 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Abdestli durmanın fazileti
Hep abdestli durmak çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Abdestli duran oruç tutan gibi sevap kazanır.) [Deylemi] (Can alıcı melek gelince, abdestli olan, şehidliğe kavuşur.) [Taberani] Abdestli olmaya devam edene, Allahü teâlâ şunları ihsan eder: Rahmet melekleri onun yanından ayrılmaz, devamlı sevap yazarlar. Uyuyunca onu, insan ve cin şerrinden korurlar. Bütün azaları tesbih eder. Ölümü kolaylaşır. Abdestli iken Allahü teâlânın emânında olur. İftitah tekbirini kaçırmaz.) Allahü teâlâ, Hz. Musa'ya buyurdu ki: (Ya Musa, sana bir musibet gelince abdestsiz isen, kusuru kendinde bul!) [Şir'a] Yatağa abdestli girmenin fazileti de büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kim, yatağa abdestli yatarsa, o gece bir melek sabaha kadar "Ya Rabbi bu kulunu affet!" diye dua eder.) [Hakim] (Abdestli yatan, gece ölürse şehid olur.) [İbni Sünni] (Güzel abdest alan günahlarından sıyrılmış olur). [Buhari] (Soğukta, sıcakta güzelce abdest almak, günahlara kefaret olur.) [Müslim] (Güzelce alınan abdest, imanın yarısıdır.) [İbni Hibban] (Hiçbir günahkâr yoktur ki, güzelce abdest alıp iki rek'at namaz kılarak mağfiret dilesin de, günahları affedilmiş olmasın.) [Tirmizi] Güzel abdest nasıl alınır? CEVAP: Peygamber efendimiz güzel abdesti şöyle tarif etmiştir: (Güzel abdest almak, abdestin farz ve sünnetlerini yerine getirmek suretiyle, alınan abdesttir.) [Tirmizi] Yatalak bir hasta, nasıl abdest alır, nasıl namaz kılar? CEVAP: Abdest alması veya aldırtılması mümkün değilse, teyemmüm eder, namazlarını ima ile kılar. (Merakıl-felah) Bayılıp iki gün sonra ayılanın, namazlarını kazâ etmesi lâzım mı? CEVAP: Bayılan kimse, 24 saat veya daha fazla zaman ayılmazsa, iyi olunca, namazlarını kazâ etmez. Afyon ve ilâç gibi şeylerle aklı giden kimse, ne kadar baygın kalırsa kalsın ayılınca kılmadığı namazlarını kazâ eder. Dilsiz olan veya ses telleri kuruyup konuşamayan, namazı nasıl kılar? CEVAP: Dînimiz, hiç kimseye gücünün yetmediğini emretmez. Dilsizden veya konuşamayan kimseden kırâat farzı sâkıt olur. Okuyamaması namazına zarar vermez. Namazda ayakta durmak farzdır. Fakat ayakta duramayan hasta veya ayakları olmayan oturarak namaz kılar. Oturamayan yatarak îma ile kılar. (Merâkıl-felâh) Ayakta zor kılan hasta veya hamile kadın nasıl namaz kılar? CEVAP: Ayakta duramayan veya zarar gören, başı dönen kimse, farzları da, secde ettiği yerde oturarak kılar. Rüku için eğilir. Secde için, başını yere koyar. Duvara, değneğe, insana dayanarak, biraz ayakta durabilenin, ayakta tekbîr alması ve o kadarcık ayakta okuması farzdır. Dayanarak oturmak mümkün iken, yatarak îmâ câiz olmaz. Farz kılarken özürsüz, duvara, direğe dayanmak mekruhtur. Bir özür olursa mekruh olmaz. Hamile veya hasta, sağ ve soluna tabure gibi bir şey koyup onlara dayanarak ayağa kalkabilirse öyle kılması gerekir. Bu da mümkündür.
29.04.2003
Hastalık halinde namaz kılmak
Kuyruk sokumunda kıl dönmesi nedeniyle ameliyat olan bir yakınımız var. Ameliyat yerindeki dikişler açıkta, doktorlar iki hafta su değdirmeyeceksin demişler.Yaranın üzerinde sargı falan yok. Bu hasta gusül abdesti alırken nasıl hareket etmeli. Dikişli yaralı bölgenin üzerini bir bezle örtüp sargı gibi yaptıktan sonra bunun üzerini mesh edebilir mi? CEVAP: Evet edebilir. Bir hasta bir ay falan yüz üstü hareket etmeden yatması gerekiyor. Yürümesi dahi yasak, sadece ayakta dikilebiliyor. Fakat rüku ve secde yapamıyor. Bu hasta namazlarını nasıl kılar? CEVAP: Oturup ima ile kılar. Oturamıyorsa yatarak ima ile kılar. Bacağına ameliyatla protez takılan bir hastanın bir ağrısı ve sızısı yok, namazı nasıl kılar? CEVAP: Ayakta kılamazsa oturarak kılar. Beli ağrıyan namazını nasıl kılar? CEVAP: Secdeye gidemeyen, yere oturup ayaklarını kıbleye doğru uzatarak ima ile kılar. Yani rüku için azıcık eğilir, secde için ondan biraz daha fazla eğilir, böylece namaz kılınır. Sandalyeye oturarak kılınmaz. İlla ki sandalyeye veya koltuğa oturmak gerekiyorsa, o zaman önüne başka bir sandalye, tabure vesaire koyarak ayaklarını onun üstüne koyar, yani ayaklar kıbleye karşı uzatılarak namaz kılınır. Sandalyede oturup ayakları aşağı salarak kılınmaz. Ağır hasta namazını nasıl kılar? Namaz, üzerinden sakıt olmuyor mu? CEVAP: Aklı başında ise namaz sakıt olmaz. Oturarak veya yatarak kılması lazım. Secdeye gidemezse, oturarak rüku için başını biraz eğer, secde için biraz daha fazla eğer. Secdeye gidebiliyorsa oturarak kılar. Ayağa bir şeye dayanarak kalkabiliyorsa yanına tabure gibi bir şey koyarak ayağa kalkar. Ayakta duramayan oturarak kılar. Oturamayan yatarak kılar. Dinimizde kolaylık var. Bu herkesin kolayına, işine geleni yapması demek değildir. Ayağa kalkabiliyorsa oturarak kılamaz. Oturarak kılıyorsa ima ile kılamaz. Hasta olan için abdest almak zor ise, Maliki'de iki namazı cem edip kılması caiz olur. Ağzında dolgusu yoksa, Hanbeli mezhebini de taklit ederek iki namazı cem ederek sadece farzlarını kılar. Bir yakını abdest aldırmazsa ancak o zaman teyemmüm edebilir. Yolculukta namazları kılmak zor oluyor. Namazı kazaya bırakmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Namazı dînî bir özür olmadan kazaya bırakmak, büyük günahtır. Namazı vaktinden sonraya bırakabilmek için, 5 özür vardır: 1- Savaşta, oturarak ve kıbleden başka tarafa dönerek bile namaz kılmaya imkân yoksa, hayvan üstünde giderek de kılamazsa, 2- Yolda hırsız, eşkıya, yırtıcı hayvana yakalanacaksa, 3- Anne veya çocuğu telef olacağı zaman ebe, ameliyatlarda doktor namaz kılamamışsa, 4- Unutmuşsa, 5- Uyuyup kalmışsa. Böyle bir özür olmadan namazı kazaya bırakmak haramdır, büyük günahtır. Kaza namazları ne zaman ve nasıl kılınır? CEVAP: Üç mekruh vakit haricinde her zaman kılınır. Günlük namazların arkasından da kılınır. Aynen vakit namazı gibi kaza edilir. Kaza namazı için mekruh vakitler: 1- Sabah güneş doğunca, 50 dakika geçinceye kadar kaza ve nafile namaz kılınmaz. 2- Öğleye 20 dakika kalınca, öğleye kadar kaza ve nafile kılınmaz. 3- Akşama 45 dakika falan kaldıktan sonra artık o günün ikindisi hariç kaza namazı kılınmaz.
30.04.2003
İmanı tehlikeye sokan günah!
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Her günah imanı tehlikeye sokmaya sebep olabilir ama şu üç günahın tesiri daha kuvvetlidir: 1- İman nimetine şükretmemek, 2- İmanın gitmesinden korkmamak, 3- Müminleri incitmek, kalblerini kırmak. Hadis-i şerifte (Kalb kırmak, Kâbe'yi yetmiş defa yıkmaktan daha kötüdür) buyuruluyor. İyi olsun, kötü olsun hiçbir insanın kalbini incitmemeli. Allahü teâlâyı en çok inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Büyük zatlar buyuruyor ki: Hakiki Müslüman hiç gönül kırmaz. Bilir bundan büyük bir günah olmaz. * Bir Müslümana çatık kaşla bakmak haramdır. Güler yüzlü olmayan kimse mümin sıfatlı değildir. Müslim Gayrimüslim herkese karşı güler yüzlü olmalıdır. Başkasının kötü ahlâkından şikayet eden kimsenin kendisi kötü ahlâklıdır. Başkalarının kötülüklerinden bahsediyorsak bu kendimizin kötü olduğunun alametidir. Güzel ahlâk eziyetleri sineye çekmektir. * Müminin alameti güler yüzdür. Münafığın alameti çatık kaşlı olmaktır. Allahü teâlâ ihsan ettiği nimeti göstermemizi sever. Müslüman olmak nimetini nasıl göstereceğiz; güler yüzümüzle, tatlı dilimizle, merhametimizle, şefkatimizle. * Bir Müslüman diğerini hakir göremez. Çünkü Müslüman, Allahın sevdiği insan, Allah yanında kıymeti büyük olan insan demektir. Müslümanı hakir görmek, Allah'ın kıymet verdiğine değer vermemek olur. * En büyük günah, günahı bilmemektir. Ondan büyük günah, günahı ibadet olarak yapmaktır. * Güzel ahlâk, kimseye yük olmamak, fakat herkesin yükünü çekmektir. * Mertlik, herkes ile iyi geçinmektir. * Herkese iyilik yapamayız; fakat, hiç kimseye kötülük yapmaya hakkımız yoktur. * Müslüman demek, hasreti çekilen insan demektir. Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa, son nefeste imanı tehlikededir. *Ahirette kurtulmak, ibadetin çok olmasıyla ölçülmez, doğru iman ile yapılan sahih ve salih amele bağlıdır. Salih amel, ihlaslı amel demektir. Kur'an-ı kerimin çok yerinde "Salih amel" tabiri geçmektedir. (Ancak salih amel işleyenler kurtulacaktır) buyurulmaktadır. * Allahü teâlâdan, kendisini, kıyamet gününde cehennem ateşinden korumasını isteyen bir kimse, müminlere karşı çok merhametli ve nazik olmalıdır. * Köpek olan eve rahmet melekleri girmez. Kalbe de köpek mizaçlı kötü huyları sokmamalıdır. Özellikle şu dört kötü huy daha tehlikelidir: Kibir, kıskançlık, öfke, şehvet. Demek ki kendini beğenmek, başkasındaki bir nimeti kıskanmak, öfkelenmek ve şehvete kapılmak tehlikelidir. * Herkese sıkıntı veren kibirlidir. Kimseyi beğenmemesi, herkesi şikayet etmesi kibrindendir. Mütevazı demek ölü demektir. Ölü kimseyi şikâyet etmez, ölüyü de şikayete gerek duymazlar. * Fizikte bir kaide vardır. Artı artıyı, eksi eksiyi iter. Zıt kutuplar birbirini çeker. İki kişinin ikisi de ben haklıyım derse neticede kavga çıkar, huzursuzluk başlar. Birisi sen haklısın derse kavga biter. Karı kocadan biri de diğerine sen haklısın derse geçim olur. İkisi de ben haklıyım derse geçim olmaz. Peki, ikisi de sen haklısın derse ne olur? O evde "ilahi aşk" başlar. * İki şeyi unutma: Allah'ın seni her yerde gördüğünü ve ölümü hiç unutma. İki şeyi de unut: Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut.
01.05.2003
Ticarette haramlardan sakınmak
Yapılan ticaret, ahiret kazancına mâni olmamalıdır. İnsanın asıl sermayesi, dini ve ahiretidir. Bu sermayeyi kaptırmamak için şunlara dikkat etmelidir: 1- Niyet önemlidir. Hadis-i şerifte (Ameller niyete göre, iyi veya kötü olur) buyuruldu. Tâat ve mubahlara niyete göre sevap verilir. Her mubah, iyi niyetle yapılınca sevap, kötü niyetle yapılınca günah olur. Her sabah şöyle niyet etmelidir: (Kendimin ve çoluk çocuğumun rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ibadet edebilmek, ahiret yolunda yürüyebilmek için, vazifeme gidiyorum) demeli! O gün insanlara iyilik etmeyi düşünmelidir! Böyle niyet eden kimse, vazifesini yaptığı kadar, hep sevap kazanır. Artık onun her işi, ibadet olur. 2- Dinimize aykırı olmayan her sanat, farz-ı kifayedir. Bunun için bir sanat [bir iş] sahibi olmak farz olan bir ibadettir. Mesela savaş vasıtalarını en modern şekilde yapmaya çalışmak farzdır. Bu vasıtaları yapabilmek için, gerekli ilimleri, bu niyet ile okumak ibadet olur. Namaz kılan insanın bu niyet ile mubah olan her işi ibadet olur. Namaz kılmayanın her hareketi de günah olur. O halde, her müslüman, namazını kılmalı, sonra farz olduğunu düşünerek, işini, vazifesini yapmalı! 3- Dünya işleri, ahiret için çalışmaya mâni olmamalı! Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki: (Mallarınız ve çocuklarınız, Allahı hatırlamanıza mâni olmasın!) [Münâfikun 9] 4- Çarşıda, işte, Allahü teâlâyı anmalı, her an Onu hatırlamalıdır! Dili ve kalbi boş kalmamalı! Çünkü, o anda kaçırdığını, bütün dünyayı verse, bir daha eline geçiremez. Gafiller arasında Allahı anmak, hatırlamak daha çok sevaptır. Hadis-i şerifte, (Gafiller arasında Allahı zikreden [anan], kuru ağaçlar arasındaki yeşil fidana, ölüler yanında diriye ve herkes savaştan kaçarken, aslan gibi savaşana benzer) buyuruldu. İbadetlerine yardım niyeti ile dünyaya çalışanlara çok sevap verilir. Yalnız para için çalışanlar, sevaptan mahrum kalır. Dinimizde çalışmak ibadettir. Ancak itikadı düzgün olan, namazını kılan ve niyeti düzgün olanların çalışmaları ibadet olur. Diğerlerinin çalışması ibadet olmaz. 5- Dünyaya çok düşkün olmamalı! Mesela, işe herkesten önce gidip, herkesten sonra gelmemeli! Sabah namazı kılmadan, kitap okuyup birkaç şey öğrenmeden işe gitmemeyi âdet edinmeli! Abdestli bulunmaya gayret etmeli. İhtiyacı kadar para kazanınca, ahireti kazanmakla meşgul olmalı! Çünkü, ahiret hayatı sonsuzdur. 6- Şüpheli şeylerden kaçınmalı! Zalimlerle, hile yapanlarla, çok yemin edenlerle alış veriş etmemeli! Zalimlere, fasıklara veresiye satmamalı! Çünkü, öldükleri zaman onlar için üzülür. Halbuki, zalimler [İslamiyete eli ile, dili ile, kalemi ile zarar yapanlar] ölünce üzülmek günahtır. 7- Alış veriş yaptığı kimse ile olan sözlerini, hareketlerini düşünmeli, aldığını, verdiğini doğru hesap etmeli! Kıyamette, bunların hepsinden hesap vereceğini bilmeli! Her sanat ve her ticarette hile yapmamak farzdır. Müşteriye herhangi bir şekilde zarar vermemeli! Zarar veren her iş, zulümdür. Zulüm ise haramdır. Her müslüman, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi, hiç kimseye yapmamalı! Mesela, sattığı malı, aşırı övmemeli, malın kusurunu gizlememeli, ölçüde, tartıda hile yapmamalı! Satış fiyatında hile yapmamalıdır! Piyasayı bilmeyenlere yüksek fiyatla mal satmak da haramdır. Piyasadaki fiyatı bunlardan gizlemek günahtır.
04.05.2003
Ticarette doğruluğun önemi
Ticarette adaleti gözeten, sadece sermayesini kurtarmış olur. Fakat kâr, ihsan edenedir. Aklı olan, ahiret kârını kaçırmaz. İhsan, emredilmeyen iyiliği yapmak demektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İhsan edenlere Allahü teâlânın rahmeti elbette çok yakındır.) [A'râf 56] İhsan veya cömertlik, kendine ihtiyacı olmayan şeyleri başkalarına vermektir. Bir de isar vardır. İsar ise, kendine gereken şeyleri vermektir. Yani başkalarını kendine tercih etmektir. İsar büyük bir haslettir. Ancak bunu büyük insanlar yapar. Allahü teâlâ, bütün insanların en büyükleri olan Eshab-ı kiramı överken buyuruyor ki: (Onlar, fakr-u zaruret içinde olsalar bile, diğerlerini kendilerine tercih edip öz canlarından daha üstün tutarlar.) [Haşr 9] Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Kendisine gerektiği şeyi, kendi arzu ve ihtiyacını tehir edip başkasına verirse, Allahü teâlâ onun günahlarını affeder.) [İbni Hibban] Müşteri, piyasayı bilmediği için veya malı beğendiği için yahut bu mala fazla ihtiyacı olduğu için, çok kâr vermeye razı olsa bile çok kâr istememeli! Büyüklerimiz az kârla, çok iş yapar, bunu daha bereketli bulurlardı. İtimat edene hile yapmak daha çirkindir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Satıcıya itimat eden müşteriden fazla para almak haramdır.) [Taberani] Fakirin malını fazla para ile almalıdır! Mesela dul kadınların eğirdiği ipliğine, çocukların sattığı meyvelere çok para vermelidir! Bu suretle çalışanlara yardım etmek, sadaka vermekten daha sevaptır. Böyle yapan Peygamber efendimizin duasına mazhar olur. Zenginden mal alırken aldanmak sevap değildir. Malı zâyi etmektir. Pazarlık edip ucuza almaya çalışmalı! Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, her aldıklarında pazarlık eder, ucuz almaya uğraşırlardı. Kendilerine: Siz çok sadaka veriyorsunuz da, bir şey satın alırken niçin uzun pazarlık ederek yoruluyorsunuz? dediklerinde, (Verdiklerimizi Allah rızası için veriyoruz. Ne kadar çok versek yine azdır. Fakat, alış verişte aldanmak, aklın ve malın noksan olmasıdır) buyururlardı. İhsanın en kıymetlisi fakirlere daha az kârla vermektir. Parası, malı olmayanın borcunu uzatmak gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kıyamette günahı çok bir kimseyi hesaba çekip derler ki: Sen dünyada hiç iyilik yapmadın mı? Hayır yapmadım, yalnız çırağıma, (Fakir olan borçluları sıkıştırma! Ne zaman ellerine geçerse, o zaman vermelerini söyle! İstediklerini yine ver, boş çevirme) derdim. Allahü teâlâ, (Ey kulum, bugün sen fakir, muhtaçsın. Sen dünyada benim kullarıma acıdığın gibi, bugün ben de sana acırım) buyurup o kulu affeder.) [Müslim] İstenmeden borcu ödemelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Borç alan, ödemeyi niyet ederse, borcunu ödemesi için, melekler dua eder.) [İ. Ahmed] Malı olduğu halde, borcunu ödemeyi bir saat geciktiren zalim olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, her an, lanet altında bulunur. Borç ödememek öyle bir günahtır ki, uykuda bile durmadan yazılır.
05.05.2003
Rızkı; helâl yoldan aramalı
Allahü teâlâ, herkesin rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. Rızk değişmez, azalıp çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Allahü teâlânın 99 isminden biri Rezzak'tır, her varlığın rızkını vericidir. Allahü teâlâ, (Herkesin rızkı bana aittir) buyuruyor. Rızk için Allahü teâlânın verdiği söze güvenmeli! Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Yeryüzündeki her canlının rızkı, Allaha aittir.) [Hud 6] Müslüman, Allahü teâlâ, çalışmayı emrettiği için çalışıp kazanır. Nefsinin kötü arzularına, zevklerine kavuşmak için çalışıp para kazanmak ve çalışırken, helali haramdan ayırmamak, başkalarının haklarına saldırmak, onlara olan borçlarını ödememek, suç işlemek, dünyaya düşkün olmayı gösterir. Dünyaya düşkün olmak, büyük günahtır. Allahü teâlâ emrettiği için çok çalışıp, çok kazanmak ve O'nun emrettiği gibi çalışıp, kazandığını, O'nun emrettiği yerlere sarf etmek, ibadet yapmak olur. Çok sevap olur. İnsanların ve hayvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın rızkı da bellidir. Rızık hiç değişmez. Azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Kimse kendi rızkını yiyip bitirmeden ölmez. Bu konudaki âyet-i kerimelerden birkaçının meali şöyle: (Birçok canlı, rızkını kendi elde edemez. Sizin de, onların da rızkını Allah verir.) [Ankebût 60] (Rabbin, rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır.) [İsrâ 30] Bir kimse, Allahü teâlâ emrettiği için çalışır, rızkını helal yoldan ararsa, ezelde belli olan rızkına kavuşur. Bu rızık, ona bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevap kazanır. Eğer, rızkını Allahü teâlânın yasak ettiği yerlerde ararsa, yine ezelde ayrılmış olan o belli rızka kavuşur. Fakat, bu rızık ona hayırsız, bereketsiz olur. Rızkına kavuşmak için kazandığı günahlar da, onu felaketlere sürükler. İnsan, rızkını aradığı gibi, rızık da, sahibini arar. Çok fakirler vardır ki, zenginlerden daha iyi, daha mutlu yaşar. Allahü teâlâ kendisinden korkanlara, dinine sarılanlara, ummadıkları yerden rızık gönderir. Allahü teâlâ, insanları yaratırken, ömürleri gibi, rızıklarını da takdir etmiştir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyle: (Allahü teâlâ, müminin rızkını ummadığı yerden verir.) [İ. Hibban] (Rızık için üzülme, takdir edilen [ezelde ayrılan] rızık seni bulur.) [İsfehani] (Hiç kimse, takdir edilen rızkına kavuşmadıkça ölmez.) [Hakim] (Eceliniz sizi nasıl takip ederse, rızkınız da öylece takip eder.) [Taberani] (Allah korkusunu sermaye edinen, rızkına ticaretsiz ve sermayesiz kavuşur.) [Taberani] (Allaha tam tevekkül etseydiniz, sabah aç gidip, akşam tok dönen kuşlar gibi rızka kavuşurdunuz.) [Tirmizi] Helal rızka kavuşmak isteyen sebeplerine yapışmalı! Para kazanmak, malı arttırırsa da, rızkı arttırmaz. Rızık, mukadderdir. Yani ezelde ayrılmıştır. Rızık, maaşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Fakat Allah emrettiği için çalışmak lazımdır. Çünkü, Allahü teâlânın işleri, sebepler altında tecelli eder. Âdet-i İlâhiye böyledir. Fakat, bazen, sebebe yapışıldığı halde, iş hasıl olmayabilir. Yahut, sebepsiz de, hasıl olabilir. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Rızk endişesiyle, harama el uzatmamalı ve şu hadis-i şeriflerin muhatabı olmamalıdır: (Bir zaman gelir yalnız para düşünülür, helal ve haram olması düşünülmez.) [Buhari] (Bir zaman gelir, insanın bütün kaygısı midesi olur, şerefi mal, kıblesi kadın, dini para olur. Böyle kimseler, halkın kötüleridir.) [Sülemi]
06.05.2003
Çalışmanın ibadet olduğu durumlar
Kimseye muhtaç olmamak için çalışmak çok kıymetlidir. Peygamber efendimiz, Hz. Muaz'a (Ya Muaz, ellerin nasırlaşmış) buyurdu. (Evet ya Resulallah, kazma elimde toprakla meşgul oluyor ve bu sayede çoluk çocuğumun nafakasını kazanıyorum) dedi. Fahr-i kâinat efendimiz, Hz. Muaz'ı öpüp (Bu eli cehennem yakmaz) buyurdu. (Tibyan) Yine bir gün bir genç, sabah erkenden işine gidiyordu. Eshab-ı kiramdan bazıları, bunu uygun görmediler. Orada bulunan Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Öyle söylemeyiniz! Eğer kimseye muhtaç olmamak, ana baba ve aile efradını muhtaç etmemek için işine gidiyorsa, her adımı ibadettir. Eğer kazanacağı para ile övünmek, keyif sürmek niyetinde ise, şeytanla beraberdir.) [Taberani] Görüldüğü gibi bir müslümanın iyi niyetle çalışması ibadettir. Fakat kâfirin ve her haramı işleyen kimsenin çalışması ibadet olmaz. (Namaza ne lüzum var, çalışmak da ibadettir) demek çok yanlıştır. Böyle söyleyen kâfir olur. Namaz kılan, haramlardan kaçan kimsenin iyi niyetle çalışması ibadettir. (K. Saadet) Kazancını haram yollardan kazananlar da çoktur. (Ne yapayım rızkımı kazanıyorum) demesi mazeret olmaz. Böyle kimseler namaz kılsa da çalışmaları ibadet olmaz, haram olur. Erken kalkanın nasibi gür olur sözü doğrudur. Sabit ücretli de, erken kalksa, nasibi gür olur. Ücretin kendisi değil, bereketi artar. Bereket, az bir şeyden çok faydalanmaktır. Az bir yemek, çok kişiye yetmişse, bereketli olmuş demektir. Çok kazandığı halde, maaşını yetiremeyen, bereketsizliği sebebiyle borçlanır. Sabah erken kalkmak, hayra, berekete sebep olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ya Rabbi, işine erken gidenin çalışmasını bereketli kıl.) [Tirmizi] (Sabah namazını kıldıktan sonra uyumayın, rızkınızı aramaya çalışın!) [Taberani] (Hak teâlâ rızıkları, fecr ile güneşin doğacağı vakitler arasında verir.) [Beyheki] (Rızık için çalışmaya erken gidenin işi bereketli olur ve başarı kazanır.) [Bezzar] Rızıkların dağılması sabah namazından sonra olur. Manevi rızıkların dağılması ise ikindi namazından sonradır. Bu iki vakitte uyumamaya dikkat etmelidir! (Sabah uykusu, acizlik, tembellik, gevşeklik ve unutkanlığa sebep olur.) [İ. Maverdi] (Sabahları uyuyan sırt ve bel ağrılarına müptela olur.) [İ. Şarani] (Annesi, Hz. Süleyman'a "Çok uyuma, çok uyku kıyamette insanı fakir bırakır" dedi.) [İbni Mace] (Sabah uykusu rızka mânidir.) [Beyheki] Hz. Fatıma anlatır: Sabah namazından sonra yattım. Babam, beni uyandırıp, (Kızım kalk, gafillere benzeme! Allahü teâlâ rızıkları, sabah namazının vaktinde verir) buyurdu. [Beyheki] Allahü teâlâ, (Beni sevdiğini söyleyip de, sabaha kadar uyuyan, yalancıdır. Çünkü dost, dostla sohbet ister. Gafleti bırakıp beni anar, sohbetime kavuşur) buyurdu. (M. Name) (Rızka kavuşan çok hamd etsin!) [Hatib] Hamd, Allahü teâlâya şükretmek demektir. Her nimetin ondan geldiğine inanmak lazımdır. Allahü teâlâ, Hz. Musa'ya buyurdu ki: (Verdiğim nimeti, benden bilen, nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmeyen ise, nimetin şükrünü eda etmemiş olur.) [İ. Gazali]
07.05.2003
Önce temel bilgi gerekir
Bazı okuyucular, İbni Teymiye'nin veya İbni Sebe'nin yanlış görüşlerinin neler olduğunu soruyorlar. Mesela, (İbni Teymiyeci bir arkadaşımız var. İbni Teymiye'nin hatalarını bildirin de arkadaşımızı vazgeçirelim) diyorlar. Abduh'u, Kardavi'yi veya daha başkalarını soruyorlar. Bu sapıkların yolundan giden kimseler, Ehl-i sünneti bilmedikleri için verilecek cevaplar onları tatmin etmez. Çünkü temel dini bilgileri yok. Cevap olarak onlar mezhepsiz desek, temel bilgileri olmadığı için, Vehhabilerden duyduklarını tekrarlayıp, "âlimin mezhebi mi olur, Eshabın mezhebi mi vardı" diyeceklerdir. Kerameti inkâr ediyorlar desek, yine onların etkisiyle, papağan gibi ezberlediklerini tekrarlayıp, "keramete inanmak şirk" diyeceklerdir. O sapıklar, "Allaha inanan herkes, cennete gidecektir" diyorlar, Hıristiyan ve Yahudileri de cennete sokuyorlar desek, doğrusu da öyle değil mi diyeceklerdir. Bunun gibi yüzlerce şey söylense verecekleri cevaplar aynıdır. Çünkü din düşmanları onları papağan haline getirmiştir. Bu acı durumlardan kurtulmak için önce temel din bilgilerini bilmek gerekir. İman nedir? Hak din hangisi? Mezhep ve mezhepsizlik nedir? Mucize ve keramet nedir? Bunları doğru olarak bilenin Ehli sünnet olduğu anlaşılır. Bunları bilene, sapıkların sapıklığını anlatmak kolaydır. (İbni Teymiyye, cehennemin ebedi olduğunu inkâr eden bir mezhepsiz) dersek kolayca anlar. Muhatabımız Ehl-i sünnet değilse böyle söylememizin hiçbir kıymeti kalmaz. Bir örnek verelim. Mesela imanı anlatalım: Amentü'deki altı esastan birine inanmayanın imanı geçersizdir. Yani bu altı esastan birini inkâr eden kâfir olur. Bunun için inanmak değil, doğru inanmak önemlidir. Âhirette kurtulmak, ibâdetin çok olmasına değil, doğru imana bağlıdır. Elimizde sağlam ölçü vardır. Ehl-i sünnete göre iman, Amentü'de bildirilen altı esasa inanmaktır. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (İman, Allaha, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, ölüme ve öldükten sonra dirilmeye, cennete, cehenneme, hesaba, mizana, kadere, hayrın ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.) [Nesai] Ancak böyle inananlar Ehl-i sünnettir. Amentüdeki bu altı esasa inanan kimse, bilir ki, Yahudiler de Hıristiyanlar da, her peygambere ve her semavi kitaba inanmazlar, mesela Muhammed aleyhisselamı peygamber ve Kur'an-ı kerimi semavi kitap kabul etmezler. Peki bunlara iman sahibi demek mümkün mü? Elimizdeki sağlam ölçüye uymamaktadır. Kur'an-ı kerimde (Hak din ancak İslamdır) buyuruluyor. Yahudilik ve Hıristiyanlık hak din denmiyor, aksine, (Onları dost edinenin Allahın düşmanı) olduğu bildiriliyor. Amentüyü Ehl-i sünnet gibi inanana imanı anlatmak kolaydır. Amentüye inanmayana da sözümüz yoktur. Abdülgani Nablüsi hazretleri buyuruyor ki: İman, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği bilgilere kalbin inanması demektir. Bu bilgileri araştırıp anlamak gerekmez. (Hadika) İmam-ı Rabbani hazretleri de buyurdu ki: İman, kalbin tasdiki, kabul etmesi, inanması demektir. İnanmanın azı, çoğu olmaz. Mümin büyük günah işlese de imanı gitmez, kâfir olmaz. Ahirette kurtulmayacak olan yalnız kâfirlerdir. Zerre kadar imanı olan kurtuluşa kavuşur. (2/67) Diğer hususlar da iman örneğindeki gibidir. Ehl-i sünnete uymayan kitap ve yazarlardan uzak durmalı. Çünkü bunlar, yaldızlanmış necasete veya altın kupada sunulan zehire benzer. Süsüne, kabına veya görünüşüne aldanıp, sonsuz saadetten mahrum kalmamalıdır.
08.05.2003
Amel defteri kapanmaz
Bazı kimseler, ölmüş olan birinin amel defteri kapandığına göre, onun için dua etmenin, sadaka vermenin, kurban kesmenin, Fatiha okumanın veya dua etmenin bir faydası olmadığını söylüyorlar. Her gün dinin bir emrini tenkit ederek, sorgulayarak. Müslümanları dinimizden soğutmaya çalışıyorlar. Bir kimse ölünce amel defteri kapanmaz. Yani ona sevap gönderilmezse sevap alamaz. Gönderen olursa alır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir mümin vefat edince her ameli kesilir. Yalnız üç amelinin sevabı, amel defterine yazılmaya devam eder. Bunlar, sadaka-i cariyelerinin, faydalı kitaplarının ve salih çocuklarının kendisi için ettikleri dua ve istiğfarların sevaplarıdır.) [Ebuşşeyh] Bu hadis-i şerif amel defterinin kapanmadığını gösteriyor. Burada bildirilen üç amel nedir? Sadaka-i cariye, devam eden hayır hasenat demektir. Cami, çeşme yol yapmak, ağaç dikmek, mektep yapmak, su kanalları yapmak gibi, insanlara faydası dokunan bütün işlerdir. Bunlar ise sayılamayacak kadar çoktur. Faydalı eser bırakmak, dinimize dünyamıza faydalı olan her eser buna dahildir. Fıkıh kitabı, tefsir kitabı, ilmihal kitabı, tıp kitabı, fizik, kimya kitabı faydalı kitaplardandır. Kasetler, Cd'ler, filmler faydalı olmak şartı ile hepsi sadaka-i cariye hükmündedir. Faydalı bir radyo, faydalı televizyon, faydalı gazete, faydalı dergi, faydalı bir internet sitesi gibi her çeşit yayın, sadaka-i cariyeye dahildir. Salih çocukların duası ve istiğfarları, birer sadaka-i cariyedir. Yani ana babanın defterine hep sevap yazılmasına sebep olurlar. Çocuklar, ölmüş ana babaları için, kurban keserse, Fatiha okursa, sadaka verirse, yemek yedirirse, yahut dua ederse ana babasının günahları affolur, amel defterlerine sevap yazılır. Mesela İbrahim aleyhisselam (Ey Rabbimiz, [Kıyamette] hesaba çekildiği gün, beni, ana-babamı ve bütün müminleri mağfiret et) diye dua etmiştir. (İbrahim 41) Bu âyet-i kerimede bir müminin duası ile diğer müminlerin günahları affediliyor ki, böyle dua edilmesi emredilmiştir. Duanın fazileti hakkındaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir: (Dirilerin de ölülere hediyesi, onlar için dua ve istiğfar etmektir.) [Deylemi] (Defnedilen kardeşiniz, şimdi sorguya çekiliyor, ona dua edin!) [Ebu Dâvud] (Cenaze namazında, üç saf cemaat bulunan mümin, Cennete girer.) [Tirmizi] Ölü için dua edilir, Kur'an-ı kerim okunur, sadaka verilir. Sadece onlar için namaz kılınmaz ve oruç tutulmaz; fakat bunların sevapları bağışlanır. Tahtavi haşiyesinde buyuruluyor ki: (Bir kimsenin, kaza edemediği namazlarının iskâtının yapılması için bütün âlimlerin sözbirliği vardır. Namazın iskâtı olmaz demek çok yanlıştır. Çünkü bu hususta mezheplerin icmaı vardır. [Nesai'deki] hadis-i şerifte (Bir kimse, başkası yerine oruç tutamaz ve namaz kılamaz. Ama onun orucu ve namazı için fakir doyurur) buyuruldu.) [s.356] Nimet-i İslam'daki bu hadis-i şerif, Dürer'de de mevcuttur. Oruç, namaz, sadaka ve diğer ibadetlerin sevabını başkalarına bağışlamak caizdir. (Hidaye) Tatarhaniyye fetva kitabında (Sadaka veren kimse, sevabının bütün müminlere verilmesi için niyet ederse, kendi sevabından hiç azalmadan, bütün müminlere de sevabı erişir. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir) buyuruldu. (Reddül Muhtar)
11.05.2003
Ölüye sevap günah yazılması
Ölenin ameli kesilir. Ama iyi veya kötü çığır açanların ve sadaka-i cariye bırakanların ameli kesilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Dinimizde iyi bir çığır açana, bunun sevabı ile bununla amel edenlerin sevabı verilir, o çığırda [o yolda] gidenlerin sevabından da hiçbir şey eksilmez. Dinimizde kötü bir çığır açana da, bunun günahı ile, bununla amel edenlerin günahı verilir, o kötü yolda gidenlerin günahından da hiçbir şey eksilmez.) [Müslim] (İyi işe vesile olan, hayatında da, öldükten sonra da o işi yapanlar kadar sevap kazanır. Kötü işe ön ayak olana da, bu iş terk edilinceye kadar, bunun günahı yazılır.) [Taberani] (Mümin öldükten sonra, yedi amelinin sevabı kabrinde de defterine yazılır. Bunlar: İlim öğretmek, çeşme yapmak, su kuyusu kazmak, meyve ağacı dikmek, cami yaptırmak, Mushaf bırakmak, Ölümden sonra kendine istiğfar edecek salih evlat bırakmak.) (Ebu Davud) (Anası babası vefat ettikten sonra onlar namına hac edene cehennemden azatlık yazılır ve onların ecrinden bir noksanlık olmadan tam bir hac sevabı verilir.) [Beyhekî] Kur'an-ı kerimde de bu husus bildirilmiştir: İnsanları saptıranlar, kendi günahlarını yüklendikleri gibi saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenirler. (Nahl 25) Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığı gibi, ölenlerin ameli kesildiği halde, sağlığında iyi veya kötü bir eser bırakanların amelleri kesilmiyor. Salih evlat bırakanların da kesilmiyor. Salih evlat ana babasına dua eder, onlar için sadaka verir, kurban keser. Bu sevaplar ölen kişinin amel defterine yazılır. Hiç kimsesi olmayan günahkâr ölülerin hâlleri zordur. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ölünün mezardaki hâli, imdat diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulurken, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, ölü de, ana babasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duâyı gözler. Ona bir duâ gelince, dünyaya ve dünyada olanların hepsine kavuşmaktan daha çok sevinir. Allahü teâlâ, yaşayanların duâları sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin, ölülere hediyesi, onlar için duâ ve istiğfar etmektir.) [Deylemî] Bu durumları iyi bilen Mazher-i Cân-ı Cânân hazretleri, bir kabrin yanına oturmuştu. (Bu mezarda cehennem ateşi var. Hadis-i şerifte (Kendisi için veya başka müslüman için 70 bin kelime-i tevhid okuyanın günahları affolur) buyuruluyor. Ruhuna (Hatm-i tehlil) sevabı bağışlayacağım. İnşallah affolur) buyurdu. Hatm-i tehlilin sevabını bağışladıktan sonra, (Elhamdülillah bu günahkâr kadın, Kelime-i tehlil sayesinde azaptan kurtuldu) buyurdu. (Makamat-ı Mazheriyye) Hiç kimse, işlediği kötülüğün günahını başkasına veremez. Fakat mümin ibadetlerinin sevabını ölü diri herkese hediye edebilir. Kendi sevabından da hiç eksilme olmaz. (Hidaye) Müslüman ölüler için dua etmek, Kur'an okumak çok faydalıdır. Bir hadis-i şerifte, (Ölülerinize [Müslüman ölülere] Yasin okuyun) buyuruldu. (İ. Ahmed) Enes bin Malik hazretleri bildirir: Bir cenaze kötülenince Resul-i ekrem, (O cezayı hak etti) buyurdu. Başka bir cenazeyi de övdüler, (Ona da iyilik vacip oldu. Bunu övdünüz cenneti, ötekini kötülediniz cehennemi hak etti. Sizler yeryüzünde Allahın şahitlerisiniz) buyurdu. (Buhari) [Sizler demek, salihlerdir. Fâsıklar, gayri Müslimler Allahın şahitleri değildir. Onların sözleri ile bir kimse cenneti veya cehennemi hak etmez. Salihlerin şahitliği Allah indinde makbuldür. Bu da, ümmet-i Muhammedin üstünlüğünü gösterir. Bir âyet meali: (Siz en hayırlı ümmetsiniz.) [A. İmran 110]
12.05.2003
Mevlid okumak sevaptır
Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gece, yani bu gecedir. Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır. Mevlid gecesinde, Peygamber efendimiz doğduğu için sevinen müminlerin günahları affedilir, pek çok sevap kazanır. Resûlullah efendimiz, mevlid gecelerinde eshab-ı kirama ziyafet verir, Dünya'ya teşrîfindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hz. Ebu Bekir de, halife iken, eshab-ı kiramı toplar, Resûlullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resûlullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Bugün veya yarın oruç tutmakta mahzur yoktur. Tutulması iyi olur, sevap olur. İslâm âlimleri mevlid gecesine çok önem vermişlerdir. Hz. Mevlâna, (Mevlid okunan yerden belâlar gider) buyurmuştur. Mevlid gecesi, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Hatta, Mevlid gecesinin Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildiren âlimler vardır. (Allah, bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsan ederse, Resûlullahı övsün, düşmanlarını kötülesin!) hadis-i şerifine uyularak, asırlardır İslâm ülkelerinde mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur. Peygamber efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye'de her zaman okunan Mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Bu kasidenin asr-ı saadetten sonra yazılması, bid'at olmasını gerektirmez. Çünkü Peygamber efendimizi övmek ibadettir. Her zaman Onu övücü kasideler, yazılar yazılabilir. Onları da okumak bid'at değil, sevap olur. Mevlid-i şerif okumak, Resûlullahın dünyaya gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir. Her müminin Resûlullahı çok sevmesi gerekir. Bu da zaten imanın gereğidir. Çok sevmek, kâmil mümin olmanın da alametidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Beni ana-baba, evlad ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.) [Buhari] (Peygamberleri anmak, hatırlamak ibadettir.) [Deylemi] (Bu ibadeti, şiir olarak söylemek daha tesirli olur. Resûlullah efendimizin şairleri, camide, Resûlullahı övücü şiirler okurlardı.) (Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.) [Deylemi] (Resulullahı seven de onu çok anar ve ona çok salevat getirir. ) Vehhabiler, mezhepsizler, Resulullahı öven ve ondan şefaat isteyen müslümanlara müşrik, yani puta tapan kâfir damgasını basıyorlar. Ülkemizde bunu açıkça söyleyemedikleri için, mevlide bid'at diyorlar. Resulullahı övmek bid'at olmaz. Çünkü Kur'an-ı kerimin birçok yerinde Resulullah övülmekte ve ona uymak emredilmektedir. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir: (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107], (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe, 28], (Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen en büyük ahlâk üzeresin) [Kalem 2-4], (Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5] (Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin) [Ahzab 56] Mevlidi, erkek kadın karışık olmadan, çalgı ve başka haram karıştırmadan, Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır. (Ni'met-ül kübrâ, Hadika, M. Nasihat)
13.05.2003
Dine uygun çare bulmak
Hile-i şeriyye, harama düşmemek için kurtuluş çaresini bulmaktır. Yani Hile-i şer'iyye=dine uygun çare demektir. Haramı helal veya helali haram yapmak yahut haksız mal ele geçirmek için hile yapmak caiz olmaz. Farzdan kurtulmak veya haram işlemek için hile yapmak haramdır. Buna hile-i şeriyye değil, hile-i bâtıla denir. Bir şey, farz veya haram olmadan önce, farz veya haram olmasını önlemek câizdir. Buna hile-i şeriyye denir. Seneler önce bir bid'at ehli, (Âlim ve mezheplerin sözleri ölçü olmaz, dinde hile olmaz, varsa bir nass gösterilmelidir) demişti. Şunu bildirmiştik: Said bin Sa'd hazretleri anlatır: "Babam, Resulullahın yanına, hasta, sarsak birini getirdi. Suçunu söyleyip ceza verilmesini istedi. Resulullah, (Buna üzerinde yüz filiz bulunan bir dal ile bir kere vurun) buyurdu. Böylece bir vurmakla, yüz sopa vurulmuş oldu. (Eşiat-ül-lemeat) Bid'at ehli (Ben nass istiyorum, âlimlerin sözünü kabul etmem) dedi. (Resulullahın sözü nass değil mi?) dedim. (Hadisin sahih olduğunu bilemeyiz. Bana âyet göster âyet) dedi. Ben de Hindiyye'den şunu naklettim: Haramdan kurtulmak ve helale kavuşmak için hile-i şeriyye yapmanın caiz olmasına senet, Sad suresinin 44. âyetidir. Bu âyet, Eyyüb aleyhisselam, hanımına yüz sopa vurmaya yemin edince, bu yemininin kefâreti için yapılacak hile-i şeriyyeyi bildirmektedir. (Hindiyye) Mezkur âyet-i kerimenin meal-i şerifi şöyledir: (Ya Eyyüb, eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten Eyyüb ne sabırlı, ne iyi kuldu! Hep Allah'a yönelirdi.) [Sad 44] Hakkı kabul etmek faziletini gösteremeyip, (Bu yemin içindir, öteki hilelerle bir ilgisi yok) dedi. Halbuki İslam âlimleri yukarıdaki âyet ve hadisten, hile-i şeriyyenin caiz olduğunu bildirmişlerdir. (Hadika) Merakıl felah'ta, (İmam-ı Ebu Yusuf, zekâttan düşmek için çare bulmayı caiz görmüş, İmam-ı Muhammed ise mekruh saymıştır) diyor. Merakıl felah ve Tahtavi'nin tercümesi olan Nimeti İslam'da da böyle yazmaktadır. İmam-ı Şa'rani hazretleri buyuruyor ki: Ebu Hanife ve İmam-ı Şafii, nisap telef olur veya mal sahibi bizzat kendisi telef ederse, nisap müddeti geçersiz olur. İmam-ı Malik ile İmam-ı Ahmed, zekattan kaçmak için kasten kendisi telef ederse, nisabdan düşmüş sayılmaz. (Mizan-ül-kübra) İmam Ebû Yusuf, malından zekâtı iskat etmek için havl müddetinin sonuna doğru malını karısına hibe eder, ertesi sene de, karısı zengin olursa kendisine hibe edebileceğini söylerdi. Bu durum, Ebû Hanîfe'ye anlatılınca, "Bu onun fıkhındandır" dedi. (İhya) İhya'daki bu rivayet için (Bunun aslı yoktur) denirse, İmam-ı Gazali hazretleri gibi Resulullahın vârisi olan bir âlime iftira edilmiş olur. Yukarıda kaynaklarını verdik. İmam-ı Ebu Yusuf'unki farklı bir ictihaddır. Zekat farz olmadan önce, zekattan düşmek için böyle bir yola sapmak İmam-ı Muhammed'e göre mekruhtur, fetva da böyledir. Farklı ictihadından dolayı İmam-ı Ebu Yusuf'a bir şey söylemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. İctihad, bir ibadet, yani Allahü teâlânın emri olduğundan, hiçbir müctehid, diğer bir müctehidin ictihadına yanlış diyemez. Çünkü, her müctehide, kendi ictihadı hak ve doğrudur. Beyheki'deki hadis-i şerifte, (Müctehid âlimlerin farklı ictihadları rahmettir) buyuruluyor. Rahmet olan bir işe dil uzatmak asla caiz olmaz.
14.05.2003
Caiz olan ve olmayan hileler
Dünkü yazımızda kaynaklarını göstererek şu hükmü bildirmiştik: Farz olduktan sonra zekât vermemek için, hile yapmak haram olur. Farz olmadan önce yapılan hile, İmam-ı Muhammed'e göre mekruh, İmam-ı Ebu Yusuf'a göre caiz olur. Fetva İmam-ı Muhammed'e göredir. Kadın zekâtını kocasına veremez. Çünkü yine kendisine harcayacaktır. Kadının kocasına zekât vermesi bir nevi hile sayılır. Ama, fakir bir aile ise, kadının sadece 100 gram kadar altını varsa, zekât vermesi farzdır. İmameyn'in kavlini tercih ederek kocasına zekât verebilir. Dinimiz buna izin vermiştir. Bu zekâttan kaçma sayılmaz, dinimizin verdiği ruhsattan faydalanmak olur. Nisaba maliktir ama adamın durumu iyi değildir. Kurban kesmekten kurtulmak için sefere çıkabilir veya parasını hanımına hediye edebilir. Yine durumu müsait olmayan, fakat dinen zengin sayılan bir kimse, İbni Abidin'de bildirildiğine göre, zekâtını fakire verse, fakir de kabul ettikten sonra, zengine bunu hediye etse zekât verilmiş olur. Hâşâ, Allahı mı kandırıyorsunuz denmez. Ama şöyle bir hile yapmak hile-i batıladır asla caiz olmaz, haramdır: Zekât tutarı olan altınları bir kimse ceketinin cebine koysa, bir fakire verse, sonra da, fakire o ceketi bana sat dese, ceketi rayiçten fazla geri satın alsa bile zekât verilmemiş olur. Bu, bâtıl bir hiledir. Zaruret olmadıkça; hiçbir sebep ile ödünç para alıp, faiz ödemek caiz değildir. Zaruret başkadır, ihtiyaç başkadır. Zaruret, kendinin veya nafakası lazım olanların aç, susuz, çıplak veya sokakta kalarak hasta olması demektir. Zaruret olunca, yani ölümden veya hastalıkla, bir uzvun yok olmasından korku olunca, helal yol bulunamazsa, faizle ödünç alınıp, bununla zaruret giderilir. Nafakaya muhtaç olup, çalışamayan ve faizsiz ödünç bulamayan kimsenin nafaka için, faiz ile ödünç alması caiz olur ise de, böyle kimsenin, krediyi muamele satışı yolu ile alması iyi olur. Mesela, on altın alıp, üç ay sonra on iki altın ödemek isterse, on altını alırken, kalem, defter, kitap gibi herhangi bir şeyi de iki altına satın alıp, on iki altın borçlanır. Bunun gibi haram işlemekten kurtuluş yolu aramaya hile-i şeriyye denir. Zarurete düşenin, ibadetini kaçırmaması veya haram işlememesi için hile-i şeriyye yapması lâzım olur. İslamiyete uymaktan kaçmak için çare aramaya hile-i bâtıla denir ki, haramdır. İslamiyete uyup haramdan kurtulmak için bir çare arayana, sen bâtıl bir hile düşünüyorsun demek caiz olmaz. Eşini üç talakla boşayan müslümanın, nikahı kendi mezhebine uygun, fakat diğer üç mezhepten birine uygun değil idiyse, o mezhebi taklit ederek yeniden nikah yapar. Bu da hile-i şeriyye olur. Evlendiği kadınla süt kardeş olduğu meydana çıkarsa, bir kere emmiş olduğu da sabitse, diğer üç mezhepten biri taklit edilerek evliliğe devam edilir. Dinimizde bazen söze itibar edilir, niyete itibar edilmez. Mesela nikahta, boşamakta, nikâhtan vazgeçmekte, adakta, alış verişte, hediyede, yeminde, küfürde niyete değil söze itibar edilir. (Ameller niyete göredir) hadis-i şerifi, taat ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Günahlar, iyi niyetle de işlense, günah olmaktan çıkmaz. Zekâtı, sadaka-i fıtrı, adağı ve kurbanı, kaza etmeden fakir olan, hile-i şeriyye denilen kolaylıkla, bunları kaza edebilir. Devir yaparak bu borçlarından kurtulabilir. Dinimizin tanıdığı ruhsatlardan faydalanmak da dine uymaktan ileri gelir. Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Allahın verdiği kolaylık ve ruhsatlardan faydalanın!) [Buhari] (Ruhsatlardan faydalanmayan, Arafat Dağı kadar günah işlemiş olur.) [Taberani] (Allahü teâlâ, ruhsatla da amel edilmesini sever.) [Beyheki]
15.05.2003
Her ihtiyaç zaruret değildir
Mecelle'de diyor ki: Zaruretler, memnu olanı mubah kılar. Yani yasak olan şeylerin, zaruret devam ettiği müddetçe yasaklığı kalkar. (Madde 21) Bazı kimseler, Mecelle'nin bu maddesini gerekçe gösterip, (Her ihtiyaç zarurettir. Zaruret karşısında da haramlar mubah olur) diyerek haramları mubah gibi işliyorlar. Zaruret nedir, ne değildir? Zaruret: Kendinin veya nafakasını vermesi gerekenlerin, aç, susuz, çıplak veya sokakta kalarak hasta olması demektir. (Eşbah) Zaruret, zor ile, başka şey yapmaya imkan olmadığı hallerde olur. (Kamus tercümesi) Görüldüğü gibi, insanı bir şey yapmaya zorlayan, insanın elinde olmayan semavi sebebe zaruret denir. Kısacası, dinimizin emrettiği veya yasakladığı bir işte, başka bir şey yapamama mecburiyeti zarurettir. Zarureti birkaç misal ile açıklayalım: Bir günlük yiyeceği olanın dilenmesi haramdır. Çalışmaktan aciz olup açlıktan ölecek kimse, ödünç arar. Ödünç veren olmazsa dilenir. Dilendiği halde, kimse bir şey vermezse, leş yiyebilir. 24 saat yemek yemeyen kimse açtır. Bu açlığı ihtiyaçtır. Çünkü ölecek bir durum yoktur. Böyle bir kimsenin leş yemesi haram olur. Burada görüldüğü gibi, zaruret, bütün kapıların kapanması halinde yapılacak son çaredir. Kullanılmadığı zaman helake sebep olan yasak şeyi kullanmak zaruret olur. Kullanılmaması sıkıntıya, meşakkate sebep olursa, ihtiyaç denir. Mesela günlerce aç kalıp yiyecek bir şey bulamayanın ölmeyecek kadar leş yemesi zarurettir. (Uyun-ül-Besair s.119) Ölmeyecek kadar yemek zaruret; fakat doyuncaya kadar yemek zaruret değildir. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: (İhtiyaç başka, zaruret başkadır. Zaruret halinde caiz olan şey, ihtiyaç olunca caiz olmaz. (İhtiyacı olana faiz haram olmaz) demek, Kur'an-ı kerimin emrini değiştirmek olur. Maide suresinin 3. âyet-i kerimesinde (femenidturra fi mahmasatin) buyuruluyor. [Mahmasa, açlıktan ölme halidir. Muztar, sıkışık, zaruret halinde olan çaresizliktir.] Âyet-i kerimenin meali, (ölüme sebep olan sıkışık hâle düşen) demek olur. Bu âyet-i kerime, zaruret halinde haramdan affolunacak özrü beyan buyurmaktadır. Faiz ile ödünç almak için her ihtiyaç özür olsaydı, faizin haram edilmesinin sebebi kalmazdı. Çünkü faiz ödemeyi ancak ihtiyacı olan kabul eder. İhtiyacı olmayan, açıktan para vermek istemez. Allahü teâlânın bu yasak emri, yersiz lüzumsuz olurdu. Allahü teâlânın kitabına böyle iftira edilemez. Helale haram, harama helal diyen kâfir olur. Her ihtiyaç zaruret sayılırsa, faizin haram olacağı yer kalmaz. Faizin haram edilmesi, abes, lüzumsuz bir emir olur. Hatta oruç kefaretini, yemin kefaretini ödemek niyetiyle, fakirleri doyurmak için faiz almak da caiz değildir.) [Müjdeci Mektublar 202] Öldürmek için silah çekene karşı kendini korumak, meşru müdafaa olur. (Mecelle şerhi) Saldırıya uğrayanın, kendisini korumak için, meşru savunmaya geçip, saldırganı zararsız hâle getirmesi caizdir. Ancak bir kimse, sırf korkutmak için (seni öldürürüm) derse, hemen onu öldürmeye kalkması caiz olmaz.
18.05.2003
Resulullahın çok evlenmesi
Resulullah efendimiz, önce 25 yaşında iken, 40 yaşında dul bir kadın olan Hz. Hadice ile evlendi. 25 yıl onunla yaşadı. 55 yaşında iken, Hz. Hadice'nin vefatından uzun bir müddet sonra, Allahü teâlânın emri ile Hz. Aişe'yi nikahladı. Diğerlerini dini sebeplerle veya ihsan ederek nikah etti. Bunların hepsi dul ve çoğu da yaşlı idi. Bir örnek: Eshab-ı kiramın bir kısmı Habeşistan'a hicret etmişti. Habeş padişahı Necaşi, İsevi idi. Müslümanlara sorular sorup, aldığı cevaplara hayran kalarak imana geldi. Ubeydullah bin Cahş, papazlara aldanıp, Hıristiyan olmuştu. Karısı Ümm-i Habibe'yi de dinden çıkarıp zengin olmaya zorladıysa da, o, fakirlik ve ölüme razı olacağını, ama dinden çıkmayacağını söyleyince, sefalet içinde sürünmesi için bunu boşadı. Hz. Ümm-i Habibe, Mekke müşriklerinin baş kumandanı Ebu Süfyan'ın kızı idi. Resulullah, o zamanlarda, onlarla, çok çetin savaşlar yapıyordu. Resulullah, Hz. Ümm-i Habibe'nin dininin kuvvetini ve başına gelenleri işitince, Necaşi'ye mektup yazıp, (Ümm-i Habibe ile nikahımı yapıp buraya gönder) buyurdu. Necaşi daha önce Müslüman olduğu için mektuba çok hürmet edip, oradaki müslümanları sarayına davet ederek, ziyafet verdi. Nikah yapılıp, hediye ve ihsanlarda bulundu. Bu suretle, Hz. Ümm-i Habibe, imanının mükâfatına kavuştu. Onun sayesinde, oradaki müslümanlar da rahat etti. Bu nikah, Ebu Süfyan'ın ileride müslüman olmasını hazırlayan sebeplerden birisi oldu. Hz. Ömer, dul kalan kızı Hz. Hafsa'yı alması için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman'a teklif etti ise de olumlu cevap alamadı. Durumu öğrenen Resulullah, çok sevdiği üç arkadaşının üzüntülerini giderip onları sevindirmek için, (Ya Ömer, kızını, bu ikisinden daha iyisi ile evlendireyim) buyurdu Hz. Ömer şaşırdı. Zira onlardan daha iyisinin olmadığını biliyordu. (Ya Ömer, kızını bana ver) buyurdu. Beni Mustalak kabilesinden alınan yüzlerce esir arasında, Cüveyriyye, kabilenin reisi Haris'in kızı idi. Bunu satın alıp azat ederek, kendilerine nikah edince, Eshab-ı kiramın hepsi, (Resulullahın ailesinin, annemizin akrabasını hizmetçi olarak kullanmaktan hayâ ederiz) dedi. Hepsi, esirlerini azat etti. Bu nikah, yüzlerce esirin azat olmasına sebep oldu. İnsafı olana da, bu üç misal, elbette yetişir. İkinci bir husus, her bakımdan, insanların en üstünü olduğu hâlde, sadece birkaç yıl dokuz ailesi ile yaşamıştı. O zamanlar, zaten hep savaşlarla uğraşıyor, evinde az kalıyordu. Genç kızlarla evlenme imkanı olduğu hâlde evlenmemişti. Savaşlarda, Ona canlarını feda eden o aslanlar, kızlarını Ona vermezler mi idi? Ama o, istemedi. Resulullah, halasının kızı Zeyneb'i, evlatlığı Zeyd ile evlendirdi. Epey sonra, Hz. Zeyd, boşayacağını söyledi. (Boşama) buyurdu ise de, Allahü teâlâ, Resulünün buna mani olmamasını istedi. Hz. Zeyd boşayınca, Allahü teâlâ, Resulüne onu nikah eyledi. (Mevahib) Çok evlenmesinin önemli bir sebebi de, dini bildirmek içindi. Hicab âyeti gelip, kadınların yabancı erkeklerle oturmaları, konuşmaları yasak edilince, yabancı kadınları kabul etmedi. Hz. Aişe'den sormalarını emretti. Soranların çokluğundan, Hz. Aişe, hepsine cevap vermeye zaman bulamıyordu. Bu hizmeti kolaylaştırmak ve Hz. Aişe'nin yükünü hafifletmek için, gerektiği kadar hanımı nikah etti. Kadınlara ait yüzlerle ince bilgileri, kadınlara, mübarek hanımları yolu ile bildirdi. Hanımı bir tek olsaydı, bütün kadınların ondan sorması güç ve hatta imkansız olurdu.
19.05.2003
Musikinin dindeki yeri
Âletsiz, çalgısız nağmeli sese sima denir. Çalgı âleti ile birlikte olan insan sesine gına [müzik] denir. Gına haramdır. (Dürr-ül mearif) Lokman suresinin 6. âyetindeki lehv-el hadis ifadesini âlimler musiki, çalgı âleti olarak bildirmiştir. İbni Mesud hazretleri yemin ederek lehv-el hadisten kasıt, çalgı âleti ve musiki olduğunu söylemiştir. (Tefsiri İbni Kesir, Tefsiri medarik) (Mevâhib-i aliyye) ismindeki tefsirde, lehv-el hadis âyeti şöyle tefsir ediliyor: Bazıları, yalan hikayeler yazarak veya şarkıcı kadınlar tutup herkese ses nağmeleri dinleterek, Kur'an-ı kerim dinlemelerine engel olmaya çalışıyorlar. Onlara Cehennem ateşini müjdele! (Mevâkib tefsiri) Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki: (Üçü hariç, her lehv bâtıldır.) [Deylemi] Demek ki lehv, bir oyun, bir eğlence bir çalgı olduğu için böyle buyuruluyor. Müfessirler, İsra suresinin 64. âyetinde şeytana, (Vestefziz... bi savtike [Sesinle oynat]) demenin çalgı ile oynat demek olduğunu, bu âyetin, her çeşit çalgıyı haram ettiğini bildirmişlerdir. (Şeyhzade) Müfessirler Enam suresinin 70. âyetini, (Dinlerini [şarkı ile, musiki ile] oyun ve eğlence hâline sokanlardan uzak dur) şeklinde tefsir etmişlerdir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Peygamberin emrine uyun, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7] (Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin, pis şeyleri haram kılar.) [Araf 157] (Kur'anı sana insanlara açıklayasın diye indirdik.) [Nahl 44] Şimdi Resulullah efendimiz, yukarıdaki âyetleri nasıl açıklamışsa ona bakalım: (İlk teganni eden şeytandır.) [Taberani] (Sesini gına ile yükseltene şeytan musallat olur.) [Deylemi] (Rahmet melekleri, ceres, [çan, zil, çıngırak] bulunan yere girmez.) [Nesai] (Rahmet melekleri, köpek ve çan bulunan kafileye yaklaşmaz.) [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi] (Ceres, şeytanın mizmarıdır.) [Müslim, Ebu Davud, Nesai] [Mizmar çalgıdır] (Kur'an mizmarlardan okunduğu zaman ölebilirsen öl.) [Taberani] (Çalgıları yok etmek için gönderildim.) [Ebu Nuaym] (Cenâb-ı Hak, zurna, gırnata, ud, def gibi bütün çalgı âletlerini, cahiliyet döneminde tapınılan putları kaldırmamı emretti.) [İ. Ahmed] (Şarkıcı ve çalgıcı kadınlar çoğaldığı ve içkiler mubah gibi içildiği zaman, bazı belalara maruz kalınır.) [Tirmizi, Ebu Davud, İ. Mace, İ. Ahmed] (Bir zaman gelecek, ümmetimden bazısı, zinayı, ipek giymeyi, içki içmeyi, mizmarı helal addedecektir.) [Buhari] (Musiki, kalbde nifak hasıl eder.) [Beyheki] (Şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri çoğaldığı, bu ümmetin sonra gelenleri [türediler], önceki âlimleri kötülediği zaman bazı belaları bekleyin.) [Tirmizi] (Kur'anı mizmarlardan okuyanlara Allah lanet eder) [Müsamere] İbni Hibban'ın bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah, develerin boyunlarındaki ceresleri [çanları] çıkarmıştır. Halbuki çan şehveti tahrik etmez. Çan bulunan yere rahmet melekleri girmiyor. Artık çalgıyı, çalgı âletlerini siz düşünün. Şeyh-ul-islâm Ahmed ibni Kemal efendi Kırk Hadis kitabında buyuruyor ki: (Mizmarları kırmak ve hınzırları öldürmek için gönderildim) hadis-i şerifindeki mizmar, bütün çalgı âletleridir. Bu hadis-i şerif, her çeşit çalgıyı ve domuz eti yemeyi yasak etmektedir. (Yarın âlimlerin sözbirliği)
20.05.2003
Hiçbir âlim, musikiye mubah dememiştir
Dün musikinin, çalgıların haram olduğunu âyet ve hadislerle bildirmiştik. Bugün de âlimlerden örnekler veriyoruz: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Zıyaeddin-i Şami, Mültekıt kitabında, (Hiçbir âlim, teganniye mubah dememiştir) buyurdu. (1/266) Kur'an-ı kerimi musiki perdelerine uydurarak okumak haramdır. (Bezzâziyye) Çalgı çalmanın haram olduğu, icma ile bildirildi. (Makamat-ı Mazheriyye) Çalgı çalarak veya oyun arasında Kur'an okuyan kâfir olur. (Tergib-üs-salât) Şimdiki tarikatçıların yaptıkları gibi, dönmek, dümbelek, ney, saz çalmak haramdır. (Tahtavi şerhi) Teganni ile okuyan bir imamın arkasında kılınan namazın iadesi gerekir. (Halebi) Teganni haramdır. (Tıbb-ün-nebevi) Burhaneddin-i Mergınâni buyurdu ki: Kur'an-ı kerimi teganni ile okuyan hafıza, ne güzel okudun diyen kimsenin imanı gider. Tecdid-i iman gerekir. Kuhistâni de, böyle yazmaktadır. (Dürr-ül-müntekâ) İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Eğlence veya para kazanmak için başkalarına şarkı söylemek, sözbirliği ile haramdır. Çalgı ile raks etmek büyük günahtır. Sıkıntısını gidermek için kendi kendine şarkı söylemek günah değildir. Çalgı olarak, yalnız kadınların düğünlerde def çalması câizdir. (R. Muhtar) Fısk ve içki içilen yerlerde çalgı çalmak ve bunu dinlemek haramdır. Resulullah çobanın kavalını işitince, parmakları ile mübarek kulaklarını kapadı ise de, yanında bulunan Abdullah bin Ömer'e kulaklarını kapamasını emretmedi. Bu da, geçerken duymanın haram olmadığını göstermektedir. Çalgıyı, içki, oyun ve kadın bulunan yerlerde keyif için çalmak haramdır. Düğünlerde def çalmak hadis-i şerifte emredildi. Bayramda, savaşta, hac yolunda ve askerlikte davul ve benzeri âletleri çalmak caizdir. Sahurda, düğünlerde davul çalmak da caizdir. [Okullarda, milli ve siyasi toplantılarda bando, mızıka, mehter marşı çalmak câizdir.] (Hadika) Def, tanbur ve her çeşit çalgıyı evinde, dükkanında bulundurmak, kendisi kullanmasa bile, satmak, hediye etmek, ariyet veya kiraya vermek günahtır. (Berika) Tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehiridir, kalbi karartır. (Dürr-ül mearif) İlahileri çalgı ile, ney çalarak okumak bid'attir. Harama helal diyen ve haramı ibadete karıştıran kâfir olur. Resulullah efendimizin geldiği bir evde, küçük zenci kızları [cariyeler] def çalıp şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı bırakıp, Resulullahı övmeye başladılar. Resulullah efendimiz, (Onu bırakın, oyun arasında beni övmeyin. Beni övmek [mevlid, ilahi] ibadettir. Eğlence, oyun arasında ibadet caiz değildir) buyurdu. (K. Saadet) Her çeşit çalgı dinlemek haramdır. (Fetava-i Bezzaziyye, Hadika, Ahlâk-ı alaiyye) Müzik bütün dinlerde büyük günahtır. (Dürr-ül-münteka) İncil'in yasakladığı müziği, sonradan papazlar Hıristiyanlığa soktu. (Mevahib-i ledünniye şerhi Zerkani) Müzik kelimesi, yunanlıların büyük putları olan Zeüs'ün kızları sayılan Mousa (Müz) denilen 9 heykelin adından hasıl olmaktadır. Bozuk dinler, kalbleri ve ruhları besleyemediği için, müziğin, her çeşit çalgı sesinin nefslere hoş gelmesi, nefsleri beslemesi ruhani tesir sanıldı. Bugünkü batı müziği, kilise müziğinden doğdu. Şimdi yeryüzünü kaplayan bozuk dinlerin hemen hepsinde, müzik, ibadet halini almıştır. Müzik ile, her çeşit çalgı ile nefsler keyiflenmekte, şehvani, hayvani arzular kuvvetlenmektedir. Ruhun gıdası olan, kalbleri temizleyen ve nefsleri ezip, haramlara olan arzularını yok eden, ilahi ibadetler unutulmaktadır. Müzik, her çeşit çalgı, insanları, alkolikler ve morfinmanlar gibi gaflet içinde, uyuşuk yaşatmaktadır. Böylece, nefsleri azdırarak, sonsuz saadetten mahrum kalmasına sebep olmaktadır. İslam dini, insanları bu felaketten korumuştur. (S. Ebediyye) [Yarın bir Rus yazarının müzik hakkındaki ilginç tespitleri]
21.05.2003
Müzik ve Hitler'in hayalleri
Aşağıdaki yazı Meşhur Rus yazarı Muhtar Şahanov'un, Medeniyetin Yanılgısı adlı eserinden alınmıştır: Günümüzde artık utanç duygusu azaldı. Kalemde mürekkep olduğu gibi, insanda da, ruh zenginliği, hayâ ve namus bulunması lazım. Hayâ veya namusa önem vermeyen bu kadarcıkla bir şey olmaz diyen, kendisini helak edecek bombanın fitilini ateşlemiş demektir. Örnek olarak bir hikâye anlatayım: Bir köyde uzun etek giyen güzel bir hanıma, birçok erkek evlenme teklif eder ama, bayan fakir olmasına rağmen, her nedense teklifleri geri çevirir. İki genç iddiaya girer. Yakışıklı olanı, "Ben bu bayana kendimi kabul ettiririm" der. Bayana giderek, "Annem sizin namuslu bir kadın olduğunuzu söyledi. Şu basit tokayı da hediye olarak gönderdi" der. Bayan sevinerek alır ve annesine selam gönderir. Genç, başka bir zaman, elmas taşlı altın bir yüzükle gelir, bunu da ben size hediye etmek istiyorum der. Bayan olmaz kabul edemem, karşılık olarak bir şey vermem gerekir ama bir şeyim de yok der. Genç de, illa bir şey vermeniz gerekirse, eteğinizi hafifçe çekip dizden aşağısına bir kerecik bakmam yeter der. Bayan da, bu kadar şeyden bir şey olmaz diyerek eteğini azıcık sıyırır. Genç, başka bir zaman, altın bir küpe ile gelir. Kız küpeyi görünce sevinir. Uzatılan küpeyi alır. Karşılık olarak benden ne istiyorsunuz der. O da, çok şey gerekmez, eteğinizi biraz daha sıyırıp dizden üstüne baksam yeter der. Bu sefer kız fazla tereddüt etmeden dizden üst kısmını gösterir. Genç bu sefer de güzel bir kolye ile gelir. Bayan uzatılan hediyeyi hemen alır. Genç, ücreti sadece bir öpücük der. Öpüştükten sonra artık işi iyice ilerletirler. Yakışıklı genç iddiayı kazanır. [Batının kilise müziğiyle başlayıp, istisnasız her müziğe devam etmesi bu olaya benziyor.] Batı kültürünü gözü kapalı kabul ettik. Sevgiyi cinselliğe, dostluğu da ticarete dönüştürdük. Batıda insani değerleri, ruhi vasıfları tahrip eden güçler vardır. Biz bunu çağdaş uygarlığın gereği olarak kabul ettik. Böylece asli değerleri kaybettik. Hitler'e, "Doğuda fethettiğimiz topraklara nasıl bir eğitim tarzı uygulayalım?" diye sorarlar. "Onlara sabahtan akşama kadar hafif müzik dinletin. Onlara düşünme, okuma fırsatını vermeyin. Çünkü manevi derinliği olmayan insanlar kendilerini hep mutlu hissederler" diye cevap verir. Bugün Hitler'in hayalleri gerçekleşmiştir. Günümüzde müzik kültürü bizi istila etmiş durumdadır. İnsanı insan yapan değerler gerilemiş, insanın hissiyatına hitap eden ve taklide sürükleyen araçlar çıkmıştır. Bilim adamları ispatlamıştır ki, insanlara, devamlı olarak tahrik edici müzik dinletildiği zaman beyinleri çalışamaz duruma geliyor. Yunus balıklarına tahrik edici müzik dinlettiler ve yüzlerce Yunusun kendilerini karaya attığını gördüler. Tibet'te rahipler sesle her türlü camı kırabiliyorlar. Müziğe alıştırılan ineklerin sütlerinin hepsini sağma imkanı oluyor. Müziğe bağımlılık kazanılıyor. Kazakistan'da 1986'da Aralık olayları oldu. Gençler ayaklanmıştı. Bu olay hakkında yazı yazmak yasaklandı. Bütün zorluklara rağmen bu meseleyi kamuoyuna taşıyan ilk ben oldum. Hatta Gorbaçov ile bir tartışma çıktı. "Eğer bu olay hakkında yazmaya devam edersen sana başka bir üslup ile cevap veririz" diye tehdit etti. Saharov ve Yeltsin ise beni desteklemişlerdi. Jiltoksan olaylarını araştıran komitenin başkanı idim. Yanıma bir kız gelip başından geçen olayları anlattı. Ölen gençleri de tanıyormuş. Bizi de sürekli takip edip dinliyorlarmış. Odadan çıktığımız zaman kızı yakalamışlar. KGB'de özel bir müzik odası varmış. Son sistem teknolojiyle donatılmış. Kızı müzik odasına sokmuşlar ve tavandan, tabandan, duvardan, hatta oturduğu masadan çeşitli müzikler dinletmişler. Birkaç saat bu odada tuttuktan sonra kızı akşam serbest bırakıyorlar. Başka günler yine çağırıp aynı odaya sokuyorlar. Ve iki üç uygulamadan sonra otobüs durağına bırakıyorlar. Kız biliyor ki evi yakında fakat adresi bir türlü hatırlayamıyor. Geri dönerek KGB'nin kapısını çalıyor ve "Hafızama ne yaptınız?" diye bağırmaya başlıyor. "Bana adresimi söyleyin" diye yalvarıyor. Aynı şekilde müzik vasıtasıyla insanların beyinlerini tahrip ettiler. Bu dünya çapında yaşanıyor. Fakat insanlar bunu tam olarak kavrayabilmiş değil. Bu taklitçilik kültürü bizi de götürüyor. "Hafızayı Cezalandırıcı Kozmo-Formül" adlı eserimde insanı tahrip eden unsurları bu bakışla değerlendirmeye çalıştım. (Medeniyetin Yanılgısı, M.Şahanov)
22.05.2003
Şekilcilik iyi mi, kötü mü?
Bir ateist, "Müslümanlık şekilcilik dinidir. Namazın, orucun, haccın belli şekilleri vardır. Kâbe etrafında dönmek, şeytan taşlamak, kurban kesmek tam bir şekilciliktir" diyor. Çağa ayak uydurularak Müslümanlıktaki bu şekilcilik atılamaz mı? Dinde yeni gelişmelere uyulsa, düşünce sınırlandırılmasa, herkesin görüşüne uygun bir çözüm getirilemez mi? CEVAP: Ateistin, şekilcilikten maksadı, dinî kurallardır. Kuralsız bir din olamayacağı gibi, kuralsız bir dernek bile olmaz. Hatta kuralsız oyun bile olmaz. Bir futbol oyununda birçok kural vardır. Mesela kale olmasa nasıl oynanır? Kuralsız, düzensiz hayat olmaz. Dünyanın dönüşü, Ay'ın ve yıldızların hareketleri belli bir kurallar içindedir. Kurallara tam uyana saat gibi çalışıyor deriz. İnsan ve hayvanların vücudu nasıl bir kurallar zinciri içinde ise, İslâmiyette de belli kurallar vardır. Kuralsız ibadet olmaz. Namazların vakti, rek'at sayısı, kıyam, rükû ve secdelerin nasıl yapılacağı, her yerde nelerin okunacağı bir kural hâlinde bildirilmiştir. Vakit girmeden namaz kılınamaz. Sabahın farzı ikidir, üç olarak kılınırsa kabul olmaz. Akşamın farzı üçtür, iki veya dört rekât kılınırsa kabul olmaz. Dini değiştirdiği için bid'at çıkarmış olur, diğer ibadetleri de kabul olmaz. Orucun hangi ayda tutulacağı, nelerin orucu bozacağı bir kural hâlinde bildirilmiştir. Haccın nasıl yapılacağı, tavafta nasıl dönüleceği, şeytanın ne zaman ve nasıl taşlanacağı, şükür kurbanının nerede ve ne zaman kesileceği ve ihrama bürünen hacıların, ihramlı iken neler yapamayacağı bir kural hâlinde bildirilmiştir. Zekâtta zenginliğin ölçüsü ve ne oranda kimlere verileceği bir kural hâlinde bildirilmiştir. Kimlerin kimlerle evleneceği veya evlenemeyeceği bir kural hâlinde bildirilmiştir. Mesela bir kimse mahremleri ile evlenemediği gibi, başkasının nikâhlısı ile de evlenemez. Evlenirse, bir anarşi çıkar. Dinimizde hangi şeyin haram, hangisinin helal olduğu da bir kural hâlinde bildirilmiştir. Şekilsiz, kuralsız din arayan bulamaz. Amirsiz toplum olmaz. Bir köyde bile bir muhtar bulunur. Hatta bir ailede bile bir aile reisinin bulunması gerekir. Bir yerde iki reis, iki âmir olamaz. Bir ayet meali: (Allahtan başka bir ilah olsaydı, kâinattaki nizam bozulur, karmakarışık olurdu.) [Enbiya 22] Ateiste verilen bu cevaptan sonra, şimdi soruyu sorana gelelim. Bu da, (Dinin bildirdiği şekilciliği dinden çıkaralım) diyor. Yani, dinî kuralları kendimiz koyalım, beğendiğimizi alalım, beğenmediğimizi atalım demek istiyor. Dini biz mi kurduk da, değiştirmeye yetkimiz olsun. Dünya kanunlarını bile kim yapmışsa, yine aynı kimseler değiştirmiyor mu? Millet Meclisi koymuşsa, yine aynı Meclisin değiştirmesi gerekir. Herkese bu değiştirme hakkını vermiyorlar. Herkes dini değiştirirse, ortaya insan sayısı kadar din çıkar. Artık bu değişik şekillere de din denmez, felsefe denir. Felsefi düşünceler, hiçbir zaman kesinlik taşımaz. Din bilgisi ise kesindir, tartışılmaz. Kur'an-ı kerimde buyuruyor ki: (Allaha ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158] (Allaha ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20] (De ki, ey insanlar, ben, Allahın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158] (Aralarında hüküm verilmek üzere Allaha ve Peygambere çağırıldıkları vakit: Müminler, "İşittik, itaat ettik" derler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.) [Nur 51] (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih etme, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36] (Yarın, felsefe ve Bergson'un itirafı)
25.05.2003
Felsefe ve Bergson'un itirafı
Felsefe=Philosophie, Yunanca "philos" [sevgi] ve "sofia" [hikmet] kelimelerinden meydana gelmiş, "hikmet sevgisi" demektir. Felsefe, bir konu üzerinde insanların akıl ve mantık yolu ile inceleme ve araştırmalarla elde ettikleri sonuçlardır. Her şeyin aslını arama ve ne için var olduğunun sebebini bulmak için çalışma demektir. Felsefe ile meşgul olanların, hem ruh, hem de fen bilgilerinde çok derin bilgi sahibi olması gerekir. Fakat bir insanın ne kadar ilmi olursa olsun, yanlış düşünebilir veya yaptığı araştırmalardan yanlış sonuçlar çıkarabilir. İşte bunun içindir ki, felsefe, hiçbir zaman kesin sonuçlar vermez. Bir kere de, bunu işiten insanın kendi akıl ve mantık süzgecinden geçirmesi gerekir. Her felsefenin bir de zıttı vardır. Her iki düşünceyi karşılaştırmak gerekir. Birçok felsefi düşünceler zamanla değişebildiği için hiçbir zaman kesinlik taşımaz. Dinimizdeki nasslar ise kesindir, tartışılmaz. Her çağda gelen filozoflar, öncekilerin yanlışlarını göstererek kısmen veya tamamen reddettiler. Eski Yunan filozoflarından Eflâtun ve Aristo'nun, daha sonra gelen filozoflar üstündeki tesirleri daha uzun sürdü. Bugünkü felsefeyi İngiliz filozofu Bacon ile Fransız filozofu Descartes'in kurduğu kabul edilir. Filozoflar içinde Sokrat, Aristo, Eflâtun, Epikuros, Farabi, İbni Rüşd, Bacon, Dekart, Spinoza, Kant, Hegel, Karl Marx, Ogüst Compte, Bergson meşhurlarıdır. Bunların hiçbiri, yanlışsız bir sistem kuramamıştır. Filozoflar, iman bakımından üçe ayrılır: 1- Dehriyyun: "Bu âlem böyle gelmiş, böyle gider. Bu âlemin yaratıcısı yoktur" derler. 2- Tabiiyyeciler. Bir yaratıcıya inanırlar; ama ahireti inkâr ederler. 3- İlâhiyyun: Bunlar ilk iki görüşü red ederlerse de, Peygamberlere ve bedenen dirilmeye inanmazlar. Yunan felsefecileri, (Kâinat, Allah gibi, ezelî ve ebedidir, Allah cüzi olan şeyleri bilmez, bedeni bir dirilme yoktur) diyorlar. İslâm âlimleri, kâinatı ezelî ve ebedi bilen böyle felsefecilere kâfir demiştir. İslam dininde felsefe yoktur. Felsefenin cevap aradığı soruların hepsine aksi iddia ve ispat edilemeyecek şekilde dinimiz cevap vermiştir. Felsefecilerin uğraştığı her şeyi dinimiz açıklamıştır. Bunlar, tekniğin değişmesiyle değişmez. Batılılar, dinimizdeki tasavvufu, felsefe zannetmişler ve tasavvuf büyüklerine İslam filozofu demişlerdir. "İslam felsefesi" tâbiri de bu yanlışlıktan doğmuştur. İslam felsefesinden bahsedenler, 72 sapık fırka mensuplarıdır. Bu bozuk fırkaların ortaya çıkışında eski Yunan, Hind ve Acem felsefesinin karıştırılmasının ve âyetlerin, nakle göre değil, akla göre açıklanmasının büyük etkisi olmuştur. Felsefeden farklı ve bir ibadet olan tefekkür ikiye ayrılır: 1- Allahü teâlânın büyüklüğünü, kudretini düşünerek, kendisinin acz ve zayıflığını anlamak, eserden müessire [o eseri yaratana] yol bulmaktır. 2- Fen ilmini İslam dininin bildirdiklerine uygun, insanların rahatını temin etmek maksadıyla kullanmak için akıl yormaktır. İmam-ı Gazali hazretleri, "Akıl daha kendisinden bile habersizdir. Her şey peygamberlik gerçeğindedir. Bu gerçeğe yapışarak kurtuldum" demiştir. Hz. Mevlana; "Hocamı bulunca aklımı bıraktım ve kurtuldum" demiştir. Felsefede kuru akılcılığı yıkan Bergson'a, "Akılcılığı yine akıl ile yıktın" denildiğinde, "İşte aklın atacağı en son adım kendi aczini ve hiçliğini anlamasıdır" demiştir. İslam dünyasında aklı ölçü alan bir felsefe olmamış, vahye uygun tefekkür olmuştur. Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt gibi filozoflar ve bid'at fırkaları, Yunan filozoflarının etkisinde kalıp, Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri kendi akıllarına göre yorumladıkları için, doğru yoldan ayrılmışlardır.
26.05.2003
Dini, menfaate alet etmek
Bir gayri müslim dükkanına dini bir levha asıyor, bir fâsık, dindar gibi görünüyor veya bir Müslüman dini istismar ediyor. Gerek şahsi, gerek siyasi menfaat veya nüfuz sağlama işine din istismarı denir. Koltuk kapmak, alkış toplamak, bir grup insanı peşine takmak gibi bir menfaat peşinde koşmak, Allah rızasından başka niyetlerle yapılan her iş, din istismarı yani riya olur. İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki: Riya haramdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden riyakârlar çıkar. Sözleri baldan tatlıdır. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur.) [Tirmizî] İslamiyet, özel çıkarlar için dini kullanmayı çok büyük günah sayar. Dini politikaya alet etmek, yahut başka zararlı maksatlar için kullanmak, birtakım cahilleri, din ismi altında, tahrik etmek çok büyük bir günahtır. Allahü teâlâ, en çok bunu kötülemektedir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Yazıklar olsun ilmini ticarete alet eden ilim sahibi kötü kimselere ki, devlet adamlarına yaklaşır ve kazanç temin ederler. Allah onların ticaretine kesatlık versin!) [Hakim] (Ahir zamanda âlimler, halkın istediği yönde fetva verip, helale haram, harama helal derler, Kur'anı ticarete, menfaate alet ederler.) [Deylemî] Kötü din adamları, dini dünyaya alet ederek dine çok zarar verirler. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Çocukların ve neslin, bu sanatlardan biri ile rızkını talep etsin, sakın ola ki dini geçim aracı yapmasın, dini kullanarak dünyayı talep edenlere yazıklar olsun!) [Hakim] (Bir zaman gelir ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, helal-haram olduğuna bakmazlar.) [R. Nasıhin] Malını müşteriye gösterirken tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur. Piyasada Allah, Muhammed yazılı tesbihler, âyet yazılı yiyecek içecek kapları, bardaklar satılıyor. Başkalarının günaha girmesine vesile olacak şekilde dini böyle ticarete alet etmek daha çok günah olur. Müşteri çekmek gayesiyle dükkanına dini levhalar asmak da, dini ticarete alet etmek olur. Hele dinden, imandan habersiz kimselerin bu hareketi, din istismarı olur. Akıllı insan, ahiretin sonsuz kazancını dünyanın geçici kârı ile değiştirmez. Bütün iyiliklerin, dinin emirlerine uymakta olduğunu bilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Dünya kârını, ahiret kârına tercih eden, kelime-i tevhidi söylediği zaman, Allahü teâlâ, "Yalan söylüyorsun, sözünde sadık değilsin" buyurur.) [Beyhekî] İlmi; mala ve mevkie alet etmek de din istismarı olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Din bilgilerini dünya menfaati için öğrenenlere, ilmini paraya değişenlere kıyamette ateşten gömlek giydirilir.) [Deylemî] (İlim, dünya menfaati için öğrenildiği ve ibâdetler, dünya menfaatlerine alet edildiği zaman fitneler zuhur eder.) [Abdurrezzak] Allahü teâlânın kıymet verdiği ve her şeyin en şereflisi olan ilmi, mal, mevki kapmaya ve başa geçmeye vesile edenlere, bu ilim elbette zararlı olur. O hâlde, Allahü teâlânın kıymet verdiği ilmi Onun sevmediği yolda harcamak, çok çirkin bir iştir. Onun kıymet verdiğini kötülemek demektir.
27.05.2003
Peygamberimize inanmayan mümin olamaz
"Kelime-i tevhidin La ilahe illallah kısmını söyleyen, fakat Muhammedün Resulullah kısmını söylemeyen insanlara da merhametle bakmalı, çünkü ahirette onlar da Allahın sonsuz rahmetine kavuşacak" diyenler çıkıyor. Böyle inanan Müslüman olur mu, Cennete girer mi? CEVAP: Allahın rahmeti, dünyada herkesedir. Ahirette, gayri müslimlere zerresi yoktur. Allahü teâlâ, (Rahmetim her şeyi kaplamıştır) dedikten sonra, (Rahmetim, benden korkup, haramdan kaçan, zekatını veren ve Kur'ana inananlar içindir) buyuruyor. Daha sonra da resule iman edip uymamızı emrediyor. (Araf 156-158) Resulullaha inanmayan Müslüman olamaz, Cennete giremez. Böyle sözleri, din adamı kılığına giren misyonerler söylüyor. Kur'an-ı kerim baştan sona kadar Muhammed aleyhisselama iman edip uymayı emrediyor, uymayan Müslüman olamaz, kâfir olur buyuruyor. İşte bazı âyet-i kerime mealleri: (Allaha ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20] (Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Nur 54] (Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71] (Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (De ki, "Allaha ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [A. İmran 32] (Allah ile resullerinin arasında farklı bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150, 151] (Biz her peygamberi kendisine itaat edilsin diye gönderdik.) [Nisa 64] (Allah ve Resulüne itaat eden cennete, isyan eden cehenneme gider.) [Nisa 13, 14] (Allaha ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13] (Allaha ve Resulüne karşı gelen, apaçık bir sapıklıktadır.) [Ahzab 36] (Aralarında hüküm verilmek üzere Allaha ve Peygambere çağırıldıkları vakit: Müminler, "İşittik, itaat ettik" derler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.) [Nur 51] (Allaha ve Resûlüne karşı gelen, bilsin ki, Allahın azâbı çok şiddetlidir.) [Enfâl 13] (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36] (O Peygamber, güzel, temiz şeyleri helal, çirkin, pis şeyleri haram kılar.) [Araf 157] (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7] (O, [Resulüm] vahyden başkasını söylemez.) [Necm 3, 4] Resulullah, Kur'an-ı kerimi açıklayarak, imanı şu şekilde tarif etmiştir: (İman; Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, cennete, cehenneme, hesaba, mizana, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmaktır.) [Nesâî] Mümin olmak için bütün peygamberlere inanmak gerekir. Yahudiler ve Hıristiyanlar, diğer küfürleri bir yana, Muhammed aleyhisselama inanmadıkları için de kâfir oluyorlar. İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: İman edilecek şeylerden birine bile inanmayan kimse, (La ilahe illallah Muhammedün resulullah) dese de, Müslüman olmaz. Amentü'deki altı şeye inanan ancak Müslüman olur. (R. Muhtar) Resulullaha uymakla ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyledir: (Allahtan başka ilah olmadığına ve benim de, Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet eden, Cennete girer.) [Deylemî], (Allahın Rab, benim de peygamber olduğuma kesin olarak inanana, Cehennem haram olur.) [Hakim], (Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan [ve diğer kâfirler] elbette cehenneme girecektir.) [Hakim], (Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buharî, Müslim]
28.05.2003
Sokakta bulunan şeyler
Sokakta bulduğumuz şeyleri ne yapmalıyız? Kendimiz kullansak günaha girer miyiz? CEVAP: Bulunan şeylerle, selin, ırmağın getirdiği ve sokağa atılan şeylerin hükmü farklıdır. Bulunan şeyler, genel olarak kıymetli şeylerdir. Sahibi onu atmamış, kaybetmiştir. Bulunup, sahibi bilinmeyen mala Lukata denir. Sahibine vereceğinden emin olanın, korumak için alması sünnettir. Orada kalınca zarar gelecekse, helak olacaksa, alması farz olur. İki şahid yanında, "Arayan olursa bana gönderin" der. Kalabalık bir yerde, tarif ederek sahibini arar. Sahibi çıkıncaya veya durmakla bozuluncaya kadar saklarken helak olursa, ödemez. Sahibi çıkmayacağını veya bozulacağını anlarsa, artık aramaz. Zengin ise, bir fakire sadaka olarak verir. Yahut fakir olan ana-babasına, evladına veya hanımına bu malları sadaka olarak verir. Eğer bunlar, aldığı şeyleri kendine hediye ederse, kendi de kullanabilir. Sahibi sonradan çıkarsa, bunları kendi öder veya alan fakire ödettirir. Selin getirdiği meyve, ağaç ve dallar ise bundan farklıdır. Irmağın, selin getirdiği tahta parçalarını, ağaçları, dalları, meyveleri, zengin de olsa herkesin alması, toplaması caiz olur. * * * İki yaşındaki oğlum kaldırımda oynar iken, bir arabanın çarpması sonucu öldü. Kan parası veya tazminat denilen parayı almam caiz mi? Bir de kan parası haricinde kaza yapan aracın sigortası, otomatik olarak kaza mağduruna yani bize para ödüyor. Bu sonuca göre sigorta bize belli bir miktar para ödeyecek. Sigortanın verdiği bu parayı da almak caiz mi? CEVAP: Sadece ölen değil, araba çarparak sakat kalan da tazminat alır. S. Ebediyye'de diyor ki: Yanlışlıkla adam öldürmek, mesela, yüksekten üstüne düşerek veya uyuyan kimsenin yuvarlanarak bir kimseyi öldürmesi böyledir. Bunun cezası da kefaret ve diyettir. Bindiği atın insanı çiğneyerek öldürmesi, [motorlu vasıtaların çiğnemesi] de böyledir. Bugün diyet yerine tazminat gibi isimler altında para veriyorlar. Bunu almakta hiç mahzur yoktur. Sigortanın verdiğini de almakta mahzur yoktur. * * * Peygamber efendimiz miras bıraktı mı? CEVAP: Hayır. Peygamber efendimize mahsus hükümler vardı. Mesela, zekat, sadaka alması haram idi. Zengin değildi ama, zengin de olsa zekat vermesi farz değil idi. Miras bırakması, yazı yazması, şiir söylemesi, soğan sarımsak gibi çirkin kokulu şeyleri yemesi de haram idi. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Biz Peygamberler, miras bırakmayız. Bize kimse vâris olamaz. Bizden kalanlar sadaka [Beytülmalın] olur.) [Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî] (Bir dinarım bile vârislerime miras kalmaz. Zevcelerimin ve memurlarımın nafakasından başka bıraktığımın hepsi sadakadır.) [Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî] * * * İctihad kapısı kapalı deniyor. Örneğin günümüzde ortaya çıkan bazı oyunlar, at yarışı, loto ve diğer konular hakkında dinimizin bildirdikleri söylenirken kıyas ya da icma mı yapılmış oluyor yoksa İslam âlimlerinin bildirdikleri vasıtasıyla mı hüküm veriliyor? CEVAP: Kumarı tarif etmişler, adına loto de, toto de, piyango de, at yarışı de, fark etmez yani yeni bir şey yok. Kıyas falan yapılmıyor. İçki, kumar ve diğer haramlar isim değiştirse de yine haramdır. Bunlar için yeni ictihada ihtiyaç yoktur. * * * Paramı kâr ve zarara ortak olmak üzere eczacıya verdim. 1/5 hissesi benim. Kârın 1/5'ini almak, zararın 1/5'ini vermek caiz mi? CEVAP: Zararına da ortak olduğunuz için caizdir.
