ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
Müslüman yılbaşı kutlar mı?
01 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Müslüman yılbaşı kutlar mı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Sevgili Çağlar Cilara ile Ensonhaber youtube sayfası için yılbaşı üzerine bir saate yakın bir video yayını gerçekleştirdik. Mutlaka bulup seyredin.
Çağlar kardeşim sordu, ben cevapladım. Mesela dedi ki:
Müslüman yılbaşı kutlamalı mı?
Gayet tabii ‘Hayır, kutlamamalı’ dedim.
Neden? diye sordu. Dedim ki:
Senin ne dininde, ne örfünde ve ne de adetinde böyle bir kutlama var. Kaldı ki yılbaşı kutlamaları Hıristiyan dünyasının bir organizasyonu. Bakın, dedim ayrıca, İsrail’de Noel çamını bahçene, kapının önüne vs. yani kamusal alana dikmek yasaktır. Geçen yıl bir enternasyonal otelin kapısının önüne çam ağacını dikmesiyle kaldırması bir oldu, Yahudiler tepki verince kaldırdı apar topar.
Muhafazakâr isek muhafaza edilecek bir şeylerimiz olmalıdır. Değerlerimizi modernizmin sunağına kurban olarak yatıracaksak o zaman bizi “Müslüman” olarak ayırt edecek kıstas ne olacak? Unutmayalım ki, Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi savaşı meydanda düşmana yenildiğinde değil, düşmanına benzediğin zaman kaybedersin.
Maalesef geldiğimiz nokta hiç iç açıcı değil ve nevzuhur yılbaşı kutlamaları Özgür Özel ‘hoca’nın sözümona ‘Anadolu irfanı’ diye cılkını çıkardığı bir kavram bulamacı doğrultusunda meşrulaşmaktadır.
Peki Noel nedir?
25 Aralık tarihi Hazret-i İsa’nın doğduğu farz edilen tarihtir ki tarihen alakası yoktur. Bırakın doğum gününü, yılını dahi bilmiyoruz. Hz. İsa bundan iki yıl önce de doğmuş olabilir iki yıl sonra da. Ama Milattan yani Hz. İsa’nın doğumundan sonraki 4. asırda Hıristiyanlar bu tarihi benimseyip oruç tutar ve o gün oruçlarını açarak birbirlerini tebrik ederdi. İyi de senin bu kutlamayla ne alakan var?
Öte yandan bu kutlama Hıristiyanlara mahsus olsa neyse, aslında pagan yani putperest Avrupa’da asırlar öncesinden itibaren bir de 25 Aralık’a denk gelen bir Saturnalia festivali kutlanırdı.
Bir gezegene de Avrupalıların isim olarak koydukları Satürn, tarım tanrısıydı ve 25 Aralık her yıl mahsulün verimli olması için festival olarak kutlanırdı. Bu sırada birbirlerine hediyeler verir, içki içer, hatta ormandaki yaşlı bir kütüğü bulup sürükleyerek evlerine getirip ocağın yanına bırakırlardı. İşte modern dönemde putperestlerin adeti olan kütük getirme zamanla ağaç, özellikle de çam ağacı kesip getirmeye dönüşmüştür.
Fakat uyanık Hıristiyan papazlar 25 Aralıkta Noel’i kutlarken putperestlerin Saturnalia fevtivalini kutlamaları karşısında şöyle bir hareket hattı izlediler: Dediler ki, biz Saturnalia’yı Noel’in içine dahil edelim, biz de onlar gibi hediyeleşelim, böylece putperestler de bizim ayinlerimize katılsın, halkamız genişlesin.
İşte Noel, bu putperest adetini içselleştirdi, yani Hıristiyan örfüne ithal ederek oluştu.
İyi de Noel 25 Aralık’ta, çam ağacı adeti bu kutlamalara ait. Yılbaşında çam ağacı dikilmesi neyin nesi?
O görgüsüzlükten ve cahillikten. Yabancı bir bayramı aldınız mı ister istemez hatlar kaçak yapacaktır.
Yılbaşı nedir peki?
Hıristiyanlar 6. asırda bir Hıristiyan takvimi yapmak istedi. Papaz Bodur Denis, Roma İmparatoru Jül Sezar’ın zaman okundan sapmış olan Jülyen takvimini yeniden düzenledi ve yıl başlangıcını Mart’tan Ocak’a aldı, Ocak’ın 1’ini de 1 yılının ilk günü ilan etti. Böylece Hz. İsa’nın doğduğu varsayılan 25 Aralık ile yeni yılın ilk günü olan 1 Ocak arasında alışverişler başlamış oldu.
Lakin kutlanan neticede Noel’di ve tarihi 25 Aralık’tı (bazı mezheplerde bu tarih değişebilmekte). Bugünkü yılbaşı kutlamalarının ancak bu tarihten bin yıl sonra, Almanya’da başladığını söyleyelim. Yılbaşı kutlamaları müteakip asırlarda yayılacak, kapitalizmin etkisiyle bir tüketim ve eğlence endüstrisi olmaya yönelecek, Avrupa/Batı toplumlarında yayılan adet zamanla bizim gibi Batı dışı toplumlara da sirayet ederek günümüzde küreselleşmesini yakalayacaktır. (Bizde 1926 yılında takvim başı 1 Ocak oldu, ilk yılbaşı tebrikleşmeleri ise 1927 Ocak’ında başladı.)
Sözün özü: Yılbaşı çamı diye bir şey yoktur. Dikilen Noel çamıdır. Bakın Grok efendi ne cevap veriyor:
“Asıl geleneksel zaman Noel’dir (24-25 Aralık), yılbaşı (31 Aralık) değil. Yılbaşında ağaç Noelde dikildiği için zaten orada duruyor ve yeni yıl kutlamalarının parçası oluyor. Türkiye’deki gibi seküler yılbaşı çamı alışkanlığı Avrupa’da da var ama kökeni Noel’dir.”
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Hilâl uğruna saflarımızda savaşan Venezuelalı Binbaşı MUSTAFA ARMAĞAN
ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın darbe yaptırıp devlet başkanı Nicolas Maduro’yu yakalatıp ülke yönetimine el koydurduğu Venezuela aslında dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesi ama aynı zamanda en fakir ülkelerinden biri. Petrol rezervi tam 303 milyar varil ile Suudi Arabistan’ın önünde.
Nasıl oluyor da dünyanın en yüksek petrol rezervine sahip ülkesi en fakir ülkelerinden biri olabiliyor? diye soruyorsanız uluslararası siyaseti az takip ediyorsunuz demektir. Petrolü olan ülkeler (mesela Meksika ve Libya) darbeler ve müdahaleler yoluyla düzenli olarak istikrarsızlaştırılır ki petrol geliri başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin kasalarına oluk oluk akabilsin.
Madem Venezuela gündemimize girdi, biz de Osmanlı tarihinde Venezuelalı bir subayın macerasını anlatalım.
Aslında Osmanlı tarihine adını yazdırmış bir başka Venezuelalı subay daha vardır: 3 Temmuz-23 Eylül 1786 tarihlerinde Türkiye’yi gezip notlarını kitaplaştıran General Miranda Venezuela tarihindeki kahramanlardan biridir. İşte birazdan hayatını okuyacağınız Venezuelalı Binbaşı da ülkesinde “20. yüzyılın Miranda’sı” diye tanınmaktadır.
Tarihin derinliklerinde, resmi anlatıların kalın ağaçlarının koyu gölgesinde kalmış öyle kahramanlar vardır ki, onları gün yüzüne çıkarmak boynumuzun borcudur.
İşte bunlardan biri Birinci Dünya Savaşı’nın çetin cephelerinde ay yıldızlı Osmanlı bayrağı altında çarpışan Latin Amerikalı bir şövalyedir. İsmi Rafael de Nogales Méndez. Biz ona Haydarpaşa Garı’nda kendisini karşılayan müdürün dediği gibi “Nogales Bey” diyelim, çünkü o, hilâlin gölgesi altında tam dört yılını geçirmiş, vatan müdafaasında Türk askerinin yanında ter dökmüş, emek vermiş bir dosttur.
Düşünün ki, bu adam Venezuela’nın zengin bir ailesinden geliyor. Almanya’da eğitim görüyor, Sultan 2. Abdülhamid’in de yakından takip ettirdiği 1898 İspanya-ABD Savaşı’nda yaralanıyor, Alaska’da altın arıyor, Rus-Japon Savaşı’nda İngilizlere casusluk yapıyor, Meksika Devrimi’ne katılıyor... Yani hayatını savaş meydanlarında geçiren tam bir maceraperest.
Nogales Bey 1914 yılında Birinci Paylaşım Savaşı patlak verince Belçika ve Fransa ordularına katılmak için başvuruyor ama talebi reddediliyor (Fransa asıl orduya değil, ancak ‘Yabancılar Lejyonu’na katılabilirsin diyor, o da kabul etmiyor).
Kendisine ulaştığı Alman generali Colmar von der Goltz’un, Türkiye’de verilen isimle Golç Paşa’nın tavsiyesiyle İstanbul’un yolunu tutuyor. Çanakkale muharebelerinin başlamasından kısa bir süre önce, Ocak 1915’te başkentimize ayak basıyor.
Osmanlı ordusu o sırada ciddi manada subay kıtlığı çekiyor. Bakılıyor ve Nogales Bey’in zengin tecrübe bagajı tabiatıyla göz dolduruyor: Hemen kendisine yüzbaşı rütbesi veriliyor ve doğru Kafkas Cephesi’ne, Üçüncü Ordu’ya gönderiliyor. Ardından Van Kuşatması’nda, Irak’ta, Filistin-Sina cephesinde Türk erleriyle omuz omuza savaşırken görüyoruz Nogales Bey’i.
Bu arada binbaşılığa terfi ediyor ve çeşitli cephelerde başarılara imza atıyor Nogales Bey. Osmanlı Devleti tarafından İftihar ve Şefkat nişanlarından başka iki harp madalyasına ve Mecidî nişanına layık görülüyor. Hatta Alman İmparatoru II. Wilhelm de kendisine Demir Haç madalyası vermiştir.
Bizim Nogales Bey
Kendi kaleminden dökülen Hilâl Altında Dört Yıl adlı harp hatıraları 1924 yılında Buenos Aires’te basılıyor. Nogales Bey kitabında Türk askerini öve öve bitiremiyor: “Bu insanlar ölümü hiçe sayarak çarpışıyor, cesaretleri inanılmaz” diyor mesela.
Osmanlı’nın cazibesini, çok milletli bir imparatorluk olarak yabancıları nasıl çektiğini gösteriyor Nogales Bey. Kendisi Hıristiyan olmasına rağmen Türk/Müslüman tarafını seçiyor, çünkü adaleti ve yiğitliği burada buluyor.
Nogales Bey kitabında Doğu Anadolu’daki Ermeni olaylarına da değiniyor.
1915’te Van’da, Diyarbakır’da gördüklerini, yaşadıklarını anlatıyor. Yerel aşiretlerin aşırılıklarından, sivil kayıplardan bahsediyor –savaşın kaosunda bunlar ne yazık ki acı birer gerçek. Ama aynı satırlarda Ermeni çetelerinin Müslüman köylerini nasıl yakıp yıktığını, Rus ordusuyla işbirliği yaparak Osmanlı’yı arkadan vurduğunu da açıkça yazmaktan çekinmiyor. Nogales Bey’e göre Van’daki Ermeni isyancılar iyi silahlanmış, yarı otomatik mavzerlerle donatılmış; Müslüman halka karşı vahşet uyguluyor. Tehcir işte bu ihanet ve savaş şartlarında devletin bekası için alınmış zorunlu bir tedbir.
Nogales Bey İttihatçıların hatalarını eleştirse de genel tabloyu çarpıtmıyor: Karşılıklı bir trajedi, emperyalist oyunların kurbanı olmuş masumlar...
Bugün Ermeni diasporası bu anıları çarpıtarak “tanıklık” diye sunuyor. Oysa kitabı baştan sona okuyan bilir: Nogales Bey Türk askerinin yanında yer almış, onun cesaretine hayran kalmış biridir.
Savaş bitince Nikaragua’da gerillalar ile el ele Amerikalı işgalcilere karşı çarpışıyor, diktatörlere asla boyun eğmiyor. Nihayet 1936 yılında Panama’da vefat etmiş ve naaşı sonradan Venezuela’ya nakledilmiştir.
Neden Nogales Bey’i daha çok anmıyoruz? Çünkü Osmanlı’nın yabancı dostlarını, hilâl altında çarpışan ecnebi kahramanları gizlemeyi tercih ediyor resmi tarihimiz. Oysa bu Venezuelalı şövalye, bir kitabımın adında “insanlığın son adası” demeyi tercih ettiğim Osmanlı’nın ne denli güçlü bir çekim merkezi olduğunu kanıtlıyor.
İşte bir misal:
“Nogalis’in pek çok kahramanlığından birisi de Ermeni komutanı Aram Manukyan’ın 30 bin kişilik birliğini, 12 bin Türk askeriyle bozguna uğratması idi. Türkiye-İran hududunda Kotur mevkiinde iki Rus birliğini durdurması da kayda değerdi. Hilal Altında Dört Yıl adlı hatıratında Ermeni çetelerinin “sivil, savunmasız Türkleri gördükleri her yerde hunharca katlettiklerini” yazan Nogales’e göre Osmanlı ordusu, bazı iddiaların aksine, sivil Ermenilere saldırmamış ve hatta Ermeni askerlerine karşı da savaşmamıştı. Çünkü Rus Ordusu’na katılan Ermenilerin Rus olarak görülmesi gerekirdi.” (Mehmet Serez, “Osmanlı Ordusunda Venezuelalı subay…”, Yedikıta, Ağustos 2011, s. 22)
Gariptir, Fransa veya Belçika hizmetine girmek isteyen Nogales Bey’i Osmanlı hizmetine girmeye teşvik eden kişi Bulgar generallerinden Mihail Savov’dur ve şu sözlerle tarihimize girmesini temin etmiştir:
“Fransızlar ve İngilizler Latin Amerika halklarının düşmanlarıdır. Asya ve Afrika’nın yoksul insanlarını da eziyorlar. Onlar için ne diye savaşacaksın? Sana Türk Ordusu’nda savaşmak yakışır, onlar senin kardeşlerindir.”
Evet, Venezuelalı bir ‘kardeşimiz’ vardı ve 90 yıl önce bu dünyadan göçtü.
Gerçek tarih, unutulanları dirilten tarihtir.
.
Osmanlı denizcileri az daha Grönland’a ulașacaktı
11 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Osmanlı denizcileri az daha Grönland’a ulașacaktı
Mustafa Armağan
Öyle anlașılıyor ki Donald Trump’ın Amerika’yı yeniden büyük yapma (MAGA) siyaseti Avrupa’nın yeni bir küçülme dönemini bașlatacak. Danimarka’nın egemenliğindeki Grönland’ı alenen ilhak tehdidinde bulunması da dikkatleri bir anda kuzey kutbuna dogru cevirdi. Bu arada Grönland’ın İngilizcesi Greenland “Yeșil Ada” demektir.
Bakalım ada yeșil mi kalacak yoksa kızıla mı boyanacak? Gündem Grönland olunca hemen güneydoğusunda bulunan İzlanda adası aklıma geldi. Ve İzlanda’ya değen Osmanlı kılıçları...
***
Konuşmacı olarak gittiğim konferanslardan sonra kafası karışanlar etrafıma toplanır, kemikleşmiş bilgilerinin sarsılmasından rahatsızlık duyanlar, “Ama bize böyle öğretilmemişti!” diyerek şaşkınlıklarını beyan ederler. Ben de zihinlerindeki bulaşıkları temizlemenin yolunu yordamını anlatırım kendilerine elimden geldiğince.
Lakin bir seferinde şu sözleri işittiğimde şaşırma sırası bana gelmişti: “Kafamız karıştı, çünkü bir hafta önce sizin yerinizde oturan bir başka hocamız Osmanlı denizcilerinin Akdeniz’e bile tamamen hakim olamadıklarını, burunlarının dibindeki Atlas Okyanusu’nda neler olup bittiğini merak dahi etmediklerini, zaten bu yüzden Amerika’yı bizim değil, Avrupalıların fethettiklerini söylemişti. Gerçekten de Osmanlılar Cebelitarık Boğazı’ndan burunlarını dahi dıșarı çıkarmamış mıydı?”
Anlayacağınız, işimiz, Üstad Necip Fazıl’ın deyişiyle, Osmanlı buzdağının hohlayarak eritilmesi sonucunda oluşan çamur deryası içinden kayıp incileri bulup çıkartmak ve yıkayıp ona aslî parlaklığını iade etmek olacaktır.
İşte Osmanlıların Akdeniz’e hapsolduğu ve okyanuslara açılamadığı iddiası da bu çamurlardan birisi.
İnsan utanır! Hadi Açe Piri Reis filan derken öğrendiğimiz Hint Okyanusu’nu turlayan Osmanlı, okyanus gemilerini bir kenara bırakalım, ya Atlas Okyanusu’nda Kristof Kolomb’un gemilerinden birini avlayan denizcimiz Kemal Reis’imize ne demeli? (1)
Peki bir dönem İngiltere’yi avucunun içine alan Oliver Cromwell’in Cezayirlilerle mektuplaşırken Hicrî takvimi kullanması hangi manaya geliyor?
Buyurun çıban çıkartan bir olay daha: 1600’lerde, ihtiyaç duyulması halinde İngiliz ve İskoç gemileri Kuzey Afrikalı hacıları Mısır’a taşıyor, üstelik bu işten hayli para da kazanıyorlardı!
“Gayrı bunca şaşırdığımız yeter”, demiyorsanız son bir örnek vereceğim. 1603 yılında Fas hükümdarı Ahmed el-Mansur, İngiliz Kraliçesi Elizabeth’e bir mektup yazar ve o devirlerde henüz bakir bir kıta olan Amerika’yı beraberce istila etmeyi teklif eder. İlginçtir, bu teklif, Amerika’da herhangi bir istikbal göremeyen(!) Kraliçe hazretleri tarafından geri çevrilmiştir. (2)
Hollandali Murad Reis
Yıl 1627’dir, yani Sultan IV. Murad’ın iktidar yılları.
Kendi memleketlerinde korsanlık resmen yasaklandığı için işsiz kalan İngiliz ve Danimarkalı korsanlar Cezayir’e sığınır ve Müslüman olurlar. Burada kendilerini ispatlamak ve yönetime yaranmak kaygısıyla Osmanlı denizcilerinin yeterince bilmediği kuzey sahillerini ele geçirme hayallerine dalıp zaten daha önce İngiltere ve İrlanda sahillerine kadar gitmiş olan “Türk” denizcilerini daha da kuzeye gitmeye ikna ederler. Başlarında da, aslen Haarlemli bir Hollandalı olup Müslüman olarak Osmanlı saflarına katılmış olan Ağa Murad Reis (eski ismi Jan Jansen) bulunmaktadır. (3)
O vakitler (tabii şimdi de) Danimarka’nın toprağı olan İzlanda kıyıları, işte bu sefer sırasında Osmanlı sarıkları ve ezan sesiyle tanışmış, bu kuş uçmaz kervan geçmez adanın tarihinde renkli ve cıvıltılı bir sayfa açılmıştır.
20 Haziran 1627’de başlayan seferde dört Cezayir gemisi İzlanda sahillerine ulaşabilmiş, kısa süreli bir çatışmadan sonra karaya çıkarma yapılmış ve 240 civarında İzlandalı esir alınarak Cezayir’e dönülmüştür. Amaçları, esirler karşılığında fidye koparmaktır. Dönüş yolculuğunda esirlere Müslümanlar tarafından iyi davranıldığını, kendileri ne yerse esirlere de aynısını yedirdiklerini, İzlandalılara asıl kötü davrananların, sonradan Müslüman olmuş İngiliz ve Danimarkalılar olduğunu bizzat o gemide esir bulunan piskopos Olaf Egilson, yıllar sonra yazdığı hatıralarında anlatmıştır.
Cezayir beyleri tarafından Danimarka Kralı’na fidye işinde aracı olması için gönderilen Olaf Egilson, Kopenhag’da para toplamak için var gücüyle çalışmış ve sonuçta esirlerin büyük bir bölümünün ülkelerine dönmesini sağlamıştır. Ancak esirler arasından Cezayir’de kalıp Müslümanlar arasına karışanlar da olmuştur. Hatta bunlardan ikisinin kendi istekleriyle kaldıklarını bile biliyoruz. Kaynakların bildirdiğine göre, Jon Asbjarnarsson adlı İzlandalı gemici, Cezayir Dayısının sarayında hatırı sayılır bir mevkiye yükselmiştir. Diğer İzlandalı Jonsson Vestmann’ın durumunun daha da ilginç olduğunu görüyoruz. O, Cezayir akıncıları arasına katılarak Akdeniz’i Atlas Okyanusu’na bağlayan sahada Osmanlı’dan izinsiz kuş uçurtmayan bir Osmanlı “reisi” olmayı tercih etmiştir. (4)
İzlanda sularında sırma ve ipek şeritle süslü sarıkların gölgesi, sokulan bıçağın acısıyla uyanmış ve uyandırmıştır kendisini.
Meraklısına notlar
Bu bilgileri, son yıllarda Osmanlı (Müslüman)-İngiliz ilişkilerinin derinliği ve karmaşıklığı hakkında yazılmış en iyi çalışmalardan birisi olan Nabil Matar’ın kitabından derledim. Bkz. Turks, Moors & Englishmen in the Age of Discovery, Columbia University Press: New York, 1999. Matthew Dimmock’un daha yakın tarihli bir çalışması ise bize İngiltere’deki “Türk” (Turke) imajının oluşumuyla ilgili çarpıcı bilgiler sunmaktadır: New Turkes: Dramatizing Islam and the Ottomans in Early Modern England, Ashgate, 2005.
Bugün bildiğimiz manada, kendi başına buyruk korsanlık, Osmanlı’da da kanunsuz bir eylem kabul ediliyordu. Ancak dar manada korsanlık, Osmanlı deniz kuvvetlerinin akıncı birliklerine tekabül eder ve devletin kontrolü altında ve hizmetinde bulunurlardı. Bunlar gayri kanunî işler yaptıklarında yakalanıp cezalandırılırlardı. Geniş bilgi için bkz. Mustafa Armağan, Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler, İstanbul 2005, Timaş Yayınları, s. 234-239.
(1) İdris Bostan’ın titiz ve sabır isteyen muhteşem çalışması Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri (İstanbul 2005, Bilge Yayım), kanaatimce Osmanlı gemiciliğinin ‘çağdaşlığı’ konusundaki anlamsız soruya verilmiş en iyi cevaptır.
(2) Bu bilgileri, son yıllarda Osmanlı (Müslüman)-İngiliz ilişkilerinin derinliği ve karmaşıklığı hakkında yazılmış en yetkin çalışmalardan birisi olan Nabil Matar’ın kitabından aldım. Bkz. Turks, Moors & Englishmen in the Age of Discovery, Columbia University Press: New York, 1999. Matthew Dimmock’un daha yakın tarihli bir çalışması ise bize İngiltere’deki “Türk” (Turke) imajının oluşumuyla ilgili çarpıcı bilgiler sunmaktadır: New Turkes: Dramatizing Islam and the Ottomans in Early Modern England, Ashgate, 2005.
(3) Murad Reis, Müslüman olup korsanlar arasına karıştıktan ve Cezayir’de bir çok olaya adı karıştıktan sonra dahi iki defa sıla hasretine dayanamayarak memleketini ziyaret etmiştir.
(4) Bu sefer hakkında en esaslı araştırmayı, yarım asır önce Bernard Lewis yapmıştır: “İzlanda’da Türkler” [“Corsairs in Iceland”, Revue de l’Occident musulman et de la Méditerranée, n° 15-16], Çeviren: H. D. Andreasyan, TürkiyatMecmuası, Sayı: 10, 1951-1953, s. 277-284. Aynı makale şu yayında tekrar basılmıştır: Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni, Aralık 1954, s. 13-17. İngilizlerin Müslüman oluşuyla ve seferi yönlendirişleriyle ilgili olarak bkz. Mithat Sertoğlu, “Türklerin İzlanda akını ve Müslüman olan İngilizler”, Tarih Dünyası, Sayı: 1, 15 Nisan 1950, s. 28-29. Konu hakkında biraz daha farklı bilgiler için bkz. Yılmaz Öztuna, “Atlas Okyanusu’nda Türkler”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 8, Eylül 1967, s. 5-6; ve Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, Cilt 2, İstanbul 1986, Faisal Finans Kurumu Yayınları, s. 127 vd., özellikle s. 131 vd. Bu seferde mi başka bir seferde mi tam olarak tespit edemedim ama “Turk Gudda” lakabı ile tanınan bir kadın korsanın da Cezayirliler tarafından ele geçirildiği ve 9 yıl Cezayirli korsanlar arasında yaşadığı biliniyor. (“Turkish Gudda” (Gudríd Símonardottír) was kidnapped in Iceland by corsairs from Algiers and held captive for nine years before buying her way back to freedom and home. Freydís, the apparently frightful, ax-wielding sister of Leif Eirícksson, stil sports a reputation akin to that of Lizzie Borden, to whom Sjoholm questioningly compares her. Kathleen Cain, “The pirate queen”, The Bloomsbury Review, Sayı: 6, 2004 (http://www.bloomsburyreview.com/Archives/2004/Pirate%20Queen.pdf). Yazar bu bilgileri, Barbara Sjoholm’un In Search of Grace O’Malley and Other Legendary Women of the Sea adlı kitabından aktarıyor (Seal Press).
.
Kureyș Mekke’ye nasıl yeniden hakim oldu?
15 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kureyș Mekke’ye nasıl yeniden hakim oldu?
MUSTAFA ARMAĞAN
“İbrahim’in dininden, kendisine kıyan beyinsizden bașka kim yüz çevirir?” (Bakara, 130)
Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor Allah teala. İbrahim’in dini yani aslî din yozlaștırılmıștı, buna “Cahiliye devri” denilir. Kur’an bizi bu aslî dine dönmeye davet eder ki Peygamber-i zîșan Efendimiz (sav) cahiliye adetlerini bu yüzden tamamen tasfiye etmeyecek ve İslam’ın aslî dine dönüş olduğunu gösterecek, Yahudiliğin de Hristiyanlığın da sapmış oldukları bölgeleri temizleyerek Hz. İbrahim’in dinine yüzünü döndürecektir.
Hz. İbrahim (as) ve Hz. Ismail (as) Mekke-i Mükerreme’ye Filistin’den geldiler ve Kâbe-i Muazzama’yı ilk şekliyle inşa ettiler. Ama bir süre sonra savrulma bașladı.
