 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Başarılı olmak için, hiç münakaşa etmemeli. Hiç kimse için kötü söz söylememeli. Hiç kimseyle uğraşmamalı. Allah korusun, kalb kırmak tehlikesi var. İmam-ı Nevevi hazretleri, âlim ve evliya bir zattı, hiç evlenmemişti. (Efendim, siz bütün farzları, sünnetleri yerine getiriyorsunuz da, niye evlenmiyorsunuz, bu sünneti niye işlemiyorsunuz?) diye sorduklarında şöyle buyurdu: (Bir sünneti yerine getireyim derken harama düşmekten korkuyorum. Hanımın kalbini kırarım diye, helal rızık kazanamam diye çok korkuyorum. Evlenmeyişimin sebebi işte bu korkudur. Azab-ı ilahîye uğramaktan nasıl korkmam ki?) Bu sözle evlenmek yasaklanmıyor. Evlenmek çok büyük nimettir. Evlenen, dininin yarısını kurtarır, ama karşısındakinin de kul hakkını unutmamak gerekir. İslamiyet'i tam öğrenip de, tatbik eden hiç korkmamalı. Ancak dini yanlış öğrenenin veya yanlış tatbik edenin başından, sıkıntı, bela eksik olmaz. Doğru ilmihal kitabı okuyup tatbik edilmedikten sonra, evdeki sıkıntılar da bitmez. Eve gelen hanım, köle değil, hizmetçi de değildir. Peki nedir? Büyükler buyuruyorlar ki: (Allahü teâlâ, Cennetten dünyaya, bir nimetin benzerini değil, aslını indirmiştir. O da saliha hanımdır. Dolayısıyla başını örten, namusunu koruyan ve ibadetini yapan saliha bir hanım, Cennet nimetinin kendisidir.) Böyle bir Cennet nimetine insan ancak, saygı ve sevgi duyar. Evlenmek bir nimettir, ama evlenenler büyük bir mesuliyetin altına girmiş olurlar. Ahirette en zor hesap, kul hakkından olacaktır. Sırat köprüsündeki yedinci sual olan kul hakkından, Peygamberler bile çekinmiştir. ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK (Ölmeden önce ölün) hadis-i şerifinde bildirilmek istenen husus şudur: Ahirette gözümüz açılacak, her türlü hakikati göreceğiz. Bin pişman olacağız, ama o pişmanlığın bize hiçbir faydası olmayacak. O halde, o gün pişman olmadan önce, şimdi pişman olmalıyız! Boş geçen zamanlar, işlediğimiz günahlar, kalbini kırdığımız insanlar için, yani dine uygun olmayan her şey için pişman olmalı, çünkü o pişmanlık zamanı mutlaka gelecek. Öldükten sonra başımıza gelecekleri olmuş bilmeli ve kendimizi buna alıştırmalıyız. Bugün söylenenlerin hepsi orada meydana çıkacak. Orada şaşırmamak için, buradan hazırlıklı gitmek gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bedir harbinden sonra, esirlere yapılacak muamele hakkında, Sa'd bin Muaz hazretlerinin ictihadı, Hazret-i Ömer'inkiyle aynıydı. Diğer Eshab-ı kiramın hepsi, fidye karşılığı salıverilmesini uygun gördüler ve karar da öyle oldu, fakat âyet-i kerime gelip, Hazret-i Ömer'le Hazret-i Sa'd'ın ictihadlarında isabet ettikleri bildirildi. Peygamber efendimiz, (Azap bana gösterildi. Eğer Allahü teâlâ affetmeseydi, Ömer ve Sa'd hariç hepimiz helak olmuştuk) buyurdu. Sa'd bin Muaz hazretleri, Peygamber efendimizin çok yakını, çok sevdiği bir zattı. Müslüman olduğu için ona inanılmaz işkence yapmışlardı. Neticede bu zat vefat etti. Onun ölüm haberi Peygamberimizi çok üzdü, evine gitti, teçhiz ve tekfinde bulundu. Sonra kabristana giderken, önce hırkasını, sonra ayakkabılarını çıkardı. Tabutun bir bu tarafına, bir de öbür tarafına koşuyordu. Eshab-ı kiram da şaşkın bir vaziyette bakıyorlardı. Resulullah kabre indi, kabri düzeltti ve onu yerleştirdi. Her şey bitti, telkin verildi. Bu arada Peygamberimiz çok üzgündü ve rengi, benzi atmıştı. Eshab-ı kiram bu durumu merak edip sordular: -Ya Resulallah, tabutu taşırken neden hırkanızı ve ayakkabılarınızı çıkardınız? -Bütün meleklerin giyinişi böyle olduğu için. -Peki, tabutun bir bu tarafına, bir öbür tarafına koşmanızın sebebi nedir? -Kardeşim Cebrail elimi tutup bırakmadığı için. -Kabirden üzüntülü çıkmanızın sebebi neydi? -Kabir onu sıkmaya başladığı için dayanamadım. -Neden? -Hanımını, evdekileri üzmüş, kul hakkı doğmuştu. Allah'tan korkmalı. Rastgele birinden değil, Cennetlik olan Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve kabilesinin reisi olan Sa'd bin Muaz hazretleri gibi büyük bir zattan bahsediyoruz. Bizzat Resulullah efendimiz onun cenazesini taşıdı, cenaze namazını kıldı, kabre indirdi, buna rağmen böyle mübarek bir zatı kabir sıktı. O halde nasıl olur da, bir Müslüman eşini üzebilir? İnsanın nefsi, azmış, kabarmış durumdadır, dediğini yaptırır, fakat bu bir gün muhakkak bitecektir. Herkes sonunda hareketsiz kalıp musalla taşında eşitlenecektir. Bütün ameller cisim hâlinde, mesela akrep şeklinde, yılan şeklinde, Cennet nimetleri şeklinde, önüne gelecektir. İnsanı ıslah edecek önemli bir şey var, o da ölümü hatırlamaktır. Hazret-i Ömer, (Yâ Ömer, sana nasihatçi olarak ölüm yeter) buyuruyor. Veysel Karani hazretleri de, (Akşam yattığımda Azrail aleyhisselamı karşımdaymış gibi, sabah kalkınca da yanımdaymış gibi görüp, her an ölümü düşünürüm) buyurmuştur. Böyle düşünen öfkelenmez, elbette melek gibi olur. Ölümü unutan ise azar, kudurur. Sanki hiç ölüm gelmeyecekmiş, hiç hesap sorulmayacakmış gibi, hükümranlık daima bendedir diye düşünür. Acı azaplara maruz kalınca eyvah dese de, artık pişmanlığı fayda vermez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.co
Sual: (Futbol takımı tutar gibi mezhep tutulmaz. Mezheplerin hepsini hak bilenin tek bir mezhebe uyma mecburiyeti olamaz. Nitekim Üstad Abduh, her mezhepten seçtiği sahih kavillerle amel etmiştir) deniyor. Bunlar yanlış değil midir? CEVAP: Elbette yanlıştır. Burada, sadece hak mezhepler denilerek, dört hak mezhep tabirini kullanmaktan kaçınmak kasıtlıdır. Bazı bid'at mezhepleri de hak mezhep olarak göstermek için yuvarlak ifade kullanıyor. (Nuh der, peygamber demez) diye bir söz var, bu da hak mezhepler diyor, dört hak mezhep demiyor, diyemiyor. Herkes mezhebini takım olarak değil, din olarak tutması lazımdır, çünkü mezhep din demektir. Mezhebimiz olmasa, dinimizi doğru olarak nasıl öğreniriz? Yani din ayrı, mezhep ayrı değildir. Mesela Hanefi mezhebi ayrı, din ayrı değildir. Zaten ayrı olsa, onunla amel etmek caiz olmaz. Dinin temeli, bu dört hak mezheptir. Mesela, (Ebu Hanife'nin bu kavli zayıf, mutezilenin şu görüşü kuvvetlidir) demek mezhepsizlik olur. (Mezhepler göl, İslamiyet ise denizdir. Biz denizi tercih ederiz. Ben bir mezhebe göre değil, İslam'a göre namaz kılarım) demek de, bir aldatmacadan, bir demagojiden başka şey değildir. İslam'a göre namazın farzları şunlardır denemez. Farklı şekilde diyenler de çıkmıştır, verilen cevap, İslam olmadığı gibi, mezhep de değildir. Sadece, o mezhepsizin görüşleri, yani bozuk mezhebi olur. Abduh ve Abduhçu, bunu her fırsatta yapıyor. Mezheplerdeki hükümlere bakıyor, hangisi kafasına yatarsa, işte bu İslam'dır diyor. Yahut hiçbirini beğenmiyor, kendi görüşünü söylüyor. DÖRDÜ DE HAKTIR Mesela Seyyid Kutup bile, üstadı mason Abduh'u tenkit ediyor. Abduh'un (Salih amel işleyen, kâfir de olsa Cennete girer) sözünü, S. Kutup, Nisa suresinin 124. âyetinin tefsirinde, (Üstad Abduh, düşünüşünü nakzeden âyetleri hatırlamıyor) diyerek tenkit ediyor. Demek ki, ne Abduh'un dedikleri, ne de onu tenkit eden mezhepsizlerin anladıkları İslam'dır. Bugün İslamiyet dört hak mezhepte toplanmıştır. Bir mezhebe göre yapılması zor olan bir şey, diğer üç hak mezhepten biri taklit edilerek yapılabilir, çünkü dördü de haktır. (Bir mezhebe uyma mecburiyeti yoktur) demek çok yanlıştır. Mezhepsiz Müslüman olmaz. Herkesin bir mezhebe uyması şarttır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: (Mezhep değiştirmekte sakınca yoktur. Dileyen de çalışır, müctehid olur, bir mezhebe bağlanmadan kendi ictihadıyla amel eder) sözü doğru mudur? CEVAP: Hayır. Sebepsiz veya dünya çıkarı için mezhep değiştirmek caiz değildir. İbni Âbidin hazretleri, (Dünya menfaati için mezhebini değiştirenin, son nefeste imansız gitmesinden korkulur) buyuruyor. (Redd-ül-muhtar) Ama dini bir fayda varsa caizdir. Mesela, yaşadığı yerde kendi mezhebine göre kaynak kitap veya soracak kimse bulamayan kimsenin, orada yaygın olan, dört hak mezhepten birine geçmesi caizdir. Bir de, (Dileyen çalışır, müctehid olur) deniyor. Bu söz, (Hicri dördüncü asırdan sonra ictihad edecek kimse kalmadığı için bu kapı kapanmıştır) diyen âlimlere karşı bir savaş açmak, onları hiçe saymaktır, kendini o müctehidlerden üstün görmektir. Çünkü her mezhebin içinde müctehidler olduğu halde, mezheplerinin usul bilgilerinin dışına çıkmamışlardır. Mesela İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer gibi âlimler, Hanefi mezhebinde bulunan müctehidlerdir. (Dileyen herkes, çalışır, müctehid olur, bir mezhebe bağlanmaz, kendi ictihadıyla amel eder) sözü, süper sapıklıktır. (Kendi mezhebi içinde ictihad edebilir) denseydi, daha az yanlış olurdu. Mezhepler çıktıktan sonra, Ehl-i sünnet âlimleri, bir mezhebe tâbi idi. İbni Teymiyye, Şevkani, Abduh gibi sicilliler ise, kendilerini mezhepler üstü görmüşler, hiçbir mezhebe uymamışlardır. İslam âlimleri buyuruyor ki: Müctehid âlimler, asr-ı saadette, Sahabe-i kiramın zamanında, Tâbiin ve Tebe-i tâbiin devrinde bulunabiliyor, sohbet bereketiyle yetişiyordu. Zaman ilerleyip, fikirler bozulduktan, bid'atler çoğaldıktan sonra böyle kıymetli kimseler azalmış, hicri dördüncü asırdan sonra bu sıfatlara malik bir âlim ortada kalmamıştır. (Mizan-ül-kübra, Redd-ül-muhtar, Hadika) Bugün müctehide lüzum da yoktur, çünkü din bilgilerinde açıklanmamış bir şey kalmamıştır. Kemale gelmiş olan bu dine, ilave edilecek bir şey yoktur. Resulullah efendimiz, kıyamete kadar olacak her şeyin hükmünü bildirmiştir. Mezhep imamları da bunları açıklamıştır. Bunların günlük olaylara tatbiklerini, müctehid olmayan âlimler yapar. Her asırda gelecek olan müceddidler, bu işi yaparlar, fakat ictihadla yeni hükümler çıkarmazlar, çünkü buna lüzum kalmamıştır. Helal, haram ve her delil açıklanmıştır. (F. Bilgiler) Eğer, (Teknolojinin ilerlemesine göre yeni hükümlere ihtiyaç vardır) denirse, bu söz, (Dininizi tamamladım, dinde noksanlık yoktur) mealindeki âyet-i kerimeyi yalanlamak olur. Zamanla ibadetlerde değişiklik olmaz. Değiştiren kâfir olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.co
Sual: (Kur'an ezberlemek veya okuyup hastaya üflemek için indirilmedi) demek yanlış değil mi? CEVAP: Eğer cümleye "sadece" kelimesi ilave edilmezse, yani, (Kur'an, sadece ezberlemek veya sadece okuyup şifa maksadıyla üflemek için indirilmedi) denmezse, çok yanlış olur. Allahü teâlâya iftira olur. Kur'an-ı kerim bunları yapmak için de indirildi. Peygamber efendimiz, okunmasını, ezberlenmesini, okunup hastalara üflenmesini teşvik ederken, bunlar için gönderilmedi demek, ya art niyetten veya cahillikten kaynaklanır. Bu zihniyetteki mezhepsizler, (Herkes Kur'anın mealini okusun, anlasın ve kendi anladığına uysun!) diyorlar. Hâlbuki piyasadaki birbirini tutmayan mealleri okumakla, Kur'an-ı kerimin gerçek mânâsı anlaşılmaz. Bunları okuyan sadece, tercüme edenin bilgi derecesine göre anladıklarını okumuş olur. O kimsenin fikirlerinin esiri olur. Kur'an-ı kerimi aslından okumak, ezberlemek, çok büyük bir nimettir, her harfi şifadır. Bir âyet-i kerime meali: (Kur'an-ı kerim, müminler için şifa ve rahmettir.) [İsra 82] Bu konulardaki birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir: (İlaçların en iyisi Kur'an-ı kerimdir.) [İbni Mace] (Kur'an-ı kerimden şifa beklemeyen, şifaya kavuşamaz.) [Deylemi] (Fatiha ile Âyet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez.) [Deylemi] (Sabah-akşam İhlâs ve Muavvizeteyn'i [iki Kul Euzü'yü] üçer defa oku! Bunlar, bütün belaları, âfetleri, sıkıntıları ve istemediğin şeyleri giderir.) [Tirmizi] (Kur'an-ı kerimi okuyup ezberleyin! Allahü teâlâ içinde Kur'an-ı kerim bulunan kalbe, azab etmez.) [Şir'a Şerhi] (Hafızasında Kur'an-ı kerimden bir şey bulunmayan, harap bir eve benzer.) [Tirmizi] ESKİ ÜMMETLERİN DİNİ Sual: Okuduğum kitaplarda, (Bütün peygamberlerin getirdiği dinin esaslarında imanla ilgili şeyler aynıydı, fakat şeriatları farklıydı) deniyor. Bir de, (Hazreti Musa'nın şeriatı, hazret-i İsa'nın şeriatı) deniyor. Şeriat ne demektir? Şeriata karşı olmak günah olmuyor mu? CEVAP: Her peygamberin, Allahü teâlâ tarafından getirdiği dinin, amele ait hükümlerine şeriat denir. Mesela namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, nikâh, talak, miras ve alışveriş bilgileri gibi hükümlerdir. Bunlar her peygamberin dininde, az veya çok farklıydı. Şeriata karşı olduğunu söylemek, (Ben Allah'ın emirlerine karşıyım, namaza karşıyım, oruca karşıyım) demektir. Cahillikle böyle söz söylememelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: (Şansım olsaydı anam beni kız olarak doğururdu) demek doğru mu? Allah indinde, kız olarak doğmak, erkek olarak doğmaktan daha üstün mü oluyor? CEVAP: Kız ve erkek ayırımı yapmak yanlıştır. Dinimizde netice önemlidir. Bir kimse, kâfir çocuğu olarak doğar, Müslüman olur ve imanla ölürse Cennete gider ve büyük nimete kavuşur. Bir kimse de, Müslüman olarak doğar, kâfir olur ve küfür üzerine ölürse Cehenneme gider ve sonsuz azaba maruz kalır. Demek ki, kadın veya erkek olarak doğmak önemli değil, önemli olan imanla ölmektir. Kâfir olduktan sonra, kız olmuş, erkek olmuş ne fark eder? Mısır kralları Firavunlar vardı. İman etmeyenlerin hepsi Cehenneme gitti. Nice köleler ve cariyeler ise, imanlı öldükleri için Cennetlik oldular. Demek ki, (Kral mı üstün, köle mi üstün) diye sormak da yanlış olur. Dinimizde Müslüman olan üstündür. İki Müslüman arasında ise, takvası çok olan daha üstündür. İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Ey insanlar! Sizi, bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere, kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada en ileri olandır.) [Hücurat 13] (Mümin bir köle, müşrik olan hür bir erkekten elbette daha üstündür.) [Bekara 221] (Zenci mi üstün, beyaz ırktan olan mı üstündür?) demek de yanlıştır. Zenci, beyazdan üstün olabilir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Arap'ın aceme [Arap olmayana], Acem'in Arap'a üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.) [İbni Neccar] (Acem, yalnız İranlı değil, Arap olmayan herkes demektir. Türk de, Alman da acemdir.) (Fransız mı üstün, İngiliz mi üstün?) diye de sorulmaz. Hangisi Müslümansa o üstündür. İkisi de Müslümansa, hangisi takva ehliyse o daha üstündür. (Zengin mi üstün, fakir mi üstün?) diye de sorulmaz. Fakir sabrederse, zenginden üstündür. Zengin şükrediyor, fakir sabredemiyorsa, zengin fakirden üstündür. Âlim, cahilden üstündür, ama âlim cimriyse, cahil daha üstündür. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allah katında cömert bir cahil, cimri âlimden daha üstündür.) [Dare Kutni] Demek ki, dindeki üstünlük, ırkla, cinsiyetle, mal ve rütbeyle değil, iman edip takva sahibi olmakla mümkün olur. ALLAH'I ANMAK Sual: İbadet edebilmek, Allah'tan bir nimet midir? Şükretmek gerekir mi? CEVAP: Her şey Allahü teâlâdandır. Nimetlerine şükretmek gerekir. Mesela Allahü teâlâyı anmak da bir ibadettir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allah'ı anmak, Allah'ın bir nimetidir. Onun şükrünü eda edin!) [Deylemi] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: (İnsanın iradesiyle yaptığı şeyler kader, diğerleri imtihandır. Mesela insanların göçük altında kalması, kader değil imtihandır) demek doğru mudur? CEVAP: Hayır, yanlıştır. Olaylar, ister insanın iradesiyle olsun, ister olmasın, yine kaderle olur. Hiçbir ihmal olmadan, kendiliğinden maden ocağının patlaması kader olduğu gibi, insanların kendi iradesiyle patlatması da kaderdir. Yani her olay kaderdir. Kader yani Allahü teâlânın takdiri dışında bir şey olmaz. MEZHEP TAKLİT EDERKEN Sual: Mâliki'de gusülde ağzın içini yıkamak farz olmadığı için, diş dolgusu sebebiyle Maliki'yi taklit eden gusülde ağzını yıkamasa, bir mahzuru olur mu? CEVAP: Elbette mahzuru olur, çünkü bir konuda başka bir mezhebi de taklid eden, kendi mezhebinden çıkmış olmaz. Hanefî mezhebinden çıkmadığı için ağzını yıkaması gerekir. ŞARAP SİRKESİ Sual: Biz Avrupa'da yaşıyoruz. Domuz yağından yapılan sabunları ve şarap sirkelerini kullanmak caiz midir? CEVAP: Kâfir Müslüman olunca tertemiz olduğu, hatta günahları sevaba çevrildiği gibi, şarap da, tamamen sirkeye dönüşünce, damlası haramken, tertemiz sirke olur. Kaliteli üzümlerden yapılan bir şarabın, sirkesi de kaliteli olur. El-fıkhü alel mezahibil-erbea kitabında bildirilen bir hadis şerifte, (En iyi sirke, şaraptan yapılandır) buyuruluyor. (Beyheki) Şarap sirke hâline, domuz yağı da sabun hâline dönüşünce temiz olur. Bütün kimyasal değişmeler böyledir. (Redd-ül-muhtar, Tahtavi, Dürer, S. Ebediyye) Azılı bir kâfir Müslüman olunca, bütün günahları affedilir, tertemiz bir Müslüman olur. Hatta günahları sevaba çevrilir. (Furkan 70) Kahramanlığı, yiğitliği meşhur bir kâfir Müslüman olunca, kahraman bir Müslüman olur. Hazret-i Ömer, tek başına Resulullah efendimizi öldürmeye giden gözü kara birisiydi. Müslüman olunca, Kâbe'ye gelip açıktan ibadet etti. Herkes gizli hicret ederken, o gündüz açıktan gitti. Giderken de haber verdi. (Anasını ağlatmak, karısını dul bırakmak isteyen varsa gelsin) diye meydan okudu. (Mirat-ı kâinat) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mülk Allah'ındır, her şey, her zerre Allah'ındır. Sadece el kol değil, her hücre, her an Allahü teâlâya muhtaçtır. Bir hücrenin yapısı bile, bugünkü bilim tarafından net olarak anlaşılamamıştır. Her şeyi tahlil ediyorlar, yapısını öğreniyorlar. Hayatın nereden geldiğini araştırıyorlar. Tabiatta arıyorlar, filan molekülden, kimyasal bileşimden oluyor gibi şeyler söylüyorlar. Yani sadece görünen sebepleri üzerinde duruyorlar, fakat bir türlü, (Yaratan da, yaşatan da Allah'tır) demiyorlar, diyemiyorlar. Bir genç, mübarek bir zata (Allah var mı?) diye sorar. O zat, (Sen var mısın?) diye sorunca genç, (Elbette varım) der. O zat buyurur ki: -O zaman, sen varsan Allah da var. Bana şu odada, insanın yapmadığı bir şey göster! Bu lambayı, şu bardağı insan mı yapmıştır, yoksa kendiliğinden mi olmuştur? -Elbette hepsini yapan biri vardır. -Peki, sen bardak kadar değerli değil misin? Bunu bile birisi yapıyor da, senin gibi mükemmel bir varlığın, mükemmel bir vücudun, kendi kendine var olması mümkün mü? Elbette bunu yapan yüce Allah vardır. -Peki efendim, Allah nasıldır? Bunun üzerine mübarek zat, şu menkıbeyi anlatır: Bir zat, bir yerden geçerken bir çoban görür. (Gideyim de ona emr-i maruf yapayım, İslamiyet'i anlatayım) diye düşünür. Çobana, (Allah var mı?) diye sorar. Çoban der ki: -Tövbe de hoca! Sen aklı başında, âlim bir zata benziyorsun. Böyle bir soruyu nasıl sorarsın? Mademki sordun, cevap vereyim. Allah elbette var. -Peki nereden biliyorsun Allah'ın varlığını? -Görüyorsun, burada koyunlar var. Bunların başında bir çoban olmasa bu sürü olmaz, dağılır. Kurt kapar, biri alır götürür, sürü diye bir şey kalmaz. Bu kâinata baksana! Ay var, Güneş var, yıldızlar var. Dağlar, ağaçlar, insanlar, hayvanlar var. Bunlar kendiliğinden meydana gelmedi. Muhakkak bunların bir yaratanı, idare edeni vardır. Böyle muazzam bir kâinat kendiliğinden nasıl var olur? İşte hepsinin idarecisi Allah'tır. -Peki, Allah nasıldır? -Git bir koyuna, çobanın nasıl olduğunu sor! Eğer koyun anlatırsa, ben de sana Allah'ı anlatırım. -Koyun çoban hakkında bir şey bilemez ki... -Koyun basit bir çobanı bilemezse, çoban da Allah'ın nasıl olduğunu bilemez. O koyunla gece gündüz hep beraberim, o beni görüyor, ben onu görüyorum. O beni bile anlatmaktan âciz olursa, ben yüce Allah'ı nasıl anlatabilirim? Bu menkıbeyi dinledikten sonra, genç meseleyi anlar. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bundan yüz sene önce hiçbirimiz yoktuk. Yüz sene sonra da hiçbirimiz olmayacağız. İki yokluk arasında olan, çok kısa bir hayat içindeyiz. Bu kısa hayatı en kıymetli işle değerlendirmek gerekir, çünkü hayat kısa, yol uzun, varacağımız yer ise sonsuzdur. Şaka değil, ölüm mutlaka gelecek. Allahü teâlâ korusun, bir kibritin ateşine dayanamayız, bir mumun ateşine bile elimizi koyamayız. Cehennemdeki ateş ise, bildiğimiz ateş değildir. İnsan bir an bu ateşi düşünse, uykuları kaçar, yemek yiyemez. Devamlı, (Ne olacak benim halim?) diye düşünür. Önemli olan, insanların değil, Allahü teâlânın takdir etmesi, beğenmesidir. O kimi sever? Elbette alçak gönüllüyü sever, kibirliyi sevmez. Çünkü her türlü günaha Cenab-ı Hakk'ın sıfatları düşmandır, ama kibirliye, zatı yani bizzat kendisi düşmandır. Onun için, (Kibirliye hiç acımam, onu yakarım) buyuruyor. Allahü teâlânın verdiği bazı kabiliyetler, bazı üstünlükler, bazı makamlar, insanı kibre sürüklememeli, onu insanlıktan çıkarmamalı. Bir müminin imanının kâmil olması, şu üç şarta bağlıdır: 1- Hanımıyla iyi geçinir. O da Allah'ın kuludur, üstelik kendisine emanettir. Onu üzecek şeylerden sakınmalı, kul hakkından korkmalı. Kul hakkının ahiretteki hesabı çok zordur. 2- Zenginlerin değil, fakirlerin sohbetinden hoşlanır, fakat fakir denilince dilenci anlaşılmamalıdır. 3- Yardımcılarıyla, hizmetçileriyle rahatça oturur, bağdaş kurar, soğanını kırıp yemek yer. Kibirlenmekten sakınır. (Bir damla suydum, bu hale geldim. Beni bu hale getiren yüce Allah'a şükürler olsun) diye düşünür. Zaten insan öldükten sonra başına gelecekleri düşünse, her şeyden vazgeçer. Kim bu üç hususa riayet ederse Rabbimize çok şükretmelidir. Eğer Cenab-ı Hak bir kuluna şu iki şeyi vermişse, onun başka bir şeye ihtiyacı yoktur: 1- Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadında olmak, yani Resulullah'a tâbi olmak. 2- Bu itikadı yani dinimizi doğru öğreten zata mutlak itaat, mutlak sevgi, mutlak bağlılık. Bunda zerre kadar tereddüt, sapma veya kayma olursa istifade biter. Dolayısıyla, (Bize dinimizi öğreten zatı seviyorum) demek yetmez, bunu icraatıyla ispat etmek şarttır. Çünkü lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden entaktır. Yani insanın hâl ve hareketi, sözünden daha tesirli olur. Sevgi itaate yani tâbi olmaya bağlıdır. İtaatin olmadığı yerde, sevgiden nasıl bahsedilir ki? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: (Nikâhsız yaşamak, aşağılık bir zinadır) deniyor. Aşağılık olmayan zina da mı olur? CEVAP: Öyle anlamak yanlıştır. Aşağılık olmayan zina da vardır denmiyor. Zina kötülenip, aşağılık bir iş deniyor. Bu şekilde söylenenlere birkaç örnek verelim: 1- (Necis olan şarap dökülmüş bir elbise ile namaz kılınmaz) dense, (Necis olmayan şarap da mı vardır?) denmesi, yanlış olur. Şarabın necis olduğunu bildirmek için söylenmiştir. 2- (Pis idrar süte dökülse, o süt içilmez) dense, (Temiz idrar da mı olur?) demek yanlıştır. İdrarın pis olduğu vurgulanmak isteniyor. 3- (Büyük Allah'ımız günahımızı affeder) denince hâşâ, (Küçük Allah da mı vardır?) demek çok yanlıştır. Yüce Allah denince de, yücesi olmayan da var anlaşılmaz. Burada Allah'ın büyük, yüce olduğu anlatılmak isteniyor. FACEBOOK'TA EŞ ARAMAK Sual: Facebook ve benzeri sitelerde, kitap tanıtımı veya başka maksatlarla kurulan gruplar var. Buralarda karşı cinsle tanışıp konuşuluyor, hatta internet üzerinden Messenger'da sesli ve görüntülü görüşülüyor. Bu görüşmeler, evlenmek veya dine hizmet gayesiyle olursa uygun olur mu? CEVAP: Uygun olmaz. Günah işleyerek dine hizmet olmaz. Evlenmek için de olsa, bu da bir flört çeşididir. Flörtle eş bulunmaz. Gö-rüştüğümüz uygun birisi bile olsa, bu yolla aranmaz. Hele genç kızların, böyle sitelere üye olmaları hiç uygun değildir. Kötü niyetli veya cahil kimselerin oyununa gelmelerine, evden kaçarak buluşmalarına bile sebep olabilir. Hiç kötü bir şeye sebep olmasa bile, görüşmenin kendisi kötüdür. EVE GİRİP ÇIKARKEN Sual: Eve girip çıkarken hangi duaları okumalı? CEVAP: Eve Âyet-el kürsi ve İhlas suresini okuyarak girmeli. Bir hadis-i şerif meali: (Eve girerken İhlas-ı şerifi okuyan, yoksulluk görmez!) [Ey Oğul İlmihali] Eshab-ı kiramdan Süheyl radıyallahü anh, bu tavsiyeye uyarak zengin olmuştur. Eve sağ ayakla girip selam vermeli. Evde kimse yoksa, (Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn) demeli. Evden çıkarken de Âyet-el-kürsi'yi okumalı. Bir hadis-i şerif meali: (Evinden çıkarken "Bismillâh, tevekkeltü 'alallâh, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" diyen, tehlikelerden korunur, şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizi] Evden çıkarken Âyet-el-kürsi'yi okuyan her işinde başarılı olur. Eve gelince de okunursa, iki Âyet-el-kürsi arasındaki işler hayırlı olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Günlük bir gazetede, www.dinimizislam.com sitesinin resmi konularak, (Dinî bilgiyi internetten değil sahih kaynaklardan öğrenin. Temel dini esaslar edinilmeden,?internetteki bilgilere yaklaşılması sakıncalıdır) deniyor. İnternetteki dinî sitelerin hepsinin güvenilir olmadığına ve internet sitelerine mesafeli yaklaşılması gerektiğine dikkat çekiliyor. www.dinimizislam.com sitesi, her dini konuyu muteber kaynakları esas alarak yazdığına göre, işte böyle kaynaklı verilmeli mi deniyor, yoksa bu siteye itibar edilmemesi gerektiği mi vurgulanıyor? CEVAP: Sitemizdeki yazıların hepsi kaynaklı olduğuna göre, sitemizin övüldüğünü, reklamının yapıldığını sanıyoruz. Yoksa kaynaklı bir siteye iftira atmak, onu kötülemek, yasal olarak da suçtur. İbni Mübarek hazretlerinin, (Dininizi kimden aldığınıza iyi bakın) buyurduğu gibi, sitemizdeki binlerce sayfalık bilgilerin hepsi, asırlarca dünyaya nur saçan, dört hak mezhep imamlarımızın ve bunların yolunda olan âlimlerin eserlerinden alınmaktadır. Nakle önem veren, şahsi görüşlere kesinlikle yer verilmediğini vurgulayan bir sitedir. Sitemizin Hakkımızda kısmındaki açıklamada, bu husus çok güzel izah edilmiştir. Oradaki Kaynak Eserler bölümünde de, yazılarda kaynak olarak kullanılan eserler ve yazarları hakkında geniş bilgi verilmiştir. O gazete, bu kaynakları elbette inkâr etmez. Sitemizin reklamını yaptıkları için kendilerine teşekkür ediyoruz. BOĞAZ'I GEÇEN SEFERİ Mİ OLUR? Sual: S. Ebediyye'de, (İstanbul'dan Anadolu'da 104 kilometreye gitmeye niyet edenlerin hepsi, Boğaz'ın karşı sahiline geçince seferi olurlar) deniyor. Boğaz'ın karşısına geçince niye seferi olunuyor? Mesela Beşiktaş'tan Gebze'ye giden seferi olur mu? CEVAP: Hayır. Boğaz'ın karşısına geçtiği için değil, 104 km'lik yola gitmek niyetiyle çıktığı için seferi olur. Yine S. Ebediyye'de, (İstanbul'da, Fatih'ten otobüsle sefere çıkan, bugün için, Edirnekapı kabristanını geçince, Aksaray'dan çıkan, Topkapı kabristanını, sahil yolundan ise, Yedikule kapısını geçince, Üsküdar'dan çıkan, Selimiye Kışlası ile Karacaahmet kabristanı arasından geçince seferi olur) deniyor. Hanefi'de, 104 km uzağa gitmek niyetiyle yola çıkan kimse, fina denilen boş arazi, kışla, fabrika, ırmak veya okul gibi yerleri geçince seferi olur. 104 km'den daha yakın yere gidiyorsa, Boğaz'ı da geçse seferi olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Zaruret olursa, yabancı kadınla tokalaşmak caiz olur deniyor. Zarureti bahane ederek, haram işlemek caiz olur mu? CEVAP: Zaruret hâlinde, haram olan bir işi, zaruret bitene kadar yapmanın caiz olduğu bütün fıkıh kitaplarında yazılıdır. Mecelle'de deniyor ki: Zaruretler, memnu olanı mubah kılar. Yani yasak olan şeylerin, zaruret devam ettiği müddetçe yasaklığı kalkar. (Madde 21) Birkaç örnek verelim: 1- Domuz eti yemek ve içki içmek, haramdır. Zaruret varsa, zaruret bitene kadar mubah olur. Yani ölmemek için domuz yenir ve şarap içilir. Yiyip içmeyip ölen, haram işlemiş olur. 2- Faiz haramdır. Zaruret olunca, zaruret miktarı mubah olur. 3- Kadınların saçlarını açması haramdır. Zaruret varsa, zaruret bitene kadar mubah olur. Bunlar gibi, zaruret olunca yabancı kadınla tokalaşmak da caizdir. Mesela, İslam ülkelerindeki bir devlet başkanı, başka ülkelerden gelen bayan başbakanlarla tokalaşmazsa fitneye sebep olur. Fitneye sebep olmak ise haramdır. EMRİVAKİ YAPMAK Sual: Emrivaki ile birine bir şey yaptırmak uygun olur mu? CEVAP: Emrivaki yapmak, bir işi oldubittiye getirmek, karşı tarafı mecbur bırakarak, yapacağı işi onaylatmak demektir. Emrivaki yapılan kişi, o işten razı olmasa bile, kendisini o işi onaylamak zorunda hisseder. Hele âmire yapılırsa, hiç uygun olmaz. Emrivaki olabilecek işlere birkaç örnek: 1- Yolculuk için bilet alıp, (Şu iş için memlekete gitmek zorundayım. Bileti de aldım. Eğer izin verirseniz, memlekete gideceğim) demek. Önceden, durumunu anlatıp izinle gitmelidir. 2- Biriyle evlenmeye kesin karar verip gerekli hazırlıkları da yaptıktan sonra, danışması gereken büyüğüne gidip de, (Falancayla evlenmemiz gerekiyor. Siz de uygun görürseniz muradıma kavuşmak istiyorum) demek. İki tarafın da durumunu bildirip, önceden izin istemelidir. 3- El öptürmeyen birisinin, zorla elini öpmek. 4- İnternet üzerinde online olduğunu gördüğümüz ve meşgul olduğunu bildiğimiz bir büyüğümüze selam verip hâl hatır sormak da emrivakiye girer. Onun zamanını çalmış oluruz. Bir şey sormamız gerekiyorsa, âcil değilse maille sormalı, müsait olunca zaten cevap verir. 5- Bir kitabı yazıp âmirine bastırayım mı demek, bir internet sitesi hazırlayıp yayınlayayım mı demek. Bunun yerine, şu konuları içeren bir kitap veya site hazırlamak uygun olur mu diye sormak gerekir. İzin almadan kitabı veya siteyi hazırladıktan sonra sormak, emrivakiye girer. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Peygamber efendimizin çekirgeyi, idrar süzme organı olduğu için böbrekleri, kanlı olan dalak ve ciğeri yemediği gibi, yine bir kanlı hayvan olan tavşanı yemediği söyleniyor. Bunları haram olduğu için mi yememiştir? CEVAP: Hayır, böbrek, ciğer, dalak haram değildir, helaldir. Çekirge de helaldir. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud) Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: (Çekirgeyi ne yerim, ne de, haram kılarım.) [İbni Mace, Ebu Davud] Resulullah efendimizin yememesi onu haram kılmaz. Soğan, sarımsak da yemezdi. Yenmesi için izin vermiştir. Tavşan eti de helaldir. (Dürer, Mecma'ul-enhür) Abdullah ibni Abbas hazretleri buyurdu ki: Resulullah ile otururken, bir köylü tavşan kebabı hediye getirdi. Bize (Yiyin) buyurdu. Muhammed bin Safvan dedi ki: İki tavşan yakaladım, kestim. Resulullah'a sordum. İkisini de yememi emretti. (Bedayi) Hazret-i Enes anlatır: Avladığımız tavşanı Ebu Talha'ya getirdim. O da tavşanı keskin bir taşla kesti. (Şu budu Resulullah'a götür) dedi. Hemen götürdüm. Resulullah onu yedi. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai) Hazret-i Cabir anlatır: Kavmimden biri, taşla kestiği tavşanı Resulullah'a soruncaya kadar bekletti. Efendimiz yemesini emretti. (Tirmizi) Halid ibn-ül Huveyris hazretleri anlatır: Bir adam, avladığı tavşanı getirip Abdullah İbni Ömer'e, (Bunun eti yenir mi?) diye sordu. O da, (Bir tavşan Resulullah'a getirildi. Ne yedi, ne de yenmesini yasakladı) dedi. (Ebu Davud) Bu hadis-i şerifler de, tavşanın helal olduğunu bildirmektedir. Fıkıh kitaplarında buyuruluyor ki: Tavşan yemek helaldir. (Mülteka) Tavşan eti yemek helaldir; çünkü tavşan, yırtıcı hayvan değildir. (Dürr-ül-münteka) Her çeşit tavşan etini yemek helaldir. (Kuduri) Tavşan etini yemek helaldir. Tavşan yırtıcı hayvan değildir ve leş yemez, geyik gibidir. (Cevhere) Erneb, yani tavşan etinin mubah olduğu sözbirliği ile bildirilmiştir, çünkü tavşan yırtıcı hayvan değildir ve leş yemez. Geyik gibidir. Ot yer. Fıkıh kitapları, tavşanın helal olduğunu açıkça yazıyorlar. Böylece, haram diyenleri ret ediyorlar. (Dürer haşiyesi) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Cemaatle hatim duası yapmak mekruh mudur? CEVAP: Hayır mekruh değildir. Mekruh olan, dua yapılacağını ilan etmektir. Yoksa hatim duası yapılırken katılmak çok sevabdır. Kur'an-ı kerimin hatmedildiği yere rahmet yağar. Hatim okunurken toplanmak ve hatimden sonra dua etmek müstehabdır. İbni Abbas hazretleri, hatim okunan yerde adamını bulundurur, hatim biteceği zaman kendi de hazır olurdu. Hazinet-ül-esrar'daki hadis-i şerifte, (Hatim duası yapılan yerde bulunan, ganimet dağılırken bulunan kimse gibidir, hatme başlanan yerde bulunan, cihad eden kimse gibidir. İkisinde bulunan, iki sevaba da kavuşur ve şeytanı rezil eder) buyuruldu. (Kitab-üt-tibyan) NUTUK ÇEKER GİBİ Sual: S. Ebediyye'de, (Cuma namazından sonra cemaatle dua yapmak cahilliktir. Vaazdan sonra toplanarak vaizin yüksek sesle dua yapması bidattir) deniyor. Cuma namazlarından sonra, okunan hatm-i şerifleri, cüzleri, kelime-i tehlilleri ölmüşlerimizin ruhlarına hediye etmek de bu hükme girer mi? CEVAP: Girmez. Uygun olmayan, camide yüksek sesle, konferans verir gibi, nutuk çeker gibi vaaz ve dua etmektir. İTİKATTA MEZHEP Sual: Bazı kitaplarda, Matüridi mezhebi, Eşari mezhebi ifadeleri geçiyor. İtikatta tek mezhep olduğuna göre, niye böyle ifadeler kullanılıyor? CEVAP: İtikatta hak mezhep tektir. O da Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebidir. Bu mezhebin itikattaki iki büyük imamı, Ebu Mansur Matüridi ve Ebül-Hasan Eşari hazretleridir. Burada mezhep, birkaç konudaki farklı ictihad anlamındadır. Nitekim fıkıh kitaplarında, (İmam-ı Ebu Yusuf'un mezhebi böyledir) ifadeleri de geçer. Bu, ayrı mezhebi olduğu için değil, ictihadının farklı olduğunu göstermek içindir. İmam-ı Matüridi Hanefi mezhebinde, İmam-ı Eşari de Şafii mezhebinde olduğu için, Hanefiler İmam-ı Matüridi'nin, Şafiiler de İmam-ı Eşari'nin açıklamalarını esas alıyorlar. İMAM-I SEVRİ VE EVZAİ Sual: İmam-ı Sevri ve İmam-ı Evzai, dört mezhebin imamı gibi, her ilimde imam mıdır? CEVAP: İmam-ı Sevri, hadiste imam, sünnette imam değildir. İmam-ı Evzai, sünnette imam, hadiste imam değildir. İmam-ı Malik, hadiste de, sünnette de imamdır. (Eşedd-ül-cihad) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İman nimetinin gitmemesi için şükür gerekir. Bu şükür, iki şekilde olur: 1- Bu nimete kavuşmuş olan Müslümanları Allah rızası için çok sevmek ve Müslüman olmayanları yine Allah rızası için sevmemektir. Buna hubb-i fillah ve buğd-i fillah denir. Mücadele suresinin son âyetinde, iman nimetine şükretmek için, müminlerin birbirlerini çok sevmeleri, kâfirleri ise, kendi ana babaları, kardeşleri, çocukları bile olsa sevmemeleri gerektiği bildiriliyor. 2- Bu doğru imanı, doğru din bilgilerini, Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak için çalışmaktır. Buna da emr-i maruf ve nehy-i münker denir. Bunun en kolay, en uygun ve en risksiz yolu, kitap vermektir. Bize kadar gelen emaneti bizden sonra gelenlere, Allah rızası için aktarmaya çalışmalı. Yoksa ahirette Allahü teâlâ, (Ey kulum, senin kurtulman için, yüz binlerce kulum kendini feda etti. Kale kapılarında, surların önlerinde, meydanlarda, savaşlarda, her yerde; canlarını, kanlarını, mallarını feda ettiler. Peki sen ne yaptın?) dediği zaman, nasıl cevap vereceğiz? Nimet ne kadar büyükse, onun getirdiği mesuliyet de o kadar büyüktür. Rabbimizin huzuruna kul hakkıyla gitmemeli. İşte kul haklarından birisi de budur. Sözümüzün geçtiği kimselere dinimizi öğretmeye çalışmalıyız. Çalıştığımız işin hakkını vermezsek de kul hakkına gireriz. Mesai saatlerine riayet etmekle, kul hakkından kurtulmuş olmayız. Mesaiye gelir de, orada başka işlerle uğraşırsak, vazifemizi ihmal etmiş oluruz. Aldığımız ücreti helal ettirmeye çalışmalıyız. İşine önem vermeyen, hırsızdır. Eğer haram yerse, bu ona zehir olur. Haramla beslenen vücut, ateşte yanmaya lâyıktır. Kazandığı parayı helal ettirmeyenin hesabı çok ağır olur. Herkes hesabını patronuna değil, Allahü teâlâya verecek. Her işin, her hizmetin asıl sahibi patron değil, her mülkün sahibi Allahü teâlâdır. Allahü teâlânın bir kulu daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmalı. Bugün ben Allah için ne yaptım, bugün ben dini yaymak için yapılan hizmetlere ne kazandırdım? Bunları her gün, her saat kendimize sormalıyız. Hazret-i Ömer her gün kendine, (Yâ Ömer, bugün Allah için ne yaptın?) diye sorarmış. Nefsimiz için yapılanlar çok da, Allah için ne yaptık, asıl bunun üzerinde durmak gerekir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: 1- Malını nereden, nasıl kazandı, nereye harcadı? 2- İlmiyle nasıl amel etti? 3- Ömrünü nasıl geçirdi? 4- Bedenini nerede yordu, hırpaladı?) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları, rafta süs olarak dursun diye değil, okunsun, amel edilsin diye yazıldı. Âhir zamanın zulmeti çok olur. Bu kitapları ara sıra veya gelişigüzel değil, düzenli ve çok okumalı. Böyle yapılmazsa zulmet, elde edilenleri de alıp götürür. Sonra, öğrenilenler severek yapılamaz, zamanla sevmemeye de başlanır. Kendimize bu büyüklerin kitaplarını mürşid edinmeliyiz. (Mürşidi olmayanın, mürşidi şeytandır) buyuruluyor. Şeytana ve nefsine tâbi olan felakettedir, ahirette azaptadır. Allahü teâlâ bu büyükleri tanımayı nasip ettiyse, doğru istikamete kavuşturdu demektir. Ancak, bunun şuurunda olmalı ve muhafaza etmeye çalışmalı. Bir yere giderken yanlış yol gösterseler, varmak istediğimiz yere gidemeyiz. Hiçbirimizin yarına çıkacağı belli değil. Her an bir yere gidiyoruz, bir hedefimiz var, ama hedefe giderken de çok yan yollar, benzer yollar var. Allah korusun, yanlış yola girilirse, ömür bu yolda biter ve netice, sonsuz felaket olur. Hacca gidecek biri, yolda birine, (Mekke'ye nereden gidilir?) diye sormuş. O da bilmiyormuş, bilmiyorum da diyememiş. (Buradan gideceksin) diye rastgele söylemiş. O da o yola girmiş, sonunda Horasan'a gelmiş. (Kâbe nerede?) diye sormuş. (Ne Kâbe'si, burası Horasan) demişler. Eyvah demiş, ama ne çare! Mevsim geçmiş, hacca gidememiş, Kâbe'yi de görememiş, ömür de bitmiş. Büyüklerin verdiği bu misalde, Kâbe mecazidir, Allahü teâlânın rızası demektir. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için, insan önüne gelene sorar mı? Rast geldiği adama, Allahü teâlânın rızası nerede der mi? Peki kime soracak? Bilen kim ise, ona soracak. Elbette Ehl-i sünnet âlimlerine soracak, Silsile-i aliyye büyüklerine soracak. Onların yolları ve kitapları da ortada. Doğru yolu, bu doğru kitaplardan öğrenecek. Allahü teâlâ, (Âlimlere sorun) buyuruyor. Âlim yoksa, kitaplarından öğreneceğiz. İmanı muhafaza etmek, ancak dinimizi doğru öğrenmekle, emirleri yapıp, yasaklardan sakınmakla mümkündür. Başkasıyla değil, kendimizle mücadele edersek kurtuluruz. Her insanın, her eşyanın iyi ve kötü tarafları olabilir. İsa aleyhisselam, bir yerden geçiyormuş, ölü bir hayvan görmüşler, çok kokuyor. Herkes burnunu tıkamış, sağa sola bakıyor, ama İsa aleyhisselam bakmış, sonra gülümseyerek, (Ne güzel dişleri var) demiş. Bardağın dolu kısmını görmek gibi, her şeyin iyi tarafını görmek gerektiğini vurgulamıştır. Biz de, insanları üzmemek, kul hakkına girmemek için, onların iyi yönlerini görmeye çalışmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Peygamberimiz, dinli-dinsiz, zenci-beyaz, dünyada yaşayan herkese mi peygamber olarak gönderildi? Cinlerin peygamberleri ayrı mıdır? CEVAP: Peygamber efendimiz, Âdem aleyhisselam yaratılmadan önce de peygamber olup bütün insanlara gönderilmiştir. İlk yaratılan, Peygamber efendimizin ruhuydu. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ben yaratılış yönüyle peygamberlerin ilki isem de, hepsinden sonra gönderildim.) [İ. Gazali] İki âyet-i kerime meali de şöyledir: (De ki: Ey insanlar, ben Allah'ın hepinize gönderdiği resulüm.) [Araf 158] ([Ey Resulüm!] Biz seni bütün insanlara [Cenneti] müjdeleyici ve uyarıcı [çeşitli azapları haber verici] olarak gönderdik, fakat insanların çoğu bilmez.) [Sebe 28] Hâlbuki diğer Peygamberler, kendi milletlerine gönderilmişti. Bir hadis-i şerif meali: (Her peygamber yalnız kendi kavmine geldi, ben ise bütün insanlara gönderildim.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai] Resulullah efendimiz, insanların olduğu gibi cinlerin de peygamberidir. Kur'an-ı kerimde, (Âlemlere uyarıcı olması için...) buyuruluyor. (Furkan 1) Bütün müfessirler, ("Bütün âlemlere" ifadesine, cin taifesi de dâhildir) buyuruyorlar. Âlem, Allah'tan başka her şeye, her mahlûka denir. Bunun için birçok âlim, Peygamber efendimizin meleklere de gönderildiğini söylemişlerdir. Üç âyet-i kerime meali şöyledir: (Kur'anı dinleyecek cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik. Onlar Kur'anı dinlemeye hazır olunca, birbirlerine susun dediler. Kur'anın okunması bitince, her biri birer uyarıcı olarak milletlerine döndükleri zaman dediler ki: "Ey kavmimiz, biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik. Hepiniz Allah'ın davetçisine [Muhammed aleyhisselama] uyun ve Ona iman edin ki, Allah da günahlarınızı bağışlayıp sizi acı bir azaptan korusun.") [Ahkaf 29, 30, 31] ÜMMET NE DEMEK? Sual: Hristiyanlara ve dinsizlere de, ümmet denir mi? CEVAP: Müslümanlara ümmet-i icabet, gayrimüslimlere ümmet-i davet denir, fakat ümmet kelimesi tek başına kullanıldığında, ümmet-i icabet anlaşılır. Bunun için, Hristiyanlara, Yahudilere ve dinsizlere, tek başına "ümmet" denmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Araf suresinin 172. âyetindeki "Kâlu belâ" tevil edilip, ruhların bedenlerden önce yaratıldığı söyleniyor. Doğrusu nedir? CEVAP: İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Âdem aleyhisselam yaratılıp, beli mesh edilince, zerreler hâlinde nesli çıktı. Bir kısmı sağ tarafına, bir kısmı sol tarafına kondu. Allahü teâlâ buyurdu ki: - İşte bu sağdakiler, Cennet ehlinin amelini yapacaklarından, Cennetlik olanlardır. Bunların amellerinden bana bir fayda ve zarar yoktur. Bu soldakiler, Cehennem ehlinin amelini yapacaklarından, Cehennemlik olanlardır. Bunlardan da, bana bir fayda ve zarar yoktur. Âdem aleyhisselam sordu: - Ya Rabbi! Cehennem ehlinin ameli nedir? - Bana şirk koşmak ve gönderdiğim peygamberlere inanmamak ve onlar vasıtasıyla gönderdiğim kitaplardaki emir ve nehyimi tutmayıp, bana isyan etmektir. Âdem aleyhisselam dua etti: - Ya Rabbi! Bunları kendilerine şahit kıl! Umulur ki, Cehennem ehli ameli işlemezler. Allahü teâlâ da, nefslerini şahit yapıp, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) buyurdu. Hepsi, (Evet, biz şahidiz, Rabbimizsin) dediler. Allahü teâlâ, melekleri ve Âdem aleyhisselamı da şahit tuttu ki, onlar Allahü teâlânın Rab olduğunu tasdik ve ikrar ettiler. Bu sözleşmeden sonra, onları tekrar eski mekânlarına gönderdi, çünkü bunların hayatları yalnız ruhani bir hayat idi. Cismani bir hayat değildi. Allahü teâlâ, bunları Âdem aleyhisselamın sulbüne yerleştirdi. Ruhlarını kabzedip, Arş'ın hazinelerinden birinde muhafaza etti. Ana rahminde, çocuğun cismani sureti tamam olduğu zaman, henüz ölüdür. Allahü teâlâ, rahimde ölü olan bu çocuğa ruh vermeyi murat buyurduğunda, Arş'ta muhafaza edilen ruhu, o cesede iade eder. Çocuk o zaman hareket etmeye başlar. Allahü teâlânın ruhlara, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorduğu misaktan [sözleşmeden] sonraki ölüm, yani ruhun Arş'ın hazinelerine gönderilmesi, birinci ölüm ve şimdiki ana karnındaki hayat, ikinci hayattır. (Dürret-ül-Fahire) ŞEYTANIN NEFSİ YOKTUR Sual: Şeytanın da, bizim gibi nefs-i emmaresi var mıdır? CEVAP: Hayır, yoktur. PASKALYA ÇÖREĞİ Sual: Hristiyanların paskalya günlerinde yaptığı çörek, pastanelerde her gün yapılıp satılıyor. Bu çöreği, paskalya dışında yemekte sakınca var mıdır? CEVAP: Paskalya dışında yemekte mahzur yoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Otobüs, tren, uçak, gemi gibi bir vasıtaya binince hangi duaları okumalıdır? CEVAP: Şu duaları okumalıdır: 1- Âyet-el kürsi'yi okumalıdır. Âyet-el kürsi, âyetlerin seyyididir, efendisidir. Onu okuyandan şeytan kaçar, melekler o kişinin kazadan beladan korunması için dua ederler. 2- (Bismillâhillezi lâ yedurru ma'asmihi şey'ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî'ul alîm) duasını üç kere okuyan her türlü kazadan beladan ve nazar değmesinden emin olur. 3- Hud suresinin 41. âyet-i kerimesini okumalı. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Gemiye binince, Besmeleyle, Hud suresinin 41. âyetini okuyan, boğulmaktan emin olur.) [Taberani] Bu âyet-i kerimeyi, [otobüs, tren, uçak gibi] her vasıtaya binerken okuyan kazadan, beladan emin olur. Yine bir hadis-i şerifte, gemiye binince, Zümer suresinin 67. âyet-i kerimesini okuyanın boğulmaktan emin olacağı bildirilmiştir. (Kurtubi) İMAMIN SESSİZ OKUMASI Sual: İmam, sesli okunacak namazlarda, Fatiha'nın yarısını sessiz okuduktan sonra hatırlasa, sesli okumaya baştan mı yoksa kaldığı yerden mi başlaması gerekir? CEVAP: Baştan başlaması daha iyi olur. Secde-i sehv de yapmaz. Tamamını sessiz okusaydı, secde-i sehv gerekirdi. SAFLARI DÜZELTMEK Sual: Resulullah, namazdan önce safları düzeltmek için değnekle işaret etmiş midir? CEVAP: Evet. ÇOCUKLARIN AVRET YERİ Sual: Büluğa ermemiş olan çocukların, bakılması caiz olmayan avret mahalli neresidir? CEVAP: Konuşmaya başlamamış olan küçük çocukların avret mahalli, yalnız seveteyn yani ön ve arka avret yeridir. Konuşan çocukların avret yerlerine, lüzumsuz olarak bakmak mekruhtur. Erkek çocukların, 10 yaşına kadar, kızların ise gösterişli oluncaya kadar kaba avret yerlerine, bundan sonra, bütün avret yerlerine bakmak caiz değildir. (S. Ebediyye) ABDEST SUYU Sual: Abdest suyunu ağaç dibine dökmekte mahzur var mıdır? CEVAP: Hiç mahzuru yoktur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Sitenizde, (Cennette nimet, Cehennemde azap ve ateş yok, herkes nimeti ve ateşi kendisi götürür) deniyor. İmam-ı Rabbani'den naklen, (Cennetteki her şey, dünyadaki ibadetlerin, iyiliklerin meyveleridir) denilerek, (Cennette ağaç yoktur. Tesbih, tahmid, temcid ve tehlil okuyarak, oraya çok ağaç dikin) hadisi bildiriliyor. Başka yerdeyse, Cennetin nimetlerle, Cehennemin ateş ve başka azaplarla dolu olduğu bildiriliyor. Bu çelişki değil midir? CEVAP: Çelişki yoktur, ikisi farklı şey değildir. Biri diğerini açıklamaktadır. Cehennemdeki azaplar, kâfirler için hazırlanmıştır. Yani kâfir, o azaplara kendi ameline karşı maruz kalıyor. Ateşini kendisi götürür demek, kötü ameliyle Cehennemi hak eder demektir. Cennet nimetleri müminler içindir. Üç âyet-i kerime meali: (Cennetin neresine bakarsanız bakın, bol nimet ve büyük saltanat görürsünüz.) [İnsan 20] (İyi amellerinin mükâfatı olarak [Cennette, müminleri] memnun edecek ne nimetler hazırlandığını, hiç kimse bilemez.) [Secde 17] (Allahü teâlâ, kullarını dar-üs-selama [selamet, saadet yeri olan Cennetine] davet ediyor.) [Yunus 25] Bir hadis-i şerif meali: (Cennetten bir tırnak ucu kadar bir şey dünyaya gelse, Batıyla Doğu arasındakileri tezyin ederdi. Cennet ehlinden bir kişi bilezikleriyle beraber gözükse, nuru güneşin ışığını söndürürdü. Güneşin yıldızları söndürdüğü gibi.) [Tirmizi] Cehennem azapları kâfirler içindir. Üç âyet-i kerime meali: (De ki: Gerçek Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin! Biz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırladık. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi, yüzleri kavuran bir su serpilir. Bu ne kötü bir içecek ve Cehennem ateşi ne kötü bir duraktır!) [Kehf 29] (İşte onu, Sekar'a [Cehenneme, şiddetli bir ateş içine] atacağım. Sekar, [içine girenleri] ne çıkartır, ne de azaptan vazgeçer. İnsanın derisini yakıp kavurur.) [Müddessir 26-29] (Kâfirler için hazırlanmış olan Cehennem ateşinden sakının!) [Al-i İmran 131] Kâfirler için hazırlanan Cehennem, Müslümanları yakmaz. Bir hadis-i şerif meali: (İyi kötü herkes [Cehennem üzerine kurulmuş Sırattan] geçer. İbrahim aleyhisselama ateşin serin olduğu gibi, mümine, serin ve selamet olur. Öyle ki Cehennem, "Müminin nuru nârımı söndürüyor" diye bağırır.) [İbni Mace] (Demek ki Cehennemde ateş var, ama mümini yakamıyor.) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Dünkü sualin cevabına bugün de devam ediyoruz: Cehennemde ateş ve azap olduğunu bildiren birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Cehennemden bir kıvılcım dünyaya düşse, sıcaklığının şiddeti ve pis kokusu doğuyla batıyı kaplardı.) [İbni Medûye] (Eğer Cehennem yiyeceği olan zakkumdan bir tek damla dünyaya damlasa, dünya halkının yaşayışını fesada verir.) [Tirmizi, İbni Mace, İ. Ahmed] (Kibirli, Cehennemin azabı en şiddetli olan Bolis çukuruna sokulur.) [İslam Ahlakı] (Akşam namazını kıldıktan [duadan] sonra, yedi kere Allahümme ecirni minen-nâr diyen, o gece ölürse, ona Cehennem ateşinden kurtuluş emânı verilir. Sabah namazından sonra da, aynı şekilde okuyup, o gün ölene yine ateşten kurtuluş emânı verilir.) [Müslim] (Cehennemde ateş olmasaydı, böyle dua edilmesi emredilmezdi. Emân, güvence, garanti belgesidir.) Resulullah efendimiz, Miraç'ta, Cennetteki nimetleri, Cehennemdeki azapları gördü. Cenab-ı Hakk'ın cemalini görmek arzusundan ve zevkinden, Cennetteki nimetlerin hiçbirine bakmadı. Cehennemde vazifeli Zebani denilen meleklere, ateş zarar vermez. Denizin balığa zararlı olmaması gibidir. (İtikadname) [Cehennemde ateş olmasaydı, Zebanilere ateşin zarar vermeyeceği bildirilmezdi.] Her mümin, iyi ameli kadar nimete kavuşur. İnanmak ve iyi amel işlemek, Cennete nimet götürmek olur. İnkâr etmek ve kötü amel işlemek de, Cehenneme ateş götürmek olur. Şifalı bal, şeker hastasına zarar verir. Suç balda değildir. Bazı gıdalar da, bazı kimselere alerji yaparak zarar verir. Suç gıdada değil, ona müsait olmayan bünyededir. Cehennemin kâfire zarar vermesi de böyledir. Müminle kâfiri Cehenneme atsalar, kâfir azap görür, mümin görmez. Cennet nimetlerinin en üstünü, Allahü teâlâyı görmektir. Mümin, Allahü teâlâyı, cemal sıfatıyla görmekle, en büyük nimete kavuşmuş olacaktır. Cehennem azaplarının en büyüğü de yine Allahü teâlâyı görmektir. Kâfir, Allahü teâlâyı kahr ve celal sıfatıyla görmekle, en büyük azaba maruz kalacaktır. (İtikadname) Cennet ve Cehennem şimdi vardır. (Herkese Lazım Olan İman) Netice: Demek ki, Cennetteki nimetler, müminlerin amellerine göre, Cehennemdeki azap da kâfirlerin amellerine göre hazırlanmıştır. Yedi Cehennemin ve sekiz Cennetin olması bu yüzdendir. Herkes ameline göre, nimete veya azaba maruz kalacaktır. Sevabı günahından çok olan mümin Cehenneme girse bile, Cehennemdeki ateş onu yakamayacağı için herkes ateşini kendi götürür denmiştir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Büyükler ne güzel söylemişler, (Allah bes, baki heves) demişler. (Allah var, gerisi boş. Allah bize yetişir, başka şeye ihtiyaç yok) demektir. Dinimize uygun yaşamak, ona göre iş ve yuva kurmak ne büyük saadettir! İslamiyet'e uyulmazsa nefs devreye girer. Nefse göre yaşamak ise, dünyada da, ahirette de felakettir. Her an gadab-ı ilahi'ye sebep olur. İslamiyet dairesinin içinde hiçbir kötülük yoktur. Bu dairenin dışında hiçbir iyilik yoktur. İnsanların rahatlığı, huzuru, bu dairenin içinde olmakla mümkündür. Sıkıntıları da, bu dairenin dışına taşmakla olur. Çok zaman, bu dairenin içine girilip çıkılıyor. Her çıkışta sıkıntı başlıyor. Hep bu daire içinde kalmak için Peygamber efendimiz, (Allahümme yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî alâ dinik) diye dua edilmesini bildirdi. (Ey kalbleri çeviren Rabbim, benim kalbimi dininde sabit kıl!) yani (İslamiyet dairesinin içinde tut!) demektir. Kim her işini, ne kadar dinimize uygun yaparsa, o kadar iyi netice elde eder. Dinden ne kadar uzaklaşırsa, o derece sıkıntı çeker. İş ve eş seçerken, işe başlarken, yuva kurarken, bu işler nefse uyarak değil de, dine uyarak yapılırsa, her nefes alış verişte, hayat boyunca hep sevab kazanılır. Mesela bir öğrenci, okulda okumaya başlarken, (Ya Rabbi, ben bu okulu bitirince kazanacağım meslekte, inşallah senin dinine yardım edeceğim. Helal para kazanıp zekâtımı vereceğim, paramı hayırlı yolda harcayacağım. Kendimi, çoluk çocuğumu, haramdan koruyacağım) diye niyet etse, okulunu bitirinceye kadar, hatta ömür boyunca her an sevab kazanır. Yolda, her kilometre bizi bir maksada ulaştırdığı gibi, biz doğru yola girip, Rabbimizin rızasına uygun olan bir işe başladığımız için, hep sevab kazanıyoruz. O doğru yolda ilerlemek, insanı menzile yani Allah rızasına yaklaştırır. İnsan böyle bir niyetle bir işe başlarsa, Rabbimizin rızasına doğru menzil alır, mesafe kateder. Sonunda hedefe ulaşır. Hacca gitmek için vasıtaya binince, niyet oraya varmak olduğu için, her saat, her dakika, yani yol boyunca sevab kazanıldığı gibi, dünya işlerinde de böyledir. Bir işe Allah rızası için başlanır ve dine uygun devam edilirse, o işin sonu da hayırlı olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bu dünya çalışma yeridir. Nasıl ki insan bir işte çalışır, ay sonunda ücretini alırsa, bu dünyada da herkes bir işle meşguldur. Kıyamet günü Allahü teâlâ buyuracak ki: (Şimdi ücretlerin dağıtılma zamanıdır, dünyada yaptıklarınızın ücreti ödenecektir. Benim rızam için çalışanların ücretlerini ben vereceğim. Nefsi için, şöhret ve servet için, insanları memnun etmek için çalışan, gitsin ücretini onlardan istesin, benden bir şey beklemesin!) Bu yüzden din büyüklerimiz, (Bir kimsenin Ali için çalışıp da, Veli'den para istemesi olacak şey değildir. Kime çalıştıysa, ücretini ondan istemesi gerekir) buyuruyor. Kur'an-ı kerimde de mealen, (Kim Allah içinse, Allah da onun içindir) buyuruluyor. Sevgi de, hizmet de, yani her şey Allah için olmalı. Onun için, neyi ne maksatla yaptığımızı iyi bilmeliyiz. Âhirete gidince hiçbir şey sürpriz olmayacak. Kim burada ne için çalıştıysa, âhirette karşılığını alacaktır. Orada hatır gönül, para pul geçmez. Kim Rabbimizin rızasını, Onun emir ve yasaklarını düşünerek, Onun rızası için çalışırsa, elbette Allahü teâlâ ücretini verecektir, Onun verdiği ücret de sonsuz Cennettir. Onun rızasına uygun olmayan her türlü hâl ve hareket, bu dünyada hiçbir şeye yaramayacağı gibi, âhirette de çok acılara sebep olacaktır. Doğru imana sahip olmak şarttır. Doğru imana sahip olunca işler kolaylaşır. Hepimiz, her an imtihan içindeyiz. Onun için Bayezid-i Bistami hazretleri, (Cenab-ı Hakk'ın her nimetine çok şükretmeli. Onun nimetinin olmadığı bir an bile yoktur) buyuruyor. Gerek tabiat olaylarında, gerek vücudumuzda, her an, her zerremiz Cenab-ı Hakk'a muhtaçtır. O halde, bu nimetler için her an Allahü teâlâya şükretmek gerekir. Bu nimetlerin şükrü çok zor yapılır, fakat Ehl-i sünnet âlimleri, bu gaflet deryasında yüzen müminler için bir kurtuluş çaresi, bir kolaylık bildirmişler, (Beş vakit namazını doğru kılan, bütün nimetlerin şükrünü eda etmiş olur) buyurmuşlardır. Namaz kılmayanın hiçbir şükrü, ibadeti ve iyiliği kabul olmaz. Namaz kılmıyorsa, gözlerinden yaş yerine kan akıtsa, Allahü teâlânın verdiği nimetlere şükretmiş olmaz. 24 saat devamlı Allahü teâlâyı anmak, hatırlamak, Ona şükretmek gerekir. Bu ise, gafletteyken mümkün olmaz. (Kim beş vakit namazı kılarsa, bir vakitten sonra diğer vakti düşüneceği için, yatarken sabah namazını düşüneceği için, bütün gün Allah'ı hatırlamış ve Ona şükretmiş olur) buyuruluyor. Beş vakit namazı kılanlar için böyle müjdeler verilmiştir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Bir âlime veya mürşid-i kâmile tâbi olmak, körü körüne itaat etmek, hür düşünceyi engellemek olur mu? CEVAP: Eski devirlerde yaşamış, mürşid-i kâmil denilen zatlar, sıradan kimseler değildi. Basiretleri açık, selim akıl sahibi kimselerdi. Mürşide tâbi olan insanın aklı ve ilmi, hocasının aklı ve ilmiyle kıyas kabul etmezdi. Akıl göz, İslamiyet ise ışık gibidir. Işık olmayınca göz görmediği gibi, aklımız almasa da, İslamiyet'in bildirdiklerini hiç şüphe etmeden kabul etmek gerekir. Allahü teâlâ, koca karı imanı gibi inanan akıllı Müslümanları övüyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (O müttekiler, gayba inanırlar.) [Bekara 3] Yani Allah'tan korkup günahtan sakınan Müslümanlar, görmeden ve tecrübe etmeden Resulullah'ın bildirdiklerine inanırlar. Demek ki akıllı Müslüman, hocaların hocası olan Resulullah'a kayıtsız şartsız inanan, (O söylediyse doğrudur) diyen kimsedir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Allahü teâlâ, hayrı murat edilen kulun kalb gözünü açar, o kul da gayba inanır.) [Deylemi] Basireti yani kalb gözü açılınca, gayba [görmediğine], güvendiği zatların sözüne inanıyor. Bunun en meşhur örneği, Mirac olayı üzerine, hiç aklını kullanmadan, (O söylemişse doğrudur) diyen ve Sıddık ismini alan Hazret-i Ebu Bekir'dir. Allahü teâlâ, onu Zümer suresinin 33. âyetinde mealen, (Doğru haber veren ve Resulullah'ı tasdik eden) diye övüyor. (Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin) Aklı bırakmak demek, haddini bilmek demektir. Aklın her şeyi bilemeyeceğini ve bilenlere tâbi olmak gerektiğini anlamak demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Dini hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. (1/214) Kâmil ve mükemmil [yetişmiş ve yetiştirebilen] bir zat ele geçerse, bütün arzuları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde, teneşirdeki ölü gibi olmalı. Ancak böyle olan kimse maksada kavuşur. (1/61) Bir âyet-i kerime meali: (Allah'a itaat edin, Resulüne ve sizden olan ülül-emre itaat edin!) [Nisa 59] Yine Nisa suresinin 83. âyet-i kerimesinde, ülül-emre uyulması, sorulması gerektiği bildiriliyor. Bu âyet-i kerimelerde geçen ülül-emrin âlimler demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi) Peygamber efendimiz de, âlimleri rehber edinmemizi emrediyor. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Âlimlere tâbi olun!) [Deylemi] (Âlimler birer kılavuz, birer rehberdir.) [İ. Neccar] Âlime tâbi olunca, kendi görüşümüzü, kendi aklımızı bırakmamız gerekir. Kendi görüşümüzde ısrar edersek, âlime tâbi olmamızın ne önemi olur ki? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Ehl-i sünnet sanılan biri, (Her konuda dört mezhep arasında farklar vardır. Mesela namazda, imam arkasında Fatiha okumak Hanefî'de tahrimen mekruh, Şâfiî'de ise farzdır. Deniz haşaratı Hanefî'de tahrimen mekruh, Şâfiî'de helaldir. Bunun gibi hususlarda, bazen Hanefîler Şafiî mezhebinin kavliyle, Şafiîler de bazen Hanefî mezhebinin kavliyle amel ederse, hem Resulullah'ın farklı uygulamalarıyla amel etmek sevabına kavuşur, hem de farklı mezheplerde olan Müslümanlar arasındaki sevginin artmasına sebep olur) diyor. Bu mezhepsizlik değil mi? CEVAP: Evet, Ehl-i sünnet âlimleri, böyle yapmanın mezhepsizlik, hattâ ilhad olduğunu bildirmişlerdir. Böyle yapmak, (Benim mezhebimdeki hüküm yanlış olabilir, ihtiyaten ara sıra diğer mezhepteki gibi kılayım da, doğruya ulaşmış olayım) demek gibi olur ki, böyle şüphenin küfre kadar gideceğini âlimlerimiz bildirmiştir. Bir ibadetin bir kısmını bir mezhebe göre yaparken, diğer kısmını, bu mezhebe göre yapmayıp, başka mezhebe göre yapmaya kalkışmak, birinci mezhep imamının bilgisini beğenmemek olur. Selef-i salihin'i beğenmemek, cahil saymak ise küfürdür. (F. Bilgiler) Mezhepler tedvin edilmeden, yani mezhepler meydana çıkmadan önce, herhangi bir müctehidin ictihadıyla amel etmek caizdi. Mezhepler meydana çıktıktan sonra, artık herkesin bir mezhebe göre amel etmesi lazım oldu. (Feth-ul-kadir) Mezhepler meydana çıktıktan sonra, bir mezhebi öğrenip, bu mezhebe göre amel etmek gerektiğini âlimler sözbirliğiyle bildirmişler ve icma hâsıl olmuştur. (Mizan-ül-kübra) İmam-ı Rabbani hazretleri müctehid olduğu halde şöyle buyuruyor: (Fatihasız namaz olmaz) hadis-i şerifi varken, Hanefîlerin, imam arkasında Fatiha okumamalarının sebebini, tam anlayamadım. Buna rağmen, delili zayıf diye düşünerek mezhebimin hükmüyle amel etmemenin, ilhad olduğunu bildiğim için, mezhebime uyarak imam arkasında Fatiha okumadım. (Mebde ve Mead) Görüldüğü gibi, kendi mezhebinin hükmünden şüphe edip, başka mezheb isabet etmiş olabilir diye o mezhebin hükmüyle amel etmenin asla caiz olmadığı yukarıdaki vesikalardan anlaşılmaktadır. Böyle caiz olmayan bir iş yaparak, (Müslümanlar arasındaki sevginin artmasına sebep olur) demek ne kadar dehşet vericidir. Dört mezhepteki Müslümanlar birbirine düşman mı ki de, böyle caiz olmayan iş yapılarak, birbirlerine olan sevgilerinin artacağı söylenerek, mezhepsizlik kapısı aralanıyor? İhtiyaç hâlinde diğer üç mezhebi taklit etmek caizken, yanlış bir iş nasıl tavsiye edilebilir ki? Bu cüret, nakli bırakıp, aklı ölçü almaktan kaynaklanmaktadır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Teberrük, teberrüken ne demektir? CEVAP: Teberrük, bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek demektir. Uğur ve bereket saymak, ilahî hayra ortak olmak anlamına da gelir. Teberrüken, bereket ve saadet vesilesi olarak demektir. Eshab-ı kiram, Resulullah'ın kullandığı eşyalarla teberrük ederlerdi. Abdest alırken kullandığı sularla, mübarek terleriyle bereketlenirlerdi. Gömleği, bastonu, kılıcı, terlikleri, bardağı, yüzüğü ve kullanmış olduğu her şeyle bereketlenirlerdi. Müminlerin annesi Ümm-i Seleme validemizin yanında, Peygamber efendimizin mübarek sakalından bir kıl vardı. Hasta gelince, kılı suda bırakır. Sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. Mübarek bardağına su koyup, şifa için içerlerdi. (Usul-ül-erbea) İmamı Şafii hazretleri buyurdu ki: İmam-ı a'zam Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Zor bir durumda kalınca, kabrine gidip iki rekât namaz kılarak Allahü teâlâya yalvarıyor ve dileğime kavuşuyorum. (Huccet-ül-İslam) Selefiyiz diyenler, teberrük etmeye şirk diyorlar. Taştan, ağaçtan, puttan veya gayrimüslim mezarından teberrük şirk olur, fakat Enbiyanın ve Evliyanın kabirlerini ziyaret edip, onların bereketiyle Allahü teâlâdan feyz ve bereket beklemeyi bunlara benzetmek, cahilliktir. Bu yüzden milyonlarca Müslüman'a küfür ve şirk damgasını basmak da, Müslümanlar arasında bölücülüktür. (Kıyamet ve Ahiret) SELEM SATIŞI Sual: Buğdayın kilosu 1 lira olsa, 3-5 ay sonra belki 2 lira olur. Şimdi bize para gerekiyor. Durumumuzu bilen bazı kişiler, 1 liradan üç ay sonra vereceğiniz buğdayı satın alırız diyorlar. Satmamız caiz olur mu? CEVAP: Buğdayın vasfını, miktarını, vaktini ve yerini söyleyerek, selem vermek ve alıcının da kabul etmesiyle, selem usulü satış caiz olur. Mesela (1000 kilo makarnalık buğdayı 1 Ekimde, Meram'daki evimde bana teslim etmek üzere, 1000 liraya sana selem verdim) denir. Satıcı da (Kabul ettim) demekle, selem vaki olur. Yani peşin parayla, veresiye buğday satılmış olur. (S. Ebediyye) NECASET BULAŞAN TAHTA Sual: Necaset bulaşan tahta, yıkamakla temizlenmiş olur mu? Onun üstünde namaz kılınabilir mi? Yoksa içine necaset girdiği için, hiç temizlenmez mi? CEVAP: Necaset bulaşan tahta, yıkamakla temiz olur. Temizlenince namaz da kılınır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Allah'ı, Resulullah'ı, âlimleri ve bir kimseyi tanımak nasıl olur? CEVAP: Tanımak, sadece ismini duymak demek değildir. Birkaç örnek verelim: 1- Allahü teâlâyı tanımak için, isim ve sıfatlarıyla birlikte ona iman etmek, emir ve yasaklarını kabul edip, elinden geldiği kadar uymaya çalışmak, Onu sevmek ve bildirdiği şekilde Ondan korkmak, sevdiklerini Onun rızası için sevmek, sevmediklerini de yine Onun rızası için sevmemek gerekir. 2- Resulullah efendimizi tanımak için, Allahü teâlânın son Peygamberi olduğuna ve haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak, Onu çok sevmek, bildirdiği dinimize ait emir ve yasakları kabul edip, uymaya çalışmak gerekir. 3- Bir âlimi tanımak için, önce hakiki İslam âlimi olup olmadığı tespit edilir. İcazetli ve Resulullah'a kadar doğru silsilesi olan âlim ve veli bir zat olduğunu anladıktan sonra, Resulullah'ın vârisi olduğuna inanmak, onu sevmek, kitaplarında bildirdiklerini kabul edip itaat etmek gerekir. Eğer bunları yapmıyorsak o âlimi tanımış olmayız. Âlimin kitabını tanımak demekse, o kitabı okumak, içindeki bilgileri anlayıp onlarla amel etmek demektir. Okumuyorsak veya okusak bile, içindeki bilgilerle amel etmiyorsak, o kitabı tanımış olmayız. 4- Bir insanı tanımak da, kaşını, gözünü bilmek değildir. Salih mi, fâsık mı? Huylu mu, huysuz mu? Cömert mi, cimri mi? Tembel mi, çalışkan mı? Âlim mi, cahil mi? Fedakâr mı, yardımsever mi? Lâf taşır mı? Yalancı mı? Sır tutar mı? Bunun gibi hususiyetleri bilinmezse o kişiyi tanımış olmayız. Bir âlim, kendini övene buyurdu ki: (Beni niçin övüyorsun? Öfkeliyken tecrübe ettin de, beni halim selim mi buldun? Benimle yolculuk ettin de, iyi biri olarak mı gördün? Bana bir emanet verdin de, buna riayet ettim mi? Bilmediğin halde beni övmen yanlıştır.) Hazret-i Ömer, şahitlik için birine, (Seni tanıyan birini getir) dedi. Oradaki biri, (Ben onu tanıyorum) diye ortaya çıktı. Hazret-i Ömer, (Nasıl bilirsin?) diye sordu. O da, (Emin ve âdil biri olarak tanıyorum) cevabını verdi. Hazret-i Ömer, (Yakın bir komşun mu? Gece gündüz ne yaptığını biliyor musun? Bunun huyunu öğrenecek kadar uzun yolculuk yaptın mı?) gibi sorular sordu. Adam hayır diye cevap verince, (Sen onu tanımıyorsun) buyurdu. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Sitedeki yazılarınız, on ciltten fazla kitap olur. Hac, namaz, zekât, oruç, iman ve küfür bahsi gibi, her biri kitap olacak çok bölüm var. S. Ebediyye gibi muteber kitaplardan alınan bu yazılar kitap hâline getirilse, internet imkânı olmayanlar da, bunlardan faydalansalar uygun olmaz mı? CEVAP: Sitedeki yazıların hemen hepsi Hakikat Kitabevi'nin kitaplarından alınmıştır. Hakikat Kitabevi'nin kitaplarını merhum hocamız hazırlamıştır. Bu kitaplarda, eksik bir şey bırakılmamıştır. Tam İlmihal, ismi gibi tamdır. Başka bir kitaba ihtiyaç bırakmaz. Yeni hazırlanacak herhangi bir dinî kitap, kıymetli hocamızın kitaplarının okunmasına mani olacağı için, vebali büyük olur. Bunun başka mahzurları da vardır. (Hakikat Kitabevi'nin kitaplarından alarak yazıyorlar. Aynı bilgiler, aynı dualar, o kitaplardan okunsa ne mahzuru olur?) diyenler de oluyor. Evet, mahzuru olur. İsa aleyhisselama, (Senin okuduğun duaları biz de okuyoruz, fakat ölüler dirilmiyor, körlerin gözü açılmıyor. Sebebi nedir?) demişler. O da, (Dua aynı, ama ağız aynı değil) buyurmuş. Temiz su, kirli borudan gelirse su da kirlenir. (Ben aynen kitaptan alıp yazıyorum) dense de, bu geçerli bir mazeret olmaz, çünkü neticede okuyucuya başka bir borudan ulaşmış oluyor. Kitabevleri de, üç beş kuruş da olsa bir kâr gayesiyle basıp satıyorlar. Kitabevi gibi, yazarın da zerre kadar, adını duyurmak veya birkaç kuruş da almak gibi herhangi bir maksadı varsa, kitap iyice kirleniyor. O kitabı okuyan, feyz alamıyor. Oradaki dualar aynı olmasına rağmen gerekli fayda sağlanmıyor, çünkü din kitabından kâr veya başka menfaat beklemek, dini ona alet etmek olur. Yani para için ise, din paraya alet edilmiş olur, şöhret için ise şöhrete alet edilmiş olur. Aynı fırından bir cömertle bir cimri ekmek alsa, cimrinin aynı yerden aldığı ekmeği yiyen hastalanır, aynı fırından aldığı halde, cömerdin ekmeğini yiyen şifaya kavuşur. Bir hadis-i şerif meali: (Cömerdin yemeği şifa, cimrinin yemeği hastalıktır.) [Deylemi] Aynı ekmek, birinin elinde şifaya, ötekinin elinde hastalığa sebep olduğu gibi, kitaplardaki yazılar ve dualar da böyledir. Aynı yazılar ve dualar, bir kitapta feyz saçarken ötekinde zulmet saçar. Onun için dinî yazıları ve duaları yalnız Allah rızası için neşredilen eserlerden okumalı. Feyz, bu kitaplarda vardır. Diğer kitaplarda, menfaat nispetinde zulmet vardır. Basanın veya bastıranların bir menfaati olur. Hiç menfaatleri olmasa bile, faydalı kitapların okunmasına mani olması, zarar olarak yeter. Bu inceliği iyi anlamalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Evliya zatların isimlerinden sevgiyle bahsedilirse, ruhları orada bulunur. Oraya rahmet yağar. Hadis-i şerifte de, (Salihlerin anıldığı yere rahmet iner) buyuruluyor. Böyle bir zatın kitabını okuyan kimse, onunla hep rabıta halinde olur. Düğmeye basınca lambanın yanması gibi, bu büyüklerin ruhaniyetinden faydalanmak için de, mutlaka isimlerini hürmetle anmak veya onları hatırlatacak bir şeyden bahsetmek gerekir. İşte o irtibat, o sevgi, feyz kaynağı olur. Bir kitabı kim yazmışsa, onun ruhaniyeti o kitapla birliktedir. Yazarı iyi ise, onun temiz ruhu gelir, feyz saçar, kalbin temizlenmesine sebep olur. Yazarı habisse, pis ruhu zulmet saçar, kalbin kararmasına sebep olur. Büyük bir zat, sohbet ederken içeri bir talebesi girer. O mübarek zat: - O ne, senden çok kötü, pis kokular geliyor der. O talebe: - Efendim, sabah kalktım, guslettim, yeni çamaşır giydim, her şeyim temiz der. Diğer talebeler de çok şaşırır, çünkü bildikleri arkadaşlarıdır, yabancı değildir. O zat buyurur ki: - Peki, ceplerinde ne varsa hepsini çıkar bakalım! Talebe, önce cebinden bir kitap çıkarır. O zat kitabı görünce buyurur ki: - Tamam, başka bir şey çıkarmana gerek kalmadı. Nereden aldın bu kitabı? - Efendim, yolda gelirken bir arkadaş, benim dindar olduğumu bildiği için, (Sana iyi bir din kitabı vereceğim) dedi, ben de din kitabı denince, sevinerek aldım ve cebime koydum. O zat, kitabın birkaç sayfasını okuduktan sonra buyurur ki: - Bu kitaptaki din bilgilerinin hepsi doğru olsa bile, yazarının habis ruhundan çıkan zulmet herkesi kaplar. Hemen bu kitabı dışarı çıkarın! OKUYAN ZEHİRLENİR Yine büyük bir zata, Şerafettin Efendi adında birinin yazdığı, Dinim isimli küçük bir kitap getirirler. O zat, kitabı sonuna kadar okutup, kendisi de dinledikten sonra buyurur ki: - Baştan sona kadar, tek kelime yanlış değil, ama bu kitabı kim okursa zehirlenir, çünkü yazarı habis birisidir. Bir kitabın hem yazarı uygun, hem de yazdıkları doğru olsa, fakat kitap kâr veya şöhret gayesiyle basılmışsa yahut dine aykırı başka niyetler bulunuyorsa, o kitap yine zulmet saçar. İmam-ı Gazali, Abdülkadir-i Geylani hazretleri gibi büyük zatların kitaplarının bazı tercümelerinde, bu zulmet durumunu görmek mümkündür. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Vaktiyle Horasan'da çok yaşlı, fakat dinç bir şeyh efendi varmış. Bu zatı sevenler bir gün onu ziyarete gelirler. Gayet neşeli, genç ve dinç görünmesini merak edip sebebini sorarlar. (90 yaşımda olmama rağmen böyle dinç olmamı ve neşemi talebelerime borçluyum) buyurur. Ziyaretçilerin bu söze şaşırdığını görünce, bir talebesini çağırıp, (Evladım, kilerden bir karpuz getir, kesip misafirlerimize ikram edelim) der. Talebe, hemen gidip elinde bir karpuzla gelir. Hocasına verince, o zat karpuza eliyle hafifçe vurur. Tam olmamış hissini vermek için, (Git başkasını getir) der. Talebe gidip başka bir karpuz getirir, hocası yine eliyle karpuza vurur, onu da beğenmez. (Git başkasını getir) der. Bu şekilde tam yedi defa karpuzu geri gönderir, başkasını ister. Talebe de her seferinde (Peki efendim) der, götürüp başkasını getirir. Sonunda hocası, getirdiği karpuza eliyle hafifçe vurunca, (Tamam, bu güzel) diye beğenip keser ve misafirlere ikram eder. Karpuz yenirken o zat onlara der ki: (Gördünüz, her seferinde talebemin getirdiği karpuzu beğenmedim. Yedi defa kilere gönderdim ve daha iyisini getirmesini istedim. Halbuki kilerde sadece bir karpuz olduğunu biliyordum. Her seferinde onu geri gönderirken, "Kilerde başka karpuz yok" demeden aynı karpuzu getirip götürdü, sizin yanınızda beni mahcup etmedi. İşte bu yüzden, yani bana akıl veren talebelerim olmadığı için, hep neşeli ve genç kaldım.) Akıl, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir büyüğü tanıyana kadar işe yarar, ondan sonra teslim olmak gerekir. Hazret-i Mevlana, (Hocamı tanıdım, aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyurmuştur. Her mürşid denilene değil, gerçekten mürşid-i kâmil olana veya onun kitaplarına uyan kimsenin, aklını devreden çıkarması gerekir. Allahü teâlâ, (Allah'a, Peygambere ve sizden olan âmire itaat edin) buyuruyor, kendi aklınıza göre hareket edin demiyor. Kim kendi aklına göre hareket ederse, helâk olur. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri, yazdığı kitapların özetini, parmağındaki yüzüğe yazdırmış, (Kendi aklına uyan pişman olur) buyurmuştur. İnsan ya aklına, ya nefsine, ya şeytana veya İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük bir zata teslim olur. Büyüklere teslim olup kurtulmalı. Teslim olduktan sonra, aklına uymak doğru olmaz. Ya gemiye binmemeli, binilmişse de artık kaptana teslim olmalı, geminin rotasına karışmamalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Secde-i sehv nasıl yapılır?
Sual: Secde-i sehv, hangi hallerde ve nasıl yapılır? CEVAP: Secde-i sehv [yanılma secdesi], farzın gecikmesi, farzın tekrarı, vacibin terki, vacibin gecikmesi, vacibin tekrarı ve vacibin değişmesinden dolayı, o namazın sonunda yapılması gereken iki secde ile Ettehıyyatü, Allahümme Salli, Allahümme Bârik ve Rabbena âtinâ okumaktan ibarettir. Şöyle yapılır: Son oturuşta Ettehıyyatü okunduktan sonra, sağa selam verilir. Ondan sonra Allahü Ekber denilerek secdeye varılıp, üç kere, Sübhane Rabbiyel-â'la okunur. Ondan sonra, Allahü Ekber denilerek doğrulur. Az bir miktar duraklamadan sonra, tekrar Allahü Ekber diyerek, ikinci secdeye varılır. Yine üç kere, Sübhane Rabbiyel-â'la okunduktan sonra, Allahü Ekber denilerek doğrulur ve oturulur. Ettehıyyatü, Allahümme Salli, Allahümme Bârik ve Rabbena âtinâ okunup, önce sağ, sonra sol tarafa selam verilir. Hangi durumlarda secde-i sehv yapılacağı hakkında www.dinimizislam.com sitemizde geniş bilgi vardır. İMAMA TABİ OLMAK Sual: Kunut'u okumak da, Ettehıyyatü'yü okuyacak kadar durmak da vacib iken, birinci oturuşta Ettehıyyatü'yü yetiştiremeyen, tamamlayıp ondan sonra kalkıyor da, Ramazan'da vitir cemaatle kılınırken, Kunut'u yetiştiremeyen, niye Kunut'u okumayıp imamla birlikte rükûa gidiyor? CEVAP: İmam arkasında Kunut okumak, vacib değildir, sünnettir. Ayrıca Kunut'u bitirmeden imam rükûa giderse, kunutu bitiremeyen, okumayı kesip imama tâbi olur, çünkü imamla birlikte rükûu kaçırma tehlikesi vardır. Teşehhüd böyle değildir, bitirdikten sonra kıyama kalkabilir. Ama secde, rükû gibi rükünlerde imama muhalefet etmek, namazı bozar. (Dürer) KUNUT'U UNUTAN Sual: Zamm-ı sure okumak da, vitirde Kunut duasını okumak da vacib iken, ne diye zamm-ı sureyi okumadığını rükûda hatırlayan kalkıp zamm-ı sureyi okuyor da, Kunut duasını okumak için geri dönemiyor? Dönerse ne mahzuru vardır? CEVAP: Unutulan Kunut için kıyama dönemez. Döner de, Kunut dualarını okursa, rükûa gitmeden secdeye gitmesi gerekir. Rükûu tekrar ederse, kasten iki rükû yaptığı için namaz bozulur, çünkü rükû, kıraatten hemen sonradır. Kunut'u okumasa da, secde-i sehv gerekir, dönüp geriye okusa da secde-i sehv gerekir. Uygun olanı, rükûda Kunut'ları okumadığını hatırlayan kimse, artık geri dönmez. Secde-i sehvle namazını tamamlar. (Redd-ül muhtar) SECDE-İ SEHVDEN SONRA Sual: İmam secde-i sehv yaptıktan sonra cemaate uyan, cemaat sevabına kavuşur mu? CEVAP: Evet. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Bir yazar, (Eshabımı seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için düşmanlık eder) hadisini gerekçe gösterip, (Falanca sahabiyi sevmem, çünkü o ve onun taraftarı olan Eshab, Hazret-i Ali'yle savaştı) diyor. Cennetle müjdelenenlerin de içinde bulunduğu, Eshabın yarısı Hazret-i Ali'yle savaştı. Bunlara düşmanlık eden yazar, Resulullah'a düşmanlık etmiş olmuyor mu? CEVAP: Evet, bu hadis-i şerif kendi aleyhine delildir, çünkü (Eshabıma düşmanlık bana olan düşmanlıktan ileri gelir) buyuruluyor. Eshab-ı kiram arasındaki savaşlar, düşmanlıktan dolayı değildi. Hâşâ öyle olsaydı kâfir olurlardı. Hazret-i Ali, (Onlar bizim kardeşlerimizdir, fâsık veya kâfir değildirler) buyuruyor. İki Müslüman ordunun savaşacağı Kur'an-ı kerimde de bildiriliyor. Hücurat suresinin, (Müminlerden iki fırka birbiriyle savaşırsa, aralarını bulun) mealindeki 9. âyet-i kerimesinde, savaşanlara mümin deniyor. Devamındaki, (Müminler elbette kardeştir. Kardeşlerinizin arasını bulun) mealindeki 10. âyet-i kerimesi de, bunların mümin olduklarını bildiriyor. Hazret-i Ali'nin sözü bu âyet-i kerimeye uygundur. Cennetle müjdelenmiş on sahabiden olan Talha ve Zübeyr hazretleri, Hazret-i Ali ile savaştığı için hâşâ kâfir veya fâsık mı oldu? Yine, ezvac-ı tahirattan Hazret-i Âişe validemiz, hâşâ fâsık veya kâfir midir? Allahü teâlâ hâşâ, Hazret-i Âişe'nin kâfir olacağını bilemedi mi ki, onu Kur'an-ı kerimde övüyor? Yoksa Allahü teâlâ, yazara göre, hâşâ geleceği bilemediği için mi, onu ve istisnasız bütün Eshab-ı kiramı övdü? Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramın tamamını sevdiğini, razı olduğunu ve hepsine istisnasız Cenneti söz verdiğini bildirirken, Resulullah efendimiz de, (Eshabımı sevmeyen beni sevmiş olamaz. Müslümanlığın temeli Eshabımı ve Ehl-i beytimi sevmektir) buyururken, Hazret-i Ali, (Onlar bizim kardeşimiz) derken, bir yazarın, (Ben falanca sahabiyi sevmem) demesi, Allah'ı, Resulullah'ı ve Hazret-i Ali'yi yalanlamak olmaz mı? Onları sevmediği için Resulullah'a düşmanlık etmiş olmaz mı? Nitekim İbni Hacer-i Mekki hazretleri, (Sahabe-i kiramdan birini kusurlu bilmek ve kötülemek, Mücadele suresinin (Allah, onların hepsinden razıdır. Onlar da, Allah'tan razıdırlar) mealindeki 22. âyet-i kerimesine inanmamak olur) buyuruyor. (Sava'ik-ul-muhrika) Bir âyet-i kerime meali daha: (Mekke'nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşan Eshab-ı kiramın dereceleri, fetihten sonra Allah için mal veren ve savaşan Eshab-ı kiramdan daha yüksektir. Hepsinin derecesi eşit değildir, fakat hepsi için Hüsnayı [Cenneti] söz veriyorum.) [Hadid 10] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Eshab-ı kiramın üstünlüğü
Dün Eshab-ı kiramın üstünlüğünü bildiren âyet-i kerimeleri bildirmiştik. Bugün de hadis-i şeriflerle İslam âlimlerinin sözlerini bildiriyoruz. İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki: Hicr suresinde, (Biz onların kalblerindeki kin ve düşmanlığı temizledik) buyuruluyor. Demek ki, hiçbir sahabi, başka bir sahabiye haset ve kin beslemez, çünkü hepsi Hakk-ul-yakin mertebesine ulaşmıştır. Aralarındaki savaşlar ictihad sebebiyle idi. Her biri, kendi ictihadıyla hareket etmeye mecbur olduğundan, hiçbiri kötülenemez. Onları kötülemek, (Allah onlardan razıdır) mealindeki âyete inanmamak olur. (Tathir-ül-cenan) Allahü teâlânın sıfatları ebedidir, sonsuzdur. Eshab-ı kiramdan razı olması da sonsuzdur. Kur'an-ı kerimde mealen, (Allah asla sözünden dönmez) buyuruluyor. (Âl-i İmran 9, Zümer 20, Rad 31) İmam-ı Rabbani hazretleri de, (Eshab-ı kiramın hepsi, sonra gelen Müslümanların hepsinden daha üstündür) buyuruyor. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Her şeyin temeli vardır. Müslümanlığın temeli Eshabımı ve Ehl-i beytimi sevmektir.) [İ. Neccar] (Eshabıma dil uzatmakta Allah'tan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur.) [Buhari] (Beni gören Müslüman [Eshabım], Cehenneme girmez.) [Taberani] (Eshabımı kötüleyenler çıkacak. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır.) [Beyheki] (Eshabımı kötüleyen hariç, Kıyamette herkesin kurtulma ümidi vardır.) [Hâkim] Kusurlarından dolayı Eshab-ı kirama dil uzatmayı, bizzat Resulullah efendimiz yasaklamıştır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Eshabımın kusurlarından bahsetmeyin, onlardan soğuyabilirsiniz. Eshabımın iyiliklerinden bahsedin ki, kalbleriniz onlara ısınsın!) [Deylemi] (Resulullah'a inanan onun emrini tutmaz mı?) (Eshabımın kusurları olacaktır. Allahü teâlâ, onları bana bağışlayacak, kusurlarını affedecektir.) [İbni Asakir] (Eshabım arasında fitne çıkacak, o fitnelere karışanları, Allahü teâlâ benimle olan sohbetleri hürmetine af ve mağfiret edecektir. Sonra gelenler, bu fitnelere karışan Eshabıma dil uzatarak Cehenneme girecektir.) [Müslim] Allah'ın ve Resulünün, (Onların hepsi Cennetliktir) buyurduğu Eshaba dil uzatmaktan, çok sakınmalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Eshabım gökteki yıldızlar gibidir
Önceki günkü yazımızda, Allahü teâlânın mealen, (Eshabın hepsinden razıyım, hepsi Cennetliktir) buyurduğunu bildirmiştik. (Tevbe 100, Hadid 10, Nisa 95, Mücadele 22) Dünkü yazımızda da Eshab-ı kiramın üstünlüğünü bildiren sahih hadis-i şerifleri bildirmiştik. Âyet-i kerimelerle övülen, hepsinin Cennetlik olduğu bildirilen Eshab-ı kirama düşmanlık edenler, (Eshabım gökteki yıldızlar gibidir) hadis-i şerifine uydurma diyorlar. Onların çok üstün insan olduklarını bildiren Allahü teâlâ hâşâ yalan mı söylüyor? Bu konudaki âyet-i kerimeler nasıl inkâr edilir ki? (Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için rahmettir) mealindeki hadis-i şerifi hadis âlimlerinden, İmam-ı Taberani, İmam-ı Beyheki, İmam-ı İbni Asakir, İmam-ı Hatibi Bağdadi, İmam-ı Deylemi, İmam-ı Darimi, İmam-ı Münavi, İmam-ı İbni Adiy gibi sekiz muhaddis bildiriyor. Mezhepsiz Elbani'nin sözüyle bu hadise uydurma demek, bu sekiz hadis âlimine büyük hakaret olur. Günümüzdeki bazı ilahiyatçı profesörler de, Elbani'nin sözünü esas alarak bu hadis-i şerife uydurma diyecek kadar basitleşmişlerdir. Günümüzün bin profesörü, bu hadis âlimlerinden biriyle mukayese edilemez. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Benden sonra, Eshabımın ihtilaf edecekleri meseleler hakkında sual ettim. Rabbim bana "Senin Eshabın benim yanımda gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı diğerinden daha parlaktır. Onlardan birisine uyan hidayet üzerindedir" buyurdu.) [Deylemi] Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki: (Usûl-i hadis ilminde müctehid olan bir âlim, bir hadisin mevdu olduğunu ispat edince, bu ilmin bütün âlimlerince de, mevdu olması lazım gelmez. Çünkü mevdu diyen müctehid, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadis için, "Benim mezhebimin usulünün kaidelerine göre mevdudur" der. Yoksa "Resulullah'ın sözü değildir" demek istemez. Bu âlime göre hadis olmaması, hakikatte hadis olmadığını göstermez. Hadis usulü ilminin başka bir müctehidi de, hadisin doğru olması için aradığı şartları bu sözde bulunca, "Hadistir, mevdu değildir" diyebilir. Dört mezhep arasında ayrılık bulunması, sözlerinin yanlış olacağını göstermediği gibi, hadisler için de böyledir. Bir müctehidin mevdu demesiyle, gerçekte mevdu olması gerekmez.) Mesela İmam-ı Nesai, Taberani'deki bir hadise uydurma diyemediği gibi, İmam-ı Taberani de, Nesai'deki bir hadise uydurma demez. Mevdu dese de, sadece ona göre mevdu olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kâfirler Cehenneme gidecektir
Sual: (Hristiyanlar kâfirdir, ateistler dinsizdir) diyerek insanlar Cehenneme yollanıyor. Bir insanı yargılayıp, onu Cehenneme göndermeye hangi yetkiye dayanarak karar veriliyor? CEVAP: Hiç kimsenin böyle bir yetkisi yok. Cehenneme gönderen de yok. Sadece dinin emri bildiriliyor. Müslümanların Cennete, kâfirlerin Cehenneme gideceğini bildiren Allahü teâlâdır. Acaba bundan niye alınan çıkar ki? Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir: (Kâfirlerin akıbeti ateştir.) [Rad 35] (Kâfir olarak ölenlerin yaptıkları [iyi] işler dünya ve ahirette boşa gider.) [Bekara 217] ([Allah, İblise] dedi ki: Seni ve sana uyanları Cehenneme atacağım.) [Araf 18] (Biz Cehennemi kâfirler için bir zindan yaptık.) [İsra 8] (Allah'a ve Resûlüne inanmayan o kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.) [Fetih 13] (Cehennem, tağutları [kâfirleri] bekleyen yerdir.) [Nebe 21-22] (Kötülükleri kendilerini çepeçevre kuşatanlar Cehennemliktir.) [Bekara 81] (İnkârcıların [kâfirlerin] malları da, evlatları da Allah indinde bir fayda sağlamaz. [Onları cezadan kurtaramaz.] Onlar Cehennem yakıtıdır.) [Al-i İmran 10] (İnkârcılara de ki: Mağlup olacak ve Cehenneme sürüleceksiniz.) [Al-i İmran 12] (Âyetlerimizi inkâr edip kâfir olanları ateşe sokacağız.) [Nisa 56] (Âyetlerimizi yalanlayıp büyüklük taslayanlar, Cehennemliktir.) [Araf 36] (Âyetlerimizi bozmak için tartışanlar, fesat çıkaranlar, Cehennemliktir.) [Hac 51] (Allah kâfirleri lanetlemiş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır.) [Ahzab 64] (Biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.) [İnsan 4] (Allah, Meryem oğlu Mesîh'tir, diyenler kâfirdir. Allah, kendine ortak koşana Cenneti haram kılar. Artık onun yeri ateştir.) [Maide 72] (Elbette, Ehl-i kitaptan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun, bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar.) [Beyyine 6] Bu âyet-i kerimeleri, ancak kâfirleri dost bilenler inkâr eder. *** Sual: Hastayı ziyaret farz mıdır? CEVAP: Hasta ziyareti sünnet, hastanın kimsesi yoksa vacibdir. Sual: Islık çalmak, uygun mudur? CEVAP: Sesini duyurmak için caizdir. Sebepsiz çalmak, uygun değildir. Sual: Somya veya sert yatak üzerinde, namaz kılmak caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir. Sual: Namazda sünnetlerden biri terk edilse, mesela takkesiz kılınsa, o namazı iade vacib midir? CEVAP: Vacib değil, sünnettir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ hepimizi büyüklerin edebiyle edeblendirsin! Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Hiçbir edebsiz, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz) buyuruyor. Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti) buyuruyor. Hazret-i Âişe validemize, Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda, (Onun ahlakı, Kur'an-ı kerim ahlâkıdır) buyurmuştur. Yani onun hayatı, sözleri Kur'an-ı kerimin tefsiridir, açıklamasıdır. Her hareketi Rabbimizin rızasına uygundu. O halde Peygamber efendimiz, her hareketiyle, her sözüyle, dinimizin emrini bildiren açık bir kitap gibiydi. İşte onun vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimleri de, ona tam tâbi oldukları için kâmil birer mürşid olmuşlardır. Din doğru olarak, ancak bir mürşid-i kâmilin sohbetiyle veya böyle bir zatın kitabını okuyarak öğrenilir, çünkü mürşid-i kâmiller de birer açık kitap gibidir. Mürşid görünen sahteleri ise bozuk kitap gibidir, insanı felakete götürür. Bütün muteber din kitapları, İslamiyet'i öğrenmek içindir. Peki Eshab-ı kiram dinlerini öğrenmek için kitap mı okudular? Onların buna ihtiyacı yoktu. Açık kitap yani Peygamber efendimiz önlerindeydi. Öyle bir kitap ki, yanlarında bulunanlar, hem görerek dinlerini öğreniyor, hem de tasavvuf bakımından ilerliyor, yani Resulullah'ın kalbinden çıkan nurlara, feyzlere kavuşuyorlardı. Peygamber efendimiz, (Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız, kurtulursunuz. Eshabımı seven, beni sevdiği için sever, onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur) buyuruyor. Din büyüklerimiz de buyuruyor ki: (İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat'ını okumayan, Eshab-ı kiramın büyüklüğünü anlayamaz. Onların büyüklüğünü anlayamayan da, Peygamber efendimizin büyüklüğünü anlayamaz.) İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda buyuruyor ki: Hiçbir şey sohbet gibi faydalı değildir. Resulullahın Eshabı, sohbetle başkalarından, hatta Veysel Karani'den daha üstün oldular. Halbuki Veysel Karani, son dereceye yükselmiş ve sohbetten başka bütün üstünlüklere sahip, büyük evliya bir zattı. Bunun için, Hazret-i Muaviye'nin yanılması, Resulullah'ın sohbeti bereketiyle, başka evliyanın doğru işlerinden daha hayırlı oldu. Çünkü bu büyüklerin imanları, Resulullahı görmekle, melekle birlikte bulunmakla, vahyi ve mucizeleri görmekle, görerek inanmak oldu. Bu saydığımız üstünlükler, bütün başka üstünlüklerin temelidir, kaynağıdır. Eshab-ı kiramdan başkası bunlara kavuşamamıştır. (1/120) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bütün makamların, hâllerin, kerametlerin hepsi Peygamber efendimize tâbi olmaya bağlıdır. Eshab-ı kiram bu bağlılığın ve kemâlin zirvesindeydiler, çünkü Resulullah ile beraberdiler. Onlardan sonra gelen bütün evliya zatlar, Resulullah efendimizin hâlleriyle hâllendikleri için kemâle erdiler. Peygamber efendimize tâbi olmayan yani Onun bildirdiği itikaddan ayrılan, Onun bildirdiği edeblere riayet etmeyen hiç kimse veli olamaz. Bir kimse, Peygamber efendimize ne kadar benzerse, ne kadar uyarsa, o derece kâmil bir insan olur. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde, kurtulmak için Resulullah'a tâbi olmanın şart olduğunu bildiriyor. O halde Ona uymayan, nasıl Allah'ın sevgili kulu olur? Bunun için, yetmiş iki bid'at fırkasından hiçbir veli gelmemiştir, gelemez de... Yol kapalı çünkü. Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadında olanlar içinde de, takvası en çok olanlar, yani haramdan en çok sakınanlar, ahlâkı en güzel, en cömert olanlar, Resulullah efendimize en çok benzeyenler, kendilerine bildirilse de bildirilmese de, karpuzun güneşin karşısında olgunlaşması gibi kemâle ererler. Peygamberimizi sevip, Onun ahlâkıyla ahlâklananlar çok sevilir. Resulullahın çok sevilmesi demek de, Allahü teâlânın çok sevilmesi demektir. Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti) buyuruyor. Rab kelimesinin ilah manası olduğu gibi, terbiye eden, yetiştiren manası da vardır. Yani Peygamber efendimiz, (Beni terbiye eden, Allah'tır. Benim her hareketim, Rabbimin arzusu istikametindedir) diyor. Bir âyet-i kerimede Peygamber efendimiz için, (O kendinden söylemez, vahyedileni söyler) buyuruluyor. İmam-ı Malik hazretleri, ne zaman Peygamber efendimizden bir hadis-i şerif nakledecek olsa, önce gusül abdesti alıp çamaşırlarını değiştirir, sonra kürsüye çıkardı. Temiz sarığıyla, temiz elbisesiyle, kürsünün iki tarafına sımsıkı tutunur, (Kâle Resulullah...) yani (Resulullah buyurdu ki...) diye söze başlayınca zangır zangır titrer, ancak sakinleştikten sonra hadis-i şerifi söyleyebilirdi. İşte Peygamber efendimizden, gayrimüslimlerin ağzıyla, sıradan bir insan gibi bahsetmek, bir Müslümana yakışmaz. Edebe riayet etmek, ihlâsla bahsetmek gerekir. Peygamberimizi anlamayan, tanımayan zaten Müslüman olamaz, çünkü İslamiyet Ona gelmiştir. Onun hayatı, sözleri İslamiyet'in ta kendisidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Bende, mâlî, nefsî, ırzî ve mahremî gibi çeşitli hakları olan bir kişiye, bu hakları teker teker saymadan, (Bana bütün haklarını helal ettin mi?) desem, o da, (Evet, hepsini helal ettim) dese, haktan kurtulur muyum? CEVAP: Evet. Helalleşirken günahı bildirmeyip, bendeki haklarını affet demek, caizdir. (İslam Ahlakı) Bir kimse, diğerine, (Benim üzerimdeki bütün haklarını bana helal et) dese, o da (Helal ettim) dese, bütün haklarını helal etmiş olur. Şayet hak sahibi, o şahsın üzerinde bulunan haklarını biliyorsa, hem hükmen, hem de diyaneten, teklif sahibi olan şahıs, bunlardan kurtulur. Şayet bilmiyorsa, bütün âlimlere göre, hükmen kurtulur, fakat diyanet yönüne gelince, İmâm Ebu Yusuf'a göre, bundan da kurtulur. Fetva da böyledir. Hulâsa'da da böyle bildiriliyor. (Fetava-i Hindiyye) Bir kimseye, (Bütün haklarını helal et) dense, o da (Helal ettim) dese, bu hakların ne olduğunu bilmese de, İmam-ı Ebu Yusuf'a göre helal etmiş olur. Fetva da böyledir, çünkü bilinmeyen haklar için helalleşme bu ümmete mahsustur. (Berika) Kişinin gizlemeye çalıştığı bir ayıbını söylemek uygun olmaz. Ancak üstü kapalı olarak, bu konularda ondan helallik talebinde bulunur. Eğer gıybeti ona bildirmek fitneye sebep olacaksa, o zaman onun için Allah'tan af talebinde bulunur. Meçhul hakları ibra etmenin, biz Hanefîlere göre caiz olması, buna delildir. (Redd-ül muhtar) RAZI ETMEK İÇİN Sual: Allahü teâlâ ile onun sevdiklerini razı etmek için ne yapmak gerekir? CEVAP: Önce Ehl-i sünnet itikadını öğrenip dinimizin emir ve yasaklarına uymalı. Özellikle kalb kırmamaya ve kul hakkına dikkat etmeli. Şu hadis-i şerifte bildirilen duaları da okumaya çalışmalı: (Yâ Âişe, bir kere "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ cemî'il Enbiyâi velmürselîn" de ki, bütün peygamberler senden razı olsun. Bir kere "Allahümmağfirlî ve li vâlideyye [ve li-meşâyıhiyye] ve lil mü'minîne vel mü'minât vel müslimîne vel müslimâti el ahyâi minhüm vel emvât" de ki, bütün müminler senden razı olur. Bir kere de "Sübhânallahi vel hamdü lillahi ve lâ ilahe illallahü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" de ki, Allahü teâlâ senden razı olsun.) [Ey Oğul İlmihali] PANTOLONLA NAMAZ Sual: Kadın, pantolonla namaz kılabilir mi? CEVAP: Örtünün dar olması veya bol olsa da, herhangi bir avret yerine yapışıp, uzvun belli olması, namaza zarar vermez, fakat böyle başkalarına karşı örtülmüş olmaz. (S. Ebediyye) Pantolon erkek kıyafetidir. Kadın giyemezse de, herhangi bir sebeple giyilmişse, pantolon üstüne bir etek giyerek kılmak uygun olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Namaz kılarken, zihni toparlayabilmek için, ne yapmak gerekir? CEVAP: Mümin, Allahü teâlâdan korkar, Onun rahmetinden ümidini kesmez ve hatalarından dolayı utanır. Namazda bu hâlinden ayrılıyorsa, fikri dağınık ve vesvese mevcut demektir. Görmek, düşünmeye sebeptir. Bu bakımdan insanı meşgul edecek şeyleri, gözün gördüğü yerlerden kaldırmalı. Namazı mümkünse loş bir aydınlıkta kılmak iyi olur. Nakışlı seccade yerine, düz olanlar tercih edilmeli. Kıble duvarı sade olmalı, herhangi bir levha asılı olmamalı. Hep önüne bakmalı. Namaza başlarken Allah'ın huzuruna durduğunu, bu huzurda gafil olmanın tehlikesini düşünmeli ve kıyametin korkunç manzarasını hatırlamalı. Kalbi meşgul eden, dünyevî istek ve arzulardır. Nefse ceza verip bunlardan kurtarmak gerekir. Ebu Talha hazretleri, bahçede namaz kılarken bir kuş daldan dala konup namazını şaşırtınca, büyük bir bahçesini sadaka olarak verdi. Namazının noksanına kefaret olsun diye böyle yaptı. Nefsi çeşitli şekilde cezalandırarak kalbi toparlamaya çalışmalıdır. Tam huzura kavuşamıyorum diye mücadeleyi bırakmamalı. Bir bardak dolu zeytinyağına ne kadar su konursa, o kadar zeytinyağı dışarı dökülür, çünkü zeytinyağı suya göre hafif olduğu için suyun üstüne çıkar. İkisi birleşmez. Dünya sevgisiyle âhiretin kalbdeki durumu, zeytinyağı ile su gibidir. Bardak suyla dolu olunca, zeytinyağı orada bulunmaz. Dünya sevgisi kalbi kaplamışsa, vesveseden kurtulmak mümkün olmaz. Dünya sevgisi ne kadar azsa, kalb huzuru o kadar fazlalaşır. Demek ki, kalbi toparlayabilmek için, dünyanın faydasız şeyleri peşinden koşmamalı. İlim ve ihlâsla amel etmeye çalışmalı, göze çarpan ve kalbi meşgul eden şeyleri ortadan kaldırmalıdır. SÜNNETTEN FAZLA OKUMAK Sual: Muteber bir kitapta, (İmamın farz kıldırırken, kıraati ve tesbihleri sünnetten fazla okuması tahrimen mekruhtur) buyurulurken, başka yerindeyse, (İmam cemaatin hâline göre hareket eder) buyuruluyor. Bu iki ifadeyi nasıl birleştirebiliriz? CEVAP: İmamın, sünnetlerden fazla okuması uygun değildir, çünkü cemaatin içinde hastalar, ihtiyarlar, yolcular ve işi acele olanlar olabilir. Bunun için sünnetten fazla okumak tahrimen mekruhtur. Cemaatin içinde hastalar ve özürlülerin olduğu biliniyorsa, imam sıkıntı vermemek için, sünnetten de kısa okuyabilir. Mesela, sabah namazında uzun sure okumak sünnetken, böyle hâllerde kısa sureyle namaz kılınır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Dert ve borçtan kurtulmak için
Sual: Peygamber efendimizin, Eshab-ı kiramdan Ebu Ümâme hazretlerine, dertten ve borçtan kurtulması için öğrettiği dua nasıldır? CEVAP: Eshab-ı kiramdan, Ebu Said Hudri hazretleri anlatıyor: Resulullah efendimiz, bir gün, mescide girdi ve Ensar'dan Ebu Ümâme'ye rastladı ve kendisine, (Yâ Ebâ Ümâme! Namaz dışında niye mescidde oturuyorsun?) diye sordu. Ebû Umâme, (Beni saran dertler ve borçlar yüzünden yâ Resûlallah) dedi. Resulullah, (Sana bir duâ öğreteyim, bunu okuduğun zaman, Allah derdine devâ verir, borcunu ödettirir. Sabah ve akşam bu duâyı oku) buyurdu. Dua şöyledir: (Allahümme innî eûzü bike minel-hemmi vel-hazen ve eûzü bike minel-aczi vel-kesel ve eûzü bike minel-cübni vel-buhl ve eûzü bike min galebetid-deyni ve kahrir-ricâl.) Hazret-i Ebû Ümâme, (Bunu okudum, dertten ve borçtan kurtuldum) dedi. (Ebu Davud) İslam harfleriyle yazılmış orijinali www.dinimizislam.com sitemizde vardır. Bu dua, (Yâ Rabbi, kederden, dertten, âcizlikten, tembellikten, korkudan, cimrilikten, borcumu ödeyememekten ve insanların kahrından sana sığınırım) demektir. İKİNCİ KÜÇÜK PARMAK Sual: S. Ebediyye'de (Ağzı yıkarken misvak bulunmazsa, fırça da kullanılabilir. Bu da yoksa, sağ elin baş parmağını sağ yandaki dişler üzerine, ikinci küçük parmağını sol dişler üzerine üç kere sürerek temizlemelidir) deniyor. İkinci küçük parmak hangisidir? CEVAP: İslam Ahlakı kitabında, (Misvak bulamayan, baş parmak sağ, şehadet parmak sol taraftan ağza sokularak, dişler ovalanır) deniyor. (s. 374) Demek ki şehadet [işaret] parmağına, ikinci küçük parmak da deniyor. NASIR İLACI Sual: Nasır için verilen bir ilaç, oje gibi tabaka meydana getiriyor. Abdeste mani olur mu? CEVAP: Altına su geçirmeyenler abdeste mani olur. Ancak salih ve uzman bir doktor, (Bu hastalığa bundan başka etkili bir ilaç yoktur) derse, o zaman abdest alırken çıkarmak gerekmez. Üstüne mesh edilir. NİKÂHTA İSTİBRA Sual: S. Ebediyye'de, (Zina eden kadını başkasının, istibra etmeden nikâh etmesi caiz olur) deniyor. Burada istibra nedir? CEVAP: Buradaki istibra, nikâhla alınan zina etmiş bir kadının, gebe olmadığına kanaat getirmek için, bir âdet görünceye kadar beklemek demektir. Bu zamanı beklemeden başka birinin nikâh etmesi, yani evlenmesi caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Valentine's Day denilen sevgililer gününü kutlamakta ve hediyeleşmekte sakınca var mıdır? CEVAP: Anneler, babalar günü gibi bir âdettir. Ancak günümüzde, sevgili denince gayri meşru olan sevgi kastediliyor. Bu ise asla caiz olmaz, haram olan şey kutlanmaz. Âdette olan şey caizdir, ama o âdet dine aykırı ise kutlanmaz. Yani dinimizde nikâhsız sevgili olmaz. Aşağıdaki Hristiyan hikâyesi doğruysa, sevgililer gününü kutlamak, bir papazın gençleri buluşturmasını kutlamak ve bir papazın ölümünü anmak gibi bir şey oluyor. Hatta bayram ilan edildiğine göre, onların bayramlarını kutlamak daha tehlikelidir. Ayrıca, bu âdeti Türkler bile çıkarsa, gayri meşru sevgiyi meşru gibi gösterme gayreti tasvip edilemez. Saint Valentine (Sevgililer) gününün tarihçesi: Zulmüyle ünlü Roma İmparatoru Claudius II, büyük bir ordu kurmak ister. (M.S. 200) İmparator, erkeklerin orduya katıldıkları zaman, ailelerini ve sevgililerini düşünmekten savaşamayacaklarına inanır. Bu sebeple de gençlerin evlenmesine izin vermez. Aynı dönemlerde İmparator Claudius'a karşı çıkan ve gençleri birbirleriyle buluşturan rahip Valentine, genç âşıkların en yakın dostu olur. Bunu öğrenen İmparator, Valentine'i hapse attırır. Gardiyanın kör kızının iyileşmesine yardımcı olan papaz Valentine'in bu davranışı, İmparator Claudius'un kulağına gider. 14 Şubat günü saint yani papaz öldürülür. (M.S. 270) Öldüğü gün, Saint Valentine'in iyileşmesine yardımcı olduğuna dair, gardiyanın kızına yazdığı bir not bulunur. Notta Valentine, sevgililer arasındaki sevgiden, tutkudan söz etmiştir. Bundan böyle her 14 Şubat günü, Saint Valentine'i anmak için gayri meşru sevgililer tarafından kutlanır. Hristiyan Saint Valentine, gençlerin yanı sıra, çocuklar tarafından da çok sevilir. Bir bahaneyle mahkûm edilir. Mahkûmiyeti süresince, çocuklar çiçek demetleriyle beraber yazdıkları notları her gün cezaevi demirlerine asarlar. 14 Şubat'ta Valentine, ölüme mahkûm edilir. Ölümünden sonra her yıl 14 Şubat'ta insanlar sevgililerine çiçek ve çikolata ile sevgi mesajları iletirler. Çeşitli ülkelerdeki tarihçiler ise, 14 Şubat'ın sadece sevgililere mal edilmesine karşıdır. 5. asırda yaşamış bir rahip olan Saint Valentine'in bu günü bir bayram günü ilan ettiğini açıklarlar. "Valentine, Hristiyanlığa göre bir Roma azizidir. M.S. 269 yıllarında öldürüldüğü sanılmaktadır. Âşıkların Azizi olarak da bilinir. Valentine, her yıl 14 Şubat günü anılır, zamanla bu gün sevgililer gününe dönüşmüştür." (Oxford Dictionary of English)
Resulullah'ı övmek ibadettir
Sual: Mevlid okumak bid'at midir? CEVAP: Mezhepsizler, Resulullah efendimizi öven ve ondan şefaat isteyen Müslümanlara müşrik damgasını basıyorlar. Bunu açıkça söyleyemedikleri için, Mevlid'e bid'at diyorlar. Resulullah'ı övmek bid'at olmaz. Bu övgüden ancak Allahü teâlâyı sevmeyen rahatsız olur, çünkü Allahü teâlâ Onu övmektedir: (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] Erkek kadın karışık olmadan, çalgı, müzik ve başka haram karıştırmadan Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Ni'met-ül kübrâ, Hadika, M. Nasihat) MEVLİD OKUMAK Sual: İmam-ı Şa'rani ve İbni Abidin'in Mevlid okutmaya bid'at dediği doğru mu? CEVAP: Hayır. Onların bildirdikleri dine aykırı olarak yapılandır. İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Minarede yakılmak için yağ adamak batıldır. Seyyid Abdülkadir'e yağ adarlar da, minarenin doğu tarafına yakılır. Bundan daha çirkini de, minarelerde Mevlid okutmayı nezrederler. Hâlbuki bu Mevlid'e çalgı katıyorlar, şarkı ve oyun gibi şeyler karıştırıyorlar. (Redd-ül muhtar) Demek ki, o günkü Mevlidlerde de, bugünkü bazı Mevlidlerde olduğu gibi teganni ve uygunsuz şeyler varmış. Onun için bu iki büyük âlime isnat edilen yazılarda, Mevlid kötülenmiyor, haram işlenen Mevlid cemiyetleri kötüleniyor. Bugün de Mevlidlere bid'at karıştırılıyor. Kadın erkek beraber oturup dinliyorlar. Böyle Mevlid okumak uygun değil demek, mevlidin kendisi kötü anlamına gelmez. Mevlid, Resulullah efendimizi övmektir ve ibadettir. MEVLİD KANDİLİ İÇİN ORUÇ Sual: Mevlid kandili sebebiyle oruç tutmak isteyenin, hangi gün tutması gerekir? CEVAP: Mevlid kandili olan, 14 Şubat Pazartesi günü tutulabilir. Mevlid kandili, Peygamber efendimizin doğum günüdür. Peygamber efendimiz, pazartesi günü oruç tutardı. Sebebini sorduklarında, (Bugün dünyaya geldim. Şükür için oruç tutuyorum) buyurdu. (Müslim, Ebu Davud, İ. Ahmed) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Edebe riayet etmeyen hiç kimse, Allahü teâlânın sevgisine ve rızasına kavuşamaz, evliya da olamaz. Din büyüklerinin yolu, baştan sona edebdir. Edeb öğrenilmeden, ilim öğrenilmez. Feyzin kaynağı edebdir. Feyz, edebli olana gelir, edebsize gelmez. Din, edeb ve tevazu demektir. Edeb, giriş kapısıdır. Sonra tevazu gelir. Ahlak ve edeb, aklın dışarıdan görünüşüdür. Kişinin aklı, edebi kadardır. Edeb kendini kusurlu bilmektir, haddini bilmektir. En yüce ilim de, haddini bilmektir. ÜÇ EDEBİN ÖNEMİ 1- Allahü teâlâya karşı edebdir. Yani zahiri ve bâtını ile tamamen kulluk içinde olmalı. Allahü teâlânın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmalı. 2- Resulullah efendimize karşı edebdir. Bu da itikatta, iş ve hallerde Ona uymaktır. 3- Hocasına karşı edebdir. Çünkü Peygamber efendimize uymasına, hocası vasıta olmuştur. Bu bakımdan, hocasını hiçbir zaman unutmamalı. Allahü teâlâ, kendisine karşı yapılan günahları, isyanları tevbe edilince affediyor, ama Habibine karşı yapılanları affetmiyor. Peygamber efendimiz celis-i ilâhidir, yani Allahü teâlâ ile beraberdir. Vârisleri olan İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyükler de öyledir. Onları üzmek çok kötüdür, çok sakınmak lazımdır. Büyük zatlar, (Hocamdan yalnız edebim sayesinde istifade ettim) demişlerdir. Molla Abdullah isminde bir müderris, iki talebesiyle Silsile-i aliyye büyüklerinden Seyyid Tâhâ-yı Hakkarî hazretlerini ziyaret için Nehri'ye giderken, çayın başında oturdular. Molla Abdullah talebelerine, (Herkes orada büyük bir zatın olduğunu düşünüp, abdest alarak Nehri'ye gider. Ben bu âdeti bozup, abdest almadan gideceğim) dedi. Talebeleri, (Hocam, biz bu âdeti bozmayalım, abdest alıp da gidelim) dedilerse de, Molla Abdullah, (Bu dini bir hüküm müdür? Ben yapmam) dedi. Sonra, serinlemek için elini yüzünü yıkarken, bastonu suya düştü. Elini uzatıp almak isterken baston başına, yüzüne vurarak yüzünü gözünü kan içinde bıraktı, sonra baston kayboldu. O da böyle söylediğine pişman oldu. Yaralarını sarıp abdest aldı, Nehri'ye gitti. Seyyid Tâhâ hazretlerinin dergâhına girince, bastonu duvarda asılı gördü. Gözleri bastona takılıp kaldı. Seyyid Tâhâ hazretleri, (Ne oldu, bu baston size dayak mı attı da ona bakıyorsunuz?) buyurdu. Molla Abdullah yaptıklarına pişman olup, tevbe etti. O zatın talebelerinden olmakla şereflendi. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde Eshab-ı kiram için, (Allah onların hepsine de Cenneti vaat etti. Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdır) buyuruyor. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Eshab-ı kiramı sevmek, insanlar içinden beğenilmiş, seçilmiş olan bu çok kıymetli zatların hayatlarına imrenip onlar gibi olmaya özenmek, Allahü teâlânın en büyük nimetidir. Hadis-i şerifte, (Kişi sevdiği ile beraberdir) buyurulduğundan, onları sevenler, Cennette onlar ile beraberdir.) Peygamber efendimiz sohbete başladıkları zaman, Eshab-ı kiram sohbet sonuna kadar, saygısızlık olmasın diye oldukları şekilde kalırlardı. Mesela birinin eli başı hizasında ise öyle kalırdı. Kuşlar cansız şeylerin üzerine kondukları gibi, onların üzerine de konarlardı. O kadar edebliydiler ki, Resulullah efendimiz onlara bir şey sorsa, mesela (Ey Eshabım, müflis kimdir?) veya (Bugün günlerden nedir?) diye sorsa, (Allah'ın Resulü daha iyi bilir) derlerdi. Yani (Sen bilmiyorsun, biz sana öğretelim) şeklinde anlaşılmasın diye, Allah Resulüne bir şey öğretmiş durumuna düşmemek için, böyle cevap verirlerdi. Bir gün de Eshab-ı kiramdan beş altı kişi oturmuş, sohbet ediyorlardı. Peygamber efendimiz teşrif etti. Hazret-i Abbas da o konuşanların arasındaydı. Peygamber efendimiz biraz dinledikten sonra, (Amcacığım, benden kaç yaş büyüksün?) diye sordu. Hazret-i Abbas, (Yâ Resulallah, sizden üç yaş eskiyim) dedi. Edebsizlik olmasın diye, (Üç yaş büyüğüm) demedi. Bir gün Peygamber efendimiz, Eshab-ı kiramdan birine ceza verdi, (Onu hapsettim) buyurdu. Ona gidip, (Biraz önce Resulullah senin için, (Onu hapsettim) buyurdu) dediler. Yolda bunu duyunca olduğu gibi kaldı. Bir ayağı arkadaydı, diğer ayağının yanına koymadı, öyle kaldı. (Resulullah seni hapsetti ama sokağın ortasında değil, odaya hapsetti) dediklerinde, (Ben bu emri burada aldım. Bundan sonra atacağım her adım, emre muhalefet olur. Ölünceye kadar buradayım) cevabını verdi. Yerinden kıpırdatamadılar. Peygamber efendimize gelip, (Yâ Resulallah, ona hapis cezası verdiğinizi söyledik, fakat o bunu duyar duymaz, adımını attığı yerde kaldı, bir adım daha atmadı. Güneşin altında ortada öylece bekliyor) diye arz ettiler. Peygamber efendimiz sebebini sorunca, (Bundan sonra atacağı her adımın, size muhalefet olacağını söylüyor) dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, (Ben de onu affettim) buyurdu. İşte Eshab-ı kiram, Resulullah'ın her emrine böyle hassasiyet gösterirler, her zaman edebe riayet ederlerdi. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Doğrunun meydana çıkması için tartışmak faydalı değil mi? CEVAP: Hayır, tartışarak kimseyi ikna etmek mümkün olmaz. Ayrıca, hiçbir tartışma iki tarafı da memnun etmez. Bir taraf karşı tarafı yenerse, karşı taraf yenildiği için üzülür. Onun için, (Tartışma dostun dostluğunu azaltır, düşmanın düşmanlığını artırır) buyurmuşlardır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Münakaşa etmeyen ve kimseyi incitmeyen Müslüman Cennete girer.) [Tirmizi] (Konuşurken itiraz etmeyene veya haklı olduğu halde münakaşayı terk edene, Cennette bir köşk verilir.) [Taberani] (Haklı da olsa, münakaşayı terk etmeyen, hakiki imana kavuşamaz.) [İbni Ebi-d-dünya] (Allahü teâlâ mücadelede ısrar edeni sevmez.) [Buhari] (Mücadele ve münakaşayı terk edin, çünkü iki taraftan birisi yalancıdır. Neticede iki taraf da günaha girer.) [Ramuz] Sadece yalancı olan değil, haklı olan da, tartıştığı için günaha girmiş oluyor. Tartışmanın zararlarından bazılarını bildirelim: 1- Tartışma hasede yol açar: Tartışan, karşısındakinin, ilmine kıskançlık duyar, onu çekemez. Bu da hasede yol açar. Bir hadis-i şerif meali: (Hased, ateşin odunu yediği gibi, hasenatı [iyilikleri, sevabları] yer.) [İbni Mace] Tartışmanın galibi de, mağlubu da zarardadır. Mağlup olana, (Galip gelene maşallah) dense, galip geleni çekemez. Galip gelen de, kendini üstün görmeye başlar. (Falanca, bana ne numaralar çekti ama yemedim, pes demeye mecbur kaldı) der, kendini üstün görmeye çalışır. Bu ise felakettir. Bir hadis-i şerif meali: (Allahü teâlâ, kibirleneni alçaltır, tevazu edeni yükseltir.) [Taberani] 2- Hakkı küçük görmeye sebep olur: Tartışmacı, kendini üstün görme hastalığından kurtulamaz. Hep kendisinin hâkim olmasını, bir toplantıda hep kendisinin konuşmasını ister. (Gerçeklerin gizli kalmaması, ortaya çıkması için konuşuyorum) der. Karşı tarafın veya başkalarının bildirdiklerine önem vermez, haklı delillerini küçük görür. Bu da kibre yol açar. Bir hadis-i şerif meali: (Hakkı küçük görmek kibirdendir.) [İ.Gazali] 3- Kin tutmaya yol açar: Tartışmacının düşüncesi kabul görmezse karşısındakine kin besler. Bazen ömür boyu onu affetmez. Kin, imana da zarar verir. Bir hadis-i şerif meali: (Mümin kinci olmaz.) [İ. Gazali] 4- Zarara sevinmeye sebep olur: Tartışmacı, muhatabının yenilerek kötü duruma düşmesine sevinir. Hâlbuki sâlih kimse, kendisinin değil, karşı tarafın haklı çıkmasını ister. Bir hadis-i şerif meali: (Kendisi için istediğini, din kardeşi için istemeyen kâmil mümin olamaz.) [Buhari] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Tartışmanın diğer zararları
Tartışmanın zararlarını bildirmeye bugün de devam ediyoruz: 5- Övünmeye sebep olur: Tartışmacı, galip gelirse, kendini övmekten kurtaramaz. (Şu delilleri getirerek onu susturdum) diye kendini över. Hâlbuki, (Çirkin olan doğru, kişinin kendini övmesidir) denilmiştir. Allahü teâlâ da kendimizi övmekten bizi meneder. Bir âyet-i kerime meali: (Elbette Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.) [Lokman 18] Arkadaşını mağlup etmekle övünülen bir cemiyette, kardeşliğin tesisi mümkün olur mu? Övünmek, başkasını hakir, aşağı görmekten ileri gelir. Bir hadis-i şerif meali: (Din kardeşini hakir görmek, insana kötülük olarak yeter.) [Müslim] 6- Kusur araştırmaya sebep olur: Tartışmacı, karşıdakinin gizli kusurlarını araştırmaktan kendini alamaz. Nerede ne demiş diye araştırır. Hâlbuki Allahü teâlâ, başkalarının kusurlarını araştırmayı yasaklamıştır. Tartışmacı, onun bedenî kusurlarını ima ile de olsa söyler. Mesela gözlüklüyse, (Bu gerçekler gözlükle görülmez, gerçeği görmek için gözlük yetmez) diyerek onun, gözündeki kusurunu, bedenî kusurlarını ilmî noksanlığı için bir sebepmiş gibi gösterir. 7- Gıybete sebep olur: Tartışmacı, karşı tarafın sözlerini başkalarına anlatır. (O şöyle dedi, ben şöyle cevap verdim) diyerek kendini gıybetten kurtaramaz. Her ne kadar sözleri doğru olarak nakletse bile, maksadı onun âcizliğini göstermek olduğu için, o da bu konuşmalardan razı olmayacağına göre, sözleri gıybet olur. Hâlbuki gıybet felakettir. Bir hadis-i şerif meali: (Kıyamette, sevab defteri açılan bir kimse, "Ben şu ibadetleri yapmıştım, burada yazılı değil" der. "Onlar, silinip gıybet ettiklerinin defterlerine yazıldı" denir.) [İsfehani] 8- Nifaka, riyaya yol açar: Tartışmacı, görünüşte karşıdakine sevgi gösterir. O ise bu sevgisinin yalan olduğunu bilir. Bu, münafıklık alametidir. Tartışmacı başkalarının gözüne, gönlüne girebilmek için bazen demagojiye sapar. Halka yaranmak ve dille sevgi gösterip, kalben bir mümine buğzetmek riyadır. Riya ise felakettir. Bir hadis-i şerif meali: (Riya küçük şirktir.) [Taberani] 9- Hakkı kabul etmemeye sebep olur: Tartışmacının nefret ettiği şey, hakkın karşıdakinin ağzından çıkmasıdır. Hâlbuki hakkı kabul etmemek büyük felakettir. Bir hadis-i şerif meali: (Allahü teâlânın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmemek için inat gösterendir.) [Buhari] 10- İnada sebep olur: İnat, karşımızdakini aşağı görmeye, ondan nefret etmeye, ona düşmanlığa yol açar. Bir hadis-i şerif meali: (Din kardeşine itiraz etme, [üzücü] şaka yapma ve verdiğin sözden dönme!) [Tirmizi] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kur'an-ı kerimin korunması
Sual: Kur'an Allah kelamı olduğu için değişmedi. Peki, İncil, Tevrat ve diğer kitaplar niye değişti? CEVAP: Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimi koruyacağına dair söz vermiş, diğer kitaplar için böyle bir söz vermemiştir. Hâşâ Allahü teâlâ, sorguya çekilecek bir makam değildir. Kimsenin, (Kur'anı korudu da diğerlerini niye korumadı?) demeye hakkı yoktur. Kur'an-ı kerimin muhafaza edilmesinin diğer kitaplar gibi bozulmamasının bir sebebi de, Resulullah efendimiz son peygamber, dinimiz de son din olduğu içindir. İslamiyet'in hükümleri kıyamete kadar geçerlidir. Eski kitapların korunmamasının bir sebebi de, hükümler zamanla değişti. Değişip amel edilmeyen hükümleri korumak gerekmez. Değişen hükümlere birkaç örnek: 1- Eski kavimlerde uğursuzluk vardı. Müslümanlıkta bu kaldırıldı. Üç hadis-i şerif meali: (Müslümanlıkta uğursuzluk [bir şeyi kötüye yorumlamak] yoktur.) [M. Rabbani] (Uğursuz diye lüzumlu bir işi yapmayan Allah'a şirk koşmuş sayılır.) [İ. Ahmed] (Günler, Allah'ın günleridir. Kullar da Allah'ın kullarıdır.) [M. Rabbani] 2- Eski ümmetler, kalblerinden geçen düşüncelerden de sorumluydu. Bir günahı yapmaya karar verene, o günahı işlemese de günah yazılırdı. İslamiyet'te, iyi bir işi yapmaya niyet edip de yapılamazsa sevab verilir, ama yapılmayan kötü işler için günah yazılmaz. Hadis-i şerifte, (Kalbe gelen kötü şey, söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe affedilir) buyuruldu. (Berika) 3- Daha önceki dinlerde insan resmi ve heykeli yapmak günah değildi. Bunun için, İdris aleyhisselam semaya çıkarıldıktan sonra, sevenleri onun resimlerini, heykellerini yapıp yükseklere koydular. Karşılarında eğildiler, secde ettiler. İslamiyet bunları yasak etti. 4- Hazret-i Âdem'in çocukları, biri oğlan biri kız olmak üzere hep ikiz olurdu. İkizler evlenemezdi. Ötekilerle evlenebiliyordu. Daha sonra kız kardeşle evlenmek yasak edildi. 5- Diğer dinler, o bölgenin şartlarına uygun olarak, belli bir bölgeye, belli bir kavme gönderilmişken İslamiyet bütün dünyaya gönderildi. Kıyamete kadar başka din gönderilmeyecektir. Böyle cihanşümul bir dinin kitabının değişmesi elbette uygun olmazdı. Onun için Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimi muhafaza etti ve muhafaza ettiğini de duyurdu. İPEK MENDİL Sual: Ter silmek için, ipek mendil kullanmak caiz midir? CEVAP: Mekruh olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Zayıf kavle göre amel etmek
Sual: Kitaplarda, (Bir kavle göre caizdir, bu kavil zayıftır) deniyor. Bu ne demektir? CEVAP: İhtiyaç olunca o kaville amel edilir demektir. İhtiyaç olunca günümüzde zayıf kaville amel etmek, kuvvetli kaville amel etmek gibi sahih, hatta lazım olur. S. Ebediyye'den bir örnek verelim: Diş dolgusu olmayanın, dolgusu olan imama uyması hakkında, iki ayrı kavil vardır: Birinci kavle göre, dolgusu olmayan Hanefî'nin, dolgusu olan imama uyması sahih olmaz, çünkü bu imamın namazı Hanefî mezhebine göre sahih değildir. İkinci kavle göre, bu imam, Mâlikî mezhebini taklit ediyorsa, dolgusu olmayan Hanefî'nin, buna uyması sahih olur. İmam-ı Hinduvani böyle ictihad etmiştir. Dolgusu olan salih bir imamın Mâlikî mezhebini taklit etmediği bilinmedikçe, dolgusu olmayan Hanefîler de, bu imama uymalıdır. Bu ikinci kavil her ne kadar zayıf ise de, harac olduğu zaman zayıf kaville amel etmek lazımdır. Fitneye mani olmak için de zayıf kaville amel edileceği, Hadika'da da yazılıdır. İCTİHADA İHTİYAÇ VAR MI? Sual: Fen vasıtaları değişiyor. Karşılaştığımız yeni olaylar için yeni ictihadlar gerekmez mi? CEVAP: Bugün ibadette yeni bir olay olmadığı için ictihada ihtiyaç yoktur, çünkü Resulullah efendimiz, kıyamete kadar olacak her şeyin hükmünü bildirdi, mezhep imamları da bunları açıkladı. İbadetler ve diğer hükümler kıyamete kadar aynıdır. Mesela namaz 1400 yıl önce nasıl kılınıyorsa, kıyamete kadar aynıdır. Bunlarda değişiklik, ilave ve çıkarma olmaz. Bu hükümlerin günlük olaylara tatbiklerini ise, müctehid olmayan âlimler yapar. Her asırda gelecek olan müceddidler, bu işi yaparlar, ama ictihadla yeni hükümler çıkarmazlar, çünkü buna lüzum bırakılmamıştır. Hepsi açıklanmıştır. (Yeni olaylar için yeni ictihadlar yapılmalıdır) diyerek, dinde ilaveler, değişiklikler yapmak lazım olduğunu savunmak çok yanlış olur. KÖTÜ İSİMLERİ DEĞİŞTİRMEK Sual: İsminin anlamı çok kötü olan birisinin, nüfustan ismini değiştirmesi gerekir mi? CEVAP: Nüfustan değiştirmek gerekmez. Ailesi ve çevresi yeni isimle çağırırsa mesele kalmaz. Zamanla herkes alışır ve daha sonra nüfus kaydından da kolayca değiştirilebilir. Hazret-i Âişe validemiz (Resulullah, çirkin isimleri değiştirirdi) buyurdu. (Tirmizi) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Selam verince bazıları almıyor. Selam almak farz değil mi? CEVAP: Evet, selam almak farzdır. Selamı mazeretsiz almamak haramdır. Bütün nafile ibadetler, selam almanın yanında, denizde damla bile olamaz. Farzın önemini düşünerek, selamlaşmayı büyük bir nimet bilmelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâya yemin ederim ki, mümin olmadıkça Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de, mümin olamazsınız. Size, bir amel bildireyim de, onunla birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayın!) [Müslim] Sual: İşlemeli seccadede namaz kılmak mekruh olur mu? CEVAP: İşlemesinden dolayı değil de, üstünde resimler, şekiller olup da, zihni meşgul ederse, o zaman mekruh olur. Bunun için, sade olmalı veya zihni meşgul eden şekiller varsa, ters çevirip kılmalı. Sual: Erkeklere dokunmak, haram olduğu için, haram işleyerek farz yapılmayacağına göre, kadınların hac farzını terk etmeleri mi gerekir? CEVAP: Haram işleyerek farz yapılmaz demek, farzı haram işlemeden yapmalı demektir. Yoksa farzı terk etmeli demek değildir. Eğer kadınlar, haram işlemeden hac yapma imkânı bulamazsa, (Ben hacca gitmeden ölürsem, yerime vekil gönderin) diye vasiyet etmelidir. Sual: Bazen, ikindi namazını kılacağım zaman, abdest sıkışıklığı oluyor. O haliyle kılsam, namazım mekruh olacak. Yeniden abdest alsam, bu sefer de kerahet vakti girecek. Bu durumda nasıl davranmam daha uygun olur? CEVAP: İkindiyi, özürsüz kerahet vaktine bırakmak, tahrimen mekruhtur. Abdest sıkıştırması özürdür. Yani, vakit geçirmeden abdesti tazeleyip, namazı kılmalı, sıkışık abdestle kılmamalı. Vaktin çıkma tehlikesi gibi bir durum varsa, ancak o zaman sıkışık abdestle namaz kılınır. Sual: Bir kimse, (Hastam iyi olursa, Allah rızası için oruç tutacağım) dese, kaç gün olduğunu söylemese hastası iyi olunca kaç gün oruç tutması lâzımdır? CEVAP: Üç gün oruç tutar. Sual: Namaz kılmakta olan kimse, kendisini çağırana veya içeriye girmek için izin isteyene, namazda olduğunu anlatmak için Elhamdülillah veya Sübhanallah dese veya açıktan sesli okumaya başlasa namazı bozulur mu? CEVAP: Bozulmaz. Sual: Kâfire muska yazmak caiz olur mu? CEVAP: Muskanın faydasına inansa bile, kâfire âyet-i kerimeyle, mübarek isimlerle muska yazmak caiz olmaz. Haram olur. (Fetava-i fıkhiyye) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Güneş, herkese ısı, ışık veriyor. İnsanlar da ondan istifade edip hayat buluyor. Böyle iken yani bütün dünya güneşten faydalandığı halde, (Benim sayemde ısınıyorsunuz, sizi ben aydınlatıyorum) demiyor. Büyükler de böyledir. Bütün dünyaya feyz saçtıkları halde, (Bu aciz, bu fakir, biz hiçiz) derler. Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadındaki Müslümanlar olarak, Güneş'i tanıdık. Şah-ı Nakşibend gibi, İmam-ı Rabbani gibi, Mevlana Halid-i Bağdadi gibi güneşleri tanıdık. İman dahil her şeyimizi bu büyüklere borçluyuz. Onları tanımasaydık, hâlimiz ne olurdu? Diğer insanlardan beter olurduk. Peygamber efendimiz, (Salihlerin anıldığı yere rahmet iner) buyuruyor. Bu rahmetten, kabı çok açık olan çok alır, az açık olan az alır, ama kabı ters olan hiç alamaz. Rahmetin, feyzin gelmesi insanın elinde değildir. FEYZİN GELMESİ Feyz, güneşin ışığı gibidir, her tarafa ışık saçar. O büyüklerden mutlaka feyz gelir, bunu alıp almamak ise insanın elindedir. Hatta feyz göğüs hizasına kadar gelir, ama almak için bazı şartlar vardır: 1- Feyzin geldiğine inanmak, 2- Feyzin geldiği zatın büyüklüğüne inanmak, 3- Feyzin geldiği zatı sevmek yani onun bildirdiklerine uymak, itaat etmek, 4- Farzları yapmak, haramlardan sakınmak, 5- O zata karşı çok saygılı ve edebli olmak. Bu en önemlisi ve zor olanıdır, çünkü (Hiçbir bî-edeb, vâsıl-ı ilallah olamaz) buyuruluyor. Yani, edebe riayet etmeyen, Cenab-ı Hakk'ın rızasına kavuşamaz, Allah dostu olamaz. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Cenab-ı Hakk'a kavuşturacak her çeşit ibadet, her çeşit kemâlat üstünde, ilk sırada sohbet gelir, ama şartı ağırdır. O da edebe riayettir. Zerre kadar edeb dışına çıkılırsa istifade edilemez) buyuruyor. EMRE UYMAK VE EDEB Edeb ikidir: Birincisi haddini bilmek, ikincisi emre uymak, söz dinlemektir. Büyüklerimiz, (El emr-ü fevkal edeb) buyuruyor. Yani emre uymak, edebi gözetmekten önce gelir, çünkü emre uymak edeblerin en üstünüdür. Büyüklerin yolunun esası edebdir. Yaptıklarımız çok iyi ve faydalı işler olabilir, fakat bunlar edeple yapılmamışsa bir işe yaramaz, faydası yoktur. Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Bu yolun esası, başı, ortası, sonu edebdir) buyurmuştur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (Allah'ın sevgisini, rızasını kazanmak istiyorsanız, önce onun kullarının sevgisini, rızasını kazanın!) ve (İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmiş olamaz) buyuruyor. Yani, eğer birisi bize bir iyilik eder, biz de teşekkür etmezsek, Rabbimize şükretmiş olamayız. Bize gelen nimete vesile olan kişiye teşekkür etmedikçe, o nimet için yapacağımız şükrü Allahü teâlâ kabul etmez. İlk teşekkür edeceğimiz, anne babamızdır, çünkü dünyaya gelmemize vesile olan, her türlü meşakkate katlanıp bizi büyüten, bize dinimizi ilk öğreten onlardır. Onlara teşekkür etmek demek, gönüllerini hoş tutmak, dinimize uygun emirlerine itaat etmek, onlara elimizden gelen her iyiliği yapmaktır. Ana babaya karşı gelinmez. Dinimize uygun olmayan emirleri de başka bir bahaneyle, uygun bir şekilde yapılmaz. Yani yine de onların kalbi incitilmez. Anne ve babanın duası reddedilmez. Bunların rızasını, duasını almayan, başkasının duasıyla kurtulamaz. Peygamber efendimiz, (Ana babasının duasını almayan, Allah'ın rızasına kavuşamaz) buyuruyor. İkinci teşekkür edeceğimiz, bize iş verendir, maddi rızkımıza sebep olandır. Bize iş verene de karşı gelinmez. Bize ekmek parası verene karşı gelmek uygun olmaz. Rızkı asıl veren Allahü teâlâdır. Günah işlemek ve rızkımıza vesile olana teşekkür etmemek, rızkımızın daralmasına sebep olur. Üçüncü ve asıl teşekkür edeceğimiz, bize dinimizi öğreten hocanın hakkıdır. Bu cami hocası demek değildir. Bu teşekkür, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin hakkıdır. Her birinden Allahü teâlâ razı olsun! Elimizden geldiği kadar dua ve tesbihat yaparak ruhlarına göndermek, onların gıyabında her hususta onlara teşekkür etmek zorundayız. Hazret-i Ali, (Bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum) buyuruyor. Bir harf, bir mesele öğretene 40 yıl köle olunursa, dinin tamamını öğretene ömür boyu köle olmak bile az gelir. Bu dünyada Allahü teâlânın bir kuluna en büyük nimeti, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mübarek bir rehberi, sevgili bir dostunu ona tanıtmasıdır. İmanımızı, ihlasımızı, her şeyi onlara borçluyuz. Her şeyin hakkı ödenebilse de, bize dinimizi öğreten hocanın hakkı ödenmez, çünkü Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında peygamber neyse, talebesi arasında âlim odur) buyuruyor. Bu büyük zatlara teşekkür etmek, onların söylediklerine kıymet vermekle olur. Onları sevmekle, yollarında gitmekle olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Bir şey yiyip içerken, yanımızda olanlara da, vermek gerekir mi? CEVAP: Birisi bir şey yiyip içerken, yanındakilere de vermesi iyi olur. Buna, göz hakkı denir. Vermesi şart değildir, ancak yanımızda insanlar varken, (Siz de buyurun) dememek mürüvvete aykırıdır. Bunun için atalarımız, (Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar) demişlerdir. Ya onların yanında yememeli veya yeniyorsa, onlara da ikram etmelidir. HUŞÛ NEDİR? Sual: Namazı huşûyla kılmak ne demektir? CEVAP: Huşu, Allahü teâlâdan korkmak demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Namazları cemaatle, huşû ve hudû ile kılmalı, çünkü insanı iki cihanda felaketlerden, sıkıntılardan kurtaracak, ancak huşû ile kılınan namazdır. İki âyet-i kerime meali: (Namazlarını huşû ile [Kalbleri Allah korkusuyla dolu, tadil-i erkâna uyarak] kılan müminler, muhakkak felah buldu. [Kurtuluşa erdi, zafere kavuştu.]) [Müminun 1, 2] (1/85) Namazın kusursuz olması, farzlarını, vaciblerini, sünnetlerini ve müstehablarını yerine getirmekle olur. Namazda huşû, yani her uzvun tevazu göstermesi, bu dört şeyi yapmaktır. Kalbin hudûu, yani Allah korkusu da yine bunları tam yapmakla olur. (Kalb hazır olmazsa, namaz da olmaz) hadis-i şerifi, kalbin, yukarıda bildirilen dört şeyin yapılmasında hazır olması, uyanık olması demektir. Yani bunların hepsinin yapılmasında gevşeklik olmamasına dikkat etmektir. (1/305) Namazın kabul olmasının şartı, haramlardan sakınmak, huşû ve takva ile kılmak ve malayaniyi terk etmektir. (Miftah-ul-Cennet) Takva, bütün uzuvlarını haramdan ve mekruhtan korumaktır. Malayaniyi terk, dünya ve ahirete yaramayan işi terk etmek demektir. DUA EDERKEN Sual: Duaya el kaldırırken, bazı imamlar, iki eli aynı anda kaldırıyor, bazılarıysa, önce sağ eli, sonra sol eli kaldırıyorlar. Hangisi doğrudur? CEVAP: İki eli aynı anda kaldırmalıdır. NAMAZI KAÇIRMAMALI Sual: İşlerimizin hayırla neticelenmesi için ne yapmak gerekir? CEVAP: Namaza mâni olan işte, hayır olmadığını iyi bilmek gerekir. Şu üç şeye çok sıkı sarılmalı: 1- Namazları vaktinde kılmak, 2- Haramlardan sakınmak, 3- Helâl kazanmak. Bu üç şeye mâni olan her şeyi terk etmelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: (Namaz, zekât ve oruç gibi ibadetleri, "uyduruk din"e yani hadislere veya mezheplere göre değil Kur'ana göre yerine getirmelidir) diyenler oluyor. Hadisler ve mezhepler Kur'ana aykırı mıdır? CEVAP: Mezhepsizler, (İslam'a göre ibadet edelim) diyorlardı. Bunlar da, (Kur'ana göre ibadet edelim) dediklerine göre, mezhepsizlerin başka kolu oluyor. Bu kasıtlı bir reform ve çok cahilce bir tekliftir. (Ülkeyi kanunlara, tüzüklere, yönetmeliklere göre değil, sadece Anayasaya göre idare etmeli) demekten daha yanlıştır. Her şey Anayasa'da olmaz, Anayasa kanunlara havale eder. Kur'an-ı kerimde namazın farzlarını, namazı bozan şeyleri, namazın rekâtlarını bile bulamayız. Zekâtın farzını, kaçta kaç verileceğini, uşrun ne oranda verileceğini, Kur'an-ı kerimde bulamayız. Namazın, zekâtın, orucun farzlarını, orucu bozanları Kur'an-ı kerimde bulamayız. Bunları Peygamber efendimiz bildirmiştir. Peygamber efendimizin bildirdiklerini de, mezhep imamlarımız açıklamıştır. Onun için namaz, oruç ve zekât gibi ibadetler ancak mezheplere göre uygulanır. Kur'an-ı kerime hatta hadis-i şeriflerden kendi anladığımıza göre bile uygulayamayız. Resulullah efendimizin bildirdiklerine ve mezheplere uyduruk din denmesi de, çok çirkin bir iftiradır. Kur'an-ı kerimde, (Resulüme uyun) buyuruluyor. Resulullah'a uymamak Kur'an-ı kerime yani Allahü teâlâya uymamak olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Bazı kibirli kişiler çıkacak, "Allah Kur'anda bildirilenden başka bir şeyi haram kılmadı" diyecek. Yemin ederim ki, benim emrettiğim, yasakladığım, koyduğum hükümler de vardır. Bunların sayısı Kur'andaki hükümlerden daha çoktur.) [Ebu Davud] (Kur'andan başka delil kabul etmem diyenler çıkacaktır.) [Ebu Davud] (Hadisi bırak, Kur'ana bak diyerek bana inanmayanlar çıkacaktır.) [Ebu Ya'la] (Yalnız Kur'andaki helal ve haramı kabul ederim diyenler çıkacaktır. İyi bilin ki, Peygamberin haram kılması, Allah'ın haram kılması gibidir.) [Tirmizi, Darimi] (Cebrail aleyhisselam, Kur'an gibi, açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi] (Bana Kur'anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed] İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki: (Bize yalnız Kur'andan söyle) diyen birine, İmran bin Husayn hazretleri, (Ey ahmak! Mesela Kur'anda, namazların kaç rekât olduğunu bulabilir misin?) buyurdu. Hazret-i Ömer de, (Farzların seferde kaç rekât kılındığını Kur'anda bulamadık) diyene, (Allahü teâlâ bize Resulullah'ı gönderdi. Kur'anda bulamadığımızı Ondan gördüğümüz gibi yaparız. O, seferde 4 rekâtlı farzları 2 kılardı) buyurdu. (Mizan-ül-kübra) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: İtikadda, İmam-ı Matüridi veya İmam-ı Eş'ari'den birine tabi olmak şart mıdır?? CEVAP: Evet, şarttır. Ehl-i sünnet itikadını bu iki âlim bildirmiştir. Bunlara tâbi olmayan bid'at ehli olup, doğru yoldan ayrılmış olur. İbni Hacer-i Heytemi hazretleri buyuruyor ki: Ehl-i sünnetin söz birliğiyle bildirdiği itikada uymayan bid'at sahibidir. Bunu, İmam-ı Eş'ari ve İmam-ı Matüridi ile bunların yolunda olan âlimler bildirdiler. (Feth-ul-cevad) İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki: Bid'at sahibi demek, Ehl-i sünnete aykırı inanışı olan kimse demektir. Dinin beğenmediği bir şeyi meydana çıkarmak bid'attir. (Fetava-yı hadisiyye) Şâfiî âlimlerinden Ahmed Şihabüddin Mısri buyuruyor ki: Ebül-Hasan Eş'ari'nin veya Ebu Mansur Matüridi'nin bildirdiklerinden ayrılan kimse sünni değildir. Bu iki imam, Resulullah'ın ve Eshabının yolundadır. (Kenz-ür-ragıbin haşiyesi) EŞ'ARİ VE CEBRİYE Sual: İmam-ı Eş'ari'nin insanın iradesiyle ilgili bildirdikleri, Cebriye'ye yakın mıdır? CEVAP: Yakın olanları vardır, fakat yakın olmak, Cebriye olmak demek değildir. Cebriye bâtıl fırkadır. İmam-ı Eş'ari ise, Ehl-i sünnetin iki itikad imamından biridir. İmam-ı Maturidi'nin bildirdiğiyle, arasında söyleyiş farkı vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bir işin yapılması başkadır, iyi veya kötülüğünün yapılması başkadır. O halde, işin iyi veya kötü olması için de, kuvvetin ayrıca tesiri lazımdır. İnsanların kudretini Allahü teâlâ yarattığı gibi, bu kudretin tesir etmesini de Allahü teâlâ yaratmaktadır. Bunun için, kulun kudreti de tesir eder. İmam-ı Eş'ari'nin bildirdiklerini, Cebriye'den ayıran şey, Cebriye mezhebinde, (Bir insan bir işi yaptı demek mecazdır. Yani o istekli işi yalnız Allahü teâlâ yapmıştır. O insanın eliyle yapmıştır. İnsanda kudret yoktur) derler. İmam-ı Eş'ari ise, (İşi yapan, hakikatte insandır. Ancak, insanın isteğiyle değil, Allahü teâlânın istemesiyle yapmıştır) diyor. Ehl-i sünnetten, İmam-ı Eş'ari'den başkaları, kulun kudreti, yaptığı istekli işe tesir eder diyor. İmam-ı Eş'ari ise, kudreti ancak, işin yaratılmasına sebep olup, yaratılmasında tesiri olmaz diyor ki, her ikisine göre de, işi insan yaptı demek doğru olur. Ehl-i sünnet, Cebriye'den, böylece ayrılmış olur. Cebriye mezhebinin, insanın istekli işlerini yaptığını kabul etmemesi, (İşi insan yaptı demek mecazdır) demesi küfürdür. (1/289) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: S. Ebediyye kitabında anlayamadığım yerleri, maddeler halinde bildiriyorum: 1- Mâlikî'yi taklit anlatılırken, (Yıkamadık yer kaldığını bir ay sonra bile hatırlayınca, yalnız orayı hemen yıkar. Hemen yıkamazsa, guslü bâtıl olur) deniyor. Peki hemen yıkarsa, abdesti ve guslü sahih olduğu gibi, bir ay boyu kıldığı namazlar da mı sahih oluyor? CEVAP: Evet. Hemen yıkamazsa, Mâlikî'de abdesti ve guslü bâtıl olacağı için, bu abdest veya gusülle kılacağı namazlar sahih olmaz, ama bilmeden kıldığı namazlar sahih olur. 2- (İmam, unutarak abdestsiz kıldırmışsa, namazdan sonra hatırlarsa, o cemaatten ulaşabildiklerine haber verir. Haber alan iade eder, alamayan affolur. Bir kavilde de imamın cemaate haber vermesi lâzım değildir) deniyor. Haber vermediklerinin, abdestsiz imamla kıldıkları namaz nasıl sahih oluyor? CEVAP: Kasıt olmadığı için sahih oluyor. 3- (İki elinin ve iki ayağının yıkaması farz olan yerleri kesik olanın, yüzü de yaraysa, teyemmüm edemeyeceğinden abdestsiz kılar ve namazı iade etmez) deniyor. Abdestsiz kılmak yerine, hiç kılmasa ne fark eder? CEVAP: Namaz kılmaz diyen âlimler de olmuşsa da, kılabilenin kılması lazımdır. 4- (Teyemmüm ederek namaz kıldıktan sonra suyu gören kimse namazını iade etmez) deniyor. Su geldiğine göre, mazereti kalmıyor, abdest alıp niye namazı iade etmiyor? CEVAP: O an su bulunmadığı için, dinî bir mazeretle teyemmüm edilerek namaz kılınmış oluyor. Dinimizin bildirdiği sebeplerle kılındığı için tekrar kılınması gerekmiyor. 5- (Elbisenin veya vücudun bir yerine necaset gelse, bu yeri bulamasa, zannettiği yeri yıkasa temiz olur. Namazdan sonra necis yer meydana çıksa, namazı iade etmez) deniyor. Yanlış yerin yıkandığı meydana çıkıp, necis yer belli olduğuna göre, necasetle kılınan namazı niye iade etmiyor? CEVAP: Dinimizin bir kaidesidir bu. Niye böyle kural kondu denmez. Kasten necis elbiseyle namaz kılmıyor. Necaseti temizlediğini zannederek kılıyor. Bu hareketi, namazın iade edilmesini gerektirmiyor. 6- (Elbisesinde necaset olup da bilmese namaz sahih olur. Necaseti namazdan sonra görse, kaza etmek lâzım gelmez) deniyor. Necaseti gördüğü halde, namazı niye kaza etmiyor? CEVAP: Resulullah efendimiz, namaz içinde nalınını çıkarıp, (Cebrail aleyhisselam, nalının kirli olduğunu haber verdi) buyurdu ve namazı kaza etmedi. Bunu esas alan müctehid âlimler, namazı kaza etmek gerekmediğini bildirdiler. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: S. Ebediyye kitabında, anlayamadığım aşağıdaki hususları da açıklayabilir misiniz? 1- (Kıbleyi araştırır, karar verdiği cihete doğru kılar. Sonradan, yanlış olduğunu anlarsa, namazı iade etmez) deniyor. Kıbleye karşı namaz kılmak farz olduğuna göre, farz terk edilerek kılınan namaz niye iade edilmiyor? CEVAP: Kıbleyi araştırmakla, dinin emrine uyulmuş oluyor. Dinin emrine uyulunca, kıbleden başka yöne doğru da kılınmış olsa, namaz sahih oluyor. 2- (Gerekli araştırmayı yaptıktan sonra, Müslüman diye zekât verdiği kimse kâfir çıksa veya fakir sanarak zekât verdiği kimse, zengin çıksa bunlara verilen zekâtı iade etmez) deniyor. Zengine ve kâfire verilen zekât nasıl caiz oluyor? CEVAP: Gerekli araştırmayı yapıyor. Fakir ve Müslüman olduğuna kanaat getirdikten sonra zekât veriyor. Araştırma yapması, onu tekrar zekât vermekten kurtarıyor. Bunun gibi, Tergib-üs-salât kitabında, (İmam, gayrimüslim olduğunu söylerse, arkasında yıllarca kılınan namazları kaza etmek gerekmez) deniyor, çünkü dinimiz zahire bakıyor. Kalblerdekini yalnız Allahü teâlâ bilir. Adamın gayrimüslim olduğunu niye bilemedin diye sorguya çekmiyor. NAMAZDA YANLIŞ OKUMAK Sual: (Sünnet olan bir şeyde, yanlış okuyanın namazı bozulmaz) deniyor, doğru mu? Mesela, (Sübhâne Rabbiyel azîm) derken, manayı bozacak şekilde yanlış okursak, namaz bozulur mu? CEVAP: Sünnet olan bir şeyde de, yanlış okumakla namaz bozulur. Mesela Arapçada üç Z harfi vardır. Birincisi kalın Zı, ikincisi ince okunan Ze, üçüncüsü Zal'dır. Bunların üçü ayrı ayrı söylenir. Rükû tesbihinde, Zı ile azıym denir ki, Rabbim büyüktür demektir. Eğer ince Ze ile azim denilirse, Rabbim benim düşmanımdır demek olur ve namaz bozulur. (Redd-ül muhtar) VEKÂLETEN NİKÂH TAZELEMEK Sual: Evli olan karı kocanın, ikisinin de vekâletini alan kişi, onlar yokken nasıl nikâh tazeler? CEVAP: Nikâh tazelemek, yeniden nikâh kıymak demektir. Vekil, nikâhları tazelenecek karı kocayı tanıyan, iki erkek Müslüman şahit yanında, (Vekili olduğum filan kadını, vekili olduğum filan kimseye tezvic ettim) derse, nikâhları tazelenmiş, yani yeniden nikâhları kıyılmış olur. RABBENÂ ÂTİNÂ Sual: Namazda, Salli Bârik'lerden sonra, Rabbenâ âtinâ'yı dua olarak okurken, Bi-rahmetike yâ erhamerrâhimîn'i eklemek gerekir mi? CEVAP: Gerekmez, fakat dua olarak okunduğu için eklenmesinin de mahzuru olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Duayı izinsiz okuyana Allahü teâlâ sevab verir, ama izinli okuyana hem sevab verir, hem de okuduğu dua tesirli olur. İmam-ı Rabbani hazretleri, talebeleriyle, uzak bir yere giderken, gece bir handa kaldılar. "Bu gece bir bela hâsıl olacak. (Bismillâhillezî lâ-yedurru me'asmihî şey'ün fil-erdı velâ fissemâi ve hüves-semî'ul'alîm) duasını üç defa okuyun" buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Sadece bir odada, bir talebenin eşyaları yandı. İmam-ı Rabbani hazretleri onu çağırıp, (Niye senin eşyaların yandı? Sen bu duayı okumadın mı?) diye sordu. O da, (Hayır, okumadım efendim, arkadaşlar bana söylemeyi unutmuşlar) dedi. O talebe okuyamadığı için yangından zarar gördü. Duayı izinsiz olarak okuyanlara sevab olur, ama yangından ve diğer belalardan kurtaracağına bir garanti verilemez. İzinli ve emirli olunca, Allahü teâlâ okuyanlara tesirini de yaratır. Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zâlimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, bu duayı üç defa okumalı. Bu duanın okunması için büyüklerimizin de izinleri ve emirleri var. Zaten kitaplarda, vekilin asıl gibi olduğu bildiriliyor. Vekilin icraatları da, aslın icraatları olmuş oluyor. Yani duaları emirle okuyan, o büyük zatın vekili olarak okumuş oluyor. Sanki onlar okumuş gibi tesirli oluyor. Bundan dolayı da himmet ve berekete sebep oluyor. Hatm-i tehlil yani yetmiş bin kelime-i tevhid okumak da çok kıymetlidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânan hazretleri bir kabrin yanından geçerken, kabirde günahkâr bir kadının ateşler içerisinde olduğunu görür. İlerleyemez, öyle kalır. (Ruhuna hatm-i tehlil sevabı bağışlayacağım, imanı varsa inşallah affolur) buyurur. (Ya Rabbi! Nezdimde okunmuş yetmiş bin kelime-i tevhid var. Bunu senin rızan için bu hatun kuluna hediye ettim. Bu kulunu affet!) diye dua eder. O ateş, o azap gider ve orası Cennet bahçesi olur. Yetmiş bin kelime-i tevhid, Allah rızası için bir ölünün ruhuna ve hattâ hayatta olan birinin ruhuna gönderilirse, Allahü teâlâ o ana kadar işlemiş olduğu bütün günahları silip atıyor. Yetmiş bin kelime-i tevhid okumak, bizatihi insanın kendisine de fayda verir. Kabirde karşısına çıkar, imdadına yetişir. İmanlı olana yetmiş bin kelime-i tevhid hediye edilince, Allahü teâlâ kabir azabını kaldırıyor. Ne büyük müjde bu! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Âhir zamandayız. İman zaafa uğradıkça, Allah korkusu azaldıkça, insanlar çok bozuk yollara giriyorlar. Bu asrın bir felaketi de, sihir ve büyünün çok revaçta olmasıdır. İman gidince kalb boş kalmaz, yerine mutlaka bir şeyler dolar. Bunun için de sihirle, büyüyle meşgul oluyorlar. Tabiî Allahü teâlânın takdiri ne ise o olur. Takdir etmezse hiçbir şey olmaz, ama tedbir almak gerekir, çünkü tedbir almak dinin emridir. Büyüklerimizin kitaplarında bu tedbirler, ilaçlar yazılıdır. Sihri, büyüyü önleyici çok ilaç vardır. Bu ilaçların şu ikisinden daha iyisi yoktur: Birincisi, Âyât-ı hırz denilen koruyucu âyetlerdir. Peygamber efendimiz, (Yâ Resulallah, cinlerden çok sıkıntı çekiyorum, beni perişan ediyorlar) diyen bir sahabiye, bu âyetleri okumasını bildirmiştir. Bu âyetler toplanıp bir araya getirilmiştir. Kitaplardaki tarife göre, bir hafta veya kırk gün sabah güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra ihlâsla okunursa, Allahü teâlânın izniyle bir şey kalmaz. İkincisi, Silsile-i aliyye büyüklerinin isimlerini okumak ve onların yüzü suyu hürmetine Allahü teâlâdan istemek gerekir. Bu büyük zatlar, bir sarayın kapısıdır. Kurtulmak için saraya kapısından girmek gerekir. Burası muhafaza altındadır, insanı Cennete götürür. Bu büyük zatların her biri bir sarayın kapısıdır, bu kapılardan biri çalınırsa içeri girilir. Yeter ki edeble ve ihlâsla o kapıya yaklaşılsın. Murada kavuşmak, sıkıntıdan kurtulmak, ticaret yapmak, başarılı olmak ve huzur içinde yaşamak isteyen, bu iki ilaca çok iyi sarılmalı. Çünkü zamanın zulmeti pek fazla ortalığı sarmış, huzursuzluk, sıkıntı, her eve girmiş durumdadır. Kirli hava benim evime girmesin dense de bu mümkün değildir, çünkü hava her yere girer. Mübarek bir zata, (Efendim, sohbette bulunmak çok iyi oluyor, çok istifade ediyoruz, fakat dışarı çıktıktan bir müddet sonra o güzellikten bir şey kalmıyor. Bunun sebebi nedir acaba?) diye sorarlar. O zat da, (Kirli hava o kadar çok ki, her yeri dolduruyor. Buna zamanın zulmeti derler) buyurur. Bu zulmetten kurtulmak için, mümkünse büyüklerle beraber olmaya, kitaplarını, hayatlarını okumaya çalışmalı. Çoluk çocukla Allahü teâlânın emir ve yasaklarından konuşmaya gayret etmeli. Peygamber efendimiz, (Her şeyin bir şifası vardır, kalbin şifası zikrullahtır) buyuruyor. Zikrullah, Allahü teâlâyı anmak veya Onu hatırlatan şeylerden bahsetmek demektir... > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İmam-ı a'zamın hadis bilgisi
Sual: İmam-ı azam için, (Ebu Hanife'nin hadis bilgisi zayıftır) deniyor. Bunların maksadı nedir? CEVAP: Hadis ilmini bilmeyen, fıkıh ilmini nasıl bilir ki? Bunlar birbirine bağlı ilimlerdir. Fıkıh âlimi, diğer ilimlerle beraber, hadis-i şerifleri de iyi bilen zattır. Mevlana Muhammed Abdülcelil hazretleri buyuruyor ki: "İmam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleri vera ve takva sahibiydi, hadis nakledebilmesi için çok ağır şartlar koymuştu. Bundan dolayı az hadis rivayet etmesi, ancak onu övmeye sebeptir. Yüz binlerce suali, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden delil getirerek cevaplandırabilmek, bir benzeri, bir örneği olmadan, nevi şahsına münhasır, yeni bir mezhep ortaya koymak, İmam-ı a'zamın tefsir ve hadis ilimlerindeki ihtisasını açıkça göstermektedir. İmam-ı Zehebi buyuruyor ki: İmam-ı a'zam hadis âlimiydi. Dört bin âlimden hadis öğrendi. Bunlardan üç yüzü Tâbiin'in hadis âlimiydi. Şâfiî âlimlerinden İmam-ı Şârânî buyuruyor ki: İmam-ı a'zamın müsnedlerinden üçünü inceledim. Hepsi, Tâbiîn'in meşhur âlimlerinden rivayet edilmiştir. Yine Şâfiî âlimlerinden İbni Hacer-i Mekkî hazretleri buyuruyor ki: Büyük hadis âlimi Ameş, İmam-ı a'zamdan birçok mesele sordu. İmam-ı a'zam, suallerinin her biri için hadis-i şerifler okuyarak cevap verdi. Ameş, İmam-ı a'zamın hadis ilmindeki derin bilgisini görünce, (Ey fıkıh âlimleri! Sizler uzman tabip, biz hadis âlimleri ise eczacı gibiyiz. Hadisleri ve bunları rivayet edenleri biz söyleriz. Bizim söylediklerimizin mânâlarını siz anlarsınız) dedi. Yine Ubeydullah bin Amr, büyük hadis âlimi Ameş'in yanındaydı. Birisi gelip, bir şey sordu. Ameş bunun cevabını düşünmeye başladı. O esnada, İmam-ı a'zam geldi. Ameş, bu suali İmam'a sorup cevabını istedi. İmam-ı a'zam, hemen cevap verdi. Ameş, bu cevaba hayran olup, (Yâ İmam! Bunu hangi hadisten çıkardın?) dedi. İmam-ı a'zam bir hadis-i şerif okudu. (Bunu senden işitmiştim) dedi. Mezhepsizlerin Selef-i sâlihîne olan düşmanlıkları ve müctehid imamlara ve hele bunların en önde olanı, İmam-ı a'zam hazretlerine olan hasetleri, kalblerini kör ve vicdanlarını yok etmiş olacak ki, bu İslam âlimlerinin güzelliklerini, üstünlüklerini inkâr ediyorlar. Bu iftiraları, ancak din düşmanı olan mutaassıp kimseler söyleyebilir. Onların bu taassupları ise, İmam-ı a'zamın üstünlüğüne şahit olmaktadır, çünkü noksan olanların kötülemeleri, âlimlerin üstünlüğünü gösterir." (Seyf-ül-mukallidin) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Evla, farz demek değildir
Sual: Fıkıh kitaplarında, (Kaçırılan namazları kaza etmek, nafile kılmaktan iyi ise de, beş vaktin sünnetleriyle kuşluk, tesbih, teheccüt gibi nafile namazları kılmak kaza kılmaktan evlâdır) deniyor. Lazımdır, farzdır denmiyor. Şu halde sünnetleri ve nafileleri kılmayıp kaza kılmak da caiz iken, nasıl, (Sünnet yerine kaza kılmak caiz değil) denebiliyor? CEVAP: Evet, zıttır. Şu evlâdır yani daha iyidir demek, öteki de caizdir demektir. Yani önce kaza kılmak caizdir. Üstelik buradaki, kaçırılan namazdır, terk edilen namaz değildir. Yani sünnetleri kılarken kazaya da niyet etmek, bu hükme dâhil değildir. Kaçırılan namaza faite denir. Namazı elde olmadan mesela uyuyarak veya unutarak fevt etmek [kaçırmak] günah değildir. Mesela sabah namazının farzı uyanamayıp kaçsa, bu namazı kaza etmeden kuşluk namazını kılmak günah olmaz. Yani kuşluk namazını kılacak kadar, kazaya kalan sabah namazını geciktirmek günah olmaz, çünkü kazaya kasten bırakılmadı. Bir özürle kazaya kaldığı için kuşluk namazını kılana kadar kazasını geciktirmek günah olmuyor. Eğer hep kuşluk namazı kılarak, öğleye kadar sabah kaza edilmezse, haram işlenmiş olur, ama hiç kuşluk kılmamak haram veya mekruh olmaz. (Kazadan önce, sünnet ve nafile kılmalı) diyenler, terk edilen namazla faite yani bir özürle kaçırılan namazın hükmünü aynı sanmalarından dolayı bu büyük yanlışlığa düşüyorlar. Bir insan kuşluk, evvabin, teheccüt gibi nafileleri ömründe hiç kılmasa sorguya çekilmez, ama bir farzı terk etse haram olur, kazasını geciktirmesi de günahtır. Nafileyle farzı aynı sanmak, hele nafileyi farzdan daha önemli bilmek çok büyük yanlıştır. (Nafile kılmak, kaçırılan kazaları kılmaktan evlâdır) ifadesinden (Kazayı kılma da, nafile kıl) hükmü çıkarılamaz. Orada, evlâdır deniyor, farz, vacib, sünnet denmiyor. Sırf bu evlâ için, (Sünnetler terk edilmez) diyen cahiller var. Bir başka husus da, sünnetleri kılarken kazaya da niyet edilince sünnetlerin terk edilmediğinin vesikası www.dinimizislam.com sitesinde vardır. İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Farzın yanında nafileler deniz yanında damla bile değildir) buyuruyor. Damladır demiyor, (Damla bile değildir) buyuruyor. Damla olsa bile, bir damla için denizi feda etmenin ahmaklık, farza önem vermemenin ise küfür olduğu kitaplarda yazılıdır. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ "Farz ibadetle bana yaklaşıldığı gibi, hiçbir şeyle yaklaşılamaz" buyurdu.) [Buhari] (Kaza namazı varken, kılınan nafile namaz kabul olmaz.) [Dürret-ül-fâhire, Fütuh-ul-gayb] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kitaplara yapılan hileler
Sual: İzahlı Mülteka Tercümesi'nde, (Diş dolgusunu çıkarmak mümkün olmayınca, dolgunun üstünden geçen suyla iktifa edilirse, gusül sahih olur) deniyor. Mülteka muteber değil mi? CEVAP: Mülteka elbette muteberdir, ama bu kitapta böyle bir ifade yoktur. Tercümesine ilave edilmiştir. İzahlı yerine ilaveli dense, daha isabetli olurdu. Mülteka kitabı yazıldığı zaman, dolgu diye bir şey yoktu. Bu bakımdan kitabın orijinalinde, dolgudan hiç bahsedilmez, bahsedilmesi de mümkün değildir. Kitabın müellifi İbrahim Halebî hazretleri, 1549'da vefat etmiştir. Tercüme eden, bunu kendisi ilave etmiştir. Dipnota yapılan bu ilave, asla muteber değildir. Bu ilaveli tercümeyi delil sayan, orijinaline ilave eden kadar suça ortak olur. Bazısı da, Mülteka'da böyle bir şey var diyerek delil olarak gösteriyor. Hatta bin yıl önceki Mebsut'tan bile, diş kaplaması hakkında delil gösterenler türemişti. Hâlbuki 200 yıl önce dolgu ve kaplama diye bir şey yoktu. Böyle söylemek, 100 yıl önce bilgisayar vardı demek gibi yanlıştır. Bu çeşit hilelere birkaç örnek daha verelim: 1- Fetava-yı Hindiyye'nin, (Dişinde kovuk bulunup içerisinde, dişlerinin arasında yemek kalırsa veya burnunda ıslak kir bulunursa, gusül sahih olur. Kir, ıslak değil kuru ise, altına su geçirmeyeceği için gusül sahih olmaz) ifadesindeki, (Kir ıslak değil kuru ise, altına su geçirmeyeceği için gusül sahih olmaz) kısmını kasten çıkarıp, diş dolgusu gusle mani değil diyen ilim sahtekârları da çıkmıştır. 2- İzmirli İsmail Hakkı, camileri kiliseye benzetmek için, sandalye, koltuk, müzik aletleri konmasını ve Türkçe namaz kılınmasını isteyen reformcu heyetten biriydi. Bu reformcu, Siyer-i kebir şerhinde olmayan ifadeyi var gibi göstererek, (Diş dolgusu gusle mani olmaz) yalanını savurmuştur. Merhum hocamız, bu reformcunun yaptığı bu çirkin işi, (İlimde sahtekârlık) olarak bildirmiştir. (İslâm Ahlakı) 3- İttihatçı mason şeyhülislam Musa Kâzım, Mecmua-i cedide'nin ikinci baskısına, birinci baskıda bulunmayan, (Diş dolgusu gusle mani olmaz) ifadesini ilave etmiştir. Şimdiki cahiller de bunu mehaz göstermektedir. (Diş dolgusu gusle mani olmaz. Dolgusu olanın Maliki'yi veya Şafii'yi taklit etmesi gerekmez) diyenler, delil göstermek yerine, şahsi yorum yapıyorlar. (Niye olmasın, bana göre bal gibi olur) diyorlar. Yahut yukarıda olduğu gibi, hile yapıyorlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Aşka geçici heves, sevgiye gerçek duygu denebilir mi? CEVAP: Sevgiyle aşk aynı şeydir. Sevgi, gönlün zevk aldığı şeye meyletmesi demektir. Kuvvetli sevgiye aşk denir. Sevgi, hiçbir karşılık beklemeden sevgiliye tâbi olmak, Ona itaat etmek, Onun her işini güzel, her eziyetini, her iyilikten daha tatlı görmek ve Onun [Allah'ın] dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmektir. Buna, hubb-i fillah buğd-i fillah da denir. Allah için olan sevgi değerlidir. Nefsin şehvani, hayvani arzularına, geçici hevese yanlış olarak sevgi veya aşk deniyor. Kavram karışıklığına sebebiyet veriliyor. Heves rezalettir, sevgi fazilettir. Heves uyutmaz, sevgi unutmaz. Heves aklı mantığı altüst eder, sevgi akılla hedefe gider. Heves tuzak kurar, sevgide işler aşikâr. Heves gafilce işlere girişir, sevgi kutsal menzile erişir. Heves sıkça oynaş değiştirir, sevgi ayırmaz, birleştirir. Heves iffeti giderir, sevgi iffet içinde erir. Heves uyuşturur, gizli buluşturur; sevgi şehveti yatıştırır. Heves güveni sarsar ve kandırır, sevgi itimat kazandırır. Heves çiçek koklar, doyar başka arar; sevgi çiçeği sular, büyütür, adam yapar. Heves geçer yalan olur, sokar yılan olur; sevgi gerçek olur, arar bulur, tehlikeden korur. Heves kısa sürer, sevgi ömür boyu gider. Heves aldatır, bunaltır; sevgi rahatlatır. Heves nefret saçar, sevgi kucak açar. Heves doymaz bir açtır, sevgi derde ilaçtır. Heves riyakârdır, pastır; sevgi ihlâstır. Heves ezer geçer, yeni av seçer; sevgi onu muhafaza eder, onunla gider. Heves kısa vade der, sevginin hedefi sonsuza gider. Heves geçicidir, seçicidir; sevgi kalıcıdır, gönül alıcıdır. Heves kudurur, vurur; sevgi akıllı durur. Heves sultanı köle, sevgi ise köleyi sultan eder. Hazret-i Züleyha, sevgisi uğruna, bütün servetini feda etti. Yusuf'u gördüm diyene altınlar saçtı. Hazret-i Yusuf'la evlenince yanına gitmedi. (Rabbimin sevgisi bana yeter!) dedi. Gerçek aşka kavuşmuştu. Allahü teâlâ da Resulünü çok seviyor, yani ona âşık olmuş ve (Ey Resulüm, İbrahim peygamberi halil [dost], seni ise habib [sevilen, mâşuk] edindim) demiş, Mevlitte de, (Habibim, sana âşık oldum) ifadesi geçiyor. Bu aşk ne işe benzer? Sönmez güneşe benzer, Aşkı olmayan gönül, Kırılmaz taşa benzer. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Vacib ne demektir, vacibler nelerdir? CEVAP: Vacib, yapılması farz gibi kesin olan, fakat Kur'an-ı kerimdeki delili farz kadar açık olmayan emirlere denir. Vacibin hükmü farz gibidir. Vacibi terk etmek, tahrimen mekruhtur. İbadetlerdeki vaciblerden bazıları şunlardır: 1- Adağı yerine getirmek, 2- Başlanan nafile namazı tamamlamak, 3- Vitri kılmak ve kunut duasını okumak, 4- Namazda bir farzdan bir farza geçmek, mesela kıyamdan rükûa giderken ve secdeden kıyama kalkarken geçişi geciktirmemek, 5- Esselamü aleyküm ve rahmetullah diyerek namazdan çıkmak, 6- Farzların iki rekâtında ve diğe r namazların her rekâtında Fatiha okumak, 7-Fasid olan yani bozulan sünnet ve nafile namazları iade etmek, 8- İlk iki rekâtta Fatiha okumak, 9-Fatiha'yı zamm-ı sureden önce okumak, 10- Namazda son oturuşta Ettehıyyatü'yü okumak, 11- Namazda birinci oturuşta oturmak ve Ettehıyyatü'yü okuyunca beklemeyip kalkmak, 12- Bayram namazlarını kılmak ve kurban bayramında, Arefe günü sabah namazından, dördüncü günün ikindi namazına kadar, farzlardan sonra teşrik tekbirini okumak, 13- Cemaatle kılınan namazda imama tâbi olmak, 14- Namazda zamm-ı sure okumak, 15- Nisaba malik olan için fıtra vermek ve kurban kesmek, 16- Rükûda üç kere Sübhanallah diyecek kadar durmak, 17- Rükûdan kıyama doğrulunca ve iki secde arasında doğrulup oturunca, bir kere Sübhanallah diyecek kadar durmak, 18- Gerektiğinde secde-i sehv yapmak, 19- Secdeleri birbiri arkasından yapmak, 20- Sesli okunacak yerde sesli, sessiz okunacak yerde sessiz okumak, 21- Tadil-i erkâna riayet etmek, 22- Tahrimen mekruhu terk etmek, 23- Tilavet secdesi yapmak. GUSLEDERKEN Sual: Guslederken konuşmak sakıncalı mıdır? CEVAP: Guslederken konuşmamak sünnettir. İhtiyaç yokken konuşmamalıdır. CÜNÜBÜN YİYİP İÇMESİ Sual: Cünüp olanın, elini ve ağzını yıkamadan yiyip içmesi caiz midir? CEVAP: Tenzihen mekruhtur. Yıkadıktan sonra yiyip içmesi mekruh olmaz, fakat mecbur kalmadıkça cünüpken yiyip içmemelidir. ÖLÜMÜN FAYDASI Sual: S. Ebediyye'de, (Kâfirlere de ölüm faydalıdır) deniyor. Kâfire ölümün ne faydası olur ki? CEVAP: Kâfir, yaşadığı müddetçe küfrüne devam eder, her aldığı nefes de azabını arttırır. Ölüm, kâfirin küfrünün devam etmesine ve azabının artmasına mani olur. 90 yıl yaşamış bir kâfirle 40 yıl yaşamış kâfirin küfrü ve azabı eşit olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Herakliyüs küfrü tercih etti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Eshab-ı kiramdan Hazret-i Dıhye, Resulullah'ın İslam'a davet eden mektubunu Şam'daki Rum kayseri Herakliyüs'e getirdi. Herakliyüs, bir gün önce, Mekke'den Şam'a gelen ve henüz Müslüman olmamış olan Ebu Süfyan'ı sarayına çağırıp sordu: - Medine'de birisinin peygamberlik iddia ettiğini işittim. Bu zat, şehrin ileri gelenlerinden midir? - Hayır, değildir, öksüz ve yetim birisidir. - Ondan önce, başkası da böyle iddiada bulundu mu? - Hayır, böyle bir iddiada bulunan olmadı. - Dedeleri arasında, melik ve emîr olanlar var mıdır? - Hayır, yoktur. - Kendisine tâbi olanlar zengin midir, fakir ve âciz kimseler midir? - Genelde fakir ve aciz kimselerdir. - Çalışmaları ilerliyor mu? Sayıları artıyor mu? - Evet, sayıları artıyor. - Savaşlarında galip oluyor mu? - Evet, galip oluyor. - Dinine girdikten sonra ayrılanlar oluyor mu? - Ölüyorlar da dinlerinden ayrılmıyorlar. - Sözünde durmadığı, yalan söylediği oluyor mu? - Hayır. Hiç yalan söylemediği için kendisine Muhammed-ül-emin denirdi, fakat şimdi peygamberim diye yalan söylüyor. Bir de bir gecede Kudüs'e ve göklere gidip geldiği yalanını söyledi. - Bu sözlerinin hepsi, Onun gerçek peygamber olduğunu gösteriyor. Herakliyüs, mektupta bildirilenlere iman ettiğini hazret-i Dıhye'ye bildirdi. (Fakat iman ettiğimi millete bildirmekten korkuyorum. Bu mektubu falanca rahibe götür. O, çok şey bilir. Onun da iman edeceğini sanıyorum) dedi. Rahip, Resulullah'tan gelen mektubu okuyunca, hemen iman etti. Oradakilere de iman etmelerini söyleyince kendisini öldürdüler. Hazret-i Dıhye, Herakliyüs'e gelip olanları bildirince, (Beni de öldüreceklerini bildiğim için, iman ettiğimi açıklamadım) dedi. Resulullah'a mektup gönderip iman ettiğini bildirdi. Resulullah'a Herakliyüs'ün mektubu gelince, (Yalan söylüyor. Hristiyanlıktan ayrılmadı!) buyurdu. Herakliyüs, daha sonra ileri gelenleri toplayıp, mektubu okuttu. Kendisinin Medine'de çıkan peygambere iman ettiğini açıkladı. Hepsi karşı çıkınca, onlardan özür diledi. (Maksadım, dinimize olan bağlılığınızın kuvvetini anlamaktı) dedi. Bu sözü işitince, hepsi kendisine secde ettiler, razı olduklarını bildirdiler. Saltanatını kaçırmamak için, küfrü imana tercih etti. Müslümanlarla savaşmak için, Mute denilen yere ordu gönderdi. Burada çok Müslüman şehid edildi. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir gün evliya bir zatın dergâhına yağız bir genç gelir. Sert şekilde der ki: - Bu dergâh ne iş yapar? Mübarek zat, gülümseyerek der ki: - Sizi bizi Müslüman yapar. - Yahu biz Müslüman değil miyiz? - Hâşâ elbette hepimiz Müslümanız, ama yetmiş üç türlü Müslümanlık var. Bu dergâh, İslamiyet'in doğrusunu öğretiyor, Ehl-i sünnet yolunu gösteriyor. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını yayıyor. Bu büyüklerin sevgisini veriyor. İnsanların bozuk itikatlarını düzeltip, onları Resulullah efendimize götürüyor. - İyi de öteki gruplar da aynı şeyi söylüyor. Hepsi de, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia ediyor. Hangisinin doğru olduğunu nereden bileceğiz? Onlarla sizin aranızdaki fark nedir? - Onlar, (Bize gel, biz seni kurtarırız) diyorlar. Biz ise, (Gel, beraber Ehl-i sünnet âlimlerine gidelim, onlar sizi de bizi de kurtarır) diyoruz. İşin özünü anlayan genç, (Tamam şimdi oldu) der. Bundan sonra dergâhtan ayrılmaz, bütün hayatını bu hizmetlere verir. Başkalarından önce kendimizi kurtarmaya uğraşmalıyız, sonra da, insanları kurtaracak olan İmam-ı Gazali, Abdülkadir-i Geylani, İmam-ı Rabbani, Halid-i Bağdadi hazretleri gibi büyüklere onları havale etmeye çalışmalıyız. Hiçbir zaman, (Gel bize tâbi ol, sizi ancak biz kurtarırız) gibi bir iddiada bulunmamalıyız. Sadece büyüklerin yolunu anlatmaya gayret etmeliyiz. (O büyüklerin kitapları, nasihatleri işte burada, onları okuyarak beraber kurtulalım, yoksa bizim sizden bir farkımız yok) demeliyiz. Maksadımız, yol levhası olmaktır. Levhanın maddi değeri önemli değil, ama gösterdiği istikamet çok önemlidir. Büyüklerin, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunu gösteren levha çok kıymetlidir. Bu istikamete giden ve o büyüklere uyan, Cennete girer. Ehl-i sünnet âlimleri, istirahatlerini, zevklerini terk ettiler. Gece gündüz çalıştılar. Kitaplar yazdılar, nasihat ettiler. İnsanlar, akın akın onlara geldiler. Kitaplarını okuyup hidayete kavuştular. İslam âlimlerini tanıyan ve yollarında olan seçilmiş kimselere her şey verilmiştir. Ne kadar şükredilse azdır. Allahü teâlâ, büyük zatlara tâbi olan kimseyi, hayvan değil insan, kâfir değil Müslüman, bid'at ehli değil Ehl-i sünnet olarak yaratmıştır. Ayrıca Ehl-i sünnetin içinde de İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların yolunu tanımayı nasip etmiş, verilmedik bir şey bırakmamıştır. Bize ihsan edilen bu nimetlere şükredip o yolda ilerlemeye çalışmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Çok sıkıntıları olan bir Müslümanın, yine de şükretmesi gerekir mi? CEVAP: Müslüman olmak en büyük nimete sahip olmak demektir. Bu nimete ne kadar şükretsek azdır. Müslüman olan, nimetler içindedir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki: (Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, bitiremezsiniz.) [Nahl 18] Allahü teâlâ, (Rahmetim gazabımı aştı) buyuruyor. (Deylemi) Bu bakımdan, her işte müminin kârı çok olur. Birkaç örnek verelim: 1- Günahlar bire bir yazılırken, sevablar en az bire on yazılır. Bire yedi yüze kadar çıkar, hatta daha da fazla karşılık verilir. Bir âyet-i kerime meali: (Bir iyilik yapana on katı sevab verilir. Bir kötülük ise ancak misliyle [bire bir] cezalandırılır. Kimseye haksızlık yapılmaz) [Enam 160] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (İyilik yapmak isteyip de yapamayana, Allahü teâlâ, tam iyilik etmiş gibi sevab yazar. Eğer o iyiliği yaparsa on, yediyüz misli ve çok daha fazla sevab yazar. Eğer kötülüğe niyet eder de yapmazsa, tam bir sevab yazar. O kötülüğü yaparsa, sadece bir günah yazar.) [Buhari] 2- İyilik yapmaya imkânı olmayan bir mümin samimi olarak, (Şu dağ altın olsa da, herkese dağıtsam) diye düşünse sanki dağıtmış gibi sevaba kavuşur, ama imkânım olsa şöyle hırsızlık ederdim, şöyle günah işlerdim diye düşünse, o günahları işlemedikçe günah yazılmaz. Hatta günah işlemeye karar verip sonra Allah rızası için vazgeçse, sevab da alır. 3- Mümin hastalanıp ibadet edemez hâle gelince, ona yine lütuflar yağmaya başlar. Hastayken doğru dürüst yapamadığı amellere daha çok sevab kazanır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Mümin, hastalanıp ibadet edemeyince, Allahü teâlâ, günahları yazan soldaki meleğe, "Onun günahlarını yazma" emri verir. Sevabları yazan sağdaki meleğe de, "Ona sıhhatliyken yaptığı amellere verilen sevabların en güzelini yaz, ben onun durumunu bilirim ve onu ben bu hâle getirdim" buyurur.) [İbni Asakir] 4- İnsanların amellerini yazan ikişer melek, her sabah akşam değişir. Eğer kul sabah ve günün sonunda iyi iş işlemişse, aradaki günahlara bakılmadan affedilir. Bu ne büyük bir ihsandır! Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Melekler, insanların amel defterlerini götürdükleri zaman, başında ve sonunda iyi iş yazılı ise, gün ortasında yapılanları ona bağışlarlar.) [Ebu Ya'la] Ne mutlu mümine ki, nimet içinde yüzmektedir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sayılmayan nimetlere bugün de devam ediyoruz. 5- Sevab veya günah yazılırken de melekler mümine lütufta bulunur. Mümin, birkaç günah işler, sağdaki âmir olan melek soldakine günahları yazdırmaz, (Biraz bekle, belki bir iyilik) işler der. Kul bir iyilik işleyince, şimdi yazalım der. Bir iyiliğe on sevab verilir. O kişi üç günah işlemişse, 10'dan 3'ü çıkar, geriye 7 sevab yazılır. Bir hadis-i şerif meali: (Sağdaki melek, soldaki meleğin âmiridir. Kul, bir iyilik yapınca, on sevab yazar. Kötülük yapınca, sağdaki melek, soldaki meleğe, bekle der. O da, 6 saat bekler. Eğer kul istiğfar ederse, hiç günah yazmaz. İstiğfar etmezse, tek bir günah yazar.) [Taberani, Beyheki] 6- Dört rekâtlık namazda yanılıp üç mü, dört mü kıldım diye şüphelenince, üç kabul eder, bir rekât daha kılar. Secde-i sehv eder. Peygamber efendimiz, böyle yapan kimse için, (Eğer beş rekât kılmışsa, melekler bir rekât daha ekleyip o namazı altı rekât olarak yazarlar) buyuruyor. (Müslim) Bir rekât fazla kıldığı namaz boşa gitmiyor, yanına bir daha eklenerek iki rekât namaz olarak takdim ediliyor. Hep böyle, müminin lehine hareket edilmektedir. Bir kimse Allah'a bir adım yaklaşırsa Allahü teâlâ ona on adım yaklaşıyor. Hep nimet içindeyiz. 7- Allah dostlarını, sadece seven bile kurtulur. Silsile-i aliyye büyüklerinden, Kâbe-yi şerifi görünce, (Yâ Rabbi, bizi seveni dostun yap) diye dua edenler oldu ve bu duaları kabul oldu. Demek ki, bu büyükleri seven kurtulur. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Dini sual sormakla dört kişi sevabda ortaktır: Sual soran, cevap veren, dinleyen ve bunları sevenler.) [Ebu Nuaym] Gazetede, maillerde bunları okuyanlar, radyoda ise dinleyenler de sevaba ortak olur. Bir de, bir kimse gazete alamıyordur yahut bilgisayarı, maili yoktur, okuyamıyordur. Radyoyu o saatte dinleyemiyordur, fakat (Gazete alsaydım veya bilgisayarım olsaydı da, bu sual ve cevapları okusaydım) yahut radyoda konuşulurken (O saatte müsait olsaydım da dinleseydim) diyordur. Böyle diyenler de, diğerleri gibi sevaba kavuşur. Mesela, Osman Ünlü hoca konuşuyor, bir mazeretle dinleyemeyen biri, (Ne iyi, suallere nakle uygun cevap veriliyor, Osman hocadan ve ona bu imkânı verenlerden Allah razı olsun) derse, yine sevaba ortak olur. 8- Yatağa abdestli giren, ölürse şehit olur. Namaza kalkmak yahut ertesi gün faydalı işler yapmak niyetiyle uyuyanın uykusu ibadet olur. İki hadis-i şerif meali: (Âlimlerin uykusu ibadettir.) [İ. Gazali] (Oruçlunun uykusu ibadettir.) [Deylemi] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sayılamayan nimetlere bugün de devam ediyoruz. 9- Ramazan ayına kavuşmak büyük nimettir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ, ramazanın ilk gecesi, müminlere rahmet eder. Rahmetle baktığı kuluna da artık hiç azap etmez. Ramazanın son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder) [Beyheki] (Allahü teâlânın sıfatları da ebedî olduğu için, razı olması, affetmesi de ebedîdir. Bir defa rahmetle bakarsa, bir defa affederse, artık ona hiç azap etmez.) 10- Camiye giren bile nimete kavuşuyor. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Camiye giren, o andan itibaren namazda sayılır.) [İbni Ebi Şeybe] 11- Cuma günü ölen bile kurtulur. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Cuma günü ölen mümin, şehid olur ve kabir azabından kurtulur.) [Ebu Nuaym] 12- Ömründe bir kere günahtan sakınan, sonunda Cennete gider. Bir hadis-i şerif meali: (Ömründe bir kere Allah'ı anan veya Ondan korkan Mümin, Cehennemden çıkar.) [Tirmizi] 13- İman eden kâfirin, kâfirken yaptığı iyilikler boşa gitmediği gibi, yaptığı bütün günahları da affolur, hatta sevaba çevrilir. Bir âyet-i kerime meali: (Allahü teâlâ, kâfirken tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin seyyiatını hasenata [günahlarını sevablara] çevirir. Allah çok affedici ve çok merhamet sahibidir.) [Furkan 70] Allahü teâlâ, (Affettiğim kimseyi artık asla kınamam) buyuruyor. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur.) [İbni Mace] 14- Rabbimizin affetmediği günah yoktur. Bir âyet-i kerime meali: (De ki, ey çok günah işlemekle haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden [bizi affetmez diye] ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah, [iman ehlinin] bütün günahlarını hiç şüphesiz affeder. Elbette O, sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.) [Zümer 53] 15- Allahü teâlâ, âhirette bile, yapılan cömertlikten veya başka iyilikten dolayı kulunu affeder. Mahşer günü bir tek sevabı kalan mümin, bunu tek sevaba ihtiyacı olan başka mümine bağışlayınca Allahü teâlâ, ikisini de Cennete koyar. Cehennemden sorgu için çıkarılan bir kimseye, (Haydi tekrar Cehenneme) dendiği zaman, o mümin, ayağındaki zincirlerle koşarak Cehenneme gider. Cehenneme gidilirken koşulur mu diye sorulduğu zaman, (Dünyada ne başımıza gelmişse, söz dinlememekten ileri gelmiştir, bari burada söz dinleyeyim diye koşuyorum) der. Bu söz Allahü teâlânın hoşuna gider ve onu Cennete götürün buyurur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Camide yalnız kılınan namazın sevabı, evde cemaatle kılınanın sevabından daha fazla mıdır? CEVAP: Hayır. Evde de cemaatle kılınsa camide yalnız kılanın sevabından çok fazladır. Buhari'de bildirilen hadis-i şerifte, cemaatle kılınan namazın sevabı, yalnız kılınandan 25 ve başka rivayette 27 kat fazla olduğu bildirilmektedir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan daha çok sevabdır. İki kişiyle birlikte kılınan namaz da, bir kişiyle kılınandan daha çok sevabdır. Cemaat ne kadar çok olursa, sevabı daha çok olur.) [Tirmizi] Camide kılmanın ise, ayrı bir sevabı vardır. Yani camide namaz kılmak, evde kılmaktan daha sevabdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Evde kılınan namaza bir sevab, mahalle mescidinde yirmi beş sevab, cuma namazı kılınan büyük camide beş yüz sevab, Mescid-i Aksa'da beş bin sevab, Medine'deki bu mescidimde elli bin sevab, Mescid-i haramda [Kâbe'de] yüz bin sevab vardır.) [İbni Mace] Evde de cemaatle kılınsa, yalnız kılmaktan 27 derece fazla sevab alınır. Bir hadis-i şerif meali: (Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan 27 derece daha faziletlidir.) [Buhari] AYNAYA BAK Sual: (Dön de aynaya bak) sözü mânâsızdır deniyor. Bu söz uygun değil midir? CEVAP: Uygundur. Nasıl, (Gözümden düştün) denilince, (Gözümüze çıktın, oradan düştün) demekle alakası yoksa, bunun da normal aynaya bakmakla alakası yoktur, mecazdır. Bu söz, genel olarak, (Olur mu üç kulak, dön de aynaya bak) şeklinde, kendi hatalarını görmeyip başkalarını eleştiren insanları ikaz için söylenir. Üç kulak tabirinde kuvvetli bir mecaz var. İki kulağı olduğu halde üç kulağım var diyerek gerçeklere açıkça aykırı konuşanlar uyarılıyor. Yine mecaz anlamda, madalyonun ters tarafı veya ters yüzü deyimi vardır. Madalyonun ters yüzü deyimi, genelde çok iyi gibi görünen bir durumun, bir de kötü tarafı olduğunu, olaylara tek taraflı bakmamak gerektiğini vurgulamak için kullanılır. RABBENÂ LEKEL HAMD Sual: (Rabbenâ lekel hamd) yerine (Rabbenâ ve lekel hamd) demek caiz midir? CEVAP: Caizse de, (Rabbenâ lekel hamd) demek daha uygundur. MİSVAK KULLANIRKEN Sual: Misvak nasıl kullanılır? CEVAP: Yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı doğru veya enine de sürülebilir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Dini yayınlarda fon müziği olarak kullanılan ney, diğer çalgılardan farklı mıdır? CEVAP: Farklı değildir. Ney de diğer çalgılar gibidir. Çalgı ve diğer günahları ibadete karıştırmak daha büyük günah olur. Tasavvuf müziğinin dinde yeri yoktur. Tabiin'in büyüklerinden Hazret-i Nafi anlatır: Sahabeden Abdullah bin Ömer'le beraber gidiyorduk. Ney sesi işittik. Kulaklarını parmaklarıyla kapadı. Oradan hızla uzaklaştık. (Ney sesi daha işitiliyor mu?) dedi. (Hayır, işitilmiyor) dedim. Parmaklarını kulaklarından ayırdı. (Resulullah da böyle yapmıştı) dedi. Ben o zaman çocuktum. Çocuğa günah olmayacağı için, ona da kulaklarını kapat dememiştir. Hazret-i Nafi, (Abdullah bin Ömer takvası sebebiyle kulaklarını kapattı) denmemesi için çocuk olduğunu özellikle bildirdi. (Eşiat-ül-lemeat) ÖDÜNÇ VERİRKEN Sual: Altının gramı 35 lira olduğu zaman, birisine ödünç para verirken 350 lira verip, (Eline geçtiği zaman 10 gram altın verirsin) demek faiz olur mu? CEVAP: İmam-ı Ebu Yusuf'a göre caiz ise de, şöyle yapmak daha uygun olur: Ödünç alacak olan kimse, borç verecek olana 10 gram altını 350 liraya satar. Parayı aldıktan sonra sattığı 10 gram altını borç verenden ödünç alır. Böylece 350 lirayı almış ve 10 gram altın borçlanmış olur. Sual: 24 ayar altının bir gramının fiyatı 40 lira iken, bir arkadaş 400 lira ödünç istese, 400 lirayla 24 ayar altından 10 gram alınabilse, arkadaşa 400 lirayı verip, ödediğin zaman 10 gram 24 ayar altın alabilecek para istiyorum dense, bir yıl sonra altının fiyatı iki misline çıksa, borç ödenirken 10 gram altın veya o kadar altın alabilecek kadar para verilse, faiz olur mu? CEVAP: Faiz olmaz, caiz olur, çünkü 10 gram altın verildi, 10 gram altın isteniyor. Yahut o değerde para veya mal isteniyor. Altının değeri düşüp çıkabilir. Önemli olan, borç ödenirken, verilen miktardan fazla istememektir. Sual: 5 kilo altını, 4 kilo altın ve 50 liraya veresiye satmak caiz midir? CEVAP: Bir kısmı kâğıt para olsa da, altını altınla veresiye satmak caiz değildir. Hepsini kâğıt parayla veresiye satmak caizdir. FATİHA'YI GİZLİ OKURSA Sual: İmam, Fatiha'yı açıktan okuyacakken, yanılıp gizli okusa, sonra hatırlarsa ne yapar? CEVAP: Fatiha'yı tekrar okumaz. Zamm-ı sureyi açıktan okur. Bir âyeti veya daha fazla âyeti gizli okursa, onu açıktan tamamlar. Tamamını tekrarlamaz. Gizli okuması gereken yerde, imam Fatiha'nın çoğunu açıktan okursa kalanını gizli olarak tamamlar. Namazın sonunda da secde-i sehv yapar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allah dostlarını seviyorum diyenin, sevgisinde samimiyse, onlara itaat etmesi gerekir. Hocasının sevdiklerini sevmesi, sevmediklerini sevmemesi gerekir. Hocasını sevenleri sever, sevmeyenleri de sevmez. Yani hocasında fani olur, çünkü böyle büyük bir zatın sevgisine ulaşan, Resulullah efendimize kadar bütün büyüklerin sevgisine kavuşur. Bir şeye kavuşan, her şeye kavuşur. Ama her şeye kavuşmak isteyen, her yere bağlanmaya çalışan, hiçbir şeye kavuşamaz. Bir kimse, birine, (Seni çok seviyorum, sana âşığım, senin için ölüyorum) diyebilir, ama sözünde doğruysa, bunu ispat etmesi gerekir. Bu, üç şekilde ispat edilir: 1- Sevdiğini sevenleri sevmesi, sevmeyenleri sevmemesi; sevdiğinin sevdiklerini sevmesi, sevmediklerini sevmemesi gerekir. Buna hubb-i fillah, buğd-i fillah denir. Eğer onun sevdiklerini sevmiyor, sevmediklerini seviyorsa sevgisinde samimi değildir. 2- Seven, sevdiğinin hem sevincine, hem derdine ortak olmalı. Dertleri neyse çaresini aramalı. 3- Onun gıyabında dua etmeli ve onun aleyhinde konuşulmasına fırsat vermemeli. İşte bütün bunlar sevginin alametidir. Bu üç maddeyi uygulayanın sevgisi artar. Bir Allah dostunun, (Ben seni sevdim) sözüne kavuşmak için, eskiden tekkelerde otuz sene, kırk sene çile çekerlermiş. Çünkü Allahü teâlânın sevgili bir kulu, (Seni sevdim) derse, Resulullah efendimize kadar bu yolun bütün büyükleriyle, Allahü teâlâ da sevdi demektir. Zaten insan, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için yaşar. Onun için maksat Mekke'ye varmak, orada olmaktır. Yoksa yolda oyalanmak değildir. Bütün ilimler ve hizmetler yolculuk sayılır. Kâbe'ye varmak, yani maksada kavuşmak için insanlar, otuz sene, kırk sene çeşitli sıkıntılara katlanarak gece gündüz durmadan okuyorlar, çalışıyorlardı. İlimden maksat da, Kâbe'ye varmaktır. Kâbe'ye varmaktan maksat hedefe, maksada kavuşmaktır. Peki, Eshab-ı kiram acaba bu ilimleri tahsil ettiler mi? Onlar, Resulullah efendimizin ilk sohbetlerinde Kâbe'nin içine girdiler. Artık başka şeylerle niye uğraşsınlar ki? Onun için Eshab-ı kiramı herkesin anlaması kolay değildir. İşte Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Biz sondakini başa yerleştirdik) buyuruyor. Sohbetimize kavuşana, bütün ilimlerden, zikirlerden, rabıtadan, tasavvufun bütün gayelerinden elde edilmesi gereken şeyleri biz, başta veriyoruz diyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimlerinden faydalanmanın, onların yolunda yapılan hizmetlerde başarılı olmanın birçok şartları var. En önemli üç şart şöyledir: 1- Sıfır seviyede alçak gönüllü olmak. Deniz seviyesi gibi, rakım sıfır. Çünkü bütün nehirler oraya akıyor. Su, bir metre de olsa, yüksekte durmaz. O büyüklerin huzuruna, zerre kadar kibirle veya ucubla, yani kendini ve işini beğenmekle gelen mahrum gider. 2- Pazarlıksız, farklı düşünmeyen, temiz, iyi niyetli bir kalb. 3- Tam teslimiyet. Allahü teâlânın yardımına, büyüklerin duasına değil de, kendi gücüne, kendi ilmine güvenen başarılı olamaz. Bu yüzden hizmete gidenlerin, kendilerini aradan çekmeleri gerekir. Sadece niçin gönderildiklerini bilmeleri yeter. Hayber'de çok zalim, iri yarı kâfirin biri, Müslümanlara zarar veriyormuş. Peygamber efendimiz, Eshab-ı kirama, (O zalimin kellesini bana kim getirir?) buyurur. Onların içinde, en zayıf, en narin yapılı birisi herkesten önce atılıp, (Ya Resulallah, bu işe ben talibim) der. (Öyleyse, git getir!) buyurur. O da, (Peki yâ Resulallah) der ve çıkar. Beklerler, gelmez. Bir gün yok, iki gün yok. Resulullah efendimiz, (Nerede o mübarek zat?) diye sorar. Eshab-ı kiram, (Yâ Resulallah, ne yiyor, ne içiyor, ne uyuyor, evde hep ağlıyor. "Ben bunu nasıl beceririm, o adam devin biri. Endişem ölmem değil, bin tane canım feda olsun, ama Peygamber efendimiz üzülecek, karşı taraf sevinecek, buna niye ben sebep olayım" diye çok üzüntü içinde) derler. Peygamber efendimiz, (Gidin çağırın, gelsin!) buyurur. Çağırırlar, gelince ona, (Hani nerede baş?) buyurur. O zat der ki: - Anam babam sana feda olsun ya Resulallah. O gün ben gayri ihtiyari öyle söyledim. Ben onu öldürmek bir yana, kesik başını bile taşıyamam. Sizi üzmemek için gidemedim. - Peki, sen o izni alıp, oraya gönderildikten sonra, hâlâ kendini aradan niye çekmedin? Senin işin vazifeyi alana kadar, sonrası bize aittir. Sen kendiliğinden gitseydin öyle düşünebilirdin, ama seni görevlendiren biziz. Biz gönderdikten sonra, sen başarıyı kendinden mi bilecektin? Hemen git, başı al da gel! O ağlayan, mahcubiyetinden evden çıkmayan, en narin yapılı sahabi, (Peki yâ Resulallah) der. Kendini aradan çekip dev adamın yanına gider. Emirle geldiği ve söz dinlediği için devin işini halleder. Başını taşıyamadığı için, ipe takıp sürüye sürüye getirir. Demek ki bütün mesele, kendini aradan çekip, bu büyüklere tâbi olmak, gerisine karışmamaktır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Kadın, ölen kocasının cenazesini yıkayamaz mı? CEVAP: Kadın yıkayabilir. Kocası ölünce, kadın dört ay on gün iddet bekler. Bu zaman zarfında, onun karısı sayılır. Onun için, kadın kocasını yıkayabilir. Kadını erkek, erkeği kadın yıkayamaz. Kadın cenazeyi yıkayacak kadın yoksa, erkek, eline bez sarıp, kollarına bakmadan, örtü altından teyemmüm yapar. Teyemmüm yapan erkek, mahrem akrabasıysa, mesela oğlu annesine veya teyzesine teyemmüm ettiriyorsa, eline bez sarmak gerekmez, çünkü mahrem olan akrabanın kollarına ve yüzüne bakmak ve dokunmak caizdir. Teyemmüm de zaten yüze ve kollara yapılır. FAVORİ BIRAKMAK Sual: S. Ebediyye'de, (Kadınlara benzemek için sakal kazıtmak, çeneyi kazıyıp, yanaklar üzerinde uzatmak haramdır. Kadınlara benzemeyi düşünmeyip, genç ve güzel görünmek için sakal kazımak mekruhtur) deniyor. Kulaklara kadar favori uzatmak da mekruh olur mu? CEVAP: Favori uzatan kadınlara benzemiş olmaz. Kitapta, (Yanaklar üzerinde uzatmak) ifadesi geçiyor. Favori yüzde, sakal biten yerde oluyor. Sadece favoriye sakal da denmez, ama yine de favori uzatmak uygun değildir. Erkeklerin, kadınlara benzemek niyetiyle omuzlarına kadar saçlarını uzatmaları veya Budist rahiplerine benzemek niyetiyle saçlarını tamamen kazıtmaları tahrimen mekruhtur. Böyle bir niyet olmazsa mekruh olmaz. FİLOZOF VE HÜKEMA Sual: Filozof ve hükema aynı şey midir? CEVAP: Hükema'nın tekili hakîm'dir. Fen bilgilerini iyi bilen, hikmet sahibi âlim demektir. Din bilgilerini, fen bilgilerine göre değiştiren ve kendi görüşünü din gibi anlatan, felsefe yapan kimseye filozof ve dinde reformcu denir. Bunlar nakle itibar etmez, kendi akıllarını esas alırlar. Din bilgilerini, fen bilgileriyle ispat eden Müslümanlara ise hükema denir. ORUÇ KAZASI Sual: Birkaç oruç kazası ile bir kefareti olan, kefaretten önce kaza orucu tutamaz mı? CEVAP: Kaza oruçlarını kefaretten önce tutabilir. Sadece kefarete sebep olan orucun kefaretini halletmeden, kazası yapılmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Masonluk nedir? CEVAP: Daha çok Yahudilik temelleri üzerine dayalı olarak, millî ve manevî değerleri bozmak gayesiyle kurulduğu bildirilen, idealleri çok gizli, fakat örgütleri açık bir teşkilattır. Eski Mısır'dan alınmış bazı sembollerle birlikte, Yahudi tarih, din ve sembolleriyle çok yakın bir bağlantısı vardır. 1877 Mason Locaları Genel Toplantısında üyelerin yeminlerini kutsal kitaplar üzerine değil, namus üzerine yapmaları kararlaştırıldı. Masonların 1900'de bir toplantıda aldıkları kararla ilgili zabıtların 102. sayfasında, (Dindarlara ve mabetlere galip gelmek kâfi değildir, asıl maksadımız dinleri yok etmektir) yazılıdır. Bu yönleriyle komünistlere çok benzerler. Masonlar, komünist ülkelerde komünist olarak, kapitalist ülkelerde kapitalist olarak çalışırlar. Yani bulundukları yerin rengini alırlar. Masonlar, İslâmiyet'i mason localarının direktiflerine uygun olarak anlatan din kitapları, Kur'an-ı kerim tefsirleri, ilmihaller yazdırdıkları gibi, bu kimselere, "büyük İslâm âlimi, müctehid, müceddid" gibi isimleri yakıştırarak Müslümanları gerçek İslâmiyet'ten uzaklaştırmaya çalışmışlardır. C. Efgani, M. Abduh, Reşit Rıza gibi kimseler, bunun önemli misalini teşkil ederler. Les Franco-Maçons kitabında bunlar övülerek 127. sayfasında, (Mısır'da kurulan mason localarının başına C. Efgani ve ondan sonra M. Abduh getirildi. Bunlar Müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettiler) denilmektedir. Bu üç mason ile çömezleri, mezhepleri yıkmak için çok önemli faaliyetler göstermişlerdir. F. Bilgiler kitabında (Hindistan'daki dinde reformculardan, İngiliz casusu Mevdudi İskoç masonu idi) deniyor. Osmanlının son döneminde İttihatçılar, Musa Kazım ve Ürgüplü Mustafa Hayri efendi gibi masonları Şeyhülislam yaparak, bunlar vasıtasıyla dinde reform yapmaya çalışmışlardır. Bunlara, diş dolgusu gusle mani değil dedirtmişler, Mâlikî veya Şâfiî'yi taklit etmelerine mâni olarak milleti cünüp gezdirmişlerdir. Masonluğun gizlilikle ilgili genel prensibi özetle şöyledir: (Masonluk kendini her yerde hissettirmeli, her yere hâkim olmaya çalışmalı, fakat hiçbir yerde görünmemelidir.) En yaygın olan mason kulüpleri, Rotary ve Lions'tur. Zengin, devlet adamı, bilim adamı gibi şöhret ve itibar sahibi kimseleri veya ileride mevki ve makam kazanabilecekleri tercih edip üye kaydederler. Kadın erkek eşitliğini savunur görünmelerine rağmen, kendileri kesinlikle bir kadını masonluğa üye yapmamışlardır. Son zamanlarda, bu intibaı yıkmak için, telefon sekreterliği gibi görünen yerlere kadınları almışlardır. Bu kadınlar, içeride olan gizli toplantılardan kesinlikle haberdar olamazlar. (Rehber Ansiklopedisi, F. Bilgiler) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
"Hoşgörülü" rumuzlu birinin sorguları: Sorgu: Hoşgörüye karşı çıkmakla ittihad-ı İslam'a ve (Müminler kardeştir) âyetine uyulmamış olur. Kiliseye gitmeye, âyinlere katılmaya tepki göstermek hoşgörüyü baltalamaz mı? CEVAP: Bu tepkinin ittihad-ı İslam'la ve müminlerin kardeş olmasıyla ne alakası vardır ki? Hristiyanlar Müslüman mı da onlarla ittihad-ı İslam için çalışacağız? Hristiyanlara kucak açmakla ittihad-ı İslam nasıl gerçekleşir ki? Hristiyanlarla Müslümanları birleştirmek için çalışmak, domuz sütüyle koyun sütünü karıştırmaya benziyor. Bu karışıma da süt denir, ama koyun sütü denmez. Domuz sütüne koyun sütü katılırsa, domuz sütüne zarar gelmez. Ama koyun sütüne domuz sütü katılırsa, artık o, koyun sütü olmaktan çıkar, hepsi necis olur. İttihad-ı İslam, Müslümanlar arasında olur. Mümkünse, önce yetmiş parçaya bölünmüş Müslümanları tek doğru fırkada birleştirmek gerekir. Müslümanlar arasında birlik sağlamadan nasıl gayrimüslimlerle birlik sağlanacak ki? Hem onlarla ne birliği sağlanır ki? Sorgu: Artık internetle kötülüğe ulaşmak çok kolay, bu kötülükler dinlere hayat hakkı tanımadığı için, ayakta kalmak isteyen dinler, hoşgörüden yana olmak zorunda değil midir? CEVAP: Dikkat edin, dinler deniyor. Hak din bir tane değil mi? Bâtıl dinlerin ayakta kalması bizi neden ilgilendiriyor ki? Hristiyanlar, Müslümanlığı yok etmek için, dinsizlerden daha çok çalışıyorlar. Hristiyanların misyoner teşkilatı var, ateistlerin böyle bir teşkilatı yok. Eskiden zimmî olanlar vardı. Devletin gölgesinde yaşadıkları için, hoşgörü önem taşırdı. Zimmî olmayanlara o şekilde bir hoşgörü zararlı olur. İyi geçinmek ayrı, onun küfrünü hoş görmek ayrıdır. Sorgu: Dini, imanı yok eden TV programları yok mu? İçki ve fuhuş moda hâline gelmedi mi? CEVAP: Hoşgörü olunca bu programlar kalkacak mı? Misyonerlik bitecek mi? Papaz, günah çıkarttığına göre, içkinin, fuhşun onlar için ne sakıncası olur ki? Hem kâfire günah yoktur. Önce iman etmesi gerekir. Acaba onlar bu günahlardan vazgeçirmeye mi, yoksa Müslümanları onlardan yapmaya mı çalışıyorlar? Sorgu: İçki, fuhuş gibi olumsuzluklar, dinlerden uzaklaşmayı göstermiyor mu? CEVAP: Hâlâ dinler deniyor. Bâtıl dinlerin bizimle ne ilgisi vardır? Allahü teâlâ o dinleri nesh etti, Hak din olarak İslam'ı getirdi. Hâşâ o dinleri nesh etmeyip, lüzumsuz yere mi İslamiyet'i getirdi? İslam'la diğer dinler mukayese kabul eder mi? İnsan, diğer dinlerden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar iyi olur. Bir dinsizin Müslüman olması mümkün, fakat Hristiyan'ın senelerdir alıştığı bâtıl dinini bırakıp da, Müslüman olması daha zordur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hoşgörülünün sorgularına bugün de devam ediyoruz. Sorgu: Kiliseler, havralar gibi camiler de boşaldı. Hurafeler dinleri sardı. Bunun için, dinler arasında yardımlaşma şart değil mi? CEVAP: Diğer dinlerde hurafe olması bizi niye ilgilendirir ki? Kendisi hak değil ki, içindeki bâtılları, hurafeleri temizleyelim? Domuz sütüne şarap katılsa, o şarabı çıkarabilsek, o süt temiz olur mu hiç? Domuz sütünü necis yapan şarap değildir, sütün kendisi necistir. Bir Hristiyan açık gezmese, içki içmese, zina etmese, yalan söylemese, kumar oynamasa, diğer kötülüklerin hiçbirini yapmasa, üstelik dünyanın her yerine cami yaptırsa Allah indinde makbul olur mu? Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.) [Tevbe 17] Sorgu: Hristiyanlarla anlaşıp omuz omuza çalışmamıza niye tepki gösterilir ki? CEVAP: Ne anlaşması, hangi prensiplerde mutabık kalınacak? Belki sadece tek Allah inancı denebilir. Hristiyan, üç tanrı varken tek Allah'a inanır mı? İnansa bile Peygamberimizi, kitabımızı ve imanın diğer şartlarını kabul eder mi? Onlar, bize gölge etmesin, başka ihsan istemeyiz. Misyoner faaliyetlerini durdursunlar yeter, ama hoşgörülü bunu istemez. Çünkü onların misyonerlik faaliyetlerini tasvip ederek, bunu hizmet kabul ediyorsunuz. Biz de onlarla omuz omuza çalışalım diyorsunuz. Hristiyanlar bize ne yardımı yapacak? Tarihte görüldüğü gibi, hizmet perdesi altında Hristiyanlık propagandası yapacaklar. Zaten açıkça, (Esas gayemiz, dünyayı Hristiyan yapmaktır) diyorlar. Sorgu: Ne o beni Hristiyan yapabilir, ne de ben onu Müslüman yapabilirim, bizim gayemiz, Hristiyanlarla el ele verip dinsizliği yok etmektir. Bunun neresi yanlış? CEVAP: Bir insan Müslüman değilse, hangi dinden olursa olsun ne önemi olur ki? Bir insan ister Hristiyan, ister ateist olsun, ikisi de Cehenneme gidecektir. Yoksa bu husustaki âyetlere inanmayıp tarihsel mi diyorsunuz? Hristiyan'la el ele verip, birkaç dinsizi Hristiyan yapınca faydası ne olacak? Onların tek gayesi, herkesi Hristiyan yapmaktır. Siz de onlarla el ele verip, dinini bilmeyen Müslümanları kurban ederek, Hristiyan dostlarınıza peşkeş mi çekeceksiniz? Yoksa reformcuların dediği gibi, Hristiyanlığa hak din mi diyorsunuz? Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sene-i devriye [yıl dönümü]
Sual: Ölümüzün sene-i devriye denilen yıl dönümünde veya kırkında yahut elli ikisinde mevlid okutmak maksadıyla, o günü hesap etmek için, öldüğü günden itibaren mi, yoksa toprağa verildiği günden itibaren mi saymak gerekiyor? Babam akşama doğru vefat etti, ertesi güne kaldı. Akrabalar gelecek diye bekletilirken, gece oldu ve ertesi gün kaldırdılar, yani iki gün sonra defnedildi. Hesabı buna göre iki gün sonra mı yapacağız? CEVAP: Hadis-i şerifte, (Kabirdeki ölü, denize düşüp, imdat diye bağıran kişiye benzer. Boğulurken kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, ölü de bir dua gözler) buyuruldu. (Deylemi) Ölen bir yakınımız, (Aman, acele bana hayır hasenat yapın, dua gönderin) diye bağırırken, ona, (Yok öyle acele etme, bekle, kırk günün veya elli iki günün yahut bir yılın dolsun, sana o zaman dua edeceğiz, hayır hasenat yapacağız, mevlid okutacağız) demek ne kadar yanlıştır. Ziyaretime gelen bir imam anlattı: Cemaatinden biri, ona aynı soruyu sormuş. İmam da uzun uzun bunların bid'at olduğunu, hayır hasenat yapmak ve dua etmek için gün tayininin Hristiyanlıktan geldiğini anlatmış. Adama, anladın mı diye sormuş. O da, (İyi anladım, ama anlamadığım husus, bu kırkını ölünün öldüğü günden mi sayacağız, yoksa toprağa girdikten sonra mı sayacağız) demiş. Ölü için yapılacak hayır ve hasenatı geciktirmemeli, belli günleri beklememeli, ilk fırsatta yapmaya çalışmalıdır. İÇKİ VE DOMUZ SATMAK Sual: İçki ve domuz eti satan kimseyle alışveriş yapmak, fâsık oldukları için mi uygun değildir? CEVAP: Fâsıklık yönünden değildir. Açıktan günah işleyenlerin hepsi fâsıktır. Mesela açıkça kumar oynayan, namaz kılmayan kimse fâsıktır. Başı açık bayan tezgâhtar fâsıktır. Fâsıkla, hatta kâfirle alışveriş sahihtir. Salihlerle alışveriş yapmak daha iyidir, ama o ayrı bir konudur. İçki ve domuz, dinen mal olmadığı için, bunların alınıp satılması sahih olmaz. Bunlar gibi kan ve leş satmak da bâtıldır. Eğer o marketten başka bir şey alınacaksa, paranın üstü de yoksa içki veya domuz parası karışmamış olacağı için caizdir. Kredi kartıyla alınca zaten karışmıyor. Dinimize, milletimize düşmanlık eden şirketler içki veya domuz satmasa da, onlarla da alışveriş caizse de, mecbur kalmadıkça kaçınmaya çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz Medine'deyken, Şam'dan iki papaz geliyor. (Âhir zaman peygamberi diye bir zat, yeni bir din getirdiğini söylüyormuş. Biz de din adamıyız. Gidelim, bu dini inceleyelim. Eğer doğruysa tâbi olalım. Bozuksa milleti böyle bir yalancıdan kurtaralım) diyorlar. Bu düşünceyle Medine'ye geliyorlar. Birkaç gün Peygamber efendimizin huzuruna gitmiyorlar. Sadece Müslüman olmuş kimseleri inceliyorlar. Nasıl yaşadıklarına, nasıl alışveriş yaptıklarına bakıyorlar, çünkü onlar, daha önce görüştükleri, tanıştıkları, bildikleri insanlardı. Müslüman olunca yaşayışlarında nasıl bir değişiklik olduğunu görmek için, onların aralarına giriyorlar. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, Resulullah efendimizle görüşmek istiyorlar. Kapıdan içeri girer girmez, daha hiçbir şey sormadan, bir şey söylemeden, (Yâ Resulallah, biz iman ettik, sen hak Peygambersin) diyorlar. Peygamber efendimiz, buna çok memnun oluyor. Böyle daha hiçbir mucize istemeden, hiçbir sohbete kavuşmadan, iki papazın gelip iman ederek, (Sen hak Peygambersin) demeleri, fevkalade sevindiriyor. Resulullah efendimizin gözleri yaşarıyor. Oturuyor, (Hayırdır inşallah) diyor. Bir kişi iman edince veya birisine bir kitap verince, (Nasibi varsa kurtulacak) diye nasıl biz seviniyorsak, Peygamber efendimiz de çok seviniyor. Kendisi zaten Peygamber, bu onun asli vazifesidir. O iki kişiye buyuruyor ki: - Peki, ne gördünüz de iman ettiniz? Benden bir şey öğrenmediniz, bana bir şey sormadınız. - Yâ Resulallah, biz seni değil, Eshabını inceledik. Biz bu kimselerle daha önce alışveriş yaptık. Bunların ne olduklarını eskiden bilirdik, fakat senin dinine mensup olduktan sonra, bunlar âdeta birer melek olmuşlar. İnsanın bu kadar değişmesi, beşer işi değildir, ilahîdir. Mutlaka sen hak Peygambersin, çünkü Eshabın bunun açık delilidir. Hiç şüphemiz kalmadı. Bir soru sorup ayrılacağız. Âdem Peygamberden, İslamiyet'e kadar, bütün dinlerin esası nedir? - Allah birdir, Onun, gönderdiği kitaplar ve peygamberler haktır. Dinin esası, şimdi, "La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah" demektir. Cevabı beğeniyorlar. Mübarek elini öpüyorlar, putları atıyorlar, elbiselerini çıkarıyorlar. Eshab-ı kiram olarak Şam'a, İslamiyet'i yaymaya dönüyorlar. Hâlis niyetle geldikleri için, netice de hayırlı olmuştur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Diyelim ki, gözlerimiz sağlam, gayet güzel görüyoruz, ama lambayı söndürünce karanlıkta, aynı gözle, birbirimizi göremiyoruz. Demek görmek için sadece göz yetmiyor, ışık da gerekiyor. İşte bugünkü insanlık da karanlıkta kalmıştır, çünkü aydınlatıcı unsurlar ortadan kaldırılmıştır. Kur'an-ı kerim nurdur. Zulmette yani karanlıkta inmiştir. Mekke-i mükerremede, Medine-i münevverede putperestlik vardı. Dinsizlik, ahlaksızlık, hırsızlık, eşkıyalık, rüşvet, diri diri çocuklarını gömmek vardı. Kur'an-ı kerim ve Peygamber efendimiz o zulmette ışık idi, nur idi. O nura uyanlar, huzura kavuşmuş, derhal değişmişlerdir. Dine hizmet eden, bu din büyüklerine tâbi olan Müslümanların, şuna çok dikkat etmesi gerekir: Bu yola girmeden önce, doktor, müdür, subay olmuş olsak da, bu yola girince durum değişir. Bugün bizim hâlimiz, konuşmamız, tavrımız, İslamiyet'i ve bu büyükleri temsil ediyor, çünkü artık millet bize doktor, müdür, subay gözüyle değil dinin hizmetkârı gözüyle bakar. Mademki hizmete tâlibiz, hizmetin gereklerini yerine getirmemiz gerekir. Onun için büyüklerimiz (Lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden entaktır) buyuruyor. Yani hiç konuşmadan İslamiyet'i yaymak, konuşarak anlatmaktan çok daha etkilidir. Bir Müslüman hiç konuşmasa, yalnız alışverişiyle, giyinmesiyle, namaz kılmasıyla, davranışlarıyla örnek olarak İslamiyet'i yayabilir. Bir başkası, çok konuşur, fakat yaşayışı İslam'a uymadığı için, millet onun yüzünden İslamiyet'ten uzak durur. Bu ise felakettir. O halde en ideali, sözüyle yaşayışı bir olandır. Eğer konuşması hâlinden farklıysa, konuşmamak daha iyidir. Çünkü Kur'an-ı kerimde mealen, (Yapmadığınızı söylemeyin) buyuruluyor. Bir örnek: Gayrimüslimlere ait bir ticaret kervanı gelip, gece Medine'nin dışına konar. Yorgunluktan hemen uyurlar. Halife Hazret-i Ömer, şehri dolaşırken bunları görür. Abdurrahman bin Avf'ın evine gelip, (Bu gece bir kervan gelmiş. Hepsi kâfir ise de, bize sığınmıştır. Eşyaları çok ve kıymetlidir. Yabancıların, yolcuların bunları soymasından korkuyorum. Gel, bunları koruyalım) der. Sabaha kadar bekleyip, sabah namazında mescide girerler. Kervandakilerden bir genç uyumaz, onları gözetler. Arkalarından gider. Soruşturup, kendilerine bekçilik eden iki şahıstan birinin Halife Hazret-i Ömer olduğunu öğrenir. Gelip arkadaşlarına anlatır. Roma ve İran ordularını perişan eden, adaletiyle meşhur, yüce halifenin bu merhamet ve şefkatini görerek, İslamiyet'in hak din olduğunu anlayıp seve seve Müslüman olurlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
> Bozuk kitap:1 Sual: Dinimizi yeniden yorumlayarak değişiklikler yapmaya çalışan kitabın altı çizilen yerlere bir cevap verilebilir mi? CEVAP: Bu kitap, dini öğretmek için yazılmamış, aksine önceki asırlarda yaşamış muteber Ehl-i sünnet âlimlerine karşı bir tepki, bir reddiye kitabıdır. Dinde reform istenmektedir. Önceki âlimlere karşı kin ve düşmanlıkla doludur. Eskiden yaşamış büyük âlimlere çamur, hattâ necaset atılmaktadır. Geçmişteki ve günümüzdeki reformcular övülmektedir. Amel edilecek din kitabı deniyorsa da, ibadetlerin farzları, vacibleri, sünnetleri, müstehabları, müfsitleri, mekruhları ile günlük hayattaki haramlar, mekruhlar, sünnetler gibi şeyler kesinlikle yoktur. Bunu okuyan, hangi mezhebe göre abdest alacak, hangi mezhebe göre namaz kılacak? Kendi anlayışına göre mi hareket edecek? Yoksa kaynak verdiği Makdisî, Efganî, Kardavî, Şeriatî, İkbal gibi yamukları mı esas alacak? Çok önemli konular olan feraiz, hayız ve nifas bilgilerine yer verilmemiş. Ya yazar bu konuları hiç bilmediği için transit geçmiş veya bunlar tarihseldir diyerek, feraiz bilgilerinin günümüzde geçerli olmadığını sanmıştır. (Böyle önemli konuları niye yazmadınız?) diye soranlara, (Eski bilgileri yeni etiketiyle pazarlamak istemedim, eskiyi aynen anlatmak bilimsel değildir. Günün teknolojisine uygun yenilikler yaptım) diyor. Yenilikten kastı, mezheplerin hükmünü bir tarafa itip, kendi görüşüne uygun bir din meydana çıkarmaktır. TESETTÜR YAŞI 18 Mİ? Reformcu yazar diyor ki: (18 yaşına kadar, bir genç kızın başını kapatmaması günah olmaz.) CEVAP: Dinimizde namaz, oruç, zekât, hac, tesettür gibi işlerde mükellef [yükümlü, sorumlu] olmak, yaşla değil, âkil ve bâliğ olmakla başlar. Daha önce bunlarla mükellef değildir. Bir kız büluğa erince mükellef olur. Üç hadis-i şerif meali şöyledir: (Şu üç kişi sorumlu değildir: 1-?İyileşene kadar deli, 2- Uyanana kadar uyuyan, 3- Büluğa erene kadar çocuk.) [Buharî, Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mace, İ. Ahmed] (Cuma günü gusletmek, büluğa eren herkese lazımdır.) [Buharî, Müslim, Ebu Davud] (Yâ Esma, bir kız büluğa erince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez.) [Ebu Davud, Beyheki] Büluğa ermiş kız tesettürden sorumludur. (Nur 31, Ahzab 59) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Bozuk kitap:2 Reformcu diyor ki: (Çok uzun süre oruç tutuluyor. Güneş doğmaya yakın bir zamana kadar yiyip içmeli. Ancak o zaman siyah iplikle beyaz iplik ayrılabilir. Böyle yapılmazsa Kur'anın emrine uyulmamış olur.) CEVAP: Bunu başka mezhepsizler de söylüyor. Siyah iplikle beyaz ipliğin ayırt edilmesinin açıklamasını bilmediklerinden veya art niyetlerinden dolayı böyle konuşuyorlar. Halbuki iplikten maksadın ne olduğunu, Peygamber efendimiz açıkça bildirmiştir. Bekara suresinin, (Beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyip, için!) mealindeki 187. âyet-i kerimesindeki ipliklerin, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı olduklarını anlatmak için, daha sonra fecrin kelimesi indi. Gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı, iplik gibi birbirinden ayrılınca, oruca başlanacağı anlaşıldı. (Rıyad-un-Nasıhin) Eshab-ı kiramdan Sehl İbni Sa'd hazretleri anlatır: (Beyaz iplik siyah iplikten, ayrılıncaya kadar yiyin için!) âyeti inince, fecrin=tan yerinde kelimesi henüz nazil olmamıştı. Bir kısım insanlar, oruç tutacakları zaman, ayaklarına siyah ve beyaz iplik bağlar, bunlar görülünceye kadar yiyip içmeye devam ederlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, minel fecri kelimesini indirdi. O zaman, beyaz ve siyah ipliğin ayrılmasından maksadın, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığının iplik gibi birbirinden ayrılması olduğu anlaşıldı. (Buharî, Müslim) İPLİKTEN MAKSAT Adiy İbni Hatim hazretleri anlatır: (Yâ Resulallah, âyette geçen, beyaz ipliğin siyah iplikten ayrılması nedir, bunlar bildiğimiz siyah iplikle beyaz iplik değil mi?) diye sordum. (Hayır, iki iplik değildir. Biri gecenin karanlığı, diğeri de gündüzün beyazlığıdır) buyurdu. (Buharî) Bu âyet-i kerimeyi duyan bir zat, (Yâ Resulallah, ben gündüzün geceden ayrıldığını öğrenmek için yastığımın altına bir beyaz iplik ile bir siyah iplik koydum, fakat gecenin bitişini yine de tespit edemedim) dedi. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, (O iplikler, gündüzün aydınlığıyla gecenin karanlığıdır) buyurdu. (Buhari) Eğer Peygamber efendimiz açıklamasaydı, beyaz ipliğin aydınlık, siyah ipliğin karanlık olduğunu nereden bilecektik? Kur'an-ı kerimden anladığımıza uyarak, bilhassa bulutlu havalarda, daha ortalık karanlık diye, reformcular gibi güneş doğana kadar yer içerdik. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Altın ve ipek haram değil mi?