29.05.2003
Namaz bir özürle kazaya kalabilir
Kaza namazı borcumuz var iken, duha ve tesbih gibi nafile namazları kılmak caiz mi? CEVAP: Namazın kazaya kalma sebebi önemlidir. Eğer namaz şer'i bir özürle kazaya kalmışsa, mesela, seferde; sel, yırtıcı hayvan, eşkıya, anarşist gibi bir tehlike varsa, namazı oturarak veya hayvan üzerinde ima ile de kılmak mümkün değilse, annenin veya çocuğunun telef olacağı zaman ebenin ve acil ameliyatlarda doktorun müdahalesi esnasında kılınamamışsa ve uyku, unutmak gibi bir özürle namaz kaçırılmışsa, kazayı önce kılmak gerekmez, bahsedilen nafile namazları kılmakta hiç mahzur olmaz. Çünkü namazın bu özürle kazaya kalması günah değildir. Böyle bir özürle kaçırılan namazlara faite namaz denilmektedir. Çünkü, bir Müslüman namazlarını terk etmez. Ancak yukarıda bildirilen bir özür ile kaçırabilir. Bir özür ile kaçırılmış namaz ile özürsüz, kasten terkedilmiş namazın hükmü aynı değildir. Namazları, bir özürle fevt ederek kazaya bırakmak günah olmadığı için, bunların kazalarını, nafile kılacak kadar geciktirmek de günah olmaz. (R. Muhtâr, Halebi, Hindiyye) Terk edilmiş namazın hükmü ise şöyledir: Büyük âlim İbni Nüceym'e soruldu ki, kaza namazı olan kimse, sünnetleri kılarken kazaya niyet ederek kılsa, sünnetleri terk etmiş olur mu? Cevabında, (Sünnetleri terk etmiş olmaz. Çünkü sünnetleri kılmaktan maksat, o vakit içinde farzdan başka bir namaz daha kılmaktır. Kaza kılmakla, sünnet de yerine getirilmiş olur.) [Nevâdir-i fıkhiyye fi mezheb-il-eimmet-il Hanefiyye s.36] Hamza Efendi hazretlerinin (Bey' ve Şirâ) risâlesinin şerhinde, (Kaza borcu var iken, nafile kılmak ahmaklıktır) buyuruluyor. Sünnetlere nafile denir. S. Abdülhakim Arvâsi hazretleri buyuruyor ki: (Kaza borcu olan, sünnetleri kılarken, kazaya da niyet etmelidir.) Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'e vasiyetinde, (Farz olan ibadetler ödenmeden nafileler kabul olmaz) buyurdu. (Kitab-ül Harac) Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Kaza namazı olanın, kıldığı nafile namaz kabul olmaz.) [Dürret-ül-fâhire], (Herkes nafile ile meşgul iken sen farzları tamamla!) [Miftâh-ün-necât], (Hak teâlâ "Farz ibâdetle bana yaklaşıldığı gibi, hiçbir şeyle yaklaşılamaz" buyurdu.) [Buhâri], (Farz namaz borcu olanın nafile kılması, doğurmak üzere olan hâmileye benzer. Doğumu yaklaşmışken, çocuğu düşürür. Artık bu kadına, hâmile de, ana da denmez. Bu kimse de böyle olup, farz namazlarını ödemedikçe, nafile namazları kabul olmaz.) [Fütuh-ul-gayb m.48] Bu kitabı şerh eden Hanefi âlimi Abdülhak-ı Dehlevi, (Bu hadis, farz borcu olanın, sünnetlerinin de kabul olmayacağını bildiriyor) buyuruyor. Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri (Farz borcu varken sünnet ile meşgul olmak ahmaklıktır. Çünkü sünnetleri kabul olmaz) buyuruyor. (Fütuhul gayb ve şerhi) Farzın yanında nafile ve sünnet, deniz yanında bir damla bile değildir. (Mekt. Rabbani) Bu vesikalara rağmen, Allahın emri olan farzı bıraktırıp, Duhâ, Tesbih, Teheccüd gibi nafileleri kıldırmaya çalışıyorlar. Bir kimse, ömründe hiç nafile kılmasa, âhirette ceza verilmez. Fakat bir farzı terk etmenin cezası çok büyüktür. Düşman karşısında, bir farz namazı kılmak mümkün iken, terk etmenin cezası, 700 büyük günaha bedeldir. (Câmi'-ül-fetâvâ) O halde Resulullah efendimizin emrine uyup bir an önce kazaları bitirmeye çalışmalıdır.
01.06.2003
.Bir iş için birkaç niyet
Bir iş için birkaç niyet edilir mi? Mesela teheccüd kılan kaza ve sübha namazına da niyet eder mi? CEVAP: Evet iyi olur. Camide oturmak taattır. Caminin Allahü teâlânın evi olduğunu düşünerek giren, onu ziyarete de niyet ederse sevabı daha çok olur. Namaz kılmayı beklemek için, camide itikaf edip ahireti düşünmek için, vaaz dinlemek için de niyet ederse, her niyeti için ayrı sevaba kavuşur. Bunun gibi, bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirse, camiye saygı için, camideki müslümanları incitmemek için, temiz olmak, sıhhatli olmak için, İslâmın vakarını, şerefini korumak için niyet edince, her niyeti için ayrı sevap kazanır. İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: (Sünnet namazlar da nafiledir. Camiye girince, iki rekat namaz kılmak sünnettir. Buna Tehiyye-tül-mescid denir. Camiye girince, farz veya başka namaz kılmak bunun yerine geçer. Başka namaz kılarken tehiyyetülmescid için de ayrıca niyet gerekmez ise de, niyet edilirse iyi olur.) [R. Muhtar s. 710] Sünnet kılarken kazaya da niyet edince kaza da sünnet de kılınmış olur. (Necat-ül müminin s.90) Sünnet kılarken kazaya da niyet gerekir. (Ramiz-ül-mülk Trablus Fetva emini) Tatarhaniyye'de, (Sünnet kılarken kazaya da niyet daha iyidir) deniyor. (Uyun-ül-besair s.103) İlk veya son sünnet demeden hepsini farz diye niyet ederek kılanın namazı sahih olur. Çünkü, sünnete, farz diye niyet edilirse, sünnet sahih olur. İlk kıldığı farz, sonraki sünnet olur. (Fetava-i kübra) Resulullah, beş vakit namazın sünnetlerini kılarken, yalnız, (Allah rızası için namaz kılmaya) derdi. Sünnet demezdi. Farzdan başka namaz kılınca sünnet de kılınmış olur. (Halebi-yi kebir) Öğlenin farzına dururken, hem farz, hem de sünneti olarak iki niyet yapılırsa, iki imama göre, yalnız farz kılınmış olur. İmam-ı Muhammed'e göre ise, o namaz sahih olmaz. Çünkü, farz ile sünnet ayrı cinsten iki namazdır. İki imama göre, farzı kılınmış olur. Halbuki, camiye girince kılınan herhangi bir namaz, tehiyyetülmescid yerine de geçtiği için, farz kılarken tehiyyetülmescid olarak da niyet etmek de caiz olur. Yalnız farza niyet edince de, iki namaz birlikte kılınmış olur. (İbni Abidin) Sünnet, farzdan başka kılınan namaz demek olduğu için, sünnetin kazaya benzerliği tehiyyetülmescid namazının farza benzerliği gibidir. Yani, sünnet kılarken vaktin farzına niyet edilmez ama, kazaya kalmış bir namaza veya başka bir nafileye de niyet edilebilir. (İslâm Ahlâkı, Tahtavi) Sünnet yerine kaza kılan, sünneti terk etmiş olmaz. Vaktin farzını kılarken, sünnete de niyet edilirse, sünnet sahih olmaz. Fakat, kaza kılarken sünnete de niyet etmek sahih olur. (Eşbah) Nafile kılmak isteyen, önce namaz kılmayı adamalı, sonra, nafile yerine, bu adak namazı kılmalı. Sünnet namazları adadıktan sonra kılan, bu sünnetleri kılmış olur. (Dürr-ül-muhtar s.458) Nezr edilen namazı kılmak vacip olduğu için, vacip sevabı hasıl olur. Sünnet yerine, nezr olunan namaz kılınınca, sünnet de kılınmış olur. (Redd-ül muhtar) Sünnetleri önceden nezr edip de, nezir olarak kılmak daha iyidir. (Halebi, Merakıl-felah) Öğle sünnetini kılmadan önce (4 rekat namaz kılmak nezrim olsun) dense, sonra nezir olarak kılınsa, hem vacip sevabı kazanır, hem de öğle namazının sünneti kılınmış olur. Kulun, kendine vacip ettiği namazı kılması ile, sünnet terk edilmiş olmayınca, farz olan namazı kılınınca, sünnet elbette terk edilmiş olmaz. Hem kaza kılınmış olur, hem de sünnet kılınmış olur. (S. Ebediyye)
02.06.2003
.Sünneti terk etmek, felâkettir
Farzı bırakıp haram işleyenler şefaate kavuşurken, "Sünneti kılarken kazaya da niyet eden şefaate kavuşamaz" demek uygun mudur? CEVAP: Çok yanlıştır. Çünkü oradaki sünnetten maksat İslamiyettir, İslamiyeti terk eden şefaate kavuşamaz. Sünneti değil, farzı bile terk eden şefaate kavuşur. Çünkü sünnetin üç anlamı vardır: 1- Kitab ve Sünnet ifadesindeki sünnet, hadis-i şerifler demektir. 2- Farz ve Sünnet ifadesindeki sünnet, Resulullah'ın farz olmayarak yaptıkları işler demektir. 3- Sünnet yalnız olarak kullanılınca, İslâmiyet demektir. Çocukların sünnet olmasına da sünnet denir. Bir de, sünnet âdet, iş anlamındadır. Mesela Sünnetullah tabiri, Allahın âdeti, Allahın işi demektir. Hz. Ömer'in sünneti demek, Hz. Ömer'in âdeti demektir. Sünnet bir de yol, çığır anlamındadır. Mesela bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Dinimizde bir sünnet-i hasene çıkaran [iyi bir çığır açan] bunun sevabı ile, bununla amel edenlerin sevabına kavuşur.) [Müslim] (Sünnetimi terk edene şefaatim haramdır) hadis-i şerifinin (İslâmiyetten ayrılan şefaate kavuşamaz) manâsına geldiği, Şerh-i hadis-i erbain'de yazılıdır. Peygamber efendimizin binlerce sünneti vardır. Bazıları şunlardır: Camiye girince, iki rekat nafile namaz kılmak, Sübha, Kuşluk, Tehiyyetül mescid, Evvabin, Teheccüd namazlarını kılmak, abdestte başın tamamını mesh etmek, misvak kullanmak, ezanı yüksek yerde okumak, siyah başlık giymek, sarıkla gezmek, sarığın ucunu iki kürek arasına sarkıtmak, cübbe ve entari giymek, sakal bırakmak, sakalı bir tutamdan uzun veya kısa yapmamak, bıyığı kaş kadar kısaltmak, saçları uzatıp ikiye ayırmak, gözlere sürme çekmek, kesilen saç ve tırnakları gömmek, temiz işleri yaparken sağdan başlamak, evimize sağ ayakla girip sol ayakla çıkmak, yemeğe tuz ile başlayıp tuz ile bitirmek, masada değil yerde yemek, deveye binmek, kıbleye dönüp oturmak, ödünç verirken iki şahit bulundurmak, bayramlarda yüzük takmak, teke riayet etmek, hacamat olmak, davul çalarak düğünü duyurmak, istişare yani danışarak iş yapmak sünnettir. Sünneti terk edene şefaat yok diyerek, sünnet yerine kaza namazına mâni olanlar, bu sünnetleri terk edenler için niye aynı şeyi söylemiyorlar. Bu da, sözlerinde samimi olmadıklarını göstermektedir. Orada bildirilen sünnetler, terki halinde şefaat haram olan sünnetlerse, bu sünnetleri niye kendileri de terk ediyor veya terk edenlere size şefaat haram demiyorlar? Onlar da biliyor ki, sadece sünnetleri değil, farzları terk edene de şefaat vardır. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Şirk üzere ölmeyen herkese şefaat edeceğim.) [Buharî, Müslim]; (Eshabıma dil uzatanlardan başka herkese şefaat edeceğim.) [Deylemî], (O kadar çok kimseye şefaat ederim ki, Rabbim bana, "Razı oldun mu?" diye sorar, "Evet razı oldum" diye cevap veririm.) [Bezzar, Taberânî]; (Büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [Nesâî, Tirmizî], Peygamber efendimiz, son hadis-i şerifi bildirince Ebüdderda hazretleri, (Hırsızlar ve zina eden müminler de şefaate kavuşacak mı?) diye suâl etti. Resulullah efendimiz, (Evet onlara da şefaat edeceğim) buyurdu. (Hatib) Bu kadar vesikaya rağmen, sünneti terk edene şefaat haram diyen, cahil değil ise, dinimizi değiştirmeye çalışan ancak, maksadını gizleyen bir reformcudur.
03.06.2003
.Nâfile, farz ile mukâyese edilmez
iş yerinde bazı namazları kılamadığım için bir hocaya ne yapacağımı sordum. O da, (Nafile namaz, kılınmamış farzların yerine geçer. Akşam eve gidince o kadar nafile kılarsın. Yahut daha önce nafile kılmış isen, bu nafileler farza sayılır) dedi. O zaman bir gece bir haftalık nafile kılsam, bir hafta hiç namaz kılmasam bir sakıncası olur mu? CEVAP: Çok yanlış. Namazı, zaruretsiz kazaya bırakmak haramdır. Namazı kazaya bıraktığı için tövbe etmek ve kaza borçlarını ödemek farzdır. Milyon rekat nafile namaz, iki rekat farzın yerine geçmez. Milyonlarla nafile sadaka, bir lira zekât borcunu ödeyemez. Ömür boyu nafile oruç tutan kimse, Ramazan ayındaki bir günlük farz orucun yerine geçmez. Bin kere umreye gidilse bir farz hac yerine geçmez. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Zekât niyeti ile fakire bir altın vermek, yüz bin altın sadaka vermekten daha sevaptır. Çünkü zekat vermek, farzı yapmaktır. Sadakalar ise, nafile ibadettir. Farz ibadetin yanında nafile ibadetlerin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında, damla bile değildir. Şeytan aldatarak, kazaları kıldırtmayıp ve zekat verdirmeyip, nafileleri güzel gösteriyor. (3/17), İnsanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturacak işler, farzlar ve nafilelerdir. Farzların yanında nafilelerin hiç kıymeti yoktur. Bir farzı vaktinde yapmak, bin yıl nafile ibâdetten daha çok faydalıdır. Hangi nafile olursa olsun, ne kadar halis niyetle yapılırsa yapılsın hepsi böyledir. Hatta farzları yaparken, bu farzın sünnetlerinden bir sünneti, hatta bir edebi gözetmek de böyle çok faydalıdır. (1/29), Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır) buyuruluyor. Bir farzı yapmayıp, bir nafile ibadeti yapmak da, boşuna uğraşmaktır. (1/123) Nafilenin kıymeti, farzın yanında hiç gibidir. Okyanus yanında bir damla gibi bile değildir. Sünnet de farzın yanında okyanus yanındaki bir damla su gibidir. (1/260) Büyük fıkıh âlimi allame seyyid Ahmed Tahtavi hazretleri, Dürr-ül-muhtar haşiyesinde buyuruyor ki: (Farzdan bir şey noksan yapılırsa, nafile namazlarla tamamlanır) hadis-i şerifi de nafilelerin farzlardaki kusurları tamamlayacağını bildirmektedir. (Tahtavi) (Tamam yapılmamış olan namaz, zekât ve başka farzlar, nafilelerle tamamlanır) hadis-i şerifini İbni Abidin hazretleri şöyle açıklıyor: İmam-ı Beyhekî, "Bu hadis-i şerif, yapılmış olan farzlar içindeki sünnetler noksan kalırsa, nafilelerin bunları tamamlayacağını bildirmektedir. Yoksa yapılmamış farzların yerine nafilelerin geçeceğini bildirmiyor" dedi. Şu hâlde, nafileler, terkedilmiş olan farzları değil, noksan olarak kılınan namazlardaki kusurları tamamlar. (R. Muhtar) İnsan kusursuz iş yapamaz. Nafileler farzlarda olan kusurları tamamlar. Kurtuluş ise, farzları noksansız yapmaktadır. Kaza namazını geciktirmek büyük günah olur. Kaza geciktikçe; günahlar katlanarak artar, sayılamayacak kadar çoğalır. Hadis-i şerifte, (Bir farz namazı özürsüz kılmayan, 80 hukbe cehennemde kalacaktır) buyuruluyor. (Tergib-üs salât) Farz namazları kazaya bırakmak büyük günahtır. Kaza etmeye gücü varken kaza etmezse, ayrıca büyük bir günah daha işlemiş olur. (Kebair ve segair) Müslim'deki bir hadis-i şerifte, (Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece [teheccüd] namazıdır) buyuruldu. Bir kimse, ömründe hiç teheccüd kılmasa, ahirette hiçbir ceza verilmez. Çünkü nafiledir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Farz namaz borcu olanın, nafile namazı kabul olmaz.) [Dürret-ül fahire Fütuh-ul-gayb, Zahire-i Fıkh]
04.06.2003
.Sünnetlere de nafile denir
Namazın sünnetleri de nafile namaz mıdır? CEVAP: Bütün fıkıh kitapları, sünnetlerin de nafile olduğunu bildirmektedir. Birkaç misal verelim: 1- Nafile; sünnet, müstehap ve belli bir vakti olmayan nafile ibadetlerdir. (Halebi-i Sagir) 2- Nafile, farz ve vacip olmayan ibâdetler demektir. Bütün sünnetlere nafile denir. (Tahtavi) 3- Beş vakit namazla beraber kılınan sünnetler nafiledir. (Cevhere, Hidaye, Dürer, R. Muhtar) 4- Nafile, farz ve vacip olmayan namazlar demektir. Nafileler, revatib ve regaib olarak ikiye ayrılır. Revatib, müekked ve gayrı müekked olarak farzlardan önce veya sonra kılınan sünnetlerdir. Regaib ise duha ve teheccüd gibi diğer nafilelerdir. Sünnetlere nafile denmesi, nafile tabirinin daha şümullü olmasındandır. Her sünnet nafiledir, ama her nafile sünnet değildir. (Nimet-i İslâm) Sünnetlerin nafile olduğu hadis-i şerifle de bildirilmiştir. Bunlardan biri şöyledir: (Öğlenin farzından önce dört, sonra iki, akşamın ve yatsının farzından sonra iki, sabahın farzından önce iki rekat olmak üzere günde 12 rekat nafile namaz kılan Cennete girer.) [Nesâi] [Bu nafileleri Peygamber efendimiz kıldığı için sünnet denilmiştir. Aişe validemiz, (Resulullah, sabah namazının iki rekat nafilesi [sünneti] hariç, diğerlerini devamlı kılmazdı) buyurdu. (Buhari) 5- Diğer 3 mezhepte de aynen Hanefi'deki gibi sünnetler nafiledir. (Mezahib-i erbea) Avret yerini açmadan, necaseti temizlemek mümkün olmazsa, namazı, öyle kılar. Çünkü, temizlemek emirdir. Açmak yasaktır. Günahtan kurtulmak önce gelir. Sünnet emirden de sonra gelir. Sünnet, sevap kazanmak için yapılır. Mekruh olan bir şeyi işleyerek de sünnet yapılmaz. Fakat farz yapılır, borç ödenmiş olur. Mesela başkasının suyu ile abdest almak, mekruh ise de, farz olan taharet hasıl olur. Abdestli olan, başkasının suyu ile abdest alınca, sünnet sevabı hasıl olmaz. (R. Muhtar) Kaza kılıp büyük günahtan kurtulmak, sünnet kılmaktan önce gelir. Zaten sünnet yerine kaza kılınca sünnet de terk edilmiş olmuyor. Vaktin farzı ile vaktin sünneti için niyet edilmesi caiz olmaz. Ancak sünnet ile geçmiş bir farzın kazasına niyet edilirse bütün imamlara göre sahih olur. (İ. Abidin) Vacibi geciktirmemek için de sünnet terk edilir. İmam, sabah namazını kılarken gelen, direk arkasında sünneti kılar. Böyle, cemaatten ayrı bir yer bulamazsa, sünneti cemaatin arkasında kılmaz. Hemen imama uyar. Çünkü, cemaat ile namaz kılınırken, yalnız namaza başlamak mekruhtur. Mekruh işlememek için, sabah sünneti bile terk edilir. (İmdad) Şafii'de kazası olanın, sünnet veya nafile kılması haramdır. (Fetava-i fıkhiyye) Özürsüz terk edilen namazı kılmakta dört mezhep arasında fark yoktur. Bazı kimseler de; (Kuşluk, tehiyyet-ül mescid, evvabin, tesbih namazı gibi nafile namazları kılmak, kaza namazı kılmaktan iyi olduğu için; kaza namazı kılmak yerine, bu nafileleri kılmak gerekir) diyorlar. Halbuki, nafileler hiçbir zaman farzın yerine geçmez. Bir kimse farzları, vacipleri kılsa fakat ömründe hiç nafile kılmasa; nafile kılmadığı için sorumlu bile olmaz. Müslim'deki bir hadis-i şerifte, (Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece [teheccüd] namazıdır) buyuruldu. Bir kimse, ömründe hiç teheccüd kılmasa, ahirette hiçbir ceza verilmez. Çünkü nafile namazdır. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Nafilenin kıymeti, farzın yanında hiç gibidir, okyanus yanında bir damla gibi bile değildir. Sünnet de farzın yanında okyanus yanındaki bir damla su gibidir. (1/260)
05.06.2003
.İlim ehlinin söz birliği
İsmail Hakkı Bursevi hazretleri, Ruh-ul-beyân tefsirinde özetle diyor ki: En'am suresinin 160. âyetinde, (Bir iyilik yapana on katı sevap verilir; bir kötülük ise ancak misli ile [bire bir] cezalandırılır; kimseye haksızlık yapılmaz) buyuruluyor. Bu, Allahü teâlânın Müslümanlara bir lutfüdür. Gayri Müslimlerin iyiliklerine sevap verilmez. Onlara, önce iman etmek farzdır. İmansız olarak yapılan iyiliğin ahirette faydası olmaz. Regaib ameller, revatib amellerden efdal değildir. [Nafileler revatib ve regaib olarak ikiye ayrılır. Revatib, farzlardan önce veya sonra kılınan sünnetlerdir. Regaib ise duha, evvabin ve teheccüd gibi diğer nafilelerdir.] Mesela hadis-i şerifte, (12 rekat kuşluk namazı kılana Allahü teâlâ cennette altından köşk ihsan eder) buyuruluyor. Halbuki öğlenin sünneti kuşluk namazından üstündür. Yine hadis-i şerifte, (Akşamla yatsı arasında altı rekat [evvabin] kılana Allahü teâlâ 12 yıllık ibadet yazar) buyuruluyor. Halbuki akşam namazının sünneti ondan daha faziletlidir. Böyle örnekler çoktur. Regaib nafilelerin ecirleri, sevapları bildirilmemiş olan revatib sünnetlerden efdal değildir. Ehli ilim ittifak etti [âlimler sözbirliği ile bildirdiler] ki, regaib ve revatib ameller ile vacibler, sevapta, hükümde ve üstünlükte farza ulaşamaz. Sünnetler farzların eksiklerini tamamlar. Nafileler ise sünnetlerin eksiklerini tamamlar. Hiçbir nafile ile farz borcu ödenmiş olmaz. Bazı avamın [cahillerin] iddia ettiği gibi farzı bırakıp da nafile ile uğraşmalarının, mesela, evvabin namazının kazaların yerine geçeceğini iddia etmelerinin dinde yeri yoktur. (Ruh-ul-beyân 3/127) Yine Ruh-ul-beyân'da En'am suresinin 165. âyetinin tefsirindeki hadis-i şerifte bildiriliyor ki: Kıyamet gününde hesaba çekilmek üzere, haram yollardan mal edinip haramlara harcayan biri getirilir. (Bunu cehenneme götürün) denilir. Helal yollardan mal edinip helal yerlere harcayan biri getirilerek hesaba çekilir. Ona denir ki: (Bu malları kazanırken ve sarf ederken üzerine farz olan bir namazı vaktinde kılmamış veya namazın rüku, secde ve abdestte farzları tam yapmamış olabilirsin.) Kul der ki: (Ya Rabbi helalden kazanıp helal yerlere harcadım, hiçbir farzı zayi etmedim.) Tekrar denir ki: (Bu kazançlarınla mal, mülk, makam ve binek elde ettin onunla övünüp, verilmesini emrettiğim hak sahiplerine, mahrem akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara vermemiş olabilirsin.) Kul der ki: (Ya Rabbi helal yollardan kazandım ve helal yollarda harcadım bana farz ettiğin hiçbir farzı zayi etmedim, farzları yerine getirirken ihlasıma halel getirmedim malımla övünmedim, vermemi emrettiğin her şeyi zayi etmeden verdim.) Bu zengin adamdan yardım görenler [zekat vs. alanlar] huzura getirilip yüzleştirilir onlar derler ki: (Ya Rabbi aramızda ona mal verip zengin ettin ve ona [zekat vs.] vermesi için emrettin. O da hiçbir farzda noksanlık yapmadan, hileye kaçmadan bize verdi.) Ve böyle sorguya devam edilir. (Ruh-ul-beyân 3/132) Dikkat edilirse hep farzdan sual ediliyor. Allahü teâlâ, (Farz ile bana yaklaşıldığı gibi, hiçbir şeyle yaklaşılamaz) buyururken, Resulü de, (Kazası olanın, kıldığı nafilesi kabul olmaz) buyururken, âlimler, "sünnet ve nafileler, farzın yanında denizde damla bile değil" buyururken, farz borcu varken nafilelerle meşgul olmak ahmaklık olmaz mı?
08.06.2003
.İnsan başı boş değildir
Bir okuyucu, ateist bir bayanın şu görüşlerini yazmış: "İnsanın et yemeye gereksinimi [ihtiyacı] vardır. İslam dini domuzu yasaklamakla bizi bu gıdadan yoksun ediyor. İnsanın cinsel gereksinimi vardır. İslam, yabancılarla veya kendi yakınları ile beraber olmayı yasakladığı için bekarlar cinsel gereksinimden yoksun kalıyor. Vücudun güneşe yani D vitaminine gereksinimi vardır. D vitamini olmazsa raşitizm hastalığı olur. Bayanları kapatmakla D vitamininden yoksun bırakıyor. Bunun gibi yasaklar kalkıp Müslümanlar özgürlüğe kavuşturulmadıkça İslamiyet çağdaş din olamaz." Okuyucu soruyor: Böyle düşünenlerin sesini kesmek için bunlar düzeltilemez mi? CEVAP: Biz okuyucuyu daha çok yadırgadık. Dini biz mi kurduk da, biz değiştirelim. Kanunları bile kim yapmışsa, yine onlar değiştirmiyor mu? Millet Meclisi koymuşsa, yine Meclisin değiştirmesi gerekir. Herkes dini değiştirirse, ortaya insan sayısı kadar din çıkar. Artık buna da din denmez. Ateistin iddiaları ilimden yoksundur. Domuz eti yemeyince gıdasız kalmayız. O Allah, besmelesiz kesilen kuzu etini de yasaklıyor. Kim emir dinleyecek diye imtihan ediyor. Domuz eti, serçe eti gibi lezzetli olsa da, imtihanı kazanmak için Allah'ın emrine uymak gerekir. Ateist, nikâha da saldırıyor. İnanmayan toplumlarda bile, nikâh belli bir düzen sağlar. Hayvanlar gibi düzensiz yaşamayı savunmak çok tuhaftır. Nikâh kalkınca ana baba mefhumu kalkar. Ateistin tesettürü, D vitaminine engel gibi göstermesi de çok gülünçtür. Soğuk ülkelerde yaşayan insanlar ister istemez kapalı geziyorlar. D vitamini alamadıkları için hasta mı oluyorlar? İslam ülkelerindeki tesettürlü bayanlar, kapandıkları için, raşitizm hastası mı oluyorlar? Uzmanların bildirdiğine göre, yüzün yeteri kadar güneş ışığına mâruz kalması sonucunda gerekli olan D vitamini alınır. Fazla D vitamini zehirlenmelere, önemli zararlara yol açar. Sıcak bölgelerdeki insanların esmer veya siyah olması D vitamininin yeterinden fazla meydana gelmesine mâni olur. D vitamini mutlaka güneşten alınması gerekmez. Birçok gıdada D vitamini vardır. Mesela, balık, et, süt, tereyağı yumurta gibi gıdalarda D vitamini vardır. Tesettürü D vitamini almaya engel göstermek çürük bir iddiadır. Büyük İslâm âlimi İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlânın mubah ettiği, izin verdiği şeylerin çeşidi ve sayısı pek çoktur. Haram ettiği, yasak ettiği şeyler ise, pek azdır. Mubahlardaki fayda ve lezzet haramlardan çok fazladır. Allahü teâlâ mubah işleyeni sever, haram işleyeni sevmez. Aklı olan kimse, çabuk geçen bir lezzet için, Allahü teâlâyı gücendirmeyi elbette istemez. (m.163) Allahü teâlâ kullarına çok merhamet ve ikram ederek, mubahlarla zevklenmeye izin vermiş ve pek çok şeyi mubah etmiştir. Helâl olan bu sayısız zevkleri, lezzetleri bırakıp da, haram edilen birkaç zevke sapmak, Allah'a karşı, ne kadar edepsizlik olur. Hem de, haram ettiği lezzetleri, daha fazlası ile mubahlarda da yaratmıştır. Helâl olan çeşitli nimetlerin zevkleri bir yana, insanın işinden, Rabbinin razı olmasından daha büyük zevk olur mu? Bir kölenin işini, efendisinin beğenmemesinden daha büyük sıkıntı olur mu? Biz kuluz, sahibimiz olan Allahın emrindeyiz. Başı boş değiliz. (m.73) Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, onlar kendilerine zulmediyorlar. [Yani onları azaba, sürükleyen çirkin işleridir.]) [Nahl 33]
09.06.2003
.Hızlanan misyoner faaliyetleri
Din adamı kılığına giren misyonerler, devamlı şöyle söylüyorlar: (Muhammedün Resulullah demeye lüzum yok, La ilahe illallah diyen herkes cennete girer. Allahın rahmeti her şeyi kuşattığı için Ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlar da cennete gidecektir. Zaten Müslümanların Ehl-i kitapla iman birliği vardır. Bu bakımdan onlara yakınlık gösterip kiliselerine gitmek ve ayinlerine katılmak lazımdır.) CEVAP: Hak din yalnız İslamdır. Sadece Allaha inanan Müslüman olamaz, Resulüne de iman edip uyması gerekir. Bu konudaki âyet-i kerimelerden bazıları şöyledir: (Allah indinde hak din ancak İslâm'dır.) [A. İmran 19] (Sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.) [Maide 3] (Kim İslâm'dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [A. İmran 85] (Allaha ve Onun ümmi nebi olan Resulüne iman edin, Ona tâbi olun ki doğru yolu bulasınız.) [Araf 158] (De ki, "Allaha ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [A. İmran 32] (Allah ile resullerinin arasında farklı bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150, 151] (Allah ve Resulüne itaat eden cennete, isyan eden cehenneme gider.) [Nisa 13, 14] (Allaha ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13] (Allaha ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allahın azâbı çok şiddetlidir.) [Enfâl 13] (Kimi, ona [Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56] Resulullaha uymakla ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir: (Allahtan başka ilâh olmadığına ve benim de, Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet eden, Cennete girer.) [Deylemî]; (Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette cehenneme girecektir.) [Hakim], (Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buharî, Müslim] Resulullah efendimiz, imanı şöyle tarif etmiştir: (İman; Allaha, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, cennete, cehenneme, hesaba, mizana, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmaktır.) [Nesâî] Amentü'deki bu altı esastan birini inkâr eden kâfir olur. Sadece Allaha inandım ve la ilahe illallah demek kâfi değildir. Hıristiyan ve Yahudiler, bizim peygamberimiz dahil bütün peygamberlere inanmadıkça kâfirlikten kurtulamazlar. Ehli kitapla iman birliğimiz yoktur. Amentü'deki altı esasa inanmayanlarla iman birliği olur mu? Ehli kitap, bütün peygamberlere [mesela bizim peygamberimize] inanıyor mu ve bütün kitaplara [mesela Kur'an-ı kerime] inanıyor mu? Onların Allaha inançları bile farklıdır. Hıristiyanlar teslise [üç tanrıya] inanırlar, Hz. İsa'ya Allahın oğlu derler. Böyle iman birliği mi olur? Cennete girmek için Müslüman olmak, yani Amentü'deki altı esasa inanmak şarttır. Ehli kitap, misyonerlerin istemesiyle Cennete, bizim istememizle Cehenneme girmez. Müslüman olmadıkları için Cehenneme girer. Mülkün sahibi Allahü teâlâdır. Cennetine girmek için Müslüman olma şartını koymuştur. Müslüman olsunlar, onlar da girsin. (Yarın: Ehl-i kitap cennete giremez)
10.06.2003
.Ehl-i kitabı kötüleyen, Allah'tır
Kur'an-ı kerimde, Ehli kitabın kâfir olduğunu bildiren âyet-i kerimelerden bazıları şöyledir: (İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyandı. O Allahı tanıyan doğru bir Müslüman idi.) [A. İmran 67] [Her peygamber gibi Hz. İbrahim de Müslüman idi. Ehli kitap hak olsa idi, böyle denmezdi.] ("Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız" diyenlere de ki: "Aksine biz, hanif [doğru olan] İbrahim'in dinine uyarız.") [Bekara 135] [Ehli kitap hak olsa idi, sözleri red edilmezdi. Hz. İbrahim'in dini olan İslam'a uyan kurtulur.] ([Ehl-i kitap] "Yahudi ve Hıristiyanlar hariç hiç kimse Cennete girmeyecek" dediler. Bu, onların kuruntusudur. De ki: "Doğru söylüyorsanız delilinizi getirin." Hayır onların dedikleri gibi değildir.) [Bekara 111, 112] [Şu halde Ehli kitabın iddiaları kuruntudur, gerçek değildir.] (Yahudiler, Üzeyr'e, Hıristiyanlar da İsa'ya Allah'ın oğlu dediler. Daha önceki kâfirlerin sözlerini taklit ettiler. Allah onları kahretsin.) [Tevbe 30] [Ehl-i kitap kâfir olduğu için lanetlendi.] (Ehli kitap [İslâm'a] iman edip, [kötülüklerden] sakınsalardı, kötülüklerini örter ve onları nimetleri bol cennete sokardık.) [Maide 65] [Ehli kitap hak olsa idi, imana davet edilmezdi.] (Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, [İslâm düşmanlığında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allah, [kâfirleri dost edinip kendine] zulmedenlere hidayet etmez.) [Maide 51] [Ehli kitap hak olsa, onlara dost olana kâfir denmezdi.] (Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlar ve Yahudiler senden hoşnut olmazlar. De ki "Doğru yol, ancak Allahın yoludur.") [Bekara 120] [Yani, Ehli kitabın bozuk dinine girmedikçe, hoşnut olmazlar. Kiliseye gitmekle, Papazın elini öpmekle de hoşnut olmazlar.] (İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduğunu söyleyenlere de ki: Siz mi iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allahın bildirdiğini gizleyenden daha zâlim kim olur.) [Bekara 140] [Her peygamber Müslüman idi, Ehli kitap ise bâtıldır.] [Ehl-i kitaba] de ki: (Eğer Allahı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.) [A. İmran 31] [Yani Ehli kitap, Resulullaha iman etmedikçe, Allah onları sevmez.] (De ki: "Ey Ehli kitap, gelin aramızda şu müşterek söze uyalım: "Ancak Allaha kulluk edelim, Ona şirk koşmayalım, Allahı bırakıp insanları Rabler edinmeyelim" Yine de, yüz çevirirlerse, "Şahit olun ki, biz Müslümanız" deyin!) [A. İmran 64] [Ehli kitap kâfir olduğu için, onlara biz Müslümanız deyin buyuruluyor.] ([Senden önce peygamberlere] iman edenler, Yahudi, Hıristiyan ve sabiinlerden Allaha ve ahirete inanıp salih amel işleyenler için elbette Rablerinin katında mükâfatlar vardır.) [Bekara 62] [Hz. Musa zamanında, ona inanan Yahudiler ve Hz. İsa zamanında ona inanan Hıristiyanlar, elbette cennete gidecektir. Çünkü, bütün peygamberler gibi Hz. Musa da, Hz. İsa da Müslüman idi.] İki hadis-i şerif meali de şöyledir: (Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette cehenneme girecektir.) [Hakim] , (Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buharî, Müslim] Bu vesikalara rağmen, (Muhammedün Resulullah demeye lüzum yok) diyenler çıkarsa, bunların cahil değil, sinsi birer misyoner olduklarında şüphe kalmaz.
11.06.2003
.Yalan büyük günahtır
Yalan çok büyük günahtır. Ancak bazı yerlerde caiz olur. Savaşta, iki Müslümanı barıştırmak ve eşi ile iyi geçinmek için. Din düşmanlarının zararından korunmak veya Müslümanları korumak için yalan söylemek caizdir. Zalimden, bir Müslümanın bulunduğu yeri, malını, günahını saklamak caizdir. İki Müslümanın, karı-kocanın arasının açılmasını önlemek için, malını korumak için, Müslümanın ayıbının meydana çıkmaması için, fakire ucuza satmak için pahalıya aldığı malı ucuza aldım demek ve benzeri olaylarda yalan caiz olur. Ölmemek için leş yemeye benzer. İyiliğe vesile olan yalan, fitneye sebep olan doğrudan iyidir. Bir arkadaş kravatım nasıl dese, biz beğenmesek de çok güzel demek günah olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Yalan üç yerde caizdir: Savaşta, çünkü savaş hiledir. İki müslümanı barıştırmak için, birinden diğerine iyi söz getirmek. Hanımını idare etmek için.) [İbni Lal] (İki kişinin arasını düzeltmek ve hayırlı bir iş için söylenen söz, yalan sayılmaz.) [Müslim] (Eşini idare etmek için yalan söylerse günah olmaz.) [Müslim] İbni Erkam hazretleri, Hz. Ömer'e, (Eşim beni sevmiyor. Onunla nasıl yaşarım) dedi. Hz.Ömer, kadına (Eşine "seni sevmiyorum" dedin mi?) dedi. Kadın, "Bana yemin ettirdi. Ben de yalan söyleyemedim. Burada yalana izin var mı?" dedi. Hz. Ömer de, "Elbette burada yalan söylemeye izin vardır. Bir kadın, kocasını sevmese de, onu üzmemek için, sevdiğini söyleyebilir" dedi. Düşmanın biri, oturmakta olan Hz. Ali'nin karşısına aniden kılıçla çıkıp, "Şimdi seni benim elimden kim kurtarabilir?" der. Hz. Ali de, parmağı ile adamın arkasını gösterip "Peki ama iki kişiyle mi?" der. Düşman, arkadaki kim diye bakınca, Hz. Ali, hemen kılıcını çekip, düşmanını zararsız hâle getirir. Düşmanı, "Bana hile yaptın" der. Hz. Ali de, (Savaş hiledir) hadis-i şerifini bildirip, "Ama sen de beni gafil avlayacaktın" der. Yani seninki hile değil miydi der. Hz. Sevban, (Bir mümine faydası dokunan veya bir müminin zararını kaldıran yalan hariç, her yalan günahtır) buyurdu. Yalan söylemek zorunda kalan, sözün manâsını değiştirerek, doğru söylemeyi tercih etmeli. Muaz ibni Cebel hazretleri, vazifesinden dönünce, hanımı (Bu kadar çalıştın, zekat topladın, bize ne getirdin?) dedi. O da, (Beni gözeten vardı, bir şey getiremedim) dedi. O, Allahü teâlâyı kastetti, eşi ise, Halifenin onu kontrol ettirdiğini sanıp, Hz. Ömer'in evine giderek, (Muaz, Resulullahın ve Ebu Bekr-i Sıddık'ın yanında emin idi. Siz niçin onun peşine adam takıyorsunuz?) diye söylendi. Hz. Ömer, işin aslını Hz. Muaz'dan öğrenince gülümseyip hanımına vermesi için ona bir miktar hediye verdi. Müşrikler, Hz. Ammar'ın ana babasını işkence ile öldürüp sıra ona geldi. Lat ve Uzza putu, İslamdan iyi demezsen seni de öldüreceğiz dediler. O da kâfirlerin işkenceleri üzerine dili ile söyleyince onu serbest bıraktılar. Bu olay üzerine şu âyet nazil oldu: (Allaha küfredenlere şiddetli azap vardır. Ancak kalbine iman yerleşmiş olduğu halde [küfre] zorlanıp, sadece dili ile söyleyenler hariç.) [Nahl 106] Resulullah efendimiz, Hz. Ammar'a (Müşrikler eziyet ederse, yine böyle söylersin) buyurdu. Yalan söylemek zorunda kalan, kinayeli konuşmalı. Mesela birini evden arasalar, onun da bir mazereti olup gitmek istemese, oğlu da, (Babam, genelde falanca parka gider) dese, günah olmaz. Yahut bahçede ise, (Babam evde yok) diyebilir.
12.06.2003
.Paha biçilmeyen sözler
Hikmet ehli büyük zatlar buyuruyor ki: Herkes imtihandadır. Aldatan aldanmıştır, ezen ezilmiştir Tepeden bakan tepetakla gider. En büyük bela dilden gelir. Kişinin işi olursa işi, sever onu her kişi. Kişinin işi olursa kişi, çıkmaza girer işi. Sevginin temeli karşılıklı güvendir. Güven varsa sevgi de vardır. İkisi varsa başarı da vardır. Mümin gıda gibi olmalıdır. Her zaman ihtiyaç duyulmalıdır. Yüzü dünyaya dönük olan herkesle kavgalı olur, yüzü ahirete dönük olan, herkesle barışıktır. İnsanların sıkıntılarına katlanmak güzel ahlâktır. İnsan ancak bu kadar iyi olabilir denilenlere ne mutlu. Kırıldığı kimselere iyilik eden, hediye veren rahat eder. Kalbi en fazla nurlandıran şey; kızdığınız kimseye dua etmektir. Kul hakkından korkan ayağını uzatıp rahat yatamaz. Fütüvvet [mertlik], seni sevmeyene ihsanda bulunmak ve sevmediğin ile de tatlı konuşmaktır. Mürüvvet, insanlık, iyilik yapmak arzusudur Kötünün iyi, iyinin de kötü huyu bulunabilir. İyi huylarını örnek almalı! Peygamber efendimiz (Bir müminin iyiliğini unutup, kötülüğünü hatırlayanı Allah sevmez) buyuruyor. Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka âsi olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Cömert olmayan, insanların sevgisini kazanamaz. Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme mevsimini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanı gelince elbette pişman olur. Omzunda iki müfettiş var, hep teftiş halindedir. Şu halde, az konuş, ağızdan çıkan sözün hayır veya şer yazıldığını unutma. Bir söz söylerken, hem kendinin, hem karşıdakinin ahiretini düşünerek konuş. Herkeste şef olmak arzusu vardır. Bu hâl yalnız yüzü ahirete dönük olanlarda olmaz. Güler yüzlü olmayanın, sevgi ve itimat kazanması zordur. Bir müslüman, bir müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen müslümanın son nefesinden korkulur. Ölümü hatırlamak, ömrü uzatır, çok yaşama arzusu ömrü kısaltır. Böyle biri, üç şeye hasret gider. İsteklerine doymaz, umduğuna kavuşamaz. Ahiret için kâfi hazırlık yapamaz. Halinden şikayetçi olma, beterin beteri vardır. Bulaşıcı hastalıkların bulaşmama ihtimali de vardır. Fakat bir binada bulunan kötü bir insan, başka bir odada da olsa, ondaki kötü huyların geçmeme ihtimali yoktur. Kötülük çabuk yayılır. Başarının sırrı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir. Güzel siyaset, herkesin memnun olmasıdır. Sevgi yakınlık ister, kaçan mahrum kalır, gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Her sıkıntının sebebi günah işlemektir. Kibir ve öfke başa çok felâketler getirir. İyilerle dost olan kötülerden emin olur. Kalbdeki kibre göre, akılda noksanlık olur. Başkasına yük olan alçalır. Söz taşımak, emanete hıyanettir. Kendine acımayan, başkasına hiç acımaz. Âlimle gezen aziz, cahille gezen zelil olur. Dini hükümleri akıl ile anlamaya çalışan Peygamberliğe inanmamış olur. Mümin az konuşur, çok iş yapar. Münafık ise çok konuşur, az iş yapar. Ahlâk ve edep, aklın dışarıdan görünüşüdür. Kişinin aklı edebi kadardır. Akıl gibi sermaye, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz. Dil canavar gibidir, serbest bırakılırsa parçalar. Kişi, dilinin altındadır, konuşunca belli olur. Kötü insan, herkesi kendisi gibi kötü bilir. Bütün kötülüklerin başı kötü arkadaştır. Kalb temiz olursa, dilden güzel sözler çıkar. Kendi görüşünü beğenen doğruyu bulamaz. Her iyilik, sabırla ele geçer.
15.06.2003
.Haramdan sadaka ve hediye
Haramdan sadaka verilse, alan fakir de haramdan olduğunu bilerek, verene, Allah razı olsun dese veya Allah kabul etsin dese ve veren de, amin dese, ikisi de küfre girer. Bir kimsenin elindeki malın haram mal olduğu bilinmedikçe, çalınmış veya kumardan almış olsa bile, elindeki bu malın onun helal mülkü olduğu kabul edilir. Bunu verince, mülk-i habis ise de, almak caiz olur. Verilenin haram mal olduğu kesin bilinirse, bunu almak caiz olmaz. Haram malı, hediye vermek caiz olmaz. Haram olduğunu bilenin de, bunu alması caiz olmaz. Eline, haram mal, mesela para geçen, bunu sahibine vermeli, sahibi bilinmiyorsa, fakire sadaka vermelidir. Başka yere vermesi günah olur. Bu malı almak, fakirlerden başka kimseye caiz olmaz. Yalnız vârisin, haram mal olduğunu bildiği halde, mirası alması caiz olur. Sadaka olarak verdiği fakir, haram malı kendisine hediye ederse, bunu kendisi de kullanabilir Malının çoğunun helal olduğu sanılanın verdiği hediyeyi almak caiz olur. Malı haram ise caiz olmaz. Kazancının çoğu haramdan olan kimsenin verdiği malın haramdan olduğu kesin olarak bilinmedikçe, bu malını almak haram olmaz, mekruh olur. Malının çoğu helal olanın hediyesi alınır. Çoğu haram ise, helal diyerek verdiği alınır. Verirken söylemedi ise, araştırıp zannına göre amel eder. * * * Bizimle aynı varlıkta komşu bir hanım var. Evimizde un, şeker, yağ gibi gıda maddesi, veya herhangi bir kitap, bir alet görse, ödünç olarak, ariyet olarak ister. Getirme huyu da yoktur. Hani maddi durumları kötü olsa, varsın getirmesin diyeyim. Bizden aşağı tarafları yok. Beyim, "Ne isterse istesin hiçbir şey verme!" diyor. Komşu hakkından korkuyorum. Vermesem günah olur mu? Komşumun her gördüğünü istemesi ve aldığını getirmemesi günah değil midir? Bu komşu, sadece bizden değil, başkalarından da böyle şeyler istiyormuş. CEVAP: Beyiniz, sizin malınızı, siz de beyinizin malını izinsiz harcayamazsınız. İzinsiz harcamak, başkasına vermek günah olur. Komşu gelince, "Beyim razı olmuyor. Ondan izinsiz bir şey vermem günahmış" derseniz, o da bir daha bir şey isteyemez. Ondan bundan bir şey istemek doğru değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İnsanlardan bir şey istemeyin, velev ki bir misvakı bir defa kullanmak için de olsa.) [Bezzar] Ödünç alıp da imkanı varken vermemek veya borçlarını ödememek günahtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Borcunu ödemeyenlere Allahü teâlâ, kıyamette "Bunun hakkını sizde bırakacağımı mı zannettiniz?" buyurarak o kimsenin iyi amellerini alıp diğerine verir. Eğer borcunu vermeyenin iyi ameli yoksa, borç verenin kötü amellerini, günahlarını borçluya yükler.) [Taberani] Bir kimseye zarar vermek, kalbini kırmak kötüdür. Fakat komşuya zarar vermek, onu incitmek daha kötüdür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Komşusu, zararından emin olmayan kimse, Allaha iman etmiş sayılmaz.) [Bezzar] [Yani bu kimse kâmil mümin değildir.] Komşu kötü de olsa, ona elden gelen iyiliği yapmaya çalışmalıdır! * * * Zekat olarak, fakire altın lira veya bilezik veriyoruz. Sonra da, (Eğer bozduracaksan rayiç fiyattan satın alabilirim) diyoruz. Satarsa alıyoruz. Bunun mahzuru var mıdır? CEVAP: Zekat olarak verilen altını rayiç fiyattan geri almakta mahzur yoktur. Rayiç fiyattan ucuza almak ise mekruh olur. Zekat olarak verilen ticaret eşyasının fiyatı her yerde aynı değildir. Geri alınırsa, fakir zarara uğratılabilir. Bu bakımdan ticaret eşyasını fakirden geri satın almak mekruh olur. Altını almak ise mekruh olmaz.
16.06.2003
.Ücretle Kur'an-ı kerim okumak
Ücretle Kur'an okumak, hazır hatim satmak caiz midir? CEVAP: Kur'an-ı kerim geçim vasıtası yapılmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kur'an okuyun, fakat geçim vasıtası yapmayın.) [İ. Ahmed] (Bir zaman gelir, Kur'an, Allah rızası için değil, dünyalık için okunur.) [Ebu Davud] (Kur'an okuyup da, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkanlar olacaktır.) [İbni Mace] (Kur'an-ı kerim, okuyanlarına ya şefaat eder veya düşman olur.) [Müslim] Ücretle okunan Kur'andan ölüye sevap hasıl olmaz. (Hidaye) Para ile Kur'an-ı kerim okutmak haramdır. (Bey ve şir'a) Hafız, pazarlık etmeden, sırf Allah rızası için hatim veya mevlid okursa, okutanın hediye ettiğini alması caiz olur. (Hadika, Berika) Kur'an-ı kerim okuyup hediye almayı meslek haline getirmemeli! Çünkü âdet haline gelen hediyeler, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül muhtar) * * * Beyim kendi paramı harcamama, zekatımı bile vermeme razı değil. Ne yapayım? CEVAP: Kendi paranızı meşru yerlere, dilediğiniz gibi harcayabilirsiniz. Onun parasını onun istemediği yerlere harcamanız uygun değildir. Eğer izin almışsanız, dilediğiniz yerlere verebilir, dilediğiniz gibi de harcarsınız. İzinsiz harcamanız doğru olmaz. Bileziklerinizin zekatını siz vereceksiniz. Kendi paranızdan vermeniz gerekir. Beyinizin hediye ettiği para varsa ondan da verebilirsiniz. Hediye olarak aldığınız para da sizindir. Zekat vermeye beyiniz razı olmasa da, muhakkak vermeniz gerekir. Ondan habersiz verirsiniz. Kocanın rızası meşru işlerde olur. Siz zekat verdiğiniz için sizden razı olmasa, bunun hiç kıymeti olmaz. * * * Hacizli ve birkaç yıllık vergi borcu olan bir arabam vardı. Bir arkadaşa sattım. Satarken, (Benim arabamın hacizi macizi var. Bütün borçları ile al) dedim. (Aldım) dedi. Sonra vergi borçlarının olduğunu öğrenince, (Bana, vergi borcu da olduğunu söylemedin. Söylemediğin borçları ödemem) dedi. Halbuki ben ona bütün borçları ile satmıştım. Hacizi macizi var demiştim. Vergi borçları macizin içinde idi. Vergi borçlarını da ödemesi gerekmez mi? CEVAP: Hayır ödemesi gerekmez. Çünkü, Müslümanlıkta aldanmak ve aldatmak yoktur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Satılan malın kusurunu gizlemek ve söylememek helal değildir.) [Hakim] Satışa çıkarılan malın kötü tarafını gizlemek hile ve zulüm olur. Resulullah efendimiz, buğday satan bir köylünün çuvalındaki buğdayına, mübarek parmaklarını sokup, yaş olduğunu görünce, buyurdu ki: (Islak yerini gizlemişsin. Hile yapan bizden değildir.) [Müslim] Hacizi macizi ile arabayı almak ve satmak caizdir. Ancak hacizi ne kadar, macizi ne kadar belli olması lazım. Peşin mi taksitli, ne kadar para verilecek bunlar bilinmeden alış veriş sahih olmaz. * * * Tembellikten, boş şeylerden nasıl kurtulabiliriz? CEVAP: Resulullah efendimiz de tembellikten Allahü teâlâya sığınmış, (Ya Rabbi, beni keselden=tembellikten koru!) diye dua etmiştir. Tembelliğin ilacı, çalışkanlarla konuşmak, tembel, uyuşuk kimselerden kaçınmak, Allahü teâlâdan hayâ etmek lazım geldiğini ve azabının şiddetli olduğunu düşünmek ve namazları vaktinde kılmaktır. Namaza önem veren tembellikten kurtulur. Erkekler mutlaka namazı cemaatle kılmalı ve sabah namazı için camiye gitmelidir. * * * Kendisine "Şeyh baba" denilen biri, komşumuzun hanımına, (Kocandan çaldığın parayı bana getir. Ben haram parayı helale çeviririm) demiş. Şeyhin kara parayı aklama yetkisi var mıdır? CEVAP: Şeyhin haram parayı helale çevirmek gibi bir yetkisi yoktur. Böyle kimseler sahte şeyhtir. Kimi (Namazı senden kaldırdım) diyor, kimi (sizi kardeş yaptım) diyerek kadınla erkeğin halvetine zemin hazırlıyor. Zamane şeyhlerinden uzak durmalıdır.
17.06.2003
.Evliya ile eşkıya kıyas edilmez
İbni Teymiyeciler, "Felsefeciler'in nasslarla çatışan aklî delilleri onları tekfirden kurtarmadığı halde, tasavvuf ehlinin nasslarla çatışan keşifleri onları nasıl küfürden kurtarabiliyor" diyerek İbni Arabi hazretleri gibi bazı evliyayı tekfire yelteniyorlar. Bu mukayese doğru olur mu? CEVAP: Doğru olmaz. Mukayesenin doğru olması için müşterek benzerliklerin olması lazımdır. Dost ile düşman mukayese edilmez. Meselâ, Allahü teâlâ kâfirler için ölü buyuruyor. Kâfir ile mümin yani ölü ile diri mukayese edilir mi? Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Kâfirler, sağır, dilsiz, kör oldukları için doğru yola gelmezler.) [Bekara 18] (Körle gören [kâfir ile mümin] karanlıkla aydınlık [Bâtıl ile hak], gölge ile sıcak [cennetle cehennem] bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz.) [Fatır 19] Yunan felsefecileri kâfirdir, tasavvuf ehli ise Allahın dostu, evliyasıdır. Evliya ile kâfir hiç mukayese edilir mi? Yunan felsefecileri, (Kâinat, Allah gibi, ezelî ve ebedidir, Allah cüzi olan şeyleri bilmez, cismani, bedeni bir haşr yoktur) gibi birçok düşünceleri yüzünden kâfir oluyorlar. İslâm filozofu denilen kimseler de, böyle düşünüyorsa, onlar da aynı hükme girer. İmam-ı Gazalî hazretleri, böyle düşünen din adamlarının da aynı hükme girdiğini (El münkız), (Tehafüt) ve (İlcam) da bildiriyor. Kâinatı ezelî ve ebedi bilen felsefecilerin küfre düştüklerini bildirdikleri için İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi Resulullahın vârisleri olan büyük âlimlere felsefeciler tarafından dil uzatılıyor. İbni Rüşd, felsefecileri savunmak için İmam-ı Gazali hazretlerini tenkit eden bir kitap bile yazmıştır. Felsefeci ve İbni Teymiyeci bir genç, (El-Gazzalinin uydurma hadisler üzerine bina ettiği bütün hükümler sapıklıktır, bu bakımdan onun eserlerini okuyan sapıtır) demişti. İmam-ı Gazali hazretlerini sevmeyenlerin daha çok felsefeciler ile İbni Teymiyeciler olduğu görülmektedir. Ne maksatla olursa olsun, o büyük zatı kötülemek asla caiz değildir. Çünkü büyük âlim İbni Hacer-i Mekki hazretleri, (İmam-ı Gazalînin yazılarında kusur bulan, ya hasetçidir veya zındıktır) buyuruyor. (El- i'lam bi-kavâti'il-islam) İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Gazali, zamanının hüccet-ül-İslâmı ve âlimlerin en üstünü idi. Ona dil uzatan kimse, cahillerin en cahili, fâsıkların en kötüsüdür. (El-Ukud-üd-dürriyye) Kâtip Çelebi de diyor ki: Bütün din kitapları yok olsa, İmam-ı Gazalinin kitapları, bu boşluğu doldurabilir, hatta onun İhyâ kitabı bile kâfi gelir. Seyyid Abdülhakim efendi de, (İmam-ı Gazali'nin İhyâ kitabı, bütün âlimlerce doğru ve yüksektir. Bir gayri müslim, severek yapraklarını çevirirse, Müslüman olmakla şereflenir) buyuruyor. Tefsir, hadis, fıkıh, tarih, ahlâk ve tıb hakkında üç yüzden fazla eseri olan İmam-ı Süyutî hazretleri Tenbih-ul-gabi kitabında İbni Arabi'nin büyüklüğünü vesikalarla isbat etmektedir. Cinlere de fetva veren Ebüssüud efendi İbni Arabi'ye dil uzatılamaz diye fetva vermiştir. Fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvufta çok derin âlim olan Abdülgani Nablüsi hazretleri, İbni Arabi gibi büyük bir evliyaya dil uzatanın cahil ve gafil olduğunu, bunların başında İbni Teymiye'nin geldiğini bildirmektedir. (Hadika) Tefsir, fıkıh, tasavvuf, tarih, nahv ve tıb üzerinde çok kitap yazan, ârifibillah ve kutb-i zaman olan İmam-ı Şaranî hazretleri buyurur ki: İbni Teymiye, tasavvufu inkâr eder, evliyaya dil uzatır. Böyle kitapları okumaktan, yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıdır. İbni Teymiye ve onun yolunda giden sapıklar, İbni Arabi hazretlerine kâfir demişlerse de, âlimler, arifler onun büyük bir velî olduğunu bildirmiştir. (Kibrit-i Ahmer, El-yevakit, Tabakat)
.18*6*2003
.Âlimlere olan itimadı sarsmak
Selman Rüşdi'nin Şeytan rivayetleri diye bildirdiği "Garanik olayı" gerçek midir, değil midir? Elbette bu olay, onun anlattığı gibi değildir. Ama işin gerçeğini de bilmek gerekir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında bu olay var, ama onun anlattığı tarzda değildir. Garanik olayını bildiren Ehl-i sünnet âlimlerine, bu olayı bahane ederek (Resulullaha iftira edilmiş ve Kur'anı yaralamışlardır) denilemez. Resulullaha en büyük iftirayı yapan ve Kur'an-ı kerimi yaralayan kimse, bırakın Ehl-i sünnet âlimi olmayı, Müslüman bile olamaz. Hâşâ Peygamber efendimizin vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimleri Resulullah efendimize en büyük iftirayı yapabiliyorsa, Kur'an-ı kerimi yaralayabiliyorsa, artık onlara nasıl itimat edilir, ortada din diye bir şey kalır mı? Biz hadis-i şeriflere ve hadis-i şerifleri bildiren âlimlere inanmayıp da kime inanacağız? Allahü teâlâ, (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyurmuyor mu? Resulullah efendimiz, (^Alimler benim vârisimdir) buyurmuyor mu? Bu vârislere suizannın büyük vebali vardır. Şimdi 'Garanik olayı'nın iç yüzünü öğrenelim: Ehli sünnet âlimlerinin en büyüklerinden birisi olan, İmam-ı Rabbani müceddidi elfi sani Ahmed Faruki hazretleri faideli ilimler hazinesi Mektubat'ında buyuruyor ki: (Çok kimsenin bildiği gibi, bir gün Seyyid-ül-beşer "aleyhi ve ala alihi ve eshabissalatü vesselam" Eshabı ile oturuyordu. Kureyş'in ileri gelenleri ve kâfirlerin şefleri orada idiler. Seyyid-ül-beşer onlara (Necm) suresini okudu. Onların putlarını anlatan âyet-i kerimeye gelince, melun şeytan putları öven birkaç sözü, o Serverin sözüne ekledi. Dinleyenler, bunları da o Serverin sözü sandılar. Orada bulunan kâfirler, "Muhammed bizimle barış yaptı, putlarımızı övdü" dediler. Oradaki Müslümanlar da, buna şaşırıp kaldılar. O Server, (Ne oluyorsunuz?) diye sordu. Eshab-ı kiram, siz okurken bu sözler de araya karıştı dediler. Hemen Cebrail-i emin vahy getirdi. O sözleri şeytanın karıştırdığını, bütün Peygamberlerin sözlerine de karıştırmış olduğunu bildirdi. Allahü teâlâ, o sözleri âyet-i kerime arasından çıkardı. Kendi kelamını sapasağlam yaptı.) [m. 273] Bu olayın Kur'an-ı kerimi yaralamakla ne ilgisi vardır? Bu olayda Resulullaha iftira neresinde? Allahü teâlâ kitabına şeytanın sözünü sokar mı hiç? Şeytanın araya laf soktuğunu duymaması gâyet normal. Allah bildirmedikçe her şeyden haberdar olamaz. Aişe validemize iftira ettiklerinde günlerce üzüldü. ^Ayet gelince Resulullah efendimiz gerçeği öğrendi. Resulullah gaybı bilir demek küfürdür. Gaybı ancak Allah bilir. Ama birçok gaybı habibine elbette bildirmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri, bu olayı bildirdiği için en büyük iftirayı yapıp Kur'an-ı kerimi mi yaraladı? Evet denirse o zaman Allahü teâlâ elbette Resulullahın vârislerine yapılan bu çirkin iftiranın hesabını müfterilerden soracaktır. Bid'at ehli şu bâtıl mantıkla hareket eder: Memeli hayvanlar uçmaz Yarasa memeli hayvandır O halde yarasa da uçmaz. Birinci önerme yanlış olduğu için netice de yanlış olmuştur. Ehli sünnet âlimi uydurma hadis nakleder Ebu Hanife Ehli sünnet âlimidir O halde o da uydurma hadis nakleder. Yine birinci önerme yanlış, netice de yanlış olmuştur.
19.06.2003
.Günahsız çocuklara gelen bela
Deprem, trafik kazası, savaş, yangın gibi sebeplerle birçok suçsuz kimse, hatta günahsız çocuklar ölüyor veya sakat kalıyor. Suçsuz insanlara böyle bela niçin gelir? CEVAP: Böyle belalar müminler için bir nimet kâfirler için bir azaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bela, herkes için hayır değil, sadece Müslüman için hayırdır.) [Ebu Nuaym] Bir olay, sonucu ile ölçülür. Bir öğrenci, bütün sınıflarını başarı ile geçse, son sınıfta çalışmayıp, mezun olamasa, önceki başarılarının hiç kıymeti olmaz ve diploma alamaz. Tembel öğrenci de, bütün sınıflarda başarısız olmasına rağmen, herhangi bir şekilde, diploma almışsa, maksadına kavuşmuş olur. Sakatlanan kimse de, sabrederse günahları affolur; ayrıca büyük bir sevaba da kavuşur. Hadis-i şerifte, (Mümine gelen her bela, günahlarına kefaret olur) buyuruldu. (Buhari) Günahları affolan da Cennete gider. Bu durumda bela bir azap değil, bir nimet olmuş olur. Nefsimize kolay ve tatlı gelen şeyleri iyilik, nefsimize güç ve acı gelenleri de felaket sanmamalıyız. Bir âyet meali: (Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize; sevdiğiniz şey de, kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.) [Bekara 216] Bela, ekseriya suçlu suçsuz ayırmadan herkese umumi gelir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Günahlar açıktan işlenince, iyi kötü herkes genel bir azaba maruz kalır.) [Taberani] (Bir kötülük, [gücü yetenlerce] önlenmezse, azap hepsine umumi gelir.) [Hakim] (Eski milletlerden bir kısmına deprem ile azap yapıldı. İyiler de helak oldu. Çünkü günah işlenirken susmuşlar, önlememişlerdi.) [Taberani] (Allahü teâlâ, bir meleğe, bir beldeyi yıkmasını emreder. O melek, bu beldede günah işlemeyen bir zatın da olduğunu bildirince, Cenâb-ı Hak, "Belde halkı ile onu da alt üst et! Çünkü o zat, günah işleyenlere yüzünü ekşitmemiştir" buyurdu.) [Beyheki] Peygamber efendimize, (İçinde iyilerin de bulunduğu bir ülke helak olur mu?) dendi. Cevabında, (Evet günah işlenirken, iyiler, sükut ederse, hepsi helak olur) buyurdu. (Bezzar) İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Belâların gelmesine sebep günah işlemektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Size gelen musibet, kendi ellerinizle işlediğiniz günahlar yüzündendir.) [Şura 30] (Sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın [bir ihsanı, bir nimeti olarak] gelmekte, her kötülük de [günahlarına karşılık olarak] kendinden gelmektedir.) [Nisa 79] (Allah, kullarına zulmetmez, [haksızlık etmez], onlar, kendilerine zulmediyorlar, [yani işledikleri günahlar yüzünden acı azaba maruz kalıyorlar.]) [Nahl 33] Kula bela gelmez Hak yazmayınca, Allah, bela yazmaz, kul azmayınca... Görüldüğü gibi herkes kendi cezasını çeker. Hâşâ zulmetmez hiç, kula Hüdası, Herkesin çektiği, kendi cezası... Büyüklere gelen bela ise, onların derecelerinin yükselmesi içindir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Malı gitmeyen, parası bitmeyen ve hasta olmayanda hayır yoktur. Çünkü Allahın sevdiği kul, belaya maruz kalır.) [Ebu Davud], (En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir.) [Tirmizi] Müslüman Allahın dostudur. Dostluğun alameti ise, dostun belalarına sabretmektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Sabredenlere, mükâfatları hesapsız olarak verilir.) [Zümer 10]
22.06.2003
.Dini kitapların ticareti
Sadece Mushaf, dini kitap, dini levha ve ilahi kasetlerinin ticaretinin mahzuru var mıdır? CEVAP: Mushafı, Kur'an-ı kerim öğretilmesine sebep olmak niyetiyle satmak caiz ve sevap olur. Aldığı para helal olur. Fakat böyle niyetin alameti mal oluş fiyatına yakın az bir kârla satmaktır. Geçimi başka kitaplardan sağlanıyorsa, Mushafları kârsız satmalıdır! (Şir'a) Mushaf, dini levha, ilmihal kitapları ticaret malı değildir. Emr-i maruf için satılır. Çarşıda pazarda satılmaz. Dükkanlarda rafa konur. Okumak, bereketlenmek için odaya asılır. Ziynet eşyası değildir. Dini levhaları ve diğer dini eserleri yere sermek onlara hakaret olur. ººº Çok kazanmak için çok çalışmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödeyecek kadar çalışıp kazanmak farzdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Çalışıp kazanmak farzdır.) [Taberani] Çoluk çocuğunun bir yıllık nafakasını toplayacak kadar çalışmak mubahtır. Müslümanlara yardım için, dine hizmet etmek için fazla çalışıp kazanmak müstehaptır, iyidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır.) [Kudai] Gösteriş için, övünmek için kazanmak tahrimen mekruhtur. Çalışmak rızkı artırmaz. Çalışmak takdir edilen rızka kavuşturmaya vesiledir. Rızkı veren Allahü teâlâdır. Çalışmak sebebe yapışmaktır. Sebeplere yapışmak sünnettir. (El-İhtiyar) Çok sevap kazanmak için, çok mala ihtiyaç vardır. Çok mal kazanmak için de çok çalışmak gerekir. İslamiyete uygun yapılan her kazanç dünyaya sarılmak olmaz, ahiret için olur. ººº Dua ederken dünyalık istemek caiz midir? CEVAP: Evet dünyalık istemekte bir mahzur yoktur. Mümin, dünyalığı da ahiret için kullanır. Dinimizde malın kıymeti, önemi büyüktür. İnsan, canını, malını, sağlığını, dinini ve şerefini mal ile korur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ahir zamandaki ümmetim için mal sahibi olmak saadettir.) [İ. Rafii] (Bir zaman gelir ki, parası olmayan rahat edemez.) [Taberani] (Şerefinizi, mallarınızla koruyun!) [İbni Asakir] ººº Dilencilere para vermek yanlış mı? CEVAP: Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin dilenmesi haramdır. Hiç yiyeceği bulunmayıp, sağlam, çalışacak, ticaret edecek halde olan kimsenin de, yiyecek, içecek veya bunları almak için para istemesi, dilenmesi haramdır. Bunun varlığını bilerek, istediğini vermek de haramdır. Ancak istemeden verilen malı alması caizdir. Aç veya hasta olanın yiyecek istemesi gerekir. Bir günlük yiyeceği olup da çalışabilecek haldeki kimse, ilim öğrenmekle veya öğretmekle meşgul ise, yiyecek istemesi caiz olur. ººº Bazı kimseler, "Taksi tutacak adamın dolmuşla eve gitmesi hırsızlıktır. Bu ekonomi kanununun ana maddesidir. Bunu öğreneli, herkesin bende alacağı olduğu vehmi ile yaşıyor, hırsız olmamaya çalışıyorum" diyor. Evime taksi ile gidecek param varken, dolmuşla veya yaya gitsem, taksiye vereceğim parayı muhtaç birisine versem veya vermesem hırsızlık mı etmiş olurum? Bazıları da, "Dolmuş parası bulamayan fakirlerin bulunduğu bir toplumda, taksi ile eve gitmek haramdır" diyor. İhtiyaç halinde taksi tutmak haram olur mu? CEVAP: Her iki görüş de yanlıştır. Taksi ile evine gidebilecek adamın, acelesi yoksa, yaya gitmesi, günah ve hırsızlık değildir. Aksine iyi olur. O parayı başkasına vermesi gerekmez. İhtiyaç olunca da taksi ile eve gitmek de günah olmaz.
24.06.2003
. İnanmayanların iyi işleri
Kitaplarda, kelime-i tevhidin, insanlara faydalı olmak, onları hoş görmek, cömertlik, sabır, şükür gibi güzel huyların faziletinden bahsediliyor. Peygamberimize inanmayıp sadece tek tanrıya inananlar da aynı sevaplara kavuşur mu? CEVAP: İmanı olmayanın hiçbir iyi ameline sevap verilmez. İman ise, Amentü'de bildirilen altı esasa inanmaktır. Birine bile inanmayan mümin olamaz. Mümin olmayana da kâfir denir. Kâfirin de hiçbir ameli makbul değildir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Kâfirlerin [iyi] işleri, engin çöllerde görünen seraba benzer. Susayan kimse onu uzaktan su sanır. Ama, yanına varınca, umduğunu bulamaz. [Kâfir de, kıyamette, iyiliklerini serap gibi yapan, yani yok eden] Allahı bulur ve Allah da onun hesabını eksiksiz görür.) [Nur 39] (Rablerini inkâr edenlerin [imansızların faydalı] işleri, fırtınalı bir günde, rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer; o işlerin hiç faydası olmaz.) [İbrahim 18] ğ Kerahat vaktinde namaz Kerahat vaktinde örneğin akşam ezanına 10-15 dk. kala ikindi namazını kılmak mı uygun olur yoksa bekleyip akşamdan sonra kaza mı etmek daha uygundur? CEVAP: Akşam ezanına 3 saniye bile kalsa hemen ikindiyi kılmak farzdır, yani Allahü ekber diyecek kadar bir zaman varsa kılmak farzdır, kılmamak haram olur. Hele 10-15 dakika kala kılmamak büyük günahtır haramdır. Sabah namazı hariç diğer vakit namazlarında da böyledir. Allahü ekber diyecek kadar zaman varsa kılınır ve namaz vaktinde kılınmış olur. Eğer bir mazeretle o vakte bırakılmışsa mekruh da olmaz. Basit mazeretlerle bırakılmışsa elbette tahrimen mekruh olur. Ama kazaya bırakmak ise daha büyük günah olur. ğ Doğruyu bulmak için Piyasada birçok sapık var, birçok kitap var, birçok grup var. Bunlar için ne diyebiliriz? CEVAP: Bizim iyi veya kötü dememizin bir kıymeti yok. Yani bir insan biz iyi deyince iyi olmaz, biz kötü deyince kötü olmaz. Şahıs ismi kitap ismi önemli değil. Binlerce âlim ve kitap var. Elimizde ölçü olursa rahat ederiz, kendimiz anlarız. Ölçüyü İmam-ı Rabbani hazretleri veriyor: (Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her manâ, her buluş kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manâlar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manâlar doğrudur, bunlara uymayan yanlıştır.) [1/ 286] Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uyup uymamakla anlaşılır. ğ Mezhepsiz kime denir? Din kitabı yazarak dine hizmet etmiş şahıslara, belli bir mezhebe bağlanmadı diye mezhepsiz diye hakaret ve iftira etmek Müslümanlığa yakışır mı? CEVAP: Dini olmayana dinsiz, aklı olmayana akılsız, parası olmayana parasız, mezhebi olmayana da mezhepsiz denir. Bunun kadar tabii [doğal] başka şey ne olabilir ki? Mesela Efgani, Abduh ve Kardavi bizim mezhebimiz yok diyorlar. Onlara, kendi söylediklerini söylemek yani mezhepsiz demek yalan ve iftira olmaz. Gerçeği açıkça söylemek olur. Mezhepsizce kitap yazmak da dine hizmet olmaz, dini değiştirmek olur. Dört mezhebin hükümlerini bildiren bir kitap yazmak çok iyi olur. Mesela Mizan-ül-kübra, Mezahib-i erbea uygun kitaplardır. Ama her mezhebin ictihadını yazıp doğrusu budur demek yanlıştır.
25.06.2003
Başlık parası almak
Kızın babasının veya akrabasının nikaha veya kızı vermeye razı olmaları için damattan istedikleri para veya mal rüşvet olur. Rüşvet ise haramdır. Erkek de, kız da evlattır. İnsan evladının mesut olması için elinden gelen yardımı yapmalı, damattan para almak yerine, gücünün yettiği nispette damada yardım etmeli! Başlık parası yüzünden evlenemeyenler, kötü yola düşenler görülmektedir. Evliliği zorlaştırmak günahtır. ğğğ Ben her zaman 800 milyona peşin satılan bir malı veresiye 1 milyara alıyorum. Bir arkadaş, sana 800 milyon vereyim git peşin al, oraya vereceğin 1 milyar liralık çeki, bana ver dedi. Bu caiz olur mu? CEVAP: Kitaplarda diyor ki: Zengin on bin lira değerindeki malı fakire, mesela 12 bin liraya veresiye satar. Fakir, malı alıp, başkasına, peşin on bin liraya satarak, on bin lira almış olur. Zengine 12 bin lira borçlu olur. Bu şekildeki satış caizdir. Yine kitaplarda diyor ki: Zengin, bin lira ödünç isteyen fakire, bir malı 2 bin liraya veresiye satar. Sonra arkadaşı Ali'yi gönderir, Ali de kendi için o malı fakirden bin liraya peşin alır, ama parasını henüz vermeden, o malı, zengine bin liraya satar, parasını fakire vermesini söyler. Zengin de, bin lirayı fakire öder. Günü gelince fakirden iki bin lirasını ister. Böyle satışa, Resulullah izin vermiştir. (Kadihan) Bu ifadelere göre, o arkadaştan 800 milyonu almak için, bir tükenmez kalemi veya başka bir malı ona 800 milyona peşin satarsınız. 800 milyonu fabrikaya götürüp malınızı alırsınız. O arkadaş da, bir tükenmez kalemi veya başka bir malı size bir milyara veresiye satar. Fabrikaya vereceğiniz bir milyarlık çeki o arkadaşa verirsiniz. Günü gelince arkadaşa bir milyar ödersiniz. Böylece faizden kurtulmuş olursunuz. ğğğ Birinin çok acil paraya ihtiyacı var, etrafındakilerden de borç para bulamıyor. Bu kişi arabasını 10 milyara satarak aynı anda 12 milyara vade ile geri alıyor. Bu caiz midir? CEVAP: Caiz değildir. Eğer arabayı peşin 10 milyara satar, birkaç gün sonra, 12 milyara taksitle geri alırsanız bu faiz olmaz. Ama anlaşmalı değil bu. Tam İlmihal'de şöyle bir bilgi var: Faiz günahından kurtulmak için (Iyne) yolu ile de ödünç vermek caiz olur. İbni Âbidin (Sarf) ve (Kefâlet) sonunda buyuruyor ki: Iyne satışında zengin on lira değerindeki malı fakire mesela 12 liraya veresiye satar. Fakir, malı alıp, başkasına, peşin on liraya satarak, on lira almış olur. Zengine 12 lira borçlu olur. İmam-ı Ebu Yusüfe göre caizdir. Iyne, bir malı veresiye satıp, bunu aynı mecliste, bu müşteriden peşin ve ucuz satın almaktır. İki fiyat, önceden kararlaştırılıp şart edilirse, sözbirliği ile haramdır. Önceden şart edilmezse, Şâfi'ide caiz olur. Müşteri, bu malı aynı mecliste, başkasına satarsa, caizdir. (Hadika, Berika) ğğğ İçki içmek ve kumar oynamak gibi bir haramdan kaçmak mı daha sevap, yoksa namaz kılmak, oruç tutmak mı daha sevaptır? Demek istediğim şu: Bir kimse içki içiyor, kumar oynuyor, namaz da kılıyor ahirette kârlı mı çıkar zararlı mı? CEVAP: Zararlı çıkar. Çünkü haramdan kaçmanın sevabı, farzları yapmanın sevabından daha fazladır. ğğğ Bir insan içki içip kumar oynasa mı daha çok günah kazanır, yoksa namaz kılmasa mı? CEVAP: Namaz kılmasa veya oruç tutmasa yani bir farzı yapmasa daha çok günah kazanır. Çünkü farzları yapmamanın günahı, haram işlemek günahından daha çoktur. Haramdan sakınmanın sevabı, farzı yapmanın sevabından kat kat çoktur.
26.06.2003
Farklı ictihad ve farklı hadisler
Ateistlerle çeşitli sapıklar, farklı ictihad ve farklı hadis-i şerifleri bahane ederek İslamiyete saldırıyorlar. Allahü teâlâ (Resulüme uyun) buyuruyor. Resulü de, rahmet ve kolaylık olması için farklı hükümler bildirmiştir. Onun dindeki her sözü vahiydir. Ona uymak için, onun vârisleri olan âlimlere uymak lazımdır. Bir hak mezhebe uyan âlimlere uymuş olur. İctihad seviyesine yükselen âlim, ictihad yapar. İctihadında yanılsa bile sevap alır. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari] Hatası bile sevap olan âlimlerin böyle farklı ictihadları Allahü teâlânın bir rahmetidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) [Beyheki] Farklı ictihadından dolayı bir âlim, öteki âlimin ictihadının yanlış olduğunu söylemez, söyleyemez. Çünkü Mecelle'de (İctihad ictihadla nakzedilemez) buyuruluyor. (Madde 16) Farklı ictihadlar rahmet olduğu gibi, hadis-i şeriflerin farklı olması da rahmettir. Resulullah efendimiz, Müslümanlara rahmet olması için farklı hükümler bildirmiştir. Eğer tek hüküm olsaydı, mezhebler hasıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her mevsimde, her şartta tek bir nizam olur, Müslümanların halleri, yaşamaları güçleşirdi. İmam-ı Şarani hazretleri, farklı ictihadların ve farklı hadis-i şeriflerin rahmet olduğunu bildirmek için koca bir kitap yazmıştır. Kitabına Mizan ismini vermiştir. Bu kıymetli eserinde birbirine zıt görünen hadis-i şeriflerin hikmetlerini açıklamıştır. Peygamber efendimiz, bazı emirleri zata mahsus [kişiye özel] olarak bildirmiştir. Mesela, erkeklere ipek yasak olmasına rağmen, Hz. Zübeyr ve Hz. Abdurrahman için, ipek giymelerine izin vermişti ve bu izin yalnız bunlara mahsustu. Hz. Arfece'ye de, altın burun takmasına izin vermişti. Bu hüküm umuma şâmil [genele geçerli] değildi. Bazı izin vermeler de, her ne kadar o şahsa ise de, herkes için geçerli idi. Bazıları da yalnız izin verilen şahsın durumunda olanlara mahsustu. Mesela hasta ise, secde edemeyene, ima ile kıl buyurmaları gibi. Bazılarına da zor işleri yapmasına izin verirlerdi, o da kuvveti yerinde olanlar içindi. Böylece birbirinden farklı birçok hadis-i şerif meydana çıkmıştır. İmam-ı Şarani, bunları teşdid ve tahfif olarak ayırmıştır. Farklı sahih hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Kan aldırmak abdesti bozmaz.) [Beyheki] (Hanefi hariç, üç mezhepte böyledir.) (Akar kan abdesti bozar.) [Beyheki, D. Kutni] (Hanefi'de böyledir.) (Burnu kanayan abdest alsın.) [Beyheki] (Hanefi'de böyledir.) (İmamın kıraati, cemaatin kıraatidir.) [Hatib] (Hanefi'de böyledir.) (Fatihasız namaz olmaz.) [Buhari] (Şafiilerin ameli böyledir.) (Ön avretine dokunan erkeğin abdesti bozulur.) [E. Dâvud, Tirmizi, Nesâi] (Maliki'de böyledir.) (Ön avretine dokunan erkeğin abdesti bozulmaz.) [E. Dâvud,Tirmizi, Nesâi] (Hanefi'de böyledir.) (Fercine dokunan kadının abdesti bozulur.) [Beyheki] (Şafii'de böyledir.) (Abdestte, ağzı ve burnu yıkayın.) [Beyheki] (Sadece Hanbeli'de farzdır.) (Ağzı ve burnu yıkamak sünnettir.) [Müslim] (Hanbeli hariç diğer üç mezhepte sünnettir.) (Deve eti yemek abdesti bozar.) [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâi] (Hanbeli'de böyledir.) (Besmelesiz abdest olmaz.) [E. Davud, Tirmizi, Beyheki, Hakim] (Hanbeli'de böyledir.) (Ateşte ısınmış bir şeyi yiyip içmek abdesti bozar.) [Müslim, Ebu Dâvud, İbni Mace, Tirmizi, Nesâi] (Dört mezhebin ameli böyle değildir.) (Denizin hayvanları helâldir.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesâi] (Hanefi hariç, 3 mezhepte böyledir.)
29.06.2003
Yakınlarımıza yardım etmek
Yardım yaparken, ödünç verirken akrabayı, yakınları tercih etmek mi lazım? CEVAP: Herkese iyilik etmek, ödünç veya sadaka vermek çok sevaptır. Akrabaya, yakınlara, beraber çalıştığımız arkadaşlara, komşularımıza yapılan iyilik daha sevaptır. (Fakir kocama infakta bulunsam, sadaka yerine geçer mi?) diye sual eden bir kadına, Peygamber efendimiz buyurdu ki: (İki sevap vardır. Biri sadaka, diğeri de sıla-i rahim sevabı.) [Buhari] Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir: (Senden yüz çeviren akrabana verilen sadaka daha faziletlidir.) [Taberani] (Yakın akraba ve komşuya verilen sadakanın sevabı iki misli fazladır.) [Taberani] (Paranızı önce kendi ihtiyaçlarınıza, artarsa çoluk çocuğunuzun ihtiyaçlarına sarf edin! Bundan da artarsa akrabalarınıza yardım edin!) [Müslim] (Bir kimseden amcasının oğlu yardım ister de, o da gücü yettiği halde, vermezse, kıyamet günü Allahın fazlından mahrum kalır.) [Taberani] * * * Salih olan erkek ve kız çocuğa hediyeyi, eşit vermek gerekir mi? CEVAP: Evet gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Hediye verirken çocuklarınız arasında eşitliğe riayet edin!) [Taberani] Bir kimse, malının hepsini çocuğunun birine verip diğerlerine vermese, bu mal, çocuğun mülkü olur. Diğer çocukların, bundan bir şey istemeye hakları olmaz. Fakat babası, salih çocukları arasında ayırım yaptığı için günaha girer. (Hindiyye) Salih veya ilim tahsilinde olan çocuğa daha çok mal vermek caizdir. Salihlikleri eşit ise, eşit vermelidir! Çocukları fasık olan kimsenin, miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi iyidir. Çünkü onların işleyeceği günaha yardım etmemiş olur. (Bezzâziyye) Fasık çocuğa nafakadan fazla yardım yapmamalıdır! * * * Halamın oğlu bize geliyor ve her türlü eşyalarımdan giyip gidiyor, kendininkileri bırakıyor. Benim bir şey demeyeceğimi biliyor fakat bazen bazı eşyalar için kalbimden aman onun olsun geri istemem diye geçiriyorum. Sonradan onlara gidince hangisi için böyle düşünmüştüm şaşırıyorum. Lisanen o eşya için al senin olsun demedikçe onun mülkü olur mu? CEVAP: Para hariç, al kullan diye verilen şey hediye olur. Giyip gitmekle, kendi eşyasını bırakmakla giydikleri ona hediye edilmiş olmaz. Kalbinden geçirmekle de olmaz. Sendeki eşyalarımı sana hediye ettim dersen hepsi hediye olur. * * * Ödünç altın, ödenirken, değerine göre kağıt lira, döviz veya başka mal verilse caiz midir? CEVAP: Ödünç veren razı olursa her mal verilebilir. * * * Ödünç alınan parayı, başkasına ödünç vermek caiz midir? CEVAP: Bir mahzuru olmaz. * * * Benden ödünç isteyen arkadaştan, rehin olarak bir şey istemem caiz midir? CEVAP: Evet caizdir.
30.06.2003
.Hadis-i şerifleri açıklamak gerekir
Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, zındıklar hariç hepsi cennete gider) hadisi ile (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri cennete girecektir hadisi birbirine zıt değil midir? CEVAP: Zıt değildir. İkisi de aynı şeyi ifade etmektedir. Cennete gider demek, doğrudan gider demek değildir ki. Cehennemde cezalarını çektikten sonra gidecek demektir. Ümmet kaç fırkaya ayrılırsa ayrılsın, bid'ati küfür olmayan yani zerre kadar imanı olan elbette cennete gidecektir. Bunun gibi açıklama gerektiren birçok hadis-i şerif vardır. Birkaç örnek verelim: (Din kardeşini ziyaret eden cennettedir.) [Taberâni], (Cömert, cennete gider.) [Ebuşşeyh], (Yatağa girince yüz kere "İhlas" okuyan cennete girer.) [Tirmizi] Din kardeşini ziyaret etmekle, cömert olmakla ve ihlas okumakla diğer günahlarının cezasını çekmeden cennete mi gider? Açıklaması olması gerekir. Yani itikadı düzgün ise, sevapları günahlarından çok ise, yahut affa veya şefaate uğramışsa ancak o zaman din kardeşini ziyaret eden, cömert olan ve yüz ihlas okuyan cennete girer. Bir de iman şart. Ne kadar iyilik ederse etsin, insanlığa ne hizmeti yaparsa yapsın, hatta namaz kılsın Müslüman değilse cennete giremez. İki hadis-i şerif meali şöyledir: (Cennete Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim], (Cebrail aleyhisselam, Allaha şirk [ortak] koşmadan ölen herkesin muhakkak Cennete gireceğini müjdeledi.) [Buhari] Bu iki hadis-i şerifi bile açıklamak gerekir. Her Müslüman doğrudan cennete giremez. Günahlarının cezasını çektikten veya şefaate kavuştuktan sonra cennete girer. Bu bakımdan Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında aklımıza ters gelen bir hadis-i şerif görünce, bu uydurma demekten çok sakınmalı. Biz o hadisin uydurma olduğunu biliyoruz da o büyük âlimler bilemez mi? Onlardan öğrendiğimiz bilgilerle, onları mı sorguya çekeceğiz? Bu fen bilgisi değil ki, zamanla daha iyisi bulunmuş olsun. Muhaddis bir âlimin kitabındaki bir hadis-i şerife uydurma demek, o âlimi cahillikle suçlamak olur. (Halktan bir şey istemeyeceğine söz verenin cennete gireceğine kefilim.) [Nesâi] (Çok günahkâr birisi günahlarının cezasını çekmeden veya şefaate kavuşmadan elbette cennete giremez.) (Cennete temizler girer) [Deylemi] (Bir kâfir de temiz olabilir, imanı olmadan nasıl cennete girer. Sonra her temiz olan Müslüman da doğrudan cennete giremez.) (Kibirden de uzak olduğu halde ölen Cennete girer.) [Tirmizi] (Diyelim ki bir canide kibir yok ama her kötülük var, bu adam doğrudan cennete girebilir mi? Demek ki bunları açıklamak gerekir.) (İki kız evladına güzel muamele eden, mutlaka Cennete girer.) [İbni Mace] (Bu kimse, kibirli, hain, kul ve hak borçları varsa veya imanı yoksa nasıl cennete girer?) (Kocası razı olduğu halde ölen kadın Cennete girer.) [Tirmizi] (Bir kadın her türlü melaneti yapsın, sırf kocası razıdır diye doğrudan cennete gidebilir mi? Burada kocaya itaatin önemi bildirilmektedir. Kocasını razı ederse, diğer işleri kolaylaşır demektir.) İmam-ı Rabbani hazretleri (şartsız bildirilen bir hüküm şartlı olarak anlaşılır) buyuruyor. Mesela koyun eti yemek caizdir. Hüküm şartsız bildirilmiştir. Koyun eti caiz diye canlı bir koyunun bir budunu kesip yiyemeyiz. Ehl-i kitap hariç, gayrı müslim keserse veya kendiliğinden ölürse, leş olur, yenmez. Besmelesiz kesilirse de yenmez. Bu anlaşılınca bid'at fırkalarının hangi şartlar altında cennete gideceği anlaşılır.
01.07.2003
.Emanetçilik yapmak
Emanetçilik yapıyorum. Bir yolcunun valizini yanlışlıkla başka birine vermişim. Yolcunun valizini ödemem gerekir mi? CEVAP: Ödemeniz gerekir. Çünkü siz, onu ücretsiz, Allah rızası için saklamıyorsunuz. Sırf ücret almak için saklıyorsunuz. Yani onu saklamak sizin vazifenizdir. Mesleğiniz emanetçiliktir. İhmaliniz olmasa da ödemeniz gerekir. Güvenilen kimseye saklamak için verilen mala emanet denir. Parasız bırakılan emanet, kaybolursa ödenmez, ücretli olan ödenir. (Mecelle) ğğğ Yapılan bir sözleşme, bilinmeyen bir sebeple aleyhimize dönse, o sözleşmeyi tek taraflı olarak bozmamızda, yani caymamızda bir sakınca var mıdır? CEVAP: Hiç kimse, tek taraflı olarak sözleşmeyi bozamaz. (Aleyhime oldu, ben de bozdum) demek geçersizdir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Ey iman edenler, sözleşmelerinize uyunuz!) [Maide 1] (Allah, sözleşmeleri bozmaktan sakınanları sever.) [Tevbe 7] Irzlarını koruyanlar, emanetlerine ve sözleşmelerine riayet edenler, doğru şahitlik yapanlar, namazlarını kılanlar, cennetle ikram olunacak kimselerdir. (Mearic 29-35) Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Sözünde durmamak münafıklık alametidir.) [İ. Neccar] ğğğ Boyacılık yapıyorum. Bir müşterim, (Oğlum da, aynı boyadan, benden habersiz olarak başka birisinden almış) diyerek sattığım boyaları geri getirdi. Bunları almaya mecbur muyum? CEVAP: Sattığınız malı geri almaya mecbur değilsiniz. Ancak ihsan ederek, malları geri almak çok iyi olur. Kur'an-ı kerimde, (İhsan [iyilik] edenlere, rahmetim elbette çok yakındır) buyuruldu. (Araf 56) İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Müşteri pişman olursa, yapılan satışı bozmak iyi olur. Çünkü Resulullah, (Müşteri pişman olunca, satıcı da kabul edip sözleşmeyi bozarsa, Allahü teâlâ, onun günahlarını affeder) buyurdu. (K. Saadet) ğğğ Ev sahibi, anlaşmamız sona erdikten sonra, rayicin üstünde kira istiyor. Rayiçten fazla vermesem günah olur mu? CEVAP: Evet günah olur. ğğğ Müteahhitle üç yıl sonra evi teslim etmesi için anlaştık. Geciken her gün için bir miktar gecikme tazminatı almak üzere sözleşme yapmam caiz mi? CEVAP: Evet caizdir. Ancak, vaktinde ödenmeyen alacak için caiz olmaz. Çünkü alacak, evi teslim etmeye benzemez. Alacağını tehir ederek fazla istemek faiz olur. Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki: (Allah, alış verişi, ticareti helal, faizi haram kıldı.) [Bekara 275] Alacaklının zarar etmemesi için, paranın o günkü kıymeti altın olarak hesaplanır. Ödeneceği gün, altın olarak verilir. Dolara veya herhangi bir eşyaya göre hesaplanmaz. Kıymet denilince, altın anlaşılır, başka mal ve para anlaşılmaz. Çünkü eşyanın kıymeti altın ile anlaşılır. (Keşfi rümuz-i gurer) ğğğ Kuru yemişçide çalışıyorum. Mal sahibi "İstediğin kadar ye" diyor. İstediğim kadar yesem hak geçer mi? Yahut yemeyip eve giderken yiyeceğim kadar alsam mahzuru olur mu? CEVAP: Dükkanda iken istediğiniz kadar yemenizde mahzur yoktur. Fakat eve gelirken az da olsa getirmeniz caiz olmaz.
