ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
Müslüman yılbaşı kutlar mı?
01 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Müslüman yılbaşı kutlar mı?
MUSTAFA ARMAĞAN
Sevgili Çağlar Cilara ile Ensonhaber youtube sayfası için yılbaşı üzerine bir saate yakın bir video yayını gerçekleştirdik. Mutlaka bulup seyredin.
Çağlar kardeşim sordu, ben cevapladım. Mesela dedi ki:
Müslüman yılbaşı kutlamalı mı?
Gayet tabii ‘Hayır, kutlamamalı’ dedim.
Neden? diye sordu. Dedim ki:
Senin ne dininde, ne örfünde ve ne de adetinde böyle bir kutlama var. Kaldı ki yılbaşı kutlamaları Hıristiyan dünyasının bir organizasyonu. Bakın, dedim ayrıca, İsrail’de Noel çamını bahçene, kapının önüne vs. yani kamusal alana dikmek yasaktır. Geçen yıl bir enternasyonal otelin kapısının önüne çam ağacını dikmesiyle kaldırması bir oldu, Yahudiler tepki verince kaldırdı apar topar.
Muhafazakâr isek muhafaza edilecek bir şeylerimiz olmalıdır. Değerlerimizi modernizmin sunağına kurban olarak yatıracaksak o zaman bizi “Müslüman” olarak ayırt edecek kıstas ne olacak? Unutmayalım ki, Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi savaşı meydanda düşmana yenildiğinde değil, düşmanına benzediğin zaman kaybedersin.
Maalesef geldiğimiz nokta hiç iç açıcı değil ve nevzuhur yılbaşı kutlamaları Özgür Özel ‘hoca’nın sözümona ‘Anadolu irfanı’ diye cılkını çıkardığı bir kavram bulamacı doğrultusunda meşrulaşmaktadır.
Peki Noel nedir?
25 Aralık tarihi Hazret-i İsa’nın doğduğu farz edilen tarihtir ki tarihen alakası yoktur. Bırakın doğum gününü, yılını dahi bilmiyoruz. Hz. İsa bundan iki yıl önce de doğmuş olabilir iki yıl sonra da. Ama Milattan yani Hz. İsa’nın doğumundan sonraki 4. asırda Hıristiyanlar bu tarihi benimseyip oruç tutar ve o gün oruçlarını açarak birbirlerini tebrik ederdi. İyi de senin bu kutlamayla ne alakan var?
Öte yandan bu kutlama Hıristiyanlara mahsus olsa neyse, aslında pagan yani putperest Avrupa’da asırlar öncesinden itibaren bir de 25 Aralık’a denk gelen bir Saturnalia festivali kutlanırdı.
Bir gezegene de Avrupalıların isim olarak koydukları Satürn, tarım tanrısıydı ve 25 Aralık her yıl mahsulün verimli olması için festival olarak kutlanırdı. Bu sırada birbirlerine hediyeler verir, içki içer, hatta ormandaki yaşlı bir kütüğü bulup sürükleyerek evlerine getirip ocağın yanına bırakırlardı. İşte modern dönemde putperestlerin adeti olan kütük getirme zamanla ağaç, özellikle de çam ağacı kesip getirmeye dönüşmüştür.
Fakat uyanık Hıristiyan papazlar 25 Aralıkta Noel’i kutlarken putperestlerin Saturnalia fevtivalini kutlamaları karşısında şöyle bir hareket hattı izlediler: Dediler ki, biz Saturnalia’yı Noel’in içine dahil edelim, biz de onlar gibi hediyeleşelim, böylece putperestler de bizim ayinlerimize katılsın, halkamız genişlesin.
İşte Noel, bu putperest adetini içselleştirdi, yani Hıristiyan örfüne ithal ederek oluştu.
İyi de Noel 25 Aralık’ta, çam ağacı adeti bu kutlamalara ait. Yılbaşında çam ağacı dikilmesi neyin nesi?
O görgüsüzlükten ve cahillikten. Yabancı bir bayramı aldınız mı ister istemez hatlar kaçak yapacaktır.
Yılbaşı nedir peki?
Hıristiyanlar 6. asırda bir Hıristiyan takvimi yapmak istedi. Papaz Bodur Denis, Roma İmparatoru Jül Sezar’ın zaman okundan sapmış olan Jülyen takvimini yeniden düzenledi ve yıl başlangıcını Mart’tan Ocak’a aldı, Ocak’ın 1’ini de 1 yılının ilk günü ilan etti. Böylece Hz. İsa’nın doğduğu varsayılan 25 Aralık ile yeni yılın ilk günü olan 1 Ocak arasında alışverişler başlamış oldu.
Lakin kutlanan neticede Noel’di ve tarihi 25 Aralık’tı (bazı mezheplerde bu tarih değişebilmekte). Bugünkü yılbaşı kutlamalarının ancak bu tarihten bin yıl sonra, Almanya’da başladığını söyleyelim. Yılbaşı kutlamaları müteakip asırlarda yayılacak, kapitalizmin etkisiyle bir tüketim ve eğlence endüstrisi olmaya yönelecek, Avrupa/Batı toplumlarında yayılan adet zamanla bizim gibi Batı dışı toplumlara da sirayet ederek günümüzde küreselleşmesini yakalayacaktır. (Bizde 1926 yılında takvim başı 1 Ocak oldu, ilk yılbaşı tebrikleşmeleri ise 1927 Ocak’ında başladı.)
Sözün özü: Yılbaşı çamı diye bir şey yoktur. Dikilen Noel çamıdır. Bakın Grok efendi ne cevap veriyor:
“Asıl geleneksel zaman Noel’dir (24-25 Aralık), yılbaşı (31 Aralık) değil. Yılbaşında ağaç Noelde dikildiği için zaten orada duruyor ve yeni yıl kutlamalarının parçası oluyor. Türkiye’deki gibi seküler yılbaşı çamı alışkanlığı Avrupa’da da var ama kökeni Noel’dir.”
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Hilâl uğruna saflarımızda savaşan Venezuelalı Binbaşı MUSTAFA ARMAĞAN
ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın darbe yaptırıp devlet başkanı Nicolas Maduro’yu yakalatıp ülke yönetimine el koydurduğu Venezuela aslında dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesi ama aynı zamanda en fakir ülkelerinden biri. Petrol rezervi tam 303 milyar varil ile Suudi Arabistan’ın önünde.
Nasıl oluyor da dünyanın en yüksek petrol rezervine sahip ülkesi en fakir ülkelerinden biri olabiliyor? diye soruyorsanız uluslararası siyaseti az takip ediyorsunuz demektir. Petrolü olan ülkeler (mesela Meksika ve Libya) darbeler ve müdahaleler yoluyla düzenli olarak istikrarsızlaştırılır ki petrol geliri başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin kasalarına oluk oluk akabilsin.