Zamanla İsmailoğullarının Amâlika adlı kavim tarafından o zamanki adı “Bekke” olan Mekke’den sürüldüklerini ve șehrin çevresinde göçebe olarak yașadıklarını biliyoruz. Fakat Yemen’den gelen iki kabile, Cürhümlüler ve Katüralılar sayesinde Amâlika kavmi yenilip bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.
Cürhümlüler ile Katüralılar arasında çıkan savaș birincilerin üstünlüğü ile sona erince Cürhüm kabilesi İsmail-oğullarının Bekke’ye dönmesine izin verecek hatta içlerinden Kâbe’nin rahipliğine kadar yükselenler olacaktı.
Zamanla Cürhümlüler de bozuldu, hatta onlarin zamanında Kâbe’ye saygısızlık o raddeye vardı ki içerisinden değerli eșyaların çalınmasına ve içinde cinsel ilişkiye girenlere bile rastlanır oldu.
Bu noktada dikkatimizi yeniden Yemen’e çevireceğiz ki Arabistan yarımadasının tarihinde asıl Arapların buradan göç edenler olduğunu bilelim.
Mudad adlı Cürhümlülerin reisi bu ahlaksızlıklar karșısında isyan etti, Zemzem kuyusunun kurumasını da putların gazaba gelmesine bağladı ve Kâbe’nin içinde toplanmış bulunan hazine ve değerli eșyayı hırsızlardan korumak için bir kuyuya, bazılarına göre Zemzem kuyusuna gömdürdü. Ardından olacakları görmek üzere çöle kaçtı.
İște tam bu sırada Yemen’de dünyanın harikalarından sayılan Mârib Barajı’nın patlayacağını bildirdi kâhinler. Sel altında kalmamak için Sebe halkı kuzeye akın etti ve Bekke’ye doluștu. Bu göç șehrin kaderini değiştirecek ve eski Yemenli olan Cürhümlülerle savașa tutușan yeni Yemenli göçmenler bu savaștan galip çıktı.
Böylece Bekke ve Hicaz’da Cürhümlülerin hakimiyeti sona ererken kimse farkında olmasa da Kureyșe gün doğuyordu.
Derken Sebe halkı da kendi içinde tefrikaya düștű ve bu iç savașta halkın bir kısmı Umman’a, diğer kısmı ise Yesrib’e yani Medine-i Münevvere’ye göç etti. Yalnızca Huzaalılar Mekke’de kalıp bir devlet kurmayı bașardı.
Huzaalıların reisi Amr bin Luhey bașarılı bir yöneticiydi gerçi ama Kâbe’ye putları dolduran kiși olarak tarihe geçecekti.
Ibrahimî gelenek köklü bir bozulmaya uğramıștı. Cahiliye devri koyulașmıștı. Müșrikler kadim Hac ziyaretini kendilerine uydurmuștu. Kâbe’nin duvarlarına șiir asılması da Ukaz’daki șiir yarıșmasının bir uzantısıydı. Harem bölgesinde çırılçıplak soyunan müșrikler el çırpıp dans ederek Kâbe’yi tavaf ederlerdi.
İște tam bu noktada son derece ilginç bir șahsiyet dikilir karșımıza. Peygamber Efendimiz (sav)’in 4. nesilden dedesi Kusay (veya Zeyd) bin Kilâb ikinci evliliğini yapan annesiyle gittiği Akabe’den ata toprağı Mekke’ye döner ve Kâbe’nin yönetimini üstlenmiş bulunan Huzaalıların reisinin kızını alır ve kayınpederinin ölümü üzerine Kâbe’nin bakım ve idaresi yeniden İsmailoğullarına geçmiș olur. Kusay sayesinde “Bekke” Mekke olur, Kâbe de putlardan temizlenmez ama tarihteki görkemli yerini kazanmış olur.
Kusay, Hacer-i Esved’i çalınmasın diye gömüldüğü kuyudan çıkarıp Kâbe’ye monte eder. Nitekim torunu Peygamber Efendimizin (sav) de Hacer-i Esved’in tekrar yerine konulmasi sırasında Kurayș arasında çıkan tartıșmada devreye girmiș olması bir tesadüf olamaz. Kusay öyle bir itibar kazanmıştı ki Efendimiz (sav) bu muteber aileden geldiği için peygamberliği inkâr edilse de aile itibarı inkâr olunamıyordu.
Bir başka deyișle Peygamberimizin (sav) 4. nesilden dedesi Kusay Mekke ve Kâbe’yi aslî fonksiyonuna - dinen değil elbette ama prestij itibariyle- dōndüren ve onu ihya eden bir büyük șahsiyetti. Onu anlatmaya devam edeceğiz inşaallah.
Not: Mekke-i Mükerreme’den selamlar.
14 Ocak 2026
..
Medine’nin nur hüzmeleri
22 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Medine’nin nur hüzmeleri
MUSTAFA ARMAĞAN
Allah teala ömrümüzün üçüncü umresini yapmayı nasip etti. Mukaddes solukla bir kere daha buluşmamıza izin veren Rabbimize minnet ve şükrümüzü ne kadar dile getirsek azdır.
Rabbim bu yazıyı okuyan aziz kardeşlerime de nasip eylesin.
Bu defaki umremiz fakir açısından iki ayrı devreye ayrıldı. Bıçak kesimi gibi hem de.
Birinci devre, Cidde üzerinden ulaştığımız Mekke-i Mükerreme’de yaşadıklarımız sağlık ve ibadetimizin rast gittiği dönemi temsil eder.
Malum, Mekke-i Mükerreme’ye varınca ihrama girme, tavaf ve sa’y vazifelerini ifa etmeden duramadık, ilk gecemiz Mescid-i Haram çevresinde geçti.
Sonrasında ise yine Mescid-i Haram civarına adeta çivilendik diyebilirim. Yürüme mesafesinde bir otel bulduk ki, artık bizi kim tutsun!
Derken Mekke-i Mükerreme’den ayrılacağımız günden bir önceki gece yarısı üzerinde vahyin Efendimiz’e (sav) ilk defa indiği Hira mağarasının bulunduğu Nur Dağı’na tırmanmaya karar verdik.
Daha önce denememiştim: kendimi iyi hissettim ve çocuklarla beraber tırmanmaya başladık. Bilenler bilir, serde dağcılık da var, gençliğimde ağabeylerimle Uludağ’ın Kaplıkaya ve Buzluca vadilerine günübirlik yaya tırmanışlarımız olurdu. Bu serüvene alışkın sayılırdım. Hava serindi; hani limonata gibi derler ya.
Türkiye’den gelen kafilelerin istilasına uğramıştı zirve. Mağaraya inmeye çalıştık ama kuyrukta tam yarım saat beklememize rağmen hiçbir ümit alameti belirmeyince şükür namazımızı kılıp inişe geçtik.
Dönerken hafif bir kırıklık hissettim vücudumda, çünkü çıkarken terlemiştik ve zirvede nefsimizin çok istediği serin bir rüzgâra bırakmıştık bedenimizi. Zannederim işte o ter üzerimde soğudu ve ertesi gün Medine’ye dönerken sağlık sıkıntılarım birer ikişer baş gösterdi.
Önce burun akıntısı, hapşırma ve sersemleşme…
Medine-i Münevvere yolunda kendimi yatağa atma arzusuyla kıvrandım durdum.
Derken gece yarısı Nur Dağı kadar soğuk Medine-i Münevvere’de bir otel odasındayız ama fakir kendinde değil. Yataktayım. Mescid-i Nebevi avlusunda güneşli bir köşe bulup kılabildim Cuma namazını, ardından doğru otele...
Bu hal iki gün daha devam etti. Vitamin takviyesiyle vs. akıntıyı durdurduk diye seviniyordum.
Kontrollü bir şekilde Mescid’e gidip gelmeye başladım ama bu defa da gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Öyle ki beni gören Türk umreciler duygulandığımı düşünüyordu. Durduk yerde gözlerimden yaşlar boşanıyordu ve ben kendime dahi izah edemiyordum olan biteni.
Eczaneden aldığımız göz damlasıyla onu da geçirdik, bu defa nefes darlığı, kuru öksürük başladı. Sonra vücudumdaki o kırıklık.
Ve derken Ravza-i Mutahhara ziyareti için izin çıktı. Hastaydım ama davet geri çevrilemezdi. Bu defa da kafatasımın tam arkasına sanki lobutla vurmuşlar gibi keskin bir ağrı yapışmıştı, dahası enseme kadar yayılıyordu acısı.
Her şeye rağmen kendimi Ravza-i Mutahhara’ya bıraktım. Fakat orada kıldığım namazların her rekâtında rüku ve özellikle secdeye her varışımda bir başka imtihandan geçecektim.
Secdeye her varışımda ensemdeki ağrı dayanılmaz bir dereceye çıkıyor, sanki bir asker çizmesiyle enseme zorla basıyor, ben o acıyı bastırmak için kendimi sıktığımda ise gözlerimden gayri ihtiyari yaşlar boşanıyordu. Ve bu istisnasız bir şekilde her secdeye kapanışımda yaşandı. Adeta çektiğim ıstıraptan zevk almaya başlamıştım.
Garip haldi vesselam.
Neyse hasta olduğumu öğrenen Medineli dostum Bülent İyumutaf beyle buluştuk. Anlattım Ravza-i Mutahhara’da yaşadıklarımı. Tebessüm ederek dedi ki:
Medineliler burada hasta olmanın ibadetlerin kabul edileceğine dair bir işaret olduğunu söyler.
Taşlar yerine oturmuştu. Rahatlamıştım. Meğer “Derdim bana derman imiş.”
.
Uğur Mumcu hakikatçi bir kalemdi
25 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Uğur Mumcu hakikatçi bir kalemdi
Mustafa Armağan
Uğur Mumcu, bundan 33 yıl önce evinin önünde otomobiline konulan C4 tipi bir patlayıcıyla katledildiğinde sadece 51 yaşındaydı. Esasında 1993 yılında bir ölüm tırpanı geçmişti ülkemizin üstünden. Uğur Mumcu’dan üç hafta sonra Org. Eşref Bitlis, ondan iki ay sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal; birisi uçağı düşürülmek suretiyle, diğeri de kanaatime göre gıda rejimiyle oynanmak suretiyle ortadan kaldırılacaktı.
Burada yolumuza iki soru çıkıyor:
Uğur Mumcu neden öldürüldü?
Uğur Mumcu’yu kim veya kimler öldürttü?
Uğur Mumcu öldürüldüğünde Başbakan, Süleyman Demirel’di, Başbakan yardımcısı ise İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü. En yetkili ağızlar kimin veya kimlerin öldürdüğü düğümünün çözülmesi için namus sözü verdiler, ‘er veya geç çözeceğiz’ dediler ama bazı şüpheliler yakalanıp yargılansa da cinayet bugüne kadar faili meçhul olarak kaldı.
Gidip Başbakan Yardımcısı İnönü’ye ‘hadi bu düğümü çöz artık’ diyecek sözüm ona solcular bir anda ‘Türkiye İran olmayacak’ sloganını icad edip sokaklara döküldüler. Boş faturayı Müslüman kesimlere kesmeyi akıllarına getirdiler. Kim verdi bu fikri? Merak konusudur. Hakiki failleri bulmak yerine karambolden istifade ölümden rant devşirmek işlerine gelmişti ne de olsa. Bir taşla birkaç kuş vuruyorlardı.
Bir asrın üçte biri kadar zaman geçti ölümünden bu yana ama Uğur Mumcu cinayeti çözülemedi. Kimisi MOSSAD-Barzani ilişkisinin üzerine gidiyordu diyordu (hakikaten de ölümünden 17 gün önce “Mossad ve Barzani…” başlıklı bir yazısı çıkmıştı), kimisi de PKK-Devlet ilişkisini kurcalıyordu…
Severdi dosyaları karıştırmayı. Israrla üzerine giderdi. Dönek değildi ki bu çok mühim.
Uğur Mumcu da Müslüman kesime, Refah Partisi’ne, vaktiyle MNP/MSP hareketine ve iktidarına, Erbakan Hocaya yobaz, şeriatçı, gerici gibi sıfatlarla saldıranlardan biriydi. 12 Mart ve 12 Eylülün çoğu uygulamalarına karşı çıkmışsa da 27 Mayıs darbesini ölünceye kadar kutsamaya devam etmiştir. (Bu arada 1 Temmuz 1983 tarihli Cumhuriyet’te 12 Eylül darbesine, Türkiye’yi bir iç savaştan kurtardığı için şükran duyduğunu gizlemeyecektir.)
Ancak size bugün farklı bir Uğur Mumcu portresi sunacağım. Diğer cephelerini unutun demiyorum ama bu cephesini de bilin diyorum.
Cumhuriyet’te Nutuk eleştirisi
“Kurtuluş Savaşı gerçeklerini öğrenecek miyiz öğrenmeyecek miyiz? 70 yıl önceki olayları tartışacak mıyız tartışmayacak mıyız? Sorun budur. Bu olayları tartışmayacaksak söyler misiniz Humeyni mollalarından ne farkımız kalacaktır?”
Bu sözlerin altında Uğur Mumcu’nun imzası vardır.
29 Haziran 1990 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı bu söz aslında bir süredir gazetede devam eden Kâzım Karabekir Paşa’nın hatıralarını yayınlaması üzerine sağdan, soldan üzerine hücum edenlere karşı söylenmiştir. Tarihi rahat bırakın demektedir Mumcu:
“Atatürk’ü sevmenin ve saymanın yolu bu olayları öğrenmekten ve tartışmaktan geçer. Öğrenmek ve tartışmak için de araştırmak, bu konuları araştırmak için de hiçbir yasal engelin ve hiçbir yasağın olmaması gerekir.”
Devam ediyor kalemi yazmaya:
“Bırakın da araştırıp tartışalım; bu tartışmalardan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı komutanları çok daha yücelecekler, genç kuşakların önünde çok daha büyüyeceklerdir.” (Uğur Mumcu’nun Uyan Gazi Kemal! adıyla toplanan kitabından (2014, s. 392-394).
Süreç tam tersine işledi ve 1993’te tartışabildiğimiz meselelerin bazılarını şimdi tartışamaz hale geldik. Sebep? Rahmetli Özal zamanında hoşgörülü davranılan 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun tarihi tartışmanın önüne bir duvar olarak dikilmiş olmasıdır. Fakat Mumcu’nun bu kanunla ilgili söyleyecekleri de vardır. Bunlardan birini beraberce okuyalım:
“Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Yasa kalksın. Emperyalizmi yurt topraklarından kovmuş, devrim yapmış, cumhuriyet kurmuş bir büyük adam elbette böyle yasalarla korunmaz. Ve korunmamalıdır.” (Cumhuriyet, 5 Haziran 1991)
Yandaki gazete kupürüne dikkatle bakın. Ne görüyorsunuz?
Cumhuriyet gazetesinde merhum UğurMumcu manşeti atmış sayfaya:
“TARİH NUTUK’LA YAZILMAMALI.”
Hem de birilerinin çok korktuğu Kâzım Karabekir Paşa’nın ağzından.
Tarih: 28 Nisan 1990 Nereden nereye değil mi?
Bugün bu cesurane manşeti hangi gazete atabilir, bir düşünün.
Ama Uğur Mumcu döneminde Cumhuriyet gazetesi atabiliyordu.
1962’den beri Türk sosyalizmini savunuyor ve bunun Kemalizm’le çelişmediğini iddia ediyordu. Bu onun iddiası elbette. Tartışmaya açık.
Batıcı olmayan Kemalist
Kemalizm’in batılılaşma hamlelerini (şapka devrimi dahil) ölümüne savunuyordu ama safderun bir batıcı değildi.
Şu bir gerçek ki Cemil Meriç’in dediği gibi Türkiye’ye sistem olarak Batı/kapitalizm eleştirisi Marksist düşünceyle gelmiştir. Uğur Mumcu da bir sosyalist olarak gözü kapalı bir batıcı değildi. Şu satırlarını okuyalım beraberce:
“Avrupa, bugünkü aşamasına ve düzeyine (…) Asya’yı, Afrika’yı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. Asya’nın sarı, Afrika’nın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. (…)
Tüm sömürücüler için doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı, Avrupa bankalarında banknot oldu, kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu… (…) Batı, doğuya önce kılıçları kalkanları mızrakları sonra kültürü ile gelerek, önce doğunun servetlerini sonra kültürünü yozlaştırdı.
Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa, orada doğu insanının emeği, hakkı, alın teri vardır. Füzelerden konser salonlarına, viskilerden dokuma tezgâhlarına kadar.” (“Gerçek uygarlık”, Kim dergisi, 1 Eylül 1967.)
Nihayet katıldığı bir panelde (ve değişik yazılarında) dile getirdiği meşhur bir “Türk vatandaşı” tanımı vardır Uğur Mumcu’nun ki, ibretliktir. Bu yazıyı işte o tanımla bitirelim:
“Türk vatandaşı İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman Ceza Mahkemeleri Usulü yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”
Cumhuriyet devrinde yapıldığı söylenen ama ne “Türk” ne de “devrim” olan Türk Hukuk Devrimi’nin bundan daha nefis bir ironisini merhum Uğur Mumcu’dan başka yapan çıkmamıştır.
Yılmaz Öztuna 75 yıl önce Atatürk’ü Koruma Kanunu hakkında ne demiş?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Yılmaz Öztuna 75 yıl önce Atatürk’ü Koruma Kanunu hakkında ne demiş?
MUSTAFA ARMAĞAN
1951 Temmuz’unda Adnan Menderes hükümeti tarafından çıkarılan 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu ilk kanun teklifi verildiğinden beri bir hayli tartışmalara yol açmıştı. Hatta TBMM Komisyonundan geri dönmüş, ikinci kez Komisyona götürülen teklif İsviçreli Yahudi ‘ticaret hukuku’ hocası Prof. Ernst Hirsch’in ‘ceza kanunu’nu ilgilendiren akla seza bir formülü sayesinde hazırlanmıştı.
“Kanun neden çıkarıldı? Çıkarılmasaydı daha iyi olmaz mıydı?” gibi soruları şimdiye dek çok cevaplandırdım. Ancak 1951 yılında Cumhuriyet döneminin en önemli tarihçilerinden merhum T(ahsin) Yılmaz Öztuna’nın Sebilürreşad dergisinde (cilt IV, Sayı 100, s. 391) çıkmış olan makalesi kanunun arzettiği tehlikelere dikkat çekmesi bakımından değerli bir yorumdur.
Bilmek her zaman bilmemekten yeğdir. Bu önemli yazıyı sizinle paylaşmak ve yakın tarih tartışmalarına ışık tutmak istedim. Yazının tamamı aşağıdadır:
“Gazetelerin yazdığına göre, Adalet Bakanlığı bir “Atatürk’ü Koruma Kanunu” tasarısı hazırlamış ve bunu acele görüşülmek üzere Meclis’e sunmuştur. Bu tasarı, şu fiillerin “ağır cezalar”a çarptırılmasına dairdir. a.) Atatürk’ün resim ve heykellerine tecavüz, b.) Atatürk’e lisânen tecavüz, c.) Atatürk’e neşren tecavüz.
İşbu kanun tasarısının hangi hukukçular tarafından hazırlandığı meçhulümüzdür. Onun için, komisyonu teşkil eden zevâtın salâhiyet dereceleri hakkında bir şey bilmiyoruz. Ancak, kanun tasarısının ruhu çok kötü bir hukukî intibâ bırakmaktadır. Demokrasiye geçtiğimizi ve antidemokratik kanunları ilga edeceğimizi iddiâ ettiğimiz şu günlerde, “antidemokratik kanun”un bir şaheseri meydana gelmek üzeredir. Bugün hiçbir demokrat (ve hatta antidemokrat) memlekette herhangi bir şahsı korumak için bu şekilde bir kanun yoktur. Ve böyle bir kanunun vaz’ı da hiçbir zaman mevzu-i bahs olmamıştır. Zira “şahıs” mefhûmu, totaliter zihniyetin birinci ifadesi olup, demokrasi ile bağdaşmasına imkân yoktur. İyi düşünülürse, yalnız bu tek kanunun, Türkiye’de demokrasiyi hemen imha etmeğe ve bir-iki sene evvelki totaliter rejimin tekrar teessüsüne imkân vermeğe kâfi geldiği tebellür eder (ortaya çıkar). Zirâ “lisânen ve neşren hakaret” diye, mevzu, alabildiğine suiistîmale müsaittir. Meselâ bir vatandaş, Atatürk’ün her gece içki içtiğini bir hâtıra kabîlinden nakl etse, “lisânen hakaret” suçu ile tasrih olunduğu üzere “ağır” cezaya çarptırılacaktır. Kezâ hiçbir fikir ve kalem erbâbı, bu mevzûa uzaktan olsun dokunmağa cesaret edemiyecektir. Bir târihçi, cumhuriyet devrine ait vesikalar neşredemiyecek, yazı yazamıyacaktır. Meselâ bu satırların muharririnin son yarım asırlık tarihimize dair bir kitabı vardır ki, kanun kabul edildiği taktirde, ve mer’î (yürürlükte) bulunduğu müddetçe, hiçbir zaman Türkiye’de neşrine ihtimal yoktur.
27 sene, “Garb’den şunu aldık, bunu aldık” diye böbürlenmekle geçmiştir. Garb’den, en mühim şeyleri alamadığımızın hâlâ farkında değiliz: Esprit critique (eleştiri ruhu), müsbet çalışma ve fikrî müsamaha (hoşgörü) mefhumlarını... Garb’i bugünki “Garb” yapan, bu mefhûmların alabildiğine inkişafı olduğu gibi, İslâm âleminin inhitatına (gerilemesine) sebeb de, bu mefhûmların gittikçe kıymetinde(n) kaybetmesidir. 14 Mayıs’dan (1950) beri birkaç satır yazabiliyor, biraz konuşabiliyorduk. Bu kanun ile, fikir hürriyeti ve tenkidî zekâ imhâ olunacaktır. Böylece, son ümid kapısını da arkasına kadar kapıyarak, Garb’den alınmıyacak ne varsa hepsini aldığımızla öğünmekte devam edeceğiz. O alınmıyacak şeylerdir ki, Türk milletinin ırkî karakterini değiştirmek üzeredir.
Efendiler, sorarım size. Bana tek misâl verebilir misiniz? Dünyanın hangi memleketinde bir tek “şahıs” için bu mâhiyette bir kanun çıkarılmıştır? Bugün Garb milletleri, kendi kitlelerinin büyüklüğü ile mütenâsiben yetiştirmiş oldukları millî liderlerini, alabildiğine tenkid süzgecinden geçirmekle meşguldür. Ancak böylece “hakikat”e vasıl olabilmek imkânı mevcuttur. Bir millet, yakın mâzisinin tarihini uydurma tarih kitaplarından okursa, bir devrin tarihini kaleme almak veya bu mevzua malzeme temin etmek istiyenler, kanunen susturulursa, o milletin hangi maksatlarla aldatıldığına dâir, biraz derin düşünmesini bilen kafalarda, acı bir sual yer etmez mi? Ve hiçbir hukuk sistemi, bu şerâitin (şartların) hüküm sürdüğü memlekete, “demokrat” vasfını verir mi?
Bir noktada da iftihâr etsek yeridir ki, bâzı sahalarda, bugünki Garb’i en az bir asır geride bırakmış bulunuyoruz. Meselâ son 27 senede Peygamberlere söğülmüş, tarihin artık kat’î hükmünü verdiği büyük millî kahramânlar ile istihzâ (alay) edilmiş, Türk büyükleri küçültülmek ve küçük düşürülmek istenmiştir. İşte tenkid fikri ve müsâmaha mefhumu, muâsır Garb’de (çağdaş Batı’da) henüz dereceden (?) inkişaf edememiştir. Şimdi nasıl olur da, Türk ırkının mukaddesatını ve dev dâhîlerini feda bahasına ulaşmış bulunduğumuz bu seviyeyi, bir tek şahıs uğruna kaybetmeğe razı olabileceğiz? Kaldı ki, bu kanun tasarısı kabul edilirse, Türkiye’de hangi zümrelerin borusu(nun) öttüğünü, dosta ve düşmana artık tam mânâsıyle teşhir etmiş bulunacağız demektir.”
Tarihçinin ne kadar haklı olduğunu aradan geçen üç çeyrek asır turnusol kağıdı gibi berrak bir şekilde ortaya koymuştur.
.
Türkeş 27 Mayıs bildirisini Osmanlıca yazdığı kâğıttan okumuş
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Türkeş 27 Mayıs bildirisini Osmanlıca yazdığı kâğıttan okumuş
Mustafa Armağan
Kargodan elinize teslim edilen bir kitap bu kadar mı sizi sizden alır. Değerli dostum Emekli Büyükelçi Vahit Özdemir’in Dorlion Yayınları arasında çıkan Çarıklı Diplomat adlı kitabı elimden beynime yeni yollar açtı.
Aslında tanıştığımız 2020 yılından itibaren gerek uzun ve keyifli telefon konuşmalarımızda, gerekse her biri bir köşe yazısı mesabesindeki whatsapp mesajlarında hatıralarının bazı kesitlere muttali olmuştum. Fakat bir kitap halinde, üstelik Özlem Pekcan’ın sorularıyla açılan nehir söyleşi tadında renkli anlatılarıyla bütünleşince sadece dostum olması hasebiyle değil, tarihimizin son 60 yıllık dilimine dair bir tespit ve hatıralar galerisi olmuş Çarıklı Diplomat.
Elime aldığımdan beri bırakamadığım ve 500 küsur sayfalık hacmini adeta içtiğim kitaptan sizin için bazı kesitler çıkardım. Aşağıda onları yorumsuz aktaracağım.
Vahit Özdemir 1950 Şubatının 23’ünde Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesine bağlı Yeniyapan köyünde doğmuş. Bir yaşında iken annesini kaybetmiş. 16 aylıkken Çocuk Esirgeme Kurumu’na bırakmış babası. Bu arada babası Necip Fazıl Kısakürek’in eşi Neslihan (kızlık soyadı Baban) Hanım’ın akrabası bir Çerkes hanımla evlenmiş. Babası küçük Vahit’i –belki istemez diye- yeni evlendiği hanımından saklamış. Kadının gayretiyle kurumdan alınıp eve getirilmiş ve kendisine sahip çıkmış. “Hiç üveylik hissetmedim” yanında diyor.
İlkokula köyde başlıyor. Mucur’da, Ankara’da okuyor.
Yıllar geçiyor, bir yaz tatilinde Nevşehir’de köydeyken Kapadokya’ya gelen bir Fransız turist ailenin arabası bozuluyor, kim olduklarını bilmedikleri halde Vahit onlara yardım ediyor, evlerinde birkaç gün ağırlıyorlar. Fransız aile memleketine döndükten sonra genç Vahit’i davet ediyor. Gidiyor ve orada aile reisinin Lyon Emniyet Müdürü olduğunu öğreniyor ve hayatı bir anda değişiyor.