02.07.2003
.Sevap olan bir şeye hata denmez
EHLİSÜNNETt âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olmaz demek, bir âlimi, hata yapmaz, masum, beşer üstü gibi görmek ve göstermek değil midir? CEVAP: Asla değildir. Peygamber de beşerdir. Beşer üstü göstermek hâşâ âlimleri melek veya ilâh olarak bildirmek demektir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Hatasız kul olmaz. Yalnız Yahya peygamber hata etmemiştir.) [İ. Asâkir] Âlim ictihadında yanılabilir mi? Elbette yanılabilir. Resulullah efendimiz bile ictihadında yanılmıştır. Bedir'de alınan esirlere yapılacak muamele hakkında, Sahabe-i kiramın reyleri [ictihadları] farklı olmuştu. Ömer-ül Faruk ve Sad bin Muaz esirleri öldürelim dedi. Diğer sahabiler ise, para karşılığı bırakalım demişlerdi. Server-i âlem de, serbest bırakalım reyini kabul buyurup salıverdiler. Sonra, şu âyet gelerek birinci reyin doğru olduğu bildirildi: (Savaşta alınan esirleri mal karşılığı olarak salıvermek, hiçbir Peygambere yakışmaz. Yer yüzünde onların çoğunu öldürmek, zayıflamalarına sebep olur. Siz dünya malını istiyorsunuz. Allahü teâlâ ise, sevap kazanmanızı, Cennete ve nimetlere kavuşmanızı istiyor. Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.) [Enfal 67, 68] Bu âyetlerden sonra Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Eğer azap geri çevrilmeseydi, Ömer bin Hattab ile Sad bin Muaz'dan başka kimse kurtulmazdı.) [Beydavi, Meâlim-üt-tenzil] Eshab-ı kiramın ictihadı Peygamberimizden farklı olabilirdi. Fakat bu ahkâm, Peygamberimiz zamanında hatalı ve şüpheli olamazdı. Çünkü, vahy gelerek, yanlış olan ictihadlar, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilir, hak ile bâtıl birbirinden hemen ayrılırdı. Ama âlimlerin hatalı ictihadlarının düzeltilmesine ihtiyaç yoktur. Çünkü farklı ictihad yanlış da olsa rahmettir. Mesela hadis-i şerifte, denizde yaşayan her hayvanın eti yenir. Ama İmam-ı a'zam hazretleri ise, sadece balık ve balık şeklinde olanlar yenir diye ictihad etmiştir. Burada ya üç imamınki doğrudur veya İmam-ı a'zamınki doğrudur. Bunu da ancak Allahü teâlâ bilir. Fakat müctehid olan başka âlimler, farklı bir ictihadda bulunabilirler. Ama İmam-ı a'zamın ictihadı yanlış demezler. Çünkü ictihad ictihadla nakzedilemez. Sonra ictihadda yanılmak suç değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Âlim, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari] Sevap olan bir şey için hata tabirini kullanmak caiz değildir. Böyle farklı ictihadlar da Allahü teâlânın bir rahmetidir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) [Beyheki] Rahmet ve sevap olan bir ictihad için, nasıl olur da İmam-ı a'zamın veya İmam-ı Gazali'nin hatası var diyebiliriz? İşte bunun için (Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarında hata yoktur, uydurma hadis olmaz) deniyor. Böyle söylemenin hâşâ onları peygamber ve ilâh derecesine yükseltmekle ne alâkası var? İctihadları hatalı, kitaplarında uydurma hadis var zannı ile Resulullahın vârislerine dil uzatmak caiz olmaz. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Önce itikadı düzeltmek yani, doğru yolun âlimlerinin, Kur'an-ı kerim ve hadisi şeriflerden anladıklarına uygun olarak itikat etmek lazımdır. Çünkü, Kitap ve sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lazımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti olmaz. (1/157)
03.07.2003
.Körpe beyinleri körelten sihirli kutu!
Geçenlerde karşılaştığım bir öğretmen arkadaşın anlattıkları ile şoke oldum! Aklım hafsalam almadı anlatılanlarını. Beşinci sınıfa gelmiş pek çok öğrencinin okuma yazmayı tam sökemediğini hatta adını yazamayan öğrencinin bulunduğunu söyledi öğretmen arkadaş. Ben, bu çocuklar geri zekalı mı, değilse bunun sorumlusu siz öğrenmenler değil misiniz diye sorduğumda, hayır, biz sorumlu değiliz dedi. Biz, her türlü metodu, yolu deniyoruz fakat adeta beyinlerini kilitlemişler, biz açmak için zorluyoruz, onlar açmamak için. Bunun sebebini sorduğumda arkadaş dedi ki: "Sebepler çok fakat bana göre esas sebep televizyon; çünkü ölçülü kullanılmadığından beyin faaliyetlerini dumura uğratıyor televizyon..." Evet, gerçekler acı da olsa kabul etmek zorundayız. Yapılan yerli yabancı bütün araştırmalar da zaten bunu gösteriyor. F. Özten'in ozgurvebilge sitesindeki araştırması bunu doğruluyor: Evimizin baş köşesinde oturan ve hayatımızı doğrudan doğruya yönlendirmeye devam eden televizyon, çocuklar başta olmak üzere, hepimizin okuma ve anlama kabiliyetini de ele geçiriyor. Uzmanlar bu yüzyılda, geçen yüzyıla oranla daha az kitap okunduğunu belirtiyorlar. Özellikle son 30 sene içinde kitap okuma oranlarında ciddî düşüşler olduğunu belirten uzmanlar, televizyon ve diğer görsel medya araçlarının hızla yayılmasını, buna sebep olarak gösteriyorlar. Çünkü, televizyon seyreden insanlar her konuda bilgilendiklerini düşünerek daha fazla performans isteyen kitap okuma, araştırma gibi faaliyetlere yönelmiyorlar. ABD Ulusal Eğitim Gelişimini Değerlendirme Dairesinin (NAEP) araştırmalarına göre, çeşitli yaş gruplarına ayrılmış öğrencilerin okuma kabiliyetlerinin gelişiminde sürekli bir düşüş olduğu gözlemlendi. Ayrıca Kitap Sanayi Çalışma Grubu'nun yaptığı anketlerde, düzenli kitap okuyan 16-21 yaşları arasındaki gençlerde önemli ölçüde düşüş tespit edilmiş. Düzenli kitap okuma alışkanlığı olmayanda ise tamamen bitmiş. NAEP'in yaptığı araştırmalarda, günde ortalama 5-6 saat televizyon izleyen çocukların okuma yeteneğinin, günde 2 saat televizyon seyreden çocukların okuma yeteneğinden çok daha düşük olduğu ortaya çıktı. Seyretme miktarının başarıyı etkilediğini vurgulayan araştırmacılar, en güçlü olumsuz etkiye, televizyonun sebep olduğunu belirtiyorlar. Neuman ve Prowda'nın Connecticut eyaletinde yaptığı araştırmalar, aşırı televizyon seyreden çocukların kitap okumayı sevmediklerini ve düşük kalitedeki materyallere meyilli olduklarını ortaya çıkardı. Neuman, televizyon seyretmek yerine kitap okumayı tercih eden çocukların yüksek kaliteli kitapları tercih ettiklerini, hayatında televizyon etkili olan çocukların ise düşük kaliteli, basit kitaplara yöneldiklerini belirtiyor. Wall Street gazetesi köşe yazarlarından Marie Winn, televizyonun çocukların sadece okuma yeteneklerini değil, aynı zamanda yazma yeteneklerini de etkilediğini ileri sürüyor: "Doğru okuma kabiliyeti olmayan çocukların asla yazmayı öğrenmeyeceğini, şüphesiz bütün eğitimciler bilir. Yazı, kitapla yapılmış bir konuşmadır ve sadece kitapla konuşmayı, okuyarak öğrenebilirsiniz." Ayrıca Winn, televizyonun, çocuğun kelimeleri tanımasına, anlamlarını çözmesine, hecelemesine, kelime haznesinin ve düşünme kabiliyetinin gelişmesine engel olacağını belirtiyor. Kitap okuyan bir çocuk, okuduklarını kafasının içinde resimlendirmektedir. Bunu yaparken hayal gücünü kullanır. Winn bunu şöyle ifade ediyor: "Televizyon görüntüleri, sembollerin ifade ettiği anlamları çözmeyi bize bırakmıyor. Televizyon seyretme sırasında, zihin sembolleri deşifre edemez ve yararlanılabilir hale getiremez." İşte bütün bunlar, körpe beyinleri köreltmeye yetiyor. Çocukların niçin okuma yazma öğrenemediklerini ortaya koyuyor!..
04.07.2003
.Alıştıra alıştıra dini bozmak
Gazetelerde çıkan habere göre, eski din görevlilerinden birisi, ara sıra çıkışlar yaptığı gibi, yine (Kur'anda beş vakit namaz yok, üç vakit var. İslamiyet kolaylık dinidir. Hiç kılmamaktansa üç vakit kılmak daha hayırlıdır. Öğle ile ikindi akşam ile yatsı birleştirilmeli) diyor. Hem üç vakit var diyor, hem beş vakti üç vakitte kılalım diyor. Bunda bir tezat yok mu? Bir de kolaylık dini demek, kolayına geleni yapmak değildir. 30 gün ramazan orucu çok diye üç gün oruç tutmak kolaydır ama, Allahın emri yerine gelmiş olmaz. Bir gün oruç tutmak daha kolaydır. En kolayı da hiç oruç tutmamak ve hiç namaz kılmamaktır. Yani bunu mu demek istiyor da, alıştıra alıştıra mı söylemek istiyor? Bunun böyle desteksiz atışına, Abduhcu bir profesör karşı çıkarak diyor ki: (Namaz beş değil üç vakit olsa alnım secdeden kalkmaz diyene hiç rastlamadım.) CEVAP: Peki rastlasaydı, beş vakti üçe mi indireceklerdi acaba? Bu ne biçim mantık öyle? Şahsen ben bir benzerine rastladım. 40 sene önce beraber çalıştığımız bir arkadaş, (Günde beş vakit namaz çok. Hıristiyanların Pazar günü kiliseye gittikleri gibi haftada bir olsa, hemen herkes namaz kılar. Haftada bir Cuma namazı kılınsa, böylece Müslüman sayısı da artır) demişti. İnsanların demesinin ne önemi var ki? Dinimizde dört delil yok mu? Niye bu dört delilden vesika aranmıyor? Delilden biri de icma'dır. Resulullahla birlikte bütün Eshab-ı kiram, Tabiin ve bugüne kadar gelen bütün âlimler beş vakit kılmıştır. Bu büyük vesika değil midir? Ayrıca Kitap ve sünnetle de sabittir. Abduhcu diyor ki: (Somut olarak Kur'anda beş vakit ifadesi geçmiyorsa da, Hz. Peygamber gibi bir örnek var. O hayatı boyunca namazı beş vakit kılmıştır.) Kur'an-ı kerimde beş vakit namaz bildirilmemiş de, Resulullah efendimiz kendiliğinden mi beş vakit kılmıştır? Peygamber efendimiz, Bekara suresindeki, (Namazları ve vustâ namazını kılın) mealindeki 238. âyetini açıklarken, (Vustâ namazı ikindi namazıdır) buyurdu. (İ. Ahmed) Orta namaz Yukarıdaki âyette, (Namazları ve ikindi namazını kılın) buyuruluyor. Arabî gramere göre, namazlar [salevât] denince, ikiden fazla namaz anlaşılır. Çünkü iki namaz demek için, salevât [namazlar] değil, salâteyn [iki namaz] denilir. İkindi namazı vustâ [orta] namaz olduğuna göre, ikindi hariç, öteki namazların sayısı iki olamaz, ikiden fazla olması gerekir. Üç de olamaz. Çünkü 4, 6 gibi çift sayılı olmalı ki, ikindi namazı tam ortada olabilsin. Yani ortadaki namaz ikindi olduğuna göre, ondan önce iki namaz, ondan sonra da iki namaz bulunduğu meydana çıkar. İsra 78, Kaf 39, 40, Rum 17, 18 âyetlerindeki namaz vakitleri de dikkate alınınca, namaz vakitlerinin beş olduğunda hiç şüphe kalmaz. Allahü teâlâ Peygamber efendimize (Kur'anı insanlara açıkla) buyuruyor. (Nahl 44 ) Resulullah da açıklayarak buyuruyor ki: (Beş vakit namaza devam edin!) [Taberani] (Beş vakit namazla emrolundum.) [Buhari] (Günde beş kere yıkananın kirleri temizlendiği gibi, beş vakit namaz kılanın da günahları temizlenir.) [Buhari] (Miraca çıktığım gece, beş vakit namazla emrolundum.) [Buhari, Müslim]
06.07.2003
Avrupa'dan bir okuyucumuz, Tevhid inancı diye Türkçeye çevrilen bir Vehhabi kitabını göndermiş. Kitabın yazarı İbni Hudayri diye birisidir. Bu kitabın 19 ve 20. sayfalarında ilk peygamber Hz. Nuh idi diyor. Ondan önce gelen İdris, Şit ve Âdem (aleyhimüsselam)ın peygamberliklerini inkâr ediyor. İdris aleyhisselam, Şit aleyhisselamın torunlarındandır. Hz. Şit, Hz. Âdem'in oğludur. Daha önce de İbni Baz'ın kitapları gönderiliyordu. İbni Baz'a da bu köşede gerekli cevaplar verilmişti. Keşf-üş-şübühât isimli kitaplarının başında da, (İlk peygamber Nuh'tur) deniyor. Hz. Nuh'tan önce gelen üç peygamber inkâr ediliyor. Şit aleyhisselamın peygamber olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Diğer ikisinin Kur'an-ı kerimde peygamber olarak isimleri geçmektedir. Bunları inkâr, Kur'an-ı kerimi inkâr olur. Kur'an-ı kerim tevili imkansız bir şekilde şöyle bildiriyor: (İdris de pek doğru bir insan, bir peygamberdi.) [Meryem 57] Her âyeti inkâr gibi, bu âyeti de inkâr küfürdür. Hz. İdris'in peygamber olduğu hadis-i şerif ile de sabittir. İşte iki hadis-i şerif meali: (Miracta, ikinci göğe vardık. Cibril, bekçisine "Kapıyı aç" dedi. Melek O'na dünya semasının bekçisininkine benzer sorular sordu. Hz. İdris'e uğradığımda bana şöyle dedi: "Merhaba ey salih Peygamber ve salih kardeş." Ben "Bu kim?" diye sordum. Cebrâil, "Bu İdris Peygamberdir" dedi.) [Buhari, Müslim, İ. Ahmed], (Resullerin ilki Âdem, sonuncusu ise Muhammed'dir. İsrail oğullarının nebilerinin ilki Musa ve sonuncusu İsa'dır. Kalem ile yazan ilk peygamber ise İdris'tir.) [Hakîmi Tirmizi] Âdem aleyhisselamın ilk insan ve ilk peygamber olduğu da bütün kitaplarda yazılıdır. Kur'an-ı kerimde de buyuruluyor ki: (Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini [peygamber] seçip âlemlere üstün kıldı.) [Al-i imran 33], (İşte bunlar, Allahın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte [gemide] taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir.) [Meryem 58] Âdem aleyhisselamın ilk peygamber olduğunu bildiren bir hadis-i şerif de şöyledir: (Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselamdır.) [Taberani] Ehl-i sünnet itikadı da böyledir. Nitekim Ehl-i sünnetin reisi ve Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı a'zam hazretleri de buyuruyor ki: Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. (Fıkhı ekber) Nebi ve resul nedir: Nebi, kendinden önce gelen Resulün dinini tebliğ eden peygamberdir. Her resul=nebidir; fakat her nebi resul değildir. Kitap gönderilen peygambere Resul denir. Yeni din getirmeyip, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir. Peygamber Farsçadır, resul veya nebi anlamında kullanılır. Kur'an-ı kerimde bir resul için, nebi de denmesi onun resul olmadığını göstermez. Peygamber efendimize nebi de denmektedir. Kendilerine kitap verilen resullerden bazıları şunlardır: Hz. Musa, resul ve nebi idi. (Meryem 51, Araf 104, Zuhruf 46), Hz. İsa, resul ve nebi idi. (Nisa 157, Maide 75), Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Lut, Hz. Şuayb resul idi (Şuara 125, 143, 162, 178), Hz. Harun nebi idi. (Nisa 163, Meryem 53) [Hz. Musa devrinde, Museviliği tebliği etti.], Hz. Yahya nebi idi (A. İmran 39) [ Hz. İsa zamanında İseviliği tebliğ etti.]
07.07.2003
.Amel, imanın parçası değildir
Abdülaziz bin Baz'ın "Akidet-üs-sahiha" adlı kitabı "Doğru İnanç" ismi altında Türkçeye tercüme edilerek dağıtılıyor. Kitapta (İman, dil ile ikrar ve inanılanı yapmaktır. İman itaat ile artar, isyan ile azalır) diyor. Dikkat edilirse kalb ile tasdik demiyor. Halbuki bir kâfir de dil ile ikrar edebilir. Kalb ile tasdik etmedikçe kıymeti olmaz. İnanılanı yapmak ameldir. Mesela orucun farz olduğuna inanan kimse bunu yapmazsa günaha girer, imanı gitmez. İbni Baz, inanılanı yapmak iman diyerek amel, imanın parçasıdır diyor. Halbuki amel imandan parça değildir. Mesela namaz kılmayana kâfir denmez. (İman artar, eksilir) demekle de, gerçekte imanın artıp eksildiğini zannediyorlar. Halbuki iman, "Amentü..."de bildirilen altı esasa inanmaktır. Bunun birine inanmamak küfür olur. Bu bakımdan iman zamanla azalıp çoğalmaz. Tevilsiz (iman artar, eksilir) demeleri küfür olur. (İmanın parlaklığı artar, eksilir) demekte mahzur olmaz. Ehl-i bid'at, (Amel, imandan parçadır) demişlerse de, amel, imanın parçası değildir. Küfrün zıttı iman, günahın zıttı ise ibadettir. İmanı bırakan kâfir olur, ibadeti terk eden günahkâr olur. Amelsiz iman makbuldür, imansız amel ise makbul değildir. Kadınların muayyen hallerinde olduğu gibi, namaz, oruç gibi ibadetleri bırakmak gerekirken imanı hiçbir zaman bırakmak caiz olmaz. İmam-ı Gazalî hazretleri buyuruyor ki: Bid'at ehli, (İman edip salih amel işleyenler) mealindeki âyetleri delil gösterip, (Amel imanın parçasıdır) dediler. Halbuki bu ve benzeri âyetler, amelin, imanın içinde değil, dışında olduğunu gösterir. Eğer aksi olsaydı, (ve amilussalihat) sözü lüzumsuz tekrar edilmiş olurdu. İmam-ı a'zam hazretleri de buyurdu ki: İman, dil ile ikrar, kalb ile de tasdiktir. İmanda azalma, çoğalma olmaz. Ancak parlaklığında, kuvvetinde çoğalma olur. Amel, imandan parça değildir. Günah işleyene kâfir denmez. İman herkese gerekirken, her amel herkese gerekmez. Mesela nisaba ulaşmayan fakir zekat vermez. Hayz halinde namaz kılınmaz. Fakat fakire ve hayzlıya iman gerekmez denilemez. Dün kendisinden bahsettiğimiz İbni El Hudayri, İbni Baz'a göre daha yumuşak yazmıştır. Mesela ahirette Resulullahın şefaat edeceğine, kerametin hak olduğuna inanıyor. Ama yine bir mezhebi kabul etmemekte direniyor, delil sadece kitab ve sünnet diyor. İbni Teymiyye ve İbni Hazm gibi ehli bid'atten deliller veriyor. İbni Baz'a şeyh ve âlim diyor. Her Vehhabi gibi, evliya ve peygamberlerden istigaseye [yardım istemeye] şirk diyor. (Bilerek namazı terk eden kâfir olur) diyerek de şu âyeti delil gösteriyor: (Tövbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, din kardeşiniz olurlar.) [Tevbe11] Burada namazı zekattan ayırmak yanlıştır. O zaman zekat vermeyen de kâfirdir. Zekat vermeyen, namaz kılmayan kâfir olunca, diğer farz olan ibadetleri yapmayan da kâfir olur. Yani amel imandan parça olur. Amel imandan bir parça olsaydı, her günah işleyen kâfir olurdu. Yeryüzünde hiçbir Müslüman kalmazdı. Sadece namaz kılmayan kâfir demekle sanki biraz yumuşadıklarını göstermek istiyorlar. Daha başka yanlışlıkları da vardır.
08.07.2003
. Borçluya mühlet vermek
Borcunu ödeyemeyene mühlet vermek uygun mu? CEVAP: Elbette çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kıyametin dehşetinden kurtulmak isteyen, darda kalan borçluya mühlet versin!) [Taberani] (Darda olanı feraha kavuşturanı veya onun borcunu ödeyeni, Allahü teâlâ Kıyametin dehşet, korku ve sıkıntılarından kurtarır.) [Müslim] (Belâdan kurtulmak ve istediğine kavuşmak isteyen, darda kalan borçluya mühlet versin veya ona alacağını bağışlasın!) [Abdürrezzak] Kıyamette hesaba çekilen günahkâr bir Müslüman, (Benim hiç iyiliğim yoktur. Sadece çırağıma, "Borçlu fakirleri sıkıştırma, ne zaman ellerine geçerse, o zaman vermelerini söyle, bir şey isterlerse yine ver, boş çevirme!" diye söylerdim) der. Allahü teâlâ da, onu affedip buyurur ki: (Bugün sen muhtaçsın. Sen dünyada kullarıma acıdın, bugün biz de sana acırız.) [Buhari] * * * Ödemekte zorluk çekene alacağımızı bağışlamak uygun olur mu? CEVAP: Çok sevap olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Hiçbir himayenin bulunmadığı kıyamet gününde, Allahın himayesine girmek isteyen, alacağını bağışlasın!) [Taberani] (Alacağını bağışlayan, kıyamet günü Allahın himayesindedir.) [Begavi] (Kıyamete Allahın himaye edeceği insanların ilki, eline geçene kadar fakirdeki alacağını erteleyen veya Allah rızası için alacağını bağışlayan ve senedini yırtıp atandır.) [Taberani] (Veren el, alan elden üstündür.) [İbni Huzeyme] (Kıyametin sıkıntılarından kurtulmak isteyen, eli darda olana, alacağını tehir etsin veya bağışlasın!) [Müslim] (Fakirden alacağını çabuk istemeyene, her gün için malın hepsini sadaka vermiş gibi sevap verilir.) [Hakim] * * * Bir arkadaşım ödeyemeyeceğini bildiği halde, ondan bundan ödünç alıyor, oraya buraya borçlanıyor, dinen bu uygun mudur? CEVAP: Ödeyemeyeceğini bilenin borçlanması caiz olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ödememek niyetiyle borçlanan, Kıyamete hırsız olarak gelir.) [İbni Mace] (İmkanı varken, borcunu ödemeyene her gün zulmetme günahı yazılır.) [Taberani] (Aldığı borcu ödemeyene Allahü teâlâ, Kıyamette "Bu kimsenin hakkını sizde bırakacağımı mı zannettiniz?" buyurarak onun iyi amellerini alıp diğerine verir. Eğer borçlunun, iyi ameli yoksa, alacaklının günahları borçluya yüklenir.) [Taberani] Malı olduğu halde, borcunu ödemeyi geciktiren zalim olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, uykuda da, yani her an, lanet altında bulunur. Ödemek niyeti ile borçlanana da Allahü teâlâ yardım eder. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ödemek niyetiyle borçlanana, kolay ödemesi için, melekler duâ eder.) [İ.Ahmed] * * * Uygun bir din kitabını birine hediye etmekle bir kilo baklava hediye etmek arasında fark var mıdır? CEVAP: İkisi de çok sevaptır. Ancak kitap hediye etmek, sadaka-i cariye olduğu için, öldükten sonra da bunun sevabı devam eder. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mümine, öğrenip yaydığı ilmin sevabı, ölümünden sonra da devam eder.) [İbni Mace]
09.07.2003
Salih âlimler doğruyu bildirirler
Peygamberimiz hiç beddua etmiş midir? CEVAP: Peygamber efendimiz, diğer bazı peygamberler gibi kavimlerine genel bir beddua etmemiş ama muayyen günahları işleyenleri lanetlemiştir. Mesela birkaçı şöyledir: (Lutilere Allah lânet etsin!) [Beyhekî] (Paraya tapana lânet olsun!) [Tirmizî], (Bid'at çıkartana lanet olsun.) [Dare Kutni] (Eshabıma sövene lanet olsun.) [Hakim] (Doğruyu bildiği halde susana lanet olsun) [Deylemi] Ayrıca isim söyleyerek beddua ettikleri de vardır. Bir tanesi şöyledir: Ebu Leheb'in oğlu Uteybe, Tebbet suresi gelince, Resulullah efendimize hakaret etti. Resulullah çok üzülüp, (Ya Rabbi, buna bir canavar musallat et) dedi. Ebu Leheb'in oğlu Uteybe Şam'a giderken, bir gece, bir aslan gelip uyuyan arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybe'ye gelince onu parçaladı. (Mirat-i kainat) Taberani'de rivayet ediliyor ki: İki kişi, Hz. Hamza hakkında aşağılayıcı bir şiir okuduklarından cehenneme gitmeleri için Resulullah beddua ediyor. Peygamber efendimiz beddua etmezdi sanarak hadis kitaplarındaki beddua bildiren böyle bir hadis-i şerife şüphe ile bakmak din düşmanlarını sevindirmek olur. O zaman İmam-ı Taberani'ye de itimat kalmaz. Zaten din düşmanlarının bütün derdi de bu. (Âlimleri ve hadisleri yıkarsak Kur'an'ı yıkmak daha kolay olur) diyorlar. O iki kişi hicri 8. yılda Müslüman olmuştu. Hz. Hamza ise bundan 4 yıl önce şehid oldu. Yani o zaman o iki kişi Müslüman değildi. O dua, Müslümanlara yaptıkları zararlardan ve sevgili amcası Hz. Hamza'ya dil uzattıklarından dolayı yapılmıştı. Mekke'nin fethinde, Resulullah, herkesi affetti. Yalnız on kişinin isimlerini söyleyip, (Bunları görünce hemen öldürün) buyurdu. Bu on kişiden biri olan Vahşi bin Harb, Mekke'den uzaklara kaçtı. Daha sonra pişman olup, Medine'de mescide gelip, (Ya Resulallah, bir kimse Allaha ve Resulüne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günah işlese, sonra pişman olup iman etse, bunun cezası nedir?) dedi. Resulullah efendimiz, (Pişman olup iman eden affolur, bizim kardeşimiz olur) buyurdu. (Ya Resulallah, iman ettim, pişman oldum. Ben Vahşi'yim) dedi. Peygamber efendimiz, Vahşi adını işitince, sevgili amcası Hz. Hamza'nın parçalanmış hali gözü önüne geldi. Ağlamaya başlayıp, (Git, seni gözüm görmesin) buyurdu. Vahşi, öldürüleceğini anlayıp dışarı çıkarken Cebrail aleyhisselam gelip, (Ey Habibim, bütün ömrünü puta tapmakla, kullarımı bana düşman etmeye uğraşmakla geçiren bir kâfir, bir kelime-i tevhid okuyunca, ben onu affediyorum. Sen, amcanı öldürdü diye Vahşi'yi niçin affetmiyorsun? O pişman oldu. Şimdi sana inandı. Ben affettim. Sen de affet) mealindeki ilahi emri bildirdi. Herkes, öldürün emrini bekliyordu. Resulullah efendimiz, (Kardeşinizi çağırın) buyurdu. Kardeş sözünü işitince, saygı ile çağırdılar. Resulullah efendimiz, affolduğu müjdesini verip, (Fakat, seni görünce dayanamıyor, üzülüyorum. Bana görünme) buyurdu. Hz. Vahşi, Resulullahı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Mahcup, başı önünde yaşadı. (Kurtubi, Süyuti, Taberi) Sorgusuz sualsiz öldürülmesi gereken bir kâfir, Müslüman olunca, onun hakkındaki nefret, merhamete dönüşüyor, sahabilik şerefine kavuşuyor. Günahları sevaba çevriliyor. Bir âyet meali şöyledir: Tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin günahlarını sevaplara çeviririm. Allah çok affedici ve çok esirgeyicidir.) [Furkan 70) Bu ayet Hz. Vahşi için indi. (Hadika)
10.07.2003
İmam-ı a'zamın mantığı ve itaat
Sabıkalı bir yazar, "İslamlık sisteminde, herkes Allaha bağlıdır, ama halifelik denilen sultanlık sisteminde ise, baş başa, baş padişaha bağlıdır. Halifelere isyan etmeyen bütün İslam âlimleri saray mollasıdır. Ebu Hanife halifenin zulümlerine isyan ettiği için şehid edildi. Emirin yani halifenin her emrine itaat eden, kula kul olmuş demektir" diyor. Bu sözlerinde bir gerçek payı var mı? CEVAP: O yazarın halifelikle ilgili çirkin kitabını okudum. İslam âlimlerine saray mollası diye saldırmakta, halifeye isyan eden mezhepsizler ise birer kahraman gibi gösterilmekte, soylu âlim denilmekte, âmire, idareciye gösterilmesi gereken itaati kırmak, disiplini bozmak ve anarşi çıkarmak istemektedir. Halbuki dinimiz emire [âmire, idareciye] itaati emretmektedir. Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki: (Ey iman edenler, Allaha, Peygambere ve sizden olan emirlere itaat edin!) [Nisa 59] Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Siyah başlı habeşli bir köle de olsa emirinize itaat edin!) [Buhari] (Emirinizin beğenmediğiniz işlerine sabredin! Çünkü cemaatten bir karış ayrılan [itaatsizlik eden, fitne çıkaran] cahiliyye ölümü ile [yani imansız] ölmüş olur.) [Buhari] Peygamber efendimiz, dine riayet etmeyen, şeytan gibi emirlerin geleceği zamanlar olacağını bildirince, Eshab-ı kiramdan Hz. Huzeyfe, (Ya Resulallah o zamana yetiştirsem ne yapayım?) diye sordu. Resulullah buyurdu ki: (Malını zorla alsa da, emirin sözünü dinle ve ona itaat et!) [Buhari] Hadika ve Redd-ül-muhtar'da (Emire isyan etmek fitnedir. Zalim olan emire de itaat vaciptir. Berika'da ise, (Emirin dine uymayan emirlerine fitneye sebep olmamak için karşı gelmemeli) deniyor. Yine bu kitaplardaki hadis-i şerifte, (Fitne çıkarana Allah lanet etsin) buyuruluyor.(İ. Rafii) Ezher kaçkını sabıkalı yazarın İmam-ı a'zam hazretleri ile ilgili yorumu da kasıtlıdır. Bilindiği gibi olay şöyledir: İmam-ı a'zam hazretlerine kadılık teklif edilir. (Ben kadılık yapamam) buyurur. (Yalan söylüyorsun) derler. (Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz. Doğru söylüyorsam kadılık yapamam diyorum) buyurur. Çok takva ehli olup, dünya makamına hiç kıymet vermediği için ve o ortamda kadılık yapamayacağı için kadılığı kabul etmez. Sabıkalı yazar kitabında, din düşmanlarının İslamiyeti yıkmak için, hazırladıkları planları sinsice ve ustaca uygulamaktadır. Bu planlardan bazıları şöyledir: 1- Eshab-ı kirama olan itimadı sarsmak, böylece hadis-i şeriflerin ve Kur'an-ı kerimin doğruluğundan şüphe uyandırmak. 2- Halifelerin gerçek halife olmadığını, onların hilafetinin sahih olduğunu söyleyen binlerce âlimin de gerçek âlim olmadığını, dolayısıyla bu âlimlerin sözlerine itimat edilemeyeceği fikrini yaymak, [Âlimlere itimat sarsılınca, onların bize bildirdiği dine de itimat kalmaz.] 3- Geri kalışımızı ictihad yapılmayışına bağlamak, Kur'an-ı kerimin yalan yanlış şekilde tevil ve tefsirleri yapılarak yeni ictihadlar çıkarmak suretiyle dini bozmak, 4- Peygamber efendimiz Kur'an-ı kerimi açıklamış, onun hadis-i şeriflerini de âlimler açıklamıştır. Din düşmanları bunları hiçe sayarak herkesin bizzat Kur'an-ı kerimden kendi anlayışının ölçü alınmasını istiyorlar. Böylece herkese göre farklı dinler meydana çıkarmaya çalışıyorlar. 5- Hak mezheplere bölücülük diyerek yıkmaya ve herkesi mezhepsiz yapmaya çalışıyorlar. 6- Halifeye yani devlet başkanına, âmirlere olan itaati yıkıp anarşi çıkarmaya çalışıyorlar.
13.07.2003
Karz-ı hasen [Ödünç] vermek
Hadid suresinde, Allaha karz-ı hasen [güzel ödünç] vermek tâbiri geçiyor. Güzel ödünç nedir? CEVAP: Karz-ı hasen, dine uygun verilen ödünçtür. Gönül hoşluğu ile, ihlas ile, en değerli maldan, Allah yolunda verilen ödünç demektir. Dine uygun olması için, ödünç yalnız Allah rızası için verilmeli! Herhangi dünyevi bir çıkar, bir fayda beklememeli! Ödünç alandan hediye kabul etmek de bir fayda demektir, caiz değildir. Hadis-i şerifte, (Fayda getiren her ödünç faizdir) buyuruluyor. (İ.Süyuti) Her zaman verilen hediyelerden ise caiz olur. Her zaman yanına gidince çay, kahve ısmarlıyorsa borç para verdikten sonra yine gidince çay vermişse caiz olur. Fakat çay ile kalmayıp yanına pasta falan almış, gel bir de yemek yiyelim demişse bu caiz olmaz. *** Ödünç verirken şahit bulundurmak ve senet yazmak gerekir mi? CEVAP: Ödünç verirken senet yapmalıdır. İki şahit bulundurmak sünnettir. Vacip diyen âlimler de vardır. Az miktarda ödünç alındığında bir kağıda, (falancadan şu kadar para aldım) diye yazıp, ödünç alınana verilmesi veya şahit bulundurulması iyi olur. (R. Muhtar) *** Haram yiyip içen kimseden ödünç para istenir mi? CEVAP: Kazancının yarısından fazlası helal ise istemek caizdir. *** Dolar olarak ödünç vermişsek devalüasyon veya enflasyondan sonra da dolar olarak alsak caiz olur mu? CEVAP: Elbette caiz olur. *** Bundan 5-6 sene kadar önce babamın çeşitli kimselere bir miktar borcu vardı. O zamanlar bu borcunu ödeyemedi ve iflas etti. Geçen 4 sene içinde durumu toparladı ve borçlarını ödedi ve hak sahipleriyle helalleşti. Fakat bazı borcu olduğu kimseler de aynı akıbete uğrayıp iflas ettiler ve ortadan kayboldular, bu kişileri bulmak mümkün olmadı. Babam borcunu ödeyecek durumda olduğu halde bu kimselere olan borcunu onları bulamadığı için ödeyemedi. Bulmak da imkansız gibi görülüyor. Ne yapmak lazım? CEVAP: Mirasçılarına verilir. Onlar da yoksa bir fakire verilir. Sahibi çıkıp gelirse yine sahibine de ödemek gerekir. *** On arkadaş, elimize para geçtikçe, bir arkadaşa emanet olarak veriyoruz. O arkadaş da, herkesin hesabına ne kadar para vermişse yazıyor. Bu paraları bir kasada saklıyor. Arkadaşa parayı verirken de her türlü kullanmaya yetki verdik. Bir cins yardımlaşma sandığı oldu. Bu sandıktan ödünç para almamız caiz midir? CEVAP: Evet. *** Ödünç verince, zamanla, paranın değeri düşüyor. Ödünç veren zarar ediyor. Diyelim ki, verdiğim para 100 Euro etse, ödünç verdiğim şahsa, 100 Euro üzerinden senet yapsam, "Eline ne zaman geçerse bana 100 Euro getir" desem uygun mudur? CEVAP: Uygun olur. Hatta alacaklı razı olursa, borçlu borcunu ödediği andaki 100 Euro'nun değeri kadar altın, kağıt para, zeytin yağı veya başka mal da verebilir. Mühim olan alacaklının razı olmasıdır. Alacaklı, "altın verdim, altın isterim" derse, başka şey verilmez. (Bahr) *** Bir arkadaşa, zarfa koyduğum bir milyarı ödünç verdim. Saymadan aldı. Evde saymış, noksan gelmiş. Ne yapalım? CEVAP: Parayı alıp verirken, saymak sünnettir. İkiniz (Yalan söylüyorsam, Allah lanet etsin) dedikten sonra, para birlikte sayılır. Ne çıkarsa kabul edilir. *** Altının gramının değerinde kağıt para ödünç verip, "bir gram altın isterim" demek caiz mi? CEVAP: İmam Ebu Yusuf'a göre caizdir.
14.07.2003
Nefsini tanıyan, Rabbini tanır
Hadis-i şerifte (Nefsini tanıyan Rabbini tanır) buyuruluyor. Kişi kendini nasıl tanır? CEVAP: Bir kimse, kendi şahsında Allahü teâlânın zatının varlığını, kendi sıfatlarında, cenâb-ı Hakkın sıfatlarını, kendi irade ve tasarrufundan, onun bütün âlemlerdeki tasarrufunu anlayabilir. İnsan kendine baktığı zaman, bir damla sudan, göz, baş, kan, sinir gibi vücudunun bütün organlarının ve akıl ve ruhunun yaratılmış olduğunu görür. Bunu kendisinin yaratmadığını, bir yaratıcının bulunduğunu zaruri olarak bilir. Tesadüfen muazzam bir vücudun meydana geldiğini düşünmek akla uygun olmaz. Vücuttaki organların yerli yerinde yaratılışını, hiçbir uzuvda eksiklik ve fazlalığın bulunmayışını görür ve bunları yoktan yaratanın kudretini anlar. Bütün akıllılar bir araya gelse, insanın şeklinden daha mükemmelini düşünemezler. İki el yerine üç veya dört el olsa veya göz, başka bir yerde olsa daha iyi olurdu denemez. Her organın en uygun şekilde yaratılmış olduğunu görür. İnsan ne düşünürse düşünsün eksik olur ve Hak teâlânın yarattığı ise en mükemmeldir. Yaratan her şeyi bilir ve her şeye gücü yeter. Bir kimse, organlarının faydalarını ve hikmetlerini ne kadar çok bilirse, Yaratıcıya olan hayranlığı o kadar çok olur. İşte bunun için kendini tanımak, Allahü teâlâyı bilmenin anahtarıdır. İnsan, canlı cansız bir mahluka baksa, mesela suya, havaya, Güneşe, Aya baksa, bunların işleyişlerini, faydalarını düşünse, yine Rabbimizin büyüklüğünü, kudretini görür. Bunları görebilen, kendinin yaratılış gayesini düşünür. Bunun da Yaratana kulluk ve ibadet etmek olduğunu öğrenir. O halde Allahü teâlâyı tanımaktan maksat, Ona, Onun istediği şekilde doğru ibadet etmektir. Bunun için de, İslam âlimlerinin Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkardığı bilgileri öğrenmek gerekir. Herkes, her sahada uzman olamaz. Uzman âlimlerin kendi sahalarında söz sahibi oldukları bilgilerden bize faydalı olanlarını öğrenmek lazımdır. Bu bilgileri kendimiz, doğrudan doğruya Kur'an-ı kerimden öğrenmemiz mümkün değildir. Mümkün olsa idi, Resulullah efendimizin gönderilmesi lüzumsuz olurdu. Haşa Allahü teâlâ lüzumsuz iş yapmaz. Herkes anlayabilseydi, (Resulüm bu Kur'an'ı ümmetine açıkla) [Nahl 44] buyurmaz, insanlara, (Alın bu Kur'an'ı okuyun, herkes anladığı gibi amel etsin) derdi. Demek ki yalnız Kur'an diyenlerin art niyetli oldukları buradan da anlaşılmaktadır. Üstelik Kur'an-ı kerim 23 yılda geldi. Resulullahın vârisi olan âlimler, Kitap ve sünneti açıklayarak, çeşitli kitaplar hazırlamışlardır. Bu bakımdan dinimizi, ibadetlerimizi muteber ilmihallerden öğrenip ilmimizle amel etmeye çalışmalıyız. Nefsin ikinci ve önemli bir manâsı daha var. Şeytandan daha kötü olan içimizdeki bu varlığa da nefs yani nefsi emmare denir. Bütün kötülüklerin kaynağıdır. Nefsi emmare, hiç iyilik yapmak istemez. Hep kötülük yapmak ister. Kendisine ve başkalarına zararlı olan şeyleri sever. Dünya ve ahirette saadete kavuşmak için, nefse uymamak, onu zayıflatıp, zarar yapamayacak hale getirmek lazımdır. Nefsi zayıflatacak birinci ilaç, İslamiyet'e uymaktır. Haramların hepsi, dünya malına, mevkisine, zevklerine düşkün olmak, nefsin gıdasıdır. Onu besler, kuvvetlendirirler. Nefs kuvvetlenince, bütün iyiliklerin, güzel ahlâkın ve medeniyetin kaynağı olan İslamiyet'e saldırır. Din ile, iman ile, Allahü teâlânın emirleri ile alay eder. Çünkü nefsimiz Allahın düşmanıdır. Allahü teâlâ Hz.Davud'a buyurdu ki: (Nefsine düşmanlık ederek bana dost ol!) [İhya]
16.07.2003
Nefsin fayda ve zararları
Bize günah işleten nefsimiz yaratılmasaydı da, herkes Cennete gitseydi daha iyi olmaz mıydı? CEVAP: Nefs, iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hem de, zehirli ilaç gibidir. Doktorun tavsiyesine göre kullanan, bundan fayda kazanır. Aşırı kullanan helak olur. İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan faydalanılmasını emretmektedir. İnsanlarda nefs olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hasıl olurdu. Halbuki, beden birçok şeylere muhtaçtır. Yemek, içmek, uyumak, istirahat etmek gerekir. Süvariye hayvan gerektiği gibi, insana da beden gerekir. Hayvana bakmak gerektiği gibi, bedene hizmet etmek de gerekir. İbadetler beden ile yapılmaktadır. Dünya'da, her mahlûkta, her şeyde, Allahü teâlânın hem rahmet sıfatı, hem de, kahır, gazap sıfatı tecelli etmektedir. Bir iki örnek verelim: Su, insan, hayvan ve bitkilerin yaşamaları ve yemek, ilaç yapmak için gerektiği gibi, denizde binlerce insan boğulmakta, sel suları evleri yıkmaktadır. Çok soğuk su içenler hastalanmaktadır. Ateş, ekmek, yemek pişirmek için, kışın ısınmak için gerektiği gibi, içine düşeni yakar. Elektrik, çok yerde işimize yaradığı halde, yangına sebep olur, insana çarpınca öldürür. Her ilaç bir derde deva olduğu halde, fazlası zararlı olur veya yan tesirleri de vardır. Her şey böyledir. Nefs de bunlar gibidir. Hem faydalı, hem zararlı tarafları vardır. Nefsin yaratılması, insanın yaşaması, üremesi, dünya için çalışması ve ahiret için cihad sevabı kazanması içindir. Allahü teâlâ, nefsi böyle nice faydalar için yarattı. Fakat nefsimiz birçok lezzetlere doymaz. Allahü teâlâ bütün insanlara merhamet ederek, acıyarak, nefse hakim olup, zararlı arzularını önlemeleri için, akıl da yarattı. Akıl, insan beyni vasıtası ile, his uzuvlarından, şeytan ve nefsten kalbe gelen arzuları inceleyerek, iyilerini, kötülerinden ayıran bir kuvvettir. Ayırırken yanılmazsa Akl-ı selim denir. Allahü teâlâ, ayrıca Peygamberler göndererek, hangi şeylerin yararlı, hangi şeylerin zararlı olduklarını ve nefsin bütün arzularının kötü olduğunu bildirdi. Akıl, nefsin isteklerini Peygamberlerin iyi dedikleri şeylerden ayırıp, kalbe bildirir, kalb de, aklın bildirdiğini tercih ederse, nefsin arzularını yapmayı irade etmez. Yani beyin vasıtası ile, hareket organlarına bunu yaptırmaz. Kalb, dinimizin iyi dediklerini, irade eder ve yaptırırsa, insan mutluluğa kavuşur. Kalbin, iyiden, kötüden birini seçmesine, irade etmesine kesb denir. İnsanın hareket organları, beyne, beyin de kalbine tâbidir. Kalbin emrine uygun hareket ederler. Kalb, beyin vasıtası ile his organlarından ve ruh vasıtası ile taraf-ı ilahiden ve akıldan, melekten, hafızadan, nefsten ve şeytandan gelen tesirlerin toplandığı bir merkezdir. Kalb, akla uyunca, nefsin yaratılmış olması, insanların sonsuz nimetlere kavuşmalarına mani olmaz. Kalbin nefse aldanmaması, ona uymaması, nefs ile (Cihad-ı ekber) olur. Peygamber efendimiz bir savaştan dönünce, (Küçük cihaddan döndük, [nefsle olan] büyük cihada başladık) buyurdu. (Beyheki) Allahü teâlâ cihad edenlere, Cennette yüksek dereceler vereceğini bildiriyor. Nefs, insanların cihad sevabına kavuşmalarına meleklerden üstün olmalarına sebep olmaktadır. İnsanda, akıl, kalb ve nefs denilen kuvvetler vardır. Aklın ve nefsin yeri beyindir. Kalbin yeri yürektir. Elektriğin aküde, pilde bulunması gibidir. Ruh [can] ise, bedenin her yerinde bulunur. Kalb, nefse uyarsa günah işler. İnsanın azaplara, felaketlere sürüklenmesine sebep, kendisidir. Kalbinin İslamiyete uymayıp, nefsine uymasıdır.
17.07.2003
Nefsi terbiye etmek gerekir
Hayvanlarda akıl ve nefs olmadığı için, ihtiyaçlarını bulunca kullanırlar. Yalnız bedenlerine zarar veren, kendilerini inciten şeylerden kaçarlar. İslam dini, rahat ve huzur içinde yaşamak için gereken şeylerden ve dünya lezzetlerinden faydalı olanları yasak etmiyor. Bunların elde edilmesinde ve kullanılmasında, selim akla ve dine uymayı emrediyor. İnsanların dünyada da, ahirette de rahat ve huzur içinde yaşamasını istiyor. Bunun için, selim akla uymayı emredip nefse uymayı yasak ediyor. [Selim akıl yalnız peygamberlerde bulunur.] Nefse uyan, İslamiyetin dışına çıkar. Çünkü nefsimiz hep kötülük yapmak ister. Allahın düşmanıdır. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Esas düşmanın, seni öldürünce seni Cennete sokan veya onu öldürdüğünde sana sevap kazandıran kimse değildir. Asıl düşmanın, kendi nefsin, ailen ve evlâdındır.) [Deylemi] Akıl yaratılmasaydı, insan hep nefsine uyar, felaketlere sürüklenirdi. Nefs olmasaydı, insan, yaşaması ve medeni hayat için çalışmasında kusur ederdi. Nefs ile cihad sevabından mahrum kalırdı. Meleklerden daha üstün olma yolu kapalı kalırdı. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ahiret hakkında sizin bildiklerinizi hayvanlar bilseydi, yemek için et bulamazdınız!) [Beyheki] Yani hayvanlar ahiretteki azapların korkusundan dolayı, yiyip içmekten kesilirler, bir deri, bir kemik kalırlardı. İnsanlarda nefs olmasaydı, hayvanlar gibi, korkudan, yiyip içemez, yaşayamazlardı. İnsanların yaşayabilmeleri, nefslerinin gafleti ve dünya lezzetlerine düşkün olması iledir. İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan faydalanılmasını emretmektedir. Her hastalık, sebebinin zıttı ile tedavi edilir. Nefsin çeşitli arzularından kurtulmanın, ilacı, aza kanaat ve sabırdır. Kendinde kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmanın sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeye, bunun zıddını yapmaya çalışmalıdır. Kötü huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok uğraşmak gerekir. Çünkü insanın alıştığı şeyden kurtulması zordur. Kötü şeyler nefse tatlı gelir. İnsanın, kötü şey yapınca, arkasından riyazet çekmeyi, nefse güç gelen şey yapmayı âdet edinmesi de, faydalı ilaçtır. Mesela, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim, veya oruç tutacağım, gece namazları kılacağım diye yemin edilebilir. Nefs, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlâkın zararlarını okumak, işitmek de, faydalı ilaçtır. Bu zararları bildiren hadis-i şerifler çoktur. Bazıları şöyledir: (Güzel ahlâka sahip olun, güzel ahlâk Cennete götürür, kötü ahlâktan da çekinin, o da Cehenneme götürür.) [ibni Lâl] (Her günahın tövbesi vardır. Kötü ahlâkın tövbesi olmaz. İnsan, kötü huyunun tövbesini yapmayıp, daha kötüsünü yapar.) [Hatib] (Güzel ahlâk, günahları, suyun kirleri temizlemesi gibi temizler. Kötü ahlâk ise, sirkenin balı bozduğu gibi salih amelleri bozar.) [İbni Hibban] (Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi huylu olmak, günahları eritir, yok eder. Sirke balı bozup yenilmez hâle soktuğu gibi, kötü huylu olmak, ibadetleri bozup yok eder.) [Taberani] (Güzel huy, Cennetin en üstün derecelerine kavuşturur. Nafile ibadetlerle bu derecelere kavuşulmaz. Kötü huy, Cehennemin dibine sürükler, bazen küfre sokar.) [Taberani] (Ya rabbi, kötü huy, kötü iş, kötü arzu ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.) [Ebu Davud]
20.07.2003
Nefsi emmare ve akl-ı selim
Nefsi emmare, şehvetlere kavuşmak ve kızdıkları ile dövüşmek için bir ölçü, bir sınır tanımaz. Yaptığı işler, hep aşırı, hep zararlı olur. Mesela hayvan susayınca, temiz suyu kolayca bulur, içer. Doyunca, artık içmez. İnsanı nefsi, doyduktan sonra da içirir. Sığır aç olunca, çayırda otlar. Doyunca, yatar, uyur. İnsan aç olunca, çayırda otlayamaz. Bulduğu otlar arasında seçim yapması, seçtiğini soyup, temizleyip, pişirmesi lazımdır. Nefs, bu yorucu, usandırıcı işleri seve seve yaptırır. Fakat, hoşuna gideni, doyduktan sonra da yedirir. Allahü teâlâ, merhameti sonsuz olduğu için, her devirde, peygamberleri vasıtası ile nefsin insanı felakete sürüklemesine mâni olmak maksadı ile nefsin arzularına uymayı sınırlayan, hem de nefsi temizleyip emmarelikten [taşkın olmaktan] kurtaran emir ve yasaklar gönderdi. En son olarak İslamiyeti göndermiştir, ötekileri de nesh etmiş, yani yürürlükten kaldırmıştır. Önceki dinler hiç değişmemiş bile olsa, 4 İncil değil tek İncil bile olsa artık onlarla amel etmek caiz olmaz. Bir insan, işlerini yaparken, İslamiyete uyarsa, nefsi, emmarelikten kurtulup, mutmainne olur. Bu zaman, şehveti ve öfkeyi faydalı olarak çalıştırır. Nefsi emmare, şehveti ve öfkeyi aşırı çalıştırdığı için, buna uymak tatlı gelir. İslamiyet'e uymak ise, bu arzuları frenlediği, tahdit ettiği için, acı, zor gelmektedir. Bunun için insan, İslamiyet'e uymak istemez. Nefse uymak ister. Nefsine uyan da felaketlere sürüklenir Allahü teâlânın merhameti sonsuz olduğundan, insanlarda, saadeti felaketten, doğruyu eğriden ve yararlıyı zararlıdan ayırabilen bir kuvvet de yarattı. Bu çok kıymetli kuvvet, Akıldır. Şaşmayan, yanılmayan akla Akl-ı selim denir. Akl-ı selim sahibi olan kimse nefsine uymaz, İslamiyete uyar. Aklı dinlemeyen kimse ise, nefsine uyar. Kalb, hem nefse, hem his uzuvlarına bağlıdır. His uzuvları ne ile meşgul olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şeyi görünce, güzel bir ses duyunca, tatlı bir şey alınca, kalb bunlara bağlanır. Bu sevgi insanın elinde olmaz. İnsan güzel bir şey okuyunca, kalb, bunların manâlarına, yazarına bağlanır. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demektir. İnsan, çok defa hakiki güzelliği anlayamaz. Nefse güzel gelen ile, kalbe güzel geleni birbiri ile karıştırır. Kalb kuvvetli ise, hakiki güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır. Âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, Evliya zatların sözleri, dua, tesbih gibi kıymetli şeyler, aslında güzeldir. Çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalınca ve nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zaman, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi olmaz. Kur'an-ı kerim okuyunca veya dinleyince, zikir yapınca, ibadetleri yapınca, Allahü teâlâyı sever. Kalbi, nefsin elinden, baskısından kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi uyandırıp kuvvetlendirmek lazımdır. Bu da, Resulullah efendimize uymakla olur. Muhammed aleyhisselama uyarak, kalbini nefsinin pençesinden kurtaran bir kimse, evliyadan bir zatın hayatını incelerse, onun Resulullahın vârisi, Allahın sevgili kulu olduğunu anlar. Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Allahın sevdiğini de çok sever. Ancak, ehli sünnet âlimlerinin yolundan gidilmezse insan sevmekte yanılabilir. Nefsin sevdiklerini, kalbin sevdiği hakiki güzellikler sanarak aldananlar çok olmuş, felakete sürüklenmişlerdir. Onun için dinimizi bilmek ve nefsi iyi tanımak gerekir.
21.07.2003
Nefsin hevasına uymak
Nefsin sevdiği, istediği şeylere heva denir. Nefsin hevasına, şehvetlerine, isteklerine, lezzetlerine tâbi olmak kötü huyların başında gelir. Nefsin arzularının, insanı Allah yolundan saptırıcı oldukları, Kur'an-ı kerimde haber verilmiştir. Çünkü nefs, daima Allahü teâlâyı inkâr, O'na inat, isyan etmek ister. Her işte, nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veya bid'at sahibi olmaya yahut fıska [haram işlemeye] başlar. Âlimler, (Nefse uymaktan kurtulmak, dünya nimetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefs, Allahü teâlâ ile kul arasındaki engellerin en tehlikelisidir. İbadetlerin en kıymetlisi, nefse uymamaktır) buyurmuşlardır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Rabbinin azametinden korkup, kendini nefsinin arzularından men edenin, varacağı yer elbette Cennettir.) [Naziat 40,41] Hadîs-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Şu üç şey insanı felâkete sürükler: Hasislik, nefse uymak, kendini beğenmek.) [Ebû Nasr] [Hakim-i Tirmizi] (Şu dört şey kimde bulunursa ona Cehennem haramdır, şeytan ve nefsinden de korunmuş olur. Nefsi bir şeye heves etse, nefsin şehvet ve öfkesine hakim olur. Nefsi bir şeyden nefret etse de onu yapar. Bu dört şey şunlardır: Bir miskini barındırmak, güçsüze acımak, hizmetçiye yumuşaklık göstermek, ana babaya infak.) [Deylemi] (Aklın alameti, nefse hakim olup öldükten sonra gerekenleri hazırlamaktır. Ahmaklık alameti nefse uyup, Allah'tan af ve merhamet beklemektir.) [Tirmizi] Nefse uyup da, tövbe ve istiğfar etmeden, af ve Cennet beklemek ahmaklık olmaktadır. Nefs, yaratılışında kötülükleri, zararlı şeyleri sevici ve isteyicidir. (Nefsinden sakın daim. Ona güvenme asla. Yetmiş şeytandan daha fazla düşmandır sana) Nefsin, insanı haramlara ve mekruhlara sürüklemesinin zararları meydandadır. İstekleri hep hayvani arzulardır. Hayvani arzular ise, hep dünyadaki ihtiyaçlardır. İnsan bu arzuların peşinde koşarsa, ahiret ihtiyaçlarını hazırlamaktan geri kalır. Çok önemli olan bir şey de, nefs mubahlarla doymaz. Mubahları kullanmayı arttırdıkça, isteklerini arttırır. Yine de, doymaz. İnsanı haramlara sürükler. Haramlara düşenin de küfre girmesi kolaylaşır. Mubahları aşırı kullanmak, dertlere, hastalıklara sebep olur. Böyle insan, hep midesini, zevkini düşünür. Hasis ve rezil olur. Nefsin İslâmiyet'in dışına taşmasını önlemek için, onunla iki cihad vardır: 1- Nefse uymamak, onun arzularını yapmamaktır. Buna, Riyazet denir. Riyazet, takva ve vera ile olur. Takva, haramlardan kaçmaktır. Vera, haramlardan kaçıp mubahları da ihtiyaçtan fazla kullanmaktan sakınmaktır. 2- Nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Buna Mücahede denir. Bütün ibadetler mücahededir. Bu iki cihad, nefsi terbiye eder. İnsanı olgunlaştırır. Ruhları kuvvetlendirir. Sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna kavuşturur. Allahü teâlâ kullarının ibadetlerine muhtaç değildir. Kullarının günah işlemesi de ona zarar vermez. Kulun nefsini terbiye etmek, nefsle cihad etmek için bunları emretmiştir.
22.07.2003
Nefse hakim olmak
Nefsini terbiye edip ona hakim olan kurtulur. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İnanıp nefsini ıslah edene korku ve üzüntü yoktur.) [Enam 48] (Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiş, kötülükte bırakan, zarar etmiştir.) [Şems 8,9] (Sana gelen iyilik Allah'tan, her kötülük ise nefsindendir.) [Nisa 79] (Hz.Yusuf dedi ki: Ben nefsimi temize çıkarmam, benim nefsim kötü şeyler istemez demiyorum, çünkü nefs, Rabbim acıyıp korumadıkça, hep kötülüğü emreder.) [Yusuf 53] Allahü teâlâ her şeyden önce aklı yaratmış, ona ilim, zeka, hulus, doğruluk, cömertlik, tevekkül, korku, ümit gibi hasletler vermiştir. İşte, bu akılla müşerref olan kimse, cenâb-ı Hakkın varlığını ve birliğini tasdik ederek, onun rızasına kavuşur. Günahlar nefse tatlı gelir. İbadetler ise nefse zor gelir. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Cehennem nefse hoş gelen, Cennet ise nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır.) [Buhari] Mümin, nefsine aldanarak günah işleyebilir. Fakat, günah işlerken, aklı ve imanı onu üzer. İnsan, aklı ile iman eder. Nefse tatlı geldiği için de, günaha sürüklenir. Bundan dolayı, iman ile isyanın [günah işlemenin] aynı olmadığı, ayrı olduğu anlaşılır. Yani günah işleyene, ibadet etmeyene kâfir denmez. Bid'at fırkalarından bazıları, namaz kılmayana veya başka günah işleyene kâfir diyorlar. Bazı kimseler, hiç ibadet yapmaz, haramlardan sakınmaz, yani İslamiyet'e uymaz. (Allah kerimdir, beni de affeder) der. Burada nefs ve şeytan kendilerini aldatmakta, isyana sürüklemektedir. Aklı olan kimse, bunlara aldanmaz. Allahü teâlâ, kerim olduğu gibi, azabı da şiddetlidir. Bu dünyada, çoklarını fakirlik ve sıkıntılar içinde yaşattığını görüyoruz. Nice kullarını, hiç çekinmeden azaplar içinde yaşatıyor. Herkesi yaşatan O olduğu halde, yiyip içmeyen insanı yaşatmıyor. İlaç kullanmayan hastaya şifa vermiyor. Yaşamak, hasta olmamak ve mal sahibi olabilmek gibi, dünya nimetlerinin hepsi için sebepler yaratmış, sebebine yapışmayanlara hiç acımayıp, dünya nimetlerinden mahrum bırakmıştır. Ahiret nimetlerine kavuşmak da böyledir. Küfür, kalbi ve ruhu öldüren bir zehirdir. Tembellik de, ruhu hasta yapar. Bunlara ilaç yapılmazsa, ruh hastalanır, ölür. Küfrün ve cahilliğin biricik ilacı, ilimdir. Tembelliğin ilacı da, namaz kılmak ve diğer ibadetleri yapmaktır. Bir kimse, (Allah kerimdir bana zehir tesir etmez) diyerek zehir yiyip içse, hastalanır, ölür. İnsanların bedenleri nazik olduğu için, yiyip içmek, giyinmek ve barınmak gibi şeylere ihtiyaç duyar. Bunları bulmak ve İslamiyet'e uygun olarak kullanabilmek için, hazırlamak çok güçtür. Bu işlerin kolay ve rahat yapılması için, insanlarda Nefs denilen bir kuvvet yaratılmıştır. Nefs, bedene lazım olan şeylerin yapılmasını ister. Bu şeyleri fazlası ile yapmak ona tatlı gelir. Nefsin isteklerine Şehvet denir. Şehveti, akla danışmadan, ihtiyaçtan fazla yapması, kalbe ve bedene zarar verir, günah olur. İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indinde kıymeti o kadar yükselir, kendine kıymet verenin, Allah katında kıymeti olmaz. O halde nefsimizi kibirlenmekten korumalıyız. İlmi olduğu halde, kibrin zararını bilmeyene âlim denmez. İnsanın ilmi arttıkça, Allahtan korkması da artar, günah işlemeye cesaret edemez.
23.07.2003
Nefsin hilesi çoktur
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Nefsi emmareden hasıl olan kötülükler, insanın kendi hastalığıdır. Öldürücü zehirdir ve kullukla bağdaşmaz. Dışardan gelen kötü istekler, şeytandan gelmiş olmakla beraber, geçici hastalık olur. Ufak bir ilaç ile, kolayca giderilebilir. Kur'an-ı kerimde, (Şeytanın aldatması, elbette zayıftır) buyuruldu. En büyük düşmanımız, nefsimizdir. Can düşmanımız, her zaman yanımızda bulunan bu azılı arkadaşımızdır. Dışarıdaki düşmanımız, bu iç düşmanın yardımı ile bize saldırıyor. Onun yardımı ile bizi yaralıyor. Varlıklar içinde en cahil olanı, insanın nefsidir. Çünkü, nefsi emmare kendine düşmanlık yapmaktadır. Hep, kendini yok edici şeyleri istemektedir. Her isteği, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir. Her işi, sahibi olan ve bütün iyiliklerin sahibi bulunan Allahü teâlâya karşı gelmektir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytana uymaktadır. (3/27) Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Gençlik, ömrün en kıymetli, İnsanın sıhhatli, kuvvetli olduğu zamandır. Bu zaman, her gün geçiyor, azalıyor, ihtiyarlık yaklaşıyor. Yazıklar olsun ki, en şerefli, en lüzumlu iş olan, marifetullahı kazanmayı, hayâl olan ömrün sonuna bırakıyoruz. En şerefli olan zamanlarını, en zararlı, en kötü şey olan nefsin arzularına kavuşmak için sarf ediyoruz. Peygamber efendimiz, (Yarın yaparım diyenler, aldandı) buyurdu. Allahü teâlâ, insan ve cinleri marifetullaha ve Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için yarattı. Nefslerimizin arzuları peşinde koşan biz ahmaklar, ne zaman aklımızı başımıza toplayacağız? Ne zamana kadar bu nimetten mahrum kalacağız? Nefsi ve şeytanı sevindirmeye ve Allahü teâlânın rızasından mahrum kalmaya daha ne kadar devam edeceğiz? Dünya lezzetleri nefsin arzularıdır. İnsanın, Allahü teâlânın marifetine kavuşmasına mani olan en kuvvetli düşman da nefsin arzularıdır. Bu arzular bitmez ve tükenmez. Hepsi de çok zararlıdır. (Maksudun, mabudundur) sözü meşhurdur. (Nefslerinin arzularını ilah edinenler) âyet-i kerimesi, bu sözümün vesikasıdır. (1/65) Nefs hakkında Yunus Emre de der ki: Hak bir nefs verdi ki bana, ha demeden hayran olur Bir an gelir neşe saçar, bir an gelir giryan olur. Bir an gelir dilsiz olur, söz söylemez kalır naçar Bir an dili hikmet saçar, dertlilere derman olur Bir an çıkar Arş üstüne bir an iner yer altına Bir an denizde damladır, bir an taşar umman olur Bir an cehalette kalır hiçbir şeyi bilmez olur Bir an irfan kaynağıdır, hikmet ehli Lokman olur Bir an giderek camiye yüzünü sürer secdeye Bir an varır kiliseye İncil okur ruhban olur Bir an gelir İsa gibi, ölmüşleri eyler diri Bir an çok kabarır kibri, Firavunla Haman olur Bir an döner Cebraile rahmet saçar her mahfile Bir an biter her gaile miskin Yunus hayran olur Yunus Emre'ye nazire olarak deniyor ki: Bir an gelir dost iken, yedi kat bir el olur Bendini yıkıp geçen kükremiş bir sel olur Bir an gelir, durulur, tatlı bir pınar olur, Herkese gölge veren büyük bir çınar olur Bir an gelir para der, haram helal ayırmaz Bütün dünya verilse, aç gözünü doyurmaz Bir an gelir inanır, hak ehlinin sözüne Vurur iki dizine, yaşlar dolar gözüne. Bir an gelir sert bakar gözünde şimşek çakar Yılların kazancını, tutar bir anda yakar. Bir an gelir, iyidir, kötüye düşman olur, Bütün yaptıklarına, utanır, pişman olur. Bir an gelir, saçmalar, ayarsız densiz olur, İman İslam tanımaz kıpkızıl dinsiz olur. Bir an gelir uysaldır, her şeyi kabul eder, Bâtılları bırakır, hakkın yolunda gider Bir an gelir tanımaz, herkese ağyâr olur Mazlum canlara kıyar, azgın canavar olur Bir an gelir harama kapatır gözlerini Hatırından çıkarmaz Resulün sözlerini Bir an gelir zulmeder, ruhumuzu inletir, Ne naneler yedirir, ne mavallar dinletir. Aman ha aman, nefse uyanın hali yaman Onun hilesi çoktur, tükenmez hiçbir zaman
24.07.2003
İhtiyatı elden bırakmamalı
Hz. Ali, dirilmeye inanmayan bir ateiste, "Biz inanıyoruz. Diyelim ki senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Ya bizim inancımız doğru ise, sen sonsuz olarak ateşte yanacaksın" diyor. Ateist ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet'e göre ise, kâfir cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Halbuki, ahiret hayatı, bir ihtimal değil, apaçık bir gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allah'a ve ahirete inanması gerekir. İnanmamak, ahmaklık, cahillik olur. İbadetlerde de ihtiyata riayet etmemek ahmaklık olur. Birkaç örnek verelim: 1- Biz, sahih delillerle diyoruz ki, Hanefi mezhebinde ağzın içini gusülde yıkamak farzdır. İğne ucu kadar kuru yer kalsa gusül sahih olmaz. Bunun için diş dolgusu olanların, gusülde ağzın içini yıkamak farz değil diyen Maliki veya Şafii mezhebine uymaları gerekir. Bizim naklettiğimiz yanlış bile olsa, bunun hiçbir zararı olmaz, üstelik, hak olan başka bir mezhebin şartlarına da uyduğumuz için sevap kazanırız. Zaten her Müslüman, kendi mezhebinin şartlarına uyar, diğer mezhebin şartlarını da gözetmeye çalışırsa, müstehab olur. Eğer Hanefi mezhebinden naklettiğimiz husus doğru ise, inanmayanlar bir ömür boyu cünüp gezer, namazı da sahih olmaz. 2- Biz, fıkıh kitaplarından nakil yaparak diyoruz ki: Zekat, ya ticareti yapılan maldan veya değeri altın olarak verilir. Başka mal veya kağıt para verilmez. Nakledilen bu hüküm, kesinlikle doğrudur. Böyle bir hüküm olmasa bile, zekatı bizim bildirdiğimiz gibi vermekte hiç mahzur yoktur. Doğru ise, zekatını başka mal veya kağıt para olarak verenlerin zekatları sahih olmaz. 3- Biz ilmi [bilimsel] olarak diyoruz ki, Türkiye gazetesinin esas aldığı, 150 yıldan beri ecdad tarafından uygulanan namaz vakitleri doğrudur, 1982'den beri uygulanan vakitler temkinsizdir. Bizim hesabımız, yanlış olsa bile, namazı vakti girdikten 5-10 dakika sonra kılmakta ve oruçta da imsaktan 10-20 dakika önceden yiyip içmeyi kesmekte mahzur yoktur. Ecdadın hesabı doğru ise, namazı vakti girmeden kılanlarınki sahih olmaz. 4- İlahileri müzik eşliğinde söylemek caiz değildir diyoruz. Caiz olsa bile, ilahileri müziksiz dinlemenin bir zararı olmaz. Ya müzikle ilahi okumak caiz değilse, küfre girmek gibi büyük tehlike nasıl göze alınır ki? Bunun gibi, İslam düşüncesi, İslam felsefesi demek küfürdür. Caiz olsa da, kullanmamanın mahzuru olmaz 5- Bilimsel olarak diyoruz ki, hoparlörle namaz kılmak sahih olmaz. Sahih olsa bile, hoparlörsüz namaz kılmakta mahzur yoktur. Ya gerçekten sahih değilse, kılınan namazlar boşa gider. Ehl-i sünnet âlimleri diyor ki: Allahü teâlâ, İslamiyeti doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Rabbimiz sözünden dönmez. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yoldadır. Bunun için (Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle!) diye dua etmelidir. Eğer grubu doğru ise, duanın bir zararı olmaz. Grubu yanlış ise doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur.
27.07.2003
Günahtan kaçmak sevaptan önce gelir
Bir sünneti işlerken mekruh işlemek zorunda kalan veya bir farzı işlerken haram işlemek zorunda kalan ne yapar? CEVAP: Mekruh işlememek için sünnet, haram işlememek için farz tehir veya terk edilir. Çünkü günahtan kaçınmak, ibadet yapmaktan önce gelir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Küçük bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların ibadetleri toplamından daha iyidir.) [R. Nasıhin] İbadetleri dinimizin bildirdiği şekilde yapmak, mesela beş katlı bir İslam binasına sahip olmak için, önce bir iman arsası gerekir. Sonra, sıra ile katları çıkmak gerekir. Bu katlar; Haramlardan kaçma katı, Farzları ifa katı, Vacipleri ifa katı, Mekruhlardan kaçma katı, Sünnetleri [ve nafileleri] ifa katıdır. Arsa: Arsa yoksa bina kurulmaz. Bu arsa, doğru imandır. İman olmadan Müslümanlık olmaz. İslam binasının kurulacağı arsa, bataklıkta, oynak yerlerde olursa, üzerine emniyetli bina kurulamaz, yıkılır. Onun için imanın doğru olması şarttır. Yani küfür pisliklerinden temiz olması gerekir. Ehl-i sünnet olmayanın [bid'at ehli sapıkların] ibadetleri sahih olmaz. İman arsası olmayanın, haramlardan kaçması veya ibadet yapması bir şey ifade etmez. Kâfir içki içmese, kumar oynamasa, cami, çeşme yaptırsa, her ibadeti yapsa bir sevap kazanamaz. Bir bina yaparken ikinci katı yapmak için önce birinci katın yapılması şart olduğu gibi, İslam binasını kurarken de aynı sistem geçerlidir: 1- Haramlardan kaçma katı: Avret yerini açmadan necaseti temizlemek mümkün değilse namazı öyle kılar. Çünkü necaseti temizlemek emir, avret yerini açmak yasaktır. 2- Farzları ifa katı: Haramlardan kaçmadan farz katı inşa edilemez. Haram işleyerek, farz yapılmaz. Yani farzları sahih olsa da kabul olmaz. Cünüp kimse tenha yer bulamazsa, teyemmüm eder. Çünkü farz olan bir emri yapmak, bir haram işlemesine sebep olursa, haram işlememek için, o emir yapılmaz, tehir edilir. Zengin olan Hanefi bir kadının yanında mahremi olmadan hacca gitmesi haramdır. Farz olan tavafı da, erkeklere sürtünerek, yani haram işleyerek yapamaz. (R.Muhtar) 3- Vacipleri ifa katı: Vacipleri de yapabilmek için haramlardan kaçmak gerekir. 4- Mekruhlardan kaçma katı: Mekruh işleyerek sünnet yapılmaz. Cemaat ile namaz kılınırken, sünnete başlamak mekruhtur. Mekruh işlememek için, sabahın sünneti bile terk edilir. 5- Sünnet ve nafileyi ifa katı: Camiye girince tehıyyet-ül-mescid namazı kılmak sünnettir. Eğer kerahet vakti ise bu sünnet olan namaz kılınmaz, mekruh olur. Vakit daralınca, ilk sünneti kılmak, farzın kazaya kalmasına sebep olursa, bu sünneti kılmak haram olur. Sabah camiye gelen, imam teşehhüdde ise, sünneti kılmadan imama uyar. Daha sonra da sünneti kılmaz. Kamet okunduktan sonra sünnete durulmaz. Resulullah, (Kamet okunurken, o farzdan başka namaz kılınmaz) buyurunca, (Sabahın sünneti de mi) dediler. (Evet, sabahın sünneti de kılınmaz) buyurdu. (İ. Adiy) Binanın taşıyıcı kolonları, zemin betonları, duvarları eksikken, beşinci katı yapmaya kalkmak mümkün olmaz. İkinci katı eksik veya yıkık olanın, beşinci katı yapmaya kalkması mümkün olmaz. İman arsası bataklıkta olan veya farzları ifa katı olmayan kimseye, (beşinci katın yıkıktır, sünnet ve nafile ile uğraş) demek, ne kadar çok yanlış olur. Duvar olmadan üstüne sıva yapılmaz. Sıva olmadan süsler yapılmaz. Duvar farzları yapmaktır. Sıva sünnetlerdir. Süsler ise nafile ve müstehab olanlardır. İşte bu sebeplerden dolayı hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Farz borcu varken, nafile kılan, boş yere zahmet çekmiş olur, kazasını ödemedikçe, nafile namazları kabul olmaz.) [Fütuhul gayb]
28.07.2003
İlimsiz iyi niyetin zararı
Dinimizde niyetin önemi büyüktür. Kötü niyet için günah, iyi niyet için sevap vardır. İyi bir iş yapmaya niyet edip, fakat onu yapamasa, yine sevap alır. Hadis-i şerifte (Müminin niyeti işinden hayırlıdır) buyuruluyor. Mubah iyi niyetle yapılırsa taat olur; sevap verilir. Kötü niyetle yapılırsa günah olur. Üç misal : 1- Yiyip içmek mubahtır. Yiyip içerken, Allahın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden kaçmak için kuvvet kazanmaya niyet edilirse; taat olur, sevap olur. Günah işlemeye kuvvet kazanmak için yenirse, günah olur. 2- Uyumak mubahtır. İbadetleri rahat yapmak niyetiyle uyumak sevap olur. Bir haramı işlemek niyeti ile yatan, günah işlemiş olur. Hiçbir şey düşünmeden gafletle yatan, sevap kazanamaz. 3- İyi ve temiz giyinmek, koku sürünmek mubahtır. Sünnete uymak, İslamın vakarını korumak niyetiyle yapılırsa sevap, gösteriş veya öğünmek için yapılırsa günah olur. Çünkü Allahü teâlâ, bir kimsenin yeni, temiz elbisesine bakarak sevap vermez. Bunları ne niyetle yaptığına bakarak sevap veya günah yazar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, sizin şeklinize, malınıza bakmaz, kalblerinize, amellerinizi ne niyetle yaptığınıza bakar.) [İbni Mace] Taat kötü niyetle yapılırsa, günah olur. Üç örnek: 1- Camiye gitmek, orada oturmak taattir. Caminin; Allahın sevdiği yer olduğunu düşünerek ziyaret etmek daha çok sevap olur. Namaz kılmayı beklemek için, ahireti düşünmek için, vaaz dinlemek için de niyet edilirse her niyet için ayrı sevaba kavuşulur. Kötü niyetle, mesela ayakkabı çalmak için veya namaz kılanları tespit edip zalimlere bildirmek için camiye gitmek günah olur. 2- Fen bilgilerini [fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi bilgileri] öğrenmek taattir. Allahı tanımak ve insanlığa hizmet etmek, yurdu düşmanlardan savunmak niyetiyle bu ilimleri öğrenmek çok sevaptır. Bu bilgileri kötüye kullanmak niyetiyle, mesela topluma zarar vermek için bomba yapmayı öğrenmek günahtır. 3- Topluma karışmak onların hukukuna riayet için olursa taattir. Fakire, sadaka vermek sevaptır, ancak kumar oynayan ve bir günlük yiyeceği olan fakire sadaka vermek günah olur. (Ameller niyete göredir) hadis-i şerifi, taat ve mubahlara niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Günahlar, iyi niyetle de işlense, günah olmaktan çıkmaz. Üç örnek: 1- Bir kadın, farz olan haccını eda niyeti ile mahremsiz hacca gitse haram işlemiş olur. Bir kız, Amerika'da İslamiyet'e hizmet için mahremsiz gitse günah olur. İyi niyet haramları helal hâle getirmez. 2- Bir Hıristiyan kızı, bir Müslüman erkeğe, (Benimle dans edersen müslüman olurum) dese, Müslümanın, iyi niyetle onunla dans etmesi veya başka günah işlemesi caiz olmaz. Bir kâfiri Müslüman yapmak için onunla içki içmek yahut başka günah işlemek caiz olmaz. 3- Birinin gönlünü almak için, (Mümini sevindireni Allahü teâlâ sevindirir) hadis-i şerifine uyabilmek için, içki içenlerin masasına oturmak sevap olmaz, günah olur. Haram para ile cami yaptırmak da caiz değildir. Haramdan iyi niyet ile [Allahtan korkarak] vazgeçen sevap kazanır. Başka bir sebep ile vazgeçen sevap kazanmaz. Yalnız, günahından kurtulur. Bir iyi niyet hikâyesi şöyledir: Ormanda bir ayının ayağı, kütük arasına sıkışır, kurtaramaz. Adamın biri bunu görüp, ayının ayağını kütüğün arasından çıkarır. Ayı da bu adama, bir iyilik düşünür. Ormandaki arıların yaptığı petekleri alıp getirir. Adam balı yiyince orada uyumaya başlar. Fakat tatlının kokusunu alan sinekler, adamın yüzüne konarak rahatsız eder. Ayı ise, kendisine iyilik eden adam rahat uyusun diye sinekleri kovar. Bakar ki kovmakla gitmiyor, sinekleri öldüreyim bari diye, kocaman bir taş alıp, adamın yüzüne konan sineklere vurur. Netice malum... Ayının ilmi olmadığı için, iyi niyeti fayda yerine zarar vermiştir.
29.07.2003
Salih âlimler tevazu sahibi idi
Salih âlim demek, kibirden uzak, ilim, ihlas ve tevazu sahibi insan demektir. İmam-ı Gazali hazretleri, her salih âlim gibi, tevazu sahibi idi. Hadiste birikiminin az olduğunu bildirmiş. Bunun yüzünden, (O hadis ilminde zayıftı, sahih ile uydurma hadisi birbirinden ayıramazdı. Onun eserlerine güvenilmez. Çünkü eserlerini bu uydurma hadisler üzerine bina etmiştir) demek caiz olmaz. Salih âlim, bid'at ehli gibi kibirli değildi. Herbiri bir tevazu abidesi idi. Mesela ikinci binin müceddidi İmam-ı Rabbani hazretleri birçok mektubunda, kendisini en aşağı köle, fakir, âciz birisi olarak bildirir. Hocasına bir mektubunda diyor ki: (Bu köleniz gaflet uykusuna dalmıştır, yüzü siyahtır, kusurları çoktur, huysuzdur.) [m.9] Şimdi biz (İmam-ı Rabbani gaflet uykusundadır, yüzü karadır, kusurları çok biridir) diyebilir miyiz? Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kusurlarım pek çok, iyi anlıyorum ki, sağ omzumdaki melek, yirmi seneden beri, yazacak bir iyilik bulamamıştır. Allahü teâlâ biliyor ki, bu sözü gösteriş olarak söylemiyorum. İçimden geleni söylüyorum. Yine iyi anlıyorum ki, Frenk kâfiri, kendimden kat kat daha iyidir. Yine iyi anlıyorum ki, hatalarla, kusurlarla çevrilmişim ve günahlarımın altında ezilmişim. Yaptığım ibadetleri, iyilikleri, sol omzumdaki melek yazsa, yeridir. Sol omzumdaki melek, hep yazmaktadır. Sağ omzumdaki ise işsiz, boş durmaktadır. Sağdaki amel defterim bomboştur. Soldaki ise, dolu ve simsiyah olmuş. Ümidim yalnız Allahın rahmetindedir. Ancak Onun mağfiretine sığınıyorum. (Allahümme mağfiretüke evsau min zünubi ve rahmetüke erca indi min ameli = Ya Rabbi, senin mağfiretin, benim günahlarımdan daha geniştir. Rahmetin ise amelimden daha ümit vericidir) duasını kendime tam uygun görüyorum. Şaşılacak şeydir ki, yüksek derecelerde, durmadan gelen feyzler, nimetler, bu kusurları görmeye yardım ediyorlar. Ayıpları görmek kuvvetini arttırıyorlar. Ucb [kendini beğenmek] yerine, aşağılık gösteriyorlar. Yüksek yerde, tevazu [aşağı gönüllülük] yolunu açıyorlar. Bu an içinde, hem vilayetin [evliyalığın] en yüksek derecesini ihsân ediyorlar, hem de, kendini kusurlu görmeyi sağlıyorlar. Ne kadar çok yükselirse, kendini o kadar çok aşağı görüyor. Çok yükselmek, kendini çok aşağı görmeye sebep oluyor. Yabancılar, buna ister inansın, ister inanmasınlar. (m.1/222) [Bid'at ehli, aynı zamanda, tasavvufa yabancı insan demektir.] Şimdi biz, İmam-ı Rabbani hazretleri hâşâ Frenk kâfirinden daha aşağıdır diyebilir miyiz? Tasavvuftan haberi olmayanlar bu inceliği anlayamazlar. İmam-ı Malik hazretleri, (Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, Zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at sahibi olur. Her ikisini edinen, hakikate varır) buyurdu. (Merec-ül-bahreyn) İmam-ı Şafii hazretleri okuduğu bir şeyi kolay kolay unutmazdı. Buna rağmen (Benim hafızam zayıf) derdi. Belki İmam-ı a'zam'a göre zayıf olduğunu söylüyordur, belki de Resulullah efendimize göre söylüyordur, niyetini bilemeyiz. Ama bizzat kendisi söyledi diye hafızası zayıftı diyemeyiz. Resulullah efendimiz bile, (Ben de beşerim, ben de yanılabilirim) buyuruyor. Hâşâ (O da yanılabildiği için O'na güvenilmez) denir mi hiç? İmam-ı Gazali hazretlerinin Resulullah efendimizin söylediği bütün hadisleri bilmesine imkân yoktur, hatta Eshab-ı kiramdan da hepsini bilen yoktur. Bildiğim azdır demek, bütün hadisleri bilemem demektir, uydurma ile sahihi ayıramam demek değildir.
30.07.2003
Yolculuğa çıkarken okunacak dualar
Suâl: Bir vasıta ile yolculuğa çıkarken, gemiye binince okunacak duâ var mıdır? CEVAP: Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Ümmetim gemiye binince, Besmele çekerek "Bismillahi mecraha ve mürsaha inne rabbi le gafururrahim" (Hud 41) âyet-i kerimesini okursa, boğulmaktan emin olur.) [Taberâni] Bu âyet-i kerimeyi, uçak, otobüs, tren, taksi gibi her vasıtaya binerken okuyanın kazadan, belâdan emin olacağı da bildirilmiştir. Yine bir hadis-i şerifte, gemiye binince, Zümer suresinin 67. âyet-i kerimesini okuyanın boğulmaktan emin olacağı bildirilmiştir. (Kurtubi) Yolculuğa çıkan iki rekat namaz kılmalı ve sadaka vermeli. Zahid Ebül-Hasen-i Gazvi hazretleri, (Yolculuğa çıkarken, Liilafi'yi okuyan, bütün kötülüklerden emin olur) buyurdu. (Şir'a) Evden çıkarken Âyet-el kürsi'yi okuyan, eve dönünceye kadar belâlardan emin olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Evinden çıkarken Âyet-el kürsi okuyana, yetmiş melek, evine dönünceye kadar duâ ve istiğfar eder.) [Ey oğul ilmihali] (Evinden çıkarken "Bismillah, tevekkeltü alellah, La havle vela kuvvete illa billah" diyen, tehlikelerden korunur, şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizi] (Kim evinden sefere çıkarken 11 defa "İhlas" okursa, seferden dönünceye kadar Allahü teâlâ, onun evini muhafaza eder.) [İ. Neccar] İslâm âlimleri, (Sefere çıkarken yedi Âyet-el-kürsi oku! Öne, arkaya, aşağıya, yukarıya, sağa ve sola üfür, bir tanesini de yut, sonra Kelime-i tevhid söyle! Yolculukta belâlardan emin olursun) buyurmuşlardır. Yolculuğa çıkarken, hatta evinden çarşıya giderken, bir kimsenin yanından ayrılırken "Allahaısmarladık" demek çok faydalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Sefere çıkarken arkadaşlarına veda eden, onların duâları sebebiyle berekete kavuşur.) [Deylemi] *** ğ Kınanın fazileti Kınanın dinde yeri var mı? CEVAP: Kına hakkında bir çok hadis-i şerif vardır. Bazıları şöyledir: (Kına ile kınalanın. Çünkü güzelliğinizi, gençliğinizi ve nikâh sevginizi artırır.) [E Nuaym, Bezzâr] (Kına ile ilk boyanan İbrahim Peygamberdir. Siyahla ilk boyanan da Firavun'dur. [Deylemi] (Boyanmanın en iyisi kına ile olandır.) [Deylemi] (ihtiyarlığınızı kına ile gideriniz. Zira bu, yüzleriniz için güzellik, ağızlarınız için hoşluk, kadın için kuvvettir. Kına, Cennet ehlinin kokusunun seyyididir ve kına küfürle imanı ayırır.) [I.Asâkir] (Sakallarınızı kınalayın. Çünkü melekler müminin kına sürünmesine sevinir. [i.Adiy] Yine bildirildi ki: (Peygamber efendimiz, başından rahatsız olana "hacamat ol" ayağından rahatsız olana "ayağına kına koy" derlerdi.) [Taberâni] *** Evliya kabirlerindeki çiçekleri bereketlenmek niyeti ile koparmanın mahzuru var mıdır? CEVAP: Kabirdeki yeşil otları, çiçekleri koparmak mekruhtur. Kurumuş olanları almak, otları koparmak caizdir.
31.07.2003
Baba kelimesinin anlamları
Hıristiyanlar niçin Allah'a baba diyorlar. Bir de Peygamber efendimizin dedelerinden olan Hz. İbrahim'in babasına kâfir denir mi? CEVAP: Kur'an-ı kerimde, Hz. Yakub'a, (Baban İbrahim, İsmail ve İshak) buyuruluyor. (Bekara 133) Bilindiği gibi, Hz.Yakub, Hz. İshak'ın oğludur. Hz. İsmail amcası, Hz. İbrahim ise dedesidir. Demek burada, amcaya da, dedeye de baba denmiştir. Hz. İbrahim'in babası Taruh olduğu halde, amcası ve üvey babası Azer için Kur'an-ı kerimde (İbrahim'in babası) ifadesi geçmektedir. (Enam 74) Hz. Âdem'e baba dendiği gibi, Hz. Nuh'a da ikinci baba denmektedir. Hadis-i şerifte, (Âdem ile Nuh arasında on baba vardır) buyuruldu. (Taberani) Resulullah, amcası Ebu Talib'e baba ve bunun hanımı Fatıma binti Esed'e anne demiştir. Bu hadis-i şeriflerle sabittir. Türkistan'da, hürmet edilen kimselere de baba denildiği, Reşehat kitabında yazılıdır. Çeşitli milletlerde, amcaya, üvey babaya, kayınpedere ve yardımsever zatlara baba demek âdettir. İnsanlara iyilik eden, onları himayesine alanlara mecaz olarak, baba adam veya fakir babası denir. Yaşlı kimselere de hürmeten baba denir. Eskiden tekke büyüğüne de baba denirdi. Bektaşi babası gibi. Bugün çete başlarına mafya babası denmektedir. Yaşlı kadınlara da, Ayşe ana, Fatma ana veya Hacı anne dendiği meşhurdur. Böyle söylemekle, yani baba demekle, o kimse bizim babamız olmadığı gibi anne dediğimiz kadın da annemiz olmaz. Bunlar hürmet için söylenir. Yine yaşlı kimselere, bir akrabalığımız olmadığı halde, Amca, dede, yaşlı kadınlara da, Teyze, nine deriz. Bunlar, gerçek anlamda değil, bir saygı ifadesidir. Kayınvalideye ve kayınpedere, Ana-baba demek ise pek normaldir. Ceddimiz, kayınvalideye ve kayınpedere, Hanım anne, Bey baba da demişlerdir. Hakiki ana baba ile karışmamaları için böyle söylemek daha iyidir. Bazı yerlerde kayınvalideye Cici anne de diyorlar. Bunlar mubah âdetlerdir. Günah olmayan âdetlere uymakta mahzur yoktur. Hatta mubah olan âdete uymamak şöhrete, kalb kırmaya sebep olursa böyle âdetlere uymak gerekir. (Hadika) Bugün bazı Hıristiyanlar, (Hepimiz Allah'ın çocuğuyuz. Allah hepimizin babasıdır. İncillerdeki Baba ve oğul kelimelerini böyle anlamak gerekir) diyorlar. Hıristiyanların çoğu ise, İncillerdeki baba kelimesini yanlış anladıkları için, hâşâ Allahü teâlâya İsa'nın babası demişlerdir. İncillerde baba, mübarek bir varlık ve oğul da sevgili bir kul demektir. Yani maksat, üç tanrı değildir. Baba ve oğul kelimelerinin kullanıldığı yerlerden çıkan mana şöyledir: (Her şeyin hakimi ve maliki Allahü teâlâ, Hz. İsa gibi sevgili bir kulunu insanlara peygamber olarak göndermiştir.) İncillerin eski İbranice nüshalarından yanlış tercüme edildiğini söyleyenler haklıdır. Zira İbranice'de Baba kelimesi, (Hürmete layık büyük bir şahsiyet) manasına da gelmektedir. Bunun için Kur'an-ı kerimde, Hz. İbrahim'in amcası olan Azer'e, (Azer denilen babası) denilmektedir. Oğul kelimesi de İbranice'de, kendisine son derece bir sevgi ile bağlı bulunduğu bir şahsı tasvir etmek için kullanılır. Matta İncilinin 5. babı, 9. âyetinde, (Ne mutlu barışçılara! Onlara Allah'ın oğlu denecektir) deniliyor. Burada Oğul kelimesi, (Allah'ın sevgili kulu) demektir. O halde, hakiki İncilde Baba, mübarek bir mevcut ve oğul da sevgili bir kuldur.
03.08.2003
Kur'an-ı kerimi tercüme etmek
Kur'an-ı kerimin tefsiri ve tevili ancak ehli olan âlimler tarafından yapılır. Fakat kelime kelime tercümesi mümkün olmaz. Tercüme ile murad-ı ilahi anlaşılamaz. Hadis-i şeriflerin de kelime kelime tercümesi çok zaman yanlış manalara gelir. Hatta bir dildeki deyim, terim ve atasözlerinin kelime kelime tercümesi çok yanlış olur. Mesela Fransızca, (De bonne guerre), kelime olarak, iyi savaştan demektir. Deyim olarak, kanunlara uygun demektir. İngilizce, (Rain cats and dogs)=kedi köpek yağıyor demektir. Deyim olarak sağanak halinde yağmur yağıyor demektir. Bir gazetenin İngilizce bilen muhabiri, bu ifadeyi okuyunca, (Amerika'ya kedi köpek yağdı) diye haber vermişti. İngilizce'de bu hatayı yapan, Kur'an-ı kerimdeki ifadelerde ne çamlar devirmez ki... Selefilerin Allah gökte demesi bu yüzdendir. Allah'ı eli gözü kulağı olan bir insan gibi düşünmeleri bu sebepledir. Arapça'daki deyimlere geçmeden önce Türkçe'deki deyimlere bakarsak konunun önemi daha iyi anlaşılır. Mesela (Göz boyamak) tabirini kelime kelime yabancı bir dile çevirirsek, gözün üstüne boya sürmek gibi bir mana çıkar. Halbuki, Türkçe'de göz boyamak, aldatmak demektir. (Göze girmek) gözün içine girmek değil, takdir toplamak, itibar kazanmak demektir. (Gözden düşmek) de itibarını kaybetmek demektir. Eli açık deyiminde de, el ve açık kelimelerini kullanmadan, cömert anlamına gelen kelimelerle tercüme etmek gerekir. Türkçe'de hırsızlık yapana eli uzun derler. Arapça'da ise cömert demektir. Hz. Zeyneb binti Cahş, cömert ve marifetli idi. Peygamber efendimiz onun hakkında, (Bana en önce kavuşacak olanı, eli uzun [cömert] olanıdır) buyurmuştur. Dünya kelimesi, Türkçe'de, yeryüzü manasından başka, fikir ve inanç bütünlüğü manasına (İslam dünyası) denir. Görüş manasına da gelir. (Dünyaları ayrı iki insan) gibi. Çok kalabalık manasına da, (Dünyanın insanı gelmiş) denir. Başka manaları da vardır. Bunlar dünya olarak başka dile nasıl tercüme edilir ki. Elbette açıklayarak çevrilir. Kur'an-ı kerimin böyle kelime kelime yapılan mealleri çok yanlıştır. Dünya, Arapça'da alçak, mal gibi başka manalara da gelir. Üç örnek: (Dünya [deni, alçak şeyler, haram ve mekruhlar] melundur.) [İbni Mace] (Dünya [dünya malı] bana yaklaşmak istedi. "Benden uzaklaş" dedim. Giderken, "Sen benden kurtuldun ama, senden sonrakiler benden kurtulamaz" dedi.) [Bezzar] (Cennet anaların ayakları altındadır) hadis-i şerifini, (Cennet, ananın rızası altındadır) şeklinde açıklamak gerekir. Ancak bu kadar bir açıklama da kâfi gelmez. Çünkü ana babanın gayri meşru emirlerine de riayet edilmesi gerekeceği anlaşılır. Ayrıca bir çocuk, Müslüman olmasa; ama ana babasının rızasını alsa, Cennete gideceği de zannedilebilir. O halde hadis-i şerifi İslam âlimlerinin açıkladığı şekilde bildirmelidir. Yani, (Müslüman bir evlat, Müslüman ana babanın dine uygun emirlerine riayet edip rızalarını kazanırsa, Cenneti kazanır) demek gerekir. (Eş-şeru tahtesseyf) ve (El Cennetü tahte zılalissüyuf) hadis-i şeriflerini kelime kelime tercüme edersek (İslam kılıç altındadır) ve (Cennet kılıçların gölgesi altındadır) demektir. İslam kılıcın altında ne demektir? Kılıç ile atom bombası, roket, radar, füze gibi her çeşit savaş araçları kastedilmektedir. Müslümanlar, ekonomide, teknolojide ileri seviyede olursa, dinlerini korumuş olurlar. Yani, İslamiyet, kılıç ve diğer araçların koruması altındadır. Amerika'nın, Rusya'nın tekniğini almak gerekir. O halde yukarıdaki hadis-i şeriflerin açıklaması şöyle olur: (İslamiyet, kâfirlerdeki silahların hepsini yapmakla ve bunları iyi kullanmakla sağlam kalır.)