Reformcu diyor ki: (Günümüzde erkeklerin de, altın ve ipek kullanmaları haram değildir, çünkü bunlar lüks olmaktan çıkmıştır.) CEVAP: Bir şeyin haram olması için lüks olması gerekmez. Ölçü bellidir. Dinimiz yasaklamışsa haramdır. Altın ve ipeğin erkeklere haram olduğu pek meşhurdur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İpek ve ibrişim elbise giymeyin! Altın ve gümüş kaplardan su içmeyin, onlarda yemek yemeyin! Zira bu iki şey dünyada kâfirler için, âhirette ise sizin içindir.) [Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesai, İbni Mace] (Altın veya gümüş kaptan su içen, karnına Cehennem ateşi dolduruyor demektir.) [Müslim] (Altın ve ipek, ümmetimin kadınlarına helâl, erkeklerine ise haramdır.) [Taberani, Tahavi] Hazret-i Sevban anlatır: Tevbe suresinin, (Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere, can yakıcı bir azabı müjdele) [mealindeki 34.] âyeti inince biz, Resulullah ile bir seferde bulunuyorduk. Eshab-ı kiramdan bazısı, (Öyleyse hangi malı biriktirmeliyiz?) dedi. Resulullah efendimiz, (Zikreden bir dil, şükreden bir kalb, kocasının imanına yardımcı olan saliha bir hanıma sahip olmak en iyisidir) buyurdu. (Tirmizi) Eshab-ı kiramdan Hazret-i Ber, Resulullah'ın altın, gümüş ve ipeği haram ettiğini bildirdi. (Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesai) YANIP ÖLENE KABİR AZABI Reformcu diyor ki: (Yanmış ceset kül olduğuna göre kabir azabı göremez.) CEVAP: Bir ölü tabuta konsa, hiç defnedilmese, dışarıda kalsa, çürüse veya çürümese, ateşte yansa yine kabir suali olur. Ehl-i sünnet itikadını bildiren meşhur Emali kasidesi şerhinde, (Bir kimse kurtlar tarafından parçalanıp yense yahut ateşte yansa, denizde çürüse, kabir suali olur, kabir azabına veya kabir nimetine kavuşur) buyuruldu. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kabir azabı, âhiret azaplarındandır. Dünya azabına benzemediği gibi, rüyada görülen azaba da benzemez. Böyle sanmak, kabir azabını bilmemekten ileri gelir. Kabir azabına inanmayan bid'at sahibi olur. (Hakkında hadis-i şerif olsa da, olmasa da kabir azabına inanmam, akıl ve tecrübe bunu kabul etmez) diyen ise kâfir olur. (3/17, 3/31) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hayzla ilgili yanlış bilgiler
Sual: İnternette dolaşan şu bilgiler yanlış değil mi? 1- Hanefi mezhebine göre, 55 yaşın üstündeki kadınlardan gelen kan, koyu ve siyah ise âdet kanıdır, diğer renklerde ise âdet kanı değildir. 2- İki ay üst üste aynı sayıda kan görmekle düzgün âdet oluşur ve arada bir ay fazla ya da eksik gelse yine düzgün âdetine itibar eder. Eksiklik ya da fazlalık hesaba katılmaz. 3- Âdet görürken, akmayan günlerin hepsi istisnasız âdet sayılır. 4- Âdeti 10 günden az sürede sona eren kadın, yıkanmadan ya da aradan bir namaz vakti geçmeden cima edemez. 10 günde sona eren ise, yıkanmadan da cima edebilir. 5- Sürekli kan gören kadın, âdetini kesin bilmiyorsa, kesine yakın bilgisine göre davranır. Hiç bilmiyorsa ihtiyatlı olur ve her ay altı gün âdetli, kalan günleri ise temiz sayar. CEVAP: Doğruları şöyledir: 1- Ayiseden gelen her çeşit kan hayz olmaz, istihaza olur. Ayise, hayzdan kesilmiş yaşlı kadın demektir. Ayise yaşı Hanbelî'de 50, Hanefi'de 55, Şafii'de 60, Maliki'de 70'tir. Bu yaşlardan sonra gelen kan hayz olmaz, istihaza olur. 2- Bir ay görmekle de âdeti belli olmuş olur. İster 2 ay olsun, ister 12 ay olsun, düzgün âdet gören bir kadın, başka ay farklı bir âdet görürse, 10 günden az ise, âdeti değişir. Mesela her ay düzenli 6 gün âdet gören kadın, bu ay 7 gün kan görse, âdeti 7 güne çıkar. 6 gün kan görürse âdeti 6 güne iner. Eğer kan 10 günden fazla gelirse, işte o zaman eski âdeti geçerli olur. Mesela 12 gün kan gelse, yine âdeti 6 gün kabul edilir. 3- Aradaki temiz günler, hattâ kanlı günler içinde, âdet olan ve olmayan günler vardır. Âdeti 7 gün olan bir kadından 3 gün kan 2 gün temiz, 2 gün kan gelse, bu 7 günün hepsi hayz olur, fakat 3 kan, 3 temiz, 1 kan 2 temiz 2 kan görse, son 2 temiz ile 2 kanlı gün istihaza olur, âdeti yine 7 gün olur. 4- Bir kadının âdeti 7 gün ise, yine 7 gün sonra kan kesilse, yıkanmadan da cima edebilir ve gusledip namazını kılar. Eğer âdeti 7 gün iken, bu ay 5 günde kan kesilse, yıkanıp namazını kılarsa da, 7 gün dolmadan cima edemez, çünkü eski âdeti kadar kan gelme ihtimali vardır. 7 gün geçtikten sonra yine kan gelirse namaz kılamaz, cima da edemez, çünkü hayzının değişme ihtimali vardır. Eğer 9 gün geldikten sonra tamamen kesilirse, yeni âdeti 9 güne çıkmış olur. 5- Sürekli kan gelen ve eski âdetini bilmeyen kadın, 10 gün hayz, 20 gün temiz kabul eder. Biliyorsa âdeti kadarı hayz kabul edilir. 6 gün diye bir şey hiçbir muteber kitapta bildirilmemiştir. Şafii ve Maliki'de ise, âdetini bilmiyorsa 15 gün hayz, 15 günü temiz kabul edilir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Müslüman bir erkek, Yahudi ve Hristiyan kadınla evlenebiliyor da, Müslüman kadın, gayrimüslim erkekle niye evlenemiyor? CEVAP: Dinimiz öyle emrediyor. Bunun elbette hikmetleri vardır, fakat dinimizin emir ve yasaklarının her hikmeti bildirilmemiştir. Hikmetini bilip, hikmetinden dolayı inanmak, "gayba iman"a aykırı olur. Din ne bildirmişse öylece inandım demek gerekir. Eskiden zimmî olan gayrimüslim kadınla evleniliyordu. Çocuklar, babanın ve çevrenin etkisiyle Müslüman olarak büyüyorlardı. Şimdi Avrupa'da Hristiyan kadınla evlenen erkek, çocuklarını Müslüman olarak yetiştiremiyor. Onun için dinimiz, bu evliliği yani zimmî olmayan ehl-i kitap kadınla evlenmeyi tahrimen mekruh olarak bildirmiştir. Böyle bir sebep olmasa bile, dinimizin emri neyse ona uymak gerekir. YABANCI KADINLARA İMAM OLMAK Sual: Bir erkek, evde yabancı kadınlara, imam olabilir mi? CEVAP: Bir erkek, aralarında mahrem akrabası veya hanımı bulunmayan yabancı kadınlara imam olamaz. Halvet olur, yani günah olur. Eğer kadınların içinde bir tane mahrem akrabası veya hanımı varsa yahut yabancı da olsa, bir erkek daha varsa, halvet olmayacağı için imam olabilir. TEYEMMÜM Sual: Teyemmüm ederek namaza duran, namazdayken su görse ne yapması gerekir? CEVAP: Suyu görünce, teyemmüm bâtıl olur. Hemen selam verip, namazdan çıkar. Vakit çıkmadan abdest alıp namazını baştan tekrar kılar. (Redd-ül-muhtar) TEK BAŞINA Sual: S. Ebediyye'de, (Bir veya iki erkeğin sefere gitmesi mekruhtur. Üç erkeğin gitmesi mekruh olmaz) deniyor. Otobüsle, tek başına sefere gitmek de mekruh olur mu? CEVAP: Hayır, mekruh olmaz. Otobüste başkaları da olduğu için tek başına gidilmiş sayılmaz. KAZA NAMAZI KILARKEN Sual: Bir günlük kaza namazını peş peşe kılarken, her namazdan önce ezan okumak ve her namazdan sonra âyet-el-kürsiyi okuyup tesbih çekmek gerekir mi? CEVAP: Kaza kılarken, yalnız bir defa ezan okuyup, sonunda âyet-el-kürsîyi okumak kâfidir. Yani, her namaz için ayrı ayrı değil, hepsi için bir defa ezan ve sonunda tesbih çekmek kifayet eder. Her namaz için, kamet getirilir. Kadın için, ezan ve kamet yoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dinimizde âmir-memur ilişkisi önemlidir. Büyük bir zata, (Âmire itaatin önemi nedir?) diye sorarlar. O zat da buyurur ki: Bir misalle anlatayım. Emîr, âmir; başkan, idareci demektir. Pilot da bir idarecidir. Herkes uçak kullanamaz. Uçağı kullanacak olanın, bir eğitimden, bir imtihandan geçmesi, sen artık uçak kullanabilirsin diye bir yetki alması şarttır. Çünkü havada insan taşıyacak, çok riskli bir iştir. Uçak bir düşerse, kendisiyle birlikte herkes yere çakılır. O uçaktaki herkes, pilotun, uçağı inecekleri havaalanına sağ salim indirmesini bekler. O uçaktaki yolcuların mevkileri, makamları çok yüksek olsa, çok zengin veya fakir olsalar, çok iyi veya çok kötü olsalar, bunlar onları uçaktan düşmeye, yerde parçalanmaya karşı koruyamaz. Yine iş pilottadır. Pilot, devamlı kuleyle temas hâlindedir. Onun için uçağın içindekiler, ne olursa olsun, büyükleri ilgilendirmez. Büyükleri, pilot ilgilendirir. Çünkü oradakilerin hepsinin hayatı, mematı, o pilota bağlıdır. Pilot, sıradan bir kimse değildir. Yolcuların canlarını emanet ettiği güvenilir bir kimsedir. Pilotu o büyük zatlar tayin eder. Kimse kendi kendine pilot olamaz. O zatlar, (Yolcuların içinde evliyalık makamına yükselen, ilim sahibi, marifetli, kabiliyetli kimseler yoktur) demiyorlar. Evliya da olsa, fâsık da olsa, uçağın içinde olan herkes pilota muhtaçtır. Pilotu rahatsız eden olursa, ötekilerin sıhhat ve selameti için o, en yakın havaalanında indirilir. Yoksa hepsi birden gider. Bu yolda mübarek olmak ayrı bir şeydir, fakat (Ben mübareğim, bana pilotluk verin) veya (Ben evliya oldum, bana yetki verin) dese de, kimseye yetki vermezler. Onun ayrı bir imtihanı vardır. Onun mektebi ayrı, hocası ayrı, eğitimi ayrıdır. Herkesin ibadeti, takvası, ilmi, fazileti kendisinedir, ama selamete kavuşmak isteyen, uçağın içinde haddini bilmeli! Bu uçağa kimse binmeye mecbur değildir. Ama o uçağa kim binmişse, artık pilota tâbi olmak zorundadır. Uçaktaki yolcu, ineceği havaalanından başka şeyi düşünemez. Ya uçak düşerse diye hep korku içindedir. Onun bütün malı, mülkü, makamı, rütbesi havaalanına ininceye kadar hiçbir şeye yaramaz. Bütün Müslümanların da pilota tam tâbi olup, havaalanını düşünmesi gerekir. Pilot, dinimizi öğrendiğimiz ve tâbi olduğumuz büyük zatlardır. Havaalanı da, imanla ölünecek yerdir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimlerinden faydalanmanın ve onları sevmenin en büyük engeli, insanın kendi nefsidir. Nefsimizi sevmeyip onu ne kadar aradan çekersek, o kadar seviliriz, çünkü bir kalbde iki sevgi olmaz. İnsan kendi nefsini severse, arkadaşını, hocasını nasıl sevecek? Hocasını sevmek için nefsini sevmemesi, beğenmemesi, kendisini aradan çekmesi şarttır. Biri arada varsa o engeldir, o engel var oldukça da o sevgi içeri akmaz. İşte bundan dolayı evliya zatlar, nefislerini aradan çekebilmek için senelerce yememişler, içmemişler, dünya kelamı etmemişler, çok çile çekmek zorunda kalmışlardır. Âhir zamandayız, şimdi evliya zatlar gibi yapmak elbette çok zordur. Böyle sıkıntılara katlanamıyorsak, hiç olmazsa sormasını öğrenmeliyiz. Sormak da büyük bir nimettir. İmkânı olanlar, her yapacağı işi, dinini öğrendiği zata sorarsa, kendi aklına göre hareket etmemiş olur. Zahmetsizce hedefine ulaşır. Dinimizde istişarenin önemi çok büyüktür. Sormadan bir şey yapmamalı. Başarının sırrı, yapmak değil, sormaktır. Bayezid-i Bistami hazretleri bir gün giderken, bir talebesi onu adım adım takip eder. Onun bastığı yerlere basar. Tabiî mübarek zat farkındadır. Arkasını döner, (Ne yapıyorsun?) diye sorar. (Efendim izinizi takip ediyorum. Elbisenizden bir parça verseniz de, bereketlensem) der. O zat şöyle cevap verir: Elbisemden bir parça değil de, bütün derimi yüzseler, üzerine geçirseler sen adam olamazsın. Çünkü birinin izinde gitmek, izine basmakla olmaz. Söz dinlemediğin müddetçe, ne yaparsan yap, faydası olmaz. Sen önce dediklerimi yapmalısın. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyan ilim sahibi olur. O bilgilerle amel ederse evliya olur. İnsan bu dünyada bundan başka daha ne ister? Âlim olmak isteyen okusun, evliya olmak isteyen tatbik etsin! Bu kitaplar, binlerce çiçekten toplanan bal gibi hazır lokmadır. O halde bu ilacı kullanmayan, hastalıktan ölürse yani imanını kaybederse suç kimin olur? İlaç, kullanmak için, ilim de uygulamak içindir. Ormanda vahşi hayvanların hücumuna uğrayan, silahını kullanmayıp parçalanırsa suç kimindir? Demek ki, insan da ilmiyle amel etmeyip, bu yüzden âhirette azaba uğrarsa suçu başkasında aramamalı. O halde çok büyük vebal altındayız. Çünkü işitmediğimiz, öğrenmediğimiz bir şey kalmadı. Fakat sıra uygulamaya gelince, nedense seksen türlü bahane bulunuyor, yorumlar getiriliyor. Amel edilmeyen ilmin vebal olduğunu unutmamalı, bildiklerimizi uygulamaya çalışmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Mezhepsizce yazılan kitap
Bozuk kitap:4 Reformcu diyor ki: (Bu kitapta herhangi bir mezhep veya meşrep esas alınmamıştır. Aksine mezhep-meşrep ayırımı yapılmamış, icma ve kıyasa yer verilmemiş, sadece Kur'an ve Sünnet esas alınmıştır.) CEVAP: Dört hak mezhep, Kur'ana, Sünnet'e ve İcma'a aykırı mı? Dört hak mezhepten birine göre yazılmamış. Demek ki, kendi görüşlerini Kur'an ve Sünnet adı altında yutturmaya çalışıyor. Kitapta, yazarın kendi bozuk mezhep ve meşrebi esas alınmıştır. Dört hak mezhepten birine uygun olmayan kitaplar çok yanlıştır. Çünkü âlimlerimiz buyuruyor ki: Bugün dört hak mezhepten birine tâbi olmayan, bid'at ehli olur, Cehenneme gider. (Tahtavi) Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. (Hadika) İcma'ı kabul etmeyen bir kimsenin, bu kitapları, bu âlimleri senet kabul etmesi asla düşünülemez. Ehl-i sünnet âlimlerinin Kitap ve Sünnet'ten çıkardıkları İcma halini alan hükümleri beğenmeyip kendi görüşünü din olarak bildiriyor. İcma'a uymadığı gibi, Kur'ana ve Sünnet'e de uymuyor. Asrımızdaki yamuklara sımsıkı sarılıyor. İmam-ı a'zam hazretleri senet olmadığı halde mason Efganî veya mezhepsiz Makdisî nasıl senet olabilir? İmam-ı Rabbani hazretleri de, bu durumu asırlarca öncesinden şöyle haber veriyor: Kıyamette Cehennem azabından kurtulmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine inanmaya bağlıdır. Resulullah'ın ve Eshabının yolunda gidenler, yalnız bunlardır. Kuran-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkarılan bilgiler içinde, kıymetli, doğru olan, yalnız bu büyük âlimlerin, anlayıp bildirdikleri bilgilerdir, çünkü her bid'at sahibi, bozuk düşüncelerini, kısa aklıyla, Kitap'tan ve Sünnet'ten çıkardığını söylüyor. Demek ki, Kitap'tan ve Sünnet'ten çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır. (1/193) HAK MEZHEPLER BÖLÜCÜLÜKMÜŞ Reformcu diyor ki: (Hanefî, Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî gibi Sünnî mezhepler ile Kadirî, Nakşî gibi Sünnî tarikatlar, tevhidi tahrip edip yıkan bölücü unsurlardır, ama Mutezile ve Zeydiyye, İslamî öğretide isabet etmişlerdir. Davud Rehber'de de aynı olumlu çizgi görülmektedir. Şiî Ali Şeriati'nin eserleri, özellikle de hac kitabı okunmalıdır. Abduh gibi reform isteyen Mehmet Akif'i de bağrımıza basmak gerekir.) CEVAP: Ehl-i sünnete olan düşmanlığını gizleyememiş. Aksine bid'at mezhepleri açıkça savunmuş. Yani hak olanlara değil, bâtıllara sıkı sıkıya bağlanıyor. Bu kadar cüret, kıyamet alameti olsa gerektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Reformcu diyor ki: (Kur'anı esas aldım. İcma'a yer vermedim.) CEVAP: Sanki İslam âlimlerinin icma ettiği hususlarda Kur'an-ı kerim esas alınmamış gibi saldırıyor. Hâlbuki icma, dinde çok önemli bir delildir. Eshab-ı kiramın söz birliğine icma denir. Bir şeyi, Eshab-ı kiram, söz birliğiyle bildirmediyse, Tabiin'in söz birliği bu şey için icma olur. Tabiin de bu şeyi söz birliğiyle bildirmediyse, Tebe-i tabiin'in söz birliğiyle bildirmeleri bu şey için icma olur, çünkü bu üç asrın âlimleri yani müctehidleri, hadis-i şerifle övülmüştür. Bunlara Selef-i salihin denir. (S. Ebediyye) İcma'a uymak farzdır. İcma'ı inkâr ise küfürdür. Mesela, Hazret-i Ebu Bekir'le Hazret-i Ömer'in hilafetlerini inkâr eden kâfir olur. Cenaze namazının farzı kifâye olduğunu inkâr eden de kâfir olur. Çünkü bunları inkâr eden, icma'ı inkâr etmiştir. (Redd-ül-muhtar) Bir asırda bulunan müctehidlerin bir işin hükmünde birleşmelerine icma denir. (Menar şerhi) Eshab-ı kiramın, açıkça ve her asrın söz birliği ile haber verilmiş olan icmaları, âyet-i kerime ve mütevatir olan hadis-i şerifler gibi kuvvetlidir, inkâr eden kâfir olur. Eshab-ı kiramdan bazısının icma edip, diğerlerinin sükût ettikleri icma da, kesin delildir. Gerek Eshab-ı kiram, gerekse salih âlimler topluluğu, sapıklıkta, yanlış bir şey üzerinde söz birliği yapmazlar. Bir hadis-i şerif meali: (Ümmetimin âlimleri, dalalette, sapıklıkta birleşmez.) [İbni Mace, İ. Ahmed, Taberani] Kur'an-ı kerimde de, Eshab-ı kirama ve âlimler topluluğuna uymayanların Cehenneme gideceği bildirilmektedir. Bir âyet-i kerime meali: (Doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Resulullah'a karşı çıkıp, müminlerin [Eshab-ı kiramın ve salih âlimlerin] yolundan ayrılanı döndüğü sapık yolda bırakır, Cehenneme atarız.) [Nisa 115] Eshab-ı kirama cemaat dendiği gibi, Ehl-i sünnet âlimler topluluğuna da cemaat denir. Birkaç hadis-i şerif meali: (Cemaatten bir karış ayrılan, cahiliyet ölümüyle ölmüş olur.) [Buhari] (Cemaatle birlikte olun! Allah'ın rızası, rahmeti, yardımı cemaatle birliktedir. Cemaatten ayrılan Cehenneme düşer.) [İbni Asakir] (Cemaatten ayrılan, yüzüstü Cehenneme düşer.) [Taberani] (Sürüden ayrılanı kurt, cemaatten ayrılanı şeytan kapar. Cemaatten ayrılmayın!) [Tirmizi] (Cemaatten bir karış ayrılan İslam halkasını boynundan çıkarmış olur.) [Ebu Davud] (Allahü teâlânın rızası, icmadadır.) [İbni Asakir] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Bozuk kitap:6 Reformcu diyor ki: (Mezhebe, meşrebe yer vermedim, eski âlimleri dikkate almadım. Eski bilgileri yeni etiketiyle pazarlamadım, onun için eski âlimlerden örnek almadım. Çağa uymaya çalıştım.) CEVAP: Bu reformcu yazar, kendisinin de itiraf ettiği gibi, dört hak mezhepten ve Ehl-i sünnet âlimlerinden hiç kaynak vermemiş, ancak Ehl-i sünnet olmayan İbni Teymiye, Şevkani gibileri örnek almış. Yani Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarını değil de, eski sapıkların yazılarını yeni etiketiyle pazarlıyor. Eski âlimleri tenkit eden çağımızdaki sapıklara kurtuluş simidi gibi sarılmış, onlardan örnekler vermiş. Kendisinin de çekinmeden söylediği gibi, kitabı Hanefî mezhebine veya dört hak mezhepten birine göre yazmamıştır. Kendi görüşü ayrı bir ekol olarak bildiriliyor. Yani böylece, kendi anladığına göre yeni bâtıl bir mezhep ortaya çıkarmış oluyor. Müslümanların, asırlardır tâbi oldukları dört mezhebi bırakıp da kendi mezhebine girmelerini istiyor. İslam âlimlerine saldırıyor. Eğer Kur'ana ve Sünnet'e uygun yazsaydı, eski âlimleri senet kabul eder, onların hükümlerini bildirirdi. Kur'an-ı kerimde bu âlimler övülüyor: (Bilmiyorsanız ehl-i zikre [âlimlere] sorun!) [Nahl 43] (Bu reformcu, âlimlere sormuyor. Kendi görüşünü Kur'anın hükmü gibi anlatıyor.) (Allah'tan en çok korkan ancak âlimlerdir.) [Fatır 28] (Bu reformcu, Allah'tan korkan âlimlerin verdiği hükümleri değil de, kendi görüşleriyle, zamanımızdaki mezhepsizlerin görüşlerini esas alıyor. (Bunun hükmünü Peygambere ve ülül-emre [âlimlere] sorsalardı, öğrenirlerdi.) [Nisa 83] (Bu reformcu, âlimlere sorsaydı, yani eski âlimlere uysaydı, dört hak mezhepten birine göre yazardı. Kur'anın emrine uymadığı pek açıktır.) Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki: (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir.) [Darimi] (Reformcu yazarın hafife aldığı fıkıh âlimlerinin, yukarıdaki âyet-i kerimede bildirilen ülül-emr oldukları, bu hadis-i şerifle de bildirilmiştir.) (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) [Tirmizi, İbni Mace, Ebu Davud] (Ümmetimin âlimleri, benî İsrail'in peygamberleri gibidir.) [İmam-ı Yâfiî, İmam-ı Rabbani, Abdülgani Nablusi, Neşr-ül-mehasin] (Âlimlere tâbi olun! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.) [Deylemi] (Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.) [İ. Neccar] (Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ. Maverdi] (Bilmediklerinizi salih [âlim]lerden sorup öğrenin!) [Taberani] Kur'an ve Sünnet'e uysaydı, bunların bildirdiği âlimlere uyardı. Bunlara uymayıp kendi görüşünü esas aldığı için, kitap çok bozularak deforme olmuştur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Biri, (Piyasada birbirini tutmayan farklı mealler bulunduğu için, orijinalinden kendim tercüme ederek bir meal hazırladım. Benimki orijinal olduğu için itimada şayandır) dedi. Öteki mealler niye orijinalinden hazırlanmadı? Bu arkadaşın orijinal mealine güvenebilir miyiz? CEVAP: Adına orijinal dense de fark etmez. O mealin diğerlerinden hiç farkı yoktur. Meal, tercüme edenin, Kur'an-ı kerimden anladığı mânâ demektir. Herkes, ilmine göre bir şey anlar. Çoğunun yanlış olduğu piyasadaki meallerden anlaşılmaktadır, çünkü Kur'an-ı kerim kelime kelime tercüme edilirse yanlış olur. Murad-ı ilahi anlaşılmadan yapılan tercümeler doğru olmaz. Murad-ı ilahiyi de yalnız Peygamber efendimiz anlamış ve bildirilmesi gerekenleri de hadis-i şeriflerle bildirmiştir. Onun için, mealden din öğrenilmez. Dinimiz ancak, itikad, fıkıh ve ahlak bilgilerinin nakli esas alarak yazıldığı muteber ilmihallerden öğrenilir. HÂLIK'I MAHLÛKA BENZETMEK Sual: Mezheplere inanmayan bir yazar, (Allah çok akıllıdır, hafızası ve düşünmesi çok kuvvetlidir, gözleri iyi görür, kulakları iyi işitir, beyni iyi çalışır) diyor. Bir başkası da, (Din insanlar içindir, Allah'ın dini olmaz, o dinsizdir. Allah'ın gözü olmaz, o kördür. Akıl insanlar içindir. Allah akıllıdır denmez, o akılsızdır) diyor. Her ikisinin sözleri de küfür olmuyor mu? CEVAP: İslam âlimleri, (Allah'ın yaratmak, vücud, muhalefetün-lil-havadis gibi sıfatlarını insanlar için kullanmak veya insanın, akıl, şuur, hafıza, beyin ve düşünce gibi yaratılmış olan sıfatlarını Allahü teâlâ için kullanmak küfürdür) buyuruyorlar. Vücud, kendiliğinden var olmak; muhalefetün-lil havadis de, hiçbir mahlûka, hiçbir bakımdan benzememek demektir. Birkaç örnek verelim: (Allah iyi düşünür) demek küfür olur, çünkü akıl, şuur, hafıza, düşünme işi, görüş mahlûktur, yani yaratıktır. Allahü teâlâ için böyle sözler söylemek küfür olur. (Allah akıllıdır) veya (Allah'ın beyni vardır) demek, onu yaratık kabul etmek olduğu için küfür olur. (Allah akılsızdır) demek ise bir hakaret olacağı için küfür olur. Bunun gibi, Allahü teâlâ için dinsiz, kör, beyinsiz gibi hakaret sözlerini kullanmak da küfür olur. Böyle sözler yerine, (Allahü teâlâ yarattıklarına benzemez) demek yeter. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
31.03.2011
Kabirden direkt yardım istenir
Sual: (Türbeye gidip direkt oradaki zattan yardım istemek şirk olur) deniyor. Bu doğruysa, yanına gitmeyip de, evden yardım istemek de şirk olur mu? CEVAP: Ölü diri herkesten yardım istenir. Ruh ölmez. Allahü teâlâ dirilere yardım ettirdiği gibi ölülere de yardım ettirir. Hazret-i Hızır'ın ruhu çaresizlere yardım etmektedir. Eğer evliyayı yaratıcı biliyorsa, ister evden yardım istesin, ister kabrine gidip direkt istesin, fark etmez, şirk olur, ama hiçbir Müslüman zaten evliyayı yaratıcı bilmez. Evliyayı vasıta bilip evden veya direkt yanına gidip istemek, şirk olmaz. Evliyanın diri veya ölü olması fark etmez. Hattâ ölünce, feyzi kesilmez, artar. (İrşad-üt-talibin) Ölü veya diri evliyadan yardım istemek, onları yaratıcı bilmek değildir. Bulut vasıtasıyla yağmur, ilaç içerek şifa ve silah kullanarak zafer beklemek, su için çeşmeye, ekmek için fırıncıya gitmek, hep Allah'tan istemek olur. Bunlar sebeptir. Rabbimiz, her şeyi sebeple yaratmaktadır. Bu sebeplere yapışmaya şirk denmez. Allahü teâlânın, evliya zatların ruhlarına yardım etme kuvveti?verdiğini düşünüp, ruhlardan yardım beklemek caizdir. Onlar kabirde diridir. Ruhlarına keramet verilmiştir. Böyle inanana müşrik denemez. (F. Bilgiler) Büyük bir zatın Allah'ın yardımına mazhar olduğunu, Rabbimizin her şeyi sebeple yarattığını, onun da bir sebep olduğunu düşünerek ondan yardım istemek, Allah'tan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin) Ebul Hasan-i Harkani hazretleri, sefere çıkan talebelerine, (Sıkışınca benden yardım isteyin!) buyurur. Yolda eşkıya bunları yakalar. Talebeler dua ederler, ama kurtulamazlar. Biri, (Yâ Ebel Hasan, imdat!) der. Onu eşkıya göremez. Diğerlerinin nesi varsa alırlar. Seferden dönünce, (Biz dua ettik soyulduk, şu arkadaş sizden yardım isteyince kurtuldu) derler. O da, (Allahü teâlâ günahkârın duasını kabul etmez. O, benden yardım isteyince, Allahü teâlâ onun sesini bana duyurdu. Ben de, "Yâ Rabbi, bu talebemi kurtar!" dedim. Allahü teâlâ da kurtardı. Ben sadece vasıta oldum, dua ettim. Kurtaran Rabbimizdi) diye cevap verir. (Tezkiret-ül-evliya) Hadis-i Erbain'deki (Bir işinizde, sıkışıp bunalınca, kabirdekilerden yardım isteyin) ve Deylemi'nin bildirdiği (Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı) hadis-i şerifleri de, Rabbimizin izniyle, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir. (M. Nasihat) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda olan Müslümanlar genelde çok sıkıntı çekerler. Ancak çektikleri, Peygamberlerin ve âlimlerin çektiklerinin yanında çok azdır, deryada bir damla bile değildir. Peygamber efendimiz, hiçbir peygamberin kendisi kadar sıkıntı, eziyet, acı çekmediğini bildirmiştir. Allahü teâlânın en sevdiği kulu böyle sıkıntı çekince, bizlerin ufak bir rahatsızlıktan dolayı isyan etmemiz, şikâyetçi olmamız uygun olur mu? Üstelik üzüntü, sıkıntı, dert, elem, keder, Allah'ın sevdiği kullarının boynuna attığı kementtir. İnsan, hep başkalarıyla meşgul olup gaflete düşer. Allahü teâlâ, mümin kullarına dert ve bela vererek, bu gafletten uyandırır, onları başkalarına bırakmaz, sadece kendisiyle meşgul eder. Onlar da başka şeyle meşgul olmayıp dua eder, inler. Bu, Rabbimizin hoşuna gider. Cenab-ı Hak, meleklere buyurur ki: - Şu kötü kullarımı sevmiyorum. Onlar benim ismimi ağızlarına hiç almasınlar. - Yâ Rabbi, peki biz bunlara ne yapalım ki, seni anmasınlar? - Onlara çok para, çok sıhhat, çok neşe verin! Dünyaya dalıp, beni unutsunlar. Şu iyi kullarımı ise, çok seviyorum. Onlar beni hep ansınlar, hiç unutmasınlar. - Yâ Rabbi, bunlara ne yapalım? - Onlara dert, üzüntü, sıkıntı, hastalık verin! Böylece, her derde düştükçe dua ederler. Bu hâlleri hoşuma gider. Onları sever, günahlarını affederim. Onlar benim has kullarımdır. Gerek Eshab-ı kiram, gerekse diğer âlim ve evliya zatlar, insanların Müslüman olmaları için neler çekmişler! Eğer o sıkıntı ve o gayretleri olmasaydı bugün bizler birer kâfir çocuğuyduk. Bu hak ödenir mi? Diyelim ki bir evde yangın var. İçindeki insanlar, (Allah rızası için bizi kurtaran yok mu) diye feryat ediyor. Onları gören insanlar, hiç aldırış etmeden yiyip içebilir mi, eğlenebilir mi? (Bu insanlar yanıyor, ama Müslüman mı, dinli mi, dinsiz mi?) diye düşünülemez. Vicdanı olan, elindeki bütün imkânıyla o ateşi söndürmeye, onları kurtarmaya çalışır. İşte İslâmiyet'in emri, hiçbir fark gözetmeden, Allah'ın kullarına yardım etmektir. Bir gün bedevinin biri Peygamber efendimize, (Ben öyle, çok şeyden anlamam. Bana İslamiyet'i anlayacağım şekilde kısaca anlat, aklım ererse Müslüman olurum) deyince ona, (İslamiyet'in esası, temeli, Allahü teâlânın bütün emirlerine hürmet etmek, beğenmek ve Onun bütün mahlûklarına acımak, şefkat göstermektir) buyurdu. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Muinüddin-i Çeştî hazretleri, (Baş olmak isteyenlerde ihlâs ve ibadet kalmaz) buyuruyor. Ancak bunlar elden gittikten sonra baş olurmuş. Allahü teâlâ bir hadis-i kudside, (Ey Habibim, beni talep edene hizmetçi ol!) buyuruyor. Allahü teâlâyı kim talep eder? Müslüman talep eder. Yani, gördüğü her Müslümana hizmetçi olmasını, iyilik etmesini, âmirlik taslamamasını istiyor. Rabbimizin, bütün kâinatı hürmetine yarattığı habibine emri budur. İnsanlar ne çekmişse ve ne çektirmişse, baş olma sevdasından çektirmiştir. Bir mürşid-i kâmil, bir talebesini mezun edip, ayrıca hilafet de verir. Onu uğurlarken son bir nasihat yapar, karşılaştığı kimsenin Evliya zatlardan olup olmadığına dair ona bir ölçü verir. Bir müddet sonra bir beldeye gelen bu talebeye, (Burada mübarek bir zat var) derler. Bu da onlara, (Mübarek zatsa onunla bir görüşmemiz iyi olur) der. Bu haber o mübarek zata ulaşınca, (Efendim filan mürşid-i kâmilin bir talebesi geldi. Görüşmek için sizden izin istiyor, ne dersiniz?) diye sorarlar. O mübarek zat da, (Biz onun ayağına gidelim. Onu buraya çağırmak bize yakışmaz, çünkü onun hocası da çok mübarektir) buyurur. Kalkıp onun yanına giderler. Selam ve hâl hatır sorduktan sonra talebe, o mübarek zata der ki: - Efendim ilminizden, feyzinizden istifade etmek istiyoruz. Himmet buyurun. Bize anlatın, sizi dinleyelim. - İlim, feyz, bereket nerede, biz nerede? Biz kimiz ki? O büyükler geçti gitti, sen anlat da hepimiz istifade edelim. Talebe bunu duyar duymaz hemen o mübarek zatın eline yapışıp, öper. (Elhamdülillah, işte evliya bir zata rastladım) der. Çünkü hocası onu uğurlarken şöyle buyurmuştu: Gittiğin yerde mübarek bilinen bir zata rastlarsan, (Efendim, ilminizden, feyzinizden, bereketinizden istifadeye geldim, lütfen himmet buyurun) dersin. O da, (Gel, sana anlatayım) derse onu dinleme, kaç ondan! Eğer, (Biz kimiz ki? Biz hazır olsak hesaba katılmayız. Orada olmasak arayıp sorulmayız. Esas insan onlardır. Sen anlat, biz istifade edelim) derse eline yapış! İşte o mübarek bir zattır. Bu ölçüye uyup, o zatın mübarek birisi olduğunu anlamıştır. Büyüklerimiz de buyuruyor ki: Bizim kitaplarımız çok kıymetlidir, çünkü içinde bize ait bir kelime yoktur. Bu kıymet, tamamen Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarını ve sözlerini nakletmekten ileri gelmektedir. Böyle olan, kalıcı olur. Kendinden anlatırsa geçici olur. Çünkü kibir, maddi manevi her iyiliğe engeldir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
> Bozuk kitap: 7 Reformcu diyor ki: (Her ne kadar dört mezhepteki âlimlerin hepsi oruç kefareti var diyorlarsa da, ben araştırdım. Kitap ve Sünnet'te böyle bir bilgiye rastlamadım. Benimle aynı görüşte olan yazarlar da vardır.) CEVAP: Dinde reformcu, oruç kefaretini kaldırmak için yazar dediği yamukları gösteriyor. Dört mezhebin âlimlerine niye itibar etmiyor ki? Geceden niyetli orucunu kasten bozana kefaret gerektiği, din kitaplarının hepsinde yazılıdır. Kütüb-i sitte isimli meşhur altı hadis kitabından Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai'de mevcuttur. En kıymetli bu beş hadis kitabına inanmayan, eğer cahil değilse, art niyetli bir reformcudur. Hazret-i Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bu hadis-i şerif şöyledir: Bir kimse, Resulullah'a gelerek, (Helak oldum yâ Resulallah) dedi. Resulullah ne olduğunu sordu. O da Ramazan orucunu kasten bozduğunu söyledi. Peygamber efendimiz, bir köle azat etmesini emretti. Kölesi olmadığını söyleyince, aralıksız iki ay oruç tutmasını emretti. Bunu da yapamayacağını söyleyince, fakir doyurmasını emretti. İslam âlimleri de, geceden niyetli orucunu mazeretsiz kasten bozan kimsenin, kefaret olarak varsa bir köle azat etmesini, yoksa peş peşe 60 gün oruç tutmasını, herhangi bir sebeple oruç da tutamazsa, 60 fakiri doyurmasını bildirmişlerdir. (Redd-ül-muhtar) Resulullah'ın bildirdiği hükmü kabul etmeyen, Allahü teâlânın emrini kabul etmemiş olur, çünkü Kur'an-ı kerimde mealen, (Resule itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur) buyuruluyor. (Nisa 80) "İSLAM DÜŞÜNCESİ" DEMEK Reformcu diyor ki: (Şefaat düşüncesi, Kur'an'ın ahiret düşüncesine ve İslam düşüncesine aykırıdır.) CEVAP: Düşünce, bir iş için bir insan tarafından düşünülen çare veya kıyaslanan neticedir, bir görüştür ve mahlûktur. İslam düşüncesi veya şefaat düşüncesi demek çok yanlıştır. İslam âlimleri, (Düşünce yaratıktır, insanda olur, bu sıfatı Allah'a, İslamiyet'e vermek küfürdür) buyuruyorlar. İslamiyet, Allahü teâlânın bildirdiği hak dindir, bir düşünce, bir görüş değildir. Mezhepsizler, İslamiyet'i bir düşünce olarak kabul ettikleri için reform yapmaya çalışıyorlar. Allah'ın dinini hâşâ düzeltmeye, eksik kalan yerleri tamamlamaya gayret ediyorlar. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Bugün sizin için dininizi ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet'i vermekle razı oldum.) [Maide 3] Mezhepsizler tamamlanmış dinin neresini düzeltecekler ki? Bozmaya düzeltmek, yıkmaya yapmak diyorlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 8 Reformcu diyor ki: (Fazlurrahman'ın bildirdiği gibi, Kur'an, şefaat düşüncesini reddeder, ama Sünnî âlimler, şefaatin hak olduğu iddiasından geri kalmamıştır.) CEVAP: Sünnî âlimler dediğine göre, kendisinin Sünnî olmadığını ima ediyor. Fazlurrahman'ı senet gösteriyor da, İmam-ı a'zamın, İmam-ı Şâfiî'nin, İmam-ı Gazali'nin, İmam-ı Mâlik'in, İmam-ı Ahmed bin Hanbel'in ve diğer Ehl-i sünnet âlimlerinin hiçbirinin sözünden niye bahsetmiyor? Ehl-i sünnet âlimlerine olan aşırı düşmanlığını hiç gizlemiyor. Eskiden Vehhabiler şefaati inkâr ederlerdi. Şimdi onların lider durumunda olanları bile şefaati hak bilirken, günümüz mezhepsizlerinin inkâr etmesi gerçekten de tuhaftır. (Bu kitabımda, Kitap ve Sünnet esas alınmıştır) dediği halde, diğer hususlarda olduğu gibi, şefaat hususunda da tamamen Kitap ve Sünnet'e aykırı görüşler bildiriyor. Kâfirlere şefaat edilmeyeceğini bildiren âyet-i kerimeleri alıp, müminlere de şefaat edilmeyeceğini söylemesi, kendisinin ne kadar sinsi bir reformcu olduğunu göstermektedir. Bir hadis-i şerif meali: (Kâfirler, kâfirler için gelmiş olan âyetleri, Müslümanlara yükletirler.) [Buhari] Şefaati inkâr etmek büyük sapıklıktır. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir: (O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109] (Rahman olan Allah'ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87] (Müfessirler, bu iki âyet-i kerimeyi açıklayıp, "Allahü teâlânın izin verdikleri şefaat edecek, başkaları edemez" buyuruyorlar.) (Sadece Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26] (Melekler de, ancak, Allah'ın hoşnut olduklarına şefaat edebiliyor.) (Bütün şefaatler Allah'ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44] (Çok şefaat edecekler var ki, hepsi de Allahü teâlânın iznine bağlıdır.) İki hadis-i şerif meali: (Kıyamette ilk şefaat eden ben olacağım.) [Müslim] (Kıyamette Peygamberler, sonra âlimler ve şehidler şefaat eder.) [İbni Mace, Deylemi] Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da, şefaatin hak olduğunu bildirmişlerdir. Bu âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı a'zam hazretleri de, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber) Ne diye hadis-i şeriflerle, İmam-ı a'zam ve diğer mezhep imamları gibi büyük zatların sözleri alınmıyor da, Fazlurrahman gibi sapıkların sözü Nass gibi alınıyor? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İmanın şartlarını değiştirmek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 9 Reformcu diyor ki: (İmanın şartı altı demek yanlıştır. Kur'anda böyle bir ifade yoktur.) CEVAP: Bu reformcu, (Kitap ve Sünnet'e göre yazdım) dediği halde, burada sadece Kur'an diyor. Elbette Kur'an-ı kerimin detayları Sünnet ile açıklanmıştır. Yazarın yalan söylediği, Sünnet'e de itibar etmediği anlaşılıyor. Kur'an-ı kerimi Resulullah efendimiz açıklamıştır. Bu delili bildirmeden, imanın şartı altı değil demesi dehşet vericidir. Sahihayn ismi verilen, din-i İslam'ın iki temel kitabındaki hadis-i şerif nasıl inkâr edilir? Sahih hadisleri inkâr etmesi, affedilir cinsten değildir. Bu meşhur hadis-i şerifin meali şöyledir: (İman; Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai] Böyle mütevatir sahih hadisleri inkârın küfür olduğu âlimlerimizce bildirilmektedir. Bu reformcu, sadece İslam âlimlerine değil, hadis-i şeriflere de açıkça savaş açıyor. Aslında Kur'an-ı kerime inandığı da samimi değildir, çünkü Kur'an-ı kerimde birçok yerde Resulullah'a uyulması emrediliyor. Mesela Haşr suresinin, (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) mealindeki yedinci âyetine uymayanın, Resulullah'ın sözlerini senet kabul etmeyenin, (Kur'ana inanıyorum) demesi nasıl doğru olur? YAMUKLAR ÖVÜLÜYOR Yine diyor ki: (İbni Teymiyye'nin, Fazlurrahman'ın da belirttiği gibi, şefaat görüşü Kur'ana ve Sünnet'e aykırıdır.) CEVAP: Resulullah efendimizin şefaat hakkındaki hükümlerini görüş olarak kabul edip, İbni Teymiyye'nin sözünü senet gibi alıyor. Vehhabilerin lideri İbni Baz için de merhum diyor. Vehhabiliği tenkit eden tek kelime yok, ama Ehl-i sünnette çok hatalar bulduğunu söylüyor. Nerede sapık varsa onu övüyor. Dört mezhebin dev liderlerinden hiç bahsetmiyor. Abduh ve Efgani gibi mason reformculara hayran olan felsefeci İkbal'i övüyor. Mason Efgani için, (Çağdaş İslam görüşünün büyük düşünürü) demesi yazarın zihniyetini açıkça ortaya koymaktadır. Sayısız İslam âlimi dururken Roger Garaudy de, senet gibi gösteriliyor. Fazlurrahman ile İzzetbegoviç'e olan hayranlığını da gizleyemiyor, Efgani, Şeriatî ve Makdisî'den nakiller yapıyor, ama nedense İmamı a'zam, İmam-ı Rabbani ve İmam-ı Gazali gibi dev şahsiyetlere hiç önem vermiyor. Takdir edici tek kelime yok. Hadis ve fıkıh âlimi İmam-ı Şa'rani hazretlerini, Kur'ana aykırı konuşmakla suçluyor. Bu büyük zata, sırf İbni Teymiyye'yi tenkit ettiği için saldırıyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı kimseler, (Ticaret, üçe aldığını beşe satmaktır. Bu da, dinen pek uygun değildir) diyorlar. Ticaretle uğraşmak, tüccar olmak uygun değil midir? CEVAP: Dinimizde ticaret de, doğru tüccar da övülmüştür. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Bereket ticarettedir.) [Ebu Davud] (Rızkın dokuzu ticarette, biri de hayvancılıktadır.) [İbni Sa'd] (Cennette ticaret olsaydı, manifaturacılığı emrederdim, çünkü Ebu Bekir manifaturacıydı.) [Deylemi] (En iyi kazanç, el emeğiyle kazanılandır. Ticaret de makbuldür.) [Hâkim] (Doğru tüccar, Peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraberdir.) [Tirmizi] (Doğru tüccar, Kıyamet günü Arş'ın gölgesinde olacaktır.) [Deylemi] (Doğru tüccar, Cennetin hiçbir kapısında bekletilmez.) [İ. Neccar] (En uygun kazanç şu tüccarındır ki, ticarette yalan söylemez, sözünden dönmez, satarken malını övmez, alırken de [ucuza almak için] kötülemez.) [Deylemi] (Korkak tüccar mahrum kalır, cesur tüccar rızka kavuşur.) [Kudai] (Şu üç kimse, başka himayenin bulunmadığı Kıyamet günü, Allah'ın himayesindedir: 1- Emin tüccar, 2- Âdil idareci, 3- Namaz kılmak için vaktin girmesini hararetle bekleyen kimse.) [Hâkim, Deylemi] HARAM OLDUĞUNU BİLMEMEK Sual: Haram olan bir şeyi, haram olduğunu bilmeden işleyene günah olur mu? CEVAP: Evet, din bilgilerinin her tarafa yayıldığı bir yerde, bir şeyin dindeki hükmünü bilmemek özür değildir. O şeyi kullanmak, haram olur. Mesela içki içse, zina etse, ben içkinin, zinanın haram olduğunu bilmiyordum dese, yine haram işlemiş olur. Ancak, Müslümanlardan uzak bir yerde yaşadığı veya yeni Müslüman olduğu için bilmiyorsa, öğrenme imkânı da yoksa mazur olur. GÜNAH İŞLEYENİN YEMEĞİ Sual: Büyük günah işleyen, fakat kazancı helal olanın yemeğini yemek caiz midir? CEVAP: Evet, gerektiğinde yemek caizdir. DUVAR SAATİ Sual: Duvar saatimiz, çan şeklinde çalıyor. Kullanmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Hayır, bir mahzuru yoktur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Düğünden bir ay önce, nikâhımız kıyıldı. Dinen de eşim olduğuna göre, hanım her isteğimi kabul etmek zorunda değil mi? Benden izinsiz sefere çıkabilir mi? Benimle birlikte sefere çıkmayı reddedebilir mi? CEVAP: Kadın, mehr-i müecceli değil, mehr-i muacceli almadıkça, düğünü, halveti ve birlikte sefere çıkmayı istemeyebilir, yani sizin her isteğinizi kabul etmek zorunda değildir. Mehrin hepsi müeccelse, yani daha sonra verecekse, kadın, mehri almadığı için, kocası bunları menedemez. Mehr-i muacceli almayan kadın, kocasından izinsiz evden çıkabilir ve başka bir mahremiyle sefere gidebilir. (S. Ebediyye) SORUMLU DÖRT ERKEK Sual: Cehenneme müstahak olan kadın, kocası, babası, kardeşi ve oğlu olmak üzere, dört erkeği de, beraberinde götürecekmiş. Bu dört erkek, bu kadının hangi hallerinden sorumludur? CEVAP: Engel olabilecekleri bütün günahlarından sorumludur. Babası, kardeşi, daha çocukken ona Ehl-i sünnet itikadını öğretmeli, namaz kıldırmalı, tesettüre riayet ettirmeli, haramlardan ve ileride haram işlemesine sebep olacak işlerden, uzak tutmalı. Evlenecek çağa gelince, dinini bilen salih birisiyle evlendirmeli. Bundan sonra, kocasının sorumluluğu da başlar. Oğlu olur ve çocuğu akıl baliğ olunca, onun sorumluluğu da başlar. GÜNAHA RAZI OLMAMALI Sual: Emrim altındakiler, söz dinlemeyip günah işliyorlar, günah işlenen yerlere gidiyorlar. Bir kere söyledikten sonra, peşlerini bırakmam uygun olur mu? CEVAP: Peşlerini bırakmak, izin vermek demektir. Devamlı emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak vazifemizdir. Buna razı olmamak ve peşlerini bırakmamak gerekir. En uygunu da tavır almaktır. Bu iş böyle gitmez diye gözdağı vermektir. EVLENİRKEN AMENTÜYÜ BİLMEK Sual: Evlenecek kişilerin Amentünün esaslarını ezbere sayması şart mıdır? CEVAP: Ezbere sayması şart değildir. Amentünün esasları, Allahü teâlânın sıfatları anlatılır. Bunlara inanıyor musun denir. Evet, inanıyorum derse mesele kalmaz. Birini bile kabul etmezse, Müslüman sayılmaz. DÜĞÜNDE DAVUL Sual: Düğünde davul çalmak caiz midir? CEVAP: Evet, düğünde davul caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bedenimizin sıhhati için, sabahtan akşama kadar yiyip içiyor, her türlü gıdayı alıyoruz. Beden gıdasını almayınca öleceği gibi, ruh da gıdasını almazsa ölür. Vücut topraktan yaratıldığı için gıdası toprak maddeleri, ruh ise âlem-i emirden yaratıldığı için gıdası âlem-i emirdendir. Kur'an-ı kerim ve doğru din kitabı okumaktır, namaz kılmaktır, sohbet yani dinden bahsetmektir. Dengeli, olgun insan, bedeni ve ruhu sıhhatte olan insandır. Herkeste, her ailede, bir sıkıntı hastalığı var, çünkü beden ve ruh beslenmiyor, denge bozukluğu meydana geliyor. Bu denge bozukluğunu gidermek için de, bütün dünyada kurulan hastaneler bir çare bulamıyor. Özellikle gayrimüslim ülkelerdeki hastane sayısı pek çoktur. Yalnız bu dünyaya inandıkları ve âhiretten mahrum kaldıkları için, acaba ne kadar daha çok yaşayabiliriz gayesiyle, neredeyse bütün paralarını tedaviye ayırıyorlar. Sinir sisteminin bozukluğundan dolayı meydana gelen hastalıkların biri düzelse, biri bozuluyor. Sinir sisteminin yani ruhun düzelmesi için de, ruhun gıdasını alması gerekir. Ruhun, kalbin gıdası dindir, ilimdir. Din kitabı okumayanın, dinî sohbet yapmayanın, gönlü yani kalbi ölür. Önce hastalanır, zayıflar, birdenbire ölmez. Zayıfladıkça da, bedende olduğu gibi, derecesine göre sıkıntılar, anormallikler meydana gelir. Vücut zayıfladıkça, bu zayıflık insanda acılar, ızdıraplar meydana getirir. Bu hastalık bedene de yansır, bedende de bazı alametler meydana gelir. Netice itibariyle tedavi edilemezse, hayatı sona erer. İşte bunun gibi, ruhun hastalıkları da tedavi edilmezse sonunda ruh ölür, yani imanını kaybeder. Bedene faydalı gıdalar olduğu gibi, bedeni tahrip eden zehirler de vardır. Bedeni ve ruhu beraber tahrip eden zehirler, haramlardır. Hem ruhu, hem bedeni dejenere eden, ikisini de hasta eden, ondan sonra ölüme sürükleyen, haramlardır. Haramlar da bellidir, hepsi kitaplarda yazılıdır. Kur'an-ı kerimde bunlar bildirilmiş, Peygamber efendimiz de, ümmetine açıklamıştır. Kumar, içki, zina, yalan, gıybet, kul hakkı, kalb kırmak gibi bütün haramlardan çok sakınmak gerekir. Günahlara devam etmek imanı zayıflatır ve sonunda ruhun ölümüne yani imansız olmaya sebep olur. Bunun için küçük büyük bütün günahlardan sakınmaya çalışmalıdır... Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zata sorarlar: - Efendim, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları raflarda bekliyor. İnsanlar her şeye para veriyor, fakat Cennete götürecek olan bu kıymetli kitaplara neden para veremiyorlar? O zat buyurur ki: - Efendim, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları çok temizdir. Bunlara gidecek paranın da temiz olması, helal olması gerekir. Peygamber efendimiz, helal olmayan paranın hayırlı işte kullanılamayacağını, mesela doğru din kitabına gitmeyeceğini bildirmiştir. Kazancı bozuksa, parayı bozuk yere verir, bu kitaba para vermez. Helal para, helal yere gider. Karışık olan, karışık yere gider. İmam-ı a'zam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur) buyuruyor. Eğer bir kimsenin parası hayra gitmiyorsa, o paranın hayırsız yerden geldiği anlaşılır. Büyüklerimizin kitapları raflarda beklesin diye yazılmadı. O kadar emek, o kadar zahmet, raflarda garip bir vaziyette beklesin diye sarf edilmedi. Bu kitaplar raflar için değil insanlar içindir. Herkes okusun, dünya ve âhiret saadetine kavuşsun diye yazılmıştır. O büyük zatlar yaşasalardı üzülürlerdi. Madem insanlar şu veya bu sebeple alamıyor, o zaman iş bize düşüyor, onlara hediye olarak biz vereceğiz. Böylece üç sevaba kavuşacağız: Birincisi, hediye vermek sevabına kavuşuruz. İkincisi, insanları sevindirmek sevabına kavuşuruz. Hediyeyi alan sevinir. Bu da duaya vesile olur, bize dua eder. Üçüncüsü, emr-i maruf sevabıdır. Cenab-ı Hakk'ın dininden bir kelime öğretmek veya öğretilmesine vesile olmak, yüz umre sevabına bedeldir. Umre için o kadar masraf yapılıyor, o kadar zahmet çekiliyor. Nakli esas alan bir kitap verince belki yüz bin umre sevabı alırız, çünkü umre nafile, emr-i maruf ise farzdır. Farzın yanında nafilenin hiç kıymeti yoktur. Denizde damla bile değildir. O insanın dinini, imanını öğrenmesine vesile olanın, ne kadar çok sevab alacağını düşünmelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Bütün ibadetlere verilen sevab, Allah yolunda gazaya [cihada] verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i münker sevabı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.) Emr-i marufu ve nehy-i münker vazifesini herkes lâyıkıyla yapamaz. Yanlış anlatma ve fitneye sebep olma tehlikesi vardır. Doğru yazılan bir din kitabı ise hemen herkese verilebilir. Bir kitap vermekle emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesi yapılmış; az bir işle, tahmin edilemeyecek kadar büyük sevablara kavuşulmuş olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Reformcu diyor ki: (Ehl-i sünnet âlimleri, kılınmayan namazların kazasını kılmak farzdır demişlerse de, İbni Teymiyye'nin de dediği gibi, kaza namazı kılmak gerekmez.) CEVAP: Allah ve Resulünün emrettiği ve bütün Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi, (Kılınamayan namazları kaza etmek farzdır) demiyor da, niye İbni Teymiyye'nin sözünü senet olarak alıyor? Bu, mezhepsiz olmanın açık alametidir. Mezhebi olsaydı mezhebine göre yazardı. İbni Teymiyye'nin mezhebinden olduğu anlaşılıyor. Namazları vaktinde kılmak farz olduğu gibi, vaktinde kılınmayanı kaza etmenin de farz olduğu bütün fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Birkaçı şöyledir: 1- Farz namazı, özürsüz vaktinden sonra kılmak büyük günahtır. Bu günah, yalnız kaza edince affolmaz. Kaza ettikten sonra, ayrıca tevbe veya haccetmek de gerekir. Kaza edince yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza kılmadan tevbe edilince terk günahı affolmadığı gibi, tehir günahı da affolmaz, çünkü tevbenin kabul olması için günahı terk etmek şarttır. (Dürr-ül-muhtar) 2- Farzlara önem verip, tembellikle yapmayan kimse mürted olmaz, imanı gitmez, fakat bir farzı yapmayan Müslüman, iki büyük günaha girer: 1- O farzın vaktini ibadetsiz geçirmek yani farzı geciktirmek günahı. Bunun affolması için tevbe etmek gerekir. 2- Bu farzı yapmamak günahı. Bu büyük günahın affolması için bu farzı hemen kaza etmek lazımdır. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur. (Berika) 3- Özürlü ve özürsüz olarak namazı terk edenin, bunun farzını kaza etmesi şarttır. (Halebî) 4- Vaktinde kılınmayan her farz namazı kaza etmek farzdır. (Hindiyye) 5- Özürlü veya özürsüz kazaya kalan farz namazları, hemen kaza etmek farzdır. (Mezahib-i Erbaa) Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir: (Bir namazı vaktinde kılmayı unutan, hatırlayınca kılsın. Unutulan namazın kazadan başka kefareti yoktur.) [Tirmizi, Ebu Davud, Nesai] (Uyuyarak veya unutarak bir namazı vaktinde kılamayan, hatırlayınca kılsın.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud] (Farz namaz borcu olanın nafile namaz kılması, hamile kadına benzer. Doğumu yaklaşırken, çocuğu düşürür. Artık bu kadına hamile de, ana da denmez. Kaza borcu olan da, farz namazlarını kaza etmedikçe, Allahü teâlâ onun nafile namazlarını kabul etmez.) [Fütuh-ul-gayb] Resulullah, bir gecenin sonunda uyumuştu, güneş doğana kadar uyanamadı. Uyandı ve güneş yükselince kaza etti. (Nesai) Namaz herhangi bir sebeple terk edilmişse, bu büyük günahın tevbesinin kabulü için kaza etmek gerektiği, yukarıdaki vesikalarda açıkça bildirilmektedir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 11 Reformcu diyor ki: (Mübarek gecelere önem vermenin dinde yeri yoktur.) CEVAP: Mübarek gecelerin önemi sitemizde vesikalarla açıklanmıştır. Burada özetle bildirelim: Mevlid gecesi: Doğum gününü kutlamak dinimize aykırı değildir. O gün Kur'an-ı kerim okunabilir, tesbih çekilebilir, hayır hasenat yapılabilir, oruç tutulabilir. Bu işler, Allahü teâlâya şükretmek olur. Mevlid kandili, Peygamber efendimizin doğum günüdür. Resulullah'ı övmek ibadettir. Onu övücü yazılar ve kasideler okumak sevab olur. Oruç da tutulabilir. Resulullah, Pazartesi günü oruç tutardı. Sebebi sorulunca, (Bugün dünyaya geldim. Şükür için oruç tutuyorum) buyurdu. (Müslim, Ebu Davud, İ. Ahmed) Hazret-i Mevlâna, (Mevlid okunan yerden belâlar gider) buyurmuştur. Mevlid gecesi, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Hatta Şâfiî âlimleri, Mevlid gecesinin Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildirmiştir. El-mukni, El-miyar ve Tenvir-ül-kulûb kitaplarında, Mevlid gecesinin Kadir gecesinden kıymetli olduğu bildiriliyor. (Ed-dürer-ül-mesun) Mevlid kasidesini, erkek-kadın karışık olmadan, çalgı ve başka haram karıştırmadan, Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Nimet-ül kübra, Hadika, M. Nasihat) Berat gecesi: Üç hadis-i şerif meali: (Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: "Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa istesin, vereyim." Bu hâl, sabaha kadar devam eder.) [İ. Mace] (Allah şu dört geceyi hayırla süsler. Kurban ve Ramazan Bayramı gecesi, Arefe gecesi, Şaban'ın yarısının [Berat] gecesi ki, onda eceller, rızıklar yazılır.) [Deylemi] (Allahü teâlâ, Berat gecesinde müşrik ve müşahin [bid'at ehli] hariç herkesi affeder.) [İ. Mace] Mirac gecesi: Bir hadis-i şerif meali: (Recebin 27. günü oruç tutana 60 yıllık oruç sevabı verilir. Bu gece iyi amel eden için yüz yıllık mükâfat vardır.) [İ. Gazali, Ebu Musa el-Medeni] Regaib gecesi: Bir hadis-i şerif meali: (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez. Regaib gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı gecesi.) [İbni Asakir] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 12 Reformcu diyor ki: (Resim yapmanın haram olduğu görüşü de İslamiyet'e aykırıdır.) CEVAP: Dinimizin emrine yine görüş diyor. Çalgı helal, resim helal demekle olmaz. Kitap ve Sünnet'ten yerini göstermek gerekir. Hem bu bozuk kitap için, (Kitap ve Sünnet'e göre yazıldı) deniyor, hem de hiç kaynak gösterilmiyor. Bu yamuk görüşü de, Kitap'a ve Sünnet'e aykırıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Canlı resmi yapana kıyamette, "Yaptığın resme can ver" diye azap olunur.) [Müslim] (Dünyada [zaruretsiz] canlı resmi yapana, kıyamette bu resme can vermesi söylenerek azap edilir. Hâlbuki ona can veremez.) [Nesai] (Canlı resmi yapan, kıyamette en şiddetli şekilde azap görecektir.) [Buhari] (Canlı resmi yaparak Allahü teâlânın yarattıklarına benzetmeye çalışanlar, kıyamette en şiddetli azaba uğrarlar.) [Buhari, Müslim] (Ya Ali, putları, canlı resimlerini imha et!) [Müslim] ([Zaruretsiz] canlı resmi yapanların yeri Cehennemdir. Âhirette yapılan resimlere can verilecek, o resmi yapanlara Cehennemde azap edecektir.) [Buhari, Müslim] Resulullah, canlı resmi yapanları lanetledi. (Buhari) Bu kadar vesikaya rağmen, zaruretsiz canlı resmi yapmaya helal demek dehşet vericidir. Müslüman olduğunu söyleyen kişi, sahih hadis-i şeriflerle haram olduğu açıkça bildirilen bir hükme, nasıl helal diyebilir? MELEKLER VE RESİM Yine diyor ki: (Resim, köpek, çalgı aleti ve sarhoşun olduğu yere meleklerin girmediğiyle ilgili rivayet malzemelerinin hepsi hurafedir.) CEVAP: Hadis düşmanlığının bu kadarı da görülmemiştir. Rivayet malzemesi denilerek, hadis-i şeriflerle açıkça alay ediliyor! Bu konudaki hadis-i şeriflerden birkaçının meali şöyledir: (Cebrail aleyhisselam, "Biz, köpek ve resim olan yere girmeyiz" dedi.) [Buhari, Taberani] (Resim, cünüp ve köpek olan yere melek girmez.) [Ebu Davud, Nesai, İbni Hibban] (Köpek ve heykel bulunan odaya rahmet melekleri girmez.) [Müslim] (Rahmet melekleri, sarhoştan uzak durur.) [Bezzar] (Rahmet melekleri, köpek ve çan olan yere yaklaşmaz.) [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi] (Cers [çıngırak], şeytanın mizmarıdır. Cers olan yere rahmet melekleri girmez.) [Müslim, Nesai] (Mizmar, her çeşit çalgı aleti demektir.) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Din kitaplarından, din öğrenilemez mi? Bir tarikata bağlanarak mı din öğrenilir? CEVAP: Eskiden hak tarikatlar vardı. Oralarda dinimizin emir ve yasakları anlatılır, dine uymanın yolları ve tasavvuf ilmi öğretilirdi. Zamanla, bunlar çok azaldı, belki de hiç kalmadı. Aslı olmayınca da taklitleri çoğaldı. Her köşe başında bir şeyh türedi. Şu anda hak tarikat olsa bile, bir tarikata girmek gerekmez. Şimdi yapılacak iş, dinimizi o büyüklerin kitaplarından, yetkili âlimlerce doğru tercüme edilen kitaplardan öğrenmek ve bunlara uygun yaşamaya çalışmaktır. Bu kitapları okuyan, hem bilmediklerini öğrenmiş olur, hem de kitapta ismi geçen evliya zatları tanıyarak, kalbi onlara meyleder, bağlanır. Bütün dünyaya saçtıkları nurları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi, yetişerek kâmil bir insan olur. Nefsi de gafletten kurtulup namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder. Millete faydalı olur. Ebedî saadete kavuşur ve başkalarını da kavuşturur. *** Sual: Güvenilen biri, (Sen öğleyi üç rekât kıldın) dese, namazı iade etmek gerekir mi? CEVAP: Öğle namazını kılan, selam verdikten sonra, güvenilir bir kimse, (Sen öğle namazını üç rekât kıldın) dese, namaz kılan kimse de dört rekât kıldığından emin olsa, kendisine üç rekât kıldığını haber veren kimsenin sözüne uyması gerekmez. (Fetava-yı Hindiyye) *** Sual: Mescid olarak da kullanılan odaya, abdestsiz girmek caiz midir? CEVAP: Hayır, abdestsiz girip oturulmaz, fakat ihtiyaç olunca bir şey almak için girilip çıkılabilir. *** Sual: Namazda öksürmek namazı bozar mı? CEVAP: Özürsüz öksürmek, öksürür gibi ses çıkarmak namazı bozar. Kendiliğinden olursa bozmaz. *** Sual: Namazdan sonra seccadenin açık kalması caiz midir, kapatmak veya kenarını kıvırmak gerekir mi? CEVAP: Açık kalması caizdir, kapatmak veya kenarını kıvırmak gerekmez. Tozlanmasın, kirlenmesin diye kaldırmak iyi olur. *** Sual: İlaç için hazırlanan ve içinde etil alkol olan şurupları içmek caiz midir? CEVAP: Necis olan sıvı, mesela ispirto; ilaç gibi şeylere bir menfaat için karıştırılınca karışım temiz olur, fakat ilaç için olmayanları içmek haramdır. (İslam Ahlakı) Demek ki, ilaç için olan karışımlar affediliyor ve caiz oluyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Esrar, afyon, kokain gibi uyuşturucuları kullanmak günah değil mi? Dünyada uyuşturucuya bağımlı olmanın sebebi ne olabilir? CEVAP: Her çeşit uyuşturucu günahtır. İslam Ahlakı kitabında, büyük günahlar arasında bildirilmektedir. İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki: Afyon ve diğer zehirli otlar haramdır, fakat ilaçların içine konan az miktarı haram değildir. (Zevacir) Esrar ve afyon gibi katı cisimlerin akla zarar veren miktarları haramdır. İlaçların içine konan az miktarı haram değildir. Fazla alındığı zaman, aklı ve sinirleri bozan böyle otlardaki zararlı maddeleri ayırıp, bunları ve benzerlerini hap ve iğne halinde keyf ve zevk ilacı ismiyle talebelere, işcilere ve futbolculara satıyorlar. Ahlak, namus, din, iman ve vatan sevgisi gibi mukaddes bağlarımızı koparan bu uyuşturucu maddeleri satın almak ve kullanmak haramdır. Büyük günahtır. (S. Ebediyye) İmanlı gençler, anarşiye yanaşmadığı gibi, uyuşturucuya da yanaşmaz, çünkü Allah korkusu, her türlü kötülüğü işlemeye engeldir. Dinimiz, vücuda ve insanlığa zararlı olan şeyi yasaklamıştır. Müslüman genç, üstüne para verilse de uyuşturucuya elini sürmez. İmansız kimse, huzursuz kimse demektir. Böyle bir kimse de, huzura kavuşabilmek ümidiyle, gücünün yettiği her şeyi yapmaya çalışır. Her bataklığa ayak basar, her basışta biraz daha batar. Amerikalı bir kriminoloji uzmanı diyor ki: (Gençler, hazır paraya sahip olunca, her tadı tatmaya çalışır. Tadacak başka şey bulamayınca, hayat onu sıkmaya başlar. Uyuşturucu kaçakçısı, böyle zengin çocuklarını bulur. Gençler, bunu da tatmak ister. Tadınca mutlu olduğunu zanneder. Daha fazla mutlu olmak için, daha kuvvetli zehir almaya çalışır. Bunlar da, daha fazla parayı gerektirdiği için, hırsızlıklar, soygunlar başlar. Eroine alışanda çılgınlıklar başlar. Artık arsenik içmiş gibi olur. Hayatta olmak onu rahatsız eder. Ölümü tercih eder.) Kriminoloji uzmanına göre, uyuşturucuya zengin çocukları müptela oluyor. Hâlbuki birçok Müslüman zengin çocuğu, uyuşturucuların isimlerini bile bilmez. Uyuşturucuyu önlemek de, diğer bütün kötülüklerde olduğu gibi, dinimizin emirlerine riayet etmekle mümkündür. Namazlarını doğru kılan bir Müslümanın uyuşturucuya alışması mümkün olmaz. Eğer daha önceden alışmışsa, namazı doğru kılarsa bundan ve diğer bütün kötülüklerden kurtulur. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Namaz, münker ve fahşadan [edepsizlikten, akla ve dine uymayan uyuşturucu, içki, zina, livata gibi her türlü kötülükten her türlü günahtan] alıkoyar.) [Ankebut 45] *** NOT: Dünkü yazımızdaki, (Günümüzde hak tarikat olsa da girmek gerekmez) ifadesi yanlış anlaşılmış. Sapık tarikatçiler de çok olup hak olanını ayırmak zor olduğu için öyle denmiştir, çünkü hak zannederek bâtıl yola girilirse bundan kurtulmak çok zor olur. Yoksa hak tarikat, adından da anlaşıldığı gibi haktır. En sağlam yol ise, evliya zatların kitaplarından öğrenmektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yaptığı hizmetleri anlayabilmek için, onları iyi tanımak gerekir. O zatlardan biri buyuruyor ki: Eğer döktüğümüz gözyaşlarını kovalara akıtsaydık, birkaç kovayı doldururdu. Bir idealin, bir davanın, tayinle, parayla, meslekle, diplomayla, hiç alakası yoktur. Yani belli bir noktaya gelmek, ne kabiliyetle, ne bilgiyle, ne de mal ve mülkle olur. Zaten bunların hepsi emanettir, bizim hiçbir şeyimiz yok. Peki, neyimiz olmalı? Bir gönül yarası olmalı, bir acı çekmeli. İşte acı çeken, yük çekmeyi bilen, başarılı olur. Acıyı başkasına çektiren ise, bir gün silinir gider. Yine onlardan biri buyuruyor ki: Çektiğim acı dayanılmaz hâle gelince, abdest alıp, iki rekât namaz kıldım. Ellerimi açtım, ağlayarak, (Allah'ım, artık bıçak kemiğe dayandı, dayanamıyorum. Ben bu işi götüremeyeceğimi anladım, fakat benim yüzümden başkaları sıkıntı çekmesin. Beni yoktan yaratan, bu canı veren sensin. Hakkımda hayırlı olanı sen daha iyi bilirsin, ölmem hayırlısıysa canımı al!) diye yalvardım. İşte bu, dibe vurma noktası oldu. O günden sonra hizmetlerimizde müthiş ilerleme görüldü. Büyük zatlar, parayı pulu, malı mülkü sevmezler. Onlar hep vermeyi severler, milletin duasına talip olurlar. Büyüklerimizin yüreğinde yanan ateş, maddî ve manevî her yönden insanlara faydalı olmaktır. Resulullah efendimiz, vermeyi çok severdi. Kendisinden bir şey istendiği zaman, varsa mutlaka verirdi. Eğer yoksa susardı, cevap vermezdi. Yani yok demezdi. Verecek bir şey yoksa güler yüz gösterirdi. (Güler yüz göstermek, sadakadır. Herkesi malla memnun edemezsiniz. Güler yüz ve tatlı dille, güzel ahlâkla memnun etmeye çalışınız!) buyururdu. Din büyüklerimiz hep güler yüzlüdür, ama gülmeleri yapmacık değildir. Onların gülmesi de, ağlaması da içtendir. Yapmacık hareketler, ihlâsla bağdaşamaz. İhlâslı Müslüman, yapmacık hareketi olmayan, gönlünden, hatırından ne geçiyorsa, aynısını söyleyen insandır. Yani olduğu gibi görünen kişidir. İmam-ı Gazali hazretleri vefat etmeden önce, son bir nasihat isteyen talebelerine, üç defa, (İhlâs, ihlâs, ihlâs) diye tekrar etmiş. İhlâs, Allah'a ve kullarına karşı samimiyet demektir. İhlâsta ikiyüzlülük, münafıklık yoktur. İhlâsta insanların dinini kullanarak menfaat temin etmek yoktur. İhlâsta almak yoktur, daima vermek vardır. İşte ihlâs budur! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Eskiden, Peygamber efendimize tam tâbi olan, Onun sünnetine tam uyan mürşid-i kâmil denilen büyük zatlar vardı. Bu zatlar, her hâliyle, her sözüyle İslamiyet'i temsil ederlerdi. Onlardan birine giden, hiçbir şey bilmese bile, onun hâline, yaşayışına, oturup kalkmasına, sözlerine bakar, Müslümanlığı öğrenirdi. Onların abdest almaları, namaz kılmaları, oturuşları, hareketleri sünnete tam uygundu. Onlar gibi yapan İslâmiyet'e uymuş olurdu. Şimdi böyle imkânlar neredeyse kalmadığına göre yapılacak iş, onların hayatlarını öğrenmek, onların Allahü teâlânın sevgili kulu olduğuna inanmaktır. Bu da büyük bir meziyet, büyük bir keramettir. Silsile-i aliyye büyüklerinden Abdülhâlık Goncdüvani hazretleri, oğluna yazdığı vasiyette buyurdu ki: Oğlum, bu yolun büyükleri çok kıymetlidir. Bu büyük zatlar çok müstesnadır. Bunlar çok azdır, çok nadir gelir. Bunları bulmak, görmek, tanımak çok zor ele geçer. Eğer, böyle bir zatı ele geçirirsen, çok büyük saadet, çok büyük nimettir. Böyle yaşayan bir zat bulamasan bile, büyük bir zatı tanıyan ve seven, onların kitaplarını okuyan birini bulursan, hemen onun eline ayağına kapan, onun elini değil, ayağını öp! Sakın ondan ayrılma! O, senin için en büyük saadet ve kurtuluş vesilesidir. Çünkü o kıymetli zata muhabbet besleyen, ona inanan, ona tâbi olan kişi, hakla bâtılı ayırmıştır. Yani neyin imana zarar verdiğini, neyin vermeyeceğini, Allahü teâlânın neden razı olduğunu, neden razı olmadığını, imanın ve küfrün ne olduğunu ayırır. Bu büyükler, hakkı bâtıldan tam ayırırlar. Onları sevip tanıyanlar, onların yolunda olanlar da böyledir. Hakkı bâtıldan ayırmak zor iştir. Peygamber efendimiz, (Allahümme erinel hakka hakkan ve erinel bâtıla bâtılan) diye dua ederdi. (Yâ Rabbi, hakkı hak olarak gösterip, ona uymayı; bâtılı bâtıl olarak gösterip, ondan kaçınmayı bana nasip eyle!) demektir. Âhirette en kötü, en bedbaht insan, bâtıla hak diye sarılandır, ama orada eyvah demesinin bir faydası olmaz. O halde dünyada büyük zatların yolundan ayrılmamalı, kurda kuşa yem olmamalıdır. İşte Peygamber efendimize tam tâbi olan, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin en büyük hususiyetleri, hakla bâtılı ayırmış olmalarıdır. Onun için, bu büyüklere tâbi olan, hakkı, bâtılı bilir, kâfir olmaz, imansız ölmez. Günahkâr olabilir, ama imansız olmaz, imanını kurtarır. Bu da bir insana yeter. Küfürden kurtulmak, insanın kendi başına yapacağı iş değildir. Bir himmet, bir dua olmazsa çok zordur. Onların yolunda olan himmete kavuşur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 13 Reformcu diyor ki: (Tek kişi yönetimi olan halifelik veya saltanat, İslamiyet'e aykırıdır.) CEVAP: İlk dört halifeyi ve halifelik sistemini herkes bilir. Dört halifenin suçlanması bütün Eshab-ı kiramın suçlanması demektir. Bu ise büyük felakettir. Resulullah'ın idaresi de tek kişi yönetimi değil miydi? Hiçbir Müslüman, Eshab-ı kiramın onayladığı, dört halifenin halifeliğine itiraz edemez. Tek adam yönetimi diye buna itiraz etmek için, kişinin gayrimüslim olması gerekir. Müslüman olan, hepsi Cennetlik olan Eshab-ı kiramın söz birliğine karşı gelemez. Dört halifenin dördü de Cennetliktir. Bir Müslüman bunları nasıl tenkit edebilir ki? Müslüman'ın yaptığı işi İslamiyet'e yüklemek yanlış olduğu gibi, halifenin yaptığı yanlış işleri de halifeliğe yüklemek yanlıştır. Halife iyi de olur, kötü de olur. Halifelik sisteminin bunda suçu nedir? Şah Veliyullah-ı Dehlevi hazretleri buyuruyor ki: Halife 4 şekilde seçilir: Birincisi, âlimlerden, hâkimlerden, kumandanlardan ve diğer söz sahiplerinden, bir araya toplanmaları kolay olanların seçmesiyle olur. İkincisi, halifenin, birini seçerek vasiyet etmesidir. Hazret-i Ömer'in seçilmesi böyle oldu. Üçüncüsü, halifenin vasiyet ettiği birkaç kişi arasından birini seçmektir. Dördüncüsü, birinin güç kullanarak, hilafeti zorla ele geçirmesidir. Böyle hilafeti ele geçiren zat, ya hilafete ehildir veya değildir. Ehil ise mesele yoktur. Hilafet şartlarına malik değilse, böyle olan halifenin İslamiyet'e uygun olan emirleri yine kabul edilir. Bunun emriyle cihada gidilir. Abdülmelik'in hilafeti böyle idi. (İzalet-ül-hafa) Böyle hilafeti zorla ele geçiren halifelere biat edilince meşru olacakları, İbni Abidin'de ve Hadika'da da bildirilmektedir. Osmanlı halifelerinin seçilme şekilleri, Hazret-i Ömer'in seçilişine benzer. Halife, kendisinden sonra gelecek olanı vasiyet ediyor. Halife dilerse, bir başkasını, kardeşini veya oğlunu tavsiye edebilir. Nitekim Hazret-i Ömer'e (Yerine halife olarak oğlunu tayin et!) dediklerinde onlara, (Hilafet zor bir iştir. Bir aileden bir kurban kâfidir) buyurarak oğlunu halife olarak vasiyet etmedi. Etseydi elbette caiz olurdu. Osmanlı halifeleri de, hazret-i Ebu Bekir'in tayin usulüne uygun olarak genelde yerlerine oğullarını seçmişlerdir. Osmanlı hilafeti de, dört halifenin hilafeti gibi meşrudur. Halifenin âdil olup olmaması ayrı şeydir. Müslümanlar yanlış iş yapınca, Müslümanlık suçlanamayacağı gibi, halife zalim olursa, hilafet sistemi suçlanamaz. Üstelik Osmanlı halifelerinin âdil olduklarını Ehl-i sünnet âlimleri bildirmişlerdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 14 Reformcu diyor ki: (Sağcı Müslüman oluyor da, solcu Müslüman niye olmasın?) CEVAP: Şimdi, faşiste ve kapitaliste sağcı, komüniste, ateiste solcu deniyor. Bu manada Müslüman'a sağcı veya solcu denmez, ama Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bildirilen sağcılık ve solculuk farklıdır. Sağcılardan kasıt, amel defteri sağdan verilen ve Cennet'e giden Müslümanlardır. Solcular ise, amel defteri soldan verilip Cehennem'e giden kâfirlerdir. İşte bunun için Müslüman'a sağcı denebilirse de, solcu denmez, fakat Mısırlı sosyalist yazarlar, sosyalizmi Müslümanlık zannediyorlar. Bunun için de servet düşmanlığı yapıyorlar. Meşru yollardan kazanılıp zekâtı verilen mala düşmanlık ediyorlar. Zekâtı verilen malda hiç kimsenin hakkı olmaz, bu zengin diye elinden kimse alamaz. Sağın önemi elbette büyüktür. Sağın, sola göre üstünlüğü vardır. Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlanır. Tuvalete girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlanır. Peygamber efendimiz, elindeki suyu, sağında bulunan bir köylüye uzatır. Köylü, (Yâ Resulallah, solunuzdaki Ebu Bekir'e niçin vermiyorsunuz? O benden daha faziletli) der. Resulullah, (Suyu sağdan dağıtın!) buyurur. Yine, (Sağ elle yiyip için, sağ elle alıp verin, çünkü şeytan sol eliyle yiyip içer, sol eliyle alıp verir) buyurmuştur. Bir yere giderken, yol ikiye ayrılır, hangisinden gidileceği bilinemez, soracak kimse de bulunmazsa, (Karşınıza iki yol çıkarsa, sağdan yürüyün!) hadis-i şerifine uymalıdır. Sağın şerefi, Kur'an-ı kerimde de bildirilir. Vakıa suresinde (Eshab-ül-meymene=Sağcı) ve (Eshab-ül-meş'eme=Solcu) ifadeleri geçer ve sağcıların [dine uyanların] Cennet ehli, solcuların [dine uymayanların] Cehennem ehli olduğu bildirilir. Meymene; sağ, sağ kol, sağ taraf gibi anlamlara gelir. Eshab-ı meymene, sağcı demektir. Cennet'e gidecek mutlu kişilere denir. Meş'eme; sol, sol kol, sol taraf, uğursuzluk gibi anlamlara gelir. Eshab-ı meş'eme, solcu demektir. Cehennem'e gidecek bedbahtlara denir. Bunların siyasetteki sağ ve sol ile ilgisi yoktur. "TEK TANRICI GÖRÜŞ" DEMEK Yine diyor ki: (Kur'an'ın tevhid görüşüne göre, İslam kendi şahsına özgü, tek tanrıcı bir dünya görüşüdür.) CEVAP: Görüş de, düşünce de insanlar için kullanılır. Allah için, İslam için ve Kur'an için kullanılmaz. Allah'ın düşüncesi, Allah'ın görüşü demenin küfür olduğunu İslam âlimleri bildiriyor. Allah yerine tanrı da denmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 15 Reformcu diyor ki: (Boşanmak erkeğin iki dudağı arasında değildir, boş ol demekle karısı boş olmaz.) CEVAP: Bu, ateistlerin kullandığı bir sözdür. Reformcu, Kitap ve Sünnet dediği halde, Sünnet'e hiç itibar etmiyor. Sanki dini anlatmak için değil de, dini yıkmak için kitap yazmış! Peygamber efendimiz, şakayla bile olsa, (Seni boşadım) demekle boşanmanın sahih olacağını bildiriyor: (Üç şeyin şakası da, ciddisi gibi sahihtir. Nikâh, boşamak, boşamaktan vazgeçmek.) [Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace, Beyheki, Hâkim] Şaka olarak da, hanımına seni boşadım diyenin nikâhı bozuluyor. Boşamakla ilgili diğer hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyledir: (Allah'ın hiç sevmediği helâl şey talâktır.) [Ebu Davud, Tirmizi, İ.Mace, Taberani, Hâkim, İ.Adiy] (Kim hanımını üç talâkla boşarsa, kadın başka bir erkekle evlenmedikçe, artık o kadın kendisine helâl olmaz.) [Taberani] (Deli ve bunak hariç herkesin boşaması geçerlidir.) [Tirmizî] (Nikâhtan önce boşamak geçersizdir.) [Hâkim] Resulullah ve bütün İslam âlimleri, boşamak erkeğin iki dudağı arasında derken reformcunun böyle söylemesi, acaba Batı kanunlarına hayranlığından mı ileri geliyor? KADININ SEFERE GİTMESİ Reformcu diyor ki: (Kadının tek başına yolculuk edemeyeceği görüşü İslamiyet'e aykırıdır.) CEVAP: Hani sen, Kitap ve Sünnet'e göre yazıyordun? Sünnet'te bu durum açıklanmıyor mu? İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kadının, yanında kocası veya mahremi olmadan üç günlük ve daha fazla bir yola sefere çıkması helal olmaz.) [Müslim, İbni Mace, Tirmizi, Ebu Davud, İ. Ahmed, İbni Hibban, Darimi, İbni Huzeyme] (Bir kadın, yanında mahremi olmadan yolculuk yapmasın!) [Buhari, Müslim] Yani bu sözleri Resulullah efendimiz, hâşâ İslamiyet'e aykırı mı söylemiştir? Dört hak mezhebin hiçbirinde, kadın sefere çıkabilir diye bir hüküm yoktur, ama günümüzün yamukları, Sünnet'e aykırı şeyler söyleyebiliyor. Kadın sefere çıkamadığı gibi, yanında mahremi olmadan farz olan hacca bile gidemez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Kadın, yanında bir mahremi olmadan hacca gidemez!) [Bezzar] Kadın, hacca tek başına ibadet için bile gidemezken, onu tek başına yolculuğa çıkarması, yazarın gerçekten aşırı bir reformcu olduğunu gösteriyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hindistan'a, Buhara'ya ve Paris'e turistik seyahat düşünüyordum, buralara gidene kadar umreye gider, çok sevab kazanırım diye karar vermiştim. Sonra, İslam Ahlakı kitabındaki, (İmam-ı Rabbani hazretleri 29, 123 ve 124. mektuplarında ve Makamat-ı Mazheriyye 26. mektubunda, nafile hacca ve umreye gitmeye izin vermemişlerdir) ifadesini okuyunca, umreden de vazgeçtim. Umreye gitmeye niye izin verilmiyor ki? CEVAP: Umreye gitmek çok sevabdır. Umreye hiç izin verilmez mi? Sadaka vermek de çok sevabdır. Farz olan zekât borcu varken sadaka verilmez. (Sadaka vermeyin, umreye gitmeyin) denmiyor, (İki işten daha önemlisi, daha çok sevab olanı tercih edin) buyuruluyor. Farz ibadetin yanında nafile ibadetlerin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında, damla kadar bile değildir. Şeytan aldatarak, kazaları kıldırtmıyor, nafile kılmayı, [nafile hacca ve umreye gitmeyi] güzel gösteriyor. Zekât verdirmeyip, nafile hayırları, göze güzel gösteriyor. Cami, Kur'an-ı kerim kursu ve benzeri, İslam'a faydası olan şeyleri yapmak, nafile hacdan ve umreden daha sevabdır. Nafile hac ve umre yaparken sarf edilen paralar, Müslümanların muhtaçlarına veriliyorsa, nafile hac ve umre yapmak, kendi memleketinde sadaka vermekten daha efdal olur. Çünkü hem mal, hem bedenle ibadet yapılmaktadır. Makamat-i Mazheriyye'de, 26. mektupta (Hacda bir farzı veya vacibi özürsüz terk etmemek veya haram, mekruh işlememek lazımdır. Aksi halde, nafile hac ve umre yapmak sevab değil, günah olur) diyor. (S. Ebediyye) Nafile ibadetin sevabı, farz ibadetin sevabı yanında, bir derya yanındaki bir damla su kadar azdır. İslam âlimleri, Mekke'ye uzak memleketlerde olanların tekrar hacca gitmelerine izin vermemişlerdir. Abdullah Dehlevi hazretleri 63. mektupta (Hac yolunda, ekseriya, ibadetler tam yapılamaz. Bunun için, İmam-ı Rabbani 123 ve 124. mektuplarında, umreye ve nafile hacca gitmekten razı olmadığını bildirdi) buyuruyor. Bir farzın yapılmasına, mesela kadınların örtünmelerine mani olan nafile hac, haram olur. Böyle nafile hacca gitmek, sevab değil, günah olur. Umreye gitmek de böyledir. (İslam Ahlakı) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bir nafile hac yapmak için birçok yasaklar, haramlar işleniyor. İyi düşünmelisiniz! Aklı olana bir işaret yetişir. Umre farz ve vacib değil nafile ibadettir. Nafile ibadeti yapmak, bir farzın terkine veya bir haram işlemeye sebep olursa, ibadet olmaktan çıkar. Günah işlemek olur. (1/123) [Devamı var] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Ortada farz işler varken, nafile işlerle uğraşmanın faydası olmayacağını, hatta zararlı olacağını bildirmeye bugün de devam ediyoruz... İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Farzların yanında nafilelerin hiç kıymeti yoktur. Bir farzı vaktinde yapmak [vakti geçmiş ise, hemen kaza etmek], bin sene nafile ibadet yapmaktan daha çok faydalıdır. Hangi nafile olursa olsun, ne kadar halis niyet edilirse edilsin, ister namaz, oruç, zikir, fikir olsun, ister başka nafileler olsun, hep böyledir. Hatta farzları yaparken, bu farzın sünnetlerinden bir sünneti ve edeplerinden bir edebi gözetmek de böyle çok faydalıdır. Tenzihi mekruhtan sakınmak, zikirden ve murakabeden daha faydalıdır. Tahrimi olan mekruhtan sakınmanın faydasını, artık düşünmelidir. Evet, bu nafile işler, farzları gözetmekle ve haramlardan, mekruhlardan sakınmakla birlikte yapılırsa elbette çok güzel olur, fakat böyle olmazsa pek zararlı olur. Mesela zekât olarak bir dankı bir Müslüman fakire vermek, nafile olarak dağlar kadar altın sadaka vermekten ve hayrat, hasenat yapmaktan kat kat daha iyidir, kat kat daha çok sevabdır. Bu bir dank zekâtı verirken, bir edebi gözetmek, mesela akrabadan bir fakire vermek de, nafile iyiliklerden kat kat daha faydalıdır. (1/29) Hadis-i şerifte, (Din kardeşini sıkıntıdan kurtarana [nafile] hac ve umre sevabı verilir) buyuruldu. Hazret-i Hasan, Sabit Benani'ye bir hacetini yapmasını istedi. (Camide itikâf ediyorum, başka zaman yaparım) deyince, (Din kardeşinin ihtiyacını gidermek için gitmenin, [nafile] hac sevabından daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun) dedi. Mevki sahiplerinin, muhtaç olanlara ve hocaların talebelerine, makamlarıyla ve mallarıyla yardım etmelerinin çok sevab olması, bu hadis-i şerife dayanmaktadır. (İslam Ahlakı) Yine İslam Ahlakı kitabındaki hadis-i şerifte, (Ana-babaya iyilik etmek, nafile olarak yapılan namaz, oruç, hac [ve umreden] daha faziletlidir) buyuruldu. Hikmet ehli zatlar da buyuruyor ki: Birisine doğru yazılmış bir din kitabı vermek, bin kere umreye gitmekten daha sevabdır. O halde Müslüman faydalı, kârlı olan işi tercih etmeli. Ortada deniz varken, bir damlayla uğraşmamalıdır. Herhangi bir şirket tarafından parası karşılanarak gönderiliyorsa veya Mekke'ye yolu düşmüşse o zaman umre yapmanın mahzuru olmaz, umre yapmak çok sevab olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ehl-i sünnet yolundaki Müslümanlar olarak, büyüklerimize karşı, birbirimize karşı, herkese karşı en önemli görevimiz, edepli olmaktır. Bu yolun büyüklerinin bize verdiği miras budur. İnsanın bu dünyada üstünlüğü, ilim ve edepledir. Üstünlük, malda, mülkte ve rütbede değildir. Şerefli olan, edepli ve dinini bilen insandır. Edep, haddini, sınırını, durumunu bilmektir. Kalbde, Allah sevgisinden başka her ne varsa, o insana felaket olarak o yeter. Mesela parayı seviyorsa, para onun başına bela olur. Makamı seviyorsa, makam onun başını yer. Hayatta insana en zor gelen şey, en zor kelime, peki demektir. Salih Müslüman, teslim olan yani peki diyen kimsedir. Eğer Ebu Cehil bir peki deseydi, Hazret-i Ömer gibi olacaktı. Hazret-i Ömer hayır deseydi, Ebu Cehil'den fena olacaktı. Aklımızı bir tarafa atıp, peki demeliyiz, çünkü akılla bir şey kurcalanırsa, o işin saflığı, temizliği gider. Mesela Peygamber efendimiz, (Ebu Bekir'in üstün olması, çok namaz kıldığı, çok oruç tuttuğu için değil, onun kalbinde olan bir şeyden dolayıdır) buyuruyor. Onun kalbindeki olan şey, Resulullah'a olan sevgisi ve ona olan tam teslimiyeti idi. Mirac olayında, (Sen doğru söylersin ya Resulallah, ben aklıma değil sana inanıyorum) dedi. Onun için, Peygamberlerden sonra, insanların en üstünü oldu. Kıyamete kadar bütün ümmetin yapmış olduğu ibadetlerin sevabları, yukarıya doğru misliyle gider, hazret-i Ebu Bekri Sıddık'ta toplanır. Sonra, bir misli Peygamber efendimize verilir. Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyıp onları seven kimse, her haramı işlese de, her pisliğe bulaşsa da, küfre kaymaz, müşrik olmaz, küfür üzere ölmez. Küfürle onun arasında kale vardır. Küfürden ve şirkten emindir, kurtulmuştur. Allahü teâlâ da şirkten başka günahları affedeceğini bildiriyor. Şiddetli sel, önüne çıkanı alır götürür. Ancak bir çınarın kovuğuna girmiş saman çöpünü götüremez. O saman çöpü, çınarın kovuğunda döner durur, sel ona bir şey yapamaz. Âhir zamanda da küfür, şiddetli sel gibi akar. Bu sele karşı durmak mümkün değildir. Önüne çıkanı alır götürür. Ancak, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir Ehl-i sünnet büyüğünün, böyle yüce bir çınarın kovuğuna sığınanı götüremez, bunlara bir şey yapamaz. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Eski devirlerde, ihlâslı talebe, mürşid-i kâmil olan hocasının vereceği cevabın, dünya ve âhireti için çok hayırlı olacağını bilirdi. Onun için, arzu ettiği şeye kavuşmak için değil, o işin hayırlı olup olmadığını öğrenmek için, tam teslimiyetle sorardı. Mesela evlenirken, hocası kör, sağır veya dilsiz birini tavsiye etse, hakkımda hayırlı olan budur diyerek onu tereddütsüz kabul ederdi. Öyle talebeler de olurdu ki, kendi arzusunu onaylatmak için sorarlar, hocaları da istemeden onlara izin verirlerdi. Onlar da kendilerini izinli sanarak o işi yaparlardı. Elbette böyle alınan izin, talebenin hayrına olmazdı. İmam-ı Rabbani hazretlerine bir halifesi, (Efendim, beni Mankpur'a gönderin, orada bir tekke açayım, Ehl-i sünneti anlatayım, oraları aydınlatayım) diyerek kendi arzusunu onaylatmak ister. İmam-ı Rabbani hazretleri de, hevesini kırmamak için ona izin verir. O talebe, Mankpur'a gider, tekkeyi açar, her şey tamam. Ancak, altı ay sonra bir mektup yazar, (Efendim, burada çok büyük tekkeler var, bize hiç gelen giden yok, ben sinek avlıyorum. Kendi arzumla buraya geldim. Şimdi hatamı anladım, beni nereye isterseniz oraya gönderin) der. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Madem söz dinleyeceksiniz, aynı yerde kalın!) buyurur. Altı ay sonra gelen mektupta, (Buradaki tekkeler kapandı, şeyhleri bile gelip bize mürid oldular) der. İşte, taleple alınan izin ile, teslimiyetle alınan iznin farkı... Mübarek bir zata yakınları, (Siz her gelene izin veriyorsunuz) diye sorduklarında, (Biletini almış, bavulunu hazırlamış, bekliyor, "Efendim ben Bağdat'a gidebilir miyim" diyor. Buna, git demekten başka ne denir? Buna izin vermek denmez elbette) buyurur. Bir esnaf, rakipleri aynı yerde çoğalınca, başka mahalleye gitmek için hocasından izin ister. Hocası da, (Allah herkesin rızkını verir, başka yere gitme) diyerek izin vermez. Bu cevap, esnaf talebenin hoşuna gitmez. Bir hafta sonra tekrar, farklı bir şekilde aynı soruyu sorar. Hocası da kerhen, peki git der. O da, güya izinliyim diyerek sevinçle gider. Zengin olmak niyetiyle, borca girip milyonlar harcayarak dükkânın tezgâhını ve gerekli malzemeleri hazırlar, çok mal alır. Bir anarşi olayı olur. Dükkânı tarumar ederler, o esnaf canını zor kurtarır. Teslimiyetle izin almamasının cezasını çeker. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Din isyan hareketi değildir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 16 Reformcu diyor ki: (Din, her çeşit haksızlığa karşı bir isyan, bir başkaldırma hareketidir.) CEVAP: Mısırlı sosyalist yazarlar da, buna benzer tarifler yapıyorlardı. Milleti isyana sevk edip binlerce kişinin ölümüne sebep olmuşlardı. Bu reformcu yazar da, hep yamukların tarifini alıyor. Peygamber efendimiz ise, (Din, güzel ahlaktır) buyuruyor. (Deylemi) Yazar, (Din, her alanda kapsamlı bir dünya görüşüdür) diyor. Hâlbuki din, bir görüş değil, ilahi hükümlerdir. Kur'andaki hükümlere görüş demek küfürdür. Bir de din, sadece dünyayı mı ilgilendirir? Âhireti hiç ilgilendirmez mi? Yoksa âhirete inanmıyor mu? Din, dünya ve ahireti kazanmak için konulan ilahi kurallardır. Dünyayı söyleyip de âhireti söylememekteki art niyet nedir? İslam âlimleri, (Din, insanları sonsuz saadete götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol ve hükümler demektir) şeklinde tarif ediyor. İslamiyet'in gayesi olan (Dinin, canın, aklın, malın ve neslin korunması) hükmüne Orta Çağ görüşüdür diyor. Her konuda, yamuklardan örnek vererek İslam âlimlerine saldırıyor. Kelime-i şehadetin de, kelime-i tevhidin de tarifini, Mısırlı sosyalistler gibi yapıyor. (Kelime-i tevhid, mal ve mülk sahibi zenginlerin Tanrı gibi davranışlarına isyan etme taktiğini güden ve toplumsal eşitliği sağlayan sürekli devrimdir) diyor. (Ben bunları Kur'an ve Sünnet'e göre yazdım) demesinin yalan olduğunu, bu örnekler açıkça göstermektedir. Resulullah, imanı tarif ederken, kalble tasdikin yanında dille de ikrarı bildiriyor. İmam-ı a'zam hazretleri de, (İman, kalble tasdik, dille de ikrardır) buyururken bu yazar, (İkrara, şahit göstermeye gerek yoktur. Kelime-i şehadet demek, bu yönden de yanlıştır) diyor. Hâlbuki İslam âlimlerinin istisnasız hepsi imanı, (Muhammed aleyhisselamın, Allahü teâlâdan getirip bildirdiği şeylerin hepsine, kalble inanıp, dille de ikrar etmektir) diye tarif etmişlerdir. Dille ikrar etmeyenin Müslüman olduğu bilinemez, cenaze namazı kılınmaz, Müslüman mezarlığına konulmaz, şahitliği kabul edilmez, onunla evlenilmez. Daha başka sebepleri de var. Bu bakımdan dille ikrar şarttır. Gayrimüslimler içindeyken, Müslüman olup da bir zarar gelmesin diye dinini gizlemesi caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 17 Reformcu diyor ki: (Kelime-i şehadetteki, "Eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Resulühü" demenin eski âlimlerin zannettikleri gibi, peygamberi övmekle hiç alakası yoktur. Onun faziletinden bahsetmek değildir. Hele şefaat istemek, hiç değildir. Ona, ailesine dua etmek, salevat getirmek değildir. Her şey onun hürmetine yaratıldı gibi asılsız iddia da değildir.) CEVAP: Vehhabi bile Resulullah'ı bu kadar kötüleyemez. Bu sözler onun reformculuktan da öte, art niyetler beslediğini göstermektedir. Koskoca kitabında Resulullah'ı övücü bir şey olmadığı gibi, âlemlere rahmet oluşu da gizlenmiştir. Bir âyet-i kerime meali: (Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] Bu âyet nasıl inkâr edilebilir ki? Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Allah beni hidayet ve âlemlere rahmet olarak gönderdi.) [Ebu Nuaym] Bir Peygamber için, âlemlere rahmet olmak ne büyük fazilettir. Başka hangi peygamber için böyle bir şey bildirilmiştir? Bu rahmeti gizlemek veya inkâr etmekteki art niyeti ne olabilir? Peygambere salevat getirmek ibadet değildir deniyor, salevat getirmek kötüleniyor. Hâlbuki Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Allah ve melekleri, Nebiye salât ediyor. Ey iman edenler, siz de salevat getirin!) [Ahzab 56] Her namazda salli barik okumuyor muyuz? Salli barikler, salevat değil midir? Yani bunlar, Resulullah'ı övmek, ona dua etmek değil midir? Âl-i Muhammed denilerek, onun ailesine dua etmek değil midir? Her nedense, mezhepsizler Resulullah'ın bu üstünlüklerini kabul edemiyorlar. Âdem aleyhisselam, Arş'ta gördüğü nurun mahiyetini sorunca Allahü teâlâ buyurdu ki: (Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye] Yine hadis-i kudside buyuruluyor ki: (Ey Resulüm, İbrahim'i halil [dost], seni de habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili bir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye] Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler gösteriyor ki, Resulullah efendimiz bütün peygamberlerden üstündür. Bir hadis-i şerifte de, (Beni insanların en iyisi bilmeyen kâfirdir) buyuruluyor. (Hatib) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kur'an-ı kerime saygısızlık
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 18 Reformcu diyor ki: (Kur'anı anlamadan ezberlemenin, onu yükseğe koymanın ne anlamı var ki? Aliya İzzetbegoviç de aynı şeylerden şikâyetçidir. Aliya gibi iman etmelidir.) CEVAP: Vehhabiler ve Mutezile, Kur'an mahlûktur diyerek hiç tazim, saygı duymazlar. Yazarın bu iki gruba yakın olduğu anlaşılmaktadır. Anlamadan da olsa Kur'an-ı kerimi okumak çok sevabdır ve ibadettir. İzzetbegoviç gibilerin dinde sözü senet olmaz. Sözü senet olan İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Ahmed bin Hanbel, Allahü teâlânın, (Anlayarak da, anlamayarak da Kur'an okuyan benim rızama kavuşur) buyurduğunu bildirdi. (İhya) İslam âlimlerinin en büyüklerinden, Hanbelî mezhebinin reisi İmam-ı Ahmed hazretleri böyle buyururken, hâlâ herkesin Kur'an-ı kerimi anlayarak okuması gerektiğini söylemek ne büyük gaflettir! Nasıl olup da, (Kur'anı anlayamıyorsan ezberleme!) denebiliyor? Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Kur'an için vekil edilen bir melek, Arap olmadığı için doğru okuyamayanın hatasını düzeltir ve doğru olarak yükseltir.) [Şirazi] Görüldüğü gibi, (Arap olmayan aslını okumasın, mealini okusun) denmiyor. Aksine, Arapçayı bilmese de, düzgün okuyamasa da, Kur'an-ı kerimi aslından okumak gerektiği açıkça bildiriliyor. Kur'an-ı kerimi ezberlemek, hâfız olmak için de mânâsını anlama şartı yoktur. Kur'an-ı kerimi hıfzetmenin sevabı çok büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kur'anı okuyup ezberleyin! Allahü teâlâ, içinde Kur'an bulunan kalbe azab etmez.) [Şir'a Şerhi] (Kur'an hâfızları ehl-i Cennetin arifleridir.) [Ebu Nuaym] (Hafızasında Kur'an-ı kerimden bir şey bulunmayan, harap bir ev gibidir.) [Tirmizi] (Kur'an hafızı ölünce, Allahü teâlâ toprağa onun etini yememesini emreder. Toprak, "Yâ Rabbi, senin kelamın içinde iken ben onu nasıl yiyebilirim?" der.) [Deylemi] Bunlar elbette Kur'an-ı kerimin aslını ezberlemekle ilgilidir. Bu hadis-i şerifler karşısında Kur'an-ı kerim hâfızlarına dil uzatmak ne kadar çirkindir. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, (Anadili Arapça olanlar, Arapçayı bizden iyi bilirse de, biz Kur'an-ı kerimi onlardan daha iyi anlarız) buyuruyor, çünkü Kur'an-ı kerimi doğru anlamanın bir şartı da doğru itikada sahip olmaktır. Anadili Arapça olan Vehhabiler Kur'an-ı kerimi anlayabilselerdi, Vehhabi olmazlardı. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir tarikata girmek farz, vacib veya sünnet midir? Bir yazıda, (Hak tarikat olsa bile, bir tarikata girmek gerekmez) deniyor. Gerekmez demek, lüzum yok mu demek, yoksa farz değil mi demektir? CEVAP: Farz veya vacib değildir demektir. Öyle olsaydı âyet veya hadisle bildirilirdi. Tasavvuf büyükleri, evliya zatlar, bir tarikata girmenin müstehab olduğunu söylüyorlar. Dini, kendi başımıza öğrenmek zordur. Peygamber efendimiz, (İlim üstaddan [âlimden, hocadan] öğrenilir) buyuruyor. Onun için, bir tarikata girilerek, mürşid-i kâmilden din öğrenilirdi. Günümüzde ise, birçok bozuk tarikat da vardır. Herkes hak diye bir tarikata giriyor. Her şeyhin birçok müridi var. Şeyhim diyenlerin, kimi mehdiyim, kimi halifeyim diyor, hattâ peygamberim diyenler de var. Hepsi de kendi tarikatının doğru olduğunu söylüyor. Zaten doğru diye bilmese, o tarikatta işi ne? Bu feci durumdan dolayı, akıntıya kapılmamak ve çok dikkatli olmak gerekiyor. Nakli esas alan kitapları okuyan, hakkı bâtıldan ayırır. Böyle söylemek tarikata karşı olmak değildir. Bir şeyin sahtesinden kaçın demek, iyisinden de kaçın demek değildir. Genelde her şeyin sahtesi çok olur. (Hakiki tereyağı alın, hileli, karışık olanını almayın) veya (Piyasada hakiki tereyağı bulmak çok zor) demek, tereyağına hakaret olur mu? Bilakis tereyağının önemi bildirilmiş olur. DUVARA RESİM ASMAK Sual: İnsan veya hayvan resmi asılan odaya rahmet meleklerinin girmediğini ve o odada kılınan namazın mekruh olduğunu biliyoruz. Fakat hürmet etmemek şartıyla, namaz kılınmayan veya sürekli oturulmayan bir odaya, mesela mutfağın, banyonun duvarına canlı resmi asmak caiz olmaz mı? CEVAP: Hayır, caiz olmaz. Yükseğe asmak, zaten hürmet etmek demektir. Canlı resmini belden yukarı asmak, bu resimlere hürmet olup, haram olur. Duvarında insan veya hayvan resmi olan eve, zaruretsiz gidilmez. (İhya) Mübarek zatların resimlerini yükseğe asmak haram olduğu gibi, bunları aşağı yerlere koymak da haramdır. (S. Ebediyye) Yükseğe asmak, canlı resmine hürmet olacağı için, aşağı koymak da bu zatlara hakaret olacağı için haram oluyor. Kapalı yerde, albümde falan muhafaza etmeli. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Allah'ın rızası için dört rekât nafile namaz kılacağım) diye adayan, mesela öğlenin sünnetinin yerinde bu adağı kılsa, bu sünnet yerine de geçer mi? Yine bunun gibi, sünnet yerine, Tehıyyet-ül-mescid, Sübha gibi bir nafile namaz kılınsa, bunlar da sünnet yerine geçer mi? CEVAP: Eğer, adak, nafile veya kaza namazı, vaktin farzının yanında kılınıyorsa sünnet de kılınmış olur. Kuşluk ve Teheccüd namazı yerinde, herhangi bir namaz kılan da, bu namazları kılmış olur. Fıkıh kitaplarında deniyor ki: Nafile kılarken, önce namaz kılmayı adamalı, sonra nafile yerine bu adak namazı kılmalı. İbadetler şarta bağlı olmayarak adanırsa, adanan namazı kılmak vacib olduğu için, vacib sevabı hâsıl olur. Sünnet yerine, adanan namaz kılınınca, sünnet de kılınmış olur. (Dürr-ül-muhtar, Redd-ül muhtar) Sünnetleri önceden nezredip de, nezir olarak kılmanın daha iyi olduğu Halebi'de ve Tahtavi'nin Merakıl-felah haşiyesinde de yazılıdır. Böylece, öğle sünnetini kılmadan önce, (Dört rekât namaz kılmak nezrim olsun) dese, sonra adadığı bu namazı kılsa, hem vacib sevabı kazanır, hem de öğle namazının sünnetini kılmış olur. Kulun, kendine vacib ettiği namazı kılmasıyla sünnet terk edilmiş olmayınca, Allahü teâlânın farz ettiği kaza namazı kılınınca sünnet elbette terk edilmiş olmaz. Hem kaza, hem de sünnet kılınmış olur. (S. Ebediyye) Camiye girince kılınan iki rekât namaza, Tehıyyet-ül-mescid namazı denir. Camiye girince, farz, sünnet, kaza, nafile gibi herhangi bir namaz kılmak, Tehıyyet-ül-mescid yerine geçer. Bunlara, Tehıyyet-ül-mescid diye ayrıca niyet etmek gerekmez. Niyet sevabına da kavuşmak için Tehıyyet-ül-mescide de niyet etmek iyi olur. (İbni Abidin) Büyük âlim Muhammed Masum Serhendi hazretleri, Mektubat'ında, (Sünnetler yerine kaza kılmalı. Kaza kılınınca sünnet sevabı da hâsıl olur) buyuruyor. (2/63) Tatarhaniyye'deki, (Kaza namazı olup olmadığını bilemeyenin dört rekâtlı sünnetlerde zamm-ı sure okuması iyi olur) ifadesinden maksat, (Sünnetleri kılarken kazaya niyet etmesi ve zamm-ı sure okuması iyi olur) demektir. (Uyun-ül-besair. S. Ebediyye) Kaza borcu olduğunu bilmeyen bile, sünnetleri kılarken kazaya da niyet edebiliyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ, kuluna zulmetmez, fakat kul kendine zulmediyor. Bütün sıkıntıların temelinde şu yatıyor: Cenab-ı Hak kullarına iyilik için İslamiyet'i göndermiştir. Onun sınırını gözetmeyen, ona uymayan, mutlaka sıkıntıya düşer. Bu dinin aslı iman, ondan sonra bilmektir, ilimdir. İlim olursa sınır bilinir, o sınır aşılmazsa hem dünyada, hem de ahirette rahat edilir. O halde Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uygun yaşamak zorundayız. Allahü teâlâ bu dini iki maksatla gönderdi: 1- Kendini tanıtmayı diledi. Allah olduğunu, isimlerini ve sıfatlarını bildirdi. Bunun için de Peygamber efendimizi vazifelendirdi. O da Eshab-ı kirama anlattı. Eshab-ı kiram da sonra gelenlere anlattı ve nakil yoluyla bize kadar geldi. 2- Allahü teâlâ, kendisine nasıl teşekkür ve nasıl ibadet edeceğimizi bildirdi. İnsanların kendi beğendiği şekilde yaptıkları ibadeti ve şükrü kabul etmez. Bugün Hindistan'da 700 çeşit din var. Hepsi Allah rızası için çalışıyoruz deseler de, hepsi bozuktur. Allahü teâlâya kavuşturan yolda yürümek, Peygamber efendimize ve Onun hakiki vârisi olan Ehl-i sünnet âlimlerine tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid'at karanlığına düşmüş olan, bu yolda yürüyemez. Silsile-i aliyye büyüklerinden Bayezid-i Bistami hazretleri buyuruyor ki: Dinin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riayette zayıf birisine, nasıl olur da keramet sahibi denilir? Böyle biri, Allahü teâlânın evliyası olamaz. Havada uçan birini görünce, hemen onun faziletli, keramet sahibi birisi olduğuna dair hüküm vermek yanlış olur! Onun hakikaten fazilet ve keramet sahibi olduğunu anlamak için, İslamiyet'in emirlerine, sünnet-i seniyyeye uymaktaki hassasiyetine, Resulullah'ın ahlâkıyla ahlaklanmasına ve hakiki İslam âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakılır. Bunlar tam ise, onun uçtuğu görülmese de, fazilet ve keramet sahibi olduğu anlaşılır. Esas keramet, istikamet üzere olmaktır. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık olursa, ona fazilet ve keramet sahibi denmez. Yine Silsile-i aliyye büyüklerinden Şah-ı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: Bizim yolumuz, Allahü teâlânın gösterdiği kurtuluş yoludur, çünkü Ehl-i sünnet vel cemaat demek, sünnete uymak ve cemaate yani Eshab-ı kirama tâbi olmak demektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
|
Kimse kimsenin rızkını yiyemez
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Çok kazanmak rızkı artırmadığı gibi, çok kaybetmek de rızkı azaltmaz. Daha çocuk, anne karnındayken, Cebrail aleyhisselam ona der ki: (Sen hiç endişe etme! Allahü teâlâ yiyeceğin rızıkların hepsinin üstüne senin ismini yazdı. Rızık, ezelde takdir edilmiştir. Senin ne zaman, nerede öleceğin bildirilmiştir. O bir an ileri gitmez, geri de kalmaz.) İnsan rızkını aramasa da, rızkı onu arar. Herkes ancak kendi ismi yazılı olan rızka kavuşabilir. Nitekim bir kimse, hastalanınca, belki kefaret gerekebilir diye, ihtiyaten orucunu bozmak için çiğ pirinç tanesi yutar. Nasıl olmuşsa pirinç, boğazına takılıp kalır. Öksürür, bağırır çıkmaz. Doktorlar, (Bunu almak için ameliyatla nefes borusunu yarmak gerekir, buna imkânımız yok, biz bunu yapamayız. Sen evliya bir zata git, o sana okusun, dua etsin, belki öyle kurtulabilirsin) derler. O da, bir zata gider, o zat da, (Evladım, bu benim işim değil. Bağdat'ta şu adreste, şöyle mübarek bir zat var, sen doğru ona git) der. İstanbul nere, Bağdat nere! Ama can meselesi olduğu için mecburen gider. Bağdat'ta, o mübarek zatı bulur. Durumunu anlatır. O zat da, (Evladım, burada mümkün değil, bu pirinç tanesini çıkaracak olan zat Buhara'da) der. Adam çok üzülür, ama can tatlı, düşer yollara. Buhara'ya gelir, tekkeyi bulur. O mübarek zat da, sohbet ediyormuş, iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık. Kapının eşiğine oturur. Oturur oturmaz bir hapşırık gelir, pirinç tanesi yere düşer. Oradaki bir kedi yavrusu, pat alıp kaçar. O kadar yer, o kadar zaman, o kadar sıkıntı. Çok şaşırır, bu ne hâl ya Rabbi der. Gelir hoca efendiye, bunun hikmetini sorar. O mübarek zat da, (Allahü teâlâ bu pirincin üzerine kedinin ismini yazdı, ben ne yapayım? Bu pirinç tanesini bu kedi yesin diye seni İstanbul'dan buraya getirdi) cevabını verir. Şuna mutlak inanmalı, kimse kimsenin rızkını yiyemez. Hiç kimse de rızkını bitirmeden ölmez. Peki, o zaman niye çalışıp para kazanıyoruz? Ehl-i sünnet âlimleri,(Çok sevab kazanmak için, çok para kazanmak lâzım) buyuruyorlar. Yani çok ibadet yapmak, çok kitap dağıtmak, çok hayır hasenat yapmak için çok para lâzım. İşte bu niyetle, helalinden çok para kazanmak için, çok çalışmak gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Reformcu diyor ki: (Aklın yetersizlik iddiası, tasavvufçuların ve eski ulemanın bir uydurmasıdır. Akıl, Kur'anın ışığında her şeyi anlar. Din, tasavvufçuların ilhamlarıyla veya kerametleriyle anlaşılmaz. Bu sakat görüşler, aklın mucizesini ipotek altına alan bâtıl bir iddiadır. Aklın yolu birdir. Aklı insanın elinden alırsanız, zenginler fakirleri sömürür, onları kukla hâline getirir. Bu da zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olmasına, kapitalin hâkimiyetine sebep olur.) CEVAP: Yazar kendisini sosyalizmden alamıyor. Her konuyu sosyalizm açısından açıklamaya çalışıyor. Her fırsatta servet düşmanlığı yapıyor. Bu ifadelerde üç büyük yanlış vardır: Akıl her şeye yeter deniyor, tasavvufa ve keramete saldırılıyor ve akla ipotek konduğu savunuluyor. Şimdi bunları ayrı ayrı açıklayalım: Dinimizde Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas-ı fukaha olmak üzere dört delil var. Ehl-i sünnete göre akıl delil değildir. Akıl, sadece Şia ve Mutezile mezhebinde hüccettir. Yazarın Mutezile zihniyetinde olduğu her yönüyle belli olmaktadır. Akıl, herkeste eşit değildir. En yüksek akıl ile en aşağı akıl arasında binlerce derece vardır. Akıl eşit olmayınca kimin aklı ölçü alınacak ki? Her işte ve hele din işlerinde akla güvenilemez. Din işleri, akıl üzerine kurulamaz, çünkü akıl bir kararda kalmaz. Herkesin aklı, birbirine uymadığı gibi, selim olmayan aklın yanılması daha çok olur. En akıllı denilen kişi, uzman olduğu dünya işlerinde bile çok hata eder. Hele âhiret bilgilerinde, akla hiç güvenilmez. İnsanların şekilleri, ahlakları ve ilimleri gibi, akılları da farklıdır. Birinin aklına uygun gelen bir şey, başkasının aklına uygun gelmeyebilir. O halde, Şia ve Mutezile'nin aksine, din işlerinde, akıl tek başına tam bir ölçü olamaz. Ancak selim akılla birlikte din, tam ve doğru bir vesika ve ölçü olur. Selim olmayan akıl bir gerçeği kabul etmezse, bunun ne kıymeti vardır? Selim olan akıl, din hükümlerinin hepsinin pek yerinde ve doğru olduğunu açıkça görür. Mutezile'ye göre aklın yolu birdir. Akıl, herkeste eşittir. Akıl şaşmaz bir hüccettir. Akılla haram ve helal olan şeyleri de bilme mecburiyeti vardır. Hâlbuki haram, helal, ancak nakille anlaşılır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Akıl göz, İslamiyet ışık gibidir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Reformcunun (Akıl her şeye yeter) iddiasına, bugün de devam ediyoruz... Aklın anlayamadığı veya yanlış anladığı çok şey vardır ki, bunları Peygamberler bildirir. Peygamberler, uzman birer doktor gibidir. İlaçların tesirlerini iyi bilirler. İnsanlar, doktora az bir şey vermekle ilaçların faydalarına kavuşur, hastalıktan kurtulurlar. Peygambere lüzum yoktur demek, doktora lüzum yok demekten daha yanlıştır. Peygamberin bildirdiği hükümler, Allahü teâlâdan vahiy olduğu için, hepsi doğrudur, faydalıdır. Doktorun bilgileri, düşünce ve tecrübeyle olduğu için, hepsinin doğru olduğu da söylenilemez. Akıl, göz gibidir, İslamiyet bilgileri de ışık gibidir. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremez. Allahü teâlâ, görme aletimizden faydalanmamız için güneşi, ışığı yaratmıştır. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz, fakat bunların güneşe kabahat bulmaya hakları olmaz. Selim olmayan akılların, yanıldıkları için bir hakikati kabul etmemelerinin, uygun bulmamalarının, bir kıymeti yoktur. Selim olan akıllar, yani Peygamberlerin akılları, din hükümlerinin hepsinin pek yerinde ve doğru olduklarını açıkça görür. İslamiyet'in her hükmü, bu akıllar için, pek meydanda, aşikâr ve apaçıktır. (Akıl, her şeyi anlayamaz, hele âhiret bilgilerini hiç anlayamaz) demek, akla ipotek koymak mıdır? Işık olmadan göz göremez demek, göze ipotek koymaktır denebilir mi? Nakil olmadan, dinin emir ve yasaklarını sırf aklıyla kim anlatabilir ki? Yazar, (Akla ipotek konunca fakirin aklı elinden alınıyor) diyor. Fakirin aklı alınıyor da zengininki niye alınmıyor? Bu ipotekten niye fakir etkileniyor da, zengin hiç etkilenmiyor, üstelik servetini artırabiliyor? Mısırlı sosyalist yazarlar gibi, her fırsatta servet düşmanlığı yapılıyor. Bir de yazar, cahil halk ağzıyla, (Aklın mucizesi) tâbirini kullanıyor. Mucize, sadece Peygamberlerde görülen harika hallere denir. Bu, evliyada olursa keramet denir. Deyimler yerli yerinde kullanılmazsa, din anarşisi çıkar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Yaratmak Allah'a mahsustur
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 21 Reformcu yazar, (Yaratıcı insan, yaratıcı akıl ve yaratıcı düşünce) tabirlerine yer veriyor. CEVAP: Eğer Kur'an ve Sünnet esas alınsaydı, böyle dine aykırı tabirler kullanılmazdı. Allahü teâlâ diridir, bilir, işitir, görür, diler, güçlüdür, konuşur. Bu sıfatlardan, sınırlı da olsa, insanlara da ihsan etmiştir. Yani sınırlı da olsa, insan da diridir, bilir, işitir, görür, diler, gücü vardır, konuşur, fakat yaratma sıfatında ortaklık yoktur. Allah her şeyi yaratır, fakat insan bir karıncayı, bir buğday tanesini veya bir hücreyi bile yaratamaz. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ buyuruyor ki: "Benim yarattığım gibi bir şey yapmaya kalkandan daha zalim kim vardır? Haydi, bir habbe, bir zerre veya bir arpa yaratsınlar.") [Buhari, Müslim] (Allah, her sanatkârın ve sanatının yaratıcısıdır.) [Buhari] Demek ki, sanatkârın yaptığı şeyleri yaratan da Allah'tır. Yaratmak Allahü teâlâya mahsustur. İcat etmek de yoktan yaratmaktır. Bilim adamları, yoktan bir şey meydana getiremezler, sadece Allah'ın koyduğu fizik, kimya ve biyoloji kanunları ile bulurlar. Buna da yaratmak denmez, keşfetmek, bulmak denir. Yaratmak, yoktan var etmektir. Yaratıcı, yalnız Allahü teâlâdır. Bir âyet-i kerime meali: (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96] Yazar, âyet-i kerime ve hadis-i şerifleri ve bunları açıklayan hakiki İslam âlimlerini esas almadığı için, böyle yanlış üstüne yanlışlar yapıyor. KURBAN KESMEK Yine diyor ki: (Kurban kesmek vacib değildir. Bayramda seferde olanlara kurban kesme zorunluluğunun olmaması, kurban kesmenin vacib olmadığının açık delilidir.) CEVAP: Hani âyet ve hadisten delil? Demek ki kendi görüşünü din zannediyor. Hanefî'de seferdeyken kurban kesmek vacib değil diye, başka zaman da vacib değil denir mi hiç? Bu, fakir olana zekât farz değil diye, hiç kimseye zekât farz değildir demeye veya seferi olana oruç farz değil diye, hiç kimseye oruç farz değil demeye benzer. Hanefî mezhebindeki âlimler, (Kurban kes) âyet-i kerimesini ve (Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) hadis-i şerifini açıklarken, zenginlerin kurban kesmelerinin vacib olduğunu, kesmemelerinin günah olduğunu bildirmişlerdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Farisi bir beytin tercümesinde, (Birkaç kişi, eğer Allah için bir araya gelip, birkaç nefes Allah'tan bahsederse, oraya gökler secde eder) deniyor. Göklerin secde etmesi ne demektir? CEVAP: Böyle tabirler Arapçada da, Türkçede de vardır. Mesela, Kur'an-ı kerimde, (Köylülere sor) yerine (Köye sor) buyuruluyor. (Yusuf 82) Türkçede, (Soba yanıyor) demek, sobanın kendisinin değil, içindekiler yanıyor demektir. Sobanın kendisi değildir. Selefiyiz diyenler de, Kur'an-ı kerimdeki deyimlere, soba yanıyor gibi yanlış mana veriyorlar. Mesela Allah'ın eli var diyorlar. Hâlbuki Allahü teâlânın hiçbir şeye benzemediği yine âyet-i kerimeyle bildiriliyor. İmam-ı Gazali hazretleri burayı açıklarken buyuruyor ki: Filan belde, filan valinin elindedir denilince hiç kimse, o beldenin valinin iki elinin içinde olduğunu anlamaz. Çünkü bir belde, elin içine alınamaz. O halde burada, istiare vardır. Valinin eli kesik bile olsa, yine aynı ifade kullanılır. (İlcam-ül avam an ilm-il kelam) İstiare, bir kelimenin manasını başka manada kullanmaktır. Birkaç örnek verelim: 1- Cesur ve kuvvetli bir insana aslan demek, ona hayvan demek değildir, onu takdir etmektir. 2- Kurnaz bir kimseye tilki denmekle, o kimse övülmüş veya yerilmiş olur. (O ne tilkinin biri) denince, hayvandan değil, insandan bahsedildiği anlaşılır. 3- Namusunu kıskanmayan, kötü birine, (Domuzun teki) denir. Buradaki domuzun hayvan olan domuzla ilgisi yoktur. Kur'an-ı kerimde geçen el kelimelerinin de Allah'ın eli ile hiçbir alakası yoktur. Bu beyitte geçen göklerden kasıt da, göktekiler yani meleklerdir. Secdeden de kasıt, imrenmek demektir. Secde Allah'a yapılır. Oradaki secde, sonsuz hürmet, sonsuz sevgi demektir. Demek ki, birkaç Müslümanın Allah için bir araya gelip, dinden, imandan bahsetmesine melekler imrenmektedir. Karanlık gecede yıldızlar görüldüğü gibi, karanlık dünyada imanlılar da, yıldızlar gibi parlar. Bu yıldızlar nasıl gökyüzüne dağılmış vaziyetteyse, imanlı insanlar da yeryüzünde bu şekilde görünürler. Birkaç Müslüman bir araya gelirse, orada birkaç tane yıldız parlıyor demektir. Bizim yıldızları seyrettiğimiz gibi, melekler de dünyayı seyrederler. O birkaç Müslümana, (Ne bahtiyar bu kimseler, bir araya gelmişler, Allah'tan, Peygamberden bahsediyorlar) diye gıpta ederler. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Allah'a iman ne demektir?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Allah'a iman şarttır, ama Amentü'deki diğer şartlara, mesela Peygamberlere inanmak gerekmediği için Ehl-i kitap da Cennete gider) deniyor. Amentü'nün tamamına inanmak şart değil mi? CEVAP: İmanın şartlarından birini bile inkâr eden kâfir olur. İmanı eksik tarif etmek, Allahü teâlâyı ve Resulünü yalanlamak olur. Peygamber efendimiz, imanı şöyle tarif etmiştir: (İman; Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe [Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim, Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai] Âyet ve hadislerdeki (Allah'a iman eden) ifadesi, mümin içindir. Buradan, imanın diğer şartlarına inanmaya gerek yok denmez. İmam-ı Kurtubi buyurdu ki: Allah'a iman, vacib-ul-vücud olan Allahü teâlânın varlığını, Resulünün getirdiği tafsilata göre tasdik etmek demektir. (Cami'u li-Ahkâm) Bugünkü İncil ve Tevrat'ta bildirildiği gibi inanan, Allah'a iman etmiş olmaz. Bir âyet-i kerime meali: (Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dini [İslamiyet'i] din edinmeyenlerle, zelil bir halde kendi elleriyle [boyun eğerek] cizye verinceye kadar savaşın!) [Tevbe 29] Yahudiler, Hristiyanlar ve diğer kâfirler, dinimizin emir ve yasaklarına muhatap değildir. Onlara önce farz olan, iman etmektir. Müslüman olmadıkça, Cennete gitmeleri de mümkün değildir. Müslüman olmayanın Cennete gideceğini söylemek küfürdür. Birkaç âyet-i kerime meali: (Kim İslam'dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85] (Kimi, ona [Muhammed aleyhisselama] iman etti, kimi ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr edip kâfir olanları elbet ateşe atacağız.) [Nisa 55,56] (Elbette, ehl-i kitaptan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Beni duyup da, bana inanmayan Yahudi ve Hristiyan, elbette Cehenneme girecektir.) [Müslim] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsan, birkaç ay sonra önemli bir ameliyat olacaksa, artık yiyip içerken, yatıp kalkarken, (Bıçağın altına yatacağım, kurtulabilecek miyim, yoksa masada mı kalacağım?) diye, sürekli düşünür. Peki, ölümden daha büyük ameliyat olur mu? Ölünce insanın durumu ne olacak? Bu dehşetli an mutlaka gelecek! Bir insan, nasıl o günü unutup da rahat uyuyabilir, başka şeylerle nasıl uğraşabilir? İnsan uçağa binince tek arzusu, sağ salim yere inmektir, çünkü on bin metreden yere çakılma ihtimali vardır. İşte bunun gibi herkes her an ölümü düşünmeli. Hiçbir uçak havada kalmadığı gibi, hiçbir canlı da hayatta kalmayacaktır. Herkes o köprüden, o ameliyat masasından geçecektir. Mümin, sırat köprüsünden geçinceye, Allahü teâlânın affına kavuşuncaya kadar kaç tane badire atlatacak, kaç yerde, kaç kere hesap verecektir. İşte hiç kimse, bunları geçinceye kadar kendinden emin olamaz. O güne hazırlık nasıl olmalı? Sırf amelle Cennete girilmez, çünkü Cennete sadece imanı olanların gireceği, kapısında yazılıdır. Amel, imanı korumak içindir. Çok ameli olmasa da, imanla yine girebilir. Ama imanı yoksa, seller gibi gözyaşı dökse, dağlar kadar ameli olsa, bütün dünyaya iyilik etse, Cennetin kokusunu bile duyamaz. Dolayısıyla ölürken, kabirde, sırat köprüsünde, yani her yerde, (İmanın var mı, itikadın doğru mu?) diye sorulacaktır. Onun için din büyüklerimiz, (Bir kimse hakkındaki ölçü, onun kerametleri, sözleri ve üstün kabiliyetleri değil, imanıdır) buyuruyorlar. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de, (Otuz sene boyunca doğru imanı anlattım) buyurmuştur. İman çok kıymetli olduğu için, çok dehşetli düşmanları vardır. En büyük düşmanı, insanın kendi nefsidir, çünkü insan o düşmanla 24 saat beraberdir. İki zıt şey aynı yerdedir. Nefs, insanı kâfir yapıncaya kadar pusuda bekleyen bir düşmandır. Onun tek hedefi, insanı imansız yapmaktır. Allahü teâlâ onu böyle yaratmıştır. (Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır) buyurmuştur. Bu çok tehlikeli düşman içimizdedir. Gıdası haramlardır. İslamiyet'in her hükmünde nefsi kırma payı vardır. Emir ve yasaklar, onu kontrol altına almak içindir. O halde, sonsuz saadete kavuşmak için, nefse galip gelmek şarttır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kalbdeki iman, ibadet ve rabıta ile korunur: 1- İbadet: İbadetlerde de iki şart var: Birincisi, sahih olacak, yani şartlarına uygun olacak, ikincisi de makbul olacak, yani ihlasla yapılacaktır. Bütün ibadetler, alışverişler, her iş, Allah rızası için yapılıyorsa, imanı korur ve kuvvetlendirir, parlatır. Rabbimizin rızasını, sevgisini kazanmaktan başka maksatlarla yapılan her şey nefsanî, şeytanî ve dünyevîdir, Cehenneme götüren birer sebeptir. Bunun için ilim de, amel de lazım, ama özellikle ihlas şarttır. Çünkü ilim ve amel, ya nefsanî veya rahmanîdir. Nitekim İblis'te ilim de, amel de vardı, ama ihlası olmadığı için kibirlenip ebedî Cehennemlik oldu. 2- Rabıta: Rabıta, sadece oturup, gözleri kapatıp bir zatı düşünmek değildir. Rabıta, irtibat kurmak, bir Ehl-i sünnet âlimini sevmek, onun yolunda olmak, onun bildirdiği gibi yaşamak, her adımında, acaba bu yaptığımdan razı olur mu diye düşünmek demektir. Kalbin parlaması, imanın korunması için çok önemlidir, çünkü kalbi parlak birisiyle irtibat halinde olanın imanı kuvvetli olur. Rabıta yapmak zordur. Hele böyle vesveseli dünyada, şeytanın ve cinlerin her tarafı sardığı bir ortamda bunu yapmak kolay değilse de, o büyük zatların yazdıkları kitapları okuyunca, rabıta hâlinde olmuş oluruz. Beyne yazılanlar bir gün gider, fakat kitap severek okunduğu zaman, yazarının ruhaniyeti, sevgisi, ilgisi; okuyan bilse de, bilmese de, kalbini aydınlatır. İnsan hamama girip yıkansa kirleri dökülür. İşte salihlerle sohbet etmek, doğru din kitabı okumak, hamama girmeye benzer; bilse de, bilmese de kalbi temizlenir. Din büyüklerinin ruhaniyetleri, yazdıkları kitapların satırlarının arasındadır. Dolayısıyla ilim öğrenmekten, kitap okumaktan maksat, kalbe ve beyne hitaptır. Beyne hitap, yazılanları öğrenmekle olur; kalbe hitap ise, kitap okumak vesilesiyle o büyük zatları sevmekle olur. Rabıtanın yani bu büyük zatları hatırlamanın bir başka yolu da, onları seven, kitaplarını okuyan sâlih kimselerle görüşmek, her fırsatta onlarla beraber olmaya çalışmaktır. Onlarla beraber olunca da, mutlaka o büyüklerden bahsetmeli, az da olsa kitaplarından birlikte okumalı. Tek başına kitap okumak yerine, mümkünse o büyükleri sevenlerle beraber okumalı. Buna sohbet denir ve daha fazla istifade edilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Amel imandan parça değildir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 22 Reformcu diyor ki: (Kur'an incelendiğinde, iman için amelin gerektiği görülür. İman ve salih amel birlikte geçer. Zaten amelsiz imandan söz edilemez. İçki içene Müslüman demek çok yanlıştır. M. İkbal'in bu konudaki görüşleri çok yerindedir.) CEVAP: Yazar, Mutezile ve Vehhabiler gibi, amel imandan bir parçadır demek için, kelimeleri geveleyip durmuş. Açıkça söylese, bütün Ehl-i sünnet âlimlerine muhalefet ettiği meydana çıkacağı için böyle sinsice saldırmaktadır. Binlerce Ehl-i sünnet âlimi dururken, bu konuda İkbal'den söz etmesi gerçekten dehşet vericidir. Ehl-i sünnet itikadında olmak için, amelin imandan ayrı olduğuna inanmak şarttır, fakat yazarın Ehl-i sünnetten ayrılmamak gibi bir derdi olmayıp, aksine Ehl-i sünnete aykırı yazanların, ne kadar görüşü varsa, hepsini kitabında toplamak gayreti içindedir. Kur'an-ı kerimde, (Ey iman edenler, şu günahtan sakının, ey iman edenler şu ibadeti yapın) gibi çok âyet-i kerime vardır. Amel imandan bir parça olsaydı, (İman etmeniz için ibadet yapmanız ve haramlardan kaçmanız lazımdır) denirdi. Bid'at ehli, Kur'an-ı kerimi anlayamadığı için, hep böyle dine aykırı yazıp çizerler, çünkü İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Ehl-i sünnet itikadına uymayanlar, bid'at ehli olanlar, Kur'an-ı kerimin mânâsını anlayamaz. (Kimya-i saadet) İmam-ı a'zam hazretleri buyuruyor ki: Amel, imandan parça değildir. Günah işleyene kâfir denmez. İman herkese lazım iken, her amel herkese lazım değildir. Mesela nisaba ulaşmayan fakir zekât vermez. Hayz ve nifas halinde namaz kılınmaz, fakat fakire ve böyle kadına iman lazım değildir denemez. Günah işlemekle iman gitmez İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bir gün imam-ı a'zam hazretleri âlimlerle otururken biri gelip, (Bir mümin, babasını öldürse, sonra şarap içip sarhoş olsa ve zina etse imanı gider mi?) dedi. Bunu işiten âlimlerin hepsi bu suali sorana kızıp, (Bunu sormaya ne lüzum var? Elbette imanı gider, kâfir olur) dediler. İmam-ı a'zam hazretleri, (O kimse çok büyük günahlar işlemişse de, yine mümindir. Günah işlemekle iman gitmez) buyurdu. Sözünü ispat edince, hepsi kabul etti. (2/67) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 23 Reformcu, (Amelsiz iman geçersizdir) diyor. CEVAP: İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Sapık fırkalar, (Onlar, iman edip salih amel işlediler) mealindeki âyet-i kerimeyi delil gösterip, (Amel imanın parçasıdır) dediler. Hâlbuki bu ve benzeri âyetler, amelin imanın içinde değil, dışında olduğunu gösterir. Eğer aksi olsaydı (ve amilussâlihât) sözü lüzumsuz tekrar edilmiş olurdu. Mutezile fırkasının [ve Vehhabilerin], günah işleyenlerin ebedî Cehennemde kalacağını söylemesi yanlıştır, çünkü hadis-i şerifte, (İkrar ettiği şeyi inkâr etmeyen kâfir olmaz) buyuruldu. Günah işleyen, tasdik ettiği imanın esaslarını inkâr etmiş olmaz. Âhirette yalnız imansızlara şefaat edilmez. Bu da, şefaat edilen günahkârların kâfir olmadığını gösterir. Buhari'deki hadis-i şerifte, (Zina ve hırsızlık etse de, büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruldu. (İhya) Günahkâr, affa veya şefaate kavuştuktan veya günahının cezasını çektikten sonra Cennete gider. Bir hadis-i şerifte de, zina ve hırsızlık eden müminin er geç Cennete gideceği bildirilmiştir. (Buhari, Müslim) Günah işleyen kâfir mi? Reformcu, her fırsatta, amelin imandan bir parça olduğunu vurgulamaya çalışarak diyor ki: (İnsanları, mümin ve kâfir diye iki gruba ayırıyorlarsa da, bir de inanıp amel etmeyen grup var. Bunlar, sadece adı Müslüman olan gruptur. Bu üçüncü grup kendini Müslüman saysa da ikinci gruptan farkı yoktur. Çünkü onlar yalan söyler, içki içer. İman eden İslam'a girmiş olsa da, Müslüman olmuş olmaz. Müslüman olmak için iman etmek yetmez. İçki, zina ve faiz de şirke dâhildir.) CEVAP: (Amel imandan bir parçadır) demek istiyor. İnsanların mümin ve kâfir diye iki gruba ayrılmasını yetersiz bulduğu gibi, (İslam'a girmiş, ama Müslüman olmayan) diye bir grup daha uyduruyor. İnsanları mümin ve kâfir diye iki gruba ayıran Resulullah efendimizdir. Bir hadis-i şerif meali: (İnsanlar, mümin ve kâfir diye iki kısma ayrılır.) [Taberani] Yahudi ve Hristiyan kâfirlerini bile Cennete sokmaya çalışıp da, Resulullah'ın şefaat edeceğini bildirdiği günahkâr Müslümanları Cehenneme lâyık görmesi çok manidardır!.. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 24 Reformcu diyor ki: (Statükoyu ve statükocuyu yani geleneksel İslam'ı tenkit edenin imanı artar.) CEVAP: Bu görüş de mutezile itikadıdır. İman, Amentü'de bildirilen altı esasa inanmaktır. Bunu yediye çıkarmak veya beşe indirmek imana zıttır. Ehl-i sünnet âlimleri, Kur'an-ı kerimde bildirilen imanın artmasından kasıt, parlaklığının, kuvvetinin artmasıdır diye açıklamışlardır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleri, (İman artmaz ve azalmaz) buyuruyor, çünkü iman, kalbin tasdîk etmesi, kabul etmesi, inanması demektir. İnanmanın azı, çoğu olmaz. Azalan ve çoğalan bir inanışa, inanmak değil, zan ve vehim denir. İbadetleri, Allahü teâlânın sevdiği şeyleri yapmakla iman cilalanır, nurlanır, parlar. Haram işleyince, bulanır, lekelenir. Kendisinde azalıp çoğalmak olmaz. (Ebu Bekir'in imanı, ümmetimin imanları toplamından daha ağırdır) hadis-i şerifi, imanın cilası, parlaklığı bakımındandır. (1/266, 2/67) Reformcunun statükocudan kastı, İslam âlimlerinin bildirdiği mevcut durumu korumaya çalışan, reforma karşı direnen kimsedir. Reformcu, mevcut durumdan rahatsız olmak, reform yapmak, hadis-i şeriflere olan inancı sarsmak, Ehl-i sünnet itikadını ve dört hak mezhebi kaldırmak, Ehl-i sünnet âlimlerine olan itimadı yıkmak, türedi yamukları önder kabul etmek gibi gayrimeşru işlere önayak olmaya çalışıyor. Buna mani olmak isteyenlere, yani dinde reforma hayır diyenlere de statükocu, taklitçi, dogmatik yaftasını vuruyor. (Statükoya karşı koyanın imanı artar) diyor. Allah'ın ortaklığı Reformcu diyor ki: (Bir şirket, yaptığı reklamda (Ortaklarımızdan biri Allah'tır) diyor. Bu şirket, yolsuzlukla iflas etse, ortakları olan Allah da iflas etmiş olmaz mı?) CEVAP: Ortaklarımızdan biri Allah'tır demenin hiçbir mahzuru yoktur. Bir hadis-i şerif meali: (Allahü teâlâ buyurdu ki: "Biri diğerine ihanet etmediği müddetçe, iki ortağın üçüncüsü ben olurum. Biri diğerine ihanet etti mi, ben ortaklıktan çekilirim.") [Ebu Davud] Görüldüğü gibi şirket yolsuzluk yaparsa Allahü teâlâ ortaklıktan ayrılıyor. Hâşâ yolsuzluğa Allahü teâlâ ortak olmuyor. Reformcu, hep olaylara ters bakıyor, bilip bilmediği her şeye burnunu sokuyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İslamî ilim öğrenmek için Arapça öğrenmek şart mıdır? Türkçe muteber bir kitabı, mesela İslam Ahlakı kitabını okumak da, ilim öğrenmek sayılır mı? Bu kitabı başkasına hediye etmek, ilim öğretmek yerine geçer mi? CEVAP: Arapça Cennet lisanıdır. Arapça öğrenmek çok kıymetlidir, ibadettir, fakat ilim öğrenmek ayrı, dil öğrenmek ayrıdır. Türkçe bilen ilim sahibi olmadığı gibi, Arapça bilen de mutlaka ilim sahibidir denemez. Arapça bilen gayrimüslimler de vardır. Arapça bilen, muteber Arapça eserleri, Türkçe bilen de, muteber Türkçe eserleri okursa ancak o zaman ilim sahibi olur. Mesela İslam Ahlakı kitabını okuyan, çok lüzumlu bilgileri öğrenmiş olur. Bin kadar kitaptan hazırlanmış Seadet-i Ebediyye kitabını okuyup öğrenen kimse âlim olur. İçinde bildirilenleri ihlâsla tatbik ederse, Allahü teâlânın rızasına da kavuşur, çünkü bu kitapta İslamiyet'le ilgili lüzumlu her şey vardır. Kitabı başkasına vermek de, ilmi yaymak, ilmi öğretmek olur. İlim öğrenmenin ve öğretmenin fazileti ise çok büyüktür. İlim öğrenmenin faziletiyle ilgili birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Bir saat ilim öğrenmek, gece sabaha kadar ibadet etmekten, bir gün ilim öğrenmek, üç ay oruç tutmaktan kıymetlidir.) [Deylemi] (İlim öğrenene denizdeki balıklara kadar her şey istiğfar eder.) [İ. Abdilber] (İlim öğrenmek için yolculuğa çıkanın, daha adımını atmadan günahları affolur.) [Şirazi] (İlim öğrenmeye çalışan, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.) [Ebu Nuaym] İlim öğretmenin fazileti de çok büyüktür. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (En üstün sadaka, ilim öğrenip sonra da onu başkasına öğretmektir.) [İ. Mace] (İlmi öğretenle öğrenenler hariç, herkes Allah'ın rahmetinden uzaktır.) [Tirmizi] (İlim öğrenenle öğreten, sevabda ortaktır.) [Hatib] (Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun.) [Taberani] Talebe, hocaya hürmet etmeli, hoca da talebeye şefkatle muamele etmeli. İki hadis-i şerif meali: (İlim öğrendiklerinize hürmet edin ve ilim öğrettiklerinize de ikram edin, tevazu gösterin!) [İ. Neccar] (İlim öğrenmeye gelenlere "Resulullah'ın tavsiye ettiği faydalı ilmi öğrenmeye hoş geldin" diyerek sorularını [severek] cevaplandırın!) [İ. Mace] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
S ual: Besmele çekmenin hükmü nedir? CEVAP: Yerine göre, Besmelenin hükmü değişir. Birkaç örnek verelim: Farz olduğu yerler: Hayvan keserken Besmele çekmek farzdır. Besmelesiz kesileni yemek haramdır. Vacib olduğu yerler: Namaz dışında Fatiha okumaya başlarken Besmele çekmek vacibdir. Şafii mezhebindeyse, her zaman Fatiha okurken Besmele çekmek farzdır. Sünnet olduğu yerler: Namazda her rekâtta Fatiha'dan önce, gusletmeye ve abdest almaya, yiyip içmeye, mektup yazmaya ve her faydalı işe başlarken Besmele çekmek sünnettir. Namaz dışında, Fatiha'dan başka bir sure okumaya başlarken de Besmele çekmek sünnettir. Müstehab olduğu yerler: Namazda, Fatiha ile zamm-ı sure arasında Besmele çekmek, caiz veya müstehabdır. Mubah olduğu yerler: Yürümeye, oturmaya, kalkmaya ve her mubah işe başlarken Besmele çekmek mubahtır. Mekruh olduğu yerler: Avret yerini açarken, necaset bulunan yere girerken, Berae suresini önceki sureye bitişik okurken, sigara içmeye ve bunun gibi kötü kokulu, mesela soğan, sarımsak gibi şeyleri yemeye başlarken ve sakal tıraşı olmaya başlarken Besmele çekmek mekruhtur. Haram olduğu yerler: Haram işlemeye başlarken Besmele çekmek haramdır. Haramlığını kabul ederek yaparsa haram olur, harama önem vermeden veya helal kabul ederek yaparsa küfür olur. Küfür olduğu yerler: Bizzat kendisi haram olan mesela, şarap içmek, zina etmek, domuz eti yemek gibi haram olan işleri yapmaya başlarken, Besmele çekmek küfür olur. Burada, haramı helal saydığından veya harama önem vermediğinden dolayı küfür oluyor. Sual: Şaşkınlığı belirtmek için, (İlahi Ali bey!) demek caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir. Kurtlu gıda yenmez Sual: Un, irmik, mercimek, fasulye, nohut gibi gıdalar kurtlanınca yemek caiz midir? CEVAP: Kurtlanmış gıdalar yenmez. Un gibi olanlar elenince, fasulye gibi olanlar da temizlenince, yenmesi caiz olur. Ana babayı gıybet Sual: Helal edeceği bilinse, ana babanın gıybeti caiz midir? CEVAP: Caiz değildir, günahtır, helâlleşmek gerekir. Ana baba hakkını helâl etse de, gıybet etmek günah olduğu için, ayrıca tevbe etmek de gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Talebelerinin ihtiyaçları ve dine hizmet için ticari işlerle de uğraşan, İmam-ı a'zam ve Ubeydullah-i Ahrar hazretleri gibi evliya zatların, ticaretle ilgili nasihatlerinden bazıları şöyledir: 1- Yaptığımız hizmetler, bir şahsın mülkiyeti, zenginliği, onun refahı, ferahı için değildir. Topyekûn olarak hepimizin istikbali içindir. İstikbal de, dünya için değil, âhiret içindir. 2- İş yeri bazı emanetler verir. Bize ait olmayan bu emanetleri korumalıyız. Emaneti boşa harcamak kadar da, kötü iş olamaz. Bu kıymetli emanetlerden ikisi şöyledir: Birincisi, hizmetler hakkındaki doğru bilgidir. Doğru bilgi verilmeli ki, âmirlerimiz doğru düşünsün, doğru karar versin. Bu bilgi, onlar için paradan daha kıymetlidir. İkincisi, hesabı düzgün vermektir. Âmir üzülür diye, hiçbir şeyi gizlememeli. Onların bilgisi dışında, hiçbir girdi ve çıktı meşru değildir. Yani âhirette onun hesabını biz vereceğiz. 3- Bu zamanda başarının sırrı, güler yüz ve tatlı dilli olmaktır. Bu kimde yoksa başarılı olamaz. Güler yüz ve tatlı dil, hem bizi koruyan, hem de düşmanımıza bile zarar vermeyen, aksine onu ferahlandıran çok güzel bir huydur. 4- Âhir zaman sürat zamanıdır. Eğer, herkes şu süratle koşarken, o koşuya ayak uyduramazsa, mesafe kısa da olsa, bundan sonra rahat geçemez. Koşuyu kaybeder. Koşuyu kaybedenin hizmeti, hezimete uğrar. İHLAS VE KABİLİYET 5- Kazanmak için, peki diyenlerle çalışmalı! Kimde ihlâs varsa onunla çalışmalı! Allahü teâlâ, ihlâslı olana kabiliyet de verir. Eğer ihlâs yoksa kabiliyet de yoktur. Kabiliyetli, fakat ihlâssız olanla uğraşmamalı. Sıkıntı verir. Peki diyen, en iyi eleman, en iyi yardımcı, en faydalı, en kabiliyetli insandır. Çünkü kabiliyetli, kabiliyetine güvenir, başa iş açar, herkesi üzer. Kabiliyetsiz güvenir, teslim olur, beraber çalışır, beraber yürür. Onun için, bizi üzecek, sıkıntı vereceklerle başımızı ağrıtmayalım. 6- Âmirlerimize tam teslim olmalı, sormadan iş yapmamalı. Yanlış da olsa, ihlâs onu doğrultur. Akıl vermeye kalkmamalı. 7- İtibarımız paramızdan kıymetlidir. İslam'ın itibarını sarsacaksa, parayı ön plana alan, üzüntüye sebep olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ömür su gibi akıyor. Bu dünya fânidir. Fâni, yok demektir. Rüyadaki gibi, hayalde olan varlıkların peşinde koşuyoruz. İnsan demek âciz demektir. Çok mükemmel olan insanın beynindeki bir tıkanıklık veya böbreğindeki bir sıkıntı, onu ne hale getirir. Allahü teâlâ, İbrahim aleyhisselama, (Kazma küreğini al, filan dağa çık, orada büyük bir kabir var, onu kaz, içinde ne varsa bak) buyurdu. İbrahim aleyhisselam, o dağa çıktı, kabri buldu. Allahü teâlânın emrine uyarak, mezarı kazınca, mezar içinde muazzam büyüklükte bir insan cesedi ile başında yazılı bir levha gördü. Bu levhada şunlar yazıyordu: (Ben Ad kavminin melikiyim, bin sene yaşadım, bin orduyla savaştım, hepsini yendim, bin defa evlendim, bin çocuğum oldu. Servetimin sayısını, sınırını ölçemez hâle geldim. Ama bir gün devası olmayan bir hastalığa yakalandım. Beni bu dertten kurtarın, ne isterseniz vereceğim dedim, hattâ bütün servetimi vermeyi taahhüt ettim, Bütün doktorlar âciz kaldılar, bu hastalığa çare bulamadılar. Ölmek üzereyim, onun için, bu levhayı yazdırdım ve son sözüm şudur: Bu dünya beni kandırdı, sizi de kandırmasın. Ben kuvvetime, servetime güvendim. Bana bir şey olmaz dedim, ama gördüm ki ben çok âcizmişim. Bütün servetim, her şeyim o hastalığa ilaç olmadı. Ben yandım, siz bari yanmayın. Dünyaya ben aldandım, siz aldanmayın.) DÜNYAYI TERK ETMEK İşte servet bu, saltanat bu, sonucu da bellidir. İnsan, ne kadar güçlü olursa olsun, neyi olursa olsun, evi, işi, aşı, dostu ve eşi, hepsi bir gün hiç olacak, kabre ancak kefeniyle girecektir. Peygamber efendimiz, (Dünya sizi terk etmeden, siz dünyayı terk edin) buyuruyor. Madem o bizi terk edecek, biz onu terk edelim. Dünya bizi terk edince aklımız başımıza gelirse de, o zaman bir daha dünyaya dönemeyiz. Ölmek felaket değil, öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek, tedbirini almamak felakettir. Âhirette nereye gitmek istiyorsak, ona göre hazırlık yapmalıyız. Orada Cennet ve Cehennemden başka yer yoktur. Cennete girmek için, doğru iman sahibi olmak ve dine uymak gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hayızlıya ve nifaslıya yasak olanlar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 25 Reformcu diyor ki: (Eski gelenekte, hayızlı ve nifaslı kadınlar, oruç tutamaz, namaz kılamaz deniyordu. Ama son zamanlarda bilimsel araştırmalar yapıldı. Kadınların bu hallerinde de namaz kılıp oruç tutmalarının mahzuru görülmedi. Bu bir hastalık hâli olduğu için camiye de girebilir, tavaf da edebilir, Kur'an da okuyabilir. Ben de bu bilimsel araştırmaların sonuçlarına katılıyorum.) CEVAP: Allah ve Resulünün sözlerine katılmayan, hükümlerini beğenmeyen elbette dinimize aykırı her şeye katılır. Dinimiz bugüne kadar eksik mi geldi? Allahü teâlâ (Dininizi tamamladım) buyuruyor. Günümüzün reformcuları yeni hükümler çıkarıyor. Dinimizin hükümleri beşeri kanun mu? Her gelenin değiştirme yetkisi mi var? Dinde değişiklik olur mu? Âyeti, hadisi, icma'ı kimin kaldırmaya yetkisi olur? Her gün dinin bir hükmünü yıkmaya çalışıyorlar. Dinimizin bu konulardaki hükmünü maddeler halinde bildirelim: 1- Hayızlı ve nifaslı kadın, namaz kılamaz. Bir hadis-i şerif meali: (Hayızlı kadın namaz kılamaz.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud] 2- Hayız ve nifaslı, oruç tutamaz. Bir hadis-i şerif meali: (Kadınların dinlerinin eksik olması, onların hayızlıyken, günlerce namaz kılamadıkları, ramazan ayında oruç tutamadıkları içindir.) [Buhari, Müslim, Nesai, Muvatta] Hazret-i Âişe validemizin naklettiği hadis-i şerifte de, hayızlıyken tutulamayan oruçların kaza edileceği, kılınmayan namazların affolduğu bildirildi. (Buhari) 3- Kur'an okuyamaz. Bir hadis-i şerif meali: (Hayızlı ve cünüp, Kur'an okuyamaz.) [Tirmizi] 4- Mushaf'a el süremez. Bir âyet-i kerime meali: (Kur'ana temiz olanlardan başkası dokunamaz.) [Vakıa 79] Bu âyeti açıklayan Resulullah efendimiz buyuruyor ki: (Kur'ana ancak hadesten [abdestsizlik ve cünüplük halinden] temiz olan dokunabilir.) [Nesai] 5- Camiye giremez. Bir hadis-i şerif meali: (Cünübe ve hayızlıya mescide girmek helal olmaz.) [İbni Mace] 6- Kâbe'yi tavaf edemez. Bir hadis-i şerif meali: (Beytullah'ı tavaf etmek, namaz kılmak gibidir, abdestli olmak lazımdır.) [Tirmizi] 7- Cima edemez. (Bekara 222) Hangi reformcuların bilimsel araştırmaları imiş de, bu kadar vesika inkâr edilebiliyor? Bilimsel araştırmayla ibadet değiştirilir mi? Dinin bildirdiğinden başka ibadet şekli olur mu? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 26 Reformcu diyor ki: (İslam fıkhındaki hile-i şer'iyye Kur'anın ruhuna aykırıdır. Bu yüzkarası kaldırılmalıdır.) CEVAP: Şer'î demek şeriata yani dine uygun demektir. Dine uygun olan bir şeye nasıl yüz karası denebilir? Dinimizde hile-i şer'iyye vardır, fakat hile-i bâtıla yani bâtıl hile yoktur. Reformcu, hile-i bâtılanın çirkinliğini ortaya serip hile-i şer'iyyeye saldırıyor. Hile-i şer'iyye Nass'la yani Kitap ve Sünnet'le sabittir. Hile-i şer'iyye, yani dine aykırı olmayan hile, harama düşmemek için kurtuluş çaresi bulmak, yani dine uygun çare demektir. Haramı helal veya helali haram yapmak yahut haksız mal ele geçirmek için hile yapmak caiz olmaz. Farzdan kurtulmak veya haram işlemek için hile yapmak haramdır. Buna hile-i şer'iyye değil, hile-i bâtıla yani dine aykırı hile denir. Said bin Sa'd hazretleri anlatır: Babam, Resulullah efendimizin yanına hasta birini getirdi. Suçunu söyleyip ceza verilmesini istedi. Resulullah, (Buna üzerinde yüz filiz bulunan bir dal ile bir kere vurun) buyurdu. Böylece bir kere vurmakla, yüz sopa vurulmuş oldu. (Eşiat-ül-lemeat) Haramdan kurtulmak ve helale kavuşmak için hile-i şeriyye yapmanın caiz olmasına bir delil de, Sad suresinin 44. âyetidir. Bu âyet, Eyyüb aleyhisselam, hanımına yüz sopa vurmaya yemin edince, bu yemini yerine getirmek için bir demet sapla vurmayı, böylece yapılacak hile-i şer'iyyeyi bildirmektedir. (Hindiyye) Bu âyet-i kerime ve hadis-i şerif, hile-i şer'iyyenin caiz olduğunu göstermektedir. (Hadika) Gayrimüslimle evlenmek Yine diyor ki: (Müslüman kadınların gayrimüslimlerle evlenmesine İslam sıcak bakmaz.) CEVAP: Hani âyete ve hadise göre yazıyordun? (Sıcak bakmaz) demek, pek hoş değil, ama evlenmek de caizdir demek değil mi? Ama Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (İmanlı kadınların kâfirlerle evli kalmaları helal değildir.) [Mümtehine 10] Allahü teâlâ helal değil buyururken, helal demek küfür olur. Yoksa sen de, (Gayrimüslimler de Cennet'e gidecek) mi diyorsun? Onun için mi Müslüman kadınları kâfirlerle evlendiriyorsun? Yoksa âyetlere tarihsel mi diyorsun? Bu âyet geçersiz mi diyorsun? Değilse âyet-i kerimeye niye inanmıyorsun? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 27 Reformcu diyor ki: (Esma-i hüsna 99 dense de, Kur'anda öyle bir şey yoktur.) CEVAP: Elbette Kur'an-ı kerimde her teferruat yoktur. Bunlar hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimde, (Resulullah'ın bildirdiklerini kabul edin) buyuruluyor. Yazar Kur'an-ı kerime samimi olarak inansaydı, hadis-i şeriflere uyar, böyle yanlış yazmazdı. Mevlana Halidi-i Bağdadi hazretlerinin İtikatname kitabında, (Allahü teâlânın isimleri sonsuzdur. Binbir ismi var diye meşhurdur. Bu binbir isimden 99'una Esma-ül hüsna denir) buyuruluyor. Kadızade Ahmed Efendi de, Birgivi vasiyetnamesi şerhinde, (Allahü teâlânın 99 ismine Esma-i hüsna denir) diyor. Esma-i hüsnanın 99 olduğunu bildiren hadis-i şerif, kütüb-i sittenin en kıymetli üç hadis kitabında vardır. Hadis-i şerifleri yok saymak, dini yıkmak demektir. Bildirilen hadis-i şerifin meali şöyledir: (Allah'ın 99 ismini ezberleyen Müslüman Cennet'e girer.) [Buhari, Müslim, Tirmizi] "İSLAM İLAHI" DEMEK Reformcu, (Allah, İslam ilahının adıdır) diyor. CEVAP: Hintli Hamidullah, Kur'an-ı kerimde âlemlere rahmet olarak gönderildiği bildirilen, bütün cihanın peygamberi Muhammed aleyhisselama, bir yabancı gözüyle (İslam peygamberi) diyordu. Yani sadece Müslümanların peygamberi olarak görüyordu. Bu, daha da ileri giderek, âlemlerin Rabbi, her şeyin yaratıcısı, her milletin ilahı olan Allahü teâlâ için, (İslam ilahı) diyor. Halbuki yine Kur'an-ı kerimde âlemlerin Rabbi olduğu defalarca bildiriliyor. Hani Kur'ana itibar ediyordu? Acaba her dinin farklı bir ilahı olduğunu mu düşünüyor da, İslam ilahı diyor? Niye Kur'an-ı kerimden, hadis-i şeriflerden ve İslam âlimlerinden farklı bir ilah tarifi yapıyor? Ehl-i sünnet âlimleri ne bildirmişse, (Kur'ana aykırıdır) diyor. Ama türedilerin, yamukların sözlerini ve Mutezile gibi bid'at fırkalarının görüşlerini Kur'ana uygun buluyor. (Allah'ın zâtî ve sübûtî sıfatları yoktur, Mutezile haklı olarak bunu reddetmiştir) diyor. Sapık Mutezile'nin sözünü senet kabul ediyor da, niye yüzlerce, binlerce Ehl-i sünnet âliminin Allah'ın sıfatları hakkında bildirdiklerine itibar etmiyor? Açıkça Ehl-i sünnet âlimlerine savaş açmıştır. Bozuk kitabı, Ehl-i sünnet âlimlerine bir reddiyeden ibarettir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hadis-i şeriflerle amel etmek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Sahih olduğu kesin bilinen bir hadisle amel etmemiz caiz midir? CEVAP: Müctehid olmayan, hadisle amel edemez. (Kifaye) İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Hadislerle amel etmek, bize caiz olmaz. Mezhebimizin hükmüne aykırı görünen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamaz. Mesela bir Hanefi'nin, ["İmam arkasında Fatiha okumak farzdır. Bu konuda sahih hadis var" diyerek] imam arkasında Fatiha okuması ilhaddır. (Mektubat 1/312, Mebde ve Mead 31) Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki: Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü bizler, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, âyete, hadise uymuyor görünse de yanlış değildir. Çünkü âyet ve hadis ictihad isteyebilir, başka bir âyet veya hadisle değişmiş, neshedilmiş olabilir veya bilmediğimiz bir tevili vardır. (Berika s. 94) Şimdi bir hadis kitabı okuyan, ya hadise uydurma der veya kendi aklına göre, yanlış hüküm çıkarır. Her ikisi de felakettir. O halde bir Müslümana yapılacak en büyük bir kötülük, (Hadisten veya mealden dinini öğren) demektir. Sahih olan şu hadis-i şeriflere ve mezheplerdeki hükümlerine bakalım: 1- (Deve eti yemek abdesti bozar.) [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] (Sadece Hanbelî'de bozar.) 2- (Zekerine dokunanın abdesti bozulur.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] (Tek Hanefi'de bozmaz.) 3- (Zekere dokunmak abdesti bozmaz.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] (Tek Hanefi'de bozmaz.) 4- (Fercine dokunan kadının abdesti bozulur.) [Beyheki] (Yalnız Şâfiî'de bozulur.) 5- (Kan aldırmak abdesti bozmaz.) [Beyheki] (Yalnız Hanefî'de bozar.) 6- (Akar kan abdesti bozar.) [Beyheki, Dâre Kutnî] (Tek Hanefî'de bozar.) 7- (Besmelesiz abdest olmaz.) [Ebu Davud, Tirmizi, Beyheki, Hâkim] (Besmele yalnız Hanbelî'de farzdır.) 8- (Deniz hayvanları helaldir.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] (Yalnız Hanefi'de deniz haşaratı yenmez.) 9- (Ateşte ısınmış şey abdesti bozar.) [Müslim, Ebu Davud, İ. Mace, Tirmizi, Nesai] (Bu, hiçbir mezhepte bozmaz. İzahı Mizanı Kübra'da vardır.) 10- (Fâtihasız namaz olmaz.) [Buhari, Müslim] (Fâtiha, 3 mezhepte farz, Hanefî'de farz değil.) Görüldüğü gibi, farklı hükümler var. Mesela zekere dokunmak abdesti bozar diye de, bozmaz diye de hadis var. Bir kimse hangisiyle amel edecek ki? Onun için herkes kendi mezhebine uymalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İbni Âbidin, Hindiyye, Dürer gibi muteber eserlerdeki bazı hadis-i şerifler âyetlere zıt gibi görünüyor. Mezhebimizin bazı hükümleri de hadislere zıttır. Bu durumda ne yapmalı? CEVAP: Önce kısaca ölçüyü verelim: 1- Hadis, âyete zıt olmaz. Zıt gibi görünürse, hadis-i şerife uyulur. Çünkü âyeti en iyi Resulullah anlar. Resulullah'ın açıklaması âyetin tefsiri olur. 2- Bir hadis, mezhebin hükmüne zıt gibi görünürse, mezhebin hükmüne uyulur. Çünkü mezhebimizin âlimleri, hadis-i şerifleri elbette bizden daha iyi bilir. Vâris olan âlimlerin farklı ictihadları da, yine Resulullah'ın emrine göredir. Nasıl ki Allahü teâlâ Resulünü yetkili kıldı, Resulullah da vârislerini yetkili kıldı. Dört mezhep ve farklı hükümler olmayıp tek hüküm olsaydı, Müslümanların hâlleri çok zor olurdu. Şimdi bir insan, kendi mezhebine göre yapması gerektiği halde yapamadığı bir şeyi, başka bir hak mezhebe göre yapabiliyor. Bu nimete karşı çıkılmaz. Müctehid olmayanın dindeki bu hükümleri hadis-i şeriflerden anlaması mümkün olmaz. Bunun için, müctehid olmayan, hadis kitabı okursa, ya hadislerin uydurma olduğunu zanneder veya kendi aklına göre, yanlış bir hüküm çıkarır. Her ikisi de felaketine sebep olur. O halde bir Müslümana yapılacak en büyük kötülük, (Kütüb-i sitteyi al, hadisleri oku ve buradan dinini öğren) veya (Kur'an meali oku, dinini asıl kaynaktan öğren) demektir. Bu, bir hastaya, (Falan hastaneye git, ameliyathanesinde, her türlü lüzumlu alet vardır, kendi kendini ameliyat et) veya (Falan ilaç fabrikasına veya falan ecza deposuna git, orada her türlü ilaç var, bulduğunu, beğendiğini iç, tedavi ol) demekten daha beterdir. Peki, mezhep imamları âyet ve hadise uymamışlar mı? Onlar âyet ve hadisi bizim kadar anlamamışlar mı? Ne diye o yetkili âlimlere değil de, kendi anlayışımıza uyuyoruz? Günlük işlerde bile, işin ehline gidiliyor. Kendi kendini ameliyat eden, kendi ilacını kendi yapan var mı? (Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın, parçalanmayın) mealindeki âyet-i kerime için Seyyid Ahmed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki: Burada Allah'ın ipinden maksat, cemaattir. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sivad-ı a'zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Resulullah'ın ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Bu yola tâbi olmayan, bid'at ehli olur, Cehenneme gider. (Tahtavi) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Hiçbir şey devamlı değildir. Her şey bir gün biter. Bu dünya bir han, bir otel gibidir. Otele gidip, oradan ayrılırken, hiç kimse oradaki eşyaları mesela karyolayı, yatağı götüremez. Götürmeye kalksa da izin vermezler. Ölürken de, hiçbir malını kabre götüremez. Onun için büyük zatlar, (İnsan ölürken bir hiç olduğunu anlar) buyuruyor. Yani dünyalık olarak her ne varsa, o feci hastalık sırasında zaten hiçbir şeyi düşünemez. Öyle bir köprü, öyle bir imtihan ki, hiç kimse bundan emin olamaz. Büyüklerimizin en çok korktuğu, bu son andır. Mesela çok büyük bir âlim olan Ahmed ibni Hanbel hazretleri, tam sekerat halindeyken, birden can havliyle üç defa (Olmaz, olmaz, olmaz) diye bağırıp, tekrar yatağa düşer. Oğlu yanına yaklaşıp, (Hayırdır baba, ne oldu? Olmaz diye bağırmanızın sebebi neydi?) diye sorunca, (Mel'un şeytan, "Müslümanlığı bırak, Hristiyan ol, Cennete gideceksin" dedi. Ben de olmaz dedim. O mel'un da defoldu gitti) der ve kelime-i şehadet getirip vefat eder. Amr ibni As hazretleri, Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve dört dâhiden biriydi. Vefat ederken hüngür hüngür ağlar. Oğlu, (Babacığım ölümden mi korkuyorsun?) der. (Hayır, ben başka bir şeye ağlıyorum. Önceleri Resulullah'a düşmandım, eğer o zaman ölseydim ebedî Cehennemlik olacaktım. Müslüman oldum, canımı ona fedaya hazır bekledim. O hayattayken ölseydim, hiç endişem olmazdı. Ondan sonraki hâlimi bilemediğim için ağlıyorum) der. Sonra kelime-i şehadet getirip vefat etti. NEREDE DURACAĞI BİLİNMEZ Cüneyd-i Bağdadi hazretleri de, ölümüne yakın ağlamaya başlar. Talebeleri, neden ağladığını sorunca, (Sonumdan korkuyorum. İnsanın ameli, ince bir iplikle tavana asılmış gibidir. Her zaman öyle gider ve gelir. Amelim yok demiyorum, ama sabit değil, nerede duracağı bilinmez. Allah korusun, sol tarafta durursa ne olur benim hâlim? Onu düşünüp ağlıyorum) dedi. Sonunda kelime-i şehadet getirip vefat etti. İşte her mümin de, bu büyük zatlar gibi son nefesinden korkup, Allah'ın rahmetinden de ümidini kesmemeli... Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Allah'ın kullarına iyilik yapmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Silsile-i aliyye büyüklerinden Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, (Eğer şeyhlik yapsaydım hiçbir tekke bir tane mürit bulamazdı. Hepsi bana gelirdi. Ama ben bu yolu değil, Allah'ın kullarına iyilik etmeyi seçtim) buyurdu. Bu mübarek zat, kapı kapı dolaşır, kimin ne ihtiyacı varsa, kimin hastası varsa, kimin dinî meselede sıkıntısı varsa, onlara yardım eder, ihtiyacını giderirdi. Bir mektep çok kıymetli olabilir, ama öğretmenin de kıymetli olması lazımdır. Bu bir eğitim meselesidir Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, insanın vücudunda bir parça haram olmaması lazımdır. Tergib-us salat kitabındaki hadis-i şerifte Peygamber efendimiz, (Bir kimsede haramdan kazanılmış küçük bir parça ip olsa, o iple ve o ipin bulunduğu odada kılınan namaz kabul olmaz) buyuruyor. Cengâver bir asker, savaş esnasında atıyla gözüne kestirdiği kâfire yaklaşır, tam kâfire hamle yapacakken at başka tarafa gider. Tekrar hücum eder, fakat her defasında at başka tarafa gider. (Bu at bugüne kadar böyle yapmazdı, ne oldu buna?) der. Döner, çadırına gider. Üzgün bir vaziyette çadırda uykuya dalar. Bir rüya görür. Rüyasında at konuşur: (Evet, bugün sana itaat etmedim, seni üzdüm, ama bunun sebebi sensin. Çünkü dün bana yem alırken esnafa bilerek geçmez, sahte para verdin, haram yem aldın ve bana haram yedirdin. Ben haram yedikten sonra sana nasıl itaat edebilirim ki? Gidip bu haramı düzeltmen gerekir) der. Cengâver hemen gider, esnafa tekrar para verir ve geri döner. Ertesi gün savaşa tekrar katılır ve bu defa at, sahibine fırsat bile vermeden kâfirleri tepetaklak eder. İBADET ON KISIMDIR Allahü teâlâya itaat etmeyenler, hallerini artık düşünsünler! Haram lokma insanın hem dünyasını, hem de âhiretini berbat eder. Helal lokma her zaman, her yerde insanı âbâd eder. Hadis-i şerifte, (İbadet on kısımdır; dokuzu helal kazanmak, biri diğer ibadetlerdir) buyuruldu. İbadetin bir kısmıyla uğraşmak gerektiği gibi, dokuz kısmıyla da, yani helal lokmayla da uğraşmak şarttır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Reformcu diyor ki: (Her tür müziği dinlemekte hiçbir mahzur yoktur. Müziği iyi-güzel bir sanat dalı olarak değerlendirmek gerekir.) CEVAP: İslam âlimlerinin, (Müzik ruha zehir ve nefse gıdadır) sözüne ve hadis-i şeriflerle de yasak edilmesine rağmen, reformcu yazarın çalgıları teşvik etmesi kıyamet alametidir. Müziğin, çalgının haram olduğu hakkında www.dinimizislam.com sitesinde çok uzun bilgi vardır. Burada kısaca bildirelim. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (İlk teganni eden şeytandır.) [Taberani] (Müzik, kalbde nifak hâsıl eder.) [Beyheki] (Resulullah çalgı aletleriyle para kazanmayı yasakladı.) [Begavi] (Ümmetimden bazıları, şarkıcı kadın ve çalgı aletleriyle eğlenirler. Allahü teâlâ, onları yerin dibine batırır.) [İbni Mace] (Ben, çalgıları, putları yok etmek için de gönderildim.) [İ. Ahmed, Ebu Nuaym, İbni Neccar] (İblis dünyaya inince müezzin istedi. Mizmarlar [çalgılar] müezzinin denildi.) [Taberani, İbni Ebi-d-dünya, İbni Cerir] (Çalgıcılar çoğalınca, bela zuhur eder.) [Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace, İ. Ahmed] (Bir zaman gelecek, zinayı, içkiyi ve çalgıyı helal sayanlar çıkacaktır.) [Buhari] İbni Abbas hazretleri, (Çalgı haramdır) buyurdu. (Beyheki) Âişe validemiz, bir evde şarkı söyleyen birini görünce ona, (Yazıklar olsun sana! Bu şeytandır, bunu çıkarın dışarı) dedi ve onu çıkardılar. (Buhari) Fudayl bin İyad hazretleri, (Müzik ve şarkı, zinanın teşvikçisidir) buyurdu. (İbni Ebi-d-dünya) Saz, tanbur, def, ney ve diğer çalgılar, Allah'a isyandır. (Riyadün Nasıhin) Saz dinlemekten kulakları korumalıdır. (Risale-i Birgivi) İbni Teymiyye bile, (Müzik, şeytani duyguları harekete geçiren en etkili bir unsurdur) diyor. (Mecmu-ul Fetava) Şarkı, Kitap ve Sünnet ile yasaklanmıştır. (İmam-ı Kurtubi) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Ziyaeddin-i Şami, Mültekıt kitabında, (Hiçbir âlim, teganniye mubah demedi) buyurdu. (m. 266) Kur'an-ı kerimi musiki perdelerine uydurarak okumak haramdır. (Bezzâziyye) Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehridir, kalbi karartır. (Dürr-ül mearif) Her çeşit çalgıyı dinlemek haramdır. (Fetava-i Bezzaziyye, Hadika, Ahlak-ı alaiyye) Çalgı çalmanın haram olduğu icma ile bildirildi. (Makamat-ı Mazheriyye, İbni Salâh) Bu kadar vesikayı inkâr etmek, icmaya karşı gelmek dalalet değilse nedir? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 29 Reformcu diyor ki: (Geçmiş âlimlerin sözlerini tekrar etmek ve onları taklit, İslamiyet'e aykırıdır, uyduluktur! Onun için, ben hiçbir mezhebi taklit etmedim.) CEVAP: Nedense her mezhepsiz, açıkça ben mezhepsizim demiyor da, (Bir mezhep taklit etmem) diyor. Yahut (Mezheplerin hükümlerine bakıp, kendi anladığıma uyarım) diyor. Dini olmayana dinsiz, mezhebi olmayana da mezhepsiz denir. Mezhepsizler her fırsatta taklidi kötülüyorlar. Kötüyü, yanlışı ve bâtılı taklit ne kadar zararlı ise, iyiyi, doğruyu ve hakkı taklit de o derecede faydalıdır. Bir kimsenin bütün ilimlerde üstad, bütün işlerde uzman olması mümkün değildir. Hastanın kendisini ameliyat edecek bir doktora ihtiyacı vardır. Doktorun da, manevi hastalıklarını tedavi edebilecek bir kalb uzmanına ihtiyacı vardır. Doktorlar ilaç imal etmez, kimyagerlerce hazırlanan ilaçları tavsiye ederler. Hastalar da, doktorlara güvenip, onlara teslim olup, onların tavsiyesine uyarak ilaçları kullanırlar. Herkesin, hem kimyager, hem doktor, hem mühendis gibi, uzmanlık isteyen her mesleğin erbabı olması düşünülebilir mi? O halde, bir kimse, bir işte uzman da olsa, uzmanlık alanı dışındaki başka bir işin uzmanına uyması gerekir. Bir saate, bir radyoya ihtiyacı olanın, (Taklit gericiliktir. Hiç kimsenin yaptığı bir şeyi kullanmam) diyerek saat, radyo yapmaya kalkışması doğru mudur? Bunlar, hem taklidi uyduluk olarak vasıflandırıyor, hem de kendileri yamuklardan alıntı yaparak onları taklit ediyorlar. Mesela Efgani ve Abduh'un uydusu olmakta, onları taklit etmekte bir sakınca görmüyorlar. İmam-ı a'zama gelince, (Uydu olamayız) diyorlar. Uzun tecrübelerden sonra çeşitli âletler yapılmış, çeşitli kaideler bulunmuş, çeşitli ilimler sistemleştirilmiştir. Taklit etmemek için, (Bunları kullanmam) diyenin aklından şüphe edilir. Maiyet bulunmadıkça, âmir olur mu? Ast bulunmazsa üst olur mu? Herkesin müctehid, lider olmasını istemek, ateşin üşütmesini, buzun ısıtmasını istemek gibi eşyanın tabiatına aykırıdır. Müctehid olmak, bir meslek sahibi olmak gibi kolay bir iş değildir. Birçok ilimde ihtisas sahibi olduktan sonra, ilahi mevhibe sahibi de olmak gerektiği için Yusuf Nebhani hazretleri, (Bugün müctehidlik taslayanın ya aklı, ya dini noksandır) buyurmuştur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 30 Dinde reformcu diyor ki: ("İslamiyet değişmez" denilerek değişime engel olmaya çalışmak Kur'anın ruhuna aykırıdır. Müslümanların gerilemesine sebep, dinin hükümlerinin dondurulması, ictihada mani olunarak değişimin engellenmesidir. Asrın ihtiyaçlarına uygun olarak dinde gerekli düzenlemeler yapılmalı. Müslümanlar, statükodan uzaklaşıp değişimler yaparak yeniden Müslüman olmalıdır.) CEVAP: Mecelle'nin Dürer-ül-hükkam şerhinde, (Zamanın değişmesiyle, örf ve âdete dayanan hükümler değişebilir. Nass'a dayanan hükümler zamanla değişmez) deniyor. İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: Bazıları, yapacakları değişikliklerle dini düzeltip olgun hale getireceklerini zannediyorlar. Bilmiyorlar ki, din noksan değildir. Kur'an-ı kerimde mealen, (Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, size din olarak İslamiyet'i vermekle razı oldum) buyuruluyor. Dini noksan sanıp, bid'at çıkarmak, bu âyete inanmamak olur. (Mektubat 1/260) İctihad dinde olur. Dinde yeni bir şeye ihtiyaç yok ki, ictihad düşünülsün! Teknolojinin ilerlemesi dinde değişikliği gerektirmez. Namazın yeni bir kılınış şekli, orucun yeni bir tutuluş şekli olmaz. (Müslümanlar, statükodan uzaklaşıp yeniden Müslüman olmalı) sözü de, yazarın Müslümanlara hangi gözle baktığını açıkça göstermektedir. Yazarın referans verdiği mezhepsiz, Müslümanların geri kalışını ictihada bağlayıp, (Fıkıh âlimlerinin, ictihad kapısını kapatmaları ve bundan böyle dört mezhepte ittifak etmeleri sonucunda İslam düşüncesi duraklamış, bu da hukukta ve diğer İslami ilimlerde taklit ve saplantının yayılmasına sebep olmuştur) diyor. İctihad kapısını da kimse kapatmadı. Ehli olmadığı için kendiliğinden kapandı. Kapalıya kapalı demek, kapatmak değildir. Kapatmaya yetkisi olanın yani müctehid olanın, açmaya da yetkisi olur. Namazda, oruçta reform yapılsa, mesela yere secde etmemek için, herkes namazı sandalyede kılsa, ilaç, iğne, serum orucu bozmaz dense, oruca imsak vaktinde değil de, güneş doğunca başlansa, ilerleme mi olacaktır? İslamiyet'i bozarak, Hristiyanlığa benzer, uydurma bir din haline getirmek istemelerindeki maksatları gizli değildir! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Salih amelden kasıt nedir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Salih amel, İslam'ın beş şartıdır. Bir kimse bunları hakkıyla, kusursuz yaparsa Cehennemden kurtulur. Çünkü bunlar insanı günahlardan korur. Nitekim Ankebut suresi, 45. âyetinde mealen, (Kusursuz kılınan bir namaz, insanı kötü işlerden korur) buyuruldu. Bir insana, İslam'ın beş şartını yerine getirmek nasip olursa, nimetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrünü yapınca, Cehennem azabından kurtulmuş olur, çünkü Nisa suresi, 147. âyetinde mealen, (İman eder ve şükrederseniz, azap etmem) buyuruldu. (1/304) YOLUN SONUNU BAŞA KOYMAK Sual: (Silsile-i aliyye'de yolun sonu başa konmuştur) ifadesi, ne demektir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bu yol, tam Eshab-ı kiramın yoludur, çünkü o büyükler, Resulullah efendimizin sohbetinde, daha birinci günde, öyle şeylere kavuştu ki, sonra gelen en büyük evliya, en sonda, ancak bundan bir parçaya kavuşabilmiştir. İşte bunun içindir ki, Hazret-i Vahşi, Hazret-i Hamza'yı şehid etmişken, Müslüman olunca bir kere Resulullahın sohbetiyle şereflendiği için, Tabiin'in en üstünü olan Veysel Karani'den daha üstün oldu. Resulullahın sohbetinin başlangıcında Hazret-i Vahşi'ye nasip olanlara, Veysel Karani, o kadar yüksek olduğu halde en sonda bile kavuşamadı. Demek ki, zamanların, asırların en iyisi, Eshab-ı kiramın asrıdır. İşte büyüklerimizin yolu da, altın silsiledir. Bu yolun başka yollardan üstünlüğü, Eshab-ı kiram zamanının sonraki zamanlardan üstünlüğü gibidir. Bu yolun büyükleri öyle kimselerdir ki, Allahü teâlâ bunlara fazilet ve merhametiyle, daha başlangıçta, en sonun tadını tattırdı. Bunların derecelerini başkaları anlayamaz. Bunların vardığı makamlar, başkalarının vardıkları makamların çok üstündedir. (1/66) İKİNDİNİN FARZI Sual: S. Ebediyye'de, (Mekruh vakitte başlanan farzlar sahih olmaz) deniyor. Mekruh vakitte ikindinin farzı kılınsa da mı sahih olmaz? CEVAP: O günkü ikindinin farzı bundan müstesnadır. Bu, oradaki yazının devamında açıklanıyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İslam Ahlâkı kitabında neler var? CEVAP: Bu kitap 3 bölümden meydana gelmiştir: 1- İslam Ahlakı: Ali bin Emrullah ve Muhammed Hâdimî hazretlerinin kitaplarından hazırlanmıştır. Kötü ahlâk ve bundan kurtulma çareleri, 40 kötü huy ve tedavi yolları, ahlâk ilminin faydaları, ruhun ne olduğu, ruhun kuvvetleri geniş olarak anlatılmaktadır. 2- Cennet Yolu İlmihali: Mızraklı İlmihâl olarak da bilinir. İmanın altı şartı, küfre sebep olan hususlar, İslam'ın 5 şartı, 54 farz, büyük günahlar, evlenmenin edebleri, ölüme hazırlık gibi konuları anlatan bir ilmihal kitabıdır. Muhammed bin Kutbüddin İznikî hazretleri hazırlamıştır. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, (Bu ilmihalin yazarı salih bir zattır. Okuyanlara faydalı olur) buyurmuştur. Osmanlı sultanları da, çok kıymetli bu eseri, birçok ülkeye göndermişler, halk da dinini doğru olarak öğrenmişti. Bunu bilen İslam düşmanları, Mızraklı İlmihâli kötülemişlerdi. 3- Ey Oğul İlmihali: Süleyman bin Ceza hazretleri hazırlamıştır. İbadetler, iman, ana-baba hakkı, sıla-ı rahim, yeme içme adabı, hakiki Müslüman nasıl olur gibi konular vardır. Ayrıca bu bölümün sonuna, Muhammed Mâsum Fârukî hazretlerinin çok kıymetli 11 mektubunun tercümesi de ilave edilmiştir. Kitabın önsözünde özetle deniyor ki: "Kitabımızın birinci kısmında, İslamiyet'in beğenmediği ahlâkı ve bunlardan korunma ve kurtulma çarelerini bildireceğiz. Bu kötü ahlâk, kalbin hastalıklarıdır. Kalbi ve ruhu ebedî ölüme sürükler. Bu kitabımızı okuyan temiz gençler, dedelerinin, sağlam bedenli, iyi ahlâklı, çalışkan, medeni, ilerici olduklarını anlayacak, din cahillerinin yalanlarına, iftiralarına aldanmaktan kurtulacaktır. Şerefli ecdadımızın sizlere tam ve doğru olarak getirdiği ve emanet bıraktığı, mübarek İslam dinini ve bunun bildirdiği güzel ahlakı iyi öğreniniz! Güzel yurdumuza göz diken, can, mal, din ve ahlâk düşmanlarının saldırılarına karşı, bu mukaddes emaneti bütün gücünüzle savununuz! Her yere yayarak, insanları saadete kavuşturmaya çalışınız! Biliniz ki, dinimiz, güzel huylu olmamızı, birbirimizi sevmemizi, büyüklere hürmet, küçüklere şefkat etmeyi, dinli dinsiz, herkese iyilik etmeyi emretmektedir. Allah'ın, doğruların yardımcısı olduğunu hiç unutmayınız!" Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat anlatıyor: Bir gece yatağa yattım. Kendimi ölmüş olarak kabul ettim. Başıma neler gelecek diye düşündüm. Beni yıkarlar, kefene sararlar, tabuta koyarlar, cenaze namazım kılınır, kabre koyarlar, defin bitince telkin verip giderler. Kabrin içerisinde, böcekler etimi yerler diye düşündüm. Mezara giren hiç kimse, ister Müslüman, ister kâfir olsun, böceklerin vücudunu ısırmalarından, yemelerinden, meydana gelen o acıyı duymaz. Peygamber efendimiz, (Müminin kabri Cennet bahçesidir) buyuruyor. O aşk ve muhabbet içerisinde, büyük zatlara kavuşunca, o büyük zevk karşısında, insan o acıyı duymaz. Kabir, kâfir için de Cehennem çukuru olduğu için, bu büyük azap karşısında, yılanın, çıyanın, böceklerin ısırmasını hiç duymaz. Allahü teâlâ, Peygamber efendimizin güzelliğini, dünyadayken pek çok perdelerin arkasında gizlediği hâlde, o hâliyle de çok güzeldi. Örtülü olmasaydı, o güzellik karşısında sadece insanlar değil, bütün varlıklar çatlar, ölürdü. Allahü teâlâ, onu âlemlere rahmet olarak, insanların helak olmasına değil, kurtulmasına vesile olsun diye gönderdiği için, pek çok perdenin arkasında güzelliğini gizlemiştir. VEFAT EDERKEN İnsan vefat ederken Peygamber efendimiz bütün güzelliğiyle görünecek. Onu gördüğü anda insanı bin parçaya bölseler, vücudunu kesseler, o muhabbet, o aşk içerisinde zerre kadar acı duymaz. Yusuf aleyhisselamın güzelliği karşısında ellerini kesen kadınların acı duymaması, buna bir örnektir. Mümin, o güzelliği görünce kendisinden geçer. Bütün vücudunu parça parça etseler, bir nevi narkoz yemiş gibi öldüğünü de anlamaz. Böyle bir nimete kavuşanlar ne kadar şanslıdır. Bu nimete kavuşmamıza vesile olan büyüklerimizin, Ehl-i sünnet âlimlerinin hakkını ödememiz mümkün değildir. Kâfirler de ölürken, Peygamber efendimizi görecekler. Cenab-ı Hak, Resulullah'ı tanıyor musunuz diye sorunca tanımadıklarını söyleyecekler, hayattaki gibi inkâr edecekler. Bu inkârın karşılığı da ebedî Cehennemdir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İmanı korumak, imanla âhirete gitmek için, ihlâsla ibadet yapmak gerekir. Bunlar kalbi parlatır. İhlâsla büyüklerle irtibat kurmak, mesela sohbetlerinde bulunmak, kitaplarını okumak, onları düşünmek de kalbi parlatır. Kalbi parlayan, imanını korur. Su verilmeyen çiçek, kurumaya mahkûmdur. İnsan yemek yemezse açlıktan ölür. Kalb de böyledir, gıdası verilmezse, zehri bilinmezse, büyüklerden bahsedilmez veya kitaplar okunmazsa yani irtibat kurulmazsa, susuz kalan çiçek gibi o da ölür. Kalbin ölmesi, imanını kaybetmesi demektir. Çok ilim sahibi olmak iyidir, ama iki tehlikesi vardır. İlmiyle amel etmez ve kibirlenirse felaketine sebep olur. Peygamber efendimiz, (Kıyamette, ilmiyle amel etmeyen âlimin Cehennemde çıkardığı kötü kokudan, Cehennem halkı çok rahatsız olur) buyuruyor. Kur'an-ı kerimde ilmiyle amel etmeyenler, merkebe, köpeğe benzetiliyor. İlmin ikinci tehlikesi, kibirlenmektir. Bilen kimse, bilmeyenleri çok aşağı görür, bu da felaketine sebep olur. Kibir on kısımdır, dokuzu âlimlerdedir. Din ilimleri gibi, fen ilimlerine sahip olan da kibirlenebilir. Makamı, mevkii yüksek olanlar, diğer insanları aşağı görebilir. Cinlerle görüşen kibirli olur. Kabirdekilerle görüşmek de tehlikelidir. Bir gün bir zat, hocasına, (Efendim bugün bir arkadaşla beraberdik. Hangi kabre gitsek o kabirdekiyle görüşüyor, sual soruyor, cevap alıyor) deyince, o mübarek zat, (Hiç önemli değil, dinimizin aslı görmek değil inanmaktır. Hattâ bu biraz da tehlikelidir, ucub gelirse yani ben bunu yapabiliyorum, bende bu var, ama karşımdakinde yok derse, o anda her şeyi biter) buyurur. Bu nimete Ehl-i sünnet âlimleri vesilesiyle kavuştuk. Anne ve babalarımız Müslüman oldukları halde, bu büyük zatları tanımasaydık, hakkı bâtıldan ayıramazdık. Peygamber efendimiz, (İyilik edene teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız) buyuruyor. O büyükler, kendilerine bir bardak çay verene, bana iyiliği dokundu diye senelerce dua ederlerdi. Bir bardak çay için bu kadar vefakâr olduktan sonra, bizim dünya ve âhiret saadetimiz için her şeylerini feda eden bu büyük zatlara teşekkür etmezsek, bir Fâtiha okuyup mübarek ruhlarına hediye etmezsek çok yanlış iş yapmış oluruz. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 31 Reformcu keramete inanmıyor. Mucizeleri açıktan inkâr edemiyorsa da, ters bakarak diyor ki: (Gelenekçi âlimler, Peygamberi öyle yüceltiyorlar ki, yüzlerce mucizesi görüldü diyerek, âdeta mucize peygamber gibi gösteriyorlar. Onun da bir insan olduğu dikkate alınmıyor, günah işlemediği söyleniyor, beşer üstü bir dereceye yükseltiliyor.) CEVAP: Gelenekçi demekle İslam âlimlerine hakaret ediliyor. Peygamber efendimizi yücelten İslam âlimleri mi, yoksa Allahü teâlâ mı? Mucizeyi yaratan Allahü teâlâ değil mi? Resulullah'ın çok mucize göstermesini tenkit etmek Allahü teâlâya saldırmaktır. Kim ne demiş de, beşer üstü gösterilmiştir? Bu tamamen iftiradır. Mucizelerinden bahsetmek beşer üstü mü göstermek olur? Bütün din kitaplarında, mucizeleri Allahü teâlânın yarattığı bildiriliyor. Âlimler değil, sıradan bir Müslüman bile, mucizeyi Peygamberlerin yaratmadığını bilir. Resulullah efendimiz beşer, ama seyyid-ül beşerdir, bütün kâinatın efendisidir, âlemlere rahmettir. Cihanda, yaratılmışların içinde, eşi benzeri yoktur. Allahü teâlâ, ona sayısız mucizeler vermiştir. Bin tane mucizesi görüldüğü muteber eserlerde yazılıdır. Taşların, ağaçların Resulullah'la konuşmaları, mübarek parmakları arasından su akması, işaretiyle putların yere düşmesi, körlerin gözünü açması, pek çok hastalıkları iyi etmesi, geçmişte ve gelecekte, kimsenin bilmediği şeyleri haber vermesi ve bunlara benzeyen daha nice mucizeleri vardır. (İsbat-ün-nübüvve) (Mucize peygamber) tabiri de çok tuhaf! Her peygamber mucizeyle gönderilir. Mucizeyi ayıp bir şey gibi göstermek çok çirkindir. Evliyadan keramet görülmesi şart değildir, ama Peygamberlerin mucize göstermesi şarttır. Hangi peygamberin mucizesi görülmedi ki? Günah işlediğini söylemesi de dehşet vericidir. Sadece bizim peygamberimiz değil, hiçbir peygamber günah işlemez, çünkü Peygamberliğin yedi vasfı vardır: 1- Emanet, 2- Sıdk, 3- Tebliğ, 4- Adalet, 5- İsmet, 6- Fetanet, 7- Emn-ül azl. Bunlardan ismet, küçük veya büyük, hiçbir günah işlememek demektir. (İtikadname) Peygamberlerin hepsi de küçük, büyük günahlardan ve çirkin hallerden beridir, fakat onların sürçmeleri yani zelle vaki olmuştur. (Fıkh-ı ekber) Zelle, doğrular içinde en doğruyu bulamamak demektir, günah değildir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 32 Reformcu, (Tasavvufun veya ledün ilminin, İslam'da yeri yoktur) diyor. CEVAP: Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır. Bu da ancak tasavvuf ehli evliyanın yapabileceği iştir. Tasavvuf ilmi ahlâk ilmidir. Tasavvufa saldırmak, din ve ahlaka saldırmaktır. Vezir Asaf, peygamber değilken, ledün ilmini bildiği için, iki aylık mesafedeki Belkıs'ın tahtını, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir anda kerametle getirdi. Hazret-i Süleyman, (Hâzâ min fadlı Rabbî=Bu Rabbimin bir lütfudur) dedi. (Neml 40) Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâyı tanımak iki türlüdür: 1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi tanımak, 2-Tasavvuf büyüklerinin tanımaları. Birinci şekildeki imanda nefs azgınlıktan vazgeçmemiştir, iman hakiki değil, mecazîdir. Bu iman gidebilir. İkincisinde nefs de imana geldiği için iman yok olmaktan korunmuştur. (Yâ Rabbi, senden sonu küfür olmayan iman istiyorum) hadis-i şerifi ve (Ey iman sahipleri, iman edin) mealindeki âyet-i kerime, hakiki imanı bildirmektedir. Bu âyet, (Hakiki imana kavuşun) manasındadır. Sadece ilimle hakiki imana kavuşulamaz. İmam-ı Ahmed, ilim ve ictihadda çok yüksek derecede iken, hakiki imana kavuşmak için Bişr-i Hafi [ve Zünnun-i Mısri] hazretleri gibi evliya zatların sohbetinde bulundu. İmam-ı a'zam hazretleri de, ömrünün son yıllarında Cafer-i Sadık hazretlerinin sohbetinde bulununca, (Bu iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu) yani (Hakiki imana kavuşamazdım) buyurdu. Her iki imam da ilimde ve ibadette son derece ileri iken, tasavvuf büyüklerinin sohbetinde bulunarak marifeti ve bunun meyvesi olan hakiki imanı elde ettiler. (2/106) Tasavvufta fena makamına kavuşan, muhakkak imanla ölür. Bekara suresinin (Allahü teâlâ imanınızı zayi etmez) mealindeki 143. âyet-i kerimesi ve (Allahü teâlâ, kullarının imanlarını geri almaz, fakat âlimleri yok ederek ilmi geri alır) hadis-i şerifi, hakiki imanın ve bâtın ilminin geri alınmayacağını göstermektedir. (İrşad-üt-talibin) İmam-ı Malik buyurdu ki: Fıkhı bilmeden tasavvufla uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh bilip tasavvufu bilmeyen bid'at ehli, sapık olur. Her ikisini bilen hakikate kavuşur. (Merec-ül Bahreyn) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
31.05.2011
.Yarın Regaib kandilidir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Regaib kandili ne zamandır? CEVAP: Recebin ilk Cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu sene, yarın gece Regaib gecesidir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ bu gecede müminlere ragîbetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Yarın oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevabdır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Receb ayında Allah'a çok istiğfar edin, çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi] (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Şaban'ın 15. gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gecesi.) [İ. Asakir] Receb ayında edilen dualar kabul edilir, hatalar affedilir. Günah işleyenin cezası da kat kat olur. HANİFÇİLİK DİNİ Sual: Hanif dinindeyiz diyen bazı kimseler, Müslüman olmayı aşağılayıp, (Biz yalnız Kur'ana uyarız. Kur'anda günde iki vakit namaz vardır, o da ikişer rekâttır) diyorlar. Namaz beş vakit değil mi? CEVAP: Elbette beş vakittir. Hanif'in ve Hanifçilerin ne olduğunu açıklayalım: Hanif, doğru inanan, hak yolda olan, İslamiyet'e sarılan, Allah'ı bir bilen Müslüman demektir, fakat bir kimse Hanif'im dedi diye, onun doğru yolda olduğu, Müslüman olduğu anlaşılmaz. Kendisine ne isim verirse versin, hattâ ben Müslümanım dese de, dinin açık bir hükmünü inkâr ederse kâfir olur. Hanifçiler ise, Kur'an-ı kerimi kendi görüşlerine göre yorumlayarak, sapık bir yol tutarlar. Resulullah'ın dışlandığı dine, din değil, dinsizlik denir. Hanifçiler de, yalnız Kur'an diyenler gibi, kesinlikle Kur'an-ı kerime inanmazlar. Allahü teâlâ, yalnız bana tâbi olun demiyor, (Allah'a ve Resulüne tâbi olun) buyuruyor. Resulünü devre dışı bırakanlar, Allahü teâlânın bu emirlerini açıkça çiğnemiş oluyorlar. Allah'ın emrini çiğneyen, o âyetlere inanmayan kimse, nasıl Müslüman olur? Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Üç ayların fazileti nedir? CEVAP: Üç aylar, yarın başlıyor. Faziletleri özetle şöyledir: RECEB AYI: Dört kıymetli aydan biridir. Bir âyet-i kerime meali: (Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günden beri, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü, haram [hürmetli] olan aylardır.) [Tevbe 36] Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Haram aylar, Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir.) [İbni Cerir] (Cennette öyle köşkler vardır ki, onlara ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi] (Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder.) [Gunye] (Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb'in hepsinde tutmuş gibi sevab verilir.) [Miftah-ül-cennet] (Başında demek, ayın ilk günleri demektir. Ortası, ortadaki günlere yakın olan günler, sonu da, ayın son günleri demektir.) (Allahü teâlâ, Receb ayında hasenatı kat kat eder. Bu ayda bir gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün tutana Cennetin 8 kapısı açılır. 10 gün tutana, Allahü teâlâ istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münâdi, "Geçmiş günahların affoldu" der. Allahü teâlâ, Nuh aleyhisselamı Recebde gemiye bindirdi. O da, Receb ayını oruçlu geçirip oradakilere oruç tutmalarını emretti.) [Taberani] (Recebde, takva üzere bir gün oruç tutana, oruç tutulan günler dile gelip, "Yâ Rabbi, onu mağfiret et" derler.) [Ebu Muhammed] ŞABAN AYI: Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gâfil olurlar. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.) [Nesai] (Ramazan'dan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizi] (Şabanda üç gün oruç tutana, Allahü teâlâ Cennette bir yer hazırlar.) [Ey oğul ilmihali] RAMAZAN AYI: Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kibir ve inadın imansız gitmeye sebep olduğu bildiriliyor. Bunlar günah değil mi? Niye küfre, kâfirliğe sebep oluyor? CEVAP: İmansız gitme tehlikesi olan iki kötü huydan birincisi kibir, ikincisi inattır. İnat, benim dediğim doğru, ben haklıyım demektir. Kibirlenen veya inat eden kâfir olmaz, ama bu iki kötü huy insanı küfre sürükler. İçki, zina, açık gezmek gibi günahlara da zamanla alışılıp normal hâle gelirse, hiç önem vermeden işlenirse, bunlar da küfre sokar. Kibir ve inat daha çok tehlikelidir. İkisi de kendini beğenmekten ileri gelir. (Küfürden sonra en büyük günah kibirdir. Küfre en yakın olan günahtır) buyurulmuştur. Âciz insanın büyüklenmesi çok tuhaftır. Büyük olan yalnız Allahü teâlâdır. Cenab-ı Hak, (Büyüklük benim sıfatımdır, kim sıfatıma ortak olmaya çalışıp büyüklenirse, acımadan Cehenneme atarım) buyuruyor. Rabbimiz, günahlar için böyle buyurmuyor. Günahlar ne kadar çok olursa olsun, affedebileceğini bildiriyor. Peygamber efendimiz de, (Zerre kadar kibir sahibi, Cennete giremez) buyuruyor. Kibrin diğer günahlardan daha büyük olmasının sebebi şudur: Büyüklük ancak Allahü teâlâya mahsusken, kulun kibirlenmesi, bir kölenin hükümdarın tacını başına geçirerek onun tahtında oturup hükmetmesine benzer. Hükümdarın bir emrini yapmayarak suç işlemekle, hükümdarlığına sahip çıkmak, onun tahtına oturup emirler vermek arasında elbette büyük fark vardır. İşte kibirlenmek, Allah'ın emrini yapmamak gibi bir suç değil, bizzat ilah olmaya çalışmak gibi büyük suç oluyor. Bunun için de küfre en yakın günah denmiştir. Kibirli kimsenin burnunun kırılması için, ona kibirli görünmek ise çok sevabdır. Kibirliye tevazu göstermek çok çirkindir. Peygamber efendimiz ise, (Kibirliye kibirli görün ki, onu hakir ve küçük düşürmüş olasın) buyuruyor. İnat, gösterişe düşkünlükten, hasetten, kin beslemekten yahut tamahtan hâsıl olur. Dünya lezzetlerini haram yollardan aramaya tamah denir. Demek ki bu kötü huylar, insanı inada sürüklüyor, doğruyu, hakkı kabul ettirmiyor. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmekte inat edendir) buyuruldu. Hakkı, doğruyu, bir çocuk da, çok yaşlı bir köylü de söylese, hemen kabul etmelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kâbe'ye bakmak ibadettir. İnsan sadece Kâbe'ye baksa, sevab yazılır. Müminin yüzüne bakmak da ibadettir. Kâbe'yi İbrahim aleyhisselam yaptı, kalbi ise Allahü teâlâ yaptı, yani yarattı. Müminin kalbi, Kâbe'den daha kıymetlidir. Dinimiz, (Müminin kalbini kırmak, Kâbe'yi yıkmaktan daha büyük günahtır) diyor. En çok ve en kolay işlenen günah da kalb kırmaktır. Kâfirin kalbini kırmak, Müslümanın kalbini kırmaktan daha büyük günahtır. Hayvan hakkı, insan hakkından, kâfirin hakkı da, hayvan hakkından daha önemlidir. Âhirette kâfirin ve hayvanın hakkından kurtulmak çok daha zordur. Onun için, kul ve hayvan hakkından çok korkmalıdır. Allahü teâlâ, çaresiz bir şey yaratmamıştır. Kul hakkının çaresi de, şu üç günlük dünyada, karşımızdakine (Ben haklıyım) dememek, (Sen haklısın) demektir. Çünkü bütün kavga ve münakaşalar, (Ben haklıyım) demekten çıkıyor. Ondan sonra da karşı taraf kırılıyor. (Niye bana bunu söyledi, neden bana bunu yaptı, neden bana böyle hakaret etti?) diye düşünüyor, kalbi kırılıyor. Dünyadan âhirete gidecek insanların en kârlısı, üzerinde kul hakkı olmayanlardır. Onun için kalb kırmaktan çok sakınmalı. Herkes her fırsatta, herkesle helalleşmeli ve dualarını almalı. Kimin, hangi müminin duasıyla kurtulacağı belli olmaz. Bilhassa evlat ana-babanın, karı-koca da birbirinin duasını almalı. Evlilikte de, kul hakkından çok korkmalı. Kadın, Allah'ın emanetidir. Emanete hıyanet eden haindir. Kadın evde köle, hizmetçi değildir. Saliha hanım, evin sultanıdır. Dinimizin kadınlara verdiği hak ve hukuk, hiçbir dinde, hiçbir cemiyette verilmemiştir. Peygamber efendimiz, (Erkek tarafından dövülen kadının, âhirette, savunucusu, davacısı ben olurum. Hanımınıza iyi davranın, çünkü içinizde hanımına en iyi davranan benim) buyuruyor. Evlat da emanettir. Çocuklarını İslamiyet üzere yetiştirmeyen, onlara Ehl-i sünnet itikadını, Kur'an-ı kerimi, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmeyen, evlat nimetine hıyanet ettiği için âhirette çok sıkıntı çeker. Bütün organlarımız, gözümüz, kulağımız, elimiz, ayağımız da birer emanettir. İşimiz de emanettir. Bu emanetlere hıyanet etmemeli, kıymetini bilip, dinimizin emrettiği şekilde, hepsini yerli yerinde kullanmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünyadayken birbirimizle helalleşip, bu işi âhirete bırakmamalıyız. Burada kendisinin yüzde yüz haklı olduğunu düşünen çok kimse, hesap gününde haksız duruma düşecektir. Onun için, maddî ve manevî alacak verecek işini âhirete bırakmamalı, dünyada bitirmeli. Orada alacaklı yani mazlum olan, karşıdakinin ibadetlerini alacak, mazlumun günahları da ona yüklenecek. Neticede, kendisini kesin haklı zannedenler perişan olacaktır. Peygamber efendimiz, (Haklı olduğu halde din kardeşini affeden, hata bende diyerek münakaşayı terk eden kimseye Cennette köşk verilecek, onun kefili benim) buyuruyor. Haklı olduğu hâlde, din kardeşinin kalbi kırılmasın, üzülmesin diye, (Sen haklısın, hata bende) diyene, bu inceliği gösterene, Allahü teâlâ bu sabrından dolayı Cennette köşk verecek. Bunun kefili de Peygamber efendimiz olacak. O hâlde dünyada ve âhirette rahat etmek, huzurlu olmak isteyen, karşısındakini haklı görmeli, münakaşaya hiç yaklaşmamalıdır. ASIL HAYAT Asıl hayat öldükten sonra başlayacak. Bu dünya rüyadan ibarettir. Ölüp rüyadan uyanınca gerçekler ortaya çıkacaktır. Hayatımızın bugüne kadar geçen kısmı hayal oldu. Neşeli, tatlı günler geçtiği gibi, acılı, üzüntülü günler de geçti. Geriye günahı veya sevabı kaldı. Günahı biliyoruz, ama sevab kalıp kalmadığını bilemiyoruz. Hangi ibadetimizin, hangi namazımızın, hangi hizmetimizin Allah indinde makbul olduğuna dair bir garantimiz yok. Acaba ihlâsımız noksan mıydı, riya mı karıştı, bilemiyoruz. Günah ise bellidir, kesindir, çünkü günahta niyete, kalbe bakılmaz. Ne niyetle yapılırsa yapılsın, hattâ iyi niyetle bile yapılsa, günah, günah olmaktan çıkmaz. Peygamber efendimiz, namazlardan sonra olduğu gibi, ibadetlerden sonra da, istiğfar edilmesini bildiriyor. Çünkü insanların ibadetleri, hatta tevbeleri bile tevbeye muhtaçtır. O yüzden ne ibadet yaparsak yapalım, ibadet ederken de günah işleyebiliriz, bir hatamız, kusurumuz mutlaka olur. Olmaması mümkün değil. İstiğfar edince, insan aczini itiraf etmiş, nefsini de rezil etmiş olur. Böylece o ibadetteki kusurlar affedilir, ibadetler makbul hâle gelir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 33 Reformcu diyor ki: (İmanın şartı altı olmadığı gibi, üstat Mevdudi'nin dediği gibi, kadere inanmak imanın şartlarından da değildir. Kadere inanmak, Emevilerin Cebriye itikadıdır.) CEVAP: Yine Mutezile itikadında olduğunu gizlememiş. Kaderi inkâr edici çok söz ederek, (Halkımız muhtaçları düşünmüyor, onları kaderleriyle baş başa bırakıyor. Gerçek Müslüman yoksulları kaderine terk etmez) diyor. Allahü teâlânın takdirini kim değiştirebilir ki? Kaza ve kader bilgileri çok ince ve anlaması güçtür. Bunları konuşmak ve tartışmak, hadis-i şeriflerle yasak edilmiştir. Müslümanların vazifesi, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğrenmek ve bunlara uygun yaşamaktır. Kaza ve kaderi incelemek emrolunmadı. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği kadar öğrenmek ve inanmak yeterlidir. Bu hakiki âlimler buyuruyor ki: Allahü teâlâ insanların, hayır ve şer, bütün yapacaklarını ezelde biliyordu. Vakitleri gelince, bunların yaratılmasını irade etmekte ve yaratmaktadır. Onun yaratmasına takdir denir. Ezeldeki ilme kader denir. Kader, ilm-i ezelidir. Emr-i ezeli değildir. Mutezile ve Kaderiyye denilen cahil ve ahmaklar, kaza ve kadere inanmadılar. İnsan, dilediğini kendi gücüyle yaratmaktadır dediler. Böyle kâfirler, zamanımızda çoktur. (Diya-ül kulüb) İnsanın her işi Allah'ın takdiri ve iradesiyle olmaktadır. Mutezile ve Kaderiyye, kaza ve kaderi inkâr etti. (İnsan kendi kuvveti ve ihtiyarıyla, işlerini yaratıyor) dedi. İnsan bir şey yapmak ister. Sonra bunu Allahü teâlâ yaratır. İnsanın iradesine, istemesine kesb denir. Cebriyye fırkası, irade ve ihtiyarı inkâr etti. İnsanları mecbur sandı. Bu sözleri küfürdür. İnsan mecbur olsaydı, Allahü teâlâ zalimlere zalim, kâfirlere kâfir demezdi. Allahü teâlâ kerimdir. İnsana yapamayacağını emretmemiştir. Kaderiyye fırkası kaza ve kaderi, Cebriyye fırkası da irade ve ihtiyarı inkâr etti. Her ikisi de bid'at ehlidir. İrade başkadır, razı olmak başkadır. Allahü teâlâ küfrü ve günahları irade ediyor, fakat razı değildir. Ezeldeki takdir, insanın kendi irade ve ihtiyarıyla yapacağını gösteriyor. Ezeldeki takdir, irade ve ihtiyarı göstermeseydi, Hak teâlâ dilediğini yaratmakta serbest olmaz, mecbur olurdu. (Mektubat-ı Masumiyye 1/83) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 34 Reformcunun kader hakkındaki sözlerine cevap vermeye bugün de devam ediyoruz. Kader, yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde bilip dilemesidir. Allahü teâlâ, bir şeyi yaratacağını ezelde irade ettiyse [dilediyse], az veya daha çok olmaksızın, dilediği gibi var olur. Olmasını dilediği şeylerin var olmaması ve yokluğunu dilediği eşyanın var olması imkânsızdır. (İtikatname) İnsanın işlerini Allahü teâlânın ezelde takdir etmesi demek, insanın neleri irade edeceğini bilmesi ve dilemesi demektir. (İ. Ahlakı) Kader, Allahü teâlânın ileride olacak her şeyi ezelde bilmesidir. Kaza, bu bildiklerini Levh-il mahfuz'da göstermesidir. (Emali şerhi, Seyyid Ahmed Asım Efendi) Kalble veya bedenle yapılan işleri, canlılarda ve cansızlarda meydana gelen her işi, Allahü teâlânın ezelde bilmesine, dilemesine ve yaratmasına kader ve takdir denir. İnsan bir şeyi yapmayı veya terk etmeyi ihtiyar ve irade eder yani kuvvetini kullanır. Sonra, Allahü teâlâ da, bunu irade eder, kudretini kullanırsa, bu şey meydana gelir. Kulun ihtiyar ve iradesine kesb, Allahü teâlânın irade ve kudretini kullanmasına halk etmek, yaratmak denir. (Dürr-i yekta şerhi) Takdir: Halk etme, yaratma, İhtiyar: Seçme, tercih, Kesb: Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarf etmesidir. İşler takdir yönünden üç kısma ayrılır: 1- Hikmetin gereği yaratılanlar: Yerin, göğün, Cennet ve Cehennemin, meleklerin, cinlerin, hayvanların, bitkilerin ve cansız şeylerin yaratılması gibi. 2- İnsanın irade ve kudretiyle olmadan yaratılanlar: Güzel veya çirkin, sağlam veya sakat, erkek veya kadın yaratılması gibi. 3- İnsanın irade ve kudretini sarf edip çalışması ve kesbiyle meydana gelenler: İlim öğrenmek, iyi veya kötü amel işlemek gibi. Kader hakkındaki birkaç âyet-i kerime meali şöyledir: (Yeryüzünde vuku bulan ve başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta [Levh-i mahfuzda yazılmış] olmasın. Elbette bu, Allah'a kolaydır.) [Hadid 22] (Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah'tır.) [Enam 2] (Her ümmetin bir eceli vardır, gelince ne bir an geri kalır, ne de bir an ileri gider.) [Araf 34] (Göklerde ve yerde, zerre miktarı bir şey Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır.) [Sebe 3] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