Fransız aile Vahit Bey’e sahip çıkıyor. O da Lyon Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okuyup yurda dönüyor. Dışişleri Bakanlığı’na giriyor, Belçika, İran, Almanya, Polonya, Gürcistan, Ukrayna, ABD ve Avustralya’da kavaslıktan büyükelçiliğe kadar muhtelif diplomatik görevlerde bulunuyor.
Vahit Özdemir 2015 yılından beri emekli ama durmuyor, seyahat ediyor, okuyor, öğreniyor, devleti ve ülkesi için yapacaklarının bitmediğini düşünerek fikir ve hatıralarını kamuyla paylaşmaya devam ediyor. Hatıraları şu aktardığım çerçeveye bakıldığında bile ilginç notlar düşürüyor okuyanın önüne.
Nereden başlasam? En iyisi kendi sözlerinden başlamak:
“Her şeyden önce bazı bilgilerimin, tecrübelerimin arşive girmesini istiyorum. (…) Ben hatıraların önemli olduğunu düşünüyorum. Birisi merak eder okur, en azından bilişim çağında internete girer. Biri orada faydalanır diye düşünüyorum.”
Vahit Beyin en dikkatimi çeken tarafı, diyalektik düşünmesi. Tek yönlü, propagandist, övücü veya yerici değil, sürekli meselenin farklı boyutlarına dikkat çekebiliyor. Birini anlatırken olabildiğince objektif bir mevkide kalmayı başarıyor. Mesela Turgut Özal mı soruldu? Cevabı testere dişleri gibidir:
“Özal milletin ufkunu açtı. Dışarıya açıldı. Biz esasen 1983 yılına kadar Enver Hocacı, komünist Arnavutluk gibi yaşıyormuşuz. Bunun farkında değilmişiz. Dışarıya açtı. Ve Özal paranın önemini herkese öğretti. Yani bir başbakan, bir cumhurbaşkanı, “Benim memurum işini bilir” diyor. Söylenecek söz mü? Değil.”
Türkeş’ten Osmanlıca darbe bildirisi
Vahit Bey’in hatıralarından Osmanlıca ile alakalı iki not aldım. Birincisi mi ikincisi mi daha ilginç? Kararı size bıraktım.
Birincisi yanlışlıkla(!) Kültür Bakanı yapılan (evet, doğru okudunuz) Nermin Neftçi hakkında. 1974 yılında ara hükümet kurmakla görevlendirilen Sadi Irmak yazar Mehmet Barlas’tan bir kadını bakan yapmak istediğini söylüyor ve bir isim vermesini istiyor, o da geçen Aralık ayında ölen Nermin Abadan Unat’ın adını veriyor.
Sadi Irmak defterine Osmanlıca sadece “Nermin Hanım” diye not alıyor ama hükümet listesini hazırlarken notlarına bakıyor ve bu Nermin Hanım’ın kim olduğunu hatırlayamıyor. O tarihte CHP’den ayrılıp Cumhuriyetçi Güven Partisi’ni kurmuş olan Turhan Feyzioğlu var yanında, ona soruyor not aldığı Nermin Hanım’ın kim olduğunu. O da fırsat bu fırsat, Nermin Hanım’ın kendi partisinde siyaset yapan Nermin Neftçi olduğunu söyleyerek işi bitiriyor! Böylece “Neye niyet, neye kısmet” sözü tam yerini buluyor!
İkincisi ise 27 Mayıs 1960 darbesinin ‘kudretli albayı’ Alparslan Türkeş’le ilgili. (Bakın bu detayı ben de ilk defa Çarıklı Diplomat’tan öğrendim.) Alparslan Türkeş dostu Vahit Bey’e 27 Mayıs sabahı radyoda okuduğu ‘ihtilal bildirisi’ni şöyle anlatmış:
“Biz darbeyi yaptık ama kimsede bir hazırlık yok. Hemen aklıma geldi, gittim, Osmanlıca yazdığım metni Ankara Radyosu’ndan okudum.”
Bu arada Alparslan Türkeş’ten aktardığı bir olay insanı acı acı düşündürüyor. Kitapta şöyle anlatılıyor:
Tilki Kenan’ın yalvarması
“(Alparslan Türkeş) 27 Mayıs’tan sonra Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in oluruyla Başbakanlık Müsteşarlığı makamına oturuyor ama (…) Başbakanlığı da fiilen kendisi yürütüyor. Bir gün Kenan Evren geliyor. O sırada (1960 yazında Evren-MA) Kurmay Albay ve Ordu Donatım Okulu’nun Kurmay Başkanı. (Orduda tasfiye var.) Onu da emekli edeceklermiş. Rica, minnet ediyor (Evren). Türkeş, “Fazla samimiyetim yoktu, o sivil liseden gelmeydi,” diye anlatmıştı. Harbiye’de “Tilki Kenan”, “Sarı Kenan”, “Zoti Kenan” diye tanınırmış. Türkeş’e “Üç kızım var. Emekli ederseniz ben onları nasıl evlendireceğim…” vs. diyor. O da Evren’in ismini emeklilik listesinden kırmızı kalemle üstünü çizerek çıkartıyor. “Çıkartmaz olaydım, beni 6-7 sene hapishanelerde süründürdü” demişti.” (s. 399)
Bu arada Türkiye’de sol siyaset içindeki en önemli kadın figür sayılan Behice Boran’la alakalı bir hatırası da var Vahit Özdemir’in.
Behice Boran’ı Ankara’daki bir mitingde “Moskova’ya, Moskova’ya” diye yuhalayanlardan biri de Vahit Bey ama sonradan Moskova’ya gittiğinde bundan pişmanlık duymuş. Sonradan öğrendiğine göre Behice Boran Tatar bir zahire tüccarının kızıymış ve İstanbul’da Amerikan Kız Koleji’nde okuymuş. ABD’nin bursuyla Amerika’ya gidip sosyoloji eğitimi almış. Dönüp Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne doçent olarak atanmış ama Amerika’nın ‘içinizdeki komünistleri temizleyin’ talimatı doğrultusunda İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı zamanında üniversiteden atılmış. O da sonradan siyasete atılmış.
Burada dikkatimizi çeken nokta, Türkiye’deki pek çok solcunun tıpkı Behice Boran gibi Amerikan burslarıyla ABD’de eğitim görmüş ve Türkiye’ye döndükten sonra sosyalist kesilmiş olması. Bülent Ecevit ve Deniz Baykal da bunlardan diyeyim de siz anlayın gerisini.
Çarıklı Diplomat’tan ilk hasat bunlar. Fırsat bulursam devamını da yazarım bir gün.
Allah Vahit Özdemir Bey’e sağlık ve afiyet versin. Biz de yazdıklarını okuyalım, istifade edelim.
.
İskilipli Atıf Hoca 100 yıl önce idam edilmişti
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İskilipli Atıf Hoca 100 yıl önce idam edilmişti
MUSTAFA ARMAĞAN
Yer: Ankara İstiklal Mahkemesi.
Tarih: 26 Ocak 1926. Başkan: Kel Ali (Çetinkaya), Üyeler: Kılıç Ali ve Reşit Galip. Yargılananlar: Babaeski Müftüsü Alı Rıza Efendi ve Fatih medresesi dersiamlarından İskilipli Atıf Hoca.
Arada Kılıç Ali ve Kel Ali beyler de lafa girip sanığı suçlayıp payladıkları için S rumuzuyla soruları soran hakimin Aydın mebusu tıp doktoru(!) Reşit Galip olduğu anlaşılmaktadır.
İskilipli Atıf Hoca daha önce Giresun›da yargılanıp beraat etmiş ama mahkeme yakasını bırakmamıştır. Yine gayet kendinden emin bir şekilde cevaplandırır soruları.
Araya Kel ve Kılıç Ali’ler girer. Mesele, Şapka Kanunu’ndan 1,5 yıl önce bastırmış olduğu kitabın nerelere gönderildiğidir. Hepsini teker teker açıklar. Şahitleri getirin der Atıf Hoca, gerekirse getiririz cevabını alır. Getirin, söylesin, cezama razıyım, der. Oralı olmazlar. Hatta beraat ettiği Giresun davasında sanki hüküm giymiş gibi davranırlar. Gizli bir gayesi olduğunu iddia ederler. Hesap veremeyeceği hiçbir şeyi olmadığını söyler.
Bir ceza çıkarmaya azimlidir mahkeme heyeti. Reşit Galip şöyle çıkışır Atıf Hoca’ya:
“Sen en karanlık günlerde Teali-i İslamcılık yap, Mustafa Sabri’nin yanında yer al da, sonra karşımızda şöyle böyle söyle. Sözleriniz hiçbir gerçeğe uygun değildir.”
Bunun üzerine Atıf Hoca darbesini indirir: “Bunun belgesini size gösterdim.” Reşit Galip kızar: “Ne belgesi?” Atıf Hoca gayet sakin “Mustafa Sabri ile bu beyanname meselesini görüşseydim tekzip etmezdim.” der. Suçlandığı beyannameyi imzalamadığı gibi Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye muhalefet ettiğine dair resmî bir tekzip belgesi sunmuştur mahkemeye. Onu hatırlatır.
Reşit Galip kızgın bir tonda “Belgeyi göster” diye hırçınlaşır.
Atıf Hoca vakur tavrını hiç bozmadan sözlerine devam eder:
“Belgeyi arz ediyorum. Vakit gazetesinin 1034. nüshasında tekzipnamem duruyor. Şimdi bu durup dururken bendenize belge sormak bilmem nasıl olur?”
Darbeyi hazmedemeyen Andımız’ın mucidi Reşit Galip, Atıf Hoca’nın tekzip metnini kendisini kurtarmak için yayımladığını söylemek zorunda kalır. Hoca, “Öyle olsaydı onlarla beraber olurdum” der, yollarının ayrıldığından bahseder. İşte Reşit Galip’in evlere şenlik cevabı:
“Sus! Bizi çileden çıkarma! Biz budala olmalıyız ki, bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın!” (Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, İşaret: 1993, s. 109-115.)
İstiklal Mahkemeleri›nin adalet anlayışının Yassıada›dakinden hiçbir farkı olmadığını gösteren çarpıcı bir örnek. Hatta Yassıada›daki adalet anlayışının kaynağının İstiklal Mahkemeleri›nden miras kaldığını bile söyleyebiliriz.
Bugünden bakılınca o zaman kimse sesini çıkarmamış zannediyoruz ya, bu dahi büyük bir yanılgıdır. Daha şapka inkılabı yapılmadan önce yazdığı kitaptan yargılanan İskilipli Atıf Hoca’nın hangi muameleye maruz kaldığını gördük. Şimdi gazetelerden bazı Anadolu şehirlerindeki şapka itirazlarını ve muterizlerin uğradıkları akıbeti görelim:
26 Kasım 1925: Erzurum’da halk çarşıyı kapatıp Vali’nin evinin önünde “Biz gâvur memur istemiyoruz” diyerek protesto etmişlerdi şapkayı. Şehirde derhal sıkıyönetim ilan edildi. 80 kişi tutuklandı.
30 Kasım: Maraş’ta hükümet binası önünde toplanan halk “Şapka istemeyiz” diye bağırdı. Erzurum’daki şapka protestocularından 6’sı idam edildi. (Hapis cezaları da var.) Sivas’ta 1 idam.
7 Aralık: Erzurum’da 4 idam daha.
15 Aralık: Rize’de 8 idam ve ağır hapis cezaları.
18 Ocak 1926: Maraş’ta 5 idam ve hapisler.
4 Şubat 1926: İskilipli Atıf ve Ali Rıza Hoca idam edildi.
Suçları görünüşte şapkaya itiraz etmekti ve altı üstü bir başlığa itiraz etmenin en ağır suç, hükümete isyan sayıldığı dönemlerdi. Mason üstadı olup uzun süre içişleri bakanlığı da yapmış bulunan Şükrü Kaya bunu Şapka Kanunu çıkarken Meclis’teki bir konuşmasında ayan beyan belirtmişti zaten:
“Millet, bağımsızlığını 6.-7. yüzyılların (Asr-ı Saadet’i kastediyor) köhne fikirlerine bağlayamaz. Biz vicdanlarda milliyet aşkını uyandırmak istiyoruz. Milli kıyafet ancak müzelerde bulunur. (…) Biz Türk milletini böyle görmek istiyoruz.”
.
Sultan Abdülhamid İran’a neden saldırmıştı?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Abdülhamid İran’a neden saldırmıştı?
Mustafa Armağan
Önümüzdeki 10 Şubat günü vefatının 108. yılında minnet ve rahmetle yâd edeceğimiz Sultan Abdülhamid’in dönemi, Osmanlı Devleti açısından bir onarım ve ihya hamlesini temsil eder.
Meşrutiyet döneminde yaşanan ‘93 Harbi’ndeki toprak kayıplarını telafi etmek ve mümkün olduğu kadar devleti harbe sokmadan, sulh içinde yaşatıp bu arada eğitim, ulaşım ve kalkınmaya ve nüfusun artmasına çalışmak:
Bütün bunlar Osmanlı’nın istikbale daha zinde bir güç olarak hazırlanacağı atlama tahtası vazifesi görecekti.
Pek bilinmez ama Sultan 2. Abdülhamid, yarı Rus ve İngiliz işgali altında bulunan İran topraklarına bir sınır ötesi operasyona girişmiş ve askerlerimize Doğu’ya doğru yürüyüş emrini vermişti.
Bu pek az bilinen bahis hakkında önemli bir makale yazmış olan Büyükelçi Sinan Kuneralp bu hadiseyi, Almanların meşhur Doğu’ya Yürüyüşü’ne (Drang Nach Osten) benzetmiştir. (Bkz. Sinan Kuneralp, “The Ottoman Drang Nach Osten: The Turco Persian border problem in Azerbaican, 1905-1912”, Editör: Sinan Kuneralp, Studies on Ottoman Diplomatic History IV, İstanbul 1990, The Isis Press, s. 71-76.)
Şimdi bu olaya daha yakından bakalım.
İran sınırında bir hesabımız yarım kalmıştı. 1736 yılında Avşar boyundan Nadir Şah’ın başında bulunduğu İran’la imzalamak zorunda kaldığımız antlaşma olsun, 1823 tarihli Erzurum Antlaşması olsun göstermiştir ki, her iki taraf da 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda belirlenen hudutlardan ileri gidemiyordu.
1837 senesinde sınır anlaşmazlığı yüzünden bir savaşın eşiğine gelmiştik İran’la. Ancak Rusya ve İngiltere’nin devreye girmesiyle önlenebilen bu sınır anlaşmazlığının giderilmesi işi, bir komisyona havale edilmiş ve sonuçta on yıl sonra Muhammere’den Ağrı Dağı’na kadar 1.125 km uzunluğundaki Osmanlı-İran sınırı üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Rusya ve İngiltere de antlaşmaya kefildi.
İstemeye istemeye razı olmuştuk İran sınırının çizilmesine ama Osmanlı’nın içinde bir Azerbaycan ateşi yanık kalmıştır. Tebriz’dir tüten, Urmiye’dir, Selmas’tır, Evsal’dır. Sonraki antlaşmalar da tatmin etmez bir türlü devlet ricalini. Derken Kimyager Derviş Paşa (1817-78) adlı bir general, sınır ötesindeki topraklarımızı belirleyen bir harita çizer ki, Sultan Abdülhamid, basılmış olan bu harita üzerinde incelikli bir ameliyata girişecektir.
“Vermeseler de isteyeceksin!”
Birincisi stratejik, ikincisi de siyasi gerekçelerle toprak talebimizi gündeme getirmişiz. Çünkü ele geçirdiğimiz sınır şeridi, Rusların Doğu Anadolu ve Irak’a bir saldırı düzenlemesi halinde elverişli bir toplanma yeriydi. Siyasî açıdan ise İran’da yaşanacak bir parçalanma durumunda doğu sınırlarımızı güvence altına almayı hedefliyorduk. Tabii aynı zamanda bu, İslam Birliği siyasetinin de bir gereğiydi.
Abdülhamid Han’ın beklediği fırsat 1904 yılında karşısına çıktı. Doğu Anadolu’da çalışan bir Amerikalı misyoner (adı, B. W. Labaree’dir), hududu geçerek Türkiye’ye girmiş olan İran Kürtleri tarafından öldürülmüştü. Ertesi yıl Yıldız Sarayı’nda operasyonun düğmesine basıldığını ve Osmanlı birliklerinin -tıpkı Fırat Kalkanı, Zeytindalı ve Barış Pınarı harekâtlarında olduğu gibi- İran topraklarında 50 km derinliğe kadar girdiklerini görürüz. “Nevâhî-i Şarkiye”, yani Doğu Bucakları ismini verdikleri bu beldeler, Osmanlılar tarafından öz toprakları kabul ediliyor, kanıt olarak da Kimyager Derviş Paşa’nın haritası gösteriliyordu.
Sultan Abdülhamid’e yüzlerce kaynaktan oluk oluk bilgi akıyordu; raporlar, jurnaller, haberler havuzunda toplanırdı; sözlü istişareler ise onun vazgeçmediği yöntemlerdi. Despot dediler ama asla kendi kafasından iş yapmaz, danışma mekanizmasını mutlaka işletirdi.
Sultan Abdülhamid, bölge halkının Nasirüddin Şah’tan memnun olmadığını görüyor ve fırsatı değerlendirmek için kolları sıvıyordu. Kendisine, “Gel de bizi bu zalim Şah’ın elinden kurtar Sultanım!” tarzında mektup yazan İranlılar arasında bazı nüfuzlu mollalar, hatta belki şaşıracaksınız ama İran’ın Baş Müçtehidi bile vardı ki açık açık.
İran hükümeti 1906 yılında sınırları yeniden çizmek üzere bir komisyon oluşturulmasını talep etti bizden. Onlar komisyon talep ededursun, askerimiz de boş durmuyor, İran içerilerine ilerliyordu. Çünkü İran artık bir kaynar kazana dönmüş, Meşrutiyet ilan edilmiş ve düzeni gevşeyen askerin sınırlarını koruyacak mecali kalmamıştır. Biz ‘93 Harbi’nde Ruslarla vuruşurken arkadan topraklarımızı tırtıklamaya kalkan, Safevilerden beri Osmanlıyı sırtından hançerleyen İran’dan intikam, böyle alınıyordu.
Sultan Abdülhamid’in gayesi İran sınırında bir “güvenlik kordonu” veya Suriye tezimizdeki deyişle bir ‘güvenli bölge’ oluşturmaktı. Bu yüzden başlamış olan askerî operasyon durmamalı, topraklarımızı iyice garanti altına alıncaya kadar kesintisiz devam ettirilmeliydi.
İran’da ‘güvenli bölge’
1907 senesinde “İran’ın bahçesi” diye bilinen Urmiye şehrinin Osmanlı kuvvetleri tarafından kuşatılıp düşürüldüğünü görürüz. Aynı yıl içerisinde İngiltere ile Rusya anlaşıp İran’ı aralarında pay ediverince Sultan Abdülhamid’in birkaç yıl önce başlattığı sınır ötesi operasyonun hikmet ve kıymeti daha iyi anlaşılacaktı. Olacakları sezmiş ve tedbirini ona göre almış, bir bakıma muhtemel tehlikelere karşı ön almıştı. Böylece İran topraklarının gözümüzün önünde paylaşımına seyirci kalmamış oluyor, Rusya ve İngiltere’ye karşı bir güvenlik kordonu oluşturmuş bulunuyorduk.
Sultan II. Abdülhamid tam manasıyla bunu yapmış, hatta bir adım ileri giderek Azerbaycan’ın Osmanlı Devleti’nin bir parçası olduğunu iddia etmişti. Sultanın tezi, İngilizler ve Ruslara karşı bir tedbir olarak ‘Azerbaycan Osmanlı’nın koruması altına girmelidir’ şeklindeydi. Bunun için 1880’lerde İran topraklarını işgal girişiminde bulunan Şemdinlili Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Sadık Bey’in Kürt kuvvetlerini dahi devreye sokmaktan çekinmemişti.
Yıl 1908. İran’dan sonra şimdi de Türkiye’de Meşrutiyet ilan edilmek üzereydi ve Sultan, kurtlara karşı son operasyonlarını planlıyordu. Askerlerimiz, Azerbaycan’daki İran valisinin çevreyle irtibatını koparmış, etrafını kuşatmıştı.
Büyük devletler araya girince kim bilir kaçıncı kere bir sınır tespit komisyonu kurulmasına karar verildi.
Bitlis Valisi Tahir Paşa da bu komisyonda görev alacak, Sultanın sınır ötesi operasyonuna o da bir ucundan katılacaktı.
Sultan Abdülhamid’in 1904 senesinde düğmesine bastığı İran’a sınır ötesi operasyon, ilginçtir, onun yaptıklarını bozmayı marifet bilen İttihatçılar tarafından da aynen takip edilmiş, Enver Paşa, savaşın sonlarına doğru Vehib (Kaçı), Kâzım (Karabekir) ve Nuri (Killigil) paşaları Tebriz ve Bakü’nün fethine, Rauf (Orbay) Bey’i de Güney İran’a göndermiş ve İngilizleri yöreden kaçırmaya memur etmişti.
Karabekir Paşa kumandasındaki son Türk askerinin Tebriz’den ayrıldığı tarih 18 Kasım 1918’dir. Yani Mondros Mütarekesi’nden 19 gün sonra.
Osmanlı’dan hiçbir şey öğrenmediysek “sınır sınırda kalarak korunmaz” dersini öğrenmişizdir. Bir de düşmanın uyumadığını…
.
Osmanlı’nın Mescid-i Nebevi’ye hizmet ve hürmeti
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Osmanlı’nın Mescid-i Nebevi’ye hizmet ve hürmeti
MUSTAFA ARMAĞAN
Bir gün yolunuzu Medine-i Münevvere’nin merkezi Mescid-i Nebevi’ye, onun da merkezi olan Ravza-ı Mutahhara’ya düşürürseniz Babusselam’ın kapısında Sultan Abdülmecid’in tuğrası karşılar sizi. Sonrasında kendinizi kaybeder, bir deryaya dalar gibi Ravza’nın önünden geçip Hücre-i Saadet’in önüne gelince huzura kabul edilir ve baş başa kalırsınız Fahr-i Kâinat Efendimiz (sav) ile.
İşte tam orada gümüş bir levha parıldar ki, üzerinde Sultanahmet Camii’nin banisi Sultan I. Ahmed’e kadarki Osmanlı padişahlarının isimleri yazılıdır. Ardından Hazret-i Ebubekir (ra) ve Hazret-i Ömer’in (ra) önüne gelir, salat, selam ve dualardan sonra çıkış kapısının önünde bulursunuz kendinizi. Sonra dönüp bakarsınız ki görmediğiniz o kadar çok güzelliğin içinden geçmiş ama farkına varmamışsınızdır. İkinci ziyaretinizde dikkatinizi verdiğinizde sizi çevreleyen hat ve çini galerisini fark edersiniz. İşte buradaki hat eserleri bir Osmanlı hattatına aittir.
Abdullah Zühdi Efendi (ö. 1878/79, Kahire) Osmanlı dönemi hat sanatının en önemli isimlerinden. Özellikle celî sülüs yazıda gösterdiği ustalıkla tanınır ve “Mescid-i Nebevî hattatı” olarak anılır. Ashâb-ı kirâmdan Temîmü’d-dârî hazretlerinin soyundan gelir. Şam’da veya Nablus civarında doğmuş (yaklaşık 1830). Ayasofya Camii’ndeki muazzam levhaların hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den sülüs ve nesih öğrendi. Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’da hat ve resim hocalığı yaptı.
1858 yılında Sultan Abdülmecid Han’ın Harem-i Şerif (Mescid-i Nebevî) tamiri için açtığı müsabakada celî hat numunesiyle birinci oldu. Mescid-i Nebevî’deki celî sülüs kitabeleri yazdı. Bu eserleri onun en meşhur ve en hacimli çalışması kabul edilir.
Özellikle celî sülüs yazıda olağanüstü bir maharet gösterdi. Birçok uzman, onun kadar çok miktarda ve nitelikte celî sülüs yazan başka hattat olmadığını belirtir. Seriü’l-kalem (hızlı kalem) oluşuyla da bilinir; bu yüzden çok sayıda levha, kıt’a ve kitabe bırakmıştır.
Buraya bir parantez açarak Ali Ulvi Kurucu merhumun hatıratındaki bir parçayı alıyorum. Yalnız yanlış hatırlamadan kaynaklanan bir hata olarak Ali Ulvi Üstadımız Sultan Abdülmecid’in yaşadıklarını oğlu Sultan 2. Abdülhamid’e hamletmektedir ki, manayı değiştirmemekle birlikte hakkı hak sahibine teslim etmek gerektiği düsturundan hareketle bir düzeltmeye gitmek gerekti.
Ali Ulvi Kurucuhatıratında yer alan “Tanıdığım hattatlar ve hat san’atı” başlıklı bölümde (M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu: Hatıralar 4, 5. baskı, MED: 2018, s. 235-237) gönüllere sürur aşılayacak bir anekdot aktarır Mısır’da rastladığı Boşnak hattat Vehbi Bey’den.
Vehbi Bey Medine-i Münevvere’ye gelemediğinden, oradaki hattat Abdullah Zühdü Bey’in Harem-i Nebevi’deki yazılarını göremediğinden bahseder, üzülür ve Abdullah Zühdü Bey’den bahsederken, şunu söylermiş:
“Mescid-i Nebevî bina edildiğinde, yeni yapılan kıble duvarlarına ve kubbelere, bazı icab eden yerlere yazı yazacak bir hattat aranmış.
Sultan Abdülhamid (Sultan Abdülmecid olarak düzeltiyorum-MA) merhum, o günkü hattatlar arasında bir imtihan açılmasını emretmiş. İmtihana giren hattatların yazılarını birer birer görmüş. Abdullah Zühdü Bey’in hattını görünce,
“Bu hattat kimdir?” diye sormuş.
“Efendim, bu hattat, yirmi beş yaşında bir genç; henüz talebe sayılır” demişler.
“Bu gencin yazısında bir câzibe görüyorum ben. İlâhi bir câzibe var, ruha tesir eden ilâhî bir câzibe var. Bunu gönderelim” demiş.
Abdullah Zühdü Bey için:
“Efendim, kendisi Ashab-ı Kirâm’dan Temimü’d-Dârî sülâlesinden imiş; aslen Medineli oluyor” denilince,
“Demek bu zata nasip olacak bu yazıları yazmak; bu şerefe bu bahtiyar genç nâil olacak” demiş.