04.08.2003
Kur'an'ı yanlış tercüme etmek
Birçok kelimenin bir hakiki manası, bir de, kinaye mecaz manası olur. Kinaye, bir şeyi, açık anlamı başka olan kelimelerle anlatmaktır. Kur'an-ı kerimde mecazi ifadelerden başka, Müteşabih âyetler vardır. Bunlara görünen manayı vermek çok yanlış olur. Bilhassa Allahü teâlâ ile ilgili mecazlar, müteşabih olanlar daha önemlidir. Allahü teâlâ hiçbir yaratığa benzemez. Çünkü, Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Leyse ke mislihi şeyün=Onun benzeri hiçbir şey yoktur.) [Şura 11] (Sübhanekellahümme=Allah'ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih, kemal sıfatlarla tavsif ederim.) [Yunus 10] Allahü teâlâ hiçbir şeye benzemezken benzediği sanılan âyetler de vardır. Birkaçı şöyledir: (Kıyamet günü yeryüzü Allah'ın kabzasında olur, gökler de sağ eliyle dürülür.) [Zümer 67] (Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır, dediler. Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır.) [Maide 64] (Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.) [Fetih 10] (Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır.) [Bekara115] (Allah Arş'a istiva edendir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.) [Hadid 4] Bu âyetlerde bildirilen el, yüz ifadeleri, bir mahlukun eli veya yüzü gibi sanılabilir. Halbuki Allah hiçbir mahluka benzemez. Benzemediğini de birinci âyette bildirdik. İstiva kelimesi oturmak sanılırsa Allah mahluklara benzetilmiş olur ve yukarıdaki âyetlere aykırı olur. Nerede olursanız sizinle beraberdir ifadesi de mecazidir. Çünkü O mekandan münezzehtir. Selefiler bu âyeti tevil ettikleri halde, ötekileri tevil etmiyorlar. Selefilere değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarına itibar etmeli. Açıklamasız tercümeler yanlış olur. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Kadınlara dokununca gusledin.) [Maide 6] (Cima için lems=dokunmak kelimesi kullanılmıştır. Bu haliyle yazılırsa kadına dokunanın gusletmesi gerektiği anlaşılır.) (Kanadını müminler için indir.) [Hicr 88] (Şefkat et, tevazu göster demektir. Sadece kanadını indir dememeli.) (Ellerini boynuna bağlama, büsbütün de açma.) [İsra 29] (Cimrilik etme, israfa da kaçma demektir. Açıklamasız yazmamalı.) (İbil'in nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?) [Gasiye 17] (İbil deve demektir. İbil'in başka manalarını da düşünen bir Yahudi dönmesi, İbil'i yağmur yüklü bulut diye tercüme ederek Kur'anın manasını değiştirmeye çalışmıştır.) Rahman suresinin baş taraflarında vezn, mizan kelimeleri geçiyor. Piyasadaki bazı meallerde vezn=tartı, terazi diye tercüme edilmiştir. Vezn kelimesinin tartı, terazi olarak tercüme edilmesi hatalı olur. Ayette güneş ve ayın bir hesap, bir muvazene, bir denge, bir sistem, bir nizam üzere hareket ettikleri bildirilmektedir. Mümin, kâfir, fasık, salih, münafık gibi kelimeler aynen alınmalı, bundan sonra gerekli açıklamalar yapılabilir. Bunların yerine tercümesi diye uydurma bir kelime konursa manası bozulur. Mesela bir mezhepsiz, kâfirun suresindeki kâfir kelimesini nankör diye tercüme etmiştir. Bir başka mezhepsiz de salih kelimesini barışsever olarak tercüme etmiştir. Bir başka mezhepsiz de, Salat kelimesini dua diye tercüme etmiştir. Salat kelimesi dua anlamına gelirse de, birçok yerde namaz yerine kullanılmaktadır. Salat=dua diye yazan mezhepsizin mealini esas alan ve kendilerine mealciler denen bir grup türemiştir. Bunlara göre namaz diye bir şey yoktur. Biraz dua etmekle namaz kılınmış olur. Bu acı örnekler gösteriyor ki, Kur'anı kelime kelime tercüme etmek yanlış olduğu gibi, böyle yanlış tercümelerle amel etmeye kalkmak da çok yanlış olur.
05.08.2003
Ölüler, elbette işitir
Tevil gereken Kinaye, Mecaz ifade eden birçok âyet vardır. Selefiler, hem ruh ölmez diyorlar, hem de Resulullah ölüdür, işitmez, şefaat ya Resulallah demek şirktir diyorlar. Mecazı bilmiyorlar. Bu konudaki bazı âyet-i kerime mealleri şöyledir: (Savaşta öldürülenleri siz değil, Allah öldürdü. Attığın zaman da, sen değil, Allah attı.) (Enfal 17) Birileri, ötekileri öldürüyor, Allah, ben öldürdüm diyor, Resulullah atıyor, sen atmadın ben attım buyuruyor. Aynen bunun gibi aşağıda da kabirdekilere sen değil, ben işittiririm buyuruyor. (Kâfirler, sağır, dilsiz, kör oldukları için doğru yola gelmezler.) [Bekara 18] (Kâfirler sağır, dilsiz ve kör oldukları için, akıl edemezler, düşünemezler.) [Bekara 171] Yani hakkı işitmedikleri için sağır, doğruyu söylemedikleri için dilsiz, gerçeği görmedikleri için kör, denilerek hidayete kavuşmadıkları bildirilmiştir. Buradaki işitmek, kabul etmek demektir. (Beydavi) (Bu dünyada kör olan, ahirette de kördür.) [İsra 72] (Bu âyette de yaşayan ve ölen kâfirlere kör deniyor. Yoksa dünyadaki körler ahirette kör olmayacaktır.) (Sağırlara işittiremezsin. Körleri ve sapıkları doğru yola eriştiremezsin.) [Zuhruf 40] Bu âyette işittiremezsin demek, sen hakkı kabul ettiremezsin demektir. Kabirlerdekilere işittiremezsin demek de, inatçı kâfirlere işittiremezsin, yani hakkı kabul ettiremezsin demektir. (Beydavi) (Körle gören [kâfir ile mümin] karanlıkla aydınlık [Bâtıl ile hak], gölge ile sıcak [cennetle cehennem] bir olmaz.Dirilerle ölüler de bir olmaz. Elbette Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere [inatçı kâfirlere] işittiremezsin, sen sadece bir uyarıcısın.) [Fatır 19-22 Celaleyn] Bu âyette, kâfire kör, mümine gören, cennete gölge deniyor. Resulullah kabirdekilere ne söyleyecek de işittirecek? Haşa bu abesle iştigal olmaz mı? Haşa peygamberimiz cahil mi de kabirdekileri hidayete kavuşturmaya uğraşsın? Hemen âyetin devamında, (Sen sadece bir uyarıcısın), yani vazifen kâfirleri hidayete kavuşturmak değil, sadece tebliğdir buyuruluyor. Demek ki kabirdekilerden maksat, yaşayan inatçı kâfirlerdir. (Beydavi) (Kâfirlerin gözleri değil, göğüslerindeki kalbleri kördür.) [Hac 46] Burada kâfirlerin gözleri değil, basiretlerinin kör olduğu açıkça bildiriliyor. Yani öteki âyetleri de açıklamış oluyor. Yukarıdaki âyetlerde sadece onlar kör, sağır ve dilsiz diye geçiyordu. Bu âyette ise kör demek, maddi gözün olmadığı, kalblerinin kör olduğu yani kâfir oldukları bildiriliyor. O halde kör denilince baş gözü anlaşılmadığı gibi, ölü veya kabirdekiler denilince de, mezardaki ölü anlaşılmamalıdır. (Sen, ölülere işittiremezsin; arkalarını dönüp giden sağırlara da daveti duyuramazsın. Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola getiremezsin; ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin.) [Neml 80, 81 Rum 52, 53] Burada diri olup, gözü kulağı ve beyni olan kâfirler ölüye benzetiliyor, (Ölüleri [kâfirleri] imana kavuşturamazsın) deniyor. (Ölülere, sağırlara işittiremezsin) ifadesinden sonra, (Sen ancak âyetlerimize iman edeceklere işittirebilirsin) buyuruluyor. Kâfirlerin işitmeyeceği, yani hakkı kabul etmeyeceği, ancak iman edeceklerin işitecekleri, yani kabul edecekleri açıkça bildirilmektedir. Eğer gerçekten kabirdekilerden maksat ölü olsa idi, ölü de işitmeseydi iman edenlere işittirebilirsin ifadesi yersiz ve yanlış olurdu. Hem de kâfir ölü işitmez, mümin ölü işitir anlamı çıkardı. Halbuki Buhari'deki hadis-i şerifte, (Kâfir ölü de işitir) buyuruluyor.
06.08.2003
Resulullah'ı yalanlayanlar
Okuyuculardan e-mailler geliyor. Hadis, icma, âlim, mezhep falan tanımayanlar çıkıyor. Yalnız Kur'an diyorlar ama Kur'ana da inanmıyorlar. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Resule itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (O, kendisine vahyedilenden başkasını söylemez.) [Necm 4] (Allah'ın yolu ile, peygamberlerin yolunu farklı göstermek isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150-1] Bunları kabul etmeyen Kur'ana inanmış sayılmaz. İbret vesikası olacak bir sapığın yazısı: Sayın hocam, şunu peşinen söyleyeyim ki ben hiçbir gruptan değilim. Bana hizbulKur'an derler. Kur'an ne diyorsa o benim yolumdur. Ben mezhep meşrep tanımam. Kur'ana aykırı kim ne söylerse ret ederim. Babam bile olsa teper atarım. İmam-ı a'zam dediğiniz Ebu Hanife olsun, İmam Buhari olsun, İmam Gazzali olsun Kur'ana aykırı ise hiçbirisini kabul etmem. Hatta Resulullah bile Kur'ana aykırı söylese asla kabul etmem. Rivayetleri sahih de olsa Kur'ana aykırı olan hiçbir hadisi kabul etmem. Mesela Buhari'de, aynı zamanda Müslim'de senedi sahih, rivayeti kuvvetli olmasına rağmen Kur'ana aykırı olan şu hadis naklediliyor. Resulullah kâfir ölülerine seslenmiş, Hz. Ömer de leşlere mi söylüyorsun demiş. Resulullah da, onlar sizden daha iyi işitir demiş. Bu rivayet istendiği kadar sahih olsun, isterse Resulullah bizzat benim yanımda söylesin, bu hadis Kur'ana aykırıdır. Birçok âlim bunu kitabına almışsa da hepsi Kur'ana aykırı hareket etmiştir. Çünkü Kur'anda, (Sen ölülere, kabirdekilere işittiremezsin) deniyor. Resulullah da diğer ölülerden farksızdır. O da ölüdür. Ona şefaat ya Resulallah diyen müşrik olur. Sahabe kabirleri yıkıldığı gibi, Resulullahın kabri de yıkılması gerekirdi. Çünkü onun kabrinden şefaat isteyip müşrik oluyorlar. Onun kabrini yıkmayanlar milletin müşrik olmasına sebep oldukları için sorumludur. Peki onlar sorumlu oluyor da sizler bu hadisleri nakletmekle sorumlu olmuyor musunuz? CEVAP: Sen inkâr etsen de, düşünce olarak tam selefi fikirlisin. Bunlara cevap vermek için bir kitap yazmak gerekir. Zaten bu konularda kitaplar da yazılmıştır. Kıyamet ve Ahiret kitabının Müslümana Nasihat kısmında vesikaları ile gerekli cevaplar verilmiştir. Dünkü yazımızda da yeterli cevap vardı. Dünkü yazıda deniyordu ki: (Körle gören [kâfir ile mümin] karanlıkla aydınlık [Bâtıl ile hak], gölge ile sıcak [cennetle cehennem] bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Elbette Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere [inatçı kâfirlere] işittiremezsin, sen sadece bir uyarıcısın.) [Fatır 19-22 Celaleyn] Bu âyette, kâfire kör, mümine gören, cennete gölge deniyor. Resulullah kabirdekilere ne söyleyecek de işittirecek? Hâşâ bu abesle iştigal olmaz mı? Hâşâ peygamberimiz cahil mi de kabirdekileri hidayete kavuşturmaya uğraşsın? Hemen âyetin devamında, (Sen sadece bir uyarıcısın), yani vazifen kâfirleri hidayete kavuşturmak değil, sadece tebliğdir buyuruluyor. Demek ki kabirdekilerden maksat, yaşayan inatçı kâfirlerdir. (Beydavi) Müfessirlerin şahı İmam-ı Beydavi'ye, en kıymetli iki hadis kitabı olan Buhari ve Müslim'e inanmayana söylenecek söz olmaz ki? Üç âyet meali: (Bu misalleri ancak âlimler anlar.) [Ankebut 43], (Bilmiyorsanız âlimlerden sorunuz.) [Nahl 43], (Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?) [Zümer 9] Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Âlimlere tâbi olun.) [Deylemi], (Âlimler vârislerimdir.) [Tirmizi], (Âlimler birer rehberdir.) [İ. Neccar]
07.08.2003
Evliyalar Ansiklopedisi Serisi: İSTANBUL EVLİYALARI
M. Ali Demirbaş
İslâm büyükleri, manevi bir işaret almadan hareket etmezlerdi. Kendiliklerinden bir iş yapmazlardı. Bunun sayısız örnekleri var. Meselâ, Ebüssü'ûd Efendi, şeyhülislâm olmasını şöyle anlatır: "Henüz daha medresede talebe iken, bir gece rüyâmda Zeyrek Câmiine girdim. Câmi çok kalabalık idi. "Bu topluluk nedir?" dedim. "Resûl-i ekrem efendimizin dîvân-ı seâdetleridir, toplantılarıdır" denildi. Hürmetle bir köşede durdum. Önümde de, o devrin müftîsi İbn-i Kemâl Paşa oturuyordu. Peygamber efendimiz mihrâbda bulunuyordu. Sağ ve solunda Eshâb-ı kirâm efendilerimiz edeble ayakta duruyorlardı. Resûlullah efendimizin huzûrunda da bir zât vardı. Kıyâfetinden onu Arab zannetmiştim. Peygamber efendimiz ile diz dize denilecek bir hâlde oturuyor ve konuşuyordu. Konuşmalarını dinledim; Peygamber efendimiz Arabca konuşuyorlar, o zât ise Farsça söylüyordu. Peygamber efendimiz ona; "Yâ Mevlânâ Câmî, ben Arabca konuşuyorum, sen de Arabca konuş" buyurunca, Arab zannettiğim o zâtın Mevlânâ Abdürrahmân Câmî olduğunu anladım. Peygamberimiz, Mevlânâ Câmî'ye hitâben; "Şu oturan kimseyi bilir misin?" diyerek İbn-i Kemâl Paşayı gösterdiler. Mevlânâ Câmî; "Bilmem yâ Resûlallah" dedi. Peygamber efendimiz; "O, İbn-i Kemâl Paşadır ve hâlen ümmetimin müftîsidir." buyurdu. Sonra da beni göstererek; "Ya onun arkasında oturan şu kimseyi bilir misin?" buyurdu. Mevlânâ Câmî yine; "Hayır Yâ Resûlallah" dedi. Peygamber efendimiz; "O, Ebüssü'ûd bin Yavsî'dir. O da ümmetimin müftîsi olsa gerektir." buyurdu. Bu sâdık rüyâdan tam otuz yıl sonra, bu âcize fetvâ işleri vazifesi verildi..." Ebüssü'ûd Efendi, dînine bağlı, haramlardan ve şüpheli şeylerden son derece sakınan, Allah korkusu çok olan bir âlimdi. Güler yüzlü, tatlı dilli olup, latîfeden hoşlanırdı. Etrâfında bulunanlara yumuşaklıkla muâmele ederdi. Çok ibâdet eder ve zâhidâne, dünyâya gönül vermeden yaşardı. Gâyet temiz ve sâde giyinirdi. Heybetinden meclisinde kimse konuşmaz, onun konuşması hürmetle dinlenirdi. Devlet işlerini ve hizmetlerini mükemmel bir şekilde yürütmesi yanında, talebe yetiştirmek ve kıymetli eserler hazırlamakla da vakit geçirirdi. Meşgûliyetinin çokluğuna rağmen, talebelerine zamanında ve aksatmadan derslerini verirdi. Zeyrek civârındaki Çırçır'da bulunan konağında oturur, müslümanların işlerine bakardı. Belli zamanlarda Topkapı sarayına giderek pâdişâhı ziyâret ederdi. Bu ziyâretlerine giderken devamlı bugün Ebüssü'ûd Caddesi denilen caddeden gittiği, bu sebeple onun ismine izâfeten bu caddeye Ebüssü'ûd Caddesi denildiği bâzı kaynaklarda kaydedilmiştir. Ebüssü'ûd Efendi, başta muhteşem bir hükümdâr olan Kânûnî Sultan Süleymân Hân, ilimde Zenbilli Ali Efendi ve İbn-i Kemâl Paşa, İmâm-ı Birgivî gibi âlimlerin; mîmârîde Mîmar Sinân, tarihte Selânikli Mustafa ve Âlî, Nişancı Mehmed, coğrafyada Pîrî Reis, denizcilikte Barbaros ve Turgut Reis gibi meşhûr kimselerin bulunduğu bir devirde yaşamış ve o da ilimdeki yüksek derecesi ve mahâretiyle şeyhülislâmlık makâmında hizmet etmiştir. Bu devir, Osmanlı Devletinin en parlak dönemlerindendir. İlimde, sanatta ve diğer birçok hususlarda en meşhûr kimseler bu devrede bir araya gelmiştir. Osmanlı Devleti, o devirde dünyânın yarısına hükmeden muazzam bir devlet idi. Devletin bu hâle gelmesinde, diğer Osmanlı âlimleri gibi, Ebüssü'ûd Efendinin de büyük emeği vardır. Hattâ en çok emeği ve hizmeti geçen âlimlerdendir. Ömrü boyunca Osmanlı Devletinde adâletin yerleşmesinde ve yaygınlaşmasında her türlü çalışmayı yapmış ve pek üstün gayretler göstermiştir. (Evliyalar Ansiklopedisi serisi: İSTANBUL EVLİYALARI-Türkiye Gazetesi yayını) ...... NOT: İki gündür nakiller yaptığım İSTANBUL EVLİYALARI eserinde, bunlar gibi daha nice İslam büyüğünün halleri, kerametleri, bizlere yön verecek sözleri, nasihatleri vardır. Hâlâ abone olmamış olanlara, hemen abone olup bu kıymetli eseri kaçırmamalarını önemle tavsiye ediyorum.
09.08.2003
Bazı kimseler, "Eskiden padişahın huzuruna başı açık çıkılamayacağı için, başı açık namaz kılmak mekruhtu. Artık buna gerek kalmadı. Kısa kollu gömlekle ve haşema ile namaz kılmak mekruh değildir. Bu her zaman giydiği kıyafetidir" diyerek dinde reform yapmak istiyorlar. Dinimiz bu konuda ne diyor? CEVAP: Muteber kitaplardaki ifadeler şöyledir: 1- Nimet-i İslam'da, namazın mekruhlarının 11'incisinde, (Erkek kısmı namazda kolunu açık bulundurmaktır) deniyor. Dipnotta ise, etekleri toplayıp bacakları açmak da mekruh diyor. (s.564) [Aynı kitabın mekruhların 12'ncisinde ise, sadece şalvar ile, izar ile namaz kılmanın mekruh olduğu bildiriliyor. Çünkü vücudun üst kısmı açılarak ten görünmektedir.] 2- Elbisenin kollarını sıvayarak kolları açık namaz kılmak mekruhtur. Fetava-i Kadıhan'da da böyledir. (Hindiyye) [Burada sıvamak değil, kolları açmanın, teni göstermenin mekruh olduğu bildiriliyor. Nitekim, yine aynı kitapta deniyor ki: Gömleği varken, gömleksiz namaz kılmak mekruhtur, Hulasa'da da böyle yazmaktadır. Bir omzu açık bırakarak namaz kılmak da mekruhtur. (Hindiyye)] 3- İzarının ön ve arkasını, toz olmasın diye yukarı çekmek mekruhtur. Yenleri ve izarı sığalı olarak namaz kılmak da mekruhtur. (Halebi) [İzar; etek, peştamal gibi belden alta giyilen elbisedir. Etek yukarı çekilince bacak görülür. Kıvırmak değil, bacağın görülmesi mekruhtur. Yere sürünüp, toz toprak olmasın diye yukarı çekmek de mekruhtur. Çünkü bacak görünür. Eğer bacağı göstermeyen uzun don varsa mekruh olmaz. Yine aynı kitapta diyor ki: Namazı sadece izar ile kılmanın mekruh olduğu hadis-i şerifle bildirildi. [Çünkü vücudun üst kısmı açık kalmaktadır.] Fakat başka elbisesi yoksa mekruh olmaz. (Halebi)] 4- Dürrül-muhtar'da diyor ki: (Namazda toz, topraktan korunmak için yen ve paçasını sıvamak mekruh olduğu gibi; elbiseyi toplamak, yani kaldırmak da mekruhtur.) İbni Abidin hazretleri burayı açıklarken buyuruyor ki: Elbiseyi secdeye giderken kaldırmak da mekruhtur. Bahr sahibi diyor ki: Az sıvansa da mekruhtur. Çünkü elbiseyi toplamak sözü hepsini içine alır. 5- İbni Abidin'in oğlu Muhammed Alaeddin Hediyyetül alaiyye isimli kitabında, namazın mekruhlarının 10'uncusunda (Erkekler için kolları açmak) tabiri var. Mekruhların 16'ncısında ise, izarını kaldırmak ifadesi var. İzar kaldırılınca bacaklar görünür. Demek ki mekruh olan, sıvamak değil tenin görünmesidir. 6- Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri buyuruyor ki: Çiğini [omuzlar] ve kollar açık olarak namaz kılmak mekruhtur. (Marifetname s.268) 7- Şir'a şerhindeki hadis-i şerifte, (Yakası kapalı kılınan namaz, yakası açık kılınandan yetmiş derece daha sevaptır) buyuruluyor. Demek ki yakayı bağrı açıp teni göstermemelidir. Kısa kol için, bu her zaman giyilen kıyafettir deniliyor. Bir erkek de şortla gezebilir bu onun kıyafeti olabilir. [Bu kıyafet namazı bozuyor veya mekruh ediyorsa giymemek gerekir. (Dürer)] Bu vesikalara rağmen, hâlâ kısa kollu gömlek ile namaz kılmak mekruh değil diyen kimse, ya çok mutaassıptır [bağnazdır], yahut sünnete, mekruha önem vermeyen bir cahildir. Yahut bir reformcudur. Kısa kol ile namaz kılmanın mekruh olmadığını söyleyen hakiki bir âlim ve muteber kitap yoktu
10.08.2003
Arş da sonradan yaratıldı
Hıristiyan taraftarı görünen Yahudiler, Hz. İsa'nın, göğe çıkıp, Allah'ın sağına oturduğu ve Allahü teâlânın gökte olduğu inancını Hıristiyanlığa sokmuşlardır. Hıristiyan İngilizler tarafından uydurulan selefi inanışına göre de tanrı gökte, Hz. Muhammed de sağ tarafında oturmaktadır. Kitabül-Arş isimli kitapta, "Allah Arş'a oturur, yanında Resulullaha da yer bırakır" deniyor. Hıristiyanlarla selefilerin böyle konularda birbirine benzemesi tesadüf değildir. Yahudiler Hıristiyanlığı bozdukları gibi, Hıristiyanlar da Müslümanlığı bozmaya uğraşıyorlar. İstisnasız Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsi "Allah mekandan münezzeh" buyuruyor. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Ehl-i bâtıl, istiva, vech, yed gibi kelimeleri tevil etmedikleri için sapıtmışlardır. Allah'ın, Arş'ı istiva etmesi, Arş'ı hükmü altına alması demektir. (İlcam-ül-avam) M. Halid Bağdadi hazretleri buyuruyor ki: Müteşabih âyet ve hadisler, kısa veya uzun olarak, tevil olunur. Yani, Allah'a yakışacak mana verilir. Mesela, (Arş'a istiva eden Allah, nerede olursanız olun, sizinle beraberdir) mealindeki âyet için, bu âyette ne murat edilmişse, öylece inandım demeli. Allah'ın ilmi, bizim ilmimize, benzemez. Onun istivası da bizim istivamıza benzemez, beraber olması bizim beraber olmamıza benzemez demelidir. (İtikadname) Selefiler, bu âyetin, beraber olma kısmını tevil ettikleri halde, istiva kısmını tevil etmiyorlar. Böylece Allah'a mekan ve acizlik isnat ediyorlar. Allahü teâlâ hiçbir mahluka benzemez ve noksan sıfatlardan da münezzehtir. Beraber olma âyetini, bir kimsenin bir kimse ile beraber olması gibi zannetmek küfür olur. O zaman mahluka benzemiş olur. O her yerde demekle de, mekan isnat edilmiş olur. Allah'ın mekana ve oturmaya ihtiyacı olur mu? (O hiçbir şeye benzemez) mealindeki âyet nasıl inkâr edilir? İki âyet meali de şöyledir: (Onun benzeri hiçbir şey yoktur.) [Şura 11] (Allah'ım, Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemal sıfatlar ile tavsif ederim.) [Yunus 10] İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allah, zamanlı, mekanlı, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmıştır. Bir şey bilmeyen Onu Arş'ta veya gökte sanır. Arş da, Onun mahlukudur. Sonradan yaratılan bir şey, kadim olana yer olamaz. Allah, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Hatıra gelen her şey yanlıştır. Allahü teâlâ, kâinatın ne içinde, ne de dışındadır. Çünkü kâinat, hayal mertebesinde yaratılmıştır. Kâinatın devamlı var görünmesi Allahü teâlânın kudreti ile oluyor. (2/67; 3/17) Bir kimse hayal kursa, hayalinde çeşitli işler yapsa, "Bu kimse, hayalinin içinde veya dışında denemez. Çünkü hayal gerçek değildir. Rüya gören de, rüyasının ne sağında, ne solundadır. Rüyasında yer, içer. Hatta rüyasında rüya bile görür. Allahü teâlânın kudreti ile hep devam etse, insan rüyayı gerçek bilir. Rüyadan başka hayat yok zanneder. (İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar) hadis-i şerifi, bu dünyanın bir rüyadan ibaret olduğunu bildirmektedir. Yalnız dünya değil, bütün gezegenler, Cennet, Cehennem ve her varlık, hayal mertebesinde yaratılmıştır. Allahü teâlânın kudreti ile devam etmektedir.
11.08.2003
Kaderin de kaderi var mı?
Dua ile kader değiş mi? "Allah yazdıysa bozsun" deyimindeki mana nedir? Dua etmeyi dilemek de kaderden mi? Kaderin ömrü nereye kadardır? Ezeli mi, yoksa ebedi mi? Kaderin de bir kaderi var mı? CEVAP: Önce kaza ve kader ile çeşitlerini bilmek gerekir. Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Yani kader, maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, bu maaşın dağıtılmasıdır. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını, nerede nasıl öleceğini bilir. Buna şans, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı deniyor. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255] Bir film tekrar tekrar gösterilse, bunu önceden seyretmiş birisi, ikinci, üçüncü defa seyrederken, (Başrolde oynayan oyuncu, attan düşüp ölecek) dese, o dediği için mi filmdeki oyuncu ölüyor, yoksa, söyleyen daha önce seyrettiği için mi biliyor? Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılıyor. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez. Allahü teâlâ da insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları levh-i mahfuza yazmıştır. Bir âyet meali şöyledir: (Allah her canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekanı bilir. Hepsi açık bir kitapta [levh-i mahfuzda] dır.) [Hud 6] Kaderin değişeni de, değişmeyeni de vardır. Mesela değişmeyen ecele, ecel-i müsemma denir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Ecel bir an gecikmez ve vaktinden önce de gelmez.) [Araf 34] İnsanın işine göre, ömrü ve rızkı değişebilir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitab [levh-i mahfuz] Ondadır.) [Ra'd 39] Ümm-ül kitap, ezeli olan kelam-ı İlahinin yazılı olduğu kitaptır. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. Allah'tan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i mahfuzda değişiklik olur. Bunu melekler görür. İnsanın, işine göre, ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Bir başka âyet meali de şöyledir: (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması elbette kitapta yazılıdır.) [Fatır 11] Değişebilen kaza kadere kaza-i muallak denir. Bir kimse, iyi amel yapıp duası kabul olursa, o kaza değişebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kaza-i muallakı hiçbir şey değiştirmez. Yalnız dua değiştirir.) [Hakim] (Kader, tedbirle, sakınmakla değişmez. Ama kabul olan dua, bela gelirken korur.) [Taberani] (Sıla-i rahm ömrü uzatır.) [Taberani] Kaderin levh-i mahfuzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kaza-i muallak ise, o kimsenin dua etmesi de takdir edilmişse, dua eder, kabul olunca belayı önler. Duanın belayı önlemesi de kaza ve kaderdendir. Şemsiye yağmura siper olduğu gibi, dua da belaya siper olur. Ecel-i müsemma değişmez ama; Ecel-i kaza değişebilir. Bir örnek: İki kişi, Hz. Davud'a birbirini şikayet etti. Azrail aleyhisselam gelip, (Bu iki kişiden birinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti; ama ölmedi) dedi. Hz. Davud, hayret edip sebebini sorunca cevaben dedi ki: (İkincisinin bir akrabası vardı. Buna dargın idi. Bu gidip onun gönlünü aldı. Bunun için Allahü teâlâ, bunun ömrünü 20 yıl uzattı.) [Levh-i Mahfuz ve Ümm-ül-kitab risalesi]
12.08.2003
İmanı kurtarmanın çaresi
(Dinin onda birini yapan kurtulur) anlamında bir hadis varmış. Yani on farzdan birini yapan ve on haramdan birinden kaçan kurtulacak mıdır? CEVAP: O hadis-i şerifin meali şöyledir: (Ey eshabım, siz öyle bir zamandasınız ki, dinin emir ve yasaklarının onda birine uymazsanız helak olur, Cehenneme gidersiniz. Öyle bir zaman gelecek ki, emir ve yasakların onda birine uyabilen, Cehennemden kurtulur.) [Tirmizi, Taberani] Bir başka hadis-i şerif meali de şöyledir: (Siz öyle bir zamandasınız ki, âlimleri çok, hatipleri azdır. Bugün bildiğinin onda birini terk eden helak olur. Bir zaman gelecek ki, bilenler az konuşanlar çok olacaktır. O zamanda, dinin emir ve yasaklarının onda birine uyan kurtulacaktır.) [İ. Ahmed] İmam-ı Türpüşti diyor ki: Bu hadis-i şerif, emir olunanların hepsi için değildir. Çünkü dinin aslında bildirildiği gibi öyle emirler vardır ki, müminlerden hiçbir fert onu terk edemez. Onu ihmal etmek için özür makbul olmaz. O farzlar muaf olamaz. Bu hadis-i şerif emr-i maruf ve nehy-i münker içindir. Yani, siz öyle bir zamandasınız ki, emr-i maruf ve nehy-i münkerden birini terk etseniz helak olursunuz. Çünkü din kuvvetlenmiş, hak meydana çıkmıştır. Dinin yardımcıları çoktur. Hiçbiriniz mazur olmaz. Gevşeklik özür olmaz. Fakat, fitne fesat zamanında, hak gizli olur. O zaman böyle değildir. Müslümanların kimsesiz kaldığı bir zamanda. İslamiyet için, azıcık yardım etmek, binlerce altın vermiş gibi sevap olur. Hele dinsizlerin, Müslümanlarla alay edenlerin çoğaldığı, Müslüman evlatlarını dinden çıkaran propagandaların yayıldığı zamanda yapılan az bir ibadete, kat kat çok sevap verilir. Büyük bir âlimin açıklaması da şöyledir: Bu hadis-i şeriften maksat, imanı kurtarabilmektir. İmanı kurtarabilmek yani imanla ölmek için de iki şey lazımdır: 1- Doğru imana yani Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak. 2- Salih amellere sarılmak. İman, muma benzer, ibadetler mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslamiyet'tir. Olmazsa fener, mum çabuk söner. İmansız İslam olmaz, İslam olmayınca, iman da yoktur. Bunun için Kur'an-ı kerimde, (İman edip salih amel işleyenler) ifadesi geçmektedir. Demek ki imanı muhafaza edebilmek için, salih ibadetlere sarılmak şarttır. Salih ibadetlere sarılabilmek için de fıkhı iyi bilmek şarttır. Çünkü bilmeden yapılan ibadet boşa gider. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.) [Beyheki] (Allah, iyilik etmek istediği kulunu fakih yapar.) [Buhari] (Allah indinde en üstün kimse fakihtir.) [M. Zühdiyye] (Fakih=fıkhı bilen) (İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.) [İbni Abdilberr] (Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir.) [Beyheki] (Âlimlerin en hayırlısı fıkıh âlimleridir.) [İ. Maverdi] (Fıkhı bilmeden ibadet etmek, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkmak gibidir.) [Deylemi] (Az fıkıh bilmek çok ibadetten iyidir. İhlasla ibadet edene fıkhı öğrenmek nasip olur.) [Taberani] Fıkıh bilmeden Allah'ın varlığını ispata çalışmakla iman kurtarılmaz. Küfre düşürücü söz ve hareketleri bilmeyen her zaman küfre düşer. Mesela Allah düşünür demek veya İslamiyet bir düşünce sistemidir demek, ilahi şuur demek küfürdür. Allahü teâlâ, (İman edip salih amel işleyenler hariç herkes zarardadır) buyurdu. (Asr suresi)
13.08.2003
Dini kolaylaştırmaya çalışmak
Bid'at sakallı birisi, "Tesettür konusunda önce ne kadarını yapabiliyorsan ondan başla. Sonra da daha iyisini zamanla yaparsın. İşe en mükemmelinden başlamak gerekmez. Kadınlar pantolon giyemez diye bir hüküm yoktur. Kadınlar, arka kabalarını teşhir edecek derecede dar pantolon giymemeli, beden hatlarını belli edecek şekilde görüntü vermemeli. Böylece pantolon erkek giyimi olmaktan çıkar, kadın giyimi haline gelir. Beğendiğin başörtüyü de tak. Bunları ileride istediğin gibi geliştirebilirsin. Çünkü Allah resulü, (Kolaylaştırın güçleştirmeyin) buyuruyor" diyor. Bu bir taviz mi? CEVAP: Bunu kendisine sormalı. Pantolon erkek kıyafetidir. Bol giyinmekle pantolon kadın kıyafeti haline gelmez. Erkeğin kadına, kadının da erkeğe, her ne şekilde olursa olsun benzemeye çalışması caiz değildir. Mesela erkeklerin kolye, bilezik, küpe takmaları kadınlara benzemek olur. Pantolon giyinmek, erkek gibi tıraş olmak da erkeğe benzemek olur. Üç hadis-i şerif meali: (Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun!) [Hakim], (Kadın gibi davranan erkeğe, erkek gibi davranan kadına lanet olsun!) [Buhari], (Kendini erkeğe benzeten kadın Cennete girmez.) [Taberani] Peygamber efendimiz, erkek kılığına girip mızrak kuşanmış bir kadını görünce, (Erkeğe benzemeye çalışan kadına, kadına benzemeye çalışan erkeğe lanet olsun) buyurdu. El ve ayaklarını kınalayıp kadınlara benzemeye çalışan birini sürgüne gönderdi. (Taberani, Ebu Davud) Dinimiz bu konunun önemini bildirirken, zamanla daha iyisini yaparsın demek yanlıştır. Bize düşen, dinin emrini olduğu gibi bildirmektir. O ne kadar uyabilirse uyar. Tam uyar, yarım uyar veya hiç uymaz. Namaza yeni başlayan birisine, (Beş vaktin hepsini kılmana gerek yok, şimdilik günde bir vakit kılsan da olur, zamanla daha iyisini yaparsın) denir mi? Güya bu ümmete, dinin sahibinden daha çok merhamet göstermesi, rahmani mi, yoksa şeytani mi? S. Ebediyye'de, (Pantolon, manto altına giyilebilir ise de, mantonun pantolon yokmuş gibi dizleri örtmesi lazımdır) demesi, pantolon giymeye izin vermek demek değildir. Pantolon giymeyi gerektiren şartlar varsa, hiç değilse böyle giyilebilir demektir. Böyle giyilince, pantolon erkek kıyafeti olmaktan çıkmaz, ancak görünmediği için giyilmesi caiz olur. Altın yüzüğü gümüşle kaplatınca, altın görülmediği için kullanılmasının caiz olması gibidir. Adamın, (Erkek kıyafeti kadın kıyafeti halini alır) demesi çok yanlıştır. Erkek tedavi niyetiyle bilezik, kolye kullanırsa, bunlar kadın ziyneti olmaktan çıkmaz, fakat tedavi maksadı olduğu için caiz olur. Kolaylaştırın, güçleştirmeyin demek, kolayınıza geleni yapın, dini istediğiniz gibi değiştirin demek değildir. Dinimizin tanıdığı ruhsatlardan faydalanın, aşırı gitmeyin, fitneye sebep olmayın demektir. Yoksa, (Herkes hoşuna giden şeyleri yapsın, hoşlanmadığı şeyleri yapmasın, ibadetleri keyfine göre değiştirsin) demek değildir. Kolaylığın ölçüsü ne? Birine kolay gelen bir başkasına zor gelebilir. O zaman her insana göre dini değiştirmek lazım. O zaman dine ne lüzum vardı. Dini emir ve yasaklar niye bildirildi. Hâşâ dinin kuralları lüzumsuz yere mi bildirildi? Kolayıma böyle geliyor diye, dinde ufak bir değişiklik yapmak dini değiştirmek olur. İlmihalde, (Şalvar, çok geniş olduğu için, âdet olan yerlerde, kadınlar için de, iyi bir örtü ise de, âdet olmayan yerlerde fitneye sebep olursa, kullanmak caiz olmaz) deniyor. Demek ki hem dinin emrine uyacağız, hem de fitne çıkarmaktan kaçacağız.
14.08.2003
İnsanlarda üstünlük sırası
Hz. Âdem'den beri en üstün on kişinin ismini üstünlük sırası ile bildirmek mümkün mü? CEVAP: En üstünleri Peygamberlerdir. Peygamberlerin en üstünü, son peygamber Muhammed aleyhisselamdır. Bir hadis-i şerifte, (Beni insanların en iyisi bilmeyen kâfirdir) buyuruldu. [Hatib] İkincisi, Hz. Ebu Bekir'dir. Bir hadis-i şerifte, (Peygamberler hariç, Ebu Bekir, insanların en üstünüdür) buyuruldu.) [Deylemi]. Üçüncüsü, Hz. Ömer'dir. Bedir'e ve diğer savaşlara katılmış ve âyetlerle övülmüştür. Dördüncüsü, iyilikler hazinesi, haya, iman ve irfan kaynağı, Zinnureyn Hz. Osman'dır. Beşincisi, şaşılacak üstünlükler sahibi, Allah'ın aslanı Hz. Ali'dir. Altıncısı Aşere-i mübeşşere yani Cennet ile müjdelenmiş on kişidir. Yedincisi, Bedir gazasındaki 313 kişidir. Hatib bin Ebi Beltea, Mekke'deki müşriklere, Mekke'nin fethi için hazırlık yapıldığını bildiren bir mektup gönderdi. Vahy ile durumu öğrenen Peygamber efendimiz, Hz. Hatib'e niçin böyle yaptığını sordu. O da (Mekke'de çoluk çocuğum var. Müşriklerin zararı dokunmasın diye yazdım) dedi. Hz. Ömer, (Ya Resulallah, izin ver kellesini uçurayım) dedi. Ama Resulullah, (Allahü teâlâ, Bedir gazasında bulunanlara "İstediğinizi yapın! Sizin her işinizi affettim" buyurdu. Bu da onlardandır) buyurunca, Hz. Ömer hatası için ağladı. Hz. Hatib'in de yaptığı bu iş uygun olmadığı için, (Ey iman edenler, düşmanımı ve düşmanlarınızı dost edinmeyin) âyeti indi. (Mümtehine 1) [Mevahib-i ledünniyye] (Bedir savaşında bulunanları Cennetle müjdele.) [Dare kutni] (Bedir savaşında bulunan birine nasıl söz söylersin? Eğer sen Uhud dağı kadar altın infak etsen, onun derecesini ulaşamazsın.) [Hakim] Hz. Cabir anlatır: (Bedir ve Rıdvan bi'atında bulunan bir sahabinin cenazesi getirildiğinde, onun üzerine 9 tekbir alırdı. Ama Bedir'de bulunup da Rıdvan bi'atında bulunmamış veya bi'at-ı Rıdvan'da bulunup da Bedir'de bulunmamış bir sahabinin üzerine 7 tekbir alırdı. Bedir'de de, Bi'at-ı Rıdvan'da da bulunmayanın cenazesinde ise 4 tekbir alırdı.) [İ. Asâkir] (Bedir'de, Huneyn'de sarıklı melekler yardım etti.) [Deylemi] (Cebrail aleyhisselam gelip "Bedir'de hazır olanları nasıl sayarsınız?" dedi. "Hayırlılarımızdır" dedim. O da, "Meleklerden Bedir'de bulunanlar da bizim hayırlılarımızdır" dedi.) [Buhari] Sekizincisi, Uhud gazasındaki 700 kişidir. Dokuzuncusu, ağaç altında söz veren 1400 kişidir. [Biat-ür-rıdvan] Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki: (Ağaç altında, sana söz veren müminlerden, Allah razıdır. Kalblerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.) [Fetih 18] Onuncusu, diğer Eshab-ı kiramdır. Hepsi cennetliktir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Mekke'nin fethinden önce Allah için mal verip savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan Allah yolunda harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı [Cenneti] vâdetmiştir.) [Hadid 10] İmam-ı a'zam, Abdülkadir-i Geylani ve İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların hiçbiri sahabi derecesine ulaşamaz. Zira Eshabın en aşağı derecede olanı, en yüksek evliyadan üstündür. (Mevahib)
17.08.2003
Ziynetli elbise ile namaz
Sokakta giyemediğimiz eski veya iş elbisesi ile veya pijama ile namaz kılmakta mahzur var mıdır? Namazdan sonra edilecek dualardan birkaçını yazar mısınız? CEVAP: İş elbisesi ile ve büyüklerin yanına çıkılamayacak elbise ile ve pis kokulu elbise ve çorap ile namaz kılmak mekruhtur. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Her namaz kılarken, ziynetli [temiz, sevilen, güzel] elbiselerinizi giyiniz.) [Araf 31] Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki: (Namaz kılarken en iyi elbisenizi giyinin. Allah, kendisi için ziynetlenmeye, süslenmeye en layık olandır.) [Beyheki] Temiz ve bol pijama ile veya gecelikle namaz kılmak mekruh değildir. Namazdan sonra edilecek dua çoktur. Bir tanesini bildirelim. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Ya Muaz vallahi seni seviyorum, her namazdan sonra, şu duayı bırakmadan oku: Allahümme eınni alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibadetike.) [Nesai] (Ya Rabbi, seni zikretmeyi, sana şükredip güzel ibadet etmeyi bana nasip eyle) mealindedir. Taberani'de bildirilen, (Günde 25 kere, erkek ve kadın müminlere dua eden, kendisi için dünyaya rızık ihsan edilen ve duası kabul olanlardan olur) hadis-i şerifindeki müjdeye kavuşabilmek için aşağıda bildirilen duayı okumalıdır: (Günde 25 defa (Allahümmağfir li ve li-valideyye ve li-üstaziyye ve lil müminine vel müminat vel müslimine vel müslimat el ahya-i vel emvat bi-rahmetike ya erhamerrahimin) okuyan, abidlerden olur. Allahü teâlâ, bu kimsenin kalbinden kin ve hasedi çıkarır. Ona, bütün müminler adedince, sevap yazılır. Kıyamette, bütün müminler: Ya Rabbi, bu kulun bizim için, istiğfar okurdu. Sen de onu af eyle derler..) [Miftah-ün-necat] İçinde bulunduğumuz hale de şükretmek gerekir. Mesela şöyle demelidir: El-hamdülillahi alâ külli hâl sivel küfri ved-dalâl=Küfür ve dalalet hariç her halimize hamd olsun. Şöyle bir ifade de var: (El-hamdülillâhi alâ külli hâl ve E'ûzü billâhi min hâl-i ehlinnâr)=Her hâlükârda Allahü teâlâya hamd olsun. Cehennem ehlinin halinden Allahü teâlâya sığınırım.] ğ Resulullah'ın ümmeti Hz. Âdem'den beri binlerce peygamber, binlerce millet geldi. Onların içinde de iman edenler, cennete gidecekler vardır. Cennette bizim peygamberimizin ümmeti mi daha çoktur, yoksa diğer peygamberlerinki mi? CEVAP: Diğer peygamberlere inanan kimse çok az oldu. Hatta birçok peygambere bir kişi bile iman etmedi. Mesela Yahudiler, Hz. Musa'ya çok eziyet ettiler. Hz. İsa'yı öldürmeye kalktılar. Sonra gelenleri, bin Peygamberi şehid etti. Onun için diğer peygamberlerin iman eden ümmeti az idi. Kıyamete kadar peygamber efendimize iman edenlerin, diğer peygamberlere iman edenlerin toplamı kadar olduğu bildirilmiştir. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Siz, ehl-i Cennetin yarısını teşkil edersiniz. Cennete ise Müslüman'dan başkası girmez. Siz ise müşriklere göre siyah öküzdeki beyazlık kadar veya kırmızı öküzdeki siyahlık kadarsınız.) [Buhari] Bu hadis-i şerif de Peygamberimizin ümmetinin, diğer peygamberlere iman eden ümmetlerin toplamı kadar olduğunu göstermektedir.
18.08.2003
Emanetin önemi üzerine
Kur'an-ı kerimde insanın yüklenmekten çekinmediği bildirilen emanet nedir? Mezheplere ve âlimlere itibar etmeyen bir yazar, benim düşünceme göre emanet mülk diyor. Doğrusu nedir? CEVAP: Ahzab suresinin, (Emaneti göklere, yere ve dağlara bildirdik. Onlar bunu yüklenmekten çekinip sorumluluktan korktular. Onu insan yüklenerek, nefsine zulmetti, o çok cahil yani sonunu bilemedi) mealindeki 72. âyet-i kerimesinden önceki âyette, (Allah ve Resulüne itaat edenler [emirleri ile yasaklarına uyanlar], büyük kurtuluşa [ebedi saadete] kavuşurlar) buyuruluyor. Bu emirlerle yasaklar, emanete benzetiliyor. Emaneti yerine vermek gerektiği, ibadetleri yapmanın önemi bildiriliyor. Emanete, akıl ve İslamiyet diyen âlimler de oldu. Çünkü, aklı olan İslamiyet'e uyar. İmam-ı Beydavi hazretleri buyuruyor ki: Bu emanete akıl da denilse, âyet-i kerime, ibadetleri yapmanın, beş vakit namaz kılmanın önemini bildirmektedir. Nisa suresinin 58. âyet-i kerimesindeki emanet kelimesini Allah'ın Resulü, ibadet olarak açıklayıp beş vakit namaz kılmayı emretmiştir. Müminun suresinin 8. âyetinde de, (O müminler, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler) buyuruluyor. Mearic suresinin 32. âyeti de aynı mealdedir. Her iki surede de ondan sonra gelen âyetlerde namaza riayetin önemi bildirilmektedir. Demek ki, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riayet eden, namaz kılan emanete riayet etmiş olur. Emanetin başka anlamları da vardır. Emanet ile ilgili hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Emanet zayi edilirse kıyamet yaklaşır. İşleri, ehli olmayana vermek, emaneti zayi etmektir.) [Buhari] (Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey emanet, sonra namazdır.) [Z. Makdisi, Taberani] (Kadınlar size Allah'ın emanetidir. Sizin onların üzerinde, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.) [İbni Cerir] (Fakirlik emanettir. Onu gizleyen ibadet etmiş olur. Fakirliğini açığa vuran da, din kardeşlerini borçlu çıkarmış olur.) [İbni Asâkir] (Sözleriniz emanettir. Çirkin bir sözü götürmek [laf taşımak] helal olmaz.) [Ebu Nuaym] (Kara şehidinin borç ve emanet hariç, bütün günahları affedilir. Deniz şehidinin ise bütün günahları affedilir.) [Ebu Nuaym] (Allahü teâlâ Âdem aleyhisselama, "Emaneti kabul eden olmadı, sen yüklenir misin?" buyurdu. O da, "Yüklenmenin mesuliyeti nedir" dedi. Allahü teâlâ da, "Emanete riayet edene sevap, etmeyene azap vardır" buyurdu. Âdem aleyhisselam, emaneti kabul edince Cennette öğleden ikindiye kadar kalabildi. Sonra İblis'in hilesi ile oradan çıkarıldı.) [Ebuş-şeyh] (Emanete riayet etmeyenin imanı, abdesti olmayanın namazı yoktur. Namazı olmayanın da dini yoktur. Namazın dindeki yeri, başın gövdedeki yeri gibi önemlidir.) [Taberani] (Vedalaşırken, emanetleri kaybolmayan Allah'a seni emanet ediyorum deyin.) [İbni Mace] (Şu altı şeyi koruyan Cennete girer: Namaz, zekat, emanet, namus, mide ve dil.) [Taberani] (Size iki emanet bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve Ehl-i beytim.) [İ. Ahmed] (Hanımının cinsellikle ilgili sırlarını yaymak, emanete hıyanetin büyüklerindendir.) [Müslim] (Allah ve Resulünün, kendisini sevmesini isteyen kimse, emanete riayet etsin.) [Taberani]
19.08.2003
Allah'ın halifeleri vardır
Hizbürrahmanım diyen ve mezhep kabul etmeyen birisi, (Allah mabuddur, Allah'ın halifesi olmaz. Var diyen halifeye mabud demiş olur ve küfre düşer) diyor. Allah'ın halifesi olmaz mı? CEVAP: Allahü teâlânın elbette halifeleri vardır. Bu husus, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Bu açık nasları ancak hizbüşşeytan olanlar inkâr eder. Mesela iki âyet-i kerime meali şöyledir: (Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde adaletle hükmet.) [Sad 26] (Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur. İnkâr edenin zararı kendinedir.) [Fatır 39] Bu konudaki hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Âdil sultan Allah'ın yeryüzündeki halifesidir.) [Beyheki] (Neslimden gelecek olan Mehdi, Allah'ın halifesidir.) [Deylemi, Hakim] (Emr-i maruf ve nehy-i münker yapan Allah'ın ve Resulünün halifesidir.) [Deylemi] Peygamber efendimiz halifeyi şöyle açıklıyor: (Allahü teâlâ halifelerime rahmet etsin. Sünnetimi ihya edip yayan halifemdir.) [İ. Asâkir] Davud aleyhisselamın adaletle hükmetmesi isteniyor. Demek ki peygamber, sultan birer halifedir. Sultan, âdil olursa, Allah'ın dinine hizmet eder. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Sultan yeryüzünde zıllullahtır. Ona ikram eden ikram görür, ihanet eden ihanete uğrar.) [Taberâni] Zıllullah demek, Allah'ın emirlerini tatbik etme yetkisine sahip halife demektir. Ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi de Allah'ın dinini yayacağı için ona da Allah'ın halifesi denmiştir. Emr-i maruf ve nehy-i münker yaparak Allah'ın dinine hizmet edenlere de Allah'ın halifesi denmiştir. Resulullah'ın da halifeleri vardır. Halifeleri hâşâ Resulullah gibi peygamber olmadığı gibi, Allah'ın halifeleri de hâşâ mabud değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri, faydalı ilimler hazinesi Mektubat'ta buyuruyor ki: Bir şeyin sureti, onun halifesidir, vekilidir. Bir şey onun suretinde yaratılmazsa, onun halifesi olamaz. Halife olmaya yakışmayan, emanet yükünü taşıyamaz. Sultanın hediyelerini, ancak onun vasıtaları taşır. Ahzab suresinin (Emaneti göklere ve yere ve dağlara bildirdik, yüklenmek istemediler. Ondan çekindiler. Onu insan yüklendi) mealindeki 72. âyetinde anlaşılıyor ki, insandaki kemaller, Vücub mertebesinin kemallerinin suretleri, görüntüleridir. İnsandaki kemallerin, Vücub mertebesindeki kemallere yalnız isimleri benzemektedir. Bunun içindir ki, hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, Âdem'i kendi suretinde yarattı) buyuruldu. Çünkü insanın nefsinde bulunan her şey, birer surettir, görüntüdür. Bu suretlerin hakikati, aslı, Vücub mertebesindedir. İnsanın halife olmasının inceliği buradan anlaşılmaktadır. Çünkü, bir şeyin sureti, o şeyin halifesidir, vekilidir. Zındıklar ve Allahü teâlâya madde diyen kâfirler, burada çok yanıldılar. Allah'ı insan suretinde sandılar. İnsanlarda olduğu gibi organları, duygu aletleri var dediler. Böylece, çok kimseleri de saptırdılar. Müteşabihat âyet-i kerimeler de, böyledir. Âl-i İmran suresinin (Bu âyetlerin bildirdiklerini yalnız Allah bilir) mealindeki 7. âyet-i kerimesi gösteriyor ki, müteşabih olan âyet-i kerimeler, gösterdiklerinden başka şeyleri bildirmektedir. Ulema-i Rasihin denilen derin Ehl-i sünnet âlimlerine de, bu başka bilgiler ihsan olunmuştur. Bunun gibi, gaybı yalnız Allahü teâlâ bilir. Peygamberlerin yükseklerine bu bilgisinden ihsan etmektedir. (1/312)
20.08.2003
Mekr-i ilâhî ne demektir?
Âl-i İmran ve Enfal sûresinde, (ve mekeru ve mekerallah, vallahü hayrül makirin)=(Allah mekr [hile] yapanların hayırlısıdır) buyuruluyor. Allah'ın hile yapması ne demektir? CEVAP: Mekr, hile yapmak, tuzak kurmak suretiyle zarar vermek demektir. Mekr-i ilahi, Allahü teâlânın mekr [hile] yapanların mekrini kendilerine çevirmesi, kötülüklerini, kurdukları tuzaklarını bozması, mekrlerine karşılık onları cezalandırması gibi anlamlara gelir. Cenab-ı hak, insanların yaptığı mekrden [hileden] münezzehtir, her istediğini yapmaya kadirdir, hâşâ hileye muhtaç değildir. Mekr-i ilahi, mekr yapanların mekrini bozmak suretiyle onlara mekrin kötülüğünü bildirmek ve bazılarının tövbelerine sebep olmak yönünden iyidir. Mekr-i ilahi için birkaç örnek: 1- Allahü teâlâ, Müslümanları, müşriklerin gözlerine az gösterdi. Onları Bedir'e getirdi Onlar da, müslümanlara hücum ettiler. Ama hezimete uğrayıp, öldürüldüler. Bu bir mekr-i ilahi idi. 2- Yahudiler, Hz. İsa'yı öldürmek için hile yaptılar. Allahü teâlâ da Hz. İsa'yı kurtarıp Yahudileri de felaketlere maruz bıraktı. Kralları Yahuda, Hz. İsa'yı öldürmek için evine bir münafık gönderdi. Hz. Cebrail ise daha önce gelip Hz. İsa'yı semaya kaldırdı. Münafık, Hz. İsa'yı bulamayınca dışarı çıktı. Cenab-ı hak o münafığı, Hz. İsa gibi gösterdi. Onlar da Hz. İsa sanıp o münafığı çarmıha gerip öldürdüler. Münafığı böyle cezalandırması da bir mekr-i ilahidir. 3- Müşrikler, fesat ocağı olan Dar-ün nedve'de toplanarak, her gün yayılan İslamiyet'i durdurmak için çareler arıyorlardı. Kimi, Peygamber efendimizi ölünceye kadar bir zindanda hapsetmek, kimi bir deveye bindirilip Mekke'deki yurdundan çıkarıp sürgün için planlar düşünüyorlardı. Ebu Cehil ise, her kabileden seçilecek gençler tarafından kılıçlarla bir anda öldürülmesini teklif etmişti. Böylece kim öldürdüye gideceği, belli birine düşmanlık beslenemeyeceği fikri beğenilmişti. O gece bu plan uygulanacaktı. Ama Cebrail aleyhisselam, durumu Resulullaha haber vermişti. O da yatağına Allah'ın arslanı Hz. Ali'yi yatırarak şerefli evinden ayrılıp, en güvendiği arkadaşı Hz. Ebu Bekir ile birlikte hicret etmişti. Bunları takip eden kişinin atının ayaklarının kumlara batması ve mağaranın kapısına örümceğin ağ yapması gibi mucizeler görülmüştü. Bir âyet meali şöyledir: (Habibim, hani kâfirler seni bağlayıp hapsetmek, öldürmek veya sürgün etmek için sana mekr ederken [tuzak kurarken] Allah da onlara mekr etti. [tuzaklarını boşa çıkardı.]) [Enfal30] 4- Mekrin, azap anlamı da vardır. Bir âyet meali şöyledir: (Hüsrana uğrayanlardan başkası mekr-i ilahiden [azab-ı ilahiden] emin olamaz.) [Araf 99] 5- Haram işlemeye sebep olan harika işlere de mekr veya istidrac denir. Mesela Firavun'un ömründe hiç başı ağrımamıştır. Dişlerinin arasına et ve yemek artıkları girip rahatsız olmaması için dişleri çok sık idi. Atı ile yokuştan inerken atının ön ayakları uzardı. Kendinde böyle haller görünce, "ben tanrıyım" demişti. "19'cu" bir kâfir de, buna benzer haller olduğu için, o da "ben peygamberim" demişti. 6- Mekrin istidrac manası da vardır. Yani Allahü teâlâ, bir kimseye bir müddete kadar hakkında hayırlı olmayan nimetler verir. Bunlar nimet gibi görünen musibetlerdir. Bir âyet meali şöyledir: (Kâfirler, kendilerine çok mal ve evlat vermekle, iyilik ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır; işin farkında değiller. Bunların nimet değil, musibet olduğunu anlayamıyorlar.) [Müminun 55-56] Demek ki, kâfirlere verilen dünyalıklar, hep felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir. Onu bir an önce helake sürükler.
21.08.2003
Melekleri kız sanmak yanlıştır
Melekleri hep kanatlı kız şeklinde yapıyorlar. Kızlara melek ismini veriyorlar. Dört büyük meleğin ismini kızlara koymakta mahzur var mıdır? CEVAP: Melekleri kız şeklinde yapanlar, Hıristiyanlardır. Bir de onların etkisi altında kalan cahillerdir. Meleklerde erkeklik, dişilik yoktur. Melek ismini, kız çocuğuna değil de, erkek çocuğa koymak daha uygun olurdu. En azından melekleri kız sanma ihtimali ortadan kalkardı. Ama şimdi alışılmıştır. Erkeğe melek ismi koymak yadırganabilir. Ecdadımız, dört büyük meleğin ismini erkeklere koymuşlar, böylece onların kız olmadıkları intibaı yayılmış olmaktadır. Erkek çocuklarına Cebrail, Mikail, İsrafil ismini koymak uygun olur. Cennet meleklerinin en büyüğü Rıdvan'dır. Cehennem meleklerinin büyüğü de Malik'dir. Bunların ismi de erkek çocuğa konabilir. Kız çocuklarına da koymak caiz ise de, Hıristiyanlara benzememek için koymamalı. Azrail ismi de caizdir. Ancak diğer çocukların alay etmesine yol açabilir. Onun için Azrail ismini koymak uygun görülmemiştir. Melekler hakkında Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar.) [Necm 27] (Rabbiniz oğulları size ayırdı da, kendisi için kız olarak melekleri mi edindi?) [İsra 40] (Putperestlere de ki: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?) [Saffat 149,150] ğ Meleklere iman Meleklere iman, şöyle olmalıdır: Melekler, Hayat sahibi, diri, nurani cisimler olup, akıl sahibidirler. Allahü tâlânın sevgili ve kıymetli kullarıdır, ortakları ve kızları değildir. Kâfirler, müşrikler, öyle zan ettiler. Allahü teâlânın emirlerine itaat ederler, isyan etmezler. Günah işlemezler. Erkek ve dişi değildir. Evlenmezler, doğurmazlar, çoğalmazlar, çocukları olmaz, yiyip içmezler. Allahü teâlâ, bunlardan bazılarını peygamber olarak seçmiştir. Diğer meleklere vahy [haber] götürmek görevi ile şereflendirmiştir. Peygamberlerin kitaplarını ve sayfalarını getiren de bunlardır. Mesela Enam suresini Cebrail aleyhisselam ile birlikte 70 bin melek getirmiştir. Bunlar hata etmez, unutmaz. Hile yapmaz, aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur, şüpheli, ihtimalli değildir. Kendilerine verilen emirleri yapmaktan başka işleri yoktur. En üstünleri 4 tanedir: Cebrail aleyhisselam: Vazifesi, Peygamberlere vahy getirmek, emir ve yasakları bildirmektir. İsrafil aleyhisselam: Sura üfürmekle vazifelidir. Birinci üfürmesinde hasıl olan sesi işiten, Allahü teâlâdan başka her diri ölecek, ikincisinde hepsi tekrar dirilecektir. Mikail aleyhisselam: Rızk gönderilmek, ucuzluk, bolluk, kıtlık, pahalılık ve her maddeyi hareket ettirmekle vazifelidir. Azrail aleyhisselam: İnsanların ruhunu almakla vazifelidir. Bunlardan sonra dört sınıf melek vardır. Hamele-i Arş denen melekler dört tanedir. Huzur-i ilahide bulunan meleklere, Mukarrebin denir. Azab meleklerinin büyüklerine Kerubiyan, rahmet meleklerine Ruhaniyan denir. Cennet meleklerinin büyüğünün adı Rıdvan, Cehennem meleklerinin büyüğünün adı Malik'tir. Cehennem meleklerine Zebani denir. İnsanların iki omuzunda bulunup, iyiliklerini ve kötülüklerini yazan Kiramen katibin ismindeki iki melek ile, cinden koruyan meleklere, Hafaza melekleri denir. Sayısı en çok olan mahluk meleklerdir.
24.08.2003
Sevgi beslemek, günah mıdır?
Evli birisini seviyorum. Buluşmuyoruz, sadece kalben seviyorum. Yine de çok günah işliyor muyum? CEVAP: Sevgi, insanın elinde olmayan bir duygudur. İffeti [namusu] korumak ve günah olan işlerden kaçmak şartı ile birisine karşı sevgi duymak günah olmaz. Hatta iffetini koruyarak sevgisini gizlemek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.) [Hakim, Hatib] (Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek sabredeni Allahü teâlâ, affedip Cennete koyar.) [İ. Asakir] Demek ki, dinimizde iffeti muhafaza etmek ve sevgisi sebebiyle günah işlememeye sabretmek, çok sevaptır. Çünkü genel olarak sevgi insanı sağır ve kör ettiği için, insanın kendisini günah işlemekten alıkoyması zordur. Zor olan işleri başarmanın sevabı da büyük olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ümmetimin hayırlıları, aşk belasına maruz kalınca iffetini muhafaza edenlerdir.) [Deylemi] *** Âşık olmak hadis-i şerifi Âşık olup iffetini saklarken ölenin şehid olduğunu bildiren hadis-i şerife Aliyyülkari, Acluni, Elbani gibi zatlardan kaynak gösterilerek uydurma deniyor. Bu hadis hangi kitaplarda vardır? CEVAP: Her gün dinin bir hükmü sorgulanmakta, İslam âlimlerine olan itimat yıkılmaya çalışılmaktadır. İslam âlimlerine itimat kalmayınca din yıkılmış demektir. O hadisleri bize bildirenler Eshab-ı kiramdır. Eshab-ı kiram töhmet altında kalınca, Kur'an-ı kerime de gölge düşürülmüş olur. Çünkü Kur'an-ı kerimi toplayan da onlardır. Kur'an-ı kerime bile ilave yapıldığını söyleyen bu kimselerin esas maksatları dini yıkmaktır. Bazı gafiller de bilmeden bu hainlere alet oluyorlar. Elbani süper mezhepsizdir. Aliyyülkari ise, Peygamber efendimizin mübarek ana-babasına kâfir diyen biri olup, birçok sahih hadise uydurma damgasını vurmakla meşhurdur. Acluni ise sahih hadislere uydurma demekle sabıkalıdır. Böyle kimselere kanıp da Ehl-i sünnet âlimlerine çamur atmaktan sakınmalıdır. Bu hadis-i şerif birçok muteber kitaplarda bulunmaktadır. 1- Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali hazretlerinin İhya'sında. 2- Evliyanın büyüklerinden derin âlim ve şeyhülislam Molla Cami hazretlerinin Baharistan'ında. 3- Fıkıh âlimlerinden Muhammed Rebhami hazretlerinin Riyad-ün nasıhin'inde. 4- İbni Abidin hazretleri Redd-ül -muhtar (Şehidler) babında bu hadis-i şerifi açıklamaktadır. 5- Fıkıh, tefsir gibi ilimlerde mütehassıs olan muhaddis İmam-ı Süyuti hazretleri, Camius-sagir isimli hadis kitabında bu hadis-i şerifi nakletmektedir. Ayrıca Feyzulkadir şerhinde de geçmektedir. Diğer muteber kitaplarda da bu hadis-i şerif vardır. İmam-ı Gazali hazretleri, bu hadis-i şerifi açıklarken, (Bu sıddıklar makamıdır) buyurmaktadır. Çünkü bir kimse, aşık olup, günah işlememek için sabrederse nefsini ıslah etmiş, yenmiş olur. Nefsini yenmek, düşmanı yenmekten daha büyük cihaddır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İnanıp nefsini ıslah edene korku ve üzüntü yoktur.) [Enam 48] (Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiş, kötülükte bırakan, zarar etmiştir.) [Şems 8, 9] Sahih hadislere uydurma demekle meşhur bir mezhepsize şöyle demiştim: Erimiş aynı potada Gidiyor aynı rotada Hakkı teslim edemiyor Israrlı aynı hatada
25.08.2003
İmanın zirvesine çıkmak
İmanın zirvesine çıkmak Hep Allah'ın varlığını ispat eden yazıları okumakla kolayca imanın zirvesine çıkabilir miyiz? CEVAP: O tip yazı okumakla imanın zirvesine çıkılmaz. Resulullah efendimiz, zirveye nasıl çıkılacağını bildirmiştir. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Şunları yapmak imanı zirveye çıkartır: 1- Allah'ın hükmüne karşı sabretmek 2- Kaza ve kadere rıza göstermek 3- Tam tevekkül sahibi olmak 4- Allah'a tam teslim olmak.) [Ebu Nuaym] Şimdi bu dört maddeyi kısaca açıklayalım: Sabır: Bir farzı yapmak veya bir günahtan kaçınmak sabırsız ele geçmez. Resulullah efendimize (iman nedir?) diye sorulduğunda, (Sabırdır) buyurdu. (Deylemi) Sabır, acı ise de meyvesi tatlıdır. Üç hadis-i şerif meali: (Sabrın imandaki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.) [Deylemi] (Sabreden kuldan Allah razı olur.) [Deylemi] (Sabırlı ve ihlaslı Cennete gider.) [Taberani] Üç âyet-i kerime meali de şöyledir: (Sabredenlere mükafatları hesapsız verilir.) [Zümer 10] (Sabredenlere [ihsanımı] müjdele!) [Bekara 155] (Sabretmekte yarışınız!) [A. İmran 200] Hz. Hızır, (Günah işlememeye sabretmek sayesinde ledün ilmine kavuştum) buyurmuştur. Kadere rıza: Allah'tan gelen her şeye razı olmak büyük nimettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kadere rıza, saadet alametidir.) [Tirmizi] (Şu 3 şeyi yapan dünya ve ahiret hayrına kavuşur: Kazaya rıza, belaya sabır, rahatlıkta dua.) [Deylemi] (Şu 3 şeyi yapan 40 evliyadan biri olur: Kazaya rıza, haram işlememeye sabır, buğdi fillah.) [Deylemi] (Şu üç şey iman alametidir: Belaya sabır, nimete şükür, kazaya rıza.) [İhya] (Hak teala buyurdu: Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve belaya sabretmeyen, benden başka Rab arasın!) [Taberani] (Ya Rabbi, beni kaza ve kaderine rıza gösteren, belana sabreden ve nimetlerine şükredenlerden eyle!) diye dua etmenin en güzel dualardan biri olduğu bildirilmiştir. Tevekkül: Tevekkül farzdır. Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki: (İmanınız varsa Allah'a tevekkül edin.) [Maide 23] (Tevekkül edene Allah kâfidir.) [Talak 3] (Allah tevekkül edenleri sever.) [Al-i İmran 159] En büyük makam, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmaktır. Hasbiyallah, Allah bana yetişir, kâfi gelir demektir. İbrahim aleyhisselam, ateşe atılırken, Hasbiyallah ve ni'mel vekil dedi ve kurtuldu. Allahü teâlâ, Davud aleyhisselama şöyle vahyetti: (Bir kul, kullara değil de bana ihlasla tevekkül ederse, herkes ona tuzak kursa, ona mutlaka bir çıkış kapısı açarım. Bir kul da bana değil mahluka güvenirse, bütün yükseliş sebeplerini keser ve çöküş yollarını kolaylaştırırım.) [İbni Asakir] Ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür. Allah'a teslimiyet: Teslim olmak, esir olmak, kul köle olmak demektir. Allah'a teslim olmak da Allah'ın kulu olmak ve onun her emrini yapmaya hazır beklemek demektir. Zaten Müslüman, Allah'a teslim olan insan demektir. Kur'an-ı kerimde de teslim olmak emredilir: (Biz sadece Allah'a teslim olduk deyin!) [Bekara 136] (Âlemlerin Rabbine teslim olarak namaz kılın.) [Enam 71, 72] Belkıs imanını bildirmek için, (Âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum) dedi. (Neml 44) Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Şu beş şey imandandır: Allah'a teslimiyet, kaderine rıza, işini Allah'a havale etmek, ona güvenmek, musibete sabır.) [Bezzar] İşte bunları uygulayan imanın zirvesine çıkar.
26.08.2003
Belâya sabretmenin önemi
İbadetlerimizi aksatmıyoruz. Ancak malımıza canımıza bela eksik olmuyor. Çocuklarımız ölüyor. Nerede hata yaptığımızı anlamıyoruz. Çeşitli belalara maruz kalmamızın sebebi ne olabilir? CEVAP: İman düzgün ise, ibadetlerin şartlarına riayet ediliyorsa, belalar günahların affı için gelir. Günah yoksa derecenin yükselmesine sebep olur. Başka hikmetleri de vardır. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Benim çektiğim acı gibi, hiçbir Peygamber acı çekmedi.) [Ebu Nuaym] (En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir.) [Tirmizi] Gelip geçen milyarlarca insan içinde en fazla sıkıntıyı Resulullah efendimiz çekmiştir. Onun vârisleri olan ehl-i sünnet âlimleri de çok sıkıntılara maruz kalmıştır. Bela acı ise de meyvesi tatlıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Belaya uğrayan Müslüman, kıyamette mizan, sırat gibi şeyler görmez.) [İbni Neccar] (Bela, müminin canına malına ve evladına hiç günahı kalmayana kadar devam eder.) [Hakim] (Hayra kavuşacak kul musibete maruz kalır. Meşgul olacağı mal ve evladı kalmaz.) [Taberani] (Bir kul yüksek bir dereceye ameli ile erişemezse, musibetlere maruz kalır.) [İbni Şahin] (Şu dört şeye sahip olan dünya ve ahiret hayrına kavuşmuştur: Zikreden dil, şükreden kalb, belaya sabreden beden ve saliha kadın.) [Taberani] (Beni seven, belaya hazırlansın. Ya Rabbi beni sevenin rızkını yeteri kadar ver. Sevmeyenin malını da evladını da çoğalt.) [İ. Asâkir] Mümine dünyada rahat olmaz. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Dünya mümine yâr olmaz. Çünkü dünya mümine bela ve zindandır.) [Hakim] Bela için yapılacak iş İstiğfara devam edip sabr-ı cemil göstermeli, belayı gizlemeye çalışmalı. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Evladına veya malına bir musibet gelince bunu sabr-ı cemille [güzellikle] karşılayan Müslümanı, Allahü teâlâ sorguya çekmekten hayâ eder.) [Hakim] (Musibete uğrayan "inna lillâhi ve inna ileyhi râciûn desin. Sonra Ya Rabbi bu musibetten bana ecir ver. Durumumu da daha hayırlı hale çevir" diye dua etsin.) [Tirmizi] (Musibet ve sıkıntının geçmesini sabırla beklemek ibadettir.) [Kudai] (Cennet hazinesi dört şey: Sadakayı gizli vermek, musibeti saklamak, Sıla-i rahim ve Lâ havle velâ kuvvete illâ billah demek.) [Hatib] (Üç şey iyilik hazinesidir! Hastalığı, musibeti ve sadakayı gizlemek.) [Taberani] (Levh-i mahfuzda şöyle yazılıdır: "Kazama teslim olan ve hükmüme razı olan ve belama sabredeni kıyamette sıddıklarla haşrederim) [Deylemi] (Acıkmadan yemek, uykusu yokken uyumak, tuhaf bir şey olmadan gülmek, musibette feryat etmek, nimete kavuşunca çalgı çalmak gazab-ı ilahiye sebep olabilir.) [Deylemi] Peygamber efendimizin Müslümanlar için bir duası şöyledir: (Ya Rabbi bana inanana, az mal, az çocuk ver ve ölümünü de çabuklaştır.) [Beyheki] Bilhassa dertli, hasta, garip kimselerden dua istemelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Musibete uğramış müminin duasını ganimet bilmelidir.) [Ebuş-şeyh]
27.08.2003
Receb ayı ve Regaib
Yarın üç kıymetli aydan biri olan Receb ayına giriyoruz. Ayrıca Receb ayı, hürmet edilmesi gereken dört kıymetli aydan birisidir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allahın, gökleri ve yeri yarattığı günden beri, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü, haram [hürmetli] olan aylardır.) [Tevbe 36] Resulullah efendimiz, Receb ayına çok değer verir ve "Ya Rabbi, Recep ve Şaban'ı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazan'a eriştir" diye dua ederdi. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Haram aylar, Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir.) [İbni Cerir] (Haram aylarda Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri oruç tutana iki yıllık ibadet sevabı yazılır.) [Taberani] (Haram aylarda bir gün oruç tutup bir gün yemek çok faziletlidir.) [Ebu Davud] (Receb ayında Allaha çok istiğfar edin; çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca cennette öyle köşkleri vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi] (Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder.) [Gunye] (Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb'in hepsini tutmuş gibi sevap verilir.) [Miftah-ül-cenne] (Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Ya'la] (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İ. Asâkir] (Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, "Geçmiş günahların af oldu" der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti.) [Taberani] (Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutana, oruç tutulan günler dile gelip "Ya Rabbi onu mağfiret et" derler.) [Ebu Muhammed] Recebin ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu gece regaib gecesidir. Her cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Regaib, ihsanlar, ikramlar demektir. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Regaib gecesi yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur'an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Bugün oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Mübarek gecelerde ve her zaman ilim öğrenmek hepsinden daha faziletlidir. İlmihal bilgileri en kıymetli ilimdir.
28.08.2003
Bataklığa saplandı
Amerika medyası Irak'ta bulunan (işgalci) ABD ordusunun her geçen gün bir bataklığa saplandığını itiraf etmektedir. Bush iktidarı Irak'ta bir çıkış yolu aramaktadır. Ordusunu çekip "ne haliniz varsa görün" diyemez. Böyle bir durum yalnız Bush iktidarının değil ABD'nin çöküşü olur. Her gün birkaç ABD askerinin ölümü ise Bush iktidarının bir numaralı sıkıntısıdır. Savaşın bittiği günden bu yana saldırı ile ölen Amerikalı asker sayısı 150'yi aşmıştır. Kaza, sıcak, hastalık ve intihar ile bu sayı 200'e yakındır. Irak'ta bulunan Amerikalı askerlerin 11 bini yakında evlerine döneceklerdir. Anlaşmalarını yenilemediler. 2003 sonunda bu sayı 30 bini aşacaktır. Yüzü aşan asker zatürreeden hastahanede yatmaktadır. Bu askerlerden 2'si ölmüş, 15'i ağır olduğu için Almanya'da Lanstuhl Sağlık Merkezine gönderilmiştir. ABD'nin Irak'taki asker sayısı 130 bindir. Irak'ta güvenliğin temini için en az 250 bin ila 400 bin askere ihtiyaç vardır. 130 bin askerin aylık masrafı 4 milyar dolardır. 2004 sonunda ABD'de başkanlık seçimleri yapılacaktır. Bush ise giderek puan kaybetmektedir. Bush'un "Şahinler"i Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne baskı yaparak, Geçici Irak Hükümetini, Irak'ın meşru temsilcisi kararı çıkarttı. ABD kuklası bu hükümet Türkiye, Pakistan başta olmak üzere diğer ülkelerden asker isteyecektir. ABD, zulüm yapmaktadır İsrail-Filistin arasındaki barış teşebbüsü askıya alınmıştır. İsrail Filistinlilere haklarını vermediği gibi, ABD'nin desteği ile zulüm yapmaktadır. ABD dünya kamuoyunu terörle mücadele ve kitle imha silahlarının önlenmesi maskesi altında dünya hakimiyeti projesini gizlemektedir. Kaldı ki Afganistan ve Irak'ta güvenlik yoktur. Afganistan halkı Taliban'ı ve Irak ise Saddam'ı arar hale gelmiştir. ABD'nin yanında yer almak ve onun Irak ve Afganistan işgalinde yardımcı olmak; dünya barışına zarar verir. ABD'nin (sahte) sözlerine kanmak değil asıl gizli niyetlerini teşhis etmek önemlidir. Irak, Afganistan ve Filistin bağımsızlık savaşı veriyorlar. Saddam öldürülse bile direniş devam eder. Şaron'un son Beyaz Saray ziyaretinde; Bush, Şaron'a 1678 yılında basılmış bir harita hediye etti. Haritada Filistin'in tamamı, (Suriye-Ürdün-Irak-Mısır ve Türkiye'nin) topraklarının bir bölümü Yahudilerin kutsal toprakları olarak gösterilmektedir. Ayrıca haritada Irak'ın Ur ve Babil şehirleri özellikle işaret edilmiştir. Bu iki bölge Yahudilerin vatanı kabul edilir. ABD ve İsrail'e hizmet eden Iraklı Kürtler; Arz-ı Mev'ud (Nil'den-Fırat'a Büyük İsrail) projesine hizmet ettiklerini geç de olsa anlayacaklardır. Kürdistan, Büyük İsrail emeli için ara hedef ve Iraklı Kürtlerin önüne atılmış (oltadaki yem)dir.
30.08.2003
Hıristiyanlık nedir?
İncil'de Allah'ın bir olduğu, Hz. İsa'nın, Allah'ın kulu ve Resulü olduğu yazılı idi. Hz. İsa'nın hak olan dini, az zaman sonra Yahudiler tarafından sinsice değiştirildi. Yahudi Bolüs [pavlos], İsevi görünerek, hakiki İncil'i yok etti. Sayısız İncillerin yazılmasına sebep oldu. Büyük Kostantin, bütün İncilleri birleştirmek için, miladi 325'te, İznik'te 319 papazı toplayıp, yazdırdığı yeni İncil'e eski dini olan putperestlikten de birçok şey sokturmuş, yeni bir Hıristiyanlık dini kurmuştu. Hz. İsa'nın ve Barnabas'ın yazdığı İncil'de Allah'ın bir olduğu bildirilmişti. Eflatun'un 3 tanrı fikri de yeni İncil'e kondu. Papaz Arius, bu yeni İncillerin yanlış olduğunu, bildirince aforoz edildi. Yeni Hıristiyanlık Arius'ün mezhebinden farklı idi. 6 defa meclis kurulup, yeni İnciller ortaya çıktı. Papaz Luther Martin ve Calvin son değişiklikleri yaptı. Bu yeni İncil'e inanan Hıristiyanlara Protestan denildi. Böylece, Hıristiyanlık, iyice değişti. Yahudiler, Hz. İsa'yı katletmek isteyince, İncil'i yakıp, ortadan kaldırdılar. O zaman, İncil yayılmamış idi. Çünkü, Hz. İsa'nın peygamberlik zamanı 3 yıl olup, iman edenler de pek az idi, çoğu da, okur yazar değildi. 325'te birbirine uymayan 40-50 İncil vardı. Arius mahkeme edilirken, dördü hariç diğer İncillerin yasaklandığı kilise tarihlerinde yazılıdır. Matta İncili'nin 15. fıkrasında, (Milletler yoluna gitmeyin ve Samiriyelilerin şehirlerine girmeyin) denildiği halde, 24. babın 14. fıkrasında, (İncil, bütün milletlere vaaz edilecektir) demektedir. Bunun gibi sayısız tenakuz vardır. Hıristiyan bilginleri, dört incildeki tezatlar yüzünden şaşkınlık içinde kalıp, Ekharn, Kiser, Haysi, Ghabuth, Wither, Fursen gibi araştırmacılar, (İncillerde ihtilaf çoktur) dediler. Joseph Barnabas'ın yazdığı İncil, miladi 325'e kadar İskenderiye kiliselerinde okunuyordu. Papa 5. Sixtus, 1585-1590'daki papalık zamanında, bunu İbranice'den İtalyanca'ya tercüme ettirdi. Prusya kralının müşaviri J.F. Gramer, bunu bulup prens Öjene [Eugen'e] hediye etti. Bu ölünce kitaplar Hofbibliyotheke kondu. Bu el yazma İncil, Viyana imparatorluk kütüphanesinde, hâlâ mevcuttur. Bu İncilde Hz. İsa diyor ki: Ben günah affedemem, günahları ancak Allah affeder. (Bab 71), Ben, Allah'ın resulünün yolunu hazırlamak için geldim. Bu Resul, bir müddet sonra, İncil tahrif edilip inananların 30 kişi kadar kalacağı bir zamanda gelir. O zaman, Allah elçisini gönderir. Onun başının üzerinde beyaz bir bulut bulunur. O, putları kırar. Onun sayesinde, insanlar Allah'ı tanır. Ben de hakiki olarak tanınırım. (Bab 72), O resul güneyden gelir. (Bab 96), O resulün adı Ahmeddir. ((Bab 97) Barnabas İncili Allah'ın bir olduğunu bildirmekte ve teslisi yalanlamaktadır. Bugünkü İncillerde ve Ahd-i atikte de, bütün tahriflere rağmen, Hz. İsa'dan sonra bir Peygamber geleceği yazılıdır. Yuhanna İncili'nin bu yazısı, 1886'da İstanbul'da Boyacıyan Agob matbaasında basılan Kitab-ı Mukaddesin Türkçe tercümesinin s.885'te, (O, gelince dünyayı günah, salah ve hüküm hususlarında ilzam edecektir) deniyor. Buradaki "O"nun Latince aslında, (Paraclet) yazılıdır. Bu kelime, "teselli edici" demektir. Papazlar her şeye rağmen, (benden sonra bir teselli edici gelecektir) ibaresini İncil'den kaldıramadı. Pavlos'un yazdığı ve Hıristiyanların Kitab-ı mukaddesten kabul ettikleri mektuplardan "Korintoslulara 1. mektubun, 13/ 8'de, (Peygamberler sona erecek, diller de kaybolacak [Latince gibi], ilim iptal olacak [Ortaçağ ilmi gibi], ama O kâmil gelince, yarım kalan ve kusurlu olan bilgiler ortadan kalkacaktır) deniliyor. [Bu yazı Türkçe Kitab-ı Mukaddeste de vardır.]
31.08.2003
Bugünkü Hıristiyanlığın esasları
Hz. İsa 30 yaşında iken, Benî İsrail'e peygamber olarak gönderildi. Bozulan Yahudiliğin hükümlerini neshedip yürürlükten kaldırdı. Hz. İsa'ya inanmayan Yahudiler, onu Romalılara şikayet etti. Kudüs'teki Romalıların Yahudi valisi Pilatus, Hz. İsa'nın yakalanıp çarmıha gerilmesini emretti. Havarilerden biri olan Yehuda, onu Romalılara ihbar etti. Askerlerle beraber yerini göstermeye gidince, Allahü teâlâ Yehuda'yı Hz. İsa'nın şekline çevirdi. Askerler aradıkları İsa'nın bu olduğunu sanarak, Yehuda'yı çarmıha gerdiler. O anda Allahü teâlâ Hz. İsa'yı göğe çıkardı. Hak din olan İsevilik yayılmaya başlayınca, Yahudiler ile Yunanlılar ve Romalılar karşı çıktılar. Bolüs [Pavlos] adındaki bir Yahudi; İsa'ya inandığını söyleyerek asıl İncil'i yok etti. Ortaya çıkan kişiler 12 havariden ve Bolüs'ten işittiklerini yazdılar. Böylece birçok incil meydana geldi. Yunan felsefesi ile yetişen Bolüs, Havarilerden Barnabas'ın yakın arkadaşı idi. Bozuk fikirlerini ona da aşılamak istedi, başaramayınca, açıkça düşmanlığa başladı. Bolüs, İsevi görünüp kendisini din âlimi tanıtarak; "İsa, Allah'ın oğludur" gibi birçok şeyler uydurdu. Şarabın ve domuzun helal olduğunu söyledi. Bolüs'ün "İsa'nın haça gerilmesi, hikmet ve kurtuluştur" diyerek ortaya attığı anlamsız iddia; bugünkü Hıristiyanlığın esas felsefesini teşkil etti. Müslümanların kitaplarından alarak dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen Galile, incillerdeki yanlış bilgiye göre, Engizisyonca müebbet hapse mahkum edildi ve gözleri kör olarak öldü. Bugünkü Hıristiyanlıkta: 1- Her çocuk günahkâr doğar. 2- Hz. İsa, oğul Allah'tır. 3- Allah, insanların günahını affettirmek için, kendi oğlunu haçta öldürtmüştür. 4- İnsanlar, Allaha dua edemez. Ancak papazlar dua edebilir ve insanların günahını affedebilirler. 5- Papa günahsızdır. Onun her yaptığı iş doğrudur. Hıristiyanlığın tekrar doğru yola girmesi için, çeşitli çalışmalar yapılmış, reformlar meydana gelmiştir. Papaz Luther, Protestanlığı kurarak bazı düzeltmeler yapacağım derken, Hıristiyanlığı büsbütün bozmuştur. Kilise, toplumun maddi, manevi bütün hayatına hakim olmuştur: a) Kilise günahları itiraf ettirir ve papazlar günah çıkarır. b) Hıristiyanlıkta baba, oğul ve kutsal ruh adına vaftiz olmak kilisenin emridir. c) Nikah kilisede kıyılır. Kilise dışında yapılan nikah geçersizdir. Son zamanlarda Hıristiyanlıkta Allah inancı hususunda önemli gelişmeler olmaktadır. Katolik Kilisesinin ve Vatikan'ın ileri gelenleri ve bilim adamlarından meydana gelen bir heyetin 7 yıllık bir araştırma sonucunda hazırladığı Evrensel Kateşizm adlı el kitabında, Katoliklerin de İslamiyet'teki gibi "Tek Allah" inancında olmaları gerektiği belirtildi. Papalığın direktifi ile hazırlanan bu kitap 1992'de Fransa'da piyasaya çıktı. Hıristiyanların bu yeni el kitabının, şimdiye kadar bu amaçla hazırlanan diğer papalık yayınları arasındaki en önemli farkı, Allah inancının "Baba-oğul-Ruhül-Kudüs" şeklinde olmaması gerektiğinin açıkça belirtilmesidir. Kitapta (Allah'a yaratılmış varlıkların sıfat ve suretlerinin hiçbirisi yakıştırılamaz; çünkü Allah, tek yaratıcı olup ne erkek, ne kadın ne de insandı) denmekte, bu yeni inancın İslamiyet'teki Allah inancı gibi olması gerektiği açıkça belirtilmektedir. İnsan hakları, yaratılış esasları ile cinsiyet konuları üzerinde durulan, Vatikan'ın bu yeni eserinde; "Huzurlu yaşamanın anahtarı Yaratan'ı benimsemek ve Tek Allah'ın varlığına inanmaktır" denilmektedir. Bu eser, bilim adamlarınca bir yaratıcıya inanma açısından çok önemli bir gelişme olarak kabul edilmektedir.
01.09.2003
Hıristiyanlığı bozanlar kimlerdir?
Hz. Âdem'den beri gelen Allah'ın dini Hz. İsa'dan sonra nasıl bozuldu? Kim bozdu? Daha önce haram olan şeylerin helal edilmesi nasıl oldu? Üç tanrı inancı nereden geldi? CEVAP: Fransızların Saint Paul dedikleri Bolüs=Paulus=Pavlos adında bir Yahudi, peygamber Yahudilerden gelmedi diye, İsevi görünüp, kendini din âlimi tanıttı. Hz. İsa'dan sonra ilk işi, hakiki İncili yok ettirmek oldu. İsa, Allah'ın oğlu dedi. Şarabı ve domuzu helal etti. Kıblelerini Kâbe'den güneşin doğduğu tarafa döndürdü. Allah hem bir, hem üç dedi. Yahudi dönmesinin sözleri ilk yazılan dört İncil'e, özellikle Luka'nın İnciline karıştı. Hz. İsa'nın sohbetinde bulunan, Hz. İsa'nın arkadaşı, yardımcısı yani Havarilerden olan Barnabas, Hz. İsa'dan işittiklerini doğru olarak yazdı. Fakat bozuk dört İncillere aldananlar, fırka fırka ayrıldı. Birbirine uymaz 72 fırka hasıl oldu. Pavlos'un düşmanlığı anlaşılarak Kudüs'te iki kere hapsedildi. Sonra Roma'ya götürüldü. Neron tarafından orada başı kesildi. Pavlos'un hayatı incelenirse, hep Havarileri kötülediği ve onları gözden düşürmeye çalıştığı açıkça görülür. Pek çok Hıristiyan papazı, Pavlos'u Hıristiyanlığın tek kurucusu kabul eder. Çünkü bu papazlara göre, Hz. İsa ve Havarileri iman ve ibadet bakımından Yahudiliğe, [Hz Musa'nın dinine] bağlı kalmışlardır. Pavlos buna karşı çıkmış, Yahudilikteki bütün ibadetleri terk ettirmiş, böylece Hz. İsa ve Havarilerin bildirdikleri dine zıt bir din ortaya çıkarmıştır. Bu din, Havari Petrus'un, tebliğ etmeye çalıştığı Nasraniliğin dışında, Pavlos'un fikirlerinden meydana gelen bir din oldu. Papazlar, Pavlos'u, Aziz kabul etmektedir. Pavlos'un yazdığı mektuplar Ahd-i cedid'in sonunda, kutsal kitabın bir kısmını teşkil eder. Luka'nın yazdığı Resullerin işleri kısmı, Pavlos'un hal tercümesidir. Pavlos'un yazdığı mektuplar da, dört İncile ayrılan yerden az değildir. Pavlos'un bildirdiği şeylerin çoğu, Hıristiyanlığın iman esaslarını teşkil eder. Mesela der ki: (Günah, ruh ve beden için ölüm, Hz. Âdem'in yasak olan meyveden yemesi ile başladı. Hz. Âdem'in neslinden gelen bütün bebekler, bu günah pisliğine bulaşmış olarak doğdular. Tanrı, biricik oğlunu yeryüzüne gönderdi ve Hz. Âdem'den beri gelen günahtan kurtardı.) Pavlos böyle saçma inançla Nasranilikten intikamını almıştır. Hıristiyanlar ise, ona hâlâ Resul Pavlos diyerek, onu Hıristiyan azizi kabul ederler. Hz. İsa'yı hiç görmemiş bir kimsenin sözleri ile, dinlerinin inanç ve ibadet esaslarını tespit ediyorlar. Böyle bir dinin de, Allah'ın gönderdiği en son ve en kâmil din olduğunu iddia edebiliyorlar. İzhar-ül-hak'ta deniyor ki: Pavlos'un çelişkileri çoktur. Resullerin işleri kitabında deniyor ki: Onunla beraber yolculuk edenlerin nutku tutuldu. Sesi işitiyor ama kimseyi görmüyorlardı. (Bab 9/7) Benimle beraber olanlar nuru gördüler. Ama bana söz söyleyenin sesini işitmediler. (Bab 22/9] Bab 26'da ise sesten hiç bahsedilmiyor. Yani üç ifade birbirini tutmuyor. Yine deniyor ki: Rab ona dedi ki: Kalk şehre gir, ne yapman gerekiyorsa sana söylenecek. (Bab 9/ 6) Rab bana: Kalk Şam'a git, orada ne yapılması gerekeceği sana söylenir. (Bab 22/10) Kalk ayakta dur. Çünkü hem gördüğün şeylerde, seni şahit tayin etmek için sana göründüm. Seni, kendilerine göndereceğim milletlerden de kurtaracağım. (Bab 26/17,18) 9. ve 22. babdakilerden, onun yapacakları, şehre vardıktan sonra, kendisine açıklanacağı söylenmiş iken, 26. babdakilere göre, sesi işittiği yerde ne yapacağı kendisine söylenmiştir. Nur görünce hepimiz yere düştük. (Bab 26/14) Halbuki, 9/7 babda, onunla beraber bulunanların nutku tutulur, ses çıkaramaz olurlar. 22 babda ise, nutku tutulmak diye bir
02.09.2003
Bir misyonerle diyalog
Misyonerler e-maillerle de propagandalarını sürdürüyorlar. Bir misyonere Avrupa'da üç tanrı fikri, gittikçe yerini tek tanrıya mı bırakıyor dedim. Dedi ki: Misyoner: Biz de tek ilaha inanırız. Tanrının üç sıfatı vardır. Bir bardak suyun da 3 hali var: Sıvı, katı ve buhar. Ama su aynıdır. İşte biz de ilahı böyle biliyoruz. Yani Baba ilah, Oğul ilah, Kutsal ruh İsa. Bu eskiden böyle idi şu anda işleyen ruh İsa'dır. Şimdi biz tanrı olarak tek olan İsa Mesih'e inanırız. Cevap: Suyun hali doğrudur. Ama bir tanrı hem baba, hem oğul hem de İsa olur mu? Böyle sıfat ve vasıf olur mu? Bu vasıf yeni mi çıktı? Tevrat [Ahdi atik=Old testament] üç tanrı var diyor mu? Mis: Tanrı, Tevrat'tan sonra İsa Mesih vasfına büründü. Baba tanrıdan oğul tanrı oldu. Sonra da İsa Mesih oldu, yani şimdi İsa Mesih'ten başka tanrı yoktur. Cevap: İsa göğe çıkınca babanın sağına oturdu diyorsunuz. Bunlar vasıf değil, iki ayrı varlıktır. M: Önce öyle idi, sonra İsa ile birleşti. Tek tanrı oldu. Şimdi o tanrının adı İsa'dır. Cevap: Bu çok gülünç, uydur uydur söyle. Bir misyoner de, (1+1+1=3 demek yanlış olur, doğrusu 1x1x1=1'dir. Buna üçlü birlik diyoruz) demişti. Buna da, (Ne diye üç tane biri çarpıyorsun, o zaman 100 tane biri de birbiri ile çarparsan yine bir çıkar. O zaman yüz tane tanrı demek de size göre doğru olur) demiştim. İşte İnciller değişe değişe böyle gülünç gariplikler çıkıyor. Kur'an-ı kerimde Yahudilerin de Hz. Üzeyr'e, Hıristiyanların da Hz. İsa'ya Allahın oğlu dedikleri bildiriliyor. Sizin düşündüğünüz tanrı, ne kadar zalim ki biricik oğlu dediğiniz Hz. İsa'yı hiç acımadan çarmıha gerdirip öldürüyor. Suçsuz insanı niye öldürür ki? M: Başkalarının günahlarının affı için öldürdü. Cevap: Öldürmeden de affettim dese tanrınıza karşı çıkacak biri mi var? Ne kadar saçma bu? M: Tanrının bir planı vardı ve bunun olması gerekliydi. Çünkü kutsal kitapta kan dökülmeden bağışlama olmaz diye yazılıdır. Musa zamanında İsrail halkı günahları için kurban keserler ve günahları bağışlanırdı. Ama İsa'da böyle olmadı. Çünkü o tanrının kuzusu idi. (Yuhanna incili 1/29) İsa Mesih bütün günahkâr insanlar için ve son kurban oldu. Onun kanı bizlerin günahlarını bağışladı ve artık başka bir kurbana ihtiyaç yok. Cevap: Eee o zaman bütün dünya günahsızdır. Ne diye bizi Hıristiyan yapmaya çalışıyorsunuz? M: O işe senin aklın ermez. Cevap: Az önce herkesin günahını affetti dediniz ya. M: Din akla, mantığa uygun olmaz. Hıristiyanlık size saçma gelebilir. Tanrı sizin gibi düşünmez. Ancak kutsal ruh sayesinde tanrıya ulaşılır. Cevap: Akıl mantık da bu işte yaramazsa, ölçümüz ne olacak? Sizinle nasıl anlaşacağız? Allah niye günahsız biricik oğlunu öldürdü diyorum, mecburdu, bu akılla izah edilmez diyorsun. Çocuklar niye günahkâr doğar diyorum, onu kutsal ruh bilir diyorsun. Madem günahların affolması için bir kuzunun kurbanı gerekiyordu, şimdiki günahkârlar için de bir kuzu daha kurban edilse olmaz mı? Biricik oğlunu tekrar çarmıha gerdirse de bütün insanlık günahtan kurtulsa olmaz mı? Olmaz böyle şey dersen o zaman önce niye günahsız kuzuyu kanlar içinde çarmıha gerdirdi? Önceki doğru ise niye bir doğru daha yapmıyor? Hıristiyan olunca insanların günahları affolur diye İncillerin hangisinde yazıyor ki? Günahsız iseniz, papazlar daha ne günahı çıkartıyor? Bizim günahlarımız af olmayacaksa tanrının kuzusu niye kan içinde kaldı? Herkes günahsızsa dinlere ne ihtiyaç var? Böyle saçma dine nasıl inanılır ki?
