ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
Murat Bardakçı
Giriş: 12.04.2017 - 00:52
Elyazısı
YAZ-BOZ tahtasına çevrilen eğitim sisteminde yine değişiklik var: Okullarda “bitişik eğik elyazısı” öğretimine son verilecek ve “dik temel harfler”e geçilecekmiş!
Bu “bitişik eğik elyazısı”nın neyin nesi olduğunu bir türlü anlamamışımdır...
“Elyazısı” zaten harflerin bitişik yazılmasıdır, yani hikmeti budur! Harfler ayrı yazıldıkları takdirde o yazı “elyazısı” olmaktan çıkar, Batı’nın “block letters” dediği “kitap harfi” olur.
“Eğiklik”, yani “italik harf” merakı ise ayrı bir muamma...
Aynı muamma “dik temel harfler” dedikleri yazı için de mevcut. Herkesin bildiği “kitap harfleri” ifadesinin yerine havalı bir kavram aranmış ve “dik temel harfler” üzerinde karar kılınmış olmalı!
Okullarda elyazısından kitap yazısına dönülmesi kararına gerekçe olarak velilerden uzun müddettir gelen yoğun şikâyetler ve öğrencilerin yazmakta hakikaten zorlanmaları gösteriliyor.
KÜÇÜK HARF, VAKİT İSRAFIDIR
Aynı şikâyetleri çocukları ilkokula giden arkadaşlarımdan da işitiyorum ama elyazısı öğretiminin başarısızlığında bence daha önemli iki sebep var: En erken üçüncü sınıfta öğretilmesi gereken elyazısının ilkokula daha yeni başlamış beş-altı yaşındaki çocuğun önüne konması ve daha da önemlisi, öğretmenlerden bazılarının elyazısında acemi olmaları, yani günlük hayatlarında bu yazıyı kullanmamaları...
Pedagog yahut eğitimci falan değilim, elyazısının en erken üçüncü sınıfta öğretilmesi gerektiğini kendimden örnek alarak söylüyorum. Ben ve sınıf arkadaşlarımdan birçoğu bu yazıyı üçüncü sınıfta öğrendik, hayatımız boyunca başka yazı kullanmadık ve “vakit israfı”ndan ibaret olan küçük harflere hiç rağbet etmedik...
Millî Eğitim, şimdi çocukluk senelerimizin sistemine dönüyor...
Ama, 60’lı yıllarda bile elyazısını doğru dürüst öğrenenler şanslı sayılırlardı, zira bu yazıyı gösterebilecek öğretmenler o zamanlarda da nâdirdi. Bizden sonraki nesiller işinin erbâbı öğretmenlerin elinde yetişmedikleri için elyazısından uzak kaldılar ve küçük harflere mahkûm olmaktan kurtulamadılar!
ATATÜRK’ÜN İMZA SİPARİŞİ
Şimdi, açık konuşalım: Millet olarak yazımız çirkindir! Lâtin harflerini kabul ettiğimiz 1928 sonrasında estetik şekilde yazabilenler gerçi çıkmıştır ama ekseriyetin yazısı her dâim kargacık-burgacık olmuştur.
Devletin kurucu kadrosunun elyazılarına bakarsanız, neredeyse tamamının kötü olduğunu görürsünüz. Yazıları kötüdür, zira o nesil Lâtin harflerini harf inkılâbından sonra kullanmaya başlamışlardır ve ileri yaşlarda öğrenilen yeni bir yazının düzgün olması mümkün değildir. Hattâ, ismin ve soyadının karakteristik şekilde yazılması demek olan “imza” bile bizde mânâsız bir karalamaya dönmüştür ve Atatürk’ün Lâtin harfli imzasını Robert Kollej’in “kaligrafi”, yani güzel yazı hocası Vahram Çerçiyan’a sipariş etmesinin sebebi de imza niyetine şekilsiz bir karalama ihtimalinden endişeye düşmesidir.
Elyazısının ilkokullarda öğretilmesi gayet yerinde bir proje idi ama pilot uygulamalar olmadan başlanması, defter ile kalemi ilk defa görmüş küçük çocukların bu yazıyı kullanmaya zorlanmaları, üstelik öğretmenlerin çoğunun gerçek elyazısından uzak yetişmiş olmaları, bu yazıyı velilerin de bilmemeleri ve Millî Eğitim’in “bitişik eğik elyazısı” diye bir “italik” merakına kapılması projeyi maalesef çökertti.
Elyazısı serî şekilde yazmayı sağlamasının yanısıra estetik hissini de geliştiren bir karakter aynasıdır ama bizler bu aynadan maalesef mahrumuz!
Düzgün elyazısının ne olduğunu ve nasıl yazılacağını öğrencilerden önce öğretmenlerine belletmediğimiz takdirde müfredatı istediğimiz kadar değiştirelim, yazı niyetine bu kargacıkburgacık karalamalardan kurtulamayız!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 14.04.2017 - 01:06
Tek Adam!
Referandumda, şunun şurasında iki gün kaldı...
Haftalardır devam eden tartışmalar sırasında sadece politikacılarımız değil, köşe yazarlarımız da meydana indiler, ilk defa bu kadar açık şekilde taraf oldular, karşılıklı suçlamalar ile hakaretler ardarda geldi ve bu arada tarih de bir güzel tahrif edildi...
Meselâ, CHP lideri KemalKılıçdaroğlu önceki gün “Atatürk tek adam değildi” buyurdu!
Kemal Bey’in bu iddiası doğru ise, ŞevketSüreyya’nın üç cildlik o koskoca eserini, yani “Tek Adam”ı kaldırıp çöpe atmamız gerekecektir! Hatta sadece o emsalsiz eseri değil, Cumhuriyet’in kurulduğu senelerde ve ardından gelen tek parti iktidarı devrinde Avrupa’da bir-iki devlet hâricinde kıt’anın neredeyse tamamında tek adam iktidarının hüküm sürdüğünü anlatan yerli ve yabancı bütün tarih kitaplarını da...
Atatürk dönemini, özellikle de Atatürk’ün hükümet işlerine müdahalede bulunup bulunmadığını en mükemmel şekilde anlatan eserlerin başında, o devrin güçlü isimlerinden olan KılıçAli’nin 1952’de Milliyet Gazetesi’nde yayınladığı ve yayını aylarca devam eden hatıraları gelir.
OKUYUN, KARARI SİZ VERİN!
Bu hatıralardan aşağıda nakledeceğim bazı bölümleri okuyun ve Atatürk’ün “tek adam” olup olmadığına siz karar verin:
Atatürk, zamanın Tarım Bakanı’ndan memnun değildir, yakınlarına “Bu beceriksiz adamı İsmet Paşa niçin tutar, bir türlü anlayamıyorum” demektedir ve söyledikleri İsmetPaşa’nın kulağına gitmiştir.
Bir gece Çankaya’daki sofrada Atatürk yine Tarım Bakanı’nın beceriksizlliklerinden sözetmeye başlayınca, İsmetPaşa nasıl oldu ise parlar ve “Haberim olmadan mütemadiyen vekiller istifaya mecbur ediliyor, maruzatıma itimat edilmeyerek sözlerin başkalarından tahkik mevzuu oluyor. Devlet işlerine ait bütün kararlar sofrada veriliyor, gayrımesuller işe karışıyor. Bu gibilerden korkuyorum” deyiverir.
Atatürk hiddetlenmiştir, “Ya, demek böyle. Demek devlet işleri hakkında sofrada, yani serhoşlukla kararlar veriliyor demek istiyorsunuz. Öyle mi? Bu nasıl lâf? Bu nasıl düşünüş? Bu ne cür’et? Maksadını anlıyorum, pekâlâ” diye bağırdıktan sonra masadaki rakıların kaldırılmasını ve yemeğin servis edilmesini söyler, biraz sonra da “Gidiniz, istirahat ediniz” deyip misafirlerini gönderir.
O geceki hadise, Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki gerilimin başlangıcıdır...
‘VALLAHİ SENİ MAHVEDERİM!’
Bir başka akşam, daha büyük tartışma çıkar, daha doğrusu Cumhurbaşkanı zamanın başbakanını daha sert sözlerle paylar:
İngiltere Kralı’nın Atatürk’e İngiltere’nin en önemli nişanlarından olan “dizbağınişanı” vermek istediği söylentisi çıkmış, Atatürk nişanı kabul edeceğini hissettirmiş ama Başbakan İnönü karşı çıkmıştır. Sofrada dizbağı nişanından bahsedilirken Atatürk “İngiliz milleti ...beni severler, bilirsiniz ki vaktiyle Lloyd Georg’u (İngiltere’nin eski başbakanını) benim yüzümden işbaşından uzaklaştırıverdiler” diyecek, İsmetPaşa ise “Böyle bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Lloyd George kendi fırkası (partisi) tarafından düşürülmüştü” diye karşı çıkacaktır.
Atatürk bu karşılık üzerine İstiklâl Harbi’nin zaferle neticelenmesinden sonra İngiltere’de yaşananları kısaca hatırlatacak ve başbakanını kastederek “Ha... Anlaşıldı. Bu akşam dolgun gelmiş. Bir derdi var galiba” diyecek ama biraz sonra daha da hiddetlenerek “Efendiler! Bu anda hükümet makinesi işlemiyor. Başvekil bu dakikada Ankara’da emirlerini yaptıracak mesul bir muhatap bulamıyor. Bu nasıl idaredir? Hükümet makinesi idaresizlikten durmuş, yorulmuş vaziyettedir” dedikten sonra asıl sözünü söyleyecektir:
“Bak buraya İsmet! Vallahi seni mahvederim! Böyle idare olmaz!”.
Sonrası, malûm... İsmetPaşa 1937’de başvekillikten azledildi, yerine CelâlBayar getirildi ama Atatürk’ün önceki hükümete olan hiddeti bir türlü azalmadı. Atatürk, İsmetPaşa’nın artık başvekil olmadığı günlerde de kendisine ters gelen bazı ifadeleri üzerine sofrada “Sözüme dikkat et: Sen olmayabilirsin, şu veya bu olmayabilir, fakat ben varım, ben!” diye bağıracak ve bu fırça seansını Selânik günlerinde öğrendiği Rumca bir kelime ile, “Katalavis?”, yani “Kafanadankettimi?” diyerek noktalayacaktı.
Tarih, hiçbir zaman bu referandum öncesinde olduğu kadar siyaset vasıtası yapılmamış ve böyle tahrif edilmemişti!
..Murat Bardakçı
Giriş: 16.04.2017 - 07:47
Bu meşhur şarkının sözlerinin bir ruh celsesinde yazdırıldığını bilir misiniz?
Erol Sayan, Türk Müziği’nin bugün yaşayan en önemli bestekârıdır. Aşkı ve hüznü mükemmel şekilde terennüm eden şarkıları yarım asır boyunca dillerde dolaşmıştır, hattâ bu şarkıların birçok kişi için önemli hatıraları vardır. İşte, Erol Sayan’ın en meşhur eserlerinden olan “Geçsin günler haftalar” sözleri ile başlayan “Hatıra” isimli meşhur eserinin bir ruh celsesine dayanan bestelenme macerası...
Bugün referandum var; siyasetten bahsetmek, ucundan-kenarından da olsa siyasete temas etmek yasak, dolayısı ile bambaşka konularda kalem oynatmam gerekiyor...
“Ne yazayım?” diye derin derin düşünürken geçen hafta gittiğim bir konseri hatırladım: Cemal Reşid Rey Konser Salonu’nda verilen, Türk Müziği’nin hayattaki en seçkin bestekârı olan ve şarkılarının bir değil, en az birkaçını mutlaka bildiğiniz Erol Sayan’ın eserlerinin icra edildiği konseri...
Konserde kimin hangi eseri okuduğundan yahut icraların nasıl olduğundan falan bahsedecek değilim; üstad Erol Bey’in çok bilinen ama nasıl bestelendiği konusundan pek haberdar olmadığımız şarkısının ortaya çıkma hadisesini anlatacağım...
Üstad bestekâr Erol Sayan ve tanburu.
RUH ÇAĞIRAN BÜROKRATLAR
Bugün ellili yaşlarda olan birçok kişinin hayatında, Erol Sayan’ın şarkılarının mutlaka bir yeri vardır. Neş’eli anlarında o şarkılardan biri ile daha da neş’elenmiş, hüzne kapıldıklarında üstadın içli bir şarkısını terennüm etmiş yahut sevdiklerine aşklarını yine onun eserleri ile ilân etmişlerdir.
“Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz, unutulmaz”ın, “Bana bir aşk masalından şarkılar söyle”nin, “Kadehinde zehir olsa ben içerim, bana getir”in, “Yine yakmış yâr mektubun ucunu”nun, “Dertli ne ağlayıp gezersin burda”nın, “Yoksun diye bahçemde çiçekler açmıyor bak”ın ve daha bir hayli meşhur şarkının bestekârı olan Erol Sayan’ın en bilinen eserlerinin başında “Hatıra”sı gelir; yani “Geçsin günler haftalar / Aylar mevsimler yıllar” sözleri ile başlayan şarkısı...
İşte, bir zamanlar Türkiye’nin dört bir tarafını saran ve marş gibi okunan “Geçsin günler haftalar”ın bilinmeyen bestelenme öyküsü:
Yedek subaylığını tamamladıktan sonra Ankara’ya yerleşen Erol Sayan henüz radyoya girmemiştir, Ziraat Bankası’nda çalışmakta ve musiki ile amatörce uğraşmaktadır ama yapmaya başladığı besteleri ile ismini duyurmaya başlamıştır.
Bir başka merakı da, o senelerin Ankara’sında hayli moda olan, akşamları evlerde sık sık tertip edilen, hattâ Türkiye’nin önde gelen yüksek bürokratlarının da iştirak ettikleri ruh celselerine katılmaktır...
Klâsik müziğimizin son büyük bestekârlarından Refik Fersan.
ŞARKIYI UZATTI
Erol Sayan, 1960’ta Enis Behiç Koryürek’in “Hatıra”sını da bestelemiştir: “Geçsin günler haftalar / Aylar mevsimler yıllar / Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın”...
Ama bu yeni eserini okunması için piyasaya çıkartamamış ve radyoya da göndermemiştir, zira güfte kısa olduğu için şarkı gereken süreyi, yani en az üç dakikayı tamamlayamamaktadır.
Bir akşam yine evlerden birinde üst düzeydeki devlet büyüklerinin de iştirak ettikleri bir ruh celsesi yapılmaktadır. Ruhlarla temasa geçtiğine inanılan medyum “trans”a geçmiş, yani derin bir uykuya dalmıştır. “Öteki âlemden bir ruhun teşrif etmesi” istenir, medyum biraz sonra değişik bir ses tonu ile “Ben, Enis Behiç!” der; celseye katılanlar “ruh”a sorular sorarlar ve medyum cevaplar verir! Erol Sayan da, Enis Behiç’in uzun seneler önce yazdığı “Hatıra isimli şiirinin sonuna bir ilâve yapması” ricasında bulunur...
Enis Behiç Koryürek.
Ve, medyum bazı mısralar okumaya başlar: “Ömrüm sensiz geçse de aşkın gönlümde kalsın / Gülen gözlerin binbir teselli ile baksın / Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın”...
Güftenin eksik olan kısmı gelmiş ve “Hatıra” artık icra edilebilmesi için gereken süreye ulaşmıştır...
CELSELERDE NELER NELER OLDU...
İşte, o geceden kısa bir müddet sonra Türkiye’de marş gibi çalınıp okunan ve memleketin en fazla dinlenen eserinin, “Geçsin günler, haftalar”ın pek bilinmeyen bestelenme öyküsü...
Ankara’da senelerce devam eden ve Yunus Emre’nin, Orhan Veli’nin ve diğer önemli isimlerin “ruhlarının davet edildiği” o celselerde daha başka neler yaşandığını bir bilseniz...
Ama bütün bunları benim yazmam pek doğru olmaz, zira bu iş o celselerin bazılarında “operatör” olarak bulunan, yani celseyi idare eden üstad Erol Bey’e düşüyor...
Enis Behiç’in ruhlara yazdırdığı bir başka şiiri de Refik Fersan bestelemişti
Enis Behiç Koryürek, 1891’de İstanbul’da doğdu...
Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra Dışişleri’ne girdi, çeşitli Avrupa başkentlerinde diplomat olarak bulundu, İstiklâl Savaşı senelerinde Millî Mücadele’ye hizmet veren İstanbul’daki gizli “MM” teşkilâtına katıldı, zaferden sonra bir müddet okullarda Fransızca ve edebiyat hocalığı yaptı, sonra bürokrasinin yüksek makamlarında görev aldı ve hayata 18 Ekim 1949’da Ankara’da veda etti.
Enis Behiç’in Çedikçi Süleyman Efendi’nin “ruhu” ile temas ederek yazdığı eser: “Vâridât-ı Süleyman”.
‘BEŞ HECECİLER’DEN
Şair olarak gençlik senelerinde aruz ile yazdığı ve o zamanın en önemli edebiyat dergisi olan Servet-i Fünun’da yayınladığı şiirleri ile tanınan Enis Behiç, 1912’den itibaren Ziya Gökalp’in teşviki ile “Milli Edebiyat” akımına katıldı ve hece veznine yöneldi. 1927’de ilk şiir kitabı “Miras”ı yayınlamasının ardından Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Halit Fahri Ozansoy ve Orhan Seyfi Orhon ile beraber “Beş Hececiler” grubunun mensubu kabul edildi. Sade ve anlaşılır bir Türkçe ile yazdığı şiirleri artık memleketin her tarafından okunuyordu...
Enis Behiç, sonraki senelerde Türkiye’de ruh çağırma ve ispritizma işlerinin öncüsü olan Dr. Bedri Ruhselman ile tanışması üzerine bu işe merak saldı: Ruh celselerine musiki âlimi Hüseyin Sadettin Arel ile beraber “medyum” olarak katılıyor, orada bulunan dostları da Enis Behiç’in ruhlardan aldığı “tebliğler”i kaydediyorlardı. “Öteki âlemden” geldiği söylenen bu tebliğlerin arasında, Enis Behiç ile temasa geçen ve 1734’te Trabzon’da vefat ettiğini söyleyen ama kaynaklarda hayatı hakkında hiçbir bilginin bulunmadığı Çedikçi Süleyman Çelebi adında bir Mevlevî’nin yazdırdığı şiirler de vardı. Enis Behiç artık her celsede Çedikçi Süleyman Çelebi ile temas ediyor, Süleyman Çelebi’nin “ruhunun” yazdırdığı şiirlerin adedi arttıkça artıyordu.
Çedikçi Süleyman Efendi’nin “ruhunun” Enis Behiç’e yazdırdığı ve Refik Fersan’ın bestelediği Mahur makamındaki eserin girişi.
İKİ ÖNEMLİ BESTEKÂR
Şair, bu şiirleri 1949’da “Vâridât-ı Süleyman” isimli kitapta biraraya getirdi. Kitabın kapağında Enis Behiç ile beraber Çedikçi Süleyman Çelebi’nin de ismi bulunuyor ve ismin hemen altında parantez içerisinde “Ruhundan İlhamlar” ifadesi yeralıyordu. Yine kapakta yeralan “Allah bes ve der heme an zül-cemâl bes!”, yani “Allah ve onun cemâli her zaman kâfidir” ifadesi de, o devrin en meşhur hattatlarından olan Hâmid tarafından yazılmıştı. Vâridât-ı Süleyman “çok yüksek seviyedeki celse” yahut “toplantı” demek olan otuz sekiz adet “Bezm-i Alî”den meydana geliyordu. Her “bezm”de Çedikçi Süleyman Çelebi’nin tasavvufî bahislerde ve öğüt şeklinde yazdırdığı şiirler vardı.
Kitap, o senelerin entellektüel çevrelerinde büyük alâka uyandırdı. Bir kesim “Vâridât-ı Süleyman”ın Çedikçi Süleyman Çelebi’ye değil, tamamen Enis Behiç’e ait oldu- ğunu iddia etti ama ekseriyette olan bir başka kesim eserin “ilâhî ilhamla yazdırılmış bir şâheser” olduğuna inandı. Hattâ, o devrin meşhur tasavvufçularından Ömer Fevzi Mardin de “Vâridât-ı Süleyman” hakkında 800 küsur sayfalık bir şerh yayınladı.
Avrupa’da 1930’lu senelerde yapılan bir ruh celsesi.
Çedikçi Süleyman Çelebi tarafından yazdırıldığı söylenen şiirler Türk Müziği’nin çok önemli bir bestecisinin, 1893 ile 1965 arasında yaşayan Refik Fersan’ın da alâkasını çekti ve kendisi de Mevlevî olan Refik Fersan “Vâridât-ı Süleyman”daki şiirlerden birini, “Haml-i Meryem’le Mesih’in doğuşuna kıl iman” mısraı ile başlayanını Mahur makamından besteledi ama eser bildiğim kadarı ile bugüne kadar icra edilmedi.
Aynı devrin çok önemli bir başka bestekârı Suphi Ziya Özbekkan da “Vâridât-ı Süleyman”ın ilk sayfasında yeralan “Allah bes ve der heme an zül-cemâl bes!” ifadesini Rast makamından dinî musiki formlarından “gülbank” hâline getirecekti...
Enis Behiç’in “Geçsin günler haftalar”ı hâlâ icra ediliyor ama sözünü ettiğim diğer iki eseri ne zaman ve nerede dinleyebileceğiz, kimbilir...
.Murat Bardakçı
Giriş: 17.04.2017 - 00:22
İki sene beklemeye ne gerek var?
Referandum nihayet yapıldı ve netice belli oldu...
Birkaç aydan buyana şimdiye kadar görmediğimiz, yaşamadığımız, şahit olmadığımız yoğun ve sert bir kampanya ile dolu günler geçirdik. “Evetçi” yahut “Hayırcı” yazarlar referandumu bahane edip bütün mevcudiyetleri ile ortaya atıldılar ve birbirlerine girdiler! Sokakta doğrudan doğruya, yani yüzlerine söylendiği takdirde en azından kafa-göz yarılması ile neticelenecek hakaretler sıradan ifadeler gibi kullanıldı, bazı yazarlar Cumhurbaşkanlığı’na kendileri aday oldukları takdirde bile göstermekten âciz kalacakları çabayı canlarını ortaya koyarcasına sandıktan “Evet” veya “Hayır” çıkması için sarfettiler ve bazı politikacılar da vârolmamış bir tarih yazmaya soyundular!
Netice ortada: Referandumda “Evet” dendi ama basın ve toplum öylesine kamplaştı ki, mevcut dağınıklığı toparlayabilmek için ne kadar zaman gerekeceğini ve toparlanabilmenin mümkün olup olmayacağını sadece Allah bilir!
NEREDE BU MELEKLER?
Akıl ve mantık sınırlarını fena halde zorlamaya başlayan bu kamplaşma dün gece sonuçların belli olmasından sonra bile devam ediyordu: Bazı kişiler çok daha önceden daldıkları ümit deryâsından referandumun “Evet” ile neticelendiğinin kesinlik kazanmasından sonra bile hâlâ çıkamamışlardı! Sanki gökten üç melek inecek, sonuçları tersyüz edip referandumun neticesini “Hayır”a çevireceklerdi...
Bugünden itibaren göreceğiz: Hayal okyanuslarında kulaç atanlar “Evet” ile “Hayır” arasındaki farkın tahminlerden az olmasını dillerine pelesenk edecek, sonucun geçersiz sayılması gerektiğini ve bu oy oranı ile hükmetmenin mümkün olamayacağını söyleyeceklerdir! Zira böyle “dediğimdedikçilere” göre karşı görüştekilerin verdikleri oylar kendi görüşlerindeki oyların yüzde iki yahut üç değil, yüzde yetmiş ve hattâ seksen bile ilerisinde olsa o oylama geçersizdir, zira “demokrasi” denen kavram kendi düşüncelerinin tasdikinden ibarettir!
Dün geceden itibaren artık yepyeni bir yola girdik: Türkiye’de bundan böyle “Cumhurbaşkanlığı” değil, “Başkanlık” vardır ve yeni sistemin isminin açıkça telâffuz edilmesi gerekir.
Önemli olaylara alâkasız ve başka isimler takmaya pek meraklıyızdır. Hatırlarsınız, 1974’te Kıbrıs’a çıkan askerlerimiz sanki mitralyözlerle, toplarla, bombalarla değil de çiçeklerle karşılanmışlar ve hiç şehid vermemişiz gibi savaşın adı “Barış Harekâtı” olmuştu. Hükümetleri deviren ve sıra sıra darağaçları kuran darbeler “Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin İç Hizmet Talimatnamesi gereği koruma ve kollama görevini yerine getirmesi” idi... Cumhurbaşkanları bir-iki aylığına nefes almak, Ankara’nın dertlerinden kurtulmak ve kafalarını dinlemek için İstanbul’a gelirler ama gelişleri “Beyefendi’nin yaz çalışmalarını İstanbul’da sürdüreceği” gibisinden tuhaf bir resmiyetle duyurulurdu...
ADINI KOYUP UYGULAYALIM!
Referandumda kabul edilen Anayasa değişikliği 2019’da yürürlüğe girecek ve yeni sistem bundan iki sene sonra işlemeye başlayacak...
Ama zaten gergin olan iç ve dış siyasetin bu kadar beklemeye tâkati var mı?
Yok! Zira bu iki sene boyunca en başta bürokraside bir şaşkınlık yaşanacak, değişmesi gereken binlerce yönetmelik üzerinde çalışılırken ardarda tartışmalar çıkacak ve iki sene sonra bir sıkıntı ile karşılaşılabileceği endişesi ile birçok bakanlıkta işler belki de durma noktasına gelecek! Meselâ memur aylıklarının hesaplanmasında ölçü kabul edilen “BaşbakanlıkMüsteşarlığı” makamı 2019’dan itibaren mevcut olmayacağı için maaş ödemelerinde bile aksaklıklar yaşanabilecek.
Dolayısı ile bütün bu fena ihtimallerin bertaraf edilebilmesinin tek bir yolu var: Yeni sistemin çalışmaya başlaması için iki sene beklenmemesi, “Başkanlık” ve milletvekili seçimlerinin hemen hazırlanacak hukukî düzenlemelerin ardından bu senenin sonbaharında yahut en geç önümüzdeki ilkbaharda birarada yapılması!
Halkımızın oyları ile kabul edilen “Başkanlıksistemi”, memlekete hayırlı olsun!
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.04.2017 - 00:41
Gençlerimizin zarif Türkçesi ve 'kapak'
Farkında mısınız? Gençler sevgilerini, muhabbetlerini, takdirlerini ve günlük hadiseleri artık hakaretlerle yahut küfürlerle ifade ediyorlar. Beğenmeyi ifade eden sıfatların yerini ağır kelimeler aldı, eskiden muhataba söylendiği takdirde kan çıkartabilecek, en azından söyleyene okkalı bir yumruk indirtecek sözler şimdi birer muhabbet yumağı!
Delikanlı uzun zamandır görmediği arkadaşı ile karşılaşıyor ve hasretini gayet zarif şekilde ifade ediyor: “Nerdesin lan it? Özledim!”... Hoş vakit geçirip kurtlarını iyice döken bir diğeri “Hayvan gibi eğlendiğini” söylüyor, gittiği yerde çalan müziğin ritmine uyup birkaç dakika dans niyetine kıvıranı “Eşşek gibi oynadığını” anlatıyor; ahmak ıslatana, yani hafif yağmura yakalananı “Köpek gibi ıslandım” diyor, fazla yorulanı da hiç sıkılmadan “validesinin başına birşeylerin geldiğini” hikâye ediyor.
İnkâra lüzum yok, “Türk değer yargısı” her zaman değişik ve kendine mahsustu! Meselâ güzel bir müzik mi çalındı, icrayı beğenenler arasından “Ulan, herif ne okuyor!” yahut “Hayvan karının sesine bak, helâl olsun” diyenler mutlaka çıkardı ama o zamanlarda az kişiye mahsus olan böyle “asil” değerlendirmeler şimdi değer yargısının genel kalıbına döndü!
RUHUN YELPAZESİDİR, AMA...
Bu şekildeki konuşanlar, yorumlarını bu sözlerle yapanlar ve küfürleri havalarda uçuşturanlar artık sadece erkekler değil; kadınlar, özellikle de genç kızlar erkekten de beter! Karşısındakinin anası, babası, ailesi, sülâlesi ve ecdadı hakkında söyledikleri bir tarafa, yapmalarına fiziken imkân bulunmayan temennilerini de küfür niyetine sıralamaları işi hakaret boyutundan edepsiz bir mizah çizgisine getiriyor...
Eskiler “Küfür ruhun yelpazesidir” derlermiş; bu sözde hakikat payının bulunduğuna tecrübeleriniz ile sizler de mutlaka emin olmuşsunuzdur. Ama küfrün de bir raconu vardır. “Bilmemnenin evlâdı” diye ağız dolusu haykırışları İstanbul’un en ağır ama en zarif küfrü olarak bilinen “Hangi babana küfredeyim?” sözündeki buluş inceliği ile mukayese edecek olursanız, Türkçe ile beraber küfür repertuvarımızın da nasıl yerlerde süründüğünü farkedebilirsiniz.
Şimdilerde dillere pelesenk olan bir sözün aslında ne demek olduğunu daha önce yazmıştım, yeri gelmişken tekrar edeyim:
BU KAPAK NEYİN KAPAĞI?
Bugünlerde pek bir meraklısı olduğumuz, hemen her yerde aşkla ve şevkle kullandığımız, anlışanlı yazarlarımızın bile köşelerinin neredeyse logosu yapacakları “Kapak olsun” ifadesinden bahsediyorum... “Aha, bu da sana kapak olsun!” diye gerine gerine savrulan zafer edâsından...
İstanbul’da gayrımüslim yaşıtları ile yetişmiş olan herkes bilir: Bu ifade “Ellenika” denen İstanbul Rumcası’na mahsus ağız dolusu bir küfrün tercümesidir ve aslı “Mama sta muni kosta kapaki”dir. “Ananın...” diye başlar, derken burada yazmama imkân olmayan bir kelime gelir ve bu fasih kalıp “kosta kapaki!” yani “kapak olsun” diye biter! İki ayrı milletin İstanbul’da asırlar boyu devam etmiş olan beraberliklerinin tam bir örneği olan ifadede sadece “kapak” kelimesi Türkçedir ama bu “kapak” tencere yahut tava kapağı değil, hanımlara mahsus bir organın mecazıdır!
Hakaret ifadelerindeki bu bayağılaşmanın, küfürlerle ağır sözlerin uniseks hâle bürünmesinin ve dilin tabiî zenginliği olan argonun yerini ucuz hakaretlerin almasının gösterdiği sosyolojik ve kültürel ama acı bir gerçek var: Dil fakirleşip yerlerde sürünür hâle geldikçe, zekâ ve yetenek gerektiren küfrün zarifi ile argo da aynı şekilde perişan oluyor! Artık en fazla ikiyüz, haydi bilemediniz ikiyüz elli kelime ile konuşulur olan ve bir kabile diline benzemeye başlayan Türkçe ile beraber ayıp ama zekâ eseri kavramlar da kayboluyor; sıfatların yerini hayvan benzetmeleri alıyor, hakaret ihtiyacı hissedildiğinde muhatabın hemen annesi hatırlanıyor ve valide hanımdan medet umuluyor!
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.04.2017 - 00:47
Hocaanne'nin kitabı
Memleket referandum, başkanlık, sine-i millete dönme kararı verilmesi ama karardan son anda dönüverilmesi yahut yeni bir siyasî partinin kurulup kurulmayacağı gibi meselelerle uğraşırken sessiz-sadasız ama güzel, faydalı ve kalıcı işler de yapılıyor...
Meselâ, Klasik Türk Edebiyatı’nın bugün en kıdemli hocası olan Prof. Dr. Günay Kut’un makalelerinden bir kısmının yeraldığı “Şah Edebiyat” isimli yeni kitabı gibi...
Günay Hoca’ya biz “Hocaanne” deriz...
Hocaanne’yi 1970’li senelerin sonlarında rahmetli BakiHoca’nın, yani AbdülbakiGölpınarlı’nın vasıtasıyla tanımıştım. Ben üniversiteye daha yeni başlamış bir gençtim, Hocaanne ise sekiz sene boyunca ders verdiği Chicago Üniversitesi’nden memlekete henüz dönmüş zarif bir âlim, daha doğrusu “âlime”...
Tanıdığım günden buyana hep elyazması kitap yığınlarının arasında koşuşturdu, hiç durmadan çalıştı ve etrafında da her dâim elli küsur kedi oldu...
Hocaanne, Chicago dönüşü Boğaziçi Üniversitesi’nde Türkoloji bölümünün kuruluşunda bulundu; arada bol bol dolaştı, gidip Oxford’da hocalık etti, Oxford’un en önemli şarkiyat kütüphanelerinden olan Bodleian’daki Türkçe elyazması eserlerin kataloğunu tek başına yayınladı, derken Kıbrıs taraflarındaki bir üniversiteye takıldı, bütün bu hay-huy arasında yetenekli, yeteneksiz, lâyık yahut lânet dünya kadar talebe yetiştirdi ama güvendiği bazı kişilerden harikulâde kazıklar da yediği oldu fakat birşeyler soranları hiç geri çevirmedi, hep öğretmeye çalıştı.
475 sayfalık “ŞahEdebiyat”ın girişinde Hocaanne’nin mütevazi yayın listesi var: 24 adet kitap, 172 akademik makale, 61 bildiri ve daha birkaç sayfa dolusu proje, sergi, tez danışmanlığı, vesaire... Başkalarının akademik dertleri ile, hattâ arada bir benimle bile uğraşıp seneler boyu malûmatının zekâtını dağıtıp duracağı yerde daha fazla yazsa idi, bu yayın listesinin hacmi kimbilir ne olurdu!
Hocaanne kusura bakmasın ama ailece bir tuhaf olduklarını söylemeden edemeyeceğim! Hani hayatında sadece iki defa çıktığı televizyonda eski Şark efsanelerinden, Sümerler’den, huruf-ı mukattaadan, İnanna’dan, Dumuzi’den falan bahsedip milleti şaşkın ve hayran bırakan Harvard hocası Prof. GönülTekin var ya, GünayHanım’ın ablasıdır. Hocaanne’nin kocası Turgut ağabey son allâmelerdendir, GönülHoca’nın eşi rahmetli Prof. ŞinasiTekin de Türkolojinin büyük üstadlarından kabul edilir, velhâsıl ömürlerini sadece okuyup yazmakla geçirmiş tuhaf bir ailedirler...
HAYALLER DÜNYASININ EŞİĞİ
Hocaanne“Şah Edebiyat”ta işe Selçuklular dönemi Türk Edebiyatı’ndan başlıyor, Türkçe’nin yazı dili haline gelmesini anlatıyor, sonra Beylikler dönemine dalıyor, oradan en meşhur ama anlaşılması en zor eserlerin analizlerine geçiyor, derken uzun uzun edebiyatımızın klasik dönemini yazıyor.
Eski edebiyatımızı, geçmiş devirlerin aşklarını, hayallerini, hulyalarını, heveslerini ve bütün bu hislerin nasıl ifade bulduğunu merak edenler “Şah Edebiyat”ı okudukları takdirde asırlar önce yaşamış âşıkların sevgiliye hitaplarını öğrenip hayran kalır ama sevgilinin karşısında mum gibi eriyişleri yahut mumun ateşinde pervane gibi yanmaları karşısında hüzne dalar ve bambaşka bir hayaller dünyasına doğru yolculuğa çıkarlar...
Hocaanne “ŞahEdebiyat”ı “Sıkılmazsanokursun” diye imzalayıp göndermiş; sıkılmadım, okudum, yeni yeni hayli şey öğrendim ve yazdım.
.Murat Bardakçı
Giriş: 23.04.2017 - 02:16
Bayram olarak kutladığımız 23 Nisan'ın 'Küçük Kıyamet' denen bir felâketin de yıldönümü olduğunu artık hatırlamıyoruz
23 Nisan tarihi hepimize 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılışını hatırlatır ama bu tarih büyük bir felâketin de yıldönümüdür: 1766’da yaşanan ve “Küçük Kıyamet” denen depremler zincirinin başlangıç yıldönümü...
“23 Nisan” dendiğinde 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışı hatırlara gelir ama aynı gün artık unuttuğumuz büyük bir felâketin, İstanbul’da yaşanan 1766 depreminin de yıldönümüdür. Marmara’nın 250 senelik deprem periyodunun son noktası olan ve tarihlere “Küçük Kıyamet” diye geçen bu felâkette onbinlerce kişi can vermiş, Fatih Camii bile yerle bir olmuş ve sarsıntılar Mısır’dan Kırım’a uzanan büyük bir sâhada hissedilmiştir.
Bugün 23 Nisan, yani Ankara Meclisi’nin açılışının 97. yıldönümü... Ankara başta olmak üzere memleketin dört bir tarafında rutin törenler yapılacak, devlet büyüklerinin makamlarına birkaç dakikalığına çocuklar geçecek, vesaire, vesaire...
Ama iki günden buyana sallanan Ege taraflarında, özellikle de Manisa’da millet büyük ihtimalle evlerine girmeyecek, dışarıda bekleyecek...
23 Nisan’ın Meclis’in açılışının dışında bir başka önemli, hattâ canlar almış son derece tatsız bir hadisenin de yıldönümü olduğunu hatırlayanımız pek azdır, hattâ bilenler bile artık sadece birkaç kişiden ibarettir...
İstanbul’un altını üstüne getiren, başta Fatih Camii olmak üzere dünya kadar binayı yerle bir eden, onbinlerce cana mâlolan ve tarihlere “Küçük Kıyamet” diye geçen 1766 depreminden bahsediyorum. Bundan tam 251 sene önce, 23 Nisan 1766’da meydana gelen, haftalarca devam eden ve şiddetinin en yükseğini 22 Mayıs’ta gösteren depremden...
Bir depremler ülkesi olan Türkiye’de Marmara ve Ege tarafları bin küsur seneden, hattâ Bizans öncesi asırdan buyana hiç durmadan sallanır; sallantı bir başladı mı günler ve haftalar boyunca devam eder ve büyük deprem her 250 senede bir gelip Marmara’yı yoklar, “Beni unutmayın!” diye ihtar eder.
1766 depreminde yıkılan İstanbul surları
TSUNAMİ BİLE OLDU
İstanbul’un işte bu büyük sallantılar zincirlerinden biri bundan 251 sene önce bugün, yani 23 Nisan 1766’da başladı. Depremin merkezi Marmara Denizi idi, İzmit ile Tekirdağ arası çok fena sallandı, ilk sarsıntı Çorlu ile Büyükçekmece’yi yerle bir etti, şehir Mayıs’a kadar beşik gibi bir yandan diğer yana gidip durdu, insanlar evlerine giremediler ama asıl felâket 22 Mayıs’ta yaşandı: O gün öyle bir sarsıntı meydana geldi ki sağlam kalabilmiş birçok bina yerle bir oldu, kubbeler bir anda çöktü, Marmara’da ve Boğaz’da dev dalgalar çıktı, Galata ile Eminönü tarafları sular altında kaldı, rıhtımlar denize sürüklendi, sular Boğaziçi’nin birçok semtinde iç taraflara doğru ilerledi, Marmara’daki bazı küçük kayalıkların batarak küçüldükleri söylendi, Mudanya Körfezi’nde bile dev dalgalar görüldü ve İstanbul’daki sarsıntılar tâââ Mısır ile Kırım’dan bile hissedildi.
Ve, 1766 depreminin en büyük felâketlerinden biri: O senenin Kasım’ında, Fatih Camii de yerle bir oldu!
1766 sonbaharı bitmeyen sarsıntılarla geçti ve deprem İstanbul’dan Ege taraflarına sıçradı. 5 Eylül’de İzmir harap oldu, âfet 1767 Kasım’ında tekrar İstanbul’a döndü, bu defa Fatih Camii’nin yanısıra Bayezid Camii’nin ve Vezirhanı’nın kubbeleri çöktü.
İstanbul’da 1894’teki deprem felâketinde yerle bir olmuş bir çarşı.
İSTANBUL’UN SIRNAŞIK DEPREMİ
İstanbul’un zaten sırnaşık olan depremi bir türlü gitmek bilmedi ve aralıklarla tam 29 sene boyunca devam etti! Fırtınanın son sarsıntısı 1795’in 29 Nisan’ında yaşandı ve o günden itibaren yaralarını sarmaya çalışan şehir 15 Ağustos 1803’te yine sallandı...
Şimdi tartıştığımız “geleceği kesin olan İstanbul depreminde bir tsunaminin yaşanıp yaşanmayacağı” sorusunun cevabını 1766 felâketi zaten vermişti. Tarih kitapları suların o senelerde denize daha yakın Galata Kulesi’ne kadar uzandığını ve halkın kulenin dibinde balık topladığını yazdılar.
İstanbul’da 10 Mayıs 1556’da yaşanan depremi Avrupalı ressamlar böyle çizmişlerdi.
Bu deprem, İstanbul’un sözünü ettiğim 250 senelik sallantı periyodunun şaşmayan felâketlerinden biri idi. Şehir bir önceki büyük depremi 1509’un 22 Ağustos sabahında yaşamış, Topkapı Sarayı bile çökmüş, zamanın hükümdarı İkinci Bayezid hayatını namaza kalkmış olması sayesinde kurtarmış ve günlerce çadırda yaşamıştı.
250 YILLIK PEDİYOD BİTTİ
1766 felâketi olduğu sırada tahtta Üçüncü Mustafa vardı, sarsıntıların azalmaya başlamasının ardından hemen ceddi Fatih Sultan Mehmed’in yaptırmış olduğu ve kubbesi çöken Fatih Camii’ni tamire başladı ama cami onarılamayacak derecede harap vaziyete geldiği için yıktırıp yeniden inşa ettirmekten başka çaresi kalmadı. Önce cami dışındaki binaları, türbe ile külliyeyi tekrar yaptırdı ve sonra camiyi de eskisinden farklı bir şekilde inşa ettirdi.
Zamanımızdaki Fatih Camii’nin Fatih Sultan Mehmed’in zamanı ile bir alâkası yoktur, cami 1766 depreminden sonra Üçüncü Mustafa’nın yeniden yaptırdığı binadır.
Bugün memleketin dört bir tarafında törenlerle kutlayacağımız 23 Nisan, aynı zamanda işte böyle bir felâketin de yıldönümüdür. Ama her 250 bir senede mutlaka gelen, sonuncusunu 1766’da yaşadığımız ve tarihlerin “Küçük Kıyamet” diye kaydettikleri felâketin üzerinden 251 sene geçmiş, yani periyod tamamlanmıştır ve önümüzde maalesef 1999’daki âfetten çok daha büyüğü vardır!
Önemli hadiseler hakkında destanlar yazmak bu toprakların eski bir geleneğidir ve destan geleneğine buralarda yaşamış olan Türk, gayrımüslim yahut başka milletlere mensup herkes riayet etmiştir. 1730’larda Harput’ta doğup, 1813’te İstanbul’da ölen, hem Ermenice hem Türkçe şiirler ve destanlar söyleyip şarkılar ve türküler besteleyen Ermeni halk şairi Minas Ceranyan gibi...
‘DEPREM’ DEĞİL TİTREME
1766 depremi sırasında İstanbul’da olan ve “Küçük Kıyamet”e şahit olan Ceranyan şokların atlatılıp şehrin toparlanmaya başlamasından hemen sonra depremi destanlaştırdı. Mısralarda konuşan sanki Ermeni bir şair değil dini bütün bir Müslüman idi; camilerden, müezzinlerden ve evliyalardan sözediyor, günümüzün Türkçesi’ne yakın bir dil kullanıyor, meselâ “zelzele” yerine “titreme” diyordu...
1766’da kubbesi çöken Fatih Camii.
İstanbul, Ceranyan’a göre halkın işlediği büyük günahlar yüzünden böyle bir belâya uğramıştı ve şair destanına bu yüzden “Günah Yüzünden Kazaya Uğrayan İstanbul” ismini vermişti...
Minas Ceranyan’ın destanının bazı kısımlarını, Kevork Pamukçuyan’ın 1966’da yayınladığı “1766 Büyük İstanbul Zelzelesi” başlıklı makaleden naklediyorum:
“Hey ağalar size tarif edeyim / Bir zalim titreme çekti İstanbul / Ortalığı yıkıp berbâd eyledi / Çalkalanıp durdu bir an İstanbul.
Günâhlar zeminden tâ arşa çıktı / Cenâb-ı Allah’ın gönlünü yıktı / Bir nazar eyledi, hışımla baktı / Dörtte biri viran oldu İstanbul.
Şu güzel İstanbul bahçeli bağlı / Döşemesi mermer, köşklü saraylı / Güzel bedestenli, çarşı pazarlı / Açılmış gül idi, soldu İstanbul.
Beş vaktini kılan süslü camiler / Hakk’a ezan okunan minareler / Yıkıldı çok hanlar, hesapsız evler / Feryâd u figanla doldu İstanbul.
Çarşılar kapandı, evler boşandı / Meydanlar hep çadır ile döşendi / Herkes nasıl suçu varmış düşündü / Kem gözden kaygıya daldı İstanbul.
Dr. Deniz Mazlum’un 1766 depreminden sonra yapılan restorasyonları konu aldığı eseri
Zira âlem küfre, zinâya düştü / Helâl haram birbirine katıştı / Yalan ile yanlış hep hadden aştı / Ondan bu kazayı buldu İstanbul.
Çok binalar temelinden söküldü / Nice kimselerin beli büküldü / Herkesin gözünden kan yaş döküldü / Sonundan günahın bildi İstanbul.
Yetmiş iki millet yolundan şaştı / Ondan yer titredi, mizanı bozdu / Nice binaların temeli kaldı / Kimini yarıya böldü İstanbul.
İstanbul dediğin büyük hânedir / Evliyalar yatağı ve bir tânedir / Demeyin ki sakın sonu fenâdır / İnşalah yine şen olur İstanbul.
CERYANOĞLU sözün burada kalsın / Şükür bu saate, Hünkâr sağ olsun / Mevlâ kendisine ömürler versin / Açıldı Bedesten güldü İstanbul”.
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.04.2017 - 00:19
'AB'nizin de, sizin de' diyebilmenin fırsatı ayağımıza geldi!
Alman gazetesi Die Welt, önümüzdeki cumartesi günü Malta’da yapılacak olan Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları toplantısında Türkiye ile görüşmelerin askıya alınıp alınmaması konusunun ele alınacağını yazdı...
Bakanlar, gruplar, komisyon, vesaire toplanıp önce “Türkiye’nin izlenmesini” isteyecek, sonra Ankara’nın müzakere kurallarını ihlâl edip etmediğine bakacak ve büyük ihtimalle görüşmelerin durdurulmasını tavsiye edeceklermiş. Bize “İşte, kapı orada” demeleri için birliğe üye 28 ülkenin onayına da ihtiyaç yokmuş, AB vatandaşlarının yüzde 65’ini temsil eden 16 ülkenin oyu kâfi imiş.
Avrupa sevdalısı diplomatlarımız şimdi “Adamlar ya görüşmeleri durdurursa hâlimiz nice olur?” diye ne endişe, ne heyecan, ne vesvese içerisindedirler kimbilir!
TAKINTILI ÖĞRETMEN MİSÂLİ
Hafta sonunda yapılacak toplantıyı öyle diplomatik üslûba falan sapmadan basit şekilde ifade edeyim: “Türkler verdiğimiz ev ödevlerini acaba yapabilmişler mi?” diye rutin bir kontrole girişecekler ama hani öğrencilerinden bazılarını sevmeyen, hattâ nefret eden takıntılı öğretmenler vardır da çocuk ağzıyla kuş tutsa bile “Bu oğlan adam olmaaaz!” diye tutturup yine iyi not vermez ya... İşte onun gibi peşinen “I ııııh! Türkler’den bir şey çıkmaz, bunları tekrar çaktıralım” diyecekler; derken raportör, gözlemci, kontrolcü, jurnalci kabilinden birileri “İsa hakkı için, bu Türkler’e Avrupalı olmanın yolunu bir türlü öğretemiyoruz. Baksanıza, ödevlerini bile hâlâ doğru dürüst yapmıyorlar” gibisinden vıdıvıdı edecek ve neticede kurul kararı ile sınıfta kalmamıza karar verilecek, yani görüşmeler bilmem kaçıncı defa askıya alınacak.
Ve biz, imtihan kapısında ellerini kavuşturup başını eğmiş haylâz talebe misâli başımıza gelecekleri, uğrayacağımız hakaretleri önceden bile bile ve göz göre göre bekleyecek, sonra bir-iki sert açıklama yapıp yine tâââ en başa döneceğiz.
“Bu memlekette kendini Avrupalı olarak gören ve Avrupa’nın bizi bünyesine alacağına samimi şekilde inananlar acaba hakikaten mevcut mudur?” diye hep merak etmişimdir. Böyle bir ümide bağlanıp kalmış olanlar şayet mevcut iseler, eskilerin “safdil” dedikleri boyunları bükük bîçareler böyle Avrupa sevdâlılarımızın yanında dâhî sayılırlar! Hele, Avrupa ile son yaşadıklarımızın ardından bile üyelik ümidini kaybetmemiş olanlar ise Einstein’dan da ileri zekâ sahipleridir.
Hâlâ neyi bekliyoruz? Adamların cumartesi günü kimbilir kaçıncı defa “Ödevini yapmamışsın, birkaç sene daha çalışıp gel, tekrar bakalım” diye izzet-i nefsimizi yine ayaklar altına almalarını mı?
FIRSATIN BÖYLESİ AZ GELİR
“Raportör”, “gözlemci”, “denetçi”, vesaire denen Avrupa komiserleri neredeyse 150 küsur seneden buyana Türkiye’de cirit atmışlar, rapor üstüne rapor yazmışlardır ama lehimize kaleme alınmış olan tek bir rapor yoktur! Bu 150 küsur sene içerisinde hazırlanmış olan her raporun sonunda önümüze konmuş bir “talep listesi” vardır, taleplerin tamamını yerine getirdiğimiz zamanlarda bile mutlaka daha da uzun bir başka talep listesi ile gelmişlerdir ve ödevimizi yapmadığımız takdirde de uğradığımız hakaretin bini bir parayadır!
Avrupa Birliği’nin önümüzdeki cumartesi günü yapılacak olan Dışişleri Bakanları toplantısı, işte bu bakımdan bizim için mükemmel bir fırsattır! Adamların yeniden “Git, çalış da gel” demelerine fırsat bırakmadan, toplantının bir-iki gün öncesinde “Senin de, birliğinin de, kriterlerinin de, topluluğunun da!...” diyebilmemizin, bizi bir buçuk asırdan buyana oyalayanların yüzlerine karşı onlar hakkında düşündüklerimizi gönül ferahlığı ile ve ağız dolusu sözlerle ifade edebilmenin fırsatı...
Böyle bir fırsat, emin olun her zaman çıkmaz!
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.04.2017 - 00:24
Şiilik, Türk karşıtlığı ve bir tuhaflıklar silsilesi
HayrettinHoca’nın, yani HayrettinKaraman’ın geçen gün İran hakkında önemli bir yazısı vardı: İran’da Fars milliyetçiliğinin güçlendiğini, “Yeni Safeviciliğin” teorisyenlerinden olan CevadTabatabaî’nin etkisinin arttığını, Arap ve Türk karşıtlığı hareketlerin yaygınlaştığını söylüyordu...
Hoca’nın yazdıkları tamamen doğru; şikâyetler birkaç senedir işitiliyordu ama bunlarla beraber Âzerîler arasında “bozkurt selâmı”nın yaygınlaştığı da anlatılıyordu...
İran’da Şii doktrininin daha da Farslaştırılması hakikaten yoğun hâle gelmiştir ama tuhaflık bu politikayı ortaya koyup uygulayanlar arasında en başta gelenlerin Âzerî, yani aslen Türk olmalarıdır.
Meselâ İran’ın şu anda güçlü ismi olan dinî lider Ayetullah Ali Hamaney baba tarafından Âzerî’dir ve Türkçe’yi Âzerî şivesi ile mükemmelen konuşur!
Bunu bir yerden işitmedim, yahut okumadım, bizzat şahit oldum! 1980’lerde muhabir olarak uzun müddet bulunduğum İran’da o zaman Cumhurbaşkanı olan Hamaney ile defalarca karşılaşıp konuşmuştum ve konuşmalarımız Farsça veya başka bir dilde değil, Türkçe geçmişti!
ON ASIR ÖNCEKİ SÖZLER
Ve, birkaç tuhaflık daha: Yeni Safevîlik akımının önde gelen ismi Dr. Cevad Tabatabaî de Tebrizlidir, yani o da Âzerî’dir. Modern İran’da bütün bu Arap ve Türk karşıtı düşüncenin başlatıcısı olan ve İslam Devrimi’nin ardından, 1983’te ölen MahmudAfşarYezdî de adından anlaşılacağı gibi Fars değildir; Afşar Boyu’ndan bir Türk’tür, üstelik bütün bu politikanın temelinde yeralan Safevî Hanedanı’nın da Farslık ile bir alâkası yoktur. Şiilik’i 16. asrın başında İran’ın resmî mezhebi yapan Şahİsmail, özbeöz Türk’tür.
Garip ve hazin değil mi? İran’da şimdi Safevî milliyetçiliği üzerine inşa edilmeye başlayan yeni doktrinin mimarları ve esas alındığı söylenen düşünce aslında Türk hanedanlara ait ama uygulanan modern Şii doktrin ile politikalar İran milliyetçiliği temeline dayanıyor!
İran’ın “millîdestanı” diyebileceğimiz Şehname’yi bilirsiniz, yahut işitmişsinizdir. Eser 11. asırda yaşayan ve Farsça’nın en güçlü kalemlerinden olan Ferdovsî’ye aittir ama Şehname’yi sipariş edip yazdıran da bir Türk hükümdarıdır: GazneliMahmud!
60 bin civarında beyitten meydana gelen Şehname’nin ne zaman bahsi geçse, İranlılar eserden hemen bir dörtlük hatırlarlar... Ferdovsi “Zi şîr e şutûr horden i sûsmâr / Arabrâ becây resîdest kâr / Ke tâc e Keyân ra konend ârzû / Tfû ber çerh e gerden tffûû” demektedir ve Lâtin harfleri ile ancak bu şekilde yazabildiğim dörtlüğün Türkçesi şöyledir: “Kertenkele eti yiyip deve sütü içen Araplar öyle bir yere geldiklerini zannettiler ki, İran’ın eski şahlarının taçlarını bile arzu etmeye başladılar. Tûûû böyle dünyanın içine tûûû!”.
‘ÜST KİMLİK’ İŞTE BUDUR!
İran’daki bu güçlü Fars milliyetçiliği politikalarının kaynağı, 25 asır öncesine dayanan devlet geleneği ve “İranlılık” şeklindeki üst kültür, yani “Fars” kavramının hâkimiyetidir. İran, 11. asırdan 1925’e, yani RızaŞah’ın iktidara gelmesine kadar neredeyse bin sene boyunca İranlı hanedanlar değil Selçuklular, Safevîler, Avşarlar ve Kaçarlar gibi Türk aileler tarafından idare edilmiştir ama üst kimlik hep “İranlılık” olmuştur. Farslar, yani asıl İranlılar memleketin başına ancak 1925’te, Pehlevî hanedanı ile geçebilmişler, bu hâkimiyet de sadece 49 sene devam edebilmiştir ve İran 1979’daki İslam Devrimi’nin ardından değişik milletlere mensup ama “İran üst kimliğini benimsemiş” zevat tarafından idare edilmektedir.
1970’lerde Şah’ın bir dışişleri bakanı, “Topraklarımızı işgal maksadı ile buraya binlerce senedir her çeşit millet geldi... Yunanlılar geldi, Romalılar geldi, Türkler geldi; ama hepsi kültürümüzden birşeyler alıp gitti” derken işte bu üst kimliği ve bu kimlikten beslenen İran kültürünü kastediyordu...
Ne kadar tuhaf değil mi? İran’ın Türk karşıtlığından şikâyet ediyoruz ama bu karşıtlık düşüncesini kuranların tamamı Türk!
“Üst kimlik” denen şey, işte budur!
.Murat Bardakçı
Giriş: 28.04.2017 - 01:08
Avrupa'nın yeni müfettiş paşaları
AVRUPA Konseyi Parlamenter Meclisi geçen gün Türkiye için “denetim” kararı verdi ya...
Bu işi öyle istihareye yatarak, fal açarak, medyum kullanarak yahut telepati ile falan değil, bilfiil yapacaklar! Memlekette artık mebzul miktarda Avrupalı “raportör” göreceğiz, zira denetimin prosedürü böyle... Gelecek, memleketin dört bir tarafını dolaşıp Türkiye’de yargı nasıl işliyor, ifade ve basın özgürlüğü ne âlemde, insan hakları işinde onların standartlarına göre insanîleştik mi diye teftiş üstüne teftişe girişecek, bitmek bilmeyen ahret sualleri ile Türk yetkililere hafakanlar bastıracak ve derken istedikleri kıvama gelip gelmediğimiz konusunda rapor yazıp patronlarına gönderecekler!
“Raportör” denen bu zevât aslında basbayağı “müfettiş”tir ve Türkiye bir buçuk asırdan fazla bir zamandan, yani Avrupalı olma hevesine düştüğü günlerden itibaren gelip giden Avrupalı müfettişlere hesap vermektedir...
BOŞUNA TEŞRİF BUYURMASALAR
Burada tek tek sıralamama gerek yok, kısaca söyleyeyim: 1850’lerden buyana Avrupalı müfettişler başımızdan hiç eksik olmamıştır! Tarih kitaplarına baktığınızda Avrupa’nın hemen her iş için müfettiş gönderdiğini, teftiş ettikleri konular ile sordukları soruların hiç değişmediğini ama bir türlü olumlu rapor alamadığımızı görürsünüz. Adamların devletin en mahrem yerlerine kadar girmelerine göz yummamıza, gelenlerden bazılarına unvan verip “Müfettiş Paşa” yapmamıza ve Avrupa’ya şirin görünmek uğruna her türlü zillete katlanmamıza rağmen bir türlü istedikleri gibi olamamış, tam not alamamışızdır!
Bu işte bizim kabahatimiz yok mu? Tabii ki var ama “kabahat” demek pek doğru değil, işin temelinde “yaratılışfarkı” mevcut: Şark milletinden garplı yaratma çabası hep boşa çıkıyor ama karşı taraftakiler her nedense bir türlü “Bu hulyadan vazgeçseniz ve siz de rahat etseniz, biz de” demiyor; işi ciklet gibi uzatıp duruyorlar.
Türkiye, denetim altına alınacağının duyurulmasından sonra bir açıklama yaptı ve “kararı tanımadığını” ilân etti...
Valizlerini çoktan hazırlamaya başlamış olan raportörleri, yani müfettişleri bu “tanımama” kararımıza rağmen memlekete buyur etmemiz kendimizle çelişmemiz ve verdiğimiz kararı bizzat ayaklarımızın altına alıp çiğnememiz demektir!
Dolayısı ile “Kararınızı tanımadığımızı söyledik ya, boş yere teşrif buyurmayın!” dediğimiz takdirde üzerimizden o bir buçuk asrın sıkıntısını atıp öyle bir rahatlarız ki...
DİPLOMASİNİN TUHAF TÜRKÇESİ
Amerikan Başkanı DonaldTrump’ın 1915 olaylarından bahsederken “büyükfelâket” ifadesini kullanmasına dışişlerimizin gösterdiği tepki dikkatinizi çekti mi?
Trump’ın sözlerini kınamış ve “Açıklamadaki yanlış bilgi ve tanımlamaların, bazı radikal Ermeni çevrelerin yıllar içinde bu ülkede propaganda metotlarıyla oluşturdukları bilgi kirliliğinden kaynaklandığı düşünülmektedir” demişler...
Meramı anlatmak için apaçık konuşmak varken ifadeyi bu kadar ruhsuz, böyle zorlama ve bu derece inandırıcılıktan fersah fersah uzak hâle getirmeyi nasıl becerebiliyorlar, hayret! Hele sondaki o kuyruk gibi “düşünülmektedir” sözü yok mu, avaz avaz “Böyle diyorum ama yine de pek inanmayın!” diye haykırıyor!
“Trump’ın söyledikleri baştan aşağı yanlıştır! Başkan, maalesef Amerika’daki bazı radikal Ermeni grupların senelerden buyana yaptıkları yanıltıcı propagandanın ve yarattıkları bilgi kirliliğinin etkisi altında kalmıştır” diyemiyorlar, zira böyle açık konuştukları takdirde diplomatik kıvırma kurallarının dışına çıkmış ve ayıp etmiş olmanın endişesini hissediyorlar...
Hani son zamanlarda bazı yetkililer aleyhlerinde konuşup yazanlara hakaret dolu cevaplar veriyorlar ya; bu cevaplar benim nazarımda nezaketi elden bırakmama derdi ile ve rakkase misâli yapılmış diplomatik açıklamalara göre çok daha makbul... İşin içinde gerçi hakaret var ama hakareti kıvırmadan, samimî şekilde ediyorlar!
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.04.2017 - 04:45
İşte, Osmanlı'nın çökmesine sebep olan ve bir asırdan buyana heryerde aranan 1914'teki 'İttifak Anlaşması'nın orijinal
Türkiye ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914’te imzalanan “İttifak Anlaşması”nın mevcudiyeti bilinirdi ama orijinal metni ile Alman İmparatoru Wilhelm’in onay belgeleri bugüne kadar ortaya çıkmamıştı. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde önceki gün açılan “Muahedeler”, yani “anlaşmalar” bölümündeki 463 adet evrak arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesine sebep olan bu “uğursuz” anlaşma da var.
İstanbul'’daki Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde önceki gün yeni ve çok önemli bir bölüm araştırmacıların hizmetine açıldı: “Muahedeler”, yani “anlaşmalar” bölümü, yahut arşivcilik deyimi ile “fon”u..
“Muahedeler fonu”nda Osmanlı İmparatorluğu’nun asırlar boyunca çeşitli ülkelerle yaptığı 463 adet anlaşmanın imzalı orijinal nüshaları bulunuyor ve bu anlaşmalardan bazıları, son dönem Osmanlı Tarihi ile ilgili birçok bahsin yeniden ele alınmasını gerektirecek derecede önem taşıyor.
Meselâ, Türkiye ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914’te imzalanan ama şimdiye kadar “gizli” ve “uğursuz” diye bilinen Fransızca olarak kaleme alınmış meşhur “İttifak Anlaşması”...
Türkiye ile Almanya arasında 2 Ağustos’ta İstanbul’da imzalanan “gizli” ve “uğursuz” anlaşmanın ilk ve son sayfaları. Anlaşmanın altında Sadrazam Said Halim Paşa ile İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Baron Wangenheim’ın imzaları var.
TEK DEĞİL, BİRÇOK ANLAŞMA VAR
Osmanlı Devleti’nin sadrazamı, yani başbakanı Said Halim Paşa ile İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Baron Hans VonWangenheim tarafından Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında imzalanan anlaşma hakkında bugüne kadar çok şey söylenmiş, 1919’dan itibaren bazı maddeleri tam olarak olmasa bile meâlen yayınlanmış ama orijinal metin ile Alman İmparatoru İkinci Wilhelm’in Berlin’de imzalayıp gönderdiği onay belgesinin aslı ortaya çıkmamıştı.
Osmanlı Arşivleri’nin araştırmacılara iki gün önce açılan “Muahedeler” fonundaki 463 adet evrak arasında yeralan “MHD. 437/9/2” numaralı belge, işte hep merak edilen bu “uğursuz” anlaşmanın aslı ve hemen yanında Alman İmparatoru’nun gönderdiği onay belgesinin orijinali var! 2 Ağustos Anlaşması’nın bazı maddelerinde değişiklikler yapılması maksadı ile imzalanmış diğer anlaşmalar, bunların onay belgeleri ve Said Halim Paşa’nın ardından sadrazam olan Talât Paşa’nın yine Almanlar ile yaptığı ve maddelerinde “gizli tutulacağı” ibâresinin yazılı olduğu diğer anlaşmalar da arşivde aynı serinin içerisinde yeralıyorlar.
Alman İmparatoru İkinci Wilhelm’in, Türkiye ile Almanya arasında yapılmış gizli bir anlaşmayı tasdik belgesi.
HERŞEY YENİDEN YAZILMALI
Sekiz maddelik anlaşmanın tam metnini burada vermeme gerek yok, kısaca söyleyeyim: Türkiye ile Almanya arasında sıkı bir ittifak kuruluyordu, üçüncü ülkenin anlaşmanın taraflarından birine saldırması hâlinde bu saldırı diğer tarafa da yapılmış olarak değerlendirilecekti, Türkiye’deki Alman askerî heyeti savaş durumunda Türkiye’nin emrine verilecek, Almanya ayrıca bir Rus tehlikesine karşı Türkiye’ye silâhlı destek sağlayacaktı.
Osmanlı Arşivleri’nde yeni açılan fondaki belgeler arasında bu uğursuz anlaşmadan sonra yakın tarihin yeniden yazılmasını gerektirecek daha neler var, neler...
Anlaşmanın imzalanmasından bir hafta sonra, 9 Ağustos 1914’te Osmanlı Hükümeti’nin anlaşma ile ilgili kararı.
HABER VERİLEREK IMZALANMIŞ
Birkaç örnek vereyim: Şimdiye kadar yayınlarda genellikle anlaşmanın İttihad ve Terakki’nin başta Enver Paşa olmak üzere önde gelen birkaç lideri tarafından padişaha ve hükümete haber verilmeden gizlice imzalandığı ve bu işin bir oldu-bittiye getirildiği ileri sürülürdü...
REKLAM
Ortaya yeni çıkan belgeler bu iddiaların tamamının yanlış olduğunu, zamanın hükümdarı Sultan Reşad’ın Said Halim Paşa’ya anlaşmaları imzalaması için önceden yetki belgesi verdiğini, konunun hükümette her yönü ile görüşüldüğünü, hattâ Almanlar’ın ittifak anlaşmalarına dayanarak Türkiye’nin askerî ve siyasî işlerine müdahalelerine göz yumulmaması konusunda bile karar alındığını gösteriyor.
Ama, netice malûm: Anlaşmayı imzalamamızdan üç ay sonra Dünya Savaşı’na girdik ve imparatorluğumuz dört sene sonra gümbür gümbür yıkıldı!
Yukarıda da söyledim: Osmanlı Arşivleri’nde araştırmaya yeni açılan bu belgeler sayesinde Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin gerçek öyküsü artık kaleme alınabilecek ve belge yokluğundan dolayı düşülen bazı hatalar rahatça tashih edilebilecek, hattâ ben de kitaplarımdaki bazı belirsizlikler ile yanlışları düzeltebileceğim...
BU DA, TÜRKİYE'NİN TESLİM VE İŞGAL BELGESİ OLAN MONDROS MÜTAREKESİ'NİN ASIL NÜSHASI
Yahya Kemal’in “1918” isimli gayet içli bir şiiri vardır ve şiirin sonlarına doğru “Ateş ve kanla siler bir gün ordumuz lekeyi / Bu, insanoğluna bir şeyn (leke) olan Mütareke’yi” der...
REKLAM
Şiir, Birinci Dünya Savaşı’nın cephelerinde ardarda yenilmemizden sonra 30 Ekim 1918’de imzalamak zorunda kaldığımız Mondros Mütarekesi’nin sebep olduğu hüzünle yazılmıştır. Şair, bu mütarekenin insanoğlu için bir “leke” olduğu ama ordumuzun günün birinde bu lekeyi temizleyeceği inancını ümidle ifade etmektedir...
Yahya Kemal’in ümidi dört sene sonra hakikat olacak ve ordumuz 30 Ağustos 1922’de mütarekeyi şairin söylediği gibi kan ve ateşle ortadan kaldıracaktır!
Osmanlı Arşivleri’nde “HR-SYS 2305/85” numaralı dosyada 14 adet evrak, daha doğ- rusu Türk Tarihi’nin en acı belgelerinden biri bulunuyor: Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün resmî belgesi olan Mondros Mütarekesi’nin orijinali...
Bu 14 adet evrakın yedi adedi mütarekenin Türkçe tercümesi, ikisi o zamanın resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayî’de yayınlanmış metin, geri kalan beş sayfa ise orijinal İngilizcesi... İngilizce metnin son sayfasında ıslak imzalar var: Mütarekeyi müttefikler adına imzalayan Akdeniz’deki İngiliz Filosu Başkumandanı Amiral Somerset Arthur Gough-Calthorpe’un, Osmanlı İmparatorluğu adına da Denizcilik Bakanı Rauf Bey’in, yani Rauf Orbay’ın, Dışişleri Müsteşarı Reşad Hikmet ile Kurmay Binbaşı Sadullah Beyler’in imzaları...
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.04.2017 - 22:38
Wikipedia ve Vikipedi
WIKIPEDIA üç gündür kapalı... Tez yazan akademisyenlere, ödev hazırlayan öğrencilere, makalelerini bilgi kırıntıları ile süslemeye meraklı anlı-şanlı köşe yazarlarına, gazetelerle dergilerin haber merkezlerine, velhasıl internetten aldıkları bilginin doğru olup olmadığını kontrol etmeden şappadanak kullanan herkese büyük geçmiş olsun!
Şimdi âcil bilgiye ihtiyaç duydukları takdirde senelerdir hatırlarından çıkmış olan “kitap” denen birşeyin vârolduğunu hatırlayıp sayfaları karıştırırken nasıl yoruluyor, nasıl ter döküyorlardır, kimbilir...
Ne diyeyim? Allah başka elem, keder vesaire göstermesin!
İnternetteki sözlüklerin ve ansiklopedilerin senelerdir aleyhinde bulunduğum için, Wikipedia’ya ulaşımın engellenmesinden sonra bazı Twitter ve benzeri sanal âlemlerin sâkinleri “Bu yasaklamaya en fazla Murat Bardakçı sevinmiştir” diye yazmışlar...
ASIL DERT, TÜRKÇESİNDE!
Şimdi bir meseleyi açıklığa kavuşturayım:
Ben, Wikipedia ile bunun Türkçesi olan Vikipedi’yi birbirinden hep ayırdım. Kullanılmasına ve kaynak alınmasına karşı çıktığım kaynak Vikipedi idi, buradaki bilginin neredeyse tamamının amatörce, eksik, yanlış ve taraflı olduğunu ama Wikipedia’nın İngilizce, Fransızca ve diğer dillerdeki maddelerinde yazılanların da kontrol edilmeden kullanılmaması gerektiğini, internetteki bilgilerin bilimsel yayınlara kaynak teşkil edemeyeceğini söyledim ve hâlâ söylüyorum.
Mâlûm internet ansiklopedisinin İngilizce ve Türkçe maddelerini mukayese ettiğinizde, aralarındaki muazzam farkı zaten hemen görürsünüz: Çok önemli bazı maddelerin Türkçesi zaten yoktur, olanlar ise kuşa çevrilip iki-üç satırla geçiştirilmiştir ve Türkler tarafından yazılan maddelerin çoğu da fâhiş hatalar, kulaktan dolma birşeyler ve hissî ifadeler ile doludur!
Affınızı rica ederek kendimden bir örnek vereceğim:
Vikipedi’de ismime açılmış maddede birkaç sene önce “Dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur ve bir erkek bir de kız babasıdır” diye yazılmış, 1400’lü yıllarda kaleme alınmış olan bir musiki kitabı da benim eserim olarak gösterilmişti ve bu ifadeler Vikipedi’den aynen alınmış ve hiç sorgulanmadan başka yayınlarda da kullanılmıştı!
Ailemin tek çocuğu olmama ve çocuğumun bulunmamasına rağmen adamın biri oturup bütün bunları uydurmuş, bu palavralar maddenin İngilizcesinde bile yeralmıştı! Beş asırlık kitap masalı da öyle...
Benden bahseden maddede bile bu kadar hatanın bulunduğu bir sanal yayındaki başka maddelerde ne çamlar devrileceğini tahmin edin! Denetim, doğrulama, kaynaklarla mukayese vesaire olmadığı takdirde Türkiye’nin terör örgütlerine destek verdiğini iddia etmelerini bir tarafa bırakın, “terörist” diye göstermediklerine şükredelim!
Dolayısı ile böyle bir yanlışlıklar ve hattâ kasıtlar silsilesini kendini toparlayıncaya kadar kapatmayıp da ne yapacaksınız?
Böyle yazmam üzerine birilerinin “düşünceözgürlüğü”, “bilmemnehürriyeti” yahut “falancairade” demeye başlayacaklarından eminim...
Anlamamız ve kabul etmemiz gereken, ortada düşünce veya özgürlük ile ilgili bir meselenin değil, “yanlışbilgilendirmenin” mevcut olmasıdır. Siz, biz, çocuklarınız, arkadaşlarınız, tanıdığınız ve tanımadığınız milyonlarca kişi böyle gayrıciddî şekilde çiziktirilmiş ama ismi maalesef “ansiklopedi” olan sanal varakpârelerde yazılanları doğru zannedip yanlış bilgi edinmektedirler ve bütün bu hatalı malûmat artık hayatları boyunca onlarla beraber olacaktır! Bütün bu sanal bilgi çöplüklerinin okumayı ve araştırmayı unutturup “kitap” kavramını hayatımızdan çıkartmış olması da, meselenin daha vahim tarafıdır.
“Türk’ün yasağı üç gündür” derler ya, Wikipedia da Vikipedi de yakında kullanıma mutlaka tekrar açılacaktır ama milleti yanlış bilgilendirmeyi engellemenin ve internetten hazırlop birşeyler indirmenin de araştırma olmadığını öğretmenin yollarını artık düşünmemizin zamanıdır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 03.05.2017 - 00:40
Türkiye ve Türkler
Gazetede geçen pazar günü Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914’te yapılan ve bugüne kadar ortaya çıkmayan gizli “İttifak Anlaşması”nın orijinali ile imparatorluğun çöküş belgelerinden olan Mondros Mütarekesi’nin imza sayfasını yayınladım.
Okuyucularımdan iki gün boyunca gelen maillerde ve sanal sitelerde sorulan bir soru var: Anlaşmalarda Osmanlı İmparatorluğu’na “Türkiye” denmesinin sebebi... “O zaman Türkiye diye bir devlet yoktu! Niçin ‘Osmanlı’ değil de ‘Türkiye’ yazılmış?” diyorlar; her konunun âlimi olan bazı zevat da yayınladığım belgelerin sahte olduğunu, zira Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulduğuna göre, 1923 öncesinde “Türkiye” ibaresinin kullanılmasının mümkün bulunmadığını söylüyorlar...
Bu “Türkiye” meselesini daha önce televizyonlarda defalarca söylemiş, gazetelerde de bir-iki defa yazmıştım ama mâlûm ısrar hâlâ devam ettiği için tekrar edeceğim:
1085’TEN BUYANA BÖYLEDİR!
Bu toprakların ismi 1085’ten, yani tâââ 11. asırdan buyana “Türkiye”dir! Türkler, Anadolu’ya resmen geliş tarihleri olan 1071’den önceki senelerde de o zamanın Bizans’ına gruplar halinde göçe başlamışlar, Anadolu Yarımadası’nın birçok yerinde Türk kolonileri kurulmuş ve bütün bu gelişler ile yerleşimlerin Malazgirt sonrasında resmiyet kazanmasının ardından “Türkiye” ifadesi yaygınlaşmıştır. Batı dünyasında 11. asırdan itibaren hakkımızda yazılanlara baktığınız takdirde, Anadolu’dan bahsedilirken neredeyse heryerde “Türkiye” dendiğini görürsünüz.
Bu isimlendirme, 20. yüzylın ilk çeyreğine kadar devam edegelmiştir. Meselâ, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış belgesi olan meşhur ve meş’um Sevres Anlaşması’nın resmî ismi “Türkiye ile Müttefik Devletler Arasındaki Barış Anlaşması”dır. Sevres’de “Osmanlı” kelimesi geçmez, hattâ giriş kısmında da anlaşmanın taraflarından birinin “Türkiye” olduğu açıkça ifade edilmiştir. Aynı ifade, yani “Türkiye” sözü Lozan Anlaşması’nda da mevcuttur.
Dikkat buyurun: Her iki anlaşma da Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânından önceye aittir!
OSMANLI’NIN RESMÎ ADI
Meselenin bir başka tarafı daha var: “Osmanlı Devleti” ibaresinin ne olduğu, ne mânâya geldiği...
İmparatorluk döneminde devletin resmî adında hiçbir zaman “Osmanlı” sözü yeralmamıştır; resmî isim “Devlet-i Aliyye” yani “Büyük Devlet”tir. İngiltere’nin resmî adı birkaç asırdan buyana nasıl “United Kingdom” yani “Birleşik Krallık” ise, Osmanlı Devleti de hep “Devlet-i Aliyye”dir! Babıâlî’nin yahut sarayın Türkçe resmî yazışmalarında devletin ismi böyle geçer, başta İran olmak üzere Müslüman doğu memleketlerine gönderilen diplomatik metinlerde de “Devlet-i Aliyye” ifadesi kullanılır ama Osmanlı İmparatorluğu’nun batı dünyası ile yaptığı anlaşmalarda hep “Türkiye” vardır. Son dönemde diplomatik dilin Fransızca olmasından dolayı da, Osmanlı Devleti “La Turquie” diye yazılır; padişahlardan “Türkiye’nin Sultanı” şeklinde bahsedilir.
Bu yazıyı bilmediklerinden dolayı merak edenlere anlatabilmek ama bilmemelerine rağmen ahkâm kesmeye meraklı olanları da utandırmak için yazdım!
.Murat Bardakçı
Giriş: 05.05.2017 - 01:43
Prens Philip ve Osman Gazi
BUCKINGHAM Sarayı’nda önceki gece sabaha karşı yapılan bir toplantı, İngilizlerin yüreğini ağzına getirdi.
Sarayın önde gelen isimlerinin böyle abuk subuk saatte biraraya gelmeleri üzerine KraliçeElizabeth’e birşeyler olduğu, 91 yaşındaki kadıncağızın tâcına, tahtına ve tabii dünyaya veda ettiği zannedildi ama yapılan açıklama herkesi rahatlattı: Kraliçe’nin 95 yaşındaki kocası Edinburgh Dükü PrensPhilip, önümüzdeki sonbahardan itibaren resmî görevlerini bırakmaya karar vermişti.
Adamcağız bu karara varmakta aslında son derece haklı! Tam 70 sene boyunca karısının birkaç adım gerisinde gitmek zorunda kalmanın getirdiği yorgunluğa 95 yaşından sonra hâlâ tahammül edebilmek kolay iş mi?
Prens’in kim olduğundan, yani aile geçmişinden kısaca bahsedeyim:
Philip’in damarlarında az da olsa İngiliz kanı vardır ama aslında halis bir Danimarka ve Yunan melezidir; “standard” denen kendine mahsus bayrağında da Danimarka ile Yunan krallıklarının sembolleri vardır.
SANDUKAYI TEKMELEDİ Mİ?
Yunan Parlamentosu memlekette krallık yapacak adam bulamayınca 1863’te hükümdar ithaline karar vermiş ve Danimarka Kralı Dokuzuncu Christian’ın oğlu George’u davet edip “Birinci Yorgo” olarak tahta çıkarmıştı. Yorgo tam 50 sene hüküm sürdü, tahtta belki daha da uzun müddet kalacaktı ama Selânik’te bir suikaste kurban gitti ve yerini daha sonra tahttan indirilecek olan oğlu Konstantin aldı. Hani bizim İstiklâl Harbi senelerinde Bursa’ya kadar giden ve “Osman, bak ben geldim! Haydi kalk da memleketini kurtar!” deyip sandukayı tekmelediği iddia edilen Konstantin var ya, işte o!
Yorgo’nun bir oğlu daha vardı: Profesyonel asker olan PrensAndrea yahut İngilizler’in söyledikleri şekilde Andrew... Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusuna kumanda eden subaylardan idi ama uğranan büyük bozgun üzerine emirleri yerine getirmemekle ve ihanetle suçlandı, tutuklandı, idama mahkûm edildi ama kurşuna dizilmekten karısı Battenberg Prensesi Alice’in İngiltere Kralı nezdinde yaptığı girişimler sayesinde kurtuldu ve sürgüne gönderildi.
KraliçeElizabeth’in kocası PrensPhilip, işte Bursa’ya kadar gelen bu PrensAndea’nın oğlu idi ve 1921’de Korfu Adası’nda, bir villadaki mutfak masasının üzerinde doğmuştu.
Daha açık şekilde anlatayım: PrensPhilip’in dedesi Yunan Kralı Yorgo, amcası bir diğer Yunan Kralı Konstantin, amcasının oğlu kısa bir müddet kral olan Alexander, muhterem pederi OsmanGazi’ye hitaben o mâlûm sözleri sarfeden PrensAndrea, valideleri de doğuştan sağır olan ve sonraları tırlatıp rahibe elbiseleri ile dolaşan Prenses Alice!
AT MERAKLISI KARI-KOCA
Philip, 1947’de İngiltere tahtının vârisi olan PrensesElizabeth ile evlendi; karısının beş sene sonra, 1952’de tahta geçmesi üzerine “Kraliçe’yi birkaç adım geriden takip etme” vazifesine başladı ve bu vazifeyi tam 65 sene boyunca elhak mükemmel şekilde yerine getirdi.
Prens kabalığı, umursamazlığı ve boşboğazlığı ile bilinir ve bu huylarını altmış küsur sene boyunca defalarca göstermiştir ama İngiliz hanedanını yakından tanıyanların söylediklerine bakarsanız, aile içerisinde en düzgün değerlendirmeleri yapıp en doğru kararları verebilen de odur ve bu yüzden başta karısı Kraliçe olmak üzere hanedanın tamamı önemli işlerde Prens’e akıl danışır ve sözünü de mutlaka dinlerler...
Şimdi düşünün: Görüşlerine önem verildiği ve sözü her zaman dinlenen bir aile büyüğü olacaksınız ama bu özellikleriniz pek bilinmeyecek ve 65 sene boyunca hanımınızı bir gölge gibi takip edeceksiniz, üstelik “charity” dedikleri 800 küsur yardım kuruluşunun başında bulunacaksınız ve hayatınız hep protokol işlerinde geçecek...
Adamcağız gerçi biraz geç bile kalmış olsa da “Yeter yahu” deme fırsatını 95 yaşında buldu ve bu işleri artık bırakacağını ilân etti!
Az bilinen bir ayrıntıyı da vereyim: Kraliçe ile kocası at meraklısıdırlar ve PrensPhilllip, İstanbul’a resmî ziyaretlerinin haricinde at satın almak için “Prens” değil, “Mister Philip Mountbatten” ismine çıkartılmış normal İngiliz pasaportu ile birkaç defa gelmiştir.
Bu gelişlerinden birinde İstanbul’da yaşayan bir kuzenini ziyareti sırasında kuzeninin Türkiye’nin önde gelen atçılarından olan kocasından at meselesi yüzünden işittiği lâfları da günün birinde belki yazarım...
Mevlânâ Müzesi’nin yanıbaşındaki mezarların deşilmesine hiç aldırmamamız ama bir Rus generalin Ardahan’da bozulmamış cesedine merak salmamız, memlekette bazı hassasiyetlerin artık hiç kalmadığını gösteren mükemmel bir örnektir!
Konya’da, Mevlânâ Dergâhı’nın hemen yanıbaşındaki Gül Bahçesi’nde bir rezalet, bir kültür faciası yaşandı; mezarlık alanı “sergi salonu” ve “helâ” yapmak uğruna deşildi, çöp torbalarına doldurulan kemikler el arabaları ile taşındı ama bu işe son verileceği konusunda hiçbir yerden tatmin edici bir açıklama gelmedi. Asıl garabet ise Konya’da olup bitenlerin pek kimsenin umurunda olmaması ve herkesin Ardahan’da bozulmamış cesedi bulunan Moskof paşasının peşinde koşması!
Öyle bir vurdumduymazlık, öyle bir umursamazlık ve geçmişe karşı öylesine bir saygısızlık içerisindeyiz ki, Anadolu’nun 13. asırda uğradığı Moğol işgali felâketinden buyana böylesine bir rezalete hiç şahit olunmadı!
Konya’da yaşanan “Gül Bahçesi” faciasını; yani müze binası, sergi salonu ve tuvalet, yani bildiğimiz “kenef” inşaatı için tâââ Selçuklular zamanından itibaren mezarlık olarak kullanılan arazideki kabirlerin buldozerlerle deşilmesini, oraya asırlar önce defnedilmiş Mevlevîler’in kemiklerinin pervasızca dört bir yana saçılmasını kastediyorum...
ÇÖP TORBASINDAKI KEMİKLER
Mevlânâ Müzesi’nin hemen yanıbaşında işte böyle bir rezalet yaşandı, üstelik bu iş Mevlânâ’nın ailesi ile beraber Konya’ya gelişlerinin 789. yıldönümüne tesadüf etti; ailenin gelişini anma maksadıyla temsilî karşılama törenleri ve toplantılar yapılırken iş makineleri Gül Bahçesi’ndeki Mevlevî mezarlarının altını üstüne getirdi, kemikler etrafa savruldu, üzerleri naylon çöp torbaları ile örtüldü ve bazıları el arabaları ile kaldırılıp götürüldü!
Konya’da bütün bunlar olup biterken Ardahan’da da bir başka ceset macerası yaşanıyordu...
Ardahan’da bulunan ve bir Rus generale ait olduğu düşünülen cesed.
SANKI, CENGIZ HAN’IN MEZARI
Habertürk’ün duyurduğu haberi daha sonra TV’lerde de görmüşsünüzdür: İşçiler bir inşaat için temel kazarken süslü-püslü ve haçlı bir tabut buldular, tabuttan General Vasiliy Geyman’a olduğu olduğu düşünülen sakallı ve üniformalı bir Rus askerinin bozulmamış cesedi çıktı!
Sanki bir Rus askerinin değil Cengiz Han’ın yahut ismi efsanelerde geçen bir kahramanın asırlardır aranan mezarı bulunmuştu!
SELÇUKLU SULTANI’NIN EMRİ
Cesed öyle bir alâka gördü ki, kaç gündür onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Gazetelerde her gün haberler çıkıyor, tabutun başında polisler bekliyor, cesedin kime ait olduğunun tam olarak belirlenebilmesi için Rusya ile temaslara girişiliyor ve DNA testlerinin hazırlıkları yapılıyor...
Konya’da yaşanan mezarların deşilmesi rezaletinde ise tık yok! “Faaliyetin şimdilik durdurulduğu, projenin yeniden gözden geçirileceği” gibisinden üstü kapalı bir-iki açıklama mevcut, o kadar...
Moğol istilâsından da beter işlere sahne olan Konya’daki Gül Bahçesi’nden kısaca bahsedeyim:
Üzerinde Mevlânâ Türbesi’nin de bulunduğu arazi, Selçuklu İmparatorluğu zamanında sultanların “Gül Bahçesi” idi ve Mevlânâ’nın babası Sultânü’l-Ulemâ yani “Âlimlerin Sultanı”Bahaeddin Veled 12 Ocak 1231’de vefat edince Selçuklu hükümdarının emri ile buraya defnedildi. Sultânü’l-Ulemâ’nın “Benim, çocuklarımın ve onların evlâdı ile soyundan gelenlerin mezarları burada olacaktır” şeklindeki sözü üzerine oğlu Mevlânâ ile onun soyundan gelen pek çok kişi de aynı yere defnedildiler ve mezarların üzerine şimdi Mevlânâ Müzesi olarak kullanılan büyük türbe inşa edildi.
TAŞLAŞMIŞ KAFALAR...
Gül Bahçesi, sonraki asırlarda Mevlânâ’yı seven ve ona bağlananların defnedilmek istedikleri bir yer oldu, bahçeye yedi asır boyunca defin yapıldı. Definler, Mevlânâ Dergâhı’nın tekkelerin 1925 Eylül’ünde kapatılmasından bir sene sonra müze haline getirilmesine kadar nâdiren de olsa devam etti. Mezarlar üzerindeki ilk tasarruflar o günlerde başladı, bazı kabirler kaldırıldı ve kemikler ailelerine verilip başka yerlere nakledildi. Ama mezarların tamamına dokunulmadı, bir kısmı yerlerinde bırakıldı ve birçok Mevlevî son uykularını kabirlerinin geçen hafta inşaat makineleri tarafından deşilmesine kadar huzur içerisinde uyudular.
Bir başka tuhaflık da işte burada: Mezarlardan bazıları inkılâbın en sert günlerinde bile gerektiği şekilde nakledilmişken, yani kemikler mezarlarından yeni kabirlerine götürülmeden önce dinî kurallara riayet edilerek çıkartılıp kefenlenirken kalan mezarlar şimdi teşhir salonu ve helâ uğruna buldozerlerle deşiliyor, iskeletler çöp torbalarına doldurulup el arabaları ile taşınıyor! Üstelik bir Moskof askerinin cesedi gündem teşkil edip kıyametlerın kopmasına sebep oluyor ama siyasetçilerimizin hemen her vesile ile “Anadolu’nun en büyük manevî mimarlarından biri” diye bahsettikleri Mevlânâ’nın türbesinin hemen yanıbaşında meydana gelen bu tarih, kültür ve inanç faciasının önüne nasıl geçileceği konusunda Konya Belediyesi’nden de, Kültür Bakanlığı’ndan da ayrıntılı ve doyurucu tek bir açıklama gelmiyor, 15 Temmuz’un ardından görevlerinden alınan bazı kişilerin daha önce verdikleri bir karara dayanılarak yaşanan bu rezaletin son bulacağı bir türlü söylenemiyor!
Bu sayfada yayınladığım fotoğraflara dikkatle baktığınız takdirde, yüzleri Kıble’ye dönüş şekilde defnedilmiş olan eski Mevlevîler’in artık sadece kemikten ibaret olan çehrelerinde yaşadıkları dehşeti ve şaşkınlığı rahatça farkedebilirsiniz.
Türkiye dünya savaşlarında mağlûp olup neredeyse herşeyini kaybetti; atlattığı nice isyanlara, darbelere ve darbe teşebbüslerine rağmen yıkılmadan ayakta kalmayı başardı... Ama şimdi içerisinde bulunduğumuz bu umursamazlığı ve hattâ cahilliği tarihinin hiçbir döneminde yaşamadı.
Bir memleket bin türlü belâyı defedip ayakta kalmaya muvaffak olabilir ama o memleketin sonunu rûhunu kaybedip taşlaşmış bünyelerin gösterdikleri işte böyle umursamazlıklar
Gül Bahçesi’ndeki mezarlarda bulunan yüzleri Kıble’ye dönük iskeletler ve kemiklerin doldurulması için konan çöp torbaları.
Bir Mevlevî’nin, Gül Bahçesi’nde deşilen mezarından çıkan iskeleti.
MEVLÂNÂ TÜRBESİ’NİN ÇİLESİ: KAZILDI, BETON YIĞININA DÖNDÜ VE HÂLÂ DEŞİLİYOR!
Kimse kusura bakmasın, açıkça söyleyip hatırlatacağım: Asırlar boyu koskoca bir imparatorluğa, yani Selçuklular’a başkentlik eden ve Türkiye’nin en zengin tarihi geçmişe sahip şehirlerinden olan Konya’da eski eserler ve kabirler konusunda maalesef defalarca şaibeli hadiseler yaşandı!
ZARAFETTEN MEZAR DEŞMEYE
1920’li senelerde zamanın Millî Eğitim Bakanı, “Burada hâlâ türbe kokusu var!” diyerek Mevlânâ Türbesi’ndeki sandukalar ile üzerlerindeki örtülerin ve sikkelerin kaldırılmasını emretti, emir yerine getirildi, kaldırılan herşey bu gereksiz işe son vermek maksadı ile araya girenlerin sayesinde seneler sonra da olsa yerlerine nakledilebildi.
İlerki senelerde Selçuklu Sultanları’nın Alâaddin Tepesi’ndeki mezarlarının restore edilmesine girişildi, açılan mezar odalarındaki hükümdar kemikleri avluya istif edildi ama gece orada unutulmaları üzerine köpekler kemikleri alıp kaçtılar! 12. ve 13. asırda hüküm sürmüş Birinci Mesud, İkinci Kılıçarslan, İkinci Rükneddin Süleyman, Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev, Alâeddin Keykubat, İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev,Dördüncü Rükneddin Kılıçarslan ve Üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev gibi Selçuklu hükümdarlarından kiminin uyluk kemiği, kiminin kaburgası ve kiminin de kolu köpeklerin ağzından alındı ama hepsi kurtarılamadı ve bulunanlar restore edilen mezarlara karmakarışık şekilde defnedildiler. Derken, 2012 Aralık’ında Mevlânâ’nın türbesinin arka bahçesi ile kütüphanesinin zemini deşildi, eskiden defin yapılmış bu mekânlardan çıkan kemikler karton kutulara doldurulup başka yere götürüldü!
Bütün bunlar yaşanırken Belediye ortasında Mevlânâ Dergâhı’nın yeraldığı ve yemyeşil ağaçların yükseldiği alanı bir beton yığını hâline getirdi! Gerekçe “Avrupa’da böyle mekânların her taraftan görülebilmeleri için etraflarına ağaç dikilmemesi” idi ama muhafazakâr belediyelerimiz medeniyet olarak Avrupa’yı örnek aldıkları için Hâfız-ı Şirazî, Sâdî yahut Firdevsi gibi Şark Kültürü’nün büyük isimlerinin son uykularını küçük birer ormanı andıran yerlerde uyuduklarından haberdar değildiler. Mevlânâ’nın türbesinin etrafı da bir beton bloğuna dönmüştü.
Gelenek aynen devam ediyor; müdürlüğünü şimdi Topkapı Sarayı’nda bundan birkaç sene önce yaşanan “tahtı evine taşıma” komedisinin kahramanının yaptığı Mevlânâ Müzesi’nin yanıbaşında bulunan ve eskilerin “hâmûşân”, yani “suskunlar” yahut “Gül Bahçesi” gibi zarafet misâli isim verdikleri bahçe bu defa da sergi salonu ve açık söylemek gerekirse “kenef” uğruna deşilip duruyor!
Ve bütün bunlar olup biterken, Ardahan’da bulunan Moskof paşasının cesedini tartışmakla meşgulüz!
İnşaat makinelerinin deştiği Gül Bahçesi’nin ortasında kalan ve Bektaşi dedelerine ait olduğu düşünülen iki mezar.
Mevlânâ türbesinin etrafı 2012’de deşilmiş ve çıkan kemikler kolilere çöplerle beraber doldurulmuştu.
.Murat Bardakçı
Giriş: 07.05.2017 - 23:18
Proje illeti
HAFTADA bir veya iki defa birileri arar, falanca konuda hazırladıkları proje konusunda benimle görüşmek isterler ama bu işlere kapımı her zaman kapalı tuttuğum için başarılar diler ve görüşemeyeceğimi söylerim.
Bazen bir başkası telefon eder, söze “Çok önemli bir proje üzerinde çalışıyoruz, sizde olduğunu bildiğimiz falancaya ait elyazması eseri yayınlamak istiyoruz, bir görüşsek...” diye başlayınca çileden çıkar, “Sana ihtiyacım mı var, benim elim kalem tutmuyor mu?” deyip nezaketi bir tarafa bırakır ve telefonu kapatırım.
Herhangi bir bakanlıkta, üniversitede, özellikle de kültür işleri ile uğraşan bir dairede üst düzey bir makama mı tayin edildiniz? Koltuğunuza belki oturmuş, belki de oturmaya henüz vakit bulamamışsınızdır ama odanız bir elleri ile dosyalar, diğer elleri ile de filânca milletvekilinin yahut falanca partinin il başkanının kartvizitini uzatıp projelerine destek, yani “para” isteyenlerle dolar! Adamları başınızdan savmak için “Göreve henüz yeni başladım, sistemin işleyişini pek bilmiyorum, birkaç hafta sonra tekrar görüşsek...” diye nezaket yollu birşeyler söylediğinizde suratlarını asıp giderler ama ertesi gün yine ve mutlaka kapınızdadırlar! Sözü hiç eğip bükmeden “Kardeşim böyle hayallere harcayacak paramız yok” dediğiniz takdirde de “Yani sana bu işi yaptırmak için Bakan Bey’e mi gidelim?” cevabını verenleri bile çıkar.
“DİJİTAL” DENDİ Mİ, TAMAMDIR!
Bu söylediklerim öyle hayalî falan değil; bazı dostlarımın hergün yaşadığı hadiseler ve onların anlattıklarını naklediyorum. Zaten projeleri için beni bile bu kadar aradıklarına göre vekil-vü- kelâya, belediyelere, Kültür Bakanlığı’na, velhasıl bütün bürokratlara Allah kolaylık versin!
Son birkaç sene içerisinde bir “projelerdiyârı” olduk! Millet proje hazırlayıp resmî dairelerde ve belediyelerde para bulma turuna çıkıyor, destek sağlayabilenler kuşeye basılmış birkaç sayfalık birşeyler çiziktiriyor, içerisinde iki-üç fotoğrafın yeraldığı vasat bile sayılmayacak yayınlar ile ucuz filmler yapıp bazen harçlık, bazen de servet kazanıyor; “yayınahazırlayan” unvânını takınmış olan zevat da elâlemin kitaplarını güya gözden geçirip berbad ediyor.
En kârlı projelerin başında “dijital” işine dayalı göz boyama çabaları var, zira “dijital” denince belediyelerin de kamu kuruluşlarının da akılları başlarından gidiyor! İşin içine teknoloji giriyor ya, bir heyecan, bir heves, sormayın! O zamana kadar hiçbir işe yaramamış ve bundan sonra da yaramayacak arşivler ucuz tarayıcılardan geçirilip sonuna da karmakarışık bir fihrist ilâve edildi mi, buyurun size mükemmel bir dijital proje eseri! Dijitalleşen arşivin faydalı olması yahut kullanılma ihtimalinin bulunması ise hiç mühim değil, mesele projenin iki tarafı da tatmin ve memnun etmesi...
Projeler arasında hakikaten faydalı olanları yok mu? Tabii ki var; ciddî vakıflar ile aklıbaşında üniversiteler tarafından yapılan ve “helâlolsun” dedirtenleri az da olsa var ama geri kalanları proje falan değil, sadece gelir kaynağı!
2010’DAN NE KALDI? HİÇBİRŞEY!
Hatırlarsınız: İstanbul bundan yedi sene önce, 2010’da Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Peç şehirleri ile beraber “Avrupa Kültür Başkenti” ilân edilmiş ve dünya kadar proje hazırlanmıştı. Projelere para lâzımdı, hem devletten alınmış, hem de 5706 sayılı kanun uyarınca yapılan yasal düzenleme ile benzin ve motorin satışından ayrılan yüzdeler o işe aktarılmıştı.
2010’daki dünya kadar projeden bugünlere ne kaldı bilir misiniz?
Hiçbirşey! Almanlar aynı sene bir zamanların sanayi şehri olan Essen’i ayağa kaldırıp sanat beldesi hâline getirdiler, Macaristan’ın Peç’i turist cenneti oldu ama biz 2010’u balık-ekmek festivalleri ve tangur-tungur sokak konserleri ile geçirip paraları bir güzel çarçur ettik.
1996’da “Habitat” uğruna ciddî bir servet harcayıp kalıcı bir iş yapmamamız gibi...
Anayasa değişikliğinin getireceği faydalardan biri de işte burada: Bakanlar artık Meclis dışından atanacakları için bu gibi faaliyetlerin hayata geçirilmesi, yani devletten mutlaka birşeyler kopartılabilmesi için yapılan siyasî baskılar en aza inecek ve belediyelerin destekleyeceği projelerin dışındaki bu para ve zaman israfından bir nebze de olsa kurtulabileceğiz
.Murat Bardakçı
Giriş: 10.05.2017 - 00:11
Âfet Hanım ve mahalle karılarından beter dedikoducular
Atatürk ile Cumhuriyet’in kurucu babalarına hakareti meslek edinmiş olan ve “tarih” diye mahalle karılarından beter mesnedsiz dedikodular yapıp duran üç zavallı ekrana çıkıp da ortaya Atatürk’ün özel hayatı ve manevî kızı ÂfetHanım hakkında edepsizce iddialar atınca savcılık soruşturma açtı!
Gerçek bir tarihçi iseniz, eleştirinizi belge ile yaparsınız! Belgeniz varsa yayınlar, sonra o belgeyi yorumlarsınız ama işi küfür boyutuna getirmek aklınıza bile gelmez! Zira “insan” olanlar akademik eleştiri ile hakaretin arasındaki farkı zaten idrak etmişlerdir!
Atatürk hakkında böyle desteksiz uydurmaların ve hakaretlerin yolunu doktorluğunun yanısıra iyi bir tarihçi olan, Türkoloji alanında önemli yayınlar yapan, hattâ Lozan Anlaşması’nda da imzası bulunan ama sonradan tozutan ve tırlattığı hatıralarının hemen her satırından anlaşılan RızaNur adındaki çatlak açtı!
Rıza Nur’un ardından pespaye ve çapsız taklidleri ortaya çıktı! Kafasında fes, yakasında şıngır şıngır bir Osmanlı arması ve elinde de sopayla dolaşan ama tarihçiyi değil Tanzimat zanparasını yahut turistik Maraş dondurmacısını andıran adamın biri Rıza Nur’un palavralarına sarıldı, onun yazdıklarını bire bin katarak nakledip “üstad” oldu! Bu işi başkaları da ekmek parası yaptılar fakat ortaya bilinenleri değiştirecek tek bir belge bile koyamadılar; ya RızaNur’un söylediklerini abarttılar, yahut “Filâncanın amcasının oğlunun baldızının anneannesinin eniştesinin ahbabı bana demişti ki...” gibisinden dedikoduları nakledip tarih yazdıklarını zannettiler, o kadar!
HAKARET, SADECE HAKARET!
Zaman geçti, kalite daha da düştü, yerlerde sürünür hâle geldi ve son senelerde etrafı RızaNur’un onuncu, yirminci sınıf kopyaları sardı! Çirkefliklerle dolu mesleklerine SultanAbdülhamid’i pazarlamakla başladılar ama sermayeleri bitti; KâzımKarabekir’e el attılar, bu defa da karşılarında KarabekirPaşa’nın ailesini buldular ve nihayet ben dahil başkalarının bundan seneler önce yayınladıkları belgeleri makaslayıp Atatürk’e hakaret dolu yorumlar ilâve ederek yeni bir keşifmiş gibi pazarladılar ve bu işi “tarihçilik” diye yutturma yoluna gittiler.
Atatürk’e, Cumhuriyet’in kurucu babalarına ve hattâ devletin kuruluşuna senelerden buyana demediklerini bırakmıyorlardı ama ortada bulup yayınladıkları tek bir orijinal belge yahut doğru bilgi bulunmuyordu!
İşin daha da tuhaf tarafı, bu hakaretlerin 5186 sayılı kanuna göre bir ilâ beş sene hapis gerektiren suç olmasına rağmen savcılarımızın artık işin peşini bırakmaları idi ve dolayısı ile Atatürk’e “tarih” kisvesi altında edilen küfürlerin haddi-hesabı yoktu. Hedeflerinde şimdi rahmetli ÂfetHanım var ve ÂfetHanım ile Atatürk hakkında burada tekrar edemeyeceğim şekilde edepsizce sözler ediyorlar!
BİR ‘TENEZZÜL’ MESELESİ
Ben, Âfet Hanım’ı tanıdım; zarif, düzgün ve daha önemlisi “çokiyi” bir hanımdı, ailesi de öyle... Çirkefliklerle dolu mâlûm televizyon programında Âfetİnan’ın kızı ArıHanım’ı da işin içine dahil etmek maksadıyla “Bizi arasın, konuşsun” deyip durmalarına rağmen Arı İnan’ın bu adamları muhatap almaması ve annesi hakkındaki edepsizce iddialara karşı cevap vermemesi sadece bir tenezzül meselesidir ama böyle terbiyesiz ifadelerin sahiplerine “tenezzül”ün ne olduğunu nasıl anlatabilirsiniz ki?
Açık söyleyeyim: Tarihî şahsiyetlerin kanunla korunmasına karşıyım ama korunan kişileri akademik üslûpla eleştirmek yerine iş yalana, hakarete, küfüre ve hattâ yatak odası masallarına kadar götürülürse bu kanun “şart”tır ve kendilerini müdafaa edemeyecek kişilerin hatıralarının korunması vazifesi de devlete düşer.
Atatürk’ün ve döneminin eleştirilecek tarafları yok mudur? Sadece Atatürk dönemi için değil, her dönem için vardır ama bu iş akademik metodlarla ve en önemlisi de belge ile olur; züccaciye dükkânına girmiş fil gibi dangıl dungul, hırs ve nefret dolu sayıklamalarla ve zarafetten uzak şekilde değil!
Bugün sizlere anlatacağım bir de “Çukur Tarih” hikâyesi vardı ama yerim kalmadı! Önümüzdeki cuma günü yazacağım ve eminim eğleneceksiniz! Şunun şurasında iki gün var, sabır buyurun...
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.05.2017 - 23:59
Mâlûm derginin adı 'Çukur Tarih'tir ve mahkemeden tescillidir!
Hani, MustafaArmağan tarafından yayınlanan; mevcudiyet sebebi Atatürk’e, çevresine ve Cumhuriyet’in kuruluşunda görev yapmış hemen herkese belgesiz ve kaba hakaretten ibaret olan, iki günden buyana da boykot edilen “Derin Tarih” isimli dergi var ya...
Bu derginin bir diğer ismi artık “Çukur Tarih”tir ve bu isim mahkemeden de tescillidir!
Size tescilin hikâyesini anlatayım:
Çukur Tarih’te 2013 Şubat’ında DamadFeridPaşa’nın, yani Türk Tarihi’nin en rezil, en pespaye ve en aptal şahsiyetlerinin başta geleninin torunları olduğu iddia edilen Ürdünlü bir aile ile yapılmış röportaj, daha doğrusu bir “Damad Ferid güzellemesi” yayınlandı ve bir sonraki sayıda da bu ailenin gönderdiği bir teşekkür mektubu çıktı...
Mâlûm dergiyi takip etmediğim için yayınlardan aylar sonra haberdar oldum, bulup okudum ve dehşet içerisinde kaldım! “Çukur Tarih”, çocuğu olmayan DamadFerid’e dünya kadar torun bağışlıyordu! Hayalî torunlarla mülâkat yapmış ve uydurduğu bu torunlardan gelen teşekkür mektubunu da övünerek, kasım kasım kasılarak yayınlamışlardı.