Hattat Vehbi Bey’den, Medine-i Münevvere’deki Abdullah Zühdü Bey’in hatlarına aşkım var idi. Gelince hayran oldum.
Hatta bizim birader Ahmed Ziya, bazı kimseler tarafından kendine sorulmuş:
“Yahu sen niye ön saflarda namaz kılmazsın?”
“Namaz fâsid oluyor; yazılara dalıyorum; imam selâm veriyor; ben hâlâ ettahiyâttü’yü okuyorum” demiş.”
Ecdadımız Efendimiz’in (sav) gözbebeği Medine-i Münevvere’ye gözü gibi bakmış, hatta orada hat sanatının sultanlığını ilan etmiştir. O kadar ki hattatlarımız yazdıkları en güzel mushafları satmaz, Mescid-i Nebevi’deki kütüphaneye hediye olarak gönderirlerdi.
.
CHP arşivi yakıldı mı?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP arşivi yakıldı mı?
Mustafa Armağan
Cumhuriyet Halk Partisi’nin arşivi yakıldı mı?
Tartışma 1950’den bu yana devam ediyor. CHP’nin özellikle ülkenin kaderine tek başına hükmettiği 1923-50 dönemine ait belgeler hepimizi ilgilendiriyor. Ancak bu döneme dair arşivleri ne durumda?
Yakıldı denildi, 12 Eylül darbesinin ardından kapatılınca SEKA’ya geri dönüşüme gönderildi denildi…
Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 4 Kasım 2020 tarihinde Karar TV’de Devlet Arşivleri’nde bulunan 1-1,5 milyon sayfa civarındaki CHP arşivinin tamamının bir kopyasını aldıklarını söylemişti. Bunun üzerine araştırmacılar, CHP Arşivi üzerinde çalışmaya başladı. (Merak edenler Emre Erkan’ın Toplumsal Tarih Akademi’nin Aralık 2023 tarihli 3. sayısındaki makalesine bakabilir.)
CHP Arşivi kurum dışına çıkarıldı, anlaşılan başka ellere geçti ve sonunda devletimizin emin ellerinde. Bu güzel ama iki soru sormamız lazım:
Asıl arşivin ne kadarı elimizde? Yok edilenler, ayıklananlar, karartılanlar, en önemlisi de devlete teslim edilmeden önce değiştirilenler oldu mu?
1) Orijinal belge kurum dışına çıkarıldığında fiziksel olarak kaybolma, hasar görme, değiştirilme veya yok edilme riski artar.
2) Arşivdeki güvenlik zinciri kırılır. Mahkemelerde, akademik çalışmalarda veya tarihî araştırmalarda “Bu belge gerçekten orijinal mi? Değiştirildi mi?” soruları gündeme gelir.
3) Güvenilirlik büyük ölçüde sıfırlanabilir (özellikle delil zinciri belgelenmezse).
Şimdi devletimizin elinde bulunan CHP arşivine ne kadar güvenebiliriz?
CHP Meclis Grubu tutanaklarından sadece 1923-24 yıllarına ait olan bir defter kurtulabildi ki onu da Yücel Demirel ve Osman Zeki Konur, 2002 yılında yayınladı. Devede kulak bile değil.
Şimdi tartışmaya katkıda bulunmak için 1986 yılından üç gazete haberini tarih sırasıyla aktarmak istiyorum. Bakalım o yıllarda nasıl tartışılmış CHP arşivi?
“2 Eylül’den sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin, o zaman el konulan tüm belgelerinin yok edildiği iddiaları Meclisi Meclisi’ne yansıtıldı. SHP İçel Milletvekili Fikri Sağlar’ın bu iddiayı ortaya çıkarmayı amaçlayan soru önergesini Meclise vermesi ardından görüştüğümüz, SHP mallarının korunmasıyla görevli bir kayyum, SHP belgelerinin sıkıyönetim emriyle alınıp götürüldüğünü ve ne olduğunu bilmediklerini açıkladı. Sağlar, başbakanın yanıtlamasını istediği önergesinde, şunları soruyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunu yapan, kapatılan CHP’nin evrak, doküman ve arşivleri şimdi nerededir?”
“Değerli kâğıtların SEKA’ya gönderilerek yok edildiği iddiaları doğru mudur?”
“Kuruluşundan 1980’e kadar geçen sürede, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin her evresi için çok önemli bir tarihi değer taşıyan bu bilgi ve belgeleri, Türk halkının hizmetine sunmayı düşünüyor musunuz?”
VE BİR KAYYUMUN AÇIKLAMASI
12 Eylül yönetimi, Adalet Partisi’yle birlikte CHP’yi de feshettikten sonra, Ankara Sulh Mahkemesi, “CHP’nin taşınır ve taşınmaz mallarıyla evrakının muhafazası ya da tasfiyesi”ni yürütmek üzere üç kişilik bir kayyumlar heyeti atamış, bu atama, o zaman Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nca onaylanmıştı. Kayyumlar heyeti, Prof. Vahdet Aydın, Doç. Vural Sözen ve emekli Vali Cezmi Kartay’dan oluşuyordu. Cezmi Kartay, daha sonra SODEP’in kurucuları arasına katıldığı için, kayyumluk görevi sona ermişti.
Sulh Mahkemesi’nin atadığı üç kayyumdan, adının açıklanmasını istemeyen bir kayyum, CHP’nin tarihsel değeri olan belgeleri hakkında bize şu bilgiyi verdi:
“Kayyum olarak atandığınız zaman görevimiz, partinin taşınır ve taşınmaz malları ile evrakının muhafazası ya da tasfiyesi idi. Ancak, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle parti merkezine gelenler, tüm eşyayı ve evrakı götürdüler. (…) Ancak alınan eşya ile evrakın ayrıntılı bir dökümü yapılamadı. Bu, biraz da zaman azlığından oldu denebilir. Çünkü binlerce evrakın tasnifi ve dökümünün yapılması, uzun çalışma isteyen bir işti.
Bu evrakın, partiden alınıp götürüldükten sonra yakıldığına dair bir bilgi gelmiş değildir. Öte yandan, evrakın, yeniden kâğıt haline dönüştürülmek amacıyla SEKA müessesesine teslim edildiğini o dönemde duyduk. (…)”
DEMİREL: “YAKMIŞ OLABİLİRLER”
Süleyman Demirel Adalet Partisi’nin arşivinin akıbeti ile ilgili olarak Milliyet muhabirinin sorusunu şöyle yanıtladı:
“AP’nin arşivini arattık, ancak bulunamadı. Onun akıbetinin de CHP’nin arşivinin akıbetinden pek farklı olduğunu zannetmiyorum. Yakmış olabilirler.” (Milliyet, 5 Eylül 1986)
Bu haberi ertesi gün eski CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in açıklaması takip etmiş:
“Bu olay 1981’de oldu. Ben, arşivi SEKA’ya göndereceklerini duyunca, partiye gittim. Yalvar yakar bazı kitaplar ile Atatürk ile İnönü’nün resimlerini kurtarabildim. İyiniyetli bir SHP’li (Fikri Sağlar) bunu sormuş, önerge vermiş. Buna isyan edenler, parti kapanırken neden ‘isyan’ etmediler? ‘Hep beraber hapse girmeyi göze alalım’ dediğimde, kaçacak delik aradılar.” (Milliyet, 6 Eylül 1986)
İki gün sonra bu defa eski bir CHP’li senatörün açıklaması yer almış gazetede.
“CHP’nin eski MYK üyesi Senatör Hayri Öner, “CHP’nin arşivi yakıldı” dedi. Olay günü Mustafa Üstündağ ile birlikte CHP Genel Merkezi’ne gittiklerini kaydeden Hayri Öner, o günkü gelişmeleri şöyle açıkladı:
“CHP evraklarının Seka’ya gönderileceğini haber alır almaz Sayın Mustafa Üstündağ, Erol Tuncer, Metin Somuncu ile birlikte derhal Genel Merkez’e gittik. Ecevit’e haber vermişler. Kendisi gelip sadece kendi odasındaki birkaç zatî eşyasını almış. Biz gitmeden önce bir kamyon tarihî belgeyi göndermişler. Bizim gördüğümüz manzara şuydu: CHP’nin bütün arşivi Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın fotoğrafları yerle bir edilmiş, salona atılmış. Ayaklar altında. Bir kısmı da çuvallara konmuş. Kamyonlara yükleyip götürüyorlar.
Biz müdahale etmek istedik. Ama hiç kimse ortada yoktu. O sırada CHP’nin kayyumu Cezmi Kartay Genel Merkez’de idi. Biz kendisine Genel Merkez’e geleceğimizi bildirerek beklemesini istediğimiz halde o da gitmişti.
Biz oradaki görevlilere rağmen, birkaç hatıra eşya alabildik. Erol Tuncer partinin son karar ve bildirilerinden bir çuval alabildi. Başka bir şey almamız mümkün olmadı.
Bu durum üzerine Mustafa Üstündağ ile birlikte Başbakanlık’a telefona başvurduk. O zaman İçişleri Bakanı olan Şerif Tüten’i aradık. Seka’ya telefon ettik. Ama hiçbir sonuç çıkmadı. Yani bütün tarihî belgeler, vesikalar Seka’ya gönderilerek yakıldı. Şimdi, bu gerçeği bilmemezlikten gelip CHP’nin arşivinin ne olduğunu sormak abesle iştigaldir.” (Milliyet, 8 Eylül 1986)
Yukarıda 1986’daki tartışmaları aktardıktan sonra farklı bir kaynaktan teyid için gazeteci Yavuz Donat’a başvuracağım. 16 Eylül 1992 tarihli Milliyet’te çıkan yazısından şöyle yazmış:
“Deniz Baykal, Cumhuriyet’in en köklü partisine başkan oldu.
Üzerine oturduğu –ya da oturduğunu sandığı– birikim bir siyasal servet.
Öyle ya bunca yılın arşivi az şey mi?
Ama Baykal’ın gerçeği öğreneceği gün yakın.
Bugün yarın “CHP’nin grup tutanaklarını” isteyecek veya “eski koalisyon görüşmelerinin notlarını”.
Ve cevabını da alacak:
Hepsi SEKA’da efendim. Hamur oldu.”
Hepimizi ilgilendiren bu vahim meseleyi derinlemesine araştıracaklara benden birkaç ipucu.
.
Eğitimde öze dönüş
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Eğitimde öze dönüş
MUSTAFA ARMAĞAN
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yıl Ramazan kutlamalarını okullara yayma adımı mahut çevreleri rahatsız etti ve bu karara uymayacaklarını dair bir eğitim sendikası bildiri yayınlama noktasına kadar götürdü işi.
Şunu iyi bilin ki bu millet Ramazanla bütünleşmiştir.
Ramazan bizi bütünleştiren, millet haline getiren ve millet olduğumuzu hissettiren kadim bağlardan biridir.
Ayrıştırıcı olan kendileridir.
Ramazan hakikaten açık fikirle ve önyargısız bir şekilde öğrenseler hepimizi kucaklaştıran bir sosyal şölendir. Osmanlı zamanında gayrimüslimler bile Ramazana saygı gösterir, açıkta bir şey yemekten imtina ederlerdi. Şeyhülislam da patrikleri ve hahambaşılarını iftara çağırırdı ki protokoldendi.
Dinî bayramlardan biliyoruz: İnsanımıza hangi günler özünüze, ruhunuza, kalbinize derinlemesine nüfuz etmiştir? diye sorsanız açık farkla ‘dinî bayramlar’ cevabını alırsınız.
İşte Ramazan-ı Şerif ve akabinde gelen Ramazan Bayramı bir bütündür ve orucun kalbi yumuşatan hikmetinin hepimizi içimizden kuşattığı günlerdir.
Bakın, şair-i azam (en büyük şair) unvanı verilen Abdülhak Hamid (Tarhan) Târık adlı piyesinde millî birliğin, din ve millet birliğinin bir toplumun esası olduğunu Endülüs fatihinin ağzından bize şöyle aktarır:
“Bir ordu için zırh ve sığınak gücünde dayanma vasıtası, dinin sağlamlığıdır. Bir kavim için kale ve hisar ululuğunda barınak yeri millî birliktir. Benim inancıma göre, insaniyet vazifesi yalnız tek bir Tanrıya inanmak değil, aynı zamanda birlik olmaktır. Çünkü birlik de tek Tanrıya inanmak gibi haktır.” (Târık, Sadeleştiren: İnci Enginün, İstanbul, 1975, Kültür Bakanlığı Yayınları, s. 54)
Dinî duygular bir cemiyetin varlığının ve bekasının olmazsa olmazlarıdır. Nitekim Batı dünyasında Hıristiyanlığın ne kadar temel bir yapı teşkil ettiğini dillerinden örf ve adetlerine kadar pek çok sahada görmek mümkündür.
Bizim de İslamiyetle bin yıllık birlikteliğimiz bu milletin diline, örf ve adetlerine, geleneklerine, inanç dünyasına derinlemesine tesir etmiştir ve bu gayet tabiidir.
Çanakkale ve İstiklal Harplerinde nasıl seferber ettiler milleti, savaşı hangi ruhla kazandık sanıyorsunuz? Bizzat kumandanların Mehmetçiğe hitaplarında bu manevi bataryaların önemi kendisini belli eder.
İşte önümde bir fotoğraf.
1918 ile 1920 yıllarında çekilmiş. Malatya’da ilkokul mezuniyet töreni fotoğrafı. Son derece manidar.
Fotoğraftaki çocukların göğüslerinde sünnet olacak çocukların elbiselerine çekilen türden yazılı bir bant yer alıyor. Dikkatle bakıyoruz ne yazıyor diye.
Evet, okuyoruz: “Şefaat yâ Resulallah” yazılı.
Ne kadar manidar değil mi?
1920’lerden 2020’lere neler yaşamışız biz?
100 yıl önce gayet tabii olan bir Müslüman refleksini üstelik Ramazan ayında gösterince ayaklanacak kadar özünden uzaklaşmış bir kitle nasıl inşa edildi? Asıl soru budur.
Ya işte Osmanlı devrinde biz o fotoğraftaki gibiydik ey azizân.
Sonra başkalarından şefaat dileyecek şekilde bir beyin ameliyatı geçirdik.
Son yüz yılın hülasası bundan ibarettir.
.
Kur’an öğretmek laiklik adı altında yasaklanmıştı
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kur’an öğretmek laiklik adı altında yasaklanmıştı
Mustafa Armağan
İçerisinde Rutkay Aziz ve Müjde Ar gibi “saygın” aydınların bulunduğu 168 imzalı bir Laiklik Bildirisi, Ramazan-ı Şerif’in arifesinde bir tartışmayı ateşledi. Aslında benzer bildiriler 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ara sıra arz-ı endam etmişti. Nitekim 1994 yılında İstanbul Üniversitesi’ne mensup 1035 öğretim elemanı dinin politikaya alet edilmemesini isteyen bir başka laiklik bildirisine imza atmıştı.
İyi de bu laiklik niye dinin politikaya alet edilmesine karşı çıkar da politikanın dine alet edilmesine sesini çıkarmaz? Kaldı ki Türkiye’de politikanın dine tahakküm etme, yasaklama, cezalandırma tarihi ciltlerce kitap yazılsa tükenmez bir hazinedir. Ve bunun ezan yasağından Hacca gitmenin men edilmesine kadar uzanan bol vesikalı bir günah galerisi uzanır önümüzde.
Mesela 2016 yılında kaybettiğimiz Cemal Tunca hocayı tanır mısınız?
1935 yılında Sakarya’da, Açmabaşı köyünde doğmuş. Babası Fatih Medresesi’nde okurken seferberlik ilan edilince Sarıkamış’a gidip esir düşmüş. İstiklal harbine katılmış. Şapka kanunu çıkınca şapkayı başıma koymayayım diye ordudan ayrılmış. Orada mimlenmiş. Sen misin şapkayı boykot eden?. Dermiş ki: “1 sene Ermenilerin, 2 sene de Rusların esaretinde kaldım. Harb ettim, madalya kazandım, memleketi kurtardık. Ama ondan sonra çektiklerim bana Ermeni ve Rus zulmünü unutturdu.”
1973’te 97 yaşında vefat etmiş babası. Cemal hocanın anlattıkları “Laiklik bildirisi” adı altında bu ülkede dinini yaşamak, daha doğrusu diniyle beraber yaşamak isteyen milyonlara açılmış bir savaşa geçmişten tutulan bir ayna. Dinlerken insanın boğazı düğümleniyor ister istemez.
“Babam köyün hatibiydi. Ezan okumak için tahtadan bir minareye çıkardı. Ben de babamla beraber çıkıyordum. Babam “Tanrı uludur! Tanrı uludur!” der. Bakar, aşağıda tahsildar var mı? Jandarma var mı? Ondan sonra “Allah’u ekber! Allah’u ekber!” der, sonra “Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak!” der, ardından “Eşhedü enla ilahe illallah…” Böyle ezan okurdu.
Bir bayram sabahı vatandaşın biri kalkmış “Allah’u ekber! Allah’u ekber” diye ezan okumuş. Babamı yakalayıp götürdüler. Bir hafta karakolda dayak yedi.
Öyle bir sistem kurmuşlardı ki, çocuğa casusluk yaptırıyorlardı. Jandarma köye geliyor, yakalıyor bir çocuğu, “Al bakalım sana bir şeker” deyip soruyor:
“Hoca köyde ezanı ‘Tanrı uludur’ diye mi okuyor yoksa ‘Allah’u ekber’ diye mi okuyor?”
Tabii çocuklar dümdüz söylermiş:
“Jandarma olduğu zaman ‘Tanrı uludur’ diye okuyor. Jandarma gidince ‘Allah’u ekber’ diye okuyor”.
Sonuç: Hocaya karakollarda günlerce dayak.
Cemal hoca şöyle anlatmıştı Son Demokratlar adlı kitabım için konuşturduğumuzda:
“Hafızlığa başladım. Sık sık ev basılıyor. Aranıyor. Evde aranan Kur’an-ı Kerim en büyük suç ve silah. Evde bir elif cüzü, bir Kur’an-ı Kerim bulunduysa vay haline! Bu yüzden evde ders çalışamadım. Fındık bahçesinde bana bir yer yaptılar. Orada çalışıyorum. Bir gün yanımda bir çocuk vardı, “Cemal! Cemal!” diye seslendi. Kaldırdım kafayı, baktım bir onbaşı ve iki jandarma. Onbaşı “Çabuk git babanı çağır” dedi. Gittim, babamı getirdim. Jandarma babamı sakalından tuttu, elimdeki Kur’an’ı aldı, babamın kafasına Kur’an’la vurmaya başladı. “Ulan bunları ne okutuyorsun?” dedi. Bu hakaret üzerine rahmetli babam gömleğinin göğsünü yırttı ve dedi ki:
“Oğlum, askerde zabittim, teğmendim. Deli Halid Paşa’nın emir subaylığını yaptım. Bölük kumandanlığı yaptım. Tabur kumandanlığı yaptım. Seferberliğe gittim. İstiklal Harbine gittim ki, bu memleketi kurtarayım da şu Kitabımı rahat rahat okuyayım diye. Keşke bu harplere girmeseydim de şimdi benim Kur’an’ıma, dinime küfreden Bulgar p..idir der, kendime teselli verirdim. Gayri vurun kelepçeyi”.
Aldılar, götürdüler babamı. Kaç gün geçti bilemeyeceğim. Bir gün baktım, abim bağırıyor: “Ana! Babam Karasu’daymış!” O zaman adamın peşine gidip arayıp soramazsın. Suç. Eve geldiğimde annem babamı yatağa yatırmış, başını göğsüne dayamış, sütü kaynatmış, odun kaşığı ile süt içiriyordu. Diyordu ki: “Ya Rabbi! Zalimlerden bu mazlumların intikamını almayacak mısın?”.
Yasin Satır kardeşim annesinin yaşadıklarını anlatıyor:
“Rize ili, Derepazarı ilçesi, sahile iki kilometre mesafede bulunan Uzunkaya köyünde 1938 yılında doğmuş olan annem Safiye Satır o dönemde köyün araç yolu olmadığından bahisle jandarmaların patika merdivenlerinden baskın yaptığını ve muhtemel bir baskına karşı gözcü olarak dışarıda bırakılan çocuklar jandarmaların geldiğini görüp haber verdiği vakit köyün imamının öğrencileri üst kapıdan mezarlığa doğru gönderdiğini söylemektedir. Kur’an-ı Kerim öğrenmek amacıyla camiye giden çocuklar jandarma gelince çil yavrusu gibi dağılıp köyde bulabildikleri eve sığınırmış.
Annem çocukluğunda birkaç defa jandarmaya yakalanmış ve henüz çocuk olmasına rağmen ancak parmak izi alındıktan sonra serbest bırakılmış. O zamanlar 10-11 yaşlarındaymış (1948-49 yılları).
Çocuklar Kur’an-ı Kerim öğrendikleri suçlamasıyla jandarma tarafından yakalandıkları zaman dönemin köy muhtarı Veysel Bey devreye girip çocukları kurtarmaya çalışırmış.
Yolun dahi doğru düzgün bulunmadığı zamanlarda dönemin yönetiminin Kur’an öğretimine karşı gösterdiği baskıcı tutum açıktır.”
27 Mayıs 2016’da DiyanetTv YouTube kanalında yayınlanan “Bir Asır Bir Çınar” programını seyrederken çarpıcı bir hatıraya rastladım. Sizinle paylaşmak istedim. Giresun’un Bulancak ilçesinde Nuri Genç’in başından geçiyor olay.
“O zaman Kur’an okutmak, Arapça ezanı okumak, Hacca gitmek yasak. Gizli okuyoruz. Elifba cüzünü bulamıyoruz, Kur’ân-ı Kerim bulamıyoruz. Bir tane Amme cüzü vardı babamda; kendi okuduğu, çok eski, perişan halde, cildi mümkün olmayan. Kur’ân-ı Kerim’i bile yaktıklarını duyduk, görmedik ama yasak olduğunu çok iyi biliyoruz. Kitaplar gizlenmiş, toprağa gömülmüş, gayri müsait yerlere konmuş, sonra oradan çıkarılmış, çürümüş vaziyette kitapları okuduk.
Bir gün geldiler, kapıyı (evin etrafını) sardılar. Biz okuyoruz üst katta. Yenge hanım geldi, “Jandarmalar kapıyı kesti, kıracaklar” (dedi). Bizi okutan rahmetli hocamız dedi ki: “Gelsinler, kapıyı açın.”
Kitapları aldım, tavana çıktım, kitaplarla yakalanmayalım diye. Evlerde yangın bacası vardır arka tarafta, evin üstüne çıkmak için, orayı açtım, yarım metreden fazla kar var. Oraya girdim. Adamlar geldi, gitmiyor. Bekle bekle, gitmiyorlar. Bütün minderleri, yatakları söktüler. Hiçbir şey bulamadılar. Kitap arıyorlardı, ben de onları tavana çıkarmıştım. Orada donmaya başladım. Böyle bir soğukluk geliyor yukarı doğru, aklım başımda ama vücudum donuyor. Başladılar kahve içmeye. Neyse arama bitti, gittiler.
Rahmetli hocamız arkadaşlara beni sordu: Birisi dedi ki: “Tavana çıktı.” Arkadaşlar beni bulup aşağıya indirdi. Sobalı yere girdiğimi biliyorum, bayılmışım.”
Bunları unutmayacağız sevgili kardeşlerim. Hafızamıza mukayyet olacağız. Elie Weisel’in dediği gibi “Dünün külleri geleceğimizin üzerini örtmesin” diye bunu yapmak borcundayız.
.
İsrail’e “Hayır” diyen son ABD Başkanı Kennedy idi
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İsrail’e “Hayır” diyen son ABD Başkanı Kennedy idi
MUSTAFA ARMAĞAN
“Dimona sırrı” neydi biliyor musunuz?
Necef çölünün kavurucu kumları arasında Fransız mühendislerin eliyle yükselen reaktör dışarıya “barışçı atom enerjisi” diye pazarlanıyordu. Ama gerçek farklıydı: Plütonyum, yani atom bombası malzemesi üretiliyordu.
Zamanın ABD Başkanı John F. Kennedy 1963 yılında bu gerçeği gördü ve ona “Dur” dedi. Çünkü Kennedy nükleer yayılmanın dünyayı ateşe verecek bir zincirleme reaksiyon doğuracağını biliyordu.
Sovyetler Birliği bir yanda, Çin diğer yanda nükleer kulübe giriyordu. Orta Doğu’da yeni bir nükleer kulüp üyesi doğuyordu.
ABD istihbaratı Dimona’yı 1960 sonlarında koklamaya başlamıştı. Raporlar netti: “Bu tesis elektrik santrali kılıfında bir silah fabrikası olabilir.” Kennedy nükleer silahsızlanma idealinin en ateşli savunucusuydu. 1961 yılında göreve gelir gelmez İsrail Başbakanı David Ben-Gurion’la New York’taki Waldorf Astoria Otelinde buluştu. Neyin müzakere edileceği belliydi: “Dimona barışçı mı? Bize kanıtlayın.”
Osmanlı devrinde İstanbul Hukuk Fakültesi’nden fesiyle mezun olan İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion’un cevabı her zamanki gibi duygusal ve stratejikti:
“Tehdit altındayız. Varlığımız tehlike altında. Araplar bizi yok etmek istiyor.”
Kennedy ikna olmadı. “Tehdidi anlıyorum ama nükleer silah bu tehdidi değil, bütün bölgeyi yok eder” diye bastırdı.
Reaktörde ilk denetimler 1961 ve 1962 yıllarında yapıldı. Amerikalı bilim adamları Dimona’ya girdi. Ne var ki ziyaretler önceden haber veriliyor, tesis “temizleniyordu”. Yeraltı katları kapalı tutuluyor, plütonyum ayrıştırma bölümleri gösterilmiyordu. Raporlar tutarsızdı: İsrailliler “sadece araştırma reaktörü” diye geçiştiriyordu ama Kennedy’nin sabrı da tükeniyordu.
Kennedy sadece bir başkan değil, aynı zamanda nükleer felaketin gölgesinde büyümüş bir liderdi. 1962 yılında dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getiren Küba Füze Krizi’nde dünyayı kıl payı savaştan kurtarmıştı. Dimona’yı da aynı hassasiyetle ele alıyordu.
1963 baharı baskının zirvesi oldu. Nisan ayında resmî talep geldi: Yılda iki defa, yani altı ayda bir Amerikan uzmanları baştan aşağı kontrol edecekti reaktörü.
Ben-Gurion mektuplarında diplomatik cambazlık yapıyordu: Nasır’ın Mısır’ını Nazi Almanyası’na benzetiyor, İsrail’in yalnızlığını vurguluyor ama “Evet, gelin, reaktöre bakın” demiyordu.