Madem Venezuela gündemimize girdi, biz de Osmanlı tarihinde Venezuelalı bir subayın macerasını anlatalım.
Aslında Osmanlı tarihine adını yazdırmış bir başka Venezuelalı subay daha vardır: 3 Temmuz-23 Eylül 1786 tarihlerinde Türkiye’yi gezip notlarını kitaplaştıran General Miranda Venezuela tarihindeki kahramanlardan biridir. İşte birazdan hayatını okuyacağınız Venezuelalı Binbaşı da ülkesinde “20. yüzyılın Miranda’sı” diye tanınmaktadır.
Tarihin derinliklerinde, resmi anlatıların kalın ağaçlarının koyu gölgesinde kalmış öyle kahramanlar vardır ki, onları gün yüzüne çıkarmak boynumuzun borcudur.
İşte bunlardan biri Birinci Dünya Savaşı’nın çetin cephelerinde ay yıldızlı Osmanlı bayrağı altında çarpışan Latin Amerikalı bir şövalyedir. İsmi Rafael de Nogales Méndez. Biz ona Haydarpaşa Garı’nda kendisini karşılayan müdürün dediği gibi “Nogales Bey” diyelim, çünkü o, hilâlin gölgesi altında tam dört yılını geçirmiş, vatan müdafaasında Türk askerinin yanında ter dökmüş, emek vermiş bir dosttur.
Düşünün ki, bu adam Venezuela’nın zengin bir ailesinden geliyor. Almanya’da eğitim görüyor, Sultan 2. Abdülhamid’in de yakından takip ettirdiği 1898 İspanya-ABD Savaşı’nda yaralanıyor, Alaska’da altın arıyor, Rus-Japon Savaşı’nda İngilizlere casusluk yapıyor, Meksika Devrimi’ne katılıyor... Yani hayatını savaş meydanlarında geçiren tam bir maceraperest.
Nogales Bey 1914 yılında Birinci Paylaşım Savaşı patlak verince Belçika ve Fransa ordularına katılmak için başvuruyor ama talebi reddediliyor (Fransa asıl orduya değil, ancak ‘Yabancılar Lejyonu’na katılabilirsin diyor, o da kabul etmiyor).
Kendisine ulaştığı Alman generali Colmar von der Goltz’un, Türkiye’de verilen isimle Golç Paşa’nın tavsiyesiyle İstanbul’un yolunu tutuyor. Çanakkale muharebelerinin başlamasından kısa bir süre önce, Ocak 1915’te başkentimize ayak basıyor.
Osmanlı ordusu o sırada ciddi manada subay kıtlığı çekiyor. Bakılıyor ve Nogales Bey’in zengin tecrübe bagajı tabiatıyla göz dolduruyor: Hemen kendisine yüzbaşı rütbesi veriliyor ve doğru Kafkas Cephesi’ne, Üçüncü Ordu’ya gönderiliyor. Ardından Van Kuşatması’nda, Irak’ta, Filistin-Sina cephesinde Türk erleriyle omuz omuza savaşırken görüyoruz Nogales Bey’i.
Bu arada binbaşılığa terfi ediyor ve çeşitli cephelerde başarılara imza atıyor Nogales Bey. Osmanlı Devleti tarafından İftihar ve Şefkat nişanlarından başka iki harp madalyasına ve Mecidî nişanına layık görülüyor. Hatta Alman İmparatoru II. Wilhelm de kendisine Demir Haç madalyası vermiştir.
Bizim Nogales Bey
Kendi kaleminden dökülen Hilâl Altında Dört Yıl adlı harp hatıraları 1924 yılında Buenos Aires’te basılıyor. Nogales Bey kitabında Türk askerini öve öve bitiremiyor: “Bu insanlar ölümü hiçe sayarak çarpışıyor, cesaretleri inanılmaz” diyor mesela.
Osmanlı’nın cazibesini, çok milletli bir imparatorluk olarak yabancıları nasıl çektiğini gösteriyor Nogales Bey. Kendisi Hıristiyan olmasına rağmen Türk/Müslüman tarafını seçiyor, çünkü adaleti ve yiğitliği burada buluyor.
Nogales Bey kitabında Doğu Anadolu’daki Ermeni olaylarına da değiniyor.
1915’te Van’da, Diyarbakır’da gördüklerini, yaşadıklarını anlatıyor. Yerel aşiretlerin aşırılıklarından, sivil kayıplardan bahsediyor –savaşın kaosunda bunlar ne yazık ki acı birer gerçek. Ama aynı satırlarda Ermeni çetelerinin Müslüman köylerini nasıl yakıp yıktığını, Rus ordusuyla işbirliği yaparak Osmanlı’yı arkadan vurduğunu da açıkça yazmaktan çekinmiyor. Nogales Bey’e göre Van’daki Ermeni isyancılar iyi silahlanmış, yarı otomatik mavzerlerle donatılmış; Müslüman halka karşı vahşet uyguluyor. Tehcir işte bu ihanet ve savaş şartlarında devletin bekası için alınmış zorunlu bir tedbir.
Nogales Bey İttihatçıların hatalarını eleştirse de genel tabloyu çarpıtmıyor: Karşılıklı bir trajedi, emperyalist oyunların kurbanı olmuş masumlar...
Bugün Ermeni diasporası bu anıları çarpıtarak “tanıklık” diye sunuyor. Oysa kitabı baştan sona okuyan bilir: Nogales Bey Türk askerinin yanında yer almış, onun cesaretine hayran kalmış biridir.
Savaş bitince Nikaragua’da gerillalar ile el ele Amerikalı işgalcilere karşı çarpışıyor, diktatörlere asla boyun eğmiyor. Nihayet 1936 yılında Panama’da vefat etmiş ve naaşı sonradan Venezuela’ya nakledilmiştir.
Neden Nogales Bey’i daha çok anmıyoruz? Çünkü Osmanlı’nın yabancı dostlarını, hilâl altında çarpışan ecnebi kahramanları gizlemeyi tercih ediyor resmi tarihimiz. Oysa bu Venezuelalı şövalye, bir kitabımın adında “insanlığın son adası” demeyi tercih ettiğim Osmanlı’nın ne denli güçlü bir çekim merkezi olduğunu kanıtlıyor.