03.09.2003
Hz. İsa tanrı değildir
Dün bir misyonerle geçen konuşmayı bildirmiştim. Bugün de başka birisinin görüşlerini bildiriyorum. Hz. İsa için tanrı, tanrının oğlu gibi tuhaf şeyler söylüyor. Misyoner - Babasız insan olmaz. İsa babasız olduğuna göre, tanrı olmasa bile tanrının oğludur. Cevap: Babasız doğmak tanrının oğlu olmayı mı gerektirir? Mis - Bu işte bir harikalık yok mu? Cevap: Elbette büyük bir harika bu. Ama bunun çocukla ilgisi ne? M - Herkes öyle doğmadığına göre, büyük bir ilgisi var demektir. Cevap: Büyük ilgi, onu yaratanadır. Yaratılana tanrı veya tanrının oğlu demek yanlış olur. M - Başka kimse babasız yaratılmadığına göre, onun tanrının oğlu olması niye anormal olsun ki? Cevap: Babasız kimse yok ama, hem anasız hem de babasız olanlar vardır. Hz. Âdem, Hz. Havva ve melekler ana babasız değil mi? O zaman Hz. İsa gibi -hâşâ- bunların da tanrı olmaları gerekmez mi? M - Peki İsa'nın ölüleri diriltmesi onun tanrı olduğunu göstermez mi? Cevap: Bu bir mucizedir. Birçok peygamberde bu görülmüştür. Mesela Tevrat'ta yazıldığına göre, Benî İsrail Peygamberlerinden birkaç Peygamber de, ölüleri diriltmiştir. Hz. Musa, canlı olmayan bastonu diriltti. Bastonu yılan yapmak, ölüyü diriltmekten daha güçtür. Çünkü, bir değnek olan baston ile yılan, çok farklıdır. Hz. Musa'nın bastonu ejderhaya çevirdiğine inanıyorsun da, niye ona, -hâşâ- tanrı veya tanrının oğlu demiyorsun? M - Peki, Hz. İsa'nın göğe çıkması onun tanrı olduğunu göstermez mi? Cevap: Yani Hz. İsa çeşitli hakaretlerle öldürüldükten sonra, göğe çıktı diyorsun öyle değil mi? M - Evet öldürüldükten üç gün sonra. Cevap: Göğe çıkan değil, onu çıkaran kim? Hz. İdris'in, hayatta iken hiçbir hakarete maruz kalmadan göğe kaldırıldığına siz de inanıyorsunuz. O halde, -hâşâ- Hz. İdris'in tanrı olması daha uygun değil mi? M - Bir soru daha: Her Peygamber günah işledi ama İsa günah işlemedi. Bu ilah vasfı değil mi? Cevap: Bizim inancımıza göre hiçbir peygamber günah işlemez. Hangi peygamber günah işledi? M - Davud peygamber zina etmedi mi? Cevap:: Bu iftirayı Yahudiler yapıyor. İsa'nın babası Davud diyorlar. Dört İncil'de de, Hz. İsa, Davud oğlu İsa diye, kendinden bahseder. Davud zina etmişse, -hâşâ- Hz. İsa onun nikahsız çocuğu olur. Bu ne çirkin iftira öyle? M -İsa tanrı olmasa da Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi barbarlık dini değil, şefkat ve sevgi dinidir. Cevap: Bu öteki sözlerinden de saçmadır. Çünkü İncillerde diyor ki: (Bir şehre savaş için girince önce barış iste. Kabul ederlerse herkes senin hizmetçin olacak ve sana kulluk edecekler. Barışı kabul etmezlerse, o şehirdeki her erkeği kılıçtan geçir. Kadınları, çocukları, hayvanları ve şehirdeki her şeyi yağma et. Şehirde nefes alan kimseyi bırakma. bütün milletleri yok et.) [Ahdi atik, Tesniye kitabı bab 20/10-18 Türkçesi s.169] (Ruhsal yasaya göre her şey kanla temizlenir, kan dökülmeden bağışlama olmaz.) [İbranilere 9/22 Türkçesi s.499] M - Ben hatırlamıyorum. İnceleyip bildireyim. Günler geçti misyonerden cevap yok. Acaba Hıristiyanlar, bu maddelere göre mi Haçlı seferleri düzenleyip, Müslümanların günahlarını kanla temizlemeye çalıştılar? Bu kadar sevgi ve şefkat çok değil mi?!.
04.09.2003
Yol gösteren, yapan gibidir
Kur'an-ı kerimde iyi işe aracılık edene bir pay verileceği bildiriliyor. Bu bir pay ne kadardır? CEVAP: Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İyi ve kötü işe aracılık eden ondan bir pay alır. Allah her şeyin karşılığını verir.) [Nisa 85] (Allah, zerre kadar iyiliğin sevabını da kat kat artırır ve ayrıca büyük mükafat verir.) [Nisa 40] (Bir iyilik yapana on misli verilir; bir kötülük ise misli ile cezalandırılır; hiç kimseye haksızlık yapılmaz.) [Enam 160] Peygamber efendimizin bu konudaki hadis-i şeriflerinden bazıları şöyledir: (Hayra delalet edene [yol gösterene], o hayrı işleyen kadar sevap verilir.) [Buhari] (Hayra delalet eden onu yapan gibidir.) [Ebu Ya'la] (Kötülüğe delalet eden onu yapan gibidir.) [Deylemi] (Doğuda biri öldürülür de, batıda olan buna razı olursa, öldürme günahına ortak olur.) [İ. Gazali] (Dua edenle âmin diyen, Kur'an okuyanla dinleyen, hoca ile talebe sevapta ortaktır.) [Deylemi] (Dinimizde iyi bir çığır açana, bunun sevabı ile bununla amel edenlerin sevabı verilir, o çığırda [o yolda] gidenlerin sevabından da hiçbir şey eksilmez. Kötü bir çığır açana da, bunun günahı ile, bununla amel edenlerin günahı verilir, o yolda gidenlerin günahından da bir şey eksilmez.) [Müslim] Bu hadis-i şeriflerden, iyi veya kötü bir işe aracılık edene, o işi yapan kadar sevap veya günah verileceği anlaşılmaktadır. Ancak aynı iyiliği yapan aynı sevaba kavuşamaz. İnsanların durumlarına göre de değişir. İhlasına ve imanının kuvvetine göre değişir. Gençlikte veya ihtiyarlıkta, rahat veya sıkıntılı durumlarda daha az veya daha çok sevap alır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımdan birinin bir avuç kadar arpa sadakasının sevabına kavuşamaz.) [Buhari] (Fitne zamanında yapılan ibadet, benim yanıma hicret etmek gibi çok sevaptır.) [Müslim] (Fitne fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışana yüz şehid sevabı verilir!) [Hakim] (Çünkü fitne fesat zamanında İslamiyet'e uymak, kâfirlerle savaşmak gibi güç olacaktır.) (Rabbiniz, rahimdir. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana, bir sevap verir. Yapana, on mislinden 700 misli veya daha fazla sevap verir. Kötülük yapmak isteyip de yapmayana bir sevap, yaparsa bir günah yazar, dilerse onu affeder.) [Taberani] Demek ki iyilik yapana veya iyiliğe aracı olana ondan yedi yüze kadar, hatta duruma göre daha çok sevap veriliyor. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:. Gençlikte, şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, İslamiyet'in bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibadetten çok üstün ve kıymetli olur. [Hele başka maniler de araya katılırsa, bunları dinlemeyip yapılan ibadetin sevabı o kadar çoktur ki, ancak Allahü teâlâ bilir.] Çünkü, engeller karşısında, ibadeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini göklere çıkarır. Engel olmayarak, kolay yapılan ibadetler, aşağıda kalır. Bunun içindir ki, insanların yüksekleri, meleklerin yükseklerinden daha üstün olmuştur. Çünkü insan, engeller arasında ibadet ediyor. Melekler ise, engel olmadan emre itaat ediyor. Savaşta, askerin kıymeti artar ve savaşırken ufak bir hizmetleri, barış zamanındaki büyük gayretlerinden daha kıymetli olur. (3/35)
09.09.2003
Günah günahı çeker
Anneme, (Saçlarımı açmam günahtır. Ben bu günahı işliyorum, kollarımı ve bacaklarımı da açsam ne olur ki) diyorum. Annem razı olmuyor. Hatta namazını kıl diyor. Ben de hiç günah işlemesem kılarım diyorum. Ha bir günah işlemişim ha üç günah, ne fark eder diyorum. Ben haklı değil miyim? CEVAP: Günah işleyene sen haklısın denmez. Maalesef günümüzde ibadetlerde ya hep ya hiç felsefesi var. Ya hep ya hiç imanda olur, günahlarda ve ibadetlerde olmaz. İmanın azı çoğu olmaz. İman ya vardır, ya yoktur. Bazı ibadetleri yapamayana veya bazı günahlardan kaçamayana sen günahkârsın artık ibadete lüzum yok denmez. Günah küçük olsa da kaçmaya çalışmalıdır. Bir günaha alışan, ötekilerini de işlemek isteyebilir. Bir günah öteki günahları davet eder. Günah demek, isyan demektir. Akıllı olan, Rabbine isyan sayısını hiç artırır mı? Aksine azaltmaya çalışır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bütün günahlara tövbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tövbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tövbe etmek nasip olur. "Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı" buyuruldu. (2/66) Birkaç günaha müptela olan kimse, birinden vazgeçmek isterse, ona, (Diğerlerini bırakmadığına göre bu günaha da devam et) denmez. Günah miktarı ne kadar azaltılırsa o kadar iyi olur. Çünkü Allah'tan korkarak bir günahtan vazgeçmek iman alametidir. Hadis-i şerifte, (Ömründe bir defa Allah'ı anan veya Ondan korkan Müslüman, Cehennemden çıkar) buyuruldu. (Tirmizi) Günahkâr birisi bir ibadeti yapıyorsa, (Aman bunu bari bırakma) demeli! Bu ibadeti de yapmazsa, dinden tamamen uzaklaşabilir. Korkutmaktan çok, müjdeleyici olmak gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allah'ın rahmetinden ümit kestirip dinden nefret ettirene lanet olsun!) [Nesai] (Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, sevdirin, nefret ettirmeyin!) [Buhari] Bir genç, Peygamber efendimize, (Şu üç günahı bırakamıyorum) dedi. O üç günah; yalan, zina ve içki idi. Resulullah efendimiz, (Bu üç günahtan birini benim için bırak) buyurdu. O genç de üç günahtan biri olan yalanı bırakmayı, kabul edip gitti. Daha sonra, diğer iki günahı işlemek isteyince, (Bu günahları işleyip Resulullahın karşısına çıkınca, "Ben işlemedim" desem yalan söylemiş olurum. Eğer işlediğimi söylersem, cezaya maruz kalırım) diye düşündü. Diğer iki günahtan da vazgeçip salihlerden oldu. (Şir'a) İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayâdandır. Hayâ da imandandır. Günah gizlenmezse, fasıklar bundan cesaret alır. (Falanca günah işliyor. Ben de işlesem ne çıkar?) diyebilirler. Falancalar şunu bunu yapıyor, onlara günah değil de bize mi günah diyebilirler. Buna sebep olmamalı. Her ne kadar bazı sapıklar, (günah işleyen, mesela namaz kılmayan kâfir olur) diyorlarsa da, günah işleyen, Müslümanlıktan çıkmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cebrail aleyhisselam, "Ümmetine müjde ver ki, müşrik olarak ölmeyen Cennete girer" dedi. Ben, "Zina ve hırsızlık eden de mi Cennete girer" diye üç defa sordum. Evet, zina ve hırsızlık eden de Cennete girer" dedi. Daha sonra, "İçki içse de, yine sonunda Cennete girer" dedi.) [Buhari] Bu Ehl-i sünnet itikadıdır. Günahları hafif görmek değildir. Bu inanış, insanı günaha sevk etmemeli! Her günah, kalbi karartır ve insanı küfre sürükleyip ebedi Cehennemde kalmaya sebep olabilir. Her günahtan kaçınmalı, çünkü Allah'ın gazabı günahlar içinde saklıdır. Belam-ı Baura, çok ibadet eden büyük bir âlim iken, bir günah yüzünden kâfir oldu. Günah işleyen hemen tövbe etmelidir! (K. Saadet)
10.09.2003
Müslüman başka din aramaz
Allah'ın rahmeti her şeyi kuşattığına ve rahmeti gazabını geçtiğine göre, gayri Müslimleri de sevmek gerekmez mi? Rahmetinin sonsuzluğu karşısında Allah'ın azabından bahsetmek yanlış değil mi? CEVAP: İmanın esası buğdi fillah, hubbi fillahtır. Yani Allah dostlarını dost, Allah düşmanlarını düşman bilmektir. Gayri Müslimler Allah'ın düşmanıdır. Allah'ın düşmanlarını sevenin kâfir olacağına dair âyet ve hadis vardır. Allah'ın rahmeti bol olduğu gibi azabı da şiddetlidir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Elbette azabım çok şiddetlidir.) [İbrahim 7], (Kurtuluşa erenler, Allah'a ve Resulüne itaat edip Allah'tan korkan ve sakınanlardır.) [Nur 52] Allah'ın 99 "Esma-i hüsna"sından biri de kahhar'dır, istediğini kahreder. Bir âyet meali şöyledir: (Allah'ın kahrı da, cezası da pek şiddetlidir.) [Nisa 84] Esma-i hüsna'dan biri de Müntekim'dir, intikam alıcıdır. (Al-i İmran 4) Allahü teâlâ, Peygamberimize ve Kur'ana inanmayan Hıristiyanlar, mazlum olarak da ölse, onlardan elbette intikam alacak ve onları sonsuz olarak cehennemde bırakacaktır Hıristiyanlara kucak açarak kiliselere gidip âyinlerine iştirak edenler, şu âyetleri elbette biliyorlardır: (Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, [İslam düşmanlığında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidayet etmez.) [Maide 51] (Müminler, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah'ın dostluğunu bırakmış olur.) [Al-i İmran 28] [Kâfirlere kucak açanlar da, Allah'ın dostluğunu bırakmış olur.] (Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlar ve Yahudiler senden hoşnut olmazlar. De ki "Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur.") [Bekara 120] Hıristiyan dostları, "Ehl-i kitap da yani Hıristiyan ve Yahudiler de Cennete gidecektir. Çünkü Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır" diyorlar. Halbuki âyet-i kerimede, (Rahmetim her şeyi kuşatmıştır) buyurulduktan sonra, ([Rahmetim] Allah'tan korkup, haramlardan kaçan, zekatlarını veren ve âyetlerimize inananlar içindir) buyuruluyor. (Araf 156) Bundan sonraki âyette de, (Ümmi peygamberime [Resulullaha] uyanlar için) buyuruyor. Bektaşi gibi yarısını gizlemekle, Hıristiyanlar, Yahudiler cennete mi gidecektir? Onlar âyetlerimize ve ümmi Peygambere [Muhammed aleyhisselama] inanıyorlar mı? Elbette inanmıyorlar. İnanmayanlar kim olursa olsun kâfirdir. Kâfirleri seven de onlardan olur. Hak din bir tanedir. O da İslamiyet'tir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah indinde hak din ancak İslamdır.) [A. İmran 19], (İslamdan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85] Acaba Hıristiyanları sevenler, bu âyetlere inanıyorlar mı? İnanıyorlarsa, ne diye İslam'dan başka dine de kucak açıyorlar.? Onların cennete gideceğini nasıl söylüyorlar? La ilahe illallah demek yeter, Muhammedün Resulullah demeye gerek yok niye diyorlar? Ehl-i sünnet âlimleri (Müslümana kâfir, kâfire Müslüman diyen kâfir olur) buyuruyor. Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Mümine kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.) [Buhari], (Cennete ancak Müslüman girer.) [Buhari], (Bana inanmayan Yahudi ve Hıristiyan Cehenneme girecektir.) [Hakim] Müslüman, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflere inanır ve İslam'dan başka din aramaz.
11.09.2003
Peygamber ve fen adamı
Bir gayri Müslimin sorusu denilerek şu soruluyor: Âlemlere rahmet diyerek Peygamberinizi herkesten üstün biliyorsunuz. Fen adamlarından mesela Bill Gates'tenden mi üstündür? CEVAP: Bu soruyu bir Hıristiyan sormaz, soramaz. Çünkü Hıristiyan sadece sizin peygamber hak mı diye sorabilir. Hak peygamber ise çok şey yapabilir der. Çünkü, Hz. İsa ölüleri diriltmiş, körleri, tedavisi mümkün olmayan hastalıkları iyileştirmiştir. Bunun da Allah'ın kudretiyle olduğunu bilir. Bu soruyu ancak bir ateist sorabilir. O ise Peygamberimize değil Allah'a inanmıyor. Allah'a inansa, Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilse, böyle aptalca soru sormaz. Başka bir ateist de, (Ben günlerce yıkanmasam başım kirlenir, bitler oluşur. Ben de bit yaratıcısıyım) diyor. Ateistler yaratmanın ne olduğunu bilmiyor. Yaratmak iki türlüdür: 1- Hiç yoktan var etmek. Mesela yerleri, gökleri; göklerdeki gezegenleri, yıldızları ayı güneşi, suyu, havayı, dağları, denizleri, madenleri, atomları, elektronları, molekülleri ve hareketlerini yani yoktan var edilen her şeyi Allahü teâlâ yaratmıştır. (Enam 101) Mucize, keramet, sihir de yoktan yaratmaktır. Allahü teâlâ, bir şeyi yaratmak istediği zaman ona ol der, hemen o var olur. (Yasin 82) 2- Yarattığı bir şeyden, başka bir şey yaratmak. Ögeleri, oksitleri, asitleri, bazları, tuzları birbiri ile birleştirerek, parçalayarak milyonlarla organik ve inorganik cisimler meydana getirmek suretiyle yaratmak. Bugün bilinen 105 basit cisim [element=eleman, öge] yok idi. Bunların hepsini sonradan var etti. Allahü teâlâ, Hz. Âdem'i topraktan (A. İmran 59), insanları nutfeden (Nahl 4), cinleri ateş alevinden (Rahman 15) canlıları sudan (Enbiyâ 30) yaratmıştır. İnsanların, hayvanların ve bitkilerin hareketlerini, işlerini de yaratan Allahü teâlâdır. (Saffat 96) Mesela bir tohumdan ağaç, ağaçtan da meyve yaratması böyledir. Demek ki, mevcut şeyleri, fiziko-şimik, fizyolojik veya metafizik kanunlarla, bir şekilden başka hassalı şekillere çevirmek de yaratmaktır. Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, her şeyi bir sebep, bir vasıta ile yaratmaktadır. Sebepleri yapan, var eden, bunlarda aktiflik, etki kuvveti yaratan da Odur. Cisimlerin fizik ve kimya özellikleri, fizik, kimya, biyoloji olayları, reaksiyonları, Onun yarattığı sebeplerdir. Elektrik, ısı, mekanik, ışık ve kimya enerjilerini ve tepkimeleri hasıl eden çeşitli kuvvet şekillerini sebep olarak yaratmıştır. Bu sebepleri, cisimleri yaratmasına vasıta kıldığı gibi, insan aklını, insan gücünü de, kendi yaratmasına vasıta kılmıştır. Mesela, kömürün tutuşma sıcaklığına kadar ısınarak yanma olayının başlamasına, bir kibrit alevi sebep olmakta ise de, kömürün oksitlenmesini, yanmasını yaratan Odur. Kibrit, yanma olayının yaratıcısı değildir. Bunun gibi, tuz asidi içinde, çinko eriyip, çinko klorür adında, yeni özellikte bir bileşik cisim meydana geliyor. Bu iyon şebekesini çinko atomları ve asit molekülleri yarattı denilemez. Çünkü, çinko klorür denilen iyon şebekesindeki, çinko ve klorür iyonlarının atomlardan meydana gelişindeki elektron değişiminde ve bunun sebeplerinde, iyonlar arasındaki çekme ve itme kuvvetlerinde, çinko ve asit bir şey yapmamıştır. Çinko klorürün meydana gelmesinde, insan seyirci kalmış, iyon şebekesini hasıl eden tepkimeyi, özellikleri, kuvvetleri, Allah yaratmıştır. Demek ki, insanın aklı ve gücü de, tabiat kuvvetleri gibi, Allah'ın önceden yarattığı maddeler, özellikler, kuvvetler, enerjiler arasındaki şartları, dengeleri değiştirerek, yeni bir dengenin, bir sistemin yaratılmasına bir sebep, bir araçtan başka bir şey değildir. Arşimet, bir kanun yaratmamış, daha önce var olan özellikler arasındaki bir bağlantıyı görebilmiştir. Evlenen de çocuk olmasına ortam hazırlıyor, yoksa çocuk yaratmıyor. Kirlenip başı bitlenen ateist de bit yaratmıyor. Megafon ve elektrik ampulü gibi aletlere son şeklini veren Edison, bunları yaratmamış, yapılmasına sebep olmuştur. Hepsini yaratan Allah'tır.
14.09.2003
Allah'ın sebeplerle yaratması
Yoktan yarattıklarının dışında, Allahü teâlâ, bir şeyi yaratmasına, başka şeyleri sebep yapmıştır. Bu sebepler arasında insan gücü de varsa, yaratılan şeye Yapay cisim denir. Mesela, cam, TV, bilgisayar yapay cisimdir. Sebepler arasında insan gücü yoksa, buna Tabii cisim denir. Petrol, deri, ağaç gibi. Bunların kullanılır hale gelmesine insan gücü de sebep olmaktadır. Bu tabii maddeler için tabiat yarattı, yapay maddeler için de, insan yarattı denilemez. Mesela, balı arı, buğdayı toprak, bebeği ana baba yarattı demek gibi yanlış olur. Çünkü bunlar yaratmıyor, yaratılmaya sebep oluyor. Allahü teâlânın her şeyi sebeplerle yaratması sosyal hayata düzen vermektedir. Sebepsiz yaratsaydı, âlemdeki bu düzen olmazdı. İnsan da ne yapacağını bilemez ve çalışamazdı. Mikroplar hastalığa, bulutlar yağmura, katalizörler birçok kimya reaksiyonlarının hızlanmasına; hayvanlar, bitkisel maddelerin et, süt, bal haline gelmelerine, yapraklar organik maddelerin sentezine sebep oldukları gibi, insanlar da, uçak, otomobil, ilaç gibi birçok şeyin yapılmasına sebep olmaktadır. Bütün bu sebeplere kuvvet veren Allahü teâlâdır. Sebeplere, yaratıcı demek, (Yaratıcı yok, her şey kendiliğinden olur) demektir ki, akla uygun olmayan cahilce bir sözdür. Çünkü, yok iken var olmak bir iştir. Fizik ve kimya kanunlarına göre, her iş, bu işi yapan bir kuvvet olduğunu gösterir. Demek ki, daha önce, bir kuvvet kaynağının bulunması, fen bilgilerine göre de şarttır. Yaratılmış her şey, yaratılmamış bir yaratıcının var olduğunu gösterir. Çünkü yaratıcının da yaratıcısı olamaz. Yaratılan, yaratık olur. Yaratıcısız da hiçbir şey var olmaz. Yaratılmamış bir varlık olmalı ki, her yaratma ona dayanmalı. Dayanmazsa kendiliğinden de olmayacağına göre, böyle bir şey yok demektir. Yani mevcut her şeyin varlığı, bunların yaratılmış olduğunu gösterir. İlk insan olan Hz. Âdem'in varlığı da, bu açıklama ile kolayca anlaşılır. Âdem babamız olmasaydı, ilk insan olmayacağı için şimdi hiç insan olmaması gerekirdi. İnsanlar olduğuna göre, ilk insanın varlığı zaruri olur. İlk insan olmayınca mevcut insanların başlangıcı yok demek olur. Başlangıcı olmayan ise mevcut olmaz. Yapay cisimlerin nasıl bir yapıcısı varsa, tabii cisimlerin de bir yaratıcısı vardır. Yapay cisimler kendiliğinden oldu denemediğine göre, tabii cisimlerin kendiliğinden oldu denmesi yanlış olur. Tabiatçı bile, (Tabiat yaptı) diyerek her varlığın, bir yapıcısı bulunduğunu, farkında olmadan açıklamış oluyor. Kâinattaki muazzam düzenin tesadüfen olamayacağını anlayan ateist, bir yaratıcının olduğunu ister istemez kabul ediyor, sonra da, (Yaratıcıyı kim yarattı) diyor. Onu da bir yaratanın olması gerekir sanıyor. Bu düşüncesinin de kısır bir döngüye girdiğini görüyor, işin içinden çıkamıyor, mantıksızlığının kurbanı oluyor. Yaratıcıyı yaratıklara benzeterek anlamaya çalıştığı için yanılıyor. Yaratıcının da yaratılmış olması zincirleme olarak sonsuza kadar gittiğini görünce, bunun da imkansız olduğunu anlıyor. Yani yaratıcı yaratılmış olamaz. Yaratıcıyı da yaratan olunca bunun sonu gelmez. Yaratıcının yaratılmamış bir varlık olmasının lazım geldiği açıkça anlaşılmaktadır. Allah'tan başka her şey, mümkin-ül vücud'tur yani bunlardan herhangi birisi bulunsa da olur, bulunmasa da olur. Ama vacib-ül-vücud olan Allahü teâlâ olmasa hiçbir şey olmaz ve mevcut düzen yok olur. Bu açıklamaların, (Allah vardır, birdir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır. Yaratık değildir. Hiçbir şey ona denk olamaz) mealindeki âyetlere uygun olduğu görülür.
15.09.2003
Mucize fenden farklıdır
Bir ateistin, (Peygamberiniz, Bill Gates'ten de mi üstündür) sorusuna gerekli cevapları vermiştik. Şunu da söyleyelim ki, iki şey arasında kıyas yapılırken vazife ve vasıfları arasında bazı münasebetlerin bulunması lazımdır. Mesela taksi mi üstün, buldozer mi üstün diye sorulmaz. Birisi hız yönünden üstün, öteki de yıkıp geçmekte üstündür. Kumar kralı ile yüzme şampiyonu mukayese edilmez. Elma ile taş mukayese edilmez. 51 kilodaki güreş şampiyonu ile ağır sıkletteki şampiyon kıyas edilmez. Peygamberle fen adamı kıyas olmaz. Fen adamı Allah'ın yarattığı şeyleri birleştirerek yeni âletler meydana getirir. Peygamber ise, Allah'ın kudreti ile birçok harikaların meydana gelmesine sebep olur. Mesela Peygamberimizin mübarek parmaklarından akan soğuk sular bir orduya yetmiştir. Bugün internetle çok uzaklara yazı ve resim gidiyor, ama bizzat kendisi gidemiyor. Peygamber efendimiz, Mirac olayında, bir anda bizzat kendisi milyarlarca yıl uzaklıkta olan yıldızlara gezegenlere cennete ve cehenneme gidip gelmiştir. O zamanın müşrik Mekke halkı, buna inanmayıp "nerelere gittin, nereden gittin" diye sorular sormuşlardı. "Kudüs'e de uğradım orada namaz kıldım" buyurdu. O zaman Ona hiç gitmediği Kudüs camisinin özelliklerini, kaç penceresi ve kaç direği vardı diye sordular. Hepsine doğru cevaplar verince birçok kişi imana geldi, ama müşrikler ve ateistler inanmadı. Bu olay internetle hiç mukayese kabul eder mi? Birinden yazı ve resim gidiyor, ötekinde bizzat kendisi gidiyor. Şimdi bu, sadece hayal ediliyor, ışınlama deniyor. Masallarda oluyor. Ama Mirac gerçektir. Hatıra şu gelebilir: Bugünkü fen ilmini Peygamberimiz niye bildirmedi? Eshab-ı kiram, (Ya Resulullah, Yemen'de, hurma ağaçları şu şekilde aşılanıyor ve daha iyi hurma alınıyor. Biz de o şekilde aşılayıp, daha iyi ve daha bol mahsul mü elde edelim, yoksa babalarımızdan gördüğümüz gibi mi yapalım?) diye sordular. Resulullah efendimiz, (Cebrail aleyhisselam gelince, sorup size uygun olanını bildiririm. Veya biraz düşüneyim. Allahü teâlâ, kalbime doğrusunu bildirir) demedi. (Tecrübe edin! Bir kısım ağaçları, babalarınızın usulü ile, başka ağaçları da, Yemen'deki usul ile aşılayın! Hangisi daha iyi hurma verirse, her zaman o usul ile yapın!) buyurdu. Yani fennin esası olan tecrübeye güvenmeyi emir buyurdu. Kendisi melekten anlar veya mübarek kalbine elbette doğar idi. Fakat, dünyanın her tarafında, kıyamete kadar gelecek Müslümanların, tecrübeye, fenne güvenmelerini, belli bir sistem içinde çalışmalarına işaret buyurdu. Yeri, gökleri ve içindekileri kim yarattı? Elbette Bill yaratmadı. Bunları yaratmaya kadir olan da en sevdiği kulu ve peygamberine her şeyi öğretebilir ve her şeyi yaptırabilir. Allah aciz değildir. Allah'ın kudretinin sonsuzluğundan haberi olmayan ateist, fen adamını peygamberden üstün sanabilir. Allah'ı inkâr eden birinin, onun Peygamberini kabul etmesi, vazife ve maksadını anlaması zaten mümkün değildir. Çünkü onun hastalığı başkadır. Ateist, sırf İslamiyet'e aykırı diye maymundan türediğine inanır. Ama maymunu da Allah'ın yarattığını düşünemez. Ateist biyologlar, insan ile hayvan arasındaki farkı, yalnız madde bakımından inceliyor. Halbuki, insan ile hayvanlar arasındaki en büyük fark insanın ruhudur. İnsanlarda ruh vardır. İnsanlık şerefi bu ruhtan gelmektedir. Bu ruh, ilk olarak Âdem aleyhisselama verildi. İnsanlara mahsus olan bu ruh hayvanlarda yoktur. Maddeci veya felsefeci bu ruhtan haberi olmadığı için, insanı maymuna yakın sanıyor. İnsan, maymuna benzese de, insan insandır. Çünkü ruhu vardır. Maymun ise hayvandır ve bu ruhtan ve ruhun hasıl ettiği üstünlüklerden mahrumdur.
16.09.2003
Kâinatta tesadüfe yer yok
Ateist bir arkadaş, "Evrende her şey kendiliğinden, tesadüfen olmuştur. Bunları yaratan bir şey yoktur" diyor. Herhangi bir varlığın tesadüfen olması mümkün müdür? CEVAP: Şu anda bilgisayarla yazıyorum. Bu aletin kendiliğinden olduğunu, bir ustasının olmadığını söylemek kadar anlamsız söz olmaz. Kâinattaki diğer şeyler de böyledir. Bu muazzam kâinat, tesadüfen olabilir mi? Basit bir örnek verelim. Bilgisayarın klavyesindeki tuşlara rastgele bassak, acaba anlamlı bir cümle meydana gelebilir mi? Peki bir sayfa yazacak kadar tuşlara rastgele vursak veya bir kitap olacak kadar tuşlara bassak, anlamlı, konusu olan bir kitap meydana gelebilir mi? Bunu biz yaparsak, anlamsız da olsa bir kitap dolusu yazı meydana gelir. Peki, klavye hiçbir etki olmadan kendi kendine çalışıp, anlamı ve konusu olan bir kitap yazabilir mi? Bir kayık yapıp denize açılmak istesek, önce ağaç bulmamız, sonra bundan tahtalar çıkarmamız, bunları belli birer ölçüde keserek çivilerle çakmamız gerekir. Sonra küreklerle çekerek istediğimiz yere gidebiliriz. Acaba tahta, çivi, keser, usta gibi şeyler olmadan, kayık kendiliğinden meydana gelir mi? Kendiliğinden istenilen yere gider mi? Yani, bir ağaç kendiliğinden oldu, kendiliğinden kesildi, kalaslara bölündü. Bu kalaslar kendiliğinden çivilenip kayık oldu. Bu kayık, kendiliğinden bir deniz buldu. Kürekler kendi kendine çekiliyor, kayık kendi kendine yüzüyor, rotasını biliyor ve istenilen yere gidiyor. Bunun olması mümkün mü? Bugün robotlar yapılıyor. Muazzam işler yapıyorlar. Bu kayık örneğini bir robot yapabilir. Ama bu robotu da bir yapanın olması gerekiyor. Yani kendiliğinden olması mümkün olmuyor. Kitabın, kayığın, bilgisayarın tesadüfen meydana geleceğini kabul etmeyen kimse, baştan başa bir sanat eseri olan bu muazzam âleme tesadüfen yaratıldı diyebilir mi? Yahut şuursuz, cansız tabiat yaratmıştır diyebilir mi? Elbette diyemez. Hesaplı, planlı, ilimli, sonsuz kuvvetli bir yaratıcının yaptığına şeksiz, şüphesiz inanmaya mecbur kalır. Kâinata bakılınca, her şeyin bir nizam intizam içinde olduğu, hiçbir şeyin başıboş olmadığı görülür. Fezada saatte 1600 km. hızla dönmekte olan, içi ateş dolu bir gezegen olan dünyanın üzerinde, yalnız yer çekimi kuvveti ile kalarak yaşaması ne büyük bir harikadır. Bunu tesadüfe bağlamak ne kadar yanlıştır. İnsan kendine baktığı zaman, bir damla sudan, göz, baş, kan, sinir gibi vücudunun bütün organlarının ve akıl ve ruhunun yaratılmış olduğunu görür. Bunu kendisinin yaratmadığını, bir yaratıcının bulunduğunu zaruri olarak bilir. Tesadüfen muazzam bir vücudun meydana geldiğini düşünmek akla uygun olmaz. Vücuttaki organların yerli yerinde yaratılışını, hiçbir uzuvda eksiklik ve fazlalığın bulunmayışını görür ve bunları yoktan yaratanın kudretini anlar. Bütün akıllılar bir araya gelse, insanın şeklinden daha mükemmelini düşünemezler. İki el yerine üç veya dört el olsa veya göz, başka bir yerde olsa daha iyi olurdu denemez. Her organın en uygun şekilde yaratılmış olduğunu görür. İnsan ne düşünürse düşünsün eksik olur. Allahü teâlânın yarattığı ise en mükemmeldir. Buradan da anlaşılıyor ki, insanı ve her şeyi yaratan Allah, sonsuz kudret sahibidir. İnsan, canlı veya cansız bir mahluka, mesela suya, havaya, Güneş'e, Ay'a baksa, bunların faydalarını düşünse, yine yaratıcının büyüklüğünü, kudretini anlar. Ancak, Ona giden yolu Müslüman olmadıkça bulmuş sayılmaz.
17.09.2003
Bunların hangisi tesadüftür?
Kâinatta başı boş yaratılmış hiçbir şey yoktur. Her şey bir nizam intizam içindedir. Fezada saatte 1600 km hızla dönmekte olan, içi ateş dolu bir gezegen olan Dünya üzerinde, yalnız yer çekimi kuvveti ile kalarak yaşaması ne büyük bir harikadır. Işık saçan Güneş, en uygun ısı ile bitkilerin yetişmesini, bazılarının içinde ise, kimyasal değişikler yaparak un, şeker ve daha nice gıda ve deva maddelerinin meydana gelmesini temin eder. Halbuki, dünya kâinat içinde ufacık bir varlıktır. Güneş etrafında dönen gezegenlerden meydana gelen ve içinde dünyanın da bulunduğu güneş sistemi, kâinat içinde bulunan ve sayısı bilinmeyen pek çok sistemlerden sadece biridir. Güneşin ışınlarının, 150 milyon km uzağındaki dünyaya ancak milyarda biri gelmektedir. Sadece bu kadar bile arz-atmosfer makinesini çalıştırmaya yetmektedir. Yani bütün canlıların hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri mümkün olabilmektedir. Güneş'in sıcaklığı, sathında 5500, merkezinde ise 20 milyon dereceyi bulur. Dünya'nın Güneş'e olan mesafesi, bizim ihtiyacımız olan sıcaklığı alacak kadar ayarlıdır. Eğer Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığı daha fazla olsaydı, dünyaya daha az ışık gelir, soğuktan hiçbir canlı var olamazdı. Dünya, Güneş'e daha yakın olsaydı, bu sefer de sıcaklıktan hiçbir canlı var olamazdı. Buna tesadüf denebilir mi? Atmosferde bulunan su buharı, radyasyon kaybından ötürü geceleri yeryüzünün aşırı soğumasını, sebze ve meyvelerin donmasını da önler. Gece ile gündüz arasında çok aşırı sıcaklık farkı da görülmez. Toprak üstündeki su, ya buharlaşarak havaya geçer, yahut toprak altına sızarak, yer altı sularını meydana getirir. Suyun en önemli kaynağı okyanuslardır. Dünyanın dörtte üçü su ile kaplıdır. Su bu kadar geniş alana yayılmakla kâfi buharlaşmayı sağlar, yağış rejimini düzenler. Eğer, okyanusların dağılımı şimdiki gibi yaygın olmasaydı, yağmurda önemli ölçüde bir azalma görülür, neticede, şiddetli bir kuraklık hüküm sürerdi. Okyanuslardan buharlaşan su, sadece okyanuslar üzerine düşmez. Su buharı olarak havaya karışır ve üst atmosferdeki kuvvetli rüzgarlarla Dünya üzerine dağılır, böylece ihtiyaç duyulan nem, değişik bölgelere kadar ulaşır. Her bölge, az veya çok suya, rahmete kavuşur. Her madde, ısınınca hacmi büyür, soğuyunca küçülür. Fakat su, +4 C'den itibaren soğursa hacmi genişler. Suda bu özellik olmasaydı, deniz ve göllerde buz haline gelen su tabakası dibe çöker ve bu olay 0 C ve daha düşük sıcaklıkta tekrarlanarak neticede suların buz tabakaları yığını haline gelmesine sebep olur, böylece buradaki bütün canlılar ölürdü. Suyun böyle bir özelliğe sahip olması bir tesadüf müdür? Suyun bu özelliğinin de bir gaye için olduğu görülür. Bir gayeye hizmet eden sebep ise tesadüf olamaz. Şuursuz tabiat böyle bir şeyi yapamaz. Şuurlu olan insanlar da yapamaz. Bunu ancak insanları da yaratan bir kudret sahibi yapabilir. En büyük iplik fabrikalarının, modern makinelerle yaptığı ipek, küçük bir ipek böceğinin yaptığı ipek randımanının çok altındadır. İpekböceği gibi hangi modern fabrika, ağaç yaprağından sağlam kumaş imal edebilir? İpekböceğine dut yaprağı yemesini, ondan ipek imal etmesini kim öğretmiştir? Aynı toprakta yetişen limon ekşi, portakal tatlı olur. Topraktan aynı gıda ve aynı suyu aldığı halde soğan acı, karpuz tatlı oluyor. Rengarenk çiçeklere, mesela menekşeye bakılınca, çeşitli renklerin bir yaprak üzerine işlendiği görülür Tesadüflerden uzak böyle akıl almaz derecede mükemmel ve muazzam eserleri hikmetli bir şekilde ancak sonsuz bir kudret sahibi yaratabilir. O da elbette Allahü teâlâdır.
18.09.2003
Küfür olmayan sözler
Bir yazar, aşağıdaki sözlere küfür diyor. Bunlar küfür müdür? CEVAP: Bir Müslümanın bir sözünden veya bir işinden yüz şey anlaşılsa, bunlardan 99'u küfre sebep olsa, biri Müslüman olduğunu gösterse, o bir şeyi anlamak ve ona kâfir dememek gerekir. Bir Müslümana kâfir demek, onun kâfir olmasını istemek küfürdür. Onun için tevili mümkün olan sözlerden dolayı bir Müslüman'a bu sözün küfrü gerektirir demekten sakınmalı. Şimdi sözlere bakalım: Allahsız demek: Bu söz genelde dinsiz imansız, merhametsiz anlamında söylenir. Onun için bu söz küfür olmaz. Herkesin yaratıcısı Allah olduğu için böyle söylememek iyi olur. İşimiz Allah'a kaldı demek: Her işin yaratıcısı Allahü teâlâdır. Eskiden işimiz başkalarının elinde idi de şimdi mi Allah'a kaldı? Ama böyle söylemek, kimse bu işi beceremiyor ancak bu işi Allah yapar anlamında söylendiği için küfür olmaz. Hakimler hakimi demek: Bu da küfür değildir. Hakimler hakimine şimdi Yargıtay başkanı deniyor. Daha eskiden temyiz reisi denirdi. Daha eskiden de kâdı-l-kudat deniyordu. Kadılar kadısı demektir. Allah'a padişah demek de caizdir. Hatta padişahlar padişahı da denir. Ama Osmanlı sultanlarından bazılarına padişahlar padişahı demekte de mahzur yoktur. Allah bilir ki şu şöyledir, Allah şahit şunu söyle yaptım demek: Gerçekten bir iş yapılmışsa, Allah bilir ki yaptım demekte bir mahzur şoktur. Yapılan bir iş için de Allah şahit demekte hiç mahzur yoktur. Ama yapılmayan bir şey için Allah yalancı şahit gösterilemez. Ama bu anlamda Müslüman söylemez. Müslümana suizan ederek, her sözün altında küfür aramak yanlıştır. Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrının hakkı Tanrıya: Bu söz de küfür değildir. Mazlumun hakkı olduğu gibi zalimin de hakkı olur. Sezar'ın hakkı varsa vardır. Kâfirin hakkı olmaz mı? Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir demek: Bir kimse kalkıp Türkiye'de kanun yapma hakkı kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisinin dese yanlış mı olur? Libya'da ise Kaddafi'nin dese ne olur? Olan bir şey söylenmiş olur. Kaddafi'nin kanun koymaya yetkisinin olup olmaması ayrı şey. Ama Libya'da böyledir. Filanca yerde de tek söz sahibi falandır demekte de mahzur olmaz. Sen Allah mısın demek: Birisi bir şey söylese, mesela sana şunu haram ediyorum dese, öteki de sen Allah mısın, o ne biçim söz dese, küfre girmez. Senin yetkin yok sen âciz bir kulsun demek istiyor. Allah'tan başkasından medet [yardım] istemek: Herkes birbirinin yardımına muhtaçtır. Ölü diri herkesten yardım istemek caizdir. Ruh ölmez. Allah dirilere yardım ettirdiği gibi ölülere de yardım ettirir. Hızır aleyhisselamın ruhu naçar kalanlara yardım etmektedir. Şu doktor benim hayatımı kurtardı demek, frene basmasaydı ölmüştüm, şu hap bana şifa verdi demek: Bunlar da küfür değildir. Bu yemek beni doyurdu demek gibidir. Yani doymamıza Allah yemeği sebep kılmıştır. İlacı hastalığımıza şifa kılmıştır. Ameliyat eden doktoru hastalıktan kurtulmamıza sebep yapmıştır. Sebeplerle yaratmak, Allahü teâlânın âdetidir. Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer demek: Bundan daha normal bir söz olur mu? Küfür bunun neresinde? Birisi ile dövüşürken, adamın eli armut toplamıyor ya, o da bize vurur, adam kuvvetlidir belki o bizi öldürür demek küfür olur mu hiç? Evet öldüren ve her işin yaratıcısı Allah'tır ama bunları sebep kılmıştır. Herkesi Allah öldürdüğü halde, falanca falancayı öldürdü demek caizdir.
21.09.2003
Evliyaya adak adamak
Küfür olan sözler yanında küfür olmayan sözlere cevap vermeye bugün de devam ediyoruz: Allah'tan başkasının adına kurban kesmek, Allah'tan başkasına adak adamak: Tapınmak için olanla, ikram için yapılanı karıştırmamak gerekir. Bir Müslüman Allah'tan başkasına tapmaz. Tapan da zaten müslüman değildir. Kurban, adak ibadet demektir. İbadet de Allah için olur, Onun rızasını kazanmak için olur. Rızasını kazanma yolları çok çeşitlidir. Misafir veya devlet büyükleri gelince, onlara yedirmek için kesmek haram olmaz. Çünkü, misafire ikram sevaptır, İbrahim aleyhisselamın sünnetidir. (Bezzâziye) Temel atılırken, hasta iyi olunca hayvan kesmek de caizdir. Etleri fakirlere yedirilmektedir. (Hamevî) Dileği olursa Allah için hayvan kesmeyi adak yapmak da caizdir. (Bahr-ür-râık) Şarta bağlı olarak evliyaya adak yapmak da, kendini, günahı çok, dua etmeye yüzü yok bilerek, mübarek birini vesile edip, Allahü teâlâya yalvarmak demektir. Mesela (Hastam iyi olursa sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine olmak üzere, Allah için, bir koyun kesmek nezrim olsun) deyince, bu dileğin kabul olduğu çok görülmüştür. Burada, Allah için koyun kesip, sevabı evliyaya bağışlanmakta, onun şefaati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifa vermekte, kazayı, belayı gidermektedir. Dini günler demek: Selefiler, mübarek gün ve gecelere [Mevlid, Berat, Regaib gibi gecelere] karşı oldukları için yazar da, bu günlere saldırıyor. Cuma, bayram ve kandil günleri ve geceleri, Müslümanların mübarek gün ve geceleridir. Bu mübarek gün ve gecelere kıymet veren Allahü teâlâdır. Peygamberler de insandır. Ancak Allahü teâlâ onları kıymetlendirmiş, güzide mevki ihsan etmiştir. Diğer insanlardan niye ayırt ediliyor denemediği gibi, bazı gün ve geceleri kıymetli yaratan Allahü teâlâya da bugünleri diğer günlerden niye ayırdın denemez. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bazı gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tövbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibadet yapması, dua ve tövbe etmeleri için bu geceleri sebep kılmıştır. Din ayrı, dünya ayrı demek: Din ve dünyanın ayrı olduğu bütün din kitaplarında yazılıdır. Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki: (Allah dilediğinin rızkını bollaştırır da daraltır da. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Halbuki ahiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir.) [Rad 26], (Ahiret nimetlerini isteyene de, dünya nimetlerini isteyene de onu veririz.) [Şûra 20] Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (İnsanların kötüsü, din ile dünyayı yiyen [dini dünyaya alet eden] kimsedir.) [İbni Asakir], (Allahın koruduğu hariç, din ve dünya işlerinde parmakla gösterilmek zarar olarak yeter.) [Beyheki], (Ahir zamanda insan din ve dünyasını ancak para ile korur.) [Taberani], (Din işlerinde kendinden üstün olanı görüp ona uyan, dünya işlerinde ise kendinden aşağısına bakıp Allah'a hamd eden şükretmiş olur.) [T. Gafilin] İmam-ı Rabbani hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 kere "La havle vela kuvvete illa billah" okuyun buyuruyor. Din ayrı, siyaset ayrı demek: Bu da din ve dünya demek gibidir. Siyaset, devlet işlerini düzenleme ve yürütme ile ilgili görüştür. Kendi siyasetini din kabul edenler, bizim siyasetimiz dinden ayrı gösterilemez demek istiyorlar. Din elbette politikadan ayrıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Hak teâlâ, Âdem aleyhisselama bin çeşit sanat öğretip buyurdu ki: Çocukların ve neslin, bu sanatlardan biri ile rızkını talep etsin, sakın ola ki dini geçim vasıtası yapmasın, din ile dünya menfaatini talep edenlere yazıklar olsun!) [Hakim], (Dini dünya menfaati için öğrenene, ilmini paraya değişene kıyamette ateşten gömlek giydirilir.) [Deylemi]
22.09.2003
Bu gece Miraç Kandilidir
Miraç, merdiven demektir. Resulullah efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir. Recebin 27. gecesi, yani bu gecedir. Mutezile fırkası, Resulullahın bir anda, cenneti, cehennemi ve daha birçok yerleri gezip gelmesine akıl erdirememiş, "Miracı kabul etmek, Allah'a mekan ittihaz etmek olu" diyerek Miracı inkâr etmiştir. Allahü teâlâ, Hz. Musa ile Tur Dağında konuşmuştur. Tur Dağı Allah'ın mekanı mıdır? Elbette değildir. Cennete giren müminler de Allahü teâlâyı görecektir. Cennet de Allahü teâlânın mekanı değildir. Allahü teâlâ mekandan münezzehtir. Kavl-ül-fasl kitabında deniyor ki: İsra suresinin ilk âyetinde, Allahü teâlâ, kudret ve azametinden nice acayip işlerden bazılarını göstermek için, Muhammed aleyhisselamı, Mekke'den Kudüs'e götürdüğünü bildiriyor. İsra kelimesi, rüya için kullanılmaz. Uyanık iken, gece yürümek manasına kullanılır. (Sana [Miraç'ta] gösterdiğimiz temaşayı insanlar için bir fitne kıldık) âyetindeki fitne, imtihan demektir. İmtihan ise uyanıkken olur. Peygamber efendimizin anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamazdı. Bir kısmı inkâr edip mürted olmaz, bir kısmı da [Hz. Ebu Bekir gibi] tasdik edip, yüksek derecelere kavuşmazdı. Resulullahın, Mekke'den Kudüs'e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan sapık olur. (Bahr) Birkaç saniyede Mekke'den Kudüs'e götüren Allahü teâlâ, neden daha uzaklara götüremesin? Allahın kudretinden ancak kâfirler şüphe eder. Peygamber efendimiz miracını özetle şöyle anlatıyor: Verilen Burak'a binip Beyt-ül-Makdis'e geldim. Onu, önceki Peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescide girip orada iki rekat namaz kıldım. Sonra çıktım. Cebrail aleyhisselam bir kap şarap, bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, yaratılışa uygun olanı seçtin, dedi. Sonra bizi birinci semaya çıkardı. Gök kapısında, "Sen kimsin" diye bir ses geldi. Ben Cebrail'im dedi. Yanındaki kim? dendi. Muhammed aleyhisselam dedi. O, Peygamber olarak gönderildi mi? dendi. Cebrail, evet dedi. Gök kapısı açıldı. Hz. Âdem ile karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti. İkinci semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu İsa ve Yahya ile karşılaştım. Onlar da bana merhaba diyerek dua ettiler. Üçüncü semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Hz. Yusuf'u gördüm. O da bana dua etti. Dördüncü semaya çıktık. Aynı sualler ve konuşmalar oldu. Kapı açıldı. Hz. İdris'i gördüm. O da bana dua etti. Beşinci semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Hz. Harun'u gördüm. O da bana dua etti. Altıncı semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı. Hz. Musa'yı gördüm. Bana merhaba diyerek dua etti. Yedinci semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beyt-ül-mamura dayamış Hz. İbrahim'i gördüm. O da bana dua etti. Beyt-ül-Mamur'u gördüm. Sonra Hz. Cebrail beni Sidretü'l-Münteha'ya götürdü. Allahü teâlâ, günde elli vakit namaz farz kıldı. Hz. Musa'nın yanına geldim. Ona elli vakit namaz farz kılındığını bildirdim. Rabbinden azaltmasını iste. Ümmetin buna güç yetiremez. Ben tecrübe ettim, dedi. Birkaç defa Rabbim ile Hz. Musa arasında gidip gelmeye devam ettim. Nihayet Rabbim buyurdu ki: "Ya habibim, beş vakit namazı farz kıldım. Her vakit için on sevap vardır. Böylece elli vakit namaz olur." (Müslim)
23.09.2003
Zevkler ve renkler tartışılmaz
Küfür olduğu iddia edilen, fakat küfür olmayan sözlerden bazıları şunlardır: Zevklere ve renklere karışılmaz demek: Elbette zevkler, renkler tartışılmaz. Herkesin zevki farklıdır. Bunun küfürle ne ilgisi vardır? Hatta bir kimse, içki içse, kumar oynasa, çıplak gezse, bu benim zevkimdir, bana karışmayın dese bile, yine küfür olmaz. Çünkü harama helal demiyor. İslamiyet'e değil, karşısındakine kızıyor. İslamiyet'e kızıyorsa, zaten o Müslüman değil ki, küfre düşsün. Küfrün içinde olan küfre düşmez. Bu benim özel hayatım hiç kimse karışamaz, demokrasi var demek: Özel hayatıma karışmayın demek de küfür olur mu? Bir sarhoş, ben istediğim gibi içerim, istediğim gibi kumar oynarım, bunlar benim özel hayatım dese küfür olmaz. Bunları helal kabul ederse küfür olur. Mutezile ve Selefilikte, amel imandan parça kabul edildiği için günah işleyenlere küfür damgası basılıyor. Biz babadan, atalarımızdan böyle gördük demek: Bunun küfürle ne ilgisi var ki? Atalardan iyi şeyler de görülür kötü şeyler de. Bizim atalarımız içki içerdi, kumar oynardı dense bile bunun küfürle ne ilgisi vardır ki? Burada haramı helal kabul etmek yok ki. Din şöyle diyor doğru, ama.... , haklısın, fakat demek: Adam dini inkâr etmiyor ki küfür olsun. Fasık birisi, din zekat verin diyor ama, parayı sevdiğim için veremiyorum, din oruç tutun diyor ama mideme düşkünlüğümden tutamıyorum. Din içki haramdır diyor ama, zevkime düşkünlükten bırakamıyorum dese küfür olmaz. Burada dini inkâr etmek, haramı helal kabul etmek yok. Paranın açamayacağı kapı yoktur demek: Bu söz, para çok şeyler yapar demektir. Nitekim hadis-i şerifte, (Ahir zamanda insanların paraya ihtiyacı daha çok olur. Çünkü insan o zaman din ve dünyasını ancak para ile korur) buyuruluyor. (Taberani) Bir ibadeti gösteriş veya dünyevi bir menfaat için yapmak: Müslüman ibadetini Allah için yapar. İbadete riya karışabilir. Riya karışan ibadete küfür denmez. İbadeti bir menfaat için yapmak da küfür değildir. Mesela hacca gidenin niyeti, para kazanmak, oradan ucuz mal getirmek olsa, bunun ibadetine sevap verilmez ama buna küfür de denmez. Azrail'le savaşıyor demek: Ölümle pençeleşiyor da denir. Burada Azrail aleyhisselamı kötüleyici söz yoktur. Onu veya başka melekleri kötülemek küfür olur. Ama burada öyle bir durum yok. Aşırı dinciler: Genelde bu sözü dinsizler, Müslümanlara saldırmak için kullanıyorlar. Onlar zaten dinsizdir. Ama bir Müslüman, diğer bir Müslümana maşallah bu aşırı dincidir, çok mutaassıptır dese küfür olmaz. Dine aşırı bağlı deniyor. Dinde aşırı gitmeyi ise dinimiz yasaklamıştır. Mesela Peygamber efendimiz, (Din kolaylıktır. Dinde aşırı gideni din mağlup eder) buyuruyor. (Nesai) İslam dini akıl mantık dinidir demek: Bunun neresi küfür ki? Kur'an-ı kerimde (Akıl etmez misiniz, aklınızı kullanmaz mısınız?) gibi ifadeler çok geçer. Peygamber efendimiz de buyuruyor ki: (Aklı olmayanın dini yoktur.) [Ebu'ş-Şeyh], (Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.) [Deylemi], (Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhari], (Akıl imandandır.) [Beyheki] İslamiyet akla dayanan nakil dinidir. Selim akla uygundur. Dinde aklın önemi büyüktür. Ancak yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip yanılan kimseye felsefeci denir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, aklın ermediği yanıldığı yerlerde, İslam ışığı altında akla doğruyu gösteren büyük zatlara, İslam âlimi denir. Akıl göz gibidir. İslamiyet de ışık gibidir. Göz karanlıkta cisimleri göremez. Görmesi için ışık gerekir.
24.09.2003
Allah'ın azabı çok şiddetlidir
Bazı kimseler, hırsızların, hainlerin, ırz düşmanlarının, hatta gayri Müslimlerin bile affa kavuşacağını bildirip, azap âyetlerinden hiç bahsetmiyorlar. Allah'ın azabından bahsetmek yanlış mı? CEVAP: İslamiyet, ifrat ve tefritten [aşırılıklardan] uzak bir dindir. Allah'ın rahmetini de azabını da bildirmek gerekir. Çünkü Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde kendi bildiriyor. Bunu gizlemek, örtbas etmek ihanet olur. Ahirette kâfire af ve merhametin zerresi yoktur. Ebedi azap içinde kalacaklardır. Cennete girme şartı Müslüman olmaktır. Müslüman da havf ve reca arasında olmalıdır. Havf, Allah'tan korkmak, reca da Allah'ın rahmetini ümit etmek demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Havf ve reca arasındaki mümin, umduğuna kavuşur, korktuğundan emin olur.) [Tirmizi] Hep Allah'ın azabından bahsedip insanları korkutmak doğru olmadığı gibi, hep Allah'ın rahmetinden bahsedip azabından hiç bahsetmemek de Kur'an-ı kerime aykırıdır. Mümin yaşarken havfı, ölürken recası daha fazla olmalıdır! Allahü teâlânın rahmeti çoktur. İki âyet-i kerime meali şöyledir: (Ey günahta haddi aşanlar, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah, bütün günahları affeder. O, gafururrahimdir, affı, merhameti çoktur.) [Zümer 53], (Kötülük edip, nefsine zulmeden, mağfiret dilerse, Allah'ı gafururrahim bulur.) [Nisa 110] İki hadis-i şerif meali de şöyledir: (Hak teâlâ buyurdu: Kulun günahı göklere kadar yükselse, tövbe ederse affederim.) [Tirmizi], (Allahü teâlâ, kullarına bir kadının çocuğuna olan merhametinden daha merhametlidir.) [Buhari] Allahü teâlânın rahmeti böyle çok olduğu gibi azabı da şiddetlidir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Elbette azabım çok şiddetlidir.) [İbrahim 7], (Allah'ın kahrı da pek şiddetlidir.) [Nisa 84], (Kullarıma haber ver! Gafururrahim olduğum gibi, azabım da çok şiddetlidir.) [Hicr 49-50], (O gün gerçek hükümranlık Rahmanındır. Kâfirler için de pek çetin gündür.) [Furkan 26], (Allah'a ve Resulüne itaat edip Allah'tan korkup sakınanlar, kurtuluşa erenlerdir.) [Nur 52], (İşlediklerinin cezası olarak, artık az gülüp, çok ağlasınlar.) [Tevbe 82], (Rablerinin huzuruna çıkacaklarından kalbleri korku ile çarpar) [Müminun 60] Bu âyette bildirilenlerin hırsız mı, zani mi olduğu sorulunca, Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Bunlar, namaz, oruç ve zekat gibi ibadetlerini yerine getirdikleri halde "acaba ibadetlerimiz kabul olmadı mı" diye korkan kimselerdir.) [Tirmizi] Şeyh Yahya Müniri hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ, kerim, rahim olduğu gibi, azabı da şiddetlidir. Bu dünyada, çoklarına fakirlik ve sıkıntı veriyor. Çok kerim ve Razzak olduğu halde, çiftçilik sıkıntısı çekmeyene mahsul vermiyor. Herkesi yaşatan O olduğu halde, yiyip içmeyen kimseyi yaşatmıyor, ilaç kullanmayan hastaya şifa vermiyor. Yaşamak ve mal sahibi olabilmek gibi dünya nimetlerinin hepsi için sebepler yaratmış, sebebine yapışmayana hiç acımayıp dünya nimetlerinden mahrum bırakmıştır. Ahiret nimetlerine kavuşmak da böyledir. Kâfirliği ve cahilliği, ruhu öldüren zehir yapmıştır. Tembellik de, ruhu hasta yapar. İlaç kullanılmazsa, ruh hastalanır, ölür. Tembelliğin ilacı da, namaz kılmaktır. Bir kimse, zehir yer ve (Allah rahimdir, rahmeti her şeyi kuşatmıştır, beni korur) derse, hastalanır, ölür. İshal olan müshil içerse, şeker hastası tatlı yerse, hastalık artar. O halde, Allahın bildirdiği sebeplere yapışmamız gerekir. "Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok. İbadet yapan, boşuna sıkıntı çekiyor" veya "Ben içki içersem, zina edersem Allah'a ne zararı olur ki" diyen de çıkıyor. Böyle yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzer. Bu hastaya doktor, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise, (Perhiz yapmazsam doktora hiç zararı olmaz) diyerek, perhiz yapmıyor. Evet doktora zararı olmaz, fakat kendine zarar vermektedir.
25.09.2003
Zekatı açıktan vermek ve riya
Zekatı gizli vermek açıktan vermekten iyi midir, açıktan vermek riya olur mu? CEVAP: Farz olan zekatı açıkça vermek riya olmaz, daha sevap olur. Zekatın böyle alenen verilmesi, zekatını vermemiş olmak töhmetinden kurtarır, başkalarına da örnek teşkil etmiş olur. İbni Abbas hazretleri, gizlice verilen nafile sadakanın sevabı, alenen verilenden 70 kat fazladır buyurdu. Açıktan verilen zekatın sevabı ise gizlice verilenlerine göre 25 kat fazladır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bir kuruş zekat vermek, milyonlarla sadaka vermekten, daha sevaptır. Zekat vermek, Allahü teâlânın emrini yapmaktır. Sadaka ve hayratın çoğu ise, ün, saygı ve nefsin şehvetlerini kazanmak için olur. Farzlar yapılırken araya riya, gösteriş karışmaz. Nafile ibadetlerde ise, gösteriş çok olur. Bunun içindir ki, zekatı, açıktan vermek lazımdır. (2/82) *** Kayınpeder adayımın yanında namazı düzgün kılmak veya ikindinin sünnetini çok zaman terk ederken onun yanında kılmak riya olduğu için küfür olur mu? Çünkü riyanın küçük şirk olduğuna dair bir hadis okudum. Ticaret için hacca gitmek de riya mıdır? CEVAP: İbadetlerine riya karıştıranın sevabı azalır. Yahut tamamen riya ise sevap hasıl olmaz ama kâfir de olmaz. İbadet yaparak Allahü teâlâdan dünya çıkarlarını istemek, riya olmaz. Yağmur duasına çıkmak böyledir. İstihare yapmak da, böyledir. Ücret ile imamlık ve Kur'an kursu hocalığı yapmak, sıkıntıdan, hastalıktan ve fakirlikten kurtulmak için âyet-i kerime okumak da, böyledir. Bunlarda hem ibadet, hem de menfaat niyetleri bulunmaktadır. İbadet niyeti hiç bulunmazsa riya olur. İbadet niyeti çok olursa, sevap hasıl olur. İbadetlerini başkalarına göstermek, onlara öğretmek ve teşvik etmek niyeti ile olursa, yine riya olmaz, hatta çok sevap olur. Allahü teâlânın rızası için namaza başlayıp, sonra namaz içinde hasıl olan riyanın zararı olmaz. Riya ile yapılan farzlar sahih olur. İbadet borcu ödenmiş olur ise de, sevabı olmaz. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (İbadetine riya karıştırana ahirette "Git sevabını o kişiden iste" denir.) [İbni Mace] Hem ticaret yapmak, hem de hac etmek için giden kimsenin, hac niyeti çoksa, sevap kazanır. Ticaret niyeti çok ise veya iki niyet eşit ise, hac sevabı kazanamaz. Fakat, şartlarını yerine getirdi ise, yalnız farz borcunu ödemiş olur. Farzı yapmamak azabından kurtulur. Gösteriş için yapılan her ibadet ve hayrat ve hasenat sevabı da böyledir. (Dürr-ül-muhtar) *** Camiye gidince maşallah bu yaşta namaz kılıyorsun diyorlar, benim de hoşuma gidiyor, herkes beni takdir etsin diye cemaate gidiyorum. Bu riya imiş. Riyaya bulaşmamak için camiye gitmemem daha uygun olmaz mı? CEVAP: Farz namazları kılarken, riya, gösteriş tehlikesi olsa da, yine farzları camide kılmak lazımdır. Camiler namaz kılmak için yapıldı. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Nafile ibadetleri gizli yapmak lazımdır. Böylece, riya ve gösteriş tehlikesi olmaz. Cemaat ile kılmak böyle değildir. Farzları açıkça yapmak, herkese göstermek lazımdır. Çünkü farzlarda gösteriş lekesi olmaz. Bunları cemaat ile kılmak, bunun için uygundur. (1/288) *** Öğleyi kıldıktan sonra abdestsiz olduğumu hatırladım. Yeniden kılmam gerekir mi? CEVAP: Evet yeniden kılmak gerekir. Abdestli olduğunu zannederek, abdestsiz kılınan namaz sahih olmaz. Fakat, niyetine karşılık çok sevap verilir. Temiz zannederek necis su ile abdest alıp kılınan namazın şartı noksan olduğu için sahih olmaz ise de, niyet ettiği için sevap verilir. Şartlarına uygun olduğu için sahih olan bir namaz, riya ile, gösteriş için kılınırsa, sevap hasıl olmaz. (Eşbah)
28.09.2003
Gece namazının fazileti
Gece kılınan Teheccüd namazı çok sevapmış. Ne zaman kılınır? Kazası olan da kılabilir mi? CEVAP: Teheccüd, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra, sabah namazı girinceye kadar kılınan nafile bir namazdır. Teheccüd, uykuyu terk etmek demektir. Gece kılınan nafile namaz, gündüz kılınan nafile namazdan daha faziletlidir. Çünkü gece uyanmak nefse zor gelir. Hadis-i şerifte (İbadetin efdali zahmetli olanıdır) buyuruldu. (M. Felah, İbni Esir-Nihaye) (Amellerin kıymetlisi, az da olsa devamlı olanıdır) hadis-i şerifi, meşakkatli ibadeti ara sıra yapmaktansa, meşakkati az olanı devamlı yapmanın daha faydalı olduğunu bildirmektedir. (Beyheki) Gece namazı çok faziletlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Gece seherde kılınan iki rekat namaz, dünya ve içindekilerden daha kıymetlidir. Eğer meşakkat vermeseydi, gece namazını ümmetime farz kılardım.) [Deylemi] (Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.) [Müslim] (Selamı yayar, açları doyurur, sıla-i rahimde bulunur, geceleri herkes uyurken namaz kılarsanız, selametle Cennete girersiniz.) [Tirmizi] (Müminin şerefi gece namazı kılmasındadır.) [Hatib] (Teheccüd, günahları affettiren salihlerin ameli olup, hastalıklara da şifa verir.) [Tirmizi] (Yatarken gece kalkmaya niyet eden, sabaha kadar uyuya kalsa, gece namazı kılmış gibi sevaba kavuşur, uykusu da kendisine sadaka olur.) [Nesai] (Kış, müminin baharıdır. Gündüzleri kısadır, oruç tutar, geceleri uzundur, ibadet eder.) [Beyheki] (Uyanacağını uman, vitri seherde kılsın! Çünkü o vakit rahmet melekleri hazır olur.) [Müslim] (Seherde yapılan dua kabul olur.) [Tirmizi] (Seher vakti Hak teâlâ buyurur: İstiğfar edeni affederim, isteyene istediğini verir ve duasını kabul ederim.) [Müslim] Allahü teâlâ iyileri överken, (Onlar seher vaktinde istiğfar eder) buyuruyor. (Zariyat 18) Hz. Yakub oğullarına, (Sizin için yakında [seherde] Rabbime istiğfar edeceğim) dedi. (Yusuf 98) Âl-i İmran suresinin 17. âyetinde, sabredenler, sadıklar, namaz kılanlar, zekat verenler ve seherde istiğfar edenler övülmektedir. Beş vakit namazı, tadil-i erkan ile ve cemaat ile eda etmeli! Teheccüd namazı kılmalı, seher vakitlerini istiğfarsız geçirmemeli, gaflete dalmamalı, ölümü ve ahireti düşünmeli, haramları bırakıp, ahirete yönelmeli. İş budur, bundan gayrisi hiçtir. (Mek. Masumiyye) Teheccüd namazı böyle faziletli olmakla beraber, nafiledir. Bir kimse, ömründe hiç teheccüd kılmasa, ahirette hiçbir ceza verilmez. Çünkü nafile namazdır. Ama farz namazın kazasını kılmayan büyük cezalara maruz kalacaktır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Farzın yanında nafilenin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında, damla bile değildir. (1/29) Hanefi âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri buyurdu ki: Fütuh-ul-gayb kitabındaki (Farz namaz borcu olanın Allahü teâlâ, nafile namazlarını kabul etmez) hadis-i şerifi gösteriyor ki, farz borcu olanın, sünnetleri de kabul olmaz. Çünkü sünnetler de nafiledir. [Bu hadis-i şerif, Zahire-i Fıkh kitabında da vardır.] Gece kaza kılan hem kazasını öder, hem de teheccüd sevabına kavuşur. (Nevadir-i Fıkhıyye)
29.09.2003
"İslam'dan önce imanı anlatmak"
Hıristiyanlarla iman birliğimiz var diyen bir yazar, şunları yazıyor: "Bir Alman Müslüman bana, (Sizler hep İslam'ı anlatıyorsunuz. Halbuki insanların ihtiyacı İslam'a değil, imanadır) dedi. Bir hoca da şöyle vaaz etti: (Yeryüzü bir kitaptır. Bitkiler, varlıklar da bu kitabın harfleridir, satırlarıdırlar. Bu kitabı iyi okuyan imanı öğrenir. Kâinatın bir yaratıcısı olduğunu anlar. Bitkiler çamur yer bize meyve verir. Hayvanlar ot yer, bize et verir, süt verir. Bunların bir yaratıcısı olduğunu düşünmek imandır.) Bu hoca gibi kimse imanı anlatmıyor, herkes, imanı değil hep İslam'ı anlatıyor. Kaybımız da buradan oluyor." Şimdi soruyorum: İslam'ı anlatmak kayıp mıdır? İnsanların İslam'a ihtiyacı yok demek küfür değil midir? İman İslam'dan farklı mıdır? CEVAP: Sadece Allah'ın varlığını anlatmak iman değildir. Bir Yahudi de, bir Hıristiyan da Allah'ın varlığına inanır. Çünkü kâinattaki her şey, bütün fen ilimleri, Allahın varlığını göstermektedir. İnsan aklı ile bir yaratıcının olduğunu bilebilir. Ama Allaha nasıl iman edileceğini, nasıl ibadet edileceğini bilemez. Bunun için İslamsız iman olmaz. İman 'Amentü'de bildirilmiştir. 'Amentü'deki altı esastan biri eksik olursa o iman olmaz. Sadece 'kâinat kitabı'nı okumakla iman edilmiş olmaz. İmanın altı esasını anlatmak da yetmez. Elde edilen iman muhafaza edilmezse imanı anlatmanın ne önemi var? İmanı muhafaza edebilmek için iki şey lazımdır: 1- Doğru imana, yani Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak. 2- Salih amellere sarılmak. İman, muma benzer, ibadetler mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslamiyet'tir. Olmazsa fener, mum çabuk söner. İmansız İslam olmaz, İslam olmayınca, iman da yoktur. Bunun için Kur'an-ı kerimde, (İman edip salih amel işleyenler) ifadeleri geçmektedir. Demek ki imanı muhafaza edebilmek için, salih ibadetlere sarılmak şarttır. Bunun için de fıkhı iyi bilmek gerekir. Bilmeden yapılan ibadet boşa gider, hem de iman muhafaza edilemez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.) [Beyheki], (Allah indinde en üstün kimse fakihtir.) [M. Zühdiyye] (Fakih=fıkhı bilen), (İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.) [İbni Abdilberr], (Âlimlerin en hayırlısı fakihlerdir.) [İ. Maverdi], (Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) [Deylemi] Resulullah efendimiz fıkhı böyle överken, fakih için, Allah indinde en üstün kimse ve fıkıh için de, en kıymetli ibadet buyururken, fıkha ihtiyacımız yok diye fıkhı kötülemek elbette küfür olur. İmam-ı a'zam hazretleri fıkıh için (lehine ve aleyhine olanı bilmektir) diyor. Kârını zararını bilmeden iş yapana deli denir. Dinde de kârını zararını bilmemek felakettir. Fıkıh bilmeden ibadet yapılamaz, iman da korunamaz. Allah'ın varlığını ispata çalışmakla da iman kurtarılmaz. Küfre düşürücü söz ve hareketleri bilmeyen her zaman küfre düşer. Mesela 'Allah düşünür' demek veya 'İslamiyet bir düşünce sistemidir' demek, 'ilahi şuur' demek küfürdür. Allahü teâlâ, (İman edip salih amel işleyenler hariç herkes zarardadır) buyurdu. (Asr suresi) Bir dinsiz de, kâinata bakarak bir yaratıcıyı kabul edebilir. Onun için sadece Allahın varlığını kabul etmek iman olmaz. İman kalb ile olur. İslam kalb ve dil ile birlikte olur. İman kalbe mahsustur. İslam ise, kalbin, dilin ve bedenin hepsine mahsustur. İman, altı şeyi öğrenip, bunlara inanmak demektir. İman eden, dinin emirlerine uyarak Müslüman olur. Cennete girme şartı müslüman olmaktır. İslamı bilmek ve uymak şarttır. Bir âyette, (Allah indinde hak din ancak İslamdır) buyuruluyor. Yoksa İslamiyet niye geldi? Hâşâ Allah İslamı lüzumsuz yere mi gönderdi?
30.09.2003
Meşrubat ve kola içmek
Bir yazar, Türk Standartları Enstitüsü'nün standartlarına göre, Türkiye'de üretilen gazozların içinde litrede 5 gr. kadar etil alkol bulunmasına izin verildiğini belirterek, sanki piyasadaki gazozların ve kolaların ekserisinde alkol bulunabileceği intibaını veriyor. Meşrubat içen Müslümanlara hedonizmin [hazcılığın, kendine lezzet veren şeyin] kölesi diye hakaret ediyor. Piyasada alkolsüz gazoz ve kola yok mu? Mevcut meşrubatları içmekte dinen bir mahzur var mı? CEVAP: İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ, (Necis olmayan gıdaları yemeyin) demiyor, (Necis olduğunu bilmediğiniz gıdaları yiyin) buyuruyor. Eğer (Mutlaka necis olmayanı yiyin) deseydi bu çok zor, hatta imkansız olurdu. Haram olmayan, fakat şüpheli olan şeylerden de sakınmalıdır! Fakat yiyecek ve içeceklerde şüphe edip yememek, takva değil, vesvesedir. Resulullah, müşrikin; Hz. Ömer Hıristiyanın testisinden abdest almıştır. Eshab-ı kiram, gayri müslimlerin verdiği suyu içerdi. Halbuki pis, necis olan şeyleri yemek haramdır. Kâfirler ise ekseriya pis olur. Elleri, kapları şaraplı olur. Hayvanı Besmelesiz keserler. Eshab-ı kiram, bunlara rağmen, necis olduğunu kesin bilmedikleri için, vesvese etmeyip, et, süt, peynir gibi gıdaları alıp yerlerdi. (İhya) İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Kâfirlerin vücutları değil, inançları pistir. Kur'an-ı kerimde, (Ehl-i kitabın [Yahudi ve Hıristiyanın] pişirdiklerini [ve kestiklerini] yemek helaldir) buyuruldu. Kâfirlerle alış veriş eden Müslümanları pis bilmemeli, bunların yiyecek ve içeceklerinden sakınmamalı! Bu hâl, ihtiyat değil, bu hâlden kurtulmak ihtiyattır. (3/22) İmam-ı Kastalani buyurdu ki: Resulullah, Hayber'de, bir Yahudi'nin zehirli kebabından bir lokma yedikten sonra, (Bu et, zehirli olduğunu söyledi) buyurup başka yemedi ve son hastalığında, (Hayber'de yediğim zehirli etin acısını hissediyorum) buyurdu. (Mevahib) Resulullah, bir Yahudi'nin ekmeğini ve yağlı yemeğini yedi. Bu domuz yağı mı, koyun yağı mı, ekmeğin hamuru su ile mi, yoksa şarap ile mi yoğruldu? diye sormadı. Müşrik kadının su kabından abdest aldı. Bunlar, araştırmanın gerekmediğini gösterir. (Berika) Bir şeyin helal olması için delil aranmaz, haram olması için delil aranır. Necisliğine dair bir delil yoksa, temiz kabul edilir. (Usûl-i Pezdevi) Sucuk, meşrubat ve diğer gıdaların içine necaset katılsa, ama katıldığı bilinmese yemek caiz olur. Katılıyormuş veya katılmasına izin veriliyormuş demekle, zan ile haram olmaz. (Eşbâh) Meşrubatlara konan esans alkolde eritilebilir. Ama bu bilinmiyorsa, temiz kabul edilir. Hatta ihtiyaç olunca hazırlanan karışımlardaki iki maddeden biri temiz ise ve necis olanın yerine temizini kullanmakta harac varsa, karışım temiz kabul edilir. Şafii'de, necis sıvıyı [mesela alkolü], ilaç ve ıtriyat ıslahı için kullanmak affedilmiştir. (Mezahib-i erbea, El-mafüvat) Necis yağlar sabun yapılınca, şarap sirkeye dönünce temiz olur. Bütün kimyasal değişmeler böyledir. Çay, kahve ve meşrubattan hoşlanan kimseye hedonist köle denir mi? Peygamber efendimiz soğuk şurupları severdi. Ya Rabbi, bizleri hakkı hak bilip ona uyan, bâtılı bâtıl bilip ondan sakınan ve zan ile mubah içecekleri yasaklayan hedonizmin efendilerinden koru!
01.10.2003
Hz. İsa gökten inmeyecek mi?
Polonyalı Yahudi dönmesi bir yazarın internetteki şu suallerine bir cevap verir misiniz? 1- İsa'nın tekrar dünyaya gelmesi, Kur'an ile çelişmiyor mu? Son peygamber olan Muhammed'den sonra İsa gelemez. Eğer gelirse son peygamber İsa olmaz mı? Eğer İsa peygamber olarak gelmeyecek denirse, o zaman da İsa'nın peygamberliği inkâr edilmiş olmaz mı? CEVAP: Bir Müslüman, İsa veya Muhammed diye konuşmaz. Aleyhisselam der veya en azından hazret kelimesini kullanır. Bu ifadeler dönmemiş olduğunu, yani Yahudiliğe devam ettiğini göstermez mi? Hz. İsa son peygamber olarak değil, son peygamber Muhammed aleyhisselamın dinine hizmet etmek üzere peygamber olarak gelecektir. Bir peygamber, başka peygamberin dinini yayabilir. Mesela Harun aleyhisselam, Musa aleyhisselamın dinini, Yahya aleyhisselam Hz. İsa'nın dinini yaymak üzere peygamber olarak gönderilmiştir. 2- İsa gelince Kur'anı inkâr etmeyeceğine göre, kendisinin peygamber olduğunu bildiren âyetlere de inanacaktır. Bu durumda Muhammed'in son peygamber oluşunu inkâr etmiş olmaz mı? CEVAP: Hâşâ Hz. İsa, kendisinin peygamber olduğunu niye inkâr edecek ki? (Ben Allah'ın peygamberi İsa'yım, son peygamber Muhammed aleyhisselamın dinine hizmet etmek üzere Allahü teâlâ beni göndermiştir) diyecektir. 3- Hadis kitaplarınızın iddia ettiği gibi İsa dünyaya tekrar gelse, kendisinin peygamber olduğuna dair Kur'an âyetlerine inanacak mı? CEVAP: Hadis kitaplarınız diyorsunuz, hadis kitapları sizin değil mi? Allah'ı kabul eden Resulünün sözlerini kabul etmez mi? Senin gerçekten dönme olmadığın anlaşılmaktadır. Hâşâ Hz. İsa, Kur'an âyetlerine niye inanmasın ki? Onları yaymak için gelecektir. 4- İsa peygamber dünyaya tekrar gelse, Muhammed, son peygamber unvanını koruyabilir mi? CEVAP: Daha da kuvvetlenir. Son peygamber Muhammed aleyhisselamın dinini yaymak üzere geldim demesi, İslamiyete hizmet etmesi, kendisine, annesine ve yüce Allah'a yapılan iftiralara bizzat cevap vermesi, Kur'an-ı kerimin doğruluğunun teyit edilmesine sebep olur. 5- İsa geldiğinde bazı haramları helal edeceğine dair hadislere ne diyorsunuz? CEVAP: Öyle bir hadis yoktur. İslamiyet'le hükmedecektir. Dinimizdeki dört delilden ikincisi olan hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allaha yemin ederim ki, Meryem'in oğlu İsa, âdil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, İslam'dan başka şeyi kabul etmeyecektir. Mal o kadar çok olacak ki, kimse dönüp de bakmayacaktır.) [Buhari] (İsa, âdil bir hakem olarak indiği zaman kin, nefret ve haset kalkacaktır.) [Müslim] (Deccal çıkınca, İsa aleyhisselam gelecek, Deccal'ı helak edecek, bundan sonra iki kişi arasında düşmanlık olmayacaktır.) [Müslim] (İsa, Mehdi'nin arkasında namaz kılacaktır.) [İbni Hacer-i Mekki] (İsa aleyhisselam inince İslamiyet ile hükmedecektir. O zaman Allah, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir. Sonra yeryüzünde sükun emniyet meydana gelecektir. O kadar ki aslan deveyle, kaplan inekle ve kurt kuzuyla serbestçe dolaşacak, çocuklar yılanlarla oynayacaktır. İsa aleyhisselam ölünce cenazesini Müslümanlar kaldıracaktır.) [Ebu Davud] (İsa benim yanıma gömülecektir.) [Tirmizi]
02.10.2003
Allahü teâlâ mekandan münezzehtir
Selefi bir gencin bazı sualleri var. Bu genç diyor ki: Mülk suresinin, (Göktekinin sizi yere geçirmesinden, taş yağmuruna tutmasından emin mi oldunuz?) mealindeki 16. ve 17. âyetleri, Allah'ın gökte olduğuna kesin delildir. Bunun için Allah mekandan münezzeh demek yanlıştır. CEVAP: Bizi yere geçirecek, taş yağmuruna tutabilecek olan elbette Allah'tır. Ancak burada gökteki ifadesinden oradakinin Allah olduğunu söylemek yanlış olur. Mesela (Boğaz Köprüsü Demirel'in, Fatih Köprüsü ise Özal'ın eseridir) cümlesinden, bu köprüleri bizzat yapanların Demirel ve Özal olduğu anlaşılmaz. Başkaları yapmıştır, ama bunlar yaptırdığı için onlara nispet edilmiştir. Canları alan da Allahü teâlâdır. Fakat Azrail aleyhisselam vasıtası ile aldırır. Bize taş yağdıracak olan da Allah'tır. Fakat bunu bir melek vasıtası ile yapar. Bunun için gökteki denmiştir. Yani gökteki görevli melek demektir. İmam-ı Beydavi de, (Sizi yere batıracak veya sizi taş yağmuruna tutacak olan Allah'ın bu âlemin tedbirine vekil ettiği melekten emin misiniz?) diye açıklıyor. Genç diyor ki: Taha suresinin (Rahman, Arş'a istiva etmiştir) mealindeki 5. âyeti de açıkça Allah'ın Arş'ta oturduğunu göstermektedir. Onda değişiklik olmaz. Hep orada oturur. Selef âlimleri bu âyeti tevil etmemiş, aynen kabul etmiştir. Tevil etmek Kur'ana aykırıdır. CEVAP: Asıl tevil eden sensin. İstivaya, oturmak anlamı vermek tevildir. Selef âlimleri, (İstiva vardır, keyfiyetini bilemeyiz) buyurmuşlardır. Allah'a oturur demek, onu mahluka, insana benzetmek olur. O hiçbir şeye benzetilemez. Kur'an-ı kerimde, (Onun benzeri hiçbir şey yoktur) buyuruluyor. (Şura 11) [Görüldüğü gibi, onu bir şeye benzetmek bu âyete aykırı bir tevil olur.] Yine Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah Arş'a istiva edendir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.) [Hadid 4] (Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır.) [Bekara115] (Allah her şeyi kuşatmıştır.) [Nisa 126] (Allah göklerin ve yerin nurudur.) [Nur 35] Eğer bu âyetler tevil edilmezse, Allah hem Arş'ta, hem de her yerde olduğu anlaşılır. Onun için halef âlimler, cahillerin yanlış anlamaması için tevil etmek zorunda kalmışlardır Genç diyor ki: (Allah göktedir, Allah yer semasına inip kulların amelini seyreder) hadislerine ne diyeceksiniz? Bu hadisler açıkça Allah'ın gökte olduğunu göstermiyor mu? CEVAP: Yukarıdaki sözlerinle bu, tezat [çelişki] içindedir. Allah Arş'ta ise gökte olmaz. Sonra gök bir tane değildir. Kur'an-ı kerimde göklerin yedi kat olduğu bildirilir. Birinci kat, ikinci katın yanında nokta kadardır. İkinci kat, üçüncü katın yanında da böyledir. Her kat böyledir. En üstünde Arş vardır. Ehl-i sünnet âlimleri, istivayı, Allah Arş'a hükmeder diye açıklamışlardır. Peki Allah, Arş'ın hakimi de göklerin ve yerin hakimi değil midir. Hepsine hükmetmez mi? Niye sadece Arş'a istiva etti denmiştir de, göklere de istiva etti denmemiştir? Bunu bir örnekle açıklarsak kolay anlaşılır: Türkiye başbakandan sorulur demek, İstanbul, İzmir sorulmaz demek değildir. İstanbul valinin elinde denince, ayrıca Beşiktaş ve Fatih'i de söylemek gerekmez. Arş da, yer ve göklerden büyük olduğu için sadece Arş denmiştir. Ancak yine cahiller yanlış anlamasın diye hepsi de bildirilerek şöyle buyurulmuştur: (Göklerin, yerin ve Arş'ın Rabbi olan Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.) [Zuhruf 82] (Devamı var)
05.10.2003
Müteşabih âyetleri tevil etmek
Selefi gencin suallerini cevaplandırmaya bugün de devam ediyoruz. Selefi genç diyor ki: Allah Arş'ta istiva etmiştir, hep orada oturmaktadır, onda hiç değişiklik olmaz. Âyetler tevil edilmez aynen anlaşıldığı gibi söylenir. CEVAP: Gencin Allah'ta değişiklik olmaz demesi doğrudur. Ama bu onun oturma görüşünün yanlış olduğunu gösterir. Hâşâ Allah Arş'ta oturuyorsa, onda değişiklik olmayacağına göre hep orada oturuyor demektir. Ama birçok âyetin zahir manalarına göre, Allah'ın yerde, gökte ve kâinatın dışında olduğu da anlaşılıyor. Böyle olunca, Arş'ta olmadığı da anlaşılıyor. Şu âyetlere bakalım: (O, göklerde ve yerde tek Allah'tır.) [En'am 3] (O gökte ilahtır, yerde ilahtır. [veya gökteki ilah da, yerdeki ilah da Odur.]) [Zuhruf 84] Bu âyetlerden, hâşâ Allah'ın hem yerde ve hem de gökte olduğu anlaşılabilir. Böyle inanmak ise küfürdür. (O her şeyi kuşatmıştır.) [Fussilet 54] Bu âyetten de hâşâ, Allah'ın, kâinatın dışında olup her şeyi kuşattığı anlaşılıyor. Bu da küfürdür. (Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir kandile benzer. O ışık bir cam fanus içindedir, fanus ise, inciye benzer parlak bir yıldız gibidir. Doğuya da batıya da nispet edilmeyen mübarek ağacın zeytininden çıkan yağ ile tutuşturulur. Bu yağ ateş değmese de ışık verecek aydınlıktadır. Bu nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara böyle temsiller getirir. O, her şeyi bilir.) [Nur 35] Bu âyette de hâşâ Allah'ın bir nur olduğu gökleri de yeri de aydınlattığı anlaşılıyor. Bir selefi de (Allah nur olduğuna göre, her yeri aydınlatıyor ve her yerdedir) demişti. Böyle bilmek de küfürdür. Bu âyetler tefsirlerde açıklanmıştır. Açıklamasız âyetleri okumak bu bakımdan da çok yanlış olur. Bu âyetler, gencin dediği gibi tevil etmeden, açıklamadan olduğu gibi anlaşılırsa, hâşâ Allah'ın hem yerde, hem gökte, hem Arş'ta, hem kâinatın dışında hem bir nur, bir ışık olduğu da anlaşılır. Gencin Arş'ta devamlı duruyor demesi bu âyetlere zıttır. Arş yaratılmadan önce hâşâ Allah nerede duruyordu? Oturmak, yorgunluk ve âcizlik değil midir? Hâşâ Allah âciz denir mi? Müteşabih âyetler tevil edilmez, keyfiyetini Allah bilir denir. Yanlış anlaşılmaması için mana verilecekse görülen manası verilmez. Şu âyetlere de bakalım: (Kıyamet günü yeryüzü Allah'ın avucunda olur, gökler de sağ eliyle dürülür.) [Zümer 67] (Allah'ın eli onların elleri üzerindedir.) [Fetih 10] Şura suresinin 11. âyetinde (O hiçbir şeye benzemez) buyuruluyor. Hâşâ Allah'ın avucu ve eli denince insana benzetilmiş olur. O hiçbir şeye benzemez âyetine göre onu insana benzeten, Arş'ta insan gibi oturuyor diyen kâfir olur. (İsa, Allah'ın resulü ve Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve ondan bir Ruhtur.) [Nisa 171] (Meryem'e ruhumuzdan üfledik.) [Tahrim 12] (Âdem'e şekil verip ruhumdan üflediğim zaman, secdeye kapanın.) [Hicr 29] Bu âyetlerden de, hâşâ Hz. İsa'nın ve Hz. Âdem'in Allah'ın ruhundan bir parça olduğu ve Allah'ın da insan gibi ruhu olduğu anlaşılabilir. Onun için Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği şekilde müteşabih âyetlerin keyfiyetini bilmeyiz demelidir.