Lakin Kennedy pes etmedi. 18 Mayıs 1963’te daha sert bir mektup gönderdi. Ardından asıl hamleyi yaptı: 15 Haziran 1963 tarihinde yazdığı mektup başbakana gönderildi ama eline ulaşmadı. Çünkü ertesi gün Ben-Gurion istifa etti.
Resmî gerekçe “yorgunluk ve yaş” olsa da, Tel Aviv kulislerinde “Dimona baskısı bardağı taşırdı” sesleri yükseliyordu. Kime niyet kime kısmet derler. Mektup yeni Başbakan Levi Eshkol’a ulaştı.
20 gün sonra Kennedy aynı tehditkâr cümleyi kurdu:
“Eğer İsrail’in nükleer faaliyetleri hakkında güvenilir ve eksiksiz bilgi alamazsak ABD’nin İsrail’e olan taahhüdü ve desteği ciddi şekilde tehlikeye girer.”
Bu, neredeyse bir ültimatomdu.
Plütonyum tesislerine sınırsız erişim, radyasyon riski öncesi denetim, her şey masadaydı. Eshkol prensipte “kabul” dedi ama klasik Siyonist oyalama taktiğine geçti: “Nasır’a bilgi sızmasın” şartını koştu, denetimleri savsakladı. Kennedy 26 Ağustos’ta ısrar etti: “Yıl sonuna kadar denetimler başlamalı. Reaktör çekirdeği yüklenmeden önce.”
Üç ay geçti geçmedi, Kennedy vuruldu. Ve Dimona nükleer reaktörü üzerindeki baskı bıçak gibi kesildi.
Başkan yardımcısı Lyndon Johnson, Beyaz Saray’a geçtiğinde hava değişmişti.
Denetimler 1964 yılında anca başladı ama tamamen göstermelikti.
1965 yılında plütonyum ayrıştırma tesisi tamamlandı. Ertesi yıl ilk malzeme üretildi. 1967 yılında Araplarla girilen Altı Gün Savaşı arifesinde İsrail’in nükleer cihazları hazırdı.
Bugün Dimona reaktörü faal. İsrail resmen ne var diyor ne yok ama uzman tahminleri İsrail’in elinde 80 ila 400 nükleer savaş başlığı bulunduğunu söylüyor. Nükleer Yayılmayı Önleme Anlaşması’nı (NPT) imzalamayan tek Orta Doğu ülkesi de İsrail.
Kennedy’nin “hayır”ı tarihin en pahalı red cevaplarından biri oldu. Bir başkanın hayatına ve belki de bir bölgenin kaderine mal oldu. Ve Kennedy’den sonraki hiçbir başkan İsrail’e o kadar net ve sert bir “hayır” demedi.
Belki de asıl soru şu:
Bir daha kim “hayır” diyebilecek kadar cesur olacak ve o “hayır”ı söylerken sırtına kim nişan alacak?
.
ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaş bekledikleri ‘zafer’i getirecek mi?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Amerika Birleşik Devletleri ve onun İslam dünyasının kalbindeki ileri karakolu İsrail, 28 Şubat sabahı başlattıkları İran ve ardından güney Lübnan harekâtında ikinci haftaya girildi. Şimdilik taktik üstünlüğü sağlamış görünüyorlar: Bazı askeri tesisleri vurdular, İran’ın üst lider kadrosunu –Dinî Reis Ayetullah Ali Hamaney, Savunma Bakanı Aziz Nasirzade, ordu komutanları vs.- yok ettiler, konvansiyonel güçlere ağır darbe indirdiler. (Eski cumhurbaşkanlarından Ahmedinejad’a yönelik suikast girişimi başarısız oldu.)
Bombardıman bu satırların kaleme alındığı 7 Mart günü giderek şiddetleniyordu. İran bunlara Telaviv başta olmak üzere İsrail şehirlerine ve Körfez ülkelerindeki ABD üslerine yönelik füze ve dronlarla cevap vermeye çalışıyor ama füze stoklarını ilk elde bitirmek istemediği için idareli kullandığı anlaşılıyor.
Zira öyle görünüyor ki bu savaş tıpkı Rusya-Ukrayna Savaşı gibi aylarca belki yıllarca uzayacak.
Trump ise İran’ın kayıtsız şartsız teslimini ve kendilerinin onaylayacağı –dinî de olabilir- bir liderin Venezuala örneğinde olduğu gibi hükümetin başına geçmesini şart koşuyor ama bu haysiyet kırıcı şartları İran’ın kabul etmesi şimdilik zor görünüyor. Ancak 2001 Afganistan ve 2003 Irak tecrübeleri de gösteriyor ki, bu tür hızlı ve ani başarılar peşinen kalıcı zaferi garantilemiyor.
Taktik olarak kazanıyor gibi görünüyorsunuz ama uzun vadede stratejik olarak kaybedebiliyorsunuz. Süreç ister istemez tahminlerin hilafına uzuyor ve amaçlanmayan sonuçlar doğuruyor. Irak’ta DAEŞ’in, Afganistan’da Taliban’ın zuhuru gibi.
Bu sefer de onlarla mücadele etmeniz gerekiyor. Zaten Soğuk Savaş döneminden itibaren ABD’nin başarılı olduğu, nihai zafer kazandığı bir savaş –Dominik Cumhuriyeti’ne 1965 ve Karayiplerdeki Grenada’ya 1983 yılında yaptığı türden minimal müdahale örnekleri hariç- neredeyse yok gibidir.
Bir gece yarısı gidip uçaklarla, sihalarla ve füzelerle bombalıyor, hava hâkimiyetini sağlıyor ve ilk başarıları kazanıyor, ganimetini de alıyor saldırgan ülke ama arkası gelmiyor, zira başka devletler açıktan veya örtük olarak hedef ülkeye desteğe koşuyor. Zaten ABD ordusunun Kore’de –Mehmetçiğin de katkısıyla- aldığı beraberlik ve Vietnam’da yaşadığı utanç verici yenilgiden beri kara harekâtı yapma cesareti büyük ölçüde kırılmış durumdadır. Irak’ta Saddam’a karşı kara harekâtına girişmiş, derme çatma ordusunu yenip dağıtmış, hatta rejimi de yıkmıştı gerçi ama uzun vadede yine de istediği sonucu alamamıştı.
500 bin çocuk öldürmeye
değen harekât
Nitekim ABD’nin harekâtının Irak’ta 500 bin çocuğun ölümüne mal olduğunu bizzat sonradan Dışişleri Bakanlığı da yapmış olan ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Madelina Allbright, bir televizyon konuşmasında hiç yüzü kızarmadan itiraf etmişti.
Hatırlayalım mı bu şenaati?
12 Mayıs 1996 tarihinde CBS kanalındaki röportajda sunucu Körfez Savaşı sonrası 1990’dan beri Irak’a uygulanan Birleşmiş Milletler yaptırımlarının yol açtığı insanî krizi gündeme getirerek Madelina Allbright’a sormuştu:
“Yarım milyon çocuğun öldüğünü duyduk. Bu, Hiroşima’da ölen çocuklardan daha fazla. Bu bedel buna değer mi?”
İşte Albright’ın utanç verici cevabı:
“Bu çok zor bir seçim, ama biz düşünüyoruz ki bu bedel buna değer.” (“I think this is a very hard choice, but the price -we think the price is worth it.”)
Albright bu ifadeyi daha sonra “hayatımın en aptalca sözü” olarak nitelendirecek, pişmanlık duyduğunu belirtecek ve Saddam Hüseyin’in sorumluluğunu vurgulayacaktı.
Ne olacak?
Şu var ki Amerika Birleşik Devletleri -eğer bu bir başarı sayılırsa- savaşa veya harekâta giriştiği ülkelerin yer üstü ve yer altı kaynaklarını sömürdükten, yüzbinlerce insanını mahvettikten ve ülkeyi enkaz yığınına çevirdikten sonra yeni kurulan rejimi özellikle zayıflatıp kırılganlaştırmayı ve kendi ayakları üstünde durmasını önlemeyi başarıyor. Böylece kendisine yönelecek tehdidi hem bertaraf etmiş oluyor hem de yeniden başına bela olmasını önleyici tedbirini almış oluyor.
Bahsettiğim kırılganlık ve zayıflatma özellikle Irak ve Afganistan örneklerinde ABD emperyalizminin bölgesel çıkarlarına engel olmalarını ve bir şekilde yeniden ayağa kalkmalarını büyük ölçüde önleyecek şekilde tasarlanıyor.
Bugüne gelirsek:
ABD-İsrail çetesi aralıksız bombardımanlarla İran ordusunu yıpratıp Siyonist devletin tecavüzkârlığına tehdit olmaktan çıkardıklarında amaçlarına ulaşmış sayacaklardır kendilerini. Kazanmayı umdukları ‘hasarlı zafer’ budur.
Ancak bu, çok açık ki Amerika’nın zaferi değil, İsrail’in zaferi olacaktır. Öte yandan bazı yorumculara göre açılan Epstein skandalı dosyalarının internette her geçen gün yeni bir dağ gibi kabarmasının ‘şüpheli’ durumdaki Donald Trump ve çevresinin duraklamasına veya İsrail’i kollama savaşını savsaklamasına engel olma amacı taşıdığı gayet açıktır.
.
Filistin’in âhı
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Filistin’in âhı
MUSTAFA ARMAĞAN
Halkımızı son bir asırdır güncelliğini hiç yitirmeyen Filistin davasından uzak tutmak amacıyla yıllardır nice algı operasyonları yapılıyor. Bunlardan biri, Filistinli Müslümanların Yahudilere ücret karşılığı topraklarını sattığı ve işgale zemin hazırlayan baş etkenin bu olduğu iddiasıdır. Diğeri de ‘Araplar bize ihanet etti veya arkadan hançerledi’ söylemidir.
Maalesef basın, tv ve sosyal medyada fazlasıyla yayılan bu yalanın çürütülmesi çok kolay olduğu halde “Gerçek ayakkabılarını giyene kadar yalan dünyayı dolaşır” sözünü haklı çıkarırcasına cevaplar kâfi gelmemiş ve yalanlar safi zihinleri etkilemiş durumdadır.
Biri tarihçi diğeri jeolog iki sakallı profesörün bir video yayınında, özellikle tarihçi olanın “Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti. Maalesef İkinci Harp’ten önce (yani İkinci Dünya Savaşı öncesinde) o Filistinli tipi arazileri satan ve sattıkça Beyrut’ta, Kahire’de yiyip harcayan insan tipiydi” diye zehrini kusmak suretiyle adeta katledilen on binlerce Filistinliye “oh” dercesine pes perdeden konuşma talihsizliği bu meselelere dair bir bilinç oluşturma noktasında acil bir ihtiyacı gündeme getirmiştir.
Öte yandan, Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin ahalisinin çoğunluğu Osmanlının yanında durmuş ve onunla aynı safta mücadele etmiştir. Kaldı ki Filistinliler bizi arkamızdan vurduğu veya toprak sattığı için Filistin arazisi el değiştirmedi ki. Buradaki temel mesele, Büyük Britanya veya bizim deyimimizle İngiltere emperyalizmi eliyle kurdurulan İsrail devletinin ve Siyonizmin İslam âleminin kalbinde bir üs, Batı medeniyetinin ileri karakolunu kurmasına müsaade edilmiş bulunmasıdır. Emperyalizm faktörünü göz ardı eder ve dikkatimizi minimal ve lokal meselelere kaydırırsak yakın tarihte yaşanılan her şey anlaşılmaz hale gelir.
1917 yılının 2 Kasım günü iki önemli hadise meydana geldi. Biri Kudüs’ün düşmesine yol açan 3. Gazze muharebelerinin başlangıcı sayılan Birüsseba muharebesinde başında İsmet (İnönü) Bey’in bulunduğu Üçüncü Kolordumuzun yenilgisidir. Üçüncü Kolordu o gün büyük bir hata yaparak İngilizlerin savunma hattımızı yarmasına izin verdi. Oradan bir bıçak gibi cephemize sokulan İngiliz kuvvetleri savunma hattımızı ikiye ayırıp bir ay sonra Kudüs’ü düşürmeyi başardı. Bu başarısızlık üzerine bizzat Alman Komutan Kress Paşa, İsmet Bey’in divan-ı harbe verilmesi için girişimde bulunduysa da olayın üstü bir şekilde örtüldü.
2 Kasım 1917 günü cereyan eden ikinci olay ise İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un Siyonistlerin temsilcisi olan Baron Rothschild’e bir mektup yazarak şunu belirtmesidir:
“İngiltere devleti olarak Yahudilerin bir devlet kurmasını destekliyoruz, arkalarındayız”.
Biri Kudüs’ün düşmesine giden yolu açıyor, öteki İsrail devletinin kurulmasına giden beyannameyi yayınlıyor. Her iki olayın da aynı gün yaşanması tesadüf olabilir mi?
Dahası 1917’nin 2 Kasım’ında Filistin toprakları hâlâ Osmanlının elindedir.
Yahudi asıllı yazar Arthur Koestler şunu der:
‘’Bir millet ikinci bir millete üçüncü milletin topraklarını vaad etti.’’
Yani İngilizler, Yahudilere kendilerinin olmayan Filistin halkının topraklarını vaad etti ama daha garibi, vaad edilen toprak o tarihte meşru bir devletin, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağıydı.
Eğer biz buradaki büyük oyunu anlayamazsak fikrimizi makul bir çerçeveye oturtamayız.
İngiltere kendi topraklarından birini vaad etseydi ya; neden etmedi de Osmanlının bir toprağını vaad etti? Bu, tarihte görülmüş en büyük kalpazanlıklardan biridir.
Dolayısıyla Filistin topraklarında yapılmak istenen ameliyat, zorla ve suni olarak kurdurulan İsrail devletinin kurulmasına yönelik gayri ahlaki bir girişimdi.
Şu husus nettir:
“Filistinliler topraklarını satmasaydı” demek Siyonizmin ekmeğine yağ sürmek demektir.
Son olarak hakkında üç cilt kitap yazdığım ve Filistin davamızın mihenk taşlarından olan Sultan 2. Abdülhamid Han’ın direnişi, Siyonizmle mücadelesi ve bu meyanda yazıp söyledikleri ortadadır. Mesela demiştir ki:
“Yahudilerin Filistin’e yerleşmesine izin verdiğim an, bu Filistinli kardeşlerimizin idam fermanı olacaktır.”
Haksız olmadığını 1918’den bu yana yaşanan gelişmeler fazlasıyla ortaya çıkarmış bulunmaktadır.
.
İlber Ortaylı’yı nasıl bilirdim?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İlber Ortaylı’yı nasıl bilirdim?
Mustafa Armağan
Tarihçi İlber Ortaylı 79 yaşında vefat etti.
Kendisini özellikle 1996-2004 yıllarında epeyce yakından tanıma imkânı buldum.
Mostar Köprüsü’nün açılışına beraberce katıldık, St. Petersburg-Moskova ve Kiev’de beraberdik. Hatta Petersburg’daki Tatar Camii’nde namaz kıldığımızı hatırlıyorum 2000 yılında.
Yurt içi ve dışında çok sayıda toplantıya ve Kanal 7’de Süleyman Çobanoğlu’nun moderatörlük yaptığı bir tv programına beraberce iştirak ettik. Kitaplarını yayınladım, söyleşiler yaptım, söyleşilerini ve yazılarını kitaplar halinde topladım ve ilk çok satan kitaplarını ben yayına hazırladım. Önsözlerinde bana teşekkür etmiştir, vs.
İlber Ortaylı henüz akademik camia dışında fazla tanınmayan biriyken söylediklerini önemsemiş ve özellikle Osmanlı ve Sultan 2. Abdülhamid hakkındaki hükümlerinin ülkemizdeki tarih kültürünün geniş kitlelere nakledilmesindeki öneme dikkat çekerek söyleşiler yapmıştım. Bunlardan biri yayın yönetmeni olduğum İzlenim dergisinin Temmuz-Ağustos 1996 tarihli 35-36. sayılarında “Efsane ve sloganlar arasında bir tarih…” başlığıyla neşredilmişti (s. 49-52). Bakın o söyleşide neler demiş:
“(İnsanların) Bir kısmı ‘biz Osmanlı değiliz’ derken, diğerleri ‘Osmanlı biziz’ diyor. Bu tip bir ayrım sakattır ve mümkün değildir. Ben Avusturya’da ‘Haçlılar başka, ben başkayım’ diyen görmedim. Cumhuriyetçiler, Monarşiye karşı olanlar, sosyalist olanlar orada da var ama böyle bir görüş yok. Bu saçma bir ayrımdır. (…)
Diğer önemli bir nokta da şu: Ecnebi Osmanlı tarihçisi, tarihe yabancı gözüyle bakar. Bu, doğrudur. Peki bugünün Türk’ü hangi gözle bakıyor? Bugünün Türk’ünün tarihten bir kopukluğu var. Bu kültürle alakalı bir şey. O dili bilmiyor, kelime hazinesi zayıflamış, o dönemin şiirini bilmiyor. Biz dedemizle konuşmaktan aciziz. Bu inkılap, kabuk değiştirme, uygarlık değiştirme değil, bu bir medeniyetsizlik.”
Şimdi bu sözlerden hangisine itiraz edersiniz?
İşte o yılların İlber Ortaylı’sı Osmanlıya sahip çıkan, redd-i miras edenlere reddiyede bulunan ve Osmanlı-Cumhuriyet sürekliliğine üzerine basa basa vurgu yapan bir profildi ve ben dâhil dostlarım Osmanlıya ve hanedana sahip çıkan bu tavrı dolayısıyla onu destekledik. Hatta bir dostum 90’lı yılların sonlarında Ortaylı’yı eleştiren bir yazı yazmak istediğini söyleyince kendisine ‘İlber hoca bize lazım, bizim sesimizi ulaştıramadığımız bir kitleye ulaşıyor, itibarını yıpratmayalım’ diye engel olmuşluğum vardır.
Nihayet yine 90’lı yalların sonlarında bir sempozyumda Sultan Abdülhamid için sarf ettiği şu cümle, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan dâhil pek çok aydında yankılanmıştır:
“Bütün dünyanın en son hükümdarı, tarihî, hukukî, müessese olarak, son üniversel imparator (son Roma imparatoru) II. Abdülhamid Han’dır.” (Mehmet Tosun (haz.), 21. Yüzyılda Sultan II. Abdülhamid’e Bakış, 2003, s. 116.)
Yukarıdaki fikirlerini önemseyen biri olarak onlara ihtiyacı olan halka ulaştırılması için elimden geleni esirgemedim ve tekrar ediyorum, ilk çok satan kitaplarını neşrettim, kendisinden iktibaslarda bulundum, yazı ve konuşmalarımda resmi tarihin tabularının kırılması adına bunları kullandım.
Şöhret afettir
Ancak…
2000’li yılların başında başlattığım yayın patlamasının ardından o kadar büyük bir teveccüh oldu ki kendisine, Ortaylı 2010’ların başına gelindiğinde artık yalnız akademik camianın değil, üniversite öğrencilerinin ve televizyonlar kanalıyla da halkın gözünde “tarihin Einstein”ı muamelesi görmeye başladı. Reklamlara bile çıkacak kadar ekranların aranan figürü haline geldi, konuşmaktan okumaya ve yazmaya vakit bulamaz oldu. Yemeyi, içmeyi, gezmeyi, muhabbeti sevdiği için de bu hal, onu zehirleyen bir süreci başlattı.
Büyük İskender’in neden öldüğünü sonunda bulmuşlar. 2014’te Yeni Zelandalı toksikolog Dr. Leo Schep ve ekibi, Pat Wheatley gibi klasik tarihçilerle ele ele vererek yazdıkları makaleyi Clinical Toxicology dergisinde yayımlamış ve Büyük İskender’in “akçöpleme” bitkisinin suyu içirilerek iki hafta içerisinde yavaş yavaş, semptomları belli edilmeden öldürüldüğünü ortaya koymuşlardı. İlber Ortaylı da medya tarafından böyle ağır ağır zehirlendi.
Şöhrete mi susamıştı? Belki. Egoist olduğu doğru. Parayı, yemeyi, içmeyi, gezmeyi severdi. İyi bir eğitim görmüş, merak duygusu gelişmiş biriydi ve birkaç dilde okuyup yazabiliyordu. Ukrayna’da sahneye çıkınca Rusça değil, Ukraynca konuşmayı yeğlemesi hepimiz için sürpriz olmuştu.
Evet, muhakkak ki donanımlıydı ve benim 2000’li yılların ortalarına kadarki değerlendirmeme göre tefekkür tarafı da vardı ki tarihçilerin çoğunda bulunmaz. Fuat Köprülü’den sonra tarihle birlikte düşünme örneklerini ortaya koyan biriydi.
Ancak çok değişti; başlangıçta kendisini yoğun olarak destekleyen kesimi dışlayarak laik, Kemalist kesime teveccüh etti ve zamanla bu taraftaki bağlantıları zayıfladı. Popülerliği arttıkça mağrurlaştı ve nihayet, 7 Ekim’den sonra İsrail’in Gazze’deki insanlık dışı katliamlarını kınayacağına, kalktı, Babala tv’de Oğuzhan Uğur’un programında eski sevenleriyle son köprüsünü de kendi ağzından çıkan şu sözlerle imha etti:
“Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti. Maalesef İkinci Harp’ten önce (yani İkinci Dünya Savaşı öncesinde) o Filistinli tipi arazileri satan ve sattıkça Beyrut’ta, Kahire’de yiyip harcayan insan tipiydi.”
Adeta katledilen on binlerce Filistinliye “oh” dercesine pes perdeden küstahlığı öteden beri bilinmekteydi. Mesela tam da benim Ortaylı kırılmasının başladığı tarih dediğim 2004 yılında hem de Konya’da yaptığı bir konuşmada Müslaman halkın gözüne baka baka “Filistinliler Osmanlıya ihanetlerinin bedelini ödüyor” diyebilmişti.
Ortaylı’nın dramı
2024 Şubatında “İlber Ortaylı’nın dramı” başlıklı yazım İttifak gazetesinde çıkmıştı. Oradan aldığım şu satırlar tam da bugün söyleyeceklerime ayna tutmaktadır:
“Bazı insanlar yaşarken ölür. Geldiği nokta itibariyle İlber Ortaylı tarihçiliğimiz adına ağır bir kayıptır.
Nitelikli bir tarihçi kumaşına ve tefekkür kabiliyetine sahipti ama maalesef “Şöhret afettir” sözünü kim bilir kaçıncı kez doğrulamayı tercih etti.
2000’li yılların başına kadar okuruna tarihçilik sahnesini zenginleştireceği umudunu zerk eden pırıltılı biriyken “Parayı veren düdüğü çalar” tezgâhına yuvarlandı. Velhasıl her ota konmanın bedelini ödüyor. Zira her devrin çiçeği olma arzusu çiçeklik vasfınızı da zedeler. (…)
Ancak aradan geçen 20 yılda o kadar savruldu ki, yer yer propagandist bir Kemalist partizana dönüştü, yeni yonttuğu kalemi eskiden söylediklerini de itibarsızlaştırdı. Osmanoğullarınınkine benzer bir dramı yaşadı, yaşıyor... Bir farkla ki bu dram başkası tarafından dayatılmadı: kendisi tercih etti. (…)
Her tarihçi hata edebilir. Maddî bilgi hataları bir şekilde affedilebilir, çünkü işin bu tarafı meslekten tarihçileri ilgilendirir ama insan olmanın gereği olan mazlumun yanında olma vasfını kaybetmiş birinin ahlakî sorunu da var demektir. Henüz ismi konulmadan hayatı söndürülen binlerce Filistinli bebeğin ahını almayacaktınız.”
.
İlber Ortaylı tarihçilikten popüler kanaat önderliğine nasıl kaydı?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İlber Ortaylı tarihçilikten popüler kanaat önderliğine nasıl kaydı?
MUSTAFA ARMAĞAN
13 Mart günü hayatını kaybeden İlber Ortaylı geçen Pazartesi Fatih Camii haziresine defnedildi. Kalabalık bir topluluk katıldı törene. Sevenleri, hayranları çoktu. Aslında daha çok olacaktı da, kendi elleriyle, daha doğrusu diliyle onları itmeseydi.
Geçen Pazar günü çok okunan yazımda dile getirmiştim: İki İlber Ortaylı var. Birincisi akademisyen sıfatı ki orada da tartışılacak çok tarafları olmakla birlikte (mesela sahte bir hatırata dayanarak Sultan 2. Abdülhamid’in harf inkılabı yapmak istediğini iddia etmişti), bunlar meslek içi tartışmalardı. Halk bunlardan bir şey anlayacak durumda değildi. İkinci İlber Ortaylı ise 2000’li yıllardan itibaren oluşan kült kişiliktir ki banka reklamlarında bile oynayacak kadar ucuzlamıştır. Ama aynı oranda da halka mal olmuştu. Anlayan, anlamayan herkesin fizik veya bilim denilince ak saçlı bilge Einstein’ı hatırlaması ama onun bilimsel formülleri ve buluşları hakkında bilgi sahibi olmamalarında olduğu gibi Ortaylı’nın da tarihçiliğinden ziyade kesin hükümler ihtiva eden cümleleri cazip geliyordu geniş kitlelere.
İlber Ortaylı’nın ilk çok satan kitaplarını yayına hazırlayan bu satırların yazarıdır. İlber Ortaylı ile Tarihin Sınırlarına Yolculuk (2001), Gelenekten Geleceğe (2001), Osmanlı Barışı (2002) ve Taha Akyol’la konuşmalarından oluşan Osmanlı Mirasından Cumhuriyet Türkiye’sine (2002) adlı kitapları benim imzamla, hatta ikisi benim sunuşumla yayınlanmıştır. Önsözlerinde bana teşekkür etmiştir. Bunlar bilenlerin malumudur. Bilenlerden biri de dostum Rasim Ozan Kütahyalı’dır ve ensonhaber videosunda bu gerçeği açık sözlü bir şekilde dile getirmiştir.
Gerçi Rasim Ozan Kütahyalı, İlber Ortaylı’yı ilk benim meşhur ettiğimi söylüyor ama ilk çok satan kitaplarının benim elimle gerçekleştiğini söylemem daha münasip olur.
Popüler olduğu ikinci döneminde İlber Ortaylı benim de içerisinde bulunduğum muhafazakâr hatta Müslüman kesime daha yakındı. Onlar özellikle Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti sürekliliğini vurgulamasından, Osmanlıyı aşağılayan ve dışlayan resmi söyleme meydan okumasından yahut Osmanlı büyük bir miras bıraktı Türkiye Cumhiriyetine sözünden etkilenmişlerdi. Bu yüzden muhafazakar camia onun fikirlerine sahip çıkmış, alkışlamıştır.