> Bozuk kitap: 35 Reformcunun kader hakkındaki sözlerine cevap vermeye bugün de devam ediyoruz. Kadere inanmak, imanın altı şartından biridir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (İman; Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete [Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai] (Kadere inanmak, iman esaslarındandır.) [Ebu Davud, Tirmizi] (Kaderi inkâr edenin İslam'dan nasibi yoktur.) [Buhari] (Kadere iman, tevhidin nizamıdır.) [Deylemi] (Ahir zamanda kaderi inkâr edenler çıkacaktır.) [Tirmizi] (Ahir zamanda, şu üç şeyden korkuyorum: Müneccimlere [falcılara] inanmak, kaderi inkâr ve idarecilerin zulmü.) [Taberani, İbni Asakir, Hatîb, İbni Ebi Âsım] (Ümmetim kaderi inkâr etmedikçe, dinde sabittir. Kaderi inkâr edince helak olur.) [Taberani] (Âhirette kaderi yalanlayana rahmet edilmez.) [İ. Adiy] (Şu üç şeyden korkuyorum: 1- Âlimin sürçmesi, 2- Münafıkların "Kur'an böyle diyor" diyerek tartışmaya girişmesi, 3- Kaderin inkârı.) [Taberani] (Kaderden bahsedilince dilinizi tutun!) [Taberani] (Kadere, hayra ve şerre iman etmedikçe, başa gelenin asla şaşmayacağına, başa gelmemesi takdir edilenin de asla gelmeyeceğine inanmadıkça, hiç kimse iman etmiş sayılmaz.) [Tirmizi] (Bütün Peygamberler şunlara lanet etti: 1- Allah'ın kitabında olmayan şeyi ona ekleyen [Kur'anı kendi görüşüne göre açıklayan], 2- Allah'ın kaderini inkâr eden, 3- Allah'ın zelil ettiğini aziz, aziz ettiğini de zelil eden zalim idareci.) [Taberani] Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Bir hadis-i şerif meali: (Allahü teâlâ buyurur: "Ben âlemlerin Rabbiyim, hayrı da, şerri de ancak ben tayin ederim. Hakkında şer yazdığıma yazıklar olsun, hakkında hayır yazdığıma ise ne mutlu!") [İ. Neccar] (Allahü teâlâ, kullarının iyilik mi kötülük mü işleyeceklerini, Cehennemlik mi, Cennetlik mi olduklarını elbette bilir, bildiğini de yazıyor. Yoksa yazdığı için kul öyle yapmak zorunda kalmıyor. Cebriye, Allah zorla yaptırır der, Mutezile ise, kaderi inkâr eder. Doğru yol, ikisinin ortası olan Ehl-i sünnettir.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Erkeğin bir yere giderken hanımından izin alması gerekmiyor da, kadının niye kocasından izin alması gerekiyor? CEVAP: Dinimiz, en ağır sorumluluğu erkeğe yüklemiştir. Erkeğin görevi, çalışıp evin geçimini sağlamak, hanımını günahlardan ve her türlü tehlikeden korumaktır. Kadın, kocasının işlediği günahlardan sorumlu olmaz, fakat erkek, kadının işlediği günahlardan da sorumludur. Onun için, kocası onun günah işlenen yere gitmesine rıza gösteremez, gösterirse kendisi de günaha girer. HANIMI AKRABALARIYLA GÖRÜŞTÜRMEK Sual: Erkek, hanımının, akrabalarıyla görüşmesine mani olabilir mi? CEVAP: Erkek isterse, hanımının ana, baba ve kardeşlerini bile eve sokmayabilir, fakat onları görmelerine ve onlarla konuşmasına mani olamaz. Bunlardan salih olanlarının, haftada bir kere, gelip oturmalarına mani olmaması iyi olur. Kendisinin ve hanımının akrabasından fâsık olanlar, hanımının dinini, ahlakını bozmak isteyenler varsa, onları evine almamalı ve evlerine gitmemeli. Onlarla görüşmemeli ve hanımını da görüştürmemeli. Fakat onlara da, başkalarına da sert davranmamalı, tartışmamalı, fitneye sebep olmamalı. Herkese karşı güler yüzlü, tatlı dilli olmalıdır. (S. Ebediyye) OY KULLANMAK GEREKİR Sual: Bazı fanatiklerin, (Seçimlerde oy kullanmak, partilerin gayrimeşru icraatlarını onaylamak olacağı için, küfürdür, şirktir) demeleri doğru mu? CEVAP: Hayır. En kötünün başa geçmemesi için, elbette zararı az olana oy vermek gerekir. Hatta kazanamayacağı bilinen daha faydalı partiye oy verince, oyların bölünmesine ve kötülerin işbaşına geçmesine sebep olacaksa, daha az zararlı olanın başa geçmesi için, faydalı bilinene oy vermemek gerekir. Netice önemlidir. Bu inceliği iyi düşünmeli. Ülkeye, dünyaya zarar verecek olan kötü kimselerin söz sahibi olmasına sebep olmak, veballi bir iştir. İNŞAAT ŞİRKETİ Sual: İnşaat şirketi olarak, plaj sitesi, içki fabrikası, turistik otel gibi yerler yapmak uygun mudur? CEVAP: Günaha sebep olmayacak, fabrika, iş yeri, okul, ev gibi yerlerin inşaatı tercih edilmelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İbni Hazm, (Hayzlının ve cünübün Kur'anı tutması ve okuması caizdir) demiş midir? CEVAP: İbni Hazm'ın kendisi de, sözü de senet değildir. Selef-i salihini beğenmeyip, Ehl-i sünnetten ayrılarak Zahiriye fırkasına giren bir felsefecidir. (Keşf-üz-zünun) Evet, dört mezhepten birinde olmayan bu felsefeci, (Hayzlının ve cünübün Kur'anı tutması ve okuması caizdir) diyor. (Muhallâ, s. 94) Resulullah, Vakıa suresinin, (Kur'an-ı kerime temiz olanlardan başkası dokunamaz) mealindeki 79. âyet-i kerimesini açıklayıp, (Kur'ana ancak hadesten [abdestsizlikten, cünüplükten, hayz ve nifastan] temiz olan el değdirebilir) buyuruyor. (Nesai, Hâkim, Beyheki, Taberani, Dâre Kutnî) Üç hadis-i şerif meali daha: (Hayzlı ve cünüp, Kur'andan bir şey okuyamaz.) [Tirmizi] (Cünüp ile hayzlıya, mescide girmek helal olmaz.) [İbni Mace] (Hayzlı kadın namaz kılamaz.) [Ebu Davud] Dört mezhebin âlimleri de, Resulullah gibi açıklamışlardır. Mezhepsizlerin sözlerine itibar edilmez. RECEB AYINDA ORUÇ TUTMAK Sual: Kaza borçları üç aylarda tutulabilir mi? CEVAP: Kaza ve nafile oruçları Receb, Şaban ve diğer aylarda tutmakta mahzur yoktur, fakat kaza oruçlarını, mazeretsiz geciktirmemek iyi olur! Bu aylarda kaza orucu tutan, bu aylarda nafileye verilecek sevablara da kavuşur. (Nevadir-i fıkhiyye) Receb ve Şaban aylarında kaza orucu veya nafile oruç, her gün veya aralıklı olarak da tutulur. Receb veya Şaban aylarında oruç tutarken, kazası olan, (İlk kazaya kalan Ramazan orucumu tutmaya) diye niyet eder. Kaza yoksa bile, kaza orucu tutmak yine caizdir. HAMAM SICAKLIĞI Sual: (Ümmetimin müminlerine, Cehennemin sıcaklığı hamam sıcağı gibi olacaktır) hadis-i şerif, günahkâr olan her mümin için mi bildirilmiştir? İstisnası var mıdır? CEVAP: İstisnasız her mümin içindir. Cehennemin şiddetine göre, hamam sıcaklığı gibidir. İmam-ı Rabbani hazretleri, itikadı doğru olan yani küfür pisliği olmayan müminlerin, günahkâr olsa da, Cehenneme hiç girmeyeceğini bildirmektedir. (1/266) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Eshab-ı kiramdan Habbab bin Ered hazretleri anlatıyor: Hicretten önce üç beş arkadaşla beraber Resulullah'ı aramaya çıktık. Kâbe'nin gölgesinde, yalnız başına, düşünceli bir şekilde otururken gördük. Selam verip yanına oturduk. (Yâ Resulallah, bu müşrikler, dininizden dönün diye bize çok işkence ediyorlar. Zor dayanıyoruz. Dayanma gücümüzün artması için bize dua buyurun!) dedik. Resulullah bize üç şey söyledi: Birincisi: Sizden önceki ümmetlerden, iman eden birini, kazdıkları bir çukura beline kadar gömüp, (Dininden dön!) derler, vazgeçmem derse, onu ikiye biçip şehid ederlerdi. Siz de sabredin! İkincisi: Allahü teâlâ çok sevdiğine, çok yüksek makam vermek ister. Bu makama ibadetle kavuşulamayacağı için, ona dert bela gelir. Bu sayede yükselir. Üçüncüsü: Şu üç şeyi yapan mümin, yaşayan kırk evliyadan biri olur: 1- Kadere rıza, 2- Derde, belaya sabır, 3- Buğd-i fillah. Kaderde olan mutlaka başa gelir. O hâlde, kadere, dert ve belaya sabretmeyip isyan etmek, ahmaklıktır. Çünkü sabretmese de, o şey olacaktır. Buğd-i fillah, Allah düşmanlarını düşman bilip, onlara karşı tedbir almaktır. Düşmanın büyüğü ve küçüğü, içte ve dışta olanı var. En büyük düşmanı bilip, ona göre tedbir almalı. Dıştakiler bellidir, onlardan korunmak daha kolaydır. İç düşmandan korunmak çok zordur. Allahü teâlâ, (İçinizdeki nefsiniz, benim en büyük düşmanımdır) buyuruyor. İşte buğd-i fillah bu büyük düşmanla başlar, şeytanla devam eder. Belki kadere rıza, belaya sabır gösterilebilir, ama nefsimizi düşman bilip, ona muhalefet etmek çok zordur. Nefsin hilesi hiç bitmez. Kötü yayınlarla, kötü arkadaşlarla küfre sokmaya çalışır. Bir hadis-i şerifte, (Âhir zamanda imanı korumak, elde ateş tutmak gibi zor olur) buyuruluyor. Tutsa eli yanar, bıraksa ateş söner, yani imanı gider. İmanı var sanıp, imansız olmak daha kötüdür. Bir sözle iman gider de, haberi olmaz. Resulullah'ın bildirdiği, bu ümmete mahsus olan (Allahümme innî e'ûzü bike min en üşrike bike şey'en ve ene a'lemü ve estağfirüke li-mâ lâ a'lemü inneke ente allâmül guyûb) duasında, (Yâ Rabbi, bilerek veya bilmeyerek küfre girmişsem, tevbe ettim, beni affet) deniyor. Bu duayı sabah akşam okuyarak, imanı tazelemelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Gök her yerde nasıl maviyse, Müslüman da her yerde Müslümandır. Elinden, dilinden herkesin emin olduğu insandır. Su, her yerde su olmalı. Birine karşı tatlı, ötekine karşı tuzlu olmamalı. Dinlinin de, dinsizin de hesabını Cenab-ı Hak soracak. Bizim kimseye hesap sormaya hakkımız yoktur. Peygamber efendimiz, (İnsanların iyisi, insanlara faydalı olandır, kötüsü de onlara zararlı olandır) buyuruyor. Yapılan iyiliklerde, dinli dinsiz fark etmemeli. Çünkü hepsi Allahü teâlânın kuludur. Bugün dinsizdir, belki yarın Müslüman olur, biz bilemeyiz. İbrahim aleyhisselam, misafirsiz hiç yemek yemezdi. Misafir yoksa beklerdi. Bir gün, seksen yaşında bir ihtiyarı misafir olarak kabul eder. Üç gün ona gerekli hizmeti, en güzel şekilde yapar. Tabiî ihtiyar çok rahattır, yer içer, yatar kalkar. Ama bu ihtiyarın dinden imandan haberi yoktur. İbrahim aleyhisselam, belki gece ibadet ediyordur diye düşünür, ama gece de bir şey yaptığı yok. Ne Allah'a hamd, ne de iyilik edene teşekkür ediyor. Sonunda dayanamaz, onu evden çıkarır. O da, (Çağırdın geldim, kovdun gidiyorum) der. Hemen Cebrail aleyhisselam gelip, der ki: (Yâ İbrahim, senin bu hareketine Rabbim gücendi, sitem etti. "Bu kulum bana inanmadığı hâlde, ben ona seksen yıl rızık verdim, hiç aç bırakmadım, kusurlarını da yüzüne vurmadım. Halilim İbrahim ise üç gün sabredemedi, kulumu kovdu, kalbini kırdı. Özür dileyip hemen gönlünü alsın" buyurdu.) İbrahim aleyhisselam, koşup adama yetişir, kendisini affetmesi için çok yalvarır. (Ömür boyu sana hizmet edeyim) der, ama ne dediyse ihtiyar kabul etmez, (Sana ne oldu? Az önce kovdun, şimdi niye yalvarıyorsun?) der. İbrahim aleyhisselam ise, kendisinin peygamber olduğunu, Cenab-ı Hakk'ın ikazına maruz kaldığını söyler. Cebrail aleyhisselamın bildirdiklerini anlatır. (Rabbimin beni affetmesi için, senin beni affetmen lazım) der. İhtiyar çok şaşırır, (Yani Allah, benim için sana Cebraili mi gönderdi?) diye sorar. İbrahim aleyhisselam (Evet) der demez, ihtiyar, (Böyle bir yaratana kurban olurum, hemen Müslüman olmak istiyorum) diyerek, kelime-i şehadet getirip Müslüman olur. Demek ki, yaratandan ötürü, yaratılan herkese iyilik etmeli, hiç kimsenin kalbini kırmamalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 36 Reformcu diyor ki: (Kader, Cebriye inancıdır. Müslümanlar, kader yani ömür değişmez diyerek sağlığa hiç önem vermiyorlar, hasta olsalar tedaviye yanaşmıyorlar. Kaderim buymuş diyerek hiç çalışmıyorlar. Hâlbuki insan kaderini kendi çizer. Cebriye'den kurtulup kaderimizi kendimiz çizmeliyiz.) CEVAP: Mutezile itikadında olduğunu yine gizlememiştir. Cebriye nasıl bozuksa, Mutezile de o kadar bozuktur. Mutezile, (Allah, yaptığımız işlere karışmaz) diyerek kaderi inkâr edip, insanı hâşâ kendi işinin yaratıcısı zanneden çok sapık bir fırkadır. Bu konudaki bir âyet-i kerime meali: (Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96] Ömrün değişmeyeceğini söyleyen Allahü teâlâdır. Bir âyet-i kerime meali: (Ecel, bir an gecikmez ve vaktinden önce de gelmez.) [Araf 34] Hiçbir Müslüman, kader değişmez diyerek sağlığını hiçe saymaz. Sağlığa, temizliğe dikkat etmenin, hastalanınca tedavi olmanın dinin emri olduğunu bilir. Şunları da iyi bilir: Vücudumuz, bize emanettir. Dinimiz onu iyi korumayı emrediyor. Hastayı tedavi ettirmek gerekir. Tecrübeyle etkileri kesin olan, aşı, serum ve mikrop öldürücü ilaçları kullanmak, gıda almak gibi farzdır. Resulullah üç türlü ilaç kullanmıştır. Kur'an-ı kerim veya dua okurdu. İlaç kullanırdı. Her ikisini karışık da kullanırdı. Müslüman, (İlaç kullanmak da kaderdendir, Allah'ın izniyle fayda verir) hadis-i şerifini de bilir. Yani Müslüman dinin emri olduğu için çalışır, sağlığını gözetir. Müslüman iyilikle, dua ile ömrün uzayacağını bilir, kötülükle de ömrün kısalacağını bilir. Müslüman şunları da bilir: Kader değişmez. Kaza, kadere uygun olarak meydana gelir. Kaza, her gün çok değişip, sonunda kadere uygun olunca yaratılır. Kaza-i muallak şeklinde yaratılacağı yazılmış olan bir şey, kulun iyi ameliyle değişip yaratılmaz. Hadis-i şerifte, (Kader, tedbirle, sakınmakla değişmez, fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur) buyuruldu. (Taberani) Duanın belayı önlemesi de kaza ve kaderdendir. Kalkan, atılan oka; şemsiye de yağan yağmura siper olduğu gibi, dua da, gelen belaya siper olur. Bir hadis-i şerifte, (Kaza-i muallakı hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü yalnız ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu. [Hâkim] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 37 Reformcunun kader hakkındaki sözlerine cevap vermeye bugün de devam ediyoruz. Kaderin, Levh-i mahfuz'da yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kaza-i muallak ise, yani onun dua etmesi de takdir edilmişse dua eder, kabul olunca belayı önler. Ecel-i kaza'yı da, iyilik etmek geciktirir, fakat ecel-i müsemma değişmez. Ecel-i kazaya bir misal verelim: Birinin ömrü, (Eğer iyi iş yapar yahut sadaka verir, hac ederse 60 yıl, bunları yapmazsa 40 yıl) diye takdir edilmişse, vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin 3 gün ömrü kalmışken, akrabasını Allah rızası için ziyaret etmesiyle, ömrü 30 yıla uzar. 30 yıl ömrü olanın ömrü de, akrabasını terk ettiği için, 3 güne iner. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Sıla-i rahim [salih akrabayı ziyaret], ömrü uzatır.) [Taberani] Takdir, ezelde Levh-i mahfuz'da yazılmıştır. Yani, Levh-i mahfuz'da olacak değişiklikler ve ömürlerin artması ve kısalması da ezelde yazılmıştır ki, buna kaza-i muallak denir. (Lübab-üt-te'vil) Davud aleyhisselamın yanına iki kişi gelip birbirinden şikâyette bulundular. Azrail aleyhisselam da gelip, (Bu iki kişiden birincisinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti, fakat ölmedi) dedi. Davud aleyhisselam hayret edip sebebini sordu. Azrail aleyhisselam, (İkincisinin bir akrabası vardı. Buna dargındı. Gidip onun gönlünü aldı. Bundan dolayı Allahü teâlâ buna 20 yıl daha ömür takdir buyurdu) dedi. Allahü teâlânın kaderi [ezeldeki ilmi] nasıl ise, Levh-i mahfuz'daki değişiklikler, ona uygun olur. Hazret-i Ömer yaralanınca Ka'bül-ahbar, (Ömer daha yaşamak isteseydi dua ederdi, çünkü onun duası elbette kabul olur) buyurdu. İşitip şaşıranlar, (Ecel bir an gecikmez ve vaktinden önce gelmez) mealindeki âyet-i kerimeye ne dersin denilince buyurdu ki: Evet, ecel hazır olunca gecikmez, fakat ecel hâsıl olmadan önce, sadaka ve dua ile, iyi amelle ömür uzar. Fâtır suresinde, (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması yazılıdır) buyuruluyor. (Levh-i Mahfuz ve Ümm-ül-Kitab risalesi) Bunları bilen bir Müslüman elbette çalışır, sağlığına dikkat eder. Reformcunun dediği gibi, (Zaten rızkım, ecelim ve hastalıklarım önceden yazılmış) diyerek tedaviyi, sebeplere yapışmayı terk etmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 38 Reformcu (Akıllı insan, kadere boyun eğmeyen kişidir) diyor. CEVAP: Reformcu da, Mutezile kafalı diğer yamuklar gibi kaderi bilmiyor. Kadere boyun eğmeyen insan olur mu? Kader, Allahü teâlânın takdir ettiği şeylerdir. Bunu kim önleyebilir ki? İnsan kaderini kendi çizemez. Bu konuda çok âyet-i kerime var. Üçünün meali şöyle: (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96] (Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah'tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. "Küllün min indillah [Hepsi Allah'tandır]" de! Bunlara ne oluyor ki, bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78] (Yeryüzünde hiçbir olay ve başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta [Levh-i mahfuzda] yazmış olmayalım. Bu ise, Allah'a göre kolaydır.) [Hadid 22] Resulullah efendimiz, kaderle ilgili âyet-i kerimeleri açıklayarak buyuruyor ki: (Allah, ilk önce Kalem'i yaratıp, "Sonsuza kadar olacak olanı yaz" buyurdu.) [Tirmizi] (Her şey ezelde yazıldı. Allah'ın ilmine göre, kalem kurudu.) [Tirmizi] (Yani takdir son buldu ve kaleme yazacak bir şey kalmadı.) Bir kimse, hem Müslümanım der, hem de kaderi nasıl inkâr eder? EVLİYA TÜRBELERİ Reformcu diyor ki: (Enbiya veya evliya kabirlerini ziyaret edip, onları vesile ederek dua etmeyi Kur'an şiddetle reddettiği halde, maalesef Ehl-i sünnet âlimleri bu geleneği normal karşılıyor.) CEVAP: Ehl-i sünnet âlimlerinin her ak dediğine kara demeyi kendine görev biliyor. Bahsedilen vesile caizdir. Caiz olmayan tek şey, Allah'tan başkasını yaratıcı bilmek, Allahü teâlâ dilemeden, onun kendiliğinden fayda ve zarar verebileceğine inanmaktır. Normal bir Müslüman da zaten Allah'tan başkasını yaratıcı bilmez. Reformcu, Mutezile itikadında olduğunu yer yer açıkladığı gibi, Vehhabi olduğunu da gizleyemiyor. Her fırkanın bir veya birkaç sapık görüşünü benimsiyor. Sünnilikten başka her sapık fırkanın adamı oluyor. Ehl-i sünnet âlimlerine ise, gelenekçi diyerek gözü yumuk saldırıyor. Vesile hakkında www.dinimizislam.com sitesinde geniş açıklama vardır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Allah sevgisini artıran çalgı mubahtır. Süslü, açık bayana bakmak ferahlık veriyorsa, Allah sevgisini artırıyorsa, çiçeğe bakmak gibi mubah olur) deniyor. Haram, nasıl mubah olabilir? CEVAP: Çok yanlıştır. Çalgının haram olduğu Nass'la sabittir. İki hadis-i şerif meali: (Bir zaman gelecek, zina, ipek, içki mizmar [çalgı] helal sayılacaktır.) [Buhari] (Ben, mizmarları [çalgıları] ve putları kaldırmak için de gönderildim.) [İ. Ahmed] Her çalgıyı dinlemek haramdır. (Fetava-i Bezzaziyye, Hadika, Ahlak-ı alaiyye, Dürr-ül-mearif) Çalgının haramlığı icma ile bildirildi. (Makamat-ı Mazheriyye) Temiz kalb çalgıdan zevk alamaz. Zevk alan kalb, kirli demektir. Çalgı nefsi kuvvetlendirir, zararlı olur. (K. Saadet) Haramda, deva, gıda olmaz. Bir hadis-i şerif meali: (Allahü teâlânın size haram ettiği şeylerde şifa yoktur.) [Hâkim] Dinimizin yasakladığı çalgıyı din adına savunmak, reformdan, din düşmanlığından başka şey değildir. Kendileri nefislerine uyarak dinlese de, harama haram demekten çekinmemeleri gerekirdi. Haramı işleyen kâfir olmaz, ama helâl diyen kâfir olur. MÜZİK YAYINI ZORUNLUDUR Sual: Müzik haramsa, niye TGRT'de çalınıyor? CEVAP: RTÜK yasasına göre bu yayın mecburidir. Radyo ve televizyon yayınlarının esas ve usulleri hakkında yönetmeliğin 29. maddesindeki, yayınlarda yer verilmesi gerekli programların yayın oranları kısmında, haftalık yayının % 5'inin Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği programlarına ayrılmasının zorunlu olduğu bildiriliyor. Böyle bir mecburiyet olmasa bile, çeşitli sebeplerle müzik çalsalar veya gıybet etseler, kendileri yaptığı için, müziğin ve gıybetin haram olduğunu söylemeyecekler mi? Yani harama haram demeyecekler mi? Niye harama haram diyorlar demek, Müslümana yakışmaz. Kendimiz işlesek bile, harama haram demek dinimizin emridir. İhya'daki hadis-i şerifte, (Kendiniz tam yapamasanız da iyiliği emredin! Kendiniz tam sakınamasanız da, kötülükten sakındırın!) buyuruluyor. Demek ki iyiliği tavsiye etmek ve günahlardan sakındırmak için, günahsız olmak şart değildir. Sonra Peygamberler hariç günahsız kul var mıdır? O zaman hiç kimse, emr-i maruf ve nehy-i münker yapamaz. Emr-i marufa mani olmak çok tehlikelidir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Allah ilmi isteyene, malı istediğine verir) demek caiz midir? CEVAP: Caizdir, çünkü hayır da, şer de Allah'tandır, yani her şeyi Allahü teâlâ verir. İlmi de, malı da veren Odur. İsteyene ilim de, mal da verir. İki âyet-i kerime meali: (İsteyene âhiret nimetlerini, isteyene de dünya nimetlerini veririz.) [Şura 20] (Yalnız dünya için yaşamak, eğlenmek isteyenlerin çalışmalarının karşılığını, hiçbir şey esirgemeden [sağlık, mal, para, makam, şöhret gibi] bol bol veririz. Bunlara âhirette yalnız Cehennem ateşi vardır. Emekleri hep boşa gider.) [Hud 15, 16] İstemek, sebebe yapışmak, yani çalışmak gerekir. Allahü teâlâ, dünya nimetlerine ve âhiret nimetlerine kavuşmak için çalışanlara, dilediklerini vereceğini vadediyor. (Müslüman olsun, olmasın, dünya nimetlerini, beğendiğim gibi çalışan herkese veririm) buyuruyor. O halde, ilim olsun, mal olsun, çalışan karşılığına kavuşur. MİNİMUM ALIŞVERİŞ Sual: Kaç kuruştan aşağı alışveriş caiz olmuyor? CEVAP: Bir fels değerinden aşağı alışverişler caiz olmaz. Bir felsin itibarî kıymeti, şimdi bir altın liranın kıymetinin, on beşte biri kadar kuruş olmaktadır. (S. Ebediyye) Bu ölçü bilinirse her zaman kendimiz hesaplarız. Mesela, Cumhuriyet, Hamit gibi bir altın liranın, en ucuzunun kıymeti 525 lira olsa, bunun on beşte biri kadar kuruş, 35 kuruş olur. Buna göre 35 kuruştan aşağı olan bir malın satılması caiz olmaz. Mesela, bir ciklet 20 kuruşsa, 2 ciklet alınıp 40 kuruş verilirse mesele kalmaz. Yahut 15 kuruşluk başka mal da alınırsa, mahzuru olmaz. EBCED NEDİR? Sual: Ebced hesabı nedir? CEVAP: Ebced hesabı, her harfi bir rakamı gösteren, İslam harfleriyle yazılı sekiz kelimeden meydana gelen bir hesap sistemidir. Olayların zamanının belirtilmesi ve hatırda daha kolay kalması için kullanılır. Hicri bir ayın ilk günü de, Ebced hesabına göre bulunabilir. İslâmiyet'te, Ebced'den faydalanarak, olayların tarihini, camilerin, çeşmelerin, türbelerin ve benzeri şeylerin yapılış tarihini belirtmek caizdir, fakat mesela, hastanın ve annesinin adını Ebced hesabıyla hesaplayıp, sana şöyle muska lazım diyerek, muska yazıp para almak haramdır. Dini hüküm çıkarmak da kesinlikle caiz olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bütün huzurların kaynağını, başarıların esasını, herkesle iyi geçinmenin, kısacası iki cihan saadetinin yolunu şu hadis-i şerif bildiriyor: (Bu dünyada bir garip veya yolcu gibi ol ve kendini ölmüş, kabir ehlinden say!) Bu dünyada kendimizi, memleketimizde değil; dilini, yerini, adresini bilmediğimiz, kimseyi tanımadığımız bir yerde, yaşama mücadelesi veren garip biri olarak kabul etmeliyiz. Garip demek, tanıyanı, yardım edeni olmayan zavallı demektir. Peygamber efendimiz, insanlara karşı böyle garip olmak gerektiğini bildiriyor. Nasıl, garipken, başkalarıyla yakın alaka kuramıyorsak, her zaman, herkesle kalben alakamızı kesmeliyiz. İnsan çöl ortasında kalsa, ne insan, ne su, ne ağaç olsa, yani hiçbir şeyi olmasa ne yapar? Elbette Allah der. İşte Allahü teâlâ, insanların arasındayken, kalben böyle gurbette olanları sever. Garip olmak, kendini ölmüş saymak ne demektir? Çevremizdeki yakınlarımıza değil, yalnız Allah'a güvenmek demektir. En iyi dost Allahü teâlâdır. Eşin dostun faydası çok sınırlıdır, o da yine Allah'ın izniyle olur. Bunlarla görüşürken, her şeyin Allah'tan olduğunu unutmamalı. Her nimetin sahibi, her şeyi yaratan Allah'tır. İnsanlar birer vasıtadır. Allahü teâlâyı unutarak, herhangi bir iyiliği bizzat o şahıstan bilmek çok tehlikelidir. Hazırlanıp verilen bütün nimetler Allah'tandır, ama getiren, hazırlayan insandır, çünkü Allahü teâlâ ona sevab vermek istiyor. Birini hidayete kavuşturan, ona uygun bir din kitabı veren de Allah'tır. Ama diğer nimetler gibi direkt vermiyor da bir sebeple veriyor, çünkü o sebeple sevab verip onu da kurtarmak istiyor. Müslüman, yolcu olduğunu bilmeli, yolcu gibi hareket etmeli. Yolcu, biletini almış, bavulu elinde, az sonra kalkacak olan vasıtaya binmeye hazır bekleyen kimse demektir. Yola gideceğinden habersiz olan birine, haydi gidiyorsun dediklerinde, bunun hâlini bir düşünelim. Hazır olanın rahatlığı nerede, hazır olmayanın telaşı, nefes nefese kalması nerede? Hazır olmayan kimse şaşırır, eli ayağı dolaşır, (Eyvah, şunlar lazımdı, bu da eksik! Ne yapacağım ben şimdi?) der, ama elinden bir şey gelmez. Onun için, âhiret yolcusunun her an ölüme hazır hâlde beklemesi gerekir. Haydi denildiğinde ben hazırım diyene ne mutlu! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Hepimiz âhiret yolcusuyuz. Bir vasıtayla yolculuk, dağlarda, kayalıklarda olmaz, düz yolda olur. Sarp kayalardan geçilmez. İşte, âhirete giden yolun en büyük engeli nefsimizin heves ve istekleridir. Bu engeli aşmanın yolu, dünya işleriyle vücut olarak değil, ama kalben alakayı kesmektir. Yiyip içerken, çalışırken, dururken, her yerde ve her zaman, Allahü teâlâ ile beraber olduğumuzu düşününce, nefisten kaynaklanan bütün bu engeller aşılır ve düz yolda gitmeye başlarız. Dar yolda koşuşturmalar olunca çarpışma olur. Geniş yolda gidilirse çarpışma olmaz. İşte dünya yolu dardır. Dünyalık peşinde olan, hep geçimsizlik içindedir. Ailede, cemiyette, her yerde böyledir. Çünkü bütün boğuşmalar, didişmeler, menfaat hesapları, hep bu dar yerde olur. Âhirete giden yolda ise çarpışma olmaz. Din kardeşliği olur, birlik ve beraberlik, sevgi ve fedakârlık olur. Bir şey mutlaka olacaksa, onu olmuş bilmeli. Ölüm kesindir. Burası istirahat yeri değil, çalışma yeridir. Bize ait olan, bizimle gelen, sadece iyi kötü amellerimizdir. Günahlarla sevablar, orada teraziye konacaktır. Bu hesaba hazırlıklı olmalı. Ecel, bir an ne ileri gider, ne geri kalır. Bunun için ölümü çok hatırlamak gerekir. Ölüme hazır bekleyen, iki cihanda da rahat eder. Peygamber efendimiz ömrü boyunca, nasıl bina yapılacağını veya nasıl tarla sürüleceğini öğretmedi. Bir gün öleceğimizi, bu dünyada misafir olduğumuzu, yaptıklarımızı nefsimiz için değil, Allah için yapmamız gerektiğini, aksi takdirde Allah için olmayan her türlü ticaretin hattâ ibadetin bizi kurtarmayacağını öğretti. Kendini garip bir yolcu veya ölmüş kabul edenin, yani dünya ile olan alakasını kalben kesenin, başarısız olması imkânsızdır, çünkü öyle kabul edince öfke, şikâyet kalmaz, uzun emel biter. Nasıl bitmesin ki, biraz sonra vasıtaya binip âhirete gidecektir. Hemen gitmese bile, kendini zaten ölü kabul ettiği için öfkesi olmaz. Ölüyle diri kavga eder mi? Teneşir tahtasında yatana bir şeyler söylense, ona hakaret edilse, ölü ona hiç cevap verebilir mi? Ölü ile diri arasında münakaşa olmaz. Herkes kendini ölü kabul etse, dünya güllük gülistanlık olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
> Bozuk kitap: 39 Reformcu diyor ki: (Kur'anda ve hadislerde sahabenin hepsinin Cennetlik olduğu bildiriliyorsa da, sahabeden bazılarına hazret demek içimden hiç gelmiyor. Muaviye ve Âişe bunların başında gelir.) CEVAP: Açıkça, (Allah ve Resulü onları övse de, onların sözleri benim içime sinmiyor) diyor. Kur'an ve Hadis, yani Allah ve Resulünün sözleri dinde ölçü değilse, reformcunun içi nasıl ölçü olur ki? Hazret-i Muaviye ile Hazret-i Âişe validemizin isimlerini saygısızca anması, kendisinde İbni Sebecilik de bulunduğuna alamettir. Önce bunlardan başlanıp, arkasından ilk üç halifeye hücum edilir. Bu, İbni Sebeciliğin takıyye taktiğidir. Kur'an-ı kerimde, (Hepsine Cenneti söz verdim, hepsinden razıyım, onlar da benden razıdır) buyuruluyor. Cennetlik olan sahabeye nasıl dil uzatılır? Eshab-ı kiramın içinde Eshar da, Ehl-i beyt de vardır. Eshar, kadın tarafından akraba demektir. Hazret-i Âişe validemiz, Eshab-ı kiramdan olduğu için Cennetliktir. İkincisi, Ezvac-ı tahirattan ve müminlerin annesi olduğu için Cennetliktir. Kur'an-ı kerimde, (Resulullah'ın hanımları, müminlerin anneleridir) buyuruluyor. (Ahzab 6) Üçüncüsü de, temiz olduğu, Cennetlik olduğu âyetle bildirilmiştir. Hakkında şöyle buyuruluyor: (Bu iftirayı işittiğinizde, "Bu konuda konuşmamız yakışık almaz. Hâşâ, bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi?) [Nur 16] Demek ki, Allahü teâlâ, Resulüne temiz, sadık zevce ihsan eder. Allah'a ve Resulüne itimadı olanların, (Bu bir iftiradır) demeleri gerekirdi buyuruluyor. Böyle mübarek bir zevcenin, Hazret-i Ali ile ictihad farkı sebebiyle savaşmasından dolayı ona kötü söylemek, Resulullah'a hakarettir. Resulullah'ın zevcesine hakaret edenin de kâfir olduğu Nur suresinde açıkça bildiriliyor. Hazret-i Âişe validemiz hakkındaki bir âyet-i kerime meali de şöyledir: (Habislere, habis söz yakışır. Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular [yani Hazret-i Âişe], [iftiracıların] söylediklerinden çok uzaktır. Kendileri için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.) [Nur 26] (Yarın: Eshab-ı kiramın üstünlüğünü bildiren hadis-i şerifler) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Eshab-ı kiramın üstünlüğü
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
> Bozuk kitap: 40 Reformcuya cevaba devam ediyoruz: Eshab-ı kiramın hepsi Cennetliktir. Bir âyet-i kerime meali: (Mekke'nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşanlara, fetihten sonra veren ve savaşanlardan daha yüksek derece vardır. Hepsi için Hüsna'yı [Cenneti] söz verdim.) [Hadid 10] Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir: (Allahü teâlâ, beni insanların en asilzadesi olan Kureyş kabilesinden seçti ve bana onların arasından en iyilerini Eshab [arkadaş] olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezir olarak ve din-i İslamı, insanlara bildirmekte yardımcı olarak seçti. Bunlardan bazılarını da Eshar [zevce, kayınpeder, kayınvalide, kayınbirader ve baldız gibi kadın tarafından akraba] olarak ayırdı. Bunlara sövenlere, iftira edenlere, Allahü teâlânın ve bütün meleklerin ve insanların laneti olsun!) [Hâkim] (Eshabımı, ezvacımı ve Ehl-i beytimi seven, Cennette benimle beraberdir.) [Ramuz] (Allahü teâlâ bana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraber olacaktır.) [Deylemi] (Benimle evlenen veya kız alıp verdiklerim, Cehenneme girmez.) [Deylemi, İ. Neccar] (Esharımın [zevce tarafından olan hısımlarımın] Cennetlik olmasını istedim. Rabbim de bu isteğimi kesin olarak kabul etti.) [Hâkim] Eshardan, Resulullah'a akraba olmakla şereflenip Cennetlik olanlardan bazıları şunlardır: 1- Kayınpeder olanlar: Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebu Süfyan. 2- Damat olanlar: Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali. 3- Kayınvalide olanlar: Âişe validemizin annesi Ümm-i Ruman, Hafsa validemizin annesi Hazret-i Zeyneb, Ümm-i Habibe validemizin annesi Hazret-i Hind. 4- Kayınbirader olanlar: Hazret-i Abdullah bin Ömer, vahiy kâtibi Hazret-i Muaviye. Resulullah efendimiz, kayınbiraderi Hazret-i Muaviye için de, (Yâ Rabbi, ona kitap öğret, ülkelere sahip et ve azaptan koru!) buyurdu. (İmam-ı Ahmed, Taberani) İbni Hacer-i Mekki hazretleri diyor ki: Hazret-i Muaviye, sahabenin büyüklerindendir. Resulullah'ın neseple ve nikâhla çok yakın ve mahremidir. Server-i âlem, onu övmüştür. Onda İslamiyet, sohbet, nesep, nikâhla akrabalık şerefleri toplanmıştır. (Sava'ik-ul-muhrika) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 41 Reformcu diyor ki: (Ölüye yapılan telkin bid'attir. Bir gelenektir.) CEVAP: Telkin sünnettir. Sünnete bid'at demek, helale haram demek küfürdür. İmam-ı Deylemi ve İmam-ı İbni Asakir'in bildirdiği hadis-i şerif şöyledir: Kardeşlerinizden biri ölüp de, defnedilince, biriniz kabrin başında (Ey filan kadının oğlu filan) desin! Çünkü o vefat eden kimse, (Bizi irşad et de Allah da sana rahmet etsin!) der, fakat siz bunu duyamazsınız. Telkin veren, (Dünyadan çıkarken, Allah'ın birliğini, Muhammed aleyhisselamın Onun kulu ve Resulü olduğunu, Allah'ı Rab, İslamiyet'i din, Kur'anı imam kabul ettiğini hatırla!) desin! Münker ve Nekir meleklerinden biri diğerine, (Gel, bunun yanından çıkalım, çünkü delili kendisine telkin edilenin yanında durmamıza lüzum yok) der. (Ramuz) Sad bin Abdullah diyor ki: Vefat etmek üzere olan Ebu Ümame'nin ziyaretine gittim. (Ben ölünce Resulullah'ın emrettiği gibi telkin verip beni defnedin) diyerek Resulullah'ın telkin şeklini bildirdi. (İhya) Kabirdeki meyyite telkin vermek meşrudur. (Cevhere) Ölüye, definden sonra telkin vermek sünnettir. (Nur-ül yakin fi mebhas-it telkin) Resulullah, definden sonra telkin vermeyi emretti. Kendi de telkin verdi. (Cila-ül-kulub) İmam-ı Saffer, (Ölü kabre konunca, ruhu ve aklı geri gelir. Kendisine verilen telkini anlar. Telkin meşrudur) buyuruyor. İnaye kitabının sahibi, (Hocam Kadıhan'dan işittim ki, İmam-ı Merginani telkin verirdi ve telkini bize vasiyet ederdi) buyurmuştur. (Mevkufat) Nimet-i İslam kitabında telkinin nasıl verileceği anlatıldıktan sonra deniyor ki: 1- Telkin meşrudur. Bu, Ehl-i sünnetin kavlidir, (Ölünüze telkin verin) hadisine göredir. 2- Definden sonra telkin olunmaz sözü, Mutezile'nin görüşüdür. 3- Meyyite telkin ne emredilir, ne de nehyedilir. Redd-ül-muhtar ve Birgivi vasiyetnamesi'nde de, telkinin meşru olduğu ve yapılış şekli yazılıdır. Tenvir-ül-kulub, Mugn-il-muhtac, İanet-üt-talibin, Tuhfet-ül-habib, Tuhfet-ül-muhtaç gibi Şâfiî kitaplarında da telkinin sünnet olduğu bildirilmektedir. Bid'at ehline vesika olması bakımından, İbni Teymiye'yi öven ve ölünün işitmediğini söyleyen Alusi bile Galiyye-tül-mevaız kitabında Resulullah'ın telkin verdiğini ve telkin vermeyi emrettiğini bildirmektedir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mezhepsiz biri, (Bana mezhepsiz diyorlarsa da, ben bütün mezhepleri kabul ederim. Ancak kendimi tercih ettiğim mezheple isimlendirmem. Yani Sünni'yim, Şii'yim demem. Allah'ın Kur'anda bildirdiği gibi, Allah'ın dediğini derim, Müslümanım derim. Ben mezhebe uymam, bir mezhebi taklit etmem, tahkik ederim, sağlam delile uyarım. Ebu Hanife, "Delilimi bilmeyenin, mezhebime uyması helal olmaz" dediği için incelerim, deliline bakarım, doğruysa uyarım, değilse uymam) diyor. Böyle söyleyene mezhepsiz denmez mi? CEVAP: Mezhebe uymayıp, (Mezhebin delilini inceleyip, doğrusuna uyuyorum) diyene, bid'at mezhepleri de, hak gibi gösterene mezhepsiz demek hafif kalır, süper mezhepsiz denir. (Kendimi mezhebin ismiyle isimlendirmem) demesi çok yanlıştır. Çünkü kıyamette her mümin, mezhebinin ismiyle çağrılır. (O gün her fırkayı imamlarıyla çağırırız) mealindeki İsra suresinin 71. âyetini Kadı Beydavi (Her ümmeti Peygamberleri ve dinde uydukları imamlarıyla çağırırız) şeklinde açıklamıştır. Ruh-ul beyan ve Tefsir-i Hüseyni'de, (Herkes, mezhebinin imamıyla, yâ Şâfiî veya yâ Hanefî diye çağrılır) diyor. Bu süper mezhepsiz, birer mezhep imamı görüp övdüğü İbni Teymiyye, Şevkanî, İbni Hazm gibi sapıkların ismiyle çağrılmayı istiyor da, söylemeye mi çekiniyor? Bütün İslam âlimleri, hangi mezhepten olduğunu bildiriyor. Mesela Remli isimli iki âlim var. Birine Remli Hanefî, diğerine Remli Şâfiî deniyor. Ben mezhebimle tanınmak istemiyorum diyen Ehl-i sünnet âlimi var mıdır? İmam-ı a'zam hazretleri, (Kitaba, Sünnete ve Eshabın sözlerine uymayan bir sözümü bulursanız, sözümü bırakın, onları alın) buyuruyor, fakat bu sözünü İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed gibi müctehid zatlara söylüyor. Müctehidin, başka müctehidi taklit etmesi zaten caiz değildir. Yoksa bu mezhepsiz, müctehidlik mi taslıyor? Açıkça konuşması lazımdır. Yusuf Nebhani hazretleri, (Bugün müctehidlik taslayanın, ya aklı veya dini noksandır) buyurmuştur. Bu süper, (Ben taklit etmem, tahkik ederim) diyor. Ama İbni Abidin hazretleri şöyle buyuruyor: Mukallide, müctehidin delillerini sormak gerekmez. (Redd-ül-muhtar) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir arkadaş hep üzücü şakalar yapıyor. Bir şeyimi alıp saklıyor, hep aratıyor. İstemediğim lakapla çağırıyor. Korkutucu şakaları oluyor. Kendisine bunların kul hakkına girdiğini söyledim. (Özür dileyince, iş biter) diyor. Özür dilemekle iş bitiyor mu? CEVAP: Özür dilemek marifet ise de, bundan daha kıymetlisi özür dileyecek duruma düşmemektir. Üç hadis-i şerif meali şöyledir: (Özür dileyecek işleri yapmaktan sakınmak gerekir.) [İ. Neccar] (Arkadaşınızın bir şeyini ciddi olarak da, şaka olarak da almayın!) [Tirmizi] (Arkadaşına üzücü şaka yapma!) [Tirmizi] Bir kimse, arkadaşı uyuklarken, onun ok kabından bir ok aldığı sırada, arkadaşı korkarak uyandı. Bunu gören Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Müslümanı [herhangi bir şekilde] korkutmak helal değildir.) [Taberani] Yine bir kimse, arkadaşının ayakkabılarını gizlice alıp sakladı. Arkadaşı gelince, oradakilere ayakkabılarını sordu. Onlar görmedikleri için, bilmediklerini söylediler. Ayakkabıyı saklayan kimse, (Ayakkabıların burada ya) dedi. Bunu gören Resulullah efendimiz, (Nasıl olur da mümini korkutursun?) buyurdu. O kimse şaka yaptığını söyleyince, iki defa daha, (Nasıl olur da mümini korkutursun?) buyurdu. (Taberani) Yine şaka ile arkadaşını korkutan birisine Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Müslümanı korkutmak büyük zulümdür.) [Bezzar, Hâkim] TENKİT HASTALIĞI Sual: Bir arkadaş, gerek dünyevi işlerde, gerekse dini işlerde herkesi tenkit ediyor, arkadaşların kalblerini kırıyor, öyle değil şöyledir diyor. Böyle bilgiçlik taslayarak tenkit etme hastalığı neden ileri gelir? CEVAP: Genelde tenkit hastalığı kendini beğenmekten yani kibirden ileri gelir. Başkalarının yanlışlarını araştırmak günahtır. Emr-i maruf yapmak ayrıdır. Onu yumuşaklıkla, kimseyi üzmeden, genel olarak yapılmalıdır. Mesela küpe takan bir genç görünce, (Bayanlara benzemişsin) demek yerine, kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemesinin uygun olmadığı genel bir sohbette anlatılır. Mesela, kadınlar erkekler gibi saç tıraşı olamaz, pantolon giyemez denir. Sonra erkekler de kadınlara benzememelidir. Mesela kadınlar gibi saçlarını uzatmamalı, kadınlar gibi kolye takmamalı denir. O buradan, küpe takmanın da kadınlara benzemek olduğunu anlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsan ne söylerse söylesin, eğer hâli, sözüne uygun değilse, vereceği zararın telafisi mümkün olmaz. Onun için, (Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden entaktır) buyurulmuştur. Yani, insanın hâl ve hareketi, sözünden daha tesirli olur. Bir ölünün arkasından söylenenler çok önemlidir. Allahü teâlâ, Müslümanların ona nasıl şahitlik ettiğine önem verir. Dinimizde, şahitlik çok önemlidir. İki mümin, (Biz şahidiz, bu kişi ehl-i sünnet itikadındadır) diye şahitlik etse, ne kadar günahları olsa da, o iki şahidin hatırına, Cenab-ı Hak onu affediyor. Hattâ kabirde, Arasat meydanında şahitlik etseler, yine affediliyor. Bunun için iyi arkadaşlık, bu dinin temelidir. O halde, salih arkadaşları çoğaltmalıyız. Peygamber efendimiz de, (Din kardeşlerinizi çoğaltın, çünkü Rabbiniz kerimdir, kıyamette dostları arasında olana azap etmekten hayâ eder) buyuruyor. Eshab-ı kiramdan bir zât anlatıyor: Hazret-i Ömer'in yanındaydım. Medine'de salgın hastalık yüzünden çok ölen oluyordu. Yanımızdan bir cenaze geçerken, (Yâ Emir el-müminin, bu çok iyi bir insandı, iyi huylu, çok iyilikseverdi) dediler. O hiçbir şey söylemedi, başını önüne eğip, (Vacib oldu) buyurdu. Biraz sonra başka bir cenaze daha geldi. (Efendim, bu da çok iyi Müslümandı, çok cömertti) dediler. Yine başını önüne eğip, (Vacib oldu) buyurdu. Bir cenaze daha geçti, (Bu çok kalb kırardı, pek cimriydi, hem de zalimdi) dediler. Yine aynı şekilde, (Vacib oldu) buyurdu. (Yâ Emir el-müminin, vacib olan, kesinleşen nedir?) diye sorulduğunda buyurdu ki: Bir gün Resulullah'ın yanından, bir cenaze geçti. (Bu çok dindar, iyi biridir) dediler. Resulullah, (Vacib oldu) buyurdu. Vacib olan nedir denince, (Dört Müslüman, birisi için, iyi bir Müslümandır diye şahitlik etse, Allahü teâlâ onu Cennete koyar. Bu kesindir) buyurdu. (Yâ Resulallah, bunlar üç kişi olursa?) dedim. (Yine aynıdır) buyurdu. (İki kişi şahit olsa?) dedim, (Yine aynıdır, Cennet ona vacib olur) buyurdu. Artık, (Bir kişi olsa?) diyemedim, sormaya utandım. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Niye kendine acımıyorsun?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bütün felaketlerin sebebi, şeytanın sıfatı olan kibirdir. Kibirlinin başarılı olması mümkün değildir. Çünkü kibir, her iyiliğe, her başarıya engeldir. Kibirden çok sakınmalıdır. İlim, amel etmek içindir. Evliya bir zat, az konuşur, çok iş yapar. Bir de kendi yaptıklarını söyler, yapmadıklarını yapın diye söylemez. Bunun için de, sözleri tesirli olur. Mal mülk ibadet içindir, dine hizmet içindir. Dünyanın peşinden giden, gittikçe küçülür. Sonra da silinir gider. Âhirette de karıncalar gibi haşrolur. Âhiret için çalışan ise gittikçe büyür. Asırlar geçse de, herkes kabrine gider, dua ister. Âhirette de çok yüksek makamlarda olur. Basra valisinin 25-30 yaşlarında, biraz gururlu, şımarık bir oğlu varmış. Bir gün kıymetli elbiseler giyer, süslenir. Atına binip giderken, Hasan-ı Basri hazretleri yolunu kesip, atın yularından tutar. (Sana iki sualim var. Birincisini bilirsen 10, ikincisini bilirsen 20 dinar vereceğim) der. Genç, gururlu bir şekilde, (Peki hocam, sor bakalım) der. Gence, (Evin var mı?) der. Genç, var diye cevap verir. (Kendin mi yaptın?) diye sorar. Genç, (Evet, kendim bir senede yaptım) der. (Niye öyle uzun sürdü?) diye sorunca, (Eşeğime acıdım, fazla yük yüklemedim. Yavaş yavaş yaptım, o yüzden uzun sürdü) der. (Güzel! Peki, eşeğine acıyorsun da, niye kendine acımıyorsun, bu kadar günah yüklemişsin?) diye sorunca, genç hemen attan iner. Kendine çeki düzen verir. Hasan-ı Basri hazretleri nereye gittiğini sorar. Genç, padişaha gittiğini söyler. (Vali yardımcılığından hoşlanmadım, başka görev isteyeceğim) der. - Peki, niye böyle güzel elbiseler giyip süslendin? - Padişaha, büyüklerin huzuruna çıkarken böyle giyilir. - Güzel! Şimdi ikinci sorumu soruyorum. Niye padişahlar padişahına böyle önem vererek gitmiyorsun? Yani Allahü teâlânın huzuruna, namazınla niyazınla böyle çıkmıyorsun? Gittiğin padişah da, Onun âciz bir kulu değil mi? Meseleyi anlayan genç, dünya makamından vazgeçip, (Efendim, tevbe ettim, padişaha gitmekten vazgeçtim, dergâha geliyorum) der. İşte Allah adamlarının sözleri böyle tesirli oluyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Azrail aleyhisselamı inkâr
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 42 Reformcu diyor ki: (Ölüm meleğine Azrail denmesi yanlıştır. Bu konuda âyet ve hadis yoktur.) CEVAP: Bu yanlış fikri Vehhabiler de söylüyor. Bu reformcunun her fırka ve mezhepten bazı sivri görüşlere sahip olduğu anlaşılıyor. Bu konudaki üç hadis-i şerif meali: (Azrail aleyhisselamın kişinin canını alması, bin kılıç darbesinden şiddetlidir.) [Ebu Nuaym] (Ey insanlar, ben de bir insanım. Pek yakında Allahü teâlânın elçisi olan Azrail gelebilir ve ben de onun davetine icabet edebilirim.) [İ. Ahmed] (Bütün hayvanların ecelleri tesbihlerine bağlıdır. Tesbihleri bitince Allahü teâlâ onların ruhunu kabzeder. Azrail aleyhisselamın bu kabzla alakası yoktur.) [Beyheki] Peygamber efendimiz, Secde suresinin, (De ki: Size vekil kılınan [görevlendirilen] ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz) mealindeki 11. âyet-i kerimesini açıklayarak ölüm meleğinin Azrail olduğunu bildirmiştir. İmam-ı Kurtubi hazretleri de, bu âyeti açıklarken (Ölüm meleğinin adı Azrail'dir, manası da Allah'ın kulu demektir) buyuruyor. Naziat suresinin, (İşleri tedbir eden, yöneten melekler...) mealindeki beşinci âyeti açıklanırken de şu hadis-i şerifi bildiriliyor: (Dünya işlerini dört melek idare eder: Cebrail, Mikail, İsrafil ve ölüm meleği Azrail.) [Kurtubi] Hazret-i Fatıma anlatır: Babam Resulullah'ın başucunda beklerken, aniden kapıya bir kimse geldi. (Esselamü aleyke yâ ehl-el beyt! İçeri girmeme izin var mı? Resulullah'ın yanına varayım) dedi. (Ey Allah'ın kulu, şu anda Resulullah'ı ziyarete kimseye izin yok) dedim. (Yâ Fatıma, beni men etme, benim içeri girmem lazım) dedi. Gelen Azrail aleyhisselam idi. (Şevahid-ün nübüvve) Azrail aleyhisselamla birlikte kapıya gelen Cebrail aleyhisselam içeri girdi. Azrail aleyhisselamın kapıya geldiğini, girmek için izin beklediğini söyledi. Resulullah izin verdi. O da içeri girip selamdan sonra Allahü teâlânın emrini bildirdi. Cebrail aleyhisselam, (Yâ Resulallah, Mele-i âlâ sizi bekliyor) dedi. Bunun üzerine, Fahri âlem, (Yâ Azrail, gel de vazifeni yap) buyurdu. O da, Resulullah'ın mübarek ruhunu alıp, âlâ-yı illiyyine ulaştırdı. (Tezkiye-i ehl-i beyt) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mirac ne demektir? CEVAP: Resulullah'ın göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir. Recebin 27. gecesidir. Resulullah'ın, Mekke'den Kudüs'e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. (Bahr) Peygamber efendimiz miracını özetle şöyle anlatıyor: Verilen Burak'a binip Beyt-ül-Makdis'e geldim. Onu, önceki Peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescide girip orada iki rekât namaz kılıp çıktım. Cebrail aleyhisselam bir kap şarap, bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, yaratılışa uygun olanı seçtin, dedi. Sonra bizi 1. semaya çıkardı. Gök kapısında, sen kimsin diye bir ses geldi. Ben Cebrail'im dedi. Yanındaki kim dendi. Muhammed aleyhisselam dedi. O, Peygamber olarak mı gönderildi dendi. Cebrail, evet dedi. Gök kapısı açıldı. Hazret-i Âdem'le karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti. 2. semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu İsa ve Yahya ile karşılaştım. Onlar da bana, merhaba diyerek dua ettiler. 3. semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Hazret-i Yusuf'u gördüm. O da dua etti. 4. semaya çıktık. Aynı konuşmalar oldu. Kapı açıldı. Hazret-i İdris'i gördüm. O da dua etti. 5. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Hazret-i Harun'u gördüm. O da dua etti. 6. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı. Hazret-i Musa'yı gördüm. Merhaba diyerek dua etti. 7. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beyt-ül-mamura dayamış Hazret-i İbrahim'i gördüm. O da dua etti. Beyt-ül-Mamur'u gördüm. Sonra Cebrail beni Sidret-ül-Münteha'ya götürdü. Allahü teâlâ, günde elli vakit namazı farz kıldı. Hazret-i Musa'nın yanına gelip anlattım. (Rabbinden azaltmasını iste! Ümmetin buna güç yetiremez. Tecrübem var) dedi. Birkaç defa Rabbimle görüşmeye devam ettim. Nihayet Rabbim, (Beş vakit namazı farz kıldım. Her vakit için on sevab vardır. Böylece elli vakit namaz olur) buyurdu. (Müslim) Mirac gecesini ibadetle, mesela kaza namazları kılmakla, Kur'an-ı kerim ve ilmihal okumakla, tesbihatla, gündüzünü de oruçla geçirmeli. İki hadis-i şerif meali: (Mirac gecesinde iyi amel eden için yüz yıllık mükâfat vardır.) [İ. Gazali] (Recebin 27. günü [yani yarın] oruç tutana, 60 yıllık oruç sevabı verilir.) [İ. Gazali] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Azrail aleyhisselam ve can
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 43 Pazartesi günü Reformcunun, (Azrail yok) sözüne cevap vermiştik. Bugün de can almakla ilgili birkaç menkıbe bildirelim: Davud aleyhisselamın yanına iki kişi gelip, birbirinden şikâyet etti. Bunlara gerekli kararı verip giderken, Azrail aleyhisselam gelip, (Bu iki kişiden, birincisinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de bir hafta önce bitmişti, fakat ölmedi) dedi. Davud aleyhisselam şaşıp, sebebini sorunca, (İkincisinin bir akrabası vardı. Buna dargındı. Bu gidip onun gönlünü aldı. Bundan dolayı Allahü teâlâ, buna yirmi yıl daha ömür takdir buyurdu) dedi. (Levh-il-mahfuz ve Ümm-ül-kitap) Azrail aleyhisselam, Süleyman aleyhisselamın yanına gelince, oturanlardan birine dikkatle baktı. Bu kimse, böyle sert bakışından korktu. Azrail aleyhisselam gidince, Süleyman aleyhisselama yalvarıp, rüzgâra emretmesini, rüzgârın kendisini Batı ülkelerinden birine götürüp, Hazret-i Azrail'den kurtulmasını istedi. Azrail aleyhisselam tekrar gelince, Süleyman aleyhisselam, o adamın yüzüne niçin sert baktığını sordu. Azrail aleyhisselam, (Bir saat sonra, Batıdaki şehirlerden birinde, o kimsenin canını almak için emir olunmuştum. Onu senin yanında görünce, hayretimden dikkatle baktım. Emre uyup Batıya gidince, onu orada görüp canını aldım) dedi. (Mesnevi - Mevlana Celaleddin-i Rumi) Azrail aleyhisselam, Hazret-i İbrahim'in ruhunu almak için gelince, (Dost, dostun canını alır mı?) dedi. Allahü teâlâ da, (Dost dosta kavuşmaktan kaçınır mı?) buyurunca, (Yâ Rabbi, ruhumu hemen al) diye dua etti. Mevlana Celaleddin-i Rumi, Azrail aleyhisselamı görünce, (Çabuk gel! Beni Rabbime çabuk kavuştur!) demiştir. (Sefer-i Âhiret risalesi) Ecel gelince, Azrail aleyhisselam, insanı nerede olursa olsun bulur. (Berika) Hak teâlâ Azrail aleyhisselama, (Dostlarımın canını kolay al, düşmanlarımınkini güç al!) buyurdu. (Miftah-ül-Cennet) Dört büyük melekten biri Azrail aleyhisselamdır. İnsanların ruhunu alır. (İtikatname) Cenab-ı Hak ölüm meleği Azrail aleyhisselama herkesin ruhunu almak için kudret bahşettiği gibi İblis'e de herkesle beraber bulunmak kudreti vermiştir. (Redd-ül-muhtar) Bu kadar vesikaya rağmen Azrail diye bir melek yok demekteki art niyet nedir? Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
> Bozuk kitap: 44 Reformcu diyor ki: (Kabirde sorgu melekleri diye bir şey yoktur. Aslında kabir sorgusu ve kabir azabı da yoktur. Bunlar birer hurafedir.) CEVAP: Reformcu yine Mutezileyi savunuyor. Bir hadis-i şerif meali: (Münker - Nekir melekleri, sual cevaptan sonra mümin ölüye, "Cehennemdeki yerine bak, Allahü teâlâ değiştirip, sana Cennetteki yeri ihsan eyledi" derler. Ölü bakıp ikisini de görür.) [Buhari] İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimleri, dinimizin bildirdiklerini, akıl ersin ermesin, ispat ettiler. Bu bilgilerden hiçbirine, akıl ermediği için karşı gelmediler. Böylece kabir azabına, kabirde Münker ve Nekir denilen iki meleğin sual soracaklarına, Sırat köprüsüne, kıyametteki teraziye inandılar. Akıl ermediği için olmaz demediler, çünkü bu büyükler, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflere uydular. Aklı bu iki temel kaynağa bağladılar. Anlayabildiklerini anlattılar. Anlayamadıklarına öylece inandılar. Anlamadıklarına, aklımız ermediği için anlayamadık dediler. (Mektubat 3/44) Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri buyuruyor ki: Her insanın hayır ve şer, bütün işlerini yazan, ikisi gece, ikisi gündüz gelen dört meleğe, Kiramen kâtibin veya Hafaza melekleri denir. Hafaza meleklerinin, bunlardan başka olduğu da bildirilmiştir. Sağ taraftaki melek, soldakinin âmiridir, iyi işleri ve ibadetleri yazar. Soldaki, kötülükleri yazar. Kabirlerde, kâfirlere ve asi Müslümanlara azap edecek melekler ve kabirde sual soracak melekler vardır. Sual meleklerine Münker ve Nekir denir. Müminlere soranlara Mübeşşir ve Beşir de denir. (İtikatname) MÜBAREK GECELER Yine diyor ki: (Mübarek gecelerin dinde yeri olmadığını Kardavî, Elbanî ve Makdisî de söylüyor.) CEVAP: Burada birkaç hata var: Peygamber efendimiz mübarek gecelerin önemini bildirdiğine göre, reformcunun sözü geçerli olur mu hiç? İkincisi, hani hiçbir meşrebi ve mezhebi yoktu? Hak olan mezheplerle ve meşreplerle ilgisi yokmuş, bu doğru, ama ne kadar yamuk, mezhepsiz varsa hepsini bağrına basıyor. Yani meşrebi de, bu sapıkların yolu. Bir meşrebe göre yazmadım sözü yalanmış. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Şimdi âdet böyledir" demek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Eskiden, zekât ya ticaret edilen maldan veya değeri altından veriliyordu, ama bugün altın yerine kâğıt para kullanılıyor. Niye kâğıt para verilmesin ki? Eskiden kağnıyla gidiliyor diye, şimdi uçağa binmeyecek miyiz? Şimdi insanların çoğu ne yapıyorsa aynısını yapmak gerekir. Eskiden böyleydi diyerek eski şeyleri yapmak, ayrı bir yol tutmak, yanlış değil mi? CEVAP: Bu çok yanlış bir kıyastır. Allahü teâlâ, (Dininizi tamamladım, dinde noksanlık yoktur) buyuruyor. Dinî hükümler zamanla değişmez. Dini zamanla değiştirmek, dinde reform olur. Âdetler değişebilir, ama dinî hükümlerde değişiklik olmaz. Kağnı, uçak âdettir, âdette değişiklik olur elbette. Zaten zamanın tekniğine uymak dinin emridir. İbadetlerde yenilik yapmak ise, dini değiştirmek olur. Yani Allah'ın koyduğu ibadet şeklini beğenmemek olur. Dinimize aykırı değilse, âdetlere uymanın mahzuru olmaz. Âdetler dine aykırı ise, (Şimdi herkes öyle yapıyor) diye ona uymak caiz olmaz. Mesela şimdi insanların çoğu tesettürlü değil diye, (Herkes açık geziyor, ben de gezsem ne olur) denmez. Çok kimse namaz kılmıyor diye, (Ben de kılmasam ne olur) denmez. (Şimdi herkes, zekâtını ticaret ettiği maldan değil de, gıda maddesi olarak veriyor, ben de versem ne çıkar. Her sene veriyorum, hiçbir şey de olmuyor) denemez. Dinimiz ticaret edilen maldan veya altın olarak verilir diyorsa, sadece ondan verilir. Konfeksiyoncu gıda maddesi veremediği gibi, gıda maddesi satan da, elbise olarak zekât veremez. Yani dinin emrine uyulur, herkesin yaptığı ölçü olmaz. ZEKÂTTA VEKİL Sual: Zekât vermek için, dilediğine ver denilerek vekil edilen kimse, zekâtı kendi fakir hanımına veya fakir çocuğuna verebilir mi, fakirse kendisi de alabilir mi? CEVAP: Üçünü de yapabilir. (Dürr-ül-muhtar) ONLINE VEKÂLET Sual: İhlas Vakfı'nın internet sitesinde, kredi kartıyla online olarak zekât ve fitre verilebileceği bildiriliyor. Kâğıt parayla zekât verilemediğine göre, kredi kartıyla zekât verilir mi? CEVAP: Zekât bedeli kredi kartıyla veriliyorsa da, vekalet verilen kimse, kredi kartıyla gönderilen miktarda altını, fakir bir öğrenciye veriyor, böylece zekât veya fitre dine uygun verilmiş oluyor. www.ihlasvakfi.org.tr adresindeki Bağış bölümünden vekalet verilebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Evliya zatların ruhaniyetinden,?ilminden, feyzinden faydalanmanın şartlarından biri, onun Allah adamı olduğuna inanmak ve bunda asla şüphe etmemektir. İkincisi, onu çok sevmektir. Bu sevginin alameti de, ona tam tâbi olmak ve itaat etmektir. Bu büyüklerin huzuruna, boş giden dolu döner, dolu giden boş döner. Dolu şeye bir şey koymazlar. Boş olarak gitmeli, dolu olarak dönmeli. Dolu giderse, yani kendinde bir varlık hissederse faydalanamaz, eli boş döner. (Ben biliyorum, ihtiyacım yok diyen) elbette ilimden, feyzden mahrum kalır. Büyüklere tam inanmış, sadık olarak gitmeli. Horasanlı bir genç, bir gün Kutbüddîn-i Bahtiyar hazretlerinin kabrine gider. Bu mübarek zatın ruhaniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Silsile-i aliyye büyüklerinden Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin Delhi'ye geldiği gece rüyada, (Bu beldenin kutbu geldi, gidin, ona tâbi olun!) diye söylerler. O genç Bâkî-billah hazretlerine gelip rüyasını anlatır ve talebe olmak istediğini söyler, ama o zat, (Ben de öyle birini arıyorum, bulursan bana da bildir!) diyerek genci geri gönderir. Genç, ertesi gece tekrar aynı rüyayı görür ve yine oraya gidip durumu arz eder. Mübarek zattan aynı cevabı alan genç yine geri döner. Tekrar aynı rüyayı görür. Genç yine gelir ve aynı cevabı alıp geri döner. Bu sefer rüyada gence derler ki: (Büyükler, biz büyüğüz, gel seni kurtaralım demezler. Onlar insan-ı kâmildir, "Biz kim oluyoruz ki" derler. Sen git, esaslı şekilde, tam teslim ol!) Genç tekrar gidip, (Aradığım zatı buldum efendim. O zat sizsiniz. Şu bıçakla beni doğrasanız, artık gitmem. Beni buradan ancak mezara götürürler) der. Genç öyle bir şevkle, öyle bir teslimiyetle yapışır ki, Bâkî-billah hazretleri, (Peki o zaman, gel) buyurur. Bir teveccühte bütün kemâlâtı verir, (Haydi, evine dön!) der. O genç de veli bir zat olur. Öyle gelen, böyle gider. Şüpheyle gelmeyi, bu büyükler gelmek saymazlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Büyüklerin hakkı nasıl gözetilir?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsandaki en büyük nimet, imandır. Elden kaçması en kolay nimet de budur. Bu imanın insanda hep kalması için şart, mümin kardeşlerini sevmektir. İnsan, din kardeşini sevmezse, imanını yavaş yavaş kaybeder de haberi olmaz, çünkü hubb-i fillah yani Allah için sevmek, imanın temelidir. Tatlı dilli, güler yüzlü olmalı. Hiç kimseyle münakaşa etmemeli. Dinde tefrikaya düşmek, yani bölünmek fitnedir. Evliya bir zata bir talebesi şöyle bir sual sorar: - Efendim, İmam-ı Rabbani hazretleri, (Nimetin elden çıkmasına en büyük sebep, o nimetin şükrünün eda edilmemesi ve size bu nimetin gelmesine sebep olan zatın haklarının gözetilmemesidir) buyuruyor. Din büyüklerinin hakkı nasıl gözetilir, büyükler bizden ne isterler, bizden nasıl razı olurlar? O zat cevap olarak buyurur ki: - Büyükler bizden çok şey istemiyor. Sadece, (Gıybet, dedikodu etmeyin! Birbirinizi üzmeyin, münakaşa etmeyin, kalb kırmayın! Birbirinizi sevin, sizler kardeşsiniz. Bu kardeşliğinize toz kondurmayın! Öyle olursanız ben de sizden razıyım. İki talebemiz eğer birbirine darılırsa, çok üzülürüz) diyorlar. - Efendim, hepsi bu kadar mı? - Evet, hepsi bu kadar. Taş olsa, insan buna tahammül eder. (Mademki emir böyledir, tamam) der. Mümin Allah'ın dostudur. Allah'ın dostu nasıl üzülür! O üzüntünün akıbetinden korkulmaz mı? Eğer onların üzülmesi bizim sebebimizle olacaksa, haklı da olsak, ben haksızım demeli, suçu, kabahati üzerimize almalı! Yeter ki onlar üzülmesin! Onun için evladım, aranızda dargınlıklar varsa kaldırın! Bugüne kadar ufak tefek kırgınlık varsa, üzüntüler olmuşsa, bunları derhal bitirip, (Kabahat bende kardeşim, sen haklısın) demeli! Böyle demekle bir şey kaybetmeyiz, ama çok şey kazanırız. (Haklı olduğu halde, "Sen haklısın, kabahat bende" diyene Cennette köşk verilecek. Kefili benim, gelsin benden istesin) hadis-i şerifi, ne güzel teminattır. Cennetteki köşke ancak imanla ölen kavuşur. Bütün uğraşmamız, yaptığımız her şey, zaten imanla ölmek içindir. İnsan bu teminatı, Cennetteki bu köşkü, alçak olan, kâfir olan nefsi için nasıl feda eder? Büyüklerin bize verdikleri nasihat hep şudur: (Münakaşa etmeyin! Tartışmak, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın da düşmanlığını artırır. Hangi konuda olursa olsun, münakaşadan kesinlikle uzak durmalıdır.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 45 Reformcu yazar, (Kabir azabı yoktur) diyor. CEVAP: Kabir azabının varlığını bildiren vesikalardan bazıları şöyledir: İmam-ı a'zam buyurdu ki: Mümin suresinin, (Onlar, sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı günde, "Firavun hanedanını azabın en çetinine sokun!" denilecek) mealindeki 46. âyet-i kerimesindeki sabah akşam görecekleri azap, Kıyamet'ten öncedir. Âyetin devamında, onların şiddetli azaba sokulacağı bildiriliyor. İlki kabir azabı, ikincisi Cehennem azabıdır. (El-Kavl-ül fasl) İmam-ı Gazali de, (Bu âyet-i kerime, kabir azabını gösteriyor) buyurdu. (İhya) Nuh suresinin, (Günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe atıldılar) mealindeki 25. âyet-i kerimesinde geçen Fe-üdhılu kelimesindeki Fe edatı, hiç ara verilmediğini gösterir. Yani (Suda boğulduktan hemen sonra kabirdeki azaba maruz kaldılar) demektir. Bu da kabir azabını bildirmektedir. Âl-i İmran suresinin, (Allah yolunda öldürülenleri [şehidleri] ölü sanmayın! Bilakis onlar diridir) mealindeki 169. âyet-i kerimesi de, kabir hayatını bildirmektedir. (El-Kavl-ül fasl) İmam-ı Şarani buyuruyor ki: Taha suresinin 124. âyet-i kerimesindeki (Mâişeten danken) ifadesi, kabir azabını bildiriyor, çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mümin, kabrinde yemyeşil bir bahçe içindedir. Ayın on dördü gibi aydınlatılır. "Feinne lehü mâişeten danken" âyeti, kâfirlerin kabirde görecekleri azabı bildirir. 99 tane "tinnin" denilen yılan, kâfirleri kıyamete kadar kabrinde sokup azap eder.) [Tirmizi] Bekara suresinin, (Ölüyken sizi diriltti. Tekrar öldürecek ve tekrar diriltecek) mealindeki 28. âyetinde bildirilen ikinci dirilme kabirde olacaktır. İmam-ı Nesefi de, bu âyet-i kerimenin kabir azabına ve kabir nimetine işaret ettiğini bildirmiştir. (Tefsir-i Şeyhzade) İmam-ı Nesefi buyurdu ki: Araf suresinin, (Orada yaşayıp, orada öleceksiniz, yine oradan dirilip çıkarılacaksınız) mealindeki 25. âyetindeki oradan maksat kabir hayatıdır. (Şeyhzade) Casiye suresinin, (Allah sizi diriltir, sonra öldürür) mealindeki 26. âyeti, diriltmenin kabirde olacağını bildiriyor. (Şeyhzade) Tevbe suresinin, (Onları iki defa azaba uğratacağız) mealindeki 101. âyetindeki azabın birisi kabir azabıdır. (Kadi Beydavi) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kabir azabı inkâr edilemez
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 46 Reformcunun kabir azabını inkâr eden sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz... İmam-ı Süyuti hazretleri, kabir azabı ile ilgili Şerh-us-sudur isminde müstakil bir eser yazmıştır. Buhari, Müslim ve diğer hadis kitaplarındaki, kabir azabıyla ilgili hadis-i şerifleri nakletmiştir. Her hadis kitabında kabir azabı bildirilmektedir. Kabir azabını inkâr eden, bütün hadis kitaplarını inkâr etmiş olur. Âişe validemiz, (Yâ Resulallah, bu ümmet kabirde azap görecek, benim gibi zayıfların hâli ne olacak?) diye kabir azabını sual edince Resulullah efendimiz, İbrahim suresinin, (Allah, iman edenlere, dünya ve ahirette, sabit sözlerinde [kelime-i tevhidde] sebat ihsan eder) mealindeki 27. âyeti okudu. (Bezzar, Cami-ul-ahkâm) Bu âyette, kabir hayatının hak olduğu bildiriliyor. (Tefsir-i Celaleyn) İslam âlimleri, kabir hayatının âhiret hayatından olduğunu, kabir azabının da âhiret azaplarından olduğunu bildirmişlerdir. (Mektubat-ı Rabbani) Kabir azabı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Kabir azabı haktır.) [Buhari] (Kabir ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur.) [Tirmizi] (Kabir azabının çoğu, elbiseye idrar sıçratmaktan olur.) [İ.Mace, Nesai, Hâkim, D.Kutni] (Kovuculuk kabir azabına sebep olur.) [Beyheki] (Şehid, kabir azabından emindir.) [İbni Mace, Beyheki, İmam-ı Ahmed] (Rüyamda birini kabri sıkıyordu. Namazı gelip onu kabir azabından kurtardı.) [Hâkim] (Cuma gecesi Fâtiha suresi ve 15 kere Zelzele suresi okuyarak iki rekât namaz kılan, kabir azabından emin olur.) [Deylemi] (İç hastalıklarından ölen kabir azabı görmez.) [Tirmizi] (Gizleyebilseydiniz, kabir azabını işitmeniz için dua ederdim.) [Müslim, İ. Ahmed, Nesai] (Tebareke sûresini okumak kabir azabına engeldir.) [İbni Mürdeveyh] (Ölüye uygunsuz şekilde ağlanınca kabirde azap görür.) [Buhari] (Namaz kılmayanın kabri ateşle dolar. Tinnin yılanı, her namaz vaktinde sokar.) [Kurretül-uyun] Resulullah, iki kabir yanında durup, (Bunlardan biri idrar sıçramasından sakınmadığı için, diğeri ise Müslümanlar arasında söz taşıdığı için kabir azabı çekiyor) buyurdu. (İbni Mace) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 47 Reformcunun kabir azabını inkâr eden sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Eshab-ı kiramdan Ya'la bin Mürre hazretleri, bir kabirde azap olduğunu işitip Resulullah efendimize haber verdi. Peygamber efendimiz de, (Ben de işittim. Söz taşıdığı ve üzerine idrar sıçrattığı için azap yapılmaktadır) buyurdu. (Beyheki) Resulullah, iki kabrin yanına gelince, bir hurma dalı getirilmesini emretti. Hurma dalını ikiye kırıp, yarısını bir kabre, yarısını da diğer kabrin üstüne koyup, (Bu dal yaş kaldığı sürece azapları hafifler. Bunlar gıybet ve idrardan dolayı azap görmektedir) buyurdu. (İ. Mace) Peygamber efendimiz bir cenazede, (Yâ Rabbi, bunu kabir azabından koru) diye dua etmiştir. (Müslim, Nesai, Tirmizi) İmam-ı a'zam ve İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Kabirde ruhun cesede iadesi, kâfirleri ve bazı günahkâr Müslümanları kabrin sıkması ve azap edilmesi haktır. (Kavl-ül fasl, Mektubat 3/17) Yine İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan İmam-ı Gazali hazretleri de, (Kabir azabı ruha ve cesede birlikte olacaktır) buyuruyor. (İhya) Karada ve denizde ölene de sual sorulur. Bu da ruhun bedene iade edilmesinden sonra olur. (Nuhbet-ül-leâli s.116, Bidaye s.91) Ruh ve beden beraber günah işledikleri için, kabir azabı da her ikisine birden olur. (El-Müstened) Eshab-ı kiramdan Abdullah bin Ömer hazretleri, (Yerden boynu zincirli birinin çıktığını, bir adamın bunu dövdüğünü, zincirli adamın yerde kaybolduğunu, böylece toprağa girip çıktığını gördüm) dedi. Resulullah efendimiz, (O gördüğün kimse Ebu Cehil'dir, kıyamete kadar kabrinde böyle azap çeker) buyurdu. (Taberani, Şerh-us-sudur, Tezkire-i Kurtubi Muhtasarı) Her ölünün ruhu, cesedine, bilmediğimiz bir hâlde bağlıdır. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Ölü kabirde çürüse de, ruhun bedene olan bağlılığı bozulmaz. (El-mütekaddim) Günahları ikisi birlikte işlediği için, azab da her ikisinedir. Beden kabirde çürüse de, Allahü teâlânın ilminde vardır. Ölüleri diriltmeye gücü yettiği gibi, bedene de azap yapmaya gücü yeter. Çünkü O, her şeye kadirdir, Onun kudretinden şüphe eden kâfirdir. (M. Nasihat) Bu kadar vesikaya rağmen, kabir azabı yoktur demek aklı başında olanın söyleyeceği söz değildir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zekât nisabı nedir, nasıl hesaplanır? CEVAP: Maddeler halinde yazalım: 1- Zekât nisabı, 20 miskal yani 96 gr altın veya bu değerde para veya ticaret eşyasıdır. Zekât nisabına malik olana zengin denir. Dinimize göre, erkekle hanımının mal varlığı ayrıdır. Hangisi zengin ise, zekâtını o verir. 2- Alacaklar nisap hesabına katılır. Alacaklar tahsil edildikten sonra zekâtları verilir. Daha almadan da verilebilir. Borçlar, mevcut para veya maldan çıkarılır. Geri kalanın zekâtı verilir. 3- Ticaret için olmayan evler, arsalar, vasıtalar, demirbaş eşyalar zekât nisabına katılmaz. Ticaret için alınan malların, altın, gümüş ve her çeşit paranın zekâtı verilir. Evin, arabanın zekâtı olmaz, fakat araba, ev ve arsa alıp satan, bunların zekâtını verir, çünkü bunların ticaretini yapmaktadır. 4- Zekâta tâbi malların veya paranın, yıl içindeki azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Nisaba malik olduktan bir yıl sonra, elde kalan mal, nisabı bulursa, kırkta biri zekât olarak verilir. Zekât, kârdan değil, mevcut paranın ve eldeki ticaret malının tamamından verilir. 5- Kaybolmuş, gasbedilmiş, saklanılan yeri unutulmuş mal ve inkâr olunan alacaklar, nisaba katılmaz ve ele geçerlerse, önceki yılların zekâtları verilmez. Senetli veya iki şahitli yahut itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa nisaba katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir. 6- Kadının altın ve gümüşten başka diğer ziynet eşyaları zekâta tâbi değildir. Pırlanta, elmas, zümrüt gibi ziynet eşyalarının zekâtı verilmez. Şâfiî'de ise, kadının altın ve gümüş de olsa ziynetlerinin zekâtı verilmez. (Hidaye) 7- Nisabın helak olması, sıfırlanması veya borçlanıp sıfırın altına düşmesi demektir. 8- Zekâtını yanlış hesaplayıp, bir altın zekât vermesi gerekirken iki altın veren, bunu anlayınca, ikinci yıl vereceği zekâttan bu bir altını mahsup edebilir. 9- Çalışanların alacakları maaş ve ücretler, ellerine geçmeden önce nisap hesabına katılmaz, çünkü bunlar, hak edilmiş ücret ise de, hak edilen mal, ele geçmeden önce mülk olmaz. Maaşlardan kesilen yardım sandığı ve sigorta paraları zekât hesabına katılmaz. Yıllarca sonra birikmiş olarak ele geçince, yalnız ele geçen para, o senenin zekât nisabının hesabına katılır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
1- Zekât verirken bilezik, yüzük gibi altınların işçilik ve sanat değerine değil, ağırlığına itibar edilir. Mesela Reşat, Cumhuriyet ve Aziz liralar 7.2 gramdır. 12 ayardan fazla olan bütün altınlar tartılıp, kırkta biri zekât olarak verilir. Bilezik, küpe, yüzük gibi çeşitli ayarlarda altını olanın, bunların içinden en yüksek olanının ayarından vermesi daha iyi, ortasından vermesi caiz, düşüğünden vermesi ise mekruhtur. 2- Zekâta tâbi mallar, altın liraların en düşüğünün alış fiyatına göre hesap edilir. 3- Nisabın üstünde bileziği olan kadının zekâtını, kocası değil, kendisi verir. (Zekâtımı bir fakire ver) diye kocasını veya başka birini vekil ederse, vekil kendi parasıyla da zekâtı verebilir. 4- Bir kadın, mehr-i müeccel olarak kocasından alacağı altınları nisap hesabına katar, fakat zekâtını vermez. Aldıktan sonra nisabı bulursa zekâtını verir. 5- Zekât, farz olduktan sonra verilir. Nisaba ulaşan, zengin olduğu tarihi, kameri aya göre bir yere yazar. Mesela, 3 Receb'de zengin olmuşsa, bir yıl sonra Receb'in 3'ü gelince yine nisap kadar parası veya ticaret malı varsa, zekâtını verir. Ramazan ayını beklemez. Günü gelmeden zekât vermekte de mahzur yoktur. Gelecek birkaç yılın zekâtını önceden vermek de caizdir. 6- Nisap, yıl içinde sıfırlanınca, ilk nisabı bulduğu gün yeniden tarih atılır. Bundan bir hicri yıl sonra, nisaba malikse zekât verir. Sıfırlandıktan sonra, bir daha zengin olana kadar tarih atılmaz. Sıfırlanmadan, mesela 50 gram varsa, yıl sonu diğer paralarıyla birlikte nisaba malikse zekâtını verir, yani yıl içindeki, sıfırlanma hariç diğer dalgalanmalara itibar edilmez. 7- Uşru verilen mal, kırk yıl kalsa, uşru da zekâtı da verilmez, ama ticaret malı olursa veya satılıp paraya, altına çevrilirse zekât malı olur. Bir gün sonra da, zekât günü gelse zekâtını vermek gerekir. Altın ve gümüş eşya ile kâğıt paralar, her ne suretle ele geçerse geçsin, zekât malı olurlar. 8- O ay tahakkuk eden kira borçları, zekât nisabından düşülür, gelecek aylarınki düşülmez. 9- Miras alacakları nisap hesabına katılır, fakat ele geçmedikçe zekâtı verilmez. 10- 25-30 yıllık da olsa, uzun vadeli taksitlerle alınan krediler, zekât hesabında borç olarak düşülür. 11- Altın miktarı yarıdan az olan karışımın zekât hesabı, ağırlığıyla değil kıymetiyle yapılır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Evliya bir zata, (Zeynel Âbidin hazretleri, "Bir talebe, hocasının karşısında, kor ateşin üstünde, kıyamete kadar hiç kıpırdamadan, saygıyla, edebini muhafaza ederek otursa, yine de onun hakkını ödeyemez" buyuruyor. Bunun hikmeti nedir?) diye sorarlar. O zat buyurur ki: Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında Peygamber neyse, talebenin arasında mürşidi de odur) buyuruyor. Bu mübarek zatlar öğretmeseydi, biz asırlar sonra Ehl-i sünnet itikadını nereden bilecektik? Nereden Ehl-i beyti ve mezhep imamlarımızı tanıyacaktık? Ben namaz kılardım, ama din, Peygamber nedir, Ehl-i sünnet nedir, mezhep imamı nedir, hiç bilmezdim. İman nasıl korunur, küfre düşmemek için ne yapılır, bilmiyordum. Hattâ niye namaz kıldığımı da bilmiyordum. Babamla beraber camiye gider, namazı kılar çıkardım. Ne zaman mübarek hocamı tanıdım, hepsini onların sohbetinde öğrendim. İmam-ı Rabbani hazretlerinden Mektubat'ı okudular. Büyükleri tanıttılar. Allahü teâlânın emir buyurduğu şekilde iman ettim. Çünkü Rabbimizin razı olduğu iman, imandır. Yoksa herkesin kendi arzu ettiği şekilde inanmak iman değildir. Kur'an-ı kerimde, (Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne iman ediniz!) buyuruluyor. (Bir Ehl-i sünnet âlimine veya onun kitaplarına tâbi olun ve imanınızı tazeleyin! Doğru iman sahibi olun! Emir ve yasakları doğru öğrenin! Emirleri yapıp, yasaklardan sakının!) demektir. BİZE DİNİMİZİ ÖĞRETTİ Biz, ümmeti olarak, Peygamber efendimizin hakkını ödeyemeyiz. Çünkü bizdeki iman dâhil, her nimetin asıl sebebi, asıl vesilesi Peygamber efendimizdir. Peygamber efendimizi bize tanıtan da mübarek hocamızdır. Ona kavuşturanları yani Onun kıymetli vârisleri Silsile-i aliyye büyüklerini tanıttı ve sevdirdi. Dinimizi öğretti. Doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, hakkı bâtılı öğretti. Şimdi, bütün bu nimetlere kavuşmamıza sebep olan hocamızın hakkını nasıl ödeyebiliriz? Ateş, düştüğü yeri yakar. Yani bunu ancak, hocası vesilesiyle kavuştuğu nimetleri bilen, hocasının onu ne felaketlerden kurtardığını bilen anlar. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Her yerde rahat etmek için
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Büyüklerden bir zatın talebeleri, onun sohbetini dinlemek için beklerken, o zat hiç konuşmamış, onlara hep bakmış, uzun müddet sessiz durmuş. Talebeler çok şaşırmışlar ve demişler ki: - Efendim niye konuşmuyorsunuz, niye bize nasihat etmiyorsunuz? - Bugüne kadar söyledim de ne oldu? Kendi bildiğinizden vazgeçmiyorsunuz. - Efendim bu sefer size kesin söz veriyoruz, ne derseniz onu yapacağız. - O halde size öyle bir nasihat vereceğim ki, bu nasihatimi dinlerseniz, dünyada da, kabirde de, mahşerde de, her yerde rahat edersiniz. En sonunda Allahü teâlânın razı olduğu Cennete gidersiniz. İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir. Böyle olduğunu Peygamber efendimiz bildiriyor. Bu yüzden siz, Resulullah efendimizin vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerimizi tanımaya uğraşın ve bu büyüklerin izinden gitmeye çalışın! Bu büyükleri tanımak bir keramettir. Hele onların rızasına uygun yaşamak, onların peşinden gitmek büyük saadettir. İşte bu büyükleri sevmek, onların nasihatlerine uymak, onların gittiği yoldan gitmek, insanı hem dünyada, hem âhirette rahat ettirir. - Ne yaparsak bu büyükler bizden razı olur efendim? - Onlar için ölçü, dinimize hizmet yani Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını bildiren kitaplarını okumak ve bunları yaymaya çalışmaktır. Peygamber efendimiz, insanlar ateşte yanmasın diye ömür boyu durmadan çalıştı. O büyükler de, Cenab-ı Peygamberin vârisleri olduğu için, onların İslamiyet'in yayılması dışında hiçbir düşünceleri yoktur. Hattâ bu büyüklerden birisi, kıymetli eserlerini hazırlarken, kendi talebeleriyle dahi görüşmezmiş. Bir gün başka şehirden ziyaretine gelen talebelerinin görüşme arzularını haber veren zata buyurmuş ki: -Ne kadar meşgul olduğumu görüyorsunuz. Şimdi kitap yazmakla uğraşıyorum. Şunu bilsinler ki, onlar bizi özlüyorlarsa, biz onları daha çok özlüyoruz. Onlar bizi görmek istiyorlarsa, biz onları daha çok görmek istiyoruz. Onlar bizi seviyorlarsa, biz onları daha çok seviyoruz. Onun için, siz onlara selam söyleyin, hiç ayrılık olmayan yerde hep beraber olacağız inşallah... Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 48 Reformcu diyor ki: (İnce çoraba da, çıplak ayağa da mesh etmek caizdir. Çünkü dinde kolaylık vardır.) CEVAP: İslamiyet'in hükümlerini delmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Mestin vasıfları bellidir. İnce çoraba mesh, tam bir dinde reform olur. Çıplak ayağa mesh ise Şiîlik'te vardır. Dinde kolaylık sözü, dini değiştirmek için her fırsatta kullanılıyor. (Dinde kolaylık var, zorluk yok) demek, (Dinimizin verdiği ruhsatlardan, kolaylıklardan faydalanın) demektir. Yoksa, (Herkes hoşuna giden şeyleri yapsın, hoşlanmadığı şeyleri yapmasın, size güç gelen ibadetleri yapmayın, onları kolayınıza geldiği şekilde değiştirin) demek değildir. O zaman ortada din kalmaz. Dinde her değişiklik, reform olur. Birkaç örnek: 1- Meste mesh edilir diye, tırnaklardaki ojeye mesh etmek, ince naylon çoraba mesh ve çıplak ayağa mesh kolaylıktır, ama bunların hiçbiri caiz değildir. 2- Beş vakit namazın hepsini sabah kılmak veya gündüz kılmayıp gece kılmak daha kolaydır. Namazların hepsini bir vakte indirmek de kolaylıktır. Hattâ haftada bir kılmak daha kolaydır. Yılda veya ömürde bir kere kılmak en kolayıdır. Her gün namaz kılmak yerine, bir defa kılınan namazı videoya alıp, onu seyretmek kolaylık olur. Ama bunlar caiz olmaz. 3- Orucu hep kısa günde tutmak kolaydır. Ramazan yazın uzun günlerine rastlarsa, kışın tutmak daha kolaydır. Bir ay yerine üç gün tutmak daha kolaydır. Bir gün tutmak ise çok kolaydır. En kolayı da hiç tutmamaktır. Ama bu, dini yıkmak olur. 4- Hacca gitmek zordur. (Kâbe Allah'ın evi olduğu gibi cami de Allah'ın evidir) diyerek herhangi bir caminin etrafında dönmek kolaydır. Ama böyle yapınca hem hac olmaz hem de dini değiştirmek olur. 5- Zekâtı kırkta bir yerine yüzde veya binde bir vermek daha kolaydır. En kolayı hiç vermemektir. Ama bu da caiz olmaz. 6- Yabancı yerde kıbleyi bulmak zordur. Herhangi bir yöne doğru kılmak kolaydır, ama böyle yapınca namaz sahih olmaz. 7- Camiye gitmek zordur. Eve bir kablo çekip evde imama uymak kolaydır. Hatta Türkiye'de bir yerde namaz kılınıp radyo ile her yerden dinleyerek imama uymak daha kolaydır. Ama bunlar dini yıkmak olur. Şu halde ölçü, keyfimize göre değil, dinin izin verdiği ölçüde kolaylıklardan faydalanmaktır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İbrahimî dinler de neymiş?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 49 Reformcu diyor ki: (İbrahimî dinlerin hedefi, statükonun değişmesidir.) CEVAP: İbrahimî dinler tâbiri günümüzde, bazılarınca, Hristiyanlık ve Yahudilik için kullanılıyor. Nesh edilmiş bu dinleri dolaylı şekilde övmekten maksat nedir? Ne diye, İslamiyet bunu istiyor denmiyor da Yahudiliğin ve Hristiyanlığın propagandası yapılıyor? İslam dini noksan mıdır? Kitabın neresine bakarsanız bakın, hep Ehl-i sünnet dışı görüşlere yer veriliyor. Gerçi yazar da, ben Ehl-i sünneti savunuyorum demiyor zaten. Hiçbir fırkaya mensup değilim diyor. Her ne kadar, (Fırkasızlığı, grupsuzluğu, mezhepsizliği ve bağımsızlığı savunuyorum) diyorsa da, özellikle Mutezile ile asrımızdaki yamukları savunuyor. Yani onun fırkası, grubu veya mezhebi, bu sapıkların fırkasıdır. BÂTIL DİNLERE ÖVGÜ Yine diyor ki: (İslam, yalnız kendisinin hak din olduğunu asla söylemez. Bunu da, Yahudilere, Hristiyanlara ve diğer din mensuplarına kabul ettirmek istemez.) CEVAP: Bu söz, cahillikle veya gafletle söylenmiş olamaz. Bunda kasıt ve art niyet vardır. Bilerek, bu konudaki âyet ve hadisleri nasıl inkâr ediyorlar ki? İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Allah indinde hak din, yalnız İslam'dır.) [Âl-i İmran 19] (İslam'dan başka din arayan, iyi bilsin ki, bulacağı o din asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85] Reformcu sözünü pekiştirmek için, (Kur'anın üslubu ile Tevrat ve İncil'in üslubu arasında fark yoktur) diyor. Böylece bu dinlerin nesh edilmediğini, Ehl-i kitabın da hak olduğunu söylüyor. EHL-İ KİTABA HAK DEMEK Yine diyor ki: (İslamiyet, sadece kendisinin hak olduğunu bildiren bir din değildir, Yahudilik ve Hristiyanlığı da hak kabul eder.) CEVAP: İster Ehl-i kitap olsun, ister kitapsız olsun bütün gayrimüslimlerin Cehennemlik olduğu Kitap ve Sünnet'te sabittir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (İster, Ehl-i kitabdan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, ister müşriklerden olsun bütün kâfirler elbette Cehennemdedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 33 Sual: Zekât kimlere verilir? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: 1- Ana babaya, dedeye, büyük anneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire zekât verilmez. Fakir olmak şartıyla geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa zekât verilir. Eğer salih iseler, kardeş, hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya zekât vermek, daha çok sevab olur. 2- Kadın, dinen fakir olan kocasına İmameyn'e göre zekât verir. Kocası maddî sıkıntı içinde ise, bu kavle uymakta mahzur olmaz. 3- Hayır kurumlarına zekât verilmez. Müctehid imamların hiçbiri, (Hayır kurumlarına zekât verilir) dememiş ve bu konuda icma hâsıl olmuştur. Sonra gelen âlimlerin ve hele günümüzdeki türedilerin sözleri, icmayı bozamaz. Demek ki, bugün hakiki bir âlim bile çıksa, kurumlara zekât verilmesine fetva verse, icmayı bozamayacağı için fetvası geçersiz olur. Zaten hakiki âlim de, icmayı bozucu fetva vermez. Öğrenci yurtlarına veya vakıflara zekât verebilmek için, bu kurumların bir yetkilisi, bir fakirden vekâlet alır. Fakir, kurumdaki yetkili şahsa vekâlet verirken, (Benim adıma zekât almaya ve aldığın zekâtı dilediğin yere vermeye seni vekil ettim) der. Yahut sadece (Seni zekât almaya umumi vekil ettim) demesi de kâfidir. O zaman vekil, aldığı zekâtı, talebelerin veya kurumun ihtiyaçlarına sarf edebilir. Böylece dine uyulmuş, zekât dine uygun olarak verilmiş olur. 4- Hadis-i şerifte, (İlim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, buna zekât vermek caizdir) buyuruldu. Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar yani işi, mesleği bu olanlar, zengin olsalar da, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekât alabilirler. 5- Babası zenginse, küçük çocuğuna zekât verilmez. Babası fakirse, fakir olan küçük çocuğa zekât verilir. Deliye de, fakirse zekât verilir. Çocuğa, deliye verilecek zekât, babasına veya velisine yahut vasisine verilir. Zenginin küçük oğluna, fakir olsa da zekât verilmez, ama zenginin büyük çocuğuna, zenginin hanımına veya zenginin babasına fakirseler verilebilir. Burada büyük demek âkıl baliğ olmuş demektir. Küçük ise, henüz âkıl baliğ olmayana denir. 6- Peygamber efendimizin soyundan gelen seyyidlere ve şeriflere eskiden zekât verilmezdi. Günümüzde, bunlara da zekât verilir. (Dürr-i Yekta) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kâğıt paranın zekâtı hesaplanırken, altının gram fiyatı nasıl bulunur? CEVAP: Kâğıt paranın zekâtı hesaplanırken, Cumhuriyet altını, Hamit lira, Aziz lira, Reşat lira gibi, piyasadaki basılmış, damgalı altın liraların fiyatı en düşük olanı esas alınır. Bunlar 7.2 gramdır. En düşüğünün fiyatı 7.2'ye bölünerek, altının gram fiyatı bulunur. Diyelim ki, Aziz lira en düşük olanıysa ve fiyatı da 540 liraysa, bir gram altının fiyatı, 540/7.2=75 liradır. PARANIN ZEKÂTI Sual: 15 bin lira param var. Bunun zekâtı nasıl verilir? CEVAP: Önce altının gram fiyatı bulunur. Mesela gramı 75 liraysa, 15 bin lira, 200 gram altın eder. 200 gram altının kırkta biri de, 5 gram altın eder. 5 gram altın zekât olarak verilir. Tam 5 gram bulunamazsa, üç çeyrek verilir. ALTIN VE PARASI OLAN Sual: 70 gram 14 ayar altınla, 3750 lira parası olan, zekâtını nasıl verir? CEVAP: Önce 3750 liranın ne kadar altın alabileceği hesaplanır. Altının gramının 75 lira olduğunu kabul edersek, 3750/75=50 gram altın eder. Bunu, 70 grama ilave edince, 120 gram olur. Bunun kırkta biri 3 gram eder. Zekât olarak 3 gram altın vermek gerekir. Bu 3 gramı 22 ayardan vermek çok iyi olur. 18 ayardan verilirse de caizdir. Eğer 70 gramını 14 ayardan, kalan 50 gramını da 22 ayardan verirse bir mahzuru olmaz. Hepsi 14 ayardan verilirse mekruh olur. DEĞİŞİK AYARDAKİ ALTINLAR Sual: 35 gram 14 ayar, 25 gram 18 ayar, 40 gram 22 ayar altını olan zekâtını nasıl verir? CEVAP: Altınlar toplam, 35+25+40=100 gram ediyor. Bunun kırkta biri yani 2.5 gramı, zekât olarak verilir. Hepsini 22 ayardan vermek çok iyi olur. 18 ayardan verilirse yine uygun olur, ama hepsi 14 ayardan verilirse mekruh olur. Eğer altınların hepsinin ayarı 14 ise, o zaman 14 ayardan vermek mekruh olmaz. Yani altının ayarı ne ise, o ayardan veya daha yükseğinden vermelidir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Berat gecesi ne zamandır, önemi nedir? CEVAP: Berat gecesi, Şaban ayının 15. gecesidir ki, bu yıl cumayı cumartesiye bağlayan gece, yani bu gecedir. Berat gecesinin günü, 16 Temmuzdur. Oruç tutmak isteyen yarın yani cumartesi günü, pazarla veya cuma ile birlikte tutmalı. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Şaban öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.) [Nesai] (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizi] (Şaban ayında üç gün oruç tutana, Hak teâlâ, Cennette bir yer hazırlar.) [Ey oğul ilmihali] (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı gecesi.) [İ.Asakir] (Allahü teâlâ, Şaban ayının 15. gecesinde rahmetiyle tecelli ederek, kendisine şirk koşan ve Müslüman kardeşine kin güdenler hariç herkesi affeder.) [İbni Mace] (Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: "Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızk isteyen yok mu, rızk vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa istesin, vereyim." Bu hâl, sabaha kadar devam eder.) [İbni Mace] Âişe validemiz buyuruyor ki: Resulullah'ın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şaban ayının tamamını oruçla geçirirdi. (Buhari) Bu geceyi ganimet bilmeli, tevbe istiğfar etmeli, kaza namazı kılmalı, Kur'an-ı kerim okumalı, bilhassa ilim öğrenmelidir. En kıymetli ilim, doğru yazılan ilmihal bilgileridir. Peygamber efendimiz Berat gecesinde, (Allahümmerzuknâ kalben takıyyen mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve şakiyyen) duasını çok okurdu. Hazret-i Âişe validemiz, (Ya Resulallah, Allahü teâlâ seni günah işlemekten muhafaza buyurduğu halde, neden Berat gecesinde çok ibadet ettin?) diye sordu. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Şükredici kul olmayayım mı? Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri Allahü teâlâya arz olunur.) [Gunye] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Sadece Allah yolunda harcanan mal, kendi malımız olur. Verdiğimiz mal bizim, aldığımız bizim değildir. Peygamber efendimiz buyurdu ki: - Ya Âişe, kurbanın etini ne yaptın? - Ya Resulallah, hepsini dağıttım, sadece iki kürek bize kaldı. - Ya Âişe, demek ki, iki kürek hariç hepsi bize kaldı. Hocasını çok seven zengin bir tüccar talebe, muhtaçlara yardım etmenin daha tam şuurunda değilmiş. Mürşid-i kâmil olan hocası ona acıyıp, bu durumdan kurtulması için der ki: - Hayatımda çok cimri gördüm, ama senin gibisini görmedim. Talebe şaşırır, rengi sararıp solar: - Ne yaptım efendim? - Bak, yüce Allah seni ne güzel yaratmış. Senin gibi binlerce insan şu an hastanelerde, acı içindedir. Sen, ne hastanedesin, ne de hapishanedesin. Gözün, kulağın, her uzvun yerli yerinde. Bunları sana kim verdi? - Elbette Allahü teâlâ verdi efendim. - Peki, seni yoktan var eden, her an seni varlıkta durduran, iman veren, büyükleri tanıtan, daha çeşitli nimetler ihsan eden Allahü teâlâya ne verdin? - Allahü teâlâya ne verilir ki efendim? - Rabbimiz âhirette, bir kula, (Ben açtım, bana ekmek vermedin, beni doyurmadın?) buyuracak. Kul, (Yâ Rabbi seni nasıl doyurabilirim?) diyecek, (Fakirleri doyursaydın, beni doyurmuş olacaktın yani rızamı kazanacaktın.) Yine (Ben hastaydım, beni ziyaret etmedin) buyuracak. (Yâ Rabbi seni nasıl ziyaret edebilirim) denince de, (Hasta kullarımı ziyaret etseydin, benim rızamı orada bulacaktın) buyuracak. Sen onun kullarına bir şey vermezsen, âhirete nasıl gideceksin, onun huzuruna ne yüzle çıkacaksın? O sana her şeyi verdi, sen ise, bütün bu lütuflarına karşı elini sıkıyor, Allah'a vermemekte ısrarlısın. İnsanların bid'at ve küfür içinde yüzdükleri bir zamanda, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından kaç tane alıp dağıttın veya dağıtılmasına sebep oldun? - Efendim mesele anlaşılmıştır. Talebe, eline geçenleri Allah yolunda harcar, hocasının yanına geldiğinde, boş ceplerini gösterir, (Hepsini verdim efendim) der. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mal sevgisi ve cimriliğin zararı çok olur. Asıl maksattan uzaklaştırır, sıkıntıya düşürür. Bu hastalıktan kurtulmak, ancak çok sevdiği şeyleri muhtaçlara vermeye, kendini alıştırmakla mümkün olur. Tarlaya tohumu burada ekmeli. Cimri tüccar değil, akıllı tüccar olmalı. Âhiret için kendisi yapmayıp, geride kalanlara, (Ben ölünce şunları yapın) dememeli. Ne yapabilecekse, hayattayken bizzat kendisi yapmalı. Verme huyu bozulmasın diye, isteyeni boş çevirmemeli. Eğer isteyenin ihtiyacı yoksa, ona ateş olur. Bunu, alan düşünsün! Vermeyi âdet hâline getirmeli, maddî ve manevî yardımda bulunmalı. Verecek bir şeyi yoksa, hiç olmazsa ekmek vermeli. Allahü teâlânın rızası için bir fakire bir parça ekmek vermeyip de, nefsin isteklerini tatmin etmek için gösterişli ziyafetler hazırlamak, Cehennemlik olmanın alametidir. Cennetlik olmanın alameti ise vermektir, verecek bir şeyi olmasa da vermeyi sevmektir. Vermek için gayret göstermektir. Cimri, varlıkta da, darlıkta da, yalnız kendisini düşünür, başkasını düşünmez. Çok cimri ve çok zengin bir tüccar, ölüm hastalığında oğluna, (Oğlum, hayatımı biliyorsun. Yemedim yedirmedim, giymedim giydirmedim, hep para biriktirdim. Şu bir çift çorap, bana çok uğur getirdi, bakarsın orada da işim rast gider, ben ölünce, bunları ayağıma giydir! Eğer hoca giydirmezse, şu mektubu ver, açıp orada okuyun) der. Zengin tüccar ölünce oğlu, (Hocam, babamın vasiyeti var, şu çorapları giydirin!) der. Hoca, dinini iyi bildiği için, (Dine aykırı böyle vasiyet geçerli olmaz, ölüye kefenden başka bir şey giydirilmez) der. Sonra mektubu açıp okurlar: "Oğlum görüyorsun ki, malım, servetim pek çoktu, ama eski çoraplarımı bile âhirete götürmeme izin vermediler. Unutma ki, benim âkıbetim seni de bekliyor. Çok zengin olsan da, çorapsız ayrılacağın bu dünyaya meyletmeyesin! Bu mal, Allahü teâlânın rızasına uygun kullanılmazsa zehirdir. Onun rızasına uygun kazanılan ve harcanan mal, dünyalık değildir. Yapmadığını söylemek tuhaftır, ama sen böyle olma! Vermeye alış! Ben bildiğim halde veremedim, cimrilik hücrelerime işlemiş. Ben yapamadım, sen yap! Ben yediremedim, sen yedir! Ben dağıtamadım, sen dağıt! Yoksa sen de sonunda benim gibi pişman olursun." Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Bozuk din kitabındaki tabirler -1-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 50 Reformcu yazarın sık sık kullandığı kelimelerden bazılarının anlamları: İslam literatürü: İslam edebiyatı anlamında ise de, kasten İslam dini için kullanıyor. İslamî görüş, İslam düşüncesi, Kur'anî görüş: Dinî hüküm için kullanıyorsa da, böyle söylemek küfürdür, çünkü İslamiyet görüş değildir, Allahü teâlânın bildirdiği hükümlerdir. İslam âlimlerine göre, insanın, akıl, şuur, hafıza, görüş ve düşünce gibi yaratılmış olan sıfatlarını Allah'a vermek küfürdür. İslamî gelenek: İslamiyet'in hükümlerini sulandırmak, hafife almak, geçersiz olduğunu göstermek için böyle çirkin ifade kullanıyor. Geleneksel İslam: İslam dini, İslam şeriatı anlamında kullanıyor. Bunu önemsiz hâle getirmek için geleneksel diyor. İslam felsefesi: İslam felsefesi diye bir şey yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, (İslam bilgilerinin ölçüsü, insanın aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [manaları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir) buyuruyorlar. Felsefe; din, ruh ve sosyal bilgi cahillerinin, bu bilgilerden, kendi kısa akılları ile ve zamanlarındaki bilimsel keşiflere göre anladıklarına, yani bozuk düşüncelerine denir. İslam âlimlerinin kitapları ise, ilim sahiplerinin, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları bilgilerdir. İslam bilgilerine felsefe demek, pırlantayı cam parçalarına benzetmek gibidir. İslam âlimlerine felsefeci demek de, pırlantaya cam demek gibi olup, bu yüksek âlimlere hakaret etmek olur. İslam filozofu: Filozof, felsefeci demektir. Felsefe küfür olunca, filozof da kâfir olur. İslam filozofu yani İslam kâfiri demek çok yanlıştır. İslam filozofu denenlerin en meşhurları olan İbni Sina ve Farabi'nin kâfir olduklarını İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî hazretleri bildirmiştir. Geleneksel İslam âlimleri: Ehl-i sünnet itikadını ve dört hak mezhebi bildiren Ehl-i sünnet âlimlerini sıradan insanlar gibi göstermek maksadıyla, geleneksel âlimler tabirini kullanıyor. Asr-ı saadetten beri, selefî dediği yamuklardan başka, hakiki hiçbir İslam âlimi gelmemiş gibi davranıyor, hiçbirinden nakil yapmıyor. Sadece yamuklardan alıntılar yapıyor, onları birer kahraman gibi gösteriyor, cilalayıp süsleyerek âlim diye önümüze sürüyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Bozuk din kitabındaki tabirler -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 51 Geleneksel İslam kültürü, Geleneksel İslam anlayışı, Geleneksel din: Reformcu yazar, İslam dini, İslam şeriatı için bunları kullanıyor. Dinimizi önemsiz hâle getirmek için, geleneksel kültür ve anlayış diyor. Tıpkı sosyalistlerin, (Biz Müslümanlığa karşı değiliz, biz gericiliğe, türbana, namaza, hacca karşıyız) demeleri gibi, dolaylı şekilde Müslümanlığa saldırıyor. Sosyalistlerle aynı taktiği kullanıyor. Gelenekçi Müslüman: Bunu, dinine bağlı, Ehl-i sünnet Müslüman için söylüyor. Aklını kullanmayan, körü körüne geleneklere uyan saf kimse anlamında kullanıyor. Geleneksel taklit: Müslümanların Ehl-i Sünnet itikadını ve dört hak mezhebi benimsemesini, yanlış bir taklit gibi göstermek için geleneksel taklit diyor. Kur'andaki din: Ehl-i sünnetle Kur'andaki dinin farklı olduğunu söylüyor. Uydurulan din: Ehl-i sünnet için, uydurulan ifadesi çirkin bir yaftadır. Atalar kültürü İslam: Kur'ana uymayıp atalarının yolundan gidiliyor demek istiyor. Geleneksel İslam'ı da aynı anlamda kullanıyor. Farklı kelimelerle, farklı yollarla Ehl-i sünnete saldırıyor. Modernist İslamcı: İslamcı kelimesi bid'at bir tâbirdir. Modernist diyerek, eskiden yaşamış İslam âlimlerini kabul etmeyen, İslamiyet'i çağa uydurmaya kalkan reformcuları övüyor. Geçmişi taklit: Ehl-i sünnete saldırılıyor. 14 asır önceki İslamiyet'i taklit ederek günümüzde de uygulanmasının yanlış olduğunu belirtmek için taklit kelimesini araya sokuşturuyor. Dogma, dogmatik: Dogma, belli bir görüşün tartışılmadan doğru olarak kabul edilmesidir. Allah ve Resulünün bildirdikleri tartışılamaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin âyetle, hadisle ve icma ile bildirdiği esaslara dogma diye saldırmaktadır. Bunlara dogmatik görüş diyerek, bir kalemde hepsini silip atıyor. Klasik fıkhî yaklaşım: Dindeki dört delilden biri olan kıyas-ı fukaha'yı sulandırmak, bunu delil saymayıp, fıkhî yaklaşım gibi yakışıksız bir sözle, fıkıh âlimlerinin fetvalarını çürütmeye çalışıyor. Mezhepçilik: Ehl-i sünnete ve dört hak mezhebe saldırmak için, bölücülük anlamında kullanıyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Bozuk din kitabındaki tabirler -3-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bozuk kitap: 52 Statükocu: Ehl-i sünnet Müslümana taktığı yaftadır. 14 asırdan beri gelen dinî hükümlere sahip çıkan Müslümanı tenkit için kullanıyor. Müslüman dinî anlamda elbette statükocudur, dinine sahip çıkar. Dinini bozmak, değiştirmek isteyenlerle de meşru yollarla mücadele eder. İtaat kültürü: Bunu da Ehl-i sünnet Müslümanlar için söylüyor. (Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği hükümlere boyun eğen ahmak Müslüman) diyerek hakaret ediyor. Yaygın kanaat: Bu da Ehl-i sünnet Müslümanlar için söylenen bir hakaret sözüdür. (Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği hükümlere inanan zavallı kimselerin kanaati) demeye getiriyor. Kör taklit: Kur'an ve Sünnet'teki hükümleri açıklayan Ehl-i sünnet âlimlerine inanmaya, onların yolundan gitmeye diyor. Âlimleri değil de, kendisini veya yamukları taklide de şuurlu taklit diyor. Aşırı dindar: Dinin emrine tam uyan Müslümanı tenkit için aşırı kelimesini ekliyor, dindarlığı kötü göstermeye çalışıyor. Hadis materyali: Bilinen hadis-i şerifler için kullanıyor. Hadis-i şeriflere karşı olduğunu gizlemek için materyal tâbirini kullanıyor. Değişim: (Çağın gereklerine uymalı, dinde değişime gidilmeli) diyor, yani dinde reformu istiyor. *** Reformcu diyor ki: (Kur'anın birçok âyeti tarihseldir, yani o günkü şartlarda söylenmiştir. Mesela Ehl-i kitabın kâfir olması böyledir. Bugünküler için aynı şey söylenemez.) CEVAP: Hâşâ hiçbir âyet-i kerime tarihsel değildir. Hepsinin hükmü kıyamete kadar geçerlidir. Allahü teâlâ diğer dinleri nesh etti. Kur'an-ı kerimin hükmü kıyamete kadar devam edecektir. Kimsenin bir âyet-i kerimeyi değiştirmeye hakkı yoktur. Bir hadis-i şerif meali: (Ey insanlar, Allahü teâlâ kitabını Peygamberinin lisanı üzere indirdi. Helâlini helâl, haramını haram kıldı. Helâl kıldıkları kıyamete kadar helal, haram kıldıkları da kıyamete kadar haramdır.) [Ebu Nasr-Ramuz] Reformcu, hadis-i şeriflerle bildirilen hükümler için de, aynı şeyi savunuyor. (Zekât nisabının 96 gram altın olması ve fıtra miktarları eski devirlere göreydi. Şimdi bu ölçü değiştirilmelidir) diyor. Hâlbuki bu hükümler kıyamete kadar geçerlidir. Bu reformcular, her konuda değişiklik yapıp yeni bir din meydana getirmeye çalışıyorlar. Bir âyet-i kerime meali: (İslam'dan başka din arayan, bilsin ki, bulacağı o din, asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
1- Gayrimüslime zekât verilmez. 2- Zekât verilecek kimseyi araştırmak gerekir, zan üzerine zekât verilmez. Zengine, ana baba, evlat gibi yakına veya Müslüman olmayana zekât vermek sahih değildir. Ancak zekât verecek kimseyi araştırarak zekâtını verdikten sonra, bunun zengin veya zekât verilmesi caiz olmayan biri olduğu anlaşılsa zararı olmaz. Yani zekâtı sahihtir. Araştırıp verdiği için tekrar vermek gerekmez. 3- Zekâtta salih akrabayı tercih etmeli, çünkü zekâtı, salih olan fakir akrabaya vermek daha sevabdır. Hadis-i şerifte, (Fakir akrabası varken, başkalarına verilen zekâtı, Allahü teâlâ kabul etmez) buyuruldu. Yani zekât borcundan kurtulursa da, zekâttan hâsıl olan büyük sevaba kavuşamaz. 4- Fakire verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalı. Borçsuz fakire nisap miktarı yani 96 gram altın veya daha çok zekât vermek, mekruh olur. 10 gr altın borcu varsa, 100 gr altını alması mekruh olmaz. 5- Zekât verirken, zekât demek gerekmez, hediye dense de caizdir. 6- Bir günlük yiyeceği olanın, zekât veya sadaka istemesi haramdır, fakat istemeden verilen sadakayı, zekâtı alması caizdir. Zekâtı mümkünse, salih olan muhtaçlara vermeli. 7- Fakire zekât için altın verip, tekrar onu ucuza satın almak mekruhtur. 8- Fakirdeki alacağını zekâta saymak caiz olmaz. Fakirde alacağı olan zengin, fakire borç senedini verip, (Alacağımı zekât olarak sana verdim. Sen de borcuna karşılık kabul et) dese, fakir de kabul etse, zengin zekâtını vermiş olmaz, çünkü zekât, borç senedi vermekle, razı olmakla verilmiş olmaz. Ancak mal teslim etmekle verilmiş olur. Bu zenginin, zekâtını fakire vermesi, fakirin de, aldıktan sonra, tekrar zengine geri vererek borcunu ödemesi gerekir. 9- Fakirde alacağı olan, fakirin, borcunu vereceğine güvenemiyorsa, güvendiği birini fakire gösterip, (Zekâtını almak ve borcunu ödemek için, bunu vekil yap) der. Zekâtı bu vekile verir. Vekil de, zengine geri vererek, fakirin borcunu öder. Böylece hem zekât verilmiş, hem de, fakirin borcu ödenmiş olur. (Dürr-i yekta, Mizan-ı kübra) 10- Ev kirasını ödeyemeyen fakir kiracıya, mal sahibi, kirayı almadan bağışlasa, bu para zekât yerine geçmez, sadaka olur. (Redd-ül-muhtar) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
1- Ticaret malının zekâtı, ticareti yapılan maldan veya değeri altın olarak verilir. 2- Paranın zekâtını kolayca hesaplayıp vermek için kırkta biri bulunur. Bu kadar liraya ne kadar altın alınıyorsa, o kadar altını zekât niyetiyle vermek gerekir. 3- Zekât zamanı hac zamanından önce olan, vakti gelince zekâtını verir. Kalan parayla hacca gider. Zekât zamanı hac zamanından sonra, mesela Muharremde olan, önce hacca gider. Zekât zamanı gelince, hacdan artan paranın zekâtını verir. 4- Zekât verme günü gelip de zekâtını vermeyen, daha sonra fakirleşip, elinde hiç parası kalmayan kimse, malı harcar veya kendi telef ederse, mesela borsada kaybederse, bir şey satın alırsa zekât borcu affolmaz. Para kendiliğinden telef olursa, mesela malı çalınırsa, âriyet verip geri alamazsa zekât affolur. 5- Ödünç bir altın isteyen fakire, zekâta niyet edip verilse, sonra da ona hediye edilse zekât sahih olur. 6- Zekâtı dine uygun verebilmek için, bir fakirle devir yapılırken, fakire, (Bu parayı bana geri vereceksin, unutma!) diye tembih etmek caiz değildir. Öyle anlaşmalı devir olmaz. Devir yaparken, altını verdiğimiz fakir, paranın kendisinin olduğunu kesin olarak bilmeli. Zekâtı dinin emrine uydurmak için bunun yapıldığını, altını kendi rızasıyla geri hediye ettiğini iyi bilmelidir. (Geri bana hediye edeceksin) denirse, yani verileni geri vermeye mecbur bırakılırsa, devir sahih olmaz. 7- Nisaba ulaşmayan [96 gram altını veya bu kadar zekât malı olmayan] erkek, devir ve iskata oturabilir. Taksitli borçlar zekâtta dikkate alınır, fakat iskatta bunun mahzuru olmaz. 8- Dinimizde zekâtı verilmiş mal, kenz [istif edilmiş, stok edilmiş mal] değildir, gayrimeşru mal değildir. Bu malı, kimsenin zorla almaya hakkı yoktur. Zekâtını veren, malın hakkını ödemiş olur. Kimse bu malı alamaz. Bir kimsenin mülkü, ondan izinsiz kullanılamaz. (Dürr-ül-muhtar) 9- Zekât veya sadaka-i fıtr verirken vekil olanın mutlaka sahibinin ismini söylemesi gerekmez. Kendi adına, bu benim zekâtım dese veya hediyem dese caiz olur, çünkü vekil asıl gibidir. 10- Terzilik yapan, diktiği gömleğin ücretini fakirden almayıp, zekâta dâhil edebilir. Altın olarak vermesi daha iyidir. Kalaycılık yapan, kalayladığı kapların ücretini fakirden almayıp zekâtına sayabilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Fakirlik ve zenginlik imtihanı
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İyilik etmeli, ihtiyaç sahibi olanlara vermelidir. İyiliği ve vermeyi çok sevmeli. İnsan iyilik ettiği zaman, iyilik gören kişiden daha fazla sevinmelidir. Peygamber efendimiz, (Cennette benim sağ yanımda kim olacak?) diye sorduktan sonra, (Ahlakı en güzel olan bulunacaktır) buyurdu. (Ahlakı güzel olan kimdir ya Resulallah?) dediler. (Kızmayan, insanlara iyilik eden, onlarla iyi geçinenlerdir) buyurdu. Fakir bir aile varmış. Kadın yün eğirir, kocası da pazarda satar, parasıyla eve yiyecek alır, böyle geçinip giderlermiş... Bir gün iplikçi, yine iplikleri satıp, eve götürmek için bir şeyler almaya giderken, birinin bir başkasını fena halde dövdüğünü görür. Koşup yanlarına gelir ve sebebini sorar. Döven adam, (Bunun bana borcu var, fakir olduğu için ödeyemiyor, ben de dövüyorum) der. (Bu fakirin borcu ne kadarsa ben vereyim, cebimdeki bütün parayı al!) der. Alacaklı, paraları alır, (Yetmez, ama idare eder) diyerek dövdüğü fakiri bırakır. İplikçi, parasız eve dönüp, hanımına olayı anlatır. Hanımı da, (Hayırlısı olsun, bir Müslümanı kurtarmakla iyi yapmışsın, biz de sabrederiz) der. Ertesi gün iplikçi yine pazara çıkar, ama iplik satamaz. Akşam olur, çaresiz evine dönerken elinde büyük bir balıkla giden birini görür. O kişi, (Ben balıkçıyım, bugün balık satamadım. Hanım da benden yün iplik istemişti, sende var galiba?) diye sorunca, iplikçi (Evet, var) der. Balıkla iplikleri takas ederler. İplikçi eve gelince hanımına, (Bugün para kazanamadık, ama karnımızı doyuracak bir balık aldım. Pişir de yiyelim) der. Kadıncağız balığı temizlerken içinden büyük büyük altınlar çıktığını görünce, çok sevinirler. Balığı pişirip yerler. Artık zengin olduk derken, balıkçı gelir, (Hanım razı olmadı, ben alışverişten vazgeçtim. İpliklerini al, balığımı ver!) der. İplikçi, (Tamam, ama biz balığı pişirip yedik, onu veremem. Balığın içinden altın çıktı, onları vereyim) der. O da (Altınları ver!) der. İplikçi, getirip altınları verir. Altınları alan balıkçı, (Ben Hızır'ım, borcu yüzünden dövülen fakire yaptığın iyilikten dolayı, Allahü teâlâ seni çok sevdi. Seni böyle imtihana tâbi tuttu. Hem fakirlik, hem zenginlik imtihanını kazandın. Altınlar senindir, al bunları!) diye müjde verir. Demek ki veren, her zaman kazanıyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kurtulmak, yani doğru Müslüman olmak için, ya kul tercih edecek, dua edecek, isteyecek veya Allahü teâlâ ihsan ederek seçecek. Kurtuluşun başka yolu yoktur. Yani Allahü teâlâ hidayeti, ya adaletle veya ihsan olarak verir. Bir kişi ellerini açıp, (Yâ Rabbi, bana hidayet ver, ben dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum, beni bozuk yollardan koru!) diye dua etse, Allahü teâlâ bu kulunu kesinlikle kurtarır. Onun karşısına sevdiği bir kulunu veya böyle bir zatı seven, onu tanıyan, kitaplarını okuyan bir talebesini çıkarır, böylece onu kurtarır. Bir kişinin kurtulması için mutlaka bir rehbere ihtiyacı vardır. Başka türlü kurtulmak mümkün değildir. Adaletle kurtulmak budur. Bazıları da vardır ki, hiç böyle dua etmeyi düşünmediği, hayatına normal devam ettiği hâlde, Allahü teâlâ, onu ya cömertliğinden veya güzel bir huyundan dolayı yahut bir müminin duasını aldığı için seçip hidayete kavuşturur. Bazılarını ise karşılıksız seçer. Yani böyle seçilenler, yerden göğe kadar iyilik yapsalardı, bu nimetin karşılığı olamazdı. Bu, Allahü teâlânın karşılıksız ihsanıdır. Silsile-i aliyye büyüklerini sevip, onların yolunda olanlar böyledir. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, deniz kenarında, elinde bol miktarda yem olan bir Mecusi'yi, balıklara yem atarken görüp ona sorar: - Ne yapıyorsun böyle? - Balıklara yem atıyorum, sevab kazanacağım. - İyi ama senin sevab kazanman için, önce kelime-i şehadet getirip Müslüman olman, Allah'a ve Resulüne iman etmen lazım. Müslüman olmayan, iyilik etmekle sevab kazanamaz. - Benim bu balıklara yem verdiğimi, o bahsettiğin Allah görüyor mu? - Elbette görüyor, Onun bilmediği, görmediği bir şey yoktur. - Öyleyse, bu da bana yeter. Birkaç yıl sonra, Cüneyd-i Bağdadi hazretleri hacca gider. Balıklara yem atan zatı tavaf ederken görür. Ona, (Burada ne işin var?) diye sorunca, o zat gülerek, (Gördü gördü yâ Cüneyd, O beni gördü) der. (Nasıl gördü?) diye sorunca şöyle cevap verir: - Sen gittikten sonra içimde bir nur parladı, baktım balıkların hepsi kelime-i şehadet getiriyor, ağaçlara baktım, kelime-i şehadet getiriyor, ben de kelime-i şehadet getirmeye başladım. Rabbimiz beni gördü, O gördüğü için de buraya geldim. Sana bir de nasihatim var: Yâ Cüneyd, iyilik et, at denize, balık görmese de, Hâlık görür. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Koyunun ve keçinin zekâtı ne kadar verilir? CEVAP: Koyunun nisabı 40 tanedir, 40'tan az koyunu olan, bunların zekâtını vermez. 40'tan 120'ye kadar koyunu olan, yalnız bir koyun verir. 121'den 200'e kadar koyun için, iki koyun verilir. 201'den 400'e kadar, üç koyun verilir. 400 için dört koyun, sonra her 100 koyun için bir koyun artar. Koyun, keçi, erkek, dişi zekâtları hep böyledir. Bir yaşını doldurmayan kuzuların zekâtı verilmez, fakat koyunu da varsa, o zaman yavrular da hesaba katılır. Deve ve sığır yavruları da böyledir. Kuzu, hiçbir zaman zekât olarak verilmez. Sual: Bir kimsenin 50 tane kuzusu veya 40 tane buzağısı olsa, bunların zekâtını verir mi? CEVAP: Bir yaşını doldurmayan kuzuların ve iki yaşını doldurmayan danaların zekâtı verilmez, fakat koyunlar ve sığırlar da varsa, yavrular da hesaba katılır. Mesela 30 koyunu ve 10 kuzusu olan zekât verir. Kuzu olarak zekât verilmez. Koyundan verilir. 20 inek ile 5 buzağı ve 5 danası olan zekât verir. 30 sığır için bir adet, bir yaşını aşmış erkek veya dişi buzağı verilir. 39'a kadar hep böyledir. 40'tan 59'a kadar sığırı olan, bir adet iki yaşını bitirmiş, erkek veya dişi dana verir. Sual: Atın ve merkebin zekâtı nasıl verilir? CEVAP: Erkek ve dişi atlar, bir arada ve çayırda, üretmek için beslenirse zekâtını vermek gerekir. Binmek ve yük için ise, zekâtları verilmez. Yalnız erkek atı [aygırı] olanın zekâtı olmaz, çünkü bunlar üremez. Ticaret niyetiyle beslenirse, ticaret malı zekâtı verilir. Ticaret için olmayan katır ve merkep, çok olsa da, zekâtları verilmez. Atın nisabı yoktur. Her at için bir miskal [4,80 gram] altın verilir. İsterse, atların kıymetini hesaplar. Kıymetleri altın nisabını dolduruyorsa, kırkta biri kadar altın verir. Sual: Sığırın zekâtı nasıldır, kaç sığır için kaç tane vermek gerekir? CEVAP: 30'dan az sığırı olan, bunların zekâtını vermez. 30 sığır için bir tane, bir yaşını aşmış erkek veya dişi buzağı verilir. 39'a kadar hep böyledir. 40'tan 59'a kadar sığırı olan, bir tane, iki yaşını bitirmiş, erkek veya dişi dana verir. 60'tan 69'a kadar sığır için, iki buzağı verilir. 70 sığır için, bir dana ile bir buzağı verilir. 70'ten sonra, her 10 tane için, böyle hesap edilir. Her 30 tane için bir buzağı, her 40 tane için bir dana artmaktadır. 80 olunca, iki dana artmaktadır. Manda zekâtı da sığır gibidir. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı kimseler, zekât vereceği zaman bir fakire, (Benim zekât borcum var. Gel, seninle devir yapalım) diyorlar. Fakire zekât olarak altın veriyorlar, fakir mecburen altınları geri hediye ediyor. Böyle zekât vermek sahih midir? CEVAP: Altınla zekât verilmişse, geri almak caiz olmaz. Devir, kâğıt parayla verebilmek için bir kolaylıktır. Yoksa zekâtı ortadan kaldırmak için değildir. Genelde hiçbir fakir, devir yapalım diyen zengine, (Senin vereceğin altınları sana geri hediye etmem, o altınlar benim olur) diyemez, bundan çekinir. Eğer fakir, altınları vermese, zenginin, (Seni devir yapacağız diye çağırdım, ver altınları) demesine fırsat bırakmamak için pazarlıklı devir yapmamalı! Devir, zekâtı dinin emrine uygun olarak vermek için yapılır. Kâğıt parayla zekât verebilmek için, pazarlıksız olarak fakirle devir yapmak caiz olur. Daha önce mesele anlatılır. (Para fakirindir. Kendi rızasıyla altını geri hediye ederse, ben de bunun bedelini kâğıt para olarak veririm, böylece zekât dine uygun verilmiş olur. Fakir, parayı hediye etmeye mecbur değildir) demeli. Devir yaparken, altını verdiğimiz fakir, paranın kendisinin olduğunu kesin olarak bilmeli ve gönül rızasıyla zengine hediye etmeli. Zengin de, altın miktarı parayı bir veya birkaç fakire vermeli. Böyle yapılırsa dine uygun şekilde zekât verilmiş olur. FAKİR ZEKÂTI GERİ VERSE Sual: Zekâtımı altın olarak verdiğim fakir, bana o altınları hediye etti. Zekât borcundan kurtuldum mu? Bu altınların değeri kadar kâğıt parayı, bir fakire vermezsem günah olur mu? CEVAP: Hayır, günah olmaz. İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Bir kimse, zekâtını fakire verse, fakir de zekâtı aldıktan sonra, getirip zengine hediye etse, zekât verilmiş olur. (Redd-ül-muhtar) Dine uygun zekât devri yapıldıktan sonra, fakir kendi gönlüyle hiçbir etki altında kalmadan parayı zengine verirse, İbni Âbidin'de bildirildiği gibi zekât verilmiş olursa da, tenzihen mekruh olmaması için o altınların değerini mal veya kâğıt para olarak, bir veya birkaç fakire vermek gerektiği bildirilmiştir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zekât nisabı 96 gram iken, (Fakirin lehine olacağı için 80 grama düşürdük) diyenler olduğu gibi, (Birlik beraberlik sağlanması için 80 gramı esas aldık) diyenler çıkıyor. Dinin bildirdiği ölçü mü önemli, yoksa fakirin lehi mi? Birlik beraberlik için, dinin bildirdiğinden farklı şeyler söylenebilir mi? CEVAP: Evet, fakirin lehine diyerek zenginlikteki nisap miktarını 96 gramdan 80'e indirenler var. Bu sivri zekâlı, (Önceleri İslam âlimlerine uyarak altının nisabının 96 gr olduğunu açıklamıştım, fakat fakirin lehine olduğu için şimdi 80 gramı esas alıyorum) diyor. Fakirin lehi olmak, dinde ölçü olur mu? Madem ölçü oluyorsa, ne diye 70 gr değil de, 80 gr alınıyor? 10 gr alınsa fakirin daha lehine değil mi? Hatta bu ölçüyü temelli kaldırsa, fakirlerin lehine olmaz mı? Âlimlerin bildirdiği ölçüye uymadan, fakirin lehine diyerek altının nisabını değiştirip dinde reform yapmaya çalışıyorlar. Başka bir türedi de, (96 gram nisab yanlış değil, ancak çoğunluğa uymak, birlik ve beraberliği sağlamak için, ben de 80 gramı ölçü alıyorum) diyor. Çoğunluğa uyma mantığı, bir önceki görüşe göre daha saçmadır, çünkü hakkı çoğunlukta aramak kadar yanlış bir iş olamaz. (Herkes öyle diyor) demekle din olmaz. Kimisi, (Çok kimse, bir dine inanmadığı için, ben de inanmıyorum) diyor. Kimisi de, (Çok kimse namaz kılmadığı için, ben de kılmıyorum, hemen herkes açık gezdiği için, ben de açık geziyorum) diyor. Genelde çoğunluk örnek gösteriliyor. (Herkes böyle yapıyor, ben de yapsam ne çıkar?) deniyor. İyilik, doğruluk, güzellik, hak gibi hususlar, her zaman çoğunluğun bulunduğu yerde olmaz. Mesela Çin'in, Japonya'nın nüfusu çoktur. Dinleri Budizm'dir. İnsanların çoğu Budist diye, Budizm'in doğru olduğu söylenemez. Dünyada Müslüman olmayanlar, Müslümanlardan daha fazladır. Buradan Müslümanlığın hak din olmadığı söylenemez. Allahü teâlâ, insanların çoğuna uyanın sapıtacağını bildiriyor. (Enam 116) Demek ki, çoğunluğun yaptığı dinde ölçü olmaz. Din ne diyorsa, muteber fıkıh kitaplarında nasıl bildirilmişse, ona uymak gerekir. *** Sual: Bir kimse, dinen fakir olana taktığı altınları, daha sonra, vereceği zekâta sayabilir mi? CEVAP: Altın fakirde bulunduğu sürece, sayabilir. Fakir harcamışsa zekâta sayılamaz. (S. Ebediyye) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Çalıştığımız yer çok sıcak, oruçlu olunca çalışmam imkânsız. İzin de vermiyorlar. Çalışmasam çoluk çocuk nafakasız kalacaktır. Oruç tutmayıp kışın kaza etmem caiz olur mu? CEVAP: Nafakaya muhtaç kimse, çalışınca hasta olacağını anlarsa, orucu bozar. Ücretle çalışmayı sözleşmişse ve iş sahibi, ramazanda izin vermiyorsa, kendinin ve ailesinin nafakası mevcut olan, orucu bozmaz, çünkü böyle kimsenin dilenmesi haramdır. Kendinin ve ailesinin nafakasına malik değilse, orucun zarar vermeyeceği başka hafif iş bulması gerekir. Hafif iş bulamazsa, işinde çalışarak, orucu bozması caiz olur. Bunun gibi, ekin biçen kimseye ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı, ekini biçemeyip, ekin telef olursa yahut çalınırsa [veya bina yapılamayıp da yağmurdan yıkılmak tehlikesi muhakkak olursa] ve bunları ücretle yapacak bulamazsa, oruç tutmayıp, bu işlerini yapmak caiz olur. İş bitince, orucunu tutar ve ramazandan sonra da, tutamadığı günleri kaza eder. Günah olmaz. Susuzluktan hasta olması, ölmesi muhakkak olan herkes de, orucu bozup, kaza edebilir. Kefaret gerekmez. (Redd-ül-muhtar) ORUCU KAZAYA BIRAKMAK Sual: Ramazanda sıcak günlerde oruç tutmayıp, kışın kaza edilse sevabı az mı olur? CEVAP: Dini bir mazeret olmadan, orucu kazaya bırakmak haramdır, büyük günahtır. Oruç ibadeti, dinî bir mazeretle kazaya bırakılırsa, tevbe edip kazası tutulunca sadece cezadan kurtulur. Ramazan-ı şerifte tutulan sevaba kavuşamaz. Ömür boyu oruç tutsa, ramazanda tutulan bir gün orucun sevabına kavuşamaz. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Allahü teâlâ benim ümmetime rama-zan-ı şerifte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygamberin ümmetine vermemiştir: 1- Ramazanın birinci gecesinde oruca kalkana, Allahü teâlâ rahmetle nazar eder. Rahmetle nazar ettiği kul artık rahmete kavuşmuştur, hiçbir korku yoktur. 2- İftar vakti, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir. 3- Melekler, ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için dua eder. Melekler günahsız olduğu için duaları kabul olur. 4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara mahsus olarak Cennette bir köşk ihsan eder. 5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder.) [Beyheki] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Ramazan, hilal görülünce başlar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazanın başlamasında hesaba, takvime göre mi hareket edilir, yoksa hilalin görülmesine mi itibar edilir? CEVAP: Hesaba, takvime göre hareket edilmez. Hilalin görüleceği gün değil, doğacağı gün, doğru olarak hesapla tespit edilir. Fakat dinimiz, oruca başlamayı ve bayramı, hilalin doğmasına değil, hilalin görülmesine bağlamıştır. Hadis-i şerifte, (Hilali görünce oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın) buyuruldu. Hilal, ya hesapla bulunan günde veya bir gün sonra görülür. Hesapla bildirilen günden önce asla doğmaz, doğmadığı için de görülemez, çünkü Allahü teâlânın koyduğu nizamda eksiklik, yanlışlık yoktur. Güneşin ve ayın hangi saatte doğup batacaklarını, çok önceden hesapla bilmek mümkündür. Yeni ayın hilali hesapla bulunan zamanda doğar, fakat havanın bulutlu olması gibi sebeplerle bazen doğduğu gün görülmeyebilir. Ramazan ayını tespit için, hilali aramak ve görmek gerekir. Hicri kameri ay 29 gün de çekebileceği için, hilal görülünce Şaban ayının 29'u da olabilir. Eğer görülemezse, Şaban ayını 30'a tamamlamak gerekir. Hilali görmekle ramazanın başlaması, hesapla bulunandan bir gün sonra olabilir, fakat bir gün önce olamaz, çünkü hilalin, hesapla bulunan günden önce doğması ve görülmesi mümkün değildir. RAMAZAN AYININ ÜSTÜNLÜĞÜ Sual: Ramazan ayının fazileti nedir? CEVAP: Peygamber efendimiz, rama-zan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki: (Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai] (Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; ramazan ayı, sonraki ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani] (Bu aya ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ. Mansur] (Ramazan ayının başı rahmet, ortası mağfiret, sonuysa Cehennemden kurtuluştur.) [İ. Ebiddünya] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Neşesi yüzünde, kederi kalbinde
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Müslümanda şu veya bu sebepten dolayı bir sıkıntı, bir keder olur. Ancak Müslüman, bu sıkıntılarına rağmen güler yüzlü tatlı dillidir, neşesi yüzünde, kederi kalbinde olur. O keder kalbde kalmalı, ben üzüntülüyüm diye başkasını üzmemeli. İnsanları üzmek günahtır. Allah'ın kullarını sevip, sevindirmek gerekir. Bir mümini sevindirenden, Allahü teâlâ razı olur. Mübarek bir zattan, ağır bir hasta için dua istemişler. O zat, nesi varsa çıkarıp, (Bunları falanca yerdeki şu fakire verin!) demiş. Fakir, buna çok sevinmiş. O zata niye böyle yaptığı sorulunca, (Allahü teâlânın bir kulunu sevindirirsek, Rabbimiz de duamızı kabul eder) buyurmuş. Başka mübarek bir zatın da, çok sevdiği bir arkadaşı hastalanmış. Bu zata, (Bana dua etsin) diye haber göndermiş. O zat da, (Bir koyun kessin, fakirlere dağıtıp sevindirsin. Yapacağımız duanın kabul olması için, birinin sevindirilmesi lazım) buyurmuş. Birini üzünce, sabahlara kadar ibadet edip gözyaşı döksek, o hakkını helâl edip razı olmadığı müddetçe hiç faydası olmaz. Onun için, kalb kırmaktan çok sakınmalı. Çünkü kâfir olan nefsimizi tatmin etmek için, din kardeşimizi üzersek, Kâbe'yi yıkmaktan 70 kat daha büyük günaha gireriz. Bir Müslüman varmış. Hiç kızdığını ve ağzından kötü söz çıktığını gören olmamış. Üstelik kendisine kötü davranana, kötü söyleyene iyilik eder, hediye verirmiş. Sebebini araştırmışlar, bir neticeye varamayınca, hanımına sormaya karar vermişler. Gidip sormuşlar: - Sizin efendi hiç kızmaz mı? - Kızmaz olur mu hiç, hem de nasıl kızar. - Kızınca bağırıp çağırmaz mı? - Bağırıp çağırmaz, ama kızdığını biz anlarız. Kızınca bize mutlaka bir şey verir, mesela baklava getirir veya para verir. Altın verince, daha çok kızdığını anlarız. Daha sonra, o zatı bulmuşlar. Bu işin hikmetini sormuşlar. Cevap vermeyince, ısrar etmişler. O zat buyurmuş ki: - Öfkelenince, din kardeşimi karşımda düşünürüm. Öfkeli nefsim, (Haydi başla, şuna haddini bildir!) der. Nefsime, (Allah'tan kork! Sen Allah'ın düşmanısın, böyle bir düşmanı din kardeşime tercih etmem) derim. Hattâ zengin olması, refah içinde yaşaması için din kardeşime dua eder, hediyeler veririm. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
30.07.2011
.Orucun farzları
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Orucun farzları nelerdir? CEVAP: Orucun farzı üçtür: 1- Niyet etmek, 2- Niyeti, ilk ve son vakitleri arasında yapmak, 3- İmsak vaktinden güneş batana kadar orucu bozan her şeyden sakınmak. Ramazanda ve nafile oruçlarda niyetin vakti, güneş battıktan sonra başlar. Son vaktiyse, ertesi günü dahve-i kübra vaktine kadardır. Kaza ve kefaret oruçlarındaysa, akşamdan imsak vaktine kadar niyet edilebilir. Ramazanda oruca niyet ederken, akşamdan imsak vaktine kadar (Yarın oruç tutmaya), imsak vaktinden sonraysa (Bugün oruç tutmaya) denir. Yanılıp yanlış söylense de, oruç tutulacak gün bilindiği için mahzuru olmaz. Gece yatarken yemeği yiyip veya yemek yemeden niyet edilse, sonra gece uyanınca, sahura kalkınca yemek yemekte mahzur yoktur. Akşam yemeği yerken niyet etmek iyi olur. Niyetten sonra da, imsak vaktine kadar yiyip içmekte mahzur yoktur. Sahura kalkınca da, daha önce niyet edilmiş olsa da, imsak vaktine kadar yiyip içilebilir. Ramazanda, (Yarın dişim ağrımazsa oruç tutarım, ağrırsa tutmam) diye akşamdan niyet edilse, böyle şüpheli niyetle oruç tutmak sahih olmaz. Niyetin son vaktinden önce, kesin karar vermek gerekir. Oruç tutmak niyetiyle yatmak da niyettir, sahura kalkılmasa da oruca niyet edilmiş olur. İmsak, gecenin bitimi, yiyip içmenin yasak olduğu vaktin başlamasıdır. Farklı takvim ve imsakiyeler hakkında, www.turktakvim.com sitesinde, Bilgiler kısmında geniş açıklama vardır. KEFARET GEREKTİRENLER Sual: Orucu bozup kefaret gerektirenler nelerdir? CEVAP: Şunlardır: 1- Bilerek yiyip içmek. 2- Cinsel ilişkiye girmek. 3- Ramazanda, kaza gereken bir şey yaparak orucunu bozanın, bu ramazanın başka gününde de bu şeyi, nasıl olsa kefaret gerektirmiyor diye kasıtla yine yapması. 4- Sigara içmek. 5- Gıybet, sürme çekmek ve kan aldırmak gibi, orucu bozmadığı iyi bilinen şeyden sonra, oruç bozuldu sanarak, yiyip içmek. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya hasta, oruç tutamazsa, ne yapar? CEVAP: Çok yaşlanıp, ölene kadar ramazan orucunu veya kaza oruçlarını tutamayan ihtiyar ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, oruç tutmaz, fakir değilse fidye verir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta, fidye verir.) [Nesai] Yaşlı olup oruç tutamayan ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, fakir değilse her günün orucu için fidye verir. Fakir ise fidye vermez, dua eder. Fidye olarak, her gün için bir fıtra miktarı un verilir. Bir fıtra miktarı un 1750 gramdır. Bir aylık oruç için 53 kg un vermek kâfidir. Yahut bunun kıymeti kadar altın, tutulamayan bir aylık orucun fidyesi olarak, bir veya birkaç fakire, Ramazanın başında veya sonunda verilebilir. Fakir, aldığı fidyeyi kendisi kullandığı gibi, başka birine de verebilir. Fidye verdikten sonra, oruç tutabilecek hale gelen hasta, tutamadığı oruçlarını kaza eder. (Nehr-ül-fâık) HASTAYKEN ORUÇ Sual: Rahatsızlığı olanın oruç tutmaması günah olur mu? CEVAP: Orucun, birçok hastalığa faydalı olduğu, açıklanmıştır. Hadis-i şerifte, (Her şeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da oruçtur) buyuruldu. (Beyheki) Zekât veren, malını kirden temizleyip, tehlikelerden koruduğu gibi, oruç tutan da vücudunu hastalıklardan korur. Bir hadis-i şerifte, (Sağlığa kavuşmak için oruç tutun!) buyuruldu. (Taberani) Oruca mani olan hastalık çok azdır. Salih bir doktora sormadan, orucu kazaya bırakmamalı! TUTULAN ORUCUN FİDYESİ Sual: Ramazan ayında oruç tutamayan hasta, iyileşince kaza edecek olsa, yine de ramazan ayında tutamadığı oruçların fidyesini vermesi gerekir mi? CEVAP: Hayır, kaza eden, fidye vermez. Fidye verse de, iyileşince kaza etmesi gerekir. ORUCU BOZULAN KİMSE Sual: Ramazanda, orucu bozulan kimse yiyip içebilir mi? CEVAP: Ramazan günü orucunu herhangi bir sebeple bozan, seferdeyken kendi şehrine gelen yani gelince mukim olan ve hayzı kesilen kadın, akşama kadar oruçlu gibi durur, yiyip içmez, fakat hayzı başlayan kadın, oruçlu gibi durmaz, yiyip içer. Oruç tutamayacak bir özrü olanlar, oruç tutamadıkları günler, gizli yiyip içmelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Teravih namazı nasıl kılınır? CEVAP: Peygamber efendimiz, 3-4 gün teravihi cemaatle kıldırdı, daha sonra evden çıkmadı. Sebebi sorulunca, (Teravih namazının size farz olacağından korktuğum için, evden çıkmadım) buyurdu. (Buhari) Teravihin 20 rekât oluşu ve cemaatle kılınması hadis-i şerifle bildirilmiştir. Sünnet olduğu icma ile sabittir. Peygamber efendimiz, teravihi, 8, 12 ve 20 rekât olarak da kılmıştır. İbni Abbas hazretleri bildiriyor ki: Resulullah, yatsıdan sonra, vitirden önce, yirmi rekât namaz kıldıktan sonra, (Ramazanda 20 rekât teravih namazı kılanın, yirmi bin günahı affolur) buyurdu. (İbni Ebi Şeybe) Teravihin yirmi rekât olduğuna inanmayanın bid'at ehli olduğu Nur-ül-izah şerhinde de yazılıdır. İmam-ı a'zam hazretleri, (Teravih namazı müekked sünnettir. Hazret-i Ömer, teravihin yirmi rekât olarak cemaatle kılınmasını kendiliğinden ortaya çıkarmadı. O, elindeki sağlam esasa, yani Resulullah'ın sünnetine dayanarak emretti) buyuruyor. (El-İhtiyar) Resulullah teravihi hiç kılmasa bile, Hulefa-i raşidinin yani dört halifenin kılması, sünnet olması için kâfidir. Hadis-i şerifte, (Sünnetime ve Hulefa-i raşidin'in sünnetine sımsıkı sarılın) buyuruldu. (Buhari) Teravihin cemaatle kılınması, sünnet-i kifâyedir. Yani bir mahallede cemaatle kılınınca, diğerleri evde kılsa da, sünnet ifa edilmiş olur. Erkeklerin camide cemaatle namaz kılmalarının, evde kıldıkları namazdan 27 derece daha fazla sevab olduğu, kadınların ise, evde namaz kılmalarının, camide namaz kılmalarından daha çok sevab olduğu hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Kadınlar, cemaatle namaz kılmak için camiye gidemez. Kadınların beş vakit namaz için veya cuma, teravih ve bayram namazları için, camiye gitmeleri caiz değildir. (Redd-ül-muhtar) Teravih namazı iki veya dört rekâtta bir selam vererek kılınır, fakat iki rekâtta bir selam vermek daha iyidir. Teravih namazını on rekâtta bir selam vererek iki selamla bitirmek mekruhtur. Şafii'deyse hiç sahih olmaz. Teravih, vitirden önce kılınır. Vitirden sonra da kılmak caizdir. Tadil-i erkân, Hanefi'de vacib, Şafii'de ise farzdır. Bunun için ta'dil-i erkâna riayet etmeli, teravihi hızlı kılmamalı. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruç tutmamayı mubah kılan özürler nelerdir? CEVAP: Oruç tutmamayı mubah kılan özürler şunlardır: 1- Hastalık: Hasta olan veya oruç tutunca hastalığı artan kimse, oruç tutmaz veya tutuyorsa bozabilir. Hastaya bakan da, hastaya bakmak için sıkıntıya girerse, oruç tutmayabilir. 2- Sefer: 104 km uzağa giden kimse, 15 günden az kaldığı yerde seferi olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, orucu kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Seferde sıkıntı içinde oruç tutmak, takva sayılmaz) buyuruldu. (Buhari) 3- Gebe ve emzikli olmak: Kendine veya çocuğuna bir zarar gelecekse, gebe ve emzikli kadın oruç tutmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, gebeyle emzikli kadına, oruç tutmaması için ruhsat verdi, orucunu tehir etti) buyuruluyor. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai) Emzikli kadın, kendi çocuğunu veya başkasının çocuğunu emzirse de hüküm aynıdır. 4- Açlık ve susuzluk: Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk meydana gelen kimse, ölüm tehlikesi varsa veya aklı gidecekse yahut hastalanıp bir zarara uğrayacaksa orucunu bozabilir. 5- İhtiyarlık: Oruç tutamayan ve iyileşme ihtimali de olmayan yaşlı kimse, tutamadığı günler için fidye verir. 30 günün fidyesi 53 kg undur. 53 kg un alacak kadar altın da verilebilir. 6- İkrah: Oruçlu, (Orucunu bozmazsan seni öldürür veya bir uzvunu keseriz) diye tehdit edilmişse, dediklerini yapmaya güçleri yetiyor ve blöf yapmıyorlarsa, orucu bozmak mubah olur. Ramazan-ı şerifte, özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz olarak ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi) NİYETTEN SONRA Sual: Akşam veya gece oruca niyet eden kimse, imsak vaktine kadar yiyip içebilir mi? CEVAP: Evet, Türkiye Takvimi'ndeki imsak vaktine kadar yiyip içebilir. NİYETTEN VAZGEÇMEK Sual: Akşam veya gece oruca niyet eden kimse, herhangi bir sebeple oruç tutmaktan vazgeçmek istese, ne vakte kadar niyetinden vazgeçebilir? CEVAP: İmsak vaktine kadar niyetten vazgeçilebilir, daha sonra vazgeçemez... Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazan orucunu bozan şeyler nelerdir? CEVAP: Ramazan orucunu bozup, yalnız kaza gerektiren şeyler şunlardır: 1- Boğaza kar ve yağmur kaçması, 2- Astım spreyi kullanmak, 3- Zorla bozdurulmak, 4- Burna sıvı ilaç koymak, 5- Burna kolonya çekmek, [Koklamak bozmaz.] 6- Mukimken oruca başlayıp, sefere çıkınca yiyip içmek, 7- Ud ağacının, amberle tütsülenip dumanının çekilmesi, 8- Başkasının içtiği sigara dumanını isteyerek çekmek, 9- Kulağın içine ilaç damlatmak, kulağı ilaçlı suyla yıkamak, 10- Derideki açık yaraya konan sıvı ilacın sindirim yoluna girmesi, 11- Vücuda ilaç şırınga etmek, 12- İsteyerek, zor-layarak ağız dolusu kusmak, 13- Dişi kanayanın ağzındaki kanı yutması veya tükürükle eşit miktarda karışık kanı yutması, 14- İmsak vakti bittiğini bilmeden yiyip içmek, 15- Güneş battı zannederek orucunu bozmak, 16- Dişlerin arasında kalan nohut kadar şeyi yutmak, 17- Burna çekilen suyun ağızdan çıkması, 18- Abdest alırken boğaza su kaçması, 19- Kâğıt, taş, pamuk, ot, pişmemiş pirinç gibi ilaç ve gıda olmayan şeyi yutmak, 20- Makattan veya önden fitil kullanmak, 21- Oruçlu olduğunu unutup yediğinde, orucu bozuldu sanarak, bilerek yemeye devam etmek, 22- İmsak vaktinden sonra niyet edenin, gün içinde orucunu kasten bozması, 23- Denize girince veya guslederken makattan su girmesi, [Hanbeli'de bozmaz.] 24- Dil altına konan ilacı emmek, 25- Makata konan pamuğun veya başka şeyin hepsinin içeri girmesi, 26- Basur memesinin, taharetlendikten sonra, ıslak olarak içeriye girmesi, 27- Mastürbasyon yapmak, 28- Vücuda giren ultrason veya endoskopi cihazında ilaç, merhem olması, 29- Lavman yaptırmak, [Maliki'de bozmaz.] 30- Özel olarak su buharı teneffüs etmek, 31- Yaş parmağı, ön veya arka tarafa sokmak, [Hanbeli'de bozmaz.] 32- Burundan genze giden kanı yutmak, 33- Açlığa veya susuzluğa dayanamayarak yiyip içmek, 34- Bayılanı ayıltmak için veya uyuyanın ağzına su akıtmak. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünya sevgisinden yani haram ve mekruhlardan kurtulmanın çaresi, bu sevgiden kurtulmuş bir zatla beraber olmaktır. Böyle mübarek bir zat yoksa, onun talebeleriyle beraber olmalı. Talebeleri de yoksa, o zatın kitaplarını okumalı. Edeple okununca, o kitaplardan kalblere feyz akar. Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona sevdiği evliya bir zatı tanıtır. Tanımamış olanlara kızmak yerine, onlara acımalı, tanımalarına yardımcı olmalı. Silsile-i aliyye büyüklerine talebe olmak, en büyük rütbedir. Bu rütbeden başka bir rütbe düşünmek, felakettir. Çünkü başka bir rütbe, zirveden aşağıya düşmektir. Gerçek rütbe sahibi bir talebe, hocasını incitmekten, sevgisini kaybetmekten çok korkmalı. Bu korku büyük nimettir, korku yoksa felakettir. Dünyada en zor iş, hakla bâtılı ayırmaktır. Bu, insanın ilmiyle ve kendi aklıyla olmaz. Mutlaka bilen birisinden öğrenmesi gerekir. Silsile-i aliyye büyükleri, hakkı ve bâtılı tam ayırır. Onlara da hocaları bildirmiştir. İşte, o büyüklerin özellikleri şudur: Hepsi hocalarından, hocaları da kendi hocalarından nakletmişlerdir. Bu nakil, silsile yoluyla Resulullah'a kadar varır. Hocası Resulullah'a ulaşmayan, hakkı bâtıldan ayıramaz, bir yerde bid'ate düşer. Büyüklerin bir talebesine sorarlar: - Hep büyükler diyorsunuz, hocamız diyorsunuz, hocanız size ne öğretti? - Şunu öğretti: Önünüze birbirine benzeyen 73 altın konsa ve size, (Bunlardan 72'si sahte, biri gerçek altındır. Siz ilk seferde bu gerçek altını bulacaksınız) dense, bulabilir misiniz? İşte büyükler bize, o ilk seferde gerçek altını bulmayı ve 73 fırka içinde doğru olan tek fırkayı öğretti. - Herkes kendi altınını doğru biliyor, sizinkinin doğru olduğu nereden belli? - İslamiyet, nakil dinidir, selim akla da zıt değildir. O doğru cevabı hocamıza hocası, ona da hocası, ona da onun hocası öğretmiştir. Bu silsile Peygamber efendimize kadar gider. Arada kopukluk olursa, bid'atler, sapıklıklar karışır. Arada kopukluk yoksa o yol doğrudur. Kendi yolunda kopukluk olduğunda şüphe eden, ihlâsla dua ederse, Allahü teâlâ ona doğruyu göstereceğine söz vermiştir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (Hayra delalet eden [yol gösteren, sebep olan, önderlik eden] o hayrı yapan gibi sevaba kavuşur. İyi bir çığır açana, onun sevabı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı kadar sevab yazılır. Kötü bir çığır açana da, onun günahı ve kıyamete kadar onu işleyenlerin günahı kadar günah yazılır) buyuruyor. Hasta yatan evliya bir zata, bir talebesi, (Efendim, buraya kim bilir ne kadar çok sevab yağıyor) der. Hocası, (Nereden biliyorsun?) diye sorar. Talebesi, (Efendim, bu kadar Müslümanlar, hem imanlarını, hem ibadetlerini sizin eserlerinize borçlu. Yapılan bu hizmetlerden hâsıl olan sevabların bir misli size geliyor. Bunda zerre kadar şüphemiz yok) der. Hocası, (Evet bu yazılan kitaplar, raflarda kalmıyor, kardeşlerimiz dağıtıyor. Bu sevablar yalnız bize gelmiyor, hizmet eden kardeşlerimiz de bu sevaba ortak oluyorlar) buyurur. Ehl-i sünnet âlimlerinin en çok sevdikleri şey, nakli esas alarak hazırladıkları kitaplarının okunması ve dağıtılması suretiyle, İslamiyet'in yayılmasıdır. Bu büyüklerin hayatının özeti üç maddede toplanır: 1- İlim öğrenmek: Bu kıymetli kitaplarda yazılı olanlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözleridir, nasihatleridir. Bunları okuyan hakkı bâtıldan ayırır, asla doğru yoldan sapmaz. 2- Başkalarına öğretmek: Bu kitapları her tarafa yaymalı. Bir gün Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâ, benim halifelerime rahmet etsin) buyurdu. (Ya Resulallah, sizin halifeleriniz kimlerdir?) diye sorulunca, (Dinimi yayanlardır) buyurdu. Her zaman, her yerde bu hizmete koşmalı. Kıymetli kitapları yaymayan ve hizmetlere yardımcı olmayan, talebe olamaz. Bu ikisini yapanı alnından öperler, çünkü bu peygamberlik vazifesidir. Bu vazifeyi yapana Peygamber efendimiz şefaat edecektir. 3- Birbirimizi sevmek: Tarih boyunca milletler, cemiyetler, devletler hep içeriden yıkılmıştır. Fitne içeriden olur. Arkadaşını üzecek, fitneye sebep olacak bir söz söyleyene sus diyen, yüz şehit sevabı alır. (Allah'tan kork, arkadaşının bu kadar iyiliklerini görmeyip bir hatasını söylüyorsun, ayıptır) diyerek onu susturmalı. Mümin, müminin arkasından dua eder, münafık gıybet eder. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Fitre (fıtra) vermenin önemi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kimlerin fıtra vermesi gerekir? CEVAP: İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın fitre vermesi vacib olur. Nisaba malik değilse fitre vermesi vacib olmaz, fakat vermesi iyidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Sadaka-i fıtr, zenginlerinize bir tezkiyedir. Fakirleriniz de verirse, Allahü teâlâ onlara daha çoğunu verir.) [Ebu Davud] (Tezkiye, temize çıkarma, temizleme demektir.) Diğer üç mezhepte, bir günlük yiyeceği olanın fitre vermesi farzdır. Hadis-i şerifte, (Sadaka-i fıtrı, küçük büyük, zengin fakir herkesin vermesi gerekir) buyuruldu. (Ebu Davud) Dinen zengin olmayan herkes, fıtra, zekât alabilir. İhtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın, fitre vermesi vacib olur. Fitre, zekât alması, haram olur. Fitre nisabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zenginse fitre vermesi gerekir. Sadaka-i fıtr, ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caizse de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevabdır. Şafii'de ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Ana babaya, dedeye, büyük anneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire fitre verilmez. Fakir olmak şartıyla geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa fıtra verilir. Hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya fitre vermek daha çok sevab olur. İmameyn'e göre, borçlu ve fakir kimseye, hanımı fitre verebilir. (Mevkufat) Sadaka-i fıtrın miktarı her yıl değişmez. Fitre miktarları ve TL olarak bugünkü değerleri yaklaşık olarak aşağıda bildirilmiştir. Ya bu ürünlerin kendisini veya tutarları kadar altın vermek gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dinde reformcular, (Kolaylaştırın, güçleştirmeyin) hadisini, (Abdest alırken ağza bulaşan su orucu bozmadığı gibi, ağza sıkılan ilaçlı sprey de orucu bozmaz. Burun damlası da içeri girse bile bozmaz. İğne veya serumla ilaç vermek, makattan ve vajinadan fitil kullanmak, dilaltı hapını emmek ve kulağa damlatılan ilaç da orucu bozmaz) şeklinde yorumluyorlar. Bu yorumlar yanlış değil mi? CEVAP: Elbette yanlıştır. Fıkıh kitaplarında gıda veya deva [ilaç] olan bir şeyi yutmak orucu bozar deniyor. Kum, toprak, maden gibi gıda ve deva olmayanlar ise orucu bozar, fakat kefaret gerektirmez. (Redd-ül-muhtar) Gıda ve deva olanların serumla, iğneyle verilmesi orucu bozar, kaza gerektirir. Mesela açık yaraya konulan sıvı ilaç emilirse, orucu bozar, fakat kefaret gerekmez. Astım spreyinin içinde ilaç olduğu için bozar. Ağza girip yutulan bir şeyin, az veya çok olmasının önemi yoktur. Bir damla ilaç veya bir damla su, isteyerek yutulursa oruç bozulur, kefaret de gerekir. Abdest alırken istemeden yutulursa kefaret gerekmez, çünkü bunda kasıt yoktur. Dört mezhepte de ve bütün müctehid imamlara göre, yaraya konulan ilaç, cevfe [içeriye] giderse oruç bozulur. Şâfiî'de, dimağ [beyin], karın, bağırsak, mesane birer cevftir. Mesela, baştaki kemik yarılsa, buradaki yaraya konulan ilaç, cevfe yani beyne gideceğinden oruç bozulmuş olur. Şafii'de karna bıçak saplansa, bıçağın ucu mideye, yani cevfe girdiği için oruç bozulur. Sağlam deriden bıçak, cevfe girince oruç bozulduğu gibi, iğneyle adaleyi veya damarı yırtarak verilen ilaç, cevfe ulaşınca oruç bozulmuş olur. Bugün tıpta, serumun mesaneye, dimağa ve vücudun her yerine gittiği kesin olarak bilinmektedir. O halde serum, dört mezhepte de orucu bozar. Sadece kaza gerekir. Tıp, damardan veya adaleden verilen ilacın, dimağ ve mesaneye gittiğini bildirirken, hiç kimse, (Serum veya enjeksiyonla verilen ilaç, cevfe [yani dimağ ve mesane gibi yerlere] gitmez) diyemez. Derse de ilmî olmaz, indî olur ve hiç kıymeti olmaz. [Buradaki Hanefîyle ilgili bilgiler, Tahtâvi, Mebsut, Bedayi gibi, Şâfiîlerle ilgili bilgiler ise, Mecmû, Muğn-il-muhtaç, Tuhfe, Envâr, Kummesrâ, Bâcuri, Şerh-i İbni Bâcuri gibi muteber eserlerden alınmıştır.] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Orucu bozmayan şeyler nelerdir? CEVAP: Bazıları şunlardır: 1- Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içmek, 2- Ağzına gelen kusuntunun geri gitmesi, 3- Oksijen tüpüyle suni hava vermek, 4- Orucu bozmaya niyet edip de bozmamak, 5- İstemeyerek ağız dolusu kusmak, 6- Boğaza toz, duman vs. kaçması, 7- İsteyerek, zorlayarak biraz kusmak, 8- Göze ilaç damlatmak, ıslak lens takmak, 9- Gıybet etmek, 10- Rüyada ihtilâm olmak, 11- Diş çukuruna ilaç koymak, 12- Çiçek, kolonya veya parfüm koklamak, 13- Morfinsiz, iğnesiz diş çektirmek, 14- Yutmadan yemeğin tadına bakmak, 15- Sakındığı hâlde toz ve dumanın boğazdan veya burundan içeri girmesi, 16- Diş çektirince gelen tükürükten az kanı yutmak, 17- Ağzını yıkadıktan sonra, kalan yaşlığı tükürükle yutmak, 18- Dişleri arasında kalan, nohuttan küçük olan şeyi yutmak, 19- Hacamat olmak, kan aldırmak, akupunktur kullanmak, 20- Kulağa su kaçması, 21- Uyanıkken, sadece bakarak cünüp olmak, 22- Misvak kullanmak, macunsuz diş fırçalamak, 23- Gusletmek, banyo yapmak, 24- İdrar yoluna pamuk koymak, [Şafii'de bozar.] 25- Sağlam deriye ilaç, krem, her çeşit yakı, sigara bandı, tokluk bandı koymak, 26- Yaraya imsak vaktinden önce konan sıvı ilacın, imsak vaktinden sonra emilmesi, 27- Yaradan çıkan kan, irin ve benzerlerinin tekrar içeri girmesi, 28- Arı sokması, 29- Dudaktaki yaşlığı yutmak, 30- Banyoda oluşan su buharını teneffüs etmek, 31- Kuru parmağı, ön veya arka tarafa sokmak, [Şafii'de bozar.] 32- Ele iğne batıp, kırığının içinde kalması, 33- Kulağa pamuklu çubuk sokmak, [Şafii'de bozar.] 34- Kanayan yere, kanın durması için kan taşı sürmek, 35- Ağza gelen yemeği, balgamı, kusmuğu veya baştan buruna gelen akıntıyı yutmak. 36- Bel soğukluğu hastalığından dolayı akıntı gelmesi. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruçluya mekruh olan ve olmayan şeyler nelerdir? CEVAP: Mekruh olanlar şunlardır: 1- Dişleri diş macunuyla fırçalamak. 2- İlaçla gargara mekruhtur. Eğer ağızdaki yara, namazda okumaya mani olursa, ilaçla gargara etmek mekruh olmaz, çünkü özür vardır. 3- Cünüp olma ihtimali varsa hanımını öpmek. 4- Ramazan günü, iğne olmak, kendi isteğiyle ağız dolusu kusmak gibi bir sebeple oruç bozulursa, seferdeki yolcu şehrine gelirse, kadının hayzı kesilirse, akşama kadar oruçlu gibi sakınmaları gerekir, yiyip içmeleri mekruh olur. Oruçluya mekruh olmayanlar: 1- Gece ihtilam olup sahura kalkınca, imsak vaktine az kalmışsa, önce ağzını yıkayıp yemek yense, imsak çıktıktan sonra gusledilse, yani oruca cünüpken başlansa sahih olur. Daha sonra gusletmek caizdir. 2- Bozulursa kefaret olmasın diye, ramazan orucuna imsak vaktinden sonra niyet etmek caizdir. 3- Ramazanda yatsıdan sonra hanımıyla beraber olunsa, daha sonra geç vakitte uyuyup biraz sonra guslederiz dense, uyandıklarında da güneş doğmuş olsa, oruçlarına zarar gelmez, fakat namaz kılmak için ilk fırsatta yıkanmak gerekir. 4- Orucun aksamaması için hayzı ilaçla geciktirmek caizdir. 5- Oruçluyken hayzı başlayan kadın, oruçlu gibi durmaz, yiyip içebilir. İFTAR DUALARI Sual: İftar açarken hangi dua okunur? CEVAP: İftardan önce, Euzü ve Besmele çekilip, (Allahümme yâ vâsi'al-magfireh igfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-müminîne vel müminât yevme yekûmülhisâb) denir. Manası şöyledir: (Ey mağfireti çok geniş olan Allah'ım! Kıyamet günü hesaba çekilirken, beni, ana babamı, hocamı, erkek ve kadın bütün müminleri affet!) Bir iki lokma yedikten sonra, (Zehebezzama' vebtelletil urûk ve sebe-tel-ecr inşâallahü teâlâ) denir ve yemeğe başlanır. Bu iftar duasının manası ise şöyledir: (Açlık bitti. Damarlarımızın suya kavuşma vakti geldi. İnşallah sevab hâsıl oldu.) [Duaların Arapça orijinali, www.dinimizislam.com sitemizde vardır.] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Protez dişler çok koku yapıyor. Oruçluyken diş macunuyla temizlersem oruç mekruh oluyor. İnsanları rahatsız etmek haram olduğuna göre, diş macunuyla temizlemek niye mekruh oluyor? CEVAP: Sahur vakti dişler diş macunuyla temizlenir, protez diş dışarı çıkarılırsa daha kolay temizlenir. Gün içinde yemek yenmeyeceği için, dişten dolayı artık yemek artığı kokusu olmaz. Ancak oruçlu olanın, açlığın kendi kokusu olur. Onu önlemek için, misvakla ağız iyice temizlenir. Misvak kokuyu azaltır. Öğleden sonra misvak kullanmak, Şafii'de mekruhtur, çünkü oruçlunun ağız kokusu Allahü teâlâya her kokudan güzel geldiği için, bu güzelliği yok etmek mekruh oluyor. Hanefi'de mekruh değildir. Misvak kuru veya yaş olmamalı, ikisi ortası olmalı. Misvak yeni olursa daha etkili olur. İftarda ve sahurda şunlar da yapılabilir: Maydanoz yemek ağız kokusu için çok faydalıdır. Taze yoğurt da iyi gelir. Yemek arasında veya yemekten sonra çay içmeli. Limonlu su içmek ağız kokusunu giderir. Şekersiz sakız çiğnemeli. Elma yemek de faydalıdır. Tuzlu suyla veya kabartma tozuyla gargara yapmalı. Bunların birkaçı uygulanırsa ağız kokusu önlenmiş olur. Sual: Bir kimse, yanında kalan ana babasının ve âkil bâliğ olan oğlunun fitresini, onlardan habersiz verse, caiz olur mu? CEVAP: Sonradan bildirmek şartıyla caiz olur. Sual: Seferi yani yolcu olan kimsenin, nisaba malikse fitre vermesi gerekir mi? CEVAP: Evet, gerekir. Sual: Küçük çocuk ve deli zenginse, fıtraları kendi mallarından verilebilir mi? CEVAP: Küçük çocuğun ve delinin malları varsa, yani zenginse, bunların fıtraları kendi mallarından verilir. Velileri vermezse, çocuk büyüyünce, deli iyileşince, eski fıtralarını da kendileri verir. Deli iyileşmezse zaten sorumlu olmaz. DÜŞMANLIK TEHLİKELİ Sual: Hiçbir gruba mensup olmayan; fakat doğru kitapları da okumamış olan bir kızla evlenmek uygun olur mu? CEVAP: Doğru kitapları okumamasının, o kadar zararı olmaz. Zararlı olan, başka kitapları okuyup da, doğru olan kitaplara düşmanlık beslemektir. Evlilik için diğer şartlar mevcutsa, Ehl-i sünnet kitaplarına düşmanlığı da yoksa evlenmekte mahzur olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sonra yaparım diyen helak olur
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bu din bize çok zor şartlar altında geldi. Çok emek ve gayretle, çok zahmetle, çok fedakârlıkla bize ulaştı. Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin hayatını okuyan, bunu görür. Bazıları, talebeleriyle ve yakınlarıyla dahi görüşmeyip, kitap hazırlamakla uğraşmışlardı. Bazıları, istirahat etmeyi, gezmeyi bırakmışlar, bayramlarda bile kitap yazmışlardır. Bu zatlardan birinin hanımı anlatır: Bayram namazını kılıp eve geldi. Bir bayramlaşmadan sonra, hiç laf etmeden masasına geçip hep kitap yazdı. (Efendim, bayramda bir yere gitmeyecek miyiz?) diye sordum. (Bu kitaplar varken ben bir yere gidemem. Herkes istediği yere gitsin, bayramlaşsın) diye cevap verdi. Üç-dört gün, bayram boyunca hiç kitabın başından kalkmadı. Bu zatın bir talebesi de şöyle anlatır: Bir gece saat iki buçukta bizim kapı çaldı. Eyvah dedim, herhalde bir hastalık veya önemli bir şey var. Dışarı çıktım. Mübarek hocamın elinde kâğıt vardı. Efendim, hayırdır inşallah dedim. (Bir mesele uykumu kaçırdı. Kitaba bir ilave yaptım. Bunu yarın matbaaya götürün, şuraya ilave edin!) buyurdular. (Peki, efendim) dedim, ama (Niye sabah değil de şimdi getirdiler?) diye içimden düşünürken, (Ya sabaha kadar ölürsem? Bu kâğıdı size kim verecek, kim tarif edecek? Sabaha kadar yaşayacağımı bilemediğim için, benden sonra bu unutulur, kalır diye, sizi bu saatte rahatsız ettim) buyurdular. Sonra böyle düşündüğüm için hemen tevbe ettim. Görüldüğü gibi, bize dinimizi doğru olarak öğreten bu kitaplar kolay yazılmadı. Yine aynı zat buyuruyor ki: Bu kadar çok kitabı nasıl okudunuz, bu kadar kitabı nasıl yazdınız, ev bark, çoluk çocuk, iş güç varken, bunca kitabı, üstelik bu imkânlarla bir ömre nasıl sığdırdınız diye soranlara cevabımız şöyledir: (Helekel müsevvifûn) yani (Sonra yaparım diyen helak oldu) hadis-i şerifini kendime rehber edindim. Hayatımda, bu işi biraz sonra yaparım diye bir düşüncem olmadı. Bir işi, yarına değil, birkaç saat sonraya bile bırakmadım. O anda yapıp, ilk fırsatta bitirirdim. Gece veya gündüz, evde veya dışarıda, nerede olursa olsun, işi ertelemedim. Biraz sonra yaparım demedim. İşte Allahü teâlâ bana, bundan dolayı çok başarı verdi. Bizi seven de, bizim gibi bu hadis-i şerifi rehber edinmeli, bugünün işini yarına bırakmamalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Âhirette sorulacak en önemli sual şudur: (Kulum, bunu ne maksatla yaptın?) Bu sualin iki türlü cevabı vardır: Ya Allah rızası için veya nefsimiz için. Allah rızası için yapan kurtulur, nefsinin menfaati için yapan yanar. (İhlâssız amel, yani Allah rızası için olmayan ibadetler, hizmetler, işler, içi boş çekirdeğe benzer) buyurulmuştur. Bu çekirdek ekilse, içi boş olduğu için çimlenemez, ağaç olamaz, meyve veremez. Bu çekirdeği yemek istesek, içi boştur, yenmez. Boş çekirdeği ateşe veya çöpe atarlar. Sonsuz hayat için Allah rızasını bırakıp da, üç günlük dünya için başkalarından bir aferin almak maksadıyla çalışmak çok yanlıştır. Bu kısa hayat, çok uzun da olsa sonu vardır, sonsuz hayatın yanında hiç kıymeti yoktur. Bir Ehl-i sünnet âlimi buyuruyor ki: Din için yapılan hizmetler, Cennetten dünyaya inen sofradır. Bunun sahibi kimse olamaz. Kim eğer bunu sahiplenmeye kalkarsa, yanar gider. Maddî olsun, manevî olsun, kavuşulan bir nimetin zerresini şahsından bilen yanar. Hepsi Allah'ın izniyle, büyüklerin bereketiyledir. Çünkü biz bu yoldan habersizdik, başka bir yoldaydık. O mübarek zatlar, bizi o yoldan aldı, bu yola koydular. O hâlde bu yola girdikten sonra, bu yolda yapılan her hizmet, her nimet, o mübarek zatlara aittir. Onlara ait olan bu yolda, insan kendi menfaati için ne düşünebilir? Sadece o yoldan kaymamaya, o yolda yaşamaya dikkat eder. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Eğer Allahü teâlâ size böyle bir yol nasip ettiyse, bu öyle kıymetli bir yol ki, bu yolda olanlar, günahkâr, fâsık da olsa, hepsi azizdir ve makbuldür. Bu kıymet, o kişinin şahsından değil, yolun kıymetinden dolayıdır. Şah-ı Nakşibend hazretlerinin şöyle bir duası var: Yâ Rabbi, bana mutlak kavuşturucu bir yol ver ki, bu yolda olanlar, bu büyükleri tanıyanlar mahrum kalmasınlar, kolayca nimete kavuşsunlar. Bu öyle bir yol ki, Cenab-ı Hakk'ın rızasına mutlak kavuşturucudur. Dünyada olmazsa ölürken, ölürken olmazsa kabirde, bu da olmazsa mahşerde veya Cennette mutlaka kavuşur. Böyle mutlak kavuşturucu olan bu yolun kıymetini bilmeli, başka yollara sapmamalı, başkalarının da, bu yola girmesi için çalışmalı. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İftar vermenin sevabı nedir? CEVAP: İftar vermek çok sevabdır. Yolda giderken bir oruçluya bir hurma veya bir zeytin verilse de iftar verme sevabına kavuşulur. Peygamber efendimiz, (Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları affolur. O oruçlunun sevabı kadar ona sevab verilir) buyurunca, Eshab-ı kiramdan bazıları, bir oruçluyu iftar ettirecek kadar zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben (Bir hurmayla iftar verene de, yalnız suyla oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevab verilir) buyurdu. (Beyheki) Yine bir hadis-i şerifte, (Ramazanda bir misafire oruç açtırana Sırat köprüsünü geçmek kolaylaşır) buyuruldu. (V. Necat) Yemek yedirmek çok sevabdır. Hele oruçluya yedirmek daha çok sevabdır. Oruç tutanın sevabı kadar sevab alır, oruçlunun sevabından eksilme olmaz. SAHURA KALKMANIN ÖNEMİ Sual: Sahura kalkmadan oruç tutmak günah mıdır? CEVAP: Günah değildir, ancak sahura kalkmak çok sevabdır. Bir yudum su içmek için de olsa, sahura kalkmak iyi olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Sahur yemeği mübarektir. Sahurun tamamı berekettir. Bir yudum su için de olsa sahura kalkın! Allahü teâlâ ve melekleri, sahura kalkanlara salât ve selam ederler.) [İ. Ahmed] (Sahurda yemek yiyerek, oruç tutmanıza yardımcı olun!) [Beyheki] (Yedikleri helâl olmak şartıyla hesaba çekilmeyecek üç kişi; oruçlu, sahur yemeği yiyen ve Allah yolunda nöbet tutandır.) [Nesai] (Bir lokma olsa da sahur yemeği yiyin, çünkü onda bereket vardır.) [Deylemi] (Müminin sahurunun hurmayla olması ne güzeldir.) [Ebu Davud] (Allahü teâlâ, sahura kalkanlara rahmet eder.) [Taberani] EZAN OKUNURKEN Sual: Ezan okunurken hemen orucumuzu açmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Vaktin girmesi şarttır, ezan erken veya geç okunabilir. Vakit girmişse, ezan okunmasa bile oruç açılabilir. Sonra namazı kılmalı. Yemeğin namazdan sonra yenmesi daha uygun olur. Vakit girmemişse, ezan okunsa da, top atılsa da orucu açmak caiz olmaz. İmsak vakti yiyip içmek de böyledir. Yani ezana değil vaktin girmesine itibar edilir. İmsak vakti girmişse, daha ezan okunmasa bile, artık yiyip içmeyi kesmek gerekir. Ezana değil vakte itibar edilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazan eğlenceleri, ramazan konserleri düzenleniyor. Bir de, 'tasavvuf müziği' eşliğinde iftarlar veriliyor. Bunlar dine uygun mu? CEVAP: Hiçbirinin dinde yeri yoktur. İslam âlimleri buyuruyor ki: Çağıranın yemeği şüpheliyse veya İslamiyet'in yasak ettiği şey varsa, mesela çalgı çalınıyorsa, oyun, kumar gibi şeyler varsa, o çağrılan yere gidilmez. (İhya) Ramazan ayı, eğlence ayı değil, ibadet ve fırsat zamanıdır. Ramazan ayında, çeşitli çalgılı programlar, konserler düzenlenmesi dine aykırıdır. En tehlikelisi de, bunların bir kısmı, tasavvuf müziği, semah gösterisi vs. adı altında yapılarak, ibadet olarak sunulmaktadır. Hâlbuki dinimizde, her çeşit çalgı haramdır. İbadete haram karıştırmak ve bundan daha da kötüsü, bizzat ibadet olarak sunmak, küfre kadar götürür, fakat maalesef, bugün Müslümanların çoğu bu gaflet içindedir. Çalgının haram olduğunu bilen azalmıştır. Bu durumu mucize olarak, sevgili Peygamberimiz şöyle bildiriyor: (Bir zaman gelecek, ümmetimden bazıları, mizmarı [çalgıyı] helâl sayacaktır.) [Buhari] (Ben, mizmarları [çalgıları] ve putları yasaklamak için de gönderildim.) [İ. Ahmed, Ebu Nuaym] (İblis'e, senin müezzinin mizmarlar [çalgılar] denildi.) [Taberani] (Nimete kavuşunca çalgıyla eğlenmek lanetlenmiştir.) [Bezzar] (Resulullah, çalgı aletleriyle para kazanmayı yasakladı.) [Begavi] İncil'in yasakladığı müziği, sonradan papazlar, Hristiyanlığa soktu. (Mevahib-i ledünniyye şerhi) Müzik, çalgı diğer dinlerde de büyük günahtı. (Dürr-ül-münteka) İbni Âbidin hazretleri de buyuruyor ki: Tarikatçıların yaptığı gibi, ölçülü hareketlerle sallanıp oynamaya raks denir. Fıkıh âlimleri, (Raksı helâl sayıp, bilhassa tefle oynayarak teganni eden kimse kâfir olur) demişlerdir. Bezzaziyye kitabının sahibi Kurtubi'den, (Çalgının ve raksın haram olduğu hususunda müctehid imamların icma'ı vardır) diye nakledip, (Şeyhülislam Kirmani'nin, "Raksı helâl gören kâfir olur" fetvasını gördüm) demiştir. Raksı helâl sayanların, fâsık olacağını bildiren âlimler de olmuştur. Bütün bunlar, kâfirlerin âdetidir. Her çalgı haramdır. Eğer ansızın kulağına gelirse, mazur sayılır. Dinlememek için, bütün gücünü sarf etmek farzdır. (Redd-ül-muhtar) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İtikâf nedir? Kadınlar evde itikâfa girebilir mi? CEVAP: Ramazan ayının son on gününde, gece gündüz bir camide kapanıp ibadet etmeye, itikâf denir. Ramazan-ı şerifte itikâf, müekked sünnettir. Ancak itikâf, sünnet-i kifâye olduğu için bir mahallede birkaç kişi itikâfa girerse, diğerlerinin bu sünneti yapması gerekmez. İmkânı olanlar itikâfa girmeli. İtikâf eden, camide yiyip içer, yatar. Abdest için dışarı çıkabilir. Birkaç hadis-i şerif meali: (İtikâfta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi sevaba kavuşur.) [İbni Mace] (Bir devenin iki sağımı kadar itikâf eden, bir köle azat etmiş gibi sevab kazanır.) [Tenvir] (Ramazanda on gün itikâf eden, iki defa [nafile] hac yapmış gibi sevab kazanır.) [Beyheki] (Allah rızası için bir gün itikâf, insanı Cehennemden çok uzaklaştırır.) [Taberani] Sünnet iki türlüdür: Sünnet-i hüda ve sünnet-i zevaid. Camide itikâf etmek, ezan okumak, ikamet getirmek ve cemaatle namaz kılmak sünnet-i hüdadır. Bunlar, İslam dininin şiarıdır. Bu ümmete mahsustur. (Hadikat-ün-nediyye) Resulullah efendimiz, (Mirac gecesi, beşinci gökte, Osman'ın suretini gördüm. Bu mertebeye neyle eriştin dedim. Mescitte itikâf etmekle diye cevap verdi) buyurdu. (M. Cihar Yâri Güzin) İtikâf; oruç, namaz gibi adak olunur. (Hastam iyi olursa, itikâfa gireceğim) denmez. (Hastam iyi olursa, Allah rızası için, şu kadar gün itikâfa gireceğim) demek adak olur. (S. Ebediyye) İtikâf gibi başlı başına ibadet olan bir şeyi nezredenin, bunu yerine getirmesi gerekir. (Dürer) Kadınlar camide itikâf yapmaz. Evdeyse şarta bağlıdır. Eğer mescid olarak kullandığı bir oda varsa, o odada itikâfa girebilir. Yemek yapmak, temizlik gibi ev işlerinin hiçbiri yapılmaz. Sadece ibadetle uğraşılır. Abdest gibi zaruri işleri yapmanın mahzuru olmaz. Ramazanın son on gününde olanı sünnet-i kifâyedir. Az itikâf da yapılabilir. Bir gün veya birkaç saat gibi... İtikâfa girenin oruçlu olması şarttır. Sadece Şâfiî'de oruçlu olma şartı yoktur. Diğer üç mezhepte oruçlu olmak şarttır. İmkânı olan kadınların evde itikâfa girmesi, unutulmuş bu sünneti ihya etmesi ve sünneti ihya etme sevabına kavuşmaları çok iyi olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hastanede hasta olarak yatıyorum. Oruç tutacak durumum yok. Hastanede gizli yiyip içme imkânım da yok. Açıktan oruç yemek günah olur mu? CEVAP: Hasta olduğunuz belli, yani oradakiler bunu biliyor ve görüyor, gizleme imkânı da yoksa açıktan yiyip içmek caiz olur. Sual: Şeker hastası ve hamile ve emzikli kadın oruç tutmayabilir mi? CEVAP: Şeker hastalığı çeşitlidir. Salih bir doktor, oruç tutamaz demişse tutmaz, fidye verir. Hamile veya emzikli kadın, zayıf olursa oruç tutmayıp, iyi olunca kaza eder. Bir kimse, oruç tutunca sağlığına zarar verip vermeyeceğini bilemeyebilir, çünkü oruç tutabilirim der, oruç tutar ve hastalığı artabilir. Tersine ben oruç tutamam der, hâlbuki oruç tutması ona iyi gelebilir. Bunun için hasta olanın, oruç tutacaksa da, tutmayacaksa da, salih bir doktora sorup onun tavsiyesine göre hareket etmesi gerekir. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Hasta, çocuğuna zarar gelmesinden korkan hamile kadın, oruca gücü yetmeyen ihtiyar, oruç tutarsa öleceğinden korkan çok zayıf kimse oruç tutmaz.) [Deylemi] (Gebe ve emzikli kadına veya çocuğuna zarar gelecekse, oruç tutmaz.) [Buhari] *** Sual: S. Ebediyye'de, (Ağız bazen bedenin içi sayılır. Bunun için, oruçlu kimse, tükürüğünü yutarsa, orucu bozulmaz. İnsanın içindeki necasetin mideden bağırsağa geçmesi gibi olur. Ağızdaki yaradan veya diş çektirmeden, iğne yapılan yerden yahut mideden ağza kan çıkması, abdesti ve orucu bozmaz) deniyor. Buradan iğne yapmanın orucu bozmadığı mı anlaşılıyor? CEVAP: Hayır, iğne yapılınca dört mezhepte de oruç bozulur. Orada oruçla abdest bir arada bildirilmiştir. Teker teker yazarsak anlaşılması kolay olur: 1- Ağızdaki yaradan kan çıkınca, oruç da abdest de bozulmaz. Kan yutulursa oruç bozulur, abdest bozulmuş olmaz. Kan, ağızdan çıkınca abdest bozulur, oruç bozulmuş olmaz. 2- Diş çektirince gelen kan yutulmadıkça, oruç bozulmaz, ağızdan dışarı çıkmadıkça abdest bozulmuş olmaz. 3- İğne yapılan yerden gelen kan, ağızdan dışarı çıkmadıkça abdesti bozmaz, yutulmadıkça orucu bozmaz. Orada bildirilmek istenen budur. Oruçluyken iğne yaptırmak orucu bozar. 4- Mideden ağza kan gelse, orucu da abdesti de bozmaz. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Sahura kalktım, yemekten sonra oruç tutmaya niyet edip yattım. Sabah kalkınca oruçlu olduğumu unutup akşama kadar yiyip içtim. İftar vaktinde hatırıma geldi. Orucum sahih oldu mu? CEVAP: Evet, sahih oldu, çünkü unutarak yiyip içmek orucu bozmaz. Sual: (Oruçluyken mastürbasyon yapan, bunun orucu bozduğunu bilmiyorsa kaza gerekir, biliyorsa kefaret de gerekir) deniyor, doğru mu? CEVAP: Hayır, doğru değildir. Orucu bozduğu bilinse de, mastürbasyon orucu bozar ve sadece kaza gerekir. (Bahr) Ramazanda, orucu bozup kaza gerektiren bir şeyi, kasten iki veya daha fazla yaparak orucu bozmak, kefareti de gerektirir. (Redd-ül-muhtar) [Demek ki, aynı ramazanda, iki kere mastürbasyon yaparsa kefaret de gerekiyor.] Sual: Orucu bozup kaza gerektiren bir şeyi, aynı ramazanda iki kere yaparak orucu bozmak, kefareti gerektirir mi? CEVAP: Evet kasten yaparsa kefaret gerektirir. Mesela, susuz pirinç tanesi yutunca veya kulağa yağ damlatınca orucun bozulup kaza gerektirdiğini bilip, sebepsiz böyle orucunu bozana kaza gerekir. Bunu aynı ramazan ayında, hiç sebepsiz kasten yine yaparsa, bu sefer kefaret gerekir. Yahut imsak vaktinden sonra, niyet edilirse, kefaret gerekmediğini bilen, yine sebepsiz kasten orucunu bozsa kefaret de gerekir. Bu, hileyi önlemek içindir. Gerçekten orucu bozmayı mubah kılan bir durum olursa, 3-5 defa da bozsa yine kefaret gerekmez. KADİR GECESİ NE ZAMAN? Sual: İmam-ı Şa'rani hazretlerine göre Kadir gecesi hangi güne denk geliyor? CEVAP: İmam-ı Şa'rani hazretleri, kendi keşfini bildirmiş ve (Ramazan, pazar günü başlarsa, Kadir gecesi 29. gecedir. Salı başlarsa 27. gece, perşembe başlarsa 25., cumartesi başlarsa 23., pazartesi başlarsa 21., çarşamba başlarsa 19., cuma başlarsa 17. gecedir) buyurmuştur. Ebül Hasan Harkani hazretleri de buyuruyor ki: Büluğ çağımdan beri Kadir gecesini hiç kaçırmadım. Ramazan ayının ilk günü pazar günü başladığında, Kadir gecesi 29. gece olurdu. Pazartesi günü başladığında, 21. gece olurdu. Salı günü başladığında, 27. gece, çarşamba günü başladığında, 19. gece, perşembe günü başladığında, 25. gece, cuma günü başladığında, 17 gece, cumartesi günü başladığında, 23. gece olurdu. (Mişkat-ül-envar, Şir'a-tül-İslam) Görüldüğü gibi iki büyük âlim de, aynı şeyi keşifleriyle bildiriyorlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Felaketten kurtuluş çaresi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsanlar, Allahü teâlâyı anmaktan ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar büyük felaketlere, bela ve musibetlere uğrarlar. Cemiyet, fert ve aile olarak Allahü teâlânın emirlerinden ve yasaklarından ne kadar uzaklaşırsak, başımıza o kadar sıkıntı gelir. Hâlbuki herkes çareyi başka yerde arıyor. Esas çare Allah demek, dine uymaktır. Felaketler, musibetler, bu çareye başvurulmadan düzeltilemez. Düzeltmeye uğraşmak, boşuna gayrettir. Bu, çok parayla ve kabiliyetle, unvan ve rütbeyle olacak iş değildir. Dibi delik kovanın içine, ne kadar su koyarsak koyalım, kova dolmaz. Bir kovanın suyla dolması için, önce dibinin delik olmaması, sağlam olması gerekir. Cenab-ı Hakkın emir ve yasaklarından uzaklaştığımız zaman, önce şahsımıza, sonra ailemize, çocuğumuza, komşularımıza, şehrimize, sonra da memleketimize, akla gelmedik sıkıntılar mutlaka gelir. Âdem aleyhisselamdan beri böyle olmuştur. Azan kavimler, yerle bir olmuştur. (Önceki ümmetlerin her birine çeşitli fitneler[imtihanlar] verildi. Benim ümmetimin fitnesi, mal, para toplamak olacaktır) hadis-i şerifini düşünmeli, paraya, mala düşkün olmaktan sakınmalıdır. RAMAZAN-I ŞERİFİN BEREKETİ Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, (Beni unutursanız, rızkınızı daraltırım) buyuruyor. Allah'ı unutur, dünyaya dalarsak, iman, sağlık, mal, insanlık, merhamet rızkı ve daha nice rızıklar daralır. Ramazan-ı şerifte, Cenab-ı Hak çok zikredildiği için, oruç tutulup, Kur'an-ı kerim okunduğu için, merhamet çoğaldığı için, iftarlar, zekâtlar, fıtralar verildiği için, başta iman rızkı olmak üzere, maddî ve manevî rızıklar artıyor. En ipe sapa gelmeyen kimse bile, dinden imandan bahsediyor. Müslümanlar daha çok ibadete sarılıyor, camiler doluyor. Hastaneler ise diğer aylardaki gibi dolmuyor. Çünkü sıhhat rızkı bollaşıyor. Oruç tutan, sıhhatli olur. (Mide tehi, ten dürüst. Sine tehi, din dürüst), yani (Mide boşsa, vücut sıhhatli olur. Kalb boşsa, dinimiz sağlam olur) buyuruluyor. Demek ki, kalbde dünya yoksa, parayla, pulla, mal ve makamla, yani kalb bunların sevgisiyle dolu değilse, onun dini sağlamdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir balıkçı, tekneyle falan değil, büyük gemilerle balık avlıyormuş. Evliya bir zatın yanına gelir dua ve nasihat ister. O zat balıkçıya der ki: - Bak kardeşim, gemidesin, denizde dolaşıyorsun, büyük bir balık sürüsüne rastladın, (Bugün kalsın, yarın yakalarım) der misin? - Elbette demem efendim, yarın değil, bir saat sonra elden kaçabilir. Geciktirmeden hemen yakalamaya çalışırım. - İşte Allahü teâlâ da, kullarına dünyada böyle fırsatlar verir, ama ahmaklar, (Biz onu yarın yakalarız) derler. Onun için biz onlar gibi ahmak olmayalım, balık sürüsünü görünce hemen yakalayalım. Bir kimse, bu fırsatları kullanmayıp da, (Daha sonra, yarın öbür gün yaparım) derse, o sürü elden gider. Sonra üzülmesinin de hiç faydası olmaz. Sağlıklı olmak, aklı başında olmak, imanlı olmak, Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak, onların bildirdiği şekilde dinimize hizmet etmek, birer nimet ve fırsattır, bu fırsatı kaçırmak çok tehlikelidir. Üstelik yarına çıkacağımız da belli değil. Gün bugün, an bu andır. (Yarın yaparım diyen helak oldu) buyurulmuştur. BAŞARILI OLMAK İÇİN Hangi konuda olursa olsun, başarılı olmak isteyen, din büyüklerimizin yoluna sarılmalı. Onların yolunda, işi geciktirmek yoktur. Araya sonra kelimesi girdi mi, o iş sürüncemede kalır, unutabiliriz, bir mani veya başka bir iş çıkar, hastalık olur, ölüm olur, bir daha o işi yapamayız. Daha sonra yapılsa bile, dine uyulmayıp, gecikmenin verdiği zarardan kurtulamayız. Helak olmamak için, hayırlı işleri tehir etmemeli, bir an önce yapmaya çalışmalı. Bir gün bu ömür bitecek. Elli veya yüz sene sonra, hiç kimse kalmayacak. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın takdiri öyle, her yüz senede bir bütün insanlar değişir. Yani 5 milyar insan, yüz sene sonra gider, yüz sene sonra, başka bir 5-6 milyar gelir. Hiçbir şeye aldanmamalı, kanmamalı, kandırılmamalı. Allah var, bunu hepimiz biliyoruz. Bizi o yarattı, rızkımızı o veriyor, onun varlığıyla varlıkta duruyoruz. Hepimiz ona döneceğiz. Hesap kitap var, ölüm var, Cennet ve Cehennem var. Bu ikisinden başka gidecek yer de yok, ikisi de sonsuz. O hâlde, Allah'ın rızasının olduğu yere, yani Cennete gitmek isteyen, Cennete götürecek işler yapmalı, cehenneme götürecek işlerden sakınmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruçluyken ağza giren ter veya gözyaşı orucu bozar mı? CEVAP: Oruçlunun ağzına gözyaşı veya ter girerse, bir iki damla gibi azsa, orucunu bozmaz, çünkü bundan korunmak zordur. Çok olur da tuzluluğunu ağzının her yerinde duyar ve yutarsa orucu bozulur. Yutmayıp tükürürse bozmaz. Sual: Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyileşmesinden ümit kesilen hasta için, oruç kefareti olarak fakire bir defada 60 günlük yemek parasını verip, her gün yemesini söylemek caiz olur mu? CEVAP: Caiz olmaz. 60 fakiri, bir günde iki defa doyurmak gerekir. Yahut bir fakiri her gün iki defa doyurmak üzere 60 gün veya her gün bir defa doyurmak üzere 120 gün yedirmek de olur. Sual: Oruçluyken ağza gelen tükürüğü yutmanın mahzuru olur mu? CEVAP: Hayır, mahzuru olmaz. Hattâ abdestten sonra ağızdaki yaşlığı da yutmak orucu bozmaz. Sual: Mâlikî'yi taklit eden kadının, aylardan beri muayyen hâli her zaman 15 gün devam ediyor. 15 gün de temiz oluyor. 10 günden sonra hayzı devam ederken, oruç tutabilir mi? CEVAP: Oruçta Mâlikî taklit edilmediği için, 10 günden sonra orucunu tutar. Sual: Abdest alırken boğaza su kaçarsa, oruç bozulur mu? CEVAP: Hanefî ve Mâlikî'de bozulur. Şâfiî'de, mübalağa edilirse yani normalden çok su verirse veya üçten fazla su verip de, boğaza kaçarsa, o zaman oruç bozulur. Normal abdest alırken, elde olmadan su kaçarsa oruç bozulmuş olmaz. Hanbelî'de ise, mübalağa olsa da, istemeden boğaza su kaçması, orucu bozmaz. (Mizan-ül-kübra, El-fıkh-u alel-mezahib-il-erbea) Abdestte boğazına su kaçan Hanefî; Şâfiî'yi veya Hanbelî'yi taklit ederek orucuna devam edebilir. Sual: Abdest alırken boğaza su kaçsa, istemeden ağızdaki kan yutulsa, helâda taharetlenirken içeriye su kaçsa, bunların hepsinde oruç bozuluyor. Bunlar için bir çare var mıdır? CEVAP: Evet vardır. (Mezhebler rahmettir) buyuruluyor. Bir farzı yapmakta veya bir haramdan sakınmakta harac yani sıkıntı olursa dört mezhepten biri taklit edilerek o iş yapılır. Boğazına su kaçan, Şâfiî'ye; istemeden ağzındaki kanı yutan ve taharetlenirken içeriye su kaçıran da, (Hanbelî'ye göre bu orucu tutuyorum) derse, oruçları sahih olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Gece çalışıyorum. Ramazan orucuna niyet etmeyi unutup yattım. Uyandığımda öğle ezanları okunuyordu. Artık niyet edilmez dediler. Ben de belki bir çaresi vardır diye akşama kadar bir şey yiyip içmedim. Oruçlu gibi durdum. Bu orucu kaza etmem gerekir mi? CEVAP: Niyetsiz oruç sahih olmaz. Kaza etmek gerekir. Ancak bunun gibi istisnai durumlarda, ibadeti kurtarmak için, zayıf da olsa başka kavil veya diğer hak mezheplerde bir çaresi varsa, o taklit edilerek ibadet kurtarılır. Hanefî mezhebindeki müctehid imamlardan İmam-ı Züfer'e göre, niyetsiz oruç sahihtir. Bu imama göre, niyet unutulmuşsa veya herhangi bir sebeple niyet edilmemişse, o gün orucu bozan bir şey de yapılmadıysa, oruç tutulmuş olur. Böyle zaruri durumlarda İmam-ı Züfer'in kavliyle amel edilir. BİR AYLIK ORUCA NİYET Sual: Ramazanın başında, ramazanın sonuna kadar oruç tutacağıma niyet ettim. Ondan sonra niyet etmeden oruçlarımı tuttum. Sonradan her gün için ayrı niyet edilmesi gerektiğini öğrendim. Bu oruçlarımı kaza etmem mi gerekir? CEVAP: Her gün ayrı ayrı niyet etmek gerekir; fakat dille söylemek gerekmez. Mesela, sahura kalkmak niyettir. Yarın oruç tutacağım diye düşünmek niyettir. Sahura kalkıp oruç tutmak niyetiyle yatan kimse sahura kalkamasa bile, ertesi gün oruç tutmaya niyet ederek yattığı için yine oruç için niyet etmiş olur. Buna benzer niyet olabilecek hiçbir şey yoksa, İmam-ı Züfer'in kavline uyulursa, oruçlar sahih olur. Malikî mezhebinde, ramazanın başında bir kere niyet etmek yetişir. Şâfiî mezhebindeki biri, (O oruçları, Malikî'ye göre tuttum) derse, kaza etmesi gerekmez. ŞÂFİÎ'DE NİYETİ UNUTMAK Sual: Bir Şâfiî, gece yatarken ertesi gün için oruç tutmaya niyet etmeyi unutsa, sahura da kalkamasa, güneş doğunca uyansa, niyet edip oruç tutsa sahih olur mu? CEVAP: Şâfiî'de niyet imsak vaktine kadardır. Unutunca, Hanefî mezhebine uyarak niyet edip orucunu tutar. Böyle oruç tutmaya mani bir özür olunca, kurtaran hangi mezhep varsa, o mezhep taklit edilerek, oruç kurtarılır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazan ayının son cuma namazından sonra kefaret-i namaz denilen dört rekâtlık namaz kılınırsa, bütün kaza borçlarının, affedileceği söylenmektedir. Bu doğru mu? CEVAP: Doğru değildir. Kefaret namazı kılmakla kaza borçları affedilmez. Sadece, namazları vaktinde kılmama ve geciktirme günahları için, yapılan tevbenin kabulüne vesile olur. Kefaret-i namaz ve mübarek zamanlarda yapılan diğer ibadetler, kaza edilmiş olan farz namazların, kazaya bırakma ve kazasını geciktirme günahlarının affolması maksadıyla yapılan tevbenin kabul olması içindir. Yoksa kılınmamış namazlar, kaza edilmedikçe affolmaz. Nitekim oruç kefareti de, oruç borcunu ödemiyor, gün sayısınca orucun kazası da gerekiyor. (S. Ebediyye) Bu namaz, dört rekât olarak kılınır. Her rekâtında, bir Fatiha, bir Âyet-el kürsi ve 10 Kevser suresi okunur. (Kazaya bıraktığım ve kazasını geciktirdiğim namazların, günahlarının affolması için, kefaret namazı kılmaya) diye niyet edilir. Cuma namazından sonra, ikindi namazına kadar kılınır. İkindinin sünneti gibi kılınır. Ondan tek farkı, her rekâtın kıyamında Fatiha'dan sonra 1 Âyet-el kürsi ile 10 Kevser suresi okunur. Diğerleri aynıdır. İFTAR VAKTİ DUA Sual: İftar açmadan önce dua etmek uygun mudur? CEVAP: Çok iyi olur. İftardan önce yapılan dua kabul olur. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Oruçlunun iftar vaktinde geri çevrilmeyen [kabul edilen] bir duası vardır.) [İ. Mace] (Oruçlunun duası reddedilmez.) [Tirmizi] Şöyle dua etmek iyi olur: Euzü ve Besmele çekilip, (Allahümme yâ vâsi'al-magfireh, igfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-mü'minîne vel mü'minât yevme yekûmülhisâb) denir. Manası şöyledir: (Ey mağfireti çok geniş olan Allah'ım! Kıyamet günü hesaba çekilirken, beni, ana babamı, hocamı, erkek ve kadın bütün müminleri affet!) ORUÇLUYKEN ÖLMEK Sual: Abdestliyken ölen şehid oluyor. Oruçluyken ölmek de iyi midir? CEVAP: Evet, çok iyidir. Bir hadis-i şerifte, (Oruçluyken ölen Cennete girer) buyuruldu. (Bezzar) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Ramazan ayının 27. gecesi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kadir gecesinin 27. gece olduğu kesin midir? CEVAP: Hayır, kesin değildir, fakat bu geceyi yani ramazan-ı şerif ayının 27. gecesini ihya etmek çok sevabdır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Kadir gecesini ramazanın son on gününde arayın!) [Müslim] (Kadir gecesini, ramazanın son on gününün 21, 23, 25, 27 ve 29 gibi tek gecelerinde veya ramazanın son gecesinde arayın! Sevabını umarak Kadir gecesini ibadetle geçirenin günahları affolur.) [İ. Ahmed] (Kadir gecesi ramazanın 27. gecesidir.) [Ebu Davud] İmam-ı a'zam hazretleri, Kadir gecesinin, ramazanın 27. gecesine çok isabet ettiğini bildirmiştir. (Kadir gecesine rastlamış olan bir geceyi ihya eden, Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevab kazanır) hadis-i şerifini düşünerek, sık sık vaki olan 27. gece ihya edilirse, o gece Kadir gecesi olmasa bile, büyük sevaba kavuşulur. Kadir gecesini soran bir zata, Peygamber efendimiz, (Bu yıl Kadir gecesi ramazanın ilk gecesiydi, geçti. 27. geceyi ihya et! Ramazanın 27. gecesini ihya edene, vücudundaki kıllar sayısınca, hac, umre, şehid ve gazi sevabı verilir) buyurdu. Hazret-i Âişe validemiz de, (Resulullah, ramazanın son on gününde çok ibadet ederdi) buyuruyor. [V. Necat] KAZA VE KEFARET Sual: Oruçluyken, pişmiş bir pirinç veya bir mercimek yenirse kefaret gerekiyor da, bunların pişmemişi yenince niye kaza gerekiyor? CEVAP: Bunun gibi, az tuz yemek kefaret gerektirirken, bir kaşık tuz yemek kefareti gerektirmez. Toprak yemek kefareti gerektirmezken, alışmış kimsenin kilermeni denilen toprağı yemesi kefaret gerektirir. Fındığı kabuğuyla yutmak kefaret gerektirmez, ama kabuğunu çıkarıp içini yutmak, gerektirir. Pişmemiş pirinç, ilaç ve gıda olarak yenmesi âdet olmadığı için kefaret gerektirmiyor. Demek ki ölçü, ilaç ve gıda olarak yenmesinin, âdet olup olmamasına bağlıdır. Kilermeni de topraktır, ama ilaç olarak yenirse kefaret gerektiriyor. Aşeren hamile kadınlar veya bazı çocuklar, kil ve kireç gibi toprak yerler. Bunların da bu hususa dikkat etmeleri gerekir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kadir gecesinin önemi nedir? CEVAP: Ramazan-ı şerif ayı içinde bulunan en kıymetli gecedir. Kadir Gecesi, bu ümmete mahsustur. Başka peygamberlere böyle faziletli bir gece verilmemiştir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ, Kadir gecesini ümmetime hediye etti, başka ümmete vermedi.) [Deylemi] Resulullah'a, kendisinden önceki insanların ömürlerinin ne kadar olduğu bildirilince, kendi ümmetinin ömürlerini kısa buldu, uzun ömürlü olan diğerlerinin işledikleri salih amelleri işleyemezler diye düşününce, Allahü teâlâ Ona bin aydan hayırlı olan Kadir gecesini ihsan etti. Allahü teâlâ, (Kadir gecesi senin ve ümmetinindir) buyurup Habibini ferahlandırdı. (İ. Malik) Resulullah efendimiz, (Benî İsrail peygamberlerinden 80 yıl hep ibadet eden oldu) buyurunca, Eshab-ı kiram hayret etti. Cebrail aleyhisselam gelip, (Ya Resulallah, ümmetin o peygamberlerin, [diğer işlerin dışında] 80 yıl hep ibadet etmesine şaşıyorlar. Allah sana ondan iyisini verdi) diyerek, (Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır) mealindeki âyeti okudu. (Rıyad-ün-nasıhin) Baliğ olarak 50 yıl yaşayan kimse, 50 tane Kadir gecesi geçirir. Bir gece, 80 yıl değerinde olunca, 50x80=4000 yıl eder. 4 bin yıl ibadet etmiş gibi sevaba kavuşur. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Sevabını Allah'tan umarak, Kadir gecesini ihya edenin geçmiş günahları affolur.) [Buhari] (Kadir gecesinde, bir kere Kadir suresini okumak, başka zamanda Kur'an-ı kerimi hatim etmekten daha sevabdır. Kadir gecesinde bir Sübhanallah, bir Elhamdülillah, bir La ilahe illallah söylemek 700 bin tesbih, tahmid ve tehlilden kıymetlidir. Bu gece koyun sağımı müddeti kadar [az bir zaman] namaz kılmak, ibadet etmek, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadet etmekten daha kıymetlidir.) [Tefsir-i Mugni] Resulullah, Kadir gecesinde, (Allahümme inneke afüvvün kerîmün tühıbbül afve fa'fü annî) duasını okurdu. (Ya Rabbi, sen affedicisin, kerîmsin, affı seversin, beni de affeyle) demektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Âyet-el kürsiyi ihlâsla okuyanın, insan ve hayvan hakları ve farz borçlarından başka bütün günahları affolur. Yani tevbeleri kabul olur. Peygamber efendimiz, (Bir mümin bir Âyet-el kürsi okuyarak bütün ölmüşlerin ruhuna hediye etse, müminlerin kabirleri gözün göremeyeceği şekilde genişler ve o ölüler de bunun ruhuna dua ederler) buyuruyor. Hazret-i Ali de, (Kabir azabından kurtulmak için, Âyet-el kürsiyi çok okumalı) buyuruyor. Din büyükleri, her zaman evden çıkarken mutlaka Âyet-el kürsiyi okurlardı. Âyet-el kürsi, mutlak koruyucudur. Bir gün İmam-ı Rabbani hazretleri hanımıyla beraber otururken, pencereden, gelip geçen insanlara bakarken güler. Hanımı, (Niye güldün?) diye sorunca buyurur ki: (Bir Müslüman gördüm, geçerken şeytan sağından saldırdı, oradaki melek başına bir topuz vurdu, sola geçti. Oradan da saldırdı, soldaki melek bir topuz daha vurdu, önüne geçti. Bir topuz daha yedi, arkasına geçti. Oradan da topuzu yiyince rezil oldu, defolup gitti. O kimseye zarar veremedi. Çünkü bu mümin evinden çıkarken Âyet-el kürsi okumuştu. Âyet-el kürsi okununca melekler onun etrafında bir halka yapar, şeytan yaklaşamaz. Yatarken okununca, yine yaklaşamaz. Saldırmak isteyenleri de melekler böyle perişan ederler. Onun için eve girip çıkarken, yatarken Âyet-el kürsiyi okumalı.) Bir zat da, işi için bir başka memlekete gitmiş. Hanımı o gün çamaşır yıkamış, bütün gün çok yorulmuş ve yatmış. Hırsızlar, (Nasıl olsa ev sahibi yok, bu gece bu evi soyalım) demişler. Gece gelmişler, bir bakmışlar ki evin etrafı yarıya kadar duvarla çevrili. Çok denemişler, eve girememişler. İkinci gece gelmişler, bu sefer duvar tepeye kadar çevrili. Yine bir şey yapamadan gitmişler. Üçüncü gün hırsızlar, evin sahibini çarşıda görünce, yanına gelip, (Amca, bizi mazur gör, acayip şeyler olduğu için anlatıyoruz. Sen gidince, senin evi soymaya geldik, fakat soyamadık. Gündüz evin etrafında duvar yoktu. Gece gelince evin etrafında yarım duvar vardı. İkinci gün geldik, bu sefer duvar tepeye kadardı) demişler. Adam eve gelince hanımına anlatmış ve (Ne dua ettin ki böyle olmuş?) diye sormuş. Hanımı, (Birinci gün çok yorgundum, Âyet-el kürsiyi tamamlayamadan uyumuşum. İkinci gün tam olarak okuyup yattım) demiş. O hâlde, her fırsatta Âyet-el kürsi okumayı ihmal etmemelidir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda dinimize hizmet eden herkes çok kıymetlidir. Kimse kimseyi hafife alamaz. Birbirimizi sevelim. Kendimizi bir şey zannetmeyelim. Hiçbir Müslümanı hakir görmeyelim. Çok sarhoşlar imanlı gitmiştir. Nice âlim veya şeyh geçinenler de imansız gitmiştir. Fâsık bile olsa, Ehl-i sünnet itikadında olan bir müminin kalbindeki nuru dünyaya çıkarsalar, imanının nuru güneşin ziyasını kapatır. Mümin o kadar kıymetlidir. Hazret-i Ömer, halifeliği zamanında bir orduyu İran seferine göndermişti. Askerler gittikten sonra bir gün hazret-i Ömer oturduğu yerde, üç kere sesli olarak (Lebbeyk) yani (Buyur, söyle!) dedi. Kimse buna bir anlam veremedi, sormaya da kimse cesaret edemedi. Bu sefere çıkan ordunun komutanı, bir askere, derinliğini ölçmek için nehre girmesini söylemişti. Asker, (Efendim, yüzme bilmiyorum, bir şey olursa boğulurum) deyince, (Emrime karşı mı geliyorsun, atla!) dedi. Asker nehre girdi, hakikaten birden su derinleşti, asker kendini kurtaramadı, boğulurken, (Yâ Ömer) diye üç kere bağırdı. Ordu seferden döndü. İran fethedilmiş, asırların Pers imparatorluğu yok edilmişti. Ganimet bol, tonlarca altın gelmiş, askerler zengin olmuştu. Herkes neşeli, fakat hazret-i Ömer hiç gülmüyordu, dönüp de bakmadı bile. Komutan, (Şu kadar ganimet aldık, koca İran'ı topraklarımıza kattık) diye sefer hakkında bilgi veriyordu. Hazret-i Ömer hiç oralı değildi. Sonra, (Askerim nerede) diye sordu. Çok asker şehit olmuştu. Komutan, (Efendim, hangi asker?) diye sordu. Hazret-i Ömer, (O nehirde boğulan askeri soruyorum. Ey komutan, keşke İran'ı almasaydın, bu hazineleri getirmeseydin de, o askerin ölümüne sebep olmasaydın. Bir insanı öldürmenin dehşetini biliyor musun? Maide sûresinde, (Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir, bir insanı ölümden kurtarmak da, bütün insanları ölümden kurtarmak gibidir) buyuruluyor) dedi. Sonra kılıcını çekip, başını vurmak üzereyken durdu: (O askerin diyetini almak için seni öldürmem gerekir. Ama benden sonra âdet olur, böyle bir çığır açılabilir ve düzen bozulur diye korkuyorum, onun için seni öldürmüyorum. Ancak hemen git, o yiğidin ailesine diyetini öde!) dedi. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Suudiler, hilalin görülmesi esastır diyor, hesaba uyuyor. Diyanet hesap diyor, ama rüyeti esas alıyor. İkisi de yanlıştır. Kavuşumun ertesi, ramazan başlar) demek doğru mu? CEVAP: Yanlıştır. Diyanet'inki hesap olarak doğruysa da, önceden ilan edilmesi yanlış olur. Şöyle denirse doğru olur: Hesaba göre, kavuşum, şu gün şu saatte olacak, ertesi günü hilal şu ülkenin şu şehirlerden görülecektir. Hilalin doğması değil, görülmesi şarttır. Eğer dünyanın herhangi bir yerinden hilal görülmezse, ramazan o gün değil, bir sonraki gün başlar. Genelde dünyanın herhangi bir yerinden görüldüğü için hesaplar doğru çıkmaktadır. Merakıl-felah'taki hadis-i şerifte, (Ay'ı görünce oruç tutun! Tekrar görünce, orucu bırakın!) buyuruldu. Bu emre göre, ramazan ayı, hilalin görülmesiyle başlar. Hilali görmeden yapılan hesapla, takvimle başlamanın caiz olmadığı, İbni Abidin, Eşiat-ül-lemeat ve Nimet-i islam'da bildirilmiştir. Takıyyuddin Muhammed ibni Dakik diyor ki: İctima-ı neyyireyn'den 1-2 gün geçmeden, hilal hiç görülemez. Şaban'ın 29. günü, güneş battıktan sonra, hilâl aranır, görülmezse Şaban ayı 30'a tamamlanır. Bulutlu havada hilali bir âdil Müslümanın görmesiyle, açık havadaysa, çok kişinin söylemesiyle, kadı ramazan olduğunu ilan eder. Kadı yoksa, bir âdil Müslümanın hilali görmesiyle ramazan, iki âdil kişinin gördüm demesiyle bayram olur. Ramazana ve bayrama hesapla başlamanın caiz olmadığı Hindiyye'de de yazılıdır. Hilali görmekle ramazanın başlaması, hesapla anlaşılandan bir gün sonra olabilir. Bu hesaplar, kameri ayın başladığı vakti bulmak için değildir. Hilalin görülebileceği geceyi anlamak içindir. İmam-ı Sübki de böyle buyurdu. (Tahtavi ve Şernblali) İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: Ramazanın ilk gününü anlamakta takvimlere güvenilmemeli, çünkü oruç, gökte yeni ayı görmekle farz olur. Resulullah, (Hilali görünce oruca başlayın!) buyurdu. Hâlbuki hilalin doğması, görmekle değil hesapladır ve hesap sahih olup, hilal, hesabın bildirdiği gecede doğar, fakat o gece görülmeyip, bir gece sonra görülebilir ve oruca, hilalin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlanır. Çünkü İslamiyet böyle emretmiştir. (Redd-ül-muhtar) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bayramda ne yapmak gerekir? CEVAP: Bayramda erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek, Ramazan Bayramında bayram namazından önce tatlı yemek, hurma yemek, hurmayı 1, 3, 5 gibi tek adet yemek, teke riayet etmek, yüzük takmak, karşılaştığı müminlere güler yüzle selam vermek, fakirlere çok sadaka vermek, İslamiyet'e doğru olarak hizmet edenlere yardım etmek, dargınları barıştırmak, akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye vermek sünnettir. Ramazan gittiği için değil, günahlarımız affolup, büyük sevaba ve büyük nimete kavuştuğumuz için bayram yapıyoruz. Peygamber efendimiz, (Ramazan ayının son günü Allahü teâlâ, oruç tutanları affeder) buyurunca, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, o gün Kadir gecesi mi?) diye sual etti. Onlara, (Bilmez misiniz ki, iş yapana, işi bitirince ücreti verilir) buyurdu. (Beyheki) Bunları bilen Müslüman nasıl sevinmez ve bayram etmez? Bayram günleri sevinmek, neşelenmek gerekir. Hazret-i Ebu Bekir, kızı Âişe validemizin evine gidince, iki cariyenin tef çalıp oynadığını gördü. Ensar-ı kiramın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hazret-i Ebu Bekir, (Resulullah'ın evinde böyle şey yapılmaz, susun) dedi. Düğünlerde ve bayramlarda, kadınların tef çalmaları caiz olduğu için, Peygamber efendimiz hazret-i Ebu Bekir'e, (Onlara mani olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram, sevinç günleridir) buyurdu. (Buhari) Hazret-i Ali, (Bugün, orucu kabul edilenlerin ve günahları affedilenlerin bayramıdır) buyurdu. Hadis-i şerifte de, (Ramazan ayında, içkiye devam eden, ana babasına âsi olan ve sıla-i rahmi terk eden hariç, herkesin günahları affolur) buyuruldu. (Gunye) Eğer bunlar tevbe ederse, Allahü teâlâ günahlarını affeder. Ramazandaki sevablar bilinseydi, (Her gün ramazan olsa) denirdi. Hadis-i şerifte, (Ramazan ayındaki özel sevablar bilinmiş olsaydı, bütün yılın ramazan olması istenirdi) buyuruldu. (Ebu Nasr) Ne mutlu günahlardan sakınarak oruç tutanlara... Bunlar, asıl bayramı ahirette yapacaklardır! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazandan sonra, şevval ayında oruç tutmanın önemi nedir? CEVAP: Her zaman oruç tutmak sevabdır. Hadis-i şerifte, (Oruç, Cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır) buyuruldu. (Buhari) Şevval ayında tutulan orucun çok sevabı vardır. Üç hadis-i şerif meali şöyledir: (Ramazandan sonra şevval ayında da 6 gün oruç tutan, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [Taberani] (Ramazan orucuyla şevvalde de 6 gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş sayılır.) [İbni Mace] (Ramazan ayı orucu on aya, ramazandan sonra tutulan 6 gün oruç da iki aya mukabil olur ki, böylece bir yıl oruç tutma sevabına kavuşulur.) [İbni Huzeyme] Bu 6 gün orucun bayramdan sonra hemen tutulması iyidir. Aralıklı tutmak da caizdir. Kazaya niyet ederek tutmalı. Kaza oruçlarını, pazartesi ve perşembe günleri tutmak daha iyidir. İKİ GÜN KAZA ORUCU Sual: Ramazandan sonra, yanılmadan dolayı, niye bir gün değil de, iki gün kaza orucu tutuluyor? CEVAP: Oruç tutulan ayın ilk ve son günleri, ramazana tesadüf ettiği kesin değilse, yani hilal görülerek değil de, takvime göre tutulmuşsa, o günler şüpheli olur. Bu bakımdan, hilali görerek ramazan ayı tespit edilmeyip, takvimlere göre başlatıldığı yerlerde, ramazandan sonra iki gün kaza tutmak gerektiği, Bahr, Hindiyye, Kadıhan gibi muteber eserlerde yazılıdır. YIL BOYU ORUÇ SEVABI Sual: En az bire on sevab verildiği için, bir ay ramazanda oruç tutan 300 gün, şevvalde de 6 gün oruç tutan 60 gün oruç tutmuş gibi olacağı, yani bütün yıl oruç tutmuş sayılacağı söyleniyor. Farz olan ramazan orucuyla nafile olan şevval orucu aynı kefeye nasıl konur? CEVAP: Her ay üç gün oruç tutanın da, bütün sene oruç tutmuş gibi sayılacağı kitaplarda bildiriliyor. Burada farz olan ramazan orucuyla nafile oruç kıyas edilmiyor. Bütün sene oruç tutmuş olduğu değil, hükmen oruçlu gibi sayılacağı bildiriliyor. Yoksa ömür boyu nafile oruç tutulsa, ramazan-ı şerifte tutulan bir gün orucun sevabına kavuşamaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Hanefî bir kimse, kendi mezhebinde caiz olmayıp başka mezhepte caiz olan bir şeyi ihtiyaçtan dolayı yapmak istese, bunu bir müftüye sorsa, müftü de, "Caizdir, başka mezhebi taklit etmek gerekmez" dese, başka bir müftü de "Gerekir" dese, vatandaş kime sormuşsa onunla amel eder) diyenler var. Günümüzde müctehid müftü mü var da böyle söyleniyor? CEVAP: Günümüzde müctehid müftü yoktur. Günümüzün müftüleri ancak, müctehidlerin, yetkili âlimlerin, fıkıh kitaplarında verdikleri fetvaları nakledebilir. Hanefî olana, Hanefî mezhebindeki hükmü, Şâfiî olana, Şâfiî mezhebindeki hükmü bildirmeleri gerekir. Zaruret olmadan başka bir mezhebe göre fetva verilmez. İbni Hümam ve İbni Abidin hazretleri buyuruyorlar ki: Müftünün müctehid olması lazımdır. Müctehid olmayan müftülerin, müctehidleri taklit etmeleri gerektiğinde söz birliği vardır. (Feth-ül-kadir, Redd-ül-muhtar) Fetva demek, herhangi bir şeyin İslamiyet'e uygun olup olmadığını bildirmek demektir. Yalnız, (uygundur) veya (caiz değildir) demek, fetva olmaz. Bu cevabın, hangi fıkıh kitabının, hangi yazısından alındığını da bildirmek gerekir. Fıkıh kitaplarına uymayan fetvalar yanlıştır. Bunlara bağlanmak caiz değildir. İslam bilgilerini öğrenmeden, bilmeden, âyet-i kerime veya hadis-i şerif okuyup da, bunlara kendi görüşüne göre veya başka mezhebe göre hüküm veren, büyük yanlış içindedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı fıkıh kitaplarına uymayan sözlere ve yazılara itibar edilmez. Maalesef günümüzde, kendini müctehid sayan ve kendi görüşünü din gibi ortaya atan kimseler çoktur. *** Sual: Umre sünnet midir? CEVAP: Umre, Hanefî ve Mâlikî mezhebinde müekked sünnettir. Şâfiî'de ömürde bir defa umre yapmak farzdır, ancak hemen yerine getirilmesi gerekmez. Hanbelî'de ise, ilk fırsatta hemen yerine getirilmesi gereken bir farzdır. (Mizan-ül kübra) *** Sual: (Arefe günü cumaya rastlayan farz hacca, hacc-ı ekber denilir) sözü doğru mudur? CEVAP: Farz olan hacca, hacc-ı ekber, umreye ise, hacc-ı asgar denir. Arefe günü cumaya rastlarsa, 70 hac sevabı hâsıl olur. Halk arasında buna hacc-ı ekber deniliyorsa da, bu söz doğru değildir. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Mezhepsizce yazılan kitap
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kitabın yazarı, (Hadisler farklı olduğu gibi, her mezhebin hükmü de farklıdır. Farklı olmayan yalnız Kur'an olduğu için bu kitabı Kur'ana göre yazdım) diyor. Verdiği örneklerden üçü şöyledir: 1- Gusülde ağzın içini yıkamak mezhebin birinde farz, diğerinde sünnettir. Kur'anda ise, bu konuda hiçbir şey yazmaz. Bunun için ben de gusülde ağzın içini yıkamak farz değil dedim. 2- Mezhebin birinde midye, istiridye, salyangoz gibi deniz haşeratı yenmez denirken, diğerlerinde yenir diyor. Kur'anda yazmadığı için, denizden çıkan her şey yenir dedim. 3- Mezhebin birinde cinsel ilişkiden dolayı oruç kefareti gerekir denirken, bir diğerinde kasten orucu bozmak kefaret gerektirir diyor. Kur'anda yazmadığı için oruç kefareti diye bir şey yok dedim. Böyle bir kitap uygun mudur? CEVAP: Çok yanlıştır. Kur'anda bulamadım diyerek, kendi görüşünü, din gibi ortaya atmak çok tehlikelidir. Kur'an-ı kerimde, (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) buyuruluyor. Ne diye Resulullah'ın Kur'an-ı kerimi açıklamasını değil de, kendi görüşünü, din gibi esas alıyor? Namazların kaç rekât olduğu, nasıl kılınacağı gibi birçok husus hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Niye doğru yolu bulmak için Resulullah'a tâbi olunmuyor? Bir âyet-i kerime meali: (Resulullah'a tâbi olun ki, doğru yolu bulasınız.) [Araf 158] Resulullah'a uymayıp da, kendi anladığına uymak sapıklıktır. Peygamber efendimiz, (Âlimlere tâbi olun! Âlimler benim vârislerimdir) buyuruyor. Vâris olan âlimler, Resulullah'ın bildirdiklerini söyler. Âlimleri dışlamak, Resulullah'ı dışlamak olur. Resulullah dışlanınca Kur'an-ı kerim inkâr edilmiş olur. Âlimlere tâbi olmak şarttır. Âlimleri ve hak mezhepleri kabul etmeyen sapıtır. Hadika'da, (Dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Bunlardan birine uyması şarttır) buyuruluyor. Faideli Bilgiler kitabında, (Bir ibadetin bir kısmını bir mezhebe göre yaparken, diğer kısmını, başka mezhebe göre yapmak, birinci mezhep imamının bilgisini beğenmemek olur. Selef-i salihini beğenmeyip cahil saymak ise küfürdür) buyuruluyor. Bunun için, Kur'ana göre ilmihal veya Hadislere göre ilmihal olamaz. Ancak dört mezhepten birine göre yazılanlar, doğru ilmihal olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Amentü'deki altı şeye inanmak, imandır. Ama bu imanın, bir müminde var olması iki şarta bağlıdır. Birincisi, gayba iman, yani görmeden, kendi aklına, bilgisine danışmadan inanmaktır. İkincisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır. Bu iki şart yoksa, Amentü'deki altı şarta inansa da mümin olamaz. Büyükler, (Kelime-i şehadet getiren Müslüman, Rabbimizin evliya kuludur) buyuruyor. Allahü teâlânın evliya kulunu kırmak gadab-ı ilahiye sebep olabilir. Cenab-ı Hakk'ın en çok sevdiği ibadet, Müslümanların birbirini sevmesidir. Nasıl ki, namazın şartı vaktin girmesidir, imanın şartı da hubb-i fillah buğd-i fillahtır. Yani, Müslümanları Allah için sevmek, Allah düşmanlarını da, Allah için sevmemektir. (Hocasını inciteni seven köpekten aşağıdır) buyuruluyor. Allah'a karşı olanı seven de, elbette daha aşağı, daha kötüdür. Tabiî bu düşmanlık, saldırmak değil, kalble olan buğuzdur. Allahü teâlâ insanın dışına değil, kalbine, niyetine bakıyor. Zahirin çok büyük nimetlere kavuşması, bâtının da çok büyük nimetlere kavuştuğunu göstermez. Zahirde çok büyük ibadetler, çok iyi hizmetler yapmak, gadab-ı ilahiye uğramaktan korumaz. Gadab-ı ilahiden Allah korkusu korur. En kıymetli mümin, yalnız camide, ibadette değil, büyüğünün, küçüğünün veya hanımının yanında, her yerde her zaman Allah'tan korkandır. Böyle mümin, Allah'ın en değerli kuludur, kalbi çok kıymetlidir. Bu kalbi kırmaktan çok sakınmalıdır. Çok sevabım var diye sevinen kimse, bazı müminleri üzmüş veya verdiği sözde durmamış olabilir. Bazılarına yan gözle bakmış yahut onları ayakta bekletmiş, kalblerini kırmış olabilir. Bunların hepsi kul hakkına sebep olur. Medresede büyükler, talebelerini imtihana kaldırır, ama kendileri, kürsüde oturmazlardı. Onlar da, ayakta dururlardı. Peygamber efendimiz, müminin kalbi kırılmasın diye, yan gözle bakmaz, boynunu çevirip konuşmaz, bütün vücuduyla ona dönerdi. Allahü teâlâ, maddî veya manevî, ne kadar nimet verirse, kul o kadar alçak gönüllü olmaya mecbur, hattâ mahkûmdur. Aksi hâlde bu devlet kuşu uçar gider. Yani Allah'ın rızasından ve Cennetten mahrum kalınır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kalbini Allahü teâlâya bağlayana mutlaka yardım gelir. Kalbini insanlara bağlayan ise, dertten kurtulamaz. İnsanlar genelde, kendi menfaati için iyilik yapar. Menfaati bitince de zarar verebilir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Bir kimse, kötü insanların kızacakları şeyde Allahü teâlânın rızasını ararsa, Allahü teâlâ onu, insanlardan gelecek zararlardan korur. Bir kimse de, Allahü teâlânın kızacağı şeyde, insanların rızasını ararsa, Allahü teâlâ onun işini insanlara bırakır.) Bu bir tercih meselesidir. Bu tercih, kalbden, ihlâsla olmalı. Yine Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâ, sizin şeklinize, görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize [o işi ne niyetle yaptığınıza] bakar) buyuruyor. Nasihat isteyen birine, Veysel Karani hazretleri buyurur ki: - Sen Allah'ı biliyor musun? - Elbette biliyorum. - Başka bir şeyi bilmesen de olur. - Bir nasihat daha eder misiniz? - Allah seni biliyor mu, görüyor mu? - Elbette biliyor, görüyor. - Başkası bilmese de, görmese de olur. Şimdi, insanların çektiği bütün sıkıntılar (Başkası ne der?) düşüncesinden ileri gelmektedir. Abdülkadir Geylani hazretlerine, (Siz ne mübarek bir zatsınız) demişler. (Nereden biliyorsunuz?) diye sormuş. (Herkes sizi sevip övüyor) demişler. (Bu insanlara güven olmaz, bugün sever, yarın söver. Biz insanlar sevsin diye değil, Allah sevsin diye Müslümanız) buyurmuş. Müslümanlığın içinde hep faydalı şeyler vardır. Hem dünyada hem de ahirette, her yerde rahat etmek isteyen Müslümanlık dairesinin dışına çıkmamalıdır. Bu dünyada insan, Allahü teâlâya kıymet verip, Onun rızasını gözetirse, Allah da, o kuluna o kıymeti verir. Yani, kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Peygamber efendimiz, (Herkes sevdiğiyle beraber olacaktır) buyuruyor. Herkes kimi mabut kabul ederse, kime kulluk ederse, onunla beraber olacak. Kula kul olanlar, Cehennemde onlarla beraber olacak. Allah'a kul olanlar Allah'ın razı olduğu yerde, Onun sevdikleriyle beraber Cennette olacaktır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: S. Ebediyye'de, (Harac olunca, zayıf kaville amel olunur), İslam Ahlakı kitabında, (Mâlikî'yi taklit edenin, harac varsa, vitir namazını terk etmesi caiz olur) ve F. Bilgiler kitabında, (Harac olunca kendi mezhebindeki kolay yolu gösteren ictihada uymak, caiz olur) deniyor. Harac nedir, ne yaparsak caiz, ne yaparsak telfîk olur? CEVAP: Harac, meşakkat, zorluk, sıkıntı demektir. Zaruret demek değildir. Yeniden abdest almak veya yeniden namaz kılmak haraçtır. Yolda, nakil vasıtalarında [dolmuşta, otobüste], alışverişte [pazarda, markette] kadınlara dokunma ihtimali olan Şâfiî, Hanefî veya Mâlikî'yi taklit etmelidir. (S. Ebediyye s. 146) [Demek ki, yeniden abdest almak harac oluyor. Sırf yeniden abdest almamak için başka mezhep taklit edilir.] Harac varsa, başka mezhebi taklit için, zaruret de bulunması şart değildir. (S. Ebediyye s. 145) Hastalık veya ihtiyarlık sebebi ile yani zaruret ile idrar kaçıran Hanefî'nin, tekrar abdest alması, harac, zahmet olacağı için, bu kimse, Mâlikî'yi taklit ederek hemen özür sahibi olur, abdesti bozulmaz. (S. Ebediyye s. 148) [Sadece hastaların değil, ihtiyarların bile taklit edebileceği bildiriliyor. Tekrar abdest almak harac, yani zahmet olduğu için mezhep taklidi yapılıyor.] Kendi mezhebine uymayan işi, yaptıktan sonra bile, taklit yapmak caiz olur. Mesela İmam-ı Ebu Yusuf'a, Cuma'yı kıldıktan sonra, (Guslettiğin kuyuda fare ölüsü görüldü) dediler, (Şâfiî mezhebine göre guslümüz sahihtir) buyurdu. (S. Ebediyye s. 72) [Yeniden gusletmek imkânsız değildir, ama bir zahmettir. Bu zahmetten kurtulmak için mezhep taklidi yapılıyor.] İdrar, yel kaçıran hastaların ve ihtiyarların abdestlerinin ve namazlarının bozulmaması için, harac ve meşakkat hâlinde, bunların Mâlikî'yi taklit etmeleri ve imam olmaları sahih olur. (S. Ebediyye s. 131) Telfîk, harac olmadan başka mezhebi taklit etmektir. Kendi mezhebinde caiz değilken, bir harac olmadan ve şartlarına riayet etmeden, başka mezhebin hükmüyle amel etmek demektir. Telfîk haramdır. Bir ibadeti, bir işi uyduğu mezheplerin hiçbirine göre sahih olmazsa, buna telfîk denir. Telfîk, hiçbir suretle caiz değildir. (S. Ebediyye) Demek ki, harac olunca mezhep taklidi yapmak, telfîk değil, dinin emrine uymak olur. Taklide karşı çıkmak ise, taassup olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Namus ne demektir? Cebrail aleyhisselama niçin namus-i ekber denmiştir? CEVAP: Namus kelimesinin ırz, doğruluk, kanun, din, iffet, edeb, hayâ, nizam, emniyet gibi birçok manası vardır. Birkaç örnek verelim: Bir kimsenin mahrem, gizli sırları olup, işlerinin ve hâllerinin içyüzüne vâkıf olana, onun namusu denir. Hayırlara ait gizli hâllere vâkıf olana da namus denir. Cebrail aleyhisselam, diğer meleklerce bilinmeyen vahyin sırlarına vâkıf ve mahrem olması cihetiyle ona, namus-i ekber denir. Din anlamında da kullanılır. İslamiyet'e namus-i ilahi de denir. Nizam anlamında da kullanılır. Ramazan-ı şerif ayı, İslam dininin namusudur. Âşikâre oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Bu aya hürmet etmeyen, İslamiyet'in namus perdesini yırtmış olur. Allahü teâlânın günahları örtmesi o kadar çoktur ki, emrini dinlemeyen, yasaklarından sakınmayan azgınları, gizli günahlarını açığa çıkarıp rezil etmiyor ve namus perdelerini yırtmıyor. Allah'tan başkasına yemin edilmez. Namus üzerine de, yemin edilmez. Mesela, (Namusum ve şerefim üzerine) dense, dine uygun yemin olmaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Emanet yani namus için yemin eden, bizden değildir.) [Ebu Davud] Namussuz, genelde iffetsiz, edepsiz, hayâsız, fahişe gibi manalarda kullanılıyorsa da, emniyeti, nizamı bozanlara, İslamiyet'e uymayanlara, Allah'ın kanunlarını yani emir ve yasaklarını çiğneyenlere de denir. Bu bakımdan namussuz; kanunsuz, kanunu çiğneyen anlamına da gelir. BESMELENİN HÜKMÜ Sual: Namaz kılarken, Fâtiha'dan önce Besmele çekmenin hükmü nedir? CEVAP: Her rekâtta, Fâtiha'dan önce Bismillahirrahmânirrahîm diyerek Besmele çekmek, Hanefî ve Hanbelî'de sünnet, Mâlikî'de mekruh, Şâfiî'de ise farzdır. Şafiî'de, Besmele Fâtiha'dan bir âyettir. Namazda Fâtiha okumak gibi farzdır. Bir mezhebi bir hususta taklit eden, kendi mezhebinin bütün hususlarına uymakla beraber, taklit ettiği mezhebin sadece farzlarına uyar, müfsitlerinden kaçar. Sünnet ve mekruhlarda, kendi mezhebine uyar. Bunun için, namazda Malikî'yi taklit eden Hanefî'nin, Besmele çekmesi, mekruh değil, sünnet olur. Şâfiî'yi taklit eden Hanefî'nin ise Besmele çekmesi farz olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Müşrikler de putların yaratıcı olmadığını bilip, sadece, putları Allah'a yaklaşmak için vesile ediyorlar. Bunlar müşrik oluyor da, evliyayı Allah'a yaklaşmak için vesile eden niye müşrik olmasın? CEVAP: Evliya-yı kiramı putlara benzetmek çok çirkindir. Müminler, enbiyaya ve evliyaya tapınmıyor, bunların Allahü teâlâya şerik [ortak] olmadığını biliyorlar. Enbiyanın ve evliyanın, Allahü teâlânın sevdiği kulları olduğuna, Allahü teâlânın, bu sevdiklerinin bereketiyle, diğer kullarına merhamet edeceğine inanıyorlar. (Zararı ve faydayı yaratan yalnız Allahü teâlâdır. Tapınmaya hakkı olan yalnız Odur. Sevdiklerinin bereketiyle kullarına merhamet eder) diyorlar. Müşrikler de, putlarının yaratıcı olmadığını söylüyorlarsa da, putların tapınmaya hakları olduğuna inanıyor, bunun için tapınıyorlar. (Putların ibadet edilmeye hakkı vardır) dedikleri için müşrik oluyorlar. Yoksa, müşrik olmaları, (Bize şefaat etmelerini istiyoruz) dedikleri için değildir. Putlardan şefaat beklemek de elbette bâtıl, yani bozuk bir inanıştır. Böyle inanmak caiz değilse de, bâtılsa da, şirk de değildir. Putlara tapınmak şirktir. (F. Bilgiler) Sual: Allahü ekber kelimesindeki hü, bir elif miktarı mı çekilir? Hu diye de okunur mu? CEVAP: Hayır, hiç çekilmez. Sadece hü denir. Hu da denebilir; ama He harfinin Ha harfiyle karışmaması için, He olduğunun bilinmesi için, hü demek daha iyi olur. Osmanlılar hep hü diye okumuşlardır. Sual: Hangi sanat daha kıymetlidir? CEVAP: Dinimizde her sanat kıymetliyse de, insanlara faydası çok olan sanatlar -manifaturacılık ve ayakkabıcılık gibi- daha çok övülmüştür. Avcılık da mubah bir sanatsa da, keyif için yapılması yasaklanmıştır. İhtiyaç veya geçim için yapmak caiz ise de, başka bir sanatı tercih etmeli, çünkü can yakmak makbul değildir. Sual: Abdestte, ağza ve burna su vermek, dört mezhepte de, sünnet midir? CEVAP: Hanbelî mezhebinde farz, diğer üç mezhepte sünnettir. (Mezahib-i Erbea) Sual: Mülk suresinin sonu soru şeklindedir. Mealen, (Suyunuz yerin dibine çekilse, söyleyin, size kim temiz bir akarsu getirebilir?) deniyor. Bu sure okununca, Sadakallah-ül-azim denmez mi? CEVAP: Elbette denir. Sadakallah-ül-azim demek, (Azim olan Allah doğru söyledi) demektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Namazda, sonunda secde âyeti olan bir sureyi mesela Alak suresini okuyanın, namaz içinde veya namaz dışında tilavet secdesi yapması gerekir mi? CEVAP: Gerekmez. Bir kimse, namazda secde âyetini okuyup rükûa gitse, rükû yaparken tilavet secdesine niyet etse de, etmese de, bundan sonra secde etmekle, o kimseden tilavet secdesi sakıt olur. Yani ayrıca tilavet secdesi yapması gerekmez. (Halebî) Eğer secde âyetinden sonra, birkaç âyet daha okumaya devam ederse, tilavet secdesine niyet etmesi gerekir. Namazda secde âyeti okunduktan 2-3 âyet sonra rükûa eğilip tilavet secdesine niyet edilse, namazın rükû veya secdeleri, tilavet secdesi yerine geçer. Secde âyetinden sonra, üç âyetten fazla okunursa, hemen ayrıca rükû veya bir secde yapılıp ayağa kalkılır. Okumaya devam edilir. (S. Ebediyye) Tilavet secdesi namaz içinde yapılmazsa, namazdan sonra yapılmalıdır. SECDE ÂYETİNİ YAZMAK Sual: Secde âyetini yazmakla veya gözle okumakla, tilavet secdesi gerekir mi? CEVAP: Yazmak ve gözle okumak, kıraat sayılmadığı için, tilavet secdesini gerektirmez. DÖRT TÜRLÜ SEVAB Sual: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını yayan da, sevaba kavuşur mu? CEVAP: Evet dört türlü sevaba kavuştuğu bildirilmiştir: 1- Emr-i maruf, nehy-i münker sevabı. 2- Gaza yani cihad sevabı. 3- İlim öğretmek sevabı. 4- İnsanları sevindirmek ve onların kalblerine sürur vermek sevabı. NAMAZDA RESULULLAH'A UYMAK Sual: Namaza dururken, (Peygamber efendimiz bu namazı kıldığı için ben de kılıyorum) diye düşünmek uygun olur mu? CEVAP: Evet, çok iyi olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Bu farzı Peygamber efendimiz kıldı, ben de kılıyorum) diye niyet edilirse, farzı yapmak sevabından başka, tâbi olmak sevabı da ayrıca hâsıl olur. (3/87) FENA-FİLLAH, BEKA-BİLLAH Sual: Evliyalığa, (Fena-fillah ve beka-billah) deniyor. Bunlar ne demektir? CEVAP: Fena-fillah, kalbi Allahü teâlânın beğenmediği şeylerden temizlemek, boşaltmaktır. Beka-billah, Allahü teâlânın sevdiği şeylerle kalbi doldurmaktır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Maymunun insan gibi gülmesi, evrimin gerçek olduğunu göstermiyorsa neyi gösteriyor? CEVAP: Evrimle hiç alakası yoktur. Papağanı insan gibi konuşturan, maymunu güldüren, yılanı ayaksız yürüten bir yaratıcının varlığını gösterir. Allahü teâlâ her hayvana bir özellik vermiştir. Köpeğin koku alması, kedinin karanlıkta görmesi, akrebin zehri, geyiğin boynuzu, kirpinin dikeni, bukalemunun renk değiştirmesi, kuşların uçması, balıkların yüzmesi, aslanın parçalaması, yarasanın engellere çarpmadan gözsüz uçması evrimi, devrimi değil, hikmet sahibi yüce bir yaratıcının varlığını gösterir. NEFSE GÜVENMEK Sual: Ben nefsime güvenirim, günahlara girmem demek doğru mu? CEVAP: Doğru değildir. Her nefsin istediği kendi aleyhinedir. Nefsimiz hep günah işlemek ister. Özellikle kötü arkadaş vasıtasıyla insana kötülük eder. Nefse elini veren, kolunu alamaz. Nefsimiz Allahü teâlânın düşmanıdır. Nefsi düşman bilip ona göre tedbir alınırsa, zararı asgariye indirilir. Büyük bir Peygamber iken, Yusuf aleyhisselamın, (Benim nefsim kötü şeyler istemez demiyorum) buyurduğunu, Kur'an-ı kerim bildirmektedir. Yusuf aleyhisselam böyle söylerken, artık başkalarına ne demek düşer? Peygamberler nefse uyup günah işlemezler, ama nefsimiz, yaratılış itibarıyla günah işlemek ister. Allahü teâlâdan korkan, nefsine uyup günah işlemez. NAMAZ KILANA UYUNCA Sual: Yatsının farzını yalnız kılan kimseye, zamm-ı sureyi okurken bir başkası uysa, imam olan kimse, okuduğu Fatiha ve zammı sureyi tekrar okur mu? CEVAP: Evet, ikinci defa okur. Cemaatle kılınan akşam, yatsı ve sabah namazlarında sesli okunduğu için, açıktan okur. (Bahr-ür-Râık, Hindiyye) NAFİLE KILARKEN Sual: Bir kimse, Kuşluk, Teheccüd gibi nafile namazları kılarken sesli okuyabilir mi? CEVAP: Kuşluk namazı gibi gündüz kılınan nafilelerde, gizli okumak vacibdir. Teheccüd gibi gece kılınan namazlarda, kişi muhayyerdir, yani ister sesli, ister gizli okur. (Hindiyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Eshab-ı kiramın hiçbiri, hiçbir sahabiyi kötülememiştir. Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramı, diğer kıymetli vasıflarıyla değil, güzel ahlaklarıyla, birbirlerini sevmekle övüyor, (Onlar birbirlerini çok severler, birbirlerine çok merhametlidir, ama Allah düşmanlarına karşı çok çetin ve metin idiler) buyuruyor. Bir talebe, hocasına gelip, arkadaşlarının kusurlarını anlatırken, o mübarek zat buyurur ki: Sen arkadaşlarını böyle tenkit edersen, nifak yolundasın demektir. Kendini bu felaketten koru, tövbe et! Senin yaptığın bu tenkit, zamanla bizi hedef alır. Âhirette, bana bunu söylemedin demeyesin diye seni ikaz ediyorum. Nifak, sıkıntılardan, yanlışlardan doğar. O tenkit sonunda nifaka, ondan sonra da o yoldan ayrılmaya, yol açar. Büyükler, (Kendini Frenk kâfirinden, uyuz köpekten üstün gören, Allahü teâlâyı tanıyamaz) buyuruyor. Nerede kaldı ki iman eden, hele hele cihad eden, büyükleri tanıyan ve seven bir din kardeşine, birkaç kusurundan dolayı kin ve düşmanlık beslesin! Bir mürşid-i kâmilin talebesine ne yapılsa, hocasına gider. Çünkü büyük zatlar, (Her talebemiz bizim evladımızdır) buyuruyor. Evlada yapılan babaya yapılmış gibidir. Onlar talebelerine evlatlarından daha çok düşkün olurlar. Din kardeşini sevmeyen, hocasını da sevmemiş olur. Ehl-i sünnet âlimlerini veya Eshab-ı kiramı sevmeyen, Resulullah'ı sevemez, Resulullah'ı sevmeyen de Allahü teâlâyı sevemez. NİMETE ŞÜKÜR Kur'an-ı kerimde, (Verdiğim nimete şükrederseniz arttırırım, şükretmezseniz elinizden alıp acı azap ederim) buyuruluyor. Allahü teâlânın bu dünyada bir kuluna vereceği en büyük nimet, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir sevdiği kulunu, ona tanıtmasıdır. Bu tanımak nimeti nasıl artacak? İki şeyle artar: Birincisi, o mübarek zatın eserlerini okumak ve okutmak için çalışmak. Çünkü Peygamber efendimiz, (Benden duyduğunuzu başkasına anlatın) buyuruyor. İkincisi, din kardeşlerini, özellikle de o zatın diğer talebelerini çok sevmek. Hattâ kendinden daha çok sevmek. Kendinden daha çok sevecek ki, o zaman sevgilinin sevgilisi olacaktır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