YALANIN BÖYLESİ AZ GÖRÜLÜR!
Damad Ferid’in çocuksuz olduğunu gayet iyi biliyordum, zira hanımı MedihaSultan’ın ailesi ile seneler öncesinden tanışırdım. MedihaSultan’ın Paşa’dan değil, ilk kocasından bir oğlu olmuştu ve oğlunun çocuklarından bazıları son senelere kadar hayattaydılar; Londra’da yaşıyorlardı ama FeridPaşa ile kan bağları yoktu. Paşa’nın öz değil üvey torunları idiler; sadece memleketi değil, babaannelerinin hayatını da perişan ettiği için Ferid Paşa’dan tiksinirlerdi, üstelik Çukur Tarih’in “Paşa’nın torunları” diye uydurduğu Ürdün’deki aile ile de hiçbir alâkaları bulunmuyordu.
Damad Ferid Paşa’ya yakıştırılan hayalî aile FeridHurşid adındaki bir Osmanlı kaymakamının Ürdün’deki torunları idi. Dergi bu FeridHurşid’i DamadFerid’e çevirmiş ve mal bulmuş magribî gibi güzellemeler döşenmişti.
Bu tarih sahtekârlığını televizyonda yaptığımız “Tarihin Arka Odası”nda gündeme getirdim ve derginin özür dilemesi için 2013 Ağustos’undan aynı senenin Eylül’üne kadar her programda hatırlattım. Zira ortada eşi-emsâli görülmemiş bir çarpıtma vardı; DamadFerid gibi bir tarihî belâyı aklamaya, hainden kahraman yaratmaya çalışıyorlardı ve Millî Mücadele’yi bile neredeyse FeridPaşa’ya mâledeceklerdi!
Youtube’da “Murat Bardakçı Mustafa Armağan’ı rezil etti” diye ararsanız Tarihin Arka Odası’nda söylediklerimi izleyebilirsiniz...
Programlarda mâlûm derginin ismini hiç telâffuz etmedim, “Çukur Tarih” diye bahsettim ve yayıncı MustafaArmağan bir ay sonra özür dilemeye mecbur kaldı! Ama nasıl özür? “Hatasız kul olmaz” diye birşeyler yazdı, bu emsalsiz rezaleti sıradan bir yanlış gibi göstermeye uğraştı, meselenin “editoryal hata” olduğunu söyleyip kabahati çalışanlarının üzerine attı, üstelik beni de suçladı!
TAZMİNAT VE FAİZ İSTEDİ!
MustafaArmağan hatasını güya kabul ederken bir başka iş daha yaptı: Kendisini aşağıladığım, karaladığım, kişilik haklarına saldırıda bulunduğum, toplum nezdinde küçük düşürdüğüm ve “Çukur Tarih” diyerek hakaret ettiğim iddiası ile beni mahkemeye verip 30 bin lira manevî tazminat ve bu tazminatın faizini istedi!
Cür’ete bakın: DamadFerid’i yüceltme hevesi ile adama sahte torunlar mâledeceksiniz ama ben bu yalanlara inanılmasını, FeridPaşa’nın kahramanlaştırılmasını, yani tarihin ırzına geçilmesini engellemek için “Yazdıklarınızın tamamı palavradır!” diyeceğim ve suçlu olacağım!
Uzatmayayım: Adalet haklı ile haksızı mükemmelen ayırdı, MustafaArmağan açtığı dâvâyı kaybetti ve “tarih” adına attıkları desteksiz palavralar ile tarihe geçtiler...
Bunları neden mi yazıyorum? “Derin Tarih” isimli varakpâreden hoşlanmıyorsanız, o dergiden “Çukur Tarih” diye bahsedebileceğinizi hatırlatmak için! Zira, İstanbul 22. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2016/40 sayılı kararı ile “ÇukurTarih” ibaresinin “hakaret” değil “eleştiri” olduğuna hükmetmiştir.
“Çukur Tarih” artık mahkemeden tescilli tarihî bir kavramdır; gönül rahatlığı ile, tepe tepe kullanabilirsiniz!
.Murat Bardakçı
Giriş: 14.05.2017 - 06:34
Zübeyde Hanım'a iftiralarla dolu sahte belgedeki emsalsiz hatâlar
Zübeyde Hanım hakkında ortaya atılan iftiraların kaynağı Rıza Nur’un palavraları doğrultusunda 1988’de uydurulmuş sahte bir belgeye dayanır. İşte bu düzmece belgedeki hatâlar silsilesi ve gözlerden kaçan önemli bir ayrıntı: Hasan Akar’ın Atatürk’e ardarda hakaretler yağdırdığı sırada arkasındaki duvarda bulunan panoda ne yazdığına dikkat ettiniz mi? “Esmâ-i Hüsnâ”, yani Allah’ın 99 güzel ismi! Adam, esmâ-i hüsnânın önüne geçip iftiralar yağdırmaktan çekinmiyordu!
Şimdilerde pek bir moda olan ve milletin tepkisini nihayet çeken “alternatif tarih” denen iş “yalan”, “palavra” ve “desteksiz atma” demektir; yeri geldiğinde de küfür ile hakaretten beslenir!
Eleştirilerini belge ve bilgi ile yapamayanlar “alternatif tarihçi” havalarına bürünüp işi hakarete ve iftiraya götürürler. Son günlerde Atatürk, Zübeyde Hanım ve Afet İnan ile ilgili gevelemeler de işte bu kişilerin ve bu zihniyetin ürünüdür.
Ve, gözlerden kaçan önemli bir nokta: Hasan Akar, Atatürk hakkında o mâlûm edepsiz lâfları ettiği sırada arkasındaki duvarda asılı duran pano bilmem dikkatinizi çekti mi?
Panoda “Esmâ-i Hüsnâ”, yani “Allah’ın 99 güzel ismi” yazılı idi! Ama ortada akıl almaz bir umursamazlık vardı; adam Allah’ın isimlerinin önünde Mustafa Kemal’e hakaretler yağdırıyor, böylelikle annesine zina isnadında bulunmaktan, yani İslâmiyet’in büyük suç kabul ettiği bir cürmü işlemekten hiç korkmuyordu!
Böyleleri falancanın yazdıklarını okuyup durmaları bir tarafa, levh-i mahfuzu bile hıfzetseler boşunadır!
Zübeyde Hanım’a iftiralarla ve hem imlâ, hem de şekil bakımından baştan aşağı yanlışlarla dolu olan sahte belge.
YAZMAYA UTANIRSINIZ
Atatürk’e ve Zübeyde Hanım’a karşı yapılan bütün bu hakaretlerin kaynağının Dr. Rıza Nur isimli çatlağın hatıralarına dayandığını geçen gün yazmıştım..
Ama iş Rıza Nur’un edepsizlikleri ile kalmadı, onun yazdıkları temel alınarak son derece acemice hazırlanmış sahte bir mahkeme kararı uyduruldu: Selânik Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararı olduğu iddia edilen ama imlâsı baştan aşağı bozuk ve sadece dil değil, resmî üslûp bakımından bile Osmanlı dönemi mahkeme kararları ile alâkası bulunmayan ve yeni imal edildiği daha ilk bakışta anlaşılan, eski harflerle sözümona bir belge... Düzmece belgede Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım ile Abduş adındaki hayalî bir kişinin ilişkisinden bahsediliyor ve ayrıntılarını yazmaya edebin ve terbiyenin elvermeyeceği başka iddialarda da bulunuluyordu.
Hasan Akar iftiralarını ve hakaretlerini “Esmâ-i Hüsnâ”nın, yani “Allah’ın 99 güzel ismi”nin yazılı olduğu bu levhanın önünde etmekten hiç çekinmedi!
SAYIKLAMALARIN KAYNAĞI
Sözkonusu sahte belge, 1980’lerin ortasında elden ele dolaşmaya başladı. Belge, 1988’de “Ümmet” isimli bir derginin yayınladığı “M.Kemal’in Babası Kim?” isimli küçük bir kitapta da yeraldı ve “alternatif tarihçi” oldukları iddiasındaki dedikodu kumkumaları ile onlara hayran cühelânın sermayesi oldu.
Derken aradan altı sene geçti ve uydurma belgenin fotokopisi, güya yeni harflere çevrilmiş şekli ile beraber 1994’te bir gece Meclis’te milletvekillerinin odalarının kapısının altından atıldı. Kıyametler koptu, ardarda soruşturmalar açıldı ama bu haysiyetsizliği kimin yaptığı ortaya çıkartılamadı.
Dr. Rıza Nur’un hatıralarının Paris’te, Fransız Millî Kütüphanesi’nde bulunan elyazısı ile olan nüshasında Mustafa Kemal’den bahsettiği sayfalarından biri... Hakaretlerin bazılarını metne mavi mürekkepli bir kalemle sonradan ilâve etmiş...
İşte, Hasan Akar’ın, fesli ve eli sopalı üstad bozuntularının, onların hayranlarının ve alternatif tarih meraklılarının sermayeleri Rıza Nur’un sayıklamalarına ve bu düzmece belgeye dayanır! Belge ama ne belge!..
REKLAM
İŞTE HATALAR SİLSİLESİ
Şekil, ifade ve imlâ bakımından baştan aşağı yanlıştı, 19. yüzyıl Osmanlıcası ile değil, “yeni Türkçe düşünüp eski Türkçe yazmaya heveslenmiş” acemiler tarafından yakın zamanlarda uydurulduğu ilk bakışta anlaşılıyordu ve neresinden tutsanız elinizde kalıyordu!
Meselâ, 19. asır Türkiyesi’nde vârolmayan bir “Asliye Hukuk Mahkemesi” ismi uydurulmuştu. Belgenin üslûp bakımından Osmanlı döneminin resmî yazı kuralları ve mahkeme kararları ile de hiçbir alâkası yoktu. O devrin resmî yazılarında geçmeyen kelimeler kullanılmıştı, hattâ acemilikten en alta tarih koyarken bile kurtulamamışlar, mahkeme kararlarında şart olan Hicrî tarih akıllarına gelmemiş, sadece Rumî tarih kullanmışlardı, hattâ “kânun-ı evvel” ayının imlâsı bile yanlıştı.
REKLAM
Ama asıl rezalet, ortada imlâ diye birşeyin bulunmaması, dünya kadar kelimenin yanlış yazılması idi!
Sözkonusu sahte belgedeki imlâ hatalarından bazılarını aşağıda maddeler hâlinde sıralıyorum. Eski harfleri bilenlerin kolayca anlayabilecekleri bu izahatım gerçi biraz teknik olacak ve Eski Türkçe’yi bilmeyenlere pek bir şey ifade etmeyecek ama elde bulunmasında yine de fayda vardır, zira günün birinde işinize yarayabilir!
İşte, okuma-yazma özürlü biri veya birileri tarafından devrilen çamlar:
Aded: Cehalet silsilesi, düzmece belgenin girişinden başlıyor! Bu kelimenin imlâsı belgeyi uyduran cahilin yazdığı dibi “ayın-dal-te” değil, “ayın-dal-dal” biçimindedir ve “aded”i o devirlerde değil hâkimler, mahkemenin kahvecileri bile “te” ile, yani “adet” diye yazmamışlardır.
Vermiş: “Vav-rı-mim-şın” değil, “vav-ye-rı-mim-şın” yazılır; yani “ver” kelimesinin aslı “vir” olduğu için “vav”dan sonra mutlaka “ye” konur.
REKLAM
Olduğun:“Eliv-vav-lamdal-ye-kef-nun” ile değil, “elif-vav-lam-dal-ye-gayın-nun” diye yazılır. Ancak “olduğun” kelimesinin o devirde böyle bir cümlede “olduğunu” şeklinde kullanılması gerektiği için, sondaki “nun”dan sonra da “ye” konur.
İddia: Çüş ki, ne çüşşşş! Bırakın o devrin hâkimlerini, bugün belediyelerin açtığı eski Türkçe kurslarına gitmeye daha yeni başlamış bir hevesli bile, “iddia”nın bu belgeyi uyduran cahilin karaladığı şekilde yani “elif-ye-te-dal-ye-ayın-elif” diye değil, “elif-dal-ayın-elif” biçiminde yazıldığını, yani kelimenin “itdiae” değil, “iddia” olduğunu bilir! Aynı şekilde, “iddianâme”nin başındaki “iddia”nın imlâsı da böyledir!
Dr. Rıza Nur, Lozan dönüşünde, henüz tam olarak delirmediği günlerde.
Miras: “Mim-rı-elif-sin” değil, “mim-ye-rı-elif-se” yazılır ve mahkeme belgesi uydurarak hâkimlik oynamaya çalışan cahil her kim ise, hukukun en yaygın kelimelerinden olan “miras”ın yazılışından bile habersizdir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 15.05.2017 - 00:55
Bir başka tarih sahtekârlığı
İnternette, İsmetPaşa’nın hatıralarında yeraldığı söylenen şöyle bir metin dolaşıyor:
“...Harf devriminin tek amacı ve hattâ en önemli amacı okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı”.
Bu cümlelerin hemen altında da bir kitabın cild ve sayfa numarası veriliyor: “İsmet İnönü, ‘Hatıralar’, cild 2, sahife 223”.
Kaynak gösterilerek nakledilen alıntıların önce doğru olduğunu düşünür ama aklınıza yatmadığı takdirde tekrar tekrar okur ve hâlâ kuşku hissediyorsanız künyesi verilen esere bakarsınız...
Birileri bu metni bana da gönderdi, okudum ve hayli tuhaf buldum. İsmet Paşa’nın “Yazıyı dinin toplum üzerindeki etkisini azaltıp yayınları denetlemek için değiştirdik” demesi pek akıl kârı değildi, üstelik birkaç defa okuduğum hatıralarında bu şekilde bir ifade şayet mevcut olsa idi mutlaka hatırlardım.
Hatıraların ikinci cildinin 223. sahifesini açıp orada yazılanları okuyunca sahtekârlı- ğın, yalancılığın ve belge tahrifinin bu kadarı- na “Pes!” dedim.
DİN DEĞİL, KÜLTÜR ENDİŞESİ
İsmet Paşa, aslında bakın ne diyordu:
“...Harf inkılâbı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. ...harf inkılâbının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak söylemek isterim: Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar Türk dilinin kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyus olarak bahsederlerdi ve bunun için cemiyet içinde hem Türk diye bir millet olarak Araptan ayrılığı kaldırmalıydık, hem de ‘Sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapça’yı kabul etmeliydik’ derlerdi. Yani ‘Vaktiyle devleti kurarken ve Türk dilini yaparken Arap dilini kabul etmek doğru olacaktı’ görüşünü hararetle savunurlardı.
Anadolu’da ilk Türk devletini kuranların hepsi Türk Beyi olarak devlet başına geçmiş- ler ve millî hususiyetlerini muhafaza etmiş- lerdir. Sonra, Osmanlılar devrinde, edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi millî kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur”.
Gördünüz değil mi? İsmetPaşa hatıralarında harf inkılâbının dinî sebeplerle yapıldığına dair bir söz etmiyor; hattâ işin gerisinde senelerden buyana iddia edildiği gibi bir “okuma-yazma kolaylığının” da bulunmadığını, inkılâbın temelinde Türkçe’yi ve millî kültürü “kurtarmak” düşüncesinin yattığını söylüyor.
BUNA AHLÂKSIZLIK DENİR!
Harf inkılâbına karşı olabilirsiniz; eski yazı kaldırılınca eski kültürden uzaklaştığımızı iddia eder ve eski harflerin okullarda öğretilmesini savunabilirsiniz; bunlar tartşılabilecek farklı düşünceler ve yorumlardır...
Ama başkasının sözlerini tahrif ederek tam tersi hâle getirip inandırıcı olmak için altına bibliyografya bilgisi de ilâve eder ve bir tarafınızdan uydurduğunuz yalanları etrafa gönderip milleti kandırırsanız, bu iş ahlâksızca bir sahtekârlıktır!
Hanımlar, beyler ve özellikle de gençler! Internette gördüğünüz yahut mail ile aldığınız ve sizi ilk okuyuşta şaşırtan bu gibi çarpıcı iddiaları ciddiye almayın, doğruluklarını kontrol etmeden de sakın ha inanmayın. Zira, etrafımız milleti yalanları ile kandırmaya çabalayan bir sahtekâr ve ahlâksız güruh tarafından kuşatılmış vaziyette!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 17.05.2017 - 01:02
Salgın var ama Ramazan bülbülü doktorlarımız suskun!
Önümüzdeki hafta sonu mübarek Ramazan başlıyor...
Her sene olduğu gibi bu sene de ulemamız Ramazan’ın dinî boyutu; tıp âlimlerimiz de sağlıklı oruç, iftar ve sahur konusunda gazetelerde ve TV’lerde hepimizi irşad buyuracaklar.
Neler söyleyecekleri mâlûm: Hocalarımız geçen Ramazan’da yarım bıraktıkları derslerine devam edecekler, yani İslâmiyet’i bin küsur değil, sanki birkaç sene önce kabul etmişiz gibi “Banyo yapmak orucu bozmaz, denize de girebilirsiniz, şu namazı şöyle kılın” diye anlatacaklar; diyetisyenlerden “İftarda fazla yağlı yemeyin, tuzlu da yemeyin! Tatlının yanına sakın haaaa yaklaşmayın!Pideyi de fazla kaçırmayın, pastırma ile sucuğu hiç yemeseniz çok daha iyi... Hele lokmalarınızı iyice çiğnemeden yutmaya kalkışmayın...” gibisinden tavsiyeler işiteceğiz.
Doktorlar, özellikle de muhabir arkadaşların tanıdığı olan yardımcı doçent yahut doçent unvanlı üniversite hocalarına gelince... Oruç ile yaz sıcağının üzerinde duracak, “Güneşte fazla kalırsanız başınıza güneş geçebilir, tansiyonunuz yüksek ise daha da yükselebilir, hele terli terli soğuk su içerseniz hasta olursunuz, ona göre” diyecekler...
İBADET VE ORTOPEDİ
Sanki öğle vakti güneş tam tepemizde iken hiçbir mecburiyetimiz olmadığı halde dışarıda dolaşmaya, tansiyonumuz on beşi geçtiği zaman da kendimizi kırk derece sıcağın göbeğine atmaya yahut terden yapış yapış olduğumuz anlarda “Yandım Allaaaah!” diye kırbalar dolusu buz gibi suyu tepemize dikmeye pek meraklıymışız gibi...
Dikkat edecek olursanız, aynı doktorların bu tavsiyelerin tam tersini kış geldiğinde yaptıklarını görürsünüz: “Soğuk havalarda kalın giyinin, boynunuza da mutlaka birşeyler sarın. Anneler çocuklarınızın başını örtsünler, yoksa grip kaçınılmazdır” derler ve bu sözleri bir yabancı işitecek olsa mutlaka “Bu Türkler tuhaf insanlar... Kış kıyamette sokağa şort ve fanila ile çıkıyor, çocuklarını lâpa lâpa karda okula kısa kollu yazlık gömleklerle gönderiyorlar” diye düşünür.
İlâhiyat profesörleri, tıp hocaları ve diyetisyenler derken bir başka meslek grubunu da unutmayalım: Ortopedistleri!
Ramazan ve oruç bahsinde artık kırık-çıkık uzmanlarının edecekleri sözler de var, zira bu işler hakkında onlar da ilk defa geçen sene konuşmaya başlamışlar, namazın nasıl kılınması gerektiğini anlatıp kıyamda, rükûda ve secdede hangi hareketin nasıl yapılması gerektiğini öğretmeye başlamışlardı...
Dedim ya, Ramazan’ın gelişine şunun şurasında on küsur gün kaldı, ulemâdan ve tıp âlimlerinden aynı şeyleri tekrar tekrar dinleyip büyük istifadeler elde edeceğiz ama bugünlerde mutlaka konuşmaları gerektiği halde her nedense hiçbiri konuşmuyor!
BERBAD BİR SALGIN VAR!
Zira, İstanbul’da birkaç aydan buyana berbat bir salgın var... Öksürtüp aksırtan, nefes almayı bile zorlaştıran bir salgın! Mikrop, virüs, yahut her neyse bir geldi mi vücudunuzu pek sevdiğinden olacak üç haftadan önce gitmiyor, gitse bile birkaç gün sonra dönüyor. İşte öylesine yapışkan birşey ve bir öksürük-aksırık derdi, bir halsizlik, bir mecalsizlik, kolunuzu hareket ettirebilmeniz bile lûtuf!
Bu öyle bir salgın ki, bildiğim kim varsa ya kendisi muztarip, yahut en yakınındakiler...
Dün merak ettim, bir doktor arkadaşımı arayıp bu işin neyin nesi olduğunu sordum. “İki ayrı salgın var; biri Beta, öbürü de üst solumun yolu ile alâkalı... Bu sene erken ortaya çıktı, çok fazla yayıldı ve baharla beraber polenler uçuşmaya başlayınca daha da arttı. İnsanlar birbirinden kolayca kapıyor, düzelseler bile tekrar hastalanıyorlar” dedi.
Vaziyet böyle ama senenin sadece bir ayında, yani Ramazan’da coşan, selsebil çağlayanı gibi konuşup tavsiye üstüne tavsiye veren, yasak üstüne yasak sıralayan ekran gediklisi doktorlarımızdan tıs yok!
Millet aksırıktan, tıksırıktan kırılırken iki kelime etseniz ne olur beyler? Açıklamalarınız ve tavsiyeleriniz Ramazan günlerindeki kadar alâka çekmez diye endişe etmeyin, şimdi anlatacaklarınıza daha da fazla kulak verilir; üstelik salgın günlerinde konuşmanızın sevabı da fazladır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.05.2017 - 01:07
Bir devlet operasyonu: 19 Mayıs 1919
Bugün son dönem Türk Tarihi’nin, çok önemli bir başlangıcının, yani MustafaKemalPaşa’nın Samsun’a çıkışının 98. yıldönümü...
Geçmişimizde 19 Mayıs kadar değişik şekillerde yorumlanan, her tarafa çekiştirilen ama ayrıntıları üzerinde pek durulmayan bir diğer olay, nerede ise yok gibidir...
Bilirsiniz: Bir kesim Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gidişinin memleketi kurtarmak maksadıyla yakın arkadaşları ile beraber aldığı şahsî bir karar olduğunu söyler; diğer taraf da Samsun yolculuğunun SultanVahideddin’in emri ile yapıldığını ve Paşa’ya “memleketi kurtarma” vazifesini bizzat padişahın verdiğini iddia eder.
Şimdi, Samsun yolculuğunun evrakını elden geçirmiş ve bunları seneler önce yayınlamış bir kişi olarak bu yolculuğun nasıl ve niçin yapıldığını kısaca anlatayım:
Samsun evrakı, Kâzım Karabekir Paşa’nın arşivinde idi. Belgeleri 1990’ların ortalarında “Şahbaba”yı, yani SultanVahideddin’in biyografisini yazdığım sırada Paşa’nın damadı rahmetli Prof. FarukÖzerengin’den temin etmiştim. Belgelerden bir-ikisi vaktiyle yayınlanmıştı ama tamamını neşretmek 1998’de “Şahbaba” ile bana nasip olmuştu...
HER KURULUŞ GÖREV ALDI
Samsun yolculuğunun safhaları, bu belgelere göre şöyle idi: Mondoros Mütarekesi imzalanmış, müttefikler karışıklık çıkan bölgeleri işgal etme hakkını elde etmişlerdi. Samsun ve havalisinde de ayaklanmalar vardı, muhtemel bir işgali önlemek için tedbir alınması gerekiyordu ve MustafaKemalPaşa bu maksatla 9. Ordu Müfettişliği’ne tayin edildi.
Padişah, MustafaKemal’in tayin emrini 30 Nisan 1919’da imzaladı ve karar 5 Mayıs 1919’da o zamanın Resmî Gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de yayınlandı.
Harbiye Nezareti, yani Savaş Bakanlığı aynı gün Başbakanlık’a bir yazı gönderip Sivas, Van, Trabzon, Erzurum ve Samsun’daki mülki memurların MustafaKemal’in emirlerine uymaları konusunda talimat gönderilmesini istedi.
Mustafa Kemal de o gün Harbiye Nezareti’ne Samsun’a götüreceği karargâh mensuplarının listesini verdi.
6 Mayıs, karşılıklı yazışmalarla geçti. Harbiye Nazırı ŞakirPaşa, MustafaKemalPaşa’ya müfettişlik bölgesindeki faaliyetleriyle ilgili talimatnameyi verdi, aynı gün Samsun’da kullanılmak üzere altı adet mühür kazdırıldı.
Mustafa Kemal, 9 Mayısta Sivas’taki birliklerin kumandanına bir telgraf göndererek Samsun’da kendisini beklemelerini emretti; 13 Mayıs’ta da Matbuat Umum Müdürlüğü vasıtası ile karargâh görevlilerini ertesi gün için toplantıya çağırdı. Karadeniz artık İngiliz işgali altında olduğu için İstanbul’dan hareket edecek olan gemilerin İngilizler’den vize almaları gerekiyordu. Harbiye Nezareti 14 Mayıs’ta İngiliz İşgal Kumandanlığı’ndan başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere 23 subay, 25 er ve erbaş ile altı adet eğerli at için vize talep etti; vizeler 15 Mayıs’ta alındı, o arada Bandırma Vapuru da hazırlandı ve ertesi gün yola çıkıldı.
EMİR VE PUSULA HAYALLERİ
Samsun yolculuğunun öncesinde işte böyle çalışılmıştır ve MustafaKemalPaşa’ya verilen görev devletin her kademesinin, SultanVahideddin’in, zamanın sadrazamı DamadFeridPaşa’nın, Genelkurmay’ın, Denizcilik Bakanlığı’nın, daha birçok resmî kuruluşun ve en başta da MustafaKemal’in yeraldığı ciddî bir “devletoperasyonu”dur. Ortada padişah tarafından verilmiş “Git, işgale son ver” diye bir talimat yahut kendi başına alınmış bir karar değil, ayrıntıları titizlikle yapılmış ciddî bir hazırlık vardır!
Dolayısı ile “MustafaKemalPaşa’yıSamsun’a memleketi kurtarması için Sultan Vahideddin gönderdi” demek ne kadar yanlış ve gerçeklerden uzak ise, “Paşa, Samsun’a dümeni bozuk ve pusulası bile olmayan bir tekne ile dalgalarla boğuşarak gizlice gitti” iddiası da aynı şekilde yanlıştır! Söylediğim gibi ortada işgal altındaki bir devletin kendini kurtarma çabası vardır ve bu çabalar işgalin zincirleri kırılarak yepyeni bir devletin kurulması ile neticelenmiştir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.05.2017 - 04:10
Amerika'ya 1855'te dördü hediye 34 deve gönderip bir çift tüfek almıştık
Amerikan Hükümeti 1855’te California ve Meksika taraflarındaki askerî operasyonlarda develerden istifadeyi düşünmüş ve İstanbul’a bir gemi göndererek deve satın almak istemişti. Satışa izin veren zamanın hükümdarı Sultan Abdülmecid iki çift deveyi de hediye olarak verince, Amerikalılar padişaha teşekkür maksadıyla bir çift tüfek yollamış, İzmir’den beraberlerinde götürdükleri bir deveciye de seneler sonra anıtmezar yapmışlardı.
Günlerden buyana Amerika ile oturup Trump ile kalkıyoruz ya, bu hafta Amerika ile bundan 162 sene önce aramızda geçen, bazı tarafları bilinen ama bazı tarafları şimdiye kadar yazılmayan ve bilinmeyen kısmı Osmanlı Arşivleri’ndeki bazı belgelere dayanan hoş bir “deve” hikâyesi anlatayım...
İstanbul’daki Amerikan Elçiliği’nin deve talebi konusunda 1855 Ekim’inde Türk Dışişleri’ne
gönderdiği yazının Sadaret’e yollanan ve şimdi Osmanlı Arşivi’nde bulunan tercümesi.
#resim#205908#
Amerikalılar’ın Sultan Abdülmecid’in verdiği deve satış iznine teşekkür maksadıyla gönderdikleri hediye tüfeklerle ilgili olarak Osmanlı Arşivi’nde muhafaza edilen yazışmaların bir sayfası.
Anadolu’ya asırlar önce getirilen ve hâlen çok az sayıda vârolan deve, kültürümüzde pek yeralmaz, at ve eşek gibi âşinalarımızdan değildi. Dede Korkud hikâyelerinde birkaç cümleyle geçen “buğra” yani deve yavrusu bahisleriyle ve bazı atasözlerinin, deyimlerin ve dini hikâyelerin dışında, folklorumuzda da pek rastlanmazdı.
Gerçi, imparatorluk zamanında her sene Mekke’ye gönderilen ve “surre” denilen dini alaylar için saray tarafından beslenen develer hep vârolmuşlardı ama bunlar birkaç adetten ibaretti. Osmanlı döneminde padişahların tahta geçiş yıldönümlerinde bir deve kurban edilmesi geleneği de vardı fakat hepsi bu kadardı ve deve Anadolu’nun değil, daha sıcak memleketlerin, meselâ Arap kültürünün unsuruydu...
Dolayısıyla, deve bahislerinin pek bulunmadığı altı asırlık Osmanlı tarihinde, develerle ilgili olarak resmi kayıtlara geçen ama az bilinen tek-tük birkaç olay vardı. Bunların en ilginci de 1855’te Amerika’ya 30 adet deve satmamız, satış sırasında zamanın hükümdarı Sultan Abdülmecid’in ayrıca iki çift deve hediye etmesi, karşılığında padişaha bir çift tüfek gelmesi ve Amerikalılar’ın İzmir’den develerle beraber götürdükleri bir deveciye sonraki senelerde anıtmezar yapıp mezarın üzerine de bakırdan bir deve heykeli dikmeleri...
İşte, Anadolu’nun “deve tarihi”nin bu ilginç hadisesinin ayrıntıları:
Hacı Ali’nin Arizona’nın Quartzsite Köyü’nde üzerinde deve heykelinin bulunduğu mezarı.
KIZILDERİLİLERİ DURDURMAK İÇİN
Birleşik Amerika, Meksika ile 1850’lerde giriştiği ve iki sene devam eden savaştan henüz çıkmıştı. Batıdaki topraklar yerleşime açılmakta, Washington bir taraftan Kızılderililer ile uğraşırken, bir taraftan da California’da yaşanan “altına hücum”u düzene sokmaya çalışmaktaydı.
Bütün bunları yapabilmek için taşımada katırdan daha dayanıklı hayvanlara ihtiyaç vardı. Amerikan Savaş Bakanı Jefferson Davis, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde kullanılan develerin bütün bu işler için en uygun hayvan olduğunu düşündü. Amerika’da vârolmayan develeri ithal edebilmek için Kongre’den ödenek aldı ve o senelerin teğmeni, sonraların çok meşhur amirali David Dixon Parker’in kumandasındaki “Supply” isimli gemiyi, 1855’in 4 Haziran’ında deve temin etmesi için Avrupa ve Ortadoğu taraflarına gönderdi.
Deve programını, gemide bulunan Binbaşı Henry Wayne yürütecekti.
Parker ve Wayne, önce İngiltere’ye uğrayıp Londra’daki hayvanat bahçesindeki develeri incelediler. İngiliz meslekdaşlarından, develerin orduda kullanılmasının faydalı sonuçlar vereceği tavsiyesini alınca bu defa Türkiye’ye dümen kırıp Ekim’de İstanbul’a vardılar.
Hacı Ali ve Meksikalı karısı Gertrud.
KIRIM’A KADAR GİDİP GELDİLER
Osmanlı Devleti ile Avrupalı müttefikleri o günlerde Kırım’da Rusya’ya karşı savaşmakta ve İngiliz birlikleri savaşta Hindistan’dan getirdikleri develeri de kullanmaktaydı. Amerikalı subaylar gemilerini İstanbul’da bırakıp Kırım’a, çarpışmaların devam ettiği Balaklava’ya gidip savaş alanındaki develeri incelediler ve işe yaradıklarını bizzat gördükten sonra İstanbul’a döndüler. Sırada artık develerin temini vardı. İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği 29 Ekim 1855’te Türk Dışişleri’ne müracaat etti ve 30 adet devenin satışına izin verilmesi ricasında bulundu.
Dışişleri, talepten zamanın sadrazamı Fuad Paşa’yı bir yazı ile haberdar etti. Yazıda “Amerikalılar’ın Meksika ve California kıt’larında develerden istifade etmek istedikleri ve Mösyö David kumandasında bir gemi göndererek deve satın almak talebinde bulundukları” söyleniyordu.
Sadrazam Fuad Paşa da Sultan Abdülmecid’e bir yazı gönderdi ve talebin yerine getirilmesinin “padişâhın şânından olduğunu” söyledi! Amerikalılar’ın isteğini kabul eden Abdülmecid, Amerikalılar’a deve satışına izin verirken, en iyi cinsten iki çift devenin de kendi hediyesi olarak verilmesini buyurdu ve hediyelerin bedelini bizzat ödeyeceğini söyledi.
Amerikalılar için mesele halledilmiş gibiydi ama ortada bir zorluk vardı: Develeri gemiye bindirebilmek... Bu iş için “deve arabası” dedikleri seyyar ve ahşap bir koridor yaptılar, hükümdarın hediyesi olan hayvanları gemiye bu “deve arabası” ile güç belâ bindirdikten sonra birkaç deve daha bulabilmek için İzmir’e gittiler ve oradan da birkaç deve satın aldılar.
Sultan Abdülmecid.
Türkiye’deki vazifesini tamamlayan “Supply”, 1856’nın 15 Şubat’ında dönüş yolculuğuna başladı ama geminin kumandanı Teğmen David Dixon Parker, demir almadan önce İstanbul’a, Sultan Abdülmecid’e bir hediye gönderdi: Hiç kullanılmamış, pırıl pırıl bir çift tüfek!..
Tüfekler, o zamanki ismi ile “Amerika Düvel-i Müttehidesi”nin, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin develer için teşekkürlerinin ifadesi idi...
Dönüş yolunda Mısır’a ve Tunus’a uğrandı, oralardan da birkaç deve alındı ve Supply, 14 Mayıs’ta Teksas’ın Indianola limanına vardı.
DEVECİNİN ÇÖLDEKİ SON KAMPI
David Dixon Parker ile Henry Wayne’ın götürdükleri develerin sayısı Amerika’da zamanla arttı. Hattâ, orduda bir “deve birliği” bile kuruldu ama teknolojinin ilerlemesiyle develere artık ihtiyaç kalmadığı görülünce tabur lâğvedildi.
Parker ile Wayne aldıkları emri yerine getirmiş ve develeri temin etmişlerdi ama devecilik hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı ve beraberlerinde işin uzmanlarını götürmeleri de gerekiyordu. İzmir’de, deve bakıcısı olduklarını söyleyen Osmanlı vatandaşı beş gayrı müslim ile de anlaşmışlar ve “Supply” isimli gemi yola bu beş kişiyi de alarak çıkmıştı.
Devecilerin Amerika’daki hayatları maceralarla dolu geçti. En renkli hayatı ise, asıl ismi Philip Tedro olan ve Müslümanlığı seçip hacca gittikten sonra “Hacı Ali” adını alan İzmirli bir Rum yaşadı. Amerikan ordusunda uzun seneler devecilik yapan Hacı Ali daha sonra ordudan ayrıldı, Gertrudis Serna adında bir hanımla evlenip iş hayatına atıldı ve kendisine ait olan birkaç deveyle taşımacılık yapmaya başladı. Birkaç sene sonra Amerika’nın en meşhur devecisi olmuştu ama işleri iyi gitmiyordu, günün birinde develerini Arizona çölüne saldı ve Quartzsite isimli fakir bir kasabaya yerleşti.
Amerikalılar’ın “Hacı Ali” diyememeleri sebebi ile ismini “Hi Jolly” (telâffuzu: Haycoli) şeklinde telâffuz ettikleri Hacı Ali 1902’de öldüğünde artık efsane haline gelmişti. Quartzsite’daki mezarına bölgenin taşlarından 1935’te bir piramit inşa edildi ve piramidin tepesine de heykeli andıran bakırdan yapılmış irice bir deve figürü kondu.
İzmirli Hacı Ali’nin bugün ziyaret mekânı olan mezarının kitabesinde “Hi Jolly’nin son kampı burasıdır” yazıyor.
.Murat Bardakçı
Giriş: 22.05.2017 - 00:51
Sadece Makarios'la olmaz, bizi katleden herkesin heykelini dikmeliyiz!
Beylikdüzü Belediyesi’nin diktirdiği Rauf Denktaş heykelininin açılışını CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yaptı. Heykelin yan tarafında Londra Anlaşması’nın imza merasimine de yer verilmiş ve Başpiskopos Makarios beşuş çehresiyle etrafı tarassut edip gelip geçene bakışlarıyla hakaretler yağdırıyor.
Bizde “entellektüel” olduğuna inanan kesimin geçmişte memlekete zarar vermiş olan hemen her hareketi unutup meseleyi alttan almak, yaşanan dertleri hatırlamamak ve her defasında kendi kendimizi suçlu göstermek gibi tuhaf âdetleri vardır.
Örnek mi arıyorsunuz? İstiklâl Harbi senelerindeki Yunan mezalimini olmamış farzedip işi emperyalist güçlerin kışkırtmasına getirir ve Yunanistan’ın Küçük Asya macerasında verdiği kayıplar için gözyaşı dökerler... 1915 hadiseleri öncesinde can vermiş onbinlerce Türk hatırlarına gelmez, her 24 Nisan’da Cihangir barlarından çıkıp Taksim Meydanı’na mum dikmeye gider, “Ah biz ne kadar eli kanlı milletiz, bir bilseniz!” diye feryâd ederler!
MAKARİOS HUZUR İÇERİSİNDE!
İşte bu entellektüel, aydın, barışçı, insancıl, vesaire zihniyetin son eseri: Sebep olduğu acılar yüzünden ismi bizde senelerce lânetle anılan, “Makarios kılıklı deyyus” diye hakaretlerin ve annelerin yaramazlık eden çocuklarına karşı “Uslu dur, yoksa seni Makarios’a veririm” gibisinden korkutmalarının ilhamı olan, 24 Aralık 1963’te Binbaşı Nihat İlhan’ın hanımı ile üç çocuğunun evlerinin banyosundaki küvette katledilmeleri başta olmak üzere daha nice katliamların sorumluluğunu taşıyan eli kanlı bir papazın heykelini dikmek!
Hayatı boyunca gösterdiği tek çaba Kıbrıs’taki Türk varlığını ortadan kaldırmaktan ibaret kalan ve bu yüzden değil Türkiye’yi, İngiltere’yi bile çileden çıkartıp Seyşel Adaları’na kadar sürgün edilen Makarios artık huzur içerisinde ve Beylikdüzü’nde önünden gelip geçenlere “Oh yaaaa, kendimi Türkler’e kabul ettirdim yaaaaa, aha işte ben buradayım” diyor...
Rahmetli Denktaş’ın ruhundan yükselen acı terennümleri ise siz tahmin edin!
İŞTE, HEYKEL ÖNERİLERİM
Geçmişte yaşadığımız dertlere ve hattâ katliamlara sebep olanları hep nefretle yâdedelim, tarihi başka milletlere karşı bir intikam vasıtası olarak kullanalım yahut düşmanlıkları hep canlı tutalım gibisinden tuhaflıklar içerisinde olduğumu düşünmeyin. Eskiden kanlı-bıçaklı olduğumuz memleketler ile değişen dünyanın ve kendi menfaatlerimizin gerektirdiği şartlar çerçevesinde tabii ki yeni sayfalar açalım ama eskiden olup bitenleri unutmayalım ve meseleleri katliama kadar götürenlerin heykellerini dikmek gibi hayranlık krizlerine girmeyelim, kâfi...
Denktaş’ın heykelinin yanına Kıbrıs ile ilgili bir sembol yerleştirmek ille de şart ise ve Londra Anlaşması yerine Makarios’un yeralmadığı Zürih Anlaşması’ndan istifade etmek hatırlara gelmiyorsa, ilçeleri güzelleştirmek için daha başka semboller de mevcuttur. Meselâ işgal senelerinde Osman Gazi’nin Bursa’daki sandukasını tekmeleyen Yunan subayının yahut İstanbul’a bir Fatih edası ile at üzerinde giren Fransız Generali Franchet d’Esperey’in heykellerini de dikebiliriz...
Ne kadar ucuz sözler ediyorum değil mi? Ama ne yapayım, ben de Beylikdüzü Belediye Başkanı’nın dediği gibi o anıtın barındırdığı kompozisyonu göremeyen güruhtanım; heykel, sanat, vesaire görgüm falan yok ve bu yüzden Makarios’lu şâheseri analize gücüm yetmiyor, kusuruma bakmayın!
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.05.2017 - 01:20
Trump'ın Ortadoğu turu, bizden kalan mirasın tasfiye çabasıdır!
Amerikan Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu gezisini yakından takip ettik ama, sadece magazin tarafı ile!
Riyad’a vardıklarında Trump’ın karısı Melania’nın başı açıkmış ama üzerinde kapalı ve gayet şık siyah bir elbise varmış, Amerikan Başkanı ile Suudi Kralı ellerinde kılıçlarla bir güzel raksetmişler, Melania karşılama töreni sırasında kocasının uzattığı eli tutmayıp itivermiş, Trump’ın kızı Ivanka’nın bütün güzelliği zaten üstünde imiş ve Suudi kadınların gönlünü fethetmiş!
Amerikan Başkanı’nın gezisini günlerden buyana işte böyle yakından ve ciddî mi ciddî şekilde takip ettik, yaptığımız yorumlarımızın çerçevesini de kılık-kıyafet ve dans kavramları ile first leydinin cilvesi teşkil etti...
Trump’ın gezisi Ortadoğu’da çok önemli değişikliklerin hazırlayıcısı imiş, yeni ittifakların temeli atılıyormuş, hattâ sınırlar bile değişebilirmiş ne gam! Melania’nın havası, Trump’ın dansı yahut Ivanka’nın tavırları bizim için bunların hepsinden daha önemli!
Amerikan Başkanı’nın Ortadoğu’daki temaslarının dikkat etmediğimiz, bazı çevreler tarafından farkedilmiş olsa bile seslendirilmeyen ve bizim için önemli olan bir başka boyutu var: Amerika, Ortadoğu’da bundan doksan küsur sene önce çizilen ama bir türlü benimsenemeyen ve her dâim dertlere sebep olan sınırları tekrar çizmeye, yeni ittifaklar kurmaya ve belki de ortaya yeni devletler çıkartmaya hazırlanıyor.
YENİ TASFİYE MEMURU GELDİ
Ortadoğu’da sil baştan düzenlemeye girişmek, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir asırdan buyana hâlâ tamamlanamamış olan tasfiyesine soyunmak demektir!
İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşadığı dağılma sürecindeki tasfiye memurluğunu İngiltere üstlenmişti ama beceremeyip yüzüne gözüne bulaştırdığı için anlaşmazlıklar bir türlü bitmek bilmedi. Tasfiyenin temelini bir temennî belgesi olan Sykes-Picot Anlaşması ile San Remo Konferansı’nın kararları teşkil ediyordu fakat hem göz kararıyla çizilen sınırların yarattığı hoşnutsuzluklar, hem de Sykes-Picot’ya taraf olanların birbirlerine devamlı şekilde kazık atma çabaları tasfiyeyi içinden çıkılmaz hâle getirdi. Üstüne üstlük, sonraki senelerdeki İsrail meselesi ile de karmaşa daha vahim hal aldı.
İngiltere’nin yerinde senelerden buyana Amerika var, tasfiye memurluğunu şimdi Başkan Trump yapıyor, tasfiye edilen miras ise bizim Osmanlı İmparatorluğu’nun eyaletlerinden bazıları!
ESKİ MÜLKÜMÜZÜN VÂRİSLERİ
Bu yeni tasfiye çabasının bir netice verip vermeyeceğini söylemek için vakit henüz erken ama Ortadoğu’da bir asırdan buyana yaşanan hadiselerden alınması gereken önemli bir ders var: Bölgede gerçeklere değil de temennilere ve menfaatlere göre yapılan düzenlemeler bir netice veriyor; barış ve sükûn değil, kan ve gözyaşı getiriyor!
Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerinden bazılarının desteğini alarak yapılması hayal edilen yeni tasfiyeler ve düzenlemeler de aynı mantık çerçevesinde yürütülecek, yani bölgenin gerçekleri değil de menfaatler doğrultusunda yapılacak olduğu takdirde, tekrar bir yüz seneye kalmadan ortaya yeni tasfiye memurları çıkacaktır.
Ve, meselenin unutmamamız gereken tarafı:
Geniş topraklara sahip olan ve asırlarca hüküm süren büyük devletlerin bıraktığı mirasların tasfiyesi öyle bir anda ve imzalanan birkaç anlaşma ile mümkün değildir, bu iş çok uzun zaman alır, hattâ asırlarca devam edebilir...
Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi de henüz tam olarak tamamlanamamıştır; Ortadoğu’nun yanısıra Kafkasya’da, Balkanlar’da ve özellikle de Irak ile Suriye’de yaşananlar hâlâ devam eden bu tasfiye mücadelesinin safhalarıdır.
Bir asır önce bıraktığımız mirası birilerinin hisselere ayırma ve terekeden kendilerine de birşeyler kapabilme hevesinde olduğunu bir idrak edebilsek!..
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.05.2017 - 06:09
Merhum ve mağfur Türkçemiz
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Uluslararası Türk Dili Kurultayı’nda Türkçe’nin başına gelenler hakkında söyledikleri ve “arena” örneğini verip dile musallat olan özenti hastalığından bahsetmesi önde gelen muhaliflerinden bile destek gördü.
Türkçe’nin son senelerde artık tamamen yerlere serildiği zaten mâlûm... Ama, Cumhurbaşkanı’nın dil hakkındaki sözlerinin toplumun böylesine sert şekilde kamplara ayrıldığı bir dönemde en şedit muhalifleri tarafından bile kabul görmesi, ölüm döşeğinde yatan lisan konusunda akıl ve iz’anı tamamen kaybetmediğimizi görmemiz bakımından iyiye alâmettir.
Türkçe taammüden ve ağır ağır işlenmiş bir cinayetin kurbanıdır! Hani bundan asırlar önce kurbanlarını yavaş yavaş, taksit taksit zehirleyerek katleden Borgia ailesi vardı ya; Türkçe de işte aynı şekilde uzun senelere yayılan metodlarla katledildi, neticede bir zamanların âhenkli, zengin ve zarif dili kakofonik, takır-tukur, kaba ve 200 kelime ile konuşulan bir kabile hırıltısı hâline getirildi.
HARF DEĞİL, DİL DEVRİMİ
Bazıları bu bozulmanın sebebi olarak 1928’deki Harf Devrimi’ni gösterdiler, o devirde toplumun tamamı eski harfleri sanki mükemmel şekilde okuyup yazabiliyormuş gibi “Bir gecede cahil kaldık” gibisinden kerameti kendilerinden menkul sözler edip durdular ama dilin katledilmesinin adımları harf devrimi ile değil, “dil devrimi”, yani sadeleştirme ve yeni kelimeler uydurma modası ile atıldı. Devlet bir müddet desteklediği bu garabetin hatâ olduğunu farkedip desteğini zamanla çekti ama sadeleştirme şampiyonlarını tutabilene aşk olsun! Dil devriminin “Osmanlıca-Öz Türkçe” şeklinde ideolojik bir saplantı hâline gelmesi, sadeleştirme meraklılarının işi menfaatin her çeşidine çevirmeleri ve Türkçe’ye göz kulak olmakla görevli Dil Kurumu’nun da ateşe benzin dökercesine kakofonik kelimeler uydurma merakı sayesinde işte geldiğimiz netice: “Kis yu şekerim, baaayyyy!” Türkçesi!
Bütün bunların üzerine bir de özenti merakı ucuzluğunu ilâve edin ve dilin uğradığı tecavüzü daha yakında görmek isterseniz revaçtaki semtlere, meselâ Teşvikiye, Nişantaşı yahut Harbiye taraflarına veya alışveriş merkezlerine gidip etrafınıza dikkatle bakın: Türkçe bir tabelâ artık yok gibidir, isimlerin neredeyse tamamı yabancı dildedir, tek-tük bazı Türkçe isimler de gâvur telâffuzu ile yazılmışlardır ve bu özenti curcunasının altında “Bir ara buluşup drink alalım diiir, teyk keyr” diye konuşan asil ve necip bir nesil dolaşmaktadır!
Türkçe artık bu haldedir!
‘GÖRÜNGÜBİLİM’ MUAMMASI
Daha önce yazıp yazmadığımı çıkartamadığım bir hatıramı nakledeyim: Bundan kırk küsur sene önce, lise yıllarımda bir kitapçıda Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı “Görüngübilim Terimleri Sözlüğü” diye bir risale gördüm, neyin nesi olduğunu merak edip aldım, okudum ama idrakim zayıf olduğundan mı nedir “görüngübilim”i bir türlü anlayamadım.
Merak bu ya; Türk Dil Kurumu’nun o zamanki genel sekreterinin, yahut Kurumîcesi ile “Genel Yazman”ının telefonunu buldum; arayıp “Efendim, şu isimde bir kitabınızı aldım ama konusunu bir türlü anlayamadım; lûtfetseniz, ‘görüngübilim’ ne demektir söyleseniz de öğrensem” dedim...
Ne cevap aldığımı tahmin edin:
“Ben de bilemeyeceğim beyefendi” dedi. “Arkadaşlar sanırım yeni türetmiş olacaklar... Size Terim Kolu Başkanı’nın telefonunu vereyim, ona sorun!”.
Biz, dili işte böyle katlettik!
.Murat Bardakçı
Giriş: 28.05.2017 - 01:38
Mahyanın son ustası şehzadeden Matisse'e uzanan hüzünlü öykü
Minareler arasında ışıldayan mahyalar eskiden kandillerle yapılırdı ve bu işin son üstadı, Sultan Abdülâziz’in oğlu bestekâr Seyfeddin Efendi idi. Şehzadenin ve ailesinin hayatları felâketlerle geçti. Seyfeddin Efendi sürgünde yaşadığı Fransa’da 1927’de maddî sıkıntılar içerisinde vefat etti, çocukları da binbir dertle yaşadılar ve dünyanın en önemli ressamlarından olan Henri Matisse’e modellik yapan torunlarından Nermin Sultan, hayata 1998’de Fransa’da bir hastahanenin yoksullar koğuşunda veda etti!
Şehzade Seyfeddin Efendi (sağda), ağabeyi Halife Abdülmecid Efendi ile Nice’te, 1925’te sürgünde.
Her ramazanda yahut önemli günlerde camilerin minareleri arasına gerilen tellerin üzerindeki lambalar vasıtasıyla yazılan yazılara “mahya” deriz...
Bugün elektrikli ampullerle yapılan mahyalar geçmişte binbir zahmetle hazırlanır ve bu iş için kandiller kullanılırdı. Minareler ve yazılar arasındaki mesafenin hassas şekilde hesaplanmasından sonra kandiller tellerin üzerine itinayla yerleştirilir, şerefelere çıkan mahyacılar telleri gererler ve her bir kandil, iftar saati geldiğinde şerefelerden uzatılan meş’alelerle tek tek yakılırdı. Yağı biten kandilin doldurulup fitilinin yenilenmesi de başka bir zahmetti.
PİYANOSU HACZEDİLDİ
Bu işin böylesine çaba gerektirdiği günlerde, İstanbul’daki büyük camilere kurulan mahyaların son ustası bir padişah çocuğu, Sultan Abdülâziz’in oğlu ve son Halife Abdülmecid Efendi’nin kardeşi olan Şehzade Mehmed Seyfeddin Efendi idi.
Bir imparatorluk prensinin minarelerin arasını inceden inceye ölçüp teller üzerine kandiller dizmesi ve hayli kilolu olmasına rağmen şerefelere çıkıp telleri germesi, gerilen tellerin üzerindeki kandilleri yağ ile doldurup yakması pek alışılmış bir iş değildi ama mahyacılık Seyfeddin Efendi’nin hobisi idi ve imparatorluğun son senelerinde İstanbul’da ondan daha maharetli bir başka mahyacı yoktu.
Seyfeddin Efendi, babasının saltanatı sırasında, 1874’te İstanbul’da doğdu. Sultan Abdülâziz tahttan indirildiği sırada iki yaşındaydı ve küçük şehzadeyi Dolmabahçe Sarayı’ndan Beşiktaş’taki Feriye Sarayı’na naklettiler. Gençlik senelerinde Bağlarbaşı’nda bir köşk satın aldı ve 1924 Mart’ında Osmanlı ailesinin bütün mensuplarıyla beraber sürgüne gönderilmesine kadar bu köşkte oturdu ama İstanbul’daki hayatı hep malî sıkıntılar içersinde geçti, hattâ borçları yüzünden bir gün köşkteki piyanosuna kadar herşeyi haczedildi.
52 YAŞINDA KALP KRİZİNDEN
Şehzade, mahyadaki ustalığının yanında bir başka özelliğiyle daha fazla tanınmıştı: Bestekârlığı ile... Seksene yakın eser besteleyen Seyfeddin Efendi’nin bugün sadece Hüzzam ve Bayati makamlarındaki peşrevleri ile birkaç ilâhisi biliniyor ve bu eserler Türk Müziği’nin en güzel ve en seçkin parçalarından kabul ediliyorlar.
Seyfeddin Efendi hayata sürgünden üç sene sonra, 1927 Mart’ında Güney Fransa’nın Nice kentinde henüz 52 yaşında iken bir kalp krizi neticesinde veda etti ama ailesinin kaderi de gayet hüzünlü oldu...
17. yüzyılda İstanbul’a gelmiş bir Avrupalı gezginin mahya çizimi.
İSMİ ÜÇ DEFA DEĞİŞTİ
Çocuklarından biri, Şehzade Mehmed Abdülâziz Efendi de babası gibi musikiye merak saldı, bestekâr oldu fakat Fransa’da sürgündeki hayatını bambaşka bir işle kazandı: Ucunda metal, ağaç ve bazen de kurutulmuş limon gibi bir meyvenin asılı olduğu bir sarkacı vücudun üzerinde dolaştırıp gelen titreşimlerle hangi organda ne gibi bir rahatsızlık bulunduğunu teşhise yarayan “radyestezi” ile...
Ama, Seyfeddin Efendi’nin bir başka torununun, oğullarından Şehzade Şevket Efendi’nin kızı Nermin Sultan ise daha büyük hüzünlerle dolu bir hayat yaşadı...
27 Ocak 1923’te İstanbul’da, Üsküdar’daki bir köşkte doğmuştu, annesi Adile Hanımsultan da Abdülhamid’in kızı Naime Sultan’ın çocuğu idi ve o da hanedana mensuptu...
Nermin Sultan’a doğumundan hemen sonra verilen isim “Hamide” idi ve talih küçük sultandan aslında dünyaya geldiği andan itibaren yüz çevirmişti. 1924 Mart’ında, hanedanla beraber henüz bir yaşındayken Türkiye’den çıkartıldı, dört-beş yaşlarına geldiğinde de kemiklerinin yavaş yavaş eridiği farkedildi. Ailede Abdülhamid’in adını yani “Hamid” yahut “Hamide” isimlerini taşıyan çocukların başlarına her zaman bir iş gelmiş olduğu daha yeni farkedildiği için “Hamide” yi hemen “Nermin”e çevirdiler. Ama bu isim değişikliği şifa getirmeyecek, sonraki senelerde ismi iki defa daha değişecek, “Şefkat” ve “Nezahat” olacaktı.
Seyfeddin Efendi’nin Hicaz makamındaki bir şarkısının kendi elyazısı ile notası.
BİR ÜLKEDEN ÖTEKİNE...
Çocukluğu ve genç kızlığı anneannesi Naime Sultan’la beraber Güney Fransa’da, Nice’te geçti. O senelerde devrin büyük ressamı Matisse de Nice’e gelmiş, Cimiez semtinde şimdi “Matisse Müzesi” olan malikâneye yerleşip Naime Sultan’ın ailesiyle komşu olmuştu. Genç prensesin yüzünün güzelliği ressamı hayran bıraktı, Nermin Sultan’ı binbir ricayla tablosunu yapmaya ikna edebildi ve ressamın en meşhur eserlerinden olan “Sultan” yahut “Odalık” isimli tablo işte böyle doğdu. Nermin Sultan,Matisse’e verdiği pozu aynı günlerde bir fotoğrafla belgeleyecek, sanat tarihçileri tablonun estetik yorumunu bu fotoğrafla yapacaklardı.
Nermin Sultan ve anneannesi, İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasından önce Arnavutluk’a gittiler. Tiran’da dert ve hastalık dolu günlerde nişanlandı ama mutluluğu sadece birkaç ay devam etti: Anneannesi birdenbire öldü, derken Enver Hoca’ya bağlı komünist birlikler nişanlısını gözlerinin önünde kurşuna dizdiler. Bir İngiliz gemisiyle güç-belâ Mısır’a sığındı, babası Şevket Efendi ile yaşamaya başladı. Bu defa Mısır’da Nasır ihtilâli yaşandı ve aileye yeniden sürgün yolları açıldı. Artık babası Fransa’da, zorlukla yürüyebilen Nermin Sultan ise Cezayir’deydi. Tam altı lisanı anadili gibi konuşurdu, Birleşmiş Milletler’de iş bulmuş, göçmenlere sosyal danışmanlık yapmaya başlamıştı ama Cezayir Savaşı o defteri de kapattı, Fransa’ya gitti, Marsilya’nın kuzeyindeki Bagnols-Sur-Ceze kasabasında yine babasıyla yaşamaya başladı.
Henri Matisse’in “Sultan” tablosu.
FAKİR AYLIĞI BAĞLANDI
Dostları ona “Nezi” derlerdi... Hiçbir memleketin vatandaşı değildi, Fransa’da siyasî mülteci olarak yaşıyordu ve Fransız Hükümeti’nin verdiği vatansızlara mahsus kimlik belgesinde isminin hemen yanında “Osmanlı İmparatorluk Prensesi” yazılıydı...
Talih, Nermin Sultan’ı artık tamamen terketmişti. Babası Şevket Efendi 1973’te garip bir şekilde, hırsızlık süsü verilmiş bir hadisede can verdi; kemikleri vücudunu taşıyamaz hale gelen Nermin Sultan ise tamamen yatağa mahkûm oldu. Son 25 yılını yatakta ve gözlerini de yavaş yavaş kaybeder bir halde geçirdi. 75 sene boyunca siyasî mülteci idi ve hiçbir yerden geliri yoktu ve Sultan Abdülaziz ile Sultan Abdülhamid’in torununun tedavi masraflarını üslenen Fransız hükümeti, Nermin Sultan’a ufak bir fakir aylığı bağladı...
Henri Matisse.
Üsküdar’da 1923 Mart’ında başlayan çile, 7 Kasım 1998’de Bagnols-sur-Ceze’deki devlet hastahanesinin “muhtaçlar koğuşunda” noktalandı ve Nermin Sultan’ın cenazesini vefalı iki dostu, son senelerinde başından ayrılmayan Fransız doktor ile karısı kaldırdılar.
Ve hem bestekâr, hem mahya üstâdı olan Şehzade Seyfeddin Efendi’den ressam Henri Matisse’e uzanan kader zincirinin sol halkası: Matisse’in model olarak Nermin Sultan’ı kullandığı ve seneler boyunca elden ele dolaşan meşhur tablo, 2015 Şubat’ında Londra’nın meşhur müzayede şirketi Sotheby’s’in müzayedesinde 15 milyon 800 bin pounda, yani bugünün kuru ile 73 milyon liraya müşteri buldu!
Şehzade Seyfeddin Efendi’nin torunu Nermin Sultan, Matisse’e modellik yaptığı günlerde.
.Murat Bardakçı
Giriş: 29.05.2017 - 00:10
Ramazan bülbülleri şakır şakır şakıyorlar ama ne şakıma!
Müneccim değilim; hâşâ, öyle kerametim falan da yok ama günler öncesinden “Olacak!” dediklerimin hepsi çıktı!
Bülbüller, yani Ramazan bülbülleri hemen her gazetede ve televizyonda arz-ı endâm edip şakır şakır şakıyor, orucun nasıl tutulacağını, iftarda ne yenip ne içilmesi gerektiğini, sahur menüsünü, vesaireyi uzun uzun anlatıyorlar...
Söylediklerine arada bir kulak veriyorum ve açık söyleyeyim, üstadlardan bazılarını hayli kıskanıyorum! Engin bilgilerini ve sahip oldukları derin ilimlerini değil, konuyu bu kadar uzatabilmelerini, meseleyi hiç duraksamadan alâkasız bahislere getirme yeteneklerini ve bir kelimeyi şerh eder gibi görünüp nefes almadan dakikalar süren ama dişe dokunur tek bir söz etmeme maharetlerini...
Bunca senedir ara vermeden yazıp durmama rağmen sayfa ve vakit doldurabilmek maksadıyla herhangi bir bahsi bu kadar uzatabilme beceresini bir türlü gösteremedim ya, işte ona yanıyorum!
ORUÇ VE SPOTIFY MODASI
Ekran bülbüllerini benim gibi kıskanmaları gereken başkaları da var: Diplomatlar...
Hani iyi diplomat olabilmek için dakikalarca konuşmak yahut sayfalar dolusu yazmak ama işe yarar birşey söylememek, tek kelime bile etmemek gerekir derler ya; oruç, iftar ve sahur allâmeleri bu işi diplomatın en ustasına bile parmak ısırtacak maharetle yapıyorlar! Orucun faziletlerinden irade konusuna, iradeden sadakaya, sadakadan âyetlere, âyetlerden Mesnevî’ye, Mesnevî’den ilâhî aşka, aşktan SMS mesajlarına, mesajlardan dijital teknolojiye, teknolojiden Jüpiter’e gönderilen uzay araçlarına, uzaydan hayatın kaynağına, hayatın kaynağından DNA meselesine, DNA’dan kudret bahsine, kudretten de tamamen alâkasız ve bambaşka bir konuya, meselâ Spotify modasına yahut duvar kâğıdının rengine uzanıverin, işte mükemmel bir oruç ve iftar şerhi...
Birbirinden bu derece alâkasız bahislere geçmeyi en baba hariciyeci bile beceremeyeceği için diplomatlarımızın ekran allâmelerini sadece kıskanmaları değil, dakikalar süren boş lâf etme işinde onlardan birşeyler öğrenebilmeye çalışmaları gerekir!
Romancılarımızın da öyle...
Ekrana çıkanlar arasında ciddî sözler söyleyeni, işe yarar bilgiler verip dinleyeni aydınlatanı yok mu? Tabii ki var ama bunlar sadece bir-iki kişiden ibaret, dinî bahisleri mükemmelen bilenler ise ekranlara zaten çıkmıyorlar. Meydan maalesef işte sadece böyle lâf eden allâmelere kalıyor; ideolojileri doğrultusunda yepyeni dinî kurallar icadına kalkışanları da işin cabası...
MEYVE, SUCUK, VESAİRE...
Ramazan, mâlûm, isimlerini duyurmaya pek meraklı olan doktorlar ve diyetisyenler için de mükemmel bir fırsattır. Halkımızın hiç bilmediği bir konuda, yani orucun nasıl açılması, iftarda ve sahurda neyin nasıl yenmesi gerektiği bahsinde konuşur; anlatır da anlatırlar...
Aralarında iftar masalarında asırlardır yeralan Ramazan pidesinin zararlı olduğunu söyleyeni de vardır, midenin cilâsı olan çayın fazla içilmemesini tavsiye edeni yahut millet sahurda sanki kangal kangal sucuk yermiş gibi “Aman sucuktan uzak durun, sizi gün boyu susatır, hele pastırma, hâşâââ!” diye aklınızla apaçık alay edenleri de...
Millete birkaç günden buyana iftar dersi verenlerin söylediklerine dikkat ederseniz, bazı yiyecekler, meselâ meyve konusunda birbirleri ile tamamen farklı konuştuklarını görürsünüz...
Bir diyetisyen “İftarda bol meyve tüketmek çok faydalıdır” diyor, bir başkası “Meyvenin yemeğin bitmesinden en az bir saat sonra fazla olmamak şartiyle yenmesi lâzımdır” buyuruyor, öteki de “Yiyebildiğiniz kadar ama yavaş yavaş yiyin” tavsiyesini lûtfediyor...
Hangisinin doğru olduğunu Allah bilir!
Senelerdir söyleyip yazıyorum: Bu millet İslâmiyet’i bin küsur değil de sanki iki-üç sene önce kabul etmiş, yani Müslümanlık’ın ne olduğunu ve gereklerini daha dün öğrenmiş gibi böyle dersler vermeye kalkışmak, ayıptan ibarettir...
Basınımızın her Ramazan’ın ilk günü kisve değiştirip dindarlaşması yüzünden yaşanan bu karmaşaya daha 27 gün boyunca maruz kalacağız, Allah tahammül versin!
.Murat Bardakçı
Giriş: 31.05.2017 - 00:07
Can Kıraç'ın Cumhurbaşkanlığı'na kim engel olmuş?
Koç Grubu’nda 41 sene boyunca görev yapan, holdingin zamanla en üst idarecilerinden ve ailenin de en yakınlarından olan Can Kıraç, 90 yaşına girmesi münasebeti ile ağırlığını hatıralarının teşkil ettiği iki kitap yayınladı: “Antika Adam” ve “Eldivensiz Adam”...
Can Bey’in MehmetGündem ile beraber hazırladığı kitaplarda iş dünyasının önde gelen ve daha da önemlisi nükte ve mizah kavramlarını gayet iyi bilen profesyonel bir yöneticisinin 90 senelik hayat hikâyesinin yanısıra Türkiye’nin sanayileşme macerası da gayet rahat okunan bir üslûpla anlatılıyor.
“Patron” kavramına, idareciliğin inceliklerine ve memleketin sosyal ve ekonomik geçmişi bahislerine meraklı olanlar “AntikaAdam” ile “EldivensizAdam”da istifade edecekleri birçok bilgiye rastlayabilirler. Ben burada, sözünü ettiğim kitaplardan 1991’de yaşanmış bir Cumhurbaşkanlığı öyküsünü nakledeceğim:
Can Bey 1991’de SüleymanDemirel’den Meclis Başkanı veya Cumhurbaşkanı olma teklifi aldığını fakat Demirel’in tek başına iktidara gelememesi ve ardından da Erdal İnönü’nün karşı çıkması yüzünden bu makamlara çıkamadığını anlatıyor:
RAHMİ BEY Mİ, DEMİREL Mİ?
“...Yıllar ilerlemiş ve 1991 yılının Ekim ayına gelinmişti. 20 Ekim milletvekili seçimlerinden önce bir gün beni Süleyman Demirel aramış ve şöyle demişti:
‘Partinin vitrinini güzelleştiriyorum, Tansu Çiller Hanım aramıza katıldı, seni de bekliyorum ve sana başkanlık teklif ediyorum’.
Bu teklif karşısında nasıl şaşırdığımı ve sevindiğimi tahmin edemezsiniz. Şaşkınlığımı belli etmeden Süleyman Beye benim için ne biçim bir ‘başkanlık’ düşündüğünü sorma cesareti bile göstermiştim! O da bana, ‘Can Bey kardaşım, seni ya Meclis Başkanı ya da Cumhurbaşkanı yapmayı düşünüyorum!’ diyerek şaşkınlığımı bir kat daha arttırmıştı.
Heyecandan neredeyse küçük dilimi yutacaktım!
Bu teklifin altında ne var acaba diye düşünürken, Süleyman Demirel konuşmasını şöyle sürdürmüştü:
‘Meclis Başkanı olmak için milletvekili seçimini kazanmak gereklidir. Cumhurbaşkanlığı için Meclis dışından da seçilmek mümkündür! Kararı sana bırakıyorum ve iyi şanslar diliyorum!’.
Artık benim seçim sonuçlarını beklemekten başka çarem kalmamıştı.
Bu tarihi görüşmeden sonra Rahmi Bey benimle son bir toplantı yapmış ve hiç olmazsa bir yıl daha göreve devam etmemi istemişti. ...İçimden bir ses benden Rahmi Bey’e destek vermemi istiyordu. Ancak, Süleyman Demirel’in vaatlerini de unutamıyordum. Nihayet gerçek bir ‘başkan’ olacaktım! Rahmi Bey’den anlayış göstermesini ve Koç’tan ayrılma kararımı kabul etmesini dilemiştim.
TARIM VE SANAYİ İKİLEMİ...
Seçimler yapılmış, Süleyman Demirel, Erdal İnönü’yle ‘olağanüstü koalisyonunu’ kurmuş, ben de Ankara’dan haber beklemeye başlamıştım...
Ses seda çıkmayınca Demirel’i ben aramıştım. Süleyman Bey mahcup bir eda içinde bana şunları söylemişti:
‘Biliyorsun biz tek başımıza iktidar olamadık. Dün dündür, bugün bugündür! Binaenaleyh, senin başkanlığın için bir süre daha beklememiz gerekecektir. Sabırlı olmanı bekliyorum. ...Durumu Sayın İnönü’yle görüşürken bana şöyle bir açıklama yaptı: ‘Can Kıraç hâlâ ülkemizin tarımla kalkınacağını savunuyor, biz ise kalkınmanın sanayiyle gerçekleşeceğini iddia ediyoruz. Bu açık görüş ayrılığı varken Sayın Kıraç’ın cumhurbaşkanlığını parti teşkilatıma kabul ettiremem!’.
Erdal İnönü’nün bu haklı itirazı karşısında köşeme çekilmekten başka çarem kalmıyordu”...
Can Bey, böyle yazıyor...
Bu iki ciltte daha pekçok ilginç hadise anlatılıyor ama bir hususu, kitapların isimlerini, özellikle de “Eldivensiz Adam” ibaresini yadırgadığımı; daha rahat ve yormayan isimler yerine neden böyle bir muammanın tercih edildiğini anlamadığımı söylemeden de edemeyeceğim...
Can Bey’e kitaplarında da bol bol yer verdiği nüktelerle dolu uzun bir ömür temenni ederim...
.Murat Bardakçı
Giriş: 01.06.2017 - 23:22
Edep yahûûûû!
Bazı kavramlar vardır, yanyana getirmek aklınıza bile gelmez, kazara gelecek olsa bile birarada kullanmamaya bilhassa özen gösterirsiniz. Zira “edep” böyle gerektirir...
Ama edepten nasibiniz yoksa, başka... “Cami” ile af buyurun “kerhane” sözünü ardarda hiç düşünmeden sarfedebilirsiniz, zira hilkatiniz böyledir!
Son günlerde Diyanet’e her vesile ile veryansın eden bir grubun allâmesi olduğu söylenen Osman Ünlü adındaki zâtın yaptığı gibi...
Osman Ünlü geçen gün televizyona çıkmış, dinî musikiye ve Diyanet’in çocukları camilere ısındırma faaliyetine verip veriştiriyor, aklına geleni söylüyor ve her kelimesi ile ağzından sanki bal damlıyordu:
“Kiliselerin yaptığını özendiriyor. Kilise müziği gibi bir cami müziği çıkartacak. Tasavvuf Müziği diye bir şey uydurdular ya... ...Etkinliğin batsın yaaa. Ne etkinliği bu? Bu yaptığın iş camiyi bozmak, ifsad etmek. Camiyi affedersin yarın kerhane haline getirmek...”
DEMEK Kİ HEPSİ KÂFİRMİŞ!
OsmanÜnlü’nün “cami” ve tekrar af buyurun “kerhane” gibi edep sahiplerinin değil birarada kullanacakları, yanyana getirmeyi bile düşünemeyecekleri iki kavramı böyle pervasızca kullanması sadece kendisinin değil, ulemasından olduğu cemaatin edep seviyesini de mükemmel şekilde göstermektedir!
Mâlûm zat birkaç sene önce de benzer şekilde hezeyanlarda bulunmuş; musikinin “haram”, tasavvuf müziğinin “uydurma”, ilâhi okumanın da “küfür” olduğunu iddia etmiş, musiki dinleyenlerin haram işlediklerini ve bu yaptıklarının hesabını mutlaka verecekleri kerametini savurmuştu.
Osman Ünlü’nün söylediklerinin doğru olduğunu kabul ettiğimiz takdirde bundan asırlar önce küfre batmışız demektir! Âyin nağmelerinin refakatinde semâ eden Mevlevîler’in tamamı kâfir, AzîzMahmud Hüdâî’nin “Kudûmun rahmeti zevk yu safâdır”ını terennüm edenler zındıktır; Yunus’un, Niyazi-i Mısrî’nin yahut başka şairlerin mısralarını çalgı ve ritimle icra edenler veya tevşih, na’t, şuul veya savt okuyanlar cehennemdeki yerlerini hazırlamaktadırlar... Bu kafaya göre HazretiMuhammed’i ellerinde deflerle sözleri zamanımıza kadar gelmiş olan “Talâal bedru aleynâ”yı okuyarak karşılayan Medineliler’in âkıbetini söylemeye ise dilim varmıyor!
Daha önce de yazmıştım: İlâhiyi haram sayan bu zihniyet, başta musiki olmak üzere güzel sanatların sadece İslâmiyet’te değil, hemen her dinde inanç ve din büyüklerine sevgi aşılama vasıtası olarak kullanıldığını bilmez, anlamaz, kabule yanaşmaz. Din, onlara göre kuru emirlerden ibaret ve bünyesinde zarafete asla yer vermeyen bir yaptırımlar silsilesinden ibarettir. Neyzen’in “Yobazın mantığa ermez berelenmiş kafası” mısraı ile gayet veciz şekilde ifade ettiği zihniyet işte muhabbetten, şıklıktan ve zarafetten nasibini alamamış olan bu kafadır!
BAHSİ KAPATAYIM, ZİRA...
Bu zâtın zarafetten nasibi yok, veryansın ettiği kavramların toplumların hayatındaki önemini, meselâ Sovyetler Birliği’ndeki Müslüman halkın millî ve dinî kimliğini ilâhiler ve özellikle de Mevlid sayesinde muhafaza edebildiklerini bilmiyor diye düşünelim ama Diyanet’e saldırma vazifesini çocukları camiye ısındırma çabalarını bahane ederek ifa etmeye kalkışmasını ne yapacağız? Zarafetten, akıldan, iz’andan, mantıktan ve en önemlisi de bir ramazan günü sözün şehvetine kapılarak edep ile uzaktan ve yakından alâkası bulunmayan lâflar etmesini ve hele işin içine çocukları da katmasını?
Sözü fazla uzatmadan bahsi kapatayım, yoksa böyle bir edepsizliğin hiddetiyle ben de edebimi kaybedeceğim ve ağzımdan başka sözler çıkacak!
.Murat Bardakçı
Giriş: 04.06.2017 - 06:50
Aydoğan Paşa gibi şehid düşen paşalar için geçmişte yazılmış meçhul destanlar
Şırnak’ta yaşanan ve biri tümgeneral 13 askerin şehid olduğu kaza ve Tümgeneral Aydoğan Aydın’ın ardından söylenen güzel ama yaşanan büyük acıyı ifade eden sözler bana eski bir geleneğimizi, asırlar önce savaş meydanlarında ve çatışmalarda şehadet makamına yükselen diğer paşalar hakkında yazılmış destanları hatırlattı. İşte, 1630’da ve 1739’da şehid olmuş iki paşa, Zor Murtaza ve Tos Paşalar hakkında yazılmış destanlar...
Şırnak’ta meydana gelen ve biri tümgeneral 13 askerin şehid olduğu helikopter kazası memleketin yüreğini dağladı.
Türk Ordusu’nda eskiden bir âdet vardı: Savaş, çatışma yahut diğer önemli olaylar hakkında sonradan destanlar yazılır ve hadiseler ile hadiselerin kahramanları yazılan bu destanlar sayesinde sadece tarihlerde değil edebiyatta da yer bulurlardı. Askerî konularda yazılmış destanları kaleme alanlar asıl vazifeleri askerlik olan ama aynı zamanda şairlik ve bestekârlık yapan, “saz şairi” yahut “çöğür şairi” denen yeniçeriler yahut levendler idi ve destanlar sadece okunmakla kalmaz, saz şairleri tarafından memleketin dört bir yanında musikili olarak icra edilirlerdi.
Eski asırlarda meydana gelen birçok önemli olayın ayrıntıları, bazı savaşların tarih kitaplarına girmemiş safhaları ve isimleri tarihlerde yeralmayan birçok kahraman, bugün bu destanlar sayesinde biliniyorlar.
Şırnak’ta yaşanan faciada şehid olanlar arasında Tümgeneral Aydoğan Aydın’ın da bulunması, bana asırlar önce şehid olmuş bazı paşalar hakkında yazılmış destanları hatırlattı.
Tümgeneral Aydoğan Aydın
HANÇERİ BASAMAK YAPTI
İşte, 1630’da ve 1739’da şehid olmuş iki paşa, ZorMurtaza ve Tos Paşalar için söylenmiş iki destan:
Zor Murtaza Paşa, Dördüncü Murad tarafından 1630’da Bağdad’ın İranlılar’ın elinden alınması için gönderilen Hüsrev Paşa’nın kumanda ettiği ordudaki komutanlardan biri idi. Zor Murtaza Paşa, o devrin büyük âlimi Kâtip Çelebi’nin “Fezleke” isimli eserinde anlattığına göre kale duvarlarının altına geldiği zaman askerlerinden birine bayrağı kalenin burcuna dikmesini emretmiş ama asker şehid düşünce aynı emri bir başka askere vermiş ve o asker de şehid olunca bayrağı dikmek için duvara bizzat kendisi tırmanmıştı. Tırmanırken belindeki hançerden istifade etmiş, hançeri kale duvarındaki yarıklara saplayarak merdiven gibi kullanmış, bu şekilde burca kadar ulaşıp bayrağı dikmiş ama göğsünden vurulup hemen orada şehid düşmüştü.
Cezayir Millî Kütüphanesi’nde bulunan bir elyazması eserdeki Paşa destanı.
MEÇHUL ŞAİRİN DESTANI
Asker arasında “Zor Paşa” diye bilinen Murtaza Paşa’nın şehadetinin ardından ordugâhta bulunan Haliloğlu adında asıl mesleği askerlik olan bir çöğür şairi tarafından yazılmış destanın mısralarında, hadise şöyle anlatılıyordu:
“Mâlûm olsun sana devletlû Hünkâr / Şehidlik makamın buldu Zor Paşa / Hû eyleyip alaylara salınca / Şehidlik makamın buldu Zor Paşa.
Beyler idi yedeğini yeden / Dâim vird etmişti dilde pîrin (Pîrinin ismi her an dilinde idi) / İmamlar uğruna verirdi serin (başını) / Şehidlik makamın buldu Zor Paşa.
Feth-i fütûh etmek idi kasdında / Nice fünûnlar (fenler) var idi destinde (elinde) / Sultan Süleyman’ın burcu üstünde / Şehidlik makamın buldu Zor Paşa.
Yere geçsin Bağdad’ın temeli, taşı / Bizi künûzlardan (hazinelerden) ayırmak işi / Düşer mi şânına İmamlar Başı (İmam-ı Âzam Ebu Hanife) / Şehidlik makamın buldu Zor Paşa.
Haliloğlu ağlar bir dahi güler mi / Ağlayuben çeşmim (gözüm) yaşın siler mi / Âl-Osman Oğlu’na fütur gelir mi (umursamaz mı) / Şehidlik makamın buldu Zor Paşa.”
Ve, şehid düşen bir başka Paşa hakkında, 1739’daki Avusturya Savaşları sırasında şehid olan, asıl ismi bilinmeyen ve askerin “Tos Paşa” dediği bir başka kahramanın ardından yazılmış destan:
“Ser verir (baş verir) düşmene yüzün döndürmez / Şehidler sancağın çekti Tos Paşa / Kâfirin alayın, taburun bozup / Sikkeyi mermerde kazdı Tos Paşa.
Gazâda nûş edip ecel câmını (gazâda ecel kadehini içip) / Din uğruna feda etti cânını / Cennet bahçesinde meskengâhını (oturacağı yeri) / Huri, gılman ile düzdü Tos Paşa.
Tameşvar kalesin alayım derdim / Budin’in altına varayım derdim / Günahım yok iken kazaya erdim / Kabrin Belgrat’ta kazdı Tos Paşa.
Rûz-ı kıyamette cürmümüz beyan / El vermedi bana bu devr-i zaman / Çağırıp Nemse’ye (Avusturya’ya) aman elaman / Bin yüz elli ikide (1739’da) gitti Tos Paşa.”
Temsilî bir savaş tablosu: 1912’de Libya’ya saldıran İtalyan birlikleri ile mücadele eden askerlerimiz.
BU GELENEK SONA ERDİ
Bu destanları, rahmetli Cahid Öztelli’nin 1960’lı senelerde dergilerde yayınladığı makalelerden naklettim ve aynı konuda bir hususa dikkat çekmek istiyorum:
Eski devirlerden kalma elyazması eserlerde, özellikle de “cönk” denen enlemesine açılan şiir defterlerinde böyle daha dünya kadar destan vardır ve levendlere yahut yeniçerilere ait olan bu elyazmalarından eskiden imparatorluk toprağı olan memleketlerin kütüphanelerinde de bulunur. Elyazmalarının sayfalarını çevirdikçe sadece destanlara değil aşk şiirlerine, hasret mektuplarına, barut ölçülerine, frenk uyuzunu tedavi edecek ilâçların reçetelerine ve hiç bitmeyen bir İstanbul hasretine tesadüf edersiniz.
Destan geleneğimiz devam etmiş olsaydı, Şırnak’taki şehidler hakkında kimbilir ne içli mısralar söylenirdi...
Destanlara konu olan askerlerimiz savaşa gidiyorlar...
.Murat Bardakçı
Giriş: 05.06.2017 - 06:12
94 senelik arşiv ayıbımız!
Birkaç aydan buyana yeni bir kitap yazıyorum, birşeyler bulabilmek maksadıyla haftanın birkaç günü Devlet Arşivleri’ne gidiyorum, tasnifi daha senelerce sürecek olan bu bilgi ve belge hazinesinden işime yarayacak evrakı çıkartmaya çalışıyorum...
Bilelim ve unutmayalım: Arşivlerimiz, belge bolluğu bakımından dünyada ilk sırada yeralan İngiliz Arşivleri ile yarışabilecek zenginliktedir, hattâ belki daha da zengindir ama ortada bir dert vardır: Dağınıklık ve tasnif!
En zengin arşivimiz eski ismi “Hazine-i Evrak”, yani “Evrak Hazinesi” olan ve şimdi Başbakanlık’a bağlı bulunan “Osmanlı Arşivi”dir ve bunun yanında sayıca daha az fakat önem bakımından yüksek önem taşıyan evraka sahip başka arşivler de vardır.
Devletin elindeki bu arşivlerden bazılarını sayayım:
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, ATASE’nin yani Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Daire Başkanlığı’nın arşivi, Çankaya Köşkü Arşivi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Nüfus Genel Müdürlüğü Arşivi ve bunlar kadar geniş olmayan ama önemli daha dünya kadar arşiv...
KAPI KAPI DOLAŞMAK!
Arşivlerimiz işte böyle mebzul miktardadır ama vakti zamanında biraraya getirilmedikleri için aynı konudaki belgeler bile değişik kuruluşların elindedir. Bu arşiv bolluğu da neticede belgelerin tasnifi, düzenlenmesi ve arşivlerin araştırmacılara açılması gibisinden önemli problemlere sebep olmaktadır.
Meselâ, Topkapı Sarayı’nda bulunan ve içerisinde imparatorluğun merkez teşkilâtının evrakının bulunduğu arşive neredeyse 90 sene boyunca el atılmamış, bu arşivi akademik şekilde tasnif etmek gereği hatırlara birkaç sene önce gelmiştir ve tasnif devam etmektedir. Çankaya Köşkü’ndeki arşivin, yani Atatürk’ten buyana görev yapan Cumhurbaşkanlarının evrakının tasnifine de ancak birkaç ay önce başlanabilmiştir ama diğer bazı arşivlerde tasnif masnif maalesef hak getiredir!
Önemli evrakın değişik arşivlere dağılmış olmasına bir örnek vereyim:
Diyelim ki İstiklâl Savaşı’nın başlangıcı sayılan faaliyeti, yani Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarının 1919 Mayıs’ında Samsun’a gitmeleri konusunu ciddî şekilde incelemeye heveslendiniz...
İlk gitmeniz gereken yer Osmanlı Arşivi’dir; burada muhafaza edilen Harbiye Nezareti Evrakı arasında dünya kadar belge bulabilirsiniz. Ama aynı konudaki evrakın bir kısmı her nedense Ankara’daki Cumhuriyet Arşivi’ne verilmiştir ve Samsun yolculuğu askerî bir faaliyet olduğu için ATASE’de de hayli evrak vardır.
Bütün bu arşivleri dolaşıp bir hayli belge topladınız diyelim... İşiniz bitmemiştir, zira Samsun yolculuğunun nihaî belgeleri, yani Mustafa Kemal Paşa’nın Bandırma Vapuru’na binmesinden hemen önce elinde bulunan evrak özel bir arşivde, Kâzım Karabekir Müzesi’ndedir!
Sadece bu konu, yani Samsun yolculuğu hakkında değil, başka alanlarda da ciddî şekilde araştırma yapmak istediğiniz takdirde böyle kapı kapı dolaşmak zorunda kalırsınız, zira evrak hazinemiz farklı arşivlere dağılmıştır. Belgeler kaybolmamıştır ama değişik yerlere saçılmıştır!
ÖVÜNMEK KOLAY AMA...
Dolayısı ile arşiv meselesinin ciddî şekilde ele alınması, tarihimizi anlatan evrakın derlenip toparlanarak ismine “Türk Arşivleri” mi, “Türkiye Arşivleri” mi, “Türk Devlet Arşivleri” mi, artık her ne denecekse yepyeni, ciddî ama tek bir bünyede toplanması şarttır! 90 küsur senedir aklımıza gelmeyen tasnifi yapabilecek tek merci, bu konuda tek uzman olan Osmanlı Arşivleri’dir ve öncelikle yapılması gereken iş, asırlarca hüküm sürmüş olan bir imparatorluğun merkez teşkilâtının hafızasını elinde bulunduran ama tam olarak bir türlü istifade edilemeyen Topkapı Sarayı’ndaki evrakın tamamının görüntülerini Osmanlı Arşivleri’ne devretmektir.
Artık hemen her gün “Osmanlı da Osmanlı! Cânım, gülüm Osmanlı! Şanlı geçmişimiz! Mübarek atalarımız! Cennetmekân Filânca Han Hazretleri!” deyip duruyoruz ama garabete bakın! Her vesile ile iftihar ettiğimiz, yere-göğe koyamadığımız o hükümdarlar ve kurdukları teşkilât hakkında Topkapı Sarayı’nda bulunan evrakı 1923’ten, yani 94 seneden buyana bir türlü tasnif edememişiz!
Bu ayıptan kurtulmak için bilmem daha ne kadar bekleyeceğiz?
.Murat Bardakçı
Giriş: 07.06.2017 - 06:17
İlber Hoca ile diğer hocaların arşiv raporu
Önceki gün Türkiye’deki resmî arşivlerden bahsetmiş, arşiv sistemimizin karmakarışık vaziyette olduğunu anlatmış, değişik kuruluşlardaki evrakın mutlaka tek bir merkezde, Başbakanlık bünyesindeki Devlet Arşivleri’nde biraraya getirilmesi gerektiğini söylemiş ve Topkapı Sarayı’nın arşivinin 94 seneden buyana bir türlü tasnif edilememesinin bizim için büyük bir “ayıp” olduğunu yazmıştım.
Yazıda saray arşivinde devam eden tasnif çalışmalarında dijital ortama aktarılan belge görüntülerinin Osmanlı Arşivleri’ne verilmesi gerektiğini de söylüyordum ama böyle söylemekle hatâ etmişim, daha doğrusu meseleyi eksik yazmışım. Zira bu işin üstadları tarafından bundan seneler önce alınan ama bir türlü uygulanamayan bir karara göre sadece görüntülerin değil, saraydaki arşivin tamamının Osmanlı Arşivleri’ne devredilmesi gerekiyormuş!
Bu görüş, bundan dokuz sene önce o sırada Topkapı Sarayı Müzesi’nin başında bulunan Prof. İlber Ortaylı ile saray yetkililerinin ve memleketin önde gelen tarihçileri ile kütüphane ve arşiv hocalarının teşkil ettikleri komisyonun hazırladığı raporda ifade ediliyor...
İlber Hoca ile diğer hocaların ve uzmanların 29 Temmuz 2008’de hazırladıkları rapor.
YEDİ MADDELİK KARAR
Topkapı Sarayı’nda 29 Temmuz 2008’de toplanan komisyon, hazırladığı yedi maddelik raporun ilk maddesinde saray arşivinin Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne devredilmesini ama evrakın hâlen bulunduğu yerde, yani sarayda muhafaza edilmesine karar vermiş. Sonraki maddelerde tasnifin Devlet Arşivleri tarafından derhal yapılması, sarayın depo şartlarının iyileştirilmesi ve dijital görüntülerin bir kopyasının da müzede bulunması yazılı...
Topkapı Sarayı’nın arşivi hakkındaki raporun en önemli kısmı, birinci ve altıncı maddeleri... İlk maddede yukarıda da yazdığım gibi saraydaki evrakın Devlet Arşivleri’ne verilmesi tavsiyesinde bulunuluyor, altıncı maddede ise bir naklin sözkonusu olması hâlinde Bâbıâlî bahçesindeki depolarda, yani Devlet Arşivleri’nin o zamanki mekânında muhafaza edilmeleri vurgulanıyor.
GİTMESİ GEREKEN YER
Daha anlaşılır şekilde ifade edeyim: Topkapı Sarayı’nın idarecileri, arşivcileri, arşiv hocaları ve tarihçiler saraydaki evrakın Osmanlı Arşivleri’ne devrinde bir mahzur görmüyor, hattâ taşınmasından sonra konması gereken yeri bile gösteriyorlar!
Devlet Arşivleri artık Bâbıâlî’nin bahçesinden çok daha modern bir mekâna taşındığına göre, saray evrakının da depolarının bir kısmı diğer devlet kurumlarının göndereceği evrakı bekleyen bu yeni arşivde muhafaza edilmesi hem neredeyse tamamlanmış gibi olan tasnifin daha çabuk bitirilmesini, hem araştırıcıya daha iyi hizmet verilmesini, hem de sarayda yeni bir sergi mekânına kavuşulmasını sağlayacak; personel, koruma, vesaire gibi masraflardan tasarruf sağlanacaktır. Üstelik bu sayede “saray kolleksiyonlarının ayrılmaz parçası” olmayan, aynı konudaki binlerce örneği Devlet Arşivleri’nde bulunan evrak da biraraya gelmiş olacaktır. İngiltere ile Fransa da dağınık vaziyetteki arşivlerini aynı şekilde toparlamış, İngilizler arşivleri Londra’nın dışındaki Kew’a, Fransızlar’ın evrakı da Paris’in hayli uzağındaki La Courneuve’deki yeni ve rahat mekânlara taşınmıştır.
Ben arşiv meselesini İlber Hoca, Erhan Paşa yani Prof. Erhan Afyoncu yahut öteki tarihçiler ve arşiv hocaları kadar derinlemesine bilecek değilim ya... Onlar “Topkapı Sarayı’nın arşivi Devlet Arşivleri’ne verilip devredilsin” demişler, bu talebi seneler önce bir rapor haline getirmişler, ben de “gereği belki yapılır” diye düşünerek o raporu hatırlattım...
.Murat Bardakçı
Giriş: 09.06.2017 - 06:08
İstanbul tavrı Kur'an'a, TRT sayesinde el-Fatiha!
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, TRT’de yayınlanan “Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması” na geçen gün haklı olarak verip veriştirdi; “Kur’an, ses yarışmalarının güftesi olarak kullanılacak bir kitap değildir” dedi.
Ses yarışmalarının bilindik formatını alın, şarkıcıların yerine hâfızları koyun, şarkıların yerine âyetleri yerleştirin, “bilmemne starı” müsabakalarındaki jüriyi de kıdemli hâfızlarla ve hocalarla değiştirin, biraz renkli ışık ile kalp çarpıntısını andıran birkaç takırtı verin ve buyurun size TRT’nin Kur’an Yarışması!
Mehmet Görmez bu yarışma hakkında aslında az bile söyledi ya, neyse...
Meselenin dinî tarafına girecek değilim; bu iş zaten uzmanlığım değildir, sadece hem geleneklere hem de edebe ters olan bu işin hoş olmadığını söyleyeceğim...
Ama mâlûm yarışmanın aynı şekilde hiç de hoş olmayan ve fakat üzerinde durulmayan bir başka tarafı daha var: Yarışmacıların kıraat tarzları, yani Kur’an’ı okuyuş tavırları...
İSTANBUL VE ÜSKÜDAR TAVRI
Bilenler bilir: Her Müslüman memleketin Kur’an tavrı tarih boyunca kendine mahsustu, bizim temel tavrımız da “İstanbul” üslûbu idi. Kur’an’ın yanısıra ezan da bizde asırlar boyunca bu tavırla okundu ve sonraları “Üsküdar tavrı” da denen üslûp kıraate son şeklini verdi. Eski asırların bugüne isimleri gelen hâfızlarının ardından ses kayıtları elimizde bulunan 20. asrın Sami, Karabacak Süleyman, Âmâ Osman, Büyük ve Küçük Kemal, Mecid, Hasan Akkuş, Abdurrahman Gürses, Aziz Bahriyeli, Kâni Karaca gibi önemli hâfızlarının tamamı hep bu tavırda okudular. Kıraatlerinde kendilerine mahsus üslûp farkları tabii ki vardı ama kıraatleri ve ezanları hep İstanbul tavrında idi...
Anlayış zamanla değişti, İstanbul tavrı bir yana bırakıldı ve kıraatte Arap, özellikle de Mısır’ı taklid etmek moda oldu, en favori hâfızlar da Abdülbâsıt Abdüssamed ile Mustafa İsmail idi! Hıfza başlayan talebenin hedefi artık Hâfız Kemal, Hasan Akkuş, Kâni Karaca yahut bir başka büyük hâfızımız değil Mısır idi, özellikle de Abdülbâsıt!
Şimdi zaten hemen her genç hâfız, birer küçük Abdülbâsıt! Mısır tavrında okumaya özenip o tavrı taklid ediyorlar ama kıraatin aslı varken taklidini, üstelik kötü taklidlerini dinleyip ve birşeyler hissetmek ne mümkün?
TRT’deki yarışmanın bahsedilmeyen ve üzerinde hiç durulmayan menfi tarafı işte burada: Yarışmacıların tamamına yakınını izlerken farkettim, müsabaka sanki Türkiye’de değil Mısır’da, Kahire Televizyonu’nda yapılıyordu! Hâfızlar Türk ama tavır genellikle Mısır, daha doğrusu Mısır taklidi idi ve asıl tuhaflık jürideki hocalardan birinin bile bu işe ses çıkarmaması, “Evlâdım, şöyle bir Üsküdar yak bakayım” dememesiydi!
EZANA DA BÖYLE ETTİLER
Son senelerde Mısır tavrının moda olmasının sebepleri çeşitlidir. En başta genç hâfızların özenmeleri vardır ama asıl sebep İstanbul tavrının güç olması; “tecvid”in, yani Kur’an’ı düzgün okuma kurallarının yanısıra musikiye, özellikle de makamlara âşina olmayı gerektirmesidir. İstanbul tavrında kıraat eden hâfızlar bir sureyi her defasında başka nağme ile okurlar, zira musiki bilirler ama Mısır tavrının taklidinde buna gerek yoktur, Abdülbâsıt’ın Youtube’da mebzul miktardaki kayıtları ezberlenir ve iş olur, biter!
Son zamanlarda ezanın volümünden şikâyetin sebeplerinden biri de budur; yani bir ruh ve melodi sükûnu olan bize mahsus ezanın yerini Arap tavrı taklidlerinin alıp pest perdelerden bir mırıldanmaya dönmesidir! Acemi müezzinlerin gereksiz bir Araplaşma hevesi ile “a” ve “h” harflerini gırtlaktan çıkarma çabaları yüzünden “Allah”ın başındaki “elif” Arapça’nın “ayn”ı, “Muhammed” sözündeki “ha” da “hı” olmakta; ezan hem tavrındaki değişiklik, hem telâffuz hataları hem de müezzinlerin çoğunun hemen her an detone olmaları yüzünden millete artık “Aziz Allah” dedirtmek yerine “Lâhavle” çektirmektedir.
TRT zaten unutulmuş gibi olan Kur’an tavrımıza son darbeyi bu yarışma ile indirmiş ve Türk üslûbunu yerlere sermiştir! İstanbul tavrına el-Fatihâââ!
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.06.2017 - 06:08
Katar Kaymakamlığı'ndan Katar Devleti'ne uzanan yolun öyküsü
Dünya gündeminin ilk sırasını işgal eden Katar geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bir ilçesi idi, İstanbul’dan gönderilen kaymakamlar tarafından idare edilirdi ama İstanbul, 19. yüzyılın ilk senelerinden itibaren Katar üzerindeki hâkimiyetini kaybetmişti. Bölgedeki mücadeleler geçmişte kabileler arasındaki çekişmeler kaynaklanırdı, kabilelerin Katar’ı ele geçirme çabaları sadece İngiltere’nin işine yaramıştı ve İngiltere’nin yerinde de bugün Birleşik Amerika var! İşte, dünyanın en zengin memleketi olan ama son günlerde hedef tahtasına konan Katar’ın son iki asırlık geçmişi...
Nüfusu 300 bini yerli halk ve yabancılarla beraber de iki buçuk milyonu bulan ve kişi başına düşen millî gelir bakımından dünyanın en zengin ülkesi olan Katar, bir haftadan buyana dünya gündeminin ilk sırasında...
Katar üzerinde çıkan tartışmaların ve son yaşananların temelinde yatan hadiseler yeni değildir, bütün bu anlaşmazlıkların geçmişi bundan asırlar öncesine, o bölgelerdeki kabilelerin arasındaki çekişmelere uzanır...
Aynı çekişmeler bugün de devam ediyor... Kabile mücadelelerini geçmişte İngiltere kışkırtmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun idare merkezi olan Bâbıâlî bölgede olup bitenleri bir hayli geç farketmiş, üstelik çözüm konusunda sık sık yanlış kararlar vermişti. Bugün bağımsız birer devlet olan geçmişin kabilelerinin arasındaki güç ve hâkimiyet mücadeleleri hâlâ devam ediyor ve bir zamanların güçlü İngiltere’sinin yerinde de şimdi Birleşik Amerika var...
BİN ADET GEMİ
İşte, 1918’e kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir ilçesi olan ve İstanbul’dan gönderilen kaymakamlar tarafından idare edilen ama devlet otoritesinin tam olarak bir türlü kurulamadığı Katar’ın kısa öyküsü:
Osmanlı Arşivleri’nde Katar ile ilgili en eski belge 1550’li senelerden kalmadır ve bölgenin ticarî önemi ile halkın sahip olduğu bin kadar gemiden bahsedilir.
Katar, devletin gözünde Portekizliler’in 16. asrın ortalarında Basra Körfezi’nde cirit atmaya başlamaları üzerine önem kazandı. Arap Yarımadası’nın bugün Suudi Arabistan’a ait olan Dahran ve Dammam gibi şehirlerinin bulunduğu batı sahili o tarihlerde “Lahsa” ismi ile “beylerbeyilik”, Katar da “sancak” hâline getirildi, buralara idareciler gönderildi ve küçük bir askerî birlik de sevkedildi.
Bölgedeki asıl hadiseler 1770’li senelerde çıktı. Bahreyn’de şimdi iktidarda bulunan “Halife” hanedanının büyüklerinden olan ve o yıllarda Kuveyt’te yaşayan el-Halife, Katar’ın bazı limanlarını işgal etti. Katarlı kabile liderleri ile İranlılar işgale müdahale edince el-Halife ele geçirdiği limanları terkederek Katar’ın kuzeyindeki Bahreyn Adası’na yerleşti ve adada iktidarı bugüne kadar elinde bulunduran “Halife” hanedanının temelleri de bu şekilde atılmış oldu.
Ama, el-Halife’nin Katar üzerindeki emelleri son bulmadı, Bahreyn ile Katar şeyhleri arasında senelerce devam eden çekişmeler yaşandı ve 19. yüzyılın başlarında bugünkü Suudi Arabistan’ın isim babası olan İbn Suud’un da Körfez bölgesinde hâkimiyet kurmaya çalışması üzerine mesele daha da karmaşık hal aldı.
Katar, o günlerde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir kaza merkezi, yani ilçe idi ve Bâbıâlî yerli halkın sözü geçen liderlerini ilçeye kaymakam olarak tayin ediyordu.. İşte o günlerde, Arabistan’ın ortasındaki bölgelerde yaşayan Beni TemîmKabilesi, Katar taraflarına göç etti ve bu kabileye mensup Sânî ailesi zamanla bölgede güç kazandı.
Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde 482 numarada kayıtlı olan Basra Körfezi haritasının Katar’ı gösteren kısmı.
HANEDANIN KURULUŞU
Katar’da şimdi iktidarda bulunan el-Sânî Hanedanı bu şekilde doğdu ve aile 1860’lardan itibaren Osmanlı kasabasında, yani Katar’da söz sahibi olmaya başladı...
Bölgedeki güç yarışı ve çekişmeler bitmek bilmiyordu... 19. yüzyılda işin içine bir de İngiltere girdi, Bahreyn’i nüfuz alanlarına dahil edip Katar’a da baskı yapmaya başladılar ve 1868’de Katar’ın güçlü adamı Muhammed bin Sânî’yi Bahreyn’e vergi vermeye mecbur bıraktılar.
Bu gelişmeler o günlerde Bağdat Valisi olan sonraki senelerin sadrazamı ve ilk anayasanın mimarı Midhat Paşa’nın dikkatini çekti. Yaşananların tehlikeli bir hal almaya başladığını farkeden Paşa önce uzun zamandır İngiltere ile yakınlaşıp devlete başkaldıran Kuveyt’i kontrol altına aldı ve İngilizler’in karşı çıkmalarına rağmen Lahsa’ya, yani Arap Yarımadası’nın Katar’a yakın olan batı sahillerine askerî birlikler sevkederek devlet hâkimiyetini bölgede yeniden kurdu.
Katar’ın bizdeki eski ismi “Devhâ” olan başkenti Doha.
FAHRÎ KAYMAKAM YAPILDI
Katar’da hüküm süren ama Bahreyn’in tehdidi altında bulunan Şeyh Câsim bin Sânî de o günlerde Katar’a Osmanlı askerlerini davet etti ve Bâbıâlî 1871’de Katar’da tekrar söz sahibi oldu. Katar bir müddet sonra Necd Sancağı’na bağlı bir ilçe olarak yeniden teşkilâtlandırıldı ve Şeyh Câsim bin Sânî de fahrî kaymakam yapıldı.
Ama bu tarihten sonra, bölge daha da karmaşık bir hal alacak ve Katar meselesi daha da büyüyecekti...
Şeyh Câsim bin Sânî’nin Osmanlı hâkimiyetini kendi iktidarı için tehlike olarak görmeye başlayıp bağımsız kararlar vermesi ve fahrî kaymakamlıktan istifasını göndererek kendi başına işler yapmaya başlaması üzerine, Basra Vâlisi Hâfız Mehmed Paşa harekete geçti. Bâbıâlî’nin onayını almadan 200 kişilik bir birliğin başına geçti, o zamanki telâffuzu “Devha” olan Doha’ya girdi, Şeyh Câsim bunun üzerine silâhlı adamları ve kendisini destekleyen kabile üyeleri ile beraber Vecebe Kalesi’ne çekildi.
Katar Kasabası ile limanının Osmanlı Arşivleri’ndeki haritası.
Ama, Hâfız Mehmed Paşa’nın kendi başına giriştiği bu harekât bozgunla neticelendi: Şeyh Câsim, Vecebe Kalesi’ni ele geçirmeye çalışan Paşa’yı ve askerlerini dağıtarak Katar kazasının yeniden tek hâkimi oldu. Mesele zamanın hükümdarı Sultan Abdülhamid’e aksetti, padişah anlaşmazlığı tatlıya bağlama yolunu seçti ve bir daha bu şekilde bağımsız hareket etmemesi şartıyla Şeyh Casim’i affetti ve görevinde bıraktı.
Bâbıâlî bölgede o tarihten sonra artık İngiltere ile karşı karşıya gelecek, meselâ 1895’te Katar’a bağlı bir nahiye yapılmasına çalışılan Zubare yeni teşkilâtlandırmaya karşı çıkan İngilizler’in saldırına uğrayacaktı... Katar meselesi, İngilizler’in kısa bir müddet sonra Kuveyt’e göz koymalarının ardından geri plâna düştü ve bölge, Kuveyt’in geleceği ile beraber tartışılmaya başlandı.
Midhat Paşa.
PAŞA’NIN BÜYÜK GAFLETİ
İstanbul ise, Katar konusunda 1913’te büyük bir vurdumduymazlık gösterecek, meselâ zamanın sadrazamı Mahmud Şevket Paşa bölgeden günlüğünde “...Irak’ın geleceğini temin için Katar gibi devlet için hiçbir faydası olmayan ve hâkimiyetimize girdiğini hiçbir delile dayandıramayacağımız topraklar...” diye bahsedecekti!
Bâbıâlî, Katar’a Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar kaymakamlar ve idarî memurlar göndermeye devam etti ama Katar’da, Kuveyt’te ve Bahreyn’de zaten kâğıt üzerinde kalmış olan varlığımız Birinci Dünya Savaşı’nın ardından tamamen sona erdi...
Katar hakkında bu sayfada gördüğünüz belgeleri Osmanlı Arşivleri’nden, bilgileri de bölgenin en iyi uzmanlarından olan Prof. Zekeriya Kurşun’un İslâm Ansiklopedisi’ne yazmış olduğu maddeden temin ettim. Bu konuda daha başka bilgiler edinmek istiyorsanız Prof. Kurşun’un “Basra Körfezi’nde Osmanlı-İngiliz Çekişmesi: Katar’da Osmanlılar, 1871-1916” isimli eserini okur, eski harfleri biliyorsanız Osmanlı Arşivleri’nin internetteki sitesinden sayfasına elli kuruş vererek dünya kadar belge indirebilirsiniz.