İşte bir misal:
“Nogalis’in pek çok kahramanlığından birisi de Ermeni komutanı Aram Manukyan’ın 30 bin kişilik birliğini, 12 bin Türk askeriyle bozguna uğratması idi. Türkiye-İran hududunda Kotur mevkiinde iki Rus birliğini durdurması da kayda değerdi. Hilal Altında Dört Yıl adlı hatıratında Ermeni çetelerinin “sivil, savunmasız Türkleri gördükleri her yerde hunharca katlettiklerini” yazan Nogales’e göre Osmanlı ordusu, bazı iddiaların aksine, sivil Ermenilere saldırmamış ve hatta Ermeni askerlerine karşı da savaşmamıştı. Çünkü Rus Ordusu’na katılan Ermenilerin Rus olarak görülmesi gerekirdi.” (Mehmet Serez, “Osmanlı Ordusunda Venezuelalı subay…”, Yedikıta, Ağustos 2011, s. 22)
Gariptir, Fransa veya Belçika hizmetine girmek isteyen Nogales Bey’i Osmanlı hizmetine girmeye teşvik eden kişi Bulgar generallerinden Mihail Savov’dur ve şu sözlerle tarihimize girmesini temin etmiştir:
“Fransızlar ve İngilizler Latin Amerika halklarının düşmanlarıdır. Asya ve Afrika’nın yoksul insanlarını da eziyorlar. Onlar için ne diye savaşacaksın? Sana Türk Ordusu’nda savaşmak yakışır, onlar senin kardeşlerindir.”
Evet, Venezuelalı bir ‘kardeşimiz’ vardı ve 90 yıl önce bu dünyadan göçtü.
Gerçek tarih, unutulanları dirilten tarihtir.
.
Osmanlı denizcileri az daha Grönland’a ulașacaktı
11 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Osmanlı denizcileri az daha Grönland’a ulașacaktı
Mustafa Armağan
Öyle anlașılıyor ki Donald Trump’ın Amerika’yı yeniden büyük yapma (MAGA) siyaseti Avrupa’nın yeni bir küçülme dönemini bașlatacak. Danimarka’nın egemenliğindeki Grönland’ı alenen ilhak tehdidinde bulunması da dikkatleri bir anda kuzey kutbuna dogru cevirdi. Bu arada Grönland’ın İngilizcesi Greenland “Yeșil Ada” demektir.
Bakalım ada yeșil mi kalacak yoksa kızıla mı boyanacak? Gündem Grönland olunca hemen güneydoğusunda bulunan İzlanda adası aklıma geldi. Ve İzlanda’ya değen Osmanlı kılıçları...
***
Konuşmacı olarak gittiğim konferanslardan sonra kafası karışanlar etrafıma toplanır, kemikleşmiş bilgilerinin sarsılmasından rahatsızlık duyanlar, “Ama bize böyle öğretilmemişti!” diyerek şaşkınlıklarını beyan ederler. Ben de zihinlerindeki bulaşıkları temizlemenin yolunu yordamını anlatırım kendilerine elimden geldiğince.
Lakin bir seferinde şu sözleri işittiğimde şaşırma sırası bana gelmişti: “Kafamız karıştı, çünkü bir hafta önce sizin yerinizde oturan bir başka hocamız Osmanlı denizcilerinin Akdeniz’e bile tamamen hakim olamadıklarını, burunlarının dibindeki Atlas Okyanusu’nda neler olup bittiğini merak dahi etmediklerini, zaten bu yüzden Amerika’yı bizim değil, Avrupalıların fethettiklerini söylemişti. Gerçekten de Osmanlılar Cebelitarık Boğazı’ndan burunlarını dahi dıșarı çıkarmamış mıydı?”
Anlayacağınız, işimiz, Üstad Necip Fazıl’ın deyişiyle, Osmanlı buzdağının hohlayarak eritilmesi sonucunda oluşan çamur deryası içinden kayıp incileri bulup çıkartmak ve yıkayıp ona aslî parlaklığını iade etmek olacaktır.
İşte Osmanlıların Akdeniz’e hapsolduğu ve okyanuslara açılamadığı iddiası da bu çamurlardan birisi.
İnsan utanır! Hadi Açe Piri Reis filan derken öğrendiğimiz Hint Okyanusu’nu turlayan Osmanlı, okyanus gemilerini bir kenara bırakalım, ya Atlas Okyanusu’nda Kristof Kolomb’un gemilerinden birini avlayan denizcimiz Kemal Reis’imize ne demeli? (1)
Peki bir dönem İngiltere’yi avucunun içine alan Oliver Cromwell’in Cezayirlilerle mektuplaşırken Hicrî takvimi kullanması hangi manaya geliyor?
Buyurun çıban çıkartan bir olay daha: 1600’lerde, ihtiyaç duyulması halinde İngiliz ve İskoç gemileri Kuzey Afrikalı hacıları Mısır’a taşıyor, üstelik bu işten hayli para da kazanıyorlardı!
“Gayrı bunca şaşırdığımız yeter”, demiyorsanız son bir örnek vereceğim. 1603 yılında Fas hükümdarı Ahmed el-Mansur, İngiliz Kraliçesi Elizabeth’e bir mektup yazar ve o devirlerde henüz bakir bir kıta olan Amerika’yı beraberce istila etmeyi teklif eder. İlginçtir, bu teklif, Amerika’da herhangi bir istikbal göremeyen(!) Kraliçe hazretleri tarafından geri çevrilmiştir. (2)
Hollandali Murad Reis
Yıl 1627’dir, yani Sultan IV. Murad’ın iktidar yılları.
Kendi memleketlerinde korsanlık resmen yasaklandığı için işsiz kalan İngiliz ve Danimarkalı korsanlar Cezayir’e sığınır ve Müslüman olurlar. Burada kendilerini ispatlamak ve yönetime yaranmak kaygısıyla Osmanlı denizcilerinin yeterince bilmediği kuzey sahillerini ele geçirme hayallerine dalıp zaten daha önce İngiltere ve İrlanda sahillerine kadar gitmiş olan “Türk” denizcilerini daha da kuzeye gitmeye ikna ederler. Başlarında da, aslen Haarlemli bir Hollandalı olup Müslüman olarak Osmanlı saflarına katılmış olan Ağa Murad Reis (eski ismi Jan Jansen) bulunmaktadır. (3)
O vakitler (tabii şimdi de) Danimarka’nın toprağı olan İzlanda kıyıları, işte bu sefer sırasında Osmanlı sarıkları ve ezan sesiyle tanışmış, bu kuş uçmaz kervan geçmez adanın tarihinde renkli ve cıvıltılı bir sayfa açılmıştır.
