü yarıda kesti gencin. - Uzatma evlat. Sen Allah'tan şifa istedin, O da verdi. Hepsi bu kadar. O, kendisine açılan eli boş çevirmez. Sonra yine kayboldu gözden. Allahın rahmeti boldur Bir gün de; - En büyük felaket nedir? diye sordular bu zata. - 'Küfür'dür, buyurdu. - Peki, en büyük nimet nedir? - Doğru iman etmektir. - Yani ehl-i sünnet üzere mi? - Evet. İman o kadar kıymetlidir ki, Allahü teâlâ bunun mükâfatını dünyada vermiyor. - Neden hocam? - Çünkü dünya buna müsait değildir. - Fani olduğu için mi? - Evet. Cenab-ı Hak, iman etmenin mükâfatını Cennette verecek. Çünkü sonsuzdur orası, elden çıkmaz. Eğer dünyada verseydi, biter, yok olurdu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Doğru vasıta...
2005-08-01 01:00:00
Horasan bölgesinde yetişen velilerden Ebu Bekr-i Ebherî hazretleri, bir gün bir dağın eteğinde oturmuş talebesiyle sohbet ediyordu. Derken namaz vakti geldi. Abdest almak için yakındaki çeşmeye gittiler. Ancak çeşme akmıyordu. Çocuklar heyecanlandı. - Hocam n'apacağız şimdi? - Telaş etmeyin. - Ama hocam namaz vakti geçiyor. Mübarek; - Haklısınız, buyurup ayağa kalktı. Sonra çeşmeye doğru dönerek, - Ey su! Allah'ın izniyle ak! diye nida etti. O anda çeşme akmaya başladı. Abdest alıp namazlarını kıldılar. "Biz aciz bir kuluz" Duadan sonra talebeler; - Hocam, akmayan suyu akıttınız! dediler. Buyurdu ki: - Hâşâ, biz aciz bir kuluz. - Ama hocam... - Evlatlarım, şu kâinatta olan her şey, Allahü teâlânın kudretiyle vukua gelmiyor mu? - Evet hocam. - Cenab-ı Hak kuvvet ve fırsat vermedikçe, kullar hiçbir şey yapabilirler mi? - Yapamazlar elbet. - Öyleyse bu suyu akıtan da Allahü tealadır. - Ya siz hocam? - Biz sadece dua ettik. Yaratmak Allaha mahsustur ancak. *** Bir gün de genç birisi sordu bu zata: - Hocam, Cennete gitmek isteyen bir kimse ne yapmalı? - Doğru vasıtaya binmeli. - Anlamadım hocam. Cennete gitmek isteyen! - Bak evladım, herhangi bir yere gitmek isteyen kimse ne yapar? - O yere giden bir vasıtaya biner. - Ya başka bir vasıtaya binerse? - O zaman istediği yere değil de, o vasıtanın gittiği yere gider. - Pekii, Kâbe'ye gitmek isteyen biri de, mesela Türkistan'a giden bir kervana katılırsa sonunda nereye varır? - Tabii ki Türkistan'a. - Yani Kâbe'ye varamaz değil mi? - Elbette. - İşte Cennete gitmek isteyenin de Cennete giden bir vasıtaya binmesi gerekir. - O hangi vasıtadır ki hocam? - Ehl-i sünnet vel cemaat. Bu, doğrudan Cennete giden tek vasıtasıdır.
.Bir garip hasta...
2005-08-02 01:00:00
Halep'te yetişen velilerden Ebu Bekir bin ebu Vefâ hazretleri zamanında fakir bir Müslüman hastalandı bir gün. Kimsesi yoktu garibin. Hastalığı günden güne ağırlaştı. Çaresizlik içinde kıvranırken, rüya gördü bir gece. Nur yüzlü bir kişi gelip oturdu baş ucuna. Tanımadığı bu sevimli zat, bu büyük veliden başkası değildi. Elini hastanın başına koyup; - Cenab-ı Hak sana şifa versin! diye dua etti. O anda ağrıları dindi adamcağızın. Sevinç içinde baktı bu mübarek zata. - Siz ne iyi insansınız. - Estağfirullah. Hasta olduğunu işittim, dua etmeye geldim yanına. "İyi ama siz kimsiniz?" - İsminizi bağışlar mısınız? - Adım, Ebu Bekir, deyip kayboldu gözden. Adamcağız uyanıp fırladı ayağa. Turp gibiydi artık. Sanki hiç hasta olmamıştı. *** Bu zat bir günkü sohbetinde, "Kul hakkı"nın çok mühim olduğunu anlattıktan sonra buyurdu ki: - Ben şahsen beş vakit namazdan sonra, "Yâ Rabbî! Bütün herkese doğmuş, doğacak bütün haklarımı helal ettim" diyorum. Siz de bana helal edin. Cemaat bir ağızdan, - Helal ettik, dediler *** Bir gün de bazı sevdikleri gelip; - Hocam, rahat ve huzurlu olmak istiyoruz, ama olamıyoruz. Sebep nedir acaba? diye sordular. Buyurdu ki: - Bunun bir tek çaresi var. - O nedir hocam? - İslamiyete uymak. - Onu biliyoruz hocam. - Bilmek kâfi değil ki. "İlacı kullanmak lazım" - Ya ne gerekiyor? - O ilacı kullanmak lazım. İslâma göre yaşamadıkça ne dünyada, ne de ahirette saadete kavuşulamaz. *** Bir gün de şöyle sordular: - Hocam, büyük zatların isimleri yazılı olan levhaların evde bulunması faydalı mıdır? - Elbette. - Ne faydası var hocam? - Levhaya bakılınca o zatlar hatırlanır. - Evet. - Onlar hatırlanınca ruhları biiznillah orada hazır olur. Hazır olunca da feyz verirler. - Feyz nedir hocam? - Feyz, nur demektir. Kalpleri temizler.
.Rabbimiz bizi davet ediyor"
2005-08-03 01:00:00
Irak'ta yetişen velilerden Ebu Bekr Ensarî hazretlerinin bir grup talebesi gemiyle sefere çıktılar bir gün. Ancak bir müddet sonra şiddetli bir fırtına çıktı denizde. Gemi sallanmaya başladı. Ard arda çarpan dağ gibi dalgalar, gemiyi batırmak üzereydi ki, talebeler ellerini açıp yalvardılar: - Yâ Rabbî! Hocamızın hürmetine kurtar bizi bu afetten! Gençlerin duası henüz bitmişti ki, birden sakinleşti deniz. Geminin sallanması durdu. Talebeler; - Yâ Rabbî! Sana şükürler olsun ki, kurtardın bizi boğulmaktan! diyerek şükrettiler. Ne için yaratıldık? Bu zat bir gün sordu cemaatine: - Allahü teala insanları niçin yarattı, biliyor musunuz? - Kendisine ibadet etsinler diye mi hocam? - Evet. - Elhamdülillah. - Pekii niçin böyle istiyor, bunu da biliyor musunuz? - Hayır hocam, niçin? - Cennete girsinler diye. - Öyle mii?.. - Evet. "Kullarım bana ibadet etsin ki, onlara Cenneti vereyim" buyuruyor. - Maksat bu mu yani? - Evet. Rabbimiz bizi Cennetine davet ediyor. Kullarım Cennete girsin de sonsuz rahat etsin, hiçbir sıkıntı görmesinler istiyor. *** Bir gün de buyurdu ki: - Ahirette hepimiz hesaba çekileceğiz. Fakaaat... - Fakatı ne hocam? - Orada "Nasıl yaptın?" değil, "Niçin yaptın?" diye sorulacak. Niyet çok mühim - Yani niyet mi önemli hocam? - Evet. Allah için mi yaptık, yoksa nefsimiz için mi? - Allah için yapmışsak? - O amelin faydasını görürüz ahirette. - Ya nefsimiz içinse? - O zaman hiçbir menfaatini göremeyiz. Eski paçavra gibi çarpılır suratımıza. *** Bir gün de sordular bu zata: - Hocam, namaz kılarken kalp ne ile meşgul olmalı? - Namazla. - Namazın nesiyle? - Farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini ve müstehaplarını en mükemmel şekilde yapmayı düşünmekle. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dini dünyaya alet etmek!
2005-08-04 01:00:00
Anadolu velilerinden İsmavlı Dede zamanında, yeterince bilgisi olmayan bir hoca vardı ki, ehliyeti olmadığı halde dini kitaplar yazıyor ve bunları satarak para kazanıyordu. Bu hoca, bir gün geldi zatın sohbetine. - "Bakayım ne anlatıyor?" diyordu içinden. Oturdu bir köşeye. O girince, büyük veli mevzuyu değiştirip sordu cemaate: - Dünyada en zor iş nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, nedir hocam? - Din kitabı yazmaktır. Yani İslâmı anlatmaktır insanlara. - İslamı anlatmak neden zor ki? - Çünkü mes'uliyetli iştir. - Ne mes'uliyeti? - İyi bilmeden söyler ve yazarsa, insanları yanlış yönlendirip günah işlemelerine sebep olabilir. Hem sonra... "Bu işte ihlas şart" - Sonra ne hocam? - Bu iş, yalnız Allah rızası için olmalıdır. Eğer içinde ufak bir dünya menfaati yatıyorsa, zehir olur her kelimesi. - Nasıl yani? - Yani para için yazılmışsa, okuyana zarar verir. - Yazdıkları doğru olsa da mı? - Evet, çünkü dinden para kazanılmaz. - Hocam, hem dini anlatsa hem de para kazansa, olmaz mı? - Hayır. Çünkü İslâmiyette türlü kazanç yolları var. Ticaret, ziraat, san'at ve memuriyet gibi. - Bunları yapamıyorsa? - Hiçbirini yapamıyorsa, dilenebilir. - Onu da yapamıyorsa? - O zaman yazdığı din kitabından cüz'i bir kâr alması caiz olur. Hani ölmeyecek kadar. - Yani din kitabı, ancak Allah için yazılır öyle mi? - Elbette. Böyle olmazsa, bu, dini dünyaya alet etmek olur ki, felakete götürür o kimseyi. Adam bu konuşmaları işitince anladı hatasını. Vazgeçti hemen o işten. Haddini bildi ve başka yoldan sağladı geçimini. *** "En kötü hal nedir?" Bir gün de sordular bu zata: - Bir mümin için en kötü hal nedir hocam? - Yanına rahat gidilmemesidir. - Nasıl yani? - Yani bir kişi, bir arkadaşının yanına, korkarak, çekinerek gidiyorsa, bu hal, onun için çok tehlikelidir. - Ne tehlikesi? - Onun son nefesinden korkulur.
.Gündüz hayalinde gece düşünde!..
2005-08-05 01:00:00
Anadolu evliyasından "İsmavlı Dede" zamanında bir genç, yolda bir kız gördü. Kızın güzelliği yaktı gönlünü. Âşık oldu bir anda. Ancak bir daha da göremedi. Göremedi ama, gündüz hayalindeydi o kız, gece rüyasında. Unutmak istiyordu ama, ne mümkün! Bir türlü söküp atamıyordu onu kalbinden. Tam bunalıma girmek üzereydi ki, açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Kurtar beni bu sıkıntıdan. Dayanamıyorum artık! Sonra çıktı dışarı. Yolda bu büyük zatla karşılaştı birden. İsmavlı Dede, onu görür görmez anladı derdini. Yaklaşıp sordu: - Senin bir derdin mi var evladım? Genç büktü boynunu: - Evet efendim, çok dertliyim. Mübarek, açtı ellerini, dua etti: - Allah kurtarsın evladım. - Amin. Çıkarsın onu gönlünden - Unuttursun sana o kızı. Çıkarsın gönlünden. - Amin. Ve devam etti yoluna. Genç, o anda kurtuldu derdinden. Unuttu o kızı. Kuş gibi hafiflediğini hissetti. Kendi kendine; - Allah Allah! dedi, bu zat kimdi ki, bir bakışta anladı derdimi ve bir duasıyla kurtuldum bu dertten. Koşup yetişti arkasından. - İsminizi bağışlar mısınız? - Bana, İsmavlı Dede derler. Hürmetle elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi. *** Bu zat bir gün buyurdu ki: - Kardeşlerim, öğrenmek amel etmek içindir. - Amel ne için hocam? - O da Allah içindir yalnız. - İnsanların takdiri de düşünülürse? "Gizli şirk olur" - Hiç kıymeti olmaz. Hatta... - Hatta ne hocam? - Gizli şirk olur. *** Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, zengin olana bir defa hacca gitmek farzdır ve gitmesi elbette lazımdır. Amaaa. - Aması ne hocam? - Ondan sonrakiler nafile olur. - Hocam, yirmi defa, otuz defa hacca gidenler oluyor. Buna ne dersiniz? - Allah için gidiyorsa ne âlâ. - Ya değilse? - Filan kimse yirmi defa hacca gitti, desinler diye giderse, riya olur. - Yani gösteriş mi? - Evet. Sevap yerine günah kazanır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Müminin zineti: Edep ve hayâ
2005-08-06 01:00:00
Nişabur'da yetişen velilerden Ebu Bekr El Ferrâ hazretlerinin bir talebesi sefere çıktı bir gün. O zamanki şartlarda zor ve zahmetliydi yolculuk. Her yerde su bulunmaz, abdest ve namazda zorluklar yaşanırdı. Bu genç talebe, sefer dönüşü geldi hocasının yanına. Büyük zatın ilk suali "Namaz"dan oldu. - Yol boyunca namazlarını vaktinde kılabildin mi evladım? - Elhamdülillah, kıldım hocam. - Maşallah, mübarek olsun evladım. Çünkü Müslüman demek, "Namaz" demektir. - Namazı kazaya bırakmak için özür var mıdır hocam? - Evet, iki özür var. - Nedir onlar? - Uyku ve unutmak. "Bir de ölüm var tabii" - Başka yok mu? Mübarek gülümsedi. - Bir de ölüm tabii. Delikanlı almıştı cevaptaki mesajı. - Yani hocam, insan yaşıyorsa, mutlaka namazını kılmalıdır, öyle mi? - Evet, aynen öyle. Çünkü namaz, "Nefes almak" gibidir bu dinde. Müslüman, nefes aldığı müddetçe kılacaktır namazını. *** Bir gün de; - İnsanların en hayırlısı kimdir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. - Ne gibi mesela? - Onlara emr-i ma'rufta bulunmak, en büyük hayırdır. Çünkü ahiretleri kurtulur böylece. "Ne kadar mühimmiş" - Emr-i marufun sevabı da çoktur herhalde? - Elbette. Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda cihat, yani savaşmanın yanında denizde bir damla gibidir. - Ya emr-i marufun sevabı? - Cihat sevabı da emr-i maruf sevabı yanında damla gibi kalır. *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken sordu ordakilere: - İnsanı hayvandan ayıran şey nedir, bilir misiniz? - Bilmiyoruz, nedir hocam? - Edep ve hayâdır. Bu ikisi, zinetidir insanın - Yani süsü mü? - Evet. Mümine yakışan da edepli olmasıdır zaten. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Önce sen sonra yine sen!
2005-08-07 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ebu Bekr Kettanî hazretleri'nin sevenlerinden biri, kalbini kırmıştı bu zatın. Af da dilemedi üstelik. Ancak o günden itibaren kaybetti her şeyini. Edindiği ilim, hikmet, feyz ve bereket, silinip gitti kalbinden. Aşk ve şevk kalmadı. Gayesiz, maksatsız, bomboş bir insan olup çıktı. Ama yine de anlamadı bu hale neden düştüğünü. Tâ ki bir rüya görene kadar. O rüyada, bir hazine önünde buldu kendisini. Her yan altın ve gümüşlerle doluydu. Üstelik kendisine aitti bütün bunlar. Ancak baskısız, sikkesiz ve damgasızdı. - "Bu altınlar geçmez" diye düşündü. "Götürüp damgalattırayım da, geçer akçe olsunlar". Bir darphane gördü Bu düşünce ile çıktı hazineden. O esnada bir "Darphane" gördü ilerde. Yürüdü oraya doğru. Fakat o da ne? Yaklaşınca, Kettani hazretlerinin "Dergâh"ı olduğunu gördü o binanın. Girdiğinde bu zatı gördü içerde. Elinde mühür, damgasız altınları damgalıyordu mübarek. Şaşkın ve hayretler içinde uyandı uykudan. Anlamıştı hatasını. Koştu hemen huzuruna. Özür dileyecekti kendisinden. Ancak o, iltifatla karşıladı kendisini. - Hoşgeldiniz kardeşim. Adam eziklik içindeydi. - Hoşbulduk efendim. - Söyleyin bakalım. Damgasız altın geçer mi piyasada? - Geçmez hocam. - İsterse bir hazine dolusu olsun, bir işe yararlar mı? - Yaramazlar elbet. "Damgalatmak lazım" - Geçer akçe olması için ne yapmak lazım? - Yetkili bir mercinin damgalaması lazım hocam. Adamcağız, Allah dostlarını üzerek bir yere varılamayacağını çok iyi anlamıştı. Ellerine yapışıp özür diledi. Ve o anda kavuştu kaybettiği derecelere. *** Bir gün de buyurdu ki: - İslâmda, "Ben" yoktur kardeşlerim. - Ya ne vardır hocam? - Önce "Sen" vardır. - Sonra? - Sonra yine "Sen" vardır. - Nasıl yani? - Yani kendimizi değil, hep karşımızdakini düşünecegiz. Sevgili Peygamberimiz, "Komsusu aç iken tok yatan, bizden değildir" buyuruyor.
.Çölde tek başına!
2005-08-08 01:00:00
Anadolu erenlerinden "Yaren Dede"nin talebesinden biri, hacca gitmek için katıldı bir kafileye. Ancak bir müddet sonra atı yoruldu ve çöküp kaldı. Diğerleri beklemeyip gittiler. Çölün ortasında kalakaldı yalnız başına. Kaldıramadı hayvanını. Sıkıldı, bunaldı. Sonunda çaresiz açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Sevdiğin bir kulunu bana imdada gönder! Elini yüzüne sürerken, hocasını gördü yanıbaşında. Mübarek sordu: - Hayrola evladım, beni niçin çağırdın? Talebe büktü boynunu, - Kafileden geri kaldım hocam. - Neden? - Hayvanım yürümüyor. "Bu mu yürümüyor?" Mübarek, geldi yatan hayvanın yanına. - Bu mu yürümüyor? - Evet hocam. Bir türlü kaldıramadım. Yaren Dede, atın sırtını sıvazlayıp seslendi: - Haydi kalk artık! Hayvan fırlayıp kalktı. Canlandı, dirildi bir anda. Büyük veli döndü talebeye. - Haydi bin ve şu yöne doğru koştur atını! Sonra kayboldu gözden. Talebe o yöne doğru az gidince yetişti kafileye. *** Bu zat, bir gün sordu cemaatine: - Bir kimse Allaha itaat etmiyorsa, Onu sevmiş olur mu? - Olmaz tabii hocam. - İşte Resulullahı sevmek de böyledir. Onu seven, Onun dinine uyar. Ona benzemeye çalışır. - Hocasını sevmek de böyle midir? - Elbette. - Anladık hocam, babasını seven de babasının sözünü dinler. - Evet. Aynen öyle. Birinci vazifemiz Bir gün de sordular bu zata: - Hocam, Müslümanın birinci vazifesi nedir? - İtikadını düzeltmektir. - Neye göre düzeltecek hocam? - Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine göre. Yoksa ahirette kurtulamaz. Sordular yine: - Müminin hakiki bayramı hangi gündür hocam? - Rabbinin huzuruna, yüz akıyla çıktığı gündür. - Bu, nasıl mümkün olur ki? - Büyüklerin vasıtasına binmekle. - Nasıl yani? - Allah adamlarını sevip onların kitaplarını okuyan kimse, onların vasıtasına binmiş olur.
.Sevginin alameti!
2005-08-09 01:00:00
Kuhistan'da yetişen velilerden "Ebu Bekr-i Kisâî" hazretlerinin dergahı her gün dolup taşardı insanlarla. Ancak zamanla dar geldi dergah. Genişletmek istedi mübarek. Ama şu işe bakın ki, dergahın iki yanındaki evlerde oturanlar, kıymetini bilmiyorlardı bu zatın. Satmadılar evlerini. Büyük veli çok para teklif ettiyse de yine razı edemedi. Talebeler geldiler hocalarının yanına. - Çok üzgünüz hocam. - Üzülmeyin çocuklar, Sevinin. - Sevinelim mi, neden? - Çünkü çok yakında hallolacak bu iş. - İnşallah hocam. O gece seher vaktinde mübarek açtı ellerini, yalvardı: Aynı rüyayı gördüler! - Yâ Rabbî! Senin rızan için istiyoruz bu yerleri. Çevir kalplerini bu kişilerin. O böyle dua ettiği esnada rüya görüyordu o komşular. Hatta aynı rüyayı görüyordu ikisi de. Şöyle ki: Kıyamet kopmuş, insanların amelleri tartılıyordu. Sıra bu ikisine gelince, melekler, bunlara döndüler. - Siz Cennete gidecektiniz. Ama şimdi Cehenneme götüreceğiz sizi. Korkuyla sordular: - Neden? - Evinizi o Allah dostuna satmadınız. - Satsaydık Cennete mi girecektik? - Evet, ama... Ve ikisini tutup Cehenneme götürüyorlardı ki, uyandılar. Sabah birbirlerini görünce, ikisinin de aynı rüyayı gördüğü anlaşıldı. Tabii çok pişmandılar. Anlamışlardı hatalarını. Koştular hemen bu zatın huzuruna. - Hocam affedin bizi. - Hayrola, n'oldu? - Biz hata ettiğimizi anladık. "Evlerimiz sizindir" - Yoksa Cehenneme mi gidiyordunuz? - Evet hocam, hata ettik. Evlerimiz sizindir. Para da istemiyoruz. Yeter ki affedin bizi. Sonra rüyayı anlatıp, talebesi oldular bu büyük velînin. *** Bir gün de; -Sevginin alameti nedir? diye sordular bu zata. - İtaat etmektir, buyurdu. - Söz dinlemek mi yani? - Evet. - İtaat yoksa? - O zaman sevgi de yoktur. - Pekii sevginin derecesi ne ile ölçülür hocam? - İtaatteki sürat ile. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kendisini âlim sananlar!..
2005-08-10 01:00:00
Tus, yani Meşhed şehrinde yaşıyan velilerden Ebu Bekr-i Nessac hazretleri zamanında bir hoca vardı ki, kötü olarak tanıyordu bu Allah dostunu. Bir gün kendi kendine, - "Gideyim", dedi. "Şu kimseye bazı dini sualler sorup imtihan edeyim. Hem öyle zor şeyler sorayım ki, bilemeyip mahcup olsun talebesinin yanında". Bu düşünce ile yattı. Ama kalkamadı sabah namazına. - Neyse... deyip çıktı evden. Yolda bazı sualler hazırlayıp girdi dergaha. O esnada büyük velî, talebesi ile sohbet ediyordu. O içeri girince, mevzuyu değiştirip, - Kibirden çok sakının, buyurdu gençlere. Bir talebe sordu: - Kibir nedir hocam? "Bazıları vardır ki..." - Kibir, kendisini başkasından üstün görmektir evladım. - Bir misal verseniz. - Mesela bazıları vardır ki, kendisini âlim sanıp, imtihana yeltenir bir başkasını. Ona sualler sorup mahcup olmasını bekler talebesi arasında. - Ne kadar ayıp hocam. - Evet. Halbuki başkaları ile uğraşacağına, kendisiyle uğraşsa daha iyi olmaz mı? - Evet hocam. - Böyleleri sabah namazına bile kalkamaz. Niyetleri bozuktur çünkü. Bunları söyleyip, tek tek cevap verdi hazırladığı suallere. Hoca, bu kerameti görüp, anladı hatasını. Mahcup oldu yaptığına. Huzuruna varıp, - Affedin hocam, dedi. Elini öpüp, talebesi olmakla şereflendi o gün. Allah bir kulu severse Bir gün de; - Hocam, Allahın bir kulu sevdiği nasıl belli olur? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Kendini sevmemesiyle belli olur. - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - İnsanın ilmi arttıkça kendinden soğuyup Allahü teâlâya olan sevgisi artar. - Öyle mi? - Evet. Allaha olan sevgisi arttıkça da kendinden soğuması artar. - Sonra? - Git gide tiksinir kendinden, nefret eder, iğrenir. - Bu hal iyi midir ki? - Elbette. Bu hale kavuşmak, Allahü teâlânın ihsanı ve o kulu sevdiğinin alametidir.
."Kendinizi tenkit edin!"
2005-08-11 01:00:00
Edremit toprağını nurlandıran velilerden "Sağma Dede"nin vefat şekli enteresandır. Şöyle ki: Ömrünün son gününde namaza durdu odasında. Az sonra hanımı girdi odaya. Bir şey soracaktı. Ancak girdiğinde namazda gördü onu. Çıkıp, bir saat sonra tekrar girdi. Ama yine namazdaydı. - "Allah Allah" dedi kendi kendine, "Hiç böyle uzun namaz kılmazdı". Birkaç defa girdi çıktı. Her girdiğinde namazda otururken gördü onu. Son defa yine böyle görünce meraklanıp vardı yanına. Fakat o da ne? Nefes almıyordu. Vefat etmişti seccadesi üzerinde... "Ben" demek, bid'attir Bir gün, mahallede birkaç kişiyle sohbet ederken buyurdu ki: - Kardeşlerim, "Ben" demek bid'attir. Bid'at ehli ise Cehennemin köpekleridir. Sordular: - "Ben" demekten murat, kendini beğenmek mi hocam? - Evet. Bid'atlerin başı, ben demektir. "Ben bilirim, ben yaparım" demek ne kadar çirkin. *** Bir gün de buyurdu ki: - "Ben" demek, Allahü teâlâdan ve büyüklerden gelen feyzi keser. Feyze kavuşmak isterseniz, kendinizi beğenmeyin. Ve kimseyi tenkit etmeyin. - Hiç kimseyi mi hocam? - Evet. Tenkit edecekseniz, kendinizi tenkit edin. İğrenin kendinizden. Tiksinin hatta. - Neden hocam? - Çünkü böyle yapmayan, çok sıkıntı çeker. Birinci vazifemiz... Bir gün de; - Hocam, birinci vazifemiz nedir? diye sordular bu zata. - Dinin emirlerine uymaktır, buyurdu ve ekledi: - Fakat buna maniler var. - Ne manisi hocam? - İnsanın dışında şeytan ve kötü arkadaş, içinde ise kendisi. Şaşırdılar. - Kendisi mi? - Evet. En büyük engel, insanın kendisidir. -Nefsine uyması mı yoksa? - Evet. Nefse uymak en büyük engeldir. - Nefs, şeytandan da mı şerlidir hocam? - Elbette. Nefs, yüzbin şeytandan şiddetlidir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."En büyük keramet, istikamet"
2005-08-12 01:00:00
Edremit velilerinden "Sağma Dede", kalp gözü açık bir zattı. Şöyle ki; Bir gün, bir sevdiğini ziyarete gitti. Evde başkaları da vardı. Ancak içlerinden biri, bu zatın evliyadan olduğuna pek inanmıyordu. Kendi kendine; - "Bu zata evliya diyorlar. Ama bir kerametini görmeden inanmam" diye düşündü. O sırada ev sahibi şerbet getirip dağıttı herkese. O şüpheci adam; - "Eğer şerbetin yarısını içip, kalanını bana verirse, inanırım evliya olduğuna" diye geçirdi içinden. Ve beklemeye başladı. "İşte tam yarısı" Sağma Dede, şerbetin yarısını içip uzattı o kimseye; - Buyurun! İşte tam yarısı. Adam alıp içti şerbeti. Ama çok mahcup olmuştu. Büyük veli, ordakilere dönerek; - En büyük keramet nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - En büyük keramet, istikamettir. - İstikamet nedir hocam? - İstikamet, her işinde İslamiyete uymak ve buna ölünceye kadar aynen devam etmektir. O adam, artık kaçırmıyordu bu zatın sohbetlerini. *** Bir gün de şunu anlattı cemaatine: Peygamber Efendimiz bir kabristana uğrayıp yan yana iki mezarın arasında durdular ve yanındakilere, - "Eğer ümmetim dayanabilseydi bu kabirdekilerin çektiği azabı görmelerini Allahü teâlâdan isterdim" buyurdular. Dinleyenler; - Kabir azabının sebebi nedir? diye sordular. "İdrar sıçratmaktan" - Erkeğinki, üzerine idrar sıçratmaktan, buyurdu. - Ya kadınların ki? - Onlarınki ise namazları son vakte bırakmalarından ve gıybetten. *** Bir gün de bir sevdiği gelip, - Hocam, dualarımın kabul olması için ne yapayım? diye sordu bu zata. - Ağzına dikkat et, buyurdu. - Nasıl yani hocam? - Yani haram yeme ve yalan söyleme. - Haram yiyenin duası kabul olmaz mı ki? - Hayır. Kırk gün kabul olmaz. - Kırk gün mü? - Evet. Zaten insanda kan değişimi, kırk günde tamamlanır.
.Sıkıntılardan kurtulmak için
2005-08-13 01:00:00
Bağdat'ta yetişen velilerden Ebu Bekr bir Sa'dan hazretlerinin sevdiklerinden birinin hanımı, bir gece rüyada gördü bu zatı. Evlerine teşrif etmiş ve; - Karnım çok aç. Bir sofra kurun da yemek yiyelim! buyurmuştu. Kadın, sabahleyin anlattı bu rüyayı beyine. O da çok sevinip; - Hayırdır inşallah, dedi. Yoksa bize mi teşrif edecekler? - Neden olmasın. - Öyleyse hazırla yemekleri. İnşallah gelirler. Kadıncağız yemekleri pişirip, tam sofrayı kurmuştu ki, çalındı kapıları. Koşup açtıklarında bu büyük velîyi gördüler eşikte. Sevinçle karşıladılar. - Buyurun efendim. Safa geldiniz! "Karnım çok aç" Mübarek girer girmez; - Çok açım. Bir sofra hazırlayın da yemek yiyelim! buyurdu. - Sofra hazır, dediler. Buyurun! Yemekten sonra dua edip ayrıldı mübarek... *** Bu zat, bir gün; - Allahü teâlânın bir kulu sevmediğinin alameti nedir, biliyor musunuz? diye sordu cematine. - Bilmiyoruz, dediler: Buyurdu ki: - Onun, ne dine, ne de dünyaya hiç faydası olmayan boş şeylerle uğraşmasıdır. *** Bir gün de şöyle sordu sevdiklerine: - Siz, ahiret sıkıntılarından kurtulmak ister misiniz? - Elbette isteriz, dediler. Buyurdu ki: - Öyleyse Allah'ın kullarını dünya sıkıntılarından kurtarın ki, Allahü teâlâ da sizi ahiret sıkıntılarından kurtarsın. "En büyük nimet" Bir gün de bazı gençler gelip; - Hocam, en büyük nimet nedir? diye sordular. - Doğru imandır, buyurdu. - Nimetin artması için ne yapmamız gerekir hocam? - Şükretmemiz. - Şükredince artar mı? - Elbette. Nimete şükredilirse artar. - İman da artar mı ki hocam? - İman artmaz. Ama sağlamlaşır, kuvvetlenir. - Nasıl? - Yani imanın nuru artar, parlaklığı çoğalır. - Peki hocam, iman nimetine nasıl şükredilir? - Şükretmek, günah işlememekle olur.= > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Budamak lâzım!.."
2005-08-14 01:00:00
Edremit'te yetişen velilerden "Somuncu Dede", bir gün bir talebesini alıp, dergahın yanındaki fidanlığa gitti. Birlikte fidanları buduyorlardı ki, bir ara talebesine dönüp, - Bak evladım, buyurdu. Şu yan sürgünleri görüyor musun? - Görüyorum hocam. - İşte bunları budamak lazım. - Neden hocam? - Bunlar budanırsa, fidanlar daha çabuk büyür ve daha çok meyve verirler. - Öyle mi? - Evet. Bir Müslüman da, nefsinin günah olan arzularını keserse ne olur, biliyor musun? - Ne olur hocam? - İmanı daha bir nurlanır, kuvvetlenir ve parlak olur. "Şurayı görüyor musun?" Sonra, yeşillik bir yeri gösterdi o talebeye: - Şurayı görüyor musun oğlum? - Şu yeşillik olan yer mi hocam? - Evet evladım. Ben ölürsem, beni oraya defnedersiniz. Delikanlı üzülmüştü. - Aman hocam. Allah uzun ömürler versin size. İnşallah biz görmeyiz o günleri. Büyük veli, mahzun bir eda ile; - Görürsünüz, görürsünüz, buyurdu. Hem de pek yakında! Ve o gece hastalandı mübarek. Ve kavuştu rahmet-i rahmana. Talebeler gözyaşları içinde namazını kılıp, defnettiler o gösterdiği yere. *** Bir gün de; - Hocam, huzurlu olmamız için bize ne tavsiye edersiniz? diye sordular. - Yüzünüzü ahirete çevirin, buyurdu. - Nasıl yani hocam? - Yani ahireti dert edin kendinize. "Ahiret derdi olanın..." - O zaman huzurlu olur muyuz? - Elbette. Ahiret derdi olanın dünya derdi olmaz çünkü. - Ya dünyayı dert edersek? - O zaman hiç huzur bulamazsınız. İşleriniz karışık, üzüntünüz çok olur. *** Bir gün de, birkaç genç bu zata gelip nasihat istediler. - Önce dininizi öğrenin,buyurdu. - Nereden öğrenelim hocam? - Yalnızca ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından. - Neden sırf ehl-i sünnet alimleri? - Çünkü bu âlimler nakli esas alırlar da ondan. - Ya başkaları? - Onlar kendi kafasından da yazar ve söylerler ki, on para bile etmez. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Günah ateştir!.."
2005-08-15 01:00:00
Edremit evliyasından "Somuncu Dede"nin çok sevdiği bir kimse vardı ki, adamcağız hastalandı bir gün. Meğer "Ölüm hastalığı"ymış bu. O gece ağırlaştı iyice. Artık son nefeslerini veriyordu ki, güçlükle mırıldandı: - Bana onu çağırın! Yanındaki oğlu sordu: - Kimi çağıralım baba? - Somuncu Dede'yi. Son nefesimi onun yanında vermek istiyorum. Çocuk fırladı hemen. Vakit gece yarısıydı. Az sonra, ilerden kendisine doğru gelen bir karaltı gördü. Az daha yaklaşınca tanıyıp çok şaşırdı. Zira bu gelen, "Somuncu Dede" idi. Hem de hızlı adımlarla geliyordu. "Size geliyorum..." Sevinçle sordu: - Hocam, nereye böyle? - Size geliyorum. - Ne tesadüf, ben de sizi almaya geliyordum. - Baban mı çağırdı? - Evet hocam. - Haydi öyleyse, acele edelim de yetişelim vefat etmeden. Eve geldiler. Adamcağız bu büyük zatı görünce gülümsedi ve "Kelime-i şehadet"i söyleyip, ruhunu teslim etti. *** Bir gün sordular bu zata: - Hocam, bir kimsenin ihlaslı olduğu nasıl anlaşılır? - İbadetiyle. - Nasıl yani? - İnsanın ihlası ne kadarsa, o kadar ibadet eder. Ne kadar ibadet ederse, o kadar ihlaslıdır. - Kıymetli insan kimdir hocam? - Rabbimizin kıymet verdiğine kıymet verendir. - Ya kıymetsiz insan? - Kulların kıymet verdiğine kıymet verendir. "Ya tövbe ederse?" Bir gün de; - Hocam, "Günah ateştir" deniyor, bu ne demek? diye sordular. Buyurdu ki: - Bir günaha tövbe edilmezse, o günah, Cehennemde onu yakar demektir. - Öyle mi? - Evet. Mesela elini harama uzatan kimse, ateşe uzatmış demektir. - Yaa! - Ayağıyla harama giden, ateşe basar. Haram yiyen, ateşi yer. - Harama bakan da ateşe bakar, öyle mi hocam? - Aynen öyle. Ateş de onu yakar. - Ya tövbe ederse? - O zaman hiç günah işlememiş gibi olu
.Haset ateşi!..
2005-08-16 01:00:00
Yemen'de yetişen velilerden Ebu Bekr bin Salim Ayderus hazretleri, insanların dünya ve ahiret saadeti için çırpınırken, hasetçi biri de aleyhinde çalışırdı bu Hak dostunun. Gıybetini yapardı ötede beride. Çünkü çekemiyordu onu. Hatta bir gün, bu zatı seven bazı kimseleri evine çağırıp onlara dedi ki: - Sizin o çok sevdiğiniz hoca var ya, - Evet, - O, bozuk bir kişidir. Adamlar, hayretle birbirlerine baktılar. - Bozuk mu dedin? - Evet. - Sen neler söylüyorsun? - O, sizi kandırıyor. Kendi menfaatini düşünüyor. Onun nesini seviyorsunuz ki? Elimde olsa, ona bir bardak su vermem. Alev alev yanıyordu Misafirler huzursuz olmuştu. İzin isteyip dağıldılar. Onlar gidince, olacak oldu. Müthiş bir hararet bastı hasetçi adamın vücudunu. Bir ateş, bir ateş, ne kadar su içse de kanmıyordu. Hatta artıyordu harareti. Vücuduna buz koydular, kâr etmedi. Çok tabiplere götürdüler. Bir çare bulunamadı. Adam alev alev yanıyordu. Nihayet yakınları bu zata gelip arzettiler durumu. Büyük velî, yine de acıdı ve; - Onun ilacı bizdedir, buyurdu. Gelenler sevindiler. - Öyle mi hocam, nedir ilacı? - Bize olan haset ateşini söndürürse, onun içindeki ateş de söner! Geri dönüp bunu kendisine söyleyince adamın kalbi değişti birden. Ona olan soğukluğu, sevgiye dönüştü. Kalbindeki haset ateşi söner sönmez vücudunun ateşi de söndü gerçekten. Huzurunda tövbe edip, talebesi olmakla şereflendi... Asıl marifet nedir? Bu zat, tevazu sahibi, alçak gönüllü bir zat idi. Kendisini üzüp hakaret edenleri bile affeder, hatta iyilik ederdi onlara. - Niçin böyle yapıyorsun? diye sordular bir gün. Buyurdu ki: - Allahü teâlâ, kullarını böyle şeylerle imtihan eder. İmtihanı kazananlar girer Cennete. - İmtihan nasıl kazanılır ki hocam? - İnsanlardan gelen sıkıntılara sabretmekle. Ama bu da yetmez. - Başka ne lazım? - Asıl marifet, o insanlara gül demeti sunabilmektir. - Ama bu, çok zor hocam. - Evet zor. Ama zoru yapabilenler kazanır imtihanı. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Bu işimi kim halleder?"
2005-08-17 01:00:00
Yemen'de yetişen velilerden Ebu Bekr Es-Sekkaf hazretleri, medresede okurken hocasını çok sever, Onun rızasını almaya çalışırdı her fırsatta. Bir gün, hocası talebelere dönüp sordu: - Çocuklar, bugün benim şöyle şöyle bir işim var. Bunu kim halledebilir içinizde? Kimseden ses çıkmazken, bu, fırladı ayağa. - Emredin hocam. Ne ise yapıp geleyim. Hocası memnun olduysa da, rıza göstermedi. - Sen henüz yenisin evladım. - Olsun hocam. - Yok yok, derslerine mani olur belki. Başkası gitsin. Ancak o ısrar etti: "Benim için şereftir" - Hocam, sizin hizmetinizi görmek, benim için her şeyden daha mühim ve sevgilidir. Ne olur, izin verin halledip geleyim. Bu söz, çok hoşuna gitti hocasının. Açtı ellerini, dua etti. - Yâ Rabbî! Bu genç fethetti gönlümü. Sen de onun kalbini aç, manevi ilimlerle doldur içini. İşte, ne olduysa o anda oldu. Bu dua bereketiyle açıldı kalp gözü. Ve okyanuslar akmaya başladı gönlüne. Kısa zamanda yükselip, zamanının bir tanesi oldu. *** Bir gün, bir delikanlı bu zata gelip nasihat isteyince, - İki şeyi unut, iki şeyi de unutma, buyurdu. - Onlar nedir hocam? - Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut. - Neleri unutmayayım? - Ölümü ve Allahü teâlâyı. "Dünyada öyle yaşa ki..." Bir gün de nasihat isteyen bir gence, - Sana iki nasihatim var, buyurdu. - Onlar nedir hocam? - Birincisi, bu dünyada öyle yaşa ki, Allahü teâlâ seni, yasak ettiği bir şeyi yaparken görmesin. - İnşallah hocam, ikincisi? - İbadetlerini öyle yap ki, Allahü teâlâ beğensin onları, kabul etsin. - O, hangi ibadetleri beğenir ki? - Şartlarına uygun olarak yapılanları. - Başka tavsiyeniz? - Ahirette her işinden hesaba çekileceksin oğlum. Şimdiden hazırla cevaplarını. - Son bir nasihat hocam. - Ehl-i sünnet âlimlerini çok sev. Onların nasihatlerine göre yaşa bu dünyada.
.Bu nasıl sevgi!..
2005-08-18 01:00:00
Edremit'in hakim bir tepesinde medfun bulunan "Şipşip Dede", henüz on yaşlarında bir çocuk iken, camiye gitti bir gün. Cami bahçesinde oturmuş sohbet eden yaşlı Müslümanları gördü orada. Bu nur yüzlü insanlar, ilim öğrenmenin faziletinden bahsediyorlardı. Merak edip, kulak kabarttı onlara. Konuşmalar hoşuna gitmişti. Hele bir cümlesi kalbine işledi adeta. O cümleyi tekrar etti kendi kendine: - "Kıyamette âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanıyla tartılacak ve mürekkep ağır gelecektir". Bunu duyunca çok duygulanıp koştu annesine. Nefes nefeseydi. - Anneciğim, n'olur izin ver! Annesi şaşırmıştı. - Hayırdır oğlum, ne izni? "Âlim olmak istiyorum" - Gidip ilim tahsil edeceğim anne. Ben âlim olmak istiyorum. Kadıncağız muhabbetle sarıldı oğluna. - Aferin oğlum, çok iyi edersin. Bu cevaba sevinmişti. - Sahi mi anneciğim? İzin veriyor musun? - Tabii yavrum. Sen yeter ki ilim öğren. Dualarım seninle. Ve o gün vedalaşıp çıktı evden. Kalbi, ilim öğrenme aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Zamanın en meşhur âlimlerinden ders aldı ve büyük bir "âlim" olarak döndü geri. *** Bu zat, bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Şu insanoğlunu hiç anlayamıyorum, buyurdu. - Neyini anlamıyorsunuz? diye sordular. Buyurdu ki: - Hem Allahü teâlâyı seviyorum der, hem de O'na isyan eder. Bu nasıl sevgidir? En mühim ibadet Bir gün de mahalleden bazı gençlere buyurdu ki: - Evlatlarım, beş vakit namazınızı cemaatle kılmaya çalışın. Dünyanın geçici zevklerine, çabuk biten, tükenen lezzetlerine kapılmayın. - Peki hocam, hiç eğlenmeyecek miyiz? - Tabii ki eğleneceksiniz. Ama... - Aması ne hocam? - Bu dünya, iş ve ibadet yeridir çocuklar. Eğlenecek günler ilerde gelecek. - İlerde mi, ne zaman yani? - Ahirette. - Haa Cennette demek istiyorsunuz? - Evet. Ama bu nimete kavuşmak için emirlere sarılıp, yasaklardan kaçınmak şarttır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İsteklerimize kavuşmak için...
2005-08-19 01:00:00
Anadolu velilerinden Mustafa Emin Ağa'nın talebesinden biri, bir gün izin alıp köyüne gitti. Ancak orada, şeytan musallat oldu bu gence. Vesvese verdi. O da buna aldanıp, kendi kendine; "Sahi dedi. Ben niçin bir hocaya tâbi olup tıkıldım şu medreseye. Burada ilim öğrenip de ne yapacağım? Boş veer, köyüme gelmişken bir daha dönmeyeyim. Burada keyfimce yaşarım". Bu düşünceler içinde yattı bir akşam. Gece, hocasını gördü rüyada. Büyük veli şefkatle baktı kendisine; - Yanlış düşünüyorsun evladım. İnsanın bir hocası olması ne güzel şeydir. Delikanlı mahcuptu. - Şeyy hocam. "Gel, seni bekliyorum!" - Şeytan seni aldatıyor oğlum. Uyma ona. Bu köyde keyfince yaşayıp da nereye varacaksın? Çabuk gel, seni bekliyorum. Sonra kayboldu gözden. Genç uyandı. Anlamıştı hatasını. O sabah yola düşüp geldi ve kavuştu hocasına. Özür diledi ve bir daha da ayrılmadı yanından. *** Bu zat, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim,buyurdu. Kim Allah'tan hayâ ederek günah işlemezse, Allah da ona azap etmekten hayâ eder. Sordular: - Allahtan korkmak da böyle midir hocam? - Evet. Kim ne kadar Allah'tan korkarsa, insanlar da o nisbette ondan korkar ve çekinirler. *** Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, kim genç iken yaşlılara hizmet ederse, kendisi yaşlanınca da ona hizmet eden gençler bulunur. "Ne ekersen onu biçersin" - Yani ne ekersek, onu mu biçeceğiz hocam? - Evet. İyilik yapan iyilik bulur, kötülük yapan da kötülük. *** Bir gün de; - Hocam, isteklerimize kavuşmak için bize ne tavsiye edersiniz? diye sordular. - Tövbe edin, buyurdu. Dinleyenler şaşırdılar. - Tövbe mi edelim? - Evet, tövbe istiğfar edin. - İyi de niye tövbe edelim ki hocam? - Siz isteklerinize kavuşmak istemiyor musunuz? - Evet, istiyoruz. - Öyleyse tövbe edin. Tövbenin açmadığı kapı yoktur.
."Biz yemek seçmeyiz!"
2005-08-20 01:00:00
Anadolu evliyasından "Mustafa Emin Ağa", lokmasına çok dikkat eder, helalden yerdi mutlaka. Bir gün, kendini bilmez biri, aklı sıra imtihana yeltendi bu Hak dostunu. Yemek ziyafetine davet etti evine. Güya "Haram para" ile hazırladığı yemeği yedirecekti ona. Emin Ağa, daveti kabul edip geldi ve oturdu sofraya. Ev sahibi iltifat etti kendisine. - Buyurun hocam. Kusura bakmayın, fazla bir şey yapamadık. Ancak o, el uzatmadı yemeğe. Adam bunu fark edince; - Niçin yemiyorsunuz? diye sordu. Yoksa beğenmediniz mi yemekleri? - Estağfirullah, biz yemek seçmeyiz. - Buyurun, yiyin öyleyse. - Kusura bakmayın. Bu yemekten yiyemeyeceğim. "Haram kokusu geliyor" - Neden? - Çünkü haram kokusu geliyor bu sofradan. Bu keramet karşısında insafa geldi adam. Utandı yaptığına. - Özür dilerim, dedi. Ve elini öpüp talebesi olmakla şereflendi. Uzun yıllar hizmetinde bulunup, kâmil bir insan oldu neticede. *** Bu zat, bir gün; - Kardeşlerim, kul hakkı çok mühimdir, buyurdu cemaatine. Sordular: - Nasıl mühim hocam? - Şöyle ki, bir kimse Peygamberlerin yaptığı ibadetleri yapsa, - Evet hocam. - Fakat üzerinde başkasının bir kuruş kul hakkı bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe Cennete giremez. *** Bir gün de, bazı sevdikleri gelip; - Hocam, "İman"dan sonra en mühim iş nedir? diye sordular bu zata. "İslamı öğrenmektir" Buyurdu ki: - İslamiyeti öğrenmektir. - İslamiyetten maksat, Allahü tealanın emir ve yasakları mı? - Evet. Bunları öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır. - Öğrenmezse hocam? - Öğrenmeyen günaha girer. Çünkü İslamiyeti bilmemek haramdır. - Ya öğrenmeğe ehemmiyet vermezse? - Bu, çok daha tehlikeli. - Ne tehlikesi? - Ehemmiyet vermeyen küfre girer mazallah. - Öyle mii? - Evet. Velhasıl İslamiyeti bilmemek, ya haramdır, ya da küfür.
.İtaat yoksa sevgi de yoktur!
2005-08-21 01:00:00
Yemen'in büyük velilerinden Ebu Bekr Eş-Şelî hazretleri, bir gün boş vakit geçiren insanları gördü sokakta ve çok üzüldü. Yanlarına yaklaşıp; - Kardeşlerim, bu dünya, oyun ve eğlence yeri değildir. Yakında bu boş geçirdiğiniz vakitler için çok pişman olacaksınız, buyurdu. Bu üç cümlecik nasihat, çok tesir etti onlara. O günden itibaren ibadete sarılıp boş vakit geçirmediler artık. *** Bir gün de, sevdiklerine "Muhabbet"ten bahsediyordu ki; - İnsan, sevdiğinin sözünü dinler, öyle değil mi? diye sordu. - Elbette, dediler. - Yani ona itaat eder değil mi? - Evet. Sevmenin şartı!.. Buyurdu ki: - İşte sevmenin birinci şartı itaattir. Seven, sevdiğine itaat eder. - İtaat yoksa hocam? - O zaman sevgi de yoktur. *** Bir gün de; - Kardeşlerim, şu dünyada Allah için yapılmayan hiçbir işte tad yoktur, buyurdu. Sordular: - Allah için yapılırsa hocam? - Onlar, ahiretten sayılır. - Sırf dünya için yapılırsa? - O zaman bir "Hiç"tir. Çünkü dünya, hayaldir, fanidir, aldatıcıdır, vefasızdır. Arkasına takılanlara en büyük fenalığı yapar. *** Bir gün de; -Hocam, en büyük keramet nedir? diye sordular. - İstikamet sahibi olmaktır, buyurdu. İstikamet nedir? - Nasıl yani? - Yani, doğru yolu bulduktan sonra bu yoldan hiç ayrılmamaktır ki, bu da çok zordur ve sabır ister. *** Bir gün de; - Cihad nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Cihad, Allah için İslama hizmettir. Ama kolay tarafı yoktur bu hizmetin. - Neden hocam? - Çünkü bu hizmet ihlas ister, sabır ister, kısacası güzel ahlak ister. - Memurluğa benzemez mi? - Hayır. Bu işte izin, mesai, gece ve gündüz mefhumları düşünülmez. - Sıkıntılı iştir yani. - Elbette. Ama bu hizmette çok sıkıntı çeken, çok nimete kavuşur. => E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İnsanları sevindirmek
2005-08-22 01:00:00
İran'da yaşayan velilerden Ebu Bekr Tamistanî hazretleri, ömrü boyunca insanlara faydalı oldu. Sıkıntısını giderdi Müslümanların. Çünkü o, insanlara hizmeti ibadet biliyor, bu yolda hatırına bile getirmiyordu kendi menfaatini. Hanımı onun bu haline acıyıp sordu bir gün: - Efendi ne bu halin? - N'olmuş halime? - Ne bileyim, çok yoruyorsun kendini. - Evet ama Allah için yoruluyorum. - Kimin bir sıkıntısı olsa, sana koşuyor hemen. - İyi ya, kulları ferahlandırmak ibadettir hanım. - Ama çok yoruluyorsun. Kendine dinlenecek bir zaman ayırsan, diyorum. "Üzülme, dinleneceğim" - Üzülme hanım, dinleneceğim. - İyi de ömür bitti Efendi. Ne zaman dinleneceksin? Cevap üç kelimeydi: - İnşallah teneşir tahtasında. *** Bu zat, bir gün cemaatine buyurdu ki: - İnsan, genç iken şehvetinin esiridir, yaşlılıkta ise şöhretinin. Hedefi, maksadı Allah olmayan, Cehennem ve kabir azabından kurtulamaz. - Hocam, bir kitapta "Müminin her hali imtihandır" diye okudum. Gerçekten öyle midir? - Evet. Allahü teâlâ müminleri sık sık yoklar. - Nasıl? - Hastalık verir, para sıkıntısı verir, dert bela gönderir. - Bunlar imtihan için midir? - Evet. Bir mümine kırk gün içinde bir sıkıntı gelmiyorsa, onun durumu iyi değildir. - Öyle mi, neden? "Sevdiklerine gönderir" - Çünkü cenab-ı Hak, sevdiklerine gönderir bunları. - Göndermiyorsa? - Bu hal, o kimsenin gaflette olduğunu gösterir. *** Bir günkü sohbetinde de, - Cehennemin bir de soğuk kısmı vardır, buyurdu. Dinleyenler şaşırdılar. - Soğuk Cehennem mi dediniz? - Evet. Kur'an-ı kerimde "Zemherir" diye geçiyor ki, soğuk Cehennemi bildiriyor işte. - Soğuğu çok şiddetli olmalı. - Elbette, bir an dayanılmaz. Cinniler, Cehennemin soğuk kısmına atılacak ahirette.
.Asıl marifet nedir?..
2005-08-23 01:00:00
Irak'ta yetişen velilerden Ebu Bekr-i Vasıtî hazretleri zamanında, bir grup insan geldi bu havaliye. Sokak sokak dolaşarak ateş yemek, ateşe girmek, yahut dilleri üzerinde kılıç gezdirmek gibi gösteriler yapıp insanların dikkatlerini çektiler. Bazı sevdikleri bu zata gelip; - Hocam, bu insanların yaptıkları hakkında ne dersiniz? diye sordular. Buyurdu ki: - Bu gibi işlerin, dinimizle hiçbir ilgisi yoktur. - Öyle mi hocam? - Evet. İslâmiyet kıymet vermez böyle şeylere. - Ama hocam onların yaptıklarını bizler yapamıyoruz. - Kardeşlerim, asıl marifet nedir, biliyor musunuz? - Nedir hocam? "İslamiyete uymaktır" - İslamiyete uymaktır. İslâmın bir emrini yapmanın yanında, bu işler lüzumsuz, hatta günahtır. *** Bir gün, genç bir Müslümana buyurdu ki: - Kötü arkadaşlardan sakın evladım. Onlar, Allah'ın merhametini ileri sürüp seni aldatırlar. Genç sordu: - Allahü teala merhametli değil mi hocam? - Elbette merhametlidir. - Öyleyse? - Ama azabı da çok şiddetlidir. Günah işleyenleri yakar. *** Bir gün de buyurdu ki: - Allahü teala, bu dünyada müminlere de acır, kâfirlere de. Dünya nimetlerini hepsine serper. - Ya ahirette hocam? - Ahirette yalnız müminlere acıyacaktır. - Öyle mi? "Onlara acınmaz" - Evet. O gün kâfirlere hiç merhamet olunmaz. - Günahkâr müminler ne olacak hocam? - Kalbinde zerre kadar imanı olan kimse Cehenneme girse de oradasonsuz kalmayacak. - Ya kâfirler? - Onlar, Cehennemden hiç çıkarılmazlar. *** Bir gün de; - Hocam, dualarımızın kabul olması için ne yapalım? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Büyükleri vesile ederek dua edin. - Nasıl? - Yani "Filan evliyanın hürmetine..." diyerek dua edin. O zaman kabul olur dualarınız. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İyilerle birlikte olmak...
2005-08-24 01:00:00
Anadolu velilerinden Yusuf Sinan Efendi zamanında bir genç, köyünden çıkıp geldi bu zatın dergahına. Elini öpüp başladı derse. Çok sevmişti bu Allah dostunu. Yusuf Sinan Efendi onun bu sevgisini görünce, kendi tesbihini hediye etti ona. Ancaak... Ne hikmettir bilinmez, köyünde davarları ölmeye, tarlaları kurumaya başladı gencin. Bozuldu işleri. Her şey tersine gidiyordu. Şeytan için bulunmaz fırsattı bu: "Bak gördün mü?" dedi bu gence: "Bu dergah, uğursuzluk getirdi sana. Bütün bu musibetler, hep bu hocaya bağlandığın için geliyor!.." Genç, bu vesveseye aldandı. Aldığı tesbihi hocasına iade edip döndü köyüne... "Şeytanı kovduk!" Aradan otuz sene geçmişti ki, bir gün bu büyük velî öyle namazını kıldırmak için mihraba geçmişti. Tam namaza duracağı anda, boşluğa doğru kuvvetli bir yumruk sallayıp sonra namaza durdu. Bu hal, ön saftaki talebenin garibine gitmişti. Namazdan sonra sordular: - Hocam, neydi o hal? Buyurdu ki: - Hani hatırlar mısınız, otuz yıl kadar önce bizden tesbih alıp da, sonra iade eden bir genç vardı ya. - Evet hocam, köyüne dönmüştü. - İşte o, az önce ölüm halindeydi ve şeytan, imanını çalmak istiyordu onun. - Evet hocam, sonra? - Allah'ın izniyle yetişip kovduk şeytanı. Elhamdülillah imanla göçtü dünyadan. - Ama o, sizin kıymetinizi bilememişti hocam. - Olsun. Üç günlük de olsa bizi sevmişti ya. - Evet hocam. - İşte o sevgisinin hürmetine kurtuldu bu tehlikeden. Eserlerini okumalıdır... Bir gün de sordular bu zata: - Dünyanın zararından kurtulmanın çaresi var mıdır hocam? - Elbette, bir tek çaresi vardır. - O nedir hocam? - Kalbinde dünya sevgisi olmayanlarla beraber olmaktır. - Onlar kimlerdir ki? - İslâm âlimleridir, evliyalardır, Allah adamlarıdır. - Böyle zatlar yoksa hocam? - O zaman o zatların eserlerini okumalıdır. O büyüklerin kitaplarını okuyanın kalbi nurlanır, temizlenir. - Bunun alameti nedir hocam? - Kalbi temiz olanlara ibadetler tatlı, günahlar iğrenç gelir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
Zor olan kıymetlidir!
2005-08-25 01:00:00
Anadolu velilerinden Yusüf Sinan Efendi'nin ziyaretine devrin sultanı da gelirdi zaman zaman. Bazan da sultan onu çağırırdı sarayına. O geldiğinde, saray görevlileri karşılar, hürmetle selamlayıp, kapının perdesini kaldırırlardı. Ancaak... Bir süre sonra, değişti görevliler. Yeni gelenler bilmiyordu bu zatın büyüklüğünü. Eskileri tembih ettiyse de aldırış etmediler. Ve bir gün, bu zatın saraya geleceği duyuldu. Görevliler fısıldaştılar hemen: - O gelince, ayağa kalkmayalım. - Perdeyi de kaldırmayalım. - Tamam mı? - Tamam! Ve az sonra geldi büyük veli. Ok gibi fırladılar! Sarayın kapısına henüz yaklaşmıştı ki, her biri ok gibi fırlayıp kalktılar ayağa. Dahası hürmetle selamlayıp, perdeyi kaldırdılar. O içeri girince, birbirlerine baktılar şaşkın şaşkın. - Biz ne yaptık böyle? - Evet ya, hani ayağa kalkmayacaktık! - Perdeyi de kaldırmayacaktık. Nihayet bir tanesi uyardı diğerlerini: - Arkadaşlar, her şey ortada. Bu zat gerçek bir Allah adamı. Eğer öyle olmasaydı, biz böyle hürmetli davranamazdık. Öbürleri tasdik ettiler: - Evet, doğru söylüyor. Allahü teâlânın aziz ettiğini küçültmeye kimsenin gücü yetmez. Bizim de yetmedi işte. Böyle deyip, talebesi oldular bu büyük velînin. *** Bir gün talebelerine buyurdu ki: - Dini yaymakta sabırlı olun. Dine hizmet etmekte üç esas vardır. - Onlar nedir hocam? İtaat, ihlas ve sevgi - İtaat, ihlas ve sevgi. Eshab-ı kiramın neden başarılı olduğunu biliyor musunuz? - Neden hocam? - Birbirlerini çok severlerdi. Siz de birbirinizi çok sevin. Öyle olun ki, sizin için "İnsan, ancak bu kadar iyi olabilir" desin herkes. - Bu çok zor hocam. - Evet. Ama marifet zoru başarmaktır. - Bunu nasıl başarabiliriz ki? - Mesela herkese iyilik edin. - Başka hocam? - Özellikle kırıldığınız Müslümana dua edin. Sevmediğinize ihsanda bulunun. Sıkıldığınız insana güler yüz gösterin. - İyi insan böyle mi olunur? - Evet. Böyle yapanların kalplerine feyz ve nur akar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Akıllı insan nasıl anlaşılır?"
2005-08-26 01:00:00
Balıkesir velilerinden Muhyiddin-i Rumî hazretleri, bir gün talebeleriyle bir ağaç altında oturuyordu ki, "bir kuş" gelip kondu tam bu zatın önünde. Ve acı acı ötmeye başladı. Sanki bir şeyden şikayet ediyordu kendi lisaniyle. Talebeler bu hale taaccüp ettiler. Büyük velî sordu onlara: - Bu kuş ne diyor, biliyor musunuz? Gençler büktüler boyunlarını. - Bilmiyoruz hocam. Buyurdu ki: - Bu kuş, bir şeyden korkmuş. - Korkmuş mu hocam? - Evet, bir tehlike var herhalde. Bizden yardım istiyor. - Ne olabilir acaba? - Bilmiyorum. Gidin bakın bakalım, şuralarda ne göreceksiniz? "Onu hemen öldürün!" Talebeler "Başüstüne!" deyip dağıldılar etrafa. Derken bir bir kuş yuvası gördüler ilerde. İçinde dört tane de yavru vardı. Ve "koca bir yılan" dolaşıyordu yuvanın etrafında. Koşup gördüklerini anlattılar hocalarına. - Onu öldürün!buyurdu. Emri yerine getirdiler. O anda dertli kuş, sevinç nağmeleri atarak uçup gitti. Sanki teşekkür ediyordu bu Allah dostuna. *** Bir gün; - Hocam, akıllı insan nasıl anlaşılır? diye sordular bu zata. - Dünyaya kıymet vermemesiyle, buyurdu. - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Aklı olan, dünyaya kıymet vermez kardeşlerim. - Öyle mi? - Evet. Dünyaya kıymet vermemesi, aklının çokluğunu gösterir. En büyük günah! Bir gün de sordu sevdiklerine: - En büyük günah nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - En büyük günah, cenab-ı Hakkı unutmaktır. - Nasıl? - Yani Allahü teâlâyı unutarak, gafletle iş yapmaktır ki, böyle işlerin hiç kıymeti yoktur dinimizde. - Hangi iş kıymetlidir peki? - İhlasla yapılan iş kıymetlidir. - İbadetler de öyle midir hocam? - Elbette. Mesela oruç tutmak büyük ibadettir, değil mi? - Evet. - Ama zayıflamak için tutulursa, on para etmez. Allah için yapılmayan iş, iş değildir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Sıkıntının üç sebebi...
2005-08-27 01:00:00
Balıkesir'de yaşayan velilerden Muhyiddin-i Rumî hazretleri, gönül ehli, keramet sahibi bir mübarek zat idi. Sevdiklerinden "Ahmet" adında biri, bir dünya sıkıntısına düşmüştü. Bilemedi ne yapacağını. Akıl danışmak için gidecek kapı belliydi halbuki: Muhyiddin-i Rumi hazretleri... O da bunu hatırlayıp, koştu hemen o kapıya. Ona soracaktı bu işin hal çaresini. Ancak kapı önüne geldiğinde çok kimsenin beklediğini gördü. Onlar da bir ihtiyaç için gelmişlerdi. Adamcağız beklese, işine geç kalacaktı. Ne yapsın? -"Bugün gideyim de, yarın gelir sorarım" diye düşündü. Tam dönmek üzereydi ki, hanegâhın kapısı açıldı. "Ahmet Efendiii!" Ve hizmetçi, elinde bir kâğıtla çıkıp ismiyle seslendi bu kimseye: - Ahmet Efendiii! Adam şaşkın halde koştu yanına. - Buyurun. - Ahmet Efendi siz misiniz? - Evet, benim. Hizmetçi, elindeki kâğıdı ona verip tekrar içeri girdi. Adam merakla aldı kâğıdı. Okuyunca hayretler içinde kaldı. Zira danışmak istediği mesele hakkındaydı bu yazı. Büyük Veli, -"Şöyle şöyle yap!.." diye o müşkili halletmenin yolunu göstermişti kendisine. Denileni aynen yapıp kurtuldu sıkıntıdan. *** Bu zat, bir gün, "Sıkıntı"dan şikâyet eden bir gence; - Sıkıntının üç sebebi vardır, buyurdu. - Onlar nedir hocam? - Kibir, hırs ve şehvet. - Peki, ne tavsiye edersiniz hocam? - Birine kızmak istiyorsan, önce kendine kız evladım. Delikanlı şaşırmıştı!.. - Kendime mi kızayım? - Evet. Kendi nefsine kız, bağır. - Neden ki hocam? - Çünkü nefsin, en büyük düşmanındır. Seni Cehenneme atmak istiyor. *** Bir gün de "Gıybet"ten sordular bu zata. - Gıybet günahı, zina günahından zordur, buyurdu. - Hikmeti ne hocam? - Çünkü zinanın tövbesi kabul olur, gıybetinki olmaz. - Peki ne yapmamız lazım? - Helallaşmaktan başka çaresi yoktur. - Neden? - Çünkü bu, kul hakkına girer. Kul hakkını dünyada ödemek kolaydır. Ama ahirette çaresi bulunmaz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bedenin ve ruhun gıdası!
2005-08-28 01:00:00
Balıkesir velilerinden Muhyiddin-i Rumî hazretlerinin bir komşusu, bir gün bu zatın huzuruna gelip arzetti: - Hocam duanızı almaya geldim. - Hayırdır, buyurdu. Ne için? - Bir çocuğumuz olacak da hocam. Mübarek gülümsedi. - Bir mi, yoksa iki mi? - Herhalde bir hocam. - İkiz olamaz mı? - Olabilir tabii. - Her şeyin doğrusunu Allah bilir kardeşim. Hayırlısı olsun. Adam, bu konuşmalardan ikiz bebeklerinin olacağını tahmin etmişti. - Hocam, iki çocuğumuz olursa, isimlerini "Ali" ve "Mehmet" koysak, olur mu? Büyük veli gülümsedi yine. - İstersen biri "Ali" olsun, öbürü "Fatıma". İkiz bebekler!.. Adam daha çok şaşırdı. Elini öpüp ayrıldı huzurundan. Üç gün sonra doğum oldu. Hakikaten ikiz doğdu bebekler. Biri erkekti, öteki kız. "Ali" ve "Fatıma" koydu isimlerini. *** Bu zat, bir günkü sohbetinde, - Kardeşlerim, bedenin gıdası yemek, ruhun gıdası ise vermektir, buyurdu. - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Yani beden yemekten, ruh ise vermekten zevk alır. - Peki ne vereceğiz hocam? - Ne olursa. Parası olan para, ilmi olan ilim. - Ya verecek bir şeyimiz yoksa? - O zaman bir tebessüm olsun verin. Güleryüz göstermek, sadakadır çünkü. *** Bir gün de bir komşusu gelip, - Hocam, on yıllık evliyiz. Fakat çocuğumuz olmuyor. Bize ne tavsiye edersiniz? diye dert yandı bu zata. "İstiğfar edin!" Cevabında; - Tövbe istiğfar edin, buyurdu. Adam şaşırdı. - Niye tövbe edelim ki hocam? - Siz çocuk istemiyor musunuz? - Hem de çok. - Öyleyse tövbe edin, diyorum. - Hiçbir şey anlamadım hocam. Mübarek gülümsedi. - Anlamayacak bir şey yok komşu. Tövbe istiğfar, her kapıyı açar. - Yani tövbe edersek, çocuğumuz olur mu? - İnşallah kardeşim. Cenab-ı Hak, "İstiğfar ederseniz, imdadınıza yetişirim" buyuruyor. >E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dua almaya bakın!
2005-08-29 01:00:00
Balıkesir velilerinden Muhyiddin-i Rumî hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Dua almaya bakın! buyurduktan sonra şunu anlattı cemaatine: Büyüklerden biri, gençliğinde her gördüğü kimseden dua istermiş. Bir gün, yine bir esnaftan alışveriş yapıp ayrılmış. Ama unutmuş ondan dua istemeyi. Üç günlük yol gidince, hatırlayıp geri dönmüş. Esnaf onu görünce sormuş: - Hayrola arkadaş, malımda bir bozukluk mu var? - Hayır, beğendim malını. - Alış verişte bir hata mı oldu yoksa? - Hayır, her şey tamam. - Ee... niye geri döndün öyleyse? - Bir şeyi unuttum da! - Hayırdır, neyi unuttun? - Dua istemeyi. "Benden mi yoksa?" - Kimden, benden mi yoksa? - Evet, niye şaşırdın? - Arkadaş, ben cahilin biriyim. Benim duamdan ne olur ki? - Olsun, sen yine de dua et bana. Adamcağız, "Peki" deyip açmış ellerini, yalvarmış: - "Yâ Rabbî! Her ne ise ver bu kulunun muradını!" Meğer kalp gözünün açılmasını istermiş o genç. O anda açılmış kalp gözü. Bir dua ile kavuşmuş muradına. *** Bu zat, bir gün sevdiklerine; -Çocuklarınızla ilgilenin, buyurdu. Sordular: - Nasıl ilgilenelim hocam? - Kur'anı kerim okutun mesela. Ehli sünnet itikadını ve ilmihal bilgilerini öğretin. - Bunlar, anne babanın vazifesi, değil mi hocam? - Elbette. - Ya ihmal edersek? "Cehenneme giderler" - O zaman çocuğunuz Cehenneme gider. Ama sizi de beraber götürür! *** Bir gün de; - Hocam, âlim kime denir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Işığı ve karanlığı gören kimsedir. Dinleyenler pek bir şey anlamadılar. - Nasıl yani hocam? - Yani âlim, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırabilen kimsedir. - Özelliği nedir bu âlimlerin? - Kendinden önceki âlimlerden nakil yapar, kendi kafalarından hiçbir şey eklemezler. - Eklerse hocam? - Eklerse, ona âlim denmez. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Unutulan soru!..
2005-08-30 01:00:00
Belh şehrinde yaşayan velilerden Ebu Bekr-i Verrak hazretlerinin sevdiklerinden biri mektup yazıp, bazı dini sualler sormuştu bu veliye. Lakin "Namazda tadil-i erkân" meselesini sormayı unutmuştu. Mektubu gönderdikten sonra hatırladı. Tabii iş işten geçmişti. - "Neyse, bir dahaki mektupta sorarım" dedi kendi kendine. Bir müddet sonra cevap geldi bu zattan. Heyecanla açıp okudu mektubu. Sormuş olduğu bütün suallerin cevapları çok güzel yazılmıştı. Ancak son paragrafta çok duygulandı ve ağlayarak okudu şu satırları: - "Namazları tadil-i erkân ile kılmalıdır. Zira bazı âlimler buna farz demiştir. Tadil-i erkân nedir? Mektup devam ediyor: "Tadil-i erkân, rükuda, rükudan kalkıp dikilince, secdede ve iki secde arasında oturunca, bir miktar hareketsiz durmaktır". Ve ilave etmiş: - Sen sormamışsın ama, belki merak edersin diye yazdım... *** Bu zat, bir gün nasihat isteyen bir gence; - Bu gençlik zamanının kıymetini iyi bil oğlum. Onu, oyun ile, faydasız şeylerle geçirme, buyurdu. - Ne yapmamı tavsiye edersiniz hocam? - Yapılacak en mühim iş, dinimizin emir ve yasaklarını iyice öğrenmek ve ona göre amel etmektir. *** Bir gün de kendisinden nasihat istediler. - Çok istiğfar edin, buyurdu. - Hangi vakitlerde istiğfar edelim hocam? - Her vakit. Ama bilhassa beş vakit namazı kılınca. - Başka hocam? Seher vakitlerinde - Bir de herkes uyurken. - Geceleri mi yani? - Evet. Gece, seher vakitlerinde. *** Bir gün de bazı gençler; - Hocam, ilk yapacağımız şey nedir? diye sordular bu zata. - Öncelikle İslamiyeti öğrenin, buyurdu. - Sonra hocam? - Buna göre amel edin ve başkalarına da öğretin. Fakaat... - Fakatı ne? - Bu işte biraz acele edin. - Neden? - Ölüm ani gelir çünkü. - Aman hocam, biz henüz genciz. - Öyle demeyin. Genç iken ölenlerin sayısı, yaşlı ölenlerden daha fazladır. Bunu aklınızdan çıkarmayın. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Sonsuz saadete kavuşmak için
2005-08-31 01:00:00
Balıkesir'de yaşayan velilerden Muhyiddin-i Rumî hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Bu dünya, ahiretin hayalidir, buyurdu. - Hayali mi? diye sordular. - Evet, buyurdu. Bu dünyada ne görüyorsanız, ahiretteki aslının bir sureti, görüntüsüdür. - Yani hocam, bu dünyada olan her şeyin ahirette hakikati mi var? - Evet. - Pekii, biz kar ve deniz manzarasını çok seviyoruz. Cennette bunlar da olacak mı? - Elbette. Hem de hakikisi olacak. Fakat... - Fakatı ne? - Cennette, böyle şeylere bakmaya vaktimiz olmayacak ki!.. Daha cazip şeyler var - Neden? - Çünkü orada, bu dediklerinizden çok daha cazip şeyler olacak. - Ne mesela hocam? - Mesela Peygamber Efendimizin, eshab-ı kiramın ve evliyaların emsalsiz sohbetleri olacak. - Öyle mii, ne güzel. - Tabii ya. Düşünün bir kere, Peygamber Efendimizin sohbeti varken, başka şeyler hatıra gelir mi? - Gelmez elbette. - Şimdi anladınız mı? - Anladık hocam. *** Bir gün de sordu talebelerine: - Ahirette Cennete girip sonsuz saadete kavuşmak için ne lazım, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, ne lazım hocam? - Ahirete imanla gitmek. Ama... - Aması ne? - Bu, o kadar kolay değil çocuklar. "Pervasızca günah işlenir" - Neden hocam? - Çünkü bu dünyada pervasızca günah işlenir, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ehemmiyet verilmezse, son nefeste imanla gitmek çok güç olur. *** Bir gün de; - Hocam, günah işlemekle iman gider mi? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Gitmez ama, küçük günaha devam etmek, büyük günaha sebep olur. - Evet hocam?... - Büyük günaha devam da insanı küfre sürükler. - Öyle mii, çare ne peki? - Kim imanla ölmek istiyorsa, farzları yapıp haramlardan kaçınsın. Ancak böyle kurtarır imanını. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
..Rüyada bildirilen ilaç!..
2005-09-01 01:00:00
Bağdat'ta yetişen velilerden "Ebu Cafer Haddad El-Kebir" hazretleri zamanında bir adamın dilinde tutukluk vardı. Konuşmada güçlük çekiyordu garip. Bir gece yatmadan önce dua etti: - Yâ Rabbî! Bu hastalığımın şifası neyse, o şeyi bana bildir! Rüyasında bu zatı görüp arzetti hemen: - Hocam, bende dil tutukluğu var. Ne yapmamı tavsiye edersiniz? Büyük veli biraz düşündükten sonra; - Şöyle şöyle yap, inşallah şifaya kavuşursun! buyurdu. Adam uyandı ve o tavsiyeyi unutmamak için kaydetti hemen. Ancak rüya olduğu için, pek ehemmiyet vermedi. Aradan bir ay kadar geçmişti ki, bu zatın huzuruna gitti bir gün ve arzetti: - Hocam, benim dilimde biraz tutukluk var. Ne tavsiye edersiniz acaba? "Söyledik ya!.." Mübarek mânâlı mânâlı gülümsedi. - Söyledik ya kardeşim. Adamcağız rüyayı unutmuştu bile. Sordu hemen: - Ne zaman söylediniz hocam? - Bir ay kadar oluyor. O anda hatırladı. - Haa rüyada mı? - Evet. Sen de uyanınca kaydetmiştin hani. - Tamam hocam, hatırladım. - İşte o dediklerimi yaparsan, inşallah şifaya kavuşursun. Adam çok duygulanmıştı. Mübareğin elini öpüp çıktı huzurdan. O denilenleri yapınca kavuştu şifaya. *** Bir gün sordular bu zata: - Hocam riya ile yapılan ibadete sevap verilir mi? - Hayır, buyurdu. Cenab-ı Hak ahirette amellerimize bakıp, kendine ait olanları ayıracak. "İhlaslı olanları mı?" - Yani Onun rızası için yaptıklarımızı mı? - Evet. O amelleri kabul edip, bize ait olanı bize bırakacak ve "Ey kulum! Sen bu amelleri kim için yaptınsa, git ücretini onlardan iste. Benden ne istiyorsun?" buyuracak. Bir gün de talebesiyle sohbet ederken; - Hiç kimsenin kalbini incitmeyin, buyurdu. Velev ki kâfir bile olsa. Gençler şaşırdılar. - Kâfirlerin de mi hocam? - Elbette, onların da kalbini kırmayacağız. - Neden ki? - Çünkü onlar da Allah'ın kulu. - Ama onlar Allahı inkâr ediyor. - Olsun. Kim olursa olsun, hiç kimsenin kalbini kırmaya hakkımız yoktur. Kalp kırmak haramdır dinimizde. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Onyedi hurma!..
2005-09-02 01:00:00
Onbirinci asırda yetişen velilerden Ebu Cafer El-Meczum hazretlerinin sevdiklerinden biri, Peygamber Efendimizi rüyada gördü bir gece. Şöyle ki; Efendimiz, bu zatın dergahına teşrif etmişler, önlerinde de bir tabak "Hurma" duruyordu. O gelince, hurmadan bir avuç alıp, buna verdiler. Adam alıp saydığında, "onyedi tane" olduğunu gördü ve uyandı. Çok heyecanlıydı. - "Hayırdır inşallah" dedi. "Bakalım neye çıkacak?" O sabah, namazdan sonra dergaha gitti. Gördüğü rüyayı anlatacaktı bu büyük velîye. Ancak dergaha girdiğinde, gördüğü manzara karşısında çok şaşırdı. Zira bu mübarek zat da, aynen Resulullahın rüyada oturduğu yerde oturuyor, önünde de bir tabak hurma duruyordu. Rüyadaki gibi!.. - "Allah Allah!" dedi kendi kendine. "Aynen rüyadaki gibi bir hal!.." Huzuruna varınca, mübarek, bir avuç hurma alıp uzattı bu kimseye. Adam aldı ve rüyadaki gibi saydı hemen. Tam "onyedi tane" olduğunu görünce hayreti bir kat daha arttı. O, bu şaşkınlık içindeyken büyük zat ona sevgiyle baktı ve, - Şaşırdın mı? diye sordu. - Evet hocam, dedi. Çok şaşırdım. - Neden? - Hurmalar tam onyedi tane de. - Daha fazla mı bekliyordun yoksa? - Yok hocam, ondan değil. - Kardeşim, Resulullahın verdiği kadar verdim. O daha çok verseydi, ben de çok verirdim. Çok duygulanmıştı. Elini öpüp, sevinçle ayrıldı huzurundan. Herkesin bir üstadı var Bu zat, bir gün Sevgili Peygamberimizden bahsederken; - Kardeşlerim, herkesi yetiştiren, terbiye eden birisi vardır, öyle değil mi?diye sordu. - Evet efendim, dediler. Buyurdu ki: - Bu, ya anne babasıdır o kimsenin, ya da hocası, değil mi? - Evet hocam. - Yani herkesi yetiştiren bir üstad vardır. - Elbette. - Pekii, Resulullah Efendimizi kim yetiştirdi dersiniz? Birbirlerine baktılar. - Kim yetiştirdi hocam? - Allahü teâlâ yetiştirdi. Nitekim kendileri de bir hadis-i şerifte, "Beni, Rabbim terbiye etti" buyuruyor.
.Sevindiren sevindirilir!
2005-09-03 01:00:00
Anadolu velilerinden "Palamut Dede"nin evinde hiç yiyecek kalmamıştı bir gün. Olacak bu ya; O gün, bir de misafiri geldi uzaktan. Ona ikram edecek bir şeyi olmayınca çaresizlikten iyice sıkılmıştı ki, o anda çalındı kapısı. Gelen, eski bir talebesiydi. Elindeki tepsiyi uzatıp arzetti: - Hocam, bu böreği sizin için yaptım. Lütfen kabul buyurunuz. Mübarek sevinçle aldı böreği ve doyurdu misafirini. Çok memnun olmuştu. Ertesi gün çağırdı o genci. Delikanlı koşup geldi hemen. - Buyurun hocam. - Evladım, dün beni çok sevindirdin. - Mühim değil hocam. - Öyle bir zamanda getirdin ki o böreği, fevkalade makbule geçti. Allah senden razı olsun. - Sizden de hocam. Dile benden ne dilersen - Eee şimdi sıra bende. Dile benden ne dilersen. - Sağlığınız hocam. - Yoo hayır, bir şey iste. - Şeyy hocam... - Sıkılma evladım, söyle. - Kalp gözümün açılması en büyük arzumdur hocam. Mübarek açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Aç bunun kalp gözünü! Duası anında kabul oldu ve açıldı gencin kalp gözü. *** Bir gün de; - Hocam, bize Peygamber Efendimizden bahseder misiniz, diye rica ettiler. Buyurdu ki: - O, hayatında hiçbir mümine sert bakmamış, kimseyi incitmemiştir. - Kâfirleri de mi? diye sordular. - Evet, buyurdu. Kendisine eziyet eden, hatta öldürmek isteyenler hakkında bile en fazla "Bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlar" buyururdu. Hiç "yok" demezdi Sordular yine: - Efendimiz, hiç "yok" demezmiş öyle mi hocam? - Evet. Kendisinden bir şey istendiğinde, o şey varsa verir, yoksa cevap vermezdi. *** Bir gün de bazı sevdiklerine; - Allahü teâlânın bir kimseyi sevdiğinin alameti nedir, biliyor musunuz?diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - İki alameti vardır. Birincisi, o, hiç kimseye yük olmaz. - İkincisi nedir hocam? - İkincisi de hep hayırlı işlerle uğraşır.
.Onun bizden ne farkı var?"
2005-09-04 01:00:00
Nişabur'da yetişen velilerden Ebu Cafer bin Sinan hazretleri, bir gün, bazı talebeleriyle kıra gezintiye çıkmıştı. Ancak talebe arasında yeni gelen bir genç vardı ki, nedense büyüklüğüne inanmıyordu bu zatın. Kendi kendine; - "O da insan, biz de" diyordu. "Onun bizden ne farkı var ki?" O böyle düşünürken, bir kurdun, dağ tarafından koşarak o tarafa doğru geldiği görüldü. Talebeler korkuya kapıldılar. Ancak mübarek, rahatlattı onları: - Korkmayın çocuklar, bir şey yapmaz! Kurt, doğruca bu zatın önüne geldi ve iki ön ayağını havaya kaldırıp, iki arka ayağı üzerine oturdu. Hani lisanı haliyle; - "Sen, Allah'ın sevgili kulusun, ben inandım" demek istiyordu sanki. Hatasını anlamışt!.. Mübarek, o gence dönüp, - Heyhaat! Dağlardaki hayvanlar inandı da, bazıları hâlâ inanmıyor, buyurdu. Genç anlamıştı hatasını. Özür dileyip, en halis talebesi oldu bu Hak dostunun... *** Bir gün, bazı sevdikleri bu zata gelip; - Hocam, Allahü tealanın bir kulu sevmediği nasıl anlaşılır? diye sordular. Cevabında, - O kimsenin mâlâyani işlerle uğraşmasından anlaşılır, buyurdu. - Yani lüzumsuz ve faydasız şeylerle mi uğraşır o kimse? - Evet, buyurdu. İnsanlara bakın. Eğer faydalı şeyler yapıyor, Allah'ın kullarını sevindiriyorsa, iyi insandır. Allah onu sever. - Boş işlerle uğraşıyorsa? - Kötü insandır. Cenab-ı Hak sevmez böylelerini. Kabir azabı haktır! Bir gün de "Kabir azabı"ndan bahsediyordu ki; - Kabir azabı haktır. Evliyanın şefaatiyle kaldırılmaz, buyurdu. - Bu azap kimlere yapılır? diye sordular. Buyurdu ki: - En çok üzerine idrar sıçratanlara olur. - Başka hocam? - Bir de insanlar arasında söz taşıyanlara yapılır ve en fazla bir hafta sürer. *** Bir gün de, "Mal biriktirmek"ten sordular bu zata. Buyurdu ki: - Kardeşlerim, mal, ömrün rahatı içindir. Yoksa ömür, mal biriktirmek için değildir.
.Siz beni buldunuz!"
2005-09-05 01:00:00
Basra'da yetişen velilerden Ebu Said bin El-arabî hazretleri zamanında, civar köylerden birinde "Saat tamirciliği" yapan bir genç vardı ki, mürşit arıyordu yana yana. Gece, seher vakitlerinde kalkar; - Yâ Rabbî, beni sevdiğin bir kuluna kavuştur! diye dua ederdi. Olacak bu ya, o günlerde dergahın saati bozuldu aniden. Ebu Said hazretleri, talebeden birini gönderdi o köye. O genci tarif edip; - Onu al, buraya getir, buyurdu. Şu saati tamir ettirelim! Talebe; - Başüstüne! deyip gitti ve getirdi o genci. Delikanlının duası kabul olmuş, aradığı zatın dergahına gelmişti. Ama onun, aradığı mürşit olduğunu nereden bilsin? Saati tamir edip duvara astı. "Saat çalışıyor!.." - "Tamam" dedi. "Saat çalışıyor". Ancak mübarek zat bir nazar etti saate. Çalışmakta olan saat durdu yine. Delikanlı şaşırdı. Ancak buna bir mânâ veremedi. Tekrar indirdi saati. Tamir edip astı yerine. Fakat büyük velinin bir nazarıyla tekrar durdu saat. Genç iyice şaşırmıştı. Üçüncü defa yine çalıştırıp astı. Ancak yine öyle olunca, kavradı meseleyi. Kendi kendine, - "Tamam", dedi. "Ben aradığımı buldum. Benim bozuk kalbimi tamir edecek usta bu galiba!.." O böyle düşünürken, büyük zat; - Evet evladım, buyurdu. Aradığını buldun, mübarek olsun. Genç zeki ve kabiliyetliydi. Sarıldı ellerine; - Efendim, ben sizi değil, siz beni buldunuz, dedi. Mübarek, tasdik manasında gülümsedi sadece. Gerçekten de çoğu zaman böyle olurdu. Talebe hocayı değil, hoca talebeyi bulurdu. Dünya nedir? Bir gün, bazı kimseler; - Dünya nedir? diye sordular bu zata. Cevabında; - İnsana Allahü tealayı unutturan her şey dünyadır, buyurdu. - Bize ne tavsiye edersiniz? dediler. Buyurdu ki: - Dünyanın malına, mevkiine düşkün olmayın. Gönül vermeyin şu faniye. Sordular: - Neye gönül verelim hocam? - Ahirete gönül verin, buyurdu.Ahiretin güzelliklerine talip olun. Cenneti isteyin. O, sonsuzdur, elden çıkmaz. Şöyle bitirdi sözlerini: - "Sonsuz" nimetler varken "Geçici" olana dönüp bakar mı insan? > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bu genci bırakın!"
2005-09-06 01:00:00
Kabr-i şerifi Nişabur'da bulunan Ebû Osman Magribî hazretleri devrinde bir genç, el açıp Allaha yalvardı bir gece: - Yâ Rabbî! Beni doğru yola iletecek bir mürşide kavuştur! Onun huzurunda dinimi öğrenip, sana ibadet edeyim! Ve yattı. O gece rüyasında kıyamet kopmuş, hesaplar görülüyordu. Bu gencin de günahları fazla geldiğinden, azap melekleri tutup Cehenneme götürüyorlardı ki, nur yüzlü bir ihtiyar peydah oldu ve meleklere; - Bu genci bırakın!dedi. O bizim talebemizdir. Bunun üzerine bıraktı melekler. Genç sevinip, kendisini kurtaran o zatın yüzüne dikkatle baktı. Beyaz sakallı, nur yüzlü ve çok sevimliydi. Duası kabul olmuştu Uyanıp, merak etti kendisini. Evet, duası kabul olmuş ve bir mürşit gösterilmişti kendisine. Ama kimdi bu zat? Ve ona nasıl kavuşacaktı? Derken çalındı kapısı. Açtığında bir ihtiyar gördü eşikte. Beyaz sakallı, nur yüzlü ve çok sevimliydi. Evet bu, rüyada gördüğü o mübarek zattı. O, mürşidini ararken, mürşidi onu bulmuştu bile. Elini öpüp talebesi olmakla şereflendi. *** Bu zat, nasihat isteyen bir gence buyurdu ki: - Evladım, dünya ve ahirette saadete kavuşmak, yalnız Muhammed aleyhisselama tâbi olmaya bağlıdır. Ona uyulmadıkça saadete kavuşulamaz. Sonra şöyle sordu ona: - Akıllı insan kimdir, biliyor musun? - Kimdir hocam? "Günahtan kaçınandır" - Ömrünü, Rabbimizin razı olduğu şeyleri yapmakla geçiren ve günahlardan kaçınandır. Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; - Herhangi bayağı bir kimse görecek olsa, insan çirkin bir işi yapabilir mi? diye sordu. - Yapamaz elbet, dediler. - Neden yapamaz? - Utanır çünkü. - Yani onun görmesini istemez değil mi? - Evet hocam, istemez. Buyurdu ki: - Allahü teâlâ da görüyor onu. Bu nasıl Müslümanlıktır ki, bir kulun görmesinden utanıyor da, Rabbinin görmesine o kadar ehemmiyet vermiyor? > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Uyanıkken ele geçene bak!"
2005-09-07 01:00:00
Balıkesir'de yaşayan velilerden "Narlı Dede"nin talebesinden biri, bir gece Sevgili Peygamberimizi rüyada gördü ve; - Yâ Resulallah! Bu zamanın en faziletlisi kimdir? diye sordu. Efendimiz; - Senin hocandır, buyurdular. Sevinç içinde uyandı. Sabah olunca koştu hemen hocasının huzuruna. Gördüğü rüyayı anlatacaktı ki, mübarek zat tebessümle baktı ona. - Rüya mı anlatacaksın oğlum? - Evet hocam, bu gece... Sözünü kesti gencin. - Vazgeç oğlum, anlatma. Talebe şaşırdı. - Peki, ama neden? - Bizim yolumuzda rüyalara kıymet verilmez de ondan evladım. "Rüya, tâbire muhtaç" - Ama hocam... - Biliyorum oğlum, Efendimizi gördün rüyada. Ama rüyalar tabire muhtaçtır. Sen, rüyada değil, uyanıkken ele geçene bak. O kıymetlidir asıl. *** Bir gün, nasihat isteyen bir gence, - Evladım, dünyada imtihanda olduğumuzu sakın unutma, buyurdu. Ve ekledi: - Yoksa ahirette göz açtığımızda, "Eyvaah! Biz ne yaptık? Niçin bu işi beceremedik. Niçin İslâma tam uymadık?" der ve çok pişman oluruz. - Çaresi ne? diye sorunca da; - İslamiyeti öğrenmektir, buyurdu. Bilmeden Müslümanlık olmaz çünkü. *** Bir gün de, sevdiklerine; - Kardeşlerim, biz öyle büyük bir nimete kavuştuk ki, bunu ancak ahirette anlayacağız, buyurdu. Sordular: - O hangi nimet hocam? Hakkı bâtıldan ayırmak Buyurdu ki: - Doğru yolu bulma nimeti. Çünkü hakkı batıldan ayırmak çok zordur. Peygamberimiz bile "Yâ Rabbî, bana hakkı hak, batılı da batıl göster" diye dua ederlermiş. *** Bir gün de; - Yemek âdâbından bahseder misiniz? diye ricada bulundular. Buyurdu ki: - Bir kimse yemek yerken Allahü teâlâyı ne kadar hatırlarsa, namazda da o kadar hatırlar. Ve ilave etti: - Onun için yemeği, Allahü teâlânın huzurundaymış gibi yemeliyiz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Çaresiz Hristiyan!
2005-09-08 01:00:00
Horasan'da yetişen velilerden Ebû Osman-ı Hîrî hazretlerinin zamanında zengin bir Hristiyanın bir tek oğlu vardı. Çocuk bir gün hastalandı ve günden güne ağırlaştı. Adam göstermedik tabip bırakmadı o havalide. Ancak deva bulunamadı hastalığa. Çocuktan ümidini kesmişti ki, bu büyük zatı tavsiye ettiler kendisine. Çaresizlikten; - Peki, dedi. Sevindi, ümitlendi. Bu niyetle evden çıkmak üzereydi ki, çalındı kapısı aniden. Açtığında bu büyük zatı gördü eşikte. Çok şaşırıp; - Buyurun hocam, dedi. Hoş geldiniz. - Hoş bulduk. Oğlunuz için gelmiştim. - Sağolun, ben de size gelecektim. İçeri buyurun. "Neyi var çocuğun?" Mübarek içeri girip sordu: - Neyi var çocuğun? - Bilmiyorum hocam, çaresiziz. Hemen kalktı ve hastanın yanına girdi. Çocuk son nefeslerini alıyordu o anda. Elini çocuğun alnına koydu ve; - Korkmayın!buyurdu. Hummaya tutulmuş, o kadar. Adam sevinçle haykırdı: - Yani kurtulacak mı oğlum? - İnşallah, mühim bir şeyi yok. O anda çocuk açtı gözlerini ve fırladı ayağa. Bu hali gören Hristiyan, sevincinden "Kelime-i şehadet"i söyleyip imanla şereflendi. Üstelik en yakın talebesi oldu bu büyük zatın... *** Bu zat bir gün cemaatine buyurdu ki: - Başımız İslam âlimlerine bağlıdır. Sakın o bağı çıkarmayalım boynumuzdan ve kendi aklımıza göre hüküm vermeyelim. Her şey bildirilmiş dinimizde. - Her şey mi? diye sordular. - Evet her şey, buyurdu. Nasıl yatacağız, nasıl yiyecek ve nasıl evleneceğiz? Hepsi bildirilmiş. Eğer bunlara uyarsak... Ve ekledi: - Bunlara uyduğumuz nisbette şerefli oluruz, nefsimize uyduğumuz kadar da zelil ve aşağı. *** Bir gün de sordu bir talebesine: - Suyun aktığı yerden, gideceği yer, geminin rotasından da, hangi sahile varacağı bellidir, öyle değil mi oğlum? - Evet hocam, dedi. - İnsan nereye gitmek isterse, o yere giden bir vasıtaya biner, değil mi? - Elbette. - İşte bizim gemimiz de yolcularını Cennete götürür,buyurdu.Cennete gitmek isteyen, ehl-i sünnet gemisine biner ve Cennete gider. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Tatlı deniz suyu!
2005-09-09 01:00:00
Kabr-i şerifi Belh şehrinde bulunan Ebu Nasr-ı Pârisâ hazretleri, bir gün, bazı talebeleriyle deniz yolculuğuna çıkmıştı. Ancak gemide bitti suları... Çocuklar fazlaca susayıp, başladılar kıvranmaya. Büyük veli durumu sezmişti. Denizden bir kap su alıp uzattı onlara. - Alın çocuklar, için. Gençler şaşırdılar. - Ama bu deniz suyu hocam - Evet, buyurdu. Deniz suyu. Gençler birbirlerine bakıp, "Deniz suyu tuzludur, nasıl içeceğiz?" diye düşünüyorlardı ki, mübarek zat; - Hiç tuzlu değil çocuklar, tatlı su, buyurdu. Talebeler iyice şaşırmışlardı. - Tatlı mı? - Evet tatlı. İsterseniz bir için. Çok beğeneceksiniz. "Şaşırdınız mı çocuklar?" Gençler hocalarının verdiği suyu içtiler ki, gerçekten tatlı su. Öyle ki, aratmıyordu memba sularını. Büyük veli gülümseyerek sordu gençlere: - Şaşırdınız mı çocuklar? - Hem de çok. - Hiç şaşırmayın. - Neden hocam? - Çünkü bu işi yapan cenab-ı Hak'tır. O, her şeye kadirdir. Toprağı "Altın" yapar, tuzlu suyu "Tatlı". Ona göre güçlük yoktur. *** Bir gün de; - Allahü teâlâ biz insanları niçin yarattı, biliyor musunuz? diye sordu cemaatine. - Bilmiyoruz dediler. Niçin yarattı? - Kendisini tanıyalım diye. - Onu tanımış olmak için ne lazım hocam? - Emrine itaat lazım. Hak teala emirlerini bildirmek için Peygamberler ve âlimler gönderdi bize. "Sahipsiz değiliz" Şöyle devam etti: - Yani başımız İslâm âlimlerine bağlıdır ki, bu, bir şereftir bizim için. *** Bir gün de, bazı sevdikleri; - Hocam, kalbinde az bir kibir olan, Cehennemde yanacakmış, öyle mi? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Evet kardeşlerim, kibrin cezası Cehennem ateşidir. Ve ilave etti: - Hem sonra kibirlenecek neyimiz var ki? Öncemiz "bir damla su", sonumuz "bir avuç toprak", öyle değil mi? - Evet hocam. Buyurdu ki: - İşte kardeşlerim, insan demek, aciz demektir.
.Müslümana tevazu yakışır
2005-09-10 01:00:00
Şam'da vefat eden Allah adamlarından Ebu Müslim Havlanî hazretleri, bir gün sevdikleriyle bir bahçede oturuyordu ki, birisi arzetti: - Hocam, eski evliyalarda çok kerametler görülürmüş. Mesela yerden biraz toprak alsalar, "Altın" olurmuş ellerinde. O böyle deyince, Ebû Müslim hazretleri eğilip yerden bir avuç toprak aldı ve; - Böyle mi? diyerek açtı avcunu. Ordakilerin gözleri faltaşı gibi açıldı o anda. Zira büyük velinin avcundaki toprak "Altın" olmuştu. Onların şaşkınlığı sürerken; - Toprağı altın yapmak marifet değildir, buyurdu. Ordakiler bir daha şaşırdılar. - Marifet nedir öyleyse? Asıl marifet... - Asıl marifet, ölü kalpleri diriltmektir. Anlıyamayıp sordular: - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - İnsanların kalbinden "Dünya sevgisi"ni çıkarıp, yerine "Allah sevgisi"ni yerleştirmek, en büyük keramettir. Dinleyenlerden biri, kalben buna itiraz edip, "Toprağı altın yapmak daha büyük keramet değil mi?" diye düşünüyordu ki, mübarek o kimseye döndü ve; - Bu dünyanın tamamı "Altın" olsa, hepsini de sana verseler, bununla ahiretini kurtarabilir misin? diye sordu. O kimse; - Elbette kurtaramam, dedi. O zaman buyurdu ki: - Ama kalbinde "Allah sevgisi" varsa, hem dünya hem de ahiret saadetine kavuşursun. Mühim olan da budur işte. En büyük engel! Bu zat, bir gün cemaatine; - Rabbimizin rızasına kavuşmamıza en büyük engel nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Nedir? dediler. Buyurdu ki: - Nefsimize tâbi olmaktır. Nefis, en büyük düşmanıdır insanın. - Nefis neden bize düşmandır? diye sordular. Buyurdu ki: - Cenab-ı Hak öyle yaratmış onu. Tek gayesi vardır onun. O da sahibini Cehenneme atmaktır. *** Bir gün de cemaatine buyurdu ki: - Kibirden sakının kardeşlerim. Allahü teâlâ, "Azamet ve kibriyâ benim hakkımdır. Kim bunda bana ortak olmak isterse, onu Cehennemde yakarım" buyuruyor. Ve ekledi: - Müslüman olana tevazu yakışır.
.Senin yerin burası!.."
2005-09-11 01:00:00
İstanbul'da yaşayıp 1876'da vefat eden "Feyzullah Efendi"nin huzuruna, o yerin kadısı gelip arzetti bir gün: - Hocam tayinim çıktı. Falan yere gideceğim. - Öyle mi? - Evet hocam. Hakkınızı helal edin. Yarın sabah yola çıkmam gerekiyor. Mübarek biraz düşündükten sonra, - İnşallah burda kalırsınız! buyurdu. Kadı efendi şaşırmıştı. - Ama hocam tayinim çıktı. Ben de tebellüğ ettim. Bu iş katileşti. Yarın yola çıkıyorum. Feyzullah Efendi ciddileşti. - Senin yerin burası. Bir yere gitmeyeceksin! Kadı, şaşkın bir halde elini öpüp ayrıldı huzurdan. Çıkar çıkmaz mahkeme kâtibiyle karşılaştı kapıda. Kâtip nefes nefeseydi. "Sizin tayininiz kaldı!" - Kadı efendi, ben de sizi arıyordum. - Hayrola ne var? - Sizin tayininiz kaldı. Başkası tayin edildi oraya. - Başkası mı? - Evet, siz burada kaldınız, haberiniz olsun. Kadı bu haberi alınca, - "Hey güzel Allah'ım" dedi kendi kendine. "Bizim bilmediklerimizi dostlarına bildiriyorsun". *** Bu zat, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, cenab-ı Hak insanı eşref-i mahlukat olarak yaratmıştır, buyurdu. - Eşref-i mahlukat ne demek? diye sordular. Buyurdu ki: - Mahlukatın en şereflisi demektir. Ama bir şartla. İman eden şereflidir - O hangi şart hocam? - İnanmak. Yani iman eden böyle şereflidir. - Ya inanmayanlar? - Onlar, bu şereften mahrumdur. Hatta hayvandan da aşağıdırlar. *** Bir gün de sevdiklerine buyurdu ki: - Herkesin duasını almaya bakın. Bilhassa gariplerin duasını. Ayrıca... - Ayrıca ne hocam? - Bir mümini gördüğünüz zaman "Benim saadetim, belki de bu kardeşimin duasına bağlı" diye düşünün. - Herkes için mi? - Evet. Hiç belli olmaz çünkü. O mümin, Allahın sevdiği bir kuldur. Onun bir duasıyla siz de bu sevgiye kavuşabilirsiniz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kötü arkadaşın zararı!..
2005-09-12 01:00:00
Kabr-i şerifi Gönen'de bulunan Anadolu erenlerinden "Paşa Dede" hazretlerine, günün birinde bir genç gelip talebe olmuştu. Ancak bir müddet sonra soğudu ilimden. Derslere gelmemeye başladı. "Kötü arkadaş"lara uymuştu çünkü. Ve bir gece yarısı... Kalktı ve gizlice terk etti dergahı. Ancak Paşa Dede farkındaydı bunun ve istemedi onun ayrılmasını. O istemeyince o da gidemedi bir türlü. Şöyle ki; Genç, dergahtan ayrılmış gidiyordu ki, bir ara hocasının suretini gördü karşısında. Mübarek, kollarını iki yana açmış yol vermiyordu geçmesine. Genç şaşkın haldeydi. Kendi kendine; - "Hayal görüyorum galiba" dedi. "Hocamın bu gece vakti ne işi var buralarda?" "Gidemedin mi evladım?" Sonra devam etti yoluna. Ancak birkaç adım gitmişti ki, hocasının sureti bütün heybetiyle belirdi yine karşısında. Korkup yumdu gözlerini. Açtığında aynı suret daha bir heybetli olarak duruyordu karşısında. Bu sefer anladı hatasını. Kendi kendine; - "Hocam gitmemi istemiyor" dedi ve geri döndü. Dergahtan içeri girdiğinde, Paşa Dede gülümsedi kendisine. - Gidemedin mi evladım? Genç eğilip sarıldı ellerine. - Siz göndermediniz hocam. - İyi ki döndün oğlum. Buradan ayrılmana ben razı değildim. - Affedin hocam. Hata ettim. - Bir şartla affederim. - Emredin. - O kötü arkadaşları terk edeceksin! - Başüstüne hocam. Genç, kötü arkadaşları terk edip kendini derslere verdi. Ve icazet alıp döndü memleketine. "Sözleri tesirli olur!" Bir gün, bazı gençler gelip nasihat istediler bu zattan. Buyurdu ki: - Önce İslamiyeti öğrenin gençler. Ama rastgele kimselerden değil tabii. - Kimden öğrenelim hocam? - Hakiki İslâm âlimlerinden, gönül ehli Allah dostlarından. Çünkü onların sözleri ve kitapları tesirli olur. - Neden? - Çünkü onlar, din öğretirken dünya menfaati düşünmezler. Allah için söyler ve yazarlar. Kalpten söyledikleri için sözleri tesirli olur. Ve ekledi: - Unutmayın, kalpten çıkan, kalbe girer. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Yemekte itidal üzere olun!"
2005-09-13 01:00:00
Gönen evliyasından "Paşa Dede", bir gün aldı bir talebesini, ormana odun kesmeye gittiler birlikte. Talebe bir ara su aramak için ayrılıp, geri geldiğinde dehşet verici bir manzara ile karşılaştı. Zira koca bir "Arslan", başını hocasının dizine koymuş uyuyordu. Korkudan yaklaşamadı. Paşa Dede seslendi kendisine: - Korkma evladım, gel! Çocuk korkudan titriyordu. - Ama hocam?!. - Sana gel diyorum, bir şey yapmaz. Delikanlı ufak adımlarla yaklaştı. Gerçekten de arslan uyuyordu. İyice yaklaşınca; - Hocam bu nasıl oldu? diye sordu. Buyurdu ki: - Evladım, Sen suya gidince bu arslan yanıma geldi. Çok yorgun ve uykusuzdu. Başını da dizime koyup uyudu. "Ya uyanırsa?!." Gencin korkusu devam ediyordu. - Ya uyanırsa hocam? - Uyansın, korkma. - Peki zarar vermez mi? - Hayır, hiç birşey yapmaz. - Neden, hikmeti ne? - Evladım, biz hiçbir Allah kuluna zarar vermiyoruz. Onun için bu da bize zarar vermez. Sen müsterih ol. Gerçekten de arslan az sonra uyanıp yavaşça terk etti o yeri. *** Bir gün, bazı gençler nasihat istediler bu zattan. Buyurdu ki: - Günah işleyince, hemen kalb ile tövbe, dil ile istiğfar edin. Tövbeyi geciktirmeyin sakın! Gençler memnun olmuşlardı. - Peki hocam, başka? "Kalbinize dikkat edin" Buyurdu ki: - Bir işi yapacağınız zaman kalbinize bakın. Eğer kalbiniz sıkılıyor ve çarpıntı oluyorsa, yapmayın o işi! - Neden? dediler. Buyurdu ki: - Müminin kalbi, günah olan işlerde sıkılır ve hızlı çarpar. *** Bir gün de yine nasihat istediler bu zattan. Buyurdu ki: - Bütün ibadetlerinizi kusurlu bilin. Hakkıyla yapamadığınızı düşünün! - Başka? dediler. - Çok yemeyin, buyurdu. Az da yemeyin. Yemekte itidal üzere olun. Her işte iyi niyet yapın. Allah için niyet etmedikçe hiçbir işe kalkışmayın! Teşekkür edip ayrıldılar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Canım taze hurma istiyor
2005-09-14 01:00:00
Kabr-i şerifi Havran ilçesinin Temaşalık köyü yakınında bulunan "Narlı Dede" henüz genç iken yaşlı babası hastalandı bir gün. Adamcağız günden güne ağırlaştı. Artık son nefeslerini alıyordu ki, bir gece vakti bu oğlunu çağırıp, - Canım taze hurma istiyor, dedi. Narlı Dede, - Peki babacığım, dedi. Hemen getiriyorum! Dedi ama, o yörede hurma yetişmediği gibi, taze hurma mevsimi de değildi üstelik. Ne yapsın? Çekildi bir köşeye. Açtı ellerini, yalvardı âlemlerin Rabbine: - Yâ Rabbî! Sen herşeye kadirsin. Bana yardım et! Duası kabul olmuştu. Gözlerini açtığında kendisini bir "Hurma bahçesi"nde buldu. Taze hurmalar salkım salkım sallanıyordu dallarda. Onlardan bir iki salkım koparır koparmaz, kendisini evde buldu yine. Taze hurmalar da elindeydi. Hemen babasına koştu. Yaşlı adam taze hurmaları görünce çok sevinip sordu: - Bunları nereden buldun oğlum? - Allah gönderdi babacığım. Gözleri yaşardı adamcağızın. - Amenna, dedi. O herşeye kadirdir. Bir iki tane yedi ve "Allah" diyerek ruhunu teslim etti. *** Narlı Dede bir günkü sohbetinde, - İnsanlara teşekkür etmeyen, Allaha şükretmiş olamaz, buyurdu. Sordular: - İnsanlardan kimlere teşekkür edilir hocam? - Evvela hocaya, buyurdu. - Nasıl teşekkür edilir? - Söylediklerine kıymet vermekle. Sonra anne babaya - Sonra kime teşekkür edilir hocam? - Anne babaya. - Kâfir olsalar da mı? - Evet. Kâfir de olsa, ne kadar kötü de olsa, anneye ve babaya karşı gelinmez. Sonra hocam? - Üçüncü olarak işverene teşekkür edilir. Ona teşekkür de emirlerini yerine getirmekle olur. *** Bir gün de sevdiklerine, - İnsana sıkıntı veren şeyler nedir, bilir misiniz?diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Nefse tâbi olmak ve kötü arkadaşlarla düşüp kalkmaktır. Bu ikisine uymayan, sıkıntı çekmez.
.Nefsin seni aldatıyor
2005-09-15 01:00:00
Büyük Velilerden "Atâ Süleymî" hazretlerine, günahlara dalmış bir genç gelip nasihat istedi bir gün. Zira bu zatı seviyordu. Mübarek, ona şefkatle bakıp buyurdu ki: - Nefsin seni aldatıyor evladım. Uyma ona. Gencin birşeyden haberi yoktu. - Nefsim mi aldatıyor hocam? - Evet, buyurdu. Nefs, daima haram ve günahları ister oğlum. Nefslerine uyanlar cehennem yolunu seçmiş olurlar. - Yani Cehenneme mi giderler? - Maalesef. - Ama ben bilmeden günah işliyorum. - Bilmemek özür değil ki evladım. Ayrıca günahtır da - Bilmemek özür değil mi? - Değil ya. İslamiyeti bilmemek özür olmadığı gibi ayrıca çok büyük günahtır da. - İslamiyeti bilmemek mi günah? - Elbette. Çünkü islamiyeti öğrenmek, kadın erkek her müslümana farzdır. - Farz mı, o da ne? - Allahü tealanın emirlerine farz denir oğlum. Birinci vazifemiz dinimizi öğrenmektir. *** Bir gün de bazı gençlerle sohbet ediyordu ki, - Nefs, en büyük düşmanımızdır, buyurdu. Gençler pek ciddiye almadılar. - Nefs bize ne yapabilir ki hocam? - Çok şey yapar. - Ne mesela? - Bugün günah işletir, yarın da Cehenneme sokar. - Ama günahlar tatlı geliyor hocam. - Elbette. Nefsin gıdasıdır günahlar. O, haramla beslenen bir canavardır. Günaha üzülmek lazım - Her günah işleyen Cehenneme girer mi ki? - Üzülüyorsa girmez. - Ya üzülmüyorsa? - O zaman tehlikeli işte. - Nasıl ? - Günah işlediğine üzülmemek, Allahü tealanın yasak etmesine ehemmiyet vermemektir ki, insanı küfre sokabilir. - Ama biz ehemmiyet veriyoruz hocam. - İyi ama devamlı günah işleyenin kalbi kararır evladım. - Kararınca ne olur? - Giderek günahlara ehemmiyet vermemeye başlar. - Öyle mi? - Evet. Küçük günaha devam, büyük günah işlemeye sebep olur. Büyük günaha devam etmek de insanı küfre sürükler. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bir suçlu edasıyla uzaklaştı
2005-09-16 01:00:00
Anadolu'nun Havran ilçesinde yaşayan "Narlı Dede"nin talebeleri, bir gün uzun bir sefere çıktılar. Bir müddet sonra, önlerine irice bir "Kurt" çıktı. Yol vermiyordu hayvan. Çocuklar, korkudan yola devam edemediler ve geri dönüp söylediler bunu hocalarına. Mübarek zat kalktı ve birlikte gittiler o yere. Koca kurt, bütün heybetiyle yol ortasında dikilmiş duruyordu. Ancaak... Uzaktan bu Velî'yi görünce büktü boynunu. Ve adeta bir suçlu edasıyla uzaklaştı oradan. Talebeler hem sevinmiş, hem de merak etmişlerdi. - Bu nasıl oldu? diye sordular hocalarına. - Ne nasıl oldu? - Bu hayvan bize ısrarla yol vermemişti. - Evet? - Ama sizi görünce, insan gibi mahcup olup terk etti bu yeri. Kim Allahtan korkarsa... - Hikmetini mi soruyorsunuz? - Evet hocam, çok merak ettik. - Şu üç şeyi unutmayın çocuklar. Birincisi, kim Allah'tan korkarsa, bütün mahlukat da ondan korkar. - İkincisi hocam? - İkincisi, kim Allah'ı severse, herkes de onu sever. - Üçüncüsü? - Üçüncüsü de, kim Allah'ın emirlerine itaat ederse, bütün mahluklar da ona itaat eder. Şimdi anladınız mı hikmetini? - Evet hocam, çok iyi anladık. *** Bu zat bir gün sevdiklerine buyurdu ki: - Kardeşlerim, insan kabirde uyanınca "Ben nereye geldim?" der. "Burası neresi?". Bir anda ahirete gitmiş, mal mülk, onca servet, evlat ve hanım, hepsi dünyada kalmıştır. Öyle değil mi? Dinleyenler, - Evet hocam, aynen öyle, dediler. İnsanlar sarhoştur Devam etti mübarek: - Bir islâm âlimi de, "İnsanlar sarhoştur, ölünce ayılırlar" buyuruyor. - Bu, ne sarhoşluğu hocam? - Kimi mal sarhoşudur, kimi mevki, makam ve rütbe sarhoşu. Ölünce ayılırlar sarhoşluktan. Peygamberimiz bakın ne buyuruyor. - Ne buyuruyor hocam? - "Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz", buyuruyor. Sonra şöyle dua etti: - Cenab-ı Hak, cümlemize, kendi rızası üzere yaşayıp, kendi rızası üzere ölmeyi nasib buyursun. - Aminl. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Hastalıkta şifa vardır
2005-09-17 01:00:00
Anadolu Velilerinden "Narlı Dede"nin huzuruna, bir gün sevdiklerinden biri geldi. Ancak fena halde hastaydı adamcağız. Güçlükle duruyordu ayakta. Büyük Velî onu böyle görünce sordu: - Hastasınız galiba. - Evet hocam, biraz rahatsızım. Buyurdu ki: - Hastalıkta şifa vardır kardeşim. Adam şaşırdı. - Hastalıkta şifa mı vardır? - Evet. - Anlamadım, nasıl yani? - Bak kardeşim, hasta olan insanın kalbi kırık olur, öyle değil mi? - Evet hocam. - Hasta olduğu için günah işlemek içinden gelmez. Hatta o gücü bulamaz kendisinde. - Çok doğru. İnsana ölümü hatırlatır - Dünya zevklerinden el çeker. Hem sonra hastalık, insana ölümü hatırlatır. Tövbe eder günahlarına. - Aynen öyle hocam. - İşte bütün bunlar, kalbin şifasıdır. Kalp, ölümü ve ahireti düşündükçe zindeleşir. Günah işledikçe de hasta olur. Şimdi anladın mı hikmetini? - Evet hocam, çok iyi anladım. Hastalıkta şifa vardır. *** Bir gün de bir genç geldi bu zata ve - Hocam, bana "Kul hakkı"ndan bahseder misiniz, diye ricada bulundu. Buyurdu ki: - Kul hakkı çok çetindir evladım. Ondan çok sakın. - Kul hakkı neden zordur? diye sordu. Buyurdu ki: - Çünkü Allah affetmiyor kul hakkını. Helallaşmak lazım - Affetmiyor mu? - Evet, affetmiyor. - Peki ne yapmak lazım? - Helallaşmak. Dünyada iken helallaşmaktan başka çaresi yoktur. - Sordu yine: - En mühim kul hakları hangileridir hocam? Buyurdu ki: - Üç kimsenin hakkına riayet et evladım. - Onlar kimlerdir hocam? - "Anne-baba", "Üstad" ve "İşveren". - En mühimi hangisi bunlardan? - Hoca hakkı başta gelir evladım. Çünkü insana hem dünya hem de ahiret seadetini kazandıran, hocasıdır. Ve ilave etti. - İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü tealaya şükretmiş olamaz.
.Büyükler imtihan edilmez
2005-09-18 01:00:00
Anadoluda yaşayan Hak dostlarından "Mehmet Dede"yi çekemeyen bazı kimseler vardı ki, bunlar bir gün toplanıp geldiler bu zatın dergahına. Maksatları imtihan etmekti bu Allah adamını. Şöyle ki; Kendilerince zor olan bazı dînî sualleri ona soracak, bilemeyince de güya mahcup edeceklerdi kendisini. Ancaak; Kimin huzuruna girdiklerinin farkında değildi zavallılar. Mehmet Dede,ilk bakışta anladı kötü maksatlarını. Ve dua etti kalbinden: - Yâ Rabbî! Bunlar beni mahcup etmeye gelmişler. Sen onları mahcup eyle ve hidayet ver kendilerine. Dua kabul olmuştu Adamlar girip oturdular. Ancak hepsi şaşkınca ve bön bön birbirlerine bakıştılar bir süre. Çünkü unutmuşlardı ne soracaklarını. Silinmişti hafızalarından o sualler. Allahü teâlâ unutturmuştu onlara. Tek bir kelime bile hatırlayamadılar. Ve yetişti hidayet. Anladılar hatalarını. Mahcup ve pişman olmuşlardı yaptıklarına. Büyük Velî onlardaki bu pişmanlığı görünce, - Yâ Rabbî! bunları eski hallerine çevir! diye dua etti içinden. O anda sualleri hatırladılar. Ama çok mahcup olmuşlardı. Elini öpüp, özür dilediler kendisinden. *** Bu zat bir günkü sohbetinde, - Cehennemde sonsuz yanmak var kardeşlerim, buyurdu. Ama sonsuz yanmak, inkârın karşılığıdır. Sordular: - Yani kâfirler mi sonsuz yanacaklar? - Evet, buyurdu. Küfrün karşılığı Cehennemde sonsuz yanmaktır. Birşey sorabilir miyim? Cemaatten biri arzetti: - Hocam birşey sorabilir miyim? - Tabii kardeşim, sor. - Hocam, yüz yaşında ölen bir kâfir, neden yüz sene yanmıyor da sonsuz yanıyor? Buyurdu ki: - Küfr üzere ölenler ebedi olarak inanmadıkları için ebediyyen yanacaklar. - Nasıl yani hocam? - Yani onlar sonsuz yaşasalardı, sonsuz olarak inanmıyacaklardı. Ebediyyen iman etmeyi düşünmiyecekler, sonsuz küfürde kalacaklardı. - Onun için mi? - Evet. Allahü teala, sonsuz ilmiyle bunu bildiği için sonsuz azab yapacak onlara. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Nasıl dua istiyorsun?
2005-09-19 01:00:00
Erzurum'da yetişen evliyadan "Garip Hafız"ın yanına bir gün bir genç gelip, - Hocam, bana dua eder misiniz? diye ricada bulundu. Buyurdu ki: - Nasıl dua istiyorsun evladım? - Şeyy hocam, son nefeste Allah diyerek ölmeyi istiyorum. Bu, hoşuna gitti mübarek zatın. - Aferin evlat, çok iyi birşey istiyorsun. Amaaa. - Aması ne hocam? - O son nefes dediğin vakit ne zamandır acaba? Onu biliyor musun? Delikanlı olumsuzca dudak büktü. - Bilmem. Sahi son nefes ne zamandır hocam? > Her an olabilir Gülümsedi mübarek. - Her an son nefes olabilir. - Nasıl? Şu anda da olabilir mi yani? - Tabii evladım. Belki de şu anda son nefeslerini alıyorsun da farkında değilsin. Genç heyecana kapıldı birden, - Gerçekten olabilir mi hocam? - Neden olmasın. Ecel ani gelir. - Eğer öyleyse ne yapmalıyım şimdi? - Evladım, sen son nefeste Allah demek istemiyor musun? - Hem de çok istiyorum. - Öyleyse ne duruyorsun, şimdiden desene. - Şimdiden mi? - Evet. Şimdiden alıştır dilini. Böyle yaparsan, son nefeste kolay Allah dersin. Hem belli mi olur, belki de yakındır ecelin. Genç, Garip Hafız'ın huzurunda başladı Allah demeye. Hakikaten de yakınmış eceli. Bir kaç gün sonra vefat etti. Hem de "Allah" diyerek. > Allah beni seviyor mu? Bu zat, bir akşam evde hanımıyla oturmuş sohbet ediyorlardı ki, bir ara arzetti hanımı: - Efendi, ben bir şeyi çok merak ediyorum. - Hayırdır hanım. Neyi merak ediyorsun? - Allahü teala beni seviyor mu acaba? Garip Hafız, bu suale, sualle cevap verdi: - Pekiii sen Allahü tealayı seviyor musun? - Elbette, dedi. Hem de çok seviyorum. Hiç Allah sevilmez mi? Buyurdu ki: - Öyleyse O da seni seviyordur. Kadıncağız çok sevindi. - Sahi mi? Seviyor mudur beni? - Tabii hanım. Çünkü sevgi yukardan gelir. O seni sevmeseydi, sen Onu sevemezdin. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Namazlarını kılabildin mi?
2005-09-20 01:00:00
Anadolu evliyasından olup 1697 de İstanbul'da vefat eden "Gavsî Ahmet Dede"nin sevdiklerinden bir delikanlı, bir vapur yolculuğu sonunda geldi bu zatın huzuruna. Büyük zat sevgiyle karşıladı genci. - Hoşgeldin oğlum. - Hoşbulduk hocam. -Yolculuk nasıl geçti evladım? - Hamdolsun hocam, iyi geçti. - Pekii gemide namazlarını tamam kılabildin mi? Genç büktü boynunu. Zira yolculuk esnasında bir kaç vakit namazı kazaya kalmıştı. Büyük Veli de bunu bilerek soruyordu zaten. - Yoksa kılamadığın namazlar oldu mu? Malesef oldu hocam Delikanlı mahcuptu. - Malesef hocam. Birkaç vakit namazım kazaya kaldı. - Neden oğlum? - Şeyy hocam, gemide eşyalarım vardı da. Onların yanından ayrılamadım. - Çalınır diye mi korktun yoksa? - Evet. - Vaah evladım, çok yanış yapmışsın. Keşke bütün malların çalınsaydı da, bir vakit namazın kazaya kalmasaydı. Talebe utancından yere bakıyordu ki, ilave etti: - Bana sorarsan, bir vakit namazım kazaya kalacağına, bin defa ölmeyi tercih ederim. *** Bu zat, "Gıybet"ten çok korkar, herkese de bunun zararını anlatırdı. Bir gün sevdikleriyle otururken, - Ben Rabbimden bir tek şey istiyorum! buyurdu. Hemen sordular. - O nedir ki hocam? Gıybete girmeden ölmek Buyurdu ki: - Ona, hiç gıybet etmemiş olarak kavuşmak. Bunu çok istiyorum. - Neden hocam? - Çünkü gıybet, kul hakkına girer de ondan. - Öyle mi? - Evet. Kıyamet gününde, hiç kimse beni böyle bir şey için arasın istemiyorum. - Biz de istemeyiz hocam. - İstemiyorsanız kul hakkına girmeyin. Girmişseniz dünyada iken helallaşın! - Ya helal etmezse? - Ne yapıp edip o helallığı alın. Hediye verin, yemeğe çağırın, birşeyler yapıp mutlaka helallaşın. Yoksa ahirette çaresi bulunmaz.
.Yoksa seni öldürürüm!
2005-09-21 01:00:00
Anadolu Velilerinden olup 1847 de Tillo'da vefat eden "Gavsül Memduh" hazretleri zamanında adamın biri, ufak altın boncuklardan yapılmış bir gerdanlık almıştı hanımına. Kadıncağız çok sevinip boynuna taktıysa da o gün kaybetti onu. Ancak kocası çok sinirli bir adamdı. Akşam eve gelip de hadiseyi öğrenince şiddetle tehdit etti kadıncağızı. - Ara bul onu. Yoksa seni öldürürüm! Kadını bir korkudur sardı. Çaresizlik içinde o gece açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Sana sığınıyorum. Kurtar beni bu sıkıntıdan! O gece, rüyasında çalındı kapısı. Koşup açtığında, nur yüzlü bir zatı gördü eşikte ve - Buyurun, dedi. Kimi aramıştınız? Ben komşu köydenim Gelen, "Gavsül Memduh" hazretleriydi. - Bacım, ben komşu köydenim, buyurdu. Sıkıntıda olduğunu öğrendim de onun için geldim. Kadıncağız çok sevinmişti. - Evet efendim, çok sıkıntıdayım. Buyurdu ki: - Üzülme bacım. Bahçedeki tavuğu kes, kurtulursun sıkıntıdan. Ve gözden kayboldu. Kadıncağız uyanınca, hemen bahçeye koşup kesti tavuğu. Bir de ne görsün? "Altın gerdanlık" tavuğun kursağında değil mi? Sevincinden şükür secdesine vardı hemen. Sonra da, - "Yâ Rabbî!" dedi. "O Veli kulun hürmetine beni affet. O zatın sayesinde ölümden kurtuldum. Kalplerimizi bu gibi Velîlerin sevgisiyle doldur. Böyle büyük zatları eksik etme bu dünyadan. Onlar, bütün âlem için rahmet ve berekettir". Allah için iş yapın! Bu zat bir gün sevdiklerine: - Yaptığınız iyi iş ve hizmetlerin, ahirette karşınıza çıkmasını ister misiniz?diye sordu. - Elbette isteriz, dediler. Buyurdu ki: - Öyleyse Allah için yapın bu hizmetleri. İnsanlar beğensin diye değil. Sordular: - İnsanlar için yaparsak hocam? Buyurdu ki: - İnsanlar "Aferin" der, veya sizi methederler. Böylece alacağınızı dünyada almış olursunuz. Ahirette bir alacağınız kalmaz. - Pekii, ya Allah için yaparsak? - O takdirde hem dünyada alırsınız karşılığını, hem de ahirette. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Şu koçu tutup getirin!
2005-09-22 01:00:00
Anadolu Velilerinden "Seyyit Gazi Dede", bir kaç talebesiyle bir yerde oturuyordu ki, önlerinden bir koyun sürüsü geçti. Büyük Velî, şöyle bir baktı sürüye. İçlerinden beyaz renkli, uzun boynuzlu, irice bir koça işaret ederek, talebelerine, - Şu koçu tutup getirin! buyurdu. İki genç fırladı hemen. Ve tutup getirdiler hayvanı. Seyyit Gazi hazretleri, - Kesin, pişirin! diye emretti bu defa. Talebeler şaşkın şaşkın birbirlerine bakıştılar. Herbiri, "Bu koç bize ait değil. Ama hocamız, onu kesip pişirmemizi emrediyor. Hikmeti nedir acaba?" diyorlardı içlerinden. Ama yine de emri yerine getirdiler. Sofralar kuruldu ve yemeye başladılar. Bereketli olsun! Ancak talebenin merakı devam ediyordu ki, az sonra yaşlıca bir köylü koşarak, nefes nefese gelip durdu büyük zatın önünde. - Bereketli olsun hocam. - Sağol baba. - Hocam, az önce buradan bir koyun sürüsü geçti mi? - Evet, geçti. - O sürü benimdir hocam. O sürünün içinde, beyaz renkli, uzun boynuzlu, iri bir koç vardı ki, onu size vermeyi nezr etmiştim. Kesip de talebenizle birlikte yemeniz için getirip arz edecektim zat-ı alinize. Ancak yetişemedim. Mübarek gülümsedi. - Üzülme baba, biz o işi hallettik bile. - Hallettiniz mi? Nasıl yani? - Şu sofrada yediğimiz et, o bize nezr ettiğin koçun etidir. - Öyle mi, bu o koç mu? - Evet baba. Nezrin yerine geldi. Çünkü biz o koçu kestik, pişirdik ve birlikte yiyoruz işte. Köylü de şaşırdı bu cevaba, talebeler de. Çocuklara dinini öğretin! Bir gün de nasihat istediler bu zattan. Buyurdu ki: - Her şeyden önce çocuklarınıza islâmiyeti öğretin. Namaz kılmanın önemini anlatın mutlaka. Küçükten namaza alıştırın. Dinleyenler, - Peki hocam, dediler. Çocuğun istikbali ne olacak? Seyyit Gazi hazretleri, - Okuyup bir iş ve meslek sahibi olması mı? diye sordu. - Evet, dediler. Çocukların istikballerini garantiye almamız gerekmez mi? Buyurdu ki: - Elbette o da gerekir. Ama asıl istikbali garantiye almak, herşeyden önce onların iyi bir müslüman olmalarıyla mümkündür.
.Bu sana yeter de artar
2005-09-23 01:00:00
Anadolu erenlerinden "Seyyit Gazi Dede"nin talebesinden biri hacca gitmek istiyordu. Ancak parası yoktu garibin. Bir gün bu arzusunu hocasına arz edince, Seyyit Gazi hazretleri ona küçük bir cüzdan verip, - Bunu al, buyurdu. Hacca gidip gelinceye kadar sana yeter. Artanı da iade edersin. Genç sevinmişti. - Peki hocam, deyip sevinçle çıktı huzurundan. Ancak cüzdanı açtığında çok şaşırdı. Zira cüzdanın içinde, sadece "bir dirhem" para vardı. Bunu görünce çok üzüldü ve, - "Herhalde yanlışlık oldu" diye düşündü içinden. Ve hemen geri dönüp geldi hocasının huzuruna. > Niçin geri döndün? Seyyit hazretleri, - Hayrola, buyurdu. Niçin geri döndün? Delikanlı nasıl söyliyeceğini bilemiyordu. - Şeyy hocam... Mübarek anlamıştı meseleyi. - Yoksa paranın az olduğunu mu söyleyecektin? - "Evet hocam", diye mırıldandı yavaşça. "Bir yanlışlık oldu herhalde". - Hayır yavrum, buyurdu mübarek. Yanlışlık yok. Bilerek verdim onu sana. Delikanlı şaşırdı. - Ama hocam... - Endişe etme evladım. O para seni hacca götürür ve getirir. Hatta artar bile. Genç büktü boynunu. - Peki hocam, affedersiniz, deyip ayrıldı huzurundan. Hacca gitti ve geldi. O bir dirhem para, yetti ve arttı bile. Artan parayı takdim etti hocasına. > İman etmek çok kolay Bu zat, bir günkü sohbetinde, -Kardeşlerim, iman etmek çok kolay,buyurdu. - Nasıl kolay? diye sordular. Buyurdu ki: - Kendinize bakın, yeter. Anlamadılar. - Nasıl yani hocam? - Organlarınız mükemmel şekilde çalışıyor, görevlerini tam yapıyor mu? - Evet, dediler. Hepsi de normal çalışıyor. - Peki, haberiniz oluyor mu bütün bunlardan? - Hayır. Buyurdu ki: - İşte Allahü tealaya iman etmek isteyen bir kimse, bunu düşünsün yeter. Nitekim "Kendini bilen, Rabbini bilir" buyurulmuştur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Hocam, duanıza muhtacız
2005-09-24 01:00:00
Kabr-i şerifi Erdek'te bulunan Anadolu Velilerinden "Murat Dede" zamanında bir kadının oğlu iftiraya uğramıştı. Muhakeme edilip idamına karar verildi. Kadıncağız iki gözü iki çeşme koştu bu zatın huzuruna ve - Hocam, duanıza muhtacız, diye arzetti. Murat Dede, - Hayırdır, buyurdu. ne oldu? - Oğlum iftiraya kurban gitti hocam. Yarın idam edilecek. Ne olur, birşeyler yapın, kurtarın evladımı. Onun hiç bir suçu yoktur. Büyük Veli, teselli etti kadını. - Peki bacım. Sen şimdi evine git. İnşallah kurtulur oğlun. O gidince, el açıp yalvardı: - Yâ Rabbî! Bu çocuk gerçekten suçsuz ise, onu kurtar. Sevindir bu kadıncağızı. Ve akşam oldu. O gece, o yerin valisi Peygamberimizi gördü rüyada. Çok sevinip hürmetle yaklaştı ve selam verdi. Ancak Efendimiz almadılar selamını. Vali çok üzülmüştü. - Yâ Resulallah selamımı neden almadınız? diye sual etti. Buyurdular ki: - Sen, bir mazlumun idamına karar verdin. Vali şaşırdı. - Mazlum mu buyurdunuz? - Evet. O genç suçsuzdu. Bir iftiraya uğradı zavallı. Vali hakikati öğrenince, - Peki yâ Resulallah, dedi. Hemen düzeltiriz. Ve uyandı uykudan. - "Hayırdır inşallah" dedi. Ve Acele vezirini çağırıp, - O genci hemen serbest bırakın! diye emir verdi. Onun suçu yokmuş Vezir şaşırmıştı. Sordu hemen: - Peki ama neden? - Onun suçu yokmuş. İftiraya uğramış. Vezir, - Başüstüne sayın valim, deyip çıktı odadan. Ve anında serbest bıraktılar genci. Sabah ezanı vaktiydi. Genç, hapisten çıktı ve sevinç içinde eve gelip çaldı kapıyı. Annesi kapıyı açıp da karşısında oğlunu görünce, sevincinden ne yapacağını şaşırdı. Oracıkta şükür secdesine vardı hemen. Sonra kalkıp açtı ellerini. - Yâ Rabbî! dedi sevinç gözyaşlarıyla. Bu evliya kullarını ne kadar seviyorsun ki, Onların bir duasıyla kurtardın oğlumu. Sana sonsuz şükürler olsun. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bedeni hiç çürümemişti
2005-09-25 01:00:00
Nişabur'da yetişen Velilerden "Ebu Muhammed Razî" hazretlerinin vefatından dört sene geçmişti ki, kabrini açmak icab etti. Zira bir tarafı göçtüğünden tamir edilecekti kutlu mezar. İlgililer toplanıp dikkatle açtılar mübarek kabrini. Fakat o da ne? Gözlerine inanamadı hiç kimse. Çünkü mübarek bedeni, hiç bozulmamış, defnedildiği gibi, taptaze duruyordu. Sanki o gün defnedilmişti. Hatta boncuk boncuk ter damlaları vardı mübarek alnında. Bunu görenler gözyaşlarını tutamadılar. Evet, Toprak, Peygamberlerin vücudunu çürütmediği gibi, Peygamber varisi olan bazı "Allah dostları"nın vücutlarını da çürütmüyor. Bu, bir gerçek. Haram ateştir Bu zat, bir günkü sohbetinde, - Kardeşlerim, haram ateştir! buyurdu. Dinleyenler iyi anlıyamayıp, - Nasıl yani? diye sordular. Buyurdu ki: - Haramla beslenen vücudu ateş yakar kardeşlerim. Ayrıca haram elbise ile kılınan namaz kabul olmaz. Sordular: - Kabul olmaz'dan maksat nedir hocam? Buyurdu ki: - Borç ödenir, ama sevap kazanılmaz. Dinleyenler hayret edip, - Ne kadar mühimmiş, dediler. Buyurdu ki: - Evet, dahası da var. - Dahası ne hocam? Buyurdu ki: - Elbisenin tamamı değil, sadece bir düğmesi, hatta bir düğmesinin ipliği haramdan olsa, o namaz yine kabul olmaz. İslam ahlakı nedir? Bir gün de, - İslâm ahlakı nedir, bilir misiniz? diye sordu cemaatine. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - İslam ahlakı, hiç kimseye yük olmamak, bilakis herkesin yükünü çekmektir. *** Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, eğer Allahü teâlâ sizden razı ise, sussanız da hoş, konuşsanız da. - Ya razı değilse? dediler. Buyurdu ki: - O zaman sussanız da boş, konuşsanız da. Ve ilave etti: - Hiç kimseye şüpheyle yaklaşmayın. İnsanlara nasıl yaklaşırsanız, insanlar da size öyle yaklaşırlar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Herhalde ecelim yakın
2005-09-26 01:00:00
Balıkesir'de yetişen Velilerden "Tekir Dede", bir gün talebesiyle dolaşırken küçük bir fidanlığa geldiler. Fidanlığın ortasında Velîlerden birinin kabri vardı. Mübarek zat oraya gelince durup o kabri gösterdi ve - Burada, Allah dostlarından biri yatıyor, buyurdu. Dün gece kendisini rüyada gördüm. Beni yanına çağırdı. Gençler merak ettiler. - Hayırdır inşallah hocam. Tabiri nedir acaba? - Her halde ecelim yakın çocuklar. Gençler üzüldüler. - Allah gecinden versin hocam. - Takdir neyse o olur, buyurdu. Ölürsem, beni bu zatın yanına defnediniz! İnşallah çok yaşarsınız Ne diyeceklerini bilemediler. Üzüntü içinde - Aman hocam, dediler. Cenab-ı Hak sizi başımızdan eksik etmesin. İnşallah daha çok yaşarsınız. - Hayır çocuklar, buyurdu. Siz hemen bu zatın yanında bir kabir kazın benim için. Talebeler şaşkın halde birbirlerine baktılar. Yapacak birşey yoktu. Kederlerini kalplerine gömüp beklediler. Tekir Dede, o gün talebesinin hepsiyle helallaştı ve o gece ayrıldı bu dünyadan. O kabrin yanına defnettiler kendisini. *** Tekir Dede, hocasını çok sever, her fırsatta ondan bahsederdi. Bir gün biri geldi yanına ve, - Hocanızdan çok bahsediyorsunuz, dedi. Onu çok mu seviyorsunuz? - Elbette, buyurdu. Çok seviyorum. - Pekii ondan neler öğrendin? - Bir tek şey öğrendim. Neymiş o öğrendiğin? Adam şaşırdı. - Bir şey mi öğrendin? - Evet, bir tek şey öğrendim. - Merak ettim, neymiş o öğrendiğin? Buyurdu ki: - Hak nedir, batıl nedir? Kim sevilir, kim sevilmez? Bunu öğrendim. Adam hayretle sordu: - İyi de, bu, o kadar zor mu ki? - Elbette, buyurdu. Dünyada en zor şey, hakkı batıldan ayırabilmektir. Bunu da herkes yapamaz. - Kimler yapar peki? - Ancak mürşid-i kâmiller hakkı batıldan ayırabilirler. Benim hocam bu işi yapabiliyor işte. Adam o zaman hak verdi ve - Öyleyse hocanız mürşid-i kâmilmiş, dedi. Onu ne kadar sevseniz azdır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kurtar beni bu göz ağrısından
2005-09-27 01:00:00
Balıkesir toprağını nurlandıran "Tekir Dede"nin talebesinden birinin gözleri ağrımıştı bir gün. Bu yüzden o gün dersini yapamadı. Ve gece yatarken dua etti: - Yâ Rabbî! Hocamın hürmetine şifa ver bana. Kurtar beni bu göz ağrısından. O gece hocasını gördü rüyada. Tekir Dede, mübarek elini gencin gözlerine sürüp, - Yâ Rabbî! Şifa ver bunun gözlerine! diye dua etti. Sonra teselli etti onu: - Üzülme evladım, inşallah kurtulursun bu ağrıdan. Delikanlı sabah uyandığında, göz ağrısından eser kalmamıştı. Sevinçle Koştu dergaha. Bunu müjdeleyecekti hocasına. Gözünün ağrısı geçti mi? Tekir Dede onu görür görmez, - Gözlerinin ağrısı geçti mi? diye sordu gence. Delikanlı, - Evet hocam, dedi. Sayenizde kurtuldum ağrıdan. Buyurdu ki: - Hayır evladım, benden değil. - Ama hocam bu gece rüyada... Mübarek susturdu hemen. - Kula gelen her iyilik, Allahü teâlânın ihsanı ile değil midir oğlum? - Tabii ki hocam, herşey Allahtan. - Şifayı veren kim? - Elbette Alahü teala. - Öyleyse bana değil, Allahü tealaya şükretmen lazım, öyle değil mi? Delikanlı anlamıştı işin hakikatini. - Evet hocam, Rabbime şükretmem lazım. Ve sordu hemen: - Ona nasıl şükredilir hocam? Buyurdu ki: - Şükretmek, islâmiyete uymakla olur evladım. Asıl servet nedir? Bir gün de bazı sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, -İnsanın esas malı nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Asıl malımız, hakiki servetimiz, ölürken ahirete götürebildiğimizdir. Dinleyenler, - O nedir ki? diye sordular. Buyurdu ki: - Salih amel'dir. İnsan, ancak amelini götürebilir ahirete. Kazandığı malı mülkü serveti dünyada kalır hep. Şöyle bitirdi: - "Kundak bezi"yle geldik dünyaya, "Kefen bezi"yle gideceğiz.
.Allah bir kulunu severse...
2005-09-28 01:00:00
İran'da yaşamış Velilerden "Ebu İshak Şirazî" hazretleri, bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, - Allahü teala bir kulunu severse, ona iki nimet verir, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Birincisi, sevdiği bir kulunu tanıtır ona. - Sevdiği kuldan maksat nedir hocam? - Hakiki bir islam alimidir, Allah dostu bir Velidir. Bu büyük zatları tanıtır ve sevdirir onları. - İkinci nimet nedir hocam? - Hayırlı bir iş. Yani insanların dünyasına veya ahiretine faydası olan bir işte çalıştırır o sevdiği kulunu. Dert ve bela verir Sordular: - Daha çok severse hocam? - O zaman dert ve bela verir ona. - Sevdiği kula mı dert bela verir? - Evet. Ama bu dertleri nimet bilir o kimseler. Derd-ü belayı kemend'e benzetmiştir büyükler. Cenab-ı Hak, bu kementle tutup kendine çeker sevdiklerini. *** Bir gün de, - İhlas nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - İhlas, Allahü teâlâyı çok sevmek ve her sevdiğini Allah için sevmektir. - En mühim iş nedir? dediler. Buyurdu ki: - Üç şeydir. Birincisi öğrenmek. İkincisi öğrendiğiyle amel etmek. Üçüncüsü de öğrendiklerini başkalarına da öğretmektir. - Neyi öğreneceğiz hocam? - Allahü tealanın emir ve yasaklarını. Ehli sünnet alimlerinden - Kimden öğreneceğiz? - Ehl-i sünnet âlimlerinden veya onların kitaplarından. - Neden ehl-i sünnet alimleri? - Çünkü onlar nakli esas alır, kendi kafalarından bir şey yazmaz ve söylemezler. *** Bir gün de sohbetinde, - Çok sayıda iyilik vardır, buyurdu. Ama bunların en iyisi iki şeydir: - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Biri doğru iman. Öbürü, insanlara karşı şefkatli olmaktır. Kötülük de çoktur. Ama kötülüklerin en kötüsü iki şeydir. - Onlar nedir? - Biri kâfirlik, öbürü insanlara eziyet etmektir.
.Ey genç seni sevdim
2005-09-29 01:00:00
Balıkesir erenlerinden "Yürek Dede" zamanında bir genç, elinde sazı ile köy köy dolaşır, saz çalıp eğlendirirdi insanları. Bir gün, yolda bu mübarek zatla karşılaştı. Onu görünce, heybetinden korkup sazını sakladı eteğine. Kendisini azarlayacağını sandı. Lakin mübarek azarlamadığı gibi, şefkatle bakıp, - Ey genç seni sevdim, buyurdu. Bize gel konuşalım, sohbet ederiz. Bu iltifat karşısında şaşırdı delikanlı. - Peki efendim! dedi. Gelirim inşallah. Ve o gün katıldı sohbete. Konuşmalarından büyük zevk aldı. Ayrılırken, - Efendim, dedi. İzniniz olursa hergün sohbetinize gelmek istiyorum. Her gün bekliyorum Büyük Veli memnun olmuştu. - Tabii yavrum, her gün bekliyorum. - Ama bir şartım var hocam. Yürek Dede merak etti. - Hayrola, neymiş şartın? - Saz çalmama müsade edeceksiniz. Büyük Veli bunu hiç beklemiyordu. - Pekâlâ, buyurdu. Ve sordu peşinden: - İyi de neden böyle bir şart koşuyorsun? - Çünkü öyle alışmışım ki, dedi. Vazgeçmem mümkün değil. Cevabı enteresandı büyük zatın: - Peki evladım, Çal çalabilirsen! Genç ayrılıp eve geldi. Ancak tamamen değişmişti kalbi. Eve gelince İlk işi sazı kırmak oldu. Zira saz tutkusu tamamen çıkıp gitmişti kalbinden. Hatta saza olan sevgisi, nefrete dönüşmüştü bir anda. *** Bir gün de bir genç geldi bu zatın yanına ve - Hocam, çok sıkılıyorum, dedi. Ne tavsiye edersiniz? Allahı zikret ferahlarsın Buyurdu ki: - Kalbin sıkılıyorsa, şifası belli evladım. - Nedir hocam? - Allahı zikretmek. Kalplerin rahatlaması, Allahın zikriyle olur. Delikanlı sordu: - Allah nasıl zikredilir ki? - Onun emir ve yasakları var evladım. Onları öğrenip ona göre yaşıyacaksın. - Zikir bu mudur? - Elbette. Zikir, hatırlamak demektir. Onun emirlerini düşünüp, yaşayışını buna göre ayarlarsan, her an Allahı zikretmiş olursun. Ve ilave etti: - Onun emirlerine göre yaşayan, hiç sıkılmaz. Hatta sıkıntılardan zevk alır. Mutlu ve huzurlu olur daima. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Demek oğlum vefat etti
2005-09-30 01:00:00
Bandırma'da yaşayan Velilerden "Kerpiçli Dede"nin küçük oğlu hastalandı bir gün. İsmi "Necati" idi ki, günden güne ağırlaştı çocuk. Bir gün Kerpiçli Dede dergahta iken, küçük Necati ruhunu teslim eti. Ailesi telaşa kapıldılar. Zira bu haberi nasıl söyleyeceklerdi babasına. Bu, gayet güç bir işti onlar için. Nihayet yakınlarından biri üstlendi bu vazifeyi ve koştu dergaha. O esnada mübarek, tatlı tatlı sohbet ediyor, "Ölüm"den bahsediyordu hem de. Haberci girdi içeri, ama bir türlü veremedi bu haberi. Kerpiçli Dede baktı o gelene: - Hoşgeldin kardeşim. - Hoş bulduk hocam. - Ne o, bir haber mi var? - Evet hocam. - Hayırdır, ne oldu? Bir türlü diyemiyordu - Şeyy hocam... - Söyle kardeşim, ne var? - Efendim, şeyy... - Haa anladım. Necati vefat etti diyeceksin. - E, evet hocam. Kerpiçli Dede, "İnna lillah..." ayetini okuduktan sonra, - "Eee, ne yapalım?", buyurdu. "Hepimizin akıbeti bu. Hepimiz öleceğiz. Cenab-ı Hak son nefeste iman selameti versin hepimize". Sonra kalkıp birlikte eve gittiler. Oğlunu bizzat kendisi yıkayıp, namazını kıldırdı ve defnetti kabrine. Gözlerinden akan yaşlar toprağı ıslattı. Ancak razıydı Rabbinin işinden. İsyan etmedi. Çünkü bu evlat nimetini veren de O idi, alan da. *** Bir gün de, - Muvaffak olmak neye bağlıdır? diye sordular bu zata. Başarı, tevazuya bağlı Buyurdu ki: - Muvaffakıyet, mütevazı olmaya bağlıdır. Dinleyenler şaşırdı. - Mütevazı olmaya mı? - Evet, buyurdu. Tevazu göstereni Hak teala yükseltir. O tevazu ettikçe daha da yükselir. Sordular: - Ya kibirli olanlar hocam? - Kibredeni alçaltır Hak teala. O kibirlendikçe daha da alçalır. - Mahşerde de böyle midir? diye sordular. Buyurdu ki: - Elbette. Kibirli olanlar, mahşer gününde, küçük karıncalar gibi mahşer halkının ayakları altında kalıp helak olacaklardır. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Yanlış yaptın evladım!"