Benim kendisiyle görüşmelerim 2004 yılında yayın dünyasından çekilmem ve kendi kitaplarıma gömülmemden sonra giderek zayıfladı. Seyrekleşti görüşmelerimiz.
Ve 2010’lu yıllardan itibaren İlber Ortaylı popülerlik vadisinde doludizgin ilerlerken ana vurgusunun Osmanlıdan ziyade Kemalist söyleme kaydığı görüldü. Belki beklentileri karşılanmadığı, belki de öteki mahallenin daha cazip gelmesinden dolayı bir kayma yaşadı. Aydın Doğan’ın Milliyet’inde köşe yazıyordu. Mason locası kendisini davet ettiğinde hayatında ilk kez papyon kravat takarak arz-ı endam ediyor ve “Atatürk” adlı kendi kalibresindeki birine hiç yakışmayan basmakalıp Kemalist tezleri tekrar eden, orijinaliteden son derece uzak bir kitaba imzasını koymaktan içtinab etmiyordu.
Bu süreçte akademik kaygılarının büsbütün ortadan kalktığına şahit olundu. Cerbezesine ve haiz olduğu popülerliğe güvenerek yazdıklarını kontrol etmiyor, böylece çok sık hata yapıyor ama bunları da düzeltmeye tenezzül etmiyordu. Böylece akademisyen Ortaylı’nın öldüğüne, bilahare muhafazakar kesimle yakınlığı kaybettiğine ve popülerliğin “everything goes’’una yani ne versem gider kafasına yaslandığına şahit olduk.
Hatalarını ele alan çok yayın yapıldı. Bu vadideki ilk yazılardan biri bu satırların yazarına ait olup ilk dönem kitaplarından İstanbul›dan Sayfalar’daki bazı hatalara dikkat çekmekteydi.
Vefatından sonra Istanbul’dan Sayfalar adlı kitabının Kronik Yayınları tarafından yapılan son baskısına baktım, 1998 yılında yazdığım şu maddi hatanın aynen muhafaza edildiğini üzülerek gördüm.
Ortaylı diyor ki: “Şehirde et o zaman da pahalıdır. Kişi başına tüketim yılda 250 kilogram kadardır.” Bu akıl almaz bir yanlıştır. Buna göre Osmanlı zamanında günde kişi başına 695 gram et tüketilmektedir ki bu rakama günümüzde bile ulaşılamamıştır. Bugün İstanbul’da kişi başına yılda 40 kilogram et tüketilmektedir.
Bu bariz hatayı bile düzeltmemişti ölmeden önce yapılan son baskıda bile. (Kitabın ilk baskısı 1994 yılında yapılmış.)
Sağlığında (Şubat 2024) yazdığım şu sözümle bitireyim yazıyı: “Bazı insanlar yaşarken ölür. Geldiği nokta itibariyle İlber Ortaylı tarihçiliğimiz adına ağır bir kayıptır.”
Not: Birilerinin göklere çıkardığı İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı kitabında Sultan Abdülaziz intihar etmiştir derken Tarihin İzinde adlı kitabındaki bir söyleşide tabii ki öldürülmüştür. Müslüman adamdı, intihar etmemiştir diyordu. Bu tenakuzlarını ancak tarihçiler bilir.
.
Filistin davasını Batı’ya duyuran Edward Said’i unutmayalım
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Filistin davasını Batı’ya duyuran Edward Said’i unutmayalım
MUSTAFA ARMAĞAN
2003 yılında kaybettiğimiz Edward Said Türkçe’de Oryantalizm, Haberlerin Ağında İslam, Filistin’in Sorunu ve Entelektüel adlı kitaplarıyla tanındı. Kültür ve Emperyalizm, Edebiyat ve Toplum ve Son Gökyüzünden Sonra adlı çalışmaları da değerlidir.
Kudüs doğumlu bir Filistinli Hıristiyan aileden gelen Edward Said (doğumu 1935) Filistin ve Kahire’de okuduktan sonra 15 yaşındayken ailesiyle birlikte Amerika’ya göç etmiş (kendisi bunu ‘sürgün’ diye niteleyecektir daha sonra).
Princeton’da başladığı öğrenim hayatını Harvard’da bitiren Said Columbia Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde profesörlük yaptı. Aynı zamanda sürgündeki Filistin Milli Konseyi’nin üyesiydi.
Edward Said’in öteden beri beni cezbeden tarafı şu olmuştur:
Teorik yönden ne kadar ileri bir noktada bulunursa bulunsun, hiçbir zaman öz vatanından sürülmüş olan ve ona tekrar sahip olmak için mücadele veren acılı bir halkın ferdi olduğunu unutmamıştır. Amerika gibi Yahudi lobisinin son derece etkili olduğu bir ülkede bileğinin hakkıyla İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne yükselmiş olmasını ‘yeterli’ bulan meslektaşları, ne diye Filistin lehine ve ABD ile İsrail aleyhine olur olmaz yerde konferanslar verdiğini sorduklarında bunların sonuçlarına katlanmaya hazır olduğunu ve susturulmak istenen bir halkın sesi olmak istediğini gayet açıklıkla söyleyebilmişti.
Said, namuslu bir entelektüel olarak Filistin halkını temsil ettiğinin bilincini bizzat Filistinlilerin Filistin davasını savsaklamaları karşısında tepki göstererek de ortaya koymayı bilmiştir. Mesela Yaser Arafat’ın FKÖ’nün başından çekip gitmesini isteyenlerden biriydi o.
Oryantalizmin gerçekte Batı’nın kendisini Doğu’dan net olarak ayırmayı ve bu suretle onun üzerinde hegemonya kurmayı hedefleyen emperyalist bir strateji olduğunu, Cemil Meriç’in deyişiyle “sömürgeciliğin keşif kolu” olarak çalıştığını, yani hem oryantalist çalışmalardan elde edilen bilgi hasılasının Doğu’yu tanımladığını, hem de dünyaya egemen olmak arzusundaki bir iktidar tarafından kullanıldığını, mesela Napolyon’un Volney’in kadim Mısır üzerine yazdığı kitabı okuduktan sonra Mısır’ı işgal ettiğini ileri sürmesi, gerçekte Michel Foucault’nun bilgi/iktidar formülünü nasıl başarılı bir şekilde uyguladığını göstermektedir.
Edward Said’in önemi, daha önce sanki birbirleriyle bağlantısızmış gibi duran bu iki alanın, yani oryantalizm ile bilginin her zaman bir iktidar aygıtının aracı olduğunu öne süren yapısalcılık-sonrası yaklaşımın derin irtibatını kurmasından gelmektedir. Aynı şekilde Siyonizm ile emperyalizm arasında kurduğu sağlam bağ da kopuk gibi görünen olguların derin ilişkilerini deşifre etmişti. (Bkz. Edward W. Said, “Emperyalizm ve Siyonizm’in entelektüel kökenleri”, Siyonizm ve Irkçılık, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1982, s. 137-142.)
Ayrıntılarına burada giremeyeceğim bu karmaşık teorik donanım ve bunun çalıştığı sahaya güçlü bir şekilde uygulanması aslında Said’in kafasında ve kalbinde Filistin’in nasıl işgal edilip bir mesele haline getirildiğinden bağımsız işlemler değildir. O, Filistinlilerin Batı kamuoyunda yaftalandıkları fundamentalist, terörist, barbar, geri vb. gibi vasıfların aslında oryantalist müdahalenin eseri olduğu kanaatindedir. Oryantalist müdahale olmasaydı 7 Ekim 2023’te Siyonist maskenin yırtılması ve herkesin gözleri önünde cereyan eden zulmün getirdiği uyanışa kadar Filistin davasını Batılı mahfillerde anlatmak neredeyse imkânsız hale gelmezdi.
Nasıl bugün “Doğu” diyebildiğimiz (“Batı” da dahildir buna) bir coğrafi alanın tespiti tamamen oryantalizmin eseri ise “Filistin” de önce Batılı oryantalist metinlerde kurulmuş, sonra bu bilgi emperyalist iktidar odakları tarafından siyasi dile tercüme edilmiş ve sonuçta bir halk, aslında o toprakların sahibi olmadıkları hatta orada yaşamaya layık olmadıkları gibi komik bir gerekçeyle sürgüne gönderilmiş (Nekbe), bu da yetmezmiş gibi, “terörist” kabul edilen ama gerçekte vatan müdafaası yapan bu yiğit halkın toprak taleplerinin zaten söz konusu olamayacağı gibi bir sözde kanaat kamuoyuna kabul ettirilmiştir.
Edward Said, oryantalizmin emperyalizmle ve onun bir türevi olan Siyonizmle iç içe gelişen bir öncü literatür olduğunu ortaya koyan çalışması, gerçekte işgale uğramış ve milyonlarca evladı sürgüne yollanmış yaralı bir halkın vicdanını temsil eden bir entelektüelin “dava”sını yansıtmaktadır.
Kalem ve kılıç bu sebeple Edward Said’de birbirinden ayrılmaz biçimde sarmaşmış durumdadır. Filistin davasının ABD ve Batı kamuoyunda duyurulması ve müdafaası için gösterdiği gayretten dolayı hepimizin Edward Said’e teşekkür borcu var.
.
Ali Şükrü Bey neden öldürtüldü?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Ali Şükrü Bey neden öldürtüldü?
Mustafa Armağan
Bundan 103 yıl önce, 27 Mart 1923 günü şehid edilen Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey, Gazi Mecliste muhalefeti temsil etmekte olan ikinci grubun en ateşli sözcüsü mevkiindeydi. Vefatının beş gün öncesine kadar da Lozan’dan gelen olumsuz haberlere Mecliste çok sert tepki göstermiştir.
Bu sırada Mecliste Mustafa Kemal Paşa ile Ali Şükrü Bey arasında tabanca çekme noktasına varan şiddetli bir tartışma yaşandığını biliyoruz. O sırada başkanlık kürsüsünde oturmakta olan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın elindeki zili yere atmasıyla muhtemel bir çatışma başlamadan önlenmiştir.
Derken 27 Mart 1923 günü Ali Şükrü Bey sırra kadem basar. Hiçbir haber alınamamaktadır. Bu kadar göz önünde olan ve sivri muhalefetin lideri konumunda bulunan birinin aniden ortadan kaybolması üzerine TBMM’de bir oturum düzenlenir.
Bilahare İstiklal Mahkemelerinde görev alacak ve İskilipli Atıf Hoca’yı asma kararını vereceklerden biri olacak olan Kılıç Ali’nin anlattığına bakılırsa Meclis’te Ali Şükrü Bey’in ortadan kaybolması hakkındaki konuşmalar esnasında Çankaya Köşkü’nün muhafazasına memur edilmiş bulunan Topal Osman gelmiş, dinleyici locasından oturumu sessizce takip etmiştir!
Öte yandan bir ihbar üzerine Ali Şükrü Bey’in cesedi tam dört gün sonra Mühye köyünde bir tarlanın ortasında gömülü vaziyette bulunmuştur; katılaşmış avcunda bir hasır parçasını sıkmaktadır. Çok geçmeden bu hasırların Topal Osman’ın Samanpazarı’ndaki evinde bulunan kırık hasır iskemleye ait olduğu anlaşılır.
Böylece şüpheler birden Topal Osman Ağa’nın üzerinde toplanır.
Topal Osman ise o sırada Çankaya Köşkü’ne yakın bir yer olan Papazın Bağı’ndadır. İsmail Hakkı (Tekçe) komutasındaki Muhafız Birliği askerleri tarafından kuşatılmaya başladığını anlar anlamaz Çankaya Köşkü’ne saldırır silahıyla. Lakin saldıracağı haber alınınca köşk boşaltılmıştır.
Başbakan Rauf (Orbay) Bey olacakları tahmin edip Mustafa Kemal Paşa ile Latife Hanım’ı önceden Çankaya’dan kaçırmıştır. (Çarşaf giydirilerek kaçırıldıklarını İpek Çalışlar Latife Hanım adlı kitabında yazmıştı da hakkında dava açılıp mahkûm edilmişti. Karar yıllar sonra Yargıtay tarafından bozuldu.)
Köşkte kimsecikleri bulamayınca Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Latife Hanım’ın gardırobumdaki kıyafetlerine varıncaya kadar parça parça edip ortalığı savaş alanına çevirmiştir Topal Osman.
Topal Osman’ın asılan cesedi
Sonra muhafız birliği ile Topal Osman kuvvetleri birbirine ateş açar. Çatışmalarda 12 uşağını kaybeden Topal Osman ağır yaralı ele geçirilirse de 20 dakika sonra sedye üzerinde son nefesini verir. Konuşacağından korkularak sedyede tabancayla vurulmak suretiyle öldürüldüğü söylenir. (Bkz. Necmettin Alkan ve Uğur Üçüncü, Ali Şükrü Bey, Kronik, 2017, s. 99) Böyleyse bir susturma işlemi uygulandığından şüphe etmekte haklıyız.
Dahası, Topal Osman’ı adamlarıyla birlikte sağ olarak ele geçirmek pekâlâ mümkünken buna asla çaba sarf edilmemesi dikkat çeker. Hâlbuki Topal Osman Ağa konuşmuş olsa cinayete dair pek çok sır aydınlatılacaktı.
Bu arada Topal Osman’ın sonradan “Deli” ilan edilen kendi adamı Mustafa Kaptan’ın ifadesiyle katil ilan edilmesi ama aynı şahsın beraat ettirilmesi ilginçtir.
Komitacılıktan gelme Topal Osman gibi tecrübeli biri bu cinayeti işleseydi arkasında bu kadar basit deliller bırakmayacağına dair itiraz sesleri yükselir basında.
Sonuçta Topal Osman’ın gömülen cenazesi mezarından çıkarılıp Meclis kapısında yani Ulus meydanında ayağından asılmıştı, çünkü başı gövdesinden ayrılmıştı.
Ali Şükrü Bey cinayeti üzerine Meclis Tahkikat Heyeti kurulur ama hemen birkaç gün sonra (1 Nisanda) TBMM’nin feshi üzerine heyet cinayet hakkındaki raporu tamamlayamaz. Seçimler yapılıp 1923 Ağustos’unun sonlarında çalışmaya başlayan ikinci Meclis’in olayı gündeme getirmeyişindeki gariplik de ilgi çekicidir. Böylece cinayet üzerindeki sır perdesi yıllar geçtikçe kalınlaşır.
(Bu arada Ali Şükrü Bey’in ailesine maaş bile bağlanmaz.)
Kemalist Falih Rıfkı Atay şunları yazar:
“Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal’e bağlı kalan, çetesinin adamlarına Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekleten Topal Osman da, en sonunda, nizamlı ordunun kıta komutanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur.” (Çankaya, 1969, s. 265)
CHP’nin Trabzon mebusu olup 1947-49 yıllarında Başbakan yardımcılığını da üstlenen Trabzon milletvekili Faik Ahmet Barutçu, Cumhurbaşkanı İnönü ile ilginç bir hatırasını kaydetmiştir. Hatıratından aynen aktarıyorum:
“(İsmet) Paşa şöyle anlatıyordu: (…) Atatürk adam öldürme ve öldürtme taraftarı olmamıştır. Yalnız Trabzon mebusu Ali Şükrü işinden haberdar olduğunu bana son zamanlarda Osman Ağa’nın yakın adamı olan eski Hatay Valisi Nizamettin Ataker söyledi. Bunu Osman Ağa ona söylemiş. Atatürk’ün Osman Ağa’yı mahkemeye vermeyerek öldürtmesi bunu gösteriyor. Fakat ondan sonra o hadiseden o kadar ürkmüştür ki böyle mevzularda çok hassas olmuştu.” (Siyasi Hatıralar, cilt 2, 2001, s. 918.)
O sırada TBMM’de kâtip olarak görevli bulunan Mahir İz ise Yılların İzi adlı hatıratına şu yorumu dercedecektir:
“Bir taşla, iki kuş vuruldu.”
Ali Şükrü Bey 27 Mart’ta, Topal Osman da 2 Nisan’da öldürülmüştü. Aradan sadece beş gün geçmişti.
Hadisenin üzerinden tam 103 yıl geçti ama unutulmadılar. Ali Şükrü Bey de Topal Osman da “Yakın Tarih” denilen karanlık galeriye kanlarıyla düştükleri kaydı okuyacak nesli bekliyorlar sabırla.
.
Özgür Özel ‘Kadınlara bizim kadar mesai harcayan parti yok’ demiş
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Özgür Özel ‘Kadınlara bizim kadar mesai harcayan parti yok’ demiş
MUSTAFA ARMAĞAN
Doğru dememiş mi?
1 Nisan şakası değil, gerçek. CHP Genel Başkanı Özgür Özel dün televizyonların da canlı olarak yayınladığı CHP grup toplantısında aynen şöyle konuşmuş:
“Kadına bizim kadar değer veren, mesai harcayan başka parti var mı? Yok.”
Yok, evet, otellerden yurt dışı gezilere, kumarhane ziyaretlerinden daire ve araba anahtarı hediye etmeye kadar kadınlara bir hayli ‘mesai’ sarf ettikleri artık kimsenin gizleyemeyeceği kadar açık bir gerçek olarak önümüzde duruyor.
Uşak’taki İnönü heykeli açılışındaki sunuculuğu bile gururla bankamatiğe bağladığı sevgilisine yaptıran bir kafadan bekleyebileceğimiz azami ‘mesai’ bu maalesef.
Ve bu müflis kafa iktidar olmak için atmadığı takla kalmadığı halde halk onu tek başına iktidara getirmedi, getirmeyecek de inşallah.
Çünkü Cemaziyelevvellerini biliyor, biz de on yıllardır marifetlerini unutturmamak için çırpınıyoruz zaten.
Hafızamız tazelensin, eski bir CHP’linin hikâyesini yazayım bugün.
Bu zat TBMM Başkanlığı, Başbakanlık, Milli Eğitim, Adalet, Dışişleri ve Maliye bakanlıkları gibi devletin zirvesinde bulunmuştu. Adı Şükrü Saraçoğlu.
Bakın onun yakın arkadaşı gazeteci Ahmet Emin Yalman, arkadaşı Şükrü Saraçoğlu ile Maliye Bakanlığından ayrıldıktan sonra gittiği Amerika’daki marifetlerini, dolayısıyla kendi marifetlerini nasıl anlatmış hatıralarında.
1930 yılında Amerika Ticaret Müsteşarı Dr. Klein Türkiye’ye gelir ve Ankara’da yetkililerle temaslarda bulunur. Buhrandan bunalan, Ankara’da belki borç buluruz diye ABD’ye o sırada bakanlıktan ayrılmış bulunan Şükrü Saraçoğlu’nu gönderir. Aynı zamanda komisyonculuk da yapan Yalman, Şükrü Saraçoğlu, danışmanı Mukdim Osman (Osmay) ve ABD Ticaret Ataşesi Julian Gillespie ile birlikte New York’a yollanırlar.
Anlatmaya devam ediyor Yalman:
“Amerika iktisadi buhran içindeydi. Kimsede yeni teşebbüslere atılmak cesaret ve imkânı yoktu. Yapılan temaslar nezaket ziyaretleri hududunu aşmadı, fakat bu Amerika seyahatı bana Şükrü Saraçoğlu’nu yakından tanımak ve dostluğumuzu ilerletmek fırsatını verdi.”
Bakalım nasıl yakından tanımış onu?
Dikkatlerini çeker: Rünya ekonomik buhranı Amerika’ya nefes aldırmazken yalnız eğlence sektörü canlıdır. New York’un en hareketli ve toplu eğlence caddesi olan Broadway baştan başa dans yerleriyle dolmuştur. Devrin tabiriyle “taksi kızlar” bu dans evlerinde çalışmaktadır. Gişeden 2 dolarlık biletler alıp kızlarla dans edilmektedir. Bizim üç kafadar kredi bulmaktan ümitlerini kesince kendilerini eğlence hayatının içine atmış (devletimiz de para bulmak için ter döküyor zannediyordu onları).
Bir akşam 59. Sokak’ta açılan yeni bir dans yerinde “afet gibi bir kızla” karşılaşırlar. Şükrü Saraçoğlu kıza vurulur, neşeli konuşma tarzına bayılır ve şu fikre kapılır: Serbest olduğu bir akşam kızın evine gidelim, iki arkadaşını çağırsın, biz de içki ve nevale getirelim, beraberce akşam yemeği yiyerek daha yakından tanışalım.” (Dikkat bu sırada milletvekilidir.)
Gelin görün ki kız teklifi şiddetle reddeder, böyle bir şeye imkân olmadığını anlatmaya çalışır bizimkilere. Ama Saraçoğlu ısrar eder. Yakasını bırakmaz kızın. Sonunda kız bir kâğıt parçasına adres yazıp vekilin eline verir.
Bundan sonrası tam komedi ve rezalet.
Kararlaştırılan akşam bir yerden içki bulurlar (o tarihte içki yasaktır ABD’de çünkü). Bol bol seçkin yiyeceklerden alırlar. “Eski yılların alaturka çapkınlığına çıkan kimselere benziyorduk” diye anlatmaya devam eder Yalman, “Halimize kendimiz de gülüyorduk.”
Doğruca kızın verdiği adrese giderler. Kapıyı çalarlar. Bir de ne görsünler, onlar çıtır kızın kapıyı açacağını zannederken yaşlı başlı, kibar tavırlı bir hanımla karşılaşırlar, arkasından da ak saçlı, sert bir erkek çıkagelir. Bundan sonrasını Yalman anlatsın:
“Kızın ismini sorunca, ikisi birden bize çıkıştı, bir dayak yemediğimiz kaldı. Utana utana uzaklaştık. Sokağa çıkınca adresi bir daha gözden geçirdik. Kabahatin bizde olduğuna, adresi yanlış okuduğumuza hükmettik, fakat tespit ettiğimiz adreste ayni akibete uğradık. Üçüncü bir deneme de boşa çıkınca, kızın bize ders vermek için uydurma bir adres verdiğini ve bunu da birkaç türlü okunacak tarzda ustaca yazdığını anladık.”
İşin peşini bırakmayıp dans salonuna gidip kızı bulur ve bu oyunu kendilerine neden oynadığını sorarlar. Kız unutulmaz cevabı suratlarına aşk eder. İşte o cevap:
“Kabahat sizde… Halden anlamanız, bu buhran zamanında ailesini geçindirmek zoruyla böyle bir yerde çalışmağa mecbur olan bir zavallı kızın hislerine saygı göstermeniz lâzımdı. Israrlı red cevabım para etmeyince size bir ders vermek hakkını kendimde gördüm.” (Gördüklerim ve Geçirdiklerim, c. 3, 1970, s. 209-211)
“Dersi hak etmiştik” demek düşer Yalman’a ve kös kös dönerler otellerine.
Rezalet bunların iliklerine işlemiş mirim!
.
Sultan Abdülhamid düşmanlığı bitmiyor
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Sultan Abdülhamid düşmanlığı bitmiyor
Mustafa Armağan
Meğer CHP’li Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, İttihatçıların heykellerini diktiği bir parkın açılışını tam da 27 Nisan’a, yani Sultan 2. Abdülhamid’in tahttan indirildiği güne rastlatmış ve bunu da Ümit Özdağ’la konuşurken övünerek dile getirmiş. Ardından sanki matah bir şey yapmış gibi kerih kahkahalar atılmış.
Videoyu seyredince Sultan Abdülhamid düşmanlığının, vefatının üzerinden 108 yıl, tahttan indirilmesinin üzerinden ise 117 yıl geçmesine rağmen bitmeyen bu kinin sebepleri üzerinde düşündüm.
Ne Osmanlı Devleti kalmıştı ortada ne de imparatorluklar… Torunlarının torunları ancak hayatta olan, 33 yıl sadece Anadolu’yu, yani Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının içini değil, Arnavutluk ve Libya’dan Basra Körfezi ve Yemen’e kadar milyonlarca kilometrekarelik bir imparatorluğu yönetmiş bir büyük devlet adamına yapılan bu saygısızlığı dünyanın hiçbir ülkesinde görmeniz imkân dahilinde değildir.
Nasıl olduysa biz devletimizi parçaladıktan sonra ülkemizi işgal eden İngilizlere, Fransızlara, Yunanlara değil de Osmanlı’ya düşman nesiller yetiştirebildik? Bu durum size de garip gelmiyor mu?
İngiliz düşmanlığı neredeyse hiç yok, Yunan düşmanlığı Kıbrıs olayından dolayı bir nebze ama Yunan adalarına tatile koşanlar, Yunan mezesine Kıbrıs’ı veresi gelenler, Yunan bayrağı tişörtleriyle sirtaki oynayanlar hemen her gün arz-ı endam etmekte. Biraz Amerika düşmanlığı var ama o da solun tesiriyle ve 1960’lardan sonra oluştu ama o bile pek yaygın değil. Lakin Osmanlı düşmanlığı bütün hızıyla devam etmekte.
Sultan 2. Abdülhamid de Osmanlı saltanatının son dönemlerdeki en kudretli devlet adamı olduğu ve Osmanlı denilince bir sembol olarak 1950’lerden itibaren sağ camiada yeniden doğduğu için ona yapılan saldırılar aslında Osmanlı’ya yapılmış sayılmalıdır.
“Milli” dediğimiz eğitim nasıl böyle bir sonuç verdi?
Hepimizin üzerine kafa patlatmamız gereken engerek düğümlerinden biri de budur.
Verdiğimiz eğitim “milli” ise bu sonuç ne?
Yok değilse bütün hata müfredatta mı?
Acaba yanlış bir tarih okutuyor olabilir miyiz?
Milli bir tarih kendisinden olana sahip çıkan, ülkesine şöyle veya böyle hizmet vermiş olanları benimseyen ve dışarıdan bir sataşma veya iftira atıldığında önce kendi tarafını koruyup kollayan bir nesil yetiştirmeli değil miydi?
Nerdeee! Bizde tam tersi geçerli.
Kim tanır Ahmed Besim Paşa’yı?
Geçenlerde X platformunda bir paylaşımda unutulmuş bir bilim adamımızı, Ahmed Besim Paşa’yı gündeme getirdim. Şunları yazdım:
“Kim tanır ilk savaş gemisi için buhar makinesi tasarlayan Ahmed Besim Paşa’yı?
Ya planını çizdiği 6500 beygir gücünde ve 4 silindirli buhar makinesinin aynı yıl mühendislik dergisi olan The Mechanical World’da yayınlandığını kitaplarında okutmaya bir eğitim sistemine ne demeli?
‘Osmanlıda bilim yok’ dedikleri 1902 yılında, yani Sultan 2. Abdülhamid devrinde bir Türk paşası bu başarıyı gösteriyor ama onun torunları habersiz, ecdadına hakaretle meşgul. Bu mucid paşamızla ilgili siz ne düşünürsünüz?”