His, akıl ve kalb kuvveti
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ insanlarda üç kuvvet yaratmıştır: Birincisi, his kuvvetidir. Yani görüyor, işitiyor, tat alıyoruz. Bu his kuvveti hayvanda da vardır. Hatta bazı his kuvvetleri hayvanlarda daha kuvvetlidir. Mesela kedi karanlıkta da görür. Köpek çok kuvvetli koku alır. İkinci kuvvet akıldır. Allahü teâlâ aklı yalnız insana vermiştir. Akıl hayvanlarda yoktur. Hafıza, hesap yapmak, sebep, netice araştırmak, yani bütün fen bilgileri, tıp bilgileri, ne varsa, hepsi akılla, idrakle, düşünceyle olur. Dolayısıyla akıllı bir insanın bu yaptıklarını, insana en yakın hayvan olan ata yaptırmak için, binlerce sene uğraşılsa, hiçbirini öğrenemez ve yapamaz. Üçüncü kuvvet ise, kalb kuvvetidir. Allahü teâlâ bazı müstesna kullarının kalbini güçlü kılıyor, gözünü açıyor. Onlar oturduğu yerden Cenneti, Cehennemi görebiliyorlar. Onlar Cenab-ı Hakk'ın has kullarıdır. YANMAYAN ET Bir adam, kasaptan birkaç kilo et alır. Eve giderken ezan okunur. Önünden geçtiği caminin dergâhında çok büyük bir zat varmış. Şimdi ne yapsam diye düşünür. Camiye gitmezsem âhiretimi kazanamam, gidersem koyduğum yerde et kokabilir veya eti kediler yiyebilir diye düşünür. Eti oraya bırakır ve cemaati kaçırmamak için camiye girer. Namazdan sonra heyecanla ete bakmaya gider. Etin, orada sağlam, kokmadan durduğunu görür. Eti alıp eve götürür, pişirmesi için hanımına verir. Et, saatlerce tencerede kaynar, ancak pişmez. Kanı bile üzerinde durur, hiçbir değişiklik olmaz. Merakla eti ateşe tutar, et yine yanmaz. Adam eti alıp, doğru evliya zatın yanına koşar. (Hocam, namaz kılmak için bu eti burada bırakmıştım. Bu ette bir iş var, kaç saattir kaynadığı halde zerresi pişmedi, ateşe tuttum ateş yakmadı) der. O zat, (Yani bu et bizim dergâhta on dakika kaldı mı?) diye sorar. Evet cevabını alınca, (Bizim dergâhta on dakika kalan et yanmaz) diye cevap verir. İşte bu büyüklerin dergâhında bulunanlar, onları sevip kitaplarını okuyanlar da yanmaktan kurtulurlar. Eshab-ı Kiram da, Peygamber efendimizle namaz kılmışlar, onun sohbetlerinde bulunmuşlardı. Et bir mübarek zatın dergâhında bir müddet kalmakla yanmazsa Resulullah'ın sohbetinde bulunan, hiç yanar mı? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hazret-i Mehdi'nin mezhebi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mevdudi, (Mehdi ortaya çıkınca, mezhep diye bir şey olmayacak. Mehdi, hayatın ana problemlerinde derin nüfuza sahip, modern bir reformcu olacak. Mezhepleri kaldıracak. Fıkıh ve tasavvuf âlimleri, onun getireceği yeniliklere karşı feryat edecekler. O zaman, bu dört mezhepten kurtulacağız) gibi şeyler söylüyormuş. Onun hayranları da aynısını söylüyorlar. Dört mezhep hak değil mi? Hak olan dört mezhebi Mehdi niye kaldıracak? CEVAP: Mevdudi mezhepsizdir, onun sözü dinde senet değildir. Hak kalkarsa yerine bâtıl gelir. Hak olan mezhep, kaldırılmaz. Mezhepleri kimse kaldırmayacaktır. Mezhepler dinin emriyle, Peygamber efendimizin emriyle ortaya çıkmıştır. Mezhep imamı demek, Peygamber efendimizin Kur'an-ı kerimden çıkardığı bilgileri, Eshab-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Bu ise, Resulullah'a ve Kur'an-ı kerime uymak demektir. Eshab-ı kiram, Resulullah'tan işittiklerine uyardı. Kendi talebelerinden birine uymaya, yani dört mezhepten birinde olmalarına lüzum yoktu. Onların her biri, bütün bilgileri asıl kaynağından alıyordu. Birbirlerine sorarak da öğreniyorlardı. Hepsi, mezhep imamlarından daha çok âlim ve daha yüksek müctehid, yani mezhep sahibiydiler. Bir müctehidin mezhebi kendi mezhebidir. Bir müctehid olan Hazret-i Mehdi'nin mezhebi de, kendi mezhebidir. Hazret-i Mehdi gelince, doğru İslam bilgileri unutulmuş ve ortadan kalkmış olacak. Hazret-i Mehdi Ehl-i sünnet bilgilerini tazeleyeceği zaman, zaten İslam âlimi kalmamış olacak. Yani fıkıh ve tasavvuf âlimleri zaten kalmamış olacak. Dolayısıyla bu âlimler değil, ortalık mezhepsizlere kaldığı için, onlar Hazret-i Mehdi'ye karşı koyacaklar, feryat edecekler. Hazret-i Mehdi, âlimleri değil, bu türedileri zararsız hâle getirecektir. Hazret-i İsa da, Hazret-i Mehdi gibi ictihad edecektir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Muhammed Parisa hazretleri, Fusul-i sitte kitabında, (İsa aleyhisselam gökten inip, İmam-ı a'zam Ebu Hanife'nin mezhebine uygun ictihad edecek, onun helal dediğine helal diyecek, haram dediğine haram diyecektir) buyuruyor. (3/17) [Devamı var] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hazret-i Mehdi'nin mezhebi -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Hazret-i Mehdi, İslamiyet'i yayacak. Resulullah'ın sünnetlerini ortaya çıkaracak. Bid'at işlemeye ve bid'atleri Müslümanlık olarak yaymaya alışmış olan Medine'deki din adamı, Mehdi'nin sözlerine şaşıp, (Bu adam bizim dinimizi yok etmek istiyor) diyecek. Hazret-i Mehdi, bu din adamının öldürülmesini emredecektir. (1/255) Görüldüğü gibi, Hazret-i Mehdi geldiğinde, hak mezheplerin hükümleri unutulmuş olacak, bid'atler ortalığı kaplayacak, ortada hak bir mezhep kalmayacaktır. Hazret-i Mehdi de yaygınlaşan bu bâtıl mezhepleri, bid'atleri kaldıracaktır. Mezhepsizleri yok edecektir. Bütün bu bildirilenlere rağmen, nasıl olur da, Müslümanlar için rahmet olan dört hak mezhep ve fıkıh kitaplarında bildirilen hükümler, ictihadlar, öcü gibi gösterilip, (Mehdi gelince bunlardan kurtulacağız) diye mezhep düşmanlığı yapılabilir? TEVBESİNİ DUYURMAK Sual: Açıktan işlenen günahın tevbesini mutlaka açıktan yapmak gerekir mi? (Ben şu günahı işliyordum, tevbe ettim) denirse, duymayanlara da duyurmuş olmaz mıyız? CEVAP: Açık yapıldı diye, her günahın tevbesini açıktan yaparak, günahını başkalarına da duyurmak doğru olmaz. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Günah işleyen, günahını kimseye söylemesin, onu örtsün ve tevbe etsin!) [Beyheki] ("Gece şu günahları işledim" diye söylemek, günahı açıkça işlemekten sıkılmamak demektir. Rabbi gece suçunu örtmüşken, sabah Allah'ın kapattığı bu örtüyü kaldırmamalıdır.) [Buhari] Tevbeyi açıktan yapmak gerekir demek, o günahı işlerken görenlere ve o günahı işlediğini bilenlere tevbeyi duyurmak demektir, yoksa bilmeyenlere de duyurmak demek değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Gizli işlediğin günaha gizli, açık işlediğin günaha açık tevbe et!) [Taberani] Tevbenin sahih olması için, açıkça yapılma şartı yoktur, fakat açıkça yapılmazsa, o günahı işlediğini bilenler, o kimseye, günaha devam ediyor diye suizan edebilirler. Bunun için, açıkça işlenen günahın tevbesini de mümkünse açıkça yapmalı, günahımızı bilenlere, artık o günahı bıraktığımızı duyurmalı. Duyurulmasa da, tevbe yine sahih olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kıyamet ne zaman kopacak?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Bu ümmetin ömrü 1500 yılı geçmez) diye bir hadis olduğu söyleniyor. Bunun için, (10 sene sonra Mehdi, 20 sene sonra İsa ortaya çıkacak. Kıyamet de, hicri 1545 ve miladi 2120'de kopacak) deniyor. Bu doğru olabilir mi? CEVAP: Böyle bir hadis-i şerife rastlamadık. Böyle bir hadis-i şerif olsa bile, bundan kıyametin ne zaman kopacağı anlaşılmaz. Buna benzer başka hadis-i şerifler de vardır. Birkaç örnek verelim: 1- Abdullah bin Mesud'un haber verdiği hadis-i şerifte, (İslam değirmeni 35 yıl döner. Sonra helak olanlar bulunur. Daha sonra gelenler, İslamiyet'i 70 yıl kuvvetlendirirler) buyuruldu. Şah Veliyyullah-ı Dehlevi hazretleri buyuruyor ki: Bu hadis-i şerifte bildirilen vaktin başlangıcı, ilk cihadın başladığı, hicretin ikinci yılıdır. 35. yılda, hazret-i Osman şehid edilerek, Müslümanlar arasında ayrılık oldu. Cihad ve İslamiyet'in yayılması durdu. Allahü teâlâ, hilafete tekrar düzen verip, cihad yeniden başladı. Emevi devletinin sonuna kadar devam etti. Abbasi devleti kurulurken, ortalık yine karıştı. Çok Müslüman öldü. Sonra Allahü teâlâ, hilafete düzen verip, Hülagü'nün Bağdat'ı yakıp yıkmasına kadar sürdü. (Kurret-ül ayneyn) Buradaki tarihleri toplayıp da, İslamiyet 70+35=105 yıl sonra ortadan kalkar denmez. Bunlar, Müslümanların kuvvetli olduğu zamanı bildirmektedir. 2- Sa'd ibni Ebi Vakkas'ın bildirdiği hadis-i şerifte, (Dua ediyorum ki, ümmetimin kuvvetini, yarım günün sonuna kadar sürdürsün) buyuruldu. Yarım gün ne kadar denilince, Sa'd, (500 yıldır) dedi. Yine Şah Veliyyullah-ı Dehlevi, (Bu hadis-i şerif, Abbasi devletinin ömrünü [524 yılı] göstermektedir) buyurmuştur. (Kurret-ül ayneyn) Bu hadis-i şerife bakıp da, Peygamberimizden 500 sene sonra kıyamet kopar diyen olmamıştır. 3- Bir hadis-i şerifte, (Ümmetim istikamet üzere giderse bir gün [bin yıl] yaşar. İstikamet üzere gitmezse, yarım gün [500 yıl] yaşar) buyuruldu. Buna bakıp da, hicri 1000 veya 500'de kıyamet kopar diyen olmamıştır. 4- (Dünyanın ziyneti, yüz elli yılında kaldırılır.) [Hayrat-ül-hisan] Büyük fıkıh âlimi Şems-ül-eimme Abdülgaffar Kerderi, (Bu hadis-i şerif, İmam-ı a'zam Ebu Hanife'yi bildiriyor, çünkü o 150'de vefat etmiştir) dedi. (Redd-ül-muhtar) Hicri 150'den sonra, İslamiyet ortadan kalkar denmez. (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kıyamet ne zaman kopacak? -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
5- (Ümmetim beş tabakadır. Her bir tabaka 40 yıldır. Benim ve Eshabımın dönemi, ilim ve iman ehli dönemidir. 80'e kadar gelenler, iyilik ve takva ehlidir. 120'ye kadar gelenler, merhamet ve sıla ehlidir. Bunlardan sonra, 160'a kadar gelenler, sıla-ı rahimden kesilir ve birbirlerine yüz çevirir. Bunlardan sonra, 200'e kadar gelenlerde ise, harpler ve karışıklıklar olur.) [Ramuz] Burada açıkça, (Ümmetim beş tabakadır. Her tabaka 40 yıldır) deniyor. Buna bakıp da, Peygamberimizden 200 yıl sonra kıyamet kopacak diyen olmamıştır. Görüldüğü gibi, ümmetim şu kadar yaşar veya ümmetimin ömrü şu kadardır diye bildirilen hadis-i şeriflerin, kıyametin kopmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Cebrail aleyhisselam, meşhur Cibril hadisinde bildirildiği gibi, (Kıyamet ne zaman kopacak?) diye sorduğunda Peygamber efendimiz, (Bu konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir) buyurmuştur. (Buhari, Müslim) Dört âyet-i kerime meali de şöyledir: ([Resulüm] Sana, kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Onlara de ki: Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini, Ondan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. Sen sanki biliyormuşsun gibi sana ısrarla soruyorlar. Onlara de ki: Onu bilmek ancak Allah'a mahsustur, ama insanların çoğu bu gerçeği bilmez.) [Araf 187] (İnsanlar senden kıyametin zamanını soruyorlar. Onlara de ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır.) [Ahzab 63] (Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi yalnız Allah'a aittir. Onun bilgisi dışında hiçbir ürün kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: "Bana koştuğunuz ortaklar nerede?" diye seslendiği gün: "Sana, buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz" derler.) [Fussilet 47] (Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. [Allah bildirmedikçe] sen onu nereden bilirsin ki? Onu ancak Allah bilir.) [Naziat 42-44] Şu üç hadis-i şerif bile, hazret-i Mehdi'nin gelmesine, kıyametin kopmasına, daha çok zaman olduğunu açıkça bildirmektedir: (Küfür, her tarafı kaplamadıkça ve açıktan yapılmadıkça Mehdi gelmez.) [M. Rabbani] (Kıyamet kopmadan yüz yıl öncesinde yeryüzünde Allah'a ibadet eden kalmaz.) [Hâkim] (Yeryüzünde Allah diyen Müslüman kaldığı sürece kıyamet kopmaz.) [Müslim, Tirmizi] Allah diyen Müslüman olduğuna göre, bugün veya yarın nasıl kıyamet kopar? Peygamber efendimizin ve Cebrail aleyhisselamın kıyametin ne zaman kopacağı bilinemez dediği bir hususta kesin tarih vermek de, ne büyük cüret, ne çirkin bir iştir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Kadınların günlük akıntısı necis değildir, abdesti bozmaz. Eski âlimler, akıntının özelliğini bilmedikleri için, abdesti bozar demişlerse de, teknolojinin ilerlediği günümüzde, akıntının necis olmadığı tespit edilmiştir) denilmesi uygun mudur? Akıntının necis olup olmamasının teknolojiyle ne alakası var? Mesela idrar necis midir değil midir? Din ilmi bunu bilemez mi? İlla tahlil mi yaptırmak gerekir? Dinimiz, (Önden ve arkadan çıkan şeyler abdesti bozar) dememiş midir? CEVAP: Eski âlimleri kötülemenin teknolojiyle alakası yoktur. Bu, dinde reformcuların bir oyunudur. Fıkıh kitaplarında buyuruluyor ki: Hanefi mezhebinde yedi şey, abdesti bozar: Birincisi, önden ve arkadan çıkan şeyler abdesti bozar. Lavman aletinin ucu ve insan parmağı, arkadan sokup çıkarılınca, etrafı yaşsa bozar. Bir şeyin hepsi girip çıkarsa, abdesti de, orucu da bozar. (Halebî) Kadın, [memba suyu ile] vajinal lavaj yapınca, çıkan sıvı, abdesti bozar. (S. Ebediyye) Temiz olan memba suyu bile, içeride kirleniyor ki abdesti bozuyor. Öne veya arkaya sokulan parmak, ıslak çıkınca içeriden necis bir sıvı çıktığı için abdest bozuluyor. Türedilerin, (Eski âlimler bilmiyordu) diyerek, Resulullah'ın vârisleri olan âlimleri cahillikle suçlamaları, kıyamet alametlerindendir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Bu ümmetin son zamanlarında gelenleri, önceki âlimleri kötülediği zaman, ilmini gizleyen, Allah'ın indirdiği Kur'anı gizlemiş olur.) [İbni Mace, İbni Adiy, İbni Asakir] (Öyle bir zaman gelecek ki, sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacak.) [Asakir] (Din âlimi kalmayacak, din adamı yerine geçirilen cahiller, bilmeden fetva verecek, herkesi, doğru yoldan çıkarmaya çalışacak.) [Buhari] (Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur.) [Tezkire-i Kurtubi muhtasarı, Hadika] (Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.) [İbni Mace] Eski âlimlerimizi kötüleyen türedilere yazıklar olsun! KANDİL SİMİDİ Sual: Kandillerde, kandil simidi alıp ikram etmekte bir mahzur var mıdır? CEVAP: Hayır, mahzuru olmaz. Aksine, kandil simidi veya başka bir yiyecek, tatlı alıp ikram etmek, sevab olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hocayı seven talebesini de sever
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Tasavvuf talebesinin biri, arkadaşını hocasına şikâyet eder, (Onu sevmiyorum) der. Hocası ona sorar: - Kardeşim, o arkadaş senin iman ettiğin gibi, Allahü teâlâya iman etmiyor mu? Kur'an-ı kerime, Muhammed aleyhisselama inanmıyor mu? Ehl-i sünnet itikadında değil mi? Namazını kılmıyor mu? Hocasını sevmiyor mu, onun yolunda değil mi? Yapılan hizmetlerimize katılmıyor mu? O talebe, şikâyetçi olduğu arkadaşının bunları yaptığını söyleyince mübarek zat tekrar sorar: - Peki, kardeşim, geriye onu sevmemek için ne sebep kaldı? Elbette sadece nefsimiz kaldı. Nefse uymazsak severiz. Büyük zatların talebeleri, tek tek, hocalarını temsil eder. Yani hepsine hocalarına olduğu gibi hürmet etmek gerekir. Buna çok dikkat etmeli, her talebeyi hocasının evladı gibi bilmeli, duasını almaya çalışmalı. Büyükleri daha çok sevmek için önce talebelerini sevmek gerektiğini unutmamalı. Eskiden, talebelerin her biri, arkadaşının uyumasını beklerdi, uyuyunca da gidip onun ayaklarının altını öperdi. Yani aşk derecesinde birbirlerini severlerdi. Bu yoldaki arkadaşlarının kıymetini bilirlerdi. Hocaya muhabbet, talebelerin birbirlerini sevmesiyle olur. Bir talebede bu sevgi yoksa, hocasını da, diğer büyükleri de sevmiş olamaz. Seviyor görünebilir, ama gerçekte sevgi yoktur. Seven, sevdiğinin elini sürdüğü yeri de sever. Yani bilse ki hocası buraya elini sürdü, talebe oraya âşık olur. Nitekim büyükler, (Bir mübarek zat, bir yere elini sürse, insan oraya rabıta etse, muhabbetle bağlansa, feyiz alır) buyurmuşlardır. Böyle yapmakla, o büyük zat hatırlanmış olur. Hubb-i fillah ve buğd-i fillah yani Allah'ın dostlarını Allah için sevmek, Allah'ın düşmanlarını da Allah için sevmemek, imanın şartıdır. Allah'ın düşmanı kim? En baş düşman nefsimizdir. Peki, Allah'ın düşmanı olan nefsi seven, onun arzularının peşinde giden, onu dinleyen, nasıl Allah'ın sevgili kulu olur? Allahü teâlâ,(Müminleri Allah için sevin!) diyor. Nefs ise, ona buna kızıyor. Allah'ın düşmanı olan nefsimizi sevindirmek için, Allah'ın dostu olan Müslümana kızılır mı, buğz edilir mi hiç? Allah korusun insanın imanı zedelenir. İnsan Allah'ın dostuna karşı vazifesini yapmayıp da, kendi nefsini severse, maazallah, bu onu Allah'a düşmanlığa sürükler. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Büyüklerden bir zat, bazı talebelerin, bütün ikazlarına rağmen yine nefislerine uyduklarını, oyun, eğlence peşinde koştuklarını görünce der ki: (Her müslüman, kendini boğulmak üzere olan biri gibi göremiyorsa, imdat diyemiyorsa, kendini iflas etmiş saymıyorsa, sıkıntıdan kurtulamaz. Oyun, eğlence nefse hoş gelir. Nefsini Allah'ın düşmanı bilmeyen, onun her arzusuna peki diyen, onun tuzağına yakalanmıştır.) Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri, anneden seyyid, babadan şeriftir. Daha kundaktayken ramazan-ı şerifte gündüzleri emmez, iftardan sonra emermiş. Hattâ o yıl ramazan ayının sonunda hava bulutlu geçmiş. Ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüt hâsıl olmuş. Annesine çocuğun süt emip emmediği sorulmuş. Emmediği öğrenilince, ramazanın devam ettiği anlaşılıp oruca devam edilmiş. Çocukluğunda, yolda giderken meleklerle konuşur, çok kalabalık olduğu için, melekler, (Yol verin, yol verin!) derlermiş. Doğuştan böyle mübarek bir zatmış. Hattâ daha doğmadan, Peygamber efendimiz, rüyasında babasına, (Ey Ebu Salih, Allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir evlat ihsan etti. O benim sevgili oğlumdur. Evliya arasında onun derecesi yüksek olacaktır) buyurmuştur. Abdülkadir Geylani hazretleri, daha genç yaşta meşhur âlimlerin, tasavvuf ehli zatların elinde, ilim tahsilini bitirmiş, çok iyi yetişmiş. Sonra vaaz ve ders vermeye başlamış. Gelenler medreseye sığmaz, sokaklara taşarmış. Hâl böyle iken, bunları bırakıp tam 25 yıl nefsinin ıslahı için sahralarda, dağlarda dolaşmış. Ne hiç kimse onu tanımış, ne de o kimseyi tanıyabilmiş. 25 yıl yalnız ot ve ağaç yaprağı yemiş. Nefsi için buyuruyor ki: (Nefsim, bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmaya çalışırdı. Bir kere onu, bütün manevî hastalıkları üzerinde, arzuları dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir yıl daha mücadele ettim. Allahü teâlânın izniyle hastalıklarını iyileştirdim, arzularını, isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum.) Abdülkadir Geylani hazretleri o mübarek hâline rağmen, tam 25 yıl nefsinin ıslahı için çalıştığı hâlde, bizim nefsin peşinden koşmamızın sebebi nedir? Bu gaflet ve cesaret nereden geliyor? Bu gafletten kurtulmaya çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İbni Sebeciler, kâfirlerin Müslüman olmasını niçin kabul etmiyorlar? Hazret-i Ömer ve Hazret-i Vahşi, Müslüman ve sahabi oldukları hâlde niye onların aleyhine konuşup lanet ediyorlar? CEVAP: Kur'an-ı kerime inanmadıklarından dolayı lanet ediyorlar. Onlar Eshab-ı kiramın hemen hepsine düşmanlık ediyorlar. Kur'an-ı kerimi Eshab-ı kiram topladığı için, onlara inanmıyorlar. (Sahabenin hepsi cennetliktir) âyetini Eshab uydurdu diyorlar. Âyetlere inanmayana ne dense kâr etmez. Bizim sözümüz, onlara değil, onların etkisinde kalan saf Müslümanlaradır. Bir kâfir Müslüman olursa, ona hâlâ kâfir gözüyle bakılamaz. Bir âyet-i kerime meali: (Tevbe edip iman edenlerin ve salih amel işleyenlerin günahlarını sevablara çeviririm. Allah çok affedici ve çok esirgeyicidir.) [Furkan 70] Bu âyetin Hazret-i Vahşi için indiği, Hadika'da bildiriliyor. Demek ki, bir kâfir Müslüman olunca, bütün günahları sevaba çevriliyor. Allahü teâlânın affı ve mağfireti boldur. Mülk Onundur, dilediğine, dilediği kadar ihsan eder. Hazret-i Ömer, bir müşrik iken, Müslüman ve sahabi olunca, en yüksek derecelere çıktı. Medine'ye hicretle şereflenen, Allahü teâlânın övdüğü muhacirlerden ve ilk iman edenlerden biri oldu. Bir âyet-i kerime meali: (Muhacirlerin ve Ensarın önce imana gelenlerinden ve onların yolunda gidenlerden Allah razıdır. Onlar da Allah'tan razıdır. Allah, onlar için cennetler hazırladı.) [Tevbe 100] Mekke fethedilince, Vahşî, Mekke'den kaçtı. Bir zaman uzak yerlerde kaldı. Sonra pişman olup, kimliğini bildirmeden Medine'de mescide gelip, (Ya Resulallah! Bir kimse Allah'a ve Resulüne düşmanlık yapsa, en çirkin günahı işlese, sonra pişman olup iman etse, bunun cezası nedir?) dedi. Resulullah, (İman eden affolur, kardeşimiz olur) buyurdu. (Ya Resulallah! Ben iman ettim. Allah'ı ve Resulünü her şeyden çok seviyorum. Ben Vahşî'yim) dedi. Resulullah, Vahşî adını işitince, Hazret-i Hamza'nın şehid edilmiş hâli gözünün önüne geldi. Ağlamaya başladı. Vahşî, öldürüleceğini anlayarak kapıya doğru yürüdü. Eshab-ı kiram kılıçlarına sarılmış, işaret beklerken, Cebrail aleyhisselam geldi. (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kâfirin Müslüman olması -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Allahü teâlâ, (Ey sevgili Peygamberim! Bütün ömrünü puta tapmakla, kullarımı bana düşman etmeye uğraşmakla geçiren bir kâfir, bir kelime-i tevhid okuyunca, ben onu affediyorum. Sen, amcanı öldürdü diye Vahşî'yi niçin affetmiyorsun? O pişman oldu. Şimdi sana inandı. Ben affettim. Sen de affet!) buyurdu. Herkes, öldürün emrini beklerken, Resulullah, (Kardeşinizi çağırın!) buyurdu. Kardeş sözünü işitince, saygıyla çağırdılar. Resulullah, Vahşî'ye, affolunduğunun müjdesini verip, (Fakat seni görünce dayanamıyorum, elimde olmadan üzülüyorum) buyurdu. Hazret-i Vahşî de, Resulullah'ı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Mahcup, başı önünde yaşadı. Aynı mızrak ve okla, peygamberim diyen Müseyleme'yi öldürüp büyük hizmet etti. (Eshab-ı kiram kitabı) Resulullah'a (Vahşî'ye niçin lanet etmiyorsun?) dediklerinde, (Mirac'da, Hamza ile Vahşî'yi kol kola, birlikte Cennet'e girerlerken gördüm) buyurdu. (S. Ebediyye) İbni Sebecilere kanıp Eshab-ı kirama lanet edilmez. Eshab-ı kiramın hepsi cennetliktir. İki âyet-i kerime meali: (Allah, [Eshab-ı kiramın] hepsine de en güzeli [Cennet'i] vaat etmiştir!) [Nisa 95] (Mekke'nin fethinden önce Allah için mal verip savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlarla eşit değildir. Bunların dereceleri, sonradan Allah yolunda harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber, Allah hepsine de en güzel olanı [Cennet'i] söz verdi.) [Hadid 10] Âyet-i kerimeleri açıklayan Resulullah efendimiz de buyuruyor ki: (Eshabımın hiçbirine dil uzatmayın! Yemin ederim ki, bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin bir avuç arpası kadar sevab alamaz.) [Buhari, Ebu Davud] (Eshabımı seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur.) [Buhari] (Beni gören Müslüman [Eshab] Cehennem'e girmez.) [Taberani, İ. Begavi - Mesabih] (Eshabımı kötüleyenler, Müslümanlıktan ayrılır.) [Beyheki] (Eshabım arasında fitne çıkacak, o fitnelere karışanları, Hak teâlâ benim için affedecektir. Bu fitnelere karışan Eshabıma dil uzatanlar cehenneme girecektir.) [Müslim] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dünyanın her yerine peygamber gönderilmiş midir? CEVAP: Evet, gönderilmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Çok geniş ve çok derin düşünüyorum da, yeryüzünde, Peygamberimizin haberi yetişmeyen, hiçbir yer kalmadığını anlıyorum. Bütün dünyanın, onun davet nuruyla güneş gibi aydınlandığı görülüyor. Hatta duvar arkasında bulunan, Yecuc ve Mecuc'e bile ulaşmış bulunuyor. [İmam-ı Rabbani hazretleri zamanında böyle olunca, iletişim vasıtalarının çok ilerlediği günümüzde, Müslümanlığı duymayan kimselerin kalmama ihtimali daha kuvvetlidir.] Bütün dünyada peygamber gönderilmedik bir yer kalmamış gibidir. Hatta bundan en mahrum zannedilen Hindistan'da bile, Hintlilerden peygamber gelip, Allahü teâlânın emirleri bildirilmiştir. Hindistan'ın bazı kısımlarında, peygamberlerin nurları, küfür karanlıkları içinde, yıldızlar gibi parlamıştır. Gerekirse, bu şehirlerin isimlerini bile söyleyebilirim. Bazı peygamberlere bir kişi bile inanmamış, kimse kabul etmemiştir. Yalnız bir kişinin inandığı peygamberler de olmuştur. Bazılarına da, iki veya üç kimse iman etmiştir. Hindistan'da bir peygambere, üç kişiden çok inanan olduğu görülemiyor. Yani, dört tane ümmeti bulunan peygamber olmamıştır. Hintlilerin tapındıkları kimselerden bazılarının kitaplarındaki, Allahü teâlânın varlığı ve sıfatları hakkında görülen yazılar, hep o peygamberin ışıklarının yansımasıdır, çünkü her asırda, her ümmete peygamber gelerek, Allahü teâlânın varlığını ve sıfatlarını bildirmiştir. Onların mübarek varlıkları olmasaydı, küfür ve günah pislikleriyle kirlenmiş olan akıllar, iman nimetine kavuşamazdı. Bu ahmaklar, çürük akıllarıyla, herkesi kandırıp, kendilerine tapmaya zorlamış, (Sizi biz kurtardık, bizim sayemizde yaşıyorsunuz) diyerek, kendilerinden başka bir kuvvetin bulunmadığını sanmışlardı. (1/259) Demek ki, Asya'ya geldiği gibi, Amerika'ya, Avrupa'ya, Afrika'ya ve dünyanın her beldesine, her köyüne peygamber gönderilmiştir. İnanan kimseler olmadığı veya çok az olduğu için, peygamber gelmedi zannedilmektedir. PİRİNÇTE?ALLAH?İSMİ Sual: Pirinçte Allah ismi yazılı diyorlar, doğru mu? CEVAP: Evet, İmam-ı Birgivî'nin bir kitabında öyle yazdığını görmüştük. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Müslümanlığı hiç duymayanlar cehenneme girecekler mi? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretlerinin bir oğlu, babasına şöyle bir soru soruyor: (Dağda yetişip, hiçbir din duymayıp, puta tapan müşrikler, Cehennem'de sonsuz kalmazsa, Cennet'e girmesi gerekir. Bu da olamaz, çünkü müşriklere Cennet haramdır, yani yasaktır. Âhirette Cennet ile Cehennem'den başka yer de yoktur. Araf'ta kalanlar, bir müddet sonra Cennet'e gidecektir. Sonsuz kalınacak yer, Cennet veya Cehennem'dir. Bunların yeri neresidir?) İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle cevap veriyor: Kıymetli yavrum, bu suali hâlletmek için, (Kıyamette, Peygamber efendimiz, bunları dine davet eder. Kabul eden Cennet'e, etmeyen Cehennem'e sokulur) diyenlerin sözü, bu fakire iyi gelmiyor, çünkü âhiret, mükâfat yeridir, hesap yeridir. Emir yeri, iş yeri değildir ki, oraya peygamber gönderilsin. Çok zaman sonra, Allahü teâlâ merhamet ederek, bu meselenin hâllini ihsan eyledi. Şöyle bildirdi ki, bu müşrikler, Cennet'e de, Cehennem'e de girmeyecek, âhirette dirildikten sonra, hesaba çekilip, kabahatleri kadar mahşer yerinde azap çekeceklerdir. Herkesin hakkı verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da yok edileceklerdir. Herkesin aklı, birçok dünya işlerinde bile şaşırıp yanılırken, iyiliği, merhameti sonsuz olan sahibimizin, peygamberleriyle haber vermeden, yalnız akılları ile bulamadıkları için, kullarını sonsuz olarak ateşte yakacağını söylemek, bu fakire ağır geliyor. Böyle kimselerin sonsuz olarak Cennet'te kalacaklarını söylemek, nasıl çok yersizse, sonsuz azap çekeceklerini söylemek de, öyle yersiz oluyor. O hâlde, cevabın doğrusu, bize bildirilendir. Yani mahşer günü, hesapları görüldükten sonra yok edileceklerdir. (1/259) YAZLIK?EV?VATAN?OLUR?MU? Sual: Yazlık gibi bir yerde evlenip, 6 ay yazlıkta, 6 ay da şehirde oturanın vatan-ı aslisi neresidir? CEVAP: Vatan-ı aslisi, yazlık değil şehir olur. SUNİ TOHUMLAMA Sual: Hayvanlarda sunî tohumlama caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir. HAMİLEYKEN Sual: Hamileyken saç kesmek caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Ateist masonlar olduğu gibi, dindar masonlar da var. Bu tip masonlar çok kıymetlidir) diyenler oluyor. Dindarlıktan maksatları, bâtıl Yahudi dinine bağlılık mıdır? Masonluk ne demektir? CEVAP: Masonluk, daha çok Yahudilik temelleri üzerine dayalı, millî ve manevî değerleri bozmak gayesiyle kurulmuş, idealleri çok gizli, fakat teşkilatları açık bir örgüttür. 1900 yılındaki toplantı zabıtlarının 102. sayfasında, (Dindarlara ve mabetlere galip gelmek kâfi değildir. Asıl maksadımız, bütün dinleri yok etmektir) yazmaktadır. (Rehber Ansiklopedisi) Bu yönleriyle komünistlere çok benzerler. Masonlar, komünist ülkelerde komünist olarak, kapitalist ülkelerde kapitalist olarak çalışırlar. Yani bulundukları yerin rengini alırlar. Düşünce özgürlüğü adı altında, (Hepimiz bütün gücümüzle inanç özgürlüğü fikrini dünyaya yaymaya sarılarak, localarımızda verdiğimiz kararları her ülkeye duyurmalıyız. Din kardeşliğini yok edip, bunun yerine mason kardeşliği getirmeliyiz. Dinleri yok etmekten ibaret olan mukaddes gayemize, bu suretle kavuşacağız) diyorlar. Bu gizli maksatlarını saklamak için ise, (Masonlar tanrıya inanır) diyorlar. Hâlbuki tabiatı yaratıcı kuvvet olarak bilip, tabiat için (Kâinatın ulu mimarı) derler. (Dr. Selami Işındağ, 30. Derece Rituelinin Tetkiki, Gün Matbaası, 1966, s. 41-54.) Yine kendi yayınlarında diyorlar ki: Sizler Allah'ı, kader, tabiat, kanun, kuvvet gibi zekâ ve ruhunuzun temayülüne, inanç ve idrakinize göre herhangi bir isimle adlandırabilirsiniz. (Mimar Sinan Dergisi, 1982, Sayı 45, s. 34.) Bugün, artık en uygar ülkelerden, en geri kalmışlarına kadar tek geçerli bilimsel kuram Darwin'in yoludur, ama kilise de batmadı, diğer dinler de batmadı. Hâlâ Âdem ile Havva efsanesi öğretiliyor. (Mimar Sinan Dergisi, 1980, Sayı 38, s. 18.) Görüldüğü gibi, (Dinleri hâlâ yok edemedik, batıramadık) diye hayıflanıyorlar. Müslümanım diyen kimse, masonları nasıl över, onlara nasıl dindar der? YENMEYEN DENİZ ÜRÜNLERİ Sual: Denizden çıkan her hayvan yenir mi? CEVAP: Hanefi mezhebinde balık şeklinde olmayanlar yenmez. Kalamar, mürekkep balığı, deniz hınzırı, denizaygırı gibi hayvanlar ve yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides gibi deniz haşeratı yenmez. Diğer üç mezhepteyse, deniz ürünlerinin hepsi yenir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İhlâs, her işi yalnız Allah için yapmaktır. İhlâs yoksa, nefsi için yapılmış olur. Bütün birliklerin dağılmasının tek sebebi ihlâssızlıktır. Bir toplumda, her şey Allah rızası için yapılsa, kendilerinin paylaşacakları maddî bir şey kalmaz. Paylaşacak bir şey olmayınca da, huzur, sevgi, birlik ve beraberlik olur. Çünkü ben demeyene, ben istemem diyene, Cenab-ı Hak daha fazlasını verir. Aksine, bir toplumda herkes bu benim malım derse, o mal için herkes birbirine düşer. Çünkü herkes, bunda kendisinin bir payı olduğunu düşünür. Ondan sonra da, huzursuzluk, düşmanlık, kavga ve dağılmalar başlar. Ehl-i sünnete uygun olarak, dini yaymak için yapılan hizmetlerde, başarılı olmanın ilk şartı, ihlâslı olmaktır. Bu ise, yapılan hizmetlerin Allah için olması, bunun ibadet olduğuna inanılması ve bu yolun büyüklerinin sevilmesi ve kitaplarının okunmasıyla mümkündür. Büyük zatların sözünü dinleyen, peki diyen, daima başarılı olmuştur. Bu hizmetlerde en faydasız olan, kendini ve aklını beğenendir. Ondan bu hizmetlere fayda gelmez, hattâ kimseyi beğenmediği için kendisi sıkıntıya girer, başkalarını da sıkıntıya sokar. Çok zengin bir tüccar, mübarek bir zata, (Her işte çok başarılısın. Bunun sebebi nedir?) diye sorunca, o zat tebessüm ederek, (İşimi hep bilmeyenlerle yaptığım için) cevabını verir. Tüccarın çok şaşırdığını görünce der ki: Bu, bana rahmetli hocamın tavsiyesidir. Bir işe başlarken, kimlerle çalışacağımı sorduğum zaman, (Bilmeyenlerle çalış! Sana peki diyenleri, ihlâslı olanları seçip, onlarla işe başla! Kabiliyetli olan, kabiliyetine güvenir, çevresine sıkıntı verir. Ama kabiliyeti olmayan, ihlâslı olur, sana güvenir, dediğini yapar. Zamanla bu ihlâsından dolayı, Allahü teâlâ ona kabiliyet de verir. Hem ihlâs, hem kabiliyet kazanmış olur) buyurmuştu. Bilenin bilgisine ve aklına güvenmesi, onu sıkıntıya sokar. Bilen hep akıl verir. Söz dinlemez veya istemeyerek dinler. İşi zamanında yapmaz, eksik veya bildiği gibi yapar. Çünkü, (Bu iş ancak böyle yapılır) diye düşünür. Genelde, bilmeyenin itaati ve ihlâsı çok olur. Bilmediği için sorarak iş yapar. Sorduğu için de rahat eder. İşler düzgün olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda dine hizmet eden Müslümanın istirahati, musalla taşında başlar. Bu, bir bayrak yarışıdır. Aldığı bayrağı hiç kimse toprağa gömemez. İnsanların hidayete kavuşup kurtulmaları için, bu bayrağın elden ele dolaşması, yere inmemesi lazımdır. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın en çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir. Dininizi, İslâm âlimlerinin ağızlarından öğreniniz!) buyuruyor. Onun için sohbetteki bereket, ilim başkadır. Yani sohbetin insana verdiği olgunluk, sırf kitap okumakla hâsıl olmaz. Esas olan, bu hadis-i şerife uygun olarak, büyüklerin sohbetidir, ilmi büyüklerin ağzından almaktır. Böyle bir zat bulunmazsa, o zaman kitapları okunur. Büyüklere tam teslim olan, tam netice alır, tam başarı kazanır. Yarım teslim olan, yarım başarı elde eder. Hiç teslim olmayan, sıfır alır. Tam teslim olmak nedir? Bunu Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri tarif etmiş, (Hocamı tanıdıktan sonra aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyurmuştur. Dolayısıyla, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kurtuluş gemisine binen, kaptanın işine karışmamalı. Ya gemiye binme, binmişsen kaptana karışma! Geminin gideceği yeri bilerek, kaptana ve gemiye güvenerek biniliyor, ondan sonra hâlâ kendi aklıyla gemiye yön vermeye, istikametini değiştirmeye, tenkit etmeye ne hakkı olur? İşte böyle bir gemiye binince, gemide olduğunu unutup, aklı fikri başka yerde olan, kendi kendini felakete sürüklemiş, gemiden aşağı düşmüş olur. Tabiî o gemiden denize düşenin hâli çok tehlikeli. Ya boğulur veya balıklara yem olur. İyi yüzme bilse bile, yine azgın dalgalı deryayı geçip sahile çıkması, imkânsız denecek kadar çok zordur. Ömrü denizlerde geçen bilir, çok fırtınalı, çok dalgalı günler olur. Böyle tehlikeli bir ortamda gemiden atlayan nasıl kurtulur ki? Bunun gibi çok tehlikeli zamanlarda, düşersek diye, bellerine urgan bağlarlar. Bu dalgalarda gaflet, felakettir. Onun için fırtınalı havalarda, mutlaka ipin sağlam olması, mesafenin de kısa olması lazım. Bu ip, ihlâslı olmaktır, uzunluğu kısalığı da takvadır. (Ben ihlâstan ve takvadan anlamam) diyen çıkarsa, onun da çaresi var: Sadece peki demesi yeter. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hadis-i kudsî ne demektir? CEVAP: Peygamber efendimizin, mânası da, kelimeleri de kendisinden olan sözlerine hadis denir. Mânâsı Allahü teâlâ tarafından bildirilip de, Peygamber efendimizin kendi kelimeleriyle bildirdiği sözlere ise hadis-i kudsî denir. Bunun için, hadis-i kudsîler nakledilirken, (Allahü teâlâ hadis-i kudsîde buyurdu ki...) denir. S. Ebediyye ve diğer kitaplarımızdaki hadis-i kudsîlerden bazıları şöyledir: (Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en müttekî, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak hepiniz, bana karşı duran, peygamberlerimi aşağı gören düşmanım gibi olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Allah, sizden ganîdir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.) (Azâmet ve kibriya bana mahsustur. Bu iki sıfatta, bana ortak olmak isteyenlere, çok acı azab ederim.) (Ya Âdem! Muhammed aleyhisselamın ismiyle, her ne isteseydin kabul ederdim, Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım.) (Ey Resulüm! Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım.) (Ey Resulüm! İbrahim Hâlilim [dostum] ise de, sen de Habibimsin [sevgilimsin].) (Evliya bir zata düşmanlık eden, bana savaş açmış olur.) (Bir kimse, farz ibadeti yapmakla bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle yaklaşamaz.) (Dostlarımı insanlar içinde gizlerim, onları kimse bilmez.) (Yere ve göğe sığmam, fakat mümin kulumun kalbine sığarım.) (Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın! Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!) (Rahmetim gadabımı aşmıştır. Hasta kulumun günahını affeyledim!) (Oruç benim için tutulur. Onun karşılığını ben veririm!) (Kulum, beni nasıl umarsa, onu öyle karşılarım. Öyle ise, benden hep iyilik bekleyin!) ("La ilahe illallah" benim kale'mdir. Bunu okuyan, kaleme girmiş olur. Kaleme giren de, azabımdan kurtulur.) (Nefsini düşmanın bil! Çünkü o, bana düşmandır.) (Ey kulum! Seni kendim için yarattım. Başka şeylerle oyalanma! Rızkına kefilim, kendini üzme!) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Cennet'te pişmanlık var mı?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Cennet'te üzüntü yok, ama pişmanlık var) deniyor. Bu ikisi, birbirine zıt değil mi? CEVAP: Cennette hiçbir üzüntü, sıkıntı olmadığı gibi, Cehennem'dekilerin pişmanlığı gibi bir pişmanlık da yoktur. Cennet'te monoton bir hayat da yoktur. Hayal bile edilemeyecek nice nimetler olacak, bunlardan alınacak zevk de her an artacaktır. Bunu, dünyadaki nimetlere benzeterek anlamak mümkün değildir. Cehennem ehli, (Keşke biz de iman etseydik de Cennet'teki sonsuz nimetlere kavuşsaydık) diye üzülürler. Cennet ehli ise, (Daha çok iyilik, ibadet etseydik de, daha yüksek derecelere kavuşsaydık) temennisinde bulunur. (Ne kadar gafletteymişiz ki, Allah'ı zikretmeden geçirdiğimiz anlar olmuş) derler. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Cennet ehli hiçbir şeye pişmanlık duymaz. Yalnız, Allah'ı zikirsiz geçirdikleri vakitler için pişman olurlar.) [Hâkim] (Kıyamette, fâsık salih herkes pişman olur. Fâsık, fıskı [günahı] bırakıp doğruluk ve takva üzere bulunmadığına, salih ise daha çok ibadet etmediğine pişman olur.) [Feraid-ül fevaid] Padişahın biri, gece bir yerden geçerken askerlerine, (Buradaki taşlardan alın) der. Kimi emre uyar az veya çok taş alır, kimi taşın yükünü niye çekeyim diye almaz. Ülkelerine gelince, aldığı taşlara bakarlar ki hepsi kıymetli taşlar. Almayan pişman olduğu gibi, alanlar, niye daha çok almadım diye pişman olur. Çok alan da, niye daha çok almadım diye pişman olur. Elbette çok alanla hiç almayanın pişmanlığı aynı olmaz. Cennet'te gittikçe artan nimetlere kavuşan insanın pişmanlığı da üzüntü meydana getirmez. TASAVVUFSUZ?İLİM Sual: Çok ilim sahibi bir kimse, tasavvufu bilmezse, Resulullah'a vâris olabilir mi? CEVAP: İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki: Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli yani sapık olur. Her ikisine kavuşan hakikate varır. (Merec-ül-Bahreyn) İlmin bir zahiri, bir de bâtını vardır. Zahiri, bildiğimiz ilimlerdir. Bunu herkes öğrenebilir. Ama bâtın ilmini, mürşid denilen zatlar bilir. Hem zahir, hem bâtın ilmini bilenlere mürşid-i kâmil denir. Resulullah'ın vârisi bunlardır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Resulullah'ın veya mübarek insanların eşyalarıyla bereketlenmek caiz midir? CEVAP: Elbette caizdir. Eshab-ı kiram, Resulullah'ın kullandığı eşyalarla, mesela gömleği, bastonu, kılıcı, terlikleri, bardağı, yüzüğü ve kullanmış olduğu her şeyle bereketlenirlerdi. Müminlerin annesi Ümm-i Seleme validemiz, bir hasta gelince, Peygamber efendimizin mübarek sakalından bir kılı suda bırakır, sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. Mübarek bardağına su koyup, şifa için içerlerdi. (Usul-ül-erbea) Resulullah efendimiz, cemreden sonra kurbanını kesince, berberin kestiği mübarek saçlarını Hazret-i Talha'ya verip, (Bunları insanlara dağıt) buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi) İMTİHANA?GİRERKEN Sual: Önemli bir imtihana girmeden önce, neler okumamız, nasıl dua etmemiz uygun olur? CEVAP: Allahü teâlâdan her şeyin hayırlısını istemelidir. Mutlaka kazanayım dememeli, (Hakkımda hayırlı olacaksa, kazanmamı nasip et) diye dua etmelidir. İmtihana girmeden önce, bir Fatiha ile istiğfar duası okuyarak, Peygamber efendimize, diğer peygamberlere, Ehl-i beyte, Eshab-ı kirama, Tâbiine, mezhep imamlarımıza, Silsile-i aliyyeye, meşâyıh-ı izâma hediye ederek, onların hatırına dua etmek iyi olur. Hediye ederken, mümkünse Silsile-i aliyye büyüklerinin isimlerini de söylemelidir. Evliyanın, salihlerin isimlerinin söylendiği yere rahmet yağacağı hadis-i şerifle bildirilmiştir. İMTİHAN?DUASI Sual: İmtihana girerken okunacak dua var mıdır? CEVAP: Şu duayı okumalıdır: Yâ men leccemel mütekebbirîne bi licâmi azametihî sellim sellim yâ hâfız. Mânası: Ey muhafaza eden Allah'ım, kibirlenenleri, azametinin gemiyle dizginle, bize selamet ver, bizi selamete çıkar. YEMEĞE?KONAN?ŞARAP Sual: (Yemeğe konan şarap, yemek pişerken kimyasal değişikliğe uğradığı için mahzuru olmaz) diyorlar. Bir de, (Elbisemize şarap dökülse kuruyunca uçup gider) diyorlar. Bunlar doğru mudur? CEVAP: Doğru değildir. Yemeğe konan şarap kimyasal değişikliğe uğramaz. Şarabın su kısmı kuruyunca uçar, ama necis kısmı kalır. Elbisemize bir bardak idrar dökülse, kuruyunca su kısmı uçup giderse de necis kısmı kalır. Yemeğe konan şarabın veya idrarın da necisliği devam eder. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Görülmeyen şeylere, mesela nazara inanmak yanlıştır. Sadece, sevgisiz bakan bir göz, insanı yorar) diyenler çıkıyor. Nazar hak değil mi? CEVAP: Nazar haktır. Beğenerek, imrenerek veya kıskanarak bakılan şeylere nazar değer. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Nazar haktır.) [Müslim] (Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.) [İbni Adiy] (İnsanların yarısı nazardan ölür.) [Taberani] (Hoşa giden bir şeyi görünce, "Mâşâallah la kuvvete illa billah" denirse o şeye nazar değemez.) [Beyheki, İbni Sünni] Görülmeyen şeylere yok demek, bugünkü bilime de aykırıdır. Günümüzde, aletlerden çıkan şuaların iş yaptığı tespit edilmiştir. Mesela, TV'yi çalıştıran, kanallarını değiştiren veya arabaları açan kumandalar vardır. Onlardan çıkan şualar, iş yapmaktadır. Lazer denilen şualarla ameliyatlar yapılmaktadır. Bunlar gibi, gözden çıkan ve mahiyeti tam açıklanmayan şualardan da nazar değerek, bakılan şey zarar görebilir. Göremediğimiz şeylere yok demek ise, çok cahilce bir sözdür. BİRDEN FAZLA YERE SORMAK Sual: Garanti olması için dini suallerimizi birkaç yere sormak daha iyi değil midir? CEVAP: Hayır, hiç uygun olmaz. İnsan, nereye güveniyorsa sadece oraya sormalı. Din büyüklerimiz, (Kıble-i teveccühü müteaddit kılmak, kendini tefrikaya bırakmaktır) buyuruyor. Yani bir kimse, birden fazla yere danışırsa, onlar da farklı cevap verirse, insanın kafası karışır. O da elbette şaşırır. Çeşitli fitnelere ve tartışmalara da sebep olur. Onun için bir kimseye güvenmeli, dini konulardaki her şeyi ona sormalı. Ancak, Ehl-i sünnet âlimlerinden nakletmeyen kimselere sormamalı, doğru cevap verdiğine inandığı tek bir yere sormalı. Birkaç yere sorup da, hangisi nasıl cevap veriyor diye, imtihan eder gibi de soru sormamalı. NAMAZ DIŞINDA OKURKEN Sual: Namaz dışında Kur'an okumaya başlarken, Eûzü okumak sünnet mi, yoksa vacib mi? CEVAP: Bu hususta farklı kaviller vardır. Sünnet, müstehab ve vacib olduğu da bildirilmiştir. Vacib olan kavli tercih etmek daha ihtiyatlı olur. Sure veya âyet okumaya başlarken, Eûzü okumak vacibdir. (Şir'a-tül-İslam, S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Sıkıntılardan kurtulmayı istemek, ölümü istemek anlamına geldiği için uygun olmaz, çünkü Müslüman sıkıntılarından, ancak ölünce kurtulur) sözü yanlış değil mi? CEVAP: Evet, yanlıştır. Allahü teâlâdan her zaman sıhhat ve afiyet istemeli ve bütün sıkıntılardan kurtulmak için dua etmeli. Buna rağmen sıkıntı gelirse sabretmeli ve kurtulmak için de, yine dua edip sebeplerine yapışmalı. İki hadis-i şerif meali: (Sıkıntıdan kurtulmak için şu duayı okuyun: "Lâ ilahe illallahül'azîm-ül-halîm. Lâ ilâhe illallahü Rabbül-Arş-il'azîm. Lâ ilâhe illallahü Rabbüs-semâvâti ve Rabbül-Erdı Rabbül Arş-il-kerîm.") [Müslim] ("Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah" okumak, 99 derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdır.) [Hâkim] Görüldüğü gibi, sıkıntıdan kurtulmayı istemek dinimizin emridir. İLMİ YAYMAK Sual: Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı kitapları yaymak, onları yazan âlimler gibi sevab kazanmaya sebep olur mu? CEVAP: Elbette, bunlar birbirine bağlıdır. Din kitabı yazılmasa, din nasıl yayılabilir ki? Tersi de böyledir. Bir kitap yazılır, öylece rafta durur, yayılmaz ve okunmazsa insanlar faydalanamaz. Onun için kitabı yazan zatlar, emr-i marufun önemini bildiğinden, onun yayılması için gerekli tedbirleri alır. Fıkıh ilmi önemlidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ, hayır murat ettiği, sevdiği kulunu fıkıh âlimi yapar.) [Taberanî, Beyheki, Bezzar] Yani hakiki âlim çok kıymetlidir. Allahü teâlâ, sevdiği kimseleri âlim yapar. Daha çok severse bu âlimi dinin yayılmasına hizmet ettirir. Dinin yayılmasına hizmet edenler de, Allahü teâlânın sevgili kulları arasına girerler. Onun için, (Allah bir kulu severse fıkıh âlimi yapar, daha çok severse fıkıh ilmini yayıcı yapar) buyurulmuştur. Bu kitapların yayılması için çok çalışmalıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri, bir zata yazdığı mektupta buyuruyor ki: Sizin bu nimete kavuşmanız, İslamiyet bilgilerini ve fıkıh hükümlerini yaymakla olmuştur. O hâlde, din bilgilerini ve fıkıh ahkâmını yaymaya elinizden geldiği kadar çalışınız! Bu ikisi bütün saadetlerin başı, yükselmenin vasıtası ve kurtuluşun sebebidir. (1/275) BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ Sual: Masal anlatmaya başlarken, (Bir varmış, bir yokmuş) veya (Bir varmış, iki yokmuş) demekte mahzur var mıdır? CEVAP: Hayır, ikisini söylemekte de mahzur yoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
30.09.2011
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Önemli olan sondur, yani imanla ölmektir. İmansız ölmenin sebeplerinden biri de, imansız ölmekten korkmamaktır. Korkmayan imansız ölür. Allah saklasın, sonsuz azap ne büyük tehlikedir. Dünyada müebbet hapse mahkûm olup hücreye giren kimse çıldırır, peki sonsuz ateşe insan nasıl dayanır? Âhir zamandayız. Bu asırda, kendini kurtulmuş gibi görmek, göğsü kabarık yaşamak ahmaklıktır! Çünkü zamanımızda günahtan çok küfür tehlikesi vardır. İnsan bir sözle, bir işle kâfir olabilir, çünkü bu zamanda günah çok kolay işleniyor. Mesela kolayca gıybet yapılıyor. Din kitaplarında, yapılan gıybet için, (Ben doğruyu, olan şeyi söylüyorum, bu gıybet değil) demenin küfür olduğu bildiriliyor. Çünkü harama helâl denmiş oluyor. Ev halkının işlediği bir günah için veya başka bir haram için, (Bu zamanda böyle olur, başka türlü olmaz) veya (Zaman sana uymazsa, sen zamana uy) gibi şeyler söyleyerek günahı beğenen veya hafife alan kâfir olur. Bu kişi, ister dine hizmet etsin, ister zikir çeksin, yani ne yaparsa yapsın, işlediği küfrüne tevbe etmezse, Allah korusun kâfir olarak ölür. Bu zamanda çok korkmak ve imanı kurtarmak için çok gayret sarf etmek lazımdır. Günahkâr ölenin kurtulması o kadar zor değildir, çünkü imanlı olmak şartıyla, büyük günah işleyenlere peygamberler, Ehl-i sünnet âlimleri, şehidler ve daha başkaları şefaat edecektir. Yani günahkâr için şefaat çoktur, imansız ölene ise hiç şefaat yoktur. Mücevherleri olan, çaldırmamak için açığa koymaz. En gizli yere saklar, belki üstünde yatar. İman bundan daha mı az kıymetli? Her an, benim imanıma bir zarar gelir mi gelmez mi diye, imanı düşünmek gerekmez mi? Zamane insanları zahire çok kıymet veriyorlar. Onun için büyükler, (Zahir mamur, bâtın harap) buyurmuşlardır. Bâtını mamur etmek gerekir. İşin başı namazdır. Müslümanın aklı fikri namazda olur. İnsanların kimi ateşe, kimi puta, kimi de Allah'a tapar. Peki namaz kılmayan kime tapar? Dinsiz midir, paraya mı, nefsine mi tapar? Belli değildir. O halde, eşimizi, oğlumuzu, kızımızı haramlardan korumalı, onlara mutlaka namazı öğretmeli, kılmaları sağlanmalı. Namaz varsa, her şey vardır. Namaz yoksa, felaket çoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: (Yâ Resulallah, dünya ile âhiret arasındaki mesafe ne kadardır?) diye soran olmuştu. Peygamber efendimiz, (Göz açıp kapayıncaya kadar yakındır) buyurmuştu. Allahü teâlâ her türlü imkânı vermiş. İki büyük ilaç var. Biri küfürden yani sonsuz Cehennemden kurtarır, biri de her çeşit beladan kurtarır. Bu ilacın birincisi Kelime-i tevhiddir. Bunu ihlâsla söyleyen sonsuz yanmaktan kurtulur. İkincisi de tevbe ve istiğfardır, hem hastalıktan, hem beladan kurtarır. Bunlar ne büyük nimettir. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: (Kim Allah lafzını tekrar ederse, onun istifadesi çok olur. Çünkü bu kelime çok faydalı bir ilaçtır. İster mümin, ister kâfir olsun, kim Allah derse, dünyada ferahlık bulur, inanarak söyleyen ise, sonsuz saadete kavuşur.) Sıcak bir ağustos günü, garibin biri bakar ki, bazıları dağdan buz getirip pazarda satıyor, bu da dağa gider, bütün parasıyla birkaç kalıp buz alır, çuvala sarıp Bağdat'a, pazara getirir. Buz diye bağırır, fakat ne gariptir ki, bundan buz alan çıkmaz. Tabiî zamanla sıcakta buz erimeye başlayınca, (Ne olur buz alın, ben fakirim, sermayem eriyip gidiyor, sermayemi kaybediyorum) diye bağırır. Tam o sırada, Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, bu garibin feryadını duyunca, hemen gidip yanına oturur. Talebeler telaş içinde, Hiçbir şey soramadan, ne oldu acaba diyerek, onlar da edeple hocalarının yanına otururlar. O garibin, yalvararak bağırmasını dinlerler. Talebeleri, (Efendim bir şey mi oldu, merak ettik) derler. (Dinleyin bakın, bu garip ne diyor?) buyurur. Talebeleri, ("Ne olur buz alın, sermayem eriyip gidiyor" diyor. Bundan bir şey anlamadık) diye sorarlar. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri buyuruyor ki: (Onun sermayesi buz, bizim sermayemiz de ömrümüzdür. O, buzu satarsa, aldığı parayla sermayesini kurtaracak, biz de ömrümüzü değerlendirirsek sermayemizi kurtaracağız. Onun buzu eriyor, boşa gidiyor, bizim de ömrümüz geçiyor, boşa gidiyor. Buz gibi erimeye devam eden ömür, bir gün aniden eriyip bitecek. Kendimize gelelim, ömrümüzü boşa harcamayalım, kıymetlendirelim, sermayemizi kurtaralım!) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hacca gitmenin önemi nedir? CEVAP: Gücü yetenin, ömründe bir kere Kâbe'ye gidip, oraya mahsus ibadetleri yapması farzdır. Daha sonra yapılan haclar, nafile olur. Farz olan hacca gitmeye çalışmalı! Bir kere farz olan haccı yapmak, 20 kere Allah yolunda savaşmaktan daha sevabdır. Hadis-i şerifte, (Hac, suyun kirleri temizlediği gibi, günahları yok eder) buyuruldu. (Taberani) Kabul olan hac, namaz, oruç ve zekât borçlarının affına sebep olmaz. Bunları geciktirme günahlarının affına sebep olur. Kul borçları verilmezse veya helalleşilmezse ödenmiş olmaz. Kul ve Hak borçlarından başka günahlar affedilir. Haccın sahih olması için, vaktinde yapılması gerekir. Kabul olması için de, haccın sahih olması, o kimsenin itikadının düzgün olması, bid'at ehli olmaması gibi şartları vardır. Hadis-i şerifte, (Bid'at işleyenin orucu, haccı, cihadı kabul olmaz) buyuruldu. (Deylemi) Üç türlü hac vardır: 1- İfrad hac: Bu haccı yapana müfrid hacı denir. İhrama girerken, yalnız hac yapmaya niyet eden kimsedir. Mekke'de oturanlar, yalnız müfrid hacı olur. 2- Kıran hac: Bu haccı yapana karin hacı denir. Hacla umreye birlikte niyet eden kimsedir. Önce umre için tavaf ve sa'y edip, sonra ihramını çıkarmadan ve tıraş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrar tavaf ve sa'y yapar. 3- Temettü hac: Bu haccı yapana mütemetti hacı denir. Hac aylarında, yani şevval, zilkade ile, zilhiccenin ilk on gününde umre yapmak için ihrama girip ve umre için tavaf ve sa'y yapıp ve tıraş olup, ihramdan çıkar. Memleketine gitmeyerek, o sene, terviye gününde veya daha önce, hac için ihrama girerek müfrid hacı gibi hac yapar. Yalnız, tavaf-ı ziyaretten sonra da sa'y yapar. Karin ve mütemetti hacıların şükür kurbanı kesmesi vacibdir. Temettü veya kıran haccı yapanlardan, kurbanlık hayvan bulunmaması veya alınamaması sebebiyle, kurban kesme imkânı olmayanlar, üç gün hac esnasında, yedi gün hacdan sonra olmak üzere on gün oruç tutarlar. İlk üç günün, ihrama girdikten sonra, hac ayları içinde ve kurban bayramının ilk gününden önce Mekke'de tutulmuş olması zorunludur. Kurban kesme imkânı elde edilebileceği ümidiyle, bu üç günlük orucun son vaktine kadar geciktirilmesi yani Arefe günü tamamlanmak üzere 7, 8 ve 9 Zilhicce günlerinde tutulması efdaldir. Temettü haccında bu oruç henüz hac için ihrama girilmeden, umre ihramından sonra da tutulabilir. Not: Hacla ilgili bütün bilgiler, www.dinimizislam.com sitemizde vardır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir ateist, Allah'a inanmadığı için, Kur'anı peygamberin yazdığını ve yanlışlarla dolu olduğunu söyleyip örnek veriyor, (Yasin suresinin 40. âyeti yanlıştır. Güneş sabittir, dönmez) diyor. Kur'anın Allah kelamı olduğu nasıl inkâr edilebilir? CEVAP: Ateist, dini bilmediği gibi, fen ilminden de haberi yoktur. Eğer haberi varsa, kasten gerçekleri inkâr etmekte, tutmasa da iz bırakır düşüncesiyle Kur'an-ı kerime çamur atmaktadır. Güneş'in sabit durduğunu söylemekte bir kasıt yoksa cahillik vardır. Fen kitaplarında ve ansiklopedilerde Güneş'in de döndüğü bildirilmektedir: Dünyada canlıların yaşayabilmesi için gerekli olan ısı ve ışık enerjisini sağlayan, kendi sisteminin merkezinde yer almış, Samanyolu galaksisindeki yaklaşık iki yüz milyar yıldızdan biri Güneş'tir. Güneş'in ekseni etrafında döndüğü 1611'de Galile tarafından ispatlanmıştır. Güneş'in, o tarihte Galile'nin bilmediği, anlamadığı bir hareketi daha vardır. Güneş denilen yıldız, kendine bağlı sistemiyle birlikte bir öteleme hareketi yapmakta ve Herkül Takım Yıldızı içinde Apeks adı verilen bir noktaya doğru saniyede 250 km'lik bir hızla ilerlemektedir. (Y. Rehber Ans.) Yanlış denilen âyetin meali şöyledir: (Ne Güneş'in Ay'a yetişmesi mümkün olur, ne de gece gündüzü geçer. Ay, Güneş ve yıldızların her biri kendi yörüngesinde yüzer.) [Yasin 40; Celaleyn] Demek ki, gökteki bütün yıldızlar, kendi yörüngelerinde hareket etmektedir. Ateist, Allah'ı inkâr ettiği için, Orta Çağda Güneş'in hareketi nereden bilinsin diye düşünüyor. Koca kâinatın kendiliğinden olduğunu sanıyor. Hâlbuki her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Üç âyet meali: (Allah her şeyin yaratıcısıdır.) [Zümer 62], (Her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah'tır.) [Mümin 62], (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96] Ateist sırf Allah'ı inkâr etmek için, insanın insandan değil de, maymundan geldiğini savunursa da, maymunu kimin yarattığını söyleyemez. Gezegenleri de yoktan yaratan Allah, onların nasıl hareket ettiklerini bilmez mi? Üç âyet meali: (Allah her şeyi bilir.) [Hücurat 16], (Yaratan hiç bilmez mi?) [Mülk 14], (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255] (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kur'an-ı kerim, o günkü insanların anlayacakları dilde ve onların anlayacakları seviyede inmiştir. Mesela Arapça bilen Arap halkına Türkçe veya İngilizce inmemiştir. Yusuf suresinin, (Anlayasınız diye biz Kur'anı Arapça olarak indirdik) mealindeki 2. âyeti, tefsirlerde özet olarak şöyle açıklanıyor: Biz Kur'an-ı kerimi başka bir dille değil, en geniş, en açık, en ahenktar olan Arap lügati üzere indirdik. Eğer iyi düşünürseniz, bu kitabın bir şaheser, hükümlerinin, tesirli sözlerinin, bütün insanlığa hitap ettiğini anlar, Müslüman olmayı en büyük en yüksek bir saadet telakki edersiniz. Ey Araplar, Kur'an, sizin dilinizle indi. Birçok edebiyatçının, şairin sözünü bilirsiniz. Hiçbirisine benzemiyor. İncelerseniz, bunun insan sözü olmadığını, ilahi bir kelam olduğunu kolayca anlarsınız. Kur'an-ı kerim, bir fen kitabı değil, bir iman kitabıdır. Anayasada bile, cezalar kanunlara havale edilir. Kur'an-ı kerimin detaylı bilgisi ise, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Kur'andaki bilgilerin açıklaması hadislerden ve tefsirlerden öğrenilir. O zamanın insanlarına bitkilerin, ağaçların döllenmesi [tozlaşması] hakkında bugünkü fen bilgileri ışığında anlatılsa, anlayamazlar. Hattâ anlamayanlardan bir kısmı inkâr eder, küfre düşerdi. Kur'an-ı kerimde kısaca, (Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik) buyurulur. (Hicr 22) Kur'an-ı kerimin bir mucize olduğu çeşitli yönlerden ispatlanmıştır: Peygamber efendimiz, kimseden bir şey öğrenmemiş, hiç yazı yazmamışken ve geçmişlerden ve etraftakilerden haberi olmayan insanlar arasında hâsıl olmuşken, Tevrat'ta, İncil'de ve bütün başka kitaplarda yazılı şeyleri bildirdi. Geçmişlerin hallerinden haber verdi. Her dinden, her meslekten ileri gelenlerin hepsini hüccet ve deliller söyleyerek susturdu. Allahü teâlâ, Resulüne buyuruyor ki: (Sen bundan [Kur'an gelmeden] önce bir kitap okumuş ve onu yazmış değildin. Eğer öyle olsaydı bâtıl yoldakiler, [Kur'anı başkasından öğrenmiş veya önceki semavi kitaplardan almış] derler ve [Yahudiler de, Onun vasfı Tevrat'ta ümmidir, bu ise ümmi değil diye] şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48] (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kur'an-ı kerimde insanların söyleyemeyeceği şeyler pek çoktur. Birkaçı şöyledir: 1- İcaz ve belagat: Yani az söz ile pürüzsüz ve kusursuz olarak, çok şey anlatmaktır. Bütün şairler, edebiyatçılar, Kur'an-ı kerimin nazmında ve manasında âciz ve hayran kalmışlar, bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İcazı ve belagati insan sözüne benzemez. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozulur. 2- Âyetler, yani sözler ve cümleler, Arapların sözlerine ve şiirlerine hiç benzemez. Kur'an-ı kerimin yanında onların sözleri, cam parçalarının elmasa benzemesi gibidir. Dil uzmanları bunu pekiyi görmektedir. Allahü teâlâ, her asırda en az bir kişiyi Peygamber olarak göndermiş, ona çeşitli mucizeler vermiştir. Mesela, Hazret-i Musa zamanında sihir, büyücülük çok ilerlemişti. Hazret-i Musa asasını yere koyup büyük bir ejderha olmuş, sihirbazların ellerindeki aletleri, ipleri yutmuştur. Hazret-i İsa zamanında tıp çok ileri idi. Hazret-i İsa mucize olarak, körleri iyi etmiş, ölüleri diriltmiştir. Bizim Peygamberimizin zamanında ise, edebi söz ve yazı sanatı çok ileriydi. Yarışmada birinci olan şiir, yazı ve konuşmalar Kâbe duvarına asılırdı. Kur'an-ı kerim gelince bunlar indirilip yerine, gelen âyetler kondu. İnatçı kâfirler hariç herkes Kur'an-ı kerimin Allah'ın kelamı olduğuna inandı. Kur'anda, (Bu Kur'an, Allah kelamıdır. İnanmıyorsanız, bir âyeti kadar siz de söyleyin! Söyleyemezsiniz) buyuruluyor. Bütün düşmanlar el ele verip, yıllarca uğraştıkları halde onun benzerini bugüne kadar söyleyemediler. Söylemeleri de mümkün değildir. 3- Bir insan, Kur'an-ı kerimi ne kadar çok okursa okusun bıkmaz, usanmaz. Arzusu, hevesi, sevgisi ve zevki artar. Hâlbuki diğer kitaplar böyle değildir. 4- Geçmiş insanların bilinmeyen hallerinden birçok şey Kur'an-ı kerimde bildirilmektedir. 5- İleride olacak şeyleri bildirmektedir. Çoğu meydana çıkmış ve çıkmaktadır. Mesela, Rum suresinin 3. âyetinde mealen, (Rumlar, en yakın bir yerde mağlup oldu. Hâlbuki onlar, bu mağlubiyetten sonra birkaç yıl içinde galip gelecektir) buyuruldu. Bu âyet, Rum Kayseri Heraklius'un İran şahı Husrev Perviz'e galip geleceğini önceden haber verdi. Aynen vaki oldu. (Devamı var) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kur'an-ı kerim Allah kelamıdır
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bugünkü 4 İncil'de pek çok çelişki vardır. Bu da, insan eliyle yazıldığını gösterir. Hâlbuki Kur'an-ı kerimde tenakuz yoktur. Bir âyet meali: (Eğer Kur'an, Allah'tan başkasından gelseydi, içinde pek çok tutarsızlık bulunurdu.) [Nisa 82] İkinci önemli husus, nasıl insan, bir karınca bile yaratamıyorsa, Kur'an-ı kerimin bir cümlesini meydana getiremez. 14 asırdan beri de, benzeri yazılamadı. İki âyet meali şöyledir: (Eğer kulumuza [Resulüme] indirdiğimizden [Kur'anın Allah'tan geldiğinde] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğruysanız, Allah'tan gayri şahitlerinizi [putlarınızı, bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sûre meydana getirin! Bunu asla yapamazsınız.) [Bekara 23, 24] (Bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88] Üçüncü husus ise, Kur'an hiç değiştirilemez. İki âyet meali şöyledir: (Kur'anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9] (Allah'ın kelamını [Kur'an-ı kerimi] kimse değiştiremez.) [Enam 115] Bugüne kadar kimse değiştirememiştir. Bu kadar vesikalardan da anlaşıldığı gibi Kur'an-ı kerim Allah kelamıdır. HARAM VE HELAL KARIŞIRSA Sual: Çeşitli haram mallar birbirleriyle veya helal malla karışınca bu para kullanılabilir mi? Mesela, bir camiye yardım edenler arasında, haram para verenler de olursa, bu camide namaz kılmak caiz olur mu? CEVAP: Evet, caiz olur. Gasp, hırsızlık, rüşvet, kumar, alkollü içkilerden alınan para gibi, haram malı kendi helal malıyla veya çeşitli kimselerden aldığı haram paraları birbirleriyle karıştırmışsa ve bunları birbirlerinden kolayca ayıramazsa, o zaman bu karışımlar, kendi mülkü olur. Tayyib [temiz] olmasa da, kullanması caiz olur. Bu paralarla yapılan camide namaz kılınır. Tek cins haram parayla yapılan camide namaz kılınmaz. Mesela tamamı kumar parası, tamamı hırsızlık, tamamı gasp, tamamı alkollü içkilerden elde edilen para gibi, tek cins haram parayla yapılan camide namaz kılınmaz. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Özellikle bid'at ehli, dini aklına göre değiştirip, bu bozuk hâline de İslamiyet diyor. Böylece dinin aslı kayboluyor. Kul, kendisini yaratanın bildirdiği dine müdahale edemez. Kendisi dine uyar, dini kendine uyduramaz! Uydurmaya kalkarsa, o uydurulan şey, din olmaktan çıkar. Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsi, hayatları boyunca bid'atleri yok edip sünnetleri ihya etmek hususunda çok hassasiyet gösterdiler. Günümüzde ise, İslamiyet, âdet olarak yaşanmaya başlandı, bid'atler çoğaldı. Bu durum dinimizin gittikçe bozulmasına sebep oluyor. Hâlbuki her bid'at bir felakettir ve şeytanın kandırmasıdır. Bir gün İblis, bir dağa çıkıp, öyle bir feryat eder ki, dünyada ne kadar şeytan varsa hepsi oraya toplanır. Onlara der ki: - Bizim için felaket bir şey oldu. En büyük günahları işleyen Müslüman, eğer tevbe edip, Allah'tan mağfiret dilerse, bunların affa uğrayacağını bildiren bir âyet indi. Biz, bunlara ne kadar günah işletirsek işletelim, bunlar bir gün tevbe ederlerse, hepsi affolur. Bizim bütün uğraşmalarımız boşa gider. Artık bunlar Cehenneme girmez. Buna bir çare bulmalıyız. Bir hile biliyor musunuz? - Hayır, bilmiyoruz. - Ben biliyorum. Tevbe etmeyecekleri bir günah bulmalı. Şimdi sizin vazifeniz, böyle bir günahı araştırmaktır. Şeytanlar dağılıp giderler. Birkaç gün sonra İblis'in feryadıyla şeytanlar tekrar toplanırlar. Hepsi de, (Biz bir çare bulamadık) derler. Melun İblis gülerek der ki: - Müjde çocuklarım! Ben, onların tevbe etmeyecekleri büyük bir günah buldum. Bunların dinine bid'atler karıştıracağız, ilaveler, çıkarmalar yaptıracağız ve bunları onlara çok güzel göstereceğiz. Tabiî bunlar, o bid'atleri sünnet zannedecekler veya bid'at-i hasene diyecekler, böyle yapmak daha sevabdır, bu iş çok faydalıdır, çok uygundur diyecekler. Bid'atlere ibadet diye sarılacaklar. Bu durumda, artık bu bid'atlerden hiçbiri kopamaz. Bu bid'atlere dokunan çıkarsa, din elden gidiyor diye, düzeltilmesine izin vermezler. İbadet olarak yaptıkları ve günah olarak bilmedikleri için bid'atlere tevbe de etmezler. Tevbe etmeyince de, bid'at ehli olarak doğru Cehenneme giderler, orada bizimle beraber olup hiç çıkmazlar. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, bir gün kumun üzerine kalın bir çizgi çizer. İki tarafından da balık kılçığı gibi yollar ayırıp Eshab-ı kirama buyurur ki: (Ey Eshabım, benden sonra ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bu orta yolda olan, kalın çizgide bulunanlar, doğrudan Cennete girecektir. Bu yan yoldakiler dalalette olacak, Cehenneme gidecektir.) Bu yan yollardan çıkanlar bid'at ehli olurlar, ancak Peygamber efendimiz, (Ümmetim) buyurduğu için, Cehennemde ne kadar kalırlarsa kalsınlar, imanla ölürlerse, sonra yine Cennete giderler. Bid'at ehli ne demek? Kur'an-ı kerimin bir zâhir [açık] manası var, bir de bâtın [gizli] manası vardır. İşte bu bâtın manalarında yanlış anlamak, itikatta bid'at olur. Mesela, kabir azabı Kur'an-ı kerimde sarih [açık] olarak bildirilmemiştir. Bunun için, kabir hayatını, Kur'an-ı kerimden öyle anladığı için kabul etmeyen âlimler, bid'at ehli olur. Bunların çoğu, sahih ve sağlam hadis-i şerifleri, zayıf veya uydurma sanıyorlar. Mesela Peygamber efendimiz, Buhari gibi en sağlam hadis kitabında, (Kabirde azap vardır, kabir azabı haktır) buyuruyor. Bid'at ehli, (Bunu Hazret-i Peygamber söylemişse biz buna inanırız, fakat söylediğine inanmıyoruz, bu hadis uydurmadır. Ravilerden güvenmediğimiz kimseler var. Biz hadise değil, ravisine itiraz ediyoruz) derler. Sünnete uymadıkları için bid'at ehli olurlar. Yoksa, (Hadis olsa da olmasa da, ben kabir azabına inanmıyorum) diyen kâfir olur. Çünkü sahih hadis-i şerifler de dinde senettir. Şimdi ictihad edecek müctehid yoktur. Kur'an-ı kerimin kapalı manalarından bir manayı ictihad ederek yanlış anlayan kalmadığı için, bid'at ehli de kalmadı. Şimdikilerden, doğrudan doğruya İslam'ın açık hükümlerine karşı çıkıp, küfre düşenler oluyor. CENNETLİK OLANLAR Ehl-i sünnet olan Müslüman, doğruca Cennete gider. Ama günahları sevabından çok olanlar, affa, şefaate uğramazlarsa, günahlarının cezası kadar Cehennemde azap görürler. Bid'at ehli olanlara af ve şefaat yoktur. O halde, âhirette üç kısım insan olur: 1- Sonsuz cennetlik olanlar. 2- Sonsuz cehennemlik olanlar. 3- Cehennemde geçici kalanlar. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Almanya'da yemin kefareti
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Almanya'da unun kilosu 0,25-0,30 Euro arasındadır. Bir fıtra miktarı 1750 gram olduğuna göre, bir günlük fıtra tutarı yaklaşık 0,50 Euro ediyor. 10 günlük yemin kefareti için 5 Euro tutarında kitap vermek yetiyor. Yani 0,50 Euro'dan 10 tane din kitabını 10 fakire versem, yemin kefareti yerine gelir mi? Mesela 10 tane Namaz Kitabı 10 Euro ediyor. 10 tane Namaz Kitabı verilse yemin kefareti verilmiş olur mu? CEVAP: Elbette olur. Buğdaya göre hesap edilirse, 10 Euro ile birkaç yemin kefareti verilebilir. Türkiye'deki durum da bundan pek farklı değildir. Ölçü, bir fıtra tutarındaki kitaptan 10 tane vermektir. Bir fıtra tutarı Almanya'da da, Türkiye'de de yarım Euro'dur. 5 Euro bir yemin kefareti için kâfi gelir. Yemin kefareti için 10 kitap şarttır. Fiyatları önemli değildir. Yarım veya 1 Euro da olabilir, 10 Euro da olabilir. Önemli olan 10 kitap vermektir. ADAK YERİNE?YEMİN?KEFARETİ Sual: S. Ebediyye'de, şarta bağlı olan adağı yerine getirmeyip yemin kefareti vermenin de caiz olduğu bildiriliyor. Aynı yerde, hâsıl olmasını istemediği bir şeyi şart ederse, şart hâsıl olunca, adağın yerine yemin kefareti vermenin de caiz olduğu bildiriliyor. İkincisinde (İstemediği şey hâsıl olunca) diye ayrıca belirtilmiş. Birincisinde ise, (istemediği) diye bir ifade yok. İstediğimiz bir şey hâsıl olunca da, adağı yerine getirmeyip yemin kefareti vermek yeterli oluyor mu? CEVAP: Evet, yeterli olur. YEMİN?ETTİM?DEMEK Sual: (Ben, o işi yapmamaya yemin ettim) demekle yemin edilmiş olur mu? CEVAP: Evet, doğru söylüyorsa, yani gerçekten o işi yapmayacaksa yemin etmiş olur. O işi yapacağı halde, yalandan öyle diyorsa yemin olmaz. (Hindiyye) KADININ?YEMİN?ETMESİ Sual: Kadın, beyine, (Sen, bana haramsın) veya (Seni, kendime haram ettim) dese, ne gerekir? CEVAP: Bu yemin olur. Kadının söylemesinin nikâha zararı olmaz. Sözünde durmayıp kocasıyla beraber olursa, yemin kefareti vermesi gerekir. (Hindiyye) SENİNLE?KONUŞMAK?HARAMDIR Sual: Bir kimse diğerine, (Seninle konuşmak haramdır) dese yemin olur mu? Yani konuşursa yemin kefareti vermesi gerekir mi? CEVAP: Evet, yemin olur. Konuşursa yemin kefareti vermesi gerekir. (Hindiyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allahü teâlânın Rahman ve Rahîm isimlerinin anlamı nedir? CEVAP: Rahman ism-i şerifi, dünyada, dost olsun düşman olsun, layık olsun olmasın, mümin olsun kâfir olsun, bütün yaratıklara rızık ve sayısız nimetler veren demektir. Rahîm ism-i şerifi ise, ahirette yalnız Müslümanlara merhamet eden demektir. Bir âyet-i kerime meali: (Ey günahı çok olan kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah günahların hepsini affeder. O, Gafûr'dur, Rahîm'dir.) [Zümer 53] Allahü teâlânın rahmeti, şefkati dünyada müminlere ve kâfirlere, herkese birlikte ulaştığı ve herkesin çalışmasına, iyiliklerine dünyada karşılığını verdiği hâlde, ahirette kâfirlere merhametin zerresi bile yoktur. (S. Ebediyye) İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: İnsan ve cin şeytanları, (Allahü teâlâ Rahîm'dir, affeder) diyerek insanı günah işlemeye sürükler. İyi bilmeli ki, bu dünya imtihan yeridir. Bunun için, burada dostlarla düşmanları karıştırmışlar, hepsine merhamet etmişlerdir. Kıyamette, düşmanları, dostlardan ayıracaklardır. O gün, yalnız dostlara merhamet olunacak, düşmanlara hiç acınmayacaktır. Evet, Müslümanların zerre kadar imanı olanların hepsi sonunda, hattâ çok zaman Cehennemde kaldıktan sonra bile, merhamete kavuşacaktır, fakat rahmete kavuşabilmek için, ölürken imanla gitmek şarttır. Hâlbuki günahları işlemekle kalb kararınca ve Allahü teâlânın emirlerine, haramlara önem verilmeyince, son nefeste iman nuru, sönmeden nasıl geçebilir? (Küçük günaha devam etmek, büyük günaha sebep olur. Büyük günaha devam etmek de, insanı kâfir olmaya sürükler) buyuruluyor. (1/96) ALLAH'IN?EVİ Sual: Beytullah, Kâbe demek değil midir? Mabetlere Beytullah denir mi? CEVAP: Beytullah, Allah'ın evi demektir. Mabede de, camiye de, mescide de, Beytullah denir. Mabet, ibadet edilen yer demektir. Cami, toplanılan, toplanılıp ibadet edilen yer anlamındadır. Mescid, Allahü teâlâya secde edilen, ibadet edilen yer demektir. TEVBE?SÛRESİ Sual: Tevbe sûresinin başında, niye Besmele yok? CEVAP: Bu sûrenin, Enfal sûresinin devamı mı, yoksa ayrı bir sûre mi olduğu bildirilmeyip, Resulullah efendimiz de, Besmele yazılmasını emretmediği için, bu sûrenin başına Besmele konmadı. (Beydavi) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Nefsinize zulmetmeyin) ne demektir? Nefsimiz Allah'ın düşmanı olduğuna göre nefse zulmetmek gerekmez mi? CEVAP: Nefs kelimesinin, ruh, can, kan, benlik, iç, kalb, büyüklük, yücelik, irade gibi birçok manası vardır, fakat daha çok iki anlamda kullanılır: Birincisi, dine uymayan isteklerin kaynağı olarak kullanılır. Buna nefs-i emmare de denir. Bu nefs, Allahü teâlânın ve kendimizin düşmanıdır. Bir hadis-i şerif meali: (Senin en büyük düşmanın, seni çepeçevre kuşatan nefsindir.) [Deylemi] Allah düşmanı olan nefse zulmetmek için, yani onun zararlarını önlemek için, dinimizin emrine tam uymak ve bu nefsi kötü bilip her zaman aşağılamak gerekir. Bir hadis-i şerif meali: (Nefsini zelil eden, dinini aziz etmiş, nefsini aziz eden de dinini aşağılamış olur.) [Ebu Nuaym] İkincisi, bir şeyin özü, kendisidir, kişidir. Mesela, Kur'an-ı kerimde, (Her nefis, ölümü tadıcıdır) buyuruluyor. Yani her canlı ölümü tadacak demektir. (Nefsinize zulmetmeyin) demek, (Kendinize zulmetmeyin) demektir. Çok yiyip şişmanlamayın veya çok az yiyip perişan olmayın demektir. Ne çok uyumalı, ne de hep uyanık kalmalı, yani bedenimizin ihtiyaçlarını da ihmal etmemeli demektir. Bir hadis-i şerif meali: (Din kolaylıktır. Dinde aşırı gideni, din mağlup eder.) [Nesai] Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretleri de, (Helâl olan elbiseleri, yemekleri ve şerbetleri lüzumu kadar kullanın! Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedeninizi, nefislerinizi rahat ve hoş tutun!) buyuruyor. Peygamber efendimizin ve İslam âlimlerinin bu bildirdiği hususlara uymak niyetiyle yapılırsa, bunlar da ibadet olur, sevab olur. Böylece kendimize de zulmetmemiş oluruz. SUYU BOŞA AKITMAK Sual: Kışın, banyo ısınsın diye sıcak suyu boşa akıtıyoruz. Bu israf oluyor mu? CEVAP: Böyle bir ihtiyaçtan dolayı yapılınca israf olmaz. Mümkünse boşa akıtmayıp bir kovaya almalı, o suyu başka işte kullanmalıdır. CAMİDE İSTİĞFAR Sual: Camide, cuma akşamları cemaate istiğfar ettirmek uygun olur mu? CEVAP: Cemaate öğretmek niyetiyle yapılması uygundur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Her peygamber gibi, Peygamber efendimizin de, hiç günah işlemediği halde, (Beni günahtan, küfürden koru) gibi dualar etmesinin hikmeti nedir? CEVAP: Nasıl dua edileceğini bize öğretmek için, öyle dua etmiştir. Bazıları şöyledir: (Allah'ım, bizi açık ve gizli bütün günahlardan koru!) [Taberani] (Allah'ım, ürpermeyen kalbden ve doymayan nefisten sana sığınırım.) [Müslim] (Allah'ım, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım.) [Hâkim] (Allah'ım, bize dinî musibet verme! Bize acımayanları başımıza musallat etme!) [Tirmizi] (Allah'ım, bana öyle bir iman ve yakîn ver ki, sonu küfür olmasın!) [Tirmizi] (Allah'ım, denizlerin arasını ayırdığın gibi, beni Cehennem azabından koru!) [Tirmizi] (Allah'ım, bizi dostlarınla dost, düşmanlarınla düşman olanlardan eyle!) [Tirmizi] (Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen amel ve duadan sana sığınırım.) [Müslim] (Allah'ım, senden, bilip bilmediğim her hayrı ister, her şerden sana sığınırım.) [Taberani] (Allah'ım, bizi dünya zilletinden ve âhiret azabından muhafaza eyle!) [Müslim] (Allah'ım, günahımı affet ve rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed] (Allah'ım, kötü huy, kötü iş, kötü arzu ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.) [Ebu Davud] (Allah'ım, yaptığım ve yapmadığım şeylerin şerrinden sana sığınırım.) [Nesai] (Allah'ım, ölüm anındaki sıkıntılara karşı bana yardım et!) [Tirmizi] (Allah'ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar] (Allah'ım, beni çok zikreden ve emrine uyandan eyle!) [Tirmizi] (Allah'ım, ilmimi arttır!) [Tirmizi] (Allah'ım, kulak, göz, dil, kalb ve şehvetimin şerrinden sana sığınırım.) [Nesai] (Allah'ım, nankörlükten ve kabir azabından sana sığınırım.) [Müslim] (Allah'ım, bana hidayet, takva, tokgözlülük ve zenginlik nasip eyle!) [Müslim] (Allah'ım, sıhhat, iffet, güzel ahlâk ver ve kaderine rıza göstermemi nasip et!) [Taberani] (Allah'ım, gazabından rızana, cezandan affına, azabından rahmetine sığınıyorum.) [Müslim] (Allah'ım, her zorluğu bana kolaylaştır! Dünya ve âhirette âfiyet ver!) [Taberani] (Allah'ım, kalbimi ve amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hıyanetten koru!) [Hatib] (Allah'ım, beni ilimle zengin et, hilmle süsle, takva ile şereflendir!) [İ. Neccar] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yeni Müslüman olan kişi, hiçbir sûre ve dua bilmediğine göre, öğrenene kadar nasıl kılar? Bir de, namaza geç başlayanlar, sûreleri öğrenene kadar nasıl kılar? Tam İlmihal'de şöyle deniyor: (Kur'an-ı kerime veya kâğıda bakıp, öğrenerek okumak bozar, çünkü başkasından öğrenmek demektir. İmam-ı Muhammed ve Ebu Yusuf, mekruh olur dediler. Kitaplı kâfirlere benzemeyi düşünmezse, mekruh da olmaz dediler.) Böyle durumlarda, İmam-ı Muhammed ile İmam-ı Ebu Yusuf'un kavline uyarak Fatiha, sûre ve dualar kâğıda yazılıp karşıya asılsa, oradan okunsa caiz olur mu? CEVAP: Evet, öğrenene kadar bu kavle uymak caiz olur. Tam İlmihal'deki bu ifade, Dürr-ül muhtar ve bunun şerhi olan Redd-ül muhtar kitabından alınmıştır. Orada daha geniş bilgi vardır. CENNETE GİREMEZ Sual: Fıkıh kitaplarında, cemaatle namaz kılmanın önemi anlatılırken, (Cemaati özürsüz terk eden, Cennet'in kokusunu duyamaz) deniyor. Kokusunu duyamaz ne demek? Yani cemaat sünnetini terk eden kâfir olmayacağına göre, Cennete gider de, Cennetteki kokuları mı duyamaz? CEVAP: (Cennetin kokusunu duymaz) demek, Cennete hiç girmez, kokusu duyulacak yerlerden bile geçemez demektir. Yani cemaati kasten terk eden, önem vermeyen kâfir olur. Sadece cemaat sünnetini değil diğer sünnetleri de, yapmayan değil, onlara önem vermeyen kâfir olur. Yapmayan sevabından mahrum kalır. Ama (Sünnetin ne önemi var) derse, sünnete kıymet vermemiş olur. Bu da küfürdür. Bir özürle veya tembellikle cemaate gitmeyen kâfir olmaz. ÖNCEKİ SÛREYİ OKUMAK Sual: İkinci rekâtta, birinci rekâtta okunan sûreden öncekini veya birinci rekâttan daha uzun bir sûre okumak mekruh mudur? CEVAP: Evet, mekruhtur. Farz ve nafilelerin hepsinde, ikinci rekâtta birinci rekâttan daha uzun okumak mekruhtur. Kasten okunmazsa mekruh olmaz. Eğer okunmaya başlanmışsa artık terk edilmez, devam edilir. (Halebî) Nâfile namazlarda mekruh olmayacağını bildiren âlimler de vardır. AYNI SÛREYİ OKUMAK Sual: Bir namazın her rekâtında aynı zamm-ı sûreyi okumak mekruh olur mu? CEVAP: Nafilelerde mekruh olmaz. Farz veya kaza kılarken mekruh olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir zat, saliha hanımına sorar: - Allahü teâlâ âhirette, (Oğlunun hesabını sen gör) buyursa, oğlun da, günahlardan dolayı çok cezaya layık olsa, ceza verirken üzülür müsün? - Ne cezası? Evlada ceza verilir mi? Ona mükâfat veririm, hiçbir günahını görmem, doğru Cennete derim. - Niye hak ettiği cezayı vermiyorsun? - Sevgili yavruma nasıl ceza veririm? Hem de Cennetin en müstesna yerine yollarım. - Demek ki biz de kurtulacağız, çünkü senin şefkat ve merhametin, Allah'ın merhameti yanında ne ki? Bir mübarek zata da, (Âhirette, seni sorguya annen mi, baban mı çeksin deseler, hangisini seçersin?) denince buyurur ki: -İkisini de kabul etmem, Rabbimin hesaba çekmesini isterim. Ana babamın merhameti, Rabbimin merhameti yanında deryada damla değildir. O bir damlayı da bütün mahlûkatına dağıtmıştır. Bütün canlıların yavrularına karşı olan şefkati, merhameti, o bir damladandır. Derya varken bir damlaya talip olunur mu? Bu büyük merhametine rağmen, eğer Hak teâlâ bir kuluna bir ceza veriyorsa, demek ki o kulu, en yakın olan ana babasının kalblerini kim bilir kaç defa kırmış, yani gözden çıkaracakları kadar isyan etmiş olmalı ki, o cezayı hak ediyor. Cenab-ı Hak, (Ana babasını razı edenin işlediği günahlarını affederim, fakat ana babasını üzeni, ne kadar çok ibadeti olursa olsun, Cehenneme atarım) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (Men lem yeşkürün-nâse lem yeşkürullah) buyuruyor. Yani size iyilik edenlere, size gelen nimetlere vesile olanlara teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız. O nimetler için yapacağınız şükür kabul olmaz. İyilik edene teşekkür etmezsek, Rabbimize ne kadar dua edersek edelim, kabul olmaz. Allahü teâlâya şükretmemek, Ona isyandır. Çünkü bir bardak su verene bile teşekkür gerekir. Düşünün ki, dünyaya gelmemize sebep olan ana baba, ilk mürşidimizdir, kulağımıza ilk Allah bir diyen onlardır. Bizi kiliseye götürebilirler, hâşâ Allah'ı inkâr ettirebilirlerdi. Ama öyle bir ana baba ki, biz daha dünyaya gelir gelmez, kulağımıza ezan okurlar, güzel bir isim koyarlar. Sonra bize dinimizi öğretip, kötülüklerden korumaya çalışırlar. Böyle salih ana babanın hakkı ödenmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ana baba hakkının önemi çok büyüktür, ama bunlara rağmen bize haramı helali öğreten, ateşin içinden tutup çıkaran, Cehennem ateşinden ve Rabbimizin gazabından bizi kurtaran hocanın, yani İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Ehl-i sünnet âlimlerinin hakkı ana baba hakkından daha fazladır. Ana baba, dünyaya gelmemize sebep oluyor, fakat büyüklerimiz, yaratılış sebebini bildiriyor. (İnsanları ve cinleri yalnız, beni tanısınlar, benim kulum olduklarını bilsinler, ibadet etsinler diye yarattım) mealindeki âyet-i kerimede ne anlatılmak istenildiğini öğretiyor. Allahü teâlânın bizi, dünyada azıp kudursun, ne isterse yapsın, eğlensin, keyfini sürsün diye yaratmadığını, çünkü keyif sürülecek, eğlenilecek yerin burası olmadığını bildiriyor. Dünya sabun köpüğü gibi bir şeydir, elimize alsak erir gider. Rüyada istediğimiz kadar zengin olalım, mal mülk sahibi olalım, saltanat sürelim, ama uyandığımız zaman hepsi hiç olur. (İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar) hadis-i şerifi dünyanın rüya gibi olduğunu açıklıyor. Hatta büyük bir zat, (İnsanların hepsi dünya sevgisinin sarhoşudur. Kabre konulunca, başını bir defa kaldırır, ben neredeyim der, ancak o zaman ayılır, fakat iş işten geçmiş olur) diyor. BU DÜNYA RÜYA GİBİDİR İşte bu büyükler, daha dünyadayken bizi o sarhoşluktan kurtarmaya, bunun bir rüya olduğunu anlatarak bizi gafletten uyandırmaya uğraşıyorlar. Bu hak hiç ödenir mi? Ödenmesi mümkün değil, ama sevgimizi ve itaatimizi ispatlamak zorundayız. Bunun da en birinci şartı hubb-i fillah buğd-i fillah'tır. Bunun bilinen manasından başka manaları da vardır. İkisi şöyledir: 1- Hocasını sevenleri sevmek, hocasının sevmediklerini, hocasını sevmeyenleri, din büyüklerine dil uzatanları sevmemektir. 2- Din kardeşini sevmek, din kardeşinin sevdiğini sevmek, onun sevmediğini sevmemektir. Çünkü hadis-i şerifte, (Birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız) buyuruluyor. Bunlar arasında hocasını sevenleri sevmenin, sevmeyenleri sevmemenin önemi çok büyüktür. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: S. Ebediyye'de, (Semen, para tayin edilince, sahih olan sözleşmelerde teayyün etmez. Yani söz kesilirken tayin edileni vermek lazım değildir. Misli, benzeri verilebilir. Mehirde, nezirde [adakta] ve vekil yapmakta da teayyün etmez. Emanet, hibe ve sadaka vermekte, şirkette ve gaspta teayyün eder. Mebi her zaman teayyün eder) deniyor. Mehirde 11 Reşat altını vermeyi taahhüt etmiştik. Şimdi onun yerine, o değerde başka mal, TL, Dolar, Euro vesaire verebilir miyiz? CEVAP: Önce bu kelimelerin, alışveriş ilmindeki manasını bilmek gerekir. Mebi: Satılan maldır. Mebi tayin edilir ve tayin edilince, teayyün eder. Semen: Mebi'e karşılık verilmesi lazım olan mala, bedele, paraya semen denir Tayin etmek: Söz kesilirken bu malın ayn olması demektir. Teayyün etmek: Söz kesilirken tayin edilince, ayn olarak kalmak, deyn haline dönmemek demektir. Teayyün eden malın kendisini vermek lazımdır. Benzerini, hatta daha iyisini alması için müşteriyi zorlayamaz. Teayyün etmeyen mal helak olursa, bunun yerine, cinsi, miktarı ve vasfı aynı olan, benzeri verilebilir. Ayn: Belli bir mal demektir. Bir ev, bir at, bir sandalye gibi kıyemî olur veya yumurta gibi misli olan mal demektir. Deyn: Alışverişte hazır olmayıp ayrı olarak, bulunduğu yeri bildirilmeyen her türlü mala ve hazır ise de, ayrı olarak gösterilmeyen kıyemî mal parçasına denir. Mislî mal: Çarşıda aynı vasıflarda benzeri bulunan mal olup, fiyatları başka olmaz. Ağırlıkla, hacimle ve uzunlukla ölçülenlerden fabrikada, tezgâhta yapılan şeyler ve sayı ile ölçülenlerden aynı büyüklükte olanlar böyledir. Aynı büyüklükte karpuz, yumurta mislî maldır. Kıyemî mal: Misli olmayan mal, çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan maldır. Ev, elde dokunmuş halı ve elbise kıyemî maldır. Şimdi suali cevaplandıralım: O kısmın başında, (Semen, para tayin edilince, sahih olan sözleşmelerde teayyün etmez. Yani söz kesilirken tayin edileni vermek lazım değildir) deniyor. Burada, teayyün etmez demenin ne demek olduğu açıklanıyor. (Teayyün etmez demek, tayin edileni vermek şart değildir demektir) deniyor. Yani misli, benzeri de verilebilir demektir. Aynı değerde TL veya başka mal da verilebilir. İmkân varsa aynısını vermek iyi olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Dört bin yıl önce beyin ameliyatı
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İlk insanların vahşi olduğu doğru mudur? CEVAP: Hayır, doğru değildir. Hazret-i Âdem'e indirilen kitapta, iman ve ibadet bilgilerinin yanı sıra, çeşitli dillerde lügatler, birçok sanatlar, tıp, ilaçlar, aritmetik, geometri gibi bilgiler de bildirilmişti. Her devirde medeniyetten uzak insanlar olabilir. Bugün bile Afrika'da, medeniyetten, bilimden uzak yaşayan kabileler vardır. Bunlara bakılarak, bugünkü dünya için ilkel denilemeyeceği gibi, eski devirlerde, medeniyetten uzak yaşayan insanlara bakarak, hepsi için ilkel denilemez. Eski devirlerde, medeniyetin çok ilerlediği zamanlar da olmuştur. Sonra çeşitli tabiî afetlerle ve topluca helak olan kavimler sebebiyle bunlar yok olmuş, daha sonra da her ilim dalında tekrar ilerlemeler kaydedilmiştir. Buna örnek olarak, yakın zamanda yayımlanan bir haber şöyleydi: Kayseri-Sivas karayolu üzerindeki Kültepe Höyüğü'nde yapılan kazılarda bulunan Asurlu bir tüccara ait iskeletin incelemesinde, yaklaşık 4 bin yıl önce, kafatası açılarak, beyin zarı iltihabı operasyonu yapıldığı görüldü. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümünden Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu, Kültepe-Kaniş-Karum kazı alanında, 2010 yılı kazılarının Kaniş bölgesinde başladığını, çok önemli bir mezar bulduklarını söyledi. "Koloni çağına ait 4 bin yıllık mezarda, Asurlu bir erkek tüccara ait olduğu tespit edilen iskeletin kafatasında yapılan incelemede tüccarın başarılı bir beyin ameliyatı geçirdiği ve iyileştikten sonra hayatını kaybettiğini tespit ettiler" dedi. Anadolu Üniversitesi öğretim üyesi Handan Üstündağ da, "Asurlu tüccarın kafatasında çok düzgün bir kesi var. Kesi izleri, 4 bin yıl önce başarılı bir beyin ameliyatını gösteriyor" dedi. (AA) Yapılan birçok kazıda, 3-4 bin yıl önce modern tıp aletlerine rastlandığı görülmüştür. Bütün bunlar, eski insanların medeniyette çok ileri olduklarını göstermektedir. Topraktan insanı yaratan Allahü teâlâ, onların ihtiyaçlarını yaratmaz mı hiç? Kur'an-ı kerimde, ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselama, lüzumlu bütün teknik bilgilerin verildiği bildirilmektedir. Ateistler sırf hazret-i Âdem'i, dinleri inkâr etmek için, eski insanların vahşi olduğunu söyleseler de, hiç kıymeti yoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Cennette Allahü teâlânın görüleceğini inkâr eden, bozuk itikadının cezasını Cehennemde çektikten sonra Cennete girse, Allahü teâlâyı göremez mi? CEVAP: İtikadı bozuk olan bir kimse, imanla ölür de, Cehennemde bozuk itikadının cezasını çektikten sonra Cennete girerse, Allahü teâlâyı görür. Cennet, nimetlerden mahrum olma yeri değildir. Allahü teâlânın Cennette görüleceğini inkâr edenlerin, Nass'ları yani mânâsı açık olan âyet-i kerime ve hadis-i şerifleri inkâr ettikleri için, Cennete hiç giremeyecekleri bildirilmektedir. Kur'an-ı kerimde mealen, (Kıyamette ışıl ışıl parlayan yüzler, [müminler] Rablerine bakacaklardır) buyuruluyor. (Kıyamet 22, 23) Her âyet-i kerimeyi inkâr küfür olduğu gibi, bu âyet-i kerimeyi de inkâr küfür olur. Peygamber efendimiz, bu âyet-i kerimenin açıklaması olarak Kütüb-i sittenin hepsinde bulunan meşhur ve sahih bir hadis-i şerifte, ayın dolunay olduğu bir zamanda buyuruyor ki: (Gökteki şu Ay'ı nasıl net görüyorsanız, [Cennette] Rabbinizi, böyle açıkça göreceksiniz.) [Buhari, Müslim, İbni Mace, Tirmizi, Ebu Davud, Nesai, İ. Ahmed, İbni Huzeyme, İbni Hibban] Bu meşhur hadisi de inkâr, yukarıdaki âyeti inkâr gibidir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ akıl ve insaf versin de, Allahü teâlâ Cennette görülemez diyenler, Kur'an-ı kerimde açıkça bildirilmiş olan Nass'lara karşı gelmesinler. Sahih hadisleri inkâr etmesinler. Bunlar gibi, açık bildirilmiş olanlara iman etmek lazımdır. Bunların nasıl olduklarını Allah bilir demeli. Anlamadıkları için, (Aklım ermiyor) demeli. Kendi aklına güvenip, anlamadığına inanmamak, çok yanlıştır. (3/44) Allahü teâlâyı Cennette görmeye inanmak şerefinden mahrum olanlar, bu saadete kavuşmakla nasıl şereflenebilir? (İnkâr eden, mahrum kalır) buyurulmuştur. Cennette olup da görmemek de uygun değildir, çünkü İslamiyet, (Cennette olanların hepsi görecektir) diyor. Bir kısmı görecek, bir kısmı görmeyecek demiyor. (3/17) Allahü teâlâyı görmeyi inkâr edenler, açık Nass'ları inkâr ettikleri için, Cennete giremeyeceklerdir. *** Sual: Kadın, namazda iki secde arasında nasıl oturur? CEVAP: Teşehhütte yani namazdaki normal oturuşta oturduğu gibi oturur. (Redd-ül-muhtar) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban kesmenin önemi nedir? CEVAP: Kurban nisabına malik olanın, zaruretsiz kurban kesmemesi günah olur. Kurban kesmesi vacipken, içindekilerin kurban kesmediği ev inleyerek, sahibine beddua edip, (Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara düçar kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Bu bakımdan kurban kesmeyi bir nimet bilmeli! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur. Üç hadis-i şerif meali şöyledir: (Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye] (Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hâkim] (Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani] KURBAN KESME ZAMANI Sual: Kurban ne zamana kadar kesilebilir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Kurban, bayramın birinci günü bayram namazından itibaren üçüncü günü, güneş batıncaya kadar kesilebilir. Cuma kılınmayan, mezra denilen küçük köylerde, fecirden sonra, bayram namazından önce de kesilebilir. Gece kurban kesmek, caiz ise de mekruhtur. Şafii'de, bayramın dördüncü günü de, kesilebilir. 2- Nafile, akika ve adak hayvanı, her zaman kesilebilir, fakat bayramda kesilmesi iyi olur. 3- Bayram, cumaya rastlasa da, yine kurban, bayram namazı kılındıktan sonra kesilir. 4- Kurban Bayramı'nın üçüncü günü fakir olacağını veya sefere çıkacağını bilene, bayramın birinci ve ikinci günü kurban kesmek vacib olmaz. Keserse vacib olarak eda etmiş olur. 5- Fakir, bayramın ilk günü bir koç alıp kestikten sonra, üçüncü günü zengin olsa, iade gerekmez. Vacib yerine gelmiş olur. Üçüncü günü zengin olacağını bilenin de, ilk günü kurban kesmesi caizdir. BESMELE ÇEKMEK Sual: Hadis-i şeriflerde, (Besmeleyle başlanmayan her önemli iş noksan kalır) ve (İşe Besmeleyle başlayanın günahları affolur) buyuruluyor. Eûzü çekmek de gerekli mi, yoksa sadece Besmele çekmek yeterli midir? CEVAP: Evet, yeterlidir. Bir işe başlarken Eûzü okunmaz, sadece Bismillâhirrahmanirrahîm denir. (Hindiyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kurban ve hayır kurumları
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Vacib kurbanları, akika ve adak kurbanları hayır kurumlarına nasıl kestirebiliriz? CEVAP: Vacib olan kurban, adak, akika veya ölüler için kesilecek kurban, işin dinî yönünü de iyi bilen ve ilim neşriyle meşgul bir vakfa, vekâlet yoluyla kestirilebilir. Böylece ilim neşrine katkımız olduğu için farz sevabı alırız. İlim tahsili yapılan yerlere, dine uygun şekilde zekât, fitre, adak, akika veya sadaka şeklinde yapılan yardımlar, insanı kazalardan, belalardan korur. Dünyada, sıhhat ve âfiyet içinde bir ömür sürmeye sebep olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Hastalarınızı sadakayla tedavi edin! Bela sadakayı geçemez.) [Taberani] İhlas Vakfı, öğrenci yurtlarında, binlerce üniversiteli fakir öğrenciyi ve Türk dünyasından gelen muhtaç öğrencileri barındırmaktadır. Onların birçok ihtiyacı, hayırseverlerin yardımlarıyla sağlanmaktadır. Birçok önemli eseri birçok dillere tercüme ettirerek, yurtiçinde ve yurt dışında dağıtmakta, böylece dinimizin, ülkemizin ve milletimizin tanınmasına vesile olmaktadır. Ayrıca, Türk Dünyası'ndan ve yurt içinden gelen fakir öğrencilere her türlü yardımı yapmaktadır. Yurtlarda üç öğün yemek çıkmakta, İhlâs Vakfı öğrencilere sevgi ve şefkat kucağını açmaktadır. Bu öğrenci yurtlarının bir yıllık et ihtiyacı, hayırseverlerin verdikleri kurban vekâletleriyle karşılanmaktadır. Vakfa verilen kurban vekâletleriyle, hayırseverler adına kurbanlıklar satın alınmakta ve dinimize uygun olarak kesilen kurbanlar, soğuk hava depolarında muhafaza edilmektedir. Yıl boyu, bu etler yurtların yemek ve et ihtiyacında kullanılmaktadır. İhlâs Vakfı, eğitime ve devletimize verdiği destekle, en iyi şekilde kamu hizmeti yapmaktadır. İhlâs Vakfı'na kurban veya zekât vekâleti veren, İhlâs Vakfı'nın hizmetlerine iştirak etmiş olur. Vekâlet vermek isteyen, herhangi bir İhlâs Vakfı öğrenci yurduna veya Türkiye Gazetesi bürosuna telefon ederek, kurban vekâleti verebilir. Kurban bedelleri ve her türlü yardım ve banka hesap numaraları, (0212) 451 49 00 numaralı telefondan öğrenilebilir. www.ihlasvakfi.org.tr adresinde de gerekli bilgiler vardır. Bu sitede, kredi kartıyla online vekâlet de veriliyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Âlimleri tanımanın kıymeti
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bütün mesele imanla ölmektir. İmanla öldükten sonra, günahlar dağ kadar da olsa, kurtuluş kolay olur. Çünkü çok şefaat var. En başta Peygamber efendimiz, hem günahı çok olanlara, hem de büyük günah işleyenlere şefaat edecektir. Ondan sonra onun vârisleri şefaat edecektir. (Âlimler peygamberlerin vârisleridir)ve (Talebeleri arasında âlim, Ümmeti arasında peygamber gibidir) hadis-i şerifleri, âlimlerin ve şefaatin önemini göstermektedir. Bir delikanlı ölür, hesabı görülür. Günahı dağ gibi, sevabı bir avuçtur. Cehenneme götürülürken, Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselama, (Bu kuluma dört şey soracağım. Vereceği cevaba göre muamele olunacak) buyurur: 1- (O kulum dünyadayken bir Ehl-i sünnet âlimini tanıdı mı, onun sohbetinde bulundu mu?) sorusuna delikanlı, (Hayır, böyle bir şerefe kavuşamadım) der. 2- (Peki, böyle bir âlimin sofrasında bulundu mu, onunla yemek yedi mi?) sorusuna da, (Hayır) der. 3- (Onun mahallesinde oturdu mu?) sorusuna da, (Hayır) der. 4- (Böyle zatın oğlunu sevdi mi, onunla arkadaşlık etti mi?) sorusuna, delikanlı, (Evet, komşu köyde bir âlim vardı, onun oğluyla arkadaştım ve onu çok seviyordum, o da beni çok severdi) der. Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurur ki: (Evlada yapılan babaya yapılmış demektir. Onun evladını seven de, onun şefaatine kavuşur. O genç, âlimin şefaatine kavuşmuştur. Bütün günahlarını affettim. Onu Cennetime götürün!) İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitaplarını, talebelerini seven de böyle olur. Çünkü bu büyükler, (Talebelerimizin hepsi bizim evlatlarımızdır) buyuruyor. Onun için bu büyüklerin, talebelerine olan sevgisi, en yakınlarına olan sevgiden daha fazladır. Resulullah'ın bu vârislerine kavuşmak demek, kendilerine bizzat olmasa bile, kitaplarına ve onları tanıyan kimselere kavuşmak demektir. Hallac-ı Mansur, o zaman hayatta olan Silsile-i aliyye büyüklerinden Abdülhâlık Goncdevani hazretlerinin bir talebesine rastlasaydı, idamına sebep olan sözü söylemezdi. Çünkü büyükler gibi, büyüklerin talebeleri de fitneye sebep olacak iş ve sözden sakınırlar. Bir mürşid-i kâmile veya bir talebesine yahut bir kitabına rastlamayanın kurtulması çok zordur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsanın haramlardan ne kadar sakındığı, ibadetlere ne kadar sarıldığı ve Allah sevgisine ne kadar kavuştuğu, bir alametle anlaşılır. Eğer bu alamet kendisinde varsa, her şeyi tamamdır. Bu alamet şudur: Allah sevgisi arttıkça, kendisinin yanlışlarını görür. Ömür boyu hatalarını hiç unutmaz. İşte bu, tevbesinin kabul edildiğini ve istikametinin doğru yönde olduğunu gösterir. İnsan kendi kusurlarını ne kadar çok düşünürse, Allahü teâlâya ve Müslümanlara olan sevgisi ve onlara verdiği kıymet, o kadar çok artar. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Kendini beğenenin Allahü teâlâyı tanıması mümkün değildir. İnsan, kendini bir Frenk kâfirinden daha üstün görse, ne hocasını tanır, ne de Allahü teâlâyı tanır) buyuruyor. Şah-ı Nakşibend hazretleri (Hocasını imtihan eden melundur) buyuruyor. Yol, teslimiyet yoludur. Bu, hazret-i Ebu Bekri Sıddık'ın yoludur. Bu yolda, (Aklımı bıraktım ve kurtuldum) sözü meşhurdur. Çünkü akıl hep kendini bir şey zanneder. Birisi, Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine imtihan niyetiyle, (Efendim bir şey sorabilir miyim?) der ve sorusunu sorar. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, (Bu sualin iki cevabı var. İster dille, istersen kalbden manevi olarak söyleyeyim. Hangisini istiyorsun?) der. Adam, (İkisi de olur) deyince buyurur ki: (Keşke bizi imtihan edeceğine kendini imtihan etseydin. Nereye gittiğini, ne olduğunu, ne işe yaradığını sorsaydın, bize soru sormaya vaktin olmazdı. Böyle bir maksatla gelen bizden ayrılmıştır. Feyz kapıları kapanmıştır. Ama unutma ki, senin imtihanınla bu Allah adamları cevap veremeyecek, üzülecek diye düşünürsen, bu senin felaketine sebep olur.) Bunları dinleyen adamın yüzü simsiyah olur, danalar gibi bağırmaya başlar. Adamı oradan götürürler, ama günlerce feryat eder, ben yandım, tevbe ettim der. Bütün komşuları rahatsız olurlar. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine gelip, (Efendim Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla sıfatlanmış bir zatsınız. Allahü teâlâ affedicidir. Lütfen siz de merhamet edin, affedin) derler. (Affettim) der demez, adam eskisinden daha güzel olur. Şu hâlde Allah dostlarını imtihan etmekten çok sakınmalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kurban için zenginlik ölçüsü
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban Bayramı'nda kurban kesmenin vacib olması için şartlar nelerdir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Mukim, âkıl baliğ ve Müslüman olması lazımdır. Yani seferi, deli ve çocuk olmaması lazımdır. 2- Nisaba malik olması lazımdır. 3- Kadınların, altın ve gümüş dışındaki, inci, mercan, pırlanta, zümrüt gibi ziynet eşyaları, kurban nisabına katılır, zekât nisabına katılmaz. 4- Birden çok evi olan erkeğin, nisaptan düşürecek kadar borcu yoksa, kurban kesmesi gerekir. 5- Kurban nisabı hesabına katılacak malın, ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez. Bütün borçlar, alacaklardan ve mevcut maldan çıkarılır. Kalan alacaklar, zekâtta olduğu gibi, kurban nisabına dâhil edilir. KURBAN SATIN ALIRKEN Sual: Kurban alırken nelere dikkat etmelidir? CEVAP: Şunlara dikkat etmelidir: 1- Kurban satın alırken, (Bayram günü kesmesi vacib olan kurbanı almaya) diye niyet etmeli. Bunu keserken, tekrar niyet etmesi şart değildir. Bu aldığı hayvanı kurban etmesi de şart değildir, fakat keseceğinin kıymeti bundan az olmamalı. Satın alırken, hiç niyet etmese de olur, fakat bunu keserken veya kesecek olanı vekil ederken niyet etmesi gerekir. 2- Bazı yerlerde kurbanlık hayvan alırken satıcı, (Hayvanı kesip et haline getirdikten sonra kilosunu şu fiyattan veriyorum. Sen hayvanı seç, bayramda gelirsin, eti kaç kilo gelirse, parasını verirsin) diyor. Bu, kesinlikle caiz değildir, et satın alınmış olur, kurban olmaz. Canlı olarak tartıp satanlar da vardır. Bu da caiz değildir. Canlı olarak tartıp, (Bu hayvana şu kadar para vereceksin) denirse, o zaman alışveriş de sahih olur. 3- Üç ortak, 1400 liraya bir inek alsa, ortağın biri 600 diğeri de 600 verse, üçüncü ortak 200 lira verse, üçüncüye düşen hisse, yedide birden az olmadığı için caiz olur. 4- Eşit para verip, 3 kişi, 3 koyun alsa, kesmeden önce, (Şu senin, şu onun, şu da benim) diye paylaşmak caizdir. 5- Kurbanı veresiye veya kredi kartıyla almak caizdir. 6- İki kişinin kurbanı karışırsa, her birinin kendinin sanarak kestiği, kendi kurbanı olur. 7- İki kurbanlıktan biri diğerini öldürmüşse, sahibine ödetilemez. 8- Kurban alan, niyetini değiştirip, akika veya adak olarak kesebilir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kurbanlık hayvanın vasıfları
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hangi hayvanlardan kurban olur, vasıfları nelerdir? CEVAP: 1- Davar, sığır ve deveden kurban olur. Başkasından kurban olmaz. Davar denince koyun, keçi; sığır denince de, inek, boğa, manda, dana, düve, tosun anlaşılır. 2- Dişi hayvan da, erkek hayvan da kurban olur. Koyunun erkeği, keçinin dişisi daha sevabdır. Kıymetleri eşitse, koyun, sığırdan daha sevabdır. 3- Yünü kırkılmış koyunu kurban etmek ve kurban için almak mekruhtur. 4- Davarın 1, sığırın 2, devenin 5 yaşını geçmesi gerekir. 6 ayı geçen kuzu, iriyse kurban olur. 5- Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan, bir ayağı kesik veya ölmek üzere olan hasta hayvan kurban olmaz. 6- Eti yenen vahşi hayvandan kurban olmaz. Yabani öküz [buffalo], yabani deve [lama] ve yabani koyundan da kurban olmaz. Melezse, anneye itibar edilir. Annesi evcilse, yavrusu kurban edilebilir. 7- Husyeleri küçük, gebe, tüyü dökülmüş hayvanı kurban etmek mekruhtur. 8- Burnu veya dili kesik yahut çoğu yok olan hayvan kurban olmaz. 9- Davarda bir, sığırda iki meme kesik olsa kurban olmaz, ama yavrusunu emziriyorsa olur. 10- İki kulağı kesik, biri kökten kesik, kuyruğu kesik, bir veya iki kulağı olmayan, kurban olmaz. 11- Diz kapakları gibi bir yeri kemik başına kadar kırılan hayvan kurban olmaz. Kurban olmaya mani olmayan kusurlar: 1- Boynuzu kırık veya boynuzsuz olan, kurban olur. 2- Kulakta çoğu kesilip ayrılmasa, asılı kalsa mekruh olmakla beraber, caizdir. Yarıdan azı kesik olsa, kurban olur. Kulağı enine veya boyuna yarık olsa, kurban olur. Kulağın yırtık olması tenzihen mekruhtur. Burnunun hükmü de kulak gibidir. Uyuz, burulmuş olanı kurban etmek caizdir. 3- Kulağı, kuyruğu küçük olarak doğan, kurban olur. Kuyruğu kesik değilse, merinos kurban olur. 4- Dişiye aşamayan, zekeri kesik olan kurban olur. Hünsa [çift cinsiyetli] olanı kurban etmemeli. 5- Yayılmasına mani olmayacak kadar deli olup, sürüsünden ayrılmayan hayvan, kurban olur. Sürüsünden ayrılan ve otlamayacak kadar deli olan hayvan kurban olmaz. 6- Bir gözünde görmeye mani olmayan perde bulunan hayvanı kurban etmek caizdir. 7- Kurbanlık, kesim yerine getirilirken, tepinir ve bir ayağı kırılır, sonra kesilirse, caiz olur. 8- Dişlerinin çoğu varsa, mekruh olmakla beraber caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zilhicce ayının fazileti nedir? CEVAP: Kurban Bayramı'nın bulunduğu aya zilhicce denir. Zilhicce ayının ilk on gününde yapılan ibadetlerin kıymeti çoktur. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir: (Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya bedeldir. Bir gecesini ihya etmek de Kadir Gecesi'ni ihya etmek gibidir.) [İbni Mace] (Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, yedi yüz misli sevab verilir.) [Beyheki] (Terviye günü [Arefe'den önceki gün] oruç tutup, günah söz söylemeyen Müslüman Cennete girer.) [Ramuz] (Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutan, her günü için, yüz köle azat etmiş veya cihad edenlere yüz at vermiş veya Kâbe'ye kurban için yüz deve göndermiş gibi sevab alır.) [R. Nasıhin] (Zilhiccenin ilk on günü fazilette bin güne, Arefe günü ise on bin güne eşittir.) [Beyheki] (Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur.) [Taberani] Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, bu ayın ilk günleri yapılan ameller, Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?) dediklerinde, (Evet, cihaddan da kıymetlidir, ancak canını, malını esirgemeden savaşıp şehid olanın cihadı, daha kıymetlidir) buyurdu. (Buhari) Hazret-i Ebüd-derda buyurdu ki: Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli ve çok dua ve istiğfar etmelidir, çünkü Resulullah, (Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun) buyurdu. Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çoluk çocuğu belalardan muhafaza olur, günahları affolur, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölürken kolay can verir, kabri aydınlanır. Cennette yüksek derecelere kavuşur. (Şir'a) Bu on gün içinde, hasta ziyaret eden, Allahü teâlânın dostlarının hatırını sormuş ve ziyaret etmiş gibi olur. Bu on gün içinde Ehl-i Sünnet'e uygun bir din kitabı okumak çok sevabdır. Din ilmini, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek, kadın erkek herkese farzdır. Çocuklara öğretmek, birinci görevdir. KURBAN SAHİBİ ÖLSE Sual: Babam kurbanlık olarak bir koç aldıktan sonra öldü. Bu koçu kesmek gerekir mi? CEVAP: Koç, mirasçılara kalır. Kesmek gerekmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zilhiccenin ilk dokuz gününde oruç tutmak ve ibadet etmek sevab olduğu gibi, onuncu günü ve bayramın diğer günleri ibadet etmek de sevab mıdır? CEVAP: Evet, çok sevabdır. Zilhiccenin onu, bayramın birinci günüdür. Bir hadis-i şerif meali: (Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tevbe reddolmaz. Ramazan ve Kurban Bayramı'nın birinci geceleri, Berat Gecesi ve Arefe Gecesi.) [İsfehani] (Bayram gecelerini ihya edenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez.) [İbni Mace] BAYRAM NAMAZINA GEÇ GELEN Sual: Bayram namazına geç yetişen ne yapar? CEVAP: Diğer namazlardaki gibi, imam selam verince, kalkıp kılamadığı rekâtları tamamlar. İkinci rekâtta yetiştiyse, imam selam verince kalkıp Sübhaneke okur. Sonra, üç defa tekbir getirerek ellerini kulaklarına kaldırır, birinci ve ikincisinde iki yana bırakır. Üçüncüsünde, göbek altına bağlar. Fatiha ve zammı sûre okur, rükû ve secdeleri yapıp oturur ve namazını tamamlar. İkinci rekâta da yetişemediyse, yukarıda bildirildiği gibi birinci rekâtı kılıp kalkar. Fatiha ve zamm-ı sûreden sonra, iki elini üç defa tekbir getirerek kaldırır. Üçüncüde yanlara bırakır. Dördüncü tekbirde elleri kulaklara kaldırmayıp, rükûa eğilir. Secdeleri yapıp oturur ve namazını tamamlar. KURBAN PARASI AZSA Sual: Vekâletle kurban kesiyoruz. Diyelim kurban başına 400 lira gönderiyorlar. 400 liraya kurban almamız imkânsızdır. 100 lira kendimizden katarak 500 liraya alsak veya olur ya, bir hayvan için bin lira veren de olsa, biz ona bir tane kurban kessek, dinen bir mahzuru olur mu? CEVAP: Vekil asıl gibidir. Birine vekâlet verince, ona para versek de, vermesek de; az versek de, çok versek de, kesilen kurban sahih olur. Bunun gibi birisine hiç para vermeden (Zekâtımızı ver) desek, o da bizim adımıza zekât verse, zekâtımız verilmiş olur. Bu işlerin parayla değil, vekâletle ilgisi vardır. Vekil bu işleri paralı da, parasız da, az parayla da yapabilir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban için vekâlet nasıl verilir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Kurbanı başkasına kestirirken, (Allah rızası için bayram kurbanımı kesmeye seni vekil ettim) demek ve kalben de niyet etmek gerekir. Kurbanı başkasına aldıracaksa, kurbanı alacak kimse de, başkasına kestirecekse, (Bayram kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve kestirmeye seni umumi vekil ettim) der. Yahut kısaca, (Kurban işimi halletmek için seni umumi vekil ettim) demek de yetişir. 2- Bir kimse, kendisine kurban kesmesi vacib olmasa da, vekil, vacib diye kesse, kurban yine nafile olarak sahih olur. Adak, akika veya nafile kurban, yanlışlıkla vacib diye kesilse mahzuru olmaz. 3- Kurban kesmeye vekil olan, sahibinden ayrıca izin almadıkça veya umumi vekil edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Umumi vekil ise başkasını, o da bir başkasını vekil yapabilir. 4- Vekâleten kurban kesene, kimi çok, kimi az para verebilir. Vekil asıl gibidir. Vekil, vekâlet aldığı kimseler adına kurban keser veya kestirebilir. Daha sonra vekil, ondan para ister veya istemez. İki kurbana yetecek para veren için de, iki kurban alır veya ona iki hisse verir. Yahut iyisinden bir kurban alır, çünkü umumi vekil, tam yetkilidir. 5- Birden çok kişiye vekâlet vermek sahihtir. Bir işe vekil olan iki kişiden biri, tek başına yetkili olamaz. Ancak emaneti vermede, borcu ödemede, kurban kesme gibi işlerde, birisi tek başına yetkili olabilir, çünkü bu işlerde vekillerden birinin, diğerinin görüşünü sormasına ihtiyacı yoktur. Bir kimse, kurbanını kesmek üzere dört kişiye vekâlet verse, bu vekillerden biri kesince, ötekilerin görüşünü almaya ihtiyaç yoktur. Kurban, dinimize uygun kesilmiş olur. KURBAN VEKÂLETİ Sual: Kurban vekâleti iyi bilinmiyor. Kurban kasaba veriliyor. Bu sahih oluyor mu? CEVAP: Evet, sahih oluyor. Kasaba götürüp, bunu kes demek vekâlettir. Bunun gibi, bir kimse birine, kurban işimi hâllet dese, vekâlet vermiş olur. Vekil, onun adına bir hayvan alıp kesebilir. (Kurbanı almaya aldırmaya, kesmeye kestirmeye, etini dilediğin gibi tasarruf etmeye seni umumi vekil ettim) demek şart değildir. Denirse daha güzel olur. Denmese de kurban yine sahih olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine, (Efendim, Abdülkadir-i Geylani hazretleri mi büyük, İmam-ı Rabbani hazretleri mi?) diye sorduklarında şöyle cevap veriyorlar: (Biz, bir toprağız, üzerimizde bulutlar var. Her ikisinden de rahmet geliyor. Yakın buluttan mı, uzak buluttan mı daha çok yağmur geliyor, bilmeyiz. Bize lazım olan rahmettir. Bu da, ikisinden de geliyor. Miktarlarını bilmek gerekmez.) Biz de o toprak gibi olmalıyız ki, o yağmur üzerimize gelsin! Kaya parçası gibi olmamalıyız. Her nimet, topraktan meydana geliyor. Biz de topraktan yaratıldık. Ağaçlar, hayvanlar, her şey toprağa muhtaç. Ama bu kadar faziletine rağmen, şu tevazua bakın ki, toprak herkesin ayağının altında. İşte kim toprak gibi mütevazı olursa, her fazilete kavuşur. Bir parça yükselse, su o toprakta durmaz, aşağıya akar. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, (Toprak gibi mütevazı olan, bu büyüklerin feyiz ve bereketine kavuşur) demek istiyor. Bir parça meyilli olanda, o meyilden su akar. Meyilsiz, dümdüz olmaya çalışmalıdır. Deniz seviyesi sıfırdır. Bütün nehirler, ne kadar büyük olursa olsun, ne kadar coşkuyla akarsa aksın, bir yerde durmaz, akar, akar, en sonunda denize ulaşınca, akması son bulur. O hâlde deniz gibi, sıfırda olmak lazım. Bir parça gurur ve kibir, bütün bu bereketlere engeldir. Hiçbir kibirli, evliya olamaz. Bu büyük zatlar, kendi talebeleri için, (Hiçbir arkadaşımız kibirli olamaz, eğer kibirliyse, o zaten bize yakın değildir) buyurmuşlardır. Çünkü kendisine gelen her nimete vesile olan hocasına rağmen kibirli olmak, bu nimetleri ve başarısını kendinden bilmek, yani büyüklerle boy ölçüşmeye kalkmak olur. Kibirli olan, insanların yanında da sevimsiz olur. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâ, kibirliyi alçaltır, tevazu sahibini yükseltir) buyuruyor. Kibirliye, Allahü teâlânın sıfatları değil, zatı düşmandır. Hadis-i kudside de, (Azamet ve kibriya bana mahsustur. Bu ikisinde bana ortak olanı hiç acımadan Cehenneme atarım) buyuruyor. Bunun için kibirlenmek, Allahü teâlânın sıfatına, hakkına tecavüz etmek olur. Kibirlenmek en büyük günahtır. Peygamber efendimiz de, (Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete giremez) buyuruyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bu dünya imtihan yeridir. Allahü teâlâ çok mal veya fakirlik vererek yahut hep sıhhat veya hastalık vererek imtihan eder. Her işimiz imtihandır. İmtihana karşı uyanık olmaya çalışmalıyız. Hepimiz mutlaka her an, (Kulum ben sana şu nimetleri verdim, nasıl kullanıyorsun?) diye Allahü teâlâ tarafından imtihana tâbiyiz. Onun için varlıkta, darlıkta, hastalıkta, sağlıkta olsun, başarıda veya başarısızlıkta olsun, bunların birer imtihan olduğunu unutmamak gerekir. Büyükler de talebelerini çeşitli vesilelerle imtihan ederlerdi. İmtihanı kazanan da kaybeden de olurdu. (Şu talebemi otuz senedir imtihan ediyorum. Beni ilk tanıdığındaki edebinden ve tevazuundan hiçbir şey kaybetmemiş) diyen zatların, imtihanı kazanan talebeleri de olmuştur. O hâlde edebimizi hiç bozmamalıyız. Her an korku içinde yaşamalıyız. Allah korusun, büyüklere karşı bir saygısızlığa bir edepsizliğe düşmemeliyiz. İmam-ı Rabbani hazretlerinin torunu, büyük İslam âlimi Abdülehad Efendi hazretleri Mektubat'ında buyuruyor ki: Bu büyüklere, hayatında veya vefatından sonra saygısız davrananlar, edebe riayet etmeyenler, Allahü teâlâya karşı harp ilan etmiş sayılırlar. Çünkü Allahü teâlâ hadis-i kudside, (Benim evliya kuluma edepsiz davranan, düşmanlık eden, bana harp ilan etmiş gibi olur) buyuruyor. Bu hâl üzere olan kimselerin kurtulmaları nasıl mümkün olur? Onun için büyükler, (Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bilmelidir) buyurmuşlardır. Her Müslümanın, diğer Müslümanlar için, (Ben bu kardeşime nasıl iyilik ederim, onun duasını nasıl alabilirim? Benim kurtuluşum ancak onun duasını almakla mümkün olur) inancı içinde olması lazımdır. Yoksa bunu nasıl atlatırım, nasıl başımdan savarım veya bundan nasıl maddî menfaat sağlarım gibi bir düşüncede olmak çok yanlıştır. Bu fırsatı kaçırmamalı, duasını almak için bütün sebeplere yapışmalıdır. Bir diğer önemli husus da, kovamız sağlam olmalı, dibinde çok küçük de olsa, bir delik olmamalı. Kovaya ne kadar su konsa, o delikten akar gider. Sevab kazanmak nasıl önemli ise, onları kaybetmemek de o kadar önemlidir. Hatta kaybetmemek kazanmaktan daha zordur. Mesela bir kalb kıranın, kazandığı sevablar bir anda gider, belki onun günahını da yüklenir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurbana ortak olacaklarda aranan şartlar nelerdir? CEVAP: Bazıları şöyledir: 1- Her ortağın Müslüman olması, kurban ve ibadete niyet etmesi ve her birinin hissesinin yedide birden az olmaması şarttır. Sırf eti için ortak olan varsa ve biliniyorsa, hiçbirinin kurbanı sahih olmaz. Bilinmiyorsa sahih olur. Ortakların bir kısmı ölmüş olsa yahut bunak olsa, zararı olmaz. 2- Biri adak, biri akika, biri vacib olan bayram kurbanı, biri nafile, biri ölü için, biri de Peygamber efendimiz için olmak üzere kurban kesmek istense, bir inek kesilebilir. Akika, vacib, adak hepsi katılır. Yedi kişiye kadar ortak olmak caizdir. 3- Mutlak adağı olan ortaklığa giremez. Yani belli bir hayvanı, mesela şu boynuzlu kara koçu keseceğim diye adayan, bunun yerine başka kara koçu kesemez, bu adağı için ortak giremez. 4- Zenginin sırf kendisi için satın aldığı sığıra, sonradan ortak olmak caizse de mekruhtur. Yedi kişiye kadar ortak bulmak niyetiyle satın almalıdır. 5- Bir sığıra 3, 5, 7 gibi tek ortak şartı yoktur. 2, 4, 6 gibi çift de olur. Tek sayıda olması iyidir. 6- Bir kişi, geçen yıl kesmediği kurbana niyet edip kurban kesse, o kurbanı kaza etmiş olmaz, kestiği nafile olur. Böyle zamanında kesilemeyen kurbanın bedeli, altın olarak fakirlere verilir. DEVRE MÜLK VE KURBAN Sual: Bir evinden başka, bir de devre mülkü veya bir arsası olan yahut başka bir eve de ortak olan kimsenin, bunları kurban nisabına dâhil edip, kurban kesmesi gerekir mi? CEVAP: İmam-ı Muhammed'e göre dâhil etmez, yani kurban kesmesi gerekmez, fetva da böyledir. İmam-ı a'zam ile İmam-ı Ebu Yusuf'a göre ise dâhil ederek kurban keserse vacib sevabı alır. Bu büyük sevaba kavuşmak isteyen, ikinci kavli tercih etmelidir. BURULMUŞ HAYVAN Sual: Burulmuş boğayı, tosunu veya koçu kurban etmek caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir. Hattâ burulmuş olanı, burulmamış olandan daha sevabdır, çünkü kısırlaştırılan erkek hayvanlar, daha yağlı ve etleri de daha lezzetli olur. Hidaye kitabında bildirildiğine göre, Peygamber efendimiz, burulmuş iki koç kurban etmiştir. (Dürr-ül-muhtar, Redd-ül-muhtar, Hindiyye, Mecmua-i Zühdiye) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban eti hakkında yapılacak işler nelerdir? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: 1- Eti tartarak, eşit olarak paylaşmak gerekir. Yağ, sakatat ve yenilen her şey paylaşılır. Tartmadan bölüşüp helalleşmek caiz olmaz, faiz olur. 7 kişiden dördüne etle birlikte birer bacak, beşinciye etle birlikte derisi, altıncıya etle birlikte başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur. Yedinciye bir şey koymak gerekmez. Yahut 7 kişi, kurbanlık ineği birisine teslim edip, (Kesmeye, kestirmeye, etini dilediğin gibi sarf etmeye, seni umumi vekil ettik) deseler, umumi vekil, bölüştürmeden etin tamamını herhangi birine verebilir veya tartmadan ortaklar arasında göz kararıyla paylaştırabilir. 2- Hayvan kesildikten sonra eti telef olsa [mesela yansa, köpekler yese], tekrar kesmek gerekmez. Kan akıtmakla vacib yerine gelmiştir. 3- Kurbanın hiçbir yeri satılmaz. Bir kısmı satılırsa, satılan kadarının bedelini sadaka olarak vermek gerekir, ama kurbanın etiyle yenecek bir şey alınsa, o miktarı sadaka vermek gerekmez. SEFERİLİK VE KURBAN Sual: Kurbanda sefere çıkacak olan nasıl hareket eder? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: 1- Bir zengin, bayramın birinci, ikinci veya üçüncü günü kurban kesip, sefere çıksa vacibi yerine getirmiş olur. Üçüncü günü seferden dönse de, artık tekrar kurban kesmesi gerekmez. 2- Zengin, bayramın üçüncü günü, kurban kesmeden sefere çıkarsa, üzerine vacib olduktan sonra çıktığı için günaha girer. Birinci veya ikinci günü çıksaydı kendisine vacib olmadan çıktığı için günah olmazdı. Kurban, bayramın üçüncü günü imsak vaktinden sonra vacib olur. 3- Kurban kesmeden sefere çıkan zengin, seferdeyken kurban kesmiş olsa bile, bayramın üçüncü günü memleketine gelip mukim olunca, tekrar ona kurban kesmek vacib olur. 4- Bir zengin, kurban kesmek niyetiyle bir koyun satın aldıktan sonra, sefere çıksa ve bayramın üçüncü günü de seferde olsa, vekâlet verip o koyunu kestirmesi gerekmez, yani seferi olduğu için kurban kesmesi vacib olmaz. Seferi iken de, kurban kesmek, çok sevabdır, Sırat'tan geçirir. Bu bakımdan zengin olanın, sevabdan mahrum kalmaması için seferde de kurban kesmesi iyi olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bayramın 3. günü sefere çıkan zengin, kurban kesmese günaha girer mi? CEVAP: Zengin, kurban bayramının birinci veya ikinci günü sefere çıkarsa, seferde olduğu için üçüncü gün kurban kesmesi ona vacib olmaz, ama üçüncü günü yani kurban vacib olduktan sonra sefere çıkarsa, borçtan kurtulmuş olmaz. (S. Ebediyye) Kurban Bayramının üçüncü günü, kurban kesmek vacib olur. Üçüncü gün girmeden kesmek vacib olmaz. Birinci ve ikinci günü kesilirse, vacib yerine gelir. Namaz da böyledir. Kurban üç gün içinde kesilebildiği gibi, namaz da, vaktin başından sonuna kadar kılınabilir. Vakit girince kılınırsa farz yerine gelir. Vakti girince kılmayıp vakti çıkmadan on dakika kadar önce ölse namaz borcuyla ölür, çünkü namaz, vaktin çıkmasına, o namazı kılacak kadar bir zaman kalınca farz olur. Vakit çıkınca ölse, namaz borcuyla ölür. Namaz, nasıl son vakitte farz olursa, kurban da bayramın üçüncü günü, imsak vaktinden sonra vacib olur. Hanefî'de kurban üçüncü güne kadar kesildiği için son günü üçüncü gün olur. Şâfiî'de bayram dört gündür. Orucun farz olması da böyledir. Ramazanda mukimken, hiç niyet etmeden oruç tutmamak haramdır. Yarın öğle vakti sefere çıkacağım diye, oruç tutmaya niyet etmese yine haram işlemiş olur. Bir kimse, orucunu bozsa, sonra sefere niyet edip gitse, hem kaza, hem kefaret gerekir. Yolculuk, orucu bozmayı mubah yapmaz. Sefere çıkanın o gün orucu bozmaması vacibdir. Dahve vaktine kadar niyet eden misafirin o gün orucunu bozması helal olmaz. Eğer bozarsa, yalnız kaza eder. (İ. Ahlakı) Zekât da böyledir. Günü gelmeden yani farz olmadan önce zekât vermek caizdir. İmsak vaktinden itibaren zekât vermek farz olur, çünkü şer'i gün, imsak ile başlar. Zekâtı gününde vermeyenin, daha sonra fakirleşip, elinde hiç parası kalmasa, zekât borcu affolmaz. Hac da böyledir. Hac farz olduktan sonra mal elden çıksa hac borcu affolmaz. Demek ki, Kurban Bayramı'nın üçüncü günü, imsak vaktinden sonra sefere çıkan zengin, kurban borcundan kurtulmuş olmaz, çünkü şer'i gün imsak ile başlar. Vacib olmadan, yani Kurban Bayramı'nın üçüncü günü, imsak vaktinden önce sefere çıkan borçlu kalmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban kesmenin önemi nedir? CEVAP: Kurban nisabına malik olanın, kurban kesmesi vacib iken, kurban kesilmeyen ev inleyerek, sahibine beddua eder, (Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara düçar kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Kurban kesmeyi bir nimet bilmeli! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye] (Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hâkim] (Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani] KURBAN KESME ZAMANI Sual: Kurban ne zamana kadar kesilebilir? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: 1- Kurban, bayramın ilk günü bayram namazından itibaren üçüncü günü, güneş batıncaya kadar kesilir. Cuma kılınmayan küçük köylerde, fecirden sonra, bayram namazından önce de kesilebilir. Gece kurban kesmek, caizse de mekruhtur. 2- Nafile, akika ve adak hayvanı, her zaman kesilebilir, ama bayramda kesilmesi iyi olur. 3- Bayram, cumaya rastlasa da, yine kurban, bayram namazı kılındıktan sonra kesilir. 4- Kurban bayramının üçüncü günü fakir olacağını veya sefere çıkacağını bilene, bayramın birinci ve ikinci günü kurban kesmek vacib değilse de, keserse vacib olarak eda etmiş olur. 5- Fakir, bayramın ilk günü kurban kestikten sonra, 3. günü zengin olsa, iade gerekmez. Vacib yerine gelmiş olur. 3. günü zengin olacağını bilenin de, ilk günü kurban kesmesi caizdir. BİN İHLAS OKURKEN Sual: Arefe günü bin İhlas okurken, arada konuşmanın mahzuru olur mu? CEVAP: Hayır mahzuru olmaz. İKİ YAŞINDAKİ DANA Sual: 15 Kasım 2009 tarihinde doğan bir dana, bu yıl 6 Kasım'da iki yaşını doldurmuş olmuyor. Bu danayı kurban olarak kesmek caiz olur mu? CEVAP: İki yaşını doldurmayan sığırı kurban etmek caiz olmaz. Ancak dinî işlerde yaşlar miladi yıla göre değil, hicri yıla göre hesap edilir. Hicri yıla göre 25 Ekim'de iki yaşını dolduruyor. 6 Kasım'da kurban edilmesinde hiç mahzur yoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Arefe günü neler yapmalı? CEVAP: Arefe günü sabah namazından, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar, 23 farz namazın bitiminde selam verince, teşrik tekbiri okumak vacibdir. Bir kere, (Allahü ekber, Allahü ekber, La ilahe illallahü, Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd) denir. Camiden çıktıktan sonra veya konuştuktan sonra, okumak gerekmez. İmam tekbiri unutursa, cemaat terk etmez. Erkekler, yüksek sesle okuyabilir. Bu tekbir getirilen günler, Arefe, bayram ve eyyam-ı teşrik denilen üç gündür, hepsi beş gün ediyor. İlk güne Arefe, ikinci güne bayram, Zilhiccenin 11, 12 ve 13. günü olan diğer üç güne de, eyyam-ı teşrik [teşrik günleri] deniyor. Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmak sevabdır, fakat Arefe günü oruç tutmak daha çok sevabdır. Birkaç hadis-i şerif meali: (Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselamdan, Sur'a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevab yazılır.) [R. Nasıhin] (Arefe günü tutulan oruç, bin gün [nafile] oruca bedeldir.) [Taberani] (Arefe günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek yılın günahlarına kefaret olur.) [Müslim] (Arefe günü [Besmeleyle] bin İhlâs okuyanın günahları affolup duası kabul olur.) [Ebu-ş-şeyh] (Şeytan, Arefe gününden başka zaman daha zelil, rezil, hakir ve kinli görülmez.) [İ. Malik] (Allahü teâlâ, Arefe günü zerre kadar imanı olanı affeder.) [Gunye] (Duanın faziletlisi, Arefe günü yapılanıdır.) [Beyheki] (Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah'ın kıymet verdiği bir gündür.) [Deylemi] (Arefe gecesi ibadet eden, Cehennemden azat olur.) [S. Ebediyye] (İbadet olarak, ilim öğrenmek en faziletlisidir. İlmihâl okumakla en uygun ilmi öğrenmiş oluruz.) (Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.) [Taberani] Kulağına sahip olmak, gıybet, çalgı gibi haram olan şeyleri dinlememektir. İstemeden kulağa gelmişse, günah olmaz. Gözüne sahip olmak da, haram olan şeylere bakmamak ve mubah olarak baktığı şeylerden ibret almaktır. Diline sahip olmaksa, yalan söylememek, dedikodu etmemek, laf taşımamak, kötü söz söylememek, hatta boş şey konuşmamak, kimseyi incitmemek demektir. Bunlara riayet eden Arefe gününü değerlendirmiş olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kurban bayramı kıymetlidir. Çok da kıymetli bir ayın içindedir. Zilhicce, af ve mağfiret ayıdır, Arefe günü daha kıymetlidir. Arafat'takilere, Arefe günü bin İhlâs suresi okuyanlara ve o gün çok istiğfar edenlere, genel af var. Anadan yeni doğmuş gibi bütün günahları sıfırlanır. Cenab-ı Hak arada bir böyle af günleri ilan ediyor, kandil geceleri, bayram geceleri, cuma günleri, Arefe günü, Arefe gecesi gibi. Bütün bunların kıymetini bilmeli ve bayramı bayram gibi değerlendirmeli. Bayramda elden geldiği kadar, dua almaya çalışmalı. Sadaka, kazayı belayı önler, ama dua kaza ve kaderi de değiştirir. Bir gün Musa aleyhisselama bir derviş der ki: - Ya Musa, Allahü teâlâya arz et, benden razı mı değil mi? Musa aleyhisselam arz eder, (Ya Rabbi, sana malum, dervişin sualine ne cevap vereyim?) Cenab-ı Hak, (Ne yaparsa yapsın, bu hâliyle onun gideceği yer Cehennemdir) buyurur. Dönüşte o kişi yolunu keser, fakat Musa aleyhisselam bir şey söyleyemez. Bu işin içinden nasıl çıkacağım diye düşünürken, zaman kazanmak için, (İnşallah bu sefer soracağım) der. Elbette duruma çok üzülür. Başka bir gün Tur Dağına giderken, derviş, (Aman ya Musa Nebi, unutma sualimi!) diye rica eder. Musa aleyhisselam, çaresizlik içinde tekrar arz eder: - Ya Rabbi dervişe bir türlü söyleyemedim. Ne şekilde söylesem uygun olur? - Dervişe müjde ver, cennetlik oldu. - Nasıl oldu ya Rabbi? - Torunu ona bir sual sordu, ona öyle bir cevap verdi ki, o cevaptan dolayı ondan razı oldum ve onu affettim. O ki bana böyle hüsnüzan etti, ben de onu rahmet deryama gark ederim. Musa aleyhisselam gelip dervişe der ki: - Sana müjdeler olsun. Ama torununa dua et! O sana ne sordu, sen ne cevap verdin? Onların evleri deniz kenarındaymış. Derviş der ki: - Torunum (Dede bak ne kadar büyük deryalar var. Bundan daha büyük derya var mı?) dedi. (Tabiî var) dedim. (Cenab-ı Hakkın rahmeti var. Bu deryalar Cenab-ı Hakk'ın rahmet deryası yanında hiç kalır) dedim. Onun için Allahü teâlâya daima hüsnüzan etmeli. Onun kullarına hüsnüzan edip de, Allahü teâlâya suizan etmek çok çirkin olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünyanın en talihsiz insanı, Allahü teâlâya güvenmeyen veya güveni az olandır. Çocuk daha anne karnındayken, Cebrail aleyhisselam, ona der ki: (Sakın rızkından endişe etme! Allah senin rızkına kefildir. Dünyaya geldiğinde senin olacak rızıkların hepsinin üstüne senin ismini yazmıştır. Sen rızkını aradığın gibi, o da seni arar.) Cenab-ı Hak daha anne karnında kefil oluyor. Onun için, dünyanın en ahmak insanı, rızkı için endişe duyandır. Bizi yoktan var eden, her an varlıkta durduran ve rızkımıza kefil olan, niye vermesin? İnsanın şerefi, itibarı, ilim ve edepledir. Çok mal mülk ve yüksek etiket sahibi olmak, itibar kaynağı değildir. Cenab-ı Hak itibarı dine koymuş, itibarsızlığı dünyaya vermiştir. (Herkes âhirette sevdikleriyle beraber olacaktır) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, Allah ve resulü ile onların sevdiklerini sevenler, onlarla beraber haşr olacak. Ama bunlarla hiç ilgisi olmayanları seversek, biz de onlarla beraber haşr olacağız. Sonra kime dert yanacağız? Peygamber efendimiz, (Bu dünyada garip gibi yaşa!) buyuruyor. Çünkü hiçbir dünyevî itibar bize bir şey kazandırmaz, ancak bütün varlığından çıkmış ve Allahü teâlânın kudreti, kuvveti içinde kendisini garip hissedebilenler rahat eder. Nitekim (Fakirlikle iftihar ederim) hadisi şerifinin manası şöyledir: (O kadar her şeyden sıyrıldım ki, içimde, dışımda Allah sevgisinden, Onu hatırlamaktan, Onu anmaktan başka tek bir zerre kalmadı. Hepsinden sıyrıldım ve bununla da iftihar ederim.) Gelip geçici olan, ölünce hiç olan bir şeyle gece gündüz uğraşanlar, öldükleri zaman hiç olurlar. O hâlde hayatı boyunca hiçle uğraşanlar da, netice itibarıyla hiçtir. Bir gün hepsini bırakıp gideceğimiz bir nesne için iftihar etmeye, övünmeye değer mi? Müminin varlığı, malı mülkü, Allah için verilendir. Peygamber efendimiz, bir Kurban Bayramında, Âişe validemize, (Kurban etini ne yaptın?) diye sordu. Âişe validemiz, (Ya Resulallah, hepsini dağıttım, fakirlere verdim, sadece iki kürek bize kaldı) deyince, (İki kürek hariç hepsi bize kaldı. Bu iki kürek bize kalmadı. Keşke onları da verseydin) buyurdu. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Horoz dövüşü, boks ve sirk
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Horoz ve deve dövüşü, boğa güreşlerini ve boks maçlarını seyretmek, sirke gitmek günah mıdır? Cambaz seyretmek gibi, hayvanat bahçesini de ziyaret etmek günah olur mu? CEVAP: Horoz ve deve dövüşleriyle boğa güreşleri, hayvanlara zulüm olduğu için günahtır. Boğa güreşlerinde insan da ölebiliyor. İnsanları dövüştürmek de günahtır. Avret yerlerinin açık olması da, bir başka günah oluyor. Boksta insanın veya canlının yüzüne vurmak da günahtır. Sirklerde de, genelde tehlikeli gösteriler, cambazlıklar yapılıyor. Sirke gitmek, bu gösterileri tasvip etmek demektir. Bu günah olan şeyleri seyretmek de günahtır, çünkü din kitaplarında deniyor ki: Cambaz ipten düşüp ölürse, seyirciler de günaha girer, çünkü onlar seyretmeselerdi, cambaz, tehlikeli gösteriler yapmaz ve ipten düşüp ölmezdi. Öldürülen kimse, eceli geldiği için ölürse de, öldüren veya ölümüne sebep olan kimse de, cezasını görür. (S. Ebediyye) Yabani hayvanları kafese koymak, hapsetmek mesela bir aslanı, bir fili veya bir ayıyı ormandan alıp dar bir yere koymak hayvana zulüm olur. Onları seyretmek için gösterildiği yerlere giden, bu zulmü tasvip etmiş sayılır. Eğer hiç kimse seyretmeye gelmese, o hayvanları oraya hapsetmezlerdi. Onların hapsine seyirciler sebep oluyor. Dinimiz, (Günaha sebep olmak, günah işlemek gibidir) buyuruyor. Günah işlenen ortamlardan sakınmalıdır. ÖZEL İŞTE KULLANMAK Sual: Özel iş yerinde, iş yerinin işinde kullandığımız bir âleti, yetkilisinden izin almadan, özel işimizde kullanmamız caiz olur mu? CEVAP: Hiçbir aleti izinsiz kullanmak caiz olmaz. Ancak, iş yerine zararı dokunmayacaksa ve âdet olan bir şey ise, mesela telefonu şarj etmek, iş yerinin elektriğini kullanarak, elektrikli tıraş makinesiyle tıraş olmak, abdest için veya gusül için iş yerinin suyunu kullanmak, bilgisayarında özel mail yazmak gibi şeylere genelde izin veriliyor. Bu bakımdan izinsiz kullanılabilir. CAMİDE NAMAZ KILARKEN Sual: Camide namaz kılarken, Kur'an-ı kerim okuyanlar da oluyor. Mushaf belden aşağıda kalıyor. Bunun mahzuru olur mu? CEVAP: Okuyanın hemen yanında değilse, biraz uzakta kılınırsa mahzuru olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Peygamberlik seçilmekle olur
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Peygamberlik, çalışmakla elde edilir) diyen oluyor. Çalışmakla peygamber olunur mu? CEVAP: Peygamberlik, çalışmakla ve çok ibadet yapmakla ele geçmez. Yalnız Allahü teâlânın ihsanı, seçmesiyle olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Peygamberlik kemalleri, ancak Allahü teâlânın ihsanıyla hâsıl olur. Çalışmakla, uğraşmakla, bu büyük nimet ele geçemez. Hiçbir gayret, bu büyük nimeti ele geçiremez, Hiçbir riyazet ve mücahede, bu yüksek nimete kavuşturamaz. Evliyalık böyle değildir. Bunların başlangıcı elde edilebilir. Riyazet ve mücahedeyle hâsıl olabilir. Pek az kimseyi, çalışmadan, uğraşmadan da, vilayet nimetine [evliyalığa] kavuşturabilirler. Vilayet, Fena ve Beka demektir. Fena ve Beka da, Allahü teâlânın ihsanıdır. Çalışarak, başlangıçları elde edildikten sonra, Allahü teâlâ, dilediğini, Fena ve Beka nimetini ihsan ederek şereflendirir. Resulullah'ın Peygamber olduğu bildirilmeden önce ve ondan sonra mücahedeler yapması, bu nimete kavuşmak için değildi. Başka faydalar içindi. Hesabın az olması, insanlıkla yapılan yanlışlıkların giderilmesi, derecelerin yükselmesi, yiyip içmesi olmayan melekle konuşmakta edebi gözetmesi, Peygamberlik makamında lazım olan harikaların, mucizelerin çok olması gibi incelikler içindi. Peygamberler bu nimete, aracısız olarak kavuştu. Peygamberlerin Eshabı, onlara uydukları için, vâris oldular. Peygamberlerinin aracılığıyla bu nimetle şereflendiler. Peygamberlerden ve eshablarından sonra çok az kimse, bu nimetle şereflendi. Başkasına da, uymakla, vâris olmakla bu nimet ihsan edilebilir. (1/301) SIHHAT VE AFİYET Sual: Sıhhat ve afiyetler dileriz deniyor, ikisi aynı değil midir? CEVAP: Birbirine benziyorsa da, farklıdır. Sıhhat, sağlık demektir. Afiyet ise farklıdır: Afiyet, dinin ve itikadın bid'atlerden, amelin ve ibadetin afetlerden, nefsin şehvetlerden, kalbin heva ve vesveseden ve bedenin hastalıklardan selamet bulması, kurtulması demektir. Duaların efdali hangisi diye sorulduğunda, Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Allah'tan af, afiyet ve yakîn [sağlam iman] isteyin. Çünkü imandan sonra, afiyetten büyük nimet yoktur.) [Hâkim] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ünlü biri, (Hayvan keserek bayram kutlamak olacak şey değildir) dedi. Maksadı dinimizin kurban kesme ibadetini kastetmiyorsa, niye yılbaşını hindi keserek kutlayanlara bir şey denmiyor? CEVAP: Yılbaşlarını hindi keserek, çam devirerek, kumar oynayarak kutlayanlara bir şey denmediğine göre, maksat, kurban ibadetine saldırmaktır. İslâmiyet'e karşı olanlar, hiçbir zaman biz İslâmiyet'e karşıyız diye açıkça söylemiyorlar. (Biz gericiliğe karşıyız) diyorlar. Müslümana gerici diyorlar. Yani açıkça (Biz Müslümanlığa ve Müslümana karşıyız) demiyorlar, (Biz gericiliğe ve gericilere karşıyız) diyorlar. Biz dinin kurban emrine karşıyız demiyorlar, (Biz hayvan keserek bayram kutlamaya, hayvan katliamına karşıyız) diyorlar. Yılbaşında milyonlarca hindi keserek yılbaşını veya Noel'i kutlamaya, kumar oynayarak, içki içip sarhoş olarak aygırlık yapmayı uygarlık olarak kabul ediyorlar. Dine hep şaşı bakıyorlar, dinî emirlerin her birine bir kulp takıyorlar. VÜCUTTAKİ KILLARI ALMAK Sual: Vücuttaki hangi kılları almak gerekir, hangilerini almak uygun olmaz? CEVAP: Koltuk ve kasık kıllarını, her hafta tıraş ederek temizlemek sünnettir. 15 günde bir de temizlenebilir. 40 gün uzatmak, günah olur. Erkeğin erkeğe, kadının kadına, göbekle diz arasına bakmaları haram olduğu için, kendi cinsi de olsa, kasık kıllarını lazerle, epilasyonla, ağda gibi bir metotla başkalarına aldırmaları caiz olmaz. Erkeklerin kaş aldırmaları, cemal niyetiyle, yani düzenli görünmek niyetiyle caiz; süs için, ziynet için olursa, caiz olmaz. Kadınların, kaşlarını almaları, inceltmeleri caiz değildir. Alın, yanak, çene ve bıyık bölgesindeki kıllar ile iki kaş arasındaki kılları almaları, caizdir. Bacaklarındaki ve vücudunun diğer bölgelerindeki kılları ihtiyaçsız, herhangi bir yolla almaları, tenzihen mekruhtur. Erkeklerin de, bacaklarındaki, göğüs veya sırtlarındaki kılları, ihtiyaçsız almaları caiz olmaz. MUSHAF'A SAYGI Sual: Evde mukabele okunurken, yerde oturanlar da oluyor. Bunların elindeki Mushaflar, kanepede oturanların aşağısında kalıyor. Günah oluyor mu? CEVAP: Arada mesafe olursa, günah olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir hoca, (Seferde nafile olarak kurban kesen, üçüncü günü mukim olursa, yeniden kesmez. Çünkü seferde mesela öğle namazını kılan, öğle çıkmadan mukim olsa öğleyi tekrar kılması gerekmez) diyor. Seferde namaz kılmak farzdır. Seferde farzı yapınca yeniden elbette kılmaması lazım değil mi? Kurbanı seferde kesmek nafiledir, bayramın üçüncü günü mukim olunca kendisine kurban kesmesi vacibdir. Kurbanı o vacib olarak kesmediği için yeniden kesmesi gerekmez mi? CEVAP: O hocanın kıyası bâtıldır. Farzla nafilenin hükmü ayrıdır. Fıkıh kitaplarında deniyor ki: Büluğa ermemiş bir çocuk, vakit girince o namazı kılsa, vaktin sonuna doğru büluğa erse, o namazı tekrar kılmak farz olur, çünkü öncekini nafile olarak kılmıştır. Bunun gibi vaktin sonunda ayılan baygına, hayzı veya nifası vaktin sonunda biten kadına o namazı kılmak farz olur. (Dürr-ül-muhtar) Bir çocuk, yatsı namazını kılar da, sonra ihtilam olur yani büluğa ererse, sabah namazına kadar yatsıyı tekrar kılması farz olur. İmam-ı Muhammed, bunu İmam-ı a'zam Ebu Hanife'ye sormuş, o da, (Evet, yatsıyı tekrar kılması farz olur) buyurmuştur. (Redd-ül-muhtar) Kurban bayramının üçüncü günü sefere çıkacağını bilen kimseye, birinci günü kurban kesmek vacib olmaz. (S. Ebediyye) Sefere çıkınca da seferi olduğu için kurban kesmesi vacib değildir. Seferde keserse nafile olur, vacib olmaz, vacib yerine gelmez. Seferden dönüp mukim olunca üçüncü günü kurban kesmesi vacib olur. Çünkü yukarıda, Dürr-ül-muhtar'da bildirildiği gibi, namaz, vaktin sonunda farz olduğu gibi, kurban da, bayramın üçüncü günü vacib olur. Daha önce nafile olarak kesilen kurban, vacib yerine geçmez. Namaz seferde de farzdır. Seferde namaz kılmak nafile olsaydı, o hocanın kıyası normal olurdu. Şimdiki kıyası tamamen bâtıldır. KURUMA VEKÂLET VERMEK Sual: Kurban parası diye, yardım derneklerine veya yardım vakıflarına para gönderilse, kesecekleri kurban sahih olur mu? CEVAP: Kurumun kendisine vekâlet vermek sahih olmaz. Bir şahsa vekâlet verilmesi gerekir. MAŞALLAH YAZILI ALTIN Sual: Maşallah yazılı altını, erkek çocuğun yastığına veya beşiğine dikmek günah mıdır? CEVAP: Günah değildir. Takılması iyi olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Tevbe ettiği günahı tekrar işleyip, sonra tekrar tevbe eden, uygunsuz iş mi yapmış olur? CEVAP: Tevbe ettiği hâlde, günaha devam edip, (Şimdi bu günahı işleyeyim de, nasıl olsa, tevbe edince, affedilir) denirse, uygunsuz iş yapılmış olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Günaha devam edip, diliyle istiğfar eden, Rabbiyle alay etmiş sayılır.) [Beyheki] Bir kimse, samimiyetle, bir daha yapmamak üzere tevbe ettikten sonra, nefsine uyarak, tekrar o günahı işlese, sonra yine pişman olup, tevbe etse, Allahü teâlâ günahını affeder. Bu şekilde tevbesini bin kere bozsa da, yine tevbe etmelidir. Bir âyet-i kerime meali: (Bir kimse, günah işler veya kendine zulmeder, sonra pişman olup, Allahü teâlâya istiğfar ederse, Allahü teâlâyı çok merhametli, af ve mağfiret edici bulur.) [Nisa 110] Tevbeden sonra, tekrar tekrar günah işleyenin, tekrar tekrar tevbe etmesi sahih olur. (Berika) Tevbe ettim demekle tevbe olmaz, çünkü tevbenin sahih olması için üç şart lazımdır: 1- Günahı hemen bırakmalı. 2- Günah işlediğine, Allahü teâlâdan korktuğu için, utanmalı ve pişman olmalı. 3- Bu günahı, bir daha hiç yapmamaya gönülden söz vermeli. Allahü teâlâ, şartlarına uygun olan tevbeyi kabul edeceğine söz verdi. Tevbe edenleri sever, affeder. Sonra, o günahı tekrar yaparsa, tevbesi bozulmaz. İkinci bir tevbe, gerekir. Tevbe ettiği bir günahı hatırlayınca, günahı işlediğine sevinirse, tekrar tevbe etmeli. Günahı tekrar işlersem tevbem bozulur diye tevbe etmemek, cahilliktir, şeytanın aldatmasıdır. Her günahtan sonra, hemen tevbe etmek farzdır. Tevbeyi kasten geciktirince, günahı iki kat olur. (Hak Sözün Vesikaları) EVLENMEK KADER MİDİR? Sual: Mutlaka kaderimizde olan kişiyle mi evleniriz, bizim seçme hakkımız yok mu? CEVAP: Kader, insanların yapacakları işlerin, önceden bilinmesi demektir. Kaderle bizim seçimimiz, ayrı değildir. Seçince, o kaderimiz oluyor, ne işlemişsek, kiminle evlenmişsek o kaderimiz oluyor. Allahü teâlâ, olacak her şeyi bildiği için, bizim ne yapacağımızı da bilir. İşte kader, Allahü teâlânın ezeli ilmiyle, kendi irademizle yapacağımız işleri bilmesi demektir, zorla yaptırması demek değildir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (Kıyamette Cenab-ı Hakk'ın kendisini sevindirmesini isteyen, dünyada Onun kullarını sevindirsin) buyuruyor. Çünkü dünya tarladır, burada ne ekersek, âhirette onu biçeceğiz. Evliya bir zata, (Siz bizim mahalle arkadaşımızdınız, bu nimete nasıl kavuştunuz?) diye sorulunca buyurmuş ki: Bir gün kapının önünde otururken, bir fakir geldi, selam verip, (Çok fakirim, ihtiyacım var) dedi. İçimden, (Bu daha genç, çalışıp kazansa ya) diye düşündüm. O genç, bana dönüp, (Şu senin kalbinden geçirdiğinden, Allah beni muhafaza etsin) deyince, ben düşüp bayılmışım. Daha sonra kendime gelince, genci aradım, ama bulamadım. Kalktım, ev dâhil neyim varsa hepsini fakirlere dağıttım. Oradan ayrılıp bir dergâha gittim, büyüklere talebe oldum. Hâlâ neden o gence böyle yaptım diye, hep içim yanıyor. İşte o tevbe ve istiğfar, Cenab-ı Hakk'a yönelmek, dünyaya karşı soğukluk, elimde avucumda ne varsa hepsini Allah için dağıtmak, bana bu nimeti nasip etti. Bu yüzden büyüklerimiz, (Bir Allah kulu elini açıp bir şey isterse, Allah rızası için derse, onu boş çevirmeyin! Ne olacağı belli olmaz) buyuruyor. Bağdatlı bir zengin, Yemen'deki evliya bir zatın adını duyar, (O mübarek zatın elini öpüp duasını alayım) diye yola çıkar. Yemen'e girince ilk şehirdeki bir handa konaklar. O esnada bir fakir gelip, (Aç ve fakirim) der. Zengin, fakire, (Git buradan, parayı sizin için mi kazanıyoruz?) der. Fakir de, (Emrin olur) der, çıkıp gider. Zengin de, oradan bir başka şehre gelir, yine bir handa misafir olur. Bu defa yine bir fakir gelir, (Aç ve fakirim) der. Zengin, bu fakire de, (Git buradan, dilenci için mi para kazanıyoruz?) diyerek kovar. Fakir de, (Emrin olur) der, çıkıp gider. Nihayet zengin, mübarek zatın şehrine gelir. O zat, talebelerine, (Bağdat'tan biri geliyor, sakın onu dergâha sokmayın, kapıda beklesin) der. Dergâhtan herkes gidince, o zengini çağırıp, niye geldiğini sorar. O da, (Efendim, ben talebeniz olmak, himmetinize kavuşmak istiyorum) der. O zat der ki: Hayret, ben sana iki defa geldim. İkisinde de, beni kovdun. Ben de, (Emrin olur) dedim. Şimdi kovma sırası bende. Burası cimrilerin yeri değildir. Fakire merhameti olmayanın, dinine de merhameti olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ dünyayı sıkıntı için yaratmış, âhireti ferahlık için yaratmış. Dünya kelamı sıkıntı veriyor, âhiret kelamı ferahlık veriyor. Peygamber efendimiz, (Bu dünya sevgisi yani haramların, günahların sevgisi leş gibi, çöplük gibidir, onun talipleri köpek gibidir) buyuruyor. Bir başka hadis-i şeriflerinde de, (Bu dünya müminler için zindandır, kâfirler için Cennet gibidir) buyuruyor. Bu şu demektir: Müminlerin âhirette, Cennette kavuşacakları o kadar yüce makamlar, o kadar güzel yerler var ki, oraya nazaran bu dünya, müminler için bir zindandır. Çok sıkıntılı yerdir, hapishane gibidir. Kâfirler de, Cehenneme girdikleri zaman, bu dünya hayatının kendileri için Cennet gibi olduklarını göreceklerdir. Zenginler, genelde fakirdir. Bu nasıl olur, zengin fakir olur mu? Zenginin biri, İbrahim Ethem hazretlerine elinde bir paketle gelip der ki: - Efendim, çok güzel, çok kıymetli bir cübbem var, bunu size hediye etmek istiyorum. Lütfen hediyemi kabul buyurur musunuz? - Zenginsen alırım, fakirsen almam. Söyle, zengin misin fakir misin? - Çok zenginim efendim. - Mesela ne kadar malın var? - İki bin altınım var. - Peki, iki bin altının daha olmasını ister misin? - Elbette isterim. Havada kaparım. - O zaman senin daha iki bin altına ihtiyacın var, sen fakirsin, gözün açtır. Vereceğin hediyede gözün kalır. Haydi, sen hediyeni al, buradan uzaklaş! Kanaat en büyük zenginliktir, kanaat etmeyenin gözü doymaz. Ehl-i sünnet âlimleri, (Cömert, günahkâr da olsa, Allah'ın sevgilisidir. Cimri, âbid de olsa Allah'ın düşmanıdır) buyuruyorlar. Âbid, çok ibadet yapan demektir. Çok ibadet etmek kolay olmaz. İşin kolayı cömert olmaktır, vermektir, verene Allah verir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın âdeti şöyledir ki, kulların rızkını kullar eliyle verir. Peygamber efendimiz, (Cömertlerde kusur aramayınız! Onlar düşerken Allah ellerinden tutar) buyuruyor. Ama cömertlik refleksle olmalı, zorla olmamalı. Cömertliğin ölçüsü, rahatça, isteyerek vermektir. Verdiği zaman da sevinmektir. Bu da iman alâmetidir. Çünkü Peygamber efendimiz, kâmil mümini, (Verdiği zaman sevinen kimsedir) diye tarif etmiştir. Onun için büyük zatlar, (Bir şey verdiğimiz zamanki duyduğumuz zevki hiçbir yerde bulamıyoruz) buyururlardı. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah indinde bir mümine yapılacak en kıymetli şey nedir? CEVAP: Bir iyilik ederek, onu sevindirmektir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Farzlardan sonra en kıymetli amel, bir mümini sevindirmektir.) [Taberani] (Allah indinde en kıymetli amel, müminin borcunu ödemek veya sıkıntısını gidermek suretiyle onu sevindirmektir.) [Taberani] (En faziletli amel, bir müminin ayıbını örtmek, karnını doyurmak veya bir ihtiyacını karşılamak suretiyle onu sevindirmektir.) [İsfehani] (Bir mümini sevindiren, beni sevindirmiş olur. Beni sevindiren de, Allah indinde bir ahit almış olur. Allah'tan ahit alana da, ateş asla dokunmaz.) [Ebu-ş-şeyh] (Din kardeşini sevindirmek kadar, Allah katında kıymetli bir şey yoktur.) [İ. Neccar] (Bir Müslümanı sevindiren, kabrimde beni sevindirmiş olur. Beni sevindireni de Allahü teâlâ kıyamette sevindirir.) [İ. Neccar] (Allahü teâlâ, bir Müslümanın sıkıntısını giderip, onu sevindireni, kıyamette en sıkıntılı anlarda sıkıntılardan kurtarır.) [Buhari] (Müslüman, Müslümanın kardeşidir, onu üzmez, onu sıkıntıda bırakmaz. Kardeşinin sıkıntısını giderenin, Allahü teâlâ kıyamet sıkıntısını giderir. ) [Nesai] (Her şeyin bir anahtarı vardır, Cennetin anahtarı da yoksulları sevmektir.) [İbni Lal] (Cennetteki sevinç sarayına, ancak çocukları sevindirenler girer.) [İ. Adiy, İ. Neccar] (Bir kimse, mümin kardeşini sevindirince, bir melek, bu kimseye hep dua eder. Ölüp kabre konunca, yanına gelip, "Beni tanıyor musun?" der. Ölü, "Hayır" deyince, "Ben, bir Müslümana verdiğin sevincim. Bugün seni sevindirmek için geldim. Kabirde yanındayım, kıyamette de, sana şefaat edip Cennetteki makamını göstereceğim" der.) [İ. Ebi-d-dünya] İSTİHAREYE UYMAK Sual: İstihare yapınca, rüyada gördüğümüze uymak gerekir mi? CEVAP: İstihare, bir işin, hakkımızda hayırlı olup olmadığını anlamak için yapılır. Bunun için, şartlarına uygun yapılmışsa, uymalıdır. İki hadis-i şerif meali: (İstiharede bulunmak ve kadere rıza göstermek kişinin mutlu olacağına, bunun aksiyse, kişinin mutsuz olacağına alamettir.) [Tirmizi] (İstihare eden, mahrum kalmaz; istişare eden, pişman olmaz. İktisat eden, darlık çekmez.) [Taberani] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah ve Peygamber için, sevgili denir mi? Aşk kelimesi, onlar için kullanılır mı? Bunlar, insanlara mahsus değil mi? CEVAP: Sevgili, sevilen kimse demektir. Asıl sevilmesi gereken, Allahü teâlâ ve onun sevdikleridir. Yani, sevgili onlardır. Aşk da böyledir. Sevginin kuvvetli olmasına aşk denir. Habib, sevgili demektir. Bunun için, Peygamber efendimize, Habibullah denir. Allahü teâlânın sevgilisi demektir. Bunların yadırganması, günümüzde yanlış manada kullanılmasından kaynaklanıyor. İslam âlimleri buyuruyor ki: (Habibim, Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım) hadis-i kudsisi, gösteriyor ki, sevgi olmasaydı, yaratılış açığa çıkmaz ve âlem devamlı yoklukta kalırdı. Şehvete, aşk denmesi yanlıştır. Aşk kalbde olur ve kıymetlidir. Yani kalb, sevgi yeridir. Aşk, sevgi bulunmayan kalb ölmüş demektir. Kalbde, ya Allah sevgisi yahut dünya sevgisi yani haramların sevgisi bulunur. Zikir, ibadet yaparak, kalbden dünya sevgisi çıkarılınca, kalb temiz olur. Bu temiz kalbe, Allah sevgisi, kendiliğinden dolar. Günah işleyince kalb kararır, hasta olur. Dünya sevgisi yerleşerek, Allah sevgisi gider. Kalbin bu hâli, bir şişeye benzer. Su doldurunca, havası çıkar. Suyu boşaltınca, hava kendiliğinden dolar. EŞİT PARAYA FARKLI İŞ Sual: Çalıştığım iş yerinde, herkesten eşit para alınarak aylık para toplanıp çay, şeker gibi malzemeler alınıyor. Kimisi çayı çok içiyor, kimisi az. Bazılarının misafirleri çok geliyor. Yani aynı oranda içilmiyor. Bunun bir mahzuru var mı? CEVAP: Bu, baştan bilinen bir şeydir. Az içelim, çok içelim eşit para veriyoruz. Yani anlaşmamız böyledir. Zaten eşit sayıda misafir de gelse, eşit çay içmek mümkün değildir. Anlaşma böyle olduğu için az veya çok çay içmenin mahzuru olmaz. Bunun gibi, oradakiler beraber yemek yiyelim diye eşit para toplayıp, peynir, zeytin, domates, ekmek alıp sonra yeseler, kimi az kimi çok yiyecektir elbette. Bu başta bilindiği için mahzuru olmaz. Yine bunun gibi, sitelerde apartman katlarında kimi girişte oturur, hemen hemen asansörü hiç kullanmaz. Onuncu kattaki ise en çok kullananlardan biri olur, ama anlaşma gereği eşit ücret alınırsa mahzuru olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İbni Teymiyye, (Kâfir, Cehennemde ebedî kalmaz) sözünden dolayı tekfir ediliyor da, aynı sözü söyleyen İbni Arabî niye tekfir edilmiyor? CEVAP: Kâfirlerin sonsuz Cehennemde kalacağını bildiren birçok âyet vardır. Birinin meali: (Kâfirlerin malları ve çocukları kendilerini Allah'ın azabından asla kurtaramaz. Onlar Cehennemliktir ve orada ebedî olarak kalırlar.) [Âl-i İmran 116] Bu âyet-i kerime, müteşabih olmayıp, muhkem, açık olduğu için tevil edilemez. Bu bakımdan, İbni Teymiyye bu âyet-i kerimeye göre küfre düşmüştür. Aynı sözü söyleyen İbni Arabî hazretleri, mazurdur, çünkü bu sözü söylediği zaman, sekr hâlinde idi. Yani tasavvuf sarhoşluğu içindeydi, sözünün farkında değildi. Allahü teâlânın rahmet deryasına dalmış, her tarafı rahmet görüyordu. Onun için, (Bu rahmet deryasında, kâfirler de ebedi kalmaz) dedi. Günahkâr müminler Cehennemden çıkınca, onlara ait Cehennemin yeşil çayır çimenlerle kaplı olduğunu gördüğü zaman, yedi Cehennemin hepsi böyle olacak sanmış, tasavvuf sarhoşluğu içinde yanılmıştır. Kasten söylememiştir. Yoksa aklı başında olan kimse, âyet-i kerimeye aykırı olarak böyle küfür söz söylemez. İbni Teymiyye ise, şuurlu bir şekilde bu sözü söyleyerek küfre girmiştir. İkisi arasında fark çoktur. Birinde tasavvuf [evliya] sarhoşluğu var, ötekinde Vehhabi sarhoşluğu var. NİYET ETMESE DE Sual: Abdest alıp camiye giren, öğlenin sünnetine değil de, bir kaza namazına niyet etse, hem öğlenin sünnetini, hem sübha namazını, hem tehıyyet-ül-mescid namazını kılmış olur mu? CEVAP: Evet, bunlara ayrıca niyet etmese de, hepsi kılınmış olur. Ama niyet edilirse ayrıca niyet sevabı da alınmış olur. Onun için sünneti kılarken, (İlk kazaya kalmış öğlenin farzını, vaktin sünnetini, sübha namazını ve tehıyyet-ül-mescid namazını kılmaya) diye niyet ederek kılmalı, böylece niyet sevabından da mahrum kalmamalı. ORUCA DAYANAMAYAN Sual: Açlığa veya susuzluğa dayanamadığı için kaza orucunu bozmak günah olur mu? CEVAP: Gerçekten dayanamadığı için bozarsa günah olmaz. TELEFONLA KONUŞMAK Sual: Birine, (Seninle konuşmayacağım) diye yemin eden, telefonla konuşsa yemini bozulur mu? CEVAP: Evet. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Kısa kollu gömlekle namaz kılmak, dini bir mekruh değil, örfi bir mekruhtur. Yani bir beldede herkes uzun kolla namaz kılıyorsa, siz kısa kolla kılarsanız, bu da dikkati çekiyorsa, örfî mekruh olur. Eğer yadırganmazsa bir mahzuru olmaz) deniyor. Peki, bir sahil beldesinde herkes kısa pantolon giyse, o hâliyle namaz kılsa, örfî haram mı işlemiş olur? Yani mahzuru olmaz mı? CEVAP: Yanlış bir şeyi herkesin yapmasıyla, o iş meşru hâle gelmiş olmaz. Dinde tab'an mekruh vardır, örfî mekruh ve örfî haram diye bir şey yoktur. Tab'an mekruh, insanın tabiatına hoş gelmeyen, soğan, sarımsak kokusu gibi şeylerdir. Dizden yukarısını gösteren pantolon giymek şer'an haramdır. Kısa kollu gömlekle namaz kılmak da şer'an mekruhtur. Şort gibi kısa pantolonla kılınan namaz, hiç sahih olmaz. Sahil beldesinde herkes böyle giydiği için, haram, helal hâle gelmez. Herkese yani çoğunluğa uymak, insanı felaketten kurtaramaz. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (İnsanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.) [Enam 116] Herkes böyle yapıyor, herkes böyle diyor demek dinde delil olmaz. Ölçü, dinin bildirmesidir; insanların çoğunun yaptığı, söylediği şeyler değildir. Bu mekruhu kaldırmak için herkes bir şey uydurmaya çalışıyor. Mesela bir reformcu ise, (Eskiden padişahın huzuruna başı açık çıkılamayacağı için, başı açık namaz kılmak mekruhtu. Artık buna gerek kalmadı. Kısa kollu gömlekle namaz kılmak mekruh değildir. Bu her zaman giydiği kıyafetidir) diyor. Din kitaplarında deniyor ki: Erkek kısmının, namazda kolunu açık bulundurması mekruhtur. (Nimet-i İslam) Kolları açık namaz kılmak mekruhtur. Fetava-i Kadıhan'da da böyledir. Bir omzu açık namaz kılmak da mekruhtur. (Hindiyye) Erkeğin kolları açık namaz kılması mekruhtur. (Hediyyet-ül alaiyye) Çiğini [omuzlar] ve kolları açık olarak namaz kılmak mekruhtur. (Marifetname) Âdet olan kıyafet, namazı bozar veya mekruh ederse giyilmez. (Dürer) Demek ki, kısa pantolon ve kısa kollu gömlek giymek âdet olsa da, kısa pantolonla namaz hiç caiz olmaz, kısa kollu gömlekle de mekruh olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kâbe'yi ilk görünce edilen dua kabul oluyormuş, orada nasıl dua etmek gerekir? CEVAP: Aşağıdaki duaların biri veya hepsi yapılabilir: 1- Ya Rabbi, bundan sonra, rızana uygun yapacağım her duamı kabul eyle! [Her duamız kabul olunca, imkân dâhilindeki her nimete kavuşmuş oluruz.] 2- Hakiki imana kavuşmamı nasip eyle! [Hakiki imana kavuşulunca, insan bir daha küfre düşmez. Onun için bu dua, birincisi kadar; hatta ondan da önemlidir.] 3- Şehit olarak ölmemi nasip eyle! [Bu duamız da kabul olursa mesele kalmamış olur.] Kâbe'ye olduğu gibi, müminin yüzüne bakınca da, edilen dualar kabul olur. Kâbe'yi herkesin görmesi zor ise de, salih bir mümini bulmak kolaydır. Bu nimeti elden kaçırmamalıdır. KİLİSEDE NAMAZ Sual: Amerika'da âyinlere katılarak Hristiyanları hoşnut etmeye kalkan Müslümanlar, kiliselerde de, namaz kılıyorlarmış. Kilisede namaz kılmak caiz olur mu? CEVAP: Âyinlere katılmak caiz olmadığı gibi, kilisede namaz kılmak da caiz olmaz. Bunlar, misyonerlik faaliyetlerinin yeni şeklidir. Kiliseyi Müslümanlara şirin göstermeye çalışıyorlar. İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Kilisede namaz kılınmaz ve Kur'an-ı kerim okunmaz, çünkü kilisede şeytanlar toplanır. Kilise putlardan temizlenirse, namaz kılmak caiz olur. (Redd-ül-muhtar) Âyinlerine katılmakla veya kilisede namaz kılmakla, Hristiyanlar, Müslümanlardan hoşnut olmazlar. Çünkü bir âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki: (Sen, onların dinine uymadıkça, Hristiyanlar ve Yahudiler senden hoşnut olmazlar. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın [bildirdiği İslamiyet] yoludur.) [Bekara 120] Yani Ehl-i kitap, doğru yolda [Allah'ın yolunda] değildir. Ehl-i kitabın bozuk dinine girmedikçe, istavroz çıkarılsa da, haç altında âyin yapılsa da, Hristiyanlar Müslümanlardan hoşnut olmaz. Zaten Hristiyanlar, maksatlarının, Müslümanları Hristiyanlaştırmak olduğunu da gizlemiyorlar. UŞRU VERİLMEYEN ÜRÜN Sual: Uşru verilip verilmediği bilinmeyen veya verilmediği bilinen üründen bize hediye edilirse, yemek caiz olur mu? CEVAP: Bilinmiyorsa yemek caizdir. Uşrunu vermediği biliniyorsa, onda birini ayırıp, fakire verdikten sonra yemek iyi olur. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsan, düşmanı hep dışarıda arar. Hâlbuki en büyük düşman içimizdedir. Peygamber efendimiz, (En dehşetli düşman nefsinizdir) buyuruyor. Büyükler bize, başkasına değil, kendimize düşman olmayı öğretmiş, (Düşmanı dışarıda aramayın, düşman içinizdedir) buyurmuşlardır. Kendini beğenerek ben diyen, nefsini kastetmiş olur. Büyük zatlar, ben demezler. Mesela, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin hayatında ben dediği duyulmamış, hattâ, (O büyük zatların yanlarında bulunsak, bizi hesaba katmazlar, çünkü biz hesaba dâhil değiliz. Orada bulunmasak, aranmayız, hatırlarına bile gelmeyiz. Biz hiçiz) buyurmuştur. Hiçbir göz kendini göremez, karşısındakini görür. Hâlbuki tasavvufta herkes kendini görmeye çalışmıştır. İnsan kendini nasıl görebilir? Büyüklerin aynasında görebilir. Ne hâlde görür? Elbette uygunsuz görür, iyi olarak göremez. Bütün iyi hasletler o zatta, bütün kötülükler kendisinde görür. O zaman kendini tedavi etmeye başlayacaktır. Onun için bu büyük zatların hayatlarını okumakta, iyi insanlarla beraber olmakta çok büyük faziletler vardır. İnsan, kendi kusur ve hatalarını o zaman anlayabilir. Yoksa şarapçıyla, hırsızla gezen, elbette, daima kendini iyi görür. Kavuştuğumuz nimet çok büyüktür. Nimet ne kadar büyük olursa düşmanı da o kadar çok olur. En büyük düşman insanın kendisidir, nefsidir. (Efendim, insanlar arasında nasıl rahat edebilirim?) diye soran bir talebeye, hocası, (Sen kendini ne kadar sevmezsen, beğenmezsen, herkes tarafından o nispette çok sevilirsin. Eğer kalbinde zerre kadar menfaat düşüncesi olursa, seni hiç kimse sevmez) buyurur. Eshab-ı kiramdan Ebu Zer Gıfari hazretlerine, birisi mektup yazarak nasihat ister. O da mektubun arkasına sadece, (En çok sevdiğine kötülük yapma!) diye yazıp gönderir. Adam bunun ne manaya geldiğini anlamaz ve bizzat huzuruna giderek bu sözün açıklamasını ister. Ebu Zer hazretleri buyurur ki: Kişinin en çok sevdiği, nefsidir, kendisidir. Kendisine yaptığı en büyük kötülük de günah işlemesidir. Çünkü günah ateştir, çok sevdiği bedenini yakar. Günahlardan sakınarak, çok sevdiğin o bedenini ateşte yanmaktan koru, böylece ona kötülük etme! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Yalnız Allah'tan korkmalı
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allah'tan korkan ve her işinde Allah'ın rızasını gözeten, hiç üzülmesin! Ama hesabını kitabını, başkalarına göre yaparsa, sonunda bir gün onlar onun başına bela olur. Büyüklerimiz, nasihat isteyen bir devlet adamına, (Siz Allah'tan korkun! Şundan bundan korkmayın! Çünkü Allah'tan korkarsanız, onlar size saygı duyar. Eğer Allah'tan korkmazsanız, o zaman sizi saymazlar. İş Allah'tan korkmaya bağlıdır) diyerek şunu anlatır: Mübarek bir zat, köydeki bir türbeye gider, oranın halkı der ki: - Aman yaklaşma, sakın türbeye girme! - Niye, ne var? - Orada büyük büyük yılanlar var, ziyaretçileri sokuyor, sağ çıkan olmuyor. - Ben yılanlara ne yaptım ki beni soksunlar? Türbeye girer. Ziyaretini yapar. Uykusu geldiği için yatıp orada uyur. O yılanlar, nergis dallarını sallayıp gölgelik yaparlar. Köylüler toplanır, o kişinin buradan nasıl çıkacağını merak ederler. O zat, uyandıktan sonra, kalkıp dışarı çıkar. Köylüler ona derler ki: - Buradan kimse sağ çıkmazdı. Nasıl oldu bu iş? - Ben Allah'tan korkarım, yılandan değil. Yılan, Allah'tan korkana dokunmaz. Allah'tan korkmayıp başkalarından korkanı, yılan da sokar, çıyan da... Allah'ı unutmamalı, hep Allah demeli. Son nefeste herkes bu kelimeye muhtaçtır. Allah diyen, imanla gider. Para diyenin sonu felaket olur. Para olmalı, ama gönlümüzde değil, cebimizde olmalı. Para, istiflemek için değil, kullanmak içindir. Nerede kullanılır? Âhiret yolunda kullanmalı. Zekât, sadaka vermeli, İslamiyet'in yayılması ve çoluk çocuğun nafakası için harcamalı. Kullanılmayan para vebaldir ve âhirette azap vesilesidir. Bu dünya hayaldir. Er geç, herkes göçecektir, onun için fırsatı kaçırmamalı. Cenab-ı Hak paranın kullanıldığı yere bakar. Kendi rızasına uygun olarak ne kadar çok kullanıldıysa, o kadar çok arttırır. Parayı hayırda kullanan kazanır. Asıl hayat, âhiret hayatıdır. Orada Cennetten ve Cehennemden başka yer yoktur. Bu yüzden, ölüm ve sonrasını düşünmeyen, buna hazırlanmayan ahmaktır. Dünyada ve âhirette sıkıntı verecek şeylerden vazgeçmeli, dinimize uyup, Cenneti kazanmaya çalışmalı. Başkalarının da bu nimete kavuşması için uğraşmalı, her şeyi Allah için yapmalı. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Çok yemek ne demektir? Doyuncaya kadar yemek, çok yemek midir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Tasavvuf, az yemek, az içmek değil. Herkesin helalden kazanıp, doyuncaya kadar yemesi lazımdır) buyuruyor. Şah-ı Nakşibend hazretleri de, (Bir şey yemek, aç kalmaktan iyidir) buyuruyor. Az yemek, elbette iyidir; fakat az yemek, doymadan önce sofradan kalkmak ve acıkmadan sofraya oturmamak demektir. Yoksa aç kalmak demek değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İnsanlar, riyazet çekmek denince, açlık çekmeyi ve nafile oruç tutmayı anladılar. Hâlbuki dinimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce sene nafile oruç tutmaktan daha güç ve daha faydalıdır. Bir kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştahı olduğu hâlde ve hepsini yemek istediği hâlde, dinimizin emrettiği kadar yiyip, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyazettir ve diğer riyazetlerden çok üstündür. (Menakıb-ı Ahmediye, H. S. Vesikaları) Muhammed Masum hazretleri de buyuruyor ki: Yemekte, içmekte orta yolu gözetmeli. Gevşeklik verecek kadar çok yememeli. İbadet yapamayacak kadar da, perhiz etmemeli. Evliyanın büyüklerinden Şah-ı Nakşibend hazretleri, (İyi ye, iyi çalış) buyurdu. İbadet ve iyilik yapmaya yardımcı olan her şey, iyi ve mübarektir. Bunları azaltanlar da, yasaktır. (2/110) GECE KALINAN YER Sual: Seferilik mesafesinde olan bir şehre gidip, geceleri bu şehirde kalsak, gündüzleriyse çeşitli sebeplerle bu şehrin ilçe ve köylerine gidecek olsak, bu şehirde mukim mi oluruz, seferi mi oluruz? CEVAP: Gece kalınan yere itibar edilir. Bu şehirde 15 günden az kalmak niyetiyle gitmişsek seferi oluruz, 15 günden çok kalmak niyetiyle gitmişsek mukim oluruz. Gündüzleri bir yerlere gidip gelmek, mukim veya seferi olmayı etkilemez. ZALİME CEZA VERMEK Sual: Ehl-i sünnet kasidesinde (Zalime imhal ederim; ihmal etmem dedi Yezdan) diye bir mısra var. Bunun anlamı nedir? CEVAP: İmhal, mühlet vermek, tehir etmek, geciktirmek; ihmal ise, önem vermemek, eksik bırakmak; Yezdan, ilah demektir. Mısraın manası şöyle oluyor: Cenab-ı Hak, (Zalime ceza vermeyi ihmal etmem, ama tehir ederim) buyurdu. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İbadet etmemek, günah işlemek kibirden midir? İbni Teymiye'nin bir mezhebe bağlanmaması da mı kibirdendir? CEVAP: İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Allahü teâlâ, ibadet etmekten çekinip kibirlenenleri [ceza vermek için] kıyamette toplar.) [Nisa 172] (Dünyada kibirlenip, günah işlediniz. Bugün şiddetli azap göreceksiniz.) [Ahkaf 20] Cahiliyet döneminde Araplar kibirlerinden ayakkabılarının bağı kopsa eğilip bağlamazlardı. Asr-ı saadette iman edenler, eğilip toprağa secde ettiler, ama müşrikler yine kibirlerine devam ettiler. Kâfir kalmalarına kibirleri sebep oldu. İmam-ı Süyûti hazretleri buyuruyor ki: İbni Teymiye, kibirliydi, kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdetiydi. (Kamul-muarıd) İşte bu kibri yüzünden bir mezhebe bağlanmayıp, mezhepsiz olmuştu. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Züfer gibi büyük âlimler, müctehid oldukları hâlde, Hanefi mezhebinin mensubu olmakla şereflendiler. Hiç kimse onları tenkit etmedi. Hâlbuki İbni Teymiye, bu şereften mahrum kaldı, tenkit yağmuruna tutuldu, hatta küfre girdiği bile bildirildi. Dalalet fırkalarının hepsi de, kibirleri yüzünden çeşitli fırkalara bölünmüştür. Her fırka kendisinin doğru olduğunu, diğer fırkaların sapık olduğunu ilan etmiştir. Hâlbuki tevazu, hakkı çocuk söylese bile kabul etmektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Kötü sıfatların en kötüsü, kibir sıfatıdır) buyuruyor. Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Kibir, hakka razı olmamak, hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmektir.) [Müslim] (En kötü kimse, katı kalbli ve kibirli olandır.) [İ. Ahmed] (Kibirden sakın! Kibir şeytanı, hazret-i Âdem'e doğru secdeden alıkoydu.) [İ. Asakir] (Büyüklenip, kibirli yürüyen kimse, ölünce Allah'ı gazaplı bulur.) [Buhari] (Cehennemlikler katı kalbli, cimri ve kibirli kimselerdir.) [Buhari] (Kibrinden dolayı ağzını eğip bükerek konuşan ateştedir.) [Taberani] (Tevazu edip, fakirlerle beraber ol ki, Hak indinde değerin artsın ve kibirden kurtulasın.) [E. Nuaym] (Eski elbiseli fakir de, kibirli olabilir.) [İ. Ahmed] (Allahü teâlâ, [özellikle] kibirli fakire buğzeder.) [Taberani] (Güzelliğin âfeti kibirlenmektir.) [Harâitî] (Kibir, her güzelliği yok eder.)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Nafile oruçları tutmak mecburi olmadığı için, istenince bozabilir miyiz? CEVAP: Bir ibadete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak haramdır. İhtiyaç olunca, nafile orucu bozmak caiz olur. Ancak daha sonra bu orucu tutmak vacibdir. Nafile oruç tutarken uygun bir davete gidilince, orucu bozmalı. Bir mümin arkadaşı sevindirmek ve onu üzmemek için davetine gidilir. Davete gidip de orucunu bozmayan birine, Peygamber efendimiz, (Arkadaşın senin için bu kadar külfete girdiği halde, sen hâlâ "Oruçluyum" diyorsun. Şimdi ye, sonra yerine bir gün tutarsın) buyurdu. (Dare Kutni) Bir arkadaşı sevindirmek oruç tutmaktan daha sevabdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Din kardeşinin hatırı için nafile orucu bozana, bin günlük oruç sevabı yazılır. Bu orucu kaza edince de, iki bin günlük sevap yazılır.) [Şir'a şerhi] Farz olan orucu bozmak için sekiz özür vardır: 1- Hastalık, 2- Seferilik, 3- İkrah yani zalimin zorlaması, 4- Hamilelik, 5- Çocuk emzirmek, 6- Açlık, 7- Susuzluk, 8- İhtiyarlık. (Bahr-ür-raık) Seferilik hakkında bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Seferde ramazan orucunu tutan, mukimken oruç yiyen gibidir.) [Nesai] Hâlbuki mukimken oruç yemek büyük günahtır. Seferde sıkıntılı bir durum varsa, ibadetlerini ve işlerini aksatacaksa oruç tutmaması tavsiye ediliyor. Seferde rahatsa, oruç tutması iyi olur. Onun için bir hadis-i şerifin açıklaması olmadan hüküm vermemelidir. Nafile oruç, mazeretli veya mazeretsiz bozulursa, kazası vacib olur. Bir kadın namaz kılarken ve oruçluyken hayzı başlasa, namazını ve orucunu bırakır. Nafile namazla nafile orucu kaza etmek vacibdir. Eğer, farz namaza niyet ettikten sonra hayz başlasa, namazı kaza etmez. Çünkü farz namazı affedilmiştir. (Redd-ül-muhtar) Nafile oruçta Dahve vaktine kadar niyet edilir. O vakte kadar bir şey yiyip içmemiş olan kimse, niyet edip oruç tutabilir. Yahut vazgeçip tutmayabilir. Yani bu işte muhayyerdir. Niyet etme vakti geçtikten sonra, artık mazeretsiz orucunu bozamaz. Nafile oruç için mazeretler, misafirliğe gitmek, misafirin gelmesi veya oruç bozmayı gerektiren diğer sebeplerdir. Böyle sebeplerle de, niyetli orucu bozunca, kaza etmek vacib olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kur'an-ı kerimde, Muhammed ismi geçen âyetlerin mealleri nasıldır? CEVAP: Muhammed [aleyhisselam] ism-i şerifinin geçtiği âyet-i kerimelerin mealleri şöyledir: (Muhammed [aleyhisselam] ancak bir resuldür. Ondan önce birçok resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, siz ardınıza dönecek misiniz [dininizi bırakıp savaştan kaçacak mısınız]? Böyle yapan, elbette Allah'a bir zarar veremez, fakat şükredip sabredenlere, Allah elbette mükâfat verecektir.) [Al-i İmran 144] (Muhammed [aleyhisselam, kendi sulbünden olmayan] erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. O, Allah'ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40] (İman edip salih amel işleyenlerin ve Rableri tarafından bir gerçek olarak Muhammed [aleyhisselama] indirilen kitaba inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir.) [Muhammed 2] (Muhammed [aleyhisselam] Allah'ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar [Eshab-ı kiram], kâfirlere karşı çetin [ve metin], kendi aralarında merhametlidir. Onları rükû ve secde hâlinde [namaz kıldıklarını], Allah'ın fazlını ve rızasını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır [yüzleri nurludur]. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar [Eshab-ı kiram], filizlenmiş, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekicilerin hoşuna giden ekine benzerler. Allahü teâlâ, böylece onları [Eshab-ı kiramı] çoğaltıp güçlendirmekle, kâfirleri öfkelendirdi. İman edip salih amel işleyenleri mağfiret edip, onlara [Eshab-ı kirama] büyük ecir vereceğini vadetti.) [Fetih 29] Yukarıda da görüldüğü gibi Allahü teâlâ, bütün peygamberlere (Yâ Âdem, Yâ Musa, Yâ İsa) diyerek ismiyle hitap ederken, Peygamber efendimize o şekilde ismiyle hitap etmemiştir. Muhammed aleyhisselama, (Ya eyyühennebiyyu, ya eyyüherresul) diyor, Resulüm, Habibim gibi güzel sıfatlarla anıyor. İslam âlimleri buyuruyor ki: Kur'an-ı kerimi okurken, Peygamber efendimizin ismi geçince, hemen o mübarek ismi sevgiyle, saygıyla öpen Müslüman, çok nimete kavuşur. Kur'an-ı kerimde, Allah'ın ve meleklerin Resulullah'a salât ettiği bildiriliyor, müminlerin de salevat getirmeleri emrediliyor. Bu emre uyarak salevat getirme nimetine kavuşmaya çalışmalıdır. *** NOT: Yarın hicri yılbaşı gecesidir. Yarın ve ertesi gün oruç tutan, bütün yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hicri yılbaşının önemi nedir? CEVAP: Peygamber efendimiz, miladi 571'de 20 Nisana rastlayan, Rebiul-evvel ayının 12. Pazartesi sabahı, Mekke'de doğdu. 622'de Mekke'den Medine'ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine'nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih Müslümanların Şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, hicri [kameri] yılbaşı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi [bu yıl cumayı cumartesiye bağlayan gece yani bu gece] Müslümanların yılbaşı gecesidir. Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, bütün yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Ramazandan sonra en faziletli oruç, muharrem ayında tutulan oruçtur) buyuruldu. İslamiyet'ten önce Araplar, muharremde savaşmak isteyince, o yıl muharrem ayının ismini, sonraki aya korlar, sonraki ayın ismini, muharrem ayına takarlardı. Böylece, haram ay, muharremden bir sonraki ay olurdu. Tevbe suresinin 37. âyeti, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti. Arabi ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur. Çünkü mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimizin emri böyledir. İslamiyet'te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yılla kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri kameri aylara göre tespit edilir. Haccı Allahü teâlânın bildirdiği zilhicce ayında yapmayıp da, miladi bir ayda, mesela ocakta yapmak, orucu, ramazanda değil de, şubatta tutmak, dini değiştirmek olur. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bu gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Bu geceleri başka günlere almak dini değiştirmek olur. Allahü teâlâ, bu gecelerde yapılan dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir... > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Zenginler aslında fakirdir ve sıkıntı içerisindedir. Çoğu uykusunu, bazısı da aklını kaybeder. Çok zengin bir tüccarın, (Senelerdir bir damla rahat uyku uyuyamıyorum. O paralar gözümün önüne geldiği zaman onları düşünmekten, hesaplamaktan uykum kaçıyor, ilaç da içsem bir türlü uyuyamıyorum) dediği rivayet edilir. Yine bir başka zengin tüccar, okunmuş eski gazeteleri toplamış, yüz lira büyüklüğünde kesmiş ve deste deste raflara doldurmuş. Hayatta imkânlarını kaybettiği için aklı da başından gidince kendisini bunlarla tatmin etmeye çalışmış. Hâlbuki Allah dese iş hallolacak. Allahü teâlâ, (Kalbler ancak Allah'ı zikretmekle rahata kavuşur, ferahlar) buyuruyor. Yani, siz rahat uyumak, rahat çalışmak, huzur bulmak, dünya ve ahirette rahat etmek istiyorsanız ancak bu sizin Allah demenize bağlıdır. Allah yolunda dünya ile uğraşmak, ilmihal okumak, namaz kılmak, Kur'an-ı kerim okumak, birer zikirdir, kalbin şifalı ilacıdır. Salih Müslümanlarla beraber olmak da şifadır. Eskiden Cenab-ı Hak'tan gadab-ı ilahi hemen gelirdi. Peygamber efendimiz âlemlere rahmet olduğu için, onun ümmetine Cenab-ı Hak bu genel belayı vermiyor. Müddet veriyor, tevbe ederse de affediyor. Bu şefkat ve merhamet, Peygamber efendimiz hürmetinedir. İsa aleyhisselam havarileriyle bir köye gitmiş. Bakmışlar her taraf ölü dolu. Kimi pencereden sarkarken, kimi kapının önünde, kimi yolda... Havarilerden biri, (Bu ne hâldir ya Nebiyallah?) diye sorunca, Hazret-i İsa, (Bu gadab-ı ilahidir) buyurur. Havariler, (Ya Nebiyallah, acaba bunlar ne suç işlemişler) deyince, İsa aleyhisselam Allahü teâlâya arz ediyor. Cenab-ı Hak da, (Birisine sor, söylesin) buyurur. Sorunca, adam kalkıp, (Ya Nebiyallah, biz, bu köylüler, evladını kaybeden bir annenin ızdırabı gibi, kaybettiğimiz beş on lira için ağlardık, o kadar dünyaya bağlanmıştık. Bir annenin kaybolmuş evladına kavuştuğu zamanki sevinci gibi üç beş kuruş kazandığımız zaman sevinirdik, hiç Allah hatırımıza gelmezdi. İşte dünyaya olan bu sevgimiz ve düşkünlüğümüz yüzünden Allahü teâlâ hepimizi helak etti) der. (Peki, senden başka niye burada kimse konuşmuyor?) diye sorunca, (Onlar konuşamaz. Cenab-ı Hak hepsini Cehenneme attı. Ben buralı değilim, başka köyden geldim, ama bunlarla beraber olduğum için ben de bu belaya uğradım. Daha ne ceza gelecek diye bekliyorum) der. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Mal mülk mezara nasıl girer
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, bir gün insanlardan uzaklaşıp biraz dinlenmek için dergâhın dışında bir ağacın altına oturmuş. Orada bir karıncanın, bir ekmek parçasını ağzına alıp, yuvarlayarak büyük bir gayretle taşımaya çalıştığını görür. Ama ekmek karıncadan birkaç misli daha büyük... (Bu nasıl bir iş, nasıl bir gayret) der ve karıncayı takip etmeye başlar. Karınca, uzun bir mücadeleden sonra yuvanın başına gelir. Yuva küçücük, ekmek büyük olduğu için yuvaya bir türlü girmez. Zavallı karınca, gayretinden hiç vazgeçmez, bir oradan uğraşır, bir buradan. Ama girmesi mümkün değil. Bunun üzerine Mevlana hazretleri, (Ya Rabbi, bu insanoğlu ne acayiptir. Bu ekmek yuvaya giremezken, bu kadar evler, hanlar, apartmanlar, mallar, daracık olan mezara nasıl girecek) der. Hâlbuki onları içeri sokmak mümkündür. Nasıl mümkün? Allah için çalış, Allah için ye, Allah için ver! O zaman hepsi müsbet yazılır, âhiret için olur, hepsi bizimle gider o zaman. Nefis için, şöhret için çalışılırsa, o zaman Allah muhafaza etsin Cehenneme götürür. Değer mi, sonunda mutlaka bırakacağımız şeyi elde etsek ne olur, elde etmesek ne olur? Ama aynı şeyi ölmeden önce âhirete gönderebiliriz, çünkü Allahü teâlâ kendisi için yapılanları ibadet kabul eder, kendimiz için yapılanları ise felaket olarak yazar. Onun için kendimize gelelim, aklımızı başımıza toplayalım, Allahü teâlâ kullarını niçin yarattığını Kur'an-ı kerimde bildiriyor. (İnsanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım) buyuruyor. Hiçbir fark gözetmeksizin bütün yarattıkları için (kullarım) diyor. O yaratmasaydı dünyada hiç insan olmazdı. Kâinatta Cenab-ı Hakkın kudretinin olmadığı zerre yer yoktur. Tıpkı sütün içine karıştırılmış şeker gibi. Bir bardak sütün içine şeker konup karıştırılsa, şeker bunun neresindedir? İşte bunun gibi, kâinatta da, Allahü teâlânın kudretinin olmadığı zerre yer yoktur. Her şey Onunla kaimdir. O ise mutlak kaimdir. Allahü teâlâ, hiçbir fark gözetmeksizin, münafığı da, kâfiri de, mümini de yediriyor, içiriyor, besliyor. Ancak âhirette, Yasin-i şerifte bildirildiği gibi, Allahü teâlâ, (Ey kâfirler, şimdi has kullarımdan ayrılın) buyuracaktır. Has kullarından olmak için çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bilinen ve bilinmeyen kul haklarını ödemek için, ne yapmak gerekir? CEVAP: Sahipleri biliniyorsa, kul haklarını ödemeli veya helâlleşmeli, ona iyilik ve dua etmeli. Hak sahibi, ölmüşse, ona dua ve istiğfar edip, çocuklarına vârislerine verip ödemeli, bunlara iyilik yapmalı. Çocukları ve vârisleri bilinmiyorsa borç miktarı parayı veya malı, fakirlere sadaka olarak verip sevabını hak sahibine niyet etmeli. Ayrıca, yaptığımız bütün iyiliklerin sevabını hak sahiplerine hediye etmelidir. Cenab-ı Hak, o kadar merhamet sahibidir ki, biz sevaplarımızı hak sahiplerine verdiğimiz için, o sevaplardan bizi mahrum bırakmıyor. Aynı sevabı bize de veriyor. Bu bakımdan yaptığımız her iyiliğin sevabını üzerimizde hakkı olanlara, ana babamıza, arkadaşlarımıza, bütün Müslümanlara hediye etmeliyiz. Kendi sevabımızdan hiç eksilme olmaz. EL-KUDDÜS?İSMİ Sual: Esma-i hüsnadan olan El-Kuddüs isminin mânâsı nedir? CEVAP: Her türlü takdîse, övmeye, yüceltmeye lâyık olan; azamet ve celâline, büyüklüğüne lâyık olmayan, noksanlık getiren şeylerden, his organlarının anladığı, hayal gücünün hayal ettiği, hatıra gelen ve düşünülebilen her türlü vasıftan ve özellikten münezzeh, pak ve temiz olan demektir. Bir âyet-i kerime mealen, (Allah'tan başka ilah yoktur. O Melik'tir, Kuddüs'tür) buyuruluyor. (Haşr 23) İmam-ı Kurtubi hazretleri buyuruyor ki: El-Kuddüs ism-i şerifi, (Her türlü eksiklikten münezzeh, her türlü kusurdan arınmış) demektir. El-Kades, Hicaz şivesinde kova demektir, onunla temizlenilir. Kuyudan kendisiyle su çıkarılan kaplardan birisini ifade etmek üzere kullanılan kelime de, buradan gelmektedir. Süheylî de, İsa aleyhisselamın dünyaya gelmesi için Hazret-i Meryem'e yapılan üflemenin, her türlü eksiklikten uzak, El-Kuddüs olan Allahü teâlânın emriyle, Ruh-ül-kuds yani Cebrail aleyhisselam tarafından yapıldığını bildirmiştir. (Cami'u li-Ahkâm) NASIL?YARDIM?İSTENİR? Sual: Vefat eden büyük zatlardan nasıl yardım istenir? CEVAP: Yardım gelmesi için öncelikle, o zatı çok sevmek, onun büyüklüğüne inanmak ve onun yolunda olmak lazımdır. Yasin-i şerif veya üç İhlâs bir Fatiha okuyup ruhuna hediye edilir. Sonra hiçbir şeyi düşünmeyerek, saygı ve tevazu ile ismini söyleyerek, yardım etmesi için yalvarılır. Böylece, bu zatın vesilesiyle, Allahü teâlânın yardımına kavuşulur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yeni evliyiz. Kocam, sanatçı bayanlarla çalışıyor. Eşimin onlara gönlünün düşmemesi için, eşe karşı süslenmek caiz olduğuna göre, ben de makyaj yapıyorum. Bu makyajlı hâlimle, dışarı da çıkıyorum. Günah oluyor mu? Günahsa sadece bana mı, yoksa eşime de günah oluyor mu? CEVAP: Eğer eşiniz, harama bakmaktan çekinmiyorsa, ne kadar güzel olursanız olun, ne kadar süslenirseniz süslenin, hatta dünyanın en güzel kadını siz olsanız bile, yine o, çirkin birine bakabilir. Çünkü insanın nefsi, haramlardan hoşlanır, gıdası haramlardır. Onun için, önce nefsin terbiyesi gerekir. Haramların ateş olduğunu bilen, eşi çok çirkin olsa da, harama bakmaz. Dışarı makyajlı çıkmak haramdır. Mubah olsa da, yani evde de yapsanız, makyaj, eşinizin harama bakmasını önleyemez. Bu, sadece kendimizi kandırmak olur. Makyajlı olarak sokağa çıkan kadından, eşi de, sözü geçen diğer aile büyükleri de, sorumlu olur. Koldaki bilezikleri ve eldeki yüzükleri, kolye, kına, sürme, fondöten gibi diğer ziynetleri de göstermemek gerekir. Süslenip, koku sürünerek sokağa çıkmak günahtır. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Bir kadın, koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyurmak için, bir topluluk yanından geçerse, ona bakana da, kendine de, zina günahı [göz zinası] yüklenir.) [Nesai] (Bir kadın, cezbedici koku sürer ve erkekler de, ona bakarsa, evine gelinceye kadar Allahü teâlânın gazabında olur.) [Taberani] ATEŞLE DAĞLAMAK Sual: Bir hadiste, (Şu üç şeyde şifa vardır: Bal şerbeti, hacamat, ateşle dağlama; ama ateşle dağlamadan menederim) deniyor. Şifalı şey neden yasaklanıyor? CEVAP: Hasta olmamak için, sağlam insanı ateşle dağlamak, tevekkülü bozar. Hasta olanın doktor tavsiyesi üzerine yaptırması caizdir. İkincisi dağlamak tehlikeli yaralara sebep olabilir. Herkese aynı faydayı vermesi de kesin değildir. Bir de, dağlamanın faydası, başka ilaçlarla da, temin olunabilir. Bu bakımdan dağlamak tavsiye edilmiyor. (S. Ebediyye) AKŞAM YEMEĞİ Sual: Akşam yemeğini yememenin mahzuru var mıdır? CEVAP: Evet mahzuru vardır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Çok az da olsa akşam yemeğini yiyin, çünkü akşam yemeğini terk etmek yaşlanmaya sebeptir.) [Ebu Nuaym] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kırk Müslüman, kötü bir kimse için, iyi diye şahitlik yapsa, Allah'ın, o kötü kimseyi affettiği doğru mudur? CEVAP: Evet, o mümin, kötü olsa da, şahitler bu iyidir derse, Allahü teâlâ onları mahcup etmez, onun kötü işlerini bildiği hâlde, sırf Müslümanların iyi demesinden dolayı affeder. O hâlde, iyi arkadaşlarımızı çoğaltmalı ve iyilerle beraber olmaya çalışmalı! Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (İyiliğine dört Müslümanın şahitlik ettiği mümini Allahü teâlâ Cennete koyar.) [Buhari] (Bir Müslümanın iyi olduğuna dört komşusu şahitlik ederse, Allahü teâlâ, "Ben sizin şahitliğinizi kabul ettim. Onun bilmediğiniz [kötü] şeylerini de affettim" buyurur.) [Ebu Ya'la] (Bir müminin cenazesinde, kırk Müslüman bulunursa, Allahü teâlâ o kırk kişiyi bu Müslümana şefaatçi kılar.) [Müslim] (Kırk kişi bir cemaattir. Bir ölüye dua ederlerse Allahü teâlâ, o ölüyü affeder.) [Buhari] İmam-ı Şafii hazretleri de, (Kırk Müslümanın içinde evliya bir zat bulunur. Evliyanın duası makbuldür) buyuruyor. İyilerin arasındaki kötü de kurtulur. Bir hadis-i şerif meali: (Melekler, Allah'ı ananlarla karşılaşır. Allahü teâlâ meleklere, "Şahit olun, bunları affettim" buyurur. Melekler, "İçlerinde başka bir iş için gelen kötü biri var. Onu da mı affettin yâ Rabbi?" derler. Allah, "Evet, onu da affettim. İyilerle beraber olan kötü olmaz" buyurur.) [Buhari, Müslim] Muhammed Masum hazretleri de buyuruyor ki: Allahü teâlânın sevgili kullarını tanıyıp sevenler, her ne kadar pervasız ve gerekli edeplerden uzak olsalar da, azizdir. (1/88) İyilerin arasına giren birçok ajanın hidayete kavuştuğu çok işitilmiştir. Allahü teâlâ bir topluluğu affedince, içlerindeki kötüleri ayırmaz, onları da affeder. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, bir topluluğa rahmet edince, içindeki kötü olanı ayırmaktan hayâ eder) buyurulmuştur. (Ebu-ş-şeyh) KİRACI Sual: Kiracı, evin bahçesindeki meyveleri yiyebilir mi? CEVAP: Ev sahibinin izni varsa yer. Ağacı dikenden izin almak gerekir. EMANET PARA Sual: Emanet bırakılan parayı kullanarak, para kazanmak haram olur mu? CEVAP: Evet, haram olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Gavs ve kutub ne demektir? CEVAP: Gavs, kelime olarak yardım eden demektir. Evliya arasında, kullara yardımla görevli olan zattır. Allahü teâlânın izniyle insanların imdadına yetişmesi sebebiyle gavs denmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Gavs, kutb-i medardan üstündür. Kutb-i medar, birçok işlerinde, ondan yardım bekler. Ebdal denilen makamlara getirilecek evliyayı seçmekte bunun rolü vardır. (1/256) Kutub, işlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vasıta kılınan büyük zattır. Dünya işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana, kutb-i medar veya kutb-i aktab [kutublar kutbu], din ve irşad işiyle görevli olana kutb-i irşad denir. Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Kutb-i ebdal yani kutb-i medar, âlemde, dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olur. Kutb-i irşad, âlemin irşadı ve hidayeti için feyzlerin gelmesine vasıta olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i medarın feyzleriyle olur. İman sahibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmekse, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Her zamanda, her asırda kutb-i ebdalin bulunması lazımdır. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz; çünkü âlem bununla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir, fakat kutb-i irşadın her zaman bulunması lazım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem imandan ve hidayetten büsbütün mahrum kalır. Resulullah efendimiz, o zamanın kutb-i irşadı idi. O zamanın kutb-i ebdali de, Hazret-i Ömer ve Veysel-i Karani hazretleriydi. Kutb-i irşadla, bütün insanlara iman ve hidayet gelir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalalet, kötülük haline döner. Şeker hastasına verilen kıymetli gıdaların, onun kanında zehir haline dönmesine veya safrası bozuk olana, şekerin acı gelmesine benzer. (Mearif-i ledünniye) Günümüzde, hocasına gavs, kutup diyenler veya başka rütbe verenler çoktur. Böyle kimselere itibar etmemelidir. KUR'AN OLAN CD Sual: Kur'an veya sadece namaz sureleri bulunan CD'ye, başka şeyler yüklemek uygun mudur? CEVAP: Uygun olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: UFO'ların aslı nedir? CEVAP: Asırlardır, dinsizler, dinleri inkâr etmek için çeşitli yalanlar uydurdular. Meselâ, ilk insanların vahşi olduğunu, maymundan geldiğini, dil bilmediğini söylediler. Tanrıların Arabaları diye kurgu kitaplar yazan Erich von Daniken bunlardan biridir. Mısır Piramitleri gibi hârikaları görünce, (Bunları insan yapamaz, tanrılar yapmış olabilir) düşüncesiyle hayaller üretmiştir. Kâfir kafası, tanrı çok olursa çok iş yapar sanıyor. UFO'lar hakkında bir brifingde, UFO diye, kazılarda bulunmuş muazzam tarihî eserler gösterildi. Bu neyi gösterir? O devrin teknikte çok ileri olduğunu ve eski insanların tamamının vahşi olmadıklarını gösterir. Kazılarda ilkel toplumlara da rastlanması medeniyetlerin zirveye çıktığını, sonra çeşitli sebeplerle yıkıldığını gösterir. Medeniyetler zirvede iken, teknik çok ileri idi. Tıp da çok ilerlemişti, her hastalığın çaresi bulunuyordu. Bugünkü radarlar eskilerin yanında çok ilkel kalır. Bir âletle dünyanın her tarafını görmek mümkündü. Medeniyetler, deprem, hazret-i Nuh'un tufanı gibi bir sebeple yok olunca, yenisini kurmak için sıfırdan başlanmıştır. Bu medeniyetleri kuranlara, "tanrıların adamları" veya UFO demek ilim dışıdır. UFO ne demektir? Unidentified Flying Objects kelimelerinin baş harfleridir. Buna meçhul uçan cisimler denmiştir. Yani, gökyüzünde görülüp de ne olduğu bilinmeyen şeylere bu ad verilmiştir. UFO'lar, uzay gemisi, uçan daireler, uzaydan gelen insanlar zannedildi. Amerikan Hava Kuvvetleri bunların ne olduğunu araştırdı. Dağlarda görünen oval şeylerin, bulutların içindeki buz kristallerinden yansıyan ışık topları olduğu tespit edildi. Ayrıca, bazı savaş uçaklarının uçan daire şeklinde olduğu da bir gerçektir. Süper güçler, teknoloji savaşında yaptığı çalışmaları gizlemek için, gizli çalışmalarını UFO ile kamufleye çalışıyorlar. Bazıları daire şeklinde bir şey görünce, (İşte UFO) diyorlar. UFO, gezegenlerden gelen insan değildir. Çünkü bugünkü teknik, gezegenlerde hayat olmadığını tespit etmiştir. 16 bilim adamı tarafından konu bilimsel olarak incelenmiş, UFO'ların asılsız olduğu bir kez daha ispat edilmiş, Daniken Duruşması isimli eserde, Daniken'e hak ettiği şamar vurulmuştur.