2005-10-01 01:00:00
Bandırma velilerinden "Kerpiçli Dede"nin dergahına, başı ve kolları açık bir kadın geldi bir gün. Maksadı, bir şeyler sorup öğrenmekti bu velîden. Mübarek zat, büyük bir olgunlukla, - Buyur bacım, dedi, hoş geldin! Sonra kalkıp yer gösterdi kendisine. Hal hatır sordu. Kadıncağız, bazı dini konularda sualler sorup izahat istedi. "Kerpiçli Dede", hepsini gayet açık olarak anlatıp, çözdü müşkillerini. Hanım çok memnun olmuştu. - Teşekkür ederim hocam! deyip ayrıldı dergahtan. Buraya kadar güzel... Ancak o gidince, talebelerden biri, onun uygunsuz bir kıyafet giymesi sebebiyle arkasından tükürdü hafifçe. Lakin onun bu kaba hareketi, fevkalade üzdü bu zatı. Hiddetle sordu!.. Hatta celallendi ve hiddetle sordu o gence: - Neden böyle yaptın evladım? Delikanlı, iyi bir şey yaptığını zannediyordu. - "Hocam", dedi. "Uygunsuz bir kıyafetle yanınıza geldi, onun için..." Kerpiçli Dede, - Çok yanlış yaptın evladım. Unutma ki o da Allahın bir kulu. Üstelik dinini öğrenmek için gelmiş. İmanlı bir hanım. Genç mahcup oldu bu sefer. - Özür dilerim hocam. Bunu düşünemedim. Mübarek devam etti: - Hemen tövbe et evladım. Bilesin ki senin yaptığın bu hareket, onun böyle açık gezmesinden daha büyük günahtır. Ve ekledi: - Allahü teâlâ hepimizi benlik tuzağına düşmekten muhafaza buyursun. "Üç şeye dikkat!" Bir gün de, bir talebesine; - Evladım, üç şeye dikkat et, buyurdu. Birincisi, paraya, mala gönül bağlama! İkincisi, öyle hayat sür ki, senin yüzünden kimse Cehenneme girmesin. Gencin anlamadığını fark edince buyurdu ki: - Yani senin davranışlarına bakıp da kimse dinden, İslamiyetten soğumasın. Bilakis öyle yaşa ki, herkes seni örnek göstersin birbirlerine. Ve ekledi: - Üçüncüsü de, yanına üzüntülü biri gelirse, neş'eyle çıksın yanından. Böyle yapmak, nafile ibadet yapmaktan kat kat daha sevaptır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Allah neşeni artırsın!"
2005-10-02 01:00:00
Hindistan'da yetişen velilerden "Gulam Muhammed Masum" hazretleri, bir sevdiğinin düğün yemeğine gitmişti... Herkes edeple otururken, gencin biri gevezelik ediyor, gülünç şeyler anlatarak, hem kendi gülüyor, hem de ordakileri güldürüyordu. Büyük veli kızmadı ona. Hatta acıyıp şefkatle baktı ve; - Ey genç, Allah neşeni artırsın! buyurdu. Ve sordu ardından: - Bu neşeli halinin sebebi nedir evladım? Ne için böyle çok sevinçlisin? Genç cevap vermeyince tekrar sordu: - Ölüm ve ahirete hazır mısın ki böyle çok gülüyorsun kuzum? Delikanlı yine cevap vermeyip önüne baktı. Ecel ani gelir! Az önceki pervasızlığından dolayı çok mahcuptu. Pişmanlık içinde, - Özür dilerim, dedi. Utancından kıpkırmızı olmuştu. Büyük veli sevdi bu genci. Nasihate devamla; - Evladım, ecel ani gelir, buyurdu.Hepimiz ölüme hazırlanmalıyız. Delikanlı edeple sordu: - Gençler de mi hazırlanmalı? - Elbette, buyurdu.Ölüm, genç ihtiyar tanır mı evladım? - Ama efendim ben henüz gencim, hem de sıhhatliyim. Hiçbir hastalığım da yoktur. Mübarek, şefkatle baktı ona: - Aniden hastalanıp da ölen gençleri duymadın mı oğlum? Kim bilir, belki senin de eceline az kalmıştır. Delikanlı korkmaya başladı. - Gerçekten olabilir mi? Neden olmasın! Buyurdu ki: - Neden olmasın evladım. Gülmeyi bırakıp ölüme hazırlan ki, üç gün sonra kabirde olabilirsin. Delikanlı iyice inanmıştı bu zata. - Üç gün mü dediniz? Peki ne yapayım öyleyse? - Hemen tövbe et oğlum. Zira günahına tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir. Genç, o anda bütün günahlarına tövbe edip, üç gün müddetle ayrılmadı bu büyük veliden. Sohbetlerini dinleyip imanını, itikadını düzeltti. Namaza başladı. Kabir suallerini öğrenip, cevaplarını ezberledi. Ve üç gün geçti aradan. Aniden hastalandı ve vefat etti. Hem de "Kelime-i şehadet"i söyleyerek. Ve başı, bu Allah dostunun dizinde olarak. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
"Hayrola, derdin nedir?"
2005-10-03 01:00:00
Bandırma'da yaşayan Hak dostlarından "Ağlayan Dede"nin huzuruna bir köylü gelip dert yandı bir gün: - Çok sıkıntıdayım efendim. Mübarek sordu merakla: - Hayrola, nedir derdin? - Sormayın, dedi. Bir zamanlar birinden borç para almıştım. Ancak bugüne kadar ödeyemedim. Şimdi de ödeyemiyor, bu borç yükünün altında eziliyorum. Gidecek hiç kimsem de yoktur. Büyük veli üzülmüştü. Sordu hemen: - Borcun ne kadar? - Çok hocam. - Çok da ne kadar? - Onbin dirhem. Mübarek, biraz düşünüp, - Üzülme, buyurdu.Bir şeyler yapar, inşallah hallederiz. "Gerçekten mi?" Adam duyduklarına inanamadı. - Gerçekten mi? - İnşallah kardeşim. Allah büyüktür. Gariban çok sevinmişti. - Allah sizden razı olsun. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Buyurdu ki: - Sen şimdi git, yarın aynı saatte yine gel. Sultanın adamları o saatte burada olacaklar. Ben sohbet ederken, yanıma yaklaş ve bu kadar parayı iste benden. Adamcağız; - Peki efendim, dedi. Elini öpüp ayrıldı huzurundan. Ertesi gün dergaha geldiğinde, mübarek zat sohbet ediyor, kalabalık bir cemaat nefes almadan dinliyordu kendisini. İçeri girip doğruca bu zatın önüne gitti ve kulağına eğilip kendisinden onbin dirhem istedi. Sonra geri çekilip edeple oturdu bir kenarda. Onun bu hareketi, sultanın adamlarının dikkatini çekti tabii. "Çok merak ettik!" Sohbet sonunda sormadan edemediler: - Eee, merak ettik hocam. Mübarek, bilmiyormuş gibi sordu: - Neyi merak ettiniz? - O adam sizden bir şey istedi galiba. - Haa o mu? buyurdu.Evet evet. Zavallının borcu varmış birine. Ancak ödeyemiyormuş. Kimsesi de yokmuş garibin. Çaresiz gelip benden istedi. Hemen sordular: - Ne kadarmış borcu? - Maalesef biraz fazlaca. - Olsun efendim, ne kadarmış? - Onbin dirhem. Sultanın adamları o kimseyi çağırıp verdiler bu kadar parayı kendisine. Köylü sevinç içinde çıkıp gitti. Borcunu ödeyip dua etti o parayı verene. Tabii unutmadı bu büyük veliyi de. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Sarı Hoca'nın aşçısı
2005-10-04 01:00:00
Kabr-i şerifi Manisa-Kırkağaç'ta bulunan Hak dostlarından "Sarı Hoca", dergahında talebe okutur, onların yemek ve her türlü ihtiyaçlarını kendisi karşılardı. "Osman Dede" adında bir de aşçısı vardı ki, kalp gözü açık bir kişiydi bu. Günlerden bir gün Sarı Hoca, talebesiyle sohbet ederken, Osman Dede tefekküre daldı bir ara. Kendi kendine; - "Şu anda İslâm askeri küffarla cihad ediyor", diye düşündü. "Keşke ben de onlarla gitseydim. Hem cihad sevabı kazanır, hem de bir esir yakalardım. Yaşım ilerledi. Yoruluyorum artık. O esiri getirir, yanımda çalıştırırdım!.." O, böyle düşünürken, birden gaza yerinde buldu kendisini. Savaşın tam ortasında. Hemen bir kılıç bulup, daldı düşman içine. Maksadı belliydi Ve bir esir yakaladı. Ancak esir, oldukça güçlü kuvvetli biriydi. Onun elinden kurtulmak için çırpınıyor, Osman Dede ise bırakmamak için gayret sarfediyordu ki, hocasının sesiyle ayıldı birden. Zira Sarı Hoca; - Sıkı tut, bırakma sakın! diye seslenmişti. Bu sesle uyandığında kendisini dergahta, hocasının sohbetinde buldu yine. Mübarek gülümsüyordu. - Osman Dede üzülme, buyurdu.O esiri bir başka askerimiz tuttu. Yakında getirecek. Ve ekledi: - Onu sana yardımcı veririz. Çünkü sen yaşlandın artık. Çok yoruluyorsun. Osman Dede kalktı, öptü hocasının elini. Ona olan sevgi ve ihlası bir kat daha artmıştı bu vesileyle. Umumi af günleri Sarı Hoca, yine bir kandil gününde, sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Bu günler, "Umumi af günleri"dir, buyurdu. Dinleyenler, - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Hani hükümetler, zaman zaman "Genel af" çıkarır, suçluları affederler ya, işte Allahü teala da sevdiği kullarının birikmiş günahlarını bağışlamak için "Umumi af" ilan ediyor böyle mübarek gecelerde. Fakat bir şartla. - O şart nedir efendim? - İnanmak. Yeter ki o geceye, "O gece" olarak inanalım ve ümitli olalım. - İnanmayan istifade edemez mi yani? - Hayır. Büyüklerimiz, "İnkâr eden, mahrum kalır" buyurmuşlardır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Veda yemeği!
2005-10-05 01:00:00
Anadolu'da yetişen âlim ve evliyadan "Sarı Hoca", bir sene oğullarını çağırıp; - Eşyamızı hazırlayın. Hicaz'a gidiyoruz! buyurdu. Oğulları; - Peki babacığım! deyip, sevinç içinde hazırlığa koyuldular. Yöre halkına da haber verilmişti. Şehir dışında, büyük bir ziyafet verildi o gün. Yemekten sonra, Sarı Hoca herkesle tek tek vedalaşıp, helallık diledi. Tam yola çıkmak üzereydi ki, tekrar çağırdı oğullarını ve; - Eşyaları toplayın! buyurdu. Geri dönüyoruz. Çocuklar şaşırmışlardı. - Hayırdır babacığım, ne oldu? - Hicaza gitmekten vazgeçtik. Kasabaya dönüyoruz! - İyi ama herkesle vedalaştınız. Ne oldu şimdi? "Gitmemize izin yok" Buyurdu ki: - Hiçbir şey olmadı. Ancak gitmemize izin yok. Hiçbir şey anlamamışlardı. - İzin mi yok? Nasıl yani? - Rabbimize kavuşma vakti gelmiş çocuklar. Hicaz'a gidecek kadar ömrümüz kalmamış. Gençler, çaresizce büktüler boyunlarını ve; - Başüstüne babacığım, deyip topladılar eşyaları. Hakikaten kasabaya döner dönmez hastalandı mübarek. Üç gün sonra da vefat edip kavuştu Rabbine. *** Bir gün de; - Kardeşlerim, insanın en büyük düşmanı kendisidir, buyurdu. Dinleyenler şaşırdılar. - İnsanın düşmanı kendisi midir? - Evet, buyurdu.Herkes düşmanı dışarıda arar. Halbuki düşman içeridedir. "O da kendi nefsidir" - İnsanın içinde öyle bir düşman var ki, bütün düşmanlar, onun yanında hiç kalır. O da kendi nefsidir. - Nefis neden büyük düşmandır? dediler. Buyurdu ki: - Allah öyle yarattı onu. Ama ondan korunmak için kullarına çok mühim bir şey verdi. - Ne verdi efendim? - "Akıl" nimetini verdi. İnsan, aklını kullanarak nefsinin şerrinden kurtulabilir. - Ya aklını kullanamazsa? diye sordular. Buyurdu ki: - O zaman nefis ona merkep gibi biner ve istediğini yaptırır. Onun için Allahü teala Kur'an-ı kerimde, "Ey akıl sahipleri!" diye hitab ediyor müminlere.
.İnsanlar dört kısımdır
2005-10-06 01:00:00
Gördes'te yaşamış olan "Hüseyinli Baba"ya bir grup genç gelip; - Efendim, kimlerin sözünü dinleyelim? Kimlerden uzak duralım? diye sordular. Buyurdu ki: - İnsanlar dört kısımdır çocuklar. Birincisi, bilir, fakat bildiğini bilmez. Bu kimse uykudadır. Uyandırmak lâzım onu. - İkinci kısmı hocam? - İkincisi, bilir, bildiğini de bilir. İşte bu, âlimdir. Onun sözünü dinleyiniz. - Üçüncüsü? - Üçüncüsü bilmez, ama bilmediğinin farkındadır. Buna bilmediğini öğretiniz. - Ya dördüncüsü? - Bunlar bilmez, üstelik bilmediğini de bilmez. Ama bilirim sanır. Böyleleri kör cahildir. Terk ediniz onları! Bizden zengini yok" Bir gün de sevdiklerine, - Kardeşlerim, dünyada bizden zengini yoktur, buyurdu. Dinleyenler; - İyi ama efendim, biz zengin değiliz ki, dediler. - Siz, zengin deyince, malı çok olanı mı anlıyorsunuz? diye sordu. - Evet, dediler. Buyurdu ki. - Hayır, malı çok olanı zengin sanmayın. Asıl zengin biziz. - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Bakın kardeşlerim, biz ehli sünnet üzere dosdoğru iman etmiş birer Müslümanız değil mi? - Elhamdülillah. - İşte asıl zenginlik budur. Allahü teala bir kuluna "Doğru iman" verdiyse, ona her şeyi vermiş demektir. Çok şükür sıhhatteyiz Ve ilave etti: - Sonra "Sıhhat" nimeti var ki, çok şükür Rabbimiz bunu da ihsan etmiş bize. Hastaneler adam almıyor. Velhasıl Rabbimizin nimetlerini saymaya kalksak sayamayız. Bütün bunlara karşı bizden bir tek şey istiyor Allahü teala. - Ne istiyor? - Kendisini tanımamızı istiyor. - Tanımak mı? dediler. Allah'ı tanımayan mı var hocam? Sokaktaki sarhoş bile Allah'ı tanır. Sıkıştığında Allah der. Buyurdu ki: - Tanımak o değil kardeşlerim. Tanımak, itaat etmekle olur. Allahü tealanın emir ve yasaklarına uymayan, Onu tanımış olmaz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bir zalimin hidâyeti!..
2005-10-07 01:00:00
Anadolu evliyasından "Ömer Karamanî" hazretlerinin yaşadığı devirde, zâlim bir kişi vardı ki, zulmederdi insanlara. Kiminin zorla malını alır, kiminin namusunu lekeler, kimini de öldürürdü. Kimse de mani olamıyordu. İnsanlar çaresizlikten bu zata geldiler ve; - Efendim biz mahvolduk, diyerek dert yandılar. Ömer Karamanî hazretleri; - Hayrola ne oldu? diye sordu. Yaptığı zulümleri anlatıp; - Bunun yaptıkları canımıza tak dedi artık, dediler. Bir beddua edin de kurtulalım şundan. Büyük veli; - Beddua etmek dinimizde yoktur, buyurdu. "Biz ancak dua ederiz" Hiç böyle bir cevap beklemiyorlardı. - Beddua etmek yok mu? dediler. - Evet, buyurdu. Biz kimsenin helak olmasını istemeyiz. Ancak dua ederiz. Cenab-ı Hak ona da, bize de hidâyet versin. Bu cevaptan pek tatmin olmayıp; - Ama efendim o bir zalim, dediler. Buyurdu ki: - Olsun, ateşte yanmak çok zordur kardeşlerim. Bunlar hakikati bilmiyor. Bilseler yapmazlar. Ve ilave etti: - Soruyorum size, bir kimse bile bile kendisini ateşe atar mı? - Atmaz tabii. - Ama bunlar atıyor. Neden? Bilmiyorlar çünkü. Bilmeyene kızmak değil, acıyıp dua etmek lazım. Sonra şunu anlattı onlara: Sevgili Peygamberimize ilk Müslümanlar bir gün gelip; - Yâ Resulallah, beddua edin de şu müşrikler kahrolsun! dediler. "Bilseler yapmazlar" Efendimiz onlara; - Bilmiyorlar, buyurdu. Bilseler yapmazlar! Ömer Karamanî hazretleri bunları anlatıyordu ki, o zâlimin kalbine hidâyet nurları dolmaya başladı birden. Pişman oldu yaptıklarına. Giyinip, acele çıktı evden. Bu zata geliyordu. Huzurunda tövbe edip nasihat istiyecekti bu büyük veliden. Ve nihayet uzaktan göründü. Ömer Karamanî hazretleri; - Bakın biri geliyor, buyurdu. O kişi olmasın? Dönüp baktıklarında büyük şaşkınlık yaşadılar. Zira gelen, o zalimin tâ kendisiydi. Adamcağız doğruca gelip diz çöktü bu zatın önünde. Talebesi oldu ve bir daha ayrılmadı yanından. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Ağlamayan bebek!
2005-10-08 01:00:00
Allah dostlarından "Sefer Efendi"yi seven yeni evli birinin çocuğu oldu bir gün. Nur topu gibi güzel, sevimli bir oğlan çocuğuydu bu. Fakat hiç ağlamıyordu yavrucak. Anne babanın içine bir kurt düştü bu yüzden. - "Acaba özürlü mü?" diye endişeye kapıldılar. Şüpheden kurtulmak için bebeği kucaklayıp koştular bu zata. - Efendim, bu bizim bebeğimiz, yeni doğdu, dediler. Sefer Efendi çocuğa sevgiyle bakıp; - Maşallah, Allah bağışlasın, buyurdu. - Ama hiç ağlamıyor hocam. - Ağlamasın, ne var bunda? - Acaba özürlü mü? diye endişe ediyoruz da. - Hayır, hiç merak etmeyin. Çocuğunuz gayet normal ve sıhhatli maşallah. Niye hiç ağlamıyor? - Peki ama niye hiç ağlamıyor acaba? - Neden olacak, uslu olduğu içindir. Anne baba pek tatmin olmadı bu cevaptan. Mübarek zat bunu fark edince çocuğu kucaklayıp fısıldadı kulağına: - Ey çocuk! Sen, uslu olduğun için ağlamıyorsun, biliyorum. Ama annen baban üzülüyorlar. Haydi, biraz ağla ki, özürlü olmadığını anlasınlar. O böyle söyleyince çocuk başladı ağlamaya. Annesi sevincinden ne yapacağını bilemedi. Sevinçle aldı çocuğu, bastı bağrına. Sefer Efendi'ye teşekkür edip huzur içinde eve döndüler. Bir gün de; - Mümin olmanın alametlerinden biri nedir, biliyor musunuz? diye sordu cemaatine. - Bilmiyoruz, dediler. İnsanlara dinini öğretmek Buyurdu ki: - Mümin olmanın bir alameti de bir insanın daha Cehennemden kurtulmasına vesile olmak için çalışmaktır. - Yani emr-i maruf mu? dediler. - Evet, buyurdu. Bir kişiye dinden bir mesele öğretmek, yüz nafile hac sevabına karşılıktır. Halbuki bu kadar hac yapmaya insanın ömrü yetmez. - O kadar ilmimiz yoksa efendim? - O zaman kitap verirsiniz. - Ne kitabı? - Ehli sünnet âlimlerinin Allah için yazdıkları bir ilmihal kitabını alıp hediye edersiniz mesela. - Bu da emr-i maruf sayılır mı ki? - Elbette. O insan bu kitaptan okuyup öğrenir. Siz de emr-i maruf sevabına kavuşursunuz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Günahı silen gözyaşları!
2005-10-09 01:00:00
Hak dostlarından "Şeyh Sinan Efendi"yi seven birinin üç aylık bebeği hastalandı bir gün. Doktor, ilâç fayda etmedi. Anne baba çaresiz getirip bırakıverdiler çocuğu bu zatın kollarına ve; - Efendim, bu yavrumuz çok hastadır, dediler. Büyük veli; - Doktora götürdünüz mü? diye sordu. - Evet, ama hiç faydası olmadı, dediler. Mübarek, teselli etti onları. - Üzülmeyin, Allahü teala her şeye kadirdir. Darda bırakmaz kullarını. - Amenna hocam. - Bu çocuğa da şifa verir inşallah. - İnşallah? - Bana öyle geliyor ki, bu çocuk hem iyileşecek, hem de uzun ömürlü olacak. "Bizi sevindirdiniz" Duyduklarına inanamıyorlardı; - Ağzınıza sağlık efendim, bizi sevindirdiniz. Büyük veli, şefkat ve muhabbetle çocuğa nazar etti ve; - Zannım odur ki, bu çocuk yüz yaşını doldurur, buyurdu. Garipler sevinçlerinden ne diyeceklerini bilemiyorlardı ki, büyük veli, bebeği annesine uzattı ve; - Al bacım, buyurdu. Şu anda ben bunu yüz yaşını geçmiş, saçları, sakalları bembeyaz olmuş bir halde görüyorum. Hakikaten o çocuk şifa buldu ve yüz yaşının üzerinde vefat etti. *** Bir gün de; - Efendim, kıyamet günü amel defterimiz elimize verildiğinde, işlediğimiz bazı günahları orada göremeyecekmişiz, öyle mi? diye sordular. "Bu nasıl oldu?" Buyurdu ki: - Evet. Bazı kimseler işlemiş oldukları günahları defterinde görmeyince çok sevinip, bunu meleklere sorarlar. Melekler derler ki: - Sen bir gece, günahlarını düşünüp çok üzülmüş ve bir damla gözyaşı dökmüştün. İşte o gözyaşı sebebiyle cenab-ı Hak sildi o günahını. Levh-i mahfuzda var, ama burada yazmaz. Onlar tekrar; - Ey melekler, yapmadığım birçok da sevaplar görüyorum defterimde, bu nasıl oldu? derler. Melekler; - Onlar da, samimiyetle yapmak isteyip de yapmaya imkân bulamadığın hayırlı işlerdir ki, cenab-ı Hak onlar için birer sevap yazdı sana, diye cevap verirler. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bir korsan gemisi!..
2005-10-10 01:00:00
Manisa-Demirci'de medfun bulunan "Şeyh Sinan Efendi", hacca gitti bir sene. Dönüşte bir gemiye bindi. Bir miktar yol almışlardı ki, aniden bir korsan gemisi belirdi ve hızla yaklaştı bunlara. Maksatları kötüydü. Hepsi eşkıya olup, baskın yapacak, mal ve canlarına zarar vereceklerdi bu Müslümanların. Ancaak... Ancak bu gemide Şeyh Sinan Efendi vardı. Bu hali görünce ellerini açıp dua etti: - Yâ Rabbî! Bize yardım et. Kurtar bizi bu zalimlerin şerrinden! Duası henüz bitmişti ki, aniden bir rüzgar çıktı. Korsan gemisini alıp götürdü tâ ötelere. Ve kısa zamanda kayboldu gözden. Gemidekiler kurtulmuştu. Sabreden başarır Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Kardeşlerim, emr-i marufta çok çile vardır, hakaret vardır, hatta dayak vardır, buyurdu. Ve şöyle devam etti: - Ama sabretmek lazım. Allahü tealanın dinini yayanlar, nazik ve kibar olmalı. Karşılaştıkları sıkıntılara sabretmelidirler. Dinleyenler; - Ya sabretmezlerse? diye sordular. Buyurdu ki: - Sabretmezlerse başarısız olurlar. Etraflarında kimse kalmaz. Allahü teala öyle buyuruyor çünkü. - Ne buyuruyor efendim? - Efendimize hitaben, "Ey habibim, sen sabırlı olmasaydın, yumuşak davranmasaydın, etrafında kimse kalmazdı" buyuruyor. En kıymetli kullar Bir gün de; - Efendim, Allah indinde en kıymetli kullar kimlerdir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - En kıymetli kullar, takva sahibi olanlardır. - Yani Allahtan korkanlar mı? dediler. - Evet, buyurdu. İnsanlar, kendi aralarında bazı mevkiler kurabilirler. Fakat bunların hiçbirinin Allah indinde değeri yoktur. Dinleyenler; - Peki hocam, insan ne ile değer kazanır? dediler. Buyurdu ki: - Allahın kullarına hizmet etmekle. Nitekim Peygamber Efendimiz de bir hadis-i şerifte,"Bir topluluğun içinde en kıymetli olanı, onlara hizmet edendir" buyuruyor.
..Çocuklar niçin oynarlar?
2005-10-11 01:00:00
Anadolu'da yetişen velilerden "Şeymer Hasan Dede" henüz çocuk idi ki, bir gün oynayan çocukları gördü sokakta. Ve onları gösterip; - Babacığım, bu çocuklar niçin oynarlar? diye sordu. Babası zorlandı cevapta. - Her çocuk gibi oynuyorlar işte, dedi. Ancak o tatmin olmamıştı. - Babacığım, dedi. Ben bu işi bir türlü anlayamıyorum. - Neyi anlamıyorsun oğlum? - Biz oyun için mi yaratıldık yani? - Değil tabii yavrum. - Allahü teâlâ, biz insanları yalnız ibadet etmek için yaratmadı mı? - Elbette oğlum, onun için yarattı. - İşte bunu anlamıyorum babacığım. Rabbimize ibadet etmek varken, nasıl oynamaya vakit buluyorlar? Ona şaşıyorum. Benim bir dostum var Bu zat, bir gün de şunu anlattı sevdiklerine: Allahü teala, Musa aleyhisselama, - Yâ Musa, falan şehirde benim bir dostum var. Dün vefat etti. Git, onu dinin vecibelerine uygun olarak defnet! buyurdu Musa aleyhisselam bildirilen şehre gidip buldu o kimseyi. Yakınları, bir viraneye terk etmişlerdi kendisini. - Niçin böyle yaptınız? diye sordu onlara. Cevaben; - "O, son derece kötü bir hayat yaşadı", dediler. "Yapmadığı günah ve kötülük kalmadı". Musa aleyhisselam, onu oradan çıkarıp, dinî usüllere uygun olarak kefenleyip defnetti. Ona, niçin "Dostum" dedin? Sonra da; - Yâ Rabbi, herkesin, hatta yakınlarının bile kötü bilip, işlediği günahlar sebebiyle terk ettiği bu kişiye "Dostum" buyurdun. Bunun hikmetini öğrenebilir miyim? diye arz edince, Hak teala hazretleri; - Evet, buyurdu. O, çok iğrenç bir hayat sürdü. Ailesi de bu sebeple terk etti onu. Ama ölmeden evvel tövbe etti. Musa Nebî; - Nasıl tövbe etti yâ Rabbî? deyince, Hak teala buyurdu ki: - Büyük pişmanlık içinde, gözyaşları dökerek "Yâ Rabbî, bütün ömrüm günahla geçti. Ama şimdi çok pişmanım. Sen gizleyici ve affedicisin. Yakınlarım beni terk etti, ama sen terk etmezsin. Senden avf ve mağfiret diliyorum. Beni affet" dedi. Ben de onu affedip dostlarımın arasına dahil ettim. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Biraz yeşil ot getir!"
2005-10-12 01:00:00
Anadolu evliyasından "Şeymer Hasan Dede", henüz ilim tahsiline başladığı çocukluk günlerinden birinde, babası onu çağırıp; - "Oğlum!", dedi. "Bahçeye git de, koyunlar için biraz yeşil ot topla getir!" Küçük Hasan; - Peki babacığım! deyip koştu bahçeye. Ancak biraz sonra eli boş geri döndü. Babası; - Hayrola oğlum, dedi. Ot yok muydu bahçede? - Vardı babacığım. - Ee, niye getirmedin öyleyse? - Koparmaya kıyamadım baba. - Kıyamadın mı? Neden? - Bütün yeşil otlar "Allah! Allah!" diye zikrediyordu. Onun için koparamadım. Oğlunun alnından öptü Babası çok duygulanmıştı. - Peki evladım, deyip alnından öptü. Anlamıştı oğlunun manevi mertebesini. *** Şeymer Hasan Dede, bir günkü sohbetinde; - Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona iki nimet verir, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - Birincisi, ona sevdiği bir kulunu tanıtır, buyurdu. - Sevdiği kuldan murat nedir? dediler. - Hakiki bir İslam âlimi veya gönül ehli bir Allah adamıdır, buyurdu. Böyle bir zatı tanımak, nimetlerin en büyüğüdür. Çünkü iki cihan saadetine kavuşmak, böyle bir zatı tanımak ve onu sevmekle olur. Sordular: - İkinci nimet nedir efendim? Buyurdu ki: - Ona hayırlı bir iş nasip eder. Daha çok severse, derd-ü bela verir. Sevgilinin kemendi!.. - Sevdiğine mi dert bela verir? dediler. - Evet, buyurdu. Derd-ü bela, Allahü teâlânın kemendidir. Sevdiklerini, bu kementle kendine çeker. *** Bir gün de; - Nefsin gıdası, haram işlemektir, buyurdu. - Bu nefsin şerrinden nasıl kurtuluruz? dediler. - Gıdasını vermemekle, buyurdu. Nefsi, helal şeylerle meşgul etmezsek, o bizi haramlarla meşgul eder. - Ailede, karı-koca arasındaki geçimsizliğin kaynağı nedir? dediler. - Hukuka riayetsizliktir, buyurdu. İkisi de kendi hududunu iyi bilir, buna riayet ederlerse, o evde hiçbir tatsızlık olmaz. Hatta Cennete döner o hane. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Develerimi kaybettim"
2005-10-13 01:00:00
Manisa'nan Demirci ilçesinde yatan "Şeymer Hasan Dede"nin sevdiklerinden birinin develeri kayboldu bir gün. Ne kadar aradıysa da bulamadı. Yorgun argın döndü eve. Bu işe bir çare düşünürken, Hasan Dede geldi aklına. Derhal koşup, çaldı kapısını ve; - Efendim, ne olur bir himmet edin, diye yalvardı. Hasan Dede; - Hayrola, buyurdu. Ne oldu? - Develerimi kaybettim, çaresizim. - Aradın mı peki? - Evet efendim. Her yeri aradım, hiçbir yerde yoklar. Hasan Dede, az tefekkür ettikten sonra eliyle bir yönü işaret edip, iyice de tarif edip; - Falan yere de baktın mı? diye sordu. - Baktım, dedi. Orda da yoklar. Belki görememişsindir - Bir daha bak, buyurdu. Belki görememişsindir. Adam, almıştı işareti. - Peki efendim! deyip koştu o yere. Evet, develer oradaydı. Hem de tam tarif ettiği yerde. *** Bu zat bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, Cehennemde sonsuz yanmak var, buyurdu. Ama sonsuz yanmak, inkârın karşılığıdır. Dinleyenler; - Efendim, yüz yaşında ölen bir kâfir, neden yüz yıl değil de sonsuz yanıyor? diye sordular. Buyurdu ki: - Onlar ebedi inanmıyorlar da onun için. - Nasıl yani hocam? - Yani onlar sonsuz yaşasalardı, sonsuz olarak iman etmeyecek, ebediyyen küfürde kalacaklardı. Allah bildiği için Ve ekledi: - Rabbimiz, sonsuz ilmiyle bunu bildiği için sonsuz azab yapacaktır onlara. *** Bir gün de şunu anlattı sevdiklerine: Şit aleyhisselam bin sene yaşamıştı. Beşyüz yaşında iken; - Ey Allahın Nebîsi! Evin çok dar. İzin ver, sana şöyle geniş ve rahat bir ev yapalım, dediler. Buyurdu ki: - Beşyüz sene ömrüm kaldı, değer mi? - Siz ne diyorsunuz, dediler. Ahir zamanda gelecek ümmetin ömürleri elli altmış sene olacak. Ama bir ev yetmeyecek onlara. İki, üç evleri, hatta köşkleri, sarayları olacak. - Yaa, öyle mi?buyurdu. Desenize onların ömürleri gibi akılları da kıt ve kısaymış. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Edep nedir?
2005-10-14 01:00:00
Anadolu erenlerinden "Hasan Dede"nin sevdiklerinden biri, şiddetli göz ağrısına tutulmuştu bir gün. Hiç dayanamıyordu ağrısına. Tabipler bir şey yapamadılar. Çaresizdi. Bir seher vakti kalkıp iki rekat namaz kıldı ve yalvardı: - Yâ Rabbî! Senin sevgili kulun Hasan Dede hürmetine bana şifa ver! Sonra uyudu. Rüyasında Hasan Dede geldi yanına. Mübarek eliyle gözlerini meshedip; - Şifa Allah'tandır! buyurdu. Adamcağız sevinmişti. - Efendim şifa bulacak mıyım? diye sordu; Hasan Dede; - İnşallah kardeşim, buyurdu. Cenab-ı Hak kendisine açılan eli boş çevirmez. Adam uyandığında çok neşeliydi. Ağrıdan kurtulmuştu Zira kurtulmuştu o ağrıdan. Ve bir daha da görmedi göz ağrısı. *** Bir gün de; - Efendim, dünyada en zor şey nedir? diye sordular bu zata. - Hakkı batıldan ayırmaktır, buyurdu. Ancak bunu herkes yapamaz. - Kimler yapabilir? dediler. Buyurdu ki: - Peygamberimiz ve Onun vârisi olan büyük İslâm âlimleri yapabilir bu işi. - Hakkı batıldan ayırmak o kadar mühim midir ki? - Elbette. Ahirete gidince, çokları, "Eyvaah!" deyip çok pişman olacaklar. - Neden? - Çünkü "Hak" diye sarıldıklarının "Batıl" olduğunu, anlayacaklar orada. En büyük nimet - Bunun için bu dünyada en büyük nimet, hakkı batıldan ayırabilen bir zatın sohbetine kavuşmaktır. - Böyle zatlar yoksa? dediler. - Kendileri yoksa kitapları var, buyurdu. O zatların kitaplarını okuyan da, hakkı batıldan ayırabilir. *** Bir gün de "Tasavvuf"tan sordular bu zata. - Tasavvuf, son nefeste imanla gidebilmek ilmidir, buyurdu. - Sabrın alameti nedir? dediler: - Şikâyeti terk, sıkıntı ve musibeti gizlemektir, buyurdu. - Allah sevgisinin işareti nedir? - Ölümü sık hatırlamaktır. - Ya edep? - Edep; söz dinlemektir. Yani büyüklerin sözüne, itiraz etmeden, yorum getirmeden peki demektir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Suyu çekilen kuyu...
2005-10-15 01:00:00
Manisa'da yaşayan Hak dostlarından "Hasan Dede"ye, zenginin biri, suyu bol olan "bir kuyu" bağışlamıştı. Ancak bir müddet sonra vazgeçip, geri aldı. Onun bu davranışı Hasan Dede'yi incitmiş, kırmıştı nurlu kalbini. Ama iki saat sonra; O zengin adam, kuyuya gittiğinde, suyun tamamen çekilmiş olduğunu gördü. İnanamadı gözlerine. Kendi kendine, - "Bunda bir iş var" dedi. Sonra uyandı birden. - "Buldum. Ben o zatın kalbini incittiğim için böyle oldu". Tövbe edip koştu bu zatın dergahına. Büyük veli güleryüzle karşıladı kendisini. - Hoş geldin kardeşim. - Hoşbulduk efendim. Kuyu, artık sizindir - Kuyunun suyu mu çekilmiş? - Evet efendim. Ama çok pişmanım. Ne olur, affedin beni. O kuyu artık sizindir. Hasan Efendi gülümsedi ve - Pekâlâ, biz de kabul ettik, buyurdu. Şimdi git, o kuyudan biraz su getir de içelim. Adamcağız; - Baş üstüne! deyip koştu hemen. Gördü ki, kuyu ağzına kadar su dolu. Neredeyse taşacak. Kendi kendine, - "Hey güzel Allah'ım" dedi. "Sevdiğin kullar için neler yaratıyorsun. Seni de seviyorum, senin sevdiklerini de". *** Hasan Dede'nin hanımı, bir gün bu zata; - Efendi, ben bir şeyi çok merak ediyorum, dedi. Hasan Dede; - Hayırdır hanım, buyurdu. Neyi merak ediyorsun? Allah beni seviyor mu? - Allahü teala beni seviyor mu acaba? Buyurdu ki: - Sen Allahü tealayı seviyor musun peki? - Elbette, hem de çok seviyorum. - Öyleyse O da seni seviyordur. Kadıncağız sevindi. - Ciddi mi Efendi, seviyor mudur? - Elbette, buyurdu.Çünkü sevgi yukardan gelir. O seni sevmeseydi, sen Onu sevemezdin. *** Bir gün de; - Efendim, Allahü teala hangi kulları çok sever? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Günah işleyip de tövbe eden ve o tövbesini bozmayan kulunu çok sever. Hatta ona "Sevgilim" der. Âlemlerin Rabbi bir kuluna bu kelimeyi derse, o daha ne ister? > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 2
.Seher vakti edilen dua
2005-10-16 01:00:00
Anadolu'da yetişen âlim ve evliyadan "Hasan Dede" zamanında bir sene, çok yağmur yağıp su bastı o havaliyi. Su altında kaldı evler. İnsanlar mecburen yüksek yerlere çıktılar. Hasan Dede çok üzüldü. Bir gece yarısı, iki rekat namaz kılıp; - Yâ Rabbî! kurtar kullarını bu afetten! diye yalvardı. Ellerini yüzüne sürerken su başladı çekilmeye. Kısa zamanda iyice çekilip güneş çıktı peşinden. O dua bereketiyle hiçbir hasar olmadı o yörede... *** Bir gün de sevdiklerine; - Kardeşlerim, iman etmek çok kolaydır, buyurdu. - Nasıl kolay? dediler. Buyurdu ki: - Kendinize bakın, anlarsınız. Bir şey anlamadılar! Hasan Dede sordu onlara: - Kalbiniz, mideniz, hasılı bütün iç organlarınız geceli gündüzlü mükemmel şekilde çalışıyor, görevlerini tam yapıyor mu? - Evet, dediler. - Peki, haberiniz oluyor mu bütün bunlardan? - Hayır. -İşte Allaha iman etmek isteyen kimse, bunu düşünsün yeter. Nitekim "Kendini bilen, Rabbini bilir" buyurulmuştur. *** Bir gün de; - Kardeşlerim, Allahın kullarına, yalnız Onun rızası için iyilik yapın! buyurdu. Dinleyenler; - Ya iyilik yaptığımız kimseden kötülük görürsek? dediler. - Olsun, buyurdu. Siz yine iyilik yapın. - Yine kötülük yaparsa? - Siz iyiliğe devam edin. - Neden? dediler. Allah için yapıyorsunuz Buyurdu ki: - Çünkü siz Allah için iyilik yapıyorsunuz, o insan için değil ki. O iyiliğinizin mükâfatını Allahü teala size verecektir. Şüpheniz olmasın. *** Bir gün de; - Allahü teâlânın bir kulunu sevdiği nasıl anlaşılır? diye sordular. - Öyle kulların dört özelliği vardır, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Evvela helal kazanır, helal yerlere sarf ederler. İkincisi, tevazû sahibidirler. Üçüncüsü, iyi huylu olup, herkesle iyi geçinirler. - Ya dördüncüsü efendim? - Dördüncüsü de, onlar daima güler yüzlüdürler. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Onu derhal cezalandır!"
2005-10-17 01:00:00
Manisa velilerinden "Hasan Dede" zamanında valinin adamlarından bir zâlim, garib birinin mahsulünü zorla aldı elinden. Zavallının kimsesi de yoktu. Doğruca gidip, şikayet etti onu Hasan Dede'ye. Mübarek çok üzülüp, valiye gitti hemen. Adamlarının yanında o zalimin yaptığını anlatıp, sert olarak; - Derhal onu cezalandır! buyurdu. Bunu söylerken, iki parmağını valiye doğru hiddetle uzatmıştı. Vali başladı titremeye. - Peki efendim, dedi. Emredersiniz! Mübarek zat gidince, valinin adamları çıkıştılar kendisine. - Sen ne yaptın? Niye hemen pes ettin? Vali hâlâ titriyordu. - Mecburdum "Peki" demeye. - Ne o, korktun mu yoksa? - Evet, hem de çok korktum. O ihtiyardan mı? Alaylı alaylı gülüştüler. - Bir ihtiyardan korktun, öyle mi? - Öyle demeyin. Bana doğru uzattığı o iki parmak var ya! - Eee? - İki mızrak gibi uzayıp az daha gözlerime girecekti. İtiraz etseydim gözlerimden olacaktım. O günden sonra hiç kimseye zulmetmedi artık. *** Bir gün bu zata biri geldi ve; - Siz hocanızdan çok bahsediyorsunuz, dedi. Ondan neler öğrendiniz? - Bir tek şey öğrendim, buyurdu. Adam şaşırdı. - Bir tek şey mi? - Evet, sadece bir tek şey. - Merak ettim. Neymiş o öğrendiğiniz? Buyurdu ki: - Hak nedir, batıl nedir? Kim sevilir, kim sevilmez? Bunu öğrendim. Adam sordu: - Bu, o kadar zor mudur ki? Dünyada en zor şey - Elbette, buyurdu. Dünyada en zor şey, hak nedir, batıl nedir, bunu ayırabilmektir. Bunu da ancak mürşid-i kâmiller ayırabilir, herkes değil. *** Bir gün de; - Bize kalana bakın, buyurdu. Bizde olana değil. - Bize kalan nedir? dediler. - Allah rızası için verdiklerimizdir, buyurdu. *** Bir gün de "Sabır"dan sordular. - Sabır acıdır, fakat mutlak şifadır, buyurdu. - Başkalarından iyilik görmenin yolu nedir? - Başkalarına iyilik etmektir. - Bedbahtlığın alameti? - Halinden şikayetçi olmaktır.
.Yâ Rabbî, kurtar beni"
2005-10-18 01:00:00
Demirci toprağını nurlandıran "Balzat Hacı Baba", keramet ehli, mübarek bir zattı. Şöyle ki; O devirde genç bir kadın, tek başına evinden çıkmış, karşı köye gidiyordu. Akşam üzeri tenha bir mevkiye gelmişti ki, edepsiz bir adam onu görüp, musallat olmak istedi. Kadıncağız büyük bir korkuya kapıldı. Çaresizdi. Kalbinden sessizce; - "Yâ Rabbî!" diye yalvardı. "Beni bu adamın şerrinden ancak sen kurtarabilirsin. Balzat Hacı Baba hürmetine bana yardım et!" O esnada adam iyice yaklaşmış, tam kadını tutmak üzereydi ki, aniden koca bir "Yılan" peydah olup feci şekilde soktu o ahlâksızı. Henüz kadına eli değmemişti ki, cansız yere yıkıldı. Buldu cezasını Kadıncağız kurtulmuştu. Ancak korkusundan yolunu şaşırdı bu defa. Bilemedi ne yöne gideceğini. Vakit ilerlemiş, iyice karanlık bastırmıştı. Gözlerini kapayıp, kalbinden, - Yâ Rabbî! O zatın hürmetine beni köyüme ulaştır! diye yalvardı. Gözlerini açtığında, bir at gördü az ilerde. Bu büyük veli de yanındaydı. Kadıncağıza; - Bacım, buna bin. O seni köyüne ulaştırır! buyurup kayboldu gözden. Kadın o ata binip, köyüne ulaştı. Bir "Fatiha" okuyup, gönderdi bu zatın ruhuna. *** Bir gün de nasihat isteyen bazı gençlere; - Müminleri incitmekten çok sakının! buyurdu. - Kalp kırmak çok mu günahtır? dediler. - Elbette, buyurdu. Kâbe-i şerifi hem de yetmiş defa yıkmaktan daha büyük günahtır. Mümin, Allahın dostudur - Hikmeti ne efendim? - Çünkü Allahü teala, mümin kuluna "Dostum" diyor. "Evliyam" diyor. Sen ise onu kırıyorsun. Bu hal, mümine yakışır mı? Ve ekledi: - Allahü teala, "Yere göğe sığmam. Mümin kulumun kalbine sığarım" buyuruyor. Sen nasıl o kalbi zedelersin? Olur mu böyle şey? Gençler bu defa; - Başarılı olmak neye bağlıdır? diye sordular. - İslamiyete tam uymaya bağlıdır, buyurdu. - Efendim, gayri müslimler de başarılı oluyor, dediler. Buyurdu ki: - Biz, dünyadaki başarıdan değil, öldükten sonra işe yarayan başarıdan bahsediyoruz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Allah diyen mahrum olmaz"
2005-10-19 01:00:00
Manisa velilerinden "Balzat Hacı Baba", bir gün evinde otururken, birden ellerini kaldırıp hararetle dua etmeye başladı. Bu hal, evdekilerin dikkatini çekti tabii. Az sonra sakinleşince sordular: - Hayırdır inşallah. Mühim bir şey mi oldu? - Evet, buyurdu. mühim bir şey oldu. - Ne oldu? Söylesene. - Okyanusta bir gemi fırtınaya tutuldu. İçinde sevdiklerimiz de vardı. Onlar, bizi vesile edip Allahü teâlâdan yardım istediler. Onlar için dua ettim. - Kurtuldular mı bari? - Çok şükür, fırtına dindi ve kurtuldular. Birkaç gün sonra bir grup kimse geldi bu zata ve; - Efendim, size teşekküre geldik, dediler. "Ne teşekkürü?" -Hayırdır, buyurdu. Ne teşekkürü? - Biz gemide seyahat ederken bir gece fırtına çıktı. Gemimiz tam batmak üzereydi ki, sizi vesile edip dua ettik. - Sonra? - Fırtına dindi ve kurtulduk. Buyurdu ki: - İnsanlar her şeyden ümidini kesip de Allahü teâlâdan yardım isterlerse, cenab-ı Hak onları elbette o sıkıntıdan kurtarır. Allah diyen mahrum olmaz. *** Bu zat, bir gün sevdiklerine; - İnsanlara teşekkür etmeyen, Allaha şükretmiş olamaz, buyurdu. Dinleyenler, - Kime teşekkür etmeliyiz? dediler. - Evvela hocaya, buyurdu. - Nasıl teşekkür edilir? - Söylediklerine kıymet vermekle. Vakit çok kıymetlidir - Sonra kime teşekkür edilir efendim? - Anne babaya. - Kâfir olsalar da mı? diye sordular. - Evet, buyurdu.Kâfir de olsalar, ne kadar kötü de olsalar, anne babaya karşı gelinmez. Sonra efendim? - Üçüncü olarak işverene teşekkür edilir. Ona teşekkür de, emirlerini yerine getirmekle olur. *** Bir gün de; - Vakit, çok kıymetlidir, buyurdu. Ömrünü boş şeylerle geçiren kişi, tarlaya tohum ekmeyen kimseye benzer ki, hasat zamanı elbette pişman olur. Ve ilave etti: - Ölümü kendinize sevdirin. Nasıl olsa bir gün başa gelecek. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Onun hürmetine şifa ver!"
2005-10-20 01:00:00
Anadolu'nun Kula ilçesinde medfun olan "Tahir Efendi" devrinde, Müslüman olmayan birisi hastalanmıştı bir gün. Tabipler çare bulamadılar. Hastalık gittikçe ağırlaşmıştı. Ve bir gece... Çaresizlikten Tahir Efendi'yi düşündü adam. Kendisi Müslüman değilse de, Onun, Allah'a yakın bir zat olduğunu biliyordu. Onu vesile ederek, - Yâ Rabbî! O zat senin sevgili kulunsa, onun hürmetine bana şifa ver! diye dua etti. Ellerini yüzüne sürerken çalındı kapısı. Açtığında Tahir Efendi'yi gördü eşikte. Çok şaşırmıştı. - Buyurun efendim! dedi. Safa geldiniz. Ancak girmedi mübarek. Elinde üç beş tane "Elma" vardı. "Bunu ye, iyileşirsin" Onları adama uzatıp, - Bunlardan ye. Allah'ın izniyle iyileşirsin dedi ve ayrıldı. Adam o elmalardan yer yemez iyileşti birden. Öyle ki hastalıktan eser kalmadı vücudunda. Sonrası malum. "Şehadet"i söyleyip Müslüman oldu. *** Bir gün de bu zata bir kimse gelip, - Efendim, insanlardan hep sıkıntı görüyorum, diye dert yandı. Tahir Efendi, - Öyleyse tövbe et, buyurdu. Adam anlayamadı. - Neden tövbe edeyim ki? dedi. Ona şefkatle baktı ve -Kardeşim, buyurdu. İnsanlardan gelen sıkıntılar, işlenilen günahların neticesidir. Hemen tövbe et! - Peki efendim, dedi. İnsanlardan iyilik gelirse? - O da, yapılan iyi amel ve ibadetlerin mükâfatıdır, buyurdu. Kime nasib olursa, çok sevinsin. Her nimet Allah'tandır Adamcağız; - Yani, dedi. Kullardan gelen bütün iyilikler, hep Allahtan mıdır? - Elbette, buyurdu. - Ya kötülükler? - Onlar da nefistendir. Nefis, her fenalığın kaynağıdır. *** Bir gün de; - Namaz bir ölçektir, buyurdu cemaatine. - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Kim onu hakkıyla ölçer, yani âdâbına uyarak kılarsa, büyük ecir ve mükâfata kavuşur. - Ya âdâbına uygun kılmazsa? dediler. Buyurdu ki: - O zaman hiç sevap alamaz. Sadece borcunu ödemiş olur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Cenazeyi defnedemiyoruz"
2005-10-21 01:00:00
Anadolu velilerinden "Şah Süleyman Efendi"yi sevenlerden biri vefat etti bir gün. Mevsim de kıştı. Cenaze hizmetleri yapıldıktan sonra, sıra defnetmeye geldi. Ancaak nereyi kazsalar, su çıkıyordu altından. Kabir için kuru bir yer bulamayıp, defnedemediler cenazeyi. Sonunda bu zata koşup dert yandılar. - Efendim çaresiz kaldık. Şah Süleyman Efendi; - Hayırdır, buyurdu. Ne oldu? - Cenazeyi defnedemiyoruz hocam. - Neden? - Nereyi kazsak, altından su çıkıyor. Mübarek, kabristanda bir yer tarif edip sordu: - Filan yeri kazdınız mı? - Evet kazdık. Orası da sulu. - Bir daha kazın, buyurdu. Ümit ederim ki o yer kuru çıkar. Gerçekten kuru çıktı! Gidip o yeri kazdılar ki, toprak kupkuru. Halbuki su vardı az önce. Sevinip o yere defnettiler cenazeyi. *** Bir gün bazı gençler; - Efendim, İslâmiyette en mühim şey nedir? diye sordular bu zata. - İman sahibi olmaktır, buyurdu. - İmandan sonra nedir? dediler. - İslâmiyeti öğrenmektir, buyurdu. Hadis-i şerifte, "Nerde ilim varsa, İslâmiyet oradadır" buyuruluyor. - O hangi ilim? dediler. Buyurdu ki: - Fen ve din ilimleri. Mesela gözün yapısı, ilahi sırlarla doludur. Bunu öğrenmek, Allahü teâlâyı tesbih etmektir. Ama ilmihalini öğrenmek daha önce gelir. - Neden efendim? - Çünkü bu ilim herkese farzdır. "O ilim vebal olur!" - Bundan sonra mühim olan nedir? dediler. - Öğrendiğiyle amel etmektir, buyurdu. - Eğer amel etmezse? - O zaman o ilim vebal olur o insana. - Vebal mi, nasıl yani? - Yani o ilim ona zararlı olup, onu Cehenneme götürür. - Neden? - İlim, kendisiyle amel edilen ilimdir kardeşlerim. Eğer amel edilmiyorsa, ona ilim denmez. *** -Bir gün de; - Güzel ahlak nedir? dediler. Buyurdu ki: - Güzel ahlâkın en azı, meşakkatlere göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek ve herkese karşı şefkatli olmaktır. ------ 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.İyi kul olmak...
2005-10-22 01:00:00
Basra'da yetişen velilerden "Ebu Muhammed El-Basrî" hazretleri zamanında bir gün şiddetli yağmur yağdı o havaliye. Gök delinmişti sanki. O hızla devam edecek olsa büyük felaket olacaktı. Hemen koştular bu zata. - Efendim n'apacağız? dediler, yağmur dinmiyor. Büyük Veli, - Evet, buyurdu. Yağmur şiddetli yağıyor. - Bir dua etseniz hocam. - Bilmem ki...dediyse de, açtı ellerini ve; - Yâ Rabbî! Bu yağmuru bize rahmet kıl, diye yalvardı. Felaket olmasından sana sığınıyoruz. Duası bitmemişti ki azaldı yağmurun şiddeti. Az sonra da kesildi tamamen. Halk büyük bir felaketten kurtuldular. Salih Müslüman... Bir gün de; - İyi bir kul nasıl olur? diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - İyi kul, salih bir Müslümandır önce. Allahü teâlânın hükmüne boyun eğer. Belalara sabreder. Kanaat sahibi olur. - Başka efendim? - Allahtan başka kimseden bir şey beklemez. Her ihtiyacını yalnız Rabbinden ister. Onların tek korkuları vardır. - O nedir ki? dediler. Buyurdu ki: -Son nefes. Son nefeste imansız ölmekten korkarlar. *** Bir gün de gencin biri bu zatın huzuruna geldi ve; - Efendim, dünyada ve ahirette sıkıntılardan kurtulmak için bana ne tavsiye edersiniz? diye sordu. Namazını güzel kıl! Cevabında; - Beş vakit namazını cemaatle ve huşu ile kıl, buyurdu. Genç adam, -Sadece bu mu? diye sordu merakla. Ebu Muhammed hazretleri; -Evet buyurdu. Çünkü insanı dünyada ve ahirette felaket ve sıkıntılardan kurtaracak olan, ancak namazdır. Amaa.. Delikanlı meraklandı. - Aması ne? - Namazı, şartlarına uyarak, dosdoğru kılmalısın. - Nasıl yani? Buyurdu ki: - Allahü teâlânın beğeneceği, kabul edeceği şekilde eda etmelisin. Namazlarını böyle kılarsan, dünyada da sıkıntı görmezsin, ahirette de. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İnsanlarla işimiz yok!"
2005-10-23 01:00:00
İstanbul'da yaşayan âlim ve velilerden "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, bazı dostları; - "Efendim, insanlar sizi çok seviyor", dediler. "Siz çok iyi bir insansınız." Cevabında; - Biz, insanlar sevsin diye Müslüman değiliz, buyurdu. Biz, Allah sevsin diye Müslümanız. Bizim için Allahü tealanın sevmesi mühimdir. - İnsanların sevmesi mühim değil mi? dediler. - Hayır, buyurdu. Hiç mühim değil! - Neden efendim? - İnsanlara güvenilmez de ondan. Onlar bugün sever, yarın söverler. Ve ilave etti: - Biz onların sevmesiyle sevinmez, sövmeleriyle üzülmeyiz. Bizim insanlarla işimiz yoktur. İyilerle beraber ol! Bir gün de, sevdiği bir gence; - Evladım, daima iyilerle beraber olmaya bak!buyurdu. Delikanlı; - "İyiler"den kasıt kimlerdir? diye sorunca da; - Allahü tealanın sevdiği kullardır, buyurdu. Onları sev. Çünkü kişi, dünya ve ahirette sevdiği kimselerle beraber olacaktır. - Ahirette de mi efendim? - Evet, orada da. - Çok günahkâr olsa da mı? - Fark etmez. Ehil ve na ehil, orada beraberdir evladım. Delikanlı anlıyamadı. - Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Yani bir topluluğun içinde cenab-ı Hakkın sevdiği bir kul varsa, o insanların hepsi, onun hürmetine affolup Cennete girer. Allahın rahmeti boldur Genç adam sevindi. - Oh, ne güzelmiş. - Tabii evladım. Allahü teâlânın rahmeti boldur. O cemaatin bir kısmını Cennete koyup, diğerlerini mahrum etmez. Bu, dünyada da böyle değil mi zaten? - Nasıl? - Mesela birbirini seven üç beş kişi sohbet ederken, oraya bir iki yabancı gelse, onlara, "Kusura bakmayın, sizi aramıza kabul etmeyiz" derler mi? - Demezler elbet. - Eh, insanoğlu demezse, cenab-ı Hak hiç demez. - Bu, büyük müjde efendim. - Elbette, bir cemaat Cennete girerken, onların arasındaki ehil olmayanları ayırmazlar. Onlar da, o iyilerle birlikte cennete girerler. > 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Rabbimden bir şey istiyorum"
2005-10-24 01:00:00
Hindistan'ın büyük velilerinden "Ahmet Kithû Efendi", gıybetten çok korkar, herkese de bunun zararını anlatırdı. Bir gün sevdikleriyle otururken; - Ben Rabbimden tek bir şey istiyorum! buyurdu. Dinleyenler; - O nedir ki? diye sordular. Buyurdu ki: - Ona, hiç gıybet etmemiş bir kul olarak kavuşmak. Bunu istiyorum. Hikmetini sordular. - Çünkü gıybet, kul hakkına girer de ondan, buyurdu. Kıyamet gününde, hiç kimse beni böyle bir şey için arasın istemiyorum. - Biz de istemiyoruz efendim. Bunun için ne yapmalıyız? - Dünyada iken helallaşın! buyurdu. - Ya helal etmezse? dediler. Mutlaka helallık alın Buyurdu ki: - Ne yapıp edin, o helallığı alın. Yoksa ahirette çaresi bulunmaz. *** Bu zat, bir günkü sohbetinde de buyurdu ki: - İnsanın yaptığı işlerde, mutlaka bir hedefi, maksadı, gayesi vardır. Bu da iki türlü olur. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Ya Allah rızası için olur, ya da insanların rızası için. Ve izah etti: - Yani insan, ya Rabbinin rızasını kazanmak için iş yapar bu dünyada, ya da insanlara beğendirmek için. Eğer Allah için yaparsa çok iyi. Onun yardımcısı Allahü teâlâdır. Mübarek olsun. - İnsanlar için yaparsa? dediler. - Bu, çok kötü, buyurdu. Sonu hüsran olur - Nasıl yani? dediler Buyurdu ki: - Cenab-ı Hak onun işini insanlara bırakır ki, sonu hüsran olur muhakkak. *** Bir gün de; - İmanın kâmil alduğunun alameti nedir? diye sordular bu zata. - İmanı kâmil olanlarda iki haslet bulunur, buyurdu. Dinleyenler merak edip; - Onlar nedir ki? diye sordular. - Biri, sevdiği ve beğendiği şeyleri bir din kardeşine verirler, buyurdu. - Ya öbürü? dediler. Buyurdu ki: - Verdikleri zaman çok sevinirler. Öyle ki, alan adam bu kadar sevinmez. > 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.En mühim şey nedir?
2005-10-25 01:00:00
Niğde'nin Bor kazasında medfun bulunan "Ahmet Kuddusî" hazretlerine, genç bir Müslüman gelip, - Bu dinde en mühim şey nedir? diye sordu bir gün. - Dört şeydir, buyurdu. Genç adam, - Dört şey mi? dedi. Peki nedir onlar? - Birincisi, İslamiyeti öğrenmektir. - Nasıl öğreneceğiz efendim? - Ehli sünnet âlimlerinin yazdığı ilmihal kitaplarını okuyarak. Delikanlı sordu tekrar: - İkinci mühim şey nedir? - İkincisi, okuduğunu doğru anlamaktır, buyurdu. - Yanlış anlamak da olur mu ki? - Olmaz mı. Yetmişiki bid'at fırkası, hep yanlış anlamaktan meydana geldi evladım. İslamiyeti yaşamak... Genç adam, - Peki efendim, dedi. Üçüncü mühim şey nedir? - İslamiyeti yaşamaktır, buyurdu. - Ya dördüncüsü? - Dördüncüsü de, öğrendiğini başkalarına da öğretmektir. Delikanlı; - Nasıl öğreteceğiz? diye sordu bu defa. - Güleryüz ve tatlı dille anlatarak, buyurdu. - Ya öğretecek kadar bilgimiz yoksa? - O zaman kitap verirsiniz. - Ne kitabı? - İslam âlimlerinin yazmış olduğu bir ilmihal kitabını mesela. - Bu da öğretmek yerine geçer mi? diye sorunca da; - Elbette, buyurdu. Hatta en iyi emri maruf şekli kitap vermektir ki, bu hizmeti her Müslümanın yapması lazımdır. Yoksa vebalde kalırız Ve ilave etti: - Eğer öğretmezsek, bizden sonraki nesil İslâmiyeti nasıl öğrenecek evladım? Öğrenmeden, bilmeden ölürlerse, biz vebal altında kamaz mıyız? - Haklısınız efendim. Vebalde kalırız. Devam etti mübarek: - Bizden öncekiler, canlarıyla, mallarıyla, bizlere İslâmiyeti ulaştırdılar. Onların çalışmaları olmasaydı, biz de öğrenemeyecek, belki de Müslüman olamayacaktık. - Çok doğru efendim. Buyurdu ki: - O halde bu dini bize kadar ulaştıran dedelerimize, özellikle Eshab-ı kirama ve onlardan sonra gelen bütün din büyüklerine şükran borçluyuz. Mekânları Cennet olsun
.Kul hakkından korkun!
2005-10-26 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden "Ahmet bin Ebül Hayr" hazretleri, bir gün; - Kardeşlerim, kul hakkından çok korkun, buyurdu cemaatine. Dinleyenler; - Gıybet ve su-i zan da kul hakkına girer mi? diye sordular. - Evet, buyurdu. Mümine sert bakmak bile kul hakkına girer. Bu haktan kurtulmanın da tek yolu vardır. - O nedir? dediler. - Helallik dilemektir, buyurdu. - Haklı olsak da mı efendim? - Elbette. Haklı olsanız da, yine özür dileyin. Siz kârlı çıkarsınız. - Nasıl kârlı çıkarız? - Çünkü Sevgili Peygamberimiz, "Haklı olduğu halde özür dileyene, Cennette köşk verilecektir. Kefili de benim" buyuruyor. Bu da nefsi kırar Ve ilave etti. - Böyle yapmak, nefsi de kırar ki, bu da saadetine sebep olur o kişinin. *** Bir gün de; - Efendim, bize "Gıybet" hakkında bilgi verir misiniz, dediler. Cevabında; - Gıybet, devası olmayan bir hastalıktır, buyurdu. Müslümana yakışmaz. - Efendim, gıybet yapınca, o kişinin günahı bize yazılıyormuş, öyle mi? dediler. - Evet, buyurdu. Akıl kârı mıdır ki, oturduğun yerde başkasının günahını alıyorsun. O, orada haram işliyer, günahı senin defterine yazılıyor. Dahası da var. - Dahası ne hocam? - Senin sevapların da ona yazılıyor. Şimdi bu, ticaret midir? Akıllı tüccar kâr eder Ve ilave etti: - Akıllı tüccar, kârlı iş yapandır. Ama sen zarar ediyorsun. - Ama gıybet tatlı geliyor efendim. - Nefsin hoşuna gidiyor da ondan, buyurdu. Nefis, insanın düşmanıdır ve bütün gayesi, sahibini Cehenneme atmaktır. *** Bir gün de; - Ahirette kurtulmak, ibadet ve amelin çok olmasına mı bağlıdır? diye sordular. - Hayır, buyurdu. - Ya neye bağlıdır efendim? - İki şeye, buyurdu. Birincisi, dosdoğru bir imana sahip olmaktır. - İkincisi ne efendim? - İkincisi de, amellerin ihlâslı ve şartlarına uygun yapılmasıdır. > 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Her yere bir kapıdan girilir!
2005-10-27 01:00:00
Şam'da yaşayan meşhur velilerden Ahmet bin Ebül Havarî hazretlerine; - Hocam, yanımızda gıybet edenler oluyor. Ne yapalım? diye sordular. Cevabında; - Dinlemeyin, buyurdu. Hatta ikaz edin! - Nasıl ikaz edelim efendim? - Deyin ki: "O kişinin hiç mi iyi tarafı yok? Bir kusurunu görünce, bunu hemen başkalarına söylemek mi lazım? Bu, yakışır mı din kardeşliğine?" - Söylüyoruz efendim. Ama yine devam ediyorlar. - O zaman susturun! buyurdu. - Susturalım mı? Nasıl? - Açıkça "Sus!" deyin. Gıybet edene "Sus" diyen, yüz şehid sevabı kazanıyor. Sen dinlemeseydin... Ve ekledi: - Hem sonra gıybet bir günahsa, dinlemek iki günahtır. Çünkü sen dinlemesen, o, bu gıybeti yapamayacaktı. - Çok doğru hocam. - Dikkat edin, aileler nasıl parçalanıyor? Cemiyetler, hatta milletler nasıl bölünüyor? Hep bu dedikodu yüzünden değil mi? - Evet efendim, çok haklısınız. Gıybet ve dedikodu, milletleri içerden kemiren bir illettir. Cenab-ı Hak bu belaya düşmekten hepimizi muhafaza buyursun. *** Bir günkü sohbetinde de; - Cennetin kapısı, büyüklerin kalbidir! buyurdu sevdiklerine. Dinleyenler; - Nasıl yani? dediler. Büyüklerin kalbi... Buyurdu ki: - Hani her yere bir kapıdan girilir ya. İşte Cennete girmek için de büyüklerin kalbine girmek lazım. - "Büyükler"den maksat kimlerdir efendim? - İnsanın annesidir, babasıdır. En mühimi de hocasıdır tabii. - Kalbe nasıl girilir ki? dediler. - Onlar tarafından sevilmekle, buyurdu. Hizmet edip dualarını almakla. Onların gönlüne giren, Cennetin kapısından girmiş olur. Şöyle bitirdi: - Allahü teâlâ evliya kullarını çok sever. Onların mübarek kalpleri "İlahi nur ve feyzler"in kaynağıdır. Onların kalbine giren, yani onlar tarafından sevilenler de, mahrum kalmazlar bu feyizlerden. ------ 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Tasavvuf nedir?
2005-10-28 01:00:00
Yemen evliyasından "Ahmet bin ebu Bekr" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, çok âlimler tasavvufu tarif etmiş. Bir de ben tarif edeyim mi? diye sordu cemaatine. - Seviniriz efendim, dediler. Buyurdu ki: - Tasavvuf, ehemmi mühimme tercih etmektir. - Anlamadık efendim, biraz açıklar mısınız, dediler. Buyurdu ki: - Yani hangi iş daha mühimse, ona öncelik vermektir. Bunu yapabilen, en iyi tasavvufcudur. - Yani hocam "Tasavvuf, vakti en iyi şekilde değerlendirmektir" diyebilir miyiz? dediler. - Elbette, buyurdu. Yarın amellerimiz Allahü teâlâya arz edildiğinde Hak teâlâ soracak hepimize. Kulum, işte amellerin! - Ne soracak? - "Ey kulum, işte amellerin. Sen beğeniyorsan ben de beğeneyim. Ama senin bile beğenmediğin bu amelleri ben nasıl kabul ederim?" buyuracak. - Sonra efendim? - Sonra da o ameller, bir "Paçavra" gibi çarpılacak sahibinin suratına. *** Bir gün de; - Efendim, mü'min daima güleryüzlü ve neşeli olmalı, buyuruluyor. Öyle değil mi? dediler. - Evet doğru, buyurdu. - Pekii bir şeye üzülmüşsek? - Olsun. Yine de o üzüntümüzü etrafımıza belli etmemeliyiz. Zira müminin neşesi yüzünde, hüznü kalbindedir. Kimler çürümez? Bir gün de, akrabasından bazı kimselere; - Helal lokma ile beslenen bedeni toprak çürütmez, buyurmuştu ki, o günden kısa bir müddet sonra da vefat etti mübarek. Yirmi yıl sonra... O kabristandan yol geçmesi sebebiyle kabrin nakli gerekiyordu başka yere. Ve kabir açıldı. Mübarek cesedinin taptaze durduğunu görenler, hayretten parmaklarını ısırdılar. Sanki o gün defnedilmiş gibiydi. İşte o zaman yirmi sene önceki sözünü hatırladılar ister istemez. "Helal lokma ile beslenen bedeni toprak çürütmez". Bu sözünü yad edip; - "El hak doğru", dediler. Ve gözyaşları içinde Fatihalar okuyup hediye ettiler mübarek ruhuna. ------ 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Ahiretin sermayesi!
2005-10-29 01:00:00
Evliyanın meşhurlarından "Ahmet Kuseyrî" hazretleri, bir gün cemaatine: - Kardeşlerim, insan ahirete giderken malını da birlikte götürebiliyor mu? diye sordu. - Hayır, dediler. - Çoluk çocuğunu götürebiliyor mu? - Hayır. - Peki ne götürüyor öyleyse? Cemaat biraz düşünüp; - Amellerini mi? diye sordular. - Evet, ama hangi amellerini? buyurdu. - Herhalde ihlaslı amellerini, dediler. - Evet, buyurdu. Sadece Allah için yaptığı amellerini götürebiliyor. Yani ahiretin sermayesi, yalnız Allah için yapılan amellerdir. Fakaaat... - Fakatı ne efendim? - Ne kadar ihlaslı olursa olsun, hiç kimse ameliyle Cennete giremez. İhsan-ı ilâhî ile... - Ya ne ile girer hocam? - Allahü teâlânın ihsanı ile. - Peygamberler de mi? - Evet, onlar da. Peygamber Efendimiz, "Hiç kimse kendi ameliyle Cennete giremez" buyurduklarında, eshab-ı kiram, "Sen de mi yâ Resulallah?" diye sormuşlardı. - Efendimiz ne buyurdular? - Evet, ben de, buyurdular. Peygamber Efendimiz böyle olursa, bizim gibi günahkârların halini düşünelim artık. Bu durumda yapacağımız bir iş var. - O nedir efendim? - Allahü teâlânın sıfatlarıyla sıfatlanmak. - Nasıl yani? - Yani affedici olmak, öfkelenmemek, yumuşak huylu olmak lazım. Çünkü Allahü teâlâ böyle olan kulları seviyor. Cennet de, Allahü teâlânın sevdiği yerdir. İyileri ağırlayacak!.. Şöyle bitirdi: - Cenab-ı Hak sevdiği kullarını, sevdiği yerde ağırlayacak ahirette. - Yani Cennette mi hocam? - Evet. Allahü teâlâ bizleri de öyle olan kullarından eylesin. - Âmin. *** Bir gün de; - Tasavvuf nedir? diye sordular bu zata. Buyurdu ki:. - Tasavvuf, zamanı en iyi şekilde kullanmaktır. - Sabır nedir? dediler. - Susmaktır, buyurdu. - Namazda Allahü tealayı hatırlamanın yolu nedir? - Bir kimse yemek yerken Allahü teâlâyı ne kadar hatırlarsa, namazda da o kadar hatırlar. > 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Sevmenin alameti!
2005-10-30 01:00:00
Denizli Müftüsü iken vefat eden "Ahmet Hulusi Efendi", bir gün sevdiklerine; - Allahü teâlâ iki korkuyu bir kulunda cem etmez, buyurdu. Dinleyenler; - Bunu biraz açar mısınız? dediler. Buyurdu ki: - Yani cenab-ı Hak, "Dünyada benden korkan, ahirette korkmasın. Ama dünyada benden korkmayan, ahirette korksun" buyuruyor. Ve ekledi: - Ancak buradaki korkunun temelinde "Sevgi" vardır. Allahtan korkmak, Onu sevmenin alametidir. Seven korkar çünkü. Sevmeyen korkmaz. Sonra da; - Talebe, hocasından korkar, değil mi? diye sordu onlara. Ama çok da sever - Evet korkar, dediler. - Ama çok da sever, değil mi? - Doğru hocam. Buyurdu ki: - İşte ondan korkması, sevgisindendir. Onu incitirim diyedir. Mübarek kalbini kırarım diye titrer adeta. - Evladın babasından korkması da böyle midir, dediler. - Evet, buyurdu. Onu üzerim diye korkar. Çünkü babasını çok sevmektedir. Onu üzmek istemez. *** Bir gün de; - Dünyada en zor iş karar vermektir, buyurup şöyle izah etti: - Yani insan, her an bir karar vermek durumundadır. Ancak nerede "Peki", nerede "Hayır" diyeceğini iyi bilmesi lazım. Bu çok mühim. Ya Cennet, ya Cehennem - Neden mühim? dediler. Buyurdu ki: - Çünkü bunun bir ucu "Cennet", bir ucu "Cehennem"dir. Ve ekledi: - Resulullah Efendimize Eshab-ı kiram "Evet" dediler, yükseldiler. Ebu Cehil ve yandaşları "Hayır" dediler, ebedi felakete sürüklendiler. *** Bir gün de "Kötü ahlak"tan sordular bu zata: - Kötü huylu kişi, parçalanmış testiye benzer, buyurdu. Ne yamanır, ne de eskisi gibi çamur olur. - Kötü huylu olan nasıl anlaşılır? dediler. Buyurdu ki: - Başkasının kötü huylu olduğunu söyleyip şikâyet eden kimsenin, kendisi kötü huyludur. > 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Dinimiz, baştan başa şefkattir
2005-10-31 01:00:00
İstanbul'da Kıdıköy Müftüsü iken vefat eden "Ahmet Mekkî Efendi", bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, dinimiz baştan başa şefkattir, buyurdu. Bu kadar âlimler, evliyalar, istirahatlarını feda ederek hayatları boyunca hep insanların kurtulması için çalıştılar. Dinleyenler; - Neden bu kadar çok uğraştılar? diye sorunca da; - Merhametten, buyurdu. İnsan, bir kedinin bile ateşte yanmasına tahammül edemezken bir insanın, hem de ebediyyen yanmasına nasıl tahammül edebilir? - Bu gayret, imandan mı kaynaklanıyor? dediler. - Evet, buyurdu. İşte iman budur Hazret-i Ebu Bekir Müslüman olunca, ''Yâ Resulallah, altı arkadaşım daha var, onları da getireyim'' dedi ve onların da iman etmesine vesile oldu. İşte iman budur. - Biz de buna gayret etmeli miyiz? dediler. - Elbette, buyurdu. Öğrendiğimizi başkalarına da öğretmezsek sorumluluktan kurtulamayız. - Nasıl öğreteceğiz peki? - Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını insanlara ulaştırmak suretiyle. Kitap vermek, on kere anlatmaktan daha iyidir. *** Bir gün de; - Evliyanın yanında bulunan, dört şeyden istifade eder, buyurdu. Merhametinden, yumuşaklığından, güzel huyundan ve ilminden. "Susmak ibadettir!" - Bunlardan istifade ettiği nasıl anlaşılır? dediler. - Allahü teâlâdan korkmasıyla, buyurdu. - Ya etmediği? - Bunun alameti de, kendini beğenmesidir. Bu da, o kişinin kendi ayıplarını görmesine mani olur. Sordular yine: - Efendim, susmak ibadettir deniyor, bu doğru mu? - Evet, buyurdu. Susmak, yorulmadan yapılan bir ibadet ve insanı özür dilemek zilletine düşmekten koruyan bir zenginliktir. Son olarak; - Güzel ahlak nedir? diye sordular. - Güzel ahlâk, Yaratanı düşünerek, yaratılanları hoş görmek ve onların eziyetlerine sabretmektir, buyurdu. ------ 'MENKIBELER'in kitap halinde çıkan sayıları: 1-2-3-4-5-6-7 Tel: 0212. 432 77 94
.Allah, verdiği sözden dönmez
2005-11-01 01:00:00
Harezm bölgesi velilerinden "Alaeddin Harezmî" hazretleri, bir gün sevdiği bir talebesiyle oturmuş sohbet ediyordu ki; - Allah, verdiği sözden döner mi? diye sordu gence. Delikanlı; - Hâşâ hocam, dedi, Allah sözünden döner mi hiç? - İnsan bile sözünden dönerse ne kadar ayıp olur değil mi evladım? - Tabii efendim. Dönek derler adama. - Ama insanoğluna bak ki, Allah'ın verdiği söze güvenmiyor, buyurdu. Güvenmiş olsa, günahlardan kaçar, ibadete sarılır. Daha iyi anlatmak için; - Bak evladım, buyurdu. Allahü teâlâ kullarını Cennete davet ediyor. Emrettiğim gibi yaşarsanız size sonsuz Cenneti vereceğim, buyuruyor. Ama kullar kabul etmiyor bu daveti. Ne garip değil mi? Pişman olacaklar! Delikanlı anlamıştı meseleyi. - Evet efendim, dedi. Şöyle bitirdi mübarek: - Ama böyle kullar, yarın çok pişman olacaklardır ahirette. *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - İşin başı kalptir, buyurdu.Ama kalplerimiz hasta. Bu hastalık tedavi edilmezse, ateş onu düzeltecektir ahirette. Ve ekledi: - Kur'an-ı kerimde, böyle kullar için "Kalplerinde hastalık vardır" buyuruluyor. Dinleyenler; - Bu, ne hastalığı efendim? diye sordular. - Dünya sevgisidir, buyurdu. Bu nasıl düzelir? - Dünya sevgisi mi? -Evet. İçinde dünya sevgisi olan kalp, hasta demektir. Bu kalbin düzelmesi lazım. - Bu nasıl düzelir? dediler. - Kalbi düzgün olanlarla beraber olmakla, buyurdu.Kalbinde dünya sevgisi olanlardan uzak durun. Yoksa siz de bozulursunuz. Ve izah etti: - Bir çürük üzüm tanesi, sepetteki bütün sağlam üzümleri bozar. Ama bütün sağlam üzümler, bir çürüğü düzeltemezler. Hikmetini sordular. - Çünkü kötülük çabuk bulaşır, buyurdu. İyilikse o kadar zor yayılır. - Tavsiyeniz nedir? dediler. - O çürük üzümü ayırmak lazım, buyurdu. Başka yolu yoktur bunun. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dünyada en zor iş!
2005-11-02 01:00:00
Anadolu evliyasından "Ali Galip Vasfi Efendi", bir gün sevdikleriyle sohbet ederken; - Din nasihattir, buyurdu.Gücü yeten herkes, sözünün geçtiğine anlatmalı mutlaka. Bu hususta hadis-i şerif de var. - Nasıl? dediler. Buyurdu ki: - Hadis-i şerifte, "İki Müslüman bir araya gelir de Allah'tan ve Peygamberden bahsetmezlerse, Allah ikisine de lanet eder" buyuruluyor. - Lanet eder, ne demek? diye sordular. Buyurdu ki: - Yani rahmetinden uzak eder onları. Halbuki büyüklerden bahsedilen yere rahmet iner. - O halde yapılacak iş nedir? dediler. "Kitap okusunlar!.." Buyurdu ki: - İki Müslüman bir araya gelince, açıp kitap okusunlar. - Hangi kitabı? dediler. - Mesela İslâm âlimlerinden birinin yazdığı bir ilmihal kitabını okusunlar, buyurdu. Böyle yaparlarsa oraya rahmet iner, bereket yağar, kalpler temizlenir, asıl maksat da budur zaten? *** Bir gün de; - Dünyada en zor iş nedir, biliyor musunuz? diye sordu sevdiklerine. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - En zor iş, hak nedir, bâtıl nedir, onu ayırabilmektir. Ordakiler, - Bu, neden zordur? dediler. "Bir bilene sor!.." Buyurdu ki: - Yetmiş üç yolun kesiştiği bir kavşakta olduğunuzu düşünün bir an için. Bu yolların yetmişikisi Cehenneme, biri ise Cennete çıkıyor. Ama hangisi? Bilmiyorsunuz. - Evet efendim. - Karar vermeniz de lazım. Ya yanlış yola girerseniz. Allah korusun, sonu Cehenneme çıkar. Cemaat; - Pekii ne yapmak lazım? diye sordular. Buyurdu ki: - Bir bilene, bir rehbere sormak lazım, Öyle değil mi? - Evet, ama kim o rehber efendim? - Rehber, ehl-i sünnet âlimleridir, buyurdu. - Öyle alimler yoksa? dediler. Buyurdu ki: - O alimler yoksa kitapları var. O kitapları okuyan da doğru yolu bulur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bu ömrü fırsat bilin
2005-11-03 01:00:00
Suriye evliyasından "Ali bin Abdullah" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, şu birkaç günlük ömrü fırsat bilip, Rabbimizin beğendiği şeyleri yapalım, buyurdu. İhsan ve iyilik edelim Onun kullarına. Sonra da; - Kıyamette azaplardan kurtulmak için ne yapmak lazım, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Fazla değil, sadece iki şey lazım. - Onlar nedir? diye sordular. - Birincisi, Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, saygı göstermektir, buyurdu. - İkincisi? dediler. - İkincisi de Onun mahluklarına iyilik etmektir, buyurdu. "O kadar mühim mi?" Sordular yine: - Mahluklara iyilik etmek o kadar mühim mi ki efendim? - Elbette, buyurdu. Bir insanı dünya sıkıntısından kurtarmanın sevabı ne kadardır, biliyor musunuz? - Ne kadar efendim? - Bütün cihanın nafile ibadetlerinin toplam sevabından daha çoktur. Hikmetini sordular. - Çünkü dinimiz, kendini değil, başkalarını düşünmeyi emrediyor, buyurdu. *** Bir gün de nasihat isteyen bir gence; - Evladım, dünyaya çalış, ama gönül bağlama, buyurdu. Dünya malı elde kalmaz çünkü. Bir karınca vardı... Sonra şunu anlattı ona: -Bir karınca vardı ki, yazın taneleri toplar, kışın yerdi. Bir gün o topladığı tanelerden birini yemek için ağzına aldı. Tam yiyeceği anda ne oldu biliyor musun? - Ne oldu efendim? - Bir kuş geldi ve o karıncayı, o taneyle birlikte kapıp kaçtı. Genç üzülmüştü. - Vah vah, dedi. Topladığı taneleri yiyemedi zavallı. - Evet, buyurdu. Onları yiyemeden yem oldu o kuşa. Sonra ona sevgiyle bakıp; - İşte evladım, insanlar da aynen böyledir, buyurdu. Bir hırsla mal ve servet toplarlar. Ama onları yiyemeden 'ölüm kuşu' gelir, ayırır onları bu dünyadan. Delikanlı; - Öyleyse ne yapalım? diye sorunca da; - Bu dünyaya değil, ahirete gönül verelim, buyurdu. Sonsuz kalacağımız yer orasıdır çünkü...
.Aklınızdan konuşmayın!
2005-11-04 01:00:00
Serhad evliyasının büyüklerinden "Dimitrofçalı Ali Efendi", bir gün talebelerine; - Dînî bir mesele konuşurken mutlaka nakli esas alın. Aklınızdan konuşmayın, buyurdu. Ve ekledi: - Kendinden konuşan, doğru söylese de yanlıştır, yanlış söylese de yanlıştır. Gençler hayretle sordu: - Doğru söylese de mi yanlıştır efendim? - Evet, buyurdu.Doğru söylese de yanlıştır. Hikmetini sordular. -Çünkü araştırması lazımdı, buyurdu. Ve şu misali verdi onlara: - Mesela bir dağ başındasınız. Hiç araştırmadan, kıble şu taraftır diye tahmini olarak seccadeyi serip namazınızı kıldınız. - Evet efendim. Namazınız kabul olmaz - İstikametiniz kıbleye rastlamış olsa bile, namazınız kabul olmaz. Gençler bir daha şaşırdı ve; - Neden? diye sordular hocalarına. Cevap aynıydı: - Araştırmanız lazımdı. Araştırmadan kıldığınız için namazınız kabul olmaz. - Ya araştırsaydık? dediler. - O zaman kıbleye rastlamamış olsa bile namazınız kabul olurdu. Çünkü Allahü teâlâ araştırmayı emrediyor. *** Bir gün de bazı sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Kardeşlerim, ben Allah için sizleri çok seviyorum, buyurdu. Herhalde siz de beni seviyorsunuzdur, öyle değil mi? Hepsi bir ağızdan; - Evet efendim, çok seviyoruz, dediler. Sizi niçin seviyorum? Sordu tekrar: - Pekii sizi niçin çok sevdiğimi de biliyor musunuz? - Bilmiyoruz efendim. - Ben biliyorum, buyurdu. - Merak ettik efendim, niçin acaba? - Ben kendimi hiç sevmiyorum da ondan. Ve ekledi: - Ben kendimi sevmediğim için sizi çok seviyorum. Eğer kendimi sevseydim, sizi böyle sevemezdim. - Kendini seven, başkalarını sevemez mi? dediler. - Hayır, buyurdu.Kendini seven, başkalarını sevmediği gibi başkaları da onu sevemez. Şöyle bitirdi: - Sevmek ve sevilmek istiyorsanız kendinizi sevmeyin. Bunu yapabilen, hem sever, hem de çok sevilir.
Su-i zandan sakının!
2005-11-05 01:00:00
Yemen evliyasından "Alevî bin Ali" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, hüsn-ü zan sahibi olun. Müminlere su-i zan etmeyin!buyurdu. Cemaat; - Hiç mi su-i zan etmeyeceğiz? dediler. - Evet, buyurdu. Sonra şöyle izah etti meseleyi: - Mesela bir Müslümanı meyhaneden çıkarken gördünüz değil mi? - Evet efendim. - Hemen kötü düşünmeyin hakkında. - Ama efendim, adam meyhaneden çıkıyor. Nasıl hüsnü zan edebiliriz ki? dediler. - Olsun, buyurdu. Orada bir işi vardır belki. Onun için gitmiştir. Öyle düşünün. - Peki efendim ağzı şarap kokuyorsa? - Olabilir, buyurdu. Bir ilaç almıştır ve kokusu şarap kokusuna benziyordur belki. Sallanarak yürüyorsa? - Yürürken sallanıyorsa peki? - Ayağı uyuşmuştur. Yalnız sarhoşlar mı sallanır? Şöyle bitirdi: - Velhasıl dinimizde hüsn-ü zan esastır kardeşlerim. Ama herkese değil, Müslüman olanlara. *** Bir gün de bazı sevdikleriyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, mümin için her şey nimettir, buyurdu. - Nasıl? diye sordular. Buyurdu ki: - İnsanlar, ya iyi hadiselerle karşılaşır her gün, ya da kötüleriyle, öyle değil mi? - Evet efendim, dediler. Ya nimet, ya musibet - Yani ya bir nimet gelir insana, ya da musibet, değil mi? - Evet. - İşte mümin, bu her iki halde de kazançlı çıkar. - Nasıl kazançlı çıkar? dediler. Buyurdu ki: - Çünkü nimet gelince şükreder, sevap kazanır. Musibet gelince sabreder, yine sevap kazanır. Ve ekledi: - Mümin, kendisine ne gelirse, "Rabbimin ihsanıdır" der, beğenir. Hatta beklediği, özlediği şeymiş gibi sevinçle karşılar. - Bela gelse de mi? dediler. - Evet, buyurdu. Bela da gelse, ekşitmez yüzünü. Zira bilir ki, Rabbinden gelmiştir o. Allah'tan gelen her şey nimettir onun için. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kimseyi ayıplamayın!
2005-11-06 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden "Alevi bin Muhammed", bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim,kimseyi ayıplamayın, buyurdu. Ayıplanacak biri varsa, o da sizsiniz. Cemaat hayretle; - Biz miyiz? diye sordular. - Evet sizsiniz, buyurdu. Yani kendiniz. Siz, kendi kusurunuza bakın. Kendinizi ayıplayın. - Neden? dediler. Buyurdu ki: - Çünkü size, sizin günahlarınız sorulacak ahirette, başkasınınki değil. Kendinize dönün. Sizin hiç kusurunuz yok mu sanki? - Elbette var, dediler. Hem de tonlarla. - Öyleyse onlara bakın, buyurdu. Kimseyi ayıplamayın. Zararlı çıkarsınız Şöyle bitirdi: - Hadis-i şerifte, "Kim bir Müslümanı, tövbe ettiği bir kusurundan dolayı ayıplarsa, o kimse, o kusuru işlemeden ölmez" buyuruluyor. *** Bir gün de; - Efendim, her günah insanı Cehenneme sokar mı? diye sordular bu zata. Cevabında; - Hayır, buyurdu.Cehennem küfrün karşılığıdır. - Müminlerin günahları ne olacak? dediler. Buyurdu ki: - Onların bir kısmını Allahü teala dilerse sebepsiz affeder. Bir kısmı da dünya sıkıntıları, can verme acısı, kabir azabı ve mahşer meydanındaki sıkıntılarla affedilir. Sordular: - Ya affolmayan günahlar efendim? İmanı hürmetine - Onlar için Cehenneme girilse bile, îmanı hürmetine sonra çıkarılır. Ama küfrün karşılığı sonsuz ateştir. Allah korusun. Kâfirler, Cehenneme girip bir daha çıkmazlar. *** Bir gün de nasihat isteyen bir gence; - Sen Cennete girmek ister misin? diye sordu. Delikanlı; - Tabii efendim, dedi. Çok isterim. Buyurdu ki: - Öyleyse Allahü tealanın emir ve yasaklarını öğrenip, ona göre yaşa bu dünyada. Allahü teâlâ söz veriyor çünkü. Ve ekledi: - Kur'an-ı keriminde. "Bana ibadet ederseniz, size Cenneti vereceğim" buyuruyor. Söz veriyor yani. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İnsanlar hesaba çağrılır...
2005-11-07 01:00:00
Suriye'de yaşayan velilerden "Ali Kazvanî" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, kıyamet günü, insanlar hesaba çağrılır. O gün insanlar üç kısım olur, buyurdu. - Nasıl? diye sordular. Buyurdu ki: - Eğer bir Müslümana, "Niçin namaz kılmadın? Niçin oruç tutmadın? Neden içki içtin?.." gibi işlediği günahlar, isim isim söylenirse, bu kişinin hali kötüdür. - Ne olur? dediler. Buyurdu ki: - Sonunda, "Bunu Cehenneme atın!" denir ve Cehenneme atılır o kişi. İkinci kısımda olanları sordular. Buyurdu ki: - Eğer "Ey kulum, sana bu kadar nimetler verdim, hiç utanmadın mı?.." diyerek, günahları bir bir sayılmazsa, bunun hali iyidir. Onu Cennete koyun! - Ona ne yapılır? dediler. Buyurdu ki: - Sonunda, "Bunu Cennete koyun!" denir ve Cennete iletilir o Müslüman. Sordular: - Ya üçüncüleri efendim? - Bir Müslümana da, "Ey kulum, sen bana çok güzel ibadet ettin. Senden razı oldum. Sana istediğin her şeyi vereceğim" denirse, bu kişiye müjdeler olsun. İşte böyle Müslüman olmak lazım. *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; - Dinimiz, vermek dinidir. Vermesini öğrenelim, buyurdu. Ve ekledi: - Alınca değil, verince sevinelim. Veren aziz olur, alansa zelil. Dinleyenler; - Ne verelim? diye sordular. - Sevdiğimiz her şeyi, buyurdu. En büyük bayram! - Neyi mesela? dediler. - Mesela paramızı, buyurdu. Şimdiden vermeye alışalım ki, ruhumuzu da vereceğiz bir gün. - Vermeye alışmayan, ruhunu zor mu verir? dediler. - Evet, buyurdu.Böyle kimselerin ruhu zor çıkar bedeninden. Çünkü vermeye alışmamış ki. - Ya alışmışsa? dediler. - Vermeye alışık olan, ruhunu da kolay verir, buyurdu. Ve ekledi: - Bir de vermekten zevk alanlar vardır ki, onlar ruhlarını de severek verirler. Ölmek, bayramdır onlar için. - Bayram mı dediniz? - Evet, hem de en büyük bayram. Çünkü dünya çirkefinden kurtulup, Rabbine kavuşuyor. Bundan büyük bayram olur mu? > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."Niçin oturuyorsun?"
2005-11-08 01:00:00
Bağdat evliyasından "Ali bin Muvaffak" hazretlerine, bir gün felçli ve kötürüm bir kimseyi getirip; - Efendim, bir dua edin de şifa bulsun, diye rica ettiler. Ancak on senedir felçliydi adamcağız. Araba ile getirmişlerdi oraya. Mübarek zat, elini koydu hastanın omuzuna ve - Kalk! Niçin arabada oturuyorsun? buyurdu. Adam şaka sandı bu sözü. Lakin ciddiydi mübarek. Elinden tutup; - Haydi kalksana! dedi bir daha. Adam fırlayıp kalktı ayağa. Kendi de şaşırmıştı, yanındakiler de. Turp gibi olmuştu artık. Yürüyerek döndü evine. Bu zat bir gün de şunu anlattı cemaatine: Vaktiyle zengin ve kimsesiz bir adam evinde vefat etmiş. Eğer ben ölürsem... Yanında yazılı bir vasiyet bulmuşlar. Vasiyette, "Ben ölürsem, bütün mallarım, bu yörenin en akıllı adamına verilsin" diye yazıyormuş. Vârisleri doğruca müftüye gidip; - Bu yörenin en akıllı adamı kimdir? diye sormuşlar. Müftü, hiç düşünmeden bir zahidin adını vermiş ve; - Bu havalinin en akıllısı odur, demiş. - Niçin? diye sorunca da; - Çünkü o, zahiddir, demiş. Dünyaya kıymet vermez. Dünyaya kıymet vermemesi, akıllı olduğunun en bariz alametidir. Cemaat sordu merakla: - Peki, bütün malları vermişler mi o zahide? - Evet, buyurdu. Ama o tamamını fakirlere dağıtmış hemen. Bir gece bile tutmamış yanında. Ömürler azalıyor... Bir gün de; - Kardeşlerim, günler geçiyor, ömürler azalıyor. En kıymetli sermayemiz ömrümüzdür, buyurdu. - Ömür neden kıymetli? diye sordular. - Çünkü sonsuz ahiret saadeti, bu kısacık ömürde kazanılır da ondan, buyurdu. Sordular: - Peki ne tavsiye edersiniz efendim? Buyurdu ki: - Çok kıymetli olan bu ömrü, çok kıymetli olan şeyler için kullanın! - Ne için mesela? dediler. - İslâmiyete uyun, buyurdu. Yani Allahü teâlânın beğendiği gibi yaşayın. Şöyle bitirdi: - Ömrünü lüzumsuz ve faydasız şeylerle bitirenler, ölünce çok pişman olacaklardır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Arkadaş seçerken...
2005-11-09 01:00:00
Buhara evliyasından "Ali bin Muhammed" hazretleri, bir gün bazı gençlere arkadaş seçmenin ehemmiyetini anlatırken; - Bir insan, cüzzamlı bir hasta ile aynı evde birkaç gün kalsa, ona cüzzam mikrobu mutlaka bulaşır mı?diye sordu. - Elbette, muhakkak bulaşır dediler. Çünkü cüzzam, çok bulaşıcı bir hastalıktır. - Hayır, buyurdu. Birkaç gün değil, yıllarca birlikte kalsalar, hatta aynı kaptan yiyip aynı yatakta yatsalar bile, yine de cüzzam hastalığının o insana geçmeme ihtimalı vardır. Ve ekledi: - Fakat bir kötü insan, bir evin ayrı bir odasında olsa, diğerleri onu görmeseler bile, onun bu kötülüğü öbürlerine mutlaka bulaşır. Şer çabuk yayılır Hikmetini sordular. -Çünkü kötülükler çabuk yayılır, buyurdu. Onun için arkadaş seçerken çok dikkatli olun. Arkadaşınız iyi ise size müjdeler olsun. Gençler; - Ya kötüyse? dediler. - Kötü ise yandınız, buyurdu. Hemen uzaklaşın ondan. Çünkü hadis-i şerifte, "Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir" buyuruldu. *** Bir gün de; - Bu dünyada en güzel şey nedir? diye sordular bu zata. - Dünyaya düşkün olmamaktır, buyurdu. - Yani dünya için çalışmayacak mıyız? dediler. - Hayır öyle değil, buyurdu. Dünya için elbette çalışacağız. Ama rızkımızı çalışmamızdan değil, Allahtan bileceğiz. Rızık değişmez Ve ekledi: - Çalışmamızla malımız artar, ama rızık değişmez. Ezelde ne takdir edilmişse rızık odur. *** Bir gün de; - Allahü teala bir kulunu severse, ona üç şey verir, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Birincisi, İslâmiyeti doğru olarak öğrenmesini nasib eder ona. İkincisi, kalbinden dünya sevgisini çıkarır. - Ya ücüncüsü? dediler. Buyurdu ki: - Üçüncüsü de kendi kusurlarını görmeye başlar. Öyle olur ki, kendi kusurunu görmekten başkasının kusurlarını göremez olur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kalp, göze tabidir
2005-11-10 01:00:00
Irak evliyasından "Ali Sincari" hazretleri, bir gün talebesiyle sohbet ederken; - Kalp, dönektir, buyurdu. Gençler anlamayıp; - Nasıl yani? diye sordular. Buyurdu ki: - Kalp, çok latif ve nuranidir çocuklar. Şekilden şekile girer. Durmadan değişir. - Neye göre değişir efendim? - Göz neye bakarsa ona göre, buyurdu. Çünkü kalp, göze tabidir. - Şeytana ve nefse de tâbi olabilir mi? - Evet. Kalp bir halde kalmaz. Bazan iyi olur, bazan kötü. - İyi kimselere de tabi olabilir mi efendim? - Tabii ki. Mesela bir büyük velîyi, bir Allah adamını tanır ve onu severse, ona da tâbi olabilir. Onun için sahip çıkın kalbinize. Birbirinizi çok sevin - Nasıl sahip çıkalım? dediler. - Birbirinizi çok sevin, birlik olun, buyurdu. Daima İyilerle birlikte bulunun. Nefsiniz istemese de zorla yapın bunu. *** Bir gün de sevdiklerine: - Kardeşlerim, size ben, "Dünyada altından daha kıymetli bir şey var mı?"desem, ne dersiniz? Cevap veren olmayınca; - Altından daha kıymetli şey, o altını bir fakire vermektir, buyurdu. Ve ilave etti: - Çünkü dinimizde almak değil, vermek kıymetlidir. Kalbinde dünya sevgisi olanın işi zordur. - Neden? dediler. - Çünkü kalp Allah'a mahsustur, buyurdu.Orada yalnız Allah sevgisi olmalıdır. Dünya sevgisi çıkarsa... Sordular: - Allah sevgisi kalbe nasıl girer efendim? - Dünya sevgisi çıkarsa, Allah sevgisi kendiliğinden kalbe girer, buyurdu. *** Bir gün de; - Kardeşlerim, kötülükler çabuk ve kolay yayılır, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü nefsimiz kötü, buyurdu.Bu, tabiatta da böyle değil mi zaten? - Nasıl yani? - Bir sepet üzümü düşünün. - Evet efendim. - Sepet içinde bir tane çürük olsa, o bir çürük üzüm, sepetteki bütün sağlam üzümleri çürütür. Ama bütün sağlam üzümler, o bir çürük üzümü kurtaramazlar. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Zaman, büyük nimettir
2005-11-11 01:00:00
Mısır evliyasından "Ali bin Şihâb" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, zaman büyük nimettir, buyurdu. Kıymetini bilip onu boş yere harcamayın. Beş vakit namazı cemaatle kılın. Seher vakitlerinde kalkıp, tövbe istiğfar edin. Ölümü ve ahireti düşünün. Şöyle bitirdi: - Ölümü düşünmek ölüm getirmez. Dinleyenler; - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Ölümü düşünmek ölüm getirmez. Bilakis ömrü uzatır. Allahü teâlâdan gafil olmayın. Her an Onu hatırlayın. Ve ekledi: - İslâmiyete uygun olarak yapılan her iş, zikir sayılır. Ticaret olsa da mı? - Her iş mi? dediler. - Evet, buyurdu. Ticaret ve alışveriş de olsa zikir sayılır. Hikmetini sordular. - Çünkü o işi yaparken Allahü teâlânın emrini düşünmüştür, buyurdu. Allah'ı hatırlamıştır yani. Zikir de, Allahı hatırlamak demektir zaten. Şöyle bitirdi. - Her işi yaparken Rabbimizin emir ve yasaklarını düşünen ve ona göre yapmaya çalışan kimse, gafletten kurtulmuş olur. *** Bir gün de bazı gençler bu zata gelip; - Efendim, başarılı insan kimdir? diye sordular. Cevabında; - Başarılı insan, kendisini Cehennem ateşinden kurtarandır, buyurdu. Sordular: - Çok para kazanan, mal mülk edinen kimse başarılı değil midir efendim? Cehenneme gidecekse Buyurdu ki: - Bu başarısı, ahiretini kurtarmakla birlikte olursa, çok iyi. Ama böyle değilse hiç kıymeti yoktur. Daha iyi izah etmek için, - Mesela, buyurdu. Bir kimse düşünün ki, dünyanın en zengini. Fakat ölünce Cehenneme gidecek. Öyle farzedin yani. - Evet efendim. - Birini de düşünün ki, hiçbir dünyalığı yok, ama ölünce Cennete gidecek. Sizce bunlardan hangisi başarılıdır? - Tabii ki ikincisi, dediler. - Neden? - Çünkü ahirette hiç yanmayacak. - İşte ben de bunu anlatmaya çalışıyorum. Şimdi anladınız mı? - Anladık efendim. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İmanın mükâfatı...
2005-11-12 01:00:00
Mısır'da yaşayan evliyadan "Ali bin Şihâb" hazretleri, bir gün "Îman etme"nin faziletini anlatırken; - Cenab-ı Hak bu "Îman"ın mükâfatını Cennette verecek, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü bu mükâfat o kadar büyüktür ki, bu dünyanın kapasitesi buna müsait değildir, buyurdu. - Cennet müsait midir efendim? - Evet. Biz Cennete girip de oradaki akıl almaz nimetlere kavuştuğumuz zaman "Îman"ın kıymetini anlayacağız ancak. - Bir misal verseniz, dediler. - Mesela, buyurdu, Cehennemden en son çıkacak olan mümine, on dünya büyüklüğünde Cennette yer verilecek. Ve ekledi: - Diğer müminlerin kavuşacağı nimetleri siz düşünün artık. İyi yüzücü olsanız da... Bir gün de, mahallenin esnafıyla sohbet ediyordu ki; - Kardeşlerim, bir kimse ne kadar iyi yüzücü olursa olsun, okyanusu yüzerek geçebilir mi? diye sordu. - Tabii ki geçemez, dediler. - Kayıkla geçebilir mi? - Kayıkla da geçemez. - Pekii geçmeye çalışırsa ne olur? - Bir fırtına çıksa, kayık devrilir, köpek balıklarına yem olur. - Demek ki mutlaka bir gemiye binmek lazım, öyle değil mi? - Evet efendim. Buyurdu ki: - İşte ahiret yolculuğu da aynen bunun gibidir. Yani insan, bir rehberi olmadan, sırf kendi aklı, kendi düşüncesiyle Cennete varamaz. Bir rehber şart. Rehber, İslam âlimleri Dinleyenler; - Bu rehber kimdir? dediler. - Cennet yolunun rehberi ehli sünnet âlimleridir, buyurdu. - Onlar yoksa? dediler. - Onlar yoksa, kitapları var, buyurdu. O yüksek âlimlerin kitaplarını okuyan da selametle Cennete varır. *** Bir gün de bazı sevdikleri bu zata gelip; - Bize "Su-i zan"dan bahseder misiniz, dediler. - Su-i zan, en tehlikeli günahlardandır, buyurdu. Çünkü su-i zannın tövbesi olmaz. - Neden? dediler. - Çünkü insan, su-i zan ettiğini bilmez, buyurdu. Bilmediği için de tövbe etmez. Tövbe edilmeyen günahın cezası ise, Cehennem ateşidir, Allah korusun. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dönüşü olmayan yolculuk!
2005-11-13 01:00:00
Erzurum'da yaşayan Hak dostlarından "Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi", bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, biz hepimiz ahiret yolcusuyuz, buyurdu.Binmişiz bir gemiye, aynı noktaya doğru gidiyoruz. Ve ekledi: - Fakat bu yolculuk, başka yolculuklara benzemez. Dinleyenler; - Neden? diye sordular. - Çünkü bu seferin geri dönüşü yoktur, buyurdu.Bu itibarla doğru gemiye binmek lazım. Yoksaa, Allah korusun... Sordular: - Yoksa ne olur efendim? Buyurdu ki: - Sahile çıkıp tehlike görüldükten sonra "Eyvaaah! Ben yanlış gemiye binmişim!" demenin hiçbir faydası olmaz. Doğru gemi hangisi? Sordular yine: - Doğru gemi hangisidir efendim? - Ehli sünnet gemisidir, buyurdu. - İmam-ı Azam'ın gemisi mi yani? - Evet, ama yalnız o değil, buyurdu. Dört hak mezhebin gemisi de aynı sahile çıkar. Sonsuz Cennet diyarına. *** Bir gün de; - Allahü teâlâ, mümin kullarına çok merhametlidir, buyurdu.Kıyamet gününde daha çok merhamet edecek. Cemaat; - Nasıl? diye sordular. Buyurdu ki: - Mesela bir başkasında hakkı olan Müslümana Cennette bir köşkü gösterip, "Ey kulum, şu köşkün senin olmasını ister misin?"diye soracak. O müslüman; - Evet yâ Rabbî, diyecek. Çok isterim, ama onu almaya benim gücüm yetmez ki. Hakkını helal edersen O zaman Hak teala; - Şu kardeşine hakkını helal edersen, o köşkü sana veririm, buyuracak. O kişi çok sevinip; - Helal ettim yâ Rabbî! diyecek. Sonra da ikisi el ele tutuşup Cennete gidecekler. *** Bir gün de; - Hakiki Müslüman nasıl olur? diye sordular bu zata. - Hakiki Müslüman, önce din kardeşini düşünür. Sonra yine onu düşünür, buyurdu. Dinleyenler; - Kendini düşünmez mi? dediler. Buyurdu ki: - Hayır, başkası mutlu olunca, o mutlu olur ancak. Başkası mutsuzsa, o da mutsuzdur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Önce öğren sonra öğret!
2005-11-14 01:00:00
Anadolu'da yetişen velilerden "Amasyalı Seydî Halife" hazretleri, nasihat isteyen bazı gençlere; - Dinimizden bir kelime öğrenip başkasına da öğretmek, bin kere nafile hacca gitmekten daha sevaptır, buyurdu. Gençler; - İyi ama, biz dinimizi bilmiyoruz ki, dediler. - Önce kendiniz öğrenecek, sonra başkalarına öğreteceksiniz, buyurdu. - Kimden öğreneceğiz efendim? - Rastgele kimselerden din öğrenilmez. Ehl-i sünnet âlimlerinden öğreneceksiniz tabii ki. - Öyle alimler yoksa? dediler. - Onlar yoksa, kitapları var, buyurdu. Onların kitabını okuyan da dinini doğru olarak öğrenir. İnsanların hayırlısı Ve ekledi: - İnsanların hayırlısı, İslâmiyeti öğrenen ve başkalarına öğretendir. *** Bir gün de; - Kardeşlerim, asıl yapılacak iş nedir, biliyor musunuz? diye sordu cemaatine. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Asıl iş, Resulullaha uymaktır. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. - Bir misal verseniz, dediler. - Mesela gün ortasında bir parça uyumak, o Resulün adetiydi, buyurdu. Bir Müslüman da Ona uymak niyetiyle gün ortasında bir parça uyusa, o kadar çok sevap kazanır ki, bir başkası birçok geceleri ibadetle geçirse, o kadar sevap kazanamaz. Hikmetini sordular. Resulullaha uyduğu için Buyurdu ki: - Çünkü bu, Resulullaha uydu, o ise kendi düşüncesine. *** Bir gün de nasihat istediler bu zattan. Cevaben; - Kardeşlerim, bir ırmağın hangi noktada denize varacağı, akış istikametinden bellidir, buyurdu. Dinleyenler bir şey anlamayıp; - Bununla neyi kastettiniz? dediler. Buyurdu ki: - İnsan da yolcudur bu dünyada. Ahiret yolcusudur yani. Onun da en son varacağı yer, gittiği yoldan bellidir. Ve ekledi: - Camiye gidenle meyhaneye giden, yarın ahirette aynı yerde buluşmazlar elbet. Şimdi anladınız mı? - Anladık efendim. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dünya ve Allah sevgisi
2005-11-15 01:00:00
Anadolu'da yetişen büyük velilerden "Ankaravî İsmail Rusuhî Efendi"ye bir gün bazı sevdikleri gelip; - Allah sevgisi kalbe nasıl girer? diye sordular. Cevabında; - Kalpten dünya sevgisi çıkınca, Allah sevgisi kendiliğinden girer, buyurdu. Ve sordu onlara: - Su dolu bir şişe düşünün mesela.Suyu boşaltırsanız ne olur? - Yerine hava girer. - Yani hem su, hem de hava bir arada bulunamaz değil mi? - Evet efendim, bulunamaz. - İşte kalp de böyledir, buyurdu. Orada iki sevgi bir anda bir arada bulunamaz. Onda ya "Dünya sevgisi" vardır, ya da "Allah sevgisi". Kalpten dünya sevgisi çıkarsa, Allah sevgisi kendiliğinden gelir. Kalpten nasıl çıkar? Dinleyenler; - Peki efendim, kalpten dünya sevgisi nasıl çıkar? diye sordular. - Kalbinde dünya sevgisi olmayan bir mübarek zatın sohbetiyle, buyurdu. - Öyle zatlar yoksa? dediler. - O zatların hayatta olmaları şart değil ki, buyurdu. Vefat etmiş olsalar da onları sevmek, kalpten söküp atar dünya sevgisini. Ve ilave etti. - Onları sevebilmek için de tanımak lazım tabii. - Nasıl tanıyacağız? dediler. - Kitaplarını ve hayat hikâyelerini okumak suretiyle, buyurdu. Bunlar okununca, sevgileri kalbe yerleşir. *** Bir gün de, cemaatine; - İnsanın en büyük düşmanı kimdir, biliyor musunuz?diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Nefsin düşmanı!.. - En büyük düşman nefs-i emmaredir, buyurdu. Ama bu, ölmez ve yok olmaz. Çünkü nefis lazım. - Nefis lazım mı? dediler. - Evet, buyurdu.Çünkü o işe yarıyor. - Ne işe yarıyor efendim? - Mesela insan neslinin devamı ve düşmanla harp ve cihat, nefisle oluyor, buyurdu. Hem bu cihat sayesinde insan melekten bile yüksek olabiliyor. - Peki efendim, nefis ölmese de zayıflamaz mı? dediler. - Tabii zayıflar, buyurdu. - Ne ile zayıflar efendim? - İbadet yapmakla. Nefsin en büyük düşmanı ibadettir çünkü. - Hangi ibadet mesela? - Nefse en zor gelen ibadet, namazdır. Nefis kahrolur her namazda. Öyle zayıflar ki, insanı aldatamaz olur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Son nefes korkusu!..
2005-11-16 01:00:00
Tabiinin büyüklerinden "Atâ bin Ebu Rebah" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - "Allah için dökülen gözyaşları, günahları temizler", buyurdu. Dinleyenler; - Efendim, eski büyükler de çok ağlarmış öyle mi? dediler. - "Evet", buyurdu. "Bu, bütün velîlerin ortak özelliğidir zaten. İmam-ı âzam hazretlerinin de çok ağladığı meşhurdur. - İmam-ı Azam mı dediniz? - Evet. Onun ağlamasından komşuları müteessir olurlardı hatta. Gecenin belli bir saatinden sonra, "İşte İmam yine başladı ağlamaya" derlerdi. - Neden ağlardı ki efendim? - Son nefes korkusundan. Söğüt yaprağı gibi... İmam-ı Rabbani hazretleri de Mektubat kitabında, "İmanımın gitmesinden söğüt yaprağı gibi titriyorum" buyuruyor. *** Bu zat, devlet adamlarından kaçar, zenginlerle görüşmezdi. Zamanın sultanı, bir gün bir torbaya "Altın" doldurup bir adamıyla gönderdi bu büyük veliye. Sultanın adamı gelip çaldı kapısını. Açtığında, o keseyi uzatıp; - Efendim, bunu size gönderdiler, lütfen kabul buyurun, dedi. Mübarek; -"Hayır, kabul edemem", buyurdu. - Neden? deyince; - "Çünkü bu altınlardan sultanın kokusu geliyor" buyurdu. "Alamam". Adam, mecburen itiraf etti: - Evet efendim, bunu sultan gönderdi size. Ne olur kabul edin. Biz garip kimseleriz Buyurdu ki: - Kardeşim, biz garip kimseleriz. Dünya adamlarıyla işimiz olmaz bizim. *** Bir gün de; - "Efendim, günahımız çok. Yarın ahirette hâlimiz ne olacak?" diye sordular bu zata. - Merak etmeyin, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü bu gemi selametle sahile çıkarsa, yalnız kaptanını değil, gemide kim varsa hepsini çıkarır, buyurdu. Siz bu gemiden düşmemeye bakın. - Biz hangi gemideyiz ki efendim? - "Ehl-i sünnet gemisi"ndeyiz. İmam-ı azam hazretlerinin gemisindeyiz yani. Buna, "Kurtuluş gemisi" diyor âlimlerimiz.
.Hakkı batıldan ayırmak!
2005-11-17 01:00:00
Büyük velilerden "Atâ bin Meysere" hazretleri, her fırsatta kendi hocasından bahsediyor, her nimete onun sayesinde kavuştuğunu söylüyordu yakınlarına. Bir gün; - Efendim, hocanızdan çok bahsediyorsunuz, dediler. - "Evet öyle", buyurdu. -Onu çok mu seviyorsunuz? - Nasıl sevmem. Ne biliyorsam hepsini ondan öğrendim. Bu nimetin şükrünü yapmam mümkün değil. "Yüz sene" ömrüm olsa, bu ömrümün tamamında onun kapısında "hizmetçilik" yapsam, yine hakkını ödeyemem. - Pekii ondan neler öğrendiniz ki, böyle çok seviyorsunuz? Bir tek şey öğrendim - Neler öğrenmedim ki! Ama bir şey var ki, o hepsine bedeldir. O da, "Hak" nedir? "Batıl" nedir? Bunu öğrendim. - Bu, o kadar mühim mi ki? - Elbette. Dünyada en zor şey, hakkı batıldan ayırmaktır. Peygamber Efendimiz bile, "Yâ Rabbî, bana hakkı batıldan ayırmayı nasib eyle" diye dua ederlerdi. Bir gün de bazı sevdikleri bu zata gelip; - Efendim, Allahü teâlâ, "Dua edin, kabul edeyim" buyuruyor. Ama dua ediyoruz, kabul olmuyor. Acaba sebebi nedir? diye sordular. Onlara; - "Duanızın kabul edilmediğini nereden biliyorsunuz?" diye sordu. İsteklerimiz olmuyor - İstediklerimiz olmuyor da ondan, dediler. - Bu, duanızın kabul edilmediğini göstermez ki. - Göstermez mi? - Evet göstermez. İhlasla yapılan her dua, mutlaka kabul olur. Ancak zamanı var. Hem sonra Allahü teâlâ sevdiği kullarının duasını bazan geciktirir. - Neden? - Çünkü onun, kendisine yalvarmasını sever de ondan. Sıkıntısını hemen gidermeyip, daha çok yalvarmasını ister. Karşılığında da ona çok sevap verir. - Yani duaya devam mı edelim efendim? - Elbette. Dua etmeye devam edin ve kabul olunduğundan da hiç şüphe etmeyin. Dünyada olmasa da ahirette verilir karşılığı. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Mümin, müminin aynasıdır
2005-11-18 01:00:00
Anadolu evliyasından "Atâ Efendi"ye, bir gün mahalleden birkaç kişi gelip, - Efendim, "Mümin, müminin aynasıdır" deniyor. Bu ne demek? diye sordular. - "Anlatayım", buyurdu. Ve şöyle anlattı: Bir gün, Peygamber Efendimiz, Eshabın büyükleriyle bir yerde otururken yanlarına edepsiz biri gelip hakaret etti. - Efendimize mi hakaret etti? - Evet. "Senin kadar kötü, senin kadar çirkin birini görmedim"dedi Efendimize. - Eshab-ı kiram ne yaptılar peki? - Efendimize baktılar. Bir işaret etse, parçalayacaklardı adamı. "Doğru söylüyorsun!" Sordular yine: - Efendimiz bir şey buyurdular mı? - Evet, "Doğru söylüyorsun"buyurdular. Ve devam etti anlatmaya: O edepsiz adam gitti. Az sonra hazret-i Ebu Bekir geldi oraya. Efendimizi görünce, - "Yâ Resulallah! Ömrümde senin kadar güzel, senin kadar sevimli bir kimse görmedim"dedi. - Efendimiz ne buyurdular peki? - Yine "Doğru söylüyorsun", buyurdular. - Çok şaşırdık efendim, ikisine de "Doğru söylüyorsun" buyurmuşlar. - Evet. Eshab-ı kiram da şaşırdılar ve "Yâ Resulallah! O adama da doğru söylüyorsun dediniz, Ebu Bekir'e de. Hikmeti nedir?" diye sordular. - Efendimiz ne buyurdu peki? - "Ben aynayım", buyurdular. "Bana bakan, kendini görür. İkisi de kendilerini görüp, gördüklerini söylediler". Kul hakkı mühimdir Bir gün de cemaatine; - "Ahirette her şeyden hesap var", buyurdu. "Hele kul hakkı çok mühimdir." - Efendim, kul hakkı, sadece maddî şeylerde mi olur? diye sordular. - "Hayır, manevî de olabilir", buyurdu. Mesela "gıybet". - Gıybet kul hakkına girer mi ki? - Elbette. "İftira" da kul hakkıdır, "Su-i zan" da. Hatta "Mümine sert bakmak" bile kul hakkına girer. - Peki ne tavsiye edersiniz efendim? - Ölmeden önce helallaşın. Yoksa çok zor olur ahirette, çaresi bulunmaz. Çünkü cenab-ı Hak kul hakkını affetmiyor. Helallaşmaktan başka çare yoktur. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bir gün hepimiz öleceğiz
2005-11-19 01:00:00
Harput velilerinden "Arab Baba", bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - "Hepimiz bir gün öleceğiz", buyurdu. "Yaptıklarımızın hesabını vereceğiz. O gün, çok dehşetli ocacak". - O günün dehşetinden kurtulabilmek için ne lazım? dediler. - "Önce ilim", buyurdu. - İlimden maksat nedir efendim? - Din bilgisi. Yani İslâmiyeti öğreneceğiz. Ama yalnız "İlim" kâfi değil. "Amel" de lazım. Yani öğrendiklerimizi yapacağız. Ahirette ilmi ile amel edenler kurtulacak çünkü. Ama bu da kâfi değil. - Başka ne lazım efendim? - "İhlas" da lazım. Yani her yaptığımız işi Allah için yapacağız. İlim, amel ve ihlas Şöyle bitirdi: - "İlim", "Amel" ve "İhlas". Bu üçünden biri noksan olursa Müslümanlık noksan olur. Üçüne kavuşan, "tam Müslüman"dır. *** Bu zat, hiç kendinden bahsetmez, hep geçmiş evliyalardan anlatırdı. Bir gün; - Efendim, hiç kendinizden bahsetmiyorsunuz, dediler. Cevaben; - "Güneş varken yıldızlar görünür mü?" diye sordu onlara. - Görünmez,dediler. Buyurdu ki: - İşte gerçek Allah dostları varken bizler de görünmeyiz, görünmemeliyiz. O büyükler varken kendimizden bahsetmek abestir. Gerçek Allah dostları, yeryüzünün güneşleridir. Kalpleri aydınlatıyorlar - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Gökteki güneş, nasıl ki yeryüzündeki nebatata hayat veriyorsa, bu "manevi güneşler" de tesirli sözleriyle insanların kalplerine hayat veriyorlar. Onları sevenler, Allahü teâlânın sevgisine kavuşurlar. *** Bir gün de; - "Kardeşlerim, her işi yaparken, önce niyetinizi düzeltin", buyurdu. "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır". Hikmetini sordular. - Çünkü Allahü teâlâ, kullarının işlerine ve sözlerine bakmaz. Kalplerine ve niyetlerine bakar, buyurdu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Gençlik çağı kazanç zamanıdır
2005-11-20 01:00:00
"Ebu Midyen Mağribî" hazretleri, kendisinden nasihat isteyen bir gence; - "Gençlik çağı kazanç zamanıdır" buyurdu. "Aklı olan, bu vaktin kıymetini bilip elden kaçırmaz." Delikanlı sordu: - Gençlik çağı nasıl değerlendirilir efendim? - "Rabbine ibadet yapmakla" buyurdu. - Hocam, ibadeti ihtiyarlayınca yapsam? - İhtiyarlık herkese nasib olmaz ki evladım. Nasib olsa bile, gençlikteki gibi kolay ibadet yapılamaz. - Neden? - Çünkü ihtiyarlıkta gücü kuvveti gider insanın. Hastalıklar başlar. Bunun için gençlikte yapılan ibadetler çok kıymetlidir. İhtiyarlıkta, bundan kat kat fazla yapılan ibadetler aşağıda kalır. Resulullaha uymak Bir gün de; - Efendim, dünyada ve ahirette saadete kavuşmak için ne lazım? diye sordular. Cevabında; - "Dünya ve ahiretin Efendisi olan Resulullaha uymak lazım" buyurdu. Ona uymak için de iki şey lazım tabii. - Onlar nedir efendim? - Birincisi (doğru bir îman). Îman doğru olmazsa, kurtuluş olmaz çünkü. İkincisini sordular. - "İkincisi (Amel)" buyurdu. "Bu da ilimle olur. Yani helali haramı öğrenip ona göre yaşamalıdır. Cennete uçmak için "Îman" ve "Amel", iki kanat gibidir. Cennete, bu iki kanat ile uçulabilir ancak. *** Bir günkü sohbetinde de; - "Hastalıkta şifa vardır" buyurdu. Dinleyenler şaşırdı. - Hastalıkta şifa mı vardır? - Evet. Vücuda rahatsızlık veren her şey, insanın acizliğini anlamasına yarar, öyle değil mi? - Evet efendim. - Bu da, o insanın Cenabı Hakka dönmesine, Ona yalvarmasına, Ondan yardım istemesine, velhasıl Ona daha yakın olmasına sebep olur, değil mi? - Evet. - Bu da, kalb için şifadır işte. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
."İnsanlardan sıkıntı görüyorum"
2005-11-21 01:00:00
Ebu Hafs-ı Haddad hazretlerine, bir gün sevdiği bir genç gelip; - Efendim, etrafımdaki insanlardan hep sıkıntı görüyorum, ne yapayım? diye sordu. Büyük veli cevaben; - "Öyleyse tövbe et", buyurdu. - Tövbe mi edeyim, neden? - Çünkü kula gelen her sıkıntı, işlediği bir günah sebebiyledir evladım. Derhal Allah'a dön ve tövbe et. - Peki efendim, insanlardan iyilik görmek nedendir acaba? Buyurdu ki: - Bu da, yapılan bir "İyi iş"in, bir "Hayırlı amel"in neticesidir. Sen de mümkün olduğu kadar herkese iyilik yap oğlum. Zayi olmaz. Mutlaka karşına çıkar. En mesut insan Bir gün de sohbetinde; - "Dünyada en mesut insan kimdir, biliyor musunuz?" diye sordu cemaatine. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - En mesut insan, "Peki" diyendir. - Kime peki diyeceğiz efendim? - Tabii ki "Hak söz"e. Yani "Allah adamları"na, "Ehl-i sünnet alimleri"ne. Büyüklere "Peki" diyen kazanır. Eshab-ı kiram niçin bu kadar çok yükseldiler dersiniz? - Niçin efendim? - Resulullaha "Peki" dedikleri için. Sordu yine: - Ebu Cehil ve yandaşları niçin kaybettiler acaba? - Resulullaha "Hayır" dedikleri için mi? - Evet. Ona itiraz ettiler. Hak sözü dinlemediler ve kaybettiler. Peki deyin, kazanın! Şöyle bitirdi: - "Peki demek" melek sıfatıdır. "İtiraz etmek" ise şeytan sıfatı. Siz melekliğe özenin. Peki deyin ve kazanın. Rahat edersiniz. *** Bir gün de; - Başarının sırrı nedir? diye sordular bu zata. Cevabında; - "Birlik beraberlik, dürüstlük ve iyi hedef seçmektir" buyurdu. - Hedefimiz ne olmalı? dediler. - "Bir kişinin daha hidayetine sebep olup, onu Cehennemden kurtarmak olmalı" buyurdu. "Yanan bir evden birini kurtarmak, çok büyük sevaptır. Fakat bu bile bir insanı "Cehennem ateşi"nden kurtarmanın yanında hiç kalır yine de." > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Ben yaptım" demeyin!
2005-11-22 01:00:00
Buhara evliyasından "Ebu Hafs-ı Kebir" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - "Kardeşlerim, mim'li konuşmayın. Böyle konuşmak nefsanidir", buyurdu. Dinleyenler; - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Yani hayırlı bir iş yapınca, "Ben yaptım, ben ettim" demeyin. Böyle konuşmak, kula yakışmaz. - Peki efendim, mesela çok çalışıp uğraşarak zor bir işi başarsak, yine mi "Ben yaptım" demiyeceğiz? - Evet. Çünkü siz o işi Allahın yardımıyla başardınız. Cenab-ı Hak fırsat, imkân ve kabiliyet vermeseydi, siz o işi yapamazdınız. Sen nasib etmeseydin... - Peki, ne dememiz lazım efendim? - "Yâ Rabbî, sana sonsuz şükürler olsun ki, bu hayırlı işi bana nasib ettin. Sen bu imkânı vermeseydin, ben bu işi yapamazdım" demeliyiz. *** Bir gün de bazı gençler bu zata gelip; - Bize nasihat eder misiniz? dediler. Onlara; - "İki şeye dikkat edin" buyurdu. "Birincisi, ibadetleri seve seve yapın. İkincisi de kul hakkına girmeyin. Varsa, helallaşın hemen". -Ya biz haklıysak? dediler. - "Olsun, yine de helallaşın" buyurdu. "Çünkü hiç belli olmaz. Belki de sen haksızsın. Karşıdaki haklıdır. Her şeyin doğrusu ahirette ortaya çıkacak". Haklı olduğu halde... Ve ekledi: - Haklı olduğu halde haksızlığı kabul edene Cennette büyük bir köşk verilecektir. Bunu Peygamberimiz haber veriyor ve "Kefili de benim" buyuruyor. *** Bir gün de sevdiği bir gence; - "Evladım, sana tavsiyem, fütüvvet sahibi ol" buyurdu. Delikanlı; - O nedir ki? deyince; - "Fütüvvet" gücendiğin kimseye iyilik etmek, sevmediğine ihsanda bulunmak ve sıkıldığın insana güleryüz göstermektir, buyurdu. Genç adam; - Ama bu çok zor, dedi. Buyurdu ki: - Evet, gerçekten zor iş. Ama unutma ki, "marifet, zoru başarmak"tır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Meleklerin dua etmesi için
2005-11-23 01:00:00
Ebu Hamza Bağdadî hazretleri, birkaç sevdiğiyle sohbet ederken; - "Kardeşlerim, meleklerin size imrenmesini ve size dua etmelerini ister misiniz?" diye sordu. - Tabii efendim, çok isteriz, dediler. - "Öyleyse şu iki şeyi yapın", buyurdu. "Birincisi, birbirinizi çok sevin. İkincisi de bir araya geldiğinizde faydalı şeyler konuşun". - Ne konuşalım efendim? - Mesela islâmiyetten konuşun. Allah'tan bahsedin. Açın bir "İlmihal kitabı" okuyun. Ve ilave etti: - Allah rızası için üç beş kişi bir araya gelir de "dînî sohbet" ederlerse, gökteki melekler onlara imrenir ve dua ederler onlar için. "Kendinizi sevmeyin!" Bir gün de, bir genç gelip; - Efendim, ben Allahü tealayı sevmek istiyorum, ne yapayım? diye sordu. Cevaben; - "Öyleyse kendini sevme" buyurdu. "Çünkü kendini seven, Allah'ı sevemez. Allah'ı seven de nefsini sevemez. Ayrıca nefsini seven, büyüklerden istifade edemez. Genç sordu yine: - Büyüklerden istifade etmenin alameti nedir ki efendim? Buyurdu ki: - Onlar, kimseye yük olmaz. Üstelik herkesin yükünü çekerler. Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; - "Kardeşlerim, her işi Allah için yapın" buyurdu. "İnsanların takdirini değil, Rabbimizin rızasını düşünün. "O beğensin yeter!" - İnsanların beğenmesi mühim değil mi? dediler. - "Hayır" buyurdu. "Onlar bugün över, yarın söverler. İnsanların takdirini bekleyenler, kime benzer, biliyor musunuz?" - Kime efendim? - Alışveriş için pazara giden şu insana benzer ki, para kesesini açtığında, içinin "Çakıl taşı"yla dolu olduğunu görür. Hiçbir işe yaramaz tabii". İşte "İhlassız ameller" de bir işe yaramazlar ahirette. Şöyle bitirdi: - Ahirette, sadece "Allah için" yaptığımız amellerden fayda göreceğiz. İhlassız amellerimiz "Kirli paçavra" gibi çarpılacak yüzümüze. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Gençliğin kıymetini bilin!
2005-11-24 01:00:00
Horasan evliyasından Ebu Hamza Horasanî hazretleri, nasihat isteyen bir kimseye; - "Görüyorum ki henüz gençsin" buyurdu. "Her istediğini yapabilecek bir haldesin, öyle değil mi?" O kimse; - "Evet efendim" dedi. "Genç sayılırım". - İnşallah sıhhatin de yerindedir? - Çok şükür efendim. - O halde hiç durma. Seni, "sonsuz saadet"e kavuşturacak sebeplere yapışmaya bak. - O nedir ki? deyince; - "Allaha ibadet etmek" buyurdu. "Bunu yarına bırakma sakın!" - İbadeti yaşlanınca yapsam olmaz mı efendim? "Garantin var mı?" Büyük veli; - "Yaşlanacağına garantin var mı?" buyurdu. "İnsan ömrünün en kıymetli zamanı gençliktir. Bu en kıymetli zamanı, en kıymetli şeylerle geçir!" - Ne ile mesela? - En kıymetli şey "İslâmiyete uymak"tır kardeşim. Yani Rabbimizin emirlerini yapıp, yasak ettiklerinden sakınmak. Bu ikisinden daha mühim iş yoktur. *** Bir gün de; - Efendim, ahirette ilk sual neden olacak? diye sordular. - "Îman"dan olacak, buyurdu. "Çünkü Cennete girmek îman ile olur. Ama bir şartla. Doğru ve sağlam olması lazım o îmanın". - Hangi îman doğrudur hocam? - Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uygunsa, o îman doğrudur. -Îman doğru olmazsa?dediler. "Ateşle temizlenir!" - Îmandaki bozukluk, ancak "Cehennem ateşi"yle temizlenir, buyurdu. - Şefaat yok mudur efendim? - Var ama îtikat bozukluğu şefaatle affolmaz. Şefaatle ancak ameldeki noksanlıklar affedilebilir. *** Bir gün de; - İnsan, sevdiğine isyan eder mi? diye sordu cemaatine. - Etmemesi lazım, dediler. Buyurdu ki: - Evet. İnsan, sevdiğinin sözünü dinler. Zira sevmek, itaati gerektirir. İtaat etmeyen, sevmiyor demektir. Öyleyse Rabbimize itaat edelim. Edemiyorsak, bari sevdiğimizi iddia etmeyelim. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Malının artmasını isteyen dağıtsın!
2005-11-25 01:00:00
Bağdat evliyasından "Ebu Haşim-i Sofî" hazretlerine, bir gün sevdiklerinden biri gelip; - Efendim, ben malımın artmasını istiyorum. Ne yapayım? diye sordu. Cevabında; - "Öyleyse malını dağıt" buyurdu. Adam anlayamadı cevaptaki inceliği. - "Efendim, yanlış anladınız galiba" dedi. "Ben malımın artmasını istiyorum, azalmasını değil". Mübarek gülümsedi. - Yanlış anlamadım kardeşim. Sen malının artmasını istemiyor musun? - Evet, hem de çok istiyorum. - İyi ya, artmasını istiyorsan dağıt malını. Yediğinden ve giydiğinden muhtaçlara ver. Sevindir garipleri. "Verirsem azalmaz mı?" - Verirsem azalmaz mı efendim? - Hayır kardeşim, bilakis artar. - Nasıl artar hocam? - Bak kardeşim. Sen verirsen, Allah sana daha çok verir. Vermezsen, vermez. Bu iş böyledir. *** Bir günkü sohbetinde de; - "Kardeşlerim, bizler aciz kullarız" buyurdu. "Kendimize ait hiçbir şeyimiz yoktur". Dinleyenler; - Nasıl yani? dediler. Buyurdu ki: - Öyle insan var ki, akşam sağlam yatıyor. Sabah bir de kalkıyor ki felç olmuş, öyle değil mi? - Evet efendim. Yahut deli olmuş - Yahut aklı gitmiş, olamaz mı? Yahut da ölmüş. Kim mani olabilir? Bunun misallerini hepimiz görüyoruz. Kalbimiz çalışıyor, durdurmaya gücümüz yetiyor mu? - Yetmiyor tabii efendim. - Pekii duracak olsa, çalıştırabiliyor muyuz? - Hayır. - Diğer iç organlarımız da öyle değil mi? Yani bizim, kendi vücudumuza bile hükmümüz geçmiyor. Dış şartlara hiç geçer mi? Nitekim bir zelzele olacak olsa, kim mani olabilir? - Hiç kimse. - O halde biz neyiz? "Hiç". İnsan "Hiç"tir kardeşlerim. İnsanın tek sermayesi var. O da "Aciz" olmasıdır.
.Bir sefere çıksanız...
2005-11-26 01:00:00
Şam evliyasından "Ebu İdris Havlanî" hazretleri bir günkü sohbetinde; - İnsan bir sefere çıkacak olsa, yanına eşya olarak ne alır? diye sordu cemaatine. - Gittiği yerde ne lazım olacaksa, o şeyleri alır, dediler. - Pekii daha fazlasını alırsa ne olur? - Ahmaklık olur efendim. Buyurdu ki: - İşte bizler de birer ahiret yolcusuyuz kardeşlerim. Bize orada ne lazım olacaksa, onun tedarikine bakalım. - Onlar nedir ki efendim? - "Salih amel"dir. Yani ihlasla yapılan iyi iş ve ibadetlerdir. Bu dünyada Allah için yaptığımız her icraat, orada işe yarar. Nimetler içindeyiz Bir gün de; - "Kardeşlerim, Allahü teâlâya sonsuz kere sonsuz hamd olsun ki, bizlere çok büyük nimetler vermiş" buyurdu. Sordular: - O hangi nimetler efendim? - Mesela "Îman nimeti". Kâfirlere vermemiş bunu. Onlar, hem dünyada azap içindeler, hem de ahirette. - Efendim, onların da huzur içinde olanlarını görüyoruz. - Hayır, o, görünüşte öyledir. İslâmın dışında rahat ve huzur yoktur ve olamaz. Kâfirler, "Sarhoş" gibidirler bu dünyada. Nasıl ki sarhoşlar bir müddet sonra ayılırlar. Bunlar da ölünce ayılacaklar. Ama o ayılma fayda vermeyecek onlara. Müddet bitmiştir Ve ilave etti: - Çünkü müddet bitmiştir. Ne "Tövbe etme" fırsatı vardır artık, ne de "Îman etme" imkânı. *** Bir gün de "Ana baba hakkı"ndan bahsediyordu ki; - En büyük ibadet, ana babanın kalbini kazanmaktır, buyurdu. - Ya kalpleri kırılırsa? dediler. Buyurdu ki: - Bu, o evlat için en büyük felakettir. - Efendim, Allahü tealanın rızası, ana babanın rızasına bağlı deniyor, bu doğru mu? - Elbette. Ana babanız sizden razı olmadıkça Allahü teâlânın sevgili kulu olamazsınız. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Amelsiz iyi niyet...
2005-11-27 01:00:00
Kûfe velilerinden Ebu İshak El-Fezarî hazretlerine bir gün; - Efendim, amelsiz iyi niyete sevap var mıdır? diye sordular. - "Evet vardır" buyurdu. "Kalpten geçen bir iyi niyet, icra edilmese bile sevap kazandırır. Hatta o iş icra edilseydi, daha fazla sevap kazanılmazdı". - Nasıl olur? dediler. Buyurdu ki: - Çünkü o işi yaparken kibir gelebilirdi kalbine. Ama niyette böyle bir tehlike yoktur. Çünkü niyet kalpte olur. Onu da Allah'tan başka kimse bilemez. - Peki efendim, amelsiz kötü niyete günah yazılır mı? - Hayır yazılmaz. O kötü fiili işlerse yazılır ancak. Ama tövbe ederse, o da hemen silinir. Âgah olmak nedir? Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, namaz kılarken, her rüknü en iyi şekilde, yani emredildiği gibi yapmayı düşünmek lazımdır ki, bu hale, "Âgâh olmak", yani "Uyanık olmak" denir, buyurdu. - Bu, kolay değil, dediler. - "Evet" buyurdu. "Bir insanın, namazın başından sonuna kadar hep âgâh olması, gerçekten zor iştir. Ama bunun bir yolu var". - O nedir ki efendim? - Namazları cemaatle kılmak. Çünkü cemaatten her biri, namazın bir kısmında uyanık olsa, o namaz baştan sona kadar uyanıklık içinde kılınmış sayılır. Cenab-ı Hak, böyle kılınan namaza, çok sevap verir. - Namazı cemaatle kılmak ne kadar mühimmiş efendim. Birlikte rahmet var - Elbette. Birlikte rahmet vardır çünkü. Bunun için iki Müslüman bir araya gelince, mutlaka cemaat olmalıdır. Birlikte olunca, hem oraya rahmet iner, hem de o namazın kabul olma ihtimali fazla olur. *** Bir gün de cemaatine; - En büyük nimet nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. - En büyük nimet, "doğru yol"u bulmaktır, buyurdu. - O hangi yol hocam? - Peygamber Efendimizin ve eshab-ı kiramın gittiği yol. Bu yola "Ehl-i sünnet yolu" yahut "Kurtuluş yolu" denir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Sıkıntıların asıl sebebi
2005-11-28 01:00:00
Suriye'de yetişmiş velilerden Ebu İshak İbrahim hazretleri, bir gün cemaatine; - Kardeşlerim, bugün insanların çektiği çeşitli sıkıntıların sebebi nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Sıkıntıların asıl sebebi, Allahü telanın emir ve yasaklarına uymamaktır. Nitekim Hak teala Kur'an-ı kerimde, "Benim emir ve yasaklarıma göre yaşamazsanız, size geçim darlığı veririm. Bereketi kaldırır, rızkınızı daraltırım" buyuruyor. Sordular: - Çare nedir efendim? Buyurdu ki: - Çare, Allah'a dönmektir. Allahü tealanın emir ve yasaklarına göre yaşayanlar, dünyada da sıkıntı çekmezler, ahirette de. İslamdan ayrılınca sıkıntı başlar. Allah, kuluna acır Bir gün de; - Kardeşlerim, cenab-ı Hakkın kullarına merhameti, bir annenin yavrusuna olan merhametinden daha çoktur, buyurdu. Daha iyi anlaşılması için de; - Bir anne, yahut baba, ne kadar yaramaz olursa olsun, evladını tutup ateşe atar mı? diye sordu onlara. - Atmaz tabii, dediler. Buyurdu ki: - İşte cenab-ı Hak da hiçbir kulunu durup dururken Cehenneme atmaz. - Cehenneme atılanlar yok mu efendim? - Var ama, onları Allah atmıyor ki. Kendi kendilerini atıyorlar - Ya kim atıyor? - Onlar, kendi kendilerini ateşe atıyorlar. Bir adam evinin damına çıkıp intihar etse, bunda suç kimindir? - Tabii ki kendisinin. - İşte Cehenneme gidenler de aynen böyledir. Allahü teâlâ, kulları Cehenneme gitmesin diye hep ikaz ediyor. - Nasıl ikaz ediyor? - Kur'an-ı kerimde, "Aman kullarım! Yapmayın, etmeyin, yoksa yanarsınız!" buyuruyor. Kur'an-ı kerim, baştan sona bu ikazlarla dolu. Ama bu kadar ikaza rağmen insanoğlu yine büyük günahlar işleyip Cehennemi hak ediyor. Şöyle bitirdi: Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası, Herkesin çektiği, kendi cezası. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bir şeye kavuşan her şeye kavuşur
2005-11-29 01:00:00
Şam'da yetişen velilerden "Ebu İshak-ı Şâmî" hazretleri, bir gün talebelerine; - Çocuklar, "bir şey" var ki, o "bir şey"e kavuşan, her şeye kavuşur. O bir şeye kavuşamıyan, hiçbir şeye kavuşamaz, buyurdu. Gençler merak edip; - O nedir ki? dediler. Buyurdu ki: - Hakiki bir "İslâm alimi"ni tanıyıp onu sevmek ve sohbetinde bulunmaktır. Çünkü o büyük âlimlerin nasihatlarına göre yaşayan, dünyada rahat ve huzurlu olur. Ahirette de sonsuz Cennet nimetlerine kavuşur. - Böyle bir zat yoksa efendim? - Onlar yoksa kitapları var. Onların kitabını okuyan da her nimete kavuşur. İyilerle birlikte olun! Bir gün de nasihat istediler bu zattan. - "Daima iyilerle beraber olun" buyurdu. "Neden böyle söylüyorum, biliyor musunuz?" - Neden efendim? - Çünkü bir kimse, bir "cüzzamlı hasta" ile bir evin aynı odasında yedi sene birlikte kalsalar, hatta aynı tabaktan yiyip aynı yatakta yatsalar. - Evet efendim. - Cüzzam, çok bulaşıcı bir hastalık olduğu halde, yine de bu cüzzamın o sağlam adama geçmeme ihtimali vardır. Fakaat bir mahallede bir "kötü insan" olsa, onun kötülüğünün diğer insanlara geçmeme ihtimali yoktur. Herkes pişman olacak! Bir günkü sohbetinde de; - Kardeşlerim, herkes öldüğünde pişman olup "Eyvaah!" diyecek, buyurdu. - Herkes mi pişman olacak? dediler. - "Evet, herkes pişman olacak" buyurdu. "Ama kâfirlerin pişmanlığı daha çok olacak tabii. (Aaah! Keşke îman etseydim)diyecekler, ama nafile." - Müslümanlar da pişman olacak mı efendim? - Elbette. Onlar da, "Aaah! Keşke şu şu günahları işlemeseydim. Keşke şu iyilikleri de yapsaydım" diyecekler. Ama bu da nafile. Çünkü imtihan bitmiş, fırsat elden gitmiştir. Geri dönüş de yoktur oradan. Şöyle bitirdi: - Herkes, yaptığının karşılığını mutlaka görecek orada. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Başarının sırrı!..
2005-11-30 01:00:00
Mevlânâ Ebû Said Evbehî hazretleri, bir günkü sohbetinde; - "İslâmiyet üç kısımdır" buyurdu. "İlim, amel ve ihlas". - İlimden maksat nedir? dediler. - İslâmiyetin bildirdiği şeyleri öğrenmektir, buyurdu. - Amel nedir? - Öğrendiklerini yapmaktır. - Ya ihlas? - İhlas, her yaptığını Allah için yapmaktır. Bu üçünü yapan kimse Allahü teâlânın rızasına kavuşur. Cenab-ı Hak bir kulundan razı oldu mu, bütün dünya ve ahiret saadetleri onun olmuş demektir. Şöyle bitirdi: - İslâmiyetin dışında aranılacak ve imrenilecek hiçbir iyilik yoktur. Tasavvuf nedir? Bir gün de; - Tasavvuf nedir? diye sordular bu zata. - Tasavvuf, zamanı en iyi şekilde kullanmaktır, buyurdu. - Sabır nedir? dediler. - Susmaktır, buyurdu. - Dünyada en güzel şey nedir? - Dünyaya düşkün olmamaktır. - Herkes tarafından sevilmek için ne yapalım? dediler. - Kendinizi sevmeyin, buyurdu. - Pekii ahirette kurtulmak için ne yapalım? - Korkak ve ürkek yaşayın. - Neden korkalım? dediler. - İmanınızı kaybetmekten, buyurdu. İman kolay çıkar! Ve ilave etti: - Çünkü bu zamanda îmanı kaybetmek çok kolaydır. Nitekim bir kâfir, bir "Kelime-i tevhid"i söylemekle nasıl îmana kavuşuyorsa, bir mümin de, "bir kelime-i küfr"ü söylemekle küfre düşebilir maazallah. *** Bir gün de; - Mü'minin alameti nedir, biliyor musunuz? diye sordu sevdiklerine. - Bilmiyoruz, dediler. - "Güler yüzlü" olmaktır, buyurdu. - Münafığın alametini biliyor musunuz? - Bilmiyoruz efendim. - Münafığın alameti de "çatık kaşlı" olmaktır, buyurdu. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Dostlarını görünce iyileşti!
2005-12-01 01:00:00
Balıkesir evliyasından "Yürek Dede" hastalandı bir gün. Öyle ki, ayağa kalkacak takati kalmamıştı. Hanımı yemeğini yanına getirir, abdestini almaya yardım ederdi. Ama bir gün, sevenleri ziyaretine geldi bu zatın. Onları görünce mübarek fırladı yataktan ve koyu bir sohbete koyuldu onlarla. Unuttu hastalığını. Kendinden geçti adeta. Hanımı da bitişik odada olup, onun bu haline taaccüp etmişti. Misafirler gidince hışımla girdi yanına. - Efendi ne bu hal? - Hayrola hanım, ne oldu? - Hani sen hastaydın?! - Evet hastaydım, ama... - Kusura bakma ama, ben senin hastalığına inanmıyorum artık. - Neden hanım? N'oldu ki? "Bütün nazın bana!" - Misafirlerle nasıl konuşuyordun öyle. Bütün nazın bana mıydı yani? - Yok hanım, yanlış anladın, ben... - Hayır hayır, bundan sonra bana hastayım falan deme sakın. Hizmet de bekleme, tamam mı? Gülümsedi Mübarek; - Haklısın hanım. Ama ne yapayım, elimde değil işte. - Neymiş elinde olmayan? - Gönül dostlarını görünce hastalığımı unutuyorum hanım. Allahü teâlâdan bahsedince, İslâmiyetten konuşunca, kendimden geçiyorum. Rabbim güç kuvvet veriyor, şifa buluyorum. Bir gün de sevdiği bir gence; - Dinimizden bir kelime öğrenip başkasına öğretmek, bin kere nafile hacca gitmekten daha çok sevaptır, buyurdu. Dini kimden öğrenelim? Delikanlı; - Efendim, ben de dinimi öğrenmek istiyorum, dedi. Acaba nereden öğrenebilirim? - Ehli sünnet alimlerinden, buyurdu. -Ehli sünnet alimi yoksa efendim? - Onlar yoksa, kitapları var evladım. O âlimlerin halis niyetle yazdıkları kitapları okuyan, hem dinini doğru olarak öğrenir, hem de feyz alır. - Feyz mi, o da ne demek? - Feyz, "nur" demektir oğlum. Yani o büyüklerin kitabını okuyanın kalbi nurlanır, temizlenir, parlar. - Kalbin temizlendiği nasıl anlaşılır ki? - Kalbi temizlenen kimseye ibadetler tatlı, haramlar çirkin gelir, buyurdu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Allahın kullarına hizmet edenler
2005-12-02 01:00:00
Anadolu'da yetişen velilerden "Atâullah Efendi", bir gün sevdikleriyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, bazı müstesna kimseler, mahşerdeki "bin sene"yi, Arş-ı âlânın gölgesinde, nurdan kürsîlerde oturarak geçireceklerdir, buyurdu. - Onlar kimlerdir? dediler. - Dünyada iken, Allahü teâlânın dinine hizmet edenler ve Onun kullarının müşkillerini halledenlerdir, buyurdu. - Ne mutlu onlara. - Evet. Ama İslâma hizmet etmek zor iştir. Allahü teala bu zor işi, en fazla güvendiği ve en çok sevdiği kimselere vermiştir. - Onlar kimlerdir ki efendim? - "Peygamber Efendimiz" ve Onun varisi olan "Ehl-i sünnet alimleri"dir. Ne tavsiye edersiniz? Bir gün de gencin biri bu zata gelip; - Efendim, dünya zevklerine çok düşkünüm. Bana ne tavsiye edersiniz? diye sordu. Cevabında; - Günah olan dünya zevklerine düşkünlük, nefistendir, buyurdu. Halbuki biz, nefsi ezmekle emr olunduk. - Kendi nefsimizi mi ezeceğiz? -Evet. Çünkü nefsimiz, Allahü teâlânın düşmanıdır oğlum. Onu ezmemiz lazım. Biz onu ezmezsek, o bizi ezer. - Nefs nasıl ezilir ki efendim? - "Riyazet" ve "Mücahede"ile. Yani nefsin istediği şeyleri yapmamak, istemediği şeyleri yapmakla. Şöyle özetledi: - Nefsi ezmenin yolu, "İslamiyete uymak"tır oğlum. Asıl servet nedir? Bir gün de sohbetinde; - "İnsanın serveti" deyince ne anlıyorsunuz? diye sordu cemaate. - Parası, evi, eşyası... dediler. - Hayır, bunlar değil, buyurdu. - Ya nedir efendim? - Asıl servet, ölürken yanında götürebildiğidir. Cemaat, hayretle sordu: - İnsan ölürken ne götürebilir ki? - Sadece "Salih ameller"ini. - Salih amel'den maksat? - "Salih amel"halis niyetle, ihlasla, yani sırf "Allah için" yapılan amellerdir. Allah için yapılmayanlar, "Namaz" bile olsa, hiçbir işe yaramaz ahirette. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
..Aramızda ne fark var?