20 Haziran 1627’de başlayan seferde dört Cezayir gemisi İzlanda sahillerine ulaşabilmiş, kısa süreli bir çatışmadan sonra karaya çıkarma yapılmış ve 240 civarında İzlandalı esir alınarak Cezayir’e dönülmüştür. Amaçları, esirler karşılığında fidye koparmaktır. Dönüş yolculuğunda esirlere Müslümanlar tarafından iyi davranıldığını, kendileri ne yerse esirlere de aynısını yedirdiklerini, İzlandalılara asıl kötü davrananların, sonradan Müslüman olmuş İngiliz ve Danimarkalılar olduğunu bizzat o gemide esir bulunan piskopos Olaf Egilson, yıllar sonra yazdığı hatıralarında anlatmıştır.
Cezayir beyleri tarafından Danimarka Kralı’na fidye işinde aracı olması için gönderilen Olaf Egilson, Kopenhag’da para toplamak için var gücüyle çalışmış ve sonuçta esirlerin büyük bir bölümünün ülkelerine dönmesini sağlamıştır. Ancak esirler arasından Cezayir’de kalıp Müslümanlar arasına karışanlar da olmuştur. Hatta bunlardan ikisinin kendi istekleriyle kaldıklarını bile biliyoruz. Kaynakların bildirdiğine göre, Jon Asbjarnarsson adlı İzlandalı gemici, Cezayir Dayısının sarayında hatırı sayılır bir mevkiye yükselmiştir. Diğer İzlandalı Jonsson Vestmann’ın durumunun daha da ilginç olduğunu görüyoruz. O, Cezayir akıncıları arasına katılarak Akdeniz’i Atlas Okyanusu’na bağlayan sahada Osmanlı’dan izinsiz kuş uçurtmayan bir Osmanlı “reisi” olmayı tercih etmiştir. (4)
İzlanda sularında sırma ve ipek şeritle süslü sarıkların gölgesi, sokulan bıçağın acısıyla uyanmış ve uyandırmıştır kendisini.
Meraklısına notlar
Bu bilgileri, son yıllarda Osmanlı (Müslüman)-İngiliz ilişkilerinin derinliği ve karmaşıklığı hakkında yazılmış en iyi çalışmalardan birisi olan Nabil Matar’ın kitabından derledim. Bkz. Turks, Moors & Englishmen in the Age of Discovery, Columbia University Press: New York, 1999. Matthew Dimmock’un daha yakın tarihli bir çalışması ise bize İngiltere’deki “Türk” (Turke) imajının oluşumuyla ilgili çarpıcı bilgiler sunmaktadır: New Turkes: Dramatizing Islam and the Ottomans in Early Modern England, Ashgate, 2005.
Bugün bildiğimiz manada, kendi başına buyruk korsanlık, Osmanlı’da da kanunsuz bir eylem kabul ediliyordu. Ancak dar manada korsanlık, Osmanlı deniz kuvvetlerinin akıncı birliklerine tekabül eder ve devletin kontrolü altında ve hizmetinde bulunurlardı. Bunlar gayri kanunî işler yaptıklarında yakalanıp cezalandırılırlardı. Geniş bilgi için bkz. Mustafa Armağan, Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler, İstanbul 2005, Timaş Yayınları, s. 234-239.
(1) İdris Bostan’ın titiz ve sabır isteyen muhteşem çalışması Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri (İstanbul 2005, Bilge Yayım), kanaatimce Osmanlı gemiciliğinin ‘çağdaşlığı’ konusundaki anlamsız soruya verilmiş en iyi cevaptır.
(2) Bu bilgileri, son yıllarda Osmanlı (Müslüman)-İngiliz ilişkilerinin derinliği ve karmaşıklığı hakkında yazılmış en yetkin çalışmalardan birisi olan Nabil Matar’ın kitabından aldım. Bkz. Turks, Moors & Englishmen in the Age of Discovery, Columbia University Press: New York, 1999. Matthew Dimmock’un daha yakın tarihli bir çalışması ise bize İngiltere’deki “Türk” (Turke) imajının oluşumuyla ilgili çarpıcı bilgiler sunmaktadır: New Turkes: Dramatizing Islam and the Ottomans in Early Modern England, Ashgate, 2005.
(3) Murad Reis, Müslüman olup korsanlar arasına karıştıktan ve Cezayir’de bir çok olaya adı karıştıktan sonra dahi iki defa sıla hasretine dayanamayarak memleketini ziyaret etmiştir.
(4) Bu sefer hakkında en esaslı araştırmayı, yarım asır önce Bernard Lewis yapmıştır: “İzlanda’da Türkler” [“Corsairs in Iceland”, Revue de l’Occident musulman et de la Méditerranée, n° 15-16], Çeviren: H. D. Andreasyan, TürkiyatMecmuası, Sayı: 10, 1951-1953, s. 277-284. Aynı makale şu yayında tekrar basılmıştır: Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni, Aralık 1954, s. 13-17. İngilizlerin Müslüman oluşuyla ve seferi yönlendirişleriyle ilgili olarak bkz. Mithat Sertoğlu, “Türklerin İzlanda akını ve Müslüman olan İngilizler”, Tarih Dünyası, Sayı: 1, 15 Nisan 1950, s. 28-29. Konu hakkında biraz daha farklı bilgiler için bkz. Yılmaz Öztuna, “Atlas Okyanusu’nda Türkler”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 8, Eylül 1967, s. 5-6; ve Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, Cilt 2, İstanbul 1986, Faisal Finans Kurumu Yayınları, s. 127 vd., özellikle s. 131 vd. Bu seferde mi başka bir seferde mi tam olarak tespit edemedim ama “Turk Gudda” lakabı ile tanınan bir kadın korsanın da Cezayirliler tarafından ele geçirildiği ve 9 yıl Cezayirli korsanlar arasında yaşadığı biliniyor. (“Turkish Gudda” (Gudríd Símonardottír) was kidnapped in Iceland by corsairs from Algiers and held captive for nine years before buying her way back to freedom and home. Freydís, the apparently frightful, ax-wielding sister of Leif Eirícksson, stil sports a reputation akin to that of Lizzie Borden, to whom Sjoholm questioningly compares her. Kathleen Cain, “The pirate queen”, The Bloomsbury Review, Sayı: 6, 2004 (http://www.bloomsburyreview.com/Archives/2004/Pirate%20Queen.pdf). Yazar bu bilgileri, Barbara Sjoholm’un In Search of Grace O’Malley and Other Legendary Women of the Sea adlı kitabından aktarıyor (Seal Press).
.
Kureyș Mekke’ye nasıl yeniden hakim oldu?
15 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Kureyș Mekke’ye nasıl yeniden hakim oldu?