İstanbul’dan Katar’a 1891 Haziran’ında yapılan tayinler: İlçe Muavinliği’ne Mehmed, Yazı İşleri Müdürlüğü’ne Abdülgafur, Yazı İşleri Müdür Yardımcılığı’na Vafi, Zübare Nahiyesi Müdürlüğü’ne Âsaf, Adid Nahiyesi Müdürlüğü’ne de Halef Efendiler tayin edilmiş (Osmanlı Arşivi, DH.MKT/1842-88).
.Murat Bardakçı
Giriş: 12.06.2017 - 06:06
Bir devlet geleneği 95 yıl aradan sonra ilk defa yerine getirildi
Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler Dairesi’nde geçen Cuma günü Cumhurbaşkanı TayyipErdoğan ile az sayıda kişinin katıldığı ama sessiz sadasız yapılan bir merasim vardı: “Hırka-i Saadet Ziyareti Merasimi”...
İstanbul’da, Hazreti Muhammed’e ait olduğuna inanılan, isimleri “Hırka-i Saadet” ve “Hırka-i Şerif” olan iki ayrı hırka vardır ve bilmeyenler bu hırkaları hep karıştırırlar.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinin ardından İstanbul’a getirdiği “Hırka-i Saadet”, Topkapı Sarayı’ndadır; Hazreti Muhammed tarafından Kaab bin Zuheyr’e hediye edilmiştir, kat kat bohçalara sarılmıştır, bohçalar bir sandukaya konmuştur ve sanduka sarayın Kutsal Emanetler Dairesi’nde altın bir çekmece içerisindedir. “Hırka-ı Şerif” ise Fatih’te bu isimi taşıyan camide muhafaza edilen ve Hazreti Muhammed’in Veysel Karanî’ye verdiği hırkadır.
İmparatorluk senelerinin en önemli protokol törenlerinin başında gelen “Hırka-i Saadet Ziyareti Merasimi”nin vaktiyle nasıl yapıldığını kısaca anlatayım:
YAKASINDAN ÖPÜLÜRDÜ
Padişah, her Ramazan’ın onbeşinci günü hırkanın bulunduğu mekâna gider, çekmeceyi, sandukayı ve bohçaları teferruatlı bir merasimle bizzat açar, hırkayı sağ omuzundan önce padişah, sonra da devlet erkânı öper, yanaklarına ve alnına değdirirler, altın çekmece yine uzun protokollerin ardından kapatılırdı.
1854 Ramazan’ında yapılan Hırka-i Şerif ziyaretine katılan protokol mensuplarının listesi (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, A.TŞF.9/97).
Ama, hırkanın yakası öyle şappadanak öpülmez, her ziyaretçi için yaka kısmına üzerinde ağaç baskısı yazıların bulunduğu ve ismine “destmâl-i şerif” denen pamuktan dokunmuş mendil boyunda bir kumaş konur, hırkaya temas etmiş olan destmaller vefatlarından sonra kefenlerinin içerisine, cenazelerinin yüzüne örtülmesi için öpenlere hediye edilirdi.
Geçen Cuma günü Topkapı Sarayı’nda Cumhurbaşkanı’nın da katıldığı merasim hakkında bazı gazetelerde “destmal programı” şeklinde komik görünen ama aslında elîm bir bilgisizliği gösteren başlıklarla çıkan ziyaretin aslı bu idi. “Destmal programı” diye bir şey mevcut değildi, yapılan “Hırka-i Saadet Ziyareti Merasimi” idi ve ziyarete katılanlara dağıtılan destmallerde de öyle sıra sıra âyetler ve şiirler yoktu. Sadece orta kısımda bir âyet, etrafında da her satırı bir uca gelecek şekilde “Peygamberlerin iftiharı olan Hazret-i Muhammed’in ayaklarının altına gökyüzü halı bile olamaz. Yüz sürüp kenarından öperek, ümmetine şefaat eden Peygamber’e niyâzını arzet” mânâsına gelen “Hırka-i Hazret-i Fahr-i Resûl’e / Atlas-ı çarh olamaz pây-endâz / Yüz sürüp zeylini takbîh ederek / Kıl şefîü’l-ümeme arz-ı niyaz” dörtlüğü vardı.
KÖKLÜ DEVLETİN GELENEĞİ
Topkapı Sarayı’nda geçen Cuma günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da iştirak ettiği ve basına kapalı olarak yapılan “Hırka-i Saadet Ziyareti Merasimi” nin ayrıntılarını vermeyecek, o gün geçmişi asırlar öncesine dayanan bazı kuralların uygulandığını söylemekle yetineceğim...
Ama, geçen günkü merasimin çok önemli bir başka özelliği daha var:
Yukarıda da söyledim: Hırka-i Saadet Ziyareti, imparatorluk dönemimizde Ramazan’ın onbeşinde yapılan ve asırlar boyunca aksatılmadan devam eden çok önemli bir protokol faaliyeti idi. Son hırka ziyareti merasimi 1922 Mayıs’ındaki 1340 Ramazan’ında olmuş, Cumhuriyet’in ilânının ardından uzun seneler kapalı kalan Kutsal Emanetler Dairesi ancak 1964 Temmuz’unda açılabilmiş, hırka sonraki yılların Ramazan aylarında dar bir çevre için açılmış ama devletin başındaki kişinin de iştirak ettiği bir “Hırka-i Saadet Ziyareti Merasimi” hiç yapılmamıştı.
Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler Odası’nda geçen Cuma günü yapılan merasim işte bu yüzden, yani tam 95 sene aradan sonra ilk defa icra edilmesi bakımından önem taşıyor...
Köklü devletler, asırlar öncesine dayanan geleneklerini her vesile ile devam ettirirler. Bizde devletin geçmişini ve gücünü gösteren geleneklerden birinin 95 sene ara ile de olsa yerine getirilmesi, her bakımdan hoş bir hadisedir!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 14.06.2017 - 06:54
Deprembilimin neye yaradığını bir anlayabilsem!
Ege tarafları önceki gün defalarca sallandı, halk heyecandan ve korkudan sokaklara fırladı ve binlerce kişi geceyi haklı olarak sokaklarda geçirdi...
“Haklı olarak” diyorum, zira her depremin ardından ekranlara çıkan uzmanlar başka başka konuşup sarsıntıları değişik şekilde yorumlayınca, hattâ ilk bir-iki saat boyunca depremin merkezi hakkında bile farklı açıklamalar yapılınca zaten can derdinde olan millet sokakta gecelemeyip de ne yapacak? Kimin söylediğine inanacak?
Türkiye’nin bir depremler ülkesi olduğunu, bu toprakların sâkinlerinin asırlardan buyana depremle yaşadıklarını ve bizim de aynen bu şekilde yaşayacağımızı 1999’daki büyük felâketin ardından tamamen idrak etmiştik. Gerçi 18 sene önceki âfetin üzerinden zaman geçince deprem endişesinden tamamen sıyrılıp uçsuz bucaksız bir umursamazlığa büründük, tedbiri falan bir yana attık ama Marmara’yı uzak olmayan bir gelecekte daha büyük bir felâketin beklediğini de biliyoruz.
HEPSİ FARKLI TELLERDE
Peki, bu işin uzmanları bizleri nasıl bilgilendiriyorlar?
Önce, geçen pazartesi günü meydana gelen sarsıntılardan sonraki açıklamaları hatırlayalım: Kandilli Rasathanesi depremin ardından sarsıntının büyüklüğünün 6.3 olduğunu duyurdu, sonra 6’ya indirdi; AFAD 6.2 olduğunu açıkladı, Avrupa-Asya Sismoloji Merkezi ise “6.3” dedi. Üstelik depremin sadece büyüklüğü değil, merkezi konusunda da her kafadan bir ses çıktı; bazıları Karaburun’un 22 kilometre açığında olduğunu söylerken bir diğer uzman kuruluş, İzmir’in 84 kilometre kuzeybatısını işaret etti.
Böyle farklı bilgiler teknik sebeplerden yahut verilerin yorumlanmasından kaynaklanabilir, benim gibi işin uzmanı olmadığınız takdirde birşey diyemez ve sadece şaşırırsınız ama iş bu kadarla bitmiyor!
Hemen her sarsıntının ardından ekranlar deprem uzmanı akınına uğruyor, üstadlar anlatıyor da anlatıyorlar ama dikkat edin, hepsi farklı tellerden çalıyor. Uzmanın biri sarsıntıyı Kuzey Anadolu Fayı’na bağlarken öteki Marmara’dan bahsediyor, diğeri Ege taraflarına uzanıyor, bir başkası “depremin bağımsız olduğunu ve bilinen faylarla alâkasının bulunmadığını” söylüyor...
Ama bir konuda, ardçı depremlerin yaşanacağı hususunda hocaların hepsi görüş birliği içerisindeler! Sanki şiddetli depremlerden sonra ardçı sarsıntılar gelmiyor, başka şeyler oluyor, meselâ yaz ortasında kar yağıyor ve etrafı dinozorlar basıyormuş gibi!
CELÂL KUSURA BAKMASIN AMA...
Meselenin beteri var: Bir hoca, “Deprem gelecek, öleceğiz, biteceğiz, mahvolacağız” derken başka bir hoca, “İnanmayın ve korkmayın! Zeminimiz taş gibi sapasağlam, deprem falan olmaz!” buyuruyor. Bir grup uzman, “Filânca yer üç zaman içerisinde sallanacak” diyor ama geçen Şubat’ın ilk haftasında olduğu gibi kehanetin hemen ertesi günü Çanakkale tarafları zangır zangır sarsılıyor!
Ve, bir başka tuhaflık: CHP’li eski milletvekillerinden MeldaOnur son depremden hemen önce attığı tweet’te “şehir merkezinde yılanların görüldüğünü, bunun muhtemel bir depremin işareti olabileceğini” iddia etti ve deprem hakikaten geldi. Ardından bir uzman, Onur’un doğru söylediğini, sadece yılanların değil; kedi-köpek vesaire ile nebatâtın, yani bitkilerin de depremi önceden haber verebileceğini anlattı ama bir diğer uzman, “Bu işin çoook parametresi var, sadece bunlarla olmaz” dedi!
Her deprem bahsi geçtiğinde hatırıma birbirini işte böyle ak ile kara dercesine tekzip edip zaten ürkmüş olan milleti daha da şaşkın hâle koyan uzmanlar geliyor ve deprembilimcilerin bir kayanın kaç milyon yaşında olduğunu tesbit edip fosil bulmak yahut bilmem kaç bin sene önceki sarsıntıları incelemek gibi işlerin haricinde etrafı neden şaşırttıklarını merak ediyorum...
Sebep ekranda görünme arzusu mu, mutlaka bir şey söyleme merakı mı yoksa başka mı, Allah bilir!
Sismoloji, jeoloji, jeofizik, jeodezi, jeomorfoloji, jeobilmemne üstadı beyefendiler: Mensubu olduğunuz bilim dalı depremleri önceden belirleyemiyor, âmennâ, ama işe yarar bir fikriniz varsa konuşun, şayet yoksa Allah rızası için susun ve insana artık “Deprembilim denen meslek neye yarar?” dedirtmeyin.
Dostum Celâl (Şengör) kusura bakmasın ama vaziyet maalesef budur!
.Murat Bardakçı
Giriş: 16.06.2017 - 06:25
Ertuğrul Özkök ve 'zürefanın düşkünü'!
Memleketi ve siyaseti şekillendirmeyi bıraktıktan sonra kendini uzak iklimlere atan ErtuğrulÖzkök, geçen gün Güney Afrika’daki zürafaların arasından yazıyor, çocukluk günlerine dönüyor, “Annem bana ‘Zemheri zürafası’ derdi” diyordu.
Ne güzel bir yazı konusu değil mi? Dert yok, tasa yok, gam-keder çok şükür mevcut bile değil; konu zürafalar ve Güney Afrika’nın geceleri donduran soğuğu!
Bugün ben de zihnimi bir anlığına olsun boşaltıp Ertuğrul Ağabey’in yolundan gidecek, memlekette olup bitenleri, her an her vesile ile çıkan velveleleri vesaireyi bir tarafa bırakıp zürafalardan bahsedeceğim...
Ertuğrul Özkök annesinin “Zemherizürafası” benzetmesini çocukluğunda boyu hızla uzadığı ama kolları ile ayakları çelimsiz kalıp zürafayı andırdığı için yaptığını zannediyormuş.
Ben de öyle zannederdim, zira buz gibi havalarda dışarıya üzerimde ince birşeylerle çıkmaya kalktığım takdirde benim annem de aynı benzetmeyi yapardı ama bu sözün aslını çok sonraları öğrendim.
TAM TÜRKÇESİ, ‘KARAKIŞ’
Deyimdeki “zemheri” kelimesinin doğrusu “zemherîr”dir, Arapça’dır ve kuzey yarımürede 22 Aralık ile 21 Ocak arasında yaşanan en soğuk günlere verilen isimdir. Tam Türkçesi ile, “karakış”!
Ama “zehmerî”den hemen sonra gelen “zürafa”nın bildiğimiz uzun boyunlu o güzelim hayvanla alâkası yoktur; deyimde geçen kelime Türkçe’ye değişik bir telâffuzla yerleşmiştir, doğru şekli “zürafa” değil, “zürefa”dır; yani yine Arapça “zarif” kelimesinin çoğulu olan “zürefa”... Zaten her ikisi de tamamen farklı iki kelimedir, hattâ yazılışları bile başkadır; “zürafa”nın ilk harfi “ze”, “zürefa”nın ise “zı”dır.
İşte, şıklığından ve zarafetinden tâviz vermemek için kışın dondurucu soğuğunda bile kalın birşeyler giymek yerine incecik elbiselerle dolaşanlara bu lüzumsuz yere hava atma merakları yüzünden “zemheri zürafası”, daha doğrusu “zemherir zürafası” dendiği söylenir.
Ama meselenin başka tarafı, “zürefa”nın bir diğer anlamı vardır:
İSTANBUL’UN ZARİF ARGOSU
“Zürefa”, İstanbul argosunda “lezbiyen” demektir; ifadenin ne zaman ve nasıl kullanılmaya başladığını merak edenler 18.-19. asır şairi Fazıl-ı Enderûnî’nin “KadınlarKitabı” mânâsına gelen “Zenannâme” isimli eserinde “İstanbulKadınları” bahsinin dördüncü faslına müracaat edebilirler...
“Zemheri zürafası” deyiminin öteki mânâsı böyledir; zarafetine halel gelmesin diye “ayazda bile tiril tiril giyinip kendini sokağa atan ve mâlûm arayış içerisindeki hanım” demektir, hattâ “Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü” sözü ile kastedilen de budur ama deyimin asıl anlamı zamanla unutulmuş ve “zürefa” zamanla “zürafa”ya dönmüştür.
Ve, bir diğer tuhaflık: “Zürafa” sözünün Arapçası “zerafe”dir ve Türkçe’ye Arapça’dan geçmiştir. Türkler zürafayı zaten nereden bilebilirler ki? İstanbul’un bu hayvan ile ilk tanışması 19. yüzyılın başında, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın İkinci Mahmud’a hediye olarak gönderdiği zürafa sayesindedir ama Gülhane taraflarında bir yere konan ve meraklı halkın günler boyu akınına uğrayan hayvancağız gösterilen alâka yüzünden birkaç gün içerisinde ölüvermiştir!
Araplar’ın “zürafa” kelimesini Afrika dillerinden yahut Farsça “zurna ayaklı” mânâsına gelen “zurnapâ”dan aldıkları söylenir ve kelime Arapça’dan 13. asırda İtalyanca’ya “giraffa”, 16. yüzyılda da İtalyanca’dan İngilizce’ye “giraffe” diye geçmiştir.
Tuhaflık, kelimenin argodaki kullanımında... Biz nasıl “zürefa”yı “zürafa” zannedip eski İstanbul argosunda “lezbiyen” mânâsında kullanmış isek, şimdi İngilizce’de de aynı şey yapılıyor; “zürafa” demek olan “giraffe”, İngiliz argosunda da “lezbiyen” anlamına geliyor!
İşte, sizlere bir “zürafa” ve “zürefa” öyküsü... Ertuğrul Özkök’ün yolundan gittim, memleketin ahvâlini bir-iki saatliğine bir taraflara bırakıp bu zürafa bahsini yazdım...
.
Murat Bardakçı
Giriş: 18.06.2017 - 06:55
İşte, Türkiye'nin tam beş asır önce yazılmış ilk deprem hasarı raporu
Bir depremler ülkesi olan ve bu acıyı asırlardan buyana yaşayan Türkiye’de depremle ilgili en eski belge, İstanbul’da 14 Eylül 1509’da yaşanan âfetin ardından hazırlanmış olan hasar raporudur. Arşivlerimizde el atılmamış böyle daha binlerce belge vardır ve bu belgeler ciddî deprem uzmanları ile tarihçilerin ortak çalışmaları neticesinde gün yüzüne çıkmayı beklemektedirler.
Ege tarafları günlerden buyana zangır zangır sallanıyor, işin uzmanları her sarsıntının ardından depremleri yorumluyor, ciddî yayını olmayıp da ekranda görünme heveslisi jeologlar, sismologlar ve jeofeşmekâncıların ise her biri ayrı telden çalıyor...
Daha önce de defalarca yazdım ve söyledim: Türkiye bir depremler memleketidir, asırlarca sallanıp durmuştur ve dolayısı ile de arşivlerimizde bu depremler hakkında dünya kadar evrak mevcuttur! Sarsıntı raporlarından hasar tesbit belgelerine, depremler ile alâkalı hemen herşeyin kaydedildiği günlüklere ve onarıma harcanan paraların dökümüne kadar dünya kadar belge...
TOPLU ÇALIŞMA GEREKİYOR
Ama deprem uzmanları, daha doğrusu işin reklâmında değil de ilmî tarafında olan uzmanlar ile arşivi bilen tarihçiler her nedense biraraya gelip bu topraklarda asırlardır yaşanan bu felâketin ayrıntılı geçmişini bir türlü toparlayamadılar. Bu konuda ve özellikle de son senelerde bazı büyük depremler hakkında gerçi birkaç ciddî çalışma yapıldı ama deprem tarihimiz hakkında genel bir inceleme ortaya konamadı.
Bugün bu sayfada, geçmişte yaşadığımız bazı depremler hakkında Osmanlı Arşivleri’nde bulunan birkaç önemli belgeyi nakledeceğim.
İstanbul’da 14 Eylül 1509’da yaşanan büyük depremin hasar raporu. Bu rapor, deprem tarihimizin ilk belgesidir.
- 1509 İSTANBUL DEPREMİNİN HASAR RAPORU:
İkinci Bayezid zamanında yaşanan ve İstanbul’un uğradığı en büyük felâketlerden olan 14 Eylül 1509’daki depremde birçok camiin yanısıra henüz yeni inşa edilmiş olan Topkapı Sarayı’nın bazı bölümleri ile padişahın dairesi de çökmüş, Sultan Bayezid ölümden namaza kalkmış olması sayesinde kurtulmuştu.
Aslı Topkapı Sarayı’nda, görüntüsü de Osmanlı Arşivleri’nde TS. MAD. 9567 numarada bulunan ve elimizdeki en eski deprem raporu olan belgede depremde hasar gören camilerin listesi yeralıyor. Belgenin devamının asırlar içerisinde kaybolmuş olmasına rağmen, elimizdeki sayfaları o senelerde inşa hâlinde bulunan şehirde nasıl büyük bir âfet yaşandığını gösteriyor.
Belgeye göre hasara uğrayan mekânlardan bazıları şunlar: Atik AliPaşa’nın Dikilitaş yani Çemberlitaş, Karagümrük ve Edirnekapı’daki camileri, İbrahim Paşa Camii’nin yanındaki mektep, Gazi Davud Paşa’nın camii, medresesi ve imareti, Hafız Ahmed Paşa,Bâbüssaade Ağası Hüseyin Ağa,Haseki Sultan, Bâbüssaade Ağası Sinan Ağa ile Gazi Murad Paşa’nın camileri ile mescidleri...
Raporda hasarlar ayrıntıları ile anlatılıyor, meselâ Hüseyin Ağa Camii’nden bahsedilirken “Cami-i Şerîf’in tavanı, duvarları, şerefesine kadar minaresi tamamen harab olmuştur. Geri kalan kısımları dahi tehlikelidir ve İstanbul Kadısı Efendi ile Mimar Ağa’ya bildirilerek yıktırılmıştır” deniyor.
İkinci Bayezid.
- İZMİR DEPREMLERİ:
Ege taraflarında meydana gelen depremler hakkında da arşivde hayli belge bulunuyor. Meselâ İ. DH. 947/74927 arşiv numaralı ve 1 Nisan 1885’te İçişleri Bakanlığı’ndan Başbakanlık’a gönderilen yazıda Karaburun, Urla, Çeşme, Alaçatı ve Gümüş Adaları’nda meydana gelen depremlerde çok sayıda kişinin evsiz kaldığı bildiriliyor ve bu kişiler için yapılan harcamalardan bahsediliyor.
- TEKNOLOJİDE HÂLÂ YENİLİK YOK:
Depreme maruz kalan insanoğlu, asırlar boyunca, depremi önceden haber veren bir teknoloji arayışı içerisinde olmuştu. Osmanlı Arşivleri’nde bulunan ve Y. MTV. 80/123 numaralı evrak da bu arayışı gösteren belgelerden biri... Londra Büyükelçisi Rüstem Paşa, Yıldız Sarayı’na 5 Ağustos 1878’de gönderdiği şifreli telgrafta “15 Temmuz tarihli telgrafınıza cevaptır: En fazla itibar gören ilim adamlarından alınan bilgiye göre depremin olacağını önceden haber veren bir âlet mevcut değildir ama zelzelenin meydana geldiği andaki şiddetini ve yönünü gösteren bir âletin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Sözünü ettiğim bu âletin ayrıntılarını talep ettim, geldiğinde göndereceğim” diyor.
Bunlar, asırlar boyunca uğradığımız deprem belâsı hakkında arşivlerimizde mevcut binlerce evraktan sadece birkaçı... Deprem uzmanları ile tarihçiler arşivlerde beraberce çalıştıkları takdirde daha neler öğrenileceğini de siz tahmin edin...
Urla, Çeşme, Karaburun ve Alaçatı’da 1 Nisan 1885’te meydana gelen deprem ile ilgili bir yazışma.
ADAM HEM PROFESÖR HEM DE SAHTEKâR İSE İŞ MEDYAYA DEĞİL, YÖK’E DÜŞER!
Geçen çarşamba günü “Deprembilimin neye yaradığını bir anlayabilsem!” başlıklı bir yazı yazmış, deprem uzmanı oldukları söylenen hocaların ekranlarda birbirlerinin tam tersi sözler ettiklerini hatırlatmış, “İşe yarar bir fikriniz varsa konuşun, şayet yoksa Allah rızası için susun ve insana ‘Deprembilim denen meslek neye yarar?’ dedirtmeyin” demiş, yazıyı “Dostum Celâl (Şengör) kusura bakmasın ama vaziyet maalesef budur!” diye bitirmiştim.
İstanbul’un bazı yerleri, 1894 depreminden sonra bu vaziyette idi.
UNVAN SAHTEKÂRLARI
Celâl kusura bakmamış, yazımla ilgili kısa bir mektup gönderdi: “Yazını büyük bir üzüntü ile okudum, ama orada yazdıklarına hak vermemek ne mümkün? ‘Celâl kusura bakmasın’ demişsin. Tam tersi: Bir rezaleti ortaya döktüğün için sana şükran borçluyum. Yıllardır aynı şeyi ben de söylüyorum, ama nafile. Kâğıda döktüğün rezalet -olmayan- üniversitelerimizin trajedisini ve medyanın aczini ne güzel ifade ediyor. Hayatında deprem konusunda tek bir uluslararası dergide yayını olmayan -yani ciddî hiçbir araştırması olmayaninsanlar ‘uzman’ diye halkın karşısına çıkartılmaya devam edilirse sonuç bu olur, ellerine sağlık” diyordu. Hafta içerisinde karşılaştığımızda da İTÜ ile alâkaları olmayan bazı kişilerin televizyonlara çıktıklarında isimlerinin altına “İTÜ Profesörü” ibaresini yazdırdıklarını anlattı.
Şimdi, Celâl’den “kusura bakmamasını” tekrar rica ettikten sonra söyleyeyim: Basının görevi, devlet memurluğunda girişlerdeki güvenlik soruşturmasının benzerini yapmak değildir; “Profesör” unvanı olan ve zaten bilinen adamın biri gelip de “Ben, İTÜ’de hocayım” dediği takdirde söylediği doğru kabul edilir, zira bir akademisyenin sahtekârlığı bu seviyeye indireceği hiçbir gazetecinin hatırına gelmez. TV’lerdeki birkaç dakikalık program için aranan konunun uzmanıdır ama televizyoncu yahut gazeteci uzmanın bilimsel seviyesini ve akademik yayınının bulunup bulunmadığını hem bilemez, hem de bunu araştırmak basının vazifesi değildir. Gazeteci, o kişinin uzmanlık alanına ve unvanına bakar, o kadar!
ÜNİVERSİTE SUSMASIN!
Prof. Dr. Celâl Şengör’ün sözünü ettiği iş üniversitelere ve YÖK’e düşer! İTÜ ile hiçbir alâkası olmayan adam ekranda isminin altına “İTÜ Bilmemne Fakültesi Öğretim Üyesi” ibaresini yazdırdığı takdirde bu üniversitenin rektörü, sözcüsü yahut bir başka bölüm başkanı çıkar, “Bu herif bizden değildir, yalan söylüyor” der ve adamı bir daha böyle sahtekârlıklar yapamayacağı hâle getirir.
Londra Büyükelçiliği’nden 5 Ağustos 1878’de Yıldız Sarayı’na gönderilen ve depremi önceden haber verecek bir âletin bulunmadığını bildiren telgraf.
SUÇLU AMA ÂCİZ DEĞİL
Medyanın bu işte hatâsı yok mu; var, hem de dünya kadar! Hatâ, reyting uğruna her biri başka telden çalan üniversite mensuplarının ekrana çıkartılması ama program sunucularının konukların ettikleri sözlere kulak vermemeleri, “Sen böyle diyorsun ama filânca hoca başka türlü konuşuyor” deyip işin doğrusunu soruşturmamalarıdır.
Dolayısı ile bütün bu işlerde medyanın hatâsı çoktur ama aczi yoktur; acze düşenler unvan sahtekârlıklarını ve bilimsel yayınları denetlemekle görevli olan üniversiteler ile YÖK’tür.
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.06.2017 - 06:31
İlber Hoca yanılıyor!
İki dostun arasında kalmak zordur ama dostlarınızdan biri öbürü hakkında haksız sayılabilecek sözler ettiği takdirde araya girip işin doğrusunu anlatmak şart olur!
Dostum Prof. İlber Ortaylı’nın geçenlerde bir diğer dostum, MehmetÇebi için Hürriyet’teki köşesinde yazıp bir TV programında söyledikleri gibi...
İlber’i çileden çıkartan hadise, KübraPar’ın önceki hafta Habertürk’te MehmetÇebi ile yaptığı mülâkat, birkaç gün sonra da Fatih Altaylı’nın Çebi’yi destekleyen yazısı idi.
Önce, bilmeyenler için MehmetÇebi’nin kim olduğunu söyleyeyim: 70-80 seneden buyana dar bir çevrenin merakı olmaktan çıkamayan hat sanatımızı ayağa kaldıran, hattın birçok eve girmesini sağlayan, bu konuda ardarda müsabakalar ve sempozyumlar düzenleyen, neticede hattatlar ile müzehhiplere istihdam imkânı sağlayan bir “uzman”dır. Hattın yanısıra Türk resmini de en iyi bilenlerin, yurtdışındaki müzayedeleri yakından takip edip bu müzayedelerden sık sık bizimle alâkalı ve Türkiye’de olması gereken objeleri satın alanların ilk sıralarında yeralır ve bir de müzesi vardır: Dünyanın ilk “Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi”nin sahibidir.
KÜÇÜMSEMEDEN ELEŞTİRMEK!
Mehmet Çebi, KübraPar’a Esenler’de açılacak olan yeni ve büyük müze ile ilgili hayallerinden bahsediyor, dünyanın diğer müzeleri ile eser sergilemek için değiş-tokuş yapılabileceğini söylüyor ve teşhir mekânı bulunmadığı için depolarda tutulan objelerin bu sayede gün yüzüne çıkabileceğini anlatıyor; Fatih Altaylı da “Projenin hayata geçirilmesi için büyük çaba sarfeden Mehmet Çebi’ye minnet duyuyorum” diyordu.
İşte bu ifadeler ve çabalar İlber’i nedense hiddetlendirdi ve köşesinde MehmetÇebi’ye demediğini bırakmadı.
Karşınızdakinin görüşlerine katılmayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz, hatâ ettiğini söyleyebilirsiniz ama küçümsemeden ve hakaret etmeden! İlberHoca’nın Mehmet Çebi’den bahsederken “Kendi donanımına bakmadan ...değiş tokuşa girmeye niyetlenen isimler türedi. ...Yedi yıllık müze müdürlüğüm sırasında kendisini müzemizde bir tedkikat yaparken görmedim” demesi, bizzat müze sahibi olan bir uzmanı “Bu gibilere sormak lâzım: Ne vakittir müze geziyorsun?” diye aşağılamaya çalışması, “Teşvikiye’de hüsn-ü hat (“hüsn-i hatt” demek istiyor) pazarlayan ve satan...” gibisinden küçümseyici sözler sarfedip “Yetişmiş ve görmüş olmak lâzım” ifadesi ile yok saymaya çalışması ayıptır ve bir hocaya yakışmaz!
Meselenin asıl boyutu ise bambaşka: Müzelerimizin depolarında yersizlikten dolayı teşhir edilemeyen büyüklü-küçüklü 3.5 milyon civarında obje var! Mehmet Çebi depolardaki eşyaların teşhirine çaba gösterilmesini, bunu sağlayabilmek için de yeni müzeler kurulmasının lâzım olduğunu ve bütün dünyada uygulanan “sergi maksadıyla takas” uygulamasına geçilmesi gerektiğini söylüyor ama “Bu işi ben yapacağım” demiyor, sadece “Yapılmalıdır” diyor, o kadar!
FİKİR ÖNCE KİMDEN ÇIKTI?
İlber Hoca yazısının başında “Beyefendi, Topkapı Sarayı’nı müze sanıyor” dedikten, yani Topkapı’nın “müze olmadığını” iddia ettikten sonra “Yedi yıllık müze müdürlüğüm...” ifadesini kullanarak Topkapı’nın “müze” olduğunu zaten kabul ediyor.
İyiniyetli temennilere karşı ağır ifadelerle müdahaleye kalkışmak hem insaf ve adalet ölçülerinin dışındadır, hem de düzgün çabalara destek yerine köstek olup daha ilk aşamada o çabanın önünü kesmeye çalışmak ulemadan birinin yapmaması gereken iştir! Hele, İlber’in değil ama başkalarının söylediği gibi “British Museum gibi bir mekân kurabilmek ne haddimize? Yapamayız, edemeyiz, millet olarak yeteneksiziz” gibisinden kendi kendimize hakaretler ise asla!
İlber Hoca, Topkapı Sarayı’nın “müze” olmaktan çıkartılması, “saray” hâlinde muhafaza edilmesi ve bunun sağlanabilmesi maksadıyla da Topkapı’daki birçok objenin başka bir mekâna nakledilmesi gerektiğini, zira eserlerin artık ziyaretçilerin nefeslerinden bile zarar görecek hâle geldiklerini haklı olarak seneler boyunca söyledi...
Şimdi sadece Topkapı Sarayı değil, depoları lebâlep dolu diğer müzeler için de yapılmak istenen budur, yani İlberOrtaylı’nın fikir babalarından olduğu fikrin hayata geçirilmesine çalışılmaktadır; ne mutlu İlber Hoca’ya!
Yazının girişinde de söyledim: Birbirleri ile farklı düşünen dostların arasında kalmak zordur ama dostlarınızdan biri diğeri hakkında haksızlık ettiği takdirde işin doğrusunu söylemek şarttır ve bugün bu şartı yerine getirdim!
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.06.2017 - 06:43
Kâbe'yi sanki uzaylılara öğretiyorlar!
Geçen gün Fatih Altaylı da yazmıştı: İnternet sitelerinde bir başlık dikkatinizi çekiyor, okumak istiyorsunuz, ardarda sayfalar açılıyor, tıkla babam tıkla, merak ettiğiniz haberi ara ki bulasınız, bulduğunuzda da karşınızda sadece bir lâf yığını...
“Haber” zannettiğiniz böyle saçmalıkların sadece zaman kaybettirip hiçbir işe yaramaması bir tarafa, okuyanı yanıltmaları ve hele yabancı sitelerden alınmış iseler tercümelerinin fecaati de cabası!
Meselâ bir örnek: Birkaç gün önce gazetelerden birinin internet sitesinde “Dünyanın en büyük camileri” başlığı dikkatimi çekti ve bir bakayım dedim. Tıkladım, tıkladım, tıkladım ama bitmek bilmiyordu! Tam 29 defa tıkladıktan sonra nihayet sona erdi ve neler öğrendim neler!
Sitede dünyanın en büyük camii hakkında yazılanı aynen nakledeyim:
“Suudi Arabistan’ın Mekke Vilâyeti’ne bağlı olan Mekke şehrinde bulunan Mescid-i Haram 820 bin kişilik cemaat kapasitesiyle 638 yılında kullanılmaya başlanmıştır”.
İŞTE, ‘İNTERNET BİLGİSİ’!
Söylemeye çalıştıkları mekânın neresi olduğunu herhalde anlamışsınızdır: “Suudi Arabistan’ın Mekke Vilâyeti’ne bağlı olan Mekke şehrinde bulunan Mescid-i Haram” diye Kâbe’den, Kâbe’yi çevreleyen Harem-i Şerif’ten bahsediyorlar!
Sadece bu iki buçuk satırda yapılmış hatalara ve Mescid-i Haram’ın aynı tıklama işkencesinin bir yerinde “en büyük”, başka bir yerinde de “dördüncü” olarak gösterilmesine ise, sinirlerinizi bozmamak için hiç temas etmeyeyim...
“Üçüncü büyük cami” hakkında gazetenin internet sitesinde yazılanları da üslûbuna ve imlâsına dokunmadan veriyorum:
“Suudi Arabistan’ın Medine Vilâyeti’ne bağlı olan Mescid-i Nebevi 650 bin kişilik cemaat kapasitesiyle 622 yılında kullanılmaya başlanmıştır”.
Çöllerin ortasında asırlarca saklı kalmış ve kimselerin bilmediği bir cami değil, HazretiMuhammed’in kabrini çevreleyen Mescid-i Nebevî kastediliyor!
“İnternetten edinilen bilgi” diye övünülen ve yere-göğe konamayan çöplük, işte budur! Uzayda yahut başka bir âlemde yaşayan ve neyin ne olduğundan bîhaber yaratıklara güya birşeyler öğretebilmek maksadıyla ama yalan-yanlış, üstelik aceminin de acemisi bir Türkçe ile kaleme alınmış gevelemeler!
KATAR EMİRİ’NİN İSMİ
Faruk Bildirici, önceki günkü yazısında Katar Emiri’nin isminin “El-Sani” mi, yoksa “Al-Thani” mi olması gerektiğini soruyordu; Murat Yetkin “El-Sani”nin yanlış olduğunu söylemişti, Oray Eğin de önceki gün “El-Thani” yazılması gerektiğini yazdı.
Ben, “el-Sani” yazıyorum, zira “Sani”nin Arapça yazılışındaki ilk harf olan ve dili en öndeki dişlerin arkasına değdirilerek çıkartılan üç noktalı peltek “se”nin bizim alfabemizde karşılığı yok...
Katar hanedanının ismi bizde her zaman bir yazma karmaşasına sebep olmuş, “el”i “al” yazdığımız günlerde eski emirlerden Ali el-Sani’nin adı gazetelerimizde bazen “Altan”, bazen de “Altani” diye çıkmıştı.
Kaldı ki, üç noktalı “peltek se” için Türkçe’de asırlar önce pratik bir kural konmuş, “th” her zaman “se” olarak telâffuz edilmiştir. “Sevab”, “sabit”, “sebat”, “sıklet”, “servet”, “Süreyya”, “miras” gibi daha birçok kelimedeki “s”, bu “peltek se”dir ama biz “s” der; “thavab”, “thabit”, “thabat”, “thiklet”, “Thurayya” yahut “mirath” diye yazmayız.
Üstelik, Emir’in ismi Arapça’da zaten Lâtin harfleri ile yazıldığı gibi okunmaz, “kamerî-şemsî harf” kaidesine göre baştaki “el”in “l”si sonra gelen ve Arapça’nın üç noktalı peltek “se”si ile bağlanır, “eth” gibi bir hal alır, ismin telâffuzu da “eth-Thani” gibi olur, yani bizim imlâmız ile “es-Sani”.
Sırası gelmişken, MuratYetkin’in bir hatasını da tashih edeyim: Emir’in ilk adını “Thamim” diye yazamayız, zira kelimenin Arapça aslı “peltek se” değil, bildiğimiz “te” ile başlar, dolayısı ile zaten “Tamim”dir ve bu şekilde yazılması gerekir.
Oray Eğin, Türk basınında hâlâ bir “style book” olmamasından yakınıyor ama vardı; 1980’lerde Milliyet’in önemli isimlerinden olan meşhur hikâyeci rahmetli Orhan Duru hazırlamıştı, haberleri o rehberdeki kurallara göre yazardık ama sonraları unutulup gitti...
Ve, netice: Nasıl “London”a “Londra”, “Al-Kahira” veya “Cairo”ya “Kahire”, “Jeddah”a da “Cidde” diyorsak, “Al-Thani”yi de “El-Sani”, hattâ “Es-Sani” yazmamız lâzımdır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 23.06.2017 - 06:22
Mermi sembol olamaz!
Taksim Meydanı’nın 1980’den önceki hâlini bilenler hatırlayacaklardır: Meydanın tam ortasında göğe yükselen koskoca bir kasatura dururdu!
Heykel deseniz, değildi; süse benzer hâli yoktu, anıt ise hiç değil; sadece sekiz-on metre boyunda çirkin bir kasatura... O senelerde “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” diye kutlanan 27 Mayıs Darbesi’nin sembollerindendi, Taksim’in göbeğine darbenin unutulmaması için dikilmişti ve üzerinde de koskoca bir termometre vardı. Termometrenin havanın mı yoksa siyasetin hararetini mi ölçmeye yaradığını da kimseler bilmezdi ama sıcaklığı hep yanlış gösterirdi.
Bu çirkin darbe hatırasına bir başka darbe, 12 Eylül son verdi ve 27 Mayıs’ın bayramlıktan çıkartılması ile beraber kasatura da söktürüldü...
Taksim’deki kasaturayı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Çengelköy meydanı için hazırladığı yenileme projesi haberini okurken hatırladım...
“Çınaraltı” diye bilinen meydan ile çevresi elden geçirilecek; sıvalar, boyalar, vesaireler yenilenip mekâna daha güzel bir görünüm verilecek ve Çengelköy’ün girişine mermi çekirdeği şeklinde 4.5 metre yüksekliğinde bir de çeşme inşa edilecek ve çeşmenin çanağı hilâl olacakmış.
CAN VERENLERİN HATIRASINA...
Çengelköy 15 Temmuz gecesi büyük zulme uğramış, darbe teşebbüsüne direnen semtin masum sâkinleri katledilmişler ve halk sonraki hemen günlerde Kuleli Askerî Lisesi’nin yanıbaşlarında eğitime devam etmesine haklı olarak karşı çıkmıştı.
Bu faciaların yaşandığı bir semtin meydanına o meş’um gece ile işlenen cinayetleri hatırlatacak 4.5 metrelik bir mermi heykeli dikmek kimbilir kimin fikridir ama akıl kârı bir iş olmadığı bellidir! Zira, 15 Temmuz’un hatırlatma vasıtasının mermi, silâh yahut kasatura gibi can alma âletleri değil; memleketini, devletini ve rejimi korumak maksadıyla canlarını verenleri gösteren başka bir sembol olması gerekir. Yani can alanı değil, can vereni temsil edecek bir görüntü!
Bir darbenin haklılığı iddiası ile şehrin koskoca meydanına dikilen kasaturanın nihayet sökülebilmesinden seneler sonra bir başka meydana halkı katletmede kullanılan mermilerden birinin heykelinin dikilmeye kalkışılmasını akıl ve mantık kabul edemiyor!
Çengelköy’de bu hazırlıklar yapılırken Üsküdar’da başka bir işe girişildi ve olan beş asırlık camiye oldu...
Denize çakılan kazıklar yüzünden Şemsipaşa Camii’nin duvarlarının çatlamasından bahsediyorum...
KURULLAR DÜŞÜNEMEDİLER Mİ?
Kazıklardan maksat, yürüyüş yolunu genişletmek imiş! Sahilin doldurulması ile yapılan yol Şemsipaşa’ya gelindiğinde daralıyormuş, daha geniş hâle getirilmek istenmiş, bunun için ha babam çakmışlar ve beş asırlık bina tabii ki dayanamamış ve çatlamış!
Camiin zemini de Allah bilir ne hâle gelmiştir!
Şemsipaşa, İstanbul’un en zarif camilerindendir; karadan da, denizden de bakıldığında bir estetik misâlidir, kazık çakıp önünden yol geçirmek ise estetikten nasibini alamamışlık!
Yol ille de genişletilmek isteniyorsa akla önce neden deniz tarafında birşeyler yapıp camiin görüntüsünü bozmak geliyor da kara tarafından genişletme düşünülmüyor bilmiyorum ama meselenin bir başka tarafı daha var:
Denizi kazıklama işine İstanbul Büyükşehir Belediyesi herhalde tek başına girişmemiş; bir yerlerden teknik ve hukukî görüş alınmış ve bu işlere bakan kurullara da mutlaka danışılmıştır.
Peki ama, o kurullardaki mühendisin, mimarın, sanat tarihçisinin ve diğer zevâtın hatırına Şemsipaşa’nın bu eziyete tahammül edemeyeceği hiç mi gelmedi? Fakir-fukaranın yıkılmak üzere olan iki katlı ahşap evine çivi bile çaktırmamak için ellerinden geleni yapan kurullardaki korumacılar, çakılan kazıkların Sinan’ın eserini bu hâle getireceğini hiç mi düşünemediler?
Umursamazlığın sebebi galiba bakkaldan üç kuruşa alınır metâ misâli bol keseden diploma dağıtılması ama “şehirli olma”nın asla öğretilmemesidir!
Ayasofya’da Kadir Gecesi sabah ezanı okunması Yunanistan’ı hiddetlendirdi, ardından UNESCO da “Ayasofya’nın dünya mirası olarak kalması gerektiğini” söyledi. Sanki dünya mirası olan Vatikan ile Saint Pierre Kilisesi’nde hiç âyin yapılmıyormuş gibi... İşte, bize şimdi bu tavsiyelerde bulunanların büyük dedeleri olan Haçlı askerlerinin geçmiş asırlarda Ayasofya’da
Bugün güzel bir bayramı idrak ettiğimiz sırada, komşumuz Yunanistan’da, özellikle de Yunan Hükümeti’nde sinirler hayli gergin... Sebep, Ayasofya Camii’nde Kadir Gecesi münasebeti ile dualar edilip selâtin camii usulü çifte ezan okunmasının getirdiği rahatsızlık...
İlk tepkiyi Yunan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yannis Amanatidis verdi ve Ayasofya’da ezan okunmasını kınadı. Amanatidis daha sonra Birleşmiş Milletler Bilim, Eğitim ve Kültür Teşkilâtı’ndan (UNESCO) destek istedi; UNESCO’nun kültür işlerinden sorumlu direktör yardımcısı Francesco Bandarin ile beraberce bir basın toplantısı yaptılar ve Bandarin, “Türk Hükümeti’ne Ayasofya’nın dünya mirası olarak kalması gerektiğini daha önce de söyledik ve bunu tekrarlayacağız” dedi.
Ayasofya’da 19. yüzyıl sonunda bir kandil gecesi yapılan zikir.
REKLAM
Açıklamadaki tuhaflığı bilmem farkettiniz mi? Ayasofya’nın dünya kültür mirası olduğu hatırlatılıyor ve bu yüzden mekânda ezan okunmasına karşı çıkılıyor, yani “UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yeralan yerlerde ibadet yapılmaması, sadece kültürel mekân olarak kalmaları gerektiğinin” söylenmesine çalışılıyor.
Ayasofya’nın etrafı, 20. yüzyılın ilk dönemlerine kadar ahşap evlerle doluydu.
VATİKAN’DA AYİN MESELESİ
Şimdi basit bir fikir yürütelim: UNESCO, Vatikan’ın tamamını Dünya Kültür Mirası ilân etmiştir; Vatikan’daki binalar, müzeler ve kiliseler; hattâ Hristiyan dünyasının en önemli dinî merkezlerinden olan Saint Pierre Kilisesi de bu kültür mirasının parçasıdır ama her Papa, önemli günlerdeki büyük âyinleri daima Saint Pirre Kilisesi’nde yapar.
Francesco Bandarin’in sözlerinden hareketle, bir “kültür mirası” olan Saint Pierre’de de âyin yapılmaması, dua edilmemesi, hattâ mum bile dikilmemesi gerekir!
İtalyan mimar ve şehir plânlamacısı Francesco Bandarin memleketinde bu meâlde bir söz edecek olsa kimse karşı çıkmaz, sadece “Galiba aklından zoru var” derler, o kadar!
REKLAM
Ayasofya’nın ibadete açılmasından yana olduğumu söyledikten sonra, size Ayasofya’da bundan sekiz asır önce, 1204’te yaşanan, üstelik Hristiyanlar’ın sebep oldukları ve ayrıntılarının az bilindiği bir rezaleti anlatayım: Katolik Haçlı askerlerinin Ayasofya’nın kürsüsüne çıkarttıkları fahişelere şarkılar söyletip raksettirmelerini, Hazreti İsa’nın mozaiklerinin önünde katır kesmelerini ve mâbedi bir güzel yağmalamalarını...
İşte, Ayasofya dışında başka hiçbir mâbedin başına gelmeyen bu rezaletin kısa öyküsü...
Haçlı Seferleri başlayalı neredeyse bir asır olmuş, 1200’lerin başında da zamanın Papa’sı Üçüncü Innocent yeni bir Haçlı ordusu toplamış ve Dördüncü Haçlı Seferi’ni hazırlamıştı...
Delacroix’nın İstanbul’un 1204’te uğradığı Haçlı işgali tablosu.
GÖRÜLMEMİŞ BİR YAĞMA
Kudüs’e gitmek üzere yola çıkan askerler Venedik gemileriyle Avrupa’dan ayrıldılar ama İstanbul’a vardıklarında şehrin zenginliği o zamanın fakir Avrupası’nın dört bir tarafından gelmiş olan askerlerin gözlerini kamaştırdı ve Kudüs yerine Bizans’ı almayı tercih ettiler! Taht mücadeleleri yüzünden zaten bitkin halde bulunan Bizans saldı- rılara dayanamadı, 1204’ün 12 Temmuz’unda Haçlı- lar’ın eline geçti, İstanbul’da yarım asır boyunca devam edecek olan bir Lâtin hâkimiyeti kuruldu ve şehir, tarihinin en büyük yağmasını yaşadı.
REKLAM
Haçlılar, işe evleri soymakla başladılar. Yağmaya şahit olan Villehardouinli Geoffrey isimli tarihçi, “Askerler elbiselerinin üzerine işlenmiş olan haçın mânâsını unuttular, kasaplığa ve kundakçılığa giriştiler. Evler ateşe verildi, saraylar ile resmi binalar tamamen soyuldu. Erkekler öldürüldü, kadınlar tecavüze uğradı, en kıymetsiz eşyalar, hattâ köylülerin gömlekleri bile yağmalandı” diye yazacaktı.
Önemli bir hattat olan İkinci Mahmud’un Ayasofya’daki yazılarından biri.
Derken, sıra zamanın en büyük mâbedi olan Ayasofya’ya geldi ve Ayasofya sadece yağmalanmakla kalmadı, tam bir rezalete sahne oldu. Askerler kiliseye katırlarla ve Fransız bir fahişeyle beraber girdiler. Katırlar yağ- malanacak kıymetli kutsal eşyaları taşımak, fahişe de âlem yapmak içindi.
Yağma, sadece birkaç dakika sürdü. İşe duvarlardaki kaplamalardan başlandı, Hazreti İsa’nın havarileriyle Hazreti Meryem’e ait olduğuna inanılan eşyalar, Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmesinde kullanıldığı söylenen kutsal çivilerden biri ile peygamberin başına takılan dikenli taç, altın ve gümüş haçlar ve kıymetli madenlerden yapılmış ne varsa katırlara yüklendi. Kilisede bir taraflara saklanmış olan rahiplerin karınları deşilirken rahibeler de tecavüze uğradı. Talana yetişemeyen Katolik askerler ise Ayasofya’nın şifalı olduğu, böbrek ve göğüs ağrılarına iyi geldiği söylenen sütunlarından parçalar kopartmaya giriştiler. Yüklenen eşyaların ağırlığı altında hareket edemez hale gelip oldukları yere yıkılan katırlar da kılıçlarla parça parça edildi.
REKLAM
AVRUPA’DA SATTILAR
Kilisede ne var ne yok götürüldükten sonra, sıra eğlenceye geldi ve Papa’nın askerlerinin beraberinde getirdikleri Fransız fahişe, Ortodoks Patriği’nin birkaç gün öncesine kadar vaaz verdiği kürsüye çıkıp açık saçık şarkılar okumaya ve müstehcen bir raksa başladı. Askerler de o sırada fıçılar dolusu şarap içmekle meşguldüler.
İstanbul, bu yağmadan sonra Bizans’ın yerini alan “Latin İmparatorluğu”nun başkenti oldu ve şehrin üzerine çöken kâbus tam 57 sene devam etti. Bizans İmparatoru Sekizinci Mihail Paleolog, İstanbul’u 1261’de geri aldığı zaman baştan aşağı yağmalanmış bir şehirle karşılaştı. Haçlılar herşeyi toparlayıp götürmüş, İtalya’da ve Fransa’da satmışlardı.
Hazreti İsa’ya ait olduğuna inanılan ve bugün Torino’da muhafaza edilen kefen ile Venedik’teki San Marko Meydanı’ndaki kilisede bulunan dört adet at heykeli yağmalanan eserlerden sadece birkaçıydı ve Bizanslılar’ın sonraki “Ayasofya’da kardinal külâhını görmektense, Müslüman sarığını tercih ederiz” demelerinin sebebi de 1204’te yaşadıkları bu felâket idi...
REKLAM
UNESCO’nun kültür işlerinden sorumlu direktör yardımcısı Francesco Bandarin asırlar önceki bu rezaleti bilmemesi mümkün olmamasına rağmen konuşmuş işte!
Müttefik İşgal Kuvvetleri subayları, 1920’de Ayasofya’nın önünde.
AYASOFYA'YI İŞGAL SENELERİNDE DE CANLA BAŞLA MUHAFAZAYA ÇALIŞMIŞTIK
Bugün müze olarak kullanılan ve sabah ezanı okunduğunda Yunanistan’ın kıyametler koparttığı Ayasofya, 20. yüzyılın başında, özellikle de Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlûp olarak ayrılmamız üzerine uğradığımız işgal sırasında da sıkıntılara sebep olmuş, devlet gayrımüslimlerin mâbede girip de hiç olmayan birşeyler yapmalarını önlemek için büyük çaba göstermişti.
Arşivlerdeki belgeler, Osmanlı vatandaşı olmayan gayrımüslimlerin yanısıra Rumlar ile Ermeniler’in, özellikle de yabancı pasaport taşıyanlarının toplu halde Ayasofya’ya girmeye uğraştıklarını ve İçişleri Bakanlığı’nın camideki emniyet kuvvetlerine sık sık “Sakın içeriye girmesinler” diye talimat gönderdiğini gösteriyor.
BİTMEYEN DİLEKÇELER
Gayrımüslümler, Ayasofya’ya alınmamaları üzerine işgal kuvvetlerinden izin kâğıtları getiriyorlar ama bu belgeler de işe yaramayınca başka bir yola başvuruyorlardı: Türk makamlarına “Turist rehberi oldukları, ekmek paralarını Ayasofya’yı yabancılara gezdirmek sayesinde kazandıkları ama yasaklar yüzünden aç kaldıkları” şeklinde dilekçeler veriyorlar fakat İçişleri Bakanlığı’ndan ardarda gelen bu taleplere rağmen izin çıkmıyordu.
Aynı senelerde şehirde işgal kuvvetlerinin desteği ile Ayasofya’ya çan takılacağı yolunda bir söylentinin yayılması üzerine direniş gruplarının camiin içine gizlice dinamitler yerleştirdikleri ve herhangi bir teşebbüs karşısında Ayasofya’nın kilise olmasını görmek yerine havaya uçurmayı tercih edecekleri de anlatılıyordu.
Burada sözünü ettiğim ve şimdi Osmanlı Arşivleri’nde bulunan yasaklardan birinin belgesini, zamanın başbakanlığı olan Sadaret’ten İçişleri Bakanlığı’na gayrımüslimlerin Ayasofya’ya girmelerinin önlenmesi için gönderilen bir talimatı yayınlıyorum. İstanbul’un uğradığı işgal hakkında ciddî bir araştırma yapıldığı takdirde, arşivlerde böyle daha birçok evrak bulunabilecektir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.06.2017 - 05:49
Milletçe şifre uzmanı kesildik
Kriptografi, kelime mânâsı ile “gizli yazı” demektir. Bir yazının, notun, açıklamanın yahut herhangi bir bilginin başkaları tarafından ele geçirildiği takdirde okunup anlaşılmasına engel olabilmek için asırlar boyunca bu yola, yani şifrelemeye başvurulmuş; işe harflerin yerlerinin değiştirilmesinden başlanmış, sonraki devirlerde teknolojinin de gelişmesi sayesinde değişik kodlama sistemlerinden istifade edilerek daha başka metodlar bulunmuştur.
Hele bilgisayarların işin içine girmesi ile şifreleme çok daha karmaşık hal almış, şifreli metinlerin eskilerin “miftah” dedikleri şifre anahtarı olmadan çözülebilmesi nerede ise imkânsızlaşmıştır.
Son senelerde bu şifre işine merak salıp millet olarak öyle bir şifre uzmanı kesildik ki, CIA ve benzeri istihbarat örgütlerinin kriptografi metodları ilmimizin yanında haltetmiştir, hiç kalırlar!
Gazetelerde, özellikle de internet sitelerinde hemen her gün “şifre” ve “kod” sözlerinin geçtiği “Filâncanın konuşmasının şifrelerini açıklıyoruz”, “Bilmemne olayının kodlarını çözdük” yahut “İşte, falanca gelişmenin gizli kodları” gibisinden haber başlıkları görürsünüz. Bazılarına göre edilen her söz, yapılan her iş mutlaka birer şifredir!
HERKESİ ÖDLEK ZANNETMEK
Bu şekilde düşünüp yazanların iddiaları- nın doğru olduğunu düşündüğünüz takdirde, dünyadaki hemen herkesin korkak, ödlek ve açık konuşmaktan çekinen birer zavallı olduğu gibisinden saçma bir neticeye varırsınız. Söyleyeceklerini açıkça söylemekten her nedense ürkmekte ve başlarına birşey gelmesinden endişe etmektedirler, dolayısı ile fikirlerini şifreleyerek ifade etmekte; şifrelerin çözümünü de bu allâmelerden beklemektedirler!
“Şifre” ve “kod” merakı sadece günlük olayları değil, eski asırlarda yazılanlara ve hattâ Kur’an’a kadar götürülmüş vaziyette. Adam kanal kanal dolaşıp gizli bir istihbarat raporundan bahsedercesine Kur’an’ın “şifrelerini” ve “gizli kodlarını” anlatıyor; böyle yapmakla on dört asır boyunca hayatlarını bu işe vakfetmiş âlimlerin hiçbirşey bilmediklerini iddia etmiş oluyor ama ne gam! Ekranlardan haftanın birkaç günü yankılanan saçmalıklar, söylenenleri maalesef alık alık dinleyen bir güruh tarafından baştâcı ediliyor, uydurulmuş ne varsa “bilgi” zannediliyor ve bu tuhaflıklar yayıldıkça yayılıyor!
Basınımızın ezelî bir haber başlığı derdi vardır; bazı şablonlara, meselâ “Şoke oldu”, “Dünya onu konuşuyor”, “Uzayda Türk damgası” gibisinden kalıplara bayılırlar ve kullanmadan edemezler.
SICAK HAVANIN KODLARI
Haberlerin böyle başlıklarla verilmesinin sebebi, sadece tembelliktir! Haberi iyice okuyup üzerinde düşünmek ve doğru dürüst başlık çıkartabilmek zor, zahmetli ve yorucu geldiği için kalıp stoğundan birini alıp kullanıverirler ve neticede hemen her gün gazetelerde ve internet sitelerinde böyle garabetle karşılaşırsınız. Ama başlığın altındaki haberde ne şok vardır, ne dünya o meseleden haberdardır, ne de Türklerin haberde sözü edilen konuda bir buluşu! NASA’nın yeni roketinde kullanılan boyanın fabrikasında bir Türk’ün çalıştığını öğrenmişlerdir ve bu iş “Uzayda Türk damgası!” oluvermiştir, o kadar...
Bu klişelere son zamanlardaki modanın etkisi ile “şifre” ve “kod” kavramları da ilâve edildi. Meselâ devlet büyüklerinden biri “Havaların sıcak gitmesinden” mi bahsediyor? “Sıcaklığın şifreleri” başlığını attıktan sonra artık uydur uydurabildiğin kadar! Devlet adamı gerçi hakikaten sıcaklardan bahsetmiştir ama şifre çözücü allâmelere göre bu sıcaklık öyle hava ile falan alâkalı değildir, “hava” ve “iklim” kavramları birer sembolden ibarettir, kodlar çözüldüğünde siyaset dünyasındaki yahut ilişkilerdeki gizli anlaşmazlıkların kastedildiği anlaşılmaktadır, işin içinde zaten milletlerarası gizli teşkilâtlar da vardır, başımıza gizlice çorap örülmektedir ve bizi zor günler beklemektedir!
İsimler üzerindeki şifre ve k
.Murat Bardakçı
Giriş: 28.06.2017 - 06:20
Açgözlü cahillerimiz için sahte tarihî eser pazarı
Kültür Bakanı Prof. Nabi Avcı doğruladı: Sahtekârlar, dolandırıcılar, üçkâğıtçılar yepyeni bir yol bulmuşlar, “Hazine keşfettik ama çıkartmak için rüşvet vermemiz lâzım; gelin ortak olun, işi beraber yapalım” deyip milletin parasını çarpıyorlarmış...
Etrafı “hazine” diye kandırdıkları objeler ise soba boyasıyla boyanıp üzerine mücevher görüntüsü vermek için renkli camdan göz takılmış heykeller gibisinden sürü sürü kıytırık tarihî eser karikatürleri!
Elyazması kitap, sikke, heykel, kap-kacak ve her türlü toprakaltı objenin sahteleri birkaç sene öncesine kadar Suriye’de, özellikle de Rakka taraflarında yapılır; dört bir tarafa buradan dağıtılır ve eski eserden zerre kadar anlamayan ama kolay yoldan zengin olma yahut kolleksiyoner görünüp etrafa hava atma meraklılarına şakır şakır kakalanırdı.
Avanak müşteri arayan sahtekârlar ellerindeki toprakaltı malların Bağdat Müzesi’nden çıktığını söylüyorlardı; Bağdat Müzesi gerçi yağmalanmıştı ama buradan kaçırılan objeleri Batı’nın önemli müzeleri kolleksiyonlarına çoktan katmış ve yağma malı aldıklarının farkedilmemesi için depolarına kilitlemişlerdi bile...
Bizde pazarlanmasına çalışılan mallar ise, hâlis muhlis Rakka mâmulâtı idi...
ÜÇ BİN SENELİK İNCİL!
Ama sahtekârların haklarını yemeyeyim: Bundan 15-20 sene önce imal edilmiş olan malların bir kalitesi vardı! Sahte olmasına sahte idiler ama sanatkâr diyebileceğimiz üçkâğıtçıların ellerinden çıkardı; adamlar işlerine özen gösterirler, ortaya sadece uzmanının anlayabileceği bir “eser” koyarlardı.
Önceliği elyazması Tevratlar’a, İnciller’e ve özellikle de Süryanice İnciller’e vermişlerdi. Bu eserlerde kullanılan alfabe o bölgenin zaten kendi yazısı idi, dolayısı ile istenen devrin kaligrafisi ile yazmak sahtekâr için gayet kolaydı, bir güzel eskittikleri sayfaların üzerine asırların yıprattığı havası verilmiş düzmece bir de cilt de geçirdiler mi, buyurun size Hazreti İsa’dan da önceki asırlardan kalma bir İncil-i Şerîf!
Elyazmalarını yağ kandilleri, sikkeler, tanrıça heykelleri ve toprak kap-kacak gibi başka objeler takip etti. Ama dikkat buyurun: Sahte olan objenin “kendisi” değil “yaşı” idi, yani en fazla üç-dört yıl önce imal edilmiş kandiller, vesaireler üç-dört bin senelik gibi pazarlanıp ve müşteri buluyorlardı.
Derken seri üretime geçildi, geçilince de malların kalitesi düştü! Sahte oldukları daha önce ciddî bir incelemeden sonra anlaşılabilen Suriye imâlâtı düzmece eserler artık gözden geçirmeye gerek bile kalmadan “Sahteyim, sahte!” diye bas bas bağırıyorladı.
KAFKASYA’YA TAŞINDI
Seneler boyu Suriye ve Irak taraflarında üslenmiş olan sahte tarihî eser pazarlama merkezleri, Suriye’nin karışması üzerine Kafkasya’ya, özellikle de Gürcistan’a nakledildi. Düzmece malların imâlâtı yine Ortadoğu’da yapılıyor, dağıtım ve milleti kazıklama faaliyetleri ise şimdi Kafkasya’dan idare ediliyor. Kültür Bakanlığı sahte eserler hakkında sayfa sayfa listeler yayınlıyor ama bakıp okuyan kim?
Bu milletlerarası sahtekârlık kampanyası şimdi gemi azıya almış vaziyette! “Terör örgütü kimlik bilgilerinizi kullanmış, hesaplarınıza girmişler, bankadaki hesabınızı boşaltıp falanca yere bırakın da adamları enseleyelim” diyen üçkâğıtçılara koskoca profesörler bile inanıp paralarını tıpış tıpış götürecekler de “Hazine bulduk, gel beraber çıkartalım” diyenlere mi inanılmayacak?
Hele cep telefonunuza inciler, mercanlar ve türlü türlü cevahir arasında “Asırlardır bu mağaradayım, gel beni kurtar!” diye yalvaran som altından yapılma süsü verilmiş heykel fotoğrafları da gönderilmiş ise!
Şimdilerde elden ele dolaşan define haritaları meselesi ise hem vahim, hem de komik bir maceradır; onu da daha sonra anlatırım...
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.06.2017 - 06:30
Efes'te keşke düğün de yapılsa!
Efes harabelerine masalar yerleştirilip akşam yemeği verildi diye bir kıyamettir kopuyor...
Neymiş efendim, dünya kültür mirası olan Efes gibi bir yerde böyle iş olmazmış; bu hem tarihe saygısızlıkmış, hem de mekân zarar görürmüş, üstelik tarihî yerlerde artık neredeyse düğünlere ve sünnetlere de izin verilecekmiş!
Keşke verilse, nerde o günler!
Ben Efes’ten çok daha eski bir mekânda verilen yemek ve konser gibi etkinlikler ile bundan 30 sene önce, 1987’de tanıştım: Giuseppe Verdi’nin meşhur operası “Aida” o sene Giza Piramitleri’nde, Lüksor’da, Haçepsut Tapınağı’nda ve yanlış hatırlamıyorsam firavunlar devrinin başkentlerinden Teb’de sahneleniyordu.
O yıllarda Mısır’da yaşıyordum, Aida’yı konusunun geçtiği mekânlarda seyredip dinleme şansını yakalamam bir daha mümkün olmayabilirdi ve aylığımın neredeyse yarısını verdim, ön sıralardan bilet alıp Lüksor’a gittim.
Radames’i Placido Domingo, Aida’yı da Maria Chiara oynuyordu ve Lüksor Tapınağı’nın önünde kurulan sahnede bin küsur oyuncu ile birkaç yüz atlı vardı!
Ses sistemi azizliği yüzünden problemler vardı ama mekânın atmosferi herşeyi unutturuyordu: “Ritorna Vincitor”u Maria Chiara’dan tapınağın hemen önünde dinlediğinizi ve bir sıra ilerinizde de Monaco Prensesi Caroline’in oturduğunu söylersem ne demek istediğimi rahatça anlayabilirsiniz...
Dört bin yıllık Lüksor Tapınağı’nda Aida Operası
PETRA’DAN PARİS’E KADAR
Konserden önce tapınağın gerisindeki tarihî alanda en baba protokolün uygulandığı oturmalı bir de akşam yemeği vardı ama o yemeğe katılabilmek için birkaç bin doları gözden çıkarmak gerektiği için masalara uzaktan bakabilmiştim....
Aida ve diğer operalar tarihî mekânlarda artık sık sık sahneleniyor ve başka memleketlerin benzer yerlerinde de şık akşam yemekleri ile kaliteli konserler veriliyor. Bunu sonraki senelerde Ürdün’ün Petra’sında, Lübnan’ın Baalbek’inde yahut Fransa’nın Versailles Sarayı’ndaki etkinliklere bizzat katıldığım için rahatça söyleyebiliyorum.
Tarihî mekân sahibi memleketler bu mekânları hem tanıtıma hem de para kazanmaya, kazandıkları parayı da bakım ve restorasyona harcarlarken bizdeki anlayışa bakın! “Efes’te böyle şeyler yapılamaz” diye bas bas bağırılıyor, mutlaka bahane bulma meraklıları hayatları sanki kral sofralarında geçmiş gibi masa düzenlemelerini beğenmiyorlar, akıllarına gelmediğinden olacak ki şimdilik mönüye falan müdahale etmiyorlar, Efes’i akşam yemeğine açan Kültür ve Turizm Müdürü’nü tebrik etmeleri gerektiği halde aleyhinde demediklerini bırakmıyor, üstüne üstlük “Ya buralarda düğün yapılmasına izin verilirse” diye paranoyaya kapılıyorlar!
Tekrar söyleyeyim: O izinler keşke verilse; nerde o günler!
CİDDÎ DENETİM RAHATLATIR!
Tarihî yerlerin masrafı bitmek bilmez, bir tarafı tamir edilirken öbür tarafı zangırdar, mekân parayı hortum gibi emer ve bakıma ayıracak bütçeniz yoksa sahip olduğunuz tarihî miras harabeye dönmeye başlar...
Dünya kadar memlekette bu etkinliklere ciddî tarifeler ve daha da ciddî denetimlerle izin veriliyor, meselâ İngilizler “National Trust” yani “tâcın malı” olan sarayları davetler ve toplantılar için kiralayıp en azından masrafı çıkartmaya çalışıyorlar, biz ise korumayı “el sürmeme”, “saklama” ve “kullandırmama” zannettiğimiz için İstanbul’daki Beylerbeyi, Küçüksu, yahut Ihlamur gibi kasırlara bile lâfın gelişi “müze” diyor ama aslında, “Sana dokunursam Allah da bana dokunsun” zihniyetiyle kilit altında tutuyoruz!
Ürdün’ün 2 bin 300 yaşındaki Petra’sında akşam yemeği
Beyefendiler, hanımefendiler, Efes’in ve diğer tarihî yerlerin dünyadan bîhaber gönüllü muhafızları! “İşleyen demir ışıldar” misâli eski mekânların kullanılmalarından değil, kullanılmamalarından korkun! Bu yerler etkinliklere açılır, uyulacak kurallar aklı başında şekilde belirlenir ve denetim de adam gibi yapılırsa hem mekân kurtulur, hem de kafanız rahat eder...
.Murat Bardakçı
Giriş: 12.07.2017 - 09:13
Türkiye nefretine artık çocukları da âlet ediyorlar!
ÖNCE, yabancı bir TV’de bundan iki gün önce yayınlanan şu ifadeleri okuyalım:
“...Erdoğan, darbe teşebbüsünden bu yana 110 binden fazla kişiyi görevinden aldı. Hattâ, 35 bin kişi onun emriyle hapishaneye atıldı. Bunların arasında çok sayıda öğretmen, hâkim ve basın mensubu vardı.
Tüm bu insanların ortak yönü neydi? Erdoğan onları kendi gücü için bir tehdit olarak görüyordu. Çünki onlar yaptıkları iş ile başkalarını etkileyebiliyorlar ve Erdoğan kimsenin kendisini eleştirmesini istemiyor. Örneğin, hâkimler Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen bir karar verirlerse, işten atılırlar. Bir öğretmenin de derste Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen bir şey anlattığı ortaya çıkarsa, işine son verilebilir. Bir gazetenin mensupları Erdoğan’ı eleştirirse, o zaman bütün gazetenin yasaklanması sözkonusu olabilir.
Bütün bunlar birçok insanın hoşuna gitmez, çünki demokrasilerde herkes fikrini açıkça söyleyebilmelidir, bu hükümetin de eleştirilebileceği anlamına gelir ve bir kişinin tek başına söz sahibi olmadığını gösterir”.
HABER KANALI ZANNETMEYİN!
Televizyonun yorumları devam ediyor ve CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşünden de bahsediyor:
“...Türkiye’de insanlar 400 kilometreden fazla yol yürüdüler. Tek bir amaçları vardı, o da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a korkmadıklarını göstermekti.
Türk siyasetçisi Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı protesto amacıyla 25 gün boyunca yürüdü. Binlerce insan bu yürüyüşte Ankara’dan İstanbul’a kadar ona eşlik etti ve yürüyüş pazar günü sona erdi. Protestocular, Erdoğan’ın herşeye tek başına karar vermesini, kendisiyle aynı fikri paylaşmayan insanları baskı altına almasını eleştirdiler. Öğretmenlerin, hâkimlerin ve basın mensuplarının özgürce çalışamadığını söylediler. Türkiye’de öğretmenler derste Erdoğan’ın fikrini aktarmazlarsa ve öğrencileriyle özgür ve eleştirel bir biçimde siyasi veya dinî konularda tartışırlarsa işlerini kaybetme veya hapse atılma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar.
Türkiye’de bu kadar insan çok uzun zamandır Erdoğan’a karşı sokağa çıkmaya cesaret edememişti...”
Aramızın şekerrenk olduğu memleketlerin televizyonlarında son zamanlarda yapılan böyle yayınlara alıştık diyelim... Ama yukarıda naklettiğim ve tamamı çok daha uzun olan bu ifadeler bir haber kanalında yahut siyasî yorumların yapıldığı normal bir televizyonda değil, 5-10 yaş arası çocuklar için çizgi film, eğitici veya belgesel tarzı yayınlar yapan ve kısa adı KIKA olan “Kinderkanal” diye bir çocuk kanalında yayınlandı.
DEMİR PARMAKLIK VE ÇOCUK!
Ekranın sol tarafında Cumhurbaşkanı Erdoğan var, sağ tarafta da demir parmaklıkların gerisine kapatılmış kızlıerkekli çocukların çizimleri! Sol kareden, yani Erdoğan’dan yükselen oklar çocukların tepesine iniyor; derken çizimlerinin sahnesi değişiyor, karenin içine okullarda, mahkeme salonlarında yahut toplumsal mekânlardaki çocuklar giriyor ve hemen üzerlerinde “kovuldu”, “hüküm giydi”, “kapatıldı”, “yasaklandı”, “durduruldu” ibareleri beliriyor.
KIKA’nın yayınından önceki akşam bir arkadaşım vasıtasıyla haberdar oldum. Almanca bilen sekiz yaşındaki çocuğu o akşam da her zaman seyrettiği KIKA’daki bir belgesele bakarken çığlık çığlığa annesini ve babasını çağırmış, “Bunlar doğru mu? Türkiye’de böyle şeyler mi oluyor?” diye sormuş!
Aleyhimizde artık elinden geleni ardına koymayan Almanya’da gittikçe yükselen bu Türkiye ve Erdoğan nefretinin gerisinde bilmediğimiz mutlaka bir başka sebep yatmaktadır! Zira nefret çocuk kanallarına kadar taşınıp böylesine gaddar algı yönetimlerine uzandığına göre asıl sebep İncirlik meselesi, Avrupa Birliği yahut aramızdaki diğer anlaşmazlıklar değildir, Almanya’nın Türkiye’deki çok önemli bir menfaatine halel gelmiş demektir.
Hans acaba neden böyle dellendi, bilenler lütfen söylesinler!
.Murat Bardakçı
Giriş: 14.07.2017 - 06:43
15 Temmuz'u unutturmamanın ilk şartı...
DARBE ve darbe girişimi mazimiz asırlar öncesine uzanır... Tarih kitaplarında geçen “padişahın tahtından indirilmesi” yahut “isyan eden yeniçerilerin sadrazamı azlettirmeleri” gibisinden hadiselerin aslında hepsi birer darbe, “isyanların bastırılması” da önlenmiş darbe teşebbüsleridir.
Bu örneklere asırlar değil, iki bin küsur sene önceki tarihimizde de rastlarız. Meselâ, babası Teoman’ı okla vurup öldürdükten sonra yerini aldığı söylenen Mete Han’ın bu yaptığı şayet gerçek ise basbayağı bir “darbe”, hem de “kanlı bir darbe” demektir ama sadece söylentiden ibaret ise “darbe” kavramının efsanelerimize kadar girmiş olduğunu gösterir.
Darbeler ve darbe girişimlerine milletçe işte böyle asırlar öncesinden âşinayız...
Asırlar boyunca “ihtilâl”, “inkılâp”, “hall” yahut “taklîb-i hükümet” vesaire gibisinden değişik isimler verilen ve aslında hepsi birer darbe olan dünya kadar hadise yaşadık ama bunların hepsinin ortak bir özelliği vardı: Hedef iktidar idi, masum halk değildi! Bu kalkışmaların hiçbirinde 15 Temmuz’da olduğu gibi halka silâh atılmamış, milletin üzerine kurşun ve bomba yağdırılmamıştı...
15 Temmuz’un fâilleri müesses nizamı devirmeye kalkışmalarının yanısıra asırlar boyunca riayet edilen bu geleneğe de son verdiler!
‘RESMÎ GÜN’ KİMLİĞİ ŞART!
Bu menhus hadise günlerdir lânetleniyor ve yarın çok daha büyük programlar yapılıp şehidler tekrar yâdedilecek...
Peki ama, 15 Temmuz’a ne isim vereceğiz?
15 Temmuz’un “Bayram” ilân edilmesi mümkün değildir, zira böylesine cinayetlerin yaşandığı bir günün isminin başına hangi söz ilâve edilirse edilsin “bayram” olması, akıllara ziyanın da ötesinde bir harekettir. “Matem” denecek olsa resmî takvimimizde böyle bir kavram yoktur, hattâ 10 Kasım bile resmen matem değildir.
Başka memleketlerde mevcut olan ve “commemoration day” denen günleri herhalde bilirsiniz... Resmî tatil olan o günlerde şehidler, gaziler, memleketin tarihindeki önemli zaferler yahut bozgunlar yâdedilir. Hristiyan memleketlerde “aziz” denen din büyüklerinin hatıralarını yâdetmek için resmî tatil olan başka “anma günleri” de mevcuttur ama böyle günler, bizde “İstanbul’un fethi”, “Filânca yerin kurtuluşu” yahut “Atatürk’ün falan şehre gelişi” gelişi gibi yerel çerçevede kalmıştır.
15 Temmuz’da yaşananların ve şehidlerin sonraki senelerde unutulmaması için, ulusal çapta işte böyle bir resmî düzenleme gerekiyor...
24 Temmuz Hürriyet Bayramı’nın musikili bahçelere düştüğünün ilânı...
24 TEMMUZ’U HATIRLAYAN VAR MI?
“Unutmak mümkün mü?” demeyin; önemli bir hadisenin yaşandığı günler resmî kimliğe kavuşmadıkları takdirde kısa değil ama uzun bir müddet sonra unutulmasalar bile heyecanlarını kaybederler ve bizde bunun örnekleri de mevcuttur.
Meselâ, artık çok az kişinin ve konunun uzmanlarının hatırlayabildikleri bir zamanların meşhur 24 Temmuz Bayramı...
24 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilân edilmiş, Sultan Abdülhamid otuz küsur sene boyunca kapalı tuttuğu Meclis’i yeniden açmaya mecbur kalmış ve o gün “ıyd-i millî”, yani “millî bayram” yapılmış, “Hürriyet Bayramı” olarak imparatorluğun dört bir tarafında senelerce kutlanmıştı...
Ama seneler geçti ve ilk zamanlarda coşku, coşkunun da ötesinde bir heyecanla sokaklara döküldüğümüz 24 Temmuz’u unutuverdik ve “Hürriyet Bayramı” zamanla 1931’de yayınlanmış bir gazeteden aldığım ve burada gördüğünüz ilânda olduğu gibi, Taksim’deki bir bahçedeki alaturka ve alafranga musiki programının reklâm vasıtası hâline geldi...
Dolayısı ile, 15 Temmuz’un asırlar sonra da hatırlanabilmesi için resmî takvim içerisinde bir kimliğe büründürülmesi gerekiyor...
Devlete başkaldırıp isyan edenler hakkında sorgu, soruşturma, mahkeme vesaire gibi işler ile pek fazla vakit harcanmayıp kararın hemen verildiği günlerden bir infaz örneği: 17. asırda ayaklanmaya, askerî tesisleri basmaya ve devlete silâh çekmeye kalkışanların âkıbeti İstanbul’un Eminönü semtinde kurulu olan “çengel”de son bulur, çengele geçirilen isyancılar halkın gözleri önünde yavaş yavaş can verirlerdi.
UĞURSUZ başkaldırının üzerinden tam bir sene geçti... Nasıl bir derde uğradığımızı ve nelerden kurtulduğumuzu hatırlamak için günlerden buyana etkinlikler yapılıyor, bir taraftan da bu hain girişime katılanların yargılanmalarına devam ediliyor...
Yargılamalarda sanıkların hemen her soruya “Bilmiyorum, haberim yok” diye cevap vermeler, duruşma salonuna üzerinde “kahraman” yazan tişört giyerek gelmeler gibisinden kalkıştıkları cür’eti de hepimiz görüyoruz...
EMİNÖNÜ’NDEKİ KULE
Şimdi birkaç asır öncesine gidelim ve böyle bir girişime yani ayaklanmaya, askerî tesisleri basmaya ve devlete karşı silâh çekmeye kalkışanların âkıbetlerinin ne olduğunu hatırlayalım:
Sorgu, yargılama, vesaire gibisinden işler hemen tamamlanır ve başkaldıranlar “çengel”e gönderilirlerdi!
Çengel, 17. asır İstanbul’unda, Eminönü Meydanı’nın ilerisindeki Odunkapısı İskelesi civarında kalın kalaslardan yapılmış kuleyi andıran bir idam vasıtası idi. Âletin üst tarafında sıra sıra çengeller vardı ve devlete silâh kullanarak başkaldırmış olan eşkıya burada idam edilirdi.
SENELERCE YOL KESTİ
Elleri ve ayakları bağlanan mahkûm makaralarla ahşap âletin tepesine çekilir, bir anda bırakılınca çengellerden birinin veya birkaçının üzerine saplanıp kalırdı. Bazılarının can vermesi zaman alır ve İstanbul halkı da idamı seyretmek için akın akın çengel seyrine koşardı.
Size çengelde can veren isyancılardan birinin, 17. asırda yaşamış ve devlete başkaldırıp herkesi hayli uğraştırmış “Kara Haydar” ile oğlunun Eminönü’ndeki Odunkapısı İskelesi’ndeki çengelde ve Parmakkapı’da kurulan darağacında noktalanan kanlı öyküsü ile yaptıkları fenalıklar hakkında yazılan bir destanı anlatayım...
Dördüncü Murad ve Sultan İbrahim zamanında yaşamış Kara Haydar adında bir eşkıya vardı. Anadolu’da seneler boyu yol kesip haraç almış, üzerine gönderilen askerleri her defasında bozguna uğratmış, şehirleri ve kasabaları basıp önüne geleni dağa kaldırmış ve hem saraya, hem de halka illâllah dedirtmişti.
17. asırda Eminönü taraflarında kurulu olan “çengel”
MAKAM BİLE İSTEDİ
Kara Haydar günün birinde nihayet yakalandı ve Odunkapısı İskelesi’ndeki bu çengelde idam edildi...
Bu defa, oğlu Mehmed dağa çıktı. Babasının kanını dava ediyor, onu ortadan kaldıranlardan intikam alacağını söylüyordu.
Mehmed, babasına nisbetle “Haydaroğlu” diye biliniyordu ve yaptıkları babasına rahmet okutacak gibiydi. Zamanla işi daha da ileri götürdü, İstanbul Sarayı’na haber yollayıp “Beni Anadolu’da sancakbeyi ilân etmezseniz Topkapı’ya kadar gelirim haaa!” demeye başladı.
PARMAKKAPI’DA ASTILAR
Haydaroğlu, yakalanması için gönderilen bütün birlikleri dağıttı ve talan sahasını daha da genişletti. Üzerine bir ara o zamanın önde gelen devlet adamlarından olan İbşirPaşa yollandı, Paşa âsileri dağıttı, Haydaroğlu dağlara kaçtı ama askerin, “Bu iş halledildi, eşkiyanın kafası ezildi. Bir daha ortaya çıkamazlar” deyip geri dönmesi üzerine dağdan indi. Eskisinden daha da büyük bir çete kurdu ve işini büyüttü. Artık yol kesip kasabalardan haraç istemiyor, gidip büyük şehirlere saldırıyordu.
Günün birinde kalkıp Afyon’u kuşattı, şehrin girişindeki kışlayı güpegündüz bastı, içerideki askerleri derdest edip götürdü ve götürdüğü askerlerden bir daha haber alınamadı.
Kışla baskını, İstanbul’u karıştırdı. Saray ve devletin tepesindekiler, “Eşkiya artık masum askeri de dağa kaldırmaya başladı” diye konuşurlarken, Haydaroğlu Isparta’ya yürüdü ve bu defa orayı kuşattı. Halk, şehre girmemesi karşılığında ne isterse alabileceğini söyleyince Isparta’nın eteklerinde kamp kurdu ve içkinin su gibi aktığı eğlencelere daldı. Şehirdeki kuvvetler gecelerin birinde kampı bastılar, Haydaroğlu serhoş vaziyette yakalandı, adamlarının çok az bir kısmı kaçıp kurtulabildi, kaçamayanlar öldürüldü, Haydaroğlu hemen İstanbul’a yollandı ve 1649 ilkbaharında her nedense çengele geçirilmedi ve Parmakkapı’da ipe çekildi.
1600’lü senelerde İstanbul’da yaşanmış bir askerî isyan
KÂTİP ALİ’NİN DESTANI
Âsinin cür’eti isyan günlerinde bile saz şairlerine de konu olmuş ve günün birinde nasıl tepeleneceğini anlatan besteler yapılmıştı...
17. yüzyılın bu meşhur isyancı şakisi hakkındaki bestelerden biri “Kâtip Ali” adındaki bir saz şairine aitti. Beste “Haydaroğlu aklın yok mu başında / Niçin Al-i Osman’a (yani, Osmanlı’ya) âsi olursun?” diye başlıyor ve devlete daha önceleri başkaldırmış olan diğer eşkiyanın başına neler geldiğini hatırlatıyordu. Meselâ “Mehdi” nin derisi yüzülmüş, “Mânoğlu” tepelenmiş, “Kayalıoğlu” asılmış ve daha birçok âsi, o zamanın meşhur cellâdı Kara Ali’nin elinde işkencelerle can vermişti.
Kâtip Ali, şimdi Londra’da, British Museum’daki Sloane kolleksiyonundaki 3114 numaralı elyazmasının 32.a numaralı sayfasında kayıtlı olan şarkısında Haydaroğlu’na şöyle sesleniyordu:
“Haydaroğlu aklın yok mu başında / Niçin Âl-i Osman’a (Osmanlı’ya) âsi olursun / Her ne zulüm işledinse dünyada / Ettiklerin cümle bir bir bulursun.
Saydederler (avlarlar) seni türlü fen ile / Kurtulmazsın nice yüz bin and ile / İlyas Paşa gibi kayd ü bend ile (ellerin kolların bağlı şekilde) / Yarın Hünkâr divanına (padişahın huzuruna) gelirsin.
Çok âsiyi çengellere dizdiler / Mânoğlu’nun askerini bozdular / Hem Mehdi’nin derisini yüzdüler / Kayalıoğlu berdâr oldu (asıldı) bilirsin.
Niçin oturmazsın kendi hâlinde / Şimdi sensin cümle halkın dilinde / Bilmiş ol ki Kara Ali’nin (17. asır İstanbul Sarayı’nın meşhur cellâdı) elinde / Türlü türlü azâb ile ölürsün.
Kâtip Ali eydür (söyler) var git işine / Dar ederler gen (geniş) dünyayı başına / Karga kuzgun konar bir gün leşine / Sanma böyle yaptığınla kalırsın” (British Museum, Sloane 3114, varak: 32.a).
Londra’da bulunan bir elyazmasındaki “Haydaroğlu” destanı ve notası
ÇENGEL SÖZLÜĞÜ
- ÇENGELE VURMAK:
Geçmişin en ağır idam biçimlerinden biri idi. Devlete başkaldıran, zulüm ve hunharlık yapan ve sonradan diri olarak ele geçirilenler çengele vurulurlardı.
Odunkapısı İskelesi civarında bulunan “çengel”, kalın kalaslardan yapılmış kulemsi bir ahşap çatı idi. Üzerinde bir sıra değişik uzunlukta ve uçları yukarı doğru kıvrık çengeler vardı. Mahkûmun adı ve işlediği ağır suçlar önceden dellâllar vasıtasıyla ilân edilir, bazı katı yürekli insanlar eğlenceye gider gibi çengel seyrine giderlerdi.
Anadan doğma soyulan mahkûmun elleri ve ayakları sımsıkı bağlanır, cellâtlar mahkûmu makaralı iplerle çatıya kadar çeker ve bir anda çengellerin üzerine bırakırlardı. Mahkûm düşme şekline göre başından, boynundan, gövdesinden, karnından yahut bacağından çengellerden birinin veya birkaçının üzerine saplanıp kalırdı. Bazen derhal ölür, bazen de saatlerce ve hattâ günlerce feryâd ettikten sonra can verirdi (Reşad Ekrem Koçu’nun “İstanbul Ansiklopedisi”nden).
Çengele geçirilmiş bir isyancı
- ÇENGEL ÇİÇEĞİ:
Çengele atılanların kanlı cesedinden kaynaklanan bir deyim. Eskiden beddua etmek için söylenir, “İşkenceyle öldürsünler, çengele atsınlar ve bir tarafından çengele saplanıp çiçek gibi sarksın” demek istenirdi (M. Zeki Pakalın’ın “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü”nden).
18. asır İstanbulu’nda isyan
- ÇENGEL ÇİÇEĞİ OLASICA!:
Eski şiirlerde sıkça rastlanan bir beddua. Meselâ 16. yüzyıl şairlerinden Sinoplu Şükrüllah, sevgilisini kaptırdığı kişiye mısralarında “Onun çengele atıldığını bana göster Yarabbi!” diye beddua eder: “Yüzüni gören istemez asmağa güvâhi / Ursan kazığa kimse dimez neydi günâhı / Bağ içre dutup ol güli kazıkladı dirler / Görem ânı çengel çiçeği olsun ilâhi” - Yüzünü görenler onu asmak için tanık bulmaya gerek bile duymaz, kazığa vurulacak olsa hiç kimse günahının ne olduğunu sormaz. O gül gibi sevgiliyi bağda kazıkladığını (!) söylüyorlar; onun çengel çiçeği olduğunu, çengele atıldığını bana göster Yarabbi!- (1896 baskısı “Lâtifi Tezkiresi”, sah: 202).
.Murat Bardakçı
Giriş: 17.07.2017 - 06:07
Selâya nedir bu muhalefet? Mustafa Kemal de Meclis'i selâlarla açtırmıştı
ÖNCEKİ gece, mâlûm darbe teşebbüsünün yıldönümü münasebeti ile bütün Türkiye ayakta idi. Şehidler yâdedildi, darbe girişimine ve darbecilere lânetler yağdırıldı, inşası yaptırılan anıtlar açıldı ve coşku sabaha kadar devam etti.
O gecenin en ruhanî dakikaları, bütün camilerden ardarda selâ verildiği anlardı...
Geçen sene 15 Temmuz gecesi bazı kişiler alçaktan uçan F-16’ların gümbürtüsünden değil, verilen selâlardan rahatsız olmuşlardı ve önceki gece de oldular! “Bu selâlar nereden çıktı?” diye tweet mweet atanları yine vardı ama başka birileri meseleyi “selânın Kur’an’da geçmediği ve ‘bid’at’ olduğu” iddiasına kadar götürdü...
Bilenler bilir: Selâ ibadet değildir, dinleyene huzur, ruh sükûnu ve eski tabiri ile “inşirah” veren dinî sözlü nefis bir melodidir ve okunması, daha doğrusu “verilmesi” bizde bir gelenektir. Bu nefis melodi minarelerde asırlar boyunca bayram sabahlarında, kandillerde, cuma gecelerinde, cuma namazlarından ve cenazelerin kaldırılmasından önce mutlaka terennüm edilmiş; halka önemli hadiseleri, felâketleri yahut zaferleri duyurup birliği, beraberliği ve azmi sağlamak için hep selâdan istifade edilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, 21 Nisan 1920 tarihli bu emrinde minarelerde selâ verilmesini de istiyor.
LÂİKLİK ENDİŞESİ...
Şimdi kalkıp “Selâ da neyin nesi? Bunun dinde yeri yoktur, İslâmiyet’e sonradan dahil edilmiştir, okunması yanlıştır” iddiasında bulunmak, asırlar boyunca selâya ruhsat vermiş, okutmuş ve okunmasını da desteklemiş olan din âlimlerini bir şey bilmemekle, hattâ bid’ate sapmakla suçlamak ve “İslâmiyet’i 14 asır boyunca kimse anlamadı, dinin aslını şimdi biz keşfettik” demektir.
Selâya karşı çıkanlar bu nevzuhur ulemâdan ibaret kalsa eyvallah ama minarelerden verilen selâları işittiklerinde, lâikliğin istikbalinden endişe hissedenler de mebzul miktarda...
Türkiye’de önemli hadiselerin asırlar boyunca selâlar vasıtası ile duyurulduğunu daha önce örnekleri ile yazmıştım, şimdi her selâda lâiklik endişesine düşenler için bir başka selâyı anlatayım:
Mustafa Kemal Paşa, 21 Nisan 1920’de, yani Büyük Millet Meclisi’nin açılışından iki gün önce kendisine bağlı olan bütün askerî birliklere ve mülkî makamlara bir emir gönderdi...
BAKIN, NELER EMREDİLMİŞ!
Emirde, Meclis’in açılışından önce yapılması gerekenler sıralanıyordu: 23 Nisan, cuma gününe rastgeliyordu ve açılış için cumanın seçilmiş olmasının sebebi, bu günün mübarek olmasından istifade etmekti. Açılıştan önce Hacı Bayram Velî Camii’nde cuma namazı kılınacak, namazın ardından sakal-ı şerîf ile sancak-ı şerîf taşınarak Meclis’e gidilecek ama içeriye girmeden kurbanlar kesilip dualar edilecek, aynı gün bütün vilâyetlerde hatimler indirilecek, Buharî-i Şerîfler okutulacaktı...
Mustafa Kemal Paşa’nın emri Ankara ile sınırlı değildi: Paşa’nın ifadesi ile “Mukaddes ve yaralı vatanımızın her köşesinde” hatimler indirilecek, Buharî-i Şerîf ile Mevlid okutulacak, dualar edilecek ve minarelerden de selâlar verilecekti!
Tekrar yazayım: MustafaKemalPaşa, Meclis’in açılışından önce minarelerden selâ verilmesini de emrediyordu ve diğer emirleriyle beraber bu emir de yerine getirildi.
Sözünü ettiğim emrin Paşa’nın imzasını taşıyan ve burada fotoğrafını gördüğünüz orijinali şimdi “Askerî Arşiv” olarak bilinen ATASE’de, yani “Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Daire Başkanlığı”nda muhafaza ediliyor...
Şimdi yeniden sorayım: Ruha sükûn veren ve şevki canlı tutan selânın bid’at ile ve lâiklikle ne alâkası var?
“Sosyal medya” dedikleri sanal mekânlar çıktı çıkalı bu söz günlük hayatın sıradan davranışlarından oldu. Söylenen sözler farklı şekillere büründürülüyor; dediğinizi yahut yazdığınızı şerhedip bambaşka hâle getirmekle de kalmıyor; kendi temennilerini, fikirlerini, düşüncelerini size mâlediyorlar!
Birbirimizi yemek, didişmek ve karşımızdakine lâf geçirmekten zevk almak zaten eski âdetimizdi; millet şimdi Twitter, Facebook, vesaire gibi sanal mekânları tepişme vasıtası niyetine kullanıyor, yazdıklarını mantık süzgecinden geçirmek akıllarına gelmeden canlarının istediğini karalıyor ve arada bir “Falanca da bunun böyle olduğunu söylemişti” deyip cürümlerine başkalarını da ortak ediveriyorlar.
“Bunun böyle olduğunu o da söylemişti” diye saçmalıklarına iştirak ettirdiklerinden biri de bendenizim. Üstelik, yazı hayatım boyunca meramımı hep apaçık söylememe, sembollerden ve son zamanların modası olan “sübliminal” üslûptan uzak kalmaya da her daim özen göstermiş olmama rağmen şimdi bu takıntıya âlet edilenlerdenim!
İşte yazmadığım, söylemediğim, hattâ hatırımdan bile geçmeyen ama sanal medyada bana mâledilen tuhaflıklardan birkaçı:
NE EZANI, NE SÜRÜSÜ?
- EZAN VE SELÂ: Dün ortaya atılıp hemen yayılan bir yalana göre, TV’deki programlarımızdan birinde program arkadaşımız Selin Barlas “Ezanın Türkçesi çok iyi idi, insanlar anlamını biliyordu” demiş; ben “Bilmeye gerek yok” karşılığını vermiş, sonra “İngilizce şarkı dinliyor musun?” diye sormuşum. Selin Hanım dinlediğini söyleyince de güya “Anlamını bilmeden neden dinliyorsun?” cevabını yapıştırmışım!
Selin Barlas’a “Anlamadığın halde neden İngilizce şarkı dinliyorsun?” diye sormam mümkün değildir, zira İngilizce, Selin Hanım’ın anadilidir!
- SULTAN VAHİDEDDİN’İN SÜRÜSÜ: Sultan Vahideddin “Türkler dini, soyu, sopu, yurdu belirsiz karmakarışık bir cahiller sürüsüdür” demiş ve bu ifade benim “Şambaba” isimli kitabımda geçiyormuş!
İddianın yalan olduğunu daha önce de yazmıştım ama bu saçmalığı hemen her gün birbirlerine gönderenler okumadıkları için tekrar edeyim: Seneler önce yayınladığım ve şimdi “Şambaba”ya çevirdikleri kitabın isminin doğrusu “Şahbaba”dır ve Şahbaba’da böyle bir ifade geçmez! Sultan Vahideddin bu sözü etmemiştir, üstelik sadece Vahideddin değil, hiçbir hükümdar teb’ası hakkında bu şekilde hakaretâmiz ifadeler kullanmaz.
İNTERNET VE TÜY DİKMEK!
- İSYANCILARIN ÇENGELE GEÇİRİLMESİ: Geçen pazar günü bundan beş asır önce isyancıların ve yol kesenlerin ceza olarak “çengele geçirildiklerini” yazdım...
Bazı internet siteleri ve sanal ortam müptelâları yazımı alıp bugüne uyarladılar ve neticede bendeniz çengeli savunup “FETÖ’cüleri çengele geçirmemiz lâzım” demiş oldum!
- MUSTAFA KEMAL’İN SECCADELİ FOTOĞRAFI: Bu zırva da dün ortaya atıldı... Nefret tarihçilerinden biri FethullahGülen’in tartışılan son fotoğrafını MustafaKemal’e uyarlamıştı ve derken Mustafa Kemal’in fotoğraftaki pozunun “İslâmiyet ayaklarımın altındadır!” mânâsına geldiğini söylediğim iddia edildi.
Buyurun, bir palavra daha! Sosyal medyadaki mesajları görene kadar ne bu tartışmadan haberdardım, ne de bu konuda tek bir satır yazmış yahut kelime etmiştim!
Zavallının biri kafasından birşeyler uyduruyor, uydurduğuna önce kendisi inanıyor, bu saçmalıklar yayıldıkça yayılıyor ve başkalarına yamanıyor!
Bütün bu garabetin sebebi uzun saatlerini Twitter yahut Facebook misali sanal mekânlarda geçirenlerin kitap ile uzaktan-yakından alâkalarının bulunmaması, hiç ama hiç okumamaları; birşeyler öğrenmekten köşe-bucak kaçmaları ve internet ile sosyal medyayı maalesef bilgi kaynağı zannetmeleridir.
Pek farkında değiliz ama, Türkiye’de bilgi çöplüğü hâline getirilip tatmin mekânı olarak kullanılan sanal ortamlar zaten mevcut olan cehaletimizin üzerine artık tüy üstüne tüy diker oldular!
Bilginin sanal ortamlardan değil kitaplardan edinilmesi için tedbir almadığımız takdirde, istikbâlimiz daha şimdiden perişan, harap ve berbattır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.07.2017 - 06:25
Yine izzetinefis meselesi
AVRUPA Komisyonu Başkanı Jean- Claude Juncker, Alman “Bild am Sonntag” gazetesine bir makale yazmış ve “Türkiye idam cezasını getirdiği takdirde Avrupa Birliği’nin kapısı kapanır” demiş...
Bu ifadelerin Avrupa’dan senelerden buyana gelen kimbilir kaç yüzüncü tehdit yahut gözümüzü korkutmak için edilmiş kaç bininci söz olduğunu bilmemize imkân yok ama adama bu lâfları artık gözümüzü açmamız için besbelli ki Allah söyletmiş!
Junker daha neler demiş neler: Avrupa her türlü zor koşulda Türkiye’nin yanında imiş, Türkiye’ye ellerini uzatmış imişler, enerji ve güvenlik ile terörle mücadele gibi alanlarda işbirliğini adım adım derinleştirme kararı vermişlermiş, Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmasını değil yakınlaşmasını temenni ediyorlarmış, Türkiye’deki mülteciler için şimdiye kadar 1.6 milyar Euro destek vermişler, hattâ lûtfetmiş ve milyonlarca mülteciden 7 bin 600’ünü Avrupa’ya götürmüşlermiş, dolayısı ile Avrupa’nın değerlerine uymalı imişiz ve idamın geri getirilmesi hâlinde Avrupa’nın kapısı Türkiye’ye kapatılacakmış!
İDAM BİR BAHANEDİR
Buradaki asıl mesele idamın geri getirilmesi ihtimali falan değil, Avrupa’nın hemen her vesile ile Türkiye’ye gözdağı vermeye kalkışması, çocuğunu bir türlü rahat bırakmayan cadaloz bir annenin afacanı paylarcasına “Bana bak, yaramazlık edersen sana çikolata almam”, “Uslu durmazsan akşam babana söylerim”, “Bana öyle bakıp durma, hem vallahi hem billâhi seni bir daha bir yere götürmem” yahut “Çabuk bırak o elindekini, cızzz, cızzzzz!” diye çığlık çığlığa haykırıp durmasıdır! İdam tartışması haykırmak için sadece bir bahanedir, çığlıklar ve tehditler yarın bambaşka bahanelerle devam edecek, meselâ “Bana sormadan nasıl inşaat yaparsın” demeye, bir başka gün de “Vay! Benden izinsiz nefes almaya kalkarsın ha?” gibisinden saçmalamalara kadar uzanacaktır.
Bu tehditler, akıl vermeler ve sindirme çabaları ve güya dersler ile Avrupalılaşmaya kendi başımıza karar verdiğimiz 150 küsur sene öncesinden buyana hemen her an karşılaşıyoruz. Avrupa bir buçuk asırdır “gözlemci”, “raportör”, “denetçi”, vesaire unvânı ile tepemize siyasî komiserler gönderiyor, gelenler memleketin dört bir tarafında, en mahrem bölgelerde bile cirit atıyor, sonra bize akıl veriyor, rapor üstüne rapor yazıyorlar ama talepleri bir türlü bitmek bilmiyor. Her defasında burnumuza başka bir talep listesi dayıyorlar, mübarek kalemlerinden tek bir olumlu söz, lehimize tek bir rapor çıkmıyor ve her dâim “Acele etmeyin, hele şu meseleleri de bir halledin, ondan sonra tekrar görüşürüz” cevabı geliyor.
NİÇİN UYANSINLAR Kİ?
Unutmayalım: 1876’nın 31 Ocak’ında Andrassy Muhtırası’nın burnumuza dayanmasından itibaren Avrupa’nın hangi önemli talebini yerine getirdi isek, ardından mutlaka toprak kaybetmişizdir!
Memlekette çok kişi ve aklıbaşındaki siyasîler Avrupa işinin çoktan nihayete erdiğinin epeydir farkındalar ama “Vârolmamız için şarklılıktan kurtulamız şart! Avrupalılaşmazsak mahvoluruz!Rotamız bir buçuk asırdır Avrupa’dır, sapmak yok! Adamlar bizi aralarına almaya zaten mecburlar, bu iş er veya geç olacak” diye kişiliği yaralayıcı hayallere dalanlar hâlâ o bitmeyen ruyalar denizinde nâz uykularına devam etmedeler... Görmeye çalıştıkları ruya kâbusa döneli nerede ise bir asır oldu ama uyanıp da neden hayal kırıklığı yaşasınlar ve cân-ı azîzlerini niçin üzsünler ki?
Daha önce de yazmıştım: Türkçe’de şimdi “özsaygı” diye takır-tukur ve tatsız bir şekle getirdiğimiz “izzetinefis” diye bir kavram vardır ve izzetinefis sahibi bir memleket karşılaştığı bütün bu muamelelerden sonra “Ulan, çatır çatır çatırdayan o birliğinin de, senin de...” demek mecburiyetindedir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 23.07.2017 - 07:04
Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık'a Cumhurbaşkanı'nın talimatıyla geleneksel 'ulema kabri' inşa edildi
“Tarihçilerin Kutbu” olarak bilinen ve geçtiğimiz sene 25 Temmuz’da vefat eden Prof. Dr. Halil İnalcık, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Dr. İbrahim Kalın’ın girişimi ile çıkartılan Bakanlar Kurulu kararıyla Fatih Camii Haziresi’ne defnedilmişti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan daha sonra Halil Hoca için bir kabir inşası talimatını verdi ve yaptırılan geleneksel tarzdaki “ulema kabri” dün tamamlandı. Önümüzdeki salı günü de, Prof. İnalcık için Fatih Camii’nde mevlid okutturulacak.
Halil Hoca’nın baş ve ayak taşlarındaki yazılar ve motifler dün altın varak ile kaplandı
“TARİHÇİLERİN Kutbu” olarak bilinen, geçen sene 25 Temmuz’da vefat eden ve Fatih Camii Haziresi’ne defnedilen Prof. Dr. Halil İnalcık için, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla mermerden ve geleneksel tarzda bir “ulema kabri” inşa edildi.
Prof. İnalcık’ın Fatih’teki mezarının üzerinde yapılan ve inşası dün tamamlanan kabirde, Halil Hoca’nın ölüm yıldönümü olan önümüzdeki salı günü bir anma toplantısı düzenlenecek ve saat 16.30’da da Fatih Camii’nde mevlid okutulacak.
İstanbul’da 1916’da dünyaya gelen Prof. İnalcık Balıkesir Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden mezun olmuş, “Tanzimat ve Bulgar Meselesi” başlıklı tezi ile “doktor” unvânını almış, daha sonra bu üniversitede profesörlüğe yükselmişti.
SON ÂNINA KADAR ÇALIŞTI
Osmanlı tarihini sosyal ve ekonomik alanlara ağırlık vererek inceleyen Halil İnalcık sonraki senelerde yurtdışındaki birçok üniversitede dersler vermiş, 1972 ile 1986 arasında da Amerika’daki Chicago Üniversitesi’nde hocalık yapmıştı.
1992’de Bilkent Üniversitesi tarafından davet edilen İnalcık bu üniversitenin Tarih Bölümü’nü kurdu, zengin kütüphanesini buraya bağışladı ve hayatının sonuna kadar Bilkent’te ders vermeye devam etti.
Herbiri artık klâsik ve kaynak olan çok sayıda eseri bulunan Prof. Halil İnalcık, son senelerini Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını üzerinde durulmamış kaynaklara dayanarak yeniden yazmaya ayırdı, Osmanlı edebiyatı ve sosyal eğlence tarihi üzerine de önemli eserler verdi ve son günlerine kadar çalışıp yazmaya devam etti.
Halil Hoca’nın mezarının inşası
HÜKÜMET KARARIYLA DEFİN
25 Temmuz 2016’da Ankara’da vefat eden Halilİnalcık, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Dr. İbrahin Kalın’ın girişimi ile çıkartılan Bakanlar Kurulu kararıyla Fatih Camii Haziresi’ne, 11. asırda Kâşgârlı Mahmud’un kaleme aldığı ve Türkçe’nin ilk sözlüğü olan “Divan-ı Lügati’t-Türk”ü bulan, içerisinde çok önemli yazmaların yeraldığı kütüphanesini de Fatih’te “Millet Kütüphanesi” hâline getiren Osmanlı âlimi Ali Emîrî Efendi’nin kabrinin biraz ilerisine defnedildi. Halilİnalcık, bu hazirede Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek rütbeli ve önemli askerleri ile bürokratlarının yanısıra Fatih Türbedârı ve “Melâmî kutbu”Ahmed Âmiş Efendi ve çok sayıda din âlimi ve yine Türk tarihçiliğinin en büyük isimlerinden olan CevdetPaşa ile beraber yatıyor.