Üstün hâller ölçü değildir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dinimizde olağanüstü hâller göstermek, üstün olmayı göstermez. Bu hâl, müminde de, kâfirde de olabilir. Dolayısıyla ölçü, bu değildir. Başkasında olmayıp, kendisinde üstün hâller olduğunu düşünen, bundan mutluluk duyan, ucba ve kibre girer, felakete gider. Onun için bizim dinimiz, uçmak dini değildir, yerde yürümek dinidir. Hazret-i Ömer, tayin ettiği bir valiye, başarılı olması için, (Namazlarını vaktinde kusursuz kıl, ramazan orucunu doğru tut, zekâtını tam ver, haccını düzgün ifa et! Kelime-i şehadeti çok söyle, imanını koru! Haydi, Allah selamet versin) diye nasihat edince, Eshab-ı kiram, (Yâ emir-el-müminin, bunları vali de, biz de biliyoruz. Nasıl başarılı olacağını merak ettik. Acaba ne hikmeti var ki, herkesin bildiği şeyleri tekrar bildirdiniz?) diye sordular. Hazret-i Ömer buyurur ki: Din budur. Bunun dışında ne söylenecek ki? Allahü teâlâ, İslam'ın şartlarından razıdır. Başarı ancak Onun yardımıyla olur. Siz başka kimden yardım bekliyorsunuz? Yani Hazret-i Ömer, (Yardım, kişinin, mesleğinden, meşrebinden, parasından veya kabiliyetinden değil, Allah'tandır) demek istemiştir. İnsandaki üstün hâller, açlıktan olur. Biri aç kalsa, ister papaz, ister Müslüman olsun, sonunda ikisinde de hârikulade hâl yani ya istidraç veya keramet mutlaka meydana gelir. Çünkü zayıflayan nefse ruh hâkim olur. Maksat bu değil, dinimizin emir ve yasaklarına ihlâsla uymaktır. İhlâslı olana Allah da yardım eder. Aşere-i mübeşşere, yani Cennetle müjdelenen on kişi hariç, hiç kimse son nefesten emin olmamalı! Daima uyanık olmalı! İmanını, başının üzerinde kaçacak kuş gibi bilip, kaçmaması için dikkatli olmalı! Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Cennete girmeden, beratı elinize almadan sakın sevinmeyin! Çünkü bir mümin ömür boyu cennetlik amel işler ve Cennete girmesine bir zra kalmış iken, bir yanlış iş yapar, bir huysuzluğu veya bir uygunsuzluğu sebebiyle Cehenneme gider. Bir kâfir, 80 yıl küfür içinde yaşar. Cehenneme girmesine bir zra kalmış iken, bir güzel amel eder, imana kavuşur, hiç günahsız Cennete gider.) O hâlde işin sonu önemlidir. Son nefese kadar imanı muhafaza etmeye çalışmalıdır. * * * NOT: Aşure orucu, pazar-pazartesi veya pazartesi-salı tutulabilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ali Bekka hazretleri çok ağlardı. Gözyaşı tuzlu olduğu için aktığı yerleri kısmen çürütmüş, yüzünde iz bırakmıştı. Çok ısrar üzerine, devamlı ağlamasının sebebini şöyle anlatır: Yıllar önce, olağanüstü hâlleri olan bir arkadaşım vardı. Bir defasında birlikte tayy-i mekânla Bağdat'tan, yaya bir yıllık uzaklıktaki şehre, bir anda gittik. Orada bana (Ali, filan zamana yakın öleceğim. O gün ölürken yanımda bulun!) dedi. (Tamam, söz) dedim. İşimizi görüp, yine tayy-i mekânla döndük. Dediği gün evine gittim, can çekişiyordu, ama yüzü doğuya dönmüştü. Tutup kıbleye çevirdim. Tekrar doğuya döndü. Yine çevirdim, yine döndü. Gözlerini açıp, (Arkadaş yüzümü kıbleye çevirmek için uğraşma, bu tarafa dönmüş olarak öleceğim) dedi. (Neden) diye sordum. (Tanrı üçtür, hak din Hristiyanlıktır) dedi. Sanki dağlar başıma yıkıldı. Gözleri fal taşı gibi patladı, sonra birden çirkinleşti, çırpına çırpına imansız öldü. Bunu duyanlar, cenazeyi dışarı attılar. Cesedin etrafını kalabalık sardı, durumundan korkanlar, bizim sonumuz ne olacak diye ağlamaya başladılar. Ben de, başımı alıp köyden dışarı çıktım. Yürürken, (Benim sonum ne olacak) diye hem ağlıyor hem tevbe ediyordum. Epey uzaklarda, bir Hristiyan köyüne kadar gelmişim. Ortada bir cenaze, köylü etrafında toplanmış, sövüp sayıyorlar. Beni görünce, (Ali hoca, gel) dediler. Hışımla yerdeki cenazeyi gösterip, (Bu, Kelime-i şehadeti getirdi, "Hak din İslam'dır, ben Müslümanım" dedi, Allah diyerek öldü) dediler. Ben de, (Ne güzel, hak din üzere öldü, üzülecek ne var) der demez, iyice köpürdüler. (Bu bizim meşhur rahibimizdi, yüz yıl yaşadı, sonunda bize ihanet etti, dinimizi reddetti, "Gelin siz de Müslüman olun, kâfirlikte kalmayın" gibi hakaretler de etti) dediler. (İleride bir köyde, biraz önce Hristiyan olup ölen biri var. Onun ölüsü de ortada kaldı. İki cenazeyi değişelim) dedim. Kabul ettiler, onu kendi mezarlıklarına gömdüler. Biz de, bizimkini kefenleyip, namazını kılıp, bizim mezarlığa defnettik. İşte bu yüzden yıllardır ağlıyorum, son nefeste benim hâlim ne olacak diye hep korku içindeyim. Şu hâlde son nefese kadar, ibadetlerimize ve hizmetlerimize güvenmemeliyiz. Korku içerisinde yaşayıp o imtihanı kazanmaya uğraşmalıyız. * * * NOT: Bu gece Aşure gecesidir, Muharrem ayının en kıymetli gecesidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Aşure gününün önemi nedir? CEVAP: Muharrem ayının onuncu günü yani bugün Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur'an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Bu ayın en kıymetli gecesi de Aşure gecesidir. Allahü teâlâ, birçok duaları Aşure günü kabul etmiştir. Hazret-i Âdem'in tevbesinin kabul olması, Hazret-i Nuh'un tufandan kurtulması, Hazret-i Yunus'un balığın karnından çıkması, Hazret-i İbrahim'in ateşte yanmaması, Hazret-i İdris'in canlı olarak göğe çıkarılması, Hazret-i Yakub'un, oğlu Hazret-i Yusuf'a kavuşması, Hazret-i Yusuf'un kuyudan çıkması, Hazret-i Eyyüb'ün hastalıktan kurtulması, Hazret-i Musa'nın Kızıldeniz'i geçmesi, Hazret-i İsa'nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu. Aşure günü yapılması iyi olan işler: 1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Müslim, Tirmizi, İ. Ahmed, Taberani] (Aşure günü bir gün önce, bir gün sonra da tutarak Yahudilere muhalefet edin.) [İ.Ahmed] [Yalnız Aşure günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalı!] 2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akraba ziyareti yapılır, hediye veya çeşitli yardımla gönülleri alınır. 3- Sadaka vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir'a) (Bugün aşure ibadet) diye düşünerek aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibadet olmadığını bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu. (Hâkim) 4- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir'a) 5- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki) 6- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir'a) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah rızka kefil olduğuna göre, açlıktan ölmek nasıl oluyor? Rızkın mahiyeti nedir? CEVAP: Rızık, denince genelde yiyecek şeyler anlaşılır. Ev ve giyim eşyası da rızıktandır. Allahü teâlâ, her insanın ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. İnsanların ve hayvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın rızkı da bellidir. Rızık hiç değişmez. Azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Kimse kendi rızkını yiyip bitirmeden veya kullanmadan ölmez. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Allahü teâlânın rızık vermediği, bir canlı yoktur.) [Hud 6] Allahü teâlâ, herkesin rızkına ölene kadar kefildir. Herkes için belli bir rızık, belli sayıda nefes takdir edilmiştir. Eceli gelen ölür. Kimisi hastalıktan ölür, kimisi trafik kazasında ölür, kimi intihar ederek ölür, kimi de açlıktan ölür. Bunlar ölünce de Allahü teâlânın kefil olduğu, takdir ettiği rızık bitmiş olur. Hiç kimse takdir edilen rızkını bitirmeden veya kullanmadan ölmez. Rızık için endişe etmemelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Rızık için üzülme, takdir edilen [ezelde ayrılmış olan] rızık seni bulur.) [İsfehani] Allahü teâlâ, çok şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Mesela, hastalıklara şifayı veren de Allahü teâlâdır. Ancak doktoru, ilacı, sebep kılmıştır. İlaca şifayı veren de O'dur. Doktora gitmeyen, tedaviyi, ilacı kabul etmeyen, hastalıktan ölebilir. Bu hasta, kendisine takdir edilen rızkını bitirdikten sonra ölmüştür. Rızkı Allah verir, ama çalışmayı, yiyip içmeyi sebep kılmıştır. Çalışmayan veya yiyip içmeyen, açlıktan ölebilir. Bu da, kendisine takdir edilen rızkını bitirdikten sonra ölmüştür. Yani kendisine kefil olunan rızkı yemiş veya kullanmıştır, kefil olunan rızıktan mahrum kalmamıştır. Bir de, çok aç kalan kimse, zamanla hastalanıyor ve ölüyor. Ölüm her ne kadar hastalıktansa da, açlık sebep olduğu için, açlıktan öldü demenin mahzuru olmaz. BELİRSİZ TAKSİTLE SATIŞ Sual: Taksitleri belirlemeden, bir yılda ara sıra ödemek şartıyla mal satmak caiz midir? CEVAP: Caizdir, çünkü zaman bellidir. Bir yıl sonra ödenmesi gerekiyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: S. Ebediyye'de, (Yaratmak, hiç yoktan var etmek veya mevcut şeyleri, fizik, fizyolojik veya metafizik kanunlarla, bir şekilden başka hassalı şekillere çevirmek demektir) deniyor. Buna göre, bilim adamlarının, fizik, kimya kanunları ile meydana getirdikleri yeni bir işe, yaratmak denir mi? CEVAP: Hayır, caiz olmaz. Burada, Allahü teâlânın iki türlü yaratması bildiriliyor: Birincisi: Ol der, o şey var olur. Yani hiç yoktan yaratır. Kâinatın yoktan var edilmesi, hidrojen, oksijen gazlarının yaratılması, böyledir. İkincisi: Sebepler vasıtası ile yaratmaktır. Allahü teâlâ sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları denir. Mesela, iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomundan su meydana getirmiştir. İnsanları, hayvanları, bitkileri yaratması da böyledir. Bilim adamları, oksijen, hidrojen gibi gazları, cıva, bakır gibi maddeleri yoktan var edemezler. Fen ne kadar gelişse de, bir buğday tanesi yapmak mümkün değildir. Yaratmak, Allahü teâlâya mahsustur. Bilim adamları, yoktan bir şey meydana getiremez, sadece Allahü teâlânın yarattığı mevcut şeyleri, yine Allah'ın koyduğu fizik, kimya ve biyoloji kanunları ile bir araya getirerek, yeni şeyler bulurlar. Buna da yaratmak denmez, keşfetmek, bulmak denir. İnsanların yapamadığı işlere birkaç örnek: 1- Asırlardır, enerjisiz veya yakıtsız çalışan makine yapmaya çalışılmışsa da, netice alınamadı. Bu da fizik ve kimya ilmine göre, imkânsızdır. Enerjinin korunumu prensibine göre, enerji şekil değiştirirse de, insanlar tarafından var ve yok edilemez. 2- Katı, sıvı, gaz haldeki bütün maddeler ısınınca hacimleri büyür, yoğunlukları azalır. Su, bu kurala uymaz. Su, buz haline gelince yoğunluğu azalır, su üstünde durur. Azalmayıp buzlar dibe çökseydi, denizlerdeki canlılar yaşayamaz ölürdü. 3- Güneş, dünyadan 149,5 milyon km uzaktadır. Bu mesafe, çok yakın olsa canlılar sıcaktan yanar, çok uzakta olsa, soğuktan donardı. İnsanlar Güneş'i istedikleri yere getiremezler. 4- Işık hızı, saniyede 300 bin km'dir. Bu hızı insanlar aşamaz. Bu hız aşılırsa, rölativite [izafiyet] teorisine göre, maddenin kütlesi sonsuza gider. [1/0 (Bir bölü sıfır) sonsuz olduğu için.] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Tarikatçı biri, (Sıradan Müslümanlara helal olan çok şey, biz tarikat ehline haramdır. Bize, tayyib olmayan her şey haramdır, hatta hacdan gelen de tarikatçı gibi haramlardan kaçması gerekir) dedi. Dinimizde böyle bir şey var mıdır? Tayyib ne demektir? CEVAP: Tarikat ehline haram olup da, diğer Müslümanlara helal olan şeyler yoktur. Dinimizin emir ve yasakları, bütün Müslümanlar için geçerlidir. Hacısı da, hocası da, dine uymak zorundadır. Helal her Müslüman içindir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Helâl kazanmak her Müslümana farzdır.) [Taberani] Şu kadar var ki, büyük evliya zatlar, avam gibi değildir. Onlar, harama düşme tehlikesi ile mubahların çoğunu terk ederler. Hazret-i Ömer buyurdu ki: (Bizler harama düşmek korkusu ile helallerin onda dokuzundan kaçındık.) Avamın, salihlerin ve müttekilerin haramdan sakınmaları farklıdır. Müslüman halk, haramlardan kaçınırken, salihler haramlarla beraber, şüphelilerden de kaçınırlar. Müttekiler ise, helal olup da, şüpheli veya harama sebep olmak korkusu olan şeylerden de sakınırlar. Bir hadis-i şerif meali: (Bir Müslüman, tehlikeli olan şeyin korkusundan dolayı, tehlikesiz şeyden sakınmadıkça, mütteki olamaz!) [K. Saadet] Ebrar, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için çalışan Müslümanlar, yani salihlerdir. Mukarreb ise, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olan, büyük veli demektir. Bir insanın hacca gitmekle veya tarikat ehliyim demekle kendisini büyük bir veli zannetmesi yanlış olur. Kendini diğer Müslümanlardan üstün görmesi doğru olmaz. Tayyib kelimesi, cümlede kullanıldığı yerlere göre, (İyi, helal, hayırlı, mübarek, temiz, güzel, hoş, verimli, iyi davranış, haram olma şüphesi bulunmayan, izin verilen, güzel cemaller, Allahü teâlâyı övücü sözler) gibi manalara gelir. Birkaç örnek verelim: 1- İyi anlamında: Bir âyet-i kerime meali: (Habis [kötü sözler ve kötü] kadınlar, habis erkeklere, habis erkekler, habis kadınlara yakışır. Tayyib [iyi sözler, temiz ve iyi] kadınlar, tayyib erkeklere, tayyib erkekler de, tayyib kadınlara yakışır.) [Nur 26] 2- Haram olma şüphesi bulunmayan anlamında: Bir âyet-i kerime meali: (Bugün, size tayyib [iyi, temiz] olanlar helal kılındı.) [Maide 5] (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
3- Helal ve temiz anlamında: Üç âyet-i kerime meali: (Tayyib [helal ve temiz] yiyin!) [Müminun 51] (Tayyib [temiz ve helal] olanı habisle [haram ve murdarla] değişmeyin.) [Nisa 2] (Size verdiğimiz rızıkların tayyib [temiz, helal] olanlarını yiyin.) [Bekara 57] 4- Güzel anlamında: Bir âyet-i kerime meali: (Kadın, erkek, inanmış olarak iyi iş işleyene, tayyib [güzel] bir hayat yaşatacağız.) [Nahl 97] 5- Mübarek, hayırlı anlamında: Bir âyet-i kerime meali: (Orada Zekeriya Rabbine dua etti: "Ya Rabbi! Bana kendi katından tayyib [hayırlı, mübarek] bir soy bahşet, doğrusu Sen duaları kabul edensin.") [Al-i imran 38] Bâtının [için] nurlanmasında kelime-i tayyibeden [mübarek La ilahe illallah kelimesinden] daha faydalı bir şey yoktur. (Mektubat-ı Masumiyye 1/145) 6- Temiz anlamında: Üç âyet-i kerime meali: (Tayyib [temiz] toprağa teyemmüm edin.) [Nisa 43] (Ümmi nebi olan resul, onlara, tayyib [temiz] şeyleri helal, habisleri [kötü, murdar şeyleri] haram kılar.) [Araf 157] (Tayyib [temiz] olanı, helâl olanı yiyip için) [Bekara 168] 7- Verimli, hoş anlamında: İki âyet-i kerime meali: (Rabbinin izniyle tayyib [hoş, toprağı mümbit] beldenin bitkisi, verimli olur; habis [kötü, çorak toprağı] olandan ise verimsiz bitki olur.) [Araf 58] (Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve tayyib [bereket, esenlik, hoş ve güzel] bir yaşama dileği olarak kendinize [ve birbirinize] selâm verin.) [Nur 61] 8- Allahü teâlâyı öven sıfatlar: Namazda teşehhütlerde, Ettehıyyatü okunurken (vet-tayyibat) ifadesi, Allahü teâlâyı öven sıfatlardır. (Buhari) 9- Güzel sözler, güzel manalar, güzel cemaller, güzel kokular anlamında: Bu vasıflar Resulullah efendimizde olduğu için kendisine Tayyib denir. 10- Hoş, temiz, nefis ve helal anlamında: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Şürub-ı züyuti tayyibe [helâl olan nebatlardan çıkarılan şeyler] yani karanfil, tarçın, çay ve saireden elde edilen, her türlü şerbeti içmek yasak edilmemiştir. 1/191 (K. Yazılar) Zeytinden çıkan zeytinyağı da bir züyuti tayyibedir. Buradaki tayyib, temiz ve helal anlamındadır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Âhirette bizi kurtaracak iş
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsan, ya nefsi yani kendisi için veya Allah için yaşar. Nefsi için yaşıyorsa felakettir. Çünkü nefis denilen şey, Allah'ın düşmanıdır. Bizi yediren, içiren, besleyen yüce Rabbimizi bırakıp da nefsimiz için yaşarsak, sonumuz felaket olur. Hubb-i fillah ve buğz-i fillah bu dinin esasıdır. Hubb-i fillah dururken gidip de hubb-i nefs yapanı, yani Allah'ın düşmanı olan nefsini sevgili kabul edeni, Cenab-ı Hak nefsiyle baş başa bırakır, sonunda da Cehenneme atar. Dünyada insanın nefsinden daha ahmak hiçbir mahlûk yaratılmamıştır. Çünkü nefsin her istediği kendi aleyhinedir, yani ateştir. Hem dünyada, hem âhirette dost, ancak Allah için olandır. Menfaat için olan dostlukların sonu mutlaka hüsrandır. Âhirette, bizi kurtaracak olan, ancak Allah için sevgidir. Kıyamet kopar, terazi kurulur, herkesin hesabı görülürken, bir Müslümanın günahları ve sevabları tartılır, ama hikmet-i ilahi, tam eşit gelir. Melekler, (Yâ Rabbi, buna ne yapacağız?) derler. Allahü teâlâ, (Gitsin, akrabalarından bir sevab alsın, teraziye koyun, Cennete gitsin!) buyurur. Melekler, (Git, akrabalarından bir sevab al gel!) deyince, hemen sevinçle, anne, baba, kardeş, evlat, amca gibi akrabalarına gider. Çok az bir sevab lazım olduğu için pek ümitlidir. Durumu anlatır, (Çok küçük bir sevab verirseniz kurtulacağım) der, hepsine teker teker yalvarır, ancak zerre kadar sevab veren çıkmaz. Hepsi de, (Biz kendi durumumuzdan korkuyoruz) derler. O Müslüman, şaşkın, üzgün, boynu bükük gelir, (Bulamadım) der. Melekler durumu arz edince, Allahü teâlâ, (Dünyadayken onun din kardeşleri de vardı. Gitsin, bir de onlardan istesin!) buyurur. Melekler, (Git, bir din kardeşinden al gel!) deyince, gider bir arkadaşını bulur, (Vaziyetim kötü, çok az bir sevab verirsen kurtulacağım) diye durumunu anlatır. O Müslüman da, (Çok az da ne demek, al, hepsi senin olsun) der. Müslüman hemen sevinerek gelir, sevabları verir ve cennetlik olur. Melekler merak ederler, (Yâ Rabbi, buna sevablarının hepsini hediye eden Müslümanın hâli ne olacak? Bunun hiç sevabı kalmadı) derler. Allahü teâlâ, (Ben o sevgili kulumdan daha cömerdim, ona da hiç hesap sormayın! Kol kola Cennetime girsinler) buyurur. İşte din kardeşi budur. Onun için dünyadayken ihlaslı, cömert, samimi, birkaç tane de olsa, böyle din kardeşimizin olmasına çalışmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bağdat'ta zengin bir tüccarın elli işçisi varmış. Bu tüccar, mübarek bir zatın cömertliğini, iyiliklerini, talebelerinin ve dergâhta hizmetli işçilerinin onu çok sevdiğini duyar. (O zatı yanında olanlar nasıl seviyorsa, ben de kendimi bu işçilerime sevdireceğim, onlara çok para vereceğim, her çeşit yardımı yapacağım) der. Onlara bol maaş, bol yemek verir, onlarla hoş sohbetler yapar, ancak ne yaptıysa, yine hiç kimse onu sevmez. Bunun üzerine, mübarek zatın o şehirdeki bir talebesine gider ve (Arkadaş, senin hocanın yaptığından da fazlasını yaptım. Ama beni kimse sevmiyor, arkamı dönüyorum, kimse yok. Bu zatın ne özelliği var? Yani bu zat benim verdiğimden daha fazla ne veriyor ki, siz onu deli gibi seviyorsunuz? Ben bu kadar iyilik ediyor, çok şey veriyorum, bugün yüzüme bakıyorlar, yarın yine arkalarını dönüp gidiyorlar. Hâlbuki siz uzakta da onu hep iyilikle anlatıyorsunuz. Bunu çok merak ettim) der. O talebe de, (Efendim, hocama gittiğim zaman bunu anlatır, verdikleri cevabı size söylerim) der. Hocasına gelip durumu anlatınca, hocası buyurur ki: (Kardeşim, Allah için olan bir işte sevgi olur. Dünya için olan işte sevgi olmaz. O tüccar, dünya için onları besliyor. Dünya için iş yapıyor ve bundan sevgi bekliyor. Sevgi Allah için olur. Dünyanın tabiatında sevgi yoktur. Allahü teâlâ dünyayı yarattığı günden beri, bir defa olsun dünyaya rahmet nazarıyla bakmamıştır. Çünkü dünya, nefs ve şeytanın azmasına yardımcı olmaktadır. İnsanın dünyalığı arttıkça, nefsi kuvvetlenir, gururu, kibri artar, şeytan onu azdırır. İnsanlar da âhireti bırakmışlar, hep dünyalığı arttırmak için gece gündüz çalışıyorlar. Hâlbuki sıkıntıyı, üzüntüyü, sevgisizliği arttırıyorlar. İki sevgi bir kalbde birleşmez. Bir insanın kalbinde dünya sevgisi varsa, o insanda Allah sevgisi olamaz. Sevimsizleşir. Hem ailesi, hem çocuğu, hem birlikte bulunduğu insanların nazarında daima sevgisizdir. O tüccar, bir menfaat karşılığı kendisini sevdirmek için uğraşıyor. Ben ise hiç böyle bir şey düşünmeden, sırf Allah için seviyorum. Tabiî sevgi Allah için olunca, bunun sonu, sınırı yok. Dolayısıyla sevginin esası zaten budur. Bu sevgi insan için o kadar faydalı ki, Peygamber efendimiz, (Dünyada Allah için birbirini seven, Cennette de beraber olur) buyuruyor. Benim arzum, beni sevenlerle, benim sevdiklerimle, dünyada da, âhirette de beraber olmaktır.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı arkadaşlar, Mehmet Darende'den bahsederken şehid diyorlar. Savaşta ölmeden de şehid olunur mu? Şehidlik o kadar ucuz mudur? CEVAP: Şehidlik ucuz değil, çok kıymetlidir. Küfür dört yanı sarmıştır. Çok kimse, imanla bile ölmüyor. İmansız ölen, nasıl şehid olur? Elbette şehitlik çok değerlidir. Merhum Mehmet Darende, birkaç yönden şehiddir. Din kitaplarında bildirilen şehidlik çeşidi çoktur. Birkaçı şöyledir: 1- Ehl-i sünnet itikadını meydana çıkarmaya çalışanlar şehiddir. (Mektubat-ı Rabbani) Merhum Mehmet Darende, Ehl-i sünnet itikadını yaymak için gece gündüz çalışıyordu. 2- Din öğrenmeye ve öğretmeye giderken ölen şehiddir. Dört hadis-i şerif meali: (Dinini öğrenmek, öğretmek ve yaymakta iken ölen şehiddir.) [İbni Asakir] (Emr-i maruf ve nehy-i münker yaparken ölen şehiddir.) [İbni Asakir] (Terk edilmiş bir sünnetimi ortaya çıkarana, yüz şehid sevabı vardır.) [Hakim] (Fitne zamanında, sünnetime sarılana yüz şehid sevabı vardır.) [Hakim] Merhum, bu hadis-i şeriflere uygun iş yaparken şehid olmuştur. 3- Namazı tadil-i erkân ile kılmayı meydana çıkaranlar şehiddir. (Mektubat-ı Rabbani) Merhum, namazın önemini bildiren kitapları dağıtırken şehid olmuştur. 4- Namazını doğru kılan şehid olarak ölür. Bir hadis-i şerif meali: (Beş vakit namazı doğru kılana, her gün için bin şehid sevabı verilir.) [Tergib-i Hadimi] Merhum, namazını aksatmayan ve doğru kılan birisiydi. 5- Yüksekten düşmek, enkaz altında kalmak, hayvan parçalamak gibi sebeplerle ölen mümin şehid olur. (Redd-ül muhtar) Merhum da, trafik kazasında şehid olmuştu. 6- Abdestli ölen şehid olur. Bir hadis-i şerifte, (Abdestli ölen şehittir) buyuruluyor. [Deylemi] Merhumun abdestli olduğunu, arkadaşları bildirmiştir. 7- Allahü teâlânın yolunda şehid olarak ölmeyi isteyen şehid olur. İki hadis-i şerif meali: (Allahü teâlâdan, ihlâsla şehidlik isteyen, yatağında ölse de şehid olur.) [Müslim] (Şehidlerin çoğu yatakta ölür. Savaştakilerin niyetini ancak Allah bilir.) [İ. Ahmed] Merhum, hep Allah yolunda çalışıyor, Allah yolunda ölmeyi arzu ediyordu. Sonunda arzusuna kavuştu. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İşlenmeyen günahın cezası
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Gazetenizde çıkan bir yazıda, (Bedenine zarar verdiği için alkollü içkileri bırakan, sarhoşluk günahından kurtulamaz. Frengi, belsoğukluğu ve AIDS gibi korkunç hastalıklara yakalanmamak için, zinadan, genelevlere gitmekten sakınan kimse de, İslamiyet'te, afif, temiz sayılmaz) deniyordu. Bir günah işlenmeden nasıl sarhoşluk günahı yazılır? Günah işlemeye sadece karar verilse, işlenmese yine günah işlenmiş olur mu? CEVAP: Günahı işlemeye karar verince, günaha azmedince sadece karar verme günahı yazılır diyen âlimler varsa da, birçok âlim, (Günah işlemeye karar verilse, fakat işlenmese, karar verme günahı da yazılmaz) buyuruyor. Günah işlemeyi istemek günah olmaz. İşlemeye karar verilince, yalnız karar vermek günahı yazılır. İşlemek günahı yazılmaz. Küfür ve küfre sebep olan şeyler böyle değildir. Bunlara karar verince kâfir olur. (Bezzaziyye) Günah işlemeyi düşünmek, işlemeye niyet etmek, karar vermek günah olmaz, yapmak günah olur. (İslam Ahlakı) Günah, terk edilirse, sevab yazılır. Bu günahı işlemeye azmederse, bir günah yazılır. İşlemezse, bu da affolur. Hadis-i şerifte, (Kalbe gelen kötü düşünce, söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe affedilir) buyuruldu. (Berika, Buhari) Bir kimse içki içmeyi düşünüp, içki almaya karar verirse, sonra günahını düşünerek vazgeçerse, çok sevab alır; çünkü (Bir haramdan sakınmanın sevabı, bir farzı yapmanın sevabından kat kat çoktur) buyuruluyor. Şimdi gazetede çıkan yazıyı açıklayalım: Bir kimse, içki içip sarhoş oluyor. Doktor, bir daha içki içersen, şöyle bir hastalık çıkar veya ölürsün dese, o da sırf bedenine zarar verdiği için içmezse, haramdan sakınma sevabına kavuşamadığı gibi, eski içtikleri de affa uğramaz, çünkü tevbe etmemiştir. İçkiyi bırakmasının sebebi, vücuduna zarar vereceği içindir. Vücuduna zarar vermeyeceğini bilse bırakmaz. Hastalık bulaşır diye zinadan kaçan kimse de, günahına tevbe etmediği için, hastalık tehlikesi yoksa yine zina edebileceği için, zinadan sakınma sevabına kavuşamadığı gibi, eski zinaları da affa uğramaz ve dinde namuslu kimse sayılmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sevgide samimiyetin ölçüsü
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Muhabbetin yani sevginin doğru olup olmadığı nasıl anlaşılır? CEVAP: Bunun iki alameti var: Birincisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillah: Ben Allah'ı çok seviyorum diyor, Ona isyan edenlerle dost oluyor, muhabbet besliyor. Bu kimsenin, Allah'ı seviyorum demesi yalandır. Ben Resulullah'ı çok seviyorum diyor, ama Resulullah efendimizi inkâr eden, hattâ Peygamberliğini kabul etmeyenle, münasebet kuranın, onunla dost olanın, Resulullahı seviyorum demesi yalandır. İnsan, sevdiğini sevenleri sever, onu sevmeyenleri sevmez, onun sevdiklerini sever, onun sevmediklerini sevmez. İşte sevgide samimiyetin ölçüsü budur. Yol ikidir. Allah var, bir de düşmanı var. Allah'ın dostuysak, dostlarla beraber olalım. İkiyüzlülük yapmayalım! Hem düşmanla beraber olup, hem de aşk ilan etmek kadar yanlış şey olmaz. İkincisi, sevgide itaat: İnsan sevdiğine itaat eder. Allah ve Resulünü seviyorum diyen kimse, sözünde samimiyse, bunun, Allah ve Resulüne itaat etmesi gerekir. Demek ki, muhabbet, ince bir yoldur. Böyle gözü kapalı gidecek bir yer değildir. Muhammed aleyhisselama zerre kadar tâbi olmak, bütün dünya nimetlerinden ve bütün ahiret lezzetlerinden daha makbuldür. Bütün dünya nimetleri bir tarafa, Ona tâbi olmanın zerresi bir tarafa! Bütün Cennet nimetleri bir tarafa Ona bağlılığın, Ona muhabbetin zerresi bir tarafa! Yani bu daha ağır gelir. İşte Resulullah'ın Allah indinde makbuliyet derecesi böyledir. Resulullahı sevdiğini söyleyen elinden geldiği kadar onun getirdiği dinin emirlerine uyması gerekir. Ne kadar çok uyarsa, o kadar sevdiği anlaşılır. ESAS OLAN SEVGİDİR Sual: Çocuklarımıza öncelikle neleri tavsiye etmeliyiz? CEVAP: Gençlere önce Ehl-i sünnet âlimlerinin, Evliyaların, Silsile-i aliyye büyüklerinin hayatlarını okumalı veya okutmalı. O mübarek zatları tanımalı, sevmeli. Esas olan emir değil, sevgidir. Yani içinde sevgi olmayana, bunu yap, şunu yapma demek, fayda getirmez. İnsan büyük zatları sevince, ister istemez dinimize uyar, emir ve yasakları yerine getirir. Büyüklerin sevgisiyle hâsıl olan sevgi, kalıcı sevgidir. Kalbe nakşetmek gibidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Herkesin ecelini Allah takdir ettiğine göre, başkasını öldüren veya intihar eden kimse niye suçlu oluyor? CEVAP: Allahü teâlâ elbette kimin ne zaman ve nasıl öleceğini, intihar edip etmeyeceğini, kimin kimi öldüreceğini bilir. Bilmeyen de zaten ilah olamaz. Allahü teâlâ, kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini de biliyor. Allah'ın bilmesi demek, o işi zorla yaptırması demek değildir. Mesela, takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Aksine, güneş o saatte doğacağı için, takvime yazılır. Bir kimsenin ne yapacağını, ne zaman ve nasıl öleceğini, cennetlik mi, cehennemlik mi olduğunu Allahü teâlâ elbette bilir. Bu, kaderine yazılır. İnsan kaderine yazıldığı için o işi işlemiyor. Ne iş işleyeceği bilindiği için, kaderine o iş yazılıyor. Falanca intihar edecek, falanca falancayı öldürecek, falanca şu günahı işleyecek diye bilindiği için yazılıyor. Onun için, günah işleyen, günahından sorumlu oluyor. Adam öldüren, katilliğinden sorumlu oluyor. İntihar eden, intiharından sorumlu oluyor. GÜNAHA TEVBE ETMELİ Sual: Günaha tevbe etmemek veya tevbeyi geciktirmek de günah mıdır? CEVAP: Elbette günahtır. Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: İşlenen günaha tevbe etmemek, o günahı işlemekten daha kötüdür. (2/110) Her günahtan sonra, hemen tevbe etmek farzdır. Tevbeyi bir saat kadar geciktirince, günah iki kat olur. (Hak Sözün Vesikaları) "ALLAH'IN MUCİZESİ" Sual: Kalbin çalışmasına, gözün görmesine Allah'ın mucizesi demek caiz mi? CEVAP: Caiz ise de, Allah'ın kudreti, hikmeti demeli, çünkü mucize peygamberlere mahsus bir harika, yani olağanüstü bir hâldir. Allah'ın kerameti de denmez, çünkü keramet, evliyaya mahsus bir harikadır. Allah'ın sihri de denmez, çünkü sihir, kâfirlerden görülen harika demektir. Her tabiri yerli yerinde kullanmalıdır. HATALI OKUMAK Sual: Kadir suresindeki melaiketü yerine melaiketi okumak namazı bozar mı? CEVAP: Buna irab hatası denir. İrab hataları namazı bozmaz. Melaikete dense de bozmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir yazar, (Noel'i kutlamakta mahzur yoktur) diyor. Bu küfür olmaz mı? CEVAP: Bu hususta din kitaplarında deniyor ki: Mecusilerin bayramları olan Nevruz ve Mihrican günü şerefine bir şey vermek caiz değildir. Bu günlerin isimlerini söyleyerek veya niyet ederek bir şey hediye etmek haramdır. Eğer bu günlere kıymet vererek yaparsa kâfir olur, çünkü bu günlere müşrikler kıymet vermektedir. Ebül Hafs-ı Kebir diyor ki: Bir kimse Allahü teâlâya elli sene ibadet etse, sonra bir müşrike, Nevruz günü şerefine yumurta hediye etse kâfir olur. Eğer bir Müslümana hediye eder ve bu güne değer vermezse, âdete uyarak verirse kâfir olmaz. Başka bir gün almadığı bir şeyi, o gün satın alırsa, o güne değer vermişse kâfir olur. Değer vermeyip, yalnız yemek içmek niyet etmiş ise kâfir olmaz. (Dürr-ül-muhtar 5 /481) Bezzaziyye fetvasında, (Nevruz günü, Mecusilerin bayramıdır. O gün, Mecusilerin yanına gidip, onların yaptıklarını yapmak küfürdür) diyor. Noel'de ve kâfirlerin paskalya ve yortularında, onlar gibi bayram yapan da kâfir olur. (S. Ebediyye) Zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve putlara, heykellere, mesela haç denilen, İsa aleyhisselamın asılmış hali dedikleri, birbirine dik kesişen iki çubuğa tapınmak, boynuna asarak tazim etmek, tazim etmemiz emrolunan bir şeyi tahkir ve tahkir etmemiz emrolunan bir şeyi tazim etmek küfürdür. Bunları yapanın imanı gider, kâfir olur. (Birgivi vasiyetnamesi şerhi s.115, 202) İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Hinduların bayram günlerine [ateşe tapınanların Nevruz günlerine ve Hristiyanların Noel gecelerine ve diğer paskalyalarına] hürmet etmek ve o zamanlarda, onların âdetlerini, onlar gibi yapmak, şirk olur. Küfre sebep olur. Kâfirlerin bayramlarında, Müslümanların cahilleri, kâfirlerin yaptıklarını yapıyor ve bu günleri, Müslüman bayramı zannediyor ve kâfirler gibi, birbirlerine hediye gönderiyorlar. Eşyalarını, sofralarını kâfirlerin yaptığı gibi, süslüyorlar. O geceleri, başka gecelerden ayırt ediyorlar. Bunlar hep şirktir, kâfirliktir. (Mektubat 3/41, S. Ebediyye) Berika'da (Zalime, kâfire hürmet etmek, saygı ile selam vermek, üstadım demek, küfür olur) buyuruluyor. (İslam Ahlakı) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İyiliklerin başı Allah korkusudur
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Büyük zatlardan birine, (Sizdeki ve talebelerinizdeki bu dürüstlük ve güzel ahlak, iyi kötü herkesin sizi sevmesi gibi özellikler, size nereden geliyor?) diye sorarlar. O zat buyurur ki: (Peygamber efendimiz, Müslümanı tarif ederken, (Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan insandır. Aldanmaz ve aldatmaz) buyuruyor. Yani hırsızlık yapmaz, zulmetmez, hile yapmaz, gıybet etmez, yalan söylemez, kalb kırmaz, iftira etmez. Kimseyi aldatmaz. Müslüman emin insandır. Bizim servetimiz, malımız mülkümüz yok, ama emin olmak bakımından da, Allah'a şükür hiç endişemiz yok. Bir olay anlatayım: Geçenlerde bir iş adamı geldi. (Efendim, benimle iş yapmak isteyen, randevu alır ayağıma gelir, çoklarını da kabul etmem. Ama ben buraya geldim, bu kadar merdiveni şu sakat ayağımla çıktım, seni görmeye geldim. Bunun bir sebebi olması lazım) dedi. (Nedir sebebi) diye sordum. (Sen namuslu, dürüst, güvenilir insansın. Onun için ben senin ayağına geldim. Her tarafa sordum, senin için "çok güvenilir insan" dediler. Ben böyle güvenilir kimse arıyorum) dedi. Allah korusun! Biz, insanlar güvenilir desinler diye güven sağlamıyoruz. Allahü teâlâ öyle istediği için böyle oluyoruz. Müslüman, güvenilir insan demektir. Peygamber efendimiz, (Bütün hikmetlerin, iyiliklerin başı, Allah korkusudur) buyuruyor. İnsanlardan korkandan hayır gelmez. Ancak Allah'tan korkandan hayır gelir. Bir zat anlatır: (Bir iş için Almanya'ya gidip otelde kaldım. Ayrılırken, taksi de kapıda bekliyor, uçağa yetişeceğim, verilen hesaba baktım, az geldi. Taksiye (Bir dakika) dedikten sonra, kasiyere gelip (Şu hesaba bir daha bakar mısınız, biraz eksik gibi) dedim. Kadın baktı, (Eyvah, başkasınınkiyle karışmış, şu kadar daha vermeniz lazım) dedi. Hemen çıkardım verdim. (Yalnız bir dakika, siz kimsiniz?) dedi. (Ben Müslümanım, biz Allah'tan korkarız, kul hakkına yaklaşmayız) dedim. Kadın baktı, (Olmaz böyle şey. Tam gidecekken arabadan inip bunu ödüyorsunuz. Ben sizi unutamam, adres verin bana) dedi. (Ne adresi, ben gidiyorum, uçağı kaçıracağım, hadi iyi günler) dedim ve hemen taksiye koştum.) İşte her Müslüman, böyle olmaya çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kâbe'yi yıkmaktan büyük günah
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir talebe hocasına, (Efendim, insanlara karşı sertlik gösterenleri, kalb kıranları niçin sevmiyorsunuz?) diye sorar. Hocası buyurur ki: Kardeşim, benim bir huyum var: İster Müslüman, ister kâfir, ister dinsiz olsun, Allah'ın kuludur. Onunla görüştüğüm zaman, onun kalbini kırmamak, başlıca hedefim olmuştur. Kendim üzülebilirim, ağlayabilirim, ama onu incitmek, onun kalbini kırmak yetkisi bende yok. Allah o yetkiyi kullarına vermemiş. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Allahü teâlâ refiktir, yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir kimseye vermediğini yumuşak davranan mümine ihsan eder.) Allahü teâlâ, hiç kimseye vermediği en büyük nimetleri, huyu yumuşak olana, insanları incitmeyene veriyor. Birçok fillerle gelen Ebrehe'nin gücü Kâbe'yi yıkmaya yetmedi. Bu yıkılmayan Kâbe'den daha önemlisini yıkmaya çalışmamalı. Peygamber efendimiz, (Bir müminin kalbini incitirseniz, kırarsanız, yetmiş kere Kâbe'yi yıkmaktan büyük günaha girersiniz) buyuruyor. Bir değil, beş değil, yetmiş kere Kâbe'yi yıkmak günahı yazılıyor. Bunun için kalb kırmaktan çok sakınmalı! İki Müslüman karşılaşınca, biri, diğerinin kalbini kıracak diye ödüm kopuyor. İki ortak bozuşmuşlar. Biri geldi, (Efendim alacağım var, vermiyor) dedi. (Olmaz öyle şey. Kul hakkı var. Mümin yalan söylemez, mutlaka senin dediğin doğrudur, nasıl vermez?) dedim. Öteki geldi, (Efendim hiç borcum yok, hattâ biraz da fazla verdim) dedi. Kendi kendime, (Müslüman yalan söylemez. Bunun da dediği doğrudur. Herhâlde biri unutmuştur) dedim. Bir hata var burada, ama hatada ısrar da var. Biri, (Hata bende) demiyor. Anlaşmalarına imkân yok. Bunu hâlletmem gerekir dedim. Kendi paramdan alacaklıya verdim, (Helalleşin, çünkü âhirette sorguya çekileceksiniz) dedim. Âhirette, bir dank yani yarım dirhem gümüş kul hakkı için, cemaatle kılınmış, kabul olmuş, 700 namazın sevabı karşı tarafa verilecek. Sevabı yoksa, karşı tarafın günahı buna yükletilecek. Bir şey âhirete kaldı mı, çok tehlikelidir. Çok kimse âhirete alacaklıyım diye gidecek, fakat borçlu çıkacak, yanılacak, yanacaktır. Bunun için borç alacak işlerini ve helalleşmeyi dünyada hâlletmeye çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Bid'at fırkalarını sevmek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Resulullah, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, 72'si [bid'at fırkaları] Cehenneme gidecek yalnız bir fırka kurtulacak, o da benim ve Eshabımın yolunda giden fırkadır) buyururken, Ehl-i sünnet âlimleri de, kurtuluş fırkasının, Ehl-i sünnet olduğunu açıklarken, bir mezhepsiz, (Bu ümmet, bid'at fırkalarıyla, her çeşit mezheple bir bütündür, hepsini severim, hiç birini tenkit etmem) diyor. Cehennemlik olan bid'at ehlini sevmek, Allah ve Resulüne karşı gelmek değil midir? CEVAP: Bid'atin ve bid'at sahiplerinin zararlarını ve onlardan uzaklaşmak gerektiğini, dinimiz açıkça bildirmiştir. Üç hadis-i şerif meali: (Bid'at sahibine hürmet eden, İslamiyet'i yıkmaya yardım etmiş olur.) [Taberani] (Bid'at ehline sert davran! Allahü teâlâ, onlara düşmandır.) [İbni Asakir] (Onların cenazelerine gitmeyin, onlarla birlikte namaz kılmayın!) [İbni Hibban] Bid'at ehlini sevmemek ve zararlarını da duyurmak lazımdır. (Kimya-yı Saadet) Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri buyuruyor ki: Bid'at sahibini sevmeyen kimsenin, ibadetleri az olsa bile, günahlarının affedilmesi umulur. Fudayl bin İyad, (Bid'at sahibini seven kimsenin ibadetlerini Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden iman nurunu çıkarır) buyurdu. (Gunye) İmam-ı Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Her müminin Ehl-i sünnet itikadına yapışması, bozuk imandan kaçınması lazımdır. Bid'at sahipleriyle münakaşa etmemeli, onlardan uzaklaşmalı. Bayramlarda, sevinçli zamanlarda ziyaretlerine gitmemeli, cenazelerine namaz kılmamalı. İtikadları bozuk olduğu için, onları sevmemeyi ibadet bilmeli. Bid'at sahiplerini sevenlerin ibadetleri kabul olmaz. Bid'at sahiplerini sevmeyenleri, Allahü teala affeder. Muhabbetin alameti, sevilenin dostlarını sevmek, düşmanlarını sevmemektir. (1/29) Yine Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Bid'at sahibinin meclisinde bulunma! Sözlerini işitme! Hatta onların bulunduğu şehirden uzak ol ki, zamanla kalbin onlara kaymasın! Onlara uymamalı. Onlar din adamı değil, din hırsızlarıdır. Şeytanın tuzaklarıdır. Onların yaldızlı, acıklı sözlerine aldanmamalı, aslandan kaçar gibi, bunların yanından kaçmalıdır. (2/110) [Devamı var] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Bid'at fırkalarını sevmek -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Mazher-i Can-ı Canan hazretleri buyuruyor ki: Kâfirleri, bid'at sahiplerini ve açıkça günah işlemeye devam eden fâsıkları sevmemek emrolundu. Bunlarla konuşmamalı, evlerine, toplantılarına gitmemeli, selam vermemeli, arkadaşlık yapmamalıdır Bid'at ehli demek, bid'atini yaymak için yani Müslümanların imanlarını, ibadetlerini bozmak için uğraşan kimse demektir. Dinimiz bid'at sahiplerini sevmemeyi, onları aşağılamayı emretmektedir. Onlara saygı göstermek haramdır. Bid'at yayıldığı ve zararının çoğaldığı zaman, bunu reddetmek, bunun kötülüğünü Müslümanlara duyurmak farzdır. Hatta farzların önemlilerinden olduğunda, icma-i ümmet vardır. Selef-i salihin ve bunların halefleri, hep böyle yaptılar. Bu farzı terk eden, icmadan ayrılmış olur. (S. Ebediyye) Bir hadis-i şerif meali: (Bid'atler yayılıp, sonra gelenler öncekilere lanet ettiği zaman, doğruyu bilenler herkese söylesin! Eğer söylemeyip gizlerse, Allahü teâlânın indirdiği Kur'an-ı kerimi gizlemiş olur.) [İbni Asakir] Görüldüğü gibi dinimiz, bid'at sahiplerini sevmeyi değil, bilakis sevmemeyi, onlarla mücadele etmeyi, hem onlara, hem de onlara aldanmamaları için bütün Müslümanlara, emr-i maruf yapmayı emrediyor. (Ben bir mezhebi taklit etmem, tahkik edip anladığıma uyarım) diyen mezhepsiz, dinimizin emrine aykırı olarak, (Ümmetin bütün fırkalarını severim, hiçbirinin tırnağının satılmasına razı olmam) diyor. Mezhepsizin bid'at ehlini sevmesi yadırganmaz. Âhirette herkes, sevdikleriyle beraber olacaktır. ŞEVKANİ KİMDİR? Sual: Mezhepsizlerce çok övülen Şevkani kimdir? CEVAP: Adı Muhammed bin Ali Şevkani'dir. 1834'te vefat etti. Ezhar-ül-fıdda ve Bahr-ül-zehhar Şii kitaplarının şerhlerini okuyarak, Zeydî mezhebinde yetişti. (Feth-ul-kadir, Cevab-üs-sail) Şevkani, Şiiliğin takıye ilkesine uyarak Zeydî olduğunu saklar, Hanefi gibi görünür, fakat Zeydî mezhebine göre fetva verirdi. Böylece de Zeydîliği yaymaya çalışırdı. Hindistan'ın büyük âlimlerinden Abdülhay Lüknevi de diyor ki: Şevkani'nin kötü hallerini ve bozuk kitaplarını öğrenmek isteyen, Ferhat-ül-müderrisin kitabımı okusun! Şevkani, İbni Teymiyye gibi, ilmi çok ve aklı az, hatta ondan da aşağıdır. (Vehhabi mezhebinin içyüzü) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Emr-i maruf yapmak farzdır. Kimin hatasını söylesek, tepki veriyor, sana ne der gibi bizi tersliyor. Bu farzı yapmama sorumluluğundan, nasıl kurtulabiliriz? CEVAP: Emr-i maruf, farz-ı ayn değil, farz-ı kifayedir. Kendimiz, dinimizin bildirdiği şekilde emr-i maruf yapamıyorsak, emr-i maruf yapanlara herhangi bir şekilde yardım etmelidir. Mesela, uygun bir din kitabını alıp başkasına vermek, emr-i maruf olur. Hiçbir yardım yapamayan, dua ile yardım etmeye çalışmalıdır. Bir başka husus, ona buna nasihat vermeye çalışmaktan çok, kendimize emr-i maruf yapmalıyız. Kendi hatamızı görüp, düzeltmeye çalışmalıyız. Dinimizin bildirdiği güzel ahlak ile süslenmeli, hâl ve hareketlerimizle örnek olmaya çalışmalıyız. (Lisan-i hâl, lisan-ı kalden entaktır) sözü meşhurdur. Yani, insanın hâl ve hareketi, sözünden daha tesirli olur. Müslümanların güzel hâllerine bakıp, doğru yolu bulanlar çoktur. KÜFRE DÜŞMEMEK İÇİN Sual: Küfre düşmemek için ne yapmalı? CEVAP: Müslüman bile bile küfre düşmez, kasten kendisini kâfir yapmaz, ama bilmeden düşebilir. Bilmeden küfre düşen, bu duayı ihlâsla okursa, imanı tekrar geri gelir: (Allahümme innî e'ûzü bike min en üşrike bike şey'en ve ene a'lemü ve estağfirüke li-mâ lâ a'lemü inneke ente allâmül guyûb.) İZİNLİ ZİKİR Sual: (İzinsiz çekilen zikir veya kelime-i tevhidin sevabı olmaz) deniyor. Bu doğru mudur? CEVAP: Doğru değildir, fakat izinli olursa daha çok sevab olur ve kalbi de temizler. O büyük âlimlerin kitaplarındaki zikirler okunursa, izinli yapılmış sayılır. CENNET GİBİ DEMEK Sual: Beğendiğimiz bir yer için, (Dünya Cenneti) veya (Cennet gibi yer) demek caiz midir? CEVAP: Caizdir, ancak Cennette, hatıra hayale gelmedik çok büyük nimetler olacağı için, dünyadaki, en kıymetli, en büyük nimet bile Cennete benzetilemez. Cenneti basite indirmek gibi olur. ESKİMİŞ MUSHAF Sual: Çok yıpranmış, yırtılmış Mushaf'ı yakmak caiz midir? CEVAP: Çürüyüp, toprak oluncaya kadar açılmayacağı emin olan ve ayak basılmayacak yerdeki toprağa gömmek gerekir. Böyle bir yer bulunamazsa, yakıp külünü gömmek veya külünü denize, ırmağa atmak caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dini nikâha niye "imam nikâhı" deniyor? CEVAP: Hristiyanların nikâhlarını, kilisede papazlar kıydığı halde, papaz nikâhı denmiyor. Nikâh kıymasını bilen her Müslüman, her yerde, nikâh kıyabilir. Nikâhın, camide olması veya imamın kıyması, şart değildir. Doktor kıyarsa, doktor nikâhı, mühendis kıyarsa, mühendis nikâhı denmeyeceği gibi, imam kıyınca da, imam nikâhı denmez. Normal adı nikâhtır. Resmî nikâh muamelesiyle karışmaması için, dini nikâh deniyor. Yoksa nikâh, namaz gibi dinin bir emridir. Dini namaz veya imam namazı diye bir namaz olmadığı gibi, imam nikâhı da olmaz. Sadece, belediyede yapılan nikâh işlemleriyle karışmaması için, dini nikâh veya İslam nikâhı demeli, imam nikâhı dememeli. DİNE HİZMET İÇİN HAÇ TAKMAK Sual: Eshab-ı kiramın, İslamiyet'i tebliğ için, kilisede hizmet edip, haç taktıkları doğru mudur? CEVAP: Asla öyle bir şey olmadı ve olması da mümkün olmaz, çünkü haram işleyerek, farz ibadet bile yapılmaz. Haç takmak, küfürdür. Küfre girerek, asla öyle bir şey yapılmaz. Eshab-ı kiramdan, Müslüman olmadan önce, Hristiyan olanlar vardı. Mesela, Selman-ı Farisi hazretleri, önce Mecusi iken, Hristiyan oldu, kiliselerde hizmet etti. Şam'a geldi. Medine'de âhir zaman Peygamberinin çıkacağını bir papazdan işitti. Hicretten sonra, Medine'ye gelerek, daha önce işitmiş olduğu alametleri gördü. Hemen iman etti. Çok halis Müslüman oldu. Ehl-i beytten sayıldı. Resulullahın huzurunda ve sohbetinde kemale geldi. Zahir ve batın ilimlerinde çok yüksek derecelere kavuştu. Eshab-ı kiramın, Müslüman olmadan önceki hallerini anlatıp, kiliselerde hizmet ettiğini, haç taktıklarını söylemek, din düşmanlığından ve misyonerlikten başka bir şey değildir. YATSININ SÜNNETLERİ Sual: Yatsının farzını, gece yarısına kadar geciktirmek mekruh olduğu gibi, sünnetleri de, geciktirmek mekruh olur mu? CEVAP: Sadece farzı geciktirmek mekruhtur. Gecikse de sünnetleri kılmak mekruh olmaz, çünkü gece yarısından, sabah namazına kadar, yatsının ilk ve son sünneti dâhil, her çeşit nafile kılmak mekruh değildir. KUR'AN OKURKEN Sual: Kur'an okurken, parmağı tükürükle ıslatıp sayfaları açmak, caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Cem ederken cemaate uymak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir ihtiyaç hâlinde, diğer üç mezhepten birine uyup iki namazı, mesela öğle ile ikindiyi, öğle vaktinde cem ederken, öğlenin farzını cemaatle, ikindinin farzını da yalnız kılmak caiz olur mu? Yahut cemi ikindi vakti yaparken, öğleyi yalnız kılıp ikindiyi cemaatle kılmak caiz olur mu? CEVAP: Evet, ikisi de caizdir, vaktin farzını kılarken imam olmak da caizdir. Dikkat edilmesi gereken şey, cem ederken, iki farzı peş peşe kılmak gerekir, arada başka namaz kılınmaz. ALACAKLA BORÇ ÖDENMEZ Sual: Bir söz var, (Alacakla borç ödenmez) diye. Borçlu olduğumuz kimselere, elimizdeki vadesi gelmemiş çeklerden vermekte veya diğer alacaklarımızı onlara devrederek borçlarımızı kapatmamızda bir mahzur var mı? Yani alacak ile borç ödenir mi? CEVAP: Hiç mahzuru yoktur. Alacaklı razı oluyorsa, nakit yerine elimizdeki çeklerden verilebilir veya diğer alacaklarımız onlara devredilebilir. Alacakla borç ödenmez demek, birisinde alacağımız var diye, buna güvenip de, başkasına borçlanmamalı demektir. Yoksa birisinde alacağımız varsa, ondan aldığımız malı paramıza mahsup edebiliriz. NAMAZA KALDIRMAK Sual: Kaldığımız yerde uyuyanları, namaza kaldırmak gerekir mi? CEVAP: Memnun olacak kimseyi kaldırmak sünnettir. Beni kaldır diye tembih etmişse, kaldırmak farz olur. Memnun olmayanları kaldırmak gerekmez. GÖZDEN IRAK OLAN Sual: (Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur) ifadesi, atasözü müdür, hadis midir? CEVAP: Hadis-i şeriftir, atasözü olarak kullanılmaktadır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kalb, çok zaman his organlarına bağlıdır. Duygu organlarından uzak olanlar, kalbden de uzak olur. Hadis-i şerifte, (Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, kalbin duygu organlarına bağlı bulunduğu mertebeyi göstermektedir. (1/117) KOKU SÜRÜNMEK Sual: Dedem, cuma günleri camiye giderken, koku sürünüyor, caiz değil mi? CEVAP: Erkeklerin, sünnete uymak için, din kardeşi erkeklere güzel kokmak niyetiyle, koku sürünmeleri caizdir. Kadınlara güzel kokmak niyetiyle sürünmek, caiz olmaz. *** Sual: Ateist akrabamızın cenaze merasimine gitmekte mahzur var mıdır? CEVAP: Müslüman olmayanın cenazesine zaruretsiz gitmek caiz olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünyada dost da, düşman da, Allah'ın yarattığı nimetleri yer, içer, kullanır, fakat bu saltanat ancak ölünceye kadar sürer. Hadis-i şerifte, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruluyor. Nasıl ki sarhoş ayılıp aklı başına gelince, (Ben ne yaptım, neredeyim?) diye sorar, (Sen şunu söyledin, şuralara gittin) denince de hatırlayamayıp, (Ben öyle şeyler yapmadım, oralara gitmedim) der. İşte insan da ölüp kabre girince uyanacak, aklı başına gelecek, (Ben iyi şeyler yapmak istiyorum) diyecek, ama (Şimdiye kadar yapsaydın) denecek. (Ama ben sarhoştum) diyecek. (Kendin isteyerek sarhoş oldun) denecek. En büyük sarhoşluk, dünyaya tapmaktır. Dünya malını sevmektir. Dünya, para, mevki muhabbeti içinde olan kişiler, ölürken sarhoşluktan ayılırlar, ama bu ayılmalarının hiçbir faydası olmaz. Bunun için, ölmeden önce uyanmak, âhirete yarayacak olanları sevmek gerekir. Eden kendine eder. Herkesin her an, konuştuğu, yaptığı, baktığı her şey, omuzumuzdaki melekler tarafından kayda geçiriliyor, bir videoya alınıyor. Ancak Allahü teâlâ, tevbe istiğfar eden sevgili kulları için, o yaptığı rezaletleri, günahları yok ediyor. Çünkü herkes hesap gününde, dünyada yaptıklarını bir film gibi görecek. Bazı kareler boş geçecek. Kul, (Bunlar niye boş?) diye soracak. Melekler, (Cenab-ı Hak, bunu herkesten gizlediği gibi, mahcup olmayasın, utanmayasın diye senden de gizledi, o günahları sildi) diyecekler. Dünyada kim kimin günahını görmemişse, silmişse, unutup o hataları hatırlamazsa, âhirette de Cenab-ı Hak, onun günahlarını silecek, hiç kimseye göstermeyecektir. Hazret-i Lokman Hakim oğluna vasiyet eder, (Oğlum, şu iki şeyi; yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut!) buyurur. İyiliği her anlatışta, biraz daha sevabı azalır. Haksızlığa uğramak ve buna sabretmek büyük sevabdır. Ama bunu intikam alırcasına, tekrar tekrar gündeme getirirsek, bu kadar sevab yazılmışken, her bahsettiğimizde sevabı biraz daha azalır. Hazret-i Lokman sözüne devam eder, (Oğlum, şu iki şeyi; Allahü teâlâyı ve ölümü ise asla unutma!) buyurur. Cenab-ı Hak, kullarını ibadet etmeleri için yaratmıştır. İbadetten maksat da, Onu unutmamaktır. Yerken, içerken, gezerken, namaz kılarken hep Allahü teâlâyı hatırlamaya çalışmalı. Ölümü, yatınca yastığın altında, kalkınca burnumuzun ucunda bilmeliyiz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Farzlardan sonra Allahü teâlânın en çok sevab verdiği, en çok razı olduğu ibadet, bir din kardeşine iyilik etmek, onu sevindirmektir. Allah korusun, küfürden sonra en kötü günah da, müminin kalbini kırmaktır. Onun için, Kâbe'ye nasıl edeple yaklaşılırsa, mümini görünce, onun kalbini kırmayacak şekilde hareket etmeli. Müslümanlara faydalı olmak, çok büyük ibadettir. Müminlerin dünyasına yardımcı olmak, mesela cömertlik, hastalığında ziyaret, borç isterse vermek, bir sıkıntısını giderip yardım etmek, birer iyiliktir. Peygamber efendimiz, böyle bir iyiliğe verilen sevabın, nafile ibadetlerden çok daha fazla olduğunu bildirmiştir. Eğer bir de, din kardeşinin âhiretine yardımcı olursa, mesela ona Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap verirse, itikadını düzeltmesine, dinini doğru öğrenmesine vesile olursa, bunun sevabı, dünyası için yapılan iyiliklerle kıyas bile edilemez. Çünkü bu, sonsuz, hakiki iyiliktir. Onu ölüm acısından, kabir azabından, mahşer sıkıntısından ve Cehennemden kurtarmaktan daha büyük iyilik olur mu? Kur'an-ı kerimde, (İman edenler azdır) buyuruluyor. O halde Allah'a ve Peygamberine doğru iman etmiş Müslümanlar olarak, ne kadar şükretsek azdır. Cenab-ı Hak, bizi bu tarafta değil, karşı tarafta da yaratabilirdi. Bizi ezelde Müslüman olarak yarattığı için Cenab-ı Hakk'a çok şükretmek lazımdır. Allahü teâlâ, (Bana şükretmek ve bu şükrün kabul olunmasını isteyen, önce kendine bu iyiliği yapmış olan ana babasına teşekkür etsin, onların duasını alsın! Onlara teşekkür etmeyen, bana istediği kadar yalvarsa da kabul etmem) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (İyilik edene teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmiş olamaz) buyuruyor. Onun için Cenab-ı Hak, (Ana babasını memnun edeni, bana karşı suçlu da olsa affederim. Ama ana babasını üzeni, gece gündüz gözyaşı dökse de affetmem) buyuruyor. Bu basamağı, bu sırayı atlamamalı. Ne yaparlarsa yapsınlar, ana babayı üzmemeli, gönüllerini hoş tutmalı. Ana baba kâfir olsa da, onları kiliseden, meyhaneden, sırtta taşıyarak geri getirmek gerekir, fakat oralara götürülmez. Demek ki, kötü de olsalar, ana babaya hizmet ve iyilik etmeye çalışmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hadis kitabındaki bir hadisin tercümesinde, (Bana ilk salât edecek yani namazımı kılacak olan Allah'tır) ifadesi geçiyor. Allah namaz mı kılar? CEVAP: Bu yanlışlık, salât kelimesinin yanlış tercüme edilmesinden kaynaklanıyor. Salât kelimesi, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelir. Istılahta ise salât, bildiğimiz namaz anlamına gelir. Salât kelimesi her zaman dua veya her zaman namaz diye tercüme edilirse yanlış olur. Cümledeki yerine göre mana verilir. Bir âyet-i kerime meali: (Allah ve melekleri, Resule salât ediyor. Ey iman edenler, siz de salât edin.) [Ahzab 56] Burada salât, Allahın rahmet, meleklerin istiğfar, müminlerin ise, dua etmesi anlamındadır. Sualdeki, (Bana salât edecek olan Allah'tır) demek, (Bana rahmet edecek olan Allah'tır) demektir. Ondan sonra müminler, salât-ü selam ederler. Her dilde olduğu gibi, Türkçede de bir kelimenin çeşitli manaları olur. Cümleye göre anlamı değişir. Mesela yüz kelimesinin birkaç anlamı vardır. Birkaç örnek verelim: 1- Denizde yüz! 2- Ona yüz verme! 3- Bana yüz lira ver! 4- Ne güzel yüz bu... 5- Koyunun derisini yüz! 6- Bıçağın keskin yüzü... 7- Kumaşın yüzü de, astarı da güzeldir. 8- Yorganın ve yastığın yüzünü değiştirdik. 9- Ne yüzle geldin bize? 10- Size gelmeye yüzüm yok. 11- Binanın arka yüzü boyandı. 12- Adamda hiç yüz yok. 13- Bu yüzden uzun yazmak zorunda kaldık. Ayrıca deyimlerde de yüz kelimesi pek çok geçmektedir. Bazılarını bildirelim: 1- Yüze duramamak, 2- Yüzü kızarmak, 3- Yüzünden kan damlamak, 4- Yüzüne gözüne bulaştırmak, 5- Yüzüne kan gelmek, 6- Yüzünü kara çıkarmak, 7- Yüzünü ağartmak, 8- Onun yüzü suyu hürmetine, 9- Yüz verince astar istemek, 10- Suçunu yüzüne vurmak, 11- Yüz kızartmak, 12- Yüzünden okumak, 13- Yüzü gözü açılmak, 14- Yüzüne gülmek, 15- Yüzüne çarpmak, 16- Yüzünü ekşitmek, 17- Yüzü gülmek, 18- Yüzüne duramamak, 19- Yüzüne hasret kalmak, 20- Yüzü yumuşak olmak. Kur'an-ı kerimde de el, yüz, göz ifadeleri geçer. Bunlara tek mana verilirse, büyük yanlışlıklara sebebiyet verir. Vehhabiler, kelimenin diğer manalarına bakmadan, Allah'ın eli, yüzü var diyerek küfre girmişlerdir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dinimizde fazla çalışmak caiz midir? CEVAP: Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödeyecek kadar çalışıp kazanmak farzdır. Bu niyetle çalışan kimse, borcunu ödeyemeden ölürse, azap çekmez. Hadis-i şerifte, (Her erkeğin, çalışıp nafakasını kazanması farzdır) buyuruldu. Bundan fazlası için çalışmak da caizdir. Çoluk çocuğunun bir yıllık nafakasını toplayacak kadar çalışmak mubahtır. Müslümanlara yardım için, dine hizmet etmek için, fazla çalışıp kazanmak müstehabdır, iyidir. Hadis-i şerifte, (İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır) buyuruldu. (Dare Kutni, Kudai) Çoluk çocuğunun nafakasını karşılayacak kadar mal kazanmak için çalışmak farzdır. İhtiyaçlarını karşılamak için, fazla çalışmak sünnettir. Gösteriş için, övünmek için, ihtiyaçtan fazla kazanmak, tahrimen mekruh veya haramdır. Dünyalık kazanmak için çalışmak, günah değildir. Dünyalık sevgisi, dünyaya gönül bağlamak günahtır. Ziynet olan şeyleri kazanmak, mubahtır. İhtiyaç ve ziynet eşyasını İslamiyet'e uygun olarak kazanmak ibadet olur. İnzivaya çekilip hep ibadet ederek; evlenmek, gezmek gibi mubah işleri ve helal kazanmayı terk etmek, tahrimen mekruhtur. (Tatarhaniyye) Hele kendisini muhtaç duruma düşürmek, asla caiz olmaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Çalışmayıp, kendini sadaka isteyecek hale düşüren, 70 şeye muhtaç olur.) [Tirmizi] O halde, dinimizin emrettiği gibi helal yoldan çalışıp kazanmak gerekir. Çalışmak rızkı artırmaz; ama sebebe yapışmak olur. Sebeplere yapışmak ise sünnettir. ADADAN ÇIKINCA Sual: Heybeliada'dan, Ankara'ya gitmek üzere hareket eden kimse, ne zaman seferi olur? CEVAP: Adadan ayrılınca seferi olur. Bütün adalar, bağımsız belde hükmündedir. Seferi olmak için, kilometre hesabını da, Heybeliada'dan itibaren hesaplamak gerekir. Diyelim ki, Heybeliada ile İzmit 110 km ise İzmit'e, Heybeliada'dan giden kimse, seferi olur. EZELİ DÜŞMAN Sual: Şeytan ezeli düşmanımız, Yunan ezeli rakibimiz demek caiz midir? CEVAP: Caizdir. Ezeli burada, çok eski anlamındadır. AKŞAMDAN ÖNCE NAFİLE Sual: Akşam namazının farzından önce nafile namaz kılmak mekruh mudur? CEVAP: Evet. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Belalardan kurtulmak için
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Deprem, yangın gibi bela ve kazalardan korunmak için hangi duaları okumak gerekir? CEVAP: Çok dua var. Birkaçı şöyledir: (Eûzü bi-kelimâtillâhittâmmati min şerri külli şeytânin ve hâmmatin ve min şerri külli aynin lâmmetin) duası, her sabah ve akşam üç defa okunup kendi üzerine veya yanındakilerin üzerine üflenirse, göz değmesinden ve şeytanların ve hayvanların zararından korur. (Mevahib-i ledünniyye) Bir kimseye okurken, Eûzü yerine (Ü'îzüke) denir. İki kişiye okurken (Ü'îzükümâ) denir. İkiden fazla kimseye okurken, (Ü'îzüküm) demeli. (Cuma namazından sonra, yedişer defa İhlâs ve Muavvizeteyn okuyanı, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan ve kötü işlerden korur.) [Tergib-üs-salat] (Bir yere gelen, "Euzü bikelimâtillahittammâti min şerri mâ haleka" okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim] İmam-ı Rabbani hazretleri, sefere giderken gece, bir handa kaldılar. (Bu gece, bu handa bir bela hâsıl olacak. "Bismillâhillezî lâ-yedurru ma'asmihî şey'ün fil-erdı velâ fissemâi ve hüves-semî'ul'alîm" duasını okuyun) buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Haber verilmeyen bir odadaki eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. (Umdet-ül-İslam) Li ilafi suresini okuyan, korkulu yerlerde ve düşman karşısında, emin ve rahat olur. Sabah akşam hiç olmazsa 11 defa okumalı. (2/69) Çok istiğfar etmeli. Bir hadis-i şerif meali: (İstiğfara devam edeni, çok okuyanı, Allahü teâlâ, dertlerden, sıkıntılardan kurtarır. Onu, hiç ummadığı yerden rızıklandırır.) [Nesai] M. Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki: Belalardan, sıkıntılardan kurtulmak için, istiğfar okumak çok faydalıdır ve tecrübe edilmiştir. Ölümden başka, her dertten kurtarır. Eceli gelenin de, ağrısız, sıkıntısız ölümüne yardım eder. Her sıkıntıdan kurtulur ve rızkı artar. (2/80) (Estağfirullahel azîm ellezî lâ ilahe illâ hüverrahmanürrahîm el-hayy-ül-kayyûmüllezî la-yemûtü ve etûbü ileyh Rabbiğfir lî) istiğfarını 25 kere okuyanın odasında, ailesinde, evinde ve şehrinde hiç kaza, bela olmaz. (Mearic-ül-hidaye) [Bunu ayrıca, sabah akşam üç kere okumalı.] (Bismillahirrahmanirrahîm ve lâ-havle ve la-kuvvete illâ billahil aliyyilazîm) okumanın, sinir hastalığına ve bütün hastalıklara iyi geldiğini, Enes bin Malik hazretleri haber verdi. (Tefsir-i Mazheri) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Eshab-ı Kehf'in köpeği Kıtmir Cennete gireceğine göre, köpek bulunan eve niye rahmet melekleri girmez? Evde süs köpeği beslemek niye caiz değildir? CEVAP: Bir ihtiyaç için köpek beslemek caizdir. Mesela polis köpeği, av köpeği, çoban köpeği, bekçi köpeği beslenir. Ancak köpek evin içine sokulmaz. Ayrı yeri veya kulübesi olur. Köpek bulunan odaya rahmet melekleri girmez. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Köpek bulunan yere, rahmet melekleri girmez.) [Nesai] (Av köpeği, çoban köpeği gibi bir ihtiyaç dışında köpek besleyenin, her gün sevabı eksilir.) [Müslim] SECDE-İ SEHİV Sual: Namazda, Sübhaneke'den önce veya sonra Ettehıyyatüyü okumak yahut Sübhanekeyi veya Salli Barik'leri ikişer defa okumak, Rabbena'dan başka, beş on dua daha okumak secde-i sehvi gerektirir mi? CEVAP: Hiç birisi gerektirmez. Sübhaneke okunacak yer dua mahallidir. Orada başka dualar da okunsa yine secde-i sehvi gerektirmez. Yanılarak iki veya üç kere Sübhaneke okunsa, yine secde-i sehvi gerektirmez. Salli barikten sonra, Rabbena ile başlayan birçok âyeti kerimeyi dua niyetiyle okumak veya hadis-i şerif ile bildirilen duaları okumak selamı geciktirmek sayılmaz, secde-i sehv de gerekmez. Çünkü orası dua mahallidir. İMAMDAN ÖNCE SELAM Sual: İmam daha okumalarını bitirmeden, dalgınlıkla imamdan önce her iki tarafa da selam verenin namazı bozulur mu? CEVAP: Bozulmuş olmaz. İmamın selam vermediğini görünce, namaza devam eder ve imamla tekrar selam verir. MİHRABDA KILDIRMAK Sual: Tam İlmihal'de (Camilerde birinci cemaatin imamı mihrabda kıldırmazsa mekruh olur) deniyor. Yollarda, iş yerinde bir mescide girdiğimizde, o vakitte ilk giren biz olabiliyoruz. Cemaatle kılarken imamımız mihrabda kıldırmazsa mekruh olur mu? CEVAP: Hayır. O hüküm, belli cemaati ve belli bir imamı olan mahalle camileri içindir. Yollarda, dinlenme tesislerinde ve iş yerlerinde birkaç vakit namaz kılınan mescidler böyle değildir. KAZAYA RAZI OLMAK Sual: (Belalara sabretmeyen, Allah'ın kazasına razı olmamış olur) deniyor. Bela, sıkıntı gelince dua etmek de kazaya rızaya aykırı mıdır? CEVAP: Hayır. Dua etmek dinin emrine uymak olur. Belanın gitmesi için çeşitli sebeplere yapışmak da dinin emridir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Numaratörle veya elektronik sayaçla tesbih çekmek, zikretmek bid'at midir? CEVAP: Sayı saymak ibadet değil, âdettir. Deveye binmek zevaid sünnettir. Otomobile, uçağa binmek âdettir, sünnete aykırı değildir. Bunun gibi, mekanik veya elektronik aletlerle tesbih çekmek bid'at değildir. Ancak bu aletleri insanların içinde kullanmak dikkati çeker. Riyaya, fitneye sebep olabilir, gösterişe kaçabilir. Bu bakımdan cep içinde ve tenhada çekilmelidir. Normal tesbihlerle de, elektronik tesbihlerle de tesbih çekmek bid'at değildir. İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: Resulullah efendimiz, bir kadının tesbihleri, çekirdeklerle saydığını görmüş; fakat yasaklamamıştır. Bu da, tesbihleri, taşla, çekirdekle ve tesbihle çekmenin caiz olduğunu göstermektedir. Delili de şudur: Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbni Hibban ve Hâkim'in; Said bin Ebi Vakkas'tan [radıyallahü anh] rivayet ettikleri hadis-i şerifte, Resulullah bir kadının çekirdeklerle veya çakıl taşlarıyla tesbih çektiğini gördüğü halde yasaklamadığını bildirmektedir. (Redd-ül-muhtar) Peygamber efendimiz işin aslını bildirirdi. Mesela, (Ezanı yüksek yerde okuyun) buyurmuştur. Bunun için Minarede ezan okumak sünnete aykırıdır denmez. Tesbihi hurma çekirdeğiyle, iğde çekirdeğiyle veya çakıl taşıyla saymak, sünnete aykırı değildir. Merhum hocamızın bir hatırası, bu konuyu çok iyi açıklamaktadır: Lisede öğretmen iken derste, bir talebe, (Hocam, harpte ölen Müslüman şehit olur mu?) dedi. (Evet, olur) dedim. (Peygamber bunu haber verdi mi?) dedi. (Evet) dedim. (Denizde boğulursa da, uçaktan düşerse de, helikopterden düşüp ölürse de şehit olur mu?) dedi. (Evet, olur) dedim. (Peygamberimiz bunları da haber verdi mi?) dedi. (Evet, haber verdi) dedim. Bir kahraman edasıyla, (Hocam, o zaman uçak ve helikopter var mı idi?) dedi. (Peygamber efendimiz, Cami-ul-kelim idi. Çok şeyleri, bir kelimeyle, bir cümleyle bildirirdi. (Yüksekten düşen şehit olur) buyurdu) dedim. Talebe, (Şimdi anladım) dedi. Demek ki, attan düşsün, minareden düşsün, teleferikten düşsün, yüksek yerden düşüp ölünce şehit olur. O zaman minare ve teleferik yoktu denmez. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İki türlü akıl vardır: Akl-ı selim ve akl-ı sakim. Akl-ı selim, dinin her hükmünü tereddütsüz kabul eder. Bu akıl peygamberlerde, Eshab-ı kiramda, âlim ve evliya zatlarda bulunur. Akl-ı sakim ise, diğer insanların aklıdır. Cenab-ı Hak, kim neyi isterse onu yaratır. Çok sevdiği kullarının isteklerini bazen yaratmaz. Çünkü bunların o istekleri, küçük çocuğun mangala, ateşe yaklaşması gibidir. Böyle yapan çocuğa elbette ana babası onu sevdiği için mani olur. Allahü teâlânın da, sevdiği kullarının bazı isteklerini yaratmaması buna benzer. Kâfiri ise, sevmediği için, onun hemen hemen her isteğini yaratır. Bir üzüntü, bir sıkıntı olursa, kabahati hiç kimsede aramamalı, kendimizde aramalıyız. Çünkü Allahü teâlâ kullarına zulmetmez. Dinimiz içinde hiçbir zarar yoktur, olamaz. Dinimizin dışında da hiçbir fayda yoktur ve olamaz. Sıkıntıdan kurtulmanın çaresi bol bol istiğfar edip, kendini hesaba çekmek, kabahati kendinde bulmaktır. İmam-ı Rabbani hazretlerine bir talebesi mektup yazar, (Efendim çok hastayım) diye dert yanar. Cevaben, (Senin başka bir hastalığın var. Bu asıl hastalığından niye bahsetmiyorsun? Bu hastalıkla ölürsen Cehenneme gidersin. Senin kalbin hastadır) diye yazar. O kişi hatasını anlar, hemen tekrar mektup yazıp, (Evet, kalbim çok hastadır, bana dua edin!) diye arz eder. İmam-ı Rabbani hazretleri ona şu cevabı yazar: (Sen önce şunları yap ki duaya layık olasın: 1- İnsan önce suçunu, hastalığını kabul etmeli. Hastalığım yok diyene niye ilaç versinler? 2- Pişman olup tevbe etmeli, günahtan vazgeçmeli! 3- Dille Allahü teâlâya yalvarmalı! Bu üç şart yerine gelirse yapılan dua kabul olur. Bu üç şart yerine gelmezse, duanın faydası olmaz.) İnsan kendini ne kadar kusurlu görürse, o zaman din kardeşini o kadar haklı, kıymetli ve aziz görür. Bu da onun kurtuluşuna vesile olur. Peygamber efendimiz, (Haklı olduğu hâlde, kabahat bende, sen haklısın diyene Cennette köşk verilecek, ben buna kefilim) buyuruyor. Suçu falan yok, ama yeter ki münakaşa uzamasın, kalbi kırılmasın diye, din kardeşine, (Kusur bende, sen haklısın) diyor. Çünkü ne niyetle yapılırsa yapılsın, tartışmaya girilince, karşı taraf suçlanmış olur veya yanlış bildiği söylenmiş olur, neticede kalbi kırılır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Müstesna nimetlerin şükrü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünya fanidir, bırakıp gitmeyen yok. Dünya gölgedir, yetişen yok. Bu faniye aldanmamalı. Dünya bir bataklık gibidir. Allah korusun, bir ayak battı mı, onu çekerken öteki daha fazla batıyor. Korkunç bir şey! Kimi bataklığı bilemez. Kimi battığını anlamaz. Kendi kendimize bundan kurtulmamız zordur. Nasıl ki bir çoban sürüsünü muhafaza ederse, din büyüklerimiz de, bizi o şekilde, bataklığa düşmekten muhafaza ediyorlar. Cenab-ı Hakk'ın verdiği nimetler ne kadar çok hatırlanırsa, Rabbimiz, bundan o kadar çok razı olur. Dünyanın en bahtiyar insanları Ehl-i sünnet itikadındaki Müslümanlardır. Allahü teâlânın bir kimseye doğru imanı, yani Ehl-i sünnet itikadını ve bu yolun büyüklerini tanıtması, müstesna bir nimet olduğu gibi, bu yolda hizmeti ve bu yola hizmet eden din kardeşleri nasip etmesi de, müstesna nimettir. İşte bütün bu nimetlerin şükrü, ancak bu yoldakilerin birbirlerini sevmeleriyle mümkündür. Kıymetli iman, ancak kıymetli insanlar arasında bulunur. Yoksa o kıymetli cevherin kıymetsizlerin içinde ne işi var? Ama Allah korusun, iman gidebilir de. Gitmemesi, devamlı kalması için gerekli şartı Cenab-ı Hak, hubb-i fillah ve buğd-i fillah olarak bildiriyor. Hubb-i fillah için, Allah rızası için din kardeşlerini çok sevmek, onun yardımına koşmak, onunla ilgilenmek, onun derdiyle dertlenmek gerekir. İşte bu hâller oldukça, insan biraz da kendisini hesaba çekince, (Ben neyim? Ne zaman geldim? Niçin geldim? Nereye gidiyorum? Ne olacak benim akıbetim?) diye biraz düşünürse, din kardeşine dört elle sarılır. İnsan da sevdikleriyle âhirette beraber olur. Buğd-i fillah için de, Allah rızası için, din kardeşlerimizi sevmeyenleri sevmemek, düşmanlarını düşman bilmek lazımdır. Sevgiye gevşeklik sığmaz. Din büyükleri, (Allahü teâlâyı hatırlamadan alınıp verilen her nefes için günah yazılır) buyuruyorlar. Her nefesin iki şükür hakkı vardır. Birisi nefes aldığı, diğeri de verdiği içindir. Çünkü nefes alamayanlar ve bu yüzden ölenler çoktur. Nefes içeriye girdikten sonra ya dışarı çıkmazsa, o da tehlikelidir. Onun için de ayrıca bir şükür daha lazımdır. Dolayısıyla her nefesin iki şükür hakkı varken tamamen gaflet içinde alınan ve verilen her nefes sebebiyle bir günah yazılır. İşte bundan dolayı Cenab-ı Peygamber, (Ne iş yaparsanız yapın, ne ibadet yaparsanız yapın sonunda mutlaka istiğfar edin!) buyuruyor. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Mübelliğ imamın yardımcısıdır
Sual: Namazda, imamdan başkasına uymak caiz olmadığı için, hoparlöre uyarak namaz kılmak da caiz olmaz, deniyor. Mübelliğ de, imamdan başkası olduğu hâlde, mübelliğin sesiyle hareket etmek nasıl caiz oluyor? CEVAP: Cemaat kalabalık olduğu ve imamın sesi her taraftan işitilemediği zamanlarda, imamın aldığı namaz tekbirlerini arka saflardaki cemaate duyuran ve aynı namazı kılan kimseye mübelliğ denir. Dışarıdan başka bir şahıs tekbir alsa, onun sözüyle hareket etmek caiz olmaz. Mübelliğ, dışarıdaki herhangi bir insan değil, aynı cemaatteki imamın yardımcısıdır. Dinimiz, onun yardım etmesine izin vermiştir. Onun sözüne uymak, imama uymak demektir. Dışarıda olan kimseye cevap vermek veya onun sözüyle hareket etmek namazı bozar. Hoparlörden çıkan ses, nakl-i seda da, yankı da değildir. İmamın sesi, hoparlöre verilince, elektrik ve mıknatısın hâsıl ettiği bir ses hâline dönüşüyor. Yani hoparlörden çıkan ses, imamın sesi değil, elektrik tesiriyle hâsıl olan mıknatıs kuvvetlerinin titrettiği demir levhanın oluşturduğu sestir. TV ekranındaki resim, imamın bizzat kendisi değil, görüntüsüdür. TV'deki ses de, imamın bizzat kendi sesi değil, benzeridir. Hoparlörden çıkan ses de böyledir. Bununla ilgili, namazı bozan durumlara birkaç örnek verelim: 1- İmamdan başkasının duasına âmin demek namazı bozar. Mesela biz, tek başına akşam namazını kılarken, yan tarafta cemaatle namaz kılınsa, o cemaatin imamı Fatiha'yı bitirince, bizim ona âmin dememiz namazı bozar, çünkü o kendi imamımız değildir. Yahut biri bize (Allah senin günahlarını affetsin) dese, biz de âmin desek namazımız bozulur. 2- İmamdan başkasının yanlışını düzeltmek namazı bozar. Mesela, başka birisi veya başka bir imam Kur'anı yanlış okusa, namaz kılan da, doğrusunu söylese namazı bozulur, çünkü kendi imamından başkasına cevap verilmiş oluyor. Kendi imamı yanlış okusa yahut âyetin devamını getiremese, düzeltmek bozmaz, çünkü hatayı düzelten o cemaatten biridir. 3- İmamın abdesti bozulsa, yerine cemaatten birini vekil bırakabilir, ama cemaatten olmayan birisini vekil bırakamaz. Dışarıdan biri gelse, (Senin abdestin bozulmuşsa ben devam edeyim) dese, o cemaate imam olamaz. Mübelliğ, hoparlöre benzetilemez. Mübelliğ, dinin emriyle imamın sesini ileten, imamın yardımcısıdır. Hoparlörse, imamın sesini başka ses hâline getirmektedir. İkisi hiçbir bakımdan birbirine benzemez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Fâsıkların yemeğini yemek
Sual: Hintli Mecusi birinin yemeğini yiyince, bende rahatsızlık oluyor. Kâfirlerin yemeğinde zulmet olur mu? Böyle gayrimüslimle arkadaşlıkta mahzur var mıdır? CEVAP: Evet, zulmete sebep olur. Makamat-i mazheriyye'de, keramet kısmında deniyor ki: Gulam Hasan'ı görünce, (Kâfir yemeği yemişsin. Kalbinde küfür zulmeti hâsıl olmuş) buyurdu. Gulam, (Evet, Hindu'nun verdiğini yedim) dedi. Küfür ve haram alametleri bulunan yemekler, kalbi karartır. (S. Ebediyye) Haram yollardan elde edilen kazançlar da, habis ve bereketsiz olur. Sonu dünyada da, âhirette de, zarar ve ziyan olur. Bid'atlerin ve günahların zulmetleri kalbleri karartıp hafızaları zayıflatır. (F. Bilgiler) Bid'at ehliyle, fâsıklarla, kâfirlerle ve mezhepsizlerle arkadaşlık yapanların kalblerinde, ihlâs kalmaz. Zulmet hâsıl olur. Silsile-i aliyye büyüklerinden Seyyid Nur, (Sokakta fâsıkla karşılaşmak, kalbde zulmet hâsıl eder) buyuruyor. (S. Ebediyye) Allahü teâlâ, (Ya Davud, beni sevmekte sana uymayanla arkadaşlık etme! Çünkü onlar senin düşmanındır, kalbini karartır ve seni benden uzaklaştırmaya çalışır) buyurdu. (İ. Gazali) RUHA ZULMET VEREN ŞEY Sual: Müzik ruhu besler mi? CEVAP: Haram olan musiki, kâfir olan nefsimize hoş gelir, onu azgınlaştırır, ruhu ise zulmete boğar. Resulullah, (Gına yani musiki, kalbde münafıklığı arttırır) buyurdu. (Beyheki) Kur'an-ı kerim okumak, musikinin hâsıl ettiği zulmetleri temizler. Kalbi, ruhu nurlandırır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Kur'an okunan evin hayrı artar, sakinlerini sıkmaz, melekler toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur'an okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Melekler uzaklaşır, şeytanlar oraya dolar.) [Darimi] AÇIKÇA İŞLENEN GÜNAH Sual: Açıkça işlenen günahın tevbesi de açıkça yapılmazsa, bu tevbe sahih olmaz mı? CEVAP: Sahih olur. Tevbenin sahih olması için, açıkça yapılma şartı yoktur, fakat açıkça yapılmazsa o günahı işlediğini bilenler, o kimseye, günaha devam ediyor diye suizan edebilir. Bunun için, açıkça işlenen günahın tevbesini de, mümkünse açıkça yapmalı, günahımızı bilenlere, artık o günahı bıraktığımızı duyurmalıyız. Duyurulmasa da, tevbe yine sahih olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Zulmeti temizlemenin yolu
Sual: Günahlarımız, kötü kimselerin yemekleri ve bunlarla görüşmek sebebiyle, kalbimize gelen zulmet, nasıl temizlenir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kalbe gelen zulmeti temizlemek için, tevbe ve istiğfar ederek Allahü teâlâya sığınmalıdır. (1/171) Hazret-i Ebu Bekir buyurdu ki: Beş zulmetin beş ışığı vardır: 1- Dünya zulmetinin ışığı ibadettir. 2- Günah zulmetinin ışığı tevbedir. 3- Kabir zulmetinin ışığı, La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah demektir. 4- Âhiret karanlığının ışığı salih ameldir. 5- Sırat karanlığının ışığı yakîndir. [Doğru ve şüphesiz imandır.] Hazret-i Osman da buyurdu ki: Dünya ve dünya malı için üzülmek kalbe zulmet verir. Âhiret için üzülmekse kalbi nurlandırır. (M.Ç.Y. Güzin) FAİZLE KREDİ ÇEKMEK Sual: Ev ve yiyecek gibi nafakaya dâhil olan şeyler hariç, zaruretsiz kredi çekip faiz ödemek caiz olmuyor. Nafakaya dâhil olmayanların caiz olması için bir yol, bir çare yok mudur? CEVAP: Zaruret olunca faizle de kredi çekmek caiz olur, çünkü (Zaruret, haramları mubah kılar) buyuruluyor. Öyle bir iş var ki, zarurete girer mi girmez mi bilinmiyorsa, böyle durumlarda, faizsiz para almanın birkaç yolu şöyledir: 1- Günümüzde kredi kartıyla alışveriş yapılıyor. Bir mal, taksitli olarak kredi kartıyla 500 liraya alınmışsa, bu malı başkasına 450 liraya satabiliriz. 2- Kredi kartıyla bir altını taksitli olarak 500 liraya almışsak, başka kuyumcuya peşin olarak 450 liraya satabiliriz. 3- Tahakkuk edecek faiz için, muamele masrafı, işlem ücreti, komisyon gibi bir şey denirse yine faizsiz alınmış olur, çünkü alışverişte, hediyede, yeminde, nikâhta, adakta niyete, maksada değil söze bakılır. 4- Araba, iş yeri, makine gibi bir şey alırken, katılım bankası veya herhangi bir banka, almak istenilen şeyi kendisi alıp vadeli olarak daha pahalı satarsa, mesela 3 bin liralık malı, 4 bin liraya satarsa faiz olmaz, caiz olur. Yani dinimize uymak isteyene, bir çare bulunur. CAMİ RESİMLİ HAVLU Sual: Üzerinde cami resmi olan havlulara el yüz silmek caiz midir? CEVAP: Hayır, caiz değildir, hürmetsizlik olur. Böyle havluları, kullanmak için satın almak da caiz olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Müslümanlar çeşitli gruplara bölünmüştür. Dinimiz bölünmeyi yasaklamıyor mu? Niye bir çatı altında birleşilmiyor? CEVAP: Evet, dinimiz bölünmeyi, parçalanmayı yasaklamıştır. Bir âyet-i kerime meali: (Hep birlikte Allah'ın ipine [İslamiyet'e] sımsıkı sarılın! Parçalanıp ayrılmayın!) [Âl-i İmran 103] Peygamber efendimiz de, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, 72'si Cehenneme gidecektir) buyuruyor. Buna rağmen Müslümanlar parçalanmıştır. Her grup, (Bizim yolumuz doğru) diyor. Kur'an-ı kerimde de mealen, (Her fırka, her grup doğru yolda olduğunu sanarak sevinmektedir) buyuruluyor. (Müminun 53) Her grup, kendilerinin doğru olduğunu sandığı için, kendi çatılarının altında birleşilmesini istiyor. Bunun için birleşme imkânı olmuyor. Birleşilse hakla bâtıl karışmış olur. Doğru olan fırkada birleşmek gerekir. (Birleşme olsun da, nasıl olursa olsun) denmez. Mesela sütle sirke ve idrar birleşirse meydana gelen karışım, ne süt, ne sirke, ne de idrardır. Hiçbir işe yaramaz. Ama ihtiyaç olursa, koyun sütüyle inek sütü karışabilir. Domuz sütü de süt ise de, diğer sütlerle karışırsa hepsi necis olur. Ehl-i sünnetle bid'at ehli, yani hakla bâtıl birleşmez. Birleşme yalnız doğruda olur. Doğru ise tektir. Doğru fırka her zaman bulunur. Bir hadis-i şerif meali: (Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunur. Onlara karşı olanlar, Allah'ın emri gelinceye kadar, onlara zarar yapamaz.) [Mişkat-ül-mesabih] Bu doğru grupta bulunmak isteyen dua etmeli. Allahü teâlâ, İslamiyet'i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru!) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. İki âyet-i kerime meali: (Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69] (Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13] Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. Dua ve istihare ile doğru yolu arayana onu gösterir. Yanlış yolda olan, doğruyu bulmak için dua ve istihare yapmadan, (Ben doğruyu bilemedim) diye mazeret ileri süremez. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sual: Gayret-i ilahiyye ne demektir? Gayret kıskançlıksa, Allah kıskanç olur mu? CEVAP: Gayret, hasetten, kıskançlıktan, çekememekten farklıdır. Gayret, bir kimsede olan hakkına, onun başkasını ortak etmesini istememektir. Mesela, bir kimsenin, hanımıyla başkalarının beraber olmasını istememesi, gayrettir. İlmini, mal, mevki ele geçirmek, günah işlemek için kullanan din adamından, ilmin gitmesini istemek gayret olur. Malını haramda, zulümde, İslamiyet'i yıkmakta, bid'atleri ve günahları yaymakta kullananın, malının yok olmasını istemek de, haset olmaz, din gayreti olur. Birisinde bulunan kötü, zararlı şeyin gitmesini istemeye de gayret denir. Bir hadis-i şerif meali: (Allahü teâlâ, mümin kullarına, mümin de, mümine gayret eder.) [Müslim] Allahü teâlânın gayret etmesi, kulunun kötü, çirkin şey yapmasına razı olmaması demektir. Kulun vazifesi, dilediğini yapmak değil, Rabbine kulluk etmektir. Kendi dilediğini yapması, günah işlemesi, zina etmesi Allahü teâlânın hakkına ortak olmak olur. İki hadis-i şerif meali: (Kulunun zinasına gazaplanmakta Allah'tan gayretlisi yoktur.) [Buhari] (Allahü teâlâ, gayretinin çokluğundan dolayı zinayı yasakladı.) [Buhari] Namusu için gayret etmek kıskançlık değil, takdir edilecek bir hâldir. Bir hadis-i şerif meali: (Namus gayreti imandandır.) [Deylemi] Allahü teâlânın bazı kullarına gayret etmesi çok vaki olmuştur. Birkaç örnek verelim: 1- Davud aleyhisselam, dua ederken, (Yâ Rabbi! Evlatlarımdan birkaçının namaz kılmadığı hiçbir gece yoktur ve oruç tutmadığı hiçbir gün geçmemiştir) demişti. Buna karşılık Allahü teâlâ, (Ben dilemeseydim, kuvvet ve imkân vermeseydim, bunların hiçbiri yapılamazdı) buyurdu. Davud aleyhisselamın bu sözü gayret-i ilahiyyeye dokundu, birçok sıkıntıların başına gelmesine sebep oldu. 2- Yusuf aleyhisselamın, (Sultanın yanında benim ismimi söyle!) demesi gayret-i ilahiyyeye dokunarak, senelerce zindanda kalmasına sebep oldu. 3- İbrahim aleyhisselamın, oğlu İsmail aleyhisselamın dünyaya gelmesine sevinmesi, gayret-i ilahiyyeye dokunarak, bunu kurban etmesi emrolundu. 4- Bir hadis-i şerifte, (Önceki ümmetlerde, kibirli birinin eteklerini yerde sürüyerek yürümesi gayret-i ilahiyyeye dokunarak yer bunu yuttu) buyurulmuştur. (Berika) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir Müslümanın âhirette hesabı görülür. Günahı dağlar kadar, sevabı bir avuç... Melekler onu Cehenneme götürürlerken, Peygamber efendimiz onlara yetişir ve meleklere, (Acele etmeyin! O benim ümmetimdendir. Onu bırakın!) der. Melekler, (Yâ Nebiyallah, bu vazifeyi bize Cenab-ı Hak verdi. Biz ne yapabiliriz? Sen Rabbimize dua edersen, O, bize ne yapacağımızı bildirir) derler. Peygamber efendimiz, ellerini açıp dua eder. Allahü teâlâ meleklere, (Habibim ne derse öyle yapın!) buyurur. Peygamber efendimiz meleklere, (Teraziye gidelim, bir daha tartalım) deyince tekrar terazinin başına gelirler. Melekler, (Yâ Resulallah, bak, günahlar dağ gibi) derler. Peygamber efendimiz, mübarek kolunun altından katlanmış bir kâğıt çıkarır. Bunu terazinin sağ kefesine koyup, (Bir daha bakın!) buyurur. Birden durum değişir, sevablar dağ gibi büyür, günahlar az kalır. O Müslüman, kurtulduğunu görünce, Hazret-i Peygamberin ayaklarına kapanıp, (Beni kurtardın, yâ Resulallah! Neydi o kâğıtta yazılı olan?) der. Peygamber efendimiz, (Beraber açalım) buyurur. Kâğıdı açarlar, içinde, (Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed) yazılı olduğunu görürler. Meğer bu kişinin hayatında bir defa okuduğu salevat-ı şerifeyi Peygamber efendimiz, (Belki sonra lazım olur) diye alıp saklamış. Cenab-ı Hak da, onu teraziye koyacağını bildirmiş. Resulullah efendimizi anmanın, ona salevatı şerife getirmenin ne kadar önemli olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Her gün az veya çok salevat söylemeye çalışmalı. Yolda giderken, iş yaparken her fırsatta çok söylemeli. Çünkü insan âhirette sevdiğiyle beraber olacak. Peygamber efendimiz, (El mer'u mea men ehabbe) buyuruyor. Yani kişi sevdiği ile beraberdir. Peygamber efendimize çok salevat-ı şerife getiren, onunla beraber olacak. Çünkü din büyüklerimiz, (İnsanoğlu, sevdiğini çok anar, insanın yapısında sevdiğini çok hatırlamak, çok anmak vardır) buyuruyorlar. Aynı şekilde büyük zatlara çok Fâtiha gönderenler de, onlarla beraber olacaklardır. Dünyada kimi seversek, âhirette onunla beraber olacağız. Salihleri seven onlarla birlikte Cennette olur. Kâfirleri seven de onlarla birlikte Cehennemde olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: (La ilahe illallah Muhammedün Resulullah) demek pek kolay, değeri ise çok yüksektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bu öyle bir kelime ki, bunu terazinin bir kefesine koysalar, öteki kefesine de yedi kat yerler, yedi kat gökler dolusu günah koysalar, bu kefe ağır gelir) buyuruyor. İmanı olanı ateş yakmaz. Çünkü Kelime-i tevhid onu korur. Asırlarca, imansızlar bu kelimeyi söylememek için öldüler, Cehenneme gittiler. Müslümanlar da bu kelimeyi söyletmek için şehid oldular, Cennete gittiler. Fark sadece budur, yani bir Kelime-i şehadet hakkı bâtıldan ayırıyor. Asırlardır Müslümanlarla kâfirler arasındaki savaşların sebebi sadece budur. Bu Kelime-i tevhidi ihlasla söylemeyi yani buna iman etmeyi Allahü teâlâ kime nasip etmişse, bu dünyada ondan daha zengin, daha mutlu, daha bahtiyar hiç kimse olamaz. Onun için bunu söylemeyi Cenab-ı Hak kime nasip etmişse, kul bundan daha iyi ne ister ki? Çünkü Allahü teâlâ en kıymetlisini verdi. Bundan daha kıymetlisi yoktur. Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu Kelime-i tevhide inanmayı ve onu söylemeyi bize nasip etmiş. Mesela Peygamber efendimizi gördükleri hâlde, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Kelime-i tevhidi söylemedi. Ama Hazret-i Ebu Bekir ve diğer Eshab-ı kiram söyledi. Bu iş şaka değildir. Cennet ve Cehennem söz konusudur. Söyleyen Cennete, söylemeyen Cehenneme gider. Onun için her fırsatta Kelime-i tevhid söylemelidir. Eğer iman bozuksa, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uygun değilse ibadetlerin faydası olmaz, imanla ölmek çok zor olur. İman düzgün olup beş vakit namaz da varsa, büyük müjdelere kavuşulur. Beş vakit namaz yoksa yüz bin hac da yapılsa, yüz bin hatim de indirilse, yüz bin altın sadaka da dağıtılsa, hiç faydası olmaz. Çünkü namaz dinin direğidir, direk yoksa bina yıkılır. Namaz dinin başıdır, baş yoksa vücut yaşamaz. Dünya âhiretin tam zıddı ve tersidir. Doğu ile batı, gece ile gündüz gibidir. Dolayısıyla insanın, doğu ile batı gibi olan dünya ile âhiret arasında, (Doğuya mı yoksa batıya mı gideceğim) diye bir karar vermesi lazım. Ama bilsin ki, nereye yaklaşırsa öbür taraftan uzaklaşır. Çünkü ikisine birden gidilmez. Onun için insanlar, âhirete yaklaştıkça dünyadan uzaklaşırlar. Dünyaya yaklaştıkça, dünya muhabbeti, dünya meşguliyeti arttıkça âhiretten uzaklaşırlar. Âhiretten uzaklaşanların kıyamette işleri çok zordur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Her namazda okuduğumuz Fatiha sûresinin mânâsı nedir? CEVAP: Ümm-ül-Kur'an da denilen Fatiha-i şerifenin meali şöyledir: (Rahman ve rahim olan Allahü teâlânın ism-i şerifini okuyarak başlıyorum. Hamd ve senanın en üstünü, bütün âlemleri yaratan, [bir nizam üzere birbirine bağlayan] Allahü teâlâya mahsustur. Allahü teâlâ, dünyada ve ahirette kullarına çok merhamet edicidir. Kıyamet gününün mâliki [ve hâkimi] yalnız Odur. Biz, ancak sana ibadet ederiz [Senden başka ibadete layık ve müstahak olan hiçbir şey yoktur] ve ancak senden yardım isteriz. Bizi [itikadımızda, fiillerimizde, sözlerimizde ve ahlakımızda, ifrat ve tefrit arasında, orta yol olan] doğru yolda bulundur! [Bu yolda bizi sabit eyle!] Bizi kendilerine [fadl ve ihsanınla] nimet verdiğin kimselerin [enbiyanın, evliyanın ve sıddıkların] yolunda bulundur! [Hakkı kabul etmeyip] senin gazabına uğrayanların ve sapıkların yolunda bulundurma! [Âmin].) [C. Veremedi kitabı] Fatiha-i şerifenin önemi hakkında birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir: (Fatiha ve Âyet-el kürsi okuyana, o gün cin ve şeytan zarar veremez, nazar değmez.) [Deylemi] (Hayrı en çok olan sûre Fatiha'dır, her derde şifadır.) [Beyheki] (En faziletli sûre Fatiha'dır.) [Hâkim] (Fatiha sûresi Allahü teâlânın gazabını önler.) [Şir'a] (Fatiha sûresi zehirlere şifadır.) [Ebu-ş-şeyh] Peygamber efendimiz, Cebrail aleyhisselamla otururken bir melek gelip dedi ki: (Senden önce hiçbir peygambere verilmeyen, sadece sana verilen iki nurla seni müjdeliyorum. Bunlar Fatiha sûresiyle, Bekara sûresinin son âyetleridir. Bu ikisini okursan, istediğin mutlaka verilir.) [Müslim] Eshab-ı kiramdan biri, yılan sokan bir kabile reisine Fatiha sûresini okuyunca, Allahü teâlânın izniyle hasta şifaya kavuştu. Kabile reisi, 30 koyun hediye etti. Sahabi, caiz olup olmadığını bilmediği için Peygamber efendimize sordu. Resulullah, (Ne okudun?) buyurdu. O da, Fatiha sûresini okuduğunu bildirince, ona buyurdu ki: (Fatiha'nın şifa olduğunu nasıl bildin? O koyunları, yanınızdakilerle paylaşın ve bana da bir hisse ayırın!) [Buhari] Dua okuması bildirilen yerlerde, Fatiha okumak daha iyidir. Fatiha sûresi, duaların en iyisini bildirmek için nazil oldu. İmam, el-Fatiha dediği zaman, herkesin sessizce okuması iyi olur, çünkü duaların sonunda hamd etmek müstehabdır. Hamd etmenin en iyisi de, Fatiha okumaktır. (Berika) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Allah'ın nimetlerini yiyip, şükredenin sevabı, oruç tutup sabredenin sevabından az değildir) hadis-i şerifinde, şükretmek, neden oruç tutup sabretmekten daha sevabdır? Oruç tutup sabreden çok sıkıntıya katlanır, ama şükretmek daha kolay değil mi? CEVAP: Hamd, bütün nimetleri Allahü teâlânın yaratıp gönderdiğine inanmak ve söylemek demektir. Şükür, bütün nimetleri İslamiyet'e uygun kullanmak demektir. Yani Allah'ın verdiği nimetleri yerinde sarf etmek, gizli açık Allah'a itaat edip günahlardan kaçınmaktır. Kişi, Rabbinin verdiği nimetleri günaha vasıta kılarsa şükretmiş olmaz, nankörlük etmiş olur. Şükrün esası, nimetlerin sahibini bilmek, bunu kalble tasdik edip dille söylemektir. Büyüklerin söyledikleri gibi, Horasan'ın köpeklerini de aç bıraksanız, sabretmiş olurlar. Şükretmekse, çok zordur. Onun için Kur'an-ı kerimde, (İnsanların çoğu şükretmez, şükredenler azdır) buyuruluyor. Her uzvun şükrü vardır: 1- Ellerin şükrü: Harama el uzatmamak, helal olan şeyleri tutmak, 2- Dilin şükrü: Yalan, gıybet, iftira, fuhuş söz gibi kötü şeylerden uzak durmak, hayır söylemek ve Allahü teâlâyı zikretmek, 3- Gözlerin şükrü: Harama bakmamak, Müslümanların kusurlarını görmemek ve her şeye ibretle bakmak, 4- Kulakların şükrü: İyi şeyler dinlemek, kötü şeyleri, çalgıları dinlememek, söylenilen ayıpları duymamak, 5- Burnun şükrü: Haram şeyler koklamamak, helal olanları koklamak, 6- Ayakların şükrü: Kumarhane, meyhane gibi kötü yerlere gitmemek; camiye ve salih akrabaları, diğer salih zatları ziyarete gitmek, 7- Fercin şükrü: Zinadan, livatadan uzak durmak, nikâhlı eşle beraber olmak, 8- Midenin şükrü: Haram lokmadan sakınmak, helal şeyleri yiyip içmek, 9- Kalbin şükrü: Kibir, ucb, suizan, öfke, riya, kin, haset, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplanmaktan korkmak, övünmek gibi şeylerden kaçmak; ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, hüsnüzan etmek gibi güzel vasıflara sahip olmak, yani kötü sıfatlardan kurtulup güzel huylarla süslenmek, 10- Bedenin şükrü: Oruç tutmak, namaz kılmak ve bedenle yapılan ibadetleri yapmak. (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Şükür konusuna bugün de devam ediyoruz: Allah'ı tanımanın şükrü: Bildirdiği emir ve yasaklara riayet edip hubb-i fillah ve buğd-i fillah üzere olmak, yani sevdiklerini sevip düşmanlarına düşman olmak ve ayrıca çok elhamdülillah demektir. Peygamberi tanımanın şükrü: Ehl-i sünnet itikadı üzere olup sevdiklerini ve onu sevenleri sevmek, sevmediklerini ve onu sevmeyenleri sevmemek, sünnetiyle amel etmektir. Bir büyüğü tanımanın şükrü: Eserlerini okumak, okutmak ve yaymak, talebeleriyle birlik beraberlik içinde olmaktır. İmanın şükrü: Doğru iman bilgilerini Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak, hubb-i fillah, buğd-i fillah üzere olmak. Yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini de Allah için sevmemektir. Aklın şükrü: Aklı dinin emrettiği şekilde kullanmaktır. İlmin şükrü: Bildiğiyle amel etmek ve emr-i maruf yapmaktır. Sağlığın şükrü: Oruç tutmak, bedeni günah olan yerlerde hırpalamamak, dinin emrettiği yerlerde kullanmaktır. Malın şükrü: Zekât, sadaka vermek, hayır hasenat yapmaktır. Evin şükrü: Evde günah olan işler yapmamak ve misafir ağırlamaktır. Arabanın şükrü: Faydalı hizmetlerde kullanmaktır. Mesleğin şükrü: Mesleği dine uygun şekilde kullanmaktır. Eşin şükrü: Haklarına riayet etmek ve onu üzmemeye çalışmaktır. Evladın şükrü: Güzel bir isim koymak, akikasını kesmek ve İslam terbiyesi üzere yetiştirmektir. Dertten kurtulmanın şükrü: Şükür secdesi yapmak veya şükür namazı kılmaktır. Günün şükrü: (Allahümme mâ esbaha bî min ni'metin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeş-şükr) diyen gündüzün şükrünü yerine getirir. Akşam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) diyerek okuyan da gecenin şükrünü yerine getirmiş olur. İbadet etmenin şükrü: Sabah akşam yüz kere, (Sübhanallahi ve bi-hamdihi sübhanallahil'azîm) demektir. Bütün nimetlerin şükrü: Bütün nimetlerin, Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı olduklarını düşünerek İslam'ın beş şartını kusursuz yerine getirmektir. Bunun için, şu üç hususa riayet etmelidir: 1- Ehl-i sünnet itikadına göre itikadı düzeltmek, 2- İslamiyet'i Ehl-i sünnet âlimlerinin ilmihal kitaplarından öğrenip bunlara uymak, 3- Tasavvuf büyüklerinin yolunda, kalbi ve nefsi temizlemektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah'a şükretmek ne demektir, nasıl yapılır? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri (Allah'a şükretmek, Ona inanıp, emir ve yasaklarına riayet etmekle olur) buyuruyor. (3/41) Bir âyet-i kerime meali de şöyle: (Ya Musa, sana verdiğim emir ve yasaklara sarıl da, şükredenlerden ol!) [Araf 144] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Bir nimet için Elhamdülillah diyen, nimetin şükrünü eda etmiş olur.) [Beyheki] Kur'an-ı kerimde üç şey, üç şeyle beraber bildirildi. Biri yapılmazsa, ikincisi kabul olmaz. 1- Resulullah'a itaat edilmedikçe, Allahü teâlâya itaat edilmiş olmaz. 2- Ana, babaya şükredilmedikçe, Allahü teâlâya şükredilmiş olmaz. 3- Zekât verilmedikçe, namazlar kabul olmaz. (Tefsir-i Mugni) Şükreden kurtulur. Bir âyet-i kerime meali: (Allah'a iman edip, nimetlerine şükrederseniz, size niçin azap etsin?) [Nisa 147] Şükredenin kazancı nedir? İki âyet-i kerime meali: (Şükrederseniz elbette nimetimi artırırım.) [İbrahim 7] (Biz şükredenlerin mükâfatını vereceğiz.) [Âl-i İmran 145] Şükür bu kadar önemliyken, şükredenler azdır. Bir âyet-i kerime meali: (Kullarım içinde hakkıyla şükreden azdır.) [Sebe 13] Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İslam'ın beş şartını yerine getiren, nimetlere şükretmiş olur. Şükreden de, Cehennem azabından kurtulur. Salih amel, İslam'ın beş şartıdır. İslam'ın bu beş temelini, bir kimse hakkıyla kusursuz yaparsa, Cehennemden kurtulur; çünkü bunlar, salih işler olup, günahlardan ve çirkin şeylerden korur. Bir âyet-i kerime meali: (Kusursuz kılınan bir namaz, insanı kötü işlerden korur.) [Ankebut 45] (1/304) Şükrün önemi hakkında üç hadis-i şerif meali de şöyledir: (Nimete kavuşunca şükreden, belaya uğrayınca sabreden, haksızlık yapınca af diler, zulme uğrayınca bağışlarsa, emniyet ve hidayet üzere olur.) [Taberani] (Müminin her işi, hayırdır. Nimet gelince şükreder, hayra kavuşur. Bela gelince de sabreder, yine hayra kavuşur.) [Müslim] (Şu üç şey iman alametidir: Belaya sabır, nimete şükür, kazaya rıza.) [İhya] SÜNNET DERİSİNİN ALTI Sual: Sünnet olmamış kimsenin, gusülde sünnet derisinin altını yıkaması farz mıdır? CEVAP: Hayır. Farz değil, müstehabdır. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İnternette, (Bu fetvayı kimden aldın Müslüman?) diye bir şiir dolaşıyor. Bu şiirde dine aykırı yerler var mı? CEVAP: Şiirde, gayrimüslimlerin ürettiği eşarbı almak tenkit ediliyor. Dinimiz, gayrimüslimlerle alışveriş yapmanın caiz olduğunu bildiriyor. Peygamber efendimiz de, gayrimüslimlerle alışveriş yapmıştır. Eşarp için ölçü, dinin emirlerine uygun olmasıdır. Mesela rengiyle dikkat çeken, ipek bir eşarbı Müslüman da üretse, ucuz da olsa, takmak caiz olmaz. Gayrimüslimden eşarp almanın günah olduğunu söyleyen kişi, bu fetvayı acaba kimden almıştır? Şiirde, (Eli kolu kuyumcu vitrini) denilerek ziynet takılması tenkit ediliyor. Zekâtını vermek ve yabancı erkeklere göstermemek şartıyla, ne kadar çok olursa olsun, ziynet takmak günah değildir. Ziynet takmaya İslami yaşayış değil diyen kişi, bu fetvayı acaba kimden almıştır? Şiirde, (Evinde eşyası hep otomatik, bu rahatlıkla işler bitik) deniyor. Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, temizlik robotu gibi otomatik eşya kullanmak günah değildir. Hatta Müslümanların, teknolojiyi takip ederek, her çeşit yeni vasıtaları, hayırlı işlerde kullanmaları gerekir. Otomatiğe, pratik iş yapmaya günah diyen kişi, bu fetvayı acaba kimden almıştır? Şiirde, (Oğlum kızım diye mallar alınıp yığılıyor) deniyor. Helalden olmak şartıyla çok mal almak ve helal yolda harcamak günah olmaz. Oğluna kızına çok mal almanın günah olduğunu söyleyen kişi, bu fetvayı acaba kimden almıştır? Şiirde, (Allah seni Kur'ana konu yaptı, aç da şu seriyi oku) deniyor. Kur'an mealinden anladığımıza göre, din olur mu hiç? Aynı âyeti birçok ilahiyatçı, tesettür yok diye tefsir ediyor. Müslümana meal değil, nakli esas alan ilmihal tavsiye edilmeli. Yoksa ortalık, farklı görüşten geçilmez. Meal okumayı tavsiye eden kişi, acaba bu fetvayı kimden almıştır? Son olarak şiirde, (İslami yaşayış bu değil inan, bu fetvayı nerden aldın Müslüman?) deniyor. Bunu yazan kişi, İslami yaşayışın bu olmadığını bildiren fetvayı acaba kimden almıştır? Doğru yanlış karışık olan böyle şiirleri, (Herkese gönderin) diyerek başkalarına gönderenler de, bu fetvayı acaba kimden almışlardır? NEFES ALIP VERİRKEN Sual: (Nefes alıp verirken Kur'an okunmaz. Namaz bozulur) deniyor. Böyle bir şey var mı? CEVAP: Nefes alıp verirken düzgün okunursa mahzuru olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Evladını seven bir ana babanın ilk hedefi, onun ateşte yanmaktan kurtulması için, her şeyini feda etmek olmalı. Yoksa onun filan okuldan mezun olması için her fedakârlığı göstermek, ana baba şefkati değildir. Hakiki ana baba, evladını ateşten kurtarmak için kendini vazifeli görendir. Mübarek bir zat, talebelerinden birine, (Oğlun ne iş yapıyor?) der. O da, çocuğun diplomasından bahsedince, (Ben onun diplomasını sormadım. Namaz kılıyor mu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup dinimizi öğreniyor mu? Bu kitapların yayılmasına çalışıyor mu? Bunları soruyorum. Yoksa bu tarakta bezi olmayanla bizim ne alakamız olur?) buyurur. Namaz kılmayan Müslüman düşünmek çok zordur. Çünkü Peygamber efendimiz, (Müslümanla kâfiri ayıran fark namazdır) buyuruyor. Müslüman namaz kılar, kâfir kılmaz. Münafık namaz kılar görünür. Namaz varsa her şey var demektir. Namaz yoksa başka şeyler olsa da önemsizdir. Çünkü başka şeylerin kıymeti de namazla ölçülür. Mesela çalışmanın ibadet olması, kıymetli olması da namaz kılmaya bağlıdır. Namaz kılınmayan bir iş yerinde, bir evde, geçim, hayır, bereket ve huzur olur mu? Sahabe-i kiramdan bir zat, Resulullah efendimize sorar: - Ya Resulallah, kazancım bol olmasına rağmen geçim sıkıntısı çekiyorum. - Evinizde namaz kılmayan var mı? - Hayır, namaz kılmayan yoktur. - Komşularınızda veya mahallenizde namaz kılmayan var mı? - Hayır, ya Resulallah! - Bir araştırın, namaz kılmayan birisi geçmiş mi? - Efendim araştırdık, geçen olmamış. - Bu bereketsizlik namaz kılmamaktandır. İyi düşünün! - Ya Resulallah, namaz kılmayan birinin cenazesi geçmiş, tabutu bizim evin duvarını çizmiş. Bu olabilir mi? - İşte evdeki bereketsizlik bundandır. O duvarı hemen yıkıp yeniden yapın! O zat, duvarı yıkıyor, besmeleyle tamir ediyor ve işleri düzeliyor. Onun için eskiden, (Bir beynamazın yedi mahalleye zararı vardır) derlermiş. Neden namaz? Çünkü namaz dinin direğidir. Binalar hep direkler üzerinde durur. Direkler yıkılınca, o binalar da yıkılır. Kur'an-ı kerimde yeminle, (Muhakkak namaz kötülükleri önler. Kötü işlere mani olur) buyuruluyor. Korumuyorsa, namazı eksik veya bozuk demektir. Abdestinde mi, guslünde mi, tadil-i erkânında mı, yoksa niyetinde mi bir bozukluk var, bunu tespit etmesi gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Büyük zatlardan biri, iki tavsiyede bulunur: 1- Hizmetler ne kadar büyürse büyüsün, insan küçülmeli, tevazu ehli olmalı, havalarda uçmamalı. Havada uçan balon patlar, izi kalmaz. Bu bakımdan kibirlenmemeli, bir şey olduğunu sanmamalı, bozulmamalı, değişmemeli. Kur'an-ı kerimde, (Eğer siz kendinizi değiştirmezseniz, Allah size verdiği nimeti değiştirmez) buyuruluyor. Maalesef insan, bir makama kavuşunca, koltuğa oturunca, şımarır. Şımarınca da, Allah onu yerin dibine geçirir. Hâlbuki dünyaya çıplak gelindi, çıplak gidilecektir. İnsanların takdirine de, tenkidine de kulak asmamalı. Kıbleden yüzünü çevirse de, gönlünü çevirmemeli. Kıbleden çevrilen gönül artık et parçası olmuştur. O artık murdardır. Hayâ imandandır. Çok laf etmek, insanlarla fazla haşır neşir olmak, hep beni dinlesinler, ben konuşayım, bana herkes hürmet etsin, ayağa kalksın gibi istekler kibirdendir, ateş alametidir, çok dikkat etmeli. 2- Herkesle iyi geçinmeli, ama kendisiyle iyi geçinmemeli. Nefsini sevmemeli. Herkesle dost olmalı, fakat nefsiyle dost olmamalı. Çünkü nefsimiz Allah'ın düşmanıdır. Allah düşmanıyla dost olan Allah dostlarına düşman olmuş sayılır. İnsan kendini sevdiği ölçüde, başkaları onu sevmez. Kişi, kendini ne kadar sevmezse, başkaları onu o kadar çok sever. Evliya zatların, âlimlerin en büyük özellikleri, nefslerini düşman bilmeleridir. İmam-ı Gazali hazretleri, her gün nefsini sorguya çeker, (Ey nefsim, sen bana bunu yaptın, ben de bugün sana şu cezayı vereceğim, istemesen de şunu şöyle yapacağım) dermiş. Hâlbuki bugün, insan kendisini sorguya çekmek yerine, kusuru hep başkasında arıyor. Bir kere aynaya baksın! Bütün mürşid-i kâmiller, onların kitapları, bazı kıymetli talebeleri en güzel aynadır. Okuyup, hiçliğini, pisliğini, rezilliğini anlamalı. İşte insan, kendi çirkinliğini göreceği için, aynaya bakmak istemez. Mesela aynaya en çok kızan maymunmuş. Ona ayna verilse, bakınca kızar ve hemen aynayı kırarmış. Çünkü orada yüzünü görüyor. (Mümin, müminin aynasıdır) buyuruluyor. Bir mümin, bir din kardeşinden istifade etmeli. İstifade edebilmesi için de, ona saygılı olması gerekir. Hattâ tasavvuf kitaplarında, mümin kardeşinin ismi duvarda yazılı olsa, karşısından edeple geçmek gerektiği yazılıdır. Çünkü mümin, Allah indinde çok kıymetlidir. Allahü teâlânın kıymet verdiği kimseyi, hiç kimse kıymetsiz yapamaz. Yapmaya kalkan da, rezil olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Müslüman kadının ölümü nasıl olur? CEVAP: Bir Müslüman kadın, lohusa veya hâmileyken veya bulaşıcı bir hastalıktan yahut iç hastalıklardan ölmüşse veyahut yabancı erkeklere açık saçık görünmemişse ve kendisinden kocası razı olmuşsa, o kadına, ölürken Cennet melekleri gelip karşısında, saf saf durarak ona izzet ve ikramla selam verip şöyle derler: (Allahü teâlânın sevgili, şehid kulu, gel çık, ne durursun bu viranede? Senden Allahü teâlâ razı oldu ve senin bu hastalığını bahane edip, günahını bağışladı, sana Cennet ihsan etti, gel emanetini teslim et!) O kadın, bu ihsanı görüp, ruhunu vermek istediğinde, etrafına bakıp, (Arkadaşlarımı da rahmetle yargılasın, sonra ruhumu teslim edeyim) der. Melekler onun bu ricasını arz edince, Cenab-ı Hak, (İzzetim hakkı için, kulumun ricasını kabul ettim) buyurur. Melekler bu müjdeyi ona söylerler. Sonra, ölüm meleği, 120 rahmet meleğiyle gelir. Yüzlerinin nuru Arşa çıkmıştır. Ellerinde, Cennet yemişleri, kokuları misk gibi gelerek, izzet ve ikramla selam verip, (Allahü teâlâ, sana selam söyler ve Cennet verip, habibi Muhammed aleyhisselama komşu ve hazret-i Âişe'ye arkadaş eyler) derler. Bu imanlı kadın, bu sözleri işitince, gözlerinin perdesi açılır, ehl-i iman kadınları görür. Bunlardan, günahkâr olup, azap olunanları görünce, (Onların günahlarını da bağışla Rabbim!) diye dua eder. Cenab-ı izzetten, (Ey kulum! Arzularını yerine getirdim, ver emanetini, Habibimin hanımı ve kızı seni bekliyorlar) diye bir ses gelir. Hemen bu hitabı işitince, canı titrer, ayakları atılır, terler döker ve can vermek üzereyken, iki melek gelir. Ellerinde ateşten bir çomak vardır, sağ yanında biri, sol yanında biri durur. Şeytan da koşup gelir ve (Gerçi bundan bize fayda yok, ama ben yine görevimi yerine getireyim) diyerek, elinde bir cevherli çanak içinde buzlu su vardır, bu sûretle gelip, suyu gösterir. O melekler, o habisi görünce, ellerindeki çomaklarla vurarak, elindeki çanağı kırıp, kendisini kovarlar. O Müslüman kadın bunu görünce güler. Sonra, o huriler, ona cevherli kâseyle Kevser şarabı verirler, içer. Cennet şarabının lezzetinden canı sıçrayıp kadehe yapışır ve ölüm meleği canını o kadehten alır. Melekler, (İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn) derler. Canı alıp, gökleri seyrettirip, Cennete götürürler ve oradaki makamını gösterip, derhal yine, ölünün başucuna getirirler. (Devamı var) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Müslüman kadının ölümü -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Ne zaman ki, elbiselerini çıkarıp, saçını çözdüklerinde, ruhu hemen cesedinin başucuna gelip, (Ey yıkayıcı! Yavaş ol! Çünkü Azrail pençesinden can yarası yemiştir. Tenim de gayet zahmet çekmiştir ve sarsılmıştır) der. Teneşire geldiğinde, (Suyu çok sıcak etme! Tenim pek zayıftır. Tez beni elinizden kurtarın ki, rahat olayım) der. Yıkayıp kefene sarılınca bir miktar durur, yine der ki: (Bu dünyayı son görüşümdür. Hısım ve akrabalarımı göreyim, onlar da beni görsünler ve ibret alsınlar. Onlar da bir gün benim gibi öleceklerinden, ardımdan feryat etmesinler. Beni unutmayıp, Kur'an-ı kerim okuyarak sevabını göndersinler. Her gün yapamasalar da, cuma ve bayramlarda beni hatırlayıp hayır hasenat yapsınlar. Benim mirasım için, aralarında çekişmesinler ki, kabirde azap görmeyeyim.) Sonra, musalla üzerine konulduğunda ise, (Rahat kalın, ey oğlum ve kızım, anam ve babam! Bunun gibi ayrılık günü yoktur. Görüşmemiz kıyamete kaldı. Elveda olsun sizlere, ey ardımdan gözyaşı dökenler!) der. Namazı kılınıp, omuza alındığında da (Beni yavaş yavaş götürün! Eğer kastınız sevab kazanmaksa, bana zahmet vermeyin! Sizden Allahü teâlâya hoşnutluk götüreyim!) der. Kabir kenarına konulduğunda ise şu nasihati yapar: (Görün benim hâlimi de, ibret alın! Şimdi beni, karanlık yere koyup gidersiniz. Ben amelimle kalırım. Bu anları görüp vefasız, yalancı dünyanın hilesine aldanmayınız!) Definden sonra salih bir kimse, sünnet olan telkini yapmasını bekler. Kabrine konunca can, ölünün başucuna gelir. Allahü teâlânın emriyle, ölü, kabirde uykudan uyanır gibi uyanır ve görür ki, bir karanlık yerdedir. Yakınlarına seslenip, ışık yakmalarını söyler, ama ses gelmez. Kabir yarılıp, iki sual meleği [Münker ve Nekir] görünür. Bunların ağızlarından yalın ateşler ve burunlarından, siyah dumanlar çıkmaktadır. Bu hâlde, ona (Rabbin kim, dinin ne ve Peygamberin kim?) derler. Bunlara doğru cevap verirse, o melekler, onu Hak teâlânın rahmetiyle müjdeleyip giderler. Hemen o anda kabrin sağ tarafından bir pencere açılır ve bir ay yüzlü kişi çıkıp yanına gelir. Bu imanlı kadın ona bakıp sevinir. (Sen kimsin?) diye sorar. (Ben senin, dünyada, sabrından ve şükründen yaratıldım. Kıyamete kadar, sana yoldaş olurum) diye cevap verir. (Cennet Yolu İlmihali) Müslüman olarak yaşayıp, Müslüman olarak ölmeye çalışmalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kâfirlerin ölümü nasıl olur? CEVAP: Bir kâfir öleceği zaman, gözünden perde kaldırılır. Cennet gösterilir. Melek ona, (Ey kâfir! Yanlış yoldaydın. Hak olan İslam dinini beğenmezdin. İmansız olduğun için Cennete giremezsin. Cennete ancak Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâdan getirdiği bilgilere inanan gidecektir) der. Cennetteki nimetleri görür. Cennet hurileri de, (İman eden, Allahü teâlânın azabından kurtulur) derler. Biraz sonra şeytan, bir papaz şeklinde görünür. (Ey filân oğlu filân! O gelenler yalan söyledi. O gördüğün nimetler, hep senin olacaktır) der. Sonra Cehennem gösterilir. Ateşten dağları, katırlar gibi akrepleri, çıyanları vardır. Hadis-i şeriflerde bildirilen azapları görür. Cehennemdeki Zebani denilen azap melekleri, ateşten çomakla vururlar. Ağızlarından alevler çıkar. Boyları minare gibi, dişleri öküz boynuzu gibidir. Gök gürültüsü gibi seslenirler. Kâfir bunların sesinden titreyip yüzünü şeytana çevirir. Şeytan, korkusundan dayanamayıp kaçar. Melekler yakalayıp şeytanı yere vururlar. Bu kâfire gelip (Ey kâfir, dünyada Resulullah'a inanmadın. Şimdi de meleklere inanmadın, melun şeytana yine aldandın) derler. Boynuna ateşten zincirler takıp, ayaklarını başından aşırıp, sağ elini sol böğrüne, sol elini sağına sokup, arkadan çıkarırlar. Bağırır, dünyadaki yaltakçılarını çağırır. Zebaniler, (Ey kâfir, ey Müslümanlarla alay eden ahmak! İmdat isteme zamanı geçti. Artık iman ve dua kabul olmaz. Küfrünün cezasını çekme zamanı geldi) derler. Dilini ensesinden çekerler. Gözlerini çıkarırlar. Türlü türlü çok acı azaplar yaparak, habis ruhunu alır, Cehenneme atarlar. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamın dininde ve yüce Peygamberin dinini doğru bir şekilde bizlere ulaştıran Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı itikada uygun can vermemizi nasip eylesin! Âmin. (Cennet Yolu İlmihali) KOKONA DEMEK Sual: Boyanmış yaşlı bir kadın için, (Şu kokona teyze, ne kadar boyanmış, maskara olmuş) dedim. Arkadaşım, (Kokona Hristiyan kadına denir. Müslüman kadına kokona denirse küfür olur) dedi. Böyle demek küfür olur mu? CEVAP: Kokona, Hristiyan kadınına dendiği gibi, süsüne düşkün yaşlı kadına da denir. Maskaraya dönmüşse, maskara demek küfür olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Şeytan, rüyada Resulullah'ın şekline giremediği gibi, Eshab-ı kiramın ve evliyanın şekline de giremez mi? CEVAP: Evet, giremez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Rüyada beni gören, muhakkak beni gör-müştür. Çünkü şeytan, benim şeklime giremez. Ebu Bekir'i de, rüyada gören, elbette onu görmüştür. Çünkü şeytan, Ebu Bekir'in şekline de giremez.) [Hatîb] Şâfiî âlimlerinden Allâme Ceyli hazretleri, (Şeytan, Resulullah'ın şekline giremediği gibi, Onun vârisi olan, büyük veli zatların şekline de giremez) buyurdu. (Buhari şerhi) Evliya zatların şekline giremeyince onlardan çok daha üstün olan Eshab-ı kiramın şekline asla giremez. NAMAZDA BURNU SİLMEK Sual: Alerjik nezle olduğum için, özellikle sabah namazlarında burnum akıyor. Camide halıya bulaşmaması için silmem mekruh olur mu? CEVAP: Namazda faydalı hareketin zararı olmaz, Mesela, eliyle, alnındaki teri silmek veya burnundaki akıntıyı silmek mekruh değildir. Yalnız, bir rükünde el üç kere kaldırılırsa namaz bozulur. NAMAZI SEBEPSİZ İADE ETMEK Sual: Bir farz namazı, sebepsiz iade etmekte mahzur var mıdır? CEVAP: Eda edilen bir namazı, sebepsiz iade etmek, hadis-i şerifle yasaklanmıştır. İade etmek yerine, (Vaktine yetişip de kılamadığım son ... namazına) diye niyet edilerek bir namaz kılınabilir. Böyle kılınca, farz sahih olmadıysa, bu namaz farzın yerine geçer; eğer sahih olmuşsa, o zaman, kaza namazı yerine geçer. Kazası da yoksa nafile olmuş olur. Farz terk edilmişse, iade etmek farz olur. Vacib terk edilerek mekruh işlenmişse, o namazı iade etmek vacib olur. Sünnet terk edilerek mekruh işlenmişse, o namazı iade etmek sünnet olur, vacib olmaz. TAKKEYİ UNUTMAK Sual: Unutarak, takkesiz namaza duran kimse, namazda hatırlasa, namazını bozup takkesini giymesi gerekir mi? CEVAP: Hayır. Takkesiz namaz kılmak mekruhtur. Namazı özürsüz bozmaksa haramdır. Mekruhtan kaçmak yani takke giymek için haram işlenmez. YEMEK ADABI Sual: Yemekten önce ve sonra el yıkamakta öncelik gençlerin mi, yaşlıların mı? CEVAP: Yemekten önce el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar el yıkar. (S. Ebediyye) SARI VE KIRMIZI Sual: Erkeklerin sarı ve kırmızı renkte kıyafet giymesi günah olur mu? CEVAP: Hayır, günah değildir. Bir kavle göre tenzihen mekruh olduğu bildirilmiştir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Öğleyi vaktinde kılamayan
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Öğle namazını uyumak, unutmak gibi bir mazeretle kılamayan kimsenin, ikindi vakti girince ne yapması gerekir? CEVAP: Hanefi'de, ikindi ve yatsı vakitleri için iki farklı kavil vardır. Bunlara asr-ı sani [ikinci ikindi] ve işa-i sani [ikinci yatsı] vakitleri denir. Öğleyi vaktinde kılamayan, asr-ı evvelde öğleyi kılar. İkindi namazını ise, İmam-ı a'zam hazretlerinin kavline uyarak asr-ı sanide kılar. Aynı şekilde akşamı da işa-i evvelde kılan, yatsı namazını ise işa-i sanide kılar. Asr-ı sani ve işa-i sani vakitleri de girmiş olursa, kazaya bırakmamak yani haram işlememek için, öğleyle ikindi, ikindi vaktinde; akşamla yatsı da, yatsı vaktinde, Hanbeli mezhebi taklit edilerek cem edilir. ALLAH İSMİ Sual: S. Ebediyye'de, (Allah ismini kullanmak istemeyip, bunun yerine, tanrı demek veya 99 isimden birini bile kullanmak istemek, çok büyük ve çirkin suç olur) deniyor. İstemek değil de, istememek olmayacak mı? CEVAP: Dikkat edilirse, (Allah ismini kullanmak istemeyip) deniyor. Yani, (Allah) ismini kasten kullanmak istemeyip de, başka bir isim kullanmak caiz değildir. Yani burada suç olan, Allah ismini kullanmayı istememektir. Allah ismini kullanmak istemeyip, Esma-i hüsnayı kullansa da suçtur. Allah ismini kullanırken, Esma-i hüsnayı da kullanmakta mahzur yoktur. PEYGAMBERLERİN İSİMLERİ Sual: Peygamberlerin isimlerini ezbere bilmek şart mıdır? CEVAP: Hayır, ezberlemek şart değildir. Ancak Kur'an-ı kerimde bildirilenlerden biri söylenince, Mesela (Nuh aleyhisselam veya Âdem aleyhisselam peygamber mi?) denince, (Evet, peygamber) demek gerekir. Bazı âlimlere göre, bunları bilmemek günah olur. Ezbere bilmemenin mahzuru olmaz. SON SÜNNETTEN ÖNCE DUA Sual: Camide bazen öğle namazının farzının ikinci rekâtına yetişiyorum. Daha ben namazı bitirmeden, imam duaya başlıyor. Son sünneti kılmadan imamla birlikte dua etmem uygun mudur? CEVAP: Farzla sünnet, sünnetle farz arasında, konuşmak ve dua etmek uygun değildir. Bunun için namazı bitirdikten sonra, tesbihleri çekip ondan sonra dua etmelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Osmanlı tarihinde ciğerimizi yakan bir savaş var. Kırımlı Giray Han'ın yaptığı ihanet yüzünden, Allahü teâlâ, Kırımlıyı süründürmüş, vatansız yapmıştır. Bunun sebebi şudur: Osmanlı ordusu, her hazırlığını yapar, güvendikleri Giray Han'a, (Polonya'ya karşı şu geçidi sen tut!) derler. Çok geçmez, Polonya ordusu, papazlarıyla beraber yola çıkar. Yol üstünde Giray Han olduğu için geçmeleri mümkün değildir. Üstelik Viyana kuşatmasında, herkes evini barkını bırakıp kaçar, sadece birkaç evden duman tüter. Teslim olmak üzereler. Giray Han, (Geç Polonyalı geç! Osmanlının burnu yere sürtülsün) der. Kapıları açarak, Polonya askerlerinin girmesine izin verir. Böylece Osmanlı arkadan vurulmuş olur. İşte Viyana kuşatmamız bu şekilde neticelenir ve on binlerce şehid verilir. Elinde imkânı olanın, (Kaybederse kaybetsin, boş ver, burnu yere sürtülsün!) dememesi gerekir. Öyle Müslümanlar da var ki, hak geçer korkusuyla, çalıştığı yerde telefonunu, kâğıdını, kalemini ayırır. İşte, hizmetler ancak böyle büyür. Dine hizmette kimse kimseyle rekabet hâlinde olmaz. Mesele bu bayrağı biraz daha ileriye götürmektir. Bu yüzden, bu acı olay, hepimize büyük bir ders olmalı. Bir arkadaş, diğerinin aleyhinde konuşursa, ona çelme takarsa, bu doğrudan o kurumun hizmetine fatura edilir. Çünkü kaybolan her kuruş, o hizmete iştirak eden herkesin parasıdır. Canımızla, malımızla, her şeyimizle hayatımızı bu noktaya vermeli. İnsanların dünya ve âhiret saadetine kavuşmaları için uğraşmalı. Allahü teâlâ, acı neticelere düşürmesin! Çünkü tarih boyunca görülmüştür ki, tepe noktadayken düşmeler olur. Neden? Önce, işin başındaki kişi, hizmet davasını unutur, zevke sefaya dalar ve çöküş başlar. Yani, idealinden vazgeçip dünyaya döner. Artık hedefini bitirir. Hâlbuki dinde hedef bitmez. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bir derya verseler, ikinci deryayı talep edin! Bu bana yeter, ben hedefe vardım demeyin!) buyuruyor. (Ben hedefe ulaştım) denilirse, idam fermanı imzalanmış, iş bitmiş olur. Dolayısıyla, müminin hedefi ancak öldüğü zaman biter. Ölünceye kadar, Allah ona hizmet imkânı verir. Öldükten sonra da ektiğini biçer. Dünyada hizmette hedef bitmez. Ölünceye kadar, azimle daha büyük deryalar elde etmeye, daha uzak yerlere ulaşmaya, dünyayı küçük görmeye çalışmalı. Nerede Müslüman varsa, orada dine hizmet olmalı. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Resulullah'ın üç nasihati
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mübarek bir zat, devrin sultanına şunları anlatır: Peygamber efendimiz, vefatlarına yakın Bilal-i Habeşi'ye buyurdu ki: Yâ Bilal, ümmetime haber ver ki, şu üç şeyi yaparlarsa, her işte muvaffak olurlar: 1- Ne yaparlarsa, hep Allah rızası için yapsınlar. İki türlü maksat olur. Ya Allah rızası için veya nefsin yani insanların rızası için. İnsanların rızasını tercih edenlerin işini, Cenab-ı Hak insanlara bırakır. Kendi rızasını tercih edenleri himayesine alır. Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerine, (Siz ne mübarek bir zatsınız) demişler. (Nereden biliyorsunuz?) diye sormuş. (Herkes sizi sevip övüyor) demişler. Buyurmuş ki, (İnsanlar bizi sevsin diye Müslüman olmadık. Allah sevsin diye Müslümanız. Bu insanlara güven olmaz; bugün severler, yarın söverler.) 2- Birlik ve beraberlik içerisinde olsunlar. Cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır. Birlikten kuvvet, ayrılıktan felaket doğar. Birlik ve beraberlikten maksat, bedenlerin birlik ve beraberliği veya aynı yerde olmak değil, gönüllerin birliği, hedeflerin ortak olmasıdır. Hedefi Allah rızası olanın yüzü aktır, yardımcısı da Cenab-ı Hak'tır. 3- Asla doğrudan ayrılmasınlar. Allahü teâlâ doğruların yardımcısıdır. Peygamber efendimiz Müslümanı, (Elinden ve dilinden emin olunan insan) diye tarif etmiştir. Müslüman demek, doğru insan demektir. İşi, ameli, sözü doğru, her şeyiyle dürüsttür, gözü gönlü toktur, onda sahtekârlık yoktur. Doğruluk onun alameti, hem de selametidir. Bu arada sultan, (Herkese iyilik yapıyorum, ama bazılarından düşmanlık görüyorum. Niçin böyle yaparlar ki?) diye sorar. O zat der ki: Sultanım, bunu Peygamber efendimiz şöyle açıklıyor: (İyilik ettiklerinize çok dikkat edin! Size bir zararları dokunabilir.) Eğer iyilik edilen kimse, fâsıksa veya din iman tanımıyorsa, bu iyilik onda ters etki yapabilir. Baklavanın şeker hastasına dokunması gibidir. Bu yüzden, iyilik ettiğimiz şahıslara karşı dikkatli olmalıyız. Sohbette bu zatın oğlu da varmış. Sultan bunları yolcu eder. Yolda giderken oğlu, (Baba, sen sultana hep dinden bahsettin, nasihat ettin. Hiç dünya işlerinden, siyasetten bahsetmedin) der. Babası da, (Oğlum, bizim başka sermayemiz yoktur. Her kaptan içindeki sızar. Bizden de bunlar sızdı) buyurur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir diş tabibi, bir muayene yeri açsa, fakat kendisi hiç işle uğraşmasa, bütün işleri diş teknisyeni yapsa, diş doktoruna da, diplomasından dolayı, belli bir ücret verilse, diş hekiminin diplomasına karşılık aldığı ücret helal olur mu? Bunun gibi, bir eczacı, bir eczane açsa, ilaç işine hiç karışmasa, hepsini eczacı kalfası yapsa, kalfa, eczacıya belli bir ücret verse, eczacının, diplomasına karşılık aldığı ücret helal olur mu? CEVAP: Mesuliyet diş tabibinde ve eczacıda olduğu için, belli bir ücret almasında mahzur yoktur. Kalfa, yanlış bir ilaç verse eczacıdan sorarlar. Diş teknisyeni yanlış bir şey yapsa onu da, diş tabibinden sorarlar. Mesul [sorumlu] müdür oldukları için ücret helal olur. İÇKİ SATANA KİRAYA VERMEK Sual: Mubah şeyler yanında, içki de satan birine, mesela içki satan markete veya içkili lokanta açacak olana, dükkânımızı kiraya vermek caiz midir? CEVAP: Caiz değildir. FATİHA OKUMAYI UNUTMAK Sual: Herhangi bir rekâtta, Fatiha okumayı unutan, bunu namaz içinde telafi edebilir mi? CEVAP: Hanefi'de, Fatiha okumak vacibdir. Fatiha'yı unutan, secde-i sehv yapar. Maliki'deyse, Fatiha okumak farzdır. Bir rekâtta farz terk edilince secde-i sehvle namaz kurtulmaz. Namazı tekrar kılmak gerekir. OTURARAK İMAMLIK Sual: İmamlık yapıyorum. Dizlerim ağrıdığı için ayakta duramıyorum; namazları oturarak kılıyorum. Cemaate imam olmamda bir mahzur var mıdır? Bir de, abdest almam mahzurludur. Teyemmüm ediyorum. Teyemmüm etmiş olan, abdest alan cemaate imam olabilir mi? CEVAP: Teyemmüm etmiş olan, abdest almış olana; oturarak kılan, ayakta kılana imam olabilir. GÜNAH İÇİN YEMİN Sual: Günah olan bir şey için yemin eden, mesela (Vallahi bira içeceğim) veya (Kumar oynayacağım) diyen ne yapar? CEVAP: Haram işlemez, yani bira içmez ve kumar oynamaz, yemin ettiği için yemin kefareti verir. RAYİÇ BEDEL Sual: Dükkânı 5 yıllığına kiraya verdim, fakat şimdi paranın değeri düştü. Aynı emsaldeki dükkân, 2-3 katı fiyata kiraya veriliyor. Rayiç bedelini istemek caiz midir? CEVAP: İstemek caiz olur, fakat cebretmek, vermeye mecbursunuz demek caiz olmaz. Çünkü anlaşmayı tek taraflı olarak bozma hakkı yoktur. Razı olursa, piyasaya uygun olarak kira artırılır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kadınla yan yana namaz kılmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hanımımla cemaat olup, on senedir namaz kılıyoruz. Hanım benim sağıma duruyordu. Şimdi öğrendim ki, kadınla yan yana durup cemaatle namaz kılınca erkeğin namazı bozuluyormuş. Şimdi bu on senelik namazımı kurtarmamın bir yolu var mı? CEVAP: Sizin namazınız bozulunca, hanımınızınki de bozulmuş olur. Şafii mezhebinde, cemaatle namaz kılarken, kadın erkeğin yanında namaza dursa ikisinin namazı da sahih olur, ancak kadının erkeklerin arkasında durması iyi olur. (Muğnil muhtac, Kitab-ül Üm) Dört hak mezhep rahmettir. (O kılınan namazları Şafii mezhebine göre kıldım) diye niyet ederseniz namazlarınız sahih olur. Kaza etmek gerekmez. Her ne kadar, o zamanlar, Şafii mezhebinin bütün şartlarına uyulamamış olsa bile, bunda zaruret olduğu için telfîk olmaz, caiz olur. Telfîk, kendi mezhebinde caiz değilken, bir ihtiyaç, bir harac [güçlük] olmadan ve şartlarına riayet etmeden, başka mezhepte caiz olan hükümlerle amel etmek demektir. Telfîk haramdır, söz birliğiyle bâtıldır. BİRKAÇ CENAZE İÇİN TEK NAMAZ Sual: Birçok cenazenin hepsi için tek namaz kılmak caiz midir? CEVAP: Birkaç cenaze birlikteyse her birinin namazını ayrı kılmak efdaldir. Hepsi için bir namaz kılmak da caizdir. Bunun için, birinin başı ötekinin ayağına gelmek üzere sıralanır. İmam, derecesi yüksek olanın önünde durarak kılar. Cenazelerin bir kısmı imamın sağında, bir kısmı da imamın solunda bulunur yahut hepsini imamın önünde olarak yan yana koyup, imam hepsinin göğsü hizasında durur. Önce erkekler, sonra oğlan, sonra kadın, en son kız cenazesi konur. Bunlar için niyet ederken erkek veya kadın olduklarını söylemek şart değildir. (S.Ebediyye) DOĞUP ÖLEN ÇOCUK Sual: Doğar doğmaz ölen çocuğun cenaze namazı kılınır mı? CEVAP: Doğduktan sonra hemen ölen çocuk yıkanır ve namazı kılınır, vâris olur, mirası kalır ve ismi konur. Cansız doğan çocuk, dört aylık olmuşsa yıkanıp bir kefene sarılıp gömülür, namazı kılınmaz. Dört aylık değilse, yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. (S.Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Cuma, bayramdan daha mı faziletlidir? CEVAP: Cuma günü, bayram günlerinden de faziletlidir. Dört hadis-i şerif meali şöyledir: (Günlerin en kıymetlisi cumadır. Cuma günü, bayram günlerinden daha kıymetlidir. Cuma, dünyada ve Cennette müminlerin bayramıdır.) [Riyad-un-nasıhin] (Günlerin seyyidi yani efendisi cuma, ayların efendisi muharrem, ağaçların efendisi sedir ağacı, dağların efendisi Tur-i Sina, Habeşlilerin efendisi Bilal, İranlıların efendisi Selman, sözlerin efendisi Kur'an, Kur'anın efendisi Bekara, Bekara sûresinin efendisi Âyet-el-Kürsi'dir.) [Deylemi] (Ümmetimin bayramları içinde, cumadan daha kıymetli bayram yoktur ve o günkü iki rekât namaz, cuma günü dışındaki bin rekâttan efdaldir.) [Deylemî] (Allah indinde günlerin seyyidi cumadır. O, Kurban ve Ramazan Bayramı günlerinden de kıymetlidir.) [Buhari] MERHABA NE DEMEK? Sual: Bazı yerlerde, gelen misafire merhaba deniyor. Merhaba ne anlama geliyor? CEVAP: Burada, (Rahat ol, serbest ol, hoş geldin, bizden sana zarar gelmez) manasındadır. SEFERİ İMAMA UYAN Sual: Seferi imama uyunca, imam selam verdikten sonra, iki rekât daha kılarken Fatiha okumak gerekir mi? CEVAP: Bazı âlimler, seferi imama uyan mukim, üçüncü ve dördüncü rekâtlarda Fatiha okumasa da olur dediyse de, Şems-ül eimme Abdülaziz Halvani ve başka âlimler, okur dediler. O hâlde, ihtiyat ederek okumalıdır. (Cami-ur-rumuz, Tatarhaniyye) DÖRT ELİF MİKTARI UZATMAK Sual: Kur'an-ı kerimde dört elif miktarı uzatılması gereken yerde bir elif miktarı uzatırsak, vacibi terk etmiş mi oluruz? CEVAP: Hayır, vacib terk edilmiş olmaz. Dört elif miktarı uzatmak kıraat ilminin vacibidir, bildiğimiz vacib gibi değildir. Yani şer'an vacib değildir. Dört elif miktarı uzatılmazsa, mahzuru yoktur, mekruh da olmaz. TEDAVİDE HARAM MADDE Sual: Alkol, kan gibi haram olan bir maddeyi tedavide kullanmak caiz midir? CEVAP: Namaz kılan ve o konuda tecrübesi olan salih bir doktor, (Tecrübelerimle biliyorum ki, bu hastalığın bu haram maddelerden başka etkili mubah ilacı yoktur) derse, o zaman haram olan bu maddeleri tedavi maksadıyla kullanmak caiz olur. BANKAYA KİRAYA VERMEK Sual: İş yerini, bir bankaya kiraya vermek caiz midir? CEVAP: Evet, helal işler de yaptığı için caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dolmuşta, otobüste otururken iyi mi kötü mü olduğu bilinmeyen yaşlı kimseler geliyor. Bunlara yer vermekte mahzur var mıdır? CEVAP: Dinimiz, ihtiyarlara hürmet etmeye büyük önem vermiştir. Bir hadis-i şerif meali: (Bir genç, bir yaşlıya, yaşından dolayı hürmet ederse onun yaşına varınca, Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir.) [Şir'a] Burası, (Etme, bulma) dünyasıdır. Bugünün gençleri, yarının ihtiyarlarıdır. İhtiyara hürmet ederken, zengin fakir, iyi kötü ayırmamalıdır. Zengine zenginliği için hürmet edilmez. Malından dolayı zengini yüceltenin, fakirliğinden dolayı fakiri aşağılayanın lanete müstahak olduğunu bildirmişlerdir. (Şir'a şerhi) ÇÜRÜK İŞ YAPMAK Sual: İmal ettiğimiz malların bazılarında iyi, bazılarında kötü malzeme kullanıyoruz. Hepsini aynı fiyattan satıyoruz. Günah oluyor mu? CEVAP: Kasten çürük iş yapmak ve yapılan bu hileyi gizlemek haramdır. EZAN OKUNURKEN Sual: Ezan okunurken ihtiyaç hâlinde helâya girmekte mahzur var mıdır? CEVAP: Hayır, mahzuru yoktur. OTURMANIN EDEBİ Sual: Bacak bacak üstüne atarak oturmak günah mıdır? CEVAP: Günah olmaz, ama büyüklerin yanında böyle oturmak edebe aykırı olur. Resulullah efendimiz, kızının yanında bile mübarek ayaklarını uzatmazdı. HAZRET-İ MARİYE Sual: Peygamberimizin eşi olan Mariye, Müslüman mıydı? CEVAP: Evet, Müslümandı. Peygamber efendimizin İslamiyet'e davet ettiği Heraklius'un Mısır valisi olan Mukavkas, bazı kıymetli hediyelerin yanında, Mariye ve Sirin isminde iki cariye de gönderdi. Mariye Hatun, Resulullah'ın tevazuuna hayran kalıp hemen Müslüman oldu. Peygamberimiz de, onun Müslüman oluşundan çok memnun oldu ve onunla evlendi. Resulullah'ın oğullarının üçüncüsü ve bütün çocuklarının sonuncusu olan İbrahim'in annesi Mariye validemizdi. Hicretin 16. senesinde Medine'de vefat eden Mariye validemizin cenaze namazını Hazret-i Ömer kıldırdı.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kaside-i bürde nedir? Selefiler, niçin Kaside-i bürde'ye saldırıyorlar? CEVAP: Selefiler, Mevlid kasidesinde olduğu gibi, bu kasidede de, Peygamber efendimizin övülmesine tahammül edemiyorlar. Hâlbuki onu bizzat Allahü teâlâ övüyor, (Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim) ve (Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) buyuruyor. Resulullah'ı övmek, ibadettir. Kaside-i bürde, Mevlid kasidesi gibi, Peygamber efendimizin üstünlüğünü anlatan, onu öven bir kasidedir. Kaside-i bürde'nin yazarı olan İmam-ı Busayri hazretleri, Sofiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Bir gün felç oldu, bedeninin yarısı hareketsiz kaldı. Resulullah'a tevessül edip, insanların en üstününü öven meşhur kasidesini hazırladı. Rüyada Resulullah'a okudu. Çok beğenip, arkasından mübarek hırkasını çıkarıp İmam'a giydirdi. Bedeninin felçli olan yerlerini mübarek eliyle sığadı. Uyanınca bedeni sağlamdı, hırka-i saadet de arkasındaydı. Bunun için, bu kasideye Kaside-i bürde denildi. Bürde, hırka, palto demektir. İmam-ı Busayri sevinerek sabah namazına giderken, zâhid bir zata rastladı. İmam-ı Busayri'ye, (Kasideni dinlemek isterim) dedi. (Benim kasidelerim çoktur. Hepsini herkes bilir) dedi. (Kimsenin bilmediği, bu gece Resulullah'a okuduğunu istiyorum) deyince, (Bunu hiç kimseye söylemedim. Nereden anladın?) dedi. O zat da, rüyasını olduğu gibi haber verdi. Bu kaside, hastalara okununca, hastaların iyi oldukları, okunan yerlerin dertlerden, belalardan emin olduğu görüldü. Faydalanmak için, inanmak ve halis niyetle okumak gerekir. İslam harfleriyle yazılmış orijinali, www.dinimizislam.com sitemizde vardır. SECDE EDEMEYEN Sual: Oturarak kılan, ayakta kılana imam olabildiği gibi, secde edemeyip îmâ ile kılan da, ayakta kılana imam olabilir mi? CEVAP: Hayır, imam olamaz. HAYIZLI İKEN ABDEST ALMAK Sual: Hayızlıyken abdest almak veya gusletmek caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir, fakat bu abdestle namaz kılınmaz, Kur'an-ı kerim okunmaz. Hayızlı kadın, her namaz vaktinde abdest alıp, seccadesi üzerinde, o namazı kılacak kadar zaman oturup tesbih okursa, salevat getirirse, dua ederse veya herhangi bir zikir yaparsa, en iyi kılmış olduğu bir namazın sevabını kazanır. (Ey Oğul İlmihali) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruyor. Ölünce herkes pişmanlık duyacak. Pişmanlığı az olana ne mutlu! Çünkü müminin, işlediği amellerin sevabından mahrum kalması, en büyük kayıptır. Mesela davet edildiği yemeğe sadece karın doyurmak için giden sevab alamaz, fakat mümin kardeşinin davetine icabet etmenin sünnet olduğunu düşünerek giden, çok sevab kazanır. Onu sevindirmek, ikram ettiği helal rızıkları yiyip, bunlardan hâsıl olacak kuvvetle ibadet etmek gibi başka niyetler de olursa, her niyet için ayrı sevab kazanılır. Müminin hayat boyunca kazandığı kâr veya zarar [sevab veya günah], niyetinin hâlis olup olmadığına bağlıdır. Bütün insanları perişan ve helak eden iki şey, servet ve şöhrettir. Herhangi bir iş, şöhret için yapılırsa, büyük felakettir. Allah'ın dinine ve kullarına hizmet niyetiyle yapılırsa saadet olur. Servet de, iyi niyetle elde edilmezse felakete sebep olur. Dünyada iki gram altın için, iki ton toprak elenir. Âhirette de böyledir. Niyet, altın gibidir. Çok olmasa da, amel ihlâslı olmalı. Çünkü amellerdeki niyete bakılır. Allah için olanlar alınır, diğerleri atılır. Kanuni Sultan Süleyman Han, kendi parasıyla Süleymaniye adını verdiği camiyi yaptırdı. Cami bitince namazlar kılındı. Sultan, hayırlı bir iş yaptığı için çok sevindi. (İnşallah çok sevab kazandım) diye düşündü. O gece bir rüya gördü. Terazinin bir kefesinde Süleymaniye Camii, diğerinde ise bir bakraç yoğurt vardı. Sevab olarak, yoğurt tarafı daha ağır geliyordu. Uyanınca merak etti, rüyasını Ebussuud Efendiye anlattı, (Hocam hayırdır inşallah, bu rüyanın tabiri nedir?) diye sordu. O da, (Bir araştırayım) dedi. Gidip inşaatta çalışan işçilere sordu. Bir ihtiyar ninenin, çok sıcak bir günde soğuk bir bakraç yoğurt getirip, (Başka bir şeyim yok, Allah rızası için alın, ayran yapıp için) dediğini söylediler. Ebussuud Efendi, sultanın yanına gidip durumu anlattı. Sultan, ihtiyar kadının hâlis niyetine gıpta etti. Bu yüzden niyet çok önemlidir. Küçük bir şey bile, hâlis niyetle yani Allah rızası için yapılırsa, dağlar kadar hayırdan daha üstün olur. Mesela bir talebe, dinini öğrenmeye ve dine hizmet etmeye, Müslümanlara ve insanlara faydalı olmaya niyet ederek okuluna giderse, her nefesi zikir olur. Bunun gibi, hâlis niyetle yapılan bütün dünya çalışmaları âhiret olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Amel edilemeyecek olan ilmi öğrenmek vebaldir. Bir gün İbrahim Ethem hazretleri yolda giderken, acayip bir taş görür. Taşın üzerinde, (Arkasını çevir de oku!) diye bir yazı gözüne ilişir. Arkasını çevirip okur. (Eğer bildiğinle amel etmiyorsan, niye başka ilim öğrenmeye kalkışıyorsun?) yazılı olduğunu görür. Bu söz, (İlim öğrenmeyin!) demek değil, (Öğrendiğiniz ilimle amel edin!) demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri de, (İlim, ihlâsla amel etmek içindir) buyuruyor. İlmi sadece beyne doldurmak yetmez. İblis de ilim sahibiydi. Hattâ meleklere hocalık da yapmıştı, ama kurtulamadı. Kurtulması için amel etmesi gerekirdi. Onu da yaptı. Her yere secde etti. Hattâ gökyüzünde secde etmediği bir karış yer yoktu. Ama ihlâsı yoktu. Yani bunları Allah için yapmadı, çok kibirliydi. O kibri yüzünden, Âdem aleyhisselama karşı secde etmedi. Ebedî tard edildi. Cehennemlik oldu. Allahü teâlâdan kıyamete kadar izin istedi, (Sana ibadet eden kullarını bozacağım) dedi. Cenab-ı Hak, (Sen ancak senin gibileri bozarsın, benim hâlis kullarıma dokunamazsın) buyurup, ona izin verdi. Böylece insanlar, Allahü teâlânın yolunda olanlar ve şeytanın yolunda olanlar olmak üzere ikiye ayrıldılar. Ölünce, bütün bunların hepsinin gerçek olduğu gün gibi aşikâr olacak, ama maalesef oradaki pişmanlık fayda vermeyecek. Din büyüklerimiz buyuruyor ki: Âhirete giden herkes pişman olacaktır. Cennete girenler, (Keşke biraz daha hayır yapsaydım, biraz daha dine hizmet ve ibadet etseydim, Cenab-ı Hakk'ın şu arkadaşlarıma ihsan ettiği nimetlere ben de kavuşsaydım) diyecek. Cehennemdekiler de, (Biz niye buraya geldik, keşke biz de Cennettekiler gibi inanıp ibadet etseydik, biz de şimdi onlarla beraber olurduk) diyecekler. Dinin aslı, ilim, amel ve ihlâstır. En zor şey ihlâstır. Allahü teâlâ, (Bana dua edin, kabul ederim) buyuruyor. Eğer ihlâs yoksa, o dua kabul olmaz. Peki ihlâs ne demek? (İlahî, ente maksûd ve rızâke matlûb) yani (Yâ İlahî, benim bütün arzum, gayem Sensin. Onun bunun veya nefsimin değil, yalnız Senin rızana tâlibim) ifadesi bunu çok güzel anlatıyor. Allahü teâlâ bizim Rabbimizdir. Onun rızasını bırakıp da, başkasını memnun etmek, aklımızın ucundan bile geçmemeli. Çünkü Ondan başka her şey, ancak Onun yaratması ve her an varlıkta durdurmasıyla vardır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Âyet-i kerimede mealen buyuruldu ki...) deniyor. Bu ne demektir? CEVAP: (Bu âyet-i kerimenin mânâsı, tefsir âlimlerinin bildirdiklerine göre şöyledir) demektir. Bunun için Kur'an tercümesi denilen kitaplardan, Kur'an-ı kerimin mânâsı anlaşılmaz. Kur'an tercümesi okuyan kimse, murad-ı ilahiyi öğrenemez. Tercüme edenin bilgi derecesine göre yaptığı açıklamayı öğrenir. Bir cahilin veya bir sapığın yaptığı tercümeyi okuyan kimse de, Allahü teâlânın bildirmek istediğini değil, tercüme edenin anladım sanarak kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir. Kur'an-ı kerimin hakiki mânâsını anlamak, öğrenmek isteyen, İslam âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarını, yani bunlardan hazırlanmış, nakli esas alan bir ilmihal kitabını okumalıdır. Peygamber efendimiz, hadis-i şerifleriyle Kur'an-ı kerimi açıklamıştır. Bu açıklamalara tefsir denir. Bir âyet-i kerimenin mânâsını Peygamber efendimiz açıkça bildirmemişse, İslam âlimleri, bu âyet-i kerimenin mânâlarından dinimize uygun olanı seçerler. Buna tevil etmek ve bu seçilen manaya da meal denir. Piyasada meal, tercüme anlamında kullanılıyorsa da, tercüme demek değildir. TABUTLA GÖMMEK Sual: Cenazeyi tabutla gömmek daha iyi midir? CEVAP: Toprak çürük, nemliyse erkeği kabrin içine tabutla koymak caiz olur. Toprak kuru ve sağlamsa erkeği tabutla gömmek mekruh olur. Ölünün altına keçe, hasır gibi şeyler sermek de mekruhtur. Tabutla gömünce tabut içine biraz toprak konur. Kadınları, her zaman tabutla gömmek daha iyi olur. (S. Ebediyye) SECDEYİ UNUTAN Sual: Namazda bir secdeyi unutan ne yapar? CEVAP: Secdeyi unutan kimse, rükûda veya secdede hatırlarsa, rükûdan hemen; secdeden ise, oturduktan sonra, o secdeyi yapar, sonra rükû ve secdeyi iade eder. Farzı geciktirdiği için namaz sonunda secde-i sehv yapar. Yahut bu secdeyi ve son oturuşta hatırladığı secdeyi son oturuş arasında veya sonunda yapar ve tekrar oturarak Ettehıyyatü'yü okur ve secde-i sehv yapar. Tekrar oturmazsa namazı bozulur. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ölüleri yıkamak, önceki dinlerde de var mıydı? CEVAP: Evet, ölüleri yıkamak her dinde vardı. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Âdem aleyhisselam vefat edince melekler Cennetten hanut ve kefen getirip su ve sedir yaprağıyla yıkadılar. Üçüncüsünde kâfur koydular. Üç parça kefenle kefenleyip namazını kıldılar. Lahd yapıp defnettiler. Sonra çocuklarına dönüp, "Ey Âdemoğulları, ölülerinize işte böyle yapın" dediler.) [Fetava-i Fıkhiyye] ÇALGI BULUNAN YERDE Sual: Çalgı aleti veya bilgisayar bulunan odada namaz kılmak caiz midir? CEVAP: Din kitaplarımızda deniyor ki: Çalgı aleti bulunan odada namaz kılmak mekruh olur. (Tergib-üs-salat, Nisab-ül-ahbar) Çalgı da dinlenen ve bakması haram olan resimlere de bakılan cihazlar çalgı aleti gibidir. (S. Ebediyye) Şu halde, radyo, TV, bilgisayar, video gibi aletlerde çalgı çalınıyorsa veya bakması haram olan resimler, görüntüler bulunuyorsa çalgı aleti gibidir. Orada kılınan namaz mekruh olur. Bu aletlerle hiç çalgı çalınmıyorsa veya bakması haram olan resimler bulunmuyorsa, bu aletlerin bulunduğu odada namaz kılmak mekruh olmaz. BÜYÜKLERE HİZMET Sual: Büyüklere hizmet edip onların rızalarını alanlar Cennete gider mi? CEVAP: Evet, Allah'ın sevgili kulları olan büyük zatlara hizmet elbette daha çok sevabdır. Şu olay bunu gösteriyor: Bir Müslümanın hesabı görülüyor, günahları çok, sevapları az geliyor. Tam Cehenneme gönderilecekken, bir küçük torba sevap hanesine geliyor ve birden sevap tarafı ağır geliyor. Yalnız Müslüman merak ediyor, (Bu nedir, ben hangi iyiliği işledim ki böyle beni cennetlik yaptı?) diye meleklere soruyor. Torbayı açıp bakıyorlar ki, iki kürek toprak. Melekler de (Bu neyin nesi, biz de bilmiyoruz, Allahü teâlâya soralım) diyorlar ve arz ediyorlar. Allahü teâlâ buyurur ki: (O, benim veli bir kulum defnedilirken kabrine iki kürek toprak atmıştı. Benim sevgili kulumu seven, ona iyilik eden bir kulumu hiç Cehenneme sokar mıyım?) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Olağanüstü hâlleri görülen her kimseye, mesela, deniz üstünde yürüyen bir şeyhe keramet sahibi denir mi? CEVAP: Olağanüstü hâller bazılarında görülebilir. Deniz üstünde yürüyen kişi, eğer peygamberse, bu hâline mucize, evliya ise keramet, fâsık veya bid'at ehliyse istidrac, kâfirse sihir denir. Demek ki, her olağanüstü hâli görülen kimseye keramet sahibi demek yanlış olur. Çok kimse, istidraçla kerameti ayıramadığı için sapıkların kurbanı oluyor. Tarikat şeyhi denilen kimse, Ehl-i sünnet değilse, denizde yürüse, havada uçsa, ağzına ateş alsa, böyle hâller, istidrac veya sihirdir. Onun için uçan herkesi evliya sanmamalı. Ehl-i sünnet olup olmadığına, dinimizi, fıkıh bilgilerini, helâli haramı bilip bilmediğine bakmalı. Bundan dolayı, ilk önce, Ehl-i sünnet itikadını ve ilmihâl bilgilerini iyi öğrenmeli. Bunları bilen kimse, bid'at ehli şeyhlerin tuzağına düşmekten kurtulur. GÜNAHLAR UNUTTURULUR Sual: Tevbe ettiğimiz bir günah, ahirette yine karşımıza çıkar mı? CEVAP: Hayır, tevbe eden hiç günah işlememiş gibi olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ, tevbe edenin günahlarını, yazıcı meleklerine unutturduğu gibi, kulun kendi organlarına ve dünyada bunu bilenlere de unutturur. O kimse, Allahü teâlâya kavuşunca, artık silinmiş günahından dolayı aleyhine şahitlik edecek kimse kalmaz.) [İ. Asakir] YAŞLILARDA HALVET Sual: Yaşlı erkekle yaşlı kadının, beraber yolculuğa çıkmaları ve yalnız bir odada kalmaları günah olur mu? CEVAP: Yabancı kadınla, bir yerde yalnız kalmaya halvet denir ki, haramdır. Fakat ihtiyar kadınla müsafeha etmek ve yalnız kalmak caiz olur. (S. Ebediyye) Çok ihtiyar kadınla, ihtiyar erkek sefere çıkabilir ve yalnız kalabilir. (Eşbah) EŞARBA MESH ETMEK Sual: Kadın olarak, dışarıda abdest alırken, saçımızın görünmemesi için, eşarbın üstüne mesh etmek caiz olur mu? CEVAP: Hayır, caiz olmaz. Hanefi'de başın tamamını mesh etmek sünnet, dörtte birini mesh etmekse farzdır. Bunun için, eşarbı çözmeden, saçlar görünmeden dörtte birini mesh etmek gerekir. Mesela başın arka kısmı da mesh edilebilir. Maliki'yi taklit edenin başının tamamını mesh etmesi farzdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Resulullah'ı övmek ibadettir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mevlid okumak bid'at midir? CEVAP: Selefi denilenler, Resulullah efendimizi öven ve ondan şefaat isteyen Müslümanlara müşrik damgasını basıyorlar. Bunu açıkça söyleyemedikleri için, mevlide bid'at diyorlar. Resulullah'ı övmek bid'at olmaz. Bu övgüden ancak Allahü teâlâyı sevmeyen rahatsız olur, çünkü Allahü teâlâ onu övmekte, (Resulüm biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) buyurmaktadır. (Enbiya 107) Erkek kadın karışık olmadan, çalgı, müzik ve başka haram karıştırmadan Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Ni'met-ül kübrâ, Hadika, M. Nasihat) MEVLİD OKUMAK İBADETTİR Sual: İmam-ı Şa'rani'nin ve İbni Âbidin'in mevlid okutmaya bid'at dediği doğru mu? CEVAP: Hayır doğru değildir. Bu Selefilerin uydurmasıdır. Bu iki zat, dine aykırı olarak yapılanlara ve bid'at karıştırılanlara bid'at demişlerdir. İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Minarede yakılmak için yağ adamak bâtıldır. Seyyid Abdülkadir'e yağ adarlar da, minarenin doğu tarafına yakılır. Bundan daha çirkini de, minarelerde mevlid okutmayı nezrederler. Hâlbuki bu mevlide çalgı katıyorlar, şarkı ve oyun gibi şeyler karıştırıyorlar. (Redd-ül muhtar) Demek ki, o günkü mevlidlerde de, bugünkü bazı mevlidlerde olduğu gibi teganni ve uygunsuz şeyler varmış. Onun için bu iki büyük âlime isnat edilen yazılarda, mevlid kötülenmiyor, mevlid cemiyetlerinde işlenen haramlar kötüleniyor. Bugün de mevlidlere bid'at karıştırılıyor. Kadın erkek beraber oturup dinliyorlar. (Böyle mevlid okumak uygun değil) demek, mevlidin kendisi kötü anlamına gelmez. Mevlid, Resulullah efendimizi övmektir. Resulullah'ı övmek ise ibadettir, fakat Selefler bu övmeye bid'at demektedir. MEVLİD KANDİLİ İÇİN ORUÇ Sual: Mevlid kandili, 3 Şubat Cuma günüdür. Oruç tutmak isteyen tek cuma günü tutabilir mi? CEVAP: Perşembe-cuma veya cuma-cumartesi günleri tutabilir. Buna da imkân yoksa, o zaman yalnız cuma günü tutulabilir. Mevlid kandili, Resulullah'ın doğum günüdür. Peygamber efendimiz, pazartesi günü oruç tutardı. Sebebini sorduklarında, (Bugün dünyaya geldim. Şükür için oruç tutuyorum) buyurdu. (Müslim, Ebu Davud, İ. Ahmed) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kalb, Kâbe'den kıymetli mi?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yunus Emre bir şiirinde, (Bir gönül yapmak, yüz Kâbe'yi yapmaktan iyidir. Kalb kırmak ise, Kâbe'yi yıkmaktan daha kötüdür) diyor. Kalb, Kâbe'den üstün müdür? CEVAP: Evet, üstündür. Kâbe'yi yapan insandır, kalbi ise Allahü teâlâ yaratmıştır. Müminin kalbi için Allah'ın evi denir. Bir dörtlük: Hiç kimseye yan bakma! Öfkelenip sert çıkma! Kalb Allah'ın evidir, Bu evi sakın yıkma! İmam-ı Rabbani hazretleri de buyurdu ki: Kalb, Allahü teâlânın komşusudur. Allahü teâlâya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mümin olsun, âsi olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemeli, çünkü âsi olan komşuyu da korumak lazımdır. Kalb kırmaktan çok sakınmalı! Allahü teâlâyı en ziyade inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü Allahü teâlâya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalbdir. İnsanların hepsi, Allahü teâlânın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi dövülür, incitilirse, onun efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik maliki, sahibi olan efendinin şanını, büyüklüğünü düşünmelidir. (3/45) Bir beyit şöyledir: Pek çok dikkat ederim, kırmamaya kalbini, Korkarım kalb kırmaktan, kul hakkı yakar beni. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Bir Müslümanın kalbini kırmak, haksız olarak incitmek, Kâbe'yi 70 kere yıkmaktan daha günahtır.) [Rıyad-un-nasihin] Kalb kırmak çok günah olduğu gibi, o kalbi yapmak yani gönül almak da büyük sevabdır. Kâbe çok şereflidir, ancak müminin şerefi daha fazladır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Merhaba ey Beytullah! Ne büyüksün ve hürmetin ne büyüktür. Lakin mümin, Allahü teâlâ indinde senden daha muhteremdir.) [Beyheki] (Ey Kâbe, seni Allahü teâlâ, şerefli, mükerrem ve muazzam kıldı, fakat mümin, hürmet bakımından senden daha kıymetlidir.) [Taberani] (Mümin, Kâbe'den üstündür.) [İbni Mace] İşte bundan dolayı Yunus Emre, (Bir gönül yapmak, yüz Kâbe'yi yapmaktan iyidir) demiştir. Burada Kâbe küçümsenmiyor, gönül yapmanın önemi vurgulanıyor. Bu inceliği iyi anlamalıdır. SILA-İ RAHİM Sual: Kayınpederimin köyüne gitmek de sıla-i rahim olur mu? CEVAP: Evet, sıla-i rahim olur. Salih kimseleri ziyaret çok sevabdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsanlar şu iki şey için, gözlerinden yaş değil, kan akıncaya kadar ağlasalar, onları bir daha geri getiremezler: 1- Dostların ayrılığı: Beraber oturduklarımız, sohbet ettiklerimiz, sevdiklerimiz, birer birer âhirete göçüyorlar. Bir daha geri gelmezler, gelemezler. Zaten iyi insanlara gelmeleri için teklif etsek, kabul etmezler. Kabirde Cennetteki yerini gören bir Müslüman, Cennetten çöplüğe, zindana niye gelsin ki? 2- Kaybedilen vakit: Gençliğimiz, geçen günlerimiz, yeri göğü yıksak bir daha geri gelmez. O fırsat bitti artık. Vaktinin kıymetini bilmeyen, başka neyin kıymetini bilebilir ki? Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, bir yerden geçerken, kürsüde vaaz veren bir zatı görür. Ne anlattığını merak eder, bir kenarda oturup sonuna kadar dinler. O zat özetle şunları söyler: (İnsan kabre girince, herkesin cevap vermek zorunda kalacağı dört şeyi soracaklar: 1- Malı, parayı nereden kazandın? Nasıl, nereye harcadın? 2- Allahü teâlânın verdiği bu kıymetli vücudu nerede, hangi yolda yıpratıp tükettin? 3- Öğrendiğin ilimlerle amel ettin mi? İnsanlar bu ilminden nasıl faydalandı? Bunlarla Cenab-ı Hakk'ın rızasını nasıl kazandın veya kaybettin? 4- Vaktini nerede, nasıl değerlendirdin? Müminlerin en kıymetli varlığı vaktidir. Çünkü dünyada bir kelime-i tevhid söylemek, âhirette teraziyi değiştirebilir. Allah dersin, Cennete gidersin. Sonra hesap gününde, yanlış işlerinden dolayı terazide bir sıkıntı olursa perişan olursun.) Vaaz bitince, Cüneyd-i Bağdadi hazretleri o zatın yanına gider. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerini görünce çok utanıp der ki: -Efendim siz burada mıydınız? Özür dilerim, sizi göremedim, edepsizlik ettim. -Senin bu anlattıkların çok kıymetli, çok güzel, ama bu dinleyenler kapıdan çıkınca bunları unuturlar. Ben sana bir cümle söyleyeceğim, bir dahaki sefere, onlara, (Allahü teâlâ seninle beraberken, sen kiminle beraberdin?) dersen belki onu unutmazlar. Ne muazzam, ne güzel söz! Bunun için, Allahü teâlânın bizi her an gördüğünü hiç unutmazsak, o göre göre nasıl günah işleriz ki? Gördüğünü düşünmeden gafletle geçen her an için de, çok tevbe etmeye çalışmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bu dünya âhiret için yatırım yeridir. İnsan bu dünyada ne ekerse, âhirette onu biçer. Âhirette herkes pişman olacak, ama o pişmanlığı fayda vermeyecek. Peygamber efendimiz, hiç kimseye dünyayı kazanmanın yollarını bildirmemiştir. Bir defasında Eshab-ı kiram, hurma aşılamayı sordular. (Deneyin, tecrübe edin, hangisi daha çok veriyorsa öyle yapın!) buyurdu. (Ben sizin dünyanızı mamur etmek için değil, ateşte yanmamanız yani âhireti kazanmanız için gönderildim) demek istedi. Âhirete giden iki yol var. Hangisinden istersek gidebiliriz, tercih bize bırakılmıştır. Eğer Allahü teâlânın rızasını kazanmak, Onun emir ve yasaklarına uymak, Onun iyi kullarıyla beraber olmak gayretinde olursak, kişi sevdikleriyle beraber olacağı için, biz de âhirette onlarla, Allahü teâlânın razı olduğu yerde buluşuruz. Aksine, nefsimizin arzularının peşinde koşarsak, âhirette de, böyle kötülerle beraber oluruz. Nefsin gıdası, her çeşit haramlardır. Dünyada nefsin arzularına kavuşmak için, şehvet, servet ve şöhret var, ama bunun akıbeti, dünyada rezalet, âhirette felakettir. Cehennem ateşi, en şiddetli dünya ateşinden yetmiş kat daha şiddetlidir. Oradan dünyaya bir kıvılcım gelse, her şeyi yakıp kül eder. Hâlbuki parmağımızı bir kibrit ateşine tutamayız. İnsan, sonsuz ne demek düşünebilse, korkudan beyni akar. Cennetin de, Cehennemin de sonu yok. Üç günlük ömür, beş günlük saltanat için böyle bir saadeti terk etmemeli, kendimizi böyle bir felakete atmamalı. Atan, nefsinin arzusu için atmış olur. Yani Allah'ın düşmanına (Peki), Allah'a ve Onun dostlarına (Hayır) demiş olur. Âhirette, (Kime çalıştıysan, git ücretini ondan iste!) derler. Onun için tercih iyi yapılmalı, sonra pişman olmamalı. Behlül Dânâ hazretleri, Halife Harun Reşid'e (Bil bakalım! Toprağın altında en çok ne var?) diye sorunca, (Ölü var!) der. (Bilemedin) deyince, (Peki ne var?) diye sorar. O da şöyle der: Gelen sesleri duymuyor musun? Salihler, (Keşke biraz daha ibadet etseydik, şu yüksek makamlara biz de sahip olsaydık) diyorlar. Günahkârlar azap içinde, (Keşke şu günahları işlemeseydik) diye feryat ediyorlar. Kâfirlerin feryatları ise dayanılacak gibi değil, çok şiddetli azap içindeler. (Keşke bir kelime-i şehadet getirseydik, Rabbimize iman etseydik) diye feryat ediyorlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ha-mim sûrelerini okuyan cennetlik olur deniyor. Öyle bir şey var mı? CEVAP: Sadece Ha-mim'ler değil, Kur'an-ı kerimin her sûresi şefaat eder. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Allah indinde Kur'andan daha üstün şefaatçi yoktur. Ne Peygamber, ne melek, ne de başkası.) [Taberani] (Kur'an okuyun! Çünkü kıyamette şefaat eder.) [Müslim] Kur'an-ı kerimin şefaat ettiği kimse de elbette cennetlik olur. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Ha-mim'ler yedidir. Cehennemin kapıları da yedidir. Her biri Cehennemin bir kapısına gelip bekler, "Ya Rabbi, bana inanıp da beni okuyanı bu kapıdan sokma!" der.) [Beyheki] Bu hadis-i şerifler şartsız bildirildiği için, şartlarını da bilmek gerekir. İlk önce, Kur'an-ı kerimi okuyanın Ehl-i sünnet bir Müslüman olması şarttır. Gayrimüslim veya bid'at ehliyse, hiç faydası olmaz. Bid'at ehlinin ve diğer sapıkların okuması, kendi aleyhlerine delil olacaktır. Bir hadis-i şerif meali: (Kur'an-ı kerim okuyanlarına, ya şefaat edecek veya düşman olacaktır.) [Müslim] Kur'an-ı kerim, okuyanlarına niye düşman olacak? Çünkü Kur'an-ı kerim okuyanın, okuduğuna inanması ve onunla amel etmesi şarttır. İnanmayana ve bid'at ehline şefaat etmez, aksine hadis-i şerifte bildirildiği gibi düşman olacaktır. Şartsız bildirilen hadis-i şerifleri okuyunca, şartsız kabul etmek yanlış olur. Mesela, (Cömert, Cennete girer) hadis-i şerifi de şartsız bildirilmiştir, yani bazı şartları var demektir. Bu şartlarından en önemlisi, imanlı ve Ehl-i sünnet itikadında olmaktır. İmansız, cömert olsa da Cennete giremez. İLMİ YAYMAK CİHADDIR Sual: Ehl-i sünnet kitaplarını dağıtarak ilmi yaymak, cihad için verilen sevaba kavuşturur mu? CEVAP: Evet, kitap dağıtarak dini yaymak günümüzün cihadıdır ve bildirilen faziletlere kavuşturur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (İlim öğrenenle öğreten, sevabda ortaktır.) [Hatîb] Hattâ ilim öğretmek, ilim öğrenmekten daha sevabdır. İlim öğrenenin ve öğretenin rızkına Allahü teâlâ kefildir. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (İlim öğrenmeye çalışanın rızkına Allah kefildir.) [Deylemî, Hatîb] (Cihada sarılın ki, sıhhat bulasınız ve zenginleşesiniz.) [İ. Adiy] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Annem ve babam, beddua edip vefat ettiler. Bu bedduanın zararlarından kurtulmak ve bana haklarını helâl etmeleri için ne yapmam gerekir? CEVAP: Onlar için hayır dua edip, yaptığınız ibadetlerin, hayır ve hasenatın sevablarını onlara da göndermelisiniz. Mesela okuduğunuz Kur'an-ı kerimin veya verdiğiniz sadakanın sevabını onlara hediye etmelisiniz. Böylece, yapılan bedduaların zararlarından kurtulmuş ve ana babanızın haklarını ödemiş olursunuz. Bağışladığınız sevablar, hiç eksilmeden size de verilir. MENKIBEDEN HÜKÜM ÇIKARMAK Sual: Bir menkıbede, su dağıtıcısı, (Benim suyumdan içene Allahü teâlâ rahmet etsin) deyince evliya bir zat, su dağıtıcısının duasına kavuşmak için nafile orucunu bozuyor. Sonra rüyada görülüp, (Onun duasıyla daha fazla ihsana kavuştum) diyor. Biri dua etti diye nafile orucu bozmak caiz mi? CEVAP: Birisi dua edince oruç bozulmaz. Zaten menkıbeler, dinî hükümlerde delil olmaz. Bizim için geçerli olan, dinimizin bildirdiği hükümlerdir. Evliyanın hâli başkadır, bilmediğimiz başka bir sebep de olabilir. Evliya zatların menkıbelerini okumak iyi olur, muhabbetin artmasına sebep olur, fakat onları okuyup dinî hüküm çıkarmak yanlış olabilir. SECDE-İ SEHV GEREKMEZ Sual: Namazda, secde-i sehvi gerektirmeyen bir duayı okumanın mahzuru olur mu? CEVAP: Namazda secde-i sehv gerekmese de bazı işler mekruhtur. Mesela namazda Kâfirun suresinden sonra, Nasr suresini okumak yerine Kevser suresi okunsa, secde-i sehv gerekmez, ama mekruh olur. Unutularak okunursa mekruh olmaz. Sübhaneke'den önce Besmele çekmek, başka dua okumak, mesela Ettehıyyatü'yü okumak gibi şeyler secde-i sehvi gerektirmese de, bunları bilerek yapmak caiz olmaz. MELEKLERİ GÖNDERMEK Sual: Kitaplarda, (Allah bir kuluna melek gönderdi) veya (Cebrail'i hemen gönderdi) gibi ifadeler geçiyor. Allah mekândan münezzeh olduğuna göre, sanki meleklerin yanındaymış gibi, (Gönderdi) demek nasıl caiz oluyor? CEVAP: Yedi kat gök vardır. Birinci kat gök, dünyadan çok büyüktür. Diğer gökler de, birinci kat gökten çok büyüktür. Allahü teâlâ, yerdeki ve göklerdeki meleklere aynı anda emredebilir. Onlar da, oradan başka yere gider. Gittikleri yerlerden, başka yerlere gitmelerini de emredebilir. Buradaki mekân durumu, Allahü teâlâ ve meleklerle ilgili değildir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mübarek geceler geldiğinde, (Hilâl görülmedi, kandil bugün değil, yarın) diyenler çıkıyor. Ramazan hilâli, bir bölgeden görülemese de, dünyanın herhangi bir yerinden görülünce, her yerde görülmüş sayılıyor ve Ramazan başlıyor. Diğer hicri aylar da böyle değil mi? Kurban Bayramında, her bölgede hilâlin görülmesi gerektiği hükmüne kıyasla, (Hilâl burada görülmedi) denilerek, hicri aylarla mübarek geceleri, bir gün sonraya almak doğru mudur? CEVAP: Çok yanlıştır. Herhangi bir yerde, Ramazan hilâli görülünce, dünyanın her yerinde oruca başlanır, fakat hac, kurban ve namaz vakitleri böyle değildir. Bunlar, vakitlerinin bir yerde bilinmesiyle, başka yerlerde de böyle olmaları gerekmez. (İslam Ahlakı) Ramazan orucuna başlamak için hilalin görülmesi şarttır. Hava bulutlu olur da, Ramazan hilâli görülmese, Şaban ayı otuza tamamlanır. S. Ebediyye'de de, (Ramazan ayının başlangıcını önceden haber vermek, İslamiyet'i bilmemek alametidir. Yapılan hesaplar, kameri ayın başladığı vakti bulmak için değildir. Hilâlin görülebileceği geceyi anlamak içindir) deniyor. Diyelim ki, Zilhicce hilâli İstanbul'da görülmedi, fakat Afrika'da görüldü. Zilhiccenin 10. günü Afrika'da bayram yapılır, İstanbul'da ise Zilhiccenin 11. günü bayram yapılır. Bayramın yapıldığı gün, değişirse de, Zilhicce ayında değişiklik olmaz. Bu incelik bilinmeyince, bayram yapılan gün, o bölgede Zilhiccenin 10'u olur zannediliyor, yanlışlıklara sebebiyet veriliyor. Dünyanın bir yerinde, 10 Zilhicce, diğerinde 11 Zilhicce olmaz. Mesela, hilâl Suriye'de görülmeyip Mısır'da görülünce, Mısır'da 10 Muharrem olup da, Suriye'de 9 Muharrem olmaz. Günler dünyanın her yerinde aynı olduğu gibi, aylar da aynıdır. Amerika'da Şabanın biri ise, Türkiye'de Recebin son günü olmaz. Hicri ayların hilâli, bir yerde görülünce bütün dünyada görülmüş sayılır. Mesela Afrika'da hilâl görülüp de, Ankara'da görülmemişse, Ankara'dakilerin, (Biz hilâli görmedik, Aşure günü 11. gündür) demeleri yanlış olur. Yani Afrika'da Muharremin 10. günü ise, Ankara'da 11. günü olmaz. Kameri aylar, miladi aylar gibi, dünyanın her yerinde aynıdır. Bir yerde 3 Şubat, başka yerde 4 Şubat olamayacağı gibi, bir yerde 3 Şaban, başka ülkede 4 Şaban olmaz. Bu inceliğe dikkat etmeli, mübarek gün ve geceleri yerinden oynatarak karışıklığa, fitneye sebep olmamalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yezdan, Zerdüştlerin iyilik tanrısına verdikleri isimmiş. Bu durumda mehter marşında geçen, (Kur'anda zafer vaat ediyor, Hazret-i Yezdan!) ifadesi uygun mu? CEVAP: Mahzuru yoktur. Eski İran'ın en büyük dini olan ateşe tapınmayı kuran Zerdüşt, putların arasından Yezdan ve Ehremen isminde iki uknum tayin etti. Yezdan iyilik tanrısı, Ehremen ise, kötülük tanrısı veya Yezdan'ın nur, aydınlık; Ehremen'in de zulmet, karanlık olması gibi, misli görülmemiş bâtıl bir itikad [inanç] ortaya koydu. (Cevap Veremedi kitabı) Yezdan; ilah, mevlâ demektir. Onlar bu güzel ismi taptıkları şeye koymuşlar. Bundan dolayı Yezdan isminin kötü olması gerekmez. Putlarına Mevlâ ismini de koyabilirlerdi. Bu durumda Mevlâ isminin de kötü olması gerekmezdi. İKİ KERE FATİHA OKUMAK Sual: Namazda vacibin tekrarında secde-i sehv gerekiyor. Fâtiha'yı bir defa zamm-ı sûreden önce, bir de zamm-ı sûreden sonra okumak secde-i sehvi gerektirir mi? CEVAP: Gerektirmez, çünkü orası kıraat [okuma] yeridir. Fâtiha peş peşe iki kere okunursa, vacib tekrar edildiği için secde-i sehvi gerektirir. Eğer farzların son iki rekâtında, Fâtiha peş peşe iki kere okunsa, orada Fâtiha okunması, vacib olmadığı için, secde-i sehv gerekmez. Farzların son iki rekâtında, zamm-ı sûre okunmaz. Okunursa veya peş peşe iki kere okunsa, secde-i sehv gerekmez, çünkü orada zamm-ı sure okumak vacib değildir. (Redd-ül muhtar) NİYETİ UNUTAN Sual: Mâlikî mezhebini taklit eden kimse, gusülde veya abdestte, Mâlikî mezhebine uymayı yahut hem buna, hem de gusle veya abdeste niyet etmeyi unutursa, gusül veya abdest bittikten sonra veya 3-5 gün sonra hatırlasa, hatırladığı zaman, (Bu abdesti, guslü Maliki'ye göre aldım) diye niyet ederse, sahih olur mu? CEVAP: Evet, sahih olur. * * * Sual: S. Ebediyye'de, (Guslettikten sonra, tekrar abdest almak mekruhtur. Abdest bozulmadan, başka yerde almak caizdir) deniyor. Başka yerde almaktan maksat nedir? CEVAP: Guslettiği yerde değil de, başka yerdeki lavaboda abdest almak demektir. Böyle olursa, mekruh olmaz. * * * Sual: Âyet veya sûre okuduktan sonra, Sadakallahülazîm demek şart mıdır? CEVAP: Şart değildir, fakat söylemek iyi olur. * * * Sual: Çocuk doğmadan akika kesmek ve sadaka-i fıtrını vermek gerekir mi? CEVAP: Hayır, gerekmez. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bebeklerde görülen ümmü sıbyan hastalığı için hangi duayı okumak gerekir? CEVAP: Bu hastalıktan korunmak için, 22 Besmele, bir Fatiha, bir Âyet-el-kürsi, bir İhlâs, bir Felak, bir Nas sureleriyle, Kalem suresinin 51. ve 52. âyetlerini bir kâğıda İslam harfleriyle yazdıktan sonra, muska hâline getirerek bebeğin üstüne asmalıdır. İslam harfleriyle yazılmış orijinali www.dinimizislam.com sitemizde mevcuttur. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına da ikamet okunursa, "Ümmü sıbyan" hastalığından korunmuş olur.) [Beyheki] Zülcenahayn Sual: Bir kitapta, Seyyid Abdülhakim Efendi için zülcenahayn tabiri geçiyor. Bu ne demektir? CEVAP: Cenah, kelime olarak kanat demektir. Cenahayn, iki kanatlı, iki özelliği olan demektir. "Zü" sahip demektir. Kelime olarak, iki kanat sahibi demektir. Istılahta ise, hem fıkıh, tefsir, hadis gibi zahiri ilimlerde, hem de marifette yani tasavvufta yüksek dereceye ulaşmış âlim demektir. Mürşid-i kâmiller de, ictihad derecesinde yüksek âlim oldukları için, hem ilim, hem de marifet sahibi yani zülcenahayn idiler. *** Sual: Tevbe suresinin 34. âyetinde, (Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyene çok acı bir azap vardır) deniyor. Burada, para biriktirmek yasaklanmıyor mu? CEVAP: Peygamber efendimiz, Kur'an-ı kerimi açıklamıştır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Zekâtı verilen mal, kenz değildir.) [Ebu Davud] (Kenz, biriktirip saklanan mal, define demektir.) Müslümanın malında, zekâttan başka, kimsenin hiçbir hakkı yoktur. Resulullah efendimiz, (Malda zekâttan başka hak yoktur) buyurdu. (Ahkâm-üs-sultaniyye) *** Sual: Teyemmümü toprakla yapmak şart mıdır? Başka bir şeyle teyemmüm yapılmaz mı? CEVAP: Kum, kireç ve taş gibi toprak cinsinden temiz bir şeyle, mesela kiremitle veya sırsız yani cilasız mermerle de yapılabilir. *** Sual: Bir şeyine lades tutuşmak caiz olur mu? CEVAP: Hayır, caiz olmaz, kumar olur. *** Sual: Ezanla alay etmek küfür müdür? CEVAP: Evet. *** Sual: Diğer kitap yazanların aksine, niye kaynakları dipnota değil de, hemen yazıdan sonra koyuyorsunuz? CEVAP: Genelde İslam âlimleri hep öyle yazdıkları için onlara uygun yazıyoruz. Dipnotta kaynakları 1, 2, 3 gibi sıralamak, Avrupalıların usulüdür. İhtiyaç olunca âdette onlara uymanın mahzuru olmaz, ama kendi büyüklerimiz varken ne diye Avrupalıları taklit edelim? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İslamiyet'te paranın yeri ceptir, kalb değildir. Para, kalbde ise çok kötüdür. İnsanın değeri, kıymet verdiği şey kadardır. Paraya kıymet veren, değersiz olur. Dinine kıymet veren, daima aziz ve makbul olur. Çünkü Cenab-ı Hak, kıymet ve şerefi dine, zelil ve hakir olmayı dünyaya vermiştir. Şibli hazretleri, bir gün sabah namazından sonra, sakalını tutar, (Ey nefsim, sen perişan olmadıktan sonra, ben rahat edemem. Seni rezil etmem gerekir) der. Nefsi de, (Kolay değil, bunu yapamazsın sen. Haydi, nasıl yapacaksan yap bakalım) der. (Sende cimrilik hastalığı var) der. Nefsi, (Bende ne yok ki, cimrilik olmasın) der. Şibli hazretleri, (Seni cömert yaparsam, ben de rahat ederim) der ve bu arada kapı çalınır. Bir zat, (Efendim, halife hazretleri size bir kese altın gönderdi) diyerek keseyi uzatır. Şibli hazretleri, (Galiba imtihan başladı) diye düşünür. Sayar, içinde 60 tane altın var. (Bundan sonra, elime her geçeni, fakirlere vereceğim) der. Alır keseyi, çıkar sokağa, birine sorar: - Bu civarda en fakir kim var? - Bir âmâ var, mübarek mi mübarek, fakir mi fakir, kimseden bir şey istemez, kim ne götürse onu yer ve ibadet eder. - Şimdi nerede? - Berberde tıraş oluyor. Berbere gider, âmânın yanına oturup der ki: - Buyurun efendim, bir kese altın. İçinde 60 altın var. - Maşallah, al bunu berbere tıraş parası olarak ver! - Bunun bir tanesiyle 50 kere, 100 kere tıraş olursun. Hepsi verilir mi? - Niye söz dinlemiyorsun? Biraz önce, (Elime ne geçerse fakirlere vereceğim) diye Cenab-ı Hakk'a söz verdiğin hâlde, niye sözünde durmuyorsun? Bana verdiysen denileni hemen yap! Şibli hazretleri çok şaşırır, keseyi berbere uzatıp der ki: - Buyurun tıraş parası. Berber der ki: - Ben bunu almam, çünkü (Bu mübarek zat, ne zaman tıraş için gelse, para almayacağım) diye Rabbime söz verdim. Şibli hazretleri parayı âmâya uzatır, (Berber almadı, paranızı buyurun!) der. Âmâ, ("Ben almam" demiştim. Al götür, ne yaparsan yap!) der. Altınları, âmâ da, berber de almaz. O da, alır keseyi, doğru Dicle kenarına gider. Altın dolu keseyi alıp, (Sen ne fakire yaradın, ne zengine, defol!) diyerek nehre fırlatır. Sonra ellerini açıp, (Ya Rabbi, paraya, altınlara kıymet vereni kıymetsiz yap!) der. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Evliya zatlar, hep cömert, tatlı dilli ve güler yüzlü olur. Çok neşeli, hep güler yüzlü bir zatın olduğunu duyan birisi, ona mektup yazar, (Allah aşkına söyleyin, sahiden mi, yoksa numaradan mı gülüyorsunuz? Eğer gerçek ise, bunun bir sebebi olmalı. Kimi çocuklarından, kimi işinden, kimi eşinden, kimi âmirinden çekiyor, herkesin bir derdi var. Herkes kan ağlarken gülmek şaşılacak bir şeydir. Bunun sırrı nedir?) der. O zat, mektubu okuyunca yine gülüp, şöyle bir cevap yazar: (Kardeşim, Allah için söylüyorum ki, gülmem numaradan değildir. İçimden gelerek gülüyorum. Bunun sırrı, ölüme hazır olmaktır. Ölüme hazır olan, neşeli olur. Asıl memleketine gidecek, sevdiklerine kavuşacak olan bir insan, eğer her hazırlığını yapmışsa, bavulu hazırsa, bu kimse bineceği vasıta, bir an önce gelse de gitsem diye neşeyle bekler. Üstelik, her gün ölümü çok hatırlayan şehid olarak ölür.) Hayat hayâldir. Ömrümüzün geçen kısmı hayâl oldu. Her kemalin bir zevali, her yokuşun bir inişi, her ömrün bir sonu var. (Her nefis [her canlı, her insan] ölümü tadacaktır) mealindeki âyet-i kerimenin, âhiretin varlığına ve ölümden sonra hayatın devam ettiğine delil olarak yeterli olduğu bildirilmiştir. Tatmak, hayatın varlığını ve devam ettiğini gösterir. (Ölümü tadacaktır) deniyor, (Yok olacaktır) denmiyor. Bin kılıç darbesinden daha şiddetli olan ölüm acısını, herkes çekecek. Cenab-ı Hak, sevgili kullarına, bu acıyı duyurmayacak, onlara (Âb-ı Kevser) içirecek. Onlar, narkoz olmuş kişinin ameliyatta acı duymadığı gibi, ölürken acı duymayacak. Herkes imanına, ihlâsına, ibadetine göre, bu acıyı tadacak. Yani bazılarına ölüm, çok acı gelirken, bazılarına daha az acı gelecek, bazıları ise hiç duymayacak. Onun için, (Yâ Rabbi, bize şehid olarak ölmek nasip et!) diye dua etmeliyiz. Şehidler de, ölümü tadar, ama onlara tatlı gelir. (Şehidlere ölü demeyin! Onlar bilmediğiniz bir hayatla yaşıyorlar) mealindeki âyet-i kerime ile övülen şehidler, Cenab-ı Hakk'a çok yalvarırlar, (Yâ Rabbi, bizi bir daha dünyaya gönder! Biz bir kere daha şehid olmak istiyoruz. Şehidliğin kıymetini, kavuştuğumuz büyük nimetleri dünyadakilere anlatalım) derler. Allahü teâlâ, (Benim takdirim öyle değildir, dünyaya geri dönemezsiniz, ama onların rüyasına girip içinde bulunduğunuz nimetleri anlatabilirsiniz) buyurur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İbni Teymiye ve Selefiler, (Vaktinde kılınmayan namazları kaza etmek gerekmez, tevbe etmek yeterli olur) diyorlar. Namazları kaza etmek gerekmez mi? CEVAP: Evet, İbni Teymiye, (Özürlü ve özürsüz terk edilen namazları kaza etmek gerekmez) diyor. (Mecmu-ul-Fetava 12/106.) İbni Teymiye'nin sözü dinde senet değildir. Zaten birçok yanlış inancı yüzünden İslam mahkemeleri onu hapse mahkûm etmiştir. (Vaktinde kılınmayan namazları kaza etmek gerekmez) demek, dini yıkmak olur. O zaman kimse namaz kılmaz, zekât vermez, hacca gitmez, oruç tutmaz, sonunda da, (Tevbe edince oluyormuş) der. Namazları vaktinde kılmak farz olduğu gibi, vaktinde kılınmayanı kaza etmek de farz olduğu, bütün fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Birkaçı şöyledir: 1- Farz namazı, özürsüz vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, yalnız kaza edince affolmaz. Kaza ettikten sonra, ayrıca tevbe veya haccetmek de gerekir. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza kılmadan, tevbe edilince, terk günahı affolmadığı gibi, tehir günahı da affolmaz, çünkü tevbenin kabul olması için, günahı terk etmek şarttır. (Dürr-ül-muhtar) 2- Farzlara önem verip tembellikle yapmayan kimse mürted olmaz. İmanı gitmez, fakat bir farzı yapmayan Müslüman, iki büyük günaha girer: 1- O farzın vaktini ibadetsiz geçirmek yani farzı geciktirmek günahı. Bunun affolması için tevbe etmek gerekir. 2- Bu farzı yapmamak günahı. Bu büyük günahın affolması için, bu farzı hemen kaza etmek lazımdır. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur. (Berika) 3- Özürlü ve özürsüz olarak namazı terk edenin, bunun farzını kaza etmesi şarttır. (Halebî) 4- Unutarak veya kasten kazaya kalan namazı kaza etmek farzdır. (Hindiyye) 5- Özürlü veya özürsüz kazaya kalan farz namazları, hemen kaza etmek farzdır. (M. Erbaa) Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir: (Bir namazı vaktinde kılmayı unutan, hatırlayınca kılsın. Unutulan namazın bundan başka kefareti yoktur.) [Tirmizi] (Uyuyarak veya unutarak bir namazı kılamayan, hatırlayınca kılsın!) [Buhari] (Farzı unutan, imamla daha sonraki bir namazı kılarken hatırlasa, o namazını imamla kılsın, namazdan sonra, unuttuğunu kaza etsin! Sonra imamla kıldığını da iade etsin!) [Taberani] Unutup da kılınmayan namaz kaza edilince, kasten kılınmayan niye kaza edilmesin ki? Unutunca namaz affolmadığına göre, terk edilince, nasıl kaza etmeden affolur ki? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Cinlerden ve büyüden kurtulmak için ne yapmalı? CEVAP: Âyât-ı hırzı ve arkasından Hazinet-ül-me'arif kitabının 148. mektubunda yazılı duayı okumalı. O duanın tercümesi şöyledir: Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd, Resulüne salât ve selam ederiz. İmam-ı Serahsi şöyle buyurdu: Ahmed bin Salih anlatır. Hizmetçime cinler musallat olmuştu. Başka bir hizmetçi aldım. Ona da musallat oldular. Bir gün namaz kıldım, otururken biri selam verdi, ben de selamını aldım. (Kimsin?) dedim. (Ben cinlerden Zekeriya. Sana bir dua öğretmek için geldim. Senin cariyene olduğu gibi, birinin başına bir hâl gelir de, bu duayı okursa, biiznillah sağlığına kavuşur) dedi. Bu duayı yazmak için kalem aradım, bulamadım. (Divanın altında) dedi. Sonra şu duayı yazdırdı: (Allahü teâlâya hamd olsun ki, göğü yüksek, yeri alçak ve dağları dik yarattı. Rüzgârlar gönderdi. Geceyi karanlık ve gündüzü aydınlık yaptı. Görülen ve görülmeyen varlıkları yarattı. Bunları, yarattıklarından hiçbirinin yardımına muhtaç olmadan yaptı. Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Kudretini düşünen için, senin şanın ne yücedir. Sen kendine mahsus yücelikle yücesin, kendine mahsus yakınlıkla yakınsın. Sen yarattıklarına kudretinle galipsin. Sana isyan eden, Cehenneme, sana itaat eden ise Cennette gider. Ya Rabbi! Dua etmeyi ve edilen duaları kabul edeceğini bildirdin. Yaptığımız dualar senin kazanı geri çevirdi. Dualarımızı kabul eyle! Sen, güç ve kuvvet sahibisin. Senden daha güçlü ve kudretli kimse yoktur. Sen Rahim'sin. Senden daha merhametlisi yoktur. Sen, Yakub aleyhisselama merhamet edip tekrar görmesini sağladın. Yusuf aleyhisselama da merhamet edip onu kuyudan kurtardın. Eyyüb aleyhisselama da acıyıp bela ve musibetlerini kaldırdın. Ya Rabbi, ben de sana yalvarıyorum. Çünkü kendisinden bir şey istenilenlerin en hayırlısı sensin. Ey zorbaları kahreden, kıyamette amellerin karşılığını veren, çürümüş kemikleri dirilten Rabbim, sen geçilmesi için, Cehennem üzerine kıldan ince ve kılıçtan keskin köprü kurdun! Sen, [şu kimseyi] bu acılara, bu hastalıklara müptela kıldın. Sen hastalığını gidermeye kadirsin, Ya Erhamerrahimin.) Ahmed bin Salih hazretleri buyurdu ki: Bu dua suya okunup, hasta içer ve onunla abdest alırsa biiznillah iyileşir. Okuduğum her hasta, biiznillah iyileşti. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Evinde yalnız kılan kimse, namazları müstehab olan vakitlerinde mi kılmalı? Sabah namazını, camide cemaatle kılındığı vakte kadar geciktirmek uygun olur mu? CEVAP: Uygun olmaz. O vakitler, cemaatle kılanlar içindir. Yalnızken, her namazı vakti girer girmez kılmaya gayret etmeli. Çünkü namaz ne kadar geç kılınırsa, sevabı o kadar azalır. İkindi ve yatsı namazlarındaysa, İmam-ı azamın kavline uymaya çalışmalı. Namazı kılmadan vakti çıkarsa, çok büyük günah olur. Kaza etmekle, bu günah affolmaz. Yalnız borç ödenir. Bu günahı affettirmek için, tevbe-i nasuh yapmak veya hacc-ı mebrur yapmak lazımdır. (Redd-ül-muhtar) HURMET-İ MÜSAHERE Sual: S. Ebediyye'de, (Bir babayla kızı arasında hurmet-i müsahere hâsıl olursa, kızın anasıyla yani adamın hanımıyla adam arasındaki nikâh bozulmaz. Kadın başkasıyla evlenemez. Adamın, bu kadını boşaması lazım olur. Bu kadınla evli kalması ebedî haram olur) deniyor. Nikâh bozulmuyorsa, niye haram oluyor? Kadın, o adama haram oluyorsa, niye başkasıyla evlenemiyor? CEVAP: Kadın, kocasıyla nikâhlı olduğu için, bir başkasıyla evlenemez. Hurmet-i müsahere olduğu için de, kocasına haram oluyor. Yani kendi hanımı, artık onun kayınvalidesi durumuna düşüyor, kayınvalidesiyle de, evli kalması caiz olmaz. Hemen boşaması gerekir. Bir erkek, bir kadınla zina etse, o kadının annesiyle de, kızıyla da, evlenemez. O kadının annesi, kaynanası; kadının kızı da kendi kızı yerine geçiyor. Böyle bir durum olduğu zaman, evliliği kurtarabilmek için Şâfiî mezhebi taklit edilir. Çünkü Şafii mezhebinde hurmet-i müsahere yoktur. KALBİ MÜHÜRLENMEK Sual: Peygamberimiz, (Üç cumayı mazeretsiz kılmayan) veya (Günaha devam eden) için, (Kalbi mühürlenir) buyuruyor. Kalbi mühürlenmek ne demektir? CEVAP: Kalbi mühürlenmek, iyilik yapamaz hâle gelmektir. Hayır, hasenat ve ibadet yapmak ona zor gelir. Bundan kurtulmak için, tevbe edip günahlardan kaçmaya çalışmalıdır, çünkü günahta ısrar etmek, insanı küfre kadar sürükler. TÜP BEBEK Sual: Tüp bebek yoluyla çocuk sahibi olmak caiz midir? CEVAP: Materyaller, evli karı kocadan alınır ve haram işlemeden yapılırsa caiz olur. (İ. Ahlakı) Bu işi erkek doktora yaptırmak caiz olmaz, çünkü hem çocuk sahibi olmak zaruret değil, hem de kadın doktor bulma imkânı vardır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ana baba çağırınca, namazdaysak veya başka önemli bir iş yapıyorsak, hemen gitmek gerekir mi? İkisi aynı anda çağırırsa hangisini tercih etmelidir? CEVAP: Ana babanın salih veya fâsık olmasının da önemi vardır. Evladını İslam terbiyesi üzerine yetiştirmeyen ana babanın, evladı üzerinde ana babalık hakkı yoktur. Bakıp büyüttükleri için, başka hakları vardır. Ana babanın veya başkalarının dine aykırı emirlerine itaat edilmez. Ana baba çağırdığı zaman, önemli bir işle uğraşılsa da, hemen onu terk edip, derhal ana babanın emrine koşmak gerekir. Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Ya Musa, benim indimde çok ağır ve büyük bir günah vardır ki o da, ana baba evladını çağırınca, emrine uymamasıdır.) [İslam Ahlakı] Ana baba çağırınca farz namazı bozmak caiz olursa da, ihtiyaç yoksa bozmamalı. Nafile ve sünnet namazlar bozulur. Bunlar imdat isterse farzları da bozmak gerekir. Namaz kıldığını bilerek çağırıyorlarsa nafileyi de bozmayabilir, bilmeyerek çağırdılarsa bozmak gerekir. İkisi aynı anda çağırırsa, anneyi tercih etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Anne ve baba aynı anda çağırınca, önce annenin çağrısına uy!) [Deylemi] İMAN VE İSLAM Sual: İmanın şartlarıyla İslam'ın şartları farklı olduğuna göre, imanla İslam farklı değil mi? CEVAP: Hayır, farklı değildir. Âdem aleyhisselamdan beri, Allahü teâlâ yüzlerce hak din gönderdi. Hepsinin imanı müşterek idi. İmanda ayrılık olmaz. Bütün dinlerde imanın şartları, Amentü'nün esasları aynı idi. Şimdi, yediye çıkaranlar, beşe indirenler varsa da kıymetsizdir. Kalble, bedenle yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri farklı olduğundan, her dinin Müslümanlıkları da ayrıdır. Mesela âhir zaman Peygamberinin bildirdiği İslamiyet'te, İslam'ın şartı beş iken, diğer dinlerde farklı idi. Daha az veya daha çoktu. Mesela Musevilikte, İsevilikte hacca gitmek şartı yoktu. Namaz vakitleri ve rekât sayıları değişikti. Ama imanın şartında değişiklik yoktu, çünkü iman edilecek hususlar zamanla değişmez. İman, muma benzer. Dinin emir ve yasakları, mum etrafındaki fener gibidir. Mumla birlikte fener de, İslamiyet'tir. İmansız, İslam olamaz. İslam olmayınca, iman da yoktur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kâfirun suresindeki, (Sizin dininiz size, benim dinim bana) ifadesine göre, kâfirlerin dinine karışmamak mı gerekiyor? CEVAP: Müşrikler, Resulullah'a haber gönderip, (Bir yıl, o bizim ilâhımıza ibadet etsin. Bir yıl da, biz onun Allah'ına ibadet edelim) şeklinde teklifte bulundular. Bunun üzerine Kâfirun suresi indi. (Sizin dininiz size, benim dinim bana) denmesi, savaş emri gelmeden önceydi. Savaşı emreden âyetle, bu kısım nesh edilmiştir. Sûrenin hepsinin nesh olduğu söylendiği gibi, (Haber mahiyetinde olduğu için, nesh olmamıştır) da denildi. (Kurtubi tefsiri) İmam-ı Muhammed hazretleri de buyuruyor ki: Cihad emri şöyle geldi: Önce, İslamiyet'in başlangıcında müşriklerle karşılaşmamak ve onlara yumuşak davranmak emredildi. İkinci emir geldi. (Kâfirlere yumuşak ve güzel sözlerle İslamiyet'i bildir!) denildi. Üçüncü emir geldi. İhtiyaç hâlinde savaşmaya izin verildi. Dördüncü emir geldi. (Kâfirler size eziyet verirse, onlarla savaşın!) denildi. Beşinci emir geldi. Medine'de İslam devleti teşekkül edince, (Haram olan dört ayın haricinde her zaman savaşabilirsiniz) dendi. Altıncı emir geldi. (Devlet, düşman olan kâfirlerle her zaman savaşabilir) dendi. Böylece, cihad etmek, farz-ı kifâye oldu. (Siyer-i kebir) *** Sual: Cumanın vaciblerinden biri de, camiye sa'y ederek gitmekmiş. Sa'y etmek ne demektir? CEVAP: Sa'y etmek, çalışıp çabalamak ve hızlı yürümek anlamına da gelir. Hacda Safa ile Merve arasında usulüne göre 7 defa gelip gitmeye de sa'y denir. Sa'y, acele etmek demektir. *** Sual: Futbol veya başka oyunları, spor gayesiyle oynamak günah mıdır? CEVAP: Avret yeri açık olursa veya namaza mani olursa, her oyun haram olur. Oyunla vakit geçirmek, tavla, 14 taş ve benzeri oyunlar tahrimen mekruhtur. Bunlar, parayla, malla yapılırsa kumar olur, haram olur. (Redd-ül-muhtar) Demek ki, ne çeşit oyun olursa olsun, çayına bile olsa, parayla oynanınca haram, parasız oynanırsa tahrimen mekruhtur. Spor olarak başka faydalı işler yapmak, mesela, yürümek, koşmak, denizde yüzmek, evde çeşitli jimnastik aletleriyle spor yapmak tercih edilebilir. Çeşitli oyunlara bağlanıp, kitap okumaktan mahrum kalanlar, hattâ yemek yemeyi bile unutanlar oluyor. Okuldaki derslerine bile çalışamıyorlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ, bizi her an görüyor. Patrondan çekinip de, Allahü teâlâdan korkmamak olur mu? Her şeyin yaratanı ve hakiki sahibi Allahü teâlâdır. Ölüm var, bu mutlaktır. Bugün olmasa da, bir gün, bize de sıra gelecektir. Dünyada imtihandayız, hem de öyle bir imtihan ki, soruları ve cevapları bellidir, açıkça her şey ortadadır. Kör göremezse, güneşin suçu ne? Allahü teâlâ, bizi Müslüman olarak yarattı, bir vazife verdi. Dünya ve ahiret saadetimiz için kurallar koydu. Nasıl ki, çalıştığımız yerin, yaşadığımız ülkenin kurallarına uymak gerekiyorsa, Müslüman olarak, dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek zorundayız. Allahü teâlâ, kullarına hesap sorabilir, fakat kulların Allahü teâlâya hesap sormaya hakkı yoktur. İnsan, başına gelen kötü şeylerden dolayı sıkılır, bu belanın başından gitmesini ister. Bilmez ki, o şer gibi görünen şey onun için hayırlıdır. Bunun gibi, hayır olarak görünen şeyler de sonunda şerre dönüşebilir. Kulların bilmediklerini Allahü teâlâ bilir. Onun için neticesinin hayır mı, şer mi olduğunu bilmediğimiz bir iş için, (Bu, niye böyle oldu?) diye şikâyet etmemiz yanlış olur. Duanın kabul olmasında şartlar vardır, ama dua, en çabuk hastalık hâlindeyken kabul olur. Allahü teâlâ, bazı kullarına hastalık verir, (Yalvarsın da, onu affedeyim) diye. Hastalığın nimet mi, musibet mi olduğu sonra belli olur. İnsanlar üç kısımdır: 1- İşi, gücü hep dünya olanlar, âhireti unutup dünya peşinde koşanlar. Böyle kimse âhiretini kaybettiği gibi, dünyası da onun burnundan gelir. 2- Gayesi hep Allahü teâlânın rızası olanlar. Böyle insanın, dünyası da âhiret olur. O dünyadan kaçarken, dünya onu kovalar. 3- Tek maksadı dünyadır, Müslümanların gözüne girmek için de, ara sıra camide görünen münafıklardır. Bunlar insanların en kötüsüdür. (Hep, malım, malım) deriz, ama ya malımız bizi bırakır, ya da biz malı bırakırız. Böyle bir mal, nasıl bizim olur? Bir zamanlar bir zengin ölür. Geriye bir köşkle iki oğlu kalır. Köşkü paylaşmada anlaşamazlar. Duvardan şöyle bir ses gelir: (Benim için birbirinize düşman olmayın! Ben bir hükümdardım. Çok yaşadım. Mezarda 130 yıl kaldım. Sonra, toprağımla çanak çömlek yaptılar. Kırk yıl evlerde kullandılar. Kırıldım, sokağa atıldım. Sonra, benimle kerpiç yaptılar. Bu duvarın inşasında kullandılar. Birbirinizle dövüşmeyin! Siz de benim gibi olacaksınız.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dinimiz, ilim dinidir. İlim olmazsa din olmaz. İnsanın, hesap vereceği zaman, (Ben bilmiyordum) demesi geçersizdir. Çünkü her şey açık olarak kitaplara yazılmıştır. Elimizde, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitapları varken, her şey bu kıymetli eserlerde bildirilmişken, (Bilmiyorduk) diyemeyiz. Bu eserleri, kaç defa okursak okuyalım, her defasında yeni bir şey öğreniriz. Bu büyüklerin kitaplarını okuyanlar, âlim olur, öğrendikleriyle amel edenler evliya olur. Büyüklerimizin her fırsatta tekrarladıkları üç şey: Dünya fânidir, hayat hayâldir, insan âciz demektir. Vücudumuzu idare etmekten âciziz. Ne ciğerlerimizi, ne midemizi, ne de kalbimizi çalıştırabiliriz. Gözlerimize, kulaklarımıza veya herhangi bir uzvumuza zerre kadar hükmümüz geçmez. Peki, tabiat şartlarına bir müdahalemiz olabilir mi? Mümkün değil. Havanın yapısını değiştirebilir miyiz? Güneşe, yağmura, rüzgâra da tesir edemeyiz. İşte bunun için, insan demek, âciz demektir. Dinimiz, insana aczini bildirmek, kul olduğunu göstermek için gelmiştir. Nihai hedef, hiç olduğumuzu anlamaktır. Bu dünyada, insandan daha âciz mahlûk olmadığı için, Allahü teâlâ, her şeyi insanın menfaati için yaratmıştır. İnsanoğlu bunlara gönül verip, tek maksadı onları elde etmek olursa, Allahü teâlâdan uzaklaşır. Kalbin yaratılış gayesi, Allah'a yakınlık, Allah ile beraber olmaktır. Hâlbuki o kadar çok etrafa saldırır ki, Allahü teâlâyı hatırlamak aklına bile gelmez. Böyle olan insan, bütün mahlûkların en kötüsü hâline gelir. Eğer insan, her arzu ettiğine kavuşmaya çalışmaktan vazgeçip de Allahü teâlâya yaklaşırsa, yani Onun rızasını kazanmak için çalışırsa, yaratılanların en azizi, en kıymetlisi olur. Demek ki kıymetli olmak, Allahü teâlâya yakın olmaktır. Kıymetsiz olmak, Allahü teâlâdan uzaklaşmaktır. Peygamber efendimiz, (İnsanlardan uzaklaşan, Allahü teâlâya yakın olur) buyuruyor. Uzaklaşmak veya yakınlaşmak, vücutla değil, kalble olur. Vücudun, zaten Allah indinde bir kıymeti yoktur. İnsan, imanı ve kalbiyle değer taşır. Kalben Allahü teâlâ ile beraber olan kıymetlidir. Kalbinde iman varsa, yaşıyordur. İman yoksa, o zaten yürüyen bir ölüdür. Onun için büyük zatlar imansız bedeni, seyyar [yürüyen] kabre benzetmişlerdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kımız, kefir ve kombu çayı
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İnek sütü, kefir mayasıyla mayalanıyor ve bu esnada az da olsa alkol teşekkül ediyor. Buna kefir deniyor. Bir de, Kombucha mantarının üremesiyle elde edilen ve az da olsa içinde alkol bulunan kombu çayı vardır. Kefirin de, kombu çayının da birçok hastalıklara iyi geldiği söyleniyor. Bunları ilaç olarak kullanmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Bugün kefir ve kombu çayının yerini tutan ilaç çoktur. Bunları kullanmaya zaruret de yoktur. Eğer, salih bir doktor, (Kefir veya kombu çayı şu hastalığa iyi gelir. Bu hastalık için mubah başka ilaç yoktur) derse, o zaman bunları kullanmak caiz olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (İhtimar [mayalanarak alkol teşekkül] etmiş her içki haramdır.) [Ebu Davud] Bu hadis-i şerifin fıkıh kitaplarında nasıl açıklandığına bakalım: Bal, incir, arpa, buğday, mısır, darı, erik, kayısı, elma ve benzerlerinden biri, soğuk suda durup ısıtılmasa da, alkol teşekkül ederek bira gibi olur. Bira, tadı acı ve keskin olduğu [alkol bulunduğu] için azı da çoğu da, her ne maksatla içilirse içilsin, İmam-ı Muhammed'e göre haramdır, fetva da böyledir. Diğer üç mezhepte de haramdır. Yapıları, bileşimleri aynıdır demek değildir. Çünkü Muhammed aleyhisselam, maddelerin hakikatlerini, fen bilgilerini öğretmek için değil, bunların hükümlerini bildirmek için gönderilmiştir. Kısrak, inek sütleri, mayalanıp, tadı keskin olunca, bira gibi alkollü olur. Kısrak sütünden yapılana Kımız, inek sütünden yapılana Kefir denir. İçilmesi haramdır. (S. Ebediyye) Portakal ve diğer meyvelerdeki alkol oranı kefirdekinden çok diyerek kefir içmeyi caiz görmek yanlıştır. Çünkü dinimizde alkolün azlığı çokluğu önemli değildir. Bir damla şarap da haramdır. Ama dinimiz, içinde alkol bulunsa da, sirke içmeyi ve meyve yemeyi haram kılmamıştır. Ama alkol teşekkül eden içeceklerin damlasını haram etmiştir. Demek ki, kımızda, birada, kefirde, bir damla alkol olsa da haramdır. Fakat hamurda, meyvede ve sirkede 10 damla alkol olsa haram değildir. Çünkü birinde alkol tabiî olarak bulunuyor, ötekinin alkolleşmesine biz sebep oluyoruz. ELLERİ?SİLMEK Sual: Yabancıların yemek davetinde, el yıkamak dikkati çekecekse, ıslak bir bezle silmek, yıkamak yerine geçer mi? CEVAP: Evet. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hatim bir kişinin okumasıdır
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Okunan Kur'an lamba gibidir. Bir lamba için birisi gazyağı, diğeri fitil, bir başkası kibrit getirse lamba yandığında, herkes tam bir lambaya sahip olur ve lambadan istifade eder. Bunun gibi, değişik cüzleri okuyup Kur'an-ı kerimi hatmeden kimseler de böyle manevi bir lamba yakmışlardır. Böylece Kur'an hatmedilmiş olur) deniyor. Herkes başka bir cüzü okursa, hatim sevabı hâsıl olur mu? CEVAP: Hayır, hatim sevabı hâsıl olmaz. Böyle, nakli esas almayan aklî kıyaslar, dinde geçerli olmaz. Fıkıh kitaplarımızda deniyor ki: Kur'an-ı kerimi Fâtiha'dan başlayıp İhlâs sûresine kadar okuyup, sonra olan birkaç sûreyi başkasına emredip okutsa, o da birinciye vekil olarak kalan sûreleri okursa, hatim okumuş olmaz. Dinleyenler de, hatim sevabına kavuşamaz. (Behcet-ül-fetava) Farklı cüzleri okumuş olanlar, sevabını, ölülerin ruhlarına ayrı ayrı hediye etseler veya birisi, hepsi için hediye etse, yani hatim duası yapsa, okuyanlar da âmin deseler, âyetlerin sevablarının toplamı, ölülere de verilir, fakat hatim için vaat olunan sevaba kavuşamazlar. Bir hatmi, yalnız bir kişinin okuması ve sevabını, bunun bağışlaması gerekir. Duasını yaptırmak üzere başkasına hediye etmesi de caizdir. Ölü için, çeşitli kimselerin sessiz olarak çeşitli cüzler okuyup, Kur'an-ı kerimi hatmetmeleri ve her birinin okuduğunun sevabını ölünün ruhuna göndermeleri veya birinin, hepsi için hediye etmesi yani hatim duasını yapması, okuyanların da âmin demeleri caiz olur ve çok faydalı olur, ama bu suretle hatim sevabı hâsıl olmaz. Hatmi bir kişinin okuması veya bir kişinin, daha önce okumuş olduğu hatmin sevabını hediye etmesi lazımdır. Secde âyetini okumak da böyledir. Çeşitli kimselerin okudukları kelimeler toplanarak, bir kişi bütün âyeti okumuş gibi yapılamaz, çünkü Kur'an okumak için, kimse başkası yerine vekil yapılamaz. (S. Ebediyye) PAYLAŞARAK OKUMAK Sual: Farklı kişiler, farklı cüzleri okuyunca hatim olmazsa, sevab da olmaz mı? CEVAP: Çok sevab olur. Salih Müslümanlar, aralarında paylaşıp, bir evde toplanarak veya herkes kendi evinde, ücretsiz olarak hatim ve hatm-i tehlil okumaları ve sevabını ölen kimsenin ruhuna göndermeleri çok faydalıdır. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kur'an okumayı öğrenmek ve başka dinî bilgiler için, CD'ler ve bilgisayar programları hazırlayanlar, (Kopyalayana hakkımızı helâl etmiyoruz, herkes parayla satın alsın!) diyorlar. Bunları kopyalamak kul hakkı olur mu? Mushaf'tan ve dini öğreten yayınlardan para kazanmak, kopyalayana (Hakkımı helâl etmem) demek caiz midir? CEVAP: Dini ticarete alet etmek, en büyük günahlardan biridir. Bu CD'leri, kitapları ve Mushafları satmak, Kur'an-ı kerim öğretilmesine, okunmasına sebep olmak niyetiyle olursa, caiz ve sevab olur, fakat böyle niyetin alameti, bunları maliyetine yakın, çok az bir kârla satmaktır. Başka geliri de varsa, Mushaf'ı kârsız satmalı. Sadece kâğıt, işçilik ücreti ve masraflarını almak caizdir. (S. Ebediyye) Kur'an-ı kerimden veya dinî yayınlardan para kazanmak çok kötüdür. Bir hadis-i şerif meali: (En kötü insan, dini dünya malına alet edendir.) [İbni Asakir] Tüccarın, malını müşteriye gösterirken, zikir, tesbih, Kelime-i tevhid, salevat okuması günahtır. Bunları, para kazanmaya âlet etmek olur. (El-İhtiyar) Demek ki, müşteri çekmek gayesiyle dükkânına dini levhalar asmak da, dini ticarete alet etmek olur. Hele dinden imandan habersiz kimselerin bu hareketi, din istismarı olur. Müşteriyi düşünmeden, sırf bereket için, faydasına inanarak asmak, din istismarı olmaz. Bir gayrimüslim, dükkânına dini bir levha asıyor, bir fâsık, dindar gibi görünüyor veya bir Müslüman herhangi bir çıkarı için dini kullanıyorsa, dini istismar ediyor demektir. Piyasada Allah, Muhammed yazılı tesbihler, âyet yazılı yiyecek içecek kapları, bardaklar satılıyor. Başkalarının günaha girmesine vesile olacak şekilde dini böyle ticarete alet etmek daha çok günah olur. Akıllı insan, ahiretin sonsuz kazancını, dünyanın geçici kârıyla değiştirmez. Bütün iyiliklerin, dinin emirlerine uymakta olduğunu bilir. Bir hadis-i şerif meali: (Dünya kârını, ahiret kârına tercih eden, Kelime-i tevhidi söyleyince, Allahü teâlâ, "Yalan söylüyorsun, sözünde sadık değilsin" buyurur.) [Beyheki] Netice: Dinden para kazanmak ve (Hakkımı helâl etmem) diyerek, Kur'an-ı kerimin öğrenilmesine mani olmak caiz değildir. Kanuni yönü ayrıdır, fakat dini ve Kur'an-ı kerimi öğrenmek için, kopyalardan faydalanmak caizdir. Sitelerimizdeki her türlü yazılı ve sesli yayınlardan, herkes dilediği gibi faydalanabilmekte, aslına sadık kalmak şartıyla, herkes istediği gibi çoğaltabilmektedir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir arkadaş, özel şirkette çalışırken, patronun gıybetini yapıp, şirketin para ve bazı mallarını çalıyormuş. Bir gün yakalanmış. Nasıl affettirmişse kendini affettirmiş, mahkemeye gitmekten kurtulmuş. Ayrıca bu işin dinen bir sorumluluğu var mı diye soruyor. CEVAP: Anlattığınıza göre, gıybet ve hırsızlık etmiş. Bunları hak sahibi helâl etse de, haram işlenmiş oluyor. Yani patronun affetmesiyle, günahtan kurtulmuş olunmuyor. Bir kimse, birinin şarabını çalıp içse, o kişi helâl etse de, hırsızlık ettiği ve şarap içtiği için, Allahü teâlâdan da af dilemesi gerekir. Ceza kanunlarında bile, hırsızı mal sahibi affetse de, hırsızlıktan kamu davası açılıyor, suçu sabit görülürse, mal sahibinin affetmesine bakılmadan hırsız cezalandırılıyor. Demek ki, hırsızlık edeni patron affetse de, tevbe etmemişse günahları affolmaz. (Patron görmezse yine çalarım) diyorsa günahı devam eder. ŞEKER DE ZARARLI MI? Sual: Sigaranın zararlarını bildiren bilim adamları, şimdi de şekerin zararlarını saymakla bitiremiyorlar. British Medical Journal'da yayımlanan bilimsel bir makalede, şekerin yüze yakın zararı sayılarak, (Şeker, sigara kadar tehlikeli olup, uyuşturucu sınıfına sokulması gerekir) deniyor. Bu kadar çok zararı olan şekeri yemek de haram olmaz mı? CEVAP: Şeker de, diğer zararlı gıdalar gibi, herkese aynı ölçüde tesir etmez. Şeker hastasına zararı ile diğer insanlara olan zararı aynı olmaz. Her şeyin çoğu zararlı olduğu gibi, şekerin de çoğu zararlı olabilir. Zarar vermeyen miktarda şeker yemek haram olmaz. Sigara da böyledir. Zarar verirse haram olur. TEK BAŞINA İMAMA UYMAK Sual: Müezzinin arka kısımda yeri var. Orada tek başına veya bir iki kişiyle imama uyması mekruh olur mu? CEVAP: Büyük veya küçük camilerde, müezzinin yanında bir kişi varsa namazı mekruh olmaz. Tek başına durması mekruh olur. YAHYA KİTABI TUT Sual: Mızraklı İlmihal'de, (Yahya adlı kimseye, "Ya Yahya! Huz-il-kitabe=Yahya, kitabı tut!" demek küfür olur) deniyor. Kitabı tutmak niye küfür oluyor? CEVAP: Bu ifade, Meryem sûresinin 12. âyetinin başıdır. Böyle Kur'an lafzıyla söylemekle, Kur'an-ı kerim hafife alınacağı ve oyuncak hâline getirileceği için küfür oluyor.
Kilisede Resulullah'ı anmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kilisede (Resulullah'ı anma programı) düzenlemek uygun mudur? CEVAP: İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Kilisede namaz kılınmaz ve Kur'an okunmaz, çünkü kilisede şeytanlar toplanır. Kilise putlardan temizlenirse namaz kılmak mekruh olmaz. (Redd-ül-muhtar) Eğer Hristiyanlar böyle bir şeye izin veriyor, hattâ destekliyorlarsa, burada bir art niyet var demektir, çünkü Hristiyanlığı kabul etmedikçe sadece kiliseye gitmek onları hoşnut etmez. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Sen, onların dinine uymadıkça, Hristiyanlar ve Yahudiler senden asla hoşnut olmazlar.) [Bekara 120] Âyet-i kerimenin yanlış olması mümkün olmadığına göre, Hristiyanların bir çıkarı olmasa buna izin vermezler. NAMAZDA NİYET DEĞİŞTİRMEK Sual: 10 gün kalmak niyetiyle İstanbul'dan Ankara'ya gittim. Seferi olarak öğlenin farzını kılmaya başlamıştım. İlk rekâttayken, 20 gün kalmaya karar verdim. O namazı mukim olarak dört rekât kıldım. Namazım mekruh oldu mu? CEVAP: Mekruh olmadı, çünkü o andan itibaren artık mukim oldunuz. İki rekât kılsaydınız namaz sahih olmazdı. NAMAZDA KARAR VERMEK Sual: 20 günden fazla kalmak niyetiyle İstanbul'dan Ankara'ya gittim. Mukim olarak öğlenin farzını kılmaya başlamıştım. Birinci rekâttayken, arkadaşım geldi, (Âcilen İstanbul'a geri dönüyoruz, namazdan sonra, hareket ediyoruz) dedi. O namazı seferi olarak iki rekât kıldım. Namazım sahih oldu mu? CEVAP: Evet, sahih oldu, çünkü o anda seferi olduğunuz anlaşıldı. 15 gün kalıp mukim olsaydınız, Ankara'dan çıkmadan seferi olamazdınız. SEFERİ İKEN MUKİM OLMAK Sual: Ankara'dan gelirken, Fatih'te, üç gün kalıp tekrar Ankara'ya dönmek üzere niyet ettim. Öğleyi ve ikindiyi seferi olarak kıldım. Fatih'te nikâhım kıyıldı. Gece de zifafa girdim. Yatsıyı seferi kılarken, zifafa girince vatan-i aslimin değiştiğini hatırladım. Namazımı mukim olarak dört rekât kıldım. Bir mahzuru oldu mu? CEVAP: Fatih, artık vatan-i asliniz olduğu için mukim kılmanız doğru oldu. Yeni bir vatan-ı asli edinene kadar, Fatih'te hep mukim olursunuz.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (Cömertlik, dalları dünyaya sarkmış bir Cennet ağacıdır. Kim bu ağacın bir dalına tutunursa, bu dal onu Cennete götürür. Cimrilik de, dalları dünyaya sarkan Cehennem ağacıdır. Bu dalın birine yapışan, Cehenneme gider) buyuruyor. Allahü teâlâ, her cins güzelliği cömerde vermiştir. Kötü bile olsa, herkes onu cömerttir diye över. Takva sahibi olan biri, cimriyse, kimse onu sevmez. Bu hususta bir kelam-ı kibar vardır: Essahîü habîbullah, velev kâne fâsıkan. El-bahîlü adüvvullah, velev kâne ârifen. Yani, cömert fâsık da olsa, Allahü teâlânın sevgili kuludur. Cimri ise, ârif de olsa, âbid de olsa Allahü teâlânın düşmanıdır. Kökü Cennette olan cömertlik ağacının bütün dalları dünyaya inmiştir. Cömertler, o ağacın dalına yapışmıştır veya dal ona yapışmıştır. Vefat edince, o ağaç onu Cennete çeker. Cömert, verirken sanki şuuru yerinde olmaz. Şuursuzca verir, âdeta saçar. İşte asıl cömertlik budur. Öyle ölçerek, sayarak, şu da bana kalsın diyerek vermek, gerçek cömertlik değildir. Böyle de olsa, vermekten çekinmemeli. Çünkü Peygamber efendimiz, yemin ederek, (Hayra vermekle mal eksilmez) buyuruyor. Asr-ı saadetten önce, cömertliği ile meşhur Hatem-i Tai'ye sorarlar: - Kendinizden daha cömert birini gördünüz mü? - Evet, bir gence rastladım. - Kimmiş bu cömert genç? - Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir keçi kesip ikram etti. Keçinin bir yeri çok hoşuma gitti. (Burası çok lezzetliymiş) dedim. Genç, dışarı çıktı. Aynı kısımdan bir parça daha getirdi. Ben yedikçe, yenisini getirdi. Ben olanların farkında değildim. Giderken kapının önündeki kanları görünce sordum: - Bu kanlar ne? Dokuz tane hayvan kesilir mi? - Bunda şaşılacak ne var? Bir şey misafirin hoşuna gitmişse, bunu da yapmak benim gücüm dâhilinde ise, bunu misafirimden nasıl esirgerim? Bunu dinleyenler tekrar sorarlar: - Bu gencin ikramına karşılık, siz de ona bir şey verdiniz mi? - Benimki o kadar önemli sayılmaz. 300 deve ile 500 koyun verdim. - O hâlde siz daha cömertsiniz. - Hayır, o daha cömerttir. O, malının tamamını verdi. Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin, yarım ekmeğinin tamamını misafire vermesi mi önemli, yoksa bir zenginin koca sürüsünden birkaç hayvan vermesi mi? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (Müminin aldığı değil, verdiği mal kendisinindir) buyuruyor. Herkes, kabirde bir hiçtir, ölünce, bir kefenle toprağa gömülür. İsmi de, cismi de hiç olur. Dünya için kazandıkları dünyada kalır. Âhiret için ne kazanmışsa, önceden ne göndermişse, hepsi kendine kalır. Peki, ömrünü, dünya uğruna, bir hiç için harcayan insanın değeri nedir? Elbette hiçtir. Eğer âhireti için harcamışsa, onun değeri, o gün yani ölünce belli olur. Herkes için gerçek hayat, ölünce başlar. Çok fakir biri, bir gün Musa aleyhisselama, (Yâ Musa, yıllarca ibadet ediyorum, fakat fakirlikten ölüyorum, Cenab-ı Hakk'a arz et de, bana çok para versin! Dünyamı mamur edeyim) der. Musa aleyhisselam, Tur-i Sina'da Cenab-ı Hakk'a arz eder. Allahü teâlâ, (O kuluma sor! Zenginliği dünyada mı vereyim, âhirette mi vereyim?) buyurur. Musa aleyhisselam, gelip fakire sorar. Fakir de, (Ben dünyada istiyorum) der. Musa aleyhisselam, (Üç günlük dünyayı ne yapacaksın, hepsini bir gün bırakıp gideceksin, sen âhireti iste, orası ebedîdir, dünyada istemekten vazgeç!) diye ikaz ederse de, fakir, (Bunu tercih bana verildiğine göre, dünyada isterim) der. Musa aleyhisselam da, (Sen bilirsin) der. Tur dağına gidince, (Yâ Rabbi, bildiğin gibi, o fakir, dünyada istiyor) der. Cenab-ı Hak da, (Madem öyle istiyor, ben de veririm) buyurur. Fakir, kısa zamanda çok zengin olur, parasının haddi hesabı olmaz. Parasını hep hayırlı işlere harcar. Verdikçe parası artar. Ne kadar çok verirse, o kadar çok parası olur. Nerede bir fakir var, ona yardım eder. Nerede borçlu var, onun borcunu öder. Yetimlere sahip çıkar. Onları sevindirir. Evi olmayanlara ev alır, evlenenlere yardım eder. Kendisine bir şey ayırmaz, ne varsa dağıtır. Zaman gelir, o da vefat eder. Musa aleyhisselam, rüyasında onu, Cennette uçsuz bucaksız muazzam köşkler içinde görür. Hikmetini merak edip, (Yâ Rabbi, bu kulun dünyada istedi, sen de verdin. Âhiretteki köşklere nasıl sahip oldu?) diye sorar. Allahü teâlâ buyurur ki: (Evet, o dünyada istedi, ben de verdim. Bu köşkleri parasıyla satın aldı. Benim verdiğim bütün paraları buraya harcadı. O, dünyada köşk almadı, dünyada mal mülk sahibi olmadı. Ona verdiğim bütün imkânları, benim rızam için, benim kullarıma, benim sevdiklerime dağıttı, Cenneti ve köşkleri hak etti.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kaza ve kader hakkında, ne kadar bilgi yeterlidir? CEVAP: Şu kadarını bilmek yeterlidir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kaza ve kader bilgisini, çok kimseler anlayamadığından doğru yoldan ayrılmıştır. Bunlardan bir kısmı, insanların isteyerek yaptığı işlerinin zorla olduğunu sanmış, çokları da, insanların her işi yaratarak yaptığını, isteyerek yapılan işlere Allahü teâlânın karışmadığını söylemiştir. Üçüncüsü de, doğru yoldakilerin, İslamiyet'i iyi anlayanların sözüdür ki, bunlar, Fırka-i naciyye ismiyle müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimleridir. Bunlar, birinci ve ikinci kısımda olanlar gibi taşkınlık yapmamış, orta yolu seçmişlerdir. İmam-ı a'zam hazretleri, İmam-ı Cafer-i Sadık hazretlerine sordu: - Allah, insanların istekli işlerini, onların arzusuna mı bırakmıştır? - Hayır, rübubiyetini [yaratıcılığını ve her istediğini yapmak büyüklüğünü] âciz kullarına bırakmaz. - O zaman kullarına işleri zorla mı yaptırıyor? - O âdildir. Kuluna zorla günah işletip, sonra da Cehenneme sokmaz. - O hâlde, insanların istekli hareketlerini kim yapıyor? - İşleri, ne insanların arzusuna bırakmış, ne de kimseyi, o işleri yapmaya mecbur bırakmıştır. Yaratmayı kullarına bırakmadığı gibi, zorla da yaptırmaz. İkisi arası olagelmektedir. (1/289) Geniş bilgi www.dinimizislam.com sitemizdeki (Kaza ve Kadere iman) bahsinde mevcuttur. YÜZ, KOLLAR VE AYAKLAR Sual: Abdestte yüz, kollar ve ayakların neresi yıkanır? CEVAP: Yüz, iki kulak memesi ve saç kesimiyle çene arasıdır. İki kol, dirsekleriyle birlikte; iki ayaksa, iki yandaki topuk kemikleriyle birlikte yıkanır. Bu uzuvların farz olan yerden biraz fazlasını yıkamak müstehab, daha fazla yıkamak mekruh olur. (S. Ebediyye) İŞE ALMAK İÇİN KOMİSYON Sual: Özel bir iş yerine girebilmem için, bir tanıdık, (Ben patronu tanıyorum, eğer bana üç aylık maaşını verirsen, seni işe aldırırım) dedi. Bu, caiz olan komisyona girer mi? İşsiz ve zor durumda olduğum için, bu teklifi kabul etmem caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir. Din kitaplarında, (Dinini, malını ve canını korumak ve hakkını kurtarmak için, bir şey vermek caiz olur) deniyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kutb-i irşad ve kutb-i medar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kutb-i irşad ve kutb-i medar kime denir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kutb-i ebdal [kutb-i medar], âlemde, dünyada her şeyin var olmasına ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olan zattır. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i ebdalin feyzleriyle olur. Kutb-i irşad ise, âlemin irşadı ve hidayeti için, feyzlerin gelmesine vasıta olur. İman etmek, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmek, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Kutb-i irşadla, bütün insanlara iman ve hidayet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalalet, kötülük hâline döner. Şeker hastasına verilen tatlıların, onun kanında zehir hâline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana, tatlının acı gelmesine benzer. Her zaman, kutb-i ebdal bulunur, çünkü âlem, onunla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir. Kutb-i irşad ise, çok az bulunur. Asırlar sonra, böyle bir cevher gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesiyle aydınlanır. Onun irşadının nurları, bütün dünyaya yayılır. Yerden Arş'a kadar, herkese rüşd, hidayet, iman ve marifet, onun yoluyla gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan, kimse bu nimete kavuşamaz. O büyük zatı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse yahut o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Sevgisi ve ihlâsına göre, o deryadan kalbi feyz alır. Bunun gibi, bir kimse, Allahü teâlâyı zikrederse ve bu zatı hiç düşünmezse, mesela onu tanımazsa, yine ondan feyz alır, fakat birinci feyz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zatı inkâr eder, beğenmezse yahut o büyük zat, bu kimseye incinmişse, bu kimse Allahü teâlâyı zikretse de, rüşd ve hidayete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zat bu kimsenin zararını istemese de, hidayete kavuşamaz. Rüşd ve hidayet, var görünürse de yoktur. Faydası çok azdır. O zata inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikretmeseler de, yalnız sevdikleri için rüşd ve hidayet nuruna kavuşurlar. (1/260) Kutb-i irşad denilen Ehl-i sünnet âlimi, her zaman ve her yerde bulunmaz. Her köşedeki cahil tarikatçıları, şeyh sanmamalı, tuzaklarına düşerek sonsuz saadetten mahrum kalmamalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Arap harfleri denilen Kur'an harfleri İslam harfleri midir? CEVAP: Elbette İslam harfleridir. Türkiye'deki seyyidler, Arap oldukları hâlde, Kürtçe konuşmaları Kürt olmalarını gerektirmediği gibi, Arapların İslam harflerini kullanmaları, Arap harfleri olmalarını gerektirmez. İslam harflerini, bin yıl boyunca, Türkçe konuşan Osmanlılar da kullanmıştır. Farsça konuşan İran da, İslam harflerini kullanmaktadır. Daha başka ülkelerde de, İslam harfleri kullanılmaktadır. Kur'an-ı kerim harflerinin İslam harfleri olduğuna dair birkaç vesika şöyledir: 1- Üç hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ Arş'ı yaratınca, üzerine Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah yazdı.) [İ. Rafii] (Allahü teâlânın Levhi mahfuzda yazdığı ilk şey, Bismillâhirrahmanirrahimdir.) [Deylemî] (Yer gök yaratılmadan iki bin yıl önce, Cennetin kapısında Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah yazılmıştır.) [İ. Neccar] 2- Âdem aleyhisselam Cennetteyken, Cennetin her yerinde ve Arş üzerinde, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah) yazılı gördü. Muhammed aleyhisselamın, Allahü teâlânın en sevgili kulu olduğunu, bundan anlamıştı. Bunlar, İslam harfleriyle yazılıydı. O harfler, insan yapısı değildir. Dünya ve Âdem aleyhisselam yokken, o harfler vardı. Bütün kitaplar ve sahifeler, İslam harfleriyle gönderilmiştir. (Mir'at-ül-Haremeyn) 3- Âdem aleyhisselam ve her şey, Muhammed aleyhisselamın şerefine yaratılmıştır. Arş, gökler ve Cennetlere, İslam harfleriyle mübarek ismi yazılmıştır. (Mevahib-i ledünniyye) 4- Hud aleyhisselama gelen kitap da, İslam harfleriyle idi. (Hadika, Letaif-ül-işarat) 5- Mushaf'ı hiç okumayıp, hayır ve bereket için evde bulundurmak sevabdır. Bir kâfirin ismini yazıp, buna hakaret edilmez, çünkü İslam harflerine hürmet gerekir. (F. Hindiyye) 6- Levh-i mahfuzda, ilk yazılan, Besmele'dir. Âdem aleyhisselama ilk gelen, Besmele'dir. Cennet davetiyesinin imzası Besmele'dir. (S. Ebediyye) * * * Sual: Cuma günü öğle ezanıyla imam selam verinceye kadar olan zamanda alışveriş yapmak mekruhtur, ama iş gereği, dükkânı kapatamıyoruz. Cuma namazı farz olmayan çocuklar alışveriş yapsa caiz olur mu? CEVAP: Evet, caiz olur. * * * Sual: Çay daveti olan bir yere, tanıdık diye davetsiz gidenin orada yiyip içtiği haram olur mu? CEVAP: Kapıdan girerken buyur denmişse izinli girilmiş olur. İkram edileni yiyip içmek caiz olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Allah'ı tanıyan kurtulur) deniyor. Çoğu, dua ediyor. Dua edenler Allah'ı tanımamış mı oluyor? Allah'ı tanımak ne demektir? CEVAP: Allah demekle, dua etmekle, Allah tanınmış olmaz. Mesela, Ehl-i kitap da Allah diyor veya bid'at fırkaları da Allah diyor. Selefiler, (Allah gökte) diyor. Bazı kimseler de, tabiatı yaratıcı bilip, sıkışınca Allah diyorlar. Allahü teâlânın tek yaratıcı ve mutlak kudret sahibi olduğuna inanmıyorlar. Bunlar Allah'ı tanımış olmuyorlar. Tanımak, önce Amentü'deki altı esasa dinimizin bildirdiği şekilde inanmakla olur. İkincisi, sevmek ve itaat etmek şarttır. Onun emir ve yasaklarına meydan okuyan, inkâr eden, Onu tanımış olmaz. Söz dinlemeyenin, mesela haramlardan kaçmayıp ibadetleri yapmayanın, (Ben Allah'ı iyi tanıyorum) demesi, yalancılık olur. MEKTUBAT-I RABBANİ Sual: Anlamasak da, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat'ını okumamız gerekir mi? CEVAP: Elbette, okumak çok faydalıdır. Mektubat'ı severek okumak, kalbden dünya sevgisini çıkarır. Hattâ Mektubat'a tâbi olanları, Cehennem ateşinin yakmayacağı kendisine bildirilmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bir gün amellerimdeki kusuru görme hâli beni kapladı. Büyük bir pişmanlık ve kırıklık içindeyken, (Allahü teâlâ için alçalanı, Allahü teâlâ yükseltir) hadis-i şerifini hatırladım. Sonra, (Seni ve kıyamete kadar seninle vasıtalı ve vasıtasız olarak tevessül edenleri mağfiret ettim) nidası geldi. Kıyamete kadar, vasıtalı ve vasıtasız olarak bizim yolumuza gireceklerin hepsini bana gösterdiler. İsimlerini, soylarını ve memleketlerini bildirdiler. İstesem, hepsini tek tek sayarım. Hepsini bana bağışladılar. (Makamat-i Ahmediye) Bu müjdeye kavuşmak için Mektubat-ı şerifi okumalı ve öğrenilenlerle amel etmelidir. İMAMA YETİŞEMEYEN Sual: Cemaatle namaz kılarken, cemaatin de okuduğu yerlerde imama yetişemeyen, mesela ilk oturuşta, Ettehıyyatü'yü okumadan imam ayağa kalksa veya son oturuşta, Ettehıyyatü'yü bitirmeden imam selam verse imama uymamız gerekir mi? CEVAP: İlk oturuşta da, son oturuşta da, Ettehıyyatü'yü bitirmek gerekir. SÜNNETLİ DOĞAN Sual: Doğuştan sünnetli olan bir çocuğu, sünnet diye bir miktar kesip kanatmak gerekir mi? CEVAP: Hayır, gerekmez. Sünnetli doğana yanlış olarak (Peygamber sünneti) diyorlar. Bu yanlıştır. Peygamber efendimiz, sünnetli doğmamıştır. Sünnetli doğmak noksanlıktır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kıyamette bütün mahlûklar yok olacak mı? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Âlimlerden birkaçı, (Yedi şey, yani Arş, Kürsi, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem ve Ruh denilen mahlûklar yok olmayacak, sonsuz var olacaktır) dediler. Bu sözleri, (Bunlar yok olamaz demek) değildir. Allahü teâlâ, var etmiş olduğu şeylerden, dilediklerini tekrar yok edecek, dilediklerini de, yalnız kendi bileceği fayda ve sebeplerden dolayı, hiç yok etmeyecek, bunlar sonsuz var olacaklardır. (3/57) KATILIM BANKALARI Sual: Katılım bankalarıyla diğer bankaların çalışmaları aynıdır. Zerre kadar fark yoktur. Katılım bankaları, kâr ortaklığı adı altında kâr payı veriyorlar. Diğer bankalar da, buna kâr demiyor, faiz diyorlar. Sadece isim farkıyla, birisi caiz, öteki haram olur mu? CEVAP: Önemli olan sözleşmedir, çalışma tarzlarının aynı olması bir şeyi değiştirmez. Mesela, bir erkeğin yabancı bir kadınla ücretli veya ücretsiz beraber olması zina olur, ama iki şahit yanında nikâh yaparak beraber olması, helal olur. Yapılan iş aynı ise de, sözleşme farklıdır. Bir banka, bir milyon lira için, bir lira faiz alsa haram olur. Fakat aldığı fazlalık para için muamele masrafıdır dese caiz olur, faiz derse haram olur. Burada yapılan iş aynı ise de, anlaşma, söz farklıdır. Katılım bankaları da, kâr zarar ortaklığı derse, mahzuru olmaz. Sadece kâra ortak denirse, diğer bankalardan bir farkı kalmaz. SADAKA VE KİBİR Sual: Bir arkadaş, şeker, gofret gibi bir hediye verirken (Yakala!) diyerek uzaktan atıyor. Bu, kibir alameti değil midir? CEVAP: Belki, samimi olduğu için veya hediyeye önem vermediği için olabilir, çünkü İslam Ahlakı kitabında, (Sadaka verenin kibirli görünmesi, fakire karşı değildir. Verdiği malı küçültmektir. Mala kıymet vermediğini gösterir) deniyor. Hediye veren de, hediyesine önem vermediği için öyle yapmış olabilir, ama aralarında samimiyet yoksa, öyle yapmak doğru değildir. PARMAK UÇLARINI KIBLEYE ÇEVİRMEK Sual: Secdede, ayak parmaklarının uçlarını kıbleye çevirmek farz mıdır? CEVAP: Secdede ayak parmaklarını bükerek, uçlarını kıbleye çevirmek sünnettir. Farz diyenlerin hata ettiği, Redd-ül-muhtar'da yazılıdır. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Veren aziz olur. İnsanın imanı kemâle erdikçe, vermesi çoğalır. Hiçbir cimri, Allah dostu olamaz. Bu dostluğun yolu cömertlikten geçer. Cömertlik de, öyle lafla olmaz. Çok parası olanın, Allah için verirken, sayarak, ölçerek, biçerek vermesi cömertlik sayılmaz. Büyük bir zatın talebesi, bir camide akşam namazını kılar. Orada garip birisinin, namazını kılıp dua ettiğini görür. Onun hâli dikkatini çeker, yanına yaklaşır, selam verir. Bir ihtiyacı olup olmadığını sorar. Garip kişi, (İhtiyacım yok) der gibi bir işaret yapar. Ama görünüşü çok perişan olduğu için, o talebe, (Belli ki bu, hâlini söylemeyen cinsten) diye düşünür ve ısrar eder, (Lütfen söyleyin, bir yardımımız dokunabilir mi?) der. O kişi, talebenin samimiyetle sorduğunu görünce, (Bir ekmek parası varsa iyi olur) der. Talebenin ciğeri sızlar, cebindeki paraların hepsini çıkarıp, hiç saymadan ona verir. Evine vapurla gidebilmek için bilet almaya gider, ama cebinde bir kuruş kalmamıştır. Ne yapacağını şaşırır, Allahü teâlâya tevekkül ederek gemiye biner. Biletçiye, (Bugün bilet alamadım. Söz, yarın iki bilet vereceğim. Bana izin ver de geçeyim) der. Biletçi de, (Estağfirullah kardeşim, ben seni tanıyorum, geç bakalım) der. Ertesi gün iki bilet getirip verir. Allahü teâlâ, kendisine sığınana bir çıkış kapısı açar. Yeter ki o şefkat, o merhamet içimizi yaksın! Çünkü Peygamber efendimiz, (Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz) buyuruyor. Biz acırsak, bize de acırlar. Şimdi bu merhamet azaldı. İnsanlar birbirinden kaçar hâle geldi. İnsan, iyilik gördüğü kimseye, elde olmadan muhabbet besler. Onun için dinimiz diyor ki: Kötü kimselerin bize iyilik etmesine fırsat vermemeli, çünkü ister istemez kalb onlara meyledebilir. Kâfire muhabbet, Allah korusun, küfre kadar götürür. Onun için Peygamber efendimiz, (Yâ Rabbi, kötülerin, bana iyilik etmesini nasip etme!) diye dua ederdi. Salihlerle birlikte olmaya çalışmalıdır. Tabiînin en büyüklerinden Hasan-ı Basri hazretleri, bir gün talebelerine buyurur ki: Eğer siz, Eshab-ı kiramı görseydiniz, onları mecnun zanneder, bunlar deli derdiniz. Eğer onlar sizin iyilerinizi görseydi (Bunlar, hayırdan nasipsiz kimseler) derlerdi. Kötüleriniz için de, (Bunlar Müslüman mı? Müslümansa ne biçim Müslüman?) derlerdi. O hâlde kendimize, (Bunlar ne biçim Müslüman) dedirtmemeliyiz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Paranın gittiği yerden geldiği yer belli olur!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Çok zengin biri camiye gider. Yanına da tesadüfen fakir ve garip birisi namaza durur. Aslında o bir Allah adamıdır. Namazdan sonra bu fakir, duasında, yemeklerin isimlerini de sayarak, (Yâ Rabbi, acıktım, bana şu yemekleri gönder!) der. Zengin, bunu işitince, kendisine duyurmak için böyle dua ettiğini zannedip ona, (Kardeşim, ne diye böyle dolaylı yoldan söylüyorsun, açıktan isteseydin verirdim) der. Fakir, (Ben Rabbimden istedim, sen de kimsin?) der ve bir kenara çekilir, uyumaya başlar. Az sonra birisi, elinde tepsiyle gelir. Fakiri uyandırıp, (Efendim, yemekleriniz geldi. Ben dışarıda bekliyorum, yemekten artan olursa alacağım) der. Tepside fakirin duada istediği yemeklerin aynısı var. Zengin şaşırır. Merakla dışarı çıkıp yemeği getirene der ki: - Sen kimsin, bu fakir kim, bununla ne ilgin var? - Ben hamalım. Bugün yükünü taşıdığım zengin, on lira yerine, yüz lira ihsan etti. Eve çokça erzak alıp götürdüm. Hanım yemekleri yaptıktan sonra, bir kenarda uyuya kalmış. Rüyasında Peygamber efendimiz ona, (Bu yemekleri, şu camide bir Allah dostu var. Ona gönder, ondan arta kalanını yerseniz, çok bereketini görürsünüz. Bunu yaparsanız, Cennete gireceğinize kefil olurum) buyurmuş. Hanım da, (Baş üstüne Yâ Resulallah) demiş. Uyanınca durumu bildirdi. Ben de yemekleri getirdim. O zenginin parası, ne hayırlıymış ki, o parayla bu nimet bana nasip oldu. - O sana yüz lira verdi, ben beş yüz vereyim, o sevabın bir kısmını bana ver! - Cenab-ı Peygamber, Cennete girmeme kefil oluyor, sen beş yüz lirayla bunu elimden mi alacaksın? Dünyayı versen kabul etmem. İmam-ı a'zam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur) buyuruyor. Birinci zenginin parası hayırsızdı, hayırlı işe nasip olmadı. Ama ikinci zenginin parası hayırlıydı, Allahü teâlâ ona bu hayırlı işi yaptırdı. Hem kendisi, hem hamal, hem de hanımı kurtuldu. Peygamber efendimiz, (Hayra vesile olan, hayır işlendikçe sevab kazanır, şerre alet olan, o şer yapıldıkça kendisine günah yazılır) buyuruyor. Kendi paramızla, kendimizi Cehenneme atmak olacak şey mi? Demek ki marifet, çok kazanmak değil, helâlinden kazanıp, helâl yere sarf etmektir. Harcamak, kazanmaktan daha önemlidir. O hâlde parayı, âhiretimizi kazanacak şekilde harcamalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ehl-i beyt için, cennetlik demek caiz midir? CEVAP: Ehl-i beyt, Resul-i ekremin zevceleri, çocukları ve torunlarıdır. Hazret-i Ali de bunlardandır. Bazı âlimlere göre, Ehl-i beyt, sadece bunlardan ibaret değildir. Resulullah'ın bütün zevceleri, kıyamete kadar Resulullah'ın torunları olan seyyidler ve şerifler, Ehl-i beyte dâhildir. Hazret-i Fatıma'nın kızları da, Ehl-i beyte dâhildir. Bir hadis-i şerif şu mealdedir: (Rabbim söz verdi ki, kızlarıyla evlendiğim ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraberdir.) [Deylemi] Hazret-i Ömer, sırf Ehl-i beytle akraba olmak şerefine kavuşmak için, Hazret-i Fatıma'nın kızı Hazret-i Ümm-ü Gülsüm'le evlenmiştir. Hazret-i Ömer, Eshab-ı kiramdan ve Aşere-i mübeşşereden olmasaydı, sırf bu akrabalık sebebiyle yine cennetlikti. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Allahü teâlâ, Fâtıma ve nesline Cehennemi haram kıldı.) [Hâkim, Taberani] Bir âyet-i kerime meali de şöyledir: (Ey Ehl-i beyt, Allah sizlerden ricsi [kusurları, günahları] giderip, sizi tam bir taharetle temizlemek irade ediyor.) [Ahzab 33] (Kusurları ve günahları yok edilince, cennetlik olurlar.) Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, (Ehl-i beyt, asi [günahkâr] olsalar da, onları sevmek gerekir. Bunları sevmek, kalble, bedenle ve malla yardım yapmakla olup bunlara riayet ve hürmet etmek, imanla ölmeye sebep olur) buyurdu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ehl-i beyti seveni Hak teâlâ sever, buğz edene de buğz eder.) [İbni Asakir] (İslam'ın esası, bana ve Ehl-i beytime sevgidir.) [İbni Asakir] (Her şeyin temeli var. İslam'ın temeli, Eshabımı ve Ehl-i beytimi sevmektir.) [İ. Neccar] (Ehl-i beytime buğzeden, yüzüstü Cehenneme atılır.) [İ. Ahmed] (Allah'ı seven beni sever; beni seven de Ehl-i beytimi sever.) [Tirmizi] (Vallahi, Ehl-i beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez.) [İ. Ahmed] (Eshabımı, ezvacımı ve Ehl-i beytimi seven, Cennette benimle olur.) [Ramuz] (Şu üç hürmeti gözetenin, dini ve dünyası muhafaza edilir, yoksa hiçbir şeyi korunmaz: İslam'a, Peygambere ve onun nesline hürmet.) [Taberani] [İslam'a hürmet, dinin emirlerine riayet etmektir. Peygambere hürmet, sünnetine uymaktır. Nesline hürmet seyyidlere, şeriflere hürmettir.] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir belaya veya malımızın telef olması gibi, bir musibete maruz kalınca da, (Vaki olanda hayır vardır) denebilir mi? CEVAP: İnsan, bir işin sonucunun iyi mi, kötü mü olacağını bilemez. Hayır zannettiği çok şey, şerle sonuçlanabilir. Şer zannettiği çok şey de, hayırla neticelenebilir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize; sevdiğiniz şey de, kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.) [Bekara 216] Müslüman bilir ki, her hayır ve şer Allah'tandır. Her işi yaptıran Allahü teâlâdır. Bu iş Allah'tan geldiğine göre, bir Müslüman olarak, bu işe rıza göstermek gerekir. Çünkü müminin başına gelen her iş, müminin hayrınadır. Onun için (Vaki olanda hayır vardır) buyurulmuştur. Vaki olan bir işle karşı karşıya kalanın, ne kadar zor, ne kadar acı olursa olsun, buna rıza göstermesi, imtihanı kazanmak için sabretmesi gerekir. Sabreden, büyük nimetlere kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ sabredeni sever) buyuruldu. (Taberani) SÜNNETLİ DOĞMAK Sual: Sünnetli doğmak noksanlık deniyor. Peygamber efendimiz sünnetli doğmadı mı? CEVAP: Hayır, Peygamber efendimiz sünnetli doğmadı. Sünnetli doğduğu görüldü. Kitaplarda, Safiye Hatun ve orada bulunanlar, (Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş olarak gördük) diyorlar. (Göbeği kesilmiş) demek, doğduğunda göbeği kesikti demek değildir. Çünkü göbeği kesik çocuk anne karnında yaşayamaz. (Göbeği kesilmiş) demek, doğunca göbeğinin kesildiği, yani meleklerin göbeğini kestiği anlaşılıyor. (Sünnet edilmiş olarak gördük) deniyor. Demek ki, doğarken meleklerin sünnet ettiği anlaşılıyor. PİYANGO BİLETİ BULMAK Sual: Yolda bir milli piyango bileti bulunsa, bu bilete bir miktar para çıksa, bu parayı alıp harcamak caiz olur mu? CEVAP: Kendi satın almadığı için, lukata yani, yerde bulunan para, mal hükmündedir. Müslüman bir fakire verilebilir veya fakirse kendisi kullanabilir. "SELAM" DEMEK Sual: Sadece (selam) demek, selam yerine geçer mi? Bu selamı almak gerekir mi? CEVAP: Selam yerine geçmez, almak da gerekmez. Böyle söyleyenlere, günaydın falan denebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir kimse, bir an önce bitirebilmek için, kaza namazlarını, elinden geldiği kadar kılmaya çalışsa, fakat kazalarını bitiremeden ölse, borçlu olarak mı ölmüş olur? CEVAP: Kaza namazlarını bitirmek niyetinde olduğu için, niyetine karşılık olarak, bütün kaza borçları affedilir. Bunun gibi, bir kâfir imana gelse, küfrüne tevbe edince, yani artık küfre girmeyeceğine karar verince, bu niyetine karşılık olarak, günahlarının hepsi affedilir. Bid'at ehli de, ölene kadar bid'atinden vazgeçerse, onun da günahları affolur. (İ. Ahlakı) Namaz ve kurtulan tüccar Atlı bir eşkıya, Şam ile Medine arasında ticaret yapan bir tüccara bağırır: - Davranma öldürürüm. - İşte malım. Hepsini al ve beni serbest bırak! - Mal zaten benim olacak. Ben senin canını da almak istiyorum. - O hâlde bana biraz mühlet ver, abdest alıp namaz kılayım! Eşkıya, izin verir. Tüccar, abdest alıp dört rekât namaz kılar. Namazdan sonra dua eder. Dua bitince, hemen orada yeşil elbiseli bir süvari belirir. Eşkıya, bu süvariye saldırır, fakat süvari bir darbe vurup eşkıyayı attan düşürür. Sonra tüccara der ki: - Haydi, şimdiye kadar çok insanın canına kıyan şu eşkıyayı öldür! - Bir cana nasıl kıyarım ki? - Fakat bu eşkıya seni öldürecekti. Bunu öldürmezsen daha çok cana kıyar. - Ben hayatımda kimseyi öldürmedim. Beni mazur gör! Süvari, eşkıyayı öldürür. Eşkıyadan kurtulan tüccar, süvariye sorar: - Sen kimsin? - Ben 3. kat gökte bulunan bir meleğim. Sen birinci defa dua ettiğinde gök kapıları öyle çalındı ki, önemli bir olayın olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua edince, Cebrail aleyhisselam geldi. (Şu zavallıyı kurtar!) dedi. Ben de, hemen geldim. Bu eşkıyayı öldürmeyi, Allahü teâlâ bana nasip etti. Ey tüccar, iyi bil ki, kim de, senin gibi dua ederse, Allahü teâlâ onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder. Tüccar, Medine'ye dönüp, başından geçenleri anlatınca, Resulullah efendimiz buyurur ki: (Elbette Allahü teâlâ, sana Esma-i hüsnayı telkin etti. O isimlerle dua edilirse, Allahü teâlâ, o duayı kabul eder, istenileni verir.) [Şir'a] *** Sual: (Tanrı'nın hakkı üçtür) deniyor. Bunun Hristiyanlardan geldiği doğru mudur? CEVAP: Hristiyanlıkta, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh diye üç ilaha inanılır. Her ilahın bir hakkı olduğu düşünülerek söylenmiş olabilir. Müslümanlıkta böyle bir şey yoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Meal ve hadis okumak uygun değilse, sitenizdeki âyet meallerini ve hadisleri okumak yanlış olmuyor mu? CEVAP: Yanlış olmaz, çünkü biz bir yazıya, delil olarak özellikle âyet-i kerime ve hadis-i şerif meali yazmıyoruz. İslam âlimleri bir konuyu anlatırken, âyet-i kerime ve hadis-i şeriften delil vermişse, biz onları aynen naklediyoruz. Yani biz, Buhari, Müslim, Taberani, Deylemi, Bezzar gibi herhangi bir hadis kitabından doğrudan hadis almadığımız gibi, Kur'an-ı kerimden veya herhangi bir mealden âyet de almıyoruz. İslam âlimlerinin kitaplarında geçiyorsa, yazıyla birlikte âyet mealini veya hadis-i şerifi alıyoruz. İhtiyaç olursa, orada geçen bir hadis-i şerifin hangi hadis kitabında bulunduğunu veya âyet mealinin hangi suredeki âyet olduğunu yazıyoruz. Dinimizi öğrenmek için, tefsir ve hadis-i şerif okuyarak hüküm çıkarmak caiz değildir. Çünkü Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifi yanlış anlamak veya şüphe etmek imanı giderir. Yalnız Arapça bilmekle, tefsir ve hadis anlaşılmaz. Her Arapça bileni, din âlimi sanmamalı. Beyrut'ta ana dili Arapça olan çok papaz var, fakat hiçbiri İslamiyet'i bilmez. İslam âlimleri, fıkıh bilgilerini, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bu bilgiler ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak ehli olan için bile nafile ibadet olur. Farz-ı ayn olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak caiz değildir. Zaten müctehid olmayanların, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen 72 fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana çıkardıkları için sapıttılar. Âlimler sapıtınca, âlim olmayanların tefsir okuması felaket olur. (Hadika) Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür; çünkü biz, âyetten ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun için, mezhebimizin bir hükmü, nassa yani âyet veya hadise uymuyor gibi görünse de, mezhebimizin hükmüne uyarız. Çünkü nass, ictihad isteyebilir, tevil edilmesi gerekebilir, nesh edilmiş olabilir. Bunları da ancak müctehid âlimler anlar. Bunun için tefsir ve hadis değil, nakli esas alan fıkıh kitaplarını okumak gerekir. (Berika s.94) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kabirde ve âhirette sorulmayacak sualleri sorarak meşgul etmek, kul hakkına girer mi? CEVAP: Müslümanın zamanı çok kıymetlidir. Lüzumsuz suallerle kendi vaktini harcaması ve cevap verenin vaktinden çalması caiz olmaz. Faydalı da olsa, çok sual sormayı Peygamber efendimiz yasaklamıştır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Sizi çok sual sormaktan nehyediyorum.) [Taberani] Bir patron, öğle uykusuna yatarken hizmetçisine, (Beni yarım saat sonra kaldır) der. Sonra rahatça uyur. Hizmetçi bakar ki, patron derin uykuda, rahatsız etmemek için, bir saat sonra uyandırır. Patron saate bakar, bir saat uyumuş. Hizmetçisine, (Benim yarım saatimi çalmaya senin ne hakkın var? İşimi aksattın, senin bana yaptığın iyilik değil, kötülüktür) diyerek, diğerlerine ibret olması için onu işinden uzaklaştırır. Bunun gibi, evladını sabah namazına kaldırmayıp uyumasını isteyen de, iyilik değil, ona kötülük etmiş olur. Her hatıra geleni sormak uygun değildir. Lüzumsuz veya çok sual sorup da, işleri aksatmak doğru olmaz. Fazla ve lüzumsuz sualler, işleri aksattığı gibi, diğer okuyuculara tez cevap vermeye de engel olur. Lüzumlu suallere cevap vermek zaten vazifemizdir. Bunlara severek cevap veriyoruz. Sual sormak değil, lüzumsuz çok sual sormak uygun değildir. HERKES GENÇ OLACAK Sual: Çocukken ölenler de, ihtiyar dedeler de, Cennette 33 yaşında genç olacakmış. 33 yaş, pek genç sayılmaz. Niye 20 yaşında değil de 33 yaşında oluyorlar? CEVAP: Bizim peygamberimizin ümmetinden çok az kimse yüz yaşını geçebiliyor. Eski ümmetler, bin yaşından fazla yaşıyorlardı. 33 yaş, onların yanında çok küçük sayılırdı. 33 yaş, küçüklere büyük bir yaş gibi geliyorsa da, bizim gibi yaşlılar için genç yaşıdır. Bir diğer husus da, orada herkes en güzel, en yakışıklı olacaktır. Gerek yaş yönüyle, gerekse başka yönden, Cennette hiçbir üzüntü ve sıkıntı olmayacaktır. * * * Sual: S. Ebediyye'de, (Yüzü yıkarken, iki kaşın altını ıslatmak sünnettir) ifadesi geçiyor. Kaşın altından maksat, kaşlarla göz kapakları arası mıdır? CEVAP: Hayır, kaşların dipleri demektir. * * * Sual: Rükûu unutup secdeye giden kimse, secdeyi yaptıktan sonra rükûu unuttuğunu hatırlarsa ne yapar? CEVAP: Kalkıp rükûu yapar, sonra secdeye gider. Önceki secdelere itibar edilmez. Yani onlar artık geçersiz olur. Çünkü namazda tertip farzdır. Yanı farzları sırayla yapmak farzdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Biz seçildik) buyurmuştur. Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyan, seven ve yollarında olan Müslümanlar, yeryüzünün en bahtiyar insanlarıdır, hepsi seçilmiştir. Önce insan olmak, sonra imanlı olmak, sonra Ehl-i sünnet itikadında olmak, sonra bu büyükleri tanımak, sonra Allahü teâlânın dinine hizmet etmek, sonra bu seçilmiş insanların arasında bulunmak, hepsi ayrı ayrı şükrü gerektiren, hepsi ayrı ayrı bayram edilmesi gereken nimetlerdir. Böyle çok büyük nimetlere kavuşan kimse, bunların kıymetini bilmeli. Cenab-ı Hak takdir etmeseydi, imkân vermeseydi, seçmeseydi, kim bu nimetlere kavuşabilir, kim burada olabilirdi? Herkes helâk olurdu. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Verdiğim nimetlerime şükrederseniz, artırırım. Eğer verdiğim nimetin kıymetini bilmezseniz, bunun Allah'ın size bir lütfu, bir ihsanı ve bir nimeti olduğunu unutursanız, elinizden alırım, sonra da size çok acı azap yaparım.) Bu nimetin elden çıkmasının en büyük sebebi, insanların, nankörlüğüdür. Allahü teâlânın bu lütfunu, ihsanını unutmasıdır. Allahü teâlâ tarafından verilen bu İslam nimetinin elden çıkma ihtimaline karşı, tedbir almamak, Allahü teâlâdan korkmamaktır. Velhasıl herkes büyük bir imtihana tâbidir. Cenab-ı Hak, hepimizi muhafaza eylesin! Böyle bir gaflet yüzünden, içinde bulunulan nimet elden gider ve her şey biter. Âmâ doğanın, âmâ olarak ölmesi çok zorsa da, sabrederse âhirette büyük nimetlere kavuşur. Fakat gözü açık bir insan, her rengi, her güzelliği, her nimeti gören bir insan, kendine verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmemişse; gözü kapandıktan sonra, çektiği acı ve ızdırabı hayâl bile etmek mümkün değildir. İşte imanı olanla imanı olmayan arasındaki fark, âmâ ile gözü açık arasındaki fark gibidir. İmanı olmayan kördür. Kur'an-ı kerimde de, (Onların kalbleri var ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdır) buyuruluyor. Neden anlamazlar, neden görmezler, duymazlar? Çünkü kalbleri, gözleri ve kulakları mühürlüdür, yani kapı kapalı, kilitlidir. İman olursa, kalbe nur dolar, o nur hem kulağa, hem göze girer; göz görmeye, kulak da duymaya başlar. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Eğer beyindeki sinirler felç olmuşsa, göz, ışık, her şey olsa da, başımızdaki bu gözle göremeyiz. Çünkü görme olayı beyinde meydana geliyor. Bu maddî görmedir. Manevî görme, yani hakkı bâtıldan ayırmak, büyükleri tanımak, onları ve kitaplarını görmek ise, kalbe gelen iman nurunun, diğer organlara yansımasıyla, gitmesiyle olur. Göz görmeye, kulak hak kelamı işitmeye, ayak hakka doğru gitmeye, el güzel şeyler yapmaya başlar. Nasıl ki beyin, organlarımıza zahiri hizmet yaptırıyorsa, iman nuru giren kalb de, aynı organlara manevî hizmet yaptırmaktadır. Manevi âlemin görülmesi, işitilmesi, o âlemle ilgili her şey, kalbdeki nura bağlıdır. O bakımdan tasavvuf büyükleri, hep kalbe kıymet vermişler, kalbi temizlemeye uğraşmışlardır. Çünkü kalbe gelen haramlar, organlara kalbden gider. Alınan o manevî kötü gıda sebebiyle göz, kulak, ayak, yanlış işler yapmaya başlar. Beynin temizlenmeye ihtiyacı yok, felç olmadıkça o zaten sağlam, ama kalbin temizliğe ihtiyacı vardır. Kalbi temizlemek için ne yapmalı? Peygamber efendimiz, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyuruyor. Çünkü kalbden kalbe yol vardır. İki kişi bir araya gelince, mutlaka birinden diğerine bir şeyler akar. Eğer ikisi de, Müslümansa, iman nuru ve muhabbet akar. Biri kâfirse, küfrünün zulmeti akıp karşıdakini karartmaya çalışır, sonra yavaş yavaş küfre sürükler. Eğer gece gündüz haramlarla uğraşan bir kimseyle, yan yana olursak, onun kalbindeki pislikler bize akmaya başlar. Zamanla bizi de, kendisine benzetir. Neticede, kurtulmanın çaresi, gözle, kulakla, burunla, ayakla ve diğer organlarla kalbimize giden nehirlerin temiz olmasına dikkat etmektir. Bunlar, kitap, gazete, televizyon, arkadaş, eş ve iş gibi şeyler, Cenab-ı Hakkı hatırlatıcı, Onun emir ve yasaklarını öğretici mahiyetteyse, bu kalb faziletle dolar ve faziletli insanların arasındaki insan da faziletli olur. Eğer bunlar kötüyse kalb bunlarla dolar, o kötülük ve pislik, onda da meydana gelir ve o da, habisin biri olur. Hayırlı insandan daima hayırlı söz çıkar. Peygamber efendimiz, (Her kabın içinde ne varsa, dışına o dökülür) buyuruyor. Dolayısıyla Ehl-i sünnet itikadında olan, büyükleri seven ve tanıyan, Allah'tan korkan, herhâlde, her zaman iyi şeyler söyler. Böyle hayırlı, ihlâslı insanlarla arkadaş olmalı, kötülerden de uzak durmaya çalışmalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Kadının şahitliğiyle ilgili âyet, tarihseldir. Dinî nikâhta da, erkek şart değildir, iki kadının şahitliği de geçerlidir. Eskiden, kadınlar cahil olduğu için böyle denmiş. Şimdi bu kural geçerli olamaz) deniyor. Âyetin tarihsel olması ne demektir? Cahillik ölçüyse, erkek de cahil olmaz mı? CEVAP: Tarihsel, (O devir için geçerliydi, şimdi geçerli değil) demektir. Birçok mezhepsiz, birçok âyet-i kerimeye tarihsel diyerek, dinde reform yaptıkları gibi, aynı bozuk mantıkla, Hristiyanların Cehenneme gideceğini bildiren âyet-i kerimeler için tarihsel diyerek, gayrimüslimleri de Cennete sokmaya çalışıyorlar. Her devirde âlim ve cahil bulunur. Şahitliğin cahillikle alakası yoktur. Erkek cahil, kadın âlim olabilir. Diyanet İşleri Başkanlığı, kadın erkek eşitliği konusunda diyor ki: Kadının şahitliğiyle ilgili olarak Bekara suresinde yer alan, (İki erkek şahit bulunmadığında, razı olduğunuz şahitlerden bir erkek ve -biri yanıldığında diğeri ona hatırlatsın diye- iki de kadın şahit bulunsun) mealindeki 282. âyetinden, kadının değer ve insanlık yönünden erkekten aşağı olduğu gibi bir sonuç çıkarmak doğru değildir. Gerekçe unutma, şaşırma ve yanılmayla ilgili olup, getirilen hüküm, hakkın ve adaletin yerini bulması amacına yöneliktir. Bütün muteber din kitaplarında da şöyle deniyor: Nikâhın sahih olabilmesi için, iki Müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahit olarak bulunmaları şarttır. (El-İhtiyar, Dürr-ül-muhtar, Hidaye, Hindiyye, Dürer, Mecmua-i Zühdiyye, Menahic-ül-ibad, Nimet-i İslam) YÂ İLE BAŞLAYAN İFADELER Sual: Resulullah kelimesi, bazen Resulallah şeklinde yazılıyor. Niçin böyle yazılıp okunuyor? CEVAP: Arapçada yâ ile başlayan kelimeler öyle yazılıp okunur. Birkaç örnek verelim: Resulullah, yâ ile başlayınca, yâ Resulallah olur. Rabb-ül âlemin, yâ ile başlayınca, yâ Rabb-el âlemin olur. Ebu Bekir, yâ ile başlayınca, yâ Ebâ Bekir olur. Ebu Ubeyde, yâ ile başlayınca, yâ Ebâ Ubeyde olur. Emir-ül müminin, yâ ile başlayınca, yâ emir-el müminin olur. Melek-ül mevt, yâ ile başlayınca, yâ melek-el mevt olur. Hüccet-ül islam, yâ ile başlayınca, yâ hüccet-el islam olur. KOCAYA ZEKÂT Sual: Şâfiî'de kadın, fakir olan kocasına zekât verebilir mi? CEVAP: Evet, verebilir. (Mizan-ül-kübra) Hanefî'de ise ihtilaflıdır, esah olan kavle göre, kadın kocasına zekât veremez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Vehhabiler, Mekke'de yatıp uyuduktan sonra, kalkıp namaz kılıyorlar. Bunların mezhebinde uyumak abdesti bozmuyor mu? CEVAP: Dört hak mezhepte de yatıp uyumak abdesti bozar. Vehhabiler, dört hak mezhebin dışında oldukları için öyle yapıyorlar. Uykunun abdesti bozmasında dört mezhebe göre bazı farklılıklar vardır: Hanefî mezhebinde: Makatın gevşek olacağı bir hâlde, mesela yan veya sırt üstü yatarak veya dirseğine yahut bir şeye dayanıp uyumak abdesti bozar. Dayandığı şey çekilince düşmezse, bozulmaz. Namazda düşmeden uyumak abdesti bozmadığı gibi, namaz dışında dizleri dikip, başını dizlerine koyarak, diz çökerek, bağdaş kurarak, teverrük ederek uyumak da bozmaz. Hanbelî mezhebinde: Her ne hâl ve şekilde olursa olsun, uyku abdesti bozar. Ancak az sayılan oturma ve ayakta durma hâlindeki hafif uyku abdesti bozmaz. Mâlikî mezhebinde: Ağır uyku, kısa sürse de abdesti bozar. Yatsa da, otursa da, secde hâlinde olsa da, hattâ ayakta olsa da abdesti bozar. Kısa bir an olursa bozmaz. Şâfiî mezhebinde: Eğer makatı yere yerleşmişse, uyumak abdesti bozmaz. Bunun haricindeki uyku şekilleri bozar. Şu hâlde yatarak uyumak dört mezhepte de abdesti bozuyor. (Mezahib-i Erbaa, Mizan-ül Kübra, Hindiyye) Demek ki, dayanmadan uyumak, sadece Hanefî'de bozmuyor. Onların yatıp uyuduktan sonra, kalkıp abdest almadan namaz kılmaları, dört mezhepte de caiz değildir. KAZASI OLMAYAN Sual: Kazası olmayan, kaza namazı kılarken, farzların üçüncü ve dördüncü rekâtlarında zamm-ı sure okur mu? CEVAP: Evet, okuması gerekir, çünkü kazası yoksa o nafile olur. Nafile olunca da, her rekâtta zamm-ı sure okumak vacibdir, fakat vaktin sünnetlerini, kuşluk, teheccüt gibi sünnetleri kılarken, kazaya da niyet edince, üçüncü ve dördüncü rekâtlarda zamm-ı sure okumak gerekmez. Çünkü o vakitte bir namaz kılınınca sünnet de kılınmış oluyor. Onun için zamm-ı sure okumak gerekmiyor. Okunursa da, bir mahzuru olmaz. AYNI KELİMEYİ TEKRARLAMAK Sual: Namazda, aynı kelime tekrar edilirse, namaz bozulmuş olur mu? CEVAP: Yanlış okununca, düzeltmek için tekrar okumak gerekir. Tekrar okumak namazı bozmaz. KÂBE'DE NAMAZ Sual: Kâbe'de erkek kadınla yan yana cemaatle namaz kılabilirler mi? CEVAP: Kılabilirler. Bu, sadece Kâbe'ye mahsus istisna bir durumdur. (Dürr-ül-muhtar) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hangi kitaba itibar edilir?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir din kitabına itibar edebilmek için, mutlaka önceki asırlarda yazılmış kitaplardan nakli esas alması mı gerekir? Bu kitaplarla günümüzde yazılanların farkı ne? CEVAP: II. Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle, din işlerine de fesat karıştı. İttihatçı olan din cahilleri ve masonlar, din işlerinde yüksek mevkilere getirildi. İlk iş olarak, Abdülhamid Han'ın son şeyhülislamı Muhammed Ziyaüddin efendi, vazifesinden alındı. Bu yüksek makama, 1910'da Musa Kazım getirildi. Bu zat, ittihatçı ve masondu. Bunun gibi, İslamiyet'e uymayan hareketlerinden ve dine aykırı yazılarından dolayı Abdülhamid Han tarafından uzaklaştırılmış olan bölücü kimseler, İstanbul'a getirilip, kendilerine din işlerinde vazifeler verildi. Bu cahil ve partizan kimseler, bozuk, sapık din kitaplarının yazılmasına, yayılmasına önayak oldular. II. Abdülhamid Han zamanında yazılan din kitapları, bir ilim heyeti tarafından tetkik edilirdi. Tasdik edilip, izin verilenler bastırılırdı. Bunun için, o tarihlerde basılan din kitaplarına güvenilir. 1909'dan sonra din kitapları, yetkili âlimler tarafından kontrol edilmez oldu. İşte bunun için, bu kitaplardan, ancak vesika vererek, salih kimseler tarafından nakledilen bilgilere güvenilir. Mezhepsizlerin, kendi kafalarına göre yazdıkları, eksik ve yanlış naklettikleri yazıları ve bozuk kitapları okumak caiz olmaz. RESİMLİ YERDE NAMAZ KILMAK Sual: Namaz kılınan yerde, resim nerede olursa namazı mekruh eder? CEVAP: Canlı resmi, namaz kılanın başında, önünde, sağ ve sol hizasında, duvarda ise, mekruhtur. Namaz kılanın arkasındaki duvarlarda ve tavanda ise, hafif mekruhtur. Resim, namaz kılanın ayağı altında, oturduğu yerde, elbisesinde, elindeyse, mekruh olur; çünkü bastığı, oturduğu yer, bedenindeki elbise gibidir. (S. Ebediyye) Bir yerdeki resim, küçük olursa, yani yere koyunca, ayakta duran kimse, uzuvlarını ayırt edemezse, namaz mekruh olmaz. Namaz kılarken, oyuncak bebeklerden kıble tarafında olanların üstünü örtmelidir. Battaniye üzerinde, gözü net olmayan aslan resmi varsa, bu resim hükmünde değildir, fakat böyle resimli eşya almamaya dikkat etmeli. Şüpheli şeylerle çok meşgul olmak haram işlemeye sebep olur. Resimli çocuk elbiselerini satmak ve çocuklara giydirmek de mahzurludur. Mümkün olduğu kadar, resimsiz olanları tercih etmelidir. Resimli gazete, açık olarak yerde de olsa, yine oraya rahmet melekleri girmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Namaza mani olan işte hayır yoktur