2005-12-03 01:00:00
Kabr-i şerifi Bandırma'da bulunan "Kerpiçli Dede" Allah'ın kullarına karşı olan aşırı merhametinden dolayı çok ağlar, herkesin ahirette kurtulması için dua ederdi. Talebeleriyle, "baba-oğul" gibiydi. Bir gün yine onlara sohbet ediyordu ki: - Evlatlarım, sizinle benim aramda ne fark var, biliyor musunuz? diye sordu. - Çok fark var, dediler. Buyurdu ki: - Hayır, sadece iki fark var. - Onlar nedir ki efendim? - Birincisi, ben yaşlıyım, siz gençsiniz. İkincisi de benim günahım çok, sizinki az. Onun için bu günahı çok kula dua edin ki ahirette kurtulabilsin. "Hanımına iyi davran" Bir gün de evlilikle ilgili nasihat isteyen bir talebesine; - Evladım, hanımına iyi davran, buyurdu. Ona karşı merhametli ol. Hukukunu iyi gözet. Yoksa... - Yoksa ne olur efendim? - Yoksa "kul hakkı"yla ahirete gider ve çok pişmanlık çekersin orada. - Hanımı üzmek de kul hakkına girer mi ki? - Elbette. Hem bu hak, kul haklarının en mühimidir. Çünkü insan kiminle çok irtibatlı ise, onunla arasında kul hakkı çok olur. Kişinin en fazla bir arada olduğu kimse ise "kendi hanımı"dır. Emr-i maruf sevabı Bir gün de, bazı gençlerle sohbet ederken; - "Emr-i maruf" yani insanların dinlerini öğrenmelerine vesile olmak ne kadar çok sevaptır, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Bir kimseyi bir "dünya sıkıntısı"ndan kurtarmanın sevabı, bütün cihanın nafile ibadetlerinin toplamından daha çoktur. "Ahiret sıkıntısı"ndan kurtarmanın sevabını siz düşünün artık. Ve ilave etti: - Hocamdan duymuştum. "İnsanlar, yaptıkları emr-i maruf hizmetine karşılık, Cennette kavuşacakları nimetleri bilseler, sevinçlerinden her şeyi unutur, sokaklarda oynarlardı" buyurmuştu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bize dua edin kardeşim
2005-12-04 01:00:00
Anadolu velilerinden "Ethem Baba", bir gün bir hasta ziyaretine gitmişti. Geçmiş olsun dileğinde bulunup sonra kalkmak için izin istedi. Giderken de; - Bize dua edin kardeşim, buyurdu. Adamcağız; - Efendim bizim duamızdan ne olur ki? diye arz edince; - "Öyle deme" buyurdu. "Allahü teâlâ, sıkıntılı halde yapılan duayı kabûl eder." - Yani hastanın duası kabul olur mu efendim? - Elbette, hastalık da bir sıkıntıdır. - Efendim, hasta olunca üzülüyoruz. Bu, doğru değil mi yoksa? - Evet. Hastalığa üzülmek doğru değildir. Ama ibadete, mesela "namaz kılmaya" mani olursa, o zaman üzülmek gerekir tabii. Hastalık nimettir! Sordu yine: - Efendim, "Hastalık nimettir" diye okumuştum bir kitapta. Gerçekten öyle midir? - Evet, ama sabretmek şartıyla. - Öyleyse hastalığı isteyelim mi yani? - Hayır, hastalık istenmez. Bilakis hasta olmamak için sebeplere yapışacağız. Buna rağmen gelirse, sabredeceğiz. *** Bir gün de bazı sevdikleri bu zata gelip; - Efendim, Allahü teâlâ bu dünyada Müslümanlara da rızık veriyor, kâfirlere de, öyle değil mi? diye arz ettiler. - Evet, öyledir, buyurdu. - Müslümanlara da rahatlık, huzur veriyor, kâfirlere de. - Evet. Bu nasıl oluyor? - Ama Müslümanlar Allahın dostu, kâfirler düşmanı. Bu nasıl oluyor? Buyurdu ki: - Allahü teâlâ bu dünyada "dostlar"la "düşmanlar"ı ayırmıyor. Nimetlerini hepsine saçıyor. Ama ahirette öyle olmayacak. - Ya nasıl olacak efendim? - Orada dostlarla düşmanları ayıracaklar. Müslümanlara "Sonsuz Cennet nimeti" verilirken, kâfirler "Sonsuz azâb"a atılacak. Ve ilave etti: - Hem sonra bu dünyada kâfirlere verilen dünyalıklar, "görünüşte nimet"tir. Aslında "musibet" olup, onları adım adım Cehenneme yaklaştırır da haberleri bile olmaz. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Haramlardan sakınınız!
2005-12-05 01:00:00
Hindistan evliyasından "Emanullah Lahorî" hazretlerine, bir gün bir genç gelip; - Efendim, "Dünyadan sakınınız!" buyuruluyor, bu ne demek? diye sordu. - "Dünyadan sakınınız!" demek, "Haram ve günahlardan sakınınız!" demektir, buyurdu. Sordu tekrar: - Nefsin ve ruhun lezzet aldığı şeyler aynı mıdır? - Hayır. Her uzvun lezzet aldığı şeyler başkadır. - Nefs, nelerden zevk alır mesela? - Nefsin gıdası, "haram" ve "günahlar"dır. - Ya ruhumuz efendim? - Ruhun gıdası, manevi şeylerdir. "İbadet, sohbet, namaz..." gibi. Dünyada en büyük zevk Bir gün de talebesinden biri; - Efendim, dünyada en büyük zevk nedir?diye sordu bu zata. Cevabında; - Allahın dinini, Onun kullarının ayaklarına kadar götürmek ve bu yolda karşılaşılan sıkıntılara sabretmektir, buyurdu. - Kalbleri temizlemenin ilacı nedir? - Allah dostlarının sohbetidir. - Öyle zatlar yoksa peki? - Onlar yoksa, kitapları var evladım. O kitapları okumak da kalpleri temizler. Sordu yine: - Hangi dualar kabul olmaz hocam? - Haram giren ve haram çıkan ağızla yapılan dualar kabul olmaz evladım. Hangi dua kabul olur? - Pekii hangi dualar kabul olur? - Helal yiyen ağızla, kırık kalple ve büyükleri vesile ederek yapılan dualar kabul olur, buyurdu. *** Bir gün de; - Tevekkül nedir? diye sordular bu zata. - "Tevekkül" sebebine yapışıp, o sebebin tesirini Allahü teâlâdan beklemektir, buyurdu. - Çalışmadan tevekkül etmek olmaz mı? - Hayır. Çalışmadan tevekkül etmek, namaz kılmadan dua etmeye benzer ki, kabul olmaz. Şöyle bitirdi: - Sebebine yapışmayan arzusuna kavuşamaz. Allahü tealanın âdet-i ilahisi böyledir çünkü. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Bana bir kelime öğretenin...
2005-12-06 01:00:00
İstanbul'un büyük velilerinden Emir Ahmet Buhari hazretlerinin komşusu bir genç vardı ki, anne babasını üzüyordu ara ara. Bir gün, bu zatın dergahına gelip oturdu bu genç. Büyük veli onu görünce gülümsedi. - Hoş geldin evladım. - Hoş bulduk efendim. Şefkat dolu bir sesle, - Hazreti Ali ne buyuruyor, biliyor musun evladım? diye sordu gence. Delikanlı büktü boynunu. - Bilmiyorum efendim. Ne buyuruyor? - "Bana bir kelime öğretenin kölesi olurum" buyuruyor. Halbuki annemiz babamız, bir değil, binlerce kelime öğrettiler bize, öyle değil mi? Bizim ilk mürşidimiz Genç mahcup vaziyette önüne baktı. - Öyledir efendim. - Yani bizim ilk mürşidimiz anne babamızdır. Ninni söylerken, ilk defa annemizden öğrendik "Allah" demeyi. Ve masal anlatırken "Peygamber Efendimiz"den bahsederdi babalarımız. Genç yine mahcup bir ses tonuyla - Doğru hocam, dedi. Büyük veli devam etti: - Müslüman olmamızda en büyük rolü olan iki kişi, "anne babamız"dır oğlum. Bu sebeple kul köle olmalıyız onlara. Onları incitmek, büyük felakettir. Delikanlı o günden sonra hiç üzmedi anne babasını. *** Bir günkü sohbetinde de; - Kardeşlerim, huzûr-u ilâhide toplanmak ne büyük nimettir, buyurdu. Huzuru ilâhî; namazdır Dinleyenler; - Huzuru ilâhi'den muradınız nedir ki? dediler. - "Namaz"dır, buyurdu. İnsan namaz kılarken, Allahü teâlânın huzurundadır. Namazlardan sonra yapılan duayı Allahü teala kabul eder. Nitekim her namazdan sonra, "Ey kulum, iste vereyim"buyurur ki, bu, "Saat-i icâbe"dir işte. - O ne demek efendim? - "Saat-i icabe", o saatte ne dua etsen kabul olur demektir. Hele cuma günü öyle bir saat vardır ki, o anda yapılan dua da asla reddolunmaz. - O hangi vakittir ki? - Âlimler, "İkindi namazı vaktidir", diye bildirmişlerdir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Müslümanlık lâf ile olmaz
2005-12-07 01:00:00
Yozgat evliyasından "Şeyh Osman Efendi" bir gün, namaza gevşek olan bazı gençlerle sohbet ediyordu ki; - Elhamdülillah, Müslüman bir anne babadan dünyaya gelmişiz. Bu, ne büyük nimet, buyurdu. Gençler; - Evet efendim çok şanslıyız, dediler. - Fakat lâf ile Müslümanlık olmaz, buyurdu. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ehemmiyet vermemiz gerekir. Mesela günde "beş vakit namaz" kılmak, her Müslümana farzdır. Gençler; - Biz bazen aksatıyoruz, deyince; - Olmaaz, çok yanlış! buyurdu. Allahın emri aksatılır mı hiç? Rabbinin emrine ememmiyet vermeyenin îmanı gider maazallah. Üzülmek lâzım!.. Gençler korkuya kapılıp; - Ehemmiyet vermemek nasıl belli olur ki? dediler. - Üzülüp üzülmemekle, buyurdu. Yani bir vakit namazı kazaya kaldığı zaman üzülüyorsa, eh işte. Büyük günaha girse de îmanı gitmez. - Ya üzülmezse efendim? - O zaman çok tehlikeli işte. Üzülmüyorsa, Allahü tealanın emrine ehemmiyet vermiyor demektir ki, îmanı tehlikeye girer. Çünkü Allahü tealanın emir ve yasaklarına ehemmiyet vermemek, "küfür"dür, Allah korusun. Gençler anlamıştı işin esasını. - Allah sizden razı olsun, dediler. Bugünden itibaren namazlarımızı hiç aksatmayacağız inşallah. Namaz çok mühim Yine bir sohbetinde de; - Namaz kılmamak üç türlü olur, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - Birincisi, farz olduğunu bilmiyordur. İkincisi, tembellikle kılmıyordur. Üçüncüsü de, Allah korusun ehemmiyet vermiyordur. - Neden "Allah korusun" dediniz ki? - Ehemmiyet vermeyen "kâfir" olur da onun için. Müslüman, her günahı işleyebilir. Ama peşinden üzülür, pişman olur ve tövbe eder. - Ya üzülmezse efendim? - Üzülmezse, Allahın yasak etmesine ehemmiyet vermiyor demektir ki, "küfre girer"mazallah. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.İlk sual "iman"dan olacak
2005-12-08 01:00:00
Buhara evliyasından Emir Gilan-ı Vaşî hazretleri, bir gün birkaç talebesiyle sohbet ediyordu ki; - Kıyamet günü evvela "Îman"dan, sonra "Namaz"dan sorulacak, buyurdu. Îman, en büyük nimettir ki, bu nimetin şükrü üç şeyle ifa edilebilir ancak. - Onlar nedir? dediler. - Birincisi "Hubb-u fillah"tır. Yani birbirimizi çok seveceğiz. İkincisi, "kalp kırmak"tan titreyeceğiz. Kalp kırmak, Kâbe-i şerifi kazma kürekle yıkmaktan daha büyük günahtır. - Üçüncüsü nedir efendim? - Üçüncüsü de, "Affetmek"tir. Birbirimizin kusurunu affedeceğiz. Sabredenin gideceği yer, Cennettir. En büyük nimet Bir gün de sohbetinde; - "Kardeşlerim, Allahü teâlâ, kullarına ihsan ettiği nimetleri üzerlerinde görmeyi sever" buyurdu. "Yani Rabbimiz, bize ihsan ettiği nimetleri izhar etmemizi, göstermemizi istiyor. - En büyük nimet nedir ki? dediler. - "Müslüman olmak" nimetidir, buyurdu. Bundan büyük nimet yoktur. - Bu nimeti nasıl göstereceğiz? - Güler yüzümüzle, tatlı dilimizle, merhamet ve şefkatimizle göstereceğiz. Ama bir şartla. O nimetin bize gelmesine vesile olan kimseye teşekkür etmeliyiz önce. - Teşekkür etmezsek? dediler. O şükür kabul olmaz Buyurdu ki: - O zaman Allahü teâlâ şükrümüzü kabul etmez. Çünkü insanlara teşekkür etmeyen, Allahü tealaya şükretmiş olamaz. *** Bir gün de sohbetinde; - Köpek olan eve rahmet melekleri girmez, buyurdu. Kalbi de bir ev gibi düşünürsek, o evde de uluyan dört köpek var maalesef. - Onlar nedir ki? dediler. - Kibir, kıskançlık, öfke ve şehvet, buyurdu. Ve şöyle açıkladı: - Yani kendini beğenmek, başkasındaki bir nimeti kıskanmak, öfkelenmek ve şehvete kapılmak. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Sevmek ve sevmemek!
2005-12-09 01:00:00
Mısır'da yetişen velilerden Emir Hayalî Çelebi hazretlerine, bir gün bazı gençler gelip; - Efendim, îmanın altı şartından başka ayrıca bir şart daha varmış, öyle mi? diye sordular. - Evet öyledir, buyurdu. - Ama Amentü'de imanın şartı altı olarak bildiriliyor. Bunu bize izah eder misiniz. Buyurdu ki: - Bakın gençler, Amentü'de bildirilen îmanın altı şartı, inanılacak şeylerdir. Fakat bu altı şartın geçerli olması, ayrıca bir şarta bağlıdır. - O nedir? dediler. - "Hubb-u fillah" ve "buğd-u fillah"tır, buyurdu. Yani Müslümanları Müslüman olduğu için sevmek, kâfirleri, küfürlerinden dolayı sevmemektir. Bu yoksa, îman da yok - Bu şart yoksa? dediler. - "Bu olmazsa, îman olmaz", buyurdu. "Yani Amentü'deki altı şeye inansa bile Müslüman olamaz. Fakat bu, sadece "sevmek" ve "sevmemek"tir. Yoksa dövüşmek ve münakaşa etmek değildir. *** Bir gün de bir delikanlı bu zata gelip; - Efendim, bir ahbabın sıkıntısı vardı. Yardım edip onu o sıkıntıdan kurtardım. Hiç teşekkür etmedi. Teşekkür etmesi lazım değil miydi? diye sordu. - Elbette lazımdı, buyurdu. Fakat... - Fakatı ne efendim? - Sen bu yardımı "Allah için" yapmamış mıydın ona? Allah için yapmıştım - Tabii ki Allah için yapmıştım efendim. - Öyleyse niye üzülüyorsun? Sen amelinin sevabına kavuştun. O düşünsün. İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmiş olamaz. *** Bir gün de; - Efendim, mümin kime denir?diye sordular bu zata. - Mümin, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği kimsedir, buyurdu. Sordular yine: - En büyük günah nedir? - Günahın, günah olduğunu bilmemektir. - Pekii ondan büyük günah? - Günahı, ibadet olarak yapmaktır, buyurdu. "Bid'at işlemek" böyledir işte. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Gerçek fakir kimdir?
2005-12-10 01:00:00
Hindistan velilerden Emir Hüsrev Dehlevî hazretlerine, bazı gençler gelip; - Gerçek fakir kimdir? diye sordular. Cevabında; - Hâline şükredip kimseye şikâyet etmeyen ve ihtiyacını insanlardan gizleyendir, buyurdu. - Kalbi öldüren şeyler nelerdir? dediler. - Çok konuşmak, çok uyumak ve çok yemektir, buyurdu. Sordular yine: - Namaz kılmak, kimlere kolay gelir? - Allahtan korkanlara. - Kiminle arkadışlık yapalım? - Size Allahü tealanın emir ve yasaklarını hatırlatan kimselerle. Tasavvuf niçindir? Sordular yine: - Tasavvuf ne içindir efendim? - Kalbi, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak içindir. - İyi ahlâk nedir? - İnsanların sıkıntılarına katlanmaktır. - Asıl felaket nedir? - Öldükten sonra başa gelecekleri bilmemektir. - Gerçek sevgi? - İyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde de eksilmeyen sevgidir. - Gerçek dost? - İstediğini vermediğiniz zaman kızmayan ve küsmeyendir. - İyi komşuluk nasıl olur? dediler. - Komşuya eziyet etmemek ve onun eziyetlerine katlanmakla olur, buyurdu. - En büyük edep nedir? - "İlâhi hudûd"u, yani Allahü tealanın emir ve yasaklarını gözetmektir. Eshaba hürmet etmeyen Son olarak; - Eshâb-ı kirâma hürmet etmeyen, Muhammed aleyhisselâma îmân etmiş olur mu? diye sordular. - Hayır, îman etmiş olmaz, buyurdu. *** Bir gün de; - Allah indinde kıymetli insan kimdir? diye sordular. - Allahü tealanın kıymet verdiğine kıymet verendir, buyurdu. - Kıymetsiz insan kimdir? dediler. - İnsanların kıymet verdiğine kıymet verendir, buyurdu. Ve ekledi: - Allahü tealanın aziz ettiğini kimse zelil edemez. Onun zelil ettiğini de kimse aziz edemez. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Kabahati kendinizde arayın!
2005-12-11 01:00:00
Bursa'da medfun bulunan Eskici Mehmet Dede, bir gün, bazı gençlerle sohbet ederken; - Çocuklar, mertlik nedir, bilir misiniz? diye sordu onlara. - Bilmiyoruz, dediler. - "Mertlik", kendini kabahatli bilmektir, buyurdu. Siz de her anlaşmazlıkta kusuru kendinizde arayın. Kendinizi suçlu görün. - Neden? dediler. Buyurdu ki: - İslâm ahlakı bunu icab ettiriyor çünkü. - Haklı olsak da mı efendim? - Elbette. Özellikle o zaman. Çünkü Peygamber Efendimiz, "Haklı olduğu halde ben haksızım diyene, Cennette güzel bir köşk verilecektir. Kefili de benim" buyuruyor. Başarı nedir? Bir gün de, bazı gençlerle sohbet ederken; - Sizce başarı nedir? diye sordu onlara. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Başarı, öldükten sonra işe yarayan şeylerdir. Yani bir şey, ahirette işe yaramıyorsa, o, başarı değildir. Sordular: - Muvaffak olmanın sırrı nedir efendim? - Sorarak iş yapmaktır. - Başarısızlığın sebebi? - Danışmadan, kendi aklına göre yapmaktır. Ebu Yusüf hazretlerinin mühründe ne yazılıydı biliyor musunuz? Sormayan pişman olur - Bilmiyoruz efendim, ne yazılıydı? - "Men amile bi re'yihi nedime" - Bu ne demek? dediler. Buyurdu ki: - "Bilenlere danışmadan, kendi aklı ile iş yapan, muhakkak pişman olur" demektir. *** Bir gün de; - En büyük günah nedir?diye sordular bu zata. - "Kalp kırmak"tır, buyurdu. - Hiç kimsenin mi kalbini kırmayacağız efendim? - Evet, hiç kimsenin. - Kâfirlerin de mi? - Elbette. Kâfirin de kalbini kırmak haramdır dinimizde. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Şu üç grup kimseden olmayın!
2005-12-12 01:00:00
İstanbul evliyasından "Esrar Dede" bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Kardeşlerim, üç grup insan vardır ki, siz onlardan olmayın, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - "Müşrik", "Kâfir" ve "Rai", buyurdu. - Efendim, ilk ikisini biliyoruz. "Rai" ne demek? dediler. - "Rai", kendi aklına göre hareket edendir, buyurdu. Halbuki İslâmiyet gelince aklın işi azaldı. - Nasıl azaldı efendim? - Akıl, tek başına doğru yolu bulamaz kardeşlerim. Eğer bulabilseydi, Peygamberler gönderilmezdi. "Göz" için "ışık" ne ise, "Akıl" için de "Peygamber" öyledir. Göz, ışık olmadan nasıl göremezse, akıl da Peygamber olmadan doğruyu bulamaz. En büyük ibadet Bir gün de bazı gençler bu zata gelip; - Efendim, en büyük ibadet nedir?diye sordular. - Beş vakit namaz kılmaktır, buyurdu. Gençler; - Eyvaah, biz bazan kazaya bırakıyoruz, dediler. - Olur mu? Bu, çok yanlış, buyurdu. Bana sorarsanız, bir vakit namazım kazaya kalacağına, "bin kere ölmeyi" tercih ederim. Ve ilave etti: - Namaz bu kadar mühimdir işte. Nerede ve hangi şart altında olursak olalım, beş vakit namazımızı mutlaka kılmalıyız. Hiç özrü yok mudur? Sordular: - Namazı kazaya bırakmak için hiç özür yok mu efendim? - Var tabii, bunun için üç özür var. - Onlar nedir efendim? - Birincisi, "Unutmak", ikincisi "Uyumak". - Ya üçüncüsü? dediler. Mübarek gülümsedi. - Üçüncüsü de "Ölmek"tir. Gençler şaşırdı. - Ölmek mi? Nasıl yani? Buyurdu ki: - Ey gençler, namaz, "Nefes almak" gibidir bu dinde. Öyleyse Müslüman, nefes aldığı müddetçe beş vakit namazını kılacaktır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 Fax: (0 212) 454 38 29
.Rızıklar ezelde takdir edilmiştir
2005-12-13 01:00:00
Konya evliyasından "Evhadüddin Kirmanî" hazretlerine, bir gün bazı sevdikleri gelip; - Efendim, rızık değişir mi? diye sordular. - Hayır, rızık mukadderdir, değişmez, buyurdu. Yani herkesin rızkı ezelde takdir edilmiştir, bellidir. Artmaz ve eksilmez. - Çalışmakla artmaz mı? dediler. Buyurdu ki: - Artar, fakat o artan rızık değil, maldır. Çalışmakla sadece mal artar. Rızık değişmez. Ve insan rızkını yemeden ölmez. - Ecel de böyle midir efendim? - Evet, ecel de mukadderdir. Herkesin ömrü bellidir. Uzamaz ve kısalmaz. Vakti dolan dünyadan ayrılır. Dua etmek kâfi mi? Bir gün de birkaç ahbabı bu zata gelip; - Efendim, arzularımıza kavuşmak için sadece dua etmek kâfi midir? diye sordular. - Hayır, sırf dua yetmez, buyurdu. Sebeplere de yapışmak lazım. - Sebebe yapışmadan dua etsek hocam? - Edin, ama o dua kabul olmaz ki. - Kabul olmaz mı, neden? - Adet-i ilahi öyle çünkü. "Fatih Sultan Mehmed Han"ın bu konuyla ilgili bir menkıbesi var. Siz onu işitmediniz mi? - Hayır, işitmedik efendim. - Anlatayım, buyurup şöyle nakletti: "Sultan Fatih", İstanbul'u fethedince, devlet erkânı ve vezirleriyle fethin nasıl gerçekleştiğini konuşuyorlardı. Sebebe yapışmak... Vezirler, bu fethin "Akşemseddin hazretlerinin duasıyla, velilerin, erlerin yardımıyla" gerçekleştiğini söylüyorlardı ki, Koca Fatih birden kılıcını havaya kaldırıp; - "Yahu şu kılıcın hiç mi hakkı yoktur? Yani bu, hiçbir şey yapmadı mı?" diye kükremiş. O zaman; - "Tabii sultanım, kılıcın da hakkı inkâr edilmez, böyle yapmakla sebebe de yapışılmış olundu" diyerek, kendisine hak vermişler. *** Bu zat bir sohbetinde de; - Bir mümin şarap içse, zina etse, affedilebilir. Fakat "Ben..." derse, affedilmez, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü "Ben..."demek kibirdendir, buyurdu. Allahü teala kibirliyi affetmiyor. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Nefsin gıdası haramlardır!
2005-12-14 01:00:00
Edirne velilerinden "Evliya Kasım Paşa"ya, bir gün bir sevdiği gelip; - Efendim, nefs nedir? diye sordu. - Nefs, bütün iyiliklerden süzülmüş, sadece kötülüklerin bulunduğu bir varlıktır, buyurdu. - Gıdası nedir efendim? - Haram ve günahlardır. - Nefs için bir kitapta "En ahmak yaratık" diye okumuştum. Bu doğru mu hocam? - Evet, nefs mahlukların en ahmağıdır. Çünkü her arzusu kendi aleyhinedir. Bu da, onun ahmak olduğunun işaretidir. - Onun arzusu nedir ki efendim? - Onun tek arzusu, sahibine günah işletip sonra Cehenneme sokmaktır. Ama o, bununla tatmin olmaz. İlahlık dâvâ eder! - Başka ne ister ki? - İnsanın içinde ilahlık dâvâ eder. Onun asıl maksadı, insanları kendine taptırmaktır. *** Bir gün de genç birisi bu zata gelip; - Efendim, geçim sıkıntı içindeyim, diye dert yandı. Mübarek, ona şefkatle bakıp; - Mühim değil, buyurdu. - Anlamadım, nasıl mühim değil? - Rızık kolay evladım, sen onu düşünme. - Ya neyi düşüneyim efendim? - Îmanını düşün. Onu kaptırmamaya bak. Allahü teala rızka kefildir, ama îmana kefil değildir. Îmanın düşmanı çok! Delikanlı; - Çok şükür, dedi. Îmanımız var. Buyurdu ki: - Evet îmanın var, ama o îmanın düşmanı da var evladım. Onu muhafaza edebilecek misin bakalım? - İnşallah ederim efendim. - Çok zor evladım. - Zor mu, neden? - Çünkü îman, bir kelime söylemekle kazanıldığı gibi, bir kelime söylemekle de kaybedilebilir. - Pekii ne tavsiye edersiniz hocam? - Her gün mutlaka birkaç sayfa dînî kitap okumalısın oğlum. Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı bir "ilmihal kitabı"nı oku. Ama her gün mutlaka oku. Îmanını koruman buna bağlı çünkü. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İyilerle beraber olun!
2005-12-15 01:00:00
Tabiinin büyüklerinden Eyyub-i Sahtiyanî hazretlerine, bir gün bazı sevdikleri gelip; - Efendim, iyi insan olmak için ne yapalım? diye sordular. - İyilerle beraber olun, buyurdu. - Başka? dediler - Bir araya geldiğinizde İslâmiyetten konuşun. Veya açıp bir dînî kitap okuyun. Ama her kitap okunmaz. Ehli sünnet âlimlerinin yazdığı "ilmihal kitapları" okunur ancak. - Neden? dediler. - Çünkü onlar, "Allah için" yazar ve "Allah için" söylerler, buyurdu. Bir menfaat beklemezler yazdıklarından. Kafadan konuşmazlar Ve ekledi: - Ayrıca onlar yazarken ve söylerken "Nakli" esas alır, kendi kafalarından bir şey eklemezler. En mühimi de, o büyüklerin sözleri ve yazıları, okuyanın ve dinleyenin kalbine tesir eder. Çünkü onlar, kalpten söyler ve yazarlar. Şöyle bitirdi: - Unutmayın; "Kalpten çıkan, kalbe girer." *** Bir gün de; - Mümin olmanın alameti, "güler yüzlü olmak"tır, buyurdu. Sordular: - Herkese karşı mı güler yüzlü olacağız? - Evet. Müslim-gayri müslim herkese karşı güler yüzlü olmalıyız. Çünkü Müslümana "Çatık kaşlı" olmak yakışmaz. Münafıklık alameti! Ve ekledi: - Mümin olmanın alameti "güler yüz" olduğu gibi, münafık olmanın alameti de "çatık kaşlı" olmaktır. *** Bir gün de bazı sevdikleri bu zata gelip; - Efendim, kötü huylu olmanın alameti nedir? diye sordular. - Başkasını kötülemektir, buyurdu. Gayrinin kötü huylu olduğundan bahsediyorsak, bu, kendimizin kötü huylu olduğunun alametidir. Sordular: - Güzel ahlâk nedir öyleyse? Buyurdu ki: - "Güzel ahlak", başkalarını iyi, kendimizi kötü bilmektir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sıkılıyorsan istiğfar oku!
2005-12-16 01:00:00
Fahreddin-i Acemî hazretlerine birkaç kişi geldi bir gün. Her biri bir sıkıntısını arz edip çaresini sordular. Birincisi; - Efendim, çok sıkılıyorum, ne yapayım? diye sordu. Cevabında; - Tövbe istiğfar eyle, buyurdu. İkincisi arzetti: - Çok hastayım efendim. Ne yapayım? - Tövbe istiğfar eyle. Üçüncüsü sordu: - Çok maddi sıkıntı içindeyim efendim. Ne tavsiye edersiniz? - Tövbe istiğfar eyle. - Hanımla geçinemiyoruz efendim. - Tövbe istiğfar eyle. - Çocuğumuz olmuyor hocam. - Tövbe istiğfar eyle. "Bir şey anlamadık!" Hayretle birbirlerine bakıştılar. - Efendim, biz bir şey anlamadık. - Neden? - Hepimize de aynı şeyi tavsiye ettiniz. Buyurdu ki: - Tövbe istiğfar öyle anahtardır ki, açılmayan kapılar onunla açılır. Allahü teala, "İstiğfar ederseniz, imdadınıza yetişirim"buyuruyor. *** Bir berat gecesinde, talebesinden biri bu zatın huzuruna gelip, - Efendim, malumunuz bu gece Berat Kandili. Bu mübarek geceyi en güzel şekilde ihya etmek istiyorum. Acaba hangi ibadetleri yapayım? diye sordu. "İlmihal kitabı oku!" Ona sevgiyle bakıp; - İlmihal kitabı oku, buyurdu. Delikanlı şaşırdı. Zira o, hocasının "Kur'an-ı kerim oku, namaz kıl, Allahı zikret" gibi bir şey söyleyeceğini düşünüyordu. Büyük veli, onun şaşırdığını görünce sordu: - Sen bu geceyi en iyi şekilde ihya etmeyi istemiyor musun evladım? - Evet efendim. - Öyleyse ilmihal kitabı okumakla geçir. Ve şöyle izah etti: - Çünkü "ilmihalini öğrenmek", her Müslümana farzdır evladım. Senin düşündüğün ibadetler ise nafiledir. Halbuki "Farz sevabı" yanında "Nafile ibadetin sevabı", deniz yanında bir damla bile değildir.
.Başarılı olmak neye bağlıdır?
2005-12-17 01:00:00
Şam'da vefat eden "Fahreddin-i Irakî" hazretlerine bir gün bazı tanıdıkları gelip; - Efendim, başarılı olmak nelere bağlıdır? diye sordular. - Üç şeye bağlıdır, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - Birincisi, "akıllı olmak"tır. Yani bir işte karar verirken ahiretini düşünüp, ona göre tercihini yapmaktır. İkincisini sordular. - İkincisi, "siyasi olmak"tır. Yani karşısındaki insana, onu üzmeyecek şekilde hitap etmektir. - Ya üçüncüsü efendim? - Üçüncüsü de "samimi olmak"tır. Yani ihlaslı olup, her yaptığını Allah için yapmaktır. En kıymetli iş Bir gün de; - Allahü tealanın en sevdiği iş nedir? diye sordular bu zata. - Onun kullarına hizmet etmektir, buyurdu. - Hizmetten maksat nedir efendim? - İnsanların dünyada rahata, ahirette de sonsuz saadete kavuşmalarına vesile olmaktır. - Bunu nasıl yapabiliriz ki? - Allahın dinini, Onun kullarına doğru olarak öğretmekle. - Yanlış öğretenler de var mı ki hocam? - Olmaz mı? İslâmiyeti, nakli esas alarak değil de, çürük aklına, bozuk îtikadına ve iğrenç nefsine göre anlatan "Kötü din adamları" her devirde vardır. İnsanların en kötüsü Ve ekledi: Onlar, "İnsanların en kötüsü"dür. *** Bir gün de; - Efendim, tasavvuf nedir? diye sordular bu zata. - "Tasavvuf", kalbi kötü huylardan temizlemek, iyi huylarla süslemek demektir, buyurdu. Kalb, hükümdar gibidir bedende. - Nasıl? dediler. Buyurdu ki: - Bütün organlar kalbin emrindedir. Nitekim hadis-i şerifte, "İnsanın bedeninde bir et parçası vardır ki, o iyi olursa, bütün uzuvlar iyi olur. O bozuk olursa, bütün organlar da bozuk olur. Bu et parçası, kalptir" buyuruluyor. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ahiretin geçer akçesi!
2005-12-18 01:00:00
Fahreddin-i Razî hazretlerine bir gün bazı sevdikleri gelip; - Efendim, dünyanın geçer akçesi "para"dır malum. Ahiretin geçer akçesi nedir acaba? diye sordular. - "Salih amel"dir, buyurdu. - Dünyada en güzel şey nedir? dediler. - Dünyayı sevmemektir, buyurdu. - En iyi insan kimdir? - Kendini en kötü bilendir. - En kötü insan? - Yanına yaklaşılması en zor olandır. - Dünyada en iyi iş? - İyi insanlarla beraber olmaktır. - En kötü iş? - Kötü insanlarla beraber olmaktır. Müminin bayramı Bir gün de; - Mü'minin hakiki bayramı hangi günlerdir? diye sordular bu zata. - Müminin bayramı, günahlarının affedildiği, îmanla öldüğü, mizanda sevaplarının ağır geldiği günlerdir, buyurdu. - Başka efendim? - Bunlardan başka sıratı selametle geçtiği, Cennete girdiği, nihayet Peygamber Efendimizi ve Allahü teâlâyı gördüğü günlerdir. *** Bir gün de; - Efendim, mümin nasıl olmalıdır? diye sordular bu zata. Cevabında; - Mü'min, "gıda gibi" olmalıdır, buyurdu. Yani insanlar her zaman ihtiyaç duymalıdır ona. Yüzünü ahirete çevir Sordular: - Nasıl böyle olunur efendim? - Yüzünü ahirete çevirmekle, buyurdu. - Nasıl yani hocam? - Yani her işini yaparken "ahiretteki hesabı"nı düşünen ve buna göre karar veren kimse, yüzünü ahirete çevirmiş demektir. Yüzü insanlara dönük olan, insanlarla çarpışır daima. Ve ilave etti: - Yüzünü dünyaya çevirenin, hem dünyası bozulur, hem de ahireti. İnsanlar kaçar kendisinden. -Ya ahirete döndürürse efendim? - O zaman herkes sever onu. Hatta ona kavuşmak için yarışa girerler. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cehennemden kurtulabilecek miyim?
2005-12-19 01:00:00
Mısır evliyasından "Fahr-ül Farisî" hazretlerine, talebesinden biri gelip; - Efendim, ben bir şeyden çok korkuyorum, diye arz edince sordu: - Hayırdır evladım, neden korkuyorsun? - Ahirette Cehennemden kurtulabilecek miyim acaba? Bunu düşünüp çok korkuyorum hocam. - İnşallah kurtuluruz oğlum. - İnşallah efendim, ama nasıl? Buyurdu ki: - Ümidimiz odur ki oğul, büyükler bize sahip çıkar ve şefaat ederler de inşallah kurtuluruz. - Ya sahip çıkmazlarsa efendim? - Merak etme oğlum. Biz bugün onlara sahip çıkarsak, onlar da o gün bize sahip çıkarlar. Biz onları dinlersek... - Anlamadım, nasıl yani? - Demem o ki oğul, biz o büyüklerin sözlerini dinler, nasihatlerine göre yaşarsak, onlara sahip çıkmış oluruz. O zaman onlar da bize sahip çıkarlar. *** Bir gün de bir genç gelip; - Efendim, dünyada ve ahirette felaketlerden kurtulmak için ne yapayım? diye sorunca; - Bunun bir tek çaresi var, buyurdu. - O nedir ki efendim? - Kurtulanlarla beraber olmak. - Kurtulanlardan maksat kimlerdir ki? - Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. "Ehl-i sünnet alimleri" ve "evliyalar" bunlardandır mesela. Böyle zatlar yoksa? Delikanlı sordu: - Böyle zatlar yoksa efendim? - Onlar yoksa, kitapları var evladım. Onların kitaplarını okuyan da onlarla beraber sayılır. *** Bir gün de bazı gençlere, - "Emr-i maruf", yani İslâma hizmet etmek kime nasip olursa, çok sevinsin, çok şükretsin, buyurdu. - Bu iş, çok mu sevaptır? dediler. - Elbette, buyurdu. Bir beldede küfre karşı "emr-i mâruf" yapılırsa, Allahü teâlâ o beldenin hak ettiği azâbı tehir eder. Emr-i maruf yapılmayan beldeye ise azab-ı ilâhî gelir.
.Allah adamlarını sevenler
2005-12-20 01:00:00
Mısır evliyasından "Fahr-ül Farisî" hazretleri, bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Kardeşlerim, Allahü teâlânın sevgili kullarını tanıyan ve seven, mutlaka onlardan istifade eder, buyurdu. - Ne gibi? dediler. - En mühimi, "Îman"ı düzelir, buyurdu. - Başka? - Sonra "İbadetler"i düzelir. Sonra günahlar çirkin gelmeğe başlar ki, bu, istifade ettiğinin en açık alâmetidir. Bu istifade üç şekilde olabilir. Ve şöyle sıraladı: - Birincisi, bizatihi o zatın kendisini görerek olur ki, en iyisi de budur. İkincisi, kitaplarını okumak suretiyle olur. Sevenlerini sevmek - Üçüncüsü hocam? - Üçüncüsü de o büyükleri tanıyan, seven kişilerle arkadaş olmakla olur. - Böyle de istifade edilir mi ki efendim? - Elbette. Velhasıl o büyükleri tanıyan, seven ve yollarında gidenler, biiznillah îmanla yaşar ve îmanla göçerler bu âlemden. *** Bir gün de bazı sevdikleri, - "Mürşid-i kâmil" ne demek? diye sordular bu zata. Cevabında; - Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırabilen İslâm âlimi, "mürşid-i kâmil"dir, buyurdu. - Hakkı batıldan ayırmak çok mu zordur efendim? Dünyada en zor şey - Elbette. Dünyada en zor şey, hakkı batıldan ayırabilmektir. - Herkes ayıramaz mı yani? - Hayır. Bu, ancak mürşid-i kâmil derecesine yükselen "ehl-i sünnet âlimleri"ne mahsus bir haslettir. - Böyle zatları tanıyanlar da hakkı batıldan ayırabilirler mi? - Evet. Hatta o büyük âlimlerin talebelerine kavuşanlar da hakkı batıldan ayırabilirler. - Ya hiçbirine kavuşamayanlar ne yapsın hocam? - O büyüklerin kitaplarını okusunlar. Zira bir âlim ve evliyanın kitabını "okumak", o büyük zat ile "sohbet etmek" gibidir ki, aynı feyze onlar da kavuşurlar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Saadete kavuşmak iki şeye bağlıdır
2005-12-21 01:00:00
Siirt'in Tillo kasabasında vefat eden İsmail Fakirullah hazretleri, bir sohbetinde; - Dünyada rahata, ahirette de sonsuz Cennet nimetlerine kavuşmak, iki şeye bağlıdır, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. -Birincisi, "Allah dostları"ndan birini tanıyıp onu sevmek ve onun tarafından kabul edilmektir, buyurdu. - Allah dostları kimlerdir ki? - Dini, dünyaya alet etmeyen, Allah için yazıp Allah için söyleyen "Ehl-i sünnet alimleri"dir. - İkincisi nedir efendim? - İkincisi de, beş vakit namazı evvel vakitlerinde ve dosdoğru kılmaktır. Her şeyin başı namaz Ve ilave etti: - "Namaz" olmadan Müslümanlık olmaz. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itaat edilmezse cenab-ı Hak dört musibet verir. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Rızıklar daralır, hastalıklar artar, emniyet olmaz ve merhamet kalkar. *** Bir gün de nasihat isteyen bir gence sordu: - Beş vakit namazını vaktinde kılıyor musun evladım? - Hamdolsun efendim, kılıyorum. - Çok iyi. Bir de Müslümanları çok sev evladım. Bu da çok mühim. Delikanlı arzetti: - Efendim, ben bazı arkadaşlarımı sevemiyorum. Acaba sebep ne olabilir? Namazlarını kılıyorlar mı? - Onlar namazlarını kılıyorlar mı? - Kılıyorlar hocam. - Öyleyse onları sevmene nefsin mani oluyor evladım. - Nefsim mi? - Evet. Çünkü nefsini seven, arkadaşını sevemez. Hatta böyleleri, büyükleri de sevemez, Allahü teâlâyı da. Ve izah etti: - Çünkü bir kalpte, iki zıt şeyin sevgisi bir arada bulunamaz evladım. Nefis, Allahü tealanın düşmanıdır. Bir kalpte, hem "Nefsin sevgisi", hem de "Allah sevgisi" birlikte bulunamaz. Şöyle bitirdi: - Allahü tealayı sevmek istiyorsak, nefsimizi sevmeyeceğiz. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dünyada en mühim şey
2005-12-22 01:00:00
Bağdat evliyasından Faris bin Îsâ Bağdadî hazretlerine, bir gün bir talebesi gelip; - Efendim, dünyada en mühim şey nedir? diye sordu. Cevabında; - Doğru îman sahibi olmaktır, buyurdu. - Doğru îman nasıl öğrenilir ki hocam? - Ehl-i sünnet âlimlerinden veya onların kitaplarından öğrenilir. Bundan daha mühimi, bu doğru îtikadı, başkalarının da öğrenmesine ön ayak olmaktır. - Bunu nasıl yapabiliriz? - En iyisi kitap vermektir oğlum. Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı "İlmihal kitapları"ndan alıp eşine dostuna ver, sat, hediye et! Kendimiz anlatsak? Delikanlı sordu: - Kendimiz anlatsak hocam? - Hayır, buyurdu. Anlatmak için iyi bilmek lazım. Din konusu hassastır çünkü. Eğer yanlış anlatır veya eksik söylersen, büyük vebale girersin. Unutma, emr-i maruf yapmanın en iyi ve en kolay şekli, "kitap vermek"tir. *** Bir gün de bir genç bu zata gelip; - Efendim, ben Allahü teâlânın sevgisini kazanmak istiyorum, ne yapayım? diye sordu. Cevabında; - Öyleyse din ilimlerini çok iyi öğren, buyurdu. Çünkü Allahü teala bir kulunu severse, onu "dinde âlim" yapar. Daha çok severse... Ve ekledi: - Daha da çok severse, "bu ilimleri yaymasını" nasib eder ona. Fakat bir şartla. Bu hizmeti kendinden bilmemesi lazım. Çünkü Allahü tealanın dinini Onun kullarına ulaştırırken "Ben" demek bid'attır. Genç sordu: - Tavsiyeniz nedir efendim? Buyurdu ki: - Kendini aradan çekmelisin oğlum. Kendinden bilmezsen, büyüklerin feyz ve ihsanlarına kavuşursun. Şöyle bitirdi: - Kendinden bilmek, yani "Ben yaptım, ben ettim..." demek, Allahü teâlâdan ve büyüklerden gelen feyz ve bereketi keser evladım. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Evliyanın himmeti, oku geri çevirir
2005-12-23 01:00:00
Anadolu evliyasından Fehim-i Arvasî hazretlerine, bir gün bazı tanıdıkları gelip; - Efendim, evliyanın himmeti, yayından çıkan oku geri çevirirmiş, öyle mi? diye sordular. - Evet öyledir, buyurdu. - Himmet nedir? dediler. - "Himmet", bir velînin feyzi, bereketi, tasarrufu ve yardımı demektir, buyurdu. - Evliyânın yardımı, vefâtından sonra daha da artarmış. Öyle mi hocam? - Evet. Evliya vefat edince, "kınından çıkmış kılıç" gibi olur ki, himmet ve yardımları daha çabuk ve daha seri olur. Bu zatları incitmek çok tehlikelidir. - Tehlikeli mi? - Evet. Allahü tealanın sevdiği bir kulu inciten, yedi kat gökten düşmüş gibi olur kardeşlerim. Şükründen aciziz... Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, cenab-ı Hakkın bize verdiği nimetlere ne kadar şükretsek, azdır, buyurdu. - O hangi nimetlerdir? dediler. Buyurdu ki: - Evvela "İnsan" olarak yarattı bizi, hayvan değil. Sonra "Müslüman" olarak yarattı, gayri müslim değil. Ayrıca "Ehli sünnet" olarak yarattı, bidat ehli ve sapık değil. Ve ekledi: - En mühimi de, "Ehl-i sünnet alimleri"ni tanıttı ve sevdirdi ki, bu, en büyük nimettir. Herkese nasib olmaz Sordular: - Neden en büyük nimettir efendim? - Çünkü "Doğru îman"a, "Doğru bilgiler"e ve "İhlas"a, ancak o büyükleri tanımakla kavuşulur da ondan. *** Bir gün de; - Efendim, hangi dualar kabul olur? diye sordular. - Ağız haram yemez, dil de yalan söylemezse, edilen duâ kabul olur, buyurdu. - Pekii hangi dualar kabul olmaz hocam? Buyurdu ki: - Haram yiyenin "kırk gün" duası kabul olmaz. Tıbben de kan değişimi "kırk gün"de tamamlanır. Ne çekiyorsak dilimizden çekiyoruz. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dünya, gölge gibidir
2005-12-24 01:00:00
Anadolu evliyasından "Şeyh Sinan Efendi", bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, dünya, zıll-i zâildir, buyurdu. - Zıll-i zâil ne demek? dediler. - Çabuk geçip giden gölge, görüntü demektir, buyurdu. Sordular yine: - Dünya, neyin görüntüsüdür efendim? - Ahiretin görüntüsüdür. Yani Cennetin ve Cehennemin görüntüsü. - Hangi şeyler Cennetin görüntüsüdür ki? - Dünyada edinilen "Doğru îman" ve yapılan "İbadetler, salih ameller..." yani Allahü tealanın beğendiği bütün işler, Cennet'in dünyadaki görüntüsüdür. - Cehennemin görüntüsü nedir peki? Küfür, şirk ve günahlar - Dünyada işlenilen "Küfür, şirk, günahlar, kötülükler, zulümler..." velhasıl Allahü tealanın beğenmediği bütün işler de Cehennem'in görüntüsüdür. *** Bir gün de, bir sevdiği bu zata gelip; - Efendim çok sıkıntıdayım. Dertlerin biri bitip öteki başlıyor, diye dert yandı. Cevabında; - İyi ya, şükret, buyurdu. Adamcağız şaşırdı. - Şükür mü edeyim? - Evet. Çünkü bu sıkıntılar, senin için birer "nimet"tir kardeşim. - Sıkıntılar mınimettir hocam? - Evet. Zira Allahü teala, insanları, işlediği küfür ve günahlardan dolayı iki şekilde cezalandırır. Birincisi, cezayı ahirete bırakır ki, "kâfirlerin"ki böyledir mesela. Dert ve bela verir - Ya Müslümanlarınki hocam? - Müslümanlardan sevdiklerine dünyada "Sıkıntı, dert ve bela" verir. Böylece günahlarını affeder ve ahirete bir şey kalmaz. *** Bir gün de; - Efendim, kalbi en fazla nurlandıran şey nedir? diye sordular bu zata. - Kızdığınız kimseye duâ etmektir, buyurdu. - En mutlu insan kimdir? - Allahın, Resulullahın ve büyüklerinin sözüne "Peki" diyendir. - İnsanı hayvandan ayıran şey? - "Edep" ve"Hayâ"dır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dua almaya bakın!
2005-12-25 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden Ferideddin-i Attar hazretlerine, bir gün, bir grup genç gelip, her biri birer nasihat istediler. O da her birinin ihtiyacına göre birer cümlelik nasihatlerde bulundu. Birincisine; - Herkesten duâ almaya bak, buyurdu. İnsan, "duâ alarak" Allaha yakın olur. İkincisi nasihat istediğinde; - Şehit olarak ölmek için duâ et, buyurdu. Zira şehitlere ahirette hesap yoktur. Üçüncüsü nasihat istedi. Ona da; - Edepli ol, buyurdu. Edeb, "kendini kusurlu bilmek"tir. Dördüncüsüne buyurdu ki: - Çok ibâdet yapsan da tövbe et evladım. İnsan, ancak "tövbe etmek"le kurtulabilir. Her günü, "Son gün" bil Beşincisine; - Her gününü, "son gün"ün bil oğlum. Çünkü ecelin ne zaman geleceği belli olmaz, buyurdu. Altıncısına buyurdu ki: - Herkese iyilik et evladım. Boşa gitmez. Sen de başkalarından iyilik görürsün. Yedincisi nasihat istedi. Ona da; - Müminlerin yüzüne sevgiyle bak, buyurdu. Böyle yapmak "ibâdet"tir. Sekizincisine; - Güler yüzlü ol. Zira güleryüz, "imân alâmeti"dir, buyurdu. Dokuzuncu gence buyurdu ki: - Beş vakit namazını mutlaka kıl evladım. Sakın aksatma. Zira "Müslüman" demek, "Namaz" demektir. Hesaba çekileceksin Onuncuya buyurdu ki: - Ahirette hesaba çekileceksin oğlum. Öyle yaşa ki, orada hiç mahcup olmayasın. Onbirinci gence; - Günah işleme, buyurdu. Zira her sıkıntıya sebep, "günah işlemek"tir. Onikinciye; - Allahın kullarını sev, buyurdu. Sen kulları seversen, Allah da seni sever. Onüçüncü gence de; - Kibirden sakın, mütevazı ol, buyurdu. Zira cenab-ı Hak, kibredeni alçaltır, tevazu edeni ise yükseltir. En sonuncusuna da buyurdu ki: - "Küfre girmek"ten kork ve titre evladım. Zira "imânsız ölmek"ten korkmayan, maazallah imânsız ölür. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hangi işler dünyalık sayılır?
2005-12-26 01:00:00
Hindistan evliyasından Ferideddin-i Genc-i Şeker hazretleri, bir gün mahallenin gençleriyle sohbet ederken; - Dünyalık işlerin Hak teala indinde hiçbir kıymeti yoktur, buyurdu. Gençler; - Hangi işler dünyalık sayılır? dediler. - Ahirette faydası olamayan her şey dünyalıktır, buyurdu. Sordular yine: - Efendim, kul hakkı sadece maddî şeylerde mi olur? - Hayır, maddî olmayan kul hakları da vardır, buyurdu. Misal istediler. - Mesela "Gıybet" kul hakkına girer, buyurdu. Ayrıca, "Su-i zan, kalp kırmak", hatta "Mümine sert bakmak" bile kul hakkıdır. Müminin iki ziyneti - Efendim, geçenlerde "Mümini süsleyen iki ziynet var" demiştiniz. Onlar neydi? diye sordular. Buyurdu ki: - Biri "Tevazu", öbürü"Hayâ" ve "edep"tir. *** Bir gün de bir talebesi; - Efendim, benden küçük bir kardeşim var. Annem onu sabah namazına kaldırmıyor. Bu yaptığı doğru mu? diye sordu. - Çok yanlış, buyurdu. Annene söyle, bir anne çocuğunu namaza kaldırmıyorsa, onu kendi eliyle ateşe atıyor demektir. Boş işlerle uğraşmak Bir gün de; - Allahın bir kulunu sevmediğinin alâmeti nedir ? diye sordu bir genç. - Onun, ne dine, ne de dünyaya faydası olmayan boş işlerle uğraşmasıdır, buyurdu. - Efendim, bir arkadaşım var, namazını kılmıyor. Onun durumu nedir? - Çok tehlikeli. Zira namaz vakti geçerken kılmadığı için üzülmeyenin imânı gider oğlum. Ona söyle, mutlaka kılsın namazını. - Peki efendim, güzel ahlâk nedir? - Kimseye yük olmamak, bilakis herkesin yükünü çekmektir. - Buna nasıl kavuşulur hocam? - Haramlardan sakınmakla, buyurdu. Böyle yapanların kalbi temizlenir, ihlası artar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir kimsenin ihlası varsa...
2005-12-27 01:00:00
Musul evliyasından "Feth-i Musulî" hazretleri, bir sohbetinde; - Bir kimsenin ihlası varsa, o her şeye kavuşur, buyurdu. - Nasıl yani?dediler. Cevaben; - Bir kimsenin cebinde çok parası olsa, o kimse, bu para ile istediğini alabilir mi? diye sordu. - Evet efendim alır, dediler. - Mesela ev alabilir mi? - Alır. - Elbise alabilir mi? - Elbise de alır. - Yani her şeyi alır değil mi? - Elbette efendim, parası varsa her şeyi alabilir. Buyurdu ki: - "İhlas" da böyledir işte. Yani para gibidir. Kimin ihlası varsa, dünyada rahat yaşar. Ahirette de sonsuz Cennet nimetlerine kavuşur. *** Günah işlememek için Bir gün de gencin biri bu zata gelip; - Efendim, günah işlememek için bana ne tavsiye edersiniz? diye sordu. Cevabında; - Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarını oku, buyurdu. Allah adamlarının kitabını okumak, günah işlemeye mani olur. Ve ilave etti: - Zira bu kitapları okuyanın kalbi nurlanır, temizlenir ve parlar. Günah işlemeye vakit ve zemin bulamaz. "Sabır" ve "İhlas" Delikanlı sordu yine: - Efendim, başarılı olmak ve bu başarımın, ahirette de faydasını görmek istiyorum. Ne lazım bunun için? - İki şey, buyurdu. "Sabır" ve "İhlas". - Allahü teâlâ, sevdiği kullarının günahlarının cezasını dünyada veriyormuş, öyle mi hocam? - Evet evladım. Üç sıkıntı verir bu kullarına. Birincisi, "Hastalık" verir. İkincisi, "Maddî sıkıntı" verir. Bunlara sabredip şikâyet etmezse günahlarını affeder. - Ücüncüsü ne efendim? - Üçüncüsü de, haksız olarak insanların "yalan, dedikodu ve iftiraları"na maruz kalır. Böylece günahları o kimselere geçer. * E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İnsanlar hizmet beklerken...
2005-12-28 01:00:00
Musul ulemasından "Feth-i Musulî" hazretlerine, bir gün talebesinden biri gelip; - Efendim, bize zikir, fikir gibi bir vazife vermiyorsunuz, diye arz etti. Büyük veli; - Evet yavrum, bilerek vermiyorum, buyurdu. - Sebebini merak ettim de hocam. Buyurdu ki: - Evladım, zikir, fikir gibi nafile ibadetler, insanlara hizmet etme imkânı olmadığı zaman yapılır. Allahın kulları hizmet beklerken zikir ve fikirle uğraşılmaz. Ve ilave etti: - Zira bütün nafile ibadetlere verilen sevap, bir insanı sıkıntıdan kurtarmanın sevabı yanında, denizde damla gibi kalır. Gençliğin kıymetini bil Bir gün de, sevdiği bir gence buyurdu ki: - Gençlik çağı kazanç zamanıdır evladım. Aklı olan, bu vaktin kıymetini bilip elden kaçırmaz. Delikanlı sordu: - Ne yapmalıyım efendim? - Önce İslâmiyeti öğren, buyurdu. Sonra öğrendiklerinle amel et. Kula yakışan, Rabbine ibadet etmektir. Genç adam; - Efendim, ben ibadeti ihtiyarlayınca yapmayı düşünüyordum, deyince; - İyi ama, ihtiyarlık herkese nasib olmaz ki, buyurdu. Nasib olsa bile, gençlikteki gibi kolay ibadet yapılamaz. - Yapılamaz mı? Neden? Hastalıklar başlar... - Çünkü ihtiyarlıkta gücü kuvveti gider insanın. Hastalıklar başlar. Bunun için gençlikte yapılan az ibadet, ihtiyarlıkta yapılan çok ibadetten daha faziletlidir. *** Bir gün de sohbetinde; - Dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmak için iki şey lazımdır, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - Birincisi, "Doğru îman"buyurdu. Îman ve îtikat doğru olmazsa, kurtuluş olmaz çünkü. - İkincisi ne? dediler. - İkincisi de "Salih amel"dir ki, bu da ilimle olur, buyurdu. Yani helali, haramı öğrenip ona göre yaşamaktır. Şöyle bitirdi: - "Îman" ve "Amel", iki kanat gibidir. Cennete, bu iki kanat ile uçulabilir ancak. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Her dediğim olsun" dersen...
2005-12-29 01:00:00
Gaziantep velilerinden "Fethullah Efendi", bir talebesini vazife ile bir yere gönderirken ayaküstü nasihat etti kendisine; -Evladım, gittiğin yerde sakın ola "Allahlık" ve "Peygamberlik" davasında bulunmayasın! Talebe şaşırdı. - Tövbe hocam, hiç öyle şey olur mu? - Olabilir evladım. Neden olmasın. - Nasıl olur efendim? - Bak evladım, buyurdu. "Her dediğim olsun" dersen, Allahlık dâvâ etmiş olursun. Çünkü yalnız Allahın her dediği olur. Eğer "Bana uymayan kötüdür, bozuktur" dersen, bu da peygamberlik dâvâsıdır. Arkadaş çok mühim Bir gün de talebelerine; - Çocuklar, kim olduğunuz değil, kiminle olduğunuz önemlidir, buyurdu. - Nasıl yani? dediler. O zaman sordu onlara: - Siz "Kıtmîr" diye bir şey duydunuz mu çocuklar? - Duyduk hocam. Bir köpek ismi bu. Eshab-ı kehf'in köpeği. - Pekii, bu köpeğin Cennete gireceğini de biliyor muydunuz? Gençler şaşırdılar. - Hayır, duymadık hocam. Köpek de Cennete girer mi ki? - Evet, buyurdu. "Kıtmîr" adındaki bu köpek, istisna olarak Cennete girecek çocuklar. İyilerle birlikte oldu ya Hikmetini sordular. - Eshab-ı kehf ile bir müddet birlikte olduğu için, buyurdu. Şimdi anladınız mı arkadaşın kıymetini? - Evet efendim, dediler. Çok iyi anladık. "Kim olduğumuz" değil, "Kiminle olduğumuz" önemliymiş. *** Bir gün de, sevdiği bazı gençlere; - Kötü arkadaşlardan, arslandan kaçar gibi kaçın, buyurdu. - Kötü arkadaş, arslandan daha mı tehlikelidir? dediler. - Evet, buyurdu. Çünkü "arslan", en fazla insanın canını alır. Ama "kötü arkadaş", insanın dinini, îmanını alır ve sonsuz felakete sürükler onu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İki şeyi hiç unutma!
2005-12-30 01:00:00
Hindistan evliyasından Fethullah Evdehî hazretleri, sevdiği bir gence nasihat ederken; - Evladım, iki şeyi hiç unutma, buyurdu. - Onlar nedir ki? deyince; - Birincisi, "Allahü teala"dır ki, her an Ona muhtaçsın, buyurdu. İkincisi de "Ölüm"dür. Ölümü de hiç unutma. Şöyle devam etti: - İki şeyi de unut oğlum, hiç hatırlama. Delikanlı sordu: - Onlar nedir efendim? -Birincisi, "Yaptığın iyilikler", ikincisi de "Sana yapılan kötülükler"dir, buyurdu. Bunları da unut gitsin. Ve ilave etti: - Peygamber Efendimiz, "Bir müminin iyiliğini unutup, kötülüğünü hatırlayanı Allah sevmez" buyuruyor. Kendinize güvenmeyin! Bir gün de kendi talebeleri; - Efendim, islâma hizmet ederken nelere dikkat edelim?diye sordular bu zata. - Kendinize güvenmeyin, buyurdu. Zira hizmete giderken, kendi aklına, konuşmasına, gücüne, gayretine ve kabiliyetine güvenen, muvaffak olamaz. - Neden? dediler. - Çünkü Allahü teala böylelerine yardım etmez, buyurdu. Kendine güvenenin işini kendine bırakır. Ve ekledi: - Allahı unutarak yapılan hizmet, "hezimet" olur. Asıl dert, günahlar Bir gün de, sevdiklerinden biri bu zata gelip; - Efendim duanızı almaya geldim,dedi. Büyük veli; - Hayrola, buyurdu. Ne oldu? - Dünya sıkıntısı hocam. Başım dertten kurtulmuyor hiç. - Onları dert etme, buyurdu. - Dert etmeyeyim mi, neden? - Çünkü biz kulların asıl derdi ve devası başka şeyler. Bunlar, hadis-i şerifte bildiriliyor. Adam merak etti: - Onlar neymiş hocam, söyler misiniz. Buyurdu ki: - Derdimiz "Günahlar", devâsı ise "İstiğfar etmek"tir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Omuzlarımızda iki müfettiş var
2005-12-31 01:00:00
Anadolu evliyasından Fethullah-ı Verkanîsî hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, omuzlarımızda iki tane müfettiş var, buyurdu. Devamlı bizi teftiş ediyorlar. - Nasıl yani hocam? - Ne yapıyorsak, yazıyorlar. Ağzımızdan çıkan her sözden, ya "Sevap" yazılıyor defterimize, ya da "Günah". Hiçbiri boşa gitmiyor. - Pekii ne tavsiye edersiniz efendim? - Bir söz söyleyeceğimiz zaman, hem kendimizin, hem de karşımızdakinin ahiretini düşünerek konuşalım. Cemaat; - Efendim, çocuklarımıza önce neyi öğretelim? diye sordular bu defa. Önce dînini öğretin - Her şeyden önce "İslâmiyet"i öğretin, buyurdu. "Namaz"ın önemini anlatın ve mutlaka kıldırın. Namaz kılmasına mani olan her şeyin, felaketine sebep olacağını bildirin onlara. Ve ilave etti: - Çocuğun istikbalini garantiye almak, iyi bir Müslüman olmasıyla mümkündür ancak. - Okuyup bir iş ve meslek sahibi olması mühim değil mi efendim? - Elbette mühim. Ama her şeyden önce çocuğunuz iyi bir Müslüman olsun. *** Bir gün de; - Efendim, Allahü tealanın bir kulunu sevdiği nasıl anlaşılır? diye sordular. - Kendini sevmemesiyle, buyurdu İnsanın ilmi arttıkça... Ve izah etti: - İnsanın ilmi arttıkça, Allaha sevgisi artar. Bu sevgi artınca da kendinden soğumaya, hatta nefret etmeye başlar. - Kendinden mi nefret eder efendim? - Evet. Yani nefsinden nefret eder ki, bu hâle kavuşmak, Allahü tealanın onu sevdiğinin alametidir. Sordular yine: - Talebenin hacasından istifade edebilmesi neye bağlıdır efendim? - Hocanın "Olgun", talebenin de "Uygun" olmasına bağlıdır, buyurdu. - Uygun olmak nasıl olur hocam? - Bir kimse haram işlemiyor, kalb kırmıyor, kendini beğenmiyor ve gadaplanmıyorsa, o, "uygun insan"dır. * E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.
|
| Bugün 288 ziyaretçi (559 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
Mümin, mümini sevmelidir
2006-01-01 01:00:00
Anadolu velilerinden Geredeli Abdullah Efendi, bir günkü sohbetinde; -Kardeşlerim, mümin, mümini sevmelidir, buyurdu. Hem de çok sevmeli, âşık olmalıdır ona. - Neden? dediler. - Çünkü mümini Allahü teâlâ seviyor da ondan, buyurdu. Allahü teâlânın sevdiği, sevilmez mi hiç? Hem de çok sevilir. Bu sevgi, îmanın şartıdır da. Eshab-ı kiramın muvaffak olmasının sebebi neydi, biliyor musunuz? - Neydi efendim? - Birbirlerini çok sevmeleriydi. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde onları, bu hasletleriyle methediyor. En büyük haslet - Birbirlerini çok sevmeleriyle mi? - Evet. "Onlar birbirlerini çok severlerdi" buyuruyor. O arslanların daha pek çok yüksek vasıfları vardı. Ama cenab-ı Hak sadece bu vasıfla methediyor onları. *** Bir gün de talebesiyle sohbet ederken; - Evlatlarım, itirazcı olmayın! buyurdu. Alışın "Peki" demeye. Eshab-ı kiram niçin çok yükseldiler, biliyor musunuz? - Niçin efendim? - Resulullah Efendimize "Peki" dedikleri için. Hem öyle yükseldiler ki, Peygamberlerden sonra onların derecesine çıkabilen hiç olmadı. Sordu yine: - Hazret-i Ebu Bekir neden çok yükseldi dersiniz? - Neden hocam? - Mi'rac hadisesini işitince hemen tasdik ettiği için. "İnandım!" dedi. Böylece "Ebu Bekr-i Sıddîk" oldu. Müşrikler niçin alçaldı Sordu tekrar: - Müşrikler neden çok alçaldılar acaba? - Neden? - Resulullaha itiraz ettikleri için. "Olmaz öyle şey" deyip Mi'racı inkâr ettiler ve ebedi felakete sürüklendiler. Sordu yine: - Şeytanın kovulmasına sebep neydi? - Neydi hocam? - Allahü tealanın emrine bir kere itiraz ettiği için. "Ben Âdem'den hayırlıyım" deyip secde etmedi. Eğer meleklere uyup secde etseydi, kovulmazdı. Şöyle bitirdi: - Allah adamlarına "Hayır!" diyen de, mahvolur. Siz, "Peki!" diyenlerden olun, rahat edin dünya ve ahirette. * E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin böyle üzgünsün?"
2006-01-02 01:00:00
Osmanlı evliyasından "Geyikli Baba", bir gün sevdiklerine; - Namaz, ibadetlerin en mühimi ve en kıymetlisidir, buyurdu. Sonra şunu anlattı cemaate: Bir gün eshab-ı kiramdan bir genç, Resulullah'ın huzuruna geldi. Ancak fevkalade üzgün ve perişandı. Sevgili Peygamberimiz onu böyle görünce sordular: - Niçin böyle üzgünsün? - Yâ Resulallah,ben mahvoldum, dedi. Dün falan yerden gelirken, haramiler yolumu kesti. Bütün eşyamı, paralarımı aldılar. Dünyalık neyim varsa hepsi gitti. Beş parasız kaldım. Efendimiz tebessüm ettiler; Ben de zannettim ki... - Allah iyiliğini versin. Ben de zannettim ki, bir vakit namazın kazaya kaldı da, onun için böyle çok kederlisin. Dünya malı için üzülmeye değer mi? *** Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; - Günler geçiyor, ömür azalıyor. Hızla ölüme yaklaşıyoruz, buyurdu. Her akşam eve gelince, "Bugün ben Allah için ne yaptım?"diye sorun kendinize. "Bugün, Allah için kime bir iyiliğim dokundu?" diye düşünün. Hazret-i Ömer bunu yaparmış her gün. - Nasıl?dediler. Buyurdu ki: - "Yâ Ömer, bugün Allah için ne yaptın?" diye sorar, hatta kırbaçla vururmuş kendisine. Çünkü Allah soracak Ve ekledi: - Herkes kabre girdiği zaman, dört şeyin hesabını verecek. - Onlar nedir efendim? - Parayı nereden kazandın? Malını nerelere harcadın? İlmini nerede kullandın? Vücudunu nerede eskittin? Ve şöyle izah etti: - Allahü teâlâ her kuluna göz, kulak, kalp, ayak gibi nice azalar vermiş. "Gözünü nerede kullandın? Elinle neler yaptın? Ayağınla nerelere gittin?" diye soracak. Bu suallerin cevaplarını şimdiden hazırlayın. Şöyle bitirdi: - Akıllı insan böyle yapar. Cenab-ı Hak hepimize akıl fikir versin. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ahiret yolcusuyuz
2006-01-03 01:00:00
Kayseri velilerinden "Göncüzade Kasım Efendi", bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, biz hepimiz "Ahiret yolcusu"yuz, buyurdu. Aynen bir vasıtaya binen yolcular gibi. Kimileri binerken, kimileri de iniyor. Nitekim şu anda niceleri doğarken, nice insanlar da göçüyor bu dünyadan. Ve sordu onlara: - Yolcu olan bir kişi, ha saltanatla yaşamış, ha üzüntüyle, fark eder mi? - Etmez, dediler. - Neden? Çünkü yolcudur. Bir gün sona erecek. Saltanat, kalıcı olana layıktır. Bu dünyada hiçbir şey kalmıyor ki. Her şey yok oluyor. Siz, kalıcı olana talip olun. Hepimiz öleceğiz Ve ilave etti: - Anne karnındaki çocuk, doğmak için, dünyaya gelen de, ölmek içindir. *** Bir gün de; - Kardeşlerim, bugün ne işlersek, yarın hepsinin hesabını vereceğiz, buyurdu. Ahirette günahlarımız önümüze konulduğunda, rezil rüsvay oluruz mazallah. -Ne tavsiye edersiniz? dediler. -Çok istiğfar edelim, buyurdu. Allahü teâlâ tövbeleri kabul eder. Ama bazı şartları var. - Onlar nedir efendim? - Önce pişmanlık. Yani o günahı bir daha yapmamaya söz vermek. - Başka hocam? - Bir de din kardeşini çok sevmek. Müslümana karşı kin ve nefret besleyen insanlar, bahtsız insanlardır. Mümin, Allahın dostudur Şöyle izah etti: - Çünkü cenab-ı Hak; "Kelime-i şehadet getiren kullar benim dostumdur" buyuruyor. Bırakın Müslümanları, kâfirleri bile incitmeye mezun değiliz. Kimseyi gıybet etmeye, kötülemeye, su-i zan etmeye hakkımız yoktur. Ve ekledi: - Kötülenecek biri varsa, o da biziz. - Biz miyiz? - Evet biziz, yani kendimiz. Birini kötüleyeceksek, kendimizi kötüleyelim. Şöyle bitirdi: - Kendi kusurunu görebilen insan, başkası ile uğraşmaya vakit bulamaz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sonsuz nimetler içindeyiz
2006-01-04 01:00:00
Gaziantep velilerinden "Gözükızıl Mehmet Baba", bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, cenab-ı Hak biz kullara sonsuz nimetler vermiş, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Mesela güneş, ay ve yıldızlar, hatta yedi kat semâda ne varsa, hepsi biz insanlar için yaratıldı. Hepsinin dolaylı veya dolaysız insana bir faydası var. Hepsi bu kadar da değil. - Başka ne var efendim? - Bu topraktaki nebatlar, böcekler, hava ve karadaki mikroplar, bütün kara ve deniz hayvanları. Aklınıza gelen gelmeyen kâinatta ne varsa, hepsini bizim için yarattı Hak teala. Hepsinin faydası var Şöyle devam etti: - Böyle yüce bir Allah, biz kullara "Namaz"ı emrediyor. Müezzinler, günde beş defa Müslümanları namaza çağırıyorlar. Buna rağmen bir kimse namaz kılmazsa, bunun manası nedir, biliyor musunuz? - Nedir hocam? - Rabbimizin bu davetine, açıkça, "Gelmiyorum!.. Kılmıyorum!.." demektir. Başkaldırmaktır yani. Halbuki kılarsa kendi menfaatine. Bu neye benzer biliyor musunuz? - Neye benzer efendim? - Denizde boğulmak üzere olan birine halat atıp, "Şunu tut da kurtul" diyorlar. Fakat o, tutmuyor ve boğuluyor. Şöyle devam etti: - Allahü teâlâ kullarını Cennete sokmak için Namaz'ı vesile yapmış. Namaz, Cennete gitmek için bir "Yol"dur, "Köprü"dür, "Vasıta"dır. Şöyle bitirdi: - Aklı olan, bu yola girer, bu vasıtaya biner ve Cennete gider. *** Önce tövbe... Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, tövbe ibadetin önündedir, buyurdu. Ve şöyle izah etti: - Bir insan lağıma düşse ve üzerinde pislikler varken, yıkanmadan en kıymetli ve en nefis elbiselerini giyse, uygun olur mu? diye sordu. - Olmaz tabii, dediler. - İşte tövbe etmeden ibadet yapmak da böyledir, buyurdu. Hatta günahtan sonra "bir" tövbe gerekirse, ibadetten sonra "bin" tövbe gerekir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ehl-i sünnet sevgi demektir
2006-01-05 01:00:00
Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaşamış gazi dervişlerden "Gül Baba", bir gün cemaatine; - Kardeşlerim, Ehl-i sünnet demek, muhabbet demektir, sevgi demektir, buyurdu. Birbirlerini sevmeyenler ehl-i sünnet olamazlar. Dinleyenler; - Nasıl sevmeliyiz?dediler. - Eshab-ı kiram Peygamber Efendimizi nasıl sevdilerse öyle, buyurdu. Ve şöyle devam etti: - Eshab-ı kiramın çok üstünlükleri, çok meziyetleri vardı. Hepsi de çok kıymetli insanlardı. Ama bir ortak meziyetleri var ki, cenab-ı Hak Kur'an-ı kerimde onları o hasletleriyle methediyor. Birbirlerini çok severler - O nedir ki efendim? - Sevgi ve muhabbet. Âyet-i kerimede Eshab-ı kiramdan bahsederken, "Onlar birbirlerini çok severler" buyuruluyor. Şöyle bitirdi: - Ehli sünnet Müslümanların vasfı da, birbirlerini çok sevmeleridir. *** Bir gün de; - Kardeşlerim, beş vakit namazını kılan kimse Cennete girer, buyurdu. Çünkü sekiz adet Cennet var. Bu sekiz Cennetin sekiz de anahtarı var. Bunlar nelerdir biliyor musunuz? - Nelerdir efendim? - Birinci anahtar "Îman", ikincisi "Besmele-i şerife", kalan altısı ise "Fatiha suresi"nin altı âyetidir. İnsan namaza durunca... Şöyle devam etti: - Bir Müslüman namaza durunca, sekiz Cennetin kapıları açılır ona. Cennet hurileri o Müslümanı seyre başlar. Ne güzel şey değil mi? - Evet efendim. - Öyleyse dua edelim de, cenab-ı Hak bizim ruhumuzu namaz kılarken alsın. *** Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, Allah için konuşan, Allah için dinleyen, Allah için çalışanın mükâfatını, Allahü teâlâ verir. Müslüman, her işini yaparken kendine sormalı. - Ne sormalı hocam? - "Acaba Rabbim bundan razı mı, değil mi?" diye sormalı. Razıysa yapmalı, yoksa vazgeçmelidir. Halis kul böyle olur. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu dünyada imtihandayız
2006-01-06 01:00:00
Bağdat evliyasından "Habib-i Râî" hazretleri, bir gün; - Kardeşlerim, biz bu dünyada imtihandayız, buyurdu. Her işimiz, her hareketimiz birer imtihandır. Ve ilave etti: - Bir talebe, "imtihan kapısı"nda nasıl heyecan duyarsa, mümin de hayatının her ânında öyle heyecan duymalıdır. - Ya duymazsa?dediler. - O zaman ahirette çok pişman olur, buyurdu. Mümin, her hareketinin bir imtihan olduğunu bilmeli ve ona göre amel etmelidir ki, âgâhlık da budur zaten. - Âgâhlık mı? - Evet. Yani uyanıklık. Gafletten kurtulmak böyle olur ancak. Allah nasıl unutulur? Bir gün de sevdiklerine; - Kardeşlerim, ben bir şeyi hiç anlayamıyorum, buyurdu. - Neyi? dediler. - "Allah" nasıl unutulur? Bunu aklım almıyor. Her an bizi gören, gözeten, bizi gördüren, konuşturan, işittiren "yüce Allah" nasıl unutulur? Şöyle devam etti: - Ama nefis unutturuyor işte. Hatta gaflete düşürüp günah bile işletiyor. Evet, biz melek değiliz. İnsanız ve günah işleriz. Ama bu, Rabbimizi unutmaktan kaynaklanıyor. - O'nu unutmamak nasıl olur efendim? - Rabbimizin emir ve yasaklarına göre yaşamakla olur. Her işini İslâmiyete göre yapmaya çalışan kimse, ister istemez Allahü teâlâyı hatırlar. Ve ekledi: - Halis mümin, her işini yaparken; "Ben bu işi nasıl yaparsam Rabbim benden razı olur?" diye düşünür. Böylece her işte Allahı hatırlar. Bu da "Zikir"dir işte. Şöyle bitirdi: - "Zikir", hatırlamak demektir zaten. Her şey fanidir Bir gün de; - Dünyada her şey fânidir, buyurdu. Buradaki nimetlerin aslına Cennette kavuşacağız. Peygamberimiz; "Her namazdan sonra onbir ihlâs okuyana, Cennette istediği köşk verilecektir"buyurdu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir evde misafir olsanız...
2006-01-07 01:00:00
Buhara evliyasından "Hâce Evliya-yı Kebir" hazretleri, bir gün; - Kardeşlerim, bir insan, birinin evine misafir gitse, orada ev sahibine sormadan rahat hareket edebilir mi? diye sordu. - Edemez, dediler. - Evet, çünkü o evde misafirdir, buyurdu. Ev sahibinin hoşlanmayacağı bir harekette bulunmaz. Bu, gayet normaldir. Pekii, ya bir "Velî zat"ın evine gitmiş olsa, nasıl olur? - Daha dikkatli olur tabii. - Neden? Çünkü bir "Allah adamı"nın evindedir. Daha titiz davranır. Onu incitecek bir şey yapmamak için titrer. Şöyle devam etti: - İşte bütün bu kâinat da, Rabbimizin mülküdür. Biz bu âlemde misafiriz. Burada, O'nun mülkünde yaşıyor, O'nun nimetlerini yiyor, O'nun kudretiyle yaşıyoruz, öyle değil mi? - Evet efendim. - O halde bir insan O'nun mülkünde yaşar, O'nun rızkını yer, O'nun yarattığı havayı teneffüs eder de, O'ndan nasıl gafil olur? O'nu nasıl unutur? Bu, Müslümanlığa yakışır mı? - Yakışmaz tabii hocam. - İşte Allahü teâlâyı unutmamak, "gerçek Müslümanlık"tır. Kısmen Müslümanlık olmaz. Camide Müslüman, sokakta değil. Olmaz öyle şey. Müslüman her yerde Müslümandır. Hem insan neyi çok hatırlarsa, ölürken de onu hatırlar. - Ne tavsiye edersiniz efendim? - Hep Rabbimizi hatırlayarak yaşayalım ki, ölürken de O'nu anarak can verelim. Son nefeste "Allah"demek isteyen, şimdiden söylemeye başlasın. Şöyle bitirdi: - Cenab-ı Hak hepimize son nefeste "Allah" diyebilmeyi nasib eylesin. Îmanını kurtarmak Bir gün de buyurdu ki: - Kardeşlerim, önceki asırlarda yaşayan Müslümanlar, "günah işlememek" için gayret ederlerdi. Biz ise, içinde bulunduğumuz bu ahir zamanda "küfre düşmemek" için gayret etmeliyiz. Ve ekledi: - Bu devir, küfürden kaçınmak, yani "Îmanını kurtarmak"devridir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah için hizmet
2006-01-08 01:00:00
Buhara eviyasından "Hâce Hasan Attar" hazretlerine, bir gün; - Cihad nedir? diye sordular. - Cihad, Allah için hizmettir, buyurdu. Yani Allah'ın kullarına dinini öğretmektir. Fakat bu hizmeti yapmak kolay değildir. - Neden efendim? - Çünkü bu iş "ihlas" ister, "fedakârlık" ister, "güzel ahlâk" ister. Ayrıca bu hizmette "çile" vardır, "sıkıntı" vardır. Ama bu sıkıntıları nimet bilmek lazım. Allah için yapılıyor çünkü. Şöyle bitirdi: - Herkese merhametli olacaksınız. Kızmayacaksınız. Çok sıkıntı çeken, çok nimetlere kavuşur ahirette. Gayemiz ne olmalı? Bir gün de; - Efendim, bir müslümanın gayesi ne olmalıdır?diye sordular bu zata. - Her Müslümanın yegâne gayesi, "Cenab-ı Hakkın sevgisini kazanmak" olmalıdır, buyurdu. - Bu, nasıl mümkün olur ki hocam? - Her işi yaparken O'nu hatırlamalıdır. Her işinde Allahü teâlânın rızasını gözeten kimse, Allahın sevdiği kul olur. Fakat bu nimete kavuşmanın alameti vardır. - O nedir efendim? - Allahü teâlâ bir kulunu severse, o talihli kimse, ya hakiki bir "İslam âlimi"nin sohbetiyle şereflenir. Ya da böyle bir âlimin "İlmihal kitabı"nı okuma bahtiyarlığına erer. Onu okuyarak dinini doğru olarak öğrenir. İyi Müslüman nasıldır? Bir gün de; - İyi bir Müslüman nasıl olur?diye sordular bu zata. - Müslüman demek, "hasreti çekilen insan" demektir, buyurdu. Bir kimseye hasret duyulmuyorsa, o, iyi Müslüman değildir. - Efendim, çocuklarımıza nasihat ediyoruz, hiç tesir etmiyor. Sebep ne olabilir acaba? - Bir söz etkisiz ise, bunun iki sebebi vardır. Birincisi, dinleyenin "kalbi kararmış" olabilir. - Öbürü hocam? - İkincisi de, söyleyen, "söylediğini yaşamıyor"dur. Sözünüzün tesir etmesini istiyorsanız, önce kendinize nasihat edin. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kötü arkadaşın zararı
2006-01-09 01:00:00
Buhara velilerinden "Hâce İbrahim" hazretleri, sevdiği bir gence nasihat ederken; - Evladım, kötü arkadaşlardan çok sakın, buyurdu. Yoksa kötülüğü sana da bulaşır. Delikanlı arzetti: - Ben kendime dikkat ederim efendim. - Edemezsin oğlum. - Edemez miyim? Neden? - Çünkü çok zor. Sen "Cüzzam" diye bir hastalık duydun mu evladım? - Duydum hocam. Çok bulaşıcı bir hastalıktır. - İşte bir cüzzamlı hasta ile sağlam bir kimse, aynı evde yedi sene birlikte yaşasalar. Hatta aynı kaptan yiyip, aynı bardaktan içseler, yine de cüzzam hastalığının o sağlam insana geçmeme ihtimali vardır. Ve ekledi: - Ama bir binanın bir odasında "kötü huylu" biri olsa. Öbür odalarında ise "iyi kimseler" otursalar ve hiç görüşmeseler, ondaki kötü huyların, o iyi kimselere bulaşmama ihtimali yoktur. Genç hayretle sordu: - Görüşmeseler de mi efendim? - Evet. Hiç görüşmeseler ve konuşmasalar bile. - Hikmeti ne acaba? - Çünkü kötülükler çabuk ve kolay yayılır oğlum. Nefsimiz kötülüğe meyyaldir. Şöyle bitirdi: - Bir sepet üzümden bir teki "çürük" olsa, o bir tek çürük, bütün sağlam üzümleri çürütür. Ama bütün sağlam üzümler, o bir tek çürüğü kurtaramazlar. Kalb, Allaha mahsustur Bir gün de; - Kardeşlerim, "şeytan"insanın vücuduna girer, damarlarında dolaşır, yalnız kalbine giremez, buyurdu. - Hikmeti ne? dediler. - Çünkü kalp, Allahü teâlâya mahsustur da ondan, buyurdu. Sordular: - Şeytan kalbe hiç mi giremez efendim? - Girer, ama bir yere kadar. - Nereye kadar hocam? - Kalbin üzerinde "siyah bir nokta" vardır. Oraya kadar gelir, oradan vesvese verir. Daha ileri gidemez. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Başarının sırrı nedir?
2006-01-10 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden "Hâce Mevdud Çeştî" hazretlerine, sevdiği bir genç; - Başarının sırrı nedir?diye sordu. Cevabında; - Başarı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir, buyurdu. - Güzel siyaset nedir ki efendim? - Kimseyi üzmemek, herkesle iyi geçinmek, her insanı memnun etmektir evladım. - Bu nasıl kazanılır ki hocam? - Kendimizi sevdirmekle. - Kendimizi nasıl sevdireceğiz? - Kendimizi sevmemekle. - Anlamadım, nasıl yani? - Kendini seveni, başkaları sevmez evladım. Kendini sevmeyeniyse herkes sever. Allah bir kulu severse... Bir gün de sevdiği bir talebesi; - Allahü teâlânın bir kulunu sevdiği nasıl anlaşılır?diye sordu bu zata. - Cenab-ı Hak bir kulunu severse ona iki nimet verir, buyurdu. - Onlar nedir ki hocam? - Birincisi, ona"sevdiği bir kulu"nu tanıtır. - Sevdiği kulu mu? Kimi mesela? - Mesela bir "Ehl-i sünnet alimi"ni, veya bir "Evliya zât"ı tanıtır. Onu tanıyınca da dinini doğru olarak öğrenir ondan. Genç sordu yine: - İkinci nimet nedir hocam? - İkincisi de, ona "hayırlı bir iş" nasib eder. Yani insanların dinine veya dünyasına faydası olan bir işte çalışır. - Peki efendim, Allahü teala o kulu daha çok severse? - O zaman çeşitli belâlar, sıkıntılar, musibetler verir ona. - Sevdiği kuluna mı bela musibet verir? - Evet. Ama görünüşte musibettir bunlar. - Nasıl yani? - Yani bela ve musibet gibi görünür ise de aslında "nimet"tirler. - Musibet, nasıl nimet olur ki hocam? Buyurdu ki: - Eğer bu musibetlere, Allahü teala gönderdi diye sabreder, şikâyette bulunmazsa, günahları affolur. Bu da, onun için "en büyük nimet"tir işte. Şimdi anladın mı? - Anladım efendim. Allah razı olsun.
.Îmanın alameti nedir?
2006-01-11 01:00:00
Büyük velilerden "Hâce Muhammed el Çeştî" hazretlerine, bir gün komşu bir genç gelip; - Efendim, îmanın alametinedir? diye sordu. Cevaben; - Îmanın iki alameti vardır, buyurdu. Birincisi, "küfr"ü ve "kâfirler"i sevmemek, öbürü de ibâdetlerin "kolay gelmesi"dir. Delikanlı sordu yine: - İnsanı aziz ve zelil kılan şeyler nelerdir? - Allahın kıymet verdiğine kıymet veren "aziz", insanların kıymet verdiğine kıymet verense "zelil" olur evladım. Cenab-ı Hakkın aziz ettiğini, kimse zelil edemez. Cömert kime denir? Bir gün de sevdiklerine; - Cömerdin yardımcısı Allahü tealadır, buyurdu. Ne zaman ayağı sürçse, Allah onun elinden tutar, kaldırır. Cömertlerin gideceği yer Cennettir. - Cömert kime denir? dediler. Buyurdu ki: - Cömert, sadece veren adam değildir. - Ya kimdir hocam? - Asıl cömert, hem veren, hem de verdiği zaman sevinen insandır. Dert, ahiret derdidir Bir gün de sevdiği bir genç gelip; - Efendim, başım dertten kurtulmuyor. Biri bitmeden öteki başlıyor, diye arzetti. Cevaben; - Dünya sıkıntısı gelir geçer, buyurdu. Bunları dert etme. - Ya neyi dert edeyim hocam? - Asıl dert, "ahiret derdi"dir evladım. Onu dert et. Bu dert yanında diğerleri dert sayılmaz. Sonra da derin bir "Aaaah!" çekip; - İnsanlar, "Cehennem derdi"ni bilselerdi, dünyada dert diye bir şey tanımazlardı, buyurdu. İşlerin en hayırlısı Bir gün de; - Günlerin en kıymetlisi "Cuma günü", ayların en kıymetlisi ise "Ramazân ayı"dır, buyurdu. Ve sordu cemaate: - İşlerin en hayırlısı nedir dersiniz? - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - İşlerin en hayırlısı da, ihlas ile kılınan "beş vakit namaz"dır. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kibirden çok sakın!
2006-01-12 01:00:00
Hindistan evliyasından "Hâce Osman Harunî"hazretleri, nasihat isteyen bir gence; - Oğlum, kibirden çok sakın, buyurdu. Zira kalbinde zerre kadar "Gurur" ve "Kibir" bulunan kimse, Cennete giremez. Delikanlı; - Kibirli olmanın alameti nedir? diye sorunca; - Mesela tanıdıklarını ziyaret etmemek, kibir alametidir, buyurdu. - Başka hocam? - Yanına başkasının oturmasını istememek, kimseden dua talep etmemek, istişareden kaçmak, doğru sözü kabul etmeyip, münakaşa etmek de kibirdendir. Kusuru kendinde gör! Bir gün de sevdiği bir gence; - Oğlum, kendini kusursuz bilip, kabahati başkasında arayan kimse sevimsizleşir. Etrafında insan kalmaz, buyurdu. Delikanlı sordu: - Kusuru her zaman mı kendimizde arayacağız efendim? - Evet. Daima karşımızdakini haklı, kendimizi haksız bulmalıyız evladım. Böyle yapmadıkça huzurlu olmamız mümkün değildir. Ve ekledi: - Ayrıca münakaşa etmemek için karşıdakine "Sen haklısın" diyene, Cennette büyükçe "bir köşk"verilecektir. - Efendim bazı arkadaşlarım herkesi ve her şeyi tenkit ediyorlar. - Bu çok yanlış. Sen kimseyi tenkit etme oğlum. Kendini beğenme, hatta iğren kendinden. Delikanlı şaşırdı. - Kendimden mi iğreneyim hocam? - Evet evladım. Çünkü kendi nefsinden tiksinmeyen kişi, dünyada da rahat edemez, ahirette de. Mümin olmak için Bir gün de; - Müslüman olmak için yalnız Amentü'nün altı şartına inanmak kâfi değildir, buyurdu. - Başka ne lazım?dediler. Buyurdu ki: - Dinde inanılması lazım gelen şeylere, hiç şüphe etmeden inanmak, İslâmın her emrini beğenmek ve küfürden kaçınmak da lazımdır. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allahı sevmek için...
2006-01-13 01:00:00
Evliyanın büyüklerinden "Hâce Muhammed İmkenegî" hazretlerine, bir gün bir talebesi gelip; - Hocam, kalbimden "dünya sevgisi"nin çıkıp, yerine "Allah sevgisi"nin girmesini istiyorum. Ne yapayım?diye sordu. Cevaben; - Kalbinde Allah sevgisi olan kimselerle beraber olmaya bak, buyurdu. - Böyle zatlar yoksa efendim? - O zaman Allah dostlarının hayat hikâyesini, menkıbelerini oku. Böylece onların kalbinden senin kalbine feyz akar, îmanın kuvvetlenir. Delikanlı sordu yine: - Îmanla ölmek için ne tavsiye edersiniz? - Îmanla ölmek için ehl-i sünnet alimlerini çok sev ve onların kitaplarını çok oku oğlum. Bir Müslüman, bu kitapları alıp, hürmetle bir rafa koysa ve her gün severek bir miktar okusa, o kitaplar bereketiyle Allahü teâlâ, o kimsenin "îmanla ölmesini" nasib eder. En büyük felaket! Bir gün de bir sevdiği bu zata gelip; - Efendim, bir Müslüman için en büyük felaket nedir?diye sordu. - En büyük felaket, ehli sünnet îtikadına sahip olmamak, olunca da bu nimetin kıymetini bilmemektir, buyurdu. - Müslümanın yapması gereken en mühim iş nedir hocam? - Emr-i maruf yapmaktır. - Kimlere emr-i maruf yapmalıyız? - En önce kendimize. Adam şaşırdı. - Kendimize mi? - Evet. Emr-i marufa, evvela kendi nefsinden başlanır kardeşim. Çünkü nasihate en fazla ihtiyacı olan biziz, yani kendimiz. Zira sözümüzün tesir etmesi için, söylediklerimizi önce biz yapmalıyız. Ayıp araştırmayın! Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, kimsenin ayıbını araştırmayın, kendinize bakın, buyurdu. Kendi ayıp ve kusurunu görebilen, başkalarının kusurunu görmeye vakit bulamaz. Ve ilave etti: - Bir Müslümanın ayıbını örtmek, ona, atlastan elbiseler giydirmekten daha hayırlıdır. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Mahlukların en ahmağı
2006-01-14 01:00:00
Kadıköy Müftüsü iken 1967'de vefat eden faziletli "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, bazı sevdikleri gelerek; - Mahlukların en ahmağı nedir? diye sordular bir gün. Cevabında; - İnsanın nefsidir, buyurdu. - Nefis neden ahmaktır? dediler. - Çünkü onun her isteği kendi aleyhinedir de ondan, buyurdu. - Gıdası nedir hocam? - Haram ve günahlardır. Onun bir tek gayesi vardır. O da, dünyada günah işletip, ahirette Cehenneme sokmaktır sahibini. Ve ekledi: - Allahü teâlâ; "Ey insanlar nefsinize düşman olun. Çünkü nefsiniz, benim düşmandır"buyuruyor. Şeytan nedir? Bir gün de; - Efendim, "Şeytan" ne mânâya geliyor? diye sordular bu zata. - Şeytan, uzaklaştırıcı demektir, buyurdu. - Neden uzaklaştırıyor hocam? - Allahü teâlanın sevgisinden ve merhametinden uzaklaştırır. Üç türlü şeytan vardır. Birincisi, bilinen "İblis ve torunları"dır ki, bu şeytan, diğerlerine göre zayıftır. - Zayıf mı dediniz? - Evet. Çünkü insana bir günah için bir kere vesvese verir. O kimse bunu dinlemezse, çekip gider. - İkincisi nedir efendim? - İkinci şeytan "Nefs-i emmare"dir ki, bu, İblis'ten bin misli daha kuvvetlidir. - Neden hocam? - Çünkü aldatamayınca çekip gitmez, inatçıdır. Yaralı kaplan gibi tekrar tekrar saldırır. Tâ ki aldatıncaya kadar. - Ya üçüncü şeytan? - Üçüncüsü "Kötü arkadaş"tır ki, bu, hepsinden şerlidir. İnsanın îmanını öyle çalar ki, o şahsın ruhu bile duymaz. - Kötü arkadaş, yalnız insandan mı olur efendim? - Hayır, insanı kötü yola sevkeden her şey kötü arkadaştır. - Ne mesela hocam? - Mesela uygunsuz kitap, dergi, gazete, ahlaksız filmler, radyolar ve bunlar gibi her türlü zararlı neşriyat "Kötü arkadaş"tır. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İhlas okumanın faydası
2006-01-15 01:00:00
Malatya evliyasından "Hacı Mehmet Efendi", bir gün sevdiklerine; - Her namazdan sonra "onbir ihlas" okuyan, Cennete istediği kapıdan girecektir, buyurdu. Dinleyenler; - Öyle mii? Ne güzel, dediler. - Evet ama bir şartla, buyurdu. - O şart nedir efendim? - Doğru îman sahibi olmaktır. Ve izah etti: - Ehl-i sünnet üzere îman eden ve bu îmanını ölünceye kadar bozmayan kimse, Cehenneme girmeyecektir. Çünkü Cehennem küfrün karşılığıdır. İmam-ı Rabbânî hazretleri "Mektubat" kitabında öyle buyuruyor. Kibirli olmanın alameti Bir gün de bazı gençler; - Efendim, kibirli olmanın alametleri nedir?diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Daima şikâyetçi olan ve kendini beğenip başkalarına tepeden bakan kimse, kibirlidir. - Mütevazı insanın alameti nedir hocam? - Mütevazı insan, ölmüş demektir. - Ölmüş mü? Nasıl yani? Gençlere sevgiyle bakıp sordu: - Siz hiç bir ölünün, diri olan biriyle münakaşa veya kavga ettiğini duydunuz mu? - Hayır hocam, olur mu öyle şey? - Pekii, bir dirinin bir ölüyle çekiştiğini gördünüz mü? - Hayır, o da mümkün değil. - Şimdi anladınız mı ne demek istediğimi? - Evet hocam, anladık. İnsanın iki ziyneti Bir gün de; - Kardeşlerim, insanları süsleyen iki ziynet vardır, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Biri "Edep", öbürü "Tevâzu"dur. Bu iki haslet kimde varsa, o kişi herkes tarafından sevilir. - Edep nedir? dediler. - "Edep", kendini haksız görmek, kusurlu bilmektir, buyurdu. Böyle olanlar, topla tüfekle yıkılmazlar. - Ya kibir hocam? - "Kibir" 'küfür'den sonra en kötü bir şeydir. Kibirliyi, ne Allah sever, ne de kullar. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük tehlike!
2006-01-16 01:00:00
Harput evliyasından "Hacı Ali Efendi", bir gün talebelerine; - Sizin için en büyük tehlike nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. - En büyük tehlike, "kibirlenmek"tir, buyurdu. Dünyada verilen bazı payelerle kibirlenirseniz perişan olursunuz. Ayrıca kalbinde zerre kadar kibir olan kimse Cennete giremez. - Bize ne tavsiye edersiniz? dediler. Buyurdu ki: - İnsanlarla konuşurken, emr-i maruf yaparken, kibirlenmeyin. Hiç kimse malıyla, elbisesiyle veya etiketinden dolayı Allah katında makbul olamaz. - Ya ne ile makbul olur efendim? - İnsanın şerefi, "İlim" ve "Edeb" sahibi olmasıyladır. Herkes kendini methetmeye çalışıyor. Siz, kusurlarınızı görmeye çalışın. Feyz almak için Bir gün de; - Büyüklerin feyzine kavuşmak neye bağlıdır? diye sordular. - Mütevazı olmaya bağlıdır, buyurdu. Kim toprak gibi mütevazı olursa, her nimete kavuşur. Biraz büyüklenirse, her nimetten mahrum kalır. - Hikmeti nedir efendim? - Çünkü "Gül", yükseklerde değil, alçak ovalarda yetişir. Hayat kaynağı olan "Su" da, yüksek dağlardan aşağıya doğru akar. Büyüklerin feyz ve bereketine kavuşmak da, toprak gibi mütevazı olmaya bağlıdır işte. En iyi insan Bir gün de; - En iyi insan kimdir? diye sordular. - Herkesle iyi geçinen ve kimsenin kalbini kırmayandır, buyurdu. - Kötü insan kimdir hocam? - Geçimsiz olup herkesi incitendir. - Evliya öldükten sonra da ruhlarından feyz alınır mı efendim? - Evet. Hatta vefatlarından sonra daha çok feyz verirler. Ama şartları var. - O şartlar nedir ki hocam? - En mühimi, o büyükleri çok sevmek ve ehl-i sünnet itikadında olmaktır. - Başka? - Ayrıca günah işlememek ve namazları dosdoğru kılmaktır. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Öyle günler gelecek ki!..
2006-01-17 01:00:00
Hindistan velilerinden "Hacı Dost Muhammed Kandeharî"hazretleri, bir gün bazı gençlere buyurdu ki: - Evlatlarım, Peygamber Efendimiz; "Ahir zamanda öyle günler gelecek ki, dînini îmanını muhafaza etmek, avcunda ateşi tutmak gibi zor olacaktır"buyuruyor. - Bize ne tavsiye edersiniz? dediler. - Her şeyden önce dîninizi iyi öğrenin, buyurdu. - Nereden öğrenelim efendim? - Hakiki İslam âlimlerinden, onlar yoksa kitaplarından. Bu din, "bilmek dîni"dir çünkü. Bilmeden Müslümanlık olmaz. Ve şöyle özetledi: - Dînini bilmeyenin, dîni yoktur. Ölüm acısı... Bir gün de sohbetinde; - Dünyadaki bütün acılar bir araya gelse, "Ölüm acısı" yanında hiç kalır, buyurdu. Ölüm acısı, yetmiş kılıç darbesinden daha şiddetlidir. - Bu acı herkese olacak mı? dediler. - Evet, ama Allahü teâlâ sevdiği kullarına bu acıyı hiç duyurmayacak, buyurdu. - Kabir azabı nasıldır hocam? - "Kabir azabı"nın yanında, ölüm acısı hiç kalır. - Mahşer azabı nasıldır? - "Mahşer azabı"nın yanında da kabir azabı hiç kalır. - Ya Cehennem azabı? - Bu, hepsinden şiddetlidir kardeşlerim. Öyle ki, bundan önceki acıların toplamı, "Cehennem azabı" yanında hiçtir. Bu hayatın gayesi Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, her şeyin, her işin bir gayesi vardır, buyurdu. - Peki hocam bu hayatın gayesi nedir? dediler. - Ölürken, son nefeste "Allah" diyebilmektir, buyurdu. - Yani îmanla ölmek mi efendim? - Evet, bütün mesele son nefeste "Allah" deyip, îmanla ahirete gidebilmektir. - Bunun için ne yapabiliriz ki hocam? - İki şey. Birincisi, beş vakit namazınızda bunun için dua edin. İkincisi de dîninizi iyi öğrenip, mucibince amel edin. Ve ekledi: - Dua etmeyen ve sebebe yapışmayan, muradına kavuşamaz. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ölüm acısının şiddeti
2006-01-18 01:00:00
Kadıköy Müftüsü iken vefat eden faziletli "Ahmet Mekkî Efendi" hazretleri, bir gün bazı sevdiklerine ölümden bahsederken; -"Ölüm acısı" yetmiş kılıç darbesinden daha şiddetlidir, buyurdu. Sordular: - Bu acıya nasıl dayanılır ki efendim? - Çok zor. Ama Allahü teala dilerse, bu acıyı sevdiği kullarına duyurmaz. - O talihli kullar kimlerdir acaba? - Doğru îman ve salih amel sahibi halis Müslümanlardır. - İyi de hocam, var olan bir acı nasıl duyulmaz ki? - Çok kolay. O Müslüman ölürken, melekler "Kevser şarabı"ndan bir damla getirip onun ağzına koyarlar. Narkoz verilmiş gibi hiç acı hissetmez. Her derdin ilacı Bir gün de bazı sevdiklerine; - Kardeşlerim, her sıkıntının, her başarısızlığın, her derdin bir tek ilacı vardır, buyurdu. O nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, nedir? dediler. Buyurdu ki: - Her sıkıntının ilacı, "İstiğfar etmek"tir kardeşlerim. Yani günahına pişman olup boyun bükmek ve Hak tealadan af dilemektir. İstigfar, her kapıyı açar. Ateşten acı olan Bir gün de bazı sevdiklerine; - Kardeşlerim, Cehennemde, Cehennem ateşinden daha şiddetli bir azap vardır. O nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, o nedir ki? dediler. Buyurdu ki: - Allahü teâlânın o kuldan razı olmaması ve ona gazab etmesidir. - Bu, Cehennem ateşinden de mi şiddetlidir efendim? - Evet. Cehennem ateşi, bu acı yanında hiç kalır. Pek anlayamadılar. - Hikmetini merak ettik hocam. Şöyle izah etti: - Mesela ben üstadımı çok seviyorum. Onun üzülmesine hiç dayanamam. Bir şeyden dolayı üstadım bana kızsa, darılsa, bu hal, bana dünyadaki her acıdan daha acı gelir. Kederimden mahvolurum. - Üstadınız üzüldü diye mi hocam? - Evet, şimdi anladınız mı? - Evet hocam, iyi anladık. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ne büyük nimet
2006-01-19 01:00:00
Hindistan evliyasından "Hacı Hıdır Efgan" hazretleri, sevdikleriyle müsafeha ederken birden durdu ve müsafeha ettikleri elleri göstererek; - Bu iki el birbirinden ayrılmadan günahlar dökülür, buyurdu. Bu, ne büyük nimettir. Bunları duymak bile insana huzur veriyor. - Huzurlu olmak, günahsız olmaya mı bağlı? dediler. - Evet, buyurdu. Günah işlenmeyen yerde huzur vardır. Günah işlenirse huzursuzluk başlar. - Günah işlememenin yolu nedir hocam? - Allah adamları ile sohbet etmek veya onların kitaplarını okumaktır. Bu nimete kavuşan kimse günah işleyemez. Çünkü günahlar iğrenç gelir ona. Müminin tek gayesi Bir gün de bazı sevdiklerine; - Kardeşlerim, her müminin yegâne gayesi, Rabbimizin rızasını ve sevgisini kazanmak olmalıdır, buyurdu. Sordular: - Allah tarafından sevilmenin yolu nedir efendim? - Dünyayı sevmemektir. - İnsanlar tarafından sevilmenin yolu? - Kendini sevmemektir. - Başka hocam? - Bir de insanların elindekini sevmemektir. Görmez misiniz, insanlar arasındaki kavgaların çoğu, "Almak" yüzünden çıkar. "Vermek" yüzünden kavga edildiği duyulmuş mudur? Kızmamak için Bir gün de sevdiği bir genç; - Efendim, ben çok çabuk kızıyorum. Ne yapayım?diye sorunca; - Ölümü hatırlarsan kızmazsın, buyurdu. - Peki hocam, son nefeste Allah diyebilmek için ne yapayım? - Hemen başla evladım. - Neye? - Allah demeye. - Hocam ben şimdi değil, son nefesimde Allah demek istiyorum. - İyi ya evladım. Şimdiden başla söylemeye. Alıştır ağzını. Şimdi söylemezsen, can çekişirken, o sıkıntılı anda nasıl diyeceksin? - Diyemem mi? - Çok zor. Çünkü o anda şuur kalkar. Allah demek çok çetin olur.
.Ahiret yolcusuyuz
2006-01-20 01:00:00
Erzincan evliyasından "Hacı Muhammed Sami Efendi", bir gün sevdiklerine: - İnsan uzak bir yere gitmek istediğinde ne yapar? diye sordu. - Bir vasıtaya biner,dediler. - Biz de çok uzak bir yere varmak için yola çıkan yolcularız, buyurdu. "Ahiret yolcusu"yuz yani. Bu yolculuğun son durağı ya "Cennet"tir, ya da "Cehennem". Ve ekledi: - Biz de bu yolculukta hedefe selametle varabilmek için bir vasıtaya, bir gemiye binmişiz kardeşlerim. - O hangi gemi efendim? Buyurdu ki: - Bu gemi, "Ehl-i sünnet gemisi", kaptanı da "İmam-ı azam"hazretleridir. İnsanların en akıllısı Bir gün de bazı sevdikleri bu zata gelip; - İnsanların en akıllısı kimdir?diye sordular. - Akıllı insan, ölüme hazırlanandır, buyurdu. - En ahmak kimdir efendim? - Ahiret için hazırlık yapmayandır. - İhlas nedir? - Samimiyet, yani her işi sırf Allah için yapmaktır. - Bu niyetin yanında biraz da dünya menfaati olsa hocam? - O zaman berbat olur işte. - Nasıl yani? - Bir bardak zemzemi düşünün. Bunun içine bir damla idrar karışsa ne olur? - Pis olur . - Yani içilmez mi artık? - Tabii hocam. Hiç kimse içemez. Buyurdu ki: - Bu da öyledir işte. Halis niyete az dünya menfaati karışsa, o iş on para etmez. Nefsi kıran şey Bir gün de; - Dinimizin temeli, nefse karşı gelmek, kibrini kırmaktır, buyurdu. - Nefsi, en ziyade kıran şey nedir? dediler. - Birine bir şey sormaktır, buyurdu. - Hikmeti ne acaba? - Çünkü nefs sormayı sevmez. Her şeyi bilirim zanneder. "O da benim gibi bir adam. Benden iyi mi bilecek?"der ve sormaz. Kibri yüzünden sıkıntıya düşer. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En mühim dört şey
2006-01-21 01:00:00
Elazığ'da medfun bulunan "Muharrem Hilmi Efendi"ye bir gün bazı gençler; - Efendim, öncelikle yapmamız gereken şey nedir?diye sordular. - Dört şey çok mühimdir, buyurdu. - Onlar nedir hocam? - Birincisi, İslâmiyeti öğrenmektir. Bilmeden Müslümanlık olmaz çünkü. - İslâmı nereden öğrenebiliriz? - Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından. Sordular yine: - İkinci mühim iş nedir efendim? - Okuduğunu doğru anlamaktır. - Üçüncüsü? - Öğrendiklerini yapmaktır. - Ya dördüncüsü hocam? - Öğrendiği şeyleri başkalarının da öğrenmesine vesile olmaktır. Kurtulmak için Bir gün de bazı gençler bu zata gelip; - Kıyamet gününde hesaptan kolay kurtulabilmek için ne yapalım?diye sordular. - İslâmiyeti iyi öğrenin, buyurdu. - Bu kadar mı? dediler. - İslamı doğru yerden öğrenen samimi Müslüman için kâfidir, buyurdu. Pek anlayamadılar. - Nasıl yani hocam? - Dînini doğru öğrenen kimse, günah işlemekten korkar, buyurdu. Günahtan korkan, ondan kaçar. Ondan kaçan da kıyâmet günü hesaptan kolay kurtulur. Hangisi daha sevap? Bir gün de; - Efendim, insanlara yardım etmek mi daha sevaptır, nafile ibadet mi?diye sordular. - Din kardeşini bir sıkıntıdan kurtarmak, bir sene nâfile ibâdet yapmaktan daha çok sevaptır, buyurdu. - Din kisvesi altında dünya menfaati sağlayan kimse için ne dersiniz hocam? - İnsanların en alçağı, dîni, dünya menfaatine alet edenlerdir. En büyük düşman Bir gün de sevdiklerine; - En büyük düşman, nefsimiz ve işlediğimiz günahlardır, buyurdu. - En yakın dost nedir? dediler. Buyurdu ki: - En yakın dost, günahlara pişmanlık, tövbe ve istifardır. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sırat Köprüsü nedir?
2006-01-22 01:00:00
Denizli evliyasından "Hacı Osman Nuri Efendi"ye, bir gün; - Efendim, bize "Sırat Köprüsü"nden bahseder misiniz,dediler. Buyurdu ki: - Sırat Köprüsünde, herkese "yedi şey"den sual sorulacak. Bu suallere doğru cevap veren, selametle geçip Cennete girecektir. - Ya cevap veremeyenler? dediler. - Onlar Cehenneme düşecek. - O yedi sual nelerdir efendim? - İlk sual "Îman"dan olacak, sonra "Namaz"dan. - Ya diğerleri? - Diğer sualler; "Oruç, hac, zekat, gusül abdesti vekul hakları"ndan olacak. Ve ekledi: - Yedincisi "Kul hakkı" olup en zorudur. Peygamberler bile "Kul hakkı"nda korkuya kapılırlar. Allah kimleri sever? Bir gün de; - Efendim, Allahü teala hangi kullarını sever?diye sordular bu zata. - Kim Onun kullarına hizmet ediyorsa, onu çok sever, buyurdu. Bu hizmet de iki türlü olur. Biri, "dünyaları" ile ilgili olur ki, mesela bir kimseyi bir "dünya sıkıntısı"ndan kurtarmanın sevabı, bütün cihanın nafile ibadetlerinin toplamından daha sevaptır. - Ya ikincisi hocam? - İkinci hizmet "ahiretleri"yle ilgili olur. - Nasıl yani? - Yani onların sonsuz Cehennemden kurtulup, sonsuz Cennete girmelerine vesile olmaktır ki, bu da, onlara "dinlerini öğretmek"le olur. Ve ekledi: - Bu hizmetin sevabı yanında öncekinin sevabı, deniz yanında damla gibi kalır. Ama bir şartla. Hizmet, "Allah için" olacak. Yoksa on para etmez. Gıybetten sakının! Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, "Gıybet"ten çok sakının, buyurdu. Bu günah, annesiyle zina yapmaktan daha büyük günahtır. - Gıybet nedir? dediler. - Bir Müslümanın gizli bir kusurunu arkasından söylemektir, buyurdu. Duyunca üzülmezse, gıybet olmaz. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sevmek, söz dinlemektir
2006-01-23 01:00:00
Kastamonu velilerinden "Hacı Ramazan Efendi", bir günkü sohbetinde; - Bütün kemâlât ve faziletler, "Allah dostları"nı sevmekte ve onlara uymaktadır, buyurdu. - Allah dostları kimlerdir? dediler. Buyurdu ki: - Peygamberler, eshab-ı kiram, mezheb imamlarımız ve binlerce ehl-i sünnet âlimi, veliler, hepsi de Allah dostu zatlardır. - Pekii sevmek nasıl olur hocam? - Sevmek, "itaat etmek"tir. Söz dinlemektir yani. Bir kimse bu büyüklere itaat etmiyor, sözlerini dinlemiyorsa, onları sevmiyor demektir. Îman, ışık gibidir Bir gün de; - Efendim, îman azalıp çoğalır mı?diye sordular. - Îman ışık gibidir, buyurdu. Azalır ve çoğalır. Fakat azalıp çoğalan, îmanın kendisi değil, parlaklığıdır. - Îman ne ile parlar ki hocam? - İslamiyete uymakla. Mümin, farzları yapıp haramlardan kaçtığı nisbette îmanının parlaklığı artar. Günah işlediği ölçüde de azalır. - Ne zaman yok olur hocam? - Mazallah küfre düşerse îman gider. Küfre düşmek de her zaman çok kolaydır. Her sözde ve her işte, îmanını kaybetmek ihtimali çokdur. - Nasıl yani? - Mesela bir farzın yapılmasına veya bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin îmanı gider. Bu halde ölürse, ahirette Cehenneme girer ve orada sonsuz olarak yanar. Ama küfürden kurtulmak da çok kolaydır. - Nasıl? - Tövbe ederse, affolur. Onun için her gün muhakkak tövbe ve istiğfar etmelidir. Başarı nedir? Bir gün de; - Başarı nedir?diye sordular bu zata. - Başarı, ahirette faydası olacak şeylerdir, buyurdu. Ve şöyle izah etti: - Kendisini Cehennemde yanmaktan kurtaramayan bir kimse, bütün dünyaya malik olsa bile, ne kıymeti vardır ki? Zira ölünce, hepsi elinden çıkacaktır. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kişi, sevdiğiyle beraberdir
2006-01-24 01:00:00
Denizli evliyasından "Hacı Şam Dede" hazretlerine, bir gün sevdikleri gelip; - Efendim, "El mer'u mea men ehabbe" hadis-i şerifi ne manaya geliyor? diye sordular. Buyurdu ki: - Herkes bu dünyada kimi severse, ahirette de onunla beraber olacak demektir. Bu hadis-i şerif, Maide suresindeki, "Müşrikleri ve Yahudileri severseniz, onlardan olursunuz" mealindeki ayet-i kerimenin açıklamasıdır. - Burada, "Müşrikler" kelimesiyle kimler kastediliyor hocam? - Hıristiyanlar. Çünkü onlar, -hâşâ- "Allah üçtür" dedikleri için müşrik olmuşlardır. Nimete nankörlük Bir gün de; - Efendim, bir nimetin elden çıkmasına sebep olan şey nedir?diye sordular. - O nimetin kıymetini bilmemektir, buyurdu. Ve ekledi: - Kur'an-ı kerimde mealen, "Nimetlerimin kıymetini bilir, şükrederseniz onları artırırım. Kıymetini bilmez, nankörlük ederseniz, elinizden alır, şiddetli azab ederim" buyuruluyor. - Şükretmek nasıl olur hocam? - Şükretmek, günah işlememekle olur. Yani her nimeti Rabbimizin izin verdiği ve emrettiği yerde kullanmalıyız. - Dil ile "Elhamdülillah" veya "Çok şükür" demek de şükür olur mu ki? - Asıl şükür beden ile yapılandır. - Bir misal verseniz hocam. - Mesela "Göz" nimetine şükretmek için Allahü teâlânın bakmamıza izin verdiği yerlere bakılır, haram ettiği şeylere bakılmaz. - Îman nimetine nasıl şükredilir? - Bunun için Müslümanları sevmek ve bu nimeti, Allahü teâlânın diğer kullarına da ulaştırmak gerekir. Niçin ölmek istenmez? Bir gün de; - Efendim, insanlar neden ölmek istemezler?diye sordular bu zata. Buyurdu ki: - Çünkü o insanlar dünyalarını mâmur, ahiretlerini harab ettiler. İnsan, mamur yerden harap bir yere gitmek ister mi? Onun için ölmek istemiyorlar. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En mühim dört şey
2006-01-25 01:00:00
Çeşt şehrinde vefat eden büyük velîlerden "Hacı Şerif Zendenî" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, salih bir Müslüman şu dört şeyi mutlaka yapmalıdır, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. Buyurdu ki: - Önce ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup dînini iyice öğrenmeli. İkincisi, okuduklarını doğru anlamalı. Üçüncüsü, öğrendiklerini bizzat yaşamalıdır. - Ya dördüncüsü efendim? - Dördüncüsü de, bu öğrendiklerini diğer insanlara, eşe dosta, tanıdıklara, öncelikle de kendi yakınlarına, hanımına ve çoluk çocuğuna öğretmelidir. Cahillikten maksat Bir gün de; - Efendim, insanı Cehenneme götüren şey nedir? diye sordular. - Cahilliktir, buyurdu. - Cahillikten maksat nedir hocam? - İslâmiyeti bilmemektir. Öğrenmek farzdır çünkü. Her Müslümanın birinci vazifesi, dînini doğru olarak öğrenmektir. Bilmeden müslümanlık olmaz. Büyüklerimiz; "Dînini bilmeyenin dîni yoktur" buyurmuşlardır. En güzel emr-i maruf Bir gün de "Emr-i maruf" yapmanın ehemmiyetini anlatırken; - Allahın dînini, Onun kullarına öğretmeğe giderken basılan yerlere, melekler kanatlarını sererler, buyurdu. Sordular: - Emr-i maruf nasıl yapılır? dediler. - Alimleri, insanlara anlatarak veya kitaplara yazarak bu hizmeti yaparlar, buyurdu. - Biz nasıl yaparız hocam? - Biz de o İslam âlimlerinin yazmış olduğu kitaplardan alıp, eşe dosta, tanıdıklara vermekle, dağıtmakla yapabiliriz ancak. Ve ekledi: - Bu devirde en güzel emr-i maruf şekli, kitap vermektir. Pişmanlık tövbedir Bir gün de; - Allahü teala, günah işleyip de pişman olan kulunu, istiğfar etmeden önce affeder, buyurdu. - Tövbe etmeden mi? dediler. - Evet, buyurdu. Pişmanlık tövbedir zaten. Ama diliyle de istiğfar ederse daha iyi olur. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Müminin alameti
2006-01-26 01:00:00
Harput'un büyük velilerinden "Hacı Tevfik Rıfkı Efendi"ye, bir gün bazı sevdikleri gelip; - Efendim, müminin alameti nedir?diye sordular. Cevabında; - Güler yüzlü ve tatlı dilli olmaktır, buyurdu. - Ya münafığınki hocam? - Münafıklar, asık suratlı, çatık kaşlı ve somurtkan olurlar. Îmanın şartı nedir? Bir gün de; - Îmanın şartı nelerdir? diye sordu bir genç. - Îmanın bir tek şartı vardır, buyurdu. Delikanlı şaşırdı. - Îmanın şartı altı değil mi efendim? - O altı şart inanılacak şeylerdir oğlum. Îmanın esas şartı birdir. O da, "Hubb-i fillah" ve "Buğd-i fillah"tır. Bu şart olmadıkça, o altı şeye inansa da îman etmiş olmaz. Şöyle bitirdi: - Bir mümini, mümin olduğu için sevmeyen, bir kâfiri de kâfir olduğu için seven kimsenin îmanı yoktur. İşin temeli kalbdir Bir gün de; - Kardeşlerim, Cenab-ı Hak bizleri, her şeyden yüz çevirip, kendisine dönmemizi nasib eylesin, buyurdu. Biliniz ki, işin temeli kalbdir, gönüldür. Bu gönül, Allah'tan başkasına tutulmuş ise, yıkılmış demektir. Bir işe yaramaz. Şöyle devam etti: - Niyet güzel ve halis olmadıkça, yapılan hayır ve ibadetlerin hiç faydası olmaz. Her şey "Allah için" olmalıdır. - Allah için olmalı ne demek? dediler. Buyurdu ki: - Yani ameller, O emrettiği için, O beğendiği için yapılmalıdır. İnsanlar beğensin diye yapılırsa on para etmez. Ahirette suratına çarpılır o insanın. Sordular yine: - Gerçek Müslüman nasıl olur hocam? - Gerçek Müslüman, her ne iş yaparsa "Allah için" yapar. İnsanların beğenip beğenmediğini düşünmez. Onun işi, yalnız "Allah" iledir çünkü. Allahü teâlâ beğendi mi, tamamdır. Başkaları ilgilendirmez onu. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hubb-i fillah nedir?
2006-01-27 01:00:00
Kayseri evliyasından "Hacı Torun Efendi"ye, bir gün, bir talebesi gelip; - Efendim, "Hubb-i fillah" nedir? diye sordu. - "Hubb-i fillah", ehli sünnet yolunda olan Müslümanları ve Allah'ın dinine hizmet edenleri Allah için sevmektir, buyurdu. Sordu yine: - "Buğd-i fillah" nedir hocam? - "Buğd-i fillah", kâfirleri, yani Allahü tealanın düşmanlarını, Allah için sevmemektir. Ama bu, sadece sevmek ve sevmemektir. Yoksa dövüşmek ve münakaşa etmek değildir. - Hiç mi münakaşa etmeyeceğiz? - Hayır. Dostla da, düşmanla da münakaşa etmeyeceğiz. - Neden efendim? - Çünkü münakaşa dostla yapılırsa, dostluğu azaltır, düşmanla yapılırsa düşmanlığı artırır. Ayrıca kalp kırılmasına da sebep olur ki, kâfirin de kalbini kırmak günahtır dinimizde. Dünya, ne demektir? Bir gün de sevdiği bir talebesi; - Efendim, büyükler, "Dünyadan sakınınız!" buyuruyorlar. Bu ne demek? diye sordu. Cevabında; - Burada dünya demek, "haram" ve "günahlar"dır, buyurdu. Dünyadan sakınmak, haram ve günahlardan sakınmak demektir. - Ama haram işlemek tatlı geliyor hocam. - Evet, ama nefse tatlı geliyor. Nefs günahtan zevk alır çünkü. Ama İslâmiyete uyulursa, bu zevk gittikçe azalır. Günahtan kaçmaya devam edilirse, giderek tatsız ve zevksiz gelir. - Yine devam edilirse hocam? - O zaman haramlar "İğrenç" gelmeye başlar. Nefret eder, tiksinir günahtan. Haram işlemek arzusu hiç kalmayınca, kalbine "Allah sevgisi"dolar. Ve ekledi: - Böyle temizlenen kalbte, bilmediğimiz his uzuvları hasıl olur. - Ne gibi mesela? - Mesela "Kalb gözü"ve "Kalp kulağı" açılır o kimsenin. Bu göz ve bu kulakla, dünyanın her tarafını, hatta kabir hayatını görür ve her yerdeki sesleri işitir. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Görmek değil, sevmek şart!
2006-01-28 01:00:00
Konya'da yetişen velilerden "Hacı Veyiszade Mustafa Efendi", bir günkü sohbetinde; - Allah adamlarını, evliya zatları görmek şifâdır, buyurdu. Çünkü onlar görülünce Allah hatırlanır. - Bir yerde böyle zatlar yoksa? dediler. - Görmek şart değil, buyurdu. -Nasıl yani hocam? - Yani o mübarek zatları görmek değil, sevmek şarttır. - Efendim, biz bütün ehli sünnet âlimlerini ve bütün evliya zatları, görmemiş olsak da çok seviyoruz. Bu da şifa mıdır yani? - Elbette. Onları seven ve yollarında giden, dünyada da rahat eder, ahirette de. Hem sonra kişi sevdiğiyle beraberdir. O büyükleri seven, ahirette onların yanında olacaktır. Namazın kıymeti Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, huzûr-u ilâhîde toplanmak ne büyük bir nimettir, buyurdu. - Huzuru ilâhi nedir ki? dediler. - Namaz'dır, buyurdu. Çünkü Allahü teala her namazdan sonra; "Ey kulum, iste vereyim" buyuruyor ki, o vakitlerde yapılan dualar geri çevrilmez. Bilmeden olmaz Bir gün de; - Kardeşlerim, laf ile Müslümanlık olmaz, buyurdu. İslâmiyet "bilmek dîni"dir, mutlaka bilmemiz lazım. - Neyi bileceğiz?dediler. - Önce "Îman" bilgilerini, sonra da "İbadet" bilgilerini öğrenmemiz gerekir. Allahü tealanın emir ve yasakları da iki türlüdür kardeşlerim. Birisi, açıkça bildirilmiştir ki, bunları kabul etmeyenin îmanı gider. - Hangisi mesela efendim? - Mesela "beş vakit namaz"açıkça emredilmiştir ki, her erkek ve kadının kılması farzdır. Namaz kılmamak da iki sebeple olabilir. Ya tembellikle kılmıyordur, ya da ehemmiyet vermiyordur. Tembellikle kılmıyorsa büyük günaha girer. - Ya ehemmiyet vermiyorsa hocam? - O zaman büsbütün felaket olur. - Nasıl yani? - Ehemmiyet vermediği için kılmayanın îmanı gider, mâzallah kâfir olur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dînini bilmek farzdır
2006-01-29 01:00:00
Afyonkarahisar'da yaşayan velilerden "Hacım Sultan", bir günkü sohbetinde; - Farzları ve haramları öğrenmek, kadınlara da erkeklere de farzdır, buyurdu. Öğrenmeyen günaha girer. - Bilmemek özr olmaz mı? dediler. - Hayır, buyurdu. Bilmemek özür değil, suç olur, günah olur. Hatta öğrenmeye ehemmiyet vermezse, küfre bile girebilir mâzallah. - Küfre mi girer, neden? - Çünkü İslamiyeti öğrenmemizi Allahü teala emrediyor. Onun emrine önem vermemekse küfürdür Allah korusun. Şöyle bitirdi: - Yani İslâmiyeti bilmemek, ya "haram"dır ya da "küfür". ? Şükür nasıl olur? Bir gün de; - Kardeşlerim, İslâmiyetin her emri ve her yasağı, biz kullar için büyük nimettir, buyurdu. Bu nimete şükretmemiz gerekir. Yoksa çıkar elimizden. - Şükür nasıl olur? dediler. - Emirlerin şükrü, o emirleri yapmakla, haramların şükrü ise onları terk etmekle yapılır. Kısacası şükretmek, İslama uymakla olur ancak. ? Sohbet nedir? Bir gün de; - Sohbet nedir? diye sordular bu zata. - Sohbet, hiç konuşulmasa da, bir Allah adamıyla bir müddet beraber bulunmaktır, buyurdu. - Hiç konuşmasalar da mı? dediler. - Evet, buyurdu. Mesela bir İslâm âliminin huzur ve sohbetinde bir saat bulunmak, yedi yüz sene nafile ibadet yapmaktan hayırlıdır. Ve ekledi: - Nitekim hadis-i şerifte; "Kırk gün içinde bir ilim meclisinde bulunmayan kişinin kalbi kararır ve o kimse günah işlemeye başlar" buyuruldu. Sordular: - Hikmeti ne hocam? Buyurdu ki: - İlim, kalbe hayat verir çünkü. Kalbin gıdası ilimdir, sohbettir, ibadettir, İslamiyeti öğrenmektir. Gıdası verilmezse, o kalb kararır, paslanır. Kalb kararınca da, günah işlemek kolay olur. ------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Mümine bakmak ibadettir
2006-01-30 01:00:00
Kayseri evliyasından "Hafız Osman Efendi", bir günkü sohbetinde; - Müminlerin, özellikle Allah adamlarının yüzüne severek bakmak ibadettir, buyurdu. İşin aslı muhabbettir çünkü. - Efendim, evliya vefat ettikten sonra da ruhlarından feyz alınır mı?dediler. - Elbette, buyurdu. Veliler vefat edince, kınından çıkmış kılıç gibi olurlar ki, daha çok feyz verirler. Ama şartları var. Birincisi, o zata sevgi ve muhabbet beslemektir. - Başka hocam? - Ehli sünnet itikadında olmak, haram işlememek ve beş vakit namazını kılmaktır. Bu şartlar varsa, feyz artarak gelir. Öyle gün gelecek ki!.. Bir gün de sevdiklerine; - Peygamber Efendimiz, içinde bulunduğumuz şu ahir zaman için ne buyuruyor, biliyormusunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, ne buyuruyor? dediler. - "Ahir zamanda öyle günler gelecek ki, dînini îmanını muhafaza etmek, avcunda ateşi tutmak gibi olacaktır" buyuruyor. - Bize ne tavsiye edersiniz efendim? - Ahir zamanda kurtulmanın bir tek çaresi vardır, iki değil. - O nedir ki hocam? - İyilerle beraber olmak. Arkadaşınız iyiyse, siz de iyisiniz. Nitekim hadis-i şerifte, "Kişinin dîni, arkadaşının dîni gibidir" buyuruluyor. En sevgili iş Bir gün de; - Allahü teâlânın en sevdiği şey nedir? diye sordular. - Önce "doğru îman", buyurdu. Bu olmazsa, Cehennemden kurtuluş olamaz. - Ondan sonra nedir hocam? - Allahü tealanın kullarına hizmet etmektir. Bu da iki türlü olur. Biri, dünyalarıyla ilgilidir ki, bir mümini bir "dünya sıkıntısı"ndan kurtarmak, yüz sene nafile ibadetten daha sevaptır. - Öbürü nedir efendim? - İkincisi de ahiretleriyle ilgilidir ki, onlara "dinlerini öğretmek"tir. Bu sayede ebedi saadete ererler. Bu sevap yanında öncekinin sevabı, deniz yanında damla gibi kalır. ---------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Îmanı gideren şeyler
2006-01-31 01:00:00
Hindistan velilerinden" Hafız Sadullah Efendi", bir gün sevdiklerine; - Ramazân-ı şerifte açıktan oruç yiyenin îmânı gidebilir, buyurdu. - Hikmeti nedir? dediler. - Çünkü âşikâre oruç yemek, Allahü teâlânın emrini hafife almak, ehemmiyet vermemek alâmetidir, buyurdu. Allahın emrine ehemmiyet vermeyenin îmanı gider. - Namaz da öyle midir efendim? - Elbette. Namaza ehemmiyet vermeyenin de îmanı gider. Çünkü namaz kılmak da Allahın emridir. Kur'anı Kerimde; "Namaza ehemmiyet vermeyenlere lânet olsun" buyuruluyor. Sordular: - Ehemmiyet vermemek nasıl anlaşılır hocam? - En bariz işareti, kılmamak ve kılmadığına üzülmemektir. - Kılamadığı için üzülüyorsa hocam? - Üzülürse, îmanı olduğu anlaşılır. Şöyle bitirdi: - Beş vakit farz namazı, severek, özenerek ve şartlarına uygun olarak kılmalıdır ki, Müslüman olana da bu yakışır. Kalb temizliği için Bir gün de; - Efendim, kalbleri temizlemenin ilacı nedir?diye sordular bu zata. Cevabında; - Ehl-i sünnet âlimlerinin, Allah dostlarının sohbetidir, buyurdu. Sordular: - Bizzat sohbetlerinde bulunmak şart mıdır hocam? - Hayır. O zatların kitaplarını okumak da kalbleri temizler. Zira kitap okumak, sohbet gibi feyz verir. Her gün, bir iki sayfa olsun, mutlaka okumalıdır. Sordular yine: - Dualarımızın kabul olması için bize ne tavsiye edersiniz efendim? - Haram yemeyin ve haram konuşmayın. - Hikmeti ne efendim? - Çünkü harâm giren ve haram çıkan ağızla yapılan duayı Allahü teâlâ kabul etmez. Ayrıca bir şey daha var. - O nedir hocam? - Bir de Allah dostlarını, evliya zatları vesile ederek dua edin. Bu da, duanın kabulüne en mühim sebeptir. ------------------------------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Tevekkül nedir?
2006-02-01 01:00:00
İstanbul'da medfun bulunan büyük velilerden "Hakîm Çelebi" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Müslüman, her işinde Allahü teâlâya tevekkül eder, buyurdu. Dinleyenler; - Tevekkül nedir?diye sordular. - Tevekkül, çalışmadan yatıp beklemek değildir, buyurdu. Tevekkül, sebebine yapışıp, fakat o sebebin tesirini Allahü teâlâdan beklemektir. Sordular: - Yani çalışmadan dua edilmez mi efendim? - Hayır. Bu, neye benzer biliyor musunuz? - Neye benzer hocam? - Namaz kılmadan, "Yâ Rabbî günahlarımı affet" demeye benzer ki, kabul olmaz tabii. - Neden hocam? - Çünkü namaz kılmayanın duası kabul olmaz kardeşlerim. Bizim ilk mürşidimiz Bir gün de gençten biri, bu zata gelerek anne babasından şikâyette bulundu. Büyük veli, ona şefkatle bakıp; - Evladım, hazret-i Ali ne buyuruyor, biliyor musun? diye sordu. Genç adam; - Bilmiyorum, dedi. Ne buyuruyor? - O Allahın arslanı, ilim şehrinin kapısı olan büyük sahabî; "Bana bir kelime öğretenin kölesi olurum", buyuruyor. Ve sordu kendisine: - Annen baban sana hiçbir şey öğretmediler mi evladım? - Öğrettiler tabii efendim. - Hem de kaç bir kelime öğrettiler değil mi? Bizim ilk mürşidimiz annelerimiz ve babalarımızdır oğlum. Şöyle devam etti: - Ninni söylerken, annelerimiz "Allah"demeyi öğretmişti bize, öyle değil mi? - Evet efendim. - Biraz büyüyüp bazı şeyleri anlayacak yaşa geldiğimizde, "Peygamber Efendimiz"i anlatırdı babalarımız. - Doğru hocam. - Öyleyse onların kulu kölesi olmamız gerekmez mi oğlum? Delikanlı mahcup olmuştu. - Haklısınız efendim, dedi ve elini öpüp ayrıldı huzurundan. Bir daha da üzmedi onları. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kıymetli olmak için
2006-02-02 01:00:00
Gazne şehrinde vefat eden büyük velilerden "Hakîm Senaî" hazretlerine, bir gün; - Efendim, insanlar nezdinde kıymetli olmak için ne yapmamızı tavsiye edersiniz?diye sordular. - İki şeye dikkat edin, buyurdu. - Onlar nedir efendim? - Birincisi, insanlara kıymet verin. Siz Allahın kullarına kıymet verirseniz, onlar da size kıymet verirler. - İkincisi ne hocam? - Her ihtiyacınızı sadece Allahü teâlâdan isteyin. İnsanlardan bir şey beklemeyin. Çünkü insanlardan isteyen zelil ve sevimsiz olur, Allah'tan isteyense aziz ve kıymetli... Sordular yine: - İnsanlar arasında geçimsizliğin sebebi nedir efendim? - Ölümü unutmaktır. - Ölümü unutmak mı? - Evet, eğer mü'minler her an ölümü düşünseler, hiç günah işlemez ve hiç geçimsizlik olmaz aralarında. Temiz giyininiz Bir gün de talebelerine; - Temiz ve yeni elbise giyiniz, buyurdu. Gittiğiniz yerlerde, güzel ahlakınız ve iyi davranışlarınızla İslamın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyim kuşamınızla da saygı ve ilgi toplayınız. - Yemek hususunda tavsiyeniz ne? dediler. - Çeşitli, lezzetli yemekler ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz, buyurdu. Müslüman demek... Bir gün de "Namaz"ın öneminden bahsederken; - Kardeşlerim, "Müslüman"demek, "Namazını kılan insan" demektir, buyurdu. Yani bir kimse Müslümansa, mutlaka namazını kılmalıdır. - Biz bazan kazaya bırakıyoruz, dediler. Mübarek birden ciddileşti. - Neden? - İş güç işte hocam, çoğu zaman vakit bulamıyoruz. Buyurdu ki: - Çok yanlış. Zira büyüklerimiz; "Bir vakit namazım kazaya kalacağına, bin kerre ölmeyi tercih ederim" buyurmuşlardır. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük hata
2006-02-03 01:00:00
Türkistan evliyasından "Hakim Süleyman Atâ" hazretlerine, "Yalan konuşmak"tan sordular bir gün. Cevabında; - Allah indinde en büyük hata, yalan konuşmaktır, buyurdu. Başka gün sordular. - "Yalancı"ile "Cimri" Cehenneme girer. Ama hangisini daha derine atarlar, onu bilemem, buyurdu. Bir gün de buyurdu ki: - İçi dışına, sözü işine uymamak, nifaktandır. Nifakın temeli ise "Yalan"dır. Bir gün de; - Eshab-ı kiram indinde yalandan daha kötü birşey yoktu, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü onlar, "Yalan" ile "Îman"ın bir arada bulunamayacağını bilirlerdi, buyurdu. Hakiki sevgi... Bir gün de; - Gerçek sevgi nasıl belli olur?diye sordular bu zata. - Üç şeyle belli olur, buyurdu. Birincisi, seven, sevdiğinin sözünü, başkasının sözüne tercih eder. İkincisi, sevdiğinin yanında bulunmayı, başkalarının yanında bulunmaktan üstün tutar. - Üçüncüsü nedir? dediler. - Üçüncüsü de sevdiğinin kendisinden razı olmasını, başkalarının razı olmasından çok daha kıymetli bilir, buyurdu. Sıkıntı nimettir! Bir gün de, sevdiklerine; - Bu dünyada dert ve elem çekmenin çok faydaları vardır, buyurdu. - Ne faydası var?dediler. - Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlayabilir mi? diye sordu onlara. - Anlıyamaz elbet,dediler. - Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilebilir mi? - Bilemez efendim. - Hasta olmayan da, sıhhatin kıymetini bilemez, değil mi? - Evet hocam. - İşte bunun gibi bu dünyada, birkaç gün dert ve elem çekilmeseydi, Cennetin sonsuz lezzetlerinin kıymeti anlaşılmaz, ebedî sıhhat ve afiyet nimetinin kıymeti bilinemezdi. ----------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Başarılı olmak için
2006-02-04 01:00:00
Nişabur'da şehid edilen büyük velilerden "Hakîm-i Tirmizî" hazretlerine bir gün; - Başarılı olmak neye bağlıdır?diye sordular. - Başarının sırrı üç şeydir, buyurdu. Ve şöyle sıraladı: - Birincisi, "Günahlardan sakınmak", ikincisi "Sıkıntılara sabretmek", üçüncüsü de "Güler yüz, tatlı dil ve güzel siyaset"le herkesi memnun etmektir. - Güzel siyasetten maksat,herkesle iyi geçinmek mi? dediler. - Evet, buyurdu. Asıl mertlik de herkesle iyi geçinmektir zaten. Düşmanına iyilik et! Bir gün de nasihat isteyen sevdiği bir gence; - Düşmanına iyilik et, hatta ona hediye ver, buyurdu. Delikanlı şaşırdı. - Düşmanıma mı hediye vereyim efendim? - Evet oğlum. En büyük düşmanına, en kıymetli hediyeyi ver. - Neden ki? - Böyle yapmak mürüvvettir oğlum. Sen rahat edersin. - Mürüvvet nedir hocam? - Mürüvvet, kırıldığına iyilik etmek, sevmediğine ihsanda bulunmak ve sıkıldığın insana güler yüz göstermektir. Kimseye yük olma! Bir gün de genç bir Müslüman bu zatın huzuruna gelerek; - Bana nasihat eder misiniz, diye rica etti. Ona buyurdu ki: - İnsanların utanacak şeylerini ört, akrabana iyilikte bulun ve yakınlarının kusurları affeyle! Bir başkası nasihat istediğinde; - Kimseye yük olma, herkesin yükünü çek, hatalara tahammül et, insanlardan gelecek sıkıntılara katlan! buyurdu. Bir başka gence de buyurdu ki: - İki şeyi unut, iki şeyi de unutma evladım. Delikanlı sordu: - Neleri unutayım efendim? - Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut. - Neleri unutmıyayım? - Allahü teâlânın seni hep gördüğünü ve "Ölüm"ü. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kızdığın kimseye dua et!
2006-02-05 01:00:00
Türkistan velilerinden "Halife Kızılayak" hazretlerine, bir gün bazı sevdikleri gelip; - Efendim, kalbi en fazla nurlandıran şey nedir?diye sordular. Cevabında; - Kızdığınız kimseye duâ etmektir, buyurdu. Sordular yine: - İnsanı hayvandan ayıran şey nedir efendim? - Edeb ve hayâdır. - Allahın rahmetine ne ile kavuşulur hocam? - Mütevazı olmakla. Kendini beğenmeyip haramlardan sakınanın kalbine rahmet dolmaya başlar ve ihlâsı artar. - İhlâsın arttığı nasıl anlaşılırki? - Kimseye yük olmayıp, herkesin yükünü çekmeye başlamasıyla. Ana babaya hizmet Bir gün de; - Hocam, ana babaya hizmet, her hâl-ü kârda sevap mıdır?diye sordular. - Bir şartla, buyurdu. - O nedir ki efendim? - Onlara hizmet, Allahın emrine ve dînini öğrenmeye mâni olmaması lazımdır. - Ya mani olursa hocam? - O zaman yapılan hizmet, sevap değil, günah olur. Gerçek tövbe edilirse... Bir gün de; - Efendim, Allahü tealanın sevgisini kazanmamız için bize ne tavsiye edersiniz? diye sordular. - Günah işleyip de tövbe eden kimse, bir daha o günahı işlemezse, Allahü teâlâ o kulu "Sevgili" ilan eder, buyurdu. Şimdiden Allah deyin Bir gün de; - Ey insanlar, nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz, buyurdu. Ve ekledi: - Bu dünyada Rabbimizi sık sık analım ki, ölürken de anmamız kolay olsun. Yaşarken hatırlanmazsa ölürken hatırlamak çok zor olur. - Ne tavsiye edersiniz? dediler. Buyurdu ki: - Şimdiden "Allah" diyelim, dilimizi alıştıralım ki, son nefeste Allah dememiz zor olmasın. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu kitapları okuyor musun?"
2006-02-06 01:00:00
Şam'da vefat eden "Halîmî Çelebi" hazretleri, bir gün mahalleden bir gencin evine gitmişti. Kitaplıkta dizilmiş dînî kitapları göstererek; - Bunları okuyor musun evladım? diye sordu gence. - Hayır efendim, dedi. Okuyamıyorum. - Neden? - Okumaya pek vaktim olmuyor. - Pekâlâ, buyurdu. Sana bir şey soracağım oğlum. Mesela hasta olan birisi doktora gidip ilaçlarını alsa, - Evet efendim. - O ilaçları getirip ilaç dolabının raflarına güzelce dizse. - Evet. - Onları kullanmadığı müddetçe o ilaçların ona bir faydası olur mu? Delikanlı düşünmeden cevap verdi: - Olmaz tabii efendim. - Pekii, bir kimse de dînî kitapları alıp kitaplığın raflarına dizse. Onları okumadığı müddetçe o kitaplardan istifade edebilir mi? Genç büktü boynunu. - Edemez tabii hocam. - Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi? - Evet efendim, çok iyi anladım. Bu günden itibaren okuyacağım inşallah. Çok yaşamak istiyorum Bir gün de bir kimse bu zata gelip; - Efendim, ben uzun yaşamak istiyorum, acaba ne yapmalıyım? diye sorduğunda; - Öyleyse ölümü unutma, buyurdu. O kimse şaşırmıştı. - Efendim ben ölmeyi değil, çok yaşamayı istiyorum. - İyi ya, çok yaşamak istiyorsan, ölümü hatırından çıkarma. - Anlamadım, neden böyle söylüyorsunuz hocam? - Ölümü hatırlamak, ömrü uzatır da onun için kardeşim. - Öyle mii, ölümü hatırlamak ömrü mü uzatır? - Evet öyledir. - Pekii, ya ölümü unutmak? - Ölümü unutanın ömrü kısa olur. Böyleleri üç şeye hasret giderler. Topladığına doymaz, umduğuna kavuşamaz, ahiret yolculuğu için yeterli hazırlık yapamazlar. ------------------------------------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Halinden şikâyet etme!"
2006-02-07 01:00:00
Nişabur'da yaşayan velilerden "Hamdun-u Kassar" hazretlerine, bir gün bir tanıdığı gelip de; - Efendim, bütün sıkıntılar beni buluyor, çok bunaldım, diye dert yanınca; - Hâlinden şikâyet etme, buyurdu. Şükredici ol! - Nasıl şükredeyim efendim. Sıkıntıların biri bitip öteki başlıyor. Artık dayanamıyorum. - Olsun kardeşim. Beterin beteri vardır. Sen buna şükret yine. Böyle deyince utandı, mahcup oldu ve başını öne eğip sessizce mırıldandı: - Galiba haklısınız hocam. Tövbe ediyorum. Yine de şükürler olsun bu halimize. Sonra kaldırdı başını. - Bir şey sorabilir miyim efendim? - Tabii kardeşim, sor. - Herkese iyilik yapmak zorunda mıyız? - Hayır. Kimseye iyilik yapmaya mecbur değiliz. Ama hiç kimseye de kötülük yapmaya hakkımız yoktur. Acele şeytandandır Bir gün de sevdiği bir gence; - Sana bir nasihatte bulunayım mı evladım? diye sordu. Delikanlı memnun olmuştu. - Tabii hocam, çok sevinirim. Buyurdu ki: - Hiçbir işinde acele etme evladım, teenni ile hareket et. Teenni Rahmandan, acele şeytandır. - Acele şeytandan mıdır? - Evet. Hadis-i şerifte; "Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder" buyuruldu. - Teennî nedir efendim? - Teennî, acele etmemektir. Akıllı insan kimdir? Bir gün de; - Akıllı insan kimdir? diye sordular bu zata. - Akıllı insan, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir, buyurdu. - Nelerin kıymetini bilmeliyiz? dediler. - İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölümden önce hayatın kıymetini bilin, buyurdu. ----------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Akarsu" gibi ol!