MUSTAFA ARMAĞAN
“İbrahim’in dininden, kendisine kıyan beyinsizden bașka kim yüz çevirir?” (Bakara, 130)
Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor Allah teala. İbrahim’in dini yani aslî din yozlaștırılmıștı, buna “Cahiliye devri” denilir. Kur’an bizi bu aslî dine dönmeye davet eder ki Peygamber-i zîșan Efendimiz (sav) cahiliye adetlerini bu yüzden tamamen tasfiye etmeyecek ve İslam’ın aslî dine dönüş olduğunu gösterecek, Yahudiliğin de Hristiyanlığın da sapmış oldukları bölgeleri temizleyerek Hz. İbrahim’in dinine yüzünü döndürecektir.
Hz. İbrahim (as) ve Hz. Ismail (as) Mekke-i Mükerreme’ye Filistin’den geldiler ve Kâbe-i Muazzama’yı ilk şekliyle inşa ettiler. Ama bir süre sonra savrulma bașladı.
Zamanla İsmailoğullarının Amâlika adlı kavim tarafından o zamanki adı “Bekke” olan Mekke’den sürüldüklerini ve șehrin çevresinde göçebe olarak yașadıklarını biliyoruz. Fakat Yemen’den gelen iki kabile, Cürhümlüler ve Katüralılar sayesinde Amâlika kavmi yenilip bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.
Cürhümlüler ile Katüralılar arasında çıkan savaș birincilerin üstünlüğü ile sona erince Cürhüm kabilesi İsmail-oğullarının Bekke’ye dönmesine izin verecek hatta içlerinden Kâbe’nin rahipliğine kadar yükselenler olacaktı.
Zamanla Cürhümlüler de bozuldu, hatta onlarin zamanında Kâbe’ye saygısızlık o raddeye vardı ki içerisinden değerli eșyaların çalınmasına ve içinde cinsel ilişkiye girenlere bile rastlanır oldu.
Bu noktada dikkatimizi yeniden Yemen’e çevireceğiz ki Arabistan yarımadasının tarihinde asıl Arapların buradan göç edenler olduğunu bilelim.
Mudad adlı Cürhümlülerin reisi bu ahlaksızlıklar karșısında isyan etti, Zemzem kuyusunun kurumasını da putların gazaba gelmesine bağladı ve Kâbe’nin içinde toplanmış bulunan hazine ve değerli eșyayı hırsızlardan korumak için bir kuyuya, bazılarına göre Zemzem kuyusuna gömdürdü. Ardından olacakları görmek üzere çöle kaçtı.
İște tam bu sırada Yemen’de dünyanın harikalarından sayılan Mârib Barajı’nın patlayacağını bildirdi kâhinler. Sel altında kalmamak için Sebe halkı kuzeye akın etti ve Bekke’ye doluștu. Bu göç șehrin kaderini değiştirecek ve eski Yemenli olan Cürhümlülerle savașa tutușan yeni Yemenli göçmenler bu savaștan galip çıktı.
Böylece Bekke ve Hicaz’da Cürhümlülerin hakimiyeti sona ererken kimse farkında olmasa da Kureyșe gün doğuyordu.
Derken Sebe halkı da kendi içinde tefrikaya düștű ve bu iç savașta halkın bir kısmı Umman’a, diğer kısmı ise Yesrib’e yani Medine-i Münevvere’ye göç etti. Yalnızca Huzaalılar Mekke’de kalıp bir devlet kurmayı bașardı.
Huzaalıların reisi Amr bin Luhey bașarılı bir yöneticiydi gerçi ama Kâbe’ye putları dolduran kiși olarak tarihe geçecekti.
Ibrahimî gelenek köklü bir bozulmaya uğramıștı. Cahiliye devri koyulașmıștı. Müșrikler kadim Hac ziyaretini kendilerine uydurmuștu. Kâbe’nin duvarlarına șiir asılması da Ukaz’daki șiir yarıșmasının bir uzantısıydı. Harem bölgesinde çırılçıplak soyunan müșrikler el çırpıp dans ederek Kâbe’yi tavaf ederlerdi.
İște tam bu noktada son derece ilginç bir șahsiyet dikilir karșımıza. Peygamber Efendimiz (sav)’in 4. nesilden dedesi Kusay (veya Zeyd) bin Kilâb ikinci evliliğini yapan annesiyle gittiği Akabe’den ata toprağı Mekke’ye döner ve Kâbe’nin yönetimini üstlenmiş bulunan Huzaalıların reisinin kızını alır ve kayınpederinin ölümü üzerine Kâbe’nin bakım ve idaresi yeniden İsmailoğullarına geçmiș olur. Kusay sayesinde “Bekke” Mekke olur, Kâbe de putlardan temizlenmez ama tarihteki görkemli yerini kazanmış olur.
Kusay, Hacer-i Esved’i çalınmasın diye gömüldüğü kuyudan çıkarıp Kâbe’ye monte eder. Nitekim torunu Peygamber Efendimizin (sav) de Hacer-i Esved’in tekrar yerine konulmasi sırasında Kurayș arasında çıkan tartıșmada devreye girmiș olması bir tesadüf olamaz. Kusay öyle bir itibar kazanmıştı ki Efendimiz (sav) bu muteber aileden geldiği için peygamberliği inkâr edilse de aile itibarı inkâr olunamıyordu.
Bir başka deyișle Peygamberimizin (sav) 4. nesilden dedesi Kusay Mekke ve Kâbe’yi aslî fonksiyonuna - dinen değil elbette ama prestij itibariyle- dōndüren ve onu ihya eden bir büyük șahsiyetti. Onu anlatmaya devam edeceğiz inşaallah.
Not: Mekke-i Mükerreme’den selamlar.
14 Ocak 2026
..
Medine’nin nur hüzmeleri
22 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Medine’nin nur hüzmeleri
MUSTAFA ARMAĞAN
Allah teala ömrümüzün üçüncü umresini yapmayı nasip etti. Mukaddes solukla bir kere daha buluşmamıza izin veren Rabbimize minnet ve şükrümüzü ne kadar dile getirsek azdır.
Rabbim bu yazıyı okuyan aziz kardeşlerime de nasip eylesin.
Bu defaki umremiz fakir açısından iki ayrı devreye ayrıldı. Bıçak kesimi gibi hem de.
Birinci devre, Cidde üzerinden ulaştığımız Mekke-i Mükerreme’de yaşadıklarımız sağlık ve ibadetimizin rast gittiği dönemi temsil eder.
Malum, Mekke-i Mükerreme’ye varınca ihrama girme, tavaf ve sa’y vazifelerini ifa etmeden duramadık, ilk gecemiz Mescid-i Haram çevresinde geçti.