Şimdi, kabir inşasının başından itibaren takip ettiğim safhalarını anlatayım:
Cumhurbaşkanı TayyipErdoğan, cenazenin ardından Halil Hoca için bir kabir inşası talimatını verdi, vazifeyi Kültür Bakanlığı adına İstanbul Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile İstanbul Valiliği üstlendi.
Türkiye’de asırlardan buyana âlimlerin kabirlerinin üzerine “üstüvânî”, yani silindir şeklinde birer baş ve ayak taşı dikilirdi ve Halil İnalcık’ın kabrinde de bu âdete uyuldu. Organizasyonu İstanbul Kültür Müdürü Dr. Coşkun Yılmaz düzenledi, taşları Osmanlı “nakkaşhane” geleneğini devam ettiren Semih İrteş imal ettirdi ve ayaktaşındaki klâsik tezyinatı da Semihİrteş hazırladı. Gelenek uyarınca kabirlerin baş kısmındaki taşa yazılması gereken târih kitâbesini günümüzün önemli hattatlarından Sabri Mandıracı yazdı ve Mandıracı’nın hattı günler süren bir çalışmanın neticesinde mermere yine eski usulle, yani el ile işlendi. Masrafları İstanbul Türbeler Derneği karşıladı ve İstanbul Valiliği ile Kültür Müdürlüğü’nün koordinasyonu ile yapılan kabir, dün tamamlandı.
Önümüzdeki salı günü, bu büyük âlimin vefatının birinci yıldönümü münasebeti ile Fatih Camii’nde saat 16.30’da mevlid okutulacak...
EDEBİYATÇI OLMAK ISTERDI
Halil Hoca, geçmişi maziye uzanan bir neslin hayattaki son mensuplarından idi: İmparatorluk zamanında doğmuş, iki padişah görmüş, Cumhuriyet döneminin her ânını yaşayıp hemen her önemli hadiseye şahitlik etmiş, dünyaya geldiği sırada vatandaşı olduğu devletin tarihi konusunda verdiği eserleri ile bu sâhanın son büyük üstadı olmuştu.
Üstelik sadece tarihin değil, eski edebiyatın da üstadı idi. Hususi sohbetlerinde edebiyat ile yeteri kadar uğraşamadığından yakınır, “Aslında tarihçi değil edebiyatçı olmak istiyordum ama üniversitede sadece tarih asistanlığı kadrosu mevcuttu ve benim de bu kadroya ihtiyacım vardı” derdi...
Halil Hoca, eski tarzda kaleme aldığı bir dörtlüğünde “Dehr-i fânîden nice cân, nice cânânlar geçer, / Bezm-i işretten aceb mestâne yârânlar geçer, / Bir nefestir cânımız yâr, leblerinde ber-kârâr, / Hey, bu fânûs-ı safâ bir gün söner, canlar geçer” diyordu.
Eski edebiyata âşina olanlar, Hoca’nın klâsik edebiyata hâkimiyetini bu dörtlüğünü okuduklarında hemen anlayacaklardır...
Mısrâlarındaki ifadesi ile “fânusu sönen” ve “cânı geçen”Prof. Halil İnalcık, son uykusunu Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen protokol mezarlığı olan Fatih Haziresi’ndeki âlimlere mahsus kabrinde artık huzur içerisinde uyuyacak...
MEZARTAŞINA ‘EBCED’ SİSTEMİYLE DÜŞÜRÜLEN TARİH DE NAKŞEDİLDİ
ŞARK dünyasında ve Türkiye’de önemli olaylar hakkında, meselâ çok mühim bir siyasî gelişme yaşandığında, bir devlet büyüğü yahut âlim hayattan ayrıldığında yahut yeni bir bina inşa edildiğinde o olayı tarihe kaydetmek maksadıyla geçmişte yaygın olan ama şimdilerde nâdiren kullanılan “tarih düşürme” denen bir uygulama vardır.
HARFLERİN SAYI KARŞILIĞI
“Tarih düşürme”nin temeli şudur:
Arap alfabesinde her harfin bir sayı değeri vardır; meselâ “elif” bir, “lâm” yani “l” otuz, “re” demek olan “rı” da ikiyüzdür ve bu hesaplama sistemine “ebced” denir.
Ebced hesabını kullanarak bazı kelimelerin sayı karşılıklarını vereyim: “Halil” 670, “İstanbul” 550, “kalem” 170, “tarih” de 1211 olur.
Tarihi ebced ile düşürülecek olay önce şiir şeklinde ve aruz vezni ile kaleme alınır ama asıl zorluk son mısradadır: Son mısradaki harflerin sayı değerlerinin toplamının, olayın meydana geldiği hicrî tarih ile aynı olması gerekir.
Böyle sıkı kurallar çerçevesinde kaleme alınan manzumeler, daha doğrusu “düşürülen” tarihler mezartaşlarına yazılır, mermer kitâbelere nakşedilerek binaların cephelerine konur yahut âbidelere yerleştirilir; daha doğrusu “yerleştirilirdi”!
Prof. Halil İnalcık’ın vefatına da geçmişte bütün büyük âlimlere yapıldığı gibi tarih düşürüldü ve düşürülen tarih Türkiye’nin son büyük hattatlarından Prof. Dr. Ali Alparslan’ın icazetli öğrencilerinden olan ve kendisi de memleketin önde gelen hattatı sayılan Sabri Mandıracı tarafından “tâlik yazı” ile kâğıda yazıldı ve kalıp olarak kullanılan bu yazı, mermer mezartaşına nakşedildi.
İstanbul Kültür Müdürü Dr. Coşkun Yılmaz, Prof. Halil İnalcık’ın mezartaşı kitâbesini altın varakla kaplıyor
Halil Hoca için “ebced hesabı” ile düşürülen ve son mısraı Hoca’nın vefat tarihi olan hicrî 1437’yi veren tarih manzumesi, şöyle:
“Kutb-ı aktâb-ı müverrîhîn idi / Cümle âsârı buna muhkem delîl // Rıhletiyle artık öksüzdür ilim / Böyle emretti bunu nazm-ı celîl // Şimdi mutlak Fatih’in bağrındadır / Fethi ondan dinliyorken biz melîl // Hüzn içinde söyledim tarih-i tâm / Kalbi yıkdı hicr göçdü Mîr Halîl-1437”.
Şimdi de, mısraları günümüzün dili ve geniş yorumlama ile nakledeyim:
“O, tarihçilerin kutublarının kutbu, hepsinden yüksek mertebede idi ve yazdığı bütün eserler bunun böyle olduğunun delilidir. Vefatıyla ilim artık öksüz kalmıştır, herkesin günü geldiğinde öleceğinin bir emir olduğu da Kur’an’da zaten geçmektedir. Halil İnalcık, şimdi mutlaka Fatih Sultan Mehmed’in yanında, onun bağrındadır; İstanbul’un fethini bizzat ondan dinliyordur ama bizler burada üzgün ve boynu bükük haldeyiz. Böyle bir hüzün içerisinde tarih düşürdüm ve hicrî 1437’ye karşılık gelen ‘Ayrılık kalbi yıktı, Halil Bey göçtü gitti’ sözü vefatının tarihi oldu”.
Halil Hoca’nın Semih İrteş tarafından hazırlatılan mermer mezartaşına Sabri Mandıracı’nın hattı geleneksel şekilde, el ile işleniyor.
.
Murat Bardakçı
Giriş: 24.07.2017 - 06:54
12 Adalar'ı Lozan'da verdik ama hangi Lozan'da?
BİLMEDEN, öğrenmeden, tek satır okumadan ve meselelerin aslına vâkıf olmadan kahvehane muhabbeti misâli kulaktan kulağa nakledilenlere dayanarak fikir yürütüp yorum yapmak ve ahkâm kesmek aslında kolay ve kâr getirici bir iştir. Millet zaten yazılı bilgiye değil kulaktan dolma ifadelere önem verdiği ve dedikoduyu da ciddî mâlûmat zannettiği için böyle palavraları ortaya atanlar bir kesimin gözünde “üstad” ve “âlim” oluverirler!
Ne güzel değil mi? Okuyup araştırmak için mübarek mâbâdınızı kımıldatma zahmetine bile katlanmadan oturduğunuz yerden uydurup duracaksınız, belge-melge hakgetirecek, hiçbir zaman mevcut olmamış hâdiseleri gerçekmiş gibi ortaya atacak, yalanlarınızı şişirip şişirip tekrarlayacak ve neticede “büyük üstad” olacaksınız! Türkiye’de bu şekilde yalanlara ve utanmazca palavralara sermaye edilen konuların başında bugün 94. yıldönümünü idrak ettiğimiz Lozan Anlaşması gelir.
BİR ÇATLAĞIN HEZEYANLARI...
Daha önce de yazmıştım, şimdi tekrar edeyim: Bir kesimin yerden yere vurduğu Lozan, Türk Tarihi’nin en şerefli anlaşmalarındandır! Senelerce süren savaşlardan bitkin ve yorgun ama zaferle çıkabilmiş bir devlet, yani Türkiye, anlaşma masasında o şartlarda alabileceği herşeyi almıştır ve Musul, Batı Trakya yahut 12 Ada gibi yerleri de elde etmek maksadıyla askerî harekâta girişmeye ise artık tâkati yoktur.
Lozan’ı yerden yere vuranların senelerden buyana sakız gibi çiğnedikleri iddialarının kaynağı, anlaşmayı Türkiye adına imzalayan üç delegeden biri olan ama sonradan deliren ve “Hayatım ve Hâtırâtım” adını verdiği akla-hayâle gelmeyen yalanlarla dolu tuğla kadar bir kitap yazan Dr. Rıza Nur’un hezeyanlarıdır. Hadiseleri belgelerle mukayese işinde henüz emekleme çağında bile olmadığımız için, arşivlerimizde her türlü kaynağın mevcut bulunmasına rağmen bu çatlak doktorun iddialarına şimdiye kadar ilmî bir cevap verilemedi. Üstelik, Lozan’ın bütün zabıtları defalarca yayınlanmış olduğu halde, inkılâp tarihçiliğinde “Atatürk’ün mavi gözlerinin verdiği ilham” çizgisini bir türlü aşamayan ulemâ da bu konuda çalışmaya tenezzül buyurmadı!
İLK LOZAN’I İŞİTTİNİZ Mİ?
Lozan bahsinde ortaya atılan ve milletin kafasını karıştıran yalanlar o kadar çoktur ki, bunlara tek tek tek cevap vermek için cildler dolusu kitap yazmak gerekir... Meselâ, 12 Adalar bahsi...
12 Adayı “Lozan’da verdiğimiz” söylenir. Doğrudur, Lozan’da verdik ama 24 Temmuz 1923’teki Lozan Anlaşması ile değil, İtalya ile 1912’de imzalamak zorunda kaldığımız “ilk” Lozan Anlaşması ile... Lozan’ın sahil semti Ouchy’de, 15 Ekim 1912’de imzaladığımız bu metin tarihlerimizde “Uşi Anlaşması” diye geçer ise de resmî adı “Lozan Anlaşması”dır, hattâ 1930’lu senelere kadar “Birinci Lozan” denmiştir. Üstelik bu ilk “Lozan”ın aslı, Osmanlı Arşivleri’nin “Muahedeler” tasnifindeki 418 ve 419 numaralı dosyalarda muhafaza edilmektedir ama kimse gidip bakmaz ve esip gürlemeye meraklı nefret tarihçilerimiz de bir değil, iki Lozan Anlaşması olduğundan bîhaber kaldıkları için uydurur da uydururlar!
Burada üzerinde üç adet imza ile yine üç adet balmumu mührün bulunduğu bir sayfa görüyorsunuz... İlk defa yayınlanan bu belge, Türkiye’nin en önemli vâroluş evrakı olan ve bugün 94. yıldönümünü idrak ettiğimiz Lozan Anlaşması’nda Türk delegelerin, İsmet Paşa’nın, Dr. Rıza Nur’un ve Hasan Bey’in, yani Hasan Saka’nın imzalarının bulunduğu sayfadır...
Lozan Anlaşması’nın orijinalinde Türk delegelerin imzalarının bulunduğu sayfa.
Lozan’ın 143. maddesine göre anlaşmanın Fransızca olan aslı Paris’te, Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde muhafaza edilmektedir ve metnin tamamının görüntüleri Türkiye’ye ilk defa imzalanmasından 90 küsur sene sonra, tıpkıbasımının yayınlanması maksadıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından getirtilmiştir.
Lozan’a hakaretten vazgeçin beyler; ayıptır ve günahtır! O günlerin şartlarında bu kadar sene yürürlükte kalabilmiş güçlü bir anlaşma yapabilmiş olanların hayırla yâdedilmeleri gerekir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.07.2017 - 06:55
Halil Hoca 'Osmanlı' veya 'Cumhuriyet âlimi' değil, 'Türk âlimi' idi!
DÜN, bize mahsus bir tezat yaşadık: Büyük tarihçi Prof. Halil İnalcık vefatının birinci yıldönümü münasebeti ile Fatih Camii’nin haziresindeki kabrinin başında aile mensupları, sevenleri, yakınları ve talebesi tarafından yâdedilirken HalilHoca’nın “Osmanlı âlimi” değil, “Cumhuriyet bilgini” olduğu iddiası ortaya atılmıştı ve sosyal medya ile “entellektüel” çevrelerde böyle bir garabet konuşuluyordu.
Bu mânâsız tartışmanın sebebini tahmin etmişsinizdir: Geçtiğimiz sene vefat eden Halil Hoca, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Dr. İbrahim Kalın’ın girişimi ile çıkartılan Bakanlar Kurulu kararıyla Fatih Camii’nin haziresine defnedilmiş ve Hoca için geçtiğimiz günlerde de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile Osmanlı âlimlerine mahsus bir kabir yaptırılmıştı...
Vay efendim, Halil İnalcık nasıl Osmanlı âlimi olurmuş? O bir “Cumhuriyet bilgini” imiş ve Hoca için ulemâ kabri yaptırmak başka mânâya gelirmiş! Halil Hoca sağlığında keşke, “Benim yerim Osmanlı ulemasının değil, Cumhuriyet bilginlerinin yanında olmalı” dese imiş, ama böyle olacağını nereden bilecekmiş?
Bunları söyleyenler, Cumhuriyet döneminin bir âlimine Osmanlı ulemâsına mahsus kabir yaptırmakla bir geleneğin devamına çalışıldığını anlayamamış olanlardır. Ama asıl mesele, Cumhuriyet devrinin “resmî” ulemâsından bazılarının imparatorluk ile Cumhuriyet’in birbirlerinden tamamen farklı ve bambaşka devletler olduğu iddiasını senelerden buyana bıkmadan ve usanmadan tekrara devam etmeleridir.
SADECE İKİ DEVLET VARDIR!
Türkler, tarih boyunca iki temel devlet kurdular: Doğu ve Batı Türk Devleti... Sonraki asırlarda ortaya çıkan diğer bütün imparatorluklarımız, sultanlıklarımız yahut cumhuriyetlerimiz, işte bu iki devletin devamıdır.
Doğu’daki devlet Göktürkler, Uygurlar, Timur ve Çağatay İmparatorlukları olarak devam etti ama zamanla dağıldı ve hanlıklar ile diğer devletler ortaya çıktı. Orta Asya’da bugün vârolan cumhuriyetler de hep bu devletin bakiyesidir.
Batı’daki devlet ise Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Anadolu Beylikleri, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti olarak bugüne kadar devam etti. Sınırlar değişiyordu ama devlet aynı, fark da Büyük Millet Meclisi’nin 1920’lerdeki resmî yazışmalarında geçen tâbir ile “şekl-i hükümet” te, yani “yönetim şekli”nde idi...
Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun “devamı” ve “vârisi” olduğu Meclis’in 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldıran kararında ve Lozan Anlaşması’nda da açıkça ifade edilir.
‘ROMANOF’ DEĞİL, ‘RUS’!
Bir memlekete, o memleketin tarihine, kültürüne ve diline geçmişte iktidarda bulunan hanedanın ismini vermek bize mahsus bir tuhaflıktır.
Dünyanın başka bir yerinde ülkeleri hanedanlara göre adlandırmak, meselâ 19. asır Rusya’sına “Romanof İmparatorluğu” demek gibisinden bir saçmalık kimsenin hatırına gelmez ve sadece “Rusya” derler. Kraliyet dönemi Fransa’sı ile bugünün İngiltere’si “Bourbon Devleti” yahut “Windsor Krallığı” değil, “Fransa” ve “İngiltere”dir.
Dolayısı ile Batı’da Lev Tolstoy’a “Romanof romancısı”, Moliere’e “Bourbon yazarı”, Churchill’e de “Windsor politikacısı” diyecek olanın aklından zoru olduğu düşünülür. Bu kişiler “Rus”, “Fransız” ve “İngiliz”dir. Bizde ise “Ahmed Efendi ‘Osmanlı’ romancısı ama Mehmed Efendi ‘Cumhuriyet’ yazarıdır” gibisinden tuhaf ayırımlara gidenler “entellektüel” ve de “aydın” kabul edilirler!
Osmanlı ve Cumhuriyet âlimlerinin farklı devletlerin mensupları olduğu iddia edildiğine göre bu ayırım saçmalığını daha da ileriye götürelim ve vefat eden Cumhuriyet bilginlerinin cenazelerini “Biz başkayız” diyebilmek için Osmanlılar’ın yaptığı gibi defnetmeyip yakalım mı, ne dersiniz?
1916 yahut 17 doğumlu olan HalilHoca hayatının doksan küsur senesinde Cumhuriyet Türkiyesi’nin vatandaşı idi ama “Osmanlı vatandaşı” olarak doğmuş ve iki de padişah görmüştü! O devrin kültürü ile yetiştiği için hayatının sonuna kadar şimdi “Osmanlıca” dediğimiz eski harfleri kullanmış, notlarını bu yazı ile tutmuş ve bazı mektuplarını da yine eski harflerle yazmıştı.
Prof. Halil İnalcık “Osmanlı âlimi” yahut “Cumhuriyet bilgini” değildi beyler! Hoca, birbirinin devamı olan her iki Türk devletinde de yaşamış bir “Türk âlimi” idi! “Osmanlı âlimi” yahut “Cumhuriyet bilgini” falan değil, “Türk âlimi”...
.Murat Bardakçı
Giriş: 28.07.2017 - 06:23
Kaşınan bu İsrailli sözcüyü kaşıyacak diplomat yok mudur?
ŞİMDİLERDE “attığı tweet’i silmek” pek bir moda oldu...
Klavyede kahraman kesilmeye meraklı adamın yahut hatunun heyheyleri geliyor, giriyor Twitter’daki hesabına, aklına ve dilinin ucuna ne geldi ise yazıyor; pislik atıyor, hakaret üstüne hakaret ediyor, küfürler sıralıyor ama tepki gördüğünde attığı tweet’i siliyor...
Bu işe “tükürdüğünü yalamak” diyeceğim ama pek alâkası yok gibi, zira ortada özür dilenmesi gibisinden bir şey sözkonusu değil; yapılan sadece bir “silme”den ibaret. Atılan pislikler, edilen hakaretler ve sıralanan küfürler silmekle ortadan kalkmıyor, yerli yerinde duruyor!
İsrail Dışişeri Bakanlığı sözcüsü Büyükelçi EmmanuelNahshon’un geçen günkü marifeti gibi...
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Şu anda yapılan iş, terörle mücadele bahanesiyle Mescid-i Aksa’yı Müslümanlar’ın elinden alma girişimidir” deyip bütün Müslümanlar’ı Kudüs’e sahip çıkmaya çağırması üzerine Nahshon “Osmanlı İmparatorluğu’nun günleri çoktan bitti. Yahudi halkının başkenti Kudüs’tür ve öyle de kalacaktır” diye bir tweet atmış, Türkiye’ye veryansın etmiş ama tweet’ini sonradan nedense silmişti...
CEVABA BAK, SÜNGÜYE DAVRAN!
Dışişlerimiz bu edepsizliğin altında kalır mı? İsrail’e hemen yenilir-yutulur cinsinden olmayan, kedinin yahut köpeğin önüne atsanız bile kudurtacak kadar ağır mı ağır, okkalı bir cevap verildi ve “Haddini bilmez açıklamayı kınıyoruz” dendi!
Ne kadar haşmetli, altından kalkılamayacak kadar sersemletici ve bir vuruşta oturtacak cinsten tumturaklı bir cevap değil mi? Emmanuel Nahshon Dışişlerimizin bu sert mi sert açıklamasını işitince perişan olmuş, “Ah, ben ne ettim?” diye kafasını yumruklayıp yataklara düşmüştür ve herhalde hâlâ kalkamamıştır!
Dışişlerimize “Diplomatik dil sadece ‘Haddini bilmez ifadeler’, ‘Şanssız girişim’ yahut ‘Şiddetle kınıyoruz’ gibisinden iki-üç ucuz ve bayatlamış klişeden ibaret değildir; böylelerine karşı sinamekiliği bir tarafa koyup ağzınızı açın!” deyip bunu yaptıracak olanın ismi hariciye tarihimize eminim altın harflerle nakşedilecektir!
Diplomatlarımız, bize “Ohooo, senin devrin çoktan bitti!” diyen adama “Haddini bilmez açıklamayı kınıyoruz” gibisinden ezik vızıltılarla karşılık vermeye çabalamak yerine neden “Len oğlum, o senin ‘bitti’ dediğin Osmanlı olmasa idi İspanya’daki Enkizisyon büyük validenin hatırını bir bilsen ne güzel sorardı” yahut “Osmanlı bitti ise senin kaç bin sene önceki Yahudi Krallığı’ndaki tapınağı yeniden dikme hevesin neyin nesi?” diyemezler ki?
Yahut “Kudüs’te hemen her gün altından geçtiğin Halil Kapısı’nın üzerindeki kitabeyi hatırlasana! O ‘bitti’ dediğin Osmanlı’nın üç dine de hürmet gösteren Kanunî Süleyman’ı oraya ‘Lâ ilâhe illâllah, İbrahim halilullah’ yani ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, İbrahim de onun dostudur’ yazdırmış. Anlayacağın dilde söyleyelim, ‘There is no god but Allah and Abraham is beloved of him’ diyor”! demek çok mu zor? Eskilerde kalmış ne şiş yansın ne kebap diplomasisinin kurallarına mı uymuyor?
BİR YERE İSTİDA VERİR GİBİ...
Bilmem farkettiniz mi? EmmanuelNahshon önceki gün bir başka tweet daha attı ve “İslâm dünyasındaki takipçilerimdem aldığım nefret tweetleri neden imlâ hataları ile dolu? Kin ve cehalet birbirine pek yakışıyor” dedi.
Azîz monşerler, adamın küstahlığının hududu yok, “Bilmemne edilecek ağız bilmemnereye istida verirmiş” sözünü doğrularcasına basbayağı kaşınıyor! Kaşıma ameliyesini İsrail’e duydukları hıncı bu toprağın insanı olan Museviler’den çıkartmaya heveslenip İstabul’daki sinagogun önünde gösteri yapmaya kalkışan cühelâya bırakmadan siz hallediversenize! Ama çekinmeden, lâfı eğip bükmeden ve öyle endişe falan duymadan...
Hâkim olduğunuz ve şakır şakır konuştuğunuz yabancı lisanlarda böylelerine lâyık sözler, deyimler vesaire mebzul miktardadır, ama bu ifadeleri hudutsuz nezaketiniz izin vermediği için öğrenmemiş iseniz benden isteyin, sayfalar dolusu liste göndereyim!
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.07.2017 - 04:34
Kudüs'ü İngilizler'e neden terkettik bilir misiniz? Zarar görmesin diye!
401 sene boyunca idaremiz altında bulunan Kudüs’ü 9 Kasım 1917’de İngilizler’e terketmek zorunda kalmıştık ama şehri boşaltmamızın sebebi saldırılara dayanacak gücümüzün hiç kalmamış olması değil, Kudüs’ün top mermilerinden zarar görmesi ihtimali idi. İlk defa bugün bu sayfada yayınlanan ve Kudüs’ün son idarecisi olan İzzet Bey, İstanbul’a, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği şifreli telgrafında “Kutsal mekânlara top mermileri düşüyor, tahribata engel olmak için şehri boşaltıyoruz” diyor.
MESCİD-i Aksa’da birkaç günden buyana herbiri gerilimi daha da arttıran ardarda hadiseler yaşanıyor.
Harem-i Şerif’in girişine metal dedektörler yerleştirilmesi ile başlayan huzursuzluk önceki gün de İsrail’in elli yaşın altındaki erkeklerin kutsal mekâna girmelerini yasaklaması üzerine daha da tırmandı, İsrail gerçi geri adım atıp dedektörlerin kaldırılacağını duyurdu ama Harem’in bütün kapılarının açılması üzerine İsrail askerleri cemaate gaz bombaları ile saldırdı.
İslâm’ın Kâbe’den önceki kıblesi olan Mescid-i Aksa ile Harem-i Şerif’te yaşanan gerilim, İslâm dünyasını ayağa kaldırdı. Diğer Müslüman ülkeler hadiseler karşısında Türkiye kadar sert olmasa bile İsrail’i ardarda kınıyorlar.
ORTADOĞU ARDARDA GİTTİ
Bütün bu gelişmeler üzerine, İslâm İşbirliği Teşkilâtı’na üye ülkelerin dışişleri bakanları çağrımız üzerine önümüzdeki hafta başında İstanbul’da olağanüstü bir toplantı yapma kararı aldılar.
Yıllardan bitmeyen gerginliklerin yaşandığı Kudüs, 401 sene boyunca Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir yerleşim merkezi idi ama Kudüs’ü bize ait olan diğer topraklardan ayrı tutmuş, Mekke ile Medine’ye gösterdiğimiz saygıyı buraya da göstermiş, hattâ Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz birliklerinin yaklaşması üzerine şehri tahrip olmasını önlemek maksadıyla boşaltmıştık.
Bugün bu sayfada yeralan arşiv belgeleri de gösteriyor: Kudüs’teki birliklerimizi çekerek şehri 1917’nin 9 Kasım’ında İngilizler’e bırakmamızın sebebi işte bu endişe idi: Belgelerdeki ifadesi ile “mübarek makamların tahrip olmasını önlemek”!
1914’te katıldığımız dünya savaşında cephelerin çoğunda ardarda yenilmiştik ve çöken cepheler arasında Filistin de vardı. İngiliz generali Sir Edmund Henry Hynmann Allenby’nin 1917’nin 7 Kasım sabahı Kudüs’e karşı giriştiği saldırıya karşı koyamamış, şehre top mermilerinin düşmeye başlaması üzerine de o gün öğleden sonra çekilmeye başlamıştık. Kaybımız bu kadarla da kalmadı, Gazze’yi de verdik, sonra 120 kilometre geriye gittik ve Suriye’de tutunmaya çalıştığımız sırada Filistin’in tamamı bir anda elimizden çıkıverdi. Tam 401 sene boyunca İstanbul’dan giden mutasarrıfların, yani vali ile kaymakam arasındaki mülki amirlerin idare ettiği Kudüs’ün ardından diğer şehirler de İngilizler’in oldu.
Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey’in İngiliz Kumandanlığı’na gönderdiği teslim mektubu
HAZRETİ İBRAHİM’İN GİRDİĞİ KAPI
Kudüs’teki 401 senelik hâkimiyetimiz, İngilizler’in “boğa” lâkaplı generali Allenby’nin 1917’nin 9 Aralık günü bizim “Babu’l-Halil” yani “Hazreti İbrahim Kapısı” dediğimiz, Batı’nın da “Yafa Kapısı” diye bildiği yerden şehre girmesi ile noktalandı.
Şehrin bin küsur sene boyunca harabe halinde duran surları 16. asrın ortalarında KanuniSüleyman tarafından yeniden inşa ettirilmiş, Akdeniz sahilindeki Yafa kasabasından Kudüs’e uzanan yolun surlarla birleştiği yere bir kapı yapılmış, buraya “Halil Kapısı” denmişti. “Halil” sözüyle Hazretiİbrahim kastediliyor ve peygamberin Kudüs’e buradan girmiş olduğuna inanılıyordu.
Kanunî surları yaptırırken Halil Kapısı’nın üzerine “Lâ ilâhe illâllah, İbrahim halilullah” yani “Allah’tan başka ilâh yoktur, İbrahim de onun dostudur” yazan bir kitabe koydurmuş, böylelikle Kudüs’ün sadece Müslümanlar’a değil, her üç semavî dine ait olduğunu ifade etmişti.
General Allenby, Kudüs’e Kanunî’nin koydurduğu işte bu kitabenin altındaki kapıdan girdi... Ama otomobili ile değil, yürüyerek...
Şehre yaya olarak girmesinin sebebini “Böyle kutsal bir şehre otomobil ile yahut at üzerinde girmek mekâna saygısızlıktır” diye açıklamıştı ama vermek istediği mesaj farklı idi: Alman İmparatoru İkinciWilhelm’in Kudüs’ü 1898’de ziyareti sırasında şehre otomobil girmesinin, hattâ Halil Kapısı’nın İmparator’un otomobilinin geçebilmesi için genişletilmesinin yarattığı tepkiye karşı propaganda yapmak!
1898’de İstanbul’a gelen Wilhelm hem Hristiyanlar’ın hem de Müslümanlar’ın koruyucu melekliğine soyunup Kudüs’e kadar uzanmış ama arabasının Halil Kapısı’ndan geçemeyeceğinin anlaşılması bizim teşrifatçılara derd olmuştu. Uzun uzun düşünülüp taşınıldı, çözüm nihayet bulundu ve Kanuni’nin yaptırdığı kapı majestelerinin arabalarının şerefine “genişletildi”, yani yan tarafları yıkıldı.
Haber İstanbul’u günlerce meşgul etmiş, “Yıkmakla iyi mi, yoksa kötü mü ettik?” diye tartışılmıştı...
General Allenby’nin Kudüs’e işte bu yüzden yaya olarak girmişti: “Wilhelm kutsal şehre gereken saygıyı göstermemişti ama ben gösteriyorum” demek için!
Kudüs’ü İngilizler’e teslimimizin fotoğrafı: Belediye Başkan Vekili Hüseynîzade Hüseyin Bey, teslim mektubunu beyaz bayrak çekerek İngiliz birliklerine veriyor
Kudüs’ün teslim töreni Yafa Kapısı’nda başladı, İngiliz birlikleri Yafa Caddesi boyunca Kudüs’ün Arap ve Hristiyan halkının tezahüratı arasında ilerleyip şehrin idaresini ele aldılar ve güvenliğin sağlanıp bir sıkıyönetim ilânının ardından Allenby fatih edâsı ile Kudüs’e girdi. İngiliz birliklerinin Yafa Caddesi’nde o gün, yani 9 Kasım 1917’deki işgal yürüyüşleri ile Allenby’nin şehre girişini gösteren fotoğraflar, Kudüs’teki 401 senelik hâkimiyetini kaybeden Türkiye’de bir hüzün sembolü olacaktı...
Ve, bir tuhaflık daha: General Allenby 9 Aralık’ta Halil Kapısı’ndan Kudüs’e adımını attığı sırada, müttefikimiz Almanya’dakiler de dahil olmak üzere Avrupa’da kiliseler zafer çanları çalıyor ve Selâhaddin Eyyubî’den buyana Müslümanlar’ın hâkimiyetinde olan Kudüs’ün yeniden Hristiyanlar’ın eline geçmesini kutluyorlardı.
Bugün bu sayfada, Kudüs’ü İngilizler’e terketmemiz ile ilgili şifreli bir telgraf ile şehrin teslim belgesini görüyorsunuz...
General Allenby’nin Kudüs’e girişi Batı basınında böyle yeralmış, Allenby’nin şehri meleklerin himayesinde aldığı resmedilmişti
TESLİMİN TELGRAFI VE MEKTUBU
Osmanlı Arşivleri’nde DH.ŞFR./573-68 numarada muhafaza edilen şifreli telgraf, Kudüs’teki son mutasarrıfımız İzzet Bey’in Dahiliye Nezareti, yani İçişleri Bakanlığı ile yaptığı son yazışma...İzzet Bey şehre top mermilerinin düşmeye başladığını söyleyip mübarek mekânların tahribini önlemek maksadıyla askeri çekip Kudüs’ü boşaltmak zorunda kaldıklarını ve teslim konusunda İngilizler ile temas ettiklerini haber veriyor.
Bugün İngiliz Arşivleri’nde bulunan diğer belge ise, İzzet Bey’in Kudüs’ün el-Hüseynî ailesine mensup Belediye Reisi Vekili Hüseyin Bey ile İngiliz Kumandanlığı’na yolladığı teslim mektubu.
İzzet Bey, General Allenby’nin karargâhına gönderdiği mektupta şöyle diyor:
“İngiliz Kumandanlığı’na,
Her milletçe mukaddes olan Kuds-i Şer’if’te iki günden beri bazı emâkine (mekânlara) obüsler düşmektedir. Hükümet-i Osmaniye’ce sırf emâkîn-i diniyyeyi (dinî mekânları) tahripten vikayeten (korumak için) asker kasabadan çekilmiş ve Kamame ve Mescid-i Aksa gibi emâkîn-i diniyyenin (dinî mekânların) muhafazasına memurlar ikame edilmiştir.
Tarafınızdan da bu yolda muamele edileceği ümidiyle işbu varakayı Belediye Reisi Vekili Hüseynîzade Hüseyin Bey ile gönderiyorum efendim.
Biz, Kudüs’ü işte bu telgrafın gönderilmesinden birkaç saat sonra kaybettik!
Kudüs’ün “bizim” olduğu günlerde, surlarda dalgalanan Türk bayrağı
.Murat Bardakçı
Giriş: 31.07.2017 - 06:53
Müftülükte kıyılacak nikâh lâikliğe neden aykırı olsun ki?
TÜRKİYE, 1926 Eylül’ünde şaşkınlık içerisindeydi. Bekleyiş, endişe ve kararsızlık ile dolu bir şaşkınlık...
Sebep, o senenin 17 Şubat’ında kabul edilen Medenî Kanun’un Ekim’de uygulanmasına başlanacak olması ve nikâhların artık belediyelerde kıyılması mecburiyetinin getirilmesi idi...
Belediyeler harıl harıl nikâh salonları hazırlamakla meşguldü, ilk defa tayin edilen nikâh memurları işi nasıl yapacaklarını öğrenmenin telâşı, evlenecek olanlar da belediye nikâhının dinî bakımdan geçerli olup olmadığının merakı içerisindeydiler.
91 sene sonra nikâh konusunda yine telâşa kapıldık. Sebep ise mâlûm: Yeni hazırlanan tasarı ile müftülere de nikâh kıyma yetkisinin verilecek olması...
Türkiye’de milyonlarca kişi, eğitim programlarındaki geçmişi kötüleme hevesi yüzünden Medenî Kanun öncesindeki asırlarda kıyılan nikâhların şimdikilerden tamamen farklı olduğunu, erkeklerin çoğunun dört kadın aldığını, canları istediğinde boşayıp yenileri ile değiştirebildiklerini, eski nikâhlarda yaş sınırının bulunmadığını ve birçok kadına da aslında nikâh yapılmadığını zannederler.
Nikâh kıyma yetkisinin müftülere de verilmesi hazırlıklarının ardından yükselen “Lâiklik elden gidiyor” haykırışlarının sebebi, meselenin yanlış bilinmesidir!
‘MİHR’, SENET HÜKMÜNDEDİR
Şimdi, teknik bahislere girmeden, eski nikâhların nasıl olduğunu kısaca anlatayım:
Nikâhlar, aile birliğinin meşruiyetini ve çocuğun nesebinin sahih olmasını sağlayıp verâset sistemini düzenlemek maksadıyla geçmişte de elden geldiğince kaydedilmiş, bu maksatla Medenî Kanun öncesinde de yeni kurallar konmuş, uygulanmasına 19. asırda başlanan Mecelle’nin ardından 25 Ekim 1917’de çıkartılan “Hukuk-ı Aile Nizamnâmesi” ile evlilik hukuku daha bir zapt u rapt altına alınmıştı.
Evlilik akdi, imamın önüne geçip “Aldım-kabul ettim” gibisinden sözlerin söylenmesinden ibaret değildi, deftere kaydedilirdi. “Mihr” meselesi, yani kadının geleceğini güvence altına alan tazminat miktarı da yazılı olarak düzenlenirdi. Bu belge senet hükmünde idi, koca günün birinde karısını boşayacak olduğu takdirde önceden belirlenmiş mihri ödemeye mecburdu.
Bundan otuz küsur sene önce bir yazı dizisi için Suudi Arabistan’a gitmiş ve bir hapishaneyi görmüştüm. İçeride hemen her suçtan mahkûm vardı ama en fazla dikkatimi çeken mahkûmlar, karısını boşayıp da mihrini ödeyemeyen kocalardı!
“Şer’iye sicili” denen ve bir kısmı yayınlanan Osmanlı mahkeme kayıtlarına baktığınızda aynı uygulamanın bizde de mevcut olduğunu, boşanma muameleleri için tutulan “seyyibe defterleri”ne bütün ayrıntıların yazıldığını görürsünüz...
Çokeşlilik meselesi de geçmişte şimdi zannedildiğinden farklıydı ve pek öyle yaygın değildi. Nüfus kayıtları ve şer’iye sicilleri üzerinde yapılan son araştırmalar neticesinde çıkartılan istatistikler, çokeşliliğin Osmanlı’da en yüksek olduğu dönemlerde bile yüzde beşi geçmediğini, üçüncü kadın alma oranının ise çok daha düşük ve bu “yüzde beşin yüzde onu” civarında bulunduğunu göstermektedir.
ÇERÇEVE, MEDENÎ KANUNDUR
Bugünkü mevzuatımıza göre nikâh kıyma yetkisi sadece evlendirme memuruna ait değildir, köylerde muhtarlar ile yurt dışında konsoloslar da nikâh kıyabilirler ve bu nikâhlar belediyede kıyılanlar gibi hemen nüfusa kaydedilirler.
Yeni tasarı, aynı yetkiyi şimdi müftülere de veriyor ve müftülerin kıyacağı nikâhlar, belediyede kıyılanlar gibi Medenî Kanun’un evlenme ile ilgili hükümlerinin çerçevesi ile sınırlı bulunuyor.
Peki, müftülük nikâhının uygulamaya başlamasından sonra gayrıresmî imam nikâhı ile ikinci, hattâ üçüncü eş almak son bulacak mı?
Tabii ki hayır! Zira, resmî nikâhın müftülükte de kıyılabilmesi ile çokeşlilik birbirlerinden tamamen farklıdır!
Ama, Türkiye’de hayli geniş bir kesim Medenî Kanun’un kabulünden buyana belediye nikâhında dinî boyutun bulunmamasından şikâyetçidir ve resmî nikâhtan sonra dinî nikâh da kıydırılır...
Öngörülen değişiklikle bu şikâyetlere son verilecek, müftü çiftlere nikâh defterini imzalattıktan sonra istedikleri takdirde dinî şartları da yerine getirebilecek...
Müftülükte kıyılacak nikâh “resmî nikâh” olduğuna göre değişikliğin lâiklik ile ne alâkası var ki?
.Murat Bardakçı
Giriş: 02.08.2017 - 07:19
Maçka Parkı'nı milyarlar savurup park yapmak!
YAZININ başlığı size tuhaf, yahut hatâlı gelebilir ama değil! Hadise gerçek, zira asırlarca park olan bir yeri ciddî meblâğlar savurarak yeniden “park” hâline getirmeyi ama perişan etmeyi becermiş yaratıcı mı yaratıcı bir toplumuz!
Birkaç günden buyana önce tünel inşaatı protestoları, sonra da malûm kıyafet tartışması ile gündeme gelen Maçka Parkı’ndan bahsediyorum...
İstanbul’un eski haritalarına bakarsanız, Maçka Parkı’nın yerinde koskoca bir bostanın bulunduğunu görürsünüz. Parkın daha sonra Veliahd Yusuf İzzeddin Efendi’ye, onun ölümünün ardından da vârislerinin mülkiyetine geçen, satılıp üzerine lunapark kurulan alt tarafının “Küçük Çiftlik” ismini taşımasının sebebi, geçmişte bostan ve çiftlik olmasıdır.
Benim Maçka Parkı ile ünsiyetim hatırlamama imkân olmayan bebekliğime uzanır, çocukluk ile gençlik senelerimde de unutulmaz hatıraları vardır ve park sadece bende değil, Teşvikiye ve Maçka taraflarında doğup büyümüş olan herkeste dünya kadar hatıra bırakmıştır.
ÖYLE BİR PROJE İDİ Kİ!
O senelerde âdetti: Hanımlar öğleden sonraları çocukları, hattâ pusetteki bebekleri ile üzerine sonradan Swissotel’in dikildiği Taşlık Gazinosu’na giderler, eş-dostla beraber çay içilir, çocuklar bir tarafta oynarlar, sonra Dolmabahçe’ye inen Bayıldım Yokuşu’nun aşağısına yürünür, oradan parka geçilip bir müddet nefes alınır ve akşama doğru dönülürdü...
Teşvikiye’nin bu eski âdetini, çocukluk senelerinde dadısı ile aynı güzergâhta kimbilir kaçyüz defa gidip gelmiş olan bizim Ayşe Karasu da eminim gayet iyi hatırlar...
1990’lardan itibaren Maçka Parkı’nın başına bir haller geldi: Dolmabahçe tarafı kısa bir müddet için çöp ve moloz atık yeri yapıldı, evsizler parkı işgal ettiler ve park havanın kararmasına yakın tehlike arzetmeye başladı. Derken, 1991’de, Prof. Nurettin Sözen’in belediye başkanlığı zamanında, 250 dönümlük parka mekân sanki park değil de bataklık imişcesine, “park yapmak” maksadıyla inşaat makineleri daldırıldı!
Buyurun işte: Yapılanların gereksizliğini anlatabilmek o kadar güç ki, cümle içerisinde böyle “park”, “park, “park” diye takır-tukur tekrarlar şart oluyor!
İTÜ’nün mimarî hocalarına hazırlatılan projede neler yoktu ki! Öncelikle mini futbol, basketbol, voleybol, bowling ve buz pateni sahaları ile olimpik yüzme havuzu ve tenis kortu yapılacaktı... Su ve ışık oyunları düzenlenecek, Dolmabahçe tarafındaki Gazhane’de de sergi alanı, satranç köşeleri, kütüphane, çay terası, kültür ve sanat mekânları kurulacaktı.
ZEVKSİZLİĞİN BU KADARI!
“Parkı parka çevirme” projesinin temeli 26 Mart 1991’de atıldı, açılış da 18 Eylül 1993’te yapıldı.
Mimar Prof. Dr. Haydar Karabey, Belediye’nin Maçka Parkı’nda yaptığı ve alâ-yı vâlâ ile duyurduğu işleri o senenin 9 Kasım’ında Cumhuriyet’te, “Parlak kırmızı yarım küre şapkalı ve maviş doğramalı, beyaz silindir gövdeli dev bir mantar... Bebek patiği veya fiyonklu kurdeleli, bebek suratlı çiçeklikler... Şemsiye şapkalı, fıskiyeli ve bolca kaskatlı su ve ışık gösterili havuzlar... Sahte ve sahte olmakla beraber arkaik, antik kolonlar... Neoklasik kemerli taklit bir su kemeri... Bir miktar betonarmeden mâmul peri bacaları, İspanyol merdivenleri, kaç ağaca mâlolduğu bilinmez bir kat otoparkı, oyuncak tren, teleferik; kâh dairesel, kâh üçgen, kâh kareli pencereli postmodern yapılar, örümcek ağı dokulu parmaklıklar...” cümleleri ile anlatıyor ve “Tanrım, İstanbul ve biz bunlara lâyık mıyız?” diye soruyordu.
Dolmabahçe tarafındaki girişe orada hâlâ duran, zevk sahibi herkesin içini kaldıran çirkin, tatsız, ne idüğü belli olmayan zebellâh gibi kemerimsi bir garabet dikilmişti ama asıl yenilik başka idi: O zamanın parası ile yüz milyarlarca lira harcanıp perişan edilen Maçka Parkı’nın ismine bir kelime ilâve edilmiş ve “Maçka Demokrasi Parkı” yapılmıştı!
Bir mekânı bu kadar para savurup deştikten sonra isminin başına “demokrasi” sözünün ilâve edilmesinin örneğine, dünyanın başka hiçbir yerinde rastlayamazsınız!
Çevrecilerimiz parkın 3.5 dönümünden geçecek olan tünele karşı çıkmakla boşuna zahmet ediyorlar; zira tünelin hayatımızı kolaylaştıracak olması bir tarafa, Maçka Parkı 1991’den buyana zaten yoktur, bugün vârolan kısım aslının enkazıdır, semt sâkinleri için gerçi hâlâ bir nefes alma yeridir ama sahiplerinin dolaştırmaya çıkarttıkları köpeklerin de umumî helâsıdır!
İnanmıyorsanız gidin ve bastığınız yerlere şöyle dikkatlice bir bakın, kâfi...
HABER dün çıktı: İktisadî Kalkınma Vakfı’nın Başkanı Ayhan Zeytinoğlu’nun anlattığına göre, Almanya, Türkiye’ye baskı yapılması taleplerini daha da arttırmış ve Avrupa Birliği’nin ayırdığı 4.5 milyar Euro’luk kaynakların kullanımına engel olmaya çalışıyormuş.
Ne güzel değil mi? Bir zamanlar en yakın müttefikimiz olduğunu zannettiğimiz, bazı devletlûlarımızın bir dediğini iki etmemeye çalıştığı ve neticede bize bir imparatorluğa mâlolan Almanya, şimdi en öndeki muhalifimiz, hattâ nerede ise düşmanımız oldu.
Bize bir imparatorluğa mâlolan uğursuz anlaşmanın Alman kartallı, cicili-bicili kapağı
Avrupa Birliği demek sadece Almanya demek olduğu için, Berlin “O parayı vermeyeceksin!”, “Filânca anlaşmaları askıya alacaksın” yahut “Görüşmeler başlamayacak” buyurduğu takdirde Avrupa’nın birliğinin, parlamentosunun veya komisyonunun Berlin’den gelen emri dinlemeyip aksini yapması ne mümkün?
2 Ağustos 1914 Anlaşması’nın Osmanlı Arşivi’ndeki orijinal nüshası
ÖNCE ‘AYAK BAĞI OLUR’ DEDİLER...
Ve, tarihin garip, çok garip bir tesadüfü: Almanya’nın Türkiye ile bu kadar yakından alâkadar olmaya başlaması, yani aleyhimizde elinden geleni yapmaya çalışması yine onunla alâkadar olan ve kaderimizi değiştiren bir hadisenin yıldönümüne rastladı: 2 Ağustos 1914’te imzaladığımız “Türk-Alman Gizli İttifak Anlaşması”nın 103. yıldönümüne...
Bu anlaşmanın neyin nesi olduğunu, bilmeyenler için kısaca anlatayım:
Dünya 1914 ilkbaharının sonlarında iki bloğa ayrılmıştı. Bir tarafta İngiltere, Fransa ve Rusya, diğer blokta da Almanya, Bulgarlar ve isminden başka pek bir varlığı kalmamış olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu vardı. Savaşın patlaması an meselesi idi ve Rusya’nın kendisini yutmaya çalışmasından endişe eden Türkiye, bloklardan birine dahil olabilmek için elinde geleni yapıyor ama her defasında reddediliyordu. Zira askerî bakımdan zayıf idik ve güçlü devletler bizimle ittifaka girdikleri takdirde savaş ânında kendilerine “ayak bağı” olacağımızı düşünüyorlardı.
İttifak teklifimizi defalarca reddetmiş olan Almanya 1914 yazında birdenbire fikir değiştirdi. Müttefiki olduğumuz takdirde hem Ruslar’ı oyalayabileceğimizi, hem de Müslüman dünyasını İngiltere’ye karşı ayaklandırma siyasetinde bizden istifade edebileceğini düşündü, lûtfetti ve müttefiki olmamızı kabul buyurdu!
BİZE NELERE MÂLOLDU!
Bundan tam 103 sene önce, 2 Ağustos 1914’te imzalanan “Gizli İttifak Anlaşması”, işte Berlin’in bu lûtfunun eseri idi. Anlaşma zamanın sadrazamı Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında Paşa ile Almanya’nın İstanbul Sefiri Baron Wangenheim tarafından imzalandı. Sekiz maddeden ibaret idi, sonraki senelerde üzerinde defalarca değişiklikler yapıldı, daha doğrusu Almanya her tâdilde yeni tavizler elde etti, neticede bize yüzbinlerce şehide ve milyonlarca kilometrekare toprağa mâloldu ve Kayzer Wilhelm’in imparatorluğu ile beraber bizim imparatorluğumuz da gümbür gümbür yıkıldı!
Türkiye o senelerde zaten çatırdıyordu ama büyük çöküşü Almanya ile yaptığımız işte bu anlaşma getirdi...
Geçmişimizde, Almanya ile ilişkilerimizde iyi şekilde neticelenmiş hiçbir işbirliği örneği yoktur, dolayısı ile, ittifakımızın bile başımıza böyle dertler yarattığı Berlin’in aleyhimize döndüğü bugünlerde gözümüzü dört açmamız bizler için farzdır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.08.2017 - 02:42
97 senedir hiç araştırılmadı: Bir değil, sekiz ayrı Sevr vardır!
Önümüzdeki perşembe günü, tarihimizin en pespaye zillet belgesi olan Sevr Andlaşması’nın imzalanmasının üzerinden 97 yıl geçmiş olacak... Sevr’in tek bir andlaşma olduğunu zannederiz ama Sevr bir “andlaşmalar serisi”dir ve tamamı sekiz adettir. Paris’in banliyölerinden Sévres’deki çini fabrikasının sergi salonunda 10 Ağustos 1920’de öğleden sonra saat dördü sekiz geçeden itibaren imzalanan bu sekiz andlaşmanın sadece biri Türkiye ile ilgilidir.
Ağustos ayı tarihimiz açısından zaferlerle dolu olduğu kadar, bir de felâket gününü barındırır...
1071 ve 1922’nin 30 Ağustos’unda kazandığımız Malazgirt ile Başkumandanlık Meydan Muharebeleri’ni hatırlayıp Ağustos ayının “zaferler ayı” olduğunu söyleriz ama 10 Ağustos 1920’de tarihimizin en büyük felâketlerinden biri olan Sevr Andlaşması’nı imzalamak zorunda kaldığımızdan bahsetmeyiz.
Önümüzdeki perşembe günü, bu uğursuz andlaşmanın imzalanmasının üzerinden tam 97 sene geçmiş olacak ve Sevr ne gariptir ki memleketin gündemini hâlâ işgal edip sık sık siyasî ve ideolojik tartışmalara konu oluyor!
Harp Tarihi Encümeni tarafından 1928’de hazırlanan Sevr ve İstiklâl Harbi yıllarında imzaladığımız diğer andlaşmalar ile Lozan sonrası sınırlarımızı gösteren harita
İŞTE, ANDLAŞMALARIN LİSTESİ
Türk Tarihi’nin en acı vesikalarından olan Sevr’in imzalanmasının üzerinden böyle neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen, andlaşma hakkında hâlâ derinlemesine bir araştırma yapılmamıştır ve daha da önemlisi, Sevr’in Müttefikler ile Türkiye arasında imzalanmış tek bir andlaşma olduğu zannedilir.
Sevr bir “andlaşmalar serisi”dir ve Paris’in banliyölerinden Sévres’deki çini fabrikasının sergi salonunda 10 Ağustos 1920’de öğleden sonra saat dördü sekiz geçe imzalanan bu andlaşmalar, sekiz adettir:
1. Müttefikler ile Türkiye arasında imzalanan barış andlaşması.
2. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Anadolu hakkında imzaladıkları üçlü andlaşma.
3. Müttefikler ile Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Slovak Devleti ve Çekoslovakya arasında imzalanan sınırlarla ilgili andlaşma.
4. Müttefikler ile İtalya, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat- Slovak Devleti ve Çekoslovakya arasında imzalanan andlaşma.
5. İtalya ile Yunanistan arasında imzalanan andlaşma.
6. Müttekifler ile Yunanistan arasında Trakya konusunda imzalanan andlaşma.
7. Müttefikler ile Ermenistan arasında imzalanan andlaşma.
8. Yunanistan ve Bulgaristan arasında karşılıklı göç konusunda imzalanan andlaşma.
İşte, Türkiye’de “Sevr” dendiğinde bu sekiz andlaşmanın ilk sırasındaki metin kastedilir ve o gün imzalanan diğer andlaşmalar ile ilgili olarak henüz bir çalışma yapılmamıştır.
İşte, diğer yedi adet Sevr Andlaşması’nın dördü (soldan): Yunanistan ve Ermenistan’la imzalanan ve Müttefikler’in Trakya konusunda Yunanistan’la yaptıkları andlaşmalar; en sağda da Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Çekoslovakya ile varılan andlaşma var
Önce, bizde yanlış bilinen ve sık sık tekrarlanan bir hatayı düzelteyim:
Sevr Andlaşması’nın altında Damad Ferid Paşa’nın imzası yoktur!.. Ferid Paşa andlaşmanın imzalanması sırasında sadrazam, yani başbakandır ama delege değildir; dolayısıyla andlaşmaya imza koymamıştır. Sevr’i Türkiye adına imzalayanlar üç kişidir: O zamanlar “Meclis-i Ayân âzası” yani “senatör” olan Hâdi Paşa ile şair Rıza Tevfik ve Türkiye’nin İsviçre’deki ortaelçisi Reşad Halis Beyler...
Aynı yılın 7 Ekim’inde, Ankara İstiklâl Mahkemesi, andlaşmayı imzalayan bu üç kişiyi önce “vatana ihanet” gerekçesi ile gıyaplarında idama mahkûm etmiş, ardından 150’likler listesine alınıp vatandaşlıktan çıkartılmış ve Türkiye’ye girişleri yasaklanmıştır. Sevr’in imzalanmasından önce toplanıp Müttefikler’in barış şartlarını ele alan Saltanat Şûrâsı’nda andlaşmanın imzalanmasının lehinde oy kullananlar da Lozan Andlaşması’ndan sonra şayet hâlâ görevde iseler işlerinden çıkartılmışlar ve emeklilik hakları da iptal edilmiştir.
Sevr’i imzalayan Türk heyeti (soldan): Reşad Halis Bey, Rıza Tevfik ve Hâdi Paşa
Şimdi, Sevr’in siyasî hükümleri ve sınırlarımıza getirdiği değişiklikler dışındaki bazı özelliklerini de anlatayım:
DÖRDÜ SEKİZ GEÇE İMZALADILAR
Birinci Dünya Harbi’nin galibi olan müttefikler Almanya’ya 28 Haziran 1919’da Versailles’da, Bulgaristan’a 27 Kasım 1919’da Neuilly’de, Avusturya’ya 10 Eylül 1919’da Saint-Germain’de, Macaristan’a da 4 Haziran 1920’de Trianon’da andlaşmalar imzalatmış ve henüz hesaplaşılmamış tek bir mağlûp kalmıştı: Türkiye... Bu iş 1920’nin 10 Ağustos’unda yapıldı; üç Türk murahhas Paris’in porselenleriyle meşhur banliyösü Sévres’deki fabrikanın konferans salonunda, öğleden sonra saat dördü sekiz geçe andlaşmayı imzaladılar.
Hâdi Paşa, Sevr Andlaşması’nı Türkiye adına imzalıyor (Fransız Millî Kütüphanesi Fotoğraf Koleksiyonu’ndan)
Sevr, andlaşmanın orijinali Fransızca olan metnini Türkçe’ye tercüme eden Prof. Seha Meray ile Büyükelçi OsmanOlcay’a göre, diğer mağlûplar ile yapılan andlaşmalardan tamamen farklı idi ve “...Metin ayrıntılı olarak incelendiğinde ve özellikle karşılıklı öneriler ve bunların sunuluş belgeleri gözönünde tutulduğunda ortaya bir yenilgi belgesinin ötesinde, Avrupa emperyalizminin yalnız kendisinin avlanma alanı saydığı Avrupa kıt’asından atmaya kararlı olduğu Türkiye’ye karşı girişilmiş bir yoketme savaşının son aşaması çıkmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’na son veren belgelerden ne Versailles, ne Saint-Germain, ne de Neuilly Andlaşmalarında bu derece insafsız, katı, acımasız hükümlere rastlanır...” diye yazıyorlardı.
Sevr’de Türkiye ile imzalanan andlaşmanın Fransızca orijinali
Hâdi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşad Halis Beyler’in imzaladıkları metin, andlaşmadan ziyade güçlü bir memleketin çıkarttığı bir sömürge yasasını andırıyor; getirdiği askerî, siyasî ve malî hükümlerin yanısıra bir barış andlaşmasında bulunmaması gereken bazı garip maddeleriyle, müttefiklerin Türkiye’ye “medenileştirilmesi gereken bir topluluk” gibi baktıklarını da gösteriyordu. Andlaşmada, “Türkiye’nin tren vagonlarını sürekli fren aygıtının işlemesine engel olmayacak biçime sokması” (madde: 358), “kazı yapma iznini yalnız yeterli arkeoloji deneyimi olduğu konusunda güvence gösteren kişilere vermesi” (madde: 421, ek: 7), “Ağustos 1914’ten önce elde edilmiş tarihi eserleri iade etmesi” (madde: 422), “beyaz kadın ticaretini yasaklayıp önlemesi” (madde: 273/6), “müstehcen yayınları yasaklaması” (madde: 273/7) ve “tarıma yararlı kuşları koruması” (madde: 273/11) gibisinden ancak sömürge idarelerinde rastlanabilecek yaptırımlar da vardı.
BÖYLELERİNE ‘ÇATLAK’ DENİR
Zamanın hükümdarı SultanVahideddin’in ifadesi ile “Ne bir andlaşma ne de bir pakt, kötülüğün baştan aşağı ta kendisi” olan Sevr’in bugün hâlâ lehinde konuşan bazı kişiler ortaya çıkıyor ve “Bu andlaşmanın bazı bakımlardan Lozan’dan ileride olduğunu” söyleyebiliyorlar...
Böyle düşünenler hakkında siyasî terimler kullanmak gereksizdir, bu kişilere sadece “çatlak” denir!
Burada, Sevr’de imzalanan diğer andlaşmalardan bazılarının ilk sahifelerinin fotoğrafını yayınlıyorum. Diğer yedi andlaşmanın metinleri Osmanlı Arşivleri’nde mevcuttur ve meraklı ve ciddî araştırmacıları beklemektedirler...
.Murat Bardakçı
Giriş: 07.08.2017 - 06:52
Kekelemenin yeni adı: Çağdaş üslûp!
Sıcak…
Hem de çok sıcak…
Felâket sıcak!
Ama böyle olması normal…
Yani, havanın sıcak olması…
Neden mi?
Çünki, Ağustos’tayız…
Ağustos’ta kar yağacak değil ya…
Böyle sıcak olur..
Bu hep böyledir…
Böyle olagelmiştir…
Dolayısıyla,
Sıcakların hemen biteceğini
Hiç beklemeyelim!
Hele bir,
Şöyle biraz zaman geçsin,
Eylül’e gelelim,
Hattâ Eylül’ü de atlatalım,
İşte o zaman serinlemeye başlarız!
Neden mi?
Basit…
Hem de çok basit…
Hakikaten basit!
Yoksa farketmediniz mi?
Eylül’de havalar serinlemeye başlar da ondan!
İşte, hepsi bu…
Mevsimin gereği…
Sabredin!
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bir,
Haydi bilemediniz bir buçuk ay sonra,
Eylül’ün ortalarında
Sıcaklar azalmaya başlar,
“Oh be!” der
Veee…
Rahat ederiz.
Diye düşünüyorum!
NEDEN HAYRET ETTİNİZ Kİ?
Şaşırmış, “Bu adam ne saçmalıyor böyle?” demiş, hattâ son zamanların modası olan “sübliminal” cinsinden mesajlar verdiğimi düşünmüş de olabilirsiniz…
Değil, vallahi değil! Şimdilerin “üslûp” zannedilen garabeti ile birşeyler karalamaya çalıştım, o kadar!
Bu yeni üslûbun özelliği her cümlede en fazla üç, haydi bilemediniz dört-beş kelimenin bulunması, yanyana yazılmaları hâlinde üç parmak yer tutacak olan cümlelerin altalta getirilmesi ama fikir ve bilgi nâmına ortada hiçbirşeyin bulunmaması ve en sonda mutlaka “…diye düşünüyorum” kalıbının yeralmasıdır. Birkaç dakikada çiziktireceğiniz ciklet gibi uzatılmış bu kekeleme kitâbesi ile sayfayı tepesinden dibine kadar sıvadıktan sonra “Ne yazdım yahu, ne üslûp! Elim kırılsın!” diyebilirsiniz, hakkınızdır!
Haftanın dört günü herbirine en az iki-üç saatimi verdiğim köşemi bugün bu bomboş ifadelerle sadece onbeş dakikada doldurabildim ve bu yeni moda üslubun hoş bir âvârelik olduğunu farkettim.
.Murat Bardakçı
Giriş: 09.08.2017 - 07:14
Tabut mu, reklâm panosu mu?
VATANDAŞ rahmet-i Rahman’a kavuşuyor, cenazesi namazının kılınması için camiye götürülüyor ve reklâmlar geçidi başlıyor!
Tabutun üzerinde “Bilmemne Belediyesi” diye koskoca bir yazı var, musalla taşı da reklam panosu niyetine kullanılıyor!
Artık tabuttan bile medet umarak reklâma kalkışılmasının gereksizliğini söylemeye gerek yok ama ismini mutlaka duyurma merakı öyle bir hal almış vaziyette ki, bu kadarına bile eyvallah diyeceksiniz fakat devamı var...
Rahmetliyi uğurlamaya gelen cemaatin beklediği gölgeliklerin üzerinde çok daha büyük boyda harflerle, yine belediyenin ismi yazılmış!
Namaz kılınıyor, tabut sırtlanıyor ve dört bir tarafına aynı belediyenin isminin nakşedildiği cenaze arabasına konuyor. Arabanın üzerinde sadece belediyenin adı yazılmamış, “cenaze nakil aracı” ibâresi de konmuş...
Memlekette sanki koskoca cenaze aracını itfaiye yahut allı-morlu güllerle süslenmiş düğün arabası zannedecek kadar dünyadan bîhaber zavallılar ve arka taraftaki tabutu da göremeyecek derecede bakar-körler mevcutmuş gibi işte böyle yazıyorlar!
GÖREVİ KONSER VERMEK Mİ?
Bazı belediyelerin halkla ilişkiler servisleri hemen hergün sıra sıra e-mailler gönderir ve sağolsunlar, başkan beyefendinin o gün yaptığı büyük işlerden haberdar olmamızı sağlarlar. Bütün bu birbirinden önemli haberlerle beraber, belediye başkanının o gün çekilmiş sıra sıra fotoğrafını yollamayı da ihmal etmezler!
Reis beyefendi o gün hakikaten çok önemli faaliyetler, tarihî temaslar yapmıştır. Meselâ ilkokul çocuklarını makamında kabul edip başında bulunduğu belediyenin çalışmalarını anlatmış veya düzenlediği mandolin festivalinde konuştuğu halkı mandolinin faziletleri konusunda irşad etmiş yahut çarşıya çıkıp esnafla sohbet tenezzülünde bulunmuştur.
Diyelim ki o gün yağmur fazla yağdı ve bazı işyerleri sular altında kaldı...
Başkan beyefendi suların bastığı mekânda incelemelerde bulunmuş, zarar gören esnafı ziyaret etmiş, sıkıntılarına derhal çare bulunacağını müjdelemiştir diyelim... Belediyenin basın bürosu beyefendinin bu fedakârlığını, koşuşturmasını, dert dinlemesini, vesairesini hemen çarşaf gibi açıklamalarla ve kilobayt değil, megabayt dolusu fotoğraflarla gönderip cehaletimizden sıyrılmamızı sağlar.
Başkanın vazifesi sanki bu değil de başka şeymiş, meselâ elinde bağlaması yahut viyolonseli ile konser salonuna gidip sahneye çıkması gerekirmiş gibi...
TANITIM DEĞİL, İKRAH ETTİRME!
Artık dijital taciz hâlini alan ve hemen her gün gönderdikleri e-maillerle “tanıtım” yaptıklarını zanneden belediyelerin basın bürolarındaki arkadaşlara açıkça söyleyeyim: “Bizim başkan ne büyük belediyeci! Bakın, bugün pazara gitti ve satılan domatesleri çok beğendi ama cücüklü soğan satanları fırçaladı, sonra da binlerce liraya mâlolan belediye helâlarını teftiş etti” gibisinden illâllah dedirtecek mesajlar göndermenin halkla ilişkiler ile alâkası yoktur. Böyle mesajlar tanıtıma yahut reklâma falan değil, sadece bıktırmaya ve nihayet ikrah ettirmeye yarar!
Belediyelerden biri geçen gün ucuz mu ucuz bir başka reklam maili gönderdi ki, uzun zamandır yollanan mesajların hepsinin üzerine tüy dikiyordu:
Başkan beyefendi, 15 Temmuz darbe girişiminde şehid olanlar için yaptırılan anıtı ziyaret buyurmuşlardı! Ama yalnız değillerdi, belediye meclisi üyeleri ve bazı şehid aileleri de kendilerine refakat etmişlerdi. Beyefendi o gün poz poz fotoğraflar çektirmiş ve halkla ilişkiler bürosu, “Başkanımız şehid aileleri ile şehidler anıtında” diye bu fotoğrafları lûtuf buyurmuştu.
Tabutu, musalla taşını ve cenaze arabasını bile reklâm vasıtası yapmanın ardından artık şehidlerin ruhlarından bile istifadeye çalışmak, en hafif şekli ile ifade edeyim, ayıptan da öte bir iştir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.08.2017 - 06:56
Çok önemli bir tarihçi sessiz sadasız gitti!
SON devrin en seçkin tarihçilerinden birinin, Amerikalı Profesör David Fromkin’in geçen 11 Haziran’da hayata veda ettiğini dün, yani maalesef iki aylık bir gecikme ile öğrendim...
Fromkin’in çok sayıda eseri vardı ama 1989’da yayınladığı ve Ortadoğu’nun Birinci Dünya Harbi sonrası paylaşımını anlattığı “A Peace To End All Peace”, yani “Barışa Son Veren Barış” isimli kitabı bu alandaki en önemli çalışmalardan biri ve bir anda da “dünya best-seller”ı olmuştu.
Bundan yirmi küsur sene önceydi... “Şahbaba”yı, yani Sultan Vahideddin’i yazıyordum... Sultan Vahideddin ile Mısır’ın son Hıdiv’i Abbas Hilmi Paşa’nın soyundan gelen Prensesİkbal’in eşi, yani her iki hükümdar ailesinin de damadı olan rahmetli Doktor Mürsel Saviç birgün Alanya’dan telefon etmiş, “Fromkin yarın bize geliyor, sen de ne yapıp edip burada olmaya çalış, anlatacakları işine yarar” demişti.
Prof. Fromkin ile ertesi gün Doktor Saviç’in Alanya’daki evinde, daha doğrusu malikânesinde tanışmıştım; sohbetler Doktor’un teknesinde de devam etmiş ve benim için hakikaten çok istifadeli olmuştu...
ÖNCE İSİMDEN KAZANDI!
“Barışa Son Veren Barış”ın herşeyden önce adı çarpıcı idi; isim aslında İngiliz Maraşal Archibald Wawel’un bir konuşmasından alınmıştı ve Fromkin’in eserine bu ismi vermesi üzerine sonraki senelerde bol bol taklid edildi. Yazdıkları kitaplara “Barışa son veren savaş” diyenler de oldu, ibâreyi “Savaşa son veren savaş”a çevireni yahut “Barışa son veren savaş” gibisinden alelâde söz hâline getireni de...
Ama isimlerinin ilhamını “Barışa Son Veren Barış”tan alan kitapların hiçbiri Prof. Fromkin’in eseri kadar ses getirmedi ve akademik çalışmalara onun gibi kaynaklık edemedi. Fromkin, kitabında İngilizler’in ve Fransızlar’ın dünya savaşı senelerinden itibaren Ortadoğu’yu pay etmeye heveslerini ve müttefiklerin savaş sonrası sınırları nasıl çizdiklerini titiz şekilde inceliyor ve rahat okunan bir üslûpla yazıyordu. Alt başlık zaten “Modern Ortadoğu’nun Oluşturulması” idi ve eser New York’ta yaşanan 12 Eylül saldırılarından sonra bölgeyi daha yakından öğrenme ihtiyacı hisseden milletlerarası camianın yeniden başucu kitabı oldu.
Daha önceleri avukatlık, siyasî danışmanlık ve yatırımcılık yapan, “Barışa Son Veren Barış”ın ardından Birinci Dünya Savaşı’nın çıkışını anlattığı “Avrupa’nın Son Yaz Mevsimi” ile daha başka eserler de yazan David Fromkin uzun seneler Boston Üniversitesi’nde dersler vermişti. Ama asıl mesleği tarihçilik değil uluslararası hukuk ve uluslararası ilişkiler idi ve bu konuların profesörüydü.
‘ENTEL’ İLE ‘MÜNEVVER’İN FARKI
Prof. Fromkin meslekten tarihçi olmayanların da profesyonel ayarda eser verebileceklerini göstermiş ve tarih konusundaki yayınların senelerden buyana sadece lâftan ve yorumdan ibaret hâle geldiği Amerika’da bu işi yapılması gerektiği şekilde yapmıştı. Ortadoğu’dan İran’a, Orta Asya’ya, Afganistan’a ve Çin’e uzanan hat üzerinde bugün yaşanan bütün sıkıntıların sebeplerinin ele alındığı ve Türkçe’si yakında nihayet yayınlanabilecek olan “Great Game”i, yani “Büyük Oyun”u yazan ve 2014 Ağustos’unda vefat eden yaşıtı İngiliz gazeteci Peter Hopkirk’in yaptığı gibi...
Basınımıza üniversiteden transfer olan aydın mı aydın, entel mi entel ve üstad mı üstad bir köşe yazarımız bundan birkaç ay önce David Fromkin’den bahsederken “Çalışmaları öyle pek fena sayılmaz, hattâ akademisyen değil de gazeteci olmasına rağmen araştırmalarının işe yarayabileceğini söyleyebilirim” meâlinde sözler ediyordu.
Akademisyenin “münevver”i ile “entel”i arasındaki fark işte buradadır: “Münevver” akademisyen kaynak eserler verir; “entel” ve “aydın” olanı ise o akademisyenin mesleğinden bile bîhaber kalıp böyle sadece ahkâm keser!
.Murat Bardakçı
Giriş: 13.08.2017 - 06:27
Abdülhamid'in 82 yaşında evsiz ve parasız kalan hanımı, devletten bir evde 'bekçilik etme' izni istiyor!
Sultan Abdülhamid’in eşlerinden olan Emsalinur Hanım, 1948’de 82 yaşında iken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gönderdiği dilekçede yaşadığı evin satışa çıkartılması üzerine sokakta kaldığını söylüyor; Millî Emlâk’e ait binalardan birinde, meselâ bir ara Sabiha Gökçen’e tahsis edilen Beşiktaş’taki evde oturmasına yahut bir başka yerde “bekçi” olarak kalmasına izin verilmesini rica ediyordu.
SULTAN Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nın hemen yanıbaşında inşa ettirdiği Hamidiye Camii, uzun bir restorasyonun ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından geçen hafta ibadete açıldı.
Restorasyonu tamamlanan Yıldız Camii
Açılış ve burada kılınan ilk cuma namazına Cumhurbaşkanı’nın da katılması üzerine camiden gazetelerde ve TV’lerde uzun uzun söz edildi; hem cami, hem Yıldız Sarayı, hem de Sultan Abdülhamid hakkında birhayli yazı yayınlandı...
KAFKASYA’DAN İSTANBUL’A
Bugün, Devlet Arşivleri’nde bulduğum Sultan Abdülhamid’in ailesi ile ilgili resmî bir yazışmadan ve bu yazışmanın ortaya koyduğu hazin hadiseden bahsedeceğim: Hükümdarın 82 yaşına geldiğinde sokakta ve beş parasız kalan hanımlarından birinin 1948’de devletten “bekçi olarak kalabileceği” bir ev istemesinden...
İşte, bu son derece acı hadisenin belgelere dayanan öyküsü:
Sultan Abdülhamid’in 16 karısından biri olan Emsalinur Hanım, 1860’lı senelerde Kafkasya’da doğmuştu ve çocukluğunda kendisinden birkaç yaş küçük kızkardeşi Tesrid ile beraber İstanbul’a getirilip saraya verildi. Emsalinur Hanım 1885’te Sultan Abdülhamid ile, kızkardeşi de Sultan Abdülmecid’in tahta geçmeyen oğullarından Şehzade İbrahim Tevfik Efendi’yle evlendiler. Yıldız Sarayı’nda kendisine bir daire tahsis edilen Emsalinur Hanım’ın, bir sene sonra, 1886’da bir kızı oldu: Şadiye Sultan...
Sultan Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilip Selânik’e sürgüne gönderilmesinin ardından Yıldız Sarayı boşaltıldı ve padişah ile beraber Selânik’e gitmeyen hanımlar İstanbul’un değişik semtlerindeki evlere yerleştirildiler. Emsalinur Hanım, kızı Şadiye Sultan ile beraber Nişantaşı’ndaki ahşap bir konakta yaşamaya başladı.
SADECE YÜZ LİRA AYLIK
1924’te hilâfetin lâğvedilip Osmanlı ailesinin bütün mensupları sürgüne giderken, Emsalinur Hanım da kızı ile beraber Paris’e gitti ama gurbete dayanamadı ve kocaları hayatta olmayan hanımların Türkiye’de kalmalarına izin verilmesinden istifade ederek birkaç sene sonra İstanbul’a döndü; önce Nişantaşı’nda kızına ait eski konakta yaşamaya başladı, buranın satılması üzerine Erenköy’de torununun üzerine kayıtlı olan harap köşkün bir odasına yerleşti ama 1948’de buranın da satılması üzerine 82 yaşında sokakta kaldı!
1934’te “Kaya” soyadını alan EmsalinurHanım’ın devletten her ay yüz lira aylığı vardı ve kızı Şadiye Sultan ile Samiye adındaki torununun Türkiye’ye girmeleri yasak olduğu için tek başına idi. Bu yüzden 1948 Nisan’ında zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir dilekçe göndererek devlete ait bir binada “bekçi” olarak kalmasına müsaade edilmesini istedi.
82 yaşındaki EmsalinurHanım’ın dilekçesinde anlattıkları ve talepleri içler acısı idi: Erenköy’de “Galip Paşa Köşkü” diye bilinen torununa ait binada yaşıyordu ama Maliye’nin köşkü satışa çıkarması üzerine sokakta kalmıştı, devletin bağladığı 100 lira aylıktan başka geliri bulunmuyordu ve bu aylık ile ev kiralamasına imkân yoktu.
Emsalinur Hanım, Cumhurbaşkanı’ndan bir ara Atatürk’ün manevî kızlarından Sabiha Gökçen’e tahsis edilen Beşiktaş’ta Millî Emlâk’e ait olan evde yahut yine devlete ait bir başka yerde “bekçi” olarak kalmasına izin verilmesi ricasında bulunuyordu!
Cumhurbaşkanlığı dilekçeyi 6 Nisan 1948’de Başbakanlık’a, Başbakanlık da birkaç gün sonra Maliye Bakanlığı’na havale etti. Başbakanlık, Emsalinur Hanım’ın durumunun araştırılmasını ve hakikaten yardıma muhtaç vaziyette ise Millî Emlâk’e ait binalardan birinde oturmasına izin verilmesini istiyordu.
Devletin, Emsalinur Hanım’a yaşaması için nereyi gösterdiğini yahut böyle bir tahsisin yapılıp yapılmadığını bilmiyorum... Ama bugün bir fotoğrafı bile olmayan bu talihsiz hanım, o tarihten sonra sadece iki sene yaşadı ve hayata 1950’de, 84 yaşında iken veda etti...
ŞEKERCİ HACI BEKİR BAKTI
Emsalinur Hanım’ın tek çocuğu olan Şadiye Sultan’ın hayatı da annesi gibi ıztıraplar içerisinde geçti. Avrupa’nın değişik yerlerinde ve Amerika’da kaldıktan sonra 1952’de hanedanın kadın mensuplarına Türkiye’ye girebilme izni verilmesi üzerine İstanbul’a döndü, uzun seneler sıkıntı içerisinde yaşadı, kalacak bir yer bulamadı, nihayet Şekerci Hacı Bekir padişahın kızını Cihangir’de bir bodrum katına yerleştirdi ve Şadiye Sultan 1977’de 90 yaşında iken bu evde vefat etti.
SULTAN’A KIZILDERİLİ DAMAD
Hayata en son veda eden padişah çocuğu Şadiye Sultan idi ve iki evlilik yapmıştı: Türkiye’de iken Fahir Bey ile, onun vefatından sonra da Sevr Anlaşması’nı imzalayan üç kişilik heyette yeralan Osmanlı İmparatorluğu’nun Bern Büyükelçisi Reşad Halis ile evlenmiş, 1944’te onun da ölümü üzerine tek başına kalmıştı.
Şadiye Sultan’ın Fahir Bey’den bir çocuğu vardı: Samiye adında bir kızı...
Ben, Emsalinur Hanım’ın torunu olan Samiye “Hanımsultan” ile bundan seneler önce New York’ta tanışmıştım... Larry d’Appodaca isminde bir Kızılderili ile evlenmişti, Lexington Avenu’de yaşıyordu ve 1990’ların ortalarında New York’ta vefat etti...
Sultan Abdülhamid’i seversiniz yahut sevmezsiniz, bu ayrı bir meseledir; ama bir imparatorluğa 33 sene hükmetmiş olan bir hükümdarın hanımının 82 yaşında evsiz-barksız kalıp devletin vereceği “bekçiliğe” razı olacak hâle gelmesi bir dramdır ve bu dramın bilinmesi gerekir...
Sultan Abdülhamid
DÜNYANIN EN KIYMETLİ DÖKÜM ŞâHESERLERİNDEN BİRİ, YILDIZ’DADIR
UZUN bir restorasyonun ardından geçen hafta ibadete açılan ve “Hamidiye” olarak da bilinen Yıldız Camii’nin avlusundaki döküm çeşme bilmem hiç dikkatinizi çekti mi?
Çeşmenin kaidesinin altında “Val d’Osne” yazısı ile bir Paris adresi vardır...
MEZATLARDA SATILIYOR
1835’te Paris’te kurulan “Val d’Osne”, dünyanın en önemli dökümhanelerinin başında gelir ve herbiri birer sanat eseri olan heykel, çeşme ve fıskıye gibi binlerce ürünü şimdi dünyanın dört bir kıt’asındadır. Demir işçiliğinin İkindi Dünya Savaşı’nın ardından artık rağbet görmemesi üzerine üretimini sınırlamıştır ama “Val d’Osne”nin özellikle 19. yüzyılda yaptığı eserler bugün müzayedelerde yüksek fiyatlara alıcı bulmaktadır.
Yıldız Camii’nin avlusunda bulunan ve şehre Sultan Abdülhamid’in getirttiği Hamidiye Suyu’nun bağlandığı çeşme de padişah tarafından “Val d’Osne”ye yaptırılmış, hükümdar o devrin bu en seçkin dökümhanesine daha bir hayli çeşme sipariş edip İstanbul’un çeşitli semtlerine koydurtmuş ve Hamidiye Suyu’nu bağlatmıştır...Hamidiye
Çeşmesi’nin kaidesinin altındaki “Val d’Osne” markası
Avrupa’da “Val d’Osne” hakkında çok sayıda araştırma yapılmış, bu dökümhanede imal edilen eserlerin katalogları yayınlanmıştır ve eserlerin özellikleri şehir rehberlerinde uzun uzun anlatılır...
“Val d’Osne” mâmulâtı çeşmelerden birkaçı uzun senelerdir devam eden büyük tahribata rağmen İstanbul’da inatla ayakta durmaya devam ediyor ve bir Avrupa sanatı uzmanının Abdülhamid’in “Val d’Osne”ye siparişleri konusunda yapacağı ciddî bir araştırmayı bekliyorlar...
Sultan Abdülhamid’in “Val d’Osne”ye yaptırttığı Hamidiye Çeşmesi
Hamidiye Çeşmesi’nin Paris’in Montmartre semtindeki benzeri
.
Murat Bardakçı
Giriş: 14.08.2017 - 06:11
'Bodrum' ne demektir bilir misiniz?
BODRUM yine günlerdir yine zangır zangır sallanıyor...
Lâhmacunun iki yüz küsur liraya tazakkum edildiği, bir bardak ayranın ciddî fiyatlara satıldığı ve “beach” dedikleri yerlerdeki locaların çok daha ciddî servetlere kiralandığı Bodrum’un isminin nereden geldiğini bilmem hiç merak ettiniz mi?
“Bodrum” kelimesinin kökeni hakkında yapılmış bir araştırma Prof. Dr. TuncerBaykara’ya aittir ve Türk Tarih Kurumu Belleteni’nin 1981 Nisan’ında çıkan 178. Sayısında yayınlanmıştır.
Prof. Baykara, bu konuda iki kaynak verir: Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sini ve bazı eski ansiklopedileri...
“Bodrum” sözü, ansiklopedilere göre 1400’lü senelerin başında Şovalyeler’in yaptırdıkları kaleden gelmektedir. Şovalyeler kaleye mensup oldukları dinin büyüklerinden Aziz Petrus’un isminin Lâtincesi olan “Sanctum Petrum” adını vermişler ve “Petrum” sözü zamanla “Bodrum” olmuştur...
Ama, Evliya Çelebi’de bambaşka bir izah vardır: Çelebi, Seyahatnâme’sinin dokuzuncu cildinde “Bodrum”un “kâfir kalesi” olduğunu söyler!
Evliya’nın yazdıklarına göre, Bodrum’daki büyük kale daha önce Malta Şovalyeleri’ne aittir ve Kanunî Süleyman tarafından fethedilmiştir. Kâfirler, sonraları Türk kumandandan kalenin kuzeye bakan kapısının sol tarafındaki sahilde ufak bir bodrum inşa edebilmek için müsaade istemişler, çalılıkların çevirdiği yerde gizlice ufak bir kale yapmışlar, inşaat bitince çalıları ateşe vermişler ve yeni kale ortaya çıkmıştır. “Bodrum” adı, küçük bir bodrum inşa etme bahanesi ile ama sahtekârca yapılan işte bu “kâfir kalesi”nden gelmektedir!
Seyahatnâme’de Bodrum hakkında daha başka bilgiler de var ama sadece bu kadarını nakledeceğim. Evliya Çelebi’nin yazdıklarını merak ettiğiniz takdirde SeyitAliKahraman ile rahmetli Yücel Dağlı’nın yayınladıkları koskoca iki cildlik “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin indeksinden “Bodrum”u bulur ve numaraları verilen sayfaları okuduğunuzda daha çok şey öğrenebilirsiniz...
BİR UNVAN GASBI
Bodrum’da süregelen sallantıların bir başka tarafı daha var:
Hani değil deprem olması, evdeki ayağı arızalı masanın sallanması hâlinde bile kanal kanal dolaşıp birbirlerinin tamamen aksi değerlendirmeler ve yorumlar yapıp milletin kafasını daha da karıştıran jeoloji, sismoloji, jeofizik, jeomorfoloji, jeodezi, jeofalan, jeofilân, jeobilmemne üstadları var ya...
Bu üstadlar şimdi Bodrum’daki depremlerin bahanesi ile günlerdir yine ekranlarda ve gazete sayfalarında arz-ı endâm ediyorlar...
Aralarında hemen her vesile ile fikir beyan eden ve TV’lerde isminin altında “İTÜ Öğretim Üyesi” yazan bir profesör...
Basınımızın tuhaf bir âdeti, daha doğrusu bir “saflığı” vardır: Adamın biri çıkıp da “Ben falanca üniversitesinin bilmemne profesörüyüm” dediği takdirde tahkik etmeye lüzum görmeden hemen inanır ve “Anlat hocam, anlat” diye ağzının içine bakakalırız.
İTÜ NEDEN SUSUYOR?
Sözünü ettiğim hoca bu sâfiyetimizi mükemmelen kullanıyor. “Kullanıyor” diyorum, zira vakti zamanında İTÜ’nün hocası olduğu doğru ama bu üniversite ile senelerden buyana artık alâkası yok! Bir ara ayrılmış, sonra geri dönmek istemiş fakat olmamış ama İTÜ deprem alanında önemli bir merkez kabul edildiği için gazetelerde ve TV’lerde ne zaman arz-ı endâm edecek olsa isminin altında “İTÜ Öğretim Üyesi” diye bir unvan gasbı mevcut!
Hazret acaba İTÜ’de hâlen hoca da ben mi bilmiyorum, yoksa hakikaten bir hayalî kadro meselesi mı sözkonusu?
Meseleyi aydınlığa kavuşturmak hemen her vesile ile “Biz asırlar önce kurulduk, Mühendishane’nin devamıyız” diye uzun uzun anlatan ama bir türlü “Bu profesörün üniversitemiz ile bir alâkası yoktur” diyemeyen İTÜ’ye düşer...
İstanbul Teknik Üniversitesi bu unvan gasbı hakkında senelerden buyana niçin bir açıklama yapmıyor dersiniz?
.Murat Bardakçı
Giriş: 16.08.2017 - 05:46
Türkçe, Kâşgarlı Mahmud bile gelse artık iflâh olmaz!
BAŞBAKAN Binali Yıldırım, dün sosyal medya dilinin perişan hâlinden bahsetti, bozulmanın “çürüme” hâline geldiğini, bu yeni dilin Türkçe’den ziyade “nevzuhur bir kuş dilini andırdığını” ve buna “dur deme zamanının geldiğini” söyledi.
Binali Bey kusura bakmasın ama artık her yaş grubu arasında dal-budak salmış olan bu yeni dilin “kuş dili” ile pek bir alâkası yoktur. Kuş dili sadece bülbülden, kanaryadan yahut muhabbet kuşundan değil, ağaçkakandan yahut kargadan bile işitilse, yine de müzikaliteye sahiptir.
Ama şikâyet ettiğimiz ve ismine “Türkçe” dediğimiz lisana bakın! Kuş dili falan değil sadece takırtı, hırıltı, gürültü ve yazıya geçirildiğinde de nefes nefese bir kekeleme!
Abartmıyorum: Türkçe hâl-i hayatında, yani sağlığında, güzel ve düzgün konuşanlardan işitildiğinde son derece âhenkli bir lisan idi; hele İstanbullu, özellikle de Boğaziçili hanımların dudaklarından döküldüğünde!
Bu güzel lisanın başına sonradan nelerin musallat edildiği mâlûm: 30’lu senelerde başlayan “dil devrimi”nin tahribatı 70’lerde arttıkça arttı, vazifesi dili muhafaza etmek olan Dil Kurumu’nun tahribatta öncülüğe kalkışıp lisanın üzerine çökmesi ve kültürün de can çekişmeye başlaması üzerine Türkçe yerlerde sürünür oldu, internet bilgisi ile sosyal medya da dilin üzerine beraberce tüy diktiler!
TORBA DOLUSU ÇAKILTAŞI!
Ben “Öztürkçe” dedikleri uydurma dile daha ilk gençlik senelerimden itibaren karşı çıktım ama sebep dilde sadeleşmesinin aleyhinde olmam değil, Türkçe’nin uydurulan yeni kelimeler yüzünden âhengini kaybetmesi idi. Her dilin zamanla değişmesi, zenginleşmesi yahut fakirleşmesi, kültürün yoğun ve yaygın olduğu toplumlarda kelime sayısının artması ama nisbeten cahil kesimlerde azalması asırlar boyunca gözlenen ve kaçınılmaz sosyal bir kaide idi. “Öztürkçe” akımının Türkçe için hiç de iyi olmayacağı işin daha başından belli idi. Benim bu akımın karşısında olmamın asıl sebebi söylediğim gibi dilin fukaralaşması değil, âhenginin gitmesi, çakıltaşı dolu bir torba yere vurulduğunda çıkan seslere benzer hâl alması idi ve maalesef öyle oldu.
Bugün gençlerin konuşup yazdıkları Türkçe işte bu vaziyettedir! Sadece ifade gücünü değil, âhengini de kaybetmiştir ve kakofonik bir hırıltıyı andırmaktadır!
Ama kabahati sadece gençlere yüklemek doğru olmaz; bozuk, karmakarışık şekilde yazanlar yalnızca gençler değildir, Türkçe’yi berbad ederek kullananların başında aziz, muazzez ve muhterem basınımız gelir!
HAZRETİ İSA MİSÂLİ...
Bozulmaya örnek teşkil etmesi için yüksek tirajlı bir gazetede iki-üç gün önce okuduğum bir haberin muhteşem Türkçesini nakledeyim:
Dünyanın 113 yaşında olan en yaşlı erkeği ölmüş. Haberde “15 Eylül 1915 tarihinde Varşova’da, annesiz dünyaya gelen ve babasını I. Dünya Savaş’ında kaybeden Yisrael Kristal, 1930’lu yıllarda Naziler tarafından ailesiyle birlikte tutuklanarak Auschwitz toplama kampına götürüldü” deniyor.
Adamın dünyanın hem en yaşlı erkeği hem de bir hilkat harikası olduğunu herhalde farketmişsinizdir. Zira, Yisrael Kristal her nasıl olmuşsa olmuş ve habere göre “annesiz” dünyaya gelmiş! Sanki leylek getirmiş yahut tarladaki koskoca bir lâhananın içinde bulunmuş gibi!
Mesele işte budur; Türkçe’yi sadece gençlerimizin değil, basınımızın da böyle kullanmasıdır!
Peki, bu iş nasıl düzelir dersiniz? Boş yere ümid etmeyelim, tam olarak asla düzelmez! Zira senelerdir yaşanan tahribat öylesine büyüktür ki, Türkçe’nin eski şâşaasına tekrar kavuşması maalesef boş bir hayaldir ve değil devlet, Kâşgarlı Mahmud bile mezarından çıkıp gelse bu derdi halledemez!
Meramlarını iki-üçyüz kelime ile anlatan nesle dilden de önce “kimliklerinin” ve “âidiyetlerinin” hatırlatılması az da olsa bir işe yarar ve Türkçe’nin farkına varabilirler diyeceğim ama bunları anlatıp öğretebilmek bile artık o kadar zor ki!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 18.08.2017 - 05:50
'Deprembilim' diye bir ilim var mıdır?
DÜN 17 Ağustos felâketinin yıldönümü ve deprem uzmanlarının da sanki bayramı idi. Hocalar o kanal senin bu gazete benim heryere konuşup birbirinden derin ve önemli bilgiler verdiler, yani hepimizi yeniden irşad buyurdular.
Anlattıkları o kadar önemli idi ki:
Marmara Denizi’nde yakın bir gelecekte büyüklüğü yedi veya daha yüksek bir depremin meydana gelmesi kesin imiş!
Senelerden buyana işittiğimiz bu ihtimalin yepyeni bir müjde gibi tekrar edilip durması karşısında ne diyebiliriz ki?
Üstelik, gelmesi kat’î olan bu deprem üstadlara göre çok büyük bir felâketmiş; sadece İstanbul’u ve Marmara’yı değil Türkiye’yi de perişan edermiş, mahvolurmuşuz, bitermişiz, hattâ öylesine güçsüz düşermişiz ki, işgale uğramamız bile mümkünmüş.
Bu hayırlı haberi bizlere 1998 depreminin ardından herhalde on milyon altı yüz seksen altı bin yedi yüz kırk ikinci defa duyuran hocalar “Öleceğiz, biteceğiz, ortada İstanbul diye bir şey kalmayacak, Türkiye de yerlere serilecek” derlerken küçük bir ayrıntıyı daha ifade buyuruyorlar: Deprem mutlaka olacakmış ama asıl mesele şimdiki teknoloji ile zamanını belirlemenin mümkün olamaması imiş!
Senelerdir devam edegelen felâket tellâllığı- nın çerçevesi işte bundan ibaret: Büyük deprem yolda, geliyor, kapımızı her an çalabilir ama teşrif zamanının tahmininde bilim nal topluyor!
BİLİNMEZLER O KADAR ÇOK Kİ...
Kendimizi bilmeye başladığımız ilk anlardan itibaren etrafımızı saran bu meçhulleri bir düşünelim: Meselâ, günü geldiğinde öleceğimizin hepimiz farkındayız ama ne zaman, işte o meçhul! Kıyamet de eninde sonunda kopacak fakat Allah bilir ne vakit! Hattâ ilerideki caddenin solunda yıkıldı yıkılacak vaziyette duran metruk bina var ya, o da yakında gümbür gümbür çökecek ama enkaz hâlini alacağı ân mâlûm değil!
Tamam, İstanbul çürük mü çürük bir zeminin üzerinde, bu âfet aşağı-yukarı her 250 senede bir mutlaka yaşanıyor, evler-barklar hâk ile yeksân oluyor, hayatlar sönüyor. Uğursuz periyodun sonuncusu bundan birkaç sene önce tamamlandı, dolayısı ile depremin eli kulağında, üstelik mutlaka almamız gereken tedbirleri hâlâ tamamlayamadık ve bizi bekleyen büyük âfetin gelmek üzere olduğunu her an hatırlatmak, tedbirlerde geç kalmamak bakımından gayet faydalı bir iş...
Marmara Depremi’nin mutlaka geleceği ve geldiği zaman nelere mâlolacağı konusunda senelerden buyana en fazla yazanlardan biri herhalde bendenizim ama merak ettiğim ve cevabını şimdiye kadar bir türlü alamadığım bazı hususlar var...
CAMİLER NASIL AYAKTA KALDI?
Meselâ, asırlardır şiddetli depremlere mâruz kalan İstanbul’da selâtin camilerinden sadece birinin, 1766’da yıkılan Fatih Camii’nin haricinde diğer büyük camilerin, Sultanahmed, Süleymaniye ve hattâ bin küsur senelik Ayasofya’nın hâlâ ayakta kalmasının sırrının ne olduğu... Yani tarih kitaplarının yazdığı ve deprem hocalarının da bahsettikleri geçmişteki büyük sarsıntıların tahmin edildikleri kadar şiddetli olup olmadıkları yahut ortada bir abartının mı mevcut bulunduğu...
Ve, asıl merak ettiğim husus: Üstadlar senelerden buyana “Filânca yerde deprem bekliyoruz” derlerken depremin neredeyse her seferinde bambaşka bir yeri vurmasının sebebi! Meselâ hocaların “İzmir’de birşeyler olabilir” buyurmalarının ardından Çanakkale’nin veya birkaçyüz kilometre ötede bir başka yerin sallanması...
Daha açık söyleyeyim: Asırlardan buyana depremle yaşıyoruz, deprem kaderimizde yazılı, amennâ ama meydana gelecek sarsıntının zamanını bir tarafa bırakın, yerini bile tam olarak tahmin edemeyen ve her mensubunun birbirinden farklı konuştuğu “deprembilim” acaba hakikaten müsbet bir ilim midir dersiniz?
Meteoroloji artık on küsur gün sonra yağacak yağmurun başlayacağı saati bile tuttururken tek bir tahmini bile doğru çıkmayan deprembiliminin güvenilirliği konusunda başka türlü düşünmem mümkün mü?
.Murat Bardakçı
Giriş: 20.08.2017 - 05:57
Yıllar sonra tekrar gördüğümüz 'bekçi baba' edebiyatımızda bile yer etmiştir
Çocukluk senelerimizin bekçilik sistemi tekrar hayata geçirildi ve İstanbul’da 386 bekçi göreve başladı. Eski senelerin hatırası olan bekçiler halk tarafından her zaman hoş şekilde değerlendirilmişler, polisten çekinilmesine rağmen bekçiye muhabbet hissedilmiş ve günlük konuşmada da “bekçi baba” diye bilinmişler, hattâ edebiyatımızda bile yeralmışlardı.
Hükümet geçen Nisan’da çıkarttığı bir kararname ile çarşılar ve mahalleler için 7 bin bekçi kadrosu ihdas etmişti. Başvuruların alınıp elemelerin ve eğitimlerin tamamlanmasının ardından İstanbul’da görevlendirilmeleri kararlaştırılan 700 bekçiden 386’sı bu hafta işbaşı yaptı; eğitimleri devam eden yeni bekçiler de önümüzdeki günlerde diğer illerde görevlerine başlayacaklar.
Başka şehirleri bilmem ama, “bekçi”, İstanbul’da büyümüş yaşıtlarım için hoş bir hatıradır. Kahverengi üniformaları, başlarında ön kısımları pileli şapları ile arada bir resmî evrak tebliği için evlere gelen, geceleri devriye gezen ve düdüğünü sık sık işittiğimiz bir hatıra...
Geçen hafta göreve başlayan yeni bekçiler.
MÜŞFİK KENTER’İN FİLMİ
Bekçi ile polis arasında psikolojik bakımdan önemli bir fark vardı. Polis ve karakoldan çekinilir, bekçiye muhabbet duyulurdu. Anneler çocuklarını, “Yaramazlık edersen seni polise veririm” diye korkuturdu ama bekçiler günlük konuşmaya “bekçi baba” diye geçmişlerdi.
Toplumun bekçileri nasıl gördüğü konusunda malûmata sahip değilseniz, başrolünü rahmetli Müşfik Kenter’in oynadığı “Bekçi Murtaza” filmini seyredin. Murtaza üzerinden yapılan psikolojik analizleri bir tarafa bıraktığınız takdirde, “bekçi” kavramın o senelerde ne mânâya geldiğini rahatça farkedersiniz.
Birkaç ay önce, neresi olduğunu unuttum ama emniyet ile ilgili bir yerde çocukluğumda vârolan üniformalardan birini giymiş bir bekçiye tesadüf edip şaşırdım ve kadrolarının çok az olmasına rağmen bekçilerin hâlâ mevcut olduklarını öğrendim...
REŞAD EKREM ANLATIYOR
Uygulanmasına başlanan bu yeni kararname ile şimdi bekçilik kadroları canlandırılıyor ve bekçi sayısı arttırılıyor...
Ama ille de bir gariplik etmemiz şart ya! Böylesine eski bir geleneğin duyulan ihtiyaç üzerine tekrar hayata geçirilmesini, yani bekçi kadrolarının yeniden kurulmasını şimdi “devlet terörü estirmek için yapılan yeni bir girişim” olarak değerlendiren yorumlar yapılıyor...
İstanbul’da asırlar boyunca vârolan bekçiler şehrin hem tarihine, hem de edebiyatına girmişlerdir ve Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nin 1961’de yayınladığı “Bekçi, Bekçi Baba, Mahalle Bekçileri” maddesinde bekçi kavramını mükemmel şekilde izah eder...
“Mahalle bekçileri İstanbul’un günlük hayatında dirlik ve güven bakımından asırlar boyunca o kadar önemli bir yer almıştır ki, büyük şehrin edebiyatına girmişlerdir.
Cumhuriyet devrinde bekçi, üniforma giydirilmiş, ücretli, aylıklı ve kaymakamlar tarafından tayin edilen, polise yardımcı bir zabıta memuru olmuştur ve hizmet ettikleri mahalle veya semti polis karakoluna bağlanmışlardır. Halktan makbuz karşılığında muayyen bir bekçi parası toplanır fakat bekçiler bu paraya el atmayıp kıdemlerine göre tesbit edilmiş ücretlerini alırlar....
(Eski asırlarda) silâhlı değildiler, ellerindeki ucu demirli ağır bekçi sopaları yegâne silâhları idi. Yatsıdan sonra, mahalle mahalle büyük şehir onların olurdu. Kaba taş döşenmiş sokaklarda sopalarını vura vura geçerken, evlerin içine tam bir güven havası yayılırdı; bazen de gür sesleri uyuyanları dehşet ve heyecan içinde yataklarından fırlatırdı”.
#resim#255543#
Bir 17. asır bekçisi.
Bekçiler, 20. yüzyılın başlarında kartpostallara da konu olmuşlardı.
ELBİSELERİ VE AYLIKLARI
Reşad Ekrem daha sonra, önceleri muhtarlıklara bağlı olan sivil mahalle bekçilerinin yerini 1944’ten itibaren kaymakamlıkların bünyesindeki bekçi teşkilâtının aldığını yazıyor ve şöyle anlatıyor:
“İstanbul’un her ilçesinde bir bekçi bürosu vardır. Bekçi aylıkları bu büroların tahsildarları tarafından toplanır, aylıklar bu paradan verilir. Bekçiler götürü ücret vergisine tabidirler.
Bekçilerin aldıkları maaş nettir. Her üç senede bir kıdem zammı, her sene sonunda da bir maaş nisbetinde ikramiye alırlar. Senede bir takım elbise-üniforma, bir palto, bir çift ayakkabı verilir. İlâç paraları teşkilât tarafından ödenir, doğum ve ölüm yardımı görürler. Üniformaları da şöyledir: Kahverengi kalın kumaştan yapılmış kapalı yakalı ceket, aynı kumaştan külot pantolon, tozluk, kasket, tokalı kemer ve omuzdan çaprazlama ince kayış. Birer beylik tabancaları ve birer düdükleri vardır. Sol göğüste kırmızı bez üzerine pirinçten sekiz köşeli bir yıldız, ortasında bir ‘B’ harfi... Kemerin tokasında da ‘Bekçi’ yazılıdır ve toka numarası denilen sicil numaraları bulunur.”
Bekçiler geçmişte bizzat okudukları yahut konuları bakımından onlara mâledilen “mâni” denen dörtlükler ve destanlar ile eski edebiyatımızda da yer bulmuşlardır...
Aşağıdaki kutuda, bu destanlardan biri yeralıyor...
ESKİ ASIRLARDAN KALMA BİR BEKÇİ İSYANI
DESTANLAR ile mânilerin folklorik edebiyatımızda önemli yerleri vardır. Tarihî olayların ayrıntılarını gözler önüne sererler, sosyal hayatın bugün artık az bilinen taraflarını anlatırlar ve hattâ bazı savaşların nasıl olduğunu da destanlardan öğreniriz.
Reşad Ekrem Koçu.
Bu şiirler hemen her konuda kaleme alınmışlardır ve konuları arasında bekçiler de bulunur.
Muhtar Yahya Dağlı’nın 1948’de yayınladığı ve bugün hayli nâdir olan “Bekçi, Bekçi Baba, Mahalle Bekçilerinin Destan ve Mâni Katarları” isimli eserinde, isminden de belli olduğu gibi bekçilerin de konu alındığı şiirler yeralır.
İşte, bu şiirlerden biri olan “Bekçinin bezirgânlığı” yani “tüccarlığı” isimli destan:
“Bekçibaba sözün nedir? / Dâim kazandığın yedir / Vârın veren yâd olmamış / Ahvâl-i âlem böyledir.
Vedâ ediyor dostâna / Gitmiyor bağ u bostâna / Kimbilir gelir ya gelmez / Gidiyor Arabistan’a.
Bekçiye dua eyleyin / Yolun açık olsun deyin / Deryâdan (denizden) Mısr’a gidecek / Bir kalyonun verdim peyin.
Gittiği yolu bildirdim / Bekçinin benzin soldurdum / Alıp cümle metâların (mallarını) / Kalyon içine doldurdum.
Bana ederseniz sual / Nedir Mısr’a gidecek mal / Minare gölgesi ile / Davul tozu elli çuval.
Gider iken yolda katar / Lodosu kim alır satar / Poyraz geçermiş orada / Yolladım kırkelli kantar.
Bekçi, ağır yüktür kurşun / Yoğurt al kırkelli arşın / Her ne götürsen satılır / Dilerim şen ola çarşın.
Her ne istersen alayım / Ben seni sadık bulayım / Öteden getireceğin / Şeyi sipariş kılayım.
Gözyaşı alma bekçi gel / Akçe etmez tûl-i emel (hırs) / Bin kuruşluk çanak çömlek / Var imdi al etme kesel (tembellik etme).
Sakınıp deryâya dalma / Başını kavgaya salma / Bir akçeye de verseler / Kimsenin âhını alma. Lodostan al vâfir (çok) yedek / Elde bulunsun sakla pek / Bir şey al ki fayda olsun / Kuru yerde çekme emek.
Züğürtlüğü alma sakın / Gelmesin bu yere yakın / Devlet kuşunu araştır / Sağına soluna bakın.
Nedir dersen devlet kuşu / Devlet kuşudur bahşişin / Dilerim ki bekçi senin / Devlet kuşu yarsın başın.
Bekçi sakalını tarar / Fikrinden başını yarar / Ey benim ağa efendim / Sözlerimiz buldu karar”.
9. yüzyılın başında kaleme alınmış olan “Zenannâme”den bir çizim: Mahallenin bekçisi, imam, zaptiye ve halk, fuhuş yapıldığı ihbar edilen bir evi basıyor.
.Murat Bardakçı
Giriş: 21.08.2017 - 05:43
Hani nerede Cumhuriyet'in anıt mimarisi?
HÜRRİYET Gazetesi mimarlardan, gazetecilerden, akademisyenlerden, turizm rehberlerinden, eleştirmenlerden, sabık politikacılardan ve daha başka meslek gruplarından yüz kişilik bir jüri kurmuş ve “Türkiye’nin en iyi 100 mimarî eseri”ni seçmiş.
Bu yüz kişinin takdirine mazhar olan yüz yapının listesini dün yayınladılar...
Hatırlarsınız, Hürriyet daha önce de böyle yüzlük desteler hâlinde seçimler yapmış, “Türkiye’nin en iyi 100 romanı”nı belirlemiş ama sadece bana değil, edebiyat meraklısı hemen herkese göre listede mutlaka yeralması gereken önemli isimlere, meselâ Refik Halid’e, Hüseyin Rahmi’ye, Cevat Şakir’e yer vermemişlerdi.
Bizde düzenlenen müsabakalar yahut böyle seçimler için oluşturulan jürilerin değerlendirme kıstası üç temel üzerine kurulur: Öncelik, eserlerin ve sahiplerinin kendi kliklerinden olup olmadıklarına ve ideolojik görüşlerine göre verilir; bunu tanıdıkların veya listede mutlaka yeralması gereken isimlerin ödüllendirilmesi şartı takip eder, eserlerin kalitesi ise en son sırada yeralır!
ÇATALHÖYÜK MİMARİSİ Mİ?