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Toplantılarda kitap okurken, sohbeti yarıda kesmemek için, akşam veya yatsı namazını geciktirerek mekruh vakte bırakmak caiz olur mu? CEVAP: Hayır, caiz değildir. Ne olursa olsun, namaza mani olan hiçbir işte hayır yoktur. Akşam namazını yarım saat sonraya, yatsı namazını da gece yarısından sonraya bırakmak tahrimen mekruhtur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bir edebi gözetmek ve tenzihi olsa bile, bir mekruhtan sakınmak, zikirden ve tefekkürden daha faydalıdır. Tahrimen mekruhtan sakınmanın faydasını buradan anlamalıdır. O hâlde tahrimen mekruh olarak kılınan namazları kaza etmelidir. İmam-ı a'zam hazretleri, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiği için, kırk yıllık namazı kaza etmiştir. (1/29) Hâlbuki edebi terk etmek mekruh da değildir. Demek ki, abdest alırken, namaz kılarken, edeplerine de riayet etmeye çalışmalı. Hele mekruh işlemek, hiç uygun olmaz. İADE ETMEK Sual: S. Ebediyye'nin kaza namazı bahsinde, (Bir namazı vakti içinde tekrar kılmaya iade denir) derken, özür bahsinde, (Namaz vakti çıktıktan sonra, sonraki namaz vakti içinde özrü durursa, önceki namazını iade eder) deniyor. Öbür vakitte kılınca kaza olmuyor mu? CEVAP: Bir namazı kıldıktan sonra, herhangi bir sebeple tekrar kılmaya iade denir. Bu, genelde vaktin içinde olur. Özür hâli müstesnadır. Mesela, Hanefî mezhebine göre, öğle namazı vaktinde özrü başlayan, vaktin sonuna kadar bekler ve namazını kılar. İkindi vakti özrü durursa, öğleyi tekrar kılması gerekir. Buna da iade denir. Namazı vaktinde kılmıştı, kazaya bırakmamıştı, ama özrü olduğu için özürlü kılmıştı. Öğleden sonra kesilince, özürlü olmadığı anlaşıldığından namazını iade etmesi gerekir. Böyle durumlarda Mâlikî mezhebi taklit edilirse, namaz sahih olur, iade etmeye gerek kalmaz. NAMAZI BOZAR Sual: Namazda, ah, of gibi inlemek namazı bozar mı? CEVAP: Evet, bozar. Uf diye sıkıntıyı bildirmek de bozar. Hasta, elinde olmayarak ah, of der ve ağlarsa namazı bozulmaz. (S. Ebediyye) HAZRET-İ YAKUB'UN OĞULLARI Sual: Hazret-i Yakub'un 12 oğlunun hepsi de mi peygamberdi? CEVAP: Hayır, kitaplarda sadece Yusuf aleyhisselamın peygamber olduğu bildiriliyor.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İslam Ahlakı kitabındaki bir hadiste, (Ayakta su içmeyin, vücuda zararlıdır) deniyor. Tıp, bunu tasdik ediyor mu? CEVAP: Tıp bildirmese de, dinimizin bildirdiklerine uymak gerekir. Bir uzman doktor diyor ki: Midenin ayakta ve oturur vaziyetteki pozisyonu farklıdır. Ayakta içilen su, doğrudan doğruya onikiparmak bağırsağına geçer. Midenin küçük eğriliğine uyan kısmında, mide caddesi denen bir oluk bulunur. Sıvı gıdalar, bu yolu takip eder, zaten devamlı küçük bir açıklığı olan mide çıkışından onikiparmak bağırsağına geçer. Sıvı oturarak içilirse bunlar önce midede birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra onikiparmak bağırsağına geçer. Böyle oturarak su içen, birçok intaniye hastalığından korunmuş olur. Sıvıları ayakta içen, bu tehlikeye daha fazla maruz kalır. GÜNDÜZ YATARKEN Sual: Gündüz kaylule için yatarken veya sabah namazını kılıp biraz daha yatayım denince, gece yatarken olduğu gibi, yatağa abdestli girmek ve dua okumak şart mı? CEVAP: Gece yatarken de, abdestli yatmak ve dua okumak şart değildir, ama imkân varsa ihmal edilmemeli. Gündüz yatınca ölmeyeceğimiz belli mi, bir garantimiz var mıdır? Gündüz uykuya yatarken de, mümkünse abdestli olmaya ve az da olsa dua okumaya çalışmalı. Yatağa besmele çekerek girmeli, hiç değilse, bir kelime-i tevhid okumalıdır. HOROZDAN ADAK OLUR Sual: Tavuktan, horozdan kurban olmaz, ama adak da mı olmaz? CEVAP: Adak olur elbette. Kurban olmaz demek, adak da olmaz demek değildir. Adakta, yapılması adanan şeyin, farz veya vacib olan bir ibadete benzemesi ve başlı başına bir ibadet olması gerekir. Mesela sadaka vermek nafile bir ibadettir, ama farz olan zekâta benzediği için adak olabilir. Canlı tavuk, horoz adamak caiz olduğu gibi, kesip etini fakirlere yedirmek de adanabilir. Hattâ bir yumurta bile adamakta mahzur yoktur. Adak fakirlere verilir. EZAN DUASI Sual: Sünnete uygun okunan ezandan sonra, hangi dua okunur? CEVAP: Şu dua okunur: (Allahümme rabbe hâzihid-da'vetit-tâmmeti vessalâtil kâimeti âti Muhammedenil vesîlete vel fadîlete ved-dereceter-refî'ate veb'ashu mekâmen mahmûdenillezî vaadtehu inneke lâ tuhlifül mîâd.) NAMAZDA KIRAAT Sual: Namazda kendi işitecek kadar sesli okumak farz mıdır? CEVAP: Üç mezhepte, kendi işitecek kadar sesli okumak farzdır. Mâlikî'de farz değil, müstehabdır. (İslam Ahlakı) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kötü arkadaş, engerek yılanından daha kötü, daha zararlıdır. Yılan insanı sokar, candan eder; kötü arkadaş, dinden imandan eder. Bir sepet üzümde bir tane çürük olsa, hepsini bozar. O kadar sağlam üzüm, o bir tane çürüğü düzeltemez. Herkes, kötülük deposu olan bir nefs taşır. Bu nefs, insanın müsait bir anını yakalayınca derhal saldırır, mahveder. İnsan yıllarca uğraşır, çok şeyler kazanır, ama bir gaflet hepsini siler, götürür. Muhteşem bir binayı, mesela Selimiye Camisi'ni yapmak çok zordur, büyük bir mimar ve uzun zaman gerekir, fakat yıkmak kolaydır, birkaç işçi kısa zamanda yıkar. Bunun gibi, nefs kâfir olduğu ve herkes de nefs taşıdığı için, iyiliklerin yok olması, kötülüklerin yayılması çok kolaydır, ahlak ve faziletin yayılması ise çok zordur. Hadis-i şerifte (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyurulmuştur. Neler arkadaştır? Seyredilen TV, dinlenen radyo, okunan gazete ve kitap birer arkadaştır. Eğer bunlar kötü olursa, insanın dinini de, dünyasını da götürür. Bu yüzden, arkadaş, eş ve iş seçerken daima iyileri tercih etmeli. İyi insanların arasında bulunmalı. Bozuk olan, iyilerin arasında, iyi çevrede düzelir. Ama insan, ne kadar iyi olursa olsun, ne kadar güzel terbiye alırsa alsın, kötü bir çevreye düşerse, er geç bozulur. Hadis-i şerifte, (Kızını fâsıka veren melundur) buyurulmuştur. Bunun için itikadı bozuk olan, günah işlemekten çekinmeyen, namazı kılmayan, kısacası Allah'tan korkmayanlardan uzak durmalı. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki: Bulaşıcı hastalık olan cüzzama yakalanmış bir hastayla, bir sağlam insan, aynı odada kalsalar, aynı kaptan yeseler, yedi sene beraber bulunsalar, bu cüzzam hastasının, hastalığının sağlam olan insana bulaşmama ihtimali vardır. Ama bir binada, ayrı odalarda, ayrı katlarda da olsa, bir kötünün, iyi bir insana zararının dokunmama ihtimali yoktur. Yine aynı zat, oğlunu sanat öğrensin diye bir terziye verir. Her sabah evden çıkarken ona, içinde çay olan termosla bardak ve şeker verir. Bir yakını bunun sebebini sorunca, buyurur ki: (O, çayı çok sever, yolda çay isteyip bir kahveye girebilir. Orada bir kötüyle karşılaşabilir, o kötü bunu bozabilir. Kahveye gitmesin diye, çayı yanında hazır bulunduruyorum.) Demek ki, her fırsatta iyilerle beraber olmaya, kötülerden uzak durmaya çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Şeytandan çok, kötü insandan korkmalı. Şeytanın aldatması, kötü arkadaşa göre çok zayıf kalır. Onun için evlenirken, ev ve iş kurarken, yolda giderken, daima kendimizden daha çok ilmi ve ameli olan kişileri, takva sahiplerini tercih etmeliyiz ki, kurtulabilelim. Aksi yapılırsa, nefsinin esiri olan kimseler her an felakete düşebilir. En kötü arkadaş, parayı, dünyayı seven, mala muhabbeti olan kişidir. İmam-ı Rabbani hazretleri, bir şehirde böyle dünyaya, paraya, mala düşkün birine rastlama ihtimali varsa, o şehri terk etmek gerektiğini bildiriyor. Fâsıkların bulunduğu mahalleden, salihlerin bulunduğu yere göçmek vacib oluyor. Böyle kimselerle karşılaşınca, onların kalbindeki kötülük, bizim kalbimize akar. Onlar, bize dünyayı sevdirir, bu ise insanı mahveder. Peygamber efendimiz, (Günahların, hataların başı dünya sevgisidir) buyuruyor. Yani dünya sevgisi, para, mal sevgisi, haramların sevgisi, Allah'tan gayrı olan her şeyin sevgisi, bütün felaketlerin, fenalıkların başıdır, sebebidir. Her kötülükten daha büyük kötülüktür. Mal ve para sevgisi yüzünden, Allah korusun, din de, iman da, hattâ dünya da gider. İmam-ı Rabbani hazretleri dünya için, (Yüzü gözü boyalı, süslü bir fahişedir) diyor. Çok cazibelidir. İnsan, görünüşe aldanıp, dünyaya âşık olabilir, fakat kavuşulduğu anda, kapana girer, mahvolur. İmanı korumak ve imanla ölebilmek için, dikkatli olmalı. Kelime-i tevhidi çok söylemeli, Kur'an-ı kerim okumalı, dinden ve din büyüklerinden bahsetmeli, salihlerle sohbet etmeli, böylece, kalbimizi, Allah sevgisiyle doldurmalı. Para ve mal sevgisinden uzaklaşmalı. İslamiyet yani dinimiz, ilaçtır. İnsan, hastadır. Hastanın tedavisi için ilaç gerekir. İlaç, acı da olsa, kullanmak lazımdır. Yani İslamiyet'in emirleri, nefse zor gelse de, yapmak şarttır. Yoksa âhiretteki acılar, dünyadakilerle kıyas bile edilemez. Âhiretten bir kıvılcım gelse, dünya yanar yok olur. İnsan, gaflet ve cehaleti yüzünden, yarın başına gelecek felaketleri düşünemiyor. Yiyip içiyor, gezip oynuyor, kahkahalarla gülüyor. Âhiretin dehşetini düşünen, ağlamaktan sızlamaktan yiyip içemez, incelip, kıl gibi olur. Yarın Kıyamet günü, büyük felaketlere maruz kalmamak için, dinimizin emirlerine uyup, yasak ettiklerinden kaçmaya çalışmalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Gayrimüslim, fâsık veya bid'at ehli, bir gıdaya necis dese, onun sözü kabul edilir mi? CEVAP: Hayır, gayrimüslim, fâsık veya bid'at ehli olanın, din işlerindeki sözü kabul edilmez. Doğru olarak, Allahü ekber diyerek okuduğu ezan bile kabul edilmiyor, tekrar okunması gerekiyor. Din işlerinde, ancak âdil bir Müslümanın sözü kabul edilir. Fâsık olanın kıbleyi göstermesine, temiz, necis, helâl, haram gibi, dinden olan şeyler için söylediği sözlere itibar edilmez. (Redd-ül-muhtar) Bid'at sahipleri, ehl-i kıble olup her ibadeti yaptıkları hâlde, âdil değildir. (Hadika) Demek ki, herkesin şahitliği geçerli olmuyor. Hem Ehl-i sünnet olacak, hem de fâsık olmayacak, yani âdil olacaktır. Gayrimüslim, fâsık veya bid'at ehli, analiz yapıp rapor tutsa da, belge gösterse de, din işlerinde sözü, şahitliği geçerli olmaz. Diğer işlerde ise, bunların sözlerine güvenmek caizdir. NAMAZDA İKİ NİYET Sual: Öğle, ikindi ve yatsı namazının ilk sünnetlerini ve akşamın farzını kılarken, abdestten sonra kılınan sübha namazına veya tehıyyat-ül-mescid namazına da niyet edilebilir mi? CEVAP: Evet, niyet edilmesi iyi olur. Hattâ bir yolculuğa çıkılacaksa veya yolculuktan yeni dönülmüşse, niyet sevabı da almak için, tehıyyat-ül-menzil namazına da niyet edilebilir. ELHAMDÜLİLLAH DEMEK Sual: Dini sohbette, mesela beraber dini kitap okurken, aksırıp (Elhamdülillah) diyene de, (Yerhamükellah) denir mi? CEVAP: Böyle yerde aksıran, sessizce (Elhamdülillah) demeli. Duyanlardan birinin (Yerhamükellah) demesi kâfidir. MAHREM Mİ? Sual: Bir kadın için, kayınpederinin ve kayınvalidesinin babası, bir erkek için kayınvalidesinin ve kayınpederinin annesi kendisine mahrem midir? CEVAP: Evet, kayınvalide ve kayınpederin ana, baba, dede ve nineleri de, kendi öz dedesi ve öz ninesi gibi mahremdir. Sual: Bir erkeğe, ana babasının hala ve teyzeleri mahrem midir? CEVAP: Evet, mahremdir. Süt hala, süt teyze de böyle mahrem olur. Sual: Bir kadına ana babasının dayı ve amcaları mahrem midir? CEVAP: Evet, mahremdir. Süt amca, süt dayı da böyledir. Sual: Bir erkeğe, kardeşinin çocuklarının kızları mahrem midir? CEVAP: Evet, mahremdir. O kızların kızları da mahremdir. Kendi kızı gibidir. Sual: Bir kadına, kardeşinin çocuklarının oğulları mahrem midir? CEVAP: Evet, mahremdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Eshab-ı kiramın hayatları
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Eshab-ı kiramın hayatlarını okumak gerekir mi? CEVAP: Selef-i salihinin, Eshab-ı kiramın, evliyanın hayatlarını okumak, iyi huylu olmaya sebep olur. (Berika) Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, evliyanın sözlerini ve hayatlarını öğrenmek müstehab olur. Bunları okumak, kalbde ihlâsı arttırır. (Hadika) İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Çok çalışınca, çok ibadet yapınca, beden yorulur. Hareket etmek istemez. Bu zaman uyumakla veya salihlerin hayat hikâyelerini okumakla yahut mubah olan eğlencelerle bedeni neşelendirmeli. Böyle yapmak, usanarak ibadet yapmaktan efdaldir. (İ. Ahlakı) Sıbgatullah Arvasi hazretleri de buyuruyor ki: Evliyanın menkıbelerini okumak, dinlemek muhabbeti artırır. Eshab-ı kiramın menkıbeleri, imanı kuvvetlendirir, günahları eritir. (Evl. Ansikl.) *** Sual: Vasiyet etmeden ölen yakınlarımızın devir ve iskatını yapabilir miyiz? Öleli 20 yıl olmuşsa bir mahzuru olur mu? CEVAP: Vasiyet etmeden de ölse, aradan yıllar geçse de, yine devir ve iskatını yapmak iyi olur. *** Sual: Zaruret yokken de, bankadan kredi çekmenin bir çıkış yolu var mı? CEVAP: İki çıkış yolu şöyledir: 1- Alışverişte niyete değil, söze bakılır. Kredi çekerken, banka yetkilisi, alacağı faiz için, işlem ücreti derse alınan kredi caiz olur. 2- Araba, iş yeri, makine gibi bir şey alırken, katılım bankası veya diğer herhangi bir banka, almak istenilen şeyi kendisi alıp vadeli olarak daha pahalı satarsa, mesela 100 liralık malı, 150 liraya satarsa, faiz olmaz, caiz olur. *** Sual: Eskiden, baba ölünce mirî [devlete ait] toprakların tapusu, çocuklara, kız erkek ayırımı yapılmadan eşit olarak mı veriliyordu? CEVAP: Eskiden, mirî topraklara ait tapunun, çocuklara devredilmesi miras olmayıp, devletin ihsanıydı. Vârise mülk olmazdı. Kirayla verilmiş olurdu. Tapu sahibi ölünce, toprak, erkek ve kız çocuklarına eşit olarak verilirdi. Şimdi mirî toprak kalmadığı ve herkesin mülkü olduğu için, miras hükümlerine göre pay edilir. *** Sual: Allahümme salli ve Allahümme barik'ten sonra veya başka zaman dua olarak okunan âyetleri, Kur'andaki sırasına göre, önce Rabbena âtinâ, sonra Rabbic'alnî, sonra Rabbenağfirli şeklinde mi okumak gerekir? CEVAP: Gerekmezse de, Kur'an-ı kerimdeki sırasına göre okumak iyi olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah'a hamd etmenin, yani Elhamdülillah demenin hükmü nedir? CEVAP: Hamd etmenin hükmü yerine göre değişir. Birkaç örnek verelim: Vacib olanlar: Namazda hamd etmek vacibdir. Fatiha suresi okumakla hamd edilmiş olur. Sünnet olanlar: Duaya başlarken, hutbede ve yiyip içtikten sonra hamd etmek sünnettir. Müstehab olanlar: Duaların sonunda hamd etmek müstehabdır. Mubah olanlar: Her hatırladıkça hamd etmek mubahtır. Haram olanlar: Haram bir şeyi yiyip içtikten sonra hamd etmek haramdır. Küfür olanlar: Domuz eti, şarap gibi kesin haram olan bir şeyi yiyip içtikten sonra hamd etmek haramdır, hattâ haramlığına önem verilmezse küfür olur. *** Sual: Ayakta namaz kılınca elde olmadan yel veya idrar kaçıran yahut yarası akan kimse, oturunca bu akıntılar olmuyorsa, namazı ayakta kılmayıp, oturarak mı kılar? CEVAP: Evet, oturup îmâ ile kılınca, bu özürler akmayıp kesiliyorsa, îmâ ile kılmak gerekir, çünkü sargıyla, bantla, ilaçla veya başka bir yolla akıntıyı durdurmak vacibdir. (S. Ebediyye) Eğer yukarıda bildirilen özürlere mani oluyorsa, îmâ ile kılmak, akıntı devam ederken ayakta kılmaktan daha uygundur. (Halebi) Akıntısı sadece secde hâlinde gelen, secdeyi terk eder. Akıntısı sadece ayakta gelen ise, kıyamı terk edip akıntı gelmeyecek şekilde oturup îmâ ile kılar. Eğer böyle akıntılı durumlarda, Mâlikî mezhebi taklit edilirse, bu özürlerin hiçbiri abdestini bozmaz. O zaman îmâ ile kılmak gerekmez. Bu bakımdan Mâlikî'yi taklit ederek kılmak iyi olur. *** Sual: Fatiha, kıyamda unutularak peş peşe iki kere okunsa secde-i sehv gerekir mi? CEVAP: Unutularak ilk iki rekâtta okunursa secde-i sehv gerekir. Üçüncü ve dördüncü rekâtlarda okunursa secde-i sehv gerekmez, çünkü son iki rekâtta Fatiha okumak sünnettir. Diğer sünnetleri unutarak iki defa okumak da secde-i sehvi gerektirmez. Mesela Sübhaneke ve Salli Barik'ler unutularak iki defa okunsa secde-i sehv gerekmez. *** Sual: Düğünden önce, kıza altın bilezik vesaire veriliyor. Nikâhta mehir konuşulmazsa, mehir yerine geçer mi? CEVAP: Evet, geçer. *** Sual: Altın lira olarak alınan borç ödenirken, altının o andaki piyasa değeri para olarak veya yağ, pirinç veya başka şey verilse uygun olur mu? CEVAP: Alacaklı kabul ederse uygun olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hazret-i Ali'nin, bir ihtiyara saygısından dolayı, önünden yürümeyip arkasından gittiği bildiriliyor. Bir kimseye sırf yaşından dolayı saygı duymak gerekir mi? CEVAP: İmam-ı a'zam hazretleri, İmam-ı Ebu Yusuf'a, (İlim sahiplerine hürmet et! Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster!) buyurdu. Özellikle Müslüman ihtiyarlara saygı göstermek gerekir. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şu mealdedir: (Yaşlılarımıza hürmet ve ikram, Allahü teâlâya saygıdandır.) [Buhari] (Büyüklerimizi saymayan, küçüklerimize acımayan bizden değildir.) [Buhari] (Halkı içindeki ihtiyar, ümmeti içindeki peygamber gibidir.) [İ. Neccar] (Şu üç şey, Allahü teâlâya tazimdendir: 1- Müslüman olarak yaşlanan kimseye ikram, 2- Kur'an-ı kerimi ezberleyene ikram, 3- İlim sahibine ikram.) [Ramuz] (Müslüman olarak ihtiyarlayan kimseye ikram eden, Nuh aleyhisselama ikram etmiş gibi sevab alır. Nuh aleyhisselama ikram eden de, Allahü teâlâya ikram etmiş olur.) [Hatib] (Tekbiri, tahmidi, tesbihi ve tehlili sebebiyle Müslüman olarak ihtiyarlayan bir müminden daha efdal kimse yoktur.) [İ. Ahmed] (Tekbir Allahü ekber, tahmid Elhamdülillah, tesbih Sübhanallah, tehlil ise, Lâ ilahe illallah demektir.) Peygamber efendimizin, (Allahü teâlâ, yemin ederek, "Müslüman olarak ihtiyarlayana azap etmekten hayâ ederim" buyurdu) dedikten sonra ağladığı görüldü. Sebebi sorulunca, (Allahü teâlâ, kendisinden hayâ ettiği hâlde, Ondan hayâ etmeyene ağlıyorum) buyurdu. (Beyheki) DÜNYADA RAHAT YAŞAMAK Sual: Allah sevdiği kullarına, dert ve bela vererek, onların günahlarını temizlediğine göre, bu dünyada hiç dert bela görmeden rahat yaşayan, Cehenneme mi gidecek? CEVAP: Hayır, Allahü teâlâ, hiç dert bela vermeden de günahları affedebilir. Dilediklerine, hem dünyada, hem de âhirette rahatlık verir. Kur'an-ı kerimde, müminlere, hem dünyada, hem de âhirette saadete kavuşmak için çalışmaları ve dua etmeleri emredilmektedir. Her namazda okuduğumuz Rabbena duası, bir âyet-i kerime olup, meali şöyledir: (Ey Rabbimiz, bize dünyada ve âhirette iyilik, güzellik ver! Bizi Cehennem azabından koru!) [Bekara 201] Dünyada mutlu olmak kötü olsaydı, böyle dua etmek emredilmezdi. BAŞKA ŞEHRE YERLEŞMEK Sual: Hanımını bırakıp başka şehre yerleşmek günah mıdır? CEVAP: Mazeretsiz yerleşmek günahtır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir yazıda, (Âhirette hatır gönül dinlenmez, para pul geçmez) deniyor. Peki, âhirette peygamberler, âlimler, melekler, şehidler şefaat etmeyecek mi? CEVAP: Şefaat ayrı bir konudur. Burada kul hakkından bahsediliyor. Bir hadis-i şerif meali: (Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helalleşsin! Çünkü âhirette altının, malın [paranın pulun] değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınır, sevabları olmazsa, hak sahibinin günahları buna yüklenir.) [Buhari] O yazıdaki hususla hadis-i şerifte bildirilen hususlar aynıdır. İmansızlara hiçbir şefaat yoktur. İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Artık şefaat edicilerin [peygamberlerin, meleklerin, salihlerin, şehidlerin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48] (O gün zâlimlerin, ne dostu, ne de şefaatçisi vardır.) [Mümin 18] Görüldüğü gibi, imansızlar için, âhirette hatır gönül geçmiyor. İmanı varsa, elbette şefaat hakkı olanların, hatırı gönlü yani şefaati geçerlidir. İmanlı olup da üzerinde kul hakkı varsa, yine para pul veya hatır gönül geçmiyor. Kul hakkı için, ya kendi sevabından veriyor veya hak sahibinin günahlarını yükleniyor. Kul hakkı olmazsa, diğer günahlar için şefaat hakkı elbette vardır. NAMAZDAN ÇIKMAK Sual: Sabah namazının farzını kılarken, güneşin doğmasından korkup, Salli Barik'leri okumadan selam verenin namazı sahih olur mu? CEVAP: Evet, sahih olur. Kendi isteğiyle namazdan çıkmak, İmam-ı a'zama göre farz, İmameyn'e göre ise farz değildir. Bir kimse, namazın sonunda teşehhüd miktarı oturduktan sonra, kasten namaza aykırı bir iş yapsa, mesela gülse, konuşsa, yiyip içse, söz birliğiyle namazı tamam olur. Fakat elde olmadan abdesti bozulsa İmameyn'e göre namaz tamam olmuş olur. İmam a'zama göre ise, hemen abdest alıp kendi isteğiyle namazdan çıkması gerekir, aksi takdirde namazı bâtıl olur. Bir kimse, son oturuşta teşehhüd miktarı oturduktan sonra, namazdan çıkmadan önce namaz vakti çıksa, mesela güneş doğsa veya başka bir namaz vakti girse, İmameyn'e göre, namaz tamamdır. İmam-ı a'zama göre ise, namaza kendi isteğiyle son vermediği için bozulmuş olur. Bu iki kavilden hangisinin müftabih olduğu hususunda farklı kaviller vardır. (Halebî) İhtiyaç olunca, İmameyn'in kavliyle amel edilirse, namaz sahih olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bu dünyada herkesin kıymeti, kıymet verdiği şey kadardır. Dinimize, din büyüklerimize kıymet veren, asırlar geçse yine sevilir, hatırlanır, unutulmaz. İşte, Ehl-i sünnet âlimlerinin bu kadar çok sevilmesi, anılması, hatır gönül için değil, kalbden gelen sevgiden dolayıdır. Yani Allah rızası için sevilmekten ileri gelmektedir. Âhirete kıymet verenler, âhiret sonsuz olduğu için, daima kıymetli olarak anılır. Geçici dünya hayatına kıymet veren ise unutulur gider. Mesela Kadı Muhammed Zahid hazretleri, Silsile-i aliyye büyüklerindendir. Öyle, türbesi falan yok. Üstünde birkaç taş olan bir kabri var. Binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen, kabri ziyaret edilerek feyizlere kavuşuluyor. Hasan-ı Basri hazretleri, Tabiîn'in büyüklerindendir. Büyükleri tanımadan önce, gençliğinde, çok müthiş bir tüccarmış. Çok az kârla çok mal satarak, kısa zamanda zengin oluyor. Kanaatkârlık yok. Diyar diyar gezerken, bir gün yolu Kayseri'ye düşer. Orada çok acayip bir manzarayla karşılaşır. Meydana som altından dört direk dikilip, üzerine yine som altından bir platform yerleştiriliyor. Çok süslü bir tabut getirip üzerine konuyor. O beldenin eşrafı ve halkı, cenazenin etrafında toplanıp, tabutun etrafında dönerek, kendilerini yerden yere vuruyorlar. Büyük bir matem var. Hasan-ı Basri oradakilere, (Burada neler oluyor?) diye soruyor. (Kralın oğlu öldü, ama bu sıradan biri değildi. Genç, çok yakışıklı, müthiş ata binebilen, çok kuvvetli silahşordu. Hastalandı, saltanatına ve zenginliğine rağmen çare bulunamadı, sonunda öldü) diyorlar. Hasan-ı Basri düşünceye dalıyor. (Çok zengindi, gençti, çok yakışıklıydı, her şeyi vardı, ama sonunda ölümden kaçamadı) diyor. Basra'ya dönüyor, (Anladım ki, bu kadar servetimin, bu gençliğimin, hastalandığım zaman bana hiç faydası yok. O hâlde bana faydası olacak şeye yapışmalıyım) diye düşünüyor. Malının hepsini fakirlere dağıttıktan sonra, bir dergâha giriyor. Süpürgeyle temizliğe başlıyor. Hasan-ı Basri olarak giriyor, çıkarken Hasan-ı Basri hazretleri oluyor. Yani dünyayı terk ettiği zaman, kendisine hazret denilen büyük bir zat oluyor. Eğer dünyaya düşkün olarak kalsaydı, hiçbir zaman, hiçbir şekilde, hiçbir kimse tarafından anılmaz, unutulurdu. Ama Hasan-ı Basri hazretleri olunca, asırlar geçtiği hâlde yine hatırlanıyor, kendisinden sevgiyle bahsediliyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ, Cenneti, isteyene verir, istemeyene zorla vermez. Dünya hiçtir, ona kıymet verip peşinden koşan da hiçtir. Dünyanın, Allah indinde hiç kıymeti yoktur. Hadis-i şerifte, (Bu dünyanın, Allah indinde sivrisineğin kanadı kadar bir kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi) buyuruluyor. Bir kalb, dünyayı yani nefsin arzularını severse hasta olur. Kalbin hastalığı dünyayı sevmektir, bu da, günahların başıdır. Yoksa sevgisi kalbe girmedikçe, çok kazanmak kötü değildir. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri bir yere gider. Bakar, tarifi mümkün olmayan muazzam bir saray var, sarayın penceresinden de biri, yanık yanık şiir okuyor. Şiirin bir yerinde, (Bu saraya gam girmez, kasvet girmez, üzüntü girmez) diyor. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, (Allah Allah, bu ne biçim saray) der. Derken, seneler sonra, yine bu sarayın yanından geçer. Bir de ne görsün, saray gitmiş, pencereler yıkılmış, harabeye dönmüş. Kapıyı çalar, bir deri bir kemik, cılız bir ihtiyar kapıyı açar. İçeriye girince, duvarların karardığını, kapıların çürümüş olduğunu görür. İhtiyara der ki: - Ben buradan seneler önce geçmiştim. Burası şahane bir saraydı, ama şimdi viraneye dönmüş. Biri de pencereden yanık yanık, (Bu saraya gam girmez) diye şiir okuyordu. Bu saraya ne oldu, o şiir okuyan nerede? İhtiyar şu cevabı verir: - O şiiri okuyan bendim. Bu sarayın sahipleri öldü. Sahipleri ölünce, kimse ilgilenmedi, bakımsızlıktan harap oldu. Şunu anladım ki, bu dünyaya iyilik etmeye kalkan, ondan kötülük görür. Bu da, benden sana bir nasihat olsun! Çünkü bir şeyin hamuru ve yaratılışı neyse, ne kadar zaman geçse, o yine aynıdır. Hiçbir zaman, yılan kedi olmaz, kedi de insan olmaz. Dünya da böyledir, âhiretin zıttıdır. Daima insanın nefsini azdıran, şeytanın dostu olan nesneleri barındırır. Bu mayın tarlasından ancak, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklere sevgisi olan kurtulur. Yalnız ibadetle kimse kurtulamaz. İbadeti şeytan da, nefis de yaptırır, ama büyüklerin sevgisi, dünya sevgisinin panzehridir. İbadet zaten vazifemizdir, ama insan ancak, sevgiyle kurtulabilir. Allah'ın ve Resulünün sevgisi, büyüklerin sevgisi, dünya sevgisini yok eder. Dünya sevgisi gidince de, insan kurtuluşa erer. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İslamiyet gelmeden önce Hicaz'daki insanların, mesela Peygamber efendimizin mübarek ana babalarının, İbrahim aleyhisselamın dini üzerine oldukları kitaplarda yazılıdır. Niye İsa aleyhisselamın veya Musa aleyhisselamın diniyle değil de, bunlardan önce gelen İbrahim aleyhisselamın diniyle amel ediliyordu? CEVAP: Bunun iki sebebi var: 1- Hazret-i Âdem'den beri gelen dinlerde, dinin adı, gönderilen peygamberin adıyla söylenirdi. Mesela, Hazret-i Musa'nın dinine Musevilik, Hazret-i İsa'nın dinine İsevilik denirdi. Her peygamber, bir bölgeye, bir kavme gelirdi. O bölgenin, o kavmin peygamberi olurdu. Mesela Hindistan'a gönderilen bir peygamber, Amerika'daki veya Afrika'daki insanlara peygamber olarak gönderilmiyordu. Her ülkenin peygamberi ayrıydı. İslamiyet ise, cihanşümul [evrensel] olarak geldi. Bir bölgeye, bir ırka değil, bütün insanlığa, bütün dünyaya geldi. Hicaz halkı bu yüzden Musa aleyhisselamın veya İsa aleyhisselamın dinine tâbi olmadılar, İbrahim aleyhisselamın dini üzerine devam ettiler. 2- İkinci bir sebep de, az da olsa, Musevilik Yahudilik olarak, İsevilik de, Hristiyanlık olarak Hicaz'a ulaştığında, bunları incelediler, bozuk olduğunu gördüler. Dini bilen insanlar, (Hak din böyle olmaz) dediler. Bu yüzden Hicaz halkı gibi, Peygamber efendimizin annesi ve babası da, İbrahim aleyhisselamın dinindeydi. Daha sonra diriltilerek, Muhammed aleyhisselamın ümmetinden de oldular. Bu konudaki hadis-i şerif, Kurtubi'den naklen İbni Hacer-i Mekki hazretlerinin Nimet-ül-kübra kitabında da yazılıdır. YAZIYA KARŞI NAMAZ Sual: Kıble istikametindeki duvarda, Latin harfleriyle yazılmış, okunacak kadar büyük yazılar, levhalar, saat, takvim veya kitap olsa, bu yazılara karşı namaz kılmak mekruh olur mu? CEVAP: Karışımızdaki bu yazılar, namazı mekruh etmez, fakat huşuyu bozabilir. Yazının ne olduğu ve saatin kaça geldiği anlaşılınca namaz mekruh olur. Göze rastlarsa, saatin kaç olduğu görülse veya yazı anlaşılsa mekruh olmaz. Çünkü namaz kılan, bunları okumamış, gözüne rastlamıştır. Gözüyle okuyup anlarsa mekruh olur. Huşuya mani olmamak için kıble istikametine yazı koymamalıdır. NAMAZDA OKUYAMAYAN Sual: Hastalıktan veya ağza aldığı ilaçtan dolayı namazda sure ve dua okuyamayan ne yapar? CEVAP: Böyle sebeplerle okuyamayan, okumadan kılar. (Halebî-yi kebir) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Namazda zamm-ı sûreyi veya kunut duasını okumadığını, rükûda hatırlayan ne yapar? CEVAP: Rükûdan doğrulup zamm-ı sûreyi okur. Tekrar rükûa gider. Bu durumda secde-i sehv gerekmez diyenler olduğu gibi, gerekir diyen âlimler de vardır. Vacib olan kunut duaları unutulsa, rükûda iken hatırlansa artık geri dönülüp kunut okunmaz. Vacib terk edildiği için secde-i sehv gerekir. Döner de, kunut dualarını okursa, rükûa gitmeden secdeye gitmesi gerekir. Rükûu tekrar ederse, kasten iki rükû yaptığı için namaz bozulur. Çünkü rükû kıraatten hemen sonradır. Kunutu okumasa da secde-i sehv gerekir, dönüp geriye okusa da secde-i sehv gerekir. Uygun olanı, rükûda kunutları okumadığını hatırlayan kimse, artık geri dönmez. Secde-i sehvle namazını tamamlar. (Redd-ül-muhtar) Kunut duasını okumayı rükûda hatırlayan, kunutu rükûda okumaz, kıyama da kalkıp okumaz. Tatarhaniyye'de de böyledir. Bu kimse, şayet rükûdan kıyama dönse ve kunutu okusa, bu durumda, rükûu yenilemezse, namazı bozulmaz. Tekrar rükû yaparsa namazı bozulur, fakat bu kimse kunutu unuttuğunu, rükûdan kalkınca hatırlarsa, kunutu okumaya dönmez. (F. Hindiyye) NİŞANDA VERİLENLER Sual: Nişan bozulunca, her iki taraf verdiklerini geri isteyebilir mi? CEVAP: Nikâh yapmamışlarsa, verilen hediyeler mevcutsa isteyebilirler. Eğer, her iki tarafın nişanda birbirine gönderdiği şeyler telef olmuşsa ödemek gerekmez. (M. Zühdiye) KADININ SEFERE ÇIKMASI Sual: Bir kadın, sefer uzaklığındaki bir yere, yalnız başına uçakla gidebilir mi? CEVAP: Ebedî mahrem akrabasından biri veya kocası yanında bulunmayan kadının üç günlük yani Hanefî'de 104 km'lik yola gitmesi zaruretsiz caiz değildir. İmam-ı a'zam ve imam-ı Ebu Yusuf'a göre, hür kadının bir günlük yani 35 km uzaklıktaki yere mahremsiz gitmesi mekruhtur. (F. Hindiyye) ARABA KULLANIRKEN Sual: Araba kullanırken, ezberden Kur'an-ı kerim okumak ve dinlemek caiz midir? CEVAP: Ezberden okumak iyi olur. Radyodan veya herhangi bir cihazdan dinlemek ise, öğrenmek niyeti dışında caiz değildir. Öğrenmek niyetiyle dinlerken de, yine başka işle meşgul olmamalıdır. TUVALETE GİRERKEN Sual: Tuvalet için ayrı bir elbise edinmek müstehab mıdır? CEVAP: Evet, başı örtülü olmak da müstehabdır. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kefaret bayrama rastlarsa
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İlmihal yazan biri, (Kefaret orucu bayramlara rastlasa da, kefarete devam edilir) diyor. Bayram günü tutulan kefaret orucu sahih olur mu? CEVAP: Belki millî bayram denilen günleri kastetmiş olabilir. Kefaret orucu olsun, nafile, adak veya kaza orucu olsun, Ramazan Bayramının birinci, Kurban Bayramının da dört günü oruç tutmak haramdır. Din kitaplarında bildiriliyor ki: Kefaret orucu, hastalık, yolculuk gibi bir özürle veya bayram günlerine rastlamak sebebiyle bozulursa veya Ramazana rastlarsa, yeniden altmış gün tutmak lazım olur. Bayram günlerinde bozmazsa, yine yeniden başlaması lazım olur. Kadın, hayz ve nifas sebebiyle bozunca, peş peşe altmış gün tutamayacağı için, yeniden başlamaz. Temizlenince geri kalan günleri tutarak, altmışı tamamlar. Yemin kefaretinde ise, üç gün peş peşe tutulacak orucu bu sebeple bozan kadının da, üç günü, yeniden tutması lazım olur, çünkü peş peşe üç gün oruç tutabilir. Recebin birinci günü, kefaret orucuna başlayıp, Şaban ayının sonunda, altmış günü tamam olmasa, üç günlük [104 kilometreden fazla] yola gitmeye niyet ederek vatanından çıkar. Seferdeyken, Ramazanın birinci günü, kefaret orucuna niyet ederse kefareti sahih olur. (Eşbah) Seferde oruç tutmayıp kazaya bırakmak caiz olduğu için, böyle bir usulle caiz olur. Oruç tutulması yasak edilen günlerde vacib orucun edası caiz değildir. (Kuhistani) Bir kimse, seferde ve hastalık günlerinde oruç tutmuş olsa, geçerli sayılır; [bayram gibi] oruç tutulması yasak edilen günlerde oruç tutarsa geçersizdir. (Redd-ül muhtar) BELAYA SEVİNMEK Sual: Bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, sevmediği birisine belâ, sıkıntı geldiği için sevinirse, Allah bu kimseye de bu belâyı verir) buyurulmaktadır. Fâsıklara, sapıklara ve gayrimüslimlere gelen belalara sevinmek de bu hadis-i şerife dâhil midir? CEVAP: Evet, dâhildir. Kâfire bile gelen belâya sevinmek, doğru değildir. Daha ölmeden, dünyadayken bu belâya düçar olur. Zâlimler hariç, insanlara gelen belâya sevinmek, (Oh, iyi oldu) demek caiz değildir, fakat zâlime belâ gelirse, sevinmek caiz olur. Zâlim Ebu Cehil ölünce, Peygamberimiz sevinmiş, şükür secdesinde bulunmuştur. Bir zâlim ölünce, sevinmenin caiz olması, mazlumların zulümden kurtulması içindir. Zâlime bir belâ gelirse, belki ibret alır da, zulümden vazgeçebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir yere giderken, bir arkadaşa, (Bizim evin ihtiyaçlarıyla ilgilenebilirsen iyi olur) diyoruz, o da kabul ediyor, ama hiç ilgilenmediği meydana çıkıyor. Söz verdiği hâlde böyle yapması uygun mu? CEVAP: Söz verince, bir mazeret olmadıkça, onu yerine getirmeli. Üç hadis-i şerif meali: (Sözünde durmamak, münafıklık alametidir.) [İbni Neccar] (Vaat, söz vermek, borçtur. Sözünde durmayana, yazıklar olsun.) [Deylemi] (Savaşa giden erkeklerin hanımları, savaşa gitmeyen erkeklere, kendi anneleri gibi haramdır. Bir erkek, mücahitlerden birinin ailesine bakmayı üzerine alır da, hıyanet ederse, kıyamette, o mücahit asker, bu kimseden hakkının tamamını alır.) [Müslim, Nesai] Ama yapmak isteyip de yapamamışsa, bir mazereti çıkmışsa, o zaman sakıncası olmaz. Bir hadis-i şerif meali: (Yapmak niyetiyle verdiği sözü tutamamak, günah olmaz.) [Tirmizi] HAYVANLARI ÖLDÜRMEK Sual: Hayvanları dövmek ve öldürmek caiz midir? CEVAP: İnsana ve yemeklere zarar veren hayvanları, mesela karıncaları, sinekleri öldürmekte mahzur yoktur. Fare, akrep gibi zararlı hayvanları, her zaman öldürmek caizdir. Kuduz köpeği ve yırtıcı hayvanları, keserek, kurşunlayarak veya zehirleyerek öldürmek caizdir. Hayvanları dövmek caiz değildir. Dövmek terbiye için olur. Hayvanın aklı olmadığı için terbiye edilmez. Hiçbir sebeple, hiçbir canlının yüzüne vurmak caiz değildir. Hayvanlarla helalleşmek mümkün olmadığı için, onlara karşı daima iyi muamele etmeli. Bir hayvana eziyet edilmişse, tevbe etmeli, pişman olmalı, bir daha hiçbir hayvana eziyet etmemeli, eziyet edilen hayvana iyi muamele etmelidir. TÜFEKLE VURMAK Sual: Horoz, tüfekle vurularak öldürülse yenmesi caiz olur mu? CEVAP: Hayır, caiz olmaz. Çünkü horoz, av hayvanı değildir. Tüfekle vurulursa, ölmeden önce kesmek gerekir. Kesilmezse yenmez. (Bedayi) KULAKLARINI KESMEK Sual: Kuzular karışmasın diye kulaklarını keserek çeşitli işaretler yapmak uygun mudur? CEVAP: Uygun değildir. Kesmemeli, boya ile işaretlemelidir. YANIP YOK OLSA Sual: İnsan vücudunun bir kısmı yanıp yok olsa, yıkanıp, namazı kılınır mı? CEVAP: İnsanın yalnız başı veya bedenin yarısı ele geçerse, yıkanmaz ve namazı kılınmaz. Öylece gömülür. Bedenin yarıdan fazlası, başı olmasa da veya bedenin yarısı ve başı varsa, yıkanır ve namazı kılınır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hristiyan'ın kestiği yenir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hristiyanlar Müslüman olmadığı için Ehl-i kitap deniyordu. Eskiden de tek ilaha inanmıyorlardı. Şimdi çoğunun müşrik olmasının sebebi nedir? CEVAP: Eskiden Hristiyanlar, resimlere, heykellere şefaat etmeleri için tazim ediyorlar, secde ediyorlardı. Bozuk İncillere, (Tanrı'nın İsa'ya gönderdiği kitap) diyorlardı. (İsa, Tanrı'nın resulüdür. Onu çok seviyor. Her istediğini yaratıyor. Baba oğlunu çok sevdiği için, Tanrı'ya baba, İsa'ya oğul diyoruz) diyorlardı. Kendilerine şefaat etmesi için, İsa'ya yalvarıyorlardı. Bunlar kitaplı kâfir ise de müşrik değildi. Bunların kestiği hayvanlar yenir. Şimdi çoğu, (İsa'da üluhiyet [ilahlık] sıfatları vardır. Babası gibi, her dilediğini yaratır. Ebedi, ezeli olarak diridir) diyorlar. Bunun için çoğu müşrik oldu. Böyle inanarak yalvarmaya, ibadet etmek, tapınmak denir. Böyle ibadet olunan resimler, heykeller, haçlar puttur. Putu ilah bilerek tapanlar müşrik olur. Müşriklerin kestiği hayvanlar yenmez. * * * Sual: Komşumuz, bahçemizin bir kısmını sahiplenip, oraya meyve ağaçları dikti. Ağaçların şimdi meyveleri vardır. Bu yerimizi mahkemeyle aldık. Ağaçların meyvesini yiyebilir miyiz? CEVAP: Diken kimseden yani komşudan izin almadıkça yemek caiz olmaz. * * * Sual: İpekböceği kozasını satıyoruz. Sattığımız kimseler, kozaları fırınlayarak öldürüyorlar. Bu kozaları bu kimselere satmakta mahzur var mıdır? CEVAP: İpek böceğini öldürmek için güneşe koymak caiz olduğu için, satılmasında mahzur olmaz. Günah fırınlayana olur. * * * Sual: Av hayvanını, mesela tavşanı uyurken değil de, uyandırıp kaçarken vurmalı deniyor. Uyurken vurmak caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir. * * * Sual: Namazda rükûda 5, 7, 9 veya 11 kere (Sübhane rabbiyel-azîm) dersek, secdede de, aynı sayıda (Sübhane rabbiyel a'lâ) dememiz mi gerekir? CEVAP: Rükûda 7 kere tesbih söylenmişse, secdede de, aynı sayıda söylemek gerekmez, 3 veya 11 defa söylenebilir. * * * Sual: Bir ihtiyaçtan dolayı öğleyi (asr-ı evvel)de, ikindiyi de (asr-ı sani)de kılsak, yatsıyı da (işa-i sani)de mi kılmak gerekir? CEVAP: Hayır, ikindiyi asr-ı sanide kılınca, yatsıyı işa-i sanide kılmak gerekmez. Fakat cemaatle kılınmıyorsa, her zaman ikindiyi asr-ı sanide, yatsıyı da işa-i sanide kılmak iyidir. Böylece İmam-ı a'zam hazretlerinin kavline de uyulmuş olunur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allah diyenin yardımcısı Allah'tır, para diyenin yardımcısı olmaz. Para, mal, ya hayırlı veya hayırsız olur. Bu, parayı kazanmaya ve harcamaya bağlıdır. Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur. Hayırlı mal, Allah yolunda harcanır. Hayırsız mal, nefsin, şeytanın yolunda, yani Allahü teâlânın rızasının olmadığı yerlerde kullanılır. Bu ise felakettir. En büyük zenginlik kanaattir. Kanaat, Cenab-ı Hakk'ın verdiğine rıza göstermektir. Israr eden, belki çok para kazanır, ama ateşe de maruz kalır. Helâl malın hesabı, haram olanın azabı var. Onun için para kullanmak, silahı kullanmak kadar maharet ister. Kullanılması bilinmezse, yanlış sıkılan kurşun, birini öldürebilir, kurşun atan da cezalandırılır. Parayı yanlış kullanmak ise daha kötüdür, insanı Cehenneme götürür. Şakik-i Belhi hazretleri buyuruyor ki: 700 âlime beş sual sordum. Hepsinin cevabı, yaklaşık aynıdır. Bunlar şöyleydi: 1- (Akıllı kime denir?) diye sordum. (Dünyaya kıymet vermeyene) dediler. Dünyaya kıymet vermeyen, âhirete kıymet verir. Âhirete kıymet veren de, sonsuz saadete kavuşur. 2- (Zeki kime denir?) diye sordum. (Aldanmayana) diye cevap verdiler. Hangi konuda aldanmaz? Her konuda aldanmaz. Din işlerinde aldanmaz, alışverişlerde aldanmaz, ticarette aldanmaz. Aldanmadığı gibi, başkalarını da aldatmaz. Çünkü dinimizde, aldanmak da, aldatmak da yoktur. 3- (Derviş kime denir?) diye sordum. (Allahü teâlânın rızasını, Onun kullarının rızasından üstün tutana derviş denir) diye cevap verdiler. Demek ki, derviş, insanları memnun etmek için değil, Allahü teâlâyı memnun etmek için yaşar. İnsanların arzularıyla, istekleriyle Allahü teâlânınkiler bir araya gelirse, o daima Cenab-ı Hakk'ın tarafını tercih eder. 4- (Zengin kime derler?) diye sordum. (Kanaat edene) diye cevap verdiler. İnsanın nefsi, doymak bilmeyen, heyula denilen hayvana benzer. Hiçbir zaman, bu bana yeter demez. Her şeyi ister. 5- (Cimri kime denir?) diye sordum. (Allahü teâlânın verdiği emaneti şahsından bilene, hepsini kendine ait zannedene denir) diye cevap verdiler. Hâlbuki Allahü teâlâ, o nimetleri kullansın ve kullarına versin diye verdi. Bizim böyle bir varlığımız yoktu. Allahü teâlânın verdiği bu nimetleri Onun rıza gösterdiği, emrettiği yerlere harcamalı, Onun kullarının ihtiyaçlarını görmeye çalışmalı. Aksini yapmanın vebali büyük olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Vakit nakittir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünya hayatı çok kısadır. Âhirette ele geçecek ebedî nimetler, bu kısa hayattaki çalışmamıza bağlıdır. Allah korusun, ebedî azaplar da böyledir. Bir gün Peygamber efendimize, (Yâ Resulallah, dünya ile âhiret arasındaki mesafe ne kadardır?) diye sorulduğunda, (Göz açıp kapayıncaya kadar yakındır) buyurdu. İnsanın en kıymetli varlığı vaktidir. (Vakit, nakittir) buyurulmuştur. Nakit, altın ve gümüş para demektir. Zamanı boşa harcamak, parayı boşa harcamak gibidir. Para boşa harcanınca, sermaye gider. Zaman boşa harcanınca da ömür sermayesi gider. Dünyada söylenmiş olan bir kelime-i tevhid veya bir Allah demek âhirette, teraziyi değiştirebilir. Bu yüzden, her ânı değerlendirmeye çalışmalı. Yolda, evde, işte, her fırsatta, Allah demek, salevat-ı şerife getirmek, tevbe istiğfar okumak, bizi azaptan kurtarabilir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Beş şey gelmeden önce, şu beş şeyin kıymetini bilin: 1- İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin, 2- Hastalıktan önce sağlığın, 3- Meşguliyetten önce boş vaktin, 4- Fakirlikten önce paranın, zenginliğin, 5- Ölmeden önce hayatın, dünyada âhireti kazanmanın kıymetini bilin!) Tüccar bir talebe hocasına, (Efendim, şu işleri yapıp, çok kazanıp, İslamiyet'e hizmet etmek istiyoruz) deyince, hocası küçük bir kağıda, (Temizlen) diye tek kelime yazıp verir. Tüccar, dört beş sene, bu kâğıdı muska gibi taşır, ama her şeye çok dikkat etmesine rağmen temizlenemez. Bir gün hocasına durumu anlatıp, (Neden temizlenemiyorum?) diye hikmetini sorar. Hocası buyurur ki: - Bir arkadaşın dinsizdir. Dostunu iyi seçeceksin. Çünkü Peygamber efendimiz, (İnsanın dini arkadaşının dini gibidir) buyuruyor. Resulullah'ın sözlerinde zerre kadar tereddüt eden kâfir olur. Bundan dolayı Eshab-ı kiram, kazara da olsa, hayır dememek için, ağızlarına taş koyarlardı. Bu bakımdan, iyi arkadaş seçmeli. Eğer bir kimsenin arkadaşı namaz kılmıyorsa, itikadı veya ahlakı bozuksa, onun da bozulacağı kesindir. Çünkü bir sepet elmanın içinde bir tane çürük olsa, bu çürük olan, sağlamların hepsini bozar. O kadar düzgün elmalar, bir elmayı bile düzeltemez. Çünkü insanın nefsi kâfir olduğu için, küfür kolay ve çabuk yayılır. Güzel hasletlerin yayılması ise çok zor olur. Marifet zoru başarmaktır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Caminin sağ tarafında namaz kılmak daha mı sevabdır? CEVAP: İmamın arkasında durmak daha sevabdır. Daha sonra sağ taraf gelir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (İmamın arkasında durana 100, onun sağındakilere 75, solundakilere 50 ve diğer saflardakilere de 25 sevab verilir.) [Şir'a] (Mescide inen rahmet, önce imama, sonra sağ taraftakilere, sonra da diğer saflara gider.) [Deylemi] (Allahü teâlâ, ilk saftakilere rahmet eder, melekler de ilk saftakilere dua ve istiğfar eder.) [Ebu Davud, Nesai, İ. Ahmed] (En hayırlı saf, ilk saftır. Sevabı en az olan da geri saflardır.) [Müslim] (İlk safın fazileti bilinseydi, oraya geçmek için kur'a çekilirdi.) [Müslim] (Namaz kılarken [cemaat içinde] daha faziletli olanlara ilk safta, ötekilere de, son safta bulunmak nasip olur.) [Müslim] Cennete girmek için ne yapacağını soran bir zata, Peygamber efendimiz, (Müezzin veya imam ol) buyurdu. O da, (Yapamam) dedi. (O hâlde namazını ilk safta kıl!) buyurdu. (Buhari) Caminin sağ tarafında durmak sola göre daha sevab olduğu için, sağı tercih etmeli. Eğer sağı tercih eden çok olup sol boş kalırsa, o zaman solu tercih etmek daha çok sevab olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Mescidin solundaki açıklığı dolduran, iki misli sevab kazanır.) [Taberani] Demek ki, önce sağ tarafa durmak sol tarafa durmaktan daha sevabdır. Solda boşluk kalırsa burayı doldurmak, sağ tarafta durmaktan daha sevabdır. Ön safa geçerken kimseyi rahatsız etmemeli. Rahatsız etmemek niyetiyle arka saflarda kılmak daha sevabdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Halkı incitmemek için ön safa geçmeyen, iki misli sevaba kavuşur.) [Taberani] MÜFTİ-Yİ MACİN Sual: Kitaplarda geçen, müfti-yi macin ne demektir? CEVAP: Macin, dini dünya kazancına alet eden hilecidir. Müfti-yi macin ise, bid'at itikat ve ameli başkalarına bulaştırmak çabasında olan din görevlisi demektir. NASİBÜKE, YUSİBÜKE Sual: Bazı kimseler, (Nasibüke, yusibüke) diyorlar. Bu ne demektir? CEVAP: Nasibinse ona kavuşursun demektir. Türkçe'de bu, (Nasipse, gelir Hint'ten Yemen'den, nasip değilse, ne gelir elden) şekliyle ifade edilir. SON OTURUŞTA Sual: İmam, son oturuşta Rabbena veya başka bir dua okuyabilir mi? CEVAP: Evet okuyabilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Tam İlmihal kitabını okuyorum, ama dili çok ağır. Niye rükû, secde, tekbir gibi yabancı sözcükler kullanılmış ki? Bunların Türkçesi niye yazılmıyor? CEVAP: O kelimelerin Türkçesi olmaz. Her işte, her meslekte, her ilimde o ilme has [özgü] özel tâbirler, terimler vardır. Mesela sporla ilgilenen, ofsayt, aut, korner, penaltı, basketbol, futbol, kale, gol kelimelerini bilir. Bilmezse, seyrettiği maçtan bir şey anlamaz. Hakemler, spikerler bunların Türkçesini söylemez. Hakem, spiker de yabancı kelimedir, bunların Türkçesi olmaz. Maç seyreden, kale denilince, etrafı surla çevrilmiş, askerî bakımdan önem taşıyan kalın duvarlı binayı anlamaz. Bunun gibi harç kelimesinin, hukukta, inşaatta, ziraatta, ev işlerinde ayrı anlamları vardır. Sporda olduğu gibi, hukukta, tıpta, ekonomide ve her ilim dalında, o ilme mahsus [özgü] terimler bulunur. Bu kelimelerin Türkçesi olmaz. Mesela Turgut Özal, (Özden, layüsel değildir) demişti. Uydurma dilciler, bu kelimenin yerine sorumsuz kelimesini kullanıyorlarsa da, onun yerini tutamaz, çünkü layüsel, yaptığı işlerden hesap sorulmayan, hükmü elinde olan, istediği gibi hareket eden demektir. Yalnız Allahü teâlâ layüseldir. İnsanlar layüsel değildir. Birkaç dalda daha örnek verelim: 1- Hukukta bazı terimler kullanılır. Mesela dava, duruşma, beraat, vekil, müvekkil, teminat, zimmet, icra, iflas, miras, vâris, vasi, infaz, zabıt, muhakeme, tahkikat, mümeyyiz, nafaka, hak, hukuk gibi kelimelerin Türkçesi olmaz. Türkçesi yazılsa da anlaşılmaz zaten. 2- Tıpta da bazı terimler kullanılır. Mesela, karantina, terapi, psikiyatri, kardiyoloji, jinekoloji, nöroloji, check up [çekap], narkoz, operasyon, enjeksiyon, tahlil, tomografi, röntgen, migren, tansiyon, prostat, menopoz, glokom, katarakt, aft, kolesterol, kist, sinüzit, farenjit, menenjit, bronşit, siroz, diyabet, egzama, alerji, kanser, ülser, enfeksiyon gibi kelimelerin Türkçesi olmaz. Mesela bir doktor, (Ameliyat için hastaya anestezi yaptık) derse, herkes anlayamasa da, tıpla ilgilenen biri, bunun narkoz, eter gibi bir maddeyle hastanın bayıltıldığı veya uyuşturulduğu mânasına geldiğini anlar. Bunun gibi (Hasta karantinaya alındı) sözüyle de ne demek istendiğini tıpla ilgilenen bilir. (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Her ilmin tabirleri olur -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
3- Ekonomide de bazı terimler kullanılır. Bunları ancak ekonomistler ve bu işle ilgilenenler bilir. Mesela açığı kapatmak için hükümetçe yapılan para yardımına sübvansiyon deniyor. Para arzına emisyon, yabancı paralara göre, paranın değerini düşürmeye devalüasyon deniyor. Fiyatların artması, paranın değerinin düşmesiyle meydana gelen ekonomik bozukluğa enflasyon deniyor. Böyle kelimelerin Türkçesi olmaz. 4- Bilgisayar kullanıyoruz. Bazı teknik tabirleri, mesela delete, enter, mouse, mail, CD, disk, disket, ekran, online, offline, chat [sohbet] gibi kelimeleri bilmek gerekir. Chat [çet] sohbet demekse de, bilinen sohbetten farklıdır. Bir sanal odada, bir sayfada karşılıklı yazışmadır. 5- Dinini öğrenmek isteyenin de, ezan, ikamet, niyet, kefaret, fidye, farz, vacib, sünnet, müstehab, kıyam, kıraat, rükû, secde, âyet, hadis, sure, tadil-i erkân, haram, helal, küfür, fâsid, bâtıl, sahih, caiz, nisab, ictihad, müctehid, mezhep, tasavvuf, ihlas, riya, gıybet, su-i zan, hüsnüzan, mucize, keramet, firaset gibi kelimeleri bilmesi gerekir. Bilmezse dinini öğrenmesi mümkün olmaz. Bu kelimelerin Türkçesi olmaz. Açıklamalarıysa zaten yapılıyor. Birkaç örnek verelim: 1- Kurban kesimi anlatılırken, kurban kelimesi kullanılmak zorundadır. Hayvan boğazlamak dense olmaz. Kurban derisi yerine, hayvan derisi dense olmaz. Kurban kesme bir ibadettir, hayvan kesme her zaman yapılan bir iştir. 2- Namaz kılma anlatılırken, namaz tabiri kullanılmak zorundadır. Bunun yerine, yatıp kalkmak dense uygun olmaz. Farz, vacib, sünnet, mekruh kelimelerinin yerine başka kelimeler kullanılamaz. Namazın farzları yerine, (Yatıp kalkmaktaki Allah'ın emirleri) dense gülünç olur. 3- Oruç, zekât, hac, gibi dini tabirler yerine, başka kelime veya ifade kullanmak uygun olmaz. Mesela oruç yerine, akşama kadar aç ve susuz durmak, zekât yerine fakirin hakkı olan malı vermek, hac yerine turistik dini gezi denmez. Abdest yerine tarifi söylenmez, mesela (Yüz, kol ve ayakları yıkamak ve başa yaş eli sürmek) denmez. Her ilmin, her mesleğin kendine has deyimleri bulunur. Bunları yadırgamamalı. O ilmi öğreneceksek terimleriyle öğrenmemiz gerekir. Dini terimler hakkında, www.dinimizislam.com sitesinin linkler bölümündeki Dinî Sözlük'te yeterli bilgi vardır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Buhari'deki bir hadiste, (Namaz hakkında Allah'tan korkun! Sağ elinizin malik olduğu şeyler [köleler] hakkında Allah'tan korkun! Kimsesiz, fakir, dul kadın ve yetimler hakkında Allah'tan korkun!) buyuruluyor. Hadiste niye sağ el deniyor? CEVAP: Bunlar deyimdir. Türkçede de böyle deyimler vardır. (Elimin altında şu kadar mal var) veya (Elimin altında yüzlerce insan var) yahut (Bahsettiğiniz işi yapmak elimde değil) gibi ifadelerde geçen el kelimesinin hiçbirinin bildiğimiz el ile alakası yoktur. Buradaki el, güç, kuvvet, malik olmak anlamındadır. Arapçada da, sağ el tâbiri kullanılıyor. Kur'an-ı kerimde de, birçok yerde Allah'ın eli tâbiri geçer. Hiçbirinin hakiki el ile alakası yoktur. Hepsi deyimdir. Mânâları farklıdır. Yukarıda bildirdiğiniz hadis-i şerifte, önce namaza önem verilmesi, hizmetçilere iyi muamele edilmesi, fakir dul ve yetimlerin hakkının gözetilmesinin önemi bildiriliyor. VEBALİ BENİM BOYNUMA Sual: Bazı yatılı okullarda, okul müdürü, nöbetçi öğretmen gibi kimseler, (Gusletmenize gerek yok. Eğer vebali varsa benim boynuma) diyorlar. Hattâ bir din dersi öğretmeni, (Akşama 15 dakika kala orucunuzu açın, size tekeffül ediyorum, bir vebali varsa benim boynuma) dedi. Öğretmenin dediklerini yaparsak biz vebalden kurtulur muyuz? CEVAP: (Vebali banadır) demekle, siz vebalden kurtulamazsınız. Yani biri size, (İçki için, zina edin, bütün vebaliniz benim boynuma) dese, siz vebalden kurtulamazsınız. Şimdi biri çıkıp, (Ey insanlar İslamiyet'e uymayın, istediğinizi yapın, vebali benim boynuma) dese olur mu? Böyle söyleyenler din cahilleri veya din düşmanlarıdır. Bunların oyununa gelmemelidir. BÜYÜK ZATLARI GÖREMEMEK Sual: Eskiden büyük zatları rüyada görüyor ve seviniyordum. Şimdi hiç görmüyorum. Acaba bu, dinde gerilemeye bir alamet olabilir mi? CEVAP: Hayır. Din kitaplarında, (Yolun başındakileri tatlı rüyalarla bağlarlar. Bağlar kuvvetlenince, böyle rüyalara lüzum kalmaz) deniyor. Rüyalardan kurtulup, uyanıkken onları sevenlere, onların kitaplarını çok okuyup, bağlananlara müjdeler olsun! İPEK MENDİL Sual: Erkeklerin, ter silmek için ipek mendil kullanması caiz midir? CEVAP: Mekruhtur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Telfîk nedir? CEVAP: Dört mezhebin kolaylıklarını araştırıp, bunları bir araya toplayarak, yeni bir mezhep uydurmaya telfîk denir. Telfîk ittifakla bâtıldır. Dört hak mezhep birleştirilip bir mezhep hâline getirilemez. Mezhepsizlerin yaptıkları iş, sanki geyiğin boynuzunu, filin hortumunu, kangurunun kesesini, yılanın gövdesini, domuzun kuyruğunu alıp, hilkat garibesi bir hayvan meydana getirmeye benzer. Bunlar, hem mezhepleri kabul etmezler, hem de hangi mezhebin hükmü kolaysa, ona göre hareket ederler. Buna telfîk denir, caiz değildir, haramdır. Müctehidlerin farklı ictihadları rahmettir. Tek hüküm rahmet olsaydı Peygamber efendimiz bunu bildirir, yetkili âlimlere ictihadı yasaklardı. NECASETİN MİKTARI Sual: Ne kadar necaset namaza mani olur? Az miktarda katı necaset, elbise üstünde çok yayılsa, namaza mani olur mu? CEVAP: Hanefi'de namaza mani olan katı necaset miktarı 5 gram kadardır. Akıcı necasetlerde, açık el ayasındaki suyun yüzü genişliği kadar yüzeydir. Bundan az olan katı necaset, elbisenin, avuç içinden daha geniş yüzeye yayılınca namaza mani olmaz, fakat mekruh olur. Şafii'de, necasetin zerresi de namaza manidir, yıkamak farzdır. Fakat istincadan sonra kalan necaset affedilmiştir. Maliki'de, necaset namaza mani değildir. Harac, yani bir ihtiyaç varsa, Hanefî ve Şâfiîler bu kavli taklit edebilirler. BENZERİNE DE SAYGI GEREKİR Sual: Öğrenmek niyetiyle teypten veya bilgisayardan Kur'an-ı kerim dinlerken, başka bir işle de meşgul olmak caiz midir? CEVAP: Hoparlörden çıkan ses, Kur'an-ı kerimi okuyanın hakiki sesi değilse de, benzeridir. Mekanik bir ses olsa bile, Allah kelamı okunmaktadır. Bunu da saygıyla dinlemeli, dinlerken, başka bir işle meşgul olmamalı. Hoparlörle okunan ezanı da saygıyla dinlemeli. SEFERDE GÜÇLÜK YOKSA Sual: Seferde güçlük olunca, dört rekâtlı farzlar iki mi kılınır? CEVAP: Güçlük olmasa da, çok rahat olsa da, seferde dört rekâtlı farzlar iki rekât olarak kılınır. Kendi evinde çok güçlük olsa da, namazlar kısaltılamaz. SİGARA İSTEMEK Sual: Dilenmek haram olduğuna göre, birinden bir tek sigara veya ateş istemek caiz midir? CEVAP: Caizdir. O kadarcık şey dilenmeye girmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: (Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin) hadis-i şerifi, fitnenin tehlikesini, fitneye sebep olmanın haram olduğunu bildirmektedir. Fitne çıkarana bir zarar gelmese veya o bu zarara razı olsa bile, söylenen o sözle, yapılan o hareketle Müslümanlar zarar görürse, vebali ağır olur. Çünkü Peygamber efendimiz, ona lanet ediyor. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Yapılacak bin iyilik, bir kötülüğe sebebiyet vermemeli) buyuruyor. Dinimize hizmet ederken buna çok dikkat etmeli. Zarardan, kötülükten korunmak, menfaat sağlamaktan önce gelir. Bir düşman kazanmak, bin dost kazanmaktan kötüdür. Bir fitneye sebep olmak, bin iyilik yapmaktan kötüdür. O hâlde, fitneye sebep olmadan, düşman kazanmadan, sertlikten uzak kalarak, daima yumuşaklıkla hizmet etmeli. Malı alıcısına satmalı. Talip olmayana, o işten anlamayana bir şeyler anlatarak tepkiye sebep olmamalı. Hadis-i şerifte, (Ehli olmayana ilim öğretmek, domuza inciden gerdanlık, kolye takmaya benzer) buyuruluyor. Bilmeyene, istemeyene, tepki verecek olana, dinden bahsetmek böyledir, fitneye de sebep olur. Peygamber efendimiz, (İnsanlara, akılları derecesinde konuşun!) buyurmuştur. Bir bedevi, Resulullah'a gelerek, (Bana İslamiyet'i anlat, aklıma yatarsa inanırım) deyince, ona, (Bu dinin temeli iki şeydir: Allahü teâlânın bütün emirlerine ve yasaklarına hürmet etmek, beğenmek ve Onun bütün mahlûklarına acımak, şefkat göstermektir) buyurdu. Emr-i maruf yaparken fitneye sebep olacaksa, susmalı, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını verip geçmeli. O büyüklerin sözleriyle kurtulamayan, bizim sözümüzle mi kurtulacak? Sözlerimize, hareketlerimize dikkat etmeliyiz. Dosta da, düşmana da, güler yüz, tatlı dil göstermeliyiz, hiç kimseyle münakaşa etmemeliyiz. Çok şey konuşanın aklının az olduğu anlaşılır. Hiçbir yerde, hiçbir kimseye lüzumsuz söz söylememeli. Hep düşünerek konuşmalı. Hele münakaşa, zararlı ve yasaktır. İnsanlar, bir kendileri için yaptığı ibadetlerden, bir de sebep oldukları şeylerden dolayı hesaba çekilecektir. Sebep oldukları şeyin hesabı, çok daha ağırdır. Çünkü büyükler, (Öyle yaşayın ki, sizin yüzünüzden biri Cehenneme gitmesin, yoksa sizi de götürür) buyuruyorlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Fitneyi önlemek, Müslümanın şiarı olmalıdır, çünkü fitneye sebep olmak çok büyük günahtır. Her yerde, her zaman fitne çıkarmamaya azami gayret göstermeliyiz. Müslümanın her konuştuğu doğru olmalı, ama her doğru olanı, her yerde konuşmamalı. Çünkü doğrular emanettir, emanet ise ehline verilir. Herkese anlayacağı şekilde konuşmaya çalışmalıdır. Bir kimse, çok sevdiği devesini kaybeder, çok arar, ama bulamaz. Bir delikanlı, bunun kulağına bir şeyler söyleyince çok şaşırır. O kişi heyecanla hemen ayrılır. Orada bulunan mübarek bir zata gider: - Hocam, ben devemi kaybettim, yerini de siz biliyormuşsunuz. - Allah Allah ben ne bileyim, nereden çıkardın bunu? - Bir talebeniz söyledi. (Bizim hocamıza git, o yerini bilir) dedi. O talebeyi çağırırlar. Gelince hocası ona sorar: - Sen buna ne dedin? - Buna çok acıdım, devesini çok sevdiği için de, söylemek zorunda kaldım. - Ne söyledin? - (Bizim hocamız bir gün buyurdu ki, evliya zatlar bütün dünyayı bir tabağın içinde görürler, deve de onun içinde. Git devenin yerini ondan öğren!) dedim. - Öyle mi, sen şöyle dur bakalım. Devesini kaybeden kişiye de der ki: - Zannedersem deve falan evin yanındaki ağaca iple bağlı, git oradan al! Adam sevinçle gidince, o zat talebeye der ki: - Bak evladım, üç kişinin arasında konuşulanlar farklı olur, on kişinin arasında konuşulanlar daha farklı olur, kalabalıkta konuşulanlar daha da farklı olur. Sen eğer üç kişinin arasında konuşulanı böyle söylersen, her duyduğunu her yerde anlatırsan, fitneye sebep olursun. Peygamber efendimiz, üç kişiye ayrı söylemiş, beş kişi olunca daha başka türlü konuşmuş, bin kişi olduğu zaman daha farklı anlatmış. Mesela, bir gün Hazret-i Ebu Bekir'e ince marifetleri, onun seviyesine göre anlatıyordu. Yanlarına Hazret-i Ömer gelince, konuşma üslubunu onun da anlayacağı şekilde değiştirdi. Hazret-i Osman gelince, yine konuşma tarzını değiştirdi. Hazret-i Ali de gelince konuşmasını, hepsinin anlayacağı şekilde değiştirdi. Resulullah efendimizin her defasında konuşma üslubunu değiştirmesi, oradaki zatların istidatlarının farklı oluşlarındandı. Dolayısıyla her söz, her doğru, her yerde söylenmez, herkese de aynı şekilde anlatılmaz. Bu bir ilimdir. Çok yanlış yapmışsın, bir daha da böyle şey yapma! Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yaşlı müdürümüz emekli olunca, patron, onun yerine genç bir müdür tayin etti. Ünitemizde yaşlı bir şefimiz var. Bizi genç gördüğü için, müdüre danışmadan, bizi topluyor, müdürden farklı emirler veriyor. Biz iki âmir arasında kaldık. Olan bize oluyor. Ne yapmak gerekir? CEVAP: Başsız olmak kötü olduğu gibi, iki başlı olmak da kötüdür. İki başlı iş, doğru yürümez. Şef, müdürden daha bilgili, daha tecrübeli olsa da, kendi başına emir vermesi yanlış olur. Emir vermekten hoşlanmak, bir hastalıktır. Büyüklerimiz, (İnsanı en son terk eden kötü huy, emretme, şef olma arzusudur. Bu arzu çıkmadan, can çıkmaz) buyurmuştur. Demek ki, şeflik arzusu, son nefese kadar devam ediyor. Bundan çok az kimse kurtulur. İki âmir, iki baş olmaz. Atalarımız tecrübeleriyle bunu tespit edip, veciz sözlerle bu gerçeği dile getirmişlerdir. Birkaçı şöyledir: İki kaptan bir gemiyi batırır. İki cambaz bir ipte oynamaz. Bir çöplükte iki horoz ötmez. Yapılacak iş, durumu müdüre bildirmektir. Müdür de, bir çare bulamazsa, ancak o zaman patrona bildirilir. İşlerin iyi yürümesi için, müdür kötü de olsa, herkesin ona itaat etmesi şarttır. Yine atalarımız, (İki kıbleli din olmaz) buyurmuşlardır. İki kıbleye dönülmez demektir. Bir de, (İki el, bir baş içindir) buyuruluyor. (Elemanların, memurların, kötü olsa da, müdüre itaat etmeleri gerekir) demektir. Bu konuda iki hadis-i şerif meali şöyledir: (Elleri kesik, sakat bir köle olsa da, amirinize itaat edin!) [Müslim] (Başı siyah Habeşli bir köle olsa da, amirinize itaat edin!) [Buhari] Kur'an-ı kerimde de tek ilahın öneminden bahsedilir. Birden fazla ilah olunca, arada anlaşmazlıklar çıkar, kâinatın düzeni bozulur. Bir ayet-i kerime meali şöyledir: (Eğer her ikisinde [yer ve gökte] Allah'tan başka ilah olsaydı, [aralarındaki ihtilaf yüzünden] yer ve gök harap olup giderdi.) [Enbiya 22] MARKETTE YİYİP İÇMEK Sual: Marketlerde iken çocuk su diye tutturuyor yahut oradaki bir şeyi alıp yiyor. Biz de, şişeyi veya kutusunu alıp kasada ödüyoruz. Bunun bir mahzuru oluyor mu? CEVAP: Fiyatları belli olduğu için caiz olur. Lokantalarda, pastanelerde, kahvelerde de, parasını ödemeden yiyip içmekte mahzur yoktur. Çünkü yenilip içilenlerin fiyatları bellidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir engel yoksa, otururken kıbleye karşı oturmak daha mı sevabdır? CEVAP: Evet, kıbleye dönüp oturmak sünnettir. Özürsüz [mazeretsiz] kıbleye karşı ayaklarını uzatmak mekruhtur. Bir mazeretle veya yanlışlıkla uzatmaksa mekruh olmaz. (Redd-ül-muhtar) Birçok kişiyle oturunca, birbirinin yüzüne doğru oturmak gerekir. Çünkü namaz dışında mümine doğru dönmek, Kâbe'ye dönmekten efdaldir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ey Kâbe, ey Beytullah! Seni Allah, şerefli, mükerrem ve muazzam kıldı, fakat mümin, hürmet bakımından senden daha kıymetlidir.) [Taberani] Yalnız otururken, başka tarafa dönmeye ihtiyaç yoksa kıbleye dönerek oturmalı. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Her şeyin en güzel ve en uygun bir şekli vardır. Oturma şeklinin en güzeli de, kıbleye karşı oturmaktır.) [Ebu Davud] İFTİTAH TEKBİRİNE YETİŞMEK Sual: Öğle, ikindi ve yatsı namazlarında, camiye girdiğimizde ilk sünnetler kılınmaya başlanmış, yarısı da kılınmışsa veya sünnetler bitmek üzereyse, ne yapmak gerekir? CEVAP: İftitah tekbirine yetişemeyeceğini anlayan, sünnete başlamaz, cemaati bekler. Cemaat farza başlamadan önce, iki rekât kılabileceğini kuvvetli tahmin ediyorsa, sabahın kazasına niyet ederek, iki rekât kaza kılabilir. Farzı kıldıktan sonra, öğle ve yatsının son sünneti, iki veya dört rekât olarak da kılınabilir. Her zaman, öğlenin ve yatsının son sünnetlerini dört rekât olarak kılmakta mahzur olmaz, hattâ iyi olur. Sabahın ve ikindinin sünnetini kılamadan farza uyan, farzdan sonra sünneti kılamaz. Çünkü sabah ve ikindi namazının farzından sonra nafile kılınmaz. Kaza borcu olan, kaza namazı kılabilir. GÜLER YÜZ GÖSTERMEK Sual: Güler yüz göstermek de sadaka mı oluyor? CEVAP: Evet, sadaka oluyor. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Din kardeşine güler yüz göstermek sadakadır.) [Tirmizi] (Selam verirken gülümseyen, sadaka sevabına kavuşur.) [İ. Ebid-dünya] Gülümsemeyip, asık suratla bakmak da uygun değildir. Bir hadis-i şerif şu mealdedir: (Mümin kardeşinin yüzüne asık suratla bakana melekler lânet eder.) [Hatîb] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Allah sevgisine ulaştıran şeyler
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah sevgisine kavuşmak için ne yapmak gerekir? CEVAP: Önce temeli sağlam yapmak gerekir. Temel sağlam olmazsa, üstüne yapılan bina da çürük olur, kolay yıkılır. Önce doğru itikada sahip olmak gerekir. Doğru itikatla birlikte, hubb-i fillah ve buğd-i fillah [Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek] gerekir. Şartlarına uygun olarak kılınan beş vakit namaz da temeldir. Bunlardan sonra, en önce, sünnete yapışıp bid'atlerden sakınmak şarttır. Çünkü Allahü teâlânın sevgisine ulaştıran yolun esası, bu ikisidir. İşlerimiz, sözlerimiz ve ahlakımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uygun olmalıdır. Salihler gibi olmaya ve onları sevmeye çalışmalıyız. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip orta derecede olmalı. Gece seher vakti kalkmaya gayret etmeli. Bu vakitlerde istiğfar etmeyi, ağlamayı, Allahü teâlâya yalvarmayı ganimet bilmeli. Salihlerle beraber olmaya çalışmalı. (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) hadis-i şerifini unutmamalı! Cennetin yolu, dünyaya ve dünyadaki faydasız şeylere düşkün olmamaktır. YAHUDİ IRKI Sual: Yahudilere göre, başka ırktan olan Yahudi olamaz mı? CEVAP: Yahudiler, kendi ırklarının üstün olduğuna inanırlar. Muhammed aleyhisselamın peygamberliğini de, bunun için kabul etmediler. Peygamber gelecekse benî İsrail'den [Yahudilerden] gelmeliydi, dediler. Kendi inandıkları Mesih gelince, bütün dünyanın kendi hâkimiyetleri altına gireceğine ve herkesin Yahudiliği kabul edeceğine inanıyorlar. Bunun için de, (Dünyanın hiçbir yerinde Yahudi olmayan kalmayacak) diyorlar. Ama onlara göre, asıl Yahudi kendileridir, başka ırklar gerçek mânâda Yahudi olamaz. Sadece Yahudi'ye hizmetçi olur. ÖLEN EŞİNİN CENAZESİNE BAKMAK Sual: Karı kocadan biri ölünce, yaşayan, ölenin cenazesine bakabilir mi? CEVAP: Kadın, ölen kocasına bakabilir, çünkü kocanın ölümünden sonra nikâh, iddet bitinceye kadar [dört ay on gün] devam eder. Hanefi mezhebinde kadın ölünce, kocası buna bakamaz, çünkü ölünce nikâh bozulur. Fakat diğer üç mezhepte, bakması caizdir. (Redd-ül-muhtar) Erkek, ölen hanımının ellerine ve yüzüne, Hanefi mezhebinde de bakabilir. Diğer yerlerine bakmak için bir ihtiyaç olursa, mesela teşhis için bakmak gerekirse, diğer üç mezhepten birini taklit ederek bakabilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İnsanlar nasıl haşrolacaktır? CEVAP: Herkes ameline göre haşrolacaktır. Bir kimse, salihler gibi amel işlese, fakat günahkârlarla düşüp kalksa, iyi amelleri boşa gider, Kıyamette kötülerle beraber haşrolur. Bir kimse de, kötüler gibi amel işlese fakat salihleri sevse, onlarla beraber olsa, günahları iyiliğe çevrilir, iyilerle beraber haşrolur. (Ka'b-ül-Ahbar) İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Kıyamette onları [kâfirleri] kör, dilsiz ve sağır bir hâlde yüzüstü haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer Cehennemdir.) [İsra 97] (Beni anmayan, sıkıntılara düçar olur, Kıyamette de kör olarak haşrolur.) [Taha 124] Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları da şöyledir: (Amellerini yapmasa bile, bir milletin yaptığını seven onlarla haşrolur.) [Hatîb] (Kişi sevdiğiyle haşrolur. Kâfirleri seven kâfirlerle beraberdir. İyi ameli kendisine hiçbir fayda sağlamaz.) [Taberani] (Abdestten sonra Kadir suresini bir defa okuyan sıddıklardan, iki defa okuyan şehitlerden yazılır. Üç defa okuyan, peygamberlerle haşrolur.) [Deylemi] (Müslümana sözle yardım eden veya onun için bir adım yürüyen, Kıyamette emin olarak, peygamberlerle haşrolur ve 70 şehid sevabına kavuşur.) [Hatîb] (Çoluk çocuğu çok ve rızkı az olup, namazlarını şartlarına uygun olarak kılan ve Müslümanları gıybet etmeyen, benimle birlikte haşrolur.) [M. Masumiyye] (Mehr vermemek niyetiyle evlenen, Kıyamette hırsızlarla haşrolur.) [R. Nasıhin] (Allahü teâlânın rızası için, helali ve haramı açıklayan kırk hadisi, ümmetime bildiren, âlim olarak haşrolur.) [Ebu Nuaym] (Beş vakit namazı cemaatle kılmaya devam eden kimse, Sırat köprüsünü ilk ve şimşek gibi geçenlerden olur. Allah, o kimseyi salihlerle haşreder, namazına devam ettiği her gün ve gece için de bin şehit sevabı alır.) [Taberani] (Malım çoğalsın diye dilenen, Kıyamette, yüzünün eti yenmiş olarak haşrolur ve Cehennemden yiyeceği de kızgın taş olur.) [Taberani] (Ölü arkasından ağlamayı sanat edinen kadınlar, ölmeden önce tevbe etmezlerse, üzerlerinde katrandan elbiseyle uyuzlu olarak haşrolur.) [Müslim] (Kabirden kalkınca, [herkes ameline göre] binitli, yaya, sürünerek veya yüzüstü haşrolacaktır.) [Hâkim] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Çok sadaka verenler oluyor. Sadaka vermek israfa girer mi? CEVAP: Sadaka vermekte de, israf olur. Sabit bin Kays hazretleri, bir günde 500 ağacının hurmalarını toplayıp hepsini sadaka vererek evi için hurma bırakmayınca, (Hepsini vermeyin!) âyet-i kerimesi geldi. Muaz bin Cebel hazretlerinin bir hurma ağacı vardı. Hurmalarını toplayıp hepsini sadaka verip kendine bir şey bırakmayınca, (Fakat israf etmeyin!) mealindeki âyet-i kerime geldi. Bir erkek çocuğu, Resulullah efendimize gelip bazı lüzumlu şeyleri istedi. Peygamber efendimiz, onların hiçbirinin bugün kendisinde bulunmadığını bildirince, çocuk, gömleğini istedi. Hemen mübarek arkasından gömleğini çıkarıp verdi. Gömleksiz kaldı. O zaman, (Ey Habibim, kendine kalmayacak şekilde dağıtma!) âyet-i kerimesi geldi. Borcundan çok malı olmayan veya çoluk çocuğu sıkıntıya sabredemediği hâlde, bunların ihtiyacını karşılayacak maldan fazlası bulunmayan veya sıkıntıya katlanamadığı hâlde, kendisi muhtaç olanın, sadaka ve ödünç vermesi israf olur. Bir hadis-i şerif meali: (Kendisi veya çoluk çocuğu muhtaçken veya borcu varken verilen sadaka kabul olmaz. Borç ödemek, sadaka ve hediye vermekten önce gelir.) [Buhari] Kendisi veya çoluk çocuğu sabredemeyenin, sadaka vermesi mekruh olur; hattâ bazı âlimlere göre, hiç kabul olmaz. (Tarikat-ı Muhammediyye) KİTAP KİRALAMAK Sual: Okumak için, ücretle kitap kiralamak caiz midir? CEVAP: Okumak için kitabı kiralamak caiz değildir. (Hulâsa) İhtiyaç hâlinde, kütüphanelere, derneklere, aidatı verilerek üye olunur, kitap alırken ayrıca ücret verilmezse, okumak için kitap almak caiz olur. GIYBET OLMAZ Sual: Dini yanlış anlatan bir yazarın, dine aykırı yazıları hakkında, (Yanlış yazıyor) diye konuşmak gıybet olur mu? CEVAP: Müslümanlığı yanlış anlatanların ve yazanların bu iftiralarını söylemek lâzımdır. Bunlar gıybet olmaz. (Redd-ül-muhtar) Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ortalık karışır, yalanlar yazılır, âdetler ibadetlere karıştırılır ve Eshabıma dil uzatıldığı zaman, doğruyu bilenler herkese bildirsin! Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların laneti, doğruyu bilip de, gücü yettiği halde bildirmeyene olsun.) [Deylemi] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (İki Müslüman Allah rızası için bir araya gelse, şeytan uzakta bekler, yanlarına yaklaşamaz) buyuruyor. Saliha bir hanımla evlenince de, iki Müslüman bir araya gelmiş olur, şeytan aralarına giremez. İkisi iyi geçindiği müddetçe, İblis zarar veremez. Ama bir hır gür çıkarsa, Allah muhafaza etsin, şeytan gelir, hem bir tane değil, birçoğu üşüşür, aralarını bozar. Zaten içimizde olan nefis de, bu durumu fırsat bilip, elinden geleni yapar. Evlenecek kardeşlerimize çok önemli bir tavsiyemiz var. Evlenecek kimsenin, çok korkması gereken şey, kul hakkıdır. Gelen hanım, hizmetçi değildir, Allah'ın bir kuludur. Âhirette en zor hesap kul hakkından verilecektir. Onlar esir, köle değildir. Kıymetini bilen için sultandır. İslamiyet'in dışına çıkarsa, kocasına da günah yazılır. Evlenmekten maksat, bir Müslüman hanımı kurtarmak ve onu hak yolda muhafaza etmektir. Bunu başarabilen kimse, çok kıymetli insandır. Başını örten, namazını kılan, eşine itaat eden hanım, Cennet nimetinin tâ kendisidir. Kadın, âhirette üç şeyden sorguya çekilir: 1- Dine uygun örtündün mü? 2- Namazını istenilen şekilde kıldın mı? 3- Eşine itaat ettin mi? Ama erkeğin durumu öyle değildir. Eve getireceği rızıktan ve kadının hâl ve hareketinden de mutlaka sorulacaktır. Mesuliyeti büyüktür. Kadının günaha girmesi, Allah muhafaza etsin, kocasının bütün ibadetlerinin sevabını yok eder, çünkü kötülük daima iyiliğe hâkimdir. Erkek, yuvasında İslamiyet'i muhafaza etmek için her fedakârlığı yapmalı, her sıkıntıya katlanmalı, her tedbiri de almalıdır. Evde Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları mutlaka okunmalıdır. Peygamber efendimiz, (Evlenen ve evlendiren Allah'ın dostudur) buyuruyor. Dinimize uygun şekilde, uygun yerlerde evlenenler ne şanslıdır. Ya dinimize uygun olmayan şekilde, haram işleyerek, uygun olmayan yerlerde evlenselerdi? O yuvadan hayır gelir miydi? Büyükler, (Keennel-harâme nârün=Haram ateştir) buyuruyor. (Keenne) demek, (hemen hemen) manasındadır. Büyüklerin, (hemen hemen) demesi tahmin, zan değildir, onların zanları kesinlik ifade eder. O büyükler, kibir gibi görülmesin diye (Zannediyorum) derler. Netice, haram mutlak ateştir. Bu ateşe düşen yanar, mahvolur. Ateşin içinde olan, nasıl mutlu olabilir? > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır, insanların kötüsü insanlara zararlı olandır) buyuruyor. Günahlar iki kısımdır: Birincisi, Allahü teâlâ ile kul arasındaki günahlardır. Diğeri ise, kullar arasındaki günahlardır, yani kul hakkıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bir müminin üzerinde azıcık kul hakkı olsa, bu kul hakkından kurtulmadıkça, helâlleşmedikçe, bütün peygamberlerin ibadetlerini yapsa Cennete giremez) buyuruyor. Ehl-i sünnet âlimleri, (Kul hakkına riayet edemeyecek olan evlenmemeli) buyuruyor. Evlenecekse bilsin ki, evlendiği hanım, Allahü teâlânın kuludur. Kul hakkı geçmemesi için, karşısındakinden fedakârlık beklemek yerine, kendi fedakârlık göstermelidir. Onun için insan, önce kendinden vermelidir. Kendinden vermedikten sonra, başkasından bir şey beklemek veya istemek uygun değildir. İşte bunlar, evlenen Müslümanlara vasiyettir, nasihattir. Bunlar, evlenecek olanların kulaklarına küpe olmalıdır. Kurtulmak veya felakete düşmek, bu karara bağlıdır. Kadın, Allah'ın kuludur, köle, esir değildir. O bir Müslümandır. Başını örtüyor, namazını kılıyorsa, Cennetten dünyaya inen bir nimettir. Sınır tecavüzü olmazsa Bir zat, bir sohbetinde, (Saliha hanıma, dünya işleri için laf söylenmez) deyince, oradaki biri, şaşırır, (Efendim, bir şey söylememek mümkün müdür?) diye sorar. O zat buyurur ki: Mümkün olmasa, bu söylenmez. Yapmadığı şeyi söylemenin vebali vardır. Nitekim Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde mealen, (Sen yapmadığın şeyi karşındakine nasıl söylersin?) buyuruyor. Biz çok iyiyiz, bir sıkıntı yok, neden? Müslümanlığı yaşadığımız için. Hanım da, Müslümanlığı yaşıyor, ben de. O da kul hakkını biliyor, ben de. O da kendine ait vazifeleri biliyor, ben de. Ne kaldı geriye? Zaten edep, haddini bilmektir, o da haddini biliyor, ben de haddimi biliyorum, sınır tecavüzü yok, sınır tecavüzü olmazsa her taraf güllük gülistanlık olur. Hazret-i Ali, (İyi geçim olan ev Cennettir, kötü geçim olan ev Cehennemdir) buyuruyor. Nefsin isteklerini yapmak için, hayatımızı Cehenneme çevirmek, akıllı kimsenin yapacağı iş değildir. Dine aykırı iş yaparak, kul hakkına girerek, dünyasını Cehenneme çeviren kimse, âhiretini de kaybetmiş olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İnsanlar kabirden nasıl kalkacak? CEVAP: Hazret-i Muaz, (Hepiniz bölük bölük gelirsiniz) mealindeki âyetin tefsirini sorunca, Peygamber efendimize şöyle buyurmuştur: (Kıyamette ümmetimden 12 sınıf aşağıda bildirildiği şekilde haşrolacaktır: 1- Zekât vermeyen, kabrinden karnı yılan ve akreplerle dolu olarak, 2- Namazda gevşeklik gösteren, domuz suretinde, 3- Alışverişte yalan söyleyip aldatan, ağzından kan gelerek, 4- Komşularına eza eden, el ve ayakları kesik olarak, 5- Allahü teâlâdan korkmayıp, gizlice günah işleyen, leşten daha pis kokar hâlde, 6- Yalan söyleyen, yalancı şahitlik yapan, dili kesik olarak, 7- Haklı bir şahitliği yapmayan dilsiz olarak, 8- Zina eden, avret yerinden irin akarak, 9- Haksız yere yetim malı yiyen, karnı ateşle dolu olarak, 10- Alkollü içki içen, yüzleri kızarmış, gözleri yerinden fırlamış, dişleri öküz boynuzu gibi sivrilmiş, dudağı karnına, karnı da uyluğuna sarkmış olarak, 11- Ana babasına âsi olan, cüzzamlı, baraslı olarak, 12- İyi işler yapan, namazı cemaatle kılan ve günaha tevbe edip ölense, yüzü dolunay gibi haşrolur, Sıratı şimşek gibi geçer.) [Tibyan] Buradakiler, günahlarına tevbe etmeden ölenler içindir. Tevbe eden veya sevabı günahından daha fazla olan kimse, o şekilde haşrolmaz. Yine bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kovuculuk eden, maymun; haram yiyen, hınzır şeklinde; faizci, başı üstü sürünerek; haksız hüküm veren, kör olarak; ucbeden yani amellerini beğenen, dilsiz ve sağır olarak; işleri sözlerine uymayan âlim, dili göğsüne sarkık olarak; kibirli, katrandan elbise giyerek haşrolur.) [Tibyan] ÇIPLAK HAŞROLMAK Sual: Herkes çıplak mı haşrolacaktır? CEVAP: Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Kıyamette, genelde herkes, yalınayak, başı açık ve sünnetsiz haşrolur. İlk elbisesi giyilmiş olan İbrahim aleyhisselamdır. Allahü teâlâ, "Dostum İbrahim giyinsin ki, insanlar onun faziletini bilsinler" buyuracaktır. Ondan sonra diğer insanlar, amelleri nispetinde giydirilir.) [Ebu Nuaym] Gurbette elbisesiz ölene, Cennet elbisesi giydirilir. Şehidler ve dine uyanlar, elbisesiz kalmaz, çünkü hadis-i şerifte, (Ölülerinizin kefenlerini bol yapın, çünkü benim ümmetim kefenleriyle haşrolunur. Diğer ümmetlerse çıplaktır) buyuruldu. (Kıyamet ve Ahiret) Evliya ve enbiya da, elbette elbiseli olarak haşrolur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kuşların öterken zikrettikleri doğru mudur? CEVAP: Evet, doğrudur. Başka şeyler söyledikleri de bildirilmiştir. İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden nakleder. Bazı kuşlar öterken derler ki: Tavus kuşu: Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın. Hüdhüd: Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Göçeğen: Ey günahkârlar, Allahü teâlâdan af ve mağfiret isteyin! Kaya kuşu: Her canlı ölecek, her yeni eskiyip çürüyecektir. Kırlangıç: Ne yaparsanız, onu bulursunuz. Güvercin: Yeri göğü mahlûkatla dolduran Rabbimi, noksan sıfatlardan tenzih ederim. Kumru: Sübhâne Rabbiyyel-a'lâ. Karga: Allahü teâlâ her şeyi helak edecektir. Kustat kuşu: Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur. Papağan: Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun! Doğan: Sübhâne Rabbî ve bihamdihî. Bu kuşların ötüşleri, konuşmaları, yalnız bu sözlere ve mânâlara mahsus değildir. Neml suresinde, karınca ve hüdhüdün konuşmalarının bildirilmesinden, ihtiyaca göre öterek ses çıkardıkları, konuştukları anlaşılmaktadır. Kuşların, diğer vahşi hayvanların sesleri ve kâinattaki hareketlerin hepsi, Allahü teâlânın, peygamberlerine ve evliyasına hitabıdır. Evliya, bu ses ve hareketleri, makamlarına ve derecelerine göre anlar, çünkü peygamberler, kuşların ve diğer hayvanların dillerini bilirler. Evliya-yı kiramsa, onların dillerini aynen bilemez. Sadece, onların seslerinden kendi hâllerine ait olan hususları, Allahü teâlânın kalblerine ilham etmesiyle bilirler. (Ruh-ul-Beyan, Peyg. Tarihi Ans.) İNCE NAMAZ ÖRTÜSÜ Sual: Bir arkadaş, bağlayınca kulakları falan gösteren ince tülbentten yapılmış bir başörtüsüyle ince bir namaz elbisesi göndermiş, giyince ten belli oluyor. Niye bu kadar ince diye sorduğum zaman, (Namaz kılarken seni kimse görmüyor ki, açık kılsan ne çıkar) dedi. Kimse olmasa da, namazda örtünmek yine farz mıdır? CEVAP: Evet farzdır. Din kitaplarında buyuruluyor ki: Erkeğin dizle göbek arasını, kadının el ve yüz hariç her yerini namazda örtmesi farzdır. (Redd-ül-muhtar) İnce olup içindeki uzvun şekli veya rengi görünen kumaş, yok demektir. (Umdet-ül-İslam) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dinî konuda yorum ve kıyas yapabilir miyiz? CEVAP: Eskiden müctehid imamlar, usulüne uygun kıyas yapıyorlardı. Yani dinin emirlerini açıklıyorlardı. Günümüzde müctehid olmadığı için dinde yorum ve kıyas yapmak çok tehlikelidir. Bugünkü kıyaslar, dini değiştirmek olur. Binlerce farklı görüşlerin meydana çıkmasına yol açar. Dinde anarşi meydana gelir. Zaten günümüzde, eski âlimlerin hata ettiği söylenerek, her gün dinî bir mesele sorgulanarak bu anarşi körüklenmektedir. Piyasada birbirini tutmayan binlerce kitap vardır. Hepsi de, yanlış kıyas ve yorumlardan meydana çıkmıştır. İbni Abbas hazretleri, (İlk kıyas yapan İblis'tir. Kıyası da yanlıştır. Kendi görüşüyle dinde kıyas yapan, şeytanın dostu olur) buyuruyor. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, İblis'e "[Âdem aleyhisselam istikametinde bana] secde et emrime, niçin uymadın?" buyurunca, İblis, "Ben, ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten, onu [Âdem aleyhisselamı] çamurdan yarattın" dedi.) [Araf 12] İblis, ateşin, topraktan daha hayırlı olduğunu sanmış, yanlış kıyas yapmıştır. Hâlbuki Allahü teâlâ, toprağı ateşten üstün yaratmıştır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kendi görüşünüze göre dinde kıyas yapmayın! Çünkü din, kıyas kabul etmez. İlk kıyas yapan İblis'tir.) [Deylemi] (Dini akılla ölçmek kadar zararlı şey yoktur. Böylece helâle haram, harama da helâl denmiş olur.) [Taberani] İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: Dinin hükümlerini kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. (1/214) KÜFÜRDE ALIŞKANLIK Sual: Ara sıra bize imamlık yapan güneyli bir arkadaş var. Hafif kızdırsak hemen, dine, imana, Allah'a sövüyor. Tevbe et diyoruz, tevbe ediyor, fakat alışkanlık hâline getirdiği için, basit bir olaydan sonra yine aynı şekilde Allah'a sövüyor. Böyle bir arkadaşın arkasında namaz kılmak caiz midir? CEVAP: Böyle bir kimsenin arkasında namaz kılınmaz. Tevbesinde samimiyse, ancak kendini kurtarır. Biz onun kalbini bilemeyiz, fakat o hâlini bilerek, arkasında namaz kılamayız. Çünkü hadis-i şerifte, böyle küfrü değil, günahı bile bırakmadan istiğfar edenin, Rabbiyle alay ettiği bildiriliyor. >Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Birbirine çok benzeyen iki dinî meseleyi birbirine kıyas edip, bir hükme varabilir miyiz? CEVAP: İki mesele birbirine çok benzese de, biz kıyas edemeyiz. Kıyası ancak müctehid âlim yapar. Müctehid âlim de, nassa dayanır. Nassız kıyas olmaz. İmam-ı a'zam hazretleri, buna şu üç örneği veriyor: 1- Namaz, oruçtan daha önemli iken, hayzlı kadın kılmadığı namazları kaza etmez, fakat tutmadığı oruçları kaza eder. Kıyasla olsaydı, namazlar kaza edilir; oruçlar kaza edilmezdi. 2- İdrar, meniden daha pistir, idrar çıkınca abdest almak yeter, meni çıkınca gusül de gerekir. Kıyasla olsaydı, meni çıkınca değil, idrar çıkınca gusletmek gerekirdi. 3- Kadın, erkeğe göre daha zayıftır; ama dinimize göre mirasta kadın, erkeğin yarısını alır. Eğer kıyasla olsaydı, bunun tersi olurdu. Kadın zayıf olduğu için, ona iki, erkeğe bir hisse verilirdi. Birkaç örnek daha: 1- İmamın okuduğu Fatiha'ya âmin demek namazı bozmazken, başkasının okuduğu Fatiha'ya âmin demek bozar. 2- Namazda birinin emriyle sağa sola gitmek namazı bozar, fakat biri, kıbleye tam duramamışsa, bunu gören birinin (Biraz sağa, biraz sola dön) sözüne uyarsa namazı bozulmaz. 3- Kıbleye doğru namaz kılmak farzdır, fakat bir kimse, gerekli araştırmayı yaparak tam ters yöne dursa, namazı sahih olur. Araştırmadan kıbleye doğru dönüp kılsa, namazı sahih olmaz. 4- Oruçlu biri, imsak vaktinden önce veya sonra ihtilam olsa, herhangi bir sebeple yıkanamasa, tuttuğu oruç sahih olur. Cünüp durma, namaz kılamama günahı ayrıdır. Böyle sebeplerle cünübün oruç tutması sahih olduğu hâlde, hayzlının oruç tutması haram olur. 5- Bir salih mümin deniz üstünde yürüse keramet ehli denir, fakat bunu fâsık veya kâfir yaparsa, onun yaptığına keramet denmez, istidraç veya sihir denir. Hazret-i Ali de, (Din, nakle dayanır. Akılla, kıyasla olsaydı, mestin üstünü değil, altını mesh ederdim. Hâlbuki Resulullah mestin üstünü mesh ederdi) buyuruyor. İslamiyet'te aklın ermediği şey çoktur, ama selim akla uymayan bir şey yoktur. Âhiret bilgileri, Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve Ona ibadet şekilleri, aklın çerçevesi içinde olsaydı ve akılla doğru olarak bilinebilseydi, peygamber gönderilmesine lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve âhiret saadetini kendileri bulabilir ve hâşâ, peygamberler lüzumsuz gönderilmiş olurdu. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Peşin, veresiye gibi olmaz
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Âhirete inandığı hâlde, (Peşin, veresiye gibi olmaz. Peşin elbette iyidir. Sen bu dünyada bana bulgur ver, ben sana âhirette pirinç veririm. Sen bana tavuk ver, ben sana ahirette kaz veririm) diyenler oluyor. Böyle söylemek uygun mudur? CEVAP: Bu, âhirete inanmayan ateistlerin, şeytani bir kıyasıdır. İnanan kimse böyle söylememelidir. Onlar kibirlenip âhiretlerini satıyorlar. Hâlbuki dünya fani, âhiret bâkîdir. Sonsuz olan, geçici olana değişilir mi? Hattâ dünyadaki geçici bir altın vazo, âhiretin, ebedi kalacak olan toprak vazosuyla mukayese edilir mi hiç? Bu konuda birkaç âyet-i kerime meali şöyledir: (İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir.) [Bekara 86] (Sizin yanınızdaki [dünya malı] tükenir. Allah katındaki rahmet hazineleri bâkîdir.) [Nahl 96] (Allah katında olan daha hayırlıdır.) [Kasas 60] (Âhiret daha hayırlı ve bâkîdir.) [Alâ 17] (Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.) [Âl-i İmran 185] (Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın!) [Lokman 33] Ateist, (Peşin veresiyeden iyidir) sözüne kendisi de inanmaz, çünkü ticarette gelecek on lira elde etmek için, peşin bir lira verir ve bunu yaparken hiç de, (Peşin, veresiyeden daha iyidir) diyerek bu alışverişi terk etmez. Bir de doktor, bir ateisti, bazı meyve ve yemeklerden menederse, o derhâl gelecek hastalığın korkusundan dolayı onları terk eder. İşte görüldüğü gibi, ateist de peşini terk edip veresiyeye razı olur. Her tüccar, ticaret için yolculuk yapar. Yollarda, seferde peşin olarak yorulur. Bütün bunu veresiye olan bir kâr ve istirahat için yapar. Eğer gelecek olan on lira, hâlihazırdaki bir liradan daha iyiyse, o zaman dünya lezzeti, müddeti bakımından âhiret müddetine kıyas edilirse, ateistin kıyasının ne kadar yanlış olduğu meydana çıkar. Çünkü insan dünyada yüz yıl hattâ bin yıl yaşasa, sonsuzun yanında bu bin yıl hiçtir. İşte âhirete iman eden bir kimse, sonsuz nimeti elde etmek için, sonsuza göre kısa bir anı terk etmiş gibidir. Bir de nimetlerin kalitesine bakılırsa, dünya lezzetlerini sıkıntıyla karışık ve bulanık olarak görür, âhiret lezzetlerini ise berrak görür. Bu bakımdan (Peşin, veresiyeden daha iyidir) sözü yanlıştır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Büyük bir zat, oğluna şöyle vasiyette bulunur: (Oğlum, insanlardan altın değil, dua iste! Altın biter, ama duanın faydası bitmez.) Dua almak çok önemli bir iştir. Kabul olan dua, kaza ve kaderi değiştirir. Ana babanın evladına duası, Peygamberin ümmetine duası gibidir. Onlar, bize ne yaparsa yapsın, itiraz etmemeli, onları gücendirmemeli. Büyük zatlar o yüksekliklere, ana babalarının, hocalarının rızası ve duasıyla gelmiştir. Araba ne kadar güzel olursa olsun, benzine ihtiyaç vardır. Büyükleri ilerleten benzin de duadır. Herkes bu gücün, para olduğunu zannediyor, ama para bugün var, yarın yok. Dua ise, asırlar boyu devam edecek bir servettir, sermayedir. İnsanlarla görüşürken, alışveriş yaparken, nezaket çerçevesinde davranmalı, kızıp öfkelenmemeli. Onlar ne söylerse söylesin, (Sen haklısın) demeli. Peygamber efendimiz, (Kendi haklı iken, karşısındakine sen haklısın diyene, Cennette köşk verilecektir, bunun kefili benim) buyuruyor. Meraklının biri, meşhur bir zata sorar: - Efendim herkes sizi seviyor, sizden övgüyle bahsediyor, hâlbuki insanlar çeşitli karakterdedir, bu insanları memnun etmek çok zordur, bunu nasıl başarıyorsunuz? O sırada kar yağıyormuş, kar her tarafı örtmüş. O zat der ki: - Şu pencereden bir bak, ne görüyorsun? O şahıs, pencereden bakıp, her tarafın bembeyaz karla kaplı olduğunu görüp der ki: - Efendim her yer kar. - Peki, kardan başka bir şey görebiliyor musun? - Kar her tarafı örtmüş efendim. - İşte bizim sevgimiz kar gibidir, kimin ne kusuru, yaramazlığı varsa hepsini örter, biz de görmeyiz. Kar nasıl, çöpleri, pislikleri, çirkinlikleri örtmüş, her taraf mis gibi bembeyaz manzara içindeyse, biz de daima beyazı, sevgiyi görürüz. Dünyada sevginin hâlledemeyeceği hiçbir şey yoktur. Öfkeyle de hâlledilebilecek hiçbir şey yoktur. Güzel sözle, sevgiyle yılan deliğinden çıkar, size itaat eder. Ama öfkeyle kalkan zararla oturur, eşi, çocuğu ona sıkıntı verir. Öfke zarar getirir. Resulullah efendimiz, nasihat isteyen birine, (Öfkelenme) buyurdu. O kişi, farklı taraflardan gelip birkaç kere sordu, hepsine de, (Öfkelenme) buyurdu. Allahü teâlâ, iyileri (Onlar, bollukta da, darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler) diye övüyor. O hâlde öfkemizi yenmeye çalışmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kâbe-i şerif, ilk görülünce, yapılan dua reddedilmez. Müminin kalbi ise, Kâbe'den kıymetlidir. Çünkü Kâbe, İbrahim aleyhisselamın yapısı, Allahü teâlânın tecelli ettiği yerdir. Ama müminin kalbi, Allahü teâlânın kudretiyle yarattığı bir şeydir. Onu kırmak yetmiş defa Kâbe'yi yıkmaktan daha büyük günahtır. Mümin, müminle karşılaşınca, yaptığı dua reddedilmez. Peki, ne diye dua etmeli? Mesela, (Selamün aleyküm) demeli. Mânâsı, (Allahü teâlâ, sana hem dünyada, hem de âhirette selamet versin. Ne dünya sıkıntısı, ne ölüm sıkıntısı, ne de kabir azabı çekmeden doğruca Cennete git!) demektir. Diğer Müslüman da, (Ve aleyküm selam) dediği zaman, (Yâ Rabbi, sen de, bu din kardeşime selamet ver, rahmet et ve ona çok bereket ver!) diye aynı şekilde dua etmiş olur. İnsan, bir Müslümanla karşılaşınca, (Belki, benim dünya ve âhiret kurtuluşum, bu müminin duasına bağlıdır) demeli ve ne yapıp, ne edip onun duasını mutlaka almaya çalışmalıdır. Çok kısa olan bu ömürde, çok uzun nimetler var. Hiçbir zaman, sonsuz olan, sonlu olanla mukayese edilemez. Allahü teâlânın varlığı da, sıfatları da sonsuzdur. Bütün kâinatta ne varsa, hepsinin ömrü, sonsuzla kıyas edildiğinde sıfırdır. İşte sonsuz olan Cennet nimetleri için, Allahü teâlâ, çok kısa bir ömür içinde öyle fırsatlar yaratıyor, öyle imkânlar veriyor ki, bunları kullanan, çok kısa bir zaman içinde çok büyük sevablar kazanabiliyor. İnsanların bir sıkıntısını giderip onları sevindirmek çok sevabdır. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın farzlardan sonra en çok sevdiği iş, bir mümini sevindirmektir) buyuruyor. Bazen insan bir tatlı sözle sevinir. Bazen de, dünyayı verseniz sevindiremezsiniz, çünkü bir kere kırılmıştır. Onun için dinimizde, (Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan önce gelir) buyuruluyor. Yani yanlış, kötü bir şey yapmamak, iyi bir şey yapmaktan daha iyidir. Çok iyiliği dokunsa da, yapılan kötü bir iş, bir yanlış hep hatırlanır, hiç unutulmaz. Onun için mümin, yanlış iş yapmaktan, yanlış söz etmekten çok sakınmalı. Ne kadar iyi iş yaparsak yapalım, (Bunu neden yaptın?) demezler. Ama bir hata işleyince, hemen söylerler. İnsanın yaptığı bütün ibadetler kabul olabilir, çok sevab verilebilir, verilmediği de olabilir. Ama işlenen her günah mutlaka yazılır. Onun için mümin, önce küfürden, sonra haramlardan sakınmalı, ondan sonra da ibadetlerini yapmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kendisine güvenilip dinî sual sorulan kimsenin, bilmiyorum demesi doğru mudur? Cevap vermezse güvenimizi yitirmiş olmaz mı? CEVAP: Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır. Allah rızası için, bilmediği bir hususta susanın aldığı mükâfat, bildiği hususta konuşanın aldığı mükâfattan az değildir, çünkü cehaleti kabul etmek, nefse çok ağır gelir. (İmam-ı Şabi) Şeytanı en çok kahreden şey, âlimin (Bilmiyorum) demesidir. Şeytan, (Bunun susması, benim için, konuşmasından daha zararlı) der. (İbrahim Edhem) İmam-ı Zehebi, İmam-ı Malik'i şöyle anlatır: Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivayet, diyanet, adalet sahibi, sünnet-i seniyyeye tâbi, fıkıhta, fetvada kaidelerin sıhhatinde önde gelen bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere (Bilmiyorum) derdi. İlmin kalkanı (Bilmiyorum) demektir, buyururdu. (Tabakat-ül Huffaz) Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Şabi hazretleri, bir suale, (Bilmiyorum) deyince, (Sen Irak ülkesinde müftüsün. Bilmiyorum demek, sana yakışır mı?) dediklerinde, (Meleklerin üstünleri bilmiyoruz dediler. Benim söylememden ne çıkar?) buyurdu. Bilmeyenin (Bilmiyorum) demesi, ilimden olup, büyük fazilettir. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri, bir suale (Bilmiyorum) deyince, (Hem beyt-ül-maldan maaş alıyorsun, hem de cevap vermiyorsun) dediler. (Beyt-ül-maldan, bildiklerim kadar ücret alıyorum. Bilmediklerim için alsaydım, beyt-ül-malın hazineleri bana yetmezdi) dedi. Her sorulana cevap veren, her gördüğünden mânâ çıkaran ve her yerde bilgi satan, cahilliğini ortaya koyar. (Bilmiyorum, öğrenip de söylerim) diyen kimsenin, gerçek âlim olduğu anlaşılır. Kendine sual sorulan kimse bilmiyorsa, (Bilmiyorum, kitaplara bakayım, bulursam söylerim) demelidir. (Berika) Bir zata, (İşittiğimize göre, siz âlimmişsiniz) derler. O zat şaşırır, (Öyle bir iddiada hiç bulunmadım) der. Bunun üzerine de, (Bir şey sorulunca bazen "Bilmiyorum" diyormuşsunuz. Cahil olan, bilmese de, söyler. Ancak âlim olan, bilmiyorsa bilmiyorum der. Bu sizin âlim olduğunuzu gösterir) derler. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Bilmiyorum demek de ilimdendir.) [İbni Mace] (Âlimim diyen cahildir.) [Taberani] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dinî sual sorana cevap vermemenin vebali var mıdır? CEVAP: Evet, cevap vermemenin vebali büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bildiği hâlde cevap vermeyen âlimin, Kıyamette ağzına ateşten gem vurulur.) [Tirmizi] (İlmini gizleyene, denizdeki balıktan, gökteki kuşa kadar her şey lanet eder.) [Darimi] (Âlimin bildiğini söylememesi, cahilin de bilmediğini sormaması helal değildir. Çünkü Allahü teâlâ, "Bilmiyorsanız, ilim ehline sorun" buyuruyor.) [Taberani] İlmin kıymetini bilmeyene, ilim öğretilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İlmi, ehli olmayana öğretmek, onu kaybetmek demektir.) [İbni Ebi Şeybe] (İlmi layık olmayana öğreten, domuzun boynuna cevher takana benzer.) [İ. Mace] Hazret-i Ali, göğsünü işaret edip, (Burada yeteri kadar bilgi vardır. Ancak bunu taşıyabilecek biri olsa, hepsini ona anlatırım) buyurdu. Biri, sualine cevap vermeyen âlime dedi ki: - Sen, (İlmini gizleyene ateşten gem vurulur) hadis-i şerifini bilmiyor musun? - Eğer sözümü anlayabilecek birine söylemezsem, o zaman bana gem vurulur. Kur'an-ı kerimde, (Sefihlere, akılsızlara malınızı vermeyin) buyuruluyor. Mal verilmezse, ilim hiç verilmez. Ona ilim vermek fitneye sebep olur. (İhya) Lüzumsuz sual soranlara da cevap verilmez. YANLIŞ FETVA VERMEK Sual: Dinî suallere yanlış cevap vermenin vebali nedir? CEVAP: Bunun vebali çok büyüktür. Harama helal veya helale haram diyen küfre girer. Müctehid olmayanın, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığına göre fetva vermesi caiz değildir. Çünkü âyet ve hadislerden dört mezhebin müctehidleri, farklı hükümler çıkarmıştır. Onun için herkes, kendi mezhebine uymalı, kendi mezhebindeki âlimlerin verdiği fetvaları bildirmelidir. Bilmeden, kitaba bakmadan, caizdir veya caiz değildir demekten çok sakınmalı! Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Fetva vermeye en cüretli olanınız, ateşe girmeye en cüretli olanınızdır.) [Darimi] Haramdan korkmayan cahildir. Nitekim (Cahil, cüretkâr olur), yani, (Cahil, günah işlemekten korkmaz) denmiştir. Yanlış fetva vermek büyük günahtır. Bir hadis-i şerif meali: (Bilmeden fetva verene, yerdeki ve gökteki melekler lanet ederler.) [İ. Lal, İ. Asakir] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir arkadaşı, Allah için sevmenin önemi nedir? CEVAP: Sevdiğini Allah için sevmek, imanın temelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ Kıyamette buyurur ki: Benim azametim için birbirini sevenleri, hiçbir himayenin bulunmadığı bugün, rahmetim altında himaye ederim.) [Müslim] (Allah için dost olan kimseyi, Allahü teâlâ, Cennette hiçbir ameliyle ulaşamayacağı yüksek dereceye yükseltir.) [İ. Ebi-d-dünya] (Kıyamette Arş'ın etrafında, yüzleri ayın on dördü gibi parlayan insanlar için kürsüler kurulur. Herkes feryat ve figan ederken onlar sakindir. Herkes korku ve dehşet içindeyken onlar üzülmez. Bunlar, Allah için birbirini sevenlerdir.) [Hâkim] (Cennetin güzel köşkleri, Allah rızası için birbirini sevenler içindir.) [Ebu-ş-şeyh] Allahü teâlâ, (Ya Davud, beni sevmekte sana uymayanla, arkadaşlık etme! Çünkü onlar senin düşmanındır, kalbini karartır ve seni benden uzaklaştırmaya çalışır) buyurdu. (İ. Gazali) İKİ ÖĞÜN YEMEK Sual: (İki öğün yemek yemek israftır) deniyor. Biz üç öğün yiyoruz. İsraf mı oluyor? CEVAP: Acıkmadan önce, günde ikinci defa yemek israftır, fakat acıkınca üç hattâ dört kere yemek israf olmaz. Hazret-i Âişe validemiz anlatır: Günde ikinci defa yemek yiyordum. Resulullah, (Ya Âişe, günde iki kere yemek israftır. Allahü teâlâ, israf edenleri sevmez!) buyurdu. (Beyheki) Muhammed Hadimi hazretleri, burayı şöyle açıklıyor: Resulullah efendimiz, Âişe validemizin, ikinci yemeği acıkmadan yediğini anlayarak böyle buyurmuştur. Yoksa kefaretler için günde iki kere yedirmek lazımdır. (Berika) İsraf olsaydı, kefaretler için iki kere yemek yedirilmezdi. Oruç tutarken de, günde iki öğün yani hem iftarda, hem de sahurda yemek yenir. İsraf olsaydı, (Sadece iftar veya sadece sahur yemeği yiyin!) denirdi. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (İftarda, sahurda ve misafirle beraber yenen yemekten dolayı sorgu sual olmaz.) [Deylemi] Günde iki öğün yemeye israf demek, doyduktan sonra veya hazmedilmeden, acıkmadan tekrar yemek israf olur demektir. Yoksa insan, bir öğünde yediğini, azar azar üç veya dört seferde yiyebilir. *** Sual: Besmele çekerken, Bismillah demek yeterli midir? CEVAP: Evet, yeterli olur, ancak he harfini belli olacak şekilde çıkarmalı, (Bismilla) dememeli. Yani (Bismillah) denirse, besmele çekilmiş olur. (Bismillahi) demek daha uygundur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İmanı muhafaza etmek için nelere dikkat etmeli? CEVAP: İman, beş katlı bir kaleye benzer. Bunlar, bakır, demir, tunç, gümüş ve altın katıdır. 1- Bakır katı, edeplerdir. 2- Demir katı, sünnetlerdir. 3- Tunç katı, farzlardır. 4- Gümüş katı, ihlâstır. 5- Altın katı, Allahü teâlânın rızasıdır. Edebleri gözetmeyen, sünnete yol bulamaz. Sünnete uymayan, farza yol bulamaz. Farzı tutmayan, ihlâsa yol bulamaz. İhlâsı olmayan da, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmaya yol bulamaz. (Ey Oğul İlmihali) Demek ki, son yani beşinci kata çıkabilmek için, sırayla, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü katlardan geçerek çıkmak gerekir. Diğer katları geçmeden beşinci kata çıkılamaz. DUA İKİ TÜRLÜDÜR Sual: Sebeplere yapışmadan dua etmek uygun mudur? CEVAP: İstenilen şeyin sebeplerine de yapışmak gerekir. Dua, iki türlüdür: 1- Lafzî dua: Allahü teâlâdan lafızla yani sözle istemektir. Bu duanın kabul olması için şartlar vardır. Bu şartlar, dua edenin Müslüman olması, ihlâs sahibi olması, namazlarına devam etmesi, fâsık olmaması, üzerinde kul hakkı bulunmaması gibi hususlardır. 2- Fiilî dua: İstenilen şeyin sebebine yapışmaktır. Allahü teâlâ, her şeyi, bir sebeple yaratmaktadır. Allahü teâlâdan bir şey isteyenin, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapması lazımdır. Mesela, bir yeri ağrıyanın, ağrı kesici bir ilaç kullanması lazımdır. Bu ilacı kullanması, fiilî dua etmek olur. Fiilî duanın kabul olması için, sebebin tesirinin kesin olması, iyi bilinmesi lazımdır. Müslümanın, iyi ve caiz olan şeylerin sebeplerini bilip, dua için, bu sebepleri yapması lazımdır. Bu sebepler yapılınca, Allahü teâlâ, istenilen şeyi yaratır, çünkü sebepleri yapılan şeyi yaratması âdetidir. Aç olanın bir şey yemesi, fiilî sebebe yapışmak, fiilî dua etmek olur. (Ey Oğul İlmihali) FÂSIK AKRABAYLA GÖRÜŞMEK Sual: Amca, dayı, hala ve teyze gibi fâsık akrabalarım, bizi evlerine davet ediyorlar. Dine aykırı işler yapılıyor. Hanım gitmeye rıza göstermiyor. Ne yapmak uygun olur? CEVAP: Hanımın mazereti var dersiniz, kendiniz gidip ziyaret edebilirsiniz. Kendiniz de gidince günah işleyecekseniz, kendiniz için de bir bahane bulmalısınız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah için ziyaretin önemi nedir? CEVAP: Önemi büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim için birbirini seven, benim için toplanıp dağılan, benim için birbirini ziyaret eden, benim için birbirine yedirip içireni severim.) [İ. Malik] (Arkadaşını Allah rızası için ziyaret edene, bir melek, "Ne güzel oldu, Cenneti hak ettin" der. Allahü teâlâ da, "Kulum beni ziyaret etti. Ağırlaması bana aittir. Onun için, Cennetten başka bir ziyafete razı olmam" buyurur.) [Bezzar] (Din kardeşini ziyaret eden, dönene kadar, rahmet içindedir.) [Taberani] (Cennette öyle güzel köşkler vardır ki, bunlar, birbirini Allah için ziyaret eden, Allah için sevip yardım edenler için hazırlanmıştır.) [Taberani] (Bir mümini ziyaret için evinden çıkana, 70 bin melek, "Ey Rabbimiz! Senin rızan için ziyarete giden şu kuluna rahmet et, ondan razı ol" diye dua eder.) [Taberani] (Din kardeşini ziyaret edene, Cennette bir derece verilir.) [Ey Oğul İlmihali] (Mümin kardeşini ziyaret edip müsafeha eden kimselerin, elleri ayrılmadan, ağaçtan yaprak dökülür gibi, günahları dökülür.) [Ey Oğul ilmihali] (Âlimi ziyaret eden, beni ziyaret etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Taberani] Allahü teâlânın emriyle, bir melek, arkadaşını ziyaret için köye giden birine sordu: - Böyle nereye gidiyorsun? - Şu köydeki din kardeşimi ziyarete gidiyorum. - Bunun sana bir iyiliği, bir yardımı dokundu da, onun için mi gidiyorsun? - Hayır, sadece ben onu Allah için sevdiğimden gidiyorum. - Müjdeler olsun sana! Beni Hak teâlâ gönderdi. Hiçbir menfaat ummadan arkadaşını ziyarete gittiğin için, Rabbimizin sevgisine kavuştun. (Müslim, Hâkim) BOŞANMADA MEHİR Sual: Evlenirken, hanımımın kapalı ve namaz kılan biri olmasını istedim. Açık bir kıza teklif ettim. Kabul etti ve evlendik. Sonra açılıp saçıldı. Namazı bıraktı. Müslümanlığı kabul etmiyorum, dedi. Beni bırakıp gitti. Yani boşandık. Mehir borcumu vermem gerekiyor mu? CEVAP: Vermek gerekmez. Çünkü kadının mürted olması veya hürmet-i musahereye kasten sebep olması gibi, kadının sebep olduğu ayrılmalarda, mehri vermek gerekmez. Verilmişse, erkek hepsini geri alır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Haramlara dalan, haramların aslına kavuşur. Haramın aslı, ateştir. Çay yerine, meşrubat yerine şarap içen, onun aslına kavuşur. Helâli tercih eden ise, helâlin aslına kavuşur. O da Cennet nimetleridir. Her şeyin aslı, Cennette veya Cehennemdedir. Bir talebe, deniz kenarında otururken hocasına sorar: - Efendim, Cennette de, şu karşıda gördüğümüz gibi yalılar, kayıklar olacak mı? - Kardeşim, hani yalı, hani kayık? Bunların hepsi hayâl. Bugün var, yarın yok. Bunlara var denmez, bunlar rüya. Hakiki, kalıcı olan köşk, yalı, sandal, deniz, hepsi Cennettedir. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nice nimetler var. Bugün insanlar bunlarla eğleniyor gibi gözüküyorlar, fakat kahır ve üzüntü içindeler, eve girdiklerinde de sıkıntıları bitmiyor. En büyük üzüntüleri, bütün bu varlıklarını bırakıp gidecek olmaları. Cennette ise bırakıp gitmek yok. Cenab-ı Hak, bu hayâl sevgisinden, hayâl peşinde koşmaktan bizi kurtarsın. Biraz sabredelim de, Rabbimizin razı olduğu o büyük nimetlere kavuşalım. Herkes her an bir yol ayırımında. Yani yol ayırımı, bir defaya mahsus değil. İnsanın ağzından çıkan her kelime, insanın her hareketi, her bakışı, her nefesi, mutlaka insanın ya sağ tarafına yazılır, ya sol tarafına. Hiçbiri boşlukta kalmaz. Fakat düşünceler böyle değildir. İçimiz fısk dolu olsa, kötülükler düşünsek, ama yapmasak, Allahü teâlâ merhametinden onları yazmıyor. Ama iyi, hayırlı bir şey düşünsek, hemen yazılıyor. İnsan, hayvanlar gibi başıboş bırakılmış değildir. Mutlaka mesuliyeti vardır. Bütün kâinatı her an varlıkta durduran Cenab-ı Hak, her an, (Ey kulum! Sana verdiğim bu nimeti, bu fırsatı nasıl değerlendiriyorsun? Hayırda mı, şerde mi?) diye bizi imtihan ediyor. Hayır veya şer olmaması, yani boşlukta olması mümkün değil. Çok insanlar vardır boşlukta gibi gözükür, fakat iyi niyet sahibidir, hep sevab yazılır. Kimi insanın yaptığını ibadet zannederiz, hâlbuki onun niyeti bozuktur, hepsi günah olarak yazılır. Onun için tasavvufta hep kalbe, niyete önem vermişler, kalbin iyi düşüncelerle dolmasını istemişler. Kalbi kurtardı mı, bütün organlar iyi işlemeye başlar. Hep hayra vesile olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bugün insanlar, bir bardak suda fırtına koparıyorlar. Neden? Çünkü bu bardağa sığmak, bu bardağın içinde yer almak istiyorlar. Tabiî küçük olan bardağın içi, hemen dolup taşıyor ve kördüğümün içinde kavga başlıyor. Hâlbuki büyüklerimiz, (Bu bardağın dışı sonsuz hayat, bardağın içine girmemeli) diyorlar. O zaman hem bardağın kendisi, hem de suyun kendisi çok cüzi kalıyor. Çünkü sonsuzun yanında sonlu, sıfırdır, yoktur. Matematik böyle söylüyor. En büyük sayıları sonsuza bölseniz, netice sıfır olur. Bu yüzden, dünya denilen bu bardaktan dışarı çıkan, bardağı küçük görür. Ne kadar küçük görür? Ne kadar bardaktan uzaklaşırsa, o kadar çok küçük görür. Bardağın yanında, yine bardak büyük görünür. Nitekim Şah-ı Nakşibend hazretlerine biri demiş ki: - Efendim filan yerdeki bir zat, (Ben bütün dünyayı tabağın içinde görüyorum) diyor. - Biz de bütün kâinatı tırnağımızın ucunda görüyoruz, buyurmuş. Peygamber efendimiz, (Bu dünyada Allah için olmayan her şey melundur) buyuruyor. Bu dünya neden melundur? Çünkü içine dalan artık âhireti görmez. Dostu da dosttan koparır. Bu dünya melundur, çünkü para, rütbe, etiket, takdirler, tenkitler insanı değiştirir, maksadı bunlar olur, insan bunlar için yaşar, çalışır. (Biz ibadet yapıyoruz, hizmet ediyoruz, çalışıyoruz) denirse, eğer bunlar Allah için değilse, onlar da melundur. Allah için olmayan dünyalıklar da melundur. Haramlar, günahlar, öfkeler, şehvetler, dedikodular, gıybetler, iftiralar melundur. (Biz bu günahları işlemiyoruz, şarap içmiyor, zina etmiyor, hizmet ediyoruz) denirse, (Bunları niye yaptın?) diye sorulacaktır. Eğer, desinler diye yapılmışsa, o da melundur, çünkü Allah için değil. Her ne yapılarsa yapılsın, (Niçin yapıyoruz?) sorusuna cevap hazırlamalı. İbadetleri de, hizmetleri de Allah için yapmalı, melun olmamalı. Dünyada en büyük tehlike şirktir. Hiçbir Müslüman bilerek şirke girmez, ama şirke götüren yollara sapanlar az değildir. Bu yollar da kibir, ucup, riya, kendini başkasından üstün görmek veya bir başkasını hakir görmek gibi günahlardır. Bir de, günah işlemek zamanla normal hâle gelir ve insanı küfre sokar. Onun için günahtan çok sakınmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İmam-ı Rabbani hazretlerinin yazdığı Mektubat'ın özelliği nedir? CEVAP: İtikad ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun marifetlerini açıklayan ve Müslümanlara her konuda yol gösteren, çok kıymetli bir eserdir. Mektuplarının kitap hâline getirilmesi de, bizzat İmam-ı Rabbani hazretlerinin bilgisi dâhilinde olmuştur. Birinci cildin son mektubunu yazınca, (Muhammed Haşim'e gönderilen bu mektupla, Resullerin ve Eshab-ı Bedir'in sayısına uygun olduğundan, 313 mektupla birinci cildi burada bitirelim) buyurmuştur. İstifade edebilmek için, her mektubu, bize yazılmış gibi düşünerek okumalı. Bir mektubunda buyuruyor ki: Bu mektup görünüşte belli bir kişiye yazılmışsa da, gerçekte okuyan herkese yazılmış demektir. (Kılıç, kullanan içindir) sözü meşhurdur. (1/221) Yine bir mektubunda buyuruyor ki: Resulullah efendimiz, (İslamiyet garip olarak başladı. Son zamanlarda, başladığı gibi, yine garip olur. Garip olan o Müslümanlara müjdeler olsun!) buyurdu. Bundan önceki idare zamanında Müslümanlar, o kadar garip olmuştu ki, kâfirler açıkça Müslümanlığı kötülüyor, Müslümanlarla alay ediyorlardı. Dinsizliklerini, ahlâksızlıklarını, sıkılmadan açıklıyorlardı. Çarşıda, pazarda kâfirleri ve dinsizliği övüyorlardı. Müslümanların, Allahü teâlânın emirlerinden birçoklarını yapması, [söylemesi ve yazması] yasak edilmişti. İbadet edenler, İslamiyet'e uyanlar ayıplanıyor ve kötüleniyordu. Şimdi ise, böyle düşmanlık, öyle kin ve inat görülmüyor. Bazı kusurlar varsa da, inatla değil, bilinmediği içindir. Bugün Müslümanlar da, kâfirler gibi serbest konuşabilmekte, onlardaki hürriyete kavuşmaktadır. Eski kin ve düşmanlığın başımıza gelmemesi, Müslümanların zulüm ve işkenceye düşmemesi için, uyanıp dua edelim. Din düşmanlarına fırsat vermeyelim. Bugün sizin, sözle [ve kalemle] yaptığınız cihad, cihad-ı ekberdir yani büyük cihaddır. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri, (Eğer şeyhlik yapsaydım, hiçbir şeyh, bir yerde, bir mürid bulamazdı, ama bana başka vazife verildi. O vazife de, İslamiyet'i yaymak ve kuvvetlendirmektir) buyurdu. Bunun için, sultanlara, gidip nasihat verirdi. Tesirli sözleriyle, hepsi doğru yola gelirlerdi. Onlar vasıtasıyla İslamiyet'i yayardı. (1/65) Mektubat'ın özeti iki şeydir: 1- Allahü teâlânın dinine sarılmak, onu öğrenip tatbik etmek. 2- Dinini öğrendiği zatı sevmek. Bu ikisini yapan kurtulur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Mezhebe göre tefsir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Dört mezhepteki âlimler, taraflı hareket etmişler, âyetleri kasten kendi mezheplerine göre tefsir etmişler, hattâ kendi mezheplerini desteklemek için, âyetlere yanlış mâna vermişlerdir) deniyor. Böyle bir suçlama uygun olur mu? CEVAP: Çok çirkin bir suçlamadır. Müfessir, kelam-ı ilahiden, murad-ı ilahiyi anlayandır. Müfessir olmayan, Kur'an-ı kerimi tefsir edemez. Hiçbir Ehl-i sünnet âlimi de, kendi görüşüne göre tefsir yazmamıştır. Bunun aksine bir örnek gösterilemez. Tefsir, Peygamber efendimizin mübarek lisanından, Eshab-ı kirama ve onlardan Tabiîn ve Tebe-i tabiîne ve böylece sağlam, kıymetli insanların söylemesiyle gelen haberlerdir. Yani tefsir, yorum değildir, nakle dayanan sağlam bilgidir. Resulullah, Kur'an-ı kerimin hepsinin tefsirini Eshab-ı kirama bildirmiştir. (Hadika) Tefsir, murad-ı ilahiyi anlamak demektir. Kendiliğinden verdiği mânâ doğru olsa bile, meşru yoldan çıkarmadığı için, hata olur. Verdiği mânâ yanlışsa, kâfir olur. (Berika) Üç hadis-i şerif meali: (Kur'an-ı kerimi kendi görüşüyle açıklayan, doğru olsa da, hata etmiştir.) [Nesai] (Kur'ana ehliyeti olmadan mânâ veren, Cehennemde azap görecektir.) [Tirmizi] (Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur.) [Deylemi, M. Rabbani] Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık da, (Kur'an-ı kerimi kendi görüşümle tefsire kalkarsam, beni hangi toprak kabul eder, hangi gök beni gölgeler?) buyurmuştur. (Şir'a) Dört mezhebin âlimleri, Allah'tan korkmuyor muydu da, kendi mezheplerine uygun tefsir yaptı iftirası ortaya atılıyor? Böyle asılsız iftiralara, mezhep düşmanlarına asla itibar etmemelidir. KUR'ANIN HARFLERİNİ DEĞİŞTİRMEK Sual: Kur'an-ı kerimi tecvide göre, okunduğu gibi yazan yurt dışından gelen Mushaflar var. Bu caiz olur mu? CEVAP: Caiz olmaz. Kur'an-ı kerimi, İslam harfleriyle okunduğu gibi yazmak söz birliğiyle haramdır. Böyle yapmak Selef-i salihin'in yaptıklarını beğenmemek, onları cahil bilmek olur. Mesela, Kur'an-ı kerimde, (Ribu) yazılıdır, fakat (Riba) okunur. Bunu, okunduğu gibi (Riba) yazmak caiz değildir. (S. Ebediyye) Âlimlerimiz söz birliğiyle bildiriyor ki: Kur'an-ı kerimde bulunmayan bir harfi ekleyen veya bir harfini değiştiren kâfir olur. (Kitab-üt-tibyan fi adab-i hamelet-il-Kur'an, Hazinet-ül-esrar) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Hristiyanlarla iman birliğimiz olduğu için, ortak olan kelimede buluşuyoruz. Onlar da, Allah'a inanıyorlar) deniyor. İmanda birliğimiz var mı? Allah inancında ortak mıyız? CEVAP: Hayır, iman birliğimiz olmadığı gibi, Allah inancında bile ortak noktamız yoktur. Biz, (Allah birdir) deriz; onlar teslise inanırlar, (Tanrı üçtür) derler. Biz, (Allah mekândan münezzehtir) deriz; onlar, (Tanrı göktedir) derler. Biz, (Allah insana veya hayâl edilen hiçbir şeye benzemez, oğlu kızı yoktur, doğmamıştır ve doğurmamıştır) deriz; onlar (Tanrı baba) ve (Tanrının oğlu vardır, melekler tanrının kızlarıdır) derler. Melek diye kanatlı kız resimleri yaparlar. Biz, (Allah hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir) deriz; onlar (Tanrı, günahkâr doğan insanların kurtuluşu için biricik oğlunu, suçsuz kuzusunu kurban etmek zorunda kaldı) derler. Hâşâ (Oğlunu kurban etmeden insanları affedemezdi) derler. Biz, (Allah madde değildir, onunla birleşme olmaz) diyoruz. Hristiyanlar ise şöyle diyor: (İlahımız İsa, havarileriyle son akşam yemeğinde, ekmeği bölüp, "Alın yiyin, bu benim bedenimdir" demiş ve şarabı verip, "İçin, bu benim kanımdır, benden sonra bunu hatırlayın" demiş.) Bunun için kiliselerde, papazların bir ekmek üzerine dua okuyunca, bu ekmeğin Hazret-i İsa'nın eti olacağına, ekmeği parçalara ayırınca onun kurban edilmiş sayılacağına, bir tastaki şaraba okuyunca, onun kanına dönüşeceğine ve ekmek parçalarını alıp şaraba batırarak yiyenin, tanrıyla birleşeceğine inanırlar. Görüldüğü gibi, imanın altı şartı olan iman birliğinde değil, sadece Allah inancında bile bir birliğimiz yoktur. DOMUZ SÜTÜYLE BESLENEN KUZU Sual: Domuz sütüyle beslenen kuzunun eti yenir mi? CEVAP: Evet yenir. Necaset yiyen hayvanın etinin yenebilmesi için, deveyle sığır 10, koyun 4, tavuk 3 gün hapsedilir, yani necaset yedirilmez. (İbni Abidin-S. Ebediyye) Başka bir kavle göre, deve 40, sığır 20, davar 10, tavuk 3, serçe 1 gün hapsedilir. (Hindiyye) TERTİP SAHİBİ Sual: Yatsıyı kılmadan yatan tertip sahibi biri, uyuyakalsa, uyanınca sabah namazını kılacak kadar zaman kaldığını görse, önce yatsıyı mı kılması gerekir? CEVAP: Vaktin dar olması, tertibi düşürür. Yani sadece sabah namazını kılar. (Hindiyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Gece uyanınca okunacak bir dua var mı? CEVAP: Evet, vardır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Uykudan uyanınca, Allahümmağfirlî diyenin duası kabul olur.) [İ. Ebi-d-dünya] (Gece uyanınca, "Lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr" diyenin günahı deniz köpüğü kadar olsa da Allahü teâlâ onun günahlarını bağışlar.) [İbni Sünni] (Gece uyanınca, şu duayı okuyan, her isteğine kavuşur: Lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr. Sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilahe illallahü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah-il aliyyil azîm.) [İslam Ahlakı] (Gaflete düşmesi için, şeytan, uyuyana üç düğüm bağlar. Uyanınca Allah'ı zikrederse, düğümün biri çözülür. Abdest alırsa, ikinci düğüm çözülür. Namaz kılarsa, bütün düğümler çözülür.) [Buhari] ÇOK ÖNEMLİ BEŞ ŞART Sual: Tergib-üs-salat kitabındaki hadis-i şerifte, (Cuma günü sabah namazından önce, üç kere "Estağfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh" okuyanın, kendinin ve ana babasının bütün günahları affolur) buyuruluyor. Bu herkes için geçerli midir? CEVAP: Şartsız bildirilen böyle hususlar, mutlaka şarta bağlıdır. Bu şartlar şunlardır: 1- Müslüman olmak. [Müslüman olmayanın hiçbir iyiliğine sevab verilmez. Ana babası Müslüman değilse, Müslüman evladın okumasının onlara bir faydası olmaz.] 2- Ehl-i sünnet itikadında olmak. [Bid'at ehlinin de, hiçbir ibadetine sevab verilmez.] 3- Kul haklarını ödemek. [Ödenmedikçe, kul hakları istiğfar söylemekle affolmaz.] 4- Kazaya kalmış farzları ödemek. [Namaz, oruç gibi farz ibadetleri ödemedikçe, istiğfar söylemekle bunlar ödenmiş olmaz.] 5- Haramlardan vazgeçmek. [Haramlardan el çekmedikçe, istiğfar söylemekle haramlar affolmaz. Haramlar bırakılınca, istiğfar söylemekle günahlar affolur.] Demek ki, bu beş şart varsa üç istiğfar duası okumakla, hem kendisinin, hem de ana babasının bütün günahları affolur. Bu şartlar yoksa affolmaz. TRAFİK KAZASI Sual: Trafik kazasında, ölüme sebep olana, kusursuz da olsa, kanuni cezadan başka kefaret de gerekir mi? CEVAP: Evet, 60 gün kefaret orucu tutması gerekir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir kimse, hep aynı günahı işlemeye devam edip, ardından tevbe etse, sonra yine aynı günahı işlemeye devam etse, tevbesi makbul müdür? CEVAP: Günahı bırakmadıkça, tevbesi makbul olmaz. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Günahı bırakmadan istiğfar eden, Rabbi ile alay ediyor demektir.) [İ. Asakir] (Günahına tevbe eden, sonra bu günahı tekrar yapan, sonra yine istiğfar eden; üçüncüye yine yapar ve yine tevbe ederse, dördüncü olarak yapınca, büyük günah yazılır.) [M. Rabbani 2/66] (Ama tevbesini bin kere bozsa, yine samimi olarak tevbe ederse tevbesi sahih olur.) Bir genç, tevbe edip, yine de günahlara devam ediyormuş. Başına bazı belalar da gelince, bir âlime gidip, (Ben tevbe ettiğim hâlde Allah yine bana bela gönderiyor, bu nasıl oluyor?) demiş. Âlim de, (Tevbe etmek, bir daha o günahı yapmamak demektir. Günahtan el çekmeden tevbe etmek, Rabbiyle alay etmek olur. Makbul tevbe, o günahın bir daha gündeme gelmemesidir) demiş. Tevbeden sonra, günaha dalma! Utan Allah'ı alaya alma! ÇARŞAFIN YASAKLANMASI Sual: II. Abdülhamid Han, kadınların çarşaf giymesini niçin yasaklamıştır? CEVAP: Bu husustaki emrin özeti şöyledir: Büyük İslâm devletinin ayakta durması, kadın ve erkek bütün Müslümanların her türlü hâl ve hareketlerinde dinin hükümlerine uymalarına bağlıdır. Aksi hâl, Allah korusun, gerek fertler, gerek devlet için, maddî ve manevî sonsuz zararlara sebep olacağından, İslam kadınlarının Allah'ın emirlerinden olan örtünme usul ve kaidelerine, fevkalade dikkat ve itina etmeleri gerekir. Bu çarşaflar, İslam kadınlarınca örtünmeye asla münasip ve müsait olmadığı gibi, bazı münasebetsiz erkekler tarafından da, kötü maksatlarla giyilebilir. Dindarlık ve maslahat bakımından meydanda olan zararlarından ötürü, gereği uygun bir şekilde anlatılarak, kadınların çarşaf giymelerinin yasaklanması Padişah emri iktizasındandır. (Yıldız Saray-ı Hümâyûnu Baş Kitabet Dairesi 5894; 2 Nisan 1892 Hükümdar Başkâtibi) Halebi-i kebir'de, (Kadınlar dır denilen örtüyle örtünür. Dır'ın yakası göğüsten ayağa kadar açıktır) buyuruluyor. Demek ki, İslâm kadınlarının çarşafla örtünmeleri, sonradan âdet oldu. Şimdi, çarşaf âdet olan yerlerde çarşafla, manto âdet olan yerde geniş manto ve kalın baş örtüsüyle örtünmelidir. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dinin aslı bilmek değil, inanmaktır. Herkes, bilgisini iman zannediyor, bu yanlıştır. İnanmak çok farklıdır. İmanın kaynağı kalb, bilmenin kaynağı ise beyin, yani akıldır. Beyin ölürken zaten çalışmaz. O nur, kalbde olur. Mesela beyin ölümü gerçekleşen bir kimsenin beyni durur, ama kalbi çalışır. Dolayısıyla kalbinde sevgi olan, Allah'a imanı olan kimse, unutup, hatırlamasa bile, kalbi yine çalışır, yine inanır. Kalbin temizliği çok önemlidir. Bu da, ancak temiz insanların sohbetlerini dinlemekle ve kitaplarını okumakla kazanılır. Kişinin kendisi temiz değilse, yazıları, konuşmaları doğru da olsa, kalbi karartır. Çünkü kalb bardak gibidir ve içinde ne varsa o çıkar. Onun için içeceğimiz suya ve nasıl bir bardaktan içtiğimize çok dikkat etmeli. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi evliya zatların yazdığı, hazırladığı kitapları okumalı. O kitapların satırları arasında büyüklerin ruhaniyeti vardır. İnsan farkında olmadan kalbinin temizlendiğini hisseder. Kalb temizlenince de, insan imanla ölür. İmanlı veya imansız ölmek kalbe bağlıdır. Kalbin temizliği imanla gitmenin işaretidir. Kalbin, günahlarla kirlenmesi son nefeste felakete sebep olur. Bu yolda inanmanın, teslimiyetin önemi büyüktür. Bir talebe hocasına, kalbinin hasta olduğunu söyler. Hocası, (Merak etme, ameliyat yaparız) buyurur. (Nasıl olacak efendim?) diye sorar. (Gece saat üçte inşallah...) buyurur. Talebe, ameliyata hazırlanır. Aklını bırakır, bunun bir latife veya mecaz olabileceğini bile düşünmez. O gün yıkanır, temizlenir, her şeyi hazırlar. Gece saat üçte hocasının bulunduğu yere gelir. Hocasının uyuduğunu görünce gider. Ertesi gün talebe, biraz değişmiş hâlde, gece ameliyat olamadığını söyler. Hocası, (Dün gece yorgundum. Bu gece inşallah. Fakat senin uyanık olman şart değil, sen uyurken de, bu ameliyat mümkündür, merak etme!) buyurur. Talebe, o gün bir arkadaşıyla konuşurken, bu durumu sevinçle anlatır, (Bu gece ameliyat oluyorum) der. Arkadaşı durumu anlayınca, (O ameliyat başkadır, sana özel dua eder. Onun duası ameliyat gibidir, sen onun duasını al yeter!) der. İşte eskiden büyüklerin talebeleri böyle inanmış, teslimiyet sahibi kimselerdi. Biz de, her fırsatta, o büyük zatları hatırlayarak, onların dualarına ve feyizlerine kavuşmak için çalışmalıyız. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kalb için en faydalı ilaç
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Helâl kazanıp helâl yemeye çalışmalı. Helâl lokmayla beslenen vücudun en büyük istifadesi, kalbin nurlanmasıdır. Çünkü kalb çok hassastır. Kalb bir kuvvettir, madde değildir. Madde olsa tek başına bulunabilirdi. Kalb yürekte bulunur. Tıpkı ampulün içinden geçerek, o ince tellerin ışık vermesi gibidir. Orada elektriğin gelip gitmesi diye bir şey yok, sadece o tellerin ısınmasından ışık teşekkül eder. Nefs de, akıl da öyledir. İnsan, başlangıçta aldığı zevkin nefsten mi, kalbden mi geldiğini ayıramaz. Hâlbuki bu iki zevk çok farklıdır. Biri Cennete, diğeri Cehenneme götürür. Bunları ayırmak zordur. Fakat insan ibadet yapıp, Allahü teâlânın ismini çok zikredince, kalb yavaş yavaş nefsin etkisinden ayrılıp, kendi zevkini bulmaya başlar. Nefs ise, kendi zevkine devam eder. Kalb kendi zevkinden habersizken, yapılan ibadetler sebebiyle, büyüklerin sohbetlerini dinlemenin ve kitaplarını okumanın gerçek zevk olduğunu yavaş yavaş anlar. İşte bu zevkler, diğer zevklerden ayrıldığı zaman, hakla bâtıl ayrılmış olur. Şu hâlde, kalbin bu zevkleri ayırabilmesi için, kuvvetli olması lazımdır. Onun gücü ve kuvveti ibadetleri yapmakta ve haramlardan sakınmaktadır. En kıymetli, en güçlü ilaç da, sohbettedir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Hiçbir üstünlük, hiçbir şifa, sohbetinki kadar tesirli olamaz) buyuruyor. Çünkü sohbet, insanın bütün organlarına hitap eder. Büyük zatlardan bahsedildiği için, onların ruhaniyetleri sohbetin olduğu yere gelirler. Biz bilsek de, bilmesek de, anlasak da, anlamasak da, insan o ruhlardan istifade eder. Karpuz, güneşten aldığı enerjiyle olgunlaştığını bilmediği gibi; büyük zatlardan çok bahsedilince veya bahsedilen yerlere gidince, insanın kalbi yavaş yavaş kendine gelir, kendini tanımaya ve doğruyla eğriyi ayırmaya başlar. Bir gün yaşlı bir akrabası, mübarek bir zata, (Efendim, siz hocanızdan çok bahsediyorsunuz, hocanızdan ne istifade ettiniz, neler öğrendiniz ki, bu kadar çok sevip anlatıyorsunuz?) diye sorunca, o büyük zat, (Kim sevilir, kim sevilmez, hak nedir, bâtıl nedir, bunu öğrendim. Bu da bana yetti) buyurur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Emri maruf farz-ı kifâyedir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Emr-i maruf farz olduğuna göre, günah işleyenlere mani olmak, gördüğümüz her yanlışı düzeltmek, hattâ güç kullanarak müdahale etmek gerekmez mi? CEVAP: Gerekmez. Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker farzdır, ama cenaze namazı kılmak gibidir. Yani farz-ı ayn değil, farz-ı kifâyedir. Herkese farz değildir. Bir yerde, bu işi yapanlar varsa, diğerlerine farz olmaz. Diyelim ki, Ehl-i sünnete uygun bir ilmihâl yazılmışsa, yeniden bir ilmihâl yazmak gerekmez. Mevcut olanın yayılmasına yardım ederek emr-i maruf yapılmış, farz sevabı alınmış olur. Emr-i marufu devletin güvenlik kuvvetleri güç kullanarak; âlimler sözle, yazıyla; diğer insanlar, dua ve kalble yaparlar. Herkes vazifesini bilmeli, hiç kimse, görevi olmayan işe karışıp fitneye sebep olmamalıdır. YEMEKTE SÜNNET Sual: Yiyecek ve içecekleri bitirmeyip kapta bırakarak çöpe atmak israf olur mu? CEVAP: Evet, israf olur. Kapta kalanı sıyırıp yemek sünnettir. Hoşaf, ayran gibi içeceklerin artığına su koyup, çalkalayıp içmek çok sevabdır. Yiyip içeceğimizden çok konmuşsa, tabakta, bardakta artık bırakıp sonra yeriz. Bunları başkası da yiyebilir. Müminin artığını yiyip içmek sünnettir. Bir hadis-i şerifte, (Müminin artığı şifadır) buyurulmuştur. (Fetava-i Kübra) HAYZI BİTEN KADIN Sual: Vaktin sonunda hayzı biten kadın, vakit çıkmadan kılamadıysa, o vakti kaza eder mi? CEVAP: Eğer farzı kılacak kadar vakit varsa, kılmak farz olur. Kılamamışsa kaza etmesi farzdır. Eğer gusledip namazı kılacak kadar vakit yoksa farz olmaz. (Hindiyye) ABDEST SIKIŞIKKEN Sual: Abdesti sıkışıkken namaz kılmak tahrimen mekruhtur, fakat vakit dar olur da, abdest almak, namaz vaktinin geçmesine sebep olacaksa, bu hâlde o namazı kılması gerekir mi? CEVAP: Evet, kılması gerekir, çünkü kazaya bırakma günahı, mekruh olarak kılmak günahından daha büyüktür. Kerahat vaktinde kılmak mekruh, kazaya bırakmaksa haramdır. (Hindiyye) ALTIN VE GÜMÜŞ TOZU YEMEK Sual: Altın ve gümüş tozu çikolataların içine konuyor. Muhallebi ve sütlaç gibi yiyeceklerin de üstüne ekiliyor. Bu gıdaları yemek caiz midir? CEVAP: Caizdir. Vücuda zarar vermeyen ve necis olmayan şeyleri yiyip içmek caizdir. Vücuda zarar verenleri ve necis olanları yemek caiz olmaz.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Meleklerle İblis'e, Hazret-i Âdem'e secde emri verildiği zaman, Cebrail aleyhisselam tereddüt edince, Hazret-i Ebu Bekir'in ikazıyla secde ettiği muteber kitaplarda yazıyor. Melekler, günahsız olarak yaratılmadı mı? Cebrail aleyhisselam, secde için niye tereddüt etti? CEVAP: İblis kâfir olarak yaratılmadığı gibi, melekler de günahsız olarak yaratılmadı. İblis de, melekler de mümindi. Hattâ İblis meleklerin hocasıydı. Hep birlikte yaşıyorlardı. Kur'an-ı kerimde bildirilen imtihandan sonra, İblis kâfir oldu. Meleklere masumluk vasfı verildi. Ondan önce, melekler masum değildi. Melekler o zaman da masum olsaydı, Allahü teâlânın (Secde edin!) emri hâşâ lüzumsuz olurdu. Yapılan imtihanı melekler kazandı, İblis kaybetti. Meleklerin hocasıyken, kibri yüzünden kâfir oldu. AVRET YERİ AÇILIRSA Sual: Avret yerinin ne kadarı açılırsa namaz bozulur? CEVAP: Erkeğin veya kadının avret uzuvlarından herhangi birinin dörtte biri, bir rükün zamanı kadar açık kalırsa, namaz bozulur. Azı açılırsa namaz bozulmasa da, mekruh olur. Mesela, ayağının dörtte biri açık olan kadının namazı sahih olmaz. Kendisi açarsa hemen bozulur. (S. Ebediyye) GUSÜLDE KÜPEYİ ÇIKARMAK Sual: Gusülde annem, su ulaşmaz diye küpesini çıkarıyor. Teyzem de, küpe takmazken gusülde küpe takıyor? Hangisinin guslü sahih oluyor? CEVAP: İkisinin de guslü sahih olur. Önemli olan kulak deliğine suyun ulaşmasıdır. Küpesiz olunca ıslak elle hafifçe dokunmakla su girer, küpe takmak gerekmez. Küpe takıyorsa ve küpesi çok sıkıysa, ıslak olarak hafif oynatmak yeter. SEFERDE CUMA KILMAK Sual: Kör veya yolcu gibi, kendisine cuma namazı kılmak farz olmayan bir kimse, camide cuma namazını kılsa, cuma sahih olmuşsa, bu kılınan namaz, öğlenin farzının yerine geçer mi? CEVAP: Evet geçer. Ancak günümüzde cumanın şartlarından bazısı noksan olduğu için, cuma günü zuhr-i ahir namazını muhakkak kılmalıdır. (Redd-ül-muhtar) NAMAZA HAZIR OLUN Sual: S. Ebediyye'de, (Ezan bildirilmeden önce, namaz vakitlerinde yalnız Essalatü camia denirdi) deniyor. Essalatü camia ne demektir? CEVAP: Bu ifade, (Essalate camiaten=Toplayıp bir araya getiren namaza gelin) ifadesinin daha kısa söyleniş şeklidir. Essalatü camia, (Haydin namaza) anlamında kullanılıyordu. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İmam-ı a'zama göre namazı bozan 12 mesele varmış. Bunlar nelerdir? CEVAP: Aşağıdaki 12 husus, İmam-ı a'zama göre namazı bozar, İmameyn'e göre bozmaz. 1- Sabahın farzını kılarken Ettehıyyatü'yü okuyup, selam vermeden önce güneş doğarsa, 2- Teyemmümle namaz kılan, Ettehıyyatü'yü okuyup selâmdan önce suyu görse, 3- Cuma namazında, Ettehıyyatü okuduktan sonra, ikindi vakti girse, 4- Mestlerine mesh etmiş olan, Ettehıyyatü okuduktan sonra, mesh müddeti sona erse, 5- Ettehıyyatü okuduktan sonra, mestinin biri ayağından çıksa veya kendisi çıkarsa, 6- Ümmi olan, Ettehıyyatü'yü okuduktan sonra bir sûre okumasını öğrense, 7- Çıplak olanın, Ettehıyyatü'yü okuduktan sonra, elbisesi gelse, 8- Îmâ ile namaz kılan hasta, Ettehıyyatü'den sonra rükû ve secde edecek duruma gelse, 9- Tertip sahibi, Ettehıyyatü'den sonra kılmadığı namazı hatırlasa, 10- İlim sahibi imam, Ettehıyyatü'den sonra abdesti bozulup, ümmîyi imamlığa geçirse, 11- Sargı üzerine mesh edenin, Ettehıyyatü'den sonra yarası iyi olup, sargısı düşse, 12- Ettehıyyatü'den sonra, istihazalının kanı dursa ve namaz vakti çıkana kadar hiç gelmese namaz bozulur. (Tergib-üs-salât, Halebî) [Bu konuda âlimlerin bir kısmı İmam-ı a'zama göre, bir kısmı da İmameyn'e göre fetva vermiştir. İhtiyatlı hareket edip, İmam-ı a'zam hazretlerinin kavline de uymaya çalışmak iyi olur.] KERAHAT VAKTİNDE Sual: Bir kimse, ikindi namazını geciktirip akşama çok az bir zaman kala kılarken, namazda kahkahayla gülse, namazı bozulduğu gibi abdesti de bozulmuş olur mu? CEVAP: Mekruh vakitte olduğu için abdesti bozulmuş olmaz. Mekruh vakit olmasaydı abdesti de bozulmuş olurdu. (Fetava-i Kadıhan, Hindiyye) KAZA NAMAZI KILMAK Sual: Hiç namaz kazası olmayan kimse, (Mekruh olarak kıldıklarım olmuştur) diyerek, ömür boyu kıldığı namazları kaza etmesi iyi olur mu? CEVAP: Evet, iyi olur. Bu kazaları, sabah ve ikindi namazlarından sonra kılmamalıdır, çünkü kazası olmayanın kıldığı kaza namazı nafile olur. Bu vakitlerde ise nafile kılınmaz. Muzmerat'ta da böyledir. (Hindiyye) SERT YATAKTA NAMAZ Sual: Sert yatağın üstünde namaz kılmak caiz olur mu? CEVAP: Evet, caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hazret-i Ebu Bekir'in kıymeti
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Peygamberimizin, Hazret-i Ebu Bekir için ayağa kalktığı söyleniyor. Niye kalkmıştır? CEVAP: Hazret-i Ömer anlatır: Ebu Bekr-i Sıddık içeri girince, Resulullah ayağa kalktı. Hazret-i Ebu Bekir oturmayınca, o da oturmadı. Sebebini sordum. Resulullah buyurdu ki: (Cebrail aleyhisselam gelip, önümde oturmuştu. O sırada Ebu Bekir mescide girdi. Cebrail aleyhisselam, "Yâ Resulallah, Ebu Bekir geldi" dedi. "Yâ Cebrail, Ebu Bekir'i tanır mısın?" dedim. "Ebu Bekir, melekler yanında çok meşhurdur" dedi. Cebrail aleyhisselam ayağa kalktı. Ben de kalktım. Ya Ömer, Cebrail aleyhisselamın ayağa kalktığı zat için, ben kalkmaz mıyım?) [M. Ç. Y. Güzin] NİMETE ŞÜKÜR Sual: Nimetlere şükretmenin kısa yolu varsa nedir? CEVAP: Dinî hususlarda kendimizden üstün olana bakıp kibirlenmemek, dünyalık hususlarda ise kendimizden aşağıda olana bakıp bizdeki mevcut nimetlere nankörlük etmemek gerekir. Bir hadis-i şerif meali: (Dinde kendinizden yukarıda olana bakın, aşağı olana bakmayın, yoksa kendinizi beğenip, helâk olursunuz. Dünyalık hususunda da, kendinizden yukarıda olana bakmayın, yoksa nankörlük edersiniz. Kendinizden aşağı olana bakın ki nimete şükredesiniz.) [Ey Oğul İlmihali] EMANETE RİAYET Sual: Emanet alınan bir şeyin yerine bir başkasını vermekte veya değerini ödemekte mahzur var mıdır? CEVAP: Emanet verenin rızasıyla caiz olur. Ancak emanete riayet etmek, zarar vermeden aynısını iade etmek gerekir. Emanete zarar gelmişse ödemek lazımdır. Emanete riayet konusunda Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Lokman aleyhisselama, bu dereceye nasıl eriştiği sorulunca, şu üç şeyle eriştiğini söyledi: 1- Emaneti yerine vermekle, 2- Doğru söylemekle, 3- Malayaniyi [faydasız söz ve işi] terk etmekle.) [İ. Ahlakı] Allahü teâlâ, Cennete girecek Müslümanları överken mealen buyuruyor ki: (Onlar, emanete riayet ederler [güzelce kullanıp, yerli yerine verirler], sözlerini yerine getirirler. [Kendi aralarındaki sözleşmelere uyarlar ve Allahü teâlâya karşı vazifelerini yerine getirirler.]) [Müminun 8] (Celaleyn tefsiri) AV HAYVANINI SÜS OLARAK KULLANMAK Sual: Av hayvanlarının içini doldurup manken gibi süs olarak kullanmak caiz midir? CEVAP: Caiz değildir. Resimden daha mahzurludur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: S. Ebediyye'de, (Tembellikle veya başı kapalı kılmanın ehemmiyetini düşünmeyerek, başı açık namaz kılmak mekruhtur. Namaza ehemmiyet vermemekse küfürdür) deniyor. Başı kapatmak sünnettir. Sünnete önem vermemek küfür iken, niye burada mekruh deniyor? CEVAP: Burada başı kapatmak sünnetine önem vermemek değil, tembellikle veya başı kapalı kılmanın, yani sünnetin önemini düşünmemek mekruh oluyor. Takkenin sünnet olduğunu bilerek, kasten, (Sünnet de olsa başıma bir şey koymam) denirse, yani sünneti hafif görürse elbette küfür olur. Sünneti de, farzı da tembellikle yapmamak küfür olmaz. Bir farzı yapmamak küfür olmadığına göre, başı kapatma sünnetine riayet etmemeye de küfür denmez. Haram işlemeye de küfür denmez. Mesela bir kimse alışkanlık sebebiyle veya haramın tehlikesini düşünmeden gıybet etse, buna kâfir denmez. Yani haram veya mekruh işleyene, bunlara önem vermiyor denmez. RESİMLİ SECCADE Sual: S. Ebediyye'de, (Secde edilmeyen yerlerinde canlı resmi bulunan seccadede namaz kılmak mekruh değil) dendikten sonra, (Resim, namaz kılanın ayağı altında, oturduğu yerde, bedeninde olursa mekruh olur) deniyor. Bu ikisi arasındaki fark nedir? CEVAP: Birinci cümlede, canlı resmi bulunan seccade yere serilince resme hakaret oluyor ve resimsiz yerine secde edince mekruh olmuyor. İkincisinde ise, resimli yaygıyı biz sermiyoruz. Resme değer vermek için yere serilmiştir. Yerdeki böyle resim, bedendeki resim gibi oluyor. Onun için mekruh oluyor. Elbisede resim olması, resme kıymet vermekten ileri geliyor. VAKİT ÇIKMADAN ÖNCE Sual: Bir namaz, vakti çıkmadan ne kadar önce kılınırsa, o namaz vaktinde kılınmış olur? CEVAP: Sabah namazında, güneş doğmadan önce selam vermiş olmak gerekir. Diğer vakitlerde ise, vakit çıkmadan, Hanefî ve Hanbelî'de iftitah tekbiri alınca, Malikî ve Şafiî'de ise, bir rekât kılınca, namazı vaktinde kılmış olur. Hanefî'de namazın hepsi vakit içinde tamam olmazsa, küçük günah olur. (Redd-ül-muhtar, Tahtavi, M. Erbaa) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bu dünya diken tarlasıdır. İnsanların arayıp da bulamadıkları iki şey, neşe ve rahatlıktır. İkisi de Cennette olur. Bu dünyadakiler geçici ve aldatıcıdır. Dert ve bela en çok peygamberlere, sonra onlara benzeyen büyük zatlara gelir. Allahü teâlâ, en çok belayı, İslamiyet'e en çok uyanlara verir. Hazret-i Ali, (Mümin beladan kurtulamaz) buyuruyor. Bunun çok hikmetleri vardır. Âhirette makamı yüksek olsun ve hataları, günahları yüzünden âhirette sıkıntı çekmesin diye, Müslümanlara çok bela gelir. Müminin neşesi yüzündedir, alâmeti güler yüzdür. Münafığın alâmeti çatık kaştır. Fakirlere verilen sadaka, namazdaki kusurları giderir. Allahü teâlâ fakirlere ne kadar kıymet veriyor ki, onlara verilen sadaka bizim namazlarımızdaki kusurlarımızı örtüyor. O hâlde insanların değil, Allah'ın değer verdiğine kıymet vermelidir. Bu dünyada bir garip, bir yolcu gibi olmalı ve kendini ölmüş kabul etmeli. Ne yapsak, ne kadar çok yaşasak bir gün mutlaka öleceğiz. Öldükten sonra pişmanlık fayda vermez. Şimdiden ona hazırlanmamız gerekir. Genelde yaşlandıkça, insanların dünyaya meyli artar. Eskiler buna hırs-ı pîrî diyorlar. Bu çok kötüdür, tersi olacağına, dünyadan soğuyacağına, ne hikmetse, dünyaya daha çok sarılıyor. Ölümün yaklaştığını düşünerek dünyalık işi azaltmak gerekirken, aksini yapmak akıl işi değildir. Ama yaş ilerledikçe dinimize yani Ehl-i sünnete hizmeti arttırmalı. Müslümanın dünyada istirahati olmaz, onun istirahati musalla taşına konunca başlar. KALBİ KIRIK OLANIN DUASI Bir talebesi, Süfyan-ı Sevrî hazretlerine der ki: - Efendim, bizim aile çok kalabalık, gelirimiz de azdır, sıkıntılı bir hayat yaşıyoruz. Bazen evden un istiyorlar, yağ istiyorlar, bende de hiç para olmuyor, çok üzülüyorum. Dua buyurun da, Rabbimiz bize biraz daha fazlasını versin. Süfyan-ı Sevri hazretleri ona şu cevabı verir: - Bu gıda maddeleri istendiğinde, sende para yoksa, kalbin kırılır. Allahü teâlâ hadis-i kudside, (Ben kalbi kırık olanların yanındayım) buyuruyor. Yani, (Hastaların, dertlilerin, sıkıntılı olanların, borçluların yanındayım. Onların duasını kabul ederim) buyuruyor. Bu durumda senin duan, bizim duamızdan daha kıymetlidir, öyle hâllerde sen, hem kendine, hem de bize dua et! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Küfürden sonra en kötü ahlak, en büyük günah, kibirli olmaktır. Aile içinde, cemiyet içinde, çektiğimiz her sıkıntı, kibirdendir. Peygamber efendimiz, (Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete giremez) buyuruyor. Güzel ahlak, kalb kırmamaktır. Kibirli olan, tez öfkelenir. Öfkeli olan da, kalb kırar. Mümin hep güler yüzlü, tatlı sözlü olur, kimseyi incitmez, kalb kırmaz. Peygamber efendimiz, Müslümanı, (Elinden ve dilinden emin olunan kimse) diye tarif ediyor. Kavgaların, gürültülerin baş sebebi, haddini bilmemektir, sınır tecavüzüdür, hakkına razı olmamak ve kendini haklı sanmaktır. Başımıza gelen bir şey karşısında, nefsimizin arzusuna göre değil, dinimize uygun hareket etmeliyiz. Emirle ve izinle yapılan işlerde, kazanan da, kaybeden de kârdadır. Çünkü o işi dine uygun yapmıştır. Kendi istek, düşünce ve iradesiyle yapılan işlerde, kazanan da, kaybeden de zarardadır. Çünkü o işe dine uygun başlamamıştır. Savaşı başlatmak kolay, ama bitirmek zordur. Nerede, nasıl biteceği belli olmaz. Bir gün bir kabile reisi, Peygamber efendimizi ziyaret edip ayrılırken, (Yâ Resulallah, bana bir nasihat verin!) der. Kabile reisine sadece, (Sakın kızma!) buyurur. O da, (Peki) der, ama bu kısa nasihate şaşırır. Köyünün yolunu tutar. Köye gelince ne görsün! Herkes silahlanmış. (Hayrola ne oldu?) diye sorar. (Şu köydeki kabilenin hayvanlarına, bizim gençler zarar vermişler. Onlar silahlanıp buraya gelecekler, biz de kendimizi savunmak için silahlanıyoruz) derler. (Demek bize hücuma karar vermişler) diye düşünüp kabile reisi de derhal silahlanır. Tam o anda hatırına, Resulullah'ın (Sakın kızma!) nasihati gelir. Hemen tevbe edip, silahı pusatı çıkarıp atar, (Ben karşı köye gidip onlarla görüşeceğim) der. Engel olmak isteseler de, gitmekten vazgeçmez. Karşı köye yaklaşınca, oradakiler dikkatle bakarlar, silahı olmadığını görünce, dokunmadan reislerinin yanına getirirler. İki reis aralarında konuşur. Giden kabile reisi, (Bizim gençler, sizin hayvanlara zarar vermiş. Elbette bizimkiler haksız. Kabul ederseniz, bütün zararı kendi şahsi malımdan tazmin edeceğim) der. Diğer reis, bu âlicenaplık karşısında, o kadar memnun olur ki, (O zaman ben de, bütün zararı bağışladım) der. Kan akmadan barış olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Sevab veya günah olan bir işi, bir insan isterse yapabilir, istemezse yapmayabilir mi? Yani Allahü teâlâ, o işi yapmamıza izin verir mi, yapmamıza mani olur mu? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ kullarına irade vermiş, bu iradelerini, dilemelerini, işleri yaratmasına sebep kılmıştır. Bir kul, bir şey yapmak isteyince, Allahü teâlâ da dilerse, o işi yaratır. Kul dilemezse, Allahü teâlâ da dilemez ve o şeyi yaratmaz. Görülüyor ki, insan kendi istekli işlerini, isterse yapar, istemezse yapmaz. (1/286) Kul, meyhaneye gitmek isterse, Allahü teâlâ da bunu dilerse, kul gider. Kul, camiye gitmek isterse, Allahü teâlâ da dilerse, o kul camiye de gider. Kul meyhaneye gitmek istemezse, Allahü teâlâ da dilemez ve kul oraya gitmez. Yani Allahü teâlâ zorla günah işletmez. Günah işleyenin, kaderim böyleymiş diyerek suçu kadere yüklemesi yanlıştır. MEKRUHLA SÜNNET ÇAKIŞIRSA Sual: Namazı cemaatle kılmak sünnet olduğu için, vacib olan tadil-i erkâna riayet etmeyen veya başka mekruh işleyen imama uymak uygun olur mu? CEVAP: Uygun olmaz. (Halebî) Bir sünnetle bir mekruh çakışınca, yani sünnet işlemek için mekruh işlemek zorunda kalınca sünneti bırakmak gerekir. Yani mekruhtan kaçmak, sünneti yapmaktan önce gelir. (Uyun-ül-besair) *** Sual: Bebeğin lazımlığa yaptığı idrarı, gece orada bekletmekte mahzur var mıdır? CEVAP: Tuvalete döküp lazımlığı yıkamalı. Gece bekletmemeli. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Evde kap içinde idrar bırakmayın! Rahmet melekleri böyle odaya girmez.) [Taberani] Çöpü bile evde bekletmek uygun değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Bir evde çöp olursa, o evden bereket kalkar.) [Deylemi] *** Sual: Taharetlendikten sonra kurulanmadan kalksak, yaşlık çamaşırımıza bulaşsa necis mi olur? CEVAP: Hayır, necis olmaz. Bezle veya tuvalet kâğıdıyla kurulanmak müstehabdır, iyidir. Kurulanmasa da mahzuru olmaz. Bez yoksa, sadece elle de olsa, kurulamalı. *** Sual: Kur'an-ı kerimde dört elif miktarı uzatılması gereken yerde bir elif miktarı uzatırsak vacibi terk etmiş mi oluruz? CEVAP: Hayır, vacib terk edilmiş olmaz. Dört elif miktarı uzatmak kıraat ilminin vacibidir, bildiğimiz vacib gibi değildir. Dört elif miktarı uzatılmasa da namaz mekruh olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Namaz kılarken güneş doğsa
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İslam Ahlakı kitabında, (Sabah namazı kılarken, güneş doğmaya başlarsa, bu namaz sahih olmaz. İkindiyi kılarken güneş batarsa, bu namaz sahih olur) ve S. Ebediyye'de de, (Sabah namazı hariç, diğer vakitlerde, vakit çıkmadan, Hanefî'de iftitah tekbiri alan, Malikî'de ve Şafiî'de ise, bir rekât kılan, namazı vaktinde kılmış olur) deniyor. Niye sabah namazı hariç tutuluyor? Akşam güneş batınca, ikindinin vakti çıkmış olduğu hâlde bu namaz sahih oluyor da, sabah güneş doğunca, sabahın vakti de çıkmış olduğuna göre, niye sabah namazı sahih olmuyor? CEVAP: Bu konu kitaplarda şöyle bildiriliyor: Kendi arzusuyla namazdan çıkmak, İmam-ı a'zama göre farzdır. İmameyn'e göre, farz değil vacibdir. Bir kimse namazın sonunda teşehhüd miktarı oturduktan sonra kasten namaza aykırı bir iş yapsa, mesela gülse, konuşsa, yiyip içse namazı sahih olur, fakat elinde olmadan abdesti bozulsa, bu durumda İmam-ı a'zama göre, hemen abdest alarak, gelip selam verip, kendi isteğiyle namazdan çıkması gerekir. (Halebî) Abdesti bozacak bir şey, selam vermeden önce hâsıl olursa, üç mezhepte namaz bozulur. Son teşehhüdü okumayı bitirmeden önce olursa, Hanefi'de de bozulur. (İ. Ahlakı) Abdest alırken veya namaz kılarken, özrü kesilip, sonraki ikinci vaktin sonuna kadar hiç gelmezse, özürlüyken aldığı abdesti ve namazı iade eder. Namaz bittikten veya teşehhüd miktarı oturduktan sonra kesilirse, namazını iade etmez. (S. Ebediyye) Teşehhüd miktarı oturduktan sonra abdestini bozarsa, namazı tamam olur. Teşehhüd miktarı oturduktan sonra abdesti kendiliğinden bozulursa, hemen abdest alıp vacib olan selamı verirse yahut abdest almayıp, namazı bozan bir şey yaparsa, mesela selam verirse, namazı tamam olur. (S. Ebediyye) Netice: Hanefi mezhebindeki üç imama da uyabilmek için, namazın rükünlerini tamamladıktan sonra, kendi irademizle namazdan çıkmalıyız. Kendi irademiz olmadan namazdan çıkılmışsa, İmameyn'in kavline göre namaz yine sahihtir. Maliki'yi taklit edenlerin, kendi iradeleriyle namazdan çıkmaları farz olduğu için, İmam-ı a'zamın kavline uymaları gerekir. NAMAZDAN SONRA CEMAATE DÖNMEK Sual: İmam, namazdan sonra ayağa kalkarak mı, yoksa kalkmadan mı yüzünü, cemaate döndürür? CEVAP: Her ikisi de caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (İslamiyet'e tam uyabilmek, ilim, amel ve ihlâsla olur) deniyor. Bunlardan biri noksan olursa niye uyulmuş olmuyor? CEVAP: Üçünü ayrı ayrı açıklayalım: İlim, dinimizin emirlerini ve yasaklarını öğrenmektir. Amel, öğrendiklerini tatbik etmektir. İhlâs, bunları yalnız Allah rızası için yapmaktır. Bu üçünü yapan İslamiyet'e uymuş olur. İlim ve ihlâs var; fakat o ilimle amel etmiyorsa ne kıymeti olur? Mesela ilacın hastalığına şifa verdiğini biliyor; ama ilacı kullanmıyor. O ilacın ne faydası olur? Amel yoksa, ilmin o kimseye faydası olmaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Amelsiz âlim, mum gibidir, kendini yakar, insanları aydınlatır.) [Bezzar] İlim ve amel var; fakat ihlâs yoksa yani Allah rızası için değilse, gösteriş içinse yine kıymeti olmaz. İhlâslı olması şarttır. İhlâssız amel sahte para gibidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ, ancak ihlâsla yapılan ameli kabul eder.) [Dâre Kutnî] İhlâs ve amel var; fakat ilim yoksa bid'at işler, hurafelere dalar, yaptığı amel işe yaramaz. Onun için, (Amelsiz ilim vebal, ilimsiz amel sapıklıktır) buyurulmuştur. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâ, ilimsiz ameli kabul etmez.) [B. Arifin] (İlimle az amel faydalı olur, ilimsiz çok amel kıymetsizdir.) [Deylemi] Şair de diyor ki: İlimsiz ihlâssız Cennet bulunmaz./Amelsiz ilimle âlim olunmaz. *** Sual: Ezan ve namazda hoparlör ve diğer çalgı aletleri kullanmak bid'at oluyor da, TV'de veya hoparlör kullanarak konuşmak, vaaz etmek niye caiz oluyor? CEVAP: Radyo, TV ve hoparlörle, faydalı yayınlar yapılması caiz, hattâ sevab olur. Ses farklı da olsa, vaazları, nasihatleri, faydalı bilgileri duyurmak için, hoparlör, teyp, kaset, CD kullanmak caizdir. Bunlarda önemli olan, ses değişikliğe uğrasa da, söylenen bilgilerin karşı tarafa iletilmesidir. Yazıyla da iletilse aynıdır. İnsan sesi olmasıyla, aletten çıkan farklı bir ses olması arasında fark yoktur. TV'de vaaz edilebilir; ama namazda TV'deki imama uymak caiz olmaz. Dinimiz, ezan ve namazda, bizzat insan sesinin kullanılmasını emretmiştir. İbadetlerde değişiklik yapılamaz. Üç hadis-i şerif meali: (İbadetleri bizim gibi yapmayan, bizden değildir.) [Miftah-ül cenne] (Bizim yaptığımıza benzemeyen her amel, merduddur.) [Mizan-ül-kübra] (Bir millet, dinlerinde bir bid'at çıkarırsa, Allahü teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder. Kıyamete kadar bir daha geri getirmez.) [Mektubat-ı Rabbani] Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Abdest veya gusülde, su değmemesi gereken bir yerin üstüne sarılan sargının veya poşetin üstünü mesh etsek, sonra bunları kaldırınca yıkanmamış yeri mesh etmek gerekir mi? CEVAP: Yaranın, çıbanın, derideki çatlak veya yarıkların üzerine veya içine konan merhem, pamuk, fitil, gazlı bez, sargı gibi şeylerin çözülmesi, çıkarılması yaraya zarar verirse veya bunlar çıkınca, yıkamak veya mesh etmek zarar verirse, bunlardan merhem, poşet gibi, su geçirmeyenler üzerine su akıtılır. Su geçirenler üzerine mesh edilir. Zarar vermek, şifanın gecikmesi yahut ağrının artması demektir. Mesh ettikten sonra, bunlar, yara iyi olmadan alınır veya düşerlerse, mesh bozulmaz. Yara iyi olup da düşerlerse, altlarını yıkamak gerekir. Bunlar üzerine mesh, altlarını yıkamak yerine geçer. Bunlara mesh eden, özür sahibi olmaz, böyle biri, sağlam kimselere imam olabilir. Salih ve uzman doktorun (Islatılmaması lazımdır) dediği bir yer, yara gibi olur. Bunlara mesh etmekte, abdestsiz ve cünüp arasında, fark yoktur. (S. Ebediyye) MUSHAF'I ABDESTSİZ TUTMAK Sual: Naylonla kaplanmış olan Mushaf, abdestsiz tutulabilir mi? CEVAP: Naylon, kapağa yapışık hâlde değilse Mushaf'ın kılıfı olmuş demektir, abdestsiz tutulabilir. Yani kılıf şeklindeyse tutulur, cilt kapağına yapışıksa tutulmaz. KOLONYA SÜRERKEN Sual: Elimize, yüzümüze kolonya sürünce, ister istemez kokusu ağzımıza, burnumuza giriyor. Bunun oruca bir zararı var mı? CEVAP: Hayır, oruca da zararı olmaz. ABDEST ALIRKEN Sual: Abdest uzuvlarını, bildirilen huduttan daha fazla yıkamak uygun mudur? CEVAP: Bildirilen huduttan çok fazla yıkamamalı, fakat yüzü, kolları, ayakları yıkarken, farz olan yerlerden biraz fazlasını yıkamak müstehabdır. Mesela, kolları dirsekleri biraz aşarak yıkamak iyi olur, ama aşırı davranıp omuzlara kadar yıkamak uygun olmaz. ALLAH'A SÖZ VERMEK Sual: Allah'a söz veriyorum demek, yemin olur mu? CEVAP: Evet, yemin olur. (Mülteka, Dürr-ül-muhtar) BULAŞIK SUYU Sual: Evlerde bulaşık suları ile abdest suları, evin kanalizasyonuna karışıyor. Günah oluyor mu? CEVAP: Zaruret olduğu için, günah olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Cennetin bedeli Lâ ilâhe illallah, nimetin bedeli de Elhamdülillah'tır) hadisine göre, bir gayrimüslim, lâ ilâhe illallah dese, Cennetin bedelini ödeyip, onu satın almış olmaz mı? CEVAP: Kur'an-ı kerimin bazı âyetleri, diğerlerini açıkladığı gibi, hadis-i şeriflerin bir kısmı da diğerlerini açıklar. (Şartsız bildirilen haberler, şartlı olarak anlaşılır) ifadesi, dinimizde bir kuraldır. Müslüman olmayan kimse, kesinlikle Cennete giremez. Bir gayrimüslim, lâ ilâhe illallah dese de Cennete giremez. İmanın altı şartına inanma mecburiyeti vardır. İnanmak da yetmez, ayrıca beğenerek söylemek gerekir. Dille söylemek de yetmez, kalble tasdik etmek de şarttır. İhlas da şarttır, (Ancak ihlâsla, lâ ilâhe illallah diyen Cennete girer) hadis-i şerifi ihlâssız söylemenin değersiz olduğunu gösteriyor. Peki, ihlâs nedir? Bunu da Peygamber efendimiz açıklıyor, (İhlâs, haramlardan sizi menetmesidir) buyuruyor. (Bezzar, Hatib) İmanın alameti, farzları yapıp haramlardan sakınmaktır. Haramlardan sakınılmıyorsa, ihlâs yok demektir. Sadece ihlâs yetmiyor, kalble tasdik de gerekiyor. Bir hadis-i şerif meali: (Kalble tasdik edip, ihlâsla kelime-i şehadeti söyleyen Cennete girer.) [Taberani] Bir de bunları beğenmek şartı vardır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (İnanarak, beğenerek ihlâsla Lâ ilâhe illallah diyene Cennet vardır.) [İbni Hibban] Kalble tasdik, ihlâs, haramlardan kaçmak ve beğenmek de yetmez. Bir hadis-i şerif meali: (İhlâsla, "Rabbimin Allah, dinimin İslam ve Peygamberimin Muhammed aleyhisselam olduğuna razıyım" diyen Cennete girer.) [İ. Ahmed] Demek ki gayrimüslim, diğer bütün dinleri bâtıl, İslamiyet'i de tek hak din olarak kabul etmezse, Muhammed aleyhisselamı kendi peygamberi olarak kabul etmezse, Cennete giremez. Ayrıca, Amentü'de bildirilen imanın altı esasına da inanmak şarttır. Biri noksan olursa, iman olmaz. (Nimetin bedeli Elhamdülillah) emrine uyarak, sadece Elhamdülillah demekle nimetin bedelini vermiş olur muyuz? Bir kimsenin eline bir miktar para geçse, onunla şarap alıp içse, (Elhamdülillah, elime para geçti, şarabımı alabildim) dese, nimetin şükrünü eda etmiş olamaz. O nimeti, dinimizin yasaklamadığı yerde, hattâ dinimizin emrettiği yerlerde kullanırsa, ancak o zaman şükretmiş olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Asırlardır, evliya zatları niye herkes çok sever? Çünkü Allah diyen sevilir, para diyen sevilmez. Allahü teâlâ, yarattığı günden beri dünyaya bir gün rahmetle nazar etmemiş, onu bir gün övmemiştir. Peygamber efendimiz de, bir gün bile dünyayı anlatmamış, dünyayı sevdirmeye çalışmamış, bilakis dünya sevgisine karşı bizi korumuştur. Çünkü Allahü teâlânın rızası dışında insanın peşinden koştuğu şey, onun mabududur. Onun için Abdülhalık-i Goncdüvani hazretleri, (Kalbinizdeki putları ne zaman temizleyeceksiniz?) buyuruyor. Kâbe'nin içinde 360 tane put vardı. Peygamber efendimiz, o putların hepsini temizledi. Bizim kalbimizde kaç bin tane put var acaba? Allah sevgisinden başka kalbimize ne koymuşsak hepsi bizim için puttur ve bunların temizlenmesi şarttır. Onun için dinimiz, (Teberri olmazsa tevelli olmaz=Uzaklaşmadıkça kavuşulamaz) buyuruyor. Yani bu putlardan, sahte mabudlardan uzaklaşmadıkça Rabbimizin rızasına kavuşamayız. Peygamber efendimiz, (İki Müslüman bir araya gelir de, Allah ve Resulünden bahsetmezlerse, oraya lanet iner) buyuruyor. Mesela insan uçağa binse, orada ne konuşur ki? İneceği noktaya bakar. Kazasız belasız inmeyi bekler. Ayağımız yerde, ama uçak boşluktadır. Dünya da bir yere dayanmıyor, o da boşluktadır. Allahü teâlâ, dünyadan kudretini bir an çekse kâinat yok olur. Böyle bir yüce Rabbe karşı isyan ne demek? Okuduğumuz Kur'an-ı kerim, bütün kâinatı, âlemleri, yeri göğü yaratan, yerdekileri, göktekileri her an varlıkta durduran yüce Rabbimizin kelamıdır. O kelamda, (Bu Kur'an-ı kerimi dağa indirseydik, dağ Allah korkusundan baş eğerek parça parça olurdu) buyuruluyor. Dağ bile parça parça oluyor, ama kalb ne kadar katı ki, insan Kur'anı okuyup haşyetini, büyüklüğünü idrak edemiyor. Ona layık olduğu hürmeti gösteremiyor. Kur'an-ı kerime asıl hürmet, Onun emir ve yasaklarına uyarak hareket etmektir. (Allah'ı çok seviyorum) diyen, dinimize uymaya çalışır. Uymuyorsa, sevgisi yalandır. Seven, sevdiğini bir an unutamaz. Her yerde onunla beraber yaşar. En büyük günah, Allahü teâlâyı unutmaktır. Her işimizde Onu hatırlamak, (Rabbim bundan razı mı, değil mi?) diye düşünmek lazımdır. Razı olmadıklarına tevbe etmek, pişman olup vazgeçmek lazımdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
O aslında bizi değil, hizmetlerimizi seviyor
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Allahü teâlâ bu hizmeti herkese sevdirmez, kim bu hizmetleri seviyorsa, bilsin ki, onu Allahü teâlâ seviyor.
Eğer Cenab-ı Hak, onu sevmeseydi, o da bu hizmetleri sevemezdi.
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet itikadı ve bu yolun büyüklerinin sevgisi bir cevherdir. Allahü teâlâ bu cevheri çöplüğe koymaz. Bu nimete kavuşmuş olanların kalbleri, eğer pırlanta gibi kıymetli olmasaydı, Allahü teâlâ bu imanı onlara vermezdi.
Merhum hocamıza bir gün, başka şehirden dönen bir arkadaşımız bazı hususları arz ettikten sonra, (Efendim, orada Ali isminde yaşlı bir imam, size selam gönderdi. Sizi çok sevdiğini söyledi) der. Hocamız memnun olur, selamı alır, (Ali Efendi'yle bir akrabalığımız var mı?) diye sorar. (Hayır, efendim) derler. Bunun üzerine, (Bizi hiç gördü mü?) diye sorar. Yine, (Hayır, efendim) derler. (Onunla bir alışveriş mi yapmıştık?) diye sorar. (Hayır efendim) derler. O zaman hocamız, (O hâlde bizi niye çok seviyor?) buyurup, şöyle devam ederler:
(Bizi sevenler, kara kaşımız, kara gözümüz için sevmiyorlar. Yapılan hizmetlerden dolayı seviyorlar. O bizi değil, hizmetlerimizi seviyor, dolayısıyla Allahü teâlâyı seviyor. Bu aynı zamanda kendi kıymetini gösterir. Bu, kendi güzelliğinden ileri geliyor. O kişinin kendisi çok mübarektir. Çünkü Allahü teâlâ bu hizmeti herkese sevdirmez, kim bu hizmetleri seviyorsa, bilsin ki, onu Allahü teâlâ seviyor. Eğer Cenab-ı Hak, onu sevmeseydi, o da bu hizmetleri sevemezdi.)
Bu hizmetler çok kıymetlidir. Ama bir o kadar da zordur. Çünkü insanın yaptığı iş ne kadar kıymetliyse, karşılaşacağı ve katlanması gereken sıkıntılar da o kadar büyük olur. Bu sıkıntıyı verenlerin en birincisi, insanın kendisi yani nefsidir. İnsanın nefsi katiyen Allah demek, Onun dininden bahsetmek istemez. Hattâ dini anlatmak ve yaymak, kesinlikle nefsin en çok üzüldüğü, karşı çıktığı bir şeydir. Çünkü bu bir peygamberlik görevidir. Bütün peygamberler bunun için gönderilmiştir. Onların asıl görevi, insanları zengin etmek, tüccar yapmak değil, onlara öldükten sonra yanmamayı öğretmektir.
Ehl-i sünnet itikadında olmak ve her ne şekilde olursa olsun, bu hizmetlerde bulunmak nimeti kimde varsa, o, seçilmişlerdendir. Onun için Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Biz seçildik) buyurmuştur. Kıymetli iş, kıymetli insanlara verilir, yoldan geçene verilmez.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Üç ayların fazileti nedir CEVAP: Üç aylar, yarın başlıyor. Faziletleri özetle şöyledir: RECEB AYI: Dört kıymetli aydan biridir. Bir âyet-i kerime meali: (Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günden beri, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü, haram [hürmetli] olan aylardır.) [Tevbe 36] Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Haram aylar, Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir.) [İbni Cerir] (Cennette öyle köşkler vardır ki, onlara ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi] (Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder.) [Gunye] (Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb'in hepsinde tutmuş gibi sevab verilir.) [Miftah-ül-cennet] (Başında demek, ayın ilk günleri demektir. Ortası, ortadaki günlere yakın olan günler, sonu da, ayın son günleri demektir.) (Allahü teâlâ, Receb ayında hasenatı kat kat eder. Bu ayda bir gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün tutana Cennetin 8 kapısı açılır. 10 gün tutana, Allahü teâlâ istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münâdi, "Geçmiş günahların affoldu" der. Allahü teâlâ, Nuh aleyhisselamı Receb'de gemiye bindirdi. O da, Receb ayını oruçlu geçirip oradakilere oruç tutmalarını emretti.) [Taberani] (Receb'de, takva üzere bir gün oruç tutana, oruç tutulan günler dile gelip, "Yâ Rabbi, onu mağfiret et" derler.) [Ebu Muhammed] ŞABAN AYI: Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gâfil olurlar. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.) [Nesai] (Ramazan'dan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizi] (Şaban'da üç gün oruç tutana, Allahü teâlâ Cennette bir yer hazırlar.) [Ey oğul ilmihali] RAMAZAN AYI: Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Müslüman olmak, doğru yolu bulmak, nasip meselesidir) deniyor. Nasibi yaratan Allah olduğuna göre, ötekileri niye nasipsiz yaratıyor? Nasipsiz yaratmak adalete uygun mu? CEVAP: Allahü teâlâ hiç kimseyi nasipsiz, kâfir olarak yaratmamıştır. Allahü teâlâ geçmiş ve gelecek her şeyi, ezelî ilmiyle bilir. Mesela, bir kâfirin ebedi kâfir kalıp kalmayacağını bilir. Olacak şeylerin nasıl olacağını bilir. Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılıyor. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye, bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez. Allahü teâlâ da, insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları levh-i mahfuza yazmıştır. Allahü teâlânın, bazı kimselerin nasipsiz olacaklarını bildirmesi, onların, kendi arzularıyla küfür üzere kalmayı istedikleri ve iman etmek istemedikleri içindir. Yoksa bunların kâfir olması, Allahü teâlânın haber verdiği için değildir. Kur'an-ı kerimde buyuruyor ki: (Nefse iyilik ve kötülük [isyan ve itaat kabiliyeti yani bunlardan birini seçme hakkı, irade-i cüziyye] veren Allahü teâlâya ant olsun ki, nefsini tezkiye eden, küfür ve isyandan temizleyen, kurtuldu. Nefsini bunlarda bırakan da, ziyan etti.) [Şems 7-10] İnsan, irade-i cüziyyesini kullanmakta serbesttir, mecbur değildir. Yani irade-i cüziyye, iyiliğe kullanılırsa Allahü teâlâ iyilik yaratır, kötülüğe kullanılırsa, kötülük yaratır. Kul irade-i cüziyyesini kullanıyor, Allahü teâlâ da yaratıyor. (İrade-i cüziyye risalesi) Demek ki, iyilik isteyene iyilik veriyor, o nasipli oluyor. Kötülük isteyene kötülük veriyor, o da nasipsiz oluyor. Burada bir zorlama yoktur. Yani Allahü teala zorla günah işletmiyor, zorla Cehenneme atmıyor. Günah işleyenin suçu kaderine yüklemesi yanlıştır. NECASETİN TOPLAMI Sual: Üzerimize ve elbisemizin çeşitli yerlerine, sıvı necaset damlamış olsa, bunların toplamı mı esastır, yoksa bir yere bulaşan mı esas alınır? CEVAP: Toplamı esas alınır. (S. Ebediyye) ELİ ÖPÜP BAŞA GÖTÜRMEK Sual: (El öptükten sonra, başına götürmek, secde etmek anlamına geleceği için caiz değildir) deniyor, doğru mu? CEVAP: Hayır, doğru değildir. Eli başa götürmek gerekmezse de, götürmenin de mahzuru olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Regaib kandili ne zamandır? CEVAP: Recebin ilk Cuma gecesine Regaib gecesi denir. Yarın gece Regaib gecesidir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ bu gecede müminlere ragîbetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Yarın oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevabdır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Receb ayında Allah'a çok istiğfar edin, çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi] (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Şaban'ın 15. gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gecesi.) [İ. Asakir] Receb ayında edilen dualar kabul edilir, hatalar affedilir. Günah işleyenin cezası da kat kat olur. EŞİ DOSTU MEMNUN ETMEK İÇİN Sual: Eşin dostun gönüllerini almak, onları kırmamak için namahremle tokalaşmak, kucaklaşıp öpüşmek caiz mi? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Eşin, dostun gönüllerini yapmak için, kendini günaha sokmak ve âhiretin sonsuz azaplarına atılmak, aklı olanın yapacağı iş değildir) buyuruyor. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Bir kimse kötü insanların kızacakları şeyde Allahü teâlânın rızasını ararsa, Allahü teâlâ onu, insanlardan geleceklerden korur. Eğer, Allahü teâlânın kızacağı şeyde, insanların rızasını ararsa, Allahü teâlâ onun işini insanlara bırakır.) [Tirmizi] Bir zaruret olmadıkça, bu günahlardan uzak durmalıdır. SECDE ÂYETİNİ DUYUNCA Sual: Cünüp, abdestsiz veya hayzlıyken secde âyetini dinleyene, tilavet secdesi gerekir mi? CEVAP: Secde âyetini işiten cünübün veya abdestsizin, temizlendikten sonra tilavet secdesi yapması gerekir, fakat hayzlıya temizlendikten sonra da tilavet secdesi yapmak gerekmez. BİR SÛRE OKUMAK Sual: Sabah namazında, uzun sûre okumak için birinci rekâtta, Elemtere'den başlayıp üç beş sûre okumak mı uygun, yoksa bir sûre okumak mı? CEVAP: Bir sûre okumak daha iyidir. (Redd-ül Muhtar) İCTİHAD VE KIYAS Sual: İctihad ve kıyasla dinin hükümleri artmış olmuyor mu? CEVAP: Hayır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kıyas ve ictihad, nassların manasını açıklar. Dinin hükümlerini arttırmaz. (1/186) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Komşumuz, evi camiye yakın olduğu için, camiden eve hoparlör çekmiş. Evden camideki imama uyabilir mi? TV'den Mekke'deki imama da uymak caiz olur mu? CEVAP: Bu şekilde imama uymak iki yönden caiz olmaz: 1- İmama uymaya mani olan sebeplerden biri, imamla cemaat arasında, kayık geçecek kadar nehir veya araba geçecek kadar yol yahut sahrada kılarken, arada iki saflık boşluk bulunmaktır. Bir başka sebep, mescidin üstünde veya dışında kılanın, imamın veya cemaatten birinin seslerini işitmeye yahut imamın veya cemaatin hareketlerini görmeye mani büyük duvar bulunmasıdır. Mescidin üstünde ve duvar arkasında kılanın, imamdan veya cemaatten başkasına tâbi olması caiz değildir. Mescid kapıya kadar dolu değilse, son safla arasında araba geçecek mesafe yoksa yine sahih olur. Bundan fazla mesafe varsa, imamın sesini işitse de, sahih olmaz. (Fetava-yı Hindiyye) Mescide bitişik binanın üstünde ve mescide bitişik olmayan binalarda imama uymak caiz değildir. (Kadihan) 2- Birinci maddedeki mani olmasa da, hoparlörden gelen sese uymakla imama uyulmuş olmaz. Mekke'deki imamın sesi, TV'den gelse ve kendisi de görünse, yine uymak caiz olmaz, çünkü imamın sesi, hoparlöre verilince, elektrik ve mıknatısın hâsıl ettiği bir ses hâline dönüşüyor. Bizim duyduğumuz ses, imamın sesi değil, elektrik ve mıknatısın hâsıl ettiği sestir. Yani hoparlörden çıkan ses, elektrik tesiriyle hâsıl olan, mıknatıs kuvvetlerinin titrettiği demir levhanın meydana getirdiği başka bir sestir. TV'deki görüntüye imam diye uymakla, hoparlörden çıkan sese imamın sesi diye uymak aynıdır. Görüntü bizzat imam olmadığı gibi, ses de bizzat imamın sesi değildir. Onun için görüntüye ve cihazdan çıkan sese uymakla imama uyulmuş olmaz. Hoparlörden çıkan sese kıraat değil, çınlamak denir. Buradan secde âyeti işitilse, tilavet secdesi yapmak gerekmez. (Elmalılı tefsiri c.3 s.2361) BANKADA ÇALIŞMAK Sual: Bankada çalışanın aldığı maaş helal midir? CEVAP: Evet, haram helal karışık işler yapanın verdiği maaşı, hediyeyi almak helaldir. BAL VE ARILAR Sual: Bağımıza arılar konmuş ve bal yapmış. Bir arkadaş, kovan getirmiş. Balı bırakıp, arıları götürürken gördük. Arılar ve bal kimindir? CEVAP: Arılar bulanındır. Bal ise bağ sahibinin olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zekât için gümüşün nisabı 200 dirhem, altınınki ise 20 miskaldir. Bunların yarısı mesela 100 dirhem gümüşle 10 miskal altını olanın zekât vermesi lazım geliyor, fakat S. Ebediyye'de, (95 dirhem gümüşle 1 miskal altını olsa ve 1 miskal altın kıymeti, 5 dirhem gümüş ise, altın nisabını doldurduğu için zekât verir) deniyor. Bu, ne 20 miskal altın, ne de 200 dirhem gümüş ediyor. Burada bir yanlışlık yok mu? CEVAP: Verdiğiniz örnek yanlıştır. 100 dirhem gümüşle 10 miskal altını olan zekât vermeyebilir. Bu, altın ve gümüşün fiyatına göre değişir. Gümüşün fiyatı düşükse nisabı bulmayabilir. Mesela bugün için nisabı bulmaz. Çünkü 100 dirhem gümüş, 10 miskal altın etmez. Etseydi nisabı bulurdu. Gümüşün dirhemi bugün için 2,3 liradır. 100 dirhem gümüş 230 lira eder. Bununla da ancak 5,4 gram altın alınabilir. Bu da, 1 miskalden 0,6 gram fazla eder. Yani, bugün için 100 dirhem gümüş, yaklaşık 1 miskal altına tekabül etmiş olur. 10 miskal altını vardı, gümüş de bir miskal olunca, 11 miskal eder. 11 miskal altının ise zekâtı olmaz. S. Ebediyye'de bildirilen ifadede yanlışlık yoktur. 1 miskal altının kıymeti, 5 dirhem gümüş, 95 dirhem gümüş ise, 19 miskal altına tekabül eder, deniyor. Yani 19 miskal altın değerinde gümüşle bir miskal altını olan 20 miskali bulduğu için zekât verir. Bunun gibi, (150 dirhem gümüşle, 40 dirhem kıymetinde, 5 miskal altını olan, zekât verir) deniyor, çünkü gümüşün altına ilavesiyle nisap meydana geliyor. 40 dirhem gümüş, 5 miskal altın ediyor. 20 miskali bulmak için, 15 miskal değerinde gümüşü varsa zekât verir. 15 miskal altın ise, 120 dirhem gümüş eder. Elinde 150 dirhem gümüş olduğuna göre, zekât vermesi gerekir. Nisab gümüşe göre değil, altına göre hesap edilir. Bir örnek daha verelim: Bugünün rayicine göre, 150 dirhem gümüşle 18 miskal altını olanın, zekât vermesi gerekir mi? 150 dirhem gümüşle, bugün 2 miskal altın alınamadığı için zekât vermek gerekmez. 19 miskal altınla 150 dirhem gümüşü olsaydı zekât verirdi. Demek ki, eldeki gümüşün değeri altının nisabını doldurursa zekât vermek gerekiyor. Mesela, 15 miskal altını olanın elinde, 5 miskal değerinde gümüş varsa nisabı buluyor demektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Silsile-i aliyye büyüklerinin, nasihat ve vasiyet olarak bize bildirdikleri ilk şey, imanı koruyup küfre düşmemek, sonra da haram işlememektir, çünkü haram ateştir. Köylü bir genç, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin ismini çok duyar. (Şu mübarek zatı bir ziyaret edeyim de, gerçekten büyük olup olmadığını anlayayım. Büyükse duasını alayım) diye düşünür. Görüşmek istediğini söyleyince, talebeleri durumu Şah-ı Nakşibend hazretlerine bildirirler. O da, (Şu saatte yemeğe gelsin!) buyurur. Ama nasıl olmuşsa, genç yemeğe geç kalır. Özür dileyince, Şah-ı Nakşibend hazretleri ona, (Bir altın getirirsen affederim) der. Gencin kafası karışır. (Allah adamı olacak, affetmek için bir de altın isteyecek! Olacak şey mi bu?) diye düşünüp der ki: - Efendim bende altın ne gezer, ben garip, fakir bir köylüyüm. - Demek öyle, o zaman hemen git, sabah samanlığa sakladığın 40 altını getir! Genç, altınlarının sayısı ve sakladığı yer bile söylenince utanıp, hemen giderek altınları getirir. Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Aç keseyi, sayacağız, eğer bir tane noksan çıkarsa kabul etmem) der. Altınları masaya döküp, tek tek sayarlar. Şah-ı Nakşibend hazretleri altınlara bakar ve içinden bir tanesini alıp gence, (Bu yenmez, çünkü ateştir, git bunu bir fakire ver! Diğerlerini istediğin gibi harca!) der. O da, (Peki efendim) der. Genç, dışarıya çıkınca etrafındakiler, (Ne var bu altında?) diye sorarlar. O da kızarıp, (Onu kumarda kazanmıştım) der. O büyük zatın altın isteme sebebi, o kumar kirini oradan temizlemekti. Eğer o, temizlenmeseydi hepsi birden berbat olacaktı. O haramı yediği için de, ne kadar sohbete gelse, ne kadar ibadet etse, bir zerresi ruhuna, kalbine işlemez. Evet, o anda çok neşelenir, bir şeyler öğrenir ama kapıdan çıkınca hepsini unutur. Büyükler, unutulacak şeyi söylemezler. Eğer bir şey söyleyeceklerse onun onda kalmasını ve istifade etmesini isterler. Bunun için bu yolun büyüklerinin hususiyeti, birine bir şey vermeden önce, ondaki pislikleri alırlar. Temiz suyu ancak bardağı temizledikten sonra koyarlar. Teberri olmazsa tevelli olmaz. Yani haramdan, pislikten, günahtan sakınmadan hiçbir ibadetine sevab verilmez. Kirli bardaktan su içilmez. Önce bardak temizlenmeli. Onun için bu yolun aslı, önce tasfiye yani temizliktir. Ondan sonra aşk ve muhabbet kendiliğinden gelir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın yeryüzünde en çok sevdiği yer, mescidlerdir) buyuruyor. Allah'ın sevdiği yere kim gider? Allah'ın sevdiği kulu gider. Yine başka bir hadis-i şerifte, (Güvercin yuvası kadar mescid yapan, kendine Cennette köşk yapar) buyuruyor. Camiye girdiğimiz zaman ferahlıyoruz. Dikkat edilirse, ecdadımız bulunduğu yerlere hep cami yapmıştır. Bir mescidde namaz kılındığı müddetçe, yapanlara sevab gider. Hayra vesile olduğu sürece, sevab devam eder. Bir ülkenin hürriyeti, bayrağı ile belli olur. Bayrak dalgalanırsa, o memleket hür bir memlekettir. Dinin de bayrağı camilerdir. Başka bir memlekete gidince, ilk önce bir camiye gitmek lazımdır. Öyle olursa, kişinin oradaki işleri rast gider. Kötü kimse, kötülükten, iyi kimse de iyilikten hoşlanır. Müslüman mescidden çıkmak istemez. Başka yerde sıkılır. Kötü kimse de mescidlerde sıkılır. Namaz hayattır. Namazla nefes aynı şeydir. Nefes alan namaz kılar. Nefes almayan namaz kılmaz. İmanın bayrağı, alameti namazdır. Bir talebenin gözleri rahatsızlanır ve hocasına danışarak, duasını da alarak, çok riskli bir ameliyata girer. Gözün sinirleri kaynaşmaya başlamış. Her kaynayışta görme mesafesi azalıyor. Daha fazla gecikirse kör olacaktır. Sinirlerin ayrılması gerekiyor, ama çok tehlikeli bir ameliyat, sinirin biri biraz kesilse kör olacak. Nihayet sekiz saat kadar sonra ameliyat başarıyla biter ve nasıl görecek diye hastanın ayılması beklenir. Bantları çıkarırlar, yavaş yavaş bakarken, daha gözünü açarken ilk cümlesi, (Hangi namaz vaktindeyiz? Namazım geçti mi?) olur. Ölüm kalım hâlinde yani kör olup olmadığını, gözlerinin iyileşip iyileşmediğine bakmadan, ağır bir ameliyattan çıkan bir insan, aklı başına gelirken, ilk önce namazı soruyor. Bu husus, hocasına arz edilince, gözleri yaşarıp, (Allah Allah! Kardeşim işte bu arkadaşınız evliyadır. Elhamdülillah aramızda böyle mübarek gençler de var) buyurur. Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri de, namazın önemi hakkında buyuruyor ki: (Bu zamanda, imanı doğru olup beş vakit namazını kılan, haramlardan sakınan evliyadır. Kıyamet günü hesap önce imandan, sonra namazdandır. Tek vakit namazı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih etmeli. Nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılmalı.) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Kur'anı ve onun Peygamberini dışlayarak tevhid inancına ve salih amele ulaşmak imkânsız gibi olduğu için, bir kısmı hak yolda ise de, bugün Ehl-i kitabın büyük çoğunluğu, tevhitten veya salih amelden uzaklaşmıştır) diyenler oluyor. Ehl-i kitap bâtıl yolda değil midir? CEVAP: Ehl-i kitab, tek bir yaratıcıya inansa da, salih ameller işlese de, mesela namaz kılsa, oruç tutsa ve cami yapsa da, Müslüman olmadıkça hiç faydası olmaz. İşte bir âyet-i kerime meali: (Kâfirlerin cami yapmaları ve [hayır olarak yaptıkları] diğer bütün amelleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.) [Tevbe 17] Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olduğu gibi, kâfire de Müslümandır, cennetliktir demek küfürdür. İslamiyet gelince, önceki bütün dinler yürürlükten kalktı. Hiç değişmemiş, bozulmamış bile olsa, artık bunlarla amel etmek caiz değildir. Üç âyet-i kerime meali de şöyledir: (İslam'dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85] (Kimi, ona [Muhammed aleyhisselama] iman etti, kimi ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr edip kâfir olanları ateşe atacağız.) [Nisa 55, 56] (Elbette, ehl-i kitab [Yahudi ve Hristiyan] veya müşrik olan bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Beni duyup da, bana iman etmeyen Yahudi ve Hristiyan, Cehenneme girecektir.) [Müslim] YALANDAN HRİSTİYAN OLMAK Sual: Avrupa'da yaşıyoruz. Hristiyan olan Müslümanlara para ve imkân veriliyor. Sırf bu imkânlardan faydalanmak için, yalandan Hristiyan olduğumuzu bildirsek bir mahzuru olur mu? Bunun gibi ateistlerin içinde ateist görünmekte sakınca var mıdır? CEVAP: Çok sakınca vardır, çünkü bu işte bir zaruret yoktur. İbadetini gizlemek ayrı, kâfir görünmek ayrıdır. Din kitaplarında, (Şakadan, "Ben kâfirim" dese, kâfir olur) buyuruluyor. Yani bu işin şakası bile olmuyor. Hattâ (Ehl-i kitap olmak, ateist olmaktan iyidir) demek bile küfürdür. Allah'ın kötü dediğine iyi demek Allah'ın sözünü kabul etmemek oluyor. Bu bakımdan şakadan da olsa, maddi menfaat için de olsa, Hristiyan veya ateist görünmemeli. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kur'an-ı kerimde, müellefe-i kulüb denilen kimselere zekât verilebileceği bildirilirken, niye şimdi bunlara zekât verilmiyor? CEVAP: Kalblerine imanın yerleştirilmesi veya kötülükleri önlenmek istenilen bazı kâfirlere ve yeni iman etmiş olan bazı zayıf Müslümanlara müellefe-i kulüb denirdi. Resulullah efendimiz, bunların üçüne de zekât verirdi, fakat hazret-i Ebu Bekr zamanında, beyt-ül-mal emini olan Hazret-i Ömer, bir hadis-i şerif okuyarak, (Müellefe-i kulüb olanlara zekât verilmesini Resulullah nesh etmiştir) dedi. Halife ve Eshab-ı kiramın hepsi, bunu kabul ederek, nesh edilmiş olduğunda ve artık bunlara zekât verilmemesi hususunda icma hâsıl oldu. Nesh, Resulullah hayattayken olur. İcma ise, vefatından sonra olur. Bu inceliği anlamayanlar, bunu Hazret-i Ömer'in nesh ettiğini sanıyorlar. Eshab-ı kirama ve fıkıh âlimlerine dil uzatıyorlar. Bedâyi ve diğer kitaplarda bildirildiği gibi, İslamiyet'e yardım için, düşmanın zararını önlemek için, onlara mal, para her zaman ödenir, fakat bu beyt-ül-malın zekât bölümünden değil, başka bölümünden ödenir. Görülüyor ki, müellefe-i kulüb denilen kimselere ödeme yapılması yasak edilmemiş, onlara zekât verilmesi yasak edilmiştir. (F. Bilgiler) YEMİN ALLAH'IN İSMİYLE OLUR Sual: (Çocuğumun ölüsünü öpeyim), (Annemin ölüsünü göreyim), (Kâfir olayım), (başım için), (şerefim için), (Kâbe için), (Peygamber için) gibi ifadelerle yemin etmek caiz midir? CEVAP: Caiz olmaz. Yemin, yalnız Allahü teâlânın isimleriyle olur. Başka şeyler için yemin etmek haramdır. (Mülteka) ZÜLFÜYÂR Sual: Konuşmalarda, şiirlerde, (Zülfüyâre dokunmayalım) deniyor. Nedir bu zülfüyâr? CEVAP: Zülüf: Şakaklardan sarkan saç lülesi, sevgilinin saçı. Zülfüyâr: Sevgilinin zülfü. Zülfüyâre dokunmak: Hatırlı, güçlü bir kimseyi veya bir makamı gücendirmek, darılmasına yol açmak, fitneye sebep olmak. Zülfüyâre dokunmamak: Hiç kimseye zarar veya sıkıntı vermemek, sıkıntı verecek konulara girmemek, fitne fesattan uzak durmak. ZAMM-I SURE Sual: Dört rekâtlık bir nafile namazda, sırasıyla Maun, Kevser, Kâfirun ve Nasr sûrelerini okumak mekruh olur mu? CEVAP: Nâfile namazlarda üçüncü rekâtta, ilk iki rekâttan daha uzun okumak mekruh olmaz, çünkü üçüncü rekâtla başka müstakil bir bölüme başlanmış olmaktadır. (Halebî) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Farz etmek ifadesini kullanmak, mesela, "Farz et ki geldim" demek caiz değildir, çünkü bir şeyi farz etmek Allah'a mahsustur) deniyor. Doğru mu bu? CEVAP: Farz ayrı, farz etmek ayrıdır. Farz etmek, bir deyimdir. Varsaymak yani olmadığı hâlde öyle olduğunu düşünmek demektir. Farz etmek yerine faraza veya farz-ı muhal tabirleri de kullanılır. Bu da, aslında imkânsız olanı varsaymak demektir. Din kitaplarında farz etmek ifadesi çok kullanılmıştır. Birkaç örnek verelim: 1- Dört zevce, dokuz kız, altı cedde bulunduğunu farz edersek, zevceler sekizde bir alıp, geriye yedi hisse kalır. (S. Ebediyye) 2- Büyük bir zatın kabrini ziyaret eden, ona rabıta ederse, yani dünya işlerini hiç düşünmeyip, kalbine hiçbir şey getirmeyip, o zatın ruhunu, his organlarıyla anlaşılamayan bir nur farz ederek, bunu kalbinde bulundurursa, o ruhtan, kendi kalbine bir şeyler akmağa başlar. (S. Ebediyye) 3- Bir kimsenin dayısı ve amcasının oğlu olsa, bunun nafakasını, dayısı verecektir, çünkü bu kimse kadın farz edilirse, dayısı mahremdir. (S. Ebediyye) 4- Bugün, ecelin geldiğini, bir gün daha müsaade etmeleri için yalvardığını, sızladığını ve sana, bir gün bağışladıklarını ve şimdi o günde bulunduğunu farz et! (Kıyamet ve Ahiret) 5- Âlemin yaratıcısının hâşâ iki olduğu farz olunsa, onlardan biri, bir kişinin kalkmasını dilediği anda, diğerinin de, bu kişinin oturmasını dilediğini farz edelim. (Cevap Veremedi) 6- Hürriyetine kavuşarak, erkekler arasında çalışan kadınlardan güzel olmayanların düşkünlüğü ve kendini güzelleştirmek için her sabah ayna karşısında uğraşanların bitkinliği bir yana, geri kalanlarında bulunduğu farz edilen, daha doğrusu hiç bulunmadığı hâlde, kraldan ziyade kralcı erkekler tarafından var diye savunulan bu hürriyetin ve istiklalin doğru mânası, kadınların, aile teşkil etmek, evlat yetiştirmek, evini düzenlemek gibi meziyetlerden ve tabiî kabiliyetlerinden uzaklaşarak, erkeklerin sert, sıkıntılı hayatına karışmaları, kocaya varmak ihtiyacından kurtularak, bekâr erkekler gibi yahut evindeki zevcesine bağlı olmayan ahlak düşkünleri gibi olmaları demektir. (F. Bilgiler) 7- Rüyada görülen elemin, eğer faraza hakikati varsa, dünyevi elemler kısmındandır. (Kıymetsiz Yazılar) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Denizde damlaya talip olmak!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir kimse kaza namazı kılmayıp ömür boyu Teheccüd, Kuşluk ve Evvabin gibi sünnet olan nafile namazlar kılsa, kaza namazı borcundan kurtulmuş olur mu? CEVAP: Asla kurtulmuş olmaz. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Farzların yanında nafilenin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında damla bile değildir. (1/260) Ömür boyu kıldığı bütün nafileler, bir farz namazın sevabına kavuşamaz. İslam âlimleri, (Farz kazası olanın nafilelerle meşgul olması ahmaklıktır) buyuruyor. Bir farzı vaktinde yapmanın sevabı ile, kazasını ödemekle elde edecek sevab arasında dağlar kadar fark vardır. Mesela bir kimse, Ramazan ayında farz bir orucu tutamayıp sonra kaza etse, hattâ ömür boyu nafile oruç tutsa, o bir günün sevabına kavuşamaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ramazanda bir gün oruç tutmayan, onun yerine bütün yıl oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz.) [Tirmizi] Bu hadis-i şerif, farzları vaktinde eda etmenin önemini açıkça gösteriyor. Kaza etmekle bile bu sevaba kavuşulamayacağı bildiriliyor. Hele kaza etmeyip de nafilelerle meşgul olmak çok büyük ahmaklıktır. (Fütuh-ul-gayb, Bey ve şira risalesi) Sünnetlerin de nâfile hükmünde olduğu, bütün fıkıh kitaplarında açıkça yazıyor. (Halebi) MÂLİKÎ'DE MEST Sual: Maliki'de, mestin lastik veya plastik olması caiz midir? Mutlaka deriden olması şart mıdır? CEVAP: Şart değildir. Lastik veya plastik de olabilir. Lastiğe suni deri de deniyor. (Mâlikî'de mestin deriden olması gerekir) demek, (Deri vasfına haiz olması gerekir) demektir. Mâlikî'de, mest üzerine, birinci abdest bozulmadan önce, ikinci bir mest, çizme, plastik, naylon, lastik ayakkabı giyse, bunun üzerine mesh edebilir. (S. Ebediyye) Mâlikî'de, deriden yapılmayan mestler üzerine mesh sahih olmaz, ancak alt ve üstü deriden yapılıp da, yan tarafları keçeden veya ketenden yapılmış olursa caiz olur. (El fıkh-u alel mezahib-i erbaa) MÜSLÜMANA KÂFİR DEMEK Sual: (Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruluyor. Hakaret niyetiyle Müslümana (Sen ne kâfirsin) demek de küfür olur mu? CEVAP: Bir Müslümanı kötülemek için, kâfir demek küfür olmaz. Kâfir olmasını isteyerek söylemek küfür olur. (İ. Ahlakı) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Mezhepsize mezhepsiz demek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Mezhepsize mezhepsiz demek, ona hakaret olacağı için caiz olmaz) deniyor. Günümüzde birçok mezhepsiz âlim var. Mezhepsize mezhepsiz demek niye caiz olmuyor? Mesela Mason Abduh'a mezhepsiz dense dinen caiz olmaz mı? CEVAP: Aklı olmayana akılsız, dini olmayana dinsiz, parası olmayana parasız demek ne kadar normalse, mezhebi olmayana da mezhepsiz demek o kadar normaldir. Mason Abduhcular, mezhepsiz olmayı fazilet biliyorlar ve mezhepsiz olduklarını da gizlemiyorlar. Mezhepsiz olmayı büyüklük sanıyorlar. (Biz mezhep taklit etmeyiz, tahkik ederiz) diyerek bir mezhebe uymuyorlar, kendi anladıklarına uyuyorlar. Her mezhepteki hükümlerden akıllarına yatanları alanlar olduğu gibi, mezhep hükümlerine hiç tenezzül etmeyip, âyet ve hadisten kendi anladıklarına uyanlar da vardır. Böylece katmerli mezhepsiz olduklarını gösteriyorlar. Bütün mezhepsizler, kendilerini mutlak müctehid olarak gösteriyorlar. Mezhepte müctehidliği bile kabul etmiyorlar. Kabul etseler, bir mezhebe göre hüküm verecekler, mezhepten kurtulamayacaklar, yani istedikleri gibi süper mezhepsiz olamayacaklar. İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed gibi büyük âlimler bile, kendilerinin mutlak müctehid olduklarını söylememişler, mezhep içinde ictihad etmişlerdir. Süperler, mezhep içindeki ictihadla bile yetinmeyip, mezhepler üstü ictihad yapmaya kalkıyorlar. Yabancı birkaç mezhepsizin ismini verelim: Ahmet Kadiyani, Behaullah, Efgani, İbni Hazm, İbni Rüşd, İbni Sebe, Şevkanî, Elbanî, Abduh, İbni Abdülvehhab Necdi, Ebu Zehra, İkbal, Sıddık Hasan Han, Reşat Halife, Reşit Rıza, S. Sabık, Mevdudî, Yusuf Kardavî, Zuhaylî... Yerli mezhepsizlerin listesinin de verilmesi isteniyor. Bir ölçü verirsek, bunları bilmek kolaydır. Kim bu mezhepsizleri büyük âlim olarak bildiriyorsa, onların da mezhepsiz olduğu anlaşılmış olur. İyi bilinmeli ki, yerli mezhepsizler bunlardan çok ileri geçmiştir. CAMİYE VERİLECEK PARA Sual: Babam, (Şu parayı al, bir camiye ver!) dedi. Bu parayı İslam âlimlerinin kitaplarını dağıtarak emr-i maruf yapan yerlere vermek caiz olur mu? CEVAP: Elbette olur. İslamiyet'i yaymak için verilmiş olur, daha önemlidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Güneşin karşısına bir ayna konsa, bu aynanın karşısına başka bir ayna daha konsa, ilk aynadaki görüntü, diğer aynada da görünür. Bir üçüncü ayna daha konsa orada da Güneş görünür. Aynalar konuldukça böyle devam eder. Araya tahta veya kütük girerse görüntü biter. Peygamber efendimiz de manevî bir Güneş'tir, dünyadaki bütün Müslümanların hepsine rüşt, hidayet, vilayet hep Ondan gelir, kaynak Odur. Onun da karşısında aynalar var. Bunlar Eshab-ı kiram ve sonraki mürşid-i kâmillerdir. Önce o Güneş, Eshab-ı kiramın aynalarına yansıdı. O aynalardan da silsile yoluyla bütün Müslümanlara intikal etti. Peygamber efendimiz, mübarek kalbinde ne varsa, hepsini Ebu Bekr-i Sıddîk hazretlerinin kalbine aktardı. O da kalbindekileri Selman-ı Farisi hazretlerine aktardı ve bu şekilde silsile yoluyla büyüklerimize kadar intikal etti. Arada bir tahta, yani bir bid'at yok. Hep aynadan aynaya intikal ettiği için, Resulullah'ın kalbinden çıkan nura hepimiz kavuştuk. Bu nur bize, hem dünyada, hem kabirde, her yerde yeter. O nur bir cevherdir, Allahü teâlâ, o nuru çöplüğe koymaz. Silsile-i aliyye büyüklerini sevenlerin kalbleri kıymetli ki, Allahü teâlâ bu cevheri o kalblere koymuştur. Büyüklerimiz, (Bizi görmek isteyen, kitaplarımızın satırlarının arasında bulur) buyurmuştur. Onun için büyüklerin kitapları varken, başka şeylerle uğraşmak akıl kârı değildir. Yine büyüklerimiz, (Bir şeye, kavuşan, her şeye kavuşur. O bir şeye kavuşmayan, hiçbir şeye kavuşamaz) buyuruyor. Büyük bir zata kavuşan her şeye kavuşmuş olur. Ama her yere bağlanmaya çalışan, hiçbir şeye kavuşamaz. Bir talebe, aşka gelip, (Yâ Rabbi, hocama hayırlı uzun ömür ver, onu başımızdan eksik etme!) diye dua etmeye başlayınca, hocası şaşırır, (Hayırdır kardeşim ne oldu?) diye sorar. Talebe, (Efendim, siz hep konuşun, anlatın diye dua ettim. Çok güzel, çok tatlı anlatıyorsunuz, hücrelerimize kadar işliyor) der. Hocası, (Peki bunun sebebini biliyor musun?) diye sorar. Talebenin, (Bilmiyorum efendim) demesi üzerine hocası der ki: (Kardeşim, ben hayatımda bir gün olsun, mübarek hocamızı düşünmeden, onlara sığınmadan konuşmadım, kendimden tek bir laf etmedim. Hep ondan öğrendiklerimi naklediyorum. Yani tahta olmadım, ayna oldum. Dolayısıyla siz beni değil, aslında hocamızı dinliyorsunuz, o yüzden feyze kavuşuyorsunuz, konuşmalar tatlı geliyor, hepimize tesir ediyor...) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünyanın en bahtiyar insanı, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir din büyüğünü tanıyıp ona tâbi olan Ehl-i sünnet itikadındaki kimsedir. Cenab-ı Hakk'a ne kadar hamd etsek ve bize bu yolu tanıtan büyüklerimize ne kadar dua etsek azdır. Eğer onlar bizim elimizden tutup çekmeselerdi, bizim bu nimetleri kendiliğimizden bulmamız mümkün değildi. Hangi ilimle, hangi takvayla bulacaktık? İşte bunun için her şeyin hakkı ödenebilir, ama böyle hocanın hakkı ödenemez. (Men lem yeşkürünnâse lem yeşkürullah= İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmiş olmaz) hadis-i şerifinde bildirildiği gibi, başta bize dinimizi doğru öğreten hocamız olmak üzere, bize iyilik edenlere, mesela ana, baba, arkadaş gibi, nimetin gelmesine sebep olanlara teşekkür etmezsek, istediğimiz kadar Cenab-ı Hakk'a yalvaralım, Ona şükretmiş olmayız. Allahü teâlâya şükretmek için, önce iyilik yapana teşekkür etmek gerekir. Ana babamıza şükran borçluyuz. Neden? İlk mürşidimiz onlar, bizi kiliseye götürüp vaftiz yaptırmadılar, kulağımıza ezan okudular, (Allah bir) dediler. Bize dinimizi doğru olarak öğreten Ehl-i sünnet âlimlerinin hakkı ise bundan daha büyüktür. Mürşid-i kâmiller, kalb casuslarıdır. Kimin kalbinde bir cevher görürlerse üç şekilde onu kendine çekerler: 1- Bizzat evlerine davet ederler. Mesela, ilk görüşlerinde, Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin (Küçük efendi, seni sevdim, bizim ev yukarıda, gel de arada bir görüşelim) buyurduğu gibi söylerler. 2- Bir talebesini gönderir, (Şunu şunu ben sevdim, onları eve getir!) derler. 3- Bu da mümkün olmazsa, kitap verirler veya verdirirler. Eğer bir kimse nasipli ise, böyle büyük zatın elinden kurtulamaz. Herhangi bir yolla onu saadet tuzağına çeker. Nitekim bu hususu, bir talebesi hocasına sorar: - Efendim mektepte beş yüz talebe arasından, sadece ikisini seçip, ismen eve davet ettiniz. Bu iki talebedeki cevheri nasıl keşfettiniz? O zat, (Bu basiret işidir) buyurup, şu hadis-i şerifi söyler: (Müminin firasetinden sakının! O, Allah'ın nuruyla bakar.) Büyüklerin seçmesi, sevmesi, büyük nimettir! Çünkü onlar sevince, onun hocası da sever, hocası sevdi mi, onun hocası da sever; bu böyle silsile yoluyla Peygamber efendimize kadar ulaşır. İkinci bir husus da, onlar sevdiler mi artık bırakmazlar. Demek ki bütün iş, sevilip sevmektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Namazı mekruh eden resimler
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hangi resimler, namazı mekruh etmez? Battaniyede, duvara asılan halıda, dayanılan yastıkta, aslan veya kedi sureti oluyor. Böyle suretler resim hükmünde midir? CEVAP: Din kitaplarında deniyor ki: Canlı resmi, basılan, oturulan, dayanılan şeyde ise, namazı mekruh olmaz. (S. Ebediyye) Paradaki, yüzükteki ve her yerdeki resim, küçük olursa, yani yere koyunca, ayakta duran kimse, uzuvlarını ayırt edemezse, namaz mekruh olmaz. (Redd-ül muhtar) Kalbi meşgul etmeyen canlı resmi, nerede bulunursa bulunsun, Şâfiî'de namazı mekruh yapmaz. (İslam Ahlakı) Namazda meşgul eden renkli şey, nakış, [nakışlı seccade], resim, yazı ve benzerleri mekruhtur. (Kıyamet ve Âhiret) * * * Sual: Canlı resmi bulunan elbise giymek ve bununla namaz kılmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Resim çok küçükse, belirgin değilse mahzuru olmaz. Üzerinde canlı, yani insan veya hayvan resmi bulunan elbiseyle namaz kılmak tahrimen mekruhtur. (Redd-ül muhtar) Namazda giyilmese de, üzerinde canlı resmi bulunan elbise giymek, her zaman mekruhtur. (Hadika) Üzerinde yazı bulunan elbiseyi de resimli elbise gibi, namazda ve namaz dışında giymek mekruhtur. (İslam Ahlakı) * * * Sual: İslam harfleriyle yazılı veya cami resmi bulunan seccadede namaz kılmak caiz midir? CEVAP: Üzerinde İslam harfleriyle yazılmış olan yazı, hattâ bir harf bulunan seccadeyi yere sermek tahrimen mekruhtur. Bunları, her ne için olursa olsun yere sermek, hakaret etmek olur. Hakaret etmek için sermekse küfür olur. Üzerinde Kâbe, cami resmi veya yazı bulunan seccadeleri namaz kılmak için yere sermek de caiz değildir (Hadika) SEHV SECDESİNİ YAPMAMAK Sual: Sabah namazı kılınırken, sehv secdesi yapması gerekse, fakat secde-i sehv yapınca güneş doğacaksa ne yapmak gerekir? CEVAP: Secde-i sehv yapılmaz, namaz mekruh da olmaz, vaktin darlığı sebebiyle secde-i sehvi sakıt olur. (Hindiyye) [Sakıt olmak: Düşmek, geçersiz hâle gelmek demektir.] NAFAKA VE FAİZ Sual: Din kitaplarında, (Nafaka, yiyecek, giyecek ve meskendir) diye bildiriliyor. Bunların birini temin edemeyen bir kimse, zaruret karşısında, faizsiz ödünç bulamazsa, nafakasını temin edecek miktarda faizle borç para alması caiz olur mu? CEVAP: Evet, zaruret olunca nafaka için caiz olur. (Eşbah şerhi, Uyun-ül-besair) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Gece yatarken, abdesti sıkışık olan, abdestli yatağa girip, sonra abdestini bozsa, yatağa abdestli girmiş sayılır) deniyor. Bu, bir hile değil midir? Allahü teâlâyı kandırmaya çalışmak olmaz mı? CEVAP: Hâşâ, öyle şey denir mi hiç? Bu, Allahü teâlânın bildirdiği ihsandan faydalanmak olur. Önemli olan, yatağa abdestli girmektir. Uyuyunca, zaten abdest bozulacaktır, ama abdestli yatağa girmesi büyük fazilettir, sabaha kadar sevab kazanır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Yatağa abdestli girene, o gece bir melek sabaha kadar, "Ya Rabbi bu kulunu affet!" diye dua eder.) [Hâkim] (Abdestli yatıp, Allahü teâlâyı anarak uyuyan, uyanana kadar namazda sayılır. Bir melek onun için ibadet eder. Uyandığı zaman yine Allahü teâlâyı anarsa, o melek, bu kulun affı için Allah'a dua eder.) [İbni Hibban] (Abdestli yatan, gece ibadet eden, gündüz oruç tutan gibidir.) [Deylemi] (Abdestli yatan, gece vefat ederse şehid olur.) [İbni Sünni] KÜVETE BEVLETMEK Sual: Yıkandığımız küvetin içine küçük abdestimizi yapmakta mahzur var mıdır? CEVAP: İdrar toplanan yerde gusletmek ve gusledilen yere idrar yapmak caiz değildir, fakat idrar toplanmayıp akar giderse, gusül caiz olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Yıkandığınız yere idrar yapmayın!) [Taberani] SEMAVİ ÖZÜRLÜNÜN ABDESTİ Sual: Basur, çıban, yara veya herhangi bir akıntısı olanın abdesti, Maliki'de, vakit çıkınca mı bozulur? CEVAP: Hayır, vakit çıkmakla veya yeni bir vakit girmekle abdest bozulmuş olmaz. Abdesti bozan başka bir şey olmazsa, sabah aldığı abdestle, yatsıyı da kılabilir. TERTİP SAHİBİ Sual: Tertip sahibi olan bir kimse, imsak vaktinden önce kılmak niyetiyle, vitri kılmadan yatsa, o vakitte kılamayıp sonra da unutsa, ertesi gün yatsıyı kılmadan önce hatırına gelse, kıldığı sabah, öğle, ikindi ve akşam namazlarını kaza etmesi gerekir mi? CEVAP: Unuttuğu için kaza etmesi gerekmez. Unutmak özür olur. Vitri kılmadığını hatırladıktan sonra, vitri kaza etmeden önce yatsıyı kılarsa, yatsı namazı sahih olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Selâtîn camilerinde ve Sünni bölgelerdeki camilerde Hulefa-i Raşidîn'in isimleri hutbelerde okunurken ve duvara asılırken, niye Vehhabilerin ve İbni Sebecilerin camilerinde asılı değildir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimleri söz birliğiyle, (İki kayınpederi [Hazret-i Ebu Bekir'le Hazret-i Ömer'i] üstün tutmak ve iki damadı [Hazret-i Osman'la Hazret-i Ali'yi] sevmek, Ehl-i sünnetin alametidir) buyurmuşlardır. (2/36) Hulefa-i Raşidîn'in isimlerini hutbede okumak, Ehl-i sünnet vel-cemaatin şiarıdır. Onu, bile bile, inat ederek, ancak kalbi bozuk kimse okumamak ister. (2/15) İmam-ı a'zam Ebu Hanife de, diğer Ehl-i sünnet âlimleri gibi, (Ehl-i sünnetin alameti, Şeyhayn'ın üstünlüğüne inanmak ve iki damadı sevmektir) buyurmuştur. (1/266) Yani, Ehl-i sünnet olmak için, Hazret-i Ebu Bekir'le Hazret-i Ömer'in, Eshab-ı kiramın hepsinden daha yüksek olduğuna inanmak ve Hazret-i Osman'la Hazret-i Ali'yi sevmek lazımdır. Seven sevdiğiyle beraber olmak ister. Seven sevdiğini anar. Sevginin gereği budur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Allahü teâlâyı çok sevmenin alameti, Onu çok anmak ve anmayı sevmektir.) [İbni Şahin] Allahü teâlâyı ve Resulünü seven, onları çok zikreder, yani anar. Kolay hatırlaması için isimlerini çerçeveletip duvara asar. Ehl-i sünnet olanın da, aynı şeyleri yapması gerekir. İbni Sebecilerin, ilk üç halifeyi sevmedikleri için, camilerine bunların isimlerini asmamaları yadırganmaz. Vehhabiler de, Ehl-i sünnet olmadıkları için buna önem vermiyorlar. Ehl-i sünnet olan imam ve müezzinlerin, camilerine, ceddimizin yaptığı gibi, dört halifenin isimlerini asmaları, hutbede de bunların isimlerini okumaları ve bunlara çok dikkat etmeleri gerekir. ÖLÜLER HABERDAR OLUR Sual: Ölülerimizin, bizim yaptıklarımızdan haberleri olur mu? CEVAP: Evet, haberdar olurlar. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Ölü, kendisini ziyaret edeni tanır ve selamını alır.) [İbni Ebi-d-dünya] (Ölüler yaptığınız iyi işlerinize sevinir, kötü işlerinize üzülür.) [İbni Ebi-d-dünya] Bunun için, vefat etmiş olan yakınlarımızı sevindirmenin bir yolu da, günahlardan kaçıp, dine uygun yaşamaktır. *** Sual: Ruh cisim midir? CEVAP: Ruhun mahiyeti bildirilmemiştir. Eni, boyu ve yüksekliği olan şekil almış maddeye, cisim denir. Ruh, cisim değildir. (İslam Ahlakı) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Vallahi ve billahi ve tallahi) demek, tek yemin mi olur? Bir kefaret yeter mi? CEVAP: Bir değil, üç yemin olur. Çeşitli yeminlerin kefaretleri ayrı yapılır. (Vallahi ve-r-rahmâni ve-r-rahîmi şu işi yapmam veya yaparım) dese, üç yemin olur. (Damad) Aralarına (ve) konmazsa bir yemin olur. Hülasa'dan ve Tecrid'den naklen, Bahr'da bildirilmiştir ki: Yemin birden fazla olursa kefaret de birden fazla olur. Birden fazla yapılan yemin, gerek bir mecliste olsun, gerek ayrı ayrı meclislerde olsun hüküm aynıdır. [Mesela evde yemin etse, aynı yemini kahvede de etse, iki yemin olur. Ama kahvede, evde yemin ettiğini söylese bu yemin olmaz.] Bahr'da bildirilmiştir ki: Bir kimse, (Ben şu işi yaparsam Yahudi olayım, Hristiyan olayım) dese, bu iki yemin olur. Fıkıh âlimleri ittifakla bildiriyor ki: Yemin eden atıf harfiyle söylerse iki yemindir ve atıfsız olursa sıfat olacağı için bir yemin olur. (Redd-ül muhtar) [Vallahi billahi atıfsızdır, vallahi ve billahi atıflıdır.] İMTİHANA AÇ GİRMEK Sual: Sınavlara aç karnına mı yoksa tok karnına mı girmek daha uygun? Oruçlu olmanın bir mahzuru var mıdır? CEVAP: İmtihana aç girmenin mahzuru olmaz. Oruçlu olmak da iyidir. Tokluk, unutkanlık yapar. Kalbi kör eder, zihin iyi çalışmaz. İhtiyaç kadar yemeli. Çok yiyip içmenin mahzurları çoktur. Bir hadis-i şerif meali: (Kıyamette en aç kalacak olan, dünyada en çok tok olandır.) [Beyheki] İZİNSİZ HACCA GİTMEK Sual: S. Ebediyye'de (Zevcesinden izinsiz sefere, hatta nafile hacca gitmemeli) deniyor. Bu, gitmesi haram mı demek, yoksa hanımıyla iyi geçinmek için izin almalı anlamında mıdır? CEVAP: İyi geçinmek için, izinli gitmeli anlamındadır. Eğer, erkek nafaka bırakmadıysa, hanımından izinsiz hacca gitmesi de haram olur. Nafaka bırakmışsa, izin vermese de gidebilir. ASİYE VE ÂSIYE Sual: Asiye ismi uygun mu? Değiştirmek gerekir mi? CEVAP: Asiye başka, Âsıye başkadır. Asi, uygun, elverişli demektir. Âsi, isyan eden demektir. İslam harfleriyle yazılışları da farklıdır. Asiye, Firavun'un hanımı olan Hazret-i Asiye'nin ismidir. Uygun, elverişli anlamına geldiği gibi direk, hüzünlü kadın anlamına da gelir. Âsıye ise, isyan eden anlamındadır. Bu bakımdan Asiye ismini değiştirmek gerekmez. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Gerçek bir Hristiyan, "Hazret-i Muhammed peygamberdir, Kur'an da Allah kelamıdır" diye inansa, Cennete girer) deniyor. Hristiyanlıktan ayrılıp Müslüman olmak şart değil mi? CEVAP: Öyle demekle ve inanmakla bir Hristiyan Müslüman olmuş olmaz. Önce küfrünü terk etmesi, sonra Müslümanlığı kabul etmesi ve sevmesi de şarttır. Müslüman olmayanlar cehennemliktir. Bir âyet-i kerime meali: (Ehl-i kitab [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşrik olsun bütün kâfirler, muhakkak Cehennemdedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6] Tahrif edilmemiş İncil ortaya çıksa, her Hristiyan ona inansa bile, Müslüman olmadığı sürece, onun dinî kabul edilmez. İslamiyet'in gelmesiyle, önceki bütün dinler nesh edilmiştir. Bir âyet-i kerime meali: (İslam'dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85] Bu konudaki bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hristiyan Cehenneme girecektir.) [Hâkim] İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: Hem Müslümanlığı, hem de kâfirlik ibadetlerini yapan, müşriktir. Kâfirliği beğenen de müşriktir. Mümin olmak için, şirkten sıyrılmak şarttır. (3/41) DİNLERİN GÖNDERİLİŞİ Sual: Ateistlerce, (Eskiden dinlere korkudan dolayı inanılırdı. Artık, korkulacak bir şey yok. Tanrı'nın tek dini var, o da insan, barış, sevgi ve umut. İsa, Musa, Muhammed, hepsi birdir) gibi şeyler söyleniyor. Allah çeşitli dinler göndermedi mi? CEVAP: Ateistler Allah'a inanmaz. Herkesi dinsiz yapmak için öyle söylüyorlar. Allahü teâlâ her millete, peygamberleri vasıtasıyla bir din göndermiştir. Son olarak da, Kıyamete kadar değişmeyecek olan İslamiyet'i göndermiştir. Birkaç âyet-i kerime meali: (Biz peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.) [İsra 15] (Allah katında hak din İslam'dır.) [Âl-i İmran 19] (Onlar [Müslümanlar] sana indirilene [Kur'an-ı kerime], senden önceki indirilen [diğer semavi] kitaplara kesin olarak iman ederler.) [Bekara 4] (Allah'ın dininden başka bir din mi istiyorlar?) [Âl-i İmran 83] Ebedî saadete kavuşmak için, eskiden zamanındaki peygamberlere uymak gerektiği gibi, bugün de İslamiyet'e inanmak ve uymak şarttır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Elbette temelsiz ev, köksüz ağaç olmaz. Dinimizde bu temel ve kök, doğru imandır, imanın ve İslam'ın şartlarıdır. Taklid de olsa, görünüşte de olsa, iman çok önemlidir. Sonra bu temelin üstüne ilaveler yapılır, bunlar da kişinin ihlâsına, gayretine, kabiliyetine bağlıdır. Ama temel olmazsa, hepsi birden yıkılır. Katın biri bile sağlam olmazsa, o kat yıkıldığı gibi, üstündeki katlar da yıkılır. İman çok kıymetlidir, ama ona kavuşmak çok zordur. Çevre düşmanla doludur. Çünkü ona kavuşmak için, çok tehlikeli yollardan geçmek lazım. Doğru imana; nefsimiz, şeytan, bid'at ehli ve kâfir düşman olduğu gibi, para sevgisi de düşmandır. Kısacası imanın düşmanı çoktur. (Âb-ı hayat, zulumatta bulunur) buyurulmuştur. Âb-ı hayat, içenin ölmediği can suyu demektir. Zulumat ise, karanlık demektir. Bu su, balta girmemiş ormanlarda, canavarların, ejderhaların bulunduğu, zifiri karanlıkta, ormanların diplerinde bulunurmuş. Bu suya kavuşmak imkânsız denecek kadar çok zormuş. Bu çetin engelleri aşıp da, o suya kavuşan kimse, artık ölmezmiş. Ehl-i sünnet itikadı da, sanki Kaf Dağının arkasında, balta girmemiş ormanların en ücra köşesindeki âb-ı hayat suyu gibidir. Sonsuza akan bu sudan bir damla içenler, sonsuz nimetlere kavuşurlar. İşte bu büyüklerin sohbetleri, kitapları, kendileri ve talebeleri de, birer âb-ı hayattır. Onu içenler, o gıdayla büyüyenler, yetişenler, Allahü teâlânın razı olduğu, sonsuzluk diyarı olan Cennete giderler. Bütün sohbetlerin, nasihatlerin özeti bir cümledir. O da, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir Allah adamını tanıyıp sevmek ve yolunda gitmektir. Bu yolda giden her şeye kavuşur. Bu çok zor bir iştir. Yüz bin kişide bir kişiyi bulmak mümkün mü? İşte en büyük şans, onların içinde cevher olanları bulup çekmiş olmalarıdır. O kimselerin kendilerinin büyükleri bulmaları ne hadlerine! Hangi ilimle, hangi takvayla onları bulacaklar? Bu büyükleri tanıyan Müslümanın gözü açılır ve aydınlığa kavuşur. Tanımayan ise kördür. Gözü olsa da, ışık olmadığı için göremez. Kör olmasının sebebi, bu din büyüklerine inanmamak, güvenmemek, tanımamaktır. Demek ki, görmek için hem göz sağlam olacak, hem de ışık olacak. Büyüklerin önüne ışık tutması sayesinde, etrafını rahatça görebilen, iyiyi kötüden ayıran kimse ne kadar bahtiyardır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlânın çok sıfatları var, bir tanesi de Hâdî sıfatıdır, hidayete erdirici demektir. Hangi nasipli kimse, bu sıfatla hidayete kavuşmuşsa, emr-i maruf aşkıyla yanıp tutuşur, insanların hidayeti için çalışır, onu kimse durduramaz. Çünkü artık o, büyük bir nimete kavuşmuştur. İyiler iyilik, kötüler de kötülük yapmak isterler. Bir kumarbaz, kendisine çok arkadaş bulup bu işi meşru hâle getirmek için herkesin kumar oynamasını ister. Sarhoşlar, uyuşturucu kullananlar da, kendilerine böyle arkadaş ararlar. Allahü teâlânın Hâdî sıfatının tecellisine kavuşup hidayete eren bir Müslüman da, mutlaka başkalarının bu nimete kavuşması için çalışır. Çalışmazsa ne olur? Allah korusun, Cenab-ı Hak, bu nimeti ondan alır. Bu büyük nimetin elden gitmemesi için herkes, maddî ve manevî imkânı nispetinde, Ehl-i sünnete hizmet etmeye çalışmalı. Çünkü Kıyamette hiçbir zaman, insanın malını mülkünü, rütbesini, makamını hesaba katmazlar, dine yaptığı hizmete ve hizmetteki ihlâsına bakarlar. Allahü teâlânın, Hâdî sıfatı olduğu gibi, Mudil yani dalalete götüren sıfatı da vardır. Cenab-ı Hak, pek çok kulunu, hak ettikleri çeşitli sebeplerden dolayı dalalete sürüklemiştir. Neden böyle yapmıştır? Hâşâ, Allah'a böyle soru sorulmaz. Her şeyin öncesini, sonrasını, neticesini bilen ve yaratan O'dur. Bu dalalete gidenler ne yapar? Onlar da, hidayete erenlerin yaptıklarının tersini yapmaya, herkesi kötü yola sürüklemeye uğraşırlar, hepsini bozmaya, hepsini birer İslam düşmanı yapmaya çalışırlar. Bu, Allahü teâlânın ezelî takdiridir. Hidayete erecek olan kullarına, hidayete erdirici bir mürşid-i kâmil nasip eder. O, mıknatısın manyetik cevheri çektiği gibi, sonsuz nimete kavuşacakların hepsini çeker. Ya kendisi bizzat çeker yahut kitaplarıyla veya talebeleriyle çeker, ama mutlaka herhangi bir yolla çeker. Hidayete kavuşup Ehl-i sünnet olan Müslümanlara müjdeler çoktur. Bu büyükleri tanıyan, seven, şaki olmaz, yani mürted olup Cehenneme gitmez. Eğer ezelde şeklen inanır da, bunun kıymetini bilmezse, Allah korusun, Mudil sıfatı tecelli eder ve mürted olur. Evliya olduğu zannedilen zatlardan, mürted olarak gidenler vardır. Neden? Çünkü bunlar, Hâdî sıfatının gereğini yerine getirmemişler, nimetin kıymetini bilmemişlerdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İbadetleri kazaya bırakmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Çok kimse, şimdi ibadetlerini yapmıyor, "Emekli olunca hepsini kaza ederim" diyor. Be mübarek adam, sanki yaşayacağın garanti mi de ibadetlerini emekli olmaya bırakıyorsun? Yaşaman garanti olsa bile, insan yaşlanınca, gençken olduğu gibi kolay ibadet edemez, abdestli duramaz, ağrıdan sızıdan namazlarını doğru dürüst kılamaz, ramazan orucunu tutamaz, nerede kaldı ki bunları kaza etsin) deniyor. Böyle denince, sanki yaşaması garantiyse ve yaşlanınca ibadetini rahat yapabilirse kazaya bırakmasının caiz olduğu anlaşılıyor. İnsan hiç yaşlanmasa ve yaşayacağı da garanti olsa, orucunu ve namazını kazaya bırakması haram olmaz mı? CEVAP: Elbette haram olur. Hep genç kalsa, emekli olunca kazalarını rahatça ödese bile, ibadetlerini kazaya bırakıp geciktirdiği için haram işlemiş olur. Bir de, bir ibadeti zamanında yapmakla, kazasını ödemek arasında sevab bakımından dağlar kadar fark vardır. Bir hadis-i şerif meali: (Ramazanda bir gün oruç tutmayan, onun yerine bütün yıl oruç tutsa, ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz.) [Tirmizi] Namaz da oruç gibi vakitli ibadettir. Vaktinde kılmak gerekir. Bir vakit namazı kazaya bırakmak, çok büyük günahtır. Kaza edilse bile günahı affolmaz. Ayrıca tevbe etmek gerekir. Emekli olunca, kazalarını ödeyebilen sadece azaptan kurtulur, ama namazdan ve oruçtan hâsıl olacak büyük sevaba kavuşamaz. Kurban kesmeyip kazasını yapan, yani değerini sonra veren kimse de, sadece azaptan kurtulur, kurban kesme sevabına kavuşamaz. Namazı, kazaya bırakmak büyük günah olduğu gibi, kazasını geciktirmek de büyük günahtır. Bu büyük günah, kaza kılacak kadar zaman geçince, bir misli artar. Kaza etmeyi geciktirince de, tevbe etmek farz olur. (S. Ebediyye) UYANMAK İÇİN TEDBİR ALMAK Sual: Gündüz öğle vakti girmeden namaza uyanmak için ve gece yatarken sabah namazına kalkabilmek için tedbir almak, mesela saati kurmak farz mıdır? CEVAP: Farz değil, müstehabdır. Fakat vakit girdikten sonra, kılmadan uyumak özür olmaz. Vakit çıkmadan uyanmak için tedbir almak farz, vakit girmeden uyuyanın alması ise müstehabdır. SENİ VERENE KURBAN Sual: Bir annenin evladına, (Sana kurban olayım) gibi söz söylemesi caiz midir? CEVAP: Hayır, caiz değildir. (Seni verene, seni yaratana kurban olayım) demelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Beyyine sûresinin altıncı âyetinde, ehl-i kitabın [Yahudilerle Hristiyanların] insanların en kötüsü olduğu bildiriliyor? Ehl-i kitab, ateistlerden de mi kötüdür? CEVAP: Sadece ehl-i kitab değil, o âyet-i kerimede müşrikler de geçiyor. Şirk, Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demektir. Benzeten kimseye müşrik denir. Küfrün çeşitleri vardır. Hepsinin en kötüsü, en büyüğü şirktir. Bir şeyin her çeşidini bildirmek için, çok defa, bunların en büyüğü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde geçen şirk, her çeşit küfür demektir. Bütün küfürler şirkin içine girdiği gibi, Ehl-i kitab da, müşriklerin içine girmektedir. Böyleyken, onların kâfir olduklarının ayrıca bildirilmesinin elbette hikmetleri vardır. Belki Ehl-i kitab kâfirlerini, mümin zanneden çıkabilir. Nitekim (Ehl-i kitabın içinde takva sahipleri de vardır) diyenler de vardır. DÜŞMANA İYİ MUAMELE Sual: Bize kötülük yapanlara, düşmanlık edenlere, aynısını yapmak caiz midir? CEVAP: Tam onların yaptıkları kadar yapmak zulüm olmaz, fazlası zülüm olur. Ancak adaletli hareket etmenin ölçüsünü bilemeyiz, zulüm yapmış oluruz. En iyisi affetmektir. Bir âyet-i kerime meali: (Kötülüğü, en güzel şekilde önle! [Öfkeyi sabırla, cahilliği yumuşaklıkla, kötülüğü afla önle ki] o zaman düşman sana, yakın dost gibi olur.) [Fussilet 34] Demek ki, düşmanı dost yapmanın yolu, onu affetmek, ona iyilik ve ihsanda bulunmaktır. ZÂLİM KRALLAR VARDI Sual: Masal ve hikâyelerde bazı padişahların, sultanların çok zalim olduğu bildiriliyor. Padişahların, astığı astık, kestiği kestik mi idi? CEVAP: Kâfirlerin devlet başkanlarına kral denir. Vaktiyle Fransa, İngiliz ve Bulgar kralları böyle idi. Bir İslam padişahına, Müslümanların halife diyerek, saydıkları ve sevdikleri mübarek bir zata kral demek, onun kâfir olduğunu söylemek anlamına gelir. Bir de kral, gayrimüslim milletin kralı olduğu için, onun milletine de gayrimüslim denmiş olur. Genelde zâlim olan, krallardır. Kral masalları tercüme edilirken, padişah veya sultan diye tercüme edildiklerinden, böyle hatalar oluyor. Bazıları da, şahla padişahı karıştırıyorlar. Mesela Şah İsmail ve Ekber Şah, Osmanlı padişahı değildi. Kralların ve şahların zulümlerini padişahlara yüklemek doğru olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dinimizde kürtajın hükmü nedir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Fakirlikten korkarak, kızlar öldürülürdü. Bu, cana kıymak ve evlat hakkını tanımamaktır) buyuruyor. (3/41) Çocuk aldırmak da böyle büyük günahtır. İbni Âbidin hazretleri, (Özürsüz çocuk düşürmek haramdır. Annenin veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür varsa, uzuvları teşekkül etmeden düşürmek caiz olur) buyurdu. Uzuvlar 120 gün sonra teşekkül eder. Çocuk olmaması için önceden bir tedbir almak caizdir, fakat canlı çocuğu, almak da, aldırmak da haramdır. Fakirlikten dolayı iyi besleyememek korkusu, çocuk düşürmek için özür olmaz. Fakat İslâm terbiyesiyle yetiştirememek korkusu özür olur. (S. Ebediyye) Demek ki, kürtajın caiz olması için şu iki şart birlikte bulunmalıdır: 1- Annenin veya süt emen diğer çocuğun ölümüne sebep olan bir özür olacak veya İslâm terbiyesi ile yetiştirememe korkusu olacak, 2- Çocuk anne karnında 120 günden küçük olacak. Dört ayı geçince, hiçbir sebeple kürtaj caiz olmaz. Sakat doğacak diye çocuğu aldırmak, doğduktan sonra sakat diye çocuğu öldürmek gibi cinayet olur. SÜT BANKASI Sual: Gönüllü kadınların vereceği sütlerle süt bankası kuruluyor. Sütü olmayan anneler, bu sütlerden alarak bebeklerini besliyorlar. Bunun dinen bir mahzuru olur mu? CEVAP: Bir kadının sütünü içen bebek, onun süt çocuğu olur. Bu kadının sütünü emen bütün çocuklarla da sütkardeş olur. Evlenme yönüyle sütkardeş, öz kardeş gibidir. Süt emilen annenin, hiçbir çocuğuyla evlenemez. Böyle bir süt bankasından her bebeğe rastgele verilirse, ileride bilmeden sütkardeşiyle evlenenler olabilir. Bu, haram olur. Tıbben de çocukların hastalıklı olmasına sebep olur. Bu şekilde sütler birbirine karıştırılmamalı. Hangi anneden süt alındığı ve kimlere verildiği kaydedilirse, tutulan bu kayıtlar sütü alınan anneye ve süt verilen bebeğin yakınlarına verilirse, sütkardeşle evlenme yanlışlığı önlenmiş olur. TAŞIYICI ANNELİK Sual: Taşıyıcı annelik caiz olur mu? CEVAP: Hayır, caiz olmaz. S. Ebediyye kitabında deniyor ki: Erkeğin menisini, bir tüp veya başka şey içinde, yabancı bir kadının rahmine koyup, çocuk hâsıl olmasına sebep olmak haramdır. Çocuk, veled-i zina olur.
"Kader mahkûmu" ne demek?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Cezaevindeki hapislere kader mahkûmu veya kader kurbanı demek caiz midir? CEVAP: Hayır ve şer, yani her şey Allahü teâlânın takdiriyle olduğu için, hapse düşmeyi kaderden bilmekte mahzur yoktur, ancak suçu kadere yüklemek caiz değildir. İçki içip veya başka günah işleyip, (Ne yapayım kaderim böyleymiş, alnıma böyle yazılmış) diyerek, suçu kadere yani Allahü teâlâya yüklemek asla caiz olmaz. Bunun gibi, kızıp birisini öldüren kimsenin de, (Ne yapayım, kaderim böyleymiş, kader kurbanıyım) diyerek, suçu kadere yani Allahü teâlâya yüklemesi caiz olmaz. Bu bakımdan kader kurbanı demek caiz olmadığı gibi, kader mahkûmu demek de caiz olmaz. Kader, insanın ömür boyu neler yapacağını, Allahü teâlânın ezeli ilmiyle bilmesi demektir, yoksa bize zorla yaptırması demek değildir. Bu bakımdan kader mahkûmu tabirini kullanmamalıdır. İRHAS NEDİR? Sual: Peygamberlerin, peygamberlikleri bildirilmeden önce gösterdiği harikalara ne denir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İsa aleyhisselamın beşikte konuşması, kuru ağaçtan taze hurma isteyince eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhisselam çocukken göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selam vermeleri gibi, peygamberliği bildirilmeden önce hâsıl olan harikalara, mucize denmez. Bu harikalara, bu kerametlere, (İrhas) yani başlangıçlar denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindir. (İsbat-ün-nübüvve) HÜRMET-İ MUSAHERE Sual: Hürmet-i musahere nedir? CEVAP: Karşı cinse, şehvetle dokunmakla veya şehvetle ön avret yerine çıplak olarak bakmakla hâsıl olan duruma, hürmet-i musahere denir. Bir erkek, bir kadının herhangi bir yerine şehvetle dokununca, o kadının neseple veya sütle olan anası ve kızlarıyla, o erkeğin evlenmesi haram olur. Şehvetle dokunan kadınsa, o erkeğin neseple veya sütle olan babası ve oğullarıyla, o kadının evlenmesi haram olur. Kadın için, oğlu, damadı, babası ve kayınpederi; erkek için ise, kızı, gelini, annesi ve kayınvalidesi dışında, başka biriyle hürmet-i musahere olmasının nikâha zararı olmaz. * * * Sual: (Güzel bir kadına güzel diyen kâfir olur) deniyor. Doğru mudur? CEVAP: Güzel kadına güzel demek küfür olmaz. Harama helal veya harama güzel demek küfür olur. Mesela açık saçık giyinen kadının bu hâline güzel denirse küfür olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mirac ne demektir? CEVAP: Resulullah'ın göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir. Recebin 27. gecesidir. Resulullah'ın, Mekke'den Kudüs'e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. (Bahr) Peygamber efendimiz miracını özetle şöyle anlatıyor: Verilen Burak'a binip Beyt-ül-Makdis'e geldim. Onu, önceki peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescid'e girip orada iki rekât namaz kılıp çıktım. Cebrail bir kap şarap, bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, (Yaratılışa uygun olanı seçtin) dedi. Sonra bizi birinci semaya çıkardı. Gök kapısında, (Sen kimsin?) diye bir ses geldi. (Ben Cebrail'im) dedi. (Yanındaki kim?) dendi. (Muhammed aleyhisselam) dedi. (O, peygamber olarak gönderildi mi?) dendi. Cebrail, (Evet) dedi. Gök kapısı açıldı. Hazret-i Âdem'le karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti. 2. semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu İsa ve Yahya ile karşılaştım. Onlar da bana, merhaba diyerek dua ettiler. 3. semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Hazret-i Yusuf'u gördüm. O da dua etti. 4. semaya çıktık. Aynı konuşmalar oldu. Kapı açıldı. Hazret-i İdris'i gördüm. O da dua etti. 5. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Hazret-i Harun'u gördüm. O da dua etti. 6. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı. Hazret-i Musa'yı gördüm. Merhaba diyerek dua etti. 7. semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beyt-ül-Mamur'a dayamış Hazret-i İbrahim'i gördüm. O da dua etti. Beyt-ül-Mamur'u gördüm. Sonra Cebrail beni Sidret-ül-Münteha'ya götürdü. Allah, günde elli vakit namazı farz kıldı. Musa'nın yanına gelip anlattım. (Rabbinden azaltmasını iste! Ümmetin buna güç yetiremez. Tecrübem var.) dedi. Birkaç defa Rabbimle görüşmeye devam ettim. Nihayet Rabbim, (Beş vakit namazı farz kıldım. Her vakit için on sevab vardır. Böylece elli vakit namaz olur) buyurdu. (Müslim) Mirac gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirmeli. İki hadis-i şerif meali: (Mirac gecesinde iyi amel eden için yüz yıllık mükâfat vardır.) [İ. Gazali] (Recebin 27. günü oruç tutana, 60 yıllık oruç sevabı verilir.) [İ. Gazali] (27. günü, bu yıl 17 Haziran Pazar günüdür.) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Herkes düşmanı dışarıda arıyor, bu yanlıştır. Dünyada insana en büyük düşman yine kendisidir. Çünkü Allahü teâlâ insanın içine öyle bir canavar, öyle bir melun, öyle bir dinsiz koymuş ki, yaratılış itibariyle, her zerresi Allah'a, Resulüne ve âhirete düşmandır. Bu, nefstir. İyilikten bir zerre nasibi yoktur. Bununla dost olmak, hubb-i fillaha ve buğd-i fillaha aykırıdır. Hubb-i fillah demek, Allahü teâlâyı, Onun sevdiklerini yani Müslümanları Allah rızası için sevmektir. Buğd-i fillah da, Allah'ın düşmanı olan nefsi ve onun arkadaşlarını sevmemektir. Her türlü haram, nefsin arkadaşı, gıdasıdır. İnsanlar, dünyada kimi severse, onunla beraber haşrolacaktır. Kendi nefsinin istekleriyle yaşayan bir insan, nasıl Allahü teâlânın dostu olabilir, nasıl Allahü teâlânın rızasına kavuşabilir? (Kimi sevdiysen, kimin yolunda gittiysen şimdi de onunla beraber ol!) derler. İşte insanın kendi kendine, neyin doğru olduğuna karar vermesi, nefsinin şerrinden korunması neredeyse imkânsızdır. İmam-ı Rabbani hazretleri, bunun çok zor olduğunu bildiriyor. İnsan ancak, din kardeşiyle beraber olmakla kurtulabilir. İnsanın nefsi, din kardeşinin yanında azıp kuduramaz, çünkü din kardeşi, hiçbir şey yapmasa bile, onun kalbindeki, hocasına karşı, Allahü teâlâya karşı olan muhabbet, bileşik kaplar usulü mutlaka bize tesir eder, yani bizi kötülükten, kötü düşünceden korur. Hele bir de din büyüklerimizden bahsedilir veya onların kitaplarından okunursa, nur üstüne nur olur. İşte rahmet budur. Ama insan tek başınayken etrafında dolanır durur. Uygun arkadaş bulmadan yola çıkmamalı. Bunun için, (Önce refik, sonra tarik) denmiştir. Yani önce yol arkadaşını seçmeli, sonra yola çıkmalı. Âhiret yolunda da salih kimselerle yola çıkmalı. Nefsin gayesi nedir? Nefis, haram işlete işlete insanı kâfir yapar, onun nihai hedefi küfürdür. Çünkü insanı sonsuz felakete sürüklemek ister. Bununla nasıl dost olunur? Adamın biri 30-40 yıldır aynı camiye gider, ancak camiye her gidişinde (Acaba cami nerede?) diye sorar. Sonunda biri, (Amca sen bu camiyi biliyorsun, aklın da yerinde, niçin devamlı cami nerede diye soruyorsun?) der. (Evladım, nefsimin dediğini yapmamak için soruyorum. Sana sorunca, senin dediğin yere gitmiş oluyorum) der. İşte salihler, nefse uymamaya bu kadar çok dikkat ederlerdi.