Sonrasında ise yine Mescid-i Haram civarına adeta çivilendik diyebilirim. Yürüme mesafesinde bir otel bulduk ki, artık bizi kim tutsun!
Derken Mekke-i Mükerreme’den ayrılacağımız günden bir önceki gece yarısı üzerinde vahyin Efendimiz’e (sav) ilk defa indiği Hira mağarasının bulunduğu Nur Dağı’na tırmanmaya karar verdik.
Daha önce denememiştim: kendimi iyi hissettim ve çocuklarla beraber tırmanmaya başladık. Bilenler bilir, serde dağcılık da var, gençliğimde ağabeylerimle Uludağ’ın Kaplıkaya ve Buzluca vadilerine günübirlik yaya tırmanışlarımız olurdu. Bu serüvene alışkın sayılırdım. Hava serindi; hani limonata gibi derler ya.
Türkiye’den gelen kafilelerin istilasına uğramıştı zirve. Mağaraya inmeye çalıştık ama kuyrukta tam yarım saat beklememize rağmen hiçbir ümit alameti belirmeyince şükür namazımızı kılıp inişe geçtik.
Dönerken hafif bir kırıklık hissettim vücudumda, çünkü çıkarken terlemiştik ve zirvede nefsimizin çok istediği serin bir rüzgâra bırakmıştık bedenimizi. Zannederim işte o ter üzerimde soğudu ve ertesi gün Medine’ye dönerken sağlık sıkıntılarım birer ikişer baş gösterdi.
Önce burun akıntısı, hapşırma ve sersemleşme…
Medine-i Münevvere yolunda kendimi yatağa atma arzusuyla kıvrandım durdum.
Derken gece yarısı Nur Dağı kadar soğuk Medine-i Münevvere’de bir otel odasındayız ama fakir kendinde değil. Yataktayım. Mescid-i Nebevi avlusunda güneşli bir köşe bulup kılabildim Cuma namazını, ardından doğru otele...
Bu hal iki gün daha devam etti. Vitamin takviyesiyle vs. akıntıyı durdurduk diye seviniyordum.
Kontrollü bir şekilde Mescid’e gidip gelmeye başladım ama bu defa da gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Öyle ki beni gören Türk umreciler duygulandığımı düşünüyordu. Durduk yerde gözlerimden yaşlar boşanıyordu ve ben kendime dahi izah edemiyordum olan biteni.
Eczaneden aldığımız göz damlasıyla onu da geçirdik, bu defa nefes darlığı, kuru öksürük başladı. Sonra vücudumdaki o kırıklık.
Ve derken Ravza-i Mutahhara ziyareti için izin çıktı. Hastaydım ama davet geri çevrilemezdi. Bu defa da kafatasımın tam arkasına sanki lobutla vurmuşlar gibi keskin bir ağrı yapışmıştı, dahası enseme kadar yayılıyordu acısı.
Her şeye rağmen kendimi Ravza-i Mutahhara’ya bıraktım. Fakat orada kıldığım namazların her rekâtında rüku ve özellikle secdeye her varışımda bir başka imtihandan geçecektim.
Secdeye her varışımda ensemdeki ağrı dayanılmaz bir dereceye çıkıyor, sanki bir asker çizmesiyle enseme zorla basıyor, ben o acıyı bastırmak için kendimi sıktığımda ise gözlerimden gayri ihtiyari yaşlar boşanıyordu. Ve bu istisnasız bir şekilde her secdeye kapanışımda yaşandı. Adeta çektiğim ıstıraptan zevk almaya başlamıştım.
Garip haldi vesselam.
Neyse hasta olduğumu öğrenen Medineli dostum Bülent İyumutaf beyle buluştuk. Anlattım Ravza-i Mutahhara’da yaşadıklarımı. Tebessüm ederek dedi ki:
Medineliler burada hasta olmanın ibadetlerin kabul edileceğine dair bir işaret olduğunu söyler.
Taşlar yerine oturmuştu. Rahatlamıştım. Meğer “Derdim bana derman imiş.”
.
Uğur Mumcu hakikatçi bir kalemdi
25 Ocak 2026
A
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Uğur Mumcu hakikatçi bir kalemdi
Mustafa Armağan
Uğur Mumcu, bundan 33 yıl önce evinin önünde otomobiline konulan C4 tipi bir patlayıcıyla katledildiğinde sadece 51 yaşındaydı. Esasında 1993 yılında bir ölüm tırpanı geçmişti ülkemizin üstünden. Uğur Mumcu’dan üç hafta sonra Org. Eşref Bitlis, ondan iki ay sonra Cumhurbaşkanı Turgut Özal; birisi uçağı düşürülmek suretiyle, diğeri de kanaatime göre gıda rejimiyle oynanmak suretiyle ortadan kaldırılacaktı.
Burada yolumuza iki soru çıkıyor:
Uğur Mumcu neden öldürüldü?
Uğur Mumcu’yu kim veya kimler öldürttü?
Uğur Mumcu öldürüldüğünde Başbakan, Süleyman Demirel’di, Başbakan yardımcısı ise İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü. En yetkili ağızlar kimin veya kimlerin öldürdüğü düğümünün çözülmesi için namus sözü verdiler, ‘er veya geç çözeceğiz’ dediler ama bazı şüpheliler yakalanıp yargılansa da cinayet bugüne kadar faili meçhul olarak kaldı.
Gidip Başbakan Yardımcısı İnönü’ye ‘hadi bu düğümü çöz artık’ diyecek sözüm ona solcular bir anda ‘Türkiye İran olmayacak’ sloganını icad edip sokaklara döküldüler. Boş faturayı Müslüman kesimlere kesmeyi akıllarına getirdiler. Kim verdi bu fikri? Merak konusudur. Hakiki failleri bulmak yerine karambolden istifade ölümden rant devşirmek işlerine gelmişti ne de olsa. Bir taşla birkaç kuş vuruyorlardı.
Bir asrın üçte biri kadar zaman geçti ölümünden bu yana ama Uğur Mumcu cinayeti çözülemedi. Kimisi MOSSAD-Barzani ilişkisinin üzerine gidiyordu diyordu (hakikaten de ölümünden 17 gün önce “Mossad ve Barzani…” başlıklı bir yazısı çıkmıştı), kimisi de PKK-Devlet ilişkisini kurcalıyordu…
Severdi dosyaları karıştırmayı. Israrla üzerine giderdi. Dönek değildi ki bu çok mühim.