Dolayısı ile içerisinde Ayasofya’nın, Selimiye’nin, Divriği Ulu Camii’nin, Süleymaniye’nin ardından çarşıların, pazarların, üniversite kampüslerinin, yazlık sitelerin, kime ait olduğu hâlâ tartışılan Karatepe kazı alanı saçaklarının ve çok şükür yakında ortadan kalkacak olan Taksim’deki çirkinlik âbidesi AKM’nin “Türkiye’nin en iyi 100 mimari eseri” arasında gösterilmesinin sebebini tartışmak gereksizdir! Zira seçimde “hocamızın birkaç eserini koymazsak ayıp olur”, “modern Türkiye’nin mimarî anıtı” yahut “çağdaşlaşmanın simgesi” gibisinden düşüncelerin rol oynadığı bellidir ve Çatalhöyük ile ne olduğu hâlâ ortaya çıkartılamayan Göbeklitepe’ye de “en iyi yüz eser” arasında yer verilmesi belirlemenin neye göre yapıldığını açık şekilde göstermektedir.
Seçimi “Filânca eser listede neden yeralmamış?” veya “Falanca yapının ne özelliği var?” şeklinde eleştirmem gereksiz, zira liste çok daha önemli bir hususu apaçık ortaya koyuyor: 100 eserden şayet yanlış saymadımsa altmış beşini tarih öncesi, Bizans, Selçuklu veya Osmanlı yapıları; geri kalan otuz beşini de cumhuriyet döneminin bir-iki ciddî eseri ile beraber çarşı-pazar binaları, yazlık siteler veya kampüsler teşkil ediyor ve listede anıt mahiyetinde tek bir modern eser görünmüyor ise, Türkiye’nin çağdaş mimarisinde bir mesele, bir sıkıntı var demektir!
Ama işin aslı çağdaş mimarimizde sıkıntıların bulunması değil, o mimarinin bizde mevcut olmamasıdır!
SİNAN’IN MESLEKDAŞLARI!
Bugün Türkiye’nin tanıtımı maksadı ile hâlâ bin küsur senelik Ayasofya’yı, birkaç asır önce inşa edilmiş Sultanahmed’i, Topkapı Sarayı’nı, Peribacaları yahut Pamukkale gibi tabiat harikalarını kullanmamız ve tanıtımda bize ait tek bir çağdaş mimarî eserden istifade edemememiz vaziyetin vahametini zaten açık şekilde gösterir.
Üstelik, Hürriyet’in listesinde İstanbul’u son senelerde saran gökdelenler de yoktur!
Gökdelene karşı değilim, inşalarının şart olduğuna inanırım, hattâ İstanbul ve gökdelen konusunda çok daha başka türlü düşünürüm ve ne düşündüğümü bir başka gün yazaca- ğım ama bugün sadece listede niçin yeralmadıklarını merak ettiğimi söylemekle yetineceğim. Sebep 100 kişilik jürinin bu binaları “mimarî eser” kabul etmemesi mi, yoksa haberdar olmadığımız bir başka iş mi, kim bilir?
Tekrar sorayım: “Çağdaş” ve “modern” olduğu iddiasındaki Türkiye Cumhuriyeti kendini tanıtmak için hâlâ sultan saraylarından, haremden, hamamlardan ve Bizans yapılarından medet umuyor ise hani, nerede o yere-göğe koyamadığımız anıt eserleri vermiş olan “Çağdaş Cumhuriyet Mimarisi”?
Bunca yıl sonra hâlâ asırlar öncesinin nostaljisine sığınmak ve çarşı-pazar ile tatil sitelerini “mimarî şâheser” olarak göstermek, Mimar Sinan’ın hasbelkader meslekdaşı olanların büyük, çok büyük ayıbıdır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 23.08.2017 - 05:44
Bitpazarındaki plâketler
1974’teki Kıbrıs Harekâtı sırasında Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Semih Sancar’ın aralarında madalyonlarının, plâketlerinin ve rozetleri ile bir de not defterinin bulunduğu 30 kalem eşyası bitpazarına düşmüş ve bir kolleksiyoncu hepsini satın almış.
Haber gazetelerde yeralınca, Paşa’ya ait objelerin daha fazla dağılmasına mâni olabilmek için Genelkurmay devreye girdi ve şimdi “Bir Genelkurmay Başkanı’na ait objeler nasıl olur da bitpazarına düşer?” diye tartışıyoruz...
Düşer ve düşmesi de son derece normaldir! Zira eski eser ile “efemera” yani “kolleksiyonluk tarihî belge” piyasası böyle objeler sayesinde oluşur. Hemen her müzayedede önemli bir tarihî isme ait eşyalara rastlamak mümkündür ve hele Türkiye dışında meşhur isimlere ait bilseniz daha neler neler satılır!
Objelerin niçin satışa çıktıklarını merak ettiğiniz takdirde dünya kadar sebep bulursunuz. Sahiplerinin vefatından sonra ailelerin bunların kıymetini bilmeyip “gereksiz” görmelerinden veya ihtiyaç sebebi ile elden çıkartmalarından yahut çalınmalarından tutun, üçüncü kişilere hediye edilmelerine ama kıymet bilmeyen bu kişilerin hediyeyi paraya çevirmeyi tercihlerine kadar sebep üstüne sebep vardır. En sık rastlanan sebep ise, vârislerin bunlardan bıkıp ne yapacaklarına karar verememeleridir; hattâ objelerden bizzat sahibinin bile bir anda sıkıldığı olur ve berat, plâket, rozet vesaireden bir yolunu bularak kurtulup evinde feraha erer!
MADDÎ KIYMETİ YOK AMA...
Sancar Paşa’ya ait olan ve bitpazarında satılan objelerin ortak özelliği acaba dikkatinizi çekti mi?
Aralarında öyle müzelik kıymet taşıyan, göreni “Aman Allah” dedirtip hayran bırakacak kadar şaşaalı ve askerlik mesleği ve tarihi bakımından da önemi hâiz pek bir şey yok! Plâket, rozet ve defterden meydana gelmiş bu obje grubunu önemli kılan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Genelkurmay Başkanı’na ait olması ama Sancar Paşa’nın plâketlerine gelinceye kadar piyasada çok daha önemli neler satışa çıkmıyor ki...
Bu hadise son senelerde gittikçe abartılan, hattâ zıvanadan çıkan tuhaf bir âdetin, “plâket verme” merakının geçmişteki uygulamasının bile bugün nasıl tatsız bir neticeye vardığını gösteren mükemmel bir örnektir.
Şimdilerde hemen her kurumun, ister resmî kuruluş isterse özel müessese, dernek, vakıf, sivil toplum örgütü yahut “platform” dedikleri siyasi ağırlıklı grup olsun hepsinin hiç durmadan plâket dağıttığını mutlaka farketmişsinizdir...
Resmî yahut özel bir kuruluşu ziyaret mi ediyorsunuz; ayrıldığınız sırada hemen bir plâ- ket uzatılıyor, fotoğraflar çekiliyor, arkasından da basında “Filâncaya plâket takdim ettik” diye bir tantana... Rica ediyorlar, dernek yahut vakıf emsâli bir yerde gidip bir-bir buçuk saatliğine konuşuyorsunuz, ertesi gün teşekkür mektubu gönderecekleri yerde hemen oracıkta burnunuza plâketi dayayıveriyorlar! Görev devir-teslimi mi yapılacak? Plâket hazır! Bazen ismini duyurmak isteyen vakıftan yahut reklâm peşindeki üniversitelerin birinden arıyor, “Başarı ödülümüze lâyık görüldünüz, plâket takdim töreni filânca gün falan yerde yapılacak” gibisinden birşeyler söylüyor ama “Gelemem, işim gücüm var” dediğiniz takdirde de fena bozuluyorlar.
İKİ DEFA VERDİLER VE ATTIM!
Bu plâket işinden hiç hoşlanmamama ve hep uzak durmama rağmen iki defa plâket sahibi oldum. Bir defasında arkadaşlarım emrivâki yaptılar ve gidip alma eziyetine katlandım, diğerini de posta ile gönderdiler ve söylemesi mutlaka ayıp olacak ama ikisini de attım!
Plâket konusunda ortada artık bir arz-talep münasebeti, hattâ “talep fazlası” mevcut! Aklınıza gelebilecek her çeşit kuruluş etrafa plâketler saçıyor ama bunlara sahip olma meraklılarının adedi dağıtılan miktarın kat kat üzerinde! Alıyor da alıyor, bürolarının dört bir tarafını bunlarla donatıyor, üzerlerine imlâsı genellikle bozuk satırların karalandığı boyalı tahtalara yapıştırılmış bu sarı plâkaların, başarılarının sembolü olduğuna inanıyor yahut gözünüze sokarcasına “Ben büyük adamım. Bak, herkes bana hayran olup plâket veriyor” demek istiyorlar!
Bir zamanların koskoca bir Genelkurmay Başkanı’na verilmiş plâketler bugün bitpazarına düştüğüne göre, bu işin şimdiki meraklılarının plâketleri yarın kimbilir nerelere düşecektir!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 25.08.2017 - 05:58
Abdülbaki Hoca
TAM 35 sene olmuş...
25 Ağustos 1982’de ve belki de bu yazıyı okuduğunuz saatlerde, Üsküdar’daki Seyyid Ahmed Deresi Kabristanı’ndaki 15-20 kişilik bir cemaat, bir cenazeyi defnetmişti.
Baki Hoca’nın, yani Abdülbaki Gölpınarlı’nın naaşını...
Cemaatin az olmasının sebebi, Hoca’nın vasiyeti idi. “Hiç bekletmeyin, beni hemen toprağa verin, öyle üniversite, filânca yer, bilmemneresi diye dolaştırmayın, katafalk falan kat’iyyen istemem, ille de vefat ilânı verecekseniz herşey tamamlandıktan sonra verin” demişti ve oğlu Yüksel ağabey, babasının vasiyetini en ince ayrıntısına kadar yerine getirmişti.
Abdülbaki Gölpınarlı, İhsaniye’deki evinde, çalışma odasında.
Bilmeyenler için, Gölpınarlı’nın kim olduğunu kısaca anlatayım: “Şarkiyat” ilminin ve tasavvuf tarihinin son üstadı idi. Boyunu fersah fersah geçen ve herbiri bugün hâlâ tek kaynak olan yüz küsur cilt eser vermiş, Şark klâsiklerinden bir o kadar tercüme yapmış, meselâ Mevlânâ’nın bütün eserlerini Türkçe’ye çevirip şerhetmişti.
Mevlânâ ile Yunus Emre’nin Türkiye’de şimdi bu kadar yaygın şekilde bilinip okunmasını, Abdülbaki Hoca’ya borçluyuz...
ÇOK ‘ELVİS ÂLİMİ’ VAR AMA...
Gençlerimiz ve Batı’ya açık entelektüellerimiz yabancı starların, meselâ Elvis Presley’in bilmem kaçıncı ölüm yıldönümünü, Michael Jackson’un ruhunu hangi gün saat kaçta ve nasıl teslim ettiğini yahut Marilyn Monroe’nun hayranlarına kaç uyku ilâcı içtikten sonra veda ettiğini ayrıntıları ile bilirler ama mesele kendimize ait “gerçek” şöhretlerimize ve âlimlerimize gelince çoğu maalesef tıntındır!
Abdülbaki Hoca konusunda da vaziyet böyle! Hoca’yı vefatının otuz beşinci yıldönümünde yakınlarının haricinde acaba kim hatırlayıp hakkında bir-iki kelime edecek dersiniz?
Bir bilim adamı düşünün: Üniversite mezuniyet tezi olan ve 1931’de yayınlanan ilk eseri “Melâmilik ve Melâmîler” ile doktora tezi “Yunus Emre” konularında hâlâ tek kaynak olsun, bunu yine aşılamamış olan dünya kadar başka eseri takip etsin...
Abdülbaki Gölpınarı’nın cenazesi: 25 Ağustos 1982, Seyyid Ahmed Deresi Kabristanı.
Bu şekilde bir “tek olma” şansı, herkese nasip değildir.
Memlekette son zamanlarda tuhaf, âlim olduklarını zanneden ve işin fenası buna inanan, etrafları kendilerinden de tuhaf bir güruhla çevrilmiş “Ben Hazretleri” havasında dolaşan bazı zevat türedi...
‘BEN HAZRETLERİ’ GÜRUHU...
Bu zevatın ana sermayeleri, etraflarındaki cühelâ grubuna kendilerinin “kutub” olduğuna inandırma çabası ile Abdülbaki Hoca’nın “Pek de bir şey bilmediği, tasavvuftan anlamadığı, üstelik inancının da farklı olduğu” yolunda bol bol herzeler yumurtlamaktır. Ama kendi alanlarında en basit bir bilgiye ihtiyaç duydukları takdirde etraflarına belli etmeden “Bu konuda Gölpınarlı ne demiş?” diye Hoca’nın eserlerine müracaat ederler!
Hoca ile ilgili tuhaf bir mesele daha var: Şuna-buna, kalıcı tek bir eseri olmayan hocalara ve eşe-dosta bol bol “armağan kitabı” çıkartan Türk üniversiteleri, Gölpınarlı için böyle bir yayın yapmayı düşünmedi, belki de yapmak istemediler. Abdülbaki Hoca’nın hatırasına tek bir armağan kitabı yayınlandı ama eseri bir Türk üniversitesi değil, rahmetli Prof. Şinasi Tekin ile Gönül Tekin’in öncülüğünde, Amerika’daki Harvard Üniversitesi çıkarttı.
İlim, Şark dünyasında hoca-talebe münasebeti ile devam eder, meselâ Abdülbaki Hoca, Fuad Köprülü’nün en kıymetli öğrencilerindendir ve Göpınarlı’nın edebiyat sâhasında yetiştirdiği talebe arasında en başta gelen kişi de, geçen sene kaybettiğimiz büyük tarihçi Halil İnalcık’tır.
Abdülbaki Hoca ile haftanın dört günü onun son ânına kadar beraber olduğumuz ve çok şey öğrendiğim o güzel zamanları hasretle, Hoca’yı da rahmetle yâdediyorum...
.Murat Bardakçı
Giriş: 27.08.2017 - 05:05
Alparslan'ın kayıp mezarı, açgözlü birkaç Alman yüzünden bulunamıyor
Selçuklu Sultanı Alparslan 1072’de Horasan’da katledildi, cenazesi bugün Türkmenistan’da bulunan Merv şehrine götürülüp defnedildi ama mezarı kayboldu. Türkiye, Türkmenistan ile Alparslan’ın kabrinin bulunabilmesi için 2013’te bir protokol imzaladı, kazılara başlandı ama kazı heyetindeki Alman arkeologların Aşkabat Havaalanı’nda tarihî eserlerle yakalanması üzerine Tükmenistan verdiği izinleri iptal etti. Alparslan’ın mezarı, işte bu birkaç açgözlü Alman yüzünden hâlâ kayıp!
MALAZGİRT Zaferi’nin 946. yıldönümü dün büyük bir törenle kutlandı ve bu kutlama devletin zirvesinin en yoğun şekilde katıldığı tarihteki ilk program oldu.
Malazgirt’te dün yapılan törenlerin benzerleri daha önce de düzenlenmiş ve zamanın cumhurbaşkanları, 1956’da Celâl Bayar, 1971’de de Cevdet Sunay Malazgirt’e gitmişlerdi ama Cumhurbaşkanı TayyipErdoğan’ın yanısıra Başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın da hazır bulundukları dünkü program, devletin Malazgirt’te en üst seviyede iştirak ettiği ilk tören oldu.
İKİ KAYIP MEZAR
Büyük Selçuklu İmparatoru Alparslan’ın 1071’in 26 Ağustos’unda kazandığı zaferi böyle kutluyoruz ama Anadolu’nun kapısını Türkler’e açan zaferin kahramanının, mezarının nerede olduğunu hâlâ bilmiyoruz!
Alparslan, Malazgirt’ten bir sene sonra, 1072’de, esir aldığı bir kale kumandanı tarafından öldürülmüş, cenazesi bugün Türkmenistan’da bulunan tarihî Merv şehrinde defnedilmiş ve aradan asırlar geçince mezarının yeri unutulmuştu...
Mezarı kayıp tek kahraman sadece Alparslan değildir; hayattan 1566’da Zigetvar kuşatması sırasında ayrılan ve cenazesi tahnit edilen Kanunî Sultan Süleyman’ın iç organlarının defnedildiği yer de kayıptır ve her iki kabir uzun seneler boyunca aranmalarına rağmen hâlâ bulunamamıştır!
Alparslan’ın mezarının ortaya çıkartılabilmesi çabaları yıllar önce başladı, Merv’de Türkiye’nin öncülüğünde kazılar yapıldı ve ilk zamanlarda TÜBİ- TAK’ın, daha sonra Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın yani “TİKA”- nın desteği ve Alman arkeologların da katılımı ile devam eden kazılardan henüz bir netice elde edilemedi, üstelik sonuca tam yaklaşıldığı sırada kazıların durdurulması mecburiyeti ortaya çıktı.
Alparslan’ın yaşadığı dönemde çizilmiş minyatürü
YUSUF HOCA’NIN AÇIKLAMASI
Kazılar bundan birkaç sene önce devam ettiği sırada, Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanlarından ve şimdi milletvekili olan Prof. Yusuf Halaçoğlu tuhaf bir açıklama yapmış, Alparslan’ın mezarının yerini 2008’de “keşfettiğini” ama bunun siyasî malzeme hâline getirilmemesi için “söylemeyeceğini” duyurmuştu!
Şimdi, Alparslan’ın mezarının ortaya çıkartılma macerasını kısaca nakledeyim:
Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Malazgirt zaferinden sonra Horasan taraflarında sefere çıkmış ve 1072’de fethettiği bir kalenin yine kendisi gibi Türk olan kumandanı tarafından henüz kırklı yaşlarının başında iken hançerlenerek şehid olmuştu...
MELİKŞAH’IN KİTABESİ
Hükümdarın naaşı Horasan’dan Türkmenistan’a götürüldü ve Merv’de babası Çağrı Bey’in kabrinin bulunduğu Cuma Camii’ndeki türbeye defnedildi...
Sonra aradan asırlar geçti ve Alparslan’ın mezarının yeri unutuldu! Zira, Merv’de üç, bir tahmine göre de dört ayrı “Cuma Camii” vardı, hükümdarın bu camilerden hangisine defnedildiği bilinmiyordu, camilerin bulundukları düşünülen yerler arkeolojik alan hâline gelmişlerdi.
Kazı ekibi, hükümdarın kabrinin bu camilerden biri olan Macan’da bulunduğuna inanıyordu. Zira diğer camiler Selçuklular’ın Merv’i fethettikleri senelerden çok daha önce terkedilmiş bölgelerde kalıyorlardı, o bölgelerde eski yıllarda da kazılar yapılmıştı ama şehrin merkezindeki Macan Camii hem Selçuklu Devleti’nin önemli hükümdarlarından Sultan Sencer’in türbesine yakın bir yerde idi, hem de Alparslan’ın zehirlenerek öldürülen oğlu Melikşah’ın mezartaşı kitabesi 19. asırda burada bulunmuştu...
Alparslan’ın mezarının bulunabilmesi için TİKA’nın Merv’de başlattığı ama durdurulan çalışmalardan biri
HAVAALANINDAKİ HADİSE
2013’te, Türkiye ile Türkmenistan arasında Alparslan’ın mezarının aranması ve bulunduğu takdirde üzerine Türkiye tarafından bir türbe inşa edilmesi konusunda bir protokol imzalandı ve kazı faaliyeti bu protokolün ardından TİKA’nın da desteği ile yoğunlaştı...
Ama, 2015’te tatsız bir hadise oldu:
Macan Camii’nin bulunduğu ve avlusu ile beraber birkaç futbol sahası genişliğinde olan arazide kazılar, beraberce çalışan Türk ve Alman arkeologların belirledikleri 47 ayrı noktada yapılıyor, burada gelişmiş teknolojiden de istifade ediliyor, yani toprağın altını gösterebilen tarama sistemleri kullanılıyordu. Merv’in tarihî kısmındaki Gâvur Kalesi ile Sultankale’de yapılan taramalardan sonra Sultan Sencer’in mezarının bulunduğu bölgede yoğunlaşıldı ve kazılara türbenin çevresinde devam edildi.
Tatsızlık işte bu sırada yaşandı: Mezarın her an bulunabileceğine inanıldığı sırada Alman heyetin bazı mensupları Aşkabat Havaalanı’nda tarihî eserlerle yakalanıp kaçakçılıkla suçlandılar, Türkmenistan verdiği kazı izinlerini iptal etti ve Alparslan’ın mezarının seneler boyu devam eden arama faaliyeti son buldu!
Türk Tarihi’nin en büyük kumandanlarından biri olan Alparslan’ın kabri, işte Türkmenistan’a giden birkaç açgözlü Alman arkeoloğun ettikleri bu iş yüzünden hâlâ kayıp!
ALPARSLAN SERBEST BIRAKIP GÖNDERDİ VE ÖLÜMÜ GÖZLERİNE ÇEKİLEN MİLDEN OLDU!
MALAZGİRT Muharebesi’nde mağlûp olup Alparslan’a esir düşmesi Anadolu’nun kapılarının Türkler’e açılması ile neticelenen Bizans İmparatoru Romen Diyojen, Bizans’ın güçlü ailelerinden birine mensuptu.
Ortaçağ Fransası’nda bir çizim: Alparslan, esir aldığı Bizans İmparatoru Romen Diyojen’i aşağılıyor
İDAMDAN TAHTA GİDEN YOL
1067’de devleti ortaklaşa idare eden Bizans’ın eski imparatoru OnuncuKostantin’in oğullarının tahttan indirilmeleri için hazırlanan bir darbe girişimine katıldı ama yakalanıp idama mahkûm edildi. İdamından birkaç saat önce eski imparator Konstantin’in devletin asıl hâkimi olan karısı ve tahtın nâibesi İmparatoriçe Eudokia’nın huzuruna çıkartıldı ve bu karşılaşma Romen Diyojen’in kaderini değiştirdi: Eudokia idama mahkûm isyancı askerin cezasını affetti, affetmekle de kalmadı, Romen Diyojen ile evlendi ve oğulları adına oturduğu Bizans tahtına ortak yaptı!
İmparatorluğun doğu sınırları o senelerde Selçuklu akınlarına uğruyordu. “Dördüncü Romanos” unvânını alan Romen Diyojen bu akınları durdurabilmek için üç askerî harekât yaptı. 1069’da Selçuklu ordularını mağlûp ederek Fırat’ın doğusuna püskürttü ve Alparslan’ın Mısır seferine hazırlanmasından istifade ederek sınırlarını tamamen temizlemek maksadıyla tekrar doğuya yöneldi.
İngilizler, Romen Diyojen’in Alparslan’a esir düşmesini 18. Yüzyıl’da böyle resmetmişlerdi
KATIR ÜZERİNDEKİ RAHİP
Ama, Alparslan’ın bu harekâtı haber alarak Bizans ordusunun üzerine yürümesi, Romen Diyojen’in iktidarının da sonu oldu: 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te yaşanan meydan muharebesinde yaralanıp esir düştü.
Alparslan tarafından gayet nazik şekilde karşılanan İmparator birkaç gün Selçuklu karargâhında kaldı ve Selçuklu Sultanı’na kendisi için hayli yüksek meblâğda bir fidye ve yıllık vergi ödeme sözü verdikten sonra serbest bırakıldı.
Malazgirt’te imparatoru savaş meydanında bırakarak kaçan bazı Bizans generalleri ise, Romen Diyojen’in İstanbul’a dönüşü sırasında imparatorluğu ele geçirdiler, iktidarı Dukas Hanedanı’na verdiler ve Adana’da yakalayıp rahip elbisesi giydirdikleri sabık imparatoru bir katıra bindirerek binbir aşağılama ile İstanbul’a getirdiler.
Romen Diyojen’in İstanbul’a varmasından hemen sonra, 1072 Haziran’ında gözlerine mil çekildi, Kınalıada’daki bir manastıra gönderildi ve uğradığı mağlûbiyet ile Anadolu’nun kapılarını Türkler’e açan Dördüncü Romanos hayattan gözlerindeki yaralar yüzünden birkaç gün sonra Kınalıada’da ayrılıp gitti.
Romen Diyojen zamanına ait Bizans altınları. Sikkelerin üzerinde imparatorun ismi ve çizimi var
.Murat Bardakçı
Giriş: 28.08.2017 - 06:29
Atatürk heykellerine saldırılar apaçık bir kışkırtmadır!
ATATÜRK heykellerinin artık neredeyse hemen her Allah’ın günü çekici kapmış bir meczubun hedefi hâline geldiği dikkatinizi çekmiş ve hiddetinizi de arttırmıştır...
Bilmezden ve görmezden gelmemiz gereksiz: Türkiye’de Atatürk heykellerinden hoşlanmayan bir kesim her zaman mevcut oldu ve heykeller gücü ancak metalden bir objeye yeten bir güruhun hedefi haline gelip saldırılara uğradı.
Türkiye heykel tahripleri ile 1950’de, Demokrat Parti’nin iktidarının ilk günlerinde Ticani tarikatinin mensupları sayesinde tanışmış, heykellere saldırılar 1951’in ortalarına kadar sürmüş ve tarikatin lideri Kemal Pilavoğlu’nun mahkûm edilmesi ile bir anda son bulmuştu.
Atatürk heykellerine karşı o senelerde yapılan saldırıların mantığınız kabul etsin yahut etmesin bir gerekçesi vardı: “Efendi hazretleri”, yani Pilavoğlu heykelin haram olduğunu buyuruyor ve mürid eline ne geçirirse girişiyordu!
Ama, son günlerde sık sık olmaya başlayan saldırılarda bir bit yeniğinin ve bu işin arkasında bir başka işin bulunduğu apaçık ortada; maksadın ne olduğu da belli: Provokasyon ve kaşıma!
BASİT AMA İĞRENÇ METOD
Komplo teorilerine hiç mi hiç itibar etmem, tam bir ukalâlık ifadesi olan “Filânca konunun kodlarını çözüyoruz” sözünden nefret ederim ve açıkça konuşmaya cesaret edememenin son zamanlardaki moda karşılığı “sübliminal”in neyin nesi olduğunu da zaten daha yeni öğrendim. Dolayısı ile heykellere saldırıların gerisinde memleketi karıştırma maksatlı kışkırtmaların bulunduğunu öyle derunî analizler yaparak değil maksat apaçık belli olduğu ve geçmişte yaşadığımız böyle tehlikeli provokasyonları da az-çok bildiğim için söylüyorum.
Türkiye karşıt gruplar arasındaki mücadelelerden tarihi boyunca zarar görmüş, daha da zarara uğramamızı isteyenler her dâim kışkırtmalara girişmişler ve memleket hedef yapılmıştır.
Bunu anlayabilmek için öyle çok eski devirlere değil, 19. asrın sonlarında olup bitenlere bakmak bile kâfidir: Avrupa devletlerinden biri ile problem mi yaşadık? Adamlar meseleyi diplomatik yollarla halletmeye zahmet buyurmaz, ortalığı karıştırmak için provokasyondan medet umar, öncelikle de dinî hassasiyetleri kaşırlar ve kışkırtılan millet hemen birbirine girerdi.
İkrah edeceğinizi biliyorum ama hakikattir ve bilmemiz gerekir: Müslüman ve Hristiyan halkı gırtlak gırtlağa getirmenin ilk yolu basit ama iğrenç idi: Menfaat için her işi yapabilecek tıynetteki adamlar vasıtası ile camilerden yahut mescidlerden birinde geceleri domuz kestirmek!
Sabah namaz için gelip de mescidin ortasında murdar hayvanın kanlı lâşesini gören cemaatin tepkisini tahmin edebilirsiniz: “Bu, olsa olsa o heriflerin işidir” deyip Hristiyanlar’a saldırılır, Hristiyanlar karşılık verince iş daha da büyür, her iki taraftan dünya kadar masum can verir, provokasyonu yapan her kim ise zevkten ellerini oğuşturur ve içerideki patırtı ile meşgul olan Bâbıâlî’den istediği herşeyi hemencecik alıverirdi.
Kışkırtma metodu sadece mescidi böyle pisletmekten ibaret de değildi; ortalığı karıştırmak için birkaç yanık Kur’an sayfası yahut başka dine mensup bir kızın Türkler tarafından kaçırıldığı iddiasının ortaya atılması bile kâfi olurdu...
YENİ TEZGÂH KURULDU
Aynı tezgâh şimdi heykeller vasıtası ile kuruluyor! Türkiye’de Müslüman-Hristiyan çatışması çıkartmak artık mümkün olmadığı için bugün “Atatürkçü-muhafazakâr” gerilimi yaratmaktan medet umuluyor ve heykeller bu işe vasıta ediliyor.
Pilavoğlu derdinin 1951’de halledilmesinin ardından senelerden buyana pek bir saldırıya uğramayan Atatürk heykellerinin hemen her gün hedef olmaya başlamasını başka türlü izah edemezsiniz!
Türkiye’yi karıştırmanın yolu bugün saf, dünyadan bîhaber ve her türlü dolduruşa gelebilen cahilleri heykellere saldırtmaktan geçiyor! Üstelik bu işin devam edeceği, zira etmesi için birilerinin ellerinden gelen herşeyi yaptıkları ve yapacakları belli...
Kışkırtmalara gelip sokağa döküldüğümüz takdirde yandığımızın resmidir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.08.2017 - 06:29
Kızılelma
CUMHURBAŞKANI Tayyip Erdoğan geçen gün Malazgirt’te Kızılelma’dan bahsetti, daha doğrusu içerisinde “Kızılelma” sözünün geçtiği bir şiirden bazı mısralar okudu:
“Yiğitler kan döker, bayrak solmaya, / Anadolu başlar, vatan olmaya... / Kızılelma’ya hey... Kızılelma’ya!!! / En güzel marşını vurmadan mehter / Ya Allah... Bismillâh... Allahuekber!”.
Bu mısralar Niyazi YıldırımGençosmanoğlu’nun “Malazgirt Marşı” isimli şiirinden alınmıştı.
Cumhurbaşkanı’nın Kızılelma’dan sözeden mısraları okuması birilerini telâşlandırdı, hattâ her nedense hiddetlendirdi, Ertuğrul Özkök de önceki gün Kızılelma hakkında bir yazı döşendi ve Kızılelma’nın “Yeryüzündeki Türkler’in birleşip kuracakları, nerede olduğu bilinmeyen ülküsel ülke” olduğunu yazıp “Eşanlamlısı Turan’dır” buyurdu!
Ertuğrul ağabeyin yanlışlıktan her tarafı dökülen bu tarifi hangi internet sitesinden aldığını bilmiyorum ama düştüğü büyük hatâyı kısaca ifade edeyim: “Kızılelma” Türkler’in geçmişi asırlar öncesine dayanan tarihî ülküsüdür, “Turan” ise “muhayyel”, yani hayalî bir Türk ülkesidir.
Daha açık şekilde ifade edeyim: Kızılelma başka, Turan başkadır! Kızılelma ülke değil ülkü, Turan da ülkü değil ülkedir!
İKİ DAKİKANIZI ALIRDI!
Bu konuda en geniş araştırmayı yapıp yayınlayan rahmetli üstad OrhanŞaik Gökyay, Kızılelma’yı kısaca “Türk cihan hâkimiyeti idealini ‘sembolik’ olarak ifade eden bir kavram” diye ifade eder. Bunun böyle olduğunu öğrenmek için Gökyay’ın önce makale olarak kaleme aldığı, sonra “Destursuz Bağa Girenler”in ikinci cildine koyduğu makalesini ama bunları arayıp bulmanın vakit alacağı düşünüldüğü takdirde yine Orhan Şaik Bey’in İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı ve internette de serbestçe ulaşılabilen “Kızılelma” maddesini birkaç dakikalığına okumak kâfidir.
Kaldı ki, Malazgirt zaferinin yıldönümü töreninde o zafer için yazılmış en meşhur şiirin değil de aşkı terennüm eden gazellerin, meselâ Nedîm’den “Gidelim serv-i revânım yürü Sâdâbâd’e”nin yahut Vâsıf’ın “O gül endâm bir al şâle bürünsün yürüsün / Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün”ün mü okunması gerekirdi?
Niyazi Bey’in “Malazgirt Marşı”nın bende eski ve çok kıymetli bir hatırası vardır...
Emine Işınsu, Ankara’da 1970’li senelerin başlarında cumartesi günleri toplantılar düzenler; edebiyat, tarih, kültür gibi mevzularda sohbetler edilir, toplantılara bazen Emine Hanım’ın validesi Halide Nusret Zorlutuna, Arif Nihat Asya ve daha başka “münevverler” de iştirak ederlerdi.
Malazgirt Marşı’nı yazıldığı 1970’li senelerin başlarında ve henüz lise talebesi olduğum günlerde katıldığım o toplantılardan birinde Niyazi Bey’den, yani bizzat şairinin ağzından ilk dinleyenlerden biriyim.
FRANSIZ MARŞI NE DİYOR?
Sadece biz Türkler’in değil, hemen her milletin kültüründe Kızılelma benzeri hayaller vardır. Bu hayaller gerçek olamayacakları gayet iyi bilinmelerine rağmen birer hatıradır, edebiyatta ve tarihte geniş yer tutarlar ve aklıbaşında hiç kimse bu hatıraların hakikat olmasına çalışılacağını düşünmez, küçümsemeye de kalkmaz. Böyle bir işe kalkışmazlar, zira kendi kültürüne âşinadırlar ve en azından “ülkü” ile “ülke”yi karıştırmayacak seviyede bilgi sahibidirler!
Geçmişi asırlar öncesine dayanan Kızılelma’ya verip veriştirenler, aydınlanmasına, düşünce sistemine ve lâikliğine hayran oldukları Fransa’nın millî marşı “La Marseillaise”in nakaratını herhalde biliyorlardır:
Melodisi çok güzel ama sözleri o nisbette felâket olan La Marseillaise’in nakaratında “Aux armes citoyens / Formez vos bataillons / Marchons, marchons / Qu’un sang impur / Abreuve nos sillons”, yani “Silâh başına vatandaşlar / Taburlarınızı kurun! / Yürüyelim, yürüyelim ki onların saf olmayan kirli kanları sabanların tarlalarımızda açtığı yarıkları sulasın” denir...
Fransız “Zalim askerlerin böğürtüsünü işitin... Kan dökelim, oluk gibi akıtalım...” diye haykırırken hiç kimse işgüzarlık edip “Aman ne kadar ayıp” diye düşünmüyor; bizde ise tarihî bir hatıranın, bir sembolün bahsinin geçmesi “Eyvaaaah!” dedirtiyor...
Kendi kültüründen uzak olmanın bundan daha mükemmel örneğini zor bulursunuz!
.Murat Bardakçı
Giriş: 01.09.2017 - 06:42
Budizm
AVRUPA’da ve Amerika’da bir zamanlar “Budist olma” modası vardı...
Bir eli yağda, öbür eli balda; derd-tasa çekmeyen ve bu yüzden ne yapacaklarını şaşırmış adamları ve hatunları bir “Budizm” modasıdır sarmıştı ve Budist olurlardı.
Oralarda böyle bir moda çıkar da hiç geri kalır mıyız? Arada bir “Vallahi, şimdi Budizm’le ilgileniyorum şekerim. İnsan huzur buluyor yaaaa!” diyen uçuklar tek-tük de olsalar bizde de çıkıyorlardı.
“Gevşeme müziği” denen ama ancak yirmi saniye tahammül edilebilen ve sonra basbayağı delirten bir gürültüyü müzik setinize koyacaksınız, üzerinize bol birşeyler giyip tütsü niyetine birbirinden kerih otları yakıp bulunduğunuz odayı dumandan göz gözü görmez ve nefes bile alınamayacak hâle getireceksiniz, bağdaş kurup “mantra” dedikleri “Aaaauummmmoooomoooouuuaaaammmuuuu” gibisinden birşeyler mırıldanacaksınız, yine ot nâmına ne bulsanız yiyecek ama ete asla dokunmayacak ve neticede zâfiyet geçireceksiniz!
Bütün bunları yaptıktan sonra işin içine yoga falan da katıp ayaklarınızı boynunuza dolamaya muvaffak olabildiğiniz takdirde mükemmel bir Budist olmuş, Buda’nın güzelliklerle dolu öğretisine adım atmışsınız demekti!
TEMBELİ ‘DEİST’ OLUYOR!
Bir zamanlar sık sık rastladığımız bu akıl ve zekâ kumkumaları şimdi eskisi kadar mebzul miktarda olmasalar bile dışarıda da, bizde de hâlâ mevcutlar! “İç bedenimle konuşmaya başladım, kendimle hesaplaşıp huzuru buldum” diyorlar ama aç kalıp nefeslerini tıkamak istemeyen tembelleri de son zamanların bir başka modasına kapılıp “deist”,“meist” oluyorlar!
70’li seneleri yaşayanlar hatırlarlar: Bütün dünyayı bir “Dr. Lobsgang Rampa” modası sarmıştı. Tibetli olduğu ve çocukluğundan itibaren ıssız bir yerdeki tapınakta dünyadan elini-ayağını çekmiş vaziyette yaşadığı söylenen bir Budist rahibi, Tibet’in Çin işgaline uğramasından sonra memleketini terketmiş ama her nedense iki adım ötedeki Hindistan’a, oradaki Budist manastırlarından birine değil de Amerika’ya gitmiş ve orada “Üçüncü Göz” diye bir kitap yazıp paraya para dememişti!
Kitapta neler vardı, neler: Budizm’in ileri aşamasında rahiplerin alnına matkapla açılan ama kimselerin her nedense göremediği üçüncü bir göz, “astral seyahat” dedikleri ruhî beden ile uçuş dersleri, karşısındakinin düşüncesini gazete okur gibi okuma teknikleri vesaire...
“Üçüncü Göz” öylesine çok satmıştı ki, okuyan herkes geceleri kuş misali havalarda uçuyorlardı ve Dr. Rampa’nın daha sonra Amerikalı bir sahtekâr olduğunun ortaya çıkması bile kanat çırpmalarına tesir etmedi!
“Üçüncü Göz”ün ardından bir de Tibet merakı ve Budistler’in ruhanî lideri Dalay Lama modası başlamıştı!
İKİNCİ KATINDAN KAÇTIM!
Dalay Lama 80’li senelerde İstanbul’a gelmişti ve Galatasaray amigolarını bile hasetten çatlatacak şekilde sarı-kırmızılı renklere bürünmüş olan bu ruhanî liderle oturup konuşma fırsatını bulmuştum. Ama karşımda öyle ruhanî bir lider değil, usta bir politikacı vardı! Daha doğrusu lâf ebesi ve çok zeki bir Amerikan sözcüsü!
Derken aradan yine seneler geçti ve ne yalan söyleyeyim, çok merak ettiğim Tibet’i 2000’lerin başında görmek nasip oldu! “Potala”ya, yani Dalay Lama’nın sarayına bir türlü bitmek bilmeyen merdivenleri nefes nefese kalıp tırmanarak çıktım ama birkaç katlı sarayı sadece ikinci katına kadar gezmeye tahammül edebildim ve “Potala burası mıymış?” diye kendi kendime söylene söylene geri döndüm. Yorgunluktan falan değil, pislikten ve kokudan! Budistler’in ellerine, yüzlerine ve etrafa sürdükleri kutsal yağ kuruduktan sonra öylesine berbat kokuyordu ki, Nirvana’ya ulaşmak bu kokuya dayanmanın yanında çocuk oyuncağı sayılırdı!
Bayram günü Budizm’den bahsetmemin sebebi Budistler’in Arakan’da, yani Myanmar’ın Rahine Eyaleti’nde giriştikleri Müslüman soykırımı...
Değil böceğe, ota bile saygı duydukları söylenen Budistler şakır şakır kan döküyorlar ama İslâm Dünyası’nda bizim dışımızda kimsenin çıtı çıkmıyor ve 1989’da Nobel Barış Ödülü’nü alan Dalay Lama’dan da, Hindistan’ın kuzeyindeki Daramsala’daki manastırının sözcülerinden de tık yok!
Budizm’in “sevgi yolu” olduğuna inanan ve ot yakıp ot yiyen Budist tanıdıklarıma muhabbetlerimi gönderiyorum!
.Murat Bardakçı
Giriş: 03.09.2017 - 06:03
Myanmar'daki beş ayrı esir kampında 5 bin şehid verdiğimizi bilir misiniz?
Haftalardan buyana hemen her gün Müslümanlar’ın katledildiği Myanmar yahut eski ismi ile Burma, bizim için aslında pek yabancı değildir ve hoş olmayan hatıralarla dolu ilişkilerimiz bundan tam bir asır öncesine, Birinci Dünya Savaşı senelerine uzanır. İngilizler, Irak’ta esir aldıkları binlerce askerimizi Burma’ya götürüp oradaki esir kamplarına kapatmışlar ve beş bin kadar Mehmetçik oradaki kamplarda can vermiştir.
MYANMAR’daki cinayetler bitmek bilmiyor, her gün yeni faciaların haberi alınıyor, dünya ise bizim haricimizde derîn bir naz ve gaflet uykusuna dalmış, uyuyor!
Bugün bu sayfada okuyacaklarınızın bir kısmını daha önce de yazmıştım ama Myanmar rezaleti gittikçe artınca hatırlatmak farz oldu!
Şimdi her işittiğimizde dünyanın tâ öbür ucundaki kanlı bir belde gibi hayâl ettiğimiz Myanmar ile bundan yüz sene öncesine dayanan ve “yakın” bir ilişkimiz mevcuttur.
DENİZDEKİ CENAZELER
“Yakın” diyorum, zira şimdi Arakanlı Müslümanlar’ın can verdikleri Myanmar’da yahut eski ismi ile Burma’da bıraktığımız beş bin şehidimiz vardır! Myanmar’ın batısındaki Bengal Körfezi ile Andaman Denizi’ne bırakılan cenazeleri de ilâve ettiğimiz takdirde, bu sayı daha da artar.
İşte, oralarda verdiğimiz şehidlerin öyküsü:
Irak’ın güneyi, Birinci Dünya Harbi’ne girdiğimiz 1914 Kasım’ında “parti mensubu”, yani İttihad ve Terakki’nin üyesi olan 31 yaşındaki bir binbaşıya, Süleyman Askeri Bey’e emanet edilmişti. Binbaşının rütbesi 1915’in 3 Ocak’ında yarbaylığa yükseltildi, o gün hem Basra valiliğine, hem de Basra’daki 28. Fırka’nın kumandanlığına tayin edildi ve Süleyman Askeri Bey daha sonra “Irak ve Havalisi Umum Kumandanı” oldu.
Basra’da esir edilen Türk askerleri, yaralılarla beraber gemilerle İngiliz sömürgelerindeki esir kamplarına götürülüyorlar
BİR ‘SÜPÜRGE’ HAYALİ
Genç yarbay gayet vatanseverdi ama Irak gibi geniş toprakların kaderine hâkim olacak kadar tecrübesi yoktu; daha da önemlisi, hemen bütün İttihadçılar gibi hayalperestti. Arap aşiretlerini “İslam Birliği” şemsiyesi altında birleştireceğine inanıyor, Basra’ya saldıran İngilizler’i “Aşiretlerin yardımıyla ve süpürge sopasıyla” kovacağını söylüyordu.
MEKTUPLARDAN ÖĞRENDİLER
12 Nisan 1915’te, kendisinden kat kat üstün İngiliz birliklerine hücum etti, Basra yakınlarındaki Şuayyibe’deki Bercisiyye Ormanı’nın çevresinde üç gün boyunca ardarda şehid verdik ve İngilizler birliklerimizin neredeyse tamamını imha ettiler. Süleyman Askeri Bey hatâsının farkına ancak o zaman varabildi ama hayalperestiği kadar namuslu olduğu için, kendi cezasını bizzat vermesi gerektiğini düşündü ve 14 Nisan günü tabancasının şakağına dayayıp tetiği çekti!
Basra tarafları 1917’nin başında İngilizler’in eline geçti, binlerce askerimiz esir alındı ve ilerleyen İngiliz birlikleri 1917 Mart’ında Bağdat’a girdiler.
İngilizler, esir ettikleri askerlerimizi o zaman idareleri altında olan Hindistan’a bağlı bir vilâyet olan Burma’ya götürüp isimleri haritalarda bile geçmeyen ve en büyüğü “Tayetmo” olan “Meiktila”, “Munklon” ve “Şivebo” ile bir diğer kampa kapattılar. İstanbul, Basra’da esir düşen birliklerin âkıbetinden haftalarca haber alamadı, askerlerin nerede oldukları ailelerine gelen ve üzerinde “POW-Prisoner of War” yani “Savaş Esiri” damgası bulunan mektuplar sayesinde öğrenilebildi.
Tayetmo’daki şehidlerimizin mezarları iki sene öncesine kadar fasulye tarlası olmuştu
2015’TE RESTORE EDİLDİ
Burma’nın iklimi bizler için değildi, üstüne üstlük esir kamplarındaki zor hayat şartları askerlerimiz için yaşanmaz bir hâl aldı, beş bin civarında Mehmetçik tropik iklim ile çıkan salgınlara dayanamayarak hayata orada veda etti ve kampların bir köşesine defnedildiler. Sağ kalmayı başaranlar ise evlerine ancak 1918’den sonra dönebildiler.
Tayetmo Şehidliği’nin Türkçe ve yerel dil ile yazılmış kitabesi
Türkiye, topraklarına 12 bin kilometre ötede ve en uzak mesafede bulunan Burma’daki esir kamplarına seneler sonra mezar taşları ile birer kitabe diktirdi ama aradan geçen yıllar içerisinde taşların bir kısmı parçalandı, sağlam kalanlar oradaki bir camiin avlusuna atıldı, kemikler toprağın üstüne çıktı ve şehitlikler fasulye tarlası oldu. Tayetmo’daki mezarlar yine seneler sonra, 2015’te, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı ile Millî Savunma Bakanlığı’nın işbirliğinin neticesinde temizlendi, taşlar yenilendi ve tekrar şehitlik hâline getirildi.
Budistler’in saldırıları neticesinde şimdi hemen her gün düzinelerle Müslüman’ın can verdiği Myanmar ile işte böylesine acı hatıralara dayanan bir bağlantımız vardır...
Tayetmo Şehidliği TİKA’nın 2015’te tamamladığı restorasyondan sonra
ABDÜNNEBİ Efendi, Basra’nın Şattülarap kazasına bağlı bir köyde ilkokul öğretmeni idi.
1917’nin ilk günlerinde Basra’ya giren İngiliz birlikleri, esir aldıkları askerlerimizle beraber genç sivilleri ve Abdünnebi Efendi’yi de bir gemiye koydular, haftalar sürecek bir yolculuğa çıkartıp Burma’ya götürdüler ve esir kamplarına koydular.
Myanmar’daki Tayetmo Esir Kampı’nda İngiliz askerlerinin resmigeçidi. Türk savaş esirleri, arka taraftaki dikenli tellerin ardında resmigeçidi seyrediyorlar
ÖĞRETMENİ KAMPA KAPATTILAR
Abdünnebi Efendi, Tayetmo’daki kampa kapatıldı...
Askerlerimizin bir kısmı daha yolculuk esnasında can vermiş ve cenazeleri denize atılmıştı ve Myanmar ile beraber bu ülkenin batısındaki Andaman Denizi de bu yüzden bir Türk Şehidliği olmuştu.
Esir kampındaki askerlerimizin çıkarttıkları gazete: “Bâdiye”.
12 BİN 822 KURUŞ 20 PARA
Abdünnebi Efendi’nin Tayetmo’daki esir kampından sağ çıkıp çıkamadığı konusunda elimizde bir bilgi yok ama Osmanlı Arşivleri’nde bulunan bir dosya sayesinde, 1917 Ekim’inde hayatta olduğunu biliyoruz...
Dosya, Abdünnebi Efendi’nin birikmiş aylıkları ile ilgili ve sonraki senelerde “İrtem” soyadını alıp bazı eserler kaleme yazacak olan İstanbul Vali Vekili Süleyman Kâni Bey’in imzasını taşıyor.
Süleyman Kâni Bey, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği yazıda Abdünnebi Efendi’nin 1914 Ekimi’nden 1917 Ekimi’ne kadar, yani üç sene boyunca maaş alamadığını yazıyor ve aylık üç yüz kuruştan toplam 11 bin 700 kuruş olan birikmiş maaşının diğer ödemelerle beraber 12 bin 822 kuruş yirmi para tuttuğunu söyleyip bu meblâğın Tayetmo’daki esir kampına havale edilmesi için bakanlıktan izin istiyor.
Şimdi çok uzaklarda olduğunu zannettiğimiz Burma yahut yeni ismi ile Myanmar, bizler için bir zamanlar işte böyle, bir öğretmenin birikmiş aylıklarını göndereceğimiz kadar yakın idi!
Savaş esiri Abdünnebi Efendi’nin birikmiş aylıklarının ödenmesi hakkında Osmanlı Arşivleri’nde bulunan belgelerden biri
.Murat Bardakçı
Giriş: 04.09.2017 - 06:17
Deist
“DEİZM” ve “deist”, son zamanların moda sözlerinden oldu; son senelerde günlük hayatımıza “deizm” ile beraber “agnostik” ve “ateist” gibi başka kavramlar da girdi.
Henüz pek bilmediğimiz “heretik”, “gnostik”, “skeptik”, “panteist”, “profan” vesaire ile de yakında teşerrüf ederiz.
“Yabancı dil” dendiğinde bugün akla İngilizce’den başka bir lisan gelmediği ve deistin de, agnostiğin de, ateistin de aslının İngilizce olduğu ve Türkçe’ye İngilizce’den geçtiği zannedilip kökenleri birbirinden yanlış şekilde anlatıldığı için, önce bu köken meselesinin doğru şeklini yazayım:
“Deist”, Latince “deus”tan gelir, Fransızca’ya 1620’de girmiş ve diğer dillere Fransızca’dan yayılmıştır. “Ateist”in aslı eski Yunanca “atheos”tur, “Allahsız” demektir, o da Fransızca’ya girdikten sonra yaygınlaşmıştır ve ilk kullanımı “deist”ten daha eskidir, 1580’e uzanır. “Agnostik” de eski Yunanca’dır, aslı “bilinmeyen, bilinmesine imkân bulunmayan” demek olan “agnostos” tur ama “deist” ile “ateist”e göre çok yenidir ve ilk defa 1870’de kullanılmıştır.
Sohbet ânında söz dine, inanca ve hattâ siyasete geldiğinde bazı zevat hiç alâkası yokken, damdan düşercesine “deist” olduğunu söylüyor, günlük hayatı, politikayı ve hattâ ekonomiyi “deist” olarak yorumlamaya başlıyor.
HAVA ATAN DELİKANLI
Hakikaten inanarak söylüyor ise kendi bileceği iştir ama deizm vesaire bizde şimdi sadece bir “hava atma” vasıtasıdır! Hani sigaraya yeni başlayan dünyadan bîhaber delikanlı bununla caka satmaya çalışır, yaşıtlarına ve etrafındakilere hava olsun diye orada-burada tellendirmeye pek bir meraklıdır ya, işte onun gibi...
Deizm de neyin ne olduğunu bilmeyen ergen çocukların sigara içmeyi hava atma vasıtası yapmaları gibi şimdilerde bir “kimlik edinme” çaresi oldu!
Zira “deist” olduğunu söyleyen adamın yahut hatunun hiçbirşeyden haberi yoktur, ailesinden de bir şey görmemiş ve öğrenmemiştir. Okumaya ve anlamaya zaten meraklı değildir, olsa bile herhangi birşeye inanmak onun için artık zor, hattâ imkânsızdır; dolayısı ile ortada “deizm” diye hem üşengeçliğin devâsı olan, hem de hava atmaya yarayan hazır bir kavram vardır ve ona sığınır! Hangi mevzudan bahsedilirse bahsedilsin, “deist” olduğunu söyleyip işin içinden çıkar.
“Deist” kavramı bugünlerde pek bir revaçta olduğu için bazı yazarlar ortaya “Deist Müslüman” diye bir tuhaflık attılar ve deizmin İslâmî cenahtaki gençler arasında da rağbet gördüğünü söylemeye başladılar...
Adam inanç sahibi ve dinin gereklerini yerine getiren bir Müslüman imiş ama deizme sapmaya, yani Allah’ın mevcudiyetini kabul edip dinleri reddetmeye başlamış!
Bu iddia bir hanımdan bahsederken “Ne kadar namuslu, nasıl iffet sahibi ve faziletlidir bir bilseniz! Sadece ailesi için yaşar, saçını süpürge eder, onların yolunda kul-köle olur, ibadetini de asla ihmal etmez ve arada bir tanımadığı adamlarla birşeyler yapar” diye saçmalamaktan farksızdır!
TÜRKİYE’NİN İKİ KİMLİĞİ
Türkiye’de “Türk” ve “Müslüman” olmanın memleketin en önemli kimliği kabul edildiğinin farkına varmayanların, milletin inancını bilmediği halde bu inancı temennilerine göre yorumlayanların, olmasını istedikleri herşeyi yazılarında gerçekmiş gibi yansıtanların, görüpişittikleri ne varsa hepsini genelleme hâline getirenlerin ve gençliğinde yaşayamadığı marjinalliğe ileri yaşlarında merak saranların ortaya “Deist Müslüman” diye bir garabet atmalarına aslında şaşmamak gerekir.
Türkiye’de bugün deist yok mu, var; var ama sayıları birilerinin öyle memnuniyet krizine girmelerine imkân verecek kadar fazla değil, marjinallerin adedi kadar!
Eski kaynaklarda, geçmiş asırlarda da vârolan deizm vesaire yollarına sapanlar hakkında bazen “mülhid”, bazen de “zındık” denmiş, yerine göre başka kavramlar da kullanılmıştır ama hepimizin bildiği genel bir karşılık vardır: “Kâfir” demişlerdir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.09.2017 - 06:44
AB ve haysiyet referandumu
ANGELA Merkel ile rakibi MartinSchulz’un geçen akşam TV’de yaptıkları ve Türkiye’yi Alman siyasetinin mezesi hâline getirdikleri AB üyeliğimize son verilmesi konusundaki tartışmaları Almanya’da herhalde bizde olduğu kadar yakından takip edilmemiştir!
Schulz ne kadar kesin, Merkel ise nisbeten nasıl tedbirli konuşmuş olsalar da, söyledikleri aslında aynı yere çıkar: Elli küsur senelik Avrupa Birliği hayâlimize sed çekilmesi, yani üyelik görüşmelerine son verilmesi, daha açık bir ifade ile Avrupa’nın kapısının suratımıza kapatılması...
Alman siyasetçilerin “Türkiye’yi aramıza almayacağız” diye apaçık sözler etmeleri asırlardır Avrupa ruyaları gören, görmekle de kalmayıp “Ben zaten Avrupalıyım” hülyalarına dalan zihniyetin yaşayacağı büyük hayal kırıklığının başlangıcıdır ve bu şok yakın zamanda daha fazla hissedilecektir.
90 KÜSUR SENE SONRA İLK DEFA
Merkel ile Schulz’un Türkiye konusundaki tartışmalarının Alman politikasından da ötede son derece önemli bir başka tarafı var: Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştırılması gerektiğinin Avrupalı liderler tarafından 1920’lerden buyana ilk defa ve apaçık şekilde telâffuz edilmesi...
“Türkler’i Avrupa’dan dışlama” tartışmalarının en yoğun şekilde yaşandığı dönem, Birinci Dünya Savaşı sonrasıdır ve öncülüğünü İngiltere Başbakanı Lloyd George’un yaptığı grup Türkiye’nin dışlanmasından da öte, “Avrupa’dan kovulması”nı istemişlerdir. En başta Lloyd George olmak üzere birçok politikacı konuyu sık sık gündeme getirmiş, hattâ işi çok daha ileriye götürerek “Türkler’i Asya’ya sürmekten” bahsetmişlerdir.
Birinci Dünya Savaşı’nın mağlûplarının nasıl cezalandırılacaklarının belirlenmesi maksadıyla Versailles Sarayı’nda 18 Ocak 1919’da başlayan ve tarihlere “Paris Barış Konferansı” diye geçen toplantılarda en ağır yaptırımların Türkiye’ye uygulanması konusunda görüş birliğine varılmış ve Lloyd George “Türkler’i Avrupa’dan atma” hayâlini defalarca tekrar etmişti. Hattâ, seçimlerden mağlûp çıkması üzerine lideri olduğu Liberal Parti’nin iktidarını 1922 Ekim’inde Muhafazakârlara ve başbakanlığı da Muhafazakâr lider Bonar Law’a devrettiği âna kadar bu hayâlinden bir türlü vazgeçmemiş ve 19 Ekim 1922’deki Çanakkale Krizi’ni çözmek için sömürgelerin verecekleri destek ile kurulacak bir ordudan medet ummuştu.
George’un hayali bu ordunun Çanakkale’deki İngiliz bölgesine giren Türk birliklerini durdurması ve ardından Yunanistan’ın yapamadığı işi yapıp Türkler’i doğuya sürmesi idi ama giden kendisi oldu.
Paris Konferansı’nın zabıtlarını okuduğunuz takdirde, hakkımızda çok daha ağır sözlerin edilmiş olduğunu görürsünüz.
‘İŞİNİN DE, SENİN DE!’ DER GİBİ
Daha sonra dayatılan Sevres Andlaşması ve Yunanlılar’ı Anadolu’ya salma macerası da hep Paris’te belirlenen politikaların neticesidir, temel politika “Türkiye’siz bir Avrupa”dır ve bu Avrupa’nın doğu sınırları Ege’nin iç bölgelerinden başlamaktadır.
İşte, Almanya’da üç günden buyana yaşanan tartışma, aynı şekilde “Türkiye’siz bir Avrupa” kavramının doksan küsur sene sonra eskisi kadar sert olmasa bile aynı temel üzerinde ilk defa tekrar gündeme getirilmesidir ve bir asır önceki hayallerin hortlaması demek olduğu için de son derece önemlidir.
Adamlar neredeyse bir asır sonra Avrupa’nın kapılarının suratımıza nasıl kapatacaklarını düşünüp tasavvurlarını TV’lerde açık açık tartışırlarken biz ne yapıyoruz?
Hiçbirşey! Herzamanki gibi kınama bildirileri yayınlamakla meşgulüz...
Devletleri bir tarafa bırakın, sıradan bir işçi yahut memur bile istenmediğini hissettiği anda bunu izzetinefis meselesi yapar, “İşinin de senin de!” deyip istifayı bastırır, gider...
Böyle bir vaziyette devletlerin yapacağı iş de aynıdır! Hükümetler bu gibi hayatî kararları tek başlarına almak istemedikleri takdirde referanduma gider, yani kararı millete bırakırlar...
Uyanmamakta asırlardır inad ettiğimiz için şimdi haysiyet kırıcı bir hal alan bu Avrupa ruyasından artık vazgeçmemiz, yapıldığı takdirde üyelik başvurusunu geri çekme kararının çıkması kesin olan bir referandumun ardından da “Senin de, birliğinin de” dememiz bizim için artık bir haysiyet meselesidir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 08.09.2017 - 06:36
Cehalet Çalıştayı!
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu partisinin dün düzenlediği Eğitim Çalıştayı’nın açılışında önemli, çok önemli bir konuşma yaptı ve Türkiye’ye mükemmel bir tarih dersi verdi!
Kemal Bey, Osmanlı döneminde nasıl bir taassup, cehalet ve karanlık içerisinde olduğumuzu uzun uzun anlattı, 16. asır İslam dünyasının meşhur astronomu ve İstanbul’un ilk rasathanesinin kurucusu Takiyüddin’den bahsetti; Fatih’in İstanbul’a çağırdığı Takiyüddin’i Üçüncü Selim’in müneccimbaşılığa getirdiğini, sinüs, kosinüs ve tanjantı Kopernik’ten önce Takiyüddin’in kullandığını, Galata Kulesi’nde gözlemler yaptığını, sonra bir rasathane kurduğunu ama rasathanenin fetva ile yıkıldığını anlattı...
Kılıçdaroğlu’nun milleti irşadı bu kadarla kalmadı, Osmanlı dönemindeki cehaletimizi de hatırlattı ve 1800’lü senelerde okuma-yazma oranının erkeklerde yüzde beş ile altı, kadınlarda da “binde sekiz” olduğunu söyledi!
Ne kadar dopdolu, önemli, heyecan verici ve âlimâne ifadeler gibi geliyor değil mi? Ama siz siz olun, Kemal Bey’in bu söylediklerine sakın inanmayın, anlattıklarını doğru zannedip de itimad ettiğiniz takdirde bildiğinizden şaşarsınız, zira ne dedi ise tamamı yanlıştır!
PADİŞAHIN ZAMAN MAKİNESİ!
Kemal Bey’in bahsettiği Takiyüddin 1520’lerde dünyaya geliyor, hayattan 1585’te ayrılıyor, ÜçüncüSelim ise 1789 ile 1807 arasında hüküm sürüyor, yani Takiyüddin’den nerede ise iki asır sonra yaşıyor ama ne yapıyor, ediyor bilinmez, belki bir çeşit zaman makinesi kullanıp yahut tayy-ı zaman yapıp iki asır geriye gidiyor ve Takiyüddün’i müneccimbaşı tayin ediyor!
CHP liderinin hataları bu kadarla kalmış olsa oturup şükredin!
Kılıçdaroğlu konuşmasında Kopernik’ten de sözediyor, büyük bir âlim olan Takiyüddin’in sinüs, kosinüs ve tanjantı Kopernik’ten önce kullandığını anlatıyordu...
Ama o da ne? Kopernik bizim Takiyüddin’den sonra değil, önce yaşıyor; Takiyüddin’in dünyaya gelmesinden elli sene önce, 1473’te doğuyor ve 1543’te öldüğünde de Takiyüddin henüz yirmili yaşlarında bulunuyor... Ama bu Kopernik dedikleri âdem kâhin değil matematikçi ve astronom olduğu için seneler sonra Takiyüddin diye birinin çıkacağını ve sinüs, kosinüs yahut tanjant bahislerinde kendisine nal toplatacağını göremiyor!
“Aman da nasıl cahil bir toplumuz” demeye bayılan zevâtın Osmanlı’da okur-yazarlık konusunda senelerdir söylediklerine cevap vermekten dilimde tüy bittiği için, Kılıçdaroğlu’nun bu güruhun iddialarının tekrarı olan sözleri hakkında sadece bir-iki hususu hatırlatmakla yetineceğim: 19. asır Osmanlı İmparatorluğu’nda erkeklerin okur-yazarlık oranı yüzde beş olabilir de, ama olmayabilir de! Zira bu konuda Kemal Bey’in iddia ettiği gibi bir istatistik yoktur! Hele bu oranın kadınlarda “binde sekiz” olduğunu ortaya çıkartacak, yani çok geniş bir alan araştırmasına ihtiyaç gösterecek bir çalışma hiç yapılmamıştır!
HÂŞÂ, ATATÜRK BİLMİYOR MU?
Bu istatistiklerin, kaynakların ve bilgilerin o dönemde mevcut olduğunu iddia edenler bu kayıtları ortaya koyarlar ise, “O devirde böyle sayılar mevcut değildir” diyen bizleri aydınlatır, taassuptan ve cehaletten kurtulmamızı sağlayıp sevaba girerler!
“Yüzde beş” ve “binde sekiz” oranlarını uzun müddetten buyana bıkmadan ve usanmadan terennüm eden zevâta ve Kemal Bey’e küçük bir hatırlatma yapayım:
Mustafa Kemal’in 1928’in 9 Ağustos gecesi Sarayburnu’nda verdiği ve hem harf hem de musiki inkılâbının başlangıcı olan meşhur nutkunu herhalde işitmişlerdir...
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa, nutkunda “Türkiye’nin yüzde sekseninin okuma yazma bilmediğini” söyler ve dedikleri “halkın yüzde yirmisinin okuyup yazmayı bildiği” mânâsına gelir.
Kılıçdaroğlu “yüzde beş-altı”dan bahsediyor ama Mustafa Kemal “yüzde yirmi” diyor! Estağfirullaaaah, hâşââââ, sümme hâşâââ ama sormadan edemeyeceğim: Türkiye’nin okuma yazma oranını Mustafa Kemal bilmiyor da Kemal Beyefendi mi biliyor dersiniz?
Kemal Kılıçdaroğlu’nun hemen her tarafı hatâlarla mâlûl olan, üstelik “Eğitim Çalıştayı” dedikleri yerde yapılan bu konuşmasını hangi tarih ve kültür fukarası danışmanının yazıp verdiğini bilmiyorum. Ama kabahati sadece o danışmanın üzerine yıkmak doğru olmaz, zira cehaletten, taassuptan ve aydınlanmadan bahseden bir lider Türkiye’de aydınlanma tarihinde çok önemli yeri olan Üçüncü Selim’in ne zaman yaşadığından bîhaber ise danışmanın kabahati yoktur ve ortada tencere ile kapak misâli mükemmel bir uyum mevcuttur!
Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Türkiye’nin en önemli belge merkezlerinden biridir ve çalışmak için özel izin gereken bu arşivde aklınıza gelebilecek olan hemen her konuda belge mevcuttur. Bugün, sözünü ettiğim bu arşivden Nâzım Hikmet ile alâkalı birkaç belgeyi, meşhur romancı Kemal Tahir’in Nâzım hakkında İsmet İnönü’ye gönderdiği bir mektubu ile Nâzım’ın annesi Celile Hanım’ın bazı başvurularını yayınlıyorum.
ANKARA’daki Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Türkiye’nin en önemli belge merkezlerinden biridir ve başında şu anda Osmanlı Arşivleri’nde senelerce çok mühim işler yapmış, arşivin tasnifinde büyük emekleri dokunmuş olan Muhammed Safi vardır.
Muhammed Safi, Osmanlı Arşivleri’nde edindiği tecrübesini Cumhurbaşkanlığı Arşivleri’nde de büyük bir muvaffakiyetle kullandı ve Türkiye’nin senelerden buyana tasnifi bir türlü düzene girmemiş olan bu arşivi ekibi ile beraber modern arşivcilik esasları çerçevesinde mükemmel bir hâle getirdi.
HERŞEY YANLIŞ BİLİNMİŞ
Senelerce Çankaya Köşkü’nde muhafaza edilen bu arşiv şimdi Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki modern mekânında bulunuyor ve araştırmalar özel izin ile yapılabiliyor.
Bir ay içerisinde birkaç defa Türkiye’nin en önemli belge hazinelerinden biri olan bu arşivde değişik konular üzerinde çalıştım...
Bugün burada, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan belgelerden birkaçını, Nâzım Hikmet ile ilgili yazışmalardan bazılarını yayınlıyorum.
Nâzım hakkında yapılan yayınlarda ortak bir iddia vardır: Atatürk’ün Nâzım’ın tutuklanıp mahkûm edilmesi ile o günlerde ilerleyen hastalığı sebebi ile “ilgilenemediği” söylenir ve “Sağlık durumu iyi olsa idi, bu işlere izin vermez, Nâzım’ı himayesine alırdı” denir.
1920’LERDEN İTİBAREN TAKİPTE
Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ndeki belgeler, bu iddianın doğru olmadığını, devletin Nâzım’ı 1921’den itibaren gözünün önünde tuttuğunu ve hem Atatürk’ün, hem de hükümetin Nâzım ile ilgili bütün gelişmelerden haberdar edildiklerini gösteriyor. Arşivdeki belgeler arasında Nâzım’ın isminin daha da tanınır olmasını sağlamak maksadıyla gençlik senelerinden itibaren devlet büyüklerine yazılmış mektuplar, Vâlâ Nureddin ile beraber Sovyetler Birliği’ne ilk gidişi hakkındaki raporlar, 1938 tevkifatı hakkında çok sayıda evrak ve Yavuz zırhlısında yapılan yargılamaların raporları da yeralıyor.
Çankaya’ya 1933’te gönderilen Nâzım Hikmet hakkındaki bilgi notu.
PULLU MEKTUP
İşte bu belgelerden biri: Meşhur romancımız Kemal Tahir’in Çorum Cezaevi’nde “komünistlikten” yattığı sırada, 10 Ağustos 1945’te Nâzım Hikmet hakkında altına 16 kuruşluk iki adet damga yapıştırarak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup... Kemal Tahir, Nâzım’ın Bursa Cezaevi’nde Almanlar tarafından dövüldüğünü yazıyor:
“İsmet İnönü,
Cumhurreisi, Ankara
Celâl Bayar’ın başvekilliği sırasında, yani resimlerinizi polis kuvveti ile kahvelerden toplattıkları devirde, Alman-Faşist Gestaposu’nun emri ile Türkler’in ve dünyanın en büyük şairi Nâzım Hükmet 35 sene ağır hapse mahkûm edilmişti.
Sâyenizde bu ceza yedi buçuk seneden beri devam edip gidiyor.
Son zamanlarda İstanbul ve diğer yerlerde misafir edilen “sevgili” Alman casuslarını Adliye Vekâleti Bursa Cezaevi’ne doldurdu.
Bunlardan birisini cezaevi revirine hademe tayin etmişler. Herif bu fırsattan istifade ederek Nâzım Hikmet’i yumruklamış.
35 sene cezayı kâfi görmedikleri anlaşılıyor.
Böyle küçük, âdî, dalavereli işler yapmak bizi vatan nâmına mahpus tutan Hükümet’e ayıptır.
Sizin bizden alınacak hiçbir öcünüz olamayacağını düşünerek böyle aşşalık namusuzluklara mâni olmak için şahsen müdahale etmenizi istida ederim. 10 Ağustos 1945.
Çorum Cezaevi’nde komünistlikten mahkûm muharrir ve gazeteci Kemal Tahir”. (Cumhurbaşkanlığı İsmet İnönü Arşivi; yer no: 2/10-29, fihrist no: 4805).
Kemal Tahir.
Kemal Tahir’in mektubu üzerine Ankara’da birhayli yazışma yapılıyor ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, 20 Eylül 1945’te Kemal Tahir’e 3/3634 numaralı bir yazı göndererek iddialarının doğru olmadığını söylüyor:
“Kemal Tahir, Çorum Cezaevi, Çorum
10/8/1945 tarihli dilekçenize karşılıktır. Bursa Cezaevi’nde öyle bir hadise olmadığı gibi, esasen adı geçen cezaevinde hiçbir hükümlü Alman da bulunmadığı anlaşılmıştır. Bildirilir.
Atatürk’ün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “komünist şair Nâzım Hikmet” hakkında Çankaya’ya yazdığı bir bilgi notu.
Genel Kâtip” (Cumhurbaşkanlığı İsmet İnönü Arşivi; yer no: 2/12-32, fihrist no: 7791).
Yandaki kutuda da, Nâzım’ın annesi Celile Hanım’ın oğlunu kurtarabilmek için yaptığı bazı girişimlerin belgeleri yeralıyor...
Kemal Tahir’in Çorum Hapishanesi’nden İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup.
ÇARESİZ BİR ANNENİN ATATÜRK’E VE MEVHİBE İNÖNÜ’YE MEKTUPLARI
CUMHURBAŞANLIĞI Arşivi’nde bulunan Nâzım Hikmet ile alâkalı belgeler arasında, annesi ressam Celile Hanım’ın oğlunu hapisten kurtarabilmek için başta Atatürk olmak üzere devlet büyüklerine yazdığı mektuplar da yeralıyor.
Celile Hanım’ın Nâzım Hikmet portresi.
Celile Hanım, mektuplarında Nâzım’ın “vehim kurbanı olduğunu” söylüyor, özel bir af çıkartılarak serbest bırakılmasını rica ediyor ve oğlunun hapisten çıkması için sonraki senelerde İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe Hanım’a da müracaat ediyor
Nâzım’ın annesi Celile Hanım.
İşte bu belgelerden biri; Celile Hanım’ın 4 Haziran 1938’de Atatürk’e yazdığı mektup:
“Atam!
Ben, Selânik’teki merhum Enver Paşa’nın kızı Celile’yim. Oğlum şair Nâzım Hikmet, orduda komünizmi yaymak suretiyle isyan çıkartmak teşebbüsünde bulunduğu vehmiyle Harbokulu Askerî Mahkemesi tarafından Askerî Ceza Kanunu’nun 94. Maddesi mucibince 15 sene ağır hapse mahkûm edildi. Verilen hüküm bütün mânâsiyle vehme müstenid bir adlî hatadır. Kendisi beş aydan beri Ankara Merkez Komutanlığı Cezaevi’nde mevkuftur. Oğlumu mahkûmiyete götüren vehmin sebeplerini, hükümdeki kanunî ve maddî hataları birebir anlatıp sizi yormak ve kıymetli vakitlerinizi istaf etmek istemem. Yalnız istirhamım şudur:
Harbiye Okulu’ndaki dâvâ dosyasını Ankara Merkez Komutanı Demir Ali veya Ankara Garnizon Komutanı Mustafa Kemal Gökçe’ye yahut sizce itimadı hâiz bîtaraf herhangi bir kimseye tedkik ettiriniz. Eğer oğlumun suçlu ise ve hükmün isabetli olduğuna kanaat getirilirse buna ben de kanî olacağım ve mahkûm olduğu cezayı çekmesine isteye isteye katlanacağım.
Ancak, bîtarafâne yapılacak bir tedkik, oğlumun mâsum olduğu halde adlî hatâya kurban gittiğini göstereceğine emn bulunuyorum. Bu takdirde vatan hainlerine karşı bile göstermek büyüklüğünde bulunduğunuz ulûvv-ı cenâbı oğlumdan esirgemeyeceğiniz muhakkaktır; çünki Nâzım ne bir vatan haini ne memleketinin ordusuna kasdetmiş bir cânîdir.
O, sadece Türk Dili’nin emsâli arasında kıymetli bir hizmetkârı ve istikbalde senin yarattığın tarihi altın harflerle yazacak kalemlerden biridir. Felsefe-yi akîdesinin kendisini komitacı bir bolşevik tanınacak şekilde yanlış anlaşılmasının verdiği vehme kurban gitmiştir.
Mustarip bir ana sıfatıyle en büyük emelim, oğlumun mâsumiyetine sizin de kanaat getirmeniz ve onu affa lâyık görmenizdir. İstirhamlarımın reddedilmeyeceğine güvenerek, minnetle ellerinizden öperim büyük Atam.
Celile. Yenişehir’de merhum Bay Samih Rifat evinde” (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, 01019688-373, 374 ve 375).
Celile Hanım’ın Atatürk’e yazdığı mektubun ilk sayfası.
Celile Hanım, 12 Nisan 1939’da Mevhibe İnönü’ye yazdığı mektubunda da Mevhibe Hanım’ın “analık şefkatine” müracaat ediyor:
“Sayın Bayan İsmet İnönü,
Hanımefendimiz!
Şair Nâzım Hikmet’in anasıyım, oğlum vehim kurbanı olarak adlî bir hataya uğradı ve askerî mahkemece 28 sene ağır ceza hapsine çarptırıldı.
Çektiği sefalet, eskiden beri duçar olduğu siyatiği belkemiğine sızdırdı, şimdi de kalp başladı.
Tamamen suçsuz olduğu için, hususî bir affa uğraması yolunda Büyük Millet Meclisi’ne bir istida ile müracaat ettim.
İsmet İnönü gibi adalet muhibbi bir Ulu Şefimizin devrinde bîgünah oğlumun daha fazla hapislerde çürümemesi için yardımınızı analık şefkatinizden dilerim efendim.
Nâzım Hikmet’in bedbaht anası Celile” (Cumhurbaşkanlığı İsmet İnönü Arşivi; yer no: 2/12-32, fihrist no: 7791-2).
Celile Hanım’ın İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe Hanım’a mektubu.
.Murat Bardakçı
Giriş: 17.09.2017 - 03:04
Türkiye, uzaklardaki vefalı dostu Arakan'ı tam bir asır sonra hatırladı
Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ndeki belgeler, Arakan Müslümanları’nın İstiklâl Savaşı’ndan galip çıkmamızı heyecan içerisinde kutladıklarını, Mustafa Kemal’in ölümü üzerine yas ilân ettiklerini, 1939’daki Erzincan depreminden sonra çektikleri sıkıntılara rağmen para toplayıp gönderdiklerini ve tek taleplerinin “Uğradıkları Budist zulmünü dünyaya duyurmamız” olduğunu gösteriyor. Türkiye, uzaklardaki bu vefalı dostunun isteğini asırlık bir gecikmeden sonra başlattığı diplomatik çabalar ile şimdi yerine getiriyor.
GEÇEN hafta Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden bahsetmiş, burada bulunan Nâzım Hikmet ile alâkalı belgelerden bazılarını yayınlamış ve sözünü ettiğim arşivin ne kadar önemli olduğunu yazmıştım.
Bu hafta, aynı arşivde bulunan Arakan belgelerinden bazılarını yayınlıyorum...
Arakan Müslümanları’nın Mustafa Kemal’e gönderdikleri mektuplardan biri: Mustafa Kemal’in hangi şehirde olduğunu bilmedikleri için adreste “Ankara ve İstanbul” diye yazıyorlar.
TEBRİK EDİP RESMİNİ İSTEDİLER
Başında Türkiye’nin en tecrübeli arşivcilerinden olan dostum Muhammed Safi’nin bulunduğu ve özel izinle girilebilen bu arşivde Arakan Müslümanları hakkında da çok sayıda belge bulunuyor. Bu belgeler, “Rohingyalılar” da denen ve 1912’deki Balkan Savaşı’ndan buyana Türkiye ile yakınlaşmaya çalışan Arakan halkının Türkiye’nin 1918 sonrasında uğradığı felâketleri ve sonradan kazandığı başarıları yakından takip ettiklerini, hattâ güçleri nisbetinde maddî yardım gönderdiklerini gösteriyor.
Belgelerden görüldüğüne göre Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp bağımsızlığını elde etmesi ve ardından Cumhuriyet’in ilânı, Arakanlılar için umut olmuştu. Arakanlı liderler, Mustafa Kemal’e çeşitli vesilelerle mektuplar göndererek tebriklerini ifade ettiler, kendilerinin de unutulmamasını istediler ve Müslümanlar için yapılan yayınlarda kullanmak üzere fotoğraflarını talep ettiler.
Atatürk’ün ölümünün ardından Arakan Müslüman Cemaati adına İsmet İnönü’ye gönderilen başsağlığı mektubu. Mektupta, Arakan’da dükkânların kapatılıp dualar edildiği de yazılmış.
DEPREME 1700 İNGİLİZ LİRASI
Mustafa Kemal’in ölümünün haber alınması üzerine Arakan’da yas ilân edildi. Müslümanlar dükkânlarını kapattılar, camilerde dualar edildi ve yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye Türkiye’nin geleceği hakkında iyi temennilerinin yazılı olduğu telgraflar gönderildi.
Arakanlılar son derece fakir olmalarına rağmen Erzincan’da 1939’da meydana gelen büyük depreme de kayıtsız kalmadılar ve aralarında topladıkları 1700 İngiliz Poundu ile Kalküta Müslümanları’nın 1100 poundluk yardımını 1940 başında Rangun Yardım Cemiyeti vasıtası ile Ankara’ya yolladılar. Arakan’dan gelen bu tebrik ve taziye mektupları ile yardımlara Ankara sadece kuru ve resmî bir dille kaleme alınmış teşekkür cevapları yazdı ama yazılanlarda Rohingya Müslümanları’nın derdlerine devâ olacak tek bir satır yoktu.
Cumhurbaşkanlığı’nın, Arakan’ın fakir halkının 1939’daki Erzincan depreminden sonra gönderdiği 1700 İngiliz Lirası ile ilgili bir yazısı.
TEK BİR İSTEKLERİ VARDI
Rohingya’nın Müslüman halkı bize karşı böyle bir samimî muhabbet gösterirken tek bir talepte bulundu ve “Uğradıkları Budist zulmünü dünyaya duyurmamızı” istedi...
Aşağıdaki kutuda Arakan’dan 1991’de zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a gönderilen ve Rohingya’da bugün yaşanan dramın geçmişinin daha öncelere dayandığını gösteren ve
Türkiye’nin desteğini talep eden bir mektup yeralıyor. Türkiye, çok uzaklardaki bu vefalı dostunun isteğini şimdi neredeyse bir asırlık gecikmeden sonra başlattığı diplomatik atak ile yerine getiriyor.
Myanmar’ın eski başkenti Rangun’da 19. yüzyılın sonlarında bir Budist tapınağı
ARAKANLILAR BUGÜNKÜ FACİALARI 1991’DE DUYURUP ÖZAL’DAN YARDIM İSTEMİŞLERDİ
ARAKAN Müslümanları adına Rohingya Dayanışma Örgütü Başkanı Dr. Muhammed Yunus, 26 Kasım 1991’de zamanın Cumhurbaşkanı TurgutÖzal’a bir mektup göndermiş ve konunun Dakar’da o günlerde yapılacak olan İslam Konferansı Zirvesi’nin gündemine getirilmesi için Özal’ın desteğini istemişti.
BUDİST AJANLARIN İŞLERİ
Şimdi Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan bir mektup Arakan’da bugün yaşananların geçmişinin seneler öncesine dayanan bir “Budistleştirme” politikasının devamı olduğunu ve kesintisiz şekilde uygulanan bu politikanın başarıya ulaşması için Rangun yönetiminin soykırım yapmaktan bile kaçınmadığını gösteriyordu. Mektupta, bölgenin Budistleştirilmesi için yönetimin Budist ajanların masum Müslümanlar’a karşı yaptıkları her türlü zulme müsamaha gösterdiği ve 1978’deki “Ejderha Kralı” Operasyonu sonrasında 800 bin Arakanlı Müslüman’ın evlerini terkederek Bangladeş’e göçetmek zorunda bırakıldıkları da anlatılıyordu.
Rohingya Dayanışma Örgütü’nün yayınladığı ve Özal’a gönderilen mektuba da ilâve edilen bir bildiride, 1784’te Burmalılar’ın işgaline uğrayan Arakan’ın 1824’te de İngilizler tarafından işgal edildiği ve İngilizler’in 1848’de ayrılmalarının ardından Arakan’daki Müslüman halkın organize bir soykırıma tabi tutuldukları söyleniyor, yaşanan facialar ayrıntıları ile anlatılıyor ve maddeler halinde sıralanan hadiseler bölgede bugün meydana gelenlerin yeni değil, geçmişi yıllar öncesine dayanan bir politikanın devamı olduğunu gösteriyordu.
Aşağıda, Rohingya Dayanışma Örgütü Başkanı Dr. Muhammed Yunus’un Turgut Özal’a gönderdiği mektubunun bazı bölümlerini naklediyorum:
“...Burma’daki Müslüman azınlığın sorunu basit bir ‘çoğunluğun azınlığa karşı uyguladığı ayrımcılık’ değildir. Bu, Burmalı yabancı işgal kuvvetleri tarafından ‘Rohingya’ olarak bilinen bir Müslüman topluluğun tümünün kendi vatanı olan Arakan’da soykırıma maruz bırakılması, yok edilmesi ve ortadan kaldırılması sorunudur.
SOYKIRIMIN TARİHÇESİ
Rohingya Müslümanları, Burma’nın bugünkü batı ili olan ve üç yüzyıldan fazla bir süre boyunca bağımsız bir Müslüman Sultanlığı olan Arakan Eyaleti’nin toplam nüfusunun yüzde yetmişten fazlasını oluşturmaktadır. Burmalılar 1784’te burayı işgal ettiğinde Müslümanlar bağımsızlıklarını kaybettiler. Arakan’ı daha sonra 1824’te İngilizler işgal etti ve bir yüzyıldan uzun bir süre yönetti. 1948’de ayrıldıklarında Arakan’ı esasen o toprakların vârisi olan Rohingya Müslümanları’na değil, Burmalılar’a bıraktılar. O tarihten buyana, Arakan’daki Müslümanlar iktidardaki Burmalılar’ın plânlı bir şekilde yürüttükleri terör ve soykırım eylemlerine maruz kalmaktadırlar.
Askerî yönetimin Arakan’da Müslümanlar’a karşı işlediği suçlardan bazıları şunlardır:
1. Rohingyalılar etnik bir topluluk ve Burma vatandaşı olarak tanınmamakta, Bengalli kabul edilmektedirler.
2. Rohingya Müslümanları’nın ülkenin bir yerinden başka bir yerine gitmesi yasaktır. Hiçbir Rohingyalı başkent Rangun’a veya ülkenin başka bir yerine gidemez.
3. Devlette çalışanlar işten atılmıştır.
4. Müslümanlar devlette işe alınmazlar.
5. Hem kadın hem erkek Müslümanlar zorla çalıştırılmaktadır.
6. Rohingyalılar güvenlik güçleri ve bazı toplumsal unsurlar tarafından keyfi tutuklama, fiziki işkence ve öldürmeye varan muameleye maruz bırakılmaktadır. Arakan’da çeşitli cezaevlerinde 2000 kadar Rohingyalı tutulmaktadır.
7. Arakan’da en az 41 köy yerinden edilmiştir.
8. Rohingyalılar’ın toprağına, malına ve mülküne el konmaktadır.
9. Tarım ürünlerinden alınan vergi sadece Rohingyalılar için uygulanmaktadır.
10. Kadınların ırzına geçilmekte ve tacize maruz kalmaktadırlar.
11. 40’tan fazla cami kapatılmış veya yıktırılmıştır.
12. Arakan’da 20’den fazla medrese de aynı şekilde kapatılmış veya yıktırılmıştır.
13. Müslümanlar’ın iş yapmalarına veya küçük çaplı ticarete girmelerine izin verilmez. Yakın zamanda yaklaşık 200 kadar küçük esnaf tutuklanmış, dükkânlarına, mallarına ve değerli eşyalarına el konmuştur.
14. Rohingyalı öğrencilerin yüksek öğrenim kurumlarına girişinde zorluk çıkartılmakta, öğrenciler toplumsal unsurlar tarafından taciz edilmektedir.
Rohingya Dayanışma Örgütü’nün 1991’de Turgut Özal’a gönderdiği ve Arakan’da bugün yaşanan dramın geçmişinin anlatıldığı mektuptan bazı sahifeler.
Murat Bardakçı
Giriş: 18.09.2017 - 06:41
Tekbir
RESMÎ cenaze törenlerinde, 29 Ağustos’tan buyana Itrî’nin bestesi olduğuna inanılan Tekbir çalınıyor...
Uygulama, İçişleri Bakanlığı’nın 81 ilin valiliğine bu konuda gönderdiği yazı ile başladı, Şopen’in marşı yerine Tekbir’in icra edilmesi talimatı verildi ve Tekbir bando ile ilk defa Şehid Jandarma Uzman Onbaşı Muhammed Meriç’in cenazesinde çalındı.
Şopen’in Marşı, bizde bildiğim kadarı ile resmî olarak ilk defa 3 Aralık 1932’de Ankara’da vefat eden şair, dilci, idareci, milletvekili ve Bektaşî büyüklerinden Samih Rifat’ın ertesi gün yapılan cenaze merasiminde icra edilmişti.
Cenaze marşı konusunu 1990’ların başından itibaren gündeme getirmeye çalıştım, Şopen’in bestelediği ama aslında marş değil bestekârın 1830’larda yaptığı Si Bemol Minör 2 numaralı Piyano Sonatı’nın üçüncü bölümü olan ve artık “cenaze marşı” diye bilinen melodinin yerine Tekbir’in icrasının daha uygun olacağını defalarca yazdım.
Zira, hayata 1710’larda veda eden meşhur bestekârımız Itrî’ye ait olduğuna inanılan “Tekbir” tamamen “bize ait”, herkesin bildiği ve hemen her cenazede terennüm edilen bir eser idi; hattâ Son Halife Abdülmecid Efendi Tekbir’i orkestraya uyarlamıştı.
KARMAŞA İHTİMALİ VAR...
Meseleyi 29 Ekim 2015’te bu köşede tekrar yazmam üzerine Tekbir’in üzerinde durulmaya başlandı ve zamanın Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez de işin gerekliliğini gündeme getirdi. Derken askerî bandolarda görevli bazı müzisyen subaylar bu konuda çalışmaya başladılar, neticede Tekbir bandoya uyarlandı ve cenazelerde Şopen’in eseri yerine artık Tekbir icra ediliyor...
Şimdi yapılması gereken iki önemli iş var: İçişleri Bakanlığı’nın talimatının ardından Genelkurmay’ın da kendisine bağlı bandolara cenazelerde bundan böyle Tekbir’in çalınması konusunda bir emir göndermesi ve eserin resmî bando partisyonunun belirlenmesi...
Her iki konu da gayet önemlidir, zira 1920’lerdeki benzer bir karmaşanın, İstiklâl Marşı ile ilgili karışıklığın benzerinin ortaya çıkması ihtimali mevcuttur:
Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921’deki toplantısında Mehmed Âkif’in şiirinin “Millî Marş” olarak kabulünün ardından bir beste yarışması açılmış ama jüriye düşünülen bütün üstadlar müsabakaya yarışmacı olarak katıldıkları için jüri teşkil edilememiş ve yarışmadan bir netice alınamamıştı.
Bunun üzerine memlekette bir millî marş kargaşası yaşandı ve her besteci yaşadığı bölgede kendi marşını çaldırmaya başladı. İstanbul’un Asya yakasında Ali Rıfat Bey’in, Avrupa tarafında Zati Bey’in, Edirne’de Ahmed Yekta Bey’in, İzmir ile Eskişehir’de İsmail ZühdüBey’in, Batı Anadolu’nun İzmir dışındaki bölgelerinde yine Ali Rıfat Bey’in, Ankara’da da Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi Osman Zeki Bey’in eserleri icra ediliyordu. Bestelerin güfteleri aynı idi, “Korkma sönmez bu şafaklarda...” diye başlıyordu ama melodiler tamamen farklıydı.
DEMEK Kİ, KARAR DOĞRU İMİŞ!
Karmaşaya 1930’da son verildiği ve Zeki Üngör’e ait olan bugün kullanılan bestenin Millî Eğitim Bakanlığı tarafından “resmî marş” olmasının kararlaştırıldığı söylenir. “Söylenir” diyorum, zira çok aramama rağmen arşivlerde bu konuda bir belge bulamadım.
Günün birinde herhalde ortaya çıkacaktır...
Sözünü ettiğim iki meselenin, yani bandonun bütün askerî cenazelerde Tekbir’i icra etmesi konusunda emir verilmesi ve eserin resmî bando partisyonunun belirlenmesi işte bu yüzden, seksen küsur sene önceki karmaşanın yeniden yaşanmaması için gayet önemlidir.
Bu işin nasıl yapılacağına, meselâ “Tekbir de nereden çıktı? Şopen’in Cenaze Marşı’ndan vazgeçmek lâikliği bir tarafa atmaktır” diyen şartlanmış kafaların yeralmayacağı ve aklıbaşında kişilerden müteşekkil bir komisyon mu kurulacağına yahut değişik orkestrasyonların kulağa en hoş geleninin belirlenmesi için anket mi düzenleneceğine Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı beraberce karar verirler ve gereken noksanlar tamamlanmış olur.
Pek farkında değiliz ama, yurt dışındaki bazı klasik müzik sitelerinde iki haftadan buyana Tekbir meselesi tartışılıyor, bazı çatlak sesler yükseliyor ve “Otoriter İslâmcı rejim, Şopen’in marşını kaldırdı” deniyor...
Böyle söylediklerine göre, cenazelerde Tekbir’in icrası kararı demek ki gayet yerinde ve doğru imiş!
.Murat Bardakçı
Giriş: 22.09.2017 - 07:03
TEOG ve gerçek meslekler
GÜNLERDİR devam eden bir TEOG’un kaldırılması tartışması var ya...
TEOG’un öğrencilerin “kaliteli” liselere girebilmeleri için yapılan sınav olduğunu biliyordum ama sınavın nasıl yapıldığı, yani sistemin çalışma şekli hakkında hiçbir bilgim yoktu. Merak ettim, öğreneyim dedim ve öğrenciler için hazırlanmış formlarda şöyle mükemmel bir açıklama buldum:
“TEOG, temel eğitimden ortaöğretime geçiş sisteminin kısaltmasıdır. Bu yeni sisteme göre 6., 7. ve 8. sınıflarda altı dersten altı ayrı sınava girecek ve ağırlıklandırılmış merkezi sınav puanına eklenmiş yılsonu başarı puanlarının ortalaması ile liselere yerleşeceksin.
Altı temel ders için (Türkçe, Matematik, Fen ve Teknoloji, TC İnkılâp Tarihi, Yabancı Dil, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi) öğretmeninin sene içerisinde düzenlediği sınavlardan biri merkezî olacak. Üç sınavı olan derslerin ikinci sınavı, iki sınavı olan derslerin birinci sınavı merkezî olarak gerçekleşecek. Bu sınavlardan aldığın sonuçlar doğrultusunda ağırlıklandırılmış merkezî sınav puanın hesaplanacak.
6., 7. ve 8. sınıflarda birinci ve ikinci dönem sonunda girdiğin bütün sınavlar baz alınarak yılsonu başarı puanların hesaplanacak ve bu puan senin liseye yerleşme puanını etkileyecek. Sınavlara kendi okulunda gireceksin ve sorular çoktan seçmeli (dört seçenekli) olacak. Yanlışların doğrularını etkilemeyecek”.
SANKİ NÜKLEER FORMÜL!
Ne kadar basit bir açıklama değil mi? Peşpeşe girilen sınavlardan “ağırlıklandırılmış” dedikleri merkezî puan hesaplanacakmış, sonra altı ayrı sınavın ağırlıklandırılmış merkezî puanına yılsonu başarı puanının ortalaması ilâve edilecekmiş, vesaire, vesaire...
Sanki 14-15 yaşındaki gencin liseye gidebilmesini belirleme sistemi değil, nükleer bir formül izah ediliyor! “Kabataş Lisesi’nin giriş puanı, sınav puanlarının karekökünün entegraline beta katsayısının yüklenmesi sonucunda ortaya çıkan antimaddenin ışınım sürecindeki ışık hızı yoğunluğunun büyük patlama kosinüsündeki evrensel çatlama enerjisi ile ortaya çıkan salınım sarkacının ters orantılı olması üzerine belirlenir” der gibi birşey...
Geçen haftaya kadar veliler, çocuklarının TEOG’u nasıl aşacakları konusunda karalar bağlıyorlardı, şimdi TEOG olmadan ne edeceklerinin merakı içerisindeler. Değişikliği öğrencilerin farkedeceklerini ise pek zannetmiyorum, zira bu lüzumsuz sınav yarışı için kitaplara ve testlere öylesine bir dalmış vaziyetteler ki, ne olup bittiğini anlamalarının imkânı yok!
İŞLETMECİ YAĞMURU...
Asıl mesele TEOG’a giren öğrenciyi birkaç sene sonra bekleyen ve şifreyi andıran isimleri ikide bir değiştirilen LYS ve YGS gibi azaplar, yani iyi bir liseyi bitirme, ardından üniversiteye girebilme, daha sonra da mutlaka bir master yapabilme histerisi, yani yüksek öğrenim ve daha da yüksek bir diploma alabilmek merakı...
Bütün bu şartlandırılmaların neticesinde uğradığımız önemli bazı kayıpların farkında değiliz: 28 Şubat sonrasında 12 seneye çıkartılan zorunlu eğitim zanaatlere zaten büyük darbe indirmiş ve ara meslekler, çıraklık, dolayısı ile kalfalık ve ustalık tarihe intikal etmişti!
“Herkese üniversite, hattâ lisansüstü diploması verme” politikasının neticesi budur! Öğrenci temel öğretimden itibaren gerçek mesleklere burun kıvırıp para kazandıran, düzgün yaptığı takdirde üst seviyedeki devlet memurundan bile fazla gelir elde etme imkânı getiren işleri hatırına bile getirmeden sınav maratonuna ve üniversite koşusuna hazırlanır, meslek okullarındaki teorik eğitim de uygulamanın gerisinde kalırsa bir zamanlar zanaat cenneti olan Türkiye, şimdiki gibi bir zanaat fukarası hâline gelir!
Evlerdeki damlayan muslukları, akan çatıları yahut kopan kabloları artık hemen her köşe başında dağıtılan“işletme”yahut“uluslararası ilişkiler”diplomaları halledecek ise âmenna; ama öyle değil ise öğrencileri “meslek” ve “ustalık”kavramlarının öneminden haber etmemiz şarttır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.09.2017 - 03:54
Barzani'nin ailesine önce madalya takmış ve ardından idam etmiştik
Arşivlerimizde, Barzan Aşireti ile ilgili yüzlerce evrak vardır ve bu evrakın hemen tamamında aşiretin 19. asırdan buyana giriştiği başkaldırılar hakkında hiç de hoş olmayan hadiseler kayıtlıdır. İşte, bunlardan biri: Bugünlerde tehlikeli bir referandum macerasına atılan Mesud Barzani’nin yabancı diplomatlarla, özellikle de Ruslar ile görüşmeler yaptıktan sonra İstanbul’a başkaldıran amcası Abdüsselâm Barzani’ye Sultan Reşad tarafından önce madalya verilmesinin ama bir sene sonra idam edilmesinin öyküsü!
MESUD Barzani son derece tehlikeli neticelere sebep olabilecek bir referandum macerasına atıldı...
İsmini son senelerde gittikçe daha fazla işitmeye başladığımız Barzani ailesi hakkında arşivlerimizde, yani Osmanlı Arşivleri’nde dünya kadar belge vardır ve bu belgelerin tamamı araştırmacılara açıktır.
Mesele işte burada, yani arşivden bu belgeleri alıp yayınlamak zahmetine katlanacak araştırmacıların ortaya çıkmalarında...
BİNLERCE BELGE VAR
Sözünü ettiğim evrak nelerle alâkalıdır bir bilseniz... Barzaniler’in 1800’lerin başından buyana genellikle devlete başkaldırıdan ibaret olan faaliyetleri, aşiret liderlerinin Osmanlı İmparatorluğu, Rusya ve İran arasında gidip gelmeleri, yabancı diplomatlar ile temasları, diğer aşiretlerle ve askerî birlikler ile girdikleri çatışmalar, tutuklanmalar, cinayetler, baskılar, ihbarlar, vesaire...
“Bağımsızlık” ifadesi bölgede o devirde pek kullanılan bir kavram olmadığı için arşivlerde muhafaza edilen belgelerde sadece “isyan” sözü geçer ve Barzan Aşireti’nin İstanbul’a karşı seneler boyunca devam etmiş olan başkaldırısı ile alâkalı bilgiler yeralır.
Sözünü ettiğim belgelerden 280 küsuru da hiç hoş olmayan bir başka hadise, 1914 Kasım’ında infaz edilen bazı idam kararları hakkındadır...
AŞİRETİN GÜCÜ ARTIYOR
Şimdi kısaca, başkaldırıdan darağacına uzanan bu acı hadiselerden bahsedeyim:
20. yüzyılın ilk senelerinde, Barzan Aşireti’nin başına, Şeyh Abdüsselâm geçti. Abdüsselâm’ın babası Şeyh Muhammed devlete başkaldırdığı gerekçesi ile Sultan Abdülhamid’in emri ile Hamidiye Alayları tarafından ailesi ile beraber bugünkü Kuzey Irak’tan alınıp Bitlis’e sürgün edilmişti, memleketine dönebildiğinde de fazla yaşamamıştı.
Şeyh Muhammed’in Abdüsselâm, Ahmed, Babo, Muhammed Sıddik ve Mustafa isimlerinde beş oğlu vardı. Abdüsselâm’ın liderliğe gelmesi ile beraber Nakşibendî olan Barzan Tekkesi’nin gücü artmaya, aşiretler de daha fazla silâhlanmaya başladılar ve neticede Barzanî ailesinin bugünkü gücü o senelerde başladı.
Abdüsselâm Barzani (soldan ikinci).
RESMÎ DİL TALEBİ
Abdüsselâm diğer aşiretlerin yanısıra siyasî alanda faaliyet gösteren Kürt cemiyetleri ve partileri ile temasa girişti ve 1907’de Bâbıâlî’den Kürtçe’nin bölgede resmî dil kabul edilmesi, mahallî idarecilerde Kürtçe bilme şartının aranması, mahkeme kararlarının şeriat hükümlerine göre verilmesi ve bölgeden toplanan vergilerin yine bölgeye harcanması taleplerinde bulundu.
Bu talepleri silâhlı hareketlerin de takip etmesi üzerine Bâbıâlî bölgeye Dağıstanlı Mehmed Paşa’nın komutasında birlikler sevkedince Abdüsselâm hâkim olduğu toprakları bir seneliğine terketti. Barzan’a giren birlikler Abdüsselâm’ın ailesi ile beraber kardeşi Mustafa’yı da tutuklayarak Musul’a götürdüler.
O sırada üç yaşında olan Mustafa, sonraki senelerde “Molla Mustafa Barzani” diye tanınacaktı...
Molla Mustafa Barzani.
YABANCILARLA TEMASLAR
Abdüsselâm’ın Barzan’a dönmesinin ardından bölgedeki çatışmalar tekrar başladı ama düzeni tekrar sağlamak isteyen Osmanlı Hükümeti ile ayaklanan aşiret arasında anlaşmaya varıldı ve hükümet geçmişte yaşanan tatsızlıkları unutmaya karar verdi. Hattâ, 17 Ağustos 1913’te Sultan Reşad, sonraki senelerin “Talât Paşa”sı olan zamanın İçişleri Bakanı TalâtBey ile Sadrazam Said Halim Paşa’nın talebi ile Abdüsselâm Barzani’ye bir de nişan gönderdi: Dördüncü rütbeden Osmanlı Nişanı...
Sultan Reşad.
Ama, gerginlik Abdüsselâm’a padişah tarafından nişan verilmesi, yani madalya takılması ile de son bulmadı ve Türk Edebiyatı’nın çok önemli isimlerinden birinin, Süleyman Nazif’in Musul Valiliği sırasında çatışmalar yeniden başladı. Süleyman Nazif, İstanbul’a gönderdiği şifreli telgraflarında “isyancılara madalya verilmesinin başkaldırılarından doğan ümitlerini arttırdığını” söylerken kendisini yakalamak için gönderilen birliklerden kaçan Şeyh Abdüsselâm bir ara Ermenistan taraflarına gitti, orada Rus Çarı Nikola’nın temsilcileri ile görüştü, sonra gizlice döndü ama misafir olarak kaldığı bir köyde kendisini ağırlayan evsahibinin ihbarı üzerine tutuklanıp Musul’a götürüldü.
Süleyman Nazif.
‘UNUTTUK, BUNLARI DA ASIN!’
Musul’da 16. Kolordu Askerî Mahkemesi’nde yargılanan Şeyh Abdüsselâm ile adamları 15 Kasım 1914’te idama mahkûm edildiler. Sultan Reşad, Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın 24 Kasım’da tasdik için kendisine gönderdiği mahkeme kararını iki gün sonra, 26 Kasım 1914’te onayladı ve Şeyh Abdüsselâm ile adamları Musul’da idam edildiler. Bu idamlardan sonra bir de tuhaflık yaşandı: Harbiye Nezareti’nden Musul’a bir başka yazı gönderilerek “Daha önce yollanan idam kararına bazı isimlerin yazılmasının unutulduğunun farkedildiği” söylendi, birkaç kişinin daha darağacına gönderilmesi talimatı verildi ve emir yerine getirildi...
Musul Askerî Mahkemesi’nin Abdüsselâm Barzani ve adamları hakkında verdiği idam kararının ilk sayfası.
Şeyh Abdüsselâm’ın idamının ardından Barzan Aşireti’nin başına o sırada 18 yaşında olan kardeşi Ahmed geçecek, onun yerini sonraki senelerde MustafaBarzani alacak ve MustafaBarzani’nin oğlu Mesud Barzani de babasının ardından Barzan Aşireti’nin lideri olacaktı.
Sultan Reşad’ın Abdüsselâm Barzani ve adamları hakkındaki idam fermanı.
MADALYA YERİNE PASAPORT
Devlet ile Barzan Aşireti arasında bir buçuk asırdan buyana yaşanan tatsızlıkların geçmişi kısaca işte böyle ve gördüğünüz gibi değişen pek birşey yok! Barzanlar’ın liderlerine geçmişte önce madalya takıyor ve ardından idam ediyoruz; seneler sonra da Turgut Özal’ın talimatı ile diplomatik pasaport veriyor ama Mesud Barzani’nin referanduma kalkışması üzerine Meclis’i tezkere için toplantıya çağırıyoruz.,
Abdüsselâm Barzani’ye madalya verilmesi hakkında Sultan Reşad’ın iradesi.
Ve, bütün bu öngörüden yoksun işler arasında tek bir görüş doğru çıkıyor: Süleyman Nazif’in bundan bir asır önce söyledikleri; yani madalya takma, vesaire gibi hareketlerin başkaldırıdan kaynakların ümidleri arttırmaktan başka bir işe yaramadığı...
Mesud Barzani
.Murat Bardakçı
Giriş: 27.09.2017 - 06:04
Ankara Andlaşması ve ekran gevezeleri
MESUD Barzani’nin yaptığı referandum Türkiye’de de gündemin ilk sırasına yerleşince, TV’lerimizde hemen her gün arz-ı endâm eden profesyonel konuşmacılara da gün doğdu. Şimdi sabah-akşam Musul ile Kerkük’ten bahsediyor; Lozan, Ankara, vesaire andlaşmaları yorumlayıp duruyorlar!
Bu profesyonel konuşmacılara “profesyonel çenebazlar” yahut “gevezeler” demek aslında daha doğru olur. Zira yaptıkları iş katıldıkları programlarda bilgi vermek, ortaya elle tutulur birşeyler koymak yahut seyirciyi aydınlatmak falan değil, sadece çene çalıp kendilerini göstermekten ibaret!
Maaşallah, bilmedikleri hiçbirşey yok ve hepsi âlim-i küll, yani her mevzuda âlim! Meselâ kadın hakları konusundaki programa davet ediliyor, iştirak buyurup uzun uzun konuşuyorlar; derken sohbet bir başka konuya, diyelim ki petrol fiyatlarına geliyor ve onu da anlatıyorlar. Program sırasında Başkan Trump hakkında bir haber mi geldi, bu defa Amerika’nın yönetim sistemi ve dış politikası hakkında milleti irşad ediyorlar! Devlet idaresinden çiçekçiliğe, Musul-Kerkük meselesinden İngiltere ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilere, Almanya seçimlerinden İstanbul’un kanalizasyon problemlerine kadar aklınıza gelebilecek hemen her konuda güya bilgileri var, şakır şakır anlatıyorlar ama dediklerinde dinleyenin istifade edebileceği tek bir mâlûmat bulabilene helâl olsun! Söyledikleri sadece lâftan, sadece bol ve bomboş lâftan ibaret!