06.10.2003
Kur'anda yedi şey bildirilir
Abdülaziz bin Baz tarafından yazılan "Akidet-üs-sahiha" adlı kitap "Doğru İnanç" ismi verilerek Türkçeye tercüme edilerek her yere dağıtılmaktadır. Bu kitapta, İstiva, Yed, Vech gibi müteşabih kelimelere, oturmak, el yüz gibi manalar vererek -hâşâ- Allahü teâlâyı cisim olarak bildiriyor. Müşebbihe fırkası gibi inanıyor. (Üstadımız ibni Teymiye de böyle söyledi) diyerek onun da Müşebbiheden olduğunu gizlemeye lüzum görmüyor. İbni Baz, âmâ [kör] bir zat idi. Bir ehl-i sünnet olan zatla ilmi münazara yapıyor. (Âyetleri tevil etmemek, olduğu gibi inanmak lazımdır) diye iddia edince, Sünni zat, artık taşı gediğine koyar: (İsra suresinin 72. âyetinde, (Bu dünyada kör olan, ahirette de kördür) buyuruluyor. O halde, sen ahirette kör olarak haşrolacaksın) der. İbni Baz cevap veremeyip hemen çıkıp gider. Bu âyette de kâfirlere kör deniyor. Yoksa dünyadaki körler ahirette kör olmayacaktır. Dünyada iman etmeyerek kör olan ve kör olarak ölen kimse, ahirette de kör [kâfir] olarak cehenneme gidecektir demektir. Kur'an-ı kerimde manası açık olan âyetlere Muhkem âyetler, manası açık olmayan, tefsire, izaha muhtaç olanlara Müteşabih âyetler adı verilir. Müteşabih olanlara açık manalarını vermek akla ve dine uygun olmazsa, uygun mana vermek, yani tevil etmek gerekir. Açık manalarını vermek günah olur. Âyetler gibi hadis-i şerifler de, muhkem ve müteşabih diye ikiye ayrılır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kur'anda yedi şey bildirilir: Yasak, emir, helal, haram, muhkem, müteşabih ve misaller. Helali helal, haramı haram bilin, emredilenleri yapın, yasak edilenlerden sakının! Misal ve hikaye olanlardan ibret alın! Muhkem olanlara uyun! Müteşabih olanlara inanın!) [Hakim] Allah'ın sıfatlarına zıt olarak müteşabih âyet ve hadisleri tevil asla caiz olmaz. Bir âyet meali: (Müteşabih âyetleri, kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak için, kendilerine göre yorumlamaya çalışırlar. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir.) [Al-i imran 7] Müteşabih bir âyet olan istiva kelimesini oturdu diye yanlış tevil ederek insanlara benzetenlerin kalblerinde eğrilik olduğunu bu âyet-i kerime açıkça bildirmektedir. Allah'ı Arşa ve oturmaya muhtaç sanmak küfürdür. Allah her türlü noksandan münezzehtir. (Yunus 10) (Körle gören [kâfir ile mümin] karanlıkla aydınlık [Bâtıl ile hak], gölge ile sıcak [cennetle cehennem] bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Elbette Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere [inatçı kâfirlere] işittiremezsin, sen sadece bir uyarıcısın.) [Fatır 19-22, Beydavi] Bu âyette, kâfire kör, mümine gören, cennete gölge deniyor. Resulullah kabirdekilere ne söyleyecek de işittirecek? Hâşâ bu abes, boş söz olmaz mı? Kabirdekileri niye hidayete kavuşturmaya uğraşsın ki? Hemen âyetin devamında, (Sen sadece bir uyarıcısın) [vazifen kâfirleri hidayete kavuşturmak değil, sadece tebliğdir] buyuruluyor. Kabirdekilerden maksat, yaşayan inatçı kâfirlerdir. (Beydavi) Gerçekten kabirdekilerden maksat ölü olsa idi, ölü de işitmeseydi iman edenlere işittirebilirsin ifadesi yanlış olur ve kâfir ölü işitmez, mümin ölü işitir anlamı da çıkardı. Halbuki Buhari'deki hadis-i şerifte kâfir ölü de işitir buyuruluyor. Selefiler, ibni Teymiye'nin yolunda iseler de, bu konuda ona da uymuyorlar. Çünkü ibni Teymiye diyor ki: Bedir'de çukurdaki kâfirlerin işitmelerini bildiren hadis-i şerif meşhurdur. Zaruri inanılması lazım gelen bilgilerdendir. [İnanmamak küfürdür.] (Kitab-ül-intisar-fil-imam-ı Ahmed)
07.10.2003
Aklın dinde önemi büyüktür
Bir insan, bir yol gösterici, bir kılavuz olmadan aklı ile Allahın bildirdiği doğru yolu bulabilir mi? CEVAP: Tarih incelenirse, insanların kendi başlarına gittiklerinde, hep yanlış yollara saptıkları görülür. İnsan, kendini yaratan büyük kudret sahibinin var olduğunu, aklı sayesinde düşündü. Fakat, ona giden yolu bulamadı. Bunu önce etrafında aradı. Kendine en büyük faydası olan güneşi, yaratıcı sandı ve ona tapmaya başladı. Sonra büyük tabiat güçlerini, fırtınayı, ateşi, denizi, yanardağları gördükçe, bunları yaratıcının yardımcıları sandı. Herbiri için bir suret, simge yapmaya kalktı. Bundan da putlar doğdu. Bunların gazabından korkarak kurbanlar kesti. Her yeni olayla, o olayı simgeleyen putların miktarı da arttı. İslamiyet başladığı zaman, Kâbe'de 360 put vardı. Bugün bile güneşe, ateşe tapanlar vardır. Rehbersiz karanlıkta doğru yol bulunamaz. Allahü teâlâ, insanı yaratınca, ona hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırabilmesi için aklı verdi. Akıl hakkında hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Akıllı, Allahtan en çok korkan, Onun emir ve yasaklarına en güzel uyandır.) [İbni Muhber] (Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir.) [Tirmizi] (İnsanların yaptıkları hayırların mükafatı, akılları nispetinde verilir.) [Ebuşşeyh] (Kişi, ilmi ve aklı sayesinde kurtulur.) [Deylemi] (Allah indinde en kıymetliniz, akılca en üstün olanınızdır.) [İ. Gazali] Akıl bir ölçü aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Akıl, insandan insana değiştiği için, bazı insanlar dünya işlerinde isabet ettiği halde, bazıları yanılabilir. Aklın belli bir sahası vardır. Bunun dışındakileri ölçmeye, anlamaya gücü yetmez. Akıl insanlar arasında eşit olarak bulunmaz. En yüksek akıl ile en aşağı akıl arasında binlerce dereceleri vardır. Şu halde "Aklın yolu birdir" demek çok yanlıştır. Her işte ve hele dini işlerde akla güvenilemez. Din işleri, akıl üzerine kurulamaz. Çünkü akıl, bir kararda kalmaz. Herkesin aklı, birbirine uymadığı gibi, bir adamın, selim olmayan aklı da, bazen doğruyu bulur, bazen de yanılır ve yanılması daha çok olur. En akıllı denilen kimse, din işlerinde değil, uzman olduğu dünya işlerinde bile, çok hata eder. Çok yanılan bir akla nasıl güvenilebilir? Devamlı, sonsuz olan ahiret işlerinde, nasıl olur da, akla uyulur? Aklın anlayamadığı veya yanlış anladığı çok şey vardır ki, bunları Peygamber bildirir. Peygamber, uzman bir tabip gibidir. İlaçların tesirlerini iyi bilir. Halk arasında, akla dayanarak, uzun tecrübelerle bazı ilaçların tesiri bilinirse de, akıl sahibi kimseler, bunu bilinceye kadar tehlike ve zararlara düşer. Bunları bilmeleri için, yorucu, uzun zaman gerekir. Aklını, başka lüzumlu işleri yapmak için kullanmaya vakit kalmaz. Tabibe az bir şey vermekle ilaçların faydalarına kavuşurlar. Hastalıktan kurtulurlar. Peygambere lüzum yoktur demek, tabibe lüzum yok demekten daha yanlıştır. Peygamberin bildirdikleri teklifler, Allahü teâlâdan vahy olduğu için, hepsi doğrudur. Hepsi faydalıdır. Tabibin bilgileri, düşünce ve tecrübe ile olduğu için, hepsinin doğru olduğu da söylenilemez. Akıl, göz gibidir, İslamiyet bilgileri de ışık gibidir. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremez. Allahü teâlâ, görme aletimizden faydalanmamız için, güneşi, ışığı yaratmıştır. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı, gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz. Fakat, bunların güneşe kabahat bulmaya hakları olmaz.
08.10.2003
.
Yarın Berat Gecesidir
Berat Gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesidir. Yani 14 Şabanın bittiği günün gecesi ki, bu yıl Cumayı Cumartesine bağlayan gecedir. Berat gecesinin günü, 11 Ekimdir. Oruç tutmak isteyen Cumartesi ve Pazar günü tutmalıdır. (Cuma ve Cumartesi de tutabilir.) Bünyesi zayıf olanın, Şabanın 15'inden sonra oruç tutmayıp, farz olan Ramazan-ı şerif orucuna hazırlanması iyi olur. Sağlığı yerinde olan ise, Şaban ayının çoğunu, hatta tamamını oruçlu geçirebilir. Âişe validemiz buyuruyor ki: (Resulullahın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şabanın tamamını oruçla geçirirdi.) [Buhari)] Şaban ayında niçin çok oruç tuttuğu sorulduğu zaman Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini isterim.) [Nesai] Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizi] (Şabanda üç gün oruç tutana, Hak teâlâ, Cennette bir yer hazırlar.) [Ey oğul ilmihali] (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez. Regaib gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan ve Kurban bayramı gecesi.) [İ. Asâkir] (Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: "Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızk isteyen yok mu, rızk vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa, istesin vereyim" Bu hâl, sabaha kadar devam eder.) [İbni Mace] (Cebrail aleyhisselam gelip, "Kalk namaz kıl ve dua et! Bu gece şabanın 15. gecesidir" dedi. Bu geceyi ihya edenleri Allahü teâlâ affeder. Yalnız, müşrik, büyücü, falcı, cimri, kinci, müşahin, içkici, faizci ve zaniyi affetmez.) [Taberâni] (Müşahin, bid'at ehli demektir.) (Salih akrabayı terk eden, ana babaya asi olan da bu gece affa kavuşamaz.) [Beyheki] İçki içmek, cimrilik, kin gütmek, ana babaya isyan gibi günahları işleyen kâfir olmaz. İmanı düzgün ise, günahlarının cezasını çektikten sonra cennete girer. Sevapları günahlarından daha çok ise cehenneme girmeden de cennete gider. Bu geceyi ganimet bilmeli, tövbe istiğfar etmeli, kaza namazı kılmalı, Kur'an-ı kerim okumalı, Bilhassa ilim öğrenmelidir. En kıymetli ilim, doğru yazılan ilmihal bilgileridir. Peygamber efendimiz Berat gecesinde, (Allahümmerzuknâ kalben takıyyen mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve şakiyyen) duasını çok okurdu. Hz. Âişe validemiz, (Ya Resulallah, Allahü teâlâ seni günah işlemekten muhafaza buyurduğu halde, neden Berat gecesinde çok ibadet ettin?) diye sordu. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Şükredici kul olmayayım mı? Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri Allahü teâlâya arz olunur.) [Gunye]
09.10.2003
Genç ateistin hezeyanları
Genç ateist, bir kelimenin iki veya daha fazla anlamı olacağını bilmediği için veli kelimesine takılmış. Soruyor: Hiç Allah'ın velisi olur mu?. CEVAP: Bilindiği gibi yüz kelimesinin birkaç anlamı vardır. Baba kelimesi de öyle. "Mafya babası, Bektaşi babası, Fakir babası, Para babası, Baba adam" gibi farklı anlamlarda kullanılır. Harç kelimesinin de kullanıldığı yerlere göre çeşitli anlamları vardır. Mesela Maliye'de harç demek, vergi demektir. İnşaatta yenice su, kum karıştırılmış çimento demektir. Ziraatta gübre karıştırılmış toprak demektir. Mutfakta da harç vardır, köfte harcı, dolma harcı gibi. Genç bunları bilmediği için, diyor ki: Veli ne demek, koruyan, gözeten demek. Okula başlayan her öğrencinin velisi olur. Öğrenci velisinden sorulur. Allah'ın velisi deyince de Allah'ı koruyan biri anlaşılır. Demek ki sizin Allah'ınızı koruyup gözeten veliler var öyle mi? CEVAP: Bir kelimenin birkaç anlamı olur diye yukarıda açıkladık. Veli, ermiş kimse demektir. Veli kelimesinin çoğulu evliyadır. Öğrenci velileri toplandı denilince bu, evliyalar anlaşılmaz. Senin bu yanlışlığın, 1970'lerdeki bir olayı hatırlattı. Fikir babanız Prof. İlhan Arsel, (Biz üniversitede kapıcılık bile yapamayız) diyerek istifa ettiği zaman, Meydan dergisinde bir yazar, senin yanlışlığına benzer bir yanlışlığını hatırlatmıştı. İlhan Arsel, Ebussuud Efendinin bir fetvasını okumuş, Genç bir kızın pire verilip verilmesi ile ilgili fetvasındaki pire vermek sözünü anlayamamış. (Görüyorsunuz, Müslümanların şeyhülislamı, bir kızı pire ile evlendiriyor) demişti. Halbuki, o kelime pire değil pir idi. Pir ise ihtiyar demektir. Genç ateist soruyor: Hepimiz Âdem'den geldi isek niçin dil, din, renk ve kültürümüz bir değil? CEVAP: Taberani'deki bir hadis-i şerifte: (Allahü teâlâ, Hz. Âdem'e her şeyin sanatını, ilmini öğretti) buyuruluyor. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, dünyada mevcut bütün dilleri öğretti. Hz. Âdem de, Arapça, Süryanice, İbranice ve diğer bütün dillerde kitaplar yazıp her dil ile konuşmuştur. Bu husustaki delillerden biri, (Allahü teâlâ, Âdem'e bütün isimleri [bunların sanatını ilmini, ne işe yaradığını, nasıl kullanılacağını] öğretti) mealindeki 31. âyet-i kerimedir. Hz. Âdem, bunları öğrendiği için, varlıkların adlarını, bütün dil ve lügatleri biliyordu. Çocukları bütün dilleri konuşuyordu. Hz. Âdem vefat edince, çocukları kafileler halinde çeşitli ülkelere göç ettiler. Her kafile, ayrı bir dil ile konuşuyordu. Böylece torunlar, dedelerinin konuştuğu diğer dilleri unutmuşlardı. O anda konuştukları dil ile kaldılar. (Mir'at-ı Kâinat) Biyolojide modifikasyon denilen dış değişikliği yanında, mutasyon denilen genlerde değişiklik olayı vardır. Beyaz insandan siyah, esmer veya sarı insanlar türeyebilir. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamı dünyanın her tarafından alınan topraktan yarattı. Bu sebeple neslinden, siyah, beyaz, esmer, kırmızı renkte olanlar olduğu gibi, bu renkler arasında bulunanlar da oldu. Bazısı yumuşak, bazısı sert, bazısı da halis ve temiz oldu.) [Ebu Davud] Dinlerde inanç farklı değildi. Her semavi dinde, Allah'a, meleklere, peygamberlere, kitaplara, cennete, cehenneme iman esastı. İnsanlar tarafından bozulunca farklı gibi zannediliyor. Diğer dinleri insanların bozduğu, Kur'an-ı kerimde bildiriliyor. Kültür ise, her toplumun yaşadığı iklime, coğrafi bölgeye göre farklı olur.
12.10.2003
İslamiyet kolaylık dinidir
Ateist genç diyor ki: İslam kolaylık dini imiş, kime yutturuyorsunuz bunu? Nasıl kolaylık dini bu? Oruç tut, namaz kıl, hacca git ve zekat ver. Bunları yapmanın neresi kolay? Bir kısmında beden yoruluyor, bir ay aç duruluyor, bir kısmında ise para gidiyor. CEVAP: Müslümana bunların hiçbirisi güç gelmez. Mesela sen sabahları uykuda iken biz sabah namazına kalkıyoruz. Elbette bunlar, sana ve senin gibilere zor gelir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ, kullarına yapabilecekleri şeyleri emretmiştir. Güç yetirilemeyen işleri emretmemiştir. İnsanları zayıf yarattığı için, kolaylık göstermiştir. Bir âyet meali şöyledir: (Allah, size hafif, kolay emretmek istedi, çünkü insan, zayıf yaratılmıştır.) [Nisa 28] Namaz, oruç kolaydır. Zekat için de malın tamamının değil, kırkta birinin verilmesini emretmiştir. Dinin diğer emirlerine dikkatle ve insafla bakılırsa, bu kolaylıklar görülür. Bununla beraber ibadet etmenin güç geldiği kimseler yok değildir. İbadetlerin zor gelmesi, Allah'ın düşmanı olan nefistendir. Namaz kılmak ve diğer ibadetleri yapmak, ancak müminlere kolay gelir. Kalbi kararmışlara, kâfirlere zor gelir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Bu din [inanıp ibadet etmek] müşriklere [imansızlara] güç gelir.) [Şura 13] ([Her çeşit günahtan çekinmek, oruç tutmak ve diğer ibadetleri yapmak için] Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım isteyiniz. Sabır ve namaz, yalnız Allah'tan korkan müminlerden başkalarına zor gelir.) [Bekara 45] Bedeni hasta olana bazı işleri yapmak güç geldiği gibi, kalbi ve ruhu hasta olana, kâfir olana da ibadetler güç gelir. (1/191,289) Ateist genç diyor ki: Siz dinin yolundan değil de aklın yolundan gitmelisiniz. Biz akılcıyız, siz dincisiniz. Dinci olan akılcı olabilir mi? Tanrı simgesel bir anlatımdır. Tanrı diye bir şey yoktur. Varsa göstermeniz gerekir. CEVAP: Bir bilgisayar, bir uçak kendiliğinden meydana geldi diyene inanan mı akıllıdır, yoksa bunların elbette bir yapanı var diyen mi? Bu kâinattaki canlı ve cansız yaratıklar kendiliğinden meydana geldi diyen mi akıllı, yoksa elbette bunun bir yaratıcısı vardır diyen mi? O halde tesadüfen oldu diyen nasıl akıllı olabilir ki? Başına gelecek işlerden dolayı bir tedbir almayan, istikbalini düşünmeyen kimseye akıllı denir mi? Hz. Ali, dirilmeye inanmayan bir ateiste, "Biz inanıyoruz. Diyelim ki senin dediğin gibi tekrar dirilmek olmasaydı, inanıp ibadet etmekle bizim hiç zararımız olmazdı. Bizim inancımız doğru ise, sen sonsuz olarak ateşte yanacaksın" diyor. Ateist ölünce, kendi inancına göre, yok olacak. İslamiyet'e göre ise, o cehennemde sonsuz azap görecektir. İnanan da, sonsuz nimetler içinde yaşayacaktır. Aklı, bilgisi olan bir insan, bu ikisinden elbette, ikincisini seçer. Sonsuz azapta kalmak, bir ihtimal bile olsa, bunu hangi akıl kabul eder? Halbuki, ahiret hayatı, bir ihtimal değil, apaçık bir gerçektir. O halde aklı, ilmi olanın, Allah'a ve ahirete inanması gerekir. İnanmamak, ahmaklık olur. Hz. Ali'nin buyurduğu gibi, ihtiyatlı, tedbirli olmak mı akıl kârıdır, yoksa sonsuz tehlikeyi göze almak mı? İslamiyet akla çok önem veren bir dindir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Aklı olmayanın dini yoktur.) [Ebuş-şeyh] (Akıllı kimse kurtuluşa ermiştir.) [Buhari] (Aklı olan kimse iman eder.) [Beyheki]
13.10.2003
Tevekkül, kader ve kısmet
Ateist genç diyor ki: Din sağlıklı düşünmeye engeldir. İnsanı tevekkülcü, kaderci, kısmetçi yapar. CEVAP: İslamiyet'i bilmediğin için böyle rastgele konuşuyorsun. Tevekkül, kader, kısmet gibi şeyleri de bilmiyorsun. İslam âlimleri buyuruyor ki: Sebeplerin tesir etmesinin Allahü teâlâdan olduğunu bilen, tesiri Allahü teâlâdan bekleyen ve tecrübe edilmiş sebepleri kullanan kimse, Allahü teâlâya tevekkül etmiş, yalnız Ona güvenmiş olur. Tesir etmeyen, hayâli sebepleri kullanmak, tevekkül olmaz. Tesiri çok görülmüş olan sebepleri kullanmak gerekir. Ateş yakar, fakat, ateşe yakma kuvvetini veren, Allah'tır. Aç olan, bir şey yer; bu şeye doyurma kuvveti veren Odur. Gerektiği zaman, böyle sebepleri kullanmadığı için zarar gören kimse, Allah'a asi olur. Tecrübe edilmiş sebepleri kullanmak gerekir. Allahü teâlâ, istişareyi, yani bilenlere danışmayı emretti. Danışmak, sebebe yapışmaktır. Tevekkül sebeplere yapıştıktan sonra sonucu sabırla beklemektir. Tevekkül, iş yapmayıp tembel oturmak değildir. Bir işe başlamak ve başlanan işi başarmak için tevekkül gerekir. Güç bir işi başaramamak korkusunu gidermek için de tevekkül gerekir. Al-i İmran suresinin (Azmedip de bir işe başlayınca, Allah'a tevekkül et, Ona güven! Allah size yardım ederse, kimse size galip gelemez. Size yardım etmezse, kimse yardım edemez. O halde, müminler Allah'a tevekkül etsinler) mealindeki 159 ve160. âyetleri, tevekkül ile beraber çalışmayı ve çalışmada azmin de gerektiğini bildiriyor. Demek ki her Müslüman çalışacak, azmedecek ve sonra da güvenecektir. Tevekkül bir zaaf, bir âcizlik değil, tam aksine bir kuvvettir. Tevekkül edenin kaybedecek bir şeyi de yoktur. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Deveni sıkı bağla ve sonra Allah'a tevekkül et!) [İbni Asakir] Dinimiz, insanlara daima çalışmak, aklını doğru kullanmak, her türlü yeniliği öğrenmek, başarmak için her türlü meşru çareye başvurmayı emretmektedir. Bir Müslüman ancak herhangi bir işte aklını kullandığı, her çareye başvurduğu ve son derece de çalıştığı halde, bir başarıya ulaşamazsa, üzülmemeli ve bu sonucun, Allahü teâlânın kendisi için uygun gördüğü bir husus olduğunu kabul ederek kaderine razı olmalıdır. Yoksa hiçbir şey yapmadan, çalışmadan, öğrenmeden ve bilmeden yan gelip yatarak beklemek, İslamiyet'te yoktur. Böyle yapmak büyük günahtır. Ateistler tevekkülü böyle bir şey zannediyorlar. Bir âyet meali şöyledir: (İnsana, ancak dünyada çalışarak yaptığı işler fayda verir.) [Necm 39] İnsanlar, bazen her şeye başvurdukları ve çok çalıştıkları halde, istediklerine kavuşamazlar. İşte o zaman, bu işte kendi ellerinde olmayan bir kudret bulunduğunu ve bu kudretin insanların yaşamaları ve başarıları üzerinde etkili olduğunu ve onlara yön verdiğini kabul ederler. İşte kader kısmet budur. Bu aynı zamanda büyük bir teselli kaynağıdır. (Ben görevimi yaptım, ama ne yapayım ki kısmetim bu imiş) diyen bir Müslüman, bir işte başarısız olsa bile, ümitsizliğe kapılmaz ve büyük bir iç huzuru ile çalışmaya devam eder. Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki: (Güçlükle beraber elbette bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine teşebbüs et ve hacetini yalnız Rabbinden iste!) [İnşirah 5-8] Yani başarısızlıktan ümitsizliğe düşmeyip çalışmaya devam etmelidir. Dinimiz çalışmayı emrederken, Müslümanlara tevekkülcü ve kaderci diye saldırmak, İslamiyet'i bilmemekten ileri gelen fanatik bir durumdur.
14.10.2003
Ateist genç diyor ki: Başını ve vücudunu açmak Kur'anda yoktur. Hele kol ve bacakları açmak asla Kur'anda yoktur. Buna rağmen kapanmak nasıl Allah'ın emri olur? CEVAP: Resulullah efendimiz, kapanma hükmü Kur'an-ı kerimde olmadığı halde mi emretti? Asırlardır Müslümanlar Kur'ana, sünnete uymuyorlar mı? Ne kadar basit bir görüş bu. Tesettürle ilgili âyet-i kerimeleri Peygamber efendimiz açıklamış, âlimler de bizlere bildirmiştir. Bu husustaki tartışmalar kasıtlıdır. Kur'an-ı kerimde genel olarak hükümler, kısa olarak bildirilmiştir. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Çünkü Kur'an-ı kerimde, (İndirdiğim Kur'anı insanlara açıkla) buyuruluyor. (Nahl 44) Bir kimse, İsra suresinin (Ana babana öf deme) mealindeki 23. âyete bakarak, ana babasına öf demeden, sopa ile dövse, sonra da (Ben öf demediğim için, Kur'anın emrine uydum) dese, doğru olur mu? Bunun anlamı, (Ana babanızı üzmeyin, hatta onlara öf bile demeyin) demektir. (Beydavi) Bunun için tesettür âyetlerinden göğüs kısmını kapatıp başka yerleri açmak anlamı çıkmaz. Bu bakımdan Kur'an tercümesine bakmak çok yanlış olur. Herkes Kur'andan hüküm çıkarabilseydi, Peygamber gönderilmesi lüzumsuz olurdu. Dinimizin bir hükmünü öğrenmek için herkes Kur'an-ı kerime bakıp anlayamaz. Kur'an-ı kerim, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Hadis-i şerifleri de anlamak büyük ilim işidir. Bunları da İslam âlimleri açıklamıştır. Onun için hiç kimseye Kur'an tercümesi okumasını tavsiye etmiyoruz. Tıp kitabı okuyarak, ilaç yapmak ve hastaya teşhis koymak yanlıştır. Kur'an tercümesinden hüküm çıkarmak bundan daha büyük yanlıştır. Çünkü yanlış ilaç öldürebilir; ama yanlış hüküm, imanı kaybettirip, sonsuz azaba düşürebilir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Kur'anı kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak hata etmiştir.) [Nesai] Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: [yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [ziynet takılan yerlerini] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31] Bu âyet-i kerimeden kadınların başörtüsü ile sadece yakasını örteceği, baş ve vücudunun diğer yerlerini örtmenin gerekmediği anlaşılabilir. Gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat nedir? Kına, sürme, boya mıdır, altın, gümüş gibi ziynetler midir? Bu hususlar açık değildir, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir: (Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbablarını [dış elbiselerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza edilmemelerine daha uygundur.) [Ahzab 59] Bu tercümeye bakıp "Kadın, tanınıp eza edilmemesi için elbise giyer. Tanınıp eza edilmezse, çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Önemli olan Resulullahın açıklamasıdır. O buyuruyor ki: (Kadının [yüz ve iki elinden başka] bütün bedeni avrettir) [Mecmaul-enhür, El-mugni] Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü açıkça, bildiriliyor. Kur'an-ı kerimin 17 yerinde Resulullaha (De ki, bana tâbi olun) buyuruluyor. Resulullaha tâbi olup Onun bildirdiği şekilde tesettüre riayet etmelidir! Resulullah efendimiz, baldızını, ince elbise ile görünce, (Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud) Hz. Âişe buyurdu ki: (İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen peştamallarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai)
Kuzey ülkelerinde namaz ve oruç
Avrupa'daki bazı Müslümanların, yatsı ve sabahın vakti girmeyen yerlerde cemaatle nafile namaz kılarak ayrılığa sebep oldukları söyleniyor. Müslümanlık, birlik dinidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Şeytan, insanın kurdudur. Sürüden ayrılan koyunu kurt yakaladığı gibi, şeytan da İslam topluluğundan ayrılanı yakalar. Sakın ayrılmayın, cami ve cemaatlerde bulunun!) [Tirmizi] Kur'an-ı kerimde, beş vakit namazın vakitleri, çeşitli âyet-i kerimelerde bildirildiği halde, "Beş vakit namaz" tabiri geçmez. Bunun hikmetlerinden birisi de, kutuplara yakın yerlerde, beş vakit namazın hepsinin vaktinin girmemesidir. Şafiilerin çoğuna göre, yatsı ve sabah namazının vakti girmeyen yerlerde bu namazlar, vakitleri giren en yakın bölgeye kıyas edilerek kılınır. Hanefi âlimlerinin çoğuna göre de, vakit girmediği için bu iki namaz farz olmaz. Nitekim, ayakları olmayan kimse için abdestin farzı dört değil, üçtür. Biri sakıt olmuştur. Bulunmayan ayaklar yerine vücudun başka yerini yıkamak gerekmez. Zengin, İslam'ın beş şartını da yapmakla mükellef iken, fakire zekat vermek ve şartları yoksa, hacca gitmek de farz değildir. Şu halde ifa bakımından, İslam'ın şartı zengine göre beş iken, fakire göre üçtür. Fakire de, (Sen İslam'ın beş şartını yapmaya mecbursun) denilemez. Çünkü onda zenginlik şartı yoktur. Hayzı on gün devam eden bir kadın, her ay on gün namaz kılmaz. Çünkü namaz kılmak için o kadında, hadesten taharet şartı mevcut değildir. Hayzdan kurtulunca kaza etmesi de emredilmemiştir. Kısa gecelerde şafak kaybolmadan fecrin tulu ettiği ülkelerde, yatsı ve vitrin vakitleri girmediği için bu namazları kılmak gerekmez. (Nimet-i İslam) Halebi'de buyuruluyor ki: Vakit girmedikçe, namaz farz olmaz. Nitekim Sadrüddin Bürhan-ül eimme, (Vakti girmediği için yatsı namazı size farz olmaz) diye fetva vermiştir. Şems-ül-eimme Hulvani, (Vakit girmeyen yerlerde yatsı namazı kaza olarak kılınır) diye fetva vermiştir. Ancak bu fetvayı duyan Harezm'de Şeyh-i kebir Bakkali, (Vakit girmeyen yerlerde yatsı namazı farz olmaz) diye fetva verdi. İmam-ı Hulvani bu fetva üzerine, Şeyh-i Kebir'e, (Beş vakit namazdan birini kaldıran kimse, kâfir olmaz mı?) diye sordurunca, Şeyh-i Kebir de, (Dirsekleri ile birlikte elleri veya aşık kemikleri ile birlikte ayakları olmayan kimse için abdestin farzı kaçtır?) dedi. Daha sonra, (İşte bir abdest uzvu noksan olana abdestin farzı, dört değil, üç olduğu gibi, namaz vakitlerinden bazısı girmeyen yerdeki Müslümanlara, sadece vakti giren namazlar farzdır) buyurdu. Bu cevap karşısında, İmam-ı Hulvani, hakkı teslim edip, önceki fetvasından döndü. Hanefi'de vakit, namazın hem şartı hem de sebebi olduğu için, sebep bulunmayınca yani vakit girmeyince, o namaz farz olmaz. Vakit girmeden de kılınmaz. Kaza etmek de gerekmez. Fakat bazı âlimlere göre bu iki namazı kılmak farzdır. İhtiyata riayet etmek çok iyi olur. Bu bakımdan bu iki namaz, (Vaktine yetişip de kılamadığım yatsı veya sabah namazının farzını kılmaya) diye niyet edilerek kılınmalıdır. Bu iki namazı, vakitlerinin başladığı en son günün vakitlerinde kılmak iyi olur. Seferî olanın, dört mezhepte de oruç tutması farz değildir. Kutuplara ve Ay'a giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder. Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Bu bakımdan gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer)
16.10.2003
Ramazan ayı yaklaşmaktadır. Bu konuda İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Mübarek ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz. Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, cehennemden azat olur. Ramazan-ı şerif ayında, Resulullah, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer. Bu ayı fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir. Kur'an-ı kerim, ramazanda indi. Kadir Gecesi, bu aydadır. Ramazan-ı şerifte, iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi. İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir. Hurma ile iftar etmek sünnettir. İftar edince, (Zehebez-zama' vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ) duasını okumak, teravih kılmak ve hatim okumak önemli sünnettir. Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübarek ayda Onun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin! Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir. Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır. Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Ramazan orucu farz, teravih namazı ise sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai] (Ramazan orucunu farz bilip, sevap bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari] (Ramazan orucunu tutup ölen mümin, cennete girer.) [Deylemi] (Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani] (Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutun! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya] (Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır.) [Deylemi] (Oruçlu iken çirkin konuşmayın! Birisi size sataşırsa, "Ben oruçluyum" deyin!) [Buhari] Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi) Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.
Oruç, yalnız aç ve susuz kalmak değildir. Bir hayvanı veya inanmayan bir kimseyi bir odaya hapsedip aç, susuz bırakmakla oruç tutturulmuş olmaz. Orucun, sabır, şükür, nefis terbiyesi gibi diğer ibadetlerle irtibatı vardır. Onun için hadis-i şerifte, (Her şeyin bir kapısı vardır. İbadetlerin kapısı ise oruçtur) buyuruldu. (İ. Mübarek) Sinir sistemimizin vücuttaki yeri çok mühimdir. Dil sinirleri felç olan konuşamaz. Bacaktaki sinirler felç olursa, insan yürüyemez. Sinirimizin bozulması nispetinde hayatımız, az veya çok tehlike içindedir. Siniri bozuk kimse, huzursuz olur, sabredemez. Cemiyetteki kavgaların, cinayetlerin çoğu sinirli olmaktan, sabredememekten ileri gelmektedir. (Oruç sabrın, sabır da imanın yarısıdır) hadis-i şerifi oruç tutanın sabırlı olduğunu bildirmektedir. (Ebu Nuaym) Böylece orucun imandan da olduğu görülmektedir. İmanlı olan da, imanının kuvvetine göre suç ve günah işlemez. Sinirine hakim olur. Her şeyin bir zekatı vardır. Vücudun zekatı ise açlıktır. Oruç tutarak aç kalanın arzuları kırıldığı için sabretmesi kolay olur. Oruç tutan aç durur. Aç durmak iyidir: Aç duranın basireti açılır. Anlayış kabiliyeti artar. Hadis-i şerifte, (Aç duranın idraki artar, zekası açılır) ve (Tefekkür, ibadetin yarısı, az yemek ise tamamıdır) buyurulmuştur. (İ. Gazali) Çok yiyen çok uyur, çok uyuyanın da ömrü boşa geçmiş olur. Çok yiyen sarhoş gibi olur, dimağı yorgunlaşır. Zekası, zihni dumura uğrar. Açlık, kalbde incelik doğurur. Hadis-i şerifte, (Az yiyenin içi nurla dolar ve Allahü teâlâ, az yiyip içen ve bedeni hafif olan mümini sever) buyuruldu. (Deylemi) Açlıkta arzular kırılır, nefsimiz uysallaşır, serkeşliği kalkar. Çok yemek, gafleti doğurur. Azgın bir atı zaptetmek zor olduğu gibi, çok yedirmekle azan nefsi zaptetmek de zordur. Açlıkla terbiyesi kolaylaşır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (İnsan kalbi tarladaki ekin, yemek ise yağmur gibidir. Fazla su ekini kuruttuğu gibi, fazla gıda da kalbi öldürür.) [İ. Gazali] Her zaman tok olan şefkatsiz ve merhametsiz olur. Tok, acın halini bilmez. Çok yiyen sert ve katı kalbli olur. Hadis-i şerifte, (Çok yiyip içmekle kalbinizi öldürmeyin!) buyuruldu. (İ. Gazali) Açlık, günah işleme arzusunu kırar, kötülük etmeye mani olur. Hadis-i şerifte, (Açlık ve susuzlukla nefisle cihad etmek, Allah yolunda cihad gibidir) buyuruldu. (İ. Gazali) Çok yiyen çok su içer. Çok su içen çok uyur. Çok uyuyanın ömrü uyku ile geçtiği için dünya ve ahiret kazancına mani olur. Demek ki açlık, sinirleri uyanık, zinde tutar. Fazla tokluk ahmaklığa yol açar. Okuduğunu ezberlemesi ve hatırında tutması zor olur. Hadis-i şerifte, (Her gün bir defa yemek yemek itidaldir) buyuruldu. (Beyheki) İki günde üç defa yemek yemenin normal olduğu bildirilmiştir. Hastalıkların çoğu çok yemekten ileri gelir. Hadis-i şerifte, (Çok yiyip içmek hastalıkların başıdır) buyuruldu. (Dare Kutni) Az yiyenin vücudu sıhhatli olur. Hadis-i şerifte, (Oruç tutan sağlıklı olur) buyuruldu. (Taberani) Çok yiyende acıma hissi azalır. Arzuları artar, harama dalar. Gayri meşru arzuları harekete geçiren yolları tıkamak gerekir. Açlık şeytanın yolunu tıkar. Hadis-i şerifte, (Şeytan, damardaki kan gibi, vücutta dolaşır, açlık ile yolunu daraltın) buyuruldu. (İhya)
20.10.2003
Orucun vücuda zarar verdiğini söyleyenlere itibar etmemelidir. Çünkü Allahü teâlâ, insanlara zararlı olan bir şeyi emretmez. Tıp uzmanları diyor ki: Oruçlu kimselerde adrenalin ve kortizon hormonları kana daha kolaylıkla karışmaktadır. Bu hormonlar, tesirlerini kanserli hücreler üzerinde de göstermektedir. Böylece bu hormonlar kansere karşı bir çeşit kalkan rolünü oynamakta, yani kanser hücrelerinin çoğalmasını önlemektedir. Oruç tutan bünye, adeta bakıma girer, iç organları saran yağlar erir, vücudun zindeliği artar, direnme gücü kazanır, mide, böbrek, şeker, kalb ve karaciğer hastalıklarına karşı mukavemeti artar. Karaciğer, oruçlu iken, 3-5 saat istirahat eder, gıda depolama işine bir müddet ara vermiş olur. Bu arada, korunma sistemini güçlendirici globülinleri hazırlar. Midedeki kaslar ve salgı ifraz eden hücreler, oruç müddetince birkaç saat dinlenir. Kan hacmi de azaldığı için tansiyon düşerek kalb rahatlar. Gıda artıkları iyi yakılmayınca, damarları yıpratır. Yakılmayan yağlar, damarları daraltır, damar sertliği denilen rahatsızlığa sebep olur. Akşama doğru vücutta gıda hemen hiç kalmaz. Yani bütün gıdalar yakılmış olur. Bu bakımdan bazı hastalıklara oruç tutmak iyi gelmektedir. Oruçlu iken vücudun diğer organlarında da dinlenme olur. Az yemek ve oruç tutmak vücudun sıhhati için önemlidir. Zekat, malın kiridir. Zekat veren, malını kirden koruduğu gibi, oruç tutan da vücudun zekatını ödemiş, hastalıklardan onu korumuş olur. Peygamber efendimiz, (Her şeyin bir zekatı vardır. Vücudun zekatı ise oruçtur) buyurmuştur. (İbni Mace) Orucun faydaları çoktur. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Oruç iç organları inceltir. Eti eritir ve Cehennem ateşinden uzaklaştırır. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hatırına, hayaline gelmeyen Allah'ın nimetleri ancak oruç tutana nasip olur.) [Taberani] Orucun sevabı diğer ibadetlere göre daha fazladır. Hadis-i kudside, (Her iyiliğe, on mislinden 700 misline kadar sevap verilir. Fakat oruç bana mahsustur, onun mükafatını ben veririm. Çünkü kulum, benim için şehvetini ve yeme içmesini bırakmıştır) buyuruldu. (Buhari) Her iyiliğin sevabını Allahü teâlâ verdiği halde, orucun sevabı için, (Ben veririm) buyurmasının hikmeti vardır. Yeryüzünün tamamı Allahü teâlânın mülkü olduğu halde, Kâbe'ye (Beytullah) yani (Allah'ın evi) denmesi ona şeref vermek içindir. (Oruç bana mahsustur) demekle de ona özel bir şeref vermiştir. Oruç tutana verilecek sevabın muayyen bir ölçüsü yoktur. Oruçlunun durumuna göre, çok sevap verilecektir. Başkaları oruç yerken oruç tutmak daha sevaptır. Hadis-i şerifte, (Oruçlunun yanında oruçsuzlar yiyince, melekler, oruçluya dua eder) buyuruldu. (Tirmizi) Herhangi bir sebeple nafile oruç tutamayan, şükretmeli; misafirlere, fakirlere yemek yedirmelidir. Hadis-i şerifte, (Şükredip yemek yediren, sabredip oruç tutan gibidir) buyuruldu. (Tirmizi) Şükredenlere çok mükafat verilecektir. Şükür, İslamiyet'e uymak demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Ramazanda nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu aya saygısızlık edenin, bu ayda günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer) buyurmaktadır. O halde bilhassa Ramazan ayında günah işlemekten daha çok sakınmak gerekir. Cuma günü yapılan ibadetlere de kat kat sevap verilir. Cuma günü işlenen günahlar da iki kat yazılır. Kıymetli günlerin değerini bilmeye çalışmalıdır.
Bazı cahiller, (Namaz kılmayan, içki içen, açık gezen veya başka günah işleyen bir kimse, boşuna oruç tutmamalı) diyorlar. Bu, söz dine aykırıdır. Birkaç günah işleyenin, diğer günahları da yapması gerekmez. Hem oruç tutup hem de günah işleyen kimse, oruç tutmakla hasıl olan büyük sevaba kavuşamaz. Fakat ahirette niçin oruç tutmadın diye hesaba çekilmez. Oruç borcunu ödemiş olur. Hatta orucun bereketiyle diğer günahlardan da kaçma imkanı olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Bütün günahlara tövbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tövbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tövbe etmek nasip olur. Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı.) Namazın dinimizdeki yeri, oruca göre daha önemli ise de, bir kimseye namaz kılmadığı için, (oruç da tutma) denmez. Aksine, (Namaz kılamıyorsan, orucu bari terk etme) denir. Namaz kılmamakla büyük bir günaha giren kimse, oruç tutmazsa günah miktarı daha da çok artar. Birkaç günaha müptela olan kimse, birinden vazgeçmek isterse, ona, (Diğerlerini bırakmadığına göre bu günaha da devam et) denmez. Günah miktarı ne kadar azaltılırsa o kadar iyi olur. Allah'tan korkup bir günahtan vazgeçmek iman alametidir. Hadis-i şerifte, (Ömründe bir defa Allah'ı anan veya O'ndan korkan Müslüman, cehennemden çıkar) buyuruldu. (Tirmizi) Günah işleyen, oruç tutuyor veya zekat veriyorsa, (Aman bunları bari bırakma) demelidir! Bu ibadetleri de yapmazsa, dinden tamamen uzaklaşabilir. Korkutmaktan çok, müjdeleyici olmak gerekir. Peygamber efendimiz, (Allah'ın rahmetinden ümit kestirip, dinden nefret ettirenlere lanet olsun! Kolaylaştırın, güçleştirmeyin) buyurdu. (Buhari) Bir genç, Peygamber efendimize, (Şu üç günahı bırakamıyorum) dedi. O üç günah, yalan, zina ve içkidir. Resulullah efendimiz, (Bu üç günahtan yalanı benim için bırak) buyurdu. O genç, kabul edip gitti. Daha sonra, diğer iki günahı işlemek isteyince, (Bu günahları işleyip Resulullahın karşısına çıkınca, "Ben işlemedim" desem yalan söylemiş olurum. Eğer işlediğimi söylersem, beni cezalandırır) diye düşündü. Diğer iki günahtan da vazgeçip salihlerden oldu. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayâdandır. Hayâ da imandandır. Günah gizlenmezse, fasıklar bundan cesaret alır. (Falanca günah işliyor. Ben de işlesem ne çıkar?) diyebilirler. Falancalar şunu bunu yapıyor, onlara günah değil de bize mi günah diyebilirler. Buna sebep olmamalı. Her ne kadar bazı sapıklar, (günah işleyen, mesela namaz kılmayan kâfir olur) diyorlarsa da, günah işleyen, Müslümanlıktan çıkmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cebrail aleyhisselam, "Ümmetine müjde ver ki, müşrik olarak ölmeyen Cennete girer" dedi. Ben, "Zina ve hırsızlık eden de mi Cennete girer" diye üç defa sordum. Evet, zina ve hırsızlık eden de Cennete girer" dedi. Daha sonra, "İçki içse de, yine sonunda Cennete girer" dedi.) [Buhari] [Ancak bu günahların cezaları çekildikten sonra cennete girilir.] Bu Ehl-i sünnet itikadıdır. Günahları hafif görmek değildir. Bu inanış, insanı günaha sevk etmemeli! Her günah, kalbi karartır ve insanı küfre sürükleyip ebedi Cehennemde kalmaya sebep olabilir. Her günahtan kaçınmalı, çünkü Allah'ın gazabı günahlar içinde saklıdır. Belam-ı Baura, çok ibadet eden büyük bir âlim iken, bir günah yüzünden kâfir oldu. Günah işleyen hemen tövbe etmelidir! (K. Saadet)
22.10.2003
İmsakiyelerin farklı olması
Ramazan münasebetiyle namaz ve imsak vakitleri farklı imsakiyeler dağıtılacaktır. Eğer imsak vaktinden sonra yiyip içilmeye devam edilirse, oruç tutulmamış olur. Bunun için imsak vaktinde yiyip içmeyi kesmek şarttır. Bugün ülkemizde, iki çeşit imsakiye dağıtılmaktadır. Bir kısmı, yüz senedir kullanılmakta olup, doğruluğunda en ufak bir şüphe, tereddüt hasıl olmamış namaz vakitleri cetvelini aynen muhafaza eden takvimler; bir kısmı da, 1983'ten sonra, çok oruç tutuyoruz diyenleri susturmak gayesiyle, imsak vaktini uzatan takvimlerdir. 1983 yılından önce bütün takvimler aynı idi. Fakat 1983'ten itibaren Diyanet İşleri temkin vakitlerini kaldırdığından, böyle farklı iki durum ortaya çıkmıştır. 1983 tarihinden önceki takvimlerin yanlış olmadığını herkes kabul etmektedir. Bu hususta bir ihtilaf yoktur. Nitekim, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 30 Mart 1988 tarih ve 234-497 sayılı müftülüklere gönderdiği tamimde şöyle denilmektedir: "1983 öncesi takvim ile yeni uygulama arasında sadece temkin farkı bulunmaktadır. Buna göre 1983 öncesindeki uygulama yanlış değildir." Türkiye Gazetesi Takvimi ve Fazilet Takvimi ile diğer bazı takvimler, doğruluğunda ittifak olan 1983 öncesine göre hazırlanmaktadır. Diyanetin tamiminde bildirdiği gibi, 1983 yılından önceki uygulamaya göre hazırlanan takvimler ile bu takvimlere dayanılarak hazırlanan "Ramazan imsakiyeleri" yanlış değil, sadece temkinlidir. Temkin nedir, âlimler, bu temkini niçin koymuştur? Kısaca bunu da izah edelim: Bir namaz vakti hesaplanırken, hesabı yapılan şehrin arazisinin yükseklik ve alçaklık, doğu-batı, kuzey-güney, genişlik gibi durumlarının göz önüne alınması gereklidir. Ayrıca vakte tesir edecek atmosfer şartlarının da en anormal hali düşünülerek, bütün bu şartların hepsini karşılayarak, vakti emniyet altında tutacak zamana, vaktin temkini denir. Bu vakit, ibadet vaktinin emniyeti bakımından zaruri olarak konulması şart olan bir zamandır. Temkinsiz yapılan ibadet, vaktin dışına taşmış olabilir. Bilindiği gibi, namazları vaktinde kılmak şarttır. Birkaç dakika önce kılınsa namaz sahih olmaz. Oruç da böyledir. Güneş batmadan önce yiyip içilince, oruç sahih olmaz. Namazları vakit girdikten üç-beş dakika sonra kılmakta hiç mahzur yoktur. Güneş battıktan 5-10 dakika sonra orucu açmakta da mahzur yoktur. Hatta yıldızlar görülünceye kadar geciktirmek caizdir. Nur-ül izâh şerhinde; "Bulutlu gecelerde, orucun bozulmasından korunmak için, ihtiyatlı davranarak oruç açmayı biraz geciktirmelidir. Yıldızlar görülmeden önce iftar eden acele etmiş olur" buyuruluyor. Yeni takvimlerde, imsak vakti 10-15 dakika geciktirilmektedir. Böyle olunca, oruç tehlikeye sokulmaktadır. İmsak vaktinde eski cetvelleri esas alıp, yeni takvimlerden 10-15 dakika önce yiyip içmeyi kesmekte hiç mahzur yoktur. Hatta çok iyi olur, tedbirli ve temkinli hareket edilmiş olur. Tedbirsizlik ve temkinsizlik sebebiyle namaz ve oruçları ifsat etmemek gerekir. İki takvim arasında fark, biri temkinli, öteki temkinsizdir. Türkiye Gazetesi Takvimi, ehil kimseler tarafından, çok hassas bir şekilde hazırlanmıştır. Bu hususta takvimimizde her ay, "Mühim Tenbih" başlığı altında ikaz yapılmaktadır. Mevcut takvimler içinde, Türkiye Gazetesi Takvimi ve bu takvim esas alınarak hazırlanan "Ramazan imsakiyeleri" temkinli olup, en uygun olanıdır.
23.10.2003
Ramazan ayının üstünlüğü
Peygamber efendimiz Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki: (Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai] (Ramazan ayı gelince, "Hayır ehli, hayra koş, şer ehli, kötülüklerden el çek" denir.) [Nesai] (Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder.) [Taberani] (Ramazan gelince, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi] (Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani] (Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym] (Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur] (Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya] (İslam, kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim] (Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrası, ancak oruçlular içindir.) [Taberani] *** Resulullah Efendimizin Rüyası Rüyamda acayip şeyler gördüm. Ümmetimden birini azap melekleri yakalamıştı. Aldığı abdestler gelip, onu içindeki zor durumdan kurtardı. Birini gördüm, kabri onu sıkıyordu. Kıldığı namazlar gelip, onu kabir azabından kurtardı. Birine şeytanlar musallat olmuştu. Ettiği zikirler gelip, şeytandan onu kurtardı. Birinin de susuzluktan dili çıkmıştı. Tuttuğu Ramazan orucu gelip, susuzluğunu giderdi. Birini zulmet sarmıştı. Yaptığı hac gelip karanlıktan çıkardı. Birine ölüm meleği gelmişti. Ana babasına yaptığı iyilikler gelip, ölümüne engel oldu, geciktirdi. Birini Müslümanlarla konuşturmuyorlardı. Sıla-i rahim gelip, ona şefaat etti, onlarla konuştu. Peygamberinin yanına gitmek isteyene engel oluyorlardı. Aldığı gusül, onu alıp yanıma getirdi. Ateşten korunmak isteyen birisine, sadakası gelip ateşe perde oldu. Birini zebaniler alıp cehenneme götürürken, yaptığı emr-i maruf ve nehy-i münker gelip kurtardı. Biri cehennem ateşine atılmıştı. (Allah korkusu ile döktüğü) gözyaşları gelip oradan kurtardı. Birine amel defteri solundan verilirken, Allah korkusu gelip, defterini sağa aldı. Sevapları hafif gelen birine, kendinden önce ölen çocukları gelip, sevabını ağırlaştırdı. Cehennemin kenarında korkudan titreyen birine, Allah'a olan hüsnü zannı gelince, titremesi durdu. Sırattan zorla geçen biri, cennete geldi. Fakat kapılar kapalıydı. Kelime-i şahadeti gelip, onu cennete koydu. (Hakim)
Oruçla ilgili meseleler
Bugün Ramazan-ı şerifin birinci günüdür. Oruçla ilgili lüzumlu bilgileri yazıyoruz: Orucun farzı kaçtır? CEVAP: Orucun farzı üçtür. Bunlar: 1- Niyet etmek. 2- Niyeti, ilk ve son vakitleri arasında yapmak. 3- İmsak vaktinden güneşin batmasına kadar olan zaman içinde, orucu bozan her şeyden sakınmaktır. *** Oruca niyetin vakti ne zaman başlar? CEVAP: Ramazanda ve nafile oruçlarda niyetin ilk vakti, güneş battıktan sonra başlar. Son vakti ise, ertesi günü öğleye bir saat kalıncaya kadardır. Kaza ve kefaret oruçlarında ise, akşamdan imsak vaktine kadardır. Ramazanda oruca niyet ederken, akşamdan imsak vaktine kadar, "Yarın oruç tutmaya", imsakten sonra ise "Bugün oruç tutmaya" denir. Yanılıp yanlış söylense de, oruç tutulacak gün bilindiği için mahzuru olmaz. Ramazanda bir aylık oruca toptan niyet edilmez, her gün ayrı ayrı niyet etmek farzdır. Gece yatarken yemeği yiyip veya yemek yemeden niyet edilse, sonra gece uyanınca, sahura kalkınca yemek yemekte mahzur yoktur. Akşam yemeği yerken niyet etmek iyi olur. Niyetten sonra da, imsak vaktine kadar yiyip içmekte mahzur yoktur. Ramazanda, "Yarın dişim ağrımazsa oruç tutarım, ağrırsa tutmam" diye akşamdan niyet edilse, böyle şüpheli niyet ile oruç tutmak sahih olmaz. *** Bozulursa kefaret olmasın diye, Ramazan orucuna imsakten sonra niyet etmek caiz mi? CEVAP: Caizdir, fakat böyle bir şeye lüzum yoktur. *** Ramazanda gece niyet etmeyi unutan ne yapmalı? CEVAP: Öğleye bir saat kalıncaya kadar niyet edilir. Sahura kalkmak niyettir, oruç tutmak niyetiyle yatmak da niyettir, sahura kalkılmasa da oruca niyet edilmiş olur. *** Takvimlerde yazılı olan imsak ne demektir? Bu vakitte sabah namazı kılınır mı? CEVAP: İmsak, gecenin bitimi, yiyip içmenin yasak olan vaktin başlaması demektir. Türkiye Gazetesi Takvimi'nde yazılı olan imsak vaktinde, yiyip içmeyi kesmelidir! Bundan 20 dakika kadar sonra sabah namazı kılınabilir! Yanlış takvimlere göre hareket edip de, yiyip içmeye ezan okununcaya kadar devam eden kimsenin, suçu yanlış takvime bulması, kendini mesuliyetten kurtaramaz! *** Babam oruç tutarken, takvime göre değil, Kur'ana göre hareket ediyor. Siyah iplikle beyaz iplik birbirinden ayrılıncaya kadar yiyip içiyor. Ortalık ağardığı için şüpheleniyorum. Doğru mu? CEVAP: Bekara suresindeki, (Beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyip için) mealindeki 187. âyetindeki iplikler, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığıdır. Âyet-i kerimenin anlamı, (Gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı, iplik gibi birbirinden ayrılıncaya kadar yiyip için) demektir. Bu âyet-i kerimeyi duyan bir zat, (Ya Resulullah, ben gündüzün geceden ayrıldığını öğrenmek için yastığımın altına bir beyaz iplik ile bir siyah iplik koydum. Fakat gecenin bitişini yine de tespit edemedim) dedi. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, (O iplikler, gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığıdır) buyurdu. Eğer Peygamber efendimiz açıklamasa idi, beyaz ipliğin aydınlık, siyah ipliğin karanlık olduğunu nereden bilecektik? Kur'an-ı kerimden anladığımıza uyarak, gencin babası gibi, bilhassa bulutlu havalarda, daha ortalık karanlık diye, güneş doğana kadar yiyip içerdik.
27.10.2003
Bir iş sebebiyle iftarı ne kadar geciktirmek caiz olur? CEVAP: Akşam vaktinin girdiği kesin olarak biliniyorsa, önce hurma, su gibi bir şey ile oruç açılır sonra namaz kılınır. Yemeği tezce yiyip sonra namaz kılmak da caizdir. Ancak iftar sofrasında çeşitli yemekler olduğu için, akşam namazı gecikebilir. Namaz mekruh vakte kalabilir. Bu bakımdan önce namazı kılmak ve sonra yavaş yavaş yemeği yemek daha uygun olur. Vaktin girdiği kesin belli değilse, önce namazı kılmak gerekir. Daha sonra vaktin girmediği anlaşılırsa, namazı iade etmek mümkündür. Fakat vakit girmeden oruç açılırsa, oruç bozulmuş olur. Telafisi de mümkün olmaz. Hadis-i şerifte, (İftarı acele edin) buyuruldu. Acelenin son vaktinin, muteber kitaplarda, yıldızlar görününceye kadar olduğu bildiriliyor. Bu da takriben akşam vakti girdikten yarım saat sonradır. Hadis-i şerifte, (Yıldızlar görünmeden iftar eden, sünnetimle amel etmiş olur) buyuruldu. (İbni Hibban) Güneşin battığı iyi anlaşılınca, önce E'uzü ve Besmele okuyup, (Allahümme yâ vâsi'al-magfireh igfirli ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-müminine vel müminât yevme yekumülhisâb) denir. Bir iki lokma iftarlık yiyip, (zehebezzama' vebtelletil-uruk ve sebetel-ecr inşâallahü teâlâ) denir ve yemeğe başlanır. İftar duasının manası, (Açlık zamanı bitti. Damarlarımızın suya kavuşması vakti geldi. İnşâallah sevap hasıl oldu) demektir. Ramazanda şöyle dua da edilir: Ya Rabbi, Ramazan-ı şerifin şefaatine nail eyle! Ramazan-ı şerifte af ve mağfiret eylediğin ve cehennemden azat eylediğin kulların arasına bizleri de dahil eyle! *** Oruç tutmamayı mubah kılan özürler nelerdir? CEVAP: Oruç tutmamayı mubah kılan özürler şunlardır: 1- Hastalık: Hasta olan veya oruç tutunca hastalığı artan kimse, oruç tutmaz veya tutuyorsa bozabilir. Hastaya bakan da, hasta hükmündedir. Hastaya bakmak için sıkıntıya girerse, oruç tutmayabilir. 2- Sefer: 104 km uzağa giden kimse, 15 günden az kaldığı yerde seferi olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, orucu kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Seferde, sıkıntı içinde oruç tutmak iyilik sayılmaz) buyuruldu. (Buhari) 3- Gebe ve emzikli olmak: Kendine veya çocuğuna bir zarar gelecekse, gebe ve emzikli kadın oruç tutmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, gebe ve emziklinin orucunu tehir etti) buyuruluyor. Emzikli kadın, ister kendi çocuğunu emzirsin, isterse başkasının çocuğunu emzirsin hüküm aynıdır. 4- Açlık ve susuzluk: Kendisine şiddetli açlık ve susuzluk meydana gelen kimse, ölüm tehlikesi varsa veya aklı gidecekse yahut hastalanıp bir zarara uğrayacaksa, orucunu bozabilir. 5- İhtiyarlık: Çok yaşlı kimse, oruç tutamayacak halde ise, oruç tutmaz, iyileşme ihtimali de yoksa, tutamadığı günler için fidye verir. 30 günün fidyesi 53 kg. undur. 6- İkrah: Oruç tutan, (Orucunu bozmazsan seni öldürürüm veya bir uzvunu keserim) diye tehdit edilmişse, dediğini yapmaya gücü yetiyor ve blöf yapmıyorsa, oruçlunun orucunu bozması mubah olur. Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi) Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.
28.10.2003
Teravih namazı kılmak
Peygamber efendimiz, 3-4 gün teravihi cemaatle kıldırmış, daha sonra evden çıkmamıştır. Sebebi sorulunca, (Teravih namazının size farz olacağından korktuğum için evden çıkmadım) buyurmuştur. (Buhari) Teravihin 20 rekat oluşu ve cemaatle kılınması hadis-i şerifle bildirilmiştir. Sünnet olduğu Eshab-ı kiramın İcmaı ile sabittir. Peygamber efendimiz, teravihi, 8, 12 ve 20 rekat olarak da kılmıştır. İbni Abbas hazretleri bildiriyor ki, Resulullah, yatsıdan sonra, vitirden önce, 20 rekat namaz kıldıktan sonra, (Ramazanda 20 rekat teravih namazı kılanın, yirmi bin günahı affolur) buyurdu. (İbni Ebi Şeybe) Teravihin yirmi rekat olduğuna inanmayanın sapık olduğu (Nur-ül-izah) şerhinde de yazılıdır İmam-ı a'zam hazretleri, (Teravih namazı sünnet-i müekkededir. Hz. Ömer, teravihin 20 rekat olarak cemaatle kılınmasını kendiliğinden ortaya çıkarmamıştır. O, elindeki sağlam esasa, yani Resulullahın sünnetine dayanarak emretmiştir) buyuruyor. (El-İhtiyar) Resulullah, teravihi hiç kılmasa bile hulefa-i raşidinin kılması, sünnet olması için kâfidir. Hadis-i şerifte, (Sünnetime ve hulefa-i raşidinin sünnetine sımsıkı sarılın) buyuruldu. (Buhari) Teravihin cemaatle kılınması Sünnet-i kifaye'dir. Yani bir mahallede cemaatle kılınınca, diğerleri evde kılsa, sünnet ifa edilmiş olur. Erkeklerin camide cemaatle namaz kılmalarının, evde kıldıkları namazdan 27 derece daha fazla sevap olduğu, kadınların ise, evde namaz kılmalarının, camide namaz kılmalarından daha çok sevap olduğu hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Kadınlar, zaruretsiz camiye gidemez. Çünkü Redd-ül-muhtar'da buyuruluyor ki: (Genç ve yaşlı kadınların 5 vakit namaza, Cuma ve bayram namazları için, vaaz dinlemek için camiye gitmeleri caiz değildir. Eskiden, yalnız çok yaşlı kadınların, akşam ve yatsı namazına gitmesine izin verilmiş idi ise de, şimdi bunların da gitmesi caiz değildir.) Teravih namazı iki veya dört rekatta bir selam vererek kılınır. Fakat iki rekatta bir selam vermek daha iyidir. Teravih namazını on rekatta bir selam vererek iki selamla bitirmek caiz, fakat mekruhtur. Şafii'de ise hiç sahih olmaz. Teravih, vitirden önce kılınır. Vitirden sonra da kılmak caizdir. Kılınamayan teravih namazının kazası gerekmez Yatsıyı cemaatle kılan, teravihi yalnız, vitri de cemaatle kılsa mahzuru olmaz. Hatta teravihi kılmasa da, farzı kılmış olduğu imama uyarak vitri kılabilir. İmamla birlikte yatsının farzı kılınsa, sonra imam gitse, cemaatten biri imam olup teravihi ve vitri kıldırsa sahih olur. Birkaç kişi camiye girince, yatsının farzının kılınmış olduğunu görseler, biri imam olup yatsının farzını kıldırsa ve teravih kıldıran imama uysalar vitri de bu imamla kılsalar sahih olur. Bir özrü sebebiyle camiye gidemeyen, teravihi evde yalnız başına kılabilir. Hanımı, anası ve kızı ile de cemaat yapıp kılabilir. Fakat imam, sünnete uygun kıldırıyorsa, erkekler camiye gitmelidir. Bazı imamlar tadil-i erkana riayet etmeyerek teravihi hızlı kıldırıyor. Halbuki Hanefi'de tadil-i erkan vaciptir. Vaciplerinden biri kasten terk edilerek kılınan namazı tekrar kılmak vaciptir. Unutularak vacip terk edilirse, secde-i sehv gerekir. Tadil-i erkan, Şafii'de ise farzdır. Farz terk edilince namaz sahih olmaz. Teravih de olsa, sahih olmayacak kadar hızlı kılmak caiz olmaz.
29.10.2003
.
Seferde iken oruç tutmak
Seferde oruç tutmak gerekmediği halde, Ramazan orucunu tutan nafile sevabı mı alır? CEVAP: Seferi olan, Ramazan orucunu tutarsa, farz sevabı alır. *** Devamlı şehirler arasında şoförlük yapanın, oruç tutmaması günah olur mu? CEVAP: İşi aksatacak zorluk yoksa, Ramazan-ı şerifte oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Şer'i mazeretsiz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz.) [Tirmizi] Şu halde bir özür olmadan oruç yememeli. Dini bir özrü olanın orucunu kazaya bırakması caiz olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Yolculukta [sıkıntı içinde] oruç tutmak takva değildir) buyuruldu. (Buhari) [Yolculuk, sefer demek, 104 km'den uzak yere gitmek üzere yola çıkmaktır. Bunlardan daha kısa yola giden seferi olmaz. Burada takva daha çok sevap kazanmak manasındadır.] *** Günaha şeytanlar sebep olduğuna göre, Ramazanda şeytanlar nasıl günah işletiyor? CEVAP: Günah işlememize yalnız şeytanlar değil, kendi nefsimiz de sebep olmaktadır. Nefsin zararı, şeytanınkinden çok fazladır. Nefsin her istediği kendi zararınadır. Ramazanda günah işleten, nefsimizdir. Bu ayda, şeytanlar bağlı olduğu için, vesvese veremezler. Ramazanda esnemeler de şeytandan değildir. Asabi esnemeler, yorgunluk, uykusuzluk gibi hallerde meydana gelir. *** Bazı imsakiyeler, Türkiye Gazetesi takviminden farklıdır. Hangisine uymak ihtiyatlı olur? CEVAP: İhtiyata riayet etmek tedbirli ve temkinli hareket etmek elbette iyi olur. Türkiye Gazetesi takvimine göre hareket edilmelidir. Yoksa oruçlar tehlikeye girer. Türkiye Gazetesinin hesapları yüz yıldır uygulanan hesaplardır. *** Bazıları diyor ki, Ramazanda orucun ilk gününü tutmazsak diğerlerini de tuttuğumuz zaman gerektiği zaman bozabilirmişiz. Böyle bir şey var mı? CEVAP: Öyle bir şey yok. Ramazanda her gün oruç tutmak farzdır. Böyle hurafelere inanmamak lazım. İnsan sağlık durumuna göre, ilk günler tutamaz da sonraki günler tutabilir veya ilk günler tutar da hastalanınca diğer günler tutamaz. Bu hallerde ne yapılacağı, nasıl yapılacağı muteber ilmihallerde vardır. *** Kalb hastasının göğsüne sürdüğü ilaç orucu bozar mı? CEVAP: Orucu bozmaz. Çünkü, sağlam deriye sürülen ilaç, deriden içeriye girse de orucu bozmaz. *** İstemeyerek ağız dolusu kusmak orucu bozar mı? CEVAP: Bozmaz. İsteyerek, zorlayarak az bir kusma da orucu bozmaz ise de, ağız dolusu kusmak bozar. Hadis-i şerifte (Kendiliğinden ağız dolusu kusanın orucu bozulmaz. İsteyerek ağız dolusu kusanın orucu bozulur, kazası gerekir) buyuruldu. (Nesai) *** Tıraş olurken kanayan yere, kanın durması için kantaşı sürmek orucu bozar mı? CEVAP: Hayır, bozmaz.
30.10.2003
Hasta ve ihtiyarlıkta oruç
Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta, orucunu nasıl tutar? CEVAP: Çok yaşlanıp, ölünceye kadar Ramazan orucunu veya kaza oruçlarını tutamayacak ihtiyar ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, gizli yiyip içmeli. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta fidye verir.) [Nesai] Çok yaşlı olup oruç tutamayan kimse, zengin ise, her günün orucu için fidye verir. Fakir olan fidye vermez, dua eder. Fidye olarak, her gün için bir fıtra miktarı un, hurma veya üzüm verilir. Mesela 30 gün oruç için 53 kg un veya 105 kg hurma veya üzüm verilmesi kâfidir. Yahut bu kadar unun kıymeti kadar altın tutulamayan otuz gün orucun fidyesi olarak, bir veya birkaç fakire, Ramazanın başında veya sonunda verilebilir. Fakir, aldığı fidyeyi kendisi kullandığı gibi, başka birine de verebilir. Fidye verdikten sonra, oruç tutabilecek hale gelen tutamadığı oruçlarını kaza eder. (Nehr-ül-fâık) Hastalık, yaşlılık gibi bir özürden dolayı Ramazan orucunu tutamayan zenginin, bu durumu ölünceye kadar devam etse, fakirlere yemek verilmesini vasiyet eder. Velisi de, onun tutamadığı her oruç için, fakire bir fıtra veya değerini verir. *** Bir hastalık sebebiyle iğne [enjeksiyon] yapılınca oruç bozulur mu? CEVAP: Evet bozulur kaza gerekir. Böyle bozulan oruçtan sonra yiyip içmekle kefaret gerekmez. *** Bir hasta, ilaç alarak orucunu bozsa, kefaret gerekir mi? CEVAP: Gerekmez. Çünkü dinimizin bildirdiği bir özürle, yani zaruretle oruç bozulunca yalnız kaza gerekir. Fakat basit bir hastalık için oruç bozmamalıdır! *** Ağızdaki yara için oruçlu iken ilaçla gargara uygun mu? CEVAP: Ağızdaki yara, namazda okumaya mani değilse, ilaçla gargara mekruh olur. Okumaya mani olursa, ilaçla gargara etmek mekruh olmaz. Çünkü özür vardır. *** İşyerinde iş gereği toz oluyor, ayrıca sigara içen de oluyor. Bunlar orucuma zarar verir mi? CEVAP: Tozlu, dumanlı şey koklamak, başkasının içtiği sigara dumanı yahut tütsülerin dumanını çekmek orucu bozar. Fakat ağzından veya burnundan boğazına toz, duman kaçsa, oksijen gazı tüpü ile suni hava verilse, başkalarının içtiği sigaranın dumanı ağzına, burnuna girmesinden sakınmak mümkün olmasa, oruç bozulmuş olmaz. Unlu işlerde çalışanın sakındığı halde, ağzına burnuna giren un tozları orucu bozmaz. Kömür işinde çalışan kimsenin ağzına, burnuna kömür tozu girse, orucu bozulmuş olmaz. Çünkü bundan sakınma imkanı yoktur. *** Midesi tamamen alınan kimse, oruç tutabilir mi? CEVAP: Evet tutabilir. *** Bir kadın ramazanda hayz olursa, yiyip içebilir mi? Hayzı sona erince, yiyip içebilir mi? CEVAP: Ramazan-ı şerifte, gündüz hayzı sona eren kadın, bir şey yiyip içmeden oruçlu gibi durur. Fakat oruçlu iken hayzı başlayan kadın, oruçlu gibi durmaz, yiyip içebilir. Ancak oruçluların gözü önünde yememelidir! *** Gündüz uyurken ihtilam olunca oruç bozulur mu? CEVAP: Hayır bozulmaz. Uyanınca ilk fırsatta gusledilir. Hadis-i şerifte, (İhtilam olmak orucu bozmaz) buyuruldu. (Beyheki) Gusletmekle de oruç bozulmaz. Su içine oturmamalı. Vücudun içine su girerse oruç bozulur.
02.11.2003
Rahatsızım, oruç tutmasam günah olur mu? CEVAP: Orucun, birçok hastalığa faydalı olduğu, tıp mütehassısları tarafından açıklanmıştır. Hadis-i şerifte, (Her şeyin bir zekatı vardır. Bedenin zekatı da oruçtur) buyuruldu. (Beyheki) Zekat veren, malını kirden temizleyip, tehlikelerden koruduğu gibi, oruç tutan da vücudunu hastalıklardan korur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Sağlığa kavuşmak için oruç tutun!) [Taberani] Midesinden veya başka bir yerinden rahatsızlığı olan bazı kimseler, hastayız diyerek oruç tutmuyorlar. Oruç tutmanın kendisine zararı olup olmayacağını bilemeyen hasta, salih ve uzman bir doktora sorar. Böyle bir doktor, "Oruç tutmak sana zarar verir" derse, orucunu kazaya bırakır. Salih olmayan doktorun sözü ile hareket edilmez. İlaç kullanan hastalar da, doktorun tavsiyesine uygun olarak ilaçların dozunu sahur ve iftara göre ayarlayarak oruçlarını tutabilirler. Oruç tutmaya mani olan hastalık çok azdır. Bu bakımdan salih bir doktora sormadan, orucu kazaya bırakmamalı! *** Şeker hastası oruç tutabilir mi? Hamile ve emzikli kadın oruç tutmayabilir mi? CEVAP: Şeker hastalığı çeşitlidir. Salih bir doktor, "oruç tutamaz" demişse, tutmaz, fidye verir. Hamile veya emzikli kadın, zayıf olursa, oruç tutmayıp, iyi olunca kaza eder. *** Akşamdan yarınki oruca niyet eden kadın, gündüz hayzı başlasa o gün oruç tutması gerekir mi? CEVAP: Hayz başlayınca oruç bozulmuş olur, yer içer. *** Maliki'yi taklit eden bir kadının hayzı, 7 gün iken 13 veya 15 gün devam etse, 10 günden sonra, namazını kılması gerekir mi? Oruç işini nasıl yapar? CEVAP: Maliki'de kan geldiği günler namaz kılmaz. 15 güne kadar böyledir. 15 günden sonra kan gelse de yine namazını kılar. Hanefi'de hayzı 7 gün olduğu için yedi günden sonra kılamadığı namazları kaza eder. Dört mezhepte de, hayz sebebiyle tutulamayan oruçlar kaza edilir. Oruçta Maliki'yi taklit etmediğimiz için, Hanefi mezhebine göre hareket edilir. *** Bazı kimseler, "Allah'ın bildiği kuldan saklanmaz" diyerek, oruç tutan Müslümanlara saygısızlık yapıyorlar, açıktan oruç yiyorlar. Açıktan oruç yemek günah değil mi? CEVAP: Evet günahtır. Günahı, açık da, gizli de işlemek caiz olmaz. Fakat nefsine, şeytana uyarak günah işleyen, günahını gizlemeli! Günahı gizlemek faydalıdır: Cenab-ı Hak, (Günahı gizleyin) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, Kıyamette, bu günahı kullarından saklar) buyurdu. (Müslim) Allahü teâlâ açıktan, çekinmeden günah işleyenlere daha çok buğz eder. Fakat üzülerek günahını gizleyenleri, gizlediği için affedebilir. Hadis-i şerifte, (Bir günaha düşen, günahını gizlesin! Allahü teâlânın örtüsünü onun üzerinde bulundursun!) buyuruldu. (Müslim) Günah işlerken halktan olsun utanmalı! Başkasını kendi hakkında konuşturmamak, gıybetini ettirmemek için günahı gizlemeli! Çünkü (Hayâ imandandır) buyuruluyor. (Buhari) Kötü örnek olmamak, başkalarının da günah işlemesine cesaret vermemek için de günahı gizlemeli! Ancak, gizli de olsa günah işlemekten sakınmalıdır!
İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak zekat nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın fıtra vermesi vacip olur. Nisaba malik değilse fıtra vermesi vacip olmaz. Fakat vermesi iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ramazan orucu, gökle yer arasında durur. Sadaka-i fıtr verilince yükselir.) [Ebu Hafs] (Sadaka-i fıtr, oruçlunun, uygunsuz sözlerinden meydana gelen günahları temizler.) [Beyheki] (Sadaka-i fıtr, zenginlerinize bir tezkiyedir. Fakirleriniz de verirse, Allahü teâlâ onlara daha çoğunu verir.) [Ebu Davud] [Tezkiye, temize çıkarma, temizleme demektir.] Diğer üç mezhepte, bir günlük yiyeceği olanın fıtra vermesi farzdır. Hadis-i şerifte, (Sadaka-i fıtrı, küçük büyük, zengin fakir herkesin vermesi gerekir) buyuruldu. (Ebu Davud) Dinen zengin olmayan herkes, fıtra, zekat alabilir. İhtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, zekat nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın, fıtra vermesi vacip olur. Fıtra, zekat alması, haram olur. Fıtra nisabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez Halk arasındaki zenginlikle, dinin bildirdiği zenginlik farklıdır. Nisap miktarı malı veya parası olmayan bir kimse, fakir demektir. Evi olmayan, kirada oturan bir kimse nisap miktarı paraya, altına veya ticaret malına sahip ise dinen zengin sayılır, böyle bir kimsenin zekat vermesi gerekir ve zekat alması caiz olmaz. Ticaret için olmayan malların zekatı verilmez. Gelirleri nisaba dahil edilir. Nisaba malik olmayan herkes fakir sayılır, zekat alabilir. Nisaba malikse fıtra vermesi vacip olur. Asgari maaş alan bir kimse, borçları çıktıktan sonra, nisaba malik ise, zengin sayılır, fıtra vermesi gerekir. [Nisap, 96 gr altın veya bu değerde para, ticaret malı demektir.] Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caiz ise de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevaptır. Şafii'de Ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zengin ise fıtra vermesi gerekir. Sadaka-i fıtrın miktarı her yıl değişmez. Fıtra olarak yarım sa' buğday veya un, yahut bir sa' arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yarım sa' ölçek, ihtiyatlı olarak 1750 gramdır. Bir sa' ise 3500 gramdır. Bu miktarlar kıyamete kadar hiç değişmez. Fıtra olarak, ya bizzat buğday, un, arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yahut değeri kadar altın veya gümüş verilir. Buğday, un ve diğerlerini vermek güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verilebilir. Fıtra miktarları ve bugünkü değerleri yaklaşık olarak şöyledir: Fıtranın cinsi Miktarı (gr) Değeri (TL) Buğday 1750 1.000.000 Un 1750 1.200.000 Un (İyi) 1750 1.500.000 Arpa 3500 1.100.000 Kuru üzüm 3500 7.000.000 K. Üzüm(İyi) 3500 9.000.000 Hurma 3500 5.000.000 Hurma (İyi) 3500 85.000.000
04.11.2003
Oruç tutmak için kolaylıklar
Oruç tutmak için aşağıdaki kolaylıklardan istifade etmek caiz midir? 1- Susayınca, harareti azaltmak amacıyla ağza su almak, serinlemek için başa soğuk su dökmek, soğuk su ile yıkanmak. 2- Sigara ihtiyacı hissedince, sigara yakısı vurmak. 3- Ağrılı, romatizmalı yerlere, sprey veya merhem sürmek. Kalb krizlerinde göğse konularak emilen ilaç, yakı koymak. 4- Açlık hissedince, akupunktur iğnelerini batırmak. Bu hem açlık hissini gideriyor, hem de kilo vermeye yardımcı oluyor. 5- Ramazanı aksatmamak, tam tutmak amacıyla hayzı geciktirmek için ilaç kullanmak. CEVAP: Bunların hepsi caizdir. Ancak, birinci maddedeki husus, imam-ı a'zam hazretlerine göre tenzihen mekruhtur. Çünkü böyle bir hareket, ibadetten bıkkınlığı gösterebilir. Ama imam-ı Ebu Yusuf hazretlerine göre, bunun mahzuru olmaz. Çünkü böyle yapmakla ibadete yardım edilerek sıkıntı nispeten giderilmiş olur. İmam-ı Ebu Yusuf'un kavline uyularak, yukarıdakilerin hepsi yapılabilir. *** Depresyon halinden şuursuz olarak oruç bozunca kefaret gerekir mi? CEVAP: İmsaktan sonra, ezan okunurken, ne yaptığınızı bilmeden orucu bozmuşsanız kaza gerekir. Eğer orucu bozduğunu biliyorsanız, kefaret gerekir. Anlattığınız depresyon halinden sanki şuursuz olarak bozduğunuz anlaşılmaktadır. Şuursuz bozulunca da kaza gerekir. *** Morfinle dişini çektirdikten sonra, "orucum bozuldu" diye yiyip içene kefaret mi gerekir? CEVAP: Kefaret gerekmez, kaza gerekir. Bir hastalık sebebiyle de iğne yapılınca oruç bozulur ve kaza lazım gelir. Oruç bozulduktan sonra yiyip içmek, kefaret gerektirmez. *** Abdest alırken hata ile boğazına su kaçan, orucu bozulduğu için yiyip içse, kefaret mi gerekir? CEVAP: Orucu kasten bozmadığı için, yalnız kaza gerekir. *** Nisaiyeci bir kadın doktora muayene olanın, orucu bozulur mu? Bozulursa, kefaret mi gerekir? CEVAP: Doktor, eldivene ilaç, yağ gibi bir şey sürerse, oruç bozulur, sadece kaza gerekir. *** Oruçlu olduğunu unutarak yiyen, sonra bilerek yiyip içmeye devam ederse, kefaret gerekir mi? CEVAP: Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen kimse, orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içmeye devam ederse kaza lazım olur, kefaret lazım olmaz. Eğer unutarak yiyip içmenin orucu bozmadığını bildiği halde, kasten yiyip içmeye devam ederse, hem kaza, hem de kefaret lazım olur. *** Ramazanda birkaç gün oruç tutmadım. Kefaret gerekir mi? CEVAP: Ramazanda mazeretsiz oruç tutmamak büyük günahtır. Önce tutulmayan oruçlar için tövbe edilir. Sonra gününe gün yani kaç gün tutulmamışsa o kadar gün kaza orucu tutulur. Bir kimse, Ramazan ayında 30 gün oruç tutamasa, tutamadığı gün kadar kaza gerekir, kefaret gerekmez. Kefaret, oruç tutmamanın değil, niyetli iken Ramazan orucunu mazeretsiz bozmanın cezasıdır.
05.11.2003
Göz damlası orucu bozmaz
Göz damlası orucu bozar mı? Lens ıslakken göze takılırsa oruç bozulur mu? CEVAP: İkisi de bozmaz. *** Ramazanda sahurda yatmadan önce dişlerimizi fırçalıyoruz. Ağzımızı yıkamamıza rağmen tadı ağzımızda hissediliyor, bu durum orucu bozar mı? CEVAP: Hayır bozmaz. *** Tükürünce, tükürükte az kan olursa abdest bozulur mu, yutunca oruç bozulur mu? CEVAP: Kan tükürükten az ise dışarı çıkmakla abdest bozulmaz, yutulunca da oruç bozulmaz. *** Sigara tiryakisiyim, sigara içmezsem oruç tutmam çok zor. Sigara yakıları var. Bunları koluma koysam, deri nikotini emiyormuş. Oruç bozulur mu? CEVAP: Sağlam deriye konan hiçbir yakı, ilaç, krem orucu bozmaz. Emilmesinin önemi yok. *** Kan aldırınca oruç bozulur mu? CEVAP: Bozulmaz. *** Oruçlu iken kulağa pamuklu çubuk sokmakta mahzur var mı? CEVAP: Şafii'de bozar, Hanefi'de bozmaz. *** Buruna ilaç sürmek orucu bozar mı? CEVAP: Katı ilaç bozmaz, sıvı ilaç bozar. *** Jöle, krem, deodorant orucu bozar mı? CEVAP: Hiçbirisi bozmaz. *** Oksijen gazı tüpü ile suni hava verilince oruç bozulur mu? CEVAP: Teneffüs ettiğimiz hava orucu bozmaz. Tüple verilen oksijen de temiz hava demektir, oksijeni bol hava demektir. İçinde ilaç olursa bozar. *** Hanımını öpenin orucu bozulur mu? CEVAP: Öpmekle orucu bozulmaz. Öperken cünüp olursa bozulur. *** Yıkanırken kulağa sabunlu su kaçsa, oruç bozulur mu? CEVAP: Bozulmaz. *** Denize girmek orucu bozar mı? CEVAP: Denize girdiği için değil, su girecek deliklerden içine su kaçtığı için oruç bozulur. Eğer su girmezse oruç bozulmaz. *** Bacağına ameliyatla protez takılan bir hastanın Ramazan ayı içerisinde göründüğü kadarı ile bir ağrısı ve sızısı olmadığı takdirde namaz kılıp oruç tutmasına engel teşkil eder mi? CEVAP: Teşkil etmez. Ayakta kılamazsa oturarak kılar. *** Sabah yatarken susadığımı hissettim ve saatime baktım saati 05.10 geçiyor olarak gördüm. Dikkatli olarak baktığıma eminim. Suyumu içtim ve gayri ihtiyari saate bir baktım ki saat 06.10 çok üzüldüm. İmsak 5,30'du. Orucum bozuldu mu? Bozulduysa kefaret mi gerekir? CEVAP: Evet bozuldu. Sizin kastınız olmadığı için sadece kaza gerekir.
09.11.2003
Astım hastası, mecburiyet halinde ilaç kullanınca oruç bozulur mu? CEVAP: Evet bozulur. Sadece kaza gerekir. *** Ventolin, Salbutol gibi ağıza püskürtülen astım ilaçları orucu bozar mı? CEVAP: Evet bozar. Çünkü içinde ilaç vardır. Ama oksijen gazı bozmaz. *** Astım tabletinin gazını teneffüs etmek orucu bozar mı? CEVAP: Sigara dumanı gibi orucu bozar. *** Evi haşere için ilaçladım. Bu ilacı teneffüs orucu bozar mı? CEVAP: Az olursa bozmaz. Çünkü sakınmak zordur. *** Kadın hastalıklarında bir çubukla hap ve fitil veriliyor. Guslü gerektirir mi, orucu bozar mı? CEVAP: Gusül gerekmez. Gündüz kullanılırsa oruç bozulur, kaza gerekir. Pamuk konsa, pamuk tamamen içeri girerse oruç bozulur. Yaş parmak girse de oruç bozulur. *** Gündüz taharette basuru yıkayıp içeri sokmak orucu bozar mı? CEVAP: Dışarıdan içeri su veya herhangi bir şey girerse oruç bozulur. Eğer taharetlendikten sonra, bir havlu ile kurulanırsa basurun [hemoroidin] içeri girmesi orucu bozmaz. *** Karşı tarafın ağız salgısını yutmak orucu bozuyor mu? CEVAP: Karşı tarafın tükürüğünü, salgısını yutunca oruç bozulur. Eğer bu sevdiğimiz bir kimse ise sadece kaza değil, kefaret de gerekir. *** Oruçlu iken alışkanlıktan dolayı rujumu yalıyorum, oruç bozuluyor mu? CEVAP: Ruj sürmek orucu bozmaz. Fakat yenirse oruç bozulur. Kaza gerekir. *** Oruçlu olduğunu unutup taharette mübalağa ederek içeriye su kaçsa oruca zarar verir mi? CEVAP: Unutulunca mahzuru olmaz. Unutarak yiyip içmek de orucu bozmaz. Oruçlu olduğunu bilerek taharette mübalağa eder ve içeri su kaçarsa oruç bozulur ve kaza gerekir. *** Balıkların suyunu temizlerken ağzıma ister istemez su kaçtı orucum bozuldu mu? CEVAP: Ağza kaçtı ise bozulmaz, boğazdan içeri girmişse oruç bozulur, kaza gerekir *** Oruçlu iken misvak kullanmak mekruh mudur? CEVAP: Mekruh değildir.. *** İstemeyerek yağmur suyu ağzımıza kaçsa orucu bozar mı? CEVAP: Boğaza kaçarsa bozar. *** Ben diyabet hastasıyım. Kan alıp ölçü aletine koyup şekerimi ölçmem orucu bozar mı? CEVAP: Kan aldırmak orucu bozmaz. *** Arı soksa oruç bozulur mu? CEVAP: Bozulmaz. *** Kadın geceden niyet ettiği orucu öğleyin bozsa, öğleden sonra da âdet görse, kaza mı gerekir? CEVAP: Âdet olmasa idi kefaret gerekirdi. Âdet olduğu için kaza gerekir. Bir kimse de orucunu bozsa, sonra oruç tutamayacak kadar hastalansa yine kaza gerekir.
10.11.2003
Oruç için fidye vermek
Bir arkadaşın migren ağrısı olduğu için Ramazan orucunu tutmuyor. Ne yapması lazım? CEVAP: Çok yaşlanıp, ölünceye kadar Ramazan orucunu veya kaza oruçlarını tutamayacak ihtiyar ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, gizli yiyip içmelidir! Hadis-i şerifte (Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta fidye verir) buyuruluyor. (Nesai) Çok yaşlı olup oruç tutamayan kimse, zengin ise, her günün orucu için fidye verir. Fakir olan fidye vermez, dua eder. Fidye olarak, her gün için bir fıtra miktarı un, hurma veya üzüm verilir. Mesela 30 gün oruç için 53 kg un veya 105 kg hurma veya üzüm verilmesi kâfidir. Yahut bu kadar unun kıymeti kadar altın, tutulamayan otuz gün orucun fidyesi olarak, bir veya birkaç fakire, Ramazanın içinde verilebilir. Fakir, aldığı fidyeyi kendisi kullandığı gibi, başka birine de verebilir. Fidye verdikten sonra, oruç tutabilecek hale gelen kimse, tutamadığı oruçlarını kaza eder *** Oruç tutamayan hasta fidyeyi ne zaman verir? CEVAP: Ramazanın içinde verilebilir. *** Hayzlının, Ramazanda oruç tutması caiz mi? CEVAP: Hayır. *** Ramazanda şeytani rüya görülür mü? CEVAP: Görülmez. Nefsani rüya görülür. *** Ramazanda şeytanların azgınları mı bağlanır? CEVAP: Hayır hepsi bağlanır. *** Fıtır bayramına şeker bayramı denir mi? CEVAP: Bayramdan önce hurma, şeker gibi bir tatlı yemek müstehab olduğu için caizdir. *** Seferde olana da Ramazan orucu farz mı? CEVAP: Evet. Ama kazaya bırakması caizdir. *** Ele iğne batıp kırığı içinde kalsa orucu bozar mı? CEVAP: Hazım cihazına girmeyince bozmaz. *** Oruçlu iken kalbi ağrıyınca trinitrin alana kefaret gerekir mi? CEVAP: Kefaret gerekmez, kaza gerekir. *** Burna tuzlu su çekmek, ilaç gibi orucu bozar mı? CEVAP: Evet. Beyne veya boğaza kaçarsa bozar. *** Mastürbasyon orucu bozarsa kaza mı kefaret mi gerekir? CEVAP: Mastürbasyon için yalnız kaza lazım olduğu, Fetava-i Hindiyye, Bahr-ür-raik ve Dürr-ül-muhtar kitaplarında yazılıdır. Kefaret gerektirmez. *** Açlık veya susuzluğa dayanamayıp orucunu bozana kaza mı gerekir? CEVAP: Gerçekten dayanamamışsa, kaza gerekir. *** Kalb için, dil altına konup, emilen hap, orucu bozar mı? CEVAP: Evet bozar. *** Hasta, ağzına sık sık su alsa orucu bozulur mu? CEVAP: Yutmadıkça bozulmaz. Ama böyle yapmamalı. *** Burun kanı, genizden mideye giderse, oruç bozulur mu? CEVAP: Evet. *** Kulağa kaçan sabunlu su orucu bozar mı? CEVAP: Bozmaz. *** Orucun aksamaması için hayzı ilaçla geciktirmek caiz mi? CEVAP: Caizdir.
Yolda giderken bir oruçluya bir hurma veya bir zeytin verilse de, iftar verme sevabına kavuşulur. Peygamber efendimiz, (Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları affolur. O oruçlunun sevabı kadar ona sevap verilir) buyurunca, Eshab-ı kiramdan bazıları, bir oruçluyu iftar ettirecek kadar zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben buyurdu ki: (Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevap verilir.) [Beyheki] Peygamber efendimiz, (Ramazan ayında bir oruçluyu su ile iftar ettiren, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur) buyurunca da, Eshab-ı kiram, "Su az ve kıymetli iken mi?" diye sual etti. Onlara cevaben (İsterse nehir kenarında versin, aynıdır) buyurdu. (V.Necat) Yine bir hadis-i şerifte, (Ramazanda bir misafire oruç açtırana, Sırat köprüsünü geçmek kolaylaşır) buyuruldu. (V.Necat) Yemek yedirmek çok sevaptır. Hele oruçluya yedirmek daha çok sevaptır. Oruç tutanın sevabı kadar sevap alır, oruçlunun sevabından eksilme olmaz. Yemek yedirmeyi nimet bilmelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Amellerin en faziletlisi, bir müminin aybını örtmek, karnını doyurmak ve bir ihtiyacını karşılamak suretiyle onu sevindirmektir.) [Taberani] (Allah, yemek yediren cömertle meleklerine övünür.) [İ. Gazali] (Misafir, sofrada bulunduğu müddetçe, melekler, ev sahibine dua eder.) [Taberani] (Cennette öyle güzel köşkler vardır ki, bunlar, tatlı konuşan, yemek yediren ve herkes uyurken namaz kılanlar içindir.) [Tirmizi] (Arkadaşına, sevdiği yemeği verenin günahları affolur.) [Bezzar] Dost ve arkadaşlara yemek yedirmek, sadaka vermekten efdaldir. Hz. Ali buyurdu ki: (Dostlara yedirdiğim bir ekmek, fakirlere verdiğim beş ekmekten daha kıymetlidir. Dostlarla yenilen yemek, köle azat etmekten daha makbuldür.) "O beni yemeğe çağırmıyor. Onu niye çağırayım" dememeli! Yemeğe çağırırken de, yemeğe giderken de yalnız Allah rızasını düşünmelidir! Yemekte günah işlenen davetlere gidilmez. Fakirlerin davetine gitmeyip de, zenginlerinkine gitmek kibirdendir. Kendinden aşağı olanları ziyaret etmek de tevazu alametidir. Düğün yemeğine davet olunanın gitmesi sünnet, başka ziyafetlere gitmek müstehaptır. Bazı âlimler ise, (Düğün yemeğine gitmek vacip, diğer davetlere gitmek sünnettir) demişlerdir. Müslümanın Müslüman üzerindeki beş haktan biri, davetine icabettir. Yani davetini kabul edip gitmektir. Hadis-i şerifte, (Davete icabet ediniz) buyuruldu. (Müslim) Külfete girenin davetine gitmek gerekmez. Cimrinin davetine de gitmemelidir! Peygamber efendimiz, bu hususta, (Cömerdin yemeği şifa, cimrinin yemeği hastalıktır) buyurmaktadır. (Dare Kutni) Samimi olarak davet edilen yere gitmelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Müslüman kardeşine ikram eden, Allah'a ikram etmiş olur.) [İsfehani] (İki kişi birden davet ederse, kapısı yakın olana git! Çünkü kapısı yakın olanın hakkı daha önce gelir.) [Buhari] (Davete icabet etmeyen, Allah'a ve Resulüne asi olmuş olur.) [Buhari] [Yani dinimizin bu konudaki emrine uymamış olur] Oruçlunun uykusu bile bir ibadettir. Ramazan mümin için ne büyük saadettir.