Uğur Mumcu da Müslüman kesime, Refah Partisi’ne, vaktiyle MNP/MSP hareketine ve iktidarına, Erbakan Hocaya yobaz, şeriatçı, gerici gibi sıfatlarla saldıranlardan biriydi. 12 Mart ve 12 Eylülün çoğu uygulamalarına karşı çıkmışsa da 27 Mayıs darbesini ölünceye kadar kutsamaya devam etmiştir. (Bu arada 1 Temmuz 1983 tarihli Cumhuriyet’te 12 Eylül darbesine, Türkiye’yi bir iç savaştan kurtardığı için şükran duyduğunu gizlemeyecektir.)
Ancak size bugün farklı bir Uğur Mumcu portresi sunacağım. Diğer cephelerini unutun demiyorum ama bu cephesini de bilin diyorum.
Cumhuriyet’te Nutuk eleştirisi
“Kurtuluş Savaşı gerçeklerini öğrenecek miyiz öğrenmeyecek miyiz? 70 yıl önceki olayları tartışacak mıyız tartışmayacak mıyız? Sorun budur. Bu olayları tartışmayacaksak söyler misiniz Humeyni mollalarından ne farkımız kalacaktır?”
Bu sözlerin altında Uğur Mumcu’nun imzası vardır.
29 Haziran 1990 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı bu söz aslında bir süredir gazetede devam eden Kâzım Karabekir Paşa’nın hatıralarını yayınlaması üzerine sağdan, soldan üzerine hücum edenlere karşı söylenmiştir. Tarihi rahat bırakın demektedir Mumcu:
“Atatürk’ü sevmenin ve saymanın yolu bu olayları öğrenmekten ve tartışmaktan geçer. Öğrenmek ve tartışmak için de araştırmak, bu konuları araştırmak için de hiçbir yasal engelin ve hiçbir yasağın olmaması gerekir.”
Devam ediyor kalemi yazmaya:
“Bırakın da araştırıp tartışalım; bu tartışmalardan Atatürk ve Kurtuluş Savaşı komutanları çok daha yücelecekler, genç kuşakların önünde çok daha büyüyeceklerdir.” (Uğur Mumcu’nun Uyan Gazi Kemal! adıyla toplanan kitabından (2014, s. 392-394).
Süreç tam tersine işledi ve 1993’te tartışabildiğimiz meselelerin bazılarını şimdi tartışamaz hale geldik. Sebep? Rahmetli Özal zamanında hoşgörülü davranılan 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun tarihi tartışmanın önüne bir duvar olarak dikilmiş olmasıdır. Fakat Mumcu’nun bu kanunla ilgili söyleyecekleri de vardır. Bunlardan birini beraberce okuyalım:
“Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Yasa kalksın. Emperyalizmi yurt topraklarından kovmuş, devrim yapmış, cumhuriyet kurmuş bir büyük adam elbette böyle yasalarla korunmaz. Ve korunmamalıdır.” (Cumhuriyet, 5 Haziran 1991)
Yandaki gazete kupürüne dikkatle bakın. Ne görüyorsunuz?
Cumhuriyet gazetesinde merhum UğurMumcu manşeti atmış sayfaya:
“TARİH NUTUK’LA YAZILMAMALI.”
Hem de birilerinin çok korktuğu Kâzım Karabekir Paşa’nın ağzından.
Tarih: 28 Nisan 1990 Nereden nereye değil mi?
Bugün bu cesurane manşeti hangi gazete atabilir, bir düşünün.
Ama Uğur Mumcu döneminde Cumhuriyet gazetesi atabiliyordu.
1962’den beri Türk sosyalizmini savunuyor ve bunun Kemalizm’le çelişmediğini iddia ediyordu. Bu onun iddiası elbette. Tartışmaya açık.
Batıcı olmayan Kemalist
Kemalizm’in batılılaşma hamlelerini (şapka devrimi dahil) ölümüne savunuyordu ama safderun bir batıcı değildi.
Şu bir gerçek ki Cemil Meriç’in dediği gibi Türkiye’ye sistem olarak Batı/kapitalizm eleştirisi Marksist düşünceyle gelmiştir. Uğur Mumcu da bir sosyalist olarak gözü kapalı bir batıcı değildi. Şu satırlarını okuyalım beraberce:
“Avrupa, bugünkü aşamasına ve düzeyine (…) Asya’yı, Afrika’yı sömürerek, geri ülkelerin servetlerine el koyarak gelişti. Asya’nın sarı, Afrika’nın kara derili insanları, hep bugünkü batı uygarlığı için çalıştılar. (…)
Tüm sömürücüler için doğunun yoksul halkının alın teri ve kanı, Avrupa bankalarında banknot oldu, kentlerde gökdelen, hastane, okul, konser salonu… (…) Batı, doğuya önce kılıçları kalkanları mızrakları sonra kültürü ile gelerek, önce doğunun servetlerini sonra kültürünü yozlaştırdı.
Nerede bir batı uygarlığı yapıtı varsa, orada doğu insanının emeği, hakkı, alın teri vardır. Füzelerden konser salonlarına, viskilerden dokuma tezgâhlarına kadar.” (“Gerçek uygarlık”, Kim dergisi, 1 Eylül 1967.)
Nihayet katıldığı bir panelde (ve değişik yazılarında) dile getirdiği meşhur bir “Türk vatandaşı” tanımı vardır Uğur Mumcu’nun ki, ibretliktir. Bu yazıyı işte o tanımla bitirelim:
“Türk vatandaşı İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman Ceza Mahkemeleri Usulü yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”
Cumhuriyet devrinde yapıldığı söylenen ama ne “Türk” ne de “devrim” olan Türk Hukuk Devrimi’nin bundan daha nefis bir ironisini merhum Uğur Mumcu’dan başka yapan çıkmamıştır.
Yılmaz Öztuna 75 yıl önce Atatürk’ü Koruma Kanunu hakkında ne demiş?
Mustafa Armağan İletişim: yeniakit@yeniakit.com.tr
Yılmaz Öztuna 75 yıl önce Atatürk’ü Koruma Kanunu hakkında ne demiş?
MUSTAFA ARMAĞAN
1951 Temmuz’unda Adnan Menderes hükümeti tarafından çıkarılan 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu ilk kanun teklifi verildiğinden beri bir hayli tartışmalara yol açmıştı. Hatta TBMM Komisyonundan geri dönmüş, ikinci kez Komisyona götürülen teklif İsviçreli Yahudi ‘ticaret hukuku’ hocası Prof. Ernst Hirsch’in ‘ceza kanunu’nu ilgilendiren akla seza bir formülü sayesinde hazırlanmıştı.