SAKIN HAAA İNANMAYIN!
Bir günde bazen birkaç kanal dolaşan, diğer kanalların davetlerine ekranlarda arz-ı endâm etmekten vakit bulamayıp gidemedikleri zamanlarda telefonla bağlanan profesyonel gevezelerimiz Barzani’nin referandumunun ardından şimdi Musul, Kerkük, Lozan ve Ankara Andlaşmaları hakkında ahkâm kesiyorlar!
Ve, söyledikleri ne varsa, hepsi yanlış!
Bu iki andlaşma ve daha sonra imzalanan protokoller Türkiye’ye Irak’a müdahale hakkı verirmiş de, Musul üzerinde zaten hakkımız varmış da, bu husus Lozan’ın 16. maddesinde açıkça ifade edilmişmiş de, vesaire, vesaire...
Ekran gevezelerinin konuştukları bahisleri aslında hiçbir şekilde bilmemeleri dışında ortak bir noktaları daha var: Yayınlara katılmadan önce programda anlatacakları konuları asla araştırmamaları, kitap karıştırıp tek bir satır bile okuma zahmetine katlanmamaları ama temennileri ve zanları ile internetten gördükleri yalan-yanlış kırıntıları “bilgi” diye ortalığa saçmaları!
“Cahil cesareti” denen şey herhalde budur; zira, Lozan’ın “feragat” bahsi olan meşhur 16. maddesini “Türkiye’nin Musul üzerinde vârolan hakkı” olduğunu iddia etmenin yahut Ankara Andlaşması’nın Brüksel Hattı’ndan bahseden ilk maddesinin “garantörlük” olduğunu söyleyebilmenin “cehalet” ve “cesaret” kavramlarının dışında izahı hiçbir şekilde mümkün değildir!
BUNLAR MI UZMAN?
Ekranlarda görünmeye hevesli bazı akademisyenler de birkaç günden buyana profesyonel çenebazların yolundan gitmeye başladılar. “Devletlerarası hukuk uzmanı” olduklarını söyleyen bu zevât Barzani’nin referandumunun ardından gazetelere demeç üstüne demeç veriyor, kadrolu çenebazlardan yer bulabildikleri takdirde ekrana çıkıp “Türkiye’nin müdahale hakkı”ndan bahsediyorlar...
Açık ve net şekilde ifade edeyim: Türkiye, Irak sınırı ve Musul bahsinde Lozan ve Ankara Andlaşmaları ile diğer protokollerin hiçbirinde “garantör” olarak geçmez, sadece “taraf”tır ve bu andlaşmalar ile protokoller Türkiye’ye sınır yahut Musul konularında bir değişiklik hâlinde müdahale hakkı vermez. Ankara Andlaşması’na göre sadece Türkiye’nin değil, andlaşmaya taraf olan İngiltere’nin de böyle bir hakkı yoktur! Günlerdir “Hakkımız var, gireriz, alırız, ilerleriz, oralar zaten bizimdi, şimdi yine bizim olacak” diyen ekran gevezeleri ile güya devletler hukuku uzmanı olan zevât ise TV’lerde görünmek yahut isimlerini duyurmak maksadıyla böyle konuşarak hem karar mercilerini hem de milleti yanıltmakta, yani memlekete zarar vermektedirler!
Peki, Türkiye Kuzey Irak’ta olup bitenlere müdahale edemez mi?
Eder, bıçak kemiğe dayandığı takdirde herhalde zaten edecektir ama bu iş hayalî anlaşma maddelerinden meded umarak değil, gücüne güvenerek, yani “Güvenliğim tehdit altında idi, müdahale ettim”diyerek yapılır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 29.09.2017 - 06:08
Türkçe'ye bak, süngüye davran!
TÜRK Dil Kurumu yine çalışmış, çabalamış, yabancı dillerden alıp kullandığımız bazı kelimelere Türkçe karşılıklar bulmuş, meselâ “petrol”ü “yer yağı”, “doğal gaz”ı “yer gazı” yapmış. “Store”a “sarma perde”, “SMS”e “kısa bilgi”; bir mutfak terimi yani bir çeşit doğrama biçimi olan “jülyen”e de “şerit doğrama” denmesini istiyorlar.
Hayırlı olsun, canı isteyen bunları kullansın, “Dur şu sarma perdeyi indireyim de istediğin şerit doğrama yöntemi hakkında sana kısa bilgi yollayayım” yahut “Zeytinyağı deyince aklıma geldi; yer yağının varil fiyatı yükselmiş, acaba yer gazı da etkilenir mi? Kaloriferleri fazla açmayalım” deyip anlaşılmaz ve tuhaf olsunlar!
Senelerdir kullanılan ve dile yerleşmiş olan kelimelere, meselâ “petrol”e Türkçe karşılık bulmaya çalışmak hangi akla hizmettir bilmiyorum, Türkçe karşılıklarının bulunması şart olan bazı sözler dururken “jülyen doğrama”, “stor” yahut “hyperloop” gibi az bir kesimin kullandığı ibârelere karşılık aramak herhalde vakit bolluğundandır!
Yabancı dildeki kelimeleri benimsememizin iki öncelikli sebebi vardır. O kelimenin ya Türkçe’de henüz bir karşılığı yoktur, yahut ibâre bugünkü sür’at çağına uygun şekilde kısadır. Sadece kelimelerin değil, kurulan cümlelerin bile kısaldığı bir devirde hiç kimseye tek heceli “stor” yerine dört heceli “sarma perde” dedirtemezsiniz.
BEN VAR ÇOK KUTLAMAK!
Türk Dil Kurumu’nun Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaçalin uydurdukları, yahut kendi ifadeleri ile “önerdiği” kelimeleri Anadolu Ajansı’na anlatırken kim olduklarını söylemediği “kötü niyetlilere” veryansın eden, “üstüne yatmalı”, “yarmalı” ve de “sarmalı” bir demeç vermiş...
Dil profesörü olan Kaçalin’in söylediklerinin bazılarını kelimesine ve telâffuzuna dokunmadan aynen naklediyorum:
“...Bizim karşılıklarımızı bekliyolar nası çatarız diye, bi de bi de bekliyolar ihtiyacımızı Dil Kurumu’nun karşılığını kullanalım, vakit geçiyo, yerleşmeden yani bu iyi niyetle de bekleyenleri biliyoruz. Biz halkı da işin içine dahil ediyoruz bunu tabii şöyle de anlayabilirler yani kötü niyetliler, işte Dil Kurumu bir şey çalıştığı yok, bilmiyo da aslında konuyu, ona buna soruyo, işte onun da üstüne yatıyo. Öyle değil. Dil, yani sanat ve zekâ olarak kimin güzel kullandığını bilemezsiniz. Biz hizmet ediyoruz, teknik olarak işte ameliyat ediyoruz, yarıyoruz, sarıyoruz. Sanatkârlık ayrı bişey, dil ustalığı, zekâ kıvraklığı ayrı bişey. Onun kimde olduğunu bilemezsiniz. Çok güzel bir karşılığı ummadığınız bir kişi verebilir. Bunu bunun için yapıyoruz”.
Ne muazzam bir Türkçe ve nasıl muhteşem bir üslûp değil mi? Ben şimdi var okumak yeniden bu sözleri, sonra gitmek Kurum’a ve takdir edeceğim onları. Kahrol o kötü niyetliler! Amaç zaten değil mi hizmet? Eeee kıvrak zekâlı başka bişeydir güzel Türkçe. Ah benim çamurlara düşmüş ses şeyim, aaaaa, yani ses bayrağım!
YAYIN YAPIN, YAYIN!
Prof. Kaçalin Kurum hakkında kötü niyet taşıyanların mevcut bulunduğunu düşünmekle, yanılıyor. Bugün Kurum’a karşı peşin fikirlerle kötü niyet besleyen tek bir kişi bile herhalde yoktur, zira Türk Dil Kurumu artık ilmî bir merkez değil, mizahî bir teşekküldür! “Zapping”i “geçgeç”, “raket”i “vuraç”, “sürpriz”i “şaşırtı”, “eküri”yi “ahırdaş”, “efervesan”ı “fışırdayan” yapan; “elmek”, “yelleç”, “tutu”, “emmeç”, “tüytop”, “burgaç” ve “ası” gibisinden takırtıları ortaya atan, “izlem tasarımı paydaş çözümlemesi” gibisinden muammalar telâffuz eden bir müesseseye kızılmaz, sadece gülünür ama sonrasında esef edilir!
Senelerdir söylüyorum ve yazıyorum: Bir zamanlar gayet müzikal ve âhenkli olan, düzgün konuşulduğunda ruhlara sükûn veren Türkçe, mâlûm Kurum’un sayesinde bugün bir kakofoni yığını hâlindedir!
Dolayısı ile Türk Dil Kurumu’nun yapması gereken iş bu kelime uydurma tuhaflığından vazgeçip bir zamanlar her nasılsa neşrettikleri“Tarama” ve “Derleme”sözlükleri âyarında eserler vermek ve en önemlisi de, kuruluşlarının üzerinden geçen 85 seneden buyana yayınlamayı bir türlü beceremedikleri Etimoloji Lügati’ni artık çıkartmaktır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 01.10.2017 - 03:24
Açe'nin Sultanı, Kanunî'den askerî yardım; Arakanlılar da Atatürk'ten Kur'an tefsirine destek istemişlerdi
Türkiye, Uzakdoğu Müslümanları için her zaman bir ümid ve bir muhabbet merkezi oldu. Endonezya’daki Sumatra Adası’nda hüküm süren Açe Sultanı 1566’da Kanunî Süleyman’a gönderdiği mektupta “Burası sizin köyünüzdür” derken, Arakanlı bir ilâhiyatçı da 1924’te Mustafa Kemal’den Kur’an’ın düzgün şekilde tefsiri için yardım talep ediyordu.
ÖNCEKİ haftalarda da yazmıştım: Myanmar’daki Budist baskısı altında bugün bin türlü dert ve acı ile boğuşan ve topraklarını terketmek zorunda bırakılan Arakanlılar, Türkiye’ye her zaman büyük muhabbet hissetmiş; çektikleri maddî sıkıntılara rağmen Balkan Harbi, Dünya Savaşı ve Millî Mücadele senelerinde yardımlar göndermiş, hattâ 1939’da Erzincan’da yaşanan büyük depremin sonrasında da karınca-kararınca birşeyler yapmaya çalışmışlardı.
URDUCA BİR MEKTUP
Bugün bu sayfada, Arakanlılar’ın Türkiye’den 1924 Haziran’ındaki bilinmeyen bir taleplerine, Kur’an tefsiri konusunda Mustafa Kemal’den yardım istemelerine yer veriyorum...
Bu konudaki belgeler de, Arakan hakkında daha önce yayınladığım belgelerin bulunduğu Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde muhafaza ediliyor. Arşivin başında bulunan ve evraktan beni haberdar eden dostum Muhammed Safi’ye bu vesile ile tekrar teşekkür ediyorum.
Sözkonusu belge, Hakim Muhammed Hüseyin isminde Arakanlı bir ilâhiyatçının 9 Haziran 1924’te Mustafa Kemal’e gönderdiği Urduca bir mektup...
50 SENE UĞRAŞMIŞ
Hakim Muhammed Hüseyin, mektubunun girişinde Kur’an üzerine ciddî çalışmalar yaptığını, bu konuda daha önce hem İngiltere’nin Hindistan Genel Valisi’ne, hem de Mustafa Kemal’e yazdığını ama cevap alamadığını söylüyor, her taraftan engellemelerle karşılaştığını anlatıyor ve Mustafa Kemal Paşa’dan hem eserinin yayınlanması, hem de Kur’an’ın düzgün şekilde tefsir edilmesi için yardım istiyor.
Mustafa Kemal’in adresi olarak “Millet Meclisi Başkanı, İstanbul veya Ankara” ibâresinin yazılı olduğu Urduca mektupta daha sonra şöyle deniyor:
“İslam’ın hâmîsi Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya en derin saygılarımla,
‘Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun’ duasından sonra mektubuma başlıyorum. Allah Teâlâ bana bu satırları yazmayı nasip etti. Allah’ın izniyle 50 yıldır toplumun birlik ve beraberliği, bilhassa Müslüman ve Hristiyan toplumlarını birarada tutmak için önceki kitaplara uygun olarak tebliğ işiyle kimseden maddî bir yardım almadan, adeta mezbahaya, av sahasına dönmüş olan günümüz dünyasında sulhu tesis etmek için bütün insanlığın birlik ve barışı adına güzel bir ortam oluşturmak için çabalıyorum.
Kutsal kitapların hayata ışık tutan yönlerini anlatmak uğruna türlü eziyetler, can ve mal endişesi vesaire gibi zorluklara yarım yüzyıllık şu zamanda katlanmak zorunda kaldım. Bunlardan şimdi burada bahsetmek abesle iştigal olur, ancak şunu anlatmadan geçemeyeceğim. Şöyle ki, toplam 104 kitaptan biri olan ‘Asl-u Nakl-i Kur’an’ kitabımı ilmî bir komisyon tarafından Kur’an’ı yerel dillere çevirmek üzere kaleme aldım. İkinci olarak da ‘Aftâb-ı Ma’rifet Kur’an’ adlı eseri yazdım. İki kitap, yaklaşık üç cilddir.
Bunları altı defa baskıya verdim fakat bana karşı çıkanların kötülükleri nedeniyle doğru düzgün bir baskı yaptıramadım. Eğer sizler orada Urduca’dan Türkçe’ye tercüme ettirip ilim sahiplerinin dikkatine sunmak üzere basmak isterseniz benden talep edebilirsiniz, müsveddesini derhal göndermek isterim.
Benim fikrime göre, Müslümanlar Kur’an’ı bırakıp ifsada düştüler. Eğer güçlü bir şahsiyet dünyada onları fenalıktan kurtaracak ise bunu ancak Kur’an’ın aslı ile yapabilir. Nasıl ki Peygamber zamanında putperestler ve benzeri toplumlar helâk olmaktan kurtulup tek bir ilâha yöneldiler ve bedevilikten çıkıp dünyaya hükmettiler ise, aynı şekilde şimdi de işte bu Kur’an’ın Peygamberimizin zamanındaki Araplar’ın dilini bilen âlimlerden meydana gelen komisyonun yapacağı doğru tercümesiyle günümüzün çok dinli inançlarıyla avâreye dönmüş olan müşrik ve cahiliye toplumu ifsaddan kurtulmakla kalmayıp tek bir Allah’a inanır şekle dönüşüp ahlâkî ve amelî alanda kâmil olabilecek ve Kur’an’ın getirdiği tevhid dinine kavuşacak bir kabiliyet edinebilecektir.
Hakim Muhammed Hüseyin’in Mustafa Kemal’e gönderdiği Urduca mektup
ASIL MEKTUP, TOPKAPI’DA
Kur’an’ı doğru şekilde anlamak için Kur’an ilmine vâkıf âlimlerin oluşturacağı komisyonun Veron, Tua, Avesta, İsna, Vespro, Tevrat, Zebur, İncil vesaire gibi mukaddes kitapları da bilmeleri gerekir. Çünki, Kur’an önceki kutsal kitapları da kapsar. Kur’an öyle kutsal kitaptır ki, onu bilen önceki bütün kutsal kitapları da bilir.
Sizlerin ve toplumların hizmetkârı, Burma’nın Bahan bölgesindeki ‘Dünya Din ve Toplumları Birliği’ Editörü ve Fahrî Sekreteri Hakim Muhammed Hüseyin”.
Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde, mektuba cevap verilip verilmediği konusunda bir kayıt yahut bir belge bulunmuyor...
Ama, Topkapı Sarayı Arşivi’nde yine o taraflardan, bugün Endonezya’nın sınırları içerisinde bulunan Açe’den Kanunî Sultan Süleyman’a gönderilmiş öyle bir mektup var ki...
Sözünü ettiğim mektubu, bu sayfadaki kutuda okuyabilirsiniz...
AÇE SULTANI’NDAN KANUNİ’YE: AÇE KÖYÜNÜZ, BEN DE HİZMETKÂRINIZIM
BİR zamanlar bugün Endonezya’ya ait olan Sumatra Adası’nın kuzeyinde hüküm süren “Açe Sultanlığı” adında bir devlet vardı...
13. asırdan 1900’lerin başına kadar devam eden Açe Sultanlığı 16. yüzyıldan itibaren önce Portekizliler’in, ardından da Hollandalılar’ın saldırılarına uğradı. 1903’ten itibaren Hollanda’nın sömürgesi oldu, İkinci Dünya Savaşı’nda Japon işgaline uğradı ve Açe’nin halkı bugün Arakanlılar’ın yaşadıklarının aynını yaşadılar. Japonlar, Müslüman olan Açeliler’in dinlerini değiştirip Şinto yapabilmek için her türlü çabayı gösterdiler ama halkın şiddetli direnişi bu çabalara mâni oldu.
Osmanlı İmparatorluğu, Açe ile asırlar boyunca alâkadar oldu; bazen silâh ve askerî uzmanlar gönderdi ama mesafenin uzak olması istendiği şekilde yardımda bulunulmasını engelledi. Açe ise İstanbul’a her zaman bağlı kaldı, hutbelerde Osmanlı hükümdarlarının isimleri okundu, hattâ 1856’daki Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Halifesi’ne maddî yardım bile gönderdiler.
‘HUTBELER SİZE OKUNUYOR’
Topkapı Sarayı Arşivi’nde E-8009 numarada bulunan ve Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’in 7 Ocak 1566’da Kanunî Sultan Süleyman’a gönderdiği mektup, Açeliler’in Türkiye’ye nasıl büyük bir muhabbetle baktıklarını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olmak istediklerini gösteriyor.
Bu mektup ilk defa 1963’te, Razaulhak Şah tarafından Ankara Üniversitesi’nin çıkarttığı “Tarih Dergisi”nde yayınlanmış, Şah metni Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde verdiği doktora tezinde de kullanmıştı. Ama daha sonra başkaları bu belgeyi aldılar, bulan ve ilk kullanan Razaulhak Şah’tan bahsetmeden, sanki kendileri ortaya çıkartmış ve tercüme etmiş gibi kullandılar!
Mektuptaki en can alıcı ifade, Açe Sultanı Alâeddin’in Kanunî’ye hitaben “Açe sizin köylerinizden biridir ve ben de hizmetkârınızdan biriyim” şeklindeki sözleri idi...
Sultan Alâeddin mektubunda Kanunî’den yardım istiyor ve kısaca, “Biz burada Portekizliler ile savaşıyoruz. Çok sıkıştık. Bu fakir ve yetim, düşman arasında yalnız kaldı. Allah ve peygamber aşkına, Portekizliler gelmeden bize ve Mekke’ye giden hacılara yardım edin. Her türlü yardımı yapacağınıza itimadımız tamdır.
Buradaki ‘Diva’ denen adalar yirmi dört bin adettir, on iki bininde Şafiî mezhebinden olanlar yaşar. Oruç tutar, namaz kılar ve hutbelerde isminizi zikrederler.
‘YARDIM EDİN, MAHVEDELİM’
Allah’ın izni ve yüce himmetiniz ile doğudan batıya kadar mevcut olan bütün kâfirler ortadan kaldırılacaktır. Âlet ve teçhizatla donanmış bir donanma gönderdiğiniz takdirde, Portekizliler’in mahvolacağını taahhüt ediyoruz. Ama yardım etmediğiniz takdirde mahvolacağız ve Portekizliler hacıların yolunu kesecekleri için Müslümanlar büyük zarar göreceklerdir.
Hindistan’daki padişahlar Portekizliler’in yardımını istiyorlar ama biz zadece sizden yardım talep ediyoruz.
Lütfen, kaleleri dövecek toplar gönderin. ... Açe sizin köylerinizden biridir ve ben de hizmetkârınızdan biriyim” diyor.
Sultan Alâeddin’in mektubu İstanbul’a Kanunî’nin vefatından sonra ulaşabilecek, Osmanlı tahtının yeni sahibi İkinci Selim mektuba cevap verirken Açe’ye kadırgalar ve silâh da gönderecek ama aradaki mesafenin fazlalığı arzu edilen yakınlığın sağlanmasına engel olacaktı.
Açe Sultanı Alâeddin’in Kanunî Sultan Süleyman’a gönderdiği mektup
“Ol Zübeyde Mustafa’nın annesi, / Ol sedeften doğdu ol dür dânesi / Gün gelip oldu Rıza’dan hâmile / Vakt erişti hafta ü eyyam ile / Geçti böyle nice ay nice sene / Vakt erişti bin sekiz yüz seksene” gibisinden tuhaflıklarla başlar, sonra Bandırma Vapuru’nu Hazreti Muhammed’in miraca çıkarken bindiği Burak’a benzetip Samsun yolculuğunun “Atatürk’ün miracı” olduğunu söyler; bir başka şiirinde de “Atatürk ekber! Atatürk ekber! Evliya odur, Peygamber odur” diye haykırır!
Yusuf Ziya Ortaç 1938’de “Yoktan var ediyordu Tanrı gibi her şeyi” derken Edip Ayel “İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!” diye yazar. Moiz Kohen Tekinalp de bir “Yeni Âmentü” kaleme alır: “Türkiye için âhıret günü yoktur. ...Gazi’nin Allah’ın en sevgili kulu olduğuna kalbimin bütün hulûsuyla şehâdet eylerim!”
1930 sonrasında kaleme alınmış böyle daha birçok şiir vardır ama Behçet Kemal’in “Atatürk Mevlidi” bu işin, yani yalakalık edebiyatımızın emsâli olmayan zirvesidir!
Bu saçmalıkları, Edirne’deki bir ilkokulda birbirinden sevimli üç küçük kız öğrencinin Atatürk’ün büstünü şemsiye ile yağmurdan “korumaları”nı bir velînin fotoğraflaması ve fotoğraf hakkında yapılan yorumları görünce hatırladım.
İÇERİYE GÖTÜRECEĞİNE...
Velîye bakın! Üç çocuk ıslanmasına mâni olmak istedikleri büstün üzerine şemsiye tutuyor ama kendileri sırılsıklam oluyorlar; bunu gören velî “Çocuklar, haydi içeriye girin, yoksa hastalanırsınız” diyeceği yerde fotoğraflarını çekip sosyal medyaya koyuyor ve yapılan iş “Yaşları küçük ama yürekleri büyük” diye takdir ediliyor.
O velî büstü ıslanmaktan korumak için şemsiye açan ama kendisi sırılsıklam hâle gelen çocuk acaba kendi evlâdı olsa aynını yapar, “Aferin yavrum. Sen ıslan ama Atatürk’ün ıslanmasına mâni ol!” diyerek fotoğrafını mı çekerdi, yoksa “Kızım ne yapıyorsun? Çabuk içeriye gir” diye elinden tutup götürür mü idi, merak ediyorum!
Aşırılıkta, yani “ifrat” ve “tefrit”te üzerimize yoktur, Atatürk bahsinde yaptığımız da budur ve Atatürk aleyhtarlığının son senelerde artmasının sebeplerinin başında da bir türlü kurtulamadığımız bu “ifrat” ve “tefrit” derdimiz gelir.
Hep söylüyorum, burada da tekrar edeyim:
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde iktidarı ellerinde bulunduranların çoğunun, hattâ tamamının özel evrakı elimden geçti ve bu evrakı okurken daha ilk anda farketmiştim: İstiklâl Harbi sırasında Türkiye’nin kaderi her adımını bir sonraki aşamayı düşünerek atan Mustafa Kemal’in değil de memleket sevgilerinden şüphe edilmeyen fakat hayal deryâlarında kulaç atan diğer paşaların ellerinde bulunsa idi hakikaten perişan olmuştuk!
KARŞILIKLI BOŞ TEPKİLER...
Parçalanıp işgale uğramış bir memleketi dertlerden ve belâlardan kurtaranları saygı ve hayırla yâdetmek bir millet için manevî ve ahlâkî bir mecburiyettir. Ama gösterilmesi gereken hürmetin o kişiler için çakma Mevlidler yazıp “Bizi sen yarattın, sen olmasa idin biz de olmazdık” gibisinden sözler etme seviyesine indirilmesinin neticesi bambaşka olur.
Bir taraf ortaya Atatürk hakkında hiçbir belgeye dayanmayan ve hakikatle de alâkası olmayan iddialar atıp Lozan’a ve İstiklâl Harbi’ne veryansın etmeye başlar; lâikliğin ve devrimlerin müdafii olduğuna inanan karşı taraf ise ortalıkta canının istediği gibi kafayı çekmeyi, yani alkolü lâikliğin ölçüsü hâline getirir ve Osmanlı zamanından kalma birkaç marşı “inkılâbın nağmesi” zannedip bunları toplu halde okumakla devrimleri koruduğuna inanır ve bu inadlaşma çocuklara Atatürk’ün büstüne şemsiye açtırmak tuhaflığına kadar gider!
Taklid etmek için Kuzey Kore’den başka bir örnek bulamadık mı?
.Murat Bardakçı
Giriş: 04.10.2017 - 06:00
Uçangöz, sıçankız!
BİR köşe yazısında aradan bir hafta bile geçmeden aynı konuyu tekrar dile getirmek pek hoş değildir; okuyucuya “Yazacak başka konu bulamamış” dedirtebilir ama daha önce sözünü ettiğiniz mesele hâlâ devam ediyorsa ve hattâ dallanıp budaklanmışsa yazmaya devam etmeye mecbur olursunuz.
Bugün maalesef böyle yapmak zorundayım, zira geçen hafta bazı tuhaflıklarını anlattığım Türk Dil Kurumu marifetlerini ısrarla ve inadla sürdürdüğü için ben de Kurum hakkında yazmaya devam ediyorum...
Dil Kurumu’nun yabancı kökenli olan ama senelerden buyana kullandığımız bazı kelimelere Türkçe karşılık bulma yolundaki gereksiz çabaları son sür’at gidiyor. Geçen hafta “petrol”ü “yer yağı”, “doğal gaz”ı “yer gazı”, telefon mesajı “SMS”i “kısa bilgi”, “stor”u “sarma perde” yapan Kurum aklını “drone”a takmış; bir anket açmış, katılanların “arıgözü, “uçangöz”, “uçan kamera”, uçarçeker”, “uçurgör” kelimelerinden birini seçmelerini istemiş ve anketten “uçangöz” çıkmış.
Ama çok şükür birleşik kelimeleri ayırmaktan şimdilik vazgeçmiş ve takırtısı yüzünden kulağa tatsız gelmesine rağmen “uçangöz”ü beraber yazmışlar.
SIKIYÖNETİM BİLDİRİSİ GİBİ
Geçen gün Kurum’un internet sitesinde sıkıyönetim bildirisi gibi tatsız, kuru ve buz gibi bir açıklama vardı; “Yabancıların maşası olan saldırganlara: Bu size son ihtarımızdır. Sabrımızın sonuna gelinmiştir, eylemlerinize son verip teslim olduğunuz takdirde şefkatli kollarımız sizleri saracak, aksi takdirde canınıza okunacaktır, ihtaren bildirilir” misâli “Drone ile ilgili duyuru: ‘Drone’ sözü için yaptığımız çalışmaların ilk ayağı olan sormaca sona ermiştir. Bu yabancı kökenli sözün Türkçe karşılığını arama çalışmalarımız sürmektedir. Kamuoyuna duyurulur” deniyordu.
Kurum işte bu anketin, pardon “sormaca” nın ardından “drone”a artık “uçangöz” denmesini buyurmuş!
Tuhaflık, zaten burada: Kurum yabancı bir kelimeye Türkçe karşılık mı uyduracak? “Hain” ve “düşman” görülen o kelimenin kökenine, anlamına yahut ne şekilde meydana gelmiş olduğuna değil; ifade ettiği mânânın hangi eylem ile alâkasının bulunduğuna bakıyor ve uydurdukları karşılıkta da mutlakta o eyleme yer veriyorlar. Meselâ, Amerikan argosunda önceleri “öldürmek” ve “vurmak” demek olan “zap” kelimesi 1980’lerde “elektronik olarak silmek” mânâsında kullanılan “zapping”e dönüp TV’de kanal değiştirme işi oluyor ya, Kurum “kanaldan kanala geçme”yi düşünerek “geçgeç”i uyduruyor; asıl karşılığı “erkek arı” ve “vızıldamak” demek olan “drone” hem uçuyor hem de üzerindeki kameralar sayesinde görebildiği için aynı mantıkla “uçangöz” yapılıyor.
KAFİYELİ BİR CEVAP!
Haber bültenlerinde bundan böyle “Uçangözler havalandılar, uçtukları sırada gördüklerinden gözleri yaşardı, hem uçtular, hem de şarıl şarıl gözyaşı akıttılar” gibisinden ifadeler işiteceğiz; evlerde de “Babaaaaa, sınavı kazanırsam bana uçangöz alacaksın değil mi? Ama karagözlüsünü istemem, yeşil gözlü olsun” diyen çocuğa babadan “Bana bak, otur çalış! O sınavı kazanamazsan uçangözü rüyanda görürsün; seni sıçankıza çeviririm haaa!” cevabı gelecek demektir!
İşin şakası bir tarafa, bir-iki resmi açıklamada ayıp olmasın diye “drone” yerine “uçangöz” tekerlemesinin yeraldığını düşünelim ama tek heceli “drone” yerine üç heceli “uçangöz”ü kim kullanacak? “Petrol” e “yer yağı”, “stor”a “sarma perde”, “check-up”a “tambakı”, “zapping”e “geçgeç”, “efervesan tablet”e de “fışırdayan” diyecek ârızalılar nerede?
Türkçe’nin başında bir türlü dert varken ve Türk Dil Kurumu bu dertlerin devâsını bulacağı yerde böyle gereksiz bir kelime uydurma oyununa devam ettiğine göre, Kurum dilimizin başta gelen derdi olmuştur ve aklı başında herkesin bu kelime uydurma oyununun artık hakikaten can sıkmaya başladığını hatırlatması da bir vecibe haline gelmiş demektir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.10.2017 - 06:27
Basınımız ve femoşlarımız
HABER dört ayrı gazetede birbirinden tamamen alâkasız başlıklarla ve yine tamamen farklı şekilde çıkmış, bir internet sitesi fotoğrafları aynı ama yazılanları tamamen değişik olan bu haberleri haklı olarak “Tek fotoğrafla türlü türlü propaganda yapanlar” başlığı ile biraraya getirmiş...
Fotoğraflarda iki hanım görülüyor ve haber, daha doğrusu basın dilinde “asparagas” denen palavralar işte bu iki hanımla ilgili...
Bir gazete, haberi “Köpeğe tekme atan esnafı uyaran iki kadın saldırıya uğradı: Dört gözaltı” başlığı ile vermiş. Gazeteye göre Bodrum’da tatile giden kadınlar Barlar Sokağı’nda köpeklerini tekmeleyen esnafı uyarınca tekme-tokat dayak yemişler, hastahanede tedavi görmüşler ve kadınların şikâyeti üzerine dört kişi gözaltına alınmış!
Bir başka gazeteye göre, bu iki hanıma Bodrum’da plâjdan dönerken saldırmışlar. “Bu ne biçim kıyafet böyle! Siz niye böyle dolaşıyorsunuz?” diyen esnaf kadınlara girişmiş, şikâyet üzerine dört kişi gözaltına alınmış ve adlî kontrol şartı ile serbest bırakılmışlar.
Diğer bir gazete ise haberi Bodrum’dan İstanbul’a taşımış, “Sevgilimi elimden aldın!” diyen bir kadının geceyarısı sokakta bir başka kadına saldırdığını yazmış!
SURİYELİ BİR FİGÜRAN!
Dördüncü gazetenin senaryosu ise daha renkli: Bu gazete de Bodrum’u fazla uzak bulduğundan olacak hadiseyi yine İstanbul’a nakletmiş, işin içine Suriyeli bir figüran da katmış ve “İstanbul’un göbeğinde Suriyeliler taciz etti!” demiş...
Fotoğraflardaki kadınlar aynı ama ortada birbirinden farklı dört senaryo mevcut... Saldırıya mı uğradılar, şayet böyle bir saldırı hakikaten yaşandı ise sebebi köpek mi yoksa plâj dönüşü giydikleri elbiseler mi, yoksa aynı erkek uğruna birbirlerine tekme-tokat girişmeleri mi sözkonusu veya işin içinde Suriyeli bir tacizci mi var, ama bütün bunlar palavra ise meselenin aslı ne?
Hangisinin doğru olduğunu Allah bilir!
Kişileri aynı ama içerikleri tamamen farklı bu dört haber, basınımıza senelerdir musallat olan bir derdin, fotoğrafa bakıp altına kafadan birşeyler yazmanın, yani atmanın, palavra sallamanın, uydurmanın ve okuyucuyu adam değil salak yerine koymanın mükemmel bir örneğidir ve aslında basınımızın geldiği vaziyetin resmidir!
Ama bu haberler “Kadınlar çağdaş kıyafetler giydikleri için dayak yediler” diyebilmek için, yani kasıtlı şekilde bir algı yaratmak maksadı ile yapıldı ise, vaziyet çok daha vahim demektir!
FEMOŞLAR NE DİYECEKLER?
Dün, Çanakkale’den gelen bir başka haber daha vardı: CHP’i Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, Belediye Meclisi’nde konuşma yapan bir hanım üyenin sözünü birbirinden kibar, nazik ve ince ifadelerle kesiyordu:
“Sizi ilgilendirmez o... Kendi işinize bakın. Devam edin... Size ne? Bu nasıl belediye meclisi ya? Yahu arkadaş, konu buranın konusu değil. Lütfen kesin. Mikrofonu kapattırmayın bana. Konuyu değiştirin, devam edin, devam edin!...”
Başkan Bey bu kadarla kalsa, iyi! Bir kere coşmuştu ya, artık dümdüz gidiyordu:
“Biraz ahlâklı olun! Biraz ahlâklı olun! Biraz ahlâklı olun! Konuyu kapatın! Arkadaşlar, mikrofonu kesin!”.
Derken bu zarafet timsali ifadeler üzerine ayağa kalkan bir erkek üyeye de aynı zarafet içinde haykırıyordu:
“Konuşma, söz vermedim, konuşma! Sana söz vermedim, konuşmayın! Otur yerine! Otur yerine! Devam et, otur yerine!”.
Ülgür Bey meclis üyelerinin bu asilâne hitapları protesto edip salonu terketmeye hazırlanmaları üzerine de bütün bulundukları mekânın belediye meclisi olduğunu hatırlayıp gitmek üzere olanları “Bağırmadan çıkın, burası belediye meclisi, bağırmadan çıkın” diye uyarıyordu!
Bu konuda başka bir söz etmeyeceğim; sadece kadın hakları şampiyonları ile anlı-şanlı femoşlarımızın bir hanıma karşı“Biraz ahlâklı olun!”diye haykıran nazik bir belediye başkanına gösterecekleri tepkiyi merakla beklediğimi söylemekle yetineceğim, o kadar...
Murat Bardakçı
Giriş: 08.10.2017 - 04:04
İdlib'de, Kur'an'da bahsi geçen bazı peygamberlerin anlatıldığı 20 bin kadar tablet de himayemize muhtaç!
Birliklerimizin girmek üzere oldukları ve şu anda belki de girdikleri İdlib’de Tel Mardih adında bir köy ve dünyanın en eski medeniyetlerinden olan Ebla Uygarlığı’nın merkezi olan bu köyde İtalyanlar’ın kurduğu, 20 bin kadar tabletin muhafaza edildiği ama kısmen yağmalanan bir müze vardır. Tabletlerin özelliği, Kur’an-ı Kerim’de geçen bazı peygamber ve melek isimleri ile Lût Kavmi’nin ve Sodom- Gomore’nin ayrıntılı şekilde yazıldıkları ilk kaynak olmalarıdır. Batılı ülkeler 11 Eylül’den sonra asker gönderdikleri bölgelerde önceden yağmalanmış olan arkeolojik mekânları himayeleri altına aldılar. Uygarlık tarihinin çok önemli bir dönemini korumak maksadıyla Tel Mardih Müzesi’ni de biz himayemiz altına alamaz mıyız?
CUMHURBAŞKANI Tayyip Erdoğan, dün “Türkiye’nin İdlib için düğmeye bastığını” ve askerlerimizin İdlib’e girmek üzere olduğunu söyledi.
Hayırlı olsun...
“İdlib” dendiğinde bugün hatırlara Suriye’nin bir bölgesi ile bölgenin aynı ismi taşıyan merkezinde senelerden buyana meydana gelen kan, gözyaşı, terör ve ölüm ile yoğrulmuş hadiseler gelir.
Ama, İdlib’in ve buradaki Tel Mardih bölgesinin bir başka özelliği daha vardır, burası dünya medeniyetinin en eski merkezlerinden biridir ve sadece uygarlık tarihi ile arkeoloji değil, dinler tarihi bakımından da dünyanın en önemli yerlerindendir.
Tel Mardih, bilim dünyasında “Ebla” diye geçer. Ebla’da Milâttan 2500 sene önce geniş bir medeniyet yaşamış, bir krallık kurulmuş ve bu medeniyet bundan elli sene önce farkedilmiştir.
Ebla’nın nasıl bulunduğunu ve medeniyet tarihindeki yerini kısaca anlatayım:
RENKLİ VE ZENGİN KRALLIK
Avrupa’nın en eski üniversitelerinden olan Roma’daki La Sapienza’da görevli Paolo Matthiae adında 24 yaşındaki genç bir arkeolog, 1963’te Suriyeliler’den İdib’de kazı yapma izni aldı. Şehrin dışında, Halep’in 55 kilometre kadar güneydoğusunda bulunan tepeciklerin altında arkeolojik alanlar bulunabileceğini düşündü ve “Mardih Tepesi” demek olan “Tel Mardih”i kazmaya başladı.
Matthiae’nin Tel Mardih’te ertesi seneden itibaren bulmaya başladığı eserler, dünyanın eski kültürlerinden birini, medeniyet tarihini baştan aşağı değiştirecek ve bölgede sadece Sümer, Babil ve Asur uygarlıklarının değil, “Ebla” adında kültür bakımından zengin ve renkli bir başka uygarlığın da yaşamış olduğunu ortaya çıkartacaktı!
1968’de bulunan ve üzerinde İbbit-Lim adında bir Ebla Kralı’nın isminin yazılı olduğu tanrıça İştar heykeli, dikkatleri o zamana kadar bilinmeyen bu krallık üzerine yoğunlaştırdı. Matthiae kazılara devam ettikçe Ebla’nın sırrı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı: Bölgede Milâttan Önce 2500’den itibaren genişlemeye ve güçlenmeye başlamış bir krallık vardı, bu krallık ardarda kurulan birkaç devlet şeklinde 900 sene boyunca devam etmiş, siyasî ve ticarî bir güç olmuş ama Hititler tarafından ortadan kaldırılmıştı.
İdlib’de, Ebla uygarlığından kalanlar
Sonraki senelerde ortaya çıkartılan diğer eserler, Ebla’nın sırlarını büyük ölçüde aydınlattı: Matthiae, Ebla Krallığı’nın 20 bin civarında tabletten oluşan arşivini bulmuştu!
Tabletler Sümerler’in kullandıkları çivi yazısı ile yazılmışlardı. Bir kısmı Sümerce ama çoğu Semitik lisanlardan olan Ebla dilinde idi ve Eblalılar’ın dili Sümerce’den tamamen farklıydı.
Tabletlerin okunabilmesi için, önce Ebla dilinin üzerinde çalışılması gerekiyordu.
TABLETLERİN HEPSİ OKUNDU
Bu işi Roma Üniversitesi’nde genç bir Asuroloji uzmanı olan Giovanni Pettinato halletti. Arkeologlar ile dilcilerin başvurdukları metoddan istifade etti, “bilangual” denen “iki dilde” yazılmış olan, yani Sümerce ile Ebla dilinin birarada kullanıldığı tabletlerden yola çıkarak iki dili mukayese yoluyla Eblalılar’ın dilini çözmeyi başardı! Tabletlerin tamamının okunması artık kolaylaşmıştı ve birkaç sene içerisinde binlerce senedir unutulmuş olan bu krallığın tarihinin önemli ayrıntıları ortaya çıkartıldı.
Bombalar altındaki İdlib
“Ebla”, “Beyaz kaya” mânâsına geliyordu. Bölgedeki ilk yerleşimler Milâttan Önce 3500’lerde başlamış, beş asır sonra ilk krallık ortaya çıkmış, bu krallığın ardından iki kralllık daha kurulmuştu ve kralların hemen tamamının isimleri ile saltanat müddetleri de ortaya çıkmıştı. Kazılar devam ettikçe yerleşim krallar ile vezirlerin sarayları, kaleler, yerleşim merkezi ve bazı evlerin kalıntıları, ardından da kral ve hanedan mezarları ortaya çıkartıldı.
EBLA’YI HAMMURABİ YIKTI
Ebla’da kurulan her üç krallığın idare şekli birbirinden farklı idi. İlk krallıkta kral ile güçlü vezirinin yanında yaşlıların meydana getirdiği bir danışmanlar meclisi vardı ve devletin idaresinde kraliçe ile birinci ve ikinci veliahd da söz sahibi idi. Kraliçe, kral ile beraber her alanda yetki sahibiydi; birinci veliahd içişlerine, ikincisi de dışişlerine bakıyordu. İkinci krallık mutlak bir monarşi idi, üçüncü krallık ise o devirdeki benzerleri gibi bir şehir devleti hâlini almıştı.
Her döneminde zengin bir ticaret merkezi olan Ebla zamanla bugünkü Lübnan’dan başlayarak eski Mısır’ın orta kesimlerine uzanan bölgelerle iş yapmaya başlamış, bu arada daha sonraları Asur Kralı Hammurabi’nin ortadan kaldırdığı Mari Krallığı ile yüzlerce sene devam eden savaşlara girmişti.
Ebla Medeniyeti’nin ortaya çıkartılmasının ardından yoğun şekilde bir başka araştırmaya daha girişildi: Kutsal metinlerin yazılı olduğu tabletler üzerinde çalışmalara...
Tel Mardih Müzesi’ndeki objelerden bazıları
Tabletler, Ebla’da çok tanrılı bir dinin hüküm sürdüğünü gösteriyordu. Halk ilk devirlerde ölmüş krallara dua edip onlardan yardım istiyordu, bunun yerini sonraları Sümer inançlarını andıran bir sistem almıştı.
Ama, tabletlerde bazı peygamberler ile meleklerin isimlerinin yanısıra Tevrat’ta geçen ve Kur’an’da da bahsedilen bazı hadiselerden de bahis vardı; meselâ Hazreti Lût’un kavminin helâk olduğu Sodom ve Gomore uzun uzun anlatılıyor ve Tevrat’aki ibadet şekillerinden de sözediliyordu.
Ebla Krallığı’nın kalıntıları
ÇALIP DIŞARIYA SATTILAR
Çiviyazısı uzmanları Ebla tabletleri üzerinde çalışmaya devam ederlerken Tel Mardih’teki kazılara Suriye’deki savaş yüzünden 2011’de son verildi. Suriyeli rejim karşıtı güçlerin hâkim oldukları bölgede sık sık çatışmalar yaşandı, siperler ve tüneller kazılırken çok sayıda başka mezarlar ortaya çıktı fakat bulunan herşey etrafa saçıldı, sonra da çalındı. Hattâ, Ebla Müzesi’nden de bazı eserler kayboldu, bunların Suriye dışına çıkartılıp Avrupa ve Amerika’daki müzeler ile kolleksiyonculara satıldıkları anlaşıldı.
Suriye’deki karışıklıklar devam ettiği müddetçe, tarihin en eski ama mevcudiyeti en son farkedilen bu medeniyeti de çok şeyler kaybedecek...
Şimdi çok kişinin hop oturup hop kalkacağını bilmeme rağmen sormadan edemeyeceğim:
HİMAYEMİZE ALMALIYIZ
Amerikalılar ve İngilizler 11 Eylül’ün ardından “teröre son vermek” ve “barış sağlamak” maksadıyla asker gönderdikleri başka ülkelerde daha önce yağma edilmiş olan tarihî mekânları, müzeleri ve eserleri “himayeleri” altına aldılar...
Aynı işi biz niye yapmayalım? İdlib’e gitmek üzere bulunan ve bu yazıyı okuduğunuz sırada bölgeye belki de girmiş olan birliklerimiz sadece İdlib’i değil, Tel Mardih’teki müzede yokolma tehlikesi altında bulunan eserleri de dünya uygarlık tarihini korumak maksadıyla Suriye’deki vaziyet düzelene kadar “himayemiz” altına alamazlar mı?
Tel Mardih’te bulunan 20 bin civarındaki tabletlerden biri. Bu tabletlerde Kur’an’da isimleri geçen bazı peygamberler ile olaylardan da bahsedilir
.Murat Bardakçı
Giriş: 09.10.2017 - 06:14
Kadere bak! İdlib'e tam 99 sene sonra, bölgeyi kaybettiğimiz günlerde gireceğiz!
İDLİB’de kontrolü ele almak üzereyiz, birliklerimizin her an İdlib’e girmesi bekleniyor.
Dün, Osmanlı Arşivleri’nde bir zamanlar ilçemiz olan İdlib hakkında “belki enteresan belgeler çıkabilir” diye birşeyler ararken rastladığım bazı yazışmalar beni hayretten hayrete düşürdü ve “Kadere bak!” dedirtti!
İdlib bundan tam 99 sene önce elimizden çıkmıştı ama bölgeyi işgale gelen yabancı birliklerle savaşmamızın yahut her şekilde mücadele etmemizin neticesinde değil, oradaki bazı birliklerin başındaki kumandanın düşman tarafına geçmesi, yani ihaneti yüzünden!
Bu utanç verici hadisenin ayrıntılarını o dönemde İdlib’in bağlı bulunduğu Halep’in valisi olan Abdülhalik Bey, 19 Ekim 1918’de İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği dört sahifelik şifreli telgrafta ayrıntıları ile anlatıyor...
Halep Valisi Abdülhalik Bey’in (Renda) uğradığımız ihaneti haber veren şifreli telgrafı
HERYERİ YAĞMALADILAR!
Vali Abdülhalik Bey, telgrafında İdlib’deki jandarma ile katırlı süvari taburlarının tamamen dağıldığını ve taburların kumandanı Yüzbaşı Ali Rıza Bey ile kardeşi Hasan’ın düşman tarafına kaçtığını yazıyor. Verdiği felâket haberleri bu kadarla kalmıyor, istasyonların isyancı Arap birliklerinin hücumuna uğradıklarını, askerin yiyecek ihtiyacını karşılayan anbarların yağma edildiğini ve devlet ile anlaşma yapmış olan odun müteahhitlerinin de askerî katarların ihtiyacı olan odunu artık vermediklerini haber veriyor ve telgrafını “Vilâyette vaziyet fenadır” sözleri ile bitiriyor.
Halep’e bağlı bir ilçe merkezi olan İdlib’de arazisinin genişliği ve nüfusunun da fazlalığı sebebi ile bütün mülkî birimlerden mâlî teşkilâta ve garnizonundan mahkemesine kadar geniş bir idarî sistem kurulmuştu ve 17. asrın meşhur sadrazamı Köprülü Mehmed Paşa’nın kurduğu zengin vakıfların da burada bulunması sebebi ile, güçlü bir vakıf teşkilâtı da vardı.
Birinci Dünya Savaşı, imparatorluğun diğer birçok bölgesini olduğu gibi İdlib’in de kaderini değiştirdi. Filistin’i işgal ettikten sonra Suriye taraflarına ilerleyen beş İngiliz ve bir de Fransız tümeni, ŞerifHüseyin’in oğullarından Faysal’a bağlı isyancı Araplar’ın da desteği ile 1918’in 1 Temmuz’unda Şam’ı almış, girdiğimiz muharebeleri ardarda kaybetmemiz üzerine Halep’e ilerlemişler, İdlib ve diğer ilçeler 50 bin kişilik İngiliz ve Fransız birlikleri ile isyancıların tehdidi altında kalmıştı.
İngiliz Beşinci Süvarı Tümeni’nin o senenin 27 Ekim’inde Halep’e girmesi ile de bütün bölge elimizden çıkacaktı...
CUMHURBAŞKANI VEKİLİ
Halep Valisi Abdülhalik Bey, İçişleri Bakanlığı’na felâket haberlerini verdiği şifreli telgrafını işte Halep’in düşmek üzere olduğu günlerde gönderiyordu. Üç gün sonra bir başka şifreli telgraf daha yollayacak, İdlib’den sonra Bâb’daki jandarmaların da firar ettiğini bildirecek ve “İdlib ile Bâb’da güvenliği sağlayacak kimse kalmadı. Bu iki ilçenin hapishanelerindeki mahkûmlar, jandarmanın da kaçması üzerine kapıları açarak firar ettiler” diyecekti.
Vali Abdülhâlik Bey’in kim olduğunu bilir misiniz?
İmparatorlukta uzun seneler yöneticilik yaptıktan sonra Cumhuriyet döneminde çeşitli bakanlıklarda bulunacak, sonra Büyük Millet Meclisi’nin başkanlığına seçilecek, Atatürk’ün vefatı ile bir günlüğüne “cumhurbaşkanı vekili” olacak ve hayata 1957’de, İstanbul’da veda edecekti...
Abdülhalik Bey’in haber verdiği bütün bu facialar 1918 Ekim’inde, yani tam 99 sene önce ve bugünlerde yaşanmıştı...
Birliklerimizin bu kadar zaman sonra ve üstelik aynı günlerde İdlib’e girip kontrolü üstlenme hazırlıkları içerisinde bulunması sizce talihin cilvesi mi, kader mi, yoksa başka bir şey mi, ne dersiniz?
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.10.2017 - 06:45
Galiba unuttuk: Türk parası 'dolar' değil, 'lira'dır!
ETRAFTA bir korku, bir endişe, bir telâştır gidiyor. Neymiş efendim, dolar yükselmiş, Amerika ile aramızın bozulması üzerine daha da artabilirmiş!
Dolar sanki memleketin resmî parası; bakkaldan ekmek, kasaptan kıyma, manavdan limon alırken “Borcum kaç dolar?” diye soruyormuşuz gibi...
Bazı kişilerin unutmuş oldukları bir hususu hatırlatayım: “Lira” denen bir para birimi vardır, Türkiye’de bu para kullanılır, ismine “Türk Lirası” denir ve kısaltılmış şekli de “TL” diye geçer...
İktisat’taki öğrencilik senelerimde, isimleri şimdi klâsikleşmiş olan hocalarımızın unutmamamız için sık sık tekrar ettikleri bir kuralı iyice bellemiştik: “Dövizin artışı fiyatları, özellikle de ithal malların fiyatlarını yükseltir ama asıl etkisi psikolojiktir. Halk ‘Döviz yükseliyor, perişan oluruz’ endişesine bir kapıldı mı bozulan moralleri yerine getirmek zordur, toplumun endişesi katlanarak devam eder, gider” derlerdi.
Özal’lı senelerden itibaren artık hemen her gün, hattâ her an bu endişe ile yaşıyoruz! Dolar nâdiren de olsa az biraz düştüğü takdirde sanki meydan muharebesi kazanmış gibiyiz, ortalıkta bir bayram havasıdır gidiyor ama yükseldiği takdirde eyvah da eyvah, kıyamet alâmeti, felâket...
KENDİ DÜŞEN AĞLAMAZ
Türkiye’de evini, bürosunu vesairesini dolar ile kiralama cesaretini gösterenlere, İstanbul’u New York yahut Los Angeles vesaire zannedip bu işe kalkıştıktan sonra her ay başı geldiğinde ödeyecekleri yeşil banknotları sayarken karalar bağlayanlara artık birşey diyemeyiz, zira kendi düşen ağlamaz. Türk parası dururken dolar, euro vesaire ile borçlananlara yahut ithal ettikleri lüks malların satışından servet kazanma hevesinde olup da satamayanlara da...
Doların artışı tabii ki fiyatları tetikler ve öncelikle iki kalemi etkiler: Doğalgaz ile petrolü! İran ile gerçi yeni bir para ve ödeme sistemi üzerinde anlaşmaya vardık ama anlaşmanın hayata geçirilmesi zaman alacağı için doğalgaza yine dolar üzerinden ama biraz daha fazla para yatıracağız, bu iş evlerde kullanılan doğalgazın faturalarını da arttıracak; benzin, mazot, vesairenin fiyatları da biraz yükselecek ve bunların çaresi yok.
Ama diyelim ki Avrupa’ya tatile gidilecek.. Uçak bileti ve otel fiyatları fazla geldiği takdirde o taraflara değil de kendi memleketinizdeki dünya kadar tesisten kesenize uygun olanına gidersiniz, Yunan Adaları vesaire hayâlinizi ertelersiniz, olur biter... Otomobilin lüks modelini mi alacaksınız? Daha ucuz ve her keseye uygun olanlarının envai çeşidi mevcut ve Türk parası ile hepsi emrinize âmâde...
Asıl mesele peynir, ekmek, nohut, domates, vesaire gibi maddelerin fiyatlarının artmasıdır; tarım üretiminde gereken hemen herşeyi otuz küsur seneden buyana dışarıdan getirttiğimiz; tohumu, gübreyi vesaireyi ithal ettiğimiz için bu maddelerde az da olsa bir artış olacaktır ama nisbî fiyat yükselmeleri felâketin kapımızı çaldığı mânâsına gelmez.
ÜSTELİK FAYDASI DA VAR!
Dolardaki yükselmenin bize aslında pek telâffuz edilmeyen bir de faydası vardır: Yemeden içmeye, giyimden kuşama, otomobilden cep telefonlarının son modellerine kadar sirayet eden ithal mal kullanma merakımızı törpüleyecek olması!
Bunu, Türkiye’de senelerce zihinlere yerleştirilmesine çalışılan “yerli malı kullanma” kavramı yahut “kendi yağımız ile kavrulmak” gibisinden savaş senelerinin sloganları ile karıştırmayın. Hazır ve ithal malı kullanma alışkanlığını bir tarafa bırakıp dışarıdan aldığımız mallar kalitesinde üretim yapabilme, ortaya geç de olsa günlük tüketim malından yerli ve modern silâha kadar uzanan kalemlerde birşeyler koyabilme çabalarına girişmeyi kastediyorum.
Dolayısı ile ortada öyle telâş edilecek bir durum yoktur, doların dört lirayı görmesi bile öyle âfet, felâket vesaire değildir ve asıl mesele tek bir senti bile olmayanların “Dolar yükseldi, ne hal edeceğiz?” derdine düşmeleridir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 13.10.2017 - 06:13
Osmanlı tarihçileri Cumhurbaşkanı'na müteşekkirdir!
TOPKAPI Sarayı Müzesi’nde birkaç haftadan buyana sessiz-sadasız ama yoğun bir faaliyet vardı: Saraydaki imparatorluk dönemi arşivinin Osmanlı Arşivleri’ne devrine karar verilmişti ve devir için hazırlık yapılıyordu.
“Saray arşivi” denince öyle günlük yazışmalardan, mutfak defterlerinden yahut diğer ıvır-zıvır kayıtlardan ibaret bir evrak yığınından sözettiğimi zannetmeyin. İçerisinde başta padişahların yazışmaları olmak üzere devletin en üst seviyesindekilerin resmî muhaberatının, saray teşkilâtı ile ilgili kayıtların, Osmanlı tarihinin Hürrem, Kösem veya TarhanSultan gibi meşhur hanımlarının ve daha birçok önemli evrakın yeraldığı 230 bin civarında belgeden bahsediyorum!
İşin tuhaf ve tuhaftan da öte acı tarafı, padişahların Topkapı Sarayı’nı terketmelerinin üzerinden bir buçuk asırdan fazla, Cumhuriyet’in ilânından buyana da doksan küsur sene geçmiş olmasına rağmen bu arşivin tam olarak hâlâ tasnif edilememesi idi!
ÜSTADLAR BİLE GÖREMEDİLER!
Osmanlı Tarihi’nin, özellikle de klâsik dönemin şimdiye kadar tam olarak yazılamamasının sebeplerinin başında çok önemli kaynaklarının yeraldığı saray arşivinin tasnifinin tamamlanamaması ve bir türlü tam olarak açılamaması geliyordu.
Öyle ki, Osmanlı tarihçiliğinin İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Halilİnalcık gibi büyük üstadları ile daha birçok önemli ismi, tasnifin bir türlü bitirilememesi yüzünden hayata bu evrakın tamamını göremeden veda ettiler!
Üstelik ortada bir de karmaşa vardı; Topkapı Sarayı’ndaki evrakın bir kısmı bundan uzun yıllar önce Osmanlı Arşivleri’ne nakledilmiş, götürülenlerin tasnifleri yapılmıştı ama belgelerin çoğu Saray’da âtıl vaziyette duruyordu. Yani koskoca bir Osmanlı Arşivi mevcuttu ama Osmanlı Sarayı’nın belgelerinin bir kısmı bir tarafta, diğer kısmı başka bir tarafta idi.
Saray arşivinin Osmanlı Arşivleri’ne bu hafta başlanan nakli bir-iki hafta içerisinde tamamlandıktan sonra bütün belgelerin tasnifi birkaç ay içerisinde bitirilecek ve bahsettiğim büyük tarihçilerin tamamını görmelerine ömürlerinin maalesef kifayet etmediği bu bilgi hazinesi araştırmacıların istifadesine açılacak.
Daha önce de bahsetmiştim: Arşivlerimiz tam bir curcuna içerisindedir; merkezî bir arşiv sistemimiz yoktur. Resmî müesseselerin ellerindeki evrakı belli bir zaman geçtikten sonra Devlet Arşivleri’ne devretmeleri gerektiği halde bu kurala riayet edilmez, her kurum kendi arşivini elinde tutar, daha doğrusu kilitler, tasnifi falan düşünmez ve kullanılmasına da izin vermez!
Yine, daha önce verdiğim bir örneği tekrar edeceğim: Diyelim ki, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gidişi hakkında belgelere dayalı bir araştırma yapacaksınız...
Bunun için önce Osmanlı Arşivi’ne gidip Harbiye Nezareti Evrakı’nı taramanız gerekir, oradan Ankara’daki Cumhuriyet Arşivi’nde birşeyler bulmaya çalışmanız ve nihayet ATASE’de, yani askerî arşivde ter dökmeniz lâzımdır.
Bitmedi....
Samsun yolculuğunun nihaî belgeleri, yani Mustafa Kemal Paşa’nın Bandırma Vapuru ile yaptığı yolculuk sırasında beraberinde götürdüğü evrak şimdi İstanbul’daki Kâzım Karabekir Müzesi’nde bulunduğu için oraya da gitmeniz şarttır ve araştırmanızı ancak böyle uzun bir şeref turu attıktan sonra tamamlayabilirsiniz!
BİZE MAHSUS BİR GARABET
Ve, yine bize mahsus bir başka tuhaflık: Türkiye’de hayatları boyunca arşivlerden içeriye adımlarını atmamış ve tek bir belge bile yayınlamamış olanlar “arşivlerin koruyucu meleği” olur ve “şövalye” kesilir; arşivciliği araştırma yapana kolaylık değil zorluk çıkartıp belge koklatmamak olduğuna inanan görevliler ise “arşiv muhafızı” zannedilirler...
Topkapı Sarayı’nın arşivinin Cumhurbaşkanlığı’nın girişimi ile Osmanlı Arşivleri’ne devredilmesi, dünyadaki örnekleri arasında ilk sıralarda yeralan belge hazinemizi toparlamanın ilk adımıdır.
Darısı, maalesef hâlâ âtıl vaziyette duran ve tasnifi bir türlü tamamlanamayan ATASE’deki evrak ile Dışişleri Arşivi’nin ve her nedense Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğü’nde saklanan “timar ruznâmçeleri”nin başına!
Yazının başlığında söylediğimi burada tekrar edeceğim: Tarihçiler, özellikle de Osmanlı’nın klâsik dönemi üzerine çalışan tarihçiler, Topkapı Sarayı Arşivi’nin bir buçuk asır sonra istifadeye açılmasını sağladığı için Cumhurbaşkanı’na müteşekkirdirler.
.Murat Bardakçı
Giriş: 15.10.2017 - 03:36
Yüz küsur senedir bitmeyen hayal: Abdülhamid'in efsanevî mirası
Sultan Abdülhamid’in son günlerde açılan bazı dâvâlarla yeniden gündeme gelen efsanevî mirası nerede ise bir asırdan buyana devam eden ve hukukî bakımdan son derece karmaşık bir süreçtir. İşte, geçmişte sadece Türkiye’de değil, diğer memleketlerde de dünyanın önde gelen hukukçuları ile uluslararası hukuk âlimlerinin meşgul oldukları, ama bir neticeye varamadıkları ve artık bir hayalden ibaret olan bu miras mücadelesinin öyküsü...
GAZETELERDE arada bir Sultan Abdülhamid’in mirası hakkında haberler çıkar... Bu konuda ya bir dâvâ açılmıştır, yahut mirasçılardan bazıları “Musul tarafları dedemize aittir” demiş veya şehrin göbeğindeki koskoca bir yer hakkında “Burası büyükbabamızın mülküydü” diye demeç vermişlerdir.
Benzer haberler bu hafta yine gazetelerimizde idi. Hükümdârın vârisleri bundan yedi sene önce veraset ilâmı çıkartmak için mahkemeye müracaat etmişler, tahminlerden fazla vârisin görünmesi üzerine mahkeme uzamış, nihayet yüz civarında vâris belirlenip bu kişilerin mirastaki hisselerini bilirkişilerin hesaplamasına karar verilmiş, Cumhuriyet Savcılığı da sahte vârislerden haberdar edilmiş.
Sultan Vahideddin ile Halife Abdülmecid Efendi’nin önce Abdülhamid’e ait olan ve daha sonra hanedan mülkü haline getirilen Hazine-i Hassa’yı geri alabilmek maksadıyla Reşad Halis Bey’e 10 Mayıs 1926’da verdikleri ortak vekâletname.
PADİŞAHIN ÖZEL HAZİNESİ
Bu karar vâris oldukları belirlenenlerin büyükdedelerinin mallarını alacak olmaları mânâsına gelmez, sadece o kişilerin Sultan Abdülhamid’in mirasında hak sahibi olduklarını gösterir ve her gayrımenkul talebi için ayrı ayrı dâvâ açılması gerekir...
Mesele işte burada, Abdülhamid’in nerede ise yüz seneden buyana tartışılan ve talep konusu olan mirasının mahiyetinde, daha doğrusu böyle bir mirasın hakikaten vârolup olmadığında...
Abdülhamid vârislerinin mülkler hakkında 1929’da yaptıkları bir yayın.
BORCA KARŞILIK DEVİR
Şimdi, bu efsanevî mirasın ayrıntılarını anlatayım:
Osmanlı Maliyesi’nde “Hazine-i Hassa”, yani “padişaha ait hazine” denen, hükümdar ile hanedan mensuplarının aylıkları ve hanedanın sahip olduğu bazı gayrımenkullerin idaresi ile meşgul olan ayrı bir birim vardı.
Hazine-i Hassa, şehzadeliği senelerinde mal edinmeye ve tasarrufa meraklı olduğu bilinen Abdülhamid’in 1876’da tahta geçmesinin ardından şekil değiştirmeye başladı. “Emlâk-i Şahâne” denen ve tek bir kişiye değil, hanedana ait olan gayrımenkullerin çoğu Hazine-i Hassa’ya devredildi ve tapuları Sultan Abdülhamid’in adına çıkartıldı. Agop, Ohannes ve Mihail Portakal Paşalar’ın Hazine-i Hassa’nın başında oldukları senelerde imparatorluğun hemen her köşesindeki sahipsiz araziler, çiftlikler ve gelir getiren daha birçok yer fermanlarla bu özel hazinenin mülkiyetine geçirildi ve bir kısmının tapuları da yine Sultan Abdülhamid’in adına çıkartıldı.
Hazine-i Hassa, artık devlet içinde devlet gibi olmuştu. Vergiden muaftı, mahkeme ve posta masrafı ödemiyordu, bu arazilerde çalışanlar askere alınamıyor ve herhangi bir hadise çıkması halinde, Hazine-i Hassa’ya ait yerlere asker ve jandarma bile sevkedilemiyordu.
Müzayedelerde bugün Sultan Abdülhamid’in adına çıkartılmış tapulara sık sık rastlanmasının sebebi, işte bu gayrımenkul zenginliği idi.
1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânı ile beraber Sultan Abdülhamid’in adına kaydedilen bu özel hazinenin de tahtı sallanmaya başladı. Gayrımenkuller son senelerde fena idare edildikleri için hazinenin dünya kadar borcu birikmişti ve hükümdar, 11 Eylül 1908’de mallarından bir kısmını Osmanlı Bankası’ndan alınacak yeni bir borca karşılık Maliye’ye devretti.
MİLLETE İNTİKAL ETTİ
Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından yerine geçen kardeşi Sultan Reşad daha ileri bir adım attı ve ağabeyi Abdülhamid’in adına tapulanmış ne kadar mülk ve imtiyaz varsa tamamını o günlerde daha da artmış olan borçları ödemesi karşılığında 1909 Nisan’ında Maliye’ye verdi ve ödemenin ne şekilde olacağı hakkında da ayrı bir kanun çıkartıldı.
Ama, daha sonra tahta geçen Sultan Vahideddin, Maliye’ye devredilmiş olan bütün mülkleri 8 Ocak 1920’de Hazine-i Hassa’ya iade etti! Ancak, bu iade Sultan Abdülhamid’in o sırada hayatta olmaması sebebi ile gayrımenkullerin vârislerine intikal etmesi demek değildi; Hazine-i Hassa, Abdülhamid öncesinde olduğu gibi “tâcın malı” şeklinde görülüyor, yani mülkler hanedanın ortak malı oluyordu.
Sultan Abdülhamid’in hanımlarından Müşfika Kadınefendi ve kızı Ayşe Sultan.
YANLIŞ DEĞERLENDİRMELER
İade kararı, bunu tasdik etmesi gereken Meclis’in o günlerde kapalı olması sebebi ile hukuken kesinlik kazanamadı ve “Abdülhamid’in efsanevî mirası” söylentisi ile vârislerin bu mirastan hisse alma çabaları o günlerde başladı...
Ama bir husus hep gözardı edildi: Abdülhamid’in bazı gayrımenkulleri borçların ödenmesi için Maliye’ye devretmesi “Hükümdarın halka jesti”, Sultan Reşad’ın yaptığı devirler ise, “31 Mart sonrasında tahtından indirilen Abdülhamid’e karşı bir düşmanlık” olarak değerlendirildi.
Sultan Abdülhamid gençlik yıllarında.
DİŞÇİNİN DÂVÂLARI
Bütün bu gayrımenkul devirlerinin ardından Cumhuriyet ilân edildi ve 3 Mart 1924’te hilâfeti kaldıran 431 sayılı kanun ile de padişahların malları “millete ait” oldular, yani devletleştirildiler.
Hanedan mensuplarının şahsî malları ise bu kanunun dışında kaldı; hattâ Yargıtay, uzun seneler sonra padişahların da tahta geçmeden önce satın aldıkları gayrımenkullerin mülkiyetinin mirasçılarına ait olduğuna karar verdi.
Osmanlı ailesi sürgünde bulunduğu sırada, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’na ait topraklarda kurulan devletlerde hemen tamamını kaybedecekleri arazi dâvâları açarken, benzer dâvâlar 1933’ten itibaren Türkiye’de de açıldı: Abdülhamid’in İstanbul’da kalan ama sıkıntı içerisinde yaşayan iki hanımı, geçmişte hükümdarın üzerine kayıtlı olan bazı malları talep ettiler, açtıkları dâvâları kazandılar ve Yargıtay da kararı tasdik etti!
Sonraki senelerde, vaktiyle Sultan Abdülhamid’in yakınlarından olduğu söylenen Sami Günzberg adında bir dişçi ortaya çıktı, vârislerden aldığı vekâletlerle yeni dâvâlar açtı ve o dâvâlar da kazanıldı!
BUNLARI KİMSE VERMEZ
Bütün bu gelişmeler üzerine Meclis devreye girdi, 2 Mayıs 1949’da padişahlar üzerine kayıtlı olan malların millete intikal ettiğine ve vârislere devredilemeyeceğine karar verdi; bu “yorum kararı”nın Resmî Gazete’de yayınlanmasının ardından mirastan hisse alma çabaları da uzun bir müddet için nihayet buldu.
Meclis’in 7 Mayıs 1949’da yayınlanan ve miras hayallerine son veren yorum kararı.
Sultan Abdülhamid’in efsanevî mirası meselesi işte böyle senelerce devam eden ve hukukî bakımdan son derece karmaşık bir süreçtir. Taleplerin benzerleri Avusturya ile Fransa’da Habsburg ve Bourbon Hanedanları tarafından da ileri sürülmüş ama hepsi aynı şekilde sonuçlanmıştır. Tek istisna ise, Yunanistan’ın devrik ve son Kralı Konstantin’in Yunan adalarından birinde kendi parası ile satın aldığı ve vergilerini tahttan indirilmesinden sonra da ödemeye devam ettiği malikânesini geri alabilmesidir.
Sultan Abdülhamid’in vârisleri, yani torun çocuklarından çoğunu tanımama ve bazılarının da dostum olmalarına rağmen, açıkça söyleyeceğim: “Efsanevî miras” meselesi uzun senelerdir süren ama artık hayâle dönmüş bir çabadır! Bu işle geçmişte sadece Türkiye’de değil, diğer memleketlerde de dünyanın önde gelen hukukçuları ve uluslararası hukuk âlimleri meşgul olmuşlar fakat bir neticeye varamamışlardır; zira hiçbir devlet aradan bu kadar uzun zaman geçtikten sonra “İşte, dedenizin malları! Hakkınızdır, buyrun alın” demez!
Musul’un birçok bölgesi de Sultan Abdülhamid’in adına tapulanmıştı.
.Murat Bardakçı
Giriş: 16.10.2017 - 06:18
'Ansızın gelme'nin bir başka örneği
CUMHURBAŞKANI Tayyip Erdoğan’ın Irak sınırımızda son zamanlarda olup bitenlere müsamaha gösterilmeyeceğini söylerken “Bir gece ansızın gelebiliriz” demesinin ardından, İdlib’deki operasyonumuz başladı...
Geçmişteki askerî darbelerden yahut girişilecek harekâtlardan bahsederken sık sık kullandığımız “Bir gece ansızın gelmek” sözünün kaynağını, Türkçe’de nasıl yeraldığını bilir misiniz?
İfade, 1916 ile 1986 arasında yaşamış şair Ümit Yaşar Oğuzcan’a aittir. Ümit Yaşar öyle sıradan falan değil çok iyi şairdir ama hiçbir edebî gruba dahil olmaya lüzum görmeyip ihtiyaç da hissetmediği için kendilerine biat etmeyenlerin isimlerini bile anmayan eleştirmenler tarafından yok farzedilmiş ama mısraları hep dillerde olmuştur.
Bazıları bestelenmiş ve besteleri de dillerden düşmemiş şiirlerinden birkaç örnek vereyim:
“Biraz kül, biraz duman, o benim işte”, “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” ve “İçimde nice uzun yılların özlemi var / Bu gece efkârlıyım ağla gitar, çal gitar”...
“Bir gece ansızın gelebilim” mısraı da Ümit Yaşar’a aittir...
Hatırlatmama aslında pek gerek yok, bu mısraın geçtiği ve bestesi Rüştü Şardağ’a ait olan şarkıyı, yani “Bu kadar yürekten çağırma beni / Bir gece ansızın gelebilirim”i zaten bilirsiniz.
Şükrü Kaya’nın yazısının ilk sahifesi
HİZMET TEKLİF ETMİŞ
“Ansızın gelivermek” artık siyasî ve askerî terminolojimizin önemli bir deyimi hâline gelmiştir ama sadece “ansızın” kavramının geçmişi daha eskidir.
Örneğini, Devlet Arşivleri’nde bulunan bir belgeden, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndeki 30-10-113-767-6 numaralı yazışmadan vereyim:
Yazışma, Atatürk döneminin meşhur İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Başbakanlık arasında yapılmış. Şükrü Kaya’ya o günlerin idarî sistemine göre birkaç vilâyetin bağlı olduğu, eyalet valiliğini andıran ve Diyarbakır, Urfa, Elâzığ, Bitlis, Hakkâri, Van, Mardin ve Siirt’e bakan Umumî Müfettişliklerin (1) numaralısından şifreli bir telgraf gelmiş.
Birinci Umumî Müfettiş İbrahim Tâlî Bey’in gönderdiği telgrafta Barzan Aşireti’nin Şeyhi Ahmed’in Irak’ta gördüğü baskılar üzerine Türk Hükümeti’ne hizmet etmek istediği, hattâ bu işi sözleşme imzalayarak yapabileceği konusunda Hakkâri’ye haber gönderdiği söyleniyor.
Şükrü Kaya’nın Başbakanlık’a gönderdiği yazıda “Birinci Umumi Müfettişliğin 20/12/931 tarihli ve 3046/3303 numaralı şifresi suretidir” dendikten sonra Umumî Müfettiş İbrahim Talî Bey’in gönderdiği metin naklediliyor ve teklifin reddedildiği söyleniyor:
“MEVSİMİNDE VE ANSIZIN”
“1. Hakkâri Vilâyeti’nden alınan şifrede, Barzan Şeyhinin Irak’tan gördüğü tazyik üzerine hududumuza yakın bir mahalden gönderdiği mektupta hükümetimize hizmete hazır olduğunu ve bir mukavele dahi yapabileceğinden bahsetmektedir.
2. Barzanlı Ahmet’le hiçbir suretle mukaveleye girişilmemesi vilâyete yazıldı.
3. Merkumun (adı geçenin) toprağımıza karşı alacağı vaziyet ve suret-i hareketi ehemmiyetle takip olunmaktadır. Hududumuz içinde bir yerde barınması muhtemeldir, havaların gayet fena olması ve tamamiyle kar kaplaması sebebi ile Kolorduca kat’î bir hareket yapılmasına imkân görülmemekte ve mahazâ her ihtimale karşı tarassut yaptırılmaktadır.
4. Alınacak sağlam malûmat üzerine toprağımıza girdiği anlaşılırsa münasip zamanda veya mevsiminde ansızın te’dibine tevessül edilmesi esasında (haddinin bildirilmesine girişilmesi konusunda) Kolordu ile mutabık kalınmıştır.
Vaziyet hakkında peyderpey malâmat arzolunacaktır efendim.
Birinci Umumî Müfettiş İbrahim Tali”.
İçişleri’ne gönderilen şifrede işte böyle deniyor ve Umumî Müfettiş de yazısında aynen bugün olduğu gibi “ansızın” ifadesini kullanıyor...
Türkiye’ye hizmet etmek istediğini söyleyen ama arzusu reddedilen Ahmed Barzan’ın kim olduğunu herhalde tahmin etmişsinizdir ama söyleyeyim:
Mesud Barzani’nin şimdi hayatta olmayan öz amcalarından biridir..
.Murat Bardakçı
Giriş: 18.10.2017 - 06:06
Dışişleri'ndeki arşiv faciası
GEÇEN hafta 19. yüzyılın ortalarından buyana tasnifi hâlâ bitirilememiş olan Topkapı Sarayı Arşivi’nin Cumhurbaşkanlığı’nın girişimi ile Osmanlı Arşivleri’ne nakledilmesinden bahsetmiş ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı ile Halil İnalcık gibi Türk tarihçiliğinin en büyük isimlerinin bile tamamını maalesef göremedikleri yüzbinlerce evrakın tasnifinin birkaç ay sonra tamamlanacağını yazmıştım.
Daha önce de defalarca anlattım: Türkiye’deki resmî arşivler dünyadaki benzerleri ile, en başta da İngiliz arşivleri ile boy ölçüşecek zenginlikte olmalarına rağmen birçoğu maalesef hâlâ perişan vaziyettedir. Millî bir arşiv sistemimiz yoktur, resmî müesseselerin ellerindeki evrakı belli bir zaman sonra Devlet Arşivleri’ne devretmeleri gerektiği halde hepsini kilit altında tutar ve ne kendileri kullanır, ne de araştırmacıya gösterirler. Birçok arşivde ise tasnifin tamamlanmasını bir tarafa bırakın, bu işe daha başlanmamıştır ve Osmanlı tarihi ile ilgili mükemmel çalışmaların yapılmasının önündeki en büyük engellerden biri, işte bu garabettir!
ACABA KAÇ BELGE VAR?
Şimdi size bir başka arşivin macerasını anlatayım: Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nin başına gelenleri...
Cumhuriyet dönemine ait hariciye evrakının bulunduğu Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde mevcut evrakın sayısı kimselerin mâlûmu değildi, zira şimdiye kadar sadece çok kaba bir tasnif yapılmıştı ama tasnif öylesine yüzeysel idi ki, arananın bulunmasına imkân vermiyordu.
Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı zamanında arşivin tasnif edilmesine karar verildi ve bu işin nasıl yapılması gerektiği konusunda fikir almak için Devlet Arşivleri ile temasa geçildi. Dışişleri mensuplarının o zaman söylediklerine göre arşivlerinde beş milyon civarında belge vardı ve bu belgelerin yarısı eski, yarısı da yeni Türkçe idi.
Sonra tasnif için geniş bir kadro kuruldu, Devlet Arşivleri bir tarafa bırakılıp bir yazılım şirketi ile anlaşma yapıldı, belgelerin dijital taramalarına başlandı ve dendiği gibi öyle beş milyon değil, 650 bin belgenin bulunduğu söylendi.
Taramalar devam ederken bakanlık tuhaf bir karar verdi: Eski harfli belgelerin bazılarının yeni yazıya çevrilmesine!
Böyle bir iş arşivlerimizde şimdiye kadar rastlanmamış bir garabetti. “Tasnif”, eldeki belgelerin “kataloglanması” demekti. Belgelerin konuları belirlenir, kataloğa konu özetleri yazılır, kataloglardan buldukları evrakın metnini okumak da eski harfleri bilen araştırmacıya düşerdi.
EMSALSİZ BİR TUHAFLIK
Tuhaflık bu kadarla da kalmadı ve Dışişleri Bakanlığı dünya arşivcilik tarihinde emsâli görülmemiş bir başka uygulama başlattı: “On satırdan az olan kısa belgelerin yeni harflere çevrilmesi, satırı fazla evrakın da olduğu gibi bırakılması” gibi olmayacak bir iş...
Kararda üstlenici firmanın talebinin mi yoksa monşerlerimizin arşivcilik konusundaki engin bilgilerinin mi etkili olduğunu kimseler bilmiyordu ama tasnif devam ederken bir taraftan da bu on satırdan az belgelerin yeni yazıya çevrilmesine girişildi.
Derken herşey tersine döndü: Arşivin tasnifini üstlenen bilgisayar firmasının bazı muzır bağlantılarının bulunduğu ortaya çıkartılınca sözleşme geçen Aralık’ta iptal edildi ve o zamana kadar harcanan dünya kadar para da hebâ olup gitti!
Şimdi de, yine yakın zamana kadar tasnif edilmemiş olan bir başka ve çok önemli bir arşivin nasıl düzgün ve kullanılabilir hâle getirildiğinin örneğini vereyim:
Senelerden buyana “Orada kimbilir neler vardır” diye merak edilen Cumhurbaşkanlığı Arşivi bir türlü tam olarak kullanılamıyor, bu yüzden çeşitli dedikodular çıkıyordu ama sıkıntıların sebebi sansür falan değil, tasnifinin 1923’ten buyana bir türlü tamamlanamaması idi.
Bu derdi Türkiye’nin en başarılı arşivcilerinden olan ve Osmanlı Arşivleri’nde senelerce son derece önemli ve faydalı işler yapan Muhammed Safi halletti. 2015 Eylül’ünde bu arşivin başına getirilmesinin ardından Osmanlı Arşivleri’nde uzun seneler boyunca edindiği tecrübeleri sayesinde başta Mustafa Kemal döneminin evrakı olmak üzere diğer cumhurbaşkanlarına ait yüzbinlece belgenin tasnifini tamamladı ve Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Muhammed Safi’nin sayesinde bugün mükemmel şekilde çalışıyor...
İhaleyi nasıl bir şirkete verdiklerinden bîhaber ve “Metni on satırdan az olan belgeleri yeni harflere çevirelim, gerisi kalsın” zihniyetindeki arşiv dehâsı hariciyecilerimizin Muhammed Safi’den öğrenecekleri çok şeyler vardır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 20.10.2017 - 05:58
Pargalı'nın mezarı
ARKEOLOG Murat Sav, Kanuni Sultan Süleyman’ın dostu, arkadaşı, vezir-i âzamı ve bir iddiaya göre de eniştesi olan ama daha sonra hükümdarın emri ile idam edilen Pargalı İbrahim Paşa’nın “asıl mezarının” Karaköy’deki bir işhanının bodrumunda bulduğunu söyledi.
Murat Bey’in iddiası doğru olabilir de, olmayabilir de... Zira, Pargalı’nın nereye defnedildiği hakkında kaynaklarda verilen bilgiler birbirini tutmazlar ve hemen her yazar farklı yerlerden bahseder.
Birkaç sene önce “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin ortalığı tozu dumana kattığı günlerde Türk sanat tarihçiliğinin çok önemli hocası ve Tarihin Arka Odası’nı beraberce yaptığımız Prof. Nurhan Atasoy ile mezarın bulunduğu iddia edilen yerlerden birinden, Kabataş’tan yayın yapmıştık. Nurhan Hoca da, ben de, “Pargalı buraya defnedilmişti” diye kesin konuşmak yerine “Mezarının burası olduğu tahmin ediliyor ve kaynaklardaki tariflerle de mutabık görünüyor” demeyi tercih etmiştik.
ŞİMDİLİK KİMSE BİLEMEZ!
Murat Sav’ın iddiası hakkında “Olabilir de, olmayabilir de” dememin sebebi, işte kaynaklardaki tutarsızlıklar ve Pargalı’nın idamından hemen sonrasına ait bir bilginin bulunmaması.
Ama, mezarın nerede bulunduğu konusundaki karışıklığın bir başka sebebi daha var: Devletin, tartışmalı ve netâmeli görülen kişilerin defnedildikleri yerlerin bilinmemesi ve hattâ kaybolması için elinden geleni yapmasının bizde eski bir gelenek olması...
Dikkat ederseniz, sadece Pargalı İbrahim Paşa’nın değil, devletin hoş bakmadığı yahut bizzat ortadan kaldırdığı daha birçok kişinin mezarının yerinin bilinmediğini farkedersiniz...
Bu kişilerin devlet adamı yahut siyasetçi olmaları şart değildir; devlet tarafından muhalif görülen yahut herhangi bir sebeple hoşlanılmayan daha birçok meşhur kişinin mezarları kayıptır; hayattan ecelleri ile veya devlet tarafından ortadan kaldırılarak ayrılmış olsalar bile nereye defnedildikleri hâlâ sır hâlindedir.
Birkaç örnek vereyim:
16. asırda güçlenen ve bir hayli yandaş toplayan Hamzavîler’in büyükleri, Kanunî Sultan Süleyman zamanında toplu olarak idam edilmişler ve takipçileri mezarların yerini bir türlü öğrenememişlerdir. Cellâdın elinde can veren Hamzavîler’e bu yüzden “makam” denen sembolik kabirler yapılmış yahut idam edildikleri yerlere birer taş dikilmiş ve ruhları için buralarda dua edilmiştir.
Aynı gizlilik kaidesi gözden düşen yahut sebep oldukları bozgunlar veya başarısızlıklar yüzünden idam edilen devlet adamları için de tatbik edilmiştir.
SAİD-İ NURSİ’Yİ HATIRLAYIN
Bir örnek: Büyük bir asker olmasına rağmen 1683’te Viyana önlerinde yaşadığımız bozguna sebep olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın nereye defnedildiği asırlarca gizli kalmıştır ve hâlâ meçhuldür..
Kabirleri aynı gizleme merakına kurban edilen Cumhuriyet döneminin birkaç meşhur simasını da hatırlatayım: Şeyh Said, Seyyid Rıza ve Said-i Nursî!
Bu isimlerin ilk ikisi idam edilmişler ve nereye defnedildikleri hiçbir şekilde açıklanmamıştır. Said-i Nursî ise Şanlıurfa’da eceli ile vefat etmiş, ama cenazesi daha sonra mezarından çıkartılıp bir uçağa konmuş ve bilinmeyen bir yere nakledilmiştir.
Bizde böyle asırlardır uygulanan “mezar kaybettirme” geleneğinin sebebi, devletin bu kişilerden intikamını almaya devam çabası yahut hatıralarını bile cezalandırma merakı değil, kabirlerinin ziyaretgâh hâline gelmesi endişesi ve onların yolunda gidenlerin yahut hatıralarına hürmet gösterenlerin mezar başında da olsa biraraya gelmelerini engelleme çabasıdır.
Pargalı’nın mezarı konusundaki belirsizliğin sebebi de budur ve Pargalı ile ilgili olarak idamından hemen sonra tutulmuş bir kayıt bulunmadığı müddetçe hâlen bilinen ve bundan sonra iddia edilecek bütün mezarlar sadece bir tahminden ibaret kalacaktır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 22.10.2017 - 04:45
İnönü'nün 1937'de Başbakanlık'tan azlinin hiç yayınlanmamış belgeleri
Devlet görevlilerinin liderin “Bırak!” dediği anda istifalarını vermeleri bizde eski bir gelenektir ve geleneğin en bilinen örneği de, İsmet Paşa’nın 1937’de Atatürk’ün talimatı ile Başbakanlık’ı bırakmasıdır. İşte, üzerinden 80 sene geçmesine rağmen niçin ve nasıl olduğu hâlâ tartışılan bu hadise hakkında Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan ve bugüne kadar yayınlanmamış belgelerden bazıları...
İSTİFALARI istenen bazı belediye başkanlarının, özellikle de Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in görevlerini ne zaman bırakacakları konusu haftalardan buyana gündemin ilk sırasını teşkil ediyor ve bu arada “seçimle gelmiş kişinin talimatla görevini bırakmasının doğru olup olmadığı” meselesi de konuşuluyor.
Tartışmanın bu tarafı siyaset bilimciler ile hukukçuları alâkadar eder ama konunun unutmamamız gereken tarafı “seçimle gelen yöneticinin seçimle gitmesi”nin Batı, özellikle de Anglo-Sakson sistemine mahsus bir kural olduğu, bizim ve diğer “Şark”milletlerinin geleneklerinde böyle bir şartın bulunmadığı ve tarih boyunca liderin “Bırak!” dediği anda görevin bırakıldığıdır.
Bunun en mükemmel örneği de, Atatürk ile başbakanı İsmet İnönü arasında 1937 Eylül’ünde yaşanan sürtüşmenin ardından İsmet Paşa’nın aldığı talimat üzerine Başbakanlık’tan istifa etmesi ve yerine Celâl Bayar’ın getirilmesidir.
Atatürk ve İsmet Paşa, 1920’lerin sonunda İstanbul’da
SEBEBİ ÖĞRENİLEMEDİ
Bu istifa hadisesi hakkında şimdiye kadar çok şeyler yazıldı, birbirinden farklı iddialar ortaya atıldı, meseleyi İsmet Paşa da hatıralarında anlattı ama Atatürk ile arasındaki sürtüşmenin sebebi hakkında tam ve aydınlatıcı bir bilgi vermedi...
Vaziyet böyle olunca, ortaya anlaşmazlığın bir bira fabrikası meselesinden çıktığındanİsmet Paşa’nın bir gece “Memleket sofradan idare ediliyor” diyerek isyan ettiğine yahut Hatay meselesinde uygulanacak politikaya kadar uzanan çeşit çeşit iddialar atıldı.
İsmet İnönü’nün Başbakanlık’tan ayrılması, daha doğrusu Atatürk tarafından istifasının istenmesi ve Atatürk’ün vefatının ardından cumhurbaşkanı seçilmesine kadar siyasette görünmemesi, araştırmaların yanısıra kitaplara da konu oldu. Ama konu, hiçbir zaman tam bir aydınlığa kavuşamadı.
İKİ AŞAMALI İSTİFA
Bugün bu sayfada, İsmet İnönü’nün görevini bırakması, daha doğrusu bırakmasının istenmesi veya “azledilmesi” üzerine Çankaya’ya gönderdiği iki ayrı istifa mektubu ileAtatürk’e yazdığı bir özel not yeralıyor...
İlk defa yayınlanan bu belgeleri Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden temin ettim ve daha önce de yaptığım gibi şimdi de bu arşivin 90 küsur seneden buyana bir türlü tamamlanamayan tasnif işini halledip onbinlerce belgenin bulunduğu mekânı yüksek standartta bir araştırma merkezi hâline getiren Muhammed Safi’ye teşekkür etmem gerekiyor.
Sözünü ettiğim belgeler, İsmet Paşa’nın Başbakanlık’tan iki aşamada ayrıldığını gösteriyor...
Paşa, Atatürk ile aralarında geçen hadisenin ardından, önce “sürmenaj geçirdiğini”söyleyerek bir buçuk aylığına “mezuniyet”, yani “izin” istiyor. O sırada İstanbul’da bulunan Atatürk’e hitaben yazılan, İsmet Paşa’nın elyazısı ile olan ve şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01005578 numarada bulunan bu izin talebinde şöyle deniyor:
“Reisicumhur Atatürk Yüce Katına,
Şiddetli sürmenaj neticesi olarak mutlak istirahat şeklinde olmak üzere mezuniyete ihtiyaç hissediyorum. Büyük Meclis’in yeni faaliyet devresi başlarına kadar tedavimi bitirebilmek üzere bir buçuk ay müddetle mezuniyet verilmesini ve Başvekâlet’e bir vekil tayin ve iradesini istirham ederim. 20 Eylül 1937.
Arşivdeki belgelerden, İsmet Paşa’nın bu yazısına verilecek cevabın ve yayınlanacak resmî açıklamanın ne şekilde olacağı hakkında ciddî bir çalışmanın yapıldığı görülüyor. Cumhurbaşkanlığı Özel Kalemi’nin hemen o gün hazırladığı metni bizzat Atatürk birkaç defa tashih ediyor, son şekillerinin yine onun tarafından verilmesinin ardından İsmet Paşa ile Anadolu Ajansı’na gönderiliyor ve Celâl Bayar’ın “Başbakan Vekili” olarak görevlendirildiği de yazılıyor.
Reisicumhur Atatürk ve Başvekil İsmet Paşa, aralarının henüz bozulmadığı günlerde...
Reisicumhur Atatürk tarafından İsmet Paşa’ya yine 20 Eylül 1937’de gönderilen ve kopyesi arşivde 01005578-2 numarada muhafaza edilen yazıda şöyle deniyor:
“Başvekil Malatya Mebusu İsmet İnönü’ne,
20 Eylül 1937 tarihli tezkereleri cevabıdır:
Mutlak istirahat şeklinde tedavinizi ikmâl etmek üzere, arzunuz veçhile, bir buçuk ay mezuniyetiniz tensip olunmuş (uygun bulunmuş) ve Başvekâlet Vekilliği’ne İktisat Vekili Celâl Bayar tayin edilmiştir.
Keyfiyet Büyük Millet Meclisi Riyaseti’ne ve İktisat Vekili Celâl Bayar’a tebliğ olunmuştur. Reisicumhur”.
Ama, İsmet Paşa, başbakanlığı bir buçuk aylığına bırakması kâfi görülmediğinden olacak, asıl istifasını bir ay sonra ve izin süresi bitmeden, 25 Ekim 1937’de gönderiyor. Paşa, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01005582 numarada muhafaza edilen istifa mektubunda hayli duygusal bir üslûp kullanıyor:
Paşa’nın bu yazısı üzerine daha önce olduğu gibi yine aynı gün aynı şekilde bir cevap yazma koşuşturması başlıyor, hazırlanan müsveddeleri yine bizzat Atatürk elden geçiriyor ve İsmet Paşa’ya kopyesi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01005583-1 numarada bulunan, nazik ve hassas bir üslûpla kaleme alınmış şu yazıyı gönderiyor:
“İsmet İnönü, Malatya Mebusu, Ankara.
Başvekâletten istifanız kabul edilmiştir.
İnkılâbın ilk günlerindenberi her vaziyet ve safhada ifa ettiğiniz tarihî vazifelerin kıymetli hatıralarını millet daima takdir ve şükranla anacaktır.
Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da en büyük ve en mühim hizmetlere olan yüksek liyakatınızın takdirkârı olduğumu burada da tekrar etmekten haz duyarım.
Başvekâlete İzmir Mebusu Celâl Bayar tayin olunmuş ve yeni İcra Vekilleri Heyeti’ni intihap ederek inha etmesi (yeni hükümeti seçerek ataması) kendisine tebliğ edilmiştir.
Reisicumhur”.
Atatürk, İsmet Paşa’nın
istifasını kabul ediyor
(Cumhurbaşkanlığı arşivi, 01005582-1).
O devri bilenler, Atatürk ile İsmet Paşa’nın resmî yazışmalar ve toplantılar dışında özel hayatlarında gayet samimî olduklarını, birbirlerine senli- benli hitap ettiklerini anlatırlar...
Arşivde, İsmet Paşa’nın Başbakanlık’ı bırakmasından hemen sonra Atatürk’e hitaben gayet samimi bir dil ile ve kurşun kalemle yazdığı birkaç satırlık bir not da bulunuyor ve Paşa “Beni sevmediğin devirde de sana ‘Emeklerim boş değilmiş’ dedireceğim. Belki fikri anlatamadım. ‘İsmet’e verdiğim emekler boş imiş’ dedirmiyeceğim sana” diye yazıyor...
İşte, üzerinden 80 sene geçmesine rağmen hâlâ tartışılan bir “azil” hadisesinin bugüne kadar gizli kalmış belgelerinden bazıları...
İsmet Paşa’nın Başbakanlık’tan istifa etmesinden sonra Atatürk’e gönderdiği ve duygusal bir ifade ile kaleme aldığı not (Cumhurbaşkanlığı arşivi, 01005578-1).
Murat Bardakçı
Giriş: 23.10.2017 - 07:05
Bizde demokrasi mi?
DÜN, Atatürk’ün 1937’de İsmet Paşa’yı başbakanlıktan azletmesi ile ilgili bazı belgeleri yayınlarken seçimle gelen yöneticinin seçimle gitmesinin Batı, özellikle de Anglo-Sakson sistemine mahsus bir kural olduğunu; bizim ve diğer Şark milletlerinin geleneklerinde böyle bir kaidenin bulunmadığını ve tarih boyunca liderin “Bırak!” dediği anda görevin bırakıldığını yazdım ve “Nasıl böyle söylersin? Demokrasilerde bu iş olur mu?” diyen dünya kadar mail aldım.
Türkiye’de sanki tıkır tıkır işleyen mükemmel bir demokrasi varmış yahut daha önce mevcutmuş da şimdi bozulmuşmuş gibi...
Sözü hiç uzatmadan, kıvırmadan ve eğip-bükmeden söyleyeyim: Demokrasi bizde sadece var gibi görünmüştür yahut biz öyle zannetmişizdir ama hiçbir zaman tam olarak mevcut olmamıştır, daha asırlar boyunca da olmayacaktır; sebep de “Şarklılığımız”, yani Batı’nın ve bilhassa Anglo-Sakson geleneklerinin mahsûlü olan demokrasinin “Haydi alalım!” demekle gelmeyeceğini idrak edemememizdir.
Demokrasiyi o kadar uğraşmamıza rağmen bir türlü inşa edemememizin sebebini tekrar hatırlatayım: Şarklı olmamız; bir Garp sistemi olan demokrasi elbisesinin geleneklerimizden, hattâ genetik denebilecek özelliklerimiz sebebi ile üzerimize bir türlü oturmaması, meselâ bir kolunun kısa kalması, belinin darlığı, yakasının yamulması yahut ilikler yanlış açıldıkları için düğmelerin aşağısında yahut üstünde olmalarıdır!
KÂBUS DA AYNI, RUYA DA...
Uyumsuzluklardan kaynaklanan bu gibi sebepler ile beraber tarihî, sosyal ve ekonomik gelişimlerini tamamlayan toplumların asırlar boyunca ağır bedeller ödemekle sahip olabildikleri sistemleri “Alıyoruz!” demekle alamayacağımızı düşünmediğimiz için Batılı mânâda demokrasiye bir türlü sahip olamadık. Ama olduğumuzu zannettik, yaşanan bazı hadiselerin demokrasi ile bağdaşmadığını görünce de “Böyle şey olmaz! Ah gözümüzün nûru demokrasi, neredesin, yetiiiiiş?” diye feryâda başladık!
Üstelik sadece demokrasi kâbusumuzdan değil, tâââ 18. asır ortalarından itibaren gördüğümüz “Batılılaşma” ruyasından da aynı çığlıklarla uyanıyoruz.
1980’lerden itibaren Avrupa sevdası ile demeç üzerine demeç verdiğimiz, kongreler, sempozyumlar düzenlediğimiz, havai fişekler attığımız, “uyum yasaları” çıkartma maratonuna girdiğimiz, yani kendi kendimize gelin-güvey olduğumuz günleri hatırlayıp şimdi bulunduğumuz nokta ile mukayese edin, kâfi...
Bir iki kanun değişikliği ile, nutuklarla ve temennilerle Batılılaşabileceğimizi düşündük, kendilerini şu anda Batılı hissedenlerimiz de mevcut ama bu işin mümkün olup olmadığını hatırımıza getirmeyip Batılılaşmayı “Avrupa’ya vizesiz gidebilmek” seviyesine indirdiğimiz için netice yine aynı oluyor; yani hüsran ve hicran!
“Hüsran”, Avrupa’ya elimizi-kolumuzu sallayarak gidebilme konusundaki hayal kırıklığımız; “hicran” da çoğumuzun plâtonik bir aşk ile bağlandıkları ama hiç görmedikleri Avrupa şehirlerine bir türlü kavuşamamanın verdiği hasretin ıstırabıdır.
DÜZELTİLİR AMA ATILAMAZ
Bu bir türlü kavuşamama imkânsızlığı üstelik sadece bize değil, bütün Yakın Şark’a mahsus bir hayal kırıklığıdır ve imkânsızlığın ardında Şark’a mahsus ve belki de genlere kadar işlemiş olan kendine mahsus âdetler, meselâ liderlik anlayışı, idare şekli, adalet sistemi ve toplumun birbiri ile ilişkileri yatar.
Peki, Şark’ın bu sistemler manzumesi öyle bir tarafa atılmayı gerektirecek kadar berbat, pespaye ve perişan bir kurallar yığını mıdır?
Yooo, birçok tarafının aşınıp bozulmuş olmasına rağmen mükemmel tarafları vardır, üstelik bize mahsus bir modeldir, yani alışkanlıklarımızın ve geleneklerimizin sistemidir, aksaklıklarının tabii ki elden geçirilmesi ve hatalarının tekerrür etmemesine çaba gösterilmesi gerekir, bunu yapmak üstelik şarttır ama sistemi bir tarafa atıp yenisini benimsemenin mümkün olamayacağını unutmadan...
Eskilerin “zehî tasavvur-ı bâtıl, zehî hayâl-i muhâl”, yani “ne kadar yanlış bir düşünce, nasıl da boş bir hayâl” dedikleri, işte bu demokrasi hülyamızdır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 25.10.2017 - 06:05
Nilhancığım, artık lutfen konuşma!
SULTAN Abdülhamid’in torununun torununun çocuğu olan Nilhan Osmanoğlu yahut şu andaki resmî adı ile Nilhan Vatansever, “Son Halife Abdülmecid Efendi’nin evinde Koç tarafından açılan sergi durdurulmalı! Kuzguncuk’ta bulunan sergide sanat adı altında rezalet!!!” diye bir tweet attı ve adamlar gidip Halife’nin köşkünü bastılar!
Nilhan Vatansever’in böyle bir hadiseye neticesini tahmin ederek veya etmeyerek sebep olması büyük hatadır ama asıl mesele Son Halife Abdülmecid Efendi’nin çıplak yahut giyinik tablolar yapmış olması değildir. Şimdiye kadar suskunluğunu ve asaletini koruyan ve bazı kesimlerden saygı gören bir aileden, Nilhan Hanım’ın birkaç senedir ettiği sözler sebebi ile nefret edilmeye başlanmıştır.
ARADA ÇOK FARK VAR!
Açık söyleyeyim: Türkiye’deki “hanedan” merakı 1980’lerin başından itibaren gazetelerde yaptığım yayınların ve çıkarttığım kitapların ardından yaygınlaştı.
Daha da samimi şekilde ifade edeyim: Osmanoğlu ailesinde o senelerde Orhan ve OsmanEfendiler ile Neslişah, Hanzade, Neclâ, Fevziye, Dürrüşehvar, Mukbile ve Hümeyra sultanlarla hanımsultanlar yerine ailenin şimdiki bazı mensupları olsa idi böyle bir işe asla kalkışmazdım!
Aile hakkında benden önce sade suya tirit yayınlar yapılmıştı ama Osmanoğulları’nı geniş şekilde anlatan ve daha önemlisi bu işi siyaset ve ideoloji bulaştırmadan yapan bir yayın yoktu. O zamana kadar suskun kalan ve özellikle de gazetecilerden uzak duran Osmanoğulları’nın birçok mensubu ilk defa benimle konuştular, ucuz gazeteciliğe tevessül etmediğimi farketmeleri üzerine birçoğu ile aramızda yakın bir dostluk kuruldu, hattâ bazıları aile arşivlerini de bana emanet ettiler.
Hanedan merakının dönüm noktasını ailenin Fransa’da yaşayan en yaşlı erkeği, yani “reisi” olan Şehzade Mehmed Orhan Osmanoğlu’nu 1992’de Türkiye’ye gelmeye ikna etmem ve memleketini 68 sene aradan sonra bir haftalığına ziyaret eden yaşlı şehzadenin Çırağan Sarayı’ndaki günlerini gazetelerin manşetlerden vermeleri teşkil etti.
Türkiye’de Osmanoğulları ile ilgili merak işte böyle başladı ama ailenin o senelerde hayatta olan mensupları ile şimdiki bazı mensuplarının davranışları birbirinden çok farklıydı...
‘ASALET’İN GEREKTİRDİĞİ...
Suskun kaldıkları, olur-olmaz yerlerde görünmedikleri ve “konuşmadıkları” için bir kesimin gözünde saygınlıkları vardı. Atatürk’ün aleyhinde tek söz etmez, “Bize yakışmaz” deyip başkalarına da ettirmezlerdi, çünki gerçek “asalet” bunu gerektirirdi. Çoğu büyük maddî sıkıntı çekmişti, bazıları o senelerde de sıkıntı içerisinde idi ama Türkiye’den kenarda-köşede kalmış ve sürgün senelerinde ellerinden çıkartamadıkları küçük şahsî mülkleri dışında bir talepte bulunmadılar. “Düğünüm dedemin sarayında yapılsın”, “Suada bizimdir”, “İstanbul’un bilmem hangi semtleri büyükbabamız Sultan falancaya aittir” diye konuşmak hatırlarına bile gelmedi; saraylar ile kasırların padişah mülkü olmadığını, buraların hanedana “Hazine-i Hassa’nın tahsis ettiği birer lojman” kimliği taşıdığını biliyorlardı. Belediyelerin düzenlediği etkinliklerde dedelerine övgüler düzdükten sonra “Canımıza yetti parlamenter sistem” gibisinden saçmalıkları onlardan işitemezdiniz, zira kültürlü idiler, dünyayı bilirler, en az iki-üç lisanı mükemmel şekilde konuşurlardı ve çok daha önemlisi, ayakları da yere basardı!
Hele, torunu falan olmadıkları Halife Abdülmecid Efendi’nin köşkünde açılan sergi hakkında tweet atmayı akıllarına getirmelerini bir tarafa bırakın, böyle bir işi onlara izah edebilmenin bile mümkinatı yoktu!
Şimdi babası ile tanışıklığım uzun seneler öncesine dayanan ve çocukluğundan itibaren bildiğim Nilhan Osmanoğlu Vatansever’e hatırlatmak zorundayım:
Artık lutfen konuşma Nilhancığım! Konuşma, zira söylediklerin tepki ile karşılanma sınırını çoktan aştı ve şiddete sebep olmaya başladı! Sergi basmaya bile tevessül edecek dar bir çevrenin gözünde “Sultan Efendi” olabilirsin ama toplumun hemen her kesiminde hiç de hoş olmayan ve sertten de öte tepkiler gördüğünü ve daha da önemlisi, sözlerinin Osmanoğlu ailesine karşı bir nefret hâlini aldığını farketmeye çalış!
.Murat Bardakçı
Giriş: 27.10.2017 - 06:05
Suudiler'in ılımlı İslâm'ı
HANİ lokantaya gittiğinizde canınız bonfile, biftek, vesaire çeker de garsona “Az pişsin”, “Normal olsun” yahut “İyice yansın” diye ağzınızın tadına göre sipariş verirsiniz ya...
“Ilımlı İslâm” sözü bana böyle siparişleri hatırlatıyor!
İslâmi kuralların belli ve değişmez olmasına rağmen dinin farklı “dozları”nın bulunduğu iddiasıyla kullanılan “sert”, “orta karar” veya “hafif” gibi sıfatlarla ne kastedildiğini ve aslında siyasî sebepler ile geleneklerden kaynaklanan uygulama farklarının niçin “dinî yorum” olarak ortaya sürüldüğünü bu yüzden pek anlamamışımdır.
Suudiler de artık her nedense böyle tasnifleri benimsemiş olmalılar ki, veliahdları Muhammed bin Selman geçen Salı günü Riyad’da yapılan bir ekonomik toplantıda ülkesinin “ılımlı İslâm’a döneceğini” söyledi; bir gün sonra da İngilizler’in Guardian Gazetesi’ne konuştu ve aynı sözleri tekrarladı.
HAKİKAT DEĞİL, TEMENNİ
“Ilımlı İslâm” kavramı, bizde özellikle de lâik çevrelerde hep yanlış anlaşılmış, daha doğrusu “temenni”, yani “olmasını istedikleri İslâm” şeklinde düşünülmüş, öyle hayal edilmiştir.
Meselâ, İran’da yapılan hemen her seçimde ortalıkta bir “reform” sözü dolaşır, “reformcu” olduğu söylenen adayın seçimi kazanması hâlinde İran’ın değişeceği, din adamlarının etkilerinin azalacağı zannedilir. Hattâ bazı safdillerimiz seçimden sonra kadınların başlarını açabilmelerinin ve alkolün kademeli de olsa serbest bırakılmasının hayallerine dalarlar. Ama “reform” ile “yumuşama”nın öncelikle ekonominin ayağa kaldırılması, petrol gelirlerinin halka daha düzgün şekilde aktarılması, birçok ülke ile senelerdir devam eden didişmelere son verilmesi şeklinde bir rahatlamanın kastedildiğini bilmeyenler hayalleri hakikat olmayınca, meselâ örtünme yahut içki konusunda hiçbirşey değişmeyince derin bir hayal kırıklığı yaşarlar.