Kaynak olarak da torunu Prof. Dr. Emre Dölen’in makalesini verdim: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt 2, İletişim Yayınları, İstanbul 1985, s. 514-515. (Bu âlim paşamız üzerine bir yazıyı üç yıl önce bu köşede yayınlamıştım: Bkz. https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-armagan/alin-size-savas-gemisinin-buhar-makinesini-tasarlayan-bir-osmanli-muhendisi-43099.html )
Ben takdir edileceğini, vay canına, ecdadımız bunları da yapmış ha, maşallah filan diye mukabele göreceğini zannederken ne oldu, tahmin edin. Uydurma diyeninden tutun da o aslında bir İngilizle beraber yapmıştı, bu bilim değil, tekniktir, nerde Batı’ya yetişmek, onların tırnağı bile olamaz Osmanlı’ diye ağızlarının ölçüsü olmayan birilerinin hücumuna maruz kaldı paylaşımım.
Yahu diyelim ki yalan, sen yalan bile olsa sana ait bir değere sahip çıkman gerekmez mi veya onun tanıtılmayışına üzülmen icap etmez mi? Kaldı ki kaynaklarıyla ortaya konuldu da ki kapı gibi gerçek.
Hayır, bizde önce düşman övülecek, kendine düşmanlık yapılacak, kendi değerlerimiz yerilecek, hatta yerin dibine batırılacak. Mantık tamamen bu. Bu, sömürgecilerin bile kolayından başaramayacakları bir beyin ameliyatıdır işte. Başarmışlar maalesef.
Yahut Avrupa’nın, Batı’nın kötülüklerinden bahsediyorsunuz, bunlar yine şahin kesiliyor, bize ağız dolusu salyalarını akıtanlar bakıyorsunuz Avrupalıya yamyam dediğim için bana saldırıyor.
Operasyon müthiş başarılmış. Kendine düşman, Avrupalıya, Batı’ya hayran bir tip ki Araba Sevdası veya Felatun Bey ile Rakım Efendi’deki Tanzimat alafrangalığı bunun yanında zemzemle yıkanmış gibi kalır.
Biz bu kirli zihinlerdeki kirleri temizlemeye memur edilmiş bir nesiliz ki kimse bizi bu işe memur etmedi. Kendimiz talip olduk.
Necip Fazıl’dan Mehmet Niyazi’ye, Sezai Karakoç’tan Erol Güngör’e, Cemil Meriç’ten Nurettin Topçu’ya eğitimin uyuşturduğu zihinlere uyarıcı vermeye çalıştı bir büyük nesil. En kuvvetle vurguladıkları nokta ise tarihin insanımıza yanlış öğretildiği üzerineydi.
Şifre: Abdülhamid
Uşak Belediye Başkanının “2 nolu sevgilisini”, başkanın ricasını kıramayarak bankamatiğe bağlayıp suç işleyen Bornova Belediye Başkanı kalkmış Sultan Abdülhamid Han’a hakaret ediyor, İttihatçıların kutsandığı parkın açılışını tam da 27 Nisan gününe denk getiriyor.
Dostlar, 27 Nisan günü bu ülkede bir e-muhtıra verildi ve o muhtıranın verildiği akşam ben düşündüm, ‘niye bugün verildi?’ diye. 2007 yılındaki muhtıraya 27 Nisan tarihinin seçilmiş olması bile ‘Vaktiyle sizin sevdiğiniz Sultanı tahttan indirdiğimiz gibi bugün de seçtiğiniz Cumhurbaşkanını indiririz’ mesajıydı bu (Sayın Abdullah Gül ilk turda Cumhurbaşkanı seçilmişti).
Birileri yakın tarihi Sultan Abdülhamid üzerinden kodlamış velhasıl.
Şifre: Abdülhamid.
Onlar karşısındalar ve unutmuyorlar.
Biz seviyoruz Sultanı ve muhafaza etmek istediği değerleri, biz de unutmamalıyız.
Biz 27 Nisan şifresini kullanan ve Sultan Abdülhamid’e kinlerini kusanları affetmiyoruz, tarih de affetmeyecek.
Vaktiyle Sultan Abdülhamid’e tan edenler iflah olmamıştı, Meral Akşener de saldırmıştı hatırlarsanız, akıbetini görüyorsunuz.
Sultana ve onun inşa etmek için çırpındığı değerlere tan edenlerin akıbeti hayırlı olmaz. Tecrübeyle sabittir.
.
Allah demek suçtu bu memlekette
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Allah demek suçtu bu memlekette
MUSTAFA ARMAĞAN
Yeni nesil bilmiyor olabilir ama Türkiye’de 1950 Haziran’ına kadar “Allah” demek kanunen yasaktı ve yasağı çiğneyenler suç işlemiş olur ve akabinde ceza alırdı.
Bir müezzin veya imam yahut herhangi bir vatandaş ezan okurken kazara “Tanrı uludur” yerine “Allahu ekber” demiş olsa ihbar edildiğinde veya ‘suçüstü yakalandığında’ dayak, hapis, işten kovulma gibi cezalara maruz kalır, hatta Bursa’da 1933 yılında vuku bulan “Arapça ezan okuma” eyleminde yaşandığı gibi toplu yapılırsa ağır ceza mahkemesinde yargılanırdı. “Allah” dediler diye Çorum’da yargılananlar içinde bu haksız cezayı kaldıramayıp ahir ömrünü yarım akılla geçirenler olduğunu biliyoruz.
Velhasıl Türkiye’de 18 yıl boyunca “Allah” demek yasaklanmıştı. Bu yasaktan milleti kurtaran Adnan Menderes’in idamını müteakip ona “ezan şehidi” denilmesi, “Allah demeyi serbest bıraktı” diye asıldığının halk arasında şüyu bulması da sosyal tarihimiz açısından incelenmesi gereken bir vakıadır.
CHP “Allah” demeyi yasaklamıştı ama gün geldi, çok partili hayata geçildi ve halkın elinde “oy” yahut o zamanki deyişle “rey” diye bir silah olduğu fark edilince aynı partinin üyeleri bu defa halka hesap vermek sorunda kalacak ve elbette bocalayacaklardı. Çünkü Demokrat Parti halkın önüne çıkıyor ve “Allah” denilmesini serbest bırakacağını ilan ediyordu. Halk da onları gözyaşları içerisinde dinliyor ve “inşallah” diyerek peşlerinden gidiyordu.
Seçim sandığı diye demokrasilerde olmazsa olmaz bir realite veya bazılarına bakılırsa ‘bela’ çıkmıştı karşılarına. Şimdi ne yapacaklardı?
İşte o zaman yasağın çıktığı tarihte Başbakan ve kanunen yasaklandığı tarihte Cumhurbaşkanı olan Milli Şef İsmet İnönü’ye gidip yalvardılar. N’olur Paşam, bir seçim konuşmanızda “Allah” deyin de biz de seçmene “Allah düşmanı” bir parti olmadığımızı ispat edelim.
Peki, söylerim dedi İsmet Paşa ve kürsüye çıktı. Lakin Allah kelimesini hiç kullanmadan inince seçim bölgesindeki yetkililer etrafını sarıp sordu:
Paşam, hani Allah diyecektiniz?
Dedim ya, diye cevaplandırır Paşa.
Nasıl olur Paşam, biz duymadık! deyince İnönü gülerek şu cevabı verir:
Allahaısmarladık dedim ya, duymadınız mı?
Tahir Kutsi Makal’ın 1976 yılındaki bir yazısında dediği gibidir vaziyet: “Laiklik” adı altında yıllar yılı “şef” yönetimi Türkiye’de Allah adını silmeye çalışmıştır. Devlet adamına “Allah” adını anması söylenmiş, inat miting meydanında da devam etmiş, Allah adını o kişi, “hoşçakal” anlamına “Allahaısmarladık” kelimesinde kullanmakla yetinmiştir.”
Bu “Allah” deme kompleksi devletin tepesinde o kadar ciddi bir mesele haline gelmişti ki bir ara beşinci Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın da başını derde sokmuştu. Olay şöyle cereyan etti:
“Türkiye’nin beşinci Cumhurbaşkanı (Cevdet Sunay), bir bayram konuşmasını “Allah yardımcım olsun” diye bitirmişti. Hatırlarsanız, kıyamet kopmuştu zındıklar cephesinde Laik Cumhuriyetin Başkanı nasıl anardı Allah adını!..”
Bu bahsi yine rahmetli Tahir Kutsi’nin sözleriyle bağlayalım:
“Bu milletin çocukları, en olgun din kitabı, kitabımız Kur’an’ın yakıldığını görmüşlerdir. Kur’an okumanın suç sayıldığını görmüşlerdir. CHP iktidarının azılı döneminde, “Din düşmanlığının” marifet sayıldığı dönemde kutsal kitabın yakıldığını biz de görmüşüzdür. (Bunu yapanların-MA) Ayağına jandarma tekmesi, sırtına dipçik ilçeye sürüklendiğine tanık olmuşumdur.” (Tahir Kutsi Makal, Al Kırbacı Eline, Kıraçlı Yay., İst., 1978, s. 87-90)
Halbuki merhume Samiha Ayverdi hanımefendinin dediği gibi toplumu şekillendiren Allah’a adanmış insanlar değil midir?
“Biz şahsî işlerimizden dolayı değil, memleket ve millet meseleleri için “endişe duyar” ve heyecanlanırız. Kendini Allah’a adayan insandan dâima iyilik zuhur eder. Kendini “kendine adayan” insandan hiç bir şey çıkmaz.” (Sır Kâtibi, s. 247)
Cahit Tanyol 2016 yılında yapılan bir söyleşide Türk aydınlarının nasıl aldandıklarına ve ülkelerine ihanet ettiklerine de değindi:
“Dünyada hiçbir şey bu Türk aydını kadar kendi ülkesine kötülük yapmamıştır. Hepimiz aldandık. Hepimiz aldandık…”
.
Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(1)
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(1)
Mustafa Armağan
Bu Antakya’nın mayasında bir şeyler var zahir. Anavatandan 21 yıl ayrı kaldığından mıdır yoksa Osmanlı’daki etnik ve dini çeşitliliği bir şehir çapında misal-i musaggar (prototip) olarak temsil etmesinden midir bilinmez, aykırı adamlar çıkarmakta pek mahir.
Yasaklı 150’liklerden Sorbon doktoralı edebiyat öğretmeni Ali İlmi Fani ve yılmaz Nazım Hikmet müdafii sendikacı Kemal Sülker gibileri bir yana, önümüzde iki uçta iki çarpıcı kişilik duruyor: Cemil Meriç ve 6 Nisan günü vefat eden Yalçın Küçük.
Cemil Meriç aykırı bakışlarıyla nasıl Türk aydını içerisinde bir tür pirincin içindeki taş muamelesi görmüşse, Yalçın Küçük de solda, sosyalist çevrede aynı muameleye tabi tutulmuştu. Çünkü Türk solunun ve entelektüellerinin yaşadığı Kemalizasyon veya Kemalist dönüşüme direniyor ve itirazlarını sosyalist/Marksist temellerden kışkırtığı “tezler”le dillendiriyordu.
Bağımsız Hatay Devleti’nin kurulduğu yıl dünyaya gelen, Hatay’ın “ana vatan” Türkiye’ye iltihakı ve Türkiye tarafından ilhakında henüz bir yaşında bulunan Yalçın Küçük, yetişme yıllarında müthiş bir sosyal laboratuvar olan Antakya mozaiğinin kendi formasyonunu nasıl etkilediğini aşağıdaki sözlerle anlatmaktadır:
“Bugün de özlemini duyduğum benim çocukluğumdaki en sevdiğim arkadaşımın adı Züheyr’di, bir Arap çocuğu. Bir George, Aldo, Michael, tabii Güngör de var. Böyle bir toplumun çok karışık bir kentte büyüdüm ben. O bir avantaja dönüştü, dezavantaja da dönüşebilirdi. Bütün halkları seviyorum.” (1)
Ermenisi, Süryanisi, Nusayrisi, Çerkesi, Türkmeni, Arabı, Kürdü, Ortodoks Rumu, Alevisi, Sünnisi, Fellahı Hatay’ın etnik ve dini mozaiğini oluşturmaktadırlar o yıllarda. Bugün bile Hatay, Suriyeli göçmenlerin eklenmesine rağmen, bir “birlikte yaşama” örneğini sergilemektedir.
Yalçın Küçük’ün Cumhuriyetin tek tipleştirici eğitim ve hele egemen tarih anlatısına itirazları Cemil Meriç’inki kadar ağır olmuş, Osmanlı tarihi ama en çok da yakın tarih üzerindeki Kemalist tabulara cesaretle hücum etmiş, onları gücü yettiğince sarsmış, fakat bunu İslamcı dünya görüşündekiler gibi Hilafetin kaldırılması, hocaların idamı veya Arapça ezanın yasaklanması gibi münferit ve bazı kesimlere yönelik hadiselere tepki olarak değil, sosyalizm adlı ideolojileri bitirmeye yeminli “bilimsel” dünya görüşünün bir gölge dünya görüşü veya ideoloji olan Kemalizmi tekzibi veya bir hakiki temeli olmadığını, tutarsız ve bir epifenomen olduğunu ortaya koyma yolunda bir cerrah soğukkanlılığıyla müdahale kıvamında yapmıştır.
Yalçın Küçük’e göre bu “bilimsel” müdahaleye, zamanla bir yalanlar ormanı haline getirilen Kemalist tarihçiliğin de ihtiyacı vardı. Tarihçilik esasen gerçek babayı tespit ve onu çocuğa açıkça söyleme mesleği ise onu yapmaya soyunmakta ama en büyük kabahati, gerçeği dobra dobra söylemektedir.
Neredeyse Ak Parti iktidarının ortalarına (2010’lara) kadar bu anti-Kemalist söylemde direnen Yalçın Küçük son yıllarında Kemalizmi savunmanın bir görev olduğuna inanmaktaydı. Direnmiş ama sonunda o da arkadaşlarına uyum sağlayarak Ak Parti karşıtlığından Kemalizm gemisine nakletmişti.
Nitekim 2013 yılında Çün dergisinde Kemalizm ile gelgitlerini şöyle dile getirmişti:
“AKP bizi tekrar Kemalist yaptı. Biz ne idik? Biz Sosyalisttik. Sosyalist, Kemalist değildir. Kemalist’le ortak yanları vardır ama aynı değildir. Biz Kemalizm’i aşmaya çalıştık sosyalist olarak.Ben o dönemde de çok şey yaptım.
Bizim öğretmen kökenli aktivist arkadaşlarımız vardı. Fakir Baykurt şunları çok söylerdi: ‘Kemalizm sosyalizmdir’. Biz bunlara itiraz ederdik, çok doğru şeyler değildi. Biz anti-Kemalist değildik ama çok ciddi olarak eleştirilerimiz vardı.
Yeteri kadar halkçı olamadığını bulurduk 1920’li, 30’lu yılların. Şimdi daha başka bir sentezdeyiz, daha iyi bir noktadayız.”
Kendisi “anti-Kemalist değildik” dese de aşağıda okuyacağınız beyanların bugün başka bir kesimden sadır olması durumunda “Cumhuriyet düşmanı” kategorisine sokulması an meselesidir.
Kemalizmi aşmak
Kemalizmi aşmaya çalışan ama yarım asır sonra ona teslim olan Yalçın Küçük’ün siyasi çizgisi kendisini ilgilendirir ama Kemalizmi aşmaya çalışırken getirdiği sert eleştirilerin aynısı Kadir Mısıroğlu’ndan gelse ortalığa ayağa kaldıracak olanlar, aşağıda okuyacağınız yenir yutulur cinsten olmayan eleştirileri sineye çekmiş veya görmezden gelmeyi yeğlemişlerdi.
Ne de olsa Türkiye’de söylenene değil, söyleyene bakılmaktadır.
Öte yandan, onlarca kitaba imza atmış olan Yalçın Küçük hemen her yazı ve kitabında Kemalizm, Mustafa Kemal ve resmî/egemen tarih anlayışına isyanını delilleriyle ortaya koymuş, yalanları çürütmüş ve daha önemlisi, resmî ideolojiye kafa tutmuştu.
Mesela 1998 yılında Hepileri dergisinde söyledikleri bu cinstendi:
“…Ülkemizde, şimdi sadece ve sadece, iki tarih vardır. Bunlardan birisi, “resmi” ve yazılan, zaman zaman adına, “kemalist” de denilen tarihtir ve bir de benim yazdığım tarih vardır.
Bunun ikisi dışında, Türkiye’de veya başka bir yerde, yazılmış tarih bulunmamaktadır, bu ikisi arasında bazı noktalarda tam bir zıtlık bulunuyor.”(2)
Ben burada bütün yazı ve kitaplarına dağıtamayacağım dikkatinizi, sadece ilk baskısı Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, 1992 yılında yapılan Türkiye Üzerine Tezler’in 5. kitabında odaklanacak ve oradan geniş nakillerde bulunacağım.
Naklettiğim parçaları okuduktan sonra bu zehir zemberek iddiaların sahibinin gerçekten kendisinin dediği gibi dönüp “Kemalist” olup olamayacağına siz karar verin.
Türkiye’nin aydın trajedisidir burada okuyacaklarınız. Solun trajedisi evet ama sağda Müslüman kesim de benzer bir süreçten geçiyor. Kemalizmi aşmaya çalışıp sonunda şu veya bu sebeple yorgun düşüp ona teslim olma çaresizliğinde birleşir.
Gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla diyelim ve sözü Yalçın Küçük’e bırakalım(3):
“Kemal Paşa Tarihi, tutarlılığını ölümle sağlayan bir yazımdır. (...) Kemal Paşa’nın Nutuk’u okumaya hazırlandığı sırada, Kemal Paşa Tarihi’ne itiraz edebilecek bütün canlıların cansızlaştırılmış olduğunu gösterebiliyorum.
Kemalizm neden böylesine abartılmıştır, bu soru beni çok düşündürüyor. (Çünkü-M.A.) Kemalistler, Kurtuluş Hareketi’ne daha sonra katılanlardan ortaya çıkıyor. Bunlar, kendilerini ve yaptıklarını abartmak durumundadır.” (s. 15)
“Bugün Türkiye’de Kemalist tarihi bakışı, doğru ve bilimsel sayan ve sadece bunun dilini bilenler ve yalnızca bu dili bildikleri, tekrarladıkları, giderek daha yüksek şiddette savundukları için karnını doyurabilen çok geniş bir “ulema” tabakası bulunuyor.
Bunların direnci, bunların bu Kemalist dili saklı tutmak için gösterdikleri inat, aynı zamanda, geçimlerini sağlama inadıdır. (...) Kemalist ideologların işsizliğe karşı dirençlerini anlıyorum.” (s. 16)
(1) Yalçın Küçük’e Armağan, Hazırlayan: İlker Maga, YGS Yayınları, İstanbul, 1999, s. 20.
(2) Yalçın Küçük, Türk-Helen telgraflar”, Hepileri, Sayı: 14, Haziran 1998, s. 14.
(3) Bütün alıntılar şu baskıdan yapılmıştır: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, cilt 5, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1992. Alıntılar tırnak içinde verilmiş olup sonlarında parantez içinde verilen rakamlar alıntının bu kitaptaki sayfa numarasıdır. Kendi açıklamalarımı M.A. rumuzuyla belirtiyorum.
..
İslâm tarihinde bir demokrasi tecrübesi
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
İslâm tarihinde bir demokrasi tecrübesi
MUSTAFA ARMAĞAN
Namık Kemal ve Ali Suavî’nin “demokrasi” ve “parlamenterizm”i, İslâm’ın temel terimlerinden birisi olan “Şûrâ” ile karşılamalarından beri İslâm ve demokrasi tartışmaları gündemimizden hemen hiç eksik olmadı.
Hele 1908’deki Meşrutiyet tecrübesine İslâmcısı, Batıcısı, milliyetçisi, hemen bütün aydınların iştiyakla, adeta her türlü kötü gidişin panzehiri gibi istiğrak halinde katılmaları Cumhuriyet döneminde ancak 1950’de bir yenisi yaşanacak olan büyük bir coşku seline dönüşmüştü. Sonra kesintiler… Ve nihayet İslâm’ın demokrasiye açık olup olmadığına ve demokratik bir yönetimin İslâm’ın bünyesinde kendisine yer bulup bulamayacağına ilişkin teorik tartışmalarla yeniden 1860’lara dönmüş olduk.
Aslında sadece teorik düzeyde sürmüyor tartışmalar. Daha hayatın içinden veya İslâm tarihinde yaşanmış tecrübelerden hareketle İslâm’ın demokrasiyle zaten bağdaşık bulunduğu yolunda görüşler serdeden düşünürlerimiz de çıkmaya başladı. Bir de, İslâmî olmayan bir yönetimde Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilerin mahiyetine ilişkin yeni yaklaşımlar ortaya konulmuş bulunuyor. Mesela bir süre tartışılan “Medine Vesikası” bunlardan biri.
Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Medine’de gerçekleşen “bir arada yaşama” tecrübesinin günümüze bir model olarak aktarılmasını içeriyordu Ali Bulaç’ın formülü.
Bugün yine İslâm tarihinden pek fazla göze ilişmeyen bir demokrasi tecrübesinden söz edeceğim. Osman Nuri Ergin’in yeni harflerle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları’ndan çıkan Mecellei Umûrı Belediyyesi’nin ilk cildinde yer alan bir bilgiye göre, Endülüs Müslümanları böyle bir demokrasi tecrübesini velev ki kısa bir müddet olsun yaşamışlar.
Ergin’in, Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi adlı eserinden aktardığı bilgilere göre hicri 422, miladi 1030 tarihinde, yani bundan tam 968 yıl önce Endülüs Emevîlerinin başında bulunan II. Melik Hişâm, tâc ve tahtını terk edip inzivaya çekilir. Bunun üzerine Kurtuba’nın ileri gelenleri toplanıp ahâlinin büyük hürmet gösterdiği güvenilir bir zât olan Cevher b. Muhammed’i tahta geçirirler. Endülüs’ün gerileme döneminde hükümdar olan Cevher b. Muhammed, ‘Nasıl iyi bir idare kurarım?’ diye düşünür ve halkın katılım ve konsensusuna (mutabakatına) dayalı bir idare kurar. Belki çok parlak bir dönem olmamıştır onunkisi; ancak yaptığı hizmetler ve takip ettiği idare tarzı, büyük takdir toplamıştır ahâliden. Çünkü o, hangi işi yapacak olsa ahâlinin muvafakatını almayı prensip edinmiş, böylece daha önce benzeri görülmeyen bir demokratik idarenin örneğini vermiştir.
Yeni bir “usûli hükûmet” kurmuş olan Cevher b. Muhammed, reisi kendisi olmak üzere Kurtuba ahâlisinin erkânından bir meclis teşkil ederek hükümdarlık hukuku ile devlet işlerini o meclisin oylarına tevdi etmiştir. Bir konuda kendisine başvurulduğunda işi, sadece bir üyesi olarak bulunduğu bu meclise havale eder, neticede oradan ittifakla çıkan kararı icra edermiş. Böylece, diyor Ziya Paşa, o, kendisinden önceki sultanların dûçâr olduğu vartalardan nefsini muhafaza etmiştir. Hatta Emevîler zamanında o kadar meşhur olan sarayda ikametten bir süre uzak kalmayı tercih etmesi de bu mütevazı yöneticinin tedbirlerindendir. Bu suretle hem hizmetçilerden, hem de saray teşrifatından mühimce bir miktar para tasarrufu mümkün olmuştur.
Osman Nuri Ergin, bu hadiseyi naklettikten sonra bir de ilginç yorumda bulunuyor. Bu tecrübe, diyor, velev ki az müddet pâyidâr olmuş olsun, ilk meşveret meclisi’nin (yani parlamentonun) “Avrupa’da İngilizler tarafından teşkil edilmeyip Endülüs’te İslâmlar cânibinden vücûda getirilmiş olduğu” ortaya çıkar. Ergin, cüretkâr bir adım daha atarak, “Endülüs’ün İngiltere’ye kurbiyeti” (yakınlığı) ve Avrupalıları birçok hususlarda aydınlatmış ve ikaz etmiş olmaları hasebiyle parlamento fikrinin “İngilizlere İslâmlardan intikal etmiş olduğuna bîlâtereddüd hükmolunabilir” diye konuya noktayı koymaktadır.
Tartışılabilir son söyledikleri Ergin’in şüphesiz. Ancak zikrettiği örneğin ilginçliği de ortada değil mi?
.
Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(2)
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kemalizme dönen bir anti-Kemalist: Yalçın Küçük(2)
Mustafa Armağan
“Kemal bir abartma ve Kemalizm, devlet türünden bir yabancılaşmadır. Kemal, örnek olsun, Kâzım Karabekir ve Ali Fuad’ı temizlemek zorundadır; çünkü bunlar, Kemal’den çok önce mücadeleyi örgütlemeye çalışıyorlar.” (s. 39)
“Kemal Bey’in formatif yıllarda (yetişme-MA) ve olgunluk döneminde, gerek özgürlük mücadelesinde ve gerekse savaşlarda, kendisinden daha önde, başarılı ve parlak olanların tümü, ya Türkiye dışına çıkmıştır, ya tasfiye ediliyor ya da biraz da İsmet ve Kâzım türünden, kurtarabilenler, Kemal Paşa hayatında olduğu sürece bir kenarda ve sessizce oturmak zorunda kalıyorlar.” (s. 40-41)
“Kemal kendi güveni olmayan bir kişiliğe sahip görünüyor. Annesini sevmediği izlenimini veren işaretler var. Sevgi alanında son derece başarısız kalıyor. Annesini sevmemesinde, cılız bir yapıda olan Kemal’i baskı altında tutmasının ve sık sık bağırmasının rolü olabilir.” (s. 41-42)
“Anadolu’ya görevle gönderildiği zaman, 1919 Mayıs ayında, İstanbul’dan ayrılmadan önce işgalci Büyük Britanya Yüksek Komiseri’ni ziyaret etmesi son derece düşündürücüdür.” (s. 43)
“İdamlarının bir bölümü, aşırı güvensizlik duygusunun sonucudur. Mücadele arkadaşlarının kopuşunda kendine güvenmemek önemli bir yer tutuyor; hep mücadele arkadaşlarının kendisine karşı bir “komplo” içinde olduklarına inanıyor.” (s. 46)
“Kemalist tarih yazıcılığı, yeni belge ve yeni yayımlanan anılardan, daha tutarlı yorumlardan hiç ama hiç etkilenmiyor. Falsifikasyonun (yanlışlamanın-MA), doğrulara karşı büyük bir dirence ve kendi yanlışlar(ın)a karşı da üstün bir tutkuya sahip olduğu görülüyor.” (s. 54)
Çanakkale’de
Mustafa Kemal mitolojisi
Yalçın Küçük’ün söyledikleri içinde en dikkate değer hususlardan biri, Çanakkale Savaşı tarihinin bir Mustafa Kemal mitolojisine dönüşmesinin şiddetli itirazıdır.