“Kanun neden çıkarıldı? Çıkarılmasaydı daha iyi olmaz mıydı?” gibi soruları şimdiye dek çok cevaplandırdım. Ancak 1951 yılında Cumhuriyet döneminin en önemli tarihçilerinden merhum T(ahsin) Yılmaz Öztuna’nın Sebilürreşad dergisinde (cilt IV, Sayı 100, s. 391) çıkmış olan makalesi kanunun arzettiği tehlikelere dikkat çekmesi bakımından değerli bir yorumdur.
Bilmek her zaman bilmemekten yeğdir. Bu önemli yazıyı sizinle paylaşmak ve yakın tarih tartışmalarına ışık tutmak istedim. Yazının tamamı aşağıdadır:
“Gazetelerin yazdığına göre, Adalet Bakanlığı bir “Atatürk’ü Koruma Kanunu” tasarısı hazırlamış ve bunu acele görüşülmek üzere Meclis’e sunmuştur. Bu tasarı, şu fiillerin “ağır cezalar”a çarptırılmasına dairdir. a.) Atatürk’ün resim ve heykellerine tecavüz, b.) Atatürk’e lisânen tecavüz, c.) Atatürk’e neşren tecavüz.
İşbu kanun tasarısının hangi hukukçular tarafından hazırlandığı meçhulümüzdür. Onun için, komisyonu teşkil eden zevâtın salâhiyet dereceleri hakkında bir şey bilmiyoruz. Ancak, kanun tasarısının ruhu çok kötü bir hukukî intibâ bırakmaktadır. Demokrasiye geçtiğimizi ve antidemokratik kanunları ilga edeceğimizi iddiâ ettiğimiz şu günlerde, “antidemokratik kanun”un bir şaheseri meydana gelmek üzeredir. Bugün hiçbir demokrat (ve hatta antidemokrat) memlekette herhangi bir şahsı korumak için bu şekilde bir kanun yoktur. Ve böyle bir kanunun vaz’ı da hiçbir zaman mevzu-i bahs olmamıştır. Zira “şahıs” mefhûmu, totaliter zihniyetin birinci ifadesi olup, demokrasi ile bağdaşmasına imkân yoktur. İyi düşünülürse, yalnız bu tek kanunun, Türkiye’de demokrasiyi hemen imha etmeğe ve bir-iki sene evvelki totaliter rejimin tekrar teessüsüne imkân vermeğe kâfi geldiği tebellür eder (ortaya çıkar). Zirâ “lisânen ve neşren hakaret” diye, mevzu, alabildiğine suiistîmale müsaittir. Meselâ bir vatandaş, Atatürk’ün her gece içki içtiğini bir hâtıra kabîlinden nakl etse, “lisânen hakaret” suçu ile tasrih olunduğu üzere “ağır” cezaya çarptırılacaktır. Kezâ hiçbir fikir ve kalem erbâbı, bu mevzûa uzaktan olsun dokunmağa cesaret edemiyecektir. Bir târihçi, cumhuriyet devrine ait vesikalar neşredemiyecek, yazı yazamıyacaktır. Meselâ bu satırların muharririnin son yarım asırlık tarihimize dair bir kitabı vardır ki, kanun kabul edildiği taktirde, ve mer’î (yürürlükte) bulunduğu müddetçe, hiçbir zaman Türkiye’de neşrine ihtimal yoktur.
27 sene, “Garb’den şunu aldık, bunu aldık” diye böbürlenmekle geçmiştir. Garb’den, en mühim şeyleri alamadığımızın hâlâ farkında değiliz: Esprit critique (eleştiri ruhu), müsbet çalışma ve fikrî müsamaha (hoşgörü) mefhumlarını... Garb’i bugünki “Garb” yapan, bu mefhûmların alabildiğine inkişafı olduğu gibi, İslâm âleminin inhitatına (gerilemesine) sebeb de, bu mefhûmların gittikçe kıymetinde(n) kaybetmesidir. 14 Mayıs’dan (1950) beri birkaç satır yazabiliyor, biraz konuşabiliyorduk. Bu kanun ile, fikir hürriyeti ve tenkidî zekâ imhâ olunacaktır. Böylece, son ümid kapısını da arkasına kadar kapıyarak, Garb’den alınmıyacak ne varsa hepsini aldığımızla öğünmekte devam edeceğiz. O alınmıyacak şeylerdir ki, Türk milletinin ırkî karakterini değiştirmek üzeredir.
Efendiler, sorarım size. Bana tek misâl verebilir misiniz? Dünyanın hangi memleketinde bir tek “şahıs” için bu mâhiyette bir kanun çıkarılmıştır? Bugün Garb milletleri, kendi kitlelerinin büyüklüğü ile mütenâsiben yetiştirmiş oldukları millî liderlerini, alabildiğine tenkid süzgecinden geçirmekle meşguldür. Ancak böylece “hakikat”e vasıl olabilmek imkânı mevcuttur. Bir millet, yakın mâzisinin tarihini uydurma tarih kitaplarından okursa, bir devrin tarihini kaleme almak veya bu mevzua malzeme temin etmek istiyenler, kanunen susturulursa, o milletin hangi maksatlarla aldatıldığına dâir, biraz derin düşünmesini bilen kafalarda, acı bir sual yer etmez mi? Ve hiçbir hukuk sistemi, bu şerâitin (şartların) hüküm sürdüğü memlekete, “demokrat” vasfını verir mi?
Bir noktada da iftihâr etsek yeridir ki, bâzı sahalarda, bugünki Garb’i en az bir asır geride bırakmış bulunuyoruz. Meselâ son 27 senede Peygamberlere söğülmüş, tarihin artık kat’î hükmünü verdiği büyük millî kahramânlar ile istihzâ (alay) edilmiş, Türk büyükleri küçültülmek ve küçük düşürülmek istenmiştir. İşte tenkid fikri ve müsâmaha mefhumu, muâsır Garb’de (çağdaş Batı’da) henüz dereceden (?) inkişaf edememiştir. Şimdi nasıl olur da, Türk ırkının mukaddesatını ve dev dâhîlerini feda bahasına ulaşmış bulunduğumuz bu seviyeyi, bir tek şahıs uğruna kaybetmeğe razı olabileceğiz? Kaldı ki, bu kanun tasarısı kabul edilirse, Türkiye’de hangi zümrelerin borusu(nun) öttüğünü, dosta ve düşmana artık tam mânâsıyle teşhir etmiş bulunacağız demektir.”
Tarihçinin ne kadar haklı olduğunu aradan geçen üç çeyrek asır turnusol kağıdı gibi berrak bir şekilde ortaya koymuştur.
.