12.11.2003
Oruçlu iken günahtan sakınmak daha önemlidir. Hadis-i şerifte, (Gıybet etmek, söz taşımak, yalan yere yemin etmek, namahreme şehvetle bakmak orucu bozar) buyuruldu. (Deylemi) İmam-ı a'zam hazretleri, bu hadis-i şerifi açıklıyor ve (Bu günahlar orucun sevabını bozar, sıhhatini bozmaz, oruç mekruh olur) buyuruyor. Yani bu günahları işleyen, oruç borcundan kurtulur ise de, oruca mahsus olan büyük sevaba kavuşamaz. Hadis-i şerifte, (Nice oruç tutan vardır ki, açlık ve susuzluktan başka bir şey elde etmez) buyuruldu. (İbni Mace) Oruç, müminler için bir nimet ve emanettir. Emanete riayet etmek gerekir. Onun zayi olmaması için şartlarını gözetmek gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Harama bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Allah korkusu ile bunu terk edene, Allahü teâlâ öyle bir iman verir ki, tatlılığını kalbinde bulur.) [Hakim] (Oruç, ateşe kalkandır. Gıybet ile parçalanmadıkça korur. Oruçlu, cahillik edip de kötü söz söylemesin! Birisi kendine sataşmak isterse, "Ben oruçluyum" desin!) [Buhari] Gözü ve dili günahlardan koruduğumuz gibi, kulağımızı da korumamız gerekir. Konuşulması haram olan şeyi, dinlemek de haramdır. El, ayak ve diğer uzuvları da haramdan korumalıdır! Oruç tutup azaları ile günah işleyen, ilaç yerine zehir içen hastaya benzer. Çünkü günah zehirdir, sevapları yok eder. Bir günah işledikten sonra pişman olmak ve iyilik ve ibadet etmeye devam etmek gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bir günah işleyince hemen bir iyilik yap, bir sevap işle ki onu mahvetsin!) [Beyheki] (Her yerde her zaman Allah'tan kork, kötülükten sonra bir iyilik et ki onu yok etsin!) [Tirmizi] Kur'an-ı kerimde de buyuruluyor ki: (Elbette hasenat, seyyiatı yok eder.) [Hud 141] [Hasenat, her çeşit iyilik, seyyiat ise, her çeşit kötülük demektir] Kötü-iyi ayrımı yapmadan herkese iyilik etmelidir! Güçsüzlere yardım etmek, ihtiyarlara, muhtaçlara yardım etmek dinimizin emirlerindendir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Güçsüzlere, hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet ediniz!) [Şir'a] (Büyüklerimizi saymayan, küçüklerimize acımayan bizden değildir.) [Buhari] (Bir genç, bir ihtiyara, yaşından dolayı hürmet ederse, onun yaşına varınca, Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir.) [Şir'a] (Bütün insanlar Allah'ın ıyâli [ev halkı] gibidir. Allah'ın en çok sevdiği kimse, Onun ıyâline [insanlara] en faydalı olandır. En buğzettiği kişi de Onun ıyâline iyilik etmeyendir.) [Bezzar] (Şu iki şeyden daha iyisi yoktur: Allah'a iman ve Onun kullarına iyilik etmek. Şu iki şeyden de kötüsü yoktur: Şirk ve insanlara kötülük etmek.) [Deylemi] (En iyi kimse, kendisinden hep iyilik beklenendir.) [Tirmizi] (İyilik etmek ömrü uzatır.) [Taberani] (İyilik yapılan, o iyiliği ansın! İyiliği anmak şükür, gizlemek ise nankörlüktür.) [Ebu Davud] İtikaf nedir?: İtikaf, camiye girip ibadetle meşgul olmak demektir. Ramazan-ı şerifte itikaf, sünnet-i müekkededir. Ancak itikaf, sünnet-i kifaye olduğu için bir mahallede birkaç kişi itikafa girerse, diğerlerinden bu sünnet sakıt olur. Bu bakımdan imkanı olanlar itikafa girmelidir! İtikaf eden kimse camide yiyip içer, yatar. Abdest için dışarı çıkabilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İtikafta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi sevaba kavuşur.) [İbni Mace] (Ramazanda on gün itikaf eden, 2 defa [nafile] hac yapmış gibi sevap kazanır.) [Beyheki] Oruç sabrın yarısı, ateşe perde olur. Mükafatı büyüktür, oruçlu felah bulur.
13.11.2003
Seher vakti ve sahur
Kadın ve erkeğin ilaç olarak kullandıkları fitil, orucu bozar mı ve guslü gerektirir mi? CEVAP: Gündüz kullanırsa oruç bozulur. Fakat guslü gerektirmez. *** Burnu kanayan genzine giden kanı yutarsa orucu bozar mı? CEVAP: Burundan genze giden kanı veya dişi kanayan ağzındaki kanı yutunca, yani kan mideye gidince oruç bozulur. Sadece kaza gerekir. *** Buruna sıvı ilaç veya tuzlu su çekmek orucu bozar mı? CEVAP: Beyne veya boğaza giderse bozar. *** Kulağı antiseptikli su ile yıkatmak orucu bozar mı? CEVAP: Bozar. İlaçsız su ile yıkamak bozmaz. *** Ağrıyan dişe, göze ve kulağa ilaç konsa oruç bozulur mu? CEVAP: Kulağa damlatılan ilaç orucu bozar. Göze damlatılan ilaç bozmaz. Dişe konulan ilaç, yutulmazsa orucu bozmaz. Hatta ilacın tadı boğazda hissedilse de bozmaz. *** Yaraya konan ilaç orucu bozar mı? CEVAP: Yaraya sürülen merhemin, sindirim yoluna gittiği bilinmezse oruç bozulmaz. *** Oruçlu iken esans koklamak orucu bozar mı? CEVAP: Çiçek, esans koklamakla oruç bozulmaz, mekruh da değildir. Ağızdaki az bir kanı yutanın namazı ve orucu bozulur mu? CEVAP: Az olduğu için bozulmaz. *** Gusletmek ve epilasyon orucu bozar mı? CEVAP: Gusletmekle oruç bozulmaz. Ancak ağızdan, burundan içeri su kaçarsa veya su içine oturulunca veya taharetlenirken içeri su kaçarsa oruç bozulur. Epilasyon orucu bozmaz. *** Dudaktaki yaşlığı yutmak orucu bozar mı? CEVAP: Bozmaz. *** Makata konan pamuğun bir kısmı dışarıda kalsa orucu bozar mı? CEVAP: Bozmaz, hepsi içeri girerse bozar. *** İmsak vakti sona ererken yaraya konan sıvı ilaç, gündüz emilmeye başlasa oruç bozulur mu? CEVAP: İmsaktan önce konulduğu için bozulmaz. *** Kalb hastasıyım. Bazen çok ağrıyınca hap alıyorum. Ramazanda oruçlu iken ağrı tuttuğunda ilaç alırsam, kefaret gerekir mi? Kalb hastasının göğsüne sürdüğü ilaç, orucu bozar mı? CEVAP: Zaruret olduğu için yalnız kaza gerekir. Sağlam deriye sürülen ilaç, içeriye gitse de orucu bozmaz. Dil altına konulup emilen bozar. *** Diş çektirmek orucu bozar mı? CEVAP: Diş çektirmek orucu bozmaz. Eğer diş çektirilirken iğne vurulursa, oruç bozulur. Dişten çıkan kanı yutmakla da oruç bozulur. Ramazan orucunu tutarken iğne vurduranın veya dişinden çıkan kanı yutanın orucu bozulur, gününe gün kaza gerekir, kefaret gerekmez.
17.11.2003
Bir günlük yiyeceği olanın, zekat veya sadaka istemesi haramdır. Fakat istemeden verilen sadakayı, zekatı alması caizdir. Muhtaç olmayan fakirin, verilen zekat veya sadakayı almaması iyi olur. Birisi zekat toplamak için vazife isteyince, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, (Seni, insanların yıkayıp attıkları kirleri toplamaya memur etmek istemem) buyurdu. (İ.Huzeyme) Zekat olarak verilen bir deveyi isteyen bir zata, (Şişman birinin, sıcakta terleyip vücudunu yıkadığı kirli su içilir mi? Zekat böyle kir gibidir) buyurdu. (İ.Malik) Zekatı muhtaçlara vermeli! Kur'an-ı kerimde, çok yerde namaz ile zekat beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekatı verin) buyuruluyor. (2/43) Zekat önemlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah'a ve Resulüne inanan zekat versin!) [Taberani] (En faziletli ibadet namaz, sonra zekattır.) [Taberani] (Hastayı sadaka ile, malı zekat ile koruyun!) [Deylemi] (Malın temizlenmesi için zekat farz kılındı.) [Hakim] (Zekat vermeyen, kıtlıklara maruz kalır.) [Taberani] (Zekat vermeyene Allah lanet eder.) [Nesai] (Zekat vermeyen, temiz malını kirletir.) [Taberani] (Zekat vermeyen, kıyamette ateştedir.) [Taberani] (Zekat vermeyen toplum, rahmetten mahrum kalır.) [Taberani] (Zekatı verilmeyen mal, kara veya denizde telef olur.) [Taberani] (Zekatını veren o malın şerrinden korunur.) [Beyheki] (Zekat vermeyenin namazı kabul olmaz.) [Taberani] [Zekat vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz sahih olup, borcu ödenirse de; namazdan hasıl olacak sevaba kavuşamaz. Her günah böyledir.] (Zenginlerin zekatı, fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.) [El-Askeri] [Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekat istemesi haramdır. İstemediği halde, kendisine zekat verilirse, alması günah olmaz. Zekat, çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri de milletin içinde kırkta bir yaratmıştır.] (Zekat, karıştığı malı ifsat eder) [İmam-ı Ahmed hazretleri, bu hadis-i şerifi, (İhtiyacı olmadığı halde, zekat olarak alınan mal, diğer malları helak eder) diye açıklamıştır. (Tergib) Resulullah, (Zekatı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurduktan sonra şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu: (Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekatını vermeyenler; iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Halbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar, o mallar cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp, baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [3/180] Bu acı azaplardan kurtulmak için malların zekatını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekat kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur'anda, (Malı, parayı biriktirip zekatını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekatı verilmeyen mal, para, cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. (Tevbe 34,35) Fakire verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalıdır. Borçsuz fakire nisap miktarı veya daha çok zekat vermek mekruh olarak caizdir. 10 g altın kadar borcu var ise, 100 g altını alması mekruh olmaz. Altın ile gümüş, ne niyetle saklanırsa saklansın ticaret eşyası kabul edilir. Nisap miktarı ise zekatı verilir. "Ev, araba almak için biriktirilen paranın bana göre zekatı olmaz" diyen mezhepsizlere itibar edilmemelidir.
18.11.2003
Zekatla ilgili bilgiler
Zekat nisabı, 20 miskal, yani 96 g altın veya bu değerde para veya ticaret eşyasıdır. Zekat nisabına malik olan kimseye zengin denir. Zekata tabi malların veya paranın, sene içindeki azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Nisaba malik olduktan bir yıl sonra elde kalan mal, nisabı buluyorsa, kırkta biri zekat olarak fakirlere verilir. Nisabdan aşağı ise verilmez. Zekat; kârdan değil, ticaret malının veya paranın tamamından verilir. Alacaklar nisap hesabına dahil edilir. Alacaklar tahsil edildikten sonra zekatları verilir. Daha almadan verilebilir. Borçlar, mevcut para veya maldan çıkarılır. Geri kalanın zekatı verilir. Ticaret için olmayan evler, arsalar, vasıtalar, demirbaş eşyalar zekat nisabına dahil edilmez. Ticaret için alınıp ticaret için saklanan malların, altın, gümüş, her çeşit paranın zekatı verilir. Evin, arabanın, zekatı olmaz. Araba, ev ve arsa alıp satan, bunların zekatını verir. Çünkü bunlar ticaret malı olmuştur. Bir zenginin bir fakirden alacağı olsa, fakire borç senedini verip, "Sana alacağım kadar zekat vermeye niyet ettim. Sen de borcuna karşılık kabul et, böylece ödeşmiş olalım" dese, fakir de kabul etse, zengin zekatını vermiş olmaz. Çünkü zekat, borç senedi vermekle, razı olmakla verilmiş olmaz. Ancak mal teslim etmekle olur. Bu zenginin zekatını fakire vermesi, fakirin de, aldıktan sonra, tekrar zengine geri vererek borcunu ödemesi gerekir. Ev kirasını ödeyemeyen fakir kiracıya, mal sahibi kirayı almadan ona bağışlasa, bu para zekat yerine geçmez sadaka olur. (R.Muhtar) Zekat verirken bilezik, yüzük gibi altınların işçilik ve sanat değerine değil, ağırlığına itibar edilir. Mesela Reşat altını ile Aziz lira 7.2 g olarak kabul edilir. Yani 12 ayardan fazla olan bütün altınlar, tartılır. Kırkta biri zekat olarak verilir. Bilezik, küpe, yüzük gibi çeşitli ayarlarda altını olan, bunların içinden en yüksek olanının ayarından vermesi evla, ortalamasından vermesi caiz, en düşüğünden vermesi ise, mekruhtur. Zekata tabi mallar, altın liraların en düşüğünün alış fiyatına göre hesap edilir. Kadınların altın ve gümüşten başka diğer süs [ziynet] eşyaları zekata tabi değildir. Pırlanta, elmas gibi ziynet eşyalarının zekatı verilmez. Şafii'de, kadınların taktıkları altınların zekatı verilmez. Nisabın üstünde bileziği olan kadın, zekatını kendi verir. Veya (Zekatımı sen bir fakire ver) diye kocasını veya başka birini vekil ederse, vekil kendi parası ile zekatı verebilir. Borçlu ve fakire, hanımı zekat verebilir. Namaz kılmayan, oruç tutmayan bir müslümanın da zekat vermesi gerekir. Borçsuz fakire nisap miktarı veya daha çok zekat vermek mekruhtur. Zekat verirken, zekat demek gerekmez. Hediye denilse de caizdir. Zekat, ticareti yapılan maldan veya aynı değerde altın olarak verilir. Zekat, farz olduktan sonra verilir. Nisaba ulaşan, zengin olduğu tarihi, kameri aya göre bir yere yazar. Mesela, 3 Recep'te zengin olmuşsa, bir yıl sonra Recebin üçü gelince yine nisap kadar parası ve ticaret malı varsa zekatını verir. Ramazan ayını beklemez. Günü gelmeden zekat vermekte de mahzur yoktur, çok iyi olur. Hatta gelecek birkaç yılın zekatını önceden vermek de caizdir. Bir kimse, zekatını yanlış hesap edip, bir altın zekat vermesi gerekirken iki altın hesap etse, fakire verdikten sonra tekrar hesap etse, bir altın vereceğini anlasa, ikinci yıl vereceği zekata bu bir altını mahsup eder. Ana babaya, dedeye, büyük anneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire zekat verilmez. Fakir olmak şartı ile geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa zekat verilir. Hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya zekat vermek daha çok sevap olur.
Kadir Gecesinin hangi gece olduğu, kesin olarak belli değildir. (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir Gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruluyor. O halde Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, hiçbir iyiliği küçük görmemeli! Gazabı günahlar içinde saklı olduğu için, hiçbir günahı küçük görmemeli; orta namazı kaçırmamak için, beş vakit namazı vaktinde kılmalı; evliya halk arasında gizli olduğu için herkese iyi muamele etmeli. Her geleni Hıdır, her geceyi Kadir bilmelidir. V. Necat'taki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah indinde en kıymetli gece, Kadir Gecesidir.) (Bin aydan daha kıymetli olan Kadir gecesinin hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) (Kadir gecesinde bir defa, Kadr suresini okumak, Kur'anı hatmetmekten daha sevaptır. Bu gece bir koyun sağma müddeti kadar namaz kılmak, ibadet etmek, bir ay her geceyi ibadetle geçirmekten daha kıymetlidir.) Kadir Gecesi ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyledir: (Kadir Gecesini Ramazanın son on gününde arayın.) [Müslim] (Kadir Gecesini, Ramazanın son on gününün 21, 23, 25, 27 ve 29 gibi tek gecelerinde veya Ramazanın son gecesinde arayın. Sevabını umarak Kadir Gecesini ibadetle geçirenin günahları affolur.), [İ.Ahmed] (Kadir Gecesi Ramazanın 27. gecesidir.) [Ebu Davud] İmam-ı a'zam hazretleri, Kadir Gecesinin, Ramazanın 27. gecesine çok isabet ettiğini bildirmiştir. (Kadir Gecesine rastlamış olan bir geceyi ihya eden, Kadir Gecesini ihya etmiş gibi sevap kazanır) hadis-i şerifini düşünerek sık sık vaki olan 27. gece ihya edilirse, o gece Kadir Gecesi olmasa bile, büyük sevaba kavuşulur. Kadir Gecesini soran bir zata, Peygamber efendimiz, (Bu yıl Kadir Gecesi Ramazanın ilk gecesi idi geçti. 27. geceyi ihya et! Ramazanın 27. gecesini ihya edene, vücudundaki kıllar sayısınca, hac, umre, şehid ve gazi sevabı verilir) buyurdu. Başka birisine de, (Bu yıl Kadir Gecesi geçti, fakat Ramazanın 27. gecesini ihya et! Kadir Gecesi sevabına kavuşursun. Şefaatten nasipsiz kalmazsın) buyurdu. Hz. Âişe validemize de, (13. gece idi geçti. Kadir Gecesini kaçırdıysan, 27. geceye kavuşursun. O geceyi ihya edersen, ahiret yolculuğu için azık olarak o geceki ibadet sana yeter) buyurdu. Hz. Âişe (Resulullah, Ramazanın son on gününde çok ibadet ederdi) buyuruyor. İmam-ı Şarani hazretleri, (Ramazan, pazar günü başlarsa, Kadir Gecesi 29. gecedir. Salı başlarsa 27. gece, perşembe başlarsa 25., cumartesi başlarsa 23., pazartesi başlarsa 21., çarşamba başlarsa 19., cuma başlarsa 17. gecedir) diyor. Mübarek vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, tâatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allahü teâlâ, tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise; faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi azabının daha şiddetli olmasına ve Allahü teâlânın, ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur. Bu geceyi ihya için ilim öğrenmeli, mesela ilmihal okumalı, kaza namazı kılmalı, Kur'an-ı kerim okumalı, dua, tövbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölü diri bütün müminlere göndermeli! Kadir Gecesini ihya edenin, Ramazan orucunu tutanın, haccı kabul olanın, bütün günahları affolursa da, namaz, oruç ve kul borçları ödenmiş olmaz. Bunları kaza ederek, ödeyerek borçtan kurtulmak gerekir. Resulullah, Kadir Gecesinde, (Allahümme inneke afüvvün kerimun tühıbbül afve fa'fü anni) duasını okumayı bildirmiştir. (Ya Rabbi, sen affedicisin, kerimsin, affı seversin, beni de affeyle) demektir. Bin aydan faziletli, ne kadar kadri yüce! Sayısız günahkâr kul, affa uğrar bu gece.
20.11.2003
Bazıları, Kur'an-ı kerimdeki Fi-sebilillah kelimesini, Allah yolunda olan her kurum ve kuruluş dahil diyerek, dernekten partiye kadar her kuruluşa zekat verileceğini söylüyorlar. Kur'an-ı kerimde zekat verileceği bildirilen 8 sınıftan birisi de Fi-sebilillah yani (Allah yolundakiler)dir. Bu sınıfa girenler: 1- Fi-sebilillahtan murad, fakir askerlerdir. (Nur-ül izah) 2- Fi-sebilillahtan murad, cihad ve hac yolundaki muhtaçlardır. (R. Muhtar) 3- İmam-ı Ebu Yusuf'a göre, savaşa gidemeyen fakirler, imam-ı Muhammed'e göre de hac yolundaki fakirlerdir. (Dürer) 4- Gaza veya hac için çıkıp da nafakası tükenenlerdir. (Tahtavi) 5- Üç mezhebe göre, gazi ve askerlerdir. Hanbeli'ye göre hac yolundakiler de dahildir. (Mizan) 6- Gaziler olduğunda dört mezhepte ittifak vardır. (M. Erbea) 7- Zahid-ül Kevseri hazretleri, Makalat kitabında, (Hayır kurumlarına zekat verilmesi caiz değildir. Müctehid imamların hiçbirisi, hayır kurumlara zekat verileceğini bildirmemiş ve bu konuda icma hasıl olmuştur. Sonra gelen âlimlerin sözleri icmayı bozamaz) buyuruyor. [Demek ki, bugün bir âlim çıksa, kurumlara zekat verilmesine fetva verse, icmayı bozamayacağı için fetvası geçersiz olur. Zaten hakiki âlim de icmayı bozucu fetva vermez.] İbni Abidin hazretleri, Bedayi'de, fi-sebilillah kelimesinin bütün kurbetler (Allah için olan bütün işler) olarak açıklandığını bildirmekte ve Nehr kitabından alarak, (Âlimler, zekat toplayanlardan başka, bütün sınıflara fakirlik şartı ile zekat verileceğinde ittifak etmişlerdir) buyurmakta, ayrıca, (Mescid, köprü, yol yaptırmak, hac ve cihad etmek gibi temlik sayılmayan yerlere zekat verilmez) hükmünü Zeylai'den naklen bildirmektedir. [Temlik, zekatı fakirin eline vermektir.] Bedayi'de, fi-sebilillah kelimesi ile Allah yolunda çalışanlar bildirilmiştir. Mesela zengin de olsa, ilim talebesine zekat verilir. Dürr-ül-muhtar'da diyor ki: Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar da, zengin olsalar bile, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekat alabilirler. İbni Abidin hazretleri bunu açıklarken buyuruyor ki: Hadis-i şerifte, (İlim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, buna zekat vermek caizdir) buyuruldu. Durum böyle iken, çeşitli kurumlar, zekat fonu diye bankaya bir hesap numarası açıyorlar, yahut makbuzla para topluyorlar. Yukarıdaki vesikalardan anlaşılacağı gibi, bu yolla verilen paralar zekat yerine geçmez. Dinden haberi olmayan bazı kimseler de, kitaptan değil de, kendi aklını ölçü alarak, (zekattan gaye, fakirin istifadesidir. Her ne şekilde olursa olsun fakire yardım edilirse, zekat yerine geçer) diyorlar. Bu çok yanlıştır. Zekat fonundan fakire yardım etmekle, fona yatan para zekat yerine geçmez. Mesela, "Oruç tutmaktan maksat aç kalmaktır. Ha Ramazan ayında aç kalınmış, ha Recebde aç kalınmış fark etmez" denilemez. "Kurbandan maksat, bir hayvan boğazlamaktır" denilerek bu hayvanı istenildiği zaman kesmek, kurban olmaz. Kurban vasfı olan bir hayvanı, kurban bayramında kesmek gerekir. Zekatı da dinimizin emrettiği şekilde vermek gerekir. Ülkemizde, dine hizmet eden, ilim talebesi yetiştiren yurtlar, Kur'an kursları, vakıflar ve başka hayır kurumları vardır. Buraları desteklemek gerekir. Bunun için bu kurumların bir yetkilisi, bir fakirden vekalet alır. Fakir, kurumdaki yetkili şahsa vekalet verirken, (Benim adıma zekat almaya ve aldığın zekatı dilediğin yere vermeye seni vekil ettim) der. Yahut sadece (Seni umumi vekil ettim) demesi de kâfidir. Vekil de, aldığı zekatı, talebelerin ihtiyaçlarına, kurumun başka ihtiyaçlarına sarf edebilir. Böylece hem dine uygun zekat verilmiş, hem de istenilen hayır kurumuna yardım edilmiş olur. On bir ayın sultanı, bize veda ediyor, İçimiz kan ağlasın, sevap ayı gidiyor.
Günümüzde herkes, dinden bahseder, aklına göre fetvalar verir. "Niye böyle olmasın ki, bence bal gibi olur" diyorlar. "Allah ne emrediyor, Peygamberimiz ne buyuruyor, din kitaplarımız ne yazıyor" demiyorlar. Akla göre ölçü olsa, akıl sayısı kadar din olur. Onun için dinde nakil esastır. Bazı kimseler, para paradır, kâğıt para ile niye zekat verilmez ki diyorlar. Şimdi bu konudaki muteber din kitaplarındaki ifadelere bakalım: Zekat olarak verilecek mallar yerine, bunların kıymetlerini de vermek caizdir. Kıymet denilince, altın ve gümüş anlaşılır, başka mal, çek, senet veya paralar anlaşılmaz. Çünkü eşyanın kıymeti altın ve gümüş ile anlaşılır. (Keşfi rümuz-i gurer) Fülus [bakır] paraların kıymetleri nisabı bulunca zekat olarak, bu fülusun değerlerinin kırkta birini gümüş olarak vermek gerekir. (Miftah-üs-seade) Bakır paranın zekatı, aynı cins bakır paradan verilmez, gümüş olarak verilmesi gerekir. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri buyurdu ki: "Toprak sahiplerinden uşur ve zekat olarak, altın ve gümüş yerine, başka geçer akçe [kağıt para] almak haram olur. Her ne kadar bunlar, herkesin kabul ettiği damgalı para ise de, altın değil, bakır paradır." (Redd-ül-Muhtar) Altın ve gümüş olmayan, tedavüldeki para ile zekat verilmez. Zekat, ya altın veya gümüş, yahut ticareti yapılan maldan verilir. İmam-ı Nesefi hazretleri buyuruyor ki: "Bir zengin, yemek satın alıp fakire yedirse, zekat vermiş olmaz." (Zahire) Zekat olarak altın ve gümüş yerine, bunların kıymeti kadar uruz [Ticaret malı] vermek sahihtir. Elbise tüccarı, ya ticaretini yaptığı elbiseden veya değeri kadar altın, gümüş verir. (Tahtavi) Zekat olarak, erkek deve verilmez. Erkek develerin zekatı bile dişi deve olarak verilir. Dişi devesi yoksa değeri kadar altın veya gümüş verilir. Başka mal verilmez. (Hindiyye) Niye dişi deve verilmesi gerektiğini bilemeyiz. Deveye binilir, eti yenir, yük taşır. Dişi devenin erkek deveden farkı var, süt verir, yavru doğurur. Fakat dişi deve, erkek deve olmadan yavru doğuramaz. Buna rağmen dinimiz erkek deveyi zekat olarak vermeyi caiz görmemektedir. Bir bakkal, dükkanında sattığı mallardan zekat verebilir, konfeksiyon malından zekat veremez. Bir konfeksiyoncu da, ceket pantolon gibi sattığı mallardan zekat verebilir, pirinç, yağ gibi bakkalın sattığı mallardan zekat veremez. Bir eczacı ancak, sattığı ilaçları zekat olarak verebilir. Yahut altın olarak verir. Konfeksiyon veya bakkal malzemeleri veremez. Halıcı veya mobilyacı ancak ticaretini yaptığı, sattığı malları zekat olarak verebilir. Halıcı mobilya, mobilyacı halı veremez. Bazıları (Fakire ne versen alır, yeter ki ver, fakir razı olur) diyorlar. Evet fakir razı olur. Fakat fakirin rızası önemli değildir, önemli olan Allah'ın rızasıdır. Kumarda da, faizde de, zinada da tarafların rızası vardır. Ama Allah'ın rızası yoktur. Önemli olan Allah'ın emridir. Niye, niçin, demeden kitaplarda ne yazıyorsa ona uymak gerekir. Aklını kullanarak, niye altın veya ticareti yapılan maldan zekat veriliyor da, başka maldan ve kağıt paradan zekat verilmiyor demeye kimsenin hakkı yoktur. Çok şükür Rabbimize orucu ettik edâ. Bugün ayrılıyoruz, yâ ramazan elvedâ.
24.11.2003
.
Bugün bayram
Bayramda erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek, fıtr, yani Ramazan bayramında, bayram namazından önce tatlı yemek, hurma yemek, hurmayı 1, 3, 5 gibi tek adet yemek, teke riayet etmek, yüzük takmak, karşılaştığı müminlere güler yüzle selam vermek, fakirlere çok sadaka vermek, İslamiyet'e doğru olarak hizmet edenlere yardım etmek, dargınları barıştırmak, akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye götürmek sünnettir. Ramazan gittiği için değil, günahlarımızın affolduğu için, büyük sevap ve nimete kavuştuğumuz için bayram yapıyoruz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bayram sabahı Müslümanlar, namaz için camilerde toplanınca, Allahü teâlâ, meleklere, "İşini yapıp ikmal edenin karşılığı nedir?" diye sorar. Melekler de, "Ücretini almaktır" derler. Allahü teâlâ da, "Siz şahit olun ki, Ramazandaki oruçların ve namazların karşılığı olarak kullarıma kendi rızamı ve mağfiretimi verdim. Ey kullarım, bugün benden isteyin, izzet ve celâlim hakkı için istediklerinizi veririm" buyurur.) [Beyheki] Peygamber efendimiz, (Ramazanın son günü Allahü teâlâ, oruç tutanları affeder) buyurunca, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, o gün Kadir Gecesi mi?) diye sual etti. Peygamber efendimiz, (Bilmez misiniz ki, iş yapana, işi bitirince ücreti verilir) buyurdu. (Beyheki) Bu mükafatları bilen bir Müslüman nasıl sevinmez ve bayram etmez ki? Bayram günleri sevinmek, neşelenmek gerekir. Hz. Ebu Bekir, kızı Âişe validemizin evine gidince, iki cariyenin tef çalıp oynadığını gördü. Ensar-ı kiramın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Resulullahın evinde böyle şey yapılmasının uygun olmayacağını bildirerek, onların susmalarını söyledi. Peygamber efendimiz, Hz. Ebu Bekir'e, (Onlara mani olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram, sevinç günleridir) buyurdu. (Buhari) Hz. Ali buyurdu ki: (Bugün, orucu kabul edilmiş, çalışmasının mükafatını görmüş ve günahları affedilmiş olanların bayramıdır.) Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, Ramazanda dört sınıf insan hariç, herkesin günahlarını affeder. Bunlar, içki içmeye devam eden, ana-babasına âsi olan, sıla-i rahmi terk eden, mümin olmaktan ümidini kesendir) buyuruldu. (Gunye) Eğer bunlar tövbe ederse, Allahü teâlâ günahlarını affeder. Ramazandaki sevaplar bilinseydi, her günün Ramazan olması istenirdi. Hadis-i şerifte, (Ramazandaki özel sevaplar bilinmiş olsaydı, bütün yılın Ramazan olması istenirdi) buyuruldu. (Ebu Nasr) Ne mutlu günahlardan sakınarak oruç tutanlara. Bunlar, asıl bayramı ahirette yapacaklardır. Dargın olanların, bayramı beklemeyip, hemen barışması gerekir. Allahü teâlâyı ve Peygamber efendimizi seven kimse, insanların kusurlarına bakmaz, hoşgörülü olur. İyi insan yani mümin, herkesle iyi geçinir. Başkalarına sıkıntı vermediği gibi, onlardan gelecek eziyetlere de katlanır. Kimseye darılmamalı, dargınlık olduysa, 3 günden fazla sürmemeli, bayrama kadar süren bir dargınlık olduysa, daha fazla gecikmeden barışmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Din kardeşiyle 3 günden çok küs durmak caiz değildir. Üç gün sonra, onunla karşılaşırsa, ona selam verip hatırını sormalıdır. O kimse selamını alırsa, birlikte sevaba ortak olurlar. Selamını almazsa günaha girer. Selam veren de küs durma mesuliyetinden kurtulmuş olur.) [Ebu Davud] (Ameller pazartesi ve perşembe günü Hak teâlâya arz olunur. Hak teâlâ da, şirk koşmayan herkesi affeder. Ancak bu mağfiretten birbirine kin tutan istifade edemez. Cenab-ı Hak, "Onlar barışıncaya kadar amellerini bana getirmeyin" buyurur.) [İ.Malik] Ramazan-ı şerifi memnun ederek salan, Bugün artık sevinsin, orucu kabul olan.
25.11.2003
Farkında olmadan Allah'a inanmak
Evrende gördüğümüz maddelerin ezeli olması mümkün müdür? CEVAP: İslam âlimleri diyor ki: Ezeli olan şey değişmez. Sonradan olan değişir. Maddenin [elementlerin] fizik ve kimya özellikleri değişmektedir. Demek ki maddeler ezeli değildir. Maddeler, ezelde değişmemiş olsalardı, şimdi de, hiç değişmezdi. Önceden değişmek yoktu, sonradan değişmeler oldu da denilemez. Çünkü, değişmek için, bir kuvvetin tesir etmesi gerekir. Değişmek sonradan başlayınca, kuvvetin de, sonradan var olduğu, ezeli olmadığı anlaşılır. Görülüyor ki, maddenin ezeli olduğunu söylemek, tabiat kuvvetlerinin sonradan olduklarını, ezeli olmadıklarını ortaya koymaktadır. Fen ve tabiat bilginleri, birçok bitki ve hayvan nesillerinin tükenip yok olduklarını, birçok türlerin de, sonradan meydana geldiklerini anlamışlardır. Canlı, cansız her şeyin bir ömrü vardır. Her şeyin ömrü, yani varlıkta kalma zamanı başkadır. Ömrü saniye ile ölçülen varlıklar olduğu gibi, asırlarca yaşayanlar da vardır. En uzun ömürlü varlıklar, element denilen basit cisimlerdir. Bunların ömürlerinin çok uzun olması, tabiatçıları şaşırttığı için, (Cisimler yok olur, maddenin fizik ve kimya özellikleri değişir; fakat, madde yok olmaz) demişlerdir. Halbuki, maddenin, cisimlerin değişmelerinin sonsuz olarak, böyle gelip, böyle gideceğini söylemek, ister istemez, ezeli ve ebedi olan varlığa inandığını söylemek ve kabul etmektir. Bu da Allahü teâlânın varlığının, öncesiz olduğunu, maddecilerin ve tabiatçıların da inkâr edemeyeceklerini göstermektedir. Ateistler, canlı cansız, her şeyin sonsuz olarak, birbirlerinden meydana geldiklerini, bu arada, elementlerin hiç yok olmadıklarını söylüyorlar. Halbuki, elementler de atomlardan meydana gelmiştir. Atom yığınlarıdır. Atomlar da yoktan var edilmiştir. Elementler sonsuz öncelerde var olup, her şey bunların çeşitli birleşmelerinden, öncesiz meydana gelseydi, bunları birleştirmek için, sonsuz öncelerde, muazzam enerjinin, sonsuz kudretin bulunması gerekirdi. Çünkü, enerji olmadan, atomlar birleşemez. Öncesiz olması gereken o kudret, her şeyi yoktan yaratanın kudretidir. Demek ki, ateist de kendi mantığına göre, ister istemez, Allah'ın varlığını kabul etmiş olmaktadır. Atomlar da, elementler de, sonsuz öncelerde yoktu, sonradan oldu. Öncesiz olan yalnız Allah'tır. Diyorlar ki: Bir şeyin var olması için, o şeyi meydana getiren şeyin önceden var olması gerekir. Bunun da var olması için, bunu meydana getiren şeyin de var olması gerekir. Öncesiz demek, ucu, başlangıcı yok demektir. Başlangıçta bir şey olmazsa, ondan meydana gelecek şeyler de olmaz. Mevcut şeylerin hiçbirinin var olmaması gerekir. O halde, her maddenin, her cins varlığın, önceden yok iken sonradan var edilmiş, tek bir şeyden çoğaldığı anlaşılmaktadır. Maddecilerin (sonsuz öncelerde var olmak=öncesiz var olmak) sözleri, maddeler, cisimler için, mümkün değildir. Ancak madde olmayan, bir yaratıcı için bu mümkün ve gereklidir. Varlıkların meydana gelmesinde çelişki olmaması, yani bir başlangıcın olması için bu şarttır. Görülüyor ki, ezeli olan yani öncesiz madde olmayan bir varlık vardır. Bu varlık inkâr edilirse, şu görülen bütün varlıklar inkâr edilmiş olur. Mevcut varlıkları inkâr etmek mümkün olmadığına göre, zaruri olarak bunları yoktan yaratan ve kudreti sonsuz olan bir varlığa inanmak mecburiyeti ortaya çıkmaktadır. Bu varlık elbette Allah'tır.
26.11.2003
İlham dinde senet değildir
Evliyadan Şafii bir zat, (Dişleri kaplama lehinde, âlimler fetva vermeye cesaret edemiyor. Halbuki bu diş meselesi umum-i belva halini almış, her tarafa yayılmış ki, kaldırılması kabil değil. Ümmeti bu büyük beladan kurtarmak çaresini düşündüm; birden kalbime bu ilham geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl-i ictihadın vazifesine karışayım. Ama, bu umumi belva zaruretine karşı, fetvalara taraftar olmadığım halde diyorum ki: Eğer Müslüman bir diş hekimi kaplamaya ihtiyaç var derse, kaplama gusle mani değildir) diyor. Bu Şafii evliyanın ilhamı senet olmaz mı? CEVAP: Evet, hiçbir evliyanın ilhamı senet değildir. Evliya ilhamından sorumlu da olmaz. Hallac-ı Mansur hazretleri enel hak demiş, İbni Arabi ve Bayezid-i Bistami hazretleri gibi büyük zatların da hatalı ilhamları olmuştur. İlhamların doğruluğu, İslamiyet bilgilerine uygun olmalarından anlaşılır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: (Edille-i şer'iyyeye yani dindeki dört delile uymaya emrolunduk. Ama evliyanın ilhamlarına uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir.) [1/ 272] (Evliyanın ilhamında yanılması, müctehidin ictihadda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyaya dil uzatılmaz. Ancak Evliyanın yanlış ilhamlarına uymak caiz değildir. Müctehidlerin hata ihtimali olan sözlerine uymak ise vaciptir.) [m.31] (Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, kendilerini hâl kaplayınca, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bilgiler, marifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile ilham ile söyledikleri için suçlu sayılmaz. Bunlar ictihadında yanılan müctehidler gibidir. Hatta, bunların yanılmalarına da bir sevap verilir. Böyle, farklı bilgilerde, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri ancak doğrudur. Çünkü bu bilgiler, vahy ile bildirilmiştir. Tasavvuf büyüklerinin marifetleri ise, ilham iledir. İlhamda kıl ucu kadar uygunsuzluk varsa, yanlış demektir.) [1/112] Umumi belva için çare Şimdi yukarıda bildirilen ilham hakkında ihtimalleri sıralayalım: 1- Şafii'de gusülde ağzın içini yıkamak farz olmadığı için, Şafii olan veli böyle söylemiş olabilir. 2- Ulemanın diş dolgusuna fetva vermekten çekindiği bildiriliyor. Elbette çekinirler. Müslümanları cünüp gezdirmeye hangi âlim cüret edebilir ki? Musa Kazım gibi ittihatçıların mason şeyhülislamları buna fetva verdi ise de salih âlimler, buna cesaret edemedi. 3- Evet diş meselesi umumi belva halini almıştır. Mesela açık gezmek, içki, kumar, çalgı da umumi belva halindedir. Şimdi bir evliya, (Milleti bu büyük günahlardan kurtarmak için kalbime şöyle bir ilham geldi) dese ve bu haramlara izin verse, ilhamı senet olur mu? Nitekim aynı mantıkla kızların başlarını açmaya ve göz ile namaz kılmaya ruhsat verenler çıkmıştır. 4- (Müslüman bir diş hekimi, "kaplama ihtiyaçtır" derse, kaplama gusle mani olmaz) deniyor. Diş hekiminin sözü dinde senet midir? Senetse, başka bir diş tabibi de, zaruret değil dese, onunla da amel edilir mi? Bu işi diş tabibi mi çözer, yoksa ulema mı? 5- Haddim ve hakkım değil ki... ifadesine rağmen aksine hareket edilmesinin hikmetini bilemeyiz. Bilmemiz de gerekmez. Çünkü sonuçta bu bir ilhamdır. İlham ise senet olmaz.
27.11.2003
.
Şevval ayında [bu ayda] oruç
Her zaman oruç tutmak sevaptır. Hadis-i şerifte, (Oruç, cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır) buyuruldu. (Buhari) Şevval ayında tutulan orucun çok sevabı vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ramazandan sonra Şevval ayında da 6 gün oruç tutan, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [Taberani] (Ramazan orucu ile Şevvalde de altı gün oruç tutan kimse, bir yıl oruç tutmuş sayılır.) [İ.Mace] (Ramazan ayı orucu on aya, Ramazandan sonra tutulan 6 gün oruç da iki aya mukabil olur ki, böylece bir yıl oruç tutma sevabına kavuşulur.) [İbni Huzeyme] Bazı âlimler, bu 6 gün orucun vakit geçirmeden, bayramdan sonra hemen tutulmasının iyi olacağını bildirmişlerdir. Bu oruçları aralıklı tutmak da caizdir. Şevval ayında tutulan nafile veya kaza oruçlarını pazartesi ve perşembe günleri tutmak daha iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ameller, pazartesi ve perşembe günleri arz olunur. Ben de amelimin oruçlu iken arz olunmasını isterim.) [Tirmizi] (Pazartesi ve perşembe, günahların affedildiği gün olduğu için oruç tutuyorum.) [Müslim] (Cennetin kapıları pazartesi ve perşembe günleri açılır.) [Müslim] Oruç kazası olmayan nafile oruç tutmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bir gün nafile oruç tutana, yeryüzü dolusu altın verilse, o orucun sevabını karşılamaz.) [İbni Neccar] (Gizleyerek, bir gün nafile oruç tutana, Allahü teâlâ, cennetini ihsan eder.) [Hatib] Her ay 3 gün oruç tutmak çok iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Her [kameri] ayda, üç gün oruç tutmak, bütün yılı oruçlu geçirmek gibi sevaptır.) Buhari] (İbrahim aleyhisselam, her ayda 3 gün oruç tuttu. Allahü teâlâ da ona ömrü boyu oruç tutmuş gibi sevap verdi ve ömür boyu sanki yiyip içmiş gibi kuvvet, zindelik verdi.) [Beyheki] (Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur.) [Müslim] (Her ay 3 gün oruç tutanın kalbindeki kin yok olur.) [Bezzar] "Eyyâm-ı biyd" denilen kameri ayların 13, 14 ve 15. günleri de tutmak iyi olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ayda 3 gün oruç tutan, ayın 13, 14 ve 15. günlerinde tutsun!) [Nesai] (Her ay, eyyâm-ı biyd'de oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur.) [Nesai] Nafile oruç tutarken uygun bir davete gidilince, orucu bozmak günah değildir. Bir mümin arkadaşı sevindirmek ve onu üzmemek için davetine gidilir. Davete gidip de orucunu bozmayan bir kimseye Peygamber efendimiz, (Arkadaşın senin için bu kadar külfete girdiği halde, sen hâlâ "Oruçluyum" diyorsun. Şimdi ye, sonra yerine bir gün tutarsın) buyurdu. (Dare Kutni) Yine buyurdu ki: (Davete giden, Ramazan, kaza ve adak orucu değilse, [nafile] orucunu bozsun!) [Taberani] (Din kardeşinin hatırı için nafile orucu bozana, bin günlük oruç sevabı yazılır. Bu orucu kaza edince de iki bin günlük sevap yazılır.) [Şir'a] Öğleden sonra, bir zaruret olmadıkça, nafile orucu bozmamalıdır! Hadis-i şerifte, (Nafile oruç tutan kimse, öğleye kadar muhayyerdir) buyuruldu. (Taberani)
30.11.2003
Suçu kendimizde aramak
Suçsuz yere çeşitli iftira ve hakaretlere uğruyorum. Suçum yokken birisi gelip sataşıyor. Kimi alacağımı vermiyor, kimi borçlu çıkartıyor. Dualarım kabul olmuyor. Sıkıntılar, belalar yakamı bırakmıyor. Bunların gerçek sebebi ne olabilir? CEVAP: Önce sıkıntı, bela niye gelir? Bela, insana iki sebepten ileri gelir: 1- Günahsız kimselere, büyük zatlara gelir. Bu da onların derecelerinin yükselmelerine sebep olur. Başka hikmetleri de olabilir. Çünkü hadis-i şerifte, (En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir) buyuruluyor. (Tirmizi) 2- Dertlerin, belaların gelmesine sebep günah işlemek veya lüzumlu sebeplere yapışmakta kusur etmektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Size gelen bir musibet, kendi ellerinizle işleyip kazandığınız günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah bir çoğunu da affeder, [musibete uğratmaz.]) [Şura 30] Çoluk çocukta, hayvanda, âmirde, memurda bir huysuzluk görülürse, kabahatin kendimizde olduğunu anlamalıyız. Salihlerden biri buyuruyor ki: (Eşim huysuzluk edince, yanlış bir iş yaptığımı anlardım. Hemen o işime tövbe edince, eşimin huysuzluğu da giderdi. Böylece tövbemin kabul edildiği meydana çıkardı.) Demek ki belalar, kendi hatalarımız sebebiyle geliyor. Bizim suçumuz, hatamızı görmemektir. Üstümüze tatlı sürüyoruz, tatlıya gelen sinekleri suçluyoruz. Kovana çöp sokuyoruz, suçu bize saldıran arılarda buluyoruz. Salihler, her sıkıntıda, kusuru kendisinde görürdü. Büyük bir zat yolda giderken, bir kadın farkında olmadan pencereden üstüne kül döker. Daha kadın özür dilemeden, (Bu başa kül değil ateş layıktı, ucuz atlattık) der. Kendi ayıplarına bakmayıp, başkalarının ayıplarını araştıran, kusuru hep başkasında bulan kimse, başına daha büyük bela gelmediğine şükretmelidir. Allahü teâlâ hiç kimseye zulmetmez, sebepsiz bela göndermez. Başımıza gelen her sıkıntı kendimizden, günahlarımızdan kaynaklanmaktadır. Belki o işte, suçsuz görünsek de, başka bir iş sebebiyle bu sıkıntıların geldiğini anlamalıyız. Mevla intikamını kul eli ile alır İlmihali bilmeyen bunu kul etti sanır. Günahlardan tövbe edip, nefsi aşağılayarak terbiyeye çalışmalı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Nefsini zelil eden, dinini aziz etmiş, nefsini aziz eden dinini aşağılamış olur.) [Ebu Nuaym] Çünkü nefs Allah'ın düşmanıdır, hep zararlı iş yapmak ister. Kur'an-ı kerimde, (Nefs hep kötülüğü emreder) buyuruluyor. (Yusuf 53) Şeytanın aldatması zayıftır. Nefsimiz daha tehlikelidir. Hadis-i şerifte, (İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsidir) buyuruldu. Dışarıdaki düşman, bu iç düşmanın yardımı ile bize saldırıp, bizi yaralıyor. Nefsin her isteği, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytana uyar. Nefse uyan kimse de, hep İslamiyet'in dışına çıkar. Dinin bütün emir ve yasakları nefsi ezmek, taşkınca isteklerini önlemek içindir. Dine uyuldukça nefsin istekleri azalır. Nefs, temizlenmedikçe, üstünlük sevdasından, kendini beğenmekten vazgeçmez. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Nefse uymak ve kendini beğenmek felakete sürükler.) [Taberani]
Dünkü yazımızda, kabahati her zaman kendimizde bulmak gerektiğini bildirmiştik. Suçu hep başkalarına yüklersek, kendimizi beğenirsek, başkalarını küçümsersek bunlar bizim felaketimiz olur. Kendimiz övülmeye takdir edilmeye layık birisi olsak bile, kendimizi övmemiz çok yanlış olur. Çünkü, (Çirkin olan doğru, kişinin kendini övmesidir) buyurmuşlardır. Övünmek, kibirden gelir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah, kendini beğenip övüneni sevmez.) [Lokman18] (Allah, büyüklük taslayanları sevmez.) [Nahl 23] Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Kendini beğenen helak olur.) [Buhari] (Arkadaşını hakir görmek, kötülük olarak yeter.) [Müslim] Kendini beğenen nasihat kabul etmez. Hep itiraz eder, öyle değil diyerek kendini haklı, karşısındakini haksız çıkarmaya çalışır. Allah'tan kork şunu yapma dense, hemen itiraz eder. Bir hadis-i şerif meali: (Allah'tan kork diyene, sen önce kendine bak diyeni Allah sevmez.) [Beyheki] İtiraz etmeyi âdet haline getirmek, "Hayır öyle değildir" demek, çok çirkindir. Çünkü böyle söylemek, (Sen bilmiyorsun, bu işten sen anlamazsın, sen ahmaksın, ben akıllı ve bilgiliyim) demektir. Bu ise, kendini büyük görüp, başkalarına hücum etmektir. Lüzum yokken, karşımızdaki şahsın kusurlarını bulup kendisine göstermek günahtır. Çünkü onun hatasını söylemekle üzmüş ve kalbini kırmış oluruz. Zaruretsiz incitmek haramdır. Böyle şeylerde başkasının hatasını söylemek gerekmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Din kardeşine itiraz etme.) [Tirmizi] (İtiraz etmeyene, haklı iken, münakaşayı terk edene, Cennette bir köşk verilir.) [Taberani] (Haklı da olsa, münakaşayı terk etmeyen, hakiki imana kavuşamaz.) [İbni Ebiddünya] Hakkı, düşman da söylese kabul etmeli. Hakkı kabul edememek kibirdendir. Kibir ise büyük günahtır. Doğruyu kabul etmemeye inat denir. İnat, karşısındakini aşağı görmekten ileri gelir. Fazilettir hatayı hep kabul etmek gerek Hakkı kabul için inat etmemek gerek Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah'ın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmekte inat edendir.) [Buhari] (Küçük, büyük, iyi kötü veya hoşlanmadığın biri, hakkı söylerse, kabul et.) [Deylemi] (Bilmediği şeyde inat edene, inadından vazgeçene kadar Allah gazap eder.) [İ.Ebiddünya] (Kibirli, hakkı küçük görür, inkâr eder, insanlara hakaret gözü ile bakar.) [İ.Gazali] (Müslümanı hakir görmek, kişiye kötülük olarak yeter.) [Müslim] İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bekara suresinin (Kalblerinde hastalık vardır) mealindeki onuncu âyet-i kerimesi ile bildirilen hastalık, tedavi edilmedikçe, hakiki iman ele geçmez. Kalbi hasta olanın imanı, imanın suretidir. Nefsini temizleyen hakiki imana kavuşur. Yunus suresinin, (Allah'ın evliyası için korku ve üzüntü yoktur) mealindeki 62. âyet-i kerimesindeki müjde, hakiki imana kavuşanlar içindir. (1/46) Demek ki Allah'ın dostu olmak ve hakiki imana kavuşmak için kalbdeki hastalıkları yani kötü huyları temizlemek, kendini beğenmemek, suçu kendinde bulmak, itirazcı olmamak, hakkı kim söylerse kabul etmek gerekir.
02.12.2003
İslam ahlâkı ile yaşamak
Ateist genç diyor ki: Din insanları uyuşturur, tembel yapar, sağlıklı düşünemez, çalışmayı, ilerlemeyi engeller, binlerce yasak ve emirlerle insanı köle haline getirir. Kısaca yaşamı zindan eder. Hiçbir kayda ve şarta yani bir kurala bağlanmayan ise, huzur içinde yaşar. CEVAP: Bu sözlerin hiçbir ilmi değeri yoktur. Kuralsız yaşamak insanlara mahsus değildir. Emir ve yasaksız toplum hayal edilemediği gibi, beraber yaşayan iki kişiye bile kurallar gerekir. Birisi uyurken ötekinin gürültülü şekilde çalışması uygun olur mu? Kuralsız toplum olmaz. Kuralsız oyun bile olmaz. Yolda yürümekte bile kural gerekir. Trafikteki kurallar olmasa ne olur? Elbette kargaşa olur. İnsanların, sağlam ve rahat, neşeli yaşamaları ve ahirette sonsuz mutluluğa kavuşmaları için Allahü teâlâ, insanlara gerekli bütün nimetleri yarattı. Bunlardan nasıl yararlanacağımızı, nasıl kullanacağımızı, Peygamberleri aracılığı ile gönderdiği kitaplarında bildirdi. Bu bilgilere Din denir. İslamiyet'in koyduğu kurallar, sadece ahirette değil, dünyada da rahat içinde yaşamaya sebep olur. Bir ateist bile, İslam ahlakına uygun yaşarsa, dünyada rahat ve huzur içinde olur. Mesela, bir eczanede yüzlerce ilaç vardır. Her ilacın kutusunda tarifesi vardır. İlacı, tarifeye uygun kullanan, yararını, tarifeye uymayan zararını görür. Yeni bir makine, cihaz imal edilince, içine prospektüsü [tarifesi] konur. O cihazı yapan, aletin sağlıklı çalışabilmesi için nelere dikkat edilmesi gerektiğini bilir. İnsanları yoktan yaratan da, onun sağlıklı çalışabilmesi için ne yapması gerektiğini elbette bilir. Kur'an-ı kerimde, (Yaratan hiç bilmez mi) buyuruluyor. İşte İslam ahlakına uygun yaşayan insan, inanmasa bile Allah'ın yarattığı nimetlerden fayda görür. Branşında uzman olan bilim adamı, incelediği zaman İslamiyet'in o hususta bildirdiği kuralın faydalarını bulur. Yabancı bir bilim adamı diyor ki: "Namazdaki hareketler beden için çok faydalı jimnastik hareketleridir. Gün gelecek, [Bağnaz olmayan] doktorlar bunu reçetelerine yazacaklardır." Oruç, zekat, sadaka [yardımlaşma], sünnet olmak, temizlik, az yiyip az içmek, az uyumak, istişare, kanaat, tevekkül, sabır, kul hakkı, adalet için yazılıp çizilenleri çok kişi biliyor. Bunların tam ve en iyi şekli İslam ahlakında vardır. Bir ateist bile bunları uygulasa dünyada faydasını görür. Müslüman olarak uygularsa, o zaman kalbinde sevgiden hasıl olan Allah korkusu da olacağı için, hiç kimse olmasa bile, hiç kimse anlamasa bile, hiç kimse yakalayamasa bile, bu kurallar dışına çıkmaz, başkasına zarar vermez. Veriyorsa, sevgisinde, kusur var demektir. Bunun suçu da kurallarda değil, kendisindedir. Kurallara uyabilmek için beden ve ruh sağlığı çok önemlidir. Rahat, huzur buna bağlıdır. Bunun önemi gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Halbuki bu 1400 küsur yıldır İslam ahlakının temeli olup, emir ve tavsiyelerin başında yer almaktadır. Bir hadis-i şerifte İslami bilgilerin beden ve ahlak bilgisi olarak ikiye ayrıldığı, bu ilimler içinde bedeni koruyan sağlık bilgisi ile ruhu koruyan din ahlak bilgisinin önemi bildirilmektedir. Demek ki her şeyden önce, ruhun ve bedenin zindeliğine çalışmak İslamiyet'in emridir. Hatta İslamiyet, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Çünkü, bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir. İslamiyet'te ruh temizliği esastır. Yalancı, hilekâr, insanları aldatan, haksızlık eden, insanlara yardım etmeyen, büyüklenen, yalnız kendi çıkarını düşünen bir kimse, ne kadar ibadet ederse etsin, hakiki bir Müslüman sayılmaz. (Devamı var)
03.12.2003
Mükemmel insan nasıl olur?
Dünkü yazımızda, bir ateistin bile, inanmadığı halde, İslamın güzel ahlakına uygun yaşadığında, dünyada rahata kavuşacağını bildirmiştik. Bugün mükemmel insanı bildiriyoruz. Mükemmel insan nasıl olur? Bazı vasıfları şöyledir: Güler yüzlü, tatlı dilli, doğru sözlüdür. Kızmaz, kızsa da zararlı iş yapmaz. Büyüklenmez, son derece mütevazı, alçak gönüllüdür. Kendisine başvuran herkesi dinler ve imkan buldukça yardım eder. Vakarlı, kibar, ağır başlı, haysiyetlidir. Ailesini ve vatanını sever. Ana babasına, hocasına, âmirine karşı saygılıdır. Kumar oynamaz, uyuşturucu kullanmaz, sarhoş olmaz, yalan söylemez, hırsızlık, gasp yapmaz, kimsenin hakkına tecavüz etmez. Hiç kimsenin canına, malına, ırzına dokunmaz. Hasetçi değildir. Başkasının zararına sevinmez. Onlara karşı kin beslemez. Üç günden fazla dargın durmaz, küsmez. Yumuşaktır, fakat pasif değildir. Cömerttir, cimri değildir. Dedikodu etmez, suizanda bulunmaz. Sözünde durur kimseyle alay etmez, onlara zulmetmez. Hainlik etmez. Sahtekâr değildir. Fitne çıkarmaz, özür dileyeni affeder. Vaktini boş geçirmez. Lüzumsuz şeylerle uğraşmaz. Ancak faydalı şeylerle meşgul olur... Yukarıdaki emir ve yasaklar sadece İslamiyet'te vardır. Müslüman, bu emir ve yasaklara uyduğu ölçüde mükemmel insandır. Tam uyabilirse mükemmelliği de tam olur. Allahın evliya kulları böyledir. İslam dini kadar, açık ve mantıki hiçbir din yoktur. Bu dinin esasını anlayan, seven ve uygulayan bir kimse, dünya ve ahirette mutlu olur. Eğer bütün insanlar, İslam ahlakı üzere yaşasalar, dünyada ne kötülük, ne hile, ne savaş, ne şiddet ve ne de zulüm kalırdı. Bunun için, mükemmel bir insan olmaya gayret etmek lazımdır. Yukarıdaki hususlar İslamiyet'in emirleridir. Yerimizin müsaadesi ölçüsünde birkaçını alalım. İyi insan, iyi ahlaklı insan demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Ahlakınızı güzelleştiriniz.) [İbni Lal] (Sizin imanca en güzeliniz, ahlakça en güzel olanınızdır.) [Hakim] (Ben güzel ahlakı bildirmek için gönderildim.) [Beyheki] (Güzel ahlak, senden kesilen akrabanı ziyaret etmek, sana vermeyene vermek, sana zulmedeni affetmektir.) [Beyheki] (Din, güzel ahlaktır.) [Deylemi] (En faziletli mümin ahlakı en güzel olandır.) [Tirmizi] (Mallarınızla herkesi memnun edemezsiniz. Güler yüz ve tatlı dil ile, güzel ahlakla memnun etmeye çalışınız!) [Hakim] (Yumuşak davran! Sertlikten sakın! Yumuşaklık insanı süsler, çirkinliği giderir.) [Müslim] (En iyi kimse, huyu en güzel olandır.) [Buhari] (Yumuşak huylu kimseye, dünya ve ahiret iyilikleri verilmiştir.) [Tirmizi] (Halka kolaylık, yumuşaklık gösteren Müslümanın cehenneme girmesi haramdır.) [İ. Ahmed] Bir kimse Resulullahtan nasihat isteyince (Kızma, sinirlenme) buyurdu. Birkaç kere sordu, hepsinde de (Kızma, sinirlenme) buyurdu. (Buhari) Güzel ahlak hakkında İslam âlimleri buyuruyor ki: Her binanın bir temeli vardır. İslamın temeli de güzel ahlaktır. Güzel ahlak; güler yüzlülük, cömertlik ve kimseyi üzmemek demektir. Güzel ahlakın en azı, meşakkatlere göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek, bütün insanlara karşı şefkatli olmaktır. Güzel ahlak, Yaratandan dolayı, yaratılanları hoş görüp, onların eziyetlerine sabırdır. Bir müslümana çatık kaşla bakmak haramdır. Güler yüzlü olmayan mümin sıfatlı değildir. Herkese karşı güler yüzlü olmalı. Kısacası Müslüman, hasreti çekilen insan demektir.
04.12.2003
Dinimizde dört delil vardır
Geçen gün abdestte enseyi mesh etmek haram demiştim, siz haram değil demiştiniz. Zebra yemek haramdır dedim. Siz ise haram olduğunu söyleyen iddiasını ispat etmeye mecburdur demiştiniz. Siz değil de ben niye mecbur oluyorum? Sonra niye sorulara Kur'andan değil de başka kitaplardan cevap veriyorsunuz? Bir de, Yahudilerle ortak olduğunuz söyleniyor. Ortak olmadığınızı ispat edin diyorum, ispat size düşer diyorsunuz. Niye siz ispat etmiyorsunuz? CEVAP: Mubah, yani haram olmayan şey çoktur. Bunlar mubah diye Kur'an ve sünnette yazılı olmaz. Ama haram azdır ve haram olduğu edille-i şer'iyyede bildirilmiştir. Bütün meyve, sebze ve otlar mubahtır. Mubah olduğuna dair delil aranmaz. Haram deniliyorsa delil aranır. Mesela sarhoş edici otları yemek haramdır. Bunun delili olur. Zehirleyen meyve veya gıdaları yemek haramdır bunun delili olur. Alerji yapıp hastalandıran gıdaları yemek haramdır. Bunun delili olur. Ama bir kivi için, bir ananas için, bir muz için mubah olduğuna dair delil aranmaz. Haram diyen çıkarsa delilini onun göstermesi lazımdır. İftira edilen kimse, kendisinin temiz olduğunu ispat edemez. İspat, iftira edene düşer. Mesela bir kimse, (Babanız hırsızdır, katildir. Falancanın malını çalmıştır, beş kişiyi öldürmüştür) dese, babanız, bunları yapmadığını nasıl ispat edecektir? Elbette bunu söyleyenin ispat etmesi, delil göstermesi gerekir. Babanız, (Ben böyle bir şey yapmadım) diyorsa, artık ondan delil istenmez. Suçu kim isnat ediyorsa, şahit ve delil ondan istenir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Şahit dava edene, yemin, inkâr edene düşer.) [Darekutni] (İspat davacıya, yemin de inkâr edene düşer.) [Tirmizi] Dinimizde delil sadece Kur'an-ı kerim değildir. Dinimizde dört tane delil vardır. Bunlar; 1- Kitab, 2- Sünnet, 3- İcma [âlimlerin söz birliği], 4- Kıyası fukaha [Fıkıh âlimlerinin ictihadı] Her meselede bu dört delile bakılır. Mesela enseyi mesh etmek haram mı diye bu delillere bakılır. Bu delillerde öyle bir şey yok. Hatta sünnet olduğunu fıkıh kitapları bildiriyor. Zebranın yendiğini, köpeğin yenmediğini yine fıkıh kitapları bildiriyor. Bir de, dört hak mezhepte bazı fıkhi konular farklıdır. Bir mezhepte haram olan öteki mezhepte mubah olabilir. Onun için herkes kendi mezhebine göre amel etmesi gerekir. Bu delillerle inanmayan, dört mezhepten birisinde bulunmayıp sadece Kur'an diyen kimse mezhepsizdir. Mezhepsizin sapık veya kâfir olduğu Seyyid Ahmed Tahtavi'nin Dürr-ül-muhtar hâşiyesinin Zebâyıh kısmında bildirilmektedir. Örf, bir şehirdeki insanların dine aykırı olmayan umumi âdetleri demektir. Edille-i şeriyye denilen dört delilden sonra dine aykırı olmayan örf ve âdetler de delil olur. Ancak, zamanın değişmesiyle örf ve âdete dayanan hükümler değişebilir. Çünkü Mecelle'nin 39. maddesinin açıklamasında deniyor ki: Zamanın değişmesiyle, örf ve âdete ait hükümler değişebilir. Nassa, delile dayanan hükümler zamanla değişmez. (Dürer-ül hükkam) Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez. İbadetlerde nass ile bildirilmiş olmayan bir hükmü anlamak için umumi [genel] âdetler delil olur. Âdetlerin umumi olması için Eshab-ı kiram zamanından kalması, müctehidlerin kullanmış olmaları ve devamlı olmaları gerekir. Sonradan âdet olan şeyler, şer'i delil olmaz. Muamelattaki âdete ait hükümler, nassa muhalif değilse delil olur. Örf ve âdetin nassa aykırı olup olmadığını da ancak fıkıh âlimleri anlar. (Mecelle şerhi)
07.12.2003
İstanbul evliyaları" demek
Tasavvuf düşmanı iki Abduhcu yazar, "İstanbul evliyaları demek yanlıştır. Evliya, velinin çoğuludur. Çoğulun çoğulu olmaz" diyorlar. Türkçe'ye yerleşmiş olan böyle kelimeleri Türklerin kullandığı gibi kullanmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Abduhcu yazarların, Ehl-i sünnet kitaplarına çamur atabilmek için başka bir hata bulamayıp, "Çoğulun çoğulu olmaz" demeleri iki yönden yanlıştır: 1- Arapça'daki birçok çoğul kelime, Türkçe'ye tekil olarak geçmiştir. Arapça'da galat olsa da Türkçe'de olmaz. Aşağıdaki siyah harfli kelimeler, Arapça'da çoğul olduğu halde, Türkçe'de tekil olarak kullanılır. Şaki = Eşkıya, şekil = eşkal, veled = evlad, tacir = tüccar, fakir= fukara, rızk = erzak, ihraç = ihracat, ithal= ithalat, sınıf = esnaf, misil = emsal, buud= ebad, ced = ecdad, edat = edevat, heram = ehram, lif = elyaf, şerif = eşraf, sevb = esvab, taraf = etraf, vasıf = evsaf, hayr = hayrat, hulk = ahlak, nefs = nüfus, akıllı = ukala, abdal= budala, varak= evrak Bu kelimelerin çoğulları, asırlardır tekil gibi kullanılmaktadır. Mesela, (Ukala bir eşkıya, evladımın ahlakını bozdu) denir; fakat (Akıllı bir şaki, veledimin hulkunu bozdu) denmez. Çoğullarının çoğulları da şöyle kullanılmaktadır: (Eşkıyalar evlatlarımın ahlaklarını bozdu.) (Anarşistlerin eşkalleri belirlendi.) (Evlatlarınızı iyi yetiştirin.) (Budalalar çok saf insanlardır.) (Evrakları hazırla.) (Tüccarların ihracatları çoğaldı.) (Esnaflar da ithalata başladı.) (Fukaraların erzakları yetmedi.) (Emsalleri içinde en üstünü o.) (Masanın ebatları büyüktü.) (Ecdatlarımızı hayırla anarız.) (Aletleri ve edevatları iyi saklayın.) (Mısır ehramları meşhurdur.) (Pamuk elyaflarının en iyisi idi.) (Ali ağa köyün eşraflarındandır.) (Yeni esvaplarımızı giyinmiştik.) (Binaların etraflarına iyi bakın.) (Malların evsaflarını bildirin.) (Ne hayratlar yaptırmışlar.) (Gençlerin ahlakları bozuluyor.) (Almanların nüfusları azalıyor.) (Her gün ukalalar türüyor.) (Evliyalara dil uzatanlar çoğaldı.) Bu kelimelerin Türkçe olarak böyle çoğul şeklinde söylenmesi yanlış değildir. Böyle yazmakla dini bir hata da işlenmiyor, Mason Abduh gibi, düşük faize helal denmiyor. Abduhcular niye alınıyor ki? Evladın tekili velettir. Türkçe'de evlat yerine velet dense, hakaret kabul edilir. Tüccarlar yerine tacirler, erzaklar yerine rızklar, nüfus sayımı yerine nefislerin sayımı dense, anlaşılmaz veya tuhaf karşılanır. Galat-ı meşhur olanları da kullanmanın mahzuru olmaz. Mesela akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvet olduğu halde, halkımız arasında, hafıza, hatır anlamında da kullanılıyor. Mesela hatırıma geldi, hatırımdan çıktı yerine, aklıma geldi, aklımdan çıktı deniyor. Ama galat-ı meşhur olduğu için kullanmakta mahzur olmaz. 2- Arabide çoğulun da çoğulu olur. Birkaç örnek: Kavm, çoğulu ekvâm, bununki de ekavimdir. Recül [adam], çoğulu rical ve ricalattır. Fadıl [faziletli], çoğulu efadıl ve efadilindir. Kelb [köpek], çoğulu kilab ve ekalibdir. Atalarımız der ki: Kilab ürür, kervan yürür.
08.12.2003
.
Parçalanıp bölünmenin zararı
Mezheplere ayrılmak parçalanmak değil midir? Ehl-i sünnet ne demektir? CEVAP: Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.) [İbni Mace] Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, Resulullahın ve eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. 73 fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan kurtuluş fırkası Ehl-i sünnet fırkasıdır. Abdülgani Nablüsi hazretleri buyuruyor ki: Al-i imran suresinin, (Toptan Allah'ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın) mealindeki 103. âyet-i kerimesi, itikadda, inanılacak bilgilerde parçalanmayın demektir. Yani nefsinize ve bozuk düşüncenize uyarak, doğru imandan ayrılmayın demektir. İtikadda ayrılmak, parçalanmak elbette asla caiz değildir. Hadis-i şerifte de (Cemaat rahmet, ayrılık azaptır) buyuruldu. İmam-ı Beyheki (Müslümanlar bozulduğu zaman, önceki âlimlerin doğru yoluna sarılmalısın! Bir kişi kalsan bile, o yoldan ayrılmamalısın!) buyuruyor. Necmeddin-i Gazzi de, (Ehl-i sünnet âlimi demek, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. Sevad-i a'zam, yani İslam âlimlerinin çoğu böyle idiler. Hak olan cemaat ve 73 fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan Fırka-i naciyye bunlardır) buyuruyor. (Parçalanmayın) âyet-i kerimesi, fıkıh bilgilerinde de ayrılmayın demek değildir. Ahkamda, amellerde olan ictihad bilgilerindeki ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki, ince bilgileri ortaya koymuştur. Eshab-ı kiram da, günlük işleri açıklayan bilgilerde, birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat, itikad bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte, (Ümmetimin [âlimlerinin] ayrılığı [ameli mezheplere ayrılması] rahmettir) buyuruldu. Dört mezhebin, amel bilgilerinde ayrılması böyledir. [Âlimlerin amel, iş bilgilerinde çeşitli ihtisas kollarına ayrılmaları da böyledir. Böylece; birçoğu hadiste, birçoğu tefsirde, çoğu da fıkıhta, Arabi bilgilerde yetişmişlerdir.] Bunun gibi sanat sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da rahmettir. (Hadika) Müctehid âlimlerin farklı ictihadları olabilir. Birinin farz dediğine öteki haram diyebilir. Bunlar da bizim için senettir. Biz onların ictihadlarına uymak zorundayız. Hatalarından sorumlu değiliz. Kendileri de sorumlu değildir. Çünkü peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Âlim, [amele ait bilgilerde] ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari] Bir mezhepte bulunan Müslüman, diğer hak mezheptekileri kardeş bilir, onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler. Amelde mezheplerin bir olmayıp, çok olması, faydalıdır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşayanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşayanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hastalık için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada ve fabrikada çalışanlar için de, bu ayrılış görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip, taklid ediyor veya bu mezhebe tamamen geçiyor. Mezhepsizlerin, istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hatta imkansız olurdu. Amellerde tek hüküm [mezhep] ideal olsaydı Resulullah öyle bildirirdi. Halbuki rahmet olduğu için kendisi de farklı bildirdi. Mesela namazda bazen elini bağlar bazen de yanlarına koyardı. Hanefi mezhebinde bulunan bir kimsenin bir yerinden kan çıkar ve durmazsa, abdestli duramaz ve her zaman abdest alması güç olacağından, Şafii veya Maliki mezhebini taklid ederek, zorluktan kurtulur. Halbuki tek hüküm olsaydı, buna imkan olmazdı.
09.12.2003
Ebu Hanife, imam arkasında Fatiha okumak tahrimen mekruh derken, İmam Şafii farz diyor. Peygamberin bile, haram etme, farz kılma yetkisi yokken, farz Allah'ın emri iken nasıl olur da bu âlimler, farzdır, haramdır diyebiliyorlar? CEVAP: Resulullahın ve müctehid âlimlerin yetkisi iyi bilinmediği için böyle garip sorular geliyor. Bir kimse suç işleyince, savcının isteği üzerine getirilip hakim tarafından ceza verilir ve hapse atılır. Hapse atanlar polis veya jandarmadır. Ama bunu savcının emri ile yapmaktadır. Hücreye konmuşsa gardiyan koymuştur. Şimdi gardiyana, jandarmaya veya polise, siz kim oluyorsunuz da beni hapse attınız diyemeyiz. Onlar savcının emrini uyguluyorlar. Savcı da kim oluyor denemez. O da kanun adına bunu yapıyor. Şu halde yetki kanundan geliyor. Ama bu yetki, polis ile, savcı ile, kullanılıyor. Polise, savcıya karşı gelen kanuna karşı gelmiş olur. Polis, savcı devletin ortakları değildir, devlete hizmet veren kişilerdir. Suç işledikleri takdirde onlar da cezalandırılır. Farz ve haram Allah'ın emri ile olur. Ancak Allah, bu yetkiyi Resulüne de vermiştir. Birkaç örnek verelim: 1- Kur'anı açıklamakta yetkilidir. Bir âyet meali: (Kur'anı insanlara beyan et!) [Nahl 44] (Beyan etmek, başka kelimelerle açıklamak demektir.) 2- Bir şeyi haram etme ve farz kılmada da yetkilidir. İşte bir âyet-i kerime meali: (O ümmî Peygamber, temiz şeyleri helal, pis, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157] Resulullah açıklama yetkisine dayanarak buyuruyor ki: (Peygamberin haram kılması, Allah'ın haram kılması gibi geçerlidir.) [Tirmizi] (Eğer meşakkat vermeseydi, gece namazını ümmetime farz kılardım.) [Deylemi] Şu halde, (Allah'tan başkası farz kılamaz, haram edemez) demek yanlıştır. 3- Resulullahın emrine uymak, ona itaat etmek farz, isyan etmek haramdır: (Resule itaat, Allah'a itaattir.) [Nisa 80] (Allah ve Resulüne itaat eden cennete, isyan eden cehenneme gider.) [Nisa 13,14] (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih etme, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36] Allah'ın emrine olduğu gibi, Resulünün emrine de uymak şarttır. Peygamberin emrini kabul etmem, yalnız Kur'ana uyarım diyen kâfirdir. 4- İman konusunda da aynı yetkiye sahiptir. Resulullaha iman etmeyen kâfirdir: (Allah'a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158] (Allah'a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirlere de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13] 5- İman gibi, Allah'ın emrine itaat ile Resulünün emrine itaat de aynıdır. Ben yalnız Allah'a [Kur'ana] uyarım, Resule [hadislere] uymam diyen kâfirdir. İşte bir âyet meali: (Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151] Allahü teâlâ, Resulüne böyle yetkiler verip, (Resulüme tâbi olun) buyurduğu gibi, Resulü de, âlimlere yetki verip (Âlimlere tâbi olun!) ve (Âlimler benim vârislerimdir) buyuruyor. Yani (Bana tâbi olduğunuz gibi, âlimlere de tâbi olun) buyuruyor. Peki vâris olan bu âlimler, hiç hata etmez mi? Hatta birinin ak dediğine öteki kara demiyor mu? Ne olacak şimdi? Resulullah onu da açıklamış, (Âlim ictihadında yanılırsa bir, isabet ederse iki sevap alır) buyurmuştur. (Buhari) Demek ki Resulullahın vârislerinin de ictihad etme, haram ve helal deme yetkileri vardır. Bugünkü âlim taslakları müctehid değildir. Onların sözleri dinde senet olmaz. Bu yüzden, Yusuf-i Nebhani hazretleri, (Bugün müctehidlik taslayanın ya aklı veya dini noksandır) buyurmuştur.
10.12.2003
Ehl-i kıble tekfir edilmez
Günde beş defa Kâbe'ye yönelip, tehiyyatta kelime-i şehadeti söyleyen, küfre düşüp küfrüne tövbe etmese de, küfrü üzerinde sabit kalmaz" diyenler çıkıyor. Bu yanlış değil mi? CEVAP: Bu söz ehl-i sünnet itikadına aykırıdır. İmam-ı a'zam hazretleri buyuruyor ki: Tövbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir, küfre sebep olan şeyden de tövbe etmesi gerekir. O şeyden tövbe etmezse, namaz kılsa da kâfirdir. Bazısı, (La ilahe illallah diyen cennete girer) hadisine göre, 72 dalalet fırkası da cehennemde sonsuz kalmaz" diyor. Bu açıklama doğru mudur? CEVAP: Yanlıştır. Bir münafık da la ilahe illallah diyebilir. Kâfir olarak ölenleri cennete giremez. Tekfir hastalığımızın özünde bir nevi kendimizi ilahlaştırma virüsü vardır demek caiz mi? CEVAP: Bu söz, Resulullaha ve İslam âlimlerine bir iftiradır. Hâşâ Resulullah ve onun vârisleri olan ehl-i sünnet âlimleri, küfre düşenleri tekfir ettikleri için kendilerini ilahlaştıran bir virüse mi yakalanmışlardır? Bu ne çirkin iftira? İtikadı küfür olan dalalet ehli, ehl-i kıble değildir, namaz kılsa da, her ibadeti yapsa da cehennemde sonsuz kalır. İşte vesikaları: 1- İmam-ı a'zam ve imam-ı Şafii, Ehl-i kıble olana kâfir denilmez buyurdu. Bu söz, Ehl-i kıble olan, günah işlemekle kâfir olmaz demektir. 72 fırka, Ehl-i kıbledir. İctihad yapılması caiz olan açıkça anlaşılamayan delillerin tevillerinde yanıldıkları için, bunlara kâfir denilmez. Fakat, zaruri olan ve tevatür ile bildirilmiş olan din bilgilerinde ictihad caiz olmadığı için, böyle bilgilere inanmayan, sözbirliği ile kâfir olur. Çünkü, bunlara inanmayan, Resulullaha inanmamış olur. İman demek, Resulullahın Allahü teâlâ tarafından getirdiği, zaruri olarak bilinen bilgilere inanmak demektir. Bu bilgilerden birine bile inanmamak küfür olur. (Milel-nihal tercümesi) 2- 72 bid'at fırkası, namaz kıldığı ve her ibadeti yaptığı halde, bir kısmı mülhid olmuştur. Dinde sözbirliği ile bildirilen bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, la ilahe illallah dese ve her ibadeti yapsa ve her günahtan da sakınsa bile, artık buna ehl-i kıble denmez. (Hadika) 3- Zaruri din bilgilerinden veya iman edilecek şeylerden birine bile inanmayan, La ilahe illallah Muhammedün resulullah dese de, kâfir olur. (Redd-ül Muhtar) 4- Ehl-i sünnet olanların bir kısmı cehenneme girmez. Bunlardan yalnız kötü iş yapanlar Cehenneme girer. 72 bid'at fırkası, Ehl-i kıble olduğu için, bunlara kâfir denmez. Fakat bunların, dinde inanması zaruri olan şeylere inanmayanları kâfir olur. (Mekt. Rabbani 2/67, 3/38) 5- Meşhur bir farzı inkâr eden kimse, namaz kılsa da kâfir olur. (Berika) 6- Her namaz kılana ehl-i kıble denmez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Yalan söyleyen, sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden, Müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa da münafıktır.) [Buhari] 7- İmanın 6 şartından birine inanmayan, namaz kılsa da kâfirdir. (Eşiat-ül-lemeat) (Haramlardan kaçıp, ihlasla, la ilahe illallah diyen cennete girer) hadis-i şerifindeki İhlasla ifadesi için Resulullah efendimiz, (Söyleyeni haramlardan alıkoymasıdır) buyurdu. (Taberani) Haramlardan kaçmayanın imanını koruması zorlaşır. Eğer imanını koruyamamışsa sonsuz cehennemde kalır.
11.12.2003
Hayır da şer de Allah'tandır
Kur'an âyetlerini istediği gibi eğip bükerek yanlış anlamlar verip dini içten yıkmaya çalışan birisi, "Hayır Allah'tan ama şer Allah'tan değil. Şerri insan kendisi yaratır. Bunlar, şerrin Allah'tan olduğu inancını bir de Amentü'ye dahil etmişler. Âyet ve hadiste böyle bir şey yok. Eğer herkesin cennete veya cehenneme gideceğini Allah biliyorsa, o zaman bizi niçin sorumlu tutuyor? Nereye gideceğimizi biliyorsa, peki niye bize koskoca Kur'anı gönderdi? Niye emirler ve yasaklar bildirdi? Bu, dine iftiradır. Alın yazısı diye, kader diye bir şey yoktur, herkes kendi kaderini kendisi çizer" diyor. Lütfen bu konuyu âyet ve hadislerle açıklayın. CEVAP: Böyle ifadeler kullanan kimse, cahil, hatta sapık bile olamaz. Ancak azılı bir hain olur. Çünkü Kur'an-ı kerimde de, hadis-i şeriflerde de hayrın ve şerrin Allah'tan olduğu açıkça bildiriliyor. Şimdiye kadar gelen istisnasız bütün İslam âlimleri, (Hayır da şer de Allah'tan) demişlerdir. Şerrin Allah'tan olmadığı inancı Hıristiyanlık ile mutezile ve bazı sapık fırkaların görüşüdür. Hiçbir Ehl-i sünnet âlimi şer Allah'tan değildir dememiştir. Çünkü hiçbir âlim, Kur'an ve hadise aykırı konuşmaz. Kul kendi kaderini yaratamaz. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. "Küllün min indillah=Hepsi Allah'tandır" de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78] (Lut'un karısının azaba uğramasını takdir ettik.) [Hicr 60] (Yani kaderini öyle kötü yazdık) (Güzel âkıbet takdir ettiklerimiz [kaderi güzel olanlar] cehennemden uzak tutulur.) [ Enbiya 101] (Rabbin, kendi istediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların seçim hakkı yoktur.) [Kasas 68] (Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96] (Her şeyin yaratıcısı Allah'tır.) [Zümer 62, Mümin 62] Müfessirlerin şahı imam-ı Kadı Beydavi hazretleri bu âyet-i kerimeyi şöyle açıklıyor: (Hayrı, şerri, imanı, küfrü ve her şeyi yaratan ancak Allah'tır. Her şey Onun tasarrufu altındadır.) Peygamber efendimiz, Kur'an-ı kerimdeki imanla ilgili âyetleri açıklayıp buyuruyor ki: (İman, Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyamet gününe ve hayrın şerrin, Allahın takdiri ile olduğuna inanmaktır) [Buhari, Müslim] (Allah, "kadere, hayır ve şerrin takdirimle olduğuna inanmayan başka Rab arasın" buyurdu.) [Şirazi] (Bir kişi, kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmadıkça, mümin sayılmaz.) [Tirmizi] Görülüyor ki, (Hayır da şer de Allah'tandır) inancını Amentü'ye sokan Allah ve Resulüdür. Cebriye denilen sapık fırka da, bu âyetlere bakınca, (Bize günahları işleten Allah'tır, biz günahlardan sorumlu değiliz) demiştir. Elbette bu da yanlıştır. Ehl-i sünnete göre, insanda irade-i cüziye vardır. İşlediği günahlardan sorumludur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İman-küfür, hayır-şer, hidayet-dalalet, taat-günah, Allahü teâlânın yaratması olup, hepsi de Onun takdir ve iradesiyledir. Hak teâlâ sevabı ve günahı kulların ameline bağlı kılmıştır. İnsanı iradesine bırakmış, azabı ve sevabı, iradenin sarfına bağlı kılmıştır ki, buna kesb denir. Kesb, kuldan, yaratmak Allah'tandır. Kesb, kendi irademizle yaptığımız hareketlerdir. Allahü teâlânın yaratacağı şeyleri ezelde bilmesi, irade sıfatını yok etmediği gibi, kullarının yapacağı şeyleri de ezelde bilmesi, kulların irade ve ihtiyar sahibi olmalarına mani değildir. Allahü teâlânın emirler, yasaklar koyması, insanda kesb bulunduğu içindir. Eğer kesb olmasaydı, hâşâ bu emir ve yasaklar lüzumsuz olurdu. Azap ve nimet vaadleri hâşâ yanlış olurdu. Peygamberlerin ve kitapların gönderilmesi de yine bu şekilde hâşâ temelinden yersiz bir iş olurdu. Görülüyor ki bu azılı hainin maksadı dinleri temelinden yıkmaktır. (Devamı var)
14.12.2003
Allahü teâlâ elbette her şeyi bilir
Dün, hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu âyet ve hadislerle kısaca ispat etmiştik. Bugün ise, "Eğer herkesin cennete veya cehenneme gideceğini Allah biliyorsa, o zaman bizi niçin sorumlu tutuyor? Nereye gideceğimizi biliyorsa, peki niye bize koskoca Kur'anı gönderdi? Niye emirler ve yasaklar bildirdi? Alın yazısı diye, kader diye bir şey yoktur, herkes kendi kaderini kendisi çizer" savına cevap veriyoruz. CEVAP: Bu savların hepsinin cevabı Kur'an-ı kerimde vardır. İslam âlimleri açıklamıştır. Önce şunu soralım. Bir insanın cennete mi cehenneme mi gideceğini Allah bilmez mi? Bilmeyen Allah olur mu hiç? Kur'an-ı kerimdeki o kadar âyetler nasıl inkâr edilir? Bunun maksadı, (Çamur at, tutmazsa da iz bırakır) misali, belki bazı gafilleri avlarım diye böyle desteksiz atıyor. Önce kaderi anlatalım. Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Yani kader, maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, bu maaşın dağıtılmasıdır. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını, nerede nasıl öleceğini bilir. Buna şans, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı deniyor. İşte âyet-i kerimeler: (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255], (Allah her şeyi bilir.) [Hucurat 16], (Yaratan hiç bilmez mi?) [Mülk 14], (Bütün canlıların rızkı ancak Allah'a aittir. Allah o canlıların karar kıldıkları yerleri de, emaneten durdukları yerleri [ana rahmindeki hallerini] de bilir. Hepsi açık bir kitapta [levh-i mahfuzda] dır.) [Hud 6] , (Yeryüzünde hiçbir olay ve başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta [levh-i mahfuzda] yazmış olmayalım. Elbette bu, Allah'a göre kolaydır.) [Hadid 22] Bu âyetleri açıklayan üç örnek verelim: 1- Bir film tekrar tekrar gösterilse, bunu önceden seyretmiş birisi, ikinci, üçüncü defa seyrederken, (Baş roldeki oyuncu, attan düşüp ölecek) dese, o dediği için mi filmdeki oyuncu ölüyor, yoksa, söyleyen daha önce seyrettiği için mi biliyor? Allahü teâlâ da ezeli ilmi ile kimin nerede nasıl öleceğini ve cennete mi cehenneme mi gideceğini elbette bilir. 2- Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılıyor. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasını ve batmasını etkilemez. Allahü teâlâ da insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları levh-i mahfuza yazmıştır. 3- Bir öğretmen, daha önceki birçok tecrübesine dayanarak, çok tembel bir öğrencisi için, (Bu öğrenci bu sınavı kazanamaz) diye bir deftere yazsa, yazılan yazı, o öğrencinin sınavını etkilemez. Öğrenci imtihanı kazanamayınca, (Sen deftere yazdığın için ben imtihanı kazanamadım) diye suçu öğretmene yüklemesi insafsızlık olmaz mı? Allahü teâlâ da, bir kâfirin, cehennemlik olduğunu bilmez mi hiç? Nitekim Allahü teâlâ Ebu Leheb'in kâfir olarak ölüp cehenneme gideceğini bildiği için, (Ebu Leheb alevli ateşte yanacak) buyurmuştur. (Leheb 3) Allahü teâlâ Ebu Leheb'in akıbetini Kur'an-ı kerimle bildirdi. Diğer insanlarınkini ise Levh-i mahfuza yazdı. İnsanların başlarına gelecek bütün işlerin levh-i mahfuzda yazılı olması onları o işleri yapmaya mecbur kılmaz. Seyyid Abdülhakim efendi hazretleri, (Kader, ilim-i mütekaddimdir, cebr-i mütehakkim değildir) buyuruyor. Yani kader, Allahü teâlânın ezelî ilmi ile kullarının başına gelecek işleri bilmesi demektir. Yoksa başına gelecek şeyleri onlara zorla yaptırması demek değildir. (Devamı var)
15.12.2003
.
Kötülükleri yaratan başkası mı?
Şer Allah'tan değildir, herkes kaderini kendisi yaratır" diyenlere bugün de cevap veriyoruz. Mektubat-ı Rabbani'de buyuruluyor ki: İmam-ı a'zam hazretleri, imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerine sordu: - Allah, insanların istekli işlerini, onların arzusuna bırakmış mıdır? - Hayır, rübubiyetini, [yaratmak ve her istediğini yapmak büyüklüğünü] aciz kullarına bırakmaz. - O zaman kullarına, işleri zorla mı yaptırıyor? - O âdildir. Kuluna zorla günah işletip, sonra da Cehenneme sokmaz. - O halde, insanların, istekli hareketini kim yapıyor? - İşleri ne insanların arzusuna bırakmış, ne de kimseyi, o işleri yapmaya mecbur bırakmıştır. İkisi arası olagelmektedir. Yaratmayı kullarına bırakmadığı gibi, zorla da yaptırmaz. Mutezile'den Abdülcebbar Hemedani, Ehl-i sünnet âlimlerinden Ebu İshak İsferaini'ye sordu: - Allah, kötülüğü, günahı istemez ve yaratmaz. Bunları şeytan yaratmıyor mu? - Hayrı da, şerri de, her şeyi yalnız Allah yaratır. Başkası bir şey yaratamaz. - Allah kendine isyan edilmesini diler mi? - Allahü teâlâ, küfrü ve günahları dilemese ve yaratmasa, kul, zorla Ona isyan edebilir mi? Kul, irade-i cüziyyesi ile küfür, günah, kötülük yapmak ister. Allah da dilerse, onun istediğini yaratır. - Bir kimse hidayet istediği halde, Allah ona hidayet dilemese, ona kötülük etmiş olmaz mı? - Kulun hakkını vermemeyi dilemez, ama kendi hakkını almayı dilemeyebilir. Zerre kadar iyilik yapana karşılığını verir. Küfürden başka günahların çoğunu da affeder. Küfrü dilemesine gelince, Hak teâlâ âlimdir, ileride olacak her şeyi bilir. Hakimdir, her şeyin en iyisini yapar. Dilediği kuluna hidayet verir. Sapıklıktan dönmeyeceğini bildiği kulu da sapıklıkta bırakır. Bir âyet meali: (Dilediğini sapık yolda bırakır, dilediğine de, hidayet eder.) [Fatır 8] Allahü teâlâ, iyiliği ve kötülüğü, kulların irade etmesi, dilemesi ile yaratır. Kulun iradesi yaratmaya sebeptir. Müminler, irade-i cüziyyeleri ile imanı ve itaati dileyince, Allahü teâlâ da, diler ve yaratır. Kâfir, küfrü ve fasık, günahı dileyince, O da irade ederse, yaratır. Yalnız kulun dilemesi ile bir şey var olmaz. O da dileyince var olur. Allahü teâlâ dilemedikçe, bir sinek, kanadını kımıldatamaz. İnsanların yaptıkları bütün iyilikler ve kötülükler, hep Onun dilemesi ile oluyor. Kullar bir şey yapmak irade edince, O irade etmezse o iş olmaz. Var olmasını dilemediği şey, var olmaz. Var olursa, gücü yetmemek olur. Allahü teâlânın her şeye gücü yeter. Eshab-ı kiramdan bir zat, (Ya Resulallah, yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre, iş yapmanın ne önemi var) diye sual etti. Peygamber efendimiz, (Herkes, kendi işine hazırlanır) buyurdu. (Müslim, Tirmizi) Aynı suali soran Hz. Ömer'e de buyurdu ki: (Herkes önceden takdir edilmiş olan işlere hazırlanır. Saadet ehlinden olan, saadet için çalışır; şekavet ehlinden olan da şekavet için çalışır.) [Tirmizi] Aynı suali soran, başka birine de, Şems suresini okudu. İlgili kısmın meali şöyle: (İnsana iyilik ve kötülükleri [hayrı ve şerri] öğreten ve bu ikisinden birini tutmak için, ihtiyar [seçme hakkı, irade-i cüziyye] veren Allah'a and olsun ki, nefsini kötülüklerden temizleyen kurtuldu. Nefsini kötülükte bırakan, ziyan etti.) [Şems 7-10 Beydavi] İnsan, irade-i cüziyyesini kullanmakta serbesttir, mecbur değildir. Bu irade, iyiliğe kullanılırsa Allahü teâlâ iyilik, kötülüğe kullanılırsa, kötülük yaratır. (İrade-i cüziyye risalesi M. Akkermani) [Devamı var]
16.12.2003
.
Her şey Levh-i mahfuzda yazılıdır
Bugün de, "Herkesin cennetlik veya cehennemlik olduğunu Allah bir yere yazmamıştır, alın yazısı, kader diye bir şey yoktur" iddiasına cevap veriyoruz... İnsanların başına gelecek olaylar, doğacakları, ölecekleri ve ne iş yapacakları gibi bütün bilgiler, levh-i mahfuz denilen bir kitaptadır. Bu kitaptaki bilgilere kader deniyor. Kader hakkında birçok âyet-i kerime vardır. Bazılarının meali şöyledir: (Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitab [levh-i mahfuz] Ondadır.) [Rad 39] (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması elbette kitapta yazılıdır.) [Fatır 11] {Kaza-i muallak, levh-i mahfuzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp duası kabul olursa, o kaza değişir. Hadis-i şerifte de, (Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken insanı korur) buyuruldu. (Taberani)} (Allah'ın bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır, ne doğurur. Bir canlıya verilen ömür ve ömrünün azaltılması da mutlaka bir kitaptadır.) [Fatır 11] (Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır.) [Sebe 3] Resulullah efendimiz, kaderle ilgili âyet-i kerimeleri açıklayarak buyuruyor ki: (Allah, ilk önce Kalem'i yaratıp, "Sonsuza kadar olacak olanı yaz" buyurdu.) [Tirmizi, Ebu Davud] (Her şey ezelde yazıldı. Allahın ilmine göre, kalem kurudu.) [Tirmizi] (Yani takdir son buldu ve kaleme yazacak bir şey kalmadı.) (Kaderi inkâr eden helak olur.) [Taberani] (Allahü teâlâ, "kadere, hayır ve şerrin benim takdirimle olduğuna iman etmeyen, benden başka Rab arasın" buyurdu.) [Şirazi] (Kadere iman, iman esaslarındandır.) [Tirmizi] (Kadere iman etmek, tevhidin nizamıdır.) [Deylemi] (Kaderi inkâr eden helak olur.) [Taberani] (Kadere inanmayan iman etmiş olmaz.) [Tirmizi] (Kadere inanmayan imanın gerçeğine erişmez.) [Nesai] (Kadere iman, imanın aslındandır.) [E. Davud] (Kaderi inkâr edenin İslam'dan nasibi yoktur.) [Buhari] İnsanların nerede doğup nerede ve nasıl ölecekleri de kaderdendir. Yani ezelde yazılmıştır. Bu konudaki âyet-i kerimelerden bazıları şöyledir: (Allah, insanlara zulümleri [günahları veya küfürleri] yüzünden hemen ceza verecek olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Ama onları takdir edilen bir müddete kadar erteler. Ecelleri gelince onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler.) [Nahl 61] (Her ümmetin bir eceli vardır, gelince ne bir an geri kalır, ne de bir an ileri gider.) [Araf 34] (Bu ecele, ecel-i müsemma denir. Dua ile de gecikmez.) (Ölümü Allah'ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145] (Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah'tır.) [Enam 2] (Evlerinizde kalsaydınız bile, öldürülmesi yazılmış [takdir edilmiş] olanlar, öldürülüp devrilecekleri yere giderlerdi.) [Al-i İmran 154] (Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.) [Ahzab 38] Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki: Cebriyye fırkası, her şeyi Allah yaptığı için, insanlarda cüz'i irade, seçme hakkı yoktur diyerek, Mutezile fırkası da kaza ve kadere inanmayıp, doğru yoldan ayrılarak bid'at ehli oldular. Biri ifrata, diğeri tefrite düştü. İkisinin arasında kalan doğru yolu bulmak, Ehl-i sünnet âlimlerine nasip oldu. (2/83)
17.12.2003
.