Bu husustaki fikirlerinin ana hatları aşağıdaki alıntılarda görülecektir:
“Türkiye’de Çanakkale Savaşı’nın tarihi, tarihin falsifikasyonundan öte bir aklın bozulması sürecidir. Tarihin sürekli falsifikasyonu (yanlışlanması) aklın bozulmasının en kestirme yollarından biridir ve önde geleni oluyor.
Türkiye’de Çanakkale Savaşı’nın yazımında, tarihin falsifikasyonunu realize edebilmek için, izlenen yol mekan ve zaman bütünselliğini ortadan kaldırmak ile başlıyor ve çeşitli karşılaşmaları, karşılaştırma imkânlarını yok ederek ilerliyor..” (s. 64)
“Bir ordu komutanını, iki kolordu komutanının, pek çok tümen komutanını bir kenara atarak bütün mücadeleyi ihtiyat tümeni komutanı olarak bu savaşa katılan Kemal Bey’in adına yazabilmek için yalnızca tarihin falsifikasyonu (yanlışlanması-M.A.) yeterli olmayabilir; aynı zamanda aklı bozmak zorunludur.” (s. 67)
“Gelibolu’da savaş askerlik sanatıyla ilgili görünmüyor; ölecek daha çok kütlesi bulunan ve şu veya bu şekilde bunu ileriye sürebilen taraf kazanmaya mahkûm görünüyor.” (s. 68)
“Kemal’in bütün yaşamı boyunca savaş sanatında parlaklığına işaret eden bir tek kanıtın bulunabileceğini sanmıyorum. Kemal’de hiçbir deha işareti de göremiyorum.” (s. 70)
“(Esad Paşa’nın Çanakkale anılarından) Öyle anlaşılıyor, Kemal hiç kimseden emir almadan bir ricat (geri çekilme-M.A.) hareketine girişiyor ve yine öyle anlaşılıyor, tarihte Kemal’in ağzından çıktığı yazılan “ölmek var, dönmek yok” sözü, deneyimsiz askerlerini bir bozgunla sonuçlanabilecek biçimde geri çekilmeye çalışan Kemal’e karşı ve yüzüne söyleniyor.” (s. 86)
Kemalist tarih masalı
“Türkiye’de tarih (...) Mustafa Kemal’in bulunduğu en küçük çatışmayı bile meydan savaşına büyütüyor, Kemal’in bütün başarısızlıklarını örten, başkalarının başarı ve sözlerini Kemal’in hanesine yazan, inanılması çok zor ve giderek inandırıcılığı azalması gereken bir masal niteliğindedir.” (s. 97)
Ve Hasan Tahsin... Ve İzmir’de düşmana ilk kurşunu attığı efsanesiyle büyüyen nesillerin zihnine balyoz gibi inen satırlar:
“Hasan Tahsin, gözü dönmüş bir ihbarcıdır; gizli direniş yuvalarını, işgal kuvvetleri delegelerine açıklamayı açıkça savunabiliyor. Böyle bir insanın bir direnişçi veya kurtuluşçu olmasını imkân dahilinde göremiyorum.” (s. 364)
“1920 yılından itibaren Batı, Kemal’in kartlarını oynamayı düşünmeye başlıyor ve 1921 yaz ortasından sonra da bu kartları oynuyor.” (s. 512)
Tarih kitaplarındaki Sevr’in abartılmasına ise şu gerekçeyle karşı çıkıyor:
“Abartmaları teker teker söndürdüğümün farkındayım; 1920 yazı, yeni bir karar oluşumun(un) temelinde bir büyük temelsizlik ya da temel kayışı yatıyor; Sevres, tümüyle kaymış topraklar üzerin oturtulan bir eski bina izlenimini görüyor.
Sevres, ölü doğuyor. Kaymış bir toprakta ölü doğmuş bir yapıyı ortadan kaldırmak çok önemli sayılmamalıdır.” (s. 512)
Nitekim 1998 yılında Hepileri dergisinde çıkan başka bir yazısında şunları yazabiliyordu Sevr hakkında:
“Ancak Aydınlık’ı çıkaranların bu ikide-bir “Sevr” korkusu yaymalarını anlamıyorum ve hiç yakışık bulmuyorum. (…) Sevr’e gelince, ne kendisi ve ne de bunu yırtmak önemlidir; Sevr’i çizen de yırtan da emperyalist İngilizler’dir.
Bunu abartmayalım ve biz de “yırttık” diye övünmeyelim, doğru değildir.”(4)
Son olarak İnönü-Atatürk ilişkisi üzerine bir alıntı yapayım:
“1937 yılı geldiğinde, İsmet Paşa, Kemal Paşa’yı Çankaya Köşkü’nde fantezileriyle uğraşan bir sembol haline getirmiş durumdadır.” (s. 815)
Yalçın Küçük’ün diğer kitap ve yazılarına girmedim, girseydim bu yazıyı makul bir sınırda tutmam mümkün olmazdı.
(5) Lakin Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinin kazanılmadığından tutun da Çerkes Ethem’in hain olmadığına kadar yığınla resmî tarih yalanını “büken” Yalçın Küçük’ün tekrar Kemalist olduğuna inanıyorsanız elbette siz bilirsiniz.
Ben yukarıda üç beş salkımını sunduğum düşüncelere sahip birinin bunamadıkça tekrar Kemalist olabileceğine inanmıyorum.
Gerçi biz toplum olarak bunadık galiba. Artık kimse eskiden ne diyorduk, şimdi ne diyoruz, buna bakmıyor.
Demans toplumsal hafızada hızla ilerliyor. Biz ise uyarıcı olmak istiyoruz. Ya da körler çarşısında aynacı...
(4) Y(alçın) K(üçük), “Aydınlık’la polemik: Sevr+Demirel=Korku yayma”, Hepileri, Sayı 14, Haziran 1998, s. 14.
(5) Mesela Yalçın Küçük’ün eseri Gizli Tarih, cilt 1’den (2. baskı, Salyangoz Yayınları, İstanbul, 2006) sadece şu cümleleri paylaşayım: “19 Mayıs 1919’dan önce Mustafa Kemal Paşa Hazretleri çok önemli bir insan değil. (…)
Söylediğim şudur: Bütün bir mücadeleyi bir tek kişiye bağlayarak Türkiye’yi yoksullaştırıyorsunuz. Bizim ulusal mezarlığımız tek mezarlıdır. İsmet Paşa Hazretleri’ni bile atmışsınız öbür tarafa.” (s. 363)
.
Okul katliamları ve anomi
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Okul katliamları ve anomi
MUSTAFA ARMAĞAN
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir gün arayla vuku bulan ve 10 kişinin ölümüne ilaveten onlarca yaralıyla sonuçlanan “school shooting” olaylarına tarihimizde ilk kez şahit olduk. Daha önce ABD, Avustralya ve Kanada gibi uzak memleketlerde duyardık tepeden tırnağa silahla mücehhez bir öğrenci veya emekli askerin okula girip veya sokağa çıkıp önüne geleni pompalı tüfekle avladığını. Ve hayret ederdik. Demek ki olabiliyormuş diyoruz şimdi.
Bu tarz okul saldırıları, öğretmene kızan velinin tabancasını beline koyup okulu basmasından mahiyet itibariyle tamamen farklıdır. Onlar anlık öfkeler üzerine kurulu basit saldırılardı. Burada karşımıza çıkan tablo ise mağdurların kişiliğiyle bir ilgisinin olmaması, tamamen saldırganın kafasındaki bir ispat (çoğunlukla erkekliğini ispatlama) davasını halletmeyle alakalı bulunması gibi komplike eylemler.
Geçenlerde Instagram’da bir Amerikalı öğretmenin videosunu dinledim ve gözlemlerimle karşılaştırdığımda konuşana hak verdim. 20 yıllık kadın öğretmen diyordu ki:
“Ben ilk defa böyle bir nesille karşı karşıyayım. Yaramazlık da yapmıyorlar, yapsalar ona da razıyım. Öğrenciler sadece donuk bakışlarla dersi izliyor en ufak bir tepki vermeden. Akılları başka bir yerde. Cep telefonlarına yeniden kavuşabilmenin dakikalarını sayıyorlar adeta...”
İşin sanal boyutu bu. Bir de kültürel tarafı var meselenin.
Doğru, insanlık günümüzde böyle bir kitlesel uyuşturucu bağımlılığına sürüklenmekte. Her şeyin mümkün olduğu bir dünya bu. Değerler ise Nietzsche’nin uyardığı zamana oranla çok daha fazla ayaklar altında. Küresel bir cehalet yağmuru sağanak halinde üzerimizden geçiyor.
Bunlar doğru olmasına doğru ama bu yağmuru daha yoğun hissetmemize yol açan bir açmazımız da var: Kültürel şok.
Eğer kültürel şoku üç dört nesildir bu derece derinden hissedecek şekilde yaşamamış olsaydık ve önüne onu göğüsleyebilecek bir Çin seddi örebilseydik belki bugün daha hazırlıklı çıkabilirdik sahneye.
Bilelim ki biz bir “kültürel vatan” yitirdik son asırda dostlar.
Tarihimizi, edebiyatımızı, dilimizi, musikimizi yasaklar veya itibarsızlaştırmalar sebebiyle yitirdiğimiz gibi, var olan yerli/İslami düşünce ve tasavvufun imkânlarını, özgüvenimizi, millî şuuru, duamızı, velhasıl bizi biz yapan karakteri de kaybettik büyük ölçüde.
Velhasıl babamızı kaybettik. Birileri bize Batı’yı gerçek babamız zannettirdi. Üvey babanın tarihini, kültürünü, dilini okuyan nesillerden başka ne bekleyebilirdik ki?
İşte bu sahtelik ve muğlaklıklar ortak hafızamızda derin yaralar açtı. Redhouse’ın lügatinde 100 bine ulaşan kelime hazinemiz kırıla kırıla birkaç yüze indi. Örf ve âdetler bozuldu, büyüğe saygı kalmadı. Vaktiyle öğretmeninin önünde yere bakan öğrenciler şimdi onları pompalı tüfekle vurma yarışında.
Gelinen noktayı daha fazla tarife hacet yok. Zaten görmek için azıcık zahmet yeterli. Ancak unuttuğumuz acı bir gerçek var:
“Batılılaşma” diye önümüze konulan sahte reçete aslî kodlarımızı çözüp bıraktı ama yerine yenisini koymadı. Sonuç, Cemil Meriç’in uyardığı gibi “anomi” oldu, yani kendisini hiçbir kurala hiçbir değere hiçbir otoriteye bağlı hissetmeyen, “ölçüsüzlüğün hastalığına müptela”, amaçsız bir güruhun davranışları... (Bkz. “Anarşi değil anomi”, Mağaradakiler, Ötüken Neşriyat, İst., 1978, s. 309-335.)
İşte tam da bu manzara, Durkheim’dan beri sosyolojinin “anomi” diye tarif ettiği halin en çıplak ve en acı görünümüdür. Normların eridiği, anlamın buharlaştığı, insanın hem kendine hem de dünyaya yabancılaştığı derin bir boşluk... Bu boşluktaki genç, ne yapacağını, nereye ait olduğunu, niçin yaşadığını bilemez hale gelir. Dışarıdan bakıldığında donuk bakışlar gibi görünen şey, aslında ağır bir manevi çöküntünün ve varoluşsal yalnızlığın ifadesidir.
Bu çöküntü sadece ferdî bir ruh hali de değildir. O, bir medeniyetin uzun zamandır yaşadığı derin yaraların, kültürel kopuşun ve nesiller boyu biriktirilen kimlik bunalımının bir tezahürüdür.
.
CHP mehteri dirilten Paşayı dövdürmüş ve Yassıada’da yargılatmıştı
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
CHP mehteri dirilten Paşayı dövdürmüş ve Yassıada’da yargılatmıştı
Mustafa Armağan
Gaziantep gibi mübarek bir şehirde mehtere sırtını dönen CHP’yi tarih asla unutmayacak. Hem onlara kalsa az daha mehterin kökünü kazıyacaklardı.
Bir Paşamız CHP’nin kapattığı mehterhaneyi Demokrat Parti devrinde diriltmişti ama ona bu icraatı pahalıya ödetilmişti.
DP döneminde görev yapan beş Genelkurmay Başkanının naaşlarının Devlet Mezarlığına hâlâ nakledilemeyişi esrarını koruyor. 12 Eylül darbesinden sonra çıkarılan kanunda naaşları Devlet Mezarlığına taşınacaklar arasında eski Genelkurmay Başkanları da sayıldığı halde DP devri başkanlarına bu şansın tanınmayışı çok ilginçtir.
DP dönemi Genelkurmay Başkanlarının defin yerleri şöyle:
Nuri Yamut: Zincirlikuyu Mezarlığı, İstanbul.
Nurettin Baransel: Zincirlikuyu Mezarlığı, İstanbul.
Hakkı Tunaboylu: Cebeci Askerî Şehitliği, Ankara.
Feyzi Mengüç: Edirnekapı Şehitliği, İstanbul.
Rüştü Erdelhun: Cebeci Asri Mezarlığı, Ankara.
Zincirlikuyu’da sade bir mezarda eşi Cavidan ve kızı Güsfent’le birlikte son uykusunu uyumakta olan Mehmet Nuri Yamut, 6. Genelkurmay Başkanı olarak Haziran 1950’den Nisan 1954’e kadar görev yapmış, emekliye ayrıldıktan sonra DP’den milletvekili seçilmişti (2 dönem vekillik yaptı). 27 Mayıs darbecileri onu Yassıada’ya atmaktan çekinmemiş, orada türlü hakaret ve işkencelere maruz bırakılmış, arası fazla sürmeden kansere yakalanmış, hastalığı yüzünden duruşmalara katılamamıştı. Nihayet 9 Mart 1961’de Kasımpaşa Deniz Hastanesi’ne yatırılan Nuri Yamut 5 Haziran 1961 günü saat 18.30’da son nefesini vermişti.
Mehterhaneyi yeniden açtıran Paşa
1935 yılında kapatılan Mehterhaneyi 18 yıl sonra yeniden açma şerefi Nuri Yamut Paşa’ya aittir. İstanbul’un Fethi’nin 500. yıldönümü kutlamaları vesilesiyle Osmanlı Mehterhanesinden kalan eşya ve aletleri toplatır, eski mehterhane mensuplarını buldurup onlardan bilgi aldırır, unutulan marşları derletir ve eski mehter törenlerini yeniden başlatır. Bu hayırlı hizmetiyle hatırası her daim rahmetle yâd edilecektir.
İstanbul’un 500. Fetih yıldönümü kutlanacaktır ama askerî bandoyla kutlanmasına gönlü razı olmayan Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut bu skandalın önüne geçmek için gayret göstermiş ve bu sayededir ki Mehterhane 29 Mayıs 1953 günü Fatih Camii avlusunda saatlerce gülbank vurmuş, bu muhteşem musikiye ve marşlara yıllardır hasret kalmış bulunan milleti gözyaşlarına boğmuş ve bu büyük günde onların ecdadın ruhlarıyla yeniden buluşmalarını sağlamıştır.
Öte yandan 1942 yılında Nuri Paşa Çanakkale’ye düzenlenen bir gezide şehitlerin kafataslarından piramitler yapıldığını, toplanan kemiklerinin öbek öbek yığıldığını görmüş ve kahrolmuştur. Bunun üzerine Zığındere şehitlerinin 1915’ten beri ortalıkta kalmış olan kemiklerini toplatıp gömdürmüş ve üzerine bugün kendi adıyla anılan abideyi yaptırmıştır.
Torunu Haldun Şahingiray’ın 2012 yılında telefonda bana verdiği bilgiye göre Nuri Yamut Paşa Çanakkale şehitlerine bu abideyi yaptırabilmek için İzmir’deki iki evini satmıştır. Bir askerî tarihçi ise abidenin inşası için maaşını da bağışladığını yazıyor.
Böylece hem mehter marşları çalınırken hem de Çanakkale şehitlikleri gezilirken Nuri Yamut’un aziz hatırasıyla karşılaşırız.
Torunu Haldun Şahingiray’ın anlattığına göre Nuri Paşa son derece kibar biriymiş. Genelkurmay Başkanı iken dahi kahve isteyeceği zaman askerî garsona “Benim kahve isteyeceğimi hissettin galiba” diye takılırmış.
Haldun Şahingiray’la konuşurken sözü Yassıada’daki günlerine getiriyorum. Konuşmak istemiyor. “Bu kötü hatıraları içimize gömmek istiyoruz” diyor. Haklı. Bu tavra aynı sıkıntıları yaşamış başka ailelerde de rastladığım için pek şaşırmıyorum.
“Peki, kendisini son görüşünüz nasıl oldu?” diye soruyorum torununa.
“Hastanede, sadece kapıdan gösterdiler” diyor.
Odasına dahi sokmamışlar. Uzaktan sadece “Nasılsın?” diyebilmiş dedesine. El sallamışlar, o kadar. Kansere de kahrından yakalanmış zaten.
Çanakkale ve İstiklal Savaşı gazisine tokat attırdılar
Yavuz Donat ağabeyin 2007 yılında köşesine taşıdığı, 27 Mayıs’ta kendisini tutuklamaya gelen askerler tarafından dövülüp merdivenden yuvarlandığı rivayeti ise aile tarafından tasvip görmüyor. Acaba bunun sebebi, o kötü olayları unutmak istemeleri olmasın? Nitekim ben o rivayeti başka kaynaklardan da dinledim. Yavuz Donat’ın bir şahidin ağzından naklettiği olay şöyle cereyan etmiş:
“İhtilalden birkaç gün sonraydı. Sokakta oynuyorduk.
Bizim apartmanın önünde askeri bir araç durdu.
İçinden bir subay, bir astsubay ve erler indiler. Subay üsteğmendi veya yüzbaşı... Yıldızları vardı. Hepimiz koşuştuk. Apartmana girdiler, babam evde yoktu,
Nuri Paşa’nın kapısını çaldılar.
***
Kapıyı Nuri Paşa açar.
Elinde asası, yakasında İstiklal Madalyası vardır.
Subay bağırır:
- Hırsızlar!.. Vatanı sattınız!.. Tutukluyoruz... Gel bizimle.
Nuri Paşa asasını kaldırır:
“Ben Çanakkale kahramanıyım, Atatürk’ün silah arkadaşıyım, İstiklal Savaşı gazisiyim, eski Genelkurmay Başkanıyım... Bana hakaret edemezsiniz.”
***
Hidayet Sinanoğlu ağlayarak, anlatmayı sürdürdü:
- Subay bir tokat patlattı... Astsubay da Nuri Paşa’nın kıçına bir tekme... Paşa düştü, gözlüğü kırıldı, merdivenden yuvarlandı. Biz çocuklar merdiven sahanlığında korkuyla büzülmüştük.
Askerler koşup geldiler... Kan revan içindeki Nuri Paşa’nın kollarına girdiler, alıp götürdüler. Paşa’yı bir daha hiç görmedik.” sabah-com-tr/yazarlar/donat/2007/01/14/eski_genelkurmay_baskani_na_tokat
Türlü hakaret ve eziyetler altında cereyan eden Yassıada duruşmalarına hastalığından dolayı katılamayan Nuri Paşa, sonunda hastaneye kaldırılıyor ve orada hayatını kaybediyor. Böylece üç ay sonra hakkında verilecek ceza da düşmüş oluyor.
Sen Sultan Abdülhamid döneminde Harbiye’ye gir, Balkan savaşlarından Çanakkale’ye kadar cepheden cepheye koş, yaralan, gazi ol, İstiklal Savaşı’na katıl, Sakarya’da 7. Tümen Kurmay Başkanı olarak düşmanı kovala, Genelkurmay Başkanı ve milletvekili ol, sonra bacak kadar çocuklar kapına dayanıp seni zindana atsınlar ve kanseri manevî acına katık yaparak son günlerini tamamla, ailene son bir kez dahi sarılmana müsaade edilmesin. Bu da yetmiyormuş gibi, tarih kitaplarından da adın çıkarılsın, Devlet Mezarlığı layık görülmesin.
Tevfik Fikret’in dediği gibi “Acı şeyler Haluk, fakat gerçek”.
Neyse ki, bu milletin o acılardan ders çıkardığı zamanlar geldi, çattı. Kendisine hizmet ettiği halde mağdur edilenleri hiç unutmayacak bu millet.
Yassıada’da idama mahkûm edilen Rüştü Erdelhun ile kararlar açıklanmadan dört ay önce Hakkın rahmetine kavuşan Nuri Yamut paşaların da değerlerimize sahip çıkmaları ve demokrasiye yaptıkları hizmetler sebebiyle unutulmayacaklar arasında yerlerini alacaklarından eminim.
Kennedy’nin öldürülmesine İslamcı basın nasıl tepki vermişti?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kennedy’nin öldürülmesine İslamcı basın nasıl tepki vermişti?
MUSTAFA ARMAĞAN
20. yüzyılın en kritik günlerinden biri yaşandı 22 Kasım 1963 tarihinde. ABD Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963 günü düzenlenen bir suikast sonucu öldürüldü.
Gerçi daha önce Başkan Abraham Lincoln de bir tiyatro salonunda tabancayla öldürülmüştü ama o bir asır önceydi (14 Nisan 1865) ve üzeri küllenmişti.
Kennedy ise arabasının içerisinde bir konvoyda iken bir keskin nişancı tarafından uzaktan sıkılan üç kurşunla ensesinden, başından ve boğazından vurulmuştu.
Başkanı, Oswald diye birinin öldürdüğü biliniyor ama bu tür büyük suikastlarda tetiği çekene değil, çektirene bakılmalıdır. O noktada belirsizlik sürüyor. (İpucu için benim 5 Mart 2026’da “İsrail’e ‘Hayır’ diyen son ABD Başkanı Kennedy idi” başlığıyla bu köşede yayınlanmış bulunan yazıma bakınız.)
Peki zamanın İslamcı basını acaba Kennedy suikastına nasıl tepki vermişti?
Soruyu somut verilen üzerinden cevaplandırmak için İslamcı dergilerinden birine uzanalım.
1958 yılının son ayında çıkmaya başlayan Hilâl dergisinde Kennedy’in öldürülmesi üzerine kaleme alınmış ilginç bir yazıya nazar-ı dikkatinizi çekmek isterim.
Dergi editörünün yazısına bakılırsa “Kennedy’nin öldürülmesi, Mutlaktan yoksunluğun acı bir ihtarı, tezahürü” imiş (sayfa 1).
Bir başka yazıdan alınan şu üç cümle önemli:
“Çağımız insanının buhranını yaşadı, öyle öldü Kennedy. Tam olamamanın, tam olduramamanın buhranını. Bu buhran çağımızın şartı oldu. Çağımıza adını ko(y)du, senin adın buhran çağı diye. Sinemaya aktarılan, şiiri yazılan hep bu buhran. Her şeyim var sandığım yerde elimi şakaklarıma götürüp düşündüğümün buhranıdır bu. Arlington’da yanan meşale, çok acı, insanın bu buhranının aydınlığa çıkmasına da yaradı Amerika ile beraber çoğu yerde.” (Bkz. Emin Nuri Ziyaioğlu, “Hüzün denizi ya da ‘mutlak’tan yoksunluk”, Hilâl, Sayı: 43, Aralık 1963, s. 24.)
Derginin aynı sayısında imzasız ama kısmen Necip Fazıl’ın üslubunu hatırlatan “Hilâl” imzalı ve “Kennedy” başlıklı bir yazı da ilgi çekmektedir (derginin yazı işleri müdürü Mehmet Akif İnan’a ait olabilir). Aşağıdaki parça bu dikkate değer yazıdan alındı:
“Kennedy 20’nci asrın belki en büyük devlet adamı idi. (…) Nice ölmeyen ölülerle nice öldürülecek ölüler biliriz.
Kennedy’yi, belki de gizli bir Yahudi teşkilâtı öldürmüştür. Çünkü Kennedy yalnız kendi mukaddesatına bağlı bir liderdi… O, taviz vermeyen bir çizgideydi. Bilindiği gibi, Filistin’e bir Yahudi devletinin kurulması üzerine Filistin’in yerlisi bir buçuk milyon Müslüman halkın vatanlarından kovulmalarına mukabil bunların uğradıkları ve gördükleri zararları hiç olmazsa madden tazmin fikrini savunuyordu.
Ve böylece mazlumlar halkasına bir yenisi daha eklenmiş oldu” (Hilâl, sayı 43, s. 24).
Öte yandan, Mehmet Şevket Eygi’nin çıkardığı haftalık Yeni İstiklâl gazetesinin 4 Aralık 1963 tarihli sayısında, “Dindar Kennedy” başlıklı imzasız bir yazıya rastlıyoruz. İlk paragrafında Kennedy’nin dindarlığına sık sık göndermede bulunurken Türkiye’nin yöneticilerine de inceden inceye mesaj vermektedir:
“Allah’a inananlar cephesinin bir numaralı adamı Kennedy dindar bir insandı. Hür insanlığın, Allahsız komünizme karşı müdafaasına dindar olmadan, dinsiz düşüncelerle mümkün olamayacağına iman etmişti. Her nutkuna Allah adıyla başlar, Allah adıyla sözlerini bitirirdi. Onun dindarlığı, Allah ve dünya insanlığına karşı mesul bir büyük devlet adamının dindarlığıydı. Kennedy her pazar kiliseye giderdi. Hiçbir zaman “Kuvvetimi Lincoln’dan aldım, Roosevelt’in izindeyim” dememiştir. Her zaman “Allah’a dayanıyoruz. Kuvvet kaynağımız imanımızdır” derdi.
Yazının son paragrafı ise bu mesajı pekiştirecek mahiyettedir:
“Dünya yüzünde Allah’a inanan ve icraatında Allah’ı hatırlayan devlet adamlarının çoğalmasını temenni edelim. İlâhî iradeyi inkâr eden devlet adamları dünyaya da milletlerine de zararlı olmuşlardır. Dünya, Kennedy gibi dindar devlet adamlarına muhtaç.” (sayfa 4)
Görüldüğü gibi 1960’ların ilk yarısına kadarki İslamî basında Kennedy’nin imajı son derece olumludur ki, bugün dahi aynı çevrelerde Kennedy ismi genellikle tasvipkâr bir edayla anılır.
Amerika eleştirilir elbette ama Kennedy ayrı bir yere konulur: Mazlumlar arasına.
.