İslamiyet'i doğru öğrenmek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allah sevgisi olan kalbde ihlas olur. İhlas olan kalbde Allah sevgisi olur. İhlasla dünya zıttır. İhlaslı bir talebe, hocasının söylediğine hiçbir zaman, hiçbir şekilde bir yorum getirmez. Peki der, hemen kabul eder. Bu çok önemli bir özelliktir. Çünkü insanın nefsi hayır demek ister. Ona peki dedirtmek deveyi hendekten atlatmaktan daha zordur. İnsanın nefsi itiraz doludur. Ne derseniz deyin, hemen hayır der. Dolayısıyla hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık olmak kolay değil. İslamiyet, iki şekilde öğrenilir: 1- Mutlak inanılan bir zatın sözüne peki demekle öğrenilir. O, ışığa karanlık derse karanlıktır. Biz, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklere mutlak inanırız. Bizim bundan hiç şüphemiz yok. Büyükler kendi nefsleri için, kendi istikbali, kendi menfaati için bir tek söz söylemez ve söyletmezlerdi. Onlar tamamen kendi hocalarından naklederlerdi. Hep bu büyükleri anlatırlardı. Başka da bir şey duyulmazdı onlardan. Bu kadar bağlıydılar. 2- İkinci öğrenme yolu, incelemektir. Kitapları okur, o kitaba bakar, bu kitaba bakar, inceler. Ancak, kibir on kısımdır, dokuzu âlimlerde olur. Onun için çok bilen, çok tehlikededir. Zerre kadar kendine bir kibir gelse, sil yeni baştan! Hepsini götürdüğü gibi, bir küp zemzem suyuna bir damla idrar düşse içilemez. İnsan kendisini sıfırlamazsa, Allah'a kul olamaz. Abdiyet yani kulluk makamı, kendini yok saymaktır. Böyle olan kimse, nefsini tanır, kendindeki bütün nimet ve meziyetleri Allah'ın emaneti bilir. Allahü teâlânın emanetleriyle iftihar etmek, öğünmek kimsenin hakkı değildir. Aksi takdirde, Kur'an-ı kerimde de bildirildiği gibi, Allahü teâlâ bunları bizden alır ve acı azap eder. Onun için çok korkalım, Allahü teâlâ bize çok büyük imkânlar nasip ediyor, çok güzel nimetler bahşediyor. Bu dünya nimetleri arttıkça, aslımızı unuturuz, tevazuumuzu kaybederiz, ihlaslı mümin olmak vasfımızı unuturuz diye çok korkalım. Çünkü dünya, nefsin ve şeytanın tuzağıdır. Hattâ varlıkta imtihan, darlıkta imtihandan daha zordur. Darlıkta hep Allah denir. Varlıkta ise aklına geldiği zaman söylenir. Bu ise çok tehlikelidir. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Sağ elle yiyip için, çünkü şeytan, sol eliyle yiyip içer) mealindeki hadise göre sol elle yiyip içmek günah mıdır? CEVAP: Peygamber efendimizin, ibadet olarak değil de âdet olarak devamlı yaptığı işlere, zevaid yani âdete bağlı sünnetler denir. Zevaid sünnetleri terk etmek mekruh değildir. Resulullah'ın giyiniş şekli, iyi şeyleri yapmaya sağdan başlaması gibi şeyler, sünnet-i zevaiddir. (Redd-ül-muhtar) Demek ki, sol elle yiyip içmek mekruh değildir. Kasten, özürsüz sol elle yemek sünnete aykırı olur. Unutarak veya bir mazeretle yenirse, mahzuru olmaz. Sağ el meşgulken, sol elle de yenip içilebilir. Çünkü Peygamber efendimiz de, ekmeği sağ eliyle alır, sonra karpuzu sol eliyle yerdi. (Şir'a) HİZMET VE FİTNE Sual: Fitneye sebep olmayalım diye, kimseye bir şey anlatmamak mı gerekir? CEVAP: Bu zamanda en büyük hizmet, fitneye sebep olmadan yapılandır. Yani, mümkün olduğu kadar, tepki vereceklere karışmamalı, onlarla tartışmamalı. Zamanın ve ülkenin şartlarına, kanunlara uygun hareket etmeli. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, fitneye sebep olmanın kötülüğü açıkça bildirilmiş ve fitneden uzak durmak emredilmiştir. Bunun için en iyi emr-i maruf, uygun bir din kitabını bir din kardeşine vermektir. İMAM SELAM VERİRKEN Sual: İmam, namazı bitirip sağına, soluna selam verirken, iki selamda da sesini aynı tonda mı söylemesi gerekir? CEVAP: Hayır, birinci selamı biraz yüksek, ikinci selamı biraz daha yavaş sesle söyler. İmamın ikinci selamı, birinciden daha yavaş sesle söylemesi sünnettir. (İbni Âbidin, Nimet-i İslâm) * * * Sual: S. Ebediyye'de, (Kadının kadına süslenmesi caiz değil) buyuruluyor. Buradaki süslenmek nedir? Ne yapılırsa süslenmek sayılır? CEVAP: Süs, ziynet demektir. Kadının diğer kadınlar için, gösterişli elbise giymesi, dekolte kıyafetle oturması, ziynetlerini görünür yerlere takması, saçlarını yaptırması ve boyatması, kadının süslenmesidir. Bunları özellikle kadınlar için yapmak caiz olmaz. * * * Sual: Birine ücretsiz iş yaptırmak veya ondan hediye istemek uygun mudur? CEVAP: Uygun değildir. Bir hadis-i şerifte, (İhtiyacını insanlara açan, ihtiyaçtan kurtulamaz. Allah'a arz ederse, ihtiyaçtan kurtulur) buyuruluyor. (Hâkim) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (İhtiyaçları insanlara bildirmemeli) deniyor. Bildirilmeyince ihtiyacımız nasıl karşılanır? CEVAP: Burada, ihtiyaçların karşılanmasını Allahü teâlâdan değil de, insanlardan beklemek kastediliyor. Yani sebebe yapışmak için, ihtiyacımızı başkasına bildirsek de, yine ona değil Allahü teâlâya güvenmek ve Ondan beklemek gerekir. Hadis-i şerifte, (İnsan, ihtiyaçlarını, Allah'a havale ederse, ihtiyaçlarını [meydana getirecek sebepleri] ihsan eder) buyuruldu. Mesela, herkesin ona merhamet ve hizmet etmesini temin eder, böylece ihtiyaçları görülmüş olur. Başka bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İnsan, ümit bağladığı yere havale edilir. Eğer Allah'tan başkasına ümit bağlamazsa, Allahü teâlâ da onun işini kendi üzerine alır, başkasına havale etmez.) [Hâkim] Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Allahü teâlâ, her işte rıza-i ilahiyi düşüneni kendi himayesine alır. İnsanların rızasını gözetip, Rabbimizin rızasına uymayanların işini insanlara bırakır. Yahya bin Muaz-ı Razi hazretleri buyuruyor ki: İnsanlar seni, Allah'ı sevdiğin kadar sever. Allah'tan korktuğun kadar, senden korkarlar. Allah'a itaat ettiğin kadar, sana itaat ederler. Ona itaatin nispetinde, sana hizmet ederler. Hülasa, her işin, Onun için olsun! Yoksa hiçbir işinin faydası olmaz. Hep kendini düşünme! Allahü teâlâdan başka, kimseye güvenme! ZARAR VERMEK Sual: Bir kimse, benim canıma ve malıma zarar verdi. Ben de bu kimsenin canına ve aynı malına, aynı miktar zarar versem, adalet olmaz mı? CEVAP: Zarar vermekle adalet olmaz. Cezayı mahkeme tayin eder. Hiç kimsenin kendi hakkını kendi eliyle almaya hakkı yoktur. Hakkım var diyen başkasına saldırır ve anarşi doğar. Bir hadis-i şerifte, (Dinimizde zarar vermek olmadığı gibi, zarara zararla karşılık vermek de yoktur) buyuruluyor. (İ. Ahmed) BELAYA SEVİNMEK Sual: (Sevmediği birine bela gelince sevinen, aynı belaya maruz kalır) hadisine kimler dâhil, kimler dâhil değildir? CEVAP: Salihlerle beraber, fâsıklar, sapıklar ve kâfirler de buna dâhildir. Sadece zâlimler dâhil değildir. DUVARA RESİM ASMAK Sual: Evinin duvarlarında insan veya hayvan resmi bulunan bir kimse, bizi yemeğe davet etse, gitmek uygun mudur? CEVAP: Duvarında insan veya hayvan resmi olan eve, zaruretsiz gidilmez. (İhya-ül-ulum) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı hocalar, Vehhabilik, Mutezile gibi sapık mezheplerin yanında, bazı mezhepsizleri de tenkit ediyor. Tenkitlerinde, kiminin (Cehennem ebedî değil) dediğini, kiminin mason Abduh'u övdüğünü, kiminin kendisini Mehdi sandığını, kiminin kaderi, kabir azabını ve şefaati inkâr ettiğini, kiminin Hristiyanları Cennete sokmaya çalıştığını, kiminin de, Kur'an-ı kerimdeki bazı âyetlere tarihsel dediğini bildiriyor. Bu tenkitleri yerinde midir? CEVAP: Dine aykırı konuşan kimseleri tenkit etmek, elbette yerindedir. Tenkit etmezse, o zaman suç işlemiş olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ortalık karıştığı, yalanlar yazıldığı, âdetlerin ibadetlere karıştırıldığı ve Eshabıma dil uzatıldığı zaman, doğruyu bilenler herkese bildirsin! Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların laneti, doğruyu bilip de, gücü yettiği hâlde bildirmeyene olsun!) [Deylemi] Bu hocalar, bu hadis-i şeriflerin gereğini yerine getirmeye çalışıyor. Aynı konuların bir kısmını kısaca bildirelim: 1- Hazret-i Mehdi gelmemiştir. Hiç kimse kendinin veya hocasının Mehdi olduğunu söyleyemez, çünkü Mehdi'nin birçok alametleri vardır. Bu alametler günümüzde hiç kimsede yoktur. Hazret-i Mehdi'nin adı Muhammed, babasının adı Abdullah ve kendisi seyyid olacaktır. Gökten bir meleğin, (Bu Mehdi'dir) diyeceği hadis-i şerifle sabittir. Daha birçok alametleri vardır. 2- İmanın altı esasından biri kadere imandır. Kaderi inkâr eden kâfir olur. Kader hakkında birçok âyet-i kerime vardır. Birkaçının meali şöyledir: (Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah'tır.) [Enam 2] (Yaptıkları küçük büyük her şey, satır satır kitaplarda yazıldı.) [Kamer 52, 53] (Biz, her şeyi kaderle yarattık.) [Kamer 49] (Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır.) [Sebe 3] Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir: (Kadere inanmak, iman esaslarındandır.) [Ebu Davud, Tirmizi] (Kaderi inkâr edenin İslam'dan nasibi yoktur.) [Buhari] (Âhir zamanda kaderi inkâr edenler çıkacaktır.) [Tirmizi] (Kaderi inkâr edene, bütün peygamberler lanet eder.) [Taberani] (Kadere, hayra ve şerre inanmayan iman etmiş sayılmaz.) [Tirmizi] (Devamı var) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
3- Kabir azabını inkâr eden, Ehl-i sünnet olamaz. Bir hadis-i şerifte, (Kabir azabı haktır) buyuruldu. (Buhari) İmam-ı a'zam hazretleri buyurdu ki: Mümin suresinin (Onlar, sabah akşam ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı günde, "Firavun hanedanını azabın en çetinine sokun!" denilecek) mealindeki 46. âyet-i kerimesindeki, sabah akşam görecekleri azap, Kıyametten öncedir. Âyetin devamında onların şiddetli azaba sokulacağı bildiriliyor. Birincisi kabir azabı, ikincisi Cehennem azabıdır. (El-Kavl-ül-fasl) İmam-ı Gazali hazretleri de, (Bu âyet kabir azabını gösteriyor) buyurdu. (İhya) İmam-ı Süyûti hazretleri, kabir azabıyla ilgili Şerh-us-sudur isminde müstakil bir eser yazarak, Buhari, Müslim ve diğer hadis kitaplarındaki kabir azabıyla ilgili hadis-i şerifleri nakletmiştir. Her hadis kitabında kabir azabı bildirilmektedir. Kabir azabını inkâr eden, bütün hadis kitaplarını inkâr etmiş olur. Ehl-i sünnetin dışında kalır. 4- İbni Teymiyye gibi Cehennem ebedî değil denmesi, Kur'an-ı kerime aykırıdır. Birçok âyet-i kerimede Cennet ve Cehennemin ebedî olduğu bildiriliyor. (Bekara 25, Âl-i İmran 116, Maide 85, Enam 128, Tevbe 68, Hud 107) 5- Ehl-i kitab olan Yahudi ve Hristiyanların Cennete gideceğini söylemek Kur'an-ı kerime de hadis-i şeriflere de aykırıdır. Bir âyet-i kerime meali: (Elbette, ehl-i kitab [Yahudi ve Hristiyan] veya müşrik olan bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar.) [Beyyine 6] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Beni duyup da, bana inanmayan Yahudi ve Hristiyan, Cehenneme girecektir.) [Müslim] 6- Kur'an-ı kerime tarihsel diyen, hükmü kalmadı diyen, Ehl-i sünnetten çıkmakla kalmaz, kâfir olur. Bir âyet-i kerime meali: (Bugün, dininizi ikmal ettim. Size olan nimetlerimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçtim, beğendim, razı oldum.) [Maide 3] İslamiyet'ten başka din aramak kâfirliktir. Allah başkasını kabul etmez. Bir âyet-i kerime meali: (İslam'dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85] BORÇLUNUN YARDIMI Sual: Borçlu biri, dini yayan yani farz olan emr-i maruf görevini yapan yerlere yardım edebilir mi? CEVAP: Taksitli borçları varsa, yardım etmenin hiç mahzuru olmaz. Günü gelmiş âcil borçlar varsa imkân nispetinde ödemeye çalışmalı. Bir kısmını da, emr-i maruf için harcar.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Uygunsuz kimselerin doğru sözlerini savunmak doğru olur mu? CEVAP: Bir kimsenin doğru sözünü tasdik etmek, her dediğini tasdik etmek anlamına gelmez. Hak sözü tasdik edilir, bâtıl sözü reddedilir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında, bunun örnekleri çoktur. Birkaçını bildirelim: 1- Yusuf Kardavî, kitaplarında, dört mezhebin fıkıh bilgilerini birbirine karıştırdığını, tek bir mezhebi taklit etmenin uygun olmadığını [yani mezhepsizliği] savunuyor. Böylece, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan ayrılıyor. Bundan dolayı, yazıları senet olamazsa da, sakalla ilgili hadis-i şerifi Ehl-i sünnete uygun açıklamıştır. Bunun için, Kardavi'nin sakal hakkındaki yazısı, Hanefi mezhebinin reyini açıkladığı için, bunun vesika olarak alınması uygun görüldü. (S. Ebediyye) 2- Zemahşeri, Ehl-i sünnet değil, Mutezile mezhebindeydi, ancak Kur'an-ı kerimin mucize olduğunu anlatmakta esas, senet olan belagat ilminin âlimlerinin en yüksek derecesinde olduğundan, Ehl-i sünnetin tefsir âlimleri, Kur'an-ı kerimin belagatini anlatan kısımları, onun tefsirinden almışlardır. (S. Abdülhakim Arvasi-S. Ebediyye) 3- İbni Teymiyye'nin bid'at görüşlerini İslâm âlimleri şiddetle tenkit ettikleri hâlde, Şiîlere reddiyesini tasvip edip, şöyle demişlerdir: İbni Teymiyye, (Minhac-üs-sünne) kitabında, Şiî âlimlerinden İbnil Mutahhir'in (Minhac-ül-kerame) kitabını, kuvvetli vesikalarla çürütmüştür. Yine İbni Teymiyye, (Fedail-i Ebi Bekr ve Ömer) kitabında, Eshab-ı kiramın üstünlüklerini, kuvvetli delillerle açıklamıştır. (E. Kiram kitabı) İslam âlimleri, kâfirlerin bile dinimizi öven sözlerini nakletmişlerdir. Bu, kâfirleri övmek demek değildir. Bunlardan birkaçı şöyledir: 1- Hatip, peygamber, kanun koyucu, cengâver, yeni iman esasları koyan, büyük bir İslam devleti ve medeniyeti kuran büyük insan; işte Muhammed [aleyhisselam] budur. İnsanların büyüklüğü ölçmek için kullandıkları bütün mikyaslarla ölçülsün. Acaba Ondan daha büyük bir zat var mıdır? Olamaz. (Lamartine) 2- Müslümanlar, en azametli ve muzaffer günlerinde bile, mutaassıp olmamıştır. İslamiyet, dünyayı yaratana ve Onun eserine hayran olmayı emretmektedir. Batı, korkunç bir karanlık içindeyken, Doğu'da parlayan göz kamaştırıcı İslam yıldızı, azap çeken dünyaya ışık, barış ve rahatlık vermiştir. (Gandhi) 3- Kur'anda yazılı olan esasların doğruluğuna inanıyorum. Bunlar, insanları bahtiyarlığa götürecektir. (Napoleon) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Büyüklerimizden Allahü teâlâ razı olsun, İslamiyet'i bize hazır lokma gibi verdiler. Doğru iman sahibi olmak çok zordur. Bu büyükler, (Ehl-i sünnet itikadı çok kıymetli bir pırlantadır. Allahü teâlâ bu pırlantayı çöplüğe koymaz) buyuruyor. Yani bir müminin kalbi buna müsait değilse, ona iman nasip olmaz. Çünkü iman, âhiretin sigortasıdır. Eğer imanımız varsa, ölürken, kabirde ve mahşerde bazı sıkıntılar olsa bile, eninde sonunda Cennete girilir. Dolayısıyla ne yapıp edip, bu imanı korumaya çalışmalıyız. Büyüklerimiz, (Allahü teâlâ, bir kuluna iman verdiyse ona her şeyi vermiş, iman vermediyse ona hiçbir şey vermemiştir) buyuruyor. Nereye gidilirse gidilsin, gök mavidir. Eğer insanın kalbi bir yere yani İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir büyüğe bağlıysa, isterse Afrika'nın ortasında, çölde olsun, yine feyz alır. Çünkü güneşin bir yeri aydınlatıp başka bir yeri aydınlatmaması gibi bir ihtimal yoktur. Kabı açık olan, inanan ve seven, her zaman, her yerde her iyiliğe kavuşur. Yeter ki inkâr etmesin! Büyükler buna şöyle bir örnek veriyorlar: Başörtülü ihtiyar bir nine ve yanında da açık gezen torunu var. Biri torununa, (Sen bu hâlinle Allahü teâlânın emirlerine isyan ediyorsun. Bu yaptığının günah olduğuna inanıyor musun?) diye sorsa, o da, (Evet, yanlış yapıyorum. Allah beni affetsin! İnşallah bir gün ben de Rabbimin emirlerine uygun yaşarım) derse, bu sözü onun imanlı olduğunu gösterir. Aynı kişi, nineye de, (Nine, bu ne vaziyet? Bak sen ne güzel tesettürlüsün, senin torunun açık geziyor) dese, nine de, (Ah evlat, biz gençliğin kıymetini bilemedik, hayatımızı yaşayamadık, torunum yaşasın, bu zamanda böyle yapması gerekir) dese imanı gider! Açık gezen torun günahkâr olur, kapalı nine kâfir olur! İnsan büyük günah işlemekle küfre girmez. Ama küçük bir günahı, bir sünneti, hattâ müstehabı bile inkâr etse, (Bu zamanda böyle şey olmaz) dese kâfir olur. İslamiyet bir bütündür parçalanmaz. Netice şudur ki, suçunu kabul etmek suçsuzluğa, affa götürür. Suçunu kabul etmemek küfre düşürür. Bu iş kıldan incedir, çok tehlikelidir. Onun için, her zaman, her yerde, her ne olursa olsun insan kendini suçlu bilmeli ki, kurtulabilsin! Ama suçunu kabul etmezse, kendi hastalığını itiraf etmezse, ilaç da almazsa tedavi olamaz. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kur'an-ı kerimde Nasr suresinde mealen, (Eğer siz Allahü teâlâya tevbe istiğfar ederseniz mutlaka onu affedici bulursunuz) buyuruluyor. Dıhye-i Kelbî hazretleri, daha Müslüman olmadan önce, yüksek ahlak sahibiydi, cömertti, çok da güzeldi. Peygamber efendimizi seviyor, sohbetlerine de geliyordu, fakat Peygamber efendimiz tarafından Müslümanlık teklif edildiği zaman, (İnşallah o zaman da gelir, ben zaten sizi seviyorum) derdi. Bir gün kendisi gelip, (Müslüman olmak istiyorum) dedi. Orada bir bayram havası esti. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram çok sevindiler. Kelime-i şehadet getirirken hüngür hüngür ağlamaya başladı. Resulullah efendimiz, niçin ağladığını sordu. - Ya Resulallah, ben çok büyük günah işledim, acaba Allah benim bu günahımı affeder mi? - Günahın nedir? - Ben kız çocuğumu diri diri gömmüştüm, onun ağlaması gözümün önüne geldi. O anda, Cebrail aleyhisselam geldi ve Allahü teâlânın, (O daha "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah" derken, kızını öldürme günahı dâhil, bütün günahlarını affettim) buyurduğunu bildirdi. Peygamber efendimiz Eshab-ı kirama dönüp buyurdu ki: (Bu kardeşiniz bir defa "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah" demekle affa uğradığına göre, bunu tekrar tekrar söyleyenler elbette affolur. Ancak bunun iki şartı vardır: 1- Yalan söylememeli. Çünkü müminde, imanla yalan bir arada olmaz. 2- Ne iş yaparsa yapsın, Rabbimizin rızası için yapmalı, ihlâslı olmalı.) Demek ki Allahü teâlâ, doğru söyleyip ihlâsla amel edenin bütün günahlarını, kelime-i tevhid söylediği anda affediyor. Kur'an-ı kerimde mealen, (Yunus aleyhisselam, "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn" duasını okuyup kurtuldu) buyuruluyor. Peygamber efendimiz de, (Dert bela gelince, Yunus aleyhisselamın bu duasını okuyanı, Allahü teâlâ muhakkak kurtarır) buyuruyor. ("Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" okumanın 99 faydası vardır. En hafifi, kederi ve sıkıntıyı giderir) hadis-i şerifi bir müjdedir. Çünkü şimdi bizi en çok bunaltan, bu keder ve sıkıntıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri, her gün, başında ve sonunda 100 salevat okuyarak, bunu 500 kere okurmuş. Bir kimse, bu büyük zatın kitabında yazılı olduğunu düşünerek okursa, o zat okumuş gibi tesirli olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yeme içme adabı hakkında bilgi verir misiniz? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: Yemeğe başlarken niyet: Yemeğe başlarken, Allahü teâlâya ibadet etmek, Onun kullarına faydalı olmak, dinimizi, ebedi saadet ve huzur yolunu bütün insanlara yaymak için kuvvet elde etmeye niyet etmeli. Yiyip içmenin farzları: 1- Yiyince doymayı, içince kanmayı, Allahü teâlâdan bilmek. 2- Helâlinden yiyip içmek. 3- O yemekten kuvveti geçinceye dek, Allahü teâlâya kulluk etmek. 4- Eline geçene kanaat etmek. Yiyip içmenin haramları: 1- Karnı doyduktan sonra, tıka basa yemek, 2- Sofrada çalgı, yabancı kadın, içki, kumar gibi haram şeyler bulundurmak. 3- Yemekte israf etmek, 4- Ziyafete davetsiz gitmek, 5- Başkasının malını izinsiz yemek, 6- Vücuda hastalık verecek şeyi yemek, 7- Gösterişle hazırlanan yemeği yemek. Sünnetleri: 1- Yiyip içmeye başlarken Besmele çekmek, [Herkese hatırlatmak için yüksek sesle söylenebilir.] 2- Yemeğin sonunda (Elhamdülillah) demek, 3- Yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak, [Yemekten önce gençler, yemekten sonra önce yaşlılar el yıkar.] 4- Sağ elle yiyip içmek, 5- Tabağın kenarından, kendi önünden yemek, 6- Sağ ayağı dikip, sol ayaküstüne oturmak, 7- Yemeğe tuzla başlayıp tuzla bitirmek, [Bu şifadır. İlk ve son lokma ekmekle yapılır ve ekmekteki tuza niyet edilirse, bu sünnet yerine getirilmiş olur.] 8- Elle yenebilenleri, üç parmakla yemek, 9- Ekmekle karpuz yerken, ekmeği sağ ele alıp, sonra karpuzu sol elle yemek, 10- Kapta kalanı sıyırıp yemek, [Hoşaf, ayran gibi şeylerin artığına su koyup, çalkalayıp içmek çok sevabdır. Sonra yemek şartıyla, tabakta, bardakta artık bırakmak caizdir. Resulullah efendimiz, müminin artığını yemeyi severdi.] 11- Elini yıkamadan önce, parmaklarındaki yemek artıklarını yalamak, 12- Yemekten sonra dişleri misvak veya kürdanla temizlemek. [Bunu muslukta yapmalı.] Müstehabları: 1- Sofrayı yere kurmak, 2- Elbisesi temiz olarak sofraya oturmak, 3- Arpa ekmeği yemek, 4- Ekmeği elle parçalamak. Ekmek bıçakla kesilebilirse de, bıçakla lokma haline getirilmez. Yemeği başkası için, bir yaşlı için hazırlayan, onun yiyebileceği şekilde lokma hâline getirebilir. Pişmiş eti bıçakla kesmemeli. 5- Ekmek ufaklarını zayi etmemek, 6- Sirke yemek, 7- Lokmayı küçük almak, 8- Lokmayı iyice çiğnemek. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Terk etmek mi, fevt etmek mi?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Fıkıh kitaplarında, (Terk edilen namazları kaza etmek, nafile kılmaktan daha iyi ise de, beş vakit namazın sünnetlerini ve hadis-i şerifte övülmüş olan Duha, Tesbih, Tehıyyet-ül-mescit, Evvabin, Teheccüt gibi sünnet namazları kılmak, kaza kılmaktan evladır) dendiğine göre, niye kazası olanın sünnet kılamayacağını söylüyorsunuz? CEVAP: Kitaplarda, (terk edilen namazlar) denmiyor, (fevt edilen namazlar) deniyor. [Orijinalleri, www.dinimizislam.com sitesinde mevcuttur.] Bu ifadeler, beş vakit namazın farzlarını fevt eden, yani elinde olmayarak, özürle kaçırmış olanlar içindir. Böyle, kaçırılmış birkaç vakit farzın kazalarını sünnet yerine kılmamalı, ayrıca kılmalı deniyor. Özürle kaçırılan birkaç vakit farzın kazalarını, sünnetler yerine kılmaya lüzum yoktur. Çünkü namazları özürle kazaya bırakmak günah olmadığı gibi, bunların kazalarını, sünnetleri kılacak kadar geciktirmek de günah olmaz. Fakat namazı özürle kılamamak yani fevt etmek başkadır; kasten, mazeretsiz, tembellikle kılmamak yani terk etmek başkadır. Birincisi hiç günah değilken, ikincisi büyük günahtır. İkisi arasında dağlar kadar fark vardır. İkisini aynı kefeye koymak çok yanlıştır. Hanefi fıkıh kitapları, (Faite [fevt edilen, bir özürle kaçırılan] namazların kazası) diyor. (Terk edilmiş namazların kazası) demiyor. Çünkü Müslüman, namazını bilerek terk etmez. Ancak gaflet, uyku ve unutmak gibi özürle fevt eder. Namazı terk eden Müslüman, Şâfiî ve Mâlikî'de ceza olarak öldürülür. Hanbelî'de ise mürted olduğu için öldürülür. Hanefi'de ise, hapsedilir, kılıncaya kadar dayak atılır. Bu, farz namazın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Farz borcu varken, sünnet veya nafile kılarak farzı geciktirmek de, asla caiz değildir. Farz namaz hakkında hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Farz namazı kasten terk eden kâfirdir.) [Taberani] (Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur.) [Beyheki] (Beş vakit namazı terk eden, Allah'ın hıfz ve emanından mahrum olur.) [İbni Mace] (Namaz kılmayanın, terk edenin dini yoktur.) [Bezzar, İbni Nasr] (Namazı terk edenin, diğer ibadetlerini Allahü teâlâ kabul etmez.) [İsfehani, Ebu Nuaym] Terk edilen farzın günahı böyleyken, nafilelerle nasıl kıyaslanabilir ki? Dört mezhepte de, kazası olan, sünnet ve nafile kılamaz. Sünnetlerin de nafile olduğu bütün muteber eserlerde bildirilmektedir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Terk etmek mi, fevt etmek mi? -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir kimse, hadis-i şerifle kılınması çok övülen Kuşluk, Evvabin, Teheccüt gibi namazları ömründe hiç kılmasa, âhirette niye kılmadın diye sorguya çekilmez. Fakat bir farzı yapmazsa, büyük günah işleyeceği için sorguya çekilir. Âlimlerimizin bildirdiği gibi, kılınması şart olan farzı geciktirip, nafile kılmak ahmaklıktır. Yolculuğa çıkarken iki rekât namaz kılmalıdır! Kazaya kalmış namazı varsa kaza kılmalı, çünkü kaza borcu varken nafile kılmak ahmaklıktır. (Bey ve Şir'a risalesi) Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri buyurdu ki: Hazret-i Ali'nin rivayet ettiği, (Farz namaz borcu olanın nafile kılması, doğurması yakın olan hamileye benzer. Doğumu yakınken çocuğu düşürür. Artık bu kadına, hamile de, ana da denmez. Bu kimse de böyle olup, farz namazlarını ödemedikçe, Allah, nafile namazlarını kabul etmez) hadis-i şerifi gösteriyor ki, farz borcu varken nafileyle meşgul olmak ahmaklıktır. Kaza borcu olanın nafile kılması, alacaklıya, borçlunun hediye götürmesine benzer ki, elbette kabul olmaz. Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar sermayesi, nafilelerse kazancıdır. Sermaye kurtarılmadan kâr olmaz. (Fütuh-ul-gayb m. 48) [Orijinalleri, www.dinimizislam.com sitesinde, kaza namazı bölümünde mevcuttur.] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Farz namaz borcu olanın, nafile namazı kabul olmaz.) [Dürret-ül fahire] Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer'e yaptığı vasiyette buyurdu ki: Gece yapılması gereken Allah'ın bir emrini gündüz yapsan ve gündüz yapılmasını emrettiğini de gece yapsan, Allah kabul etmez. Allahü teâlâ, farz olan ibadetleri ödemeden nafile ibadetini kabul etmez. (Kitab-ül Harac) HAYVANLARA SUAL YOKTUR Sual: (Boynuzlu koç, boynuzsuzdan hakkını alacaktır) hadis-i şerifine göre, hayvanlara da, âhirette hesap ve sual var mıdır? CEVAP: Hayır, yoktur. Bu hadis-i şerif mecazdır. Herkesin, hakkını alacağı bildiriliyor. Mazlum zalimden hakkını alır, yani güçlüler gücüne güvenip zulmederlerse, güçsüzler yarın âhirette haklarını alırlar, zalimin zulmü yanına kalmaz demektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Osmanlı Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı gibi ifadeler kullanmak doğru mudur? CEVAP: Her milletin âdetleri farklı olabilir, fakat Müslümanlık tektir. Bugün Şiîlerin ve Vehhabilerin Müslümanlıkları farklıdır. Bunlar dinlerine, bid'at fırkalarının görüşlerini karıştırmışlardır. Arap ülkelerinin Müslümanlıklarına da çok bid'at karışmış, sanki farklı bir Müslümanlık meydana gelmiştir. Türkler ise, İslamiyet'e doğru olarak hizmet etmişlerdir. Selçuklu ve Osmanlı Türkleri, Ehl-i sünnet yolundan ayrılmamış ve bid'at ehliyle mücadele etmişlerdir. Türk Müslümanlığı veya Osmanlı Müslümanlığı, bu anlamda, yani Türklerin Ehl-i sünnet yolunda olduklarını anlatmak için söylenebilir. Yoksa, sanki farklı bir dinmiş gibi veya ırk ayırımı yaparak söylemek hiç uygun olmaz. Eshab-ı kiramdan sonra İslamiyet'e en büyük hizmeti, Osmanlı yapmıştır. Selçuklu hükümdarı Sultan Alparslan da, İslam dinine çok hizmet etti. İslamiyet'i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara, Bâtıni ve Hurufi hareketlerine karşı çok hassastı. Bunun için, (Biz temiz Müslümanlarız. Bid'at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teâlâ, halis Türkleri aziz kıldı) demiştir. (Rehber Ans.) Bugün ise Türkler, bid'at fırkalarının ve yabancı fikirlerin etkisinde kaldığı için, Osmanlı'nın uyguladığı temiz Müslümanlıktan sapmalar başlamış, mezhepsizlik ortaya çıkmıştır. Yapılacak iş, bid'atlerden uzak durup İslamiyet'i katışıksız yaşamaktır. LEVH-İ MAHFUZ MAHLÛKTUR Sual: Levh-i mahfuz'la Ümm-i kitab ayrı mıdır? Bunlar mahlûk mudur? CEVAP: Ahmed bin Süleyman hazretleri buyuruyor ki: Levh-i mahfuz, korunmuş levha demektir. Ezeli ve ebedi, olmuş ve olacak her şeyin Allahü teâlânın indinde yazılı olduğu kitap anlamındadır. Mahlûktur, yani sonradan yaratılmıştır. Melekler Levh-i-mahfuz'u görürler. Allahü teâlâ dilerse Levh-i mahfuz'da değişiklik yapabilir. Mesela, insanın işine göre ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Ümm-i kitab ise, kitabın anası demektir. Ezeli olan kelam-ı ilahinin ismidir. Mahlûk değildir. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. Yani burada zaman yazılı değildir. Allahü teâlâdan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. (Levh-il-mahfuz ve Ümm-ül-kitab risalesi) Fatiha'ya da Ümm-i kitap denirse de, o konumuzun dışındadır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Mezhepleri kaldırma gayreti
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Mezheplerin hepsinden faydalanıp, üstad Abduh gibi mezhepler üstü ictihadlar yapmak, İslami görüşleri bir noktada toplamak gerekir) diyenler çıkıyor. Rahmet olan dört hak mezhep kaldırılmaya mı çalışılıyor? CEVAP: Evet, hem dört hak mezhebi kaldırmak, hem de bid'at mezheplerinin hükümlerini almak gayesiyle, ısrarla, "dört hak mezhep" tabirinden kaçıp, "mezhepler" tabiri kullanılıyor. Bir de mezhep hükümlerine görüş deniyor ki, bu çok yanlıştır. Görüş senet olamaz, ama ictihad senettir. İctihad, sıradan bir görüş değildir. Müctehidin nass'lardan çıkardığı dinimizin hükmüdür. Mezhep içinde bir ictihadın olabilmesi için de, müctehide ihtiyaç vardır. Günümüzde müctehid bulunmadığına göre, ictihaddan bahsedilmesi yanlış olur. Bunun için Yusuf Nebhani hazretleri, (Bugün müctehidlik taslayanın, aklı veya dini noksandır) buyurmuştur. Mizan-ül-kübra'da, dört mezhep imamından sonra, hiçbir âlimin, mutlak müctehid olduğunu iddia etmediği bildirilmiştir. Müctehid âlimler, asr-ı saadette, Sahabe-i kiramın zamanında, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn devrinde bulunuyor, sohbet bereketiyle yetişiyordu. Zaman ilerleyip, bid'atler çoğalınca, böyle kıymetli zatların azaldığı, hicri dördüncü asırdan sonra, bu vasfa malik bir âlimin ortada kalmadığı da, Mizan-ül-kübra, Redd-ül-muhtar ve Hadika'da yazılıdır. Buna rağmen günümüzde müctehid olduğunu kabul etsek bile müctehid, mezhepler üstü veya mezhepler arası ictihad yapmaz. Mason Abduh'un yaptığı, mezhepleri ortadan kaldırmak, kendi görüşlerini tek mezhep hâline getirmekti. Nitekim çömezlerinden Reşit Rıza'nın bozuk Muhaverat kitabı, maalesef Telfık-ı mezahib adı altında Türkçeye çevrilmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: Müctehid olmayanların, nass'lardan anladıkları, delil ve senet olamaz. Din büyüklerinin sözlerini reddetmeye sebep olamaz. Eğer, (Biz şimdi, onların anladıklarının yanlış olduğunu gösteren bilgilere ulaştık) derlerse, müctehid olmayanların bilgisi, bir şeyin helâl veya haram olmasına vesika olamaz. Kendi bilgisini, din büyüklerinin bilgilerinden üstün tutmak ve dört mezhebin hükümlerine bozuk demek, âlimlerin fetva vermek için dayandıkları kıymetli haberleri hiçe saymak ve bunlara yanlış demek, İslamiyet'te büyük bir yara açmak olur. (1/312) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Mülkü de, kuvveti de veren Allahü teâlâdır. İnsan, zerresini kendi şahsından, kendi kabiliyetinden veya dehasından bildiği anda sigorta atar, Allahü teâlânın yardımı kesilir. Çünkü bütün iç organlarımız, bütün dünya, hatırımıza ne geliyorsa, yani kâinatın her zerresi, her an Cenab-ı Hakk'ın kudreti altındadır. Sütte şeker, yağ, mineral maddeler, vitaminler vardır, ama bunlar sütün her zerresindedir. Sütün içine bakıp, (Şurası mineral madde, şurası şeker) demek mümkün olmaz. Allahü teâlâ kâinatın her zerresindeki bu kudretini kullarına gösterse, o zaman iman etmenin bir üstünlüğü olmazdı. Cenab-ı Hak bütün yaptıklarını, sebeplerin altında gizlemiştir. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: (Eğer bir kimse sebebe yapışır, neticeyi sebepten beklerse kâfir olur. Mümin sebebe yapışır, müsebbibden yani Allahü teâlâdan bekler. Kâfir de sebebe yapışır, ama o sebepten bekler.) Çok kıymetli imanın elden gitmemesi için, yapılan şükür hakkında büyük bir zat buyuruyor ki: (Doğru iman ederek, çok büyük nimete kavuştuk. Eğer bu imanımız olmasaydı, hiçbir hizmete gidemezdik. Bizi hizmetlere koşturan imanımızdır. İman nimetinin şükrü yapılmazsa elden gider. Allahü teâlâ, bu nimetin şükrünün, ancak Müslümanların birbirini Allah rızası için sevmesiyle mümkün olacağını bildiriyor. Eğer birbirimizi severek, iman nimetinin şükrünü eda edersek, Allah bizden bu iman nimetini almaz. İman nimeti olduğu müddetçe de, insan ne dünyada, ne de âhirette sıkıntıya uğrar. Çünkü iman ediyorum demek, (Rabbime inanıyorum, Ona güveniyorum, Onun emrindeyim, Ona ibadet eder, Ondan isterim) demektir. Allahü teâlâ, kendisinden isteyeni boş çevirmez. Mübarek bir zat, bir kimseye, ne iş yaptığını sorar. O da, berbat bir işte çalıştığını söyleyince, ona der ki: - Evladım, günah değil mi, üç günlük dünyada hem haram yiyorsun, hem de çoluk çocuğuna haram yediriyorsun. Allah'tan korkmuyor musun? Bırak o işi, helâl bir iş bul kendine! - Ama hocam, çoluk çocuğumun rızkı oradan geliyor. Ben başka işe girip de orada aynı parayı, aynı imkânı bulamazsam, sonra benim hâlim ne olur? - Haramla uğraştığın hâlde sana rızkını veren Rabbimiz, helâl işle uğraşırsan, yani Onun rızasını tercih edersen, senin rızkını mı kesecek? Öyle düşünmek, hâşâ Allah'a suizan olur. Allahü teâlâ rızkımıza kefildir. Helâl yoldan aramaya çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlânın indinde dünyanın sivrisineğin kanadı kadar kıymeti yoktur. O hâlde bu kadar kıymetsiz olan dünya için, âhiret nimetlerinden mahrum kalmak akıl işi değildir. Âhirette iki yer var, ikisi de sonsuz, biri Cennet, diğeri Cehennem. Allahü teâlâ rızka kefildir, ama imana kefil değildir. Kefil olduğunun peşinde haram helal demeden koşuyoruz da, kefil olmadığı konuda, (Allah kerimdir) diyerek, gaflete düşüyoruz. Ölünce insan, ya Cennete veya Allah korusun, Cehenneme gider. Çünkü imanla ölmenin garantisi yok. İnsan Cehennemden kurtulmadan, nasıl kendini güvende hissedebilir, nasıl kendini Cennette hissedebilir? İnsan bu kadar gâfil nasıl olabilir? Başkasına acımıyoruz, bari kendimize acıyalım. Âkıbetimiz meçhuldür. Meçhul olunca insan kendisini güvende hissedemez. Dünyada kendisini güvende hissetmek, ancak ismen Cennetle müjdelenen, Aşere-i mübeşşere denilen on kişiye nasip olmuştur. Geri kalan herkesin korku içinde olması şarttır. Büyük bir zat buyurdu ki: Bir gece uyandım, iki saat yalnız insanoğlunun âcizliğini düşündüm. İç organları düşündüm, hiçbir şeye müdahale edemiyoruz. Dış olayları düşündüm, insanın yapacağı hiçbir şey yok. Bu kadar âciz olan insanın, hükümranlık sevdası nedir? Bu kadar çok saltanat, bu kadar çok kibir ve gurur nedir? İnsan kendine gelmezse, kendini bilmezse, çok sıkıntı çeker. İnsanın kendini tanıması çok önemlidir. Tefsir âlimleri, (Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım) mealindeki âyet-i kerimedeki ibadetten maksadın, Allah'ı tanımak olduğunu bildirmişlerdir. Öyle ya, insan tanıdığına ibadet eder. Tanımadığına ibadet etmez. Tanımak da yalnız düşünmekle olmaz. İnsan burada şaşırıyor. Tanımak, düşünmekle beraber ibadetle olur. İbadet yapmayan, Allah'ı tanıyamaz. İnsan nefessiz yaşayamaz. Hayat için nefes neyse, Müslüman için de namaz odur. Müslüman namazını kılar. Çünkü namaz kılmamak için hiçbir bahane olmaz. Namaz için çok hassas olmalı, sözümüz geçen kimseleri namaza teşvik etmeliyiz. Çünkü imanı koruyan, namazdır. Namaz başlı başına İslamiyet'tir. İçinde oruç var, yiyip içmiyoruz, hac var, Kâbe'ye dönüyoruz. Kur'an okumak, tesbih, zikir, dua, salevat, istiğfar etmek, Kelime-i şehadet getirmek ve ihtiyaçları yalnız Allah'tan istemek gibi hususların hepsi namazda toplanmıştır. Namaz kılan bunların hepsini yapmış olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir iş tam yapılamasa da, bir kısmı yapılsa daha iyi olmaz mı? Mesela sünnet üzere sakal bırakmayan, az da olsa kirli sakal bıraksa daha iyi olmaz mı? CEVAP: Birinci sorunuz, günahlar için, kötü huylar için doğrudur. Ne kadarını bıraksak o kadar iyidir. Ama verdiğiniz örnek yanlıştır. Bir başkası da, (Abdestsiz namaz kılmak hiç kılmamaktan iyi değil mi?) diye sormuştu. Namaz kılmamak günahtır, abdestsiz kılmak ise daha büyük günahtır. Hatta namazla alay olacağı için küfürdür. Bu da ona benziyor. Sakal bırakmayan sünnet sevabından mahrum kalır. Sünnete uymak için kirli sakal bırakınca, bid'at işlenmiş olur, yani haram olur. Haram için (Daha iyidir) denmez. NAFAKA PARASI Sual: Beyim, bana harçlık vermiyor. Evin ihtiyaçları için bıraktığı paraların bir kısmını, yakınlarıma alacağım hediyeye vermem caiz midir? Bir de, kayınvalidemin kocası olmayıp, fakir olduğu için yanımızda kalıyor. Kayınvalidem, oğlunun cebinden para alıp harcayabilir mi? CEVAP: Erkek, hanımının veya annesinin parasını onlardan izinsiz harcayamadığı gibi, siz de, kayınvalideniz de, beyinizin parasını ondan izinsiz harcayamazsınız. Nafakaya dâhil olan yiyecek ve giyeceği almıyorsa, aç ve açıkta bırakıyorsa, o zaman sadece, nafaka kadarını almak caiz olur, çünkü erkek, hanımının nafakasını vermeye mecburdur. ZEKÂTTA VEKİL Sual: Zekât vermek için, (Dilediğine ver) denilerek vekil edilen kimse, zekâtı kendi fakir hanımına veya fakir çocuğuna verebilir mi yahut fakirse kendisi de alabilir mi? CEVAP: Üçünü de yapabilir. (Dürr-ül-muhtar) ONLİNE VEKÂLET Sual: İhlas Vakfı'nın internet sitesinde, kredi kartıyla online olarak zekât ve fitre verilebileceği bildiriliyor. Kâğıt parayla zekât verilemediğine göre, kredi kartıyla zekât verilir mi? CEVAP: Zekât bedeli kredi kartıyla veriliyorsa da, vekâlet verilen kimse, kredi kartıyla gönderilen miktarda altını, fakir bir öğrenciye veriyor, böylece zekât veya fitre dine uygun verilmiş oluyor. www.ihlasvakfi.org.tr adresindeki Bağış bölümünden vekâlet verilebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mürşid-i kâmillerin bulunduğu devirlerde, talebe, sohbette nasıl hareket ederdi? CEVAP: Eski talebeler, hocalarının yüzüne bakmaktan çekinir, hep önlerine bakarlardı. Ama hocası (Yüzüme bakın!) diye emrederse, o zaman, emre uymak edebe riayetten önce geldiği için, emre uyarlardı. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Talip, gönülden, her şeyi çıkarıp, bütün varlığıyla pîrine bağlanmalıdır. Onun yanında, ondan izin almadan, nafile ibadet ve zikir yapmamalı. Onun yanında iken, ondan başka hiçbir şeye bakmamalı. Bütün gücüyle, ona bağlanıp oturmalı. O emretmedikçe, zikir bile yapmamalı. Onun yanında farz ve sünnet namazlardan başka namaz kılmamalı... Bir sultanın veziri, sultanın yanında iken, kendi elbisesine bakar. Eliyle kuşağını düzeltir. O anda, ona bakan sultan, kendinden başkasıyla olduğunu görünce, onu azarlar, (Benim vezirim olasın da, benim karşımda, elbisenin kuşağıyla oynayasın. Buna dayanılmaz) der. Düşünmeli ki, bu alçak dünyanın işleri için, ince edeplere dikkat edilince, Allah'a kavuşturan işlerde edebleri tam ve olgun olarak gözetmek ne kadar çok lazım olacağı daha iyi anlaşılır. Onun yanında, bir şey yiyip içmemeli ve kimseyle konuşmamalı. Hiç kimseye, hiçbir yere bakmamalı. [Pürdikkat dinlemeli, uyumamalı.] İstenen güzelle oturan kişi, Kırdaki çiçekle olur mu işi? Onun her yaptığını ve her söylediğini, yanlış görünse bile, doğru ve iyi bilmeli. Her işte, yiyip içmekte, elbise giymekte, yatmakta ve ibadetlerde, hep ona uymalı. Onun hiçbir işine, hiçbir sözüne, hardal tanesi kadar bile karşılık vermemeli. Karşılık veren mahrum kalmaktan kurtulamaz. İnsanların en aşağısı, bu büyüklerde kusur gören kimsedir. Allahü teâlâ, bu büyük beladan bizleri korusun! Onda bir harika, bir keramet aramamalı. Gönlünden böyle bir şey geçirmemeli. Bir müminin, bir peygamberden mucize istediği hiç görülmüş müdür? Kâfirler ve inanmayanlar mucize ister. Ondan izinsiz konuşmamalı, bir şey sorarsa kısa cevap vermeli ve sesini, onun sesinden fazla yükseltmemeli. Onunla yüksek sesle konuşmak, edepsizlik olur. Kısacası, tasavvuf baştanbaşa edeptir. Edebi gözetmeyen, Allahü teâlâya kavuşamaz. Eğer edebleri gözetmediği için üzülmezse, büyük zatların iyiliklerine ve bereketine kavuşamaz. (1/292)
Bu gece Berat Kandili'dir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Berat gecesi ne zamandır, önemi nedir? CEVAP: Berat gecesi, Şaban ayının 15. gecesidir ki, bu yıl çarşambayı perşembeye bağlayan gece, yani bu gecedir. Berat gecesinin günü, 5 Temmuz'dur. Oruç tutmak isteyen yarın, yani perşembe günü tutmalı. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Şaban öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.) [Nesai] (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizi] (Şaban ayında üç gün oruç tutana, Hak teâlâ, Cennette bir yer hazırlar.) [Ey Oğul İlmihâli] (Şu beş gecede yapılan dua geri çevril-mez: Regaib gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı gecesi.) [İ.Asakir] (Allahü teâlâ, Şaban ayının 15. gecesinde rahmetiyle tecelli ederek, kendisine şirk koşan ve Müslüman kardeşine kin güdenler hariç herkesi affeder.) [İbni Mace] (Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: "Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızk isteyen yok mu, rızk vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa istesin, vereyim." Bu hâl, sabaha kadar devam eder.) [İbni Mace] Âişe validemiz buyuruyor ki: Resulullah'ın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şaban ayının tamamını oruçla geçirirdi. (Buhari) Bu geceyi ganimet bilmeli, tevbe istiğfar etmeli, kaza namazı kılmalı, Kur'an-ı kerim okumalı, bilhassa ilim öğrenmelidir. En kıymetli ilim, doğru yazılan ilmihâl bilgileridir. Peygamber efendimiz Berat gecesinde, (Allahümmerzuknâ kalben takıyyen mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve la şakiyyen) duasını çok okurdu. Hazret-i Âişe validemiz, (Ya Resulallah, Allahü teâlâ seni günah işlemekten muhafaza buyurduğu hâlde, neden Berat gecesinde çok ibadet ettin?) diye sordu. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Şükredici kul olmayayım mı? Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri Allahü teâlâya arz olunur.) [Gunye] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zekât nisabı nedir, nasıl hesaplanır? CEVAP: Maddeler hâlinde yazalım: 1- Zekât nisabı, 20 miskal yani 96 gr altın veya bu değerde para veya ticaret eşyasıdır. Zekât nisabına malik olana zengin denir. Dinimize göre, erkekle hanımının mal varlığı ayrıdır. Hangisi zengin ise, zekâtını o verir. 2- Alacaklar nisap hesabına katılır. Alacaklar tahsil edildikten sonra zekâtları verilir. Daha almadan da verilebilir. Borçlar, mevcut para veya maldan çıkarılır. Geri kalanın zekâtı verilir. 3- Ticaret için olmayan evler, arsalar, vasıtalar, demirbaş eşyalar zekât nisabına katılmaz. Ticaret için alınan malların, altın, gümüş ve her çeşit paranın zekâtı verilir. Evin, arabanın zekâtı olmaz, fakat araba, ev ve arsa alıp satan, bunların zekâtını verir, çünkü bunların ticaretini yapmaktadır. 4- Zekâta tâbi malların veya paranın, yıl içindeki azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Nisaba malik olduktan bir yıl sonra, elde kalan mal, nisabı bulursa, kırkta biri zekât olarak verilir. Zekât, kârdan değil, mevcut paranın ve eldeki ticaret malının tamamından verilir. 5- Kaybolmuş, gasbedilmiş, saklanılan yeri unutulmuş mal ve inkâr olunan alacaklar, nisaba katılmaz ve ele geçerlerse, önceki yılların zekâtları verilmez. Senetli veya iki şahitli yahut itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa nisaba katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir. 6- Kadının altın ve gümüşten başka diğer ziynet eşyaları zekâta tâbi değildir. Pırlanta, elmas, zümrüt gibi ziynet eşyalarının zekâtı verilmez. Şâfiî'de ise, kadının altın ve gümüş de olsa ziynetlerinin zekâtı verilmez. (Hidaye) 7- Nisabın helak olması, sıfırlanması veya borçlanıp sıfırın altına düşmesi demektir. 8- Zekâtını yanlış hesaplayıp, bir altın zekât vermesi gerekirken iki altın veren, bunu anlayınca, ikinci yıl vereceği zekâttan bu bir altını mahsup edebilir. 9- Çalışanların alacakları maaş veya ücret, ellerine geçmeden önce nisap hesabına katılmaz, çünkü bunlar, hak edilmiş ücretse de, hak edilen mal, ele geçmeden önce mülk olmaz. Maaşlardan kesilen yardım sandığı ve sigorta paraları zekât hesabına katılmaz. Yıllarca sonra birikmiş olarak ele geçince, yalnız ele geçen para, o senenin zekât nisabının hesabına katılır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
1- Zekât verirken bilezik, yüzük gibi altınların işçilik ve sanat değerine değil, ağırlığına itibar edilir. Mesela Reşat, Cumhuriyet ve Aziz liralar 7.2 gramdır. 12 ayardan fazla olan bütün altınlar tartılıp, kırkta biri zekât olarak verilir. Bilezik, küpe, yüzük gibi çeşitli ayarlarda altını olanın, bunların içinden en yüksek olanının ayarından vermesi daha iyi, ortasından vermesi caiz, düşüğünden vermesi ise mekruhtur. 2- Zekâta tâbi mallar, altın liraların en düşüğünün alış fiyatına göre hesap edilir. 3- Nisabın üstünde bileziği olan kadının zekâtını, kocası değil, kendisi verir. (Zekâtımı bir fakire ver) diye kocasını veya başka birini vekil ederse, vekil kendi parasıyla da zekâtı verebilir. 4- Bir kadın, mehr-i müeccel olarak kocasından alacağı altınları nisap hesabına katar, fakat zekâtını vermez. Aldıktan sonra nisabı bulursa zekâtını verir. 5- Zekât, farz olduktan sonra verilir. Nisaba ulaşan, zengin olduğu tarihi, kamerî aya göre bir yere yazar ve her sene o tarihte zekâtını verir. Ramazan ayını beklemez. Günü gelmeden zekât vermekte de mahzur yoktur. Gelecek birkaç yılın zekâtını önceden vermek de caizdir. 6- Nisap, yıl içinde sıfırlanınca, ilk nisabı bulduğu gün yeniden tarih atılır. Bundan bir hicri yıl sonra, nisaba malikse zekât verir. Sıfırlandıktan sonra, bir daha zengin olana kadar tarih atılmaz. Sıfırlanmadan, mesela 50 gram varsa, yıl sonu diğer paralarıyla birlikte nisaba malikse zekâtını verir, yani yıl içindeki, sıfırlanma hariç diğer dalgalanmalara itibar edilmez. 7- Uşru verilen mal, kırk yıl kalsa, uşru da zekâtı da verilmez, ama ticaret malı olursa veya satılıp paraya, altına çevrilirse zekât malı olur. Bir gün sonra da, zekât günü gelse zekâtını vermek gerekir. Altın ve gümüş eşya ile kâğıt paralar, her ne suretle ele geçerse geçsin, zekât malı olurlar. 8- O ay tahakkuk eden kira borçları, zekât nisabından düşülür, gelecek aylarınki düşülmez. 9- Miras alacakları nisap hesabına katılır, fakat ele geçmedikçe zekâtı verilmez. 10- 25-30 yıllık da olsa, uzun vadeli taksitlerle alınan krediler, zekât hesabından borç olarak düşülür. 11- Altın miktarı yarıdan az olan karışımın zekât hesabı, ağırlığıyla değil kıymetiyle yapılır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Silsile-i aliyye büyüklerinden birine zerre kadar benzerlik, deryalar dolusu ibadet kadar değerlidir. Çünkü dinin aslı tâbi olmak, peki demektir. Teslim olmadan, peki demek sözde kalır. Onun için din büyüklerimiz, (Onbaşı, çavuş değil, er olmak lazımdır, çünkü er olan, peki der) buyuruyorlar. Cenab-ı Hak, hepimize dille de, kalbden de, peki demek nasip etsin! Öldüğümüz gün hepimiz aynı beyaz elbiseyi giyineceğiz. Ne makam, ne rütbe, ne de zenginlik kalacak. Hepsi sıfırlanacak. Dünyanın en bedbaht, en talihsiz insanı, bozuk bir din adamının izinden giden, onun kitabını okuyan, ondan istifade etmeye uğraşandır. Bu zamanda, o bozuk yayınlarda, itikadı bozacak bir kelime okur veya inanırsak, bozuk çevrede bulunursak her şeyimizi kaybederiz. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Bizim sonumuz ne olacak?) diyen birine, (Eğer gemi selamete erer, sahile çıkarsa yalnız kaptanını çıkarmaz, içinde kim varsa hepsini beraber sahile çıkarır. Onun için hangi gemide olduğumuza dikkat etmeliyiz) buyurmuştur. Bu büyüklerin gemisine binen, geminin gittiği yere gider. Ehl-i sünnet gemisinin kaptanı belli, gemi de sağlam olduğu için, bu yolda olanların hepsi sonundan ümitlidir. Bütün korku, bir kazayla, dalgınlıkla, şu veya bu şekilde, ahmaklıkla bu gemiden atılma, denize düşme tehlikesidir. Nefsinin isteklerine kapılıp da, hayalhanede yüzerken denize düşenin, sonra tekrar gemiye yetişmesi çok zor olur. Yanlış bir söz, Allah korusun, insanı küfre düşürür. Bir kalb kırmak veya içinde bulunduğu bu nimetin kıymetini anlamamak büyük felakettir. Böyle büyük nimete kavuşanın, sanki bu hep devam edecekmiş gibi, hiç tehlike yok gibi dikkatsiz hareket etmesi çok yanlıştır. Kim bir şeyin olmasında ısrar ederse, Allahü teâlâ, ona o yolda başarmasını sağlayacak kapılar açar. Allahü teâlâ ezelde, kulu istediği şeye kavuşturmayı dilemiştir. Tercih kendisine ait olduğu için de, elbette her şeyin hesabını verecektir. Bunun için daima iyi, hayırlı şeyleri istemeli, önemli kararları almadan önce de, muhakkak istişare etmeli, danışmalı. Bu bakımdan büyükler, (İstişare etmek, sebebe yapışmaktır ve kıymetli bir ibadettir) buyuruyorlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Silsile-i aliyye büyüklerinden birinin himayesinde olan, doğrudan Cennete gider. Bu büyükler, bir adım yaklaşana, bin adım yaklaşırlar. Onların sevgisi bizim ilgimize bağlıdır. Ne ile ilgileniyorsak ona göre bizi değerlendirirler. Merhum hocamız, başka şeylerden değil, dinimiz için yapılan hizmetlerden bahsedilmesini isterdi. Ömürlerini, hizmetlerin yürütülmesi için geçirdi. Onları en çok sevindiren, dine yapılan hizmetlerle ilgili haberlerdi. Dağıtılan, satılan kitaplarla ilgili bilgiler, talepler ilgisini çeker, hizmetlere iştirak eden arkadaşlara ellerini açıp dua ederdi. Hizmetlerde bulunan başka bir şehirdeki arkadaşlar, bir gün merhum hocamızı ziyarete geldiler. (Bu doktor, bu mühendis, bu avukat) diye mesleği ve unvanıyla tanıtılmaya başlandığında, merhum hocamız buyurdu ki: (Kardeşim, bunların unvanları, etiketleri, meslekleri bize lazım değil. Bu arkadaşların dine hizmetleri nedir, bundan bahsedin, bize bu lazım. Hizmet edeni severiz, hizmet etmeyeni sevemeyiz. Bizim yolumuzun esası, üç şeydir: Okumak, okutmak ve birbirimizi sevmektir. Bu üçünden biri olmazsa, diğer ikisinin de kıymeti olmaz.) Bir zata, (Arkadaşlar içinde en çok kimi seviyorsunuz?) diye sorulunca da, (Dine en çok hizmet edeni, arkadaşlarımızla iyi geçinip birbirini üzmeyeni ve hiç kimseyi şikâyet etmeyeni seviyoruz. Çünkü arkadaşları üzeni muhatap kabul etmeyiz) buyurmuştur. (Arkadaşları sevmeyi çok istiyorum, ama yapamıyorum, herkesi üzüyorum) diyen birine de buyurdu ki: (Bunun için kefeni giymek, kendini, ölmeden önce ölmüş bilmek gerekir. İnsanın bütün iyiliklerine engel, kendini hayatta zannetmesidir. Hâlbuki bu hayat, hayâldir, rüyadır. Asıl ebedî hayat, ölünce başlar. Bugün değilse belki yarın kefeni giyeceğiz. Üç günlük hayat için değer mi?) Aynı zat, kızmayışının sırrını soranlara da şöyle cevap verir: (Ben yokum, bunun için de kimseye kızmıyorum. "Yâ Rabbi, bu din kardeşimin hürmetine beni affet!" diyorum. Biz bütün arkadaşlarımızı aşk derecesinde severken, bir kardeşimiz kalkıp da, birini tenkit ettiği zaman, elimde değil kalbim kırılıyor. Sonra da, "Yâ Rabbi, sen bunu ıslah et!" diye dua ediyorum. Çünkü âkıbetinden korkuyorum.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zekât kimlere verilir? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: 1- Ana babaya, dedeye, büyükanneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire zekât verilmez. Fakir olmak şartıyla geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa zekât verilir. Eğer salih iseler, kardeş, hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya zekât vermek, daha çok sevab olur. 2- Kadın, dinen fakir olan kocasına İmameyn'e göre zekât verir. Kocası maddî sıkıntı içinde ise, bu kavle uymakta mahzur olmaz. 3- Hayır kurumlarına zekât verilmez. Müctehid imamların hiçbiri, (Hayır kurumlarına zekât verilir) dememiş ve bu konuda icma hâsıl olmuştur. Sonra gelen âlimlerin ve hele günümüzdeki türedilerin sözleri, icma'ı bozamaz. Demek ki, bugün hakiki bir âlim bile çıksa, kurumlara zekât verilmesine fetva verse, icma'ı bozamayacağı için fetvası geçersiz olur. Zaten hakiki âlim de, icma'ı bozucu fetva vermez. Öğrenci yurtlarına veya vakıflara zekât verebilmek için, bu kurumların bir yetkilisi, bir fakirden vekâlet alır. Fakir, kurumdaki yetkili şahsa vekâlet verirken, (Benim adıma zekât almaya ve aldığın zekâtı dilediğin yere vermeye seni vekil ettim) der. Yahut sadece (Seni zekât almaya umumi vekil ettim) demesi de kâfidir. O zaman vekil, aldığı zekâtı, talebelerin veya kurumun ihtiyaçlarına sarf edebilir. Böylece dine uyulmuş, zekât dine uygun olarak verilmiş olur. 4- Hadis-i şerifte, (İlim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, buna zekât vermek caizdir) buyuruldu. Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar yani işi, mesleği bu olanlar, zengin olsalar da, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekât alabilirler. 5- Babası zenginse, küçük çocuğuna zekât verilmez. Babası fakirse, fakir olan küçük çocuğa zekât verilir. Deliye de, fakirse zekât verilir. Çocuğa, deliye verilecek zekât, babasına veya velisine yahut vasisine verilir. Zenginin küçük oğluna, fakir olsa da zekât verilmez, ama zenginin büyük çocuğuna, zenginin hanımına veya zenginin babasına fakirseler verilebilir. Burada büyük demek âkıl baliğ olmuş demektir. Küçük ise, henüz âkıl baliğ olmayana denir. 6- Peygamber efendimizin soyundan gelen seyyidlere ve şeriflere eskiden zekât verilmezdi. Günümüzde, bunlara da zekât verilir. (Dürr-i Yekta) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kâğıt paranın zekâtı hesaplanırken, altının gram fiyatı nasıl bulunur? CEVAP: Kâğıt paranın zekâtı hesaplanırken, Cumhuriyet altını, Hamit lira, Aziz lira, Reşat lira gibi, piyasadaki basılmış, damgalı altın liraların fiyatı en düşük olanı esas alınır. Bunlar 7,2 gramdır. En düşüğünün fiyatı 7,2'ye bölünerek, altının gram fiyatı bulunur. Diyelim ki, Aziz lira en düşük olanıysa ve fiyatı da 540 liraysa, bir gram altının fiyatı, 540/7,2=75 liradır. PARANIN ZEKÂTI Sual: 15 bin lira param var. Bunun zekâtı nasıl verilir? CEVAP: Önce altının gram fiyatı bulunur. Mesela gramı 75 liraysa, 15 bin lira, 200 gram altın eder. 200 gram altının kırkta biri de, 5 gram altın eder. 5 gram altın zekât olarak verilir. Tam 5 gram bulunamazsa, üç çeyrek verilir. ALTIN VE PARASI OLAN Sual: 70 gram 14 ayar altınla, 3750 lira parası olan, zekâtını nasıl verir? CEVAP: Önce 3750 liranın ne kadar altın alabileceği hesaplanır. Altının gramının 75 lira olduğunu kabul edersek, 3750/75=50 gram altın eder. Bunu, 70 grama ilave edince, 120 gram olur. Bunun kırkta biri 3 gram eder. Zekât olarak 3 gram altın vermek gerekir. Bu 3 gramı 22 ayardan vermek çok iyi olur. 18 ayardan verilirse de caizdir. Eğer 70 gramını 14 ayardan, kalan 50 gramını da 22 ayardan verirse bir mahzuru olmaz. Hepsi 14 ayardan verilirse mekruh olur. DEĞİŞİK AYARDAKİ ALTINLAR Sual: 35 gram 14 ayar, 25 gram 18 ayar, 40 gram 22 ayar altını olan zekâtını nasıl verir? CEVAP: Altınlar toplam, 35+25+40=100 gram ediyor. Bunun kırkta biri yani 2,5 gramı, zekât olarak verilir. Hepsini 22 ayardan vermek çok iyi olur. 18 ayardan verilirse yine uygun olur, ama hepsi 14 ayardan verilirse mekruh olur. Eğer altınların hepsinin ayarı 14 ise, o zaman 14 ayardan vermek mekruh olmaz. Yani altının ayarı ne ise, o ayardan veya daha yükseğinden vermelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Zekât verip alırken şunlara dikkat etmeli: 1- Gayrimüslime zekât verilmez. 2- Zekât verilecek kimseyi araştırmak gerekir, zan üzerine zekât verilmez. Zengine, ana baba, evlat gibi yakına veya Müslüman olmayana zekât vermek sahih değildir. Ancak zekât verilecek kimseyi araştırarak zekâtını verdikten sonra, bunun zengin veya zekât verilmesi caiz olmayan biri olduğu anlaşılsa zararı olmaz. Yani zekâtı sahihtir. Araştırıp verdiği için tekrar vermesi gerekmez. 3- Zekâtta salih akrabayı tercih etmeli, çünkü zekâtı, salih olan fakir akrabaya vermek daha sevabdır. Hadis-i şerifte, (Fakir akrabası varken, başkalarına verilen zekâtı, Allahü teâlâ kabul etmez) buyuruldu. Yani zekât borcundan kurtulursa da, zekâttan hâsıl olan büyük sevaba kavuşamaz. 4- Fakire verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalı. Borçsuz fakire nisap miktarı yani 96 gram altın veya daha çok zekât vermek, mekruh olur. 10 gr altın borcu varsa, 100 gr altını alması mekruh olmaz. 5- Zekât verirken, zekât demek gerekmez, hediye dense de caizdir. 6- Bir günlük yiyeceği olanın, zekât veya sadaka istemesi haramdır, fakat istemeden verilen sadakayı, zekâtı alması caizdir. Zekâtı mümkünse, salih olan muhtaçlara vermeli. 7- Fakire zekât için altın verip, tekrar onu ucuza satın almak mekruhtur. 8- Fakirdeki alacağını zekâta saymak caiz olmaz. Fakirde alacağı olan zengin, fakire borç senedini verip, (Alacağımı zekât olarak sana verdim. Sen de borcuna karşılık kabul et) dese, fakir de kabul etse, zengin zekâtını vermiş olmaz, çünkü zekât, borç senedi vermekle, razı olmakla verilmiş olmaz. Ancak mal teslim etmekle verilmiş olur. Bu zenginin, zekâtını fakire vermesi, fakirin de, aldıktan sonra, tekrar zengine geri vererek borcunu ödemesi gerekir. 9- Fakirde alacağı olan, fakirin, borcunu vereceğine güvenemiyorsa, güvendiği birini fakire gösterip, (Zekâtını almak ve borcunu ödemek için, bunu vekil yap) der. Zekâtı bu vekile verir. Vekil de, zengine geri vererek, fakirin borcunu öder. Böylece hem zekât verilmiş, hem de, fakirin borcu ödenmiş olur. (Dürr-i yekta, Mizan-ı kübra) 10- Ev kirasını ödeyemeyen fakir kiracıya, mal sahibi, kirayı almadan bağışlasa, bu para zekât yerine geçmez, sadaka olur. (Redd-ül-muhtar) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Müslümanlar garip, Müslümanlar fakir, Müslümanlar hasta, Müslümanlar sıkıntıda, kâfirlerin ise bir elleri yağda, bir elleri baldadır. Allahü teâlânın çok sevdiği Müslüman kulları dünyada rahat etselerdi, sıkıntıda olmasalardı ne zararı olurdu? CEVAP: Bizim dinimiz, gayba iman dinidir. Eğer Allahü teâlâ, razı olduğu, sevdiği kullarına bunları verseydi, sıkıntıda olan kâfirler sadece bu gördüklerine, bu rahata kavuşmak için Müslüman olurdu, kabul ederdi. Bu, (Kulları, Allahü teâlânın bildirdiği gayba mı, yoksa sadece gördüklerine mi iman edecekler?) diye Allahü teâlânın imtihanıdır. Onun için, müminlerin bu sıkıntıları bir hazinedir. Çünkü bu haller, o kulu Cenâb-ı Hakkın çok sevdiğinin alametidir. En çok sevdiği kulu olan Peygamber efendimiz herkesin çektiğinden daha fazla çekti. Dolayısıyla, üzüntü, sıkıntı hastalık çekenler sabrederse, bunun mükâfatı çok fazla olacaktır. KULUN İHTİYARI Sual: (Kulun ihtiyarı zayıftır) ne demektir? CEVAP: İhtiyar, beğenmek, seçmek demektir. İnsan bir şey yapacağı zaman, önce bunu ihtiyar eder, seçer, irade eder, ister. Sonra yapar. Bundan dolayı, kul, iş yapmakta mecbur değildir. İster yapar, istemezse yapmaz. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kulun ihtiyarı, Allahü teâlânın ihtiyarına göre zayıftır denirse, doğrudur. Eğer, emir ve yasaklara uymaya gücü yetmez anlamında olursa yanlış olur. Çünkü kullara gücü yetmeyecek şey emredilmemiştir. (1/266) TEŞEKKÜR VE ŞÜKÜR Sual: (İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmiş olamaz) hadis-i şerifindeki insanlara teşekkürden maksat nedir? CEVAP: (Bize gelen nimete vesile olan kimseye teşekkür etmedikçe, o nimet için yapacağımız şükrü Allahü teâlâ kabul etmez) demektir. Mesela, evi olmayan bir fakire, hayırsever bir zengin bir ev hediye etse, o fakir de zengine teşekkür etmeyip sadece, (Yâ Rabbi, bana ev nasip ettiğin için sana şükrederim) dese yetmez, bu nimete vesile olan şahsa da teşekkür etmesi gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Siyaset bilimiyle ilgili bir ders kitabının, dinle ilgili bölümleri, İslamiyet aleyhine yazılmıştır. Mesela, Peygamber efendimizin faiz verdiğini, tasvip eder mahiyette Kaddafi'nin "Yeşil Kitap"ında sünnetin hukuk kaynağı olarak yetmeyeceğini savunduğunu, Osmanlı'nın Türkçe Kur'an mealini günah sayıp yasakladığını, hâlbuki İmam-ı a'zam Ebu Hanife'nin Kur'anın her dile yapılan çevirisini de Kur'an saydığını yazıyor. Bunlar doğru olabilir mi? CEVAP: Piyasada din aleyhine çok kitap yazılmaktadır. Hepsine cevap vermek için, bir kitap yazmak gerekir. Biz doğruları anlatırız, buna uymayanların yanlış olduğu anlaşılır. Yine de, kısaca cevap verelim. Faizin haram olduğu Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiştir. Peygamber efendimizin faiz verdiğini söylemesi yani iftira etmesi, en az iki anlam taşır: 1- Peygamber efendimiz için, (Kendisine inen Kur'an-ı kerime inanmıyor, inansaydı, faizi haram eden Kur'anın emrine uyardı) denmek isteniyor. 2- (Faizi yasaklayan kendi sözlerine [hadislerine] de itibar etmiyor, itibar etseydi faiz vermezdi) denmek isteniyor. Bunlar, İslamiyet'e inanmamaktan ve ekonomide faizin vazgeçilmez bir unsur olduğunu kabul etmekten kaynaklanmaktadır. Kaddafi'nin sözünü delil gibi göstermesinin, yani sünnetin delil olarak yetmeyeceğini söylemesinin ne önemi olur ki? Dindeki dört delil asırlardan beri gelmektedir. Türkçe Kur'an tabiri de çok yanlıştır. Kur'an-ı kerimin çevirisine ve tefsirine Kur'an denmez; çevirisi denir, meali denir. İmam-ı a'zam hazretleri, çeviriye, meale Kur'an demedi. İbni Hacer-i Mekki hazretleri, (Kur'an-ı kerim tercümesini, Kur'an-ı kerim yerine okumak haramdır) buyuruyor. (Fetava-i fıkhiyye s. 37) Osmanlı'nın yaptığı gayet normaldir. Kur'an mealinden din öğrenilmez. Namazın nasıl kılınacağını bile Kur'an-ı kerimden öğrenemeyiz. Milyonlarca hadis-i şeriflerle açıklaması yapılmıştır. Âlimler, Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri açıklamıştır. Bu açıklamalar olmadan Kur'an-ı kerime uyulmaz. Kanunlar, tüzükler, yönetmelikler ve mahkeme ictihadları ile ülke yönetilmektedir. Bunlar olmadan sırf Anayasa ile ülke yönetilmez. Anayasa hep kanunlara; Kur'an-ı kerim de hep Resulullaha, âlimlere havale eder. Sırf Anayasa ile memleket idare edilmez, Kur'an tercümesinden de din öğrenilmez. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Merhum hocamız, (Birbirinizi sevin, birbirinizle iyi geçinin, aranıza fitne girmesin! Tarih boyunca cemiyetler, milletler hep içeriden yıkılmıştır. Fitne içeriden olur. Fitneye sebep olacak bir söz söyleyene, gıybet edene, (Sus!) diyen yüz şehid sevabı alır) buyurmuştur. Onun için, biz haklı olduğumuzu düşünsek de, (Sen haklısın) demeli, lafı kesmeli. Yine buyurdu ki: Hâlis, sâdık bir talebenin iki özelliği vardır: 1- Çok saygılı ve edeplidir. Hakiki bir talebe, hocasına ve bütün Müslümanlara karşı, mutlak bir şekilde saygılı ve edepli olmalı. Bu saygı ve edep nedir? Onu üzmemektir. Bir insan, Allah'ın düşmanı olan nefsini memnun etmek için, Allah'ın dostu olan din kardeşini nasıl kırar? Allah'tan korkmalı! Müslüman azizdir. Hattâ İmam-ı Rabbani hazretleri, (Kendisini Frenk kâfirinden, uyuz köpekten üstün gören Allahü teâlâyı tanıyamaz) buyuruyor. Üstün görmek şeytan sıfatıdır. Kendisini Âdem aleyhisselamdan üstün gördü ve ebedî lanetlendi. Büyüklerin yolunun temeli edeptir. O zatlardan biri, konuşurken (Efendim) demeyi unutan bir yakınıyla, üç gün konuşmaz. Bu bakımdan efendi insan, efendimsiz konuşmamalı. Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Bu yolun başı edep, ortası edep, sonu yine edeptir) buyurmuştur. Büyükler, (Affetmeseydik, yutkunmasaydık, etrafımızda kimse kalmazdı) buyurmuşlardır. Eskiden kusuru çok talebeler yanında, hocasına karşı bir kusur işlememek için çok korkan ve bu yüzden saçlarını ağartan talebeler vardı. 2- Mütevazı yani alçak gönüllüdür. Çünkü Allahü teâlâ, alçak gönüllü olanları sever. Allahü teâlânın sevdiklerini kulları da sever. Bütün günahlara Allahü teâlânın sıfatları düşmandır. Ama kibre, kibirli olana sıfatları değil, bizzat kendi zatı düşmandır. Allahü teâlâ, (Kim bana büyüklükte ortak olmaya kalkarsa onu affetmem, hiç acımadan Cehenneme atarım. Çünkü kibriya ve azamet bana aittir) buyuruyor. Allahü teâlâ, sıfatlarından üçünü hiçbir mahlûkuna vermedi. Bunlar, kibriya, gani olmak ve yaratmak sıfatlarıdır. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şeyin Ona muhtaç olması demektir. Bu üç sıfatta Allahü teâlâya ortak olmaya çalışmak büyük felakettir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ, çok sevdiği kullarına, Allah desin diye çok dert ve bela verir. Her Allah deyişte, ağaçtan yaprak dökülür gibi o kulun günahları dökülür. Sevmediği kullarına ise, genelde istedikleri her şeyi verir. Peygamber efendimiz, (Günahları affoluncaya kadar mümine, bela ve hastalık gelir) buyuruyor. Büyüklerimiz de, (Dert ve bela, günahların çok affedildiğini gösterir. Günahların çok olduğunu göstermez) diye bildiriyor. Bir derviş, yıllarca hocasına hizmet ettiği hâlde, kendisine herhangi bir manevî makam verilmez. Bir gün abdest alırken, Allahü teâlâ zaman içinde zaman halk eder. Kendini yabancı bir ülkede görür. O ülkede bekâr insan bırakmazlar, zorla evlendirirlermiş. Buna, (Hanımın var mı?) diye soruyorlar. O da, (Memleketimde vardı, ama burada yok) diyor. (Seni evlendireceğiz. Eğer yalan söylersen, hırsızlık edersen, bir de gaybdan bahsedersen, biri ile bir talak olur, üçünü de yaparsan üç talakla hanımın boş olur. Hanımı boşayınca, şu gördüğün dağın tepesine çıkarıp, aşağı atılarak öldürülürsün. Ona göre hareket et!) derler. Derviş mecburen evlenir. Havayı bulutlu görünce (Yağmur yağacak) der. Hanımı (Gaybdan haber verdin, talakın biri gitti) der. Kocası, bahçe kenarındaki elmayı alıp getirir. (Bu elma dereden akan suyun üstünde geliyordu, ben de aldım) der. Kadın elmayı tanır, (Bu şu komşunun elmasıdır, senin yalan söylemenle bir talak daha gitti, elmayı çaldığın için de üçüncü talak da gitti) der. Olay mahkemeye intikal eder. Kanunların gereği, dervişin kayalardan atılarak öldürülmesine karar verilir. Görevliler, dervişi sallayıp kayalıklardan aşağı atarlar. Derviş, boşlukta uçarken öyle bir (Allah!) der ki, sanki kayalar sarsılır. Birden gözünü açınca kendisini şadırvanda abdest aldığı yerde bulur. Hocası da oradadır. Dervişe, (Evladım, ömründe bir kere böyle Allah deseydin sana evliyalık makamı verilirdi) buyurur. Derviş, layık olmadığı hâlde makam istemekte haklı olmadığını anlar. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dinimize de inanan ve birçok İslamî hükmü uygulayan, fakat kendi dinini bırakmayan bir gayrimüslim, Müslüman hükmüne girer mi? CEVAP: Yine gayrimüslimdir. Müslüman olmak için gayrimüslimliğe ait bütün inançları bırakması şarttır. Bırakmadığı sürece, İslamiyet'in bütün emirlerini uygulasa yine kâfirdir. Emirleri uygulamak ve kelime-i şehadeti söylemek yeterli değildir. Münafıklar da, o kelimeyi söyler, namaz kılar, diğer emir ve yasaklara uyardı veya uymuş görünürdü. Müslüman olmak için İslamiyet'in bütününe inanmakla birlikte, her çeşit kâfirlikten uzaklaşmak lazımdır. Kâfirliği bırakmadıkça, ne yaparsa yapsın Müslüman olmuş olmaz. Müslüman kalabilmek için kâfirliği ve İslamiyet'e uymayan hangi inanış, hangi görüş, hangi teori olursa olsun, hepsini yanlış bilmek ve zararlı olduğuna inanmak şarttır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Muhammed aleyhisselama uymak için, Onu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de, onun düşmanlarını düşman bilip sevmemektir. Sevgiye müdahene [gevşeklik] sığmaz. İki zıt şeyin sevgisi bir kalbde, bir arada yerleşemez. Cem-i zıddeyn muhaldir. Yani iki zıddan birini sevmek, diğerine düşmanlığı gerektirir. (1/165) İman, inanılması zorunlu olan bilgileri kalbin tasdik etmesi yani inanması demektir. Bu tasdikin alameti, küfürden uzaklaşmak ve kâfirlikten sakınmaktır. Kâfirlikten sakınmak da, küfre mahsus şeylerden, mesela zünnar bağlamak, [Noeli kutlamak] gibi küfür alametlerini kullanmaktan sakınmak ve kâfirlere düşmanlık demektir. Tasdik edip de, zaruret olmadığı halde, küfürden sakınmayan Müslüman mürted olur. (1/266, 3/16) Zaruretsiz zünnar bağlayan veya Noel'i kutlayan Müslüman kâfir olduğuna göre, zünnarlı kâfir, zünnarını kesmeden, kâfirlikten çıkmadan, nasıl Müslüman olabilir ki? *** Sual: Bir Müslüman, İslamiyet'le birlikte başka bir dine de uysa Müslümanlığına zarar gelir mi? CEVAP: Müslümanlıktan çıkmış olur. Bir insan, hem Müslüman hem kâfir olamaz. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Böyle yapan müşriktir, Müslüman değildir, çünkü İslam ve küfür birbirinin zıttıdır. Birini kabul etmek, diğerini inkâr etmek demektir. Küfürden uzak durmak, kaçınmak şarttır. (3/40) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Peygamberlerin insanlığa ne faydası olmuştur? CEVAP: Bu soru, (Aklın insanlara ne faydası var?) demekten daha yanlıştır. Aklın faydalarını, akılsızlığın zararlarını herkes bilir. Akıl çok önemliyken, o da tek başına doğruyu bulamaz. Âhiret bilgileri ve Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler, akılla bilinemez. Eğer bunlar akılla doğru olarak, bilinebilseydi, sayısız Peygamberin gönderilmesine lüzum kalmazdı. Tarih incelenirse, insanların kendi başlarına gittiklerinde, hep yanlış yollara saptıkları görülür. İnsan, kendini yaratan büyük kudret sahibinin var olduğunu, aklıyla düşündüyse de, ona giden yolu, yani hakkı, doğruyu bulamadı. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ, kendi varlığını ve sıfatlarını, bizim gibi âciz insanlara, bu büyük Peygamberleriyle haber verdi. İnsanlara dünya ve ahirette faydalı olan şeyleri, zararlılarından, bunların aracılığıyla ayırdı. Peygamberler gönderilmeseydi, akıl Allah'ın varlığını anlayamaz, Onun büyüklüğünü kavrayamazdı. Nitekim kendilerini akıllı sanan eski Yunan filozofları, Allahü teâlânın varlığını anlayamadılar. Her şeyi zaman yapıyor sandılar. Demek ki insan aklı, bu büyük nimeti anlayamaz. Peygamber olmadıkça, bu sonsuz saadete kavuşamaz. (3/23) Peygamberler gönderilmeseydi, insan, insanlığını dahi bilemezdi, ne aile hayatını, ne de toplum hayatını bilebilir, hayvanlar gibi yaşarlardı. Şimdi, dünyada bozuk dinlerde bile, evlilik hayatı, aile hayatı, insan ve hayvan hakları var. Bunlar, peygamberlerden öğrenilmişti. İnsanlara neyin faydalı veya neyin zararlı olacağını, ancak Allahü teâlâ bilir. İnsanların dünyada ve ahirette rahat etmeleri için, neye, nasıl inanmaları, ne yapmaları ve nelerden sakınmaları lazım olduğunu bildirmek için Peygamberlerini göndermiştir. Bütün Peygamberler, akılla bulunacak dünya işlerine dokunmayıp, yalnız bunları araştırmak, bulup faydalanmak için çalışmayı emretmiş, kendileri dünya işlerinden her birinin insanları ebedi saadete ve felakete nasıl sürükleyebileceklerini anlatmış, Allahü teâlânın beğendiği ve beğenmediği şeyleri yani din bilgilerini ise açıkça bildirmişlerdir. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Çalıştığımız yer çok sıcak, oruçlu olunca çalışmam imkânsız. İzin de vermiyorlar. Çalışmasam çoluk çocuk nafakasız kalacaktır. Oruç tutmayıp kışın kaza etmem caiz olur mu? CEVAP: Nafakaya muhtaç kimse, çalışınca hasta olacağını anlarsa, orucu bozar. Ücretle çalışmayı sözleşmişse ve iş sahibi, Ramazanda izin vermiyorsa, kendinin ve ailesinin nafakası mevcut olan, orucu bozmaz, çünkü böyle kimsenin dilenmesi haramdır. Kendinin ve ailesinin nafakasına malik değilse, orucun zarar vermeyeceği başka hafif iş bulması gerekir. Hafif iş bulamazsa, işinde çalışarak, orucu bozması caiz olur. Bunun gibi, ekin biçen kimseye Ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı, ekini biçemeyip, ekin telef olursa yahut çalınırsa [veya bina yapılamayıp da yağmurdan yıkılmak tehlikesi muhakkak olursa] ve bunları ücretle yapacak bulamazsa, oruç tutmayıp, bu işlerini yapmak caiz olur. İş bitince, orucunu tutar ve Ramazandan sonra da, tutamadığı günleri kaza eder. Günah olmaz. Susuzluktan hasta olması, ölmesi muhakkak olan herkes de, orucu bozup, kaza edebilir. Kefaret gerekmez. (Redd-ül-muhtar) ORUCU KAZAYA BIRAKMAK Sual: Ramazanda sıcak günlerde oruç tutmayıp, kışın kaza edilse sevabı az mı olur? CEVAP: Dinî bir mazeret olmadan, orucu kazaya bırakmak haramdır, büyük günahtır. Oruç ibadeti, dinî bir mazeretle kazaya bırakılırsa, tevbe edip kazası tutulunca sadece cezadan kurtulur. Ramazan-ı şerifte tutulan sevaba kavuşamaz. Ömür boyu oruç tutsa, Ramazanda tutulan bir gün orucun sevabına kavuşamaz. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Allahü teâlâ benim ümmetime Ramazan-ı şerifte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir peygamberin ümmetine vermemiştir: 1- Ramazanın birinci gecesinde oruca kalkana, Allahü teâlâ rahmetle nazar eder. Rahmetle nazar ettiği kul artık rahmete kavuşmuştur, hiçbir korku yoktur. 2- İftar vakti, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir. 3- Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için dua eder. Melekler günahsız olduğu için duaları kabul olur. 4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara mahsus olarak Cennette bir köşk ihsan eder. 5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder.) [Beyheki] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Vehhabilerin etkisinde kalan bazı kimseler, (Dua ederken aracı kullanmayın! Resulullah'ın, evliyanın hürmetine demeyin, direkt Allah'tan isteyin! Aracı kullanmak, Fatiha suresindeki (Yalnız benden isteyin) âyetine zıttır ve şirktir) diyorlar. Peygamber efendimizin hürmetine istemek neden şirk oluyor? CEVAP: Hiçbir İslam âlimi, o şekilde dua etmenin şirk olduğunu bildirmemiş; aksine, caiz, hatta daha iyi olduğunu bildirmişlerdir. Abdülaziz-i Dehlevi hazretleri Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki: Birisinden yardım istenirken, yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah'ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, onun da bir sebep olduğu düşünülürse caiz olur. Enbiya ve Evliya da, böyle düşünerek başkasından yardım istemiştir. Böyle yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin) Vehhabilerin tabiriyle, Peygamber efendimiz de aracı kullanmış ve aracı kullanılmasını tavsiye etmiştir. Gazalarda ve sıkıntılı anlarda da, muhacirlerin fakirleri hürmetine dua ederdi. Yani aracı kullanırdı. (Taberani, Ebu Nuaym) Yine Resulullahın bir duası şu mealdedir: (Ya Rabbi, senden isteyip de verdiğin zatların hatırı için, senden istiyorum.) [İbni Mace] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Çölde yalnız kalan, bir şey kaybederse, "Ey Allah'ın kulları bana yardım edin!" desin; [aracı kullansın] çünkü Allahü teâlânın, sizin göremediğiniz kulları vardır.) [Taberani] Hazret-i Âdem, çok dua ettiyse de kabul olmadı. Aracı kullanarak, yani Peygamber efendimizi vesile ederek, Onun hürmeti için dua edince duası kabul oldu. Allahü teâlâ, (Ya Âdem! Habibimin ismiyle her ne isteseydin kabul ederdim, O olmasaydı seni yaratmazdım) buyurdu. (Beyheki) Şefaat, aracılık demektir. Âhirette, Peygamberler, âlimler, şehidler ve daha niceleri şefaat edeceklerdir. Günahkârlar şefaat isteyecekler ve şefaatçiler [aracılar] vesilesiyle kurtulacaklardır. Bu husus, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle açıkça bildirilmiştir. CEMAATLE NAMAZ SÜNNETTİR Sual: Cemaatle namaz kılmak sünnet değil midir? CEVAP: Evet, Hanefî, Şâfiî ve Malikî'de, beş vakit namazın farzlarını cemaatle kılmak, erkeklere sünnettir. Hanbelî'de bazı şartlar dâhilinde farzdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Orucun farzları nelerdir? CEVAP: Orucun farzı üçtür: 1- Niyet etmek, 2- Niyeti, ilk ve son vakitleri arasında yapmak, 3- İmsak vaktinden güneş batana kadar orucu bozan her şeyden sakınmak. Ramazanda ve nafile oruçlarda niyetin vakti, güneş battıktan sonra başlar. Son vaktiyse, ertesi günü dahve-i kübra vaktine kadardır. Kaza ve kefaret oruçlarındaysa, akşamdan imsak vaktine kadar niyet edilebilir. Ramazanda oruca niyet ederken, akşamdan imsak vaktine kadar (Yarın oruç tutmaya), imsak vaktinden sonraysa (Bugün oruç tutmaya) denir. Yanılıp yanlış söylense de, oruç tutulacak gün bilindiği için mahzuru olmaz. Gece yatarken yemeği yiyip veya yemek yemeden niyet edilse, sonra gece uyanınca, sahura kalkınca yemek yemekte mahzur yoktur. Akşam yemeği yerken niyet etmek iyi olur. Niyetten sonra da, imsak vaktine kadar yiyip içmekte mahzur yoktur. Sahura kalkınca da, daha önce niyet edilmiş olsa da, imsak vaktine kadar yiyip içilebilir. Ramazanda, (Yarın dişim ağrımazsa oruç tutarım, ağrırsa tutmam) diye akşamdan niyet edilse, böyle şüpheli niyetle oruç tutmak sahih olmaz. Niyetin son vaktinden önce, kesin karar vermek gerekir. Oruç tutmak niyetiyle yatmak da niyettir, sahura kalkılmasa da oruca niyet edilmiş olur. İmsak, gecenin bitimi, yiyip içmenin yasak olduğu vaktin başlamasıdır. Türkiye Takvimi'ne göre hareket etmeli. Farklı takvim ve imsakiyeler hakkında, www.turktakvim.com sitesinde, Bilgiler kısmında geniş açıklama vardır. * * * Sual: Ramazan günü orucu bozup kefaret gerektirenler nelerdir? CEVAP: Şunlardır: 1- Bilerek yiyip içmek. 2- Cinsel ilişkiye girmek. 3- Ramazanda, kaza gereken bir şey yaparak orucunu bozanın, aynı Ramazanın başka gününde de bu şeyi, nasıl olsa kefaret gerektirmiyor diye kasıtla yine yapması. 4- Sigara içmek. 5- Gıybet, sürme çekmek ve kan aldırmak gibi, orucu bozmadığı iyi bilinen şeyden sonra, oruç bozuldu sanarak, yiyip içmek. * * * Sual: Daha imsak vaktinin bitmesine vakit var sanarak veya güneş battı diye yiyip içilse, sonradan yanlış olduğu anlaşılsa kaza mı, kefaret mi gerekir? CEVAP: Yalnız kaza gerekir. (Kuduri) Çünkü bunda kasıt yok, yanılma vardır. Yanılmalarda, kefaret gerekmez. Günaha da girmez. (Mecmua-i Zühdiye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Nefsanî işin sonu, Rahmanî olmaz
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir genç, bir zata gelip, (Efendim, ben Allah rızası için evlenmek istiyorum) der. O zat da, (Cenab-ı Hak sana, arzuna uygun bir kız nasip etsin!) diye dua eder. Allahü teâlâ, gencin hâlis niyetini ve o mübarek zatın duasını kabul eder. Allah rızası için gelen, muradına erer. Çok saliha bir kızı Allahü teâlâ ona nasip eder. Bu, her iki taraf için de büyük bir nimettir. Her işini besmeleyle yapan, namazını kılan, tesettüre riayet eden, Allah'tan korkan bir hanıma kavuşmak nimet olmaz mı? Kendisini ve hanımını haramlardan koruyan koca da, hanım için büyük nimettir. Kızın babası da mesuttur, bahtiyardır, çünkü (Kızını fâsıka veren melundur) hadis-i şerifinde bildirilen duruma düşmüyor. Eğer bir ana baba, kızını vereceği kişiye, dininden önce onun mesleğini ve parasını soruyorsa, o kızın hayatı sönmüştür, bitmiştir. Ana baba da ölünceye kadar ondan hayır görmez. Çünkü vasıtanın istikameti değişti. İstikamet Cennet iken, dünyaya döndü. Mesleğini, dünyalığını sormak, nefsanî bir harekettir. Nefsanî hareketin sonu, Rahmanî olamaz. Allahü teâlâ bir hadis-i kudside, (Nefsinize düşman olun! Çünkü o nefsiniz bana düşmandır) buyuruyor. Yani nefsine uyan, nefsanî hareketler peşinde koşan, Allah'ın düşmanı olur. Karşı tarafın şunu bunu istemesi yüzünden, evlilikler daha başlamadan bozuluyor. Dindarlığını düşünmeden, malı mülkü olana kızlarını veriyorlar, ama 7-8 ay sonra hem de, sopayla, dayakla boşanıyorlar. Kendimize gelelim, dindarlıktan başka üstünlük aramayalım. Hazret-i Ömer buyuruyor ki: (Müslüman olmak, kemal noktasıdır. Müslüman olmanın üstünde, hiçbir itibar ve şeref yoktur. Kim Müslüman olmak şerefinin dışında, herhangi başka bir şeyde, izzet ve şeref ararsa, Allah onu mutlaka rezil eder.) Mübarek zata biri, (Efendim bir hırkanızı da bana verseniz, memleketimde talebe yetiştireyim) demiş. O mübarek zat da, (Bir merkebe benim hırkamı giydirsen, o merkebin kafasına benim külahımı koysan, bu merkep, merkeplikten çıkar mı?) demiş. O da, (Çıkmaz efendim) deyince, buyurmuş ki: (Eğer sen hırkama ve takkeme gönül bağladıysan, sana onu versem de, külahımı başına geçirsem de, sen yine aynı kalırsın. Sen gel de, önce dinini doğru olarak öğren ve hakiki Müslüman ol!) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bileşik kaplardan birine su döküldüğü zaman, su diğer tüpe geçer, ondan sonra tekrar bu tüpe gelir. Sonra tekrar diğer tüpe geçer, hep böyle hareket edip nihayet ikisi de aynı seviyeye gelir. İşte bunun gibi, kim olursa olsun, iki kişi bir araya geldiği zaman, mutlaka birinin kalbinden ötekinin kalbine, ötekinin kalbinden bunun kalbine akım başlar. Onun için, İslamiyet'in başlangıcında, Peygamber efendimiz kabir ziyaretini yasak etmişti. Çünkü ölenler kâfirdi, ana babaları müşrikti. Müslümanlar ziyarete gidiyorlardı, o kabirdekinin ruhundan, Müslümanın kalbine zulmet akıyordu. Müslümanlar da vefat etmeye başladıktan sonra, kabir ziyaretine izin verdi. Bir Müslümanın diğer bir Müslümanın yanına veya kabrine gitmesi sebebiyle, hangisinin derecesi daha yüksekse, o yüksek dereceden ötekine akım başlar. Eğer kabirdeki yüksek derecedeyse, gelenin kalbine akım başlar. Eğer ziyarete giden yüksek derecedeyse, onun kalbinden kabirdekine akım başlar. Ama bu akım mutlaka olur, durdurmak insanın iradesinde değildir. Bu yüzden, bir Müslüman, bir müşrikle, bir fâsıkla, bir kâfirle, arkadaşlık veya ortaklık yapsa, ne kadar sakınırsa sakınsın, kesinlikle o kâfirin, o müşrikin kalbinden, bunun kalbine, her konuşmakta, her buluşmakta, her görüşmekte biraz daha zulmet akar. Bunun neticesi ne olur? 1- Beraber olduğu salih arkadaşlarından uzaklaşmaya başlar. 2- Müslümanlardan soğuduğu gibi büyüklerin kitaplarından soğumaya başlar. 3- Sonra büyüklerden soğumaya başlar. 4- Sonra büyüklerin kitaplarını çıkarır, onun yerine birçok günah koyar. İçki koyar, kumar koyar, koyar da koyar. Her işte salihleri tercih etmeli. Peygamber efendimiz, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyuruyor. O hâlde her Müslüman takvada, haramdan sakınmakta, ihlasta, kendisinden daha iyi olanı aramak zorundadır ki, onun kalbinden bir şey alsın. Biz niçin Eyüp Sultan hazretlerine gidiyoruz? Niçin büyük zatları görmek istiyoruz? Niçin büyüklerin kitaplarını okumak istiyoruz? O mübarek zatların kalblerindeki nimetlerden faydalanmak için değil mi? Büyüklerimizle ve onlara yakın olanlarla beraber olmayı istemekteki sebep de budur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya hasta, oruç tutamazsa, ne yapar? CEVAP: Çok yaşlanıp, ölene kadar Ramazan orucunu veya kaza oruçlarını tutamayacak ihtiyar ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, oruç tutmaz, fakir değilse fidye verir. Bir hadis-i şerifte, (Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta, fidye verir) buyuruluyor. (Nesai) Yaşlı olup oruç tutamayan ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, fakir değilse her günün orucu için fidye verir. Fakir ise fidye vermez, dua eder. Fidye olarak, her gün için bir fıtra miktarı un verilir. Bir fıtra miktarı un 1750 gramdır. Bir aylık oruç için 53 kg un vermek kâfidir. Yahut bunun kıymeti kadar altın, tutulamayan bir aylık orucun fidyesi olarak, bir veya birkaç fakire, Ramazanın başında veya sonunda verilebilir. Fakir, aldığı fidyeyi kendisi kullandığı gibi, başka birine de verebilir. Fidye verdikten sonra, oruç tutabilecek hâle gelen hasta, tutamadığı oruçlarını kaza eder. (Nehr-ül-fâık) Sual: Hasta olan, oruç tutmaz mı? CEVAP: Orucun birçok hastalığa faydalı olduğu açıklanmıştır. Hadis-i şerifte, (Her şeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da oruçtur) buyuruldu. (Beyheki) Oruç tutan vücudunu hastalıklardan korur. Bir hadis-i şerifte, (Sağlığa kavuşmak için oruç tutun!) buyuruldu. (Taberani) Oruca mani olan hastalık çok azdır. Salih bir doktora sormadan, böyle bir doktor, (Senin oruç tutmaman gerekir) demedikçe veya orucun zarar verdiğini kendi tecrübesiyle anlamadıkça, orucu kazaya bırakmamalı! FİDYESİ VERİLEN ORUÇ Sual: Ramazanda oruç tutamayan hasta, iyileşince kaza edecek olsa, yine de kaza ettiği oruçların fidyesini vermesi gerekir mi? CEVAP: Hayır, kaza eden, fidye vermez. Fidye verse de, iyileşince kaza etmesi gerekir. ORUÇ BOZULUNCA Sual: Ramazanda, orucu bozulan kimse yiyip içebilir mi? CEVAP: Ramazan günü orucunu herhangi bir sebeple bozan, seferdeyken kendi şehrine gelen yani gelince mukim olan ve hayzı kesilen kadın, akşama kadar oruçlu gibi durur, yiyip içmez, fakat hayzı başlayan kadın, oruçlu gibi durmaz, yiyip içer. Oruç tutamayacak bir özrü olanlar, oruç tutamadıkları günler, gizli yiyip içmelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Teravih namazı nasıl kılınır? CEVAP: Peygamber efendimiz, 3-4 gün teravihi cemaatle kıldırdı, daha sonra evden çıkmadı. Sebebi sorulunca, (Teravih namazının size farz olacağından korktuğum için, evden çıkmadım) buyurdu. (Buhari) Teravihin 20 rekât oluşu ve cemaatle kılınması hadis-i şerifle bildirilmiştir. Sünnet olduğu icma ile sabittir. Peygamber efendimiz, teravihi, 8, 12 ve 20 rekât olarak da kılmıştır. İbni Abbas hazretleri bildiriyor ki: Resulullah, yatsıdan sonra, vitirden önce, yirmi rekât namaz kıldıktan sonra, (Ramazanda 20 rekât teravih namazı kılanın, yirmi bin günahı affolur) buyurdu. (İbni Ebi Şeybe) Teravihin 20 rekât olduğuna inanmayanın bid'at ehli olduğu Nur-ül-izah şerhinde de yazılıdır. İmam-ı a'zam hazretleri, (Teravih namazı müekked sünnettir. Hazret-i Ömer, teravihin 20 rekât olarak cemaatle kılınmasını kendiliğinden ortaya çıkarmadı. O, elindeki sağlam esasa, yani Resulullah'ın sünnetine dayanarak emretti) buyuruyor. (El-İhtiyar) Resulullah teravihi hiç kılmasa bile, Hulefa-i raşidinin yani dört halifenin kılması, sünnet olması için kâfidir. Hadis-i şerifte, (Sünnetime ve Hulefa-i raşidin'in sünnetine sımsıkı sarılın) buyuruldu. (Buhari) Teravihin cemaatle kılınması, sünnet-i kifâyedir. Yani bir mahallede cemaatle kılınınca, diğerleri evde kılsa da, sünnet ifa edilmiş olur. Erkeklerin camide cemaatle namaz kılmalarının, evde kıldıkları namazdan 27 derece daha fazla sevab olduğu, kadınların ise, evde namaz kılmalarının, camide namaz kılmalarından daha çok sevab olduğu hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Kadınlar, cemaatle namaz kılmak için camiye gidemez. Kadınların beş vakit namaz için veya cuma, teravih ve bayram namazları için, camiye gitmeleri caiz değildir. (Redd-ül-muhtar) Teravih namazı iki veya dört rekâtta bir selam vererek kılınır, fakat iki rekâtta bir selam vermek daha iyidir. Teravih namazını on rekâtta bir selam vererek iki selamla bitirmek mekruhtur. Şâfiî'deyse hiç sahih olmaz. Teravih, vitirden önce kılınır. Vitirden sonra da kılmak caizdir. Ta'dil-i erkân, Hanefî'de vacib, Şâfiî'de ise farzdır. Bunun için ta'dil-i erkâna riayet etmeli, teravihi hızlı kılmamalı. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruç tutmamayı mubah kılan özürler nelerdir? CEVAP: Oruç tutmamayı mubah kılan özürler şunlardır: 1- Hastalık: Hasta olan veya oruç tutunca hastalığı artan kimse, oruç tutmaz veya tutuyorsa bozabilir. Hastaya bakan da, hastaya bakmak için sıkıntıya girerse, oruç tutmayabilir. 2- Sefer: 104 km uzağa giden kimse, 15 günden az kaldığı yerde seferi olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, orucu kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Seferde sıkıntı içinde oruç tutmak, takva sayılmaz) buyuruldu. (Buhari) 3- Gebe ve emzikli olmak: Kendine veya çocuğuna bir zarar gelecekse, gebe ve emzikli kadın oruç tutmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, gebeyle emzikli kadına, oruç tutmaması için ruhsat verdi, orucunu tehir etti) buyuruluyor. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai) Emzikli kadın, kendi çocuğunu veya başkasının çocuğunu emzirse de hüküm aynıdır. 4- Açlık ve susuzluk: Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk meydana gelen kimse, ölüm tehlikesi varsa veya aklı gidecekse yahut hastalanıp bir zarara uğrayacaksa orucunu bozabilir. 5- İhtiyarlık: Oruç tutamayan ve iyileşme ihtimali de olmayan yaşlı kimse, tutamadığı günler için fidye verir. 30 günün fidyesi 53 kg undur. 53 kg un alacak kadar altın da verilebilir. 6- İkrah: Oruçlu, (Orucunu bozmazsan seni öldürür veya bir uzvunu keseriz) diye tehdit edilmişse, dediklerini yapmaya güçleri yetiyor ve blöf yapmıyorlarsa, orucu bozmak mubah olur. Ramazan-ı şerifte, özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz olarak Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi) NİYETTEN SONRA Sual: Akşam veya gece oruca niyet eden kimse, imsak vaktine kadar yiyip içebilir mi? CEVAP: Evet, Türkiye Takvimi'ndeki (www.turktakvim.com) imsak vaktine kadar yiyip içebilir. *** Sual: Akşam veya gece oruca niyet eden kimse, herhangi bir sebeple oruç tutmaktan vazgeçmek istese, ne vakte kadar niyetinden vazgeçebilir? CEVAP: İmsak vaktine kadar niyetten vazgeçebilir, daha sonra vazgeçemez.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazan orucunu bozan şeyler nelerdir? CEVAP: Ramazan orucunu bozup, yalnız kaza gerektiren şeyler şunlardır: 1- Boğaza kar ve yağmur kaçması, 2- Astım spreyi kullanmak, 3- Zorla bozdurulmak, 4- Burna sıvı ilaç koymak, 5- Burna kolonya çekmek, [Koklamak bozmaz.] 6- Mukimken oruca başlayıp, sefere çıkınca yiyip içmek, 7- Ud ağacının, amberle tütsülenip dumanının çekilmesi, 8- Başkasının içtiği sigara dumanını isteyerek çekmek, 9- Kulağın içine ilaç damlatmak, kulağı ilaçlı suyla yıkamak, 10- Derideki açık yaraya konan sıvı ilacın sindirim yoluna girmesi, 11- Vücuda ilaç şırınga etmek, 12- İsteyerek, zorlayarak ağız dolusu kusmak, 13- Dişi kanayanın ağzındaki kanı yutması veya tükürükle eşit miktarda karışık kanı yutması, 14- İmsak vaktinin bittiğini bilmeden yiyip içmek, 15- Güneş battı zannederek orucunu bozmak, 16- Dişlerin arasında kalan nohut kadar şeyi yutmak, 17- Buruna çekilen suyun ağızdan çıkması, 18- Abdest alırken boğaza su kaçması, 19- Kâğıt, taş, pamuk, ot, pişmemiş pirinç gibi ilaç ve gıda olmayan şeyi yutmak, 20- Makattan veya kadınların önden fitil kullanması, 21- Oruçlu olduğunu unutup yediğinde, orucu bozuldu sanarak, bilerek yemeye devam etmek, 22- İmsak vaktinden sonra niyet edenin, gün içinde orucunu kasten bozması, 23- Denize girince veya guslederken makattan su girmesi, [Hanbeli'de bozmaz.] 24- Dil altına konan ilacı emmek, 25- Makata konan pamuğun veya başka şeyin hepsinin içeri girmesi, 26- Basur memesinin, taharetlendikten sonra, ıslak olarak içeriye girmesi, 27- Mastürbasyon yapmak, 28- Vücuda giren ultrason veya endoskopi cihazında ilaç, merhem olması, 29- Lavman yaptırmak, [Mâlikî'de bozmaz.] 30- Özel olarak su buharı teneffüs etmek, 31- Burundan genze giden kanı yutmak, 32- Açlığa veya susuzluğa dayanamayarak yiyip içmek, 33- Bayılanı ayıltmak için veya uyuyanın ağzına su akıtmak. İMAMLA VİTİR KILARKEN Sual: Ramazanda, vitrin üçüncü rekâtının rükûunda imama yetişen kimse, namazının kalan kısmını kendi kılarken kunut okur mu? CEVAP: Üçüncü rekâtı imamla kılmış sayıldığı için, artık kunut okumaz. (Hindiyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Fıtra [fitre] vermenin önemi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kimlerin fıtra vermesi gerekir? CEVAP: İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın fitre vermesi vacib olur. Nisaba malik değilse fitre vermesi vacib olmaz, fakat vermesi iyidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Sadaka-i fıtr, zenginlerinize bir tezkiyedir. Fakirleriniz de verirse, Allahü teâlâ onlara daha çoğunu verir.) [Ebu Davud] (Tezkiye, temize çıkarma, temizleme demektir.) Diğer üç mezhepte, bir günlük yiyeceği olanın fitre vermesi farzdır. Hadis-i şerifte, (Sadaka-i fıtrı, küçük büyük, zengin fakir herkesin vermesi gerekir) buyuruldu. (Ebu Davud) Dinen zengin olmayan herkes, fıtra, zekât alabilir. İhtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın, fitre vermesi vacib olur. Fitre, zekât alması, haram olur. Fitre nisabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zenginse fitre vermesi gerekir. Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caizse de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevabdır. Şâfiî'de Ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Ana babaya, dedeye, büyükanneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire fitre verilmez. Fakir olmak şartıyla geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa fitre verilir. Hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya fitre vermek daha çok sevab olur. İmameyn'e göre, borçlu ve fakir kimseye, hanımı fitre verebilir. (Mevkufat) Sadaka-i fıtrın miktarı her yıl değişmez. Fitre olarak 1750 gram un veya buğday yahut 3500 gram arpa, kuru üzüm veya hurma veya tutarları kadar altın yahut gümüş vermek gerekir. Bu ürünlerin bugünkü değerine göre, fitrenin en azı 2 lira, en fazlası 300 liradır. YOĞURT EKŞİRSE Sual: Çok ekşimiş yoğurdu yemek caiz midir? Yoğurt ekşiyince alkol teşekkül eder mi? CEVAP: Hayır, yoğurt ekşise de alkol teşekkül etmez. Ekşi yoğurt yemenin mahzuru olmaz, hattâ sağlık açısından daha iyidir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyan, seven, onların yolunda dinimize hizmet etmeye çalışan kimse, bu özel nimetin kıymetini bilmeli, şükrünü eda etmeli. Şükretmezsek, sahip olduğumuz bu büyük nimet, bir anda elimizden gidebilir. En çok korkulacak husus, bu nimete kavuştuktan sonra, tekrar eski hâle düşmektir. Bu nimetin şükrünü eda etmeli ki, eski hâle düşülmesin. Kur'an-ı kerimde mealen, (Verdiğim nimete şükretmezseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim) buyuruluyor. Dinimize hizmet etmekle ancak bu nimete şükredilmiş olur! Çünkü biz, hizmet edenlerin sayesinde Müslüman olduk. Onlar canlarını, mallarını feda etmeselerdi, biz bugün Müslüman olabilir miydik? Onlar, mallarını, mülklerini, servetlerini, hayatlarını, evlerini, barklarını terk ederek İslamiyet'i bize kadar getirdiler. Böylece İslamiyet'in şükrünü eda edip Cennete gittiler. Eğer biz de, bu nimetin şükrünü böyle eda edemezsek, Ehl-i sünnet kitaplarını yaymazsak, Kıyamette ne gibi bir mazeretimiz olacak ki? (İşini gücünü bırak, aç susuz kal!) diyen yok, sadece, (Boş kaldığın zaman, gel biraz hizmet et!) deniyor. Hâlbuki bizden önceki Müslümanlar, ila-yı kelimetullah için yurtlarını, yuvalarını bırakıp, Mekke'den, Medine'den, İstanbul surlarına kadar geldiler. Vakti boşa geçirmemeli, Allahü teâlânın verdiği bu nimetten mahrum kalmamalı. Âhirette günahların dağ gibi yığıldığı günde, bizi ancak bu hizmetlerin sevabı kurtarabilir. Bu sevablardan mahrum kalan, çok pişman olur. Âhiretten dünyaya bir daha gelmek yoktur. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, aşiretiniz [hısım, akraba ve yakınlarınız], kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve meskenler, size Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, Allah'ın emri [azabı] gelinceye kadar bekleyin! Allah fâsıklar güruhunu hidayete erdirmez.) Allah'ın (Sevmeyin!) dediklerini sevenin sonu elbette felaket olur. (Sevin!) dediklerini sadece Onun rızasına kavuşmak için seven ise aziz olur. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İnsanların en büyük ihtiyacı
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlânın bize nasıl muamele etmesini istiyorsak, biz de Onun kullarına öyle davranmalıyız. Eğer Onun kullarına zulmedersek, O da bize ceza verir. Eğer Onun kullarını affedersek, O da bizi affeder. Onun kullarına ihsan ve iyilikte bulunursak, O da bize mutlaka ihsanda ve iyilikte bulunur. İnsanların zaruri ihtiyaçlarını karşılamak, Cenab-ı Hakk'ın en çok sevdiği iyiliktir. Bugün insanların en çok dine ihtiyacı var. Günümüzde yapılacak yegâne hizmet, İslamiyet'e hizmettir. Bu da, eldeki imkânlarla, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından çevremizdekilere vermek, buna imkânımız yoksa bu kitapları yayanlara herhangi bir şekilde yardım etmekle olur. Bu yardımı da yapamayan, hiç olmazsa onlara dua etmelidir. İnsanların dünyalık ihtiyaçlarına yardım etmek çok kıymetli bir iyiliktir. Ama bunu bir kâfir de yapabilir. Yapılan bu iyilik, üç beş günlük dünyada bir an için rahatlatır. Sonsuz olan öbür tarafı ne yapacak? Sadece bu iyiliği yaparsak, aynı iyiliği yapan kâfirden iş olarak ne farkımız kalır? Cehennemden nasıl kurtulacak bu insan? Asıl bunu düşünmeli. Bugün her insanın en büyük ihtiyacı, ateşten kurtulmasıdır. Onu oradan kurtarmadıktan sonra, onu giydirmenin, yedirip içirmenin, ne faydası var? Kurbanlık koyunu en iyi yemlerle besle, kurdele ile süsle, boya, birkaç tane de boynuzlarına altın tak, ondan sonra bıçağın altına yatır! Yapılan süslerin koyuna ne faydası olur? İnsanın, bir kendisi için yaptığı ibadetler var, bir de sebep oldukları var. İnsan, kendisi için yaptığı kusurlu ibadetin, Allah katında makbul olup olmadığını bilemez. Ama bir kişinin kurtulmasına, bir kişinin hidayetine sebep olmak, bir kişinin gıyabında duasını almak, riyasız, gösterişsiz, kibirsiz olacağı için, çok makbuldür. O bakımdan yapılan bu hizmetler, dağlar kadar günahlarımıza inşallah kefaret olur ve kurtuluşumuza vesile olur. Bir iş ne kadar kıymetliyse, onun engeli o kadar çok olur. Birçok sıkıntılarla karşılaşılır. Ama sonuna kadar sabırla yürümeli. Kim, kime güveniyorsa yardımı ondan beklesin! (Kim Allah içinse, Allah da onun içindir) buyuruluyor. O hâlde mümin, her durumda sadece Allah'a güvenmeli ve Ondan yardım beklemelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir hoca, (Uyuyarak oruç tutan sevab yerine hava alır ve sevabına ancak rüyada kavuşur, sevabını hayâl bile edemez) diyor. Ben, gece çalışıyorum, gündüz uyuyorum, sadece namaz vakitlerinde uyanıyor, namazımı kılıp yatıyorum. Benim oruçlarım boşa mı gidiyor? CEVAP: Hayır, oruçlunun uyumasının mahzuru olmaz. Aksine uyuması bile sevab olur. Gece çalışmasanız bile, gündüz uyuyabilirsiniz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Oruçlunun uykusu ibadettir.) [Deylemi] Bir beyit de şöyledir: Oruçlunun uykusu, elbette ibadettir, Oruçluyken uyumak, ne büyük saadettir. Uyumak kötü bir şey değildir. Ölü gibi yatan, Allahü teâlânın lütfuyla, uyurken de sevab kazanıyor. Uykuda günah yazılmaz, çünkü şuurlu olarak bir günah işlemiyor. Bir hadis-i şerif meali: (Şu üç kişiden kalem kaldırılır [günah yazılmaz]: Uyuyan kimse uyanana kadar, çocuk büluğa erene ve deli olan iyileşinceye kadar.) [Ebu Davud] Eğer oruçlu, abdestli yatmışsa ayrıca sevab alır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Abdestli olarak yatan, uykudayken, gündüz saim [oruçlu], gece kaim [gece uyanıp ibadet eden] gibi sevaba kavuşur.) [Deylemi] Yatarken hayırlı işleri yapabilmek için istirahat etmeye, namaza kalkmaya uyanınca hayırlı işler yapmaya niyet etmeli! Böyle niyet edenin uykusu ibadet olur. Âlimler bunu bilip böyle niyet ettikleri için, Peygamber efendimiz, (Âlimlerin uykusu ibadettir) buyuruyor. Bir kimse de, gece ibadet etmek niyetiyle yatsa, fakat uyanamasa, niyeti sebebiyle yine sevab kazanır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (İbadete niyet edip yattıktan sonra, uyuyup kalana, niyeti sebebiyle gece ibadet etmiş gibi sevab yazılır, uykusu da kendisine sadaka olur.) [Nesai, İbni Mace] Oruçlu kimse, uyanıkken namaz kılamıyor, hayırlı işler yapamıyorsa, gıybet ediyor veya günah olan işler yapıyorsa, uyuması onun için daha iyi olur. Uyumakla günahlardan kurtulmuş olur. (Uyuyan, orucun sevabını hayâl bile edemez) demek ilmî değil, indî bir sözdür. Uzun ve sıcak günlerde oruç tutmak, kısa ve soğuk günlerde oruç tutmaktan ve maniler arasında sıkıntılı oruç tutmak daha sevabdır diye kendini sıkıntıya sokmak yanlış olur. Sıkıntı tabiî olarak gelmeli, kendi elimizle kendimizi sıkıntıya sokmamız sevab olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Orucu bozmayan şeyler nelerdir? CEVAP: Bazıları şunlardır: 1- Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içmek, 2- Ağzına gelen kusuntunun geri gitmesi, 3- Oksijen tüpüyle suni hava vermek, 4- Orucu bozmaya niyet edip de bozmamak, 5- İstemeyerek ağız dolusu kusmak, 6- Boğaza toz, duman vs. kaçması, 7- İsteyerek, zorlayarak biraz kusmak, 8- Göze ilaç damlatmak, ıslak lens takmak, 9- Gıybet etmek, 10- Rüyada ihtilâm olmak, 11- Diş çukuruna ilaç koymak, 12- Çiçek, kolonya veya parfüm koklamak, 13- Morfinsiz, iğnesiz diş çektirmek, 14- Yutmadan yemeğin tadına bakmak, 15- Sakındığı hâlde toz ve dumanın boğazdan veya burundan içeri girmesi, 16- Diş çektirince gelen tükürükten az kanı yutmak, 17- Ağzını yıkadıktan sonra, kalan yaşlığı tükürükle yutmak, 18- Dişleri arasında kalan, nohuttan küçük olan şeyi yutmak, 19- Hacamat olmak, kan aldırmak, akupunktur kullanmak, 20- Kulağa su kaçması, 21- Uyanıkken, sadece bakarak cünüp olmak, 22- Misvak kullanmak, macunsuz diş fırçalamak, 23- Gusletmek, banyo yapmak, 24- İdrar yoluna pamuk koymak, [Şâfiî'de bozar.] 25- Sağlam deriye ilaç, krem, her çeşit yakı, sigara bandı, tokluk bandı koymak, 26- Yaraya imsak vaktinden önce konan sıvı ilacın, imsak vaktinden sonra emilmesi, 27- Yaradan çıkan kan, irin ve benzerlerinin tekrar içeri girmesi, 28- Arı sokması, 29- Dudaktaki yaşlığı yutmak, 30- Banyoda oluşan su buharını teneffüs etmek, 31- Ele iğne batıp, kırığının içinde kalması, 32- Kulağa pamuklu çubuk sokmak, [Şâfiî'de bozar.] 33- Kanayan yere, kanın durması için kan taşı sürmek, 34- Ağza gelen yemeği, balgamı, kusmuğu veya baştan buruna gelen akıntıyı yutmak, 35- Bel soğukluğu hastalığından dolayı akıntı gelmesi. EGZOZDAN ÇIKAN KIVILCIM Sual: Ekin biçerken, biçerdöverimin egzozundan çıkan kıvılcım, tarla sahibinin ürününün bir kısmını yaktı. Bunu benim ödemem gerekir mi? CEVAP: Bir kasıt ve ihmal olmadıkça, ödemek gerekmez. İhmal varsa ödemek gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruçluya mekruh olan ve olmayan şeyler nelerdir? CEVAP: Mekruh olanlar şunlardır: 1- Dişleri diş macunuyla fırçalamak. 2- İlaçla gargara mekruhtur. Eğer ağızdaki yara, namazda okumaya mani olursa, ilaçla gargara etmek mekruh olmaz, çünkü özür vardır. 3- Cünüp olma ihtimali varsa hanımını öpmek. 4- Ramazan günü, iğne olmak, kendi isteğiyle ağız dolusu kusmak gibi bir sebeple oruç bozulursa, seferdeki yolcu şehrine gelirse, kadının hayzı kesilirse, akşama kadar oruçlu gibi sakınmaları gerekir, yiyip içmeleri mekruh olur. Mekruh olmayanlar: 1- Gece ihtilam olup sahura kalkınca, imsak vaktine az kalmışsa, önce ağzını yıkayıp yemek yense, imsak çıktıktan sonra gusledilse, yani oruca cünüpken başlansa sahih olur. Daha sonra gusletmek caizdir. 2- Bozulursa kefaret olmasın diye, Ramazan orucuna imsak vaktinden sonra niyet etmek caizdir. 3- Ramazanda yatsıdan sonra hanımla beraber olunsa, daha sonra geç vakitte uyuyup biraz sonra guslederiz dense, uyandıklarında da güneş doğmuş olsa, oruçlarına zarar gelmez, fakat namaz kılmak için ilk fırsatta yıkanmak gerekir. 4- Orucun aksamaması için hayzı ilaçla geciktirmek caizdir. 5- Oruçluyken hayzı başlayan kadın, oruçlu gibi durmaz, yiyip içebilir. İFTAR DUALARI Sual: İftar açarken hangi dua okunur? CEVAP: İftardan önce, Euzü ve Besmele çekilip, (Allahümme yâ vâsi'al-magfireh igfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-müminîne vel müminât yevme yekûmülhisâb) denir. Manası şöyledir: (Ey mağfireti çok geniş olan Allah'ım! Kıyamet günü hesaba çekilirken, beni, ana babamı, hocamı, erkek ve kadın bütün müminleri affet!) Bir iki lokma yedikten sonra, (Zehebezzama' vebtelletil urûk ve sebe-tel-ecr inşâallahü teâlâ) denir ve yemeğe başlanır. Bu iftar duasının manası ise şöyledir: (Açlık bitti. Damarlarımızın suya kavuşma vakti geldi. İnşallah sevab hâsıl oldu.) Duaların Arapça orijinali, www.dinimizislam.com sitemizde vardır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruç tutmak vücuda zarar verir mi? CEVAP: Hayır, çünkü Allahü teâlâ zararlı olan bir şeyi emretmez. Oruç tutan, vücudunun zekâtını ödemiş, onu hastalıklardan korumuş olur. Peygamber efendimiz, (Her şeyin bir zekâtı vardır. Vücudun zekâtıysa oruçtur. Oruç tutun, sıhhat bulun!) buyurmuştur. (İbni Mace, Taberani) Orucun faydaları çoktur. İki hadis-i şerif meali de şöyledir: (Oruç eti eritir ve Cehennem ateşinden uzaklaştırır. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hatırına gelmeyen nimetler, ancak oruç tutana nasip olur.) [Taberani] (Allah rızası için bir gün oruç tutan kimseyi Allahü teâlâ, bu bir günlük oruç sebebiyle Cehennem ateşinden 70 yıl uzak tutar.) [Buhari] Orucun sevabı diğer ibadetlere göre daha fazladır. Hadis-i kudside, (Her iyiliğe, 10 mislinden 700 misline kadar sevab verilir, fakat oruç bana mahsustur, onun mükâfatını ben veririm, çünkü kulum, benim için şehvetini ve yeme içmesini bırakmıştır) buyuruldu. (Buhari) Her iyiliğin sevabını Allahü teâlâ verdiği hâlde, orucun sevabı için, (Ben veririm) buyurmasının hikmeti vardır. Yeryüzünün tamamı Allahü teâlânın mülkü olduğu hâlde, Kâbe'ye (Beytullah) yani (Allah'ın evi) denmesi, ona şeref vermek içindir. (Oruç bana mahsustur) demekle de ona özel bir şeref vermiştir. Oruç tutana verilecek sevabın muayyen bir ölçüsü yoktur. Oruçlunun durumuna göre, çok sevab verilecektir. Başkaları oruç yerken oruç tutmak daha sevabdır. Hadis-i şerifte, (Oruçlunun yanında oruçsuzlar yiyince, melekler oruçluya dua eder) buyuruldu. (Tirmizi) ÇOCUKLARIN FITRASI Sual: Büluğa ermemiş küçük çocuğun fıtrasını, babası, çocuğun parasından mı verir? CEVAP: Şart değil. Baba kendi parasından da verebilir veya küçük çocuğun malı varsa, bunun fıtrasını, çocuğun malından verebilir. Eğer velisi vermezse, zengin çocuk büyüdüğü zaman, eski fıtralarını da kendisi verir. Büluğa ermemiş çocuğun malı yoksa, bunun fıtrasını babası, kendi fıtrasıyla birlikte verir. Yani kendisi zenginse verir. Büluğa ermiş çocuklarının fıtralarını vermesi gerekmez. (S. Ebediyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İftar vermenin sevabı nedir? CEVAP: İftar vermek çok sevabdır. Yolda giderken bir oruçluya bir hurma veya bir zeytin verilse de iftar verme sevabına kavuşulur. Peygamber efendimiz, (Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları affolur. O oruçlunun sevabı kadar ona sevab verilir) buyurunca, Eshab-ı kiramdan bazıları, bir oruçluyu iftar ettirecek kadar zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben (Bir hurmayla iftar verene de, yalnız suyla oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevab verilir) buyurdu. (Beyheki) Yine bir hadis-i şerifte, (Ramazanda bir misafire oruç açtırana Sırat köprüsünü geçmek kolaylaşır) buyuruldu. (V. Necat) Yemek yedirmek çok sevabdır. Hele oruçluya yedirmek daha çok sevabdır. Oruç tutanın sevabı kadar sevab alır, oruçlunun sevabından eksilme olmaz. SIKINTIDA İBADET Sual: Sıkıntılı, hastalıklı hâlde ve güçlükler içinde namaz kılmak, oruç tutmak ve başka ibadet etmek, rahat, sağlıklı ve kolay yapılan ibadetten daha mı kıymetlidir? CEVAP: Evet, daha kıymetlidir. Mesela yazın sıcak ve uzun günlerde oruç tutmak, kışın kısa günlerde tutmaya göre daha fazla sevab olur. Ancak, daha çok sevab olsun diye o sıkıntılı ortamı kendisinin meydana getirmemesi, o ortamın kendisinin elinde olmadan meydana gelmesi gerekir. Fitne, fesat zamanında yapılan hizmetler de, çok kıymetlidir. Hele başka maniler de araya girerse, bunları dinlemeyip yapılan ibadetin sevabı o kadar çoktur ki, ancak Allahü teâlâ bilir, çünkü maniler karşısında ibadeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin şanını, şerefini göklere çıkarır. Bir engel olmayarak, kolay yapılan ibadetler, o kadar faziletli olmaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Mümin, hastalanıp ibadet edemeyince, Allahü teâlâ, günahları yazan soldaki meleğe, "Onun günahlarını yazma" emrini verir. Sevabları yazan sağdaki meleğe de, "Ona sıhhatliyken yaptığı amellere verilen sevabların en güzelini yaz, ben onun durumunu bilirim ve onu bu hâle ben getirdim" buyurur.) [İbni Asakir] Demek ki, elde olmadan gelen sıkıntılar içindeki ibadetin kıymeti çok fazla oluyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bayramın hususiyeti, günahların affolmasındandır. Allahü teâlâ, bayramları bayram olarak idrak etmek nasip etsin! Bayram yalnız üç gün değil, Ramazan-ı şerifin tamamı, her günü bayramdır. Çünkü insanın günahlarının affolduğu gün, onun bayramıdır. Müebbet hapse mahkûm olana, (Berat ettin, kurtuldun) deseler, sevincinden uçar, yani bayram eder. İşte Ramazan-ı şerifin her gece ve her gündüzünde, on binlerce insan beratını alıyor, günahları temizleniyor. Bunlar sevinmesin de, kim sevinsin? Ramazan-ı şerifte bu kadar insan af ve mağfirete kavuştuğu için bayram yaparken, diğerlerinin çok büyük bir hüsran içinde kıvranıp durmaları ne büyük mahrumiyettir! Bu bir nasip meselesidir. Bir kimse iyiliğe elverişli değilse, İstifade edemez, peygamberi de görse. Peygamber efendimizi gördüğü hâlde inkâr edenler, babası peygamber olduğu hâlde oğlu inanmayanlar çıkmıştır. Ehl-i sünneti ve bu yoldaki büyükleri bize tanıttığı için, Allahü teâlâya şükredip bayram yapmalıyız. Ulema ve evliyanın büyüklerinden olan Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin ömrü, insanları irşad etmekle geçer, binlerce talebe yetiştirir. Talebelerinin çoğu, insanlara doğru yolu gösteren birer rehber olur. Ancak bu büyük zatın felaket bir oğlu varmış. Herkes bu duruma çok hayret edermiş. Bir sohbette, sevenlerinin birinin kalbinden, (Bu mübarek zat, bu kadar kişileri irşad ediyor, kendi oğlu yaramazın biri! Bir teveccüh edince, o kişiler zikrediyor. Bir tüccar, bir çiftçi geliyor, daha hiç konuşmadan hücreleri bile zikrederek evliya olarak gidiyor. Oğluna niye himmet etmez ki?) diye geçirdiği düşünce, Necmeddîn-i Kübra hazretlerinin çok gücüne gider. Tam o sırada pencerenin kenarından geçen uyuz bir köpeğe bir teveccüh eder, köpek fasih bir lisanla, (Allah Allah) diye kabristana gider, birkaç tur atıp orada ölür. Necmeddîn-i Kübra hazretleri oradakilere dönüp, (Bunda kabiliyet var, ama bizim oğlanda yok. Ben ne yapayım? Cenab-ı Allah, kime kabiliyet vermişse, öyle olur) buyurur. Demek ki, hiç kimseye suizan etmemek gerektiği gibi, büyük zatlara da suizan edilmez. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ, peygamberleri vasıtasıyla kendi rızasına götüren bir yol vermiştir. Bu yolun ismi dindir. Her peygambere gönderilen dinin ismi farklıdır. Son din olan, bizim dinimizin ismi İslamiyet'tir. Allahü teâlâ, İslamiyet'ten ve Müslümanlardan razıdır. İslamiyet'in dışındakilerden razı değildir. İnsanlar kimi razı ederse, âhirette o razı ettikleriyle beraber olur. Bu bakımdan, eğer dünyadayken, kullarının rızasını, onların sevmesini veya kötülemesini değil de, Allahü teâlânın ve Onun sevdiklerinin rızasını tercih edersek, âhirette de Allahü teâlânın razı olduğu yerde, Onun sevdiği kimselerle beraber oluruz. Allahü teâlâ, bize kendi razı olduğu, sevdiği yolu göstermiştir. Bize düşen o yolda yürümektir. Her insanın tabiatında, içinde bir şeylere düşkünlük vardır. Kimi yemeğe düşkündür, kimi hizmete, kimi başka bir şeye düşkündür. İşte insan, dünyada neye düşkünse âhirette de, onlara düşkün olanlarla beraber olur. Eğer bir mümin, Allahü teâlâya, Onun dinine, Onun sevdiklerine düşkün olmuşsa, elbette onlarla beraber haşrolur. Eğer bir kul, paraya, şöhrete, dünyaya düşkünse, Allahü teâlâ ona, (Benimle ne alakan var, kime, neye düşkünsen, git onunla beraber ol!) der. Bu çok kesindir. Yalnız bu, hiç kimseyle görüşmemek demek değildir. Dikkat edilecek husus şudur ki, kalb bir kişiye aittir. Bir kalbde iki kişi olamaz, bir kalbde iki ortak olamaz, bir toplulukta iki baş olamaz. Bir gemide iki kaptan, aynı hakla olamaz. Bir gemide kaptan birdir, yardımcısı olabilir, o ayrı. Bu yolun sonu, neresi olursa olsun, hep tekliğe gider. Yaratıcı birdir, iki olamaz. Onun için insanın kalbinde neyin hâkimiyeti varsa, işte âhirette o hâkim olan düşkünlüğüyle haşrolur. Kurtulmanın çaresi, kurtulanlarla beraber olmaktır. Kalb göze tâbidir. Göz neye bakarsa kalbin yönü o tarafa döner. Ya alır, ya kaybeder. Salihlerle beraber olmak, gözlerin hep onları görmesi, büyük nimettir. Çünkü bir hadis-i şerifte, (Bir müminin yüzüne sevgiyle, muhabbetle bakan, Mahşer'de herkes buram buram güneş altında yanarken, Arş'ın altında gölgelenir) buyuruldu. O hâlde iyilerle beraber olmaya çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazıları, (Namaz kılmayan, içki içen, açık gezen veya başka günah işleyen, boşuna oruç tutmamalı) diyorlar. Bu söz doğru mudur? CEVAP: Hayır, dine aykırıdır. Birkaç günah işleyenin, diğer günahları da yapması gerekmez. Hem oruç tutup hem de günah işleyen kimse, oruç tutmakla hâsıl olan büyük sevaba kavuşamaz, fakat âhirette, niçin oruç tutmadın diye hesaba çekilmez. Oruç borcunu ödemiş olur, hatta orucun bereketiyle diğer günahlardan da kaçma imkânı olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Bütün günahlara tevbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tevbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tevbe etmek nasip olur. Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı.) VESVESEDEN KURTULMAK İÇİN Sual: Mızraklı İlmihal'de, abdest aldıktan sonra, şalvarının, çamaşırının içine su serpmek müstehabdır, deniyor. Su serpmekle, necaseti temizlemediğine göre, bu bir hurafe değil midir? CEVAP: Mızraklı İlmihal, dinimizde muteber bir eserdir. Muteber eserlerde hurafe olmaz. Siz Mızraklı İlmihal'de görmüşsünüz. Bu husus muteber bütün kitaplarda vardır. Su serpilmesi orayı temizlemek için değil, vesveseyi yok etmek içindir. Bir kimse iç çamaşırına su dökerse, bakıp orada bir yaşlık gördüğü zaman, (Bu, benim döktüğüm su) demeli, idrar diye şüphe etmemeli. Vesveselilerin vesveseden kurtulmaları için, bunu bizzat Resulullah efendimiz bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali: (Cebrail aleyhisselam, abdest aldıktan sonra, iç çamaşırına su serpilmesini bildirdi.) [Tirmizi] Resulullah, abdest aldıktan sonra, çamaşırına su serperdi. (Nesai) [Bu su serpmek, ümmetine, "Böyle su serpin de, vesvese etmeyin!" demektir.] Vesveseyi önlemek için, abdest aldıktan sonra, çamaşırına su serpilmesi, Kimya-yı saadet'te de yazılıdır. KORKMAMAK İÇİN Sual: Doğumdan sonra bir tıkırtı duyunca bile korkan kadınların ne yapmaları gerekir? CEVAP: Şifa âyetleri yazılı kâğıdı suya koyup, bu suyu içmeli. Şifa âyetleri birçok hastalığa iyi gelir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Sohbete gitmenin ne faydası olur? CEVAP: Çok faydası olur. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Sohbetin fazileti, bütün faziletlerin üstündedir. Büyüklerin sohbetini ganimet bilmelidir) buyuruyor. Büyük zatlar, (Bu yolun temeli sohbettir) buyururdu. Günah lekeleriyle kalbi paslanan kimse, salihlerin sohbetinde bulunursa, kalbinin pası silinir, günah işlemesi zorlaşır, iyilik etme isteği artar. Sohbete giderken, her adımına sevab yazılır. Melekler, kanatlarını onun yoluna sererler. Gökteki kuşlar, yerdeki hayvanlar, denizdeki balıklar, onlar için dua ve istiğfar ederler. Müslümanlar, Allah rızası için bir yere toplansalar, hiç konuşmasalar da yine çok sevab kazanırlar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kırk gün içinde bir ilim sohbetinde bulunmayanın kalbi kararır. Büyük günah işlemeye başlar, çünkü ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz.) [Mek. Rabbani] (Fıkıh sohbetinde bulunmak, bir senelik ibadetten üstündür.) [Deylemi] (Âlimlerin sohbetine katılın, onlara yakın oturun! Çünkü Allahü teâlâ, yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalbleri de, hikmet nuruyla diriltir.) [Taberani] (Âlimleri ziyaret eden beni ziyaret etmiş olur. Âlim meclisinde bulunan, benim meclisimde bulunmuş olur.) [İ. Rafii] (Âlimin sohbetinde bulunmak, bin rekât nafile namazdan üstündür.) [İ. Gazali] (Bir defa salih kimsenin sohbetinde bulunmak, defalarca kötü kimselerin sohbetlerinde bulunmanın günahlarına kefaret olur.) [Deylemi] (Bazı melekler, Hak teâlâyı ananları görünce, kanatlarıyla onları, sevgiyle sararlar. Allahü teâlâ bu meleklere, "Şahit olun, bu kullarımı affettim" buyurur. Melekler, "İçlerinde başka bir iş için gelen günahkâr kötü biri var. Onu da mı affettin yâ Rabbi?" derler. Allahü teâlâ, "Evet, onu da affettim. İyilerle beraber olan kötü olmaz" buyurur.) [Buhari] Sohbet ehli âlim bulunmadığı zaman, eskiden yaşamış, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumak gerekir. (Kitap okumak, sohbetin yarısıdır) buyuruluyor. Yani, bir büyük zatın kitabını muhabbetle okuyan, sohbet etmiş gibi ondan istifade eder. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazanda, sahura kalkılıp yemek yendiği hâlde, oruca niyeti unutan ne yapar? CEVAP: Niyet, yarın veya o gün oruç tutacağına karar vermek demektir. Sahura kalkan kimse, ne için kalkmıştır? Oruç tutabilmek için yemek yemeye kalkmıştır. (İmsak vaktine ne kadar var?) demek, (Vakit çıkmadan bir bardak su içeyim) demek gibi şeyler, oruç için niyet sayılır. Yahut akşamleyin veya yatarken yarın oruç tutacağına karar veren de niyet etmiş olur. Bunların hiçbiri olmasa da, sabaha kadar uyuyakalsa da, sabahleyin de niyet edebilir. Güneş doğduktan sonra da niyet edebilir. Hattâ Dahve vaktine kadar da niyet edebilir. [Dahve vakti, her şehir için internet sitemizde vardır.] Öğleye kadar uyuyakalsa veya unutarak niyet etmese, Hanefî'de orucu sahih olmaz, ama böyle istisnai durumda İmam-ı Züfer'in kavline uyarak öğleden sonra niyet etse veya hiç niyet etmeden oruç tutsa, tuttuğu oruç sahih olur. Bunun gibi hususlar, müctehidlerin ve hak mezheplerin rahmet olduğunu göstermektedir. Mâlikî mezhebinde de niyetsiz oruç sahihtir. Mezhep taklidi ancak böyle ihtiyaç durumunda olur. Hiçbir sebep yokken taklit edilmesi haram olur. ORUÇ VE NAMAZ Sual: Oruçta imsak vakti girince yiyip içmeyi bırakıyoruz, fakat sabah namazına ise, imsak vaktinden mevsimlere göre, 15-20 dakika kadar sonra başlamamızın sebebi nedir? CEVAP: Oruçta ve yatsı namazının vaktinin sonu için, ihtiyat olarak, birinci fecre itibar olunur. Sabah namazında ise itibar, ikinci fecredir. Şerh-i Vikâye'de de böyledir. (Hindiyye) Sabah namazının vakti, dört mezhepte de, şer'i gecenin sonunda başlar. (S. Ebediyye) Yani yatsı namazını en geç imsak vaktine kadar kılmalı. Oruca da en geç Türkiye Takvimi'ndeki imsak vaktinde başlamalı. CENAZE NAMAZI Sual: Bir ölü için, iki defa cenaze namazı kılınır mı? CEVAP: Cenaze namazı bir kere kılınır. Birden fazla kılınması mekruh olur. (Mevkufat) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Ezan okunurken oruç açmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ezan okunurken hemen orucumuzu açmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Vaktin girmesi şarttır, ezan erken veya geç okunabilir. Vakit girmişse, ezan okunmasa bile oruç açılabilir. Sonra namazı kılmalı. Yemeğin namazdan sonra yenmesi daha uygun olur. Vakit girmemişse, ezan okunsa da, top atılsa da orucu açmak caiz olmaz. İmsak vakti yiyip içmek de böyledir. Yani ezana değil vaktin girmesine itibar edilir. İmsak vakti girmişse, daha ezan okunmasa bile, artık yiyip içmeyi kesmek gerekir. Ezana değil vakte itibar edilir. HASTALIK İÇİN DUA Sual: Uykusuzluk çeken, çıbanı çıkan, tansiyonu yükselen, ayağı burkulan için hangi duaları okumak gerekir? CEVAP: Her hastalık için, (Hangi duayı okuyalım?) diyenler çok oluyor. Tıbben çaresi olan hastalıklar için, doktora gitmeli. Dinimiz, tıbbi ilaçların da kullanılmasını emrediyor. Bunları kullanmamak, dinin emrine uymamak olur. (Tıbbın çaresini bulamadığı ruhi hastalıklar için hangi duayı okuyalım?) diye sorulabilir. Peygamber efendimiz, hastalıklar için üç türlü ilaç kullanırdı: Kur'an-ı kerim ve dua okurdu, fenle bulunan ilaçları ve her ikisini karışık da kullanırdı. (Mevahib-i ledünniyye) Üç hadis-i şerif meali: (İlaçların en iyisi Kur'an-ı kerimdir.) [İ. Mace] (Kur'an-ı kerimden şifa beklemeyen, şifaya kavuşamaz.) [Deylemi] (Fatiha her derde devadır.) [Beyheki] Kur'an-ı kerim ve dua, şartlarına uygun okunursa, elbette şifa verir. Okuyanın ve hastanın buna inanması gerekir. Haram işleyenin ve itikadı düzgün olmayanın okuması fayda vermez. Kur'an-ı kerimi ücretle okumak haramdır. (Tefsir-i Mazhari) MÂLİKÎ VE ORUÇ Sual: Mâlikî'yi taklit eden kadının, aylardan beri muayyen hâli her zaman 15 gün devam ediyor. 15 gün de temiz oluyor. 10 günden sonra hayzı devam ederken, oruç tutabilir mi? CEVAP: Oruçta Mâlikî taklit edilmediği için, 10 günden sonra orucunu tutar. Not: Zekât ve oruçla ilgili geniş bilgi, www.dinimizislam.com sitemizde mevcuttur.
Oruç tutmayı ganimet bilmeli
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Derslere çalışılan veya imtihana girilecek günlerde oruç tutmamak uygun mudur? CEVAP: Oruç tutmak, derslere, imtihana engel olmaz. Bilakis destek olur. Mide çok doyarsa insanın kafası o kadar çalışmaz. Aç olanın zekâsı keskin, anlayışı kuvvetli olur. Ders için oruç tutmamak haram olur. Ramazan günü oruç tutmak büyük nimettir. Bu nimetten mahrum kalmamalı, oruç tutmayı ganimet bilmelidir. Bir hadis-i şerifte, (Ramazanda bir gün oruç tutmayan, onun yerine bütün yıl oruç tutsa, o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi) (KUR'ANDA VAR MI?) DEMEK Sual: Dinimizi bilmeyen veya art niyetli kimselere, bir hadis-i şerif söyleyerek bir şey haram dense, mesela (Dövme yaptırmak haram) dense, (Bu konuda âyet var mı?) diyorlar. Hâşâ Peygamber efendimiz, Kur'ana aykırı mı söylüyor? CEVAP: Her şeyi Kur'anda açıkça bulmak zordur. Sahih-i Müslim'de bildiriliyor ki: İbni Mesud hazretleri, (Dövme yapan ve yaptırana lanet olsun) mealindeki hadis-i şerifi rivayet edince, Ümmü Yakub isimli yaşlı bir kadın, "Ben Kur'anı okudum, ama böyle bir lanet yok" dedi. İbni Mesud hazretleri, "Dikkatli okusaydın mutlaka görürdün" diyerek şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu: (Resulullah'ın size verdiklerini alın, yasakladıklarından sakının!) [Haşr 7] Birkaç âyet-i kerime meali de şöyledir: (Allah'a ve Resulüne itaat edin!) [Al-i İmran 32] (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre tercih etme, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36] (Resulüme uyun ki, doğru yolu bulasınız!) [Araf 158] (Resule itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (Resulüm, kendi arzusuyla konuşmaz. Onun [din işlerine ait] sözü vahiydir.) [Necm 3, 4] AYAKLARI BÜKEMEMEK Sual: Ayakta namaz kılamayıp, secde de edemeyip, ayaklarını bükemeyende olduğu gibi, bükebilenin de, ayaklarını kıbleye karşı uzatması gerekir mi? CEVAP: Ayaklarını bükemeyen, kıbleye karşı uzatarak kılar, fakat bükebilen, ayaklarını altına toplar. Mazeretsiz kıbleye doğru ayak uzatmak mekruh olur. Bükemeyen için mekruh olmaz. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kirâmen kâtibîn melekleri, yapılan her iyiliği ve her kötülüğü yazıyor. Sonra, âhirette önümüze koyacaklar. İyiliklerimize sevineceğiz, kötülüklerimize çok üzüleceğiz. (Keşke yapmasaydık) diye çok pişman olacağız. O pişmanlık zamanı bir gün mutlaka gelecek. Ama üç beş gün, ama beş on sene sonra... Hele yüz sene sonra, hiçbirimiz yokuz. Hepimiz ölüme mahkûm insanlarız. En büyük üzüntümüz günahlarımızdır. Allahü teâlâya lâyık bir ibadet yapamıyoruz. Onun dinini iyi öğrenmemiz, İlmihâl'i iyi okumamız, okuduğumuza göre yaşamamız lazım. Hastayız, ilaç da var, ama ilaç rafta olduğu müddetçe, bu hastalık tedavi olur mu hiç? O ilacı doktor, içmemiz için verdi. Biz içmezsek, günahlarla hasta olan bu kalbimiz nasıl düzelecek? Sağlam kalb, haramdan nefret eder, günahtan titrer. Titremiyorsa çok kötüdür. (Keennel harâmü nârun) buyuruluyor. Haram ateştir demektir. Haram yemek, ateş yemektir. Ateş yenir mi? Elini harama uzatmakla ateşe uzatmak aynı şeydir. Allahü teâlâ çok merhametli olup, tevbe ve istiğfarları kabul ediyor. Ölünceye kadar tevbe kapısı açık. O hâlde istiğfar edeceğiz. (Yâ Rabbi Kur'an-ı kerimin, Peygamber efendimizin hürmetine, sevdiklerinin hatırı için bizi affet!) diye ağlayarak dua edeceğiz. Dinimizin emir ve yasaklarını öğrenip tatbik etmek lazımdır. Peygamber efendimiz, (En büyük günah, Allahü teâlâyı unutmaktır) buyuruyor. İnsan sahibini nasıl unutur? Onu yediren, içiren, besleyen, büyüten, daima ona bir annenin, bir babanın gösterdiği şefkatten, milyon kere daha fazla şefkat gösteren, onu kazadan, beladan, her türlü musibetten muhafaza eden, her an onu ayakta tutan, onu yaşatan, Allahü teâlâ ve onun emir ve yasakları unutulur mu hiç? Unutulursa ne olur? Allahü teâlâ, ona sahip çıkmaz, onu kendi hâline bırakır. O da yavaş yavaş haramlara, haramlardan sonra küfre kadar gider. Küçük günaha devam eder, bunlar büyük günah olur. Büyük günahlara devam eder, sonra, (Bu zamanda günahsız insan mı olur? Herkes yapıyor, ne olacak bu günahtan?) der ve günaha önem vermediği için kâfir olur. Kâfir olunca da, sonsuz olarak Cehenneme gider. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ, ihlâsı olanların yardımcısıdır, koruyucusudur. İhlâs olmazsa, her şey noksan olur, insanın başı dertten kurtulmaz. Allahü teâlâ, (İhlâsla ibadet edeni Cennete koyacağım) buyuruyor. Allah sözünden dönmez. İhlâsla olmak şartıyla, kim ibadet ederse, onun gideceği yer Cennettir. Belam-ı Baura, Salebe, İbni Sakka gibi senelerce ibadet etmiş kimseler, ihlâsları olmadığından Cehenneme gittiler. Eğer bunlar ihlâslı olsaydı, yani bu hizmetlerinde, bu ibadetlerinde, dünya düşüncesi, para ve şöhret düşüncesi olmasaydı, gidecekleri yer Cennetti. Maruf-i Kerhi hazretleri, (İhlâslı olun, yoksa helak olursunuz) buyuruyor. Bu yüzden, hizmetlerimiz, ibadetlerimiz, çalışmalarımız, eğer bir şirke bulaşmazsa, nefse, şeytana, dünyaya bulaşmazsa korkulacak bir şey kalmaz. Çünkü Cenab-ı Hak, ihlâslı olanlara söz veriyor. Paranın İslamiyet'teki yeri ceptir, kalb değil. Eğer paranın yeri kalb olursa, bu, saray odasına çöp dökmek gibidir. Allahü teâlâ, kalbi kendisi için yaratmıştır, para için değil. Para kalbdeyse, isterse beş kuruş olsun, felakettir. Eğer para cepteyse, kalbde sevgisi yoksa, isterse trilyon olsun, hiç zararı olmaz. Bütün mesele, parayı yerine koymaktır. Yoksa bu, fakirlik zenginlik değil, doğrudan doğruya kalb meselesidir. Kalbi ne ile meşgul, o önemlidir. Şah-ı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: Hayatımda en garibime giden olay şu olmuştur. Bir gün ak sakallı bir ihtiyar, Kâbe'nin örtüsüne sarılmış, öpüyor, yüzüne sürüyor. Gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Onun bu hâline gıpta ettim. (Sen onun kalbine bak!) diye ilham geldi. Kalbine nazar ettim. Köydeki iki keçi ve birkaç koyunu düşünüyor. Hayret ettim. Oradan Mina pazarına geldim. Baktım bir genç, 50 bin altın değerinde alışveriş yapıyor, hep ticaretle meşgul. (Eyvah!) dedim, bu genç yandı. Bu kadar para pul içerisinde battı. Yine (Sen onun kalbine bak!) diye ilham geldi. Bir de kalbine baktım, her an kalbi (Allah) diyor. (Aman hak hukuk geçmesin, dinime zarar gelmesin) diye tir tir titriyor. (Sübhanallah) dedim. Ya Rabbî, bu kadar varlık içinde, bu, (Allah) diyor. Öteki ise, yokluk içinde, Kâbe'nin önünde (Keçilerim) diyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: S. Ebediyye'de, Cevhere kitabından alınarak, (Sadaka-i fıtr olarak, arpa, buğday yerine kıymetleri kadar altın, gümüş veya fülus, yani bakır, bronz para [kâğıt para] ve her çeşit mal verilebilir) deniliyor. İhtiyaç hâlinde, fıtrayı bu kavle göre, kâğıt para olarak vermekte mahzur var mıdır? CEVAP: İhtiyaç olursa caiz olur. Diğer âlimlere de uymak için altın olarak vermek iyi olur. ES-SELÂM İSMİ Sual: Esma-i hüsnadan olan Es-Selâm isminin mânâsı nedir? CEVAP: Es-Selâm ismi, eksikliklerden uzak olan demektir. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir: (O gün Cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler. Onlar ve eşleri, gölgeler altında tahtlara kurulurlar. Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir. Onlara merhametli Rabb'in söylediği "Selam" vardır.) [Yasin 55-58] (Allah, kullarını Dar-üs-selam'a [Cennete] çağırıyor. O, dilediğini doğru yola iletir.) [Yunus 25] İmam-ı Kurtubi hazretleri, bu âyet-i kerimelerin tefsirinde buyuruyor ki: Âlimler, Es-Selâm isminin, (Eksikliklerden uzak, kullarına esenlik veren) anlamına geldiğini bildirmiştir. Bu isim aynı zamanda (Selâm sahibi) anlamındadır. Yani Allahü teâlâ, Cennette kullarına selam verecektir. Dar-üs-selam yani Selam Yurdu da, Cennet demektir. Cennete, Selam Yurdu denmesinin sebebi, oraya girenin her türlü âfet ve musibetten selamete ermesinden dolayıdır. Nitekim Es-Selâm, Allahü teâlânın isimlerindendir. (Camiu li-Ahkâm) İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: Allahü teâlâya kavuşmak, âhirette vadedilmiştir ve Allahü teâlânın kulundan rızası, âhirette belli olacaktır. Hak teâlâ, dünyayı sevmez, âhireti sever. Sevilmeyen, sevilenle hiçbir şeyde bir tutulamaz, çünkü sevilmeyenden yüz çevrilir, beğenilene dönülür. Beğenilenden yüz çevirmek, Allahü teâlânın davet etmesine ve beğenmesine karşı gelmektir. (Allahü teâlâ, Dar-üs-selama çağırıyor) mealindeki âyet-i kerime buna şahittir. (1/302) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruçta ihtiyaç hâlinde diğer üç mezhep taklit edilebilir mi? CEVAP: Elbette edilebilir. Dinimizde dört hak mezhep vardır. Bunlar hâşâ sözde değil, fiiliyatta da haktır. Bir mezhepte yapılması zor olan bir şeyi, diğer mezheplerden birini taklit ederek yapmak, bütün İslam âlimlerine göre caiz, hattâ bazen lazım olur. Mesela Şâfiî'de abdest alırken, elde olmadan boğaza su kaçsa oruç bozulmaz. Boğazına su kaçan Hanefî, Şâfiî'yi taklit ederek orucuna devam edebilir. Yine Hanefî'de, idrar yoluna pamuk koymak orucu bozmazken, Şâfiî'de bozar. Bunu bilmeyen bir Şâfiî, (Önceki oruçlarımı Hanefî'ye göre tuttum) diye niyet ederek oruçlarını kurtarabilir. Bunun gibi, Hanbelî'de de istemeden kan yutmak orucu bozmaz. Böyle durumda olan bir Hanefî veya Şâfiî de, Hanbelî'yi taklit ederek orucuna devam edebilir. DİNSİZ CEHENNEME GİDER Sual: (Ateist ve dinsiz Cehenneme gidecektir) deniyor. Bu yargı, yanlış değil mi? Kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini yalnız Allah bilmez mi? CEVAP: Ateist iman ederse Cennete gidebilir, Müslüman da küfre düşüp Cehenneme gidebilir. Bunu kimse bilemez elbette, fakat (Ateist iman etmeden ölürse Cehenneme gider) denir, çünkü bunu Allahü teâlâ bildiriyor. Söyleyen yargıda bulunmuyor. Kitaptan naklediyor. Mesela Allahü teâlâ, (Kâfirler ebedî Cehennemde kalacaktır) buyuruyor. Bir kimsenin de, kâfirlerin sonsuz Cehennemde kalacağını söylemesi, bunu nakletmesi demektir. Kendiliğinden bir şey söylemiş olmuyor. ALLAH'TAN ÜMİT KESMEK Sual: (Seda evlenmekten ümidini kesti. Suzan boyunun uzamasından ümidini kesti. Çamur spor, şampiyonluktan ümidini kesti) gibi sözler, Allah'tan ümit kesmek olup küfür değil midir? CEVAP: Küfür olan, Allah'ın rahmetinden ümit kesmektir. (Ben Cehenneme gideceğim, Allah beni asla Cennetine koymaz) demek küfür oluyor. Bunun gibi, Allah'ın azabından emin olmak da küfürdür. Yani (Allah beni garanti Cennetine koyar) demek de küfürdür, fakat diğer işlerden ümit kesmek küfür değildir. O işin şartları yerine gelmezse, o iş olmaz. Bir işten değil, Allah'tan ümit kesmek, (Allah bu işi yapamaz) gibi düşünceler küfürdür. >>> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Abdestliyken ölen şehid oluyor. Oruçluyken ölmek de iyi midir? CEVAP: Evet, çok iyidir. Bir hadis-i şerifte, (Oruçluyken ölen Cennete girer) buyuruldu. (Bezzar) DOĞRU TEK DEĞİL Mİ? Sual: Dört mezhepten birine uymak Allah'ın emri mi? Hiçbirine uymasak, özgürce hareket etsek, ne olur sanki? Zaten doğru tektir. Aynı konuda dört doğru olmaz. Dört olması şüpheyi çekmez mi? CEVAP: Hak ile doğruyu karıştırmamalı. Doğru tektir, hak ise çoktur. Farklı ictihadlar haktır, yani geçerlidir, onlarla amel edilir, dört mezhebin dördü de haktır. Hükümde isabet edilmemiş bile olsa, Allah'ın emrine uygundur. İctihad, ictihadla nakzedilemeyeceği için, hangisinin doğru olduğu da zaten bilinemez. Bugün bir mutlak müctehid olsa bile, ancak kendi ictihadını bildirir, diğerlerine ve öncekilere yanlış diyemez. Mesela Hazret-i Mehdi gelince, mezhepler unutulmuş olacak ve ictihad edecek, onun mezhebine uyulacaktır, ama önceki ictihatlara yanlış demeyecek, kendi ictihadını bildirecektir. İctihadında isabet etmemiş bile olsa, ona uymak dinin emridir, çünkü bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır.) [Buhari] İsabet edemeyen yani doğruyu bulamayan da sevab alıyor. Sevabı veren Allahü teâlâdır. O hükümle amel edilmesini isteyen de Allahü teâlâdır. Demek ki, isabet edilmese de yine sevab alındığına göre, farklı ictihadla amel etmenin mahzuru olmadığı ve farklı ictihadın rahmet olduğu meydana çıkıyor. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) [Beyheki, Deylemi, İ. Münavi, İbni Nasr] Ehl-i sünnetin dört mezhebine hak denmesi, bu rahmetten dolayıdır. İmanda, itikatta ise, ayrılık olmaz. Bütün Müslümanlar, Resulullah'ın ve Eshab-ı kiramın yolu olan Ehl-i sünnet itikadında birleşmek zorundadır. Bir âyet-i kerime meali: (Dinde [bozuk] fırkalara ayrılanların cezalarını, Allah verecektir.) [Enam 159] Bu âyet-i kerimeyi açıklayan hadis-i şerifin meali de şöyledir: (Dinlerini parçalayıp, fırkalara ayrılanlar, bid'at sahipleridir. Her günah işleyenin tevbesi vardır. Bid'at sahipleri müstesnadır. Onlar, [Hak yolda olduklarını sanarak] tevbe etmezler. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktır.) [Taberani, Kurtubi] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Şehr-i Ramazan, Ramazan ayı mı demektir? Yâ şehre Ramazan deniyor. Niye şehr-i Ramazan denmiyor? CEVAP: Şehr, ay demektir. Türkçede şehr-i Ramazan denince Ramazan ayı anlaşılır. Yâ diye başlayınca üstünlü olur, yani şehre olur. Mesela Abdullah kelimesi yâ ile başlayınca, (Yâ Abdellah denir. Yâ ile başlayanlar genelde hep böyledir. Resulullah kelimesi yâ ile başlayınca (Yâ Resulallah) olur. Ömer kelimesi yâ ile başlasa da değişmez, yine (Yâ Ömer) denir. Namazda sûre okurken böyle irap hataları namazı bozmaz. YA HEP YA HİÇ Sual: (Kıyafeti dar olan kadın, bana göre boş yere başını örtmesin ve diğer ibadetleri boşuna yapmasın. Ya hepsini yapsın veya hiç yapmasın) demek, uygun olur mu? CEVAP: Çok yanlıştır. Din kitaplarına aykırı, indî bir sözdür. Din hakkında şahsi görüşün değeri olmaz. Bana göre böyle olmalı denmez. Bize göre veya size göre demenin ve şahsi düşüncenin dinde yeri yoktur. Din, nakle dayanır. Kitaptan alarak bildirmek gerekir. (Ya hep ya hiç) imanda olur. İmanın azı çoğu olmaz. İman ya vardır, ya yoktur. İmanın şartlarından birini bile inkâr küfür olur. Ama ibadetlerin birini yapmayana veya günahlardan birini işleyene kâfir denmez. Bazı ibadetleri yapamayana veya bazı günahlardan kaçamayana, (Sen şu günahı işliyorsun, artık ibadete lüzum yok) denmez. Günah küçük olsa da, kaçmaya çalışmalı. Bir günaha alışan, ötekilerini de işlemek isteyebilir. Bir günah, öteki günahları davet eder. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bütün günahlara tevbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tevbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tevbe etmek nasip olur. (Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı) buyuruldu. (2/66) Birkaç günahın birinden vazgeçmek isteyene, (Diğerlerini bırakmadığına göre, bu günaha da devam et) denmez. Günah miktarı ne kadar azaltılırsa o kadar iyi olur, çünkü Allah'tan korkarak bir günahtan vazgeçmek iman alametidir. EVDE EŞOFMAN GİYMEK Sual: Kadınlar evde pantolon giyebilir mi? CEVAP: Pantolon erkek kıyafetidir. Evde de giyilmez, eşofman giyebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Fıkıh kitaplarına saldırıp, cami duvarını kirletmekle meşhur biri, (Kur'anı hatmetmek diye, dinde bir şey yoktur. Hatim, bitirmek demektir. Bitirmek diye ibadet olmaz. Kur'an oku da, neresinden okursan oku) diyor. Kur'anı hatmetmek ibadet değil midir? CEVAP: Hatim, kelime olarak bitirmek, sona erdirmekse de, fıkıhtaki manası, bir kişinin, Kur'ân-ı kerimi, baştan sona kadar okuyup bitirmesi demektir. Hatmin önemi hakkında çok hadis-i şerif vardır. Birkaçının meali şöyledir: (Kur'an-ı kerimi hatmedene, altmış bin melek istiğfar eder.) [Deylemi] (Kur'an-ı kerimi hatmedenin duası kabul olunur.) [Taberani, İbni Hibban] (Hatim duası yapılan yerde hazır olan, ganimet dağılırken bulunan kimse gibidir. Hatme başlanan yerde bulunan, cihad eden gibidir. İkisinde de bulunan, iki sevaba da kavuşur ve şeytanı rezil eder.) [Hazinet-ül-esrar] (Üç kere İhlas sûresini okuyan Kur'an-ı hatmetmiş gibi sevaba kavuşur.) [Ey Oğul İlmihali] Hatmin dinde yeri büyüktür. Din kitaplarında hatimle ilgili çok bilgi bulunmaktadır. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Ramazan-ı şerifte Kur'an-ı kerimi hatmetmek önemli bir sünnettir) buyuruyor. (1/45) İmam-ı Zahidi hazretleri, (Hatim okuyan hafıza az hediye vermemelidir) buyuruyor. Hafız, pazarlık etmeden, Allah rızası için hatim okursa, okutanın hediye ettiğini alması caiz olur. Az diye itiraz ederse, aldığı haram olur. (Havi, Hadika, Berika) Kur'an-ı kerimi kırk günde hatmetmek müstehabdır. Hatimden sonra yapılan dua kabul olur. Hatim bitince, yeniden hatme başlamak niyetiyle Fatiha okumalı. Hadis-i şerifte, (İnsanların en iyisi, hatmi bitirince yeniden başlayandır) buyuruldu. (Şir'a şerhi) Kur'an-ı kerimin hatmedildiği yere rahmet yağar. Hatimden sonra dua etmek müstehabdır. Hatimde toplanmak müstehabdır. Abdullah ibni Abbas hazretleri, hatim okuyanın yanında adamını bulundururdu. Hatim biteceği zamanı işitince, kendi de hazır olurdu. Enes bin Malik hazretleri, hatmettiği zaman, çoluk çocuğunu toplayıp dua yapardı. Hatim bitince, ikincisine başlamak müstehabdır. (Kitab-üt-tibyan) Bu kadar vesikaları inkâr edip (Hatim diye bir şey yok) demek akıl ve ilim işi değildir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Din büyüklerimiz, bize ne söylenmişse, onu en iyi yapmaya çalışmanın önemini, ama kendi kafamıza göre asla bir şey yapmamak gerektiğini bildiriyor. Dünyada da, âhirette de başarılı olmanın birinci kuralı, ehil olan birine tâbi olmak ve onda kararlı olmaktır. Onun dediklerini anlamak ve yapmaktır. Başarının sırrı budur. Çünkü kararlı yapılan iş, kararsız iş gibi çürük olmaz. (Şunu mu, bunu mu yapayım) demek yerine, tereddütlü işi bırakmalı, gidip en kötüsü de olsa tereddütsüz olanı yapmalı. İslamiyet'te bu tereddüt, kökünden yok edilmiştir. Bunun ilacı sormak, istişare etmektir. Artık ondan sonra, (Bu nasıl olur, nasıl olmaz) tartışması yapılmaz. Elden geldiğince, en iyi şekilde uygulanır. Merhum hocamız bu hususta buyuruyor ki: (Eğer soran Allah için sorar, cevap veren de, Allah için cevap verirse, cevap yanlış da olsa, Cenâb-ı Hak onu düzeltir, hayra tebdil eder, neticesi hayırlı olur.) Neticede her şey, Cenab-ı Hakk'ın kudretinde değil mi? Soran da, cevap veren de, Allah rızasını gözetmiştir. Fakat insanlık hâli, verdiği cevap yanlış olabilir, fakat ihlâsla cevap verdiği için, Allahü teâlâ onun neticesini doğrultur. Hiç sormadan, araştırmadan, seccadeyi dağın başına serse, kıbleye karşı namaz kılsa, kabul olmaz. Araştırsa, sorsa, ters tarafa namaza dursa, kabul olur. Neden? Birinde dinin emir ve yasaklarına, ötekinde aklına, nefsine göre hareket etmiş oluyor. Bizim dinimiz, insanın kendi nefsine, aklına uygun hareket etmeyi reddediyor. İşte bize misal olsun, ders olsun diye, bir âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki: (Ey Habibim! Sen bir işe karar vermeden önce, Eshabınla istişare et! Ondan sonra karar ver! Ama karar verdikten sonra da, Allah'a güven ve bir daha dönme!) Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri bir talebeye buyurmuş ki: (Herkesin mutlaka danışacak bir kimsesi olması lazım. Her insanın, birine bir şey sorma ihtiyacı olur, sen de mutlaka sor! Sakın kendi kendine bir işe girişme! Eğer soracak ehil bir kişi bulamazsan, git bir ağaca sarık sar, ona danış! Allahü teâlâ senin kalbine iyisini ihsan eder. Yoksa kendi kendine karar vererek yapacağın her şeyden sonra sıkıntı çekersin.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Küfürden sonra en kötü ahlâk, en büyük günah, kibirli olmaktır. Peygamber efendimiz, (Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete giremez) ve (Mal ve şöhret hırsı, iki aç kurttan daha tehlikelidir) buyuruyor. Mal ve şöhret hırsı girdiği kalbi harap eder. Bundan onu ancak, Ehl-i sünnet âlimlerinin sevgisi kurtarır. Sevgi (Peki) demektir, itaat demektir. Çünkü itaat sevgiden doğar. İtaat etmeyenin, (Seviyorum) demesi yalandır. İtaat olmayınca, onun sevgisinin ağaca, kuşa, tabiata olan sevgiden farkı olmaz. Rey şehrinden bir genç, (Ben âlim ve evliya olmak istiyorum) der. Kalkıp, Mısır'a Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanına gidip ona 25 sene boyunca talebe olur. Sonra çuvallar dolusu notlarıyla beraber Rey şehrine geçmeden önce, Bağdat'taki büyük bir evliya zatın da duasını almak için onun dergâhına gider. Mübarek zat, sohbetin sonunda, (Herkes gitsin, sen kal!) der. Sonra gence, (Anlat bakalım) der. Genç anlatır: - Ben, 25 yıl Zünnûn-i Mısrî hazretlerine talebe oldum. Şu kadar not aldım. Şimdi memleketime dönüyorum. Sizden de dua ve nasihat almaya geldim. O zat, bu talebeden iki şey yapmasını ister. Talebe, (Yaparım) deyince, o zat (Yapamazsın) der. Talebe ısrarla, (Yaparım) der. O zat, (Önce bütün notlarını Dicle Nehrine at! Sonra Rey şehrine gittiğin vakit, Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hiç ismini anmayacaksın, Hocam Zünnûn-i Mısrî demeyeceksin) der. Bunun üzerine talebe der ki: - Efendim, ölürüm de, bunları yapamam. - Yapamayacağını baştan söylemiştim. - Bunları bana yaptıran şey nedir? - Evladım senin içinden pis kokular geliyor. Senin kalbinde iki ur var. Biri şöhret sevdası, öteki ise kibirdir. Sen, değil başkalarına faydalı olmak, kendine de faydalı olamazsın, bu hâlinle Cehenneme gidersin. Sen insanları etrafına toplayarak şöhrete kavuşmak için tahsil yaptın. Bu zatın ismini, notlarını da şöhretine, kibrine alet edeceksin. İnsanın kalbinden ur çıkmalı ki, nur girsin. Ur çıkmadan nur girmez. Bu ikisi birbirine zıttır. Def-i mefâsid, celb-i menafiden evladır. Yani zarardan korunmak, menfaat sağlamaktan önce gelir. Demek ki zarar yok edilmeden fayda temin edilemez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah'ın sevdiği bir kul olmak için ne yapmak lazımdır? CEVAP: İtikadı doğru olup, dinin emir ve yasaklarına riayet eden her Müslümanı Allahü teâlâ sever. Aşağıdaki vasıflarda olan Müslümanları da, o huylarından dolayı sever. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, güler yüzlü olanı sever.) [Beyhekî] (Allah muhsindir, muhsinleri [iyilik edenleri] sever.) [Taberani] (Allahü teâlâ, güzeldir, güzeli [güzel işleri] sever. Cömerttir, cömertliği sever. Temizdir, temizliği sever.) [İ. Adiy] (Allahü teâlâ, yumuşak davrananı sever.) [Müslim] (Allahü teâlâ, çok affedicidir, affetmeyi sever.) [Hâkim] (Allahü teâlâ, tektir, teke riayet edeni sever.) [İbni Nasr] (Allahü teâlâ, yaptığı işi hakkıyla [temiz, güzel] yapanı sever.) [Beyhekî] (Allahü teâlâ, tevbekâr genci sever.) [Ebu-ş-Şeyh] (Allahü teâlâ, gençliğini Allah'a itaat yolunda geçiren genci sever.) [Ebu Nuaym] (Allahü teâlâ, meslek sahibi olan ve mesleğinde maharetli mümini sever.) [Taberani] (Allahü teâlâ, eski dostluğunu devam ettireni sever.) [Deylemî] (Allahü teâlâ, mazlumun ve darda kalanın yardımına koşanı sever.) [Beyhekî] (Allahü teâlâ, ısrarla dua edenleri sever.) [Beyhekî] İSMEN SÖYLEMEK Sual: Kur'an-ı kerim okunduktan sonra, bütün Müslümanlar denince, hepsine aynı sevab gittiğine göre, falanca zata, filanca evliyaya diye isim zikretmenin faydası nedir? CEVAP: Peygamber efendimizin ruhuna göndermek, duanın kabulü için şarttır. İsmen tahsis edilince, (Falanca tarafından gönderilmiştir) diye vefat eden o zata bildirilir. O da, gönderene teveccüh eder. Gönderen kimse gaflette değilse, ruhundan o anda istifade eder, feyz alır. İsim tahsis edilmeyince, sevab yine herkese dağıtılır, fakat kimin gönderdiği bildirilmez. (Bir Müslümandan hediyedir) denir. İsim tahsis edince, mesela (Ali Efendi, size okuduğu Kur'an-ı kerimin sevabını gönderdi) denir. Yani o zat, kimin gönderdiğini ismen bilmiş olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazandan sonra, Şevval ayında oruç tutmanın önemi nedir? CEVAP: Her zaman oruç tutmak sevabdır. Hadis-i şerifte, (Oruç, Cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır) buyuruldu. (Buhari) Şevval ayında tutulan orucun çok sevabı vardır. Üç hadis-i şerif meali şöyledir: (Ramazandan sonra Şevval ayında da 6 gün oruç tutan, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [Taberani] (Ramazan orucuyla Şevvalde de 6 gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş sayılır.) [İbni Mace] (Ramazan ayı orucu on aya, Ramazandan sonra tutulan 6 gün oruç da iki aya mukabil olur ki, böylece bir yıl oruç tutma sevabına kavuşulur.) [İbni Huzeyme] Bu 6 gün orucun bayramdan sonra hemen tutulması iyidir. Aralıklı tutmak da caizdir. Kazaya niyet ederek tutmalı. Kaza oruçlarını, pazartesi ve perşembe günleri tutmak daha iyidir. GÜNAH OLAN ŞEYİ ADAMAK Sual: Günah olan bir şey adansa, onu yapmak gerekir mi? Gerekmezse ne yapılır? Mesela bir kimse Kurban Bayramı'nda oruç tutmayı adasa, ne yapması lazım? On kişi, birlikte nâfile bir namazı, mesela tesbih namazını cemaatle kılmayı adasalar, ne yapmaları gerekir? CEVAP: Kurban Bayramı günü oruç adamak caiz olur. Çünkü orucun kendi haram değildir. Başka gün tutması lazım olur. Nâfile namaz kılmayı adamak da caizdir, ama cemaatle kılmayıp tek başına kılmaları gerekir. Haram bir şeyi adamak, mesela, (Filanı öldürmek, Allah için nezrim olsun) dense, bu adağı yapmak haram olur, büyük günah olur. Öldürmeyip, yemin kefareti vermesi gerekir. NAMAZDA OLDUĞUNU BİLDİRMEK Sual: Dükkânın arka tarafında namaz kılan kimsenin müşterisi gelince, orada olduğunu ve namaz kıldığını bildirmek için ne yapması gerekir? Mesela öksürür gibi yaparsa namazı bozulur mu? CEVAP: Namazda olduğunu bildirmek için öksürünce, bir harf çıkacak kadar az olursa namaz bozulmuş olmaz, mekruh olur. Bir harften daha fazla olursa namazı bozar, fakat Kur'an-ı kerimi yüksek sesle okursa, Elhamdülillah, Allahü Ekber veya Sübhanallah derse, namazı bozulmuş olmaz. (Halebi) >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Evliya zatlara bağlanan feyzlere kavuşur, kurtulmasına sebep olur) deniyor. Mesela bir kimse İmam-ı Rabbani hazretlerine nasıl bağlanır? CEVAP: Bağlanmak, o zatı sevmek demektir. Sevmek de, itaat etmek demektir. İtaat etmek de onun yolunda bulunmak demektir. Kitaplarını okuyup, onun bildirdiği şekilde inanıp amel etmek demektir. Büyük zatları seven, o zattan gelen feyzlere kavuşur. Feyz nedir? Feyze kavuşan nasıl anlar? Feyz, nur demektir. Feyz gelince, kalb temizlenir. Okuduğunu anlamaya, ibadetlerin tadını duymaya, kusurlarını görmeye ve günahlardan sakınmaya başlar. Feyz gelmesi ve gelen feyzleri alabilmek için salihlerle beraber bulunmak, dinin emrine uymak şarttır. Fâsıklarla karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Feyz geldiğinin alameti, günahtan sakınmak, feyzin kesildiğinin alametiyse, hiç üzülmeden günah işlemektir. Feyz gelen kalb, dünya hayatını hayal gibi görür. BÜYÜ YAPMAK Sual: Bir kadının, kocasının kendisini sevmesi için, büyü yaptırması caiz midir? CEVAP: Cami-üs-sagîr'de, (Bu haramdır, helâl değildir) denilmiştir. (Hindiyye) Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, karşılığında bir şey istemeden, Kur'an-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak caizdir. (S. Ebediyye) KADIN KADINA OTURMAK Sual: Yazın, kadın kadına otururken askılı, sırtı açık elbise giymekte mahzur var mıdır? CEVAP: Saliha hanımlar yanında caiz olursa da, ihtiyaçsız açmamalı. Şehvetten emin olan kadının yabancı erkeğe bakması, erkeğin erkeğe bakması gibidir veya erkeğin, mahremi olan kadınlara bakması gibidir. Şehvetle bakması haram olur. Gayrimüslim ve mürted kadınların [ve mürted amca ve dayının], Müslüman kadınlarına bakması, yani Müslüman kadınların bunlara görünmeleri, yabancı erkeklere görünmeleri gibi haramdır. Bunlar Müslüman kadınlarının bedenine bakamazlar. (S. Ebediyye) Yanlarında açık durmak gereken durumlarda Hanbelî mezhebi taklid edilirse açık durmak günah olmaz, çünkü Hanbelî'de, kâfir kadının bakması Müslüman kadının bakması gibi caizdir. >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Fıkıh ilminin önemi nedir? Fıkıh kitabıyla, ilmihâl kitabı aynı şey midir? CEVAP: Fıkıh ilmi çok kıymetlidir. Peygamber efendimiz, (Allah bir kimse için hayır murad etmişse, onu dinde fakih yapar) buyuruyor. Kelam âlimlerinden, kendi aklına güvenerek sapıtanlar, yanlış yollara sapanlar çok olmuşsa da, fıkıh âlimlerinden bozuk itikatlı kimse çıkmamıştır. İmam-ı a'zam hazretleri, (Fıkıh, lehine ve aleyhine olanı bilmektir) buyuruyor. Fıkıh ilmi, ef'al-i mükellefini yani, bedenle yapılması ve sakınılması gereken emirleri, yasakları ve mubahları öğretir. Fıkıh bilgisi dörde ayrılır: 1- İbadet bilgileri [namaz, oruç, zekât, hac, cihat bilgileri], 2- Münakehat [evlenme, boşanma, nafaka ve dalları], 3- Muamelat [alışveriş, kira, şirketler, faiz, miras bilgileri], 4- Ukubat [hırsızlık, gasp, katillik gibi suçlara verilen cezalar]. İlmihâl bilgileri içinde fıkıh bilgileri olduğu gibi; tefsir, kıraat, hadis, kelam, tasavvuf gibi diğer din ilimleri; mantık, münazara, fizik, kimya, tıp ve astronomi gibi fen ilimleri de bulunur. Fen bilgileri, İslami ilimlerin bir koludur. Bunun için ilmihâli öğrenmek, dinin tamamını öğrenmek olur. ALLAH VERGİSİ Sual: Sesi güzel olan bir şarkıcı için (Allah vergisi) demek caiz mi? CEVAP: Evet, caizdir. Bilal-i Habeşi hazretlerinin de, çok güzel sesi vardı, Allah vergisiydi. Peygamber efendimiz, (Yâ Bilal, güzel sesinle bizi ferahlandır!) buyurarak, ezan okumasını emrederdi. İnsan güzel sesiyle Kur'an-ı kerim, ezan, ilahi okuyabileceği gibi, o güzel sesini günah işlemekte de kullanabilir. Açık gezen bir kadının kendisine veya sesine, Allah vergisi veya güzel demek, işlediği günaha güzel demek anlamına gelmez. Fakat günah olan şarkısına güzel demek tehlikelidir. Bunun için böyle şeyler söylemekten uzak durmaya çalışmalıdır. NAMAZDA MEKRUH OLAN Sual: (Namazda ikinci rekâtta birinciden üç âyet uzun okumak mekruhtur) deniyor. Bu, tahrimen mekruh mudur? CEVAP: Yalnız mekruh denince genelde tahrimen mekruh anlaşılırsa da, Nimet-i İslam kitabında, bunun tenzihen mekruh olduğu bildiriliyor. Unutarak okunursa mekruh olmaz. ------------ Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Vera sahibi olmak için, nasıl hareket etmek gerekir? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Şu on şeye riayet etmeyen, tam vera sahibi olamaz: 1- Gıybet etmemeli. 2- Müminlere suizan etmemeli, kötü bilmemeli. 3- Kimseyle alay etmemeli. 4- Namahreme bakmamalı. 5- Doğruluktan ayrılmamalı. 6- Kibirlenmemeli. 7- Malını haramlara harcamamalı. 8- Nefsi için makam ve mevki istememeli. 9- Beş vakit namazı vaktinde kılmayı, birinci görev bilmeli. 10- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği iman ve amellere uymalı. (2/66) MÜRTED İMAN EDEBİLİR Sual: (Bir âyette, bir Müslüman mürted olsa, sonra tevbe edip Müslüman olsa, sonra tekrar mürted olsa, bundan sonra tevbe etse bile, artık o affedilmez) deniyormuş. Bu doğru mu? CEVAP: Doğru değildir. O âyet-i kerimenin meali şöyledir: (İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları, Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir.) [Nisa 137] Burada, (İnkârdan sonra tevbe edenler affedilmez) denmiyor, (İnkârlarını arttıranlar yani kâfir olarak devam edenler affedilmez) deniyor. Bir kimse kaç kere mürted olursa olsun, sonunda tevbe ederse Müslüman olur. Yani bin kere tevbesini bozsa da, sonunda tevbe etmişse, son durumu geçerli olur. Hüküm, neticeye göre verilir. İmam-ı Kurtubi hazretleri de buyurdu ki: Bu âyet-i kerimeye göre, Musa aleyhisselama iman edip, sonra Üzeyir aleyhisselamı inkâr edip kâfir olanları, sonra Üzeyir aleyhisselama iman edip de, daha sonra İsa aleyhisselamı inkâr edip kâfir olanları, sonra da Muhammed aleyhisselamı inkâr ederek küfürlerini artırmış olanları Allah mağfiret etmez. (Sonra da küfürlerini artırmış olanlar) sözünün anlamı, (Küfür üzere ısrar edenler) demektir. (Kurtubi Tefsiri) ÇOCUK SAHİBİ OLMAK Sual: Âhir zamanda çoluk çocuk sahibi olmamanın daha iyi olduğunu bildiren hadis-i şerif var. Bu zamanda, birden fazla çocuk sahibi olmak caiz değil mi? CEVAP: Âhir zamanda çocukları İslam terbiyesiyle yetiştirmek çok zordur. Çocuk çoğaldıkça bu zorluk artar. Terbiye edebilecek olan, istediği kadar çocuk sahibi olur. Belli bir sayısı yoktur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, vasiyetnamesinin sonunda, (Hiç kimsenin kalbini incitmeyin!) buyuruyor. Başarının sırrı bu dört kelimededir. Bir hizmet, bir iş yaparken, gıybetle, dedikoduyla, iftirayla, münakaşayla, sertlikle kimsenin kalbini incitmemeli. İnsanların kalbini kırıp, kul hakkına girdikten sonra, yaptığımız iyiliklerin hiç faydası olmaz. Sevaplarımız hak sahiplerine verilir, bu da az gelirse, onların günahlarını yükleniriz. İşte buna iflas denir. Evliya az konuşur, çok şey anlaşılır. Çok şey söyleyip de, en sonunda her şey unutulursa onun kıymeti yoktur. Büyüklerden işittiklerimizi unutmuyoruz. Çünkü evliya zatların sözleri, kalblerinden çıktığı için, o sözlerde rabbani tesir vardır. Merhum hocamız, bunu çok güzel bir örnekle anlatıyor: Dünyada herkes mektup yazmıştır. Âlimler ve evliya zatlar yazmıştır, İmam-ı Rabbani hazretleri de mektup yazmıştır. Ama onun mektupları kitap olmuştur. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri (Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden sonra Mektubat ayarında bir kitap yazılmamıştır) buyuruyor. Neden? Çünkü İmam-ı Rabbani hazretleri, ihlâsın zirvesindeydi, ihlâsla yazdığı için onun mektupları kalıcı oldu. Niçin Eshab-ı kiram bir avuç arpa sadaka vermekle, Eshab-ı kiram olamayanların dağlar kadar verdiği altından daha fazla sevab kazanıyor? Bir avuç arpa nerede, bir dağ dolusu altın nerede? Çünkü Eshab-ı kiramın ihlâsı zirvedeydi. BAŞARININ SIRRI Demek ki, insan ne kadar ihlâslı olursa hizmetleri o kadar kalıcı ve faydalı olur. Sevabları dağ kadar çok olur. İblis'in ilmi de, ameli de zirvedeydi. Ama ihlâsı yoktu, şeytan oldu. Eğer insanları ilim ve amel kurtarsaydı İblis'i de kurtarırdı. İlim, amel ve ihlâs, ancak üçü beraber olursa insanı kurtarabiliyor. Bu yüzden, yaptığımız iş, ne olursa olsun, ihlâs varsa başarı var, ihlâs yoksa başarı yoktur. Kim olursa olsun, kim ihlâsla yaptıysa o başarılı olmuştur. Kim de yaptığının içerisine menfaatini sokmuşsa, başarısız olmuştur. >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İslamiyet'e hizmet edecek kişinin üç şarta haiz olması lazımdır: Birincisi, sevimli yani güler yüzlü, tatlı dilli olmalı. Çünkü güler yüz ve tatlı dil asrın cihadı, başarının anahtarıdır. Herkes öncelikle sevdiğini dinler. Sevmediğini dinler mi? Yani sen sevimsizsen, inci mercan dağıtsan kaçarlar. Allahü teâlâ, Resulüne, (Ey habibim, sen Eshabına sertlik gösterseydin senin yanında kimse kalmazdı. Herkes dağılırdı) buyuruyor. Kim, huysuzluğu yüzünden yalnız kalmaya mahkûmdur. Onu gören, (Şu kenarda durayım da, aman beni görmesin) derse, o huysuz kişi için ne kadar kötü bir durum! Hâlbuki Müslüman, belasından korunmak için kendisinden kaçınılan kişi olmamalı, aksine hava gibi, su gibi daima aranan insan olmalıdır. İkincisi, mutlaka cömert olmalı. Müslüman, varsa verir, yoksa susar. Ama mutlaka bir çaresine bakar ve asla atlatmaya da kalkmaz. Üçüncüsü, söylediklerinden bir menfaat, hediye, taltif beklentisi olmaz. Böyle bir şeyi asla düşünmez. İşte o, faydalı olur. Nerde kaldı ki milletin alkışlaması veya getireceği şeyler aklında olsun. Allah korusun, en kötü, en felaket şey o! İşte bu özellikte olan âlimlerin, evliya zatların kitapları da, kendileri de hep anılmışlardır. En iyi, en büyük örnek elbette Peygamber efendimizdir. Yumuşaklık onda, cömertlik onda. Menfaat? Hâşâ sümme hâşâ, hayatını koydu ortaya. İnsanlardan hiçbir şey beklemedi. Bilakis her türlü eziyeti, cefayı, sıkıntıyı çekti. Verdiği en ağır cevap da, (Bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlar) olmuştur. Bizim ayağımıza bassalar, yumruklar havada, öfke burnumuzun ucunda. Olmaz öyle şey! Hani sabır? Hani milletten gelecek eziyete tahammül? Bırakın milletten, arkadaşımızdan gelecek olan en ufak bir itiraza, anında en büyük tepkiyi göstermeye kalkıyoruz. Sabretmeliyiz, belki de o haklıdır. Biz haklı olduğumuzu zannetsek bile, (Sen haklısın) demeliyiz. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Haklı olduğu hâlde, din kardeşinin kalbi kırılmasın, münakaşa olmasın diye bir Müslüman, "Kusur bende, sen haklısın" derse, ona Cennette köşk verilecektir, kefili benim.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dini anlatıp da kendileri uygulamayan âlimler, ilimleri sayesinde kurtuluşa ererler mi? CEVAP: Aksine daha büyük azaplara maruz kalırlar. Kur'an-ı kerimde, kötü din adamları, kitap yüklü merkebe benzetilmiştir. (Cuma 5) Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (İlmiyle amel etmeyen âlim, Kıyamette en şiddetli azaba düçar olur.) [Beyheki] (Miraca çıkınca, ateşten makaslarla dudaklarını kesenleri gördüm. Her kesilişte dudakları yeniden tamamlanıyordu. Cebrail aleyhisselam, "Bunlar, din görevlisidir, yapmadıklarını söylerler ve Allah'ın kitabıyla amel etmezler" dedi.) [Beyheki] (Cehennemde azap çekenlerden bazılarının yaydıkları kötü kokular, diğerlerine ateşten daha fazla azap verir. "Sen ne günah işledin ki, öyle pis koku çıkarıyorsun?" diye sorulunca, "Ben din görevlisi idim. Bildiklerimi yapmazdım" der.) [İ. Ahmed] (Kıyamette bir din adamı Cehenneme atılır. Tanıdıkları ona, "Sen dünyada dinin emirlerini bildirirdin. Niçin bu azaba düştün?" derler. O da, "İnsanlara, günahtır, yapmayın" der, kendim yapardım. "Yapın" dediklerimi de yapmazdım. Bunun cezasını çekiyorum" der.) [Buhari] (İnsanlara hayrı öğretip de kendisini, kendi kusurunu görmeyen âlim, tıpkı başkalarını aydınlattığı hâlde kendisini yakıp bitiren kandile benzer.) [Taberanî] (Kıyamette, ilmiyle amel etmeyen âlimin Cehennemde çıkardığı kötü kokudan, Cehennem halkı rahatsız olarak, "Ey kötü kişi, çektiğimiz azap yetmez gibi, bir de senin çıkardığın kötü kokuya mı katlanalım? Sen ne yaptın da, bu duruma düştün?" derler. Âlim ise, "İlim sahibi idim, fakat ilmimle amel etmezdim" diye cevap verir.) [İ. Ahmed] (Amelsiz âlim mum gibidir, insanları aydınlatırken kendini yakar.) [Bezzar] (Yazıklar olsun kötü âlimlere ki, ilmi ticarete alet ederler.) [Hâkim] (Ümmetim, kötü âlimler, cahil âbidler yüzünden helak olur.) [Darimi] (Kıyamette en şiddetli azap, ilmi kendine fayda vermeyen din görevlisinedir.) [Beyheki] (Âlimlerin en kötüsü, insanların en kötüsüdür.) [Bezzar] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Dört mezhepte haram olanlar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: S. Ebediyye'de, dört mezhepte de haram olan bir şeye helâl diyenin kâfir olacağı bildiriliyor. Helâl veya farz olan şeye haram demek de aynı şekilde küfür müdür? Bunlara birkaç örnek verilebilir mi? CEVAP: Evet, küfürdür. Haram olanlara örnek: 1- Hayzlı ve nifaslı iken namaz kılmak, oruç tutmak, camiye girmek, dört mezhepte de haramdır. (S. Ebediyye) 2- Erkeklerin yabancı kadının yüzünden ve avuçlarının içinden ve dışından başka yerine bakmaları, dört mezhepte de haramdır. (Redd-ül-muhtar) 3- Cünüp olan erkeğin ve kadının, gusletmeden, abdestsiz yapılması caiz olmayan, ibadetlerden birini yapması, dört mezhepte de haramdır. (El-fıkh-ü alel-mezahib-il-erbea) 4- Müta nikâhı ve geçici nikâh dört mezhepte de haramdır, bâtıldır. (Mizan) 5- Dürr-ül-muhtar'ın, (Kur'an-ı kerim okurken, harf eklemeyecek, kelimeyi bozmayacak şekilde teganni etmek caiz ve güzeldir. Aksi takdirde haramdır. Böyle teganni edene, "Ne güzel okudun" demekte küfür korkusu vardır) ifadesini İbni Abidin hazretleri şerh ederken buyuruyor ki: Teganni eden hafıza, "Ne güzel okudun" diyen kimse kâfir olur demişlerdir, çünkü dört mezhepte de haram olan bir şeye güzel diyen kâfir olur. (Redd-ül-muhtar) 6- Sarhoş eden içkiler, dört mezhepte de şarap gibi galiz necasettir. (El-fıkhü alel mezahibil-erbea) 7- Erkeklerin altın yüzük takmaları, dört mezhepte de caiz değildir. (Mevahib-i ledünniyye) Farz olanlara örnek: 1- Dört mezhebin icma'ına inanmak farzdır, inanmayan kâfir olur. (Redd-ül-muhtar) 2- Namaza başlarken, tekbir getirmek, dört mezhepte de farzdır. (İslam Ahlakı) 3- Yayılan bid'atin kötülüğünü Müslümanlara duyurmak dört mezhepte de farzdır. Bu konuda icma-i ümmet vardır. (Mektubat-i Masumiyye) Dört mezhepte de haram olan bir şeyi severek, beğenerek, helal sayarak yapan, söyleyen kâfir olur. Âdete ve nefsine uyarak veya istemeyerek, üzülerek yapan, günah işlemiş olursa da, kâfir olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ebrar ve mukarreb ne demektir? CEVAP: Ebrar, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için çalışan Müslümanlar, yani salihlerdir. Mukarreb, Allahü teâlânın sevgisine kavuşan büyük veli demektir. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Her işin karşılığı, o işin kıymetine göre ölçülür. Tarla sürenler, sabahtan akşama kadar ter içinde çalışır. Buna karşılık, az bir şey alır. Mukarrebler, yani sultana yakın olanlarsa, her saatte yüzlerce lira alırlar. Böyle olmakla beraber, bunların bu paralarda hiç gözleri yoktur. Gözleri, gönülleri hep sultandadır. Aralarındaki farkı düşünün! Hadis-i kudside, (Ebrar bana kavuşmayı çok istediği gibi, ben de onlara kavuşmayı çok isterim) buyuruldu. Allahü teâlâ, ebrarın şevk, arzu sahibi olduklarını bildirdi, çünkü mukarrebler vasıl oldular. Bunlarda kavuşmak arzusu artık kalmadı. Şevk, ayrı olanlarda bulunur. (1/26, 1/127) Âhireti, Cennet nimetlerini istemek, her ne kadar sevapsa da, mukarreblerce günah sayılır. Ahiretteki şeyleri istemek böyle olunca, dünyaya düşkün olmanın neye varacağını anlamalı, çünkü dünya [haram ve mekruhlar], Hak teâlânın sevmediği şeylerdir. (1/110) Ebrar, Allahü teâlâya, Onun nimetlerine kavuşmak için ve azabından korktukları için ibadet ederler. Bu iki dilek, nefisin arzularıdır. Mukarreblerden, Allahü teâlâya, korkuyla ve nimetlerine kavuşmak için ibadet eden de vardır. Ama bunların korkuları ve arzuları kendi nefisleri için değildir. Bunlar, Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için ve Onun gücenmesinden korktukları için ibadet ederler. Cenneti de isterler, çünkü Cennet, Allahü teâlânın rızasının, sevgisinin bulunduğu yerdir. Yoksa Cenneti istemeleri, nefislerinin zevkleri için değildir. Bunlar Cehennemden korkar, ondan koruması için dua ederler, çünkü Cehennem, Allahü teâlânın gazabının bulunduğu yerdir. Yoksa Cehennemden korkuları, nefislerini azaptan kurtarmak için değildir, çünkü bu büyükler, nefislerine köle olmaktan kurtulmuşlardır. Allahü teâlâ için hâlis kul olmuşlardır. Bu mertebe, mukarreblerin en üstün derecesidir. (1/24) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Tasavvuf ilmi denilen bâtın veya ledün ilmi, sonradan çıktığı için bid'attır, bu bid'ate inanan da sapıktır) diyenler oluyor. Bu ilim hakkında yeterli bilgi verebilir misiniz? CEVAP: Bâtın ilmi, hazret-i Âdem'den beri vardır. Buna ledün ilmi de denir. Tasavvuf ve keramet ilmidir. Allahü teâlânın ihsanıyla kalbe ilham edilen, ilahî sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte akla zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olan, olaylardaki gizli sırları ve hikmetleri bilir. Birkaç hadis-i şerif meali: (Din bilgisi iki kısımdır: Kalbdeki faydalı ilimler, dille anlatılan zahirî ilimler.) [Hatib, Süyuti] (Elbette Kur'anın zahirî ve bâtınî manası vardır.) [İbni Hibban] (Bâtın ilmi, Allahü teâlânın esrarından bir sır, hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır.) [Deylemi, İ. Süyûti, İ. Münavî] (Zâhir ve bâtın ilminin âlimleri, peygamberlerin vârisleridir.) [M. Nasihat] (Rabbim bana farklı üç ilim bildirdi. Birincisini kimseye bildirme dedi, çünkü bu ilmi benden başkası anlayamaz. İkinci ilmi, dilediğine bildirebilirsin dedi. Üçüncü ilmi, ümmetinin hepsine bildir dedi.) [Mevahib-i ledünniyye] (İkincisi ledün ilmi, üçüncüsü ise iman, fıkıh ve ahlak bilgileridir.) Taha sûresinin (Rabbim ilmimi arttır de!) mealindeki 114. âyeti, (Bâtın ilmimi artır!) demek olduğu tefsirlerde bildirilmektedir. Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Mâlik , (Zâhir ilmine malik olan, bâtın ilmine kavuşabilir. Zâhir ilmi olan, ilmiyle amel ederse, Allahü teâlâ, ona bâtın ilmini de ihsan eder) buyurdu. Ali bin Muhammed Vefa'nın ârifane sözlerine şaşırıp kalan İmam-ı Ömer Bülkini, bunları nereden öğrendin deyince, Bekara sûresindeki, (Allah'tan korkun! Allah, kendinden korkanlara bilmediklerini öğretir) mealindeki 282. âyeti okudu. Ebu Talib-i Mekkî, (İlm-i zâhirle ilm-i bâtın, birbirlerinden ayrılmaz. Bedenle kalbin birlikte bulunması gibidir. Bâtın ilimleri, ârifin kalbinden kalblere akar) buyurdu. (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
İmam-ı Gazâlî buyuruyor ki: Âhiret bilgisi iki türlüdür: Biri keşifle hâsıl olur. Buna ilm-i mükaşefe [ilm-i bâtın] denir. Bütün ilimler, bu ilme kavuşmak için sebeplerdir. İkincisi ilm-i muameledir. İlm-i bâtından nasibi olmayanın imansız gitmesinden korkulur. Bundan nasip almanın en aşağısı, bu ilme inanmaktır. Bid'at ehline bâtın ilmi nasip olmaz. Bâtın bilgisi, temiz kalblerde hâsıl olan bir nurdur. (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidir. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir) hadis-i şerifi, bâtın ilimlerini göstermektedir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını doğru yapabilmek için herkese lazım olan ilmihâl bilgileri öğrenilip amel edilince, ilm-i bâtın hâsıl olabilir. İlm-i bâtından habersiz olan, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini sapıklık sanıyor. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyor. İbni Arabî, Abdülkâdir Geylânî, Mevlânâ Celaleddin, Seyyid Ahmed Bedevî, İmam-ı Şârânî ve İmam-ı Busayrî gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyor. Bâtın bilgilerine inanmayan Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid'at ehli ve sapık denir. (Hadika) Kur'an-ı kerimde de bu ilimden bahsediliyor. Hazret-i Süleyman'ın veziri Asaf, bâtın ilmini yani ledün ilmini bildiği için, iki aylık mesafedeki Belkıs'ın tahtını, göz açıp kapayıncaya kadar getirdi. Diğeri de, Hazret-i Musa ile Hazret-i Hızır arasında geçen kıssadır. Kur'andaki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehli zatların bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlm-i bâtın, ilm-i zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşana, ulema-i rasihin denir. (Kıyamet ve ahiret) Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde müteşabihat denilen zâhir âlimlerinin bilmediği ilim bildirilir. Bu ilimleri ulema-i rasihin denilen büyük âlimler anlar. (Mevduat-ül-ulum, Mektubat-ı Rabbani) İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Hazret-i Ebu Hüreyre, (Resulullah'tan iki ilim aldım. Birisini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, ilm-i zâhir, ikincisi ilm-i bâtındır. Bunu ancak, evliya zatlar ve sıddıklar bilir. Tasavvuf ilmi böyle yüce bir ilimdir. Bunu anlayamayan inkâr ediyor. (İnkâr eden mahrum kalır) sözü meşhurdur. (2/59, 3/17) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Başarılı bir iş adamı olan, büyük bir zata, (Hem başarılısınız, hem de herkes sizi seviyor. Bu nasıl oluyor?) diye soruluyor. O da uyguladığı prensipleri özetle şöyle açıklıyor: Güven: İçimizde, güvene ve sevgiye dayalı bir ateş olmalı. Çalışanları sevmeli, onlara güvenmeli. Güvenen mutlu olur. Ailede, ticarette, hemen her sahada sıkıntı güvensizlikten kaynaklanır. Güvenden ise sevgi doğar. Sevgi de başarıya sebeptir. Güven ve sevgiyi yakalayan, başarır. Kalb kırmamak: Kalb, en kıymetli organdır, Allah'ın evidir. Onu kıran, Cenab-ı Hakk'ı üzer. Kâfirlere de eziyetten sakınmalı. Herkes Allah'ın kölesidir, köleyi inciten efendisini incitmiş olur. Herkesin gönlünü almaya çalışmalı. Hizmet: İnsanlara iş ve aş vermek en büyük sevinç olmalı. Bu hizmet, eşkıyalığı da önler. Çünkü aç olan, her şeyi yapar. Karnı tok, sırtı pek olandan fazla zarar gelmez. Çok çalışmak: Önce Allah'a tevekkül etmeli, emrolunduğu için sebebe yapışıp çalışmalı. Bu işin sırrı, inanç, azim ve ihlâstır. Tevazu: (Bunu ancak ben yaparım) diyeni Allah zelil eder, başarısız kılar. (Bizde iş yok, ama sizinle beraber bu işi başarabiliriz) derse, Cenab-ı Hak onu aziz eder, başarılı kılar. Dua almak: Herkes parayı hedeflerken, dua almak hedeflenmeli. Başarı, başta ana baba ve hoca duası olmak üzere, herkesin duasını almaya bağlıdır. Bu hizmetlerle hidayete erenlerin akıttıkları gözyaşları Cehennemin ateşini söndürür. Bunların duaları yedi sülaleye yeter. Kötü düşünce: Hiç kimse hakkında, kötü düşünmemeli, kin tutmamalı. Herkese iyilikle yaklaşan başarır. Sevmek: Seven, sevilir. Biz insanları sevmezsek, onlar bizi asla sevemez. İnsana sevgi veya nefret, kendinden gelir, başkasından değil. Cömertlik: Bir şey veren, alandan çok sevinmeli. Alan onun sıkıntısını çeker, veren ise daima mutlu olur, rahat eder. Onun için mümkün mertebe alıcı değil verici olmalı. Acı ve yük çekmek: Eğer bir iş, hedefine sağlıklı gidiyorsa, onda gözyaşı ve üzüntü vardır. Acı ve yük çeken, başarılı olur. Acıyı başkasına çektiren ise, bir gün silinir gider. İnanç: Kişi inanmadığı şeyi yapamaz, sevmediği şeyi başaramaz. İçi yanmayan, başkasını yakamaz. Büyüklerin ateşiyle yanan her işe dört elle sarılır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İki türlü ölüm vardır: Âni ölüm ve izinli ölüm. Çok kibirli bir hükümdar, memleketini gezmek ister. Hizmetçilerine, (Elbiselerimi getirin!) diye emreder. Getirilen elbiselerden birini zor beğenir. (Bir at hazırlayın!) der. Getirilen atlardan birini zor beğenir. Sonra yanına adamlarını alarak halkın arasında gezmeye başlar. Atının üzerinde, gururundan başı yukarıdadır. Vatandaşlarla konuşmak, dertlerini dinlemek nerede, kibrinden yüzlerine bile bakmaz. Bu arada nuranî yüzlü bir ihtiyar atın önüne geçer, dizginlerini tutar. Hükümdar çok sert bir şekilde, (Hangi cesaretle dizginleri tutuyorsun? Bırak dizginleri...) diye bağırır. İhtiyar hiç oralı olmaz, çok özel bir sırrı olduğunu söyler. Hükümdar, (Söyle bakalım nedir) der. İhtiyar, (Bu sırrı sadece sizin duymanız lazım, eğilirseniz kulağınıza söylerim) deyince, hükümdar başını eğer. Ona (Ben Azrail'im, canını almaya geldim) der. Hemen hükümdarın rengi kaçar, kekeler, (Ne olur az müsaade et de evime dönüp, çoluk çocuğumu bir defa daha göreyim) derse de, Azrail aleyhisselam, (Hayır! Sana, bir an bile müsaade yoktur!) der ve ruhunu alır. Sonra bir köye varır, bir kapıyı çalar. Kapıyı açan delikanlı, (Buyurun efendim) der. Azrail aleyhisselam, (Babanızı ziyarete geldim, biraz görüşecektim) der. Delikanlı, içeride Kur'an okuyan babasının yanına girer. (Babacığım) der demez, babası okumaya ara verir. Oğlu, (Kapıda bir ihtiyar var, sizinle görüşmek istiyor) der. Adam, (Oğlum, ben de zaten onu bekliyordum, hemen içeri al!) der. İhtiyar zat içeri girince, babası onu tanır. (Hoş geldin! Hazır bekliyordum, nerede kaldın?) demesi üzerine, Azrail aleyhisselam der ki: - Emre uyarak şimdi geldim. Rabbim seni çok seviyor, nasıl istiyorsan senin ruhunu öyle almamı emretti. - Şimdi namaza durayım, son rekâtta son secdedeyken ruhumu al! Rabbimin huzuruna secdedeyken gitmek istiyorum. Adam kalkar, namaza durur ve son secdede o şekilde kalır, vefat edip doğru Cennete gider. Biri âni olarak öldü, diğeri izinli vefat etti. Biri dünya adamı, öteki Allah dostu. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hadisten kaynak göstermek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hiçbiri müctehid olmayan günümüzdeki ilahiyatçı profesörlerin, âyetlerden kaynak göstermeye yetkileri olmadığı gibi, hadisten kaynak göstermeye de yetkileri yok mudur? CEVAP: Evet, kesinlikle kaynak gösterme yetkileri yoktur. Yetkim var demek, kendini müctehid sanmak olur. Zaten dindeki anarşi de, yani her kafadan çıkan çatlak ses de, bu yetkisizlikten kaynaklanmaktadır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Hadislerle amel etmek bize caiz olmaz. Mezhebimizin hükmüne aykırı görünen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamaz. Mesela bir Hanefi'nin, (İmam arkasında Fatiha okumak farzdır. Bu konuda sahih hadis var) diyerek imam arkasında Fatiha okuması ilhaddır. (Mektubat 1/312, Mebde ve Mead 31) Kifaye kitabında, (Müctehid olmayan din adamı, bir hadis işitince, bu hadisten kendi anladığına uyarak amel edemez. Hadis tevil gerektirebilir veya nesh edilmiş olabilir. Müctehidlerin fetvalarıyla amel etmesi lazımdır. Böyle yapmazsa, vacibi [yani farzı] terk etmiş olur) deniyor. Tahrir şerhi olan Takrir kitabında da böyle yazılıdır. (Tuhfe) Bir mezhebe uymamak, mezhepsiz olmak asla caiz değildir. Bir mezhebe uymanın bugün için farz olduğu muteber eserlerde yazılıdır: Avamın müctehidi taklit etmesi [bir mezhebe uyması], vacib yani farzdır. (Ez-Zehire lil Kurafi) Bugün her Müslümanın, dört mezhepten birinde bulunması vacib yani farzdır. (Tahtavi) Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki: Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü bizler, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, âyete veya hadise uymuyor görünse de yanlış değildir. Çünkü âyet ve hadis ictihad isteyebilir, başka bir âyet veya hadisle değişmiş, neshedilmiş olabilir veya bilmediğimiz bir tevili vardır. (Berika s. 94) Şimdi bir hadis kitabı okuyan, ya hadise uydurma der veya kendi aklına göre, yanlış hüküm çıkarır. Her ikisi de felakettir. O hâlde bir Müslümana yapılacak en büyük kötülük, (Hadisten veya mealden dinini öğren!) demektir. (Devamı var) Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hadisten kaynak göstermek -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Müctehid olmayanın, hadis-i şeriften, kendi anladığına göre amel edemeyeceğini dün bildirmiştik. Sahih olan şu hadis-i şeriflere ve mezheplerdeki hükümlerine bakalım: 1- (Deve eti yemek abdesti bozar.) [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, deve etinin her mezhepte abdesti bozduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü deve eti yemek sadece Hanbelî mezhebinde abdesti bozar. 2- (Zekerine dokunanın abdesti bozulur.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, bu durumun Hanefî'de de abdesti bozduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü Hanefî'de bu durum abdesti bozmaz. 3- (Zekere dokunmak abdesti bozmaz.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, bu durumun diğer üç mezhepte de abdesti bozmadığını söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü bu durum diğer üç mezhepte abdesti bozar. 4- (Fercine dokunan kadının abdesti bozulur.) [Beyheki] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, bu durumun, her mezhepte abdesti bozduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü bu durum, sadece Şâfiî'de bozar, diğer üç mezhepte abdesti bozmaz. 5- (Kan aldırmak abdesti bozmaz.) [Beyheki] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, kan aldırmanın, her mezhepte abdesti bozduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü kan aldırmak, sadece Hanefî'de bozar, diğer üç mezhepte bozmaz. 6- (Akar kan abdesti bozar.) [Beyheki, Dâre Kutnî] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, akan kanın, her mezhepte de abdesti bozduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü akan kan, sadece Hanefî'de bozar, diğer üç mezhepte bozmaz. 7- (Besmelesiz abdest olmaz.) [Ebu Davud, Tirmizi, Beyheki, Hâkim] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, abdestte Besmele çekmenin, her mezhepte farz olduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü abdestte Besmele çekmek yalnız Hanbelî'de farz, diğer üç mezhepte farz değildir. 8- (Deniz hayvanları helaldir.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, deniz hayvanlarının her mezhepte helâl olduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü Hanefî'de balık şeklinde olmayan deniz hayvanları ve deniz haşeratı yenmez. (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Hadisten kaynak göstermek -3-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
İki hadis-i şerif meali daha: 9- (Ateşte ısınmış şey abdesti bozar.) [Müslim, Ebu Davud, İbni Mace, Tirmizi, Nesai] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, ateşte pişen bir şeyi yemenin abdesti bozduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü dört mezhebin hiçbirinde bu durum abdesti bozmaz. Bu hadis-i şerifin ve diğerlerinin açıklaması Mizan-ı Kübra'da vardır. 10- (Fâtihasız namaz olmaz.) [Buhari, Müslim] Bu sahih hadisi delil olarak gösterip, Fâtiha okumanın her mezhepte farz olduğunu söylemek mezhepsizlik olur. Çünkü Hanefî'de farz değil, vacibdir. Diğer üç mezhepte farzdır. Görüldüğü gibi, rahmet olduğu için farklı hükümler meydana çıkmıştır. Mesela zekere dokunmanın abdesti bozduğunu da, bozmadığını da bildiren sahih hadis var. Bir kimse, bunun hangisiyle amel edecek ki? Onun için herkes kendi mezhebine uymalı, mezhepsiz olmaktan sakınmalıdır. Müctehid olmayanın dinin hükümlerini hadis-i şeriflerden anlaması mümkün olmaz. Bunun için, müctehid olmayan, hadis kitabı okursa, ya hadislerin uydurma olduğunu zanneder veya kendi aklına göre, yanlış bir hüküm çıkarır. Her ikisi de felaketine sebep olur. O hâlde bir Müslümana yapılacak en büyük kötülük, (Kütüb-i sitteyi al, hadisleri oku ve buradan dinini öğren!) veya (Kur'an meali oku, dinini asıl kaynaktan öğren!) demektir. Bu, bir hastaya, (Falan hastaneye git, ameliyathanesinde, her türlü lüzumlu alet vardır, kendi kendini ameliyat et!) veya (Falan ilaç fabrikasına veya falan ecza deposuna git, orada her türlü ilaç var, bulduğunu, beğendiğini iç, tedavi ol!) demekten daha beterdir. Çünkü yanlış ilaç kullanan, hastalanır veya sakat kalır yahut ölebilir. Ama dini yanlış anlayan, küfre düşüp ebedî Cehennemde kalabilir. Âlim oldukları hâlde 72 sapık fırkanın liderleri ve onlara tâbi olanlar Cehenneme gidecektir. Hatıra şöyle bir soru gelebilir: Âyet ve hadisten kaynak gösterilemediği hâlde, ne diye siz âyet ve hadis yazıyorsunuz? Biz hadis kitabına bakarak hadis, Kur'ana bakarak âyet yazmıyoruz. Mezhebimizin âlimleri o âyeti veya o hadisi delil olarak almışsa biz de onu alıyoruz. Günümüzde Kur'andan ve hadisten kaynak göstermeye hiç kimsenin yetkisi yoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Muteber kaynaklardan hazırlamak şartıyla, Ehl-i sünnete uygun, yeni bir internet sitesi açmak uygun olur mu? Yoksa mevcut muteber sitelere giden yolu tıkamış mı oluruz? CEVAP: Hayır, aksine çok iyi olur. Kendi görüşümüzü yazmazsak kitaplardan aynen alırsak, trafikteki yol işaretleri gibi gidilecek istikameti gösterirsek, hizmet olur. Ne kadar çok site olursa, o kadar iyi olur. Her siteyi farklı kişiler ziyaret edebilir. Doğruyu bulma ihtimali çoğalır. İmkânı olanlar, yeni site açmalıdır, fakat fitneye de çok dikkat etmelidir. Kitaplardaki her bilgiyi aynen yazmak fitneye sebep olabilir. Zamanın ve insanların şartlarını da göz önünde bulundurmalıdır. Bunun için de, hazırlanan site, önce güvenilen bir kimseye kontrol ettirilmelidir. Âhir zamanda, en kıymetli hizmet, fitneye sebep olmadan yapılandır. MÜMİNE VE KÂBE'YE DÖNMEK Sual: (Yüzü, Kâbe'ye doğru çevirip, Kabr-i şerife arka dönmek lâzım) sözü yanlış değil mi? CEVAP: Evet, yanlıştır. Resulullah efendimiz ölü değildir. Kabre arka dönülmez. Camide imam bile, namazdan sonra, yönünü müminlere döndürüyor, arkası kıbleye geliyor. Kıbleye dönüp, arkasının müminlere gelmesi mekruh olur. Namaz dışında, mümine doğru dönmek Kâbe'ye dönmekten efdaldir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ey Kâbe, ey Beytullah, seni Allahü teâlâ, şerefli, mükerrem ve muazzam kıldı, fakat mümin, hürmet bakımından senden daha kıymetlidir.) [Taberani] MESH ZARAR VERİRSE Sual: Mâlikî'yi taklit eden veya etmeyen Hanefî'nin, başına mesh etmesi zarar verir, hastalığını arttırırsa, meshi terk etmesi caiz olur mu? CEVAP: Şâfiî'de başın çok az bir kısmı, mesela bir parmakla bile mesh edilirse farz yerine gelir. Salih ve uzman doktor, (Islak elle başı mesh etmek hastalığını artırır) derse veya kendi tecrübesiyle zarar verdiğini, mesela ağrıyı arttırdığını anlarsa, Şâfiî'yi taklit edip başın çok azını mesh etmesi caiz olur. HIZMA TAKMAK Sual: Kadınların, burunlarına pırlanta, altın veya gümüş takmaları caiz midir? CEVAP: Caiz değildir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Namazlardan önce üç kere istiğfar okumak gerekiyormuş. Bunu kametten önce mi sonra mı okumak gerekir? CEVAP: Namazlardan önce üç kere istiğfar okumak gerekmez. Sadece bütün namazlar bitince, selam verip, (Allahümme entesselamü...) dedikten sonra, üç kere istiğfar duası okunur. Bu, sünnettir. Bir de cuma günü sabah namazının sünnetinden önce üç kere istiğfar duası okunur. Diğer namazlardan önce okumak gerekmez. Her namazdan önce, üç kere, beş kere, yüz kere de okunsa mahzuru olmaz, ama (Burada şu kadar okumak sünnettir) denirse yanlış olur, bid'at çıkarılmış olur. Mesela, Yasin-i şerif okunurken Selamün kavlen... âyet-i kerimesini üç kere okuyorlar. Üç kere, beş kere, yüz kere okumak caizdir, ancak (Üç kere okumak sünnettir) denirse bid'at çıkarılmış olur. Bu inceliği iyi bilmeli. İstiğfarı ve diğer duaları her zaman okumakta mahzur yoktur. Ancak dinimizin bildirdikleri dışında, (Şu zaman, şu kadar okumak gerekir) demek bid'at olur. HAÇ RESİMLİ ODA Sual: Hristiyanlarla çok samimi olan bir arkadaşımın evinin duvarında haç resmi var. Burada namaz kılmanın mahzuru olur mu? CEVAP: Hristiyan kâfirlerin dini âyinlerini beğenmek ve zaruret yokken zünnar ve haç gibi küfür alametlerini kullanmak, bir de bunlara sevgi beslemek küfürdür. Haç resmi de canlı resmi gibidir. O odada zaruretsiz namaz kılmak mekruh olur. OTURAKLI SECCADE Sual: Çeşitli rahatsızlıkları olan hastalar için, oturaklı seccade yapılmış. Hastalar bu oturağa oturtuluyor, ayaklar yine altta kalıyor. Hastaların böyle namaz kılmaları caiz olur mu? CEVAP: Hasta, yerde nasıl rahat ediyorsa öyle oturabilir. Oturamıyorsa sırtını duvara dayayabilir. Dizüstü oturamıyorsa bağdaş kurabilir. Ayaklarını bükemiyorsa kıbleye doğru uzatabilir. Oturaklı seccadede olduğu gibi, bisiklet oturağına benzer bir şey üzerine de oturabilir. Altına yastık da koyabilir. Sandalyeye oturup ayaklarını sarkıtmaksa caiz olmaz. ABDEST ALIRKEN Sual: Abdest dualarını bilmeyen, hep kelime-i şehadet getirse veya (Estağfirullah) dese yahut (Rabbena âtina) gibi duaları okusa bir mahzuru olur mu? CEVAP: Hayır, mahzuru olmaz. --------------------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünya melundur. Dünyada Allah için olmayan şeyler de melundur. Mesela kılınan namazlar, tutulan oruçlar bile, Allah için değilse melundur. Yani hiçtir, reddedilmiştir, üstelik cezaya lâyıktır. Âhirette herkes, yapılan her şey için, (Niçin yaptın?) sorusuna cevap verecek. Allah için olanlar alınacak, başka maksatlarla yapılanlar atılacaktır. Çok mübarek bir zatın, çok da iyi bir ahbabı varmış. Bir araya gelip, namaz kılarlar, Kur'an-ı kerim okurlar, teheccüde kalkarlar, zikrederler. Yıllar böyle geçerken, arkadaşı bir ara gelmez olur. Yanındakilere, (Bizim böyle böyle bir kardeşimiz vardı, ne oldu?) diye sorar. (Efendim, o ölüm döşeğinde, ağır hasta!) derler. O zat, (Hemen ziyaretine gidelim) der. Gelip bakarlar ki, odanın ortasına kendisini atmış, gözleri fırlamış, yüzü kapkara, saçları dimdik, şekli insana benzemiyor. Allah muhafaza etsin! Korku içinde hemen yanına eğilip, sesli olarak der ki: - Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü. Arkadaşı itiraz eder: - Onu bana sakın söyleme! - Arkadaş, sen böyle değildin, takva ehli bir zattın, ne oldu sana böyle? - Ben bütün ibadetleri, hizmetleri yalnız insanların takdiri için, herkes benden bahsetsin, (Ne mübarek zat) desinler diye yaptım, benim âhiretle, dinle alakam yoktu. - Peki, ne olacak şimdi? - Bu hâl benim başıma birkaç kere geldi. Defalarca ölüm hastası oldum. Tevbe ettim, Rabbim kabul etti, affetti. Çok rahat yaşamaya başladım. Artık bir daha öyle düşünmeyeceğim dedim, ama daha beterini düşündüm. Hattâ evde yalnız başıma olunca, daha büyük günahlar işlemeye başladım. Sonra hastalandım, daha da beter oldum, Allah'a yalvardım, yine Allah affetti. Bir müddet geçti, yine aynı, hiç değişen bir şey yok. Sözümde hiç duramadım. Şu anda Kelime-i şehadetle aramda öyle bir duvar var ki, onu delmem mümkün değil. Ben bu yolda öleceğim, beni bırakın! Arkadaşı mecburen çıkıp gider, biraz sonra da feci şekilde öldüğü, yüzü hayvana döndüğü haberini alır. Bunlardan ibret almalı, her işi, her ibadeti Allah rızası için yapmalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Herkesin yaptığı iş, alın yazısının gereğidir. İnsanın alın yazısı icraatıdır. O hâlde herkes, kendi alın yazısını, yaptığı işe bakarak okuyabilir. Dünyada her iş, her konuşma, her çalışma, akla ne gelirse, mutlaka ikiye ayrılır. Hepsi ya Rahmanî veya nefsanîdir. Rahmanî olanlar sağ tarafa, nefsanî ve şeytanî olanlar ise sol tarafa yazılır. Ortada ve boşlukta hiçbir şey kalmaz. Âhirette orta yok, ya Cennet var, ya Cehennem! Dolayısıyla insan, ölünceye kadar daima imtihana tâbidir. Her an, her yaptığı kayda geçiyor ve hepsinin teker teker hesabı sorulacaktır. Bu imtihanı kazananlar Cennete, kazanamayanlar Cehenneme gider. Ortası yoktur. Ancak kusurlu olan bazıları âhirette, o meydanda şefaati bekler. Şefaate uğrarsa kurtulur, Cennete gider; şefaat olmazsa Cehenneme gider. Nitekim öğretmen de, sene başında derslere başladığı zaman hiçbir talebesine ayrım yapmadan herkese eşit davranır. En sonunda yapılan imtihanlar sonucunda, kimi sınıfı geçer, kimi kalır. İkmale kalan da olur. O da, âhirette şefaati bekleyen gibi, öğretmenler kurulu kararına göre, ya sınıfı geçer, ya kalır. İnsanlar, ya faydalıdır, ya zararlıdır. Peygamber efendimiz, (Hayrun-nâs men yenfe'un-nâs, şerrün-nâs men yedurrun-nâs) buyuruyor. İnsanların hayırlısı faydalı olandır. Kime? Tabiî önce kendisine. İnsanın kendisine faydalı olması demek, ölürken, mahşerde, Cehennemde azab-ı ilahiden kurtulmak demektir. Bu, insanın kendisine yapacağı en büyük iyilik, en büyük faydadır. Sonra, canlı olan her şeye karşı merhametlidir. Ağaç, insan, hayvan, ne akla gelirse, katiyen onlara zararlı olamaz. İnsanların kötüsü de zararlı olandır. Okuyor, işitiyor ve görüyoruz. (Yâ Rabbi, bir insan bu kadar nasıl kötü olabilir?) diyoruz. O ancak zarar verdiği vakit, haz ve zevk duyar. Şimdi insanlar birbirini sevmez hâle geldi, acıma duygusu kalmadı. İnsan kimden iyilik görürse onu sever. Onun için dinimiz, (Kâfirden, mürtedden kaçın, iyilikleri size dokunmasın, çünkü kalbiniz onlara meyleder) diyor. Kâfire muhabbet küfre kadar götürür. Onun için daima salihlerle, ilim ve ihlâs sahipleriyle birlikte olmaya çalışmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Peygamber efendimiz, (Zerre kadar kibri olan Cennete girmez) ve (Bid'at ehli benden değildir, onlarla cihad kâfirlerle cihad gibidir) buyuruyor. Kibir ve bid'at, niye bu kadar çok büyük günahtır? CEVAP: İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki: Büyüklük ancak Allahü teâlâya mahsustur. Kulun kibirlenmesi, bir kölenin, hükümdarın tacını başına koyarak, onun tahtına geçip hükmetmesine benzer. Hükümdarın bir emrini yapmayarak suç işlemekle, hükümdarlığına sahip çıkmak, onun tahtına oturup emirler vermek arasında elbette büyük fark vardır. İşte kibirlenmek, Allah'ın emrini yapmamak gibi bir suç değil, bizzat ilahlık yapmaya kalkışmak gibi büyük suç oluyor. Allahü teâlâ ilim gibi, kudret gibi sıfatlarından kullarına az da olsa, vermiştir. Fakat üç sıfatı yalnız kendine mahsustur. Bunlar, kibriya, gani ve yaratmak sıfatlarıdır. Bu üç sıfatı hiç kimseye vermemiştir. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Bunun için kibirlenmek, Rabbimizin hakkına tecavüz etmek olur. Allahü teâlâ, bütün günahlara sıfatlarıyla düşmanken, kibre zatı ile düşmandır. Bid'at niye büyük günahtır? Günah işleyen, Allah'ın emrine karşı gelmiş olur. Fakat bid'at ehli, niyeti ne kadar iyi olursa olsun, Allah'ın bildirdiği hükümleri beğenmemiş, yeni hükümler koymaya, bizzat dinin sahibi olmaya çalışmış olur.. Bu da bizzat ilah olmak anlamına gelir. Bid'atin ne kadar kötü bir şey, ne kadar büyük bir günah olduğu buradan da anlaşılmalı. Bundan dolayı Peygamber efendimiz, (Bid'at ehli benden değildir. Onlara karşı cihad, kâfirlerle cihad gibi önemlidir) buyuruyor. (Deylemi) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Yapacakları değişiklikle [bid'atlerle], dinin noksanlığını tamamladığını söyleyenler çıkıyor. Hâlbuki din noksan değildir. Noksan sanıp, [bid'atle] tamamlamaya çalışmak, (Dininizi tamamladım) âyetini inkâr olur.(1/260) İbadetlere bir şey eklemek, (Ya Rabbi, Senin eksik bıraktığın dini biz tamamlamaya çalışıyoruz) demek gibi çok tehlikeli bir şey olur. Bu bakımdan namaz, ezan gibi ibadetlere bid'at karıştırmamalı, mesela hoparlör bid'atini sokmamalıdır. Âdetlerde bid'at günah değil, ibadetlerdeki büyük günahtır. İbadetlerin nasıl yapılacağını dinimiz bildirmiştir, onu değiştirmek çok tehlikelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir deprem, bir sel felaketi, bir yangın oluyor, bir trafik kazası veya iş kazası oluyor. Kazara bomba patlıyor, insanlar ölüyor. Bunlara takdir-i ilahi denir mi? Dinî konularda cahil bir yazar, (Böyle kazalara takdir-i ilahi demek densizliktir) diyor. Gerekli tedbir alınmadan kazaya sebep olunmuşsa, yine buna takdir-i ilahi denir mi? CEVAP: Tedbir almak dinimizin emridir. Ancak tedbir alınsa da, alınmasa da, her şey takdir-i ilahi ile olur. Çürük bina yapılıp depremde yıkılırsa, sel yatağına ev yapılıp, evi sel alırsa, ormanda kebap yapmak için ateş yakılıp, ormanın yanmasına sebep olunursa, 150 kilometre süratle gidip kaza yapılırsa, bunların hepsi tedbirsizlik neticesinde olmuşsa da yine takdir-i ilahidir. (Falanca 150 kilometre hızla gidince kaza geçirecek) diye alnımıza yazılmış, yani kaderimiz olmuş, biz de onu görüyoruz. Tedbir almadığımız için günaha giriyoruz, o ayrı bir şeydir. Ama her şey takdir-i ilahi ile oluyor. Her olayı yaratan ancak Allah'tır. İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Her şeyi yaratan Allah'tır.) [Zümer 62] (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96] Amentü'nün altı şartından biri, Kaza ve kadere inanmaktır. Kader, takdir-i ilahi demektir. Mutezile kafalılar kaderi inkâr etse de, bir şey değişmez. Bir insanın intihar etmesi veya birinin diğerini alnından vurması birer takdir-i ilahidir. Suç işleyince "takdir-i ilahi" olmaktan çıkmaz. Takdir-i ilahi, insanların tedbirli veya tedbirsiz yapacağı her işi Allah bilir demektir. (Falanca kimse, tedbir almayacak, şu kazaya sebep olacaktır veya filanca, kasten şu suçu yahut şu günahı işleyecektir) diye alnımıza yazar. Buna kader veya takdir-i ilahi diyoruz. Suçu veya günahı işleten Allah değildir. Allah onun işleyeceğini bildiği için yazmıştır. Yani o yazdı diye bu olaylar olmuyor. Cahiller veya dinsizler takdir-i ilahiyi bilmedikleri için, (Bu bir takdir-i ilahidir) diyenleri tenkit edip, densizlik diyorlar. Allah'ın takdirini kabul edene densizlik demek dinsizlik olur. İnsan bilmediği konuda konuşmamalı. Atalarımız, (Cahil cesur olur) buyuruyor. Yani (Düşünmeden konuşur, çam devirir) diyor. Din cahilleri de, yanlış sözler edip küfre girmekte çok cesurlar. Herkes haddini bilmeli, bilmediği konulara burnunu sokmamalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Geğirmek de esnemek gibi şeytandan mıdır? CEVAP: Geğirmek çok yemenin alametidir. Hastalık hariç, çok yemeyen geğirmez. Peygamber efendimiz, çok yiyip çok geğiren birine, (Yanımızda öyle geğirme! Çünkü bu dünyada çok tok olan, âhirette çok açlık çeker) buyurdu. (Tirmizî, İbni Mace) Kur'an-ı kerim okurken esneme geldiğinde durmalı, çünkü mekruhtur. Esneme ve çok yedikten sonraki rehavet hâli tembelliğe, ağırlığa ve ibadetlerden kesilmeye sebeptir. Bunun için esnemek şeytana nispet edilmiştir. Hadis-i şerifte de, (Esnemek şeytandandır) buyuruluyor. (Şir'a şerhi) Bazı esnemelerin şeytandan olmadığı, uykusuzluk, yorgunluk gibi sebeplerle olduğu da bildirilmiştir. Demek ki, geğirmek de, esnemek gibi genelde çok yemekten ileri geliyor. Yani istenmeyen bir durumdur. Esneme ve geğirmeyi azaltmak için az yiyip içmeli. Çok yiyip içtiğimize tevbe istiğfar etmelidir. Esnemeyi önlemek hakkında İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: Esnemeyi yok etmenin çaresi, diğer peygamberler gibi Resulullah'ın da esnemediğini hatırlayıp hemen salevat getirmektir. Kuduri sahibi, (Biz bunu defalarca tecrübe ettik ve doğruluğunu gördük) buyuruyor. Ben de tecrübe ettim ve doğru olduğunu gördüm. (Redd-ül-muhtar) Bir nimet gelince veya bir sıkıntıdan kurtulunca şükretmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Aksıran veya geğiren "Elhamdülillah alâ külli hâlin minel hâl" derse, 70 dertten kurtulur.) [Hatîb, İbni Neccar] DİŞ ÇÜRÜĞÜNÜ TEDAVİ Sual: Diş çürüğü, bir yara, bir hastalık olduğuna göre, diş dolgusu zaruret değil midir? CEVAP: Diş çürüğünü tedavi ettirmek elbette zarurettir, çünkü çürük, başka hastalıklara sebep olarak, ölüme kadar götürebilir. Diş dolgusuyla diş çürüğünün tedavisi ayrı şeydir. Diş dolgusu, çürüğü tedavi etmiyor. Dolgu, diş çürüğü tedavi edildikten sonra yapılıyor. Tedavi ile dolgu karıştırılmamalı. Çürüğün tedavisi zarurettir, dolgu öyle değildir. Bunun için dolgu yaptıranın, gusül, abdest ve namazda Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklit etmesi gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Allah'ı tanımak nasıl olur? CEVAP: Allahü teâlânın zâtî ve sübutî sıfatları bilinirse mesele kalmaz. Her bakımdan Allah'ı tanımak mümkün olmaz. Mesela ezelîdir deniyor. Ezelî olmayı anlayamayız. İhlâs suresinde, (Doğmadı) buyuruluyor. Bunu da anlamak mümkün olmaz. Sadece inanacağız. Zatı hakkında bir şey düşünmek zararlı olur. Çünkü (O hiçbir şeye benzemez) buyuruluyor. O zaman bir şeye kıyas yapmak yanlış olur. Bunun için âlimlerimiz, (Allahü teâlâyı tanımak, anlaşılamayacağını anlamaktır. Yani akılla anlaşılmaz) buyurmuşlardır. FEYZİN GELMESİ Sual: Evliya zatlardan feyz gelmesine mani olan şeyler nelerdir? CEVAP: Feyz, nur demektir. Feyz gelince, kalb temizlenir. Okuduğunu anlamaya, ibadetlerin tadını duymaya, kusurlarını görmeye ve günahlardan sakınmaya başlar. Feyz geldiğinin alameti, günahtan sakınmak, feyzin kesildiğinin alametiyse, hiç üzülmeden günah işlemektir. Fâsıklarla karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Haram yiyen, büyüklerin ruhlarının gelmesinden mahrum kalır ve feyz alamaz. Yediği haram şeylerin çıkardığı manevi gazlar vücuttaki feyz yollarını tıkar, büyüklerin feyzi gelemez. Demek ki feyzin gelmesi için, haramlardan sakınmak, salihlerle beraber bulunmak ve dinin emrine uymak şarttır. KÖTÜ DÜŞÜNMEMEK İÇİN Sual: Salih biri hakkında, elde olmadan kötü düşündüğümüz oluyor. Bundan nasıl kurtulabiliriz? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bu zamanda, doğru ile yanlış, iyi ile kötü birbirleriyle karışıktır. Salih kimsenin ara sıra, İslamiyet'e uymayan bir şey yaptığını görürse, kendisi bunu yapmamalı, iyi gözle bakarak, İslamiyet'e uygun görmeye çalışmalı, iyi tarafını aramalıdır. İyi ve uygun yerini bulamazsa, bu beladan kurtulmak için, Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Mubah olan bir şeyi yapmasından şüpheye düşerse, bu şüpheye kıymet vermemelidir. Her şeyin sahibi olan Allahü teâlâ, mubah şeyleri yasak etmemiş, beğenmezlik etmemişken, başkası, kendiliğinden nasıl karşı gelebilir? Çok yer vardır ki, bir şeyin daha iyisini yapmamak, yapmaktan daha iyi olur. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, azimetle iş yapmayı sevdiği gibi, ruhsatla yapmayı da sever) buyuruldu. (1/313) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir hoca, (Açık işlenen günahların tevbesinin de açık yapılması şarttır. Açık yapılmazsa, tevbe edilmiş olmaz. Tevbe eden bir zındığın, din aleyhine yazdığı kitapların yanlış olduğunu duyurması şarttır, duyurmadan ölürse, kâfir olarak ölür) dedi. Tevbe eden niye kâfir olarak ölüyor? CEVAP: Tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur. Doğrudan Cennete gider. Ama tevbesini duyurmadığı için, biz onu yine zındık olarak bilip, (Zındık öldü, Cehenneme gitti) dersek sorumlu olmayız. Aksine salih bir Müslüman, dinden çıkıp kâfir olarak ölse, bunun dinden çıktığı ve kâfir olarak öldüğü bilinmediği için, bu kişi için (Cennete gitti) dersek sorumlu olmayız. Çünkü dinimiz zahire göre hüküm verir, kalblerini bilemeyiz. Her fırsatta Müslümanlığın aleyhine konuşanlar, İslamiyet'e düşmanlığı ile ün kazananlar, ölünce, (Belki tevbe etmiştir, tevbesini gizlemiştir) diyerek onları rahmetle anmak caiz olmaz. Aksine, İslâmiyet'e büyük hizmetleri olan kimse, belki kâfir olarak ölmüştür diye, onu kötülemek de caiz olmaz. Açıktan işlenen günahın tevbesini mutlaka açıktan yapmak, (Ben şu günahı işliyordum, tevbe ettim) demek gerekir diyenler de oluyor. Açık yapılsa da, her günahın tevbesini açıktan yaparak, günahını başkalarına da duyurmanın günah olduğu hadis-i şerifle de bildiriliyor. Sadece, günah işlediğimizi bilenlere, bizi hâlâ o günahı işliyor sanmamaları için, tevbe ettiğimizi duyurmamız iyi olur. GECE YATARKEN Sual: Gece hastalık yağdığı için yiyecek ve içecekleri kapatmak gerektiği doğru mudur? CEVAP: Evet, doğrudur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Gece açık kapları örtün, su kırbalarını bağlayın! Çünkü yılda bir gece veba iner ve bu hastalık, kapanmayan kabın ve bağlanmayan kırbanın içine düşer.) [Müslim] Gökten zehir yağdığı da bildirilmiştir. Onun için evde açık olan kap kacak her şeyi kapatmak sünnettir. Gece açık kapları örtmekle ilgili hadis-i şeriflerden ikisi şöyledir: (Gece yatarken, su kaplarının ağzını ört, yemek kaplarının üstünü ört! Eğer kapayacak bir şey yoksa, Besmele çekerek bir çubuğu üstüne koy!) [Müslim] (Gece kapları kapayın, boş kapları da kapatın veya ters çevirin!) [Buhari] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder. O hâlde hep iyilik etmeli. Yaratılış itibarıyla, insan kendine düşkündür. Fakat nefsine, şeytana uyduğu için, maalesef kendine kötülük eder. Bari kalan şu ömrü, kendimize iyilik etmekle geçirmeye çalışalım. Peki, kendimize nasıl iyilik edilir? Başkasına iyilik etmekle. Yani başkasına ne kadar çok iyilik edersek, o kadar kendimize iyilik etmiş oluruz. Bir zat anlatır: Bugün bu noktaya gelmemiz, hep başkasına iyilik etmekle olmuştur. Anneme çok iyilik ettim. Annem vefat edene kadar, bir gün olsun elini öpmeden dışarı çıkmadım, hattâ (Annesinin ayağının altını öpen, Cennetin eşiğini öper) hadis-i şerifine uymak için, ayağını da öptüm. Annem, (Ne yapıyorsun?) dedi. (İçimden geldi. Cennetin kapısının dibini öpmek için senin ayağının altını öptüm) dedim. (İnşallah sen de evladından öyle görürsün) dedi. Seneler sonra, bir gün eve geldim, uzanıp biraz dinleniyordum. Oğlum çok küçüktü o zaman, çocuk yürüyüp geldi, şap diye ayağımın altını öptü. (Ne yapıyorsun?) dedim. (İçimden öyle geldi) dedi. Hemen (Annem bunu bana haber vermişti) diye düşündüm. İşte böyle, eden kendine eder. Bir musibete maruz kalınca, hemen karşımızdakine kızarız. (Filan niye böyle yaptı?) deriz. Hâlbuki kabahatli biziz, hata bizdedir. (Hata bende) diyen dünyanın en mutlu insanı olur. Ama (Kabahat onda, ben haklıyım, o haksız) diyen, hep üzüntü ve sıkıntı içinde yaşar. O hâlde ferahlamak, huzurlu olmak, başkalarının huzurunu temin etmekten geçer. Daha çok neşeli olmak isteyen, herkese iyilik etmeli. Kendimize iyilik etmek de zaten budur. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Bir lokantacı, para kazanmak niyetiyle de olsa, Allah'ın kullarına yemek yedirse, yine sevab kazanır) buyurmuştur. Çünkü Rabbimizin en çok sevdiği amellerden biri de, Onun kullarına hizmettir. Allahü teâlânın mahlûklarına karşı merhametli ve şefkatli olan, daima merhamet ve şefkatle karşılanır. Bu yüzden, Cenab-ı Hakk'ın rızasını, sevgisini kazanmanın en kestirme yolu, Onun kullarına iyilik etmek ve onların dualarını almaktır. ------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Hayırlı insan, hayırlı işlere vesile olur. Hayırlı yerlerde, mesela mescidlerde namaz için, nikâh için bir araya gelinmesine sebep olur. Eğer hayırlı olmasaydı, kim bilir hangi barda, hangi sazda olacaktı. Bu yüzden, insanın kaderi, icraatıdır, yani yaptığı iştir. Ne yapıyorsa, alın yazısının gereğini yerine getiriyor. Alınyazısı neyse, insan onu yapar. Kötü işler yapıp da, suçu alın yazısına bulmak da yanlıştır. Çünkü kötülüğü kendi iradesiyle işliyor. Hayırlı insanın alın yazısı mescidlerdir, dua alınacak yerlerdir. Karşıya geçmek için, köprü vardır, Cennete gitmek için de, dünyada bir köprü vardır, o da mescidlerdir. Ne mutlu, işlerini mescidlerde halledenlere! O ne talihsiz kişidir ki, sokak köşelerinde gayrimeşru işlere bulaşır. Çok yazık! Bakıyoruz da, (Yâ Rabbi bu nasıl yanacak?) diyoruz. İçimiz sızlıyor. Şu anda böylelerine kızacak zaman değil, onlara acıyacak zamandır. Niye? Köre kızılır mı? Kör görmüyor. Rehbersiz, yardımcısız gidince, ya bir araba ona çarpar, ya o bir yere çarpar veya bir çukura düşer. Kalbi kör olan, yani imansız da, eğer o hâliyle âhirete giderse, Cehennem çukuruna düşer. Bize, (Siz deli misiniz? Bu hizmetlerden bir menfaatiniz yok. Hayatınız, sıhhatiniz bu yolda mahvolmuş. Derdiniz nedir?) deseler, (Adam yanacak) deriz. Bir kimse ateşe giderken, Müslüman nasıl keyif sürer, nasıl zevkine bakar? Mümkün değil! Bu emr-i maruf ateşini içinde, taşımayanların imanı kâmil değildir. Çünkü dinimiz baştan aşağı merhamet, acımak dinidir. İnsan acınacak mahlûktur. Hayvanlar toprak olup gidecek. Fakat insan öyle değil. Hesaba çekilecek. Dünyada yaptıklarının hesabını verecek. İyilikleri onu sevindirecek, kötülükleri ise perişan ve rezil edecektir İnsanın yaptığı pislikleri, bir çöpçü, bir bekçi görse, kafasına sopayı indirir. (Vay utanmaz adam, sen bunları nasıl yaptın?) der. Hâlbuki Allahü teâlâ devamlı görüyor. Ona buna yaranmak için uğraşırız da, niye Rabbimize yaranmak için çalışmayız? En kıymetli bir dostumuz olsa, nihayet bizi günde birkaç kere görür. Ama Allah, her an, her yerde görüyor ve biliyor. Yapılan her şeyi Hafaza melekleri kayda alıyor, kameraya çekiyor. Demek ki, önce Allah'a vereceğimiz hesabı düşünmeliyiz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Küfre düşen kimse, çıktığı kapıdan girmedikçe tevbesi kabul olmaz) ne demektir? CEVAP: Küfre düşüren bir sözü söyleyen veya bir işi yapan kimse mürted olur. Mürted, küfrüne sebep olan şeyden tevbe etmedikçe, kelime-i şehadet getirmekle ve İslamiyet'in bazı emirlerini yapmakla, mesela namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla Müslüman olmaz. Bu bozuk itikatla ölürse imanla ölmez. İnkârından yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması, İslamiyet'ten çıktığı kapıdan geri girmesi lazımdır. Yani hangi sözü söyleyerek dinden çıkmışsa, o sözüne tevbe etmesi lazımdır. Mesela bir Müslüman, şaraba helâl dese yahut cin ve meleklerin varlığına inanmasa mürted olur. Kelime-i şehadet getirse de, namaz kılsa da, diğer emirlere uysa da, o inanışı devam ediyorsa yine kâfirdir. (Şarap haramdır), (Cin ve melek vardır) diye inanması gerekir. Küfründe ısrar ederken, (Ben her çeşit küfre tevbe ettim) demekle küfürden kurtulamaz. Pişman olup (Cin ve melek vardır) diye inanırsa, tevbe etmiş olur. GÜNAHLAR ÖRTÜLECEK Sual: Tevbe edilen günahların affedildiğini kitaplardan okuyoruz. Âhirette bu günahlar, bizim yüzümüze vurulacak mıdır? CEVAP: Hayır, asla vurulmayacak, hattâ öyle bir günah işlediğimiz bile unutturulacaktır. Günahımız hatırlatılınca rezil oluruz. Allahü teâlâ affettiği kulunu rezil etmez. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (O gün Allah, Peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rezil etmez.) [Tahrim 8] Peygamber efendimiz âhirette, (Ya Rabbi, ümmetimin kusurlarını hiç kimsenin duymaması için onların hesaplarını bana ver!) diyecek, Allahü teâlâ da, (Onlar senin ümmetinse, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim. Hiç kimse onların kusurlarını görmeyecektir) buyuracaktır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Allah, o müminlerin geçmişte yaptıkları en kötü hareketleri bile örtüp bağışlayacak ve yaptıkları amellerin en güzelleriyle mükâfatlar ihsan edecektir.) [Zümer 35] Bu ne büyük nimettir! Hem günahlar örtülüp gösterilmeyecek, hem de en güzel mükâfatlar verilecektir. O hâlde tevbe edip, tevbesinde sadık olan kullardan olmaya çalışmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir namazın ilk sünnetini, farzını ve son sünnetini aynı yerde kılmakla farklı yerlerde kılmak arasında fark var mıdır? CEVAP: Evet, fark vardır. Kılınan her yer ayrı şahitlik yapar. Çok az, mesela 3-5 cm yer değiştirmek yeterlidir, ama başkasını yer değiştirmeye zorlamamalıdır. Son sünneti, imamın farz kıldığı yerde kılması mekruhtur. Cemaatin kılması mekruh değilse de, başka yerde kılmaları müstehabdır. (Tahtavi) Resulullah efendimiz, farz namazdan sonra sünneti, farzı kıldığı yerde kılmazdı. (Dâre Kutnî) Evimizde yalnızken de, akşam, yatsı, sabah gibi açıktan okunabilen farz ve nafile namazları kılarken, okunması caiz olan yerlerde cehri yani açıktan okuyarak kılmak daha sevabdır. Sesimizi duyan duvarlar şahit olur, yerler şahit olur, eşyalar, halılar, koltuklar, odada ne varsa hepsi şahit olur. Evinde kaza kılan, şahitleri çoğaltmak için, ezan ve ikameti, odada işitilecek kadar yüksek sesle okumalı. Bir hadis-i şerifte, (Kırda da olsa ezan okurken sesini yükselt! Ezan sesini işiten cin, insan, taş, ağaç ve her şey Kıyamette ezan okuyana şahitlik edecektir) buyuruluyor. (Buhari) CENAZE NAMAZINA GECİKEN Sual: Cenaze namazına geç kalan ne yapar? CEVAP: 1- Cenaze namazında, imam birinci tekbiri aldıktan sonra gelen, imam ikinci tekbiri alana kadar bekler ve onunla birlikte tekbir alır. İmam cenaze namazını bitirince de, yetişememiş bulunduğu tekbiri, cenaze kaldırılmadan önce alır. 2- İmam, iki veya üç tekbir aldıktan sonra yetişmiş olan da böyle yapar. Yani hemen yetişemediği tekbirleri peş peşe söyler. 3- Cenaze namazına, imam dördüncü tekbiri alırken yetişen kimse, eğer imam selam vermemişse, bu tekbirle, cenaze namazına girer. Sonra, cenaze kaldırılmadan önce, arka arkaya üç defa tekbir alır, dua okumaz. (Hindiyye) Sual: Cenaze namazı kılmak niyetiyle teyemmüm etmiş olan bir kimse, bu teyemmümle farz namaz kılabilir mi? CEVAP: Evet, kılabilir. (Hindiyye) Sual: Kitaplarda, (Cenaze namazının farzı ikidir: Biri dört tekbir, diğeri de ayakta kılmaktır) deniyor. O zaman abdestsiz ve niyetsiz cenaze namazı kılınır mı? CEVAP: Dört tekbirle ayakta kılmak cenaze namazının içindeki farzlardır. Abdest almak ve niyet, namazın dışındaki farzlardandır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kur'an-ı kerim mahlûk olmadığı gibi mucize de değil mi? CEVAP: Elbette mahlûk değildir ve mucizedir. Aksini yazan hiçbir Ehl-i sünnet kitabı yoktur. Mahlûk sonradan yaratılmış demektir. Kur'an-ı kerim Allah'ın kelamıdır. Diğer sıfatları gibi, kelam sıfatı da, ezelî ve ebedîdir. Kur'an-ı kerime mahlûk diyen için Allah'ı inkâr etmiştir hükmüne varılır. Hadis-i şerifte, (Allah'ın kelâmı mahlûk değildir) buyurulmuştur. (Berika) Beyheki, Ebu Davud gibi hadis kitaplarında, (Allah'ın kelâmı mahlûk değildir) hadis-i şerifi bildiriliyor. Selef-i salihin de bu hususta ittifak etmiştir. (Milel ve Nihal) Kur'an-ı kerim kelam-ı ilahidir, mahlûk [yaratık] değildir. (Emali kasidesi) (Kur'an mahlûktur) diyen kimse kâfirdir. (Hindiyye, Riyad-ün-nasihin) Ahmed bin Hanbel, (Kur'an mahlûktur diyen kâfirdir) demiştir. (Kurtubi) Kur'an-ı kerim mahlûk değildir. (İhya) Kur'an-ı kerimin mucize olduğunu inkâr eden hiç kimse yoktur. Peygamber efendimizin en büyük ve devam eden bir mucizesidir. Her kitapta mucize olduğu yazılıdır. Kur'an-ı kerim on ayrı bakımdan mucizedir. (Kurtubi) Demek ki, Kur'an-ı kerim mahlûk olmayan bir mucizedir. Bu hükmü, Mutezile sapık fırkasının inkâr etmesinin önemi yoktur. EVLENENE YARDIM Sual: (Ev alanla evlenene Allah yardım eder) atasözü doğru mudur? Evlenecek olan fakire Allah yardım eder mi? CEVAP: Atasözleri genelde âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin açıklaması mahiyetinde olur. Bu söz de, diğer atasözleri gibi doğrudur. Nur suresinin (Aranızdaki bekâr [veya dul] köle ve cariyelerden [evlenecek durumda olan] salihleri evlendirin! Eğer onlar fakirseler, Allah kendi lütfuyla onları zenginleştirir. Allah'ın lütfu boldur. O, her şeyi hakkıyla bilendir) mealindeki 32. âyet-i kerimesiyle, Deylemi'nin bildirdiği (Rızkı evlilikte arayın!) hadis-i şerifi gereğince, evlilik genelde rızık bolluğuna ve nimet çokluğuna sebep olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir hoca, sarık, cübbe ve entari giymek gibi sünnetlere yapışanın şehid sevabına kavuşacağına dair hadis vardır, diyor. Bu doğru mudur? CEVAP: Çok yanlıştır. Haramlardan kaçmayan ve farzları yapmayan kimse, en şahane elbiseler giyse şehit olamaz. O hadis-i şerifteki Sünnet kelimesi, İslamiyet anlamındadır. Konuyla ilgili hadis-i şerifin meali şöyledir: (Ümmetimin arasında fitne fesat yayıldığı zaman sünnetime uyana, [Ehl-i sünnet itikadına uyup, dinin bildirdiği ibadetleri yapıp haramlardan kaçana], yüz şehid sevabı vardır.) [Hâkim] Sünnet kelimesi, yalnız olarak kullanılınca, genelde İslamiyet anlaşılır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Bir zaman gelecek ki, ortalık bozulduğu zaman sünnetime [İslamiyet'e] tutunmak avuçta ateş tutmak gibi olacaktır.) [Hâkim] Şeyh-ul-İslam İbni Kemal Paşa, Şerh-ı hadis-i erbain kitabında, (Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifini açıklarken, (Bu hadis-i şerifteki Sünnet, İslamiyet demektir, çünkü büyük günah işleyen mümin şefaate kavuşur) buyuruyor. Bir hadis-i şerif de şu mealdedir: (Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [Nesai] Demek ki Sünnet kelimesi tek başına kullanılınca, İslamiyet ve Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı anlaşılıyor. SÜNNETLE FARZ ARASINDA Sual: Sünnetle farz arasında Allahümme entesselam...'dan başka bir şey okunmadığına göre, kitaplarda sünnetle farz arasında okunması bildirilen duaları da mı okumamak gerekir? CEVAP: Bu genel kaidedir. Her kaidenin istisnası olabilir. Bu istisna için bir örnek: Kırk gün sabah namazının sünnetiyle farzı arasında 41 kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mim, Fatiha'nın Lam harfi ile birlikte okunur. Yani (Rahîmilhamdü) denir. Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, eceli gelmemiş olan hasta şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi) NAMAZA UYANDIRMAK Sual: Namazı kerahat vaktine veya kazaya kalacak olanı uyandırmamak günah mıdır? CEVAP: Fitneye sebep olmayacaksa, uyandırmamak mekruh olur. Eğer söz vermişse, o zaman uyandırmamak haram olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kur'an-ı kerimdeki sûrelerin ve âyetlerin yerleri nasıl tespit edilmiştir? Niye iniş sırasına göre konmamıştır? CEVAP: Sûrelerin sırasını Peygamber efendimiz bildirmiştir. Halife hazret-i Osman da, bildirildiği şekilde yazdırdığı altı Mushaf'ta bu sûreleri yerlerine koydurmuştur. (Rehber Ansiklopedisi) Resulullah'ın dine ait her sözü vahye dayanır. Bir âyet-i kerimede mealen, (Resulüm kendi arzusuyla konuşmaz. Onun [dini hükümlere ait her] sözü vahiydir) buyuruluyor. (Necm 3, 4) Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Yemin ederim ki, ben size ancak Allahü teâlânın emrettiğini emrediyor, nehyettiğini nehyediyorum.) [Taberanî] Farklı kaviller varsa da, âyetler gibi sûrelerin yerleri de vahye dayanmaktadır. (Kurtubi) TANIMANIN ŞARTLARI Sual: Bir kimseyi iyi tanıyabilmek için ne gibi şartlar gerekir? CEVAP: Özellikle şu beş şey önemlidir: 1- O kişiyle birkaç defa alışveriş yapmalı, işin içinde para olmalı. Paraya önem verip vermediği anlaşılmalı. Para için bizi satıp satmayacağını öğrenmeli. Para isteyince cüzdanını hemen önümüze mi atıyor, yoksa para vermemek için çeşitli bahaneler mi uyduruyor? Senin malın senin, benimki benim mi diyor? Veya seninki de benim, benimki zaten benim mi diyor? Yahut para ne ki, benimki de senin, seninki de senin mi diyor? 2- Birkaç sefer yolculuk yapmalı, yolculukta yükünü bize mi taşıtıyor, yoksa bizim yükümüzü de kendi mi taşıyor? Bizim için ne gibi sıkıntılara girebiliyor? 3- Öfkeli veya normal hâldeyken durumu değişiyor mu? Kızınca insaf ve adaletten ayrılıyor mu? Kızması dünya için mi, âhiret için mi oluyor? 4- Birkaç sefer yemek yemeli, yemekte kendisini mi, yoksa bizi mi tercih ediyor? Yemeğin ve meyvelerin iyilerini mi seçiyor? Yoksa bizim iyice doymamız için, kendisi yer gibi mi görünüyor? 5- Allah'ın rızasını her şeyin üstünde mi tutuyor? Allah yolunda malını, canını harcayabiliyor mu? Namazlarında bir kusur görülüyor mu? İşte böylece, o kimse hakkında yeterli bilgi edinmiş, onu tanımış oluruz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allah diyen aziz, para diyen rezil olur. Herkes bu iki kutup etrafında toplanmıştır. Bir kısmı Allah yolunu, bir kısmı paranın yolunu tutmuştur. Paranın yolunu tutan, daima hüsrana uğrar ve Cehennemin dibine gider. Allah diyen, bol paraya kavuşur, parasını hep hayra sarf eder. İnsanların değil, Allah'ın kıymet verdiğine kıymet verir, çünkü insan fanidir. Onun verdiği değer de fanidir. Allah'ın verdiği değer ise bakidir, çok kıymetlidir. Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hak yolu bulması şöyle anlatılır: (Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan inip, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını görür. Dikkat edince, kutunun içindeki susamı kuşun yediğini görür. Daha sonra başka bir yeri gagasıyla eşer ve o kutuda bulunan suyu içer. Tekrar gagasıyla gömüp ağaca çıkar. Topraktaki kutuların yerleri belirsiz hâle gelir. Bunları görünce, Allahü teâlâya tevekkül etmenin hakikatini anlar ve tevekkül etmeye karar verir. Biraz ileride, bir viranede fakirlerle karşılaşır. Geceyi birlikte geçirirler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın bulur. Küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıdır. Altınları fakirlere dağıtır, kendisi de tahtayı alıp, o gece orada yatar. Uyandıkça, yazıyı öpüp, başına koyar, gözüne sürer. Gece rüyasında, (Allah'ın ismini aziz tuttun. Sen de aziz ol!) derler. Sonra uyanır. O anda, gönlü ve içi nurla dolar.) Kendisi de şunu anlatır: (Bir gün dağda dolaşırken bir topluluk gördüm. Herkesin belli bir rahatsızlığı var. (Burada ne yapıyorsunuz?) diye sorduğumda, (Şu mağarada bir âbid var, her yıl bir sefer dışarı çıkar, bize okur, hepimiz şifâ buluruz) dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Beyaz sakallı heybetli bir zat çıktı. Heybetinden sanki dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, bir şeyler okudu, onlara doğru üfledi. Okumalarını bitirip mağaraya girerken eteğine yapışıp (Milletin bedenî hastalığına okuduğunuz gibi, benim de kalbî hastalığıma şifa okur musunuz?) dedim. Bana hiç bakmadı bile ve eteğini elimden çekip, (Sen Rabbini bırakarak benim yanıma gelme, git Rabbin için çalış!) dedi. Ondan sonra kemâle geldim.) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Konuşmamızda, alışverişimizde ve her işimizde Allahü teâlâya hesap vereceğimizi düşünmeliyiz. (O bu, bana ne der?) diye düşünmeyi bırakmalı. Başkası değil, Allah ne der, ona bakmalı. Başkalarını belki atlatabiliriz, ama Allahü teâlâyı hâşâ atlatmak mümkün mü? Kabirde kendi yaptığımız işleri kendimiz okuyacağız. Bir bakkal ölünce, kabrinde, eline mesela elli bin sayfa verecekler. Bakkal, (Bu ne?) diyecek. (Dünyadayken elli bin kişiyle görüştün, çeşitli şekilde irtibatın oldu. Onlara nasıl muamele ettin, oku şimdi kitabını!) diyecekler. Teker teker hesap verecek, eğer hileli mal sattıysa, eksik tarttıysa, aldattıysa, hepsi meydana çıkacak. Kamerada hepsi görülecek, gizli bir şey kalmayacaktır. Biz Allah'ı görmüyorsak da, O bizi görüyor ve her şeyimizi biliyor. İşte böyle inanmalı. Bu imana, bu şuura kavuşan, melek gibi olur. Niye? Çünkü öfke biter. Büyüklerin veya hocasının yanında kimseye kızamazken, Allahü teâlânın yanında nasıl kızar? Biri ona vursa, utanır, cevap vermez, çünkü Allah'ın gördüğünü biliyor. Bunu bilirken gıybet etmesi, mümkün mü? Dilini keser, yine konuşamaz. Herkesin gönlünde ne yatıyorsa, Cenab-ı Hak, ona o yolu açar, kolaylaştırır. Gönlünde günah işleme arzusu yatana, günah işleme yolları açılır. Gönlünde para kazanma hırsı olana, para kazanma yollarını açar. Gönlünde dine hizmet aşkı olanlara, hizmet yollarını açar. Yani nasıl ki, bir gemi, pusulayla bir yere giderse, insanlar da kalblerindeki niyetlerine, arzu ve isteklerine göre, bir yere giderler. Onun için büyük zatlar, kalbe önem vermişlerdir. Peygamber efendimiz de, (Allahü teâlâ, şeklinize, amellerinize bakmaz. Kalbinize ve ne niyetle yaptığınıza bakar) buyuruyor. İnsan yaptığı her işte, (Bunu Allah için mi, yoksa başkaları için mi yaptın?) sorusuna muhatap olacağını düşünmelidir. Niyeti, Allahü teâlânın rızasını kazanmak ise, alıp verilen her nefes zikir olur. Yok, eğer bunda nefsin bir payı varsa, (Şu meşhur falancadır, şu kadar malı, parası var) desinler diye yapmışsa, dünyada maksadına kavuşabilir, fakat âhirette on para alamaz. O iş bitmiştir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Cennetin anahtarı nedir? CEVAP: Cennetin anahtarları çoktur. Birinci anahtarı iman ve namazdır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Dua rahmetin anahtarı, abdest namazın anahtarı, namaz da Cennetin anahtarıdır.) [Deylemî] (Cennetin anahtarı namazdır.) [Deylemi, Darimi] (La ilahe illallah, Cennetin anahtarıdır.) [İ. Ahmed] (Kılıç, Cennetin anahtarıdır.) [İ. Asakir] (Her şeyin bir anahtarı vardır, Cennetin anahtarı da fakirleri sevmektir.) [İbni Lâl, İ. Süyûti] Sekiz Cennetin sekiz kapısı ve sekiz de anahtarı vardır. Birincisi, beş vakit namaz kılan müminlerin imanıdır. İkincisi, Besmele-i şerifedir. Altısı da, Fatiha-i şerifenin içindedir. (İslam Ahlakı) Fatiha sûresinde zaten altı âyet-i kerime var. Her namazda Fatiha-i şerife okuyoruz. Müslüman, namaza durunca, Cennetin sekiz kapısı açılır. Namazda her rekâtta Besmele okunur. Besmele de anahtardır. Diğer altısı da Fatiha-i şerifede gizlidir. Her namazda ve her rekâtta Fatiha-i şerife var. İşte Müslüman, namaza durduğu zaman, sekiz Cennetin sekiz kapısı açılır. Namaz kılmadan Cennete gireceğini düşünmek, akıl kârı değildir. ALLAH'I HATIRLATAN ZAT Sual: (Bir kimse, görülünce veya sohbetine gidilince, eğer dünya sevgisi unutuluyor, âhirete rağbet artıyorsa, o kimse Allah adamıdır) deniyor. Bu söz doğru mudur? CEVAP: Evet, doğrudur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Evliya görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Mace] (Evliya o kimselerdir ki, onlar görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Ebi Şeybe, Ebu Nuaym] (Hak teâlâ, "Ben anılınca evliyam hatırlanır, onlar anılınca, ben hatırlanırım" buyurdu.) [İ. Begavi-Mesabih] (Öyle zatlar var ki, Allah'ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görülünce Allah hatırlanır.) [Taberanî] Görülünce Allah'ı hatırlatan zatların sohbetine gitmeli, böyle zatları sevenlerle beraber olmaya çalışmalı. Böyle büyük zatlar bulunmazsa, onların kitaplarını okumalı, çünkü (Kitap okumak, sohbetin yarısıdır) buyurulmuştur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir hoca, (Ölen bir Müslüman için Hakk'a yürüdü, Hakk'ın rahmetine kavuştu demek gaybdan haber vermek olur. Onun rahmete kavuştuğu nereden biliniyor ki? Aşere-i mübeşşere hariç, imanla öldüğü bilinmediği için hiç kimseye, merhum, rahmetli denmez) dedi. Âlim ve evliya zatlara da merhum denmez mi? CEVAP: Hüküm zahire göredir. Müslüman olarak bilinen biri imansız ölse, fakat imansız öldüğü bilinmese, hüsnü zan edilerek ona merhum, rahmetli denir. Aksine bir gayrimüslim, Müslüman olup, Müslümanlığını gizlese, kimse bilmediği için herkes onu Hristiyan zannetse, buna Müslüman denmez, kâfir denir. Bütün din kitaplarında âlim veya evliya olarak bilinen zatlara, "rahmetullahi aleyh" denmiştir. Hakk'a yürümek tabiri, öldü demektir. (İmanlı öldü) demek değildir. Müslüman olarak yaşayan ve kâfirliği bilinmeyen kimse için, (İmanlı öldü) manasında da kullanılabilir. (Ben de Müslümanım) dediği hâlde İslâmiyet'e açıktan düşmanlık edenlere rahmetli, merhum denmez. NAMAZIN ÖNEMİ Sual: (Her çeşit şükür ve ibadet namazda toplanmıştır) sözünün açıklaması nedir? CEVAP: İslam âlimleri, (Namaz, her çeşit şükrü kendinde toplar) demişlerdir. Büyük âlim Abdullah-i Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki: Bütün ibadetler namaz içinde toplanmıştır: 1- Kur'an-ı kerim okumak, 2- Tesbih söylemek [Sübhanallah demek], 3- Resulullah'a salevat söylemek [Salli barikleri okumak], 4- Günahlara istiğfar etmek, 5- İhtiyaçları yalnız Allahü teâlâdan isteyerek Ona şükredip dua etmek [Fatiha okumak] namaz içindedir. Daha başka ibadetler de vardır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, cansızlar da namazda oturur gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibadetlerinin hepsini yapmaktadır. (Mekatib-i şerife m. 85) TIRNAK KESMEK Sual: Hayzlı iken kesilen tırnağı ve dökülen saçları guslederken yıkamak gerekir mi? CEVAP: Hayır, gerekmez. Hayzlı iken tırnak kesmek caiz, cünüp iken tırnak kesmek mekruhtur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazıları diyor ki: (Bugün dünya tağutla idare ediliyor. Tağutların kanunlarına uyanlar; milletvekili, belediye başkanı seçenler, seçilenler; hâkimler, savcılar, polisler ve bütün memurlar; Avrupa, Amerika ve Asya'da işçi olarak çalışanlar müşrik olduğu gibi, herhangi bir iş için mahkemeye başvuranlar da müşriktir. Tağutun idaresinden pasaport alıp yurt dışına çıkanlar, hattâ hacca gidenler müşrik olur. Trafikte kırmızı ışıkta durmak, yeşil ışıkta geçmek, tağutun adamlarıyla herhangi bir anlaşma yapmak da şirk olur, çünkü böyle yapmak, tağutu meşrulaştırmaktır. Onların kanunlarına uymayıp, onlara karşı gelmek lazımdır.) Bunları söyleyenler, herhangi bir ülkede yaşadıklarına göre, kendileri müşrik olmuyor mu? CEVAP: Böyle söylemeleri çok yanlıştır. Bu görüşler daha çok dışarıdan geliyor, Müslümanlar arasında bölücülük yaparak fitne çıkarmayı hedefliyorlar. Bu oyuna gelmemeli. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram, onların tağut dedikleri putçularla anlaşmalar ve alışveriş yapmadı mı? Kâfir ülkesinde çalışmak ve kâfire ücret karşılığı hizmet etmek günah değildir. Gayrimüslim Avrupa'da çalışmak caizdir. Mekke Müslümanları da Habeşistan'a hicret edip, orada gayrimüslimlerin işlerinde çalışmışlardı. Yusuf aleyhisselam, kâfir hükümetinden vazife istedi. Herhangi bir vazifeye bir zalimin geçmesini önlemek ve Müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemeli. İmam, öğretmen, polis olmaya çalışmalı. Bir iyilik yapamasa da, Müslümanlara zarar gelmesini önlemiş olur. Zaruretsiz vazifeden istifa etmek de, bunun için caiz değildir. (S. Ebediyye) Müslüman olsun, kâfir olsun, âdil olsun, zalim olsun, hiçbir hükümete karşı isyan etmek, kanunlara karşı gelmek, hiçbir zaman caiz değildir. Fitne çıkarmamalı, fitne çıkaranların arasına karışmamalı. Komünist ülkelerinde bulunan bir Müslümanın İslamiyet'e uygun yaşaması, ibadetlerini yapabilmesi imkânsız olursa, zalimlere yine karşı gelmemeli, bir İslam ülkesine hicret etmeli. İslam ülkesine de hicret imkânı yoksa, insan haklarına, dine, ibadete saldırmayan herhangi bir ülkeye gitmelidir. (S. Ebediyye) [Devamı var] ---------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Tağut ülkesinde yaşamak -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Isa aleyhisselam, kâfir hükümdara dahi itaati emretmiştir, çünkü 70-80 kişiyle Roma Devleti'ne ve bütün Yahudilere karşı cihad etmek, onlara karşı gelmek mümkün değildi. İslamiyet'te de hükümete, kanunlara karşı gelmek menedilmiştir. (Cevap Veremedi kitabı) Aynı zihniyetteki kişiler, (Avrupa'daki seçimlerde oy kullanmak, gayrimüslim partilerin Müslümanlığa aykırı icraatlarını onaylamak olacağı için, küfürdür, şirktir) diyorlar. Müslüman ülkelerde de Müslümanlığa aykırı çok icraatlar oluyor. O zaman dünyanın herhangi bir ülkesinde oy kullanmaya küfür demiş oluyorlar. Bu çok yanlıştır. Oy kullanmak küfür değildir. Mecelle'de, (Ehven-i şerreyn tercih olunur) buyuruluyor. Yani iki zararlı şeyden birini yapmak zorunda kalanın, hafif olanını tercih etmesi gerekir. Daha kötüsünü önlemek için, ondan daha az zararlıyı tercih etmek günah olmaz. En kötünün başa geçmemesi için, elbette zararı az olana oy vermek gerekir. Hatta kazanamayacağı bilinen faydalı olan partiye oy verince, oyların bölünmesine ve kötülerin işbaşına geçmesine sebep olacaksa, daha az zararlı olanın başa geçmesi için, faydalı olana oy vermemek gerekir. Netice önemlidir. Bu inceliği iyi düşünmeli. Ülkeye, dünyaya zarar verecek kötü kimselerin söz sahibi olmasına sebep olmak, veballi bir iştir. Kanuna uymakla karşı gelmemek ayrıdır. Bir kimse kanunu beğenmiyor, ama karşı da gelmiyorsa, kanuna aykırı hareket etmiş sayılmaz. Bir de kanunun zorladığı işleri yapmak günah olmaz. İkrah, bir insanı, istemediği bir şeyi yapması için, haksız olarak zorlamak demektir. Bu durumda, zorlanan işi yapmak zaruret olur. Hapis, dayak, nafakayı kazanmaya ve çalışmaya mani olmak gibi hususlar birer ikrahtır. Sultanın [kanunların] emirleri de ikrah demektir. (Redd-ül-muhtar, Dürer-ül-hükkam) CEMAATTE KADIN VARSA Sual: Evde namaz kılarken cemaatteki kadın, yenge, baldız gibi yabancı veya teyze, yeğen gibi mahrem olsa, imam namaz sonunda yüzünü cemaate döner mi? CEVAP: Kadınların hepsi mahremse döner. İçinde bir tane yabancı varsa dönmez. ------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Meleklerde erkeklik dişilik olmadığı hâlde, Kur'anda niye erkek zamiriyle bildiriliyor? CEVAP: Türkçede, "o melekler" deniyor. "O" şahıs zamiri Türkçede erkek için, kadın için, hayvan ve cansızlar için kullanılır. "O melekler" denince hangisi kullanılmış oluyor ki? Elbette hiçbiri değil. Çünkü bunlara ait farklı zamir yok. Olmayınca mecburen hepsi için aynı zamir kullanılıyor. İngilizcedeyse, erkek ve kadın için kullanılan zamirler ayrıdır. Hayvanlar, bitkiler ve cansızların her biri için kullanılan ayrı bir zamir yoktur. Hepsi için de "it" şahıs zamiri kullanılmaktadır. Mesela bir bitki için, "It is a rose=O bir güldür" dense, bir hayvan için de, "It is a cat=O bir kedidir" dense, (Hayvan için bitki zamirini kullandın) veya tersine, (Bitki için hayvan zamiri kullandın) denmez. O dilin özelliği öyledir. İngilizcede, cinsiyeti bilinmiyorsa, "he" kullanılması gerekiyorsa da, Hristiyan inancına göre, dört büyük melek hariç, diğer melekleri kız zannettikleri için, daha çok dişilik zamirini kullanıyorlar. Kız resimleri yapıp angel [melek] diyorlar. Hiçbir dilde meleklere has bir şahıs zamiri yoktur. Bu bakımdan Arapçada da melekler için erkeklere mahsus zamir kullanılıyor. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Melekler, erkek ve dişi değildir. Kur'an-ı kerimde, meleklerin, erkeklere mahsus şahıs zamirleriyle bildirilmesi, üstünlük bakımındandır. Allahü teâlâ da, kendini, bunun için böyle zamirle bildirmektedir. (1/266) MÜSLÜMANA YOBAZ DEMEK Sual: Beğenmediğimiz huylarından dolayı bir Müslümana yobaz demek uygun mudur? CEVAP: Müslümana yobaz demek kesinlikle uygun değildir. Kâfir olma tehlikesi bile vardır, çünkü bu tabiri din düşmanları, dinine bağlı, namaz kılan, oruç tutan, tesettüre riayet eden, içki içmeyen, haramlardan sakınan Müslümanlara hakaret için kullanıyorlar. Gerici demek de böyledir. Müslümansın diye hakaret edemeyince, gerici, yobaz diyorlar. Din düşmanlarının kullandığı bu kelimeyi Müslüman, Müslüman için kullanmamalı. Kullanmışsa tevbe etmelidir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Dünyada iki gram altın için iki ton toprak elenir. Âhirette de böyledir. Niyet altın gibidir. Çok amel değil, ihlâslı amel lazımdır. O kadar amelde hep niyete bakılır, Allah için olanlar seçilir, diğerleri atılır. Kimi tercih edersek onunla beraber olacağız. Bu yüzden Ehl-i sünnet âlimleri, (Âhirette kiminle beraber olmak istiyorsan, dünyada onunla beraber ol!) buyuruyor. Bu büyükleri seven, onların izini takip eden, onlarla beraber olmayı en büyük nimet kabul eden, hiç şüphesiz onlarla beraber olacaktır. Çok zengin bir adam ölür. İki oğlu, babalarından kalan, ucu bucağı olmayan mirası uzun süre uğraşarak taksim ettikten sonra, güzel bir kutu çıkar, o kutunun içinde üç tane sakal-ı şerif var. Küçük kardeş, (Biri benim, biri senin. Üçüncüyü ne yapacağız?) der. Büyüğü, (Bunu ortadan keselim, yarısı senin, yarısı benim olsun) der. Küçüğü, (Vallahi olmaz. Peygamber efendimizin sakal-ı şerifi hiç kesilir mi?) der. Küçük kardeşin neredeyse şuurunu yitirecek kadar üzülmesinden faydalanmak isteyen büyük kardeş, babasının bütün mirasını alma karşılığında küçük kardeşine üç sakal-ı şerifi vermeyi teklif eder, o da kabul eder. İki kardeş de sevincinden havalara uçar. Büyük kardeş, bütün malları aldığı için, küçük kardeş de üç sakal-ı şerifi aldığı için çok sevinir. Küçük kardeş, hep o kutuyu karşısına koyar, devamlı salevat-ı şerife getirir. Zamanla büyük kardeşin malı, zarar ederek gittikçe azalırken, sakal-ı şerifleri alıp sürekli salevat getirenin malı devamlı artar. Büyük kardeş en sonunda iflas eder, tükenmiş bir vaziyette ölür. Bir müddet sonra küçük kardeş de vefat eder. Bir mübarek zat Cenab-ı Peygamberi rüyada görür. Kendisine küçük kardeşin ismini söyleyip, kabrini tarif edip, (Filan yerde şöyle bir kabir var, isteği olan, dileği olan, sıkıntısı olan gitsin, o kabri ziyaret etsin ve oradan istesin! Allahü teâlâ onun muradını ihsan eder. Çünkü o beni tercih etti. Öteki ise dünyayı) buyurur. Resulullah'ı tercih edenin hem dünyası, hem âhireti mamur oldu. Üstelik ölüsünden de Müslümanlar faydalandı. Dünyayı tercih eden ise ikisini de kaybetti!.. --------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Her işini Allah için yapandan, hem Cenab-ı Hak razı olur, hem de dünya ona hizmetçi olur. Eğer dünya için, nefsi için yaparsa, Allahü teâlâ bundan razı olmaz. Dünyaya da kavuşamaz. Nihayet onu da bir türlü yakalayamaz. Çünkü o hep kaçar. Neye faydası var? İnsanın ömrü, hep koşmakla geçiyor, yetişmek için geçiyor, ama bir türlü elde edemiyor. Buna hayat denmez. Dünyalık için çalışmamalı. Sadece Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmalı, Cenab-ı Hakk'ın bir kulu daha ateşte yanmasın diye uğraşmalı. O zaman dünyalık da, kendiliğinden gelir. Mescidlerde beraber olmaya çalışmalı. Çünkü Cenab-ı Hak mescidde bir araya gelen müminleri Cennette de beraber edecektir biiznillah. Herkes rahat ve huzuru yakalamak için, dünyalık peşinde koşar. Hâlbuki rahat ve huzurun yeri, mescidlerdir. Çünkü Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın yeryüzünde en çok sevdiği yer mescidlerdir) buyuruyor. Mescidlerde Müslümanın hâli, balığın sudaki hâli gibidir. Balık sudan çıkarsa ne olur? Çırpınır durur, sonra ölür. Mümin, mescidsiz yaşayamaz. Fâsık zaten camiye gelmez. Münafığın mesciddeki hâli, kafesteki kuşa benzer. (Kafesin kapısı açılsa da, kaçsak) der. Mescidlerden zevk alan, huzur bulan, bahtiyar insandır. Peygamber efendimiz, bir şeye üzülünce, namaz vakti olmadığı hâlde namaza dururdu ve Eshab-ı kiram, onun namazda rahat ettiğini bildikleri için, (Resulullah efendimiz yine bir şeye üzülmüş) derlerdi. Şimdi derdi olan, ona buna koşuyor. Allah'a niye gitmez ki? (İsteyin vereyim, dua edin kabul edeyim) buyuruyor. Vallahi Allah var, billahi var. Bizi yoktan var etmiştir. Bizi varlıkta durduran ve yok edecek, sonra tekrar diriltecek olan yine Odur. Enes bin Malik hazretleri, Ebu Musel Eşari hazretleriyle yola çıkar. Bakarlar, bir kalabalık var. Merak edip onlara katılırlar. Onların başındaki adam oradaki birine onu ikna etmek, ona bir şeyler yaptırmak ve onun gönlünü almak için nasıl yalvarıyor! Bunların hâlini gören Ebu Musa hazretleri, (Tez buradan gidelim) der. Enes bin Malik hazretleri, dışarı çıkınca (Ne oldu?) diye sorar. Ebu Musa hazretleri buyurur ki: - Allah'tan korkmalı kardeşim. Kul, kula yalvarıyor. O kul, Allah'a yalvarsaydı, on defa bu iş hâllolurdu. Bu gaflet niye? ---------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Eshab, evliyadan üstündür