Muhammed bin Selman’ın sözlerinin ardından, şimdi Suudi Arabistan konusunda da benzer hayallere dalanlarımız var!
Hem de ne hayaller, ne ruyalar, ne temenniler!
UÇMASAK NASIL OLUR?
En derin ve güçlü hayalperestimiz Ertuğrul Özkök oldu ve “Suudi kardeşim, gün gelecek Atatürk’e de döneceksin” diye yazdı... Zira aklın yolu buymuş, İslâm dünyasını bataklıktan çıkartacak medeniyet yolu Atatürk’ün bundan 90 sene önce çizdiği yol imiş; her makul Müslüman’ın gönlünde Atatürk’ün izi, aklında o yola karşı bir hayranlık varmış, işaretler de zaten gelmeye başlamış, Suudiler bu yola gireceklermiiiiş...
Ertuğrul Özkök’ü okuyunca “Bu temennilere fon müziği olarak acaba Selâhaddin Pınar’ın ‘Hayal deryasına ben bazı bazı / Dalmasam bir türlü, dalsam bir türlü’ şarkısı mı yoksa Râkım Hoca’nın ‘Hayal içinde akıp geçti ömr-i derbederim / Bakıp bakıp da o mâzîye şimdi âh ederim’i mi daha iyi gider?” diye düşündüm!
Atatürk, evet, bu milletin büyük evlâdıdır, kurtarıcısıdır, yepyeni bir devletin kurucusudur, bize aittir ama İslâm dünyasının Atatürk’e bakışı hakkında gözden uzak tutmamamız gereken bir hakikat vardır: İslâmî kuralların günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olan Ortadoğu’da sevilmez, üstelik Müslüman dünyanın ekseriyeti sadece Atatürk’ü değil, Türkiye’nin lâik sistemini de hoş karşılamaz. Vaziyet böyle olunca, Vehhabîliğin ve Selefîliğin merkezi Suudi Arabistan’ın günün birinde “Atatürk’ün çizgisine gireceğini” düşünmek aslında hayal bile değildir, mizahtan ibarettir.
Ve, meselenin unutmamamız gereken bir diğer tarafı: Selefî bir toplum olan Suudi Arabistan’ın “ılımlılaşmış” hâli bile, bizde şu anda mevcut bulunan en aşırı dinî akımlara nisbeten çok daha sert olacaktır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 29.10.2017 - 07:00
94. yıldönümünde ilk defa yayınlanıyor: İşte, Cumhuriyet'in kuruluş belgeleri
Cumhuriyet’in 29 Ekim 1923’te ilân edilmiş olduğunu bilmeyenimiz yoktur ama kararın ne şekilde alındığı, yani hukukî boyutunun ne olduğu konusu üzerinde pek durulmamıştır. İşte, karar meselesinin ayrıntıları: Cumhuriyet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 29 Ekim 1923 akşamı saat sekizde Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilmesini öngören kanunu kabulü ile ilân edildi ve yapılan değişiklikler yayınladığım bu belge ile kayıt altına alındı.
BUGÜN, Türkiye’nin Cumhuriyet oluşunun 94. yıldönümü... Cumhuriyet Bayramı’nız kutlu olsun!
Cumhuriyet’in nasıl ilân edildiğini mutlaka okumuş yahut işitmişsinizdir: Gazi Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’deki eski köşkte yemektedirler, Paşa “Yarın Cumhuriyet’i ilân edeceğiz” demiş, hemen çalışmaya başlamışlar ve ertesi gün, yani 29 Ekim’de de Büyük Millet Meclisi’nde Cumhuriyet ilân edilmiş, Mustafa Kemal Paşa da Reisicumhur seçilmiştir.
Kararın nasıl alındığını, yani ilânın hukukî boyutunun ne şekilde olduğunu hep merak etmiştim. Meclis zabıtlarında gerçi bu konuda bilgiler vardı ama Cumhuriyet’in ilân kararının veriliş biçiminin kaydedildiği zabıtların dışında asıl ilân belgesinin de mevcut olması gerekirdi ve bu kayıt şimdiye kadar ortaya çıkmamıştı.
Meclis’in Anayasa’da 29 Ekim 1923’te yaptığı değişikliklerin yeraldığı ve Meclis kâtiplerinin yazdıkları sayfa. Bu metin Cumhuriyet’in ilânının ilk resmî belgesidir (TBMM Arşivi).
MECLİS ARŞİVİ’NDEN ÇIKTI
İlânın hukukî boyutu benim için seneler boyunca merak konusu olmuştu, mevcudiyetinden emin olduğum belgeyi Türkiye’nin en önemli arşivlerinde uzun müddet aramış ama netice alamamıştım.
Yakında çıkacak olan bir kitabımda kullanmak maksadıyla bu senenin başında arşivlerde çalışırken talih bu defa yüzüme güldü ve Cumhuriyet’in senelerdir merak ettiğim kuruluş belgesine Meclis Arşivi’nde ulaştım... Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Daire Başkanlığı Genel Evrak ve Arşivden Sorumlu Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Abdülhekim Koçin’e bu çalışmam sırasında yaptığı yardımlardan dolayı müteşekkirim.
Diyanet İşleri Reisliği’nin Cumhuriyet’in ilânını halka duyurmaları için müftülüklere gönderdiği telgraflardan biri (Cumhuriyet Arşivi, 051-0-8-65-35-1).
ANAYASA’DA DEĞİŞİKLİK
Şimdi, Cumhuriyet’in ilânının hukukî tarafını ve belgenin önemini anlatayım:
Cumhuriyet, bir anayasa değişikliği ile, Büyük Millet Meclisi “Kanun-ı Esâsî Encümeni”nin, yani Anayasa Komisyonu’nun 1921 Anayasası’ndaki altı maddenin değişmesi maksadı ile hazırladığı tasarının Meclis’in 29 Ekim 1923 Pazartesi günü yaptığı 43. oturumunda kabul edilmesi suretiyle ilân edildi. Anayasa’nın ilk maddesine “Türkiye’nin yönetim şeklinin ‘Cumhuriyet’, devletin dininin İslâm, resmî dilinin de Türkçe olduğu” ilâve ediliyordu. Diğer maddeler de Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Hükümet hakkındaydı.
Oylamadan sonra hemen reisicumhur seçimine geçildi ve Mustafa Kemal Paşa, Reisicumhur seçildi.
KOMİSYONUN MAZBATASI
Meclis’in 29 Ekim 1923 Pazartesi günü yaptığı 43. oturumunda görüşülüp kabul edilen tasarıyı hazırlayan Anayasa Komisyonu İzmir Milletvekili Yunus Nadi (Abalıoğlu) Bey’in başkanlığında Gelibolu Milletvekili Celâl Nuri (İleri), Dersim Milletvekili Feridun Fikri (Düşünsel), Konya Milletvekili Refik (Koraltan), İzmit Milletvekili İbrahim Süreyya (Yiğit), Muş Milletvekili İlyas Sami Beyler ile Antalya Milletvekili Rasih Hoca (Kaplan)’dan meydana geliyordu.
Celâl Nuri Bey’in Meclis Başkanlığı’na hitaben kaleme aldığı komisyon mazbatası bugünün Türkçesi ile şöyle idi:
“Milletimizi refah ve saadete ulaştırıp tam bir bağımsızlığa kavuşturan ve Allah’ın da takdir ettiği savaşta millî hâkimiyet esası kat’î surette kabul edilmiş ve daima buna riayet edilegelmişti. Bu usulün necib Türk milletine ne büyük muvaffakiyet temin ettiği aşikârdır. Hâkimiyetin kayıtsız-şartsız millete ait olması ve idare usûlünün milletin mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmek esasına dayanması zaten ‘Cumhuriyet’ demek olduğundan, saltanatı kesin şekilde kaldıran bu kelimenin kullanılıp Türkiye Devleti’nin şeklinin cumhuriyet hükümeti olması hakkında Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun özel maddesinin bir fıkra ile açıklığa kavuşturulması hukuk ve uygulama bakımından münasip görülmüştür.
Bir cumhuriyet tesis kılındıktan sonra bu cumhuriyetin temsilcisi olan başkanlık makamının da oluşturulması tabiîdir.
Bundan başka, hükümeti teşkil edecek olan başbakanın cumhurbaşkanı tarafından tayini, sorumluluğun belirlenmesi bakımından zarurî işlerdendir.
Dolayısıyla, hâlen mevcud olan devlet şeklinin tesbiti için Anayasa’nın buna dair bir, üç, sekiz ve dokuzuncu maddeleri aşağıdaki şekilde değiştirilerek açıklığa kavuşturulmuş, devletimizin dininin İslâm, dilinin de Türkçe olduğuna dair özel bir madde ilâve edilmiştir.
Zikredilen maddeleri kanun hâline getirmek üzere Hey’et-i Celîle’ye arz ve teklif ve hemen müzakeresini istirham ederiz”.
Bu mazbata doğrultusunda hazırlanan tasarının Meclis’te 29 Ekim akşamı saat sekizde kabul edilip kanunlaşması ile Türkiye’de Cumhuriyet ilân edilmiş oldu.
Ankara’da, Cumhuriyet’in ilân edildiği ilk Meclis binası.
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Başkitabeti (Genel Sekreterliği) Kavanîn (Kanunlar) Müdüriyeti” antetli kâğıda yazılmış olan 364 numaralı “Teşkilât- ı Esasiye Kanunu’nun bazı mevaddının tâdiline” yani “Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilmesine” dair kanun şöyle idi:
“Birinci Madde: Hâkimiyet, bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir (dayanır). Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti Cumhuriyet’tir.
İkinci Madde: Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslâm’dır. Resmî lisanı Türkçe’dir.
Üçüncü Madde: Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, Hükümet’in inkısam ettiği şuubât-ı idareyi (ayrı ayrı bölümlere ayırdığı idarî işleri) İcra Vekilleri vasıtasıyla idare eder.
Dördüncü Madde: Türkiye Reisicumhuru, Türkiye Büyük Millet Meclisi Heyet-i Umumiyesi tarafından ve kendi âzası meyânından bir intihap (seçim) devresi için intihap olunur (seçilir). Vazife-i riyaset (başkanlık görevi), yeni Reisicumhur’un intihabına (seçimine) kadar devam eder. Tekrar intihap olunmak (seçilmek) caizdir.
Beşinci Madde: Türkiye Reisicumhuru, devletin reisidir. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Heyet-i Vekile’ye riyaset (hükümete başkanlık) eder.
Altıncı Madde: Başvekil, Reisicumhur tarafından ve Meclis âzası meyanından intihap olunur (Meclis üyeleri arasından seçilir). Diğer vekiller Başvekil tarafından yine Meclis âzası arasından intihap olunduktan sonra hey’et-i umumiyesi (hepsi) Reisicumhur tarafından Meclis’in tasvibine arzolunur. Meclis hâl-i içtimada (çalışma döneminde) değil ise keyfiyeti tasvip Meclis’in içtimaına tâlik olunur (toplantısına ertelenir).
18 Rebiyülevvel 1342 ve 29 Teşrinievvel (Ekim) 1339 (1923)”.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, Meclis’in açılışında yapılan duada.
MÜFTÜLER GÖREVLENDİRİLDİ
Meselenin temeli, Meclis’in yeni bir devlet kurmaya değil, mevcut yönetimin ismini koymaya karar vermesi idi...
Cumhuriyet’in ilânı, Ankara’da 101 pâre top atılarak kutlanırken kararı memleketin dört bir tarafına duyurma işi de müftülüklere verildi. Evkaf ve Şer’iye Vekâleti’nin talimatı ile Türkiye’deki bütün müftülüklere telgraflar gönderen Diyanet İşleri Reisliği, müftülerden artık Cumhuriyet ile idare edileceğimizi halka duyurmasını istedi.
Bu sayfada Meclis’in Anayasa’da 29 Ekim 1923’te yaptığı değişikliklerin yeraldığı ve Meclis kâtiplerinin yazdıkları metnin orijinali, yani Cumhuriyet’in ilânının ilk resmî belgesi yeralıyor ve belgeyi bir gazetede 94 sene sonra ilk defa yayınlamakla mutluluk duyuyorum.
1920’de açılan ilk Meclis, bu tahta okul sıralarında çalışmıştı.
.Murat Bardakçı
Giriş: 30.10.2017 - 07:03
Bir dua hatırası
DÜN, 29 Ekim 1923’te Büyük Millet Meclisi’nde yapılan anayasa değişikliğinin, yani Cumhuriyet’in “kuruluş belgesi” olan evrakın orijinalini yayınladım. Habertürk’ün manşetten verdiği belge birçok internet sitesinde de yeraldı.
Hani internet sayfalarının altında okuyanların yorumlarının yeraldığı bölümler var ya...
Oralara neler neler yazmışlardı! Cumhuriyet’in kuruluş belgesi bile Mustafa Kemal’e hakaret vasıtası olmuştu; eleştirmiyor, açık açık hakaret ediyorlar, hattâ ardarda küfürler sıralıyor ve sonra Sultan Vahideddin’e de medhiyeler düzüyorlardı...
Şimdi, hiç yorum yapmadan şahidlerinin çoğunun hayatta oldukları bir hatıramı nakledeyim:
Sultan Vahideddin ile Halife Abdülmecid Efendi’nin torunu olan dünya güzeli Hanzade Sultan 1998 Mart’ında Paris’te vefat ettti, cenazesi birkaç gün sonra İstanbul’a getirildi ve Âşiyan Mezarlığı’na defnedildi.
SULTAN FENA KIZMIŞTI...
Definden sonra oğlu, kızı, torunları, akrabaları ve dostları, yapılacak dua ve okunacak mevlide iştirak için Hanzade Sultan’ın ablası Neslişah Sultan’ın Ortaköy’deki evine geçtiler. Dua ile mevlid için önceden Kâni Karaca ile konuşulmuştu, Kâni Ağabey’i ben getirecektim, Âşiyan’dan hemen üstâdın Fatih’teki evine gittim ve alıp Ortaköy’e götürdüm.
İmparatorluğun o senelerde hayatta olan aristokrasisi, İstanbul’un gazetelerin magazin sayfaları ile TV’lerde hiçbir şekilde göremeyeceğiniz gerçek sosyetesi ile ailenin dostları ve ahbapları bizi bekliyorlardı...
Mâlûm, Kâni Ağabey’in gözleri görmezdi ve dualarda zikredilecek isimleri önceden ezberlerdi. Listeyi daha evvel hazırlamıştık: Sultan Abdülmecid’den Sultan Vahideddin’e, Halife’ye, Hanzade Sultan’ın annesi Sabiha Sultan ile babası Ömer Faruk Efendi’ye ve kocasının Prens Mehmed Ali’nin mensubu olduğu Mısır Hanedanı’ndan yakın akrabalarına kadar uzanan isimlerin yazılı olduğu bir liste...
Yolda isimleri ben okudum, Kâni Ağabey hafızasına aldı; Ortaköy’e gelince önce salonda bir köşeye çekilip bir daha tekrar ettik, “Tamam, oldu” deyince koluna girip duayı yapacağı koltuğa götürdüm. Tam okumaya başlayacağı sırada kulağıma eğilip “Murat’cığım, bizde âdettir, dualarda Mustafa Kemal’i de mutlaka zikretmemiz istenir. Ama burada ondan bahsetmem pek hoş olmayacak galiba, ne dersin, söylemesem mi?” diye sormaz mı?
Neslişah Sultan o sırada meğerse tam arkamızda imiş, Kâni Ağabey’in dediklerini işitti ve kızkardeşinin vefatının verdiği ıztırabı da bir tarafa bırakıp “Ne münasebet Hoca?” diye parladı! “Ne demek Mustafa Kemal’den bahsetmemek? Sultan Vahideddin’in torunuyum diye Mustafa Kemal’i kaldırıp atacak mıyım? Buradaki herkes ona da Fatiha okuyacak!”
NESİLLER BOYU ZEHİR!
Kâni Ağabey “Tabii ki Sultanım, tabii ki...” dedi, sûrelerle Mevlid’i makamdan makama geçip tam bir İstanbul tavrı ile okudu ve ailenin orada bulunan yabancı dostlarını da hayran bıraktı. Sonra sıra “Âmin”e geldi, duayı “Merhum Sultan Vahideddin’in ruhu için, şu şehzadelerin, bu sultanların, falanca prenslerin, filânca prenseslerin, hâssaten merhume Hanzade Osmanoğlu’nun ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ruhları için el Fatihaaaaa!” diyerek bitirdi ve başta padişahın torunları olmak üzere salondaki herkes Sultan Vahideddin ile Mustafa Kemal’e fatiha okudular.
1920’lerde Mevlânzade Rıfat isimli sahtekârın ve 1930’larda da Rıza Nur çatlağının hezeyanlarını sermaye edinip “üstad” pozlarına bürünen Osmanlı pazarlamacısı nefret tüccarları, birkaç nesli zehirledikleri için ne kadar övünseler azdır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 01.11.2017 - 07:09
Kazakistan'ın yeni alfabesi
KAZAKİSTAN’ın, Kiril alfabesini bırakıp Lâtin harflerine geçmeye karar vermesi, gazete haberlerinin yanısıra köşe yazarlarına da konu oldu.
Meselâ, Fatih Altaylı geçen gün karardan bahsederken “Merak ettiğim, şimdi Kazakistan’da da ‘Dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz. Dedemin babaanneme yazdığı mektubu okuyamıyoruz. Kültürümüz kesintiye uğradı’ türünden tartışmalar olur mu?” diye soruyordu...
Fatih’in sorusunu üzerime aldım, zira “Şayet dedeniz ile babaannenizin birbirlerine yazdıkları mektupları okuyamıyorsanız istediğiniz kadar yabancı dil bilip sular seller gibi konuşun, entellektüel falan değil, cahilsiniz demektir” sözü bana aittir ve dolayısı ile bu konuda birkaç söz etmem gerekir...
Önce, Fatih’in Kazakistan’da da “Kültürümüz kesintiye uğradı türünden tartışmalar olur mu?” sorusuna cevap vereyim:
O tartışmalar çoktan başladı ve şiddetle devam ediyor!
Nazarbayev, Lâtin alfabesine geçileceğini bundan birkaç sene önce duyurdu, hemen ardından 66 entellektüel alfabenin değiştirilmesine karşı çıkan ortak bir bildiri yayınladılar, değişikliğin Kazak kültürüne zarar vereceğini söyleyerek bunun yerine kültüre daha fazla önem gösterilmesini istediler.
“BÖL VE YÖNET” ALFABELERİ
O zaman başlayan tartışmalar Nazarbayev’in geçen hafta yaptığı açıklamadan sonra şiddetlenerek devam ediyor. Değişikliğe karşı çıkan Kazaklar gerekçe olarak hem genç nesillerin 1920’lerden sonra Kazakça ama Kiril alfabesi ile yazılmış olan hiçbir metni okuyamayacaklarını, hem de kararın aşırı masrafa sebep olacağını gösteriyorlar.
Kaldı ki, alfabeler Türkiye’de ve Orta Asya’nın Türkî cumhuriyetlerinde tamamen farklı sebeplerle değiştirilmişti. Türkiye’nin 1928’de Latin Alfabesi’ne geçmesinin ardından o günlerde alınan “Birleştirilmiş Yeni Türk Alfabesi” kararı doğrultusunda onlar da Latin alfabesini almışlar ama oralara daha sonra hâkim olan Sovyetler bütün Türkî devletleri ve birliğe bağlı diğer etnik grupları Kiril temeline dayanan fakat bazı harfleri birbirinden nisbeten farklı ayrı alfabeler kullanmaya mecbur bırakmıştı. Alfabelerdeki bu farklar hem diller ile lehçeler arasındaki değişikliklerden, hem de “Böl ve yönet” politikasının gereklerinden kaynaklanıyordu.
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilâsun’un 1976’da Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan iki ciltlik “Bugünkü Türk Alfabeleri” isimli eserini bulup incelediğiniz takdirde, bu farkları bütün ayrıntıları ile görürsünüz.
DOKSAN SENEDE DÖRT YAZI
Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan, Sovyetler’in dağılmasından sonra altmış küsur senedir kullandıkları Kiril alfabesini 1990’ların başında bırakarak Latin yazısına geçtiler ve geçişin sebebi öyle zannedildiği gibi “medenî dünya ile entegre olmak” falan değil, senelerce devam etmiş olan Sovyet, daha doğrusu Rus etkisinden kurtulabilmekti.
Kazakistan da o senelerde aynı kararı almak istemesine rağmen uygulamayı yirmi küsur sene sonraya ertelemek zorunda kaldı; zira Türkî cumhuriyetler içerisinde Rus kültürünün etkisinde en fazla kalan ve en kalabalık Rus nüfusa sahip olan devlet onlardı. Karar, Rus nüfusun genel nüfusa olan oranının 1990’lara göre gerilemesi üzerine ancak şimdi alınabildi.
Geçen doksan sene içerisinde bizde iki, Kazakistan’da ise bu son kararla beraber dört alfabe değişikliği yaşanmıştır ama Türkiye ile Kazakistan’ın Latin alfabesine geçişleri arasında benzerlik kurmak hatalıdır; arada büyük farklar vardır, bu iş bizde “inkılâp” gerekçesi, onlarda ise siyasî mecburiyetlerle, Rus kültürünün etkisinden kurtulmak için yapılmıştır.
Üstelik o taraflarda “Dedelerimizin mezartaşlarını okuyamıyoruz” gibisinden yeni bir endişe de ortaya çıkmaz, zira okuyamamaları yeni değildir, tâââ 1930’lara kadar uzanır, üzerlerinden “komünizm” diye bir silindir geçtiği için de böyle meseleleri zaten çoktan unutmuşlardır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 03.11.2017 - 06:59
Cadılar Bayramı ve cadılaşma merakı
GÜNEŞ ilkbaharda Öküz Burcu’na girdiği zaman, öküzün iki boynuzunun arasında “Ülker” yahut “Süreyya” veya “Pervin” dedikleri ve yedi adet yıldızdan meydana gelen bir takımyıldız yükselir. Gündüz vakti ortaya çıkan bu yedi yıldızın en parlağının göründüğü an “Nevruz”un, yani ilkbaharın başlangıcıdır.
Ülker’in ortaya çıkması ile kutlamalar yapılır, ardından bereketli yağmurlar yağar, ortalık yeşerir ve ilkbahar başlar.
Sonra aylar geçer, Ülker ufukta kaybolur, yahut eski “nücum”, yani yıldız ilmi deyimi ile “düşer” ve bu defa gündüz yerine geceleri yükselmeye başlar. Karanlıkta farkedilir hâl alır, 27 Ekim’de “evc” denen en yüksek noktasına erişir ve denizde fırtınalar çıkar.
Ülker, artık “yedi adet cadı” olmuş, etrafa fenalık etmeye başlamıştır, dolayısı ile yumuşatmak, cadıların hiddetini dindirmek lâzımdır ve bunun için şeker gibi tatlı yiyecekler sunulması şarttır. Kadın-erkek, çoluk-çocuk Ülker’e şekerli yiyecekler adar ve tapınaklara götürüp sunarlar.
Mehmed Âkif’in o muhteşem “Çanakkale Şehidleri’ne” manzumesinde geçen “Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan / Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan” beytinde geçen “Süreyya”, işte yedi yıldızdan meydana gelen Ülker takımyıldızıdır.
Bu inanış eski Mezopotamya kültürüne mahsustu ve insanlar binlerce sene boyunca Ülker gündüzleri ortaya çıkınca bayram etmiş ama geceleri görününce de korkuya kapılıp hediyeler sunmuşlardı.
DOĞU’DAN BATI’YA GEÇTİ
İskender ile Ptolome’nin sonraki asırlarda Doğu’ya yaptıkları seferlerde Mezopotamya ile Şark’ın inanışlarını yazıya geçirtmelerinin ardından bütün bu âdetler Batı dünyasına gitti, zamanla Roma’ya intikal etti, oradan diğer medeniyetlere de yansıdı, birbirlerinden farklı etnik gruplar tarafından da benimsendi ve bu gruplardan biri olan Keltler, Ülker’in gündüz kaybolup gece ortaya çıkması inancına “Samhain” dediler, Samhain zamanla “Halloween”, yani “Cadılar Bayramı” hâlini aldı.
Son birkaç sene içerisinde bizde dar bir çevre ile de sınırlı olsa kutlanmasına başlanan “Cadılar Bayramı”nın aslı budur.
Ama, ortada bir tuhaflık var: Her 31 Ekim akşamı suratlarını boyayıp tuhaf kılıklara bürünerek İstanbul’un lüks mekânlarına giden magazin figürlerimiz, kutlamaya heveslendikleri Cadılar Bayramı’nın aslında bu topraklardan çıktığının farkında değildirler ve o günün Nevruz’un tam tersi olduğunu bilmezler. Yaptıkları kutlamanın ardında Cadılar Bayramı’nı ithal malı bir etkinlik olarak algılayıp “çağdaş” şekilde eğlendiklerini zannetmeleri vardır.
ASLINI BİLSELER KUTLAMAZLAR!
“Cadılar Bayramı” yahut Ülker’in sonbahar geldiğinde geceleri parlamasını temel alan bu düşünce sistemi zamanla Ülker’i değil, insanları korkutmaya yönelik bir faaliyete dönmüştür. Cadılar Bayramı’nın sembollerinden olan içi boşaltılıp kaş-göz ve ağız yapıldıktan sonra içerisine mum dikilen balkabağı da, o gece insanların suratlarını boyayıp ortaya dökülmeleri de, artık Ülker takımyıldızını veya Batı’daki ismi ile Pleiades’i memnun etmek değil, insanları güya korkutmak için yapılmaktadır.
Ama bizde “korku kültürü” yoktur; âdetlerimizde de, folklorümüzde de korkuyu temel alan bir unsura pek rastlayamazsınız. Balıkesir taraflarında her sene düzenlenen, işgal senelerinde Yunan askerlerini korkutmak maksadıyla yapıldığı söylenen ve artık her sene düzenlenen bir gösteri hâlini alan “tülütabak”ın temeli de aslında eski mitolojideki “keçi ayaklı Pan”a dayanır.
Peki, magazin figürlerimiz Cadılar Bayramı’nı niçin kutluyorlar dersiniz?
Özentiden! Dışarıdan gelen her âdeti modernleşme, çağdaşlaşma ve globalleşme zannetme takıntılarından... Cadılar Bayramı’nın aslında “Şark işi” olduğunu bilseler, emin olun, başlarını bile çevirip bakmazlar!
Bu taklid hevesinin ardından Türkiye’de artık Hristiyan dünyasındaki büyük perhiz öncesinin son kutlaması olan Faşing’i ve her sene tevbe salısında yapılan Mardi Gras’ı da herhalde göreceğiz ama Cadılar Bayramı’nda suratlarını binbir türlü boyayıp cadıya benzemeye çalışanların ve tabiî halleri sebebi ile boyanma çabasına katlanmalarına aslında hiç de gerek olmayanların taklid etmeleri gereken bir başka şenlik daha var: Firavunlar zamanından kalan “Şemminesim” bayramı!
Üstelik, Şemminesim’in şartı, şenliklerde kokusu en az beş yüz metreden alınan kokmuş balık bulundurmaktır ve böylesine kokulu bir şenlik, özenti heveslilerimize pek çok yakışır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 05.11.2017 - 07:21
Türkiye'ye 1861'de otomobilin atası olan 'vapur arabası' yollama teklifini 'Daha çok erken' deyip reddetmiştik!
“Türkiye’nin Otomobili” projesi, bir buçuk asırlık gecikmenin ardından geçen hafta uygulamaya kondu. Devlet otomobilden ve otomobilin atası olan “lokomobil”den işin daha tâââ başında ürkmüş, 1861’de Türkiye’ye lokomobil getirilmesi teklifini kabul etmemiş, hattâ sadece otomobilin değil, motosikletin bile memlekete girmesine izin verilmemişti. Kendi otomobilimizi yapamamamızın sebeplerinden biri de, bu yasaktır.
CUMHURBAŞKANI TayyipErdoğan “Türkiye’nin Otomobili” projesinin uygulamasını başlattı. Otomobilin prototipi 2019’da tamamlanacak ve 2021’de de ticarî satışa geçilecek.
“Büyük” olmak isteyen bir devlet sadece otomobilini değil, silâhını da kendisi yapmak, dışarıya bağımlı olmamak zorunda olduğu için, temennim kendi otomobilimiz ile beraber kendi silâhlarımızı da yapmaya başlamamızdır.
Otomobil meselesinin gündeme gelmesi bana otomobil tarihimizin ilk zamanlarını, meselâ Avrupalı işadamlarının 1861’in İstanbul’una otomobilin atası olan “lokomobil”leri getirme teklifini reddetmemizi, sonraki senelerde de uzun seneler motorlu araçları yasaklamamızı, hattâ motosiklete bile izin verilmemesini hatırlattı.
İşte, 156 senelik bu ilk yasağın öyküsü...
İLK OTOMOBİL 1672’DE
Otomobil benzeri ilk aracı, Çin’de faaliyet gösteren Ferdinand Verbiest adında misyoner bir Cizvit papazı, 1672 imal etti. Asıl çalışmalar sonraki devirlerde başladı ve 1800’lerin ilk senelerinden itibaren üretime geçildi.
Avrupalı ve Amerikalı bilim adamları değişik yakıtlar denerlerken, buhar gücüyle hareket edecek modeller üzerinde de yoğunlaşıldı; İngiliz ve Fransız mucitler de buhar tribünleri vasıtası ile hareket edebilecek araçlar imal etmeye başladılar.
Bu araçların başında “lokomobil” yahut buharla çalıştığı için “vapur arabası” da denen, bugünün traktörlerini andıran ilk otomobiller geliyordu ve en meşhur lokomobil imalâtçılarından biri de James Boydell adındaki İngiliz mekanik uzmanıydı. İngiliz Hükümeti, Boydell’e her çeşit desteği sağlamış ve çok sayıda lokomobil satın alarak hem Londra’da kullanıma koymuş, hem de Hindistan’dan Amerika’ya kadar dünyanın dört bir tarafına göndermişti.
SINIRSIZ DEMİRYOLU’ DENDİ
James Boydell 1860’ta öldü ama kurduğu fabrika imalâta devam etti. Lokomobile “sınırsız demiryolu” da deniyordu ve Boydell son günlerinde araçta yeni düzenlemeler yapmıştı. Lokomobilin yokuşlarda zorlanmasının önüne geçebilmek maksadıyla tekerleklerin etrafına tanklardaki paletleri andıran ama istendiği takdirde çıkartılan metal parçalar yerleştirmişti ve bol bol sipariş alınıyordu.
İngiliz Hükümeti, Boydell’in ölümünden birkaç hafta önce hem lokomobili tanıtmak, hem de Mısır’da işletme imtiyazı alabilmek için Mısır’ın o zamanki valisi Said Paşa’ya bir lokomobil hediye etti. Lokomobil gemi ile İskenderiye’ye gönderilip Nil üzerinden Kahire’nin Bulak semtine nakledildi ve Said Paşa’nın yaylı arabası traktörü andıran bu lokomobile bağlandı. Said Paşa, veliahdı İsmailPaşa ve Mısır sarayının önde gelenlerinden iki kişi 1860 Ocak’ında Bulak İskelesi’nde bekleyen lokomobilin çektiği yaylı arabaya binip meraklı kalabalığın şaşkın bakışları arasında saraya gittiler.
Mısır Valisi Said Paşa, 1861’de İngilizler’in hediye ettiği “lokomobil”in çektiği arabası ile Kahire caddelerinde.
Bu yeni icat Said Paşa’nın hoşuna gitmişti ve Boydell’in şirketine Kahire’de çalıştırma imtiyazı verdi.
Şirket birkaç sene sonra İstanbul’da da benzer bir imtiyaz almak istedi ve 1861 Ağustos’unda, tahtta Sultan Abdülâziz’in bulunduğu günlerde Osmanlı Hükümeti’ne bir dilekçe verdi.
İmzalarından okunabildiği kadarı ile şirketin Greçino ve Dolamur adındaki yetkilileri dilekçelerinde lokomobilin nasıl çalıştığını anlattıktan sonra araçta yapılan son değişiklikler hakkında bilgi veriyorlardı. İlk lokomobillerin tekerlekleri yollara ve kaldırımlara zarar vermiş ama tekerleklere daha sonra yerleştirilen paletler ile bu durum önlenmişti. Çok ses çıkartan ve caddelerdeki atları ürküten buhar kazanına susturucular takılmış ve kazanın gürültüsü büyük ölçüde azaltılmıştı. Aracın gücü de fazlalaştırılmıştı ve araç hiç zorluk çekmeden artık yokuşları da çıkabiliyordu.
Dilekçelerinde lokomobilin “Türkiye’ye yakışacağını” söyleyen Greçino ve Dolamurdaha sonra birkaç lokomobil getirerek taşımacılık yapmak istediklerini yazıyor ve hükümetten “işletme imtiyazı” talep ediyorlardı.
BİR AY SONRA REDDEDİLDİ
Başında Mehmed Emin ÂlîPaşa’nın bulunduğu hükümet, Greçino ile Dolamur’un taleplerini Tanzimat sonrasında oluşturulmuş kurumlardan olan “Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye”ye, yani bir çeşit Adalet Komisyonu olan müesseseye havale etti. Komisyon talebi bir ay sonra, 1878 Eylül’ünde ele aldı ve reddetti!
Hazırlanan raporda önce “lokomobil” isimli icadın öneminden, sağladığı kolaylıklardan ve diğer memleketlerde yaygın şekilde kullanılmasından bahsediliyor ama lokomobil hakkında henüz tam bilgiye sahip olunamadığı için imtiyaz konusunda acele edilmemesi tavsiye ediliyordu. Hükümet bu konuda ağır davranmalı, lokomobilin neyin nesi olduğunu iyice araştırmalı, Londra Büyükelçiliği’nden bilgi istenmeli, tarafsız şekilde raporlar yazılmalı ve imtiyaz kararı bütün bunlardan sonra verilmeli idi.
Raporun altında Yusuf Ziya, Mustafa Fazıl, Ahmed Nuri ve Yusuf Kâmil Paşalar gibi imparatorluğun o devirdeki önde gelen devlet adamlarının mühürleri vardı ve aynı zamanda Mısır Hanedanı’nın da mensubu olan Mustafa Fazıl Paşa lokomobilin kendi memleketinde kullanılmasına rağmen İstanbul’a getirilmesine karşı çıkıyordu.
Otomobilin atası olan lokomobilin Türkiye’ye gelmesi işte bu rapor üzerine reddedildi...
MOTOSİKLETE DE İZİN YOK
Lokomobil üzerinde sonraki senelerde teknik yenilikler yapıldı; taşıt olarak kullanılması yerine çekici görevi yapması uygun bulundu, özellikle tarımda istifade edildi, zamanla traktöre dönüştü ve otomobil teknolojisi de ayrı bir branş olarak gelişerek devam etti.
Ama, otomobilin Türkiye’ye girişi de hayli maceralı oldu...
Osmanlı Arşivleri’ndeki belgeler yönetimin ilk zamanlarda otomobile hoş bakmadığını, hattâ ürktüğünü, özellikle de Sultan Abdülhamid’in iktidarı sırasında değişik bahaneler öne sürülerek Türkiye’ye gelmesinin engellendiğini ve resmî makamlar için satın alınan az sayıdaki otomobilin dışında İstanbul’un yerli ve yabancı sâkinlerinin otomobil kullanmalarına izin verilmediğini gösteriyor...
Bahanelerin başında, otomobillerin sokakları tahrip etme ihtimali geliyordu...
BİR BUÇUK ASIRLIK GECİKME
Meselâ Osmanlı Arşivi’nde MV.110-10-1-2 numarada bulunan 18 Eylül 1904 tarihli bir Bakanlar Kurulu Kararı’nda, Gümrük Müdürlüğü’ne İstanbul’da monte edilmek üzere Marsilya’dan gemi ile gönderilen üç sandık dolusu otomobil parçasını geri göndermesi talimatı veriliyordu. Otomobilin şehre sokulmamasının gerekçesi, “İstanbul sokaklarının gaz ile çalışan bu gibi arabaların gidiş-gelişlerine uygun olmaması”idi. Üstelik sadece otomobillerin değil, motosikletlerin gelmesine de izin verilmiyordu...
Otomobilin atası olan lokomobilin kullanılmasına bundan 156 sene önce engel çıkartmasak ve otomobile de izin verse idik, “Türkiye’nin Otomobili” projesine belki de bundan bir asır önce girişmiş ve bu alandaki her işi çoktan tamamlamış olurduk.
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.11.2017 - 09:29
'Şedde' ve 'Değişmez Başkanlık'
GÜNLERİMİZİN nasıl önemli ve memlekete çağ atlatacak yüksek siyasî tartışmalarla geçtiğine dikkat ediyor musunuz?
“Faşist”, “diktatör” ve “şeddeli faşist diktatör” gibisinden sözleri kastediyorum...
CHP Sözcüsü Bülent Tezcan’ın Cumhurbaşkanı hakkında “şeddeli faşist diktatör” demesi siyasetçilerimizi günlerce meşgul etti, iş mahkemeye kadar gitti ve hâlâ tartışılıyor ama gözden kaçan önemli bir ayrıntı var:
“Diktatör” ve “faşist” kelimeleri “şedde” almazlar, “şedde” ile telâffuzları gramer bakımından mümkün değildir.
Kelimedeki bir harfin üstüste iki defa okunmasını sağlayan “şedde”, Arapça sözlere mahsustur; Türkçe kelimelerde kullanılmaz ve şeddenin bizdeki en bilindik örneği olan “eşek”in “eşşek” şeklinde telâffuzu da bir lâtifeden ibarettir.
DENEYİN AMA OLMAZ!
“Şeddeli okunacak olan kelimenin Arapça ve ‘muzaaf’ olması, aynı harfin açılarak telâffuzu” gibisinden işin uzmanlarına mahsus gramer kurallarını bir tarafa bırakıp tekrar söyleyeyim: “Diktatör” ve “faşist” sözleri şedde alamazlar, bu kelimeleri şeddeli okumak mümkün değildir. Meselâ her iki kelimenin sessiz harfleri şeddeli söylenmeye çalışıldığında “dikkkkktatttör” ve “faşşşşşist” hâline gelirler ama telâffuz edemezsiniz!
Günlerdir devam eden bir başka tartışma da, CHP Genel Başkanı’nın ardarda sekiz seçim kaybetmesine rağmen hâlâ işbaşında olması...
Bir gazetecinin böyle derin konularda yorum yapmadan önce meselenin geçmişte yaşanmış benzerliklerinin mevcut olup olmadığını araştırması ve fikrini bunun ardından ifade etmesi gerektiğine inandığım için arşivlerde ufak bir çalışma yaptım ve dünya kadar belgeye rastladım:
CHP’de bir zamanlar resmen vârolan “Değişmez Başkanlık” ile ilgili evraka...
Partinin 1938 Aralık’ındaki kurultayında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü “Değişmez Genel Başkan” ilân edilmiş, 1946’daki kurultayda yapılan değişikliğe kadar bu unvanı kullanmış ve o tarihten sonra sadece “Genel Başkan” olmuştur.
DAHA YÜZLERCE BELGE VAR
Burada, “Değişmez Genel Başkanlık” konusunda arşivlerimizde bulunan dünya kadar belgeden ikisinin görüntülerini yayınlıyorum.
Belgelerden biri milletvekilliğine aday gösterilen Seferihisar Kaymakamı Cevdet Salih Çanga’nın 28 Mart 1939’da İsmet Paşa’ya gönderdiği teşekkür mektubu... Çanga “Değişmez Başkanımız ve Millî Şefimiz İsmet İnönü, Büyük Reisicumhurumuz” hitabıyla başladığı mektubunda şükranlarını ifade ettikten sonra “...yüksek ve mukaddes şahsınıza bağlı bulunduğumu arz ile ve pâyânsız (sonsuz) hürmetlerimle mübarek ellerinizi öperim” diyor.
Diğer belge ise, Rize Valisi Nuri Türkkan’ın bir telgrafı. Türkkan, İsmet Paşa’nın 3 Nisan 1939’da yeniden Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesinin hemen ertesi günü tebrik maksadı ile gönderdiği telgrafına aynı şekilde “Partimizin Değişmez Genel Başkanı ve Millî Şefimiz” sözleri ile başlıyor.
O günlerin dünyasında böyle daha birhayli “değişmez lider” ile “şef” vardır ve bu âdetin bizdeki yansıması ile ilgili olarak da arşivlerimizde yüzlerce belge bulunmaktadır.
Dolayısı ile Kemal Kılıçdaroğlu’nu sekiz seçim kaybetmesine rağmen hâlâ işbaşında bulunduğu için hiç suçlamayalım, zira bu ısrar CHP’nin eski günlerindeki “değişmez liderlik” uygulamasının hasreti gibidir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 08.11.2017 - 07:22
Prens Abdülâziz'i Ecyad'ın lâneti mi öldürdü?
SAUD ailesinin bir prensi daha rahmet-i rahmana kavuştu. Ülkenin iki önceki kralı Fahd’ın 44 yaşındaki oğlu Abdülâziz, önceki gün kendisini tutuklamaya gelenlerle girdiği silâhlı çatışmada hayatını kaybetti.
Ölenler hakkında fena söz edilmemesi gerekir, hattâ “hayırla yâdedilmeleri” için hadis de vardır, dolayısı ile şimdi yazacaklarımın rahmetli Prens Abdülâziz’in aleyhinde sözler olarak değil, “bazı hakikatlerin hatırlatılması” olarak değerlendirilmesi gerekir.
Abdülâziz’i bana kalırsa Ecyad Kalesi’nde şehid olan askerlerimizin ruhları yahut hatıraları halletti!
Merâmımı anlatamadığımın farkında olduğum için, izah edeyim:
Bundan 15 sene önce, 2002 Ocak’ında, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında Mekke’de, Kâbe’nin hemen yanıbaşındaki tepenin üzerinde bulunan “Ecyad Kalesi” yüzünden büyük bir tatsızlık çıktı. Ecyad, kutsal topraklara sahip olduğumuz devirlerde Türk birlikleri tarafından garnizon olarak kullanılmıştı, Mekke’de bizden kalan birkaç hatıradan biri idi ve Suudiler kaleyi, “Ne yapıyorsunuz? Böyle bir tarihî esere kıyılır mı?” dememize fırsat vermeden buldozerlerle gümbür gümbür yıktılar ve Ankara’dan yükselen bir-iki cılız sese karşılık, “Siz de Ermeniler’e soykırım yapmıştınız” cevabını verdiler!
KRAL BABANIN HEDİYESİ
Riyad ile ilişkilerimiz birkaç hafta gergin şekilde seyretti, derken rezaleti sineye çektik ve Suudiler ile münasebetlerimiz eskisi gibi şen ve şakrak şekilde devam etti.
Ecyad’ın tamamen yıkılmasının önüne geçilebilmesi için o günlerde en fazla yazan, hattâ âmiyâne ifadesi ile yaygara kopartan bir-iki gazeteciden biri, bendeniz idim. Konuyu günlerce ve haftalarca yazdım ama dışişlerimizin o zamanki “Meseleyi daha büyütmeyelim” zihniyeti herşeye hâkim geldi, “Yıkılan zaten yıkıldı, artık uzatmayalım” dediler ve rezaleti unutulmaya terkettiler.
Ecyad tartışmaları sırasında ortaya enteresan bir ayrıntı çıkmıştı: Yıktırılan kalenin bulunduğu yere devremülk olarak kullanılacak ve gökdeleni andıran iki bina yapılacaktı, işin başında da o günlerde Suudi tahtında bulunan Kral Fahd’ın küçük oğlu Abdülâziz vardı; Kral Fahd, Kral Abdülaziz Vakfı’na ait olan Ecyad Kalesi’nin arazisini bir kararname ile oğluna vermişti!
Yani, Riyad’da önceki gün çıkan silâhlı çatışmada hayatını kaybeden prense...
Suudi Arabistan’a sık gittiğim 1980’li senelerde, Abdülâziz on küsur yaşlarındaydı ve babasının gözbebeği idi. Kral Fahd hemen her yere onu da götürürdü; saraydaki bazı ziyafetlerde küçük Abdülâziz ile birkaç defa konuşmuşluğum da vardı ve Ecyad hadisesi sırasında, “Kale, işte bu çocuk için yıktırılmış” diye de yazmıştım.
ZEMZEM KULELERİ DİKİLİYOR!
Derken seneler geçti, Abdülâziz büyüdü, zengin, hem de çok zengin bir işadamı oldu, babasının İsviçre’de onun için açtırdığı 10 milyar dolarlık mütevazi hesabı da akıllıca kullandı ve servetine servet kattı. Bir ara hükümette önemli bir yere de getirildi ama sonra bırakıp sadece iş ile meşgul oldu, Intercontinental Grubu’nun temsilciliğini alıp Kâbe’nin önüne koskocaman bir otel, Ecyad Kalesi’nin bulunduğu yere de Zemzem Kuleleri’ni dikti ve Zemzem’den Türkler’e bile daire sattı. Hattâ sadece kendi memleketi ile yetinmedi, Avrupa’da ve Amerika’da da iyi para getiren yatırımlar yaptı.
Abdülâziz’in hayatı hakkında fazla birşey söylemeyeceğim, bu konudaki bilgilere kolayca ulaşabilirsiniz...
Ama, iki günden buyana merak ettiğim bir husus var: 44 yaşındaki prensin Riyad’da kurşunla can vermesi ile Mekke’yi müdafaa ettikleri sırada aynı şekilde kurşunlarla şehid olan Ecyad’daki askerlerimizin hatıraları arasında bir münasebetin bulunup bulunmadığı...
Yani lânet gibisinden birşeyler...
.Murat Bardakçı
Giriş: 16.11.2017 - 07:19
Cehaletin de bir sınırı var! İdam fetvalarını Dürrizâde vermiştir!
BİR haftadır yurtdışındayım ama gündemi hemen her dakika değişen Türkiye’de nelerin olup bittiğini merak etmemek ne mümkün? Saat başı gazetelerin internet sitelerine giriyorum...
İki gün önce, bir “Mustafa Sabri Efendi tartışması” çıktı: Tokat’taki bir imam-hatip lisesine Tokatlı Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin ismi verilmiş ama gelen tepkiler üzerine vazgeçilmiş ve okulun ismi “Tokat Şehit Yakup Akdağ Anadolu İmam Hatip Lisesi” yapılmış.
Tepkilerin gerekçesi ise, mâlûm: Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları ve Kuvâ-yı Milliye aleyhindeki meşhur idam fetvalarını Mustafa Sabri Efendi’nin verdiği iddiası.
Tartışma işte bundan çıkıyor ama sâbık Şeyhülislâm’ı savunanların da, veryansın edenlerin de söylediklerinin hemen hepsi yanlış!
YANLIŞLAR VE DOĞRULARI
Şimdi baştan aşağı hatâlı ve uydurma olan bu iddiaların birkaçını nakledip doğrularını yazayım:
- Mustafa Kemal ve Kuvâ-yı Milliye hakkındaki idam fetvasını Mustafa Sabri Efendi vermişmiş...
Yanlış! Tarihimizin yüzkarası olan o fetvayı veren MustafaSabri değil bir başka şeyhülislâmdır: Dürrizâde Abdullah Beyefendi! Fetvanın tarihi 10 Nisan 1920’dir ve o tarihte “meşihat” ta, yani şeyhülislâmlık makamında Dürrizâde vardır. Dürrizâde 5 Nisan ile 30 Temmuz 1920 arasında, yani 3 ay 25 gün boyunca şeyhülislâmlık yapmış ve bu pisliği işte o sırada etmiştir.
- Mustafa Sabri Efendi, Damad Ferid’in “değişmez şeyhülislâmı” imiş ve bu makama beş defa gelmişmiş...
Uydurma! Damad Ferid Paşa beş hükümet kurmuş ama Mustafa Sabri’ye beş değil, dört hükümette görev vermiştir. Kurduğu dördüncü hükümetin sadrazamı Dürrizade Abdullah Efendi’dir ve fetva rezaleti bu hükümette yaşanmıştır.
- Mustafa Sabri Efendi, Damad Ferid Paşa ile beraber Sevr Andlaşması’nı imzalayan hükümetin de üyesi imiş!
Palavra! Sevr Andlaşması’nın altında Damad Ferid’in, Mustafa Sabri’nin yahut hükümetin imzası yoktur; bu utanç belgesini Türkiye’nin Bern’deki olağanüstü temsilcisi ve tam yetkili ortaelçisi Reşad Halis Bey ile her ikisi de “Âyân Meclisi Üyesi” yani “senatör” olan Rıza Tevfik Bey (Bölükbaşı) ve Hâdi Paşa imzalamışlardır.
AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE!
Açık söyleyeyim: Mustafa Sabri Efendi imparatorluğun son döneminin önemli bir din âlimidir, sözkonusu fetvalar gerçi ona ait değildir ama İttihad ve Terakki’ye muhalefeti yüzünden Kuvâ-yı Milliye’ye de karşı çıkmış ve Dürrizade Abdullah Efendi kadar olmasa bile millî harekete büyük zararlar vermiştir. Hele, Lozan Andlaşması’nın imzalanmasından sonra hazırlanan 150’likler listesine alınması üzerine gittiği sürgünde genç Cumhuriyet’in aleyhinde yaptığı neşriyat ile yayınladığı “Yarın” Gazetesi’ndeki yazıları da öyle yenilir-yutulur şeyler değildir. İş böyle olunca, bir okula isminin verilmesinin tepki görmesi ve okulun adının değiştirilmesi kaçınılmazdır.
Ama ortada daha vahim bir vaziyet var: Mustafa Sabri Efendi’nin aleyhinde demediklerini bırakmayanların onun hakkında hiçbirşey bilmemeleri, meselâ Kuvâ-yı Milliye aleyhindeki Dürrizade fetvalarını ona ait zannetmeleri ama âbık şeyhülislâmın ismini okula verenlerin de kahramanlaştırmaya çalıştıkları kişi hakkında tıngır tıngır olmaları ve “Bu fetva onun değil” diyememeleri...
Her iki taraf da birbirinden boş ve eskilerin “Cehâlet bir belâdır ki giriftâr olmayan bilmez” sözüne mükemmel birer örnek teşkil ediyorlar!
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.11.2017 - 07:02
İşte, Dürrîzâde'nin Kuvâ-yı Milliye aleyhinde verdiği fetvaların asılları
Günlerdir tartıştığımız Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin yazdıklarını ve yaptıklarını dikkatle incelerseniz, iki ayrı Mustafa Sabri Efendi’nin mevcut olduğunu görürsünüz. İlki, 20. asrın önemli bir din âlimidir, diğeri ise hatâ üstüne hatâ yapmış bir politikacıdır! İşte, Mustafa Sabri Efendi’nin yazdığı zannedilen Kuvâ-yı Milliye aleyhindeki Dürrîzâde fetvalarının, yani hem “Bey”, hem de “Efendi” unvanlarına sahip olan Dürrîzâde Abdullah Bey Efendi’ye ait beş adet fetvanın öyküsü...
TOKAT’taki bir imam-hatip lisesine Mustafa Sabri Efendi’nin isminin verilmesinin ama gelen tepkiler üzerine bir şehidin adı ile değiştirilmesinin sebep olduğu tartışma hâlâ devam ediyor.
Hadisenin duyulması üzerine konudan haberdar olmamaları bir tarafa, doğrusunu öğrenebilmek için gereken birkaç dakikalık zahmete bile tahammül gösteremeyecek kadar meşgul olan bazı yazarlarımız, ortalıkta senelerdir dolaşan yanlış bilgileri, yani Kuvâ-yı Milliye hakkında 10 Nisan 1920’de çıkartılan ölüm fetvalarının Mustafa Sabri Efendi’ye ait olduğu palavrasını internetteki daha da büyük yanlışların sosuna bulayıp hemen tekrar ettiler...
Mustafa Sabri Efendi (sağda), son senelerinde Mısır’da
Geçen gün fetvaların Mustafa Sabri Efendi ile alâkasının bulunmadığını, bunları bir sonraki Şeyhülislâm Dürrîzâde Abdullah Bey Efendi’nin verdiğini yazdım ama bu defa ortaya başka bir tuhaflık atıldı ve “Fetvaların altında her ne kadar Dürrîzâde’nin imzası var ise de metinlerini Mustafa Sabri yazmıştır” dendi!
Yazılı kaynak mı arıyorsunuz? Tabii ki yok! Kulaktan dolma birtakım garip iddialar ve söylediğim gibi internetteki birbirinden yanlış bilgiler kâfi geliyor ve üstelik artıyor bile! Tarihi ideolojiye hizmetkâr kılmaya heves edildiği için fetvaların nasıl verildiği hakkında birşey bilmek, araştırmak ve okumak gerekli görülmüyor; “fetvahane”, “müsevvid”, “mübeyyiz”, “fetva emini”, “iftâ” yahut “istiftâ” kavramlarının ne olduğunu öğrenmeye de asla lüzum hissedilmiyor.
Bugün bu sayfada, meşhur fetvaların görüntülerini yayınlıyorum...
Önce, fetvalarda neler yazıldığından bahsedeyim:
GARİPTEN DE ÖTE BİR İDDİA
10 Nisan 1920’de yayınlanan fetvalar beş adettir, hiçbirinde “Kuvâ-yı Milliye” ifadesi geçmez ama hepsinde Anadolu’daki hareket kastedilir. İlk fetvada Halife’nin emrine karşı çıkanların katledilmelerinin meşru ve farz olduğu söylenir; ikinci fetvada savaşma gücü olanların Sultan Vahideddin’in etrafında toplanmalarının vacip görüldüğü, üçüncüsünde Halife’nin tarafını terkeden yahut firar eden askerlerin dünyada cezaya ve ahırette de azaba müstahak oldukları ileri sürülür. Dördüncü fetvada “isyancıları” katledenlerin “gazi”, onlar tarafından öldürülenlerin de “şehid” olacakları; son fetvada da Sultan’ın emrine karşı çıkanların şeriatın belirlediği cezalara uğrayacakları yazılıdır ve hepsinin altında “Dürrîzâde Abdullah” imzası vardır.
Fetvaların Dürrîzâde’ye değil de Mustafa Sabri Efendi’ye ait olduğunu iddia etme garabeti neyi hatırlatır, bilir misiniz?
Hani 1980’de Süleyman Demirel’in aldığı, Turgut Özal’ı ekonominin başına getirdiği ve sistemi baştan aşağı değiştiren meşhur 24 Ocak kararları vardı ya...
Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin
ailesi ile bundan 29 sene önce,
Kahire’de yaptığım röportaj
24 OCAK, ECEVİT’İN Mİ?
“Fetvaları zamanın şeyhülislâmı Dürrîzâde Abdullah imzalamıştır ama o fetvaları aslında bir önceki şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi yazmıştır” demek ile “24 Ocak kararlarının altında gerçi Süleyman Demirel’in imzası vardır ama kararlar aslında bir önceki başbakan Bülent Ecevit tarafından kaleme alınmıştır” demek arasında tuhaflık ve saçmalık bakımından hiçbir fark yoktur. Üstelik bir şeyhülislâmın o makamda daha önce bulunan bir başka şeyhülislâmın hazırladığı fetvayı imzalaması, yani Dürrîzâde’nin Mustafa Sabri Efendi’nin yazdığı metni kendi ismi ile yayınlaması onun dinî malûmat bakımından zayıf olduğunu iddia etmektir ki, şeyhülislâmların siyasî kanaatleri ne olursa olsun, bilgi bakımından yetersiz bulunmaları mümkün değildir.
Şimdi de 1869 ile 1954 seneleri arasında yaşamış olan Tokatlı Mustafa Sabri Efendi’den bahsedeyim:
Yazdıklarını ve yaptıklarını dikkatle incelediğiniz takdirde, iki ayrı Mustafa Sabri Efendi’nin mevcut olduğunu görürsünüz.
İlki, 20. asrın önemli bir din âlimi olan, meselâ hilâfet ve siyaset münasebetlerinin anlatıldığı “En-Nekîr Alâ Munkiri’n-Ni’me mine’d-Dîn ve’l-Hilâfe ve’l-Umme”nin, kader konusunun ele alındığı “Mevkıfu’l- Beşer Tahte Sultâni’l-Kader”in, kelâm ilminde önemli bir eser kabul edilen “Mevkıfu’l-Akll ve’l-Ilm ve’l-Âlem”in ve daha başka kitapların yazarı olan, Batı felsefesini de ciddî eleştirilerde bulunacak kadar iyi bilen Mustafa Sabri Efendi’dir ve yazdıkları hâlâ kaynak olarak kullanılmaktadır.
Dürrîzâde Abdullah Bey Efendi’nin Kuvâ-yı Milliye’nin aleyhinde verdiği fetvalar.
Sultan Vahideddin’in Damad Ferid Paşa’yı dördüncü defa işbaşına getiren sadaret
fermanı ve hükümetin Kuvâ-yı Milliye aleyhinde yayınladığı bildirinin yeraldığı bu
matbu belgenin, İngiliz ve Yunan uçakları tarafından Anadolu’nun dört bir tarafına
atıldığı söylenir (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, İ.DUİT. 9/140-11).
YILLARCA SÜRGÜNDE KALDI
Diğer Mustafa Sabri Efendi ise hatâ üstüne hatâ yapmış bir politikacıdır! Dinî eserleri kaleme aldığı sırada gayet sert siyasî yazılar da yazmış, kısa bir müddet İttihadçılar’a yakın durmuş ama sonradan muhalif partileri desteklemiş, Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin kurucuları arasında yeralmış, gençlik senelerinden itibaren sık sık sürgüne gitmek zorunda kalmış, Damad Ferid Paşa’nın dört ayrı hükümetinde şeyhülislâmlık ve bir ara sadrazam vekilliği yapmış ve Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Hattâ, Ferid Paşa’yı bile Kuvâ-yı Milliye’ye karşı gerektiği kadar sert davranmadığı için eleştirip hükümetten istifa etmiş, Sevr Andlaşması’nın imzalanması gerektiğini savunmuş, gazetelerde Kuvâ-yı Milliye’nin aleyhinde sert ve hain yazılar yazmış, Lozan Andlaşması’nın ardından 150’likler listesine alındığı için ailesi ile beraber sürgüne gitmiş, vatandaşlıktan çıkartılmış, Romanya’da, Yunanistan’da ve Mısır’da yaşamış ve hayatını Kahire’de noktalamıştır.
Kahire’de 1954’te vefat eden Mustafa Sabri Efendi’nin cenazesi Mısırlılar ve Mısır’da okuyan Türk öğrenciler tarafından kaldırılıyor
İşte, ortada birbirinden tamamen farklı, bir yanda ciddî bir İslâm âlimi, diğer tarafta ise Mustafa Kemal’in başarılarının ardından Türklükten istifa edecek kadar hınç dolu olan ve “Ben de aynıyla reddedip Türk’ü / Attım üstümden en elîm yükü / Tevbe yârabbî tevbe Türklüğüme / Beni Türk Milletinden addetme” diye şiirler yazan iki ayrı Mustafa Sabri Efendi vardır ve her iki Mustafa Sabri Efendi’nin de ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.
Kuvâ-yı Milliye aleyhindeki fetvaların Dürrîzâde’ye değil Mustafa Sabri Efendi’ye ait olduğu iddiasında bulunanlara küçük bir hatırlatma daha yapayım:
FETVA SAHİBİNİ KISKANMIŞ
Mustafa Sabri Efendi, Millî Mücadele’nin aleyhindeki fetvayı veren ve sürgüne gitmesinin ardından 1923’te Mekke’de vefat eden Dürrîzâde Abdullah Bey Efendi’ye hayrandır! Bir eserinde Dürrîzâde’den ve fetvadan bahsederken “Mustafa Kemal aleyhinde ‘âsî’ fetvasını vermek şerefi merhuma nasıl nasip olmuşsa, öldükten sonra Hazret-i Hadice’ye komşu bulunmak gibi fetvasının mükâfatı olduğuna şüphe etmediğim en yüksek pâye de, yine bu talihli zâta nisbet olmuştur. Vefatında ben de Mekke-i Mükerreme’de idim. Cenazesinde hazır bulundum ve dünyadaki fetvası gibi âhıretteki mekânını da kıskandım” diye yazar!
HESAPLAŞMA VASITASI
Dünyadan hataları ve sevapları ile beraber bundan seneler önce ayrılmış kişileri ideolojik vasıta hâline getirmeye çalışmanın ve bu maksatla Tokat’taki bir imam-hatip lisesine Mustafa Sabri Efendi’nin isminin verilmesinin ne kadar gereksiz, şuursuz ve kışkırtıcı bir hareket olduğunu söylememe aslında hiç lüzum yok...
Ama karşı tarafın da benzer bir ideolojik hırs ile bilmeden, araştırmadan ve öğrenmeden, sapla samanı birbirine karıştırıp tozu dumana katarak ortaya atılması da saçmalıkta diğerinden aşağı kalmamaktadır ve bütün bunlar, tarihi “hesaplaşma vasıtası” olarak kullanmaktan vazgeçmemizin zamanının çoktan geldiğini göstermektedir!
İkinci Meşrutiyet
.Murat Bardakçı
Giriş: 20.11.2017 - 09:21
NATO'daki skandalı kumpas mağduru bu hanım binbaşı ortaya çıkardı
NATO’nun Norveç’te düzenlediği “Trident Javelin-2017” tatbikatında yaşanan rezaletin, yani Atatürk’e düşman liderler arasında yer verilmesinin ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da sahte bir hesap kullanılarak “düşman ile işbirliği içerisinde”gösterilmesinin yankıları devam ediyor. Soruşturmalar sürüyor ve Türkiye’ye özür üstüne özür geliyor...
Olay hakkında çıkan haberlerde, skandalın “Türk subayların dikkati sayesinde farkedildiği” yazıldı ama bu subayın veya subayların kimler oldukları ile ilgili olarak hiçbir bilgi verilmedi...
Norveç’teki rezaleti farkeden subayımızın kim olduğunu söyleyeyim: Deniz Kuvvetleri’nde görevli Ebru Nilhan Bozkurt adında bir hanım binbaşı!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adına açılan sahte hesaplar: Erdoğan’ın “düşman” ile görüşeceği, ardından da düşmandan roket alındığını duyurduğu iddia ediliyor
NELER ÇEKMİŞ NELER...
Üstelik, Binbaşı Bozkurt birkaç sene öncesine kadar büyük eziyetler görmüş bir asker... Yüzbaşılığı sırasında devletin gizli belgelerini elde ettiği, bazı uçakların fotoğraflarını çektiği veya çektirdiği iddiası ile FETÖ’cülerin “Askerî Casusluk ve Şantaj Dâvâsı”nda sanık yapılmış, toplam 5 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılmış, Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin sözkonusu dâvâda 43 sanık hakkında verilen mahkûmiyet ve beraat kararlarını 7 Aralık 2013’te onaylaması üzerine hakkında yakalama emri çıkartılmadan önce yurtdışına gittiği iddia edilmişti.
Bozkurt, Anayasa Mahkemesi’nin daha sonra bu dâvâda yargılanan bütün sanıkların “haklarının ihlâl edildiği” yolunda verdiği karar ile görevine dönmüş, yüzbaşılık süresini de tamamlayıp binbaşılığa yükselmiş ve Deniz Kuvvetleri’nde hassas bir göreve getirilmişti.
Binbaşı Ebru Nilhan Bozkurt
Binbaşı Ebru Nilhan Bozkurt, Norveç’te düzenlenen “Trident Javelin-2017”tatbikatına katılmak üzere Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı tarafından görevlendirildi ve Türkiye’yi hedef alan skandalı dikkati sayesinde ortaya çıkarttı.
Bozkurt, rezaleti basın özetleri, tatbikat için özel şekilde simüle edilen “chatter” ve “facepage”de inceleme ve analizler yaptığı sırada farketti. Her gün takip ettiği “chatter” üzerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan adına sahte bir hesap açıldığını, bu hesap üzerinden Erdoğan ile düşman kuvvetler arasında sahte mesajlaşmaların yapıldığını farketti.
Erdoğan adına açılan sahte hesaptan yapılan bir başka paylaşım
TALTİF EDİLMESİ GEREKİR!
ABD Başkanı Donald Trump’ın adına da aynı şekilde bir sahte hesap açılmıştı ama bu hesaptan NATOyanlısı mesajlar gönderiliyor, Tayyip Erdoğan’ın adına açılan hesapta ise Erdoğan’ın düşman kuvvetler ile işbirliği yaptığı ve silâh anlaşmalarına giriştiği iddia ediliyordu ve Atatürk de “düşman” olarak hedefe konuyordu. Tayyip Erdoğan adına gönderilen sahte mesajlardan birinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in tatbikattaki temsili ismi olan “Başkan Joakim Blixen”den bahsediliyor, “Başkan Joakim Blixen ile yarın Stockholm Şatosu’nda buluşacağız” deniyor, daha sonra“Sevgili takipçiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin SAA 20 füzeleri konusunda anlaşmaya vardığını duyurmak büyük bir zevktir. Başkan Blixen’e teşekkürler” diye yazılıyor ve NATO ile alay eden bir de karikatür kullanılıyordu.
Sahtekârlığı farkettiği anda ilk tepkisi “Cumhurbaşkanı’ma lâf söyletmem” olan Binbaşı Bozkurt, vaziyetten hemen komutanlarını haberdar etti ve Türkiye “müttefiki”olan NATO’da yaşanan skandaldan birkaç sene önce kumpas dâvâlarının mağduru yapılıp hayatı zehir edilen Binbaşı Ebru Nilhan Bozkurt’un bilinçli dikkati sayesinde haberdar oldu.
Devlet, hayatı daha önce kâbusa çevrilen bu hanım binbaşıyı şimdi herhalde gerektiği şekilde taltif edecektir...
Murat Bardakçı
Giriş: 22.11.2017 - 07:04
Geçmişin komplo teorileri bugün gerçek oluyor
TARİH merakı, daha doğrusu tarihe amatör seviyede gösterilen alâka, bizde paranoyaya varan komplo teorileri ile beraber gider ve bunun dünya kadar örneği vardır.
Meselâ, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1900’lerin ilk senelerinde yaşadığı sıkıntılar, geçmişte hep komplo teorileri ile yorumlanmıştır. Sultan Abdülhamid tarihin gördüğü en büyük hükümdarlardan biridir, 33 senelik saltanatı boyunca tek karış toprak kaybetmemiştir, bütün felâketler liderlerinin tamamı ya mason yahut dönme olan İttihadçılar’ın Abdülhamid’i 1909’da tahttan indirmeleri ile başlamıştır!
Bizdeki tarih meraklıları, bazı tarihçiler ve özellikle de sağ kesim seneler boyu hep bunları söylediler ve daha da fenası, söylediklerine inandılar. Ama “tek karış toprak vermediği” iddia edilen Sultan Abdülhamid’in iktidarı sırasında Türkiye’nin 1.5 milyon kilometrekare toprak kaybettiği, İttihadçılar’ın en güçlü askerî lideri olan Enver Paşa’nın ve daha birçok İttihadçı’nın masonlukla alâkalarının bulunmadığı, hattâ Enver Paşa’nın bir ara locaları kapattığı hiç telâffuz edilmedi.
Zihinlere, yıkılış paranoyalarının ardından bu defa İstiklâl Harbi ile alâkalı komplo teorileri hâkim oldu...
REHÂVET VE TEMBELLİK
Bu yeni paranoyanın temelini, Mustafa Kemal’in İngiltere ile yakınlığı, hattâ yaptığı iddia edilen gizli anlaşmalar teşkil etti. İngilizler’in işgal altında bulundurdukları İstanbul’u bizlerle çatışmaya girmeden bir anda terketmelerinin ve Hilâfet’in kaldırılmasının sebebi ile daha sonra gelen devrimlerin kaynağı da bu idi, yani İngilizler ile oturup herşeyin önceden hazırlanmış olması...
Bunlardan birine, meselâ İngiliz birliklerinin İstanbul’u tahliyelerinin gerçek sebebine dair örnek vereyim: İngiliz Ulusal Arşivi’nde artık araştırmaya açılmış olan birçok belgede, meselâ hükümet görüşmeleri ile ilgili zabıtların yeraldığı CAB/23/31 ile CAB24/158 numaralı dosyalarda İngiliz birliklerinin İstanbul’u terketmek zorunda kalmış olmaları, koalisyonu teşkil eden bakanların zamanın başbakanı Lloyd George’un bütün ısrarına ve inadına rağmen savaşı sona erdirebilmek maksadıyla birliklerin Türkiye’den ayrılmalarına karar vermiş oldukları açık açık yazılıdır.
Ama bütün bu palavraları ortaya atan “üstad” havalarındaki zevâta inanıp komplo teorilerine sarılmanın getirdiği rehâvet ve tembellik varken birşeyler okuma zahmetine neden girilsin ki?
ETRAFIMIZDAKİ DERT ÇEMBERİ
Peki, Avrupa geçmişte Türkiye’nin aleyhinde hiç faaliyet göstermedi mi?
Tabii ki gösterdi, zayıflatmak için elinden geleni de yaptı ama bu faaliyetler bizde zannedildiği kadar devâsâ boyutta olmadı. Uğradığımız dertlerin sebebi sadece Batı’nın komploları değil, gücümüzün kalmamış olması ve cephelerde ardarda uğradığımız mağlûbiyetler idi. Devletin zayıf bir döneminde başta bulunan Sultan Abdülhamid de çaresizdi, onun zamanında elimizden çıkan 1.5 milyon kilometrekarenin ardından yaşanan Dünya Harbi faciası imparatorluğu dağıtıp bitirdi.
Komplo teorileri bugün de hayli rağbette ve Türkiye’de “tarih” dendiğinde hâlâ nerede ise bir asırlık bu paranoya yaşanıyor.
Ama meselenin pek dikkat etmediğimiz ve gözlerden kaçırdığımız başka bir tarafı var: Geçmişte gerçek zannettiğimiz aleyhimizdeki komploların benzerlerinin bugün hakikaten vârolmaları, üstelik uygulanmalarına da başlanmış olması...
Dört bir yanımızda yaşanan hadiseleri dikkatli bir şekilde değerlendirdiğinizde, bunun böyle olduğunu, yani aleyhimizdeki bir çemberin içerisinde bulunduğumuzu hemen farkedebilirsiniz.
Şimdi, geçmişi ideolojik boyutta tartışmak yerine, işlerin bu vaziyete gelmesinde kendi kusurumuzun bulunduğunu da inkâr etmeden eskiden hayal fakat bugün gerçek olan komplolara nasıl karşı duracağımıza karar vermenin zamanıdır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.11.2017 - 07:25
Türkiye, NATO'YA soruyor: 'Güvenlik belgesini kim verdi?'
GEÇEN gün NATO’nun Norveç’te düzenlediği “Trident Javelin-2017” tatbikatında yaşanan rezaleti ortaya çıkartan subayımızın Deniz Kuvvetleri’nde görevli ve daha önce kumpas dâvâlarının mağduru olan Ebru Nilhan Bozkurt adında bir hanım binbaşı olduğunu yazdım ve yazım hayli ses getirdi.
Skandalın farkedilmesi üzerine Türkiye’nin NATO nezdinde gösterdiği tepki neticesinde başlatılan soruşturmalar devam ederken, ortaya daha başka ayrıntılar çıktı.
Meselâ, rezalete sebep olan sahte mesajların Kürt asıllı Norveç vatandaşı bir bilgisayarcı tarafından gönderildiği ve bu kişinin görevine hemen son verildiği duyurulurken, soruşturma ilerledikçe işin içerisinde Macar vatandaşı olan bir başka bilgisayarcının da bulunduğu farkedildi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın adına açılan sahte hesaptan yollanan mesajları Kürt asıllı Norveç vatandaşı yazmış, Atatürk’ün fotoğrafını düşman liderler arasına da hanım olan bu Macar bilgisayarcı yerleştirmişti.
Başlatılan soruşturma çerçevesinde ifade veren Macar bilgisayarcı, “Düşman liderler arasına koyduğu fotoğrafın kime ait olduğunu bilmediğini” söyledi, “Üzgünüm” dedi ve işine son verilmediği için hâlen görevde bulunuyor.
‘CLEARANCE’ DENEN BELGE
Norveçliler soruşturmayı derinleştirdikleri takdirde ortaya daha başka bağlantıların çıkacağı anlaşılırken, Türk tarafı bir konunun daha açığa kavuşturulmasını istiyor: Rezalete sebep olan kişilere “NATO clearance” denen güvenlik belgesinin nasıl verildiğini...
“Clearance”ın en alt düzeyden en gizli belgelere erişim hakkına kadar uzanan değişik seviyeleri mevcut ve NATO için çalışmak isteyenlerin bu belgeyi almaları gerekiyor.
Belgenin verilebilmesi için talepte bulunanlar hakkında ciddî bir güvenlik soruşturması yapılıyor ve soruşturmanın süresi birkaç ay ile bir yıl arasında değişiyor. “NATO clearance” yahut “security clearance” da denen belge gerektiğinde pasaport olarak kullanılabiliyor ve bu belgeye sahip olanlar NATO ülkelerinde vizeden muaf şekilde serbestçe seyahat edebiliyorlar.
Norveç, NATO ile ilgili olarak dışarıdan hizmet alan ülkelerden biri. Yani NATO için gereken güvenlik, bilgisayar ve her türlü hizmetler için özel şirketlerden istifade ediliyor ama NATO’ya dışarıdan hizmet veren şirketlerin personelinin de kurallar gereği “clearance” almaları şartı mevcut.
Dolayısı ile NATO’nun bilgisayarlarını ve haberleşme sistemini kullanma yetkileri bulunanların Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adına açılan sahte bir hesaptan mesaj yollamaları yahut Atatürk’ü “düşman” olarak göstermeleri önemli bir güvenlik açığının mevcudiyetini gösteriyor ve Türkiye, Norveç’teki rezaletin sorumlularının ciddî bir güvenlik soruşturmasının ardından verilen bu belgeye nasıl sahip olduklarının da ortaya çıkartılmasını istiyor.
MAKASLAMANIN RACONU
Düzgün ve okuyucuya bilgi veren bir yazı yahut haber gazetenin hangi sayfasında ve ne büyüklükte çıkarsa çıksın lâyık olduğu alâkayı mutlaka çeker.
Buna inandığım için meslek hayatım boyunca hiçbir zaman imza ve isim kavgası yapmadım; “Haberimi neden büyütmediniz?”, “Adımı niçin küçük yazdınız?”, “Yazımı birinci sayfaya alsanız daha iyi olmaz mı?” gibisinden ucuz çekişmelere girmedim.
Birilerinin yazdığım haberleri, makaleleri yahut kitapları makaslayıp kendi isimleri ile yayınladıklarını defalarca gördüm ama bir haberin başka bir gazetede yine başka bir isim ile aynen, yani kelimesi kelimesine yayınlanmasına ilk defa önceki gün şahit oldum:
Bir gazetenin bünyesindeki haber ajansı, Norveç’teki skandalı ortaya çıkartan Binbaşı Ebru Nilhan Bozkurt’tan bahsettiğim yazımı hiç değiştirmeden almış; altına sadece iki satır ilâve edip kendi muhabirinin ismi ile servise koymuştu ve birkaç gazetede bu şekilde yayınlandı!
Yanlış anlamayın, “Yazımı çaldılar” derdinde falan değilim, zira yazdıklarımın yürütülmesine zaten alışığım ama ortada artık makaslamanın bile raconunun unutulması ve bu işlerin “gazetecilik” zannedilmesi var ya, işte bunlara üzülüyorum...
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.11.2017 - 07:00
Ankara'da kaybolan Ankara Andlaşması'nın bir nüshası İngiliz Millî Arşivi'nden çıktı!
Irak sınırımız, İngiltere ve Irak ile 5 Haziran 1926’da imzaladığımız Ankara Andlaşması ile belirlenmiştir. Önceki ay Kuzey Irak’ta yapılan referandumun ardından andlaşmanın ıslak imzalı orijinal metninin kopyesini merak ettim ve ararken bir dizi tuhaflık yaşadım: Andlaşma’nın Dışişleri Bakanlığı’ndaki orijinali senelerden buyana kayıptı ve diğer arşivlerimizde de yoktu. Metnin Reisicumhur Mustafa Kemal tarafından imzalanmış onaylı nüshasını İngiliz Arşivleri’nde buldum ve görüntülerine satın alarak sahip oldum.
SENELERDEN buyana ne zaman Musul’dan bahsedilse, bu bölgeden çıkartılan petrolün yüzde onunun bize ait olduğunu ve hissemizi senelerden buyana alamadığımızı söyler, yazar ve konuşuruz.
Bu “yüzde on” meselesi, Türkiye, Irak ve o senelerde Irak’ta bir manda rejimi kurmuş olan İngiltere arasında 5 Haziran 1926’da Ankara’da imzalanan andlaşmaya dayanır. Hattâ, andlaşmanın metnini okumayanlar Irak’ta herhangi bir siyasî yahut sınır değişikliği yaşandığı takdirde Türkiye’nin Musul’u geri alabilme hakkının bulunduğunu bile iddia ederler.
Reisicumhur Mustafa Kemal’in fermanlarda kullanılan “divanî” yazı ile İngiltere Kralı’na gönderdiği Ankara Andlaşması’nın onay belgesi.
BİR AYLIK ÇABA
Bu tartışmalar ve iddialar, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’ın teşkili konusunda önceki ay yapılan referandumun ardından da ortaya atıldı ve “Irak’ın sınırları değiştiğine göre Musul artık bizimdir” gibisinden tuhaf sözler söylendi.
İşte o günlerde, Ankara Andlaşması’nın aslının, yani orijinal metninin nerede olduğunu merak ettim, aramaya başladım ve 5 Haziran 1926’da Ankara’da imzalanan metne tuhaf ve komik sayılabilecek bir şekilde ulaşabildim.
Önce, sizleri merakta bırakmamak için andlaşmanın aslını nerede bulduğumu söyleyeyim: Türk Arşivleri’nde değil, İngiltere’de; İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde duruyor!
İşte, beni tam bir ay boyunca uğraştıran Ankara Andlaşması maceramın özeti:
Türkiye, Lozan görüşmelerinde Musul’u elinde tutabilmek için büyük çaba sarfetmiş ama Musul konusundaki talebini İngiliz tarafına kabul ettirememiş ve Irak sınırı ile Musul meselesi, konferans sonrasına bırakılmıştı.
BAĞDAT’TAKİ TEMASLAR
Anlaşmazlık, Türk ve İngiliz heyetleri arasında 19 Mayıs 1924’te başlayan Haliç Konferansı’nda ele alındı, burada bir neticeye varılamaması üzerine 1925’te Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ve Cemiyet 16 Aralık 1925’te Musul’un İngilizler’e bırakılması kararını verdi. Ankara’nın bu kararı tanımaması üzerine Türk ve İngiliz yetkililer yeniden biraraya geldiler ve 5 Haziran 1926’da Ankara’da bir andlaşma imzaladılar. “Türkiye ile İngiltere ve Irak Arasında Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Andlaşması” yahut o zamanki resmî ismi ile “Türkiye, İngiltere ve Irak Hükümetleri Beyninde Ankara’da 5 Haziran 1926 Tarihinde Mün’akid Hudut ve Münâsebât-ı Hasene-i Hemcivârî Muahedenâmesi” isimli metinde Türk- Irak sınırı ayrıntıları ile belirleniyor ve andlaşmanın 14. maddesi Musul petrollerinden elde edilecek gelirin yüzde onunun 25 yıl süre ile Türkiye’ye ödenmesini öngörüyordu.
Irak’ın 1932’de İngiltere’den bağımsızlığı kazanmasının ardından, 8 Aralık 1936’da Türkiye ile Irak arasında bir protokol imzalanmış ve andlaşmanın aynen devamına karar verilmişti.
Ama, andlaşmanın petrol gelirleri ile ilgili hükmü tam olarak yerine getirilemedi ve uygulanmamasında Türkiye’nin de kabahati oldu: Ankara, ödemelerin zamanında yapılıp yapılmadığını kontrol etmemişti.
1952’de bütçe öncesi gelir tahminleri yapıldığı sırada, o senelerin genç bir maliyecisi olan Cahit Kayra, Türkiye’nin Irak’tan o zamanki para ile 100 milyon liralık bir alacağının bulunduğunu farketti.
Musul petrol gelirleri konusunda Türkiye’nin Bağdat’a gönderdiği son görüşmeci olan, ileriki senelerin siyasetçisi, bakanı ve edebiyatçısı Cahit Kayra, 1995’te yayınladığı “1938 Kuşağı” isimli anılarında, Bağdat’taki temaslarını şöyle anlatıyordu:
“Gelir tahminlerini hazırlarken birşey keşfettim. Bizim Irak petrollerinden aldığımız pay birden iki katına çıkmıştı. İnceledik ve böylece ilk kez Irak petrollerinden aldığımız payı öğrendik.
İngiltere Kralı Beşinci George’un Ankara Andlaşması’nı tasdik belgesinin imza sayfası.
50 MİLYONU KABUL ETMEDİK
...Dosyayı incelemek istedim. O zamanki genel müdür Namık Yolga, öyle bir dosya olmadığını söyledi. ...Elimizde sadece Resmi Gazete’de yayınlanmış bir protokol metni vardı. Resmi Gazete’nin o nüshasını çantama koyup Bağdat’a gittim.
Iraklılar’ın bizden hem protokolü göstermelerini isteyeceklerini bekliyor, hem korkuyordum. Sonradan anlaşıldı ki, bizde Resmi Gazete’de yayınlanmış bir metin vardı ama onlarda o da yoktu.
Biz 100 milyon lira istiyorduk. Nuri Said Paşa ‘50 milyon ödeyelim. Sanayi Bakanı Nedim Paçacı’ya bu kadarını zorla kabul ettirebildim. Başbakan olmama rağmen daha fazlasına gücüm yetmez’ dedi.
Sonuçta 50 milyonu alıp dosyayı kapatmayı hükümetimize önerme kararı aldık. Ama, Ankara 100 milyonu almakta kararlıydı. ...1958’de Irak’ta kanlı bir devrim patladı, biz de alacağımızdan tümüyle vazgeçtik, herkes rahat etti. İş böylece kapandıktan sonra Dışişleri’nde 1932 protokolünün dosyaları bulundu ve arşive kaldırıldı...”.
Aradan uzun seneler geçti, Kuzey Irak’ta önceki ay yapılan referandumun ardından Ankara 1926 Andlaşması’nın orijinalini incelemek istedi ve Cahid Bey’in haklı olduğu ortaya çıktı: Dışişleri Arşivi’nde andlaşmanın orijinal imzalı nüshası yoktu! Teati metinleri, o senelerde İngiltere tahtında bulunan Kral Beşinci George’un tasdik belgesi ve bu belgelerin ilişiğindeki metin mevcuttu; hattâ metin 18 Temmuz 1926’da Resmî Gazete’de de yayınlanmıştı ama Türkiye adına Dışişleri Bakanı Tevfik Rüşdü’nün, Irak adına 1958 ihtilâlinde linç edilecek olan Nuri Said Paşa’nın, İngiltere adına da Büyükelçi Lindsay’ın ıslak imzalarının bulunduğu metni kaybetmiştik!
PARAYI VER, ANLAŞMAYI AL!
Ankara Andlaşması’nın imzalı nüshası Devlet Arşivleri’nde de, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde de mevcut değildi!
Artık metni bulabileceğimiz tek bir yer kalmıştı: İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi! Andlaşma üç memleket, yani Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalanmıştı ve İngilizler asıl nüshayı büyük ihtimalle muhafaza etmişlerdi.
Bunun için İngiliz Millî Arşivi’ne müracaat ettim ve bakın neler yaşadım:
İngiliz Arşivleri’nin kendilerine mahsus bir çalışma sistemi var: Bir belgenin görüntülerini almak istediğinizde önce Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nin internete koydukları kataloğundan evrakın numarasını bulup talep ediyorsunuz ve sizden bir “araştırma parası” istiyorlar.
Bu meblâğın ne için alındığını herhalde anlamışsınızdır: Evrak deposuna gidip istediğiniz belgeyi bulabilmek için katlanacakları yorucu zahmetin bedeli!
ROMANCININ TERCÜMESİ
Parayı gönderiyor ve iki hafta bekliyorsunuz. Derken sizi haberdar ediyor, “İstediklerinizi bulduk ama görüntüleri satarız! Şu kadar daha ödemeniz lâzım, parayı sterlin olarak gönderdiğiniz takdirde, belgelerin dijital görüntüleri birkaç hafta sonra elinizde olur” diyorlar.
İstedikleri meblâğı da yollayıp beklemeye başlıyorsunuz ve belgeler günler sonra e-mail adresinize gönderiliyor.
Gereken formları doldurup para transferini yaptım ve iki hafta sonra andlaşmayı gönderdiler!
Metnin başında Reisicumhur Mustafa Kemal’in Türk delegeler için verdiği Fransızca yetki belgesi vardı, derken andlaşmanın ıslak imzalı yine Fransızca metni ile yine Mustafa Kemal’in eski fermanlarda kullanılan “divanî” yazı ile kaleme alınmış onay belgesi bulunuyordu ve nihayet Türkiye-Irak sınırının ayrıntılı haritası yeralıyordu... Fransızca metnin Türkçe tercümesini de o devrin meşhur romancılarından olan Protokol Genel Müdürü Savfeti Ziya yapmış ve metnin altına o da imzasını koymuştu.
Ankara Andlaşması maceram, Türkiye’deki son derece zengin ama dağınık yerlere dağılmış olan arşivlerin artık tek bir yerde toplanması gerektiğini gösteren mükemmel bir örnektir!
Ankara Andlaşması’nın ıslak imzalı teati protokolü.
.Murat Bardakçı
Giriş: 27.11.2017 - 07:11
'İslâm Düşüncesizlik Atlası' ve edep!
BU köşede iki fotoğraf görüyorsunuz:
İlkinde koltuklara kurulmuş kalabalık zevât ufak bir podyumun üzerindeki konuşmacıyı dinliyorlar, diğer fotoğrafta da semâzenler var ve resmin sol üst tarafında sandukalar görünüyor.
Burası, İstanbul’un sadece Mevlevilik değil, kültür tarihi bakımından da çok önemli merkezlerinden olan; sanatımızın, meselâ Türk Müziği’nin önde gelen isimlerinden Hammamizade İsmail, Ali Nutki ve Nasır Abdülbaki Dedeler ile Rauf Yekta Bey gibi musiki üstadlarının ve büyük edebiyatçı Şeyh Galib’in yetiştiği ve ilk anayasamız Kanun-ı Esasî’nin yazıldığı Yenikapı Mevlevihanesi...
Mevlevihane, Cumhuriyet’in ilânından sonra kimsesiz çocuklar yurdu oldu; bir bölümü 1961 Eylül’ünde yandı ve ayakta kalabilen kısmı da 1997’de küle döndü. Aradan uzun zaman geçtikten sonra nihayet restore, daha doğrusu aslına sadık kalınarak tekrar inşa edildi ve birkaç sene önce bir üniversiteye tahsis edildi.
KABİRE PERDE ÇEKMEK!
Podyumlu, koltuklu, dinleyicili, projeksiyonlu ve elektronik ses sistemli ilk fotoğraf bundan on gün önce, 16 Kasım’da çekildi. Mekân, diğer fotoğrafta gördüğünüz semâzenlerin bulunduğu yer, yani tekkenin semâhanesi. Mevlevî âyinine ve ibadete mahsus olan semâhaneye koltuklar doldurulmuş, podyum, vesaire kurulmuş ve bir kitabın tanıtım toplantısı yapılıyor!
Tanıtılan kitabın ve projenin ismi, “İslâm Düşünce Atlası”. İlmî Etüdler Derneği isimli bir kuruluş ile Konya Belediyesi tarafından beraberce hazırlanmış ve tanıtım mekânı olarak da Yenikapı Mevlevihanesi tercih buyurulmuş! Davetliler için semâhaneye koltuklar doldurulmuş, podyum kurulmuş, projeksiyon cihazları getirilmiş ve bütün bunlar yapılırken bir iş daha edilmiş: Mevlevihanenin asırlar önce yaşamış şeyhlerinin kabirlerinin ve sandukalarının bulunduğu bölümün önüne perde gibi bir şey çekilmiş ve kabirler sinema sahnesi hâline getirilmiş!
Eski terbiyede âdettir: Bir tekkedeki yahut bir başka kapalı mekândaki türbelere sırtınızı dönmeniz büyük ayıptır! Ziyaret tamamlandıktan sonra mekândan geri geri çıkılır, Mevlevî Âyini’nin yahut bir başka dinî merasimin sonundaki dua da sandukalara sırt çevrilmeden, hafif yan dönülerek tamamlanır ve mekân aynı şekilde, yani geri geri terkedilir.
Buna “edep” denir ve Yenikapı Mevlevihanesi’ni veya bir başka zikir yahut ibadet yerini koltuklu, podyumlu ve projeksiyonlu sinema sahnesine çevirmek şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiştir!
MUHAFAZAKÂR MARİFET!
Mevlevihane’deki organizasyonu iki muhafazakâr kuruluş, İlmî Etüdler Derneği ile Konya Belediyesi müştereken yapmışlar! Koskoca İstanbul’da tanıtım toplantısı yapacak başka bir yer bulamamış gibi Yenikapı’nın semâhanesini reklâm panayırına çevirmek, hattâ o mekânın hemen gerisindeki eski “matbah” binasını kullanmayı bile akıl edemeyip bu işi semâhaneye taşımak isimlerini verdiğim bu “muhafazakâr” kuruluşun marifeti!
Yenikapı Mevlevihanesi’ndeki tanıtım hevesi uğruna yapılan eşi-benzeri görülmemiş bu edep dışı organizasyon “İslâm kültürü”, “muhafazakâr terbiye”, “şanlı düşünce tarihimiz” vesaire gibisinden sloganları dillerinden düşürmeyenlerin o alanlarda şart olan kültürden nasıl uzak bulunduklarını gösteren mükemmel bir örnektir.
El-Ariş'teki katliam, General Eiland'ın plânı ve DEAŞ
KAHİRE Amerikan Üniversitesi’nin bir kitabımı İngilizce’ye tercüme edip yayınlaması vesilesi ile önceki hafta Mısır’a gittim ve on gün kaldım.
Dostlarımla beraber Kahire’nin ardından Yukarı Mısır’a, yani güneye indik; Assuan’da birkaç gün geçirdik, İsviçreli ve Alman arkeologların yeni ortaya çıkartıp hâlâ çalıştıkları Ptolemi devrinin tapınaklarını özel müsaade ile dolaştık ve perişan bir vaziyete şahit oldum: Mısır’ın dillere destan turizmi bitmişti! Assuan bir tarafa, Kahire’de bile turist yoktu!
Etrafta “Turizmimiz battı, kimseler gelmiyor, hâlimiz berbat!” diye feryad figan bağırışan felâket tellâllarımız, biten turizmin ne demek olduğunu, gidip Mısır’da görsünler!
Ve, Türkiye’ye dönüşümden birkaç gün sonra, Mısır’ın Akdeniz sahilindeki el-Ariş şehrinde üçyüz küsur cana mâlolan mâlûm katliam yaşandı!
Hadise hakkında günlerden buyana konuşulduğunu, ortaya ardarda komplo teorilerinin atıldığını ve yorum üstüne yorum yapıldığını görünce, olup bitenler hakkında ben de düşündüklerimi ifade etmek istedim.
Bu yazacaklarım Mısır’da senelerce yaşamış ve Ortadoğu’nun her tarafını dolaşmış sabık bir muhabirin kanaatleridir:
KABİLELER DİYÂRI
Sina Yarımadası’nın nüfusunun ekseriyetini kabileler teşkil eder. Kabilelerin nüfusu yerleşim merkezlerinin sâkinlerinden daha fazladır ve Mısır bölgede güvenliği sağlayıp otoritesini hâkim kılmak konularında hayli zorlanmaktadır. Kabileler geçinebilmek, daha doğrusu yaşayabilmek için her çabayı gösterirler, hattâ İsrail tehdidine rağmen hayatlarını tehlikeye atarak Sina’nın doğusundaki Gazze ile gizlice ticaret yaparlar. Sina’dan Gazze’ye uzanan ve birkaç ay önce ortaya çıkartılan tüneller, yarımadadaki bu kabileler tarafından inşa edilmişlerdir.
Şimdi, meselenin diğer tarafına bakalım:
İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanlarından General GioraEiland, 2010 Ocak’ında İsrail’in önde gelen düşünce kuruluşlarından olan “Begin-Sedat Stratejik Çalışmalar Merkezi”ne Filistin meselesi ile ilgili olarak “İki Devletli Çözüm Konusunda Bölgesel Alternatifler” ismini verdiği bir plân sundu. General Eiland’ın plânına göre Mısır’ın Sina Yarımadası’nın Gazze sınırındaki bölgede 600 ile 720 kilometrekarelik bir araziden fedakârlık etmesi hâlinde Sina’da bağımsız bir Filistin Devleti kurulabilecek ve bu yeni devlet Gazze ile birleşebilecekti.
Plân, o günlerde İsrail ile Mısır basınında yoğun şekilde tartışılırken, İsrail çözüm konusunda Mısır ve Ürdün’ü ikna etmesi için Washington’da yoğun temaslar yaptı.
OLAN, ABBAS’A OLACAK!
General Eiland’ın plânının gerisinde Gazze ile Sina’da Mısır’dan alınacak toprakların birleşmesi ile teşkil edilecek bu yeni devlet sayesinde İsrail-Filistin anlaşmazlığının temellerinden olan işgal altındaki Batı Şeria meselesini unutturmak vardı. Plân başarıya ulaşıp da Sina’da Filistin Devleti kurulduğu takdirde Batı Şeria’da yaşayan ve Ürdün’de de nüfusun ekseriyetini teşkil eden Filistinliler’e “İşte, vatanınız orada!” denecek ve Batı Şeria’daki işgal gündemden düşecekti!
El-Ariş’te geçen hafta yaşanan katliamın ana sebebi, bu hayâlin hakikat hâline getirilmesidir. Benzer katliamların devam etmesi hâlinde Sina’nın yerlileri olan kabileler topraklarını terkederek yarımadanın batı taraflarına göç etmek zorunda kalacaklar, böylelikle Mısır’ın Sina’daki topraklarının bir kısmından feragat etmesi daha kolay şekilde sağlanacak, üstelik yeni bir devlet kurulacağı için Filistin yönetimi, özellikle de Filistin Devlet Başkanı MahmudAbbas devreden çıkartılacak ve Ürdün’de de sıkıntılar başgösterecektir.
Bütün bu hazırlıklarda şimdi DEAŞ taşeron olarak kullanılıyor ve plânı hayata geçirme çabasının kıvılcımı olan el-Ariş’teki katliamın gerisinde de zaten DEAŞ var!
Asırlar boyunca devam etmiş imparatorlukların tasfiyesinin birkaç senede ve kâğıt üzerinde mümkün olmadığını, bu işin çok uzun seneler gerektirdiğini yıllardır yazıp söylüyorum...
Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da bir türlü dinmeyen huzursuzlukların temelinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının düzgün şekilde hâlâ tasfiye edilememiş olması yatmaktadır ve General Giora Eiland’ın uygulamaya konan plânı da mirastan mal kaçırmak maksadıyla üşüşenlerin çabalarından sadece biridir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 01.12.2017 - 09:08
Mübarek'in açıklaması ve Şadya'nın gidişi...
GEÇEN gün Mısır’daki katliamdan bahsetmiş, el-Ariş’te 300 küsur kişinin hayatına mâlolan saldırının İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı General Giora Eiland’ın hazırladığı “İki Devletli Çözüm Konusunda Bölgesel Alternatifler” isimli plânın uygulanmasına yönelik bir tecrübe olduğunu yazmıştım.
Plâna göre, Mısır’ın Sina Yarımadası’ndan 600 ile 720 kilometrekarelik bir araziden fedakârlık etmesi sağlanacak, burada bağımsız bir Filistin Devleti kurulacak, bu devlet Gazze ile birleşecek ve böylelikle İsrail işgali altındaki Batı Şeria ile ilgili tartışmalar son bulacaktı.
General Eiland’ın plânını önceki gün BBC de gündeme getirdi. İngiliz televizyonu, Mısır’ın 2011’de devrilen sabık lideri Hüsnü Mübarek’in projeye destek verdiğini, bu konuda çok daha önceleri, 1983’te İngiltere ile görüşmeler yaptığını, daha sonra Amerika vasıtası ile gelen teklifleri, yani Sina Yarımadası’nın bir kısmından feragati kabul ettiğini iddia etti.
BBC’nin iddiası Mübarek’i hayli hiddetlendirmiş olacak ki, devrilmesinin ardından uzun müddet tutuklu kaldıktan sonra artık ayakta duramayacak kadar hasta olduğu için tahliye edilen 90 yaşındaki sâbık, daha doğrusu “sâkıt”, yani “düşük” lider önceki akşam yedi maddelik bir açıklama yayınladı. Açıklamasında İsrail’in Sina’da bir Filistin Devleti kurulması çabalarını ve bu konuda kendisine teklif gelmiş olduğunu doğruladı, projenin 30 senelik bir geçmişi olduğunu, ayrıntılardan 2010’da haberdar edildiğini ama Mısır’ın Filistinliler için arazi vermesi önerisini ânında reddettiğini söyledi.
TENEZZÜL MÜ ETMEDİLER?
El-Ariş’te DEAŞ’ın taşeronluğunda yaşanan katliamın ardında da işte bu projenin hayata geçirilme çabası yatmaktadır ama meselenin, daha doğrusu katliamın ardından Türkiye’de yapılan yorumların anlayamadığım bir tarafı var:
Hemen her gece kanal kanal dolaşıp ekranlarda birbirinden kıymetli fikirleri ile bizleri aydınlatan mâlûm zevâtı bilirsiniz... Hani doların yükselmesinden yahut Türkiye’nin siyasî durumundan tutun da futbolcu bilmemkimin transferinin neticelerine yahut çiçekçiliğimizin istikbaline kadar aklınıza gelebilecek hemen her konuda mâlûmatı ve fikri olan ve televizyonlarda saatler boyunca ahkâm kesen profesyonel ekran gevezelerinden bahsediyorum...
Bu üstadlar Mısır’daki katliamı da ele aldılar, uzun uzun konuştular, derin fikirlerinden istifade etmemizi sağladılar ama ne Sina’nın özelliğini, ne General Eiland’ın plânını anlattılar, ne de Mübarek’in son derece önemli açıklamasından sözettiler... Acaba bu son hadiselerin üzerinde durmaya tenezzül mü buyurmadılar, yoksa olup bitenlerden habersiz mi idiler, ne dersiniz?
ŞADYA DA GİTTİ!
Söz Mısır’dan açılmışken, Arap, daha doğrusu Mısır Müziği’nin geçen pazar günü vefat eden çok önemli bir isminden, Şadya’dan da bahsedeyim...
Geçtiğimiz senelerde peşpeşe dünya değiştiren batılı starları, meselâ George Michael’ı, Amy Winehouse’ı, Leonard Cohen’i yahut Michael Jackson’ı gayet iyi tanırız ama “Batılılaştığımızı” zannettiğimiz için Şark Dünyası’nın önemli isimlerinden pek değil, hiç haberdar değilizdir.
Asıl ismi Fatma Şakir olan Şadya, Arap dünyasının efsanevî sesi Ümmügülsüm’den sonra gelen en önemli hanım icracılarındandı, şarkıları ve filmleri artık klâsik olmuştu. Annesi İstanbullu idi, Türkçe’yi bizler gibi konuşurdu ve 1980’de hacca gittikten sonra tesettüre girip musikiyi bırakmıştı.
Yakınlarının arasındaki ismi “Fatoş Hanım” olan ve Kahire’deki evinde bizzat yapıp ikram ettiği nefis yaprak dolmalarının lezzetini hâlâ unutamadığım büyük sanatkâr Şadya’ya Allah’tan rahmet diliyorum.
Şadya’nın şarkılarındaki Türk Müziği’ne yakın nağmeleri alıp kendi isimleri ile ortaya süren intihal üstâdı bestekârlarımızın da başı sağolsun!
.Murat Bardakçı
Giriş: 03.12.2017 - 09:32
Eski hukukumuzun az bilinen bir tarafı: Kadına kocayı boşama yetkisi veren 'İsmet hakkı'
Müftülere nikâh kıyma yetkisi veren yönetmeliğin yayınlanmasının verdiği ilhamla, eski evlilik hukukumuzun kadınlara tanıdığı ama pek bilmediğimiz bir haktan bahsedeceğim: “İsmet hakkı” denen ve kadının kocasını boşayabilme yetkisinden...
Müftülere nikâh kıyma yetkisi verilmesi ile ilgili yönetmelik Resmî Gazete’de yayınlandı. Biz, geçmişi kötüleme merakımız yüzünden Medenî Kanun’un kabulünden önceki asırlarda erkeklerin çoğunun dört kadın aldığını, canları istediğinde boşayıp yenileri ile değiştirebildiklerini ve boşama hakkının sadece erkeğe ait olduğunu zannederiz. İşte, eski nikâh sistemimizin artık pek bilinmeyen bir tarafı: “İsmet hakkı” denen, kadına kocasını boşama yetkisi veren uygulama ve bir örnek...
NÜFUS Hizmetleri Kanunu’nda değişiklik yapılıp müftülere resmî nikâh kıyma yetkisi verilmesinin ardından uygulamanın ne şekilde olacağı hakkındaki yönetmelik de çıktı ve Resmî Gazete’de yayınlandı.
Bu, müftülerin artık resmî nikâh kıyabilecekleri mânâsına geliyor... İçişleri Bakanlığı, il ve ilçe müftülerine yahut müftülük personeline evlendirme memurunun sahip olduğu yetkiyi verebilecek ve 1926’dan buyana evlendirme dairelerinde kıyılan nikâhlar müftülüklerde de kıyılabilecek.
EN ÖNEMLİ KAYNAK
Daha önce de yazmıştım: Türkiye’de milyonlarca kişi, ders programlarımıza kadar giren geçmişi kötüleme merakımız yüzünden Medenî Kanun öncesindeki asırlarda kıyılan nikâhların şimdikilerden tamamen farklı olduğunu, erkeklerin çoğunun dört kadın aldığını, canları istediğinde boşayıp yenileri ile değiştirebildiklerini zannederler.
Nikâh kıyma yetkisinin müftülere de verilmesi hazırlıklarının ardından yükselen “Lâiklik elden gidiyor” haykırışlarının sebebi de, meselenin yanlış bilinmesidir!
Eski aile hukukumuzun aslını öğrenmek isteyenler, konunun şu andaki en önemli hocalarından olan Prof. Dr. Mehmet Âkif Aydın’ın birkaç ay önce yayınladığı “Osmanlı Aile Hukuku” isimli eserini okudukları takdirde başka türlü aktarıldığı için yanlış bilinen birçok hususun doğrusunu öğrenebilirler...
SÖZLEŞME YAPMA ŞARTI
Nikâh kıyma yetkisi yürürlükteki mevzuata göre sadece evlendirme memuruna ait değildir, köylerde muhtarlar ile yurtdışında konsoloslar da nikâh kıyabilirler ve bu nikâhlar belediyede kıyılanlar gibi nüfusa kaydedilirler. Yeni tasarı aynı yetkiyi şimdi müftülere de veriyor ve müftülerin kıyacağı nikâhlar belediye nikâhlarında olduğu gibi Medenî Kanun’un evlenme ile ilgili hükümlerinin çerçevesi ile sınırlı bulunuyor.
Müftülere bu yetkinin verilmesinin sebebi, senelerdir devam edegelen taleplerdir. Türkiye’de hayli geniş bir kesim Medenî Kanun’un kabulünden buyana belediye nikâhında dinî boyutun yeralmamasından şikâyetçidir ve resmî nikâhtan sonra gidip dinî nikâh da kıydırırlar...
Yapılan değişiklikle bu şikâyetlere son verilecek, müftüler çiftlere nikâh defterini imzalattıktan sonra istedikleri takdirde nikâh merasiminin dinî şartlarını da yerine getirecek...
Aslında işin esasında değişen hiçbirşey bulunmadığı, yeni uygulama ile nikâha dinî bir kimlik de verilmediği, değişiklik nikâh memurunun yetkilerinin müftülere de tanınmasından ibaret olduğu ve müftülükte kıyılacak nikâh da “resmî nikâh” olacağı için milletin arzusu üzerine getirilen yeni uygulamanın lâikliğe ters düştüğü iddiasının gerekçesini bir türlü anlayamıyorum...
Şimdi, eski evlilik hukukumuzun pek bilmediğimiz bir tarafından, “ismet hakkı” ndan bahsedeyim...
“İsmet hakkı”, kadına kocayı boşama yetkisi veren bir uygulamadır.
Evlilikte dini nikâhın mevcut olduğu eski devirlerde boşama hakkı genellikle kocaya aitti. Gerçi evliliği ıstıraba dönmüş olan olan kadının kadıya gidip “Bu herif beni öldürecek kadı efendi, ne olur boşa beni” dediği de olur ve anlattıkları doğru çıktığı takdirde kadı efendi boşanma kararı verirdi ama böyle bir talep o dönemin sosyal şartlarında pek kolay değildi. Üstelik, kadının böyle bir işe kalkışması için mangal gibi yüreği olması lâzımdı.
Neticede, boşanmada ipler erkeğin elinde idi ama bazı durumlarda kadının da kocasını boşamasına izin verilir ve buna “ismet hakkı” denirdi.
Ama, “ismet hakkı”na her kadın öyle kolayca sahip olamazdı. Bu hakkı alabilmesi için bazı şartları yerine getirmiş olması, meselâ nikâh öncesinde müstakbel kocası ile bu konuda sözleşme yapması yahut hanedan mensubu, yani “sultan” olması gelirdi.
BOŞAMAK İSTEDİ, OLMADI
“İsmet hakkı”, halktan yahut hanedana mensup olan kadınların kocaları tarafından birdenbire boşanmaları halinde ortaya hoş olmayan durumların çıkmasını önlemek maksadıyla konmuştu ve damada nikâh öncesinde senedi andıran bir belge imzalatılarak kabul ettirilirdi.