2006-02-08 01:00:00
Nişabur'da yaşayan velilerden "Hamdun-u Kassar" hazretleri, nasihat isteyen bir gence; - Evladım, cömertlikte akarsu gibi, şefkatte güneş gibi ol, buyurdu. Delikanlının hoşuna gitti bu nasihat. - Başka efendim? - Kusurları örtmekte gece gibi, öfkede ölü gibi, tevazuda toprak gibi, müsamahada deniz gibi ol evladım. Arkadaş, insanın aynası Bir gün de komşu bir genç bu zata gelerek; - İnsanın aynası nedir? diye sordu. Cevabında; - Arkadaşıdır, buyurdu. - Ahmaklık nedir? - Hatada ısrar etmektir. - Akıllı insan kimdir? - Allah'tan korkandır. - Arkadaşın en iyisi? - Ona Allah'ı hatırlatandır. - Asıl zenginlik? - Gönül zenginliğidir. Güzel ahlâk nedir? Bir gün de; - Güzel ahlâk nedir?diye sordu bir talebesi. - Güzel ahlâk, güler yüzlü ve cömert olmak ve kimseyi üzmemektir, buyurdu. İnsanlara ferahlık ver evladım, sevindir onları. İçi aydınlık olan, dışına ışık verir. Delikanlı sordu yine: - Vaktimi ne ile değerlendireyim efendim? - Önce dînini mükemmel öğren evladım. Bunun için ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından mutlaka her gün oku. Arkadaşlarına ver, onlar da okusunlar. Böyle yaparsan, vaktini en güzel şekilde değerlendirmiş olursun. Melekler kâtip olsa... Bir gün de, bazı sevdiklerine; - Kardeşlerim, namazlarınızı mutlaka cemaatle kılın, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü sevabı çoktur. -Nasıl çok mesela? Buyurdu ki: - Mesela cemaate ilk rekatte yetişmenin sevabını yazmak için bütün ağaçlar kalem, denizler mürekkep, melekler kâtip olsalar ve kıyamete kadar yazsalar, yine bitiremezler. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Doğruyu bulmak için...
2006-02-09 01:00:00
Hindistan âlim ve velilerinden "Hamidüddin Nagurî" hazretleri bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, çok kitap okumakla doğruyu bulmak mümkün değildir, buyurdu. Ordakiler anlayamadılar. - Doğru, başka nasıl bulunur ki efendim? - Doğru kitabı çok okumakla. - Nasıl yani hocam? - Yani rastgele yüz kitap okuyacağınıza, bir doğru kitabı yüz defa okuyun. - Pekii, doğru kitap hangisidir ki efendim? - Ehl-i sünnet âlimlerinin Allah için yazdığı kitaplardır. O kitapları okuyan, hem dînini doğru öğrenir, hem de kalbi temizlenir. İlle edeb, ille edeb Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, bizim yolumuzun başı da, ortası da, sonu da "Edeb"dir, buyurdu. Çünkü edebe riayet etmeyen kimse, Allah'ın dostu olamaz. İlle edeb, ille edeb... - Peki edeb nedir? dediler. - Edeb, haddini bilmektir, buyurdu. Ey insanlar, uyanın! Bir gün de, şunu anlattı sevdiklerine: Evliyadan birini vefatından sonra sevdikleri rüyada görüp; - Dünyaya geri dönmek ister misiniz? diye sormuşlar. O zat cevabında; - Dünyanın tamamını bana verseler, yine istemem. Ama tek şey için geri dönerim, buyurmuş. Sormuşlar: - O nedir ki? - Geri döndüğümde, ayağıma demirden bir ayakkabı giyer, elime bastonumu alır bütün dünyayı kapı kapı dolaşırım, buyurmuş. - Niçin? demişler. Buyurmuş ki: - Kapıya çıkanlara; "Ey insanlar uyanın!" der ve onlara ölüm acısının şiddetini, kabrin sıkmasını, mahşerin dehşetini, Mizanın korkusunu, Sırattan geçmenin zorluğunu anlatırım. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bugün över, yarın söverler
2006-02-10 01:00:00
Bağdat'ta yetişen velilerden "Hammad bin Müslim Debbas" hazretlerine, bir gün bazı insanlar gelip; - Efendim, siz ne mübarek bir zatsınız,dediler. - Nereden biliyorsunuz? diye sordu. - Herkes sizi methediyor efendim. Her yerde sizden bahsediyorlar. - Siz onlara bakmayın, buyurdu. Onlar bugün över, yarın söverler. - Bize nasihat eder misiniz, dediler. Buyurdu ki: - Size tavsiyem, "Allah için" Müslüman olun, "insanlar için" değil. Tevekkül nedir? Bir gün de; - Tevekkül nedir? diye sordular bu zata. - Tevekkül, her türlü sebebe yapışarak gayret göstermek, ama neticeyi Allahü teâlâdan beklemek ve olacak şeyin, mutlaka kendisi için hayırlı olacağına inanmaktır, buyurdu. Ve ekledi: - Kul, Rabbine güvenirse, Allahü teâlâ mutlaka ona sahip çıkar ve onu her tehlikeden korur. - Ya insanlara güvenirse efendim? - İnsanlara güveneni, insanların eline bırakır. Peygamber olmasaydı... Bir gün de; - Ey insanlar! Allahü teâlâ Peygamberler vasıtasıyla insanlara sonsuz kurtuluş yolunu göstermiştir, buyurdu. Eğer onlar olmasaydı, kimsenin Allahü teâlâdan haberi olmaz, kimse O'na yol bulamazdı. Şöyle devam etti: - İslamın emir ve yasakları insanların faydasınadır. Hiçbirisinin Allahü teâlâya faydası yoktur. Çünkü cenab-ı Hakkın ihtiyacı yoktur bu ibadetlere. Şöyle bitirdi: - Bu emir ve yasakları almakla bizler şereflendik asıl. Dünya, üç gündür Bir gün de sohbetinde; - Dünya üç gündür, buyurdu. Dün, bugün ve yarın. - Bize tavsiyeniz nedir? dediler. Buyurdu ki: - Dün geçti, yarın henüz gelmedi. O halde "Bugün"ün kıymetini bilelim. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Nefs, Allaha düşmandır
2006-02-11 01:00:00
Bağdat'ta vefat eden büyük velilerden "Haris el Muhasibî" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, Allahü teâlâ insanın içine "Nefs" denen bir şey koymuş ki, her an, her nefes, Allahü teâlâya düşmanlık yapmaktadır, buyurdu. - Allaha mı düşmanlık yapıyor? dediler. - Evet, buyurdu. İnsana bütün kötülükleri yaptıran da bu nefstir zaten. - Madem öyle, Allahü teâlâ bu nefsi niçin yarattı? dediler. Bu kadar kötü olan bir şeyi niye soktu içimize? Cevabında; - Ama bu kadar kötülüğü yanında nefsin faydaları da var, buyurdu. Şaşırdılar. - Faydası mı var? Ne gibi mesela? - Nefs olmasaydı, kimse iş yapmaz, çalışmaz, evlenmez, evden çıkmazdı, buyurdu. Hatta kendini ve aile efradını zararlardan koruyamaz, devletini düşmana karşı müdafaa edemezdi. Bütün bunların olması için nefs lazım. Yani nefs, aynen "Su" gibidir. - Su gibi mi, nasıl yani hocam? - Su, çok faydalı bir şey değil mi? - Elbette. Su olmadan hayat olmaz. - Ama aynı su, sel haline gelince insanları boğuyor. Evleri yıkıp harap ediyor, öyle değil mi? - Doğru efendim. Peki çare nedir? - Çare, nefse uymamaktır. Beni kimse sevmiyor Bir gün de biri gelip; - Efendim, beni kimse sevmiyor, diye dert yandı bu zata. Mübarek sordu: - Pekii sen o kimseleri seviyor musun kardeşim? - Hayır hocam, sevmiyorum. - Öyleyse onlar da seni sevmezler. Bu gayet normaldir. - Normal midir? - Evet. Çünkü seversen sevilirsin kardeşim. - Nasıl yani efendim? - Şöyle ki, kocası sevmezse hanım nasıl sevsin? Hocası sevmezse talebe nasıl sevsin? Babası sevmezse oğlu sever mi? Şöyle bitirdi: - Biz seversek, onlar da bizi severler. ---------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Tasavvuf nedir?
2006-02-12 01:00:00
Hindistan'da yetişen velilerden "Mevlânâ Hasan-ı Berkî" hazretlerine, bir gün; - Tasavvuf nedir? diye sordular. - Tasavvuf, zamanı en iyi şekilde kullanmaktır buyurdu. - Sabır nedir?dediler. - Susmaktır, buyurdu. - Bize nasihatiniz nedir efendim? - Dîninizi doğru öğrenip öğrendiklerinizle amel ediniz. Şeytanın sualleri Bir gün de şunu anlattı sevdiklerine: İblis yeryüzüne indiği zaman; - Ya Rabbî, beni huzurundan kovdun ve yere indirdin. Benim evim yok,dedi. Hak teâlâ; - Evin hamamlardır, buyurdu. - Toplantı yerlerim neresidir?dedi. - Sokaklar, çarşı ve pazarlardır, buyurdu. İblis sordu yine: - Yemeğim nedir? - Besmelesiz konulan şeylerdir. - İçeceğim nedir? - Alkollü içkilerdir. - Ezanım nedir? - Çalgı aletleridir. - Kitabım nedir? - Ahlaksız yazı ve şiirlerdir. - Av aletim ve tuzağım nedir? - Kötü kadınlardır. - Yatak arkadaşım kimdir? - Besmelesiz yatağa girenler ve sarhoşlardır. - Yardımcılarım kimlerdir? -Bid'at ehli olanlar ve büyücülerdir. Son olarak, - Kardeşlerim kimlerdir? diye sordu. Hak teâlâ hazretleri, - Mallarını israf eden ve kötü yolda harcayanlardır, buyurdu. Başarı nedir? Bir gün de; - Başarı nedir?diye sordular bu zata. - Başarı, ahirette faydası olan şeylerdir, buyurdu. - Pekii başarıya engel nedir efendim? - Kendisidir. - Kendisi mi? Nasıl yani hocam? Buyurdu ki: - Nefsine uyan, hiçbir işte başarılı olamaz. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Onlar şirkten emindirler
2006-02-13 01:00:00
İstanbul'da medfun bulunan "Harputlu İshak Efendi", bir günkü vaazında; - Ehl-i sünnet âlimlerini tanıyan ve seven bir kimse müşrik olmaz, buyurdu. Bu büyüklerin sohbetinde bulunan veya kitaplarını okuyan kimseler, her türlü günahı işleyebilir ama küfre kaymaz ve küfür üzere ölmezler. - Neden? dediler. - Çünkü onlarla küfür arasında görünmez bir duvar vardır, buyurdu. Onlar, küfür ve şirkten emindirler. - Ya işledikleri günahlar efendim? - Allahü teâlâ onların günahlarını îmanları hürmetine affeder inşallah. Cehennem, küfür veya küfür bulaşmış günahlar içindir zaten. - Küfür bulaşmış günah nasıl olur ki hocam? - Allahü teâlânın haram etmesine ehemmiyet vermeyerek, umursamayarak, aldırmayarak, içi sızlamadan, fütursuzca işlenen günahlardır. Sadece günah olduğunu kabul etmesi, onu küfürden kurtarır. Müminin alameti Bir günkü sohbetinde de; - Müminin alameti ikidir, buyurdu. Birincisi, küfrü ve kâfirleri sevmez. İkincisi de, ibadetler kolay ve zevkli gelir. Müslüman ne kadar ibadet etse de, tövbe ve istiğfarı elden bırakmamalıdır. - Neden? dediler. - Çünkü büyüklerimiz, "Amel et, peşinden istiğfar et" buyurmuşlardır. Tövbe istiğfar edene, cenab-ı Hak her kapıyı açar. Kur'an-ı kerimde; "İstiğfar ederseniz imdadınıza yetişirim"buyuruluyor. Ömür boşa geçiyor Bir gün de; - Kardeşlerim, kıymetli ömrümüz, günah işlemekle, kusur kabahat yapmakla, yanılmakla geçip gidiyor, buyurdu. Kıymetli vakitlerimizi fuzuli şeylerle heba ediyoruz. - Ne tavsiye edersiniz? dediler. - Çok tövbe edelim, buyurdu. Hiç kimse tövbeden kurtulamaz. - Hiç kimse mi efendim? - Evet. Peygamberler bile tövbe ederlerdi. ----------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Tevazu eden yükselir
2006-02-14 01:00:00
İstanbul'da yetişen velilerden "Hasan Adlî Efendi", bir günkü sohbetinde; - Edeb ve tevazu, müminin zinetidir, buyurdu. Kim Allah için tevazu ederse, Allahü teâlâ onu yükseltir. - Ya kibrederse? dediler. - Kibrederse yanar. Çünkü Allahü teâlâ her günahı affeder. Ama kibirliyi asla. - Efendim, kalbinde zerre kadar kibir olan kişi, Cennete giremez deniyor. Bu, doğru mu? - Elbette. Şeytan, kibri sebebiyle kovuldu Cennetten. "Ben Âdem'den hayırlıyım" dedi ve secde etmedi. Karşı geldi Allah'a. Halbuki tevazu, Peygamber Efendimizin huyudur. Mekke'yi fethettiği gün bile şehre girerken, devesinin üstünde, muzaffer bir komutan edasına bürünmedi. - O gün de mi tevazu buyurdular? - Evet. Cenab-ı Hakka karşı edeb ve hayâsından büktü boynunu. Mübarek başı önüne eğik olarak, büyük bir tevazu içinde girdi şehre. En mühim mesele Bir gün de; - Efendim, bizim için en büyük mesele nedir?diye sordular bu zata. - Bu dünyadan îman ile ayrılıp gitmektir, buyurdu. Onun için îmansız gitmekten korkmalı, titremelidir. Büyüklerden biri; "Îmanımın gitmesinden, söğüt yaprağı gibi titriyorum"buyuruyor. - Îmansız gitmemek için ne yapmak lazım efendim? - Korkmak, hatta titremek lazım. Îmansız ölmekten korkmayan, îmansız ölür maazallah. İlim ve ihlas yoksa... Bir gün de; - İlmi ve ihlası olmayanın, ameli muteber değildir, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü İslamiyet "bilmek dîni"dir, buyurdu. Bilmeden Müslümanlık olmaz. Bilmeden yapılan bir ibadet, yanlış olduğu için sahih olmaz. Ve ekledi: - Doğru yapılsa bile eğer "Allah için" yapılmamışsa, o da makbul değildir. Çünkü ihlassız yapılmıştır. Bu ameller, ahirette eski paçavra gibi sahibinin yüzüne çarpılacaktır. ---------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sıkıntıdan kurtulmanın ilacı
2006-02-15 01:00:00
Balıkesir velilerinden "Hasan Baba"ya, bir gün sevdikleri gelerek; - Efendim, dünya sıkıntılarından kurtulmanın ilacı nedir?diye sordular. - Ölümü düşünmektir, buyurdu. - Kalbten dünya sevgisini çıkartmanın yolu nedir? - Allah dostlarının hayatlarını okumaktır. O büyüklerin menkıbelerini okumak, ihlasını artırır kişinin. - Kalbten dünya sevgisi çıkınca ne olur efendim? - Yerine Allah sevgisi dolar. - Başarılı olmanın sırrı nedir? - Herkese karşı güler yüzlü, tatlı dilli olmaktır. Ayrıca güler yüz, müminin simgesidir. - Ya münafıklığın simgesi? - O da, çatık kaşlı, somurtkan ve asık suratlı olmaktır. Hiç belli olmaz Bir gün de; - Efendim, Allahü teâlânın rızası hangi ameldedir? diye sordular. - Belli olmaz, buyurdu. - Belli olmaz mı, nasıl yani? - Cenab-ı Hakkın rızası ameller içinde gizlidir kardeşlerim. Bir ufak iyilik yaparsınız, Allahü teâlânın hoşuna gider, rızasına kavuşursunuz. - Allahın gadabı da böyle midir? - Evet. O da günahlar içine gizlidir. Ufak diyerek bir günah işlersiniz. Halbuki o günah Rabbimizin gadabına sebep olabilir. - Çare nedir peki? - Çare, büyük küçük demeden her iyiliği yapmak, ufak büyük demeden her günahtan kaçınmaktır. İlmihal okuyun! Bir gün de; - Her gün bir miktar "ilmihal kitabı" okumayı alışkanlık haline getirin, buyurdu. Hikmetini sordular. - Bunun iki faydası var, buyurdu. Birincisi, buna her gün devam eden, öldüğünde "şehid" olarak ölür. - İkincisi ne efendim? - İkincisi, öldüğünde bu okuma âdeti kabrinde de devam eder. Yattığı yerde her gün ilmi artar ve kıyamette "âlim"olarak kalkar mezarından. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Onlar görülünce Allah hatırlanır
2006-02-16 01:00:00
Nevşehir'de yetişen Allah adamlarından "Hasan Dede", bir gün sevdikleriyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, Allah'ın velî kullarını seviniz, buyurdu. Zira bir hadis-i şerifte, evliya kullar için; "Onlar görülünce Allahü teâlâ hatırlanır" buyuruluyor. - O büyükler vefat etmişse?dediler. - Olsun, buyurdu. Vefat etmiş olsalar da, mübarek ruhları dünya ile ilişki içindedir yine. - Nasıl yani? - Yani o büyüklerin ismi nerede anılırsa, ruhları orada hazır olur. Bereket iner o yere. Onları araya koyarak, onların hürmetine kim dua ederse, kavuşur muradına. Çünkü o büyükler Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Cenab-ı Hak, "onların hürmetine..." diyerek yapılan duayı geri çevirmez. İnsan neye benzer? Bir gün de "Kibir"den sordular bu zata. Buyurdu ki: - Şu aciz insanın kibredecek nesi vardır ki? Aslı, "bir damla su", sonu "bir avuç toprak"tır. Önce hiç yoktu. Sonra dünyaya gelip, hiçbir şey yapamayan bebek oldu. Şimdi de her an hasta olmak ve ölmek korkusundadır. Nihayet ölecek, çürüyüp toprak olacak, kurtlara, böceklere yem olacaktır. Ve sordu cemaate: - İnsan, neye benzer biliyor musunuz? - Neye benzer hocam? - Boğazlanmayı bekleyen "koyun"a, yahut idam olmayı bekleyen bir "idam mahkûmu"na benzer. Her an için öleceği ve azaba götürüleceği zamanı beklemektedir. Ölünce, kabir azabı çekecek, sonra diriltilip kıyamet sıkıntılarını görecektir. Sonra da Cehenneme atılacak, tarifi imkânsız azaplara yakalanacaktır belki de. Ve sordu yine: - Bütün bu musibetlerin başına gelmesi muhtemel olan bir insana, "kibir"mi yakışır, yoksa "tevazu" mu? - Elbette tevazu yakışır efendim. - Evet. Bütün insanları yaratan, sonsuz kuvvet ve kudret sahibi olan Allahü teâlâ da; "Kibredenleri sevmem, tevazu edenleri severim" buyuruyor zaten. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sonsuz bayrama kavuşmak
2006-02-17 01:00:00
Kudüs'te yetişen evliyadan "Hasan Ebû Havale el Gazzî" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, sonsuz bayrama kavuşmak için beş büyük imtihan geçireceğiz, buyurdu. - O imtihanlar nelerdir? dediler. - Birincisi, son nefeste "Allah"diyerek çene kapatmaktır, buyurdu. Ancak bu nimet çoklarına nasib olmaz. "Allah" diyecek yerde "Aman doktoor!.." derse, felaket olur mazallah. Sevgili Peygamberimiz; "Son nefeste Allah diyen, Cennete gider" buyuruyor. Ve ekledi: - Bu imtihanı kolay atlatanın, diğer imtihanları da kolay geçer. Sordular: - Diğer imtihanlar nelerdir ki efendim? Buyurdu ki: - "Kabir" sualleri, "Mahşer" sıkıntıları, "Mizan" korkusu ve "Sırat köprüsü"dür. Cenab-ı Hak hepimize bu imtihanları selametle geçip, hakiki bayrama, sonsuz Cennet nimetlerine kavuşmayı nasib buyursun. Tasavvuf nedir? Bir gün de; -Tasavvuf nedir? diye sordular bu zata. -Tasavvuf, bütün günahları terk etmek, hatta günah işlemek arzusunu kalbinden söküp atmaktır, buyurdu. Sonra şunu anlattı: Hazret-i Ali bir gün, bazı insanların toplanmış eğlendiklerini görünce merak edip; -Niçin böyle eğleniyorsunuz? diye sordu. Cevabında; -Bugün, bizim bayramımızdır,dediler. Büyük sahabî; -Günah işlemediğimiz gün de bizim bayramımızdır, buyurdu. Îmanla gitmek için Bir başka gün de yine; -Tasavvuf nedir?diye sorduklarında, -Tasavvuf, keramet sahibi olmak, güzel rüyalar, nurlar, renkler görmek değildir, buyurdu. -Ya nedir? dediler. -Tasavvuf, son nefeste îmanla gidebilmek, yani ölürken "Allah" diyebilmek ilmidir, buyurdu. --------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Seven, sevdiğiyle beraberdir
2006-02-18 01:00:00
Kastamonu'da yaşayıp İstanbul'da vefat eden "Hasan Hilmi Efendi", bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, kimi severseniz, ahirette onunla birlikte olursunuz, buyurdu. Sonra şunu anlattı onlara: Bir gün Eshab-ı kiramdan genç bir kişi, gayet üzgün ve kederli olarak Sevgili Peygamberimize gelerek; - Yâ Resulallah, bir hususu düşündükçe pek çok üzülüyorum. Bu yüzden uykularım kaçıyor,diye arzetti. Peygamber Efendimiz; - Neyi düşünüyorsun?diye sordular. Dedi ki: - Yâ Resulallah! Bu dünyada huzurunuza rahatça geliyor, mübarek sohbetinizle şerefleniyoruz. Bunun için çok sevinçliyiz. Ama ahirette bu nimetten mahrum kalacağız galiba. Efendimiz; - Neden? diye sorunca da; - "Çünkü sizin dereceniz Cennette çok yüksek olur, bizimkiyse aşağılarda", diye arzetti. "Biz orada size ulaşamayız. O zamanki hasreti düşündükçe kahroluyorum. Zira Cennette olsak bile, sizi görmeden nasıl durabiliriz?" Sevgili Peygamberimiz gülümsediler. - Üzülme! Biz Cennette de birlikte olacağız. O sahabinin sevinçten gözleri parladı. - Sahi mi yâ Resulallah? - Elbette. Çünkü kişi, dünyada kimi seviyorsa, ahirette de onunla beraber olacaktır. O sahabî; - Ooh, elhamdülillaah! deyip büyük sevince garkoldu. Bu haber anında duyuldu. Eshab-ı kiramı, bu müjde kadar sevindiren bir şey olmamıştır. En iyi nasihatçi Bir gün de "Ölüm"den bahsederken; - Ölüm, insan için en iyi vaiz ve nasihatçidir, buyurdu. Ölümden hiç kimse kurtulamaz. Ölümden ibret almalı, bir gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir. Şöyle bitirdi: - Her an öleceğini düşünen bir kişi, kendine çeki düzen verir. Günahlardan el çeker, ibadete sarılır. ------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük şeref
2006-02-19 01:00:00
Uşak'ta yaşayan, ancak kabr-i şerifi İstanbul'da bulunan büyük veli "Hasan Hüsameddin Uşâkî" hazretleri, bir gün sevdikleriyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, kul için en büyük şeref, Sahibinin emirlerini yapmak, O'na itaat etmektir, buyurdu. Sonra şunu anlattı onlara: Cebrail aleyhisselam iki rekat namaz kıldı. Bu namazını dört bin senede tamamlayıp bitirince; - "Benim bu kıldığım namaz gibi bir namaz kılan daha var mı acaba?" diye geçirdi içinden. Cenab-ı Hak buyurdu ki: - Ey Cebrail! Muhammed ümmetinin, her türlü kusur ve noksanla ve dünya düşüncesi içinde kıldıkları iki rekat namaz, benim indimde, senin bu namazından daha kıymetli ve makbuldür. Cebrail aleyhisselam; - Yâ Rabbî hikmeti nedir?diye sordu. Cevabında; - Çünkü onlar, nefis ve şeytanın gösterdiği manilere rağmen ve dünya işleri arasında, benim emrimi düşünüp kılıyorlar. Senin ise böyle manilerin yoktur, buyurdu. Maniler arasında yapılan ibadet, benim nazarımda, hiç mani olmadan yapılan ibadetten çok daha makbuldür. Zenginlik, kanaattir Bir gün de sevdikleriyle sohbet ediyordu ki; - Efendim, zenginliği arayan nerde bulur?diye sordular bu zata. - Kanaatta bulur, buyurdu. - Rahatı arayan nerde bulur? dediler. - Fakirlikte bulur, buyurdu. - Afiyeti arayan? - Günah işlememekte. - Sıhhati arayan? - Az yemekte. - Selameti? - Az konuşmakta. - Hikmeti? - Az uyumakta. Son olarak; - Allahü teâlânın rızasını arayan nerde bulur?dediler. Cevabında; - Onun emirlerine itaatte bulur, buyurdu. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sonsuz nimetler içindeyiz
2006-02-20 01:00:00
Şam'da yetişen evliyadan "Hasan Sekr Dımaşkî" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, cenab-ı Hakkın sonsuz nimetleri içindeyiz, buyurdu. Bu nimetlerin en kıymetlisi nedir biliyor musunuz? - Nedir efendim? dediler. - Allah dostlarından birini tanımaktır, buyurdu. Çünkü ahirette sonsuz "Cennet nimetleri"ne kavuşmak, böyle bir Allah adamını tanıyıp sevmeye ve onun nasihatine göre yaşamaya bağlıdır. - Böyle bir zat yoksa hocam? - O zaman eskiden yaşamış bir velînin "ilmihal kitabı"nı okumalıdır. O büyüklerin kitapları edeble okunursa, o büyük zatın kalbi, okuyan kişinin kalbine bağlanır. Onun nurlu kalbindeki feyizler, o kişinin kalbine de akar. Böylece olgunlaşıp kâmil bir Müslüman olur. > Hepimiz imtihandayız Bir gün de; - Bu dünya bir imtihan yeri, biz de imtihandayız, buyurdu. Bu imtihanı kazananlar, sonsuz Cennete girecek, kaybedenler ise ebedi Cehenneme. Ve ekledi: - Cenab-ı Hak, bunu Kitabında açıkça bildiriyor. Sürpriz olmayacak yani. Öyle bir imtihan ki, soruları da önceden belli, cevapları da. Siz bir imtihan gördünüz mü ki, sualleri önceden belli olsun? - Görmedik,dediler. Olmaz öyle şey. -Pekii suallerle birlikte cevapları da bildirilen bir imtihan gördünüz mü? - Hayır, onu da görmedik. - Ama cenab-ı Hak ikisini de bildiriyor, buyurdu. "Şu şu işleri yapmayın!" buyuruyor. "Eğer yaparsanız, sizi Cehennemde yakarım!" diye, önceden haber veriyor. Hem de bir defa değil, müteaddit defalar bildirip ikaz ediyor bizi. > Bin hac sevabı Bir gün de; - Müslüman anne babanın yüzüne şefkatle bir defa bakana, kabul olmuş "bir hac" sevabı verilir, buyurdu. - Bin kere baksa? dediler. - Bin kere bakarsa, "bin hac" sevabı verilir, buyurdu. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Rabbimiz çok merhametlidir
2006-02-21 01:00:00
Kabr-i şerifi Edirne'de bulunan büyük veli "Hasan Sezâî" hazretlerine, bir gün sevenleri; - Efendim, cenab-ı Hakkın çok merhametli olduğunu Kur'an-ı kerimin hangi âyetlerinden anlarız?diye sordular. - Azab âyetlerinden, buyurdu. - Azab ayetlerinden mi, nasıl olur? Buyurdu ki: - Cenab-ı Hak azab âyetleriyle; "Ey kullarım, şu şu işleri ben size haram kıldım, onları yapmayın! Yoksa Cehennemde yanarsınız. Çünkü ben ezelde böyle diledim" diye açıkça bildiriyor. Bundan büyük merhamet olur mu? - Doğru efendim, olmaz. - Bir baba, evladına; "Bak yavrum, şunu şunu yapma! Yaparsan seni cezalandırırım!" derse, bu, çocuğunu sevdiğinden değil midir? - Elbette sevdiğindendir. - Bir öğretmen de talebesine; "Dersine çalışmazsan seni sınıfta bırakırım" derse, bu da talebe için iyilik değil midir? - İyiliktir tabii hocam. - Yine bir iş sahibi, işçisine; "İyi çalışmazsan, seni işten atarım!" derse, bu, merhamet değildir de nedir? Önceden bildirmeyip de, sonradan cezalandırır, sınıfta bırakır veya işten atarsa, işte o zaman merhametsizlik olurdu. Kalbleri hastadır Bir günkü sohbetinde de; - İnsanlar, bedenlerinin hastalığına çok ehemmiyet veriyorlar, buyurdu. Bu, normaldir. Ama asıl kalbleri hastadır onların. - Kalbleri mi hastadır?dediler. - Evet, gönülleri hastadır yani. Fakat bunun farkında bile değiller. Halbuki "asıl dert" budur. Çünkü bu hastalık, insanı Cehenneme götürür. - Bu hastalığın ilacı nedir ki efendim? - Önce ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı "ilmihal kitapları"nı okuyarak İslamiyeti öğrenmektir. Nasıl vücudumuzu besliyorsak, bu da kalbin gıdalarından biridir işte. Gıdası verilmezse kalb hasta olur. Daha da verilmezse, ölür mazallah. - Kalbin ölmesi ne demektir hocam? - Îmanını kaybetmesidir maazallah. ------------------------------------------------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Acımak nasıl olur?
2006-02-22 01:00:00
İstanbul velilerinden Hasîrîzade "Şeyh Ahmet Muhtar Efendi", bir günkü sohbetinde; - Cenab-ı Hak hiç kimseyi Cehennemde yakmasın, buyurdu. Yanmak çok zor çünkü. Önce kendimize acıyalım, sonra çoluk çocuğumuza. - Çocuğuna acımak nasıl olur?dediler. - Onu ateşten korumakla, buyurdu. - Hangi ateşten efendim? - Tabii ki Cehennem ateşinden. Bir baba, çocuğunun önce ahiretini düşünmelidir. Bu dünya fani çünkü. Üç beş senelik bir ömür için, insan evladını "sonsuz ateş"e atar mı? - Atmaz tabii hocam. - Ama atıyorlar. - Atıyorlar mı? Nasıl? - Şöyle ki, evladına Allahı öğretmeyen, Peygamber Efendimizi anlatmayan, Onun güzel ahlakını, Kur'an-ı kerimi, namazı, velhasıl İslamiyeti öğretmeyen bir baba, kendi evladını kendi eliyle "Cehennem ateşi"ne atıyor demektir. Ve ekledi: - O baba, bu haliyle dünyanın en merhametsiz babasıdır. Eğer anne ise, o da dünyanın en merhametsiz annesidir. - Neden efendim? - Çünkü evlatlarına İslâmiyeti öğretmediler. Dînini bilmeyenin, dîni yoktur. Bir anne, evladını sabah namazına kaldırmıyorsa, uykusu bölünmesin, yahut üşümesin diyorsa, bu, ona iyilik değil, en büyük kötülüktür. Dahası merhametsizliktir. - Merhamet nasıl olur hocam? - Evladına merhametli olan anne baba, ona İslâmiyeti öğretip, ibadetlere alıştırır. Merhametli olmanın ölçüsü budur çünkü. Dîninizi öğrenin Bir gün de, bazı gençlere; - Evlatlarım, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı "ilmihal kitapları"ndan her gün mutlaka okuyun, buyurdu. - Ne kadar okuyalım? dediler. - Hiç olmazsa bir iki sayfa okuyun. Ama mutlaka okuyun, feyz alırsınız. - Feyz ne demek efendim? - Feyz, nur demektir. Okudukça kalbiniz nurlanır ve ibadetlerden zevk almaya başlarsınız. ------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hakiki bayram nedir?
2006-02-23 01:00:00
İstanbul'da medfun bulunan büyük velilerden "Hâşimî Emir Osman" hazretleri, bir bayram sohbetinde; - Kardeşlerim, bugün Ramazan Bayramı, buyurdu. Mübarek bir gün. Fakat bu bayramlar hakiki bayramımız değildir bizim. Cemaat; - Değil mi?diye hayretle sordular. - Hayır, buyurdu. Bunlar gerçek bayramımız değil bizim. - Hakiki bayramımız ne zaman öyleyse? - Beş büyük imtihanı verdikten sonra. - İmtihan mı dediniz efendim? - Evet. Önümüzde beş büyük imtihan var. - Onlar nedir ki hocam? - Son nefeste îmansız gitme tehlikesi, kabirde azab görme ihtimali, Mahşer meydanının dayanılmaz dehşeti, Mizan'da günahın ağır gelme korkusu ve Sırat'tan Cehenneme düşme endişesi. Bu imtihanları verebilirsek, o zaman "hakiki bayram" yapacağız. Hem de sonsuz olarak. Öyle şimdiki gibi üç beş gün değil, ebediyyen. En büyük günah Bir gün de bazı sevdikleri bu zata gelip; - Hocam, en büyük günah nedir?diye sordular. - En büyük günah, cenab-ı Hakkı unutmaktır, buyurdu. Allahü teâlâyı unutarak yapılan iş, iş değildir. Şöyle devam etti: - Allah için yapılmayan her şey "Hiç"tir. Amel ve ibadet, Allah için yapılırsa makbuldür ancak. Mesela "oruç tutmak" büyük bir ibadettir değil mi? - Evet efendim, büyük ibadettir. - Ama rejim yapmak ve zayıflamak için tutulursa on para etmez. Bunun gibi, "Hacca gitmek" de büyük ibadettir ve sevabı çoktur değil mi? - Evet hocam. - Ama insanlar, kendisi için; "Filan kes yirmi defa hacca gitti" desinler diye hacca giderse, beş para etmez. Çünkü riya olur, kibir olur, gösteriş olur. Bu da felakete götürür o kimseyi. Şöyle bitirdi: - Bir nafile hacca gidiş geliş esnasında, bir farz namazı kazaya kalır veya bir haram işlenirse, o hacdan sevap yerine günah kazanılır. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İbadet doğru yapılmalı
2006-02-24 01:00:00
Belh şehrinde vefat eden büyük velilerden "Hâtim-i Esam" hazretlerine, bir gün tanıdıkları; - Efendim, ibadetlerimizin makbul olması için ne lazım?diye sordular. - İki şey lazım, buyurdu. - Onlar nedir efendim? - Önce fıkıh kitaplarında yazıldığı gibi, yani "doğru" yapılması lazım. Mesela namaz kılıyoruz değil mi? - Evet efendim. - Önce, abdestimiz doğru olacak. Abdesti bozuk olanın, namazı da bozuk olur çünkü. Bunun için de abdestin, namazın ve her ibadetin şartlarını öğrenip, ona göre yapmalıdır. - Sonra ne lazım hocam? - "İhlas" da mühimdir. Yani ibadetlerimizi sırf Allah emrettiği için yapmalıyız. "Allah için" yapılmayan ibadeti, Allah kabul etmez. Kabul edilmeyen ibadete de sevap verilmez tabii. Şöyle bitirdi: - İbadetlerden sevap kazanabilmek için, hem şartlarına uygun olarak, yani "doğru" yapılmalı, hem de "Allah için" ifa edilmelidir. O zaman o ibadet kabul olur ve sevap kazandırır insana. Üç mühim teşekkür Bir gün de sohbetinde; - İnsanlara teşekkür etmeyen Allahü teâlâya şükretmiş olamaz, buyurdu. - Kimlere teşekkür etmeliyiz?dediler. - Önce "üstad"a, buyurdu. - Nasıl teşekkür edilir efendim? - Söylediklerine kıymet vermekle. İkinci teşekkür, "anne-baba"ya olmalıdır. - Kâfir ve fasık olsalar da mı hocam? - Elbette. Anne babaya karşı gelinmez. Ne kadar kötü olursa olsun, kalbleri incitilmez onların. - Sonra kime teşekkür edilir? - Sonra da "işveren"e. Çünkü rızkımıza sebeptir onlar. Bunlardan sonra üstümüzde daha kimlerin hakkı varsa, onlara da teşekkür etmeliyiz. Ama bütün bu teşekkürler, hep Allahü teâlâya aittir aslında. Şöyle bitirdi: - Çünkü her iyiliği yaptıran, gönderen hep O'dur. O hatırlatmadıkça ve kuvvet ve fırsat vermedikçe kimse kimseye zerre kadar iyilik ve kötülük yapamaz. ------------------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Saadete kavuşmak için
2006-02-25 01:00:00
İstanbul'da medfun bulunan velilerden "Hafız Osman Efendi", bir sohbetinde; - Kardeşlerim, dünya ve ahiret saadetlerinin başı, en iyisi, Allahü teâlânın rızasına ve sevmesine kavuşmaktır, buyurdu. - Buna nasıl kavuşulur?dediler. - İslâmiyete uymakla, buyurdu. İslâmiyete uymak da ihlasla olmalıdır tabii. - İhlas nedir efendim? - İhlas, kalbin temiz olması demektir. Kalbin temiz olması için de, dünyaya düşkün olmaması, yalnız Allahü teâlâyı sevmesi lazımdır. - Buna nasıl kavuşulur ki hocam? - Bu nimete kavuşanlarla beraber olmakla. Bunun için Allah dostlarının, Evliya zatların sohbetinde bulunmalı, onların kalblere, ruhlara şifa olan sözlerini dinlemelidir. - Böyle zatlar yoksa efendim? - O zaman önceden yaşamış büyük zatların hayatını ve kitaplarını okumalı ve onları çok sevmelidir. O zatların kitapları okununca, sevgileri insanın kalbine yerleşir. Onların sevgisi yerleşince, dünya muhabbeti çıkar o kalbten. Yerine "Allah sevgisi" yerleşir ki, ihlaslı olmak da budur işte. En büyük düşman Bir gün de; - Nefs, bizim de Allah'ın da düşmanıdır, buyurdu. - Mademki düşman, öyleyse onu öldürelim? dediler. - Nefs ölmez ki, buyurdu. Hiç kimsenin nefsi ölmez ve yok olmaz. Çünkü o lazım, işe yarıyor. - Nefs mi işe yarıyor hocam? - Evet. Onunla cihad yapılıyor. Böylece meleklerden bile üstün oluyor insan. Onun için nefs ölmez. - Peki zayıflayamaz mı? - Zayıflar tabii. - Nasıl zayıflar efendim? - İbadetle. Çünkü nefsin en büyük düşmanı, ibadettir. Allahü teâlâ onun için namazı emretmiş. "Namaz", biz kullar için öyle büyük nimettir ki, her namazda nefs kahrolur. Her gün beş vakit, kahrola kahrola neticede insanı aldatamaz hale gelir. --------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sohbet nedir?
2006-02-26 01:00:00
Harran'da yetişen evliyanın büyüklerinden "Hayât bin Kays el Harrânî" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Bütün manevi üstünlükler sohbetle ele geçer, buyurdu. - Sohbet nedir? dediler. - Sohbet, bir an da olsa bir veli zat ile beraber bulunmaktır, buyurdu. Konuşmak şart değildir. Eshab-ı kiram, Resulullah Efendimizin sohbetinde bir miktar bulunmakla, en yüksek mertebeye yükseldiler. - Bu, nasıl oldu efendim? - O beraberlikte, Peygamberimizin mübarek kalbindeki nurlar, onların kalbine aktı. Bir anda yükseldiler. Öyle ki, en yüksek evliya, en aşağıda olan bir sahabinin derecesine yükselemedi. Dünyada en zor şey Bir gün de sohbetinde; - Dünyada en zor şey, hakkı batıldan ayırmaktır, buyurdu. Bundan mühim şey yoktur dünyada. - Bu, neden mühimdir? dediler. - İki sebeplen, buyurdu. Birincisi, ahirette nice kimseler, "Hak" diye sarıldıklarının "Batıl" olduğunu görünce kahrolacak ve; "Eyvaah! Biz ne yaptık?" diyecekler. Ama çaresi olmayacak. Çünkü süre bitmiş, imtihan sona ermiştir. - Öbürü nedir efendim? - Bir kısım insanlar da "Hakk"a, "Bâtıl" diye saldırmışlardır dünyada. Ahirette her şey açığa çıkıp da, hak bâtıl belli olunca, çok pişman olacak, hüsrana uğrayacaklar. - Hakkı batıldan ayırmak bu kadar zor mudur ki? - Elbette. Dünyada en zor iş, hakkı batıldan ayırabilmektir ki, bunu da mürşid-i kâmil derecesine yükselmiş olan ehl-i sünnet alimleri yapabilir ancak. Sevgili Peygamberimiz; "Yâ Rabbî, bana hakkı hak, batılı da batıl olarak bildir. Hakka sarılıp batıldan kaçınmayı nasib eyle" diye dua ederlermiş. - Bize ne tavsiye edersiniz hocam? - Ehl-i sünnet âlimlerinin yazmış olduğu "ilmihal kitapları"nı okuyun. O büyüklerin kitabını okuyan da hakkı batıldan ayırmış olur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Asıl istikbali kazanmak
2006-02-27 01:00:00
Kastamonu'da medfun bulunan büyük veli "Hayreddin Halil bin Kasım" hazretlerine bir gün bazı sevdikleri gelerek; - Efendim, çocuklarımız için ne yapabiliriz?diye sordular. - Onlara her şeyden önce İslâmiyeti öğretin, buyurdu. Özellikle "beş vakit namaz"ın önemini anlatıp, her hâl-ü kârda kılmalarını temin edin. - Çocuklarımız namaza mani gösteriyor,dediler. - Namaz kılmalarına mani olan her şey onlar için felakettir kardeşlerim. Bunu böyle bilin ve çocuklarınıza da bildirin. Namaz yoksa, hiçbir şey yoktur. İslamiyete uyulmazsa... Bir gün de; - Kardeşlerim, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riayet edilmezse, cenab-ı Hak o millete dört musibet verir, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - Birincisi, rızıkları daralır, geçim sıkıntısına düşerler. - İkincisi efendim? - İkincisi, hastalıklar artar, sıhhat nimeti gider elden. Üçüncüsü, emniyet olmaz. Herkes mal ve can derdine düşer. - Ya dördüncüsü hocam? - Dördüncüsü de merhamet kalkar, kimse kimseye acımaz. Herkes kendini düşünür. - Pekii, ya Rabbimizin emir ve yasaklarına riayet edilirse? dediler. - O zaman tersi olur, buyurdu. Yani herkes birbirini sever, darda olanlara acırlar. Huzur ve saadet yayılır her eve. İyi insan nasıldır? Bir gün de; - İyi insan nasıl olur?diye sordular bu zata. - İyi insan, kimseyi üzmeyen ve herkese güler yüz, tatlı dil gösteren insandır, buyurdu. - Ya namaz kılmak, oruç tutmak?dediler. - Bunlar, herkesin asli vazifesidir, buyurdu. Zaten yapacaktır. - İyi insanın başka alameti var mı efendim? - Elbette. İyi insan, kendini herkesten kötü ve günahkâr bilir. Eğer kendini beğeniyorsa, o, iyi insan değildir.
.Herkese yumuşak söyleyiniz
2006-02-28 01:00:00
Bağdat evliyasından "Hayr-ün-nessâc" hazretleri bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, herkese yumuşak söyleyiniz. Yumuşaklıkla muamele ediniz, buyurdu. Merhametli ve af edici olunuz. Ve ekledi: - Herkese karşı öyle olunuz ki, sizin için; "Ne iyi insan. Müslüman işte böyle olur" desinler. - İyi bir Müslümanın başka ne gibi meziyetleri vardır? diye sordular. Buyurdu ki: - İyi Müslüman, gücendiği kimseye iyilik eder. Sevmediğine ihsanda bulunur. Sıkıldığı insana güleryüz gösterir. - Başka efendim? - Affedicidir. Yaptığı iyilikleri ve ona yapılan kötülükleri unutur. Ama iki şey var ki, onları hiç unutmaz. - Onlar nedir ki hocam? Buyurdu ki: - Biri"Ölüm", biri de "Allahü teâlâ"dır. Başarısızlığın sebebi Bir gün de bazı sevdikleri bu zata gelip; - Efendim, insan hangi hallerde başarısız olur?diye sordular. - Dünyada başarısız olmanın sırrı, insanın kendinde "bir varlık" vehmetmesidir, buyurdu. Yani cenab-ı Hakkın kendisine emanet olarak verdiği nimetleri sahiplenmesidir. - Nasıl yani hocam? - Mesela ilmine "Benim ilmim", görüşüne "Benim görüşüm", başarısına "Benim başarım", velhasıl; "Benim sıhhatim, benim malım, benim evladım" demesidir. Sordular: - Böyle diyenler, başarısız mı olur efendim? - Evet. Çünkü bizim sahip olduğumuz bu şeylerin hepsi Allahü teâlâya aittir aslında. Mülk O'nundur çünkü. Bu dünyada dilediğine bazı nimetler verir, sonra alır. Ruhumuz da emanettir. Vakti gelince ruhumuzu da geri vereceğiz. Şöyle bitirdi: - Hasılı "İnsan" demek, "Aciz" demektir. Bunun farkına varmadıkça insan kemale gelemez. ---------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Resulullahın şefaati
2006-03-01 01:00:00
Büyük âlim "Hızır Çelebi", bir gün şunu anlattı cemaatine: Mahşer günü, güneş iyice alçalıp ehl-i mahşeri yakar. İnsanlar sıkıntıdan patlayacak hale gelip, çaresizlikten; - Şu hesap başlasın da n'olursa olsun, derler.İsterse Cehenneme gidelim. Ve önce "Âdem Peygamber"e gidip yalvarırlar: - Ey babamız! Ey hazret-i Âdem! Sen, Hak teâlâ katında aziz ve muhteremsin. Bu mahşer meydanında hâlimiz pek fenadır. Ne olur, bize şefeatte bulun da hesabımız başlasın artık. Âdem Nebi özür dileyip, "Nuh aleyhisselâm"a sevkeder onları. Ehl-i mahşer me'yus halde ayrılıp hazret-i Nuh'a varır ve ondan şefaat dilerler. Ancak o da özür dileyip, "İbrahim Peygamber"e gönderir onları. Bu defa onun huzuruna varırlar: - Ey Allahın dostu! Ne olur şefaat et de, Rabbimiz baksın hesabımıza! Halilullah, onları "Mûsâ Peygamber"e, o da "Îsâ aleyhisselam"a havale eder. Îsâ Nebi de özür dileyip; - Siz Hâtem-ül Enbiya'ya gidin, der. Çünkü peygamberlerin sonuncusu ve en şereflisi Odur. Ehl-i mahşer son bir ümit Resulullahın minberine gelirler: - Ey Allahın Sevgilisi! Senden sonra gidecek kapımız yoktur. Ne olur, sen şefaat eyle ki başlasın hesabımız. Sevgili Peygamberimiz; - Peki, buyurur. Rabbim izin verirse ben şefaat ederim. Ve hemen Arş-ı âlâya varıp, orada "bin sene" süren bir secdeye kapanır. O esnada ehl-i mahşerin hali çok müşkildir. Bazısının zekâtını vermedikleri mallar, paralar, boyunları üstünde "ağır halka" olmuş ve "dağ" gibi ağırlaşmıştır. Feryat ve figanları gök gürlemesini andırır adeta. Efendimiz secdede iken Rabbimizden bir nida gelir: - Yâ Muhammed! Başını kaldır. Şefaat eyle, kabul edilir! Efendimiz secdeden kalkıp yalvarır: - Yâ İlahî! Kullarının hesabını gör ki, günahlarıyla mahşerde rezil rüsvay oldular. Halleri perişandır. Efendimizin şefaatiyle "Mizan" kurulur ve ehl-i mahşer kurtulur bu azabtan. >> E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sıkıntıların sebebi
2006-03-02 01:00:00
Bağdat evliyasından "Hidayetullah Erbîlî" hazretlerine, bir gün bazı sevdikleri gelip; - İnsana sıkıntıların gelmesine sebep nedir? diye sordular. - Her sıkıntıya sebep, günah işlemektir, buyurdu. - Çaresi nedir? dediler. - Pişman olup istiğfar eylemektir. - Günah işlemeye sebep nedir hocam? - Kibirdir. Her günahın altını biraz kazırsanız, "Kibir" çıkar altından. Kibir de nefsin sıfatıdır. Öyleyse her şeyden önce nefsimizi kırmamız lâzım. - Nefis nasıl kırılır ki efendim? - Çok kolay. - Nasıl kolay? - İstemediği şeyleri yapacaksınız. Mesela nefis kimseye danışmak istemez. "Ben bilirim"der. İşlerinizde istişare ederseniz, kırılır nefsiniz. Yolda bir mümine rastlarsanız, önce siz selâm verin. Ve müsafeha için, önce siz uzatın elinizi. - Başka hocam? - Gücendiğiniz kimseden, önce siz özür dileyin. Bir ihtilafta, karşı tarafa; "Sen haklısın!" deyin. Öfkelenmeyin, sabredin. Bütün bunlar, nefsi kıran şeylerdir. Üç nasihat Bir gün de sevdiği bir genç gelip nasihat istedi bu zattan. Ona sevgiyle bakıp; - Sana üç nasihatim var, buyurdu. Bunlara, ömrün boyunca riayet etmeni istiyorum. Delikanlı; - Başüstüne efendim, dedi. Buyurun lütfen. - Birincisi, parayı sevme evladım . Paran cebinde olsun, kalbinde değil. Kalbte para sevgisinin olup olmamasının işareti nedir biliyor musun? - Nedir efendim? - Parayı kazanınca sevinmemek, kaybedince de üzülmemektir. - İkinci nasihatiniz hocam? - İkincisi, öyle hayat sür ki, hiç kimse senin yüzünden Cehenneme girmesin. Yani seni örnek alıp da bir günah işlemesinler. Üçüncüsü de, yanına üzülerek gelen herkes, neşe ile, gülerek ayrılsın yanından. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İyi Müslüman nasıldır?
2006-03-03 01:00:00
Bolu'da yaşayıp İstanbul'da vefat eden "Bolulu Himmet Efendi"ye, sevdiklerinden biri gelerek; - Efendim, iyi bir Müslüman nasıl olmalıdır? diye sordu bir gün. - İyi Müslüman, bazı şeyleri yapmaz, buyurdu. - Onlar nedir? deyince de; - Mesela kimseyi gıybet etmez, su-i zanda bulunmaz, kimseyi kötü bilmez, kimse ile alay etmez, buyurdu. - Başka efendim? - İyi Müslüman, kimseye yük olmaz, herkesin yükünü çeker. Kendini beğenmez, kendini hiç kimseden üstün görmez, tevazuyu elden bırakmaz. - Ya namaz efendim? - Onu söylemeye lüzum yok ki. Müslüman, elbette beş vaktini kılacaktır. O, her işini namaza göre ayarlar. -İyi bir Müslümanın başka ne hususiyeti vardır hocam? Cennet nimeti -İyi Müsüman, Ehl-i sünnet âlimlerini, evliya zatları çok sever, kitaplarını elinden bırakmaz. "Îman" ve "ibadet" bilgilerini ince ince öğrenip, buna göre amel eder. Bir gün de yeni evli bir kimse gelip, kendi hanımından şikâyette bulununca, ona şefkatle bakıp; - Hanımına karşı daima yumuşak ve güler yüzlü ol, buyurdu. Olur olmaz sebeplerle incitme o zavallıyı. - Ama efendim beni dinlemiyor, dedi. Beni üzüyor. - Hanımın namazını kılıyor mu evladım? - Kılıyor efendim. - Dışarda tesettüre riayet ediyor mu? - Evet efendim. - Ev işlerini yapıyor mu? - Yapıyor efendim. Buyurdu ki: - Daha ne istiyorsun? Böyle hanım "Cennet nimeti"dir. Kıymetini bil. Hanımlar, Allahü teâlânın biz erkeklere birer emanetidir oğlum. Onları hoş tutacağız. Hataları olursa, affedeceğiz. Onları üzmek yakışmaz. Hele dövmek hiç caiz değildir. Şöyle bitirdi: - Peygamber Efendimiz; "Hanımını dövenden, kıyamet günü bizzat ben dâvâcı olacağım"buyuruyor. ---------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Affedersen, affa uğrarsın!
2006-03-04 01:00:00
İstanbul'da medfun bulunan velilerden "Hoca Sâdeddin Efendi", kendisinden nasihat isteyen yeni evli birine; - Allahü teâlânın sana nasıl davranmasını istiyorsan, sen de O'nun kullarına öyle davran, buyurdu. Ve devam etti: - Yani sen O'nun kullarına acırsan, Allah da sana acır. Sen affedersen, Allah da seni affeder. Bilhassa hanımına iyi davran oğlum. Üzme garibi. Yoksa "kul hakkı"na girersin. Genç evli sordu: - Hanımı üzmek de kul hakkı olur mu efendim? - Elbette. Hem de bu, kul haklarının en büyüğüdür. Sana tavsiyem, her gün evden çıkarken hanımınla helallaş. Helallık almadan çıkma evden. Ve ilave etti: - Çünkü ölüm âni gelir oğlum. Kul hakkıyla gidersen, altından kalkamazsın ahirette. Bilenlere danışın! Bir gün de sevdiği bazı gençlere; - Bir iş yapacağınız zaman, bir bilene danışın, buyurdu. Hele dînî konularda bu daha da mühimdir. Mutlaka danışın. - Kime danışalım?dediler. - İlmine güvendiğiniz salih Müslümanlara, dînini bilen baba dostlarına sorun. Dîninizi mutlaka öğrenin güzelce. - Gençler; - Nereden öğrenelim?deyince de; - Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı "ilmihal kitapları"ndan, buyurdu. İslâmı öğrenmek, her Müslümana farzdır. Ahirette "Bilmiyordum" demek özür olmaz. Her Müslümanın birinci vazifesi, dînini doğru öğrenmek ve çoluk çocuğuna öğretmektir. - Ya öğretmezse hocam? - Çocuklarına dînini öğretmeyen anne babalar, "Veyl" ismindeki Cehenneme atılacaktır ahirette. Rızkın hayırlısı Bir gün de; Kardeşlerim, zikrin hayırlısı "Hafî" olanı, rızkın hayırlısı "Kâfi" olanıdır, buyurdu. - Anlamadık,dediler. Nasıl yani? Buyurdu ki: - Yani zikrin iyisi "sessiz"yapılanı, rızkın iyisi ise "ihtiyaç kadar" olanıdır. ----------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cehennemi getirin!"
2006-03-05 01:00:00
Bursa evliyasından "Mustafa bin Yusuf" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Mahşer günü Hak teâlâ meleklere; - Cehennemi getirin! diye emreder. Vazifeli melekler derhal gider ve; - "Ey Cehennem" derler, "Seni almaya geldik. Cenab-ı Hak seninle asilerin cezasını verecek. Sen, bunun için yaratıldın." Ve onu, yetmiş bin melek tutup getirir ki, sadece bir tanesi dağları devirir. Cehennemin öyle gümbürtüsü, şiddeti ve ateş saçması vardır ki, yedi kat asumanı siyah dumana boğar. Şöyle devam etti: - Bir ara Cehennem meleklerin ellerinden kurtulur. Ve öyle bir galeyana gelir ki, sesi bir yıllık mesefeden duyulur. Ehl-i mahşer bu sesi işitince müthiş bir korkuya kapılırlar. Şaşkın bir halde birbirlerine; - Bu ses nedir? diye sorarlar. - Cehennem, meleklerin elinden kurtulmuş, ehl-i mahşere doğru geliyormuş,denir. Bunu duyanın dizinin bağı çözülür. Oldukları yere çöküverirler. Bu, öyle dehşet verici manzaradır ki, Peygamberler bile dehşete düşüp, korkudan Arş-ı âlâya sarılırlar. Hatta her Peygamber; - "Nefsî, nefsî!" derler. Yani; "Yâ Rabbî! Bugün nefsimden başka şey istemem", derler. Ama Efendimiz; - Ümmetî, ümmetî! diye yalvarır: Yani; "Yâ Rabbî! Ümmetime selâmet ver!" diye niyaz eder. Bir ara Cehennemden öyle korkunç bir ses çıkar ki, ehl-i mahşer korkudan yüzleri üzerine kapaklanırlar. Hatta Cehennem, şiddetinin çokluğundan ikiye yarılacak hale gelir. O anda korkudan kimse kıpırdıyamaz. İşte o dar zamanda "Âlemlerin Efendisi" bir kurtarıcı olarak ortaya çıkar ve Cehennemi durdurup; - Geri dön! Yerine git ki, azaba kimler müstehaksa güruh güruh sana gelsinler! buyurur. Bu ikaz üzerine Cehennem sakinleşip; - Peki yâ Resulallah! Emrin başım üstüne! der ve derhal uzaklaşır. Ehl-i mahşer böylece rahata kavuşurlar. Nitekim Kur'an-ı kerimde cenab-ı Hak; "Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyurmuştur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Peygamberimizin üstünlüğü
2006-03-06 01:00:00
İstanbul'da vefat eden "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, bir gün bazı gençler gelerek; - Efendim, Peygamber Efendimizin diğer Peygamberlerden üstün olduğunu biliyoruz. Bu hususta bize birkaç misal verir misiniz,diye rica ettiler. Buyurdu ki: - Her Peygamberin ümmeti, Ona kendi ismiyle hitab eder, ismiyle çağırırlardı. Ama bizim Peygamberimizi ismiyle çağırmak, hatta yanında yüksek sesle konuşmak bile haram kılınmıştır. - Başka efendim?dediler. - Cebrail aleyhisselâm sair Peygamberlere gayet az sayıda gelmiştir. Mesela kimine on, kimine otuz defa. En fazla geldiğine, "dörtyüz" defa gelmiştir. - Ya bizim Peygamberimize? - Efendimize ise yirmiüç sene zarfında "yüz yirmi dört bin" defa gelmiştir. - Başka var mı hocam? - Elbette. Mesela Cebrail aleyhisselâm her Peygambere insan şeklinde görünmüş, hakiki melek suretinde görünmemiştir. - Ya Efendimize? - Resulullah Efendimize ise asıl melek haliyle ve altıyüz kanadıyla görünmüştür. Ayrıca bazı Peygamberlerin zevceleri, onlara zararlı olmuştur ki, Kur'an-ı kerimde bile bildirilir bu husus. - Bizim Peygamberimizin hanımları? - Onlar, Efendimize hep dost olmuş, maddi ve manevi destek sağlamışlardır. Nitekim "Hatice validemiz" zengin olup, bütün malvarlığını Efendimize hediye etmiştir. Yine hanımlara ait yüzlerce nazik dînî meselenin hanımlara öğretme işini, "Aişe validemiz" ve diğerleri üzerlerine almışlardır. Arkadan dua edin! Bir gün de; - Kardeşlerim, müminin gıyabında, yani arkasından yapılan dua kabul olur, buyurdu. Hatta onun için ne dua ettiyse, aynı şeylere kendisi de kavuşur. -Nasıl yani?dediler. - Mesela bir kimseye gıyabında dua etseniz, bir melek de size dua eder ve; "Sen bu din kardeşin için ne istediysen, aynı şeyleri Hak teala sana da versin" der. Melek günahsız olduğu için, duası kabul olur. -------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Lokmanıza dikkat edin!
2006-03-07 01:00:00
Şam'da yaşayan velilerden "Hubeyret-ül Basrî" hazretleri, bir gün; - Kardeşlerim, lokmanıza dikkat edin, buyurdu. Haramla beslenen vücudu ateş yakar. Haram yemeyen vücudu ise toprak çürütemez. Ve ilave etti: - "Îman", en büyük nimettir. Cenab-ı Hak bir kuluna îman verdiyse, ona her şeyi vermiş demektir. Her nimet îmanın içindedir çünkü. - Ya îman vermediyse?dediler. - Îman vermediği kuluna hiçbir şey vermemiş demektir. Yani îmanı olmayan kimse her şeyden mahrumdur. - Öyleyse biz çok şanslıyız efendim. - Elbette. Çok sevinelim, çok şükredelim ki, Müslümanız elhamdülillah. Cenab-ı Hak îman nasib etti bize. Hem de doğru îman. "Ehl-i sünnet" üzere îman etmiş bir kimsenin, hayatından şikâyet etmesi kadar abes bir şey olamaz. - Ama biz bazan şikâyetçi oluyoruz hocam. - Çok yanlış. Bu, neye benzer, biliyor musunuz? - Neye benzer efendim? - Bir adam düşünün ki, "tonlarla altın"ı var. Buna rağmen "bir kuruş"un hesabını yapıyor. Yakışır mı? Namaz çok mühim Bir gün de "Namaz"ın ehemmiyetinden sordular bu zata. - Namaz, çok mühimdir, buyurdu. - Nasıl yani?dediler. - İbadetler îmandan değildir, buyurdu. Yani bir ibadeti terk etmek, îmanı gidermez. Ama namaz için hüküm böyle değildir. - Değil mi, neden? - Çünkü namaz ibadeti farklıdır. İstisnadır o. - Onun hükmü nasıldır hocam? - Birçok büyük âlim, "Namaz kılmayan ve namaz vakti geçerken üzülmeyen kimsenin îmanı gider" buyuruyor. - Öyle mii? - Evet. Namaz, bunun için mühimdir işte. Yani namazı vazife kabul etmeyen, namaz kılmadığına üzülmeyen, îmanını kaybeder Allah korusun. - Ya üzülüyorsa hocam? - Üzülürse, îmanlı olduğu anlaşılır. ---------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Arkadaşın iyi olsun!
2006-03-08 01:00:00
Hindistan evliyasından "Hüsameddin Mültânî" hazretleri, kendisinden nasihat isteyen bir gence; - Evladım, sana en mühim nasihatim şudur ki, kendine iyi bir arkadaş seç, buyurdu. Arkadaşı iyi olanı, şeytan aldatamaz çünkü. Şöyle devam etti: - İnsanın üç düşmanı vardır. Şeytan, nefis ve kötü arkadaş. Bunların en tehlikelisi, "Kötü arkadaş"tır. Ama kötü arkadaş deyince, yalnız "Kötü insan" gelmesin aklına. - Başka ne var ki efendim? - Meşgul olduğun, onunla vakit geçirdiğin her şey, eğer zararlı ise kötü arkadaştır. - Ne mesela hocam? - "Zararlı kitap" kötü arkadaştır mesela. Çünkü seni yoldan çıkarır. Zararlı neşriyatın hepsi de bu sınıfa girer. - Ne tavsiye edersiniz efendim? - İyi arkadaş bulamazsan faydalı kitap oku oğlum. - Hangi kitaplar faydalıdır ki hocam? - Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları faydalıdır mesela. O büyüklerin kitapları en iyi arkadaştır. Bu kitaplar edeble okunursa, feyz de alınır. - Feyz nedir efendim? - Feyz, nur demektir. O büyüklerin kalblerindeki nurlar, yazdıkları kitaba sinmiştir. Oradan okuyanın kalbine akar. Böyle kitapları okuyan, hem dînini doğru öğrenir, hem de kalbi temizlenir. Mütevazı olun! Bir gün de sohbetinde; - Mütevazı olun, buyurdu. Allahü teala, tevazu göstereni yüceltir, kibredeni alçaltır. - Kibirli insanları biz de sevemiyoruz,dediler. - Onları Allahü teâlâ da sevmez, buyurdu. Onlar, kendilerini üstün gördükçe, daha da sevimsizleşir ve alçalırlar halkın gözünde. Ve ekledi: -Bu gibiler, mahşer gününde de karıncalar gibi halkın ayakları altında ezilip horlanacaklardır. - Hocam, kibirli olanları Allahü teâlâ affetmezmiş öyle mi? - Evet. Cenab-ı Hak her günahı affeder, ama kibirliyi asla. Kalbinde zerre kadar kibir olan, Cennete girmeyecektir. ----------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dünya imtihan yeridir
2006-03-09 01:00:00
İstanbul evliyasından "Hüsameddin Nakşî" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Bu dünya imtihan yeridir, buyurdu. Görünüşü tatlı ise de, aslı acıdır. Su gibi görünen bir serap, şeker kaplanmış zehirdir. Kendisini sevenlere en kötü şeyleri yapar. Şöyle devam etti: - Ona tutulan akılsızdır. Görünüşüne aldanan, sonsuz felakete düşer. Hadis-i şerifte; "Dünya ile ahiret birbirine zıttır. Birini razı edersen, öteki gücenir" buyuruldu. - Peki efendim, bu kadar kötülediğiniz dünya nedir? Yani dünya denince neyi anlayacağız? dediler. - Dünya, haram ve günahlardır, buyurdu. - Pekii, ahiret için kazanılan ve Allah için sarfedilen dünyalıklar da dünyadan sayılır mı efendim? - Hayır. Onlar dünya değil, ahiretten sayılırlar. En kıymetli sermaye Bir gün de, nasihat isteyen bir gence; - Evladım, senin en kıymetli sermayen ömründür, buyurdu. Bu en kıymetli sermayeyi, en kıymetli şeyleri yaparak değerlendir. Delikanlı; - Nasıl değerlendireyim? diye sorunca; - İslâmiyete uyarak, buyurdu. Ahirette hesap var çünkü. O gün gelmeden önce, kendini hesaba çek. Boş vakit geçirme, geçen zaman geri gelmez. Yarına çıkacağımız ise hiç belli değil. - Ama hocam ben henüz gencim. - Evet gençsin. Ama ecel, genç ihtiyar tanıyor mu ki evladım? Unutma, genç iken ölenlerin sayısı, yaşlanıp da ölenlerden daha fazladır. - Pekii ne yapayım öyleyse? - Önce İslâmiyeti öğren. Dînini öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır ve bilmeden Müslümanlık olmaz. - Sonra hocam? - Sonra bu öğrendiklerinle amel et. Ama hemen başla. Bırakma yarına. - O kadar acil mi ki? - Elbette. - Neden? - Çünkü ölüm âni gelir evladım. Ayrıca "Sonra yaparım" diyenlerin hepsi pişman olmuşlardır. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Siz hangi kavimsiniz?"
2006-03-10 01:00:00
"Hüsameddin Pârisâ Belhî" hazretleri, bir gün şunu anlattı sohbetinde: -Mizan'da günahları ağır gelen müminler, topluca Cehenneme sevkedilir. Ateşe yaklaşınca feci halde korkup Efendimizin ismiyle feryad etmek isterler. Ancak "Muhammed" ismini unutmuşlardır. Hazret-i Malik sorar onlara: - Siz hangi kavimsiniz? - Biz, kendilerine Kur'an inen ümmetiz. - Öyleyse Muhammed ümmetisiniz. Ehl-i mahşer, "Muhammed" ismini duyar duymaz o kadar çok ağlarlar ki, gözlerinden yaş yerine kan akar. Hazret-i Malik; - "İyi ama, siz dünyada ağlayacaktınız", der. "Bugün ağlamanızın faydası yoktur". Sonra da yanındaki meleklere emrederek Cehenneme attırır onları. Müminler, ateşe düşerken; "Lailahe illallah!"diye feryad ederler. Kelime-i tevhidin sesiyle Cehennem gerilere kaçıp uzaklaşır onlardan. Malik seslenir: - Yâ Nâr! Gel, tut bu kimseleri ki günahları pek fazladır! Cehennem özür diler: - Onları tutamıyorum. Çünkü Lailahe illallah diyorlar. Tekrar emreder: - Gel, tut bunları! Allahın emri böyledir. O zaman ateş müminleri yakalayıp günahlarına göre yakar. Lakin yüzleriyle kalblerini yakmaya gücü yetmez. Çünkü o yüzlerle "secde"etmiş, o kalblerle de "îman" etmişlerdir. O zaman Hak teâlâ, bildiği halde; - Yâ Cebrail! Ümmet-i Muhammedin hali nasıldır? diye sorar. Cebrail aleyhisselâm bunu Malik'ten sorup; - Pek fenadır, cevabını alır. Ve süratle Efendimize varıp vaziyeti bildirir. Efendimiz bunu öğrenince, Cehennemin önüne koşar. Müminler Onu görünce çok sevinip; - Yâ Resulallah! Yanıyoruz, kurtar bizi! diye feryat ederler. Ve Efendimizin şefaatiyle cümlesi Cehennemden çıkarılır. Kâfirler bunu görünce; - Aaah! Keşke bizim de îmanımız olsaydı da biz de kurtulsaydık, derler. Ama heyhaat! Bu, ancak boş bir temenniden ibarettir. Çünkü küfür ehli için oradan çıkmak, imkân haricindedir. -------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ümmetini hesaba getir!
2006-03-11 01:00:00
Anadolu'da yetişen büyük âlimlerden "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, bir gün bazı gençler gelip; - Efendim, bize Peygamber Efendimizden bahseder misiniz, diye ricada bulundular. Onlara şunu anlattı: Kıyamet gününde, Peygamber Efendimiz ümmetinin önünde dururken Hak teâlâ hazretleri; - Ey Habîbim! Ümmetini hesaba getir! diye emreder. Efendimiz, ümmetinin âlimlerini, salihlerini, şehid ve velilerini ileri sürer. Hak teala; - Ey Habîbim! Ümmetin bu kadar mı? diye sorar. Sen itaat edenleri getirdin, asiler hani? Âlimleri getirdin, zâlimler hani? Bunlar, namaz kılanlar, kılmayanlar hani? Efendimiz büker boynunu. - Yâ Rabbî! Buyurduğun gibidir. Lâkin onlar, halisane olarak sana îman ettiler. Asla puta tapmayıp sana şirk koşmadılar. Hiç küfre bulaşmadılar. Onların günahlarını bu halis îmanlarına bağışla. Rabbimiz buyurur ki: - Ey sevgili Habîbim! Senin ümmetinin hepsine şefkatim pek çoktur benim. Ben onları sevmiş, kendime muhatab eylemişim. Onları hesaba çekmem bundandır. Onlarla söyleşmeyi seviyor, bu sebeple hesaba çağırıyorum. Böyle olmasaydı, hiç hesapsız Cennete koyardım hepsini. Veren, aziz olur Bir gün de; - Mümin, her türlü ihtiyacını Rabbine arz etmelidir, buyurdu. Çünkü ihtiyacını Allahü tealaya arz etmek, Ondan istemek, iftihar, kullardan istemek ise yüz karasıdır. Mümin, almayı değil, vermeyi düşünür. Vermekten zevk alır. Dînimiz, vermek dînidir. Ve ilave etti: - Veren aziz olur, alansa zelil. Şöyle devam etti: - Peygamber Efendimiz; "Hastalarınızı sadaka vererek tedavi ediniz" buyuruyor. İnsanın îmanı kemale erdikçe, vermesi çoğalır. Verecek bir şeyi yoksa bile, hiç olmazsa tebessüm eder, güler yüz gösterir. Kimsenin kalbini kırmaz. Kul hakkından korkar. Ağzından çıkana dikkat eder. Günaha girerim diye titrer adeta. ------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Alın yazısı bilinir mi?
2006-03-12 01:00:00
Denizli evliyasından "Hüseyin Hulûsî Efendi"ye, bir gün sevdikleri gelip; - Efendim, insan kendi alın yazısını bilebilir mi?diye sordular. - Elbette, buyurdu. Bir insanın gönlünde ne yatıyorsa, alın yazısı odur işte. Bir ırmağın akış istikametinden, hangi noktada denize döküleceği bellidir, öyle değil mi? - Evet efendim, öyledir. - İnsanın alın yazısı da, yaptığı işlerden anlaşılır. Bir kimse düşünün ki, ibadete sarılmış, beş vaktini kılıp, günahlardan kaçıyor. Herkese iyilik ediyor. Bu kişinin, ölünce Cennete gideceği kuvvetle umulur. Ve ilave etti: - Bir kimse de düşünün ki, Allah'tan korkmuyor; emirleri yapmıyor, yasaklara uymuyor, çılgınca günah işliyorsa, onun da Cehenneme gideceği anlaşılır. Şöyle bitirdi: - Hadis-i şerifte; "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz" buyuruldu. Farzlar ve nafileler Bir günkü sohbetinde de; - Zekât olarak fakire "bir kuruş" vermek, "binlerce altın lira" sadaka dağıtmaktan, hayrat hasenat yapmaktan daha sevaptır, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü zekât vermek "farz", sadaka ise "nafile" bir ibadettir. Farz ibadet yanında nafilenin sevabı, deniz yanında damla bile değildir. Ve ekledi: - Bunun gibi bir din kardeşini herhangi bir sıkıntısından kurtarmak, bin senelik nafile ibadetten daha kıymetlidir. - Neden efendim? - Çünkü Allahü tealanın ibadete ihtiyacı yoktur. Ama insan muhtaç yaratılmıştır. Ayrıca Allahın kullarına iyilik etmek, Rabbimizin de hoşuna gider. Ölüme razı olun da!.. Bir gün de; -Kardeşlerim, ölüme razı olun, ama namazı terk etmeyin, buyurdu. -Hikmeti ne? dediler. -Çünkü namaz, dînin direğidir, buyurdu. Onu kim terk ederse dînini yıkmış olur. Büyüklerimiz; "Müslümandemek, namazını kılan insan demektir", buyuruyorlar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Güzel ahlâk nedir?
2006-03-13 01:00:00
Endülüs evliyasının büyüklerinden "İbni Ârif" hazretlerine, bir gün bazı tanıdıkları gelerek; - Güzel ahlâk nedir?diye sordular. - Güzel ahlâk, kızmamaktır, buyurdu. Sordular yine: - Kıyamette azaplardan kurtulmak için yapılacak iş nedir efendim? - İki şeydir. Birincisi, ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını bir an önce okuyup "îman" ve "itikad"ını ona göre düzeltmek ve farzları, haramları bir güzel öğrenmektir. - İkincisi nedir efendim? -İkincisi de farzları yapıp haramlardan kaçınmaktır. - Farzların en mühimi nedir hocam? - Beş vakit "namaz kılmak"tır. Her ne halde olursanız olun, aksatmayın bunu asla. Çünkü namaz kılmak, dînin direği, Müslümanlığın şiarıdır. Kulun vazifesi Bir gün de sohbetinde; - Biz kuluz, buyurdu. Kulun bir tek vazifesi vardır ki, o da Efendisine hizmet edip, onu memnun etmektir. Sonra şunu anlattı: Büyüklerden biri, bir köle satın alır ve ona sorar: - Senin adın ne bakayım? - Efendim ben köleyim,der. Kölenin adı mı olur? Ne ile çağırırsanız adım odur. - Peki, ne yer, ne içersin? - Sahibim ne verirse onu yerim. - Ne iş yaparsın? - Efendim ne iş verirse onu. - Paran pulun var mı? - Kölenin parası mı olur? Neyim varsa, hepsi efendimindir. Ne mutlu ona ki... Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, Allah dostlarını seven, ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup, "îman" ve "îtikad"ını buna göre düzelten ve onların nasihatlerine göre yaşayan bir Müslümana ne mutlu, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü öldüğünde Cennete gidecek de ondan. - Ya günahları varsa efendim? - Dağlar gibi günahları olsa da, cenab-ı Hak, "doğru îman"ı hürmetine hepsini affeder. Sonra dünyada iken sevmiş olduğu "Allah dostları"ndan biri onun elinden tutar ve Cennete götürür. -------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ölürken sevgi unutulmaz
2006-03-14 01:00:00
İstanbul'da yetişen âlim ve velilerden "Ahmet Mekkî Efendi" hazretleri, bir sohbetinde; - İnsan yaşlandıkça vücut hücreleri yavaş yavaş ölmeye başlar, buyurdu. Bu arada beyin hücreleri de ölür tabii. - Yani insan, ölüm halindeiken bildiklerini unutur mu? dediler. - Evet, buyurdu. İnsan ölüm halinde iken beyin hücreleri öldüğü için bütün bildiklerini unutur, hiç ilmi kalmaz. - Pekii sevgiler de unutulur mu efendim? Mesela Allah sevgisi, Peygamber sevgisi, evliya sevgisi... - Hayır. Sevgi, beyinde olmaz ki unutulsun. - Sevgi nerde olur hocam? - Sevgi, kalbte, yani gönülde olur. İnsan ölürken, beynindeki bütün bilgileri unutur. Ama "kalbindeki sevgiler" aynen kalır. Kalbinde hangi sevgi varsa, onunla ölür ve kıyamet günü o sevgiyle kalkar mezarından. Kalbtekiler unutulmaz çünkü. Kitapların özeti Bir gün de; - Bütün kitapların özeti ve bütün nasihatlerin özü, hülasası nedir, biliyor musunuz? diye sordu sevdiklerine. - Bilmiyoruz, nedir? dediler. Buyurdu ki: - "Ehl-i sünnet"ten hardal tanesi kadar ayrılan kimselerle arkadaşlık etmek, onlarla konuşmak, kitaplarını okumak, öldürücü zehirdir. İnsanı sonsuz felakete sürükler. - Neden? dediler. - Çünkü ehl-i sünnete uymayan bir söz, bir yazı, insanın kalbinde fena iz bırakır. Daha kötüsü insanın îman ve îtikadını sarsabilir. Çok dikkatli olmak lâzım. - Tavsiyeniz nedir efendim? - Yabancılarla her şeyi konuşun. Spordan, siyasetten, şundan bundan konuşun. Ama dinden, İslâmiyetten asla. Ehli olmayanlarla din konuşulmaz. Rastgele kimselerden din öğrenilmez. - Peki nereden öğrenilir hocam? - İslâmiyet, sadece "ehl-i sünnet âlimleri"nden öğrenilir. - Öyle âlim yoksa? - O zaman o âlimlerin yazdığı "ilmihal kitapları"na müracaat edilir. ------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O, her mahluka rahmettir
2006-03-15 01:00:00
Kabr-i şerifi Mısır'da bulunan "İbni Atâullah" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Peygamber Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gelmiştir kardeşlerim. Onun rahmetinden herkes nasibini almıştır. - Herkes mi? dediler. - Evet herkes, buyurdu. - Peki ya kâfirler hocam? Onlara nasıl rahmet olur? - Efendimizin hürmetine, kâfirlere de bu dünyada umumi bela gelmez. Genel manada azaba giriftar olmazlar. - Pekii meleklere de rahmet midir? - Evet, onlara da rahmettir. - Nasıl? anlatır mısınız. - Pekâlâ, buyurup şunu anlattı onlara: Sevgili Peygamberimiz, bir gün Cebrail aleyhisselâm ile otururken; - Yâ Cebrail kardeşim, buyurdu. Hak teâlâ bana; "Seni, bu âleme rahmet olarak gönderdim" diye vahyetti. Acaba sen de nasiblendin mi bu rahmetten? Cebrail aleyhisselam; - Evet yâ Resulallah, dedi. Rahmetiniz bana da ulaştı. - Nasıl oldu? Anlatır mısın? - Yâ Resulallah! dedi. Ben, size vahiy getirmezden evvel Hak teâlânın kudret ve azametinden korkuda idim. Vakta ki bir âyet-i kerime getirdim zatınıza. O âyette "Emin" olduğum bildirilmiş ve meth-ü senasına kavuşmuştum Rabbimizin. İşte o günden sonra o korku benden gitti. Bu rahmete, sayenizde vasıl oldum. Onun hatırı için Bu zat, bir gün de sohbetinde; - Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlânın Habîbidir, buyurdu. Onu çok sever, "Onun hatırı için..." diyerek edilen duaları kabul eder. Çok kimseler, bu yolla muratlarına kavuşmuşlardır. - Bir misal verseniz, dediler. - Binlerce misali var, buyurup, şunu anlattı onlara: Evliyadan "Hâtim-i Es'am", bir gün Resulullahın nurlu türbesine gelerek; - Yâ ilahî, Resulünün hürmetine beni affet, diye yalvardı. O esnada gaibten; - "Ey kulum, seni ve seninle birlikte bu türbeye ziyarete gelenlerin hepsini, Onun hürmetine affettim" diye bir nida işitti. -------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ümmetine çok merhametliydi
2006-03-16 01:00:00
Mısır'da yetişen büyük velilerden "Zünnûn-i Mısrî" hazretleri, bir günkü sohbetinde Peygamber Efendimizden bahsederken; - O, ümmetine karşı çok merhametli olup, onları bir an unutmazdı, buyurdu. Nitekim doğar doğmaz; "Ümmetî!.. Ümmetî!.." demişti. Sonra şunu anlattı: -Vaktiyle zengin bir adam mükellef bir sofra donatıp, gayet fakir bir "âlim zât"ı evine davet etti. Âlim gelip oturdu sofraya. Ama bir türlü eli yemeğe gitmiyordu. Ev sahibi üzülüp sordu: - Efendim, niçin yemezsiniz?Hepsi helaldir bu yemeklerin. Âlim başını salladı. - Biliyorum, helaldir tabii. - Peki ama neden yemiyorsunuz? - Eee.. şeyy... evde birkaç yetimlerim var da. Onlar, aç susuz beklerken elim varmıyor yemeye. Adam bunu duyunca hemen bir tepsiye her yemekten koydurup gönderdi o yetimlere. O zaman âlimin yüzü güldü ve başladı yemeye. Bu menkıbeyi anlatıp, buyurdu ki: - İşte bunun gibi yarın kıyamet gününde, Hak teâlâ, "Sevgili Habîbi"ni Cennete davet eder. Ama Efendimiz girmezler Cennete. Daha doğrusu giremezler. - Neden girmezler efendim? - Kalbi rahat değildir çünkü. Günahkâr ümmetini düşünür ve; "Yâ İlâhî! Beni ümmetimden ayırma!"der. "Ya beni onlar ile Cehenneme gönder, yahut onları da benimle Cennete ilet!" Hak teâlâ; - Ey habîbim! buyurur,Cenneti senin için halk eyledim. Haydi, ümmetini al da birlikte Cennete girin! Mümini sevindirene... Bir gün de; - "Bir mümin, bir müminin yüzüne muhabbetle bakarsa, cenab-ı Hak onu affeder" buyurdu. "Bir Müslüman, bir Müslümanı sevindirirse, Allahü teala, on nafile hac ve umre sevabı verir o kimseye. Yani Allahü teala, kulları çok kazansın, ahirette çok kârlı çıksın diye böyle bahaneler yaratıyor..." Ve ekledi: - Peygamber Efendimiz; "Yaşlıya hürmeti, küçüklere şefkati olmayan bizden değildir" buyuruyor. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Garip ve yolcu gibi olun!
2006-03-17 01:00:00
Mısır'da yetişen büyük velilerden "İbn-i Fârıd" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, bu dünyada ya "Garip" gibi, ya da "Yolcu" gibi olun buyurdu. Yahut da "Ölüler"den sayın kendinizi. - Garip gibi olmak nasıl olur?dediler. - Yani bu dünyada hiç kimseniz yokmuş gibi olun, buyurdu. Ne anne babanız var sanki, ne kardeşiniz, ne de bir yakınınız. Öyle kabul edin. Çünkü kabre girince, bunların hiçbiri olmayacak yanınızda. - Yolcu gibi olmak nasıldır efendim? - Geri dönmemek üzere uzun bir yolculuğa çıktığınızı farzedin mesela. O andaki duygularınız nasıl olursa, öyle olun bu dünyada. Zira çok yakında sonsuz bir yolculuğa çıkacaksınız. - Pekii kendimizi ölülerden saymak nasıl olur hocam? - Yani hiç kimseyi kırmayın, üzmeyin. Ölü gibi olun. Zira yakın bir gelecekte nasılsa öleceksiniz. Ölüm muhakkaktır çünkü. Şöyle bitirdi: - Bir şey "Muhakkak" ise, onu "Olmuş"bilmelidir. Kibir, küfre yakındır Bir gün de bazı sevdikleri; - Efendim, bir insanın kendisini beğenmesi caiz midir?diye sordular. - Hayır, kendini beğenmek, kibirdendir, buyurdu. Kibir ise kötü huyların en kötüsü ve küfre en yakın günahtır. Şeytan sıfatıdır. Zira şeytan, kendini beğenip kibirlendi. Ve secde etmeyip kovuldu huzur-u ilahiden. - Şeytan önceleri âlimmiş, öyle mi hocam? - Evet. Hocalık yapıyordu meleklere. Ama bir an kibirlendiği için gadab-ı ilahiye uğradı. Siz de ilminizle, ibadetinizle sakın mağrur olmayın. İbadet de yapsanız, tövbe edin peşinden. "Bel'am-ı Baura"yı bilir misiniz? - İsmini duymuştuk efendim. - İşte o da çok âlimdi ve çok ibadet ederdi. İlminden istifade etmek için yüzlerce genç, kağıt kalemle yanında hazır bulunurdu. Amaa... - Aması ne hocam? - Bir an nefsine uyunca küfre düştü ve ebediyyen Cehenneme gitti, Allah korusun. ------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gıybet edecek olsaydım...
2006-03-18 01:00:00
Şîraz evliyasından "İbni Hafif" hazretleri, bir gün "Gıybet" hakkında konuşurken; - Ben şahsen gıybet edecek olsam, anne babamı gıybet ederim, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü sevaplarımın başkalarına değil, onlara gitmesini isterim de ondan, buyurdu. Biliyorsunuz, gıybet eden kişinin sevapları, gıybet ettiği kimseye yazılır. Onun günahları da gıybet edene tabii. Şöyle devam etti: - Ahirette, herkesin amel defteri kendisine verilip "Oku!.."denilecek. Bazısı defterine bakınca; - Yâ Rabbî, ben şu şu iyilikleri yapmıştım. Ama onları defterimde göremiyorum,diyecek. Ona cevaben; - "O sevaplar, gıybet ettiğin kimselerin defterine geçti", denilecek. Bazısı da; - Yâ Rabbî, defterimde zina, içki ve kumar günahları var. Halbuki ben bunların hiçbirini işlemedim,diyecek. Ona da; - "Evet, sen o günahları işlemedin. Ama din kardeşlerini gıybet ettin. İşte o gıybetini yaptığın kişilerin günahları, senin defterine yazıldı" denecek. Onlar bu cevabı işitince; - Aaah! diyecekler.Keşke ağzımıza taş doldurup, dudaklarımıza kilit vursaydık da, yapmasaydık şu gıybet günahını. Şimdi yapmadığımız günahların cezasını çekeceğiz. Ama nafile. Çünkü iş işten geçmiştir artık. Çok pişman olsalar da çaresi bulunmaz o gün. Acaba sebep nedir? Bir gün de; - Efendim, bazı insanlar çok kötü yaşadıkları halde ölümleri güzel oluyor. Bunun sebebi nedir?diye sordular. - Başkaları onları çok gıybet ettikleri için olabilir, buyurdu. - Nasıl yani?dediler. Buyurdu ki: - Bu kimselerin günahları, o gıybet edenlere yükleniyor. Kendileri günahsız hale geliyorlar. ------------------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük saadet
2006-03-19 01:00:00
Şam evliyasından "İbni Kavvam" hazretleri, bir gün cemaatine; - En büyük saadet nedir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. - En büyük saadet, Muhammed aleyhisselâma tâbi olmak, her işinde Ona uymaktır, buyurdu. Çünkü ahirette, Cehennemden kurtulmak ve Cennet nimetlerine kavuşmak, Ona tâbi olmaya bağlıdır. Ve ilave etti: - Ona tâbi olmak da, Onun yolunu bilmekle olur tabii. Onun yoluna "İslâmiyet" denir. Yani İslâmiyeti öğrenen ve öğrendiklerini yapan kişi, dünya ve ahirette saadete ermiş demektir. Evliyalık yolları Bir gün de; - Kardeşlerim, bütün evliyalık yollarını araştırdım. Bunların içinde "bir yol" var ki, onun kadar insanı Rabbine yaklaştıranını görmedim, buyurdu. - O hangi yol? dediler. - Fakirlik, hastalık ve itibarsızlık, buyurdu. - Bunlar mı kulu Rabbine yaklaştırır efendim? - Evet. Allah ile kul arasındaki en büyük perde, insanın nefsidir. İşte bu üç şey, nefsi kırar. İnsana, "aciz bir kul" olduğunun farkına vardırır. - Sebep bu mu hocam? - Evet. Çünkü Allahü teala, göğsü kabarık insanları sevmiyor. Boynu bükük, kalbi kırık kulları beğeniyor. En büyük nimet Bir gün de; - Allahü teâlâ bir kuluna "bir nimet" verdi mi, bu nimeti onun üzerinde görmeyi sever, buyurdu. İnsana verilen en büyük nimet nedir, biliyor musunuz? - Îman nimeti mi?dediler. - Evet, buyurdu. İşte bu en büyük nimet olan "Îman" nimetini izhar etmemizi, göstermemizi istiyor Rabbimiz. - Bunun izharı nasıl olur ki efendim? - Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü olmakla. - Üzüntülü olsak da mı hocam? - Elbette. Üzüntülü olsak da etrafımıza neşeli görünmeliyiz. Sevgili Peygamberimiz; "Müminin kederi kalbinde, neşesi yüzündedir" buyuruyor. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Peygamberimizin üstünlüğü
2006-03-20 01:00:00
Anadolu âlim ve velilerinden "Hacı Torun Efendi", bir gün sohbetinde; - Kardeşlerim, Hak teâlâ bütün Peygamberleri diğer insanlardan üstün ve şerefli yaratmıştır, buyurdu. Peygamber Efendimizin de diğer Peygamberlere üstünlüğü vardır. Ve ilave etti: - Onun ümmeti de, sair ümmetlerden faziletlidir. Zira Cennete girenlerin üçte ikisi bu ümmet olacaktır. Yine Resulullaha verilen sevap ve ecir, diğer Peygamberlerin sevabından kat kat fazladır. - Neden? dediler. - Şöyle ki, mesela bir Müslüman hayırlı bir iş yapsa, o işten kazandığı sevabın iki katı onun hocasına verilir. - Öyle mi, niçin efendim? -Çünkü onun öğretmesiyle yapmıştır o güzel işi. Hocası öğretmeseydi yapmayacaktı, öyle değil mi? - Evet. - Hocasının da bir hocası vardır tabii. O da bu işten sevap alacaktır. Hem de dört misli. Onun da bir üstadı vardır ki, ona da sekiz kat yazılır. Bu sevap alma işi yukarıya doğru böyle katlanarak gider. - Nereye kadar hocam? - Eshab-ı kirama kadar. Çünkü onlar, bütün insanların üstadıdırlar. Mezhep imamları onlardan öğrenmişlerdir mesela. - Pekii ya eshab-ı kiram? Onlar kimden öğrendi? - Kimden olabilir? - Peygamberimizden mi? - Elbette. Peygamberimiz, eshab-ı kiramın, dolayısıyla kıyamete kadar gelecek bütün insanların hocasıdır, üstadıdır. İşte her müminin kazandığı sevapların bir misli kendi hocalarına veriliyor ya, - Evet efendim, - Peygamberimize ulaşıncaya kadar o sevaplar katlana katlana öyle çoğalır ki, ölçüye hesaba sığmaz olur. Ve Efendimizin derecesi bu sevaplarla her an yükselir. - Her an mı dediniz? - Evet, her an, her saniye. Hem öyle ki, bir anda yükseldiği derece yanında, ondan önce kazandığı bütün mertebelerin tamamı, deniz yanında damla gibi kalır. Şimdi anladınız mı? - Evet hocam, çok iyi anladık. ---------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Salevat okumanın fazileti
2006-03-21 01:00:00
Şam civarında vefat eden "Muhammed bin Müslim" hazretlerine, bir gün bazı sevdikleri gelerek; - Efendim, Resulullaha salevat okumanın fazileti ne kadardır? diye sordular. Cevaben şunu anlattı onlara: Eshab-ı kiramdan "Ebu Talha" hazretleri, bir gün Resulullahı ziyarete geldiğinde Onu çok sevinçli görüp sordu: - Yâ Resulallah! Sizi çok sevinçli görüyorum. Acaba sebep nedir? Efendimiz; - Nasıl sevinmeyeyim, buyurdular. Az önce Hz. Cebrail müjde getirdi bana. - Nasıl bir müjde yâ Resulallah? - Dedi ki: "Kim sana bir salevat okursa, Allahü teala da ona on salevat gönderir. Ayrıca on günahını siler, on da sevap verir o kimseye." Dinleyenler memnun olmuştu. - Başka var mı? dediler. Sonra da şunu anlattı: Hak teâlâ Mûsâ aleyhisselâma; - Yâ Mûsâ! Habîbim Muhammed'e her gün on salevat söyle! buyurdu. Benî İsrail'e de söyle ki, Ona îman etsinler. Yoksa Cehenneme girerler. Mûsâ Nebî sordu: - Yâ İlâhî! Muhammed kim ola ki, sana bu derece yakındır? Hak teala hazretleri; - Yâ Mûsâ, Onu yaratmasaydım hiçbir şeyi yaratmazdım, buyurdu. Gece ile gündüz, yer ve gök, Cennet ve Cehennem ve bilcümle mahlukat, hep Onun hürmetine var oldular. Musa aleyhisselam; - Yâ Rabbî! Ben de Ona îman ettim. Peygamberliğini ben de tasdik eyledim, diye arz eyledi. Başarının sırrı Bir gün de sevdiklerine; - Kardeşlerim, günahların neticesi olan azablardan kurtulmak için tövbe istiğfar etmelidir, buyurdu. Hiç kimsenin kalbini kırmayın. Zira büyük günahtır. Ayrıca kalb kırmanın kapısı açılınca küfre girilir. Yani küfrün hemen yanında kalb kırmak vardır. Ve ilave etti: - Bu devirde muvaffakiyetin sırrı, iki şeydir. - Onlar nedir? dediler. - Biri "Sabretmek", diğeri "güler yüzlü olmak"tır, buyurdu. Ve şöyle bitirdi: - Mertlik, herkesle iyi geçinmektir. ------------------------------------------------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İyi Müslüman nasıl olur?
2006-03-22 01:00:00
Kûfe'de yetişen velilerden "İbni Semmak" hazretlerine; - İyi bir Müslüman nasıl olmalıdır? diye sordular bir gün. - İyi Müslüman, kıymetli ömrünü lüzumsuz şeylere harcamaz, buyurdu. Vaktinin kıymetini bilir. Dînini, ilmihalini öğrenip, bildikleriyle amel eder. - Başka?dediler. - Sonra o, gıybet yapmaz, söz taşımaz. Din kardeşlerinin ayıbını örter, kusurlarını affeder. Herkese karşı merhametlidir. - Kâfirlerede mi efendim? - Evet. Kâfir bile olsa kimseyi incitmez. Kimsenin malına, canına, şeref ve namusuna el uzatmaz. O, kendisiyle uğraşır sadece. - Kendisiyle mi uğraşır? - Evet. Kendi kusur ve günahlarını düşünür ve affı için ağlar. Allahü teâlânın kendisine ceza vermekte acele etmediğini, rızkını kesmediğini görüp, mahcup olur, utanır. İyi bir Müslüman, kimseye yük olmaz. Bilakis herkesin yükünü çeker. Şöyle bitirdi: - Velhasıl hakiki Müslüman, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği kimsedir. Dünya fanidir Bir gün de gençlere nasihat ederken; -Bu dünya fani ve vefasızdır, buyurdu. Bel bağlamaya değmez. Ama buna rağmen yine de kıymetlidir bu hayat. Gençler; -Efendim, dünya için hem "vefasız" dediniz, hem de "kıymetli". Bunu anlıyamadık,dediler. Buyurdu ki: -Dünya hayatı üç beş günlük bir ömür olduğu için vefasızdır. Nimetleri elde kalmaz. Ahiretteki nimetler ise sonsuzdur, elden çıkmaz. - Öyleyse?... - Ama bu sonsuz Cennet nimetleri, burada yapılacak amellere bağlıdır. Bunun için kıymetlidir bu hayat. Hatta ömür, insanın en büyük sermayesidir. Ve ilave etti: -Onun için iyi değerlendirin vakitlerinizi. Saniyenizi boşa geçirmeyin. Burada yapacağınız bir "hayırlı iş", size sonsuz ahiret saadetini kazandırabilir. Bir "kötü amel" de, sonsuz felaketinize sebep olabilir maazallah. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İçimizdeki düşman!
2006-03-23 01:00:00
Yemen'in meşhur velilerinden "İbni Üstadül âzam" hazretleri, bir gün "Nefis" hakkında sohbet ederken; - Ey insanlar, Allahü teâlâ "nefs-i emmare"den daha ahmak bir şey yaratmamıştır, buyurdu. - Nefis neden ahmaktır?dediler. - Çünkü her isteği, kendi aleyhinedir de ondan, buyurdu. Nefsinin isteklerini yapan, felakete gider. Bunun içindir ki nefis, en büyük düşmanıdır insanın. Hatta o, Allah'a düşmandır. Ve ilave etti: - Siz dışarda düşman aramayın kendinize. Düşman içinizdedir. - Düşman içimizde mi efendim? - Evet. En büyük düşman kendi nefsimizdir. Onun gıdası haram ve günahlardır. Üstelik doymaz da. İşledikçe yine ister. Onun zararından kurtulmanın tek yolu vardır. - O nedir ki hocam? - İstediklerini yapmamak. İslâmiyeti bilen ve bildiğine göre yaşayan kimse nefsin zararından korunmuş olur. Unutmayın, her saadetin başı İslâmiyete uymak, her felaketin başı ise nefse uymaktır. Kötü arkadaş Bu zat, bir gün de sevdiklerine; - Kardeşlerim, kötü insanlarla arkadaş olmayınız, buyurdu. Onlardan size zarar gelir. Akıllı ve uyanık kimse, dînini öğrenip, her işini ona uygun yapar. - Dînimizi nereden öğrenelim?dediler. - Din, hakiki "İslâm âlimleri"nden öğrenilir, buyurdu. - Onlar yoksa efendim? - Onlar yoksa, kitaplardan öğrenilir. Ama rastgele kitap okunmaz. "Ehl-i sünnet âlimleri"nin, evliya zatların kitapları okunur ancak. Ve ekledi: - O büyükleri çok sevin ve onların hayat tarzını örnek alın kendinize. "Allah dostları"nı sevmek, ihlâsını artırır insanın. - Efendim, bu dünyada kim kimi seviyorsa, ahirette de onunla beraber olacakmış, öyle mi? - Evet öyledir. Peygamber Efendimiz; "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyuruyor. Allah dostları Cennette olacağına göre, onları sevenler de onlarla birlikte Cennete girerler ahirette. ---------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah adamlarını seviniz!
2006-03-24 01:00:00
Mısır'da yetişen âlim ve evliyadan "İbni Vefâ" hazretleri, bir gün sevdikleriyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, Allahü teâlâyı ve Allah adamlarını çok seviniz, buyurdu. Gönlünde bu sevgiyi taşıyanlar, dünyadan soğur, ahirete yönelirler. Dünya ile ahiret birbirinin tersidir. Dünyayı seven, ahiretten uzaklaşır. Dünyadan soğuyan da ahirete yaklaşır. - Efendim, burada "Dünya"dan maksat nedir? dediler. - Dünya, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerdir ki, "haram" ve "günahlar"dır, buyurdu. Ve şöyle devam etti: - İslâmiyet ilim dînidir kardeşlerim. Dînini bilmeyen kimse, şeytanın oyuncağı olur. İslâmiyetten kıl kadar ayrılan bir kişide bir harikulade hal görürseniz, hiç kıymet vermeyin. Zira bu hal, keramet olamaz. Olsa olsa Şeytanın aldatmasıdır. Sordular: - Asıl keramet nedir öyleyse? - En büyük keramet, istikamettir. - İstikamet mi? O nedir hocam? - İstikamet, İslâmiyete tam uymak ve bunda kararlı olup ölünceye kadar hiç taviz vermemektir. Bundan daha büyük keramet yoktur ve olamaz. Korkmamız lazım Bir gün de, bazı sevdiklerine; - Çok korkmamız lâzım, buyurdu. - Neden korkacağız?dediler. - Küfran-ı nimetten, buyurdu. - Küfran-ı nimet nedir ki efendim? - Nimetin kıymetini bilmeyip, nankörlük etmektir. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde; "Eğer verdiğim nimetin kıymetini bilmezseniz, elinizden alır ve acı azab ederim"buyuruyor. Bu nimet nedir? biliyor musunuz? - Nedir efendim? - Doğru îmandır. "Ehl-i sünnet" üzere bir îman yani. Allahü teâlânın bize ihsan ettiği bu "Doğru îman" nimetinin kıymetini bilmez, şükrünü yapmaz, bu nîmetin hakkını veremezsek, Cenâb-ı Hak alır elimizden. - Bu nimetin hakkı nasıl verilir ki hocam? - Birbirimizi sevmekle. Din kardeşlerimizi çok seversek, bu nimetin şükrünü eda etmiş oluruz. -------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Fahr-i kâinatın üstünlüğü
2006-03-25 01:00:00
Mısır evliyasından "İbrahim Desûkî" hazretlerine, bir gün bazı gençler gelerek; - Peygamber Efendimizin diğer Peygamberlere ne gibi üstünlükleri vardır?diye sordular. - Ey gençler, Fahr-i kâinatın hayatı bütün insanlar için rahmet olduğu gibi, mematı, yani vefatı da rahmettir, buyurdu. - Nasıl yani? dediler. - Şöyle ki, hadis-i şerifte; "Ey Eshabım! Hayatım sizin için nasıl rahmetse, mematım da rahmettir. Dünyada müşkillerinizi çözer, şüphelerinizi gideririm" buyurmuştur. Ve ekledi: - Hadisin devamında; "Vefatımdan sonra da haftada iki kere bana amelleriniz bildirilir. İyi amelleriniz için sevinir, dua ederim. Günahlarınız için de Rabbimden af dilerim" buyuruldu. Gençler; - Daha var mı?dediler. - Evet buyurdu. Her Peygamberin dîni, vefatlarından sonra çabucak unutuldu. Sonraki insanlara ulaşamadı. Bozulup, yok oldular. - Ya islamiyet efendim? - "İslâm dîni" ise günümüze kadar gelmiştir. Hem de hiç bozulmadan, değişmeden, taptaze. Bundan sonra da kıyamete kadar sapasağlam devam edecektir. - Hikmeti ne hocam? - Çünkü cenab-ı Hak, bu dîni kıyamete kadar bozulmaktan koruyacağını vadetmiştir. Ayrıca her Peygamber, Allahın rızasını istemiştir ki, normali de budur. Ama Allahü teâlâ, Habîbinin rızasını istemiştir. - Başka efendim? - Yine her Peygamber, Allahın ismiyle yemin etmiştir. Allahü teâlâ ise Habîbinin ismine kasem etmiştir. Şöyle devam etti: - Mûsâ aleyhisselâm tabiaten gadaplı, sert mizaçlı olduğundan, ona "Yumuşaklık" emredilmiş, "Firavun'a yumuşak söyle!" buyurulmuştur. - Ya bizim Peygamberimize? - Sevgili Peygamberimiz ise son derece yumuşak huylu olduğu için "Sert olması" istenmiş, "Kureyş kâfirlerine sert söyle!" diye emredilmiştir. -------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Fevkalâde hayâ sahibiydi
2006-03-26 02:00:00
Irak'ta yaşayan velilerden "Züfer bin Hüzeyl" hazretleri, bir gün Peygamber Efendimizden bahsederken; - Server-i kâinat Efendimiz fevkalade hayâ sahibiydi, buyurdu. Kimseyi kırmamaya özen gösterir, kimsenin kusurunu yüzüne vurmazdı. - Kusuru olanları söylemez miydi?dediler. - Söylerdi, ama kırmadan. - Nasıl yani? - Mesela Eshaptan birinin kusurunu görseler, onu asla yüzüne kaşı söylemez, onun da bulunduğu bir mecliste; "Bazıları şöyle şöyle yapıyor, siz öyle yapmayın!" buyururdu. O kimse hiç rencide olmadan yanlışını öğrenmiş olurdu böylece. O dünyaya gelince... Bir gün de bazı gençler; - Efendim, bize Peygamberimizin üstünlüklerinden bahseder misiniz,dediler. Şöyle anlattı: - Sevgili Peygamberimiz henüz doğmamıştı ki, şiddetli bir kıtlık yaşanıyordu Arabistan'da. Öyle ki, yeşil bir ot, yeşil bir yaprak görmeye hasretti insanlar. Vakta ki Resulullah dünyayı şereflendirdiler, kıtlık bitti. Bolluk ve berekete kavuştu bu yerler. - Başka var mı?dediler Şöyle anlattı bu defa: Yine Efendimiz müşriklerin şerrinden Medine'ye hicret edince, Mekke'de şiddetli bir kıtlık başgösterdi. Öyle oldu ki, halk kedi köpek yemeye başladılar. Bu sıkıntının sebebi belliydi. - Resulullaha yaptıkları eziyet mi? dediler. - Evet. Bunu kendileri de biliyorlardı. Çaresizlikten Ebu Süfyan'a gidip yalvardılar: - Ne olur git hemen, Muhammed-ül emine rica et. Dua etsin de kurtulalım şu afetten. Ebu Süfyan koştu hemen Medine'ye ve rica etti: - Yâ Muhammed! Ne olur dua et de şu kıtlık belası kalksın üzerimizden. Dinleyenler merak etmişti. - Efendimiz kabul ettiler mi hocam? - Evet. Merhamet edip, dua buyurdular. Kısa zamanda yağmurlar yağdı. Ve halk bolluğa kavuştu Mekke'de. Halbuki o müşrikler etmediklerini bırakmamışlardı kendisine. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kendinizi vermeye alıştırın!
2006-03-27 01:00:00
İstanbul-Eyüb'te medfun bulunan "Mevlana Seyyid İbrahim" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, kendinizi vermeye alıştırın, buyurdu. Çünkü bize kalacak olan, verdiğimizdir. Sonra şunu anlattı onlara: Bir Kurban Bayramı günü, Resullullah Efendimiz dışardan eve gelip, Aişe validemize; - Kurban etini ne yaptın? diye sordular. - Hepsini dağıttım, iki kürek bize kaldı,diye arzetti. Bunun üzerine Efendimiz: - Öyleyse iki kürek hariç, hepsi bize kaldı, buyurdular. Başıboş değiliz Bir gün de; - Kardeşlerim, Allahü teâlâ insanları yaratmış, fakat başıboş bırakmamıştır, buyurdu. Bazı şeyleri emretmiş, bazısını da haram kılmıştır. - Efendim, bu emir ve yasaklar, biz kulların menfaati içindir deniyor, öyle mi?dediler. - Evet, buyurdu. Her emir, kullara faydalı olduğu için emredilmiş, her yasak da zararlı olduğu için haram kılınmıştır. Şöyle devam etti: - Çünkü Allahü teâlâ kullarının yanmasını istemez. Onun kullarına merhameti, bir annenin yavrusuna olan merhametinden daha çoktur. Namaz dînin direği Bir gün de bazı gençler bu zata gelip; - Efendim, dînimizde namazın yeri nedir?diye sordular. - Namaz, bu dînin direğidir, buyurdu. - Öyleyse çok mühimmiş efendim? - Elbette. Bu dinde en mühim ibadet beş vakit namaz kılmaktır ki, büyüklerimiz; "Müslüman, namazını kılan insandır" buyuruyorlar. - Namaz kılmayan, Müslümanlıktan çıkar mı efendim? - Hiçbir özrü olmadığı halde, bile bile kılmayan ve kılmadığına üzülmeyenin îmanı gidebilir. Nitekim Peygamberimiz; "Namaz kılmayanın İslâmdan nasibi yoktur" buyurmuştur. Ve ekledi: - Yine Sevgili Peygamberimiz; "Mümin ile kâfiri ayıran fark, namazdır" buyuruyor. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu dünyada yolcuyuz
2006-03-28 01:00:00
Kabr-i şerifi Mısır'da bulunan "İbrahim Gülşenî" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, bütün mesele, dünyada yolcu olduğumuzu unutmamaktır, buyurdu. - Ne yolcusu? dediler. - Biz hepimiz ahiret yolcusuyuz, buyurdu. Ve imtihandayız bu dünyada. Allahü teâlâ insanları ve cinleri, yalnız ibadet etmeleri için yaratmıştır. Ve ilave etti: - İbadet edenleri Hak teala sever ve kıymet verir. Cenab-ı Hak bir kuluna kıymet verirse, ona sonsuz Cennetini ihsan eder. Namaz çok mühim Bir gün de bir gence nasihat ederken; - Oğlum, her şeyden önce beş vakit namazını kıl, buyurdu. Hem de özenerek kıl. Yani farzına, vacibine, sünnet ve edeblerine riayet eyle. Böyle kılarsan, kıldığın namazların büyük mükâfatını görürsün. Delikanlı; - Efendim, namaz insanı kötülüklerden alıkoyarmış, öyle mi?diye sordu. - Evet, ama bir şartla, buyurdu. - O şart nedir hocam? - Kabul olması. Namazın kabul olması için de doğru kılınması gerekir. Yani Allahü teâlâ, ancak doğru kılınan bir namazı kabul eder ve yalnız kabul olan bir namaz, insanı fena, çirkin işleri yapmaktan alıkor. Ve ilave etti: - Ama doğru kılamıyorum diye hiç kılmamak da olmaz tabii. Doğrusunu yapıncaya kadar uğraşmalıdır. Feyz kalbe gelir Bir gün de, bazı sevdiklerine; - Müslümanlar bir araya gelince, kalbten kalbe feyz akar, buyurdu. Aynen suyun borudan aktığı gibi. - Hiç konuşmasalar da mı? dediler. - Evet, buyurdu. Birlikte olmak kâfidir. Konuşmak şart değil. - Feyz gelmesinin alameti nedir efendim? - Feyz varsa, haramlara karşı istek azalır, hatta nefret başlar. İbadetler ise zevkli ve tatlı gelir. - Feyz yoksa hocam? - O zaman günahlar tatlı, ibadetler tatsız ve zevksiz gelir. --------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Günahlarda kalb çarpar!"
2006-03-29 01:00:00
Bağdat evliyasından "İbrahim-i Havvas" hazretleri, nasihat isteyen bir gence; - Evladım, şüpheli bir işi yapacağın zaman, elini kalbinin üzerine koy. Kalbin sakinse, o işi yap. Çarparsa yapma, terk et, buyurdu. - Hikmeti ne? deyince de; - Çünkü mubah işlerde kalb sakin olur, buyurdu. Haram ve günahlarda ise çarpar. Güler yüz, tatlı dil Bir gün de bir talebesine; - Evladım, bütün ibadetlerini kusurlu bil, buyurdu. Hakkıyla yapamadığını düşün. Her işte, iyi niyet yap. Halis niyet etmeden hiçbir ibadete başlama. Dost düşman, herkese güler yüzlü, tatlı dilli ol. Kimse ile münakaşa etme. Delikanlı sordu: - Hiç kimseyle mi münakaşa etmeyelim efendim? - Evet. Çünkü münakaşa zararlıdır oğlum. Dost ile olursa dostluğu azaltır. Düşmanla yapılırsa düşmanlığı çoğaltır. Ve ilave etti: - Hep kendini düşünme. İnsanlara iyilik yapmayı âdet haline getir. Hatta zevk al bundan. Çünkü bu, bir nevi ibadettir. - İbadet mi dediniz efendim? - Evet ibadettir. Hatta bir Müslümanın bir dünya sıkıntısını gidermek, bütün cihanın nafile ibadetlerinin toplamından daha sevaptır. Kendinize sorun! Bir gün de sohbetinde buyurdu ki: - Kardeşlerim, her gün akşam olunca; "Bu gün ben, Allah için ne yaptım?" diye sorun kendinize. "Bugün, kime, ne iyiliğim dokundu?" diye kendinizi hesaba çekin her gün. - Neden? dediler. - Çünkü Allah soracak, buyurdu. Herkes kabre girdiği zaman, dört şeyin hesabını verecektir mutlaka. - Onlar nedir efendim? - Parayı nereden ve nasıl kazandığı ve nereye harcadığı, ilmini nerede kullandığı, vücut azalarını nerelerde ve ne yolda eskittiği. - Bunlar herkese sorulacak mı? - Elbette. Bunlara cevap vermek zordur. Onun için cevabını hazırlayın şimdiden. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ehl-i beyti sevmek vaciptir
2006-03-30 01:00:00
Büyük velilerden "İbrahim Hayrânî" hazretleri, bir sohbetinde Resulullahın faziletlerini anlatırken; - Sevgili Peygamberimizin hanımları ve kızları, dünya hanımlarının en üstünü, Onun Eshabı, Peygamberler hariç bütün insanların en faziletlisi, Onun yaşadığı şehirler, yeryüzünün en kıymetli yerleridir, buyurdu. Onun Ehl-i beytini ve Eshabını sevmek, her Müslümana vacibtir. Ve ilave etti: - Her Müslüman kabre girdiğinde, ona Resulullah Efendimizden sorulacaktır. - Nasıl yani? dediler. - Şöyle ki, sual melekleri kabre gelerek, önce "Rabbin kim?" diye soracak, peşinden de "Peygamberin kim?" diye sual edeceklerdir. Şöyle devam etti: - Sevgili Peygamberimiz vefat edeceği zaman, önce Cebrail aleyhisselâm gelip, kendisi için birçok müjdeler getirdi. Ama Efendimiz, o anda bile ümmetini düşünüyordu. Bunun için; - Yâ Cebrail kardeşim! Bana, ümmetim hakkında müjde ver! buyurdular. Dinleyenler sordu: - Verildi mi hocam? - Evet. Hak teâlâ, ümmeti hakkında o kadar müjdeler verdi ki, mübarek kalbi ancak müsterih olup rahatladı. O zaman Azrail aleyhisselâm mübarek ruhunu almak için müsaade istedi. İzin verince kabzetti mübarek ruhunu. En kıymetli şey Bir gün de; - Sizce bu dünyada en kıymetli şey nedir? diye sordu sevdiklerine. Her biri bir şey söyledi. - Kâbe-i şeriftir. - Hayır. - Cennetlerdir. - Hayır. - Arş-ı âlâdır. - Hayır. - Camilerdir. - Hayır. Merak etmişlerdi. - Ya nedir hocam? - Dünyada en kıymetli şey, Sevgili Peygamberimizin kabri şerifinde, mübarek vücuduna temas eden "topraklar"dır, buyurdu. Bu topraklar, Kâbe'den, Cennetlerden ve Arş-ı âlâdan daha kıymetlidir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Salevat"ın bereketiyle!
2006-03-31 01:00:00
Mısır'ın büyük âlimlerinden "Ziyâeddin Halil Cündî" hazretleri, bir gün salevat-ı şerife okumanın faziletinden bahsederken şunu anlattı sevdiklerine: Vaktiyle bir Müslüman Hasan-ı Basri hazretlerine giderek; - Efendim, benim bir kızım vardı, geçenlerde vefat etti. Dua edin de onu rüyada göreyim,diye rica etti. Mübarek zat, açtı ellerini, dua etti. Adam o gece gördü kızını rüyada. Lakin uyandığında başladı ağlamaya. Zira Cehennemde yanarken görmüştü kızını. Giyinip koştu hemen bu büyük veliye. Nefes nefeseydi. - Sağolun afendim, kızımı gördüm. Ama sevinemedim. Bilakis üzüntüm arttı. - Neden? - Çünkü Cehennemde yanıyordu yavrum. Adamcağız çaresizlik içinde ellerini ovuştururken, büyük veli; - Üzülme, buyurdu. İnşallah kurtulacak o azabtan. - Sahi mi hocam, kurtulacak mı? - İnşallah kardeşim. Teşekkürler edip sevinçle evine döndü. Ancak kendi kendine; "Acaba nasıl kurtulacak?" diye düşünüyordu. Bu düşünce ile yattı ve gördü yine kızını. Ama bu sefer Cennette, yeşillikler içindeydi. Sevgiyle kucaklayıp sordu: - Kızım Cehennemden nasıl kurtuldun? Nasıl geldin buraya? Kızcağız; - Babacığım, bu kabristandakiler hepimiz Cehennemdeydik, dedi. Dün buraya mübarek bir zat geldi. Bir "Salevat"okuyup sevabını bizlere bağışladı. Onun bereketiyle hepimiz affa kavuştuk ve şimdi Cennetteyiz. Gözleri açıldı Bir gün de, Resulullahın huzuruna bir âmâ gelip; - Yâ Resulallah! Dua buyurun da gözlerim açılsın, diye yalvardı. Efendimiz; - Sen şimdi abdest al. İki rekat namaz kıl ve dua et! buyurdular. - Nasıl dua edeyim yâ Resulallah? - De ki: "Yâ Rabbî! Habîbinin hürmetine gözlerimi aç!" Âmâ; - Peki yâ Resulallah, dedi ve emri ifa etti. Duası bitmemişti ki açıldı gözleri. ------------------------------------------------------------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
Öğretmenin en iyi yolu
2006-04-01 01:00:00
Boyabat'ta doğup Medine'de, Bakî Kabristanına defnedilen "İbrahim Medenî" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - İslâmiyet iki temel üzerine kurulmuştur, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - Biri "Öğrenmek", öbürü "Öğretmek"tir, buyurdu. - Neyi öğrenip, neyi öğreteceğiz efendim? - İslâmiyeti, yâni dînimizi. Bunu öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır. Dînini öğrenmeye ehemmiyet vermeyen, lüzumsuz gören, küfre kayar mâzallah. - Öğretmenin en iyi yolu nedir hocam? - "Kitap vermek"tir. Yâni ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı "İlmihal kitapları"nı alıp gençlere, köylere dağıtmak, en iyi emr-i maruf şeklidir. - Hikmeti ne efendim? - Çünkü anlatmak için iyi bilmek lâzımdır. Aksi takdirde noksan anlatırsın, yanlış söylersin, onu da yakarsın, kendini de. Hiç zayi olmaz Bir gün de; - Kardeşlerim, fakirlere, muhtaçlara yardım eden, iki cihanda da mükâfatını görür, buyurdu. Hele bu, "İhlâs ile" yapılırsa hiç zayi olmaz. Mutlaka önüne çıkar o insanın. Cemaatten biri; - Efendim, ne yazık ki bâzı zenginler hiç kıyamıyorlar paralarına, deyince; - Çok yazık, buyurdu. Halbuki hiç ummadıkları bir anda ölüp ayrılacaklar o mallardan. Üstelik bir bir hesabını verecekler onların. - Neyin hesabını efendim? - Mallarının hesabını. Onları "Helalden" mi kazandılar, yoksa "Haram yoldan" mı? Allah soracak. Helalden kazanmışlarsa ne âlâ. Yakalarını kurtarırlar. - Ya haramdansa hocam? - O zaman mutlaka azâba yakalanırlar. Haram, "Ateş gibi"dir. Eğer tövbe etmez ve şefaate uğramazlarsa, "Cehennem"de yanarlar. Şöyle bitirdi: - Unutmayın, helal malın "Hesab"ı, haram malın "Azâb"ı vardır. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir şeyi hiç anlayamıyorum!"
2006-04-02 01:00:00
Sivas'ta yaşayan velîlerden "İbrahim Şirvânî" hazretleri, bir gün cemaatine; - Bir şeyi hiç anlayamıyorum, buyurdu. - Neyi anlayamıyorsunuz? dediler. Buyurdu ki: - Bir şeye kavuşmak isteyen, onun peşinden koşar, sebeplerine yapışır, öyle değil mi? - Evet efendim. - Bir şeyden korkan da, ondan kaçar, uzaklaşır, değil mi? - Gayet tabii hocam. - Ama bakıyorum da bâzı Müslümanlar "Cennete kavuşmak" istiyor, ama gereğini yapmıyorlar. Cehennemden de korkuyor, ama "Günah işlemeye" devam ediyorlar. Bunu bir türlü anlayamıyorum. Mürüvvet nedir? Bir gün de bazı sevdikleri; - Mürüvvet nedir? diye sordular bu zâta. - Mürüvvet, arkadaşının kusurlarını görmezlikten gelmektir, buyurdu. - Tasavvuf nedir efendim? - Ehemmi mühimme tercih etmektir. Yâni kulun, her vakitte, o vakit için "En lüzumlu" olan şey ile meşgul olmasıdır. - Sabır nedir hocam? - Gelen belâları "Gönül hoşluğu" ile, "Gülerek" karşılamaktır. Toprak olacaksın! Bir gün de; - Efendim, insanın kendisini beğenmesi hususunda ne dersiniz? diye sordular. Mübarek, derin bir nefes alıp buyurdu ki: - Ey aciz insan! Kendini beğenecek neyin var ki senin? "Bir damlacık su"dan yaratıldın. Sonunda da ölüp, "bir avuç toprak" olacaksın. Ve devam etti: - Rabbine isyanla geçti bir ömrün. Günahların "Dağ" gibi, işe yarar bir amelin yok. Öyleyse neyini beğeniyorsun? Şöyle bitirdi: - Ey ibadet yapıp da sevaplarım var diye övünenler! Sakın ibadetinize güvenmeyin. Zira nice ibadetler vardır ki, kabul olmamıştır. Öyleyse bir ibadet yapınca, tövbe edin peşinden. Çünkü kul, ancak "Tövbe etmek"le kurtulabilir.
.Hayâ imandandır
2006-04-03 01:00:00
Sivas velîlerinden olup Kayseri'de medfun bulunan "İbrahim Tennûrî" hazretleri, bir sohbetinde; - Hayâ imandandır, buyurdu. Mümin, edeb ve hayâ sahibidir. Sonra şunu anlattı: Bir gün Peygamber Efendimiz; - Ey Eshâbım! Allahü teâlâdan hayâ ediniz! buyurdu. Eshâb-ı kiram; - Yâ Resulallah, biz hepimiz Allah'tan hayâ ederiz, dediler. - Hayâ bu değildir, buyurdu. Bir kimse ki, yedi âzâsını haramdan korur, Allah korkusu ile her günahtan kaçar, ölümü unutmaz ve hep âhireti düşünür. İşte Allahü teâlâdan hayâ etmek böyle olur. Kullukla emrolunduk Bir gün de; - Ey insanlar, biz kuluz, buyurdu. "Kulluk yapmak"la emrolunduk Rabbimize. İbadetimizi yapar, peşinden tövbe ederiz. Ve ilave etti: - Nice kimseler vardır ki, "riya" ile, "gösteriş" için ibadet yapmıştır. Bir fayda göremezler bu ibadetlerinden. Kulun iyi amelleriyle övünmesini, Hak teâlâ hoş karşılamaz. Biz kullara, "göğüs kabartmak" değil, "boyun bükmek" yakışır. İbadetin mânâsı da budur zaten. Şöyle bitirdi: - İbadet, kulun aczini bilmesi ve Rabbine karşı küçüklüğünü göstermesidir. "Kolayı var!.." Yakınlarından biri, iki çocuğunu, küçük yaşta okuması için bu zâta gönderdi bir gün. Ancak bir müddet sonra çocuklar gitmek istemediler okumaya. Nasihat ettiyse de, tesir etmedi. Adamcağız çaresizlik içinde geldi bu mübarek zâta. Durumu anlatıp sordu: - Ne yapayım hocam? - Kolayı var, buyurdu, Bunlar henüz çocuktur. Bu işin ehemmiyetini bilemezler. Onun için onlara "para vereceğini" söyle. Derse gittiğiniz her gün için, size şu kadar para vereceğim de. - O zaman gelirler mi efendim? - Evet, zevkle gelirler hem de. Eve gidip böyle söyleyince, çocuklar "koşarak gittiler" okumaya. Bir müddet böyle devam etti. Sonra buna lüzum kalmadı artık. ----------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.
.Kendinizle iyi geçinmeyin!
2006-04-04 01:00:00
İstanbul Okmeydanı'nda medfun bulunan "İdrîs-i Muhtefî" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, herkesle iyi geçinin, ama kendinizle iyi geçinmeyin, buyurdu. - Yâni nefsimizle mi? dediler. - Evet. Çünkü nefsiniz Allahü teâlânın düşmanıdır. Ona muhalefet edin. Ne kadar karşı gelirseniz, o nisbette rahat edersiniz. Yaşama gayemiz, Allah'ın kullarına "İslâmiyeti anlatmak"tır. Yoksa bu dünya çekilmez. Şöyle devam etti: - Âhirette her şeyin aslı var, âlâsı var. Dünya, âhirete göre "Çöplük" gibidir. Aklı olan bu çöplüğe gönül bağlar mı hiç? - Ne tavsiye edersiniz? dediler. - İslâmiyeti öğrenin, buyurdu. İslâmiyet, "bilmek dîni"dir. İnsanın şerefi, "İlim" ve "Edeb" iledir. Mal ve neseb ile değildir. Şöyle bitirdi: - Gururlanmayın. Her şey zayıflıktan yıkılır, îman ise "Kibir" ve "Gurur"dan. Evliyâ, Allahın dostudur Bir gün de gençlerle sohbet ederken; - Evlatlarım, bir günde, beş defa abdest alıp camiye giden bir mümin, "Evliyâ"dır, buyurdu. Evliyâ, "Allahın dostu" demektir. Sonra da; - Herkes, kendi evine, dostlarını, sevdiklerini çağırır, öyle değil mi? diye sordu onlara. - Evet efendim, dediler. Buyurdu ki: - Siz de Allahın evine, yâni camiye geldiğinize göre "Allah sizi seviyor" demektir. Yâni siz evliyâsınız. Gençler, sevinç ve şaşkınlık içinde birbirlerine bakıyorlardı ki; - Şaşırmayın, buyurdu. Zira evliyâlığın dereceleri vardır. Bugün, Allahü teâlâya halis olarak inanan ve O'nun emir ve yasaklarına göre yaşamaya çalışan kimse, Allahın sevdiği kuldur, yâni evliyâdır. Şöyle bitirdi: - Kimsenin kalbini kırmayın çocuklar. Zira kalb kırmak, "Kâbe'yi yıkmak"tan bile daha büyük günahtır. ---------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yediğinden bana da ver!
2006-04-05 01:00:00
Üsküdar'da vefat eden "Nasûhî Üsküdârî" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Bir gün Peygamber Efendimiz Eshâbiyle bir bahçede oturmuş yemek yiyorlardı ki, o ara bir cariye geçti oradan. Harpte esir alınan kadın kölelere "cariye" denirdi. Kadın köle yâni. Bu kadın, Efendimizin önüne geldi ve edebsizlik ederek; - O yediğinden bana da ver! deyiverdi. Resulullahın "Yok" veya "Hayır" dedikleri pek vaki değildir. Onun için önündeki yemekten bir lokma alıp, uzattılar kadına. Lakin o, daha da ileri giderek; - Hayır, onu istemiyorum, dedi. - Ya ne istiyorsun? - Ağzında çiğnediğin lokmadan. Efendimiz yine kırmayıp, istediğini verdiler. Kadın, Resulullahın elinden o lokmayı alıp da yediği anda halinde ani bir değişiklik oldu. O edebsiz hali gidip, mahcubiyet kapladı yüzünü. Yaptığına pişman oldu. Utandı, sıkıldı, kızardı. Ter bastı vücudunu. Önüne bakarak süratle uzaklaştı oradan. O günden sonra "Edeb" ve "Hayâ" timsali bir hanım oldu. Öyle ki, herkes haline imreniyor, edeb ve terbiyesiyle parmakla gösteriliyordu o havalide... Rabbim daha şefkatli Yine cahiliyet devrinde Arabistan'da "vahşi bir âdet" vardı ki, doğan kız çocuklarını diri diri kuma gömerlerdi. Bir karı koca da yeni doğmuş kız çocuklarına aynı şeyi yapmışlardı. Ama "İslâmiyet" ışığı Mekke'yi aydınlatınca, ikisi de îmanla şereflendiler. O yaptıklarını hatırladıkça ağlayıp, gözyaşı dökerlerdi. Efendimiz, onların haline vakıf olunca, birlikte o bebeğin gömüldüğü yere gelip o çocuğa ismiyle hitab ettiler: - Ey filâne! - Buyur yâ Resulallah! - Ey kızım! Annen baban senin için gözyaşı döküyorlar. İster misin ki dua edeyim, dirilip annene babana kavuşasın? Cevap menfî idi: - İstemem yâ Resulallah. İyi ki dünyadan kurtulmuşum. Ben Rabbimi onlardan daha marhametli buldum. -------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Ben seni tanımıyorum!"
2006-04-06 01:00:00
Bitlis'in Nurşin ilçesinde medfun bulunan büyük velîlerden "Ziyâeddin Nurşînî" hazretleri, bir gün şunu anlattı cemaatine: Vaktiyle bir şehirde "salih bir Müslüman" yaşardı. Vakitlerinin çoğunu ibadetle geçirirdi ama bir şeyi ihmal ederdi. Resulullaha "Salevat okuma"yı. Bu salih kişi, bir gece Resulullahı gördü rüyada. Ama hiç iltifat görmedi Efendimizden. Mübarek başlarını çevirdiler ondan. Adam çok üzülüp ağlamaya başladı. Gözyaşları içinde; - Yâ Resulallah! Niçin böyle davranıyorsunuz? diye sordu. Efendimizin cevabı üç kelimeydi: - Ben seni tanımıyorum! Eyvaah! Adamcağız bu cevapla kahroldu ve başladı dil dökmeye: - Yâ Resulallah! Ben senin ümmetinden bir Müslümanım, beni nasıl tanımazsınız? Halbuki siz, babanın oğlunu tanımasından daha fazla tanırsınız ümmetinizi. Efendimiz; - Evet öyledir, buyurdu. Ama sen, bana hiç salevat göndermiyorsun. Ben ümmetimi, bana okudukları salevat miktarınca tanırım. Uykudan uyandığında kan-ter içindeydi. Tabii anlamıştı hatasını. O günden sonra salevat okuyordu artık. Her gün belli miktar okumayı âdet edinmişti. Birkaç gün sonra, bir gece yine rüyada gördü Resulullahı. Bu defa Efendimiz ona sevgiyle baktılar ve tebessüm ederek; - Seni şimdi tanıdım! buyurdular. Allah korkusu Bir gün de sohbetinde; - Peygamber Efendimiz, Allahü teâlânın Habîbi olduğu halde, O'ndan en fazla korkan da yine O idi, buyurdu. - Resulullah mıydı? dediler. - Evet. Nitekim bir gün eshâb-ı kirama karşı; "Allahü teâlâdan en çok korkanınız benim" buyurmuşlardır. Ve ekledi: - Bu korku sebebiyledir ki, namaza başlayınca "göğsünün hırıltı"sı işitilir, "su fokurdar" gibi sesler duyulurdu dışarıdan. - Başkaları da bu sesi duyar mıydı efendim? - Evet. Âişe validemiz bu sesi daima işittiğini haber vermiştir.
.Anmak, hatırlamak"
2006-04-07 01:00:00
Amasya'da medfun bulunan "İsmail Siracüddin Şirvânî" hazretlerine; - Zikir meclisi nedir? diye sordular bir gün. Cevabında; - Namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, abdest ve gusül nasıl alınır? gibi meselelerin konuşulduğu yerdir, buyurdu. Ve ekledi: - Bir kimse günlük yaşantısında daima Allah'ın emir ve yasaklarını düşünür, her işini "İslamiyete uygun" yapmaya çalışırsa, her an Allah'ı zikretmiş olur. - Zikir bu mudur yani? - Evet. Çünkü zikir, "anmak, hatırlamak" demektir. Devamlı surette Allahü teâlânın emir ve yasaklarını düşünen kimse, her an "Allahü teâlâyı hatırlamış olur" ki, zikir de budur zaten. Günah işleme! Bir gün de bir genç bu zâta gelip; - Efendim, ben Allahü teâlâya yaklaşmak istiyorum, ne yapayım? diye sordu. Cevabında; - Öyleyse günah işleme! buyurdu. Çünkü günahtan sakınmak, kalbi nurlandırır ve o kişiyi Allah'a yaklaştırır. Ve ekledi: - Ayrıca insanın melekten üstün olabilmesi, takvâ sayesindedir. "Takvâ", günahlardan sakınmak demektir ki, her şeyden daha lüzumludur insan için. Dînin temeli takvâdır. Haram işleyenler, ibadetin tadını alamazlar. Delikanlı sordu: - Ya haramdan kaçanlar efendim? - Haramdan kaçanlar, Allahü teâlâya yaklaşır ve Onun rızasına ve sevgisine kavuşurlar. Başarının sırrı Bir gün de nasihat isteyen bir gence; - Kendini, kimseden üstün görme, buyurdu. Günahkâr bil. Allah'ı unutma. Onun emirlerine göre yaşamaya çalış. Muvaffak olmanın sırrı üçtür. Genç adam; - Onlar nedir ki efendim? diye sordu. Buyurdu ki: - Niyeti düzeltmek, günahına tövbe etmek ve büyüklerin sözüne "Peki" demektir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İbadetten maksat nedir?
2006-04-08 01:00:00
Bitlis'e bağlı Şirvan'da yaşayıp Mekke-i mükerreme'de vefat eden "İsmail Şirvânî" hazretleri, bir gün; - Ey insanlar, Allahü teâlâ, insanları ve cinleri yalnız kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır, buyurdu. - İbadetten maksat nedir? dediler. - İbadet, kalbin kırıklığı, kendini aşağı bilmesidir. İnsanın yaratılması da, kendini Rabbine karşı hakir bilmesi, aşağı görmesi içindir zaten. Ve ekledi: - Bu dünya, Müslümanların, âhiretlerine göre "Zindan" gibidir. - Zindan gibi mi? - Evet. Cennete göre zindan gibidir. - Nasıl yâni hocam? - Müslüman, âhirette sonsuz "Cennet nîmetleri"ne kavuşacaktır. Bu dünya, Cennete göre "Çöplük" gibi, hattâ "Zindan" gibidir. Bunun için Müslümanların bu zindanda zevk ve safa aramaları uygun olmaz. - Burada yapılacak şey nedir öyleyse efendim? - Müslüman, Allah'ın kullarına faydalı olmak için çalışır, duasını alır herkesin. Siz de dua almaya bakın. Faydasını dünyada da görürsünüz, ahirette de. Ahmak kimdir? Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, bu dünyada rahatlık arayan kişi, "Ahmak"tır, buyurdu. - Ahmak mıdır, neden? dediler. - Çünkü bu dünya, "Çile çekme" yeridir. Burada rahatlık olmaz. Bu dünya, çalışılacak ve tohum ekilecek yerdir. Hasat, öbür tarafta olacak, Yâni mükâfat, âhirette. Şöyle devam etti: - Bu dünyada hayırlı iş yapanlar, karşılığında "Cennet"e girerler. Biz Rabbimizden Cenneti istiyoruz. Cenab-ı Hak vermek istemeseydi istek vermezdi. Biz istiyoruz, inşallah kavuşuruz. - Kavuşmak için ne lâzım hocam? - Heyecan. Burası "İmtihan yeri"dir. Burada, imtihan kapısında duyulan heyecan duyulmazsa, âhiret sıkıntılı olur. Şöyle bitirdi: - Âhirette "hesaba çekileceğimizi" hiçbir an unutmayalım. ---------------------------------------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dünya ahiretin tarlasıdır
2006-04-09 01:00:00
İzmir'de vefat eden "İzmirli Osman Nuri Efendi", bir günkü sohbetinde; - Ey insanlar, bu dünya "âhiretin tarlası"dır, buyurdu. Burada tohum ekmeyenler, yarın çok pişman olurlar. Ve ekledi: - Kardeşin kardeşten, ananın evladından kaçacağı o "dehşetli gün" için burada hazırlık yapmayanlar, çok ziyan edecektir. Sordular: - Nasıl hazırlık yapalım efendim? - İslâmiyete uymakla. Akıllı insan, şu birkaç günlük hayatı "fırsat" bilir. Allahü teâlânın beğendiği işlere, yani "İbadet"e sarılır. - En mühim ibadet nedir hocam? - "Beş vakit namaz"dır. Namaz kılmak, "Nefes almak" gibidir bu dinde. Onun için Müslüman, namazlarını hiç gevşeklik yapmadan, vaktinde kılar. Zekâtını verir. Kimsenin hakkını yemez. Velhasıl cenab-ı Hakkın emirlerine sarılıp, yasaklarından kaçan, dünyada da rahat eder, âhirette de. "Bir nefes"lik vakit!.. Bir gün de; - Kardeşlerim, dünyadaki "bir nefes"lik vakit, âhiretteki "bin yıl"dan daha kıymetlidir, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü âhirette ibadet yoktur, tövbe yoktur. Yine nefisle mücadele, haramdan kaçma gayreti, küfre düşme endişesi, kâfirlerle cihat, İslâma hizmet imkânı yoktur. Ama bütün bu imkân ve fırsatlar, bu dünyada var. Şöyle devam etti: - Hattâ kâfirler için de "bir nefes"lik dünya zamanı, âhiretteki "sonsuz hayat"ından daha hayırlıdır. - Hikmeti ne efendim? - Çünkü bu bir nefeslik dünya hayatında îman edip, "Sonsuz Cehennem"den kurtulmaları mümkündür. Ama ölünce bu fırsat biter. Dünyaya tekrar gelmek yoktur çünkü. Âlim kime denir? Bir gün de; - Çok kitap okuyana, çok ilmi olana âlim denmez, buyurdu. - Peki âlim kime denir? dediler. Buyurdu ki: - "Hak" ile "bâtıl"ı, yani doğru ile yanlışı ayırabilen kimseye "âlim" denir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Her savaşta en öndeydi!
2006-04-10 01:00:00
Mısır evliyâsından "İzzeddin Türkmânî" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, Sevgili Peygamberimiz düşmana karşı "gayet cesaretliydi" buyurdu. Öyle ki, harplerde zor durumda kalındığında, korkmadan hücum ederlerdi düşman üzerine. Ve şöyle anlattı: Hazret-i Ali buyuruyor ki: - "Bedir"de üçyüz sekiz kişiydik. İçimizde en cesurumuz "Resulullah Efendimiz" olup, müşriklere en yakın O dururdu. Biz sıkıştığımızda Ona sığınırdık. "Uhud"da da öyle olmuştu. Bir aralık ortalık karıştı. Mücahidler iki ateş arasında kalıp şaşkınlıktan dağıldılar. Ben de düşman askerlerinin arasında kaldım. Etrafımda tek Müslüman yoktu. Bir yandan çarpışırken, bir yandan da "Resulullah"ı merak ediyordum. Neredeydi acaba?... Her tarafa bakıyor, ama göremiyordum kendisini. Gerilerde olamazdı. Çünkü O, düşman karşısında bir adım bile gerilemezdi. Kendi kendime; "Herhalde bizim günahımızdan, Hak teâlâ Onu semaya kaldırdı" diye düşündüm. "Öyleyse bir an evvel şehid olup Ona kavuşmalıyım" dedim. Kılıcımın kınını kırıp daldım düşman içine. Düşmanı kıra kıra ilerlerken "Resulullah"ı fark ettim. Benden daha ilerde tek başına çarpışıyordu düşmanla. Derhal Ona yetişip siper oldum kendisine. Ortalık karışmıştı Yine hazret-i Ali anlatıyor: - "Huneyn günü" de bir ara karışmıştı ortalık. Gaziler şaşkınlık içinde dağıldılar. Bu karışıklık ânında Resulullah yalnız kaldı. Buna rağmen atını mahmuzlayıp hücuma geçtiler. Binlerce düşmana karşı. Ve tek başlarına. Üzerlerine binlerce ok yağarken atıldılar ileriye. "Hazret-i Abbas" ile "hazret-i Ebu Bekir", yüz kadar gazi ile bu manzarayı görüp süratle at koşturdular arkasından. Ve yetişip, etrafında halka oluşturdular. Biri dizginini tuttu. Diğeri üzengisini. Böylece hızını keserek Onu düşman içine yalnız bırakmadılar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Rüyada ödenen borç!
2006-04-11 01:00:00
Hindistan'ın âlim ve velîlerinden "Ziyâeddin Nahşebî" hazretleri, bir gün şunu anlattı cemaatine: Gayet fakir bir kimsenin acele "Beşyüz dirhem" paraya ihtiyacı olmuştu. Ama garipti zavallı, kimden istesin? Açtı ellerini, yalvardı Allaha. O gece Resulullahı gördü rüyada. Kendisine; - Nişabur'da, Ebül Hasan adında zengin bir kimse var, buyurdular. Ona git, benden selâm söyle. İstediğin parayı versin! Ve ilave ettiler: - Rüyana inanmazsa; "Her gece yüz salevat okurdun, dün gece unuttun!" dersin kendisine. Fakir, sabah uyanıp sevinçle koştu o zengine. Kapıyı çalıp arz etti: - Efendim, Resulullahın selâmları var. Rüyada bana; "Ebül Hasan'a git, ihtiyacın olan parayı sana versin", buyurdular. Ebül Hasan; - Aleyküm selaam! diyerek selâmı aldıysa da, bir "Acaba?!.." takıldı zihnine. - Eee şeyy... İyi de, bu rüyaya nasıl inanayım ben? Fakir hazırlıklıydı. - Efendim, siz her gün Resulullah Efendimize beşyüz salevat okurken, dün gece unutmuşsunuz. Ebül Hasan irkildi. - Sen bunu nereden biliyorsun? - Resulullah haber verdi. Bunu duyunca, yerinden fırlayıp, secde-i şükre vardı hemen. Sonra kalkıp açtı para kesesini. - Al, bu "beşyüz dirhem", ihtiyacın için. Sonra "bin dirhem" çıkardı. - Bu da Resulullahın şerefine. Bir mucize... Asrı saadette bir hanımın oğlu dünyaya geldi. Ancak üç dört yaşına geldiği halde konuşamıyordu yavrucak. "Dilsiz"di yâni. N'apsın kadıncağız? Çocuğu kucakladığı gibi koştu Efendimize. Ağlayarak arz etti durumu. Efendimiz o çocuğu dizlerine oturttu. Başını okşayıp, sırtını sıvazladı. Ve bir mucize: Çocuk başladı konuşmaya. Hem de "bülbül" gibi. Annesi ne yapacağını bilemiyordu sevincinden. ---------------------------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin böyle yaptınız?
2006-04-12 01:00:00
Türkistan evliyâsından "Kadı Muhammed Zahid" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Evliyânın büyüklerinden "Bayezîd-i Bistâmî" hazretleri, talebeleriyle bir şehre gitmek için yola çıktılar. Tam şehre yaklaşmışlardı ki, ahalinin akın akın kendisini karşılamak üzere yollara döküldüklerini gördü. Ve derhal çıkınından ekmeğini çıkarıp hızlı hızlı yemeğe başladı. Ahali, bu hareketi ona hiç yakıştıramayıp; - Allah Allaah! dediler. Biz bu zâtı evliyâ bilirdik. Meğer ne kaba adammış! Ve dağılıp gittiler. Talebeleri sordu: - Hocam, niçin böyle yaptınız? - Kalbime kibir gelmesinden korktum. - Ama yanlış anladılar. - Olsun, kalbime "Kibir" gelseydi, Allahü teâlânın gadabına uğrardım. Îmanla gitmek için Bir gün de; - Dünyadan îman ile gitmek için ne lâzım? diye sordular bu zâta. - Allah adamlarını, ehl-i sünnet büyüklerini sevmek lâzım, buyurdu. - Onları sevmek bu kadar mühim mi efendim? - Elbette. Namaz kılan bir Müslümanın "Îmanlı gitme" ihtimali vardır. Fakat namaz kılan ve Allah dostlarını seven bir Müslümanın "Îmansız gitme" ihtimali yoktur. Hikmeti ne hocam? - Sevdiği o büyük zatlar, son nefesinde imdadına gelir ve şeytanı kovup o kimsenin "îmanla ölmesini" temin ederler. Gerçek sevgi Bir gün de; - Gerçek sevgi, Allahü teâlâya olan sevgidir, buyurdu. Ama O'nu sevmek, Peygamber Efendimizi sevmekle olur. - Peygamberimizi sevmek ne ile olur? dediler. - Onun Ehl-i beytini ve eshâbını sevmekle, buyurdu. - Üstadını sevmek ne ile olur efendim? - Talebe kardeşlerini sevmekle. Ve ekledi: - Efendimizin Ehl-i beytini ve eshâbını, ehl-i sünnet âlimlerini, evliyâ zatları ve diğer Peygamberleri sevmeyen kimse, Efendimizi sevmiş olamaz. ------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Evden çıkarken niyet
2006-04-13 01:00:00
Kütahya'da medfun bulunan "Kalburcu Şeyhi"ne, bir gün sevdikleri gelerek; - Zikir nedir? diye sordular. Cevabında; - Haramlardan kaçıp, farzları yerine getiren ve her an "İslâma hizmet" niyetinde olan bir kimsenin her adımı "Zikir" sayılır, buyurdu. Onun için her gün "niyet etmeyi" unutmayın. - Nasıl niyet edelim? dediler. Buyurdu ki: - Her sabah evden çıkarken; "Niyet ettim, Allah rızası için ibadet ve İslâma hizmet etmeye ve rızkımı helalinden kazanmaya" diye niyet edenin yaptığı her iş, attığı her adım zikr sayılır. Allahın merhameti Bir gün de; - Allahü teâlâ çok merhametlidir, buyurdu. Âhirette günahkâr Müslümanları Cehennemden kurtarmak için adeta bahane arayacak. - Nasıl yâni? dediler. Buyurdu ki: - O günahkâr müminlere; "Dünyada iken dostlarımdan birinin sohbetinde bulundun mu?" diye soracak. Eğer "Hayır" derse, "Pekii bir dostumu tanıyan ve seven birinin sohbetine katıldın mı?" diye soracak. - Ya "Evet" derse efendim? - "Evet" derse, "Öyleyse gir Cennetime!" buyuracak. Fakat bir şartla tabii. - O hangi şart hocam? - Îmanla âhirete gitmek. "Îmanla ölmek" için de İslamiyeti öğrenip, elinden geldiğince amel etmek lazımdır. Dünya, hayaldir Bir gün de sohbetinde; - Bu dünya "Hayal"dir, buyurdu. Bugün yarın hepimiz bir gün öleceğiz. Onun için bir araya geldiğinizde mutlaka "Ölüm"den konuşun. Şöyle devam etti: - Hadîs-i şerîfte; "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyuruldu. Allahü teâlâ her insana bir ömür vermiştir. Onu Allahü teâlânın rızasında harcayanlara ne mutlu. Nefsi için harcayanlara ise yazıklar olsun! Şöyle bitirdi: - Şimdiden "Ölüm"e ve "Ölüm sonrası"na hazırlanalım. Neyi, niçin yaptığımızı iyi bilelim. Yoksa çok pişman oluruz âhirette.
.Şeytanın sevdikleri ve sevmedikleri
2006-04-14 01:00:00
Sivas evliyâsından "Şemseddin Sivâsî" hazretleri, bir gün şunu anlattı cemaatine: Resulullah Efendimiz eshâbı ile bir evde otururken, birisi izinle içeri girmek istedi. Resulullah Efendimiz; - O gelen İblis'tir. Kapıyı açın, gelsin! buyurdular. Şeytan içeri girince; - Yâ Muhammed! Beni Allah gönderdi buraya. İnsanları nasıl kandırdığımı doğru olarak sana anlatacağım, diye arz etti. Efendimiz; - Pekâlâ, sevmediğin ve düşman olduğun kimseleri say! buyurdular. İblis; - Dünyada hiç sevmediğim ve düşman olduğum kimselerin başında sen varsın, dedi. - Başka kimler var? İblis başladı saymaya: - Adil sultanlar, şükreden zenginler, halinden şikâyetçi olmayan Müslüman fakirler, doğru sözlü tüccarlar, ilmi ile amel eden âlimler, dîn-i islâmı yaymaya çalışan mücahidler, emr-i maruf ve nehy-i münker yapanlar, insanlara karşı merhametli olanlar. - Başka var mı? İblis devam etti: - Halisane tövbe edenleri, takvâ ehli gençleri, daima abdestli bulunanları, hayır hasenat yapan cömertleri, insanlara faydalı olan Müslümanları, Kur'ân-ı kerîmi tecvitle okuyan hafızları, beş vakit namazı vaktinde kılanları, gece herkes uyurken namaz kılanları hiç sevmem. - Şimdi de sevdiğin ve dost olduğun kimseleri bildir! buyurdular. İblis arz etti: - Zâlim idareciler, kibirli zenginler, hain tüccarlar, içki içenler, teganni edenler, fuhuş yapanlar, yetim malı yiyenler, cimriler, yalan söyleyenler, gıybet edenler, kovuculuk yapanlar, hırsızlar, farz borcu dururken nafile ile iştigal edenler, çok sevdiğim kimselerdir. - Başka var mı? İblis devam etti: - Zekat vermeyip sadaka verenleri, namazı vaktin sonunda kılanları, temizlikte, abdestte, namazda vesvese edenleri, uzun emel sahibi olanları, çabuk öfkelenip öfkesini yenemeyen kimseleri çok severim. --------------
.Kimleri, nasıl aldatıyorsun?"