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Eshab-ı kiram, sonra gelen bütün evliya zatlardan üstün müdür? CEVAP: Evet, hiçbir Müslüman, hiçbir evliya zat, Eshab-ı kiramın derecesine ulaşamaz. Eshab-ı kiramın hepsi âlim ve âdildi. İnsanların efendisinin sohbetinde, hizmetinde bulunmuşlar ve ona yardımcı olmuşlardır. En az sohbette bulunanı bile, en yüksek evliya zattan daha yüksektir. Allahü teâlânın Habibi'nin bir sohbetinde, bir teveccühünde hâsıl olan hâller, o mübarek nefesleri ve nazarları tesiriyle zuhur eden kemaller, o huzura, o yakınlık saadetine kavuşamayanlara nasip olmamıştır. Eshab-ı kiramın hepsi, daha ilk sohbette, nefise uymaktan kurtulmuştur. (İslam Ahlakı) TAKKE VE SARIK Sual: (Başı açık namaz kılmak, takkeyle kılmaktan daha iyidir, çünkü takke Yahudi âdeti) deniyor. Takkeyle namaz kılmak sünnet değil midir? CEVAP: Takke, Yahudi âdeti değildir. Namazda başı örtmek sünnettir. Takkeyle, bu sünnet yerine gelir. Sarık sarılırsa, ayrıca müstehab sevabı da kazanılmış olur. Takkeyle namaz kılmak, sarıkla kılınan kadar sevab olmaz. Bunun için evde, takkeye bir tülbent sararak, yani sarık haline getirerek namaz kılmak daha çok sevab olur. Eshab-ı kiram, (Resulullah sarıksız takke de giyerdi) buyuruyor. (İbni Asakir) Resulullah ekseriya beyaz, bazen siyah tülbendi başına sarık olarak sarıp, ucunu bir karış kadar iki omuzu arasına sarkıtırdı. Sarığını takkesiz sarar, bazen sarıksız fitilli takke giyerdi. (H.L.O. İman) RESİM VE FOTOĞRAF Sual: Bir zaruret olmadıkça, insan ve hayvan resmi yapılmıyor. Fakat fotoğraf çekmek caiz olduğuna göre, açıkta fotoğraf bulundurmak, yükseğe fotoğraf asmak caiz olmaz mı? CEVAP: Resim yapmakla fotoğraf çekmenin hükmü farklıysa da, resim gibi, fotoğrafı da yükseğe asmak caiz değildir. Açıkta fotoğraf bulunan odaya da, rahmet melekleri girmez. SÜNNETİN GÜNÜ Sual: Çocuk sünneti için belli bir gün var mıdır? CEVAP: Belli bir gün yoktur. Haftanın herhangi bir gününde sünnet edilebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Evde namaz kılarken sarık sarıyorum. Bazı kimseler sarıklarının uçlarını iki omuzları arasına alıyor, bazıları da hiç ucunu sarkıtmıyor. Bunların hangisi bid'attir? CEVAP: İkisi de bid'at değildir. Resulullah efendimiz, taylasanı olmayan kalensüve [başlık, takke] de giydiği için, bugünkü imamların sarıklarına bid'at dememeli. Taylasan, sarığın sarkan kısmı demektir. Resulullah, sarığının altına kalensüve giyerdi. Sarıksız kalensüve giydiği de olurdu. Yemen malı takke de giyerdi. (İbni Asakir) Evla olanı ise, sarığın ucunu iki karış kadar iki küreğin arasına sarkıtmaktır. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Sarık sarın! Sarığın ucunu da sırtınıza doğru sarkıtın.) [Taberani] Resulullah, sarığının ucunu iki küreği arasına sarkıtırdı. (Tirmizi, Taberani) Nâfi, İbni Ömer'in sarığını kürek kemikleri arasına sarkıttığını söyledi. (Tirmizi) Hazret-i Hüseyin'in torunu Muhammed bin Ali bildiriyor ki: Cabir bin Abdullah'ın sarığının ucu geriye dönüktü. Bize imam olup, namaz kıldırdı. (Müslim, Ebu Davud) Resulullah efendimiz, ekseriya beyaz, bazen siyah tülbendi sarık olarak sarıp, ucunu iki omuzu arasına sarkıtırdı. Sarığını takkesiz sarar, bazen sarıksız fitilli takke giyerdi. (H.L.O. İman) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Sarığın ucunu sol omuz üzerine sarkıtmak bid'at, iki kürek arasına sarkıtmak sünnettir. (1/186) YANLIŞ OKUYUNCA Sual: Namaz kılarken, yanlış okuyunca ne yapmak gerekir, namaz bozulur mu? CEVAP: Yanlış okunduğu biliniyorsa, geriden alınıp doğrusu okunur. Namazı bozan bir yanlışlık yapılmış olsa da, böyle yapınca, namaz bozulmamış olur. FATİHA OKURKEN Sual: Namaz dışında Fatiha okurken, Euzü Besmele çekmek vacib midir? CEVAP: Vacibdir. Fakat Fatiha dua niyetiyle okunursa, vacib olmaz. Namaz içinde, Sübhaneke'den sonra, Fatiha'dan önce Euzü Besmele çekmek sünnettir. "YEMİN ETSEM..." Sual: (Yemin etsem başım ağrımaz) demek caiz midir? CEVAP: Caiz değildir. Yemini hafife almış olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Piyasada Türkçe tercümesi de bulunan Halebî-yi sagir kitabının (Kaza namazları ile meşgul olmak) bahsinde, (Geçmiş namazların kazası ile meşgul olmak, nâfile namazlardan daha evlâdır ve mühimdir. Ancak, beş vakit namazın sünnetleri ile kuşluk namazı tesbih namazı ve hakkında rivayet bulunan namazlarla meşgul olmak, geçmiş namazların kazasından daha evlâdır. Bu durumda zikrettiğimiz bu namazlar ise, kaza niyeti ile kılınır. Fetâvâyi Hüccet'te de böyledir) deniyor. Yani kazası olan kimse, beş vaktin sünnetlerini, kuşluk ve tesbih namazı gibi nâfile namazları kılarken kazaya mı niyet etmesi gerekiyor? CEVAP: Halebî-yi sagir kitabı muteber bir kitaptır. Elbette, sünnetleri ve nâfileleri kılarken kazaya da niyet etmelidir. Kazası olanların kıldığı sünnet ve nâfile kabul olmaz. Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri buyurdu ki: Hazret-i Ali'nin rivayet ettiği, (Farz namaz borcu olanın nâfile kılması, doğurması yakın olan hamileye benzer. Doğumu yakınken çocuğu düşürür. Artık bu kadına, hamile de, ana da denmez. Bu kimse de böyle olup, farz namazlarını ödemedikçe, Allah, nâfile namazlarını kabul etmez) hadis-i şerifi gösteriyor ki, farz borcu varken nâfileyle meşgul olmak ahmaklıktır. Kaza borcu olanın nâfile kılması, alacaklıya, borçlunun hediye götürmesine benzer ki, elbette kabul olmaz. Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar sermayesi, nâfilelerse kazancıdır. Sermaye kurtarılmadan kâr olmaz. (Fütuh-ul-gayb) Bu hadisi açıklayan Hanefî âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki: Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, farz borcu olanın, sünnetleri de kabul olmaz. Çünkü sünnetler de nafiledir. Yolculuğa çıkarken iki rekât namaz kılmalıdır! Kazaya kalmış namazı varsa kaza kılmalı, çünkü kaza borcu varken nâfile kılmak ahmaklıktır. (Bey ve Şir'a risalesi) Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Farz namaz borcu olanın, nâfile namazı kabul olmaz.) [Dürret-ül fahire] Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer'e yaptığı vasiyette buyurdu ki: Gece yapılması gereken Allah'ın bir emrini gündüz yapsan ve gündüz yapılmasını emrettiğini de gece yapsan, Allah kabul etmez. Allahü teâlâ, farz olan ibadetleri ödemeden nâfile ibadetini kabul etmez. (Kitab-ül Harac) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Haramlar neden tatlı geliyor da, ibadetler güç geliyor? CEVAP: Haramlar herkese tatlı gelmez. Ancak nefsinin esiri olan günahkârlara tatlı gelir. Haramlar necaset gibidir, fakat üstleri yaldızlanmış, cilalanmış, cazip ve tatlı hâle getirilmiştir. Bunların içinde, necaset ve zehir olduğunu bilen, görünüşe aldanmaz. Bazı meyveler var, dışı, kabuğu yani görünüşü çok güzel, ama içi acıdır. Bazı meyvelerin ise, görünüşü hoş değilse de içi tatlıdır. Ekşi narın kabuğu çok güzeldir, ama içi ekşidir. Tatlı narın kabuğu çirkindir, ama içi tatlıdır. Zakkumun çiçekleri çok güzeldir. Güzel tavus kuşunun sesi çok çirkindir. Kötüler için, (Dışı seni, içi beni yakar) denmiştir. Görünüşe, kabuğuna aldanmamalıdır. Cevizin sert kabuğu kırılmadan yenmez. Dışı odun ise de, içi tatlıdır. Ağaçtayken, odun kabuğundan önce de, zehirli bir dış kabuğu vardır. Dışı zehirli ve odun diye, kırılması çetin olan cevizden vazgeçilmez. İbadetlerin, nimetlerin dışı bize acı gelirse de, içleri tatlıdır. Dışına değil, içine bakmalı. Mesela hastalık, bela birer nimettir. Bunları nimet bilip sabreden kazanır. Onun için, (Sabır acıysa da, meyvesi tatlıdır) buyuruluyor. Belaya ve hastalıklara sabretmek nimettir. Ezelde takdir edilmiş olan şey başa gelir, eğer sabredilirse sevabına kavuşulur. Sabredilmez, bağırılırsa günaha girilir ve huzursuz olunur. Sıkıntı her ne kadar çok acı olsa da, sabredilirse nimet olur. Bir âyet-i kerime meali: (Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize, sevdiğiniz şey de kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.) [Bekara 216] Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Üç gün hasta yatan mümin, günahlarından temiz olur.) [Ebu-ş-şeyh] (Kişi, hep sıhhat ve selamette olsa, bu ikisi onun helaki için kâfi gelir.) [İbni Asakir] (Allahü teâlâ buyurdu ki: "Bedenine, evladına veya malına bir musibet gelen, sabr-ı cemille karşılarsa, Kıyamette ona hesap sormaya hayâ ederim.") [Hâkim] (Günahları affoluncaya kadar, mümine bela ve hastalık gelir.) [Hâkim] Biri, (Ey Allah'ın Resulü, malım gitti, param gitti, vücudum hasta oldu) dedi. Ona buyurdu ki: (Malı gitmeyende, parası bitmeyende ve hasta olmayanda hayır yoktur, çünkü Allahü teâlânın sevdiği kul, belaya maruz kalır.) [Ebu Davud] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dine hizmet etmek için neler yapmak gerekir? CEVAP: Dinimize hizmet etmek için, Müslümanların çağımızda bulunan savaş araçlarının hepsini yapmaları ve kullanmaları farz-ı kifâyedir. Asrımızda gayrimüslimler her türlü propaganda yoluyla soğuk savaş yapıyor, İslamiyet'e saldırıyor, gençleri aldatmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, her türlü teknolojiyi kullanarak gayrimüslimlerin soğuk savaşına karşı koymalı. Kitap, dergi, gazete, radyo, TV ve internetle İslamiyet'in üstünlüğünü, faydalarını hem Müslüman yavrularına öğretmeli, hem de bütün dünyaya yaymalı. Bunu yapabilmek için, İslam bilgilerinin fen kollarını da iyi öğrenmeli. İslam'a hizmet etmek ve din düşmanlarının yalanlarını, iftiralarını yüzlerine çarpabilmek isteyenlerin, lüzumlu fen bilgileriyle Ehl-i sünnetin temel bilgilerini iyi kavramaları gerekir. Bu ikisinden birinde eksiği olanların İslamiyet'e faydaları değil, zararları dokunur, fitneye sebep olurlar. (Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder) sözü meşhurdur. Kur'an kursları açılmalı, ilmihal bilgileri de öğretilmeli. Her Müslüman, din bilgilerini öğrettikten sonra, oğlunu liseye, üniversiteye de göndermeli. Dinini, vatanını seven Müslümanlar, çocuklarını okutmazsa, devlet işleri, propaganda vasıtaları, art niyetli, kötü kimselerin elinde kalır, dinsizlik yayılır. Dinimize, vatana ve millete hizmet etmek için, üniversiteyi bitirmek ve daha da çalışmak gerekir. Her gün çarpışan İslam ile küfürden biri, elbette ötekini yener. Bu ölüm kalım savaşına katılmayan, hattâ bundan haberi bile olmayanlar, âhirette ağır cezaya maruz kalacaklardır. Allahü teâlâ çalışana yardım eder. Boş oturanı sevmez ve yardım etmez. O hâlde, dinimizi yaymak için uygun şekilde çalışmalıdır. MEZHEPSİZ Sual: Mezhepsiz kime denir? CEVAP: Dört mezhepten birine uymayıp, doğru yolda olmayana mezhepsiz dendiği gibi, dört mezhebi karıştırıp, kolayına gelen mezhebe göre hareket edene, yani mezhepleri telfîk edene ve dört mezhebi hak bildiği hâlde, bir inanışı, Ehl-i sünnet itikadına uymayan bid'at ehline de mezhepsiz denir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Merhum hocamızın, nasihat ve vasiyetlerinden bazıları şöyledir: 1- Kitaplarımızı okuyun! Çünkü onlar bizim şahsımıza ait değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarıdır. Onlarda rabbanî tesir vardır. Aynı şeyi biz söylesek, tesir etmez, ama o mübarek zatların kalblerindeki ihlâsın çokluğu sebebiyle, söyledikleri söz ve yazıları kalbe tesir eder. İşin özü kalbe tesir etmektir. Peygamber efendimiz, (Cuma günü öyle bir zaman vardır ki, o vakit yapılan dua geri çevrilmez) buyuruyor. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de, (Eğer cuma günü duanın kabul olduğu o saati bilsem, Rabbimden sohbet-i salihîn, sevdiği kullarıyla beraber olmayı isterim) buyurmuştur. Çünkü bütün üstünlük, bütün faziletler onların sohbetindedir. Onların sohbeti ele geçti mi, her şey ele geçti demektir. Allah'ın sevgili kullarını arayıp da bulmak çok zordur. Ancak şimdi elimizde onların kitapları vardır. İşte S. Ebediyye ve diğer kitaplarımız, Allahü teâlânın sevdiği kullarının yazılarıdır. Bu yüzden de çok kıymetlidir. Eğer kitaplarımızda bize ait birkaç satır olsaydı, pırlantaların arasına cam parçalarını karıştırmış olurduk. O zaman hiç kıymeti kalmazdı. Elhamdülillah bize ait hiçbir yazı yok. Maalesef şimdi herkes aklına geleni yazıyor, bu düşüncelerine, (İslamiyet budur) diyor. Hâlbuki İslamiyet'le alakası yoktur. 2- Kitaplarımızı yayın! Allahü teâlânın dininden taviz vermeden, kendi kafamıza göre değil, âlimlerimizin bildirdiği gibi, Onun dinine hizmet etmeli. Aksi hâlde vebal altında kalırız. Cenab-ı Hak, (Benim dinime neden hizmet etmediniz?) derse, ne cevap veririz? 3- Birbirinizi sevin, iyi geçinin! Birlik ve beraberlik içinde olun! Çünkü nefsin ve şeytanın gayesi müminlerin arasını açmak, onları bölüp parçalamaktır. Allahü teâlânın rahmeti, birbirini sevenler üzerindedir. 4- Fitneye sebep olmayın! Fitne, adam öldürmekten daha büyük günahtır. Fitne yüzünden tarih boyunca oluk gibi kan aktı. Her millet, her cemiyet, her devlet, içeriden çöktü. 5- Herkese iyilik edin! Mümin kötülük edemez, hep iyilik eder, ama iyilik etmek zorunda değilse de, kötülük yapmamak zorundadır. Hiç kimseye kötülük yapmamalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir din büyüğüne kavuşan, her şeye kavuşmuş olur. Böyle bir büyüğe kavuşmayanın işi çok zordur. Cennetin anahtarı besmeledir, ama kapısı, büyüklerin gönlüdür. Böyle bir gönle giremeyen, o gönle kavuşamayan, kapıyı zor bulur. Bunun kestirme yolu, bir büyük zatı tanımak ve onun kalbine girmektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona iki şey verir. Birincisi, onu sevdiği kullarıyla tanıştırır. İkincisi de, ona hayırlı iş nasip eder) buyuruyor. Dünyada en hayırlı iş, Allahü teâlânın dinini yaymak ve öğretmektir. Merhum hocamız buyuruyor ki: Silsile-i aliyye büyüklerinin çok üstün bir âdetleri vardır. Bu, başka hiçbir yolda yoktur. Sadece bu yola mahsustur. Zaten diğer yollardan ayıran fark da budur. Diğer yollarda olanlar, kendilerini sevenleri alırlar, yetiştirirler ve ana caddeye çıkartırlar, (Bu yolun sonu Cennettir, Allah yardımcın olsun, şimdi çalışmana devam et, yolun açık olsun) derler. O talebeler de çalışırlar, uğraşırlar ve kavuşan kavuşur, kavuşamayan yolda kalır. Çünkü o yolun düşmanları çoktur, bunlar kendi başlarına kaldığı için yan yollara sapabilir, bid'atlere bulaşabilirler. Fakat Silsile-i aliyye yolunun büyükleri ise, kendilerini sevenleri tutup, Cennete sokuncaya kadar bırakmazlar. Hattâ köşklerine kadar götürürler. Bu ne saadettir! Onlar tuttuklarını artık bırakmazlar. Yeter ki biz bırakmayalım. Büyükler, (Biz verdiğimizi geri almayız) buyuruyorlar. Büyüklüğün şanı da budur. O büyükler, inkâr veya imtihan edilmedikçe, verdiklerini asla geri almazlar. Zira onların affı, mağfireti, sevgisi, bizimkine benzemez. Çünkü ehlullah, yani Allah adamları, Allahü teâlânın sıfatlarıyla sıfatlanmaya çalışmışlardır. Büyükler, (Bizi arayanlar, kitaplarımızın satırları arasında bulur) buyurmuşlar. Bu büyüklerin kitaplarından başka dinî kitap okumak, akıl kârı değildir. İnsan bulduğu her şeyi yemediği gibi, her bulduğunu da okumamalıdır. İnsan, kendi vücudunu düşündüğü kadar dinini de düşünmeli. Nasıl ki, sağlığını korumak için yediği gıdalara çok dikkat ediyorsa, dinimizi korumak için de, okuduğu kitaplara çok dikkat etmelidir. Bazı gıdalar, bedeni zehirlediği gibi, bazı kitaplar da imanı zehirler. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hacca gitmenin önemi nedir? CEVAP: Gücü yetenin, ömründe bir kere Kâbe'ye gidip, oraya mahsus ibadetleri yapması farzdır. Daha sonra yapılan haclar, nafile olur. Farz olan hacca gitmeye çalışmalı! Bir kere farz olan haccı yapmak, 20 kere Allah yolunda savaşmaktan daha sevabdır. Hadis-i şerifte, (Hac, suyun kirleri temizlediği gibi, günahları yok eder) buyuruldu. (Taberani) Kabul olan hac, namaz, oruç ve zekât borçlarının affına sebep olmaz. Bunları geciktirme günahlarının affına sebep olur. Kul borçları verilmezse veya helâlleşilmezse ödenmiş olmaz. Kul ve Hak borçlarından başka günahlar affedilir. Haccın sahih olması için, vaktinde yapılması gerekir. Kabul olması için de, haccın sahih olması, o kimsenin itikadının düzgün olması, bid'at ehli olmaması gibi şartları vardır. Hadis-i şerifte, (Bid'at işleyenin orucu, haccı, cihadı kabul olmaz) buyuruldu. (Deylemi) Üç türlü hac vardır: 1- İfrad hac: Bu haccı yapana müfrid hacı denir. İhrama girerken, yalnız hac yapmaya niyet eden kimsedir. Mekke'de oturanlar, yalnız müfrid hacı olur. 2- Kıran hac: Bu haccı yapana karin hacı denir. Hacla umreye birlikte niyet eden kimsedir. Önce umre için tavaf ve sa'y edip, sonra ihramını çıkarmadan ve tıraş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrar tavaf ve sa'y yapar. 3- Temettü hac: Bu haccı yapana mütemetti hacı denir. Hac aylarında, yani Şevval, Zilkade, Zilhiccenin ilk on gününde umre yapmak için ihrama girip, umre için tavaf ve sa'y yapıp ve tıraş olup ihramdan çıkar. Memleketine gitmeyerek, o sene, terviye gününde veya daha önce, hac için ihrama girerek müfrid hacı gibi hac yapar. Yalnız, tavaf-ı ziyaretten sonra da sa'y yapar. Karin ve mütemetti hacıların şükür kurbanı kesmeleri vacibdir. Temettü veya kıran haccı yapanlardan, kurbanlık hayvan bulunmaması veya alınamaması sebebiyle, kurban kesme imkânı olmayanlar, üç gün hac esnasında, yedi gün hacdan sonra olmak üzere on gün oruç tutarlar. İlk üç günün, ihrama girdikten sonra, hac ayları içinde ve kurban bayramının ilk gününden önce Mekke'de tutulmuş olması zorunludur. Not: Hacla ilgili bütün bilgiler, www.dinimizislam.com sitemizde vardır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kurban ve hayır kurumları
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Vacib, akika ve adak kurbanlarını hayır kurumlarına nasıl kestirebiliriz? CEVAP: Vacib olan kurban, adak, akika veya ölüler için kesilecek kurban, işin dinî yönünü de iyi bilen ve ilim neşriyle meşgul bir vakfa, vekâlet yoluyla kestirilebilir. Böylece ilim neşrine katkımız olduğu için farz sevabı alırız. İlim tahsili yapılan yerlere, dine uygun şekilde zekât, fitre, adak, akika veya sadaka şeklinde yapılan yardımlar, insanı kazalardan, belalardan korur. Dünyada, sıhhat ve âfiyet içinde bir ömür sürmeye sebep olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Hastalarınızı sadakayla tedavi edin! Bela sadakayı geçemez.) [Taberani] İhlas Vakfı, öğrenci yurtlarında, binlerce üniversiteli fakir öğrenciyi ve Türk dünyasından gelen muhtaç öğrencileri barındırmaktadır. Onların birçok ihtiyacı, hayırseverlerin yardımlarıyla sağlanmaktadır. Birçok önemli eseri çeşitli dillere tercüme ettirerek, yurt içinde ve yurt dışında dağıtmakta, böylece dinimizin, ülkemizin ve milletimizin tanınmasına vesile olmaktadır. Ayrıca, Türk dünyasından ve yurt içinden gelen fakir öğrencilere her türlü yardımı yapmaktadır. Yurtlarda üç öğün yemek çıkmakta, İhlâs Vakfı öğrencilere sevgi ve şefkat kucağını açmaktadır. Bu öğrenci yurtlarının bir yıllık et ihtiyacı, hayırseverlerin verdikleri kurban vekâletleriyle karşılanmaktadır. Vakfa verilen kurban vekâletleriyle, hayırseverler adına kurbanlıklar satın alınmakta ve dinimize uygun olarak kesilen kurbanlar, soğuk hava depolarında muhafaza edilmektedir. Yıl boyu, bu etler yurtların yemek ve et ihtiyacında kullanılmaktadır. İhlâs Vakfı, eğitime ve devletimize verdiği destekle, en iyi şekilde kamu hizmeti yapmaktadır. İhlâs Vakfı'na kurban veya zekât vekâleti veren, İhlâs Vakfı'nın hizmetlerine iştirak etmiş olur. Vekâlet vermek isteyen, herhangi bir İhlâs Vakfı öğrenci yurduna veya Türkiye Gazetesi bürosuna telefon ederek, kurban vekâleti verebilir. Kurban bedelleri, banka hesap numaraları (0212) 451 49 00 numaralı telefondan ve www.ihlasvakfi.org.tr adresinden öğrenilebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kurban için zenginlik ölçüsü
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban Bayramı'nda kurban kesmenin vacib olması için şartlar nelerdir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Mukim, âkıl baliğ ve Müslüman olması lazımdır. Yani seferi, deli ve çocuk olmaması lazımdır. 2- Nisaba malik olması lazımdır. 3- Kadınların, altın ve gümüş dışındaki inci, mercan, pırlanta, zümrüt gibi ziynet eşyaları kurban nisabına katılır, zekât nisabına katılmaz. 4- Birden çok evi olan erkeğin, nisaptan düşürecek kadar borcu yoksa, kurban kesmesi gerekir. 5- Kurban nisabı hesabına katılacak malın, ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez. Bütün borçlar, alacaklardan ve mevcut maldan çıkarılır. Kalan alacaklar, zekâtta olduğu gibi, kurban nisabına da dâhil edilir. Sual: Kurban alırken nelere dikkat etmelidir? CEVAP: Şunlara dikkat etmelidir: 1- Kurban satın alırken, (Bayram günü kesmesi vacib olan kurbanı almaya) diye niyet etmeli. Bunu keserken, tekrar niyet etmesi şart değildir. Bu aldığı hayvanı kurban etmesi de şart değildir, fakat keseceğinin kıymeti bundan az olmamalı. Satın alırken, hiç niyet etmese de olur, fakat bunu keserken veya kesecek olanı vekil ederken niyet etmesi gerekir. 2- Bazı yerlerde kurbanlık hayvan alırken satıcı, (Hayvanı kesip et hâline getirdikten sonra kilosunu şu fiyattan veriyorum. Sen hayvanı seç, bayramda gelirsin, eti kaç kilo gelirse, parasını verirsin) diyor. Bu, kesinlikle caiz değildir, et satın alınmış olur, kurban olmaz. Canlı olarak tartıp satanlar da vardır. Bu da caiz değildir. Canlı olarak tartıp, (Bu hayvana şu kadar para vereceksin) denirse, o zaman alışveriş de götürü usulü olduğundan sahih olur. 3- Üç ortak, 1400 liraya bir inek alsa, ortağın biri 600 diğeri de 600 verse, üçüncü ortak 200 lira verse, üçüncüye düşen hisse, yedide birden az olmadığı için caiz olur. 4- Eşit para verip, 3 kişi, 3 koyun alsa, kesmeden önce, (Şu senin, şu onun, şu da benim) diye paylaşmak caizdir. 5- Kurbanı veresiye veya kredi kartıyla almak caizdir. 6- İki kişinin kurbanı karışırsa, her birinin kendinin sanarak kestiği, kendi kurbanı olur. 7- İki kurbanlıktan biri diğerini öldürmüşse, sahibine ödetilemez. 8- Kurban alan, niyetini değiştirip, akika veya adak olarak kesebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kurbanlık hayvanın vasıfları
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hangi hayvanlardan kurban olur, vasıfları nelerdir? CEVAP: 1- Sadece davar, sığır ve deveden kurban olur. Davar denince koyun, keçi; sığır denince de, inek, boğa, manda, dana, düve, tosun anlaşılır. 2- Dişi hayvan da, erkek hayvan da kurban olur. 3- Yünü kırkılmış koyunu kurban etmek ve kurban için almak mekruhtur. 4- Davarın 1, sığırın 2, devenin 5 yaşını geçmesi gerekir. 6 ayı geçen kuzu, iriyse kurban olur. 5- Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan, bir ayağı kesik veya ölmek üzere olan hasta hayvan kurban olmaz. 6- Eti yenen vahşi hayvandan kurban olmaz. Yabani öküz [buffalo], yabani deve [lama] ve yabani koyundan da kurban olmaz. Melezse, anneye itibar edilir. Annesi evcilse, yavrusu kurban edilebilir. 7- Husyeleri küçük, gebe, tüyü dökülmüş hayvanı kurban etmek mekruhtur. 8- Burnu veya dili kesik yahut çoğu yok olan hayvan kurban olmaz. 9- Davarda bir, sığırda iki meme kesik olsa kurban olmaz, ama yavrusunu emziriyorsa olur. 10- İki kulağı kesik, biri kökten kesik, kuyruğu kesik, bir veya iki kulağı olmayan, kurban olmaz. 11- Diz kapakları gibi bir yeri kemik başına kadar kırılan hayvan kurban olmaz. Kurban olmaya mani olmayan kusurlar: 1- Boynuzu kırık veya boynuzsuz olan, kurban olur. 2- Kulakta çoğu kesilip ayrılmasa, asılı kalsa mekruh olmakla beraber, caizdir. Yarıdan azı kesik olsa, kurban olur. Kulağı enine veya boyuna yarık olsa, kurban olur. Kulağın yırtık olması tenzihen mekruhtur. Burnunun hükmü de kulak gibidir. Uyuz, burulmuş olanı kurban etmek caizdir. 3- Kulağı, kuyruğu küçük olarak doğan, kurban olur. Kuyruğu kesik değilse, merinos kurban olur. 4- Dişiye aşamayan, zekeri kesik olan kurban olur. Hünsa [çift cinsiyetli] olanı kurban etmemeli. 5- Yayılmasına mani olmayacak kadar deli olup, sürüsünden ayrılmayan hayvan, kurban olur. Sürüsünden ayrılan ve otlayamayacak kadar deli olan hayvan kurban olmaz. 6- Bir gözünde görmeye mani olmayan perde bulunan hayvanı kurban etmek caizdir. 7- Kurbanlık, kesim yerine getirilirken, tepinir ve bir ayağı kırılır, sonra kesilirse, caiz olur. 8- Dişlerinin çoğu varsa, mekruh olmakla beraber caizdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zilhicce ayının fazileti nedir? CEVAP: Kurban Bayramı'nın bulunduğu aya zilhicce denir. Zilhicce ayının ilk on gününde yapılan ibadetlerin kıymeti çoktur. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir: (Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya bedeldir. Bir gecesini ihya etmek de Kadir Gecesi'ni ihya etmek gibidir.) [İbni Mace] (Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, yedi yüz misli sevab verilir.) [Beyheki] (Terviye günü [Arefe'den önceki gün] oruç tutup, günah söz söylemeyen Müslüman Cennete girer.) [Ramuz] (Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutan, her günü için, yüz köle azat etmiş veya cihad edenlere yüz at vermiş veya Kâbe'ye kurban için yüz deve göndermiş gibi sevab alır.) [R. Nasıhin] (Zilhiccenin ilk on günü fazilette bin güne, Arefe günü ise on bin güne eşittir.) [Beyheki] (Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur.) [Taberani] Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, bu ayın ilk günleri yapılan ameller, Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?) dediklerinde, (Evet, cihaddan da kıymetlidir, ancak canını, malını esirgemeden savaşıp şehid olanın cihadı, daha kıymetlidir buyurdu. (Buhari) Hazret-i Ebüd-derda buyurdu ki: Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli ve çok dua ve istiğfar etmelidir, çünkü Resulullah, (Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun) buyurdu. Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutanın ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çoluk çocuğu belalardan muhafaza olur, günahları affolur, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölürken kolay can verir, kabri aydınlanır. Cennette yüksek derecelere kavuşur. (Şir'a) Bu on gün içinde, hasta ziyaret eden, Allahü teâlânın dostlarının hatırını sormuş ve ziyaret etmiş gibi olur. Bu on gün içinde Ehl-i sünnet'e uygun bir din kitabı okumak çok sevabdır. Din ilmini, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek, kadın erkek herkese farzdır. Çocuklara öğretmek, birinci görevdir. KURBAN SAHİBİ ÖLSE Sual: Babam kurbanlık olarak bir koç aldıktan sonra öldü. Bu koçu kesmek gerekir mi? CEVAP: Koç, mirasçılara kalır. Kesmek gerekmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kendini tanıyan Rabbini tanır
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, (Men arefe nefseh, fekad arefe rabbeh) buyuruyor. Yani insan kendini tanır, kim olduğunu anlarsa, ancak o zaman Allah'ı tanıyabilir. Kendi âcizliğini, her an her şeyiyle Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmeyen, Allahü teâlânın büyüklüğünü nasıl tanır? Her an, her zerre, kâinatta ne varsa, her şey Allah'a muhtaçtır. Yüce Allah'a kul olmak, Onun emir ve yasaklarına uymak, Onun büyüklüğü karşısında kendisinin çok âciz bir mahlûk olduğunu bilmek gerekir. Kendini bilmekten maksat budur. Kendini bilmeyen, ne Allah'ı bilir, ne de başkasını. Aslında her şey aşikârdır, fakat gören gözle bakılırsa görülür. Köre, gülün, zambağın rengi anlatılsa ne anlar? Dünya'yı aydınlatan Güneş'i de göremez. Çünkü ona göre her şey simsiyahtır. Nitekim müşrikler Peygamber efendimize, (Allah'ı gösterirsen inanırız) dediler. Resulullah efendimiz çok sıkıldı, hattâ (Ya Rabbi, ben nasıl anlatayım? Senin varlığını nasıl göstereyim?) diye çok üzülmüştü. Cebrail aleyhisselam geldi. (Onlar için üzülüp kendini helâk etme! Ben onların içindeyim?) mealindeki âyet-i kerimeyi getirdi. Mânâsı, (Benim kudretim onların içindedir. Vücutlarının nasıl çalıştığına baksınlar) demektir. Organların çalışmasından insan vücudundaki trilyonlarca hücreye varana kadar, her şey nasıl çalışıyor, içeride neler oluyor? Bilim adamları, (Bir hücrenin yanında, ağır sanayi fabrikası hiç kalır. Biz henüz hücrenin üç beş atölyesini ancak keşfedebildik) diyorlar. Trilyonlarca hücrenin her birinde henüz keşfedilmemiş birçok şey vardır. İnsan vücudunda her gün, bin tane kanser hücresi teşekkül ediyor. Bir tanesi bir yere tutunsa, kansere sebep olur. Ama Cenab-ı Hak vücutta öyle bir savunma sistemi kurmuş ki, o kanser hücreleri imha ediliyor. Hâlbuki bizim bundan haberimiz bile olmuyor. O hâlde, vücudumuzu kanserden koruyan biz miyiz? Bir başka misal olarak, kalbi düşünelim. Genç veya yaşlı biri, aniden kalb krizi geçirip ölüyor, kalbinin durmasına mani olamıyor. Diğer organlar da böyledir. Yani çalışmasına müdahale edemediğimiz gibi, durmasına da mani olamıyoruz. Velhasıl, insan ne kadar âciz bir mahlûktur. Bu âcizliğini anlar da, âciz olmayanı tanırsa, kurtuluşa erer. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Kâinattan haberimiz var mı?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İnsan vücuduna ait hiçbir şeyden haberimiz olmadığı gibi, kâinattan da haberimiz yoktur. Allahü teâlâ oksijenin atmosferdeki yüzde 21'lik oranını 25 yapsa, her şey yanar, kül olur. Yine bunun gibi, karbondioksitin oranı, en fazla on binde 4'tür. Bu oran, on binde 5'e veya 6'ya çıksa, herkes zehirlenir, ölür. Atmosferdeki bu hassas dengeler denizlerle sağlanır. Denizler, karbondioksiti emer, içindeki bitkiler, yeşil algler, planktonlar fotosentezle o karbondioksiti oksijene ve karbonhidratlara dönüştürür. Yani hem karbondioksit emilir, hem atmosferdeki oksijenin yüzde 70'i üretilir, hem de denizin gıda deposu teşekkül eder. Ayrıca denizlerin tabanında, denizlerdeki canlıların yaşaması için lüzumlu sıcaklığı temin eden, aralıksız 70 bin kilometre devam eden, kıvrımlı ve çok hafif derecede aktif olan yanardağlar mevcuttur. Bunlardan çoğumuzun haberi yoktur. Güneşte her an patlayan hidrojen bombalarından çıkan, hayal edemeyeceğimiz büyüklükteki enerji, dünyayı saran ozon tabakasından veya yorgan gibi kalın olan yüzde 78'lik azot tabakasından süzülerek, tam bizim faydalanacağımız sıcaklığın oluşmasını sağlıyor. Biraz fazla gelse felakete sebep olur. Bir başka örnek de parçalayıcı mikroplardır. Bu mikroplar olmasa, canlılar ölünce çürümeyip minare yüksekliğini geçen bir leş tabakası oluşurdu. Bu parçalayıcı mikropların bir faydası da, ölülerdeki proteinleri amonyağa çevirmeleridir. Bu amonyak, toprağa karışıp diğer bazı mikroplar tarafından bitkilerin kullanabileceği gübreye dönüştürülür. Allahü teâlâ, hiçbir şeyi lüzumsuz, maksatsız yaratmamıştır. Bitkilerin, hayvanların, mikropların hepsi, insana hizmet etmek için yaratılmıştır. Haberimiz bile olmadan, bütün bunlar olup bitiyor. Hepsinin faydası da yine insanlar içindir. Buna rağmen, kâinattaki her şeyi bir nizam içinde yaratan Allahü teâlâya meydan okuyan ahmaklar çıkabiliyor. Herkes edebini takınıp haddini bilmeli. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Edeb, haddini bilmektir. En büyük edeb ise, ilahi hududu muhafaza etmek, emir ve yasağı gözetmektir) buyuruyor. Haddini bilmek, aklın her şeyi bilemeyeceğini ve bilenlere tâbi olmak gerektiğini anlamak demektir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Seferde mesela öğle namazını kılan, öğle çıkmadan mukim olsa, öğleyi tekrar kılması gerekmediği hâlde, seferde nafile olarak kurban kesen, üçüncü günü mukim olursa, yeniden kesmesi niye gerekiyor? CEVAP: Seferde namaz kılmak farzdır. Seferde farzı yapınca elbette yeniden kılmaz. Kurbanı seferde kesmek ise nafiledir, bayramın üçüncü günü mukim olunca kendisine kurban kesmesi vacibdir. Kurbanı vacib olarak kesmediği için yeniden kesmesi gerekir. Fıkıh kitaplarında deniyor ki: Büluğa ermemiş bir çocuk, vakit girince o namazı kılsa, vaktin sonuna doğru büluğa erse, o namazı tekrar kılmak farz olur, çünkü öncekini nafile olarak kılmıştır. Bunun gibi, vaktin sonunda ayılan baygına, hayzı veya nifası vaktin sonunda biten kadına, o namazı kılmak farz olur. (Dürr-ül-muhtar) Bir çocuk, yatsı namazını kılar da, sonra ihtilam olur yani büluğa ererse, sabah namazına kadar yatsıyı tekrar kılması farz olur. İmam-ı Muhammed, bunu İmam-ı a'zam Ebu Hanife'ye sormuş, o da, (Evet, yatsıyı tekrar kılması farz olur) buyurmuştur. (Redd-ül-muhtar) Kurban Bayramı'nın üçüncü günü sefere çıkacağını bilen kimseye, birinci günü kurban kesmek vacib olmaz. (S. Ebediyye) Sefere çıkınca da seferi olduğu için kurban kesmesi vacib değildir. Seferde keserse nafile olur, vacib olmaz, vacib yerine gelmez. Seferden dönüp mukim olunca üçüncü günü kurban kesmesi vacib olur. Çünkü yukarıda, Dürr-ül-muhtar'da bildirildiği gibi, namaz, vaktin sonunda farz olduğu gibi, kurban da, bayramın üçüncü günü vacib olur. Daha önce nafile olarak kesilen kurban, vacib yerine geçmez. Namaz seferde de farzdır. Seferde namaz kılmak nafile olsaydı, bu kıyas normal olurdu. Şimdiki kıyas tamamen bâtıldır. KURUMA VEKÂLET VERMEK Sual: Kurban parası diye, yardım derneklerine veya yardım vakıflarına para gönderilse, kesecekleri kurban sahih olur mu? CEVAP: Kuruma vekâlet vermek sahih olmaz. Oradaki yetkili bir şahsa vekâlet verilmesi gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zilhiccenin ilk dokuz gününde oruç tutmak ve ibadet etmek sevab olduğu gibi, onuncu günü ve bayramın diğer günleri ibadet etmek de sevab mıdır? CEVAP: Evet, çok sevabdır. Zilhiccenin onu, bayramın birinci günüdür. Bir hadis-i şerif meali: (Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tevbe reddolmaz. Ramazan ve Kurban Bayramı'nın birinci geceleri, Berat Gecesi ve Arefe Gecesi.) [İsfehani] (Bayram gecelerini ihya edenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez.) [İbni Mace] BAYRAM NAMAZINA GEÇ GELEN Sual: Bayram namazına geç yetişen ne yapar? CEVAP: Diğer namazlardaki gibi, imam selam verince, kalkıp kılamadığı rekâtları tamamlar. İkinci rekâtta yetiştiyse, imam selam verince kalkıp Sübhaneke okur. Sonra, üç defa tekbir getirerek ellerini kulaklarına kaldırır, birinci ve ikincisinde iki yana bırakır. Üçüncüsünde, göbek altına bağlar. Fatiha ve zamm-ı sûre okur, rükû ve secdeleri yapıp oturur ve namazını tamamlar. İkinci rekâta da yetişemediyse, yukarıda bildirildiği gibi birinci rekâtı kılıp kalkar. Fatiha ve zamm-ı sûreden sonra, iki elini üç defa tekbir getirerek kaldırır. Üçüncüde yanlara bırakır. Dördüncü tekbirde elleri kulaklara kaldırmayıp, rükûa eğilir. Secdeleri yapıp oturur ve namazını tamamlar. KURBAN PARASI AZSA Sual: Vekâletle kurban kesiyoruz. Mesela kurban başına 400 lira gönderiyorlar. 400 liraya kurban almamız imkânsızdır. 100 lira kendimizden katarak 500 liraya alsak veya bir hayvan için bin lira veren de olsa, biz ona bir tane kurban kessek, dinen bir mahzuru olur mu? CEVAP: Vekil asıl gibidir. Birine vekâlet verince, ona para versek de, vermesek de; az versek de, çok versek de, kesilen kurban sahih olur. Bunun gibi birine hiç para vermeden (Zekâtımı ver!) desek, o da bizim adımıza zekât verse, zekâtımız verilmiş olur. Bu işlerin parayla değil, vekâletle ilgisi vardır. Vekil bu işleri paralı da, parasız da, kendinden para katarak da yapabilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban için vekâlet nasıl verilir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Kurbanı başkasına kestirirken, (Allah rızası için bayram kurbanımı kesmeye seni vekil ettim) demek ve kalben de niyet etmek gerekir. Kurbanı başkasına aldıracaksa, kurbanı alacak kimse de başkasına kestirecekse, (Bayram kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve kestirmeye seni umumi vekil ettim) der. Yahut kısaca, (Kurban işimi halletmek için seni umumi vekil ettim) demek de yetişir. 2- Bir kimse, kendisine kurban kesmesi vacib olmasa da, vekil, vacib diye kesse, kurban yine nafile olarak sahih olur. Adak, akika veya nafile kurban, yanlışlıkla vacib diye kesilse mahzuru olmaz. 3- Kurban kesmeye vekil olan, sahibinden ayrıca izin almadıkça veya umumi vekil edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Umumi vekil ise başkasını, o da bir başkasını vekil yapabilir. 4- Vekâleten kurban kesene, kimi çok, kimi az para verebilir. Vekil asıl gibidir. Vekil, vekâlet aldığı kimseler adına kurban keser veya başkasına da kestirebilir. Daha sonra vekil, ondan para ister veya istemez. İki kurbana yetecek para veren için de, iki kurban alır veya ona iki hisse verir. Yahut iyisinden bir kurban alır, çünkü umumi vekil, tam yetkilidir. 5- Birden çok kişiye vekâlet vermek sahihtir. Bir işe vekil olan iki kişiden biri, tek başına yetkili olamaz. Ancak emaneti vermede, borcu ödemede, kurban kesme gibi işlerde, biri tek başına yetkili olabilir, çünkü bu işlerde vekillerden birinin, diğerinin görüşünü sormasına ihtiyacı yoktur. Bir kimse, kurbanını kesmek üzere dört kişiye vekâlet verse, bu vekillerden biri kesince, ötekilerin görüşünü almaya ihtiyaç yoktur. Kurban, dinimize uygun kesilmiş olur. *** Sual: Kurban vekâleti iyi bilinmiyor. Kurban kasaba veriliyor. Bu sahih oluyor mu? CEVAP: Evet, sahih oluyor. Kasaba götürüp, bunu kes demek vekâlettir. Bunun gibi, bir kimse birine, (Kurban işimi hâllet!) dese, vekâlet vermiş olur. Vekil, onun adına bir hayvan alıp kesebilir. (Kurbanı almaya aldırmaya, kesmeye kestirmeye, etini dilediğin gibi tasarruf etmeye seni umumi vekil ettim) demek şart değildir. Denirse daha güzel olur. Denmese de kurban yine sahih olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurbana ortak olacaklarda aranan şartlar nelerdir? CEVAP: Bazıları şöyledir: 1- Her ortağın Müslüman olması, kurban ve ibadete niyet etmesi ve her birinin hissesinin yedide birden az olmaması şarttır. Sırf eti için ortak olan varsa ve biliniyorsa, hiçbirinin kurbanı sahih olmaz. Bilinmiyorsa sahih olur. Ortakların bir kısmı ölmüş olsa yahut bunak olsa zararı olmaz. 2- Biri adak, biri akika, biri vacib olan bayram kurbanı, biri nafile, biri ölü için, biri de Peygamber efendimiz için olmak üzere kurban kesmek istense, bir inek kesilebilir. Akika, vacib, adak hepsi katılır. Yedi kişiye kadar ortak olmak caizdir. 3- Mutlak adağı olan ortaklığa giremez. Yani belli bir hayvanı, mesela (Şu boynuzlu kara koçu keseceğim) diye adayan, bunun yerine başka kara koçu kesemez, bu adağı için ortak olarak giremez. 4- Zenginin sırf kendisi için satın aldığı sığıra, sonradan ortak olmak caizse de mekruhtur. Yedi kişiye kadar ortak bulmak niyetiyle satın almalıdır. 5- Bir sığıra 3, 5, 7 gibi tek ortak şartı yoktur. 2, 4, 6 gibi çift de olur. Tek sayıda olması iyidir. 6- Bir kişi, geçen yıl kesmediği vacib kurbana niyet edip kurban kesse, o kurbanı kaza etmiş olmaz, kestiği nafile olur. Böyle zamanında kesilemeyen kurbanın bedeli, altın olarak fakirlere verilir. DEVRE MÜLK VE KURBAN Sual: Bir evinden başka, bir de devre mülkü veya bir arsası olan yahut başka bir eve de ortak olan kimsenin, bunları kurban nisabına dâhil edip, kurban kesmesi gerekir mi? CEVAP: İmam-ı Muhammed'e göre dâhil etmez, yani kurban kesmesi gerekmez, fetva da böyledir. İmam-ı a'zam ve İmam-ı Ebu Yusuf'a göre ise dâhil ederek kurban keserse vacib sevabı alır. Bu büyük sevaba kavuşmak isteyen, ikinci kavli tercih etmelidir. BURULMUŞ HAYVAN Sual: Burulmuş boğayı, tosunu veya koçu kurban etmek caiz midir? CEVAP: Evet, caizdir. Hattâ burulmuş olanı, burulmamış olandan daha sevabdır, çünkü kısırlaştırılan erkek hayvanlar, daha yağlı ve etleri de daha lezzetli olur. Hidaye kitabında bildirildiğine göre, Peygamber efendimiz, burulmuş iki koç kurban etmiştir. (Dürr-ül-muhtar, Redd-ül-muhtar, Hindiyye, Mecmua-i Zühdiyye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban eti hakkında yapılacak işler nelerdir? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: 1- Eti tartarak, eşit olarak paylaşmak gerekir. Yağ, sakatat ve yenilen her şey paylaşılır. Tartmadan bölüşüp helâlleşmek caiz olmaz, faiz olur. 7 kişiden dördüne etle birlikte birer bacak, beşinciye etle birlikte derisi, altıncıya etle birlikte başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur. Yedinciye bir şey koymak gerekmez. Yahut 7 kişi, kurbanlık ineği birine teslim edip, (Kesmeye, kestirmeye, etini dilediğin gibi sarf etmeye, seni umumi vekil ettik) deseler, umumi vekil, bölüştürmeden etin tamamını herhangi birine verebilir veya tartmadan ortaklar arasında göz kararıyla paylaştırabilir. 2- Hayvan kesildikten sonra eti telef olsa [mesela yansa, köpekler yese], tekrar kesmek gerekmez. Kan akıtmakla vacib yerine gelmiştir. 3- Kurbanın hiçbir yeri satılmaz. Bir kısmı satılırsa, satılan kadarının bedelini sadaka olarak vermek gerekir, ama kurbanın etiyle yenecek bir şey alınsa, o miktarı sadaka vermek gerekmez. SEFERİLİK VE KURBAN Sual: Kurban bayramında sefere çıkacak olan nasıl hareket eder? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: 1- Bir zengin, bayramın birinci, ikinci veya üçüncü günü kurban kesip, sefere çıksa vacibi yerine getirmiş olur. Üçüncü günü seferden dönse de, artık tekrar kurban kesmesi gerekmez. 2- Zengin, bayramın üçüncü günü, kurban kesmeden sefere çıkarsa, üzerine vacib olduktan sonra çıktığı için günaha girer. Birinci veya ikinci günü çıksaydı kendisine vacib olmadan çıktığı için günah olmazdı. Kurban, bayramın üçüncü günü imsak vaktinden sonra vacib olur. 3- Kurban kesmeden sefere çıkan zengin, seferdeyken kurban kesmiş olsa bile, bu kestiği nafile olduğundan bayramın üçüncü günü memleketine gelip mukim olursa, tekrar ona kurban kesmek vacib olur. 4- Bir zengin, kurban kesmek niyetiyle bir koyun satın aldıktan sonra, sefere çıksa ve bayramın üçüncü günü de seferde olsa, vekâlet verip o koyunu kestirmesi gerekmez, yani seferi olduğu için kurban kesmesi vacib olmaz. Seferi iken de kurban kesmek çok sevabdır, Sırat'tan geçirir. Bu bakımdan zengin olanın, sevabdan mahrum kalmaması için seferde de kurban kesmesi iyi olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Cennete nasıl kavuştunuz?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Vefatından sonra Ebu Bekr-i Şiblî hazretlerini rüyada Cennet nimetleri içinde görüp, (Bu dereceye nasıl kavuştunuz?) diye sorduklarında buyurur ki: Dört yüz hocadan ders okudum. Dört bin hadis-i şerif ezberledim. Bunlardan birini kendime rehber edindim, onunla hakkıyla amel ettim. Böylece hem dünya, hem âhiret saadetini ele geçirdim. O hadis-i şerif şudur: (Dünyada kalacağın kadar dünya için, âhirette kalacağın kadar da âhiret için çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Ateşe dayanacağın kadar günah işle!) Âhiretle aramızdaki mesafe 3-5 saniye kadar kısadır. Her an ölümle karşı karşıyayız. Biz dünyalık peşinde koşarken, ölüm de bizim peşimizde koşuyor. Nerede, ne zaman, nasıl yakalayacağını bilemeyiz. Dünya için elbette çalışmalı, ama sonsuz kalınmayacağını, bir gün bunların hepsinin bırakılacağını, her şeyin sıfır olacağını düşünmeli. Bu yüzden, dünya varlığı için sevinmeye de, üzülmeye de değmez. Âhiret için de, orada sonsuz kalınacağına göre çalışmalı. İnsan sonsuz Cehennemin ne demek olduğunu bir anlasa aklını kaçırır, yataklara düşer. Bir kibrit alevine dayanamayan Cehenneme nasıl dayanır? İmam-ı Rabbani hazretleri, (Âhiret azaplarından bir kıvılcım dünyaya gelse, dünya yanar ve yok olur) buyuruyor. Yani milyonlarca derecelik o enerjiden dolayı, madde yok olur, hepsi enerjiye dönüşür. Ama Cehennemde yok olmak yok. İşte bu sonsuz azap, insanları bekliyor. Bir insan, gideceği yer belli olmadan nasıl ağzının tadıyla yaşar, nasıl hayattan zevk alır? Dolayısıyla herkes, ümitsiz olmamakla beraber, korku içinde yaşamak ve daima hazırlıklı olmak zorundadır. Cennet nimetleri de sonsuzdur. Böyle sonsuz bir nimete kavuşmak için insan canını yüz bin kere feda eder. Bugün daha rahat olmak, daha çok para kazanmak, daha çok mevki edinmek gibi geçici dünya nimetleri için türlü sıkıntılara katlanılarak üniversite bitiriliyor, sonra ihtisas, sonra doktora derken, sürekli çalışmaya devam ediliyor. Cennet nimetleri ise, dünya nimetleriyle asla kıyaslanamaz. Kitaplarda, (Cennetteki incilerden bir tanesi dünyaya gelse, onun ışığından güneş kararır, yani gözükmez olur) deniyor. Sonsuz olan böyle güzel bir yer, bu kadar yüksek bir mevki için, insan nasıl çalışmaz? (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: [Dünkü hadis-i şerifin açıklamasına bugün de devam ediyoruz.] Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et: Hangi an muhtaç değiliz ki? Organlarımızın, hücrelerimizin çalışmasında muhtacız. Havaya, gıdaya, güce, kuvvete muhtacız. Gerek iç dünya yani vücut bakımından, gerekse dış dünya bakımından muhtacız. Havadaki oksijen ve karbondioksit oranları biraz değişse, dünyadaki herkes ölür. Kalbimizin atışı değiştiği zaman şuurumuz yerinden gider, söylediklerimizi bile unuturuz. Her an, her nefeste, her bakışta, Cenab-ı Hakk'ın kudretine muhtacız. Teknik ilerlemesine rağmen, henüz bir hücre bile tamamen anlaşılmış değildir. Kâinatın her tarafı ilâhi bir hârikadır. Vücudumuz bir hârika! İçeride neler neler oluyor! Elin bir hareketi, milyonlarca işten meydana geliyor. İnsanın beyninde, şuurlu bir işi yapmak bir şeye karar vermek için milyonlarca sinir hücresi, o anda o işe konsantre olur. Sübhanallah! Nasıl bir işlem yapıyorlarsa, beyindeki o bilgisayar her an, her söylediğine uygun kararlar alıyor. İnsan beyninin fonksiyonlarını yerine getirecek bir bilgisayar yapılamaz. İnsanda ruh vardır. En mükemmel bir bilgisayarda ruh olmaz. Diyelim ki böyle bir bilgisayar yapılsa, dağlar kadar büyük olması gerekir, ama yine de ruhu olmadığı için işe yaramaz. Çünkü birinin, düğmelerine basıp onu idare etmesi lazım. Zira komut verilmeden kendi kendine bir şey yapamaz. (Filan şey filan işi kendi kendine yapıyor) demek kadar yanlış bir şey yoktur. O hâlde beynin bilgisayarı, bu kadar hesabı kendi kendine mi yapıyor? Yaptıran kim? Demek ki, Allahü teâlâya muhtaç olmadığımız an yoktur, o hâlde Cenab-ı Hakk'a her an şükretmeli. Onun verdiği, emanet ettiği göz, ayak, kulak gibi organlar ve para pul, mal mülk gibi nimetler, Onun razı olduğu yerde, razı olduğu şekilde kullanılırsa, ancak o zaman şükredilmiş olur. Şükür, İslâmiyet'e uymak demektir. Ateşe dayanacağın kadar günah işle: Elimizi kibrit alevine tutsak acısına dayanamayız, Allah korusun öbür tarafta nasıl dayanacağız? Ateşe, sıcak suya bir parça elini sokmayan, günde bir iki defa böyle ciğerini, canını yakmayan insan, ateşte yanmanın ne demek olduğunu anlayamaz. O hâlde, Cehennemin dehşetini düşünüp şimdiden âhiret için hazırlık yapmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bayramın 3. günü sefere çıkan zengin, kurban kesmese günaha girer mi? CEVAP: Zengin, Kurban Bayramı'nın birinci veya ikinci günü sefere çıkarsa seferde olduğu için üçüncü gün kurban kesmesi ona vacib olmaz, ama üçüncü günü yani kurban vacib olduktan sonra sefere çıkarsa borçtan kurtulmuş olmaz. (S. Ebediyye) Kurban Bayramı'nın üçüncü günü, kurban kesmek vacib olur. Üçüncü gün girmeden kesmek vacib olmaz. Birinci ve ikinci günü kesilirse vacib yerine gelir. Namaz da böyledir. Kurban üç gün içinde kesilebildiği gibi, namaz da, vaktin başından sonuna kadar her hangi bir zamanda kılınabilir. Vakit girince kılınırsa farz yerine gelir. Vakti girince kılmayıp vakti çıkmadan on dakika kadar önce ölse namaz borcuyla ölür, çünkü namaz, vaktin çıkmasına o namazı kılacak kadar bir zaman kalınca farz olur. Vakit çıkınca ölse namaz borcuyla ölür. Namaz, nasıl son vakitte farz olursa, kurban da bayramın üçüncü günü, imsak vaktinden sonra vacib olur. Hanefî'de kurban, üçüncü güne kadar kesildiği için son günü üçüncü gün olur. Şâfiî'de dördüncü gün de kesilebilir. Orucun farz olması da böyledir. Ramazanda mukimken, hiç niyet etmeden oruç tutmamak haramdır. (Yarın öğle vakti sefere çıkacağım) diye, oruç tutmaya niyet etmese yine haram işlemiş olur. Bir kimse, orucunu bozsa, sonra sefere niyet edip gitse, hem kaza, hem kefaret gerekir. Yolculuk, orucu bozmayı mubah yapmaz. Sefere çıkanın o gün orucu bozmaması vacibdir. Dahve vaktine kadar niyet eden misafirin o gün orucunu bozması helâl olmaz. Eğer bozarsa, yalnız kaza eder. (İslam Ahlakı) Zekât da böyledir. Günü gelmeden yani farz olmadan önce zekât vermek caizdir. İmsak vaktinden itibaren zekât vermek farz olur, çünkü şer'i gün, imsak ile başlar. Zekâtı gününde vermeyenin, daha sonra fakirleşip, elinde hiç parası kalmasa, zekât borcu affolmaz. Hac da böyledir. Hac farz olduktan sonra mal elden çıksa hac borcu affolmaz. Demek ki, Kurban Bayramı'nın üçüncü günü, imsak vaktinden sonra sefere çıkan zengin, kurban borcundan kurtulmuş olmaz, çünkü şer'i gün imsak ile başlar. Vacib olmadan, yani Kurban Bayramı'nın üçüncü günü, imsak vaktinden önce sefere çıkan borçlu kalmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Arefe günü neler yapmalı? CEVAP: Arefe günü sabah namazından, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar, 23 farz namazın bitiminde selam verince, teşrik tekbiri okumak vacibdir. Bir kere, (Allahü ekber, Allahü ekber, La ilahe illallahü, Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd) denir. Camiden çıktıktan sonra veya konuştuktan sonra okumak gerekmez. İmam tekbiri unutursa, cemaat terk etmez. Erkekler, yüksek sesle okuyabilir. Bu tekbir getirilen günler, Arefe, bayram ve eyyam-ı teşrik denilen üç gündür, hepsi beş gün ediyor. İlk güne Arefe, ikinci güne bayram, Zilhiccenin 11, 12 ve 13. günü olan diğer üç güne de, eyyam-ı teşrik [teşrik günleri] deniyor. Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmak sevabdır, fakat Arefe günü oruç tutmak daha çok sevabdır. Birkaç hadis-i şerif meali: (Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselamdan, Sur'a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevab yazılır.) [R. Nasıhin] (Arefe günü tutulan oruç, bin gün [nafile] oruca bedeldir.) [Taberani] (Arefe günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek yılın günahlarına kefaret olur.) [Müslim] (Arefe günü [Besmeleyle] bin İhlâs okuyanın günahları affolup duası kabul olur.) [Ebu-ş-şeyh] (Şeytan, Arefe gününden başka zaman daha zelil, rezil, hakir ve kinli görülmez.) [İ. Malik] (Allahü teâlâ, Arefe günü zerre kadar imanı olanı affeder.) [Gunye] (Duanın faziletlisi, Arefe günü yapılandır.) [Beyheki] (Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah'ın kıymet verdiği bir gündür.) [Deylemi] (Arefe gecesi ibadet eden, Cehennemden azat olur.) [S. Ebediyye] (İbadet olarak, ilim öğrenmek en faziletlisidir. İlmihâl okumakla en uygun ilmi öğrenmiş oluruz.) (Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.) [Taberani] Kulağına sahip olmak, gıybet, çalgı gibi haram olan şeyleri dinlememektir. İstemeden kulağa gelmişse, günah olmaz. Gözüne sahip olmak da, haram olan şeylere bakmamak ve mubah olarak baktığı şeylerden ibret almaktır. Diline sahip olmaksa, yalan söylememek, dedikodu etmemek, laf taşımamak, kötü söz söylememek, hatta boş şey konuşmamak, kimseyi incitmemek demektir. Bunlara riayet eden Arefe gününü değerlendirmiş olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kurban kesmenin önemi nedir? CEVAP: Kurban nisabına malik olanın, kurban kesmesi vacib iken, kurban kesilmeyen ev inleyerek, sahibine beddua eder, (Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara düçar kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Kurban kesmeyi bir nimet bilmeli! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir: (Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye] (Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hâkim] (Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani] KURBAN KESME ZAMANI Sual: Kurban ne zamana kadar kesilebilir? CEVAP: Maddeler hâlinde bildirelim: 1- Kurban, bayramın ilk günü bayram namazından itibaren üçüncü günü, güneş batıncaya kadar kesilir. Cuma kılınmayan küçük köylerde, fecirden sonra, bayram namazından önce de kesilebilir. Gece kurban kesmek, caizse de mekruhtur. 2- Nafile, akika ve adak hayvanı, her zaman kesilebilir, ama bayramda kesilmesi iyi olur. 3- Bayram, cumaya rastlasa da, yine kurban, bayram namazı kılındıktan sonra kesilir. 4- Kurban Bayramı'nın üçüncü günü fakir olacağını veya sefere çıkacağını bilene, bayramın birinci ve ikinci günü kurban kesmek vacib değilse de, keserse vacib olarak eda etmiş olur. 5- Fakir, bayramın ilk günü kurban kestikten sonra, 3. günü zengin olsa, iade gerekmez. Vacib yerine gelmiş olur. 3. günü zengin olacağını bilenin de, ilk günü kurban kesmesi caizdir. BİN İHLAS OKUMAK Sual: Arefe günü bin İhlâs okurken yetiştiremeyen, akşamdan sonra da okuyabilir mi? CEVAP: Evet, okuyabilir. Okurken arada konuşmanın da mahzuru olmaz. İKİ YAŞINDAKİ DANA Sual: 14 Kasım 2010 tarihinde doğan bir dana, bu yıl kurban bayramında miladi takvime göre iki yaşını doldurmuş olmuyor. Bu danayı kurban olarak kesmek caiz olur mu? CEVAP: İki yaşını doldurmayan sığırı kurban etmek caiz olmaz. Ancak dinî işlerde yaşlar miladi yıla göre değil, hicri yıla göre hesap edilir. Hicri yıla göre 23 Ekim'de iki yaşını dolduruyor. Bu Kurban bayramında yani 25 Ekim'de kurban edilmesinde hiç mahzur yoktur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bayramda neler yapmak gerekir? CEVAP: Bayramda erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek, yüzük takmak, karşılaştığı müminlere güler yüzle selam vermek, fakirlere çok sadaka vermek, İslamiyet'e doğru olarak hizmet edenlere yardım etmek, dargınları barıştırmak, akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye götürmek sünnettir. Bayram gecelerini ihya eden, büyük saadete kavuşur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Bayram gecelerini ihya edenin kalbi, kalblerin öldüğü günde ölmez.) [Taberani] Dargın olanların, bayramı beklemeyip, hemen barışması gerekir. Allahü teâlâyı ve Peygamber efendimizi seven, insanların kusurlarına bakmaz, hoşgörülü olur. İyi insan, [mümin], herkesle iyi geçinir. Başkalarına sıkıntı vermediği gibi, onlardan gelecek eziyetlere de katlanır. Bir kusuru için kimseye darılmamak gerekir. Dargınlık olsa bile üç günden fazla sürmemeli. Şayet bayrama kadar süren bir dargınlık olduysa, daha fazla gecikmeden barışmalı. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Birbirinizle münasebeti kesmeyin! Birbirinize arka çevirmeyin! Birbirinize kin ve düşmanlık beslemeyin! Birbirinizi kıskanmayın! Ey Allah'ın kulları kardeş olun! Bir Müslümanın diğer kardeşine darılarak üç günden çok uzaklaşması helâl değildir.) [Buhari] (Müslümana üç günden fazla dargın duran Cehenneme gider.) [Nesai] (Birbirine dargın iki kişiden, hangisi önce selam verirse, günahları affolur. Verilen selamı öteki almazsa, melekler alır. Selam almayana da şeytan, sevinçle iltifatta bulunur.) [İbni Ebi Şeybe] (Müminin kardeşine üç günden çok dargın durması caiz değildir. Üç gün sonra, ona selam verip hatırını sormalıdır. Onun selamını alırsa, birlikte sevaba ortak olurlar. Selamını almazsa günaha girer. Selam veren de küs durma mesuliyetinden kurtulmuş olur.) [Ebu Davud] (Din kardeşiyle bir yıl dargın duran, onu öldürmüş gibi günaha girer.) [Beyheki] (Ameller, pazartesi ve perşembe günleri Allahü teâlâya arz olunur. Allahü teâlâ da, kendisine şirk koşmayan herkesi affeder. Ancak bu mağfiretten, birbirine kin tutan iki kişi istifade edemez. Allahü teâlâ, "O iki kişi barışıncaya kadar amellerini bana getirmeyin" buyurur.) [İ. Malik] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dinimiz hakkında altyapı kazanmak için hangi konularda, hangi kitapları okumak gerekir? CEVAP: Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabında, kelam, fıkıh, tasavvuf, tefsir, hadis, siyer-i nebi, İslam medeniyeti gibi her konuda Ehl-i sünnete uygun yeterli bilgi vardır. İman, ibadet, ahlak gibi konular herkesin anlayacağı şekilde işlenmiştir. Çok kitap okuyan çok hata eder. Bu kitabı okuyan sadece altyapı değil, üstyapı da kazanır. Çünkü merhum hocamız, (Bu kitabı okuyup anlayan âlim, tatbik eden evliya olur) buyurmuştur. Müjde verir millete, Herkesedir hitabı, Kavuşturur nimete, Tam İlmihal kitabı. Takip eder her çağı, Gerçek ilmin kaynağı, Doğru bilgi yumağı, Tam İlmihal kitabı. Atom, füze uzayı, Güneş, Yıldız ve Ay'ı Yazar fizik kimyayı, Tam İlmihal kitabı. Katıksız Ehl-i sünnet, Âlimler verir kıymet, Bilene büyük nimet, Tam İlmihal kitabı. Doğru tanıtır dini, Bilir nefsin fendini, Öğrenirsin kendini, Tam İlmihal kitabı. Suyu çölde buldurur, Kalbe ilim doldurur, Nice feyiz aldırır, Tam İlmihal kitabı. Yıkar kini garazı, Söker kalbden marazı, Rabbini eder razı, Tam İlmihal kitabı. Hor görme der kimseyi, Över ilmi sevmeyi, Aydınlatır çevreyi, Tam İlmihal kitabı. Emin mehaz yeridir, Sanatının eridir, Halis altın gibidir, Tam İlmihal kitabı. Hakka hak vermek için, Bâtılı yermek için, Gerçeği görmek için, Tam İlmihal kitabı. Düşürmez cehalete, Sevk eder adalete, Koşturur fazilete, Tam İlmihal kitabı. İlim istersen eğer, Okunmalı beraber, Nakle verir çok değer Tam İlmihal kitabı. Okuyan eder hayret, Görülür onda gayret, Ediyor hakka davet, Tam İlmihal kitabı. Dağıldı ilden ile, Duyuldu dilden dile, Dolaştı elden ele, Tam İlmihal kitabı. Yayılır güzel sözler, Nurlanır bütün yüzler, Ehl-i sünneti izler, Tam İlmihal kitabı. Basiretle baktırır, Bid'atleri yıktırır, Meşaleler yaktırır, Tam İlmihal kitabı. Her yerde, her devirde, Deva olur her derde, Kaldırır gözden perde, Tam İlmihal kitabı. Dini doğru bildirir, Kalbden pası sildirir, Son nefeste güldürür, Tam İlmihal kitabı. Gerçekleşsin hayâlim, Okunmalı sağ sâlim, Evimizde bir âlim, Tam İlmihal kitabı. Kötülenir ne diye, Sapıklara reddiye, En güzel bir hediye, Tam İlmihal kitabı. Ömrünü etme heder! Bırakmaz kalbde keder, Vesikayla nakleder, Tam İlmihal kitabı. Bir meltem gibi eser, Sıkıntıları keser, Bulunmaz bir şaheser, Tam İlmihal kitabı. Sefa Koyuncu > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bu yolda bulunan, patavatsız, edepsiz, pervasız da olsa azizdir ve makbuldür) buyuruyor. Çünkü yolun kendisi çok kıymetlidir. Merhum hocamız da, (Kardeşim biz çok bahtiyarız) buyurup, sebebini şöyle anlatırdı: 1- Allahü teâlâ, bizi insan olarak yarattı. Köpek veya başka mahlûk olarak yaratmadı. Nitekim bir cuma günü Bayezid-i Bistami hazretleri dar bir yoldan giderken, yatan uyuz bir köpek görür. Şâfiî mezhebinde köpek necis olduğu için, değmesin diye elbisesini hafifçe yukarı çeker. Köpek fasih bir lisanla, (Ey Bayezid! Seni Bayezid, beni köpek olarak yaratan Cenab-ı Allah, dileseydi sen şimdi köpek olurdun, ben de Bayezid. Neden benden bu kadar çekiniyorsun?) der. 2- Müslüman olarak yarattı. Bütün peygamberlerin ümmetleri de Müslümandı. 3- Muhammed aleyhisselamın ümmeti olarak yarattı. Zaten en büyük şans, onun ümmeti olmaktır. Kadı İyad hazretleri bir gün, (O kadar sevinçliyim ki, göklerde uçuyorum, yıldızlar ayaklarımın altında, elimi uzatsam Ay'ı tutacağım. O kadar bahtiyarım) buyurup şöyle açıklar: (Allahü teâlâ bana iki nimet verdi. Birincisi, her şeyi yoktan var eden, her an varlıkta durduran yüce Allah, beni seçti, muhatap kabul etti, bana "Sen benim kulumsun" dedi. Sevip güvendiği için "Şunları yap, bunları yapma" diye emir ve yasaklar bildirdi. Ben böyle bir yüce Allah'ın kuluyum, kölesiyim. Herkes efendisiyle övünür. Benim efendim Allah'tır. İkincisi, öyle bir peygamberin ümmeti oldum ki, herkes hocasıyla övünür, benim hocam Muhammed aleyhisselamdır. Kâinat onun hürmetine yaratılmıştır, feyz kaynağı odur. Ben böyle bir hocanın talebesiyim. Beni ümmet, talebe kabul etti, bağrına bastı, "Sana şefaat edeceğim" dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?) 4- Resulullah'ın vârisi olan bir büyük zata talebe yaptı. Bir büyük zata talebe olamayanın, vasıtalı veya vasıtasız o zatın sohbetinde bulunamayanın veya kitaplarını okuyup talebeleriyle arkadaş olma imkânı bulamayanın kurtulma şansı çok zayıftır. Çünkü hadis-i şerifte, (Dininizi âlimlerin ağzından öğrenin!) buyuruluyor. Yani, (Rical olan büyük zatların sohbetinden dininizi öğrenin!) demektir. Bu dört madde elhamdülillah hepimize nasip oldu. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Bir şey öğretti, o da bana yetti
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlânın bir kuluna en büyük nimeti, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mübarek bir rehberi, sevgili bir dostunu ona tanıtmasıdır. İmanımızı, ihlâsımızı, her şeyi onlara borçluyuz. Her şeyin hakkı ödenebilirse de, böyle hocanın hakkı ödenmez. Çünkü Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında peygamber neyse, talebesi arasında hoca odur) buyuruyor. Bu büyük zatlara teşekkür etmek, onların söylediklerine kıymet verip onları severek yollarında gitmekle olur. Merhum hocamız, herkese mübarek hocası Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden bahsederdi. Bir gün ihtiyar bir akrabası, (Sen hep hocam hocam dersin. Nasıl bir zattır? Ne öğretti sana?) diye sorar. Buna verilecek cevap kaç seneye sığar? Merhum hocamız, (Efendim, benim hocam, bana bir şey öğretti, o da bana yetti) buyurur. (O bir şey nedir acaba?) diye sorunca, (Bu sevilir, bu sevilmez. Bu iyi, bu kötü, bunu öğretti) buyurur. Çünkü en önemli ve en zor iş budur. Allah korusun, bir kötüye iyi diye sarılan, Cehenneme gider. Dünyada en zor iş, hakkı bâtıldan ayırmaktır. Bu, ilimle ve akılla olmaz. Mutlaka bilen birinin bildirmesi lazımdır. Silsile-i aliyye büyükleri, hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak bilirler. Çünkü her birine, kendi hocası, işin doğrusunu bildirmiştir. İşte her büyüğün hususiyeti, hep hocasından nakletmesidir. Hocası da, kendi hocasından nakletmiştir. Silsile bu şekilde hazret-i Ebu Bekir'e ve oradan da, Resulullah efendimize kadar gider. O da dinin sahibidir. Kıymetli insanın değerini kıymetli olan anlar. Büyükler ne kazanmışsa, hocalarına olan edeb ve saygıdan kazanmıştır. Mesela hocaları dua ederken, ayrıca dua etmezler, sadece onların ettiği duaya, (Âmin) derlerdi. Hocalarının yanında kendilerini hep çocuk olarak görürlerdi. Bir gün bir talebe hocasıyla birlikte giderken, birden önlerine bir köpek çıkar. Talebe, hemen hocasının arkasına saklanır. Hocası da, bastonuyla köpeği kovar. Talebe, kendi kendine, (Gayri ihtiyarî de olsa, niye böyle yaptım? Benim öne geçip hocamı korumam lazımken, niye yapamadım) diye çok üzülürken, hocası, (İyi ki öyle yaptın, çünkü evlat babasına, talebe hocasına sığınır, onun arkasına saklanır, hiç evlat babanın önüne geçer mi?) der. Talebe çok sevinip rahat eder... > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Şerri de Allah yaratır -1-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazen Vehhabiliği, bazen Şiîliği savunan mutezile kafalı bir yazar, (Nisa sûresinin 79 âyetinde, şerri insanların yarattığı bildirildi) diyor. Her şeyi Allah yaratmadı mı? CEVAP: Elbette her şeyi yaratan Allah'tır. İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Her şeyin yaratıcısı Allah'tır.) [Zümer 62, Mümin 62] (Rabbin, dilediğini seçip yaratır. Onların seçme hakkı yoktur.) [Kasas 68] Sapık yazarın bildirdiği âyet-i kerimenin meali şöyledir: (Sana gelen her iyilik, Allah'tan [bir ihsanı olarak] gelmekte, her kötülük de [günahlarına karşılık olarak] kendinden gelmektedir.) [Nisa 79] Bu âyette, günahlarımız yüzünden kötülük geldiği bildiriliyor. Kötülüğü yaratan yine Allahü teâlâdır. Bundan önceki âyette, şerri de Allah'ın yarattığı bildiriliyor. O âyet-i kerimenin meali: (Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah'tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. "Küllün min indillah [Hepsi Allah'tandır]" de! Bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78] (Hepsini yaratan Allah'tır) dendiği hâlde, bu mutezile kafalılar, bir türlü laf anlamıyorlar. Peygamber efendimizin ise bu konuda sayısız hadis-i şerifi vardır. Bir tanesi şu mealdedir: (Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmayan, mümin değildir.) [Tirmizi] Meşhur Amentü hadisinde, imanın altı şartından biri şöyle bildiriliyor: (Hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmaktır.) [Buhari, Müslim, Nesai] Muhammed bin Abdülkerim Şihristani hazretleri buyuruyor ki: Mutezile kafalılar, (İnsan, ihtiyarî yani istekli hareketlerini kendi yaratır. Allahü teâlânın şerri yarattığını söylemek doğru olmaz, çünkü şer zulmünü yaratan, zâlim olur. Allah'a zâlim denmez) diyor. Bunların bu sözleri yanlıştır. İş sahibi, işi yaratan değil, bu işi yapandır. İnsan mahlûk olduğu gibi, yaptığı hayrı, şerri de mahlûktur. Saffat sûresinin 96. âyetinde mealen, (Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah'tır) buyuruldu. Ehl-i sünnet âlimlerinden İmam-ı Beydavi hazretleri, bu âyetin tefsirinde, (Yaptığınız şeyler, insanın fiiliyle, hareketiyle olduğu için, insanın işi olur, fakat hareket kuvvetini veren, iş için lazım olan şeyleri yaratan, Allahü teâlâdır) demektedir. (Milel ve Nihal) [Devamı var] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Şerri de Allah yaratır -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Ebu İshak Efendi hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ, iyilik yapana karşılığını verecektir. Kimsenin iyiliği karşılıksız kalmayacaktır. Küfürden başka kötülüklerin birçoğunu da affeder. Küfrü dilemesine gelince, Hak teâlâ âlimdir. İleride olacak her şeyi bilir. Hâkimdir, her şeyin en iyisini yapar. Dilediği kulunu rahmetine kavuşturur ve hidayet ihsan eder. Hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir. Nitekim Kur'an-ı kerimde Fatır suresi, 8. âyet-i kerimesinde mealen, (Dilediğini sapık yolda bırakır, dilediğini de hidayete kavuşturur) buyuruldu. Yani, iyiliği ve kötülüğü, kulların irade etmesi, dilemesiyle yaratır. Kulun iradesi, yaratmaya sebeptir, vasıtadır. Müminler irade-i cüziyyeleriyle imanı ve itaati dileyince, Allahü teâlâ da diler ve yaratır. Kâfir küfrü, fâsık ise günahı işlemek isterse, O da, irade ederse, yaratır. Yalnız kulun dilemesiyle bir şey var olmaz. Hak teâlâ da dileyince var olur. Allahü teâlâ, şerleri, kötülükleri de diler ve yaratır, fakat bunları sevmez, razı olmaz. Hayırları, iyilikleri ise hem diler, hem de razı olur, beğenir ve yaratır. Allahü teâlâ dilemedikçe, bir sinek, kanadını kımıldatamaz. İnsanların yaptıkları bütün iyilikler ve kötülükler, hep Onun dilemesiyle oluyor. Kullar bir şey yapmak irade edince, O irade etmezse o iş olmaz. O da dilerse, olur. Var olmasını dilemediği şey, var olmaz. Var olur demek, hâşâ âcizlik, gücü yetmemek olur. Allahü teâlânın her şeye gücü yeter. (Eshab-ı kiram kitabı) Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir: (Allahü teâlâ, hayır murat ettiğinin maişetini kolaylıkla verir. Şer murat ettiğinin ise, maişetini zorlukla karşılaştırır.) [Beyheki] (Allahü teâlâ buyurdu ki: Kadere, hayrın ve şerrin benim takdirimle olduğuna inanmayan, benden başka Rab arasın.) [Şirazi] (Allahü teâlâ buyurur: "Ben âlemlerin Rabbiyim, hayrı da, şerri de ancak ben tayin ederim. Hakkında şer yazdığıma yazıklar olsun, hakkında hayır yazdığıma ise ne mutlu!) [İ. Neccar] Allahü teâlâ, kullarının iyilik mi kötülük mü işleyeceklerini, elbette bilir, bildiğini yazıyor. Yoksa yazdığı için kul öyle yapmak zorunda kalmıyor. Cebriye zorla Allah yaptırır der, Mutezile ise, kaderi inkâr eder. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hak Sözün Vesikaları kitabında, (Sosyal adalet, sınıf ve zümreleri arasında düşmanlık bulunmayan bir topluluk meydana getirir) deniyor. İslamiyet'te sınıf ve zümre mi var? CEVAP: Sınıfsız, zümresiz toplum olmaz. Her toplumda fakirler ve zenginler, işçiler ve patronlar, memurlar ve âmirler olur. İslamiyet'e uyulunca, bunlar arasında düşmanlık olmaz. İslam dini, ticaret ahlakını getirerek, sınıf mücadelesini ortadan kaldırmıştır. Adalet karşısında, devlet başkanı da, çoban da eşit haklara sahiptir ve eşit mesuliyetleri taşır. Haksızlık yok, kardeşlik vardır. (S. Ebediyye) KİRA ANLAŞMASI Sual: Bir kimse, (Sen benim evimde kirasız otur. Ben de senin tarlanı ücretsiz ekeyim) diyerek bir anlaşma yapılsa, uygun olur mu? CEVAP: Uygun değildir. Evin kirası karşılığı olarak tarlayı kiralamak caizdir. (Evimin kirasına karşılık tarlanı kiralıyorum) denir. Böyle bir anlaşma yapmak caizdir. Bazıları da, yüklü bir ödünç para veriyor, (Evinde ücretsiz oturayım) diyor. Yani, (Para faizsiz, ev kirasız) deniyor. Hâlbuki paranın faizine karşılık evde oturuluyor. Bu caiz olmaz. SUİZAN ETMEMELİ Sual: Kadınların toplantısına gittiğim zaman orada yiyip içiyoruz, hatta bize hediye de veriyorlar. Bunlara kocalarının izin verip vermediğini bilmiyoruz. Orada yiyip içmemizin bir mahzuru var mıdır? CEVAP: Ev sahibine suizan caiz değildir. Hazırlananları yiyip içmekte ve verilen hediyeyi alıp eve götürmekte mahzur yoktur. İzinsiz iş yapılıyorsa günahı ev sahibine olur. İBADETTE İSAR Sual: İbadette isar uygun olur mu? CEVAP: İhtiyacı olmadığı şeyleri başkalarına vermek cömertliktir. Kendine lazım olan şeyleri vermekse isardır. İbadetlerde isar yapılmaz. Mesela namaz vakti gelince abdestsiz kimsenin abdest suyunu başkasına vermesi caiz değildir. NAMAZDAN SONRA Sual: Her namazdan sonra selam verince, eli yüze sürmek caiz mi? CEVAP: Caiz ise de sürmemeli, çünkü sünnet zannedilebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İman ve nikâh tazelemek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir hoca, (Cuma akşamları bazı camilerde yapılan nikâh ve iman tazelenmesi bid'attir yani büyük günahtır) diyor. Başka biri de, (Nikâh ve iman bayatlamaz, pamuk ipliğiyle de bağlı değildir, kopmaz. Bu tecdid işinin yani yenilemenin dinde yeri yoktur) diyor. Küfre düşenin, imanını ve nikâhını tazelemesi gerekmez mi? CEVAP: Elbette imanı ve nikâhı tazelemelidir. İman giderse, imanı tazelemek gerektiği gibi, nikâhı da tazelemek şart olur. Nikâh da, iman da bayatlar. İki hadis-i şerif meali: (Elbisenin eskidiği gibi, iman da eskir. Allah'a niyaz ederek, imanınızı tazeleyin!) [Taberani] (La ilahe illallah sözünü çok söyleyerek imanınızı tazeleyin!) [İ. Ahmed] Eşlerden biri mürted olunca, nikâhları bozulur. Ama bu talak değildir. Tevbe ve tecdid-i nikâh lazımdır. Küfür olup olmadığı şüpheli bir şeyi yapanın da, tevbe edip, nikâhını tazelemesi ihtiyatlı olur. (Hadika) Halk arasında, bilmeden küfre düşüren söz söyleyen çok olur. Bunun için her gün imanını, ayda 1-2 defa da nikâhını iki şahit yanında yenilemelidir. (Redd-ül muhtar) Demek ki, küfre düşen veya küfre düştüğünü zanneden, tevbe edip imanını tazeler. İman gidince nikâh da gideceği için, nikâhını da tazeler. Dinin hükümleriyle bilerek veya bilmeyerek alay eden, her gün dinin bir hükmünü tenkit eden zamane hocalarına itibar etmemeli. Asırlardan beri iman ve nikâh tazelemesi yapılagelmiştir. İman eskiyip kopabilir. Küfre düşmemek için, sabah akşam, hadis-i şerifte bildirilen aşağıdaki iman duasını okumalıyız: (Şirkten korunmak için, "Allahümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey'en ve ene a'lemü ve estağfirüke limâ lâ a'lemü inneke ente allâmülguyûb" duasını okuyun!) [İ. Ahmed] İman ve nikâh, pamuk ipliğiyle değil, sözle bağlıdır. Her zaman kopabilir. Küfre düşünce kopar ve her kopuşta da, yeniden bağlamak gerekir. Bir kâfir, bir sözle mümin, bir mümin de bir sözle kâfir olur. Yeniden mümin olmak için, yalnız kelime-i şehadet söylemek yetmez. Küfre sebep olan o şeyden de tevbe etmelidir. Kişi, küfre düşüp mürted olunca nikâhı da gider, bu talâk [boşamak] demek değildir. Bunun için, üçten fazla, imanı ve nikâhı tazelemek, hullesiz caiz olur. (Birgivi şerhi) [Devamı var] ------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İman ve nikâh tazelemek -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Küfre düşmek de, küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese de, her gün bir kere, (Ya Rabbi, bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söylemişsem veya bir iş yapmışsam, pişman oldum. Beni affet!) diyerek tevbe etmelidir. Küfre düşürücü söz söyleyenin imanı gidince, nikâhı da gider. İman gidince, tecdid-i iman, nikâh gidince de, tecdid-i nikâh gerekir. Küfre sebep olan söz, hata ile, yanılarak veya teville söylenirse, iman ve nikâh bozulmaz. Böyle kimselerin de tevbe ve istiğfar etmesi, imanını tazelemesi ihtiyatlı olur. (Berika, Hadika, Mecma-ul-enhür) Her Müslüman, (La ilahe illallah diyerek imanınızı yenileyin!) hadis-i şerifine uyarak, imanını tazelemelidir. İman gidince, nikâh da gideceği için, imanını tazeleyenin, nikâhını da tazelemesi gerekir. Tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh yapmak gerektiği, başta İbni Âbidin hazretleri olmak üzere, bütün fıkıh kitaplarında bildirilmektedir. Mesela, Tahtavi'nin Merakıl-felah haşiyesinde ve bunun tercümesi olan Nimet-i İslam'da, (Kadın kocasına, "Aramızda talak vâki olunca, beni kendine nikâh etmeye seni vekil ettim" der de, kocası da kabul edip, talak vâki olunca, iki şahit yanında, "Falanca kızı filaneyi kendime nikâh ettim" derse nikâh sahih olur) buyuruluyor. Önceki nikâhları sahih olmasa da böyle yapınca, nikâh dine uygun kıyılmış oluyor. Nikâh tazelemek, yeniden nikâh kıymak demektir. Nikâhı da, nikâh tazelemeyi de, hoca nezaretinde yapmak gerekmez. Karı koca, iki şahit yanında kendileri nikâhı tazeleyebilir veya kadın, kocasına, (Nikâhımızı tazelemek üzere seni vekil ettim) diyerek vekâlet verip, kocası da, iki erkek şahit yanında, (Öteden beri, nikâhlım olan hanımımı, ona vekâleten ve tarafımdan asaleten kendime nikâh ettim) derse, nikâh tazelenmiş olur. Yahut hanımından vekâlet alan kimse, kendini tanıyan iki erkeğin yanında, (Allahümme innî ürîdü en üceddidel imane vennikâhe tecdîden bi-kavli lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) duasını okursa, o iki kişi de, bunun nikâh duası olduğunu bilirse, nikâh sahih olur. (İbni Âbidin, S. Ebediyye) Bugün bazı camilerde yapılan tecdid-i nikâh, bu hükme dayanmaktadır. ------ Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir mürşid-i kâmilin talebesine sorarlar: - (Hep hocam böyledir, büyükler şöyledir) diyorsunuz. Onlardan ne öğrendiniz de, hep onlardan bahsediyorsunuz? - Biri hakiki, 72'si sahte 73 tane altın var, görünüşleri aynı. Bir defada o hakikisini bulabilir misiniz? - Mümkün değil. - İşte bu zat bir el atışta, o altını buluyor. Çünkü hocası ona nasıl bulacağını öğretmiş ve (Hakikisi budur) buyurmuş. Aynı şekilde hocasına da, onun hocası öğretmiştir. İşte bu şekilde her birinin hocasını Cenab-ı Peygambere kadar saymak mümkündür. Dolayısıyla, o sahte altınların içinden gerçek altını seçmeyi bize öğrettiği için bu zatı çok seviyoruz. - 73 altından kastınız ne? - Resulullah efendimiz, ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını, 72'sinin itikat bozukluğu yüzünden Cehenneme gideceğini bildiriyor. İşte o kadar sahte altın içinde hakikisini bulan kurtulur. Bulamayan Cehenneme gider. - İyi ama herkes, (O gerçek altını ben buldum!) diyor. (Benimki çürük) diyen yok. Sizinkinin hakiki olduğu ne malum? - Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde mealen, (Herkes, "Benim inancım, benim gittiğim yol en doğru yoldur" der ve bundan ferahlık duyar) buyuruyor. Doğru olan o tek yolu diğerlerinden ayıran iki fark vardır: 1- İslam, akıl değil, nakil dinidir. Hiç kimse, kendiliğinden bir şey diyemez. O doğru yolu hocamıza hocası, ona da hocası, ona da onun hocası olmak üzere Resulullah efendimize kadar uzanan Silsile-i zeheb, yani Altın silsile ulaştırmaktadır. Dinimizle ilgili bir şey söyleyebilmek için, bir kaynaktan nakletmek lazımdır. Bizim dinimizde (Bana göre) yoktur. Böyle diyenin sözü, kendisinin olsun! Öyle diyene, (Bana hocandan bahset!) denir. Sonra, onun da hocası sorulur. Çünkü dinimizde, (Benim hocam buyurdu ki...) vardır. 2- Silsile-i zehebin özelliği ikidir: Birincisi, Peygamber efendimizden itibaren gelen bu zemzem gibi temiz suya, bir pislik yani bid'at karıştırmamışlardır. İkincisi, o kaynaktan, o mübarek kalbden gelen o temiz suyu, bir yere sızmadan korumuşlardır. Yani, sünnete tam uymuşlar ve bid'atten tam kaçınmışlardır. Bu vasıflara uymayanların altınları sahte, yolları çıkmaz sokaktır... > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Merhum hocamız buyuruyor ki: Tam İlmihâl Se'âdet-i Ebediyye kitabını, İslâm âlimlerinin eserlerinden tercüme ederek hazırladık, içinde hüküm bildiren bize ait bir kelime yoktur. Bu yüzden çok kıymetlidir. Bu kitabı çok okumalı. Ben de devamlı okuyup istifâde ediyorum. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir) buyuruyor. Şevahid-ün Nübüvve kitabında, (Allahü teâlâ, bir kulunu severse onu fıkıh ilmiyle meşgul eder. Sonra da fıkıh âlimi olur) buyuruluyor. Demek ki bu kitabı okumak, Allahü teâlâ tarafından sevilmiş olmanın alâmetidir. Sevilmemenin alâmeti de, malayani ile, faydasız veya zararlı şeylerle meşgul olmaktır. Rastgele çok kitap okuyan sapıtır, yoldan çıkar. Ancak bir mürşid-i kâmil görmüşse, ondan hakkı bâtılı öğrenmişse, o kendini korur, onun çok kitap okumasının zararı olmaz. Her kitap, o günün şartlarında, o günün insanlarına, o günün ihtiyaçlarına cevap olarak yazılmıştır. O kitapların içindekilerden bugüne ait olanlar, seçilerek İlmihale konmuştur. Bu çok önemlidir! Onun için bu asrın mürşid-i kâmili Tam İlmihâl Se'âdet-i Ebediyye'dir. Çünkü yüzlerce âlim ve evliya zatın mübarek sözleridir. Bu kitabı okuyup anlayan, âlim olur. Öğrendikleriyle amel eden de, evliya olur. Kur'an-ı kerimin tefsirini öğrenmek isteyen, İlmihâli okuyup anlamaya çalışmalı. Kur'an-ı kerimin asıl gayesi, (Bu yenir, bu yenmez, bu serbest, bu yasak, bu yapılır, bu yapılmaz, bu sevilir, bu sevilmez) diye öğretmektir. Orada cennetliklerin ve cehennemliklerin hâlleri bildirilmiştir. Dolayısıyla Se'âdet-i Ebediyye, Kur'an-ı kerimin açıklamasıdır. Ona uyan, Kur'an-ı kerime uymuş olur. Seyyid Ahmed Mekki Efendi hazretleri de buyuruyor ki: Zamanımızın bir tanesinin yazmış olduğu Se'âdet-i Ebediyye kitabındaki kelam, fıkıh ve tasavvuf bilgilerinin hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitaplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitapta, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Dinî ve millî bilgilerinizi, bu latif, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan bu kitaptan alınız! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İslam Ahlakı kitabında, (Allahü teâlâ, ibadetleri, Cennete girmek için sebep yaptığını bildiriyor. Yani Cennet nimetlerini ibadetlere karşılık olarak yaratmıştır. Hadis-i şerifte "Hiç kimse Cennete, ibadeti sebebi ile girmez" buyuruldu. Karşılık başkadır, sebep olmak başkadır) deniyor. Burada bir çelişki yok mu? CEVAP: Çelişki yoktur. İman etmeyeni ve ibadet etmeyeni de Cennetine koymaz. Cenneti ibadetlere karşılık yaratmıştır. Karşılık başkadır, sebep başkadır. Cennete, Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı ile girilir. Lütuf ve ihsana kavuşmak için, imanlı olmak şart olduğu gibi, imanı korumak için ibadete de ihtiyaç vardır. İmanı olmayanlara bu lütfu yapmıyor. Yurt dışına çıkmak için pasaport alsak, hac mevsimiyse hacca gidemeyiz, pasaportumuzu vize etmezler. Pasaportumuz var diye her ülkeye giremeyiz. Pasaportun vize şartı vardır. Ama pasaportu olmayan o ülkeye giremez. Pasaport oraya girmek için bir sebeptir, ama vizesi şarttır. İşte imansız ve ibadetsiz kimse pasaportsuz kimseye benzer. Vize edecek bir şeyi yoktur. Pasaportu olan ise eğer vizesi yapılırsa o ülkeye girer. Girmesinde bir sakınca yoksa vizeleri yapılıyor. İbadet eden kimsenin imanı düzgünse vizesi yapılıp Cennete giriyor. Bizim ibadetimiz var, çekilin, biz vizesiz gireriz diyemeyiz. Eğer imanı bozuksa bu ibadeti de işe yaramaz, pasaportu vize edilemez. Demek ki, pasaportu olan bile vizesiz Cennete giremiyor. Pasaportsuz ise hiç girilmez. Vize edilebilecek bir pasaporta sahip olmak gerekiyor. ŞÂFİÎ İMAMA UYMAK Sual: Şâfiî bir imam, (Cemaat arasında bir tek Hanefî de olsa, namazı Hanefî'ye göre kılmak gerekir) dedi. Öyle bir şey var mıdır? CEVAP: Öyle bir şey yoktur. Cemaatin hepsi Hanefî de olsa, imam yine kendi mezhebine göre kıldırır. İmamın, cemaatin mezhebindeki şartlara elinden geldiği kadar uyması iyi olur. CENAZE MASRAFI Sual: Evli kadın ölünce, cenaze masraflarını kim verir? CEVAP: Cenaze masrafı nafakaya dâhil olduğu için, kocası verir. Kadının mirasını alanların vermesi gerekmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Çok gülmenin mahzuru var mıdır? CEVAP: Tebessüm etmek, güler yüzlü olmak çok iyidir. Kahkahayla gülmek mekruhtur. Birkaç hadis-i şerif meali: (Eğer Cennet ve Cehennemi görseydiniz, az güler çok ağlardınız.) [Müslim] (Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.) [Buhari] (Çok gülmek kalbi öldürür ve müminin değerini düşürür.) [Tirmizi] (Allahü teâlânın kendinden razı olup olmadığını bilmeden kahkahayla gülene şaşılır.) [E. Nuaym] (Mescidde gülmek, kabirde karanlıktır.) [Deylemi] (Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehenneme gider.) [Ebu Nuaym] Bir âyet-i kerime meali: (Az gülsünler, çok ağlasınlar!) [Tevbe 82] Resulullah, Hazret-i Mikail'in gülmeyişinin sebebini Hazret-i Cebrail'e sual eder. O da,(Cehennem yaratıldığından beri hiç gülmemiştir) cevabını verir. (İ. Ahmed) Çok gülenin heybeti azalır, çok şaka yapan hafife alınır. (Hazret-i Ömer) Ömrümde bir defa güldüm, ona da pişmanım. (İmam-ı a'zam) Dört şey, mümini gülmekten alıkoymalıdır: Âhiret işleri, geçim derdi, günahların verdiği sıkıntı, musibetlerden gelen elem. (Yahya bin Muaz) Çok gülmek ayıptır, mahşer için kayıptır. DÜŞÜKTE NİFAS Sual: S. Ebediyye'de, (Elleri, ayakları, başı belli olan düşükte gelen kan da nifastır) deniyor. Bu durum, kendiliğinden olan düşüklere mahsus mudur, yoksa kendimiz hoplayarak, zıplayarak veya ilaçla düşürsek yine aynı hükümde midir? CEVAP: Evet, aynı hükme girer. Kendi elimizle olmuş veya olmamış fark etmez. Düşüğün elleri, ayakları, başı belli ise nifas olur. Hattâ kürtajla alınsa da böyledir. Hayzda da durum aynıdır. Hayzı ilaçla geciktirsek, sonra kan gelse yine hayız olur. Tersi de böyledir, yani temiz bir kadın, en az 15 gün temiz geçtikten sonra, ilaç sebebiyle hayız olsa yine, gelen kan hayız olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Lokman suresinin 34. âyetinin klasik tefsirinde, bu âyette beş gaybın bildirildiği söyleniyorsa da bu doğru değildir, çünkü günümüzde yağmurun ne zaman yağacağı ve rahimdeki çocuğun cinsiyeti önceden biliniyor) deniyor. Klasik tefsirler yanlış mı? CEVAP: Klasik tefsir denilerek, müfessirlere dil uzatılması kıyamet alametidir. Resulullah efendimizin (Âhir zamanda sonra gelenler [türediler], önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır) hadis-i şerifindeki mucizesi meydana çıkıyor. Eski âlimleri suçlamak moda hâline gelmiştir. Bu da o hezeyanlardan biridir. O âyet-i kerimenin meali şöyledir: (Kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir. [Nereye, ne zaman ve ne miktarda] yağmur yağdıracağını ve rahimlerde olanı da O bilir. Hiç kimse, yarın [hayır ve şerden] ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.) [Lokman 34] Cebrail aleyhisselam, kıyametin ne zaman kopacağını sorunca, Resulullah efendimiz, (Bunlar Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği beş husustur) buyurunca Cebrail aleyhisselam (Doğru söyledin) diye cevap verdi. (Ebu Davud-Kurtubi) Mensur, rüyada ölüm meleğini görüp, ne kadar yaşayacağını sorar. O da, beş parmağını gösterir. Tabircilerden kimi beş yıl, kimi beş ay, kimi beş gün yaşayacaksın derler. İmam-ı a'zam hazretleri, (Ölüm meleği, "Ben bunu bilmem. Bu, Lokman suresindeki bilinmeyen beş gaybdan biridir" demek istemiştir) buyurur. (Medarik tefsiri) Gayb nedir? Gaybın mahiyeti bilinirse, bu mesele gayet kolay anlaşılır. His organlarıyla, teknik bilgiyle, yani tecrübe ve hesapla anlaşılamayan şeylere gayb denir. Mesela Cennetin, Cehennemin ve meleklerin varlığı böyledir. Bir çocuğun büyüyünce, iyi mi, kötü mü, âlim mi, zalim mi olacağı gibi şeyler akılla, teknikle bilinemez. Bugün ultrasonla veya başka yolla çocuğun cinsiyetinin tespiti gayb değildir. Bilinen bir şeyin gösterilmesidir. (Ana rahmindekini ancak Allah bilir) ifadesi, sadece cinsiyetle ilgili değil, (Çocuğun sağ salim doğup doğmayacağını, said mi şaki mi, yani Cennetlik mi Cehennemlik mi olacağını, ne işler yapacağı, nerede yaşayıp nerede öleceği gibi hususları ancak Allah bilir) demektir. (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Çocuğun uzuvlarının bir cihazla görülmesi, gayb değildir. Yahut anne karnı ameliyatla açılıp bakıldığında, çocuk erkek mi, dişi mi diye görünce gayb bilinmiş olmaz. Karnını yarmayıp da, bir cihazla veya ultrasonla bilinirse, bu da gaybı bilmek olmaz. Aletlerle yağmurun gelişini görüp, yarın yağmur yağacak diye tahminde bulunmak da gaybı bilmek değildir. Eve doğru gelen adamı pencereden görüp (Biri geliyor) demek, gaybı bilmek olmaz. Yağmur bulutlarının geldiğini görmek de bunun gibidir. Görmeden bilmek, gaybı bilmek olur. Bir duvarın arkasındaki şeyler, bize göre gaybsa da, bir aletle görebiliyorsak gayb olmaktan çıkar. Hazret-i Ömer'in İran'daki ordusunun kumandanına, Medine'den seslenmesi ve sesini ona duyurması keramettir. Bugün Medine'den İran'la telefon veya başka cihazla konuşulması keramet değildir. Şimdi biri çıkıp da, ben de Medine'den konuşuyorum, benimki keramet olmadığına göre, Hazret-i Ömer'inki de keramet değildi diyemez. Anne karnındaki çocuğun cinsiyetini bilme imkânı yoksa o gayb demektir. Yağmurun ne zaman yağacağı bir aletle bilinmediği zaman, o da gaybdır. Bunlar gayb değil diyerek hadis-i şerife ve tefsirdeki bilgilere klasik yorum diye saldırmak çok çirkindir. BEN MÜNECCİM MİYİM? Sual: Birine bilinmeyen bir olay sorulunca, (Ben müneccim miyim, nereden bileyim?) diyor. Böyle söylemek caiz mi? Müneccim gaybı bilir mi? CEVAP: Müneccimin iki anlamı var. Necm yıldız, müneccim de astronom yani gök ve yıldız bilimcisi demektir. Bunlar gaybı bilemez. İkincisi, yıldız falına bakan kimseler demektir. Falcılar da gaybı bilemez. Hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın, neticede, (Gaybı müneccim bilir, ben bilemem) anlamında söylenirse küfür olur. Böyle tehlikeli sözlerden sakınmalıdır. BANKANIN BORÇ SİLMESİ Sual: Bir kimse ölünce, bazı bankalar onun borçlarını siliyormuş. Banka silince, o kişi dinen borçtan kurtulmuş oluyor mu? Ahirette ona borcu sorulmayacak mı? CEVAP: Banka borçları silince, ona hediye etmiş oluyor. Ölen kişi sorumluluktan kurtuluyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Bir dinde bir mesele, mezhebin birine göre farz, ötekine göre haram olur mu? Mehdi gelince bu ihtilaflara son verecektir. Mehdi'nin bir an önce gelmesinin önemi buradan da anlaşılıyor) deniyor. Asırlardır hiçbir İslâm âlimi, dört hak mezhepteki farklı hükümlere itiraz etmemiştir. Mehdi niye hak mezhepleri kaldıracak ki? CEVAP: Hazret-i Mehdi geldiği zaman, dört hak mezhebi kaldırmayacaktır. (Kaldıracaktır) demek, dört hak mezhebin bâtıl olduğunu iddia etmek olur. Bu da asırlardır gelen İslâm âlimlerini yalanlamak olur. Hangi Ehl-i sünnet âlimi, dört mezhebin hak olmadığını söylemiştir? Hak mezheplerdeki hükümlerin farklı olması, Peygamber efendimizin emrettiği bir rahmettir. Allahü teâlânın gönderdiği dinlerin hepsi de, amel yönüyle farklıydı. Âdem aleyhisselamın diniyle Nuh aleyhisselamın, Musa aleyhisselamın dinleri farklıydı. Farklı olmaları hak din olmalarını engellemez. Mesela şarap mubah iken son gönderilen dinde haram kılındı. Niye dinde veya mezheplerde farklı hüküm var demek, Allah'ı suçlamak olur. Allahü teâlâ öyle dilemiş, öyle hükümler göndermiştir. Farklı ictihad da, yani farklı hükümler de dinimizin emridir. Hazret-i Mehdi geldiği zaman, herkes dinden uzaklaşmış, dört hak mezhebin hükümleri unutulmuş, bâtıl mezhepler ve bid'atler yayılmış olacak. Hazret-i Mehdi, hak mezhepleri ve dinin hükümlerini değil, bu bid'atleri ve bâtıl mezhepleri kaldıracak ve dinin hükümleri unutulduğu için ictihad edecektir. Yapacağı ictihadlar, Hanefî mezhebine uygun olacaktır. Hazret-i İsa da aynı şekilde ictihad edecektir. Muhammed Parisa hazretleri, (Hazret-i İsa'nın yeryüzüne indiği zaman yapacağı ictihadlar, Hanefî mezhebindeki hükümlere uygun olacaktır) buyuruyor. (Füsul-i sitte) Hak dinlerdeki farklı hükümler amelde olduğu gibi, dört hak mezhep arasındaki farklar da, itikatta değil ameldedir. Bu ise, Eshab-ı kiramın farklı ictihadı gibi rahmettir. İki hadis-i şerif meali: (Ümmetimin [âlimlerinin] ihtilafı [farklı ictihadları] rahmettir.) [Deylemi] (Âlim, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevab alır.) [Buhari] Farklı ictihada dil uzatmak, dinî yıkmaktan başka şey değildir. --------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bizim vazifemiz, inandırmak değil, anlatmaktır. Hidayet Allah'tandır. Peygamber efendimize, akrabalarından bile iman etmeyenler oldu. Bazı din büyüklerimizin öz kardeşleri bile onlardan nasiplenememiştir. Bu bir nasip meselesidir. Güneş her tarafa ışık yayar. Fakat aynı ışıkla biber acılaşır, karpuz tatlılaşır. Allahü teâlâ, Nuh aleyhisselama, (Ehlini [çoluk çocuğunu] koruyacağım) vaadinde bulunmuştu. Ama oğlunun biri inanmadı, gemiye binmedi, boğuldu. Hazret-i Nuh, babalık şefkatiyle bunun hikmetini sual etti. Allahü teâlâ, (Senin ehlin, zürriyetinden gelen değil, senin yolunda olandır) buyurdu. Merhum hocamız, (Kitaplarımızda bize ait tek kelime yoktur, hepsi Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarıdır, hepsi birer ayna gibidir. İyi kimse, aynaya bakar, eksikliklerini tamamlar. Kötü kimse, bakınca, kendi bozuk hâlini görür. Hâlini düzelteceğine kabahati aynada bilir, aynayı kırar. Ehl-i sünnet kitaplarına düşman olanlar da böyledir) buyururdu. Dine hizmet edecek kişide, şu üç özellik olmalıdır: Dini bilecek, akıllı olacak ve ilm-i siyasetten anlayacak, yani zamanın şartlarına uygun davranacak. Bu özellikler yoksa, hem kendini, hem de, peşinden gelenleri büyük sıkıntıya sokar. Emr-i marufu, fitne çıkarmadan yapmalı! Sabretmeli! Sabır dinin yarısıdır. Sabır acı, ama meyvesi tatlıdır. Sabır acı bir ilaçtır, ama şifası mutlaktır. Küsmek, intikam, kan davası yok! Güler yüzlü, tatlı dilli ve affedici olmalı, (İyilik edene iyilik et, kötülük edeni affet!) hadis-i şerifine uymalı! Adamın biri, talebeleri sabırlı olmakla meşhur olan evliya bir zatın dergâhına gider. Oradaki talebelerin sabırlarını denemek maksadıyla, abdest almak için bir testi ister. Talebe testiyi getirince, o testiyi kırar, bir daha ister. Geleni de kırar, tekrar ister. Bu şekilde 40 testi kırar. Yine testi isteyince, talebe özür diler, testi kalmadığını söyler. Bunun üzerine o kimse dergâhın şeyhine gider, (Ben imtihan etmek niyetiyle gelmiştim, 40 testi kırdım, yine de (Hayır) demediler, hep (Peki) dediler. Hâlbuki dünyada en zor şey peki demektir, böyle şey olamaz. Maşallah, talebeleriniz ne kadar sabırlıdır. Bunun sizin sayenizde olduğuna inanıyorum. Ben de size talebe olmak istiyorum) der... > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İyilik eden mutlaka karşılığını görür. Ettiği iyilik sonunda dönüp dolaşıp geri gelir. Yeter ki biz iyiliği karşılıksız yapıp hemen unutalım. Kötülük de böyledir, o da çıkıp geri gelir. Zulüm payidar olmaz. Diğer günahların cezası âhirete kalabilir, ama zulmeden dünyada da mutlaka cezasını görür. Müminin zulmetmesi olacak iş değildir. Bir zata, bir talebesi, başka şehirdeki işin başında bulunan talebeyi över, (Çok hizmet ediyor, çok kazanıyor) der. O talebeyi iyi tanıyan hocası buyurur ki: (O arkadaş yanındakileri üzüyor, kalblerini kırıyor. Bizim yolumuzda, üzmek, kalb kırmak yoktur. Milyonlar kazansa ettiği hizmetlerin ona bir faydası olmaz. Kırdığı kalbler yüzünden yaptıkları heba olur. Allahü teâlâ, kalbi kırık olanların yanındadır. Küfrü, şirki affetmez, kibirliyi Cennete koymaz. Seven sevdiği gibi olur. Büyükleri sevdiğini söyleyen, fakat onlardan çok farklı yaşayan sözünde samimi değildir.) İmam-ı Rabbanî hazretlerinin halifelerinden Âdem-i Bennurî hazretlerinin elini tutan herkesin bütün vücudu zikrederdi. Bunu duyan bir şarapçı da, meyhaneden çıkıp onun evine gelir. Âdem-i Bennurî hazretleri, (Niye geldin?) diye sorunca, (Elini sıkmaya geldim) der. (Git buradan, her tarafın şarap kokuyor) diyerek kovar. Adam (Peki) der, sallana sallana çıkıp gider. O anda (Allah demek için gelen bir kulumu sen nasıl kovarsın?) diye bir ses gelir. Âdem-i Bennurî hazretlerinin ödü kopar. Hemen bir talebesini gönderir, (Tez o sarhoşu getir!) der. Sarhoş o talebeye, (Gelmem, o benim kalbimi kırdı) der. Bu sefer büyük bir talebesini gönderir, (Git yalvar yakar, ona ölünceye kadar bakacağımı söyle!) der. Sarhoş yine aynı cevabı verip gelmez. Bu sefer daha büyük bir talebesini gönderir, (Yine gelmezse, onun elini tut, beni hatırlayarak kulağına bir kere Allah de!) diye tembih eder. Buna da sarhoş yine (Gelmem!) der. Talebe, (Peki gelme, ama kulağına bir şey söyleyeceğim) der. Sarhoş (Söyle!) der. Talebe onun elini sıkıca tutar, hocasını hatırlayıp kulağına (Allah) der demez, sarhoşun bütün vücudu zikre başlar. Sonra birlikte dergâha gelirler. Âdem-i Bennurî hazretleri onun gönlünü alır, hakkını helâl ettirir. Şu hâlde hak helâl ettirmek için elden ne gelirse yapmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir kimse, abdest alınca, hemen herhangi bir namaz kılsa, mesela kaza kılsa, niyet etmese de, abdestten sonra kılınan sübha namazı yerine de geçer mi? CEVAP: Evet, geçer. Bir kimse, camiye girince farz, vacib, sünnet veya nafile namaz kılsa, tehıyyet-ül mescide hiç niyet etmese de tehıyyet-ül mescid namazı kılınmış olur. Bir fakir, Kurban Bayramı günlerinde nafile niyetiyle tavaf etse de farz yerine geçer. Yevm-i şekte yani Şaban ayının son günü nafile oruca niyet eder de, sonra o günün Ramazandan olduğu anlaşılırsa, o kimsenin tuttuğu oruç Ramazan orucu olur. Seher vakti, iki rekât teheccüd namazına niyet eder de, sonra fecrin doğduğu, yani sabah olduğu anlaşılırsa, bu iki rekât sabah namazının sünneti yerine geçer. (Muayyen bir günde [mesela Zilhicce ayının altıncı Perşembe günü] oruç tutacağım) diye adakta bulunan, o gün, nafile olarak oruç tutsa, nezri yani adağı yerine gelir. (Redd-ül muhtar) ABDESTİ YOK SANMAK Sual: Abdestim yok zannı fazla olmasına rağmen yine de namaz kıldım. Daha sonra abdestimin olduğunu kesin olarak hatırladım. Abdestli olarak kıldığım bu namaz sahih oldu mu? CEVAP: Abdestsiz olduğunu sanarak namaz kılıp, sonra abdestinin olduğunu hatırlayanın namazını tekrar kılması gerekir. Kıbleyi tespit etmeden, vaktin girdiğini bilmeden de, namaza durulmaz. ÇAMAŞIR VE BULAŞIK Sual: Şâfiî'de, bulaşık makinesiyle bulaşık veya çamaşır makinesiyle çamaşır yıkanınca temiz olur mu? CEVAP: Elbette temiz olur. Her mezhepte temiz olur. Çamaşır makinesi de, bulaşık makinesi de, içindekileri birkaç defa yıkıyor, duruluyor. Çamaşırları önce elde yıkamak gerekmez. ÇİÇEK VE MENDİL Sual: Ceketin üst cebinde, yani yakada, çiçek veya mendil taşımak caiz midir? CEVAP: Ziynet olacağı için, elde veya yakada çiçek taşımak mekruhtur. Mendil koymak da böyledir. KEMİKLERİ ÇÜRÜMÜŞSE Sual: Yıllar önce ölmüş birinin kabrini açıp, oraya bir başkasını defnetmek caiz midir? CEVAP: Kemikleri çürümüşse caizdir. Çürümemiş olan birkaç kemik kalmışsa onlar kenara alınıp defnedilebilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Yarın Hicri yılbaşı gecesi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hicri yılbaşı ne demektir? CEVAP: Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselam, miladi 571'de 20 Nisana rastlayan, Rebiulevvel ayının 12. Pazartesi sabahı, Mekke'de doğdu. 622'de Mekke'den Medine'ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine'nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih Müslümanların şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının 1. günü de, hicri [kameri] yılbaşı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi [bu sene, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, yani yarın gece] Müslümanların yılbaşı gecesidir. Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhicce ayının son günü ve Muharrem ayının birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur) buyuruldu. İslamiyet'ten önce Araplar, Muharrem ayında savaşmak isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya koyarlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece, haram ay, Muharrem ayından bir sonraki ay olurdu. Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi geldi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti. Kur'an-ı kerimde bildirilen ve dinde kullanılan Arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından on gün kısadır. Hicri kameri aylar, hicri şemsi ve miladi aylara göre, on gün önce gelmektedir. Bunun için Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, şemsi yıllara göre, her yıl on gün önce olur, çünkü mübarek günler, güneş aylarına göre değil, kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir. İslamiyet'te, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün yoktur. Doğum günü ve mübarek geceler, hicri yıl ile kutlanır. Bütün ibadetlerde ve dini faaliyetlerde kameri aylar esas alınır. Hac, oruç, kurban ve bayram günleri, kameri aylara göre tespit edilir. Haccı Allahü teâlânın bildirdiği Zilhicce ayında yapmayıp da, miladi bir ayda, mesela Ocak ayında yapmak; orucu Ramazan ayında değil de, Şubat ayında tutmak, dini değiştirmek olur. Bütün mübarek geceler de kameri aylara göre tespit edilir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yazarın biri, Hazret-i İsa'nın bile bu ümmetten olmak istediğini yazınca, başka bir yazar, (Hazret-i Muhammed hazret-i İsa'dan üstün mü ki? Bekara suresinde, "Peygamberler arasında ayırım yapılmaz" denirken hazret-i Muhammed ve ümmeti neden üstün olacak?) diye ona reddiye yazdı. Hangi yazarın görüşü doğrudur? CEVAP: İkinci yazar, hocasını Peygamber sanan biridir. Peygamber efendimiz bütün peygamberlerden üstün olduğu gibi, onun ümmeti de diğer ümmetlerden üstündür. Bekara suresinin, (Allah'ın Resulleri arasında ayırım yapmayız) mealindeki 285. âyet-i kerimesi tefsirlerde, (Yahudi ve Hıristiyanlar gibi, Peygamberlerden bazısını kabul edip, bazısını inkâr ederek ayırım yapmayız, hepsi de peygamberdir) demek olduğu bildiriliyor, çünkü Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Resullerden kimisini kimisine üstün kıldık.) [Bekara 253] (Nebilerden bazısını bazısından üstün kıldık.) [İsra 55] Demek ki Resullerin de, Nebilerin de birbirinden üstün olanları vardır. Peygamberlerin birbirinden üstün olduğunu kabul etmemek, bu iki âyet-i kerimeyi inkâr etmek olur. Her peygamber kendi milletine geldi, fakat Muhammed aleyhisselam bütün âlemlere geldi. Birkaç âyet-i kerime meali: (Âlemlere [Cin ve insanlara, ilâhî azapla] korkutucu [uyarıcı] olsun diye Furkan'ı [Kur'anı] kuluna [Muhammed aleyhisselama] indiren [Allah'ın şanı] ne yücedir.) [Furkan 1] (De ki: "Ey insanlar! Ben, Allah'ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.") [Araf 158] (Her elçi bir millete gelmişken, Muhammed aleyhisselam bütün insanlara gelmiştir.) (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28] (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] (Başka hangi peygamber âlemlere rahmet olarak gönderildi? Bu rahmet, yalnız insanlar için değil, bütün mahlûklar içindir. Hatta kâfirler bile faydalanır. Nitekim (Sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onlara [kâfirlere] azap etmez) buyuruluyor. (Enfal 33) Başka hangi peygamber için böyle buyuruldu?) Bir hadis-i şerifte de, (Beni insanların en iyisi bilmeyen kâfir olur) buyuruldu. (Hatib) [Devamı var] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Resulullah efendimizin üstünlüğünü bildirmeye bugün de devam ediyoruz. Birkaç âyet-i kerime meali: (Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen, en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4] (Başka hangi Peygamber böyle övülüyor?) (Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5] (Razı olana kadar nimet verecek. Başka hangi Peygambere bu nimetler veriliyor?) (Allah ve melekleri, Nebiye salât ediyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56] (Başka hangi Peygambere bu makam veriliyor? Hangi peygambere Allahü teâlâ salât ediyor?) Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Övünmek için söylemiyorum, ben peygamberlerin efendisi, sonuncusu ve şefaat edicilerin de ilkiyim.) [Darimi] Buhari ve diğer hadis kitaplarındaki bir hadis-i şerifte de bildirildiği şekilde, insanlar şefaat için Hazret-i Âdem'den itibaren bütün peygamberlere gidecekler, hepsi bir özür beyan edecek, sonunda Muhammed aleyhisselama gönderecekler. İlk şefaati Peygamber efendimiz yapacaktır. En üstün olan peygamberin ümmeti de üstündür. Bir âyet-i kerime meali: (Siz ümmetlerin en hayırlısı, insanların seçilmişisiniz.) [Âl-i İmran 110] İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: Muhammed aleyhisselamın izinde ilerleyenlerin büyükleri, İsrail oğullarının Peygamberlerine benzetildi. [Hadis-i şerifte, (Ümmetimin âlimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir) buyuruldu.] Musa aleyhisselam Onun zamanında bulunsaydı, Onun yoluna girmekten başka bir şey yapmazdı. İsa aleyhisselamın gökten ineceği ve Allahü teâlânın sevgilisine ümmet olacağı herkesin bildiği bir şeydir. Onun ümmeti, Onun yolunda bulundukları için, ümmetlerin en iyileri oldular. (1/249) Tevrat ve İncil'de Muhammed aleyhisselamın vasıfları, üstünlükleri bildirilmişti. Bunları bilen hazret-i Musa ile hazret-i İsa, Onun ümmetinden olmak için çok yalvardılar, dua ettiler. İsa aleyhisselamın bu duası da kabul olundu. Allahü teâlâ Onu diri olarak göğe yükseltti. Kıyamete yakın tekrar yeryüzüne inecek, Muhammed aleyhisselamın dinine uyacak ve onu yayacaktır. (H. L. O. İman) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yeis halindeyken tevbenin kabul olması ne demektir? CEVAP: Yeis, kelime olarak ümitsizlik demektir. Tevbe-i yeis, ölüm alameti başlayıp, hayattan ümit kesilince, yapılan tevbe demektir. Din kitaplarındaki bu konudaki bilgiler şöyledir: Kadıhan'ın Fetava'sında buyuruluyor ki: Yeis hâlinde tevbe makbul, ama iman makbul değildir. Yani fâsık tevbe ederse tevbesi kabul olur, ama kâfir iman etse imanı kabul olmaz. Şûra suresinin, (Kullarının tevbesini kabul eden Odur) mealindeki 185. âyetine göre, fâsıkın tevbesi makbuldür. (Dürer Gurer) Ölüm alameti başlayıp hayattan ümit kesilince tevbe kabul olursa da, kâfirin iman etmesi kabul olmaz. (S. Ebediyye) Can boğaza gelince, âhiretin bütün halleri gösterilir. O zaman her kâfir iman etmek ister. Hâlbuki imanın gaybî olması yani görmeden inanması gerekir. (Namaz Kitabı) Hastanın ruhu gargaraya gelince, yani âhiretteki yerini görmeye başlayınca, iman etmesi fayda vermez. (Kıyamet ve Âhiret) Bazı âlimler de, Nisa sûresinin, ([Ömrü] Kötülüklerle geçip de öleceği vakit, "Ben şimdi tevbe ettim" diyenlerle, kâfir olarak ölenlerin tevbeleri makbul değildir) mealindeki 18. âyet-i kerimeye göre, iman gibi tevbenin de kabul edilmeyeceğini bildirmişlerdir. Eş'ariler, (Allah bir kulun tevbesini gargara haline gelmedikçe kabul eder) hadis-i şerifini esas alıp, gargara halinde tevbenin de, imanın da makbul olmadığını bildirmişlerdir. Onlara göre bu hadis-i şerif, mümin ve kâfirin tevbeleri için geçerlidir. Tevbede ihtilaf olmuşsa da, yeis hâlindeki iman sözbirliğiyle makbul değildir. Kâfir o zamana kadar Allahü teâlâyı tanımamaktadır. Hayattan umudunu kesip hakkı ve hakikati görünce o anda iman etmektedir. O durumda yapılan iman, makbul ve muteber değildir. Fâsık, Allahü teâlâyı tanımaktadır. Müslümandır, mümindir. İmanı mevcuttur ve bâkîdir. Bâkî olan bir şey, yeni baştan yapılandan kolaydır. (Redd-ül muhtar) Bunun için, Firavun'un son nefesteki imanı muteber değildir. Bir âyet-i kerime meali: (Firavun boğulacağı an, "İsrail oğullarının inandığından başka ilah olmadığına inandım, artık ben de Müslüman oldum" dedi. Ona, "Şimdi mi inandın, daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin" dendi.) [Yunus 90, 91] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ölünün mezardaki hâli, denize düşmüş, boğulmak üzere olup, imdat diye bağıran kimseye benzer. Buna ne yapılır? (Kırkını bekle, sene-i devriyen dolsun, o zaman geliriz) denmez. Beklemeden derhal kurtarmaya çalışılır. Nasıl kurtarılır? Ekmek, su verilmez. Kur'an-ı kerim, mesela 11 İhlâs ve 1 Fâtiha okunup ruhuna hediye edilirse, ona yardım edilmiş olur. Üç İhlâs okumak, bir hatim yerine geçer. Peygamber efendimiz, Hazret-i Âişe validemize, (Yatmadan önce Kur'an-ı kerimi hatmet!) buyurunca, (Ya Resulallah, bu kadar kısa zamanda nasıl hatmederim?) dedi. Peygamberimiz, (Üç İhlâs oku, Kur'anı hatmetmiş olursun) buyurdu. Bir gün Resulullah efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ali ile sohbet ederken, bir sahabi gelir. Hazret-i Ali'yi görünce, hemen dışarıya çıkar. Hazret-i Ebu Bekir merak edip peşinden gider. Ona ulaşıp der ki: - Ali kardeşimi görünce rengin kaçtı, sonra hemen çıktın. Bunun hikmeti nedir? - Ali'ye borcum vardı, ödeyemedim, onu görünce mahcubiyetimden çıkmak zorunda kaldım. - Ne kadar borcun var? - 5 bin dinar. - Fâtiha-i şerifenin yarısını okuyup bana hediye eder misin? Peki der, yarısını okuyup hediye eder. Hazret-i Ebu Bekir 2 bin dinar hediye edip buyurur ki: - Şimdi diğer yarısını da okur musun? Peki der, diğer yarısını da okuyup hediye eder. Hazret-i Ebu Bekir 2 bin dinar daha hediye edip der ki: - Bak, bütün param bu. Daha olsaydı onu da verirdim. Ama bilesin ki ben bu işten kârlı çıktım. Bu Fâtiha-i şerifenin kıymetini insanlar bilselerdi, sadece mallarını değil, hayatlarını da verirlerdi. Fâtiha kelimesi, feteha [açmak] kelimesinden geliyor. Fâtiha neleri açmaz ki! Cennetin kapılarını açar, insanın kalbini açar, kazanç kapılarını açar ve daha neler açar neler. Ölülere hatmi tehlil [yetmiş bin kelime-i tevhid] okumak da çok faydalıdır. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: (Bir kelime-i tevhid terazinin bir kefesine konsa, yedi kat gökler, yedi kat yerler kadar günah da terazinin diğer kefesine konsa, o kelimenin bulunduğu kefe ağır basar.) O hâlde kelime-i tevhidin kıymetini bilmeliyiz. >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Ölmüşlerimizin ve bütün müminlerin ruhlarına hediye ettiğimiz hatimler, Fâtihalar, salevatlar ve hatm-i tehliller, çok önemli, çok kıymetli birer hediyedir. Basra'da genç bir kız vefat eder. Annesi evlat acısından yanar yakılır. 15 gün durmadan gece gündüz Allahü teâlâya, (Ya Rabbî, kızımı rüyada bana göster!) diye yalvarır. Bir türlü göremeyince, Hasan-ı Basrî hazretlerine gider, (Hocam biliyorsunuz, kızım vefat etti, ama rüyada hiç göremiyorum. Ne olur bana bir dua öğretin, onu rüyada göreyim) der. Hasan-ı Basrî hazretleri de, bu kadının kızını rüyada görebilmesi için dua eder. Sonra, (İnşallah kızını rüyada görürsün) der. O gece anne, kızını rüyasında görür. Ama kızın yüzü gözü değişmiş, çok çirkin ve feci bir biçimde ateşler içinde yanıyor. Anne korkudan hemen uyanır, (Yâ Rabbî nedir bu başıma gelen, keşke hiç rüyamda görmez olsaydım, mahvoldum) der. Tekrar Hasan-ı Basrî hazretlerine gider. (Hocam, kızım ateşler içinde yanıyor) der. Tabiî o da çok üzülür. Birkaç gece sonra, bu sefer Hasan-ı Basrî hazretleri, aynı kızı rüyasında görür. Kız Cennette nimetler içindedir. Hasan-ı Basrî hazretleri, (Kızım sen filan teyzenin kızı değil misin?) diye sorar. O da (Evet efendim) der. (Annen seni rüyasında görmüş, ateşler içinde yanıyormuşsun, ne oldu da, sen şimdi böyle Cennet nimetlerine kavuştun?) diye sorar. Kız der ki: (Hocam, bir Müslüman, bizim kabristana uğradı. 11 İhlâs, 1 Fâtiha okudu ve bir de 10 salevat-ı şerife gönderdi. Beş yüzden fazla genç kız böyle yanıyorduk. Allahü teâlâ, o gün hepimizi affetti. Şiddetli azaptan bizi kurtardı. Çeşitli nimetlere kavuştuk.) Hasan-ı Basrî hazretleri, kızın annesine durumu anlatınca, kadıncağız rahatlar, çok sevinir. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, kabristandan geçerken, bir kadının kabrinde ateşler içinde yandığını kalb gözüyle görür. Çok üzülür. Kendisi için okumuş olduğu bir hatm-i tehlili, [70 bin kelime-i tevhidi] bu kadının ruhuna bağışlar. Birden ateş kaybolur, kabir Cennet bahçesi olur, (Demek imanı varmış ki, kadın Cennet nimetlerine kavuştu) buyurur. İmanı olmayanlara okunanların faydası olmaz. Şu hâlde, okunan Kur'an-ı kerimin ve edilen duaların sevabları, ölmüşlerimize bağışlayacağımız çok kıymetli hediyelerdir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Dinde itikadî farklara tefrika, ameli farklara ihtilaf denir. Ehl-i sünnet dışı mezheplerdeki farklı hükümler de tefrika değil ihtilaf olarak görülmeli. Ehl-i sünnet dışındaki mezheplerin itikatları da hoşgörüyle karşılanmalı) diyen ilahiyatçılara rastlıyoruz. Bid'at ehli olanlar da mı hak mezhep sınıfına sokulmak isteniyor? CEVAP: Mezhepsizler, bid'at ehline ve gayrimüslimlere gösterdikleri hoşgörüyü Ehl-i sünnete göstermiyorlar. Yahudilerle Hıristiyanları ve bid'at ehlini Cennete rahatça sokabiliyorlar, ama nedense Ehl-i sünnete bunu çok görüyorlar. İhtilaftan kastı farklı ictihaddır. Farklı ictihad ise rahmettir. Rahmete ihtilaf gözüyle bakmamalı. Tefrika ise, ayrılık, bölünmek, parçalanmak demektir. Tefrika, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle yasaklanmıştır. (Dinlerinde tefrikaya düşüp, gruplaşan ve her grup da kendi inançlarını beğenip sevinen müşriklerden olmayın!) [Rum 32] (Hep birlikte Allah'ın ipine [İslamiyet'e] sımsıkı yapışın, parçalanmayın, bölünmeyin!) [Âl-i İmran 103] Peygamber efendimiz de, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Onlardan bir fırka hariç, hepsi Cehenneme gidecek. Kurtulan fırka, benim ve Eshabımın yolu üzere gidenlerdir) buyuruyor. (Tirmizi) Bu hadis-i şerifte iki husus vurgulanıyor: 1- Bölünmeyin, tefrikaya düşmeyin, bölücüler Cehenneme gidecektir deniyor. Bu bölücülere bid'at ehli deniyor. 2- Sadece (Benim yolumdan giden kurtulur) denmiyor, (Eshabımın yolundan giden de kurtulur) buyuruluyor. Eshabının yolunun kendi yolundan ayrı olmadığı vurgulandığı gibi, onların farklı ictihadlarının rahmet olduğu da vurgulanıyor. (Benim ve Eshabımın yolu) buyuruluyor. Benim yolum ifadesinden maksat sünnettir. Eshabının yolu da cemaattir. Bu ikisine birden Ehl-i sünnet vel cemaat diyoruz. Ehl-i sünnet âlimlerinin istisnasız hepsi, tek doğru olan kurtuluş fırkasının Ehl-i sünnet vel cemaat fırkası olduğunu bildiriyorlar. İtikatta ayrılık olmaz. Onun için, kurtulan tek fırka deniyor. Diğerleri bid'at fırkalarıdır. Bid'at ehli ise muhakkak Cehenneme gidecektir. Kitap ve Sünnet'le Cehenneme gideceği bildirilen bid'at fırkalarının hoş görülmesini söylemek, âyet ve hadise karşı gelmek olur. Herkesle iyi geçinmek ayrı, hoş görmek, beğenmek ayrıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mısırlı yazarlardan Zuhayli'nin, Delilleri ile İslâm Fıkhı isimli kitabında, Ehl-i sünnete ve dört mezhebe aykırı görüşleri var mıdır? CEVAP: Zuhayli de, Kardavi ve Mahmasani gibi bir mezhepsizdir. Kitabının önsözünde, mezhepleri birleştirmek için (Toplumu saplandığı uçurumdan kurtarmak için ıslah [reform] hareketinden başka çıkar yol yoktur) diyor. Bid'at veya hak mezheb ayrımı yapmadan, her mezhebin karıştırılmasını isteyerek, (Muayyen bir mezhebin hükmüne bağlı kalınmamalıdır) diyor. Bunlar mezhepsizlik değilse nedir? Herkesin mutlak müctehid olmasını ve mezhepler üstü ictihad yapmasını istiyor. Çünkü bir kimse mutlak müctehid bile olsa, ancak kendi ictihadını bildirir. Diğer ictihadlara yanlış demez. Çünkü ictihad, ictihadla nakzolunamaz, yani geçersiz hâle getirilemez. Telfik yapmanın haram olduğu, Hadika'da bildirilmektedir. Zuhayli, (Telfike götürse de, her mezhebi taklid caizdir) diyor. Buradaki her mezhep ifadesinin içinde dört hak mezhebin dışındakiler de vardır. Mesela Haricilerin İbaziyye kolunu da hak mezhep olarak bildiriyor. Kendini bütün mezheplerin üstünde bir hakem gibi görüp, (Belli bir mezhebin görüşüne taassubum yoktur), (Delil ve mezheb olarak tercih edilmesi gerekeni gösterdim) ve (Benim tercih ettiğim görüş şudur) diyor. Dört mezhebden başka hak mezheplerin bulunduğunu bildiriyor. Eğer Zuhayli, sadece hak olan dört mezhebi ayrı ayrı bildirip, kendisinin ve bid'at ehli kimselerin görüşlerini araya sokmasaydı, kitabı bir değer taşırdı. Kendi görüşünü ve dört mezheb harici sapıkların fikirlerini, din gibi bildiren böyle kimselerin kitaplarını okumak elbette çok zararlıdır. DOĞUM YAPARKEN Sual: Doğum esnasında akıntılar oluyor. Bu akıntılar nifas sayılır mı? Nifas çocuk doğduktan sonra mı başlar? Bir de doğumdan sonra hiç kan gelmese, yine gusül gerekir mi? CEVAP: Çocuğun yarısından çoğu çıkınca nifas başlar. Daha önceki kanlar nifastan sayılmaz. Özür sayılır. O akıntılar varken de namaz kılabilir. Doğum yaptığı halde, kan görmemiş olan kadının, gusletmesi İmameyn'e göre gerekmez. İmam-ı a'zama göre ise, gusletmesi gerekir. Âlimlerin çoğu da, bu hükmü esas almışlardır. (Hindiye) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Peygamberden yardım istemek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Cin suresinin 18. âyetinde, (Mescidler, Allah'ındır. O halde orada Allah ile birlikte başkasına dua etmeyin! Onlara yalvarmayın!) âyetine rağmen Peygamberden veya Evliyadan yardım istemek şirk olmaz mı? CEVAP: Bildirilen âyet-i kerimede yasak edilen dua, ilim dilinde kullanılan dua demektir. Yani tapınarak yapılan duadır. Bu dua, ancak Allahü teâlâya olur, fakat bir kimse, yalnız Allahü teâlâya tapınılacağını, yalnız Ona dua edileceğini, Allahü teâlâdan başka kimsenin yaratıcı olmadığını, her şeyi Onun yaptığını bilerek, Peygamberleri ve Evliyayı vesile eder, onların Allahü teâlânın sevgili kulları olduklarını ve Allahü teâlânın, onların ruhlarına, insanlara yardım edebilmek kuvvetini verdiğini düşünerek, ruhlardan yardım beklerse, caiz olur. Onlar, mezarlarında, bilmediğimiz bir hayatla diridirler. Ruhlarına, kerametler ve tasarruf kuvveti ihsan edilmiştir. Böyle inanan kimseye müşrik demek çok yanlıştır. (F. Bilgiler) İmam-ı Kurtubi hazretleri bu âyet-i kerimenin tefsirinde buyuruyor ki: Hristiyanlar kiliseye ve Yahudiler havraya girdiklerinde Allah'a ortak koşuyorlardı. Allahü teâlâ, mescidlere girilince, sadece Allah'a dua ve ibadet etmelerini, kitap ehli gibi yapmamalarını emrederek, (Dua ve ibadete kendilerine tapınılmış put veya başka herhangi bir şeyi ortak koşmayın!) buyurmaktadır. (Kurtubi) Celaleyn tefsirinde de, bu âyette, (Kilise ve havralarda Hristiyanlarla Yahudilerin yaptıkları gibi Allahü teâlâya ortak koşmayın!) buyurulduğu bildiriliyor. Netice olarak bu âyet-i kerimenin, Peygamberden veya Evliyadan yardım istemekle hiç alakası yoktur. Âhir zamanda böyle düşünen kimselerin çıkacağını Peygamber efendimiz, 14 asır önce mucize olarak bildirmiştir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Müslüman ismini taşıyıp da, en çok korktuğum kimseler, Kur'anın manasını değiştirenlerdir.) [Taberani] FENDE İLERİ OLMAK Sual: Fende ilerlemek medeniyette de ilerlemek sayılır mı? CEVAP: Medeniyet, sadece fende ilerlemek değildir, fen vâsıtalarını insanların hayrına kullanmaktır. Eğer insanların zararına kullanılıyorsa, ona medeniyet değil vahşet denir. Güçlü bir ülke, atom bombası yapıp diğer ülkeleri yok ederse, bu medeniyet olmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yunus suresinin (Onlar, Allah'ı bırakarak, kendilerine fayda da, zarar da veremeyen taptıkları putlar için, "Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir) mealindeki 18. âyeti, Allah'a yaklaşmak için peygamberleri veya evliyayı aracı, şefaatçi kabul etmenin şirk olduğunu göstermiyor mu? CEVAP: Âyet-i kerimede putlara tapmanın şirk olduğu bildiriliyor. Ehl-i sünnet Müslümanları putlara tapınan müşriklere benzetmek ne kadar çirkindir! Puta tapınanlar müşrik olduğu için, müşriklerin bu sözleri, kendilerini şirkin cezasından kurtarmaz. Allahü teâlânın sevgili kulları olan peygamberleri ve evliya zatları vesile yaparak dua etmek şirk değildir. Kâfirlerin Cehenneme gitmeleri, bu sözleri söyledikleri için değil, Allahü teâlâdan başka şeylere tapındıkları içindir. Putlara tapmasalardı, Allahü teâlâya hiçbir şeyi şerik koşmasalardı müşrik olmazlardı. Müşriklerin hâlini bildiren bu âyet-i kerimeyi gösterip de, müminlere kâfir denemez. Çünkü müşrikler, Allahü teâlânın varlığını bilseler de, Lât, Menat ve Uzza denilen heykellere ve meleklere tapınıyor, onların tapınmaya hakları olduğuna, her istediklerini Allahü teâlâya yaptıracaklarına inanıyorlar. Bu inançla onlara secde ediyor, onlar için kurban kesiyor ve adak yapıyorlar. Bunlar elbette şirktir. Müslümanlar ise, Resulullah'a ve Evliya zatların ruhlarına kurban kesmez. Allahü teâlâ için keser. Sevabını evliya zatların ruhuna gönderir. (Şefaat yâ Resulallah) demek, (Yâ Resulallah, seni çok seviyorum, çünkü Allahü teâlâ seni sevmeyi emrediyor. Seni sevdiğim için, Allahü teâlâ beni senin şefaatine kavuştursun) demektir. Bunu kısa söylemek, Kur'an-ı kerimdeki, (Köye sor!) âyet-i kerimesine benzemektedir. Köyden kasıt, köylü olduğu gibi, (Şefaat yâ Resulallah) demek de, Allahü teâlâ, beni senin şefaatine kavuştursun demektir. (F. Bilgiler) Bütün şefaatler Allahü teâlânın izniyle gerçekleşir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Aşure günü ve gecesinin önemi nedir? CEVAP: Muharrem ayının onuncu günü yani yarın Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur'an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Bu ayın en kıymetli gecesi de Aşure gecesi yani bu gecedir. Allahü teâlâ, birçok duaları Aşure günü kabul etmiştir. Hazret-i Âdem'in tevbesinin kabul olması, Hazret-i Nuh'un tufandan kurtulması, Hazret-i Yunus'un balığın karnından çıkması, Hazret-i İbrahim'in ateşte yanmaması, Hazret-i İdris'in canlı olarak göğe çıkarılması, Hazret-i Yakub'un, oğlu Hazret-i Yusuf'a kavuşması, Hazret-i Yusuf'un kuyudan çıkması, Hazret-i Eyyüb'ün hastalıktan kurtulması, Hazret-i Musa'nın Kızıldeniz'i geçmesi, Hazret-i İsa'nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu. Aşure günü yapılması iyi olan işler: 1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Müslim, Tirmizi, İ. Ahmed, Taberani] (Aşure günü bir gün önce, bir gün sonra da tutarak Yahudilere muhalefet edin.) [İ.Ahmed] [Yalnız Aşure günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalı!] 2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini almalı. 3- Sadaka vermek sünnettir, ibadettir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud Dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir'a) (Bugün ibadettir) diye aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibadet olmadığını bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu. (Hakim) 4- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir'a) 5- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki) 6- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir'a) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İman nurdur ve müminlerde bu nur parlar. Bizler bu nuru görmesek de, melekler görüyorlar. Nasıl ki, geceleyin gökyüzünde yıldızlar tek başına veya kümeler hâlinde parlıyorsa, işte dünyada da mümin, yalnızsa, tek başına parlayan yıldız gibi parlar, diğer müminlerle bir araya gelince de, küme hâlindeki yıldızlar gibi pırıl pırıl görünürler. İmanı olanlara müjdeler olsun. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Allahü teâlâ, bir kuluna iman verdiyse, ona ne vermedi ki? Ona iman vermediyse, başka ne verdi ki?) buyuruyor. Yani imanı olan, her nimete kavuşmuştur. İmanı yoksa, nimet sandığı şeyler, hayâldir, boştur. Ona bütün dünya verilse, bu, onu Cehennemin şiddetli azabından kurtarabilir mi? Peygamber efendimiz, (Size iyilik edene, teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız) buyuruyor. Demek ki, iyiliğe teşekkür etmek gerekiyor. Kimden ne iyilik görürsek görelim, önce her iyiliğin esas sahibi olan Allahü teâlâya teşekkür etmemiz lazımdır. Hiçbirimiz yüz sene önce yoktuk. Yüz sene sonra da yok olacağız. Bizi yoktan var eden, büyüten, besleyen, bütün organlarımızı sağlam veren, her an yaşatan, bizi ve dünyayı her an varlıkta durduran, havayı, suyu yaratan, Allahü teâlâdır. İnsan vücudundaki 30 trilyondan fazla hücre ve bu kadar hücreden oluşan her şey, gayet muntazam çalışıyor. Bunu işleten yüce Allah'tır. Böyle yüce bir Allah'a teşekkür edilmez mi? Allah'a teşekkür etmek, sadece (Şükür ya Rabbî) demekle olmaz. Onun istediği gibi teşekkür etmek gerekir. Biz kendi aklımıza göre teşekkür etmeye kalkışırsak, Allah korusun, Onun şânına yakışmayacak ne uygunsuz şeyler söyleriz, ne çirkin şeyler yaparız. Cenab-ı Hak, kullarına, Rablerini doğru olarak tanımaları ve verdiği sayısız nimetlerine, Onun istediği şekilde teşekkür etmelerini öğretmek için, dünyanın her yerine peygamber göndermiştir. Allahü teâlâ, öğretmeseydi, peygamberler de, Ona nasıl teşekkür edileceğini bilmezdi. Bunun için Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti, her şeyi Rabbimden öğrendim) buyuruyor. O hâlde Peygamber efendimiz, nasıl teşekkür edileceğini bildirmişse, öyle teşekkür etmeliyiz. İslam'ın beş şartına uyan, Rabbimize şükretmiş olur. [Yarınki yazıda, bu husus açıklanmaktadır.] >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Peygamber efendimiz, Cenab-ı Hakk'a teşekkürün Ona iman etmekle, yani Müslüman olmakla olacağını bildirdi. Allahü teâlâ, kendisine iman edip, İslam'ın şartlarını yerine getirenlerden razı oluyor, teşekkürlerini kabul ediyor. İslam'ın beş şartından biri namazdır. O hâlde namazını kılmayan, Allahü teâlânın nimetlerine teşekkür etmemiş olur. Ona teşekkür etmeyip namazın kıymetini bilmeyen kimseden de, namaz kılma nimeti gider, o kimse, namaz kılmaktan mahrum kalır. Namazdan mahrum kalmak ne demektir? Düşünün ki, namazın içinde, Ettehıyyatü'de bütün salih kullara selam veriyoruz, dua ediyoruz. (Salih kul) demek, (Allahü teâlâyı seven kul) demektir. Başta Eshab-ı kiram olmak üzere, Ehl-i sünnet âlimleri, evliya zatlar, bütün namaz kılanlar ve melekler, hep salih kullardır. Çünkü Allahü teâlâya ibadet ediyorlar. Bütün bu mübarek varlıkların hepsine selam veriyoruz. Onların da selama cevap vermesi gerekir. O hâlde, selam verildiğinde, o mübarek salih kullar da, bize selam vererek dua ediyorlar. Selam, dünya ve âhiret saadeti için en iyi duadır, selamette olmak demektir. Namaz, öyle bir ibadet ki, nerede olursak olalım, dünyada ne kadar Müslüman namaz kılıyorsa, namaz kıldığımız için bize dua ediyorlar. Biz bir selam veriyoruz, karşılığında namaz kılan Müslümanların hepsi bize dua ediyor. Allahü teâlâ bir insanı böyle bir ibadetten, böyle bir duadan mahrum bırakırsa, bundan daha büyük felaket olur mu? Şu hâlde namaz, müminin hem dünyada, hem âhirette rahat etmesini, kurtulmasını, çok sevab kazanmasını, milyonlarca Müslümanın duasına kavuşmasını sağlayan bir sistem ve eşsiz bir ibadettir. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi renkten, hangi ırktan olursa olsun, bu kadar geniş bir kitlenin, başka türlü böyle tek bir program içerisinde olabilmesinin imkânı yoktur. Onun için namaz, bütün Müslümanlar arasında ortak bir lisan, ortak bir ibadet, ortak bir duadır, birlik ve beraberliktir. İşte ümmet demek de budur. Yani aynı anda, aynı Peygambere, aynı şekilde inanmak ve ona tâbi olmak demektir. Namaz kurtuluştur. Her gün ezan okunurken ve her farz namazda ikamet getirilirken, (Haydi kurtuluşa gelin!) buyuruluyor. Bu mübarek davete icabet etmelidir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Peşinden gidilen şu yazarın ne gibi yanlış yönleri vardır? CEVAP: Sapıklıkları normal görülüyor ki, peşinden gidenler oluyor, fakat o görüşlerin bâtıl olduğunu bilmiyorlar. Onun için, (Bu adamın şu görüşleri yanlıştır) demek yerine, ona Ehl-i sünneti anlatan kitaplar vermeli. Kitapları okuyup doğruyu öğrenirse, o kişilerin yanlışlarını kolayca görür. Önce ona, dini doğru olarak öğretmek gerekir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamasıyla anlaşılır, çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her görüş, yanlıştır. Her sapık, kendi görüşünün Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uyduğunu ve sapıklığının doğru olduğunu sanır. Nitekim Kur'an-ı kerimde mealen, (Kur'an-ı kerimdeki misaller, çoğunu küfre sürüklediği gibi, çoğunu da hidayete ulaştırır) buyuruluyor. (Bekara 26) [1/ 286] Ehl-i sünnet itikadı ve diğer doğru bilgiler bilinirse, bunun zıddını savunanların yanlış yolda olduğu anlaşılır. Piyasadaki sapıkların Ehl-i sünnete aykırı görüşlerinden bazıları şunlardır: 1- Amentü'deki altı esastan birini inkâr etmek, mesela (Hayır Allah'tan, şer şeytandandır) demek veya kaderi inkâr etmek, 2- (Amel, imandan cüzdür demek) [mesela namaz kılmayana kâfir demek], 3- (İman artıp eksilir) demek [Parlaklığı, kuvveti artıp eksilir demeli.], 4- Kur'an-ı kerime mahlûk demek, 5- (Allah Arş'ta) demek. İstiva kelimesine yanlış mana verip (Allah Arş'a oturdu) demek, 6- Kabir sualine, kabir azabına, şefaate, Sırat'a, hesaba veya Mizan'a inanmamak, 7- (Allah gaybı, enbiya veya evliyasına bildirmez) demek, 8- Evliyanın kerametini inkâr etmek, 9- Eshab-ı kiramın hepsi cennetlik iken, herhangi birini kötülemek, 10- İki kayınpederi [Hazret-i Ebu Bekir'le hazret-i Ömer'i] diğer sahabeden üstün bilmemek. İki damadı [Hazret-i Osman'la hazret-i Ali'yi] sevmemek, 11- Mirac'ın, ruh ve bedenle birlikte olduğunu inkâr etmek, 12- Peygamberlerin günah işlediğini söylemek, 13- Dindeki dört delili kabul etmeyip, (Yalnız Kur'an, yalnız Kitap ve Sünnet) demek. (Devamı var) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Sapıkları tanımanın yolu -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
14- Bugün için, dört hak mezhepten birinde olmamak. (Bütün mezhepleri tahkik ederim, doğru olanı alırım) veya (Mezhebe girmeyi caiz görürüm) demek, yani mezhepsizliği de caiz görmek. Dört hak mezhep tabirini kullanmamak. 15- (Resulullah'tan sonra, nebi gelmez, ama resul gelir) demek, 16- Öldürülenin, intihar edenin eceliyle öldüğünü inkâr etmek, 17- (Peygamberin üstünlüğü, çalışmakla elde edilmiştir) demek, 18- Deccal'in, Dabbet-ül-arz'ın, Hazret-i Mehdi'nin geleceğine, Hazret-i İsa'nın gökten ineceğine ve diğer Kıyamet alametlerinden birine bile inanmamak, 19- (Âhirette de Allahü teâlâ görülmez) demek, 20- (Kâfirler Cehennemde sonsuz kalmaz, Cehennem ebedi değildir) demek, 21- (Günahkâr müminler Cehenneme girmez, Cehenneme giren hiç çıkmaz) demek, 22- Mest üzerine meshi caiz görmemek, 23- Sultana [devlete] isyanı caiz görmek, 24- (Yahudiler de, Hıristiyanlar da Cennete girecek) demek, 25- (La ilahe illallah diyen Cennete girer, Muhammedün Resulullah) demeye gerek yok demek, 26- (Deccal bir akımdır, İsa ve Mehdi de manevi şahıs yani ruh olarak gelecekler) demek, 27- (Hazret-i İsa gelince hakiki Hıristiyanlığı yayacak) demek, 28- Hazret-i Mehdi'nin vasıfları uymadığı hâlde, birilerine Mehdi demek, 29- İbni Teymiyye'yi, mason Abduh'u, diğer mezhepsizleri ve bid'at ehlini savunmak, 30- Enbiya ve evliyanın kabirlerine gidip onların hürmetine dua etmeyi caiz görmemek, 31- (Vehhabi olsun, Mutezile olsun, yani bid'at ehli de olsa, herkesi severim) demek, 32- (Ruh ölür, ruhlar ve ölüler işitmez) demek, 33- Naylon çoraba meshi caiz görmek, 34- İslam halifelerini, Osmanlı sultanlarını kötülemek, 35- (Ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmak gerekir) demek, 36- (Kaza namazı kılmak gerekmez) demek, 37- İhtiyaç veya zaruret halinde dört hak mezhepten birini taklit etmeyi kabul etmemek veya her mezhepten kolay gelen hükümle amel etmek, 38- İslâm âlimlerini kötülemek maksadıyla, kitaplarında uydurma hadis olduğunu söylemek, 39- Organ nakline haram demek. (Yukarıdaki bilgiler, Fıkh-ı ekber, Nuhbet-ül-leali, R. Nasihin, Mekt. Rabbani, S. Ebediyye, F. Fevaid'den alınmıştır.)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dinimize severek uymak için ne lazımdır? CEVAP: İslamiyet'e severek uymak için ilmin yanında, bir de ihlâs lazımdır. İhlâs, işleri, ibadetleri, Allahü teâlâ emrettiği için yapmak, başka hiçbir menfaat düşünmemektir. Kalbde ihlâs hâsıl olması, kalbin zikretmesiyle, yani Allah ismini çok söylemesiyle olur. Dünya düşüncesi hiç kalmazsa, kalb kendiliğinden zikretmeye başlar. Şişedeki su boşalınca, havanın şişeye kendiliğinden, hemen girmesi gibidir. İslamiyet'e uymak, kalbi kuvvetlendirdiği gibi, nefsi zayıflatır. Bu sebeple nefs, kalbin İslamiyet'e uymasını, mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmayı, kitaplarını okumayı istemez. Dinsiz, imansız olmasını ister. Akıllarına uymayıp, nefslerine uyan kimseler bunun için dinsiz olmaktadır. Nefs ölmez, fakat gücü kuvveti kalmayınca kalbi aldatamaz. Nefs, bedene tatlı gelen şeylere düşkündür. Bunların iyi kötü, faydalı zararlı olduklarını düşünmez. İstekleri, İslamiyet'in emirlerine uygun olmaz. İslamiyet'in yasak ettiği şeyleri yapmak, nefsi kuvvetlendirir. Daha kötüsünü yaptırmak ister. Kötü, zararlı şeyleri, iyi gösterip, kalbi aldatır. Kalbe bunları yaptırarak, zevklerine kavuşmak için çalışır. Kalbin nefse aldanarak, kötü huylu olmaması için, dinimizin emir ve yasaklarına uyarak kalbi kuvvetlendirmek ve nefsi zayıflatmak lazımdır. Aklı kuvvetlendirmek, İslam bilgilerini okuyup, öğrenmekle olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yani temizlenmesi de, dinimizin emir ve yasaklarına uymakla olur. (İslam Ahlakı) BİR NAMAZ İÇİN İKİ NİYET Sual: Sünnetleri kılarken, mesela öğlenin sünnetini kılarken ilk kazaya kalan öğle namazının farzına, vaktin sünnetine, yeni abdest almışsam sübha namazına, camide kılıyorsam tehıyyet-ül mescide, sefere çıkıyorsam tehıyyet-ül-menzil namazına da niyet ediyorum. Peki, ikindinin veya yatsının sünnetini kılmadan farzına başlasak, yine aynı şekilde niyet edebilir miyiz? CEVAP: Vaktin farzını kılarken, vaktin sünnetine niyet edilmez, kazaya da niyet edilmez. Diğerlerine yani sübha namazına, tehıyyet-ül-mescide ve tehıyyet-ül-menzile de niyet edilebilir. --------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Damağa protez yapıştırmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Toz, krem, jel gibi yapıştırıcı olarak kullanılan maddeler, tükürük kıvamını koyulaştırıp, yapışkan hale getirerek protezin damaktan çabuk düşmemesini, biraz daha uzun dayanmasını sağlıyor. Abdestte ve gusülde bu protezi çıkarmak gerekiyor mu? CEVAP: Protezi her abdestte çıkarıp, sonra jel gibi bir şeyle yapıştırmaya kalkmak bir meşakkat sayılır. Bu bakımdan abdestte, protezi çıkarmak gerekmez. Abdestte ağzı yıkamak sünnet, gusülde ise farzdır. Ayrıca gusül, abdest gibi sık sık tekerrür etmez. Etse bile, gusülde, çıkarıp altını yıkamak gerekir. TESBİHLERİ TEK SÖYLEMEK Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, (Rükû ve secdelerde tesbih en az üç kere söylenir. Çoğu yedi veya on birdir) buyuruyor. Buradan beş ve dokuz kere söylemenin caiz olmadığı mı anlaşılıyor? CEVAP: Hayır. Bu ifadenin hemen altında, (Kuvvetli bir insanın, sıkıntısı olmadığı zamanlarda, yalnız kılarken, tesbihleri, en az miktarda söylemesi, ne kadar utanacak bir hâldir. Hiç olmazsa, beş kere söylemelidir) buyuruyor. Tesbihi beş, yedi, dokuz veya on bir kere de söylemek caizdir, müstehabdır, iyidir. Teke riayet ederek söylemelidir. İmam-ı Rabbani hazretleri, Mevlana Salih'e bahçeden birkaç karanfil getirmesini emretti. Altı tane karanfil getirdiğini görünce buyurdu ki: (Bizim en aşağı talebemiz, en azından "Allahü teâlâ tektir, teke riayet edeni sever" hadis-i şerifini bilir. Teke riayet müstehabdır. Müstehab ne zannediliyor? Müstehab, Allahü teâlânın sevdiği şeydir. Eğer dünya ve âhireti Allahü teâlânın sevdiği bir şey için verseler, hiçbir şey vermemiş olurlar.) BİLMEDEN MAHREMSİZ GİDİLİRSE Sual: (Çok ihtiyar kadın mahremsiz sefere gidebilir) hükmünü yanlış anlayıp salih kimselerle hacca gittim. Hâlbuki Hanefî'ye göre, mahremsiz gitmek caiz değilmiş. Mahremsiz hacca gitme günahından kurtulmak için, (Şâfiî mezhebine göre gittim) diye niyet etsem günahtan kurtulur muyum? CEVAP: Hanefî kimse, Şâfiî mezhebini taklit ederek, farz olan hacca da gidemez. Ancak, bilmeden gidilmişse, (Şâfiî mezhebine göre gittim) diye niyet edilince, mahremsiz gitme günahından kurtulmuş olunur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Tirmizî'nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Eshabıma ve onlara tâbi olanlara [tabîine] uyun!) buyuruluyor. Resulullah, niye (Kur'ana ve bana tâbi olun!) demiyor da, (Eshabıma, hattâ Eshabıma uyanlara da tâbi olun!) buyuruyor? CEVAP: Eshab-ı kirama tâbi olanlara Tabiîn denildi. Bir âyeti kerime meali: ([Eshabdan] Muhacir ve Ensar'la iyilikte onların izinden gidenlerden, [onlara uyanlardan] Allah razıdır. Onlar da, Allah'tan razıdır. Allah onlara Cenneti hazırladı.) [Tevbe 100] Bu âyet-i kerimede, Eshab-ı kirama ve onların izinden giden Tâbiîn denilen zatlara uymak gerektiği bildiriliyor. Bir hadis-i şerif meali: (Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız hidayete erersiniz.) [Taberani, Beyhekî, İ. Asakir, Hatîb, Deylemî, Darimî, İ. Münavî, İ. Adiy] Yukarıdaki âyet-i kerime ve hadis-i şerif gösteriyor ki, Tâbiîn denilen zatlara uyan, Eshab-ı kirama uymuş olur. Eshab-ı kiram da Resulullah'a, Resulullah da, Allahü teâlâya uyduğu için böyle buyuruluyor. Bunun gibi Buhari'deki bir hadis-i şerifte de, (Benden sonra sünnetime ve Hulefa-i raşidinin sünnetine uyun!) buyuruluyor. Burada da, Hulefa-i raşidinin, Resulullah'ın yolunda olduğunu bildiriyor. Allahü teâlâ da, (Yalnız bana uyun, yalnız bana itaat edin) demiyor, (Allah'a ve Resulüne itaat edin!) buyuruyor. (Âl-i İmran 32) Resul'e uyan da, Allahü teâlâya uymuş oluyor. Bir âyet-i kerime meali: (Resul'e itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur.) [Nisa 80] Demek ki, Resulullah'ın yolu, Allah'ın bildirdiği yoldan farklı değildir. Eshab-ı kirama uyan Resulullah'a uymuş olur. Çünkü Eshab-ı kiramın yolu, Resulullah'ın yolundan farklı değildir. Tâbiîn'e uyan da, Eshab-ı kirama uymuş olur. İmam-ı a'zam hazretleri, Tâbiîn'den idi. Demek ki İmam-ı a'zamın mezhebinden olan, silsile yoluyla Eshab-ı kirama, Resulullah'a ve Allahü teâlâya uymuş olur. Ama Kur'andan anladığına uyan, Allah'a uymuş olmaz, kendi anladığına uymuş olur. Kur'an-ı kerimi Resulullah efendimiz açıklamıştır. Onun sözlerini Eshab-ıkiram açıklamıştır. Eshab-ı kiramın sözlerini de âlimler, mezhep imamları açıklamıştır. Bu incelikleri anlayıp herkes haddini bilmeli, âyetten ve hadisten hüküm çıkarmaya kalkmamalıdır. ------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâdan sonra, Onun Resulüne de teşekkür edeceğiz. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, bizlere İslamiyet'i anlatmak için çok acı, üzüntü çekti. (Benim çektiğim sıkıntı gibi, gelmiş ve gelecek hiçbir kimse çekmemiştir) buyurdu. Sırf biz yanmayalım diye, bu kadar yükü taşıdı. Böyle bir Peygambere teşekkür etmek gerekmez mi? Peki Ona nasıl teşekkür edeceğiz? Salevat-ı şerife getireceğiz, hayatını okuyup, Onun gibi yaşamaya çalışacağız. O, sırf Allah'ın kulları yanmasın diye hayatını ortaya koydu. Biz de hiç olmazsa birkaç kişiye Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından verirsek, bu hizmeti yapanlara duayla, parayla destek olursak, Onun yolundan gitmiş oluruz. Ana babaya teşekkür: Bir erkek, hanımının çektiği ızdırapları görünce, annesinin kendisi üzerinde ne kadar büyük hakkı olduğunu anlar. O hâlde ana babaya da çok saygılı olmak, teşekkür etmek lazımdır, çünkü onların duasını almayan, kurtulamaz. Bir gün Peygamber efendimiz, bir yere giderken, yol kenarındaki tarlada çalışan birini gördü. Hemen Cebrail aleyhisselam geldi, (Ya Resulallah, sakın buna selam verme!) dedi. O zat, ayağa kalktıysa da, Cenab-ı Peygamber, Allahü teâlânın emrine uyarak, onun yüzüne bile bakmadan yoluna devam etti. O kişi, (Resulullah efendimiz, buradan geçtiği hâlde, bana selam vermedi, ben mahvoldum) dedi. İşinin başına gidip suçunun ne olduğunu düşünmeye başladı. Nihayet bulup telafi etmeye çalıştı. Bir müddet sonra, Peygamber efendimiz, aynı yoldan geri dönerken, yine Cebrail aleyhisselam gelip, (Ya Resulallah, şimdi o kişiye selam ver!) dedi. Resulullah da, tebessüm ederek ona selam verdi, o da çok sevindi. Peygamber efendimiz, bunun hikmetini Cebrail aleyhisselama sordu. O da dedi ki: (Ya Resulallah, o kişi, evden çıkarken annesinin kalbini kırdı. Allah, bu günahı affetmedi, sana selam bile verdirmedi. Düşünüp suçunu anlayan o kişi, hemen eve koşup, annesinin ayaklarına kapandı, özür diledi, elini öpüp geldi. Annesinin gönlünü aldığı için Allahü teâlâ da, onu affedip sana, "Selam ver, gönlünü al!" diye emir gönderdi.) O hâlde Allah'ın affetmesini isteyen, ana babasını razı etmeye, gönüllerini almaya çalışmalıdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi büyük zatların hakkı, ana baba hakkından da önce gelir. Eğer büyükler, Ehl-i sünnet vel cemaat itikadını bildirmeselerdi, biz kim bilir hangi çarpık itikad içinde olacaktık. Ayrıca, dinimize hizmet etmeye çalışan böyle salih Müslümanlar ve kıymetli hizmetler olmayacaktı. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Siz Müslüman olmadan önce, birbirinize düşmandınız, Müslüman olunca, İslam nimeti sayesinde kalbleriniz birbirinize ısındı, [birbiriniz için canlarınızı feda edecek hâle gelen] din kardeşi oldunuz. [Bu nimet size yetmez mi?]) Eğer büyükler ve yaptıkları hizmetler olmasaydı, birbirimizi Allah için sevmekten, Onun razı olduğu şekilde dinimize hizmet etmekten haberimiz olmazdı. Onun için hoca hakkı, ana baba hakkından daha kıymetlidir. Evet, ana baba bizim için çok sıkıntı çekmişlerse de, ölünce ne olacak? Çünkü ana babadan elde edilen iman, insanı âhirette kurtarmıyor. Kur'an-ı kerimde mealen (Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere iman edin!) buyuruluyor. Buradaki (İman edenler, iman edin!) ne demektir? Manası, (Ana babanızdan öğrendiğiniz İslamiyet'i şimdi bir mürşid-i kâmilden veya onun kitaplarından tam olarak, noksansız öğrenin, böylece beni tanıyın, emir ve yasaklarıma uyarak hakiki imana kavuşun!) demektir. Büyüklerimize teşekkür etmek ve dualarını almak için şu üç maddeye uymaya çalışmalıyız: 1- Kitaplarını okumalıyız: Çünkü en büyük nimet doğru iman, yani Ehl-i sünnet itikadıdır. O da tam olarak büyüklerimizin kitaplarında vardır. İlimsiz din olmaz, lafla Müslümanlık olmaz. Büyüklerimizin kitapları bize dünyada da, âhirette de yeter. Başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayız. 2- Kitaplarını yaymalıyız: O kıymetli kitaplar, raflarda beklesin diye değil, okunsun, amel edilsin diye yazıldı. Bu kitapları yaymazsak vebal altında kalırız. 3- Birbirimizi sevmeliyiz: Çünkü nefsin ve şeytanın gayesi müminlerin arasını açmak, onları bölüp parçalamaktır. Nefsimizi değil, din kardeşimizi tercih etmeliyiz. Allahü teâlâ, birbirini sevenlere rahmet eder, sevdikleriyle birlikte Cennete koyar. O hâlde kimleri sevmemiz gerektiğini bilmeliyiz. -------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Merkezî sistemle ezan okunduğu gibi, bazı camilerde cemaat imamı görsün diye, duvarlara televizyon ekranı konmaya başlandı. Bu da bid'at değil midir? CEVAP: Buna benzer uygulamalar Hindistan'da da başlamıştı. Bu, Hindistan'da olduğu gibi, sanki küçük camilerdeki imamları kaldırıp merkezî camilerdeki imamlara uymaya hazırlık yapıldığı hissini veriyor. Hindistan'da, bazı camilerde, Vehhabilerin imamsız olarak cemaatle namaz kıldıkları haberini aldık. Bu camilerin, büyük camiye bağlı olduğu, oradaki imamın sesini hoparlörle işiterek, o imama uyulduğu bildirildi. Hoparlör sesiyle ve televizyondaki imama uyarak kılanların namazlarının sahih olmadığı, Hindistan âlimlerinin Kerala'da çıkardıkları El-Muallim mecmuasının Rebiul-evvel 1406 ve Aralık 1985 tarihli sayısında uzun yazılıdır. 1981'de Pakistan'da çıkan Süyuf-ullahil-ecille kitabında da, hoparlörle namaz kıldıran imama uymanın caiz olmadığı yazılıdır. (S. Ebediyye) Pakistan'da Camia-i Habibiyye üniversitesi dekanı, müderris Habib-ür-rahman, 1981'de hacca gidince, Vehhabi imamın hoparlörle namaz kıldırdığını görüp, namazlarını ayrı kıldığı için, ellerine kelepçe takılarak hapsedilmiş, hac yapmasına mani olunarak, geri gönderilmiştir. (İslam Ahlakı) BİLMEMEK ÖZÜR OLUR Sual: Yurt dışında yaşayıp da, birkaç haramın, haram olduğunu hiç duymadığı için, (Bu haram değil) diyen kâfir olur mu? CEVAP: Haram olduğunu bilmediği için (Bu haram değildir) diyen kâfir olmaz. S. Ebediyye kitabında, (Müslümanların çoğunun bildiği şeyleri bilmemek, öğrenmemek günah olur. İslam bilgilerinin yaygın olduğu yerde, cehalet yani bilmemek özür olmaz, günah olur) deniyor. Şimdi İslam bilgileri oldukça yaygınsa da, bazı konuları Müslümanların çoğu bilmiyor. Mesela kefirin, kımızın, hattâ müziğin bile haram olduğunu çok kimse bilmiyor. Bilmediği için, (Bunlar haram değildir) derse kâfir olmaz. Meşhur olan bir harama, mesela şaraba, domuz etine helal demek küfür olur. KOCASINDAN KAÇARSA Sual: Kocasından uzaklaşıp ayrı bir evde duran kadına nafaka verilir mi? CEVAP: Kocasından kaçan kadına nafaka verilmez. Geri gelirse verilir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Canlı resmi ve heykeli yapmanın, çalgı çalmanın günah olduğunu söylemek yanlıştır, eğer günah olsaydı Allah o kimseye böyle yetenek vermezdi. Allah günah olan işlere yetenek verir mi hiç? CEVAP: Elbette verir. Burası imtihan yeridir. Günah işlemeye yetenek verilmezse, o zaman yeteneksiz kimse nasıl günah işlesin ki? Şimdi birkaç yetenek yazalım: 1- Bir kimsenin kumar oynama yeteneği olsa, o kişinin kumar oynaması günah olmaktan çıkar mı? 2- Bir çilingir her kilidi açabilse, bu kabiliyetinden dolayı, kilitli kapıları açıp başkalarının eşyalarını çalsa, bu hırsızlığı günah olmaktan çıkar mı? 3- Attığını on ikiden vurabilme yeteneğine sahip olan bir avcı, başkalarının at, inek, koyun gibi hayvanlarını veya insanları vurup öldürse, yaptığı cinayet günah olmaktan çıkar mı? 4- Bir kimsenin, tabanca, silah yapma yeteneği olsa, yaptığı bu aletlerle insanları öldürse, yaptığı katillik günah olmaktan çıkar mı? 5- Bir heykeltıraş, yaptığı puta tapsa, yapılan iş küfür olmaktan çıkar mı? 6- Usta bir ressam, yüksek yeteneğinden dolayı, canlı gibi müstehcen kadın resimleri yapsa, bu günah olmaktan çıkar mı? 7- Yetenekli bir dansöz, soyunup kimsenin yapamadığı gösteriler yapsa, yaptığı günah olmaktan çıkar mı?.. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yeteneğimiz olsa da olmasa da, o şeyin hiçbir zararı olmasa da, dinimizin yasak ettiği şeyi yapmak caiz olmaz. OĞLUNUN MALINI SATMAK Sual: Baba, kendi nafakası için oğlunun malını satabilir mi? CEVAP: Evet, sadece nafakası için satabilir, fakat binasını, toprağını satamaz. Anne ise, nafaka için bile oğlunun malını satamaz. ÇOCUĞU EMZİRMEK Sual: Anne, bebeğini emzirmek zorunda mıdır? CEVAP: Hayır, ama ihsan ederek emzirmesi çok sevab olur. Annesi emzirmezse, babasının, sütanne tutması gerekir. FAKİRİN NAFAKA VERMESİ Sual: Fakirin, yakın akrabalarına nafaka vermesi gerekir mi? CEVAP: Hayır, gerekmez. Ancak fakir kocanın, hanımına ve fakir babanın, fakir çocuklarına nafaka vermesi farzdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Allah'tan sabır istenmez, çünkü sabır istemek, bela istemek demektir. Buna herkesin gücü yetmez) deniyor. Sabır istemek kötü müdür? CEVAP: Hayır, kötü değildir. Biz bela ve musibet istemiyoruz. (Başımıza bela ve musibet gelirse, bunlara karşı sabırlı olmamızı nasip et!) diye dua ediyoruz. İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Sabır ve namazla Allah'a sığınıp yardım isteyin!) [Bekara 45] (Ey iman edenler, sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin! Elbette Allah sabredenlerle beraberdir.) [Bekara 153] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Allahü teâlâ, sabır isteyeni sabırlı kılar.) [Tirmizî] Peygamber efendimiz de, şöyle dua ederdi: (Ya Rabbî, beni çok şükreden ve çok sabredenlerden eyle!) [Bezzar] (Ya Rabbî, sıhhat, âfiyet ve güzel ahlak ver! Kaza ve kaderine razı olanlardan eyle!) [Taberanî] (Allah'tan bela mı istiyorsun, önce âfiyet iste!) hadis-i şerifi, diğer hadis-i şeriflere aykırı değildir. O kimse, (Ya Rabbî, vereceğin belaya sabır ver!) diyormuş. (Ya Rabbî bela verme, bela gelirse sabrını da ver!) diye dua etmenin mahzuru olmaz. *** Sual: (Ölmüşleriniz için istiğfar edin!) deniyor. Ölü için nasıl istiğfar edilir? İstiğfar etmekle istiğfar okumak ayrı mıdır? CEVAP: Evet, ayrıdır. İstiğfar okumak, (Estağfirullah) demek veya istiğfar duasını okumaktır. İstiğfar etmekse, hayır hasenat yaparak, günahların affına sebep olmak demektir. Sevabı ölüler için kurban kesmek, Kur'an okumak, cami ve çeşme gibi hayır hasenat yapmak veya yaptırmak istiğfar etmek olur. Bir kişi, (Ya Resulallah, ölmüş olan ana babamın günahlarının affı için ne yapmalıyım?) dedi. Ona, (Onlar için dua et, Kur'an oku ve istiğfar et!) buyurdu. (Ey Oğul İlmihali) *** Sual: Zengin baba, dinî ilimleri tahsil eden akıl baliğ ve fakir oğluna bakmaya mecbur mudur? CEVAP: Evet. *** Sual: Kadın ölünce, kocası birkaç yıl için peşin vermiş olduğu nafakaları geri alabilir mi? CEVAP: Verilmiş olan nafaka kadının kendi malı olduğu için onları geri alamaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Caiz olmayan mezhep taklidi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Müctehidlerin farklı hükümleri rahmet olduğu için, bir Hanefî'nin, kendi mezhebinde caiz olmadığı hâlde, Şâfiî'de caiz diye, midye, istiridye gibi deniz haşeratı yemesi caiz olur mu? CEVAP: Hayır, caiz olmaz. Mezhep taklidi, ancak emrolunan bir iş yapılırken, meşakkat, sıkıntı olduğu zaman, bu sıkıntıdan kurtulmak için yapılır. Meşakkat olmadan taklit etmek, yani mezheplerin kolay hükümleriyle amel etmek mezhepsizlik olur. Başka mezhep, ancak bir ihtiyaç veya haraç [sıkıntı] hâlinde taklit edilebilir. Dünyalığa, arzusuna kavuşmak için, başka mezhebi taklit caiz değildir. (Ukud-üd-dürriyye) Abdülgani Nablusî hazretleri de buyuruyor ki: Mezheplerin ruhsatlarını yani kolaylıklarını araştırarak, işini bunlara uygun olarak yapmaya telfik denir ki, caiz değildir. Dine uymak istemeyenin yapacağı şeydir. İhtiyaçtan dolayı veya zaruretle, bir işini veya her işini diğer üç hak mezhepten birine uyarak yapmak caizdir. Kolaylık için başka mezhebe geçmek veya taklit etmek ise, nefse uymak olur, caiz olmaz. (Hadika) NÂFİLE İÇİN İZİN İSTEMEK Sual: Nâfile namaz kılmak, nâfile oruç tutmak için kadının kocasından izin alması gerekir mi? CEVAP: Namaz, oruç gibi nâfile ibadetler için izin almak gerekir. İki hadis-i şerif meali: (Kadın, kocasından izinsiz [nâfile] oruç tutamaz.) [Buharî, Müslim] (Kadın, kocasından izinsiz eve kimseyi alamaz, [nâfile] namaz kılamaz.) [Taberanî] Hazret-i Safvân'ın hanımı, (Yâ Resulallah, namaz kılınca kocam beni dövüyor) diye şikâyette bulundu. Hazret-i Safvan ise, (O da, bir rekâtta uzun iki sûre okuyor. Hâlbuki ben bunu yasakladım) dedi. Resulullah efendimiz, o kadına, (Tek sûre okumak yeterlidir) buyurdu. (Ebu Davud) Görüldüğü gibi farz namazı bile uzatması uygun olmuyor. Bu hadis-i şerifler gösteriyor ki, evde huzurun sağlanması için, kadın kocasından habersiz iş yapmamalı. Kadının kocasıyla iyi geçinmesi, nâfile ibadetlerinden daha üstündür, daha çok sevabdır. Cihat sevabı, farz sevabı alır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Mevdudi'nin (Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi) ve (Hazret-i Peygamberin Hayatı) adlı kitaplarında, vahiylerin arası uzadıkça Peygamberimizin sıkıntısının arttığı, bazen Sebir, bazen Hira tepesine gidip oradan kendini atmak [intihar] istediği yazılıdır. Mevdudi'nin yazısı doğru mudur? CEVAP: Doğru değildir. Mevdudi'nin sapıklığı hakkında çok eser yazılmıştır. Resulullah'a ancak Mevdudi gibi mezhepsizler iftira eder. (İntihara teşebbüs etti) demek ne kadar büyük iftiradır. Bu söz, ya (İntihar meşrudur) demektir veya hâşâ (Peygamber intihar edecek kadar büyük günahtan çekinmiyordu) anlamına gelir. Her ikisi de büyük felakettir. Mearicün-nübüvve kitabında deniyor ki: Resulullah, (Cebrail aleyhisselam gözümden kaybolduysa da, onun heybet, şiddet ve korkusu üzerimde sabit kaldı. Bana mecnun diyeceklerinden ve bana dil uzatıp kötüleyeceklerinden korkuyorum) buyurunca, Hazret-i Hatice, (Allah korusun. Hak teâlâ, sana hayır ihsan eder. Hayrından başka şey dilemez. Allah hakkı için, benim ümidim şöyledir ki, sen bu ümmetin peygamberi olacaksın. Sen misafiri seversin. Doğru söylersin ve emin kimsesin. Âcizlere yardım eder, yetimleri korur, gariplere iyilik edersin. İyi huylusun. Bu hasletlerin sahibi olanın, korkulacak hâli olmaz) dedi. Görüldüğü gibi, Resulullah efendimizin korktuğu doğru, intihara teşebbüsü iftiradır. *** Sual: Cemaate gidemeyenin ve kadının, namazı vakti girer girmez kılmaları daha iyi değil midir? CEVAP: Evet, namazı vakti girer girmez kılmak daha faziletlidir. Cemaatle kılmak veya cemaati çoğaltmak için geciktirmek caizdir. Cemaatle kılınmayan yerlerde ise, vakit girer girmez kılmak evladır. (Redd-ül Muhtar) *** Sual: Kocası olan kadın, oğlundan nafaka isteyebilir mi? CEVAP: Kocası zengin olan kadın, oğlundan nafaka isteyemez. *** Sual: Kocasından uzak duran kadına nafaka verilir mi? CEVAP: Kocasının izniyle hanımı, babasının evinde olunca, nafakası kesilmez. İzinsiz gitmişse, nafaka vermek gerekmez. Kocasının evinde kendisini teslim etmese de nafakasını vermek gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kur'an-ı kerimde mealen, (Allah'ın dinine ihlâsla hizmet edene, Allah yardım eder) buyuruluyor. Peygamber efendimiz de buyuruyor ki: (Kim, insanların kızacakları şeyde Allah'ın rızasını ararsa, Allahü teâlâ onu, insanlardan gelecek zarardan korur. Kim de, Allah'ın kızacağı şeyde, insanların rızasını ararsa, Allahü teâlâ onun işini insanlara bırakır.) Meşhur bir tüccar, büyük bir zata, (Çok merak ediyorum. Yaptığınız her iş, bize göre yanlış, ama doğru netice alıyorsunuz. Şu anda bile, gelen adamlarınıza verdiğiniz talimatlar, ne ekonomiye, ne de ticarî usule sığıyor. Riskli, büyük işlere giriyorsunuz. "Bu bitti, battı" derken sonunda yine başarıyla çıkıyorsunuz. Bunun sırrı nedir?) diye sorar. O zat şöyle cevap verir: Büyüklerimiz, (Soran Allah rızası için sorar, cevap veren Allah rızası için cevap verirse, verdiği cevap yanlış da olsa, Allahü teâlâ bu ihlâs sebebiyle, o işin neticesini düzeltir) buyuruyorlar. Bir işin başı değil, neticesi önemlidir. Hüküm sonuca göre verilir. Eğer işlerimizde zerre kadar kendi şahsımızı, menfaatimizi düşünürsek, o işten hayır gelmez, hepsi bozulur. Yapılan hareket, yanlış da olsa, sonucu neden doğru oluyor? Çünkü Cenab-ı Hak, Allah için yapılan işi, Allah için konuşulan sözü zayi etmez. Allah için iş göreni, utandırmaz, yanlış yapılsa da, düzeltir. Şuna inanmalı ki, eğer Allah'a gönül bağlayarak, insanlara faydalı olmak için yola çıkılmışsa, yapılan her yanlış iş, sonunda düzgün olur. Büyük hizmetler, büyük parayla değil, büyük inançla olur. Tüccar, (Peki bu çalışanlar, size nasıl böyle sevgiyle bağlanıyorlar?) diye sorar. O zat, (Parayla sevda, bir araya gelmez. Parayı seveni insanlar sevemez. Çalışanların menfaatini her zaman kendi menfaatimizin üstünde gördük. Onların rahatlığını, saadetini, huzurunu, kendimizinkinden daha kıymetli bildik. Bu inançla yaşadık) diye cevap verir. Çünkü bütün geçimsizlikler, bütün kırgınlıklar, (Sen çok aldın, ben az aldım) diye menfaat çatışmasından kaynaklanır. Kendimizden başkasını görmezsek, onların menfaatini düşünmezsek, bizi nasıl sevebilirler? >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Büyük zatlar, hizmetlerinde çalışanı, hiçbir zaman işçi gibi görmezler. O işinin sahibidir. Onu bir kardeş, yardımcı, Allah'ın lütfettiği bir emanet olarak bilirler. Ona asıl maksadın Allah rızası olduğunu anlatıp, onu şuurlandırır, ona yetki ve imkân verir, böylece onu kendi işinin sahibi yapmaya çalışırlar. İnsan, kendine, kendi işine ihanet eder mi? Kendi evini, kendi çocuğunu, kendi makinesini kim vurup kırar? Kendi işi gibi görmesine rağmen, böyle bir şey olursa, sebebi eğitimsiz veya zayıf karakterli olmaktır. Allahü teâlâ, insanların kimini sağlam, kimini de zayıf karakterli olarak yaratmıştır. Zayıf karakterli olan, daima, kendine benzetmek için, sağlamları bozmak ister ve onların arasında laf taşır. Onun için, ailede, akrabada veya bir şirkette, böyle zayıf karakterliler elbette olabilir. Bunu bilip ona göre tedbir almalı. Büyük bir zat anlatır: Âmirlik görevi verdiklerime diyorum ki: Bu çalışanlar, size emanettir. Bunların abisi, babası olun, bu arkadaşlarınıza sahip çıkın! Onlar için sizden istediğim en büyük iş, onlara kişilik kazandırmak ve zayıf karakterli olanlar varsa, onları eğitip olgunlaştırmaktır. Çünkü din nasihattir, yani söylemektir. Nasihat de sertlikle, kavgayla değil, yumuşaklıkla olur. Eğitilmemiş bir insanı eğitmek, bir mahlûku ehlileştirmekten daha zordur. O mahlûk bir yere bağlanıp yemi, suyu verilebilir. Ama insan her an ayrı bir davranışa, ayrı bir hileye, ayrı bir bilgiye, her an değişen bir kişiliğe sahiptir. Onlara faydalı olmak için, onlar yanlış da yapsa, haklıymış gibi davranmalı. Çünkü tıpta bir kaide vardır: Bir hasta gelse, bizim tıp verilerimize göre yüzde yüz sağlam olsa da ona, (Evet efendim, bu rahatsızlığınızın tedavisi mümkündür) demek gerekir. Eğer daha en başta, (Sende bir şey yok, sen hastalık hastasısın!) denirse, (Hastalığımı anlamadı) der, itimadı sarsılır. Çünkü onun, o anda muhtaç olduğu şey şefkattir. O fiziken hasta değilse de, ruhen hastadır. O hâlde, önce ona bir haklılık payı ayırıp, (Merak etme, bunun bir çaresi vardır, şöyle yapar, böyle yapar, bu işi düzeltiriz) diyerek onu rahatlatmalı! > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Cariye ve köle nedir? CEVAP: Cariye, kadın köle demektir. Köle, azat edilince hür insan olurdu. Köle kadınların hukukî durumu hür kadınlardan farklıydı. Hür kadının yüzü ve elleri hariç her yeri kapalı iken, cariyenin, kol ve başı, dizden altı açık dursa günah olmazdı. Köleliği İslamiyet kurmamıştır. Üstelik her fırsatta kölelerin azat edilmesini ve onlara iyi muamele yapılmasını emreder. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Kölelere iyilik edin!) [Nisa 36] (Yanlışlıkla bir adam öldürenin, bir köle azat etmesi gerekir.) [Nisa 92] (Yemin kefareti için, on fakiri yedirmek veya giydirmek yahut bir köle azat etmek gerekir.) [Maide 89] (Bedel vererek kölelikten kurtulmak isteyenlerin bedellerini kabul edin!) [Nur 33] (Savaşta alınan esirlere iyilik edin veya fidye alarak bırakın!) [Muhammed 4] Celaleyn tefsirinde, (İyilik edin demek, esirleri karşılıksız olarak serbest bırakın demektir. Fidyeden maksat da, malla veya esirleri değişmek sûretiyle serbest bırakın demektir) buyuruluyor. Savaşta alınan esirler, fidyeyle de serbest bırakılmazsa, canımızı ve malımızı almaya gelen bu düşmanlara, (İsterseniz köle olarak kalabilirsiniz) deniyordu. Şimdi ülkeleri işgal edilen, kültürleri erozyona uğratılan, yer üstü ve yer altı kaynakları sömürülen milletler çoktur. Bugün ekmek parası için kölelik yapanlar az mı? İslamiyet, normal insanı köle yapmıyor. Vatana, cana, mala ve namusa kasteden düşman esir alındığında, öldürülmeyip, o da razı olursa köle oluyordu. Ayrıca dinimiz, köleyi azat etmek için çeşitli yollar koymuş ve köle azat etmeyi ibadet olarak bildirmiştir. Mesela ramazan orucunu veya yeminini bozanın, bunun kefareti olarak, varsa bir köle azat etmesi gerekir. Dinimizin köleye verdiği hakkı, gayrimüslimler kendi halkına bile tanımıyor. Zenci cariye Ümmi Eymen'in oğlu Üsame bin Zeyd, 18 yaşında, birlik komutanı olmuştu. Babası Zeyd bin Harise de köleydi. Rum ordusuyla savaşırken İslam ordusunun komutanıydı. Bu da, İslamiyet'in, ırk, renk, zengin fakir, genç yaşlı ayırmayıp, liyakate önem verdiğini göstermektedir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Kur'anda "Anlayabilmeniz için, Kur'anı Arapça olarak indirdik" denmesi, Kur'anın aslını ve tercümesini herkesin anlayabileceğini ve İslam dininin evrensel olmadığını, yalnız Arapların dini olduğunu gösterir) diyenlerin sözü yanlış değil midir? CEVAP: Elbette yanlıştır. Bunları, dinsizler söylüyorlar. Hangi dille gelseydi, aksini söylerlerdi. Yusuf sûresinin, (Anlayabilmeniz için, Kur'anı Arapça olarak indirdik) mealindeki ikinci âyet-i kerimesi, tefsirlerde şöyle açıklanıyor: (Kur'anı herhangi bir dille değil, en geniş, en açık dil olan Arapça olarak indirdik. Eğer iyi düşünürseniz, bu kitabın yüceliğini, kendisinin bir şaheser, sözlerinin bütün insanlığa hitap ettiğini görür, Müslüman olmayı en büyük vazife, en yüksek saadet telakki edersiniz. Ey Araplar, Kur'anın, edebiyatçıların, şairlerin sözlerine benzemediğini gördünüz. Bunun insan sözü değil, ilâhî bir kelam olduğunu düşünürseniz, anlarsınız.) Demek ki âyette geçen anlamak ifadesi, bunun ilâhî kelam olduğunu anlamaktır. Yoksa ahkâmını anlamak değildir. Eğer öyle olsaydı, Allahü teâlâ, (Resulüm, Kur'anı insanlara açıkla!) buyurmazdı. (Nahl 44) Fussilet sûresinin, (Eğer biz Kur'anı yabancı bir dille gönderseydik, "Âyetler tafsilatlı şekilde açıklanmalıydı. Arapça olmayan bir kitabı biz nasıl anlarız" derlerdi. De ki: O Kur'an, bütün inananlar için, doğru yolu gösteren bir rehber ve şifadır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. Sanki onlara uzaktan bağrılıyor da, Kur'anın ne söylediğini anlamıyorlar) mealindeki 44. âyetin açıklaması şöyledir: Kur'an, [Çince, Yunanca, Rusça veya başka bir dilde değil de] kendi diliniz olan Arapçadır. Siz, ifadelerinin vecizliğinden, şaheserliğinden bu Kur'anın ilâhî bir kelam olduğunu anlarsınız. Yoksa (Arap olduğunuza göre, Kur'anın hükümlerini de anlarsınız) denmiyor. Âyetin devamında, [Arap oldukları hâlde] inanmayanların Kur'anı sağırlar gibi duymadıkları bildiriliyor. Bilinmesi farz olan iman bilgileri, farzlar ve haramlar, ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Fıkhı, müctehid âlimler, âyet ve hadislerden çıkarmıştır. (Hadika) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
İslam dini evrenseldir -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
İslamiyet'in evrensel bir din olduğunu gösteren birkaç âyet-i kerime meali şöyledir: (De ki: "Ey insanlar, ben, Allah'ın hepiniz için gönderdiği resulüyüm.") [Araf 158] (Biz seni ancak bütün insanlara [Cenneti] müjdeleyici, [Cehennemden de] uyarıcı [bir resul] olarak gönderdik, ama çoğu [bu gerçeği] bilmez.) [Sebe 28] (Hak din yalnız İslam'dır.) [Al-i İmran 19] (Muhammed, Allah'ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.) [Ahzab 40] (İslam'dan başka din isteyenlerin dinlerini Allah kabul etmez.) [Âl-i İmran 85] (Allah, Resulünü, hidayet ve hak din İslamiyet'le gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Muhammed aleyhisselamın hak] peygamber olduğuna şahit olarak Allah yeter.) [Feth 28] (Âlemlere, [bütün insanlara ve cinlere ilâhî azapla] korkutucu olarak Furkanı [Kur'anı] kuluna [Resulüne] indiren [Allah'ın şânı] ne yücedir.) [Furkan 1] (Biz seni âlemlere [insan, cin ve diğer bütün mahlûkata] rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] Bu konudaki iki hadis-i şerif meali de şöyledir: (Her peygamber yalnız kendi kavmine geldi, bense bütün insanlara gönderildim.) [Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî] (Benden önce hiçbir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi. Bunlardan biri, her peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün dünyadaki insanlara gönderildim.) [Buharî, Müslim, Nesaî, Tirmizî] KIBLE DUVARINDA LEVHA Sual: Caminin veya evdeki namaz kılınan odanın kıble duvarına, içinde canlı resmi olmayan tablolar, Besmele veya âyet yazılı levhalar asmak caiz midir? Bir de, yere işlemeli seccadeler seriliyor, Bunlar zihni meşgul ettiği için mekruh olmuyor mu? CEVAP: Zihni meşgul eden şeyler mekruh olur. Camilerin kıbleden başka duvarlarını süslemek caizse de, fazla süslü olmaları mekruh olur. Kıble duvarını kıymetli şeylerle, renklerle süslemek mekruhtur. (Redd-ül-muhtar) Resimli, nakışlı seccadeler zihni meşgul ediyorsa kullanmamalıdır. (S. Ebediyye) Kıble duvarını sade yapmalı, hiçbir şey asmamalı ve yazı yazmamalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Abdest için su bulamayan ve teyemmüm etme imkânı da olmayan, Hanbelî'yi taklit ederek, abdestsiz ve teyemmümsüz namaz kılabilir mi? CEVAP: Teyemmüm edememek imkânsız denecek kadar zordur, çünkü toprakla, mermerle, taşla, tuğlayla, kiremitle, cilasız çanak çömlekle, testiyle, kumla, kireçle, toprak tozuyla ve daha başka şeylerle teyemmüm etme imkânı olur. Namazın önemini bilen, yanında bunlardan birini bulundurabilir. Teyemmüm etme imkânı olmayan kimse, iki namazı cem eder. Mesela öğle namazını kılamayanın, akşama kadar su veya teyemmüm edecek bir şey bulamaması imkânsız gibidir. Belki ancak hapiste, hücrede olabilir. Temiz yer, su ve toprak bulamayan hapisteki kimse, okumadan, namaz kılar gibi yapar. Hapisten kurtulunca hepsini iade eder. (İslam Ahlakı) Teyemmüm edemeyen ve iki namazı cem edecek durumu da olmayan, ancak o zaman Hanbelî mezhebini taklit ederek teyemmümsüz olarak namazını kılabilir. Hanbelî'de su ve toprak bulamayan, abdestsiz ve teyemmümsüz namaz kılar, ancak o namazlarda, sadece farzlarına ve namazın sıhhat şartlarına riayet eder. Sünnet ve müstehablarını yapmaması gerekir. (El-fıkh-ü alel-mezahib-il-erbea) *** Sual: Gıda, ilaç gibi, mubah bir şey yiyip içmekle sarhoş olanın, sarhoşken söylediği sözle boşama geçerli olur mu? CEVAP: Geçerli ve geçersiz olduğunu bildiren muteber fıkıh kitapları vardır. (Redd-ül muhtar, Hindiyye) Böyle durumlarda ihtiyata riayet etmelidir. *** Sual: Namazda selam verdikten sonra, eksik kıldığını hatırlayan kimse, kalkıp kalan rekâtları tamamlasa, namazı sahih olur mu? CEVAP: Selam verince hatırlayıp da kalkarsa sahih olur. Allahümme entesselam'ı okuduktan sonra kalkarsa sahih olmaz, çünkü Allahümme... denince artık namazdan çıkılmış olur. *** Sual: Boşanan kadına, kocası ne zamana kadar nafaka verir? CEVAP: İddet bitene kadar nafaka vermesi farzdır. İddet zamanı bitince artık dinen nafaka verilmez. Fakat büluğa ermemiş erkek çocuğu veya evlenmemiş kız çocuğu da varsa, onların nafakasını vermeye devam eder. -------- Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İslâmi Düşünceler adlı kitapta dine aykırı yerler var mıdır? CEVAP: Kitaptaki bir bölüm, Prof. Mahmasani isimli birine ait. Yazı felakettir. Birkaç örnek verelim: Geri kalış sebepleri bölümünde, (Sünnî fukaha, ictihad kapısının kapatılmasında ve bundan böyle dört mezheble iktifa edilmesinde ittifak ettikleri için İslâm düşüncesi duraklamış, bu durum hukukta ve diğer İslâmi ilimlerde taklid ve saplantının yayılmasına sebep olmuştur) diyor. Ehl-i sünnet âlimlerine Sünnî fukaha diyerek saldırıyor. Dalalet fırkalarının ictihad kapısının kapatılmasına karşı çıkışlarını övüp, (Son asırlarda bunlara İbni Abdülvehhab, Efgani, Abduh gibi müceddid âlimler de katılmıştır. Bütün bu fakihlerle Şevkânî, ictihad kapısının açık olduğunu ispat etmiştir.) diyor. Kendisinin Sünnî olmadığını, bu yamukların yolunda olduğunu belli etmiş oluyor. Hem dört mezhep üzerinde ittifak hâsıl olduğunu söylüyor. Sonra da bu ittifakı ayıplıyor. Hâlbuki (Ümmetimin âlimleri, dalalet üzerinde birleşmez) hadis-i şerifi, müctehidlerin söz birliğinin muhakkak doğru olduğunu göstermektedir. Müctehidlerin söz birliğine İcma denir. İcma'ı inkârsa küfürdür. İslâm düşüncesi tâbirini de kullanıyor. İslâm, Allahü teâlânın dinidir. Düşünce ürünü değildir. Mahmasani'nin Müceddid âlim dediği Efgani ve Abduh birer masondur. İbni Abdülvehhab ve Şevkânî ise, kendi ifadesine göre de Sünnî değildir. Sünnî olmayan, Sünnîlik hakkında nasıl söz sahibi olur? Mahmasani, Buharî'deki Acve hurmasıyla alakalı bir hadis-i şerifin uydurma olduğunu söylüyor. (Çünkü ilme ve realiteye aykırıdır) diyor. Mahmasani, Buharî'deki hadis-i şerifi naklettikten sonra, (İhmal ve hata veya uydurma ve iftira yoluyla sünnete katılan binlerce benzerinden bu bir örnektir) diyor. Buharî'deki bu hadis uydurma ise, aynı kitaptaki diğer hadislere nasıl güveneceğiz? Maksadı Buharî'ye olan itimadı sarsmaktır. İmam-ı Buharî hazretlerine, ihmallik, hata, uydurmak ve iftira etmek gibi suçlar isnat eden Mahmasani gibi mezhepsizlerin kitaplarını okumak büyük gaflettir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Bir cemiyette herkes, üzerine düşen vazifeyi yaparsa, sistem düzgün çalışır. Vücudun işe yaraması organların sıhhatli çalışmasına bağlıdır. Hadis-i şerifte, (Habeşli siyah bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!) buyuruldu. Baş ayrı, vücut ayrı olursa, hiçbir işe yaramaz. Saatin çarklarından biri arızalanırsa, saat çalışmaz, vakti doğru göstermez. Bir saate bakınca, akrep ve yelkovan görülür. Onun içinde küçük çarklar da vardır. Bir çark diğerini, o da bir başkasını çevirir. Böylece akrep ve yelkovan, vakti doğru olarak gösterir. O çarkların biri kırılsa, hattâ paslansa, saat yanlış gösterir. İşte dinimize hizmette de biri, görevini doğru yapmazsa, diğerini etkiler, o da başkasını etkiler. Neticede hizmetlerin aksamasına, yıkılmasına sebep olur. Onun için herkes kendi işine sımsıkı sarılmalı, vazifesini aksatmamalıdır. Peygamber efendimizin oğlu İbrahim, 17 aylıkken vefat edince, Eshab-ı kiramdan iki kişi kabre inip defnettiler. Lahdin önünü kerpiçle ördüler. Kerpiçlerden bir ikisi her nasılsa hafif eğri konmuştu. Onlar çıkınca, Peygamber efendimiz kabre indi. Kerpiçleri düzeltip şöyle buyurdu: (Her işinizi tam yapmanız için düzelttim. Yoksa bu iki kerpicin eğri durması, ölüye de diriye de zarar vermez, ama gönlüm rahat etmedi. Eğer bir iş tam yapılmazsa veya yapılan bir işten dolayı gönül rahat değilse, bu işten üzülenler olabilir.) Bir talebe rüyasında, mübarek hocasının kendisini sırtında taşıdığını görüp, çok utanır. Rüyayı anlatınca, hocası, (Vekilimin yükünü alanı biz sırtımızda taşırız) buyurur. (Büyüklerin yükü nasıl alınır?) diye soranlara da, (Herkes kendisine verilen vazifeyi ihlâsla, en güzel şekilde ve zamanında yaparsa büyüklerin yükünü almış olur) diye cevap verir. İhlasla hizmet etmenin önemi çok büyüktür. Hizmete iştirak edenlerin sevablardaki payı, bir çuval buğdaydaki taneler sayısınca değil, tanelerin zerrelerindedir, ancak sevablara böyle ortak olmak, herkesin kendi işini ihlâsla yapmasıyla, başkalarının işine karışmamasıyla mümkün olur. Başkalarının işine karışmak, çok sıkıntılara sebebiyet verir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Âmir durumunda olanlar, işine daha çok dikkat etmeli. O oturursa, emri altındakiler yatar. O hep ayakta olmalı yani çalışmalı ki, maiyetindekilere iyi örnek olmalı. Dinlenmeyi teneşir tahtasına bırakmalı. Merhum hocamız buyururdu ki: ("Bu kitapları nasıl yazdınız, nasıl başarılı oldunuz?" diye bana sorulsa, cevabım şudur: (Helekel-müsevvifûn) hadis-i şerifine sarıldım, yani (Sonra yaparım diyenler, [tevbeyi ve iyi işleri sonraya bırakarak fırsatı kaçıranlar] helâk oldu) hadis-i şerifini kendime rehber edindim. Bu hadis-i şeriften daha sonra yaparım diyenin kaybedeceğini anlayıp, bir işi, az sonraya bile bırakmadım, gece gündüz demedim, ilk fırsatta o işi yapıp, bitirdim. Evet, işte Allahü teâlâ, işleri yarına bırakmadığımızdan dolayı bizi başarılı kıldı.) Müslümanın herkese karşı asli görevi, edepli olmasıdır. Büyüklerimiz, (El emr-ü fevkal edeb) buyuruyor. Yani emre uymak, edebi gözetmekten önce gelir. Çünkü emre uymak, söz dinlemek edeblerin en üstünüdür. Bir mümin, 80 yıl nâfile ibadet etse, belli bir sevaba kavuşur. Ama bu yoldaki büyüğüne, bir defa peki diyen de aynı sevabı kazanır. Sevginin esası itaattir, itaatin esası da tâbi olmaktır. Kim en çok tâbi ise, en çok itaat ediyorsa, o en çok seviyor ve seviliyor demektir. Büyüklerin sevgisine layık olmak için, onlara tam tâbi olmaya, söz dinlemeye çalışmalıdır. İnsanda ya akl-ı selim veya akl-ı meaş olur. Akl-ı selim peygamberlerde ve evliyada olur. Kendi kendine karar veren, akl-ı selimiyle karar verdiğini zannetse de, kısa görüşlü olan akl-ı meaşına tâbi olduğunun, işin içine nefsinin karıştığının farkında değildir. Onun için istişare önemlidir. Başarılı olanlar, soranlardır. Başarısız olanlarsa, sormaya lüzum görmeyip kendi aklına göre iş yapanlardır. En tehlikeli iş, emir verme sevdasıdır. Kendini haklı bilen, daima sıkıntı çeker. İslamiyet'te nefse tâbi olmamak esastır. Başarının yolu, herkesle iyi geçinmek, dost kazanmak ve kendisine kimseyi düşman etmemektir. Münakaşa ve mücadele çok zararlıdır. Kişinin en büyük düşmanı nefsidir ve imanını almaya çalışır. Kişi başkasına değil, kendine bakmalı, münakaşa ve mücadeleyi kendi nefsiyle yapmalıdır! >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Fıkh-üs-sünne kitabının yazarı Seyyid Sâbık sapık mıdır? CEVAP: Evet, hem de süper sapıktır, yani itikadı bozuktur, mezhebi yoktur. Fıkh-üs-sünne kitabında diyor ki: Taklide bağlanıp Kitap ve Sünnet'in rehberliğini kaybettikten sonra, (İctihad kapısı kapalıdır) sözüyle ümmet-i Muhammed, en büyük belâlara uğradı, Resulullah'ın sakındırmış olduğu keler yuvasına girdi. (s. 22) Açıklamasında ise, (Keler yuvasına girenler Yahudi ve Hristiyanlardır) diyor. Bildirdiği hadis-i şerifte, (Sizden öncekilerin yolunu takip ederseniz) buyuruluyor. (Sizden öncekiler) ifadesinden murat, cahiliye devrinde putlara tapanlardır. S. Sâbık ise, bu hadis-i şerifteki (Sizden öncekiler) ifadesini, mezhep imamlarına tâbi olanlar diye açıklıyor. Yani bir müctehide, bir mezhebe tâbi olan Müslümanı, putlara tapanlara benzetip, gayrimüslim olmakla suçluyor. Kitaptaki görüşleri, mason Abduh ve çömezi Reşit Rıza da aynen savunmaktadır. Müctehid imamlara uyanları gayrimüslimlikle suçlarken, İbni Teymiyye'ye dört elle sarılıyor. Buradan da anlaşılıyor ki, mezhepsizlere göre Ehl-i sünnet imamlara uymak suç, İbni Teymiyye ve Abduhcu sapıklara uymaksa büyük fazilettir. Yani (İmam-ı a'zamın yolunu takip ederseniz keler deliğine girersiniz, Mason Abduh'un yoluna girerseniz hidayete kavuşursunuz) demek istiyorlar. Her mezhepsiz hep aynı şeyi savunuyor, aynı taktiği uyguluyor. İctihad kapısını kapatan olmamıştır. İctihad ehliyeti olan zat bulunmadığı için kapı kendiliğinden kapanmıştır. Kapalı kapıya (kapalı) demek, kapatmak değildir. İctihad ehliyeti olan, kapıyı açıp girebilir. Ama her önüne gelen kapıyı zorlayamaz. S. Sâbık, mezhepler üstü ictihadlar yapıyor. Hiçbir şart aramadan herkesin ictihad etmesini savunuyor. Bu cahillik değilse, hainliktir. Çünkü İbni Teymiyye'nin talebesi İbni Kayyım bile diyor ki: Müctehid olmayan, Kur'andan ve hadisten ahkâm çıkaramaz. Kendi mezhebine uyması şarttır. Dört mezhebden başkasına uymak da caiz değildir. Çünkü diğerlerinin hükümleri, toplanmış değildir. (İ'lâm-ül-mûkı'în) [Devamı var] > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kitabının Giriş kısmında, Müslümanların gerileyişini mezheblere bağlıyor. Fıkh-üs-sünne uygulanırsa ilerlenecekmiş. Birkaç örnek verelim. S. Sâbık diyor ki: (Alkolü içkiler necis değildir, yani alkol bulaşmış elbiseyle namaz kılmak caizdir.) (s. 35) S. Sâbık, İbni Teymiyye ve Şevkânî'nin bir sözünü alarak, (Eti yenen bütün hayvanların pislikleri temizdir, idrarlarını içmek caizdir) diyor. (s. 34) Fıkh-üs-sünne kitabı, dört hak mezhepten hiçbirine uygun değildir. Mesela mezhepsiz Kardavî gibi, ince çorap üstüne meshi caiz görüyor. (s. 66) (İbni Teymiyye, fetvalarında...) diyerek, onu imam yani müctehid kabul ediyor. (s. 67) Kitaba, (Âyet ve hadislerle fıkıh) dediği hâlde, çok yerde, kendi görüşlerini bildirmiş, ayrıca Mason Abduh'tan da nakil yapmayı ihmal etmemiştir. (s. 309) Sünnî âlimlerin (Namaz kılmayan kâfir olmaz) dediklerini bildirip, Zeydî Şevkânî'ye imam diyor ve onun (Namaz kılmayan kâfirdir) görüşünü esas alıyor. (s.101) [Şevkânî, Zeydîdir. (Cevab-üs-sail s. 69)] (Vitir namazına vacib diyen Ebu Hanife'nin görüşü zayıftır) diyor. (s. 201) S. Sâbık, İmam-ı a'zam ayarında müctehid olsa bile, başka müctehidin ictihadına yanlış diyemez. Çünkü İctihad ictihadla nakzedilemez. Ama bir kimse mezhepsizse önüne gelen müctehide toslar. Onlara göre sadece, mason Abduh gibilerin hatası olmaz. İmam-ı Şafiî'nin, İmam-ı a'zamın ictihadlarına aykırı çok ictihadı vardır, fakat hiçbiri için, zayıftır, yanlıştır gibi bir şey söylememiştir. Aksine (Fıkh bilgisinde herkes Ebu Hanife'nin çocuklarıdır) buyurmuştur. (Hayrat-ül-hisan, Mizan-ül-kübra) Namazları kaza etmeye, İbni Teymiyye'nin (Sahih olmaz) dediğini hüccet kabul ediyor. Az sonra da Zahiriyye'den İbni Hazm'dan nakil yapıyor. (İbni Hazm, bu mesele hakkında gerçek görüşü belirtmiştir) diyor ve bu görüşün de İbni Teymiyye'nin görüşü gibi olduğunu bildiriyor. (s. 283) Mason Abduh'u hüccet olarak gösterip, Şeyh Abduh diyor. (s. 309 ve 387) Görüldüğü gibi, nerede mezhepsiz varsa, hepsinin sözlerini senet gibi toplamış, her fırsatta Ehl-i sünnet âlimlerine dil uzatmaktan da geri durmamıştır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Şunu yapma günah, bunu yapma günah) deniyor. Dinde her şey günah mıdır? CEVAP: Hayır, dinimizde her şey günah değildir. Helal olan şeylerin yanında, haramlar çok azdır. Bütün meyveler, sebzeler, zehirli olanları hariç bütün otlar mubahtır. Deniz haşeratı hariç, bütün balık çeşitleri, sarhoş edenler hariç bütün içilecek şeyler helaldir. Mahrem akraba ve kitapsız kâfirler hariç, yabancı kadınların hepsiyle evlenmek caizdir. İpek hariç, bütün giyecekler mubahtır. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlânın izin verdiği şeylerin çeşidi ve sayısı pek çoktur. Haram ettiği, yasak ettiği şeylerse, pek azdır. Mubahlardaki fayda ve lezzet, haramlardan çok fazladır. Hepsinden daha önemlisi, Allahü teâlâ mubah işleyeni sever, haram işleyeni sevmez. Aklı olan kimse, çabuk geçen bir lezzet için, Allahü teâlâyı gücendirmeyi elbette istemez. (1/163) Bir insan, ne olduğunu, niçin yaratıldığını, ne yapması, neden sakınması gerektiğini, iyinin, kötünün, faydalının zararlının, dostunun düşmanının ne olduğunu bilmezse, hayvandan ne farkı kalır? İnsanı ve bütün mahlûkatı Allahü teâlâ yarattı. Gönderdiği peygamberler vasıtasıyla, (Sizi ben yarattım. Beni tanımakla şereflenmeniz, kulluk etmeniz için yarattım. Şunları yaparsanız, dünyada da, âhirette de rahat ve mutlu olursunuz. Şunları yapmazsanız dünyada da âhirette de bedbaht olur, çok sıkıntı çekersiniz) buyurdu. Yapmamız ve sakınmamız gereken şeyleri bildirdi. İşte bu bildirdiği kaidelerin toplamına din deniyor. Yani din, insan denilen bu mükemmel varlığın kullanma talimatıdır. Rahat ve mutlu olma, kendisine ve insanlara faydalı olma, kendisini ve insanları zarardan koruma talimatıdır. İyiyi ve kötüyü, faydalıyı ve zararlıyı, dostu ve düşmanı tanıtma rehberidir. Bu kaidelerin hepsini, insanı yaratan Allahü teâlâ bildirmiştir. Bizi O yaratmıştır ve elbette, yaratan yarattığını en iyi bilendir. İhsan ve merhamet edip, bunları bildirmiştir. Bildirmeseydi, bu hâlimizle hayvandan bir farkımız kalmazdı. Yer içer, kırar döker, yatıp kalkar, parçalardık. Bize bütün nimetleri ihsan eden Rabbimize şükredeceğimiz yerde nankörlük edersek, bunun cezası da elbette ağır olur. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: DÈjavu ne demektir? Bunun reenkarnasyonla bir ilgisi var mı? CEVAP: DÈja vu, dejavü diye okunur. Ansiklopedilerde şöyle tarif ediliyor: Dejavu, hâlihazırda yaşanılan bir olayı, daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur. Fransızca dÈj‡ [daha önceden] ve voir [görmek] fiilinin geçmiş zamanda çekimi olan vu'nün birleşiminden türemiştir. Beynin, yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı, bir görüntü, ses gibi herhangi bir girdiyi, giriş anı sırasında algılayamamasından kaynaklanabilir. Beyin bu girdiyi algıladığında kişi, bu olayı daha önce yaşadığı hissine kapılabilir. Ayrıca, beynin sağ lobuyla sol lobunun milisaniyeden daha küçük bir zaman farkıyla çalışmasından da kaynaklanabilir. Bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf, bu olayın daha önce yaşanmış olduğu duygusuna kapılır. Bu durum sinir aksonlarındaki küçük bir sapmadan kaynaklanır. Dejavünün zıttı jamais-vu'dür, jamevü diye okunur. Bu durumda insanlar, tanıdığı bir çevrede yabancılık çekebilirler. Dejavüye benzer sebeplerle ortaya çıkar. Araştırmalara göre insanların %50'den fazlası, hayatlarında en az bir kere, dejavü durumunu yaşamıştır. İnsanların çoğu bir süre sonra, en son ne zaman dejavü yaşadığını unutur. (Vikipedi) Dejavünün reenkarnasyon [tenasüh] ile hiçbir ilgisi yoktur. Sitemiz, www.dinimizislam.com'da reenkarnasyon hakkında geniş bilgi mevcuttur. MİHRAPTA KILMAK Sual: (Camide, ilk cemaatin imamı mihrapta durmazsa mekruh olur) deniyor. Namaz kıldığımız camide, birkaç bölme var. Mihrap olan yerde, cuma ve bayram namazlarını kılıyoruz. Kışın burası soğuk olduğu için, beş vakit namazı küçük odada kılıyoruz, fakat orada mihrap yok. Kıldığımız namazlar mekruh mu oluyor? CEVAP: Her oda, müstakil yer demektir. Kışın küçük odada namaz kılmak mekruh olmaz. SEFERDE MESTE MESH Sual: Sabah abdest alıp mestleri giyen kimsenin öğleye doğru abdesti bozulsa, yatsı vakti de sefere çıksa, bu mestin üzerine kaç gün daha mesh edebilir? CEVAP: 24 saat geçmeden sefere çıkınca, seferde ilk abdest bozulduktan sonra, üç gün yani 72 saat daha mesh edilebilir. >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Müslüman olarak ihtiyarlamanın dindeki fazileti nedir? CEVAP: Müslüman, nimetlere konmuş kimse demektir. Müslüman olarak ihtiyarlamaksa, daha büyük nimettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ buyuruyor ki: "İhtiyarlık, nurumdur. Nuruma, nârımla [Cehennem ateşiyle] azap etmekten hayâ ederim. O hâlde siz de benden hayâ edin!") [Ebu-ş-şeyh] (Hak teâlâ, Müslüman olarak ihtiyarlayana azap etmekten hayâ eder.) [Hatib] (Müslüman olarak ihtiyarlayana ikram eden, Nuh aleyhisselama ikram etmiş gibi sevab alır. Nuh aleyhisselama ikram eden de, Allahü teâlâya ikram etmiş olur.) [Hatib] 1- Kırk yaşına giren Müslüman, cinnet, cüzzam ve baras hastalıklarından emin olur. 2- Elli yaşına girenin, hesabı hafifler. 3- Altmışına giren salih Müslüman, şehit olarak ölür. 4- Yetmişine gireni, Allahü teâlâ ve melekleri sever. 5- Seksenine girenin günahları yazılmaz, sevabları yazılır. 6- Doksanına girenden hesap sorulmaz. Aile halkına şefaatçi olur. (Deylemî, Ebu Ya'la) Resulullah efendimiz, Allahü teâlânın yemin ederek, (Müslüman olarak ihtiyarlayana azap etmekten hayâ ederim) buyurduğunu bildirdikten sonra ağladı. Sebebi sorulunca, (Allahü teâlâ, kendisinden hayâ ettiği hâlde, Ondan hayâ etmeyene ağlıyorum) buyurdu. (Beyhekî) SÜTKARDEŞLİĞİNDE YAŞ Sual: Bir erkek, hanımının sütünü içse, nikâhına zararı olur mu? CEVAP: Nikâhına zararı olmaz, ancak, kadın sütünü zaruretsiz içmek caiz değildir. Bilerek içmek günah olursa da, büyük kimse, süt emmekle süt çocuğu veya sütkardeşi olmaz. Hanbelî'de, bir kavilde, her yaşta süt emen, sütkardeşi olur. Şafiî'de, iki yaşından büyükken emen, sütkardeşi olmaz. İmam-ı a'zama göre, 30 aydan, Malikî mezhebindeyse, 26 aydan sonra emen, sütkardeşi olmaz. Hanefî ve Malikî'de bir defa, bir yudum emmekle, sütkardeşi olur. Şafi'î ve Hanbelî'deyse, ayrı ayrı 5 kere, doya doya emmesi gerekir. BİR SENELİK KİRA BEDELİ Sual: Ev sahibiyle bir yıllık kira kontratı imzalayınca, bir yıllık kira bedelinin hepsi, zekât hesaplanırken borç olarak düşülür mü? CEVAP: Hayır, borç tahakkuk etmedikçe nisaptan düşülmez. Tahakkuk edip de verilmemiş ev kiraları, borç olarak düşülür.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kendi kurallarımızı kendimiz koymaya kalkışırsak, huzur ve rahat bulamayız. Nasıl bir firma, bir makineyi ne şekilde kullanılması gerektiğini gösteren bir (Kullanma kılavuzu) veriyorsa, insanı yaratan ve onu en iyi bilen Allahü teâlâ da, onun dünyada ve âhirette mesut olması için ne yapması gerektiğine dair kurallar bildiriyor. Bu kurallara İslamiyet denir. Peygamber efendimiz bu kuralları bize öğretti. Bina nasıl yapılır, tarla nasıl sürülür, para nasıl kazanılır gibi dünya işlerini öğretmedi. (Hiç ölmeyecekmiş gibi, dünyaya çalışın!) buyurmuşsa da, bunları yaparken, Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun olup olmadığını gözetmemizi istedi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yani dinimizi öğrenip buna uygun yaşamamızı bildirdi. Sonsuz olan âhirette başımıza gelecekleri haber verip, yarın ölecekmiş gibi âhirete hazırlanmamızı emretti. Onun için İslamiyet, her iki cihanda da rahat etme dinidir. Kullarını yoktan var edip her an varlıkta durduran Cenab-ı Hak, bunları hâşâ yakmak için yaratmadı. Ana babanın bile, (Çocuğumuz büyüyünce, onu ateşte yakacağız) diye düşünmeleri olacak şey mi? Büyük zatlardan biri, Allahü teâlânın sonsuz merhametini düşünerek der ki: (Ya Rabbî, Kur'an-ı kerimde, (Acımam, merhametim sonsuzdur) buyuruyorsun. Kendimin ve annemin merhametine bakınca görüyorum ki, biz en süflî, en âdi kulların olarak, anlatılması zor bir acıma ve merhamet hissiyle yaşıyoruz. Sen yüz rahmetten birini dünyaya indirdin, 99'unu âhirette kullarını affetmek için sakladın. Dünyada bütün mahlûkata taksim ettiğin o merhametinin bir zerresi bu kulunda var, o da bu zerre merhametle şimdi ağlıyor. Ya Rabbî, sen affedicisin. Bu günahkâr kulun, nasıl yanacak diye senin kulların için ağlarsa, sen de o günahkâr Müslümanları affedersin.) Allahü teâlâ, tevbe etmeden küfür, şirk üzere âhirete geleni affetmeyip yakacağını bildiriyor, ama (Günahkârları yakacağım) demiyor. Hattâ günahları bildirdikten sonra, arkasından af ve mağfiret âyetleri geliyor. (Af ve mağfiretim çoktur, küfre giren hariç, sizi affedeceğim) diyor. Bu yüzden, küfürden, şirkten çok sakınmalıdır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
Küfre düşmekten sakınmalı
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Küçük günaha devam, büyük günah olur. Büyük günaha devam, küfre götürür. Bir günahı beğenmek veya hafife almak küfür olur. İnsan, küfre, şirke bulaşmadan günah denizinde boğulsa bile, çektiği dünya sıkıntıları, ölüm acısı, kabir ve mahşer sıkıntıları bunların hepsini temizler. Fakat biraz küfür bulaşıklığı varsa, mutlaka Cehenneme girip cezasını çeker, temizlendikten sonra Cennete girer. Onun için imanı gideren işlerden ve sözlerden çok sakınmalıyız. Herhangi bir günahı hafif görmek küfürdür. Haram işleyen değil, küfre giren affolmaz. Âhir zaman, yani bu devir, Müslümanlar için çok tehlikelidir. Zira haramla helâl ayrılamayacak kadar birbirine karışmış, üstelik insanın tabiî yaşayışı hâline gelmiştir. Günahı çekinmeden, sıkılmadan rahatça işliyor. İşte haramı meşru gören, (Bu normaldir, bu zamanda artık böyle olur) diyen, kâfir olur, sonsuz azapta kalır. Allahü teâlâ, (Kâfirleri ebediyen affetmeyeceğim) buyuruyor. Küfre düşmekten, kâfir olmaktan çok korkmalı. Çünkü (İmansız ölmekten korkmayan imansız ölür) buyuruluyor. Her hâl ve hareketimizde, (Bu iş, bu söz bizi küfre götürür mü, götürmez mi?) diye çok düşünmeliyiz. İslamiyet'le alay eden bir karikatüre, bir resme, bir espriye isteyerek gülen kâfir olur. Onun için Peygamber efendimiz, (Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehenneme gider) buyurmuştur. İman gidince nikâh da gider. O hâlde sabah akşam, küfre düşmekten korunmak, Allahü teâlâya sığınmak için (Allahümme innî ürîdü en üceddidel îmâne vennikâha tecdîden bi-kavli lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) duasını okumalı. İki şahit yanında okunursa, imanın yanında nikâh da tazelenmiş olur. İslamiyet, öğrenmek, öğrendiklerini Allah için yapmak ve Allah için başkalarına anlatmak dinidir. Anlatılmazsa vebali büyüktür. Çünkü önce dinimizi öğrenip amel edeceğiz, sonra başkalarına öğreteceğiz. Eğer öğrendiklerimizi kendimiz yapmadan, başkalarına (Siz yapın!) dersek, yanlış olur. Kur'an-ı kerimde, (Yapmadıklarınızı niçin söylersiniz?) buyuruluyor. Onun için ilmiyle âmil olmayanların nasihatleri, bir kulaktan girip ötekinden çıkar. İhlaslı olmadığı, kalbden çıkmadığı için kalblere tesir etmez. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Savaşta yalan caiz midir? CEVAP: Yalan çok büyük günahtır. Bir hadis-i şerif meali: (En büyük günah, Allaha şirk koşmak, ana babaya isyan ve yalandır.) [Müslim] Yalan çok büyük günah olmasına rağmen savaşta caizdir. Bir hadis-i şerif meali: (Üç yerde yalan günah olmaz: Savaşta, çünkü savaş hiledir. Karı kocanın ve iki Müslümanın arasını bulmak [ve aralarının açılmasını önlemek] için.) [İbni Sünnî] Hile yapmak, başkasını aldatmak da haramdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Hile yapan, aldatan Cehennemdedir.) [İ. Maverdî] (Aldatan bizden değildir.) [Müslim] (Mekr, huda ve hıyanet sahipleri ateştedir.) [Ebu Davud] [Mekr: Hile yaparak aldatma. Huda: Hile, oyun, düzen, dalavere, desise. Hıyanet: Hainlik, vefasızlık, güveni kötüye kullanmak.] Savaşta düşmanı yenmek için hile yapmak, oyuna getirmek, gâfil avlamak caizdir. Çünkü hadis-i şerifte, (El-harbü hud'atün) yani (Harb hiledir) buyuruldu. (Buharî) Ölümden kurtulmak için de yalan ve hile caizdir, günah olmaz. Ölmemek için, ölmeyecek kadar leş yemeye benzer. Ölmemek için yalan da caizdir. (Hadika) MESCİD-İ HARAM Sual: Kâbe'ye, Mescid-i haram denilmesinin sebebi nedir? CEVAP: Mescid-i harama giren kimse, idama mahkûm biri olsa da, onu orada öldürmek haram olduğu için, böyle denmiştir. KUR'AN-I KERİM OKURKEN Sual: Başı ve kolları açık Kur'an-ı kerim okumak caiz midir? CEVAP: Erkeğin başı ve kolları açık okuması tenzihen; kadınınki ise, tahrimen mekruhtur. SELAM VERMEK Sual: Namazın sonunda unutup, sağa selam vermeden, sadece sola verilip namazdan çıkılsa namaz sahih olur mu? CEVAP: Evet, sahih olur, çünkü vacib olan selam verilmiş oluyor. Boynu sağa döndürmek sünnet veya müstehab olduğu için unutarak çevrilmeyince bir mahzuru olmaz. ÜCRETSİZ İŞ Sual: Bir kimsenin, bir işi alabilmek için işverene bedava iş yapması caiz midir? CEVAP: Kendi rızasıyla çalışırsa caizdir. İşveren zorla çalıştırırsa zulüm olur, caiz olmaz. >> Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Noel'i kutlamakta mahzur yoktur) deniyor. Bu yanlış değil mi? CEVAP: Bu hususta din kitaplarında deniyor ki: Mecusilerin bayramları olan Nevruz ve Mihrican günü şerefine bir şey vermek caiz değildir. Bu günlerin isimlerini söyleyerek veya niyet ederek bir şey hediye etmek haramdır. Eğer bu günlere kıymet vererek yaparsa kâfir olur, çünkü bu günlere müşrikler kıymet vermektedir. Ebül Hafs-ı Kebir diyor ki: Bir kimse Allahü teâlâya elli yıl ibadet etse, sonra bir müşrike, Nevruz günü şerefine yumurta hediye etse kâfir olur. Eğer bir Müslümana hediye eder ve bu güne değer vermezse, âdete uyarak verirse kâfir olmaz. Başka bir gün almadığı bir şeyi, o gün satın alırsa, o güne değer vermişse kâfir olur. Değer vermeyip, yalnız yiyip içmek için almışsa kâfir olmaz. (Dürr-ül-muhtar 5 /481) Bezzaziyye'de, (Nevruz günü, Mecusilerin bayramıdır. O gün, Mecusilerin yanına gidip, onların yaptıklarını yapmak küfürdür) diyor. Noel'de ve kâfirlerin paskalya ve yortularında, onlar gibi bayram yapan da kâfir olur. (S. Ebediyye) Papaz kuşağını bağlamak ve putlara, mesela haça tapınmak, boynuna asarak tazim etmek, tazimi gereken bir şeyi tahkir ve tahkiri gereken bir şeyi tazim etmek küfürdür. Bunları yapan kâfir olur. (Birgivi vasiyetnamesi şerhi s.115, 202) İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Hinduların bayram günlerine [ateşe tapınanların Nevruz günlerine ve Hristiyanların Noel gecelerine ve diğer paskalyalarına] hürmet etmek ve o zamanlarda, onların âdetlerini, onlar gibi yapmak şirk olur. Küfre sebep olur. Kâfirlerin bayramlarında, Müslümanların cahilleri, kâfirlerin yaptıklarını yapıyorlar ve bu günleri, Müslüman bayramı zannediyorlar. Kâfirler gibi, birbirlerine hediye gönderiyorlar. Eşyalarını, sofralarını kâfirlerin yaptığı gibi süslüyorlar. O geceleri, başka gecelerden ayırt ediyorlar. Bunlar hep şirktir, kâfirliktir. (Mektubat 3/41, S. Ebediyye) Kâfire hürmet etmek, saygıyla selam vermek, (üstadım) demek küfür olur. (Berika, İ. Ahlakı) > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Deşarj olmak, rahatlamak gibi faydalı bir niyetle gıybet etmek caiz olur mu? CEVAP: Deşarj olmak için gıybet etmek caiz olmaz. Zaten herkes deşarj olmak için gıybet eder. Bütün günahlar da buna benzer, deşarj olma isteğinden kaynaklanır. Nefsin gıdası günahlar olduğu için, günah işleyince nefsimiz rahatlar. Hâlbuki salihler günahtan rahatsız olurlar, çünkü günahlar, nefsin gıdası ve kalbin zehridir. Gıybet edilen kimse, bu konuşmalardan hoşlanmazsa, duyunca üzülecekse gıybet olur. İhtiyaç halinde gıybet caiz olur. Birkaç örnek verelim: 1- Bir haksızlığı, bir yolsuzluğu şikâyet için, ilgili mercilere bildirmek. 2- Etkili ve yetkili birine, kötülüğe mani olması için, (Falanca, gayri meşru iş yapıyor) demek. 3- Bid'at sahibiyle gezen birine, (Onunla gezme, o mezhepsizdir) demek. 4- Şahitlikte, (Falanca şöyle yaptı) demek. 5- İnsanları, açıktan günah işleyenlerden korumak için, mesela (O kumarbazdır) demek. 6- Gıybet edileni bir zarardan önlemek için, bunu önlemeye gücü yeten birine onun yanlış işlerini söylemek. Mesela, sigara veya bira içen çocuğun babasına gidip durumu bildirmek, babası da, onu önleyecek güçte ise, bu şikâyet çocuğun faydasına olacağı için caizdir. 7- Müslümanları, bid'at ehlinin zararlarından korumak için, bunların kitaplarının ve yazılarının bozukluğunu, sözle veya yazıyla bildirmek. [Bunu yapmak, aynı zamanda dinin emridir.] Yukarıdakilere benzer bir fayda olmadan, sırf deşarj olmak için gıybet caiz olmaz. SARGIYA MESH ETMEK Sual: Mantar, sedef gibi bir cilt hastalığı olanlara doktor, (Su değdirilmemeli) diyor. Abdest ve gusülde ne yapmak gerekir? CEVAP: Salih ve uzman doktorun (Islatılmaması lazımdır) dediği bir yer, yara gibi olur. Abdestte ve gusülde buralara mesh edilir. Mesh de zarar verirse, üstüne poşet gibi bir şey konup bunun üstü mesh edilir. KUNUT TEKBİRİ VACİB MİDİR? Sual: Kunut tekbiri getirmek vacib midir? CEVAP: Kunut tekbiri İmam-ı a'zama göre vacib, İmameyn'e göre sünnettir. (Redd-ül-muhtar, Bahr-ür-râık, Nimet-i İslam) Bu tekbir unutulursa secde-i sehv gerekmez. Kunut duaları unutulursa secde-i sehv gerekir. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Ben dindar laik, dindar sosyalist, dindar demokrat ve dindar cumhuriyetçi biriyim) diyenler oluyor. Böyle bir şey mümkün mü? CEVAP: Beşeri sistemlerin, ideolojilerin başına dindar kelimesini koymakla o sistemler dine uygun hâle gelmez. Dindar liberalist, dindar kapitalist, dindar sosyalist, dindar ateist, dindar komünist, dindar evrimci, dindar faşist, dindar diktacı demek çok yanlıştır. Bu, temiz necaset, temiz idrar, temiz kan, temiz alkol demeye benzer. Başına temiz kelimesi konmakla, pislik temiz olmaz. Bir şeyin başka bir şeye benzer yönlerinin bulunması onun aynısı olması demek değildir. Rejimler, sistemler de birbirine benzer, ama birebir aynısı olmaz. Hattâ cumhuriyet rejimleri bile birbirinden farklıdır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, diğer cumhuriyetlerden farklıdır. Başına İslam konsa da, Pakistan İslam Cumhuriyeti ile İran İslam Cumhuriyeti aynı değildir. Hiçbiri hilafet rejimi değildir. İslam cumhuriyeti demekle, İslamiyet'e uygun hâle gelmez. Cumhuriyet rejiminin bile farklı uygulamaları, farklı çeşitleri var. O hâlde, (Ben demokratım), (Ben cumhuriyetçiyim) diyenin, hangisinden olduğunu açıklaması gerekir. Sosyal demokrat mı, laik demokrat mı? Sosyalist cumhuriyet mi, laik cumhuriyet mi? Hangi cumhuriyet olursa olsun, adına İslam cumhuriyeti dense de, hilafetten farklı olur. Bu hususta İskilipli Atıf Hoca diyor ki: İdareler dörttür: dikta, meşrutiyet, cumhuriyet ve hilafet. Hilafette, halkın oylarıyla [yahut Hazret-i Ebu Bekir'in yaptığı gibi tayinle veya Hazret-i Ömer'in yaptığı gibi şura ile] muayyen vasıfları bulunan kişi, devlet başkanı olarak seçilir. Hilafette, bi'atın olması yani oyla seçilmesi cumhuriyete benzer. Tayin ve azil yönünden meşrutiyete; yetki yönünden diktaya benzer. Kısacası İslâmiyet, her üç sistemden de farklıdır. Atıf Hoca'nın dediği gibi hilafet, beşeri sistemlerin hepsinden farklıdır. Dindar laik ve dindar cumhuriyetçi olan bir kimse, hilafetçi olamaz. Hilafetçi olana da, dindar diktacı veya dindar cumhuriyetçi denemez. Dindar diktacı demekle dikta rejimi dine uygundur anlamı çıkmaz. Müslümanım demeyip dindar demokratım demek de, çeşitli yönlerden yanlıştır. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Eşimle anlaşmalı olarak boşanmaya karar verdik. Üç nüsha boşanma metni hazırlayıp imzaladık. Böyle üç nüshaya üç imza atmakla bir talak mı oldu? Yemin etmek de böyle midir? CEVAP: Boşanma anlaşmasına bin tane de imza atılsa, bir talak olur. Bir kimse, hanımına, (Seni boşadım) dese, sonra hanımının duymadığını sanarak tekrar, (Seni boşadım dedim, duymadın mı?) dese yine bir talak olur. Tekrar, (Anlamıyor musun, seni boşadım diyorum) diye, ilk söylediğini hatırlatmak için söyleyince bir talak olur. Boşadığını hatırlatmak maksadıyla bin kere söylese, ayrı bir boşama olmaz, eskisini açıklamak olur. Ne niyetle söylediğini ancak erkek bilebilir. Onun sözü geçerlidir. Yalan söylerse sorumlu kendisi olur. Hanımına günah olmaz. Hatırlatmak için değil de, üç kere boşamak için, (Seni boşadım, seni boşadım, seni boşadım) derse üç talak olur. Önceki söylediğini hatırlatmak maksadıyla defalarca söylese, bir talak olur. Hanımına bir kere, (Seni boşadım) dedikten sonra hanımı (Beni boşadın mı?) diye sorsa, o da (Evet, boşadım dedim ya) dese yine bir talak olur. Yani ilk söylediğini bildirmiş olur, ikinci bir talak olmaz. Başkaları, (Hanımını boşadın mı?) diye sorsa, o da önceki boşadığını bildirmek için, (Evet, boşadım) dese ikinci bir talak olmaz. Böyle kaç kişi sorarsa sorsun, bir talak olur. Bu durum yeminde de aynıdır. Aynı şeyi kuvvetlendirmek amacıyla, peş peşe veya başka zamanlarda defalarca, (Vallahi şunu yapmayacağım) diye yemin etse, bu yeminini bozunca yine bir yemin kefareti gerekir, çünkü sonraki yeminler birinci yemini hatırlatmak, vurgulamak için söylenmiştir. Ayrı bir yemin değildir. Vurgulamak için değilse, hepsi ayrı yemin olur. ŞAFAK NEDİR? Sual: S. Ebediyye'deki bir hadis-i şerifte (Cebrail aleyhisselamla şafak kararınca yatsıyı kıldık) buyuruluyor. Yine S. Ebediyye'de (Akşam namazının vakti, güneş kaybolduktan sonra başlayıp, şafak kararıncaya kadar devam eder) deniyor. Şafak, sabah, tan vaktine denmiyor mu? CEVAP: Güneş doğmaya yakın tan zamanına şafak dendiği gibi, Güneş'in batıp ortalık kararmaya başladığı zamana da şafak deniyor. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Gıybet, küfre en yakın günahtan biridir. Kim dikkat edip bu günahtan sakınmazsa, artık tabiî bir hâl alır ve önem vermez olur. (Ben olanı söyledim, yalan söylemedim, bunun neresi günah?) diyerek günahı hafife alırsa kâfir olur. Zaten olanı söylemek gıybettir, olmayanı söylemekse iftira olur. Gıybete veya başka günaha önem vermemek küfürdür. Küfür demek, sonsuz Cehennemde yanmak demektir. Küfre tevbe edince iman geri gelir, fakat önceki bütün ibadetleri ve sevabları yok olur. Bunun için küfre girmekten çok sakınmalı. Merhum hocamız, (Gıybet edilirse, hizmetlerimizin istikbali hakkında ye'se [ümitsizliğe] düşerim. Gıybet edeni susturan, yüz şehid sevabı kazanır. Susturamayan, orayı terk etmeli! Cambazı seyreden olmasa, o da cambazlık yapamaz. O ipten düşerse, onu seyredenler, onun katili olur. Adam öldürmüş gibi günaha girerler!) buyururdu. Şeytan, insanın ağzına bir parmak bal sürüp, (Haydi, biraz daha yalan!) der. Ne korkunç şey! Onun için gıybetten çok korkmalı, çok sakınmalı. Gıybet kanser gibidir, girdiği yeri mahveder. Dikkat edilirse, birçok ailelerin, toplumların, milletlerin, hep bu yüzden bölünüp parçalandıkları görülür. Birbirlerinin aleyhlerinde konuşanların hepsi ölüp gitti. Ama bütün kazandıkları silindi. Hele hele imanını kurtaramadan öldüyse, Allah korusun ebedî cehennemlik olmuştur. Hiçbir Müslümanın aleyhinde konuşmamalı, gıybet etmemeli. Kötü ve çok günahkâr bildiğimiz birini gıybet ederek, onun günahlarını almak akıl işi midir? Gıybet eden ikaza rağmen susturulamazsa, orayı terk etmeli ve onunla alakayı kesmeli. Yalnız bırakmalı ki, duvarlara söylesin! Hiç değilse, biz kendimizi kurtarmış oluruz. Bir müddet sonra, belki o da vazgeçer, ona da iyilik etmiş, felaketten kurtarmış oluruz. Ateş düştüğü yeri yakar. Parmağımızı kaynar suya koyamıyor, bir kibrit alevine tutamıyoruz. Onun için Resulullah efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Rabbenâ âtinâ ...) duasını çok okur ve tavsiye ederdi. Mânası, (Ey Rabbimiz! Bize dünyada da, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşte yanmaktan koru!) demektir. Biz de, böyle dua edip ateşe götüren günahlardan uzak durmalıyız. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir. Bizim kim olduğumuz malum, ama asıl önemli olan bizim kimlerle beraber olduğumuzdur. Adamın biri, gül bahçesine gider. Her taraf gül, fakat yerde bazı otlar var, kimi dikenlidir. (Şu dikenler olmasa, gülistan ne kadar güzel) diye düşünürken, otun biri dile gelip, (Efendi, efendi! Bir kimsenin kim olduğuna değil, kiminle beraber olduğuna bakarlar. Evet dikenimiz var, ama biz güllerle beraberiz) der. O hâlde, günah dikenleri de olsa, güllerle yani salihlerle beraber olanın dikenleri fazla göze batmaz. Allahü teâlânın dünyada bir kuluna en büyük nimeti, ona doğru imanı [Ehl-i sünnet itikadını] nasip etmesi ve bu yolun büyüklerini tanıtmasıdır. Tanımak; inanmak, sevmek ve itaat etmekle olur. (Seviyorum) demek kolay, ama acaba sözünün eri midir? Gerçek sevginin üç şartı vardır: 1- Sevdiğini sevenleri sever, sevmeyenleri sevmez: (Allah'ı çok seviyorum) diyen, Allah düşmanlarıyla dostluk kuramaz. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı kerimde, (Kâfirleri dost edinmeyin!)buyuruyor. O hâlde, bu işin temel taşı hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır. Herkes, (Ben Rabbimi seviyorum) diyebilir, ama ispat gerekir. Kim Allahü teâlâyı seviyorsa, Onun sevdiklerini de sevmek zorundadır. Allahü teâlâ, Müslümanı ve bilhassa dinimize hizmet edeni çok sever. Eğer buna riayet edilmiyorsa sevgi lafta kalır. 2- Onun derdiyle dertlenir: Üzüntüsünü paylaşır, borcu varsa yardımcı olur, hastaysa tedavisine koşar. Seven sevgisini ispatlamalıdır. Din kardeşliği böyle olur. Eshab-ı kiramdan biri savaşta ölürken su ister. Getirilen suyu tam içecekken, yanındakinin (Su!) diye inlediğini duyunca, (Beni bırak, kardeşime ver!) der. Böyle birinci, ikinci, üçüncü kişi de suyu içmeyip birbirine ikram ederken vefat ederler. O bir bardak su hiçbirine nasip olmaz, çünkü hepsi, din kardeşlerini kendilerine tercih etmişlerdir. 3- Gıyabında, onun için dua eder: Hastaysa, sıkıntısı, borcu çoksa, (Ya Rabbî, ona şifa ver! Onu bu sıkıntıdan kurtar!) diye dua eder. Bu üç şartı yerine getirebilen, gerçekten din kardeşini seviyordur. Bu şartlar yoksa, hele Allah korusun, daha arkasını dönmeden gıybete başlıyorsa, orada gerçek sevgiden söz edilemez. Merhum hocamız, (Müminler, birbirinin arkasından dua eder, münafıklar gıybet ederler) buyururdu. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Yeni abdest aldıktan sonra camiye girip imama uyarak vaktin farzını kılarken, Sübha namazına da niyet edilebilir mi? CEVAP: Evet, niyet edilebilir. Ayrıca, camiye girince tehıyyet-ül-mescid namazına, sefere çıkılacaksa, tehıyyet-ül-menzil namazına da niyet edilebilir. Vaktin farzıyla vaktin sünnetine birlikte niyet edilmez. Niyet edilirse sadece farz kılınmış olur, sünnet kılınmamış olur, fakat camiye girince kılınan herhangi bir farz veya sünnet namaz, tehıyyet-ül-mescid yerine de geçer. Ancak tehıyyet-ül-mescid için de niyet edilirse niyet etme sevabı da alınır. (Redd-ül-muhtar) Vaktin sünnetini kılmaya başlarken, vaktin farzı hariç, kaza namazına, yeni abdest alınmışsa Sübha namazına, camideyse tehıyyet-ül-mescid namazına, sefere çıkılacaksa tehıyyet-ül-menzil namazına da niyet edilebilir. Vaktin farzıyla vaktin sünnetine birlikte niyet edilemez, edilirse yalnız farz kılınmış olur. NAMAZI GEÇMEYENLER Sual: (İslam Ahlakı) kitabındaki hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (1. kat gökteki melekler, yalancının; 2. kattakiler, kalbi namazda dünya işiyle meşgul olanın; 3. kattakiler, namazını beğenenin; 4. kattakiler, kibredenin; 5. kattakiler, haset edenin; 6. kattakiler, merhametsizin; 7. kattaki meleklerse, tamahkârın namazını geçirmeyip geri çevirirler.) Peki, bu namazlar sahih olmuyor mu? CEVAP: Şartlarına uygunsa sahih olur, yani namaz borcundan kurtulur. (Namazını geçirmezler) demek, (O namaz için vaat edilen büyük sevablara kavuşamaz) demektir. *** Sual: Evlenmemize engel olmasınlar diye, kızın yakınlarına verdiğim para ve eşyayı, evlendikten sonra isteme hakkım var mı? Başlık parası almak caiz mi? CEVAP: Erkeğin bu maksatla verdiklerini isteyebileceği Mecmua-i Zühdiye'de yazılıdır. Kızın yakınlarının evliliğe razı olmaları için damattan istedikleri para veya mal rüşvet olur. Rüşvet haramdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Rüşvet alan da, veren de Cehennemdedir.) [Taberanî] Dinimizde başlık parası almak caiz değildir. *** Sual: Şükür secdesi, abdestsiz yapılabilir mi? CEVAP: Tilavet secdesi gibidir, abdestsiz yapılmaz. > Tel: 0 212 - 454 38 20 www.dinimizislam.com - www.mehmetalidemirbas.com
|
Bugün 75 ziyaretçi (199 klik) kişi burdaydı!
|
|
|
|
|
|
| Bugün 640 ziyaretçi (1487 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
| Bugün 96 ziyaretçi (140 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|