O devirlerde, nikâh sırasında hazırlanan evlilik mukavelelerinde “mihr” denen şartın yeralması şarttı. Mihr, basit bir ifadeyle “kadının kocası tarafından boşanması halinde alacağı tazminat” idi. Şayet “ismet hakkı” sözleşmesi yapılmış ise evlilik belgesine “mihr” hükümlerinin yanına mutlaka bu hak da yazılır ve mukavele damadın şahitlerine imzalatılırdı. Anlayacağınız, bu hakka sahip olan kadınlar ve özellikle de hanedan mensubu hanımlar, kocalarını istedikleri zaman boşayabilme hakkını elinde tutuyor ve boşadıkları takdirde bir de yüklü tazminat alıyordu.
“İsmet hakkı”, Osmanlı döneminde asırlar boyunca kullanıldı ve sahip olduğu bu hakka dayanarak kocasını boşayan hanedan mensubu son kadın, Osmanlılar’ın son hükümdarı Sultan Vahideddin’in kızı Ulviye Sultan oldu...
Vahideddin henüz tahta geçmediği sırada, kızı Ulviye’yi Dolmabahçe Sarayı’nda, 1914’ün 12 Kasım’ında, imparatorluğun Londra Büyükelçisi Tevfik Paşa’nın Alman askeri akademisinden mezun olan oğlu İsmail Hakkı Bey ile evlendirdi. Daha önceleri sadrazamlık, yani başbakanlık yapmış olan Tevfik Paşa bu makama sonraki senelerde yeniden gelecek ve imparatorluğun son sadrazamı olacaktı.
Ulviye Sultan ile İsmail Hakkı Bey’in nikâhını Şeyhülislam Hayri Efendi kıydı. Damadın vekilliğini Sultan Reşad’ın başyaveri Salih Bey, Ulviye Sultan’ınkini Başmabeynci Mehmed Tevfik Efendi yapmış, Mefruşat Müdürü Akif ve mabeyn kâtibi Şevki Beyler erkek tarafının; mabeyn doktoru Ahmed Reşad Bey’le sarayın ikinci kahvecisi Abdülhadi Efendi de kız tarafının şahidi olmuştu. Gelinin “mihr”i, 1001 kese altındı. Nikâh sözleşmesinde Ulviye Sultan’ın “ismet” yani kocasını boşama hakkına sahip olduğu da açıkça yazılıydı.
1917’de Hümeyra ismini verdikleri kızlarının da dünyaya gelmesine rağmen evlilikleri pek iyi gitmedi. İsmail Hakkı Bey, İstiklâl Harbi sırasında gizlice Anadolu’ya geçti ama karısı Ulviye Sultan’ı gidişinden haberdar etmedi. Bu arada bir de hata yaptı: Karısına bir “boş kâğıdı” yolladı, yani “Seni boşadım” dedi ama bu hakkın Ulviye Sultan’da olduğunu unutmuştu ve gönderdiği “boş kâğıdı” geçersizdi.
GAZETELERDEN ÖĞRENDİ
Ulviye Sultan, her nedense beş ay bekledi ve kocasını bu beş ayın sonunda, 22 Haziran 1922 sabahı “ismet hakkı”nı kullanarak bu defa kendisi boşadı. Boşanmada şahitlerle beraber zamanın şeyhülislamı Mehmed Nuri Efendi de hazır bulunacak, karar gazetelerde de yayınlanacak ve İsmail Hakkı Bey, karısının kendisini boşadığını haftalar sonra cephede, Gönen’in Yunan birliklerinden geri alınışı sırasında okuduğu eski bir gazeteden öğrenecekti...
Ulviye Sultan eski kocasını hiçbir zaman affetmedi. Sonraki senelerde aynı yerlerde tesadüfen de olsa defalarca bulunmalarına rağmen yüzyüze gelmemek için çaba gösterdi. İsmail Hakkı Bey ise ileriki senelerde yeniden evlendi, hayatını Bülent Ecevit’in annesinin teyzesi Ferhande Hanım’la birleştirdi, 1977’de vefat etti, yapayalnız kalan Ferhande Hanım’ı Vahideddin’in torunu Hümeyra Özbaş yanına aldı ve Ferhande Hanım üvey kızının yanında vefat etti..
İşte, eski evlilik hukukumuzun az bilinen taraflarından olan “ismet hakkı” kavramı, kısaca böyle...
.Murat Bardakçı
Giriş: 04.12.2017 - 09:20
Suudi depreminin perde arkası
SUUDİ Arabistan’da aylardan buyana olup bitenleri takip etmişsinizdir: KralSelman’ın 2015 Ocak’ında tahta geçmesinin ardından şimdiye kadar görülmemiş değişiklikler yaşanıyor; kral yeğenleri olan prensleri gözaltına aldırıp servetlerini soruştururken dışarıda yeni bloklar kuruyor, Amerika ve hattâ İsrail değişiklikleri tebessümlerle karşılıyorlar, artık “ılımlı” bir İslâm’dan sözediliyor ve herşeyi Kral Selman’dan ziyade oğlu ve veliahdı Muhammed’in yaptığı konuşuluyor.
Geçmiş senelerde defalarca gittiğim ve uzun müddet kaldığım Suudi Arabistan’da olup bitenler hakkında yabancı basında yapılan yorumları bir tarafa bırakıp kendi düşündüklerimi anlatayım:
Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdülâziz’in oğullarından olan Selman, 1963 ile 2011 arasında, yani tam 48 sene boyunca Riyad valiliği yapmıştı. Bu makama gelmek memlekette olup biten herşeyden haberdar olma imkânına sahip bulunmak demekti ve Prens Selman hem hepsi ağabeyi olan önceki kralların ülkeyi nasıl idare ettiklerini; hem de Suudi yönetiminin, yani iktidarı elinde bulunduran ailesinin bütün marifetlerini valiliği sırasında yakından görüp günügününe takip imkânı bulmuştu.
YARIM ASIRLIK PLÂN
Yakınları, Selman’ın bütün bu hadiseleri, yani prenslerin menfaat çekişmelerini, yolsuzluklarını ve İslâmiyet ile alâkası olmayan hareketlerini gördükçe kahrolduğunu, “Zamanı gelince ben size sorarım” diye düşündüğünü, günün birinde tahta geçtiği takdirde yapacağı değişikliklerin plânlarını daha o günlerden hazırlamaya başladığını söylerler.
Nihayet gün geldi, Prens Selman ağabeyi Kral Abdullah’ın vefatından sonra tahta geçti ve seneler öncesinden yaptığı hazırlıkları hemen uygulamaya koydu.
Suudi Arabistan’da birşeylerin değişeceğinin ilk işareti, Selman’ın önceki KralAbdullah’ın en yakını olan ve Abdullah’ın seneler süren hastalığı sırasında devleti tek başına idare eden, hattâ hanedan mensuplarının bile söz geçiremedikleri Saray Nâzırı ve Kraliyet Başdanışmanı Halidbin Abdülâzizel-Tuvayciri’yi kovup yerine kendi oğlu PrensMuhammed’i getirmesi idi.
Bunu veliahd değişikliği takip etti, PrensMuhammedbin Nayif’i veliahdlıktan azleden, bu işi basına yansımayan ama hiç de hoş olmayan bir şekilde halleden Kral Selman kendi oğlu Prens Muhammed’i veliahd yaptı ve dünyayı şaşırtan asıl değişiklikler de bundan sonra ardarda geldi.
VELİAHD, GÖSTERMELİKTİR!
Mısır, Amerika ve hattâ İsrail ile blok teşkili, Katar’a uygulanan baskılar, prenslerin gözaltına alınması, İran ile nerede ise savaşa kadar varacak bir sertleşmeye girilmesi, hattâ Suudi ulemâsının İsrail’in lehinde şimdiye kadar alışılmamış fetvalar vermeye başlaması gibisinden bu değişiklikleri Prens Muhammed’in veliahdlığa gelmesinden sonra uygulamaya konduğu söylenir ise de, iş böyle değildir. Bütün bu gelişmeler Kral Selman’ın kendi kararıdır; neredeyse yarım asır boyunca yaptığı Riyad Valiliği günlerindeki hazırlıklarını uygulamaya koymasıdır ve tekrar söyleyeyim, herşeyin gerisinde PrensMuhammed değil, bizzat KralSelman vardır.
Sebep mi?
Yarım asır boyunca şahit olduğu ve ailesinden bile ikrah etmesine sebep olan rezaletlerin ardından ortaya çıkan “Günü geldiğinde ben size sorarım” düşüncesi ile ülkeye “Âl-i Saud” hanedanının kendi sulbünden olan bir başka branşının, “Âl-i Selman”ın hâkim olması hâyali! KralSelman’ın Batı’da çok iyi okullar bitirmiş olan oğulları dururken sıradan bir eğitim görmüş ama hırslı küçük oğlu Muhammed’i veliahd yapmasının sebebi de talimatlarını tartışmasız olarak yerine getirecek tek çocuğunun Muhammed olmasıdır.
Meselenin bizim için endişe yaratacak olan tarafı ise, KralSelman’ın uygulamalarının milletlerarası ayağındaki müttefikleridir. Yani, işin içinde Abu Dabi’nin veliahdı ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin perde arkasındaki asıl yöneticisi MuhammedbinZayed ile Mısırlı tehlikeli bir ismin, Muhammed Dahlan’ın bulunmasıdır.
Bu iki ismin Türkiye için niçin dert olduğunu da bir başka yazıda anlatırım..
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.12.2017 - 07:17
Bebek Camii'ndeki cenaze
HEM imparatorluk, hem Cumhuriyet Türkiyesi’nin önemli bir ailesinin mensubu, Bebek Camii’nde bugün öğle namazını müteakip dostları ve yakınları tarafından ebediyete uğurlanacak...
Cenazenin kime ait olduğunu söylemeden önce, yarım asır öncesine gidelim...
Türkiye tam 52 sene önce, yani 1965 Aralık’ının ilk günlerinde o senelerin iç politikadaki çekişmelerini ve hattâ gündemin ezelî derdi olan Kıbrıs meselesini bir tarafa bırakmış, Paris’te kıyılacak bir nikâhı takiple meşguldü.
Hem kız hem de erkek tarafı Türkiye’nin önemli ve meşhur aileleri idiler... Damat adayı Hayri Bey imparatorluğun son şeyhülislâmlarından olan ve Birinci Dünya Savaşı senelerindeki meşhur cihad fetvasını kaleme alan ÜrgüplüHayriEfendi’nin torunu ve o tarihten bir buçuk ay öncesine kadar Türkiye’nin başbakanı olan ama ismini artık az kişinin hatırladığı Suat Hayri Ürgüplü’nün oğlu idi. Müstakbel gelin Fazile de Mısır ve Osmanlı hanedanlarına mensuptu: Babası Prens Mehmed Ali İbrahim, meşhur Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan geliyordu, güzelliği ile meşhur annesi Hanzade Sultan da son Padişah Sultan Vahideddin ile son Halife Abdülmecid Efendi’nin torunuydu.
BAĞDAT’TA DARBE VE HÜZÜN
Nikâh sadece Türk gazetelerini değil Avrupa basınını da alâkadar ediyordu, zira PrensesFazile daha önce Irak’ın son Kralı İkinci Faysal ile nişanlanmış ve Avrupa’nın önde gelen gazeteleri ile dergileri Irak’ın müstakbel kraliçesini aylar boyunca haber yapmışlardı. Ama kraliçelik hayâl olacak, genç kral Bağdat’ta nikâhtan birkaç hafta önce, 1958 Temmuz’unda meydana gelen darbede katledilecek ve basın on yedi yaşındaki Fazile’den artık “mahzun prenses” diye bahsedecekti.
Sonra aradan yedi sene geçti ve ailesi ile beraber Paris’te yaşayan Prenses Fazile ile genç bir iktisat doktoru olan Hayri Ürgüplü hayatlarını birleştirmeye karar verdiler.
Nikâhları 11 Aralık 1965’te Paris’teki Türkiye’nin Büyükelçiliği’nde kıyıldı ve gelinin babası Prens Mehmed Ali ile annesi HanzadeSultan o akşam Passy semtindeki evlerinde Osmanoğlu ailesinin mensupları ile Paris sosyetesine bir davet verdiler. Damadın babası, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir buçuk ay öncesine kadar başbakanlığını yapan SuatHayriÜrgüplü olduğu için Türkiye’nin önemli isimleri de o gece Passy’de idiler ve davetliler arasında sonraki senelerde Cumhurbaşkanlığı yapacak olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay ile bazı Türk bakanlar da vardı.
YENİ AMA AYRI HAYATLAR...
Gazeteler, Hayri Ürgüplü ile Prenses Fazile’nin nikâhını birinci sayfalarından verdiler. Muhabirler nikâhı ve o geceki daveti fotoğraflayabilmek için hayli uğraşmışlardı ama bu işi genç bir fotoğrafçı yapabildi: İleriki senelerde kuracağı Sipa Press’i dünyanın ilk üç fotoğraf ajansı hâline getirecek olan Gökşin Sipahioğlu...
Türk ve Avrupa basını, nikâh haberini rahmetli Gökşin ağabeyin çektiği fotoğraflar ile beraber kullandı...
Ürgüplü çiftinin iki oğlu oldu ama dillere destan evlilikleri yürümedi; HayriBey ile PrensesFazile ayrıldılar, hayatlarını kendi yollarında devam ettirdiler ve her ikisi de tekrar evlendi... Hayri Ürgüplü uzun seneler Brüksel’de yaşadı, TÜSİAD’ın, TOBB’un, TİSK’in ve İktisadî Kalkınma Vakfı’nın Brüksel temsilciliğini yaptı; Prenses Fazile de Paris’te kalmayı tercih etti.
Bebek Camii’nden bugün kaldırılacak cenaze, Hayri Ürgüplü’ye ait...
Hafta başında Belçika’da vefat eden Hayri Bey’in oğulları Ali Suat ve Selim ile hanımı Ruth Liebig Ürgüplü’ye taziyelerimi iletiyorum...
.Murat Bardakçı
Giriş: 08.12.2017 - 09:12
Kudüs krizi, yani mirasımızın tasfiye çabası
HANİ delinin biri kuyuya taş atar da elli akıllı gelse o taşı çıkartamazmış ya...
Kudüs meselesinde işte böyle oldu. Amerikan Başkanı Donald Trump’ın taşı atması, yani Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararnamesini imzalaması üzerine Batı Şeria ile Gazze daha şimdiden karıştı ve bütün dünya “Bundan sonra ne olacak, ne yapacağız?” merakında ve heyecan içinde...
Ne olacağının ayrıntılarını tahmin edebilmek hayli zor; zira hadise anlık gelişmelerin yaşandığı, alınan kararların ve varılan anlaşmaların hemen her an bozulabildiği bir bölgede, yani Ortadoğu’da meydana geliyor. Bir tarafta iç politikadaki beceriksizliklerini ve sebep olduğu skandalları geri plânda tutabilmek için dünyayı ateşe vermekte tereddüt etmeyen Donald Trump gibi bir aklıevvel var; diğer yanda ise Trump’ın kararını kınamalarının şart olduğu bilen ama bu işi Amerika’yı hiddetlendirmeden nasıl yapacaklarının derdine düşüp kıvırmaktan yorulan fakat çareyi bir türlü bulamayan Mısır, Suudi Arabistan ve Emirlikler gibi Amerikan uyduları...
PAPA CENAPLARI NEREDE?
Kudüs’ün sadece Müslüman yahut Musevi değil, Hristiyan dünyası için de gayet önemli olduğundan bahsetmesi şart olan Papa cenapları derseniz şimdilik sadece kem-küm etmekle yetiniyor ve sadece iki yerden ses geliyor: Türkiye ile Filistin’den... Amerika’ya hemen her vesile ile demediğini bırakmayan ve Kudüs’ü kavram hâline getirip senelerce devriminin en önemli sloganlarından biri olarak kullanan İran bile henüz sessiz.
Son günlerde yaşanan gelişmeleri değerlendirirken bir tarafa hadiseleri, diğer tarafa da İran’ı koyduğunuz takdirde olup bitenlerin İran’ın işine nasıl yaradığını hemen farkedersiniz.
Meselâ, New York’ta devam eden ve başaktörünün RızaZarrab olduğu dâvâyı düşünün...
Dâvânın temelinde İran’a karşı uygulanan ambargonun delinmesi var. Üçkâğıtçılık, sahtekârlık, para aklama yahut rüşvet iddiaları dâvâyı kamuoyu önünde cazip kılan unsurlar ama asıl mesele ambargonun delinmesi, İran’ın suç olarak gösterilen bütün bu faaliyetlere göz yumması, hattâ döviz elde edebilmek için işbirliği içerisinde bulunması...
İRAN’IN İŞİNE YARAR!
Ama, günlerdir devam eden duruşmalarda hâkimin, savcıların yahut avukatların İran’ın aleyhinde tek bir söz ettiklerini işittiniz mi? Tahran nerede ise “duruşmalardan vâreste tutulmuş” vaziyette ve bahsi bile geçmiyor!
Başkan Trump’ın Kudüs kararı, daha şimdiden İran’ın pozisyonunu güçlendirmiştir. Ortadoğu’da kurulmasına çalışıldığı söylenen yeni düzenin ve merkezinde Suudi Arabistan’ın bulunduğu İran karşıtı bloğun Amerika’yı kızdırmama korkusu yüzünden Kudüs konusundaki gelişmelere karşı açıkça karşı çıkamaması, en çok Tahran’ın işine yarayacaktır. Kıt’a Arabistanı’nın Washington karşısında neredeyse ezelden beri ezik olan hanedanlarının açıkça tek bir söz söyleyemeyip rakkaseliğe devam etmeleri de İran’ın zaten senelerden buyana arayıp da bulamadığı bir bahanedir ve bu bahane gittikçe güçlenmektedir.
Bu vaziyette ortada sesini daha fazla yükseltmesi gereken ve buna tarihî bakımdan da hakkı olan tek bir ülke kalıyor: Türkiye...
“Tarihî bakımdan” diyorum, zira yaşanan kargaşanın temelini teşkil eden Kudüs bizim için Patagonya, Alaska yahut Kafdağı’nın ötesi gibi uzak bir diyar değil, bundan bir asır öncesine kadar İstanbul’dan gönderilen Mülkiyeliler’in idare ettikleri, hemen ilerimizdeki bir beldedir. Ortadoğu’da bugün yaşananlar zaten bizim imparatorluk mirasımızın tasfiye çabasıdır ve “mûris” yani “miras bırakan” taraf olan Türkiye’nin tasfiyede mevcudiyetini gösterip söz sahibi olmaya çalışması da şarttır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 10.12.2017 - 07:04
Kudüs'ü bundan tam yüz sene önce çarşaftan beyaz bayrak yapıp iki İngiliz aşçı çavuşa teslim etmiştik!
Kader herhangi bir konuda cilve yapmaya kalkışacak olsa, Kudüs’teki bu son cilvesinden daha mükemmelini herhalde bulamazdı: İslâm’ın ilk kıblesi olan ve 401 sene boyunca elimizde olan Kudüs’ü 9 Aralık 1917’de bir Amerikan hastahanesinden aldığımız yatak çarşafından yapılmış beyaz bir bayrak çekip ilk rastladığımız iki İngiliz aşçı çavuşa teslim etmiştik ve Başkan Trump’ın ortalığı karıştıran Kudüs kararı da işte bu yıldönümüne tesadüf etti!
AMERİKAN Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının ardından dünya diken üzerinde, darbeci Arap memleketleri ile Amerika’nın uydusu hâlindeki Arap hanedanlarından cılız sesler yükselirken karara en sert tepki Türkiye ile Filistin’den geliyor, Kudüs’te ise vaziyet hem kanlı, hem de karmakarışık...
Kader herhangi bir konuda cilve yapmaya kalkışacak olsa, Kudüs’teki bu son cilvesinden daha mükemmelini herhalde bulamazdı, zira Birleşik Amerika’nın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı, şehrin Birinci Dünya Savaşı sonrasında elimizden çıkışının tam 100. yıldönümüne rastladı.
“Bundan daha şaşırtacak bir cilve mi olur?” dememin sebebi, işte bu tesadüf...
‘OSMANLI BARIŞI’ HAYÂLİ
Kudüs’ün 9 Aralık 1917 sabahı İngilizler tarafından resmen işgalini daha önce ben de yazmıştım, başkaları da anlatmışlardı ama hem bu yıldönümünün vesilesi, hem de tarihin bu garip cilvesi sebebiyle şehrin elimizden çıkışının öyküsünü tekrar yazmak ve o günlerde yaşanan ve az bilinen bazı hadiseleri anlatmak istedim.
Ortadoğu’nun, özellikle de Filistin ile Kudüs’ün Osmanlı idaresi altında bulunduğu asırlarda barış içerisinde olduğunu, değişik dinlere mensup halkın beraberce gayet rahat yaşadıklarını söyleyip bu huzura “Pax Ottomana”, yani “Osmanlı barışı” ismini verenlerin anlattıklarına pek inanmayın! Bir milletler topluluğu olan imparatorluğun hiçbir bölgesi huzur içerisinde olmamıştı, hemen her yerde asırlar boyunca anlaşmazlıklar, başkaldırılar ve çatışmalar yaşanmıştı. Balkanlar’da, Suriye’de ve Filistin ile Kudüs’te de vaziyet böyle idi. Yani hemen her cemaatin hem birbirleri ile hem de imparatorluk ile bir derdi, bir anlaşmazlığı mevcuttu; işin içine yabancı devletler de dahil olmuştu ve İstanbul asırlar boyunca bu anlaşmazlıkları halledebilmek için ter dökmüştü.
İZZET BEY’İN MEKTUBU
Arşivlere girip de bu sıkıntıları anlatan belgeleri gördüğünüz takdirde milletin birbirinin gözünü asırlarca nasıl oyduğunu ve “Osmanlı barışı” iddiasının nasıl bir hayalden ibaret olduğunu hemen görürsünüz...
Şimdi, Kudüs’ün elimizden çıkışını anlatayım...
Biz, İslâm’ın ilk kıblesi olan Kudüs’ü elimizde bir Amerikan hastahanesinden aldığımız yatak çarşafından yapılmış beyaz bir bayrak ile ilk rastladığımız iki İngiliz aşçı çavuşa teslim etmiştik!
Birliklerimiz, İngiliz generali Edmund Allenby’nin 1917’nin 7 Kasım sabahı giriştiği son saldırıya karşı koyamadı ve o gün öğleden sonra çekilmeye başladık, Gazze’yi vermemizin ardından 120 kilometre geriye gittik ama Suriye’de tutunmaya çalıştığımız sırada Filistin’in tamamı elimizden çıkıverdi.
Allenby daha sonra Kudüs’ü kuşattı, şehrin idarecisi İzzet Bey birliklerimizin ardarda yenilmeleri üzerine İstanbul’u bilgilendirdikten sonra İngilizler’e teslim olmaya karar verdi ve Kudüs’ün önde gelen ailelerinden olan “el-Hüseynî”lerin mensubu Belediye Reisi Vekili Hüseyin Salim el-Hüseynî ile İngilizler’e bir teslim mektubu gönderdi. Mektupta “İngiliz Kumandanlığı’na: Her milletçe mukaddes olan Kuds-i Şer’if’te iki günden beri bazı emâkine (mekânlara) obüsler düşmektedir. Hükümet-i Osmaniye’ce sırf emâkîn-i diniyyeyi (dinî mekânları) tahripten vikayeten (korumak için) asker kasabadan çekilmiş ve Kamame ve Mescid-i Aksa gibi emâkîn-i diniyyenin (dinî mekânların) muhafazasına memurlar ikame edilmiştir. Tarafınızdan da bu yolda muamele edileceği ümidiyle işbu varakayı Belediye Reisi Vekili Hüseynîzade Hüseyin Bey ile gönderiyorum efendim. Kudüs Müstakil Mutasarrıfı İzzet. 8-9/12/33 (1917)” deniyordu.
HEMŞİRE BERTHA YAPTI
Belediye Reis Vekili el-Hüseynî, İngilizler’in ateş açmamaları için şehirden elinde beyaz bayrakla çıkmak zorundaydı ve bayrak işini Amerikan Hastahanesi’nin hemşirelerinden Bertha Spafford Vester halletti: Beyaz bir çarşafı yırttı, bir sopanın ucuna geçirerek el-Hüseynî’ye verdi ve el-Hüseynî yanına Kudüs Polis Müdürü Hacı Abdülkadir ile bir-iki de asker alarak 9 Aralık sabahı sabah saat sekize doğru surların dışına çıktı.
Grup birkaç dakika sonra iki İngiliz çavuşuna, Londra Alayı’nın 19. Taburu’ndan Çavuş James Sedgewick ile Çavuş FredericHurcomb’a tesadüf edip ellerindeki beyaz bayrağı sallayarak “Kudüs’ün teslim mektubunu getirdiklerini” söylediler.
Ve, kaderin bir başka cilvesi: Çavuş Sedgewick ile Hurcomb taburun aşçıları idiler; o sabah bir iddiaya göre temiz su, bir iddiaya göre de yumurta bulabilmek için karargâhtan uzaklaşmışlar ve beyaz bayrak çekmiş teslim heyeti ile tesadüfen karşılaşmışlardı...
Çavuşlar mektubu almayı reddedip vaziyetten kumandanlarını haberdar ettiler ve İngiliz generaller arasında yarım saat kadar devam eden temasların ardından 180. Piyade Tugayı’nın Kumandanı Tuğgeneral Watson, el-Huseynî’den teslim mektubunu aldı.
Ama devreye Watson’un âmiri Tümgeneral John Shea girdi, teslim muamelesini kendisinin yapması gerektiğini söyleyip mektubun iadesini emretti, Watson şehre gidip emri yerine getirdi ve General Shea, General Allenby’yi ayrıntılardan haberdar ettikten sonra mektubu gidip bizzat aldı.
İngiltere Başbakanı Lloyd George o akşam Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada “Kudüs’ün alınmasının İngilizler için mükemmel bir Noel hediyesi olduğunu” söyleyecek, haberin duyulmasının ardından Avrupa’daki kiliselerde çanlar çalınıp şükür âyinleri yapılacak, hattâ Kudüs’ün asırlar sonra yeniden Hristiyanlar’ın eline geçmesi müttefikimiz olan Almanya’daki bazı kiliselerde de âyinlerle kutlanacaktı.
Kudüs, 9 Aralık 1917’de elimizden çıkmıştı ama 29 Aralık’ta yayınlanan Türk savaş tebliğine göre İngilizleri püskürtmüştük!
İLK YAHUDİ BAYRAĞI
İngiliz birliklerinin o gün şehre girmelerinin hemen ardından Davud Kulesi’nde bir tuhaflık yaşandı: İngilizler’in Yeni Zelanda’dan getirdikleri birliklerde görevli olan Isaak Salek adındaki bir Yahudi çavuş kuleye elle yapılmış ve üzerinde Davut Yıldızı bulunan bir bayrak çekti ama Kudüs’te ilk Yahudi sembolü olan bayrak İngiliz Kumandanlığı’nın emri ile yirmi dakika sonra indirildi.
Kudüs’teki 401 senelik hâkimiyetimiz, İngilizler’in “boğa” lâkaplı maraşalı Kont Edmund Henry Hynman Allenby’nin şehre bizde “Babu’l-Halil” yani “Hazreti İbrahim Kapısı”, Batı’da da “Yafa Kapısı” diye bilinen ve üzerinde Kanunî Sultan Süleyman’ın koydurduğu “Lâ ilâhe illâllah, İbrahim halilullah” yani “Allah’tan başka ilâh yoktur, İbrahim de onun dostudur” yazan kitabenin bulunduğu kapıdan yaya olarak girmesi ile noktalandı.
General Allenby’nin Kudüs’e girişinden hemen sonra yayınladığı sıkıyönetim bildirisi.
Allenby, şehre yürüyerek girmesinin sebebini “Böyle kutsal bir şehre otomobil ile yahut at üzerinde girmek mekâna saygısızlıktır” diye açıklamıştı ama vermek istediği mesaj farklı idi: Alman İmparatoru İkinciWilhelm’in Kudüs’ü 1898’de ziyareti sırasında şehre otomobil ile girmesinin, hattâ Halil Kapısı’nın İmparator’un otomobilinin geçebilmesi için genişletmemizin, daha doğrusu kapının yan tarafındaki duvarları yıktırmamızın yarattığı tepkiye karşı propaganda yapmak!
Kader, Yavuz Sultan Selim’in fethettiği ve 401 sene boyunca Türk idaresinde kalan Kudüs’ün teslim ânında karşımıza bula bula İngiliz ordugâhında aşçılık eden işte bu iki çavuşu çıkartmıştı!
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.12.2017 - 12:29
Atatürk'e atfedilen yalan sözler ve basının hafıza kaybı
BASINIMIZ ve sosyal medyamız, günlerdir bir belgeyi, Atatürk döneminin meşhur İçişleri Bakanı ŞükrüKaya’nın 20 Ağustos 1937’de Başbakanlığa gönderdiği ve şimdi Devlet Arşivleri’nde muhafaza edilen resmî bir yazıyı tartışıyor.
Şükrü Kaya, yazısında şöyle diyor:
Cumhurbaşkanı Atatürk, 1937 yazında Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada güya “Peygamber’in son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslâm hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. ...Cedlerimizin, Selâhaddin’in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar, bugün Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz” demiş. Derken bu konuşma Hâkimiyet- i Milliye Gazetesi’nde çıkmış, Hindistan Müslümanları’nın yayınladığı Bombay Chronicle gazetesi de Hâkimiyet-i Milliye’den alarak 27 Temmuz 1937 tarihli nüshasında “Filistin’e el sürülemez. Kemal Paşa, Avrupa’ya ihtar ediyor” başlığını kullanmış ve İçişleri Bakanı ŞükrüKaya da bu yayından Başbakanlığı haberdar etmiş.
Günlerdir işte bu belge, daha doğrusu Atatürk’e atfedilen konuşma tartışılıyor.
BELGE GERÇEK AMA...
Meseleyi uzatmadan, kısaca ifade edeyim: Belge, yani ŞükrüKaya’nın yazısı gerçek ama içerisinde geçen ve Atatürk’e ait olduğu iddia edilen ifadeler yalandır! Atatürk’ün böyle bir demeci yoktur, Meclis’te bu şekilde bir konuşma yapmadığı zabıtlardan da bellidir; iddia edildiği tarihte Meclis tatildedir, üstelik 1937’de “Hâkimiyet-i Milliye” adında bir gazete de mevcut değildir, ismi 1934’te “Ulus” olmuştur!
1924’te hilâfetin kaldırılmasının ardından İngiliz baskısı altında ezilen Hind Müslümanları tuhaf bir ikilem içerisinde kalmış, hem hilâfet sevdasına düşmüş, hem de hilâfeti lâğveden Mustafa Kemal’i “müstakbel halife” görmeye başlamış, memleketini işgalden kurtaran Atatürk’e duydukları hayranlıkla ona ve Türkiye’ye hayli sık yer vermişlerdir. Ama yazdıkları haberlerin tamamı doğru değildir, alâka çekmesi veya Hind Müslümanları’nı bağımsızlığa teşvik etmesi maksadıyla ortaya sık sık hayalî iddiaların da atıldığı olmuştur.
Şükrü Kaya’nın yazısında sözü edilen haber de işte bunlardan biridir...
Devlet Arşivleri’ndeki belgeleri inceleyenler bilirler: Yabancı memleketlerdeki Türk temsilcilikleri, Türkiye hakkında çıkan bütün yazıları tercümeleri ile beraber Dışişleri Bakanlığı’na yollamakta ve bu yazılar arasında önemli görülenler İçişleri yahut Dışişleri Bakanı veya zamanın Matbuat Umum Müdürü tarafından Başbakanlığa ve Cumhurbaşkanlığına gönderilmektedir.
HAFIZA KAYBININ BÖYLESİ!
Bombay Chronicle Gazetesi’nde Atatürk’e atfedilerek yeralan ve ŞükrüKaya’nın Başbakanlığa gönderdiği yazıda sözünü ettiği gazete haberini de Hindistan’daki diplomatik temsilciliklerimizden biri Ankara’ya yollamış ve İçişleri Bakanı ŞükrüKaya bu haberin sadece “sevkıyatını” yapmıştır. Haberi Hindistan’dan Türkiye’ye kimin gönderdiği ise hâlen kapalı olan Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nin senelerdir bitmeyen tasnifi tamamlandığı zaman anlaşılabilecektir.
“Bu iddia yalandır” diye kesin konuşmamın sebebini merak mı ettiniz?
Atatürk’e atfedilen sözler hakkındaki ilk araştırmayı bendeniz yapıp yayınlamıştım da ondan!
Şükrü Kaya’nın imzasını taşıyan belge 2006’nın Temmuz ve Ağustos’unda “Dünya Gündemi” ve “Tercüman” gazetelerinde çıkmış, birkaç gün tartışıldıktan sonra gündemden düşmüş ama 2009’un başında tekrar hatırlanıp yeniden konuşulur olmuştu ve konuya Habertürk’te 8 Mart 2009 günü “Atatürk, ‘Filistin uğrunda kanımızı dökeriz’ dedi mi?” başlığı ile ve tam sayfa yer vermiştim.
Bir haberi yazarken arşivlere bakma gereğini çoktan bir tarafa bırakmış olan basınımızda hafıza kaybı da artık öyle bir hâle geldi ki, “10 Kasım 1938’de Atatürk’ü kaybetmiştik” dendiğinde bile hayretlere düşüp işittiklerini yeni bir habermişcesine “Şok şok şok! Atatürk 10 Kasım 1938’de vefat etmiş!” gibisinden başlıklarla vermelerine az kaldı!
.Murat Bardakçı
Giriş: 13.12.2017 - 08:56
YÖK doktora tezlerini de teste çevirsin, olsun bitsin
ERZURUM Atatürk Üniversitesi’nin kabul ettiği bir doktora tezi günlerdir kahkahalarla ve “Bu kadarına da pes!” dedirterek elden ele dolaşıyor...
Doktora adayı 19. asırda Türkiye’ye gelen birkaç yabancı yazara ait kitapları belirlemiş, bu eserlerde bahsi geçen âlet-edevat, hastalık ve giyecek isimlerini, hitap şekillerini, dua ve bedduaları, şahıs ve hayvan adlarını, atasözleri ile deyimleri altalta yazmış, son kısma bahsini ettiği kitapların bazı sayfalarının görüntülerini ilâve etmiş, bunları yaparken Almanca’da “yayınlayan” demek olan “Herausgegeber” kelimesini yazar ismi zannetmiş, sonra bozuk düzen ve imlâsı evlere şenlik bir İngilizce önsöz yazdırmış, beş kişilik jüri de bu varakpârenin “doktora tezi” olabileceğini kabul edip adaya “doktor” unvânını vermiş!
Türk Eğitim Tarihi’nin ucuzluk bakımından eşi-emsâli görülmemiş örneğini teşkil eden bu tezi uzun uzadıya anlatmayayım; internette “Erzurum Atatürk Üniversitesi” ve “tez” diye aradığınız takdirde hem tezin metnini, hem de hakkında günlerden buyana yazılanları hemen bulabilir ve üniversite sistemimizin düçar olduğu sefaleti yakından görebilirsiniz...
Şimdi gayet haklı olarak “YÖK bu tezi iptal etmelidir” deniyor ama YÖK’ün tez iptali gibi bir yetkisi maalesef yoktur. “Bu iş neyin nesidir?” sualinin muhatabı da YÖK değil, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin Salim Gökçen, Selâhattin Tozlu, Zekeriya Akkuş, Ramazan Kaya ve UğurAkbulut isimli hocalarının teşkil ettiği tez jürisidir.
REZALETİN GEÇMİŞİ VAR!
Üstelik bu tez rezaleti, mâlûm üniversitenin ilk sabıkası da değildir...
Belki hatırlarsınız: Aynı üniversitede 2009’un Kasım’ında bir başka hadise yaşanmış, Erzurum Kongresi’nin 90. yıldönümü münasebeti ile Kurtuluş Savaşı senelerinde Erzurum’da yayınlanan “Albayrak” gazetesinin tıpkıbasımını ve yeni harflere aktarılmış şeklini çıkartmaya heveslenmişler ama üniversitenin inkılâp tarihi profesörleri, doçentleri, yardımcı doçentleri, uzmanları, vesaireleri Albayrak’ı içerisinde doğru okunmuş, yeni harflere düzgün şekilde nakledilmiş neredeyde tek bir cümlenin bile bulunmadığı büyük boyda tam 471 sayfalık bir paçavraya çevirmişlerdi!
Dolayısı ile üzerinde durulması gereken asıl önemli husus bir zamanlar Kaya Bilgegil’in, Şinasi Tekin’in, Gönül Tekin’in ve daha birçok önemli hocanın mensubu olduğu Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin nasıl olup da bu hâle geldiği yahut getirildiğidir.
Şimdi bir başka üniversite, Marmara Üniversitesi de maalesef aynı yola girmek üzere!
Üniversite yeni bir “Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği” hazırladı ve Resmî Gazete’de de yayınlanan yönetmeliğe göre yüksek lisans ve doktora yapmak isteyen öğrencilerin artık test sınavı ile belirlenmelerini kararlaştırdı.
ÜMMÎ BİLİM ADAMI ADAYLARI
Yapılacak olan şudur: Meselâ tarih bölümüne yüksek lisans veya doktora talebesi mi alınacak? Bir tarihçi adayının bilmesi şart olan eski harfleri okuyup okuyamadığı gözönüne alınmayacak ve testi geçebilenler lisansüstü eğitime kabul edilecekler. Sadece tarihte değil diğer bilim dallarında, meselâ edebiyatta, coğrafyada yahut hukukta da aynı uygulamaya gidilecek; üniversite senatosu itiraz halinde lûtfedip de test usulünden vazgeçmediği takdirde adayın metin şerhine, en basit harita bilgisine veya hukukî bir meseleyi halledip edemediğine bakılmayacak, doğru cevapları tesadüfen bile olsa işaretleyenler mülâkattan da geçtikleri takdirde bilim adamı adayı olacaklar.
Vaziyetin vahametine bakın! Eğitim sistemimizin tepesine ilkokuldan itibaren çöktürülen test derdinin halline çalışılırken bu defa Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden biri lisansüstü eğitime de test sistemini getiriyor, üstelik bu garabet karar üniversitenin senatosu ve ardından da YÖK tarafından onaylanıp Resmî Gazete’de yayınlanıyor.
Marmara Üniversitesi’nin master ve doktora adaylarını test ile belirlemesinin sebebi mâlûm: Geçen sene yapılan imtihanlarda kayırmaların ve usulsüzlüklerin yaşandığı iddiası! Ama üniversite iddiaları soruşturup sorumlulardan hesap soracağı ve tedbir alacağı yerde işin kolayına kaçıp sınav sistemini değiştiriyor!
Beyler, mademki bu yola girdiniz, tez yazma meşgalesini de kaldırıverin ve bu işi de test ile hallediverin, olsun bitsin!
.Murat Bardakçı
Giriş: 15.12.2017 - 09:10
Eski senelerin İslam zirvelerini hatırlıyorum da...
İSTANBUL’da bu hafta toplanan İslam İşbirliği Teşkilâtı, Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin başkenti ilân etti.
Kararın uygulanması yahut uygulanamaması ayrı bir konudur ve buradaki asıl mesele Kudüs hakkında varılan görüş birliğinin teşkilâtın tarihi boyunca aldığı en önemli karar olmasıdır.
İslam İşbirliği Teşkilâtı, yahut 2011’den önceki ismi ile İslam Konferansı’nın faaliyetlerini senelerden buyana takip ederim, teşkilâtın birçok faaliyetine, en önemlisi de Türkiye’nin cumhurbaşkanı seviyesinde katıldığı ilk toplantıya, yani 1984’teki Casablanca Zirvesi’ne muhabir olarak katılmıştım.
Fanatik bir İsrailli’nin 1969’da Mescid-i Aksa’da çıkarttığı yangından sonra kurulan İslam Konferansı’na üyeliğimiz Ankara’da hayli heyecana sebep olmuş, katılma müracaatı yapmış olmamıza rağmen, teşkilâtın üyelik sözleşmesinin kabul edilme sürecinde bin türlü endişe yaşamıştık.
ÇEKİNCE ÜSTÜNE ÇEKİNCE
Sebep, böyle bir teşkilâta girmemizin lâikliğe ters düşebileceği korkusu idi ve bu yüzden sözleşmeyi altına dünya kadar çekinceler yazarak imzalamıştık. Türkiye’nin sözleşmeyi tasdik belgesini bir yerlerden bulup koyduğumuz çekincelerimizi okuduğunuz takdirde, hayli güleceğinize eminim.
Sonraları yapılan bakanlar düzeyindeki komitelerin ve teknik komisyonların toplantıları da özellikle hariciyemiz için bir dert hâline gelmişti; hattâ bu toplantılarda söze başlarken besmele çekme âdeti, diplomatlarımızın kâbusu idi. İstanbul’da 1974’teki Dışişleri Bakanları toplantısının son devrin en önemli hâfızlarından olan ve Bayezid Camii’nin uzun seneler imamlığını yapan rahmetli Abdurrahman Gürses’in okuduğu Kur’an ile açılması da basını günlerce meşgul etmiş, açılış günlerce tartışılmıştı.
Derken, Özal’lı senelerde “İSEDAK” denen Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi’nin yine İstanbul’da yaptığı toplantılarla tanıştık ve bürokratlarımız bu toplantıların lâikliğimize halel getirmesini önlemek için cansiperâne çaba gösterdiler.
CASABLANCA FİLMİ GİBİ...
Nihayet, 1984’te Fas’ta, Casablanca’da yapılan İslâm zirvesi geldi, çattı!
Türkiye’yi zirvede Cumhurbaşkanı KenanEvren temsil edecek ve bir İslam Zirvesi’ne tarihimizde ilk defa devlet başkanı seviyesinde katılacaktık...
Diplomatlarımızın zirve öncesinde ve toplantılar devam ederken özellikle Türk gazetecilere, “Biz lâikiz, öteki devletlerden çok farklıyız, aman bizi diğerleri ile karşılaştırmayın” gibisinden verdikleri beyanlarını, hatırlatmalarını ve gösterdikleri çabaları hiç unutmam! Sadece diplomatların değil, Türk heyetinin diğer mensuplarının da neredeyse tamamının çehrelerinde mevcut olan “Burada ne işimiz var?” ifadesini de...
İslam Konferansı’na işte böyle bin türlü endişe ile katılan Türkiye’nin bugün teşkilâtın dönem başkanı olması, birkaç gün içerisinde elli küsur ülkenin en üst seviyedeki idarecilerini İstanbul’da biraraya getirebilmesi ve örgütün tarihindeki en önemli kararının alınmasını, yani Doğu Kudüs’ün Filistin Devleti’nin başkenti olarak kabul edilmesini sağlaması dış politikamızda yarım asır boyunca hâkim olan nemelâzımcılığın artık bir tarafa bırakılmış olması demektir.
Yukarıda da söyledim: Önemli olan Kudüs konusundaki kararın uygulanabilirliği değil, adımlarını bir zamanlar ürkerek ve sinerek, binbir endişe ve “Acaba?”lar ile atan Türkiye’nin unuttuğu bir hakikatin, yani “Şarklı” olduğunun bilincine varması ve imparatorluk mirasının paylaşılma çabalarında bizzat yeralmasıdır.
Murat Bardakçı
Giriş: 17.12.2017 - 09:25
Papa'nın 'Adı ve soyadı var' dediği şeytan hakkında Katolik dünyasını asırlardır uğraştıran '666' muamması
Papa Fransuva’nın bu hafta bir TV kanalında “Şeytanın adı ile soyadının olduğuna eminim” demesi, hem asırlardan buyana “şeytan çıkartma âyinleri” yapan kiliseyi hem de Katolik dünyasını hayli şaşırttı. İşte, Katolik Kilisesi’nin şeytanla ilgili olarak neredeyse iki bin seneden buyana çözmeye uğraştığı muammalardan biri: İncil’de geçen ve “şeytanın sembolü” olduğu söylenen “666” sayısı hakkında yapılan yorumlar...
PAPA Fransuva kilisenin TV kanalında bir sohbet programına katıldı, “şeytanın gerçek kişi olduğunu”, “şeytanla iletişimden kaçınmak gerektiğini” ve “diyaloğa girenin kaybolacağını” söyledi, sonra bir soru üzerine de herkesi şaşırtan bir söz etti, “Şeytanın adı ile soyadının olduğuna da eminim” dedi ama aramızda “bizden biri” olarak bulunan şeytanın kim olduğu hakkında bilgi vermedi!
KATOLİKLER BİLE ŞAŞIRDI
Ben o programda bulunsa idim Papa Hazretleri’ni sıkıştırır, “Bu mahlûkun kim olduğunu hakikaten biliyorsanız lûtfedip söyleyin de millet gözünü dört açıp kandırılmasın! Zaten vazifeniz, yolunuzdan gidenleri tehlikelere karşı uyarıp korumak değil mi?” diye sordukça sorardım!
Papa’nın şeytan hakkında söyledikleri iki günden buyana dünya basınının yanısıra Hristiyan sitelerinde de yeralıyor, şeytanın “adı ile soyadının da olduğunun” Katolikleri bile şaşırttığı anlatılıyor ve Papa’nın şeytandan bu şekilde bahsetmesinin sebebinin bağlı olduğu Cizvit tarikatinin inancından kaynaklandığı söyleniyor.
Bize tuhaf gelebilir ama “şeytan” Katolik doktrinine göre sakınılması gereken, insanların hem bedenlerini hem de ruhlarını ele geçirebilen ve girdiği bedeni terketmesi için fiilî şekilde mücadele edilebilecek bir varlıktır! Kilisede yaygın bir uygulama olan şeytanın vücuttan çıkartılması işine, yani bu maksatla yapılan âyine “exorcist” denir ve Vatikan’ın tarihi boyunca resmî “şeytan çıkarıcıları” mevcut olmuştur.
FİLM SAYESİNDE ÖĞRENDİK
Biz, şeytan çıkartma işi ile Amerika’da 1973’te çevrilen, orijinal adı “The Exorcist” olan ve burada “Şeytan” ismi ile oynatılan film sayesinde tanışmıştık...
İnsanın bedenini ve ruhunu elde ettiğine inanılan şeytanın çıkartılıp geldiği yere gönderilmesi çabasının filmdeki gibi bir fantezi olduğunu düşünürüz ama Katolik kilisesi bu işi ciddiye almış ve uzun bir eğitimden geçirilmiş “şeytan çıkartıcılar” bile yetiştirmiştir... Kilise ilmihallerinde nasıl yapılacağı ayrıntıları ile anlatılan şeytan çıkartma ameliyesini sadece şeytanla mücadele konusunda kutsanmış ve gereken âyini yapma yetkisi almış olan bu rahipler becerebilmektedirler...
ŞEYTAN İŞİNİN ÜSTÂDI
Resmî şeytan çıkarıcıların 20. asırdaki en büyük üstadı, 30 sene içerisinde 70 bin kişinin ruhunu “şeytandan temizlediğini” iddia eden İtalyan rahip Gabriele Amorth idi. Vatikan’ın onaylayıp kabul ettiği “Uluslararası Şeytan Çıkartma Birliği”nin de kurucusu olan Amorth geçen senenin Eylül’ünde 91 yaşında iken öldü ve Papa, Amorth’un yerine 79 yaşındaki bir başka İtalyan rahibi, Vincenzo Taraborelli’yi getirdi. Vatikan’ın şu anda en kıdemli “exorcist üstâdı” olan Taraborelli şimdi Roma’daki bir kilisede haftanın üç günü ve her gün otuzdan fazla “şeytan saldırısına uğramış” Hristiyanların bedenlerini ve ruhlarını temizliyor!
BİZDE ‘RUKYE’ DENİR
Bütün bu faaliyetler ve şeytanın kovulabileceği inancı çoğumuza tuhaf gelebilir ama Katolik dünyası şeytan çıkartma faaliyetine işte böyle ciddî şekilde eğilmiştir.
“Şeytan” ve benzeri kavramlar, aslında insanlığın tarihi kadar eski olan inançlardır ve Müslüman âleminde de mevcuttur ama “şeytan” ve “şeytanın vücuda girmesi” bizde “cin” ve “cin çarpması” diye algılanmış, “şeytan çıkartma” işi de cinci hocaların “cin çıkartması” demek olan “rukye” faaliyetine dönmüştür...
Papa’nın “Şeytanın adı ile soyadının olduğuna da eminim” demesi, bana İncil’de “canavar” olarak tasvir edilen bir kavramı, Hristiyan dünyasının asırlardır çözmeye çalıştığı “666” muammasını hatırlattı...
“666”nın neyin nesi olduğunu bu sayfadaki kutuda okuyabilirsiniz...
HRİSTİYAN dünyasının “şeytan” anlayışını az-çok biliyorsanız ve “OMEN” filmini de seyretti iseniz, “666”nın ne mânâya geldiğinden haberdarsınızdır...
Bilmeyenler, yahut filmi seyretmemiş olanlar için kısaca söyleyeyim: Eski kültürlerde, her harfin bir sayı değeri, kelimelerin de kendilerini meydana getiren harflerin değerlerinin toplamı olan sayı karşılıkları vardır. Benzer bir hesap sistemi bizde de mevcuttur ve ismine “Ebced” denir. Bu sistemlerde kelimelerin karşılığı olan sayıların yorumlanmasıyla bazı bilinmezlere ulaşılabileceğine inanılır ve sayıların hangi kelimeleri yahut isimleri kasdettiğini belirleyebilmek için çaba sarfedilir.
16. asır İtalyan ressam Jacopo Ligozzi’nin çizimi: “Müftü” yani şeyhülislâm, şeytanın hocalığını yapıyor
NELER NELER UYDURDULAR
İncil’de, şeytanın sayı karşılığı olarak “666” rakamı geçer...
Mâlum sayı, İncil’in korku filmini andıran “Yuhanna’nın Vahyi” isimli kısmında verilir. Hazreti İsa’nın 12 havarisinden ve dört İncil’den de birinin yazarı olan Aziz Yuhanna, yahut Batı’daki ismiyle “Saint John”, bu fasılda Hazretiİsa tarafından kendisine gösterilen kıyamet alâmetlerini renkli bir üslûpla anlatmakta, şeytanın ne şekilde görüneceğini, insanlığı birbirine nasıl düşüreceğini yazmakta ve “rakam karşılığının”, “666” olduğunu söylemektedir.
Ortaya zamanla Aziz Yuhanna’nın yazdıklarına dayanan çok sayıda kıyamet teorisi atılmış, 666 sayısı birbirinden değişik şekillerde yorumlanmış, bu sayı etrafında bir hayli komplo teorisi kurulmuş, konu hakkında filmler de çekilmiş ve “666” Hristiyan dünyasının hem en esrarlı, hem de en korkulan kavramlarından biri haline gelmiştir.
İşte, “666” kavramı hakkında yapılan yorumlardan bazıları:
- İnternetin en bilinen kavramı olan “world wide web” ifadesinin kısaltması “www”de bulunan “w” harfi, İbrani alfabesindeki “vav” harfidir ve bu harfin sayı karşılığı altıdır. Dolayısı ile, üç adet “altı”dan meydana gelen internet adresi, doğrudan doğruya şeytanın adresidir.
- Avrupa Parlamentosu’nun Genel Kurul salonundaki parlamenterlere ait koltukların herbirinin bir numarası vardır ama 666 numaralı koltuk kimseye tahsis edilmemiştir.
- Avrupa Birliği’nin bayrağında daire şeklinde sıralanan 12 adet yıldız Hazreti İsa’nın havarilerini temsil etmesinin yanısıra, ilhamını yine Yuhanna’nınVahyi’nin 12. bâbının Hazreti Meryem’den sözeden “...Ve gökte büyük bir alâmet, güneşle giyinmiş ve ayakları altında ay ve başı üzerinde on iki yıldızdan tacı olan bir kadın göründü” şeklindeki ilk âyetinden almıştır.
- Amerikan Hazine Bakanlığı’nın armasının en altında 666 sayısı yazılıdır ve bu sembolün armaya konmasının sebebi, esrarını hâlâ muhafaza etmektedir.
- Bilgisayar sistemlerinde ürün tasnifi ve fiyatları belirleme maksadıyla kullanılan barkod sisteminde sayıları gösteren çizgi gruplarının başında, ortasında ve sonunda yeralan çizgilerin herbiri altı sayısının işaretidir ve bütün barkodlarda 666, yani “şeytan” yazılıdır.
- Klasik ruletteki sayıların toplamı 666’dır, dolayısıyla rulet şeytan oyunudur.
İşte, Hristiyan dünyasında asırlardan buyana mevcut olan “666” çılgınlığının örnekleri ve Papa’nın “Adı ve soyadı var” dediği şeytan hakkındaki kilise efsanelerinden bazıları...
17. asırdan kalma minyatürlü bir İslâmî elyazması kitaptaki şeytan çizimi
.Murat Bardakçı
Giriş: 18.12.2017 - 08:59
Rektörlük uykudan uyanmış, gözleri mahmur!
TÜRKİYE, iki hafta boyunca, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin kabul ettiği bir doktora tezini konuştu ve meseleden bu köşede ben de bahsettim.
Önce sözkonusu tezin nasıl bir garabet olduğunu hatırlatayım:
Doktora adayı 19. asırda Türkiye’ye gelen birkaç yabancı yazara ait kitapları belirlemiş, bu eserlerde bahsi geçen âlet-edevat, hastalık ve giyecek isimlerini, hitap şekillerini, dua ve bedduaları, şahıs ve hayvan adlarını, atasözleri ile deyimleri dizin yaparcasına altalta yazmış, son kısma da bahsini ettiği kitapların bazı sayfalarının görüntülerini ilâve etmişti. Bunları yaparken Almanca’da “yayınlayan” demek olan “herausgegeber” kelimesini yazar ismi zannetmiş, girişe imlâsı evlere şenlik bir İngilizce önsöz yazdırmış, derken üniversitenin teşkil ettiği beş kişilik jüri de ilim ile hiçbir alâkası bulunmayan bu varakpârenin “doktora tezi” olabileceğini kabul edip adaya “doktor” unvânını vermişti!
Yazımın yayınlanmasından hemen sonra, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden “Üniversitemizde 2015 yılında yapılan bir doktora tezi ile ilgili basın ve sosyal medyada yeralan haber ve yorumlara istinaden konunun incelenmesi amacıyla bir komisyon kurularak gerekli işlemler başlatılmıştır. Süreç rektörlüğümüz tarafından titizlikle takip edilmektedir. Kamuoyuna duyurulur” diyen bir e-mail aldım.
İKİ BUÇUK SENE SONRA MI?
Bu açıklamaya bakıp da rektörlüğün işini ciddî ve dikkatli şekilde yaptığını zannetmeyin, zira mesele bambaşka:
“Doktora” adı altında altalta dizilmiş kelimelerden meydana gelen bu evlere şenlik tezin Erzurum Atatürk Üniversitesi tarafından kabul edilme tarihi 2015’in Temmuz’u, rektörlüğün rezaleti basından öğrenip komisyon vesaire kurması da 2017’nin Aralık’ı; yani arada iki buçuk sene var!
Bu, Erzurum Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü’nün daldığı derin uykudan tam iki buçuk sene sonra basın tarafından dürtülerek, güç-belâ uyandırılması demektir ve iki buçuk senelik uykunun mahmurluğunu üzerinden henüz atamamışken bir açıklama yapma mecburiyetini hissettiğini göstermektedir.
Dolayısı ile, nâz uykusundan bu kadar zaman sonra her nasılsa kalkabilen bir rektörlüğe “Rezaleti incelemeye karar vermişsiniz, aman da ne kadar ciddî çalışıyorsunuz, Allah sizden razı, ilminiz de dâim olsun” falan değil, sadece “Sabah-ı şerifleriniz hayrolsun efendim, günaydın, bonjuuuuur, yüzünüzü yıkadınız mı?” denir!
Aklı bu kadar sene sonra başına basın sayesinde getirilen bir üniversite yönetiminin ilmine, irfanına ve ferâsetine kurban olsunlar!
REZALETİ UNUTTURMAYIN!
Meselenin temelinde oy toplama ve Avrupalılaşma aşkı ile kendi kendimize gelin-güvey olup artık her köşe başında lise açar gibi üniversite kurmamız ve bir tabelâ, iki-üç yardımcı doçent ile birkaç da masadan ibaret bu üniversitelere yüksek lisans ve doktora verme yetkisini vermemiz yatmaktadır.
Türkiye’de şu anda işletme, uluslararası ilişkiler, tarih ve sosyoloji gibi bir hoca ve bir tahtadan başka birşey gerektirmeyen bölümlerin enflasyonu vardır; bu bölümlere onbinlerce öğrenci devam etmekte, ikinci öğretim sistemi ile öğrenci adedi daha da artmaktadır.
Lisans eğitiminin kalitesi, daha doğrusu kalitede senelerden buyana artarak devam eden düşüş ise, zaten mâlûm... 1990’larda lisans bilgilerini güçlendirme vasıtası olan yüksek lisans, yani “master” sistemi giderek yerlerde sürünür hâle geldiği için kâfi gelmemekte, 1980’lerin kalitesini yakalayabilmek için doktoradan istifade edilmekte ama eski seviye bir türlü yakalanamamaktadır.
Daha açık şekilde ifade edeyim: Bugün doktora seviyesinde öğretilenler, bundan 25-30 sene öncesindeki lisans seviyesinin bile altındadır; tartışmalara ve alaylara mevzu olan mâlûm tez de işte bu tuhaf sistemin neticesidir!
Türkiye’nin bir zamanlar en güzide eğitim kurumlarından olan Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin ilmî haysiyetine “taciz” ve hattâ “tecavüz” demek olan bu doktora rezaletinin sonuna kadar takipçisi olacağım!
.Murat Bardakçı
Giriş: 20.12.2017 - 07:06
Fahreddin Paşa getirmeseydi, Kutsal Emanetler şimdi Londra'da olurdu!
BİRLEŞİK Arap Emirlikleri’nin Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed dün akıl ve idrak dışı bir edepsizlik edip garip bir Iraklı’nın attığı tweet’i paylaştı.
Tweet’te, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Vehhabi kuşatması ve İngiliz tehdidi altında bulunan Medine’deki kutsal emanetleri kurtarıp İstanbul’a getiren Fahreddin Paşa “hırsızlıkla” suçlanıyordu ve Zayed hakettiği cevabı Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan aldı.
Önce, Abdullah bin Zayed’in kim olduğunu söyleyeyim: Bu zat, Ortadoğu’da son zamanlarda yaşanan bütün tatsızlıkların gerisinde bulunan şahsın, Abu Dabi’nin veliahdı ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin perde arkasındaki asıl yöneticisi olan Muhammed bin Zayed’in biraderidir.
ÇEKİRGELİ MÜDAFAA
Fahreddin Paşa’nın kabahati, İngilizler’in desteğindeki Şerif Hüseyin’e bağlı çetelerin iki buçuk sene boyunca kuşattıkları Medine’yi bin türlü yokluk içerisinde ve hattâ açlıktan çekirge yiyerek muhafazaya çalışması, o meş’um Mondros Mütarekesi’ne rağmen teslim olmayı reddetmesi ama tâkatinin tükenmesi üzerine geçmiş asırlarda İstanbul’dan Hazreti Muhammed’in kabrine gönderilmiş olan hediyelerle kutsal emanetleri Vehhabi ve İngiliz tehlikesinden korumak için İstanbul’a getirmesi imiş!
Paşa bugün bir kısmı Topkapı Sarayı’nın Hazine ve Kutsal Emanetler Dairesi’nde sergilenen bu eşyayı İstanbul’a getirmeyip de Medine’de bıraksa idi neler olabileceğini tahmin edebilir misiniz?
Allah göstermesin, şimdi hemen hepsini büyük ihtimalle Londra’da, British Museum’da görürdük!
19. asrın ilk senelerinden itibaren Türk idaresine başkaldıran Vehhabiler’in hiç değişmeyen bir âdetleri vardı: Ele geçirdikleri şehirlerdeki tarihî yapıları, türbelere varıncaya kadar yıkıp bu mekânlardaki objeleri paramparça etmek!
Tahribattan kurtarılabilen eşyalardan güç-belâ İstanbul’a getirilenler bugün müzeler ve bazı aileler tarafından muhafaza edilmektedir ama giden gitmiştir!
Abdullah bin Zayed’in dün paylaştığı tweet işte bu yüzden sadece bizden değil, Arap dünyasından da tepki gördü ve geçmişten haberdar olan aklıbaşında Araplar bile sözkonusu ihtimalin üzerinde durdular ve “Fahreddin Paşa bu eşyayı götürmese idi, şimdi hepsi Londra’da British Museum’da olabilirdi” dediler.
Ama, Emirlikler Dışişleri Bakanı’nın edepsizliği bu kadarla da kalmadı ve Paşa’nın “Medine’deki elyazması eserleri çaldığını” iddia etme cür’etini gösterdi; ardından da meseleyi bugünün Türkiyesi’ne bağlayıp “İşte, Erdoğan’ın dedelerinin Müslüman Araplarla ilişkisi buydu” dedi.
KÜTÜPHANELERE NE OLDU?
Bir devlet adamının “Türkler’in Medine’deki elyazması eserleri çaldıklarını” iddia edebilmesi için Abdullah bin Zayed gibi cehlin sınırlarının ötesinde olması ve Türkiye’nin ille de aleyhinde bulunabilmek maksadıyla aklına geleni düşünmeden söylemesi gerekir.
Trump yönetiminin pışpışlaması ile bugün haşin pozlara bürünen bir Arap devlet adamı, Medine’deki elyazması eserlerden bahsetmeden önce bu kutsal şehirdeki çok önemli iki kütüphanenin, yani Mahmudiye Medresesi ile Arif Hikmet Kütüphanesi’nin âkıbetini bilmek ve çenesini ondan sonra açmak zorundadır!
Bu köşede, sözünü ettiğim kütüphanelerden birinin, İkinci Mahmud’un inşa ettirdiği Mahmudiye Medresesi’ndeki kitaplığın 20. asrın ilk senelerinde çekilip kartpostal yapılmış bir fotoğrafını görüyorsunuz. En yukarıdaki besmele ile besmelenin altında sağ ve sol taraflarda bulunan hatlar bizzat Sultan Mahmud’un eserleridir ve şimdi her iki kütüphanenin de yerinde yeller esmektedir!
“Fahreddin Paşa kutsal emanetler ile beraber keşke Medine’ye vaktiyle gönderdiğimiz bütün elyazmalarını da İstanbul’a nakletse idi” diyeceğim ama günün birinde ortalığa bu kadar nankörün üşüşeceğini rahmetli nasıl tahmin edebilirdi ki?
.Murat Bardakçı
Giriş: 22.12.2017 - 09:10
Bunlar da bizim 'Zayed'lerimiz!
BİRLEŞİK Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed’in Medine müdafiî FahreddinPaşa’ya attığı iftiralara ve Paşa’nın hatırasına karşı ettiği terbiyesizliklere devletin en üst seviyesinde karşılık verdik ve vermeye de devam ediyoruz.
Ama, meselenin çok daha acı bir tarafı var: Zayed ile aynı kafa yapısında olup tarihi ideoloji vasıtası yaparak FahreddinPaşa gibi tarihimizin en önemli kahramanlarından birine hakarete yeltenenlerin maalesef bizde de mevcut bulunmaları ve bu edepsizliği yapanların “profesör” olarak üniversitelerimizde hocalık etmeleri!
Şimdi hukuk tarihçisi olduğunu söyleyen bir profesörün Fahreddin Paşa hakkında Abdullah bin Zayed’in terbiyesizliklerinden birkaç gün önce attığı hakaret tweet’lerinden bazılarını utanarak, sıkılarak ve affınıza sığınarak naklediyorum:
Hazret, hakaretler silsilesine Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’dan başlıyor, Paşa’nın Plevne’de mağlûp olmasını diline doluyor ve “Plevne’yi müdafaa edip de Ruslar’a teslim edenlerin 19. asrın en büyük kahramanı ilân edilmesinden” yakınıyor!
PAŞA, TESLİM OLMALI İMİŞ!
Osman Paşa’dan sonra sırada Fahreddin Paşa var:
“Medine’yi İngilizler’e değil, Şerif Hüseyin Paşa ve Müslüman Araplar’a karşı müdafaa eden Fahrettin Paşa bile kahraman oldu”, “Bu Fahrettin Paşa, Cemal Paşa’nın Suriye’de yaptığı zulümleri kendisine şikâyet edenlere ‘Cemal Paşa babamı as dese asarım’ diyecek kadar İngilizler’e bağlıydı”, “Bu kadar itaatkâr olduğu halde burada askerce davranmadı. Mütareke emrini dinlemedi. Yaverleri kendisini bağlayıp teslim olmak mecburiyetinde kaldılar. İttihatçı olduğu için bu yaptığı kahramanlık olarak tanıtıldı”, “Medine’den topladığı hazineleri ve mukaddes emanetleri Şam’daki Cemal Paşasına yolladı. Bunların çoğu İttihatçılarca yağma edildi”...
Hakaretler ve iftiralar böyle devam edip gidiyor.
Profesöre göre, Fahreddin Paşa tarihimizin utanç vesikalarından olan Mondros Mütarekesi çerçevesinde verilen emirlere uymalı, namusunu ve askerlik şerefini koruyarak Medine’yi müdafaa etmek yerine teslim olmalı imiş. Hele kutsal emanetleri Medine’de bırakmaması daha büyük kabahatmiş!
“Profesör” unvanlı bu zâtın daha sonra attığı “kutsal emanetlerin çoğunun İttihadçılar tarafından yağma edildiği” iftirasının üzerinde bile durmayacağım, zira “belge” diye ortaya sürdüğü ama içerisinde böyle bir ifadenin bulunmadığı bir yazışmaya dayanarak yapılan bu edepsizce kara çalmaya cevap vermek bile zül meselesidir!
ÇOK TEHLİKELİ BİR İDDİA!
Ama, profesörün tweet’lerinde geçen “Medine’yi İngilizler’e değil, Şerif Hüseyin Paşa ve Müslüman Araplar’a karşı müdafaa eden Fahrettin Paşa bile kahraman oldu” cümlesi hem Gazi Osman, hem de Fahreddin Paşalar’a ettiği hakaretlerden çok daha vahimdir; zira Fahreddin Paşa’nın “Medine’yi Müslüman Araplar’a karşı müdafaa etmesinin kabahat olduğu” mânâsına gelen bu ifade ile “Güneydoğu’yu mensupları Müslüman olan PKK’ya, sınırlarımızı da yine Müslüman olan DEAŞ’a karşı korumanın yanlış olduğunu” söylemeye kalkışmak arasında hiçbir fark yoktur!
Sözünü ettiğim bütün bu tweet’lerin atılmamış olmasını ve dolayısı ile de böyle bir yazıyı yazmamayı emin olun gönülden isterdim fakat tarihimizin seçkin kahramanlarına karşı böyle pervasızca hakaretler eden ama Ankara’nın Abdullahbin Zayed’in terbiyesizliklerine karşı devletin Fahreddin Paşa’ya derhal ve en üst seviyede sahip çıkması üzerine ettiği sözlerin arkasında duramayarak bu defa “Ben öyle dememiştim de, bilmemneyi kasdetmiştim de, yanlış anladınız da....” gibisinden tweet’ler gönderen Marmara Üniversitesi’nin mensubu Ekrem Buğra Ekinci adındaki profesörün marifetlerinden haberdar olmanızı istedim!
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.12.2017 - 07:19
Cumhurbaşkanı'nın sorduğu sorunun cevabı arşivden çıktı: Zaid'in ceddi İngiliz desteği ile hırsızlık ediyormuş!
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zaid’in Medine Müdafii Fahreddin Paşa’yı hedef alan suçlamalarına cevap verirken sorduğu “Senin ceddin neredeydi?” sorusunun cevabı Osmanlı Arşivleri’nden çıktı: Tarihî belgeler, Abdullah bin Zaid’in 19. asırda yaşamış olan büyük dedesi Şeyh Zaid’in İngilizler’in tahrikiyle Katar’a saldırdığını, cinayetler işleyip hırsızlık ettiğini gösteriyor!
BİRLEŞİK Arap Emirlikleri’nin Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zaid’in hafta başında utanmadan ve de sıkılmadan Medine Müdafii Fahreddin Paşa’yı hırsızlıkla suçlamasının ardından Cumhurbaşkanı TayyipErdoğan bir konuşma yapmış ve “Ey bize bühtanda bulunan zavallı, Fahreddin Paşa Medine Müdafaası’nı yaparken senin ceddin neredeydi?” diye sormuştu.
İŞİN GERİSİNDE İNGİLİZLER VAR
Cumhurbaşkanı’nın sorusunun cevabı arşivlerden çıktı: Osmanlı Arşivleri’nde bulunan çok sayıda belge, Abdullah bin Zaid’in 19. asırda yaşamış olan büyük dedesi Abu Dabi Aşireti Şeyhi Zaid’in hiç durmadan Katar’a saldırdığını, hırsızlık ettiğini, cinayetler işlediğini ve bütün bunları İngiltere’nin desteği ile yaptığını gösteriyor.
Arşivdeki bu belgelerden anlaşıldığına göre, Körfez’de 19. asrın sonlarından Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde yaşananlar şöyle:
İngiltere, Osmanlı idaresi altında bulunan ama bölge halkı üzerinde etkisi olan aşiret şeyhlerinin de sözlerinin geçtiği Körfez’deki şeyhleri kendi tarafına çekmek için her türlü işi çeviriyor, şeyhlerin İstanbul’a başkaldırmaları maksadıyla siyasî destek veriyor, para ve hattâ silâh dağıtıyor. Türk idaresine sadık kalan ve İngilizler’den uzak durmaya çalışan tek şeyhlik ise, Katar! Bugün Birleşik Arap Emirlikleri’ni teşkil eden şeyhler ve en başta Abu Dabi’nin şeyhleri İngilizler ile sürekli temas halinde bulunuyorlar, İngiltere’den sağladıkları destek ve aldıkları silâhlâr ile Katar’a saldırıyor, halkı öldürüp mallarını çalıyor, saldırıya uğrayanlar Bahreyn’e sığınıyor; önceleri tarafsız kalmaya çalışan Şarjah da sonradan onlara katılıyor. Bütün bu başkaldırmaları, saldırıları hırsızlıkları yakından takip eden İstanbul o bölgelerdeki valilerine, kaymakamlarına ve diğer idarecilere emirler gönderiyor ve gerektiğinde asker yollayarak şeyhlerin başkaldırıları engellemeye uğraşıyor.
İşte, şimdi Osmanlı Arşivleri’nde bulunan ve İstanbul’un İngiliz destekli bu saldırılar ile başkaldırıların öncülüğü yapan Abu Dabi Şeyhi Zaid’e karşı aldığı tedbirleri gösteren belgelerden bazıları ve katalog numaraları:
- DH.ŞFR. 137/1: Abu Dabi Şeyhi Zaid’in Necid Sancağı dahilindeki Katar kazası üzerine hücum ederek hırsızlık ve katliamda bulunduğu, bu sırada kazanın fahrî kaymakamı Casim es-Sani’nin oğlunun öldürüldüğü, Casim es-Sani’nin de intikam amacıyla Zaid üzerine hücum ettiği ve aralarında pek çok ölünün olduğunun haber verildiği.
- DH.MKT.1719/23: Katar kazasına İngilizler’in tahrikleriyle Umman’a bağlı Ebu Cinci Şeyhi Zaid vesairlerin hücum edeceği beyanıyla askerî kuvvet gönderilmesi ve at satın alınmasına müsaade edilmesi talebi üzerine bu gibi ahvalin men’i için tebliğde bulunulması ve icabının yapılması.
- DH.MKT.1623/133: Katar Kaymakamı Casim es-Sani ile Abu Dabi Şeyhi Zaid arasındaki mevcut düşmanlık nedeni ile ahalinin İran tarafına geçecekleri ve sözkonusu şeyhin önemli bir kuvvetle Katar üzerine hücum edeceği istihbar edildiğinden bölgeye asker sevkıyatı yapılması.
Dahiliye Nezareti’nden Abu Dabi Şeyhi’nin zararlı faaliyetleri konusunda Körfez’deki yöneticilere gönderdiği talimatlardan biri (DH.MKT.1719/23)
- DH.ŞFR.358/115: Muskat hâkimi Seyyid Faysal’ın yanında iki İngiliz harb sefinesi ve İngiliz konsolosuyla Umman Şeyhi Zaid bin Halife ile daha sonra da Abu Dabi Şeyhi Maktum ile görüştükleri, Şarca Şeyhi Abdurrahim ile görüşme teklifine Şeyh Abdurrahman’ın olumlu cevap vermediği, İngiliz konsolosuna burada bulunan şeyhlerin yardımcı olmadığı, İngiliz posta vapurları ile Basra ve havalisine gizlice silâh sokulmakta olduğu.
- DH.MKT.1609/33: Abu Dabi Şeyhi Zaid ile Katar Kaymakamı Casim’in aşiretleri arasında çıkan kanlı olaylar yayılmadan alınan tedbirlerle son verilmesi ve bu hadiselere karşı önceden tedbir alınması.
- DH.MKT.1605/115: Katar Kaymakamı Casimes-Sani ile Abu Dabi Şeyhi Zaid arasındaki düşmanlık sebebiyle ahalinin İran hududuna geçecekleri beyanıyla asker mevcudunun artırılması talebinde bulunulduğu.
- DH.MKT.1730/97: Katar kazasından ikiyüz kadar hane halkının Bahreyn adalarına naklettikleri ve Umman’a bağlı Abu Dabi Şeyhi Zaid’in İngilizler’in tahrikiyle Katar’a hücum edeceğinin mahallinden bildirilmesi üzerine Katif’ten Katar’a bir bölük asker gönderildiği ve Katar’a bir savaş gemisi yollanması hususunun Basra Bahriye Kumandanlığı’na bildirildiği.
Bu belgeler, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zaid’in Medine Müdafii Fahreddin Paşa’yı hedef alan suçlamalarına karşı sorduğu, “Senin ceddin neredeydi?” sorusunun cevabını veren, yani Abdullah bin Zaid’in ceddinin İngiliz destekli başkaldırı, hırsızlık ve cinayet ile meşgul olduğunu gösteren evraktan sadece birkaçı ve Osmanlı Arşivleri’nde Abu Dabi Şeyhi Zaid’in ettiği işler hakkında daha dünya kadar evrak var...
Bu sayfada spotun yanında gördüğünüz Arapça yazı da, spotun Arapça’ya birebir tercümesi...
Yazılarımdan bazılarının Arapça tercümeleri daha önce sosyal medyada kullanılmıştı ama tercümelerde hatalar vardı. Benzer yanlışların önüne geçmek maksadıyla bugünkü yazım ile beraber özetinin de doğru tercümesini verdim ve böylelikle hem muhtemel hatâların tekrarını önlemek istedim, hem de basınımızda bir yazının özeti zannedersem ilk defa iki dilde birden yayınlanmış oldu!
Abu Dabi Şeyhi Zaid’in cinayetleri ve soygunları konusunda İstanbul’a gönderilen şifrelerden biri (DH.ŞFR.137/1)
FAHREDDİN PAŞA’NIN ÖZEL ARŞİVİ, RAMAZAN BEY’DEDİR
TÜRKİYE’nin şu anda en önemli, en başarılı işler yapan ve cinayete kurban giden eserleri kurtaran kütüphanecilerinin başında gelen Ramazan Minder’den daha önce de bahsetmiştim...
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Atatürk Kitaplığı’nın müdürü olan Ramazan Minder’den, Alman İmparatoru İkinci Wilhelm’in Sultan Abdülhamid’e hediye olarak gönderdiği, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kitaplığı’nda muhafaza edilen ama 28 Şubat’ta maalesef çöpe giden birbirinden kıymetli eserlerden 4 bin 500’ünü daha önce kurtarıp satın alarak başında bulunduğu kütüphaneye koymuş, içerisinde birbirinden önemli evrak ile fotoğrafın bulunduğu arşivlik kolleksiyonları da yine satın alarak kütüphanesine kazandırmıştı...
3336 EVRAK VE RESİM
Ramazan Bey’in kütüphanesine kazandırarak konunun uzmanlarının ve meraklılarının araştırmalarına sunduğu çok önemli bir başka koleksiyon daha var: Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın içerisinde 1040 belge, 1812 fotoğraf, 481 harita ve üç kartpostalın bulunduğu 3336 kalemden meydana gelen hususî arşivi...
Paşa’nın Medine’de namusu ve dini uğruna katlandığı zorlukları ve çektiği bütün dertleri ayrıntıları ile öğrenmek isteyenler, merak ettikleri her sorunun cevabını şimdi Atatürk Kitaplığı’nda muhafaza edilen ve araştırmacılara açık olan bu kolleksiyondaki evrak sayesinde öğrenebilirler...
Ramazan Minder, yılbaşından sonra FahreddinPaşa’nın evrakını ayrıca sergileyecek ve Çöl Kaplanı’nın hatıraları bir görsel malzeme şöleni olarak da tarihteki yerini alacak. Sergi münasebeti ile yayınlanacak olan kitabın hazırlıkları da devam ediyor...
Bu vesile ile, FahreddinPaşa hakkında yapılmış önemli bir belgeselin mevcudiyetini de hatırlatayım: Dostum ve arkadaşım Sefer Turan’ın bundan seneler önce Kanal 7 için hazırladığı ve içerisinde Paşa’nın Medine müdafaasını gösteren birbirinden güzel görüntüler ile Arap İsyanı ile ilgili ders mahiyetindeki çekimlerin yeraldığı “Medine Müdafaası ve Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa” isimli belgeseli Youtube’da bulup izleyebilirsiniz.
Medine’de kahramanlığın zirvesine yükselen bir hayatın Rumelihisarı Kabristanı’na uzanan öyküsünün yealdığı bu belgeseli herkese tavsiye ederim.
İngilizler’in, Fahreddin Paşa’ya teslim olmasını sağlayabilmek için gönderdikleri yazılardan biri.
.
Murat Bardakçı
Giriş: 25.12.2017 - 07:11
Bu belgeler sahtedir, sakın inanmayın!
TÜRKİYE’de son senelerde ahlâk, namus ve hayâ dışı berbat bir âdet çıktı: Tarihî belge uydurmak!
İdeolojileri, düşünceleri ve saplantıları doğrultusunda palavra bir tarih yazmaya heveslenenler oturup düzmece belge imal ediyor ve belli bir kesimi bu sahte evrak vasıtasıyla aslı-astarı olmayan iddialarının doğru olduğu konusunda maalesef iknaya muvaffak oluyorlar.
Bu sahtekârlıkların ilk ve önemli örneklerinden biri, 80’li senelerde ZübeydeHanım, hakkında uydurulan hakaret ve iftiralarla dolu düzmece bir mahkeme kararı idi ama uyduran sahtekâr aceminin de acemisi olduğu için dokuz satırda otuzdan fazla hatâ yapmıştı. Sahtekârlık modası sonraları aldı, yürüdü ve Sultan Abdülhamid ile Talât ve Enver Paşalar’a ait olduğu iddiası ile dünya kadar mektup, telgraf, vesaire ortaya sürüldü.
BAS BAS BAĞIRIYOR!
Böyle sahte belgelerin tamamının ortak bir noktası var: Sahtekârlar ne kadar çaba gösterseler de bu işi beceremiyor, görüntüsü işi bilenlere bile ilk bakışta “Acaba?” dedirtebilecek ustalıkta evrak uyduramıyorlar. Ortaya sürdükleri belge daha ilk bakışta sırıtıyor ve “Sahteyim, sahteeeee” diye bas bas haykırıyor!
“Alın size belge!” diye uydurulan son sahtekârlık nümunesi, Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı AbdullahbinZaid’in Medine Müdafii Fahreddin Paşa’ya kara çalması sırasında hakikatlerin değil, her nedense Abdullahbin Zaid’in iftiralarının yanında olan bazı üniversite hocalarımızın da dört elle sarılıp İttihad ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Cemal Paşa’ya ait olduğu iddiası ile ortaya sürdükleri iki telgraf...
Bu uydurma evraka göre, FahreddinPaşa’nın ŞerifHüseyin’in çeteleri tarafından yağmalanmasına yahut İngilizler’in eline geçmesine mâni olabilmek için Medine’den İstanbul’a gönderdiği kutsal emanetlerin bulunduğu sandıklar güya Şam’da açılmış ve bazı kıymetli eserler çalınmışmış, Cemal Paşa’nın telgrafları da bu hırsızlığı doğruluyormuş!
Arşivlerde senelerce çalışmış ve elinden aralarında eski telgrafların da bulunduğu binlerce belge geçmiş bir kişi olma sıfatı ile hemen söyleyeyim: Cemal Paşa’ya atfedilen bu telgraflar sahtedir!
Her ikisi de sahtedir, zira o devrin şifreli telgraflarının şekil şartlarının tamamen dışında bulunmaları bir tarafa, üslûplarının da resmî telgraflar ile hiçbir alâkası yoktur!
TÜKÜRMEK BİLE AZ GELİR!
Ayrıntılara girmeden, birkaç hususu basitçe izah edeyim:
İmparatorluk zamanının şifreli telgrafları bu düzmece belgelerdeki gibi düz yazı şeklinde olmaz, resmî metne sayılardan meydana gelen şifreler de yazılmış ve bu şifrelerin karşılığı olan kelimeler her sayı grubunun üzerine tek tek kaydedilmiştir. “Medine”den resmî yazışmalarda yahut telgraflarda “Medine” değil, “Medine-i Münevvere” şeklinde bahsedilmiştir.
Yine sahte telgraflarda geçen “belirsiz” kelimesinin o devirde mevcut olmaması bir tarafa, bu düzmece vesikaları imal eden hırs küpü cahiller “Osmanlı Sultanları” mânâsına gelen “Selâtin-i Osman” yahut “Selâtîn-i Âli Osman” ibâresinden bile habersizdirler ve bu ifadeyi “Sultan Osman” diye yazmışlardır...
Bunlar, sözkonusu sahte telgraflardaki birçok hatâdan sadece birkaçı... FahreddinPaşa’nın Medine’den gönderdiği kutsal emanetlerin nerede muhafaza edileceğine karar verecek kişinin Cemal Paşa olmaması, arşivlerdeki belgelerin yollanan sandıkların Şam’da değil, İstanbul’da açıldığını göstermesi gibi tarihî hakikatler de meselenin diğer tarafı!
Geçmişi ideolojik hırslarının ve intikam heveslerinin vasıtası yaparak binbir cehalet nümunesi ile dolu böyle düzmece belge hazırlayanların suratlarına tükürseniz bile, emin olun kâfi gelmeyecektir!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 27.12.2017 - 06:54
Tartışılan KHK'nın 1931'deki benzerini Turgay Şeren'in babası yayınlatmıştı
İKİ günden buyana, yayınlanan son KHK ile 15 Temmuz’daki darbe girişiminin bastırılmasında görev alan sivillere de ceza muafiyeti verilmesi gündemi işgal ediyor.
Tartışmalar devam ederken muhalefetin karşı çıktığı uygulamanın hukuk tarihimizde bir ilk olmadığı, 1930’da Erciş, Zilân ve Ağrı’da çıkan isyanın ardından Meclis’in 1931 Temmuz’unda kabul ettiği 1850 sayılı kanunda da benzer hükümlerin bulunduğu ve isyanın bastırılması için faaliyet gösterenlerin fiillerinin suç kapsamından çıkartıldığı hatırlandı. Ardından da dün bazı gazeteler Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı döneminde kabul edilen kanunun yayınlandığı Resmî Gazete’nin 29 Temmuz 1931 tarihli nüshasının görüntülerine yer verdiler.
Şimdi, bundan 86 sene önce kabul edilen ve son çıkartılan KHK’daki hükümler ile benzerlik taşıyan kanunun Resmî Gazete’de yayını ile ilgili olarak spor tarihimize kadar uzanan bir tesadüften bahsedeceğim.
MECLİS’TEKİ TARTIŞMA
Kanunlar, mâlûm, Meclis’te kabul edilmelerinin ardından onaylanmaları için Cumhurbaşkanlığı’na gönderilir ve Cumhurbaşkanı’nın tasdikinden sonra Resmî Gazete’de yayınlanırlar.
“İsyan Mıntakasında İşlenen Ef’âlin (fiillerin) Suç Sayılmayacağına Dair Kanun”un Meclis’te 20 Temmuz 1931’de görüşülmesi sırasında Yozgat Milletvekili Hamdi Bey ceza muafiyeti için verilen süre hakkında itirazda bulunup “Üç adam öldürülürse bunlar da mı affedilecek?” diye sormuş ve zamanın İçişleri Bakanı ŞükrüKaya’nın, “Âdi suç sözkonusu değildir ki adam öldürmek mevzubahis olsun. Bunlar siyasî meselelerdir. Öldürmek değil, imha vardır. Eşkıya imha ediliyor” şeklindeki açıklamalarının ardından kanun kabul edilmişti.
Meclis Başkanı Kâzım Özalp, kanunu ertesi gün metninin tasdikli sureti ile beraber Çankaya’ya gönderdi ve Cumhurbaşkanı Atatürk, metni aynı gün onayladı...
Onaylanan kanunun Resmî Gazete’de yayınlanması için Başbakanlık’a gönderilmesi ve Meclis Başkanlığı’nın vaziyetten haberdar edilmesi gerekiyordu ve bu iş de aynı gün yapıldı. Onaylı metin Başbakanlık’a giderken Cumhurbaşkanlığı Muamelât Müdürü Sabit Bey’in imzası ile, Meclis Başkanlığı’na “İsyan mıntıkasında işlenen ef’âlin suç sayılmayacağına dair olup TBMM Umumi Heyeti’nin 20 Temmuz 1931 tarihli 32. in’ikadının (birleşiminin) birinci celsesinde kabul edildiği bildirilen 1850 numaralı kanun neşir ve ilân olunmak üzere Başvekâlet’e gönderilmiştir efendim” şeklinde bir yazı gönderildi.
SABİT BEY’İN OĞULLARI
Üzerinde duracağım husus, kanunun kabul edildiğini bildiren yazının üzerinde imzası bulunan SabitBey’in kim olduğu...
Soyadı Kanunu’nun kabulünden sonraki tam ismi ile Sabit Şevki Şeren, Cumhuriyet’in ilk senelerinde Çankaya’da Muamelât Müdürlüğü’nden Özel Kalem Müdürlüğü’ne kadar çeşitli görevlerde bulunmuş bir bürokrattı, Mustafa Kemal’in yakın çevresinden idi, hattâ 1930’lu senelerde çıkan bazı isyanların bastırılmasında bizzat Atatürk tarafından görevlendirilmişti.
Sabit Bey’in iki oğlu vardı: Oğuz ve Turgay. Gazeteci olan ve uzun seneler yurtdışında da gazetecilik yapan büyük oğlu OğuzŞeren seneler önce beraber çalışmaktan zevk aldığım bir meslek büyüğüm; küçük oğlu Turgay Şeren de herkesin tanıdığı bir isimdi: Galatasaray’ın meşhur kalecisi olan ve geçen sene kaybettiğimiz Turgay ağabey...
Son KHK hakkındaki tartışmalar devam ederken, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nin müdürü olan arkadaşım Muhammed Safi vasıtası ile temin ettiğim 1931’deki benzer kanunla ilgili evrak bana Oğuz ve Turgay ağabeyleri hatırlattı...
.
Murat Bardakçı
Giriş: 29.12.2017 - 07:06
'Allahımıza' mı, 'Rabbimize' mi?
SİLÂHLI Kuvvetler’in yemek duasındaki giriş değiştirildi, “Tanrımıza hamdolsun” ibâresi “Allahımıza hamdolsun” yapıldı.
Değişiklik kararı önce İçişleri Bakanlığı tarafından Jandarma teşkilâtı bünyesinde alındı, yeni uygulamayı kısa bir müddet sonra Millî Savunma Bakanlığı da benimsedi ve Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde edilen yemek dualarında bundan böyle “Tanrımıza” yerine “Allahımıza” denmesi emredildi.
Muhafazakâr kesimin senelerdir tepkisini çeken ve yemek duasında da geçen “Tanrı” sözü yerini böylelikle “Allah” ifadesine bıraktı ama bu defa “Allahımıza hamdolsun” sözünün yerinde bir karar olup olmadığı tartışma konusu oldu.
Resul Tosun, geçen gün Star’da çıkan “Cenaze marşı tamam da, duada sorun var” başlıklı yazısında İslâmî kültürde “Allahımız” yahut “Allahınız” gibi bir ibârenin bulunmadığını, “Allahımıza hamdolsun” ifadesinin hem dil hem de dini terimler bakımından “sorun” taşıdığını ve duanın girişinin “Rabbimize hamdolsun, vatan millet sağ olsun!” şeklinde olması gerektiğini söylüyordu.
DUANIN RİTMİ DEĞİŞTİ
“Allahımız” ifadesinin dinî bakımdan doğruluğu veya yanlışlığı hususunda bir iddiada bulunamam, buna ancak o işin erbâbı karar verebilir ama Resul Bey kelimenin “dil bakımından problemli olduğunu” söylemekte haklıdır. Günlük konuşmamızda “Allah” ifadesini her vesile ile “Allah’a şükür”den “Cenâb-ı Allah”a ve “Allahaısmarladık”a kadar değişik şekillerde kullanırız ama “Allahımız” sözüne pek âşina değilizdir.
Yemek duasının yeni şeklinde geçen “Allahımıza” ifadesi, alışık olmamamız sebebi ile bana da biraz tuhaf geldi ama “Allahımız” yerine “Rabbimiz” denmesini gerektiren bir başka sebep daha var: “Allahımız” sözünün duanın ritmik yapısına uyum sağlayamaması...
Uyumsuzluğun sebebini ve nasıl olduğunu izah edeyim:
Askerin yemek duasındaki girişin eski ve yeni şeklini tekrar hatırlayın: Önceleri “Tanrımıza hamdolsun” deniyordu, şimdi “Allahımıza hamdolsun” denecek!
Şimdi de duanın önce eski, hemen ardından da yeni şeklini kendi kendinize tekrar edin: “Tanrımıza hamdolsun” cümlesini kolayca söyleyebildiğinizi ama “Allahımıza hamdolsun” derken zorlandığınızı farkedeceksiniz!
Zira ilk kelimenin hece sayısı artmış ve cümlenin ritmik yapısı değişmiştir! Dört heceden meydana gelen “Tanrımıza” ifadesini “müfteilün”, yani “tââ ta ta tââ” ritminde rahatlıkla, ardından üç kapalı heceden meydana gelen “hamdolsun” kelimesini de yine ritmik şekilde kolayca söyleyebilirsiniz ama “Allahımıza” dediğiniz zaman iş zorlaşır. Zorluğun sebebi, üç hecenin yerini dört hecenin almış olması ve yeni ifadeyi alışılmış ritmik kalıba uyarlayamamamızdır.
DENEYİN AMA SÖYLEYEMEZSİNİZ!
Deneyin, söylediğimin doğru olduğunu farkedeceksiniz! Önce dört, sonra da üç heceli iki kelime grubunun, yani “Tanrımıza hamdolsun” ifadesinin yerini alan ilki beş, ikincisi de eskisi gibi üç, yani tamamı sekiz heceli olan “Allahımıza hamdolsun” sözlerini ritmik biçimde söylemeye istediğiniz kadar uğraşın ama söyleyemezsiniz, “Allahımıza” sözü ritmi yakalamak maksadı ile “Allaamıza” hâlini alır.
Siyasette, tekerlemelerde, sevgi ifadelerinde ve hattâ sporda kullanılan bütün ritmik sözlerde ve sloganlarda kelimeler rahatça söylenip belli bir ritmi verebilecek şekilde dizilirler. Üstelik yemek duasının ikinci cümlesi olan “Milletimiz vârolsun” terkibi de hece bakımından ilk satırın eski şeklinde olduğu gibi 4+3 biçimindedir ama söylediğim gibi ilk cümlede ritmi yakalama derdi vardır!
Bu ritmik aksaklığın çözümü beş heceli “Allahımıza” sözünün eskisi gibi dört heceli bir kelime ile değiştirilmesidir; Resul Bey’in de yazdığı gibi “Rabbimize” denir, mesele hallolur!
.Murat Bardakçı
Giriş: 31.12.2017 - 06:48
Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa'nın büyük zaferin ardından Mustafa Kemal Paşa'ya yazdığı içli mektup
İsmi neredeyse bir asır sonra Türkiye’nin gündemine yeniden giren ve artık hemen herkesin tanıdığı Medine Müdafii Fahreddin Paşa, 1922’deki büyük zafer sırasında Türk Büyükelçisi olarak Afganistan’da idi. Zaferi hayli geç öğrenebilmiş ve İzmir’in kurtarıldığını da haber alınca Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup göndererek “Osmancığın mukaddes harîmini temizlediniz, Türk izzet-i nefsine vurulmak istenen yüzkarasını Akdeniz’le pakladınız” demiş, “Keşki ben de ordunuzda bir nefer olarak bulunabilse idim” diye yazmıştı.
TÜRKİYE’de gündem pek çabuk, hattâ ânında değişir...
Bundan üç hafta öncesini hatırlayın: Gündemi sadece Kudüs meselesi işgal ediyordu, derken Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed’in Medine Müdafii FahreddinPaşa hakkındaki edepsiz iddialarını tartıştık, birkaç günden buyana yeni çıkartılan KHK ile ByLock kurbanlarını konuşuyoruz, bu yazıyı yazdığım sırada da Yunanistan’ın darbeci askerlere sığınma hakkı verdiği haberi geldi ve şimdi önümüzdeki birkaç gün boyunca bu hadise konuşulacağa benziyor.
Abdullah bin Zayed’in edepsizliği aslında vesile oldu ve Türkiye’de dar bir kesimin bildiği Medine kahramanı FahreddinPaşa sadece bizde değil bütün İslam dünyasında tanındı ve kahramanlıkları uzun seneler sonra yeniden gündeme geldi...
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu hafta çıktığı Afrika gezisine katılan bir arkadaşım anlattı: Türkiye ve Sudan Cumhurbaşkanları beraberce bir açılış yaptıkları sırada orada bulunan halktan bir genç, Tayyip Erdoğan önünden geçerken “Fahreddiiiiin!” diye haykırmış ve Abu Dabili bir terbiyesizin sarfettiği sözlerin neticesinde de olsa Paşa’nın şöhreti uzun yıllar sonra Afrika’nın göbeğine kadar gitmiş ve vaziyet orada bulunan herkesi şaşırtmıştı.
Fahreddin Paşa, maiyeti ile beraber Hazreti Muhammed’in kabrinden çıkarken.
ARŞİVDEKİ DİĞER BELGELER
Bugün bu sayfada, Fahreddin Paşa’nın bir mektubunu yayınlıyorum: Büyük zaferin ardından Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı ve şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan mektubunu...
Fahreddin Paşa, mektubu yazdığı sırada çok uzaklarda, Kâbil Sefiri, yani Ankara’nın “mümessili” olarak Afganistan’dadır; 30 Ağustos’ta yaşanan zaferin haberini oldukça geç öğrenmiş ve öğrenmesinden hemen sonra da Mustafa Kemal Paşa’ya hissiyatını ifade eden bir tebrik mektubu yazmıştır.
Fahreddin Paşa (sağda) ile Afganistan Kralı Amanullah Han’ın bayraklara bürünerek çektirdikleri fotoğraf.
Medine Müdafii’nin Türkiye’den ayrılması sırasında da bazı anlaşmazlıklar yaşanmıştır. FahreddinPaşa büyük zafer öncesinde Yenigün Gazetesi’nde savaş hakkında birkaç makale yayınlamış, bazı konularda hatâ yapıldığını yazmış ve yazdıkları başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Ankara’yı hiddetlendirmiştir.
Bu makalelerle ilgili olarak Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde burada yer vermediğim bazı yazışmalar vardır ve özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın FahreddinPaşa’nın iddialarına hayli sinirlendiği görülmektedir...
Fahreddin Paşa’nın Afganistan’a gitmek üzere yola çıktığı sırada
veda maksadı ile Ankara’ya, Meclis’e çektiği telgraf.
‘OSMANCIĞI KURTARDINIZ!’
Fahreddin Paşa, Afganistan’a işte böyle bir kırgınlık havası içerisinde gitmiş, Mustafa Kemal Paşa’ya 21 Ekim’de gönderdiği tebrik mektubunu da bu hislerle yazmıştır ve üslûbunda tahminlerinin yanlış çıkmasının verdiği bir üzüntü hâkim gibidir.
Aşağıda, Medine Müdafii FahreddinPaşa’nın Kâbil Büyükelçisi olduğu sırada büyük zaferin ardından, 21 Ekim 1922’de Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı ve bugün Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01016945-78 numarada muhafaza edilen mektubunun tam metni yeralıyor ve Paşa’nın Yenigün Gazetesi’ne yazdığı makaleleri hakkında devletin üst düzeyinin yazışmaları da söylediğim gibi aynı arşivde bulunuyor.
Fahreddin Paşa’nın Mustafa Kemal’e mektubu.
İşte, Fahreddin Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği mektubunun tam metni:
“Pek muhterem paşa hazretleri,
Yalnız vatan-ı mübareki ve âtî-i millîmizi (millî geleceğimizi) değil, onlarla beraber âlem-i İslâm’ın da ümid ve istikbalini kurtaran muzafferiyet-i uzmânızı (büyük zaferinizi) ellerinizi ve gözlerinizi öperek kutlularım.
Güzel İzmir’imizi kurtardınız, Osmancığın mukaddes harîmini temizlediniz, Türk izzet-i nefsine vurulmak istenen yüzkarasını Akdeniz’le pakladınız!
Hiçbir tâbirin edâ edemeyeceği kadar büyük olan zaferinizle Cenâb-ı Hakk’ı kulluğumuzdan razı ve Cenâb-ı Mustafa’nın rûhunu hoşnut kıldınız!
Hepimize kan kusturan mütarekenin o firavun devrini, himemât-ı celîlenizle (kıymetli himmetlerinizle) bugün bir ruya gibi hatırlıyoruz. O elîm kâbusu, elhak, Hazret-i Yusuf’tan daha muvaffakiyetle tebsîr (izah) eylediniz! Azîz olunuz!
Hilâlin husûfetini (ay tutulmasını) rasad edenler, şimdi göz kamaştıran bir tulûa (güneşin doğuşuna) şahid oluyorlar. Bir milletin ve bir ümmetin şükran ve mahmideti (övmesi) ile yüzyüze bulunduğunuz şu sırada size hodgâmâne (bencilce) kendimden bahsedeceğim için beni bağışlayınız!
Paşa hazretleri, benim kocamış ömrümü tazelediniz! Sağ olunuz!
Hayatımda hiçbir zaman kendimi bu kadar bahtiyar hissetmemişimdir ve etmeyeceğimdir.
Kalbim, saadetin bu derecesine tahammül edemeyecek kadar nâçizdir.
İlk beşâret haberi (müjde) geldiği zaman yüreğimin nasıl çarptığını ve altın ordunuza iltihak etmek (katılmak) ister gibi göğsümü nasıl zorladığını Allah bilir.
Paşa hazretleri, size yalnız şükran ve imtinanlarımı (iyilikleri anlatmayı) değil, müsaadenizle biraz da hicranlarımı söylemek isterim: Bahtiyar ketibeniz (birlikleriniz) arasında küçük bir hizmet rolü, bir saka neferliği olsun ifa edemeyeceğime pek müteessirim. Ben de herkes gibi siyaseten bir sulh yapılacağını, taarruz için henüz vakit ve saat gelmediğini zannediyordum. Bunun içindir ki kırkından, hattâ ellisinden sonra saz çaldım siyasî vazife aldım.
Paşa hazretleri. Böyle olacağını bilse idim veya biraz hissetse idim, herhalde yanınızdan bu kadar uzaklaşmazdım. Bu gaflet, benim için telâfisi gayrı kabil bir ziyâ (kayıp) ve mahrumiyet oldu. Yüreğimden günlerce kanlar boşandı. Yaralılarınız arasında beni de bir ağır mecruh (yaralı) olarak sayabilirsiniz!
Maamafih bu kadar uzaktan bile askerliğinizin ayak sesini alıyor ve altın ordunuza mensubiyetle iftihar ediyorum. Onun eski formasını üzerimde şahane bir hil’at (kaftan) gibi taşıyorum.
Minnet ve mahmidetlerimizin yetişemeyeceği kadar yüce himmet ve mazhariyetlerinizden dolayı mübarek ellerinizi ve gözlerinizi öperek sizi tekrar tekrar tebrik ve tebcîl eylerim.
Filvaki, tehniyelerim (tebriklerim) gecikmiş olabilir. Fakat ne beis var. Biz daha bayramın içindeyiz ve bu ıyd-i ekber (büyük bayram) öteki bayramlar gibi fâni ve kısa ömürlü değildir. Bizden sonra daha pek çok nesiller onun şeker ve şerbetini ter ü taze bulacaklardır Paşa hazretleri. 21 Teşrinevvel 338 (21 Ekim 1922).
Hürmetkârınız
Kâbil Sefiri
Fahreddin”
Fahreddin Paşa, son senelerinde.
.Murat Bardakçı
Giriş: 01.01.2018 - 06:45
Yılbaşı, Noel ve Güneş Tanrısı Mitra!
YILBAŞI geldi ve “Hristiyan bayramıdır, kutlamak gâvur işidir, kutlayan hem gâvur hem ateisttir” gibisinden senelerdir vârolan tartışmalar tekrar canlandı.
Hristiyan olmayan Türkler’in Noel münasebeti ile evlerine ağaç getirip süslemeleri ve 24 Aralık gecesi kiliseye gidip papaz efendinin önünde kutsal ekmek kuyruğuna girmeleri gibisinden meraklar, bana uçukluğun da ötesinde, tuhaf bir özenti gibi gelir... Kaldı ki Noel ile yılbaşı birbirlerinden tamamen farklıdır; Noel eski ama değişik kültürlere ait inançların içiçe geçip karmakarışık bir hal almış şeklidir ve Hristiyan âdeti zannedilmesine rağmen geçmişi çok daha eskilere gider.
Noel ve yılbaşı hakkında daha önce yazdıklarımı bugün toparlayarak ve maddeler hâlinde tekrar veriyorum:
- NOEL, HRİSTİYANLIKTAN ÖNCE DE VARDI: Noel’in temelini eski İran’ın güneş tanrısı Mitra için 25 Aralık’ta yapılan “aydınlığın karanlığa galip gelmesini kutlama festivali” teşkil eder. Bu âdet Baltık ülkelerine kadar gitmiş, oralarda Hazreti İsa’dan önceki devirlerde yılın en uzun gününün gecesinde yapılan ve aydınlığın gelmesini engelleyen kötü ruhların borular çalınarak kovulduğu “karanlığın sonu” âyini olmuştur. Baltık memleketlerinde gündüzler Aralık ayında birkaç saat sürmekte, günler ayın sonuna doğru uzamaktadır ve kutlanan işte günlerin bu uzaması, yani karanlığın azalmasıdır.
- NOEL AĞACI, ESKİ MISIR VE ÇİN ÂDETİDİR: Noel ağacının geçmişi eski Mısır ile Çin’de varolan “sonsuz hayat” inancına dayanır ve yeşil olan herşey, bu sonsuz hayatın sembolüdür. Yeşil ağaç Hristiyanlık öncesi dönemlerde Baltık memleketlerine de gitmiş ve tapınak mekânı olarak ormanların kullanıldığı bölgelerde “karanlığın sonu” âyinlerine girmiştir. Bu inancın 16. asır Almanya’sında, Aralık ayının sonlarına doğru evlere yeşil ağaç koyma geleneği hâline gelmesi daha sonra bütün Avrupa’ya yayılmış, 17. asırda Alman ve Hollandalı göçmenler tarafından Amerika’ya da götürülmüş ve tabiata tapma zamanlarından kalan bu âdet “Noel ağacı” haline gelmiştir.
- NOEL BABA, HRİSTİYAN AZİZİ DEĞİLDİR: Beyaz sakallı, kırmızı elbiseli ve kukuletalı Noel Baba, aslında Kuzey Avrupa ülkelerinin mitolojik kahramanıdır ve o da Hristiyanlık’tan önceki asırlardan kalmadır. Adı “Santa Claus”tur, zannettiğimizin aksine kilise azizi falan değil, değişik kültürlere ait eski inanışların sentezidir. Çocuklara hediye dağıttığı inancının gerisinde ise Roma ve eski İran efsaneleri vardır. Noel Baba’ya yakıştırılan sakal, ilhamını eski İran’daki “mog” denilen ateş rahiplerinin sakalından almıştır, kırmızı kukuletası da “mog”ların, yani ateş rahiplerinin başlığıdır ve aynı başlık Fransa’da 1789’daki ihtilâlden sonra bir ara resmî serpuş olmuştur.
- DEMRELİ AZİZ NİKOLA BAŞKA, NOEL BABA BAŞKA KİŞİLERDİR: Dördüncü asrın ortalarında ölen ve “Noel Baba” olduğu söylenen AzizNikola başka, Hazreti İsa’dan önceki çağlarda yaşayan, Baltık ülkelerinin folklorik kahramanı olan ve asıl “Noel Baba” diye bilinen Santa Claus başka kişilerdir. Aziz Nikola eski Roma tanrılardan olan ve denizcileri koruduğuna inanılan Poseidon’un Hristiyan versiyonu gibidir ve Noel Baba ile benzerliği, her ikisinin de hediye dağıttıklarına inanılmasıdır.
- HAZRETİ İSA’NIN GERÇEK DOĞUM GÜNÜ TARTIŞMALIDIR: Katolikler ve bazı Ortodokslar 24 Aralık’ı Hazretiİsa’nın doğum günü kabul ederler. Ama o günle ilgili olarak Eylül’den Ocak’a uzanan zaman dilimi üzerindeki tartışmalar hâlâ devam etmektedir ve bazı Hristiyan mezhepleri, peygamberin doğumunu değişik günlerde kutlarlar. Katolikler’in Hazreti İsa’nın doğumunu 24 Aralık’ta yani Noel gecesinde kutlamalarının temelinde de, eski İran ve Baltık geleneği olan “karanlığın sonu” âyini yatar. Yılbaşının ise din ile yahut İsa’nın doğumuyla hiçbir alâkası yoktur, sadece bir takvim başlangıcıdır.