2006-04-15 01:00:00
Sivas evliyâsından "Şemseddin Sivasî" hazretleri, bir gün şunu anlattı cemaatine: Resulullah Efendimiz eshâbı ile bir evde otururken, birisi izin isteyip içeri girmek istedi. Resulullah Efendimiz; - O gelen İblis'tir. Kapıyı açın, girsin! buyurdular. Şeytan içeri girince; - Yâ Muhammed! Beni buraya Allah gönderdi. İnsanları nasıl kandırdığımı doğru olarak sana anlatacağım, diye arz etti. Efendimiz; - Kimleri, nasıl aldatmaya çalışırsın? diye sordular. İblis anlattı: - En kuvvetli adamlarımı âlimlere gönderirim. Bâzısını gençlere, bâzısını şeyhlere, bâzısını da ihtiyar kadınlara musallat ederim. Bir kısmını âbidlere, bir kısmını da zahitlerin başına dert ederim. Efendimiz; - Bir misal ver! buyurdular. İblis arz etti: - Mesela önceki ümmetlerden bir âbid, tam yetmiş sene ihlâsla Allah'a ibadet etmişti. Bu ibadetleri sebebiyle ona öyle bir hâl ihsan edildi ki, dua ettiği her hasta şifaya kavuşurdu. Onun peşine takıldım. Hile ile ona içki içirdim, zina ettirdim ve katil yaptım. Sonunda küfre soktum onu. Efendimiz sordular: - En çok neyi seversin? Dedi ki: - Yalanı ve kibri çok severim. Çünkü ilk yalan söyleyen ve ilk kibirlenen benim. Bu ikisi benim sıfatımdır. Bunlar kimde varsa, benim dostumdur ve kimde ne kadar varsa, o kadar bana benzemiş olur. - Sana göre en büyük günah hangisidir? - Dünya sevgisi ve baş olma sevdası. - Bir Müslüman namaz kılınca, Kur'an okuyunca, tövbe edince ne yaparsın? - Namaz kılmaya başlayınca adeta beni bir sıtma tutar. Kur'an okumaya başlayınca, üzüntümden eririm. Tıpkı ateşte eriyen kurşun gibi. Tövbe edince, sanki belim kırılır. Saçımı başımı yolarım. Bütün emeklerim boşa gitti diye feryat figan ederim. -----
.Bize hayırlı yağmur ver!"
2006-04-16 01:00:00
Yemen'in büyük velîlerinden "Zeynelâbidin Ayderûsî" hazretleri, bir gün Peygamberimizin şu mucizesini anlattı sevdiklerine: Medine'de müthiş bir kuraklık olmuştu bir zaman. İnsanlar, çaresizlik içinde Efendimize gelip rica ettiler: - Yâ Resulallah! Bu kuraklık çok uzadı. Mahsullerimiz mahvoldu. Şimdi de susuzluktan çocuklarımız ölüyor. Dua buyurun da yağmur yağsın! Efendimiz ellerini kaldırıp; - Yâ ilahî! Bize hayırlı yağmur ver! diye dua etti. O esnada günlük güneşlik olan hava, birden kararmaya başladı. Gök gürültüsü, şimşekler ve peşinden rahmet boşaldı. İnsanlar da suya kandı, hayvan ve nebat da. Ancak yağmur bir türlü kesilmiyordu. Üç gün sonra, tekrar geldi insanlar. - Yâ Resulallah! Dua buyurun da yağmur artık kesilsin, yoksa mahvolacağız. Efendimiz el açıp yalvardılar: - Yâ Rabbî! Suya kandık. Başka kullarına da ihsan eyle! O anda yağmur kesildi. Ve güneş parladı gökyüzünde. Çok borçlanmıştı Bir gün de şunu anlattı sevdiklerine: Eshaptan "Cabir bin Abdullah" hazretleri bir ara çok borçlanmış, alacaklıları sıkıştırmaya başlamışlardı. Mübarek sahâbînin bir tek hurma bahçesi vardı ki, onun da mahsulü bütün borcunu ödemeye yetmiyordu. N'apsın? Varıp arz etti Efendimize: - Çok borçlandım yâ Resulallah! Ödeyemiyorum. Efendimiz sordu: - Neyin var dünyalık? - Bir hurma bahçem var. Ama mahsulü yetmiyor bütün borçlara. - Pekâlâ, buyurup o bahçeye geldiler. Orta yerde bir küçük "hurma öbeği" vardı. Cabir bin Abdullah'a dönerek; - Bütün alacaklıları çağır, gelsinler! buyurdu. Hepsi gelip toplandılar. Efendimiz, her birine o öbekten ölçüp ölçüp verdiler. Tamamı ödendi borçların. Amaa... - Aması ne? dediler. - Hurma öbeği olduğu gibi duruyordu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir balıkçı hikâyesi...
2006-04-17 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Muhammed Seyfullah" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Fakir bir adam, oltayla balık tutuyordu bir gün. Oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu garibi görüp yaklaştı ve; - Oltana ilk takılan şey ne olursa, sana onun ağırlığınca altın vereceğim, dedi. Biraz sonra oltaya, ortası delik "bir kemik" takıldı. Hükümdar; - Ne yapalım, şansın bu kadarmış, dedi. Ve o garibi alıp birlikte saraya döndüler. Adamlarına: - Bu balıkçıya, elindeki kemiğin ağırlığınca altın verin! dedi. - Başüstüne! dediler ve "o kemiği" alıp, terazinin bir kefesine koydular. Öbür kefesine de "altın liralar" koymaya başladılar. Bir, beş, on, yirmi, elli, yüz... Hayret! Kemiğin bulunduğu kefe, yerinden oynamıyordu. Halbuki "üç beş altın"ı zor tartardı görünüşte. Altın koymaya devam ettiler. Kefe doldu taştı, ama "kemik" tarafı bir milim bile oynamadı yerinden. - Bunda bir sır var, dediler. Ve derhal bir âlim çağırıp; - Bu işin sırrı nedir? diye sordular. Âlim, kemiği eline alıp şöyle bir baktı ve; - Bu kemik, "açgözlü" bir insanın göz çukurudur, buyurdu. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine tartamazsınız. - Neden? - Çünkü doymaz. Bunu, bir avuç toprak doyurur ancak. Hemen koşup, "bir avuç toprak" getirdiler ve öbür kefeye koydular. Kefe anında yukarı kalktı. Edeb, müminin ziyneti Bir gün de "Edeb"ten sordular bu zâta. - Edeb ve hayâ, Müslümanın ziynetidir, buyurdu. Edebi olmayan, Allahü teâlânın sevgisine kavuşamaz. - Edeb'in tarifi nedir? dediler. - Edeb, büyüklerin emrine "Peki" demektir. - Yâni söz dinlemek mi efendim? - Evet. Söz dinlemeyenin edebli olmasından bahsedilemez
.Sen kendini kurtardın!.."
2006-04-19 01:00:00
Hak dostlarından "Ahmet Mekkî Efendi" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: "Kanuni Sultan Süleyman"ın, vefat ettiğinde yerine getirilmesini istediği bir vasiyeti vardı ki, bu da şahsına ait özel bir "Çekmece"nin kendisiyle birlikte mezara konmasıydı. Hayatı seferlerde geçen Sultan Süleyman, yine bir seferde iken vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilince derhal defin işlemlerine başladılar. Ve vasiyeti üzerine o çekmece getirilip hazır tutuldu. Devlet erkânı, Şeyhülislâm "Ebüssuud Efendi"ye; - Sultanımızın böyle böyle bir vasiyeti var, diye arz ettiler. - Zinhar böyle bir vasiyeti yerine getirmeyesiz! buyurdu. Zira dîn-i mübine aykırıdır. Bunun üzerine vasiyetin yerine getirilmesinden vazgeçildi. İyi de ne vardı bu çekmecenin içinde? Herkes bunu merak ediyordu. İstişareler sonunda sandukanın açılmasına karar verildi. Ve açıldı. Baktılar, çekmecenin içi, Hükümdarın ömrü boyunca yaptığı her icraat ve her sefer kararı için; "dînimize uygundur" diye Şeyhülislâmdan aldığı fetvalarla dolu idi. Bunu gören Ebüssuud Efendi; - "Hey büyük sultan! Sen Allah katında kendini temize çıkardın. Mes'uliyeti bize yıktın. Bakalım biz bunun altından nasıl kalkacağız?" dedi ve uzun uzun ağladı. Allah bizi görüyor Ahmet Mekkî Efendi bir gün de; - Kardeşlerim, Peygamber Efendimize tâbi olmayan bir kimse, felaketten kurtulamaz, buyurdu. Öyleyse şu birkaç günlük dünya hayatını, Rabbimizin râzı olduğu şeyleri yapmakla geçirelim. Ve sordu onlara: - Hak teâlâ, hepimizin yaptığı, iyi kötü her işi görüyor, öyle değil mi? - Elbette görüyor, dediler. - Pekii, bir insan bir günah işliyeceği zaman, bir başkasının göreceğini anlasa, o işi yapabilir mi? - Yapamaz tabii hocam, utanır ondan. Buyurdu ki: - Bu nasıl Müslümanlıktır ki, bir "Kul"dan utanır da, "Allah"tan utanmaz.
.Kötü kalpli adam!
2006-04-18 01:00:00
Niğde'de medfun bulunan "Kemal Ümmî" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: "İyi kalbli" bir vezir, yoksul ve muhtaçlara devlet hazinesinden borç para veriyor, - Ne zaman ödeyeceğim? diye sorduklarında; - "Padişahımız ölünce", diye cevap veriyordu. "Kötü kalbli" biri bunu öğrenip koştu hemen Padişaha. - Hükümdarım! Sizin veziriniz devlet hazinesinden halka borç para dağıtıyor. Vadesini de sizin ölümünüze bağlıyor. - Neden böyle yapıyor acaba? - Demek ki niyeti kötü sultanım. Sizin bir an önce ölmenizi istiyor. Siz ölünce de paraları zimmetine geçirecek herhalde. Padişah ister istemez endişelendi. Ve çağırıp sordu o vezire: - Sen böyle böyle yapıyormuşsun, doğru mu? - Evet padişahım, doğrudur. - Peki maksadın ne? - Uzun ömürlü olup çok yaşamanızı istediğim için. - Anlamadım, nasıl yâni? - Hünkârım, malumunuz her borçlu, borcunun vadesinin çabuk dolmasını istemez. Geç gelsin diye dua eder, öyle değil mi? - Evet, öyledir. - İşte benim borç verdiğim kimseler de, borçlarının vadesi çabuk dolmasın diye size uzun ömür diliyor, ölmemeniz için gece gündüz dua ediyorlar. Bunun üzerine Padişah, bu vezirini daha çok sevmiş, gammazcı adamı ise cezalandırmıştır. Ne mutlu size Bu zâtın talebeleri, "ilmihal kitapları"nı alıp bedava olarak halka dağıtırlardı. Bir gün o gençlere; - Ne mutlu size, buyurdu. Allah'ın dînini yayıyorsunuz. Gençler sordu: - Bu yaptığımız emr-i maruf mudur hocam? - Elbette. Bunun için hepiniz çok sevap kazanıyorsunuz. Şöyle ki, sizin bu hizmetinizle kazandığınız "Emr-i maruf" sevabı, küffarla dövüşerek "şehit olan" bir erin kazandığı sevaptan kat kat fazladır. -------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Herkese karşı şefkatliydi
2006-04-20 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Kerîmüddin Bâbâ Hasan Ebdâlî" hazretleri, bir gün bâzı gençlere Peygamber Efendimizden bahsederken; - Allahın Sevgilisi "gayet edebli" ve "mütevazı"ydı, buyurdu. Herhangi Müslümanla müsafaha ettiğinde, o kişi elini çekmedikçe mübarek elini ondan ayırmaz, o yüzünü çevirmedikçe, mübarek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanında oturacak olsa, "iki diz üzerine" otururdu. - Neden? dediler. - O Müslümana saygılı olmak için. Ve şöyle devam etti: - "Fahr-i kâinat Efendimiz" sabah namazını mescitte kıldırıp dışarı çıktığında, "Medine çocukları" başına üşüşür, su dolu kaplarını önüne uzatarak, mübarek parmağını o sulara daldırmasını isterlerdi. Kış ve soğuk olsa da onları kırmaz, isteklerini yerine getirirdi. "Küçük bir kız çocuğu" mübarek elinden tutup bir iş için götürmek isteseydi, onunla gider, müşkilini hallederdi. Sonra O, herkese karşı fevkalade şefkatliydi. - Nasıl mesela? dediler. Şöyle anlattı: Bir gün "Enes bin Malik" ile bir yere gidiyorlardı. Üzerinde Yemen kumaşından bir paltosu vardı. Arkadan "cahil bir köylü" geldi ve mübarek yakasından tutup kuvvetlice çekti. Öyle ki, paltonun yakası çizip, iz yaptı mübarek boynunda. Sordular: - Ne istiyormuş Efendimizden? - Zekat malından bir şeyler istiyecekmiş. - Pekii Efendimiz, bu kaba hareketinden dolayı kızmadı mı ona? - Hayır. - Azarlamadı mı? - Aslâ. - Peki ne yaptı hocam? - Sadece tebessüm edip, bir şeyler verilmesini emretti, o kadar. İşte "Şefkat" bu, "Merhamet" budur. Nitekim "Uhud Cengi"nde de öyle olmuştu ya. - Nasıl olmuştu efendim? - Kâfirler öldürmek maksadıyla vurup, bir dişini kırdılar da, O yine dua etti onlara. - Nasıl dua etti hocam? - "Yâ Rabbî! bilmiyorlar, bilseler yapmazlar. Sen onları affeyle!" buyurdu. ---
.İhsan etmekle emrolundum"
2006-04-21 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Ziyâeddin Bernî" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: "Resulullah Efendimiz"e bir gün, bir torba dolusu, tam "doksanbin altın" hediye gelmişti. Efendimiz, hiç bekletmeden, tamamını taksim etti eshâba. Az sonra biri daha geldi oraya. Lâkin ona verecek altın kalmamıştı. Efendimiz, onun üzülmesine dayanamayıp; - Kardeşim! Her neye ihtiyacın varsa, git, benim namıma satın al. Ben sonra öderim, buyurdular. Sahabeden biri, Efendimize sokularak; - Yâ Resulallah! Gücünün yetmediği şeyle mükellef değilsin, diye arz etti. Ama Efendimize hoş gelmedi bu söz. Cevap vermediler. O esnada başka bir sahâbî yaklaşıp arz eyledi: - Yâ Resulallah! Sen yine ihsan eyle. Bildiğin gibi yap. Allahın mülkü vermekle azalmaz. O zaman yüzü güldü Efendimizin. Tebessüm ederek; - Ben zaten ihsan etmekle emrolundum, buyurdular. Öyle yapacağına... Bir gün de şunu anlattı cemaatine: Kureyş müşriklerinden birinin "Efendimiz"den az alacağı vardı. Ödeme gününe henüz üç gün varken gelip dayandı kapıya. Efendimizin yanında "hazret-i Ömer" vardı o anda. Kapıya çıktığında adam ukala bir tavırla hakaret etti: - Ey Abdülmuttalib oğulları! Siz borcunuzu niçin vaktinde ödemezsiniz acaba? Efendimiz her zamanki gibi sükut ettiler. Lâkin "hazret-i Ömer" elinde olmadan gadaplanıp ağır ve sert şekilde azarladı adamı. Amaa... - Aması ne efendim? - Bu davranışı Efendimiz beğenmediler. O adam gidince hazret-i Ömer'i ikaz ettiler. - Nasıl? - "Yâ Ömer! Öyle yapacağına, bana, borcumu daha önceden ödememi, ona da, alacak isterken insanca davranmasını söyleyebilirdin", buyurdular. Hazret-i Ömer yaptığına pişman olmuştu. Özür diledi Efendimizden. -----
.Cehennemden kurtulmanın çaresi
2006-04-22 01:00:00
Kıbrıs'ta medfun bulunan velîlerden "Hâfız Ali Efendi", bir gün gençlerle sohbet ederken; - Evlatlarım, bugün ve her zaman "Cehennemden kurtulma"nın bir tek çaresi vardır, iki değil, buyurdu. Bu, ne namazdır, ne oruçtur, ne hacdır. Gençler merak etti. - O nedir ki efendim? - Kurtulmanın tek çaresi, "kurtulanlarla beraber olmak"tır. - Kurtulanlar kimlerdir ki hocam? - Allah adamları, İslâm büyükleri, ehl-i sünnet âlimleridir. Onlarla beraber olanlar da onların hürmetine kurtulurlar. - Onlar yoksa efendim? - Onların "kitaplarını okuyanlar" da onlarla beraber sayılır. Allah kimleri sever? Bir gün de; - Efendim, Allahü teâlânın bir kulunu sevip sevmediği nasıl anlaşılır? diye sordular. Buyurdu ki: - Bir kimsenin ne dîne, ne de dünyaya faydası olmayan, fuzuli ve malayâni işlerle uğraşması, Allahü teâlânın onu sevmediğine işarettir. - Pekii Allah kimleri sever hocam? - Faydalı iş yapanları, kullara hizmet edenleri, yâni çalışanları sever. Onun için Müslüman tembel olmaz. Çalışır, hizmet eder Allah'ın kullarına. Şöyle bitirdi: - Müslüman "çile adamı"dır, kimseye yük olmaz, ama "yük çekme"yi sever. Kim kimi severse... Bir gün de; - Efendim, Cennete girmenin yolu nedir? diye sordular bu zâta. - Dünyada "Cami"de buluşanlar, öbür tarafta "Cennet"de buluşacaklardır, buyurdu. Sordular: - Ya dünyada dinimizin yasak ettiği yerlerde buluşanlar hocam? - Onlar da "Cehennem"de buluşurlar tabii ki. Çünkü kim kimi severse, onunla beraber olur. Bu, bir yolculuktur. Asıl iş, "büyüklerin vasıtasına binebilmek"tir. Onlarla birlikte olanlar zararlı çıkmazlar.
.Sefere giden, yanına ne alır?
2006-04-23 01:00:00
Kıbrıs velîlerinden "İbrahim Sıdkı Efendi", bir gün sevdikleriyle sohbet ederken; - Bir kimse sefere giderken yanına ne alır? diye sordu. Ordakiler; - Yolda ve gideceği yerde ne lâzımsa, onu alır, dediler. Sordu yine: - Bir şehirden diğerine gidecekse, neler alır mesela? - Yolda lâzım olacak kadar azık, eğer orada kalacaksa pijamasını da götürür efendim. - Yatağını yorganını da sırtlayıp götürür mü? Güldüler. - Hayır efendim. Olur mu öyle şey. - Yâni lâzım olmayan şeyleri götürmez değil mi? - Gayet tabii hocam. Götürürse ahmaklık olur. Buyurdu ki: - İşte bizler de birer "âhiret yolcusu"yuz kardeşlerim. O halde bu dünyadan, âhirette işimize yarayacak olan şeyleri götürelim. - Onlar nedir ki hocam? - "Salih amel"dir. - Yani iyi işler mi? - Evet. Âhirette insanın işine yarayacak tek şey, "Allahü teâlânın beğendiği ameller"dir ancak. Orada, yalnız bunlardan fayda olur insana. Şöyle bitirdi: - Allah için yapılan "İyi amel"ler, âhiret yolcusunun götüreceği "En iyi azık"tır. Başarının sırrı Bir gün de sevdiği bâzı gençler bu zâta gelerek; - Efendim, başarılı olmanın sırrı nedir? diye sordular. - Başarının sırrı, "Yapmak" değil, "Sormak"tır, buyurdu. Bilenlere sorarak yapan, her işte muvaffak olur. - Hikmeti ne efendim? - Çünkü sorarak yapan, doğrusunu yapar. Doğru yaptığı için de başarılı olur. Ve şunu hatırlattı: - Büyüklerden biri, bir talebesine; "Oğlum! Sorarak iş yap! buyurmuş. Soracak kimse bulamazsan, git bir ağaca sor. Ama kendi bildiğine göre yapma!" >
.Önce îmandan sorulur
2006-04-24 01:00:00
Merzifon'da medfun bulunan velîlerden "Kılıç Dede", bir günkü vaazında; - Ey cemaat! Her Müslüman "Sırat köprüsü"nde yedi yerde durdurulur ve "yedi sual" sorulur, buyurdu. - Onlar nelerdir? dediler. - Önce "Îman"dan sorulur, buyurdu. - Sonra efendim? - Sonra, sıra ile "Namaz"dan, "Oruç"tan, "Hac"dan, "Zekât"tan ve "Gusül abdesti"nden sorulur. Bir nefes alıp devam etti: - Yedinci sual, "Kul hakkı"ndan olacak ki, burada Peygamberler bile korkuya kapılırlar. Çok mühim çünkü. - Nasıl mühim hocam? - Birkaç kuruşluk kul hakkı için, bir senelik, cemaatle kılınmış, kabul olmuş namazın sevabı karşı tarafa verilecektir. - Ya bu kadar sevabı yoksa? - O zaman onun günahı buna yüklenecek ve Cehenneme atılacaktır. Ruhun gıdası nedir? Bir gün de; - İnsan üç ana unsurdan meydana gelmiştir, buyurdu. "Beden", "Ruh" ve "Nefs"... Beden, topraktan yaratıldığı için gıdası da, topraktan çıkan şeylerdir, "Ekmek", "Sebze" ve "Meyve" gibi. - Ruhun gıdası nedir efendim? - Ruh, maddesiz âlemden geldiği için mukaddestir. Gıdası da mukaddes ve kıymetli olan manevi şeylerdir. "İbadet", "Zikir", "Dua" ve "Tövbe" gibi. - Ya nefsin gıdası hocam? - Nefs, Allahü teâlâya düşman olduğu için gıdası da Allahü teâlânın sevmediği ve yasak ettiği şeylerdir. "İçki", "Kumar", "Zina" ve "Faiz" gibi. Hiç ile uğraşılır mı? Bir gün de; - Dünya, âhiretin tarlasıdır, buyurdu. Bu, öyle bir tarla ki, âhiret için ekiyorsun, bire on, bire yediyüz, hattâ "bire sonsuz" veriyor. Amaa. - Aması ne? dediler. - Bu tarlaya "Dünyalık" ekersen, karşılığında koca bir "Hiç" alırsın. Aklı olan, "Hiç" ile uğraşır mı? > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.t
.Resulullahın şefkati
2006-04-25 01:00:00
Kayseri'de medfun bulunan velîlerden "Kılıç Ali Efendi", bir gün bâzı gençlere Peygamber Efendimizi anlatırken; - O, insanlara olduğu gibi, her can taşıyana da acır, şefkat ederdi, buyurdu. - Nasıl? dediler. - Mesela hayvanlara eliyle su kabını tutar, içip doymasını beklerdi. Yine bindiği at koşup da terlese, yüzünü mübarek eliyle silerdi. "Mütevazı" olduğu kadar "Heybetli"ydi de. Kendisi mütevazı davranmasaydı, heybetinden yanında hiç kimse rahat giremez ve oturamazdı. - Bir misal verseniz efendim. - Pekâlâ. Mesela bir gün huzuruna bir kimse geldi. Bir derdini arz edecekti Efendimize. Ancak mübarek yüzüne bakınca heybetinden terlemeye başladı. Efendimiz, onun bu halini görünce; - Sıkılma! buyurdu. Ben hükümdar değilim. Ben, kurumuş et yiyen bir kadının oğluyum. Herkes gibi yer içer, yorulur otururum. Böylelikle adamcağızın korkusu gitti ve derdini açabildi ancak. Şöyle devam etti: - Sevgili Peygamberimizin kapıcısı, bekçisi yoktu. Herkes rahatlıkla yanına girer, derdini anlatırdı. Son derece heybetli iken şaşılacak kadar da "Hayâ sahibi"ydi. - Nasıl mesela efendim? - Mesela edebinden, konuştuğu kimsenin yüzüne bakmazdı. Allahü teâlâdan korkusu pek fazla olup; "Allahtan en çok korkanınız benim" buyururdu. Umumiyetle mahzun olup; "Benim gördüğümü siz görseydiniz, az güler çok ağlardınız" buyururdu. - Başka hocam? - Havada bulut görse; "Yâ Rabbî! Bu bulutu bize azap gönderme!" diye niyaz eder, bir rüzgar esse; "Bize hayırlı rüzgârlar ver" diye dua eder, gök gürlediğinde ise; "Yâ Rabbî! Azâbınla bizi helak eyleme!" diye yalvarırdı. Şöyle bitirdi: - O Server, bu dünyaya zerre kadar gönül vermemişti. Allahü teâlâ, Ona; "İste vereyim" buyurduğu halde yine dünya serveti istememişti. "Mi'rac gecesi"nde Cennete girmiş, ama "Cennet nîmetleri"ne dönüp de bir kere bile bakmamıştı
."Seni memnun edebildim mi?"
2006-04-26 01:00:00
Son devir Anadolu velîlerinden "Zeynullah Kazânî" hazretleri, bir gün sevdiklerine Peygamber Efendimizden bahsederken; - O, alabildiğine merhametli olup, herkesi memnun etmek âdetiydi, buyurdu. Bir gün, bir köylü geldi huzuruna ve bâzı şeyler istedi. Efendimiz istediği şeyleri verdikten sonra; - Seni memnun edebildim mi acaba? diye sordu. Köylünün cevabı menfi idi. - Hayır! Eshâb-ı kiram taaccüp ettiler bu cevaba. Hattâ öfkelendiler içlerinden. Zira Efendimize "Hayır!" demek, küstahlığın âlâsıydı. Ama Efendimiz yine de mazur gördü onu. İstediği şeylerden bir şeyler daha verip tekrar sordu: - Şimdi memnun oldun mu? - Evet, Allah senden râzı olsun, dedi. Beni ihsana boğdun. Ve dualar ederek ayrıldı huzurdan. O gidince Efendimiz ordakilere dönerek; - Ey Eshâbım! Az önce siz o köylüyü nerdeyse azarlayacaktınız, buyurdu. Eğer böyle yapsaydınız, bizden uzaklaşacak ve helak olacaktı. Ama şimdi memnun ve bizi severek ayrıldı. Böyle yapma! Bir gün de şunu anlattı cemaatine: Peygamber Efendimiz, Eshâbına merhamet eder, onlara her şeyin kolayını emrederdi. Kendisi "gece namazı" kıldığı halde ümmetine emretmedi. Nitekim bir gün mescitten çıkarken Eshâptan birinin, durup dinlenmeksizin namaz kıldığını gördü. Yanına gidip omuzundan tutarak kaldırdı ve; - Böyle yapma! buyurdu. Allah seni, gücünün yetmeyeceği şeylerle mükellef kılmadı. Bir sahâbî de aralıksız her gün oruç tutuyordu. Efendimiz bunu da haber aldı ve o sahâbîyi çağırıp buyurdu ki: - Öyle yapma! - Nasıl yapayım yâ Resulallah? - Bir gün tut, bir gün tutma! Bir gün de namaz kılarken bir çocuk ağlaması işitti. Ona merhametinden çabuk selâm verip; - O çocuğu susturun! buyurdu. Ağlamasın yavrucak.
.Emr-i maruf sevabı
2006-04-27 01:00:00
Aydın'ın Kuşadası kasabasında medfun bulunan "Kuşadalı İbrahim Halvetî" hazretlerine, bir gün; - Efendim, emr-i maruf yapmanın sevabı ne kadardır? diye sordular. - Emr-i maruf yaparak bir kişinin hidayetine vesile olmak, "bin sene nafile ibadet" yapmaktan daha sevaptır, buyurdu. - Pekii bizler nasıl emr-i maruf yapabiliriz efendim? - Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı "İlmihal kitapları"nı alıp dağıtmak, vermek, satmak, hediye etmek, en uygun emr-i maruf şeklidir. - Hikmeti ne hocam? - Çünkü bizzat anlatmak için "Âlim" olmak lâzım. İlmi olmayanlar, kitap vererek de aynı sevaba kavuşabilirler. Allah korkusu Bir gün de; - Ömründe bir defa samimi olarak "Allah korkusu"ndan ağlayan kimseyi, Cehennem ateşi yakmaz, buyurdu. Sonra şunu anlattı: Büyük velîlerden "Bayezid-i Bistami" hazretleri, her gün gözyaşıyla ağlardı. Yakınları; - Niçin bu kadar çok ağlıyorsunuz? dediklerinde; - Allah korkusuyla dökülen gözyaşı "Cehennem ateşi"ni söndürür, onun için böyle çok ağlıyorum buyurdu. Tövbe çok mühim Bir gün de "Tövbe ve istiğfar"dan sordular bu zâta. - Tövbe edenler hakkında Peygamber Efendimiz ne buyuruyor, biliyor musunuz? diye sordu onlara. - Hayır, ne buyuruyor? dediler. - "Günahına tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir", buyuruyor. Ve sordu onlara. - Yine söyleyeyim mi? - Seviniriz efendim. - Hadîs-i şerîfte; "Herkes günah işler. Fakat günahkârların en iyisi, tövbe edendir" buyuruluyor. Bir daha rica ettiler. - "Kıyamette, amel defterinde çok istiğfar bulunana müjdeler olsun!" hadîs-i şerîfini nakletti onlara. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Eve Besmeleyle girin!
2006-04-28 01:00:00
Nişabur'da yetişen velîlerden "İmam-ı Kuşeyrî" hazretleri, bir gün "Besmele" okumanın önemini anlatırken; - Şeytanın evinize girmemesini ister misiniz? diye sordu cemaate. - Ebette isteriz, dediler. - Öyleyse evinize her girişte "Besmele okuyun!" buyurdu. - Hikmeti ne? dediler. - Eve girerken Besmele okunursa, şeytan; "Bu eve girmeme imkân yok" der ve geri dönüp gider, buyurdu. Ve sordu yine: - Evinize bereketin girmesini ister misiniz? - Tabii hocam, çok isteriz. - Öyleyse eve her girdiğinizde "üç ihlâs-ı şerif" okuyun! Evinize bereket geldiğini göreceksiniz. En akıllı insan Bir gün de bazı sevdikleri; - Efendim, en akıllı insan kimdir? diye sordular bu zâta. - "Akıllı insan", ölümü en çok hatırlayan ve ölüm sonrası için en çok hazırlık yapandır, buyurdu. "Gafiller" dünyada saray yapmakla meşgul olurken, "Akıllılar" kabirde ve Cennette kavuşacakları sarayları hazırlıyorlar. Şöyle bitirdi: - Kabir, kadın-erkek herkesin çeyiz sandığıdır. Bu sandığı "salih ameller"le doldurunuz. Ölümü seven, güler Bir gün de; - Ölüme hazırlanan, ecelini yakın bilen ve buna sevinen kimsenin bir tek alameti vardır, buyurdu. - O nedir? dediler. - "Güler yüz" ve "Tatlı dil". Çünkü ölümü seven kimsenin daima yüzü güler. - Ölümü seven neden güler efendim? - Müslüman, bu dünyada gurbettedir. Asıl vatanı "Âhiret"tir, "Cennet"tir onun. İnsan bu dünyada bile uzun yıllar ayrı kaldığı memleketine gideceği zaman sevinir, öyle değil mi? - Evet hocam. Hem de çok sevinir. - İşte mümin de, asıl memleketi, hakiki vatanı olan "Âhiret"e, oradaki "Cennet nimetleri"ne ölümle kavuşur ancak. Ölümü bunun için sever. Ne vakit öleceğini düşünse, içi ferahlar, kederi gider, neşelenir, sevinir.
.Şeytan niçin kâfir oldu?
2006-04-29 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Seyyid Celâl Buhârî" hazretleri, bir gün "Küfür" hakkında sohbet ederken; - Kardeşlerim, şeytan, Allahü teâlânın "Âdem aleyhisselama karşı secde et" emrini yapmadığı için kâfir olmadı, buyurdu. - Ya niçin kâfir oldu? dediler. - Cenab-ı Hakkın bu emrini "beğenmediği" için, yani "Bu emir yanlış, ben bu adamı önünde secde etmem" dediği için kâfir oldu. Sordular: - Allahü teâlânın emrini dinlemeyenler küfre girmezler mi yâni? - "Emri beğendiği" halde, nefsine uyup günah işleyen ve günaha girdiğine "üzülen" kimse, küfre girmez. Ve ilave etti: - Amaa emri beğenmeyerek; -hâşâ- "Bu yanlış, böyle emir olur mu?" diyen bir Müslüman, mâzallah küfre girer. Din nasıl öğrenilir? Bir gün de sohbetinde; - Rastgele kimselerden, rastgele kitaplardan din öğrenilmez, buyurdu. Ve ekledi: - İnsan, sıhhati için bakkala, kasaba gitmiyor değil mi?.. Hattâ rastgele bir doktora da gitmiyor. Birçok yerlere sorup, sonunda tecrübeli, mütehassıs bir doktora gidiyor, öyle değil mi? - Evet efendim, öyle. - İşte "Dînini öğrenmek", sıhhatini korumaktan daha mühimdir. Öyleyse İslamiyeti öğrenmek için de rastgele adama gitmemeli, rastgele kitabı okumamalıdır. - Pekii din nereden öğrenilir efendim? - "Ehl-i sünnet âlimleri"ne sorarak veya "onların kitaplarını" okuyarak öğrenilir. Sohbet nedir? Bir gün de bazı dostları; - Efendim, sohbet nedir? Hangi tür konuşmalar sohbet sayılır? diye sordular. - "Sohbet", İslâm âlimlerinin kitaplarından okumak veya onların sözlerini nakletmektir, buyurdu. Sohbet böyle olur. - Nasıl olursa sohbet olmaz hocam? - Kendinden anlatır, kafasından söylerse on para etmez. Buna sohbet de denmez zaten.
.Hepimiz helak olurduk!.."
2006-04-30 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Kutbüddin Bahtiyar Kâkî" hazretleri, bir gün bâzı gençlere, Efendimizle ilgili olarak; - Sevgili Peygamberimiz fakirliği severdi, buyurdu. Nitekim doyuncaya kadar yediği görülmemiştir. Bâzan ekmeğine sirkeyi katık edip yer, çoğu zaman da katıksız yerdi. - Neden efendim? dediler. - Çünkü katık bulamazdı. Evinde iki üç ay hiç yemek pişmediği olurdu. Vefat ettiğinde, zırhı bir Yahudide çıkmıştı. - Niçin hocam? - Çünkü zırhını, "az bir arpa" karşılığında rehin vermişti o Yahudiye. Şöyle devam etti: Server-i âlem Efendimiz çok da merhametli olup, kendisini öldürmek isteyenleri bile affeder, hatta hayır dua ederdi onlar için. - Öldürmek isteyenlere mi efendim? - Evet. Nitekim bir gün hazret-i Ömer huzuruna gelerek; "Anam babam yoluna feda olsun yâ Resulallah, dedi. Ne kadar merhametlisin. Kavmine beddua etseydin hepimiz helak olurduk. Nübüvvetini inkâr ettiler, seni Mekke'den çıkardılar. Üzerine saldırıp dişini kırdılar da yine bir bedduada bulunmadın. Hattâ hayır dua ettin onlar için. Ben âdil olmazsam... Yine bir harpten dönüldüğünde Efendimiz ganîmet mallarını dağıtıyordu gazilere. O sırada cahil bir köylü gelip, lâubali bir tavırla yaklaştı ve emreder gibi; - Ganîmet taksiminde adaletli ol! diye seslendi Efendimize. - Peygamberimiz ne yaptı hocam? - Üzüldü, ama kızmadı yine. Yumuşaklıkla cevap verip; - Ben adil olmazsam kim adil olur? buyurdu. Ben Peygamber olarak adalet yapmakla mükellefim. Aksi takdirde dünya ve âhiretim yıkılır. Âfiyetle yiyiniz! Yine Hayber'in fethinden dönerken bir Yahudi kadını, "bir eti zehirleyip" kızarttıktan sonra Efendimize getirdi ve; - Bu eti sizin için kızarttım. Afiyetle yiyiniz, dedi. Ancak Peygamberimiz, nübüvvet nuruyla hakikati anlayıp yemedi o eti. Eshâbına da yedirmedi. Kadın, ete zehir kattığını itiraf ettiği halde yine cezalandırmadı onu. O da, bu görülmemiş merhamet karşısında "Şehâdet"i söyleyip îmanla şereflendi. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir "ahde vefâ" örneği
2006-05-01 01:00:00
Mısır'da medfun bulunan velîlerden "Zeynelâbidin Münâvî" hazretlerine, bir gün "ahde vefâ" hakkında sordular. Cevabında; - Peygamber Efendimiz, ahde vefa konusunda çok titizdi, buyurdu. - Nasıl? dediler. - Şöyle ki, henüz Peygamberliğini tebliğ etmemişken alışveriş yapmıştı bir kişiyle. Bir miktar borçlanıp, ödeme hususunda anlaştılar. Falan gün, falan saatte bir yerde buluşup ödeyecekti borcunu. O gün ve o saatte Efendimiz anlaştıkları yere gitti. Ama adam yoktu ortalarda. - Efendimiz ne yaptı hocam? - Ertesi gün yine gitti. Ama adam yine gelmemişti. - Üçüncü gün de mi gitti yoksa? - Evet. Üçüncü gün yine gidip aynı yerde bekliyordu ki, o kimse geldi nihayet. Ama çok mahcuptu tabii. - Özür dilerim, dedi. İki gün de unuttum. Ancak Efendimizin bu hareketini çok beğenmiş, kendisini çok sevmişti. Peygamberlik ilan edilince koştu hemen, "İlk îman edenler"den oldu. Kimseyi kırmazdı Bir gün de bâzı gençler bu zâta gelerek; - Efendim, bize Peygamberimizden bahseder misiniz, dediklerinde; - Allahın Resulü yumuşak huylu idi, buyurdu. Kimseye sert söylemezdi. - Hiç kimseye mi efendim? - Evet. Hizmetçisine bile sert söylemez, hattâ onların işlerine yardım ederdi. Ve ilave etti: - Enes bin Malik; "Resulullaha on sene hizmet ettim. Lâkin bu on sene içinde Onun bana hizmeti, benim Ona yaptığımdan daha çoktur" demiştir. Şöyle devam etti: Efendimiz her sabah namazını Eshâbına kıldırınca nur yüzünü cemaate döndürerek; - Hasta bir kardeşimiz varsa, ziyaretine gidelim, buyururdu. - Hasta kimse yok, denirse; - Cenazesi olan varsa, yardımına gidelim, derdi. - O da yok, denirse; - O halde rüyâ gören varsa, tabir edelim, buyururdu. ------------------------------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalb, ruh ve nefis
2006-05-02 01:00:00
Konya velîlerinden "Ladikli Hacı Ahmet Efendi"ye, bir gün bazı sevdikleri; - Zikir nedir? diye sordular. - Zikir, eline tesbihi alıp, sadece "Allah, Allah..." demek değildir, buyurdu. - Ya nedir? dediler. - Zikir, her an, her saat "Allahü teâlâyı hatırlamak"tır. Ve izah etti: - Yâni insan, her işinde Rabbimizin emir ve yasaklarını düşünür, hep O'nun emirlerine göre hareket etmeye çalışırsa, her an Rabbini zikretmiş sayılır. Vücudun hakimi! Bir gün de bazı tanıdıkları; - Efendim, bize kalb, ruh, nefis ve akıl hakkında bilgi verir misiniz, dediler. - Kalb, "Akıl" ile "Nefis"in iktidar mücadelesi yaptığı bir savaş alanıdır, buyurdu. Bu savaşı hangisi kazanırsa, kalbin, dolayısıyla bütün vücudun hakimi o olur. Ve ekledi: - Akıl kazanırsa, ruh nefsin esaretinden kurtulup Allahü teâlânın rızasına kavuşur. - Ya nefis kazanırsa efendim? - O zaman kalbe, dolayısıyla bütün bedene nefis hakim olur. Bu da, o insanın felaketi demektir. Sabredebilirsen... Bir gün de biri gelip fakirliğinden şikâyet etti bu zâta. Mübarek, ona gıbta ile bakıp; - Sabredebilirsen ne mutlu sana, buyurdu. Adam çok şaşırdı. - Bana mı ne mutlu efendim? - Evet, sana. - Neden ki hocam? - Şunun için ki, fakir olup da Allahü teâlânın taksimine râzı olarak sabreden ve şikâyette bulunmayan mümine, yediği her lokma için Cennette "bir köşk" verilecektir. Duâ almaya bak! Bir gün de nasihat isteyen bir gence; - Evladım, mümin kardeşlerinin duâsını almaya çalış! buyurdu. Delikanlı sordu: - Dua almak bu kadar mühim mi efendim? - Elbette. Âhirette kurtuluşun, belki de bir garibin duâsındadır. Bu ihtimali sakın unutma! ----------------------
.Dört çeşit edeb...
2006-05-03 01:00:00
Bursa'da medfun bulunan "Lâmiî Çelebi" hazretlerine, bir gün sevdikleri; - Edeb nedir? diye sordular. - Dört çeşit edeb vardır, buyurdu. Allahü teâlâya, Peygamber Efendimize, âlim ve evliyâya, dost ve arkadaşlara. - Allahü teâlâya karşı edeb nedir efendim? - O'nu sevmek ve her işini O'nun emir ve yasaklarına göre yapmaya çalışmaktır. - Peygamberimize karşı edeb nedir? - Onun ahlâkıyla ahlâklanmak ve Onun sünnetine tâbi olmaktır. - Âlim ve evliyâya karşı edeb? - Onları sevmek ve her sözlerini beğenip itaat etmektir. - Ya dost ve arkadaşlara hocam? - Onlara karşı edeb ise, yanlarında daima güler yüzlü olup, kalblerini incitmemektir . İlmihal okuyun! Bir gün de bâzı gençler "Zikir"den sordular bu zâta. - Siz önce İslâmiyeti öğrenin! buyurdu. Bunun için her gün, mutlaka bir iki sayfa ilmihal kitabı okuyun! Ve ekledi: - Çünkü dînini, ilmihalini öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır. - Pekii, hangi ilmihali okuyalım hocam? - Herhangi bir "Ehl-i sünnet âlimi"nin kitabı olabilir. Ama cahil ve bid'at ehlinin kitaplarını sakın okumayın! Zira çok tehlikelidir. - Ne tehlikesi hocam? - Rastgele kitap okuyan, "dînimi öğreneyim" derken "dinden çıkar" da haberi bile olmaz. İmkân ellerinde Bir gün de; - Kardeşlerim, bu dünyanın "bir dakika"sı, âhiretin "bin sene"sinden, hattâ sonsuz senelerinden daha hayırlıdır, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü âhirette Cehenneme giren kâfirleri, bir dakikalığına tekrar dünyaya yollasalar, o kısacık zamanda yapacakları tek iş vardır. O da, hemen Kelime-i şehâdeti söyleyip "îman etmek"tir, öyle değil mi? - Elbette efendim. - Ama bu, mümkün olmayacak. Halbuki bu imkân şimdi ellerinde. ------
.Dünya malı, dünyada kalır
2006-05-04 01:00:00
Mısır'da yetişen evliyânın büyüklerinden "Leys bin Sa'd" hazretleri, bir gün; - Kardeşlerim, dünya malı dünyada kalır. Ona gönül bağlamayın, buyurdu. Sonra şunu anlattı: "Fakir" bir adamla "Zengin" birisi, birlikte yolculuğa çıkmış ve bir yerde mola vermişler. Fakir olan, oradaki bir ağacın altına uzanıp uyumuş. Bir müddet sonra zengin arkadaşı uyandırmış onu. - Kalk! Karanlık basmadan biraz daha yol alalım! Fakir gözünü açıp; - Niye uyandırdın? demiş. Ne güzel rüya görüyordum. - Hayrola, ne görüyordun? - Sorma, çok zengin olmuşum. Köşklerim, saraylarım, hizmetçilerim vardı. Zengin, alaylı bir tavırla sormuş: - Yaa... peki şimdi ne oldu o malların? - Ne olacak. Gözlerimi açınca kayboldu hepsi. Zengin gülmüş: - Ne yapayım ben öyle malı. Gözlerin açılınca hepsi kayboldu. Bu defa fakir sormuş ona: - İyi de, sen ölünce malların kaybolmayacak mı sanki? - Eee... kaybolacak tabii. Taşı gediğine koymuş: - O zaman farkımız ne? Benim mallarım, gözlerimi açınca kayboldu, seninkilerse gözünü kapayınca kaybolacak. Boşuna aramayın! Bir gün de sohbetinde; - Bu dünyada "Neşe" ve "Rahatlık" arayan varsa, boşuna aramasın, buyurdu. Çünkü ikisi de yoktur bu dünyada. - Dünyada yoksa nerde vardır? dediler. - Allahü teâlâ ikisini de "Cennet" için saklamıştır. - Pekii dünyada ne vardır efendim? - "Sıkıntı" vardır, "hastalık" vardır, "mihnet" vardır. Dert, musibet, çile vardır. Ama bütün bunlar faydalıdır bizim için. - Faydalı mı? Nasıl yâni? - Eğer dünyada bu sıkıntılar olmasaydı, âhiretteki sonsuz "Cennet nîmetleri"nin tadını alamaz, güzelliğini anlayamazdık.
.Bir "Vefakârlık" örneği
2006-05-05 01:00:00
Bursa'da medfun olan "Lütfullah Efendi"ye "Vefakârlık"tan sordular bir gün. - Âlemlerin Efendisi, anlatılamayacak kadar vefakârdı, buyurdu. - Nasıl? dediler. Şöyle anlattı: Mesela kendisine bir hediye gelseydi, "Onu, filan kadına götürün. Çünkü o, Hatice'nin arkadaşıdır" buyururdu. Ve ekledi: - Nitekim Âişe validemiz, onun hakkında; "Hatice'ye gıbta ediyorum", derdi. "Çünkü Resulullah ondan çok bahseder, onu çok sevdiğini söylerdi. Ne zaman bir koyun kesilse, onun akrabasına da gönderirdi". Siz yorulmayın! Bir gün de, Habeşistan Meliki "Necaşi"den elçiler geldi huzuruna. Onlara çok iltifat edip ikramları bizzat kendisi yapıyordu. Eshâb-ı kiram; - Yâ Resulallah! Siz yorulmayın, biz hizmet ederiz, dediler. - Evet, siz yaparsınız, buyurdu. Ama onlar vaktiyle Eshâbıma çok hizmet ettiler. Onun teşekkürü için severek yapıyorum bu hizmeti. Yine bana gel! Bir gün de savaş esirleri arasında süt kardeşi "Şeyma"yı görüp, tanıdı hemen. Çok sevindi. Mübarek arkasındaki örtüyü yere serip, üzerine onu oturttu. Hal ve hatırını sorduktan sonra; - İstersen yanımda kal, istersen seni köyüne göndereyim. Ama bir ihtiyacın olursa yine bana gel! buyurdu. Böylesine ilgi, çok memnun etmişti Şeyma'yı. Ama o, köye dönmeyi istedi. Kimsesi kalmadı "Süveybe hatun"un evine de sık sık yiyecek, giyecek gönderirdi. - Neden? dediler. - Çünkü bu hatun, Ebu Leheb'in âzâdlı kölesiydi. Efendimiz doğduğunda koşup süt vermişti kendilerine. Yâni ilk "süt annesi"ydi Resulullahın. O hayatta olduğu müddetçe daima hediye bir şeyler gönderirdi evine. Vefat edince de; - Hayatta kalan kimsesi var mıdır? diye sordu. Maksadı, bundan sonra onlara göndermekti. Ama; - Hiç kimsesi kalmadı, dediler. >
.Bir şartla inanırım!"
2006-05-06 01:00:00
Mısır'da medfun bulunan velîlerden "Zeynelâbidin Muhammed" hazretlerine, bir gün bazı sevdikleri; - Efendim, bize Peygamberimizin mucizelerinden birini anlatır mısınız, dediler. - Olur, buyurup, şöyle anlattı: Bir gün, Sevgili Peygamberimiz Kureyş'ten birini îmana davet etti. Adam cevaben; - Îman ederim, ama bir şartla, dedi. - Pekii, şartın nedir? - Geçen gün Müslüman bir komşumun kızı vefat etti. Ben onu çok severdim. O kızı diriltirsen îman ederim. Efendimiz; - Pekâlâ, buyurdu. Ve hemen kalkıp birlikte kabristana gittiler. Allahın Resulü, orada seslenerek o kızı ismiyle çağırdı. Kız dirilip, anında çıktı mezardan. Bu, mucizedir tabii. Mucizeyi yaratan da Allahtır ki, Onun gücünün yetmediği bir şey yoktur. Efendimiz sordu: - Ey kızım! Dünyaya geri gelmek ister misin? Kızcağız edeble cevapladı: - İstemem yâ Resulallah! - Niçin? - Çünkü burası baba evimden daha rahat yâ Resulallah. Ben buraya gelince öğrendim ki, müminin âhireti, dünyasından hayırlıymış. Adam bu olanları gözüyle görüp, kulağıyla işitince hayretten donakaldı ve bütün hücreleriyle haykırdı "Şehâdet"i. Allah'ın izniyle kalk! Bir gün de sevdiklerine Peygamber Efendimizin mucizelerinden şunu anlattı: Eshâb-ı kiramdan "Cabir bin Abdullah", bir koyun kesip Efendimizi davet etti bir gün. Resulullah, birkaç Eshâbıyla teşrif etti o eve. Ancak eti yerken; - Yiyin, ama kemiklerini kırmayın! buyurdu. Öyle yaptılar. Cabir bin Abdullah, biriken kemikleri bir araya topladı. Fahr-i âlem Efendimiz mübarek ellerini o kemiklerin üzerine koyup; - Allahın izniyle kalk! buyurdu. O anda dirilip kalktı koyun. Büyük veli buyurdu ki: - Her mucizeyi yaratan Allahü teâlâdır. O'nun, her şeye gücü yeter. ---
.Amellerimiz karşımıza çıkacak
2006-05-07 01:00:00
Irak'ta yetişen büyük velîlerden "Mâcid-el Kürdî" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, âhirette karşımıza çıkacak olan nîmet ve azaplar, bu dünyada yaptığımız amellerin neticesidir, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. - Mesela burada yapılan ibadet ve iyi işler, orada "Cennet nîmetleri" olarak karşımıza çıkacak. İşlenen küfür, günah ve çirkin işler de, "Azap ve elemler" şeklinde tezahür edecektir. - Sırat köprüsü de böyle midir efendim? - Evet. Herkes, ameline göre kolay veya zor geçer bu köprüden. - Nasıl mesela? - Salih amel sahiplerinden kimi "rüzgâr" gibi, kimi "şimşek" gibi, kimi de "koşar at" gibi geçip Cennet nîmetlerine kavuşurlar. - Ya günahı çok olan müminler? - Onlar "düşe kalka" geçerler Sıratı. Ama geçerler neticede. Fakat îmanı ve îtikadı ehl-i sünnete uymayan Müslümanlarla hiç îmanı olmayan kâfirler, geçemeyip Cehenneme yuvarlanırlar. Şükür nedir? Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, iyilik edene teşekkür edilir ve bu teşekkür, bir insanlık vazifesidir, değil mi? diye sordu. - Gayet tabii, dediler. - Pekii biz kullara her iyiliği yapan, yaratan, her nîmeti gönderen Rabbimize teşekkür ediyor muyuz? Bizleri hiç yoktan var eden ve varlıkta durduran O'dur. Göz, kulak ve nice uzuvları ihsan eden, bize akıl, zekâ bahşeden, çocuk, ev, eşya gibi ihtiyaçlarımızı gönderen yüce Sahibimize şükretmemiz gerekmez mi? - Elbette gerekir efendim. Ama şükretmek nasıl olur ki? - Sadece "Çok şükür" demekle şükredilmiş olmaz kardeşlerim. - Ya nasıl olur hocam? - Şükretmek, "günah işlememekle" olur. Ayrıca O'nun beğendiği şeyleri yapmalı, beğenmediklerini yapmamalıyız. - Yâni İslâmiyete uymak mı? - Evet. Şükretmek, "İslâmiyete uymak"la olur. Allahü teâlâya İslâmiyetin haricinde şükredilemez.
.Sen bir saman çöpüsün
2006-05-08 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Mahdumzade Ebül Kasım" hazretleri, bir gün sevdiği bir gence; - Evladım, nefs kâfir olduğu için küfür çabuk yayılır, buyurdu. Bu küfre "Dur!" demek çok zordur. Delikanlı sordu: - Nasıl zordur efendim? Buyurdu ki: - Bir nehir düşün ki güldür güldür akıyor. Sen ise o su üzerinde bir "Saman çöpü"sün ve bunun tersine gitmeye çalışıyorsun. Bu mümkün mü? - Değil tabii efendim. - O halde kendini nasıl kurtaracaksın o selden? - Bilmiyorum hocam. Mümkün değil gibi gözüküyor. - Mümkün, ama sadece bir tek yolu var bunun. - O nedir ki? - Ya bir "kaya kovuğu"na girecek, ya da bir "ağaç oyuğu"na sığınacaksın. - Bununla neyi kastediyorsunuz efendim? - Resulullah Efendimiz; "İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir" buyuruyor. Yâni kiminle arkadaşlık yapıyorsun? Bu mühim. "Kitap" da bir arkadaştır. Ne yazıp ne okuyorsun? - Yâni arkadaşımız iyiyse kurtulur muyuz hocam? - Evet. Az önce söylediğim "Kaya kovuğu" ve "Ağaç oyuğu"ndan maksadım bu idi zaten. Yâni "İyi arkadaş" ve "İyi kitap" bulur da bunlara sığınırsan, kurtulursun. Ama arkadaşını iyi seçemezsen, yanarsın. Çünkü onlar, seni de felakete sürükler mutlaka. Namaz çok mühim Bir gün de sohbetinde; - Namaz çok mühim ibadettir, buyurdu. - Nasıl? dediler - Namaza ehemmiyet vermeyenleri Cehennemde "Veyl çukuru"na atacağını bildiriyor Cenâb-ı Hak. Hem de sonsuz olarak. - Sonsuz mu dediniz? - Evet. Çünkü, namaza ehemmiyet vermeyenin îmânı gidebilir mâzallah. - Veyl çukuru nedir hocam? - Cehennemdeki ateş çukurlarının en derinidir. --------------------------------------------------------
.İki sevgi bir arada bulunamaz
2006-05-09 01:00:00
İstanbul'da medfun bulunan evliyâdan "Mahmud Çelebi" hazretlerine, bir gün bâzı sevdikleri gelerek; - Efendim, zikir nedir? diye sordular. - Zikir, anmak, yâni hatırlamak demektir, buyurdu. İnsan kimi çok severse onu çok anar, onu hatırlar, değil mi? - Evet efendim öyledir. - Yâni ister ki, hep ondan konuşulsun. Sevdiğinden bahsetmek hoşuna gider, öyle değil mi? - Doğru hocam. - Bu, zaten her insanın tabiatında vardır. Şimdi bir Müslüman, "Allah" varken başka şeylerden bahsederse, yakışık alır mı? Kendisini yoktan var eden, varlıkta durduran, tehlikelerden koruyan, her türlü nîmeti gönderen, sonsuz kudret sahibi "yüce Allah"ı anmak varken, nasıl olur da başka şeylerden bahsedilir? Dünya nedir? Bir gün de bazı gençler bu zata gelip; - Efendim, dünya hep kötüleniyor. Dünyayı terk edin! deniyor. Bu ne demektir? diye sordular. - Dünyayı terk etmekten maksat, sevgisini gönülden çıkarmaktır, buyurdu. - O halde kötü olan nedir hocam? - Kötü olan, dünyayı sevmektir. Ona gönül bağlamaktır. Bir kalbde ya "Allah sevgisi" vardır, ya da "Dünya sevgisi". İkisine birden yer yoktur orada. Şöyle devam etti: - Mesela bir kap düşünün. Bu kapta ya "Su" vardır, ya da "Hava", öyle değil mi? - Evet efendim. - Aynı anda ikisi birden bulunabilir mi? - Bulunamaz hocam. - İşte kalb de öyledir. Orada iki sevgi bir arada bulunamaz. Ama kalb, Allah'a mahsustur. Onda yalnız "Allah sevgisi" olmalıdır. Oraya dünya sevgisinin girmesi neye benzer biliyor musunuz? - Neye benzer hocam? - Ağzına kadar dolu olan bir "Çöp kovası"nı, evin tertemiz misafir odasının ortasına devirmeye benzer. Şöyle bitirdi: - Paranın yeri ceptir, cüzdandır; ama aslâ kalb değildir. -
."Ben aranızda oldukça..."
2006-05-11 01:00:00
Kayseri'de medfun bulunan büyük velîlerden "Zeynelâbidin Kayserânî" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Fahr-i âlem Efendimiz, bindörtyüz mücahidle birlikte Medine'den çıkıp "Hudeybiye"ye geldiklerinde suları bitti. Sadece Resulullahın ibriğinde biraz su kalmıştı. Mücahidler telaşa kapıldı. Haklıydılar. Zira bırakın içmeyi, abdest almak için su lâzımdı bir kere. Çaresizlik içinde, ellerini ovuşturarak Efendimizin huzuruna geldiler. - Mahvolduk yâ Resulallah! Efendimiz sordu: - Neden mahvoldunuz? - Hiç suyumuz kalmadı. Şimdi ne yapacağız? Âlemlerin Efendisi gayet rahattı. - Korkmayın! Ben aranızda oldukça mahvolmazsınız. Sonra mübarek bir elini ileri uzatıp parmaklarını açtı. O anda bir mucize gerçekleşti. Resulullahın mübarek parmakları arasından sular akmaya başlar. Aynen "Çeşme" gibi. - İşte su! buyurdular. Alın, kullanın! Bindörtyüz mücahidin her biri o sudan içti, abdest aldı ve kaplarını doldurdular. "Cabir bin Abdullah"; - O gün biz bindörtyüz kişiydik. Lâkin "Yüzbin kişi" olsaydık da fark etmez, yine kâfi gelirdi, demiştir. Âhirette görüşürüz Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, Sevgili Peygamberimiz bâzan geleceğe ait haberler verirlerdi ki, hepsi aynen vaki olmuştur, buyurdu. - Bir misal verseniz, dediler. - Sayılamıyacak kadar misali var, buyurdu. Bereketlenmek için birini anlatayım: Mesela "Muaz bin Cebel" hazretlerini Yemen'e vali tayin etmişlerdi bir zaman. Onu Medine'den uğurlarken; - Yâ Muaz! Allahın izniyle git! buyurdular, Bir daha âhirette görüşürüz. Hazret-i Muaz ağlayarak ayrıldı. Bir müddet sonra Medine'ye döndüyse de göremedi Efendimizi. - Neden hocam? - Çünkü dünyadan göçmüşlerdi. >
.En sevgili ibadet
2006-05-12 01:00:00
Sinop şehrinde medfun bulunan "Mahmud Kefevî" hazretlerine, bir gün sevenleri; - Allahü teâlânın en sevdiği ibadet nedir? diye sordular. - En sevgili ibadet Müslümanların birbirini sevmesidir, buyurdu. Bu, îmanın şartıdır zaten. - Nasıl? dediler. Îman, Âmentü'deki altı şeye inanmak değil mi? - Evet, îman Âmentü'deki altı şeye inanmaktır. Ama bu altı şeye inanan herkes Müslüman olamaz. - Olamaz mı, neden? - Çünkü bu altı şartın geçerli olması için ayrıca iki şart daha var. - Onlar nedir ki efendim? - Biri, ölmeden önce, yâni gözden perde kalkmadan evvel inanmak, ikincisi de "Hubbu fillah" ve "Buğdu fillah"tır. Ve izah etti: - Yâni Müslümanları, Müslüman oldukları için sevmek, Müslüman olmayanları da küfürlerinden dolayı sevmemektir. Şöyle bitirdi: - Bunun için bir Müslümana soğuk durmak, hele kin beslemek çok tehlikelidir. Çünkü bu düşmanlığı Müslümanlığından dolayı olursa, "îmanı götürür" mazallah. Akıllı insan kimdir? Bir gün de sohbetinde; - Ey insanlar! Hak teâlâ hepimizi, "Muhammed aleyhisselâm"a tam uymakla şereflendirsin, buyurdu. Çünkü asıl iş budur. Ve sordu onlara: - Akıllı insan kimdir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, kimdir? dediler. - Akıllı insan, bu dünyada âhiret için hazırlık yapandır, buyurdu. Âhiret hayatı sonsuzdur çünkü. - Âhirete nasıl hazırlanılır ki efendim? - Rabbimizin emirlerini yapıp, yasaklarından sakınmakla. İnsanlara yardım etmek, sıkıntılarını gidermek de bir ibadettir. Hattâ bütün nafile ibadetlerden daha kıymetlidir. Şöyle bitirdi: - Allahın kullarına iyilik edenler, "güler yüz" ve "tatlı dil"le kolaylık gösterenler, Allah'ın rızasına kavuşurlar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10
.İnsanlara iyilik edin!
2006-05-13 01:00:00
Harput'un büyük velîlerinden "Mahmud Sâminî" hazretleri, bir gün nasihat isteyen bir grup gence; - Evlatlarım! İnsanlara iyilik edin! buyurdu. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, bilakis iyilik eder, sıkıntısını giderir. Ve sordu onlara: - Allahü teâlânın size yardım etmesini ister misiniz? - Elbette isteriz efendim. - Öyleyse siz de Allahın kullarına yardım edin. Din kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Ve ekledi: - Siz bu dünyada, birini bir "Dünya sıkıntısı"ndan kurtarırsanız, Allahü teâlâ da sizi kıyamet gününde "Âhiret sıkıntısı"ndan kurtarır. Helak olursunuz! Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, Sevgili Peygamberimiz; "Ey Eshâbım! Siz, dînin onda dokuzunu yapıp, birini terk etseniz helak olursunuz. Ama ahir zamanda gelecek olan ümmetim, dînin onda birini yapsalar Cennete giderler" buyuruyor dedi. Sordular: - Efendim, bu hadîs-i şerîfte eshâb-ı kiram için, "... Helak olursunuz" ifadesi geçiyor. Bu ne demek acaba? Buyurdu ki: - Onların dereceleri çok yüksektir. Dînin onda birini yapmazlarsa, o yüksek makamdan bir derece aşağı düşerler ki, bu da onlar için "helak olmak"tır işte. Sordular yine: - Pekii efendim, "Ahir zamandaki ümmetim, dînin onda birini yapsalar Cennete giderler" buyuruluyor. Buradaki "Onda bir"den murat nedir? - Îmandır, buyurdu. Yâni ahir zamandaki Müslümanlardan îmanını kurtaran Cennete gidecektir. Ama ahir zamanda îmanını kurtarmak çok zordur. - Bunun için ne lâzım hocam? - İbadet yapmak. - İbadet mi? - Evet. Çünkü îman "Mum"a benzer, ibadetler ise "Fener"e. Yâni mum etrafındaki "cam fanus" gibidir ibadetler. Bu olmazsa îman nuru sönebilir. ------------------------------------------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.
.Bütün kötülükler öfkeden doğar!
2006-05-14 01:00:00
Irak'ta yetişen büyük velîlerden "Mahmud Sûfî" hazretleri, bir gün kendi talebelerine; - Gurur ve kibir çok tehlikelidir, buyurdu. Bundan çok sakının! Sonra şunu anlattı onlara: Velîlerden biri, bir gün birkaç talebesini alıp gezintiye çıkmıştı. Mola yerinde, bir köpek gelip onlara iyice yaklaştı. Mübarek zat kendisine sürünmesin diye kenara çekildi biraz. Lakin hayvan, aksine daha da yanaştı ve durup uzun uzun baktı bu velîye. Sanki bir şeyler söylüyordu. Büyük velî, talebelerine dönerek; - Bu köpek, lisan-ı haliyle bana ne diyor biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz dediler. Buyurdu ki: - O bana, "Ey filan! Sen benden sakınıyorsun ama, benden sana bulaşacak olan kir, yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsinde öyle bir kir var ki, o pisliği yedi deryada yıkasalar temiz olmaz" diyor. Bunun üzerine; - Bendeki o kir nedir? dedim. - Gurur ve kibirdir, dedi. - Doğru söylüyorsun, dedim. Senin dışın pis, benimse içim. Gel beraber olalım da, belki faydamız olur birbirimize. Ama o, reddetti teklifimi. - Hayır, ben seninle beraber olamam! - Neden? - Çünkü benim yiyecek bir kemiğim bile yok. Ama senin, ambar dolusu buğdayın var. O zaman kendi kendime; - Ey nefsim! dedim, Bak, bir köpeğe bile yol arkadaşı olmaya lâyık değilsin. Öyleyse haddini bil de kibirlenme sakın! Şeytanın oyuncağı! Bir gün de "Öfke"den sordular bu zâta. - Öfke, insanın aklını örter, buyurdu. Şeytan, öfkelenen kimseyi avcuna alır ve istediği yere sürükler. Hattâ öfkelenmek, insanın dînini îmanını bile götürebilir maazallah. - Öfkeye sebep nedir? dediler. Buyurdu ki: - Bütün kötülükler "Öfke"den doğar, öfke ise "Kibir"den. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen niçin oynamıyorsun?
2006-05-15 01:00:00
Tunus velîlerinden "Mahrez bin Halef" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Zaman-ı saadette on yaşındaki "Abdullah", babası bir harpte şehid olunca yetim kalmıştı. Bunun için kederli ve mahzundu. Gülmüyor, oynamıyor, ancak oynayan çocuklara uzaktan bakıp içli içli ağlıyordu. Onun bu halini kimse fark etmese de fark eden biri vardı: Sevgili Peygamberimiz... Bir gün Abdullah yine oynayan çocukları gözü yaşlı olarak seyrediyordu ki, Efendimiz usulca yanına yaklaşıp, şefkatle sordu: - Evladım, sen niçin oynamıyorsun bakayım? Yavrucak, başı yerde cevap verdi: - Benim babam yok ki, oynayamam. - Kardeşlerin var mı peki? - Hayır, kardeşlerim de yok. Bunun üzerine Efendimiz de ağlayıp, mübarek gözlerinden yaşlar süzüldü yanaklarına. Sonra, şefkatle başını okşayıp sordu tekrar: - Sen Hasan ve Hüseyin'i tanıyor musun oğlum? Abdullah, yine başı yerde cevap verdi. - Evet, tanıyorum. - Pekii, onlara kardeş olmak ister misin? Gözleri parladı birden. Başını kaldırıp baktığında Efendimizi gördü ve sevinçle cevapladı: - İsterim yâ Resulallah. - Peygamberin torunu olmayı da ister misin? Abdullah iyice neşelendi. Gözlerinin içi gülüyordu artık. - Evet, hem de çok isterim. - Peki öyleyse Abdullah. Sen benim torunumsun. Haydi tut elimden, bize gidelim. Birlikte eve geldiler. Abdullah mutluydu artık. Yetimliğini unutmuştu. Hane-i saadette yemeğini yedi ve güzel bir elbise giyip koşarak geldi oyun yerine. Ancak şimdi çok sevinçliydi. Yerinde duramıyor, "Ben, Peygamberimizin torunuyum!" deyip, neşeyle hopluyordu. Öbürleri ona gıbta ile bakıp; - Aaah! Keşke biz de yetim olsaydık da, senin kavuştuğun şerefe biz de kavuşsaydık, diyorlardı. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Îmansız gitmemek için...
2006-05-16 01:00:00
Hindistan evliyasından "Kutbüddin Bahtiyar Kâkî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, bir vakit namazını, vakti içinde, bile bile kılmayan, yâni namaz vakti geçerken, kılmadığı için üzülmeyen, aldırmayan, bunun için azab çekeceğinden korkmayan, dinden çıkar veya ölürken "îmansız gider", buyurdu. Sonra derin bir nefes alıp ekledi: - Ya namazı hatırına bile getirmeyenler? Namazı vazife tanımayanlar? - Onların hali ne olur? dediler. - Namaza önem vermeyenin, vazîfe tanımayanın "küfre gireceği"ni dört mezhebin bütün âlimleri söz birliğiyle bildirmiştir kardeşlerim. - Önem vermemek nasıl olur hocam? - Hiçbir özrü yokken, bile bile kılmayan, kazâ etmeyi de düşünmeyen, bunun için üzülmeyen ve azâb çekeceğinden korkmayan kimse, namaza önem vermiyor demektir. "Sen kalbe bak!" Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, bir kimse, bir haramı işlerken: (Ne olurmuş. Sen kalbe bak, kalbim temiz ya!..) gibi şeyler söylerse, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına önem vermemiş, bunları beğenmemiş olur, buyurdu. Ve ekledi: - Allahü teâlânın emir ve yasaklarına kıymet vermeyen, beğenmeyen kimsenin "îmanı gider". Müslüman olduğunu söylerse de, Müslüman değildir. - Öylemii? dediler. - Evet. Bundan tövbe edinceye kadar namazları, oruçları, zekâtları, hiçbir ibâdeti ve hiçbir iyiliği kabul olmaz ve âhirette sonsuz olarak Cehennemde azâb görür. - Ne tavsiye edersiniz efendim? - Îmanı olan erkek ve kadınların, bir günah işleyince, hemen pişman olması, yâni üzülüp kalpten tövbe etmesi ve o günahı hemen bırakması lâzımdır. - Devam ederse efendim? - Günahı bırakmaz ve sıkılmadan, utanmadan hep yapar ve hiç üzülmezse, Allahü teâlâdan korkmuyor demektir ki, böyle kimsenin "îmanı gider", mürted olur. ----------------------------------------------------------------
.Allah sizi görüyor!
2006-05-17 01:00:00
Kabr-i şerîfi Serez'de bulunan "Maksud Dede"ye, bir gün bâzı sevdikleri gelerek; - Efendim, Allah'ın rızasına nasıl kavuşulur? diye sordular. Cevaben; - Allahü teâlâyı unutmamakla, buyurdu. Rabbimizin sizi her an gördüğünü hatırınızdan çıkarmayın. Siz O'nu görmüyorsanız da O sizi görüyor. Bunu bilen bir kimse günah işleyemez. - Hikmeti nedir? dediler. - Çünkü Rabbinden utanır. Günah işlemeyen kimse de Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanır. Havada uçsa bile Bir gün de sohbetinde; - Ey insanlar! Havada uçan birini görseniz, o kimsenin fazilet sahibi bir Veli olduğuna hükmetmeyin, buyurdu. Bu gördüğünüz keramet olmayabilir. - Keramet olduğu nasıl anlaşılır? dediler. - O kişinin islâmiyete uymaktaki hassasiyetiyle, buyurdu. - Bunu nasıl anlarız ki efendim? - Çok kolay. - Nasıl? - O kimseye bakın. Ahlâkı, Peygamber Efendimizin ahlâkına benziyor mu? İslâm âlimlerini seviyor mu? Emirleri yapıp yasaklardan sakınıyor mu? Unutmayın, en büyük keramet istikamettir. - İstikamet nedir ki efendim? - "İstikamet", doğru yolda sebat etmek, taviz vermemek ve her hal-ü kârda o yoldan hiç ayrılmamaktır. Eğer bunlarda az bir gevşeklik varsa, o kişi keramet sahibi olamaz. - Harikulade işler yapsa da mı hocam? - Evet. Suda yürüse de, havada uçsa da keramet değil, istidractır. On para kıymet verilmez. İki kelime var ki... Bir gün de; - Hocam, boş vakitlerimizde söyliyeceğimiz bir tesbih var mı? diye sordular bu zata. - İki kelime vardır ki, söylemesi kolay, sevabı çok ağırdır, buyurdu. - O nedir efendim? - "Sübhanâllahi ve bihamdihi, subhanallahil azîm". -------
.İslâmiyete uymamanın sebebi
2006-05-18 01:00:00
Basra Evliyasından "Malik bin Dinar" hazretleri, bir gün; - İslâmiyete iyi uymamanın sebebi, kalbin hasta olmasıdır, buyurdu. Kalbin çok hastalıkları vardır ve hasta olan kalbi tedavi etmek gerekir. - Kalbin tedavisi nasıl olur? dediler. - Kalbin şifası ilimdir, ibadettir, ihlâstır, buyurdu. - İlim'den maksat nedir efendim? - İslamiyeti, yâni Allahü tealanın emir ve yasaklarını öğrenmektir. Nasıl ki her gün yemek yiyerek vücudumuzu besliyorsak, bunlar da kalbin gıdasıdır işte. Şöyle devam etti: - Önce islâmiyeti öğrenmeliyiz. Çünkü bilmeden Müslümanlık olmaz. Dînimizi öğrenip ona göre yaşayacağız. Fakaat... - Fakatı ne hocam? - İhlas da mühimdir. - İhlas nedir? - İhlas, her işi Allah için yapmaktır. Biz de ne yaparsak, Allah için yapmalıyız. Kalbimizde "Allah rızası" dışında bir gaye olmamalı. Şöyle bitirdi: - Allah için konuşan, Allah için dinleyen, Allah için çalışanın mükâfatını Allahü teâlâ elbette verir. Para sevgisi Bir gün de cemaatine; - "Para sevgisi", bütün kötülüklerin başıdır, buyurdu. Felaketler oradan başlıyor çünkü. Sonra şunu anlattı: Asr-ı saadette "Sa'lebe" adında bir kimse vardı. O kadar çok namaz kılardı ki, yaptığı secdeler, iz bırakmıştı alnında. Amaaa... - Aması ne? dediler. - Paraya düşkünlüğü sebebiyle mürted oldu. Yâni dinden çıktı. Bir Müslüman için en büyük iki tehlike nedir, biliyor musunuz? - Nedir efendim? - Birincisi, "Dünya sevgisi"dir. - İkincisi hocam? - İkincisi de "Kibir", yâni kendini beğenmektir. Şöyle bitirdi: - Peygamber Efendimiz; "Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse, Cennete giremez" buyuruyor. ------ E-mail: abdullatif.uyan@
.Yol levhası" olun!
2006-05-19 01:00:00
Basra Evliyâsından "Mansur bin Ammar" hazretleri, bir gün talebesiyle sohbet ederken; - Maksadımız, insanlara doğru yolu göstermek, yâni "Yol levhası" olmaktır, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. Buyurdu ki: - Hani yollarda levhalar görürsünüz ya, bir ok işareti vardır üzerinde. "Falan köye gider!...", diye yazar. İnsanlar, o levhalara bakarak bulurlar yollarını. - Evet efendim. - İşte bizim işimiz de "Yol levhası" olmaktır sadece. - Hangi yolu göstereceğiz hocam? - Tabii ki Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği yolu, islâmiyet yolunu. "Ehl-i sünnet yolu"nu. Şöyle devam etti: - Biz, Peygamber Efendimizin sevgisine, Onun rızasına kavuşturan yolun levhasıyız. Levhanın maddi değeri önemli değil. Ama gösterdiği istikamet, çok önemlidir. Çünkü bu istikamete giden Cennete gider. Ve ilave etti: - "Cehennem yolu"nu gösteren levhalar da var. Ama Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki, biz, "Cennete giden yol"u gösteriyoruz insanlara, ? Amel yap, tövbe et! Bir gün de; "Tevazu"dan bahsederken; - Allahü teâlâ göğsü kabarık insanları sevmiyor, buyurdu. Başı önünde olanları beğeniyor. Onun için çok tövbe edin. İbadet de yapsanız yine tövbe edin peşinden. - İbadet yapsak da mı? dediler. - Evet. Çünkü bizim ibadetlerimiz kusur doludur. Rabbimize layık bir ibadeti kim yapabilir? Bu, mümkün değil. Ama ibadet yaptıktan sonra tövbe edilirse, işte o zaman kabul olma ihtimali vardır o ibadetin. Şöyle devam etti: - Kur'ân-ı kerîmde; "Hepiniz tövbe edin! Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz!" buyuruluyor. Peygamber Efendimiz de; "Amel yap, istiğfar et!" buyurmuşlardır. Şöyle bitirdi: - Onun için çok tövbe edeceğiz. Tövbeden hiç kimse kurtulamaz
.Cehennem kimler için?
2006-05-20 01:00:00
Hindistan evliyasından "Seyyid Celal Buhârî" hazretleri, bir günkü sohbetinde; - Kardeşlerim, Cehennem azâbı, ister sonsuz olsun, ister bir zaman olsun, "küfür" için ve "küfür bulaşıklıkları" içindir, buyurdu. - Ya diğer günahlar? dediler. - Küfürden kaçınan îman sahiplerinin yaptıkları büyük günâhlar, ya "îman"ları hürmetine, cenâb-ı Hakkın merhametiyle veya "tövbe" etmeleriyle veya "şefaat"e kavuşmalarıyla affolunur. - Böyle affolmazsa efendim? - Böyle affolmayanlar, dünya sıkıntıları ve dertleriyle veya son nefeste can verirken çekecekleri zahmetlerle temizlenir. - Yine bitmezse hocam? - Bunlarla da temizlenmezse, bâzıları kabir azâbı çekmekle, bâzıları ise, kabir azâbı ve kıyâmet gününün şiddetleriyle affolunup, günâhları biter ve Cehennem azâbı ile temizlenmeğe lüzum kalmaz. Sonsuz azab çeker Bir gün de bir sevdiğine; - Namaza ehemmiyet vermeyen, vazîfe kabul etmeyen kimsenin, "îmanı gider" mürted olur, buyurdu. Mürted, Cehennemde sonsuz azâb çekecektir. - Sonsuz mu efendim? - Evet. Çünkü o, Cehenneme de, azâba da, namazın önemine de inanmaz. Dünyada, "hayvan gibi" yaşamakta, zevkinden ve zevkine vâsıta olan parayı ve malı toplamaktan başka bir şey düşünmez. Şöyle devam etti: - Her ne olursa olsun, kim, ne ziyana uğrarsa uğrasın, her nimet yalnız bana gelsin, der. Prensibi budur. Onun zevki ve safâsı için her şeyin feda olması, umûru bile değildir. - Bunlar neden böyledir efendim? - Çünkü îmansızdırlar. Akılları yoktur. Böyle kimselerde merhamet olmaz. Canavardan, en korkunç hayvandan da daha zararlıdırlar. - Ama bunlardan bazısı, insanlıktan, şefkatten bahsediyor hocam. - Onların insanlıktan, merhametten söylemesi, "Havaya yazı yazmak" gibidir kardeşim. Yâni kendi menfaat ve şehvânî arzularına kavuşmaları için birer tuzaktır. --
.Vaktinizin kıymetini bilin!
2006-05-21 01:00:00
Nişabur'da yetişen velilerden "İmam-ı Kuşeyrî" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, vakit çok kıymetlidir, buyurdu. Onu boş ve faydasız şeylerle geçirmeyin. Zamanınızın kıymetini bilin ve onu en iyi şeylere sarf edin! Ve ekledi: - Sevgili Peygamberimiz; (Musîbetlerin en büyüğü, vakti faydasız şeylerle geçirmektir) buyuruyor. Şöyle devam etti: - Namazlarınızı da vaktinde kılın ki, kıyâmet günü pişman olmayasınız. - Pişmanlık çok mu olur? dediler. - Evet. Hadis-i şerifte; (Bir vakit namazı kazâya bırakan ve kazâsını kılmadan ölen kimsenin mezarına, Cehennemden yetmiş pencere açılır ve kıyâmete kadar azâb çeker) buyuruldu. Îman nasıl gider? Bir gün de bâzı sevdikleri bu zata gelip; - Efendim, Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın Peygamberi olduğuna inanmak ne demektir? dediler. - Onun bildirdiği emir ve yasakların hepsinin, Allahü teâlânın emir ve yasakları olduğuna inanmak, hepsini kabul etmek ve beğenmek demektir, buyurdu. - Böyle inanan kimse, bunlardan bâzılarına uymazsa îmanı gider mi efendim? - Hayır, gitmez. - Hangi halde îman gider peki? - Bu emir ve yasaklardan birini bile hafife alır, uymadığına üzülmez, hattâ bu hâliyle öğünürse, Peygambere inanmamış olur ve "îmanı gider". - Ya üzülürse hocam? - Üzülürse, yâni bunun için Allahü teâlâya karşı mahcup ve boynu bükük olur, kalbi sızlarsa, îmanının kuvvetli olduğu anlaşılır. - Yâni amel ve ibadetlerdeki bozukluk, insanı dinden çıkarmaz, öyle mi? - Evet. Günah işlemek îmanı gidermez, fakat!.. - Fakatı ne hocam? - O işin günah olduğuna inanmayarak yapar, veya inanıp da ehemmiyet vermeyerek, aldırmayarak yapar ve günah işlediğine hiç üzülmez, umursamaz, azâbından korkmazsa, o zaman "küfre düşer"
.En kıymetli ibadet
2006-05-22 01:00:00
Büyük velî "Mazhar-ı Cân-ı Cânân" hazretleri, bir gün sohbetinde; - Allahü teâlânın en çok sevdiği ibadet, Müslümanların birbirlerini sevmeleridir, buyurdu. Bu sevgi, îmanın şartıdır zaten. - Nasıl yâni? dediler. - Îman, "Âmentü"deki altı şeye inanmaktır. Ancak Müslüman olabilmek için, bunlardan başka iki şart daha vardır. - Onlar nedir ki efendim? - Biri, bunlara ölmeden önce, yâni gözden perde kalkmadan îman etmektir. Mesela Firavun, denizde boğulacağı zaman; "Mûsâ'nın Rabbine inandım!" dedi. Ama kabul olmadı bu îmanı. - Neden hocam? - Çünkü o anda gözünden perde kalkmış, âhiret belirmiş, hakikati görmüştü. Yâni o, Mûsâ aleyhisselâmın sözüne değil, "Kendi gördüğü"ne inanmıştı. - İkinci şart nedir efendim? - "Hubb-i fillah" ve "Buğd-i fillah"tır. Yâni Müslümanları Müslüman olduğu için sevmek, kâfirleri de küfürlerinden dolayı sevmemektir. Ne ekersen... Bir gün de, gencin biri bu zâta gelip; - Efendim, insanlar bana hep kötü davranıyorlar, diye dert yandı. Mübarek, sordu ona: - Herkesin sana iyi davranmasını mı istiyorsun evladım? - Tabii ki hocam? - Öyleyse sen de herkese iyi davran. - Ben herkese iyi davranıyorum zaten. - Hayır. İyi davranmış olsaydın, iyi karşılık görürdün. Zira büyüklerimiz; "Ne ekersen onu biçersin" buyurmuşlardır. Bir velîyi tanımak Bir gün de bazı sevdikleri; - Efendim, bir Allah dostunu rüyada görmek ne anlama gelir? diye sordular. - O kimsenin o büyük zâtı tanıdığına, o zâtın da bu kimseyi kabul ettiğine işarettir, buyurdu. - Bir büyüğü tanımak ne demektir hocam? - O büyük zâtın, Allahü teâlânın "sevgili kulu" olduğuna, yâni her halinin ve her sözünün "Kur'ân-ı kerîm"e ve "Hadîs-i şerîfler"e uygun olduğuna inanmak ve onu çok sevmek demektir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirler
.Kerimlerin kapısı...
2006-05-23 01:00:00
Akhisar'da medfun bulunan velîlerden "Mecdüddin Îsâ" hazretleri, bir gün; - Bir insanın alnının secdeye gelmesi, Allahü teâlânın onu sevdiğinin bir alâmetidir, buyurdu. Mescidler Rabbimizin beğendiği yerlerdir. Çünkü orada namaz kılınır, Kur'ân-ı kerîm okunur. Orada dedikodu olmaz, dünya kelamı konuşulmaz. Ve ilave etti: - Cennete giden yol, mescitlerden geçer. - Efendim, evimizde namaz kılınıyorsa, buralar da mescit sayılır mı? dediler. - Evet, buyurdu. Evlerde de namaz kılınıyor, Kur'an okunuyorsa mescit hükmündedir. Mescitler, "Allahın evi"dir. Buralarda bulunmak, dua etmek, "Allah'ın kapısını çalmak" demektir. Ve ilave etti: - Büyüklerimiz; "Kerimlerin kapısı çalınınca, açılır" demişler. İnsanların kapısı çalınınca açılır da, cenab-ı Hakkın "kapısı" çalınınca açılmaz mı? - Bunun için ne yapmak lâzım efendim? - İstemek lâzım. Her saat çalmak lâzım o kapıyı. Bilhassa geceleri, seher vakitlerinde secdeye kapanıp yalvarmalıdır. Şöyle bitirdi: - O kapıyı çalan, boş dönmez! Alın yazısı nedir? Bir gün de bazı gençler bu zata gelip; - Alın yazısı nedir? diye sordular. - Alın yazısı, kader demektir, buyurdu. Kader de, insanın her gün yaptığı işlerdir. Bir nehrin akış istikametinden, nerede denize döküleceği az çok belli olur, öyle değil mi? - Tabii efendim, belli olur. - İnsan hangi kervana katılırsa, yolculuk sonunda oraya varır, öyle değil mi? - Gayet tabii hocam. - Hacca gitmek isteyen bir kimse de, bir hac kafilesine katılır, Mekke'ye varır. Yâni kim, hangi vasıtaya binerse oraya gider, öyle değil mi? - Elbette efendim. - İşte insanın her gün yaptığı işler de onun kaderidir. Nitekim büyüklerimiz; "Kişinin alın yazısı, gittiği yoldur" buyurmuşlardır.
.Mümine bakmak ibadettir
2006-05-24 01:00:00
İstanbul'da medfun bulunan Mehmed Emin Tokâdî hazretleri, bir gün sevdikleriyle bir araya geldiğinde; - Bir mümin, bir mümin kardeşinin yüzüne baksa, hiçbir şey konuşmasa bile sevap kazanır, buyurdu. Şimdi ben size bakıyorum, siz de bana bakın. Hepimiz sevap kazanalım. Ve ilave etti: - Çünkü müminin yüzüne bakmak ibadettir. Hele "Sevgi" ve "Muhabbet"le bakılırsa daha büyük ibadet olur. Şöyle devam etti: - Mahşer günü, birtakım insanlar Arş'ın altında gölgelenirler. Onlar için azap korkusu yoktur. Diğer ümmetler onları görünce, meleklere sorarlar: - Bunlar Peygamber midir? - Hayır. - Evliyâ mıdır? - Hayır. - Peki kimdir bunlar? - Onlar ne Peygamberdir, ne de evliyâ. Onlar, âhir zamanda gelen bir ümmettir. - Pekii ne hususiyeti var ki onların? - Onlar, birbirlerini "Allah için" severler. En mühim iş? Bir gün de sohbetinde; - Bu dünya fani ve aldatıcıdır, buyurdu. Geçici zevklerine kapılmayın. Bunlar çabuk biter ve acı bırakır arkasında. - Pekii ne yapalım? dediler. - Yapılacak en mühim iş, îman ve îtikadı "Ehl-i sünnet"e göre düzeltmektir. Çünkü îman doğru olmazsa, kurtuluş olamaz. Ama bu kâfi değil. - Başka ne lazım efendim? - Bütün hareketleri İslâmiyete uydurmak, yâni "Salih amel" yapmak lazımdır. - Bu amellerin en mühimi? - Beş vakit namazdır. Namaz kılmak, kadın erkek her Müslümana farzdır ve mutlaka kılmalıdır. - Hiç özrü yok mu hocam? - Üç halde kazaya kalabilir. Birincisi "Uyumak", ikincisi "Unutmak"tır. - Ya üçüncüsü efendim? - Üçüncüsü de "Ölmek"tir. Ne demek istediğimi anladınız değil mi? - Evet hocam çok iyi anladık. Yâni "Yaşıyorsak, kılacağız" demek istiyorsunuz.
.Dinini öğrenmek farzdır
2006-05-25 01:00:00
Kayseri'de medfun bulunan "Kılıç Ali Efendi", bir günkü sohbetinde; - Bir Müslüman, İslâmiyetin emrettiği farzları ve haramları öğrenmenin ve herhangi bir farzı yapmanın ve bir haramdan sakınmanın farz olduğunu inkâr eder, yâni inanmaz, önem vermezse, "îmanı gider", buyurdu. - Önem vermemek nasıl olur? dediler. - Yâni bu öğrendiklerinden birini, meselâ kadınların örtünmesini beğenmez, lüzumsuz görürse, bu emre önem vermemiş olur. Böyle kimsenin îmanı gider, "mürted" olur. Ve ekledi: - Mürted, (Lâ ilahe illallah) demekle, İslâmiyetin bâzı emirlerini yapmakla, meselâ namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrât ve hasenât yapmakla Müslüman olmaz. - Ya nasıl Müslüman olur efendim? - Bu inkârından vazgeçmesi, yâni inanmadığı şeyden tövbe etmesi, pişman olması lâzımdır. Cuma namazı mühim Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, hiç özrü yokken, birbiri arkasına üç cuma namazına gitmeyen kimse "münafık" olur, buyurdu. Şöyle devam etti: - Cuma günü gusül abdesti alınız! Her akşam abdestli olarak yatınız ve her hâlinizde, Allahü teâlâyı hâtırlayınız! Ve ekledi: - Hadis-i şerifte; (Cuma günlerinde bir ân vardır ki, müminin o ânda ettiği duâ red olmaz) buyuruldu. - O an, ne zamandır? dediler. - Ekseri âlimler, bu ânın ikindi ile akşam ezanları arasında olduğunu söylemişlerdir. Zaruri bilgi nedir? Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, dinde zarûrî olan bilgilerden birine inanmayan kimsenin "îmanı gider", buyurdu. - Zaruri bilgilerden maksat nedir? dediler. - Yâni her tarafa yayılmış, câhillerin bile işittiği, bildiği, "icmâ bilgileri"dir. - İcmâ nedir hocam? - İcmâ, müctehit âlimlerin söz birliği demektir ki, böyle bilgileri inkâr eden kimse, "küfre düşer." ---
.Tövbe eden günah işlememiş gibidir
2006-05-26 01:00:00
Anadolu velilerinden "Zeynullah Kazânî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, çocukların ilim öğrenecek kıymetli zamanları ziyân edilirse, Müslüman evlatları câhil kalır ve böylece "dinsiz bir gençlik" yetişir, buyurdu. Ve ekledi: - Din adamları, eğer bu felâkete seyirci kalır, susarlarsa, bunların günahları kat kat fazla olur. - Bu, o kadar mühim mi? dediler. - Elbette. Helâli, haramı öğrenmeyen, öğrendikten sonra da yapmaya önem vermeyen kimsenin "îmanı gider". - Îmanı mı gider? - Evet. Yâni bu kimsenin, kiliseye giden, puta ve heykellere tapınanlardan farkı kalmaz. - Ne tavsiye edersiniz hocam? - Çocuklarımıza mutlaka dinlerini öğretelim ve yapmaya alıştıralım. Zîra büyüklerimiz; (Dînini bilmeyenin dîni yoktur) buyurmuşlardır. Ecel gelmeden... Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, şimdi ecel gelmemiş, fırsat elden kaçmamıştır, buyurdu. Geçmişteki kusurları telâfi etmek mümkündür. - Nasıl? dediler. - Tövbe etmekle, buyurdu. Çünkü, (Günahına tövbe eden, hiç günah yapmamış gibidir) hadis-i şerifi, kusuru olanlara müjdedir. Fakat... - Fakatı ne efendim? - Bir kimse, bile bile günah işler ve herkese bildirir, günah işlediğine hiç üzülmez, sıkılmaz, azâbından korkmazsa, "münafık" olur. - Münafık mı? - Evet. Müslüman görünmesi, onu azâbdan kurtarmaz. Bundan daha ağır söylemeye ne lüzum var? Aklı olana, bir işaret yetişir. Îman nasıl gider? Bir gün de bazı sevdikleri; - Efendim, haram olduğu kat'î olan bir işi beğenen bir kimsenin îmanı gider mi? diye sordular. - Elbette gider, buyurdu. - Haramı, beğenmeyerek işlerse hocam? - Haramları, tatlı gelse bile, beğenmeyerek, çirkin bilerek, üzülerek yapan, îmanını kaybetmez. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Öyle yaşayın ki!..
2006-05-27 01:00:00
Irak evliyâsından "Mekârim en-Nehr" hazretleri, bir gün talebesine nasihat ederken; - Ey gençler! Bu dünyada öyle yaşayın ki, hiç kimse sizin sebebinizle "Ehl-i sünnet"ten ayrılmasın, buyurdu. Sizin yüzünüzden kimse Cehenneme gitmesin. Çünkü o Cehenneme giderse, yalnız gitmez. Sizi de beraber götürür. - Neden? dediler. - Çünkü o, sizin yüzünüzden Cehenneme gitti. Giderken de; "Yâ Rabbî, ben falan kişiye baktım, ona aldandım da günah işledim" diyecek. Cenab-ı Hak meleklerine; - Öyleyse onu da Cehenneme götürün! buyuracak, Melekler de o kimseyi tutup Cehenneme götüreceklerdir. Mütevazı olun! Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, toprak gibi mütevazı olun, buyurdu. Dünyada en kıymetli varlık, topraktır. Dinleyenler hayretle sordu: - Toprak mı kıymetlidir efendim? - Evet. Biz de topraktan yaratıldık. Yediklerimiz, giydiklerimiz hep topraktan çıkıyor. Hayvanlar da topraktan çıkanları yiyerek süt ve et oluyor neticede. Şöyle devam etti: - Topraktan bu kadar güzel şeyler çıktığı halde, görüyorsunuz yine de ayaklar altında. Hiç sesi çıkmıyor, şikâyet etmiyor. Bunun içindir ki "Gül" bitiyor onda. Şöyle bitirdi: - Tevazu, yüksekliğin alametidir. İnsan da ne kadar mütevazı olursa, o kadar kıymet kazanır. İlim, amel ve ihlas Bir gün de bâzı gençlere; - Sabırlı, cömert, yumuşak ve affedici olun, buyurdu. Kendinize; "İnsan, ancak bu kadar iyi olabilir" dedirtin. - İyi insan olmak için ne lâzım? dediler. - Üç şey lâzım, buyurdu. - Onlar nedir efendim? - İlim, amel ve ihlâs. Ve izah etti: - Yâni İslâmiyeti öğrenmek, öğrendiklerini yapmak ve her şeyi yalnız "Allah için" yapmaktır. ------------------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@
.Tövbemiz tövbeye muhtaç!
2006-05-28 01:00:00
Şam evliyâsından "Mekhûl eş-Şâmî" hazretleri, bir gün bazı sevdiklerine; - Kardeşlerim, Allahü teâlâyı hiç unutmayın! buyurdu. O'nu unutarak alınıp verilen her nefes günah yazılır. Ve ekledi: - Günahımızın çok olduğunu biliyoruz. Ama sevaplarımızı bilemeyiz. - Neden? dediler. - Çünkü namaz kılıyoruz, ama kabul ediliyor mu? Bilmiyoruz. Bir ibadetin kabul edilmesi için şartlar var zira. Her şeyden önce "Riyasız" ve "Kibirsiz" olması lâzım. Şöyle devam etti: - Bir büyük zat; "Sol omuzumdaki meleğin devamlı yazdığını, sağ omuzumdaki meleğin ise boş durduğunu görüyorum" buyurmuştur. Ve ilave etti: - Bir başka İslâm âlimi de; "Bizim tövbelerimiz bile tövbeye muhtaçtır" buyuruyor. Şöyle bitirdi: - Kul olana, "boyun bükmek" yakışır ve ancak "boynunu büken" kurtulur âhirette. Niyet çok mühim Bir gün de sohbetinde; - Niyet çok mühim, buyurdu. Önce niyeti düzeltmek lâzım. - Niçin? dediler. - Çünkü niyet hayırsa, âkıbet de hayır olur. Niyeti "Âhiret" olan, her hâl-ü kârda sevap kazanır. - Dünya işi yapsa da mı efendim? - Evet. - Hikmeti ne hocam? - Çünkü ameller, niyete göredir. Bunun içindir ki; "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır" buyuruldu. Şöyle devam etti: - Onun için hiç kimseye tepeden bakmayın! Bir kimse basit işlerle uğraşabilir. Ama hiç bilinmez, kalbinde taşıdığı "Halis bir niyet", onun derecesini çok yükseltmiş olabilir. - Bir niyetle derece yükselir mi efendim? - Elbette. Bir insan hayırlı bir işe niyet etse, fakat gücü yetmediği için yapamasa, o iyi niyetinin mükâfatını kazanır. - Nasıl yâni? - Yâni o işi yapmış gibi sevap yazılır defterine. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212
.Her şeyi Allah için yapın!
2006-05-29 01:00:00
İstanbul'da medfun velîlerden "Merkez Efendi", bir gün sevdiklerine; - Her ne yapacaksanız, "Allah için" yapın! buyurdu. Hatta İslâma hizmet ederken de niyetiniz halis olsun. Yoksa karşılığını göremezsiniz âhirette. - İslâma hizmet etsek de mi? dediler. - Evet, buyurdu. - Hikmeti ne efendim? - Çünkü cenab-ı Hak kendi dînini fasık ve facir kimselerle de kuvvetlendirir. Onun için İslâma hizmet bile olsa, "Allah için" yapılmadıkça kıymeti olmaz. Şöyle devam etti: - Âhirette kulun "İhlâslı" ve "İhlâssız" amelleri ayrılacak. İhlâssız ameller için; "Sen bunları kim için yaptınsa, mükâfatını ondan iste!" denecektir. Kalb temiz ise... Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, mühim olan kalbdir, buyurdu. Yâni kalbin temizliğidir. - Kalbin temizliği nasıl anlaşılır? dediler. - Temiz kalb, bir haram karşısında titrer, buyurdu. Eğer titremiyorsa o kalb kararmıştır. Beynindeki bilgiler de vebaldir onun için. Ve ekledi: - Hadîs-i şerîfte; "Yâ Rabbî! Bana faydası olmayan ilimden sana sığınırım" buyuruldu. Sordular yine: - Îmanın parlaklığı ne ile ölçülür efendim? - İcraatındaki hassasiyetle. - Nasıl yâni? - Yâni o kimse, konuşurken, alışveriş yaparken, "Allahın rızâsını" mı düşünüyor, yoksa "İnsanların takdîrini" mi? Niyet çok mühim. Şöyle devam etti: - Hadîs-i şerîfte; "Allahü teâlâ sizin şekillerinize ve işlerinize değil, niyetinize, yâni o işi ne için yaptığınıza bakar" buyuruldu. Allahü teâlâ, âhirette soracak herkese. - Ne soracak hocam? - "Nasıl yaptın?" değil, "Niçin yaptın?" diye soracak. Yâni ne niyetle yaptığını soracak. O "Niçin?" sualinin cevabı mühimdir işte. Şöyle bitirdi: - Eğer "Allah için" yapmışsa çok iyi. Yoksa, hiç kıymeti yok. ---------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 45
.İnsan, başıboş değildir
2006-05-30 01:00:00
Kayseri velilerinden "Kılıç Ali Efendi", bir sohbetinde; - Kardeşlerim, insan başlı başına değildir ki, her bildiğini, aklına geleni yapsın. Sahibimiz, Yaratanımız var. Onun emir ve yasakları, yâni beğendiği ve beğenmediği şeyler var. Şöyle devam etti: - Sahibinin beğenmediği şeyleri yapmak isteyen, ne bedbaht kuldur ki, her şeyi Sahibinin izni olmadan kullanmak istiyor. Ve ekledi: - Böyle kimseler utansın ki, dünyada bu şeylerin gelip geçici sahiplerinin haklarını gözetiyorlar da, bunların hakîkî sahibi olan "Allahü teâlâ"nın hakkını gözetmiyor, O'nun emir ve yasaklarına aldırmıyorlar. Şöyle bitirdi. - Bu hâl, Müslümanlık mıdır, yoksa kâfirlik mi? Büyük günah Bir gün de sevdiklerine; - Kardeşlerim, bir farzı, özürsüz olarak vaktinde yapmamak "büyük günah"tır, buyurdu. Vaktinden sonra hemen kazâ etmemek de ayrıca günahtır. Üstelik de... - Üstelik de ne? dediler. - Farzın vakti geçtikten sonra, bu farzı yapacak kadar zaman içinde özürsüz olarak kazâ edilmezse, geciktirme günahı bir misli artar. - Bir misli mi efendim? - Evet. Bundan sonra, yine bu kadar zaman içinde kazâ etmezse, bir misli daha artar. Böylece, bu farzı yapacak kadar zamanların herbiri geçtikçe, günahlar kat kat artarak, sayılamayacak ve düşünülemeyecek kadar çoğalır. Îmanı gideren şey Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, büyük günah işlemek küfür değildir, buyurdu. Yani büyük günah işlemek îmanı gidermez. - Îman nasıl gider? dediler. - Günah olduğuna inanmazsa, veya inanır da günahı kötü bilmez, yaptığına üzülmez, günaha girdiğine aldırmaz, azâbından korkmazsa, o zaman "îman gider"... Şöyle bitirdi: - Ayrıca büyük günaha devam eden, tövbe etmezse, son nefesinde "îmansız gidebilir" mazallah
.Cehennem küfrün karşılığıdır
2006-05-31 01:00:00
Merzifon'da medfun bulunan "Kılıç Dede"ye, bir gün de bâzı sevdikleri gelerek; - Efendim, geçen sohbette, Cehennemde sonsuz yanmak, küfrün karşılığıdır, diye söylemiştiniz, dediler. - Evet, öyledir, buyurdu. - Pekii bir kimse kâfirlerin âdetlerini yapar, onların ibâdet, âdet ve bayramlarına kıymet verirse, bu kimsenin îmanı gider mi efendim? - Gitmeyebilir. - Nasıl yâni? - Yâni bir kimse, dinde inanılması lâzım olan şeylerden, bir tânesine bile inanmamış veya şüphe etmiş veya beğenmemişse îmanı gider. - Nasıl olursa îmanı gitmez hocam? - Eğer kelime-i tevhîdi söyleyip, manâsını kabul eder, Muhammed aleyhisselam Allahü teâlânın Peygamberidir, her sözü doğrudur, güzeldir, ona uygun olmayanlar yanlıştır, fenâdır diye inanır, son nefesinde de öyle ölüp, âhırete böyle giderse, îmanı gitmez. - Peki hocam, bu kimse kâfirlere mahsus olan âdetlere ve bayramlara katılır, onların mukaddes bildikleri gün ve gecelerinde, onların yaptıklarını yaparsa? - O zaman Cehenneme girer. Amaaa!.. - Aması ne? - Kalbinde zerre kadar îmanı olduğu için, yâni bildirdiğimiz gibi, kısaca inandığı için Cehennemde sonsuz kalmaz. - Kısaca inanmak nasıl olur hocam? - Kısaca inanmış olmak için, dinde inanılması lâzım olan şeylerden birini işitince, hiç şübhe etmeden hemen inanması lâzımdır. Küfürden korkun! Bir gün de sohbetinde; - Küfürden çok korkmalıdır, buyurdu. Ve ekledi: - Hadis-i şerifte, (Hep hayırlı, faydalı konuşunuz. Yâhut susunuz!) buyuruldu. - Tavsiyeniz nedir? dediler. - Az konuşunuz! İslâmiyete uygun olmayan söz ve hareketlerden çok sakınınız! Şöyle bitirdi: - Peygamber Efendimiz; (Şirkten sakınınız. Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir) buyuruyor. ----------
.Müslüman "örnek insan"dır
2006-06-01 01:00:00
Kudüs'te medfun olan "İbrahim bin Ali" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, "örnek insan" olmaya bakın, buyurdu. - Örnek insan kimdir? dediler. - Eshâb-ı kiramdır, İslâm âlimleridir. Onlar gibi olmaya çalışın. En kötü kimse, insanlara göre şekillenen kişidir. - Nasıl yâni efendim? - Şöyle ki, bu gibiler, insanlara göre tavır alır, Alah'ın rızasını düşünmezler. Halbuki "Müslüman", her yerde Müslümandır. "Altın", her yerde altın olduğu gibi. Ve sordu onlara: - Altın, kâfirin elinde de altındır, Müslümanın elinde de, öyle değil mi? - Evet efendim. - İşte Müslüman da "hava" ve "su" gibidir. Onsuz yaşanmaz. Şöyle devam etti: - Müslüman sevilir. Hattâ âşık olunur ona. Çünkü onun maksadı dünya değil, "âhiret"tir. Âhirete döndürmüştür yüzünü. O, Müslüman olanlardan herkesi sever. Yalnız bir kimseyi sevmez. - Kimi sevmez hocam? - Kendisini. Kendini sevmediği içindir ki herkes onu çok sever. Şöyle bitirdi: - Hakiki Müslüman, herkes tarafından sevilen insandır. Bilmek, yapmak içindir Bir gün de sohbetinde; - Cenab-ı Hak bizleri boş lâftan kurtarıp, hayırlı işler yapmayı nasib eylesin, buyurdu. İlim, amel etmek içindir. Hak teâlâ, hepimizi "amelsiz ilim"den, işe yaramayan bilgilerden korusun. Şöyle devam etti: - Bu dünya âhiretin tarlasıdır kardeşlerim. Burada tohum ekmeliyiz. - Ne tohumu? dediler. - İyi iş ve ibadet. Burada "hayırlı iş" yapılırsa, yarın mükâfatına kavuşulur. Ancak bir şartla. - O hangi şart hocam? - Usulüne uygun yapmak. Yâni ibadetleri emredildiği gibi yapmalıyız. Onun için de bilmemiz lâzım. İslâmiyet, "bilmek dîni"dir. Bilmeden Müslümanlık olmaz. Şöyle bitirdi: - İslâmiyeti öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farz-ı ayndır.
.İslâmiyet üç kısımdır
2006-06-02 01:00:00
Evliyânın büyüklerinden "Mevlânâ Ebû Said Evbehî" hazretleri, bir sohbetinde; - İslâmiyet üç kısımdır, buyurdu. İlim, amel ve ihlâs. - İlimden maksat nedir? dediler. - İslâmiyetin bildirdiği şeyleri, yâni Allahü tealanın emir ve yasaklarını, farzları haramları öğrenmektir. - Amel nedir efendim? - Öğrendiklerini yapmaktır. - Ya ihlâs? - İhlâs, her yaptığını "Allah için" yapmaktır. Bu üçünü yapan kimse Allahü teâlânın rızasına kavuşur. Ve ekledi: - Cenab-ı Hak bir kulundan râzı oldu mu, bütün dünya ve âhiret saadetleri onun olmuş demektir. - Bu nasıl kazanılır ki hocam? - Bir şeyi yapmakla. - Ne yapmakla hocam. - Her işte islâmiyete uymakla. Helal lokma yiyenler Şöyle özetledi: - Bütün saadetlere, İslama uymakla kavuşulur. İslâmiyetin dışında aranılacak ve imrenilecek hiçbir iyilik yoktur. Bir gün de bâzı sevdiklerine; - Helal lokma yiyenler, istekle ve zevkle namaz kılar, buyurdu. - Hikmeti ne? dediler. - Çünkü namaz kılmaya engel, "haram lokma"dır. Haram yiyenlere namaz kılmak zor gelir. - Helal yiyene kolay mı gelir? - Evet. Helal lokma yiyen, koşarak namaza gider. Üstelik zevk alır namazdan. Allah sevgisi Bir gün de sohbetinde; - Allah sevgisi, O'nu zikreden kalblere yerleşir, buyurdu. Buna da sebep "namaz"dır. O halde namaz, ibadetlerin en kıymetlisidir. Allahı zikreden kalblerden dünya muhabbeti çıkar. - Başka ne ile çıkar? dediler. - Allah dostlarının sohbetiyle de çıkar. - Böyle zatlar yoksa efendim? - Onlar yoksa, kitaplarını okumak da bu işi görür. Dünya muhabbeti çıkınca, "Allah sevgisi" kendiliğinden girer kalbe. - Kendiliğinden mi? - Evet. Aynen bir şişeden "su" çıkınca, yerine "hava" dolduğu gibi. --------------------------------------------------------
.Yeryüzünün yıldızları
2006-06-03 01:00:00
Bağdat'ta medfun bulunan büyük velîlerden "Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî" hazretleri, bir gün buyurdu ki: - Âlimin yanında bulunmak ibadettir. Nitekim hadîs-i şerîflerde; "Evliyâ görülünce Allah hatırlanır" ve "Âlimin yüzüne bakmak ibadettir" buyuruluyor. Ve ilave etti: - Onlarla bulunanlar kötü olmaz. Peygamberimiz; "Ümmetimin âlimlerine hürmet ediniz. Onlar yeryüzünün yıldızlarıdır" buyuruyor. Şöyle devam etti: - İşte kardeşlerim böyle mübarek âlimlerin, Allah adamlarının sohbeti, bulunmaz nîmettir. Ancak bu zatlar her zaman bulunmayabilirler. - O zaman ne yapmalı? dediler. - Onlar yoksa, onların kitaplarını okumalıdır. Edeble okunursa, sohbetindeymiş gibi "feyz" alınır. Çünkü o büyüklerin ismi nerede anılırsa, ruhları orada hazır olur. Şöyle bitirdi: - Cenab-ı Hak hepimizi o büyük insanların feyz ve bereketine kavuştursun. Ölümü düşünün! Bir gün de; - Zaman, büyük nîmettir, buyurdu. Kıymetini bilip, onu boş yere harcamayın. "Beş vakit namaz"ı cemaatle kılın. Seher vakitlerinde tövbe istiğfar edin. Ölümü ve âhireti düşünün. Ölümü düşünmek ölüm getirmez. - Nasıl yâni? dediler. - Yâni ölümü düşünmekle insan ölmez. Bilakis ömrü uzar. Allahü teâlâdan gafil olmayın. Her an O'nu hatırlayın. İslâmiyete uygun olarak yapılan her iş, "zikir" sayılır. - Her iş mi efendim? - Evet. Ticaret ve alışveriş de olsa, zikir olur. - Hikmeti ne acaba? - Çünkü o işi yaparken Allahü teâlânın emrini düşünmüştür. Allah'ı hatırlamıştır yâni. Zikrin mânâsı da, "Allahü teâlâyı hatırlamak"tır zaten. Şöyle bitirdi: - Her bir işi yaparken Rabbimizin emir ve yasaklarını düşünen ve ona göre yapan kimse, her an "zikir" halinde sayılır ve gafletten kurtulmuş olur. ------------------------------------------------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.c
.Kalb, Allah içindir
2006-06-04 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Mevlânâ Hamîd-i Bingâlî" hazretleri, bir gün; - Kalb, Allah içindir, buyurdu. Yâni Allah sevgisinin yeri kalbtir. Kalbten dünya sevgisi çıktı mı, "Allah sevgisi" kendiliğinden gelir, girer içeri. - Nasıl yâni? dediler. Sordu onlara: - Bir şişenin içinden su çıkarsa ne olur? - Yerine hava dolar efendim. - Pekii, kim doldurur bu havayı? - Hiç kimse. Su çıkınca kendiliğinden dolar. - İşte dünya muhabbeti de kalbten çıkınca, "Allah sevgisi" kendiliğinden girer kalbe. - Dünya muhabbeti kalbten nasıl çıkar hocam? - Allah dostlarını sevmekle. - Onları sevmek nasıl olur? - Hayat hikâyelerini okumakla. Onların hayatları, menkıbeleri okununca, sevgileri kalblere siner, yerleşir. Onların sevgisi kalbe girince de "dünya muhabbeti" çıkar gider. En büyük düşman Bir gün de sohbetinde; - En büyük düşmanımız kimdir, biliyor musunuz? diye sordu sevdiklerine. - Bilmiyoruz, kimdir? dediler. - Biziz, buyurdu. Şaşırdılar. - Biz miyiz efendim? - Evet biz, kendimiz. Yâni nefsimiz. - Neden hocam? - Çünkü bize günah işletip Cehenneme sürükleyen, kendi nefsimizdir. Ve ekledi: - Ona hakim olmak, koca bir ülkeye hakim olup yönetmekten daha zordur . Gülene şaşarım! Bir gün de "Ölüm"den sordular bu zâta. - Hazret-i Ömer ölüm hakkında ne buyurmuş biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. - O büyük zat; "Ölümü bilip de gülene şaşarım" buyuruyor. Günahın affı için Bir gün de sohbetinde; - Bir günah işlediğinizde, hemen bir iyilik yapın, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü o iyilik, işlenen günahın affına sebep olur.
.Cehennemden kurtulmak için
2006-06-05 01:00:00
Kıbrıs velilerinden "İbrahim Sıdkı Efendi", bir gün sohbetinde; - Bir farzın kazâsı özürsüz geciktirilirse, günahı devamlı artar, buyurdu. - Nasıl? dediler. - Meselâ, "beş vakit namaz" için, bir günde günah beş misli çoğalıyor. Aylarca, senelerce kılınmayan namazların günahlarının ne kadar çok olacağını, buradan anlayın. - Hesaba sığmaz efendim. - Evet. Bu müthiş ve korkunç günahın altından kurtulabilmek için, her çâreye başvurmak lâzımdır. - Ne gibi mesela hocam? - Îmanı olan ve aklı başında olan bir Müslüman, gece gündüz kazâ namazı kılmalı, böylece Cehennemdeki namaz kılmamak azâbından kurtulmaya çalışmalıdır. Ve ilave etti: - Çünkü, özürsüz olarak, tembellikle, üşenerek kılınmayan "bir namaz" için, "yetmişbin sene", Cehennemde azâb çekileceği bildirildi. - Bu, çok korkunç bir şey hocam. - Elbette. Hele senelerce kazâsı olanın, sayısız namaz günahları için Cehennemde ne kadar çok azâb çekeceğini bir düşünün! - Düşünmesi bile zor efendim. - Doğru. Böyle olan bir Müslümanın uykusu kaçar, yemekten içmekten kesilir, dünyası zindân olur. Sırası geldikçe... Bir gün de bâzı gençler bu zâta gelerek; - Efendim, herhangi bir gayr-i müslim, "Ben Müslüman oldum" derse, buna inanılır mı? diye sordular. - İnanılır. Fakat bu kimsenin "Îmanın altı şartı"nı hemen öğrenmesi ve inanması lâzımdır, buyurdu. Sonra... - Sonra ne hocam? - Sonra farzları ve haramları, sırası geldikçe ve imkân bulunca hemen öğrenmesi ve öğrendiklerine uyması lâzımdır. - Ya öğrenmezse? - Öğrenmezse, Allahü teâlânın dînine önem vermemiş olur ve kazandığı o îmanı yok olur. - Yok mu olur? - Evet. Böyle îmanı giden kimseye "mürted" denir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 1
.Gayrimüslim, Müslüman olursa
2006-06-06 01:00:00
Kıbrıs'ta medfun bulunan velilerden "Hâfız Ali Efendi"ye, bir gün bazı sevdikleri; - Efendim, bir gayrimüslim, müslüman olur olmaz ne yapması lazım? diye sordular. - İnsanlar arasına yayılmış olan İslâm bilgilerini öğrenmesi, ona hemen farz olur, buyurdu. - Bunlara önem vermez, öğrenmeye lüzum yoktur, derse efendim? - Böyle olan kimsenin îmanı gider. Bu halde ölürse, âhirette hiç affolunmaz. - Nasıl yâni hocam? - Yâni îmansız olarak ölen kimse, Cehenneme girer ve orada sonsuz olarak yanar. Bunun böyle olduğu, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde, açıkça bildirilmiştir. Küfre kolay girilir! Bir gün de sohbetinde; - Muhammed aleyhisselâmın bir sözünü ve bir âdetini bile beğenmeyenlere afv ve mağfiret yoktur, buyurdu. Bu küfürlerinin karşılığı olarak Cehennemde sonsuz kalacaklardır. Ve ekledi: - Bâzıları da Müslümanları aldatmak için, gayrimüslimlerin âdetlerini, bayramlarını, Müslüman âdeti, Müslümanların mübârek günü diyerek, gerçekleri örtmeğe uğraşıyorlar. Genç ve sâf Müslümanlar bunlara aldanmamalıdır. - Ne tavsiye edersiniz efendim? - Güvendikleri hâlis Müslümanlara, namaz kılan akrabâlarına, dînini bilen baba dostlarına sorup, işin doğrusunu öğrenmeli, böylece dînini îmanını bu düşmanlara kaptırmamalıdır. Helâle haram demek Bir gün de sohbetinde; - Dört mezhepte de haram olan bir şeyin haram olduğuna inanmak lâzımdır, buyurdu. Ve ekledi: - Âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere, kafasına göre mana verenin "mezhepsiz" olduğu anlaşılır. Mezhepsiz olan da, ya "sapık", veya "kâfir" olur. - İspirtosu az olan şarap da haram mıdır? dediler. - Evet. Sarhoş etmese de, damlasını içmek haramdır. İçerse haram işlemiş olur, ancak helâl derse îmanı gider. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En mühim iki şey
2006-06-07 01:00:00
Hindistan'da yetişen velîlerden "Mevlânâ Kasım Ali Bedahşî" hazretleri, bir gün sevdiği bir gence; - Sana, iyiliklerden en güzel iki tanesini söyleyeyim mi? diye sordu. Delikanlı; - Söyleyin efendim, dedi, sevinirim. - Birincisi, ehl-i sünnete göre "doğru bir îman" edinmek, ikincisi, "insanlara iyilik etmek"tir. - Kimlere iyilik edeyim efendim? - Önce anne babana, sonra sana dînini öğreten hocana, sonra aile efradına, sonra akrabalarına. - Daha sonra hocam? - Arkadaşlarına, eşine dostuna ve yakından uzağa doğru herkese... Niyet halis olursa... Bir gün de sevdiği bazı gençlere; - İbadetleri ve her işi Allah için yapmak lâzımdır, buyurdu. Peygamber Efendimiz; "Bütün ameller niyet ile sahih ve makbul olur" buyuruyor. Ve ekledi: - Niyet de kalbde olur. Niyet halis olursa, ibadet de halis olur. - Halis ne demek? dediler. - Halis demek, Allah rızası için yapmak demektir. İbadetlerin makbul olması için, hem şartlarına uygun olması, hem de Allah için yapılması lâzımdır. Şöyle izah etti. - Mesela namaz kılıyoruz, değil mi? - Evet efendim. - Önce abdestimiz doğru olacak. Doğru abdest alanın, namazı sahih olur. Abdesti bozuk olanın, namazı da bozuk olur. - Yâni bilmemiz mi lâzım hocam? - Evet. İbadetlerin şartlarını öğreneceğiz. Bir de ihlâsla yapacağız. Yâni Allah için, O emrettiği için yapacağız. Şöyle özetledi: - İbadeti, hem şartlarına uygun yapacağız, sahih olsun diye. Hem de Allah için yapacağız, makbul olsun diye. Hayat, hayaldir Bir gün de; - Hayat hayaldir, buyurdu. Allahın kullarına hizmet etmeyi âdet edinin. Böyle yaparsanız, mutlaka mükâfatını görürsünüz. - Nasıl? dediler. - Bu hizmetlerde iken ölen, yatağında ölse bile "şehit"tir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Önce lâzım olan şey
2006-06-08 01:00:00
Büyük veli Mevlânâ Muhammed Rukiyye hazretlerine, bir gün; - İnsana en önce lâzım olan şey nedir? diye sordular. - Önce lâzım olan şey, Allahü teâlânın sevdiği şeyleri öğrenmektir, buyurdu. - Onlar nedir ki efendim? - Farz, vacip ve sünnetlerdir. Bunları öğrenip yapmak, Müslümanın birinci vazifesidir. Sonra Allahü teâlânın sevmediği şeyleri öğrenmek ve onlardan sakınmak lâzımdır. - Onlar nelerdir hocam? - Haram ve mekruhlardır. Bunlardan sakınanın kalbi temiz olur. Kâbe'yi ilk görünce... Bir gün de; - Kâbe-i şerîfi ilk görünce edilen dua kabul olur, buyurdu. Mümin de, bir mümini görünce ettiği dua kabul olur. - Hikmeti ne? dediler. - Çünkü mümin, Kâbe'den kıymetlidir. Nitekim Allahü teâlâ, "Yere ve göğe sığmam. Mümin kulumun kalbine sığarım" buyuruyor. - Pekii bir mümini görünce nasıl dua edelim efendim? - En güzel dua, selâm vermek, yâni "Esselâmü aleyküm" demektir. Karşıdaki de "Aleyküm selâm" derse, o da ona en büyük duayı yapmış olur. Doğru îman edinin! Bir gün de sohbetinde; - Îtikadı bozuk olan birisi, dînimizin bütün emirlerini yapsa, yasaklarından kaçsa, sabaha kadar zikretse bile, bu kimsenin Cehenneme gitmeme ihtimali yoktur, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü îtikadı bozuktur. Ama dînin her emrini yerine getirmeyen fasık bir kimsenin îmanı ve îtikadı düzgünse, bu kimsenin Cehenneme gitmeme ihtimali vardır. - Nasıl? - Tövbe eder veya cenab-ı Hak affederse Cehenneme gitmeyebilir. - Öbürü de tövbe ederse efendim? - Tövbe ederse affolur, ama etmez. - Etmez mi, neden? - Çünkü o, bozuk îtikadını doğru sanmaktadır. Doğru inandığını zannetmektedir. Bunun için tövbe etmez. Tövbe etmediği için de Cehenneme girmekten kurtulamaz. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük nimet nedir?
2006-06-10 01:00:00
Kûfe'de yetişen velîlerden Meymun bin Mihran hazretleri, bir gün cemaatine; - Allahü teâlâ bizleri her işimizde Resulullaha uymakla şereflendirsin, buyurdu. Çünkü cenab-ı Hak Ona uyulmasını çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, dünya ve âhiret nîmetlerinden daha üstündür. İsterse uyku olsun. - Uyku da mı? dediler. - Evet. Çünkü Resulullaha uyarak uyunursa, "ibadet" olur. Yine Ona uymayı düşünerek Bayram günü oruç tutmayıp yiyip içmek, Ona uymaksızın tutulan nice oruçlardan kıymetlidir. - Zekat da böyle midir efendim? - Elbette. Efendimize uyarak fakire verilen az bir "zekat", kendi arzusu ile "sadaka" olarak verilen yüz binlerce altından üstündür. Sonra şunu anlattı: Hazret-i Ömer halife iken, bir sabah namazını eshâba kıldırdıktan sonra cemaati şööyle bir tarayıp, birini göremeyince sordu: - Filan kimseyi göremiyorum. Cemaate gelmedi mi yoksa? - O, geceleri uyumaz, ibadet yapar, dediler. Belki şimdi uyku bastırmıştır. Halifenin cevabı mânidardı: - Keşke bütün gece uyusaydı da, sabah namazını cemaatle kılsaydı! Ve hikmetini açıkladı: - Çünkü dînimiz cemaate önem verir. Önemliyi bırakıp da nafile ile uğraşmak akıl kârı değildir. "Ben" demeyin! Bir gün de talebelerine karşı; - Evlatlarım, İslâma hizmet ederken bile "Ben yaptım, ben ettim..." demeyin, buyurdu. Ve ilave etti: - Çünkü böyle söylemek bid'attır. Bid'at ehli ise Cehenneme girecektir. Ayrıca... - Ayrıca ne? dediler. - Ben... diyenler, Allahü teâlâdan ve evliyâdan gelen feyze kavuşamazlar. - Ne tavsiye edersiniz hocam? - Nefsinizi aradan çekiniz. Kimseyi tenkit etmeyiniz. Yapmadığınızı söylemeyiniz. Kendinizi beğenmeyiniz. Hattâ kendinizden iğreniniz. - Kendimizden mi iğrenelim? - Evet. Kendinden tiksinmeyen, huzura eremez. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ciddi ve az konuşmalı
2006-06-11 01:00:00
Hindistan evliyasından "Ziyâ-eddin Bernî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, îmanı giden kimse, buna sebep olan şeyden tövbe etmedikçe, Müslüman olmaz, buyurdu. - Kelime-i şehâdeti söylese de mi? dediler. - Evet. Mutlaka küfre sebep olan o sözden tövbe etmesi lazımdır. - Ya etmezse hocam? - Tövbe etmez ve o halde ölürse, Cehennemde sonsuz azâb görür. Bunun için, küfürden çok korkmalı, titremelidir. - Ne tavsiye edersiniz efendim? - Ciddî olmalı, latîfeci, oyuncu olmamalıdır. Dîne, akla, insanlığa uygun olmayan şeyler yapmamalı ve kendisini "küfür"den koruması için, Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Önce îman lâzım Bir gün de sohbetinde; - Dünyanın zararından kurtulmak ve âhiretteki sonsuz nîmetlere kavuşmak için Müslüman olmak lâzımdır, buyurdu. Yâni sonsuz rahata kavuşmak için îman etmek ve İslâmiyete uymaktan başka çâre yoktur. Ve ekledi: - İslâmiyete uyabilmek için de onu iyi bilmek lazımdır. Çünkü bu din, bilmek dînidir. Bilmeden Müslümanlık olmaz. - Önce ne öğrenmeliyiz? dediler. - Önce îman edilecek, inanılacak altı şeyi, sonra da her tarafa yayılmış olup, günlük işler hâline gelmiş olan "dînî bilgiler"i öğrenmelidir. - Hangi bilgileri mesela? - Meselâ namaz kılmasını ve namazda okunacak Fâtiha sûresiyle iki kısa sûreyi hemen öğrenmelidir. - Sonra hocam? - Sonra diğer farzları da öğrenip bunlara uygun yaşamalıdır. Bu, kadın erkek her Müslümana farz olduğu gibi, çocuklarına öğretmek de ana babalara farzdır. Siz ne dersiniz? Bir gün de bazı sevdikleri sordular: - Efendim, felsefeciler, cisimlerin maddeleri de, sıfatları da kadîmdir. Yâni ezelîdir, hep vardır diyorlar. Siz bu konuda ne dersiniz? Cevabında; - Böyle inanan, Müslümanlıktan çıkar, kâfir olur, buyurdu. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Birbirimize dua edelim!
2006-06-12 01:00:00
Irak'ta yetişen velîlerden "Mimşâd-ı Dîneverî" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Birbirimize dua edelim, buyurdu. Âlimin ve garibin duası makbuldür. - Nasıl dua edelim? dediler. - En güzel dua, "Allah senden râzı olsun!" demektir. Ve ekledi: - Allahü teâlâ, kıyamet günü herkese; "Nasıl yaptın?" değil, "Niçin yaptın?" diye soracaktır. - Niçin yaptın mı? - Evet. Yâni "Ne niyetle yaptın?" diyecektir. Onun için her işimizi "Allah için" yapmaya bakalım. Şöyle devam etti: - Müminleri Allah için seviniz. Çünkü âhirette, birbirini Allah için seven Müslümanlara azab yapılmayacaktır. Mümin kimdir, biliyor musunuz? - Kimdir efendim? - Mümin, kimseye yük olmayan, herkesin yükünü çeken, güler yüzlü insan demektir. Üç büyük düşman Bir gün de sohbetinde; - Şeytan, nefis ve kötü arkadaşın zararından kurtulmak isteyen, "ilmihal" okusun, buyurdu. Çünkü İslâmiyeti bilmeden bir yere varılamaz. Ve ekledi: - Büyüklerimiz; "Dînini bilmeyenin, dîni yoktur" buyurmuşlardır. Melekler imrenir Bir gün de talebelerine; - Bir araya geldiğinizde İslâmiyetten konuşun. Yahut bir "ilmihal kitabı" okuyun. Ve ilave etti: - Allah rızası için üç beş kişi bir araya gelir de Allahtan ve Peygamberden bahsederlerse, gökteki melekler onlara imrenirler. En büyük nîmet Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, nîmet ne kadar büyükse, şükür de o kadar çok olmalıdır, buyurdu. - En büyük nîmet nedir? dediler. - "Doğru îman" sahibi olmaktır. Ölümden sonra sonsuz bir hayat var. Orası için hazırlanın. - Nasıl hazırlanalım efendim? - Allahü teâlânın dînini öğrenin. Bize ne emretmiş? Neyi yasak eylemiş? Bunları öğrenip, gereğini yapın ki, en iyi hazırlık budur işte. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kızmayın, acıyın!
2006-06-13 01:00:00
Hindistan evliyâsından Mîr Muhammed Numan hazretleri, bir sohbetinde; - Günah işleyenlere kızmayın. Onlar için dua edin, buyurdu. Şimdi kızmak zamanı değil, acımak zamanıdır. Ateşe giden insana hiç kızılır mı? Şöyle devam etti: - Namaz kılan, ehl-i sünnet îtikadında olan, haramlardan sakınan, "Evliyâ"dır. Kızdığınız kimseye hediye verin, hatta dua edin onun için. - Duâ mı edelim? dediler. - Evet. Çünkü kalbi en çok nurlandıran şey, kızdığı kimseye dua etmektir. En mesut kimse Bir gün de; - Dünyada en mesut insan, hak söze "Peki" diyendir, buyurdu. Olmak için, ölmek lâzım. - Anlamadık, dediler. - Yâni "iyi insan" olmak için kızmayın, sabredin. Huzurlu olmak isteyen, yüzünü âhirete çevirsin. - Nasıl yani efendim? - Yâni bırakın başkasını. Kendinize dönün. Âhirette, size sizden sorulacak, başkasından değil. İhlassız amel Bir gün de; - İhlâssız amel, mühürsüz para gibidir, buyurdu. Âhirette işe yaramaz. - İbadet olsa da mı? dediler. - Evet. Allah için yapılmayan ameller, ibadet de olsa, namaz da olsa, "kirli paçavra" gibi sahibinin yüzüne çarpılacaktır. - Ne tavsiye edersiniz efendim? - İbadet de yapsanız, peşinden tövbe edin. Hadis-i şerifte; "Günahına tövbe eden, hiç yapmamış gibidir" buyuruldu. Ve şunu anlattı cemaate: Resulullah Efendimiz, bir gün birkaç eshâbı ile kabristana gidip, yan yana iki mezarın önünde durarak; - Bu kabirdekiler, şu anda kabir azâbı çekiyor, buyurdular. Dayanabilseydiniz, bu azâbı görmenizi Allahü teâlâdan isterdim. Eshab-ı kiram sordu: - Hangi günah için azab çekiyorlar yâ Resulallah? - Erkek, üzerine idrar sıçratmaktan. - Ya kadın efendim? - Kadın ise namazları son vakte bırakmaktan ve gıybetten!.. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Duanın kabul olması için
2006-06-14 01:00:00
Kabr-i şerîfi Kırşehir'de bulunan büyük velîlerden "Mîrim Halvetî" hazretleri, bir sohbetinde; - Ağız haram yemez ve yalan söylemezse, o ağızla yapılan dua kabul olur, buyurdu. - Ya haram yerse? dediler. - Haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz. Tıbben de kan değişimi kırk günde tamamlanır vücutta. Ne çekiyorsak dilimizden çekiyoruz. Şöyle devam etti: - Nefsini seven ve onun her istediğini yerine getiren kimse, büyüklerin nasihatinden istifade edemez. - İstifade etmenin alâmeti nedir efendim? - İstifade eden, kimseye yük olmaz. Bilakis herkesin yükünü çeker ve bundan zevk duyar. Kabınızı açık tutun! Bir gün de; - Büyüklerin sohbetinden, herkes ihlâsı nisbetinde istifade eder, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. - Güneş, herkese aynı parladığı halde insanın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır, öyle değil mi? - Evet efendim. - Bunun gibi biberi kızartınca acılaştırır, elmayı kızartınca tatlılaştırır. - Gerçekten öyle. - Yağmur da her yere aynı yağdığı halde, açık ve müsait kaplar dolar, kapalı ve delik kaplar boş kalır. Öyleyse kabı açık tutmalı ve deliğini kapatmalıdır. - Bu nasıl yapılır ki hocam? - Nefsinden nefret edenin kabı açılır. Haramlardan sakınıp, gurur ve kibirden kaçınanın kabının deliği kapanır ve o kaba rahmet dolmaya başlar. Ve ekledi: - Böyle olan insanı herkes sever. Yanına gelen, rahatlar. Öyle ki, hararetten yanan bir kimsenin, serin su içerek ciğerlerine kadar serinlemesi gibi ferahlık duyar. Dua, belâyı önler Bir gün de; - Kardeşlerim, "Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" duasını okumak, gelecek olan belâ ve musibeti geri çevirir, buyurdu. - Belâ gelmişse? dediler. - Gelmiş olan belâ ve musibetin kalkması için "İstiğfar etmek" lâzımdır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Namaz, dînin direğidir
2006-06-15 01:00:00
Hindistan evliyasından "Bâbâ Hasan Ebdâlî" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Namaz, dînin direğidir, buyurdu. Her Müslümanın mutlaka kılması lâzımdır. Ve ekledi: - Hadis-i şerifte; (Farz namazları bile bile terk eden, Müslümanlıktan çıkar) buyuruldu. - Yâni namaz kılmayanın îmanı gider mi? dediler. - Eğer aldırış etmeyerek, önemsemeyerek, vazife olduğunu kabul etmeyerek, bile bile kılmıyor ve bunun için üzülmüyorsa, "îmanı gider". - Tembellikle kılmazsa hocam? - Vazife olduğuna inanıp da tembellikle kılmayanın îmanı gitmez. Ama "büyük günah" işlemiş olur. Küfürden sakının! Bir gün de sohbetinde; - Çocuklarımıza ve yakınlarımıza, küfür olan söz ve fiilleri öğretin ve bunlardan sakındırın! buyurdu. Zararlı kitapları okutturmayın. Ve ekledi: - Müslüman, îmanı gidecek korkusuyla tir tir titreyen insandır. Şöyle devam etti: - Ecdadımızın, canlarını feda ederek bizlere emânet ettikleri "azîz dînimiz"i, yavrularımıza doğru olarak öğretelim. Bu vatana ve bu dîne sahip çıkacak, uğrunda can feda edecek "îmanlı gençler" yetiştirelim. Müslüman demek... Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, "Müslüman" demek, "Namaz" demektir, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. - Yâni Müslüman olan, mutlaka namazını kılmalıdır. Hadis-i şerifte; (İnsan ile küfür arasındaki sınır, namazı terk etmektir) buyuruldu. Ve izah etti: - Yâni namaz, insanı küfre varmaktan koruyan perdedir. Bu perde aradan kalkınca insan küfre kayar. - Yâni namaz kılmayanın îmanı gider mi efendim? - Gidebilir. - Nasıl gider hocam? - Namazın birinci vazife olduğunu kabul etmez, kılmaya önem vermez, hiç özrü yokken kılmaz ve bunun için hiç üzülmez, azâbından da korkmazsa, îmanı gidebilir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.co
.Ağaç, yaşken eğilir
2006-06-16 01:00:00
İstanbul-Okmeydanı'nda medfun bulunan "İdrîs-i Muhtefî" hazretleri, bir sohbetinde; - Çocuğunun Müslüman olmasını ve iki cihanda da rahata ve saadete kavuşmasını isteyen ana baba, ona mutlaka Kur'an-ı kerîmi ve İslamiyeti öğretmelidir, buyurdu. Ve ekledi: - Büyüdükten sonra öğrenmesi güç, hattâ imkânsız olur. Zira büyüklerimiz; "Ağaç yaşken eğilir" demişlerdir. Kartlaşınca bükmeye kalkılırsa, kırılır. Şöyle devam etti: - İslâm bilgileri verilmeyen çocuk, ya "sapık" veya "îmansız" olur. Ana babanın, sonra âh edip dizlerini dövmeleri fayda etmez. Yâni kendilerini ve çocuklarını Cehennemden kurtarmaz. Şöyle bitirdi: - Hadis-i şerifte; (Helekel müsevvifûn!) buyuruldu. - Bu, ne manaya geliyor? dediler. - Yâni iyi işleri sonraya bırakanlar, helak oldu, ziyan etti, demektir. Namaz çok mühim Bir gün de bâzı sevdikleri; - Efendim, bize "Namazın önemi"ni anlatır mısınız, dediler. Cevabında; - Sevgili Peygamberimizin; (Sizinle aramızda olan ahd, namazdır. Namazı terk eden kâfir olur) hadis-i şerifini nakletti onlara. Ve ekledi: - Görülüyor ki, namaz kılanın Müslüman olduğu anlaşılır. - Ya kılmayan? dediler. - Kılmayan şüphelidir. - Şüpheli mi, nasıl yâni? - Yâni önem vermediği, namazı vazîfe kabul etmediği için kılmıyor, kılmadığı için hiç üzülmüyor, azabından da korkmuyorsa, "îmanı gider". - Ama hocam, ibadetler îmandan parça değildir, demiştiniz. - Evet öyledir. Bir farzı terk etmekle insan îmanını kaybetmez. - Öyleyse? - Ama namaz hariç. Birçok büyük âlim, tembellikle değil de, önem vermediği, vazife kabul etmediği için kılmayanın "îmanının gidebileceğini" bildirmişlerdir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bilseler, böyle yapmazlar
2006-06-17 01:00:00
Bursa velîlerinden "Miskâlî Efendi", bir sohbetinde; - Kardeşlerim, herkesi terbiye eden biri vardır. Bu, o insanın ya anne-babasıdır, ya da hocasıdır, buyurdu. Ve ekledi: - Resulullah Efendimizi ise, Allahü teâlâ terbiye etmiştir. - Allahü teâlâ mı? dediler. - Evet. Nitekim kendisi; "Beni, Rabbim terbiye etti" buyuruyor. Ölüm, mutlak var Bir gün de; - Kardeşlerim, hepimiz bir gün öleceğiz, buyurdu. Ama ölmek, yok olmak değildir. Bir evden bir eve göç etmektir. Ve ekledi: - Orada herkes; "Eyvaah!...." diyecek ve çok pişman olacaktır. Hattâ Cennettekiler bile. - Cennettekiler de mi? dediler. - Evet. - Neden efendim? - Çünkü Cennette sonsuz dereceler var. İbadeti bir fazla olanın derecesi, bir noksan olandan yüksek olacaktır. Onun için herkes; "Keşke daha çok ibadet etseydim" veya; "Keşke şu günahı işlemeseydim" diyecektir. Ve sordu onlara: - Âhirette en çok pişman olacağımız şey nedir, biliyor musunuz? - Nedir hocam? - Kul hakkıdır. Onun için herhangi bir anlaşmazlıkta; "Sen haklısın kardeşim, kusura bakma!" diyene, Cennette büyük bir köşk verilecektir. Fâni olmak nedir? Bir gün de sevdiği bir talebesine; - Evladım, arkadaşında fâni olmayan, Allahü teâlâda fâni olamaz, buyurdu. Delikanlı arz etti: - Anlamadım hocam. - Yâni arkadaşının menfaatini kendi menfaatinin üzerinde tutacaksın oğlum. Onu, kendinden daha fazla düşünecek, onu kendine tercih edeceksin. - Fâni olmak bu mudur yâni? - Evet. Böyle yaparsan, arkadaşında fâni olmuş, yâni onda yok olmuş olursun. - Sonra hocam? - Arkadaşında fâni olursan, sıra ile hocanda, evliyâda, Resulullah Efendimizde ve nihayet Allahü teâlâda fâni olur ve O'nun rızasına kavuşursun. > E-mail: abdullatif.uyan@
.Dünyaya gönül bağlamak
2006-06-18 01:00:00
Mısır âlimlerinden "Molla Arab" hazretleri, bir gün; - Günahların başı, dünyaya gönül bağlamaktır, buyurdu. Dünyaya bağlı olan kalb, hasta demektir. - Bu hastalığın ilâcı nedir? dediler. - Ehl-i sünnet âlimlerine muhabbettir. Bu da evliyanın sohbetiyle ele geçer. - Evliyâ zatlar yoksa efendim? - Onlar yoksa, kitaplarını okumak da bu işi görür. Onların kitabını okuyanlar hem dînini doğru öğrenir, hem de feyz alarak kalbleri temizlenir. - Bunun işareti nedir hocam? - Kalbi temizlenmiş olana, ibadetler tatlı ve zevkli, günahlar çirkin ve iğrenç gelir. En sevgili kul Bir gün de; - Namazını kılan, haramlardan sakınan kimse, Allahü teâlânın sevdiği kuldur, buyurdu. Bu büyük nîmete, büyük şükür lâzımdır. - Nasıl şükredelim? dediler. - Emr-i maruf yapmakla. Sözünüzün geçtiği kimselere İslâmı öğretin. Emr-i maruf yapmanın sevabı pek çoktur. - Nasıl? - Bütün ibadetlere verilen sevap, "kâfirlerle gazâ" yapmanın, yâni onlarla savaşıp can vermenin sevabı yanında, denizde damla gibidir. Ve ekledi: - Gazânın sevabı da, "Emr-i maruf" sevabı yanında, denizde damla gibidir. İnanmak ve sevmek Bir gün de sohbetinde; - Nasıl ki "Su" boru ile nakledilirse, "Nur" da kalbten kalbe nakledilir, buyurdu. Yâni 'nur'un nakil vasıtası evliyânın kalbleridir. Ve ekledi: - Ancak bu nurlardan istifade etmenin iki şartı vardır. - Onlar nedir? dediler. - Biri inanmak, öbürü sevmektir. - Nasıl yâni? - Yâni bir "Allah adamı"nın kalbinde bu 'nur'un bulunduğuna inanmak ve onu sevmektir. Ama bu nurun gelmesine engeller de var. - Onlar nedir efendim? - En büyük engel, kendi nefsimizdir. Kişi, nefsine uymadığı nisbette o nura kavuşur. Nefsine uyarsa, kesilir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu ateşe nasıl dayanılır?
2006-06-19 01:00:00
Bursa evliyâsından "Molla Ayas", bir gün sevdiklerine; - Dün akşam, ocağa odun atıyordum ki, içerde yanıp kor haline gelen kömürleri gördüm, buyurdu. Aman Allahım! O ne hararetti öyle. Elimi hemen geri çekip, gayri ihtiyari; - Yâ Rabbî, bu ateşe nasıl dayanılır? dedim. Sonra da; - "Bu ne ki?.." diye düşündüm kendi kendime. Bu ateş, "Cehennem ateşi" yanında hiç kalır. - Hiç mi kalır? dediler. - Evet. Çünkü Cehennemden bir kıvılcım bu dünyaya gelmiş olsa, onun sıcaklığından bu dünya erir, biter. - Cehennem ateşi bu kadar mı şiddetli? - Elbette. O ateşte yanan bir kimseyi, oradan çıkarıp dünya ateşine koysalar; "Oooh, burası ne rahatmış" der. Günah işlerken bunu düşünsek, hemen vazgeçeriz. Ve ekledi: - Büyüklerimiz; "Haram, ateştir" buyurmuşlardır. "Öfkenizi yeniniz!" Bir gün de bazı dostları; - Efendim, her zaman ve her yerde doğruyu söylemek gerekir mi? diye sordular bu zâta. - İş bitiren yalan, fitne çıkaran doğrudan iyidir, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. - Mesela iki kişinin arasını bulmak ve evde ailesiyle iyi geçinmek için yalan söylemek caizdir. Sordular yine: - Efendim, öfkelenmenin iyi olmadığını kitaplarda okuyoruz. Ama bâzen kızmamak elde olmuyor. Ne tavsiye edersiniz? - Dînimizde öfkelenmek yasaklanmamış, ancak öfkesine hakim olmak övülmüştür, buyurdu. - Öyle mii? - Evet. Kur'ân-ı kerîmde; "Öfkelenmeyiniz!" denmiyor. - Ya ne deniyor hocam? - "Öfkenizi yeniniz!" buyuruluyor. Çünkü öfkelenmek insanın tabiatında vardır. Amaa... - Aması ne hocam? - Öfkemize hâkim olacağız. Bu hal, dînimizde çok kıymetlidir. > E-mail: abdullatif.uyan@t
.Îman nasıl gider?
2006-06-20 01:00:00
Sivas evliyâsından "Şemseddin Sivâsî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, İslâmiyette "Îman"ın esas olması, "Ameller"in, yâni ibâdetlerin önemini azaltmaz, buyurdu. Ve ekledi: - Çünkü amellerin yapılmasına sebep, îmandır. Sebebin kuvvetli olması, netîceyi emniyet altına alır. - Nasıl yâni? dediler. - Yâni îmanı kuvvetli olan, amellere daha çok önem verir. Müslümanın, her amele, her vazîfeye ayrı ayrı îman etmesi lâzım olduğu için, günah işleyeceği zaman, îmanının sarsılacağını, hattâ gideceğini düşünerek titrer. - Günah işleyenin îmanı gider mi ki efendim? - Ehemmiyet vermezse, gidebilir. - Nasıl yâni? - Mesela bir Müslüman, herhangi bir günahı işlemediği halde bile, o günaha önem vermese, mesela; "Ne olurmuş canım?" veya "Bundan ne çıkar?" derse, îmanı gider. Küfre girmek kolaydır Bir başka sohbetinde de; - Kardeşlerim, îmana gelmek kolay olduğu gibi "Îmanını kaybetmek" de çok kolaydır, buyurdu. - Bir misal verseniz, dediler. - Mesela bir Müslüman, dînimizin emir ve yasaklarından birine bile uymak istemezse, yâni beğenmez, vazîfe olduğuna önem vermez, hafîf görürse, îmanını kaybeder. - Efendim bâzıları; (Namaz kılmıyorsam, açık geziyorsam ne çıkar? Sen kalbe bak. Kalbim temiz ya...) gibi şeyler söylüyorlar. - Evet. Bâzıları da; (Öce ekmek parası, sonra namaz) diyorlar. Bu sözler, emir ve yasakların bir kısmını beğenip, bir kısmını beğenmemektir ki, çok tehlikelidir. Ve ilave etti: - Emre uymamak başkadır. Uymak istememek başkadır. Bu ikisini karıştırmayalım! - Nasıl yâni hocam? - Emre uymamak, îmana zarar vermez. Emre uymak istememekse, o emri beğenmemek, kabul etmemek, önemsememek, hatta hafife almaktır ki, îmanı götürür. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Önce yapılacak şey
2006-06-21 01:00:00
Anadolu velilerinden "Ziyâeddin Nurşînî" hazretlerine, bir gün bâzı sevdikleri gelerek; - Efendim, yeni Müslüman olan bir kimse önce ne yapmalıdır? diye sordular. - Evvelâ "Kelime-i şehâdet"i söylemesi ve bunun manasını öğrenip, inanması lâzımdır, buyurdu. Ve ekledi: - Sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan "îman bilgileri"ni öğrenip, bunlara inanması gerekir. - Sonra efendim? - Sonra da Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birinin kitaplarında yazılı olan "fıkıh bilgileri"ni öğrenmelidir. - Fıkıh bilgisinden maksat hocam? - Yâni İslâmın beş şartını ve helâl, haram olan şeyleri öğrenmesi, inanması ve bunlara uygun yaşaması lâzımdır. - Öğrenmezse efendim? - Öğrenmezse îmanını kaybedebilir. - Nasıl yâni? - Bunları öğrenmek ve uymak lâzım olduğuna inanmaz, önem vermez, aldırmaz, yâni hafife alırsa, Müslümanlıktan çıkar, "mürted" olur. - Mürted mi dediniz? - Evet. Yâni şehâdet getirip Müslüman olduktan sonra, tekrar küfre girer. Şöyle bitirdi: - Mürted, Cehennemin en derin ve en şiddetli yerinde yanacaktır. > Mümin olmak için Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, bir insanın Müslüman olabilmesi için, "Îman" ve "Îtikat" sahibi olması, yâni Müslümanlığın kanûnlarına ve emirlerine inanması şarttır, buyurdu. Ve ekledi: - Hattâ yalnız inanması da kâfî değildir. - Başka ne yapması lazım? dediler. - Bu emirleri "beğenmesi" ve "sevmesi" de lâzımdır ki, bu da bir bilgi işidir tabii. Şöyle devam etti: - İnanmak, yâni "Îman" çok mühimdir kardeşlerim. Ufak bir şüpheyi götürmez. - Şüphesi olan ne yapmalı efendim? - Hemen bir din âlimi bulup, o meseleyi ona sorarak öğrenmeli ve şüphesini gidermelidir. - Öğrenmezse hocam? - Öğrenmezse, "Îman nîmeti" elden gider. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Öyle hayat yaşayın ki...