Herkes istediği trene binebilir
Eğer kimin cehenneme gideceğini Allah biliyorsa, niye emirler ve yasaklar bildirdi? Hayrı ve şerri Allah yaratıyorsa, şer işlerimizden niçin sorumlu oluyoruz? CEVAP: Hayır şer, Allahü teâlânın yaratması iledir. Sevap ve günah insanın irade-i cüz'iyyesine bağlı kılınmıştır ki, buna kesb denir. Kesb kuldan, yaratmak Allah'tandır. İki âyet-i kerime meali: (Allah insana iyilik ve kötülükleri [hayrı ve şerri] öğretmek ve bu ikisinden birini tutmak için, ihtiyar [irade-i cüz'iyye] vermiştir.) [Şems 7- Beydavi] (Zerre kadar iyilik ve kötülük yapan, karşılığını görecektir.) [Zilzal 7,8] Allahü teâlâ, insanlara zorla günah işletmez. Diyelim ki, önümüzde iki tren var. Garda şunlar yazılıdır: (Sağ yoldaki trene binen, sonsuz mutluluk diyarı olan cennete gider. Soldaki trene binen sonsuz azap diyarı olan cehenneme gider. Sağ yoldan gidenin bazı şeyler yapması ve bazı şeylerden kaçması gerekir. Mesela namaz, oruç gibi dinin emirlerine uyması ve günahlardan sakınması gerekir. Soldan giden ise, yol boyu sıkıntı görmez. Onun için hiçbir yasak yoktur. Hiçbir şey yapmaya da mecbur değildir. Ama yol bitince sonsuz sıkıntılara maruz kalacaktır.) Yolcu, hür iradesiyle, gideceği yerin biletini alır. İstediği trene biner. Son istasyona varmadan, fikir değiştirebilir, dönüş yapabilir. Sağ yoldan giden trenden inip, sol yoldan giden trene binenler çıkabildiği gibi, sol yoldan giden trenden inip, sağ yoldan giden trene binenler de çıkabilir. Görüldüğü gibi, insan serbesttir. İstediği trene binip, istediği diyara gidebilir. Ama onu götüren bir araç var. Tren götürüyor onu. Treni yürüten de birisi var. İnsanları mutluluk diyarına da, azap diyarına da götüren trendir. İşte bütün işleri, yani hayrı ve şerri Allah yaratır demek, kula o işi işleme gücünü veren Allah demektir. Örneğimizdeki tren olmasaydı, insan çok uzun olan bu yolculuğa çıkamazdı. Kendi irade-i cüz'iyyesi ile azap diyarına giden kimsenin, (Bu diyara tren seferi düzenlemeseydiniz, biz de buraya gelmezdik) diyerek, tren işletmesini suçlaması doğru olmaz. Çünkü bu trene hiç kimse zorla bindirilmediği gibi, üstelik binerken de, yolda da, son ana kadar gerekli ikazlar yapılmaktadır. Herkes, kendi arzusu ile işlediği hayır veya şerrin karşılığını görecektir. (Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir) mealindeki âyeti gösterip, "Bizim sapıklıkta kalmamız Allah'ın dilemesiyle olduğuna göre, Allah'ın bizleri, sapık diye suçlamaya hakkı olmaz" ve "Hayrı ve şerri Allah yarattığına göre, yaptığımız kötü işlerden sorumlu olmayız" diyenler çıkıyor. Suçlarını Allah'a yüklemeye çalışıyorlar. Kur'an-ı kerimi anlamak öyle kolay değildir. Öyle olsa idi, Allahü teâlâ, (Resulüm, Kur'anı insanlara açıkla) diye emretmezdi. Bazı âyetler, bazısını açıklar. Bir âyet meali şöyledir: (Allah, iman edenleri dünya ve ahirette sapasağlam tutar, zalimleri ise saptırır.) [İbrahim 27] Demek ki, iflah olmayanlar yani kurtuluşa ermeyenler, zalimler, hainler ve bunun gibi kötü kimselerdir. Allahü teâlâ, iyiliği ve kötülüğü, insanların irade etmesi, dilemesi ile yaratır. Namaz kılana da, hırsızlık edene de mani olmaz. Onlara namaz kılma ve hırsızlık etme gücünü veren de Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, dilerse, bir kimseyi layık olmadığı halde, hidayete kavuşturabilir. İyi kimseyi ise asla sapıklıkta bırakmaz. Zalim, hain bir kimseyi ise, adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Bir iyilik yapana on katı, yüz katı, bin katı sevap verebilir. Ama genelde bir günah işleyene bir ceza verir. Sevap ve günah işlemek, insanların irade-i cüz'iyyesine bağlı kılınmıştır. Hâşâ Allahü teâlâ, insanlara zorla günah işletmez. Zorla günah işletse, yarın "Niye günah işledin?" diye sorar mı hiç?
18.12.2003
Bölücüleri dışlamak ve lanetlemek
Reşat Halife'ye elçi [Peygamber] diyen mürted birisi bir Müslümana şunları diyor: (Dünyada bir milyar müslüman var deniyor da; ama siz grupları dışlıyorsunuz. Vehhabilere, rafizilere, haricilere, mutezileye, cebriyeye sapık diyorsunuz, bunları düştünüz mü bu sayıdan? Bahaileri, Kadiyanileri, Mason Afganicileri de düştünüz mü bu sayıdan? Irkçılar, kafatasçılar da sapık sayılır, silin onları da. Peygamber Reşat Halife taraftarlarını bu rakamdan düştünüz mü? Ülkemizde birçok ateist, mason var, bunları da düştünüz mü? Peki milyonlarca fahişe ve homo var, sapık diye bunları da düştünüz mü? Eee kim kaldı, kaç kişi kaldı biliyor musunuz? Sadece siz... yani bir kişi... Bir siz Müslümansınız, öyle mi?) CEVAP: Bu mürted, bu yazıyı grupları savunmak için yazmadı. Amacı, Reşat Halife'yi savunmak. Bâtıl ehlinin değişmez taktikleri vardır. Mesela militan komünistler, (Hz. Ali, Fatih Sultan Mehmed ve Mao gibi büyükleri kötülemek yanlış olur) derler. Maksatları Hz. Ali ve Fatih Sultan değildir. Mao'yu övmek için böyle numara yapıyorlar. Bu 19'cular da, Reşat Halife'yi övmek için güya diğer grupları savunuyormuş rolüne giriyorlar. Yoksa kendi aralarında, bütün grupları cahillikle, Resulullaha, hadislere uymakla suçluyorlar. Siteleri meydanda. Bölücülük, bozgunculuk yapıyorlar. Kur'an-ı kerime kesinlikle inanmıyorlar. Kur'an-ı kerimde bozguncular lanetleniyor. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir: (Bozgunculara lanet olsun.) [Rad 25] (Allah ve Resulünü incitenlere, Allah lanet etmiştir.) [Ahzab 57] (Biz kitapta açıkça belirttikten sonra indirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder.) [Bekara159] (Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!) [Araf 44] (Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedi kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır. Allah bunlara lanet etsin!) [Tevbe 68] (Hep birlikte Allah'ın ipine [İslamiyet'e] sımsıkı yapışın; parçalanmayın, bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman iken, O, gönüllerinizi birleştirip nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarında iken de oradan sizi kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.) [Al-i imran 103] Görüldüğü gibi yukarıdaki âyetlerde (Birlik olun, parçalanmayın, bölünmeyin) ve (Bozgunculuk yapmayın, bozgunculuk yapanlara Allah lanet etsin) buyuruluyor. Resulü de, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak 72'si cehenneme gidecek) buyuruyor. (Tirmizi) Demek ki sapıklara sapık demek Allah'ın ve Resulünün emridir. Birbirine zıt bu kadar fırka var. Hepsinin de doğru olduğu nasıl söylenebilir? Hatta bu fırkaların hepsinin doğru olduğunu söylemek Allah ve Resulünü yalancı çıkarmak olur. Allahü teâlâ (Fırkalara ayrılmayın) buyuruyor. Resulü, ayrılacak olan 72 fırkanın sapık olduğunu ve hepsinin de cehenneme gideceğini bildiriyor. Sapığa sapık, kâfire kafir denmez mi? Peygamberim diyen Reşat Halife'ye zındık dedirtmemek için ne numaralar çekiliyor. Hıristiyan misyonerlerin yapmadıkları hile kalmıyor. Kur'an-ı kerimde, (Kur'anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9], (Allah'ın kelamını [Kur'anını] kimse değiştiremez.) [Enam 115] buyurulduğu halde, Reşat Halife isimli zındık, (Tevbe suresinin son iki âyeti sonradan ilavedir) diye Allah'ı yalancı çıkarmaya çalışıyor. Bu 19'cuların oyunlarını iyi tespit etmek gerekiyor.
21.12.2003
Sizi boş yere mi yarattık?"
Bir arkadaş "Hiçbir şey kendiliğinden olamayacağı için Allah'a inanıyorum, ama dinlere, peygamberlere, ahirete inanmıyorum" diyor. Buna ahiretin varlığını nasıl inandırabilirim? CEVAP: Arkadaş sözünde samimi değildir. Çünkü Nasreddin Hocanın, "doğduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun" dediği gibi, "Ben öğrenciyim ama, öğretmene, derse, imtihana inanmam" denir mi? "Ben kanuna inanırım ama, savcıya, mahkemeye inanmam" denir mi? İstisnalar hariç, bütün fen adamları, bu kâinatın kendiliğinden var olmadığını, bir yaratıcısının bulunduğunu ittifakla bildirmişlerdir. Fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlar, bir karıncayı, bir kuşu, bir arpa tanesini yaratamaz. Akıllı ve bilgili bir kimse, kâinata bakınca, çok intizamlı yaratıldığını görür. Bunun kendiliğinden olmadığını anlar. Bir insan bir alet, bir makine yapınca bunun nasıl ve nerelerde kullanılacağına dair bir prospektüsünü [tarifesini] de yanına koyar. Yine de anlaşılması zor ise, kullanması için kurslar açar. Bir makine yanlış kullanılırsa elden çıkar. Her şeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah da, insan denilen bu muazzam makineyi yaratıp başıboş bırakmamıştır. Bir âyet meali: (Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?) [Müminun 115] Başıboş yaratılmayan insanın, ne yapması gerektiğini elçileri vasıtası ile, kitaplar göndererek bildirmiştir. Son elçi olan Muhammed aleyhisselama gönderilen kitabı ise Kur'an-ı kerimdir. Kur'an-ı kerim çok veciz olduğu için, Peygamber efendimiz bunu hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. Hadis-i şerifler de, diğer insanların sözlerine göre veciz olduğu için, bizlerin kolayca anlayabilmesi için âlimler bunları açıklamıştır. Bu, doktor ve eczacının ilacı hastaya verirken, aç karnına-tok karnına, sabah akşam birer tane, suyla iç, sütle içme gibi tarifine benzetilebilir. Kur'an-ı kerimde insanın niçin yaratıldığı bildirilmiştir: (Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.) [Zariyat 56] Allahü teâlâ, "Emrime uyan Cennete, uymayan ise Cehenneme gidecektir" buyurmuştur. İbadetlerin faydası Allahü teâlâya değil, herkesin kendinedir. Maaşla çalışan bir doktor, bir hastaya ilaç verse, ilacın doktora faydası yok diye o ilacı kullanmamak akla uygun değildir. Zehir içsem doktora ne zararı olur diyerek zehir içmesi de ahmaklıktır. İşte, günahlarımın Allaha bir zararı yok diyerek, her çeşit günahı işlemek akıllı insanın yapacağı iş değildir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Akıllı kimse, Allaha ve Peygamberine inanan ve ibadetlerini yapandır.) [İ. Muhber] Öldükten sonra başına gelecekleri düşünmeyene, kendisini ebedi tehlikeye atana akıllı denebilir mi? Kur'an-ı kerimin çok yerinde, (Düşünmüyor musunuz?) diye ikaz edilmektedir. Hadis-i şerifte, (Aklı olmayanın dini de yoktur) buyurulmuştur. (Tirmizi) Her insanın yaptığı ibadetin faydası kendisinedir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Kim, [ibadetlerini yapar ve günahlarından] temizlenirse, faydası kendisinedir.) [Fatır 18] (Benim ibadetime Allah'ın ihtiyacı yok) diye, yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzer. Bu hastasına doktor, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise, "Perhiz yapmazsam doktora hiç zararı olmaz" diyerek, perhiz yapmıyor. Evet doktora zararı olmaz, ama kendine zarar vermektedir. Doktor, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Doktorun tavsiyesine uyarsa, şifa bulur. Uymazsa ölür gider. Tabibin bundan hiç zararı olmaz. Bunun gibi, (Allahın benim ibadetime ihtiyacı yok) diyerek ibadetten kaçanlar da, Cehenneme gider.
22.12.2003
Reşat Halife ve onun izinde gidenler, Kur'an-ı kerime itimadı sarsmak için Tevbe suresinin son iki âyeti fazla diyorlar. Kur'anın değiştiğini söyleyen kâfir olmaz mı? CEVAP: Böyle bir şeyi Müslüman yaparsa kâfir olur, kâfir zaten kâfirdir, tekrar kâfir olmaz. Emirler yasaklar Müslüman içindir. Önce Kur'an-ı kerimin bugünkü hale nasıl geldiğini bildirelim: Yemame savaşında, Kur'an-ı kerimi hıfzedenler [ezberleyenler] şehid olup azalmaya başlayınca, Hz. Ömer, halife Hz. Ebu Bekr'e, Kur'an-ı kerimin yazılıp Mushaf haline gelmesini tavsiye etti. Hz. Ebu Bekir de, Resulullahın kâtibi olan Zeyd bin Sabit'e sureleri ayrı ayrı yazdırdı. Sonra, Eshab-ı kiramın ittifakı ile bir heyet tarafından bir mushaf yazıldı. Hz. Osman zamanında bu mushaftan, 6 adet daha yazılarak vilayetlere gönderildi. Bugün bütün İslam ülkelerinde mevcut olan Kur'an-ı kerimlerin tertibi ve şekli bu mushafa tam uygundur. O zamandan beri de bir tek harfi değişmemiştir. (Mirat-ı kâinat) Kur'an-ı kerimin değiştiğini söylemek birkaç yönden küfür olur: 1- Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimi hiç kimsenin değiştiremeyeceğini ve bunu bizzat kendisinin koruyacağını bildiriyor: (Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle tamamlandı. Onun sözlerini [Kur'anı] değiştirebilecek [hiçbir şey, hiçbir kuvvet] yoktur.) [Enam 115] (Kur'anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız.) [Hicr 9] (Kur'an, eşi benzeri olmayan bir kitaptır. Ona önünden, ardından [hiçbir yönden, hiçbir şekilde] bâtıl gelemez [hiçbir ilave ve çıkarma yapılamaz. Çünkü] O, kâinatın hamdettiği hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.) [Fussilet 41-42] [Kur'anı Allah indirdiği için, onu bozabilecek birisinin çıkamayacağı açıkça bildiriliyor. Diyelim ki 19'cu, Tevbe suresindeki iki âyeti veya başka âyetleri çıkarıp "Tam Kur'an" diye bir kitap bastırsa, piyasaya sürülünce, hile meydana çıkar ve hiç itibar görmez.] Bu üç âyet-i kerimeye rağmen, Kur'an değişti demek çok büyük, çok çirkin bir iftira olur. 2- Kur'an-ı kerimi hâşâ Resulullah değiştirdi diyenler de çıkıyor. Bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen son resul için çok çirkin iftiradır. Üzerinde durmak bile gerekmez. Bir âyet meali: (Eğer o [peygamber] bize atfen, [Kur'ana] bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.) [Hakka 44-47] Resulullah değiştirdi diyen bu âyeti de inkâr etmiş olur. 3- Daha çok Rafıziler, "üç halife ile eshab değiştirdi" diyorlar. Üç halife, âyet-i kerimelerle övüldüğü gibi, eshabın tamamı da övülmektedir. Hepsinin cennetlik olduğunu bildiren bir âyet-i kerime meali: ([Eshab-ı kiramın] hepsine hüsnayı [Cenneti] vâdettik.) [Hadid 10] Hepsi cennetlik olan bu kıymetli insanlara nasıl iftira edilebilir ki? 4- Mucize olması bakımından da değiştirilemez. İki âyet meali şöyledir: (Kulumuza [peygambere] indirdiğimizden [Allah'tan geldiğinden] bir şüpheniz varsa, iddianızda doğru iseniz, Allah'tan gayri şahitlerinizi [bilginlerinizi] de yardıma çağırıp, haydi onun benzeri bir sure meydana getirin! Bunu yapamazsınız, asla yapamayacaksınız da.) [Bekara 23, 24] (De ki: Bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler toplanıp, birbirine destek de olsalar, yemin olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.) [İsra 88] (14 asırdır, din düşmanları, Allahı yalancı çıkarmak için uğraşmışsa da yapamadılar. 19'cular da bunu yapamaz.]
23.12.2003
Bugün 516 ziyaretçi (1282 klik) kişi burdaydı!
XXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Hacla ilgili bazı kelimelerin anlamı
Afaki: Mikât sınırlarının dışından gelen hacılar. Cem-i takdim: Vakti girmemiş bir namazı, vakti giren bir namazla beraber kılmaktır. Hanefide yalnız hac mevsiminde arefe günü Arafât'ta, öğle ve ikindi, öğle vaktinde kılınır. Cem-i tehir: Vakti çıkan namazı, vakti giren namazla birlikte kılmaktır. Mesela akşam, yatsı ile yatsı vaktinde kılınır. Cemreler: Minâ'da birbirine birer ok uzaklıkta bulunan üç taş kümesidir. Bunlardan birincisine Cemre-i Ula, ikincisine Cemre-i Vusta, üçüncüsüne Cemre-i Akâ'be denir. Eyyam-ı Teşrik: Zilhiccenin 11, 12 ve 13. günleridir. Kurban bayramının arefesinin sabah namazından, 4. günün ikindi namazına kadar, 23 farz namazdan sonra, tekbir-i teşrik okunan günler. Hac Ayları: Şevval, Zilka'de ayları ile Zilhiccenin ilk on günüdür. Hac Vakti ise Arefe ve bayram günleri olmak üzere beş gündür. Hacc-ı Asgar: Umre, Hacc-ı ekber: Farz olan hac. Haccetül-İslam da denir. Hatim: Kâbe'nin kuzey duvarı hizâsında yarım daire şeklinde duvarcık ile Kâbe arasında kalan yer. Hervele: Safâ ve Merve arasında sa'y yapılırken yeşil direkler arasında süratli, çalımlı yürümek. Tavâfın ilk üçünde, erkeklerin kısa adımlarla, omuzları silkerek çalımlı yürümelerine Remel denir. Hil: Harem bölgesi ile mikât sınırları arasında kalan yerlerdir. İstilam: Hac ve Umrede Kâbe'yi tavâfa başlarken veya tavâf sırasında Hacer-ül esved önüne gelindiğinde, elleri namaza durur gibi kaldırıp tekbir, tehlil getirerek (Allahü ekber, la ilahe illallahü vallahü ekber) diyerek onu selamlamak. El sürülemiyorsa uzaktan elleri kaldırıp, işaret yapmak. İzar: İhrâmlının belden aşağıya doladığı örtü. Belden üst kısmını örtene de rida denir. Menâsik: Hacla ilgili ibadetler. Herbirine nüsük denir. Mikât: Afakilerin ihrâma girdikleri yerler ki Mekke'ye en uzağı Zülhuleyfe en yakını Yelemlemdir. Sa'y: Safâ'dan başlayarak Merve'ye, Merve'den Safâ'ya dört gidiş, üç geliş. Şavt: Tavâfta Hacer-i esvedden başlayıp Kâbe'nin etrafında dönüp tekrar aynı hizâya gelmek. Sa'yda Safâ'dan Merve'ye, Merve'den Safâ'ya bir kere gitmek. Her tavâf ve sa'yde 7'şer şavt vardır. Tavâf: Kâbe'nin etrafında, Hacer-i esvedden başlayıp Kâbe sola alınarak yedi kere dönmektir. Tavâf-ı Kudum: Mekke-i mükerremeye varınca, yapılan ilk tavâf, Afakiler için sünnettir. Tavâf-ı Sadr: Hac esnasında cemrelerin taşlanması bittikten sonra Minâ'dan Mekke'ye gelindiğinde yapılan tavâf. Tavâf-ı Veda da denir. Hac vazifeleri bununla sona erer. Tehlil: La ilahe illahu vahdehü la şerike leh Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve ala külli şey'in kadir, demek. Tekbir: Allahü ekber, Allahü ekber. La ilahe illallahu vallahü ekber. Allahü ekber ve lillahil hamd, demek. Telbiye: "Lebbeyk. Allahümme Lebbeyk. Lebbeyk la şerike leke lebbeyk. İnnel hamde ve'n-ni'mete vel mülke leke la şerike lek" demek. Terviye günü: Zilhiccenin 8. günü. Bugün Minâ'ya çıkmak ve geceyi orada geçirmek sünnettir. Vakfe: Durma. Arefe günü Arafâtın Vadi-yi Urene denilen yerinden başka herhangi bir yerinde, öğle ve ikindi namazlarından sonra bir miktâr durmak. Bu farzdır.
Kurban için zenginliğin ölçüsü nedir?
Maddeler halinde bildirelim: 1- Fıtra ve kurban nisabına malik olana zengin denir. Bunun fıtra vermesi vacip olur. Mükellef ise, yani akıl, baliğ ve mukim ise, yalnız kendisi için kurban kesmek de vacip olur. Bunun zekat alması haram olur ve fakir olan kadın mahrem akrabasına ve çalışamayan fakir erkek akrabasına yardım etmesi vacip olur. 2- Miras ve mehir malları, nisap hesabına katılır. Nisap miktarı malı teslim aldıktan bir yıl sonra yalnız o yılın zekatı verilir. 3- İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekat nisabı kadar malı veya parası bulunan müslümanın kurban kesmesi vaciptir. Kurban nisabı ve eşyanın kıymeti, altın ve gümüş ile tespit edilir. 4- Kurban nisabı hesabına katılacak malın, ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lazım değildir. Borçlar alacaklardan ve mevcut maldan çıkarılır. Kalan alacaklar, zekatta olduğu gibi, kurban nisabına dahil edilir. 5- İhtiyaç eşyaları kurban nisabına dahil edilmez. İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl 3 kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve aletler, hizmetçiler, binecek vasıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyanın mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut iseler, zekat, fıtra ve kurban için nisap hesabına katılmazlar. 6- Ticaret için olmayan, ihtiyacından artan eşya, kiradaki evler, evindeki süs eşyası, yere serili olmayan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyası, sanat ve ticaret aletleri, burada ihtiyaç eşyası sayılmaz. Yani, bunlar, kurban nisabına dahil edilir. Hepsi hesaplanınca 96 gr altın değerinde olursa, böyle kimsenin kurban kesmesi vacip olur. Oturduğu ev büyük olsa, ihtiyacından fazla, kullanılmayan odaları olsa, nisaba katılmaz. 7- Kadınların incisi ve her çeşit süs, ziynet eşyası kurban nisabına katılır. 8- Evde kullanılan tabanca, teypler, kasetler, kıymetli dini levhalar, avizeler kurban nisabına dahil edilmez. Bunlar kullanılan eşyadır. 9- Nisap değerinde Mushafı, hadis, fıkıh ve diğer ilim kitapları bulunan kişi, bunları okuyorsa, nisaba dahil etmez. Okumuyorsa, okumayı bilmiyorsa, dahil eder. 10- Evde kullanılmayan eşyalar nisabın üzerinde olursa, kurban kesmek vacip olur. Mesela çeyiz olarak alınan eşyalar, kimin ise, o kurban keser. Baba, çeyiz olarak aldığı halde, kızına hediye etmemişse, çeyiz hâlâ babanın malıdır. Babanın kurban kesmesi gerekir. Hediye etmişse, kızının kesmesi gerekir. Çeyiz nisabı buluyorsa böyledir. 11- Her yıl 3 kat elbise ihtiyaç eşyasıdır. Fazlası eski de olsa nisaba dahil edilir. Kullanılmayan eski ev eşyaları, kapkacak da, kurban nisabına dahil edilir. (Üç kat elbise demek, üç ceket, üç pantolon, bir palto, üç gömlek, üç atlet, üç don ve bir kazak demektir. Bundan fazla olanlar kurban nisabına katılır.) 12- Bir evi olan kadın, zengin sayılır, içinde otursa da, oturmasa da, kurban kesmesi gerekir. Bir evi olan erkek zengin sayılmaz. Ama hanım için ev nafakadan sayılmaz. Kocası onu bir ev bulup oturtmaya mecburdur. Ama kadının kocası yok ise, oturduğu evi nafakadan sayılır. 13- Biri yazlık, diğeri kışlık iki evi olanın kurban kesmesi gerekir. 14- Kurban kesmenin vacip olmasında, bayramın üçüncü gününe itibar olunur. Bayramın birinci ve ikinci günü, zengin-fakir, mukim-misafir, akıllı-deli, baygın-ayık olmaya bakılmaz. Bayramın üçüncü günü yukarıdaki şartlar mevcutsa, kurban kesmek vacip olur. 15- Zengin kimse, elinde parası olmasa da, ödünç alarak veya herhangi bir malını satarak kurban kesip büyük sevaba kavuşmalıdır.
Kurban alırken şunlara dikkat etmelidir: 1- Kurban satın alınırken, (Bayram günü kesmesi vacip olan kurbanı almaya) niyet etmelidir. Bunu keserken, tekrar niyet etmesi şart değildir. Bu aldığı hayvanı kurban etmesi de şart değildir. Fakat, keseceğinin kıymeti bundan az olmamalıdır. Satın alırken, hiç niyet etmese de olur. Fakat, bunu keserken veya kesecek olanı vekil ederken niyet edebilir. 2- Bazı yerlerde kurbanlık hayvan alırken, satıcı, (Hayvanı kesip et haline getirdikten sonra kilosunu şu fiyattan veriyorum. Sen hayvanı seç, bayramda gelirsin, eti kaç kilo gelirse, parasını verirsin) diyor. Canlı olarak tartıp satanlar da vardır. Bu şekilde kurbanlık almak sahih olmaz. Canlı olarak tartıp, (Bu hayvana şu kadar para vereceksin) denirse, sahih olur. 3- Üç ortak, farklı para verip 98 milyona bir inek alsa, ortağın ikisi 42'şer milyon, üçüncü ortak da 14 milyon verse, üçüncüye düşen para, yedide birden az olmadığı için caiz olur. 4- Eşit para verip 3 kişi, 3 koyun alsa, kesmeden önce, (Şu senin, şu onun, şu da benim) diye paylaşmak caizdir. 5- Necaset yiyen hayvanın etinin temiz olması için, deve 40, sığır 20, davar 10, tavuk 3, serçe 1 gün hapsedilir. Bir başka kavil ise, deve ile sığır 10, koyun 4, tavuk 3 gün hapsedilir. 6- İki kişinin kurbanı karışırsa, herbirinin kendinin sanarak kestiği, kendi kurbanı olur. Yedikten sonra helalleşirse, yine sahih olur. 7- Emanet olarak bulunan hayvanı kurban etmek caiz değildir. 8- Başkasının koyununu gasp eden, çalan, kıymetini sonradan öderse, kurban etmesi caiz olur. Çünkü, kıymeti ödenince, gasp ettiği zaman mülkü olur. Gasp günahına ayrıca tövbe gerekir. 9- Borcu olmayan fakir, kurban keserse, çok sevap olur. Borcu varsa, önce borcunu vermelidir. Çünkü borç ödemek farzdır. Kurban nisabına malik olmayan fakir, kendi malı olan hayvanını kurban etmeyi niyet ederse veya kurban niyeti olmayarak, hayvanı bayramda satın alıp, sonra kurban etmeyi niyet ederse, yahut kurban niyeti ile bayramdan önce satın alırsa, bunları kesmesi vacip olmaz. Keserse, nafile olur ve etinden yiyebilir ve fakirlere verdiği et sadaka olur. 10- Başkasının hayvanını ondan habersiz, onun için kurban etmek caizdir. Başkasının hayvanını, ondan izinsiz, kendi için kurban eden, sonra kıymetini öderse, caiz olur. Sahibi kıymetini kabul etmeyip, kesilmiş hayvanı alırsa, sahibi için kurban edilmiş olur. 11- Allah rızası için niyet ettikten sonra ayrıca çoluk çocuk çok et yesin diye semiz koyun almayı niyetine karıştırmamalı, semiz alırken sadece sevabını düşünmeli. 12- İki kurbanlıktan biri diğerini öldürmüşse, sahibine ödetilemez. 13- Kurban alan, niyetini değiştirip, akika veya adak olarak kesebilir. 14- Kurban rayiçten çok pahalı satılıyorsa kurban almak gerekmez. 15- Fakirin kurbanı bayramdan önce doğurursa, bir kavle göre, bayramda yavrusunu da anasıyla beraber kesmek gerekir. Zenginin kurbanı bayramdan önce doğurursa, yavrusunu kesmesi gerekmez. 16- Kurbanı veresiye veya kredi kartı ile almakta bir mahzuru yoktur. 17- Herkes beslediği kendi hayvanlarından birini kurban edebilir. Nisaba malik olan birisine bir koyun hediye edilse, o da bunu kurban olarak kesse, vacip kurban yerine gelmiş olur. Kurbanı para ile alma şartı yoktur.
1- Kurban, davar [koyun, keçi], sığır [manda, inek, dana, öküz, boğa] veya deveyi, Kurban Bayramının ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir. Kurban, vacip vazifesini yerine getirerek sevaba kavuşmak için kesilir. Mukim olan, akıllı, büluğa ermiş, hür ve Müslüman erkeğin ve kadının, ihtiyaç eşyasından fazla nisap miktarı malı veya parası varsa, Kurban Bayramı için niyet ederek, belli günlerde, kurban kesmeleri vacip olur. 2- Kurban kesmenin vacip olmasında, bayramın üçüncü gününe itibar olunur. Bayramın birinci ve ikinci günü, zengin-fakir, mukim-misafir, akıllı-deli olmaya bakılmaz. Bayramın üçüncü günü nisaba malikse, diğer şartlar da varsa kurban kesmek vacip olur. 3- Bir çocuk, bayramın üçüncü günü büluğa erse, diğer şartlar da varsa, ona kurban kesmek vacip olur. 4- Baygın iken, bayramın üçüncü günü ayılanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Bayramın ikinci günü bayılıp, üçüncü günü güneş battıktan sonra ayılan zenginin kurban kesmesi vacip olmaz. Yahut bayramın birinci ve ikinci günü ölen zengin, kurban borcu ile ölmüş olmaz. 5- Fakir iken, bayramın üçüncü günü zengin olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Fakir bir kimse, bayramın birinci veya ikinci günü, bir kurban kesse, bayramın üçüncü günü zengin olsa, bir kurban daha kesmesi lazımdır. Çünkü üstüne vacip olmadan kesmiştir. Ancak, Bezzaziyye gibi muteber eserlerde, sonradan gelen âlimler, "Fakir, bayramın birinci günü kurban kesse, üçüncü günü zengin olsa, tekrar kurban kesmesi gerekmez" demişlerdir. 6- Seferi iken, bayramın üçüncü günü mukim olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Mukim iken, bayramın birinci ve ikinci günü sefere çıkanın, kurban kesmesi vacip olmaz. Daha önce kesmişse, vacip sevabı alır. Kesmemişse, sefere çıktığı için borç üzerinden düşer. 7- Mukim bir zengin, seferdeki bir vekile kurban kestirse, vacip sevabı alır. 8- Esir iken, üçüncü günü hür olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Hür iken, bayramın üçüncü günü esir olup, güneş batana kadar esir kalanın kurban kesmesi vacip olmaz. 9- Tarlasından aldığı mahsul veya tarlanın, evin, dükkanın [atölyenin, kamyonun] bir senelik kirası, ne kadar çok olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyacını veya aylık geliri ve aldığı maaş ve ücret, aylık ihtiyacını ve kul borcunu karşılamayan kimse, imam-ı Muhammede göre fakirdir. Fetva da böyledir. Şeyhayn'e göre zengin sayılır. Mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacını karşılar ve nisabı da bulursa, bunun kirayı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek fıtra vermesi ve kurban keserek büyük sevaba kavuşması gerekir. Böyle bir kimse, fıtra vermez ve kurban kesmezse, imam-ı Muhammede göre, günahtan kurtulur. Tarlasından hiç mahsul almayan, kiraya da veremeyen kimse ve ihtiyacından fazla malı olup da, parası bulunmayan kimse, imam-ı Muhammede uyarak, fıtra vermez ve kurban kesmez. Verir ve keserse, ikinci ictihada göre, fıtra ve kurban sevabına kavuşur. Aldığı kira ile güç geçinen kişi, nisaba malik ise, para biriktirip, fıtra vermeli ve kurban kesmelidir. Etin hepsini kavurma yapıp, birkaç ay et parasından biriktirip gelecek yılın fıtra ve kurban parası olarak saklamalıdır. Böylece, fıtra ve kurban sevabından mahrum kalmamalıdır. Aile efradı çok olup güç geçinenin, kurbanın etini evinde bırakması müstehaptır.
Kurbana ortak olacaklarda aranan şartlar ve ortakların dikkat edeceği hususlardan bazıları şöyledir: 1- Ortakların Müslüman olmaları, kurban ve ibadete niyet etmeleri ve hisselerinin yedide birden az olmaması şarttır. 2- Sırf eti için ortak olan varsa ve biliniyorsa, hiçbirinin kurbanı sahih olmaz. 3- Ortakların bir kısmı ölmüş olsa, yahut bunak olsa, zararı olmaz. 4- Ortaklardan biri mutlak nezir için giremez. Yani şu koyunu keseceğim diye adayan, bunun yerine başkasını kesemez. 5- Ortaklardan biri geçen sene kesmediği kurbanı niyet eylese caiz olmaz. 6- Bir sığırı veya deveyi, yedi kişiye kadar Müslüman, bâliğ kimse, ortak olarak da satın alıp kesebilirler. Bunlara adak veya akika kurbanı da ortak edilebilir. 7- Zenginin satın aldığı sığıra, sonradan ortak olmak caiz ise de mekruhtur. Fakir, bir sığırı kurban etmek için satın alsa, sonra başkalarını ortak edemez. 8- Bir sığırı mesela bir ineği, en çok 7 kişi kesebilir. Yediden fazla kişi, bir veya birden fazla, ineğe ortak olamaz. Mesela, 8 kişinin 7 sığırı ortak satın almaları caiz olmaz. Çünkü, herbirinin her hayvanda hissesi vardır. Hiçbirinin hissesi yedide birden az olamaz. Bunun gibi, 10 kişinin 15 ineği, kurban etmek için, ortak satın almaları da caiz olmaz. Çünkü 10 kişi, 15 ineğin herbirine onda bir oranında ortak olmuş olur. Onda bir, yedide birden azdır. Bunun gibi, 3 kişinin 9 koyunu ortak satın almaları da caiz olmaz. Çünkü 3 kişi, 9 koyunun herbirine üçte bir nispetinde ortaktır. Bir koyunu ise, ancak bir kişi kesebilir. Birden fazla kişinin, bir koyunu ortak alıp, kurban olarak kesmeleri caiz olmaz. 9- Bir sığıra 3, 5, 7 gibi tek ortak şartı yoktur. 2, 4, 6 gibi çift de olur. Fakat her işte teke riayet iyidir. Sünnet-i zevaiddir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allah tektir, teke riayet edeni sever. Ey Kur'an ehli, teke riayet edin!) [Tirmizi] 10- Eti tartarak, eşit olarak paylaşmak gerekir. Tartmadan bölüşüp helalleşmek caiz olmaz, faiz olur. Altı kişiden dördüne et ile birlikte bir bacak, beşinciye et ile birlikte derisi, altıncıya et ile birlikte başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur. Yedinciye bir şey koymak gerekmez. Yağ, sakatat ve yenilen her şey paylaşılır. 11- Kurbanın etini eşit olarak tarttıktan sonra, paylaşmak için kur'a çekmek iyidir. Bir malı, ortaklar arasında taksim etmek için, kur'a çekmek caiz ve sünnettir. 12- Taksim etmeden pişirip, ortaklar müşterek yeseler caizdir. 13- Yedi kişi, kurbanlık ineği birisine teslim edip, (Kesmeye, kestirmeye, etini dilediğin gibi harcamaya, seni umumi vekil ettik) deseler, umumi vekil olan bu kimse, bölüştürmeden etin tamamını da kendisi alabilir veya herhangi bir kimseye verebilir. 14- Ortaklardan birisi kurban kesmeden ölse, hissesi mirasçılarına verilir. 15- Mutfakları bir olan karı koca veya baba oğul da, kestikleri kurbanı, tartıp paylaşırlar. Paylaştıktan sonra biri diğerine isterse etin tamamını hediye edebilir. Paylaşmadan hediye edemez. Yahut yukarıda bildirildiği gibi, herbirine, et ile birlikte bacak veya derisi veya başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur.
Kurban için vekalet nasıl verilir?
Maddeler halinde bildirelim: 1- Kurban kesmesini bilmeyenin, başkasına kestirirken, (Allah rızası için bayram kurbanımı kesmeye seni vekil ettim) demesi ve kalben de niyet etmesi gerekir. Eğer kurbanı da başkasına aldıracaksa, kurbanı alacak kimse de, kesmeyi bilmediği için başkasına kestirecekse, (Allah rızası için bayram kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve kestirmeye seni umumi vekil ettim) der. 2- Bir kimse, kendisine kurban kesmesi vacip olmasa da, vekil vacip diye kesse, kurban yine sahih olur. Adak hayvanı, akika veya nafile kurban yanlışlıkla vacip diye kesilse mahzuru olmaz. 3- Bir kimsenin kendi hayvanını başkası adına kesmesinin caiz olması için, bu kimsenin, kendi hayvanını başkasına veya onun vekiline hediye etmesi, onların da teslim alması, sonra bunu vekil ederek geri verip kestirmeleri gerekir. 4- Başkasının hayvanını ondan habersiz, onun için kurban etmek caizdir. 5- Başkasının hayvanını, ondan izinsiz, kendi için kurban eden, sonra kıymetini öderse, caiz olur. Sahibi kıymetini kabul etmeyip, kesilmiş hayvanı alırsa, sahibi için kurban edilmiş olur. 6- Bir kimse, birine, kurban işimi hallet dese, ona para bile vermese, vekalet vermiş olur. O kişi de bir hayvan alıp kesebilir. 7- Vekaleten kurban kesene, kimi çok, kimi az para verebilir. Kimi de hiç para vermeden, (Bana da bir hisse verin) diyebilir. Vekil asil gibidir. Vekil, vekalet aldığı kimseler adına kurban keser veya kestirebilir. Daha sonra vekil, ondan para ister veya istemez. İki kurbana yetecek para veren için de iki kurban alır veya ona iki hisse verir. Yahut iyisinden bir kurban alır. Çünkü umumi vekil, tam yetkilidir. 8- Kurban kesmeye vekil olan, zekat hariç, sahibinden ayrıca izin almadıkça veya, (İstediğini yap) diyerek umumi vekil edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Umumi vekil ise, başkasını, o da bir başkasını vekil yapabilir. 9- Birden çok kişiye vekalet vermek sahihtir. Bir işe vekil olan iki kişiden biri, tek başına yetkili olamaz. Ancak emaneti vermede, borcu ödemede, kurban kesme gibi işlerde birisi tek başına yetkili olabilir. Çünkü bu işlerde vekillerden birisinin, diğerinin görüşünü sormaya ihtiyacı yoktur. Bir kimse, kurbanını kesmek üzere dört kişiye vekalet verse, bu vekillerden biri kesince ötekilerin görüşünü almaya ihtiyaç yoktur. Kurban dinimize uygun kesilmiş olur. 10- Üzerinde birçok kimsenin vekaleti bulunan kimse, herhangi bir mazeretle bayramın üçüncü günü de kesememişse, Şâfii'yi taklit edip dördüncü günü de kesebilir. 11- Kurbanda kanın akması yeter, etin dağıtılması şart değildir. Kan akıtılmakla vacip olan kurban kesilmiş olur. Eğer eti de uygun yerlere verilirse daha çok sevap olur. Etin üçte birini evine, üçte birini komşulara, gerisini fakirlere vermek müstehaptır. Hepsini fakirlere vermek de caizdir. 12- Derisi namaz kılan fakire verilir. Ne olduğu bilinmeyen kimselere verilmez. Veya evde kullanılır. Yahut devamlı kullanılacak bir şey karşılığı verilir. Tükenen bir şey veya para karşılığı satılmaz. Derisi, eti satılırsa, parası fakire sadaka verilir.
Hangi hayvanlardan kurban olur
Kurban olmaya mani olan kusurlardan bazıları şunlardır: 1- Davar, sığır ve deveden kurban olur. Başka hayvanlardan kurban olmaz. Davar denince koyun, keçi; sığır denince inek, boğa, manda, dana, düve, tosun anlaşılır. 2- Dişi hayvan da, erkek hayvan da kurban edilebilir. Koyunun erkeği ve beyazı siyahından çok olanı, keçinin dişisi daha sevaptır. Kıymetleri eşit ise, koyun kesmek, sığır kesmekten daha sevaptır. 3- Boynuzu kırık veya boynuzsuz, uyuz, burulmuş olan kurban caizdir. Enenmiş [burulmuş] enenmemiş olandan daha efdâldir. Çünkü kısırlaştırılan koçlar, daha yağlı ve etleri de daha lezzetli olur. Peygamber efendimiz, kısırlaştırılmış bir koç kurban etmiştir. 4- Koyunun, keçinin, bir yaşını, sığırın iki, devenin beş yaşını geçmiş olması gerekir. 6 ayı geçmiş kuzu, iri ve semiz ise caiz olur. (Altı ayını tamamlayan her kuzu kurban olur) diyen âlimler de vardır. 5- Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, gözünün, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan, bir ayağı kesilmiş olan, çok zayıf olan, ölmek üzere olan hasta hayvan kurban olmaz. 6- Vahşi olan hayvanlardan da, mesela geyikten kurban olmaz. Vahşi ve ehli [evcil] olan hayvandan doğan bir hayvanda, itibar anasınadır. Eğer ana ehli ise, kurban olur; değilse olmaz. 7- Husyeleri küçük, gebe, kurt kuyruklu, iri gözlü, tüyü dökülen hayvanı kurban etmek mekruhtur. 8- Burnu veya dili kesik veya ekserisi yok olan hayvan kurban olmaz. 9- Davarda bir meme, sığırda ikisi kesik olsa, kurban olmaz, ama yavrusunu emzirebiliyorsa, olur. 10- İki kulağı kesik, biri kökten kesik, kuyruğu kesik; bir veya iki kulağı olmayan kurban olmaz. 11- Bir hayvanın dizkapakları gibi bir yeri, kemik başına kadar kırılmışsa, o hayvan kurban olmaz. 12- Kurbana binmek, çift sürmek, kırkılmış koyunu kurban etmek ve kurban için almak mekruhtur. Kurban olmaya mani olmayan kusurlar 1- Boynuzu kırık veya boynuzsuz olan, kurban olur. 2- Kulakta ekserisi kesilip ayrılmasa, asılı kalsa kerâhetle caizdir. Yarıdan azı kesik olsa kurban olur. Kulağı enine veyahut uzununa yarık olsa kurban olur. Kulağın yırtık olması tenzihen mekruhtur. Burnunun hükmü de kulak gibidir. 3- Kulağı veya kuyruğu küçük olarak doğan hayvan kurban olur. 4- Hünsa [çift cinsiyetli] olanı kurban etmemeli. 5- Yayılmasına mani olmayacak kadar deli olup, sürüsünden ayrılmayan hayvan kurban olur. Sürüsünden ayrılan ve otlamayacak kadar deli olan hayvan kurban olmaz. 6- Bir gözünde görmeye mani olmayan perde bulunan hayvanı kurban etmek caizdir. 7- Kurbanlık, kesilme yerine getirilirken, tepinir ve bir ayağı kırılır; sonra da kesilirse, caiz olur. 8- Uyuz olan hayvanı kurban etmek caizdir. 9- Kurbanlık hayvanın dişlerinin ekserisi olsa, mekruh olmakla beraber caizdir. Eğer dişsiz olup, karnını, dişli hayvan gibi yayılıp doyurursa, caiz olur. 10- Merinosun küçükken kuyrukları kesiliyor. Kesilmezse Merinostan da kurban olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
1- Sevabını ölüye göndermek için kesilecek kurban da, her kurban gibi, yalnız Allah rızası için kesilir. Kesilen kurbanın sevabı ölüye ve ölülere gönderilebilir. Farz olsun, nafile olsun, herhangi bir ibadeti yaparken veya yaptıktan sonra, sevabı, ölü, diri herkese hediye edilebilir. Namaz, oruç, hac, umre, sadaka, Kur'an-ı kerim okumak, evliyanın kabrini ziyaret, kurban, zikir gibi ibadetlerin sevapları başkasına hediye edilebilir. Hediye edenin kendi sevabından hiç azalmadan, bütün müminlere de sevabı erişir. Yani sevap, hediye edilen kimselere, taksim edilmeden, herbirine bütünü kadar erişir. 2- Her ibadetin sevabı, Resulullah efendimizin mübarek ruhuna da gönderilebilir. İbni Ömer hazretleri, Peygamber efendimiz için umre yapmıştır. İbn-is Serrâc, Resulullah efendimiz için onbin hatim okumuş, mübarek ruhu için kurban kesmişti. Şu halde, her mümin yaptığı ibadetlerin sevaplarını, başta Resulullah olmak üzere, ana-babasına ve bütün Müslümanlara hediye etmelidir! Sevabı hepsine de gider. Kendi sevabından da bir şey eksilmez. 3- Resulullah için de kurban kesmek müstehaptır ve çok sevaptır. Resulullah iki kurban keserdi. Biri kendisi için, biri de ümmeti için idi. Kestiği iki kurban için, (Biri kendim ve evlatlarım için, biri de kurban kesemeyen ümmetim için) buyurdu. Resulullah efendimiz, Veda Haccına giderken yüz kurbanlık deve götürdü. 63'ünü kendi kesti. Sonra bıçağı Hz. Ali'ye verdi. Geri kalanı o kesti. Böylece 63 yıl yaşayacağına işaret etmiş oldu. Peygamber efendimiz için kurban keserken, (Allah rızası için kurban kesmeye ve sevabını Resulullah efendimize hediye etmeye) diye niyet edilir. 4- Bir kimse, biri adak, biri akika, biri vacip olan bayram kurbanı, biri nafile, biri ölü için, biri de Peygamber efendimiz için kurban kesmek istese, bir inek alıp kesebilir. 5- Kurban kesemeyen Müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasiyet ederse, vasiyet edilen kurban, bayram günleri kesilir. Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez. Etinin hepsini fakirlere vermesi gerekir. 6- Vasiyet etmemiş ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevabını ölüye hediye edebilir. Sevabı, kesenin olur. Bunların etinden, kesen de yiyebilir. 7- Sevabı ölüye gönderilecek olan hayvan her zaman kesilir. 8- Kurban demek, bayramın ilk üç gününde zengin için vacip, fakir için ise nafile olarak kesilen koyun, keçi, sığır veya deve demektir. Kurban adayan kimse, bayramın ilk üç günü içinde keser. Bundan sonraya kalırsa, mevcut ise, diri olarak sadaka verir. Adak kurbanı, bayramın ilk üç gününde kesilmesi lazımdır. Bu günler gelmeden önce kesilirse, kurban olmaz ve adak yerine getirilmiş olmaz. Adak kurbanı, belli üç günde kesilemedi ise, altın, gümüş olarak değeri veya diri olarak kendisi fakirlere verilir. Belli üç günden sonra kesilip de, eti fakirlere dağıtılırsa, etin değeri, diri kurban değerinden az olmamalıdır. Az olursa, aradaki fark kadar para da dağıtılır. Kurban denmeden adanırsa, mesela bir "koyun keseceğim" denirse, gün ve yer belli etse bile, kurban bayramı günleri dahil, istediği zaman ve istediği yerde kesebilir. 9- Bir kurban kesip sevabını ölü diri bütün müslümanlara göndersek, hiç eksilmeden herkese birer kurban sevabı gider. Bu Allah'ın bizlere bir lütfudur. Onun için kazandığımız sevapları ölü diri bütün müslümanlara bağışlamalıyız.
Akika, adak, kurban, sadaka
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Akika, çocuk nimetine karşılık, Allahü teâlâya şükretmek için hayvan kesmektir. Akika, çocukları bela ve hastalıklardan korur. Erkek çocuk için iki, kız çocuk için bir koyun kesilir. Şefaat etsin diye ölmüş çocuk için, torun için, hatta yaşlı kimse, kendisi için de kesebilir. Peygamber efendimiz de, kendisi için akika kesmiştir. Adak, akika veya ölüler için kesilecek kurban da, ilim neşri ile meşgul bir vakfa kestirilebilir. Böylece ilim neşrine katkımız olduğu için farz sevabı alırız. İlim tahsili yapılan yerlere, zekat, fıtra, adak, akika veya sadaka şeklinde yapılan yardım, insanı kazalardan, belalardan korur. Dünyada, sıhhat ve afiyet içinde bir ömür sürmeye sebep olur. Ayrıca farz olan ilim yayma sevabına kavuşulur. Malı olup da, zekat, sadaka vermeyen, sıkıntı içinde yaşar. Peygamber efendimiz, (Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Sadaka, her hastalığı defeder, bela sadakayı geçemez, onun için sadaka vermekte acele edin) buyuruyor. (Taberani, Beyheki) İhlas Vakfı, öğrenci yurtlarında binlerce üniversiteli fakir öğrenciyi ve bilhassa Türk dünyasından gelen muhtaç öğrencileri barındırmaktadır. Onların birçok ihtiyacı, hayırseverlerin yardımları ile sağlanmaktadır. İhlas Vakfı senelerdir, hayırsever vatandaşlarımızın yaptıkları yardımları, en iyi şekilde değerlendirmektedir. İhlas Vakfı, Türk dünyasından gelen fakir öğrencilere her türlü yardımı yapmaktadır. Azerbaycan, Türkmenistan, Çeçenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kırım, Doğu Türkistan ve diğer Türk topluluklarından gelen öğrencilere Türkiye'nin büyük şehirlerinde açtığı 30 öğrenci yurdunda her türlü maddi ve manevi yardımı yapmaktadır. Yurtlarda üç öğün yemek çıkmakta, İhlas Vakfı, öğrencilere sevgi ve şefkat kucağını açmaktadır. İhlas Vakfı öğrenci yurtlarının bir yıllık et ihtiyacı hayırseverlerin verdikleri kurban vekaletleri ile karşılanmaktadır. Vakfa verilen kurban vekaletleri ile hayırseverler adına, kurbanlıklar satın alınmakta ve dinimize uygun olarak kesilen kurbanlar, soğuk hava depolarında muhafaza edilmektedir. Bir yıl boyunca da, bu etler yurtların yemek ve et ihtiyacında kullanılmaktadır. Yıllardır ülkemizin ve Türk dünyasının binlerce gencine, öğrenci yurtlarında bir aile ortamı sıcaklığında sevgi ve şefkatle muamele eden İhlas Vakfı'na kurban vekaleti vererek yardım etmek, destek vermek gerekir. Çünkü hadis-i şerifte, (Hayra vesile olan hayır yapan gibidir) buyuruluyor. 70 yıllık komünizm zulmünden kurtularak ülkemize gelen misafir öğrencilere en iyi ev sahipliği yapan İhlas Vakfı, ülkemizin yüz akıdır. Eğitime ve devletimize verdiği hizmet ve destek ile en iyi şekilde kamu hizmeti yapmaktadır. Dünya tarihinde vakıf medeniyetini kuran dedelerimizin torunu olarak vakıfları, hayır kurumlarını ve ilim yuvalarını kurban vekaleti vererek veya başka şekilde desteklemek, bilgili, kültürlü öğrencilerin yetişmesine katkıda bulunmak milli ve dini bir vazifedir. İhlas Vakfına kurban vekaleti veren, İhlas Vakfı'nın hizmetlerine iştirak etmiş olur. Kurban vekaleti vermek isteyenler, herhangi bir İhlas Vakfı öğrenci yurduna veya Türkiye Gazetesi bürosuna giderek veya telefon ederek, kurban vekaleti verebilirler. İhlas Vakfı ile irtibat için: (0 212) 513 99 00 numaralı telefona veya (0 212) 513 68 57 numaralı faksa başvurabilirler. Her türlü yardım, İhlas Vakfının, Vakıflar Bankası Nuruosmaniye Şb. (2007042) numaralı TL hesabına yapılabilir. NOT: Kurban bedelleri yukarıdaki irtibat telefonundan öğrenilebilir.
Kurbanla ilgili çeşitli meseleler
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kimlerin kurban kesmesi vacip olur, kimlere vacip olmaz ve kurban ne zamana kadar kesilebilir? CEVAP Mukim, akıl-baliğ müslümanın, ihtiyacından fazla nisap miktarı malı veya parası varsa, kurban kesmesi vacip olur. Bayramın birinci ve ikinci günü, zengin-fakir, mukim-misafir, akıllı-deli, baygın-ayık olmaya bakılmaz. 3. günü yukarıdaki şartlar mevcutsa, kurban kesmek vacip olur. Demek ki, bayramın ikinci günü de baliğ olmayıp, 3. günü büluğa erene, diğer şartlar da varsa, kurban kesmek vacip olur. Bayramın ilk günü komada iken 3. günü ayılana, diğer şartlar da varsa, kurban kesmek vacip olur. Bayramın ilk günü fakirken 3. günü zengin olana, diğer şartlar da varsa, kurban kesmek vacip olur. Bayramın ilk günü seferi, 3. günü mukim olana, diğer şartlar da varsa, kurban kesmek vacip olur. Bayramın ilk günü, esir iken, 3. günü hür olana, diğer şartlar da varsa, kurban kesmek vacip olur. Kurban bayramının üçüncü günü fakir olacağını veya sefere çıkacağını bilen kimseye, birinci günü kurban kesmek vacip olmaz. Keserse vacip olarak eda etmiş olur. Fakir, bayramın ilk günü bir koyun alıp kestikten sonra, 3. günü zengin olsa, iade gerekmez. Vacip yerine gelmiş olur. 3. günü zengin olacağını bilenin de, ilk günü kurban kesmesinde mahzur yoktur. Bir zengin, bayramın birinci ve ikinci günü kurban kesmeden ölse, kurban borcu ile ölmüş olmaz. Kurban ne zamana kadar kesilebilir? 1- Kurban, bayramın üçüncü günü, güneş batıncaya kadar kesilebilir. 2- Cuma kılınmayan mezra denilen küçük köylerde, fecirden sonra, bayram namazından önce de kesilebilir. Gece kurban kesmek caiz ise de mekruhtur. 3- Şâfii'de, bayramın 4. günü de, kesilebilir. Birçok kimsenin vekili olan, bir mazeretle bayramın 3. günü de kurbanları kesememişse, Şâfii'yi taklit edip, dördüncü günü de kesebilir. 4- Nafile, akika ve adak hayvanı, her zaman kesilebilir. Fakat bayramda kesilmesi iyi olur. 5- Bayram cumaya rastlarsa da, kurban, bayram namazı kılındıktan sonra kesilir. 6- Kurban bayramının üçüncü günü fakir olacağını veya sefere çıkacağını bilene, ilk günü kurban kesmek vacip olmaz. Keserse vacip olarak eda etmiş olur. 7- Fakir, bayramın ilk günü bir koç alıp kestikten sonra, 3. günü zengin olsa, iade gerekmez. Vacip yerine gelmiş olur. 3. günü zengin olacağını bilenin de, ilk günü kurban kesmesinde mahzur yoktur. Hayvan kesilirken mekruh olan şeyler 1- Kurbanı, kesilecek yere sürükleyerek çekmek, sebepsiz incitmek. 2- Bıçakları hayvanı yatırdıktan sonra bilemek ve birini ötekinin gözü önünde kesmek mekruhtur. 3- Soğumaya başlamadan, yani çırpınması durmadan ensesini de kesmek mekruhtur. 4- Hayvan tamamen ölüp çırpınması durmadan, omuriliğini keserek başını koparmak ve derisini yüzmeye başlamak mekruhtur. 5- Kamış, taş gibi keskin şeyler ile kesmek, kör bıçakla kesmeye çalışmak mekruhtur. 6- Doğurması yakın olan hayvanı kesmek mekruhtur. 7- Gasp edilmiş bıçakla kesmek mekruhtur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
1- Eti tartarak, eşit olarak paylaşmak gerekir. Tartmadan bölüşüp helalleşmek caiz olmaz, faiz olur. Altı kişiden dördüne et ile birlikte bir bacak, beşinciye et ile birlikte derisi, altıncıya et ile birlikte başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur. Yedinciye bir şey koymak gerekmez. Yağ, sakatat ve yenilen her şey paylaşılır. 2- Kurbanın etini eşit olarak tarttıktan sonra, paylaşmak için kur'a çekmek iyidir. Bir malı, ortaklar arasında taksim etmek için, kur'a çekmek caiz ve sünnettir. 3- Taksim etmeden pişirip, ortaklar müşterek yeseler caizdir. 4- Yedi kişi, kurbanlık ineği birisine teslim edip, (Kesmeye, kestirmeye, etini dilediğin gibi sarfetmeye, seni umumi vekil ettik) deseler, umumi vekil olan bu kimse, bölüştürmeden etin tamamını da kendisi alabilir veya herhangi bir kimseye verebilir. 5- Mutfakları bir olan baba oğul, kestikleri kurbanı, tartıp paylaşmaları gerekir. Yukarıda bildirildiği gibi, herbirine, et ile birlikte bacak veya derisi veya başı verilirse, tartmadan da paylaşmak caiz olur. 6- Hayvanın boğazında yemek borusu, hava borusu ve iki yanda birer kan damarı vardır. Bu dört borudan üçü bir anda besmele ile kesilmelidir. Kurt, koyunun bu 3 damarını kopardıktan sonra yetişip hayvan bıçakla kesilse de artık yenmez. 7- Koyunun karnını yarıp, yavrusunu çıkardıktan sonra, o yaradan ölürken kesilse de yenmez. 8- Müslüman bir kimsenin kesip, gayri müslimin yüzdüğü kurbanın etini yemekte mahzur yoktur. 9- Kurbanın ve her hayvanın şu 7 yeri yenmez: Akan kanı, zekeri, husyeleri [koç yumurtası denilen yerleri] bezleri [guddeleri] safra kesesi, dişi hayvanın önü ve idrar kesesi [mesanesi] 10- Canlı hayvanın her parçası haramdır. Kesildikten sonra, kendine zarar vermeyen kimsenin pişirmeden yemesi caizdir. [Mesela çiğ köfte, sucuk ve pastırma yemekte mahzur yoktur.] 11- Canlı olup olmadığı kesin olarak bilinmeyen hayvan, kesildikten sonra, kan çıkarsa ve hareket ederse, eti yenir. Bunların ikisi de yoksa, yenmez. 12- Makam sahibine saygı için kesilen hayvan leş olur. Sevip saydığı kimse gelince sırf ona saygı için hayvan kesmek caiz değildir. "Eğer falanca zat gelirse, Allah için bir hayvan keseceğim" derse, o zat gelince kesilir. O hayvan adak olduğu için, etinden kesen ve zenginler yiyemez. Fakirlere verir. Yolcuya, misafire, bir makam sahibine yedirmek niyetiyle hayvan kesmek caiz ve sevaptır. Çünkü misafire ikramda bulunmak, ziyafet vermek sünnettir. 13- Kurban etini, kesen de yiyebilir. Fakir olsun, zengin olsun, herkese de verebilir. Etin üçte birini evine, üçte birini komşulara, gerisini fakirlere vermek müstehaptır. Hepsini fakirlere de verebilir. 14- Kurban etini, evinde 3 günden fazla bırakabilir. Kurban sahibi zengin değilse, çoluk çocuğunun et ihtiyacını karşılamak için hepsini evinde bırakabilir. 15- Hayvan kesildikten sonra eti telef olsa [mesela yansa, köpekler yese] vacip sâkıt olur. Tekrar kesmek gerekmez. Kan akıtmakla vacip yerine gelmiştir. 16- Kurbanın hiçbir yeri satılmaz. Eğer bir kısmı satılırsa, satılan kadarının bedelini tasadduk etmek gerekir. Fakat kurbanın eti ile yenecek bir şey alınıp yense, o miktarı tasadduk gerekmez. 17- Dört mezhepte de, gayri müslime zekat verilmez. Ama Hanefi'de zimmi olan gayri müslime kurban eti de verilebilir, Şâfii'de verilmez. 18- Ortaklardan birisi kurban kesmeden ölse, hissesi mirasçılarına verilir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Önce diz boyu çukur kazılır. Kurbanın gözleri tülbent ile bağlanır. Kıbleye dönük olarak sol yanı üzerine yatırılır. Boğazı çukurun kenarına getirilir. İki ön ve bir arka ayakları, uçlarından bir araya bağlanır. Üç kere bayram tekbiri okunur. Sonra (Bismillahi Allahü ekber) diyerek, deveden başka hayvanın boğazının herhangi bir yerinden kesilir. (Bismillahi) derken, (h)yi belli etmek gerekir. Belli edince, Allahü teâlânın ismi olduğunu düşünmek lazım olmaz. (h)yi açıkça belli etmezse, Allahü teâlânın ismini söylediğini düşünmek gerekir. Bunu da düşünmezse, hayvan leş olur, yenmez. 2- Sadece Bismillahi veya Bismillahirrahmanirrahim, yahut Lâ ilâhe illallahü demek de caizdir. Fakat evlâ olanı, (Bismillahi Allahü ekber) demektir. 3- Besmele çekilince hemen kesmek şarttır. Besmele çektikten sonra, bıçağı bilerse Besmeleyi tekrar etmesi gerekir. Besmele çektikten sonra, hayvan yerinden kalkarsa, yatırdığı zaman tekrar Besmele çekmesi gerekir. Fakat bir kelime söylemek, bir lokma yemek ve bir yudum su içmek gibi az bir ara vermenin zararı yoktur. 4- Besmele çektikten sonra, elindeki bıçağı bırakıp, başka bir bıçak alsa, Besmeleyi tekrar çekmesi gerekmez. Fakat bir hayvan için Besmele çektikten sonra, onu bırakıp başka bir hayvan kesecek olsa, Besmele'yi tekrar çekmesi gerekir. 5- Arka arkaya birkaç hayvanı boğazlayacak kişinin, hepsi için ayrı ayrı Besmele çekmesi gerekir. Fakat hayvanları, üst üste yatırıp kesecek olsa, bir Besmele kâfidir. Bir hayvanı iki kişi kesse, ikisinin de Besmele çekmesi gerekir. 6- Besmele unutulursa zararı olmaz. Kasten Besmelesiz kesmek haramdır. 7- Hayvanın boğazında Meri denilen yemek borusu, Hulkum denilen hava borusu ve Evdâc denilen iki yanda birer kan damarı vardır. Bu dört damardan üçü bir anda kesilmelidir. 8- Şâfii'de ise yemek borusu ile nefes borusu kesilirse kâfidir. Ancak gırtlak düğümü baş tarafında kalmalıdır! Gırtlak düğümünün tamamı vücut tarafında kalırsa, kesilen hayvan yenmez. Bilhassa bu hususa dikkat etmek gerekir. 9- Kurban kesenin kıbleye karşı dönmesi sünnettir. 10- Erkek ve kadın Müslümanın, sarhoşun, cünübün, delinin, bunağın, çocuğun ve sarhoşun Besmele ile kestiği yenir. Ehl-i kitabın [Gerçek Hıristiyan veya Yahudinin] kestiği de yenir. Fakat ehl-i kitaba kurban kestirmek mekruhtur. Dilsiz ve sünnetsizin hayvan kesmesi mekruhtur. 11- Solak bir kimsenin sol eli ile kurban kesmesinde mahzur yoktur. Temiz işleri yaparken, sağdan başlamak sünnet-i zevaiddir. Yani müstehaptır. Özürsüz terk etmek tenzihen mekruh olur. Bir özürle soldan başlamak mekruh olmaz. Yani sol el ile kesilen hayvan ve kurban yenir. 12- Kurbanı bayıltıp kesmek caizdir. Kafasını bir kerede koparıp kesilen de yenir fakat öyle kesmek günah olur. Hayvanı ensesinden kesmek haramdır ama eti yenir. 13- İstanbul'da oturan ve kendisine kurban kesmek vacip olan bir kimse, bayramda Ankara'ya gidip ikinci gün kurbanını Ankara'da kesse, üçüncü günü İstanbul'a gelse, Ankara'da seferi olduğu için kestiği nafile olur, İstanbul'a gelince bir kurban daha kesmesi gerekir.
Seferi olanın kurban kesmesi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Evli olup ailesi ile beraber gurbette bulunduğu şehirde uzun yıllar kalsa ve fakat ömür boyu yerleşmeyi düşünmese, buradan doğup evlendiği yere bayramlarda 15 günden az süre ile gidip orada kurban kesse kesilen kurbanlar vacip kurban olur mu? CEVAP: Bir günlüğüne de gitse orada mukim olur kestiği kurban vacip olur. *** Birçok insan Kurban Bayramlarında memleketine gidip kurbanı orada ifa ediyorlar. Bunlar bilerek veya bilmeyerek yaşadıkları şehre yerleşmeye niyet etmişse ve fakat kurbanları doğdukları yerde bayram vesilesiyle gittiklerinde orada kesseler, vacip olan kurban borcundan kurtulurlar mı? CEVAP: Sefere gidene zaten kurban vacip olmuyor, keserse nafile sevabı alır. Vacip olan kurban borcu diye bir şey kalmıyor. *** Vatan-ı aslimiz İstanbul'dur. Hanımım nisap miktarı mala sahip olduğu için kurban kesmesi vacip. Bayramda Tekirdağ'a gidiyoruz. Tekirdağ'da birisine kurban için vekalet verdik. Fakat Tekirdağ'da seferi oluyoruz. Vacip sevabı almak için ne yapmak gerekir? CEVAP: Tekirdağ'da kurban kesilirken İstanbul'da bulunursanız yani mukim olursanız kurban vacip olur. Telefonla öğrenirsiniz. Kestik derlerse buradan hareket edersiniz. *** Seferde olan zengin birisi kurban bayramının üçüncü günü vatan-ı aslisinin içinden transit geçse kurban kesmesi vacip olur mu? CEVAP: Şehir küçük ise, içinden geçiyorsa vacip olur. Büyük şehir ise, evleri ile çevre yolu arasında, mezarlık, fabrika, kışla, ırmak, deniz, harman yeri, futbol sahası gibi yerler var ise, o zaman vatan-ı aslisine girmemiş olur, vacip olmaz. *** Kurban bayramına tekabül eden ama bayram tatil olduğu için bayramdan sonra ödenmesi gereken elektrik, telefon, su vb... paraların tutarı cebimizde iken bunları da kurban nisabına dahil edecek miyiz? CEVAP: O paraları hesaba katmazsınız. Çünkü o paraları bayramdan sonra vereceksiniz. Yani o para sizde emanet gibi durmaktadır. *** Benim borcum var. Ancak borcumun karşılığı elimde para da var. Bu miktar nisap miktarını aşıyor. Borcu düşersem nisap miktarını bulmuyor. Kurban kesecek miyim? CEVAP: Borcu olan önce borcunu öder, kalan miktar nisap miktarını bulmuyorsa kurban kesmez. *** Çalışan bayan ve erkeğin kurban kestirmesi mecbur mu? CEVAP: Kurban nisabına malik olanın kurban kesmesi gerekir, çalışmakla alakası yok. Fakir bir kapıcının hanımında 100 gram bileziği olup borcu da yoksa kadının kurban kesmesi vacip olur, arabası evi olan adam parası nisabı bulmuyorsa kesmez. *** Kurban nisabına malik olmayan, kurban alıp kesebilir mi? CEVAP: Evet kesebilir ve kestiği kurbandan nafile sevabı alır. *** Bir evde kadın kocası oğlu ve kızı var. 4 tane kurban kestirmek istiyorlar. Bu dört kişinin adına evin erkeği nasıl vekalet vermesi lazım? CEVAP: Hepsi zengin ise hepsinin kurban kesmesi gerekir. Hepsi fakir ise hiçbirisinin kesmesi gerekmez. Kimi fakir kimi zengin ise zengin olanlar keser. Fakirler de kesse zararı olmaz. Hepsi birisine vekalet verebilir. O da yabancıya vekalet verebilir. *** Hali vakti yerinde olan bir ailenin, kaç kurban kesmesi lazım? CEVAP: Evde kaç zengin var ise o kadar keserler. *** Babam 25 senedir kendisine vacip olsun olmasın, çocuklarım çalışıyor diyerek kendine kurban kesmiş. "Annenize hiç kesmedim bu sefer ona keselim" diyor. Olur mu? İkisine de vacip değil. CEVAP: Kendisine vacip değilse annenize kesebilir. Mahzuru olmaz iyi olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir zengin, işi olduğu için bayramın birinci günü kurban kesmeden sefere çıksa günaha girer mi? CEVAP: Kurban, bayramın üçüncü günü kesilmesi vacip olduğu için sefere çıkmakla günaha girilmiş olmaz. *** Bir zengin, bayramın birinci veya ikinci yahut üçüncü günü kurban kesip, sefere çıksa vacibi yerine getirmiş olur mu? CEVAP: Evet vacibi yerine getirmiş olur. *** Bir zengin, kurban kesmek niyetiyle bir koyun satın aldıktan sonra, sefere çıksa ve bayramın üçüncü günü de seferde olsa, vekalet verip o koyunu kestirmesi gerekir mi? CEVAP: Kestirmesi gerekmez, yani seferde olduğu için kurban kesmesi vacip olmaz. Ama alınmış bir kurbanı kesmek, nafile de olsa çok sevaptır, Sırattan geçirir. Bu bakımdan zengin olan kimse, sevaptan mahrum kalmamak için seferi de olsa kurban kesmelidir. Kendi kesemezse, kesen birine vekalet verip kestirmelidir. *** Zengin, bayramın üçüncü günü, kurbanını kesmeden sefere çıkarsa, günaha girmiş olur mu? CEVAP: Üçüncü günü kesmeden çıkarsa, üzerine vacip olduktan sonra çıktığı için günaha girer. Bedelini bir fakire altın olarak vermesi gerekir. Birinci veya ikinci günü çıksa idi kendisine vacip olmadan çıktığı için günah olmazdı. *** Zengin, sefere çıkarken kurbanını kesmek için birini vekil etse, gittiği yerde mukim olsa, vekilin, kestiği hayvan vacip kurban olur mu? CEVAP: Evet. Sefere çıkarken kurbanını kesmek için birini vekil eden zengin, gittiği yerde mukim olsa, vekilin kestiği hayvan, vacip kurban olur. Çünkü zengin mukimdir ve vekaletle istediği şehirde kestirebilir. *** Hacda kesilmesi gereken kurban, Türkiye'de kesilebilir mi? CEVAP: Hacca giderek, orada 15 günden fazla kalan kimsenin; mukim olduğundan kendisine kurban kesmesi vacip olacağı için, bayram kurbanını kestirmek üzere telefonla Türkiye'deki bir yakınına vekalet verip kestirebilir. Fakat şükür kurbanını Harem'de kesmesi gerekir, vekaletle Türkiye'de kestiremez. *** İstanbul'a temelli yerleştik. Bayramda memleketim olan Rize'ye gidip orada kurban kesmemde mahzur var mıdır? CEVAP: Hiç mahzuru yoktur. İstanbul'a temelli yerleşmekle Rize, vatan-ı asli olmaktan çıkar. 15 günden az kalmak üzere Rize'ye gidince orada seferi olursunuz. Seferde, kurban kesmek gerekmez. Kesilirse sevap olur. *** Bayramın birinci veya ikinci günü kurbanını kesip sefere çıkan, vacip sevabı alır mı? Üçüncü günü seferden dönenin, tekrar kurban kesmesi gerekir mi? CEVAP: Bayramın birinci veya ikinci günü kurbanını kesip sefere çıkarsa, vacip sevabı alır. Üçüncü günü seferden dönene, artık tekrar kurban kesmek gerekmez. *** Kurban kesmeden sefere çıkan ve üçüncü günü memleketine gelip mukim olan zengin günaha girer mi? CEVAP: Kurban kesmeden sefere çıkan zengin, seferde iken kurban kesmiş olsa bile, üçüncü günü mukim olunca, tekrar kesmesi vaciptir.
Kurban etini taksim ederken
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir evde, bütün aile bireyleri için kurban kesiliyor. Kurban kesilip eve geldikten sonra taksim edilmeden annemize herkes kurbanını hediye etse taksim işinden kurtulur muyuz? Taksimde göz kararı kâfi midir? CEVAP: Faiz olur, haram olur. Her parçanın yanına ayak, baş ve deri konursa tartmadan taksim yapılması caiz olur. Mesela 7 kişi ortak varsa, dört kişinin hissesine birer ayak konur, birinin yanına baş konur, birininkine deri konur, biri de ötekilerden farklı olur yani boş olur. Eğer ortak dört kişi ise birer ayak koymak da yeterlidir, beş kişiyse birine de baş veya deri konur. *** Biri adak, biri akika, biri vacip olan bayram kurbanı, biri nafile, biri ölü için, biri de Peygamber efendimiz için kurban kesmek istese, bir inek kesebilirler mi? CEVAP: Evet kesebilirler. Yedi kişiye kadar ortak olmak caizdir. *** Kurbanlık ineğe en az ve en çok kaç kişi ortak girebilir. CEVAP: Bir ineğe yedi hisseye kadar girilir. 3 kişi girerse inek üç hisseye bölünür. Dört kişi girerse dörde bölünür. *** İki kardeş bir dana almışlar. Bunlar çocukları için şimdiye kadar akikalarını kesmemişler. Şimdi akika kesmenin müstehap olduğunu öğrenmişler. Aldıkları kurbanlık dana için akikaları için de niyet edip aldıkları bu kurbana dahil edip akikalarını kesebilirler mi? Adağı olan birisi böyle alınmış bir kurbana adaklarını da dahil edebilir mi? CEVAP: Akika, vacip, adak hepsi katılır. Ancak ilk alırken yedi kişiye kadar ortak olmak niyetiyle hayvan alınmalıdır. Sırf kendisi için alıp da sonradan başkasını ortak etmesi mekruh olur. *** Kurbanı kesen kasaba bir para veriliyor. Bu parayı bir kişinin ödemesinde ve sonra herkesin payını ödemesinde ya da bu parayı veren kişinin eksik ya da fazla, önce ya da sonra bu paraları kurban sahiplerinden almasında veya almamasında bir mahzur olur mu?. CEVAP: Hepsi caizdir. Bir kişi öder, diğerlerinden alabilir, isterse almayabilir. *** Ortak kurbanın başını ortaklar, dilenciye verse, kalanını taksim caiz mi? CEVAP: Evet. *** Üç ortak, farklı para verip kurban alsalar caiz olur mu? CEVAP: Birine düşen para, 1/7 den az olmazsa, caiz olur. *** Kurban eti tartılmadan paylaşılıp, herbiri diğerine, mendil, defter, kalem gibi bir şey verse, paylaşma sahih olur mu? CEVAP: Evet sahih olur. *** Seferi olan vekil, vekaleten kurban kesebilir mi? CEVAP: Vekilin seferi olmasının önemi yok. *** Bayramda annem, babam, eşim ve ben birisi evli ikisi üniversitede okuyan oğullarım için (toplam 7 kişi oluyor) dana kurban kesmek istiyorum. Kurbanın parasını ben vereceğim. Bu kurbanın bedeli olan parayı onlara tek tek verip onların kurban alınması için bana vekalet vermesi mi gerek yoksa ben onlara birer haklarını hediye mi edeyim? CEVAP: Sizin onlara onların size para hediye etmesi gerekmez. Sadece her biri, (Benim için bir kurban kesmeye veya dilediğine kestirmeye seni umumi vekil ettim) demeleri yeter. Vekil asıl gibidir, kendi parası ile de keser.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kurban nisabına mâlik olan kimsenin kurban kesmesi vaciptir. Zaruretsiz kurban kesmemek günah olur. Kurban kesmesi vacip iken, içindekilerin kurban kesmediği ev, inleyerek, sahibine beddua edip, "Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!" der. O ev, o yıl belalara duçâr kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Bu bakımdan kurban kesmeyi bir nimet bilmelidir! Kurban kesen müslüman, kendini cehennemden azat etmiş olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Cimrilerin en kötüsü [vacip iken] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye] (Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hakim] (Kurbanın postunun her kılına ve her parçasına bir sevap vardır.) [Hakim] (Kurbanlarınız, semiz olsun. Onlar, Sıratta bineklerinizdir.) [Zâd-ül mukvin] (Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevap vardır. Kanının her damlası kadar mükafat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun!) [İbni Mace] (Kurbanlarınızı gönül hoşluğu ile kesin! Çünkü hiçbir müslüman yoktur ki, kurbanını kıbleye döndürüp kessin de, bunun kanı, boynuzu, yünü, her şeyi kıyamette kendi mizânına konan sevabı olmasın!) [Deylemi] (Sevap umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani] (Kurban bayramında yapılan amellerden Allahü teâlâ katında kurban kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden Allahü teâlâ, onu muhafaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin!) [Tirmizi] (Kurbanların en hayırlısı boynuzlu koçtur.) [İbni Mace] (Ya Fatıma, kurbanının yanına git! Kesilirken orada bulun! Yere akacak ilk kan damlası ile, geçmiş günahların affedilir.) [İbni Hibban] (Kesilen kurban, Kıyamette, etiyle, kanıyla 70 kat büyüyerek mizana konur.) [İsfehani] Kurban kesmek kimlere vaciptir? Mukim olan, akıl-baliğ, hür ve müslüman erkek ve kadının ihtiyaç eşyasından fazla nisap miktarı, malı veya parası varsa, Kurban bayramı için niyet ederek, belli günlerde, belli bir hayvanı kesmeleri vacip olur. Dinen karı-kocadan hangisi zengin ise kurbanı o keser, ikisi zengin ise ikisi de keser, ikisi de fakir ise ikisi de kesmez. Fakir kurban kesmek zorunda değildir ama keserse çok sevap olur. Kurban, davar [koyun, keçi] sığır [manda, inek, dana, öküz, boğa] veya deveyi, Kurban Bayramının ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir. Kurban, dünyada vacip vazifesini yerine getirmiş olmak ve ahiretteki sevabına nail olmak için kesilir. Babanın, çocuğu için, çocuğun malından da kurban kesmesi gerekmez. Deli ile bunak, çocuk hükmündedir. Büyük çocuk ve hanımdan izinsiz, onlar adına kurban kesilmez.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kıymetli geceye kendinden sonra gelen günün ismi verilir. Fakat Arefe ve Kurban Bayramının üç gecesi böyle değildir. Bu dört gece, bugünleri takip eden gecelerdir. Arefe, yalnız Zilhiccenin 9. günüdür. Başka güne Arefe denmez. Arefe günü [yani bu Cumartesi günü] yapılacak işlerden bazıları şunlardır: 1- Arefe günü sabah namazından, Kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadar, erkek-kadın herkes, cemaatle kılsın, yalnız kılsın, 23 vakit farz namazda selam verir vermez, (Allahümme entesselam...) demeden önce, bir kere, vacip olan teşrik tekbirini söylemeli, yani, (Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallah. Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd) demelidir. Camiden çıktıktan veya konuştuktan sonra, artık teşrik tekbirini okumak gerekmez. (Halebi) 2- Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutmak sevaptır; fakat Arefe günü oruç tutmak daha çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselamdan, Sur'a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevap yazılır.) [R. Nasıhin] (Arefe günü tutulan oruç, bin gün [nafile] oruca bedeldir.) [Taberani] (Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihad için verilen iki bin ata bedeldir.) [T. Gâfilin] (Arefe günü [Besmele ile] bin İhlas okuyanın günahları affolup duası kabul olur.) [Ebuşşeyh] (Arefe günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek yılın günahlarına kefaret olur.) [Müslim] (Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.) [Taberani] (Şeytan, Arefe gününden başka bir günde daha zelil, rezil, hakir ve kinli görülmez.) [İ. Malik] (Allahü teâlâ, Arefe günü kullarına nazar eder. Zerre kadar imanı olanı affeder.) [Gunye] (Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, reddolmaz. Fıtr ve Kurban bayramının birinci gecesi, Berat ve Arefe gecesi.) [İsfehani] [Bu Cumartesi gecesi arefe gecesidir.] (Arefe gecesi ibadet eden, cehennemden azat olur.) [S. Ebediyye] İbadet olarak ilim öğrenmek en faziletlisidir. İlmihal okumakla en uygun ilmi öğrenmiş oluruz. 3- Bugünü fırsat bilip dua etmeli! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Duanın faziletlisi, Arefe günü yapılanıdır.) [Beyheki] 4- Arefe gününü ibadetle, Allah'ı anmakla ve tefekkürle geçirmeye, insanlara iyilik etmeye çalışmalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah'ın kıymet verdiği bir gündür.) [Deylemi] (Hürmet etmek, günah işlememekle olur.) (Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.) [Taberani] Kulağına sahip olmak, gıybet, çalgı gibi haram olan şeyleri dinlememektir. Eğer biz istemeden kulağımıza gelmişse, bize günah olmaz. Gözüne sahip olmak da, haram olan şeylere bakmamak ve mubah olarak baktığı şeylerden ibret almaktır. Diline sahip olmak ise, yalan söylememek, dedikodu etmemek, laf taşımamak, kötü söz söylememek, hatta boş şey konuşmamak, kimseyi dili ile incitmemek demektir. Bunlara riayet eden Arefe gününü değerlendirmiş olur.
Bayram günleri ne yapmak gerekir?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bayramda erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek sünnettir. Bayram günü yüzük takmak, karşılaştığı müminlere güler yüzle selam vermek, fakirlere çok sadaka vermek, İslamiyete doğru olarak hizmet edenlere yardım etmek, dargınları barıştırmak, akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye götürmek sünnettir. Bayram gecelerini ihya edenin büyük saadete kavuşacağı bildirilmiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bayram gecelerini ihya edenin kalbi, kalblerin öldüğü günde ölmez.) [Taberani] Dargın olanların, bayramı beklemeyip, hemen barışması gerekir. Allahü teâlâyı ve Peygamber efendimizi seven kimse, insanların kusurlarına bakmaz, hoşgörülü olur. İyi insan, yani mümin, herkesle iyi geçinir. Başkalarına sıkıntı vermediği gibi, onlardan gelecek eziyetlere de katlanır. Bir kusurundan dolayı kimseye darılmamak gerekir. Bayramda küs durulmamalı Dargınlık olsa bile üç günden fazla sürmemelidir. Şayet bayrama kadar süren bir dargınlık olduysa, daha fazla gecikmeden barışmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Birbirinizle münasebeti kesmeyin! Birbirinize arka çevirmeyin! Birbirinize kin ve düşmanlık beslemeyin! Birbirinizi kıskanmayın! Ey Allah'ın kulları kardeş olun! Bir müslümanın diğer kardeşine darılarak üç günden çok uzaklaşması helal değildir.) [Buhari] (Müslümana üç günden fazla dargın duran, Cehenneme gider.) [Nesai] (Birbirine dargın iki kimseden, hangisi önce selam verirse, günahları affolur. Verilen selamı öteki almazsa, bu selamı melekler alır. Selam almayan kimseye de şeytan, sevinerek iltifatta bulunur.) [İbni Ebi Şeybe] (Müminin kardeşine üç günden çok dargın durması caiz değildir. Üç gün sonra, ona selam verip hatırını sormalıdır. Onun selamını alırsa, birlikte sevaba ortak olurlar. Selamını almazsa günaha girer. Selam veren de küs durma mesuliyetinden kurtulmuş olur.) [Ebu Davud] (İki kişi, birbirine dargın olarak ölürse, Cehennemi görmeden Cennete giremez. Cennete girseler de birbiriyle karşılaşamazlar.) [İbni Hibban] (Din kardeşiyle bir yıl dargın duran, onu öldürmüş gibi günaha girer.) [Beyheki] (Ameller, pazartesi ve perşembe günleri Hak teâlâya arz olunur. Hak teâlâ da, kendisine şirk koşmayan herkesi affeder. Ancak bu mağfiretten birbirine kin tutan iki kişi istifade edemez. Hak teâlâ "O iki kişi barışıncaya kadar amellerini bana getirmeyin" buyurur.) [İ. Malik] El öpmek Bayramda herkesin eli öpülür mü, yani kimlerin eli öpülür, kimlerin eli öpülmez? CEVAP: Herkesin eli öpülmez. Ana-babanın, bir de âdet olduğu için yaşlı akrabaların elini öpmek caizdir. Arkadaşın elini öpmek haramdır. Kadın kocasının elini öpebilir, fakat, kendine namahrem yani yabancı erkeğin, erkek de yabancı kadının, zaruret olmadıkça, elini öpemez.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir ateist diyor ki: "En büyük ibadetin, bir hayvanı boğazlamak olduğunu kabul eden İslam dininin, bugün yeryüzünün en acımasız, en vahşi, en kanlı, en bıçaklı-satırlı terörü ile suçlanması, bence rastlantı değil. Bahçelerinde besledikleri kuzuları gözlerinin önünde kesile kesile büyüyen ve böylece Cennete gideceklerine inandırılan çocuklar, artık kan akıtmaktan, kesmekten, öldürmekten kaçınmıyorlar." CEVAP: Müslümanlık yeni mi geldi? 1400 yıldan beri yok mu? Bu zamana kadar kurban kesen Müslümanlar, eli satırlı anarşist mi oldu, hep insan mı kestiler? Bu cehalet mi, yoksa dine saldırmak için bir bahane mi? Kurban, en büyük ibadet sözü de yanlıştır. Kurban kesmek, zengine sadece Hanefi'de vacib, diğer üç mezhepte sünnettir. Yani kurban kesmeyen günaha girmez. Dinimizdeki en büyük ibadetin ne olduğunu, ateist nereden bilsin ki? O, sadece bahaneler bulup, hakkı bâtıla katmaya, Müslümanlara çamur atmaya çalışır. Kurban kesmek, Müslümanlıktan önce de hak dinlerde var idi. Yahudilerin de, Hıristiyanların da Peygamber olarak kabul ettikleri atamız İbrahim aleyhisselamın sünnetidir. Hz. İbrahim, oğlunu kesmeyip, bir koçu kestiği için, bu sünnet asırlardan beri devam etmektedir. Çocukların sünnet olmaları da atamız İbrahim aleyhisselamdan kalmıştır. Müslüman kültüründe yetişen, vahşi bir terörist oluyorsa, bu ateist, dağda yetişmedi ya... O da kurban kesen Müslümanların arasında büyüdü. Kurban kesilmesi onu hiç mi etkilemedi? Demek ki kurban kesmenin terörle bir ilgisi yok. Ama Müslümanlara saldırmak için, kurban kesmeyi bahane ederek Müslümanları potansiyel terörist olarak göstermeye çalışmaktadır. Avrupalı fanatikler gibi ateistler, hayvan kesmeye değil, kurban kesmeye karşıdır. Ama bunu hayvan hakları adı altında yapıyorlar. Avrupalılar, hayvan kesip hiç et yemiyorlar mı? Yahut zevk için boğa güreşleri düzenleyip, sonunda boğayı şişleyip öldürmüyorlar mı? Vahşi hayvanları öldürüp kürklerini giymiyorlar mı? Çinliler, Japonlar kedi köpek kesip yemiyorlar mı? Bunların maksadı hayvan korumak değil, Müslümanlığa saldırmak için bir bahane. Gazetelerde görüyor, televizyonlarda izliyoruz. Hayvanları koruma adı altında yapılan toplantılara gelen bayanların hemen hemen hepsinde astragan kuzu postu, Samur veya vizon kürkler oluyor. Bunların maksadı, hayvanları korumak değil, kurbanı istismar ederek Müslümanlığa çatmak ve çamur atmaktır. Müslümanım diyenler terör yapınca, en acımasız, en vahşi, en kanlı, en bıçaklı-satırlı terör oluyor da, gayri müslimler terör yapınca, sevecen, uygar ve kansız bıçaksız mı oluyor? Bosna-Hersek, Kosova, Türkistan, Cezayir, Çeçenistan, Karabağ, Filistin ve daha başka ülkelerde yıllarca yaptıkları zulüm insancıl mıydı? PKK'lılar arasında Hıristiyan Ermenilerin bulunması, yapılan katliamları sevecen hale mi getiriyor? Bu ne sakat görüş böyle? Hıristiyan Sırpların yaptığı zulümlere, biz Hıristiyan terörü mü dedik? Herkes Sırp zulmü dedi. Ateistin, kurban kesmeyi bahane ederek, Müslümanlığı terör dini gibi göstermeye çalışması, onun kötü maksatlı olduğunun açık delilidir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Müslüman olduğunu söyleyen bir dönme diyor ki: (Kurban kesmek bir hayvan katliamıdır, hayvancıklara ölüm acısı çektirilmektedir. Allah, kurbana ve kana bu kadar aç olamaz. Ben dönme Müslümanım ama kurban kesenlerin dininden değilim.) Kurban kesmek âyet ve hadisle meşru kılınmış bir ibadet değil midir? CEVAP: Kurban, elbette âyet ve hadisle sabit meşru bir ibadettir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. [Elde olmayan sebeplerle] Alıkonursanız, kolayınıza gelen [deve,sığır veya davardan] bir kurban gönderin. Kurban, yerine ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir. Güven içinde olursanız, hacca kadar umreden faydalanabilen kimseye kolayına gelen bir kurban kesmek, bulamayana, hac esnasında üç gün ve döndüğünüzde yedi gün, ki o tam on gündür, oruç tutmak gerekir.) [Bekara 196] (Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği dört ayaklı [Kurban olabilecek deve, sığır ve davar cinsinden] hayvanlar üzerine belirli günlerde [kurban kesme günlerinde] Allah'ın adını ansınlar. Bu kurbanlıklardan kendiniz de yiyin, yoksullara da verin.) [Hac 28] (Her ümmet için, Allah'ın kendilerine rızk olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine O'nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık.) [Hac 34] (Kurbanlık deve ve sığırları Allah'ın size olan nişanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şükredesiniz diye onları böylece sizin buyruğunuza verdik.) [Hac 36] (Ey iman edenler, Allah'ın hac âdetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, [onlardaki] gerdanlıklara, Rablerinden gerek fazlını ve gerek rızasını arayarak Beyt-i Haram'ı kasdedip gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin.) [Maide 2] (Allah, hürmetli ev Kâbe'yi, hürmetli ayı, kurbanı, boynu tasmalı kurbanlıkları insanların faydası için ortaya koydu.) [Maide 97] ([Kesmek istediği oğlu için] ona büyük bir kurbanlık [koç] fidye verdik.) [Saffat 107] (O kâfirler, Mescid-i haramı ziyarete ve kurbanların yerlerine ulaşmasına mani oldular.) [Fetih 25] (Rabb'in için namaz kıl ve kurban kes.) [Kevser 2] Kurban kesmek -hâşâ- katliam olsa idi, Allah kurbanın meşru olduğunu bildirir miydi? Peygamber efendimiz vefat edene kadar kurban kesmiştir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden üçü şöyledir: (Kurban kesmek, atalarınızdan İbrahim'in sünnetidir.) [Hakim] (Kurbanların en iyisi boynuzlu koçtur.) [İbni Mace] (Bayramda kurban kesmekten daha faziletli bir amel yoktur. Ancak sıla-i rahm bundan müstesnadır.) [Taberani] Bu dönmenin, her gün dünyanın her yerinde kasaplarda kesilen yüz binlerce hayvanı görmeyip, özellikle Kurban'a dil uzatması, Allah'ın emrini hayvan katliamı olarak göstermesi, kendisinin dönme değil, sinsi bir misyoner olduğunu göstermektedir.
Şefaat ile ilgili âyet-i kerimeler
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Misyonerler ile onların oyununa gelenler, kâfirlere şefaat olmadığını ve putların şefaat edemeyeceğini bildiren âyetleri ele alıp, (peygamber de, melek de şefaat edemez) diyorlar. Şefaatin hak olduğu âyet ve hadislerle sabittir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109], (Rahman olan Allah'ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87] (Bu iki âyette ancak Rahmanın izin verdikleri şefaat eder deniyor.) (Allah'ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik edenler şefaat eder.) [Zuhruf 86] (Putlar şefaat edemez, ama ehl-i hak şefaat eder deniyor.) (Allah, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez, şefaati fayda vermez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] "Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?" diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, "Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]" diyecekler.) [Sebe 23] (Burada da ancak Allah'ın izin verdikleri şefaat eder deniyor.) (Onlar, Onun [Allah'ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28] (Şefaat yetkisine sahip olanlar bile, ancak Allah'ın hoşnut olduklarına şefaat edebilirler. Yoksa kâfirlere şefaat edilmez.) (Sadece Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26] (Melekler de ancak, Allah'ın hoşnut olduğuna şefaat edebiliyor.) (Allah'ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255], (Allah'ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3] (Allah, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez, şefaati fayda vermez.) [Sebe 23] (Bu üç âyet de ancak şefaatin Allah'ın iznine bağlı olduğunu gösteriyor.) (Bütün şefaatler Allah'