2006-06-22 01:00:00
Kabr-i şerîfi Ankara-Bağlum'da bulunan "Ahmet Mekkî Efendi" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, bu dünyada öyle yaşayın ki, hiç kimse size bakarak Cehenneme gitmesin, buyurdu. Çünkü o kimse Cehenneme giderse, sizi de birlikte götürür. Şöyle devam etti: - Her an ölüme hazır olun. Sık sık "Lâ ilâhe illallah" deyin ve yönünüzü âhirete döndürün. Şeytan, büyük düşmandır. - Nasıl? dediler. - İnsana, ölüm zamanında buzlu su getirip; "Peygamberi inkâr edersen, bunu sana veririm" der. Maazallah inkâr ederse, îmansız gider. Ama ehl-i sünnet Müslümanlar şanslı. - Şanslı mı, neden? - Çünkü onlara, Ehl-i sünnetin büyük âlimleri, o kritik anda yetişip şeytanı kovar ve "îmanla ölmesini" temin ederler. Ayrıca... - Ayrıca ne efendim? - Melekler, Cennetten "Kevser şerabı" getirip, ağzına bir damla damlatırlar. Ölüm acısını hiç duymaz. - Nasıl duymaz hocam? - Narkoz yapılan hastanın vücudunu parça parça ettikleri halde hiç acı duymadığı gibi. Başarı nedir? Bir gün de sohbetinde; - Gerçek başarı, âhirette işe yarayana denir, buyurdu. Dünyada kalacak olan çalışmalara başarı denseydi, kâfirler başarılı sayılırdı. - Peki efendim onlarınki başarı değil mi? dediler. - Hayır. Kendisini Cehennem ateşinden kurtaramayan kimse, başarılı sayılır mı? Hattâ bütün dünyayı ele geçirmiş olsa bile neye yarar? Çünkü ölünce, sonsuz olarak yanacak Cehennemde. Ve ekledi: - Peygamber Efendimiz; "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" buyuruyor. İnsan rüyada zengin olsa, hattâ bütün dünyaya sahip olsa, uyanınca ne kalır elinde? - Hiçbir şey. - İşte bunun gibi. Hakiki zenginlik, elden çıkmayan, yok olmayan zenginliktir ki, bu da "Cennet nîmeti"dir işte. > E-ma
.Müslümana "Tevazu" yakışır
2006-06-23 01:00:00
Bursa evliyâsından "Molla Hayâlî" hazretleri, bir gün cemaatine; - Mütevazı olun, buyurdu. Müslüman olana tevazu yakışır. Ve ekledi: - Ne kadar ibadet etseniz de, arkasından tövbe edin! Hattâ günahlarınız için "bir" tövbe ediyorsanız, ibadetlerinize "bin defa" tövbe edin! - Neden? dediler. - Çünkü ibadet yapınca nefse gurur, kibir gelebilir. Halbuki Allahü teâlâ her günahı affeder, ama kibirliyi aslâ. Sonra şunu anlattı: Büyüklerden biri, henüz talebe iken hocasını ziyarete gitmiş bir gün. Hocası sormuş ona: - Bize ne getirdin evladım? - Size, sizde olmayanı getirdim efendim. - O nedir ki oğlum? - Günahlarım. Emr-i maruf sevabı Bir gün de sohbetinde; - Bir kimseye İslâmiyetten bir kelime öğretene, yüz şehit sevabı veriliyor, buyurdu. Ve ekledi: - Öğretilen şey, ya bir "vacip" veya "farz", hele "îman" olursa, bunu yapanlara binlerce şehit sevabı verilir. - Biz bu sevaba nasıl kavuşabiliriz? dediler. - Bir ehl-i sünnet âliminin "ilmihal kitabı"nı alıp birine vermekle bu ecre kavuşabilirsiniz. Böyle hizmet edenlere dua eden veya mal verenler de mahrum kalmayacaktır. - Kimler mahrum kalır hocam? - İmkânı olduğu halde ilgisiz kalanlar veya hizmetin içinde olduğu halde niyeti halis olmayanlar, bu sevaptan mahrumdur. Ehl-i sünnetin kıymeti Bir gün de buyurdu ki: - Peygamber Efendimiz; "Ümmetim Cehennem acısını hiç duymaz. Günahları bitip Cehennemden çıkarken, acısının hepsini bir an hisseder" buyuruyor. Tâ ki, Cehenneme girdiğini anlasın. Amaaa... - Aması ne? dediler. - Bu müjde, doğru îman sahipleri içindir. - Yâni ehl-i sünnetten olanlara mı? - Evet. Onların, diğer ümmetler gibi yüzleri siyah, gözleri gök olmaz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük nîmet
2006-06-24 01:00:00
Erzurum'da yetişen "Molla Osman Efendi", bir sohbetinde; - En büyük nîmet "Îman"dır, buyurdu. Îman doğru olmazsa Cehennemden kurtuluş olamaz. Ve ekledi: - Eskiden insanlar, "Günah işlemek"ten korkardı. Bugünkü Müslümanlar ise "Îmanını kaybetmek"ten korkmalı, hattâ titremelidirler. - Ne tavsiye edersiniz? dediler. - Çare, İslâmiyete uymaktır. Uyabilen, îmanını kaybetmez. En zor şey Bir gün de sohbetinde; - Dünyada en zor şey, hak söze "Peki" demektir, buyurdu. Çünkü nefis mani olur. Ve ekledi: - Ebu Cehil, Resulullaha bir defa "Peki" deseydi, hazreti Ömer gibi olurdu. Hazreti Ömer de eğer "Hayır" deseydi, Ebu Cehil'den daha tehlikeli olurdu. Şöyle bitirdi: - Tarih boyunca yapılan bütün savaşlar, İslâm'a "Peki" diyenlerle "Hayır" diyenler arasında olmuştur. Yoksa bu, bir kuru kavga değildir. Bilmeden olmaz Bir gün de; - Kardeşlerim "İslâmiyet"in bize kadar gelmesi, can, mal ve kan vererek olmuştur, buyurdu. Ve ekledi: - Çünkü bu dînin iki ana temeli vardır. "Öğrenmek" ve "Öğretmek". Öğretmek biterse, din biter. - Biter mi? dediler. - Evet. İmkânı olduğu halde emr-i maruf yapmayan, büyük vebal altındadır. - Neden efendim? - Çünkü kendinden sonrakilerin Cehenneme gitmesine seyirci kalmıştır. Halis Müslüman, kendisine gelen bu bayrağı, kendinden sonrakilere ulaştırmadan can veremez. Ve ilave etti: - Ya oğluna verecektir, ya kızına, ya da talebesine. Ama mutlaka verecektir. - Ya Vermezse hocam? - Vermeden ölürse, azap olarak ona yeter. Çünkü Cenab-ı Hak, âhirette hepimize; "Benim dînimi, benim kullarıma öğretmek için ne yaptın?" diye soracaktır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dînini öğrenmek herkese farzdır
2006-06-25 01:00:00
Amasya Evliyasından "Sirâcüddin Şirvânî" hazreleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, "îman ve ibadet" bilgilerini lüzumu kadar öğrenmek ve çoluk çocuğuna öğretmek, her müslümana farzdır, buyurdu. Ve ekledi: - Öğrenmiyen ve çocuğuna öğretmiyenler büyük günah işlemiş olur. Ceza olarak Cehennemde yanarlar. Sordular: - Öğrenmiyen îmanını kaybeder mi efendim? - Öğrenmeye lüzum görmez, önem vermez, hafife alırsa, o zaman îmanını kaybeder. Şöyle devam etti: - Yedi yaşındaki çocuğa, namaz kılmasını öğretmek lazımdır. Peygamber Efendimiz, namaza çok önem verirlerdi. - Nasıl mesela? - En sıkıntılı zamanlarında, hatta muhârebelerde bile, beş vakit namazını, eshabıyla birlikte cemaatle kılar, yine kazaya bırakmazdı. - O derece mi? - Elbette. Ölüm hastalığında bile, emekliyerek mescide gelmiş ve Hazret-i Ebû Bekrin arkasında namazını kılmıştır. Namazı terkedenler Bir gün de sohbetinde; - Özürlü veya özürsüz olarak bir vakit namazı kazaya bırakan kimse, bunu hemen kazâ etmesi lâzımdır, buyurdu. Ve ilave etti: - Yalnız Hanbelî mezhebinde, namazı özürsüz terk eden, kazâ etmez. - Neden? dediler. - Çünkü bu mezhepte namazı özürsüz kazâya bırakan kimsenin îmanı gider. - Îmanı mı gider efendim? - Evet. - Pekii ne yapması lâzım? - Önce, küfürden tövbe edip, islâm dairesi içine girmesi, yâni tekrar îmana gelmesi lazımdır. - Tövbe etmezse hocam? - Tövbe etmez ve o halde ölürse îmansız gider mazallah. Îmanı olmayanların da "Cehennem"de sonsuz yanacağını Peygamberimiz haber vermiştir. Ve ekledi: - Buna inanmak, Allahü teâlânın var ve bir olduğuna inanmak gibi zaruri lâzımdır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Önce îman bilgileri
2006-06-26 01:00:00
Anadolu Velilerinden "İzmirli Osman Nuri Efendi", bir sohbetinde; - Ehl-i sünnet îtikadını ve ibadet bilgilerini öğrenmeden önce, menkıbe ve hikâye kitapları okumamalıdır, buyurdu. Ve ekledi: - Fıkıh kitapları yanında, bu ve benzeri kitaplar lüzumsuzdur. - Lüzumsuz mu? dediler. - Evet. Menkıbe okumak lüzumsuz olursa, dinsizlerin çıkardığı kitap ve mecmûaların tiryâkilerine acaba ne denir? - Tavsiyeniz nedir efendim? - Önce dinde zaruri lâzım olan bilgileri okuyup öğrenmek ve çoluk çocuğuna öğretmek lâzımdır. Bunlardan fazlası ikinci derecede kalır. Şöyle bitirdi: - Din bilgilerini öğrenmeden, başka şeyler öğrenen ve çocuklarına doğru din bilgisi öğretmiyerek, sadece para, mal ve mevki kazanmalarına uğraşanlar, âhirette çok pişman olacaklardır. Öğretmemek, vebâldir Bir gün de sohbetinde; - Çocuklarına îmanı, islâmı öğretmiyen ana babalar, onları müslüman olmaktan mahrum etmiş, dinsiz, îmansız olmalarına sebep olmuş olurlar, buyurdu. Ve ekledi: - Böyle ana babalar, çocuklarıyla birlikte, Cehennemde yanacaklardır. - İslâmiyeti yaşasalar da mı? dediler. - Evet. Namazları ve oruçları kendilerini bu azâbdan kurtaramaz. - Neden acaba efendim? - Çünkü, başkasının, hele de kendi yavrularının kâfir olmasına sebep olan kimsenin îmanı gider, kâfir olur. Küfre rızâ, küfürdür Bir gün de sohbette; - Bir müminin kâfir olmasını istiyenin durumu nedir? diye sordular. - Bir müslümanın kâfir olması için duâ edenin kendisi kafir olur, buyurdu. Fakaat... - Fakatı ne hocam? - Bir zâlimin, kâfir olarak ölüp, sonsuz azâb çekmesini istemek, küfür olmaz. - Pekii, ya kâfire saygı gösterilirse? - Kâfire saygı gösterenin, hürmetle selâm verenin îmanı gider. Onlara saygı bildiren bir söz söylemek, meselâ "Üstâdım!" demek, "küfür"dür. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0
.Önce gayret, sonra dua
2006-06-27 01:00:00
Tunus Evliyâsından "Muhammed bin Ali Mâzerî" hazretlerine, bir gün bir kimse gelerek; - Efendim, elim çok dar. Maddî sıkıntı içindeyim. Ne olur, dua edin de Allahü teâlâ bana bol rızk versin, diye yalvardı. Cevabı, menfî oldu mübareğin: - Hayır kardeşim, bunun için dua edemem. Adamcağız şaşırdı. - Neden hocam? - Allahü teâlâ, "Rızık için çalışın, sebeplere yapışın!" buyuruyor. Sen ise çalışmıyor, oturduğun yerde rızkının ayağına gelmesini istiyorsun. Bu olmaz. Üzülmüştü. - Yâni dua etmiyecek misiniz efendim? - Ederim, ama bir şartla. - Tamam, şartınızı kabul ediyorum. - Öyleyse sebeplere yapışacaksın. Eğer bunu yapmazsan, o zaman dua etsem bile kabul olmaz. Emr-i marufun kıymeti Bir gün de sevdiklerine; - Bir kimse Peygamber Efendimizin yaptıklarını yaparsa, Onun halifesi olur, buyurdu. Anlamadılar. - Nasıl yâni efendim? - Peygamber Efendimiz ne yapıyordu? - İnsanları islâma çağırıyordu. - Yâni Allahın kullarına îmanı, helâli, haramı öğretiyordu, öyle değil mi? - Evet efendim. - İşte bir mümin de, insanlara islâmiyeti öğretir, helâli haramı hatırlatır, yâni emr-i mâruf yaparsa, Peygamber Efendimizin yaptığını yapmış olur ki, Onun vekili, yâni halifesi olmuş demektir. Üç türlü insan var Bir gün de sohbetinde; - Üç türlü insan vardır, buyurdu. - Nasıl? dediler. - Birinci kısımda olanlar; "Benimki benim, seninki de benim" derler. Bunlar, hayvan sıfatlı insanlardır ki, on para etmezler. - İkincileri nasıldır efendim? - İkincileri; "Benimki benim, seninki senin" derler. - Ya üçüncüleri hocam? - Onlar ise; "Seninki senin, benimki de senin" derler ki, müslümanlıkta bu vardır işte. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cennete hesapsız girenler
2006-06-28 01:00:00
Mısır Evliyâsından "Muhammed Avfî" hazretleri, bir sohbetinde; - Bâzı insanlar, Cennete hesapsız gireceklerdir, buyurdu. - Onlar kimlerdir? dediler. - Şu üç şeyi yapanlardır. Kul hakkından sakınanlar, namazlardan sonra onbir ihlâs okuyanlar ve katilini bile affedenler. Allah affetmeyi sever Bir gün de; - Allahü teâlâ, mümin kullarının günahlarını affetmek için âdetâ bahane arar, buyurdu. - Nasıl? dediler. - Mesela bir müslüman nefsine uyup da bir günah işlediği zaman, sağdaki melek, soldakine; "Bu günahı altı saat müddetle yazma!" diye emreder. - O melek, bu emri dinler mi efendim? - Elbette. Çünkü sağdaki melek, soldakinin âmiridir. - Sonra hocam? - O kimse, o altı saat içinde namaz kılarsa, hiç yazılmaz. Çünkü beş vakit namaz, aralarda işlenen günahlara keffarettir. - Ya affedilmezse efendim? - O zaman Cuma günü affa uğrar. Çünkü Cuma namazı, geçmiş bir haftalık günahların affına sebeptir. Ve ilave etti: - Bunlar, affetmek için birer bahanedir işte - Başka var mı hocam? - Elbette. Bunlardan başka kandil günleri ve geceleri var, bayram günleri var, Ramazan var. Ramazan orucu, bir senelik günahları yakar, yok eder. Şöyle bitirdi: - Hele bir de Hacca giderse, Arafat'ta, anasından doğmuş gibi tertemiz olur. Ama bütün bu aflara, bir şartla kavuşur tabii. - O nedir hocam? - Îtikadı, ehl-i sünnete uygun olması lâzımdır. Allah kibri affetmez Bir gün de sevdiği bir gence; - Allahü teâlâ, her günahı affeder. Ama kibri affetmez, buyurdu. Ve ilave etti: - Mesela bir kimse, bir ahbabının yanına çekinerek gidiyorsa, o kimsenin son nefesinden korkulur. Delikanlı sorda: - Neden efendim? - Çünkü bu hal, kibir alâmetidir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 w
.Müslüman, dînini öğrenmelidir
2006-06-29 01:00:00
Buhara Evliyâsından "Muhammed Bâbâ Semmâsî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, müslüman olduğunu söyliyen kimse, îmanı, helâli ve haramları bilmesi lâzımdır, buyurdu. - Bilmiyorsa? dediler. - Bilmiyorsa, bir ehl-i sünnet âliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi gerekir. - Öğrenmezse efendim? - Öğrenmezse, "günah" veya "küfür"den kurtulamaz. Bunun için her gün hakiki tövbe etmesi lâzımdır. - O zaman affolur mu? - Elbette. Tövbe edilen her günah ve küfür, muhakkak affolur. Maksûdun, mâbudundur Bir gün de sohbetinde; - Müminin kalbinde yalnız "Allah sevgisi" olmalıdır, buyurdu. Başka şeyleri de severse iyi olmaz. Hattâ bu, tasavvufta şirk sayılır. - Şirk mi? dediler. - Evet. Mesela bir kimse, nefsinin bir arzusu için Allahın emrini çiğner ve günah işlerse, o arzusu onun mâbudu, o hali de ibadet olur. Ve ekledi: - Büyüklerimiz; "Maksûdun, mâbudundur" buyurmuşlardır. - Nefsi için günah işlemezse efendim? - O zaman onun mâbudu Allahü teâlâdır. Kalbindeki Allah sevgisi, nefsine olan sevgisine galebe çalmış ve günah işlemesine mani olmuştur. - Peki hocam, evlat ve aile sevilmiyecek mi? - Elbette sevilecek, hem de çok sevilecek. - Öyleyse? - Ama bu sevgi, "Allah için" olacak. Yâni Rabbimiz emrettiği için seveceğiz, nefsimiz istediği için değil. İçen, şifâ bulur Bir gün de; - İslâmiyet, faydalı ilâç gibidir, buyurdu. Kim içerse şifa bulur. İslâmın emirlerine inanarak uyanlar, dünyada da faydasına kavuşurlar, âhirette de. - İnanmadan uyulursa? dediler. - İnanmadan uyanlar, uydukları nisbette, yalnız dünyada faydasını görürler. Ama âhirette ellerine bir şey geçmez. - Neden hocam? - Çünkü Cennete girmek, ancak "doğru îman" ile mümkündür. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Lâfla müslümanlık olmaz
2006-06-30 01:00:00
Mısır Evliyasından "İzzeddin Türkmânî" hazretleri, bir sohbetinde; - Her müslümanın, çocuğuna mutlaka "Âmentü"yü ezberletmesi ve mânasını öğretmesi lâzımdır, buyurdu. Ve ekledi: - Âkıl bâlig olduğunda, "îmanı ve islâmı" bilmiyen kimse, müslüman olmaz. - Olmaz mı? dediler. - Evet. Lâfla müslümanlık olmaz. Hattâ islâm nikâhı yapacak kimse, evlenecek olan kıza ve erkeğe, önce "Âmentü"yü ve mânasını söyletmeli, sonra nikâhlarını kıymalıdır. - Hikmeti ne efendim? - Çünkü îmanı ve islâmı bilmiyenin nikâhı kıyılsa da, sahih olmaz. Şehit olmak için Bir gün de sohbetinde; - Allahü teâlânın emir ve yasaklarına "İslâmiyet" denir, buyurdu. İslâmiyeti öğrenen ve çocuklarına öğreten ana baba, şehit olarak ruhunu teslim eder. Ve ekledi: - Bunun için her erkek, lüzumlu dînî bilgileri öğrenip, çocuğuna da öğretmelidir. Zîrâ âhırette herkese sorulacak. - Ne sorulacak? dediler. - İslâmiyeti neden öğrenmedin? Ve niçin çocuklarına öğretmedin? denecektir. Şöyle bitirdi: - Îmanı, farzları ve haramları öğrenmek ve aile efradına öğretmek, her müslümana farzdır. Îmanla ölmek için Bir gün de bu zâta gelerek; - Efendim, bir insanın îmanlı ölüp ölmiyeceği hayatta iken belli olur mu? diye sordular. - Hayır. Îman son nefeste belli olur, buyurdu. Ve ekledi: - Bütün ömrü îman ile geçip de, son günlerinde küfre düşen ve îmansız ölen kimseler az değildir. - Ne tavsiye edersiniz efendim? - Her gün tövbe istiğfar etmelidir. - Nasıl? - Yâ Rabbî, bülûğum ânından bu güne kadar, bilerek veya bilmiyerek, küfre sebep olan bir söz söyledim veya iş yaptımsa, tövbe ettim, pişman oldum. Beni affet! diye yalvarmalıdır. - Böyle diyen, küfürden kurtulur mu? - Elbette. Yeter ki kalben söylemiş olsun. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ağaç yaşken eğilir
2006-07-01 01:00:00
Sivas Evliyâsından "İbrahim Şirvânî" hazretleri, bir sohbetinde; - Her müslümanın birinci vazîfesi, çocuklarına islâmiyeti ve Kur'ân-ı kerim okumasını, namaz kılmasını, îmanın ve islâmın şartlarını öğretmektir, buyurdu. Şöyle devam etti: - Çocuğunun dünyada ve âhırette rahata, huzura kavuşmasını istiyen anne baba, önce bu vazifesini yerine getirmelidir. Sordular: - Çocukken öğretmeli, değil mi efendim? - Elbette. Atalarımız; "Ağaç yaşken eğilir" demişlerdir. - Ya öğretilmezse hocam? - İslâm bilgileri verilmeyen çocuk, kötü yoldaki kimselere çabuk aldanır. Böylece anne babasına, devletine ve milletine zararlı olur. Namaz çok mühim Bir gün de sohbetinde; - İbâdetler îmandan parça değildir, buyurdu. Yâni ibadet yapmıyanın îmanı gitmez. Fakaat... - Fakatı ne? dediler. - Namaz bundan müstesnadır. - Nasıl yâni efendim? - Şöyle ki, bâzı islâm âlimleri; "Bile bile namaz kılmıyanın îmanı gider" buyurdular. - Onlar hangi âlimler hocam? - Mesela imam-ı Ahmed ibni Hanbel, İshâk ibni Râheveyh, Abdüllah ibni Mübârek, İbrâhîm Nehaî, Hakem bin Uteybe, Eyyûb Sahtiyânî, Dâvüd-i Tâî, Ebû Bekr ibni Şeybe, Zübeyr bin Harp bunlardandır. Dinleyenler çok şaşırdı. - Yâni namaz kılmayan kimse, müslüman değil midir efendim? - Eğer hiç özrü yokken, yâni bile bile kılmıyorsa, kılmadığı için üzülmüyor, kaza etmeyi düşünmüyor, azabından da korkmuyorsa, bu kimsenin îmanı gider, kâfir olur. Âlime hakaret Bir gün de sohbetinde; - Bir islâm âlimine, hakaret kastıyla "ahmak, câhil", gibi şeyler söyliyenin îmanı gider, buyurdu. Ve ekledi: - Evli ise hanımı boş olur. Küfre sebep olan her kelimeyi söylemek de böyledir. - Yâni islâm âlimlerine hakâret etmek, küfür müdür efendim? - Evet. Allahü teala hepimizi böyle felâketten korusun. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kızmak değil, acımak lâzım
2006-07-02 01:00:00
Şam'da yetişen büyük Velîlerden "Muhammed Bedahşî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, insanlara kızmak değil, acımak lâzım, buyurdu. Allah'ın kullarına merhametli olun, acıyın onlara. - Herkese mi acıyalım? dediler. - Evet. Bizim dînimiz, şefkat ve merhamet dînidir. Gayemiz, bir insanı Cehennem ateşinden kurtarmaktır ki, bu da kızmakla değil, sevgi ve şefkatle olur. Sonra şunu anlattı onlara: Bir gün, Resulullah'ın huzuruna bir köylü geldi ve; - İslâmiyet nedir? diye sordu. Peygamberimiz; - İslâmiyet, Allahü teâlânın emirlerine saygılı olmak ve O'nun kullarına şefkatli davranmaktır, buyurdular. İtirazcı olmayın! Bir gün de sevdiklerine; - İtirazcı olmayın, buyurdu. Söz dinleyici olun, hak söze "Peki" deyin! - Her zaman mı? dediler. - Evet. Çünkü itiraz etmek, şeytan sıfatı, söz dinlemekse melek sıfatıdır. - Nasıl yâni efendim? - Şöyle ki, "şeytan", Âdem aleyhisselâma karşı secde etme hususunda itiraz etti. Rabbinin emrine "Peki" demedi. Kibredip secde etmedi. Bu yüzden mel'un olup kovuldu huzurdan. Şöyle devam etti: - "Ebu Cehil" de, Resulullah'a itiraz etti. Onun davetine "Hayır!" dedi ve kabul etmedi. Bu yüzden inkârda kalıp, sonsuz azâba müstehak oldu. - Ya eshâb-ı kiram efendim? - O bahtiyarlar itiraz etmediler. "Peki" deyip hemen kabul ettiler ve bunun için "sonsuz Cennet"i kazandılar. Gaybı Allah bilir Bir gün de; - Efendim, bir kimse; "Ben çalınan şeyleri ve kaybolanları bilirim" diyorsa, bunun hali nedir? diye sordular. - Böyle söyliyenin ve buna inananın îmanı gider, buyurdu. - Pekii, "Bana cin haber verir. Bunun için bilirim" diyorsa? - Yine kâfir olur. - Neden? - Çünkü cin de gaybı bilmez. Gaybı, yalnız Allahü teâlâ ve O'nun bildirdiği kimseler bilir. Başka kimse bilemez.
.İslâmiyet, ilim dînidir
2006-07-03 01:00:00
İstanbul'da yaşayan âlim ve Velîlerden "Muhammed Buhâralı" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, islâmiyet ilim dînidir, buyurdu. Bilmeden müslümanlık olmaz. Her müslümanın birinci vazifesi, islâmiyeti öğrenmektir. - Önce neyi öğrenelim? dediler. - İlk öğreneceğimiz şey, îman ve îtikadımızı, ehl-i sünnete göre düzeltmektir. - Hikmeti ne efendim? - Çünkü Cennete girmek, "doğru îman"la mümkündür ancak. Îman doğru olmadan Cennete girilemez. - Îmandan sonra ne mühimdir hocam? - Rabbimize ibadet etmek. - Pekii en mühim ibadet? - Beş vakit namazdır. Doğru kılınan bir namaz, insanı günah işlemekten korur. Namazı her hâlükârda kılmalıdır ki, "Müslüman" demek, "Namazını kılan insan" demektir. En büyük saadet Bir gün de bâzı sevdikleri bu zâta gelip; - Efendim, insan için en büyük saadet nedir? diye sordular. - En büyük saadet, Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaktır, buyurdu. Çünkü âhirette kurtulmak, Ona tâbi olmaya bağlıdır. - En büyük saadet, Allahü teâlânın sevgisini kazanmak değil midir hocam? - Elbette öyledir. Ama Rabbimizin sevgisini kazanmak da Ona tâbi olmaya bağlıdır işte. Ona tâbi olmayanı Allahü teâlâ sevmez. - Öyle mi? - Evet. O, öyle büyük Peygamberdir ki, kâinattaki herşey Onun şerefine yaratılmış, âlemlerin sahibi olan Allahü teâlâ, Onun rızasını almak istemiştir. Her günah büyüktür Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, günahın büyüğü, küçüğü olmaz, buyurdu. Günahın küçüğü de büyüktür. - Nasıl yâni? dediler. Şöyle açıkladı: - Günahın cinsi değil, kime karşı işlendiği mühimdir. Kul, günah işlemekle kime isyan etmiş oluyor? - Allahü teâlâya. - Öyleyse her günah büyüktür. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Beterin beteri vardır
2006-07-04 01:00:00
Mekke-i mükerreme'de medfun bulunan "Muhammed Cân" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, sıkıntıda da olsak yine şükretmeliyiz, buyurdu. Çünkü beterin beteri vardır. Sonra şunu anlattı: Îsâ aleyhisselâm bir yoldan giderken, ağaç altında oturmuş hararetle dua eden birine rastladı. Adamcağız; - Yâ Rabbî, zenginlere vermediğin nîmetleri bana verdin. Sana sonsuz şükürler olsun, diyordu. Îsâ Peygamber dikkatle baktığında, adamın kör, kötürüm ve bütün bedeninin baraslı olduğunu farkedip sordu: - Sen, hangi nîmetler için böyle şükrediyorsun? - Kalbim, Allahü teâlânın sevgisiyle dolu, para sevgisiyle değil. Dilim de, Allahü teâlâyı zikrediyor, parayı değil. Yetmez mi? Bu cevap, Îsâ aleyhisselâmın çok hoşuna gitti ve eğilip iki kaşının arasından öpüverdi. O anda iki gözü açıldı adamın. Îsâ aleyhisselâma dikkatle bakıp sordu: - Sen Îsâ Peygamber değil misin? - Evet, ben Îsâ'yım. - Seni bana gösteren Rabbime şükürler olsun. Îsâ aleyhiselâm, onun elinden tutup; - Haydi ayağa kalk! buyurdu. Adam fırlayıp kalktı. Bir anda hastalıklarından kurtulup turp gibi olmuştu. Ve hemen secdeye kapanıp yalvardı: - Yâ Rabbî, ben kör ve kötürümken bu âzâlarla günah işlemekten uzaktım. Şimdi bunları ihsan ettin. Beni günah işlemekten koru! Îsâ aleyhisselâm; - Amin! deyip yoluna devam etti. Dîninizi öğrenin! Bu zat, bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, çocukları, gençleri görüyor, çok üzülüyorum, buyurdu. - Niçin? dediler. - Çünkü ilmihal okumuyorlar. Okumayınca da dinlerini bilmiyorlar. Ve ekledi: - Halbuki büyüklerimiz; "Dînini bilmeyenin, dîni yoktur" buyuruyor, Allah korusun. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.
.Çocuğunuza islâmiyeti öğretin!
2006-07-05 01:00:00
Kayseri'de medfun bulunan "İbrahim Tennûrî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, "Îman" ve "Îtikat" bilgilerini, namaz kılmasını ve namazda okunacak fâtiha sûresini, hemen öğrenmek, kadın erkek her müslümana farzdır, buyurdu. Ve ekledi: - Bunları çocuklarına öğretmek de ana babalara farzdır. - Öğretmezlerse ne olur? dediler. - Çok fena olur. - Nasıl? - Şöyle ki, evlenecek yaşa gelen bir müslüman evladı bunları bilmez, öğrenmeye de önem vermez, birinci vazîfe olduğunu kabul etmezse, îmanı gider. - Ya öğretirlerse hocam? - Öğreten anne babalar, şehit olarak ölürler. Îman doğru olmazsa... Bir gün de sohbetinde; - Îtikadı doğru olmıyan, Cehennemden kurtulamaz, buyurdu. Kıyâmette azâbdan kurtulmasına imkân yoktur. - Ameli olmıyan? dediler. - Ameli olmıyanların kurtulması umulur. - Nasıl yâni efendim? - Bunların işi, Allahü teâlânın irâdesine kalmıştır. İsterse affeder, isterse, günahları kadar azâb ederek, sonra Cehennemden çıkarır. - Cehennemde sonsuz kalmazlar mı yâni? - Hayır. Cehennemde sonsuz kalmak, islâm dîninin bildirdiği "doğru îtikad"ı olmayanlar içindir. Ve ekledi: - Îtikadı doğru olup da ameli olmıyanlar, Cehenneme girseler bile, burada sonsuz kalmazlar. Kur'an mahlûktur, demek Bir gün de bazı gençler; - Efendim, bir müslüman; "Allahü teâlâ mahlûktur" derse, bu kimse hakkında ne dersiniz? dediler. - O kimse küfre grmiştir, buyurdu. - Pekii, bir kimse de, "Şimdi mevcut olan Kur'ân-ı kerim noksandır ve Eshâb tarafından değiştirilmiş yerleri vardır" derse hocam? - O da küfre kaymıştır. Tövbe etmezlerse, ikisi de Cehennemde sonsuz yanarlar.
.Cehennem kimler içindir?
2006-07-06 01:00:00
İstanbul Velilerinden "Ahmet Mekkî Efendi" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, Cehennem azabı, küfür ve küfür bulaşıklığı olan günahlar içindir, buyurdu. - Küfürden başka günahları olan, Cehenneme girmez mi? dediler. - Girmiyebilir. - Ama efendim hadis-i şerifte; (Bir namazı, bile bile, vaktinde kılmayıp kazâ edene, Cehennemde bir hukbe azâb vardır) buyurul muyor mu? - Evet, öyle buyuruluyor. - Pekii, buradan, Cehennem azâbının yalnız kâfirlere mahsus olmadığı anlaşılmaz mı? - Anlaşılmaz. - Nasıl? - Küfürden başka günâhlara Cehennemde azâb olunacağını bildiren haberler, hep bu günâhlarda "küfür bulaşıklığı" olduğu içindir. - Günahta küfür bulaşıklığı nasıl olur ki hocam? - Bir günâhı, hafîf görerek, ehemmiyyet vermiyerek işlemek, günaha girdiğine üzülmemek ve azâbından korkmamak, o günahta "küfür bulaşıklığı" var demektir. - Günahında küfür bulaşığı olmıyan, Cehenneme girmez mi yâni? - Girmiyebilir. Allahü teâlâ "doğru îman"ı hürmetine veya dünya sıkıntılarıyla günahlarını affeder veya şefaate kavuşur. Ve ekledi: Nitekim Peygamberimiz; (Ümmetimden büyük günâhları olanlara şefaat edeceğim) buyuruyor. İhlassız ibadetler Bir gün de sohbetinde; - İlm ve ihlâs ile yapılmıyan ibâdetin faydası olmaz, buyurdu. Böyle ibadetler, insanı küfürden, günahtan ve azâbdan kurtarmaz. Ve ekledi: - Nitekim ömür boyunca böyle ibâdet yapıp da, küfür üzere vefât eden münâfıklar çok görülmüştür. - İbadet, ilim ve ihlasla yapılırsa? dediler. - Böyle ibâdet, insanı dünyada küfür ve günahtan kurtardığı gibi, âhirette de "Cehennem azâbı"ndan kurtarır. Şöyle bitirdi: - Allahü teâlâ, bunu vâdetmiştir. O, vâdinden dönmez. Verdiği sözü elbette yapar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Malım var diye övünme!
2006-07-07 01:00:00
Bağdat Evliyâsından "Muhammed bin Ebû Verd" hazretleri, bir sohbetinde; - Ey insanoğlu! Bil ki o, "benim..." diye övünüp, sımsıkı sarıldığın mallar var ya, onlar aslında senin değil, sende birer "emanet"tir, buyurdu. - Emanet mi? dediler. - Evet. Nitekim o mallar, senden önce başkalarının idi. Senden sonra da başkalarının olacak. O halde nasıl benim diyebiliyorsun? Ve ekledi: - Bir gün ölüp, göçersin bu dünyadan. Malların burada kalır. Bir tek "kefen"le gidersin oraya. Bıraktığın mallar mirasçıların olur. Ama hesabını sen verirsin. - Hesap mı dediniz? - Evet. Kazandığın mal helal ise hesabı var, haramsa azâbı. Mümin, cömert olur Bir gün de sohbetinde; - Cimrilik, kötü bir huydur, buyurdu. Müslüman, cömert olmalıdır. Cennette bir ağaç vardır ki, ismi "Sehâvet"tir. Sordular: - Sehâvet ne demek efendim? - Cömertlik demektir. Bu ağacın kökü Cennette, dalları dünyaya sarkmıştır. Kim bu ağacın dallarına yapışırsa, o dal onu Cennete çeker. Ve ekledi: - Nitekim hadis-i şerifte; "Cennet, cömertlerin yeridir" buyuruldu. Şöyle devam etti: - Cehennemde de bir ağaç vardır ki, onun da adı "Buhül"dür. - Buhül ne demek hocam? - Buhül de cimrilik demektir. Onun da kökü Cehennemde olup, dalları dünyaya sarkmıştır. Kim de bu dallara yapışırsa, o dallar onu Cehenneme çeker. Îman kâmil ise... Bir gün de bazı sevdikleri; - Efendim, îmanın kâmil olmasının alâmeti nedir? diye sordular. - Îmanı kâmil alanlarda iki haslet bulunur, buyurdu. Birincisi, eline sevdiği bir şey geçse, onu hemen bir din kardeşine verir. - İkincisi nedir? dediler. - İkincisi de verdiği zaman öyle çok sevinir ki, alan kimse bu kadar sevinemez. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Müslümanın birinci vazifesi
2006-07-08 01:00:00
Arvas'ta yetişen büyük velîlerden "Muhammed Emin Efendi", bir gün sevdiklerine; - Ey insanlar! Her Müslümanın birinci vazifesi, İslâmiyeti yaşamaktır, buyurdu. Ve ekledi: - Çünkü her Müslümana, İslâma uyup uymadığı sorulacak âhirette. Cennete girmek, Cehennemden kurtulmak da buna bağlıdır, fakaat... - Fakatı ne? dediler. - İslâmiyeti yaşamak için bilmek lâzım. Bilmeden Müslümanlık olmaz. Bugün insanlara yapılacak en büyük iyilik, onlara îmanı, İslâmı öğretmektir. Hele bu, İslâmiyetin unutulduğu zamanlarda yapılırsa, çok daha kıymetli olur. - Bu, neden kıymetlidir efendim? - Çünkü bu iş, Peygamberlerin işidir ve en büyük ibadettir. Bu yolda malı ile canı ile çalışanlar, "cihad sevabı" kazanırlar. Yüz ömre sevabı Bir sohbetinde de; - Kardeşlerim, bir kimseye Allah'ın dîninden bir kelime öğretene, "yüz ömre sevabı" verilir, buyurdu. - Hikmeti ne? dediler. - Çünkü bu iş emr-i maruftur. Peygamber Efendimiz; "Benden duyduklarınızı başkalarına da anlatın, duyurun!" buyuruyor. Şöyle devam etti: - Bir mümini gördüğünüzde; "Benim âhirette kurtuluşum, belki de bu kardeşimin duasına bağlı" diye düşünün. Kimin ne olduğunu Allah bilir çünkü. Şöyle bitirdi: - Cenab-ı Hakkın kıymetli kulları, insanlar içinde gizlidirler. Arş'ın gölgesinde Bir gün de; - Ey insanlar! Müminlere sevgi ve muhabbetle bakın! buyurdu. Ve ilave etti: - Yedi sınıf insan vardır ki, kıyamet günü, güneş iyice alçalıp da herkes buram buram terlerken, bunlar, Arş-ı âlâ altında gölgeleneceklerdir. - Onlar kimlerdir? dediler. - Mümin kardeşinin yüzüne, Allah için, sevgiyle bakanlar, bunlardandır. Ve ekledi: - Bu kimseler, mahşer günü hiç sıkıntı çekmezler. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sonsuz yanacaklar!
2006-07-09 01:00:00
Kabr-i şerîfi Mısır'da bulunan büyük velîlerden "Muhammed Emin Erbîlî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kâfirler Cehennemde sonsuz kalacaklardır, buyurdu. - Sonsuz ne demektir? dediler. Biz sonsuzluğu anlayamıyoruz. - Elbette anlayamayız. Ama birazcık anlatabilmek için size bir misal vereyim mi? - Seviniriz efendim. - Cehennemde sonsuz kalacak olan kâfirlere; "Siz burada, denizlerdeki damlalar ve çöllerdeki kum tanecikleri adedince sene yanacaksınız" denilse, sevinçlerinden ne yapacaklarını bilemezler. - Neden hocam? - Çünkü bunlar da bir gün biter. Ama sonsuz bitmez. Bu hususta bir misal daha ister misiniz? - İyi olur efendim. - Bütün dünya, yedi kat gökler dahil, buğday tanesi dolu olsa, bir serçe, bu tanelerden her bin senede bir tane yese, bir gün o taneler biter. Hattâ "sonsuz"un yanında hesabı bile olmaz. Ölümü hatırlamak Bir gün de bâzı gençlere; - Ölümü hatırlamak, huzur ve saadetin kaynağıdır, ayrıca ömrü uzatır, buyurdu. - Ömrü mü uzatır? dediler. - Evet. Ölümü çok düşünenin ömrü uzun olur. - Ya ölümü düşünmeyenin hocam? - Ölümü unutanın ömrü kısa olur. Onun için Müslüman, her günü, "Son gün" farz edip, ona göre âhirete çalışmalıdır. İnsanları sevmek Bir gün de bu zâta; - Efendim, Allahü teâlânın rızasını kazanmanın en kısa yolu nedir? diye sordular. Cevabında; - Ben, Allahü teâlânın rızasına giden bütün yolları inceledim ve bunun en kestirme yolunu buldum, buyurdu. Merak ettiler. - O nedir ki hocam? - O'nun kullarını sevindirmektir. - Öyle mii? - Evet. Bir insanı bir dünya sıkıntısından kurtarmak, bütün cihanın nafile ibadetlerinin toplamından daha çok sevaptır. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Îman nasıl gider?
2006-07-10 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Hacı Hıdır Efgan" hazretlerine, bir gün; - Efendim, farzlara ve haramlara inanıp da, tembellikle yapmayan bir Müslümanın âhiretteki durumu nedir? diye sordular. - Eğer tövbe etmeden ölür, şefaate de kavuşamazsa, günahı kadar Cehennemde yanması caizdir, buyurdu. Fakaaat... - Fakatı ne? dediler. - Farzları öğrenmeyen, öğrense de kıymet vermeyen, önemsemeyen, terk ettiği için üzülmeyen kimsenin îmanı gider. - Yâni Müslümanlıktan çıkar mı efendim? - Evet. O halde ölürse Cehennemde sonsuz yanar. Her şeyden önce Bir gün de sohbetinde; - Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bilmeyen ve hanımına ve çocuklarına öğretmeyen, Cehennemde azâb çekecektir, buyurdu. Ve ekledi: - Bunun için her Müslüman, çocuğuna Kur'ân-ı kerim okumasını, sonra îmanın ve İslâmın şartlarını öğretmelidir. - Öğretmezse? dediler. - "Ehl-i sünnet îtikadı"nı öğrenmeyen, haramları ve farzları bilmeyen ve bunlara uymayan kimse, Allahü teâlâya âsî olmuş olur. Bu ise insanı dünyada ve âhirette felâkete götürür. - Haramların en büyüğü nedir efendim? - Îmanı ve îtikadı bilmemektir. - Ondan sonra hocam? - Beş vakit namazı terk etmektir. Birçok islâm âlimi, hiçbir özrü yokken bir vakit namazı terk eden kimsenin kâfir olacağını bildirmiştir. - Yâni Cehennemde sonsuz mu yanacak? - Evet. Sonsuz ateşte yanmak ne demektir? İnsan, sonsuz ateşte yanacağını bir an düşünmüş olsa, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir ve bu korkunç felâketten kurtulmanın çâresini arar. - O çare nedir ki efendim? - Çok kolay. - Nasıl? - Allahü teâlânın var ve bir olduğuna, Muhammed aleyhisselâmın Onun son Peygamberi olduğuna ve her sözünün doğru olduğu'na inanmak, insanı bu sonsuz felâketten kurtarır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Günah işlemekle îman gitmez
2006-07-11 01:00:00
Erzincan evliyâsından "Muhammed Sâmi Efendi", bir sohbetinde; - Kardeşlerim, müminin, büyük dahî olsa günah işlemekle îmanı gitmez, kâfir olmaz, buyurdu. Ve ekledi: - Günahı çok olan bir mümin, son nefesi boğazına gelmeden evvel tövbe ederse, kurtulması çok umulur. Sevindiler. - Öyle mii? - Evet. Çünkü Allahü teâlâ, tövbeyi kabul edeceğini vadetmiştir. O, vadinden dönmez. - Ya tövbe etmezse efendim? - O zaman onun işi, Allahü teâlânın irâdesine kalmıştır. - Nasıl yâni? - Yâni dilerse günahlarının hepsini affederek Cennete sokar. Dilerse Cehennem ateşiyle günahları kadar azâb yapar. Fakat sonunda yine merhamete kavuşarak Cennete girer. - Yâni Cehennemde sonsuz kalmaz mı? - Hayır. Âhirette merhamete kavuşamayan, yalnız kâfirlerdir. Kalbinde zerre kadar îmanı olan, rahmete kavuşacaktır. İlk öğrenilecek şey Bir gün de sohbetinde; - Bir çocuk akıl bâliğ olunca, yâni iyiyi fenadan ayıracak ve evlenecek yaşa gelince, hemen "Îman"ın altı şartını, sonra farzları, helâl ve haram olan şeyleri öğrenmesi farz olur, buyurdu. - Bunları nereden öğrenecek? dediler. - Ana babasından, onlar bilmiyorsa bilen bir akrabâsından veya ahbâbından sorup öğrenmelidir. Ve ekledi: - Müslüman olan kâfir de böyle yapar. - Nasıl? - Hemen ehl-i sünnet bir din adamına veya müftüye gidip, lüzumlu bilgileri ondan sorması gerekir. Bunların da ona öğretmesi veya bir din kitabı hediye ederek buradan okuyup öğrenmesini tembîh etmeleri farz olur. - Böyle yapmazlarsa efendim? - Sadece "Aferin, aferin!" deyip de öğretmez veya bir kitap vermezlerse, farzı yapmamış olurlar. Şöyle bitirdi: - Bu farzı yapmayan, Cehennemde yanacaktır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben ona ağlamıyorum ki!"
2006-07-12 01:00:00
Semerkant'ta medfun bulunan büyük velî "Muhammed bin Fadl Belhî" hazretleri, bir gün şunu anlattı sohbetinde: Nuh aleyhisselâm zamanında insanlar bin sene kadar yaşarlardı. O devirde bir kadının oğlu öldü bir gün. Kadıncağız iki gözü iki çeşme ağlıyordu ki, komşu kadınlardan biri gelip teselli etti onu: - Niye bu kadar ağlıyorsun komşu. Allahü teâlânın takdiri böyleymiş. Dertli kadın; - Elbette, öyledir, dedi. Ama ben ona ağlamıyorum ki. - Ya neye ağlıyorsun? - Yavrum fazla bir gün görmedi de. Annelik şefkatiyle ağlıyorum işte. - Oğlun kaç yaşındaydı ki? - İkiyüzyetmişbeş. - Vaah vah! Gerçekten henüz gençmiş. Ama yine de şükret kardeş. Sen böyle ağlarsan, âhir zamanda gelecek ümmet ne yapsın? - Onların ömürleri kısa mı olacakmış? - Evet. Ancak elli altmış sene. Kadın inanamadı. - Ciddi mi söylüyorsun komşu? - Tabii ya. - Allah Allah! Peki onlar bizim gibi ev de yapacaklar mıymış acaba? - Hem de kaç tane. Köşkleri, sarayları bile olacakmış. - Yaa, hayret doğrusu. Ben onların yerinde olsaydım, bu kadarcık kısa ömürde çadırımın kazığını bile değiştirmezdim. Doğruyu bulmak için Bir gün de; - Hocam, doğruyu bulmak için çok mu kitap okumak lâzım? diye sordular. - Hayır, çok kitap okumak değil, doğru kitabı çok okumak lâzım, buyurdu. Ve daha açıkladı: - Yâni rastgele yüz kitap okuyacağınıza, bir doğru kitabı yüz defa okuyun! Mertlik nedir? Bir gün de; - Fütüvvet nedir? diye sordular bu zâta. - Fütüvvet, mertlik demektir ki, seni sevmeyene ihsanda bulunmak, sevmediğinle de tatlı konuşmaktır, buyurdu. - Ama bu, çok zor, dediler. - Elbette. Ama mârifet, zoru başarmaktır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah kuluna bir nîmet verirse...
2006-07-13 01:00:00
İstanbul evliyasından "Fethi Ali Efendi", bir sohbette; - Kardeşlerim, Allahü teâlâ bir kuluna bir nîmet verdiyse, bu nîmeti o kulunun üstünde görmek ister, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. - Mesela bir Müslümana zenginlik verdiyse, o kimse imkânı nisbetinde güzel yemekler yemeli, güzel elbiseler giymeli, güzel yerlerde oturmalı, fakirleri de gözetmelidir. Amaaa... - Aması ne efendim? - Bununla beraber "ölüm"ü ve "âhiret"i bir an olsun unutmamalıdır. İbadeti bilerek yapın! Bir gün de; - Şartlarını bilerek yapılan az ibadet, bilmeyerek yapılan çok ibadetten daha iyidir, buyurdu. Onun için her gün dînimizden bir şeyler öğrenmelidir. Ve ekledi: - Hadis-i şerifte; "İlim yolunda ölen kişi, kabre cahil girer, âlim olarak çıkar" buyuruldu. - Nasıl yâni? dediler. - Yâni her gün, dinden bir şeyler öğrenen, mesela bir iki sayfa ilmihal okuyan kimse, ilim yolunda sayılır. Ölürse, "cahil" olarak kabre girse bile, kıyamette "âlim" olarak kalkar mezarından. Hanımını üzmek Bir gün de bâzı sevdikleri; - Efendim, kendi hanımını üzmek de kul hakkına girer mi? diye sordular. - Elbette, buyurdu. Hem de en büyük kul hakkına girer. Ve ekledi: - Ailesinin hak ve hukukuna riayet edemeyecek olan, evlenmesin. - Niçin? dediler. - Çünkü evlenirse, kul hakkından kurtulamaz âhirette. Şöyle devam etti: - Çünkü kadın esir değildir, köle değildir, hizmetçi hiç değildir. Eski büyükler, hanımından su bile istemez, kalkıp kendileri içerlermiş. - Öyle mii, neden? - Kul hakkından korktukları için. Eshâb-ı kiram da böyle yaparlarmış. - Nasıl? - Deve üzerinde iken kırbaçları yere düşse, inip kendileri alır, başkasından istemezlermiş. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dînimiz, nakil dînidir
2006-07-14 01:00:00
Hindistan'da yetişen büyük âlim ve velîlerden "Muhammed Hacı Efdal" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Kardeşlerim, dînimiz nakil dînidir, akıl dîni değil, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. - Yâni İslâmiyet bize nasıl geldiyse öyle yapacağız. Aklımıza göre yaparsak, yanlış olur. Ve şöyle izah etti: - Mesela insan, bir gemiye binmeden evvel karar vermekte serbesttir. Yâni istediği gemiye binebilir, öyle değil mi? - Gayet tabii efendim. - Ama bindikten sonra serbest değildir artık. Mademki o gemiye bindi, öyleyse o geminin kaptanına uymaya mecbur, hattâ mahkumdur, öyle değil mi? - Doğru hocam. - Neden? Çünkü onun gemisindedir. Kendi hür iradesiyle karar verip binmiştir bu gemiye. - Biz hangi gemideyiz efendim? - Elhamdülillah İmam-ı âzam hazretlerinin gemisindeyiz. "Ehl-i sünnet" gemisi yâni. - Kaptanımız kim hocam? - Tabii ki "İmam-ı âzam" hazretleri. Ona tabiyiz, aklımıza değil. - Ya kendi aklımıza uyarsak? - Din konusunda kendi aklına, kendi görüşüne uyan, mâzallah küfre düşer. Kâfirler Cehennemde sonsuz yanacaktır. Hırs, bâzan iyidir Bir gün de sevdiklerine; - Kardeşlerim, doğru yolda yürümek hususunda sebat edin! buyurdu. Ve ekledi: - Hırs, dünya işlerinde caiz değilse de, hayırlı işlerde hırslı olmak iyidir. Ve şunu anlattı onlara: Ben gençliğimde ilimle uğraşıyordum ki, bir gün, kumar oynayan iki kişiye rastladım. Ama öyle hırslı idiler ki, beni fark etmediler bile. Oturup ibretle onları seyrettim. Birisi, devamlı kaybettiği halde yine de çekilmiyordu oyundan. Elinde avcunda ne varsa hepsini kaybetti. Buna rağmen; - Bak arkadaş! dedi öbürüne, Oyuna devam edeceğiz. Bırakacağımı zannetme. Başımı veririm, oyundan vazgeçmem! O kumarbâzın bu hırsı ibret oldu bana. Hak yoldaki gayretim kat kat arttı. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dînimizi nereden öğrenelim?
2006-07-15 01:00:00
Elazığ'da medfun bulunan "Muharrem Hilmi Efendi", bir sohbetinde; - Gençlerin, İslâm dînini, "Ehl-i sünnet âlimleri"nin kitaplarından okuyup öğrenmeleri şarttır, buyurdu. Ve ekledi: - Öğrenmeyen, bid'at ve dalâlet sellerine yakalanıp boğulur ve dünya ve âhiret felâketlerine sürüklenir. - Öyle mi efendim? dediler. - Evet. Çünkü bid'at sahipleri, utanmadan Kur'ân-ı kerime yanlış ve bozuk manalar veriyor, sonra da bu sapık düşüncelerini âyet ve hadisle isbât ettiklerini ileri sürerek Müslüman yavrularını aldatıyorlar. - Ne tavsiye edersiniz hocam? - Bunlara aldanmamak için doğrusunu bilmekten başka çare yoktur. - Ya bilmeyenler? - Bilmeyenlerin, öğrenmeyenlerin, bunların hâin tuzaklarına düşmemeleri imkânsız gibidir. Küçükken öğrenilir Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, çocuklarınıza mutlaka küçük yaşta iken dinlerini öğretiniz! buyurdu. Bu kıymetli zamanları ziyân edilirse, câhil kalır, dinden îmandan habersiz yetişirler. Ve ekledi: - Din adamları da, bu felâkete seyirci kalır, susarlarsa, bunların günahları da kat kat ziyâde olur. Şöyle bitirdi: - Helâli haramı öğrenmeye lüzum görmeyen, öğrendikten sonra da gereğini yapmaya önem vermeyen kimse, îmanını kaybeder. - Yâni kâfir mi olur efendim? - Evet. İslâmiyetten çıkar. Kabir hayatı haktır Bir gün de bazı sevdikleri; - Efendim, bazı kimseler kabir hayatına inanmıyor, dediler. Buna inanmamak mahzurlu değil mi? - Elbette, buyurdu. Hem de çok mahzurlu. - Nasıl yâni? - Kabir azâbına inanmıyorum diyenin îmanı gider. Şaşırdılar. - Öyle mi hocam? - Elbette. Çünkü bu sözde, İslâmiyeti hafife almak, hükümlerine kıymet vermemek vardır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İbadetin kabul olması için
2006-07-16 01:00:00
Keşan'da medfun bulunan "Süleyman Zâtî Efendi", bir ev sohbetinde; - Bir ibâdetin ilmini öğrenmeyenin, şartlarını bilmeyenin yaptığı ibâdet, ihlâs ile yapılmış olsa bile sahih olmaz, buyurdu. - Sahih olmaz ne demek? dediler. - Yâni hiç yapılmamış gibi olur. Ancak şartlarını bilerek ve gözeterek yapanın ibâdeti sahih olur ve Cehennem azâbından kurtulur. Fakat bir şartla. Sordular: - O şart nedir efendim? - İhlâsla yapmaktır. Yâni Allah emrettiği için yapmadıysa, bu ibâdeti de ve hiçbir iyiliği de kabul olmaz. - Kabul olmaz ne demek hocam? - Yâni hiç sevap kazanamaz. - Kazanamaz mı, neden? - Çünkü Allahü teâlâ, ihlâsla yapılmayan ibâdete sevap vermeyeceğini açıkça bildiriyor. Mutlaka öğretin! Sohbetine devamla; - Kardeşlerim, çocuklarımıza mutlaka İslâmiyeti öğretmeliyiz, buyurdu. Onların temiz ruhları Müslümanlığa elverişlidir. Ve ekledi: - Dînini öğrenmeyen çocuk, din düşmanlarının yalanlarına, iftirâlarına aldanarak, Müslümanlığı yanlış anlar. Onu gericilik, kötülük sanır. Aldığı bu zehirli aşıların, küstâhca uydurulan yalanların kurbanı olur. Dünyada huzura kavuşamadığı gibi âhirette de sonsuz azâblara yakalanır. - Çare nedir? dediler. - Çare, İslâmiyeti öğrenmek ve çocuklarımıza öğretmektir. - Ne suretle öğrenmeliyiz efendim? - Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı "ilmihal kitapları"nı okumak ve okutmak suretiyle. Büyü ve sihir Aynı sohbette; - Efendim, büyü ve sihir mutlaka tesir eder mi? diye sordular bu zâta. - Hayır, buyurdu. Bir kimse, sihir ile istediğini elbette yapar, sihir muhakkak tesir eder diyen ve böyle inanan kâfir olur. - Nasıl inanmalıyız öyleyse? - Sihir, Allahü teâlâ takdir etmişse tesir edebilir, demeliyiz. Şöyle bitirdi: - Yâni sihir ve büyü, cenab-ı Hak dilerse tesir eder, dilemezse etmez. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir kalpte iki korku olmaz!
2006-07-17 01:00:00
Büyük velîlerden "Muhammed Hârezmî" hazretleri, bir iki ahbabıyla sohbet ederken; - Allahü teâlâ, bir kuluna iki korkuyu birden vermez, buyurdu. - Anlamadık, dediler. Şöyle izah etti: - Hadîs-i kudsîde mealen; "Dünyada benden korkan, âhirette korkmasın. Dünyada korkmayan ise âhirette çok korksun" buyuruluyor. Ve ilave etti: - Ama korkmak, sevginin alâmetidir. Seven korkar çünkü. Sevmeyen korkmaz. - Seven niye korkar ki efendim? - Onu incitirim diye korkar. Korkusu, onu üzerim diyedir. Müslümanın Rabbinden korkması da böyledir işte. Bir günah işlerim de Rabbim bana gücenir, diye titrer âdeta. Tasavvuf nedir? Sordular yine: - Tasavvuf nedir efendim? - Tasavvufu çok âlimler tarif etmiştir, buyurdu. Bunların içinde benim en çok beğendiğim bir tarif var. - O hangisi? - Tasavvuf, ehemmi mühimme tercih etmektir. - Anlamadık, nasıl yâni? - Yâni hangi iş mühimse, onu önce yapmak, mühim olmayanı sonraya bırakmaktır. - Yâni; "Tasavvuf, vakti en iyi şekilde değerlendirmektir", diyebilir miyiz efendim? - Elbette. Bunu yapabilen, dünyada da rahat eder, âhirette de. Ve ekledi: - Vakit, büyük nîmet ve biricik sermayesidir insanın. Biricik çare Aynı sohbette; - Şeytanın zararından kurtulmanın çaresi nedir? diye sordular. - Şeytanın zarar veremediği zatlarla sohbet etmektir, buyurdu. - Yâni evliyâ kimselerle mi efendim? - Evet. Allah dostlarıyla beraber olana, şeytan zarar veremez. - Öyle zatlar yoksa hocam? - Onların kitabını okuyan da onlarla beraber sayılır. Şeytan, bunlara da bir şey yapamaz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kimseden bir şey istemeyin!
2006-07-18 01:00:00
İran'da, Bedahşan'ın Keşm kasabasında medfun olan "Muhammed Hâşim-i Keşmî" hazretleri, birkaç sevdiğiyle sohbet ederken; - İnsanlardan bir şey istemeyin! buyurdu. Başkasına el açıp bir şey isteyen, bizden değildir. Ve ekledi: - Almayı değil, vermeği düşünün. Vermeye alışın. Vermek güzel şeydir. - Verecek bir şeyimiz yoksa? dediler. Onlara sevgiyle baktı. - Bir tatlı sözünüz, bir güler yüzünüz de mi yoktur? - O kadarını yaparız efendim. - Öyleyse bir tebessüm edin, teselli verin hiç olmazsa. Ferahlatın insanları. Dört şey sorulacak Sohbete devamla; - Kardeşlerim! Her Müslümana, ölünce dört şey sorulacak, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - Vücudunu nerede eskittiği, vaktini nerede harcadığı, ilmini nerede kullandığı, parayı nereden kazanıp, nereye sarf ettiği. - Bunlar herkese mi sorulacak efendim? - Evet. Bu suallerin cevaplarını şimdiden hazırlayalım. Yoksa çok sıkıntı çekeriz âhirette. Haram, ateş gibidir Son olarak; - Hiç kimsenin kalbini kırmayın, buyurdu. Kalb kırmak haramdır çünkü. Şöyle devam etti: - Hatta küfürden sonra en büyük günah, "kalb kırmak"tır ki, helallik alınmazsa, cezası Cehennemde yanmaktır. Ve ekledi: - Büyüklerimiz; "Haram, ateş gibidir" buyuruyor. Anlayamadılar. - Ateş gibi midir efendim? - Evet. Ateş deyip geçmeyin. Elinizi az sokun ateşe. O zaman anlarsınız ateşin ne olduğunu. Hem sonra "Cehennem ateşi" çok şiddetlidir. Dünya ateşi, hiç kalır yanında. - Nasıl yâni hocam? - Cehennemden dünyaya bir "kıvılcım" gelse, onun hararetinden bu dünya yanar, yok olur. Aklı olan, bile bile kendini ateşe atar mı hiç? - Atmaz tabii efendim. - Öyleyse kaçının her günahtan. Şöyle bitirdi: - Aklı olan, İslâmiyete uyar. Böylece dünyada da rahat eder âhirette de. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cehennemden en son çıkan
2006-07-19 01:00:00
Kabr-i şerîfi Siirt'te bulunan "Muhammed Hazîn" hazretleri, bir sohbetinde; - Cehennemden en son çıkacak olan Müslümana, Cennette ne kadar yer verilecek, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, ne kadar? dediler. - Bu dünyanın on misli büyüklüğünde yer ihsan edilecek. Diğer Müslümanları düşünün artık!.. Mutluluğun sırrı Aynı sohbette; - Size mutlu olmanın sırrını söyleyeyim mi? diye sordu sevdiklerine. - Seviniriz efendim, dediler. - Dünyalık şeyler için; "Bu da bana lâzım", diyen, hiçbir zaman mutlu olamaz, buyurdu. - Ya kim mutlu olur hocam? - Mutlu olmanın sırrı, "Bu bana lâzım değil", demektir. Böyle diyebilen kimse, daima rahat ve huzurlu olur. Ehl-i sünnetten ayrılan Sohbete devamla; - Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği "doğru îman"dan kıl kadar ayrılanların, kıyâmette azâbdan kurtulmaları imkânsızdır, buyurdu. Ve ekledi: - Böyle olduğu, Kur'an-ı kerim, hadis-i şerifler ve din büyüklerinin sözlerinden anlaşılmaktadır. Sordular: - Yâni bunlara uymayan bilgiler kesin yanlış mıdır efendim? - Evet. Bu büyük âlimlerin kitaplarında bildirdiği "doğru îtikat"tan kıl kadar ayrılanların sözleri ve kitapları yanlış, hatta zehirdir. Şaşırdılar. - Zehir midir efendim? - Evet. Okuyanları ve dinleyenleri yanıltır ve zehirlerler. Hele dünyalık toplamak için dîni âlet edenlerin ve kendilerine "din adamı" ismini ve süsünü verip, her aklına geleni yazanların hepsi, "din hırsızı"dır. Bir daha şaşırdılar. - Din hırsızı mı dediniz? - Evet. Bu kitapları okuyanların îmanlarını çalarlar. Bunlara aldananlar, kendilerini Müslüman sanıp namaz kılar ve her ibadeti yapar. Fakat boşuna. - Neden hocam? - Çünkü îmanları çalınmış, gitmiş olduğundan, namazları ve hiçbir ibâdetleri kabûl olmaz ve âhirette işe yaramaz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gençliğinizin kıymetini bilin!
2006-07-20 01:00:00
Evlad-ı Resul'den "Ahmet Mekkî Efendi", bir gün bâzı gençlere; - Bu gençlik zamanınız, büyük nîmettir, buyurdu. Kıymetini iyi bilin! - Nasıl bilelim? dediler. - Bu vakti, en lüzumlu şeyleri yaparak geçirin! - En lüzumlu şey nedir ki efendim? - İslâmiyeti öğrenmek ve gereğini yapmaktır. Her şeyden önce, îman ve îtikadınızı, "Ehl-i sünnet âlimleri"nin bildirdiklerine göre düzeltin. - Sonra? - İkinci olarak fıkıh bilgisini öğrenmeli ve işlerinizi bu bilgiye uygun yapmalısınız. Bunları yapabilirseniz, âhiretteki azablardan kurtulursunuz. Gençler korktular. - Yapamazsak hocam? - Yapamazsanız, Cehennemde yanmaktan kurtulamazsınız. Her şeyden önce... Bir gün de sevdiği bir iki dostuna; - Kardeşlerim! Bize ve size her şeyden önce lâzım olan şey, îtikadımızı "Kitab"a ve "Sünnet"e uygun olarak düzeltmektir, buyurdu. Ve ekledi: - Yâni îmanımızın, "ehl-i sünnet âlimleri"nin Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerden anlayıp bildirdiğine uygun olması lâzımdır. Sordular: - Böyle olmazsa efendim? - Ehl-i sünnete uymayan îtikat, bozuktur. Îtikattaki bozukluk ise, ancak "Cehennem ateşi"yle düzelebilir. Yâni îtikadında bid'at olan kimse, mutlaka Cehennemde yanacaktır. Şaşırdılar. - Mutlaka mı efendim? - Evet. Böyle olduğu, Kur'ân-ı kerimde açıkça bildiriliyor. - Peki hocam, îtikadı doğru olan kimse Cehenneme hiç girmeyecek mi? - Girmeyebilir. - Günahları olsa da mı? - Evet. Dağlar kadar günahı olsa da Cehenneme girmeyebilir. - Günahları ne olacak peki? - Allahü teâlâ onun günahlarını, "doğru îman"ı hürmetine ve sonsuz merhametiyle affedebilir. - Hepsi affedilmezse? - Kalan günahları, dünya dertleri, kabir azabı ve mahşer sıkıntılarıyla veya şefaate kavuşarak biter ve Cehenneme girmesine lüzum kalmaz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bilmemiz gereken mühim bilgiler
2006-07-21 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Abdülaziz Dehlevî" hazretleri, birkaç sevdiğiyle sohbetinde; - Kardeşlerim, her şeyden önce, zaruri bilmemiz gereken îman edilecek bilgileri ve yapılacak dînî vazîfeleri öğrenmemiz lâzımdır, buyurdu. Sordular: - Zarûrî bilgiler nelerdir efendim? - Birincisi (Kelâm ilmi), ikincisi (Fıkıh ilmi)'dir. Zarûrî lâzım olanları bırakıp da, fuzuli şeylerle uğraşmak, kıymetli ömrü, faydasız şeylere harcetmek olur ki, bu hal, Allahü tealanın onu sevmediğini gösterir. Ve ekledi: - Çünkü hadis-i şerifte; (Allahü teâlânın bir kulunu sevmemesinin alâmeti, onun mâlâyâni ile vakit geçirmesidir) buyuruldu. Her şeyden önce... Sohbetine devamla; - Her şeyden önce, îtikadımızı "ehl-i sünnet âlimleri"nin bildirdiğine göre düzeltmeliyiz, buyurdu. Ve ekledi: - Peygamberimizin Allahü teâlâdan getirdiği bilgilerden zarûret ve tevâtür yolu ile bizlere gelmiş olanları öğrenip inanmalıdır! Sordular: - Onlar nelerdir efendim? - Mesela "Haşr"a ve "Neşr"e inanmalıdır. - Bunlar nedir ki hocam? - Haşr, hesap yerinde toplanmak, Neşr ise hesaptan sonra, Cennete veya Cehenneme dağılmaktır. Devam etti: - Cehennemdeki sonsuz azâblara, Cennetteki sonsuz nîmetlere ve bunlar gibi bilgilerin doğru olduklarına hiç şüphe etmeden inanmak lâzımdır. Sordular yine: - Ya inanılmazsa efendim? - Bunlara inanmayan, âhirette azablardan kurtulamaz. Açık bilinmedikçe... Son olarak; - Bir Müslümanın, bir sözünden yetmiş mânâ anlaşılsa, bunlardan biri "îmanı"nı, geri kalanı "küfrü"nü gösterse, o kimseye kâfir dememeliyiz, buyurdu. - Neden? dediler - Çünkü hadis-i şerifte; (Küfrü açık bilinmeyen kimseye kâfir diyenin, kendisi kâfir olur) buyuruldu. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Üç çeşit Şeytan vardır
2006-07-22 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Hüseyin Sâhib" hazretleri, bir sohbetinde; - Üç çeşit şeytan vardır, buyurdu. Birincisi bilinen "Şeytan"dır ki, kötülük yaptırabilirse yaptırır, yoksa çekip gider. - İkincisi ne? dediler. - İkincisi "Nefs"tir ki, kötülük yaptırana kadar uğraşır. Peşini bırakmaz. - Ya üçüncüsü? - Üçüncüsü ise "Kötü arkadaş"tır. Hem kötülük yaptırır, hem rezil eder. En tehlikelisi de budur. En büyük nîmet Aynı sohbette; - İnsan için en büyük nîmet nedir? diye sordular. - En büyük nîmet, "Allah dostları"nı tanımak ve sevmektir, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü dînini doğru öğrenebilmek, ancak Allah dostlarının sohbetiyle, yahut onların kitaplarını okumakla mümkündür. İki şeye ağlanır Sohbetine devamla; - İki şey vardır ki, insan, gözünden yaş yerine kan çıkıncaya kadar ağlasa, o iki şeyin şükrününün onda birini ödeyemez, buyurdu. Sordular: - Onlar nedir efendim? - Biri "gençliğinin gitmesi", öbürü "sevdiklerinden ayrılması"dır. Şöyle devam etti. - Kardeşlerim, sadece namaz kılmakla Allahü teâlânın sevgisi kazanılmaz. Zira asr-ı saadetteki münafıklar da namaz kılardı. Sordular: - Allahın sevgisine nasıl kavuşulur efendim? - Emr-i maruf yapmakla. - Bu nasıl yapılır ki hocam? - Zamanımızda en iyi emr-i maruf şekli, ehl-i sünnet âlimlerinin, Allah için yazdığı "ilmihal kitapları"nı alıp, köylere, gençlere vermek, her yere yaymak, dağıtmaktır. İki şeyden kaçının! Sohbetin sonunda; - Kandeşlerim, Müslüman günah da işlemez, suç da işlemez, buyurdu. Ve açıkladı: - Yâni Müslüman, hem İslâmiyete uyar, günah işlemez, hem de kanunlara uyar, suç işlemez. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Çocukların istikbali!..
2006-07-23 01:00:00
Büyük âlim ve velî "Ahmet Mekkî Efendi" hazretleri, bir gün birkaç sevdiğine; - Kardeşlerim, çocuklarınıza İslâmiyeti öğretin. Namaz kılmanın önemini anlatın ve mutlaka kıldırın! buyurdu. Ve ilave etti: - Çocuğun istikbalini garantiye almak, iyi bir Müslüman olmasıyla mümkündür. - Ya tahsil ve diploma? dediler. - Tahsil elbette lâzım. Ama sırf diploma ile istikbal garantiye alınmış olmaz. Hattâ bu, felâketine bile sebep olabilir. Anlayamadılar. - Nasıl yâni efendim? - Dînini bilmeyen, küfre düşer. Kâfir ise Cehennemde sonsuz yanacaktır. Şimdi anladınız mı? - Anladık hocam. Bırakın insanları! Sohbetine devamla; - İnsanları memnun etmeyi değil, Allahü teâlâyı memnun etmeyi, O'nun rızasını almayı düşünmeliyiz, buyurdu. Ve ekledi: - Kulların takdirini bekleyenler, pazara giden şu insana benzer ki, para kesesini açtığında, içinin "çakıl taşları"yla dolu olduğunu görür. Onlarla bir şey alamaz tabii. Dua almaya bakın! Dua almaktan sordular. - Herkesin duasını almaya bakın, buyurdu. Kul, kulun duasıyla affolunur çünkü. - Kimlerin duasını alalım? dediler. - Hayatta iseler, önce anne babanızın tabii. - Sonra? - Sonra hocanızın, daha sonra aile büyüklerinizin ve üstünüzde hakkı olanların, daha sonra da herkesin. Başarının sırrı Son olarak; - Herkese iyilik edin, hediye verin, buyurdu. Hatta düşmanınıza bile. Şaşırdılar. - Düşmanımıza da mı efendim? - Evet. Bunu yapabilirseniz, rahat edersiniz. Size muvaffak olmanın sırrını söyleyeyim mi kardeşlerim? - Seviniriz hocam. - Başarının sırrı iki şeydir. Birincisi, bütün günahlardan sakınmaktır. Sordular: - İkincisi hocam? - İkincisi ise Allahın kullarına iyilik etmektir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kişi, sevdiğiyle beraberdir
2006-07-24 01:00:00
Cizre evliyasından "Muhammed Kadri Hazîn" hazretleri, bir gün birkaç talebesine; - Şimdi, dünyada beraber olduğumuz gibi, inşallah âhirette de beraber oluruz, buyurdu. Gençler; - İnşallah efendim, dediler. - İnşallah. Çünkü hadis-i şerifte; "Kişi, sevdiğiyle beraberdir" buyuruldu. Sordular: - Peki hocam, ya orada bir karışıklık olur da beraber olamazsak? - Orada hiç karışıklık olmaz ki. - Olmaz mı, neden? - Karışıklık dünyada olur. İnsanların işi karışıktır yâni. Ama orası âhiret. Âhirette Allahü teâlânın hükmü geçer ve Onun işlerinde hiç karışıklık olmaz. Sahipsiz değiliz Şöyle devam etti: - Evlatlarım, Allahü teâlâ, kendisini tanıyalım diye, bize Peygamberler ve âlimler göndermiştir. Ve izah etti: - Yâni başıboş değiliz. Bir Sahibimiz, bir Yaratanımız var. Ve Onun bizlere emir ve yasakları var. Bütün mesele, bunları öğrenip ona göre yaşamak, bu hududun dışına taşmamaktır. - Ya taşarsak? dediler. - O zaman dünyada da zarar görürüz, âhirette de. Ehl-i sünnet gemisi Son olarak; - Bir ırmağın aktığı yerden, varacağı yer belli olur, buyurdu. İnsan da nereye gitmek istiyorsa, o vasıtaya biner ve o yere varır. Sordular: - Biz, nereye gitmek istiyoruz hocam? - Tabii ki Cennete. Onun için "Ehl-i sünnet gemisi"ne bindik. Elhamdülillah gemimiz sağlam, kaptanımız tecrübelidir. - O kaptan kimdir efendim? - İmam-ı âzam hazretleri. - Bu gemide kimler var hocam? - Ehl-i sünnet âlimlerini seven, onların kitaplarını okuyan ve beğenen herkes bu gemidedir ve selâmettedir. - Bize bir emriniz var mı? - Bu hakikati, bundan haberi olmayanlara da bildirin! Onlar da kurtulsunlar. - Nasıl bildirelim hocam? - "Ehl-i sünnet âlimleri"nin kitaplarını vererek. Böylece bir kişinin daha kurtulmasına vesile olursunuz ki, en iyi emri maruf şekli de budur zaten. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük günahlardan biri
2006-07-25 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Abdülvehhab Buhârî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, bir farz namazı, hiç özrü yokken vakti geçtikten sonra kılmak, yâni kazâya bırakmak, haramdır, büyük günahtır, buyurdu. Ve ekledi: - Bu günah, kazâ edince affolmaz. Şaşırdılar. - Affolmaz mı efendim? - Hayır. Kazâ edince, yalnız "namaz kılmamak" günahı affolur. Kazâ etmeden tövbe etse, yine affolmaz. - Pekii ne yapması lazım hocam? - Hem kazâ etmesi, hem de tövbe istiğfar etmesi gerekir. Böyle ederse affolması umulur. Şöyle devam etti: - Kazâ etmeye gücü varken kazâ etmezse, ayrıca büyük bir günah işlemiş olur. Bu büyük günah, her namaz kılacak kadar boş zamanlar geçtikçe, bir misli artar. Ve izah etti: - Çünkü kılmadığı o namazı, boş zamanlarda hemen kazâ etmesi farzdır. Bunu yapmazsa, günahı kat kat artar ? Kâfir îman ederse... Sohbetine devamla; - Bir kâfir Müslüman olursa, Cehenneme girmekten kurtulur, buyurdu. Hiç günahsız, temiz bir Müslüman olur. Fakat bir şartla. - O nedir? dediler. - Bu kimsenin "Sünnî" bir Müslüman olması lâzımdır. - Sünnî olmak ne demek efendim? - Sünnî olmak demek, ehl-i sünnet olmak, yâni "Ehl-i sünnet âlimleri"nden birinin kitabını okuyup, öğrenip, îmanının, sözlerinin ve işlerinin buna uygun olması demektir. Sordular yine: - Bir insanın Müslüman olup olmadığı nasıl anlaşılır hocam? - Sözlerinden ve işlerinden. - Ya îmanlı ölüp ölmediği? - O, son nefesinde belli olur. - Peki efendim, büyük günah işlemiş olan bir kimse tövbe ederse, günahları affolur mu? - Elbette, muhakkak affolur. Çünkü hadis-i şerifte; "Günahına tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyuruldu. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sünnetimi terk edene..."
2006-07-26 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Fethullah Evdehî" hazretlerine, bir gün birkaç sevdiği; - Efendim, (Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifinin açıklaması nasıldır? diye sordular. - Buradaki "Sünnet"ten maksat, tâkib edilen yol, yâni "İslâmiyet yolu" demektir, buyurdu. Ve izah etti: - Yâni Peygember Efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın gittiği yola "Sünnet", bu yola yapışanlara da "Ehl-i sünnet vel cemâat" denir. - Öyleyse şefaatten mahrum olanlar, bu yola yapışmayanlar mı efendim? - Evet. Îmanda ve ibadetlerde Ehl-i sünnetten ayrılanlar, şefâate kavuşamayacaktır. > Kurtulan fırka Sohbetine devamla; - Yetmişüç fırka içinde, Cehennemden kurtulan, yalnız "Ehl-i sünnet vel-cemâat" fırkasıdır, buyurdu. Ve ekledi: - Onun için her Müslüman, "Ehl-i sünnet îtikadı"nı öğrenmeli, îmanını buna göre düzeltmelidir. Sordular: - Bunu anlatan kitapları her yerde bulmak mümkün mü efendim? - Elbette. Asırlardan beri gelmiş olan yüz binlerle "Ehl-i sünnet âlimi"nin, milyonları aşan kitapları, dünyanın her tarafına İslâmiyeti yaymış, tanıttırmıştır. Cehennemden kurtulmak isteyen, bu doğru kitapları bulup okumalı, çocuklarına da okutmalıdır. - Çocuklarına okutmazlarsa hocam? - Okutmazlarsa, onları kendi elleriyle Cehenneme atmış olurlar. > Günah yazılır mı? Sordular yine: - Herhangi bir günahı işlemek isteyince, hemen günah yazılır mı efendim? - Hayır yazılmaz, buyurdu. - Ne zaman yazılır efendim? - İşlemeye karar verirse, sadece "karar vermek" günahı yazılır. "İşlemek" günahı yazılmaz. Ama küfre sebep olan şeyler böyle değildir. - O nasıldır hocam? - Bir kimse, bir sene sonra küfre girmeye karar verse, o anda kâfir olur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Fıkıh ilmi çok kıymetlidir
2006-07-27 01:00:00
Şam evliyasından "Muhammed Kudâm" hazretleri, bir gün birkaç sevdiğiyle sohbet ederken; - Fıkıh ilmi çok kıymetlidir, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü hadîs-i şerîfte bu ilim övülmüş ve "Allah bir kimse için hayır murad ederse, onu dinde fakih yapar" buyurulmuştur. Ve ilave etti: - Kelam âlimlerinden sapıtanlar çok olduğu halde, fıkıh âlimlerinden bozuk îtikatlı kimse çıkmamıştır. Niçin üzgünsün? Oradaki sevdiklerinden birini üzüntülü görünce sordu: - Hayrola kardeşim, üzgün görünüyorsun. Bir derdin mi var yoksa? Adamcağız derin bir nefes aldı. - Dünya sıkıntısı hocam. Eksik olmuyor ki. Sevgiyle baktı ona. - Dünya için üzülmeye değer mi? Peygamberimiz de üzgün ve düşünceli görünürdü. Ama derdi başkaydı Onun. Adam merak etti. - Onun derdi neydi ki efendim? - O, insanların dünyaları için değil, âhiretlerini düşünerek üzülüyordu. - Nasıl yâni hocam? - Kureyş müşrikleri için; "Neden îman etmiyorlar? Niçin hakikati göremiyorlar?" diye kendisini paralıyordu âdeta. Bizim de üzüntümüz, ancak böyle şeyler için olmalıdır. Herkesle iyi geçinin! Son olarak; - Kardeşlerim, emr-i mârufu elden bırakmayalım, buyurdu. Ve ekledi: - Bugün yapılacak en mühim iş, bir kişiyi daha "sonsuz ateş"ten kurtarmaktır. Sordular: - Bunu nasıl yapabiliriz ki efendim? - İnsanlara İslâmiyeti öğretmekle. - Nasıl? - Öğretmek için iyi bilmek lâzımdır. Öyleyse önce kendimiz güzel öğrenecek, öğrendiklerimizi yapacak, sonra da başkalarına öğreteceğiz. Ama en iyi "emr-i mâruf" şekli nedir, biliyor musunuz? - Nedir efendim? - Kitap vermektir. - Ne kitabı? - Birine bir "ilmihal kitabı" veren, yüz şehit sevabı kazanır. >E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalb kırmanın zararı
2006-07-28 01:00:00
Konya evliyâsından "Muhammed Kudsî Bozkırî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, bir Müslümanın kalbini kıran, ne kadar çok ibadet ve hizmetler yaparsa yapsın, hiç faydası olmaz, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü kovanın dibini delmiştir. Anlamadılar. - Nasıl yâni hocam? - Dibi delik bir kovaya su doldursanız, orada kalır mı? - Kalmaz tabii, akıp gider. - İşte mümini incitenin kazandığı sevaplar da öyle akıp gider. Hatta bunların etrafında kimse kalmaz. Böyleleri, yalnız kalmaya mahkûmdurlar Yolcu gibi olun! Sohbetin devamında; - Sizler, her işinizde muvaffak olmayı ister misiniz? diye sordu onlara. - Elbette isteriz, dediler. - Öyleyse bir hadîs-i şerîfe uyun. Başarılı olursunuz. - O hangi hadîs efendim? - Peygamberimiz; "Bu dünyada, ya garip gibi, ya da yolcu gibi ol. Yahut kendini ölülerden say!" buyuruyor. Ve izah etti. - Yâni bu dünyada yaşarken, kimsesi olmayan bir "garip" gibi veya kimsesiz "yolcu" gibi olun. Yahut da kabirde yalnız yatan bir "ölü" gibi düşünün kendinizi. Allah'tan kork! Şöyle devam etti: - Hazreti Ömer, Sa'd bin Ebi Vakkas hazretlerini, kalabalık bir düşman ordusu üzerine gönderirken; "Yâ Sa'd! Düşmanın çokluğundan korkma, Allah'tan kork! Askerin arasında günah işleyen varsa, onu asker arasından çıkar!" buyurdu. Ve ekledi: - Çünkü Allahü teâlâ, günah işleyen bir topluluğu muvaffak kılmaz. En büyük keramet Son olarak; - Kardeşlerim, havada uçmak, su üstünde yürümek, ateş yutmak keramet değildir, buyurdu. - Ya nedir? dediler. - En büyük kerâmet, "doğru yol"da yürümek ve Allahın kullarına bu yolu öğretmektir. - O, hangi yol efendim? - "Ehl-i sünnet âlimleri"nin gösterdiği yoldur. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Her kötülük, nefisten gelir
2006-07-29 01:00:00
İstanbul'da yaşayan büyük velî "Muhammed Kumul Efendi", bir gün birkaç talebesine; - Evlatlarım, bir mümin, kötü huylardan sıyrılıp, iyi huylarla bezenirse, halinde önemli değişiklikler olur, buyurdu. - Nasıl mesela? dediler. - Mesela kimsenin ayıp ve kusurunu görmez olur. Aksine hep iyi taraflarını görür. Onlara karşı kalbinde bulunan haset ve kıskançlık gibi duygular, şefkat ve merhamete dönüşür. Ve ekledi: - Kin ve düşmanlık yerine, nasihat etmek ve iyilik yapmak duyguları hasıl olur. Hayat, hayaldir Sohbetine devamla; - Evlatlarım, bu hayat hayaldir, buyurdu. Dün geçti. Yarın belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini iyi bilin. Ve ekledi: - Aksi halde "Sonra yaparım diyen, helak oldu" hadîs-i şerîfine dahil olursunuz. Sordular: - Başka tavsiyeniz hocam? - Kendiniz hakkında; "İnşallah falancaya rastlamam" veya "Filancaya işim düşmektense, kalsın" dedirtmeyin. Böyle olan kimse, mahvolmuştur. Şöyle bitirdi: - Bir kimse, herhangi bir ahbabının, bir arkadaşının yanına herhangi bir iş için rahat gidemiyorsa, o arkadaşın sonundan korkulur. Niçin ağlıyorsun? Ve "son nefes" korkusundan bahsederken şunu anlattı gençlere: Eshâb-ı kiramın büyüklerinden "Amr ibni Âs" hazretleri bir gün ağlıyordu. Sordular: - Niçin ağlıyorsunuz? - Peygamber Efendimizi görmeden önce ölseydim, "sonsuz Cehennem"e gidecektim, buyurdu. Ve ekledi: - Onu görüp îmanla şereflendim elhamdülillah. Onun önünde düşmana karşı çarpışırken ölseydim, "sonsuz Cennet"e gidecektim. Sonra derin bir nefes aldı. - Amaa şimdi sonumun ne olacağını bilmiyorum. Nasıl ağlamayayım?.. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yanlış îtikat, öldüren zehirdir
2006-07-30 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Ebülhayr Fârûkî" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, "Ehl-i sünnet âlimleri"nin kitaplarında yazılı olan îtikada uymayan fena, bozuk îtikatlar, îmanlar, gönlü öldüren bir zehirdir, buyurdu. Anlayamadılar. - Zehir midir efendim? - Evet zehirdir. İnsanı sonsuz ölüme, ebedî azâblara götürür. Sordular: - İbadette gevşeklik olursa hocam? - İbâdetlerde tembellik ve gevşeklik olursa, affolunabilir. Ama îtikatta gevşek davranmak affolunmaz. - Hikmeti ne acaba? - Çünkü âyet-i kerimede; (Şirki, yâni küfrü aslâ affetmeyeceğim. Diğer bütün günahları, istediğim kimselerden affederim!) buyuruldu. Küfürden çok korkun! Aynı sohbette; - Bir Müslüman, dinden çıkıp küfre girerse, buna "mürted" denir, buyurdu. Önceki ibâdetleri ve sevapları yok olur. - Kelime-i şehadeti söylerse, tekrar îmana gelmez mi? dediler. - Hayır. - Ne yapması lâzım peki? - Îmanının gitmesine sebep olan o şeyden tövbe etmesi gerekir. Yoksa Müslüman olamaz. - Bu, korkunç bir şey hocam. - Elbette. Bunun için Müslüman, "küfre girmek"ten çok korkmalı, İslâmiyete uygun olmayan söz, iş ve hareketlerden şiddetle sakınmalıdır. Ve ekledi: - Hadis-i şerifte; (Şirkten sakınınız! Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir) buyuruldu. Îmanı gideren şey Dinleyenlerden biri; - Efendim, haram bir malın sahibi bilindiği hâlde, geri verilmeyip, bununla bir ibâdet, meselâ câmi yaptırılsa, veya sadaka verilse, kabul olur mu? diye sordu. - Hayır. Hiçbiri kabul olmaz, buyurdu. Ve ekledi: - Ayrıca bu, îmana da zarar verebilir. - Nasıl? - Bu yaptığından sevap beklerse, îmanı gider. - Öyle mii? Bunu bilmiyorduk. - Evet. Hatta bir başkası da, bunu bildiği halde; "İyi yaptın, sevap kazandın" derse, onun da îmanı gider. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin sonsuz azab?
2006-07-31 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Muhammed İsmail" hazretlerine, bir genç gelip; - Efendim, kâfirlere âhirette neden sonsuz azab yapılacak? diye sordu. Cevaben; - Bunun hikmetini ancak Allahü teâlâ bilir, buyurdu. Ve ilave etti: - Şu kadar söyleriz ki, bunlar eğer sonsuz yaşasalardı, "sonsuz kâfir kalmak" niyetinde oldukları için, cezaları da "sonsuz Cehennem" olacaktır. Sordu yine: - Büyük günah işleyen müminlerin durumu nasıldır efendim? - Onlar tövbesiz ölür, âhirette de şefâate kavuşmazlarsa, günahları kadar Cehennemde yanabilirler. Fakat îmanları hürmetine sonunda affedilip yine "sonsuz Cennet"e kavuşurlar. Delikanlı merak etti. - Niçin böyledir efendim? Mübarek ciddîleşti. - Allahü tealanın işine kim karışabilir ki evladım. Onun yaptığına, "Niçin böyle yaptı?" veya "Şöyle yapsaydı" demeye kimsenin gücü ve hakkı yoktur. - Doğru hocam. Merakımı bağışlayın. Şefkatle baktı gence. - Bak oğlum! O dilerse, küfürden başka büyük günah işleyen bütün kullarını affeder. Dilerse, küçük bir günah için azâb eder. Hikmetini bilemeyiz. Şöyle bitirdi: - Ama kâfir olarak ölenleri hiç affetmeyeceğini, bunlara sonsuz azâb edeceğini açıkça bildirmiştir. Küfre sebep olan şey Nasihate devamla; - Evladım, meyhânelerde, oyun yerlerinde, günah işlenen topluluklarda, Kur'ân-ı kerim ve mevlid dinleyerek keyiflenmek "küfür" olur, buyurdu. Ve ekledi: - Küfre sebep olan da, kâfir olur. Delikanlı sordu: - Kur'ân-ı kerim okurken, mânâyı bozmayacak şekilde tegannî etmek câiz midir efendim? - Evet, caiz ve güzeldir. - Ya mânâ bozulursa hocam? - O zaman haram olur. Hatta küfre bile sebep olabilir. - Küfre mi, nasıl? - Böyle okuyana, tegannî ettiği için "Ne güzel okudun!" diyenin îmanı gider. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Seven, itaat eder
2006-08-01 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Muhammed Mâsum" hazretleri, bir gün bâzı gençlere; - Muhabbetin en aşağı derecesi, "söz dinlemek"tir, buyurdu. Başkasından itaat bekliyorsak, bunu, önce biz yapmalıyız. Ve ekledi: - Kim Allaha itaat ederse, Allahın kulları da ona itaat eder. Şöyle bitirdi: - Büyüklerden biri; "Günah işlediğimi, atımın huysuzluğundan anlıyorum", buyuruyor. Paspas gibi olun! Sohbetine devamla; - Dünya ve âhirette huzurun tek kaynağı, "paspas" gibi olmaktır, buyurdu. Anlamadılar. - Nasıl yâni efendim? - Paspasa, her gün yüzlerce kimse basar, kirletir de, o, hiç şikâyet eder mi? - Etmez tabii hocam. - Biz de mümin kardeşlerimize karşı böyle olmalıyız işte. Yalnız kalmayın! Yine aynı sohbette; - Ey gençler! Allah adamlarının, evliyânın hayatı okunursa, kalbten "dünya sevgisi" çıkar. Yerine "Allah sevgisi" dolar, buyurdu. Ve ekledi: - İyilerle beraber olan, onlardan sayılır. Şöyle devam etti: - Peygamberimiz; "İki müminin beraber olması, bir müminden hayırlıdır" buyuruyor. Hadis-i şerifin devamı şöyle: - Üç müminin beraber olması, iki müminden, dört müminin beraber olması da, üç müminden hayırlıdır. Şöyle bitirdi: - Yalnız olanı, şeytan kolay aldatır. Cennete nasıl girilir? Son olarak; - Hiç kimse kendi ameliyle Cennete giremez, buyurdu. Sonra şunu anlattı onlara: Peygamber Efendimiz bir gün eshâb-ı kirama karşı; - Hiçbir kul, kendi ameliyle Cennete girmez. Ancak Allahü teâlânın ihsanı ile girebilir? buyurdular. Eshâb-ı kiram sordu: - Sen de mi yâ Resulallah? - Evet, ben de, buyurdular. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Annenizin duasını alın!
2006-08-02 01:00:00
Hindistan'ın büyük velîlerinden "Muhammed Mazhar" hazretleri, bir gün "Anne duası"nın öneminden bahsederken, şunu anlattı birkaç sevdiğine: "Bayezid-i Bistamî" hazretleri, tasavvuf yolunda kırk yıl çalışmış, ancak arzu ettiği dereceye kavuşamamıştı. Bu üzüntüsünü hocasına anlatıp, sordu bir gün: - Bunun çaresi var mı hocam? Büyük Velî; - Elbette var, buyurdu. - O nedir efendim? - Annenin duasını alırsan, maksadına kavuşursun. Sevinçle çıktı huzurdan. Ama annesi başka memleketteydi. Ve uzaktı bir hayli. Buna rağmen hiç düşünmeden düştü yollara. Haftalar süren yolculuktan sonra gelip çaldı kapısını. Sabah namazı vaktiydi. Annesi seslendi içeriden: - Kimdir o? - Ben geldim anneciğim. Oğlun Bayezid. Kadıncağız sevinç ve heyecanla kapıyı açıp sarıldı oğluna. - Hayrola evladım, niçin geldin? - Duanı almaya geldim anneciğim. Asıl maksadı, mâlum olmuştu mübarek kadına. Açtı ellerini, yalvardı: - Yâ Rabbî! Oğlumu kavuştur muradına! Ve duası kabul oldu. Hazret-i Bayezid, kırk yıldır kavuşamadığı makama, o anda kavuştu. > Dünya, hayaldir Sohbetine devamla; - Dünya hayaldir, buyurdu. Dünyada olan her şeyin âhirette aslı, yâni hakikati vardır. Biri sordu: - Efendim, ben "kar manzarası"nı çok seviyorum. Cennette bu da olacak mı? - Elbette, buyurdu. Hem de hakikisi olacak. Ama biz bunlara bakmayacağız ki. - Neden hocam? - Çünkü orada bundan çok daha güzel şeyler olacak. - Ne mesela? - Mesela evliyâları, Eshâb-ı kiramı görecek, hatta "Peygamber Efendimiz"in huzurunda oturup eşsiz sohbetini dinleyeceğiz. Ve ekledi: - En mühimi de "Allahü teâlâ"yı görmekle şerefleneceğiz. Bu nîmetler varken, o dediğin şeylere dönüp de bakılır mı hiç? > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kim uyarsa rahat eder
2006-08-03 01:00:00
İstanbul evliyâsından "Murad Efendi" bir ev sohbetinde; - Kardeşlerim, İslâmiyetin hükümleri, "Su" gibi, "Aspirin" gibi herkese fayda verir, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. Sordu onlara: - Aspirini içen, şifaya kavuşur mu? - Biiznillah kavuşur efendim. - Su içen, suya kanar mı? - Elbette. - Pekii bu kimseler Müslümanmış veya kâfirmiş, fark eder mi? - Etmez tabii hocam. - İşte dînimizin hükümleri de böyledir kardeşlerim. Tatbik eden, fayda görür. Ve misal verdi: - Mesela bir kâfir de kumar oynamaz, içki içmez ve dedikodu yapmazsa, bu dünyada rahat eder. - Ya âhirette? dediler. - Ahirette faydasını göremezler, buyurdu. - Peki ya Müslümanlar hocam? - Müslümanlar, hem dünyada faydasını görürler, hem de âhirette. Mümin, mümine âşıktır Sohbetin devamında; - Mümin, mümine âşıktır, buyurdu. - Nesine âşıktır? dediler. - Îmanına âşıktır. Yakup aleyhisselâm, oğlu Yusuf aleyhisselâma âşıktı mesela. Ama o, oğlunun "Cennet güzelliği"ne âşıktı. Kimsenin göremediği bu güzelliği o görmüş ve onun ayrılığından, ağlaya ağlaya gözleri görmez olmuştu. Güzel olan, imandır Son olarak; - Müminin mümini sevmesi, kara kaşı, kara gözü için değildir, buyurdu. - Ya niçindir? dediler. - Onun "Îman"ı içindir. Bu, kalbin ve ruhun sevgisidir. Ve ekledi: - Bir de "göze kaşa" olan sevgi vardır ki, bununla ilgisi yoktur. - O, neyin sevgisidir? dediler. - Onu seven, nefistir. Sevilen de, sevdiğinin nefsâni tarafıdır. Yâni onu şehvâni hislerle sever. Ama bu sevgi, onu elde edinceye kadardır. Ele geçirdi mi, biter. Şöyle bağladı: - Büyüklerimiz, bu gibi sevgileri; "Şeker kaplanmış necaset"e benzetiyorlar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hani sen hastaydın?!."
2006-08-04 01:00:00
"Murad-ı Kazânî" hazretleri, kendi yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlattı sevdiklerine: Bir gün hasta olmuş yatıyordum ki, kapımız çalındı. Açtığımda sevdiğim bir dostumu gördüm eşikte. Sevincimden unuttum hastalığımı. Güler yüzle içeri alıp, neşeli bir sohbete başladık. Sonra yine güler yüz ve neşeyle uğurladım kendisini. Fakaat... - Fakatı ne? dediler. - O gittikten sonra, bizim hanım hışımla odaya girip dikildi karşıma. - Efendi sen ne biçim adamsın? - Hayrola hanım n'oldu ki? - Hani sen hastaydın?!. - Evet, hem de çok hastayım. - Hastasın ama, o arkadaşın gelince, nasıl birden iyileştin? Nasıl da neşeli konuşuyordun öyle. - Haklısın. Ama buna mecburdum. - Nedenmiş o? - Adamcağız beni görmeye gelmiş. Ne hakkım vardı "hastayım" deyip de onu üzmeye? Onun için neşeli olmaya çalıştım. Sonra ona sevgiyle bakıp; - Unutma! dedim. Müslümanın kederi kalbinde, neşesi yüzündedir. ? Îman niçin kıymetli? Bir gün de, birkaç sevdiğiyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, bu âhir zamanda, "Ehl-i sünnet" üzere îman eden kimse, ne kadar şanslı, ne talihlidir, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü böyle îman çok zor ele geçer. Ama bu îmanın düşmanı da çoktur. - Düşmanı mı çoktur? dediler. - Evet. - Neden acaba? - Hırsız, kuyumcuya mı gider, kireççi dükkanına mı? diye sordu. - Elbette kuyumcuya gider, dediler. - Niçin? - Çünkü kuyumcudan ufacık bir şey alsa zengin olur. Ama kireççiden iki ton taş alsa, bir işe yaramaz. - İşte "Doğru îman" da böyle çok kıymetlidir, buyurdu. Ve ekledi: - Ama İslâm düşmanları, doğru îmanlı temiz gençlere musallat olur, îmanını çalmak için uğraşırlar. Şimdi anladınız mı? - Anladık efendim. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bütün müminler evliyâdır
2006-08-05 01:00:00
İslâm âlimlerinden "Muhammed Murad-ı Kazânî" hazretleri, bir ev sohbetinde; - Kardeşlerim, bu "Îman" nîmeti bize emanettir, buyurdu. Kıymeti bilinirse devam eder. Yoksa elden gider maazallah. Ve ekledi: - Bütün müminler evliyâdır. Anlayamadılar. - Bütün müminler mi efendim? - Evet, şaşırdınız mı? - Hem de çok. - Şaşırmayın. "Evliyâ" demek, Allahü teâlânın sevdiği kul demektir. Cenab-ı Hak bütün müminleri sever. Onun için biz de her mümini sevmeliyiz. - İyi ama biz bâzı kimseleri sevemiyoruz, dediler. - Çok yanlış, buyurdu. - Neden? - Mümine soğuk durmak, felâkettir çünkü. - Felâket mi dediniz? - Evet. Allahü teâlâ; "Mümin kulumu sevmeyen, bana harb ilan etmiş olur" buyuruyor. Onun için "Hubb-i fillah" ve "Buğd-i fillah" çok mühimdir. Sordular: - Bunlar nedir ki hocam? - Müminleri, mümin olduğu için sevmek, kâfirleri, küfürlerinden dolayı sevmemektir. Bu, îmanın şartıdır zaten. Ve izah etti: - Yâni îmanın altı şartından sonra "hubb-i fillah" ve "buğd-i fillah" da lâzımdır. Bunlar yoksa o îman geçerli sayılmaz. Helâl edin gitsin! Sohbetine devamla; - Alacaklı olsanız da, "Âhirette alırım" demeyin, buyurdu. Helâl edin gitsin. - Helâl mi edelim? dediler. - Evet. Bu dünyada işi bitirin. Âhirette uğraşmayın bir daha. - Neden ama? - Çünkü hiç belli olmaz. Belki de siz haksızsınız. Her şeyin en doğrusu, o gün belli olacak. - Böyle ihtimal de var mı ki? dediler. - Elbette, buyurdu. Nice alacaklılar, o gün borçlu çıkıp felâkete düşeceklerdir. - Kul hakkı çok mühim öyleyse hocam. - Tabii. Onun için kimseyi üzmeyin kardeşlerim. Kimsenin kalbini kırmayın. Şöyle bitirdi: - Allahü teâlâ, her günahı affedebilir. "Kul hakkı"nı aslâ. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Her işi Allah için yapın!
2006-08-06 01:00:00
Hindistan evliyasından "Muhammed Mazhar" hazretleri, bir gün birkaç sevdiğine; - Kardeşlerim, her ne yaparsanız, "Allah için" yapın, buyurdu. Yoksa mahşerde faydasını göremezsiniz. - Nasıl göremeyiz? dediler. Şöyle anlattı: Mahşerde bir "âlim" getirilir ki, çok kitap yazmıştır. Melekler onu Cennete götürürken Hak teâlâ sorar: - Onu nereye götürüyorsunuz? - Cennete yâ Rabbî! - Neden? - Bu kulun çok dînî kitaplar yazdı. İnsanlara İslâmiyeti anlattı yâ Rabbî! Buyurur ki: - Hayır! O kitapları, "Ne çok ilmi var!" desinler diye yazdı. Öyle de dediler. Onu Cehenneme götürün! Ve onu Cehenneme götürürler. Dinleyenler duygulanmıştı. - Bu, çok fena bir şey efendim. - Elbette. Allah için yapılmayan ameller, o gün işe yaramayacak işte böyle. - Başka misali var mı? dediler. - Var tabii. O gün, bir de "şehit" getirilir ki, kan revan içindedir. Melekler onu da Cennete götürürken Hak teâlâ sorar: - Onu nereye götürüyorsunuz? - Cennete yâ Rabbî! - Niçin? - Bu kulun, bir harpte kâfirlerle çok şiddetle çarpıştı ve yaralanıp şehit oldu. Buyurur ki: - Hayır! O, "Ne kahraman kişi!" desinler diye harb etti. Öyle de dediler. Onu Cehenneme götürün! Onu da Cehenneme götürürler. Vermeye alışın! Sohbetin devamında; - Kardeşlerim, kendinizi almaya değil, vermeye alıştırın! buyurdu. Ve ekledi: - Veren el, alan elden hayırlıdır. Sordular: - Verecek bir şeyimiz yoksa efendim? - Hiç olmazsa tebessüm edin. Güler yüz göstererek ferahlatın insanları. - Bu da sevap mıdır? dediler. - Elbette. İnsanlara güler yüz göstermek, "sadaka"dır. Ve ilave etti: - Dünyada vermeye alışan, ruhunu da kolay verir. Ölürken hiç acı duymaz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Müslüman, güler yüzlü olur
2006-08-07 01:00:00
Filibe'de medfun bulunan "Muhammed bin Ömer" hazretleri, bir gün bâzı sevdiklerine; - Müslümanlık, herkese güler yüz, tatlı dil göstermektir, buyurdu. - Ya namaz ve oruç? dediler. - Namaz ve oruç, herkesin kulluk vazifesidir, buyurdu. Elbette yapacaktır. Ve ilave etti: - Mümin olmanın şiarı "güler yüz", münafıklığın alameti "asık surat"tır. Namaz, dînin direği Sohbetin devamında; - Beş vakit namazınızı mutlaka kılın! buyurdu. Namaz, dînin direğidir. - Namaz kılmayanın îmanı gider mi? diye sordular. - Gidebilir, buyurdu. - Nasıl gider efendim? - Eğer namazı birinci vazife kabul etmez, önemsemez, kılmadığı için üzülmez ve azâbından da kormazsa, o zaman îmanı gider. Şöyle bitirdi: - Hadîs-i şerîfte; "Kıyamette ilk sual, namazdan olacak. Namaz hesabını veren kurtulacak, veremeyen büyük tehlikeye düşecektir" buyuruldu. En üstün haslet Ordakiler; - İnsandaki en üstün haslet nedir? diye sordular. - Kâmil akıldır, buyurdu. - O yoksa? dediler. - Güzel edebtir. - O da yoksa? - Kendisiyle istişâre edilecek şefkatli bir arkadaştır. - O da yoksa? - Susmaktır. Dîni için evlen! Onların arasında bir genç, evlenmek istediğini arz edip bu zattan nasihat istediğinde; - Oğlum, bir kadınla, ya güzelliği için, ya malı için, ya da dîni için evlenilir, buyurdu. Sen, dîni için evlen! Delikanlı sordu: - Hikmeti ne hocam? - Evladım, güzelliği için evlenirsen güzelliğinden, malı için evlenirsen malından mahrum kalırsın, buyurdu. Ve ekledi: - Ama dîni için evlenirsen, dünyada da rahat edersin, âhirette de. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Muteber olan, sondur
2006-08-08 01:00:00
Fas evliyasından "Muhammed bin Ömer" hazretleri, bir gün bâzı ahbabına; - Ölüm ne genç dinliyor, ne ihtiyar, buyurdu. Hepimiz, adım adım bu son noktaya yaklaşıyoruz. Muteber olan da, sondur. Anlamadılar. - Nasıl yâni efendim? - Yâni mühim olan, "îmanla ölmek"tir. İnsan son nefesinde, "Allah!" diyeceği yerde, "Aman doktor, kurtar beni!" derse, îmansız gidebilir mazallah. Bir kişiyi kurtarmak Sohbetin devamında; - Bir kişiyi Cehennemden kurtarmak, peygamberlik görevi yapmaktır, buyurdu. Ve ekledi: - Ama nefsi için yapmamalıdır bunu. - Nefsi için yaparsa? dediler. - Nefsi için, şöhret için, para için olursa, hiç kıymeti yoktur. İllâ ki "Allah için" yapılmalıdır. Şöyle bitirdi: - Marifet, çok para kazanmak değil, çok sevap kazanmaktır. En büyük müjde Ona, ölümden sordular. - Mümin için en büyük müjde, ona "ölümü hatırlatmak"tır, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü ölüm, mümin için büyük saadettir. Şaşırdılar. - Saadet mi efendim? - Evet. Çünkü mümin, ölümle Rabbine kavuşur ancak. Ayrıca her insan ölürken, kendisine Peygamber Efendimiz gösterilecek ve "Bu zâtı tanıyor musun?" diye sorulacaktır. - Herkese mi hocam? - Evet. Mümin; "İyi tanıyorum", diyecek ve Onu görmenin lezzetiyle ölüm acısını hiç duymayacak. - Ya kâfirler hocam? - Onlar; "Tanımıyorum" diyecek ve ebedi felâkete düşeceklerdir. Kötü arkadaş Sohbetin sonunda; -Kötü arkadaş kimdir? diye sordular. - İnsanı Rabbine ibadetten alıkoyan ve günahlara sevk eden ne varsa, hepsi kötü arkadaştır, buyurdu. Sordular: - Zararlı kitap da mı hocam? - Elbette. Zararlı olan her türlü neşriyat, "kötü arkadaş"tır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gayesi olmayan bunalıma düşer
2006-08-09 01:00:00
Mekke'de medfun "Hüseyin Musulî" hazretleri, bir ev sohbetinde; - Gayesiz yaşamayın, buyurdu. Gayesiz yaşayan, bunalıma düşer. Ve ekledi: - Müslümanın mutlaka bir maksadı, gayesi, hedefi olmalıdır. Sordular: - Efendim, gayesiz yaşayanların bunalma düşeceğini buyurdunuz, değil mi? - Evet, öyle dedim. - Gayesi olan bunalıma düşmez mi? - Hayır düşmez. - Pekii Müslümanın gayesi ne olmalıdır hocam? - Dînimizin emirlerini yerine getirmek olmalıdır. Çünkü İslâma uyan, bunalıma düşmez. Üstelik çok mutlu ve huzurlu olur. Hikmetini sordular. - Çünkü İslâmiyette her sıkıntının halli, her problemin çaresi vardır, buyurdu. İslâm âlimleri, geceli gündüzlü çalışarak bunları tesbit etmiş ve kitaplarına yazmışlardır. Şöyle bitirdi: - İslâmiyette çaresizlik yoktur. Dolayısıyla bunalım da olmaz. En büyük lezzet Sohbet sırasında; - Kardeşlerim, her lezzeti tattım. Din kitabı okumaktan, İslâmiyeti öğrenmekten daha lezzetli bir şey bulamadım, buyurdu. Ve ekledi: - Ama maalesef gençler kitap okumuyorlar. Dolayısıyla kalb gıdasız kalıyor. Netice, huzursuzluk oluyor tabii. Sordular: - Kalbin gıdası nedir ki efendim? - Din kitabı okumak, yâni İslâmiyeti öğrenmektir. - Öğrenilmezse? dediler. - İslâmiyet bilinmeyince kalb gıdasız kalır ve zayıf düşer. Zamanla küfre bile kayabilir maazallah. Korktular. - Küfre mi kayar efendim? - Evet. Bunun da sonu bunalım tabii. İçki, kumar derken dünya hayatı biter. Netice "sonsuz Cehennem", Allah korusun. Çâresini sordular. - Çare, her gün bir miktar "ilmihal kitabı" okumaktır, buyurdu. Bir sayfa da olsa, mutlaka okumaktır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dünya sıkıntısını dert etme!
2006-08-10 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Fethullah Evdehî" hazretlerinin huzuruna, bir gün sevdiklerinden biri geldi. Ancak neşesizdi adam. Mübarek onu böyle görünce sordu: - Hayrola kardeşim, neşesizsin bugün. - Evet efendim. Hiç neşem yok. - Niçin? Bir derdin mi var yoksa? - Öyle sayılır. - Söyle kardeşim, nedir derdin? - Dünya sıkıntısı hocam. Biri bitip öteki başlıyor işte. Ona sevgiyle baktı ve; - Sıkıntın dünyalıksa, dert etme, buyurdu. Ve izah etti: - Çünkü Allahü teâlâ bize öyle bir nîmet vermiş ki, dünyanın bütün sıkıntıları toplanıp bize gelse, hiç kalır bu nîmet yanında. Adam şaşırdı. - Hiç mi kalır? Nasıl yâni? - Hani insanın alnına bir sinek konar ya, elini kaldırsan uçup gidecek. - Evet efendim., - İşte dünyanın bütün sıkıntıları, kavuştuğumuz nîmet yanında o sinek gibidir aynen. İyice merak etti. - O hangi nîmet ki hocam? - "Îman" nîmetidir, buyurdu. Dünyada Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmaktan daha kıymetli bir nîmet yoktur ve olamaz. Adamcağız memnun olmuştu Merak ediyorum Bir gün bu kimse yine bu zâta gelerek; - Efendim, ben bir şeyi daha merak ediyorum, diye arz etti. Mübarek sordu: - Hayrola, nedir merak ettiğin kardeşim? - Acaba Allah beni seviyor mu? Bunu çok merak ediyorum. - Pekii sen Allahı seviyor musun? buyurdu. - Vallahi seviyorum hocam. - Öyleyse merak etme. - Neden? - Sen Allahı seviyorsan, mutlaka Allah da seni seviyordur. Adam çok sevindi. - Sahi mi, seviyor mudur? - Elbette. Allah seni sevmese, sen Onu sevemezsin ki. - Öyle mi, buna çok sevindim hocam. - Tabii ya. Sevgi yukardan gelir çünkü. Ve izah etti: - Baba evladını sevmezse, evlat onu sevemez. Hoca talebesini sevmezse, talebe hocasını sevemez. Bu, hep böyledir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Mümine bakmak ibadettir
2006-08-11 01:00:00
Büyük âlim "Ahmet Mekkî Efendi", bir gün bâzı sevdikleriyle bir araya gelmişti. Onların yüzlerine bir müddet sevgi ve muhabbetle baktıktan sonra; - Size niçin böyle baktığımı biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. - Müminin yüzüne sevgiyle bakmak ibadettir de ondan, buyurdu. Şaşırdılar. - İbadet mi efendim? - Evet. Ayrıca müminin yüzüne muhabbetle bakanın kalbi temizlenir, nurlanır, parlar. Allah kimi severse... Orada bulunanlar; - Efendim, Allahü teâlânın bir kulunu sevdiği nasıl anlaşılır? diye sordular. - Allahü teâlâ bir kimseyi severse, ona sevdiklerini sevdirir. Sevmediklerine karşı da nefret verir, buyurdu. En büyük düşman Aynı sohbette; - Kardeşlerim, Allahü teâlânın en büyük düşmanı kimdir, biliyor musunuz? diye sordu onlara. - Bilmiyoruz, dediler. - Nefsimizdir, buyurdu. Şaşırdılar. - Nefsimiz mi, neden? - Çünkü nefis kâfir olup, hem bize düşmandır, hem de Allahü teâlâya. İçimizde ilahlık dâvâ eder. Şöyle bitirdi: - Öyleyse kızacaksanız, kendinize kızın. Hakaret edecekseniz, nefsinize edin. Çünkü buna en lâyık olan, odur. Evet veya hayır Sordu yine onlara: - En faziletli kelime nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. - En faziletli kelime, "Peki" demektir, buyurdu. - Neye peki diyeceğiz hocam? - Hak söze. - Nasıl yâni? - Şöyle ki, hazret-i Ömer, Resulullahın davetine "Peki" dediği için insanların ikincisi oldu. Eğer "Hayır" deseydi, Ebu Cehil'den daha tehlikeli olurdu. Ve ekledi: - Ebu Cehil "Hayır" dedi, insanların en alçağı oldu. Eğer "Peki" deseydi, Hazret-i Ömer'den üstün olurdu. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kim kârda kim zararda!
2006-08-12 01:00:00
Erzincan evliyâsından "İbrahim Efendi"nin yanına, bir gün sevdiği bir genç geldi. Ancak üzüntülü görünüyordu. Onu böyle görünce; - Hayrola evladım, buyurdu. Yoksa bir derdin mi var? Delikanlı; - Evet efendim, dedi. Akrabalarım bana haksızlık ettiler. - Nasıl bir haksızlık? - Mallarımı gasbettiler hocam, bana zulmettiler. - Öyleyse çok yazık, buyurdu. - Anlamadım. Bana mı yazık, onlara mı? - Onlara tabii ki. - Nasıl olur hocam. Mağdur olan benim. - Evet, sen mağdur ve mazlumsun. Ama onlar zâlim. Asıl onların işi zor. Genç daha da şaşırdı. - Neden? - Çünkü âhirette Allahü teâlânın huzurunda hesap verecek olan, onlar. Sen değilsin. - İyi de hocam, ben mağdur oldum. Zararım ne olacak? - Merak etme! Bu dünyada zararda olan, âhirette kârdadır. Kazançlı olduğunu zannedense, zararda. Öyleyse üzülme Bir başka gün de komşusu bir genç bu zâta gelip: - Efendim, başımdan musibet hiç eksik olmuyor, diye dert yandı. Büyük veli; - Üzülme oğlum, buyurdu. Bilâkis sevin! Delikanlı şaşırdı. - Sevineyim mi efendim? - Evet. Allahü teâlâ en çok belâ ve musibeti kimlere verir, biliyor musun? - Kimlere hocam? - En çok sevdiklerine verir. Bunun için en çok belâ Peygamberlere, sonra onlara benzeyenlere gelir. Hikmetini sorunca da; - Sıkıntıya sabredenlerin günahlarını cenab-ı Hak affeder buyurdu. Onun için dünya sıkıntısı nîmettir oğlum. - Nîmet mi dediniz? - Evet. Allahü teâlâ bu dünyada sevdiklerine dert ve belâ verir ki, günahları bitsin de âhirete tertemiz gitsin. Şöyle bitirdi: - Onun için hazret-i Ali; "Mümin, belâdan kurtulamaz" buyurmuştur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu ilmi neye borçlusunuz?
2006-08-13 01:00:00
Mısır evliyâsından "İbrahim Kabâdî" hazretlerine, bir gün birkaç sevdiği; - Bu kadar ilmi nasıl elde ettiniz? Bunu neye borçlusunuz? diye sordular. - Bir hadîs-i şerîfe borçluyum, buyurdu. - O hangi hadîs? dediler. - Peygamber Efendimiz; "Yarın yaparım diyen, ziyan etti" buyuruyor. Bu hadîs-i şerîfi kendime düstur edindim. Bana kim dua etti? Bu zat ölüm döşeğinde idi ki, çok sevdiği biri geldi ziyaretine. Ve dua etti içinden: - Yâ rabbî, bu mübarek kulun cömert insandı. Bunun canını kolay al da zahmet çekmesin! O anda mübarek zat gözünü açıp; - Bana kim dua etti? diye sordu. O kimse; - Ben ettim, dedi. Buyurdu ki: - Az önce melekül-mevt yanıma geldi ve; "Korkma!" dedi. "Biz cömertlerin ruhunu incitmeden alırız". Üç kişiye dokunmayın! Bir gün de birkaç sevdiğine; - Kardeşlerim, üç zâdeye dokunmayın, buyurdu. - Bunlar kimlerdir? dediler. - Biri, "şehzade"dir ki, babası padişahtır. Dokunursanız, padişahın gazabına uğrarsınız. - İkincisi kim? dediler. - İkincisi, "seyyidzade"dir ki, dedesi Resulullahtır. Dokunan yanar Vallahi. Zira evlâda yapılan, babaya yapılmış demektir. - Ya üçüncüsü hocam? - Üçüncüsü de "pîrzade"dir. Pîr, üstad demektir ki, onun evlâdına yapacağınız fenalık da kendi hocanıza gider maazallah. Artık âkıbeti ne olur, onu kimse kestiremez. Dua almaya bakın! Sohbetin devamında; - Kardeşlerim, hiç kimseyi incitmeyin, buyurdu. Bilâkis herkesin duasını almaya bakın! Ve ekledi: - Nerde bir sıkıntı çeken varsa, araştırın. Mutlaka birilerini incitmiştir. Ve ekledi: - Ve nerede huzurlu bir insan görürseniz, yine araştırın. O da mutlaka birilerinin duasını almıştır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
Melekler gıpta eder
2006-08-14 01:00:00
Bursa'da medfun bulunan "İsmail Hakkı Bursavî" hazretleri, bir ev sohbetinde; - Kardeşlerim, bir araya geldiğinizde Allah'tan bahsedin, Peygamberimizden konuşun, İslâmiyetten anlatın! buyurdu. Ve ekledi: - Böyle yaparsanız, kazançlı çıkarsınız. Şöyle devam etti: - Çünkü bir iki Müslüman, bir iki nefeslik de olsa, sırf Allah için bir araya gelir de İslâmiyetten konuşurlarsa, gökteki melekler onlara imrenirler. - Melekler mi imrenir? dediler. - Evet. Gökten onları gıpta ile seyreder ve; "Aaah şunlar ne talihli, ne şanslı insan" derler. "Herkes mâlâyâni şeyler konuşurken, bunlar Allahtan bahsediyor, İslâmiyetten anlatıyorlar. Ne mutlu onlara!" Nasihatlerin başı Sohbetin devamında; - Kardeşlerim, nasihatlerin başı, her işte Resulullah Efendimize uymaktır, buyurdu. Ve ilave etti. - Çünkü Ona uymayan, âhirette azaptan kurtulamaz. - Ona uymak nasıl olur? dediler. - İslâmiyetin emirlerine sarılmak, yasaklarından sakınmakla, buyurdu. - Bu ikisinden hangisi daha mühimdir efendim? - İkincisi mühimdir ki, haramlardan kaçmaya "verâ" ve "takvâ" denir. Ve izah etti: - Nitekim Resulullah'ın yanında bir kimsenin çok ibadet ettiğini, birinin de yasaklardan çok sakındığını söylediklerinde; "Hiçbir şey verâ gibi olamaz", buyurdu. Sordular: - Verâ nedir hocam? - Verâ, günahlardan sakınmak demektir. Beş şey var ki... Yine aynı sohbette; - Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini biliniz, buyurdu. - Onlar nedir? dediler. - Hastalık gelmeden önce sıhhatin, ölüm gelmeden hayatın, fakirlik gelmeden paranın, meşguliyet gelmeden boş zamanın, ihtiyarlık gelmeden önce de gençliğin kıymetini biliniz! buyurdu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kimseye kötü gözle bakmayın!
2006-08-15 01:00:00
Gaziantep velilerinden "Fethullah Efendi", birkaç sevdiğiyle sohbetinde; - Kimseye kötü gözle bakmayın, buyurdu. Çünkü mühim olan sondur. Anlamadılar. - Nasıl yâni efendim? - Yani insanın şu andaki hali değil, son nefesindeki hali mühimdir. Size, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir menkıbesini anlatayım mı? - Seviniriz, dediler. Şöyle anlattı: Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine, bir gün bir papaz gelip sordu: - Yâ imam! İkimiz de din adamıyız. Sence hangimiz daha üstünüz? Büyük veli; - Bir hafta sonra gel, cevabını vereyim, buyurdu. Papaz bir hafta sonra geldiğinde; - Cüneyd vefat etti, dediler. Çok şaşırdı. - Vefat mı etti? - Evet. - İyi ama bana sözü vardı. - Ne sözü? - Bir hafta önce ona bir şey sormuştum. Bugün cevabını alacaktım. Onu, içeri götürüp; - İşte cesedi, sor! dediler. Papaz tereddüt etmeden sordu: - Yâ imam! Ben mi üstünüm, sen mi? Cenazeden cevap geldi: - Ben üstünüm. - İyi de, bunu niçin bir hafta önce söylemedin? - O zaman belli değildi ki! - Neden? - Çünkü ikimiz de hayattaydık. İkimizin de son nefesi belli değildi. Ama ben "îman ile" ayrıldım dünyadan. Senin durumun ise hâlâ belli değil. Papaz bu kerameti görünce, "Şehâdet"i getirip Müslüman oldu Üzülün, üzmeyin! Bir gün de bir komşu evindeki sohbette; - Kardeşlerim, mazlum olun, ama zâlim olmayın, buyurdu. Ve ekledi: - Üzülün, üzmeyin! Ağlayın, ağlatmayın! Kimseden beddua almayın. Ve izah etti: - Çünkü dünyada zararda olan, âhirette kârdadır. Kazançlı olduğunu zanneden ise zarardadır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kimseye tepeden bakmayın!
2006-08-16 01:00:00
Musul evliyâsından "Feth-i Musûlî" hazretleri, bir iki ahbabıyla sohbet ediyordu ki; - Kardeşlerim, kimseye tepeden bakmayın, buyurdu. Yoksa tepetaklak olursunuz. - Nasıl? dediler. - Şeytan gibi, buyurdu. Şeytan, Âdem aleyhisselâma tepeden bakıp, "Toprak" diye önünde secde etmedi ve felâkete gitti. Şöyle devam etti: - Kırılan bardak, bir daha yapışmaz. Yapışsa da hayır gelmez. En iyisi ne bardağı kırın, ne de yapıştırmakla uğraşın. Ve ilave etti: - Allahın kullarına merhametli olun. Kimseyi incitmeyin. İslâmiyet budur. Sonra şunu anlattı: Bir köylü, İslâmiyeti işitip Medine'ye geldi bir gün. Resulullahın huzuruna çıktı ve, - İslâmiyet nedir? diye sordu. Efendimiz; - İslâmiyet, Allahü teâlânın emirlerini büyük bilmek ve O'nun yarattıklarına acımaktır, buyurdular. Parayla alınmaz Aynı sohbette; - İnsan, parasıyla istediğini alabilir. Ama bir şey müstesna, buyurdu. - O nedir? dediler. - Îmandır, buyurdu. İnsan "Îman"ı parayla alabilir mi? - Alamaz tabii efendim. - İsteğiyle kavuşabilir mi? - Kavuşamaz. Buyurdu ki: - Bu nîmete üç şekilde kavuşabilir insan. Birincisi, Cenab-ı Hak, dilediği kuluna bunu ihsan eder. - İkincisi nasıl olur? dediler. - Dua etmekle, buyurdu. Kim, ömründe bir defacık; "Yâ Rabbî, bana doğru îmanı nasib eyle" dese, o kimse ölmeden mutlaka îmana kavuşur. - Ya üçüncüsü hocam? - Üçüncüsü dua almakla olur. Yâni öyle birine iyilik eder, öyle bir dua alır ki, cenab-ı Hak, mükâfat olarak ona "İslâmiyet"i nasib eder. Şöyle bitirdi: - Kim olursa olsun, herkesin duasını alın. Ama bedduasını, aslâ. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalb, Allahın evidir
2006-08-17 01:00:00
İstanbul'da medfun "Hasan Hilmi Efendi", bir gün birkaç sevdiğine; - Kalb, Allahü teâlânın evidir. Onu sakın kırmayın! buyurdu. Bilakis gönül almaya bakın! Sonra şunu anlattı: Davud aleyhisselâm bir gün; - Yâ Rabbî, seni nerede arayayım? diye sordu. Cenab-ı Hak; - "Ben, kalbi benim için kırılmış olanların yanındayım" buyurdu. Bir hadîs-i kudside de; - "Yere ve göklere sığmam. Mümin kulumun kalbine sığarım" buyuruldu. - Kalbi Allah için kırık olanlar kimlerdir? dediler. - Evliyâlardır, buyurdu. Nitekim hadîs-i kudside; "Evliyâ kullarımı insanlık sıfatları içinde gizledim. Onları gören beni hatırlar" buyuruldu. İslâmiyet, reçetedir Aynı sohbette; - Kardeşlerim, İslâmiyet "faydalı ilâç", yahut "temiz su" gibidir, buyurdu. Herkes fayda görür ondan. - Kâfirler de mi? dediler. - Evet. Çünkü İslâmiyet bir "reçete"dir. Kim kullanırsa fayda görür. Ve sordu onlara: - Bir ilâç, Müslümana iyi geldiği gibi, Hristiyana da, Yahudiye de, dinsiz olana da iyi gelmez mi? - Tabii ki iyi gelir, dediler. - Suyu da kim içerse içsin, susuzluğu gitmez mi? - Elbette gider hocam. - İşte İslâmiyet de şifa kaynağıdır, buyurdu. Dinli dinsiz herkes fayda görür ondan. O hal, felâkettir Sohbetin sonunda; - Efendim, bir Müslüman için en kötü hal nedir? diye sordular. - Yanına rahat gidilememesidir, buyurdu. Anlayamadılar. - Nasıl yâni efendim? - Yâni tanıdıkları, o kimsenin yanına serbest gidemiyor, korkarak, çekinerek gidiyorsa, bu, onun için felâkettir. - Neden? dediler. - Çünkü bir kimsenin yanına rahat gidilemiyorsa, onun "son nefes"inden korkulur mâzallah. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sabredenin günahları affolur
2006-08-18 01:00:00
Denizli civarında medfun bulunan "Koyun Baba", bir gün bâzı sevdiklerine; - Kardeşlerim, başımıza gelen sıkıntı ve belâlar, bizim hayrımızadır, buyurdu. - Nasıl hayrımızadır? dediler. - Çünkü o sıkıntılar, günahlarımızın affına sebep olur, buyurdu. Ama bir şartla. Sabredeceğiz. Sordular: - Sabretmenin alameti nedir efendim? - Şikâyet etmemek ve sıkıntısını gizlemektir. Bir büyük zat, bu hususta ne demiş biliyor musunuz? - Ne demiş hocam? - Eğer pazarda satılsaydı, ben de zengin olsaydım, bütün servetimi verip, karşılığında "belâ ve sıkıntı" satın alırdım, buyurmuş. Kibreden, alçalır Aynı sohbette; - Zerre kadar gurur ve kibir, insanı helâk eder, tevazu ise yükseltir, buyurdu. Ve ekledi: - Kibirli olanlara Cennet yasaktır. Şaşırdılar. - Yasak mı efendim? - Evet. Kibrin cezasını Cehennemde çektikten sonra ancak Cennete girebilirler. - Hikmeti ne? dediler. - Çünkü kibirliye Allahü teâlânın zâtı düşmandır, buyurdu. Diğer günahkârlara ise sıfatları. En kıymetli hazine Sohbetin sonunda ise; - Kardeşlerim, insanın çok kıymetli bir hazinesi vardır, buyurdu. O nedir biliyor musunuz? - Bilmiyoruz, dediler. - O hazine, zamandır, buyurdu. - Zaman mı efendim? - Evet. Çünkü insanın "sonsuz nîmetler"e kavuşması da, "ebedi azablar"a düşmesi de, ona bağlıdır da ondan. Daha iyi anlatmak için; - İnsan, bir nefes alıp verecek kadar kısa bir zaman içerisinde, "îman"a gelebilir mi? diye sordu onlara. - Gelebilir tabii, dediler. - Pekii o kısa zamanda "küfr"e düşebilir mi? - Elbette. - Şimdi anladınız mı? - Anladık efendim. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Her şeyi Allah için yapın!
2006-08-19 01:00:00
İznik'te medfun "Kutbüddin-i İznîkî" hazretleri, birkaç ahbabına; - Kardeşlerim, her ne yaparsanız, yalnız Allah için yapın! buyurdu. Ve ekledi: - Ahmet'e çalışıp da, ücretini Mehmet'ten beklemek olmaz. - Bu, riyâ mı olur? dediler. - Evet. İnsan kullar için iş yaparsa, eli boş kalır âhirette. Nitekim cenab-ı Hak ona; "Ey kulum! Sen bu işi âferin almak için yaptın. İnsanlar da sana aferin dediler. Benden ne istiyorsun?" buyuracaktır. Tevekkül nedir? Aynı sohbette; - Tevekkül nedir? diye sordular bu zâta.. - Tevekkül, sebebine yapışıp, neticeyi Allahü teâlâdan beklemek ve bunun kendisi için hayırlı olacağına inanmaktır, buyurdu. Ve ekledi: - Allahü teâlâ, kendisine güvenen kuluna sahip çıkar. - Ya insanlara güvenirse? dediler. - Kullara güveneni, kulların eline bırakır. Ölüm çok tatlı! Bu zat vefat edince, bir sevdiği onu rüyada görüp; - Efendim, bize ölüm ve kabir ahvâlini anlatır mısınız, diye rica etti. Cevabında; - Bunu sana anlatmak o kadar zor ki, buyurdu. - Neden? deyince de; - Çünkü sen daha ölmedin ki, buyurdu. Sana ölümü nasıl anlatayım? Daha kabre girmedin ki, kabirden ne bildireyim? Şöyle devam etti: - Ama şu kadarını söyleyeyim. Ölüm o kadar tatlı, o kadar tatlı ki, anlatamam. Kabir, o kadar rahat, o kadar rahat ki, ifade edemem. Ama herkes için değil. - Kimler için hocam? - Îmanla ölenler için. Emr-i mâruf önemli Sohbetin sonunda; - Mutlaka emr-i mâruf yapın! buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü Allahü teâlâ, emr-i mâruf yapılan beldenin hak ettiği azâbı tehir eder, buyurdu. - Ya yapılmazsa hocam? - Emr-i maruf yapılmayan yere, azâb-ı ilâhi gelir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Örnek insan nasıl olur?
2006-08-20 01:00:00
Evliyânın büyüklerinden "Ferideddin-i Genc-i Şeker" hazretlerine, bir gün bâzı sevdikleri; - Efendim, örnek insan nasıl olur? diye sordular. - Numûne insan, kendisini fedâ edendir, buyurdu. - Kendisini ne için fedâ edecek? dediler. - İnsanlar için, dînimiz için, vatanımız için, buyurdu. Öyle ki, bu hizmetlerde hiç kendi menfaatini düşünmeyecek. Hattâ aklına bile getirmeyecektir. Ve ekledi: - Yâni kendisi, kendi için yoktur. Ancak hizmet için vardır. - Ama bu, çok zor, dediler. - Evet, zor, buyurdu. Ama unutmayın ki, Eshâb-ı kirâmdan itibaren bütün ecdadımız böyle idiler. Cünun derecesinde kendilerini vakfetmişlerdi. Anlayamadılar. - Cünun mu dediniz efendim? - Evet. Cünun, 'delilik' demektir. Büyüklerimiz; "İşinin delisi olmayan, velisi olamaz" buyurmuş. İşte insanlara hizmet için "deli gibi" olan ecdadımız olmasaydı, İslâmiyet bize kadar gelemezdi. Biz bu gün Müslümansak, bunu, o insanlara borçluyuz. Şöyle devam etti: - Ama bu iş fedakârlık ister, çile ister. Çile olmazsa hizmet olmaz. - İyi ama, çile çekmeyi kimse istemez ki, dediler. - Doğru, çileyi kimse istemez. Halbuki çile çekmek, ilâçtır. İlâçlar elbette acı olur. Yemek yedirin! Aynı sohbette; - Kardeşlerim, birbirinize ikram edin, ihsan edin, yemek yedirin, buyurdu. Ve ekledi: - Allahın kullarına yemek yedirenin ömrü uzun olur. Hayret ettiler. - Yemek yedirenin mi ömrü uzun olur efendim? - Evet. Öyleyse birbirimizi çok sevelim. Bu sevginin çoğalması rahmet, azalması felâket alâmetidir. Şöyle bitirdi: - Din kardeşimiz her şeyden aziz, her şeyden değerlidir. - Neden? dediler. - Çünkü onun bir duası, kurtulmamıza sebeptir âhirette. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yakalayıp getirin!"
2006-08-21 01:00:00
"Hacı Bayrâm-ı Velî", hem ders okutuyor, hem de halka nasîhat ediyordu camide. Ama Onu çekemeyenler, koştular pâdişâha; - Sultanım, Ankara'da "Hacı Bayram" diye biri var ki, dediler, insanlar akın akın ona gidiyorlar. Korkarız, ileride isyân bile çıkarabilir. Pâdişâh işin mahiyetini anlamak istiyordu: - Öyleyse yakalayıp, getirin onu bana! Ve ilave etti. - Gelmek istemezse, zincire bağlayıp zorla getirin! Askerler; - Ferman pâdişahımızındır, dediler. Ve yola revân oldular. Ankara'ya az kalmıştı ki, iki kimseye rastladılar. Biri "genç", öbürü "ihtiyâr". Ama nur yüzlü ve sevimli bir ihtiyardı bu. Askerlere sordu: - Evlatlar böyle nereye gidersiniz? - Ankara'ya efendi baba. - Ne için? - Orada sultâna baş kaldıran isyancı biri varmış. Onu tutup sultanımıza götüreceğiz. - Adı neymiş? - Hacı Bayrâm. - Ya gelmek istemezse? - Olur mu baba? Padişah emri bu. Zincire vurup zorla götürürüz. Hacı Bayram-ı Velî gülümsedi. - Aradığınız benim, dedi. Padişahın fermânı başım gözüm üstüne. Askerler mahcup olmuşlardı. - Olur mu efendim, aradığımız siz olamazsınız. Biz, devlete başkaldıran bir isyâncı arıyoruz. - Haydi uzatmayın, gidelim. Pâdişâhı bekletmeyelim. Ve berâberce, geldiler Edirne'ye. Sultân merak ederdi: "Bu isyâncı kim?" diye. Bir "Eşkıyâ" beklerken, "Nûr yüzlü velî" bir zât gördü karşısında. Baş köşeye oturtup sohbetini dinledi. Onu ihsânlara boğmak istedi. Kabul etmeyince ısrar etti. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri; - Pâdişâhım, buyurdu. Mutlaka bir ihsan gerekiyorsa ve siz uygun görürseniz, talebelerimiz vergi ve askerlikten muaf olsunlar. Pâdişâh, "Olur" dedi. Onun bu teklîfine ve bir "Ferman" yazdırıp verdi mübarek eline... Ona talebe olanlar muaf oldular vergiden... > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Emanet kutu!
2006-08-22 01:00:00
"Hacı Bayrâm Velî"nin yaşadığı devirde, temiz kalbli bir genç askere çağrılmıştı. Yetîm ve öksüzdü garip. Kimi kimsesi yoktu. Biraz mîrâs kalmıştı babasından. Hani birkaç "Bilezik", birkaç da "Altın". Bir kutu içine koydu onları. İyi de kime teslim edecekti bunları? Güvendiği kimse yoktu ki bıraksın emâneten. O ara "Hacı Bayrâm Velî" hatırına geldi hemen. Koştu türbesine. Bildiği sureleri okuyup gönderdi ruhuna. Sonra da sandukanın başına geçip arz etti Ona: - "Yâ hazreti Hacı Bayrâm-ı Velî! Vatanî vazîfemi îfâ etmek üzere askere gidiyorum. Şu kutuyu emanet edecek kimsem yok. Çâresizim. Size emanet ediyorum. Askerden dönünce alırım..." Böyle söyeyip çıktı türbeden. Ve askere gitti hemen. Kalbi müsterihti artık. Aradan birkaç sene geçmiş, askerliği bitmişti. Köyüne gelince emanet kutuyu hatırladı. Ve koşup türbeye vardı. Tereddütsüz içeri girdiğinde, gördü ki kutu duruyor yerinde. Yaşlı türbedara yaklaştı. - Efendi baba! Şu kutuyu yıllar önce ben koymuştum şuraya. Şimdi izninizle alacağım. Türbedar olumsuzca başını salladı. - Al alabilirsen. Delikanlı şaşırdı. - Niçin böyle söylüyorsunuz amca? - Çünkü ben o "Kutu"yu birkaç defa almak istedim de... - Evet. - Alamadım. - Niçin alacaktınız onu? - Daha emin bir yere koyacaktım. - Alamadınız mı? - Hayır oğlum. Ne kadar uğraştımsa da oynatamadım onu yerinden. - Sonra? - Sonra "Bu işte bir hikmet var" deyip bir daha da sürmedim elimi. Genç durumu türbedara anlatarak uzattı elini ve onun şaşkın bakışları arasında kutusunu alıp döndü memleketine... > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Onları baş tâcı yap!"
2006-08-23 01:00:00
İstanbul evliyâsından "Ahmet Mekkî Efendi" hazretleri, bir gün bir sevdiğine; - Çocuklarını mutlaka namaza alıştır! buyurdu. Beş vakti muhakkak kılsınlar. Ve ekledi: - Namaz, büyük ibadettir çünkü. Tâdil-i erkân ile, severek, özenerek, zevk alarak kılmalıdır. Ve sordu ona: - Çocukların namaz kılıyor mu senin? - Kılıyorlar efendim. - Çok iyi. Öyleyse üç beş paralık dünyalık şeyler için sakın azarlama onları. Namaz kılıyorlarsa, baş tâcı yap! Müslüman demek... Bir genç, uzak yoldan ziyaretine gelmişti bu Allah dostunun. Ancak yolda birkaç vakit namazı kazâya kalmıştı. Büyük Velî, genci içeri alıp, sohbet arasında sordu: - Yolda namazlarını kılabildin mi evladım? Delikanlı utandı, sıkıldı. Söyleyemedi birkaç vaktin kazâya kaldığını. Ancak bu, mâlumdu büyük velîye. Ona şefkatle bakıp; - Müslüman demek, "Namazını kılan insan" demektir, buyurdu. Şahsen ben bir vakit namazım kazâya kalacağına, bin defa ölmeyi tercih ederim. Ve ekledi: - Müslüman için, namaz kılmamaktansa ölmek daha hayırlıdır. Genç almıştı alacağını. Ciltlerle kitap okusa, bu kadar güzel anlayamazdı namazın önemini. Çıktı huzurdan. O günden sonra bir vakit namazını dahi bırakmadı kazâya. En zevkli şey Bir gün de sordular bu zata: - Efendim, dünyada en zevkli şey nedir? - İslâmiyeti öğrenmektir, buyurdu. Ve ekledi: - Yâni Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenmek ve bunları tatbik etmeye çalışmaktır. - Nereden öğreneceğiz? dediler. - Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından, buyurdu. Bu kitapları arayıp bulan, okuyan ve bundan zevk alan kimse, dünyanın en şanslı ve bahtiyar insanıdır. - Neden efendim? - Çünkü bu nîmet, hele bu devirde, çok az kimseye nasib olan çok büyük bir devlettir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Buna kim cevap verir?"
2006-08-24 01:00:00
Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu'da bir islâm âlimi vardı: "Seyyid Alâaddin". O devirde bir râhip, Semerkant'a gelmiş, halkın îtikâdını bozmaya çalışıyordu. Mesela "Îsâ Nebî" için "İlâh" diyordu. Haber saldı Semerkant Melikine: - Memleketine münâzaraya geldim. Âlimleriniz bana cevap verebilirse Müslümân olacağım. Ama cevap veremezlerse, benim haklı olduğum anlaşılır. O zaman her şeyimi fedâ edip İslâmı yıkmak için çalışacağım. Semerkant hükümdârı "Sultân Hâlid" idi. Âlimleri toplayıp söyledi durumu. Fikir sordu. Âlimler; - Emrine âmâdeyiz, dediler. Hepimiz de ona cevap verecek kudretteyiz. Sultan memnun olmuştu. Bir gün tâyin edildi. O rahiple âlimler bir araya geldiler. Râhip, sordu suâllerini. Ancak iknâ edici cevap alamayınca daha da böbürlendi. Kibrine kibir kattı. Ve koştu Sultânın huzûruna. - Âlimleriniz bana cevap veremediler, dedi. Sultân Hâlid çok üzüldü. Âlimler hükümdarın huzûruna girdiler. - Sultanım, Anadolu'da "Seyyid Alâaddîn" adında bir büyük âlim var, dediler. Ona haber iletelim. Bu rahibe ancak o cevap verebilir. Sultân memnun olmuştu. - Derhal, dedi. Mektup yazıp, dâvet edin kendisini. Acele mektup yazılıp gönderildi. Aynı gün saraya, "Bir yolcu" girdi. Uzak yoldan geldiği belliydi. Cebinden bir mektûp çıkarıp verdi Sultân Hâlid'e. Sultân açtı mektûbu, okuyunca ağladı. Sevinç ve sürûrundan, secde-i şükre vardı. Âlimler, hayrette kaldı. - Sultanım, ne yazıyor ki böyle çok sevindiniz? dediler. Sultân, gözyaşlarını silerken mektûbu o yolcuya uzattı. - Al, oku şunu, dedi. Şöyle sesli olarak. Mektup, "Seyyid Alâaddîn"den geliyordu. Yolcu okumaya başladı. (Devamı yarın) ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Müslümanlar seni bekliyor
2006-08-25 01:00:00
"Seyyid Alâaddîn"den Semerkant hükümdarı "Sultan Hâlid"e bir mektup gelmişti. Mektup şöyle: -Ey Hâlid, büyük dedem Resûlullah, rüyada bu fakîre görünüp buyurdu ki: "Evlâdım! Semerkant'ta Müslümânlar âcilen seni bekliyorlar. Hemen git ve o rahibin şerrinden kurtar onları!.." Ve buyurdular ki: - "Öyle güzel cevaplar veresin ki ona, o rahip de gelsin îmâna!.." Mektup şöyle bitiyor: - "İşte ey Sultân Hâlid, Efendimiz, bize böyle emretti. Kalbiniz rahat olsun. Mektûbu, biri ile gönderiyorum. Ben de yârın geliyorum. Selam ederim..." Âlimler bunları dinlediler. Hayretlerinden "Tekbîr" getirdiler. Allahü ekber! Allahü ekber! Zîrâ Anadolu ile Semerkant arası, tam "Bir aylık" yoldu. O yolcu ise bu yolu "Bir gün"de katetmişti. Kendi de, "Yarın geliyorum" demişti. Ve ertesi gün... Sultân ve adamları, erkenden karşılamaya çıktılar "Seyyid Alaaddin"i. Az sonra gördüler geldiğini. Evet, önde beyaz atında "Seyyid alaaddin" vardı. Bir grup velî de ardındaydı. Sultan Hâlid ve erkânı hürmeten atlarından indiler. "Seyyid Alâaddîn"i istikbal eylediler. Büyük âlim, sultanın gözlerinden öptü ve - Ey Hâlid, Resûl'ün emriyle geldim, buyurdu. Haydi, o rahibi çağır da münazara edelim. Ertesi gün câmide, bir araya gelindi. Fakat o da ne? Rahip "Seyyid Alâaddîn"i görür görmez "Şehâdet"i getirip Müslümân oldu hemen. Hatta eğilip hürmetle öptü ellerinden. Herkes şaşırmıştı. - Neden îman ettin? dediler. Râhip, Seyyid Alaaddin'e dönerek; - Dün gece rüyâmda gördüğüm "zât" sizdiniz, dedi. Bütün suâllerime bir bir cevap verdiniz. Hem öyle tatmîn ettiniz ki, hiç şüphem kalmadı. Ve ilave etti: Uyanınca söz verdim kendi kendime. - Neye söz verdiniz? - Sizi görür görmez îman edeceğime... ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük nîmet...
2006-08-26 01:00:00
Bağdat evliyâsından "Fâris bin Îsâ Bağdâdî" hazretleri, bir ev sohbetinde; - Kardeşlerim, Allahü teâlâ bize sayısız nîmetler vermiş, buyurdu. Ve ekledi: - Mesela kalbimiz ve diğer bütün organlarımız, hepsi muntazam çalışıyor. Bu, ne büyük nîmet, öyle değil mi? - Evet fendim, dediler. - Ama bunlardan çok daha mühim bir nîmet var. O da "Îman"dır ki, Müslümanız elhamdülillah. Ve sordu onlara: - Pekii, bu kadar büyük nîmetlere karşı, Allahü teâlâ biz kullarından ne istiyor, biliyor musunuz? Merak ettiler. - Ne istiyor hocam? - Tanınmak, buyurdu. - Tanınmak mı? dediler. - Evet. Allahü teâlâ, kullarının kendisini tanımasını istiyor. Buradaki inceliği anlayamadılar. - Allahı tanımayan mı var hocam? Sokaktaki sarhoş bile tanır Allahı. Sıkıştığında Allah der. Buyurdu ki: - Tanımak o değil ki kardeşlerim. Tanımak için itaat lâzım. İtaat etmeyen, tanımış olmaz. - İtaattan maksat nedir? dediler. - O'nun emir ve yasaklarını büyük bilmek, saygı göstermek ve gücü yettiğince yapmaya çalışmaktır, buyurdu. En güzel duâ Sohbetin devamında; - Bir mümin, bir mümini gördüğü zaman yaptığı dua mutlaka kabul olur, buyurdu. Aynen Kâbe'yi görünce yapılan dua gibi. - Hikmeti nedir? dediler. - Çünkü Allahü teâlâ müminin kalbini, Kâbe'den kıymetli yapmıştır. Sordular: - Pekii bir mümini görünce nasıl dua etmeliyiz efendim? - En güzel dua, selâm vermek, yâni "Esselâmü aleyküm" demektir. - Selâmın mânâsı nedir? dediler. - Allahü teâlâ sana dünyada ve âhirette selâmet ve iyilikler versin. Seni hiç sıkmasın, demektir. Ve ilave etti: - Diğer mümin de; "Aleyküm selâm" diyerek, ona böyle dua eder. Şöyle bitirdi: - En güzel dua, bu "Selâm"dır işte. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cuma namazında burada olsunlar!"
2006-08-27 01:00:00
"Şems-i Tebrîzî" hazretleri, Konya'ya gelince, hazret-i "Mevlânâ" onu görüp âşık oldu. İkisi bir odaya kapanıp devamlı sohbet ediyorlardı artık. Günlerce, gecelerce... Fakat Mevlânâ hazretlerinin talebeleri, sevenleri ve şehrin ileri gelen âlimleri, bu hali beğenmediler. Ve bir Cuma gecesi... Âlimler Konya'yı terk edip Denizli'ye gittiler. Sebep, "Mevlânâ bizi bıraktı" diyorlardı. "Sultân Alâaddin", âlimlerin gidişine çok üzüldü. İçerledi. Ve ertesi gün "Sadreddîn-i Konevî"yi yanına çağırdı. - Efendi hazretleri, âlimler Konya'yı terk edip Denizli'ye gitmişler. - Evet sultanım, haberim var. - Onların böyle gitmelerine çok içerledim. - Ne yapmamı istersiniz sultanım? - Diyorum ki Denizli'ye gidesin. Onları toparlayıp, Konya'ya getiresin. - Hemen mi? - Evet. Cuma namazına burada olsunlar. - Başüstüne sultanım. Ve katırına binerek düştü yollara. Denizli'ye gidiyordu. İyi de Konya-Denizli arası, üç günlük yoldu. Cuma namazına ise birkaç saat kalmıştı. Sadreddîn-i Konevî, Allah'ın izniyle, "Bir an"da vâsıl oldu Denizli'ye. O âlimleri bulup sultanın emrini tebliğ etti. - Sultanımız sizi bugün Cuma namazına bekliyor. Âlimler; - Bu imkânsız, dediler. Konya üç günlük yol. Cuma namazına ise iki saat var. Buyurdu ki: - Siz "Peki" deyin. Hak teâlâ her şeye kâdirdir. - Âmenna, ama... - Haydi hazırlanın. Vaktimiz yok. "Pekâlâ" dediler. Ve bir tereddüt içinde bindiler hayvanlarına. Sonra mı? Henüz bir iki konak gitmişlerdi ki, Konya göründü karşıdan. Evet, Konya'ya varmıştı kafile. Hatta Cuma ezanı okunmamıştı bile. Pâdişâh çok sevindi. Teşekkür etti Sadreddin Konevi'ye. Âlimler mi? Onlar da görünce bu hârikulâdeyi, daha iyi anladılar "Sadreddin Konevi"yi.
."Bu altınlar senin!"
2006-08-28 01:00:00
Hindistan evliyâsından "Ubeydullah Serhendî" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Vaktiyle bir Müslüman, birinden tarla satın almıştı. Tarlayı sürerken "bir küp altın" çıktı taprağın altından. Küpü kucaklayıp doğruca gitti mal sahibine ve; - Al arkadaş, bu altınlar senin, dedi. Tarlayı sürerken buldum. Adam kabul etmedi. - Hayır kardeşim, alamam. - Nedenmiş o? - Ben bu tarlayı sana sattım. Dolayısıyla bunlar da senindir. - Ama ben, sadece tarlayı satın aldım. Altındakiler sana aittir. - Hayır, sana âittir. Velhasıl anlaşamayınca, kadıya gittiler. Kadı efendi, ikisinin de temiz insanlar olduğunu görünce, sordu birine: - Senin evlenecek oğlun var mı? - Var kadı efendi. Öbürüne sordu: - Senin evlilik çağında kızın var mı? - Var efendim. O iki gencin nikâhlarını kıyıp; - Bu altınlar da mehir olsun, dedi. Ve bu hayırlı izdivaçtan, "Bayezid-i Bistâmî" hazretleri dünyaya geldi. Din nasihattir... Sonra sevdiklerine dönerek; - Din, nasihattir buyurdu. Herkes, elinde ne imkân varsa, onunla "emr-i maruf" yapmalıdır. Sonra şunu anlattı: Hazreti Ömer, eshâb-ı kiramın büyüklerinden birini, bir şehre vali tayin edip, birkaç sahâbî ile kendisini uğurlarken ayaküstü nasihat etti: - Gittiğin yerde sakın Allaha şirk koşma! Beş vakit namazını kıl! Ramazanda orucunu tut! Zengin olursan zekâtını ver ve hacca git! O gidince, sahâbîler; - Ey halife! dediler. Bunlar bilinen şeyler. Kaldı ki bu zat, Cennetle müjdelenmiş bir sahâbî. Hazret-i Ömer; - Olsun, buyurdu. - Hikmetini anlayamadık da efendim. - Din, nasihattir kardeşlerim. Bildiği şeyler de olsa, en mühim hususları hatırlattım kendisine. Ve sordu onlara: - Başka ne söyleyebilirdim ki? ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sahte talebeler!
2006-08-29 01:00:00
"Hacı Bayrâm-ı Velî", talebelerinin askerlik ve vergiden muaf olduğuna dair pâdişâhtan bir fermân alıp Ankara'ya dönmüştü. Bu ferman, talebe gençlerin sırf "ilim ile" meşgul olmalarını temin için padişahın bir ihsanıydı. İyi de, kötü niyetli kimseler o zaman da vardı. Niceleri bunu fırsat bilip bu zata talebe oluyorlardı. Bu "sahte talebeler" öyle çoğaldı ki, dikkatini çekti Padişahın. Ve ricâ etti Hacı Bayrâm Velî'ye: - Bana, talebelerin listesini ver! diye. Hacı Bayram-ı Veli; - Başüstüne! diyerek emretti derhal. Bir çadır kurdular aynı günde. Ankara'nın "Kanlıgöl" mevkiinde. Ve emretti peşinden: - Cümle talebelerim burada toplansınlar hemen! Haberi duyan, buraya koşuyordu. Meydan kısa zamanda doldu. Hem öyle çok insan toplandı ki, iğne atsan yere düşmezdi âdeta. Hacı Bayram-ı Velî, elinde bir bıçakla çıktı o ara. Ve nida etti o kalabalığa: - Ey benim dervişlerim! Ben, talebelerimi kurbân etmek isterim. Canını, benim için verecek kim varsa gelip girsin şu çadıra! Kalabalıkta çıt yoktu. Herkes birbirine bakıyor, "Hocamız aklını kaçırmış" diyorlardı. Derken "İki kişi" çıktı ansızın. Bir erkek, bir kadın. Yürüyüp çadıra girdiler hemen. Büyük velî, çadıra bir "Koyun" getirip koymuştu geceden. Girip kesti o hayvanı. Çadırdan dışarı aktı kanları. Bunu görenler kaçıştılar dört bir yana. Meydan boşaldı bir anda. Hacı Bayram-ı Velî çadırdan çıkıp gördü ki kimsecikler kalmamış meydanda. Hak yerini buldu. - İki tâne talebem varmış, buyurdu. Ve ekledi: - Bunlardan gayrisi, askerliğini yapıp versinler vergisini. Gerçek talebeler, saraya gönderildi listelenerek. Listede iki isim vardı. Biri kadın, biri erkek. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.En büyük düşmanımız
2006-08-30 01:00:00
Mısır evliyâsından "Fahr-ül fârisî" hazretleri, bir gün bâzı sevdiklerine; - İnsanın en büyük düşmanı kimdir, biliyor musunuz? diye sordu. - Bilmiyoruz, dediler. - İnsanın kendisidir, buyurdu. Şaşırdılar. - Kendisi mi efendim? - Evet. Kendi nefsidir yâni. Bu, öyle bir düşman ki, bütün diğer düşmanlar, onun yanında hiç kalır. Ve ekledi: - Nefsimiz, yalnız bize değil, Allah'a da düşmandır. - Neden? dediler. - Allah öyle yarattı çünkü. Yâni cenab-ı Hak, kendisine düşman olarak yarattı onu. - Hikmeti ne efendim? - Onu biz bilemeyiz. - Pekii nefsimizin şerrinden nasıl kurtuluruz hocam? - İslâmiyete uyarak. - Günahlardan kaçarak mı yâni? - Evet. Nefsin gıdası, günahlardır çünkü. Gıdası verilmezse zayıflar ve insanı aldatamaz olur. En zor iş nedir? Aynı sohbette; - Bu dinde en zor iş nedir, biliyor musunuz? diye sordu onlara. - Bilmiyoruz, dediler. - İstikamet sahibi olmaktır, buyurdu. - İstikamet mi? dediler. - Evet. İstikamet, "doğru yol"u bulduktan sonra hep o yolda kalmaya sabretmek demektir. Ve ekledi: - Bunun için Efendimiz; "Hud suresi, sakalıma ak düşürdü" buyurdu. Çünkü bu surede cenab-ı Hak; "Emrolunduğun yoldan hiç ayrılma!" buyuruyor Efendimize. - Bu, o kadar zor mu ki? dediler. - Elbette. Bunun için doğru yolda yürümek, "Sırat köprüsü"ne benzetilmiştir. - Nasıl yâni hocam? - Şöyle ki; dünyada İslâma uymakta kılı kırk yararcasına titiz davrananlara, Sırat köprüsü "geniş" ve "rahat" olacaktır. - Ya gevşek davrananlara? - Onlara ise o nisbette "dar" ve "zor" olacaktır. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bunu sat da gel!"
2006-08-31 01:00:00
"Ebüssü'ûd Efendi", Osmanlının büyük âlimlerindendir. "Müftiyüssekaleyn" denir kendisine. Yâni insanlara ve cinlere fetva veren müftü. Bir gün, başında çok kıymetli bir sarık varken yanına biri gelir bir aralık. Adamın dikkatini çeker sarık. Kendi kendine; "Çok pahalı bir şey" diye düşünür. "Şunu satsa, parasıyla çok fakirin karnını doyurur". İyi de, Ebüssü'ûd Efendinin açıktır kalb gözü. Anlar böyle düşündüğünü. Derhal çıkarıp uzatır sarığı o kimseye. - Bunu sat da gel, buyurur. Adam sarığı alırken; - Niçin? diye sorar. Buyurur ki: - Bunun parasıyla çok fakirin karnı doyar. Adamcağız; - Başüstüne, der ve gider pazara. Birine satıp geri dönünce şaşırır o ara. Çünkü sattığı sarık, Ebüssü'ûd Efendinin başındadır yine. Mübarek sorar: - Hayret mi ettin? - Evet efendim, der. Ben bu sarığı satmıştım. Şimdi sizde ne arar? - Sırrını öğrenmek ister misin? - Elbette efendim. Ona bir adres verip; - Bu kimseye git sor, buyurur. Adam o adrese gittiğinde hayret eder, şaşırır. Çünkü bu kimse, az önce sarığı sattığı adamdır. Sorunca, adam şöyle anlatır: - Üç ay önce denizde fırtınaya tutuldum. - Evet. - Tam boğulmak üzereyken, bir adakta bulundum. - Nasıl bir adak? - "Eğer kurtulursam, dedim. Ebüssü'ûd Efendi'ye çok kıymetli bir sarık alıp hediye götüreceğim". - Ee sonra? - Bugün senin elinde o sarığı görünce "Tamam" dedim içimden. "Ebüssü'ûd Efendiye layık bir sarık buldum nihayet". Alıp hediye götürdüm. Ve ekledi: Hadise bundan ibaret... ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Şu adamı susturun!"
2006-09-01 01:00:00
"Mevlânâ Seyyid İbrâhim Efendi" Allah adamlarındandır. Sülalesi, hazret-i Hüseyin'e dayanır. Seyyiddir yâni. O devirde daralan ona varır. Onun iki çift sözüyle ferahlanır. Ama kötüler de eksik değildir o devirde. Sevenleri olduğu gibi sevmeyenleri de vardır. Nitekim biri vardır ki bu zata dil uzatır. Gıybetini yapar. Allah'tan da korkmaz. Ama mübarek aldırmaz. Cevap bile vermez hatta. Bir gün sevenleri gelirler bu zata; - Efendim şu adamı susturun, derler. Ama o; - Hayır, buyurur. Eden kendine eder. - Efendim izin verin, biz söyleyelim, diye sızlanırlar. - Hayır, buyurur yine. Bırakın söylesin. Her kaptan içindeki dışarı sızar. İyi de, o kimse edebsiz ve ahlaksızdır. Meydanı boş bulunca iyice azıtır. Yaptığı hakaretler günden güne artar. Nihayet bir gün... Hakâretinde gider çok ileriye. Gelip haber verirler bu büyük velîye. O zamana kadar sabreden İbrahim Efendi bu defa çok üzülür. Kalbi incinir derinden. Ve gadaba gelir birden. Döner sevdiklerine; - Onun dili, bir daha döner mi? buyurur. O hakâretlerine devam edebilir mi? Eyvah, ok yaydan çıkmıştır. Allah dostu kırılmıştır. İşte ne olursa o anda olur. Adamın dili tutulur. Hem de o anda. Yâni böyle buyurduğu zamanda. Bir kelime konuşamaz olur. Eee ne demişler: "Evliya, açıkta duran kılıç gibidir. Onlara sataşanlar, o kılıca boyunlarını vurur". Onu bu halde görenler; - Bir velîyi incitenin hali böyle olur, derler. Gönlü kırık velînin bir cümlesi, ne hâle soktu adamı. Ve dua ederler: - Yâ Rabbî "Evliyâ" kullarını üzmekten bizi koru, derler. Evet veliler, Allahın dostudur. Onların hürmetine yağdırılır yağmur, kar. Onların kalplerinden kalplere feyiz akar. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Âkıbetimiz için korkalım!
2006-09-02 01:00:00
Zile'de yetişen velîlerden "Muharrem Efendi", bir gün birkaç sevdiğine; - Kardeşlerim, âkıbetimizi düşünüp çok korkmalıyız, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. Şunu anlattı: Cebrail aleyhisselâm, bir gün Peygamber Efendimize geldi ve; - Yâ Resûlallah, sen bütün âlemlere rahmet olduğun gibi, benim için de rahmetsin, diye arz etti. Efendimiz sordular: - Neden? - Yâ Resûlallah! dedi. Sana vahiy getirene kadar, ben de Allahü teâlânın gadabına uğrarım diye korku içindeydim. - Evet. - Ne zaman ki sana vahiy getirmeye başladım. O zaman Hak teâlâ bana; "Cibril-i emîn" diye hitab etti. O zaman rahatladım. Bir saat kâfi Aynı sohbette ; - Mübarek gecelerde ne miktar ibadet yapmalıyız? diye sordular. - Bütün geceyi ibadetle geçirmek şart değildir, buyurdu. Sordular: - Pekii ne kadar olmalı efendim? - Bir saat yeter, buyurdu. Zîra bir geceyi ihya etmekten maksat, o gece içinde bir müddet ibadet etmektir. Ve ekledi: - Mesela "bir saat" kadar ibadetle geçiren, bütün geceyi ihyâ etmiş sayılır. Tasavvufun gayesi Yine sevdikleri; - Tasavvufun gayesi nedir? diye sordular. - Tasavvuftan maksat, son nefeste "Allah" diyebilmektir, buyurdu. Ve ekledi: - Hadîs-i şerîfte; "Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz" buyuruldu. Devamında ise; - "Nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz" buyuruluyor. - Nasıl mesela? dediler. - Mesela ölürken "Allah!" diyen kimse, kıyamet gününde de "Allah!" diyerek kalkar mezarından. - Ya sarhoş efendim? - Sarhoş, sarhoş olarak kalkar, çalgıcı, çalgı çalarak. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şimdi ne yapacağız?"
2006-09-03 01:00:00
"Merkez Efendi", İstanbul'da medfun bulunan velilerden. Kerametleri anlatılıyor halk arasında. Biri şöyle: Bir gün, Yavuz Sultân Selîm Hân'ın kızı ve efendisi Sadrâzam Lütfü Paşa, Yanya'dan İstanbul'a doğru yola çıkarlar. Ancak az ileride eşkıya pusu kurmuştur. Âniden baskına uğrarlar. Kurtulmaları zordur. Hatta imkânsız. Zîra hem yalnızdırlar, hem de silahsız. Hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaşmışlardır. Birbirlerine bakıp; - "Şimdi ne yapacağız?" derler. Çâresizldirler. İşte bu korkulu ve heyecanlı anda, birden "Merkez Efendi" belirir yanlarında. Şaşırırlar. Mübarek, inanılmaz bir heybet ve azametle ortaya çıkar. Eşkıyâlar mı? Onu böyle görünce her biri bir yana kaçar. Hatta korkularından titrer her yerleri. Ve bir zarar yapamadan terk ederler o yeri. Lütfü Paşa ve hanımı kurtulmuşlardır. Ama ne olduğunu anlayamazlar. Öyle ya, Merkez Efendi nasıl ve nereden gelmiştir oraya? Onlar bunu düşünürken onu göremezler bir daha. Zîra kaybolmuştur göz önünden. Onlar görürler bu hadiseyi. Daha çok severler bu büyük velîyi. Ve İstanbul-Bahariye'de bir cami inşâ ettirirler. Camiye, onun ismini verirler. Yanına bir büyük medrese yaptırırlar. Bu velîyi başmüderris yaparlar. Size imam olayım Bu zat, ömründe hiç cemâatsiz namâz kılmamıştır. Büluğ çağından ölünceye kadar. Şöyle ki; Eğer cemâate yetişemezse, namâzı cemâatle kılanlara; - Gelin, der. Size imam olayım, bir daha kılın benimle. Sorarlar: - Olur mu? diye. - Olur, buyurur. Benimki farz olur, sizinki nafile. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Derdinizi Allah'a arz edin!
2006-09-04 01:00:00
İran evliyâsından "Muhyiddin-i Dûstî" hazretlerine bir gün, birkaç ahbâbı; - Kalbler, nasıl kirlenir? diye sordular. - Günah işlemekle, buyurdu. - Dert ve belâ niçin gelir? dediler. - Günah işlemekle, buyurdu. Çâresini sordular. - Çâresi, pişmanlık ve tövbedir, buyurdu. Ve şöyle devam etti: - Kardeşlerim, her birimiz bir sürünün çobanı gibiyiz Çoban, sürüsünden nasıl mes'ul ise, biz de çocuklarımızdan öyle mes'ulüz. Sordular: - Ne yapmalıyız efendim? - Onları Cehennem ateşinden korumalıyız. - Nasıl? - İslâmiyet'i öğretmekle. - Öğretmezsek hocam? - Çocuklarına İslâmiyet'i öğretmeyen bir baba, "Veyl" ismindeki Cehennemde yanacaktır, buyurdu. İhlâs şarttır Sohbetine devamla; - Kim Allahü teâlâya ibadet ederse, Cennete gider, buyurdu. Ama bir şartla. - O şart nedir? dediler. - İbadetini ihlâsla yapmalıdır. İhlâsla ibadet etmeyen, Bel'âm-ı Bâurâ, Sa'lebe ve İbnüssâkka gibi "mürted" olarak ölür maazallah. Tövbe hocam Bu zat, bir talebesini bir yere gönderirken ayaküstü nasihat etti ona: - Aman oğlum! Gittiğin yerde sakın Allahlık ve Peygamberlik iddiasında bulunmayasın! Delikanlı ürperdi. - Tövbe hocam! Hiç öyle şey olur mu? - Olabilir evlâdım. - Nasıl olur efendim? Buyurdu ki: - Eğer "Her istediğim olsun" dersen, Allahlık iddia etmiş olursun. Çünkü yalnız Allahü teâlânın her istediği olur. Ve ilave etti: - "Bana tâbi olmayan felâkete gider" dersen, bu da Peygamberlik iddiasıdır. Çünkü yalnız Peygambere tâbi olmayan felâkete gider. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Eşyalarla birlikte yere yıkıldı
2006-09-05 01:00:00
"Merkez Efendi", Osmânlılar devrinde yetişen bir velîdir. Adı "Mûsâ" ise de, bu ismiyle bilinir. Küçük yaşta başlar ilim tahsîline. Aklı, fikri, zekâsı, ilme karşı hevesi öyle çoktur ki, Şaşırtır herkesi. Vaktâ ki tahsilini eder tamam. "Sümbül Sinân" ismini duyar o zaman. Aldırmaz ama. Zîra bazı dedikodular duymuştur hakkında. Bu bakımdan itibar eylemez pek. Ama o gece, rüyasına girer mübarek. Şöyle ki; Rüyasında kapısı çalınır birden. Görür ki, gelen Sümbül Sinan'dır. Açmaz hemen. Zira istemez içeri girmesini. Yığar kapı arkasına eşyâsının hepsini. Yetmez, kendi de çıkıp oturur üzerine. Ama fayda etmez. Zira "Sümbül Efendi" kapıyı açar yine. Vee, Merkez Efendi eşyâlarla birlikte, yerde buldu kendini. Uyanıp, anlar hata ettiğini. Sabahı zor bekler. Ve erkenden çıkar evden. "Sümbül Sinân" hazretlerine gider hemen. Mübarek, o esnada kürsüde vaaz etmektedir. O da içeri girip, kürsüsünün tam arkasına çömelir. Güya Ona görünmeden. Ama o görmüştür kendisini. Zira bekliyordur gelmesini. Bir surenin tefsirini yapmaktadır o ara. Nihayet tefsîr biter. -Bu tefsiri hepiniz anladınız, der. Ve ekler: -Merkez Efendi de anladı bu sefer. Sonra daha yüksek mânâlar vererek devam eder. Ama anlamamıştır cemâat bu bahsi pek. "Sümbül Sinân", dersine yine ara vererek, Buyurur ki: -Bunu anlayanınız olmadı. Ve ekler: -Hoş, Merkez Efendi de anlamadı. Evet. Merkez Efendi almıştır alacağını. Düşünür ki: "O rüyâ doğru çıktı vallahi. Girdi gönül evime, ben istemesem dahî." > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Îman, doğru olmazsa...
2006-09-06 01:00:00
Bağdat velîlerinden "Rüveym bin Ahmed" hazretleri, bir ev sohbetinde; - Kardeşlerim, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi îman etmek lâzımdır, buyurdu. Ve ekledi: - Buna uymayan fena, bozuk îtikatlar, gönlü öldüren bir zehirdir. Şaşırdılar. - Zehir mi efendim? - Evet zehirdir ve insanı sonsuz ölüme, ebedî azablara götürür. Sordular: - Amelde bozukluk olursa efendim? - Amel ve ibâdetlerdeki tembellik affolunabilir. Ama îtikatta gevşeklik affolunmaz. - Neden? dediler. - Çünkü âyet-i kerîmede; "Şirki, yâni küfrü, aslâ affetmeyeceğim" buyuruldu. Devamında ise; - "Diğer bütün günahları, istediğim kimselerden affederim!" buyuruluyor. Dinde zorluk yoktur Aynı sohbette; - Efendim, "Dinde zorluk yoktur" demenin mânâsı nedir? diye sordular. Cevabında; - Allahü teâlâ, kulların yapabilecekleri şeyleri emretmiş, güç şey emretmemiştir demektir, buyurdu. - Nasıl yâni? dediler. - Yâni herkes, hoşuna giden, kolayına gelen şeyleri yapsın, nefsine zor gelen şeyleri yapmasın, ibâdetleri keyfine göre değiştirsin demek değildir. Ve ekledi: - Dinde ufak bir değişiklik yapmak, küfürdür, dinsizliktir. Dünya nedir? Sohbetin sonunda; - Dünya nedir? diye sordular. - Ölümden önce olan her şeye dünya denir, buyurdu. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyadan sayılmaz, âhiretten sayılırlar. - Neden efendim? - Çünkü dünya, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyalıklar, zararlıdır. - Ne mesela? dediler. - Mesela haram ve günahlar böyledir, buyurdu. Ve ekledi: - Dünyalıklar, İslâmiyete uygun olarak kullanılırsa, hem dünya lezzetine, hem de âhiret nîmetlerine kavuşulur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Evlenmek istiyordu...
2006-09-07 01:00:00
İstanbul'da medfun bulunan "Merkez Efendi", hocası "Sümbül Sinan" Efendinin bir defa sohbetinde bulunmakla âşık olmuştu ona. O günden îtibâren talebesi olmuş, Onun teveccühüyle çok şeylere kavuşmuştu. Hatta birinci talebesi olmuştu. Hocası da onu çok sevdi. Ve kısa zamanda mutlak icâzet verdi kendisine. Her şey yolundaydı. Her şey tamamdı. Amaa bir şey hariç. Yaşı yirmidokuza geldiği halde bekârdı henüz. Evlenmek istiyordu. Ama kiminle? Hocasının bir kızı vardı. Ama nasıl söyleyecekti bu isteğini? Bir aracı koyarak arz etti nihayet. Ertesi gün hocası Sümbül Sinan Efendi çağırıp sordu kendisine: - Sen evlenmek mi istiyorsun evladım? - İzin verirseniz hocam. - Peki kiminle evleneceksin? Mahcubiyetinden önüne baktı. - Şeyy... Mübarek gülümsedi. - Anladım, bizim kıza talipsin. Onu sana veririm, ama bir şartla. Merkez Efendi rahatlamıştı. - Her şartı kabul ediyorum hocam. - Şartım biraz ağırdır. Yapabilecek misin bakalım? - Himmetinizle inşallah yaparım. - Pekâlâ, "bir yük altın" getir bizim eve. Hiç tereddüt etmedi. - Baş üstüne! İyi de, nerden bulacaktı bir yük altını? Hemen geçti faaliyete. Önce üç-beş çuval buldu. İçini "Toprak"la doldurdu. Ağızlarını dikerek gönderdi hocasının evine. Sonrasını tahmin edersiniz. Evde çuvallar açılınca birden, çil çil "Altınlar" döküldü içlerinden. Hocası hiç hayret etmedi. - Evlâdım! buyurdu. Benim muradım altın değildi. Ve ekledi: - İstedim ki, hanım da tanısın seni, o da seve seve versin kerîmesini. Ve evlendiler. Cenab-ı Hak şefaatlarına kavuştursun. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
Hak yol, bir tanedir
2006-09-08 01:00:00
Bursa evliyâsından "Muslihiddin Tavîl" hazretleri, bir ev sohbetinde; - Doğru yol bir tane, bozuk yollar ise çoktur, buyurdu. Ve ekledi: - Bunun için doğruyu bulmak zordur. Ama doğru yolu bulduktan sonra, hep o yolda kalmak daha zordur. Sordular: - Neden efendim? - Çünkü nefis, şeytan ve kötü arkadaşlar, insanı doğru yoldan çıkarmak için durmadan çalışıyorlar, buyurdu. Ve sordu onlara: - Efendimizin mübarek sakalına neden ak düştü dersiniz? - Neden? dediler. - Çünkü Hud suresinde, meâlen; "Emr olunduğun doğru yolda sebat et!" buyuruluyor. İşte bu âyet-i kerîme gelince, Sevgili Peygamberimiz; "Hud suresi sakalıma ak düşürdü" buyurdular. - Hikmeti ne acaba? - Doğru yolda sebat etmek zordur çünkü. Şöyle bitirdi: - Büyüklerimiz "doğru yol"da sebat etmeyi, "Sırat köprüsü"ne benzetmiş ve "Sırat köprüsü, kıldan ince, kılıçtan keskindir" buyurmuşlardır. ? İstikbâli kazanmak Sohbetin devamında; - Çocuklarınıza her şeyden önce İslâmiyeti öğretin, buyurdu. Ve ekledi: - Namazlarını mutlaka kılsınlar. Sordular: - Ya çocuğun istikbâli hocam? - İstikbâli garantiye almak, iyi bir Müslüman olmakla mümkündür ancak. - Dünya kazancı mühim değil mi yâni? - Elbette mühim. Ama yalnız dünyalık ile istikbal garantiye alınmış olmaz. Yâni dünyalık, çocuğunuzun iyi bir Müslüman olmasıyla işe yarar ancak. Ve ilave etti: - İşin başı güzel ahlâktır. - Güzel ahlâk nedir? dediler. - Güzel ahlâk, kimseye yük olmamak, bilakis herkesin yükünü çekmektir, buyurdu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Alacaklı sıkıştırıyordu!
2006-09-09 01:00:00
Şâbân-ı Velî "rahmetullahi aleyh" zamanında birinin, bir kimseye borcu vardı. O günün parasıyla, "Beşyüz akçe". Ama ödeyemiyordu. Çalışıyor, çabalıyor, "beşyüz akçe"yi bir araya getiremiyordu. Ama alacaklı bu. Bekler mi? Sıkıştırıyordu zavallıyı. Bir gün yine gelip alacağını istediğinde; - Biraz mühlet ver, diye yalvardı. Ancak mühlet vermeyince, koştu bir "Velî"nin türbesine, dua etti: - Yâ Rabbî, hâlim mâlumdur sana. Bu velî hürmetine, borcum kadar akçeyi gönder bana. Geri gelirken, "Şâbân-ı Velî" hazretlerini hatırladı birden. Ve koştu hemen bu zatın evine. Mübarek, diz çökmüş oturuyordu ibadet yerinde. Girdi huzuruna. - Selamün aleyküm hocam. - Aleyküm selam evlat. Hoş geldin. Diz çöktü karşısında. İyi de nasıl söyleyecekti derdini? O bunu düşünürken, büyük velî gösterdi minderini ve buyurdu ki: - Al bunun altındakilerini. Adamcağız çekinerek kaldırdı minderi. Evet, minderin altında paralar vardı. Utana sıkıla bir miktar aldı. Ama onun "beşyüz akçe"ye ihtiyacı vardı. Bunlar yetmez, diye düşünürken, mübarek zat; - Sıkılma evlat, buyurdu. Ne varsa al! Adam biraz daha aldı. Ama yine hepsini alamadı. Şâbân-ı Velî; - Onlar senindir, buyurdu. Hepsini al! - Başüstüne, deyip aldı hepsini. O zaman "Şâbân-ı Velî", kaldırdı ellerini. Yalvardı Allah'a: - Yâ Rabbî, bu kulunu darda koyma bir daha! Adamcağız "Âmin" dedi. Evet, işi görülmüştü. Hem "Para"yı, hem de "Duâ"yı alıp sevinçle döndü eve. İyi de bu para borcunu ödemeye yetecek miydi? Acele saydı, şaşırıp kaldı. Zira tamı tamına "borcu kadar"dı. Koşarak gitti alacaklısına. Borcunu ödeyip şükretti Mevlâsına. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kazanç zamanı geçip gidiyor
2006-09-10 01:00:00
Türkistan'da "Sâbit ebül-meânî" hazretleri, bir gün sevdiği bir gence; - Oğlum, kazanç zamanı geçip gidiyor, buyurdu. Her geçen gün, ömrümüzü azaltmakta, ecel zamanını yaklaştırmaktadır. Şöyle devam etti: - Bugün aklımızı başımıza toplamazsak, yarın âh etmekten ve pişmanlıktan başka elimize bir şey geçmez. Delikanlı sordu: - Tavsiyeniz nedir efendim? - Bu birkaç günlük sağlıklı zamanda, dînimize uygun yaşamaya çalışmalıyız evladım. Ve ilave etti: - Ancak böyle kurtuluruz âhirette. Pişman olmamak için Sohbetine devamla; - Dünya hayatı, iş yapacak, ibadet yapacak zamandır, buyurdu. Ve ekledi: - Keyif yapacak zaman ileride gelecektir. Genç sordu: - Yâni âhirette mi efendim? - Evet. Dünyada yapılan işlerin karşılığı orada ele geçecektir. Ama iş zamanı eğlenceyle geçirilirse, orada ele bir şey geçmez. Bu, neye benzer, biliyor musun? - Neye benzer hocam? - Çiftçinin, tarlasına tohum ekmeyip, hasat zamanında mahsûl alamamasına benzer. - Tohumdan maksat ibadet mi? - Evet. İslâmiyeti öğrenip ona göre yaşamaktır. Bu yapılmazsa, çok büyük pişmanlık olur âhirette. En mühim iş Son olarak; - Sana birinci nasihatim, Ehl-i sünnet âlimlerinin, kitaplarında bildirdiklerine göre îtikadı düzeltmektir, buyurdu. Ve ilave etti: - Çünkü Cehennemden kurtulan yalnız bu fırkadır. Delikanlı sordu: - Kimler ehl-i sünnet âlimidir efendim? Buyurdu ki: - Dört mezhebin ictihâd derecesine yükselmiş âlimleri ve bunların yetiştirdiği büyük âlimlere, "Ehl-i sünnet âlimi" denir. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hz. Hızır'ı görmek istiyordu!
2006-09-11 01:00:00
Kânûnî Sultan Süleyman zamanında, bir evliyâ zat vardı. "Yahyâ Efendi" "rahmetullahi aleyh". Sultân, "Ağabey" diye hitâb ederdi Ona. Bu zat, hazreti "Hızır"la görüşüyordu. Sultân bunu biliyor, kendi de görüşmeyi çok istiyordu. Ama nasıl? Bir akşam, kayıkla gezintiye çıkmıştı ki, "Yahya Efendi"yi hatırladı birden. "Tamam" dedi içinden. Yanaştırdı kayığı Ortaköy'e. Yahya Efendi orada otururdu zira. Haber saldı: - Ağabey, sen de gel, dolaşalım beraber. Niyeti Onun bereketiyle "Hızır"ı görmekti. Mübarek, gelip bindi kayığa. Ama yalnız değildi. "Bir kişi" daha vardı yanında. Açıldılar denize. Sultânın parmağında bir "Yüzük" vardı. O kişi, dikkatlice o yüzüğe bakardı. Sultan bunu fark edip çıkardı yüzüğü parmağından; - Gâlibâ merak ettin, dedi. Al, incele daha yakından. Aldı o da yüzüğü. Baktı, baktı, sonra denize attı. Herkes şaşırmıştı "Yahyâ Efendi" hâriç. Padişah da şaşırdı. Üzüldü hatta. Ama kızmadı hiç. Zira çekiniyordu Yahya Efendiden. O kişi, biraz sonra; - Ben ineyim dedi burada. Pâdişâh; - Yanaş! dedi kayıkçıya. O kişi inerken, bir avuç "Su" aldı denizden, uzattı Pâdişâh'a. Ve yürüyüp gitti. Onu göremediler bir daha. Padişah, "Neler oluyor?" diye düşünürken, avcundaki suda "Yüzüğünü" gördü birden. Donakaldı hayretten. Evet, işi anlamıştı. Ama geç kalmıştı. Tutmak istediyse de o "Kişi"nin elinden, olmadı. Zira çoktan kaybolmuştu gözden. Sordu Yahyâ Efendiye: - Ağabey, neler oluyor? diye. Buyurdu ki: - O kişi, Hızır'dı Sultanım. - İyi ama neden önce söylemedin. - O, kendini tanıttı hünkârım. Ama siz geç kaldınız, ne yapayım? > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Müslüman, çok kıymetlidir
2006-09-12 01:00:00
Edirne evliyâsından "Kabûlî Mustafa Efendi", bir gün bazı sevdiklerine; - Müslüman, çok kıymetli insan demektir, buyurdu. Çünkü îman çarşıda satılmaz. Babadan miras da kalmaz. Sordular: - Ya nasıl ele geçer efendim? - Bu iş nasib işidir kardeşlerim, akıl ermez. Nasibi yoksa, Peygamberi de görse Müslüman olamaz. - Hikmeti ne acaba? - Çünkü onları, Allahü teâlâ kendisi seçiyor. - Kendisi mi seçiyor? dediler. - Evet. Sevdiği ve seçtiği insana veriyor bu "Îman" nîmetini. Ve onu kendine dost ediniyor. Şöyle devam etti: - Müslüman, mademki Cenab-ı Hakkın sevdiği ve dost edindiği insandır. O halde ona göre davranın Müslümanlara. Ve ilave etti: - En azından üzmeyin onları. > Sıkıntı, nîmettir Sohbetin devamında; - Müslümanın eline diken batsa, mutlaka bir günahı sebebiyledir, buyurdu. Ancak bu, bir nîmettir onun için. Şaşırdılar. - Nîmet mi efendim? - Evet. Çünkü o günahın cezasını dünyada çekmiş olur. Âhirete kalmaz. Bu da, onun için en büyük nîmettir. - Âhirete kalsaydı? dediler. - O zaman felâket olurdu. - Neden? - Çünkü bu dünyanın bütün acılarının toplamı, can verme acısı yanında hiç kalır. Ve ekledi: - Can verme acısı, kabir azâbı yanında, kabir azâbı da, Cehennem azâbı yanında hiç kalır. > En son nasihati Sohbetin sonunda; - İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin en son nasihatini biliyor musunuz? diye sordu onlara. - Bilmiyoruz, dediler. Buyurdu ki: - Talebeleri, bunu kendisine sormuşlar. Cevabında; "İhlâs, ihlâs, ihlâs" buyurmuş. Sordular: - Ne demek istemiş acaba? - Yâni Allah için yapılmayan hiçbir iyiliğin âhirette faydası olmaz demek istemiş. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.c
.Dünyada en güzel şey
2006-09-13 01:00:00
Büyük Velîlerden "Mustafa Feyzi Efendi", bir gün şunu anlattı cemaatine: Sultan III Mustafa Han, İstanbul'daki Lâleli camiini yaptırdığı sıralarda, o çevrede "Lâleli Baba" nâmında bir Allah dostunun ziyaretine gitti bir gün. Tam kalkacağı sırada; - Efendi hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir? diye bir şey sordu. Lâleli Baba; - En güzel şey, yiyip içmek ve rahatça def-i hâcetini yapabilmektir, buyurdu. Ancak Hükümdar bu cevaptan pek hoşnut olmadı. Hattâ biraz canı sıkıldı ve başka şey konuşmadan ayrılıp saraya döndü. Fakaaat... Ertesi gün, şiddetli bir kabızlığa yakalanmıştı. Hekimleri seferber olup, bütün ilâçları uyguladılar. Ama faydasız. Padişah kıvranıyordu sancıdan. Nihayet anladı hatasını. Derhal koştu "Lâleli Baba"nın huzuruna. - Şeyhim hata ettim, beni affet. Lâleli Baba sevgiyle baktı ona. - Seni bu sıkıntıdan kurtarırsam, karşılığında ne vereceksin? - Yaptırmakta olduğum camiyi sana hibe edeyim. Mübarek omuz silkti. - Yetmez! Daha neler neler vâdettiyse de hep aynı cevabı aldı: - Yetmez!... Sordu nihayet: - Peki ne istiyorsunuz efendim? - Saltanatını! - Saltanat mı dediniz? - Evet. Yoksa sen bilirsin... Hükümdar çaresizdi. Bu işkenceden kurtulmak için başka alternatifi yoktu. - Tamam, dedi. saltanatım da senin olsun. Büyük Velî, duâ etti, Padişah rahatladı. Lâleli Baba gülerek sordu hükümdara: - Tamam mı, şimdi padişah ben miyim? - Evet baba. Artık padişahsınız. Başını olumsuzca salladı mübarek. - Hayır. Bir saltanat ki, bir def-i hâcete değişiliyor, böyle ucuz bir saltanat lâzım değil bize. Al, senin olsun. Ve ekledi: - Bize, caminin adı yeter. Ve o mâbede, "Laleli camii" adı verildi. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bilmiyorlar! Bilseler, yapmazlar!
2006-09-14 01:00:00
"Lütfullah Üskübî" hazretleri, bir hususi sohbette; - Müslüman, müslüman olanları sever, ötekilerine ise acır, buyurdu. Hattâ duâ eder onlar için. Ve ekledi: - Bu, Peygamber Efendimizin ahlâkıdır zaten. - Nasıl yâni? dediler. Buyurdu ki: - Efendimiz islâmı tebliğ edince, çok az kimse inandı, çoğu inkâr etti. Hatta düşman olup, işkenceye başladılar. Bunun üzerine o ilk müslümanlar Efendimize gelerek; - Yâ Resûlallah! Müşrikler bize işkence ediyor. Bedduâ et de, Allah onları kahretsin! dediler. Efendimiz; - Bilmiyorlar. Bilseler, böyle yapmazlar, buyurdular. Ve ilave ettiler: - Ayrıca ben, bedduâ etmek için gönderilmedim. Bilmeyene kızılmaz Aynı sohbette; - Allahü teâlâ lutfetti, bizi Müslüman ve ehl-i sünnet yarattı, buyurdu. Ve ekledi: - Bu, bir şanstır. Bir başkası bu şansa sahip değilse ona kızılır mı? Bilmiyor çünkü. Bilmeyene kızılmaz, acınır. - Pekî ne yapmalıyız? dediler. - Ona duâ eder, İslâmiyeti anlatırız, buyurdu. - Nasıl? - Kitap veririz, ilgi gösteririz. Bir insanı kurtarmak, dünyayı kurtarmak gibi sevaptır. Namaz olmasaydı... Aynı sohbette; - Beş vakit namaz emredilmeseydi biz Cennete gidemezdik, buyurdu. - Neden? dediler. - Çünkü cenab-ı Hak, namazı, Cennete gitmek için "yol" yapmış âdeta. Anlamadılar. - Yol mu dediniz hocam? - Evet. Bu yola giren, Cennete gider. - Ya bu yola girmeyenler? - Onlar Cennete giremez. Yarın âhirette; "Ben niye Cennete gitmedim? derlerse; - "Peki ama, sen niye Cennete giden yola girmedin?" denir cevaben. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sakın terk-i edebten!...
2006-09-15 01:00:00
"Nâbi" "rahmetullahi aleyh", Osmânlı devletinde yetişen bir şâir. İsmi "Yûsüf" ise de, "Nâbi" diye meşhurdur. Hacca gitti bir sene. Kâfilede, devlet ricâlinden de vardı insanlar. Vekiller, subaylar, paşalar... Nâbi'nin Resûlullah'a olan sevgisi fevkalade çoktu. Ona olan bu aşk ile Hicâz yollarında uyumadı az bile. Medîne, uzaktan göründü nihâyet. İşte o zaman zirveye ulaştı bu muhabbet. Öyle ki, kalbi bu aşkla yanıyordu. O, böyle yanadursun bu muhabbetle, Bir de ne görsün. Biri yatmış uyuyor. Ayakları kıblede. Üzüldü, kederlendi o an. Ve gayr-i ihtiyari bir şiir döküldü dudaklarından. Yüksek sesle okuyordu. Muhatap, o uyuyan adamdı. Maksat hasıl oldu ve adam uyandı. Şiirin bir dörtlüğü şöyle: Sakın terk-i edebten, Kûy-ü mahbûb-u Hüdâdır bu. Nazargâh-ı ilâhîdir. Makâm-ı Mustafâ'dır bu. Gafil adam, hızla doğruldu. Ve Nâbi'den sordu: - Ne zaman yazdın bunu? Başkası da duydu mu? Nâbi; - İlk defa söylüyorum, dedi. Sizi böyle görünce içimden geldi. Adam ferahlamıştı. - Amân Nâbi, dedi. Duymasın başka biri. Ve vardılar Medine'ye. Fakat o da ne? Mescid-i Nebî'de bütün müezzinler, "bu şiir"i okuyorlardı hep birden. Hem bütün minarelerden. Şaşırıp sordular müezzinin birinden. - Bu şiiri nerden öğrendiniz? - Resulullah'tan. - Nasıl? - Rüyada. Meğer Resulullah Efendimiz bütün müezzinlerin rüyasına girip bu şiiri okumuşlar ve - "Ümmetimden Şâir Nâbi geliyor. Onu, ezandan önce bu şiirini okuyarak karşılayın" buyurmuşlar. ------ E-mail: abdull
.Niyet çok mühim
2006-09-16 01:00:00
Şîraz Evliyâsından "Sa'dî Şîrâzî" hazretleri, bir ev sohbetinde; - Dînimizde niyet çok mühimdir, buyurdu. Ve izah etti: - Yâni bütün hareketler, işler, sözler, hep "Allah rızası" için olmalı, Onun dînine uygun olmasına çalışmalıdır. Ve ilave etti: - Böyle olunca, insanın her âzâsı ve kalbi Allahü teâlâyı zikreder. Şaşırdılar. - Allahı mı zikreder efendim? - Evet. Yâni O'nu hâtırlar. Zikir de, hatırlamak demektir zaten. Meselâ ibâdetleri kuvvetle ve sağlam yapmak niyetiyle uyuyanın, bütün uykusu ibâdet olur. Sordular: - Uyku mu ibadet olur hocam? - Evet. Çünkü, ibâdet niyetiyle uyumaktadır. Nitekim Peygamberimiz; "Âlimlerin uykusu ibâdettir" buyuruyor. İhlâs nedir? Aynı sohbette; - Efendim, Allahü teâlâya nasıl yaklaşılır? diye sordular. - Farzları yapmakla, buyurdu. Ama bir şartla. - O nedir ki? dediler. - İhlâs, buyurdu. Yâni Allah için, Allah emrettiği için yapmaktır. Sordular: - Pekii ihlâs artar mı hocam? - Elbette. - Nasıl artar? - Takvâ ve ibadete sarılmakla. - Takvâ nedir? dediler. - Takvâ, haramlardan nefret etmek, haram işlemeyi hâtıra bile getirmemektir, buyurdu. Namaz'ın mânâsı Sohbetin sonunda; - Namaz'ın kelime mânâsı nedir? diye sordular bu defa. - Namaz, duâ demektir, buyurdu. Ve ilave etti: - Âkıl ve bâliğ olan her müslümanın, "beş vakit namaz" kılması farzdır. Sordular: - Ya kılmazsa hocam? - Özürsüz namaz kılmayanın îmanının gitmesinden korkulur. - Nasıl yâni? - Yâni önem vermez, kılmadığına üzülmez, kaza etmeyi düşünmez, azâbından da korkmazsa, îmanı gider. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İstersen beraber gidelim
2006-09-17 01:00:00
Niğde-Bor kazâsında doğan bir mübârek zât var. Ahmed-i Kuddûsî" rahmetullahi aleyh". Uzun yıllar mescid-i nebevîde çok riyâzet çekti. Peygamber Efendimizin hitâbına ve iltifâtına kavuştu. Efendimiz kendisine; - Bor'a dön! buyurdular. - Başüstüne! deyip geri döndü Bor'a. Ama din düşmanları çok azgındı o ara. Bu yüzden kapandı evine. "Onüç sene" hiç çıkmadı. Sevenleri evine geliyordu. O da bunlara ilim öğretiyordu. Ve bir Cuma günü... Dostlarından biri geldi yine. Oturup sohbet ettiler. Az sonra Cuma vakti yaklaştı. Fakat "Kuddûsî Efendi" pek rahattı. Ezan vakti de geldiği halde yine bir telaş yoktu büyük Velî'de. Misafir izin istedi nihayet. - Ben kalkayım efendim. - Neden? - Cuma vakti geldi hocam. Ancak yetişiriz. Buyurdu ki: - İstersen beraber gideriz. - Yok hocam, ben çıkayım. - Pekâlâ, buyurdu. Ama bekleseydin, beraber giderdik. Cumadan sonra yine beklerim. - Peki hocam, gelirim. Ve kalkıp gitti. Giderken de; "Acaba beraber mi gitseydik..." diye geçirdi içinden. Cumâyı kılıp geldi yine. Bir de ne görsün, ortada bir sofra var. Üzerinde çeşitli meyveler. Özellikle ağacından yeni kopmuş "Taze Hurma"lar. - "Allah Allah!" dedi içinden. "Bu meyveler Bor'da yetişmez ama..." Ve sordu: - Efendim, bildiğim kadarıyla bu hurma bizim buralarda yetişmiyor. - Haklısın yetişmiyor. - Hocam merakımı bağışlayın. Öyleyse nereden geldi bunlar? Hem de yeni kopmuş dalından. Mübarek gülümsedi. - Beytullah'tan. - Beytullahtan mı? - Evet. Benimle gelseydin, Cumayı sen de kılardın Beytullah'ta. Adam pişman olmuştu, ama ne fayda... > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.co
.Birini tanımak nasıl olur?
2006-09-18 01:00:00
Allah dostlarından "Mustafa bin Süleyman" hazretleri, bir gün şunu anlattı cemaatine: Hazret-i Ömer'in huzurunda bir dâvâ görülürken, dâvâcı, birini şahit göstermişti. Hazret-i Ömer, şahit gösterilen o kimseye, dâvâcıyı göstererek; - Bunu tanıyor musun? diye sordu. Şâhit; - Evet ey halîfe! dedi. İyi tanıyorum. Sordu tekrar: - Pekâlâ onu nasıl biliyorsun? - Emin ve âdil biridir efendim. - Pekii, bu adam senin yakın komşun mudur? - Hayır, komşum değil. - Bununla herhangi bir alış verişte bulundun mu peki? - Bulunmadım. - Yolculuk yaptın mı? - Yapmadım. Hazret-i Ömer gadaba geldi. - Öyleyse tanıdığını nasıl iddia ediyorsun be adam?! Sonra dâvâcıya döndü. - Bu seni tanımıyor. Git, seni tanıyan birini getir bana! > Kusurumu söyleyin! Bir gün de, sohbetinde; - Kardeşlerim, kim bende bir ayıp, kusur görüyorsa, lütfen söylesin, diye ricada bulundu. Hepsi birden; - Estağfirullah efendim, dediler. O, ricasını tekrarladı: - Söylerseniz sevinirim. Ordakilerden biri arzetti: - Hocam, ben sizde bir ayıp görüyorum. Bu defa sevindi. - Söyle kardeşim, nedir o? Söyle ki düzelteyim. Şöyle arzetti: - Efendim, bizim gibi günahkârları sohbetinize kabul ediyor, kıymetli vakitlerinizi bizim gibi liyakatsız kimselere sarfederek ziyan ediyorsunuz. Bunun üzerine sohbette olanlar ağlamaya başladılar. Büyük Velî de ağlıyordu. - Estağfirullah, içinizde en günahkâr olan, benim. Bu, kesindir. - Olur mu hocam, dediler. - Evet. Çünkü en yaşlınız, benim. Ve ekledi: - Nefes sayısı çok olanın, günahı da çok olur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kimseye söyliyemiyordu
2006-09-19 01:00:00
Vaktiyle İstanbulda devlet ricalinden biri, evine âlimlerden birkaçını çağırmış dînî sohbet ediyorlardı ki, sordu onlara: - Günümüzde kalb gözü açık bir Velî var mıdır acaba? - Var, dediler. Ne yapacaksınız? - Bir derdim var da. Ondan çare soracağım. - Neymiş derdiniz? - Gizlidir. Herkese söyliyemem. Var mı öyle biri? - Var. Ahmed-i Kuddûsî hazretleri. Niğde'nin Bor kazasında yaşar kendisi. - Peki, dedi. Ve hemen bir mektup yazıp davet etti bu Velî'yi İstanbul'a. Kuddûsî hazretleri, davete icabet edip geldi bir gün, çaldı kapıyı. Adam, yine bazı âlimlerle sohbet ediyordu ki mübarek girdi içeri. Oturdu bir köşeye. Onu tanımadılar. Bir ara ev sahibi döndü bu zâta. - Hoş geldiniz efendim. - Hoş bulduk. - Üstâdım! Siz de bir şeyler buyursaydınız. İstifade ederdik. - Ben dinlemeyi severim. Ama madem arzu ettiniz. Size bir vak'a anlatayım. - Seviniriz hocam. - Geçen gece, birisi Saray-Burnu'nda geziniyordu ki, "Güzel bir hanım" gelip bindi bir sandala. Adam heyecanlandı. - Evet hocam, - Kadın, fena cezbetmişti kendisini. Hemen başka sandalla tâkip etti izini. "Kadın" Üsküdar'da sâhile çıkınca, o da inip gitti peşinden. - Evet hocam, sonra? - Hanım, girdi bir köşkten içeri. O kimse meyus halde döndü geri. Ama onu bir an unutamıyor. Utancından kimseye de anlatamıyor. Şimdi bu dertten kurtulmaya çare arıyor. Sözün burasında kalktı adam. Diğer misafirleri yolcu edip geldi. - Hocam, bu anlattığınız kimse benim, dedi. Başımdan geçenleri anlattınız. Ve beni rahatlattınız. Çünkü o kadını unuttum tamamen. Sayenizde kurtuldum bu dertten. Ve sordu nihayet: - Sahi siz kimsiniz? - Bana, "Borlu Kuddûsî" derler. Ellerine sarıldı hemen. - Gerçek Velîymişsiniz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Asıl müslümanlık nedir?
2006-09-20 01:00:00
Bağdat Velîlerinden "Rüveym bin Ahmet" hazretleri, bir sohbetinde; - Müslümanlık, sadece namaz kılmak ve oruç tutmak değildir, buyurdu. Ve ekledi: - Bunlar, her müslümanın aslî vazifesidir zaten. - Asıl müslümanlık nedir? dediler. - Asıl müslümanlık, herkese karşı güleryüzlü, tatlı dilli olmak, kimseye yük olmamak ve herkesin yükünü çekmektir, buyurdu. İnsanlar ne der? Sohbetine devamla; - Bu dünya, ahmaklarla dolu, buyurdu. - Niçin böyle söylersiniz? dediler. - Çünkü işlerini, sadece insanlara göre ayarlıyorlar. Yâni sırf insanları razı etmeye çalışıyor, "O bu ne der?" hesabı yapıyorlar. Sordular: - Peki ne yapsınlar hocam? - Önce Allah ile dost olsunlar. O'nu memnun etmeye, O'nun rızasını almaya çalışsınlar. Şöyle bitirdi: - Ey insan! Sen yarın Allahın huzuruna çıkacak, O'na hesap vereceksin. Hakkında bir ferman çıkacak. Berat mı? Ateş mi? Belli değil. Sen hâlâ yoldaki bakkalla, kasapla uğraşıyorsun. Köşk ister misin? Bir gün de sevdiği birine; - Cennette büyük bir köşke sahip olmak ister misin? diye sordu. Adamcağız; - Tabii ki isterim, dedi. - Öyleyse haklı olduğun halde haksızlığı kabul et, buyurdu. Pek anlamadı. - Nasıl yâni efendim? - Yâni her anlaşmazlıkta, karşı tarafa, "Sen haklısın" de ve özür dile. - Ben haklı olsam da mı? - Evet. - Neden ki hocam? - Böyle yapana Cennette büyük bir köşk verilecektir. Bunu Peygamberimiz haber veriyor ve "Kefili de benim" buyuruyor. - Bu, bir defaya mahsus mu? - Hayır, kaç defa "Sen haklısın" dersen, o kadar köşk verilecek. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Balık, yavrusunu arıyor
2006-09-21 01:00:00
Ahmed-i Kuddûsî "rahmetullahi aleyh", Padişahın davetiyle İstanbula gitti bir gün. Başka âlimler de vardı mecliste. Bir ara padişah, avcuna bir şey alıp; - Şu avcumda ne olduğunu bileniniz var mı? diye sordu. Âlimlerden her biri bir tahminde bulundu. - Para var. - Hayır. - Şeker var. - Değil. Sultan, "Ahmed Kuddûsî" hazretlerine döndü. - Siz söyleyin hocam. Buyurdu ki: - Dünyâyı taradım bu arada. Bir balık, yavrusunu arıyordu deryâda. Avcunda, bir "Yavru balık" vardı gerçekten. Padişah, firasetine hayran olup sarayda kalmasını teklif etti. Ama o nazikçe reddetti. Ve izin isteyip döndü memleketine. Sultan, iki memur gönderdi arkasından. Bilgi almak istiyordu "Maddî sıkıntısı"ndan. Bir torba "Altın" gönderdi bunun için. Memurlar geldiğinde, O bahçe belliyordu. Maksatlarını da biliyordu. Nitekim; - İstanbul'dan benim için geldiniz, buyurdu. Ama bizim sizden yoktur bir isteğimiz. - Evet efendim, dediler. Sultanın emriyle geldik. Ve size padişahtan biraz altın getirdik. Onlara; - Açın eteğinizi, buyurdu. Sonra küreğini alarak, döktü eteklerine, bir kürek "Toprak". Sonra mı? Topraklar "Altın" oldu. Memurlar şaşkın şaşkın bakınırken etrafa, - Onları yere dökün! buyurdu bu defa. Döktüler. Daha da hayret ettiler. Zira altınlar, "Yılan, Çıyan" oldu bu sefer. Buyurdu: - İşte gördünüz ya, böyle görünür bize dünyâ. Ama yine de; - Fukarâya dağıtırız, diye aldı altınları onlardan. Ve işine etti devam. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Huzurlu olmak için...
2006-09-22 01:00:00
Kahire Evliyâsından "Yahyâ bin Muhammed" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - Dünyada en makbul insan, takvâ ehli olandır, buyurdu. Ve ekledi: - Günah, ateştir çünkü. Cehennem ateşine bir an dayanılmaz. - Ne tavsiye edersiniz? dediler. - Günahtan kaçının! Buyurdu. Bunu yapmadıkça rahat ve huzur bulamazsınız. Şöyle devam etti: - Müminleri çok sevin. Eshâb-ı kiramın muvaffakiyetinin sebebi neydi, biliyor musunuz? - Neydi efendim? - Birbirlerini çok sevmeleriydi. Kur'ân-ı kerîmde; "Onlar, birbirlerini çok severlerdi" diye Rabbimiz methediyor onları. Ölümü düşünün! Bir gün de; - Dünya sıkıntısının en iyi ilâcı, kefene bürünmektir, buyurdu. Anlıyamadılar. - Kefene bürünmek mi efendim? - Evet. Sıkıntının ilâcı, "ölümü düşünmek"tir yâni. Siz hiç bir ölü ile diri bir adamın kavga ettiğini gördünüz mü? - Görmedik hocam, olur mu öyle şey? - Olmaz tabii. İşte her anlaşmazlıkta, siz de ölü gibi olun. - Nasıl yâni? - Yâni münakaşa etmeyin. Hatta; "Sen haklısın, kusura bakma!" deyin. - Ama bu, çok zor, dediler. - Evet zor. Ama mârifet, zoru başarmaktır. - İyi de, ya biz haklıysak hocam? - Olsun. Yüzde yüz haklı olduğu halde böyle söyleyene Cennette büyük bir köşk verilecektir. Bunu, Peygamber Efendimiz haber veriyor ve "Kefili de benim" buyuruyor. Kendinizden tiksinin! Bir gün de talebelerine; - İnsanın din bilgisi arttıkça Allahü teâlâya sevgisi de artar ve kendinden soğumaya başlar, buyurdu. Şaşırdılar. - Kendinden mi soğur efendim? - Evet. Nefsinden soğumaya, hattâ tiksinip nefret etmeye başlar. Bu, Allahü teâlânın o kulu çok sevdiğinin alâmetidir. ----
.İlaç fayda etmez artık
2006-09-23 01:00:00
"Abdülehad Nûri", büyük Evliyâdandı. Hâl ehli olup, kerâmetleri vardı. Şöyle ki; Peygamber Efendimizden mânevî emir alıp "Midilli"ye gitti bir sefer. Orada, gayri müslim "yetmiş kişi" vardı. Onu görüp hepsi îmanla şereflendiler. Sonra İstanbul'a geldi. Sultânahmet, Bâyezit ve başka büyük camilerde vâ'zedip halkı irşad eyledi. Nihayet yaklaştı vafatı. Derslere son verip kendisini ibadete adadı. Sonra hastalandı. Hekimler ilaç verdiler. Hiçbirini almadı. Sordular: - Niçin ilaç almazsınız? - Şimdi gereksiz, buyurdu. - Gereksiz mi? - Evet. İlâç fâyda vermez artık. Çünkü biz, âhirete gitmeye dâvet aldık. Hastalık gün günden arttı daha Aradan fazla zaman geçmemişti ki, kavuştu Allaha. Gaslini yapan kimse; - Garip şeyler gördüm, dedi. - Ne gördün? dediler. - Ne tarafa çevirmek isteseydim, kendiliğinden o yöne dönerdi. Hocasını görüyordu Talebesinden bir de "Sâdık Efendi" vardı ki, Beytullah'a gitmeye niyetlendi bir ara. İzin alıp düştü yollara. Ama bir şey çekti dikkatini. Şöyle ki, her tehlike ânında, "Abdülehad Nûri"yi görüyordu yanında. Nihayet Kâbeye vardı. Fakat o da ne? Hocası da oradaydı. Şaşkınlığı daha arttı. Hacdan geri geldiğinde, gördü ki hacca gitmemiş. Oturuyor evinde. Toprak, altın oldu Bir gün de, sevdikleriyle boğaza gittiler. Sohbet sırasında; - Efendim, eski velîler, toprağı Altın'a çevirirmiş, dediler. Mübarek eğildi, yerden bir avuç "Toprak" alıp, böyle söyliyenin avcuna koydu. O anda toprak "Altın" oldu. Böyle söyliyen utandı fevkalade. Ama bir faydası oldu. Bu zata sevgisi arttı ziyâde. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İbadetten zevk alamıyorum'
2006-09-24 01:00:00
Nişabur'da yaşayan "İbni Nüceyd" hazretleri, sevdiği bir gence sordu: - İbadetlerinden zevk alabiliyor musun evladım? Delikanlı büktü boynunu. - Maalesef efendim. Hiç zevk alamıyorum. - Sebebini merak ediyor musun peki? - Hem de çok. - Bunun sebebi, günah işlemektir, buyurdu. Çünkü günahlar kalbi karartır. Kalb kararınca da ibadet zevkini duymaz. Genç sordu: - Tavsiyeniz nedir hocam? - İslâm âlimlerinin, Evliyâ zatların kitaplarını çok oku evladım. O kitapları okuyanın kalbine feyiz akar. Anlıyamadı. - Feyiz nedir ki hocam? - Feyiz, nur demektir oğlum. Yâni kalbin temizlenir, nurlanır, parlar. Kalbi temiz olan da günah işleyemez. - Neden? - Çünkü kalbi temiz olanlara, günahlar çirkin ve iğrenç gelir. Sordu yine: - Hangi kitapları okuyayım efendim? - Önce Peygamber Efendimizin hayatını oku, buyurdu. O iyi bilinmedikçe, islâmiyet tam anlaşılamaz çünkü. İlim, hayattır Bir gün de sohbetinde; - Ey insanlar, din bilgileri hayat gibi, cahillikse ölüm gibidir, buyurdu. Ve ekledi: - Ancak kuru bilgi, vebaldir insana. Anlamadılar. - Nasıl yâni efendim? - Yâni amelsiz bilgi, insanı kurtarmaz âhirette. Çünkü bilmek, yapmak içindir. Yapılmazsa, büyük vebal olur. Ancak amel de, yalnız başına kurtarmaz insanı. - Başka ne lâzım? dediler. - İhlâs, buyurdu. İhlâssız amel, hiçbir işe yaramaz. Ve izah etti: - İhlâs, niyetin hâlis, temiz olmasıdır ki, her yaptığını "Allah emrettiği için" yapmak demektir. Allahü teâlâ, böyle amelleri kabul eder ancak. - Ya ihlâssız olursa? dediler. Buyurdu ki: - İhlâssız yapılan ameller, sahibinin suratına bir "paçavra" gibi çarpılacaktır âhirette. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben hallederim
2006-09-25 01:00:00
"Abdülehad Efendi" bir gün talebelerine seslendi: - Evlatlarım! Gençler, bir ağızdan; - Buyurun hocam! dediler. - Üsküdar'da görülecek bir işimiz vardır. Hanginiz bu işi yapabilir? Talebeden ses çıkmadı. Niye mi? Denizde çok şiddetli fırtına vardı çünkü. Dalgalar, sıra dağlar gibi kıyıya çarpıyordu. Bunun için de kayıkçılar çalışmıyordu. Talebeler bunu bildiğinden, "Peki" diyemediler hemen. Yoksa hocalarını çok seviyorlardı. Ama içlerinde vardı ki bir kişi, - Başüstüne! dedi hemen. Ben hallederim bu işi. Abdülehad Efendi, memnun oldu gâyetle. Buyurdu ki: - Peki evladım. Git ve gel selâmetle. Duasını almıştı mürşidinin. Koştu Eminönü'ne, karşıya geçmek için. İyi de yüz'e yakın kayıkçı vardı. Hiçbiri yerinden kalkmadı. - Delirdin mi? dediler. Baksana şu rüzgâra. Bu fırtınada kim geçer Üsküdar'a? Ama o duymuyordu. Yapmaya kararlıydı hocasının emrini. Kendi kendine; "Bu işi üstadım istediyse eğer, Rabbim yardım eder" diyordu. Kendine değil, Rabbine güveniyordu. Üstadının himmet edeceğini biliyordu. O böyle düşünürken kayıkçılardan birinin kalbi döndü birden. Seslendi gence. - Haydi gel, gidiyoruz. Koştu delikanlı. Ve biner binmez adamın kayığına, yavaşladı fırtına. Ve bir "Ok atımı" yol almamışken henüz iyice durdu. Sütlimân oldu deniz. Kısa zamanda gidip geldiler. Olmadı hiç üzüntü keder. Gelip bilgi veridi üstadına. Mübarek sevinip, bir tek dua etti ona. Ama ne dua! Kendisi diyor ki: - Hocamdan alınca duâyı, uyandı kalbim. Her an zikreder oldu Hak teâlâyı. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Muvaffak olmanın sırrı
2006-09-26 01:00:00
İstanbul Evliyâsından "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, bir gün bâzı sevdikleri gelerek; - Efendim, muvaffak olmanın sırrı nedir? diye sordular. - İki şeydir, buyurdu. Merak ettiler. - Onlar nedir ki hocam? - Biri, "günah işlememek", ikincisi "güleryüzlü olmak"tır. Ve ekledi: - Eğer işlerimizde muvaffak olamıyorsak, işlediğimiz günahlardandır. Çünkü Allahü teâlâ, günah işleyeni muvaffak etmez. Sordular: - Huzurlu olmanın sırrı nedir hocam? - Dünyada ve âhirette huzurun tek kaynağı, "halı" gibi, "toprak" gibi olmaktır. Anlıyamadılar. - Nasıl yâni? - Nefsinizi ayaklar altına alacaksınız. Halıya ve toprağa her gün binlerce insan basar, çiğner. Ama onlardan hiç ses çıkar mı? - Çıkmaz tabii efendim. - İşte huzurlu olmanın yolu budur. - Yâni hiçkimseye kızmıyacak mıyız? - Bir kimseye kızabilirsiniz. Merak etiler. - Kime kızabiliriz efendim? - Kendinize. ? Tasavvuf nedir? Bir gün de; - Tasavvuf nedir? diye sordular. - Tasavvuf, zamanı en iyi şekilde kullanmaktır. Sordular yine: - Kendimizi, başkalarına nasıl sevdirebiliriz hocam? - Kendinizi sevmemekle. Anlıyamadılar. - Nasıl yâni? - Kendini seveni başkaları sevmez kardeşlerim. Siz, kendinizi sevdirmek mi istiyorsunuz? - Evet. - Öyleyse kendinizi sevmiyeceksiniz. Hattâ kendinizden iğreneceksiniz, tiksineceksiniz. - Ama bu çok zor hocam. - Elbette. Ama kendini sevdirmek isteyen, bunu yapmaya mecburdur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlem
.Muvaffak olmanın sırrı
2006-09-26 01:00:00
İstanbul Evliyâsından "Ahmet Mekkî Efendi" hazretlerine, bir gün bâzı sevdikleri gelerek; - Efendim, muvaffak olmanın sırrı nedir? diye sordular. - İki şeydir, buyurdu. Merak ettiler. - Onlar nedir ki hocam? - Biri, "günah işlememek", ikincisi "güleryüzlü olmak"tır. Ve ekledi: - Eğer işlerimizde muvaffak olamıyorsak, işlediğimiz günahlardandır. Çünkü Allahü teâlâ, günah işleyeni muvaffak etmez. Sordular: - Huzurlu olmanın sırrı nedir hocam? - Dünyada ve âhirette huzurun tek kaynağı, "halı" gibi, "toprak" gibi olmaktır. Anlıyamadılar. - Nasıl yâni? - Nefsinizi ayaklar altına alacaksınız. Halıya ve toprağa her gün binlerce insan basar, çiğner. Ama onlardan hiç ses çıkar mı? - Çıkmaz tabii efendim. - İşte huzurlu olmanın yolu budur. - Yâni hiçkimseye kızmıyacak mıyız? - Bir kimseye kızabilirsiniz. Merak etiler. - Kime kızabiliriz efendim? - Kendinize. ? Tasavvuf nedir? Bir gün de; - Tasavvuf nedir? diye sordular. - Tasavvuf, zamanı en iyi şekilde kullanmaktır. Sordular yine: - Kendimizi, başkalarına nasıl sevdirebiliriz hocam? - Kendinizi sevmemekle. Anlıyamadılar. - Nasıl yâni? - Kendini seveni başkaları sevmez kardeşlerim. Siz, kendinizi sevdirmek mi istiyorsunuz? - Evet. - Öyleyse kendinizi sevmiyeceksiniz. Hattâ kendinizden iğreneceksiniz, tiksineceksiniz. - Ama bu çok zor hocam. - Elbette. Ama kendini sevdirmek isteyen, bunu yapmaya mecburdur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlem
.Yâ Rabbî, şifa ver!
2006-09-27 01:00:00
Allah dostlarından Abdülehad Nûri "rahmetullahi aleyh" zamanında bir kadı vardı. Adı "Abdurrahman'dı. Evi, bu Velinin evinin yanındaydı. Bir gün nefes nefese geldi bu zata. - Hocam duanıza muhtacız. - Hayrola ne oldu? - Oğlumuz tauna yakalandı. Dua edin de kurtulsun. - Ben, âciz bir kulum, buyurdu. Allahın dediği olur. Sonra içeri geçip iki rekât namâz kıldı. Ve ellerini duaya kaldırdı. - Yâ Rabbî hastalığı da veren sensin şifayı da. Şifa ver bu çocuğa. Ellerini yüzüne sürerken, - Oğlunuz iyileşti, buyurdu. Şimdi ev içinde dolaşıyor. Kadı Efendi, sevinçle koştu evine. Gördü ki oğlu iyileşmiş. Şükretti Rabbine. Bir fırtına, bir rüzgâr Bir talebesi de vardı ki, hocasını çok seviyordu. O da çalışıp kadı oldu. Tayin ettiler onu bir yere. Oraya gitmek için bindi gemiye. Sonra bir fırtına, bir rüzgar. Gemi batmak üzereydi. Ne yapacağını şaşırmıştı insanlar. Feryat figan sesleri sarmıştı gemiyi İşte o sırada yetişti büyük Veli. - Ey insanlar! diye seslendi. Deniz de bir mahluktur, emredileni yapar. Sonra nidâ etti - Ey fırtına, ey rüzgâr! Sâkin olun ki, kurtulsun insanlar. O anda yavaşladı rüzgar. Sonra durdu. Yolcular kurtuldu. Altın, Toprak oldu Bir gün de vezîrlerden biri, bir kese "Altın" alıp, hediye etti bu Veliye. Sonra kendi kendine böbürlendi. İçinden; - "Bu kadar kıymetli hediyeyi kimse kimseye veremez" dedi. O anda büyük Veli döndü vezire; - Bu altınlarla mı bize minnet ediyorsun? Bunlar, bizim gözümüzde "Toprak"tan farksızdır, buyurdu. Sonrası malum. Altınlar "Toprak" oldu. > E-mail: abdull
.Salevat okumanın fazileti
2006-09-28 01:00:00
Büyük Velîlerden "Nasr bin Abdürrezzak" hazretleri, bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Kâbe-i şerîfte devamlı salevat-ı şerîfe okuyan birini görüp sordum: - Arkadaş, sen niçin durmadan salevat okuyorsun öyle? - Arzedeyim efendim, dedi. Ve şöyle anlattı: - Vaktiyle babamla ikimiz, bir sefere çıkmıştık. - Evet. - Yolda babam vefat etti. Ama ölür ölmez yüzü simsiyah oldu. - Simsiyah mı? - Evet efendim. Ben buna çok üzülüp ağlamaya başladım. Sonunda yorulup uyuyakalmışım. Rüyamda çok nurlu bir mübarek zat geldi yanımıza. - Kimdi acaba? - Bilmiyorum. Mübarek eliyle babamın yüzünü sığayınca, o siyahlık gitti. Çok sevindim. O zat tam gidiyordu ki eteğine yapışıp sordum: - Siz kimsiniz efendim? - Ben senin Peygamberinim, buyurdu. İnanamadım ve; - Bu, ne nîmet yâ Resûlallah? dedim. Babam, bu nîmete ne ile kavuştu acaba? Buyurdu ki: - Baban günahkâr biriydi. Ama bana çok salevat okurdu. Onun için geldim imdâdına. O sırada uyandım. Babamın yüzü nur gibi parlıyordu. O günden itibaren hep böyle salevat okurum işte. Din, kimden öğrenilir? Bir gün de; - Dînimizden bir kelime öğrenip öğretmek, bin kere nafile hacca gitmekten daha çok sevaptır, buyurdu. - Dînimizi nereden öğrenmeliyiz? dediler. - Gerçek din âlimlerinden, buyurdu. Sordular: - Onlar kimlerdir efendim? - Ehl-i sünnet âlimleridir. Bu âlimler sadece nakleder, kendi kafalarından birşey söylemezler. - Kafasından söyleyen âlimler de var mı ki? dediler. - Elbette, buyurdu. Onlar, din âlimi değil, din hırsızlarıdır. Şöyle bitirdi: - Dînini, ehl-i sünnet âlimlerinden veya onların kitaplarından öğrenenler kurtulacaktır âhirette. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Unutma bu dediğini
2006-09-29 01:00:00
"Azîz Mahmûd Hüdâyî" hazretleri'nin Bursa'da kadılık yaptığı yıllarda bir fakir vardır. Çok ister hacca gitmeyi, ama gidemez. Zira Hacca gidip gelecek parayı tedarik edemez. Bir sene de böyle gidemeyince, çok üzülür ve - Bak hanım, der zevcesine. Seneye de gidemezsem alma beni eve. Kadıncağız; - Tamam, der. Unutma bu dediğini. Bir sene çabuk geçer. Hac vakti gelir. Ama heyhaat. Garip yine gidemez. Çünkü parası yetmez. Çâresizlik içinde Üftâde hazretlerine varır. - Bana bir yol göster, diye yalvarır. Hazreti Üftade; - Mehmed Dede'ye git, buyurur. O görür senin işini. Ona gidip döker içini. Mehmet Dede acır fakire. - Yum gözlerini, der. Açtığında bakar ki Mekke'dedirler. Haccını yapıp bir anda evine geri gelir. Aradan beş gün geçmiştir. Kapıyı çalıp; - Hanım, bil bakalım nerden geliyorum? der sevinçle. Ama kadın sinirlidir. - Nerden geliyorsun, söyle! - Mekke'den. Hac yapıp geldim. Sana da hediyeler getirdim. İnanmaz tabii. - Beş günde mi gidip geldin? der. Kilit vurur kapıya. Ertesi gün gider kadıya Kadı, "Azîz Mahmûd Hüdâyî" hazretleridir. Fakiri çağırıp sorar: - Nerdeydin beş gecedir? - Hacca gidip geldim efendim. Mehmet Dede şahidim. Mehmet Dedeyi çağırır bu defa. - Dediği doğru mudur. - Evet, doğrudur. - Nasıl olur. Hac sürer haftalarca. Beş gün içinde hiç gidilir mi Hacca? - Gidilir efendim. - Nasıl? - Şeytan bir anda uzak yerlere gidebilir mi? - Gidebilir. - Eee şeytanın yaptığını yapmaktan bir Allahın dostu âciz midir? Kadı Efendinin zihni bulanır. - Haklısın! diye mırıldanır. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sertlikle bir yere varılamaz
2006-09-30 01:00:00
Zile evliyâsından "Mustafa Kuddûsî" hazretleri, bir gün sevdiği bir gence; - Evladım, insanların kaybettiğini bulmaya çalış, buyurdu. Delikanlı merak etti: - O nedir ki hocam? - Sevgi ve muhabbet evladım. Sertlikle bir yere varılamaz. Sert insan, yalnız kalmaya mahkumdur. Sen, insanları sevmeye çalış. Ve ekledi: - Ayrıca kimsenin kusurunu da görme. Delikanlı sordu: - Nasıl görmeyeyim hocam? - Çok kolay, buyurdu. Kar gibi ol mesela. Ben şahsen karlı havayı çok seviyorum. Çünkü kar, bütün kötülükleri, pislikleri örtüyor, göstermiyor. Sen de öyle ol. Kurtulabilmek için Bir gün de sohbetinde; - Cehennemden kurtulmanın bir tek çaresi vardır, iki değil, buyurdu. Merak ettiler. - O nedir efendim? - Kurtulanlarla beraber olmaktır, buyurdu. Sordular yine: - Kurtulanlar kimlerdir ki? - Allah dostları, Ehl-i sünnet âlimleridir. Bu büyük zatların sohbeti, ele az geçen nîmetlerdendir. - Böyle zatları bulamazsak? dediler. - O zaman onların kitaplarını okuyun, buyurdu. Kitap okumak da sohbet gibidir. Hem dîninizi öğrenirsiniz, hem de kalbiniz temizlenir. Namazı geciktirmeyin! Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, namazlarımızı geciktirmeden vaktinde kılalım, buyurdu. Ve ilave etti: - Çocuklarımıza da yemek ve içmekten önce namazın önemini anlatalım. Sordular: - Namaz, bu kadar mı mühim efendim? - Elbette, buyurdu. Dünyada saadete, âhirette Cennet nîmetlerine kavuşmak iki şeye bağlıdır. - Onlar nedir ki? dediler. - Birincisi, hakiki bir "İslâm âlimi"ni tanıyıp onu sevmek ve onun gösterdiği yolda yürümektir. - İkincisi hocam? - İkincisi ise "beş vakit namaz"ı zamanında ve dosdoğru kılmaktır. Şöyle bitirdi: - Dünyada mescitlerde buluşanlar, âhirette Cennetlerde buluşacak inşallah. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Benden toprak alma sakın!"
2006-10-01 01:00:00
"Bilâl bin Sa'd", Tâbiinin âlimlerinden bir Allah dostudur. Bir gün şu menkıbeyi anlattı sevdiklerine: Hak teâlâ, Âdem aleyhisselamı yaratmak isteyince, yeryüzüne; - Ey Arz! Ben, topraktan insan halketmeyi diledim, diye ferman eyledi. Ve buyurdu ki: - İtaat edenlere, mükâfat olarak Cenneti veririm. Âsîler, Cehennemde yanarlar! Yer yüzü, bunu işitince; - Yâ Rabbî! Bu, itâat edenlere büyük ihsândır. Ama isyân edenlerin Cehennemde yanmalarına dayanamam, diye arz eyledi. Hak teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma; - Yâ Cebrâil! Yeryüzüne in. Oradan bir miktar toprak al! buyurdu. Cibrîl, yere inip tam toprak alacaktı ki, yer yüzü feryât figân yalvarmaya başladı: - Ne olur, toprak alma benden. Cibril sordu: - Neden? - Çünkü yarın Allaha isyân edip azâba düşerler. Ben buna dayanamam. Cebrâil, acıdı ona. Geri dönüp arz etti. - Yâ ilâhî, sen her şeyi biliyorsun. Hak teâlâ "Mîkâil"e emretti bu defa. O da yeryüzüne indi. Tam toprak alacaktı ki, yer yüzü ona da feryât figân yalvardı: - Ne olur, toprak alma! - Neden? - İsyân edenlerin Cehennemde yanmalarına dayanamam. O da acıdı. Ve toprak almadan dönüp arz etti: - Yâ ilâhî! Sen her şeyi biliyorsun. Bu sefer "İsrâfil"e verdi Allah bu emri. O da, "eli boş" döndü geri. En sonunda, hazret-i "Azrâil"e emretti cenab-ı Hak. Yeryüzü, Ona da feryât edip, yalvardı: - Sakın toprak alma benden! Ama o dinlemedi. Her kıt'adan birer avuç "Toprak" alıp bir yerde biriktirdi. Öyle ki, "Kırk arşın"lık bir yığın oldu. Dünyânın çeşitli yerlerinden alındığı içindir ki, insanlar da çeşitli renkte, türlü huy ve tabîattadırlar. Bu toprak yığınına "Kırk gün" yağmur yağdırdı Hak teâlâ. Otuzdokuz gün "Gam" denizinden. Bir gün "Ferâhlık" denizinden. Bunun içindir ki, insanın, gamı çok olur, sevinci az. Ee, hikmetinden suâl olunmaz... > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.
.Mutlaka ilmihâl okuyun!
2006-10-02 01:00:00
Kûfe evliyâsından "Mesruk bin el Cedâ" hazretleri, bir sohbetinde; - Kardeşlerim, bir araya geldiğinizde lüzumsuz, mâlâyâni şeyler konuşmayın, buyurdu. - Ne konuşalım? dediler. - Allahtan, Peygamberden bahsedin. İslâmiyetten konuşun. Yahut açın, bir "ilmihâl kitabı" okuyun. Ve ekledi: - Çünkü büyüklerimiz; "İki kişi bir araya gelir de Allah'tan, Peygamberden bahsetmezlerse, Allahü teâlâ oraya lânet eder" buyuruyor. Şöyle devam etti: - Bizim yolumuz sohbet yoludur. Sohbet ehlinin ev sahibi "Allahü teâlâ", teşrifatçısı "hazret-i Alî", hizmet edeni ise "Hızır aleyhisselâm"dır. Sordular: - Sohbet edecek bir İslâm âlimi yoksa hocam? - O zaman eskiden yaşamış İslâm âlimlerinin kitaplarını okuyun. - Kitap okumak da sohbet sayılır mı? - Elbette. O büyük zatların kitabını edeble okuyan, hem dînini doğru öğrenir, hem de feyz alarak kalbi temizlenir. Az konuşun! Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, omuzlarımızda iki müfettiş var, buyurdu. Devamlı teftiş ediyorlar bizi. Şaşırdılar. - Müfettiş mi dediniz? - Evet. Sağ omuzumuzdaki melek, iyiliklerimizi yazıyor, soldaki ise kötülüklerimizi. - Her şeyi mi hocam? - Elbette. Yarın bu amel defterimiz önümüze konacak ve "Oku!" denecek. Mert olan, o gün mahcup olacağı şeyi bugün işlemeyendir. - Ne tavsiye edersiniz efendim? - Az konuşun. Ağzınızdan çıkan her kelâmın, defterinize ya "sevap", ya da "günah" yazıldığını unutmayın. Feyz geliyor mu? Bir gün de; - Efendim, insana evliyâ zatlardan feyz gelip gelmediği nasıl anlaşılır? diye sordular. Buyurdu ki: - Eğer o kimseye haramlar çirkin ve iğrenç, ibâdetler tatlı ve lezzetli geliyorsa, feyz alıyor demektir
.Sertlikle bir yere varılamaz
2006-10-03 01:00:00
Zile evliyâsından "Mustafa Kuddûsî" hazretleri, bir gün sevdiği bir gence; - Oğlum, insanların kaybettiğini bulmaya çalış, buyurdu. Delikanlı merak etti: - O nedir ki hocam? - Sevgi ve muhabbet evlâdım. Sertlikle bir yere varılamaz. Sert insan, yalnız kalmaya mahkûmdur. Sen, insanları sevmeye çalış. Ve ekledi: - Ayrıca kimsenin kusurunu da görme. - Nasıl görmeyeyim hocam? - Çok kolay. "Kar" gibi ol meselâ. Ben şahsen karlı havayı çok seviyorum. - Neden efendim? - Çünkü kar, bütün kötülükleri, pislikleri örtüyor, göstermiyor. Sen de öyle ol. ? Kurtulabilmek için Sohbetine devamla; - Evlâdım, âhirette Cehennemden kurtulmanın bir tek çâresi var, buyurdu. Genç merak etti. - O nedir efendim? - Kurtulanlarla beraber olmak. - Kurtulanlar kimlerdir ki? - Allah dostları, Ehl-i sünnet âlimleridir. Bu büyük zatların sohbeti, ele az geçen nîmetlerdendir. - Böyle zatlar yoksa hocam? - O zaman onların kitaplarını oku. - Kitap okumak da sohbet sayılır mı? - Elbette. O kitapları okursan, hem dînini öğrenirsin, hem de kalbin temizlenir. ? Namazı geciktirme! Nasîhate devam etti: - Evlâdım, beş vakit namazını hiç geciktirmeden, vaktinde kıl. Arkadaşlarına da söyle. Onlar da vaktinde kılsınlar. Delikanlı sordu: - Namaz, bu kadar mı mühim efendim? - Elbette. Dünyada saadete, âhirette Cennet nîmetlerine kavuşmak iki şeye bağlıdır oğlum. - Onlar nedir hocam? - Birincisi, hakiki bir "İslâm âlimi"ni tanıyıp onu sevmek ve onun gösterdiği yolda yürümektir. - Ya ikincisi? - İkincisi ise "beş vakit namaz"ını tam vaktinde ve dosdoğru kılmaktır. Şöyle bitirdi: - Dünyada "mescitler"de buluşanlar, âhirette "Cennetler"de buluşurlar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Geçim sıkıntısının sebebi
2006-10-04 01:00:00
Erzurum evliyâsından "Molla Osman Efendi"ye, bir gün bâzı sevdikleri; - Efendim, geçim sıkıntısının sebebi nedir? diye sordular. Cevabında; - Geçim sıkıntısının sebebi, namaz kılmamaktır, buyurdu. Ve şunu anlattı onlara: Asr-ı saadette eshâb-ı kirâmdan biri, Resûlullahın huzuruna gelerek; - Yâ Resûlallah, kazancım bol, ama yine de geçim sıkıntısı çekiyorum. Sebebi ne olabilir? diye dert yandı. Efendimiz sordular: - Evinizde namaz kılmayan var mı? - Hayır yâ Resûlallah, hepimiz kılıyoruz. - Komşularınızdan kılmayan var mı? - Komşular da kılıyorlar efendim. - Mahallenizde var mı? - Hayır yâ Resûlallah, mahallemizde de namaz kılmayan kimse yoktur. - Pekii bir araştır bakalım. Mahallenizden hiç namaz kılmayan biri geçmiş mi? O sahâbî araştırıp geldi yine huzura. - Yâ Resûlallah araştırdım. Böyle biri geçmemiş mahallemizden. Buyurdular ki: - Yine de bu bereketsizlik, namaz kılmamaktandır. O sahâbî, birkaç gün sonra tekrar geldi Efendimize. - Yâ Resûlallah, geçenlerde namaz kılmayan birinin cenazesi bizim evin önünden geçmişti. Geçim darlığının sebebi bu olabilir mi? Efendimiz; - Evet, buyurdular. Evinizdeki bereketsizlik bundandır işte. Asıl maksadımız Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; - Kardeşlerim, günlük meşgaleniz, size asıl maksadınızı unutturmasın, buyurdu. Sordular: - Asıl maksadımız nedir efendim? - Allahın kullarına iyilik etmektir. - Nasıl bir iyilik meselâ? - İnsanlara yapılacak en büyük iyilik, onlara İslâmiyeti öğretmektir. Birine dinden bir mesele öğretmek, "yüz nafile hac"dan daha kıymetlidir. - Ya biz de iyi bilmiyorsak hocam? Buyurdu ki: - O zaman bir ehl-i sünnet âliminin yazdığı "ilmihâl kitabı"nı alır, eşe dosta, gençlere hediye edersiniz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0
Bu, ne güzel sûret
2006-10-05 01:00:00
"Abdülkerim Efendi", Edirne'de yaşamış bir velîdir. Bir gün şunu anlattı cemaatine: "Âdem Nebî"nin toprağına, Hak teâlânın emriyle Cebrâil aleyhisselâm "Hava" getirip koydu. Mîkail ise "Ateş". Yetmişbin melek de "Su" döküp, Allah'ın emriyle "İnsan şekli" verdiler o toprağa. Cansız bir heykel oldu. Güzel, düzgün ve sevimli. "Kudret güneşi"yle kurudu. Hafifçe dokunulsa, pişkin saksı gibi ses verirdi. Velhâsıl kalıp tamâmlanıp "Kırk sene" yerde kaldı. Sonra Hak teâlânın emriyle melekler o kalıbı ziyaret edip; - Bu, ne güzel sûret, dediler. Zîrâ öyle bir zarâfet vardı ki onda, hayranlıklarını gizleyemediler. Ve gayr-i ihtiyârî; - Allah, bundan güzel şey yaratmış mıdır? dediler. Ama İblîs... O böyle demedi. Daha görür görmez kıskandı. Haset etti. "Bu, büyük bir iş için yaratıldı muhakkak", diye geçirdi içinden. O zamanlar meleklerin hocasıydı. Ders verirdi onlara. Bir gün, bir grup melekle geçerken onu gördü, ama belli etmedi bu fikrini. Onlara dönüp; - Endişe etmeyin, dedi. Baksanıza içi boş, bir işe yaramaz. Karnını delip içeri girdi. Göklerdeki nice acâyip şeyleri orada görünce daha da şaştı. Endîşesi fazlalaştı. Sonra dışarı çıktı. Bir şey belli etmeden; - Rabbimiz, bunu sizden aziz tutarsa ne yaparsınız? diye sordu. Melekler; - Tabii ki itaat ederiz, dediler. Beğenmedi bu cevâbı. Kibir ve hasedinden; "Eğer onu tercîh ederse, karşı çıkarım" diye düşündü. Hattâ bununla da yetinmeyip; "Eğer beni azîz tutarsa, onu helâk ederim" diye geçirdi içinden. Ama yanlış yapıyordu. Zîra Hak teâlânın; "Ben sizin gizli açık her şeyinizi, hattâ zihninizden geçirdiğiniz şeyleri dahî bilirim", buyurduğunu biliyordu. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Çukurun hikmeti neymiş?
2006-10-06 01:00:00
İstanbul evliyâsından "Ahmet Mekkî Efendi" hazretleri, bir gün şunu anlattı cemaatine: Fâtih Sultan Mehmed Hân, Fâtih Câmii etrafındaki meşhur medreseleri yaptırınca, giriş kapısının önüne derince bir çukur kazdırıp, üzerine demir ızgara koydurdu. Ancak devlet erkânı bu işe bir mânâ verememişti. Nihayet arz ettiler: - Hünkârım, bu çukurun hikmetini çok merak ediyoruz. Büyük Fâtih; - Vezîrlerim! Ben vefat edip de cenazemi kabrime indirdiğinizde, üzerime, mezarımdan çıkan toprağı atmayın! dedi. Sordular: - Ya ne atalım hünkârım? O çukuru gösterdi onlara. - Şurada birikecek olan çamurlu topraklarla doldurun. Çok merak etmişlerdi. - Hikmeti ne ki sultanım? - Bu medresede "ilim talebeleri" okuyacak değil mi? - Evet. - İşte o ilim ehlinin ayakkabılarından kopup bu çukurda birikecek olan o çamurlar hürmetine, umulur ki Cenab-ı Hak affeder beni. Belki bu sayede kurtulurum âhirette. Din hırsızları Bir gün de; - Kardeşlerim, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri "îman" ve "îtikat"tan kıl kadar ayrılanların, kıyâmette azabtan kurtulmaları imkânsızdır, buyurdu. Ve ekledi: - Ehl-i sünnetten ayrılanların sözleri ve kitapları, zehirdir. - Zehir midir? dediler. - Evet, buyurdu. Hele dünyalık toplamak için dîni âlet edenlerin ve kendilerine din adamı ismini verip, her aklına geleni yazanların hepsi, "din hırsızı"dır. Anlıyamadılar. - Nasıl yâni hocam? - Şöyle ki, bu kitapları okuyanların îmanlarını çalarlar. Bunlara aldananlar, kendilerini Müslüman sanıp namaz kılar ve her ibâdeti yaparlar. Fakaat... - Fakatı ne? - Îmanları çalınmış, gitmiş olduğundan namazları ve hiçbir ibâdetleri ve iyilikleri kabul olmaz ve âhirette işe yaramaz. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr
.Kışın üzüm olur mu?
2006-10-07 01:00:00
Azîz Mahmûd, henüz talebedir ki, hocası Üftâde hazretleri bir gün yanına çağırır cümle talebeleri. Mevsim kış, vakit akşam üzeridir. - Evlatlarım, der. Canımız tâze üzüm ister. Kim bulup da getirir? Talebenin kalbinden aynı şey geçer: "Bu karda kışta üzüm bulunur mu?" derler içlerinden. Ama "Azîz Mahmûd" farklı düşünür. "Mâdemki hocam istedi, elbette bulunur", der. Ve kalkıp arz eder: - Müsaade ederseniz, ben bulup getireyim hocam. Hocası memnun olur. - Peki evlâdım, der. Git getir! Aziz Mahmud çok sevinir. Sepetini takar koluna, düşer bağ yoluna. "Çekirge" mevkiinde, kendilerinin bir "üzüm bağı" vardır. Süratle oraya varır. Görür ki her taraf bembeyaz kar. Kar altında kalmış asmalar. Bir asmayı temizler karlardan. "Salkım salkım üzüm"ler çıkar alttan. - Bu, hocamın bir kerâmeti, der ve doldurur sepeti. Şükreder Allah'a. Ve hızlı adımlarla yürür dergâha. Kuş gibi uçmaktadır. Zîra omzunda dünyâ dolusu bir "servet" vardır. Kar, soğuk, karanlık. Hiçbirini görmez artık. Az sonra, üzümleri arz edecek, Hocasının nurlu gönlünü sevindirecektir. Kendi kendine; "Bir "Allah adamı"nı sevindirmek ne demek?" der. Dünyâları versen, zor ele geçer. Ve bir ara... Ayağı kayıp düşer bir çukura. Uğraşır, çıkamaz. Zîra derindir. Aziz Mahmud çâresizdir. Kalben yardım ister üstadından. O anda bir "İhtiyâr" belirir. Elini uzatıp çeker yukarıya. Fakat o da ne? Göremez onu bir daha. Sepeti omuzlayıp varır dergâha. Üftâde sorar: - Çukurdan çıkmana kim etti sana yardım? Büker boynunu. - Bilmiyorum. Buyurur ki: - O, "Hızır"dı evlâdım. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.
.Âhireti kazanmak için
2006-10-08 01:00:00
Büyük velîlerden "Necmeddîn-i Kübrâ" hazretleri, bir gün sevdiklerine; - "Âhiret" ile "dünya" birbirinin zıddıdır, buyurdu. Âhireti kazanmak için, dünyayı terk etmek lâzımdır. Sordular: - Burada "Dünya"dan maksat nedir efendim? - Haram ve günahlardır. - Dünyayı terk etmek nasıl olur? - İki türlü olur. Birisi, bütün haram olan şeylerle berâber, günah olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zaruri olan miktarını kullanmaktır. - Nasıl yâni hocam? - Yâni dînin emrettiği şeyleri yapmak için, bütün rahatı ve zevkleri feda etmektir. - İkincisi nedir efendim? - İkincisi, haram ve günahlardan kaçıp, günah olmayan şeyleri kullanmaktır Allah kuluna zulmetmez Bir gün de sordu cemaatine: - Allahü teâlânın nîmetleri, ihsânları, her an, insanların iyisine kötüsüne, herkese geliyor, öyle değil mi? - Evet efendim, dediler. - Herkese mal, evlat, rızık, hidâyet ve daha her iyiliği fark gözetmeksizin gönderiyor, değil mi? - Öyle hocam. - Ama fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bâzılarını da almamak sûretiyle insanlardadır. Sordular: - Nasıl yâni? - Şöyle ki, âyet-i kerîmede meâlen; "Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azâba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleriyle kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar" buyuruldu. Ve misal verdi: - Güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara aynı şekilde parladığı halde, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır, öyle değil mi? - Evet efendim. - Yine elmaya ve bibere aynı şekilde parladığı halde, elmayı kızartınca tatlılaştırır, biberi kızartınca acılaştırır, değil mi? - Doğru hocam. - Tatlılık ve acılık, hep güneşin ışıklarıyla olsa da, aralarındaki fark, güneşten değil, kendilerindendir. Şimdi anladınız mı? - Evet efendim, iyi anladık. > E-mail: abdullat
."İnsan, aceleci halkolundu"
2006-10-09 01:00:00
Anadolu velîlerinden "Cerrahzâde Muslihiddîn Efendi", bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Âdem aleyhisselamın topraktan yapılan bedenine ruh verilince, ruh ilkin "Dimâğ"a tesir edip, önce o hayat buldu. Sonra el, kol ve bacağına yayıldı. Her nereye gittiyse, o yer canlandı. "Göz"üne ulaşınca görmeye başladı. Ve önce Arş-ı âlâya baktı. "Lâ ilâhe illâllah, Muhammed Resûlullah" yazısını görünce; - Yâ ilâhî! Muhammed kim ola ki, onun ismini kendi isminle yan yana yazmışsın? diye sordu. Hak teâlâ; - Evlâdından biridir, buyurdu. O'ndan daha mükerrem bir kimse yaratmadım. Henüz ayaklarına can gelmemişti ki doğrulup ayağa kalkmak istedi. Bu yüzden Hak teâlâ; - İnsan, çok aceleci halk oldu, buyurdu Kur'ânda. Rûhunu bedenine vermemişti ki; - Ey melekler! Âdem'e karşı secde ediniz! diye emreyledi. Bu emir üzerine cümle melekler secdeye kapandılar. Bir kişi müstesna. "İblîs". Yâni "Şeytan". O, kibrinden dolayı secde etmemişti. Melekler, "Beşyüz sene"lik secdeden başlarını kaldırınca, onun secde etmediğini gördüler. Emre uyduklarından dolayı hamdedip, şükür için bir daha secdeye kapandılar. Namazdaki iki secde buradan geliyor. Hak teâlâ İblîs'e sordu: - Ey mel'ûn! Sen niçin secde etmedin? - Ben ondan hayırlıyım, dedi. Beni "Ateş"ten yarattın, onu ise "Toprak"tan. Ve Hak teâlâya arz edip; - Bana, kıyâmet gününe kadar mühlet ver, dedi. Hak teâlâ mühlet verdi ona. O zaman; - Öyleyse, kullarının yoluna oturacağım. Harâmları onlara güzel gösterip yollarından saptıracağım, dedi. Ve ilâve etti: - Hâlis kulların hâriç, elimizden kurtulan bir kimse bulunmaz hiç... > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah kuluna acırsa...
2006-10-10 01:00:00
Büyük velîlerden "Nîmetullah Geylânî" hazretleri, bir gün cemaatine; - Mümin, nefsine uyup, günah yapmak istediğinde, Allahü teâlâ bu kula acırsa, günah işlemesini istemez. O da, yapamaz, buyurdu. Sordular: - Ya acımazsa efendim? - Acımazsa, işlemesini ister ve yaratır. Ama yine de insanın felâkete sürüklenmesine asıl sebep, kendisidir. - Kendisi mi, nasıl yâni? - Yâni İslâmiyete değil, nefsine uymasıdır. - Hocam, Allahü teâlâ nefsi yaratmasaydı, insanlar onun aldatmasından kurtulurdu. Böylece kimse kötülük yapmaz, herkes Cennete giderdi. İyi olmaz mıydı? - Hayır, iyi olmazdı. - Neden? - Çünkü nefsin yaratılmasının nice faydaları vardır. Şaşırdılar. - Nefsin mi faydası var hocam? - Elbette. O lâzım. Aynen su gibi, ateş gibi, ilâç gibi. - Anlamadık, nasıl yâni? - "Su", bütün canlıların yaşamaları için, temizlik, yemek ve ilâç yapmak için lâzım olduğu gibi, denizlerde binlerce insan boğulmakta, sel suları evleri yıkıp harab etmektedir, öyle değil mi? - Evet öyle, dediler. - "Ateş" de, yemek pişirmek ve kışın ısınmak için lâzım olduğu gibi, içine düşeni yakıyor, öyle değil mi? - Doğru hocam. - "Nefis" de bunlar gibidir işte. Hem faydalı, hem zararlı tarafları var. Merak ettiler. - Nefsin ne gibi faydaları var ki hocam? - İnsanların yaşaması, üremesi, dünya için çalışmaları ve âhiret için cihad sevabı kazanmaları, hep nefis sayesinde olmaktadır. Ancak nefsin gıdası "Günahlar"dır. - Pekii ne yapmamız lâzım? - Eğer dünyada ve âhirette rahat etmek istiyorsak, onun isteklerine uymayacağız. - Ya neye uyacağız hocam? - İslâmiyete. - Yâni Rabbimizin emir ve yasaklarına mı? - Evet. Bunu yapabilirsek, nefsimizle "Cihad" etmiş oluruz. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr
.Korkunç bir rüyâ
2006-10-11 01:00:00
Anadolu Velîlerinden "Ahmed Câhidî Efendi", bir gün şunu anlattı sevdiklerine: Pâdişâh "Sultân Ahmet", rüyâ görür bir gece. Uyanınca üzülür. Çünkü rüyâsında, "bir küffâr kralı"yla güreşe tutuşmuş, ama kendisi sırtüstü yere düşmüştür. Görünüşte korkunç bir şey. Ama bu, bir rüyâdır. Ve her rüyâ tâbire muhtaçtır. İyi de, kim yapabilir bu tabiri? Adres bellidir: Aziz Mahmud Hüdâyî. Padişah, acele mektup yazıp sorar bu büyük Velî'ye. "Rüyâmızın tabiri nedir?" diye. Haberci, mektûbu alır. Sür'atle dergaha varır. Tam kapıyı çalacaktır ki, kapı vurmadan açılır. Hazreti Hüdâyî, elinde zarfla çıkar kapıya. Padişahın mektubunu alıp, kendi mektubunu tutuşturur memurun eline. - Bu, Padişahımızın mektubuna cevaptır, buyurur. Memur hayretler içindedir. Zîra bir şey söylemesine lüzum kalmamıştır. Aldığı cevabı acele sultana ulaştırır. Cevap şöyle: "İnsan vücûdunda, en kuvvetli olarak "Sırt" yaratılmıştır. Cansızlarda ise "Toprak". Rüyâda bu iki kuvvet bir araya gelmiştir ki, bu da rüyâ ilminde "Kuvvet"e işârettir. Yâni pâdişâhımız "gâlip gelir" demektir. Pâdişâh rahatlar. Döner vezirlerine; - Rüyâmızın tabiri budur, der. Ardından; - Hüdâyî hazretlerine bin altın götürülsün! diye emreder. Vazifeli memur, bir torba altınla yola düşer. Bu esnâda... Hazreti Hüdâyî'nin zevcesi "El darlığı"ndan yakınmaktadır beyine: - Ay efendi, yakında çocuğumuz olacak. Ama bir bez parçası bile yoktur yavruyu saracak. O anda kapı çalınır. Memur arzeder altınları. Tam "bin altın". Büyük Velî, getirir koyar zevcesinin önüne. - Al hanım, buyurur. İşte sana dünyâlık. Ve ekler: - Padişah göndermiş, üzülme artık. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O, herkesten üstündür
2006-10-12 01:00:00
İslâm âlimlerimiz buyurdu: Her Peygamber, Kendi zamanlarının en üstünü idiler. "Peygamberimiz" ise, farklı idi onlardan. Zîrâ O, her zaman ve mekândaki insandan, Yâni "Âdem Nebî"den, kıyâmet kopana dek, Gelmiş veyâ gelecek kim varsa ins-ü melek, Hepsinden, her bakımdan üstün ve kıymetlidir. Hiç kimse, hiçbir yönden, Ondan üstün değildir. Bu, güç değil ki, zîrâ, her şeye gücü yeten, Onu, böyle "Şerefli" yaratmıştır her şeyden. Kimsenin gücü yoktur Onu metheylemeye. Kimsenin iktidârı yoktur tenkît etmeye. Hakkında, Hak teâlâ buyurdu ki meâlen: (Hiç bir şey yaratmazdım olmasaydın eğer sen.) Hep Onda toplanmıştır "İyi huy", "Güzel ahlâk". Zîrâ O, âlemlere geldi rahmet olarak. O idi insanların hem "En güzel yüzlü"sü. Kırmızıyla karışık beyaz idi gül yüzü. Gülünce, nûr cemâli "Ay" gibi nûrlanırdı. Sözü çok tatlı olup, gönülleri alırdı. Aklı öyle çoktu ki, Arabistân'da gelip, O vahşî insanların cefâsına sabredip, Güzel huyları ile, hep iyilik ederek, Ağır cefâlara tahammül göstererek, Çoğunu yumuşatıp, getirdi itâate. İnsanlar Onu sevip, koştular hidâyete. Hattâ Onun uğrunda, mal ve evlâtlarını, Terk edip, seve seve verdiler canlarını. Hiç de böyle şeylere değillerdi alışık. Lâkin Resûlullah'a olmuştu hepsi âşık. Onun güzel huyları, afvı, sabrı, ihsânı, Hayrân bırakıyordu kendine her insanı. Onun, hiç bir işinde, gizli veyâ âşikâr, Bir çirkinlik ve kusûr görülmemiştir zinhâr. Kendi için, kimseye gücenmediği hâlde, Dîne saldıranlara "Sert" idi fevkalâde. Kimseden ders görmeyip, bir şey okumamışken, Eline kalem alıp, hiç yazı yazmamışken, "Tevrât", "İncîl" ve sâir semâvî kitaplarda, Yazılan bilgileri, haber verdi ard arda. Ve en büyük mûcize olarak da nihâyet, "Kur'ân-ı kerîm" indi kendine âyet âyet. Ve meydan okudu ki; (Çok uğraşsanız da siz, Bir kısa âyet gibi hiç söyleyemezsiniz). Hakîkaten kâfirler, çok uğraştılar, fakat, Hiç yetiremediler bu işe güç ve tâkat. "Kur'ân"ın belâgati karşısında bu sefer, Âciz kalıp, îmâna geldiler birer birer. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Resûlullaha uymak
2006-10-13 01:00:00
"İmâm-ı Rabbânî" ki, çok büyük evliyâdır. O, bir nasîhatinde şöyle buyurmaktadır: Her iş ve her amelde, Mevlâmız cümlemizi, Dünyâ ve âhiretin iyisi, efendisi, Olan "Resûlullah"a, tam olarak ve kesin, Uymak seâdetiyle her an şereflendirsin. Çünkü cenâb-ı Allah, Ona tâbi olmayı, Çok sever her işinde aynen Ona uymayı. Meselâ o Resûl'e tâbi olan bir kimse, Eğer gün ortasında bir miktâr uyur ise, Hiç Ona uymaksızın, geceleri çok tâat, Ve ibâdet yapmaktan üstündür hem de kat kat. Çünkü "Kaylûle etmek", yâni bir parça her gün, Öğleden önce yatmak, âdetiydi Resûl'ün. Yine Resûlullah'a uymayı düşünerek, Bayram günü, hiç oruç tutmayıp, yiyip içmek, Hiç Ona uymaksızın, senelerce tutulan, Oruçlardan, kat be kat üstündür yine bundan. Ve meselâ fakîre, yine Ona uyarak, Az birşey verilirse, eğer "Zekât" olarak, Dağlar kadar altını, kendi arzûsu ile, Tasadduk eylemekten üstündür yine böyle. Bir gün "hazreti Ömer", bir sabah namâzını, Cemâatle kıldırıp, gözetti eshâbını. Lâkin göremeyince birini o sâatte, Buyurdu: (Filân kimse yok mudur cemâatte?) Dediler: (Geceleri, o ibâdet eder hep. Şu anda uyuyordur belki de bundan sebep.) Buyurdu ki: (Keşke o, gece hep uyusaydı. Ve sabah namâzını cemâatle kılsaydı.) Çünkü islâmiyyete uymıyan bir iş için, Verilmez sevap ecir, içyüzü budur işin. Eğer böyle işlere ücret hâsıl olursa, Bir iki menfaattir "Dünyâ"dan olsa olsa. Halbuki bu "Dünyâ"nın tamâmının kıymeti, Nedir ki, bir kaçının olsun ehemmiyyeti. Yapacağı her işi, islâma uyduranlar, Yâni her harekette o Resûl'e uyanlar, Çok latîf cevâhir ve kıymetli elmaslarla, Meşgûl mücevherciler gibidirler meselâ. Bunlar, çok çalışmayıp, yorulmadığı hâlde, Kazançları, herkesten olur daha ziyâde. Buna sebep şudur ki, bir iş, islâmiyyete, Uygunsa, sâhip olur indallah bir kıymete. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Seâdete kavuşmak için
2006-10-14 01:00:00
"İmâm-ı Rabbânî" ki, büyük velî ve âlim. Buyurdu ki: Seâdet istiyorsa eğer kim, "Muhammed Mustafâ"ya uymalıdır o elbet. Böylece ele geçer zîrâ sonsuz seâdet. Cennet nîmetlerine kavuşabilmek için, Ona tâbi olması lâzımdır her kişinin. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak, Allah'ın Habîbine uymakla olur ancak. Ona uymayanların yaptığı ibâdetler, Hak teâlâ indinde bulamaz kıymet, değer. Ona ve eshâbına, bizlerden selâm olsun. Kalblerimiz, onların muhabbetiyle dolsun. ? Ona tâbi ol, yeter Ey sonsuz seâdete kavuşmak istiyenler! Ona tâbi olun ki, bu nîmet size yeter. Bu devlete ermeye ne varsa mâni olan, Bütün var gücünüzle kaçınınız onlardan. O yüce Peygambere, kim ki uymaz her işte, Her sözü bir "Zehir"dir, hakîkat budur işte. Onu dinliyenleri sürükler felâkete. Kimseyi düşürmesin Allah böyle âfete. Lâkin görürsünüz ki, eğer bir âlim kişi, O Resûl'e uyarak yapıyor her bir işi. Dikkat ve titizlikle Ona tâbi oluyor. Hem diğerleri gibi hiç gösteriş yapmıyor. İşte, "Hakîkî âlim" ve "Velî" böyle olur. Onlara tâbi olan, bulur râhat ve huzûr. Dünyâ ve âhirette felâketten kurtulmak, Böyle "Din adamı"na uymakla olur ancak. Çünkü O, "Allah için", ihlâsla yazar, söyler. Kalpten dediği için, kalplere te'sîr eder. Her kim böyle bir zâtı tanır ve sever ise, Çok büyük bir nîmete kavuşmuştur o kimse. Kendi küçük aklını bir kenara koyarak, Ona tâbi olmalı her işte tam olarak. Böyle bir "Evliyâ"ya kavuşulmazsa eğer, Onların kitâbını okumak îcâb eder. Dünyâ kazancı için konuşan ve yazandan, Arslandan kaçar gibi kaçmalıdır her zaman. Çünkü arslan, insanın alır yalnız canını. Bunlar ise alırlar dînini, îmânını. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Haram, ateş gibidir
2006-10-15 01:00:00
Abdurrahman Tafzuncî "rahmetullahi aleyh" Bu zat, bir sohbetinde buyurdu: (Kork Allahtan. Her günâhı "Ateş" bil, hiç ayrılma "Takvâ"dan. Herkesin tadacağı, çâre bulamadığı, "Ölüm" için, şimdiden iyi yap hazırlığı. Aksi halde üzülür ve "Eyvâh!" dersin, fakat, O gün sana kimseden erişmez bir menfaat. "İyi insan" odur ki, takvâ üzre olur hep. Süslemiştir o kulu tevâzû, hayâ, edeb. Yaptığı "Günâh"ları düşünür ince ince. Bunların affı için, tövbe eder gün gece. Öyle kaplamıştır ki bu "Günâh derdi" onu, Düşünemez gayrinin günâh ve kusûrunu. O, devamlı bakarak "Günâh" ve "Kusûr"una, Der ki: (Nasıl çıkarım Allahın huzûruna?) "Allah korkusu" ile ağlar, inler ve titrer. "Âhiret hesâbı"nı, o kendine dert eder. O, her bir âzâsını, korur "Günâh" yapmaktan. Zîrâ çok korkmaktadır cehennemde yanmaktan.) Derdi ki: (Bir insanın, hevâ ve hevesine, Uyarak iş yapması, zulümdür kendisine. İşlediği günâhı "Küçük" görse o şâyet, Olamaz onun için bundan büyük felâket. Kim bu gün hiç korkmadan işlerse eğer günâh, Cehenneme atılır âhirette mâzallah. "Ateş" deyip geçmeyin, düşünün bunu biraz. Cehennem ateşine dayanmak mümkün olmaz. "Mü'min", iyi öğrenir, önce ilmihâlini, Sonra da buna göre düzeltir her hâlini. Eğer "Günâh" işlerse, üzülür, kalbi yanar. Unutmaz o günâhı tâ ölünceye kadar. "Ben Rabbime nasıl da karşı geldim?" diyerek, Pişmân olur ve ağlar göz yaşları dökerek. Çeker ki gün ve gece kendisini hesâba, Düşmesin âhirette cehenneme, azâba. Büyükler buyurur ki: "Haram, ateş gibidir". Cehennemin ateşi, hele çok şiddetlidir. "Haram" şey konuşursan, "Ateş" yemiş olursun. "Haram" yersen, mîdeni "Ateş"le doldurursun. Bir "Haram"a bakarsan, bilmiş ol ki o dahî, Yarın bir "Ateş" olup, yakar seni Vallahi.)
.Ey gâfil insan!
2006-10-16 01:00:00
"Ni'metullah Geylânî", âlim ve velî bir zât. Bir gün, sevdiklerine şöyle etti nasîhat: Allah'ın kullarıyla, iyi geçinmek için, İşlerinde, kolaylık gösterin her kişinin. Her kim ki, günâhına hâlisen olsa pişmân, Affeder o günâhı Allahü azîmüşşân. Eey bu harâb olacak evi tâmir eyliyen! Fazla emek verme ki, bir gün çıkar elinden. Bu dünyâ bir "Köprü"dür, sen geçip gitmeye bak. Kimseye kalmamış ki, sana kalsın bu konak. Harâb olacak şeye, bu îtinâ, bu meyil, Akıllı olanların yapacağı iş değil. Ey aklını fikrini, dünyâya veren kişi! Vaz geç ki, Hak teâlâ beğenmiyor bu işi. Zîrâ yaratıldı ki bu insanlar ve cinler, Yalnız Hak teâlâya ibâdet eylesinler. Ey gönlünü dünyâya kaptıran gâfil insan! Yaldızlı süslerine aldanma sakın amân! Dışı "Güzel" görünür, lâkin aldatıcıdır. Üzeri şeker kaplı, içi gâyet acıdır. O öyle bataktır ki, yutar çok insanları. Ona aldananların hüsrân olur sonları. İnsanların kalbini bakın ki kazanmaya, Zîrâ bu sebep olur "Hak rızâsı" almaya. Her insana edin ki çok iyilik ve ihsân, Zîrâ lutf-ü ihsânın kulcağızıdır insan. Sana zarar, sıkıntı gelirse bir kimseden, Ona gücün yetse de, affedici ol hemen. Ey insan! Her işinde unutma hiç Rabbini. Çıkarma hâtırından, O'nun emirlerini. Bahşetmiş sana Allah ne mükemmel âzâlar. O'nun emrine göre kullan ki, yanmıyalar. Allah'tan başkasından etme ki bir şey talep, Onlar da, senin gibi âciz birer "Kul"dur hep. Allah'ın kullarına ver ki neş'e ve sevinç, Âhirette sıkıntı görmiyesin sen de hiç. Gizle, ifşâ etme ki herkesin günâhını, Gizlesin Allah dahî yârın senin aybını. Sen, darda kalanlara yardım et ki bu günde, Allah da yardım etsin sana mahşer gününde. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kibirli hükümdar
2006-10-17 01:00:00
Vaktiyle çok gururlu ve kibirli bir "Sultân", At ile ülkesini gezmek ister bir zaman. Gidiyorken haşmetle, hem de gururlanarak, Karşısına, bir kimse çıkar âni olarak. Yamalı elbiseli, ihtiyar bir kimsedir. Yanına yaklaşarak, evvelâ selâm verir. O, selâmı almayıp, der ki: (Ne istiyorsun? Sen hangi cesâretle bana söz söylüyorsun?) Atının dizginini tutarak o ihtiyar, Der ki: (Ey mağrur kişi, seninle bir işim var!) Çâresiz kalan sultân, ondan kurtulmak için, Der ki: (Söyle bakalım, benimle neymiş işin?) Der ki: (Bu, âşikâre söylenecek şey değil. Gizlidir, onun için bana doğru az eğil.) Sultân, ister istemez eğilince o yana, (Ben Azrâil'im!) diye, bildirir o sultâna. O bunu öğrenince, soğur eli ayağı. Üzülür, rengi kaçar, çözülür dizi bağı. Kekeliyerek der ki hazreti Azrâil'e: (İzin ver, görüşeyim gidip âilem ile.) Lâkin O, bir an bile sultâna vermez izin. Alır hemen rûhunu bir an beklemeksizin. Sonra o kıyâfetle, oradan ayrılarak, Bu sefer bir "Mü'min"e gelir âni olarak. Yanına yaklaşarak selâm verir o zaman. Der ki: (Biraz işim var seninle ey müslümân!) O der: (Hay hay efendim, emrin baş göz üstüne. Ne gibi hizmet varsa, getireyim yerine.) O zaman Melek der ki: (Ey müslümân kardeşim! Ben ölüm meleğiyim, seninle budur işim.) O der ki: (Hoş geldiniz, safâlar getirdiniz. Ben de sizi beklerdim, beni sevindirdiniz. Lâkin bir ricâm var ki, çabuk olun az daha. Rûhumu, bir an önce kavuşturun Allah'a.) Melek der ki: (Pekâlâ, var mı başka bir arzun? Rûhunu, ne şekilde almamı istiyorsun?) O der ki: (Ben namaza durayım şimdi hemen. Siz de alın rûhumu ikinci secdedeyken.) Kabûl eder Azrâil onun bu ricâsını. Secdede, incitmeden alıverir canını. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dinde koca'nın hakkı
2006-10-18 01:00:00
"Muhyiddîn İskilibî", âlim ve velî bir zât. "Koca hakkı" bâbında, anlattı şunu bizzat: Bir hanım var idi ki, zamân-ı seâdette, Bey'ine, gâyet iyi bulunurdu hizmette. Akşam eve gelince, alırdı paltosunu. Neşeli, güleryüzle karşılardı hep onu. Beyi de neşeliyse, Rabbine şükrederdi. Şâyet üzüntülüyse, o zaman şöyle derdi: (Üzüntünün sebebi "Âhiret"se, ne âlâ. Senin bu üzüntünü çoğaltsın Hak teâlâ. Yok, "Dünyâ" için ise, gidersin cenâb-ı Hak. Ve lâkin dünyâ için, üzülüp etme merak. Dert, "Âhiret derdi"dir, üzülme başka şeye. Hele bu "Dünyâ" için, hiç değmez üzülmeye.) Bir kadın, çok hizmetler etse dahî beyine, Yaptığı bu hizmeti, "Az görmeli" o yine. Zîrâ bir hadîsinde buyurdu ki o Server: (İnsana secde etmek câiz olsaydı eğer, Emrederdim, beyine secde etsin hanımlar! Zîrâ kadın üstünde, beylerin çok hakkı var.) Kadın, almak isterse Allah'ın rızâsını, Almalıdır beyinin rızâ ve duâsını. Fâtıma vâlidemiz, bir gün Resûlullah'a, Ziyârete geldi ve başladı ağlamaya. Peygamber Efendimiz, üzüntü duydu bundan. Buyurdu ki: (Ey kızım, nedir seni ağlatan?) Dedi ki: (Babacığım, efendim Alî'yle biz, Bir husus üzerinde konuşurken ikimiz, Kırıldı bu gün bana, bir kelimem yüzünden. Lâkin özür diledim hemence kendisinden.) Buyurdu ki: (Ey kızım, bir hanımın kocası, Eğer ondan râzıysa, Allah da olur râzı. Bilir misin, kadına en üstün amel nedir? Kocasının emrine itâat eylemektir. Müjde o hanıma ki, râzıdır beyi ondan. Ve üstündür bu hâli, "bin yıllık tâatı"ndan. Bir kadın, gözetirse kocasının hakkını, Ölmez o görmedikçe Cennette makâmını. Kadının, beyi ile oturması bir zaman, İyidir o kadının Kâbeyi tavâfından.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hanıma nasıl davranmalı?
2006-10-19 01:00:00
İslâm âlimlerinden, "Hasen Fehmî Efendi", Âile seâdeti bâbında şöyle derdi: "Güzel huylu" olmalı bir erkek, hanımına. Şefkat ve muhabbetle davranmalı hep ona. Ev içinde, dâimâ "güler yüzlü" olmalı. Ona karşı yumuşak ve nâzik davranmalı. Önce selâm vermeli, girince eve erkek. Hatırını sormalı, hem (nasılsın?) diyerek. Neş'esiz, üzüntülü görürse onu eğer, Tesellî eylemeli söyleyip güzel şeyler. Onu çok sevdiğini bildirmeli kendine. İştirak etmelidir sevincine, derdine. Ağır ve zor işleri, meselâ çarşı pazar, İşlerini, hanıma yaptırmamalı zinhâr. Onu, hiç bir sûrette aslâ dövmemelidir. Dövmek değil, sert bile hiç söylememelidir. Onun huysuzluğuna sabırlı olmalıdır. Bir günden daha fazla dargın durmamalıdır. Ahlâkında, huyunda değişiklik görünce, Kabâhati, kendinde aramalı ilk önce. Ona, yanında iken ve yanında olmadan, "Hayır duâ" etmeli, kaçmalı "bedduâ"dan. Çünkü o, gece gündüz beyi için çalışır. Ve onun en vefâlı "hayat arkadaşı"dır. Onun, kat'î sûrette kırmamalı kalbini. Zîrâ o, beyi için adamıştır kendini. Bâzı erkek vardır ki, nâziktir ona buna. Lâkin "arslan" kesilir evinde hanımına. Şunu bilmelidir ki, "kalp kırma"nın günâhı, Sanki yıkmak gibidir, kazmayla Beytullah'ı. Hattâ en büyük günah, küfür'den sonra gelen, Mü'mini incitmektir, şu veyâ bu sebepten. "Îmân"dan sonra ise, en kıymetli ibâdet, Bir mü'minin kalbini sevindirmektir elbet. Yine bilmelidir ki, hanım "esir" değildir. Rabbin bir emâneti, bir "Cennet nîmeti"dir. Bu yüzden, hanımını üzmemeli bir erkek. Ve ona güvenmeli, çok muhabbet ederek. Öyle olmalıdır ki hanımıyla gerçekten, Bilsin ki: "Beyim beni, çok seviyor herkesten". > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ana babaya hizmet
2006-10-20 01:00:00
"Ana-baba" hakkında, lüzumlu bilgileri, Şöyle beyân etmiştir, Allah'ın Peygamberi: (Bir mü'min, annesinin ayağını öperse, "Cennetin eşiği"ni öpmüş olur o kimse. Râzıysa anne baba, kızı yâhut oğlundan, Allahü teâlâ da, râzı olur o kuldan. Onlara her yapılan iyilik, yardım, ihsân, Üstündür çok nâfile namâz, oruç ve hac'dan.) Biri sordu Resûl'e: (İhtiyar oldu annem. Yaşlılıktan ötürü, aklı da azaldı hem. Bütün hizmetlerini, bizzât ben yapıyorum. Elimle yediriyor, sırtımda taşıyorum. Ona yapmış olduğum bu hizmet sebebiyle, Ödemiş olur muyum hakkını tamâmiyle?) Buyurdu ki: (Olmazsın, şu ki bunun hikmeti, O, senin yaşamanı isteyip hizmet etti. Sen ise vâlidene hizmet edersin, fakat, Beklersin ki acabâ ne zaman eder vefât?) Bir kimsenin babası, âniden "felç" olmuştu. Oğlu çok hizmet etmiş ve artık yorulmuştu. Velhasıl usanınca babasına bakmaktan, Bir gece vakti onu, sırtına alaraktan, Evden çıkıp, dedi ki yolda kendi kendine: "Götürüp bırakayım, ıssız bir dağ dibine" Geldi bu niyet ile, kervan geçmez bir dağa. Başladı oralarda, "uygun yer" aramaya. Lâkin bildi babası onun bu niyetini. Dedi ki: (Ey evlâdım, fazla üzme kendini. Beni şuraya bırak, hiç yorulma boş yere. Zîrâ ben de babamı, bırakmıştım bu yere.) O bunları duyunca utandı yaptığına. Sordu ki: (Nasıl oldu, şu işi anlat bana.) Dedi: (Benim babam da, felç olmuştu bir gece. Ben de böyle bakmıştım babama senelerce. Ve lâkin senin gibi, ben de çok usanmıştım. Bir gece, tam bu yere getirip bırakmıştım.) Bu sözler, bir "ok" gibi saplandı sînesine. Onu tekrar sırtlayıp, götürdü hânesine. Giderken hem ağlıyor, hem duâ ediyordu. (Yâ Rabbî, yanlış yaptım, beni affet!) diyordu. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Anne duâsı
2006-10-21 01:00:00
Mûsâ aleyhisselâm, bir gün kendi kendine, Düşünüp, şu şekilde niyâz etti Rabbine: (Cennette benim komşum her kimse yâ ilâhî! Bildir de, onu bulup tanıyayım ben dahî.) Buyurdu ki: (Yâ Mûsâ, falanca beldeye var. Çarşının girişinde, bir "kasap dükkânı" var. O dükkânın sâhibi, gâyet iyi bir zâttır. Cennette senin komşun, o "kasap" olacaktır.) Mûsâ aleyhisselâm, onu görmek üzere, Çıktı memleketinden, vâsıl oldu o yere. Hânesine giderek, buyurdu: (Ey kişi, ben, Misâfir geldim sana eğer kabûl edersen.) Kasap, Mûsâ Nebî'yi tanımıyordu, fakat, (Hoş geldiniz!) diyerek, eyledi çok iltifât. Sonra mutfağa girip, "et pişirdi" ocakta. Ve onu, lokma lokma ayırdı oracıkta. Ve asılı bir "zembil" var idi ayriyeten. Yavaş ve dikkatlice indirdi onu hemen. Mûsâ Nebî baktı ki, içinde bir "kadın" var. Çok yaşlı, pîr-i fâni, tâkatsiz bir ihtiyar. Kirlettiği bezleri, çıkartarak ilk önce, Yeni, temiz bezlerle değiştirdi güzelce. Yedirdi o etleri sonra o ihtiyâra. O, sevinip birşeyler mırıldandı o ara. Hizmetini bitirip, astı tekrar yerine. Ve Mûsâ Peygamberin yanına geldi yine. Dedi: (Benim annemdir zembilde gördüğünüz. Yaşlıdır, ona böyle bakarım gece gündüz. Buyurdu ki: (Sen onun temizlik hizmetini, Yapıp da lokma lokma yedirince etini, Annenin dudakları oynadı, bir şey dedi. Sen ise "Âmîn" dedin, söylediği ne idi?) Dedi ki: (Ben annemin hizmetini görünce, Pek fazla memnun olup, duâ eder gönlünce. "Onu, Mûsâ Nebî'ye komşu et yâ ilâhî!" Diyerek duâ eder, "Âmîn" derim ben dahî.) Mûsâ Nebî o zaman buyurdu: (Mûsâ benim. Bu hâlinden ötürü, seni tebrîk ederim. Annenin duâsını kabûl etti Rabbimiz. Cennette senin ile komşu olduk ikimiz.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalp kırmak harâmdır
2006-10-22 01:00:00
>> Dâvud-i Kayserî "rahmetullahi aleyh": Kalp kırmak harâmdır Bu zat buyuruyor ki: (Yaşamayın gafletle. Zîrâ âni geliyor ecel umûmiyetle. Bilhassa "kul hakkı"na edin ki çok riâyet, Mahşer günü bu haktan kurtuluş zordur gâyet. Meselâ harâm olsa, elbisenin düğmesi, O namâzın, insana olmaz bir fâidesi. Üstümüzde kul hakkı olsa da "yarım akçe", Cennete giremeyiz, onu ödemedikçe. "Kul hakkı"nı, dünyâda, kolaydır edâ etmek. Ve lâkin âhirette, çok çetindir ödemek. Zîrâ o gün, geçmiyor dünyâdaki paralar. "Sevap" ve "Günâh" ile ödenecek bu haklar. Yâni sevâbı varsa, gider alacaklıya. Yoksa, onun günâhı yükletilir borçluya. "Haklı" olsanız bile, siz dileyin yine af. Belli olmaz, belki de haklıdır karşı taraf. Zîrâ mahşer yerinde, nice alacaklılar, Hesâpları "ters" dönüp, sonunda borçlu çıkar.) Ayrıca buyurdu ki: (Kul hakkı denilince, Hâtıra, "maddî haklar" gelirse de ilk önce, Bunlardan daha mühim haklar da var muhakkak. Meselâ kul hakkıdır, kalp kırıp gönül yıkmak. Hattâ insan, "Kâbe"yi yıksa da yetmiş defâ, Kalp kırmanın yanında hafif kalır bu daha. İnsanın, kimler ile varsa çok alâkası, Onlarla îcâb eder sık sık helâllaşması. Meselâ sıra ile, zevcemiz, çocuğumuz, Hısım akrabâ ile arkadaş ve komşumuz. Hepsinin, ayrı ayrı üstümüzde hakkı var. Bunların içinde de en mühimi "hanımlar". Her gün evden çıkarken, helâllaşmak gerekir. Zîrâ ölebiliriz, eceller âni gelir.) Sordular ki: (Efendim, Allah katında bir kul, Hangi vasıflarıyla olur iyi ve makbûl?) Buyurdu: (Mâhir olsa bir kişi mesleğinde, Sırf bununla, bir kıymet kazanmaz Hak indinde. Zekî ve kurnaz olmak, makâm, mevkî, müdürlük, İndallah, o insana sağlamaz bir üstünlük. Kim fazla korkuyorsa Allahü teâlâdan, Odur Allah indinde kıymeti fazla olan.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ana-babanın vazîfesi
2006-10-23 01:00:00
"Selâhaddîn Uşâkî", âlim ve velî bir zât. Her gün sevdiklerine ederdi çok nasîhat. Yine "anne babanın vazifesi" hakkında; Bir gün, şu hadîsleri nakletti o vâzında: Peygamber Efendimiz, buyurdu ki: (Hepiniz, Bir koyun sürüsünün, "çoban"ı gibisiniz. Nasıl ki sürüsünden mes'ûl ise bir çoban, Ve nasıl korur ise onları her zarardan, Sizler dahî, emriniz altında kimler varsa, Koruyun her birini Cehennemden bilhassa. Çoluk çocuğunuza, her şeyden daha evvel, "İslâmî bilgiler"i öğretin tam mükemmel. Yine bir hadîsinde buyurdu ki o Server: (Çok müslümân evlâdı vardır ki, o kimseler, Anne-babalarıyla birlikte o gün hem de, Acı azâb görürler, "Veyl" adlı Cehennemde. Çünkü o insanların anne ve babaları, Terbiye etmediler dînî yönden onları. Sırf "para kazanma"nın yolunu gösterdiler. Dînin emirlerini, aslâ öğretmediler.) Yine buyurdular ki: (Bir baba, evlâdına, Acıyıp gönderirse, bir Kur'ân üstâdına, Öğretilen Kur'ânın harfleri adedince, O kula, "hac sevâbı" verilecek bir nice. Hem kıyâmet gününde, o kulun başına bir, "Devlet tâcı" konur ki, herkes görüp imrenir.) Bu zât buyuruyor ki: (İşte bu hadîslerin, Bildirdiği azâbtan kurtulabilmek için, Evlâdına, ilk önce öğret ilmihâlini. Âzâd et Cehennemden evlâdınla kendini. Evlât, ana-babanın elinde bir "emânet". Çocukların kalpleri, "temiz ve sâf"tır gâyet. Yumuşak "mum" misâli her türlü şekle girer, Ve temiz "toprak" gibi, ne ekersen o biter. Bir baba, çocuğunu seviyorsa eğer ki, Ona öğretmelidir dînini elbette ki. Eğer öğretilirse, ererler seâdete. Anne-babaları da, ortak olur nîmete. Şâyet öğretilmezse, olurlar "kötü insan". Dünyâ ve âhirette, sonları olur hüsrân.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Halil İbrahim bereketi
2006-10-24 01:00:00
"Halîl" ile "İbrâhim" adında, çok önceden, İki kardeş yaşarmış, birbirini çok seven. Ortak bir tarlaları varmış ki hem onların, Geçinip giderlermiş geliriyle tarlanın. Bir yıl, ekinlerini biçip harman yapmışlar. Buğdayları savurup, ikiye ayırmışlar. Büyük olan demiş ki: (Ey kardeşim İbrâhim! Ben gidip çuvalları ambardan getireyim. Ben gelinceye kadar, göz kulak ol buraya. Herhangi zarar ziyân gelmesin buğdaylara.) Halîl eve gidince, düşünmüş ki İbrâhim: "Ben bekâr bir kişiyim, evlidir fakat âbim. Daha çok buğday lâzım elbet onun evine. Benimkinden bir miktar atayım onunkine". O, âbisi hakkında böylece düşünerek, Payından, onunkine aktarmış üç beş kürek. Halîl de çuvallarla dönüp gelmiş o ara. Demiş: (Haydi doldur da, götür senin anbara.) İbrâhim "Peki" deyip, kendine âit olan, Buğdaydan yüklenerek anbara olmuş revân. İbrâhim ayrılıp da gider gitmez anbara, Şu şekilde düşünmüş âbisi de o ara: "Çok şükür ben evliyim, kurulu düzenim var. Lâkin küçük kardeşim İbrâhim henüz bekâr. Benim böyle derdim yok, hazır evim ve eşim. Buğdaya, benden fazla muhtâçtır bu kardeşim." Kardeşinin hakkında, o böyle düşünerek, Payından, onunkine aktarmış bir kaç kürek. Buğdayı yüklenip de, ayrıldığında biri, Ona, kendi payından aktarırmış diğeri. Onların bu hâlleri, o gün akşama kadar, Birbirinden habersiz, sürüp gitmiş bu karar. Nihâyet bakmışlar ki karanlık bastığında, Hiç azalma olmamış buğday yığınlarında. Onlar, birbirlerine böyle güzel hareket, Edince, vermiş Allah onlara bir "bereket". Günlerce taşımışlar, bitmemiş buğdayları. Dolup taşmış buğdayla evleri, anbarları. İşte, "Halîl İbrâhim bereketi" denilen, Hâdise, bu şekilde vâki olmuş eskiden. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Duâ, belayı giderir
2006-10-25 01:00:00
Vaktiyle bir kavimde, yaşıyordu üç adam. Bir yere giderlerken, bir dağda oldu akşam. Hemen yer aradılar, gecelemek üzere. Bir "mağara" görerek, sığındılar o yere. Lâkin koca bir "kaya", dağdan yuvarlanarak, Mağara kapısını kapattı tam olarak. İçlerinden birisi duâ etti: (İlâhî! Benim annem ve babam vardı ki pîr-i fâni, Onların yemeğini bizzât yedirmeyince, Ben hanım ve çocuklar yemezdik daha önce. "Rızân için" yaptımsa onlara bu hizmeti, Kaldır üzerimizden bu büyük musîbeti.) O böyle dediğinde, aralandı az kaya. Lâkin çıkamadılar yine de dışarıya. Bu sefer ikincisi, dedi ki: (Yâ ilâhî! Komşumuzun çok güzel bir kızı var idi ki, Onunla buluşmayı isterdim harâretle. Lâkin o, teklîfimi reddederdi şiddetle. Sonra bir "kıtlık" oldu, günlerce kaldılar aç. Nihâyet erzak için, oldular bize muhtâç. Ben bunu fırsat bilip, o kıza erzak verdim. Ve (Haydi teklifime Evet de şimdi!) dedim. O yine reddedince, kendime geldim o an. Tövbe edip vazgeçtim o günâhı yapmaktan. Bu işten, "rızân için" eğer vazgeçtim ise, Buradan çıkmak için, yardım et yâ Rab bize.) O kaya, biraz daha aralandı o vakit. Ve lâkin çıkmak için, değildi tam müsâit. Bu sefer üçüncüsü, dedi ki: (Yâ ilâhî! Amele tutmuş idim ücret ile ben dahî. Lâkin gitti birisi, ücretini almadan. Ben, onun ücretini çalıştırdım çok zaman. Birikti hesâbına, bir hayli mal ve davar. Bir gün gelip istedi ücretini o tekrar. Dedim ki: (Şu gördüğün öküz, koyun ve deve, Hepsi sana âittir, sür götür senin eve.) Yâ Rabbî, "rızân için" yaptımsa bu işi ben, Kaldır bu musîbeti, bizim üzerimizden.) O da Hak teâlâya, böyle niyâz edince, Taş kaydı biraz daha, kurtuldular böylece. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Öfkenin zararları
2006-10-26 01:00:00
Bir gün hükümdâr Me'mûn, gelerek odasına. Yemek yemek üzere oturdu sofrasına. Ve lâkin hizmetçisi, çorbayı getirirken, Elinde olmaksızın, ayağı kaydı birden. Döküldü sıcak çorba Sultânın üzerine. Hiddetlendi hükümdâr derhâl hizmetçisine. Hattâ dövecekti ki kalkıp onu bir yaman, Akıllı hizmetçisi, vermedi buna meydan. Dedi ki: (Ey efendim, acele etmeyiniz. Dînin emri üzere lütfen amel ediniz. Bakın, buyuruyor ki Kur'ânda Hak teâlâ: Takvâ sâhibi kullar öfkelenmezler aslâ.) Teskîn oldu hükümdâr, onun bu sözlerinden. Dedi: (Peki vazgeçtim ben de sinirlenmekten.) Hizmetçisi dedi ki: (Başka bir âyette de, Buyuruyor ki: "Onlar, affederler elbette".) Bu da çok humuşattı sultânın öfkesini. Dedi ki: (Mâdem öyle, affettim ben de seni.) Hizmetçi, hükümdâra dedi ki en sonunda: (Sultânım iş bitmedi, devâmı var onun da. Bakın buyuruyor ki bu Rabbimiz bir âyette: Biz ihsân edenleri çok severiz elbette.) Bu söz de huzûr verdi hükümdârın içine. Bir kese "Altın" alıp, verdi hizmetçisine. Yine Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, Çok titiz davranarak, yer idi yemekleri. Bir gün, dâvet ettiler yemeğe kendisini. Geldi, fakat yemeğe uzatmadı elini. Dediler ki: (Efendim, helâldir yemeğimiz. Merak ettik, acabâ ne için yemezsiniz?) Buyurdu ki: (Yemekler helâldir gerçi fakat, Kızgın ve öfkeliydi yemeği pişiren zât.) Çünkü eğer bir yemek, pişer ise gaflet'le, Veyâ hazırlanırsa gadab ve kerâhet'le, O yemekten, insana olmaz fayda, bereket. Zîrâ şeytân ve nefis, karışır ona elbet. Ama eğer huzûrla, Besmele söyliyerek, "Neş'e ve sevgi ile yapılırsa bir yemek, Ondan her kim yer ise, kurtulur çok marazdan. Lezzet alır yaptığı ibâdet ve namâzdan.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şeytânın hîleleri -1-
2006-10-27 01:00:00
Abdullah-el Acemî buyurdu: (Ey insanlar! Biliniz ki, insanın üç büyük düşmânı var. Birisi Şeytân'dır ki, damarlarda dolaşır. Günâha sokmak için gece gündüz uğraşır. Evvelâ her kişinin, za'fını tesbît eder. Meselâ çok ibâdet yapıyorsa, şöyle der: (Ne için bu kadar çok ibâdet yapıyorsun? Allah, ibâdetlere muhtâç mı sanıyorsun? Ne kadar çok ibâdet yapsan da ihlâs ile, Bir göz'ünün şükrünü îfâya yetmez bile.) Şeytân böyle der ise, şöyle cevap veririz: (Evet, muhtâç değildir ibâdete Rabbimiz. Ve lâkin ibâdete, benim var ihtiyâcım. Çünkü ben kul olarak her an Ona muhtâcım.) Bu defâ şeytân der ki: (Ama sen daha gençsin. İbâdette, ne kadar çok acele edersin. Önce "dünyâ işi"ni düzene koy, râhat et. Yaparsın daha sonra çok amel ve ibâdet.) Buna karşı deriz ki: (Evet ben henüz gencim. Lâkin bilmiyorum ki, ne gün gelir ecelim? Ben, bu günün işini bırakırsam yârına, Ne bahâne bulurum mahşerde Yaradan'a.) Şeytân der ki: (Haklısın, ecel belli değildir. Her tâati, acele yapmak daha iyidir. Bunun için namâzı, çabuk çabuk edâ et. Böylece az zamanda, yaparsın çok ibâdet.) Bu sefer de, şeytâna şöyle cevap veririz: (Her tâatin şeklini, bildirmiştir dînimiz. Hiç hatâsız olarak yapılan az ibâdet, Hatâlı çok tâat'ten üstündür daha elbet.) Bu sefer şeytân der ki: (Sen, çok iyi bir kulsun. Her bir ibâdetini, kusûrsuz yapıyorsun. Bunun için, herkese göster ki amelini, Herkes, sana bakarak düzeltsin her hâlini.) Onun bu hîlesine, şöyle cevap verilir: (İnsanların görmesi, hiç de mühim değildir. Ben ibâdet yaparım, Rabbimin emri diye. Ne için göstereyim, bunu Ondan gayriye? Benim ibâdetimi görse de çok insanlar, Hattâ beğenseler de bana ne fayda sağlar.) "devamı yarın" ------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şeytânın hîleleri -2-
2006-10-28 01:00:00
Şeytan, bu hîlesi de tutmayınca, bu sefer, Başka bir "taktik" ile yaklaşıp, şöyle söyler: (Hakîkaten sen hâlis, iyi bir Müslümânsın. Ve her ibâdetini, "Allah için" yaparsın. Bu mânevî nîmeti, sen nasıl elde ettin? Demek ki senin bunda çoktur kâbiliyetin.) Şeytâna, bu sefer de şöyle diyebiliriz: (Her nîmetin hakîkî sâhibi, Rabbimizdir. O dediğin nîmetler var ise bende eğer, Rabbimin ihsânıdır, herkese O lutfeder.) Şeytân bakar olmadı, tutmadı yalanları, Bizi aldatmak için, dener başka yolları. Der ki: (Sen, çok bilgili ve akıllı birisin. Dînin îcâblarını gâyet iyi bilirsin. Ve lâkin sen yine de "gizli" yap ibâdeti. Riyâdan kaçanların, hep böyledir âdeti.) Bu sefer de deriz ki: (Yine yalan diyorsun. Şimdi de beni kibre sevk etmek istiyorsun. Bâzı iş gizli olur, bâzıları âşikâr. Hepsini gizli yapmak bana ne fayda sağlar.) Bu defâ şeytan der ki: (Sen, iyi bir insansın. Îmânı, îtikâdı düzgün bir Müslümânsın. Sen de biliyorsun ki, dünyâda "hayır" ve "şer", Her biri Allah'tandır, karışmaz aslâ beşer. Şâyet Cehennemliksen, niye zahmet çekersin? Çok ibâdet etsen de, Cehenneme gidersin. Yok eğer Cennetliksen, yine yapma ibâdet. Mâdemki Cennetliksin, boşuna çekme zahmet.) Onun bir hîlesi de, işte bu vesvesedir. Onu susturmak için, şöyle cevap verilir: (Ben kulum, kula düşen, "ibâdet"tir Rabbine. Cennetine koyarsa, lütfudur O'nun yine. O bilir, Cennetlik ve Cehennemlik kulları. Ben ibâdet yaparım, düşünmem hiç bunları. Kulun "alın yazısı", işinden anlaşılır. Herkes, irâdesiyle sevap, günâh kazanır. Vadetti Hak teâlâ, mü'minlere Cenneti. "Sâlih amel" işleyen, kazanır bu nîmeti.) Böyle cevap verirse şeytâna bir Müslümân, Onun vesvesesinden, halâs olur her zaman. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Duâ almaya bakın!..
2006-10-29 01:00:00
Evliyâ-yı kirâmdan, "Ubeydullah-ı Ahrâr", Çok duâ istemeyi, etmişti âdet, şiâr. Buğday satın almıştı, o bir gün bir kimseden. Ayrılıp gitti sonra, hiç duâ istemeden. Üç günlük bir mesâfe gitmişti ki o fakat, Duâ almadığını hâtırladı o sâat. Dedi: (Eyvâh, ben ondan duâ talep etmedim. Onun duâsındaydı belki de saâdetim.) "Üç günlük" mesâfeden, geriye döndü yine. Geldi buğday aldığı o köylünün evine. Köylü onu görünce, suâl etti pür-telâş: (Yoksa beğenmedin mi malımı ey arkadaş?) Dedi: (Hayır beğendim, iyi çıktı buğdaylar. Ve lâkin istemeyi unuttuğum bir şey var.) (Nedir?) diye sorunca, dedi ki: (Birâderim! Ben, gördüğüm herkesten, duâ talep ederim. Lâkin senin duânı, unuttum istemeyi. Yolda hâtırladım da hemence döndüm geri.) Köylü, hayret içinde dedi: (Yâni şimdi sen, Yalnız bunun için mi geldin hiç üşenmeden?) (Evet, sırf bunun için) buyurunca o hazret, Köylünün şaşkınlığı, fazlalaştı begâyet. Ellerini kaldırıp, dedi ki: (Yâ ilâhî! İhsan et, her ne ise bu kulun dileğini.) Ânında kabûl oldu, onun bu hâlis sözü. "Hâce Ubeydullah"ın açıldı gönül gözü. Bu zat, bir sohbetinde buyurdu: Hayâ, edep, Hayâtın her ânında, lâzımdır insana hep. Vaktiyle bir talebe, yürürken yolda bir gün, Öteden geldiğini fark etti bir büyüğün. Durdu ve edebinden, yol verdi ihtiyâra. O öne geçsin diye, çekildi az kenara. Lâkin o ihtiyar da durdu ve dedi: (Ey genç! Niçin yürümüyorsun, yol senin önce sen geç.) Çocuk çok edebliydi, dedi ki: (Ey efendim! Ben sizin önünüze nasıl geçebilirim?) "Evliyâ"dan bir zâtmış meğerse o ihtiyâr. Dönüp, o talebeye eyledi tek bir nazar. O nazarla, çocuğa bir hâl oldu o anda. Kalp gözü açılarak, evliyâ oldu o da.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ne için oynuyorsun?
2006-10-30 01:00:00
"Molla Halîl Si'rîdî", buyurdu ki: (Aman hâ! Sakın gaflet edip de, girmeyin bir günâha. Her işi, dînimize uygun yapın muhakkak. Zîrâ hesap soracak her işten cenâb-ı Hak.) Bir gün de buyurdu ki: (Âlimleri, eğer biz, Tanımamış olsaydık, ne olurdu hâlimiz? Onların kitâbını alarak, okuyarak, Öğrendik dînimizi hem de doğru olarak. Ayırdık bu sâyede, hakkı bâtıl olandan. Dünyâda "büyük nîmet" olamaz daha bundan? "Küfür"den kurtardılar bizleri o kitaplar. Yoksa, sonsuz azâba olacaktık giriftâr. Âlimler buyurdu ki: (Eğer mü'min kimseler, Cennette verilecek nîmetleri bilseler, O an, kendilerini unutarak neş'eden. Dışarda oynarlardı kimseden çekinmeden.) Nitekim sahâbeden, "Bilâl-i Habeşî" de, Oynamaya başladı, bir gün mescit içinde. Hazret-i Ömer görüp, buyurdu ki: (Yâ Bilâl! Hiç mescidin içinde oynanır mı, ne bu hâl?) O ise oynamaya yine devâm ederek, Ve Resûl-i zîşân'ı işâret eyleyerek, Buyurdu ki: (Mescidin sâhibi oradadır. Bana mâni olmaya, sırf Onun hakkı vardır.) Hazreti Ömer Fâruk, şaşırdı buna daha. Hemen gidip arz etti, bunu Resûlullah'a. O Server, huzuruna çağırdı onu derhal. Ve sordu ki: (Ne için oynuyorsun yâ Bilâl?) Dedi: (Yâ Resûlallah, sevinçten oynuyorum. Rabbime, bir şey için teşekkür ediyorum. Şöyle ki, verdi Allah sana her meziyeti, Kendine mahsus kıldı ve lâkin "Hidayet"i. Bu, elinde olsaydı, ederdi herkes îmân. Hep Müslümân olurdu, bilcümle Arabistân. Hem önce, akrabânı getirirdin îmâna. Onlardan, sıra bile gelmezdi belki bana. Senin akrabâların, seni inkâr ederken, Ben, sana îmân ettim bir Habeşî köleyken. Bu, O'nun ihsânıdır, şükür elhamdülillah. Bu yüzden oynuyorum işte yâ Resûlallah.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalpteki hastalık
2006-10-31 01:00:00
"Abdülfettâh-ı Akrî", büyük evliyâ idi. Sözleri, hasta olan rûhlara devâ idi. O, bir gün buyurdu ki: (Kalp, Allah'a mahsustur. Onun muhabbetiyle, bulur râhat ve huzûr. Eğer ki meylederse, Allah'tan gayrisine, O kalp "Hasta" demektir, bakmalı çâresine. "Allah adamları"nın nasîhati, sohbeti, Söküp atar gönülden, dünyâya muhabbeti. Kötü kimseler ile berâberlik ve ülfet, İnsanı, kötü yola sürükler en nihâyet. Zîra bir kap üzümden, "Çürük" olsa bir teki, Diğer sağlamları da çürütür elbette ki. Çünkü çabuk yayılır her kötülük ve zulmet. Ve lâkin zor yayılır iyilik, güzel haslet. "Allah adamları"ndan bahsedilen bir yere, İner mutlak sûrette, rahmet-i ilâhiyye. "Kitâb"ı okunursa onların yine şâyet, Yağar yine oraya, bir bereket ve rahmet. Zîrâ o büyüklerin bir sözü, bir nazarı, Söküp atar kalplerden, karartı ve pasları. Hakkı bâtıl olandan ayırmak, tefrîk etmek, Herkesin yapacağı kolay iş değildir pek. Bu dünyâda en zor iş, Hak nedir, Bâtıl nedir? Bunu, doğru olarak ayırt edebilmektir. Mürşid-i kâmil olan âlim ve evliyâlar, Hakkı bâtıl olandan, kolayca ayırırlar. Böyle yüksek bir zâta kavuşursa bir kişi, Dünyâ ve âhirette kolay olur her işi. Kitaplarını dahî, seve seve okuyan, Ayırır bu sâyede, hakkı bâtıl olandan. Rastgele bir kitâbı okursa birisi de, "Şeytânın maskarası" olur netîcesinde. Vaktiyle bir Müslümân, Kâbe'ye gidecekmiş. Rastgele birisine gidip yol suâl etmiş. Onun târif ettiği bir yola girmiş, ama, Nice sonra Kâbe'yi, sormuş başka adama. O demiş: (Ne Kâbesi, burası Horasan'dır. Aksi istikâmette gelmişsin ne zamandır.) Hâlbuki bu arada, geçmiş Hac mevsimi de. Yanlış yere sormanın, zararı budur işte. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Emanet kutu
2006-11-01 01:00:00
"Hacı Bayrâm Velî"nin yaşadığı devirde, Askere çağrılmıştı, "bir genç" günün birinde. Yetîm ve öksüz olup, kimsesi yoktu, lâkin, Biraz mîrâs kalmıştı babasından garibin. Yâni az "Bilezik"le, birkaç da "Altın"ları, Vardı ki, bir kutuya koyuverdi onları. Ama kimse yoktu ki, bıraksın emâneten. "Hacı Bayrâm Velî"nin kabrine geldi hemen. Rûhuna okuyarak bildiği sûreleri, Dedi ki: (Yâ hazret-i Hacı Bayrâm-ı Velî! Vatanî vazîfemi îfâ etmek üzere, Bugün, hayırlısıyla gidiyorum askere. Lâkin şu elimdeki bir miktâr "Mücevher"i, Emânet edeceğim şu anda yoktur biri. Çâresiz geldim artık ben zât-ı âlînize, "Kutu"yu, emâneten bırakıyorum size.) Genç, böyle söyleyerek çıkıverdi türbeden. Ve müsterih olarak, askere gitti hemen. Aradan birkaç sene geçmişti ki nihâyet, Askerliği bitti ve köyüne etti avdet. Koyduğu "Emânet"i almak için de hemen, Koşup geldi türbeye, hiç vakit kaybetmeden. Tereddütsüz, ümitle türbeye girdiğinde, Gördü ki, "Çekmece"si durur aynı yerinde. Sevinçle yaklaşarak, dedi ki türbedâra: (Efendim, şu kutuyu yıllar önce bir ara, Askere gittiğim gün, ben koymuştum bir zaman. Şimdi döndüm askerden, alıyorum buradan.) O türbedâr dedi ki: (Al tabii evlâdım, Alabilecek misin ama onu bakalım. Çünkü ben, bu "Kutu"yu, vaktiyle birkaç kere, Alıp koymak istedim, daha emîn bir yere. Lâkin uğraştımsa da, bütün kuvvetimle ben, Milim oynatamadım o "Kutu"yu yerinden. "Bu işte bir hikmet var" diyerek en sonunda, O kutuya elimi sürmedim bir daha da.) O böyle dediyse de, genç uzattı elini. Oradan kolaylıkla aldı "Emâneti"ni. Yâni "Hacı Bayrâm"ın kerâmetiyle, yine, Çekmecesini alıp, dönüverdi köyüne. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kötü huyun zararı
2006-11-02 01:00:00
"Muhammed Sıbgatullah", Allah adamlarından. Bir gün Ona sordular, "Kötü huylu" olmaktan. Buyurdu: ("Kötü insan", kötü bilir herkesi. Bulunmaz kendisinde, merhametin zerresi. Nankördür, eşe dosta hiç değildir vefâkâr. Bir iyilik yapsa da, sonradan başa kakar. Tanımaz helâl harâm, sakınmaz günâhlardan. Kimseyle geçinemez, incinir herkes ondan. Hattâ o, çok yapsa da nâfile ibâdeti, Alamaz sevâp ecir, boşa gider zahmeti. Hadîste buyuruldu: (Kötü huylu kimseler, Huyları sebebiyle, Cehenneme girerler.) Kötü huylu bir kişi, benzer "kırık testi"ye. Ne yama kabûl eder, ne de döner eskiye. Öyle fenâlıktır ki "kötü huy" bir insanda, Görmez iyiliğinin faydasını "Mîzân"da. İster ki, başkasına zarar versin durmadan. Zîrâ böyle kişiler, zevk alır hep bunlardan. Hâlbuki kuyu kazsa, birine, biri eğer, Kazdığı o kuyuya, evvelâ kendi düşer. Vaktiyle garip biri, bir köyden geçer iken, Bir fırına uğrayıp, "ekmek" ister içerden. Velâkin parasını vermek istediğinde, Bakar ki, hiç parası kalmamış üzerinde. Bir "Dilenci" zanneder, fırıncı onu o an. Kalbinden geçirir ki: "Bıktım artık bunlardan". Bir ekmeğin içine, bolca "Zehir" koyarak, Verir o zavallıya, Allah'tan korkmayarak. Hiçbir şeyden haberi olmayan o Müslümân, O "Zehirli ekmeği", alıp gider oradan. Bir köye girdiğinde, rast gelir "Genç biri"ne. Askerden terhis olmuş, dönüyormuş evine. Acıkmış olduğunu söyleyince genç kişi, Ona merhametinden, acır ve yanar içi. Fırıncıdan aldığı ekmeği verir ona. Gönül rahatlığıyla, devâm eder yoluna. "Genç", orada oturup, o ekmeği yiyerek, Yürür gider evine, hiçbir şey bilmeyerek. Lâkin başlar içinde o "Zehir"in tesiri. Ve başlar titremeye vücûdunun her yeri. Artık son nefesini alırken o genç adam, Der ki: (Ben, köyümüze yeni girmiştim ki tam, Yolcunun birisinden, bir ekmek alıp yedim. Ondan sonra başladı titremeye her yerim.) Bunu duyan fırıncı, başlar bir dövünmeye. Der: (Eyvâh, o zehiri ben koydum o ekmeğe. Keşke yapmaz olaydım, yaptığım iş doğru mu? Ben, kendi elim ile zehirledim oğlumu.) Ne kadar pişmân olup, üzüldüyse de içten, Lâkin oğlu ölmüştü, geçmiş idi iş işten.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 45
.Müflis kimdir?
2006-11-03 01:00:00
"Abdurrahmân Kerkûkî", âlim ve Velî bir zât. Bir gün, sevdiklerine şöyle etti nasîhat: (Kardeşlerim, kaçının her günâh ve harâmdan. Bilhassa titizlikle sakının "Kul hakkı"ndan. Nitekim Resûlullah, hitâb edip eshâba, (Müflis kimdir?) diyerek, suâl etti bir defâ. Dediler ki: (Müflis'in, şu ki bizce mânâsı, Kalmamıştır elinde hiç malı ve parası.) Buyurdu: (Asıl müflis, şu kuldur ki ey eshâb! O, dünyâ hayâtında kazanmıştır çok sevâp. Namâz oruç, hac zekât, yapmıştır çok hasenât. O, bu sevaplarıyla mahşere gelir, fakat, Onun bunun hakkına, tecâvüz eylemiştir. Kiminin arkasından, gıybetini etmiştir. Türlü "Kul hakları"yla, gelir mahşer yerine. Verilir sevapları, bu hak sâhiplerine. Lâkin öyle çoktur ki alacaklı olanlar, Hepsini ödemeden, tükenir o sevaplar. Verecek sermâyesi kalmayınca onlara, O hak sâhiplerinin günâhları, bu defâ, Onlardan alınarak, bu kula yükletilir. Hor ve zelîl olarak, Cehenneme itilir.) ***** Bir gün de buyurdu ki: (Birinizin, faraza, Kapısının önünde, akan bir "Nehir" olsa, O kişi, o nehirde beş defâ günde eğer, Yıkansa, üzerinde kalır mı kirden eser?) Hemen arzettiler ki: (Hayır, kalmaz kirden iz. Günde beş kez yıkanan, olur elbet tertemiz. Buyurdu ki: (Beş vakit namâz dahî böyledir. Onu güzel kılanlar, günâhtan temizlenir.) ***** Bir gün de buyurdu ki: (Ey eshâbım, şimdi siz, Bir koyun sürüsü'nün "Çoban"ı gibisiniz. Nasıl ki mes'ûl ise her çoban, sürüsünden, Siz dahî mes'ulsünüz, kendi iyâlinizden. Evlâtları yüzünden, çok anne ve babalar, O gün, "Veyl" ismindeki Cehennemde yanarlar. Zîrâ çocuklarına dîni öğretmediler. Sırf "Para kazanma"nın yolunu gösterdiler. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzak. Merhamet etmiyecek onlara cenâb-ı Hak.) ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Münakaşa zararlıdır
2006-11-04 01:00:00
Kötü huylardan biri, "Münâkaşa etmek"tir. Yâni her meselede (Ben haklıyım!) demektir. Hâlbuki münâkaşa, netîceye götürmez. Hattâ fayda yerine, "zarar verir" çoğu kez. Vaktiyle bir müslümân, gider bir medreseye. Bir âlimin yanında, ilim tahsîl etmeye. Çalışır gece gündüz, aylar geçer aradan. Lâkin hiç istifâde edemez hocasından. En nihâyet üstâdı, çağırır o kimseyi. Der ki: (Çalışıyorsun dersine gâyet iyi. Lâkin hiç istifâde etmedin, biliyorsun. Ve bunun sebebini, çok merak ediyorsun. Buna sebep şudur ki, gelirken sen bu il'e, Münâkaşa etmiştin yolda bir mü'min ile. O kimsenin kalbini kırmış idin bu yüzden. Hâlbuki kalb kıranlar, mahrum kalır feyizden. Helâllık almadıkça, gidip ondan ihlâsla, Bizden, bir istifâden olamaz senin aslâ.) O da gidip onunla konuştu, helâllaştı. Yüksek mertebelere, bir kaç günde ulaştı. Bir gün de "Resûl" ile hazret-i "Ebû Bekir", Dururken, yanlarına edepsiz biri gelir. Hakârette bulunur Allah'ın Resûlü'ne. Sabreder Resûlullah onun bu sözlerine. Sıddîk dahî sabreder buna mütemâdiyen. Sonra dayanamayıp, cevap verir âniden. Ve der ki: (Ey hayâsız, hiç utanmıyor musun? Allah'ın Resûlü'ne hakâret ediyorsun.) Hazret-i Ebû Bekir böyle cevap verince, Resûlullah, oradan ayrılırlar hemence. Sıddîk bunu görünce, koşup hemen peşinden, Niçin ayrıldığını sorunca kendisinden, Buyurur ki: (Kardeşim, o hakâret ettikçe, Melekler bizimleydi, biz cevap vermedikçe. Hattâ o, bize öyle hakâretler ederken, Melekler, (Sen öylesin!) derlerdi ona hemen. Ne zaman ki sen ona cevap verdin kızarak, "Şeytânlar" geldi hemen, melekler ayrılarak.) Hazret-i "Ebû Bekir" üzülür yaptığına O günden îtibâren, "Taş" koyardı ağzına. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Bu isyancı kim?"
2006-11-05 01:00:00
"Hacı Bayrâm Velî"yi bâzı çekemeyenler, Kendisini Sultana şikâyet eylediler. Dediler: (Hacı Bayrâm diyorlar kendisine. İnsanlar, akın akın giderler meclisine. Aleyhinizde dahî, söz söylemiş bu insan. Korkarız ki, ilerde çıkarır belki isyân.) Pâdişâh, tetkîk için bu şahsın durumunu, Emretti: (Yakalayıp, getirin bana onu! Emrime başkaldırıp, gelmek istemez ise, Zincire bağlayarak, getirin zorla bize.) Vazîfeli memurlar, bu fermânı aldılar. Edirne'den çıkarak, yola revân oldular. Ankara'ya az bir yol kalmıştı ki, bir ara, Rastladılar bir "genç"le, nûrlu bir "ihtiyâr"a. O yaşlı zât, bunlara sordu ki: (Acabâ siz, Nereye, ne maksatla acele gidersiniz?) Dediler: (Ankara'da varmış ki garip biri, Toplamış etrâfına, bir grup kimseleri. Sultâna başkaldıran isyâncı biri imiş. Adı da, halk içinde "Hacı Bayrâm Velî"ymiş. Biz, onu yakalayıp, Sultâna varacağız. Gelmek istemez ise zincire vuracağız. O nûr yüzlü ihtiyâr, dedi ki o erlere: (Aradığınız benim, gitmeyin başka yere.) Bu sözler karşısında, şaşkına döndü erler. (Hayır, siz öyle biri değilsiniz) dediler. "Hacı Bayrâm-ı Velî", buyurdu ki bu defa; (Yine de biz gidelim birlikte pâdişâha. "Peki" deyip, birlikte döndüler Edirne'ye. Sultân merak ederdi: (Bu isyâncı kim?) diye Bir "Eşkıyâ" beklerken, Sultân İkinci Murât, Gördü ki, karşısında "Nûr yüzlü Velî" bir zât. İhsânlarda bulundu kendisine gâyetle. Ve lâkin "Hacı Bayrâm", reddetti nezâketle. Sultân ısrâr edince, buyurdu ki o zaman: (Pâdişâhım, mutlaka gerekliyse bir ihsân, Vergi ve askerlikten, bilcümle talebemiz. Bir müddet muâf olsun muvâfık görürseniz.) Pâdişâh, Hacı Bayrâm Velî'nin teklîfine, (Uygundur) buyurarak, fermân verdi eline. "Devamı yarın" >
.Sahte talebeler!
2006-11-06 01:00:00
"Hacı Bayrâm-ı Velî", pâdişâhtan bir fermân, Alarak, Ankara'ya aynı gün oldu revân. Talebeler, ilimle meşgûl olsunlar diye, Sultânın ihsânıydı Hacı Bayrâm Velî'ye. Lâkin bâzı kimseler, bunu fırsat bilerek, Talebe oluyordu, hep bu zâta giderek. Ve öyle çoğaldı ki bu "Sahte talebe"ler, Bozuldu memlekette iktisâdî dengeler. Ricâ etti pâdişâh Hacı Bayrâm Velî'ye: (Bana, talebelerin listesini ver!) diye. Ankara'nın "Kanlıgöl" mevkiinde, o dahî, Çadır kurulmasını emretti bizâtihî. Ve haber gönderdi ki: (Bana tâbi olanlar, Kim varsa, falan yerde acele toplanalar!) Duyanlar, akın akın gittiler o bölgeye. Şöyle ki, iğne atsan düşmezdi sanki yere. Ve herkes aynı şeyi merak ediyorlardı. "Bizi niçin buraya topladı?" diyorlardı. Nihayet büyük Velî seslendi: (Dervişlerim! Ben, talebelerimi kurbân etmek isterim. Canını, benim için verecek varsa biri, Gelsin ve giriversin şu çadırdan içeri.) Hacı Bayrâm Velî'nin bu teklîfine rağmen, Olmadı tek bir kişi çadıra gelip giren. Hacı Bayrâm-ı Velî, elinde keskin bıçak, Beklerdi ki, "Acabâ, kimdir kurbân olacak?" Derken yürüyüverdi, "İki kişi" o sıra. Kalabalıktan çıkıp, girdiler o çadıra. Hacı Bayrâm-ı Velî, o çadıra önceden, Bir "Koyun" getirmişti hiç kimseler görmeden. Vaktâ ki "İki kişi" girince o çadıra. Girerek, o koyunu kurbân etti o ara. Çadırdan dışarıya aktığında o kanlar, Kaçıştılar etrâfa, bunu gören insanlar. "Hacı Bayrâm", çadırdan çıkıp baktı o anda. Gördü ki, hiç kimseler kalmamış o meydanda. Buyurdu: (İki tâne talebem varmış benim. Değildir diğerleri benim talebelerim. Talebe bilmiyorum bunlardan gayrisini. Onlar, askerlik yapıp, versinler vergisini.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Öfke, aklı örter
2006-11-07 01:00:00
"Muhammed Ezherî" ki, Allah dostu bir velî. Sohbeti, dinleyene olurdu fâideli. Bir gün, sevdikleriyle sohbet ederken bu zât, "Kibir"den bahsederek, şöyle etti nasîhat: Bilin ki öfke gadab, "Kibir"den hâsıl olur. Öfkelenen insanda, örtülür akıl, şuur. İnsan kızdığı zaman, şeytân da fırsat bilip, O kimsenin boynuna, geçirir derhâl bir ip. İstediği tarafa sürükler o kimseyi. Çünkü o, ayıramaz iyi kötü nesneyi. O, şeytânın elinde, olmuştur bir oyuncak. İnsan, "Kızmamak" ile kurtulur bundan ancak. "Pehlivân" denirse de, yenenlere hasmını, Lâkin asıl pehlivân, yenendir gazabını. Biri, Resûlullah'tan nasîhat isteyince, (Kızma ve sinirlenme!) buyurdular hemence. Sordu o zat üç defâ, önden, yandan, arkadan. Yine aynı cevabı aldı Resûlullahtan. "Îsâ Peygamber" dahî, havârîleri ile, Giderken, karşılaştı yolda "Kötü biri"yle. Kendisine hakâret eyledi o bî-edeb. O ise, iyilikle cevap verdi ona hep. O gidince, yanında bulunan havârîler, Gördükleri bu şeye taaccüp eylediler. Dediler: (O hakâret etti mütemâdiyen. Siz, yumuşak cevaplar verdiniz, acep neden?) Îsâ Nebî, o zaman buyurdu: (Ey insanlar! Bir kapta ne var ise, dışarıya o sızar.) Bir gün de buyurdu ki Îsâ aleyhisselâm: (Gadab ve öfkelenmek, "Ateş"e misâldir tam. Nasıl söndürürlerse ateşi, "Su" atarak, Söndürün hırsınızı, siz de abdest alarak. Şu "üç haslet" var ise, bir Müslümânda şâyet, Hak teâlâ o kula acır, eder merhamet. Biri "Nîmete şükür", diğeri "Affetmek"tir. Üçüncüsü, kızınca, "Öfkesini yenmek"tir. Bir kimse kızdığında, davranırsa yumuşak, Kalbini, "Îmân" ile doldurur cenâb-ı Hak. Biri kızdığı zaman, gizlerse gadabını, Allah da, gizler onun kusûr, kabâhatını.) ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 1
Namaz nûrdur
2006-11-08 01:00:00
"Sıbgatullah Arvâsî", büyük âlim ve velî. Bir gün, "Namâz" hakkında buyurdu şu sözleri: "Namâz", dînin direği, mü'minin mîrâcıdır. "Namâz", hasta rûhların, tesirli ilâcıdır. "Namâz" kılan, kurtarır yıkılmaktan dînini. Kılmayan, kurtaramaz Cehennemden kendini. "Namâz", korur insanı çirkin, kötü her işten. "Namâz" kılan, kurtulur Cehennem ateşinden. "Namâz", nûrdur, ışıktır insanların kalbine. "Namâz", Münker-Nekîr'in, cevaptır suâline. "Namâz" kılan kimsenin, kalbi temiz, pâk olur. "Namâz" kılan, her zaman, huzûr ve râhat bulur. "Namâz"la geçer insan, şimşek gibi Sırât'ı. "Namâz"la insan bulur, huzûr ile râhatı. "Namâz"dır insanları, doğru yola getiren. "Namâz"dır insanlara, günâhı terk ettiren. "Namâz", rûhlara gıdâ, namâz rûhlara şifâ. "Namâz"dır üzüntülü kalblere nûr ve safâ. "Namâz", kalbi parlatır, Sırât'ı aydınlatır. "Namâz'ını kılmayan, çok pişmân olacaktır. "Namâz"dır mü'minleri birbirine bağlayan. "Namâz"dır küskünleri barıştırıp dost yapan. "Namâz" kılmayanların, kabûl olmaz duâsı. Çünkü o, terk etmiştir mühim olan bu farzı. "Namâz" kılan, öyle çok yaklaşır ki Allah'a, Başka ibâdetlerle, fazlası olmaz daha. "Namâz" kılan, yapar hep faydalı, iyi amel. "Namâz", kötülüklere olur mâni ve engel. Câmide, cemâatle kılarsa bunu herkes, Sevgi ile bağlanıp, tutmazlar kin ve garez. Büyükler, küçüklere eder şefkat, merhamet. Onlar da, büyüklere gösterir saygı, hürmet. Zenginler, fakirlerin vâkıf olur hâline. Yardımda bulunurlar, derhâl kendilerine. Câmide, hastaları görmeyince sağlamlar, Merak edip, onları, evlerinde ararlar. Şartlarına uyarak, kılarsa onu bir kul, Hak teâlâ indinde, olur iyi ve makbûl. Kıyâmette, ilk önce sorulacak "Namâz"dan. Hesâbını verenler, kurtulacak azâbdan. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Muhtaçlara yardım...
2006-11-09 01:00:00
"Abdullah bin Mübârek" adında bir evliyâ, Hacda iken bir gece, gördü şöyle bir rüyâ: Semâdan yeryüzüne, "İki melek" indiler. Sonra, birbirleriyle hasbihâl eylediler. Meleklerden birisi, sordu ki diğerine: (Bu sene, kaç Müslüman geldi bu Hac yerine?) (Altıyüzbin Müslüman) deyince, sordu yine: (Kaçının haccı kabul oldu acep bu sene?) Dedi ki: (Bu kadar çok kimse Hacca gelmiştir. Lâkin hiçbirininki kabul edilmemiştir. Ama Şam'da "Alî bin Muvaffak" diye bir zat. Var ki, Hac sevabını o kazanmıştır bizzat.) Abdullah bin Mübarek uyandı sonra hemen. O zâtı bulmak için Şam'a gitti âcilen. Kendisini bularak anlattı rüyâsını. Dedi ki: (Söyle bana, sen şu işin aslını. Sana, Hac sevâbını kazandıran iş nedir? Ne amel işledin ki, kazandın böyle ecir?) Dedi ki: (Ayakkabı tâmiridir mesleğim. Otuz seneden beri, Hacca gitmek isterim. "Üçyüz dirhem" parayı, biriktirip nihâyet, Bu yıl, Hacca gitmeye etmiştim hâlis niyet. Lâkin kısmet olmadı bu sene de bana Hac. Zîrâ bir komşum vardı, gâyet fakir ve muhtâç. Bir gün gidip gördüm ki bu komşumun evine, "Et kokusu" yayılmış evinin her yerine. Şaka ile dedim ki: (Et pişiyor ocakta. İkrâm et de, berâber yiyelim şuracıkta.) Ben böyle söyleyince, ağladı hüngür hüngür. Dedi ki: (Çocuklarım, aç bekliyor üç gündür. Bütün şehri dolaşıp, iş aradım bir hafta. Lâkin hiç bulamadım uygun iş, bir tarafta. Bir yolun kenarında, "Ölü bir hayvan" gördüm. Zarûret miktârınca, kesip eve götürdüm. Yemek pişiriyorum çocuklara o etten. İkrâm edemiyorum size de bu sebepten.) Ben bunu öğrenince, çok sızladı yüreğim. Ve biriken paramın hepsini ona verdim. Abdullah bin Mübârek, öğrenince bu hâli, Buyurdu ki: (Çok iyi iş yapmışsın yâ Alî!) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dünya malı...
2006-11-10 01:00:00
"Ebüssü'ûd Efendi", çok pahalı bir sarık, Giymişken, biri geldi yanına bir aralık. Düşündü ki: "Şuna bak, satsa şu sarığını, Doyurur parasıyla, çok fukarâ karnını." O anda Ebüssü'ûd Efendi hazretleri, Anladı o kimsenin, kalbinden geçenleri. Sarığını çıkarıp, buyurdu: (Git pazara! Şunu sat, parasıyla, yemek ver yoksullara.) Adam derhâl giderek, o emri etti îfâ. Lâkin geri dönünce, çok şaşırdı bu defâ. Zîrâ kendi eliyle satmış olduğu sarık. Bu zâtın başındaydı, afalladı bir anlık. Ebüssü'ûd Efendi, o kimseye bakarak, Buyurdu ki: (Bu işi ettin ise çok merak, Git falanca kimseye, sor bu işin sırrını. Söylesin bunun bana nasıl ulaştığını.) Adam, mahcûb bir hâlde, giderek o kimseye, Suâl etti: (Bu işin hikmeti nedir?) diye. O dedi: (Bir denizde, fırtınaya tutuldum. Boğulmak üzereyken, bir adakta bulundum. Dedim ki: "Kurtulursam eğer bu tehlikeden, Sâhile çıkar çıkmaz, ilk iş olarak hemen, Ebüssü'ûd Efendi hazretlerine lâyık Hediye alacağım, iyisinden bir sarık." Pazarda, böylesini üç gündür arıyordum. Lâkin ona yakışır sarık bulamıyordum. Aradığım sarığı, bugün buldum nihâyet. Götürüp teslîm ettim, vak'a bundan ibaret.) Anladı ki, "Büyükler, kıymetli elbiseler, Giyseler de vermezler bunlara aslâ değer". Bu zât buyuruyor ki: (Hakîkî bir Müslümân, Dünyâ ve âhirette, râhat eder her zaman. Yâni İslâmiyete, tâbi olur her işte. Bütün saâdetlerin başı da budur işte. Çünkü o, insanları bırakarak bir yana, Çevirmiştir gönlünü, sâdece Allah'ına. Herkes onu methetse, yâhut da sevmese hiç, Duymaz o, bu şeylerden bir üzüntü ve sevinç. Çünkü iyi bilir ki, methetse de bugün halk, Yârın hiç belli olmaz, söver düşman olarak. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemen
.Ateş deyip geçmeyin!..
2006-11-11 01:00:00
"Abdülhamîd Şirvânî", âlim ve velî bir zât. Bir gün sevdiklerine şöyle etti nasîhat: (Kardeşlerim, dünyânın bilcümle servetiyle, Hiçbir değeri yoktur indallah zerre bile. "Sinek kanadı" kadar kıymeti olsa idi, Onlardan, kâfirlere, bir yudum su vermezdi. Allah, "dünyâ malı"na kıymet vermediğinden, İnanmayanlara da veriyor bu nîmetten. Ama onlar, Cennet'ten tam mahrum olacaklar. Cennetin, kokusunu bile duymayacaklar. Kâfirlere verilen o mallar, âhirette, Onların azâbını arttıracak elbette. Müslümân olanlar da, malının "Zekâtı"nı, Vermezse, âhirette yüklenir azâbını. Zekâtı verilmeyen o mallar, o paralar, Mahşerde "Ateş" olup, sâhiplerini yakar. "Ateş" deyip geçmeyin, ona hiç dayanılmaz. Bir kibrit alevine elinizi tutun az. Su biraz sıcak olsa, abdest alamıyorum. (Yâ Rabbî, bu insanlar nasıl yanar?) diyorum. Şimdi bâzı insanlar, bir parçacık menfaat, Uğruna, Cehenneme sürükleniyor, heyhât! Kalbden "Dünyâ sevgisi" çıkmadıkça velhâsıl, Hakîkî saâdete, olamaz kimse vâsıl. Bu, hele bu zamanda çok çetin ve müşkildir. Bu, çok ibâdet ile olacak şey değildir. Çok oruç tutmak ile ve kılmakla çok namâz, Kalbten, "dünyâ sevgisi" yine çıkarılamaz. Bunu elde etmenin, bir yolu var ki şu an, O da, bu saâdete, bu nîmete kavuşan, Bir "Allah adamı"nı sevip, Ona uymaktır. Kendi aklını atıp, Ona tâbi olmaktır. Nitekim bir gemiye binerse biri şâyet, Geminin kaptanına tâbi olur o elbet. Eğer müdâhaleye kalkarsa, o, ahmaktır. Dînimizin esâsı, çünkü tâbi olmaktır. Hazret-i Ebû Bekir, kâfirlere dedi ki: (Mâdemki O söyledi, doğrudur elbette ki.) "Edeb"in bir târifi, "Îtirâz etmemek"tir. Büyüklerin emrine, hemen "Peki" demektir. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel
.Adâlet ve ihsân
2006-11-12 01:00:00
"Abdülvehhâb-ı Mısrî", hâl ehli bir velîydi. Nasîhati, herkese pek çok fâideliydi. Derdi ki: İki türlü, kula gelir hidâyet. Kimine "İhsân" olur, kimine de "Adâlet". Bir kimse, duâ edip dese ki: (Yâ ilâhî! Îmân ve hidâyete kavuştur beni dahî.) Onun, hüsnü niyetle yaptığı bu duâyla, O kulu, hidâyete erdirir Hak teâlâ. İnsan, bütün ömrünce istese bunu bir an, Ölmeden, o kimseye nasîb olur bu "îmân". İşte, duâ edip de, hidâyete kavuşmak, "Adâlet-i ilâhî" sâyesindedir ancak. Bâzı kimseler dahî vardır ki bu dünyâda, Îmâna gelmek için bulunmaz bir duâda. Haberi bile yoktur îmândan, hidâyetten. Lâkin seçip kurtarır, Allah onu o 'dert'ten. Yâni ona tanıtır "Sevdiği bir kulu"nu. Onun vâsıtasıyla, kendine çeker onu. Bu da, Hak teâlânın "İhsânı"dır ki elbet, Dünyâda, olmaz artık bundan büyük bir nîmet. Bir "Mürşid-i kâmil"i tanımadan bir kimse, Yüz sene, hiç durmadan ibâdet, hizmet etse, Kayabilir ayağı yine o Müslümanın. Çünkü tasarrufunda değildir bir üstâdın. Rehberi olmayanın îmânı, bu devirde, Yüzen "Tahta parçası" gibidir bir nehirde. Dalgalar tesiriyle bir batar, sonra çıkar. Her an bir tehlikeye olabilir o dûçâr. Rehberi olanların îmânına gelince, "Kaya" gibi muhkem ve sağlam olur bir nice. Yâni hakîkî rehber olmadan bir şey olmaz. İnsanlar, âhirette azâbtan kurtulamaz. Peygamber olmayınca, nasıl ki din olmazsa, Onun vârisleri de öyledirler hülâsa. Lâkin mürşid geçinen, sahte şeyhler dahî var. Bu gibiler, din değil, "Dünyâ adamı"dırlar. Onların olmaması, olmasından iyidir. Çünkü onlar, "Yol kesen eşkıyâ"lar gibidir. Eşkıyâ, insanların, alır yalnız malını. Bunlar ise çalarlar dînini, îmânını. E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kendinizi sevmeyin!..
2006-11-13 01:00:00
"Ziyâeddîn Nurşînî", âlim ve evliyâdır. Gençlere, çok kıymetli nasîhatleri vardır. O, bir gün buyurdu ki: (Yolumuzun esâsı, Aslâ terk etmemektir büyüklerle temâsı. Bir "Rehber"e kavuşmak, en büyük bir nîmettir. Sonra yapılacak iş, Ona teslîmiyettir. Yâni kendine değil, o zâta tam uyarak, Huzûra kavuşmaktır, hem de sonsuz olarak. Velhâsıl râhat huzûr, ortada durmaktadır. Kavuşmanın yolu da, bir rehbere uymaktır. Kim aklını terk edip, tam uyarsa "Rehber"e, Kavuşur o sâyede, sonsuz saâdetlere. Kim de hocası varken, "Nefsi"ne uysa eğer, Eksik olmaz başından üzüntü, gam ve keder. Bir hakîkî rehbere olan teslîmiyeti, Nisbetinde, her insan, kazanır saâdeti. "Eshâb", teslim oldular Allah'ın Habîbine. Yükseldiler Cennetin en yüksek mevkîine. Kureyş kâfirleriyse, Ona inanmadılar. Yalnız "baş gözü" ile bakarak aldandılar. Halbuki sahâbîler, Ona, "Peygamber" diye, Bakarak, ulaştılar rızâ-i ilâhîye. Öyle yükseldiler ki bu sevgiyle o zevât, Onlar namâz kılsalar, meselâ iki rekât, Gayrinin, ömür boyu yaptığı ibâdetten, Daha kıymetli olur indallah bu sebepten. "Dünyâ" ile "Âhiret", zıttır birbirlerine. Birini kalbe koysan, yer kalmaz diğerine. Kim "Doğu"ya yaklaşsa, "Batı"dan uzaklaşır. Dünyâdan uzaklaşan, âhirete yaklaşır. Dünyâya yaklaşırsan, çok seversin kendini. O zaman sevemezsin senden gayrilerini. İki zıt şey, bir yerde, bulunamazlar elbet. Ya "Allah"ın sevgisi, ya da "Nefs"e muhabbet. Kalblerin, saf ve temiz olması lâzım gelir. Bu da, "Hak dostları"na olan sevgi iledir. Hak teâlâ Kur'ânda, buyurur ki meâlen: (Dostlarımla berâber olun mütemâdiyen.) O "Allah adamları" öyle kişilerdir ki, Yanlarında olanlar, olmazlar fâsık, şakî. > E-mail: abdullatif.uya
.Merkez Efendi "rahmetullahi aleyh" Adı Mûsâ idi
2006-11-14 01:00:00
Henüz "Merkez Efendi" genç bir talebe iken, "Sümbül Sinân" ismini işitmişti birinden. Lâkin onun hakkında, bâzı dedikodular. Duyduğundan, ona pek eylemedi îtibâr. Ama gece rüyâda gördü ki kendi bizzât: Gelip, kapılarını çaldı o mübârek zât. İstemediği için içeri girmesini. Yığdı kapı ardına eşyâsının hepsini. Kendi de, eşyâların oturdu üzerine. Lâkin "Sümbül Efendi" kapıyı açtı yine. Eşyâlarla birlikte, yerde buldu kendini. Uyanıp, zor bekledi sabahın gelmesini. Vardı "Sümbül Sinân"ın câmideki vâzına. Oturdu o görmeden kürsünün arkasına. "Sümbül Sinân", Kur'ândan bir tefsir yapıyordu. Tefsîri bitirince hemen şöyle buyurdu. (Zannederim bu bahsi, anladınız mükemmel. Merkez Efendi bile anladı bunu güzel.) Daha yüksek mânâlar vererek tefsîrine, Onu dahî bitirip şöyle buyurdu yine: (Buna iyi anlayan olmadı bir ben hâriç. Merkez Efendi dahî anlamadı bunu hiç.) İşbu kerâmetini görerek o büyüğün, Talebesi olmakla şereflendi aynı gün. Düşündü ki: "O rüyâ doğru çıktı vallahi. Girdi gönül evime, ben istemesem dahî." Ve kısa bir zamanda, aldı mutlak icâzet. Sonra, kerîmesine tâlip oldu nihâyet. Hocası buyurdu ki: (Evlâdım, bir yük altın. Getir ki kolaylıkla hâsıl olsun murâdın.) "Peki efendim" deyip, alarak üç beş çuval, İçlerini, "Toprak"la doldurdu o gün derhâl. Ağızlarını dahî dikerek gâyet düzgün, Hocasının evine taşıttırdı aynı gün. Vaktâ ki çuvalları açınca, birden bire, Çil çil "Altın" döküldü çuvallardan yerlere. Hocası Sümbül Sinân, buyurdu ki: (Evlâdım! Aslâ altın değildi bundan benim murâdım. İstedim, hanım dahî bilsin de böyle seni. O dahî seve seve versin kerîmesini.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerle
."Peki" diyen kazanır
2006-11-15 01:00:00
"Seyyid Fehîm Arvâsî", hâl ehli bir kişiydi. İslâma hizmet etmek, en mühim tek işiydi. O, bir gün buyurdu ki: (Olmayın îtirâzcı. Dâimâ "Peki" deyin, olsa da biraz acı. Zîrâ "Peki" demekle Eshâb Resûlullah'a, Çok yakın ve sevgili olmuşlardı Allah'a. Hazret-i "Ebû Bekir", mîrâcı işitince, Hiç îtirâz etmeyip, tasdîk etti hemence. "Tamam!" dediği için o gün Resûlullah'a, "Sıddîk" lakabı ile yükseldi bir kat daha. "İmâm-ı Rabbânî" de, hac için, Hindistân'dan, Bâzı talebesiyle yola çıktı bir zaman. Henüz "Bâkî Billâh"ı tanımıyordu, fakat, Yok idi o devirde Onun gibi âlim zât. Zâhirî ilimlerin vâkıf olup hepsine, Ders verirdi yüzlerce ilim talebesine. İşte o yolculukta, birisi talebenin, Huzûruna gelerek İmâm-ı Rabbânî'nin, Arz etti ki: (Efendim, benim bir hocam vardır. Filân yerde oturur, adı Bâkî Billâh'tır. Berâber gidelim mi, Onun ziyâretine?) İmâm, "Peki" buyurdu onun bu teklîfine. Tevâzû buyurarak, kırmadı o gün onu. Onun hatırı için, değiştirdi yolunu. İmâm-ı Rabbânî'yi görünce Bâkî Billâh, Dedi ki: (Aradığım, budur elhamdülillah.) Zîrâ hep bekliyordu Serhend'den bir "Yiğid"i. Beklediği o yiğit, "İmâm-ı Rabbânî"ydi. Bâkî Billâh, İmâm'a etti ki şöyle niyâz: (Bizim misâfirimiz olmaz mısınız biraz?) İmâm, bu teklîfe de îtirâz etmeyerek, Hemen kabûl eyledi yine "Peki" diyerek. İki gün sohbet edip, buyurdu ki bu defâ: (İsterseniz gidiniz siz artık Beytullah'a.) Lâkin aradığını bulmuştu Onda hepten. Beytullaha gitmekten vazgeçti bu sebepten Bir "Peki" demek ile kendi talebesine, Kavuştu aradığı hakiki mürşidine. O huzûrda "İki ay" kalarak en nihâyet, O büyük üstâdından aldı mutlak icâzet. > E-mail: abd
.Cömert olun!
2006-11-16 01:00:00
"Abdülhakîm Arvâsî", büyük bir evliyâdır. Kalblere tesir eden nasîhatleri vardır. Onu gören kimseyi, kaplardı neş'e, sevinç. Yüzünden tebessümü noksan olmaz idi hiç. O, bir gün buyurdu ki: "Dünyâ", küçük ve dardır. Bunun için burada sıkıntı, darlık vardır. Her kim sıkılıyorsa, "Dünyâ işleri" için, Demek kalbi, dünyâya dönüktür o kişinin. "Âhiret"e dönerse, bulur râhat ve huzûr. Zîrâ ona giden yol, geniş, hattâ sonsuzdur. Kavgalar, dar yerlerde gelirler hep meydana. Zîrâ herkes, kendini çıkarır ön plâna. Herkes, menfaatini kayırır, haset eder. Herkes, (Dünyâ malına, ben sâhip olayım) der. Az malı, çok kimseler edince böyle talep, Dünyâ sıkıntısının menşei de budur hep. "Alma"yı düşünenin, sıkıntısı çok olur. Veren ise, dâimâ bulur râhat ve huzûr. Hem "Vermek" üzerine kurulmuştur dînimiz. Veren el, alan elden hep üstündür ve azîz. Bir gün Ona sordular: (Efendim, neden acep, Hakîkî Müslümânlar, güler yüzlü olur hep?) Buyurdu: (Güler yüzlü olur mü'min esâsen. Zîrâ mü'min olmanın, şiârı budur zâten. Zîrâ hâlis Müslümân, "Ölüm"ü unutmaz hiç. Ölümü çok anmak da, verir neşe ve sevinç. Çünkü "Ölüm", başıdır sonsuz bir yolculuğun. Hazırlanmak lâzımdır bu sefere çok yoğun. İnsan, dünyâda bile çıksa bir kısa yola, Birkaç gün evvelinden koyulur hazırlığa. "Ölüm seferi"ninse, değildir günü belli. Zîrâ hep âni gelir insanların eceli. İşte bu yolculuğu, çok düşünen bir insan, Yapar hazırlığını, gelmeden henüz o an. Bu dünyâ "Hayâl" olup, gâyet kısa zamandır. Sonsuza nisbet ile, ömür, sanki "bir an"dır. Bunun da çoğu gitti, azı kaldı geriye. Kavuşmaya bakmalı, rızâ-i ilâhîye. "Ölüm" uyandırmadan, uyanalım ki şu an, Yoksa, mahşer gününde, oluruz sonra pişmân.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İş kalbdedir
2006-11-17 01:00:00
"Hacı Fehmi Efendi", âlim ve velî bir zât. Kullara hizmet için, ederdi çok nasîhat. Bir gün, sevdiklerine buyurdu: (İş kalbdedir. Onu temizlemek de, ancak "Sohbet" iledir. "Sohbet", bir an da olsa, Hak dostu bir velîyle, Berâber bulunmaktır, konuşulmasa bile. Evliyâ-yı kirâmdan, "Behâeddîn Buhârî", Vardı ki, ziyârete gelmişti Ona biri. Baktı ki konuşmuyor, bekledi yarım saat. Lâkin konuşmuyordu yine o mübârek zât. En son dayanamayıp, dedi ki: (Ey efendim! Bir şeyler söyleyin de, istifâde edelim.) O zaman büyük velî, başını kaldırarak, Ona şöyle buyurdu hemen cevap olarak: (Bizim sükûtumuzdan bir şey anlamadıysan, Kelâmımızdan dahî anlamazsın ey insan!) Yüzüne bakmak bile, ibâdettir mü'minin. Çünkü onun kalbinde "Îmân" var, bunun için. Peygamber-i zîşân'ın kalbinden çıkan "Nûr"lar, Kalbten kalbe akarak, geldi bugüne kadar. "Su", nasıl ki boruyla gelir ise barajdan, Bu "Nûr" da, kalbten kalbe akıp gelir her zaman. Eğer nasîb olmazsa bu nûrlar bir kişiye, Kavuşmamış sayılır zâten o hiçbir şeye. Velhâsıl şu iki şart, her kimde varsa eğer, Resûlullah'tan gelen bu "Nûr"a, o da erer. Şartlardan birincisi şudur ki: "Bu nûrların, Kalbinde olduğuna inanmaktır bir zâtın." İkincisi, "Sevmektir o velîyi ihlâsla. Hiç şüphe etmemektir bu ikisinde aslâ". Her kimde bu iki şart mevcut ise eğer ki, Onun dahî kalbine nûr akar elbette ki.) Bir gün de buyurdu ki: ("Tevâzu" gösteriniz. Siz tevâzû ettikçe, daha yükselirsiniz. "Kibir"li olanları, ne kul sever, ne Allah. Kendisini sâdece kendi sever mâzallah. Yâni öyle olun ki, kaçmasın kimse sizden. Emîn olsun insanlar, hem el ve dilinizden. Desinler: (Gidelim de, filânın yanına biz, İçimiz açılsın ve ferahlasın kalbimiz.) > E-mail: abdullat
.Şâbân-ı Velî "rahmetullahi aleyh" Minderin altında!..
2006-11-18 01:00:00
Bir zamanlar birinin, bir zâta borcu vardı. O devrin parasıyla, "Beşyüz akçe" kadardı. Alacaklı adam da, zaman zaman gelerek, İsterdi parasını, hem de sitem ederek. (Biraz mühlet ver) diye yalvardıysa da ona, O mühlet vermeyince, çok üzüldü o buna. Çâresiz bir "velî"nin kabrine gidiverdi. Onu vesîle edip, şöyle duâ eyledi: (Yâ Rabbî, benim hâlim mâlumdur sana elbet. Bu velî hürmetine, bu âcize yardım et. Ödeyebilmem için beş yüz akçeyi buna, Bu borcum miktârınca parayı gönder bana.) O böyle hâlisâne duâ edip dönerken, Hâtırına "Şâbân-ı Velî" geldi âniden. Huzûruna vardı ki, kimse yoktu evinde. Diz çökmüş otururdu ibâdet mahallinde. O girince, mübarek gösterip minderini, Buyurdu ki: (Al bunun altındakilerini.) (Peki) deyip o dahî, alıverdi hepsini, O an "Şâbân-ı Velî", kaldırdı ellerini. Onun için şöylece duâ etti Allah'a: (Yâ Rabbî, bu kulunu darda koyma bir daha!) Bu kişi, hem "Para"yı, hem "Duâ"yı aldı ve, Sevinç ve huzûr ile, döndü ve geldi eve. Ve oradan aldığı parayı saydı hemen. Gördü ki, "borcu kadar" para almış o yerden. Koşarak gitti hemen o alacaklısına. Borcunu ödeyerek, şükretti Mevlâsına. Bu zât, bir sohbetinde buyurdu: (Ey insanlar! Bilin ki, her amelden âhirette "Hesap" var. O gün bütün günâhlar, olur hep âşikâre. Mahcûbiyet çok olur, bulunmaz ama çâre. Hâlbuki o işleri lâlettâyin bir insan, Görecek olsa eğer, mahvolur utancından. Ve hele sevdikleri, anne, baba, kardeşi, Görecek olsa eğer, ne hâl alır o kişi. Dünyâ ve âhirette mahcûb olmamak için, İsyân etmemelidir emrine Rabbimizin. Bu dünyâda, gülerek harâmı işleyenler, Mahşerde, ağlayarak Cehenneme girerler.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Büyükleri tanımak
2006-11-19 01:00:00
"Ahmet Sait Fârûkî", evliyâ bir zât idi. Her hâli, insanlara, birer nasîhat idi. O bir gün buyurdu ki: (Gidilirken bir yere, İhtiyaç duyulursa nasıl ki bir rehbere, Allah'a kavuşturan bu din yolunda da hem, Yolu bilen bir "Rehber" lâzımdır, hem de elzem. Bu din, Sorup öğrenmek ve iş yapmak dînidir. İnsan yalnız kalırsa, bu, çok tehlikelidir. İnsana dost lâzımdır, olsa da bir tek kişi. Yoksa, "Kitap okumak" olmalı onun işi. Kendi aklına göre giderse eğer insan, Arkadaşı "Şeytân"dır ve sonu olur hüsrân.) Bir gün de buyurdu ki: (Hak teâlâ, insanda, "İki korku"yu birden, cem etmez bir arada. Yâni kim, bu dünyâda korkar ise Allah'tan, Korkmaz o âhirette Cehennemden, azâbtan. Dünyâda korkmayan da, çok korkar âhirette. Zîrâ o kimse için azâb vardır elbette. "Korkma"nın menşeinde, vardır gizli "Muhabbet". İnsan, çok sevdiğinden çekinir, korkar elbet. "Allah korkusu"nun da temelinde bu vardır. Bu sevgi çoğaldıkça, korku dahî çoğalır. Bu korku, bildiğimiz korkulardan değildir. Yâni O'nu üzerim, incitirim diyedir.) Yine O buyurdu ki evinde bir sohbette: (Eğer niyet hayırsa, hayırdır âkıbet de. Hak teâlâ bir kula, eder ise muhabbet, Sevdiği bir kulunu, tanıtır ona elbet. Gösterir demiyorum, "Tanıtır", çok sevdirir. "Görmek" ile "Tanımak", zîrâ ayrı şeylerdir. Her kime tanıtırsa Allah böyle birini, Ona vermiş demektir her türlü nîmetini. Nasıl Resûlullah'ı çok sevdi sahâbîler, Verdi Allah onlara, çok ulvî dereceler. Çok yüksek olsa bile, başı bir evliyânın, Ayağı altındadır sahâbe-i kirâmın. Onları tanımakla, tanımayıp sevmemek, Arasında çok büyük fark vardır, bilmek gerek. "Gözü açık" olanla, "Âmâ olan" gibidir. Onları tanıyan ve seven çok tâlihlidir.) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454
.En büyük rütbe
2006-11-20 01:00:00
"Selâhaddîn Konevî", büyük âlim ve velî. Sohbeti, herkes için olurdu fâideli. O bir gün buyurdu ki: (Biz çok seviniyoruz. "İslâm âlimleri"ni zîrâ çok seviyoruz. Eğer bu büyükleri tanımasa idik biz, Dünyâ ve âhirette, harâb idi hâlimiz. "Büyükleri tanımak", en büyük bir rütbedir. Bu rütbe, her makâm ve mevkîin üstündedir. Bu rütbenin önüne, eğer mesleğinizi, Alacak olursanız, bu, zelîl eder sizi. Eğer sen "Tabip" isen, tek tabip sen değilsin. Onbinlerce tabipten, ancak bir tânesisin. Ama sen, bundan evvel, ehli sünnet üzere, Doğru îmân sâhibi "Müslümân"sın bir kere. Sonra da bir "Velî"yi, bir "Allah dostu"nu, sen, Tanıyıp seviyorsun, şeref budur esâsen. Bu şerefin yanında, para, makâm ve mevkî, Gibi şeyler, kıymetten mahrumdur elbette ki. Vardı sahâbeden de meslek ehli kişiler. Lâkin bahis konusu olmazdı öyle işler. Onlarda, tek ve ortak bir husûsiyet vardı. O da, "Resûlullah'ın sahâbesi" olmaktı. Zîrâ hazret-i Ömer, buyurur ki bu bâbta: (Bizler bulduk şerefi, asıl eshâb olmakta.) Bizler, Resûlullah'ı görmedikse de, fakat, "Onun vârisleri"ni tanıdık, bu hakîkat. O gün, Resûlullah'ın kalbinden çıkan nûrlar, Her an, bu "Büyükler"in kalbinden yayılırlar. Hem de hiç azalmadan, bir değişme olmadan, Dünyânın her yerine yayılıyor durmadan. Böyle büyük "Velîler", her devirde bulunmaz. Uzun seneler sonra bulunurlar gâyet az. Böyle büyük zâtları, sevmek ve tâbi olmak, Kolay ele geçmeyen bir nîmettir muhakkak. Yapılacak tek iş var, Ona teslîm olmaktır. Yâni kendine değil, o büyüğe uymaktır. Bir "Allah adamı"nı seviyorsa bir insan, Ona bahşedilmiştir, büyük nîmet ve ihsân. Dünyâda, bundan büyük bir nîmet yoktur daha. Bu nîmete kavuşan, şükreylesin Allah'a. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel:
.Eyvah" denecek, ama...
2006-11-21 01:00:00
"Seyyid Muhammed Sâlih", büyük âlim, evliyâ. Çok fâideli oldu ilmiyle insanlara. Bir gün, sevdiklerine buyurdu ki: (Bu hayat, "Hayâl"den ibârettir, değil gerçek, hakîkat. Şimdiden kendinizi, "Ölüm ve sonrası"na, Hazırlayın ki zîrâ, bu, çabuk erer sona. Âhiret hayâtının ebedî olduğunu, Kıyâmette, işlerden hesap sorulduğunu, İnsan iyi anlasa, mesele kalmaz, fakat, Anlamadan ölürse, pişmân olur o heyhât! Ölüp kabre girince, der: (Eyvâh, ben ne yaptım? Niçin bu hakîkati, dünyâda anlamadım?) Bilmeden bu iş olmaz, bu din, "Bilmek" dînidir. Dîni öğrenmek ise, "Amel etmek" içindir. Amel de, "Allah için" yapılır ihlâs ile. Kullar beğensin diye yapılırsa, nâfile. Evlenmek, bir iş kurmak, yiyip içmek ve namâz, Allah için olmazsa, hiçbir işe yaramaz.) Biri suâl etti ki: (Efendim, yiyip içmek, Allah için olmalı dediniz, bu ne demek?) Cevâben buyurdu ki: (İnsan, yemek yiyince, Vücûduna enerji, kuvvet gelir hemence. İki yerde kullanır bu kuvveti insan da. Ya "Tâat"te kullanır, veyâhut da "İsyân"da. İbâdette harcarsa iş bu enerjisini, Âhirette, azâbtan kurtarır kendisini. Yok eğer kuvvetini, hep nefsinin peşinde, Harcarsa, azâb çeker Cehennem ateşinde. Meselâ "Oruç tutmak", çok büyük bir ibâdet. "Allah için" olursa, kazanır değer, kıymet. Ve lâkin zayıflamak ve rejim yapmak için, Olursa, hiç sevap ve ecri olmaz o işin. Ve yine bunun gibi, hacca giden bir kişi, Sâdece "Allah için" yapmalıdır bu işi. "Filân kes, yirmi defâ hacca gitti" desinler, Niyetiyle giderse, verilmez hiçbir değer. Mahşer günü, Mîzân'da, tartılınca ameller, "Hâlis ibâdetler"den, ayrılır ötekiler. Ve denir ki: (Ey kulum, sen şu şu işlerini, Kim için yaptın ise, ondan iste ecrini.) ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.co
.Yahyâ Efendi "rahmetullahi aleyh" "Gördüğün Hızır idi!"
2006-11-22 01:00:00
Osmânlı pâdişâhı Kânûnî zamanında, "Yahyâ Efendi" diye, vardı ki bir evliyâ, Sultân, "Ağabey" diye, ona hitâb ederdi. Büyük zât olduğunu bilir, hürmet ederdi. Bu zât, Hak teâlânın kudret ve izni ile, Sık sık görüşür idi hazret-i "Hızır" ile. Sultân da bu durumu çok iyi biliyordu. Kendisi de "Hızır"la görüşmek istiyordu. Bir akşam, kayık ile çıkmışken gezintiye, Yanaştırdı kayığı bir ara Ortaköy'e. Ve "Yahyâ Efendi"ye gönderdi ki bir haber, O da gelip bulunsun kendisiyle berâber. "Yahyâ Efendi" dahî onun ricâsı ile, Gelip bindi kayığa, yanında "bir kişi"yle. Pâdişah, o kişiyi ilk defa görüyordu. İçinden, "Ne de temiz bir yüzü var" diyordu. O gün de parmağında, bir "Yüzük" vardı ince. Ve o kişi, yüzüğe bakardı dikkatlice. Ve lâkin fark edince bunu Sultân Süleymân, Hemence o yüzüğü çıkarıp parmağından, Dedi ki: (Siz gâlibâ bunu merak ettiniz. Alıp, daha yakından bakıp inceleyiniz.) "O zât" aldı yüzüğü Pâdişahın elinden. Evirip çevirerek denize attı hemen. "Yahyâ Efendi" hâriç, kayıkta bulunanlar, Bunu görüp, hayretten birbirine baktılar. Biraz sonra "O kişi" inmek arzu edince, Pâdişâh, (Yanaş!) dedi kayıkçıya hemence. O kişi, tam inerken bir avuç "Su" alarak, Uzattı Pâdişâh'a, göz altından bakarak. Avcundaki o suda, attığı "Yüzük" vardı. Pâdişâh bunu görüp, hayretten donakaldı. Tutmak istediyse de "o kişi"nin elinden, Lâkin o kaybolmuştu bir anda göz önünden. Büyük merak içinde sordu büyük hükümdâr: (Âbi neler oluyor, hem nedir bu olanlar?) Cevâbında: (O kişi, Hızır idi) deyince, Dedi: (Bunu, ne için demedin daha önce?) Buyurdu: (O, kendini tanıttı hükümdârım. Lâkin siz tanımakta geç kaldınız, n'âpayım?) E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerl
.İki nasîhat
2006-11-23 01:00:00
"Selâhaddîn Konevî", büyük bir velî idi. Sohbeti, insanlara pek çok fâideliydi. Yine bir gün, bir gence buyurdu ki: Evlâdım! Sana, kabûl edersen, var iki nasîhatım. Birincisi şudur ki: "Öyle hayat sür ki sen, Cehenneme girmesin kimse senin yüzünden". Yâni sana bakıp da, herhangi biri, sakın, Ehli sünnetten çıkıp, İslâmdan soğumasın. İkincisi, "Yanına kim gelse üzülerek, Çıksın o ayrılırken neş'e ile, gülerek." Bir gün de bu velîye sordu ki bir talebe: (Ne olacak hâlimiz, gidince âhirete?) Buyurdu ki: (Evlâdım, üzülüp etme merak. Sen bindiğin "Gemi"nin sağlam olmasına bak. Eğer gemi, sâhile çıkarsa selâmetle, Sâdece kaptanını ulaştırmaz herhâlde. İçinde kim var ise, götürür her birini. Sen, bindiğin geminin iyi bil kıymetini. Bu, İmâm-ı âzam'ın gemisidir ki evlât, "Ehli sünnet gemisi" demiştir buna zevât.) Bir gün de buyurdu ki: (En büyük düşmanınız, Sizin içinizdedir, onunla uğraşınız. O düşmân "Nefis"tir ki, içinizdedir her an. Eğer kızacaksanız, ona kızın durmadan. Çünkü o uğraşır ki, soksun sizi günâha. Dünyâda, ondan ahmak bir mahlûk yoktur daha. Çünkü her bir arzusu, kendi aleyhinedir. Onun peşinde giden, helâke sürüklenir. "Harâma yaklaşmayın!" buyuruyor Rabbimiz. Hâlbuki harâmlardan zevk alıyor bu nefis. Dünyâda iki şey var, kökü Cehennemdedir. Bunlardan biri "Öfke", ötekisi "Şehvet"tir. Her kim yakalanırsa bunlardan birisine, O, çeker o insanı Cehennemin içine. "İhtiyâçsız olmak" da, azgınlığa yol açar. Azgın da, âhirette azâba olur dûçâr. Nefsin esâretinden çıkmadıkça bir insan, Kurtulması zor olur âhiret azâbından.) Bu velî hürmetine, yâ ilâhel âlemîn! Âhiret azâbından, bizleri eyle emîn. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 w
.Hedefsiz insan olmaz
2006-11-24 01:00:00
"Yûsüf Ziyâ Bosnavî", âlim ve velî bir zât. Ediyordu herkese çok öğüt ve nasîhat. Bir gün de buyurdu ki: (İnsanda gâye, hedef, Ne ise, ona göre bulur kıymet ve şeref. Yalnız "Âhiret" ise gâye ve maksat eğer, Kazanılır Cennette sonsuz güzel nîmetler. Ateşte yakmak için, Nemrut "Halîlullah"ı, Dağ kadar odun yığıp, ateşledi onları. Bir "Karınca", ağzına su doldurup o zaman, Ateşin yakıldığı o yere oldu revân. Dediler ki: (Nereye gidersin ey karınca?) Dedi: (Su atacağım o ateşe, varınca.) Dediler: (O ateşe, dayanmaz dağlar bile. Hiç o ateş söner mi ağzındaki su ile?) Dedi ki: (Bu kadardır benim gücüm, kuvvetim. Elimden bu geliyor ve hâlistir niyetim.) Sık sık buyururdu ki: (Zaman, âhir zamandır. Îmânını, fesattan korumak zamânıdır.) İşte bu velî zâtın, en son ölüm ânında, İki sevdiği kimse bulunurdu yanında. Bir tânesi sordu ki: (Efendim, sizinle biz, Cennetin neresinde buluşabileceğiz?) Buyurdu ki: (Evlâdım, bugün îmânla ölmek, Herkese nasîb olan bir nîmet değildir pek. Bugün, çok az kişiye nasîb olur bu ancak. Îmân ile gidince, kolay olur buluşmak.) Bir gün de buyurdu ki: (Kardeşlerim, bu zaman, Mâzallah "Küfre düşmek", gâyet kolay ve âsân. Îmânı muhafaza etmek için, en evvel, Dînini tam olarak öğrenmeli mükemmel. Ve lâkin İslâmiyet, âlimden öğrenilir. İlmiyle âmil olan kimseye "Âlim" denir. Kendi İslâmiyete uymayan bir kişinin, Yazdığı din kitâbı, "Zehir"dir bunun için. Yâni kim, din kitâbı okur ise rastgele, Îmânı bozulur da, haberi olmaz bile. "İmâm-ı Gazâlî" ve "İmâm-ı Rabbânî"nin, Ve yine onlar gibi hakîkî bir âlimin, Allah rızâsı için, hâlisâne olarak, Yazdıkları kitaplar okunur bugün ancak.) ------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirler
.İhlâslı olmak için
2006-11-25 01:00:00
"Seyyid Muhammed Sâlih", çok büyük bir velîydi. Sohbeti, dinleyene pek çok fâideliydi. O, bir gün buyurdu ki: (Bu din, "İlim" dînidir. İlim de, ehli sünnet âlimden öğrenilir. "Âlim" ona denir ki, âmildir ilmi ile. Değilse, âlim denmez çok şeyler bilse bile. İlmiyle âmil olan bir âlim yoksa eğer, Onların kitâbını okumak îcâb eder. Lâkin yalnız "İlim"le kurtulamaz bir kişi. Eğer "Amel" etmezse, mahşerde zordur işi. İlim, amelden sonra, lâzımdır bir de "İhlâs". Bunsuz da azâblardan kurtuluş mümkün olmaz. "Şeytân" da âlim idi, çok şeyi biliyordu. İhlâsı olmayınca, huzûrdan tard olundu. "Bel'âm-ı Bâûrâ" da, âlimdi daha önce. Îmânsız gitti lâkin ihlâsı kaybedince. "İhlâs" şu demektir ki, her amelin, her işin, Yapılması demektir sâdece "Allah için". "Kullar beğensin" diye yapılırsa eğer ki, Hak teâlâ o işi beğenmez elbette ki. Bir gün de buyurdu ki: ("İhlâs"ı elde etmek, İhlâslı kimselerin yanında kolaydır pek. Böyle kâmil bir zâta muhabbet ve hüsnü zan, Edenin de, "ihlâs"a ermesi olur âsân. Zîrâ bu büyüklere, varsa sevgi, muhabbet, Kendiliğinden gelir, ona yardım ve himmet.) Yine O buyurdu ki: (Mütevâzı olunuz. Muvaffak olmak için, çok mühimdir bu husus. "Tevâzû" göstereni, yükseltir Hak teâlâ. O tevâzû ettikçe, yükselir daha âlâ. Aksine, "Kibirli"yi alçaltır cenâb-ı Hak. O da büyüklendikçe, küçük görür onu halk. Hele mahşer gününde, gurur ve kibirliler, Ayak altında kalıp, çok hakâret görürler. Kolay gidiliyorsa bir kimsenin yanına, Mütevâzı kimsedir, müjdeler olsun ona. Eğer kaçılıyorsa yanından bir kişinin, Büyük bir felâkettir bu hâli onun için. Müslümân, güler yüzlü, tatlı dilli olur hep. Ona süs ve zînettir tevâzû, hayâ, edep.) E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenk
.O dertli benim!"
2006-11-26 01:00:00
"Kuddûsî hazretleri" yaşarken Niğde-Bor'da, Makâm sâhibi biri, o anda İstanbul'da, Evinde otururken sevdikleri ile hep, Sordu ki: (Bu zamanın, velîsi kimdir acep? Onunla bir hususta görüşmek istiyordum. Zîrâ bir sıkıntım var, çâre bulsa diyordum.) Dediler ki: (Bu kişi Ahmed-i Kuddûsî'dir. Bu zât, Bor'da yaşar ve zamanın velîsidir.) Hemen dâvet ettiler bu zâtı İstanbul'a. O dahî bu dâvetle, aynı gün düştü yola. İstanbul'a varınca "Kuddûsî" hazretleri, Mahallî kıyâfetle, gelip girdi içeri. O makâm sâhibinin yanındaki âlimler, Ona yukardan bakıp iltifat etmediler. Ve lâkin ev sahibi dedi ki: (Ey efendim! Bir şeyler söyleyin de istifâde edelim.) Buyurdu ki; (Ben yalnız, dinlemeyi severim. Konuşmak husûsunda sizden hayâ ederim. Ve lâkin bir vak'ayı nakledeyim sâdece. Biri, Saray-Burnu'nda geziyorken bir gece, "Güzel bir hanım" gelip, sandala bindi, ama, O bunu görür görmez âşık oldu hanıma. Vaktâ ki "Kadın" çıktı Üsküdar'da sâhile, O da indi peşinden, yetişmek gâyesiyle. Hanım, köşkten içeri atınca adımını, Bir daha göremedi o artık bu kadını. Lâkin unutamıyor onu hiçbir an bile. Hattâ yanıyor kalbi, onun muhabbetiyle. Şimdi de, utancından kimseye diyemiyor. Bu derdime bir dermân, bir çâre bulsam diyor.) Sözünü bitirince "Kuddûsî hazretleri", Ev sâhibi, gönderdi diğer misâfirleri. Geri gelip dedi ki: (O kimse işte bendim. Başımdan geçenleri anlattınız efendim. Ama sizin sözünüz bitince baktım hemen, O kadının sevgisi çıkıp gitti kalbimden. Sizi, bu maksat ile çağırmıştım evime. Çok şükür teşrîfiniz çâre oldu derdime.) Sonra da bu "velî"ye, bol bol ihsân ederek, Hürmetle uğurladı, duâlar eyleyerek. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Beş büyük nîmet
2006-11-27 01:00:00
"Şemseddîn-i Sivâsî", çok korkardı Allah'tan. Şiddetle kaçınırdı her günâh ve harâmdan. Bir gün, sevdiklerine buyurdu: (Kardeşlerim! Size, "İlim" hakkında bilgi vermek isterim. Bir kadın, kocasından müsâde almadıysa, Uzun yola gidemez, bu sefer "Hac" da olsa. Ve lâkin gidebilir, "İlim öğrenmek" için. Zîrâ vazîfesidir bu her mü'min kişinin. Hem sonra, dünyâdaki canlı, cansız varlıklar, İlim öğrenenlere, duâda bulunurlar. Melekler, kanadını serip onun önüne, Derler ki: (Bassın o kul, kanadım üzerine.) İlim öğrenmek için giden bir Müslümânın, Îtibârı, bu kadar yüksektir işte bakın. Ya "İlim öğretmeye" giderse biri eğer, Birinciden, daha çok kazanır kıymet, değer.) Yine cemâatine buyurdu ki bir zaman: (Beş şeyin kıymetini, bilmeli her Müslümân. Bunlardan birincisi şudur ki, o insanın, "Doğru îmân" sâhibi olmasıdır bihakkın. Çünkü îmân olmadan, girilemez Cennete. İnsanı, bu götürür ebedî saâdete. İkincisi odur ki, bu îmân ve îtikât, "Ehli sünnet" üzere olmalıdır, bu da şart. Yetmişüç fırka var ki, bunlardan biri haktır. Diğer yetmişikisi, azâba müstehaktır. Üçüncü büyük nîmet, bir "Allah adamı"nı, Tanıyıp, dinlemektir Onun nasîhatını. Böyle bir "Evliyâ"yı tanıyıp, Onu sevmek, İnsanı, kötü yoldan hidâyete eder sevk. Onların bir nazarı, bulunmaz hazînedir. Bir sohbeti, ciltlerle kitaplara bedeldir. Kıymeti bilinecek, dördüncü büyük nîmet, Müyesser olmasıdır insana, "Dîne hizmet". Kime nasîb olursa, sevinip şükreylesin. Bunu, kurtuluşuna vâsıta, sebep bilsin. Beşinci büyük nîmet, "Sâliha bir zevce"dir. Zîrâ uygun bir hanım, dünyânın Cennetidir. Gerçek "Cennet nîmeti", bir tektir bu dünyâda. "Güzel huylu, sâliha hanım"dır işte o da.) > E-mail: abdullat
.Aynaya bakın!..
2006-11-28 01:00:00
"Abdullah-ı Şemdînî", âlim ve evliyâ zât. Bir gün, talebesine şöyle etti nasîhat: (Biliniz ki Müslümân, "Ekmek" ve "Su" gibidir. Yâni o, herkes için, her an fâidelidir. Kâmil bir Müslümândan, kötülük sâdır olmaz. Zîrâ Onun içinde, hiç fenâlık bulunmaz. Öyle olmalıdır ki hakîkî bir Müslümân, Elinden ve dilinden kimseler görmez ziyan. Öyle uzuvlardır ki, yâni bu "El" ve "Dil"ler, Hem hayra, hem de şerre âlet olabilirler. Dil ile, kimi eder fâideli nasîhat. Kimi de, aynı dille kulları eder ifsât. Kimi el, yazı yazıp İslâma kuvvet verir. Kimi el de, yazıyla, küfrü kuvvetlendirir.) Bir gün de buyurdu ki: (Yapmayın aslâ şunu. Sorup araştırmayın, kimsenin kusûrunu. Gayriyi bırakın da, dönün siz kendinize. Bir aynaya bakın da, iğrençlik gelsin size. "Ayna"dan kastettiğim, bu aynalar değildir. Bize, iç hâlimizi gösteren "Âlimler"dir. Onların işlerinde, bulunmaz hatâ, kusûr. Ona bakan, kendini çirkin ve iğrenç bulur. Böyle kâmil bir kişi, bulunmuyorsa eğer, "Onların kitâbı" da, "Ayna"dır hepsi birer. Bir "İslâm âlimi"nin, okuyan eserini, Görür açık olarak, kötü fiillerini. Bakar ki çoğu işi, uzak İslâm dîninden. O hâllerini görüp, nefret eder kendinden. Yâni bu din, "kendini beğenmemek dîni"dir. Gerçek mü'min, kendini günâhkâr, kötü bilir. Diğer Müslümânları, üstün bilir kendinden. Kurtulmaya uğraşır o kötü hâllerinden. Zîrâ iyi bilir ki, bir "Nefis" var içinde. Onu yakmak istiyor, Cehennem ateşinde. O, en büyük düşmândır, "ilâhlık" dâvâ eder. Yoktur bu yeryüzünde bir mahlûk ondan beter. "İzzet-i nefis" sözü, çok yanlıştır mâlesef. Böyle alçak nefiste ne arar izzet, şeref. Hepimizin içinde mevcut iken bu nefis, Biz, nasıl kendimizi üstün görebiliriz?) > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10
.Her ânımız imtihan
2006-11-29 01:00:00
"Sirâceddîn Şirvânî", buyurdu: (Ey insanlar! Günâh işlemeyin ki, Cehennem var, azâb var. İki niyetle olur işleri her kişinin. Ya "Allah için" olur, yâhut da "Nefsi için". Nefsi için yaparsa, hüsrândır netîcesi. Zîrâ büyük düşmândır insana kendi nefsi. Dünyâda en ahmak şey, bu "Nefs-i emmâre"dir. Zîrâ her bir arzusu, kendi aleyhinedir. O, yalnız bize değil, düşmândır Allah'a da. Ona yüz verilirse, azgınlaşır daha da. O, insanın koynunda, sanki "Yılan" ve "Akrep". Sokup öldürmek için, fırsatını kollar hep.) Bir gün de buyurdu ki: (Bu dünyâ "İmtihân"dır. Hattâ her ânımızda, birer imtihân vardır. An be an, ya kazanır, yâhut da kaybederiz. Acı olan şudur ki, yok bundan haberimiz. Günlük hayâtımızda, ne yapıyorsak eğer, "Doğru" şekli bir tektir, "Yanlış"tır ötekiler. Meselâ "Su içme"nin, çok şekli vardır, ama, İçlerinden birisi tam uygundur İslâma. Bir kimse, Besmeleyle, oturup, sağ eliyle, Üç yudumda içerse, "Doğru"dur bu hâliyle. Başka türlü içmeyi isterse onun canı, İçebilir ve lâkin kaybeder imtihânı. Bunun gibi sokakta, görse bir "Açık kadın", Bulur yine kendini içinde imtihânın. Zîrâ nefs-i emmâre ve şeytân der ki ona: (Kaçırma bu fırsatı, dön de bak şu kadına.) Lâkin kalbi ve rûhu, derler ki: (Bu iş günâh. Sakın ona bakma ki, nehyetti onu Allah.) O, kalbinin sesine kulak verip, o anda, Bakmazsa, o an için kazanır imtihânda. Nefsini tercîh edip, verirse karârını, O günâhı işler ve kaybeder imtihânı. Bunun gibi, bir günde, binlerce imtihân var. İnsan, "Hür irâde"yle bunlara verir karar. Bir yanda "Nefis, şeytân", bir yanda "Allah"ımız. Artık bize kalmıştır tercîh ve karârımız. Her işte, Rabbimizin emrini tercîh etmek, İçin de, dînimizi lâzımdır iyi bilmek.) > E-mail: abdull
.Yâ Hazret-i Mevlânâ!..
2006-11-30 01:00:00
Bir gün "Ahmed Kuddûsî" teşrîf edip Konya'ya, Ziyârete gelmişti, "Hazret-i Mevlânâ"ya. Ve lâkin o türbeye vâsıl olduğu zaman, Türbedâr, kapıları kilitliyordu o an. Açmasını ne kadar ricâ etti ise de, Türbedâr inâd edip, açmamıştı yine de. Lâkin "Ahmed Kuddûsî", etmedi fazla ısrâr. O anda, düşünmeden şunları etti ikrâr: (Sensin Velîler şâhı yâ Hazret-i Mevlânâ! Sen, gönüller sultânı yâ Hazret-i Mevlânâ! Bir garip âvâreyim, günâhkâr bî-çâreyim. Âsî, yüzü kâreyim yâ Hazret-i Mevlânâ! Senin, büyüktür şânın, mahbûbusun Allah'ın. Dâr-ül emân dergâhın yâ Hazret-i Mevlânâ! Sen, şol ulu sultânsın ve server-i merdânsın. Hem mâden-i irfânsın yâ Hazret-i Mevlânâ! Tâ çocukken ey sultân, eflâki ettin seyrân. Melekler oldu hayrân yâ hazret-i Mevlânâ! Âriflerin sultânı, dertlilerin dermânı, Kuddûsî'nin cânânı yâ Hazret-i Mevlânâ! Muhtâcınam in'âm et, ihsânını tamâm et. Misâfirim, kabûl et yâ Hazret-i Mevlânâ!) Son beyti söyleyince Kuddûsî hazretleri, Türbedârın, hayretten açık kaldı gözleri. Zîrâ açıldı kapı, hem de kendiliğinden. Ve "Hazret-i Kuddûsî", içeri girdi hemen. Usûl ve erkâniyle ziyâreti yaparak, Geri döndü Niğde'ye bir şey konuşmıyarak. *** Bu zât, bir sohbetinde buyurdu ki: (Bir kimse, Allahü teâlâ'ya, ibâdet eder ise, Dünyâda, işlerini kolay ve âsân eder. Kabirde ona acır, âhirette affeder. İbâdeti "İhlâs"la yaptıktan sonra insan, Her ne gelse iyidir, bilmeli nîmet, ihsân. İhlâs elden giderse, o zaman çok zor olur. Zîrâ ihlâs olmazsa, bulunmaz râhat, huzûr. Kulları tek şey için yarattı Hak teâlâ, Ki, ibâdet etsinler kendisine ihlâsla. Kullar, O'na ihlâsla ederlerse ibâdet, İhsân eder onlara, ebediyyen bir Cennet. ------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.co
İyi huylu olunuz!
2006-12-01 01:00:00
Sevgili ağabeyimiz, merhum Cevdet Söztutan'ın kaleminden (40 Güzel Ahlâk) "Ahmet Mekkî Efendi", bir günkü sohbetinde, Buyurdu ki: "Kırk güzel ahlâk" vardır bu dinde. Nitekim islâmiyet, güzel ahlâk dînidir. Bütün iyi huyları toplayan hak bir dindir. Güzel huylu olanı sever cenâb-ı Allah. (İyi huylu olunuz!) buyurdu Resûlullah. Her kötü olan huyun, bir de iyisi vardır. Bu huyların içinde kırk tanesi şunlardır: İlim, ihlâs, ibâdet, tevekkül, cihat, îman. Ehl-i sünnet olmak ve Müslümana hüsn-i zan. Sâlih olmak, nasîhat, duâ, hilim, adâlet. Zühd, şecâat, kanâat, hikmet ile firâset. Sükûnet, hubb-i fillah, buğd-i fillah ve îsâr. Ölüme hazırlanmak, tövbe etmek ve vakar. Sabır, verâ ve takvâ, tevâzu ve meşveret. İhsân, edeb ve hayâ, affetmek ve merhamet. Tefekkür ve doğruluk, cömertlik, havf ve recâ. Gıbta, iffet ve nâmus, şükretmektir ayrıca. Kim bunları öğrenir, tatbik ederse eğer, Hem dünya, hem âhiret saadetine erer. Sohbetine devamla, "Huy ve ahlâk" bâbında, Şu açıklamaları yaptı o gün va'zında: Huy, kalpte hâsıl olan seciye, 'meleke'dir. İyisi müminde "süs", kötüsüyse "leke"dir. İyi olan huyların en iyisidir "Îman". "Küfür" ise kötünün kötüsüdür her zaman. Kötü huylar, insanı belâya bulaştırır. İyilerse mutlaka Cennete ulaştırır. Kötülükten arınır ve pâklanır Müslüman. Allahın ahlâkıyla ahlâklanır Müslüman. Güzel ahlâk sahibi, ilmiyle âmil olur. Terk eder haramları, îmanı kâmil olur. Efendimiz hakkında buyurdu cenâb-ı Hak: (Yaratıldın sen elbet güzel huylu olarak.) Öyleyse her Müslüman, olmalı Ona tâbi. Ancak böyle olunur güzel ahlâk sahibi. Çok kimse, kötü huyu, iyi bir huy zanneder. Üstelik; (Sen kalbe bak, benim kalbim temiz) der. Ayırabilmek için iyi huyu, kötüden, Mümin, "Ahlâk ilmi"ni iyi bilmelidir hem. ------ E-mail: abdullatif.uyan@tg.c
.Güzel huyların birincisi
2006-12-02 01:00:00
Kırk güzel huy içinde, birincisi "Îman"dır. Îmanı doğru olan, sâlih bir Müslüman'dır. Îman, her güzelliği toplamıştır kendinde. İlk şart, ilk mecbûriyet ilk kapı, budur dinde. Allah îman vermişse, daha ne vermemiş ki? Ya îman vermemişse o zaman ne vermiş ki? "Îman", Resûlullahın bildirdiği her şeye, Aynen îman etmektir, düşmeden hiç şüpheye. Îman eden, Allahın emrine teslim olur. Seve seve yapar ve sâlih bir müslim olur. Nasıl ki âhiretle dünya zıt birbirine, "Îman" ile "küfür" de zıddır birbirlerine. Bid'at fırkalarına sapmamış, güvenilir, Îman sahiplerine, (Ehl-i sünnet) denilir. Îman ettikten sonra, hemen İslâm dînini, Öğrenip, aynen ona uydurmalı kendini. Îman, bir muma benzer, fenerdir İslâmiyet. Yâni biri olmadan, diğeri olmaz elbet. Evlâdına îmanı dîni öğretmeyenler, Yanarlar Cehenneme onlar ile beraber. Kırk güzel huy içinde ikinci mühim ahlâk, "Ehl-i sünnet" üzere edinmektir îtikat. En kıymetli ibâdet, îmandan sonra budur. Bu yol ki, Ehl-i sünnet vel cemaat yoludur. Öğrenip ehl-i sünnet îtikadını kişi, Îmanını düzeltmek olmalıdır ilk işi. Bindörtyüz yıldan beri yüzbinlerce âlimler, Yazmışlardır bu babta milyonlarca eserler. Kurtulmak istiyorsa bir kişi Cehennemden, Bu doğru kitapları okumalıdır hemen. Cenâb-ı Hak, onların çektiği bu meşakkat, Ve çalışmalarına versin bol bol mükâfat. Îtikat düzelince, "Amel"e sıra gelir. Mümin, şu dört mezhebten birine tâbi olur. Hanefî ve Şâfiî, Hanbelî ve Mâlikî, Aslâ câiz değildir mezheblerin telfîki. "Ehl-i sünnet", insanı selâmete götürür. Bid'at fırkalarıysa felâkete götürür. Bütün İslâm âlemi, düşmeden tefrikaya, "Ehl-i sünnet" yolunda gelmeli bir araya. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com
.Zühd, verâ ve takvâ
2006-12-03 01:00:00
Beğenilen kırk güzel huy ve ahlâktan, yine, Üçüncüsü "Zühd"dür ki, lâzımdır her mümine. Zühd odur ki, haram ve şüpheliye düşmemek, Maksadıyla mubahın pek çoğu edilir terk. Resûlullah buyurdu: (Kıyâmet günü, ancak, Allahü teâlânın lutfuna kavuşacak, Olanlar, verâ ehli ve zühd sahipleridir.) Zühd, malın fazlasını dağıtmaya da denir. Yahyâ ibni Muâz da buyurdu ki: (Zühd demek, Dünya nîmetlerinin, etmektir çoğunu terk.) İmâm-ı Muhammed de şöyle bildirmektedir: (Alış veriş bilgisi, zühd için kâfi gelir. Ancak bütün işlerde, İslâma tam uymakla, Doğru alış verişle ele geçer zühd, takvâ.) Ahmet ibni Hanbel de, der ki: (Zühd üç türlüdür. Haramı terk eylemek, câhillerin zühtüdür. Âlimlerin zühtü de, hem kaçmaktır haramdan, Hem dahî helâllerin kaçmaktır fazlasından. Âriflerin zühdüyse, Allahü teâlâyı, Hep hatırlamak için unutmaktır dünyayı.) Bir güzel ahlâk dahî "Verâ" ile "Takvâ"dır. Bunlar da her mümine lâzım olan ahlâktır. Verâ, şübhelilerden, Takvâ da haramlardan, Allah rızâsı için sakınmaktır her zaman. Bir kimsede verâ ve takvâ var ise şâyet, Ele geçmiş demektir büyük devlet ve nîmet. Hadîs-i şerîflerde Resûlullah buyurur: (Verâ sahiplerinin namazı makbul olur.) Olamadı hiçbir şey verâ gibi kıymetli. Verâ ile takvâdır dînimizin temeli. Talak sûresinde de buyurdu ki Rabbimiz: (Takvâ sahiplerinden dertleri gideririz.) Ve onlara ayrıca, ederiz ilmi ihsân.) Ancak bugün pek yoktur takvâ sahibi insan. Ehl-i sünnet âlimler ve dört mezheb imâmı, Bunlar, verâ ve takvâ sahibiydi tamamı. İnsan takvâ sahibi olursa kendi eğer, Nasîhat ettiğine sözü de tesir eder. Verâ sahipleriyle bir arada bulunmak, Sadaka vermek gibi sevap olur muhakkak.
.Îsâr ve tefekkür etmek
2006-12-04 01:00:00
İslâmın beğendiği kırk güzel ahlâk vardır. İşbu güzel huyların beşincisi "Îsâr"dır. İyi huylardan olup, verilmiştir çok kıymet. Hattâ îsâr hakkında gönderilmiştir âyet. Kendisi muhtaç iken, elindekini kişi, Başkasına verirse, "îsâr" olur bu işi. O, mümin kardeşini, nefsinden üstün tutar. Kendisi de sabredip olur hem kanâatkâr. Bunda hazret-i Ali ve hazret-i Fâtıma, İkisi en öndeydi "radıyallahü anhümâ" Onların îsârları, Rabbimiz tarafından, Âyet-i kerîmeyle methedildi o zaman. Ancak îsâr yapılmaz tâat ve ibâdette. Çünkü bunlar, herkese zarûrîdir elbette. Meselâ setr-i avret edilecek örtüyü, Yâhut abdest alacak miktarda olan suyu, Vermez, kendi kullanır bunların her birini. Terk etmez câmide de ilk saftaki yerini. Namaz vakti girince, eğer abdestsiz ise, Îsâr etmemelidir suyunu hiç kimseye. Altıncı güzel ahlâk, "Tefekkür eylemek"tir. Her müminin gâyesi, bunu elde etmektir. Tefekkür, aklın, fikrin, düşüncenin bâtıldan, Hakka yönelmesidir, faydalanıp akıldan. Resûlullah buyurdu: (Az bir miktar tefekkür, Bin yıllık ibâdetten daha hayırlı olur.) Başka bir din yoktur ki, öneminden ötürü, Tâattan üstün tutsun bir miktar tefekkürü. Allahın varlığını, birliğini, her zaman, Tefekkür, birisidir hem de ellidört farzdan. Hem dahî buyurdu ki o Allahın Habîbi: (Kıymetli bir ibâdet yoktur tefekkür gibi.) Âlemdeki nizâmı, tefekkür ederek siz, Allahü teâlâya îman ediniz şeksiz.) Güneşin, yıldızların, dünyanın, ayın, her an, Boşlukta dönmesini, tefekkür etse insan, Sonra da dönüp baksa kendi âciz hâline, Îmanı parlayarak daha sarılır dîne. Yerlerde ve göklerde bulunan mahlûkatı, Düşünen, elbet bulur sonunda hakîkatı. > E-mail: abdullatif.uyan@
.Duâ etmek ve İhlâs
2006-12-05 01:00:00
İslâmın methettiği kırk güzel ahlâk vardır. Bunlardan yedincisi, Duâ ve yalvarmaktır. Allaha yalvararak tam hulûs-i kalb ile, Kişinin, murâdını getirmesidir dile. Duâ eden mümini çok sever cenâb-ı Hak. Etmeyenlere ise gadab eder muhakkak. Müminin silâhı ve kalblerin sürûrudur. Yerlerin ve göklerin ziyâsıdır, nûrudur. Giderir gelmiş olan belâları, dertleri. Gelmemiş olanıysa çevirir derhâl geri. Bir hadîs-i şerîfte Resûlullah buyurur: (Kazâ, ancak ve yalnız duâyla durdurulur.) Beş şart vardır duânın kabul olması için. Birincisi, Müslüman olmasıdır kişinin. İkincisi, olmalı o kimse "ehl-i sünnet". Üçüncüsü, haramdan sakınmalıdır elbet. Dördüncüsü, yapmalı farzlar ile vâcibi. Beşincisi, bilmeli gözetmeli sebebi. O dilerse, elbette sebepsiz de gönderir. Âdetini bozarak istenileni verir. Beğenilen kırk güzel huydan biri "İhlâs"tır. Bu huy, İslâmiyette temel, yâni esastır. "İhlâs", bütün işleri, ibâdetleri, yalnız, Allah rızâsı için yapmaktır hiç riyâsız. "İhlâs", Allahtan başka hiç kimseden dünyada, Bir şey istememek ve beklememektir ya da. "İhlâs", bir Müslümanın zînetidir, süsüdür. Onda îman nûrunun dıştan görüntüsüdür. "İhlâs", hiç yaklaşmadan gösterişe, riyâya, Uymaya çalışmaktır Resûl-i kibriyâya. "İhlâs", kalbi tamamen arıtıp mâsivâdan, Allaha yönelmektir, geçip nefs-i hevâdan. "İhlâs", ibâdetleri yapıp huşû içinde, Onun lezzetini de hissetmektir kalbinde. "İhlâs", öyle feyzdir ki, kalbinden bir velînin, Akar gelir su gibi kalbine bir müminin. "İhlâs", İslâmiyetin üç kısmından biridir. Biri "Amel" bunların, "İlim" bir diğeridir. "İhlâs", kitâbullah'ta bir sûrenin ismidir. Onu, eve girerken okuyan, olmaz fakir. ------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.si
.İslâmiyet ilim dînidir
2006-12-06 01:00:00
İslâmın beğendiği güzel huy, kırk adettir. Biri de Rabbimize "İbâdet eylemek"tir. İbâdetse, uymaktır dînin hükümlerine. Emir ve yasakları getirmektir yerine. İnsan cenâb-ı Hakka ederse tam ibâdet, Dünyada işlerini kolaylaştırır elbet. Kabirde ona acır, azâbını def eder. Kıyâmet gününde de günahını affeder. Şu olmalı ibâdet edenin düşüncesi: Bu, hem Allahın emri, hem kulluk vazîfesi. Böyle düşünülmez ve edilmezse hiç niyet, O zaman yapılan iş ibâdet olmaz elbet. Âlimler, (İbâdetler üç kısımdır) demiştir. Bunlar, doğru îtikat, doğru söz, doğru iştir. Kul, ibâdet etmeli ve bundan zevk almalı. Kalb, devamlı olarak Allah ile olmalı. Şûrâ sûresinde de şöyle beyân edilir: (Îman ve ibâdetler, müşriklere güç gelir.) En kıymetli ibâdet, "namaz" olduğu gibi, En kazançlı zaman da "gençlik"tir tabii ki. İslâmın beğendiği güzel huy, kırk adettir. Bunlardan onuncusu, "Dînini öğrenmek"tir. Sac ayağı gibidir "ilim", "ihlâs" ve "amel". Şöyle ki, İslâmiyet bunlarsız tutmaz temel. Âyet-i kerîmede cenâb-ı Hak buyurdu: Meâlen: (Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?) Hadîs-i şerîflerde buyurdu Efendimiz: (Beşikten mezara dek ilim tahsil ediniz.) (Nerede ilim varsa, orada İslâmiyet. İlim olmayan yerde, kâfirlik vardır elbet.) (İlim Çin'de de olsa, onu gidip alınız.) Buyuruyor bize hem Resûl-i zîşânımız. Ayrca İslâmiyet, üstâddan öğrenilir. Üstâdı olmayanlar, yanlış şeyler öğrenir. Öyleyse İslâmiyet, ilme karşı durur mu? O, ilmin tâ kendidir, hiç karşıtı olur mu? Kocasından izinsiz, kadın hac edemezken, İlim öğrenmek için gidebiliyor evden. Dînimizin temeli, ilimle kurulmuştur. Hattâ dînin ilk emri (İkra=Oku!) olmuştur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.
.Adâlet ve cihâd
2006-12-07 01:00:00
Dînimizde kırk adet güzel huy, ahlâk vardır. Bunlardan birisi de "Adâletli olmak"tır. Yâni kim müstehaksa hangi muâmeleye, Onu tatbik etmektir sadece o kimseye. Hiç müstehak değilken edilse biri mağdur, Yapılan muâmele o zaman "zulüm" olur. Âlimler buyurur ki: (Hikmet, şecâat, iffet, Bir araya gelince, bu hâl olur adâlet.) Şu üç yerde mutlaka adâlet olmalıdır. Bir mal veya bir nîmet âdil dağılmalıdır. Bir de alışverişte, yâni muâmelâtta, Adâlet olmalıdır cezâ'da, ukûbât'ta. Kur'ân-ı kerîminde buyurdu cenâb-ı Hak: (Bir saat adâletle idarecilik yapmak, Altmış yıl ibâdetten daha fazîletlidir.) Bu huy, iyi huyların hem en şereflisidir. Dünyanın neresinde varsa ahlâk, adâlet, Hep Kur'ân-ı kerîmden alınmışlardır elbet. Bilcümle iyilikler İslâmın içindedir. Onda kemlik olması imkân hâricindedir. İslâmda beğenilen kırk güzel ahlâk vardır. Bunlardan birisi de kâfirlerle "Cihad"dır. Cihad, küffâra karşı kullanıp her imkânı, Yaymaya çalışmaktır yeryüzüne îmanı. Dînimiz İslâmiyet, cihadı emrediyor. Ve bu yolda ölene, Rabbimiz (Şehid) diyor. Resûlullah buyurdu: (Kâfirlere karşı siz, Mal ile, can ile ve dille cihad ediniz.) Cihadın sayesinde, fertler İslâmiyeti, Tanır ve kazanırlar ebedî saadeti. Şan, şeref ve mal için savaşırsa bir insan, Cihadın sevabına kavuşamaz o zaman. Cihad edenler için, Cennetinde Rabbimiz, Çok yüksek dereceler va'dediyor şüphesiz. O Server buyurdu ki bir harpten döndüğü gün: (Döndük küçük cihaddan, büyük cihada bugün.) Yâni o gün eshâba, şânı yüce Peygamber. Nefis ile cihada, dedi: (Cihâd-ı ekber.) Çünkü cenâb-ı Hakkın düşmanıdır bu nefis. Öyleyse bu nefisle hep cihat etmeliyiz. ------- E-mail: abdullatif.uyan@tg
.Şükür ve sadâkat
2006-12-08 01:00:00
Dînimizde güzel huy ve ahlâk, kırk adettir. Biri de Rabbimize her dâim "Şükretmek"tir. Yâni herhangi kimse, herhangi bir zamanda, Herhangi bir kimseye, herhangi bir mekânda, Herhangi bir şekilde, herhangi bir sebepten, Hamd ve şükr eder ise, bütün bunlar tamamen, Rabbimizin hakkıdır, mahsustur yâni O'na. Çünkü bu duyguları O'dur veren insana. Kendisi buyurur ki: (Eğer şükrederseniz, Verdiğim nîmetleri arttırırım, biliniz.) Nîmetin şükrü ise, Allah ve Resûlünün, Bildirdiği şekilde yapmakla olur mümkün. İnsanlara ve hele ebeveyne teşekkür, Etmeyenler, Allaha edemezler tam şükür. Lokmân sûresinde de nitekim Hak teâlâ, Buyurdu: (Şükret bana, hem ana ve babana.) Küfrân-ı nîmet olur şükredilmezse eğer. Kıymeti bilinmezse, o nîmet elden gider. Şükreden kullarını sever cenâb-ı Allah. Îmansız gidebilir şükretmeyen mâzallah. Güzel huy ve ahlâkın şudur ki birisi de. Sıdk, yâni "Sadâkat"tir her iş ve her sözünde. "Sıdk"; sadâkat, bağlılık, doğru sözlü olmaktır. Hak yolunda bulunup, onda sâdık kalmaktır. Cümle Peygamberlerin sıfatlarındandır sıdk. Husûsen Efendimiz, oldu "Muhbir-i sâdık". Yâni O, insanlara doğruyu haber verdi. Emir ve yasakları aynen tebliğ eyledi. Dînimiz, sadâkate çok önem vermektedir. Nitekim cenâb-ı Hak şöyle bildirmektedir: (Siz beni anarsanız sıdk ile, ihlâs ile, Ben de sizi anarım necât ve halâs ile.) Kim ki Resûlullaha tâbi olursa eğer, Sâdıklardan olmanın saadetine erer. Her hâliyle gösterir mümin sadâkatini. Sıdk ile, ihlâs ile yapar ibâdetini. Sözüne güvenilir, va'dinden dönmez aslâ. Ticaret işinde de emîn olur pek fazla. Bir hadîs-i şerîfte buyurdu Resûlullah: (Sâdık olan tâciri sever cenâb-ı Allah.) ------
.Sabır ve şecâat
2006-12-09 01:00:00
Bu dinde beğenilen güzel huy, kırk adettir. Bunlardan birisi de her halde "Sabretmek"tir. Sabretmek, günahlardan sakınmaktır evvelâ. Ve tahammül etmektir, gelince dert ve belâ. Malın veya evlâdın elden gitmesi gibi, Büyük musîbetlere sabreden bir mümini, Terâzinin başında, ona hesap sormaya, (Hayâ ederim) diye buyurdu Hak teâlâ. Belâ ve sıkıntıya sabretmek, (Azîmet)tir. Sabredenin yeriyse muhakkak ki Cennettir. Bir hadîs-i kudsîde nitekim Hak teâlâ, Şöyle buyurmaktadır sabretmeyen kullara: (Kazâ ve kaderime bugün râzı gelmeyen, Gönderdiğim belâ ve dertlere sabretmeyen, Çıksın benim mülkümden, başka bir Rab arasın. Hem de kulum olarak dünyada bulunmasın.) Hazret-i Ali dahî belâya sabrederdi. (Yâ Rab, bana sabır ver!) diye duâ ederdi. Cennete gireceği bildirilen fakir de, Hâline sabredendir, bir belâ geldiğinde. Beğenilen kırk adet güzel huy, ahlâk vardır. Bunlardan mühim olan biri de "Şecâat"tır. Tehevvür saldırganlık, 'Cübn'se korkaklıktır. Şecâate gelince, bunların ortasıdır. "Hikmet", iffet, adâlet, şecâatle beraber, Bütün iyi huyların özünü teşkil eder. Eğer tâbi olursa 'hikmet'e insan rûhu, Kesmiş olur 'gadab'la 'şehvet'e giden yolu. Böylece ulaşılır iffet ve 'şecâat'e. Bu ise bir insanı götürür saadete. Zulmedeni affetmek, 'Hilm'in ve 'Merhamet'in, En üst derecesidir hem dahî "Şecâat"in. "Şecâat" göstermenin lâzım olduğu yerde, Korkaklık yapan kimse, benzetildi merkebe. "Şecâat" sahipleri, dîne uygun ne ki var, Onları yapmak için ortaya atılırlar. Millete hizmet için çırpınırlar ve hattâ, Sevap olan işlerde yarışırlar âdetâ. Hakka tevekkül edip O'na güvenmelidir. Bu ise "Şecâat"in esası, temelidir. > E-mail: abdullatif.uyan
.Sükûnet, iffet, nâmus
2006-12-10 01:00:00
Dînin güzel dediği huylar, tam kırk adettir. Bunlardan birisi de elbet "Sükût etmek"tir. Hadîs-i şerîflerde; (Sükût eden kurtuldu. (Sükût hikmettir fakat, susan az) buyuruldu. Her sözde vebâl vardır, kazanırlar susanlar. Ayıptan kurtulamaz elbet zehir kusanlar. Fazla şaka ve alay, câhillik alâmeti. "Sükût eden", kazanır huzur ve selâmeti. Dil lüzumsuz konuşmaz, sükût ederse eğer, O insanın dili de, kalbi de rahat eder. Boş konuşmak ve yalan, zayıflatır îmanı. Dünya ve âhirette rezil eder insanı. Kötü sözlü bir insan kendine düşman bulur. Çok konuşan, gün gelir, sözüne pişman olur. "Tatlı dil" ve "güler yüz", sadakadır insana. Yarın mahşer gününde, nafakadır insana. "Sükûnet" selâmettir, iyi söz kerâmettir. Dedikodu gıybettir, âfet ki ne âfettir. "Sükûnet" bir zînettir, masrafsız bir servettir. Zahmetsiz ibâdettir, devlet ki ne devlettir. Güzel huy ve ahlâkın tamamı kırk husustur. Bunlardan birisi de "İffet", yâni "Nâmus"tur. İnsanlarda bulunan ruh kuvveti, şehvetin, İyi kullanılması, temelidir iffetin. Bir insanın şerefi, onunla belli olur. Hadîs-i şerîflerde Resul şöyle buyurur: (İffet sahibi olun, çirkin şeyler yapmayın. Kadınlarınızı da afif, iffetli yapın.) (Bir kadın ki, beş vakit namazını kıldığı, Nâmusunu koruyup ona bağlı kaldığı, Kocasına itaat, hürmet ettiği zaman, Cennete girecektir dilediği kapıdan.) İşlenen günahların belki yüzde doksanı, İffetsizlik yüzünden mahkûm eder insanı. Şu kısa ömrümüzde en zor geçen imtihan, "Nâmus imtihanı"dır, bahtiyardır kazanan. Dînimiz İslâmiyet, "nâmus-u ilâhî"dir. Ve onun bir adı da, "nâmus-u Rabbânî"dir. Sevilmez, nâmus iffet din ve can düşmanları. Sevilmez, bayrak millet ve vatan düşmanları. ------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.co
.Edeb, hayâ, affetmek
2006-12-11 01:00:00
İslâmda beğenilen kırk güzel ahlâk vardır. Bunlardan birisi de "Edeb" ile "Hayâ"dır. Çirkin olan şeylerden arınma duygusudur. Esası da, utanma ve Allah korkusudur. İffetten hâsıl olur bu güzel huy insanda. Kötü bir iş yapınca utanç yayılır onda. Eshaptan birisine biri "Edeb"i sordu. (Edeb, kulun haddini bilmesidir) buyurdu. Dînimiz İslâmiyet şüphesiz Hak dînidir. Edeb hayâ, ar nâmus, güzel ahlâk dînidir. Peygamber Efendimiz, edeb hayâ timsâli, İdi ki, bu hasletin bulunmaz bir emsâli. Nitekim buyurur ki o Resûl-i kibriyâ; (Hayâ îmandandır) ve (Allahtan edin hayâ.) Hem "Hayâ", nişânı ve esasıdır îmanın. Fuhuş ise mâlesef lekesidir insanın. İffetli bir Müslüman, herkesten eder hayâ. Günahlara dalmaz ve düşkün olmaz dünyaya. Bir talebe, edebi gözetir ise eğer, Elbette hocasından çok istifade eder. Bu dinde beğenilen güzel huy, kırk adettir. Bunlardan mühim olan biri de "Affetmek"tir. Gücü yettiği halde intikam almayarak, Affedici olmaya, denilir "Güzel ahlâk". Rabbimiz, 'şirk'ten başka günahları affeder. O, affedici olan mümini de çok sever. Allahın Resûlü de affetmeyi severdi. Affedici olmayı hem tavsiye ederdi. Özür dileyenleri affetmek çok iyidir. Evliyâ-yı kirâmın hallerinden biridir. İyilik ve ihsânda yarışırlar müminler. Affeder, küs durmaz ve barışırlar müminler. Onlar hakkı ve sabrı ederken de tavsiye, Tatlı dil ve güler yüz gösterirler herkese. Nasıl ki bir suçluyu çok sevapsa affetmek, Sevaptır borçlunun da borcunu istememek. En üst derecesidir affetmek, adâletin. Hem şecâat ve hilmin, vakar ve merhametin. Bedduâda bulunmak câizken bir zâlime, Affetmesi efdaldir hattâ zâlimi bile. -------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 w
.Vakarlı olmak
2006-12-12 01:00:00
İslâmda beğenilen kırk güzel ahlâk vardır. İşbu güzel huylardan birisi de "Vakar"dır. Vakar, ağırbaşlılık, sükûnet telkin eden, İyi huylardan olup, hâsıl olur iffetten. Bir hadîs-i şerîfte Resul şöyle buyurur: (Mümin, vakar sahibi, yumuşak huylu olur.) Hakîkî bir Müslüman vakarlı olur, ancak, Kibirlenene karşı tekebbür etmek de hak. Her türlü îtimâda lâyık bir insandır o. Vakarlı, seciyeli, temiz Müslümandır o. Zararlı olan işe karışsa tesadüfen, Yüz çevirip, vakarla uzaklaşır o yerden. Dünya işlerinde de hep kolaylık gösterir. Din işlerinde ise bir kaya gibi serttir. Abdülhakîm Arvâsî, büyük evliyâdandır. Bir gün sevdiklerine şöyle buyurmuşlardır. (Gittiğiniz yerlerde, söz ve tavrınızla siz, İslâmın vakarını herkese gösteriniz.) Dâr-ül harpte, meselâ Çin'deki Müslümanın, Koruması vâcibtir, vakarını İslâmın. Dînimizde kırk adet güzel huy, ahlâk vardır. Biri de "Hubb-i fillah" ile "Buğd-i fillah"tır. Allah rızâsı için sevmeye (Hubb-i fillah), Hiç sevmemeye ise denildi (Buğd-i fillah). Bu ikisi olmazsa bir Müslümanda eğer, Ona hiç fayda vermez öteki ibâdetler. Resûlullah buyurdu: (En kıymetli ibâdet, Hubb-i fillah ve bir de buğd-i fillahtır elbet.) Bunlar, cenâb-ı Hakkın en büyük nîmetidir. Îmanın hem şartıdır, hem de alâmetidir. Emreyledi Rabbimiz dostlarını sevmeyi. Düşmanlarını ise kalben hiç sevmemeyi. Mûsâ aleyhisselâm, bu emri işitince, En makbul ibâdeti anlamıştı böylece. Bir insan, bu dünyada kimi severse eğer, Âhirette, onunla bulunur hep beraber. Allah ve Resûlünü seviyorsa bir insan, Onların bildirdiği yolda yürür her zaman. Bugün çok garib kaldı dînimiz İslâmiyet. Ona hizmet etmeyi, bilmeli büyük nîmet. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Havf ve recâ
2006-12-13 01:00:00
Kırk tane güzel huy ve ahlâk vardır bu dinde. İşbu iyi huyların "Havf etmek"tir biri de. "Havf", cenâb-ı Allahın azâbından korkmaktır. "Recâ" da, rahmetinden hep ümitvar olmaktır. Allahü teâlâdan çok korkmalı Müslüman. Ama ümîdini de kesmemeli hiçbir an. Müslüman, beynel havf-ü verrecâ olmalıdır. Yâni korku ve ümit müsâvi olmalıdır. Kur'ân-ı kerîmde de buyurdu ki Rabbimiz: (Hak teâlâ katında sizin en kıymetliniz, O'ndan korkup, günahtan sakınanınız olur. İlmi çok olanlarda, bu korku çok bulunur.) Az bir günaha bile azab yapılmasından, Düşünüp korkmalı ve titremelidir insan. Hadîs-i şerîflerde buyurdu Efendimiz: (Benim bildiklerimi eğer siz bilseydiniz, O zaman az güler ve çok ağlardınız sizler,) Ancak korku, olmalı sevgi ile beraber. Ey nefsim, bak sermayen her gün zarar ve ziyan, Ya Allah'tan kork, ya da azâbına hazırlan! Dînimizde kırk adet güzel huy, ahlâk vardır. Bunlardan mühim olan birisi de "Recâ"dır. Bu, cenâb-ı Hakkın rahmetinden hiçbir an, Ümîdini kesmeyip, medet ummaktır O'ndan. Bir hadîs-i kudsîde Allah şöyle buyurdu: (Zannettiği şekilde karşılarım kulumu.) Sebebe yapışmadan istemek, "Temennî"dir. Sebebe yapışırsa, buna da "Recâ" denir. Temennî, tembelliğe götürürken insanı, Recâ, hep çalıştırır ve parlatır îmanı. (Çalışmadan isteyen, olmadan elde silâh, Harbe gidene benzer) buyurdu Resûlullah. Korkudan çok olursa ümîdi bir kişinin, Zevkle ibâdetini yapar o bunun için. (Gençlerde korku fazla, yaşlılardaysa recâ, Olmalıdır) buyurdu büyük zatlar ayrıca. Ne ümitsiz korkunun, ne korkusuz ümîdin, Câiz olmadığını bilmelidir her mümin. "Havf" ve "recâ", müminde iki kanat gibidir. Onu, sonsuz huzur ve saadete erdirir. > E
.Hikmet ve kanâat
2006-12-14 01:00:00
Güzel huy ve ahlâkın tamamı kırk adettir. Bunlardan mühim olan birisi de "Hikmet"tir. Hikmet, hakkı bâtıldan ayıran bir kuvvettir. Rûhun idrak gücünün ortası bir haslettir. Bu gücün fazlasına, (Cerbeze), ukalâlık. Denildi, azına da (Belâdet) ve ahmaklık. Âlimlerin birçoğu, (Hikmet, fıkıhtır) dedi. Müminin kalbindeki nûra teşbih edildi. Allah, Nahl sûresinde buyurdu: (Kullarıma, Hikmet ve güzel sözle beni anlat dâimâ.) Resûlullah buyurdu: (Hikmet, bir Müslümanın, Kaybettiği malıdır, nerde bulursa alsın.) "Hikmet"ten; fehm ve zekâ, dikkat ile tezekkür, Zihin açıklığı ve hâfıza hâsıl olur. Eğer tâbi olursa insan rûhu, "Hikmet"e, Hâkim olur o zaman gadab ile şehvete. Resûlullah, kendinden bir asır sonra gelen, İmâm-ı âzam için buyurdu ki meâlen: (Onun kalbi, ilim ve hikmetle olur dolu. Kadrini bilmeyenin, felâket olur sonu.) Güzel huy ve ahlâkın biri de "Kanâat"tır. Buna, her Müslümanın çok ihtiyacı vardır. "Kanâat", her hâlinde her zaman ve her şartta, Allaha şükretmek ve hamd etmektir hayatta. Kendinden daha zengin, güzel, makam sahibi, Kimseyi kıskanmaz ve davranmaz hırslı gibi. İnsan böyle olunca, kalbi de olur rahat. Bitmeyen, tükenmeyen hazînedir kanâat. Böyle kimse, Allahın çok sevili kuludur. Sevgili olmasının sebebi ise şudur: Ondan gelen her şeyi, sırf "Ondan geldi" diye, Kabul ve tasdîk eder ve kavuşur sevgiye. Yokluğa sabrederek âlemlerin Resûlü, Dâimâ kanâatla geçirdi bir ömrünü. Sahâbe-yi kirâm da Onun gibi yaptılar. Aza kanâat edip, çoğunu dağıttılar. Bu, öyle her insanın tahammül göstererek, Yapacağı iş değil, kuvvetli îman gerek. İnsan, kazandığına kanâat etmeli ve Her an râzı olmalı Allahın takdîrine. ------- E-mail: ab
.Mümin, hüsn-i zan eder
2006-12-15 01:00:00
Güzel huy ve ahlâkın biri de "Hüsn-ü zan"dır. Bu huya sahip olan, iyi bir Müslümandır. İyilik düşünmektir yâni her bir hususta. Hüsn-i zan etmeyenin olmuştur kalbi hasta. Bir hadîs-i şerîfte buyurdu Efendimiz: (Allahü teâlâya hep hüsn-i zan ediniz!) Bir gün de buyurdu ki yine: (Cenâb-ı Hakka, Hüsn-i zanda bulunmak, ibâdettir mutlaka.) (Allahı seviyorum), diyor ise bir insan, İlk önce O'nun için etmelidir hüsn-i zan. Sonra Resûlullaha ve eshâb-ı kirâma, Hüsn-i zan etmelidir evliyâ-yı izâma. Hiç kimseye, rastgele dememelidir kâfir. Müslüman, Müslümana hüsn-i zan etmelidir. Mümin, din kardeşinin aybını görse bile, Hüsn-i zan etmeli ve çalışmalı te'vîle. Son nefes, her ne kadar bilinmezse de, insan, Ölen her mümine de etmelidir hüsn-i zan. Ama İslâm düşmanı, veyâ mürted olarak, Ölenlere, hüsn-i zan olmamalı muhakkak. Güzel huy ve ahlâktan biri "Sâlih olmak"tır. Her müminin gâyesi, bu huyu kazanmaktır. Allahın sevgisine kavuşabilmek için, Çalışıp çırpınanlar, olurlar "Sâlih mümin". Yaptığı ibâdette, bir kusuru olunca, Hemen tövbe edene "Sâlih" denir ayrıca. Dünya menfaatini kalblerinden çıkaran, İyi insanlara da denir "Sâlih Müslüman". Yine duâ ederken, başta Resûlullahı, Vesîle etmelidir sonra sâlih kulları. Allah, Âdemoğluna dört cevher etmiş ihsân. Bunlar; amel-i sâlih, hayâ, akıl ve îman. Rabbimiz, sâlih amel yapana, âhirette, Cennet vereceğini söz verdi bir âyette. Hadîs-i şerîfte de Resûlullah buyurur: (Bir kalb sâlih olursa, beden de sâlih olur.) Sâlih kimseler ile hep beraber olmalı. Onlar ile komşuluk edecek ev bulmalı. Sâlih akrabâları kim ederse eğer terk, Günah-ı kebâirdir, dikkatli olmak gerek. ---------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.co
.Tövbe ve istiğfâr
2006-12-16 01:00:00
Beğenilen kırk adet iyi güzel huy vardır. Bunlardan birisi de "Tövbe ve istiğfar"dır. "Tövbe", pişmanlık duyup işlediği günaha, Bir daha yapmamaya söz vermektir Allaha. "Kimyâ-yı saadet"te şöylece buyurulur: (Şartına uygun tövbe mutlaka kabul olur.) Tahrîm sûresinde de buyuruldu ki bakın: (Allahü teâlâya tövbe-i nasûh yapın!) İmâm-ı Mücâhid de buyurdu: (Kişi, eğer, Her gün tövbe etmezse, kendisine zulmeder.) Hiç bulaşmamış iken Peygamberler günaha, Hepsi, tövbe istiğfâr ederlerdi Allaha. Haram ile mekruhlar, ölüm saçan 'zehir'dir. "Tövbe" ile "İstiğfar", bunlara 'panzehir'dir. "Tövbe", kalble, dil ile, bir de günah işleyen, Âzâlarla birlikte olmalıdır hâlisen. Kalb pişmanlık duymalı, dil duâyı bilmeli. Âzâlar, o günahtan muhakkak çekilmeli. Günahkâr bir Müslüman, eğer tövbekâr olur, Sonra vefat ederse, kurtulması umulur. "Ölüme hazırlanmak", iyi huy ve ahlâktır. Buna, her Müslümanın çok ihtiyacı vardır. Ruh bedenden ayrılır, ölüm illâ ki olur. Gün gelir, herkes için emr-i Hak vâki olur. Müslümanın, ölümü yâd etmesi sünnettir. Her an geleceğini düşünmesi gerektir. Ölüme hazırlanmak, lâzımdır çok evvelden. Hem bu, ellidört farzdan biridir bize zâten. Ölüm gelmeden önce, borçları ödeyerek, Varsa, emânetleri sahibine vererek, Ona hazırlanmalı her mümin ve mümine. Vasiyet yapmak dahî vaciptir kula yine. Ölmek, felâket değil, öldükten sonra elbet, Başa gelecekleri bilmemektir felâket. Peygamber Efendimiz, hadîste buyurdular: (Bütün hastalıkların devâsı, ilâcı var. Ancak yoktur çâresi ölüm hastalığının. Lezzetlere son veren şeyi çok hâtırlayın.) Kim, günde yirmi defâ hâtırlarsa ölümü, Şehitlerin yanında olur o mahşer günü. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr
.Tevâzu, büyüklük alâmeti
2006-12-17 01:00:00
Güzel huy ve ahlâkın biri de, "Tevâzu"dur. Bu ahlâk kimde varsa, rahat ve huzurludur. "Tevâzu", kendisini gayriyle bir görmektir. Yâni ondan üstün ve aşağı görmemektir. "Tevâzu" orta yoldur, ne gurur, ne de 'zül'dür. Zıddı, gurur ve kibir, fazlası 'tekebbür'dür. Tevâzu edenleri, severken cenâb-ı Hak, (Tekebbür edenleri sevmem) buyurdu ancak. Peygamber Efendimiz; (Tevâzu edenlere, Müjdeler olsun!) diye buyurmuştur bir kere. Ve yine buyurdu ki kâinatın Serveri. (Yükseltir Hak teâlâ tevâzu edenleri.) Câhildir, düşünmeden ortaya atılanlar. Tevâzu sahibidir ilim ehli olanlar. (Gözetmek istiyorsa ilmin şerefini kim, Tevâzuda bulunsun) buyurdu Seyyid Fehîm. Kibirli olanlara kim tekebbür etmez ve Tevâzu gösterirse, o, zulmeder kendine. Secde, küçüklüğün ve aczin ifadesidir. Tevâzu ve saygının en son derecesidir. "Mümine nasîhat" da, iyi güzel ahlâktır. Yâni İslâmiyeti her tarafa yaymaktır. Hasedin, kıskançlığın zıddı olup nasîhat, Emr-i mâruf yapmaktır, Allah için her saat. Zâriyât sûresinde Hak teâlâ buyurur: (Nasîhat, müminlere elbet faydalı olur.) Bir Müslüman, herkese iyilik eder, hattâ, Kötülük yapanlara bulunur nasîhatta. Fâsık, günahkâr veya olsa da ehl-i bid'at, Herkese tatlı dille etmelidir nasîhat. Öğüt vermek kolaydır, tatbikat acı gelir. Çünkü nefse uyana nasîhat acı gelir. "Nasîhat"ı yaparken davranmalı samîmî. Fitne çıkarmamalı ve olmalı umûmî. "Nasîhat", dînimizde ilk vazîfe, ilk haktır. Hem de Peygamberlerin üstününe uymaktır, Kendisine nasîhat, emr-i mâruf yapana, Kin beslemek haramdır, minnet duymalı ona. Haset etmemek için hediye ver, metheyle. Nasîhat et, duâ et, ya sus, ya hayır söyle. > E-mail: abdullatif.uyan@
.Mümin, merhametli olur
2006-12-18 01:00:00
Beğenilen güzel huy ve ahlâk, kırk adettir. Bunlardan mühim olan biri de "Merhamet"tir. Cenâb-ı Hak buyurdu: (Rabbiniz, kullarına, Merhamet eylemeyi lâzım kıldı şânına.) Hadîs-i şerîflerde buyurdu Resûlullah: (Merhamet edenlere merhamet eder Allah. Merhamet ederseniz yerdekilere eğer, Gökteki mahluklar da size merhamet eder. (Kim merhamet etmezse Allahın kullarına, Allahü teâlâ da merhamet etmez ona.) Mümin, cenâb-ı Haktan diler af ve merhamet. Kendisi de herkese öyle davranır elbet. Kimseyi hakir bilmez, hor görmez ve incitmez. Merhametli, cömerttir, aslâ cimrilik etmez. Emrinde olanlara etmeyenler merhamet, Uzak kalır Allahın merhametinden elbet. Allahım! Merhamet ve ihsân sahibi sensin. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin. Allahım! Merhametin, ihsânın hakkı için, Bize iyilikler ve güzel ahlâk ver. Âmin! Güzel huy ve ahlâktan birisi de, "Meşveret". Bu huya sahip olan, hiç pişman olmaz elbet. "Meşveret", kısacası ehline danışmaktır. Bir işe başlamadan, sebebe yapışmaktır. Nitekim bu hususta gönderildi şu âyet: (Yapacağın bir işi önceden meşveret et!) Bir âyet-i kerîme meâli de şöyledir: (Onların her işleri müşâvere iledir.) Hadîs-i şerîfte de Resul şöyle buyurur: (Emîn olan kişiyle ancak meşveret olur.) Lâkin danışılan zat, insanların hâlini, İyi ölçüp bilmeli memleket ahvâlini. Siyâsette bilgili, ilerisini gören, Aklı fikri kuvvetli, güçlü olmalı zihnen. Meşveret olunan zat, hiç bilmeden konuşur, Bildiğinin aksini söylerse, günah olur. Bu şartlara uymayan birisiyle meşveret, Her iki tarafı da günaha sokar elbet. Başkasıyla meşveret etmez kibirli olan. İstifade etmekten mahrum kalır o zaman. > E-mail: abdullatif.uyan@t
.Gıbta etmek ve tevekkül
2006-12-19 01:00:00
Bu dinde beğenilen iyi huy, kırk adettir. Bunlardan mühim olan biri "Gıbta etmek"tir. "Gıbta" da, imrenmektir gayrinin nîmetine. Hasetse kıskanmaktır kendinde yoktur diye. "Gıbta", güzel bir huydur, insana gayret verir. Hasetse ibâdetin sevabını giderir. Başkasındaki şeyi ondan kıskanmayıp da, Kendinde olmasını istemek, olur gıbta. Zâten farzları yapıp, haramlardan kaçana, Gıbta etmek, imrenmek, vâcibtir Müslümana. Eğer ki bir kimseden dünya malı umulur, Ve gıbta edilirse, tenzîhen mekruh olur. Resûlullah buyurdu. (İki şeyden birine, Kavuşana imrenmek, iyidir her mümine. Biri, Allah bir kula "din ilmi" ihsân eder, O da bu bilgisine uygun hareket eder. Öbürü, cenâb-ı Hak, "mal mülk" verir bir kula, O da bunu dağıtır fakir ve muhtaçlara. "Allah için" toplanıp dağılsa yine kimler, Onların bu hâline gıbta eder melekler.) Güzel huylardan biri, hem "Tevekkül etmek"tir. Bu huya sahip olmak, büyük bir meziyettir. Kalbin, bütün işlerde her şeyi Yaradana, Îtimat etmesi ve güvenmesidir O'na. Kalb Allaha güvenir ve bağlanırsa eğer, Artık dünya malına vermez kıymet ve değer. "Tevekkül", îtimat ve güven ister insanda, Kalbte hâsıl olur ve zuhur eder îmanda. Cenâb-ı Hak buyurdu: (Var ise îmanınız, Allahü teâlâya tam tevekkül ediniz). "Tevekkül" edenleri elbette sever Allah. Kim tevekkül ederse, kâfidir ona Allah. Müslüman, her işinde sebebe önem verir. Ancak sebebe değil, sırf Allaha güvenir Muhammed Bâkî Billah buyurdu ki: (Tevekkül, Sebebe yapışmayıp, tembel oturmak değil. Çünkü böyle davranmak, elbette ki Allaha, Edebsizlik olur ki, sebep olur günaha.) Tevekkül eden kişi, kadere râzı olur. Tûl-i emel sahibi olmaktan da kurtulur. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İhsân etmek ve cömertlik
2006-12-20 01:00:00
İyilik, "İhsân etmek", gâyet güzel bir huydur. Bunu yapabilenler dâimâ huzurludur. Bir insana, hakkından fazlasını vermektir, Hakkını vermemekse, zulmü revâ görmektir. Allahü teâlâyı yakînen görür gibi, İbâdet etmeye de ihsân denir tabii. (İhsân neye denilir?) şeklinde bir soruya, Şöyle cevap buyurdu o Resûl-i Kibriyâ: (İbâdeti yapmaktır Allahı görür gibi. Sen Onu görmesen de görmektedir O seni.) (İhsânda bulunana yapılacak şey, ancak, İhsân yapmaktır) diye buyurdu cenâb-ı Hak. Allah teşvik ediyor kullara iki şeyi. İhsânda bulunmayı ve sadaka vermeyi. Merhameti, ihsânı bol olan cenâb-ı Hak, Böyle olan kuluna azab etmez muhakkak. Yine o buyurdu ki: (İhsân edene, benim, Elbette çok yakındır ihsânımla rahmetim.) Peygamber-i zîşân da şöyle buyurmuşlardır: (İhsân edeni sevmek, yaradılışta vardır.) İyi güzel huyların biri de "Cömertlik"tir. Yâni elindekini başkasına vermektir. En güzel huylardandır bu "cömertlik" hasleti, Zîra cömert olanlar, kazanırlar Cenneti. Bir hadîs-i kudsîde cenâb-ı Hak buyurdu: (İslâm dîni, cömertlik üzerine kuruldu. Bu din, cömertlik ile güzel huyla tam olur. Dîni, bu ikisiyle tamamlayan, kurtulur.) Gelmiş, geçmiş, gelecek insanların cömerdi, Kâinatın Serveri hazret-i Peygamberdi. Bir şey istendiğinde, "Yok" demezdi o aslâ. O şey var ise verir, susardı eğer yoksa. Müslümanlar, cömert ve merhametli olmalı. Kimseye sert, soğuk ve kaba davranmamalı. Peygamber Efendimiz buyurdu: (Muâviye, Ümmetin en halîmi, en cömerdidir) diye. Sâlihler, cömertlikte âdetâ yarış eder. Allahü teâlâ da şu üç şeyi çok sever. Bunlar, cömertlik ile hep doğru söylemektir. Bir de Hak teâlâdan çok korkup titremektir. >E-mail: a
.Yumuşaklık, insanı süsler
2006-12-21 01:00:00
Bu dinde beğenilen kırk güzel ahlâk vardır. Bunlardan birisi de "Hilm sahibi olmak"tır. Gadabın, tehevvürün, sertliğin mukabili. Yâni rûhun yumuşak, sâkin olması hâli. Yâni mümin halîmdir ve yumuşaktır, ancak. Dinsizler karşısında çok serttir, değil korkak. Dünya ile ilgili olaylar karşısında. Halîm olup, kızmaz ve sinirlenmez bir anda. Allah düşmanlarını sevmeyenin sıfatı, Sabır ve hilimdir ki, gösterir kemâlâtı. Hadîs-i şerîflerde buyurdu ki o Server: (Hak teâlâ, hayâ ve hilm sahibini sever. Yâ Rab, bana ilim ver, güzelleştir hilm ile. Âfiyetle süsleyip hem takvâ ihsân eyle.) Gündüzün oruç tutup, gece de namaz kılan, Kulun derecesine kavuşur halîm olan. Yâni ilmin, hilim ve gayret ile beraber, Mümkün olacağını buyuruyor Peygamber. Zulüm gördüğü halde bir zâlimi affeden, En halîmi olmuştur müminlerin içinden. Güzel huy ve ahlâktan biri de "Firâset"tir. Bu huya sahip olmak çok güzel bir haslettir. Âdet dışı şeylere, evliyâda "Kerâmet", Bir müminde olursa, ona denir "Firâset". Firâset de ikidir: Ya mârifet ehlidir. Ya da riyâzet, yâni açlık çekenlerindir. Mârifet sahipleri, bakınca firâsetle, Kalblerdeki sırları keşfederler hayretle. Ve anlarlar, o kimse sâlih midir, fâsık mı? Hattâ karşısındaki mümin mi, münâfık mı? Riyâzet çekeninse firâseti şöyledir. Kıymetsiz nesnelerden, eşyâdan haber verir. Cisimlerin nerede olduğunu bilirler. Ve kaybolan şeyleri bilip haber verirler. Firâset de denilir vahyin bir çeşidine. Bunlar, Resûlullahın ilham olur kalbine. Tasavvuf ehlinin de bâzı esrarlı sözü, Olur onun keşif ve firâsetinin özü. Âdet dışı bu şeyler kâfirde olsa eğer, Ona firâset değil, ama "İstidrac" derler. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 1
.Ayıplanmak korkusu
2006-12-22 01:00:00
Sevgili ağabeyimiz merhum Cevdet Söztutan'ın kaleminden (40 Kötü Ahlâk) "Ahmet Mekkî Efendi", bir seferki va'zında, Şu bilgileri verdi "Kötü ahlâk" bâbında: Huy vardır ki, insanı düşürür felâkete. Huy vardır ki, götürür ebedî saadete. Şu kırk "Kötü ahlâk"tan kim uzak durur ise, Saadet caddesini bulmuş olur o kimse. Ayıplanmak korkusu, mevkî hırsı ve küfür. Fâsıkları sevmek ve hevâ-i nefs, tehevvür Tefekkür etmemek ve gadr, şemâtet, cehâlet. Müdâhene, müdârâ, haset ile hıyânet. Tûl-i emel, tezellül, riyâ, kibir, sû-i zan. Va'dini bozmak, tama' ve taklîd ile îman. Tesvîf, mala muhabbet, ucub, nifak ve fitne. Âlimlere düşmanlık, inat ve mükâbere. Hem Kur'ân-ı kerîmi yanlış tefsir eylemek. Özrü kabul etmemek, ve bir de gıybet etmek. Övülmeyi sevmek ve Müslümana bedduâ. Ve haram işlemekte ısrâr etmek dâimâ. Tövbe etmemek ile hicr ve korkak olmak Ayrıca Müslümana kötü bir isim takmak. Kötü huy, kötü ahlâk her kimde varsa eğer, Hemen bu hastalığı tedâvi îcab eder. Bir insanın ilk önce temiz olmalı kalbi. Zîra bedenimizde her uzuv ona tâbi. Bu bakımdan kalbteki kötü huyu atarak, Yerleştirmeli ona, iyi huy, güzel ahlâk. Müslüman, kendisinde kötü bir huy görünce, Nasıl bulaştığını araştırmalı önce. Bundan kurtulmak için durmadan çalışmalı. Hastalığın zıddını yapmaya alışmalı. Kötü bir iş yapınca, tövbe etmeli bundan. Nefse güç gelen şeyi yapmalıdır ardından. Bunun için meselâ; "Bir günah işleyince, Ardından üç gün oruç tutacağım hemence. Hem de uyumayarak uzun kış geceleri, Teheccüd kılacağım" diye yemîn etmeli. İyi huylu olmak ve korumak için bunu, Seçmeli "Sâlihler"le arkadaşlık yolunu. Kalb hastalıklarının zararlarını bir bir, Okuyup öğrenmek de ruhlara şifâ verir. ----------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.co
.Küfür ve cehâlet
2006-12-23 01:00:00
İnsanlarda kırk tane vardır ki "Kötü ahlâk", Bunlardan kimde varsa, kurtulmalı muhakkak. Bütün kötülüklerin en kötüsü "Küfür"dür. Allah ve Resûlüne inanmayın "Kâfir"dir. İster dinsiz, Nasrânî, ister olsun Yahûdî, Üç çeşit küfür vardır: Cehlî, hükmî cühûdî. Duyup işitmeyenin küfrü, (Küfr-i cehlî)dir. Bunlar, yanlış ve sapık bir îtikat ehlidir. (Küfr-i cühûdî) ise, bilerek Karun gibi, Küfür ehli olmaktır, Nemrut, Firavun gibi. Bunlar, Peygamberlere, hiç îman etmediler. (Bizim gibi birine inanmayız) dediler. Oysa ilâh dediler kendi gibilerine. Onlara tapındılar, gerçek ilâh yerine. Küfrün üçüncüsüne, (Küfr-i hükmî) denilir. Yâni îmanı bozan bir sözü söylemektir. Allahü teâlâya mekân isnat eylemek, Küfr olur, "Allah gökten bize bakıyor" demek. Nasıl ki, bir söz ile olunursa Müslüman, Küfre de düşebilir bir sözle yine insan. Kötü huy ve ahlâkın biri de "Cehâlet"tir. Bu illetin ilâcı, okuyup öğrenmektir, Bu da iki kısımdır, (Cehl-i basît)tir biri. Ve (Cehl-i mürekkeb)tir bunlardan bir diğeri. Birinciler, bilirler bilmediğini, hem de. Olmaz yanlış îtikat bu gibi câhillerde. Hayvan gibidirler ve bundan uzaklaşmazlar. Cehâleti bırakıp, ilme hiç yaklaşmazlar. Birinciden fenadır hem (Mürekkeb) olanı. İlâcı bilinmeyen bir hastalıktır yâni. Yunan filozofları ve bid'at fırkaları, Bu gruba girerler, kavîdir arkaları. Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki meâlen: (Sağır ve dilsizleri tedâvi ettim de ben, Ve yine ölüleri dirilttim de ben hattâ, Bu Cehl-i mürekkeb'e bulamadım bir devâ. Bunlar, cehli, ilim ve kemâlât sanıyorlar. Yâni peşin hükümlü olup aldanıyorlar. Allahü teâlânın hidâyeti olmadan, Böyle bir hastalıktan kurtulamaz hiç insan.
.Mal, mevkî, makam hırsı
2006-12-24 01:00:00
Kötü huylardan biri, "Mal ve mevkî hırsı"dır. Bu illet kimde varsa, dâimâ huzursuzdur. Kalb hastalıklarının mühimidir bu hattâ. (Hubbürriyâsât) diye biliniyor ahlâkta. Şu hadîs-i şerîfler ışığında teşhîsi, Çok daha kolay olup, mümkündür tedâvisi. (Mal ve şöhret hırsının zararını, birine, İki aç kurt, yapamaz bir koyun sürüsüne.) (Metholunmayı sevmek, eder hem kör hem sağır. Öyle ki, kusurunu, aybını görmez olur. Duymaz hiç doğru sözü, kalbi olur kaskatı. İşitmez, kendisine yapılan nasîhatı.) (Her kim ki işlerinde parmakla gösterilir, Ona zarar olarak, yalnız bu kâfi gelir.) Yâni çok zarar görür şöhret sahibiyse kim, (Şan ve şöhret, âfettir) buyuruldu nitekim. Makam mevkî hırsına, şu etkili ilâçtır, Mümkünse insanlardan biraz uzaklaşmaktır. Onların arasına fazla karışmayarak, Zarûret miktarıncı görüşmelidir ancak. Kötü huylardan biri, "Ayıplanmak korkusu". Bu hastalık, insanı helâk eder doğrusu. Ayıplanmaktan korkup ve buna üzülmeye, Teşhîs koydu âlimler; (Kalb hastalığı) diye. Bunlar korkar kendinin eleştirilmesinden. Ve hattâ kötülenip, çekiştirilmesinden. Ebû Tâlip, korudu o Serveri her zaman. Sırf ayıplarlar diye etmedi kendi îman. Horlanmak korkusundan kurtulmanın ilâcı, Şöylece düşünmektir, gelse de nefse acı: (Kötülemelerinin varsa doğruluk payı, Bildirmiş oluyorlar bana ayıplarımı. Öyleyse memnun olup çok da sevinmeliyim. Hattâ bu kimselere teşekkür etmeliyim.) Zîra bu söylenenler, iftirâ ise eğer, O sözlerin zararı, söyleyenlere gider. Ayrıca sevapları alınıp âhirette, İftirâ edilene verilecek elbette. Onun da günahları alınarak bu sefer, İftirâ edenlerin boynuna yüklenirler.) --------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 1
.Övülmeyi sevmek
2006-12-25 01:00:00
"Övülmeyi sevmek" de yine kötü bir huydur. Bu illete saplanan, dâimâ huzursuzdur. Bu kalb hastalığına yakalanan kimseler, Dünyada meth-ü senâ olunmayı severler. Övülmek, insanlara fıtraten tatlı gelir. Bundan kalbimiz değil, yalnız nefis zevklenir. Bunun sebebi ise, insanlarda var olan, (Ben) egosu iledir, dürter durur her zaman. Bu hastalığa karşı, dikkatli olmalıdır. Bulaşmaması için tedbir de almalıdır. Bu hastalığa karşı nitekim çok âlimler, Nasihatler ederek çâreler bildirdiler. Meselâ övülmenin, üstünlük ve iyilik, Olmadığını, insan idrak etmelidir ilk. Kısa bir süre için olsa da kanmamalı. Gelip geçici olan şeye aldanmamalı. Bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki o Server: (Övülmeyi istemek, kulu kör sağır eder.) Baba ve dedeyle de övülmemeli elbet. Onlar gibi olmaya etmeli sa'y-ü gayret. "Bid'at îtikadı" da çok kötü bir ahlâktır. Eğer kurtulamazsa, sonu helâk olmaktır. Çok Müslüman, yazık ki, bu kötü hastalığa, Yakalanıp düşmüştür bu korkunç bataklığa. Nefs-i emmâresinin arzusuna uyanlar, Bu kötü hastalığa daha çok tutulurlar. Aklı ermediği ve yanıldığı şeylerde, Yine de hep aklını rehber edinenler de, Bu gruba girer ve nefse kanmış olurlar. "Bid'at hastalığı"na yakalanmış olurlar. Dînimiz İslâmiyet, akla uygundur, ancak. Aklın hiç ermediği şeyler de var muhakkak. Bu hastalığa düşen, mikrobunu da taşır. Onun ile beraber olana da bulaşır. Her bid'at, kaldırırken ortadan bir sünneti, Nasıl kazanabilir böyle kimse Cenneti. Hem (Bid'at dalâlettir) buyurdu Efendimiz. Öyle ise biz ona nasıl (Hasene) deriz? Hastalığın ilâcı, aynen "ehl-i sünnet"e. Uyarak kavuşmaktır ebedî saadete. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Nefse tâbi olmak
2006-12-26 01:00:00
Kötü huy ve ahlâktan biri "Hevâ-yı nefs"tir. Yâni nefsine uyup hep günah işlemektir. "Hevâ", nefsin arzu ve isteklerine denir. Bunlar ise hep kötü ve zararlı şeylerdir. Bu hastalığa düşen, nefsin şehvetlerine, İstek ve arzusuna, yâni lezzetlerine, Yakalanır ve olur hevâ-yı nefse esir. Bunun kötü olduğu, âyetlerle sabittir. Her işte nefse uyan, tapınmış olur ona. Haram işler, sonunda düşer bid'at yoluna. Nefs kâfirdir, dâimâ Rabbini inkâr eder. Hak yolunu bırakıp, "şeytan yolu"na gider. Nefsinizden sakının, güvenmeyin hiç ona. Çünkü yetmiş şeytandan düşmandır bize daha. Nefisten kurtulursak, büyük bir nîmet olur. Çünkü Allah yolunda en büyük perde budur. Şunu belirtelim ki, dînimiz İslâmiyet, Faydalı lezzetleri yasaklamıyor elbet. Ancak bu lezzetleri te'min eder iken biz, Dînimize uymayı emrediyor Rabbimiz. "Taklîd ile îman" da çok kötü bir ahlâktır. Yâni aklına değil, kötülere uymaktır. Ne idüğü belirsiz kimselerin peşinde. Gitmektir bu hastalık din ve dünyâ işinde. "Ehl-i sünnet" âlimi olduğu bilinmeyen, Kimseyi taklîd etmek, câiz değil katiyyen. Ehil olan zatlara sorup soruşturmadan, Birini taklîd eden, sonunda olur pişman. Allahın varlığıyla birliğini, esâsen, Anlamakta, taklîde ihtiyaç yok ki zâten. İbretle baksa eğer aklı olan bir insan, O'nun var oluğunu anlar ve eder îman. Yâni eseri görüp, yapanı, müessiri, Düşünüp tasdîk eder aklı başında biri. Ancak ibâdetlerde "mezheb imâmları"nı, Taklîd etmek lâzımdır Allah adamlarını. Bu ise "dört mezheb"den sadece birisini, Taklîd etmekle olur, hak bilir gerisini. "Ehl-i sünnet" olmayan din adamının, zinhar, Kitap ve sözlerine etmemeli îtibar. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.co
.Riyâ ve tûl-i emel
2006-12-27 01:00:00
Kötü huylardan biri, gösteriştir, "Riyâ"dır. Bu hastalık, mâlesef çok müslümanda vardır. Başkası görsün diye yaparak ibâdeti, Beklemektir bundan da bir dünya menfaati. Kısacası dînini âlet edip dünyaya, Kavuşmaktır üç kuruş menfaate ve mala. Sözü ve ibâdeti riyâ olanda, eğer, Din bilgisi de varsa, buna (Münâfık) derler. Câhil ahkâm keserse, eğer dinden îmandan, (Din yobazı) denir ki, uzak durmalı ondan. Ve bir de (Fen yobazı), yâni zındıklar vardır. Bunlar, ilim ve fenden anlamaz adamlardır. (Ulemâ-i sû) denen din adamları da var. Makam, mevkî, mal için hep ilmi kullanırlar. Riyâ'nın zıddı ise "İhlâs" olup, her işin, Yapılmış olmasıdır sadece Allan için. Dünya menfaatini düşünmez muhlis olan. Aklından bile geçmez riyâ, gösteriş falan. Ancak ibâdetleri öğretmek niyetiyle, Göstermek, riyâ olmaz, hattâ sevaptır bile. Kötü huy ve ahlâkın biri "Tûl-i emel"dir. Yâni öleceğini akla getirmemektir. Zevk sefâ sürmek için, eğlenmek için ya da, Çok uzun yaşamayı istemektir dünyada. İbâdet yapmak için istenirse eğer ki, O "Tûl-i emel" olmaz, niyet önemli çünki. Bu hastalığa düşen, ibâdetten zevk almaz. Tövbeyi de terk eder ve merhameti kalmaz. Kalbi olur kaskatı, hatırlamaz ölümü. Vaaz ve nasîhatten ibret almaz bir türlü. Hadîs-i şerîflerde buyurdu Efendimiz: (Lezzetlere son veren şeyi çok yâdediniz.) Yine; (Kim hatırlarsa gece gündüz ölümü, Şehitlerin yanında olur o mahşer günü.) Hastalığın sebebi, kapılmaktır dünyaya, Ve ölümü unutup, dalmaktır zevk sefâya. Bundan kurtulmak için, demeli ki: "Bu beden, Sıhhat ve gençliğimiz gidecek bir gün elden. Çok yaşamak, kişinin olmamalı emeli. Sıhhatli ve huzurlu bir ömür istemeli..." > E-mail: abdullatif.uyan
.Kibir, şeytan sıfatı
2006-12-28 01:00:00
Kötü huy ve ahlâkın, "Kibretmek"tir biri de. Bütün kötü huyların, bu vardır temelinde. Kendini başkasından üstün görme huyudur. Hâlık'ı unutmanın bir alâmeti budur. Cemâl, kuvvet, ibâdet, mal mevkî, ilim, neseb. Bu yedisi, insanın kibrine olur sebep. Kibre sebep ise de "İlim" denen hazîne, Fakat panzehiri de ilimdir kibrin yine. Peygamber Efendimiz; (Kalbinde zerre kadar, Kibir olan, Cennete giremez) buyurdular. Pek çok din adamı da, tutulup bu illete, Kötü örnek oldular ne yazık ki millete. Kibrin en kötüsü de, cenâb-ı Hakka karşı, Olandır ki, Nemrud ve Firavun çekti başı. Resûlullaha karşı kibirlenen de oldu. (Peygamber bu mu?) diye alay eden de oldu. İslâm âlimlerine karşı da zaman zaman, Kibirlenenler oldu, ayrılıp hak yolundan. "Tevâzu" denilir ki kibrin mukabiline. Ne mutlu mütevâzı insan olabilene. Kalb hastalıklarının birisi de "Tama"dır. Yâni haram yollardan tat lezzet aramaktır. İnsan bu hastalıktan kurtulamazsa eğer, Dünya ve âhirette kendine yazık eder. Tama'ın en kötüsü, beklemektir kullardan. Biraz dünyalık için medet ummaktır kuldan. Nafile ibâdetler kibre sebep olursa, Kişi, ucb'a, riyâya bu yüzden tutulursa, Bütün bunların hepsi, tama' sebepleridir. Ölümü unutturan mubahlar da böyledir. Tama'ın zıddına da "Tefvîz" denir bu dinde. Çok makbul bir sıfattır Hak teâlâ indinde. Helâl kazanmak için, kul çalışıp yorulur. Sonra cenâb-ı Hak'tan beklerse, "Tefvîz" olur. Ancak bu hususta da şeytana kanmamalı. (Tama') olan bir işi, (Tefvîz)dir sanmamalı. Çünkü şeytan, insana vesvese verebilir. Kötü olan bir şeyi iyi gösterebilir. Karıştırmamak için vesveseyle ilhâmı, İyi öğrenmelidir helâl ile haramı. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38
.Mümin, vakarlı olur
2006-12-29 01:00:00
Kötü huy ve ahlâkın biri de "Tezellül"dür. Bu huy, tevâzu değil, mümin için bir "Zül"dür. Bu kalb hastalığı da, bir insanın, kendini, Görmesidir bayağı, çok aşağı ve denî. "Tezellül", tevâzu'un aşırı miktarına, Verilen isimdir ki, yakışmaz Müslümana. Îmanı, canı malı ve nâmusu korumak, Tezellül göstermeyi zarûrî kılar ancak. Bir kimse, kendisine, fazlası gelsin diye, Birisine verirse ufacık bir hediye, Bir günlük yiyeceği varken, dilense veya, Dâvetsiz ziyâfete gidip konsa sofraya, Bütün bunların hepsi, tezellül'dür, zillet'tir. İslâmın vakarını korumak, fazîlettir. San'at, ticaret gibi işler yapmak hayatta, Sırtında yük taşımak, çalışmak inşaatta, Hiçbirisi tezellül değildir mümin için. Nafaka te'min etmek farzdır da onun için. Hattâ Peygamberimiz ve İslâm âlimleri, Bunları yapmışlardır geldiği zaman yeri. "Ucb", dinde kötü huy ve ahlâktan biridir. Yâni ibâdetini, işini beğenmektir. Kalb hastalıklarının ondördüncüsüdür bu. Yakalanmamak için iyi bilmeli ucb'u. Yapılan ibâdet ve iyilikleri, eğer, Beğenip övünürse, o kimse ucb'a düşer. Ucb'un sebeplerinden birisi, "Cehâlet"tir. Birisi de mâlesef insandaki "Gaflet"tir. Buyurdu ki İmâm-ı Gazâlî hazretleri: (Üç sebepten geliyor kötülükler ileri. Biri ucb, biri haset, biri riyâ, gösteriş. Sen kalbini bunlardan temizlemeye çalış.) Ucb'un zararları ve âfetleri pek çoktur. Buna mukabil olan hiçbir faydası yoktur. Meselâ unutturur azâbını Allahın. Terk ettirir yolunu hem de Resûlullahın. Kibr'e sebep olur ve günahı unutturur. Günahlar da kalbleri karartır, pas tutturur. Ucb'a düşen, kimseye bir şey sormaz, danışmaz. Bu mühim sünnetin de ecrine kavuşamaz. ---------- E-mail: abdullatif.uyan@tg.com.tr Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Haset etmek, kin tutmak
2006-12-30 01:00:00
Kötü huy ve ahlâkın birisi de "Haset"tir. Bu illet, insan için büyük bir felâkettir. Allahın bahşettiği nîmet ve ihsânları, Başkasında görünce, kıskanmaktır onları. "Haset", ibâdetlerin azaltır sevabını. Ayrıca da o kulun arttırır azâbını. Kıskanılan kimseye olmaz iken hiçbir şey, Kıskanan, yer bitirir kendisini peyderpey. Hasetci'nin, kimseye olamaz iyi zannı. Çünkü kendisi gibi zanneder her insanı. Bir kimsenin kalbinde "haset" bulunsa biraz, O, bunu istemeyip üzülse, günah olmaz. Eğer üzülmeyip de onu arzular ise, O zaman günah olup, haramdır bu hâdise. Gözle ve hareketle tavrını açık açık, Eğer belli ederse, günahı da olur çok. (Nasîhat) denilir ki bunun mukabiline. Nasîhatte bulunmak vâcibtir her mümine. "Bu ise Emr-i mâruf ve Nehy-i anil münker, Yapmakla olur ancak", buyurmuştur âlimler. "Hıkd", yâni kin beslemek, çok kötü bir ahlâktır. Böyleleri, rahat ve huzurdan çok uzaktır. Kalb hastalıklarından onaltıncısı budur. Kısaca "Başkasından nefret etme" huyudur. Düşmanlık, kin beslemek kalbinde bir insana. Aslâ câiz olmayıp, haramdır Müslümana. Yalnız zâlime karşı haram olmaz hıkd etmek. Fakat daha iyidir onu bile affetmek. Peygamber Efendimiz düşmanını affetti. (Ben, lânet etmek için gönderilmedim) dedi. Hıkd eden, yakalanır hem de şu günahlara: Sırrı ifşâ eylemek, yalan, gıybet, iftirâ. Yalancı şahitlik ve haksız yere incitmek, Alay etmek, hak yemek, ziyâreti terk etmek. Kin beslemek haramdır nasîhat verenlere. İtâat etmek lâzım hakkı bildirenlere. Özellikle intikam alamayınca kızan, "Hıkd" hâline dönüşür gadab'ı onun bâzan. Sadece Allah için gadablanmak, iyidir. Bu da din gayretinden, cehdinden dolayıdır. > E-mail: abdullatif.uyan@tg.com
.
.
.
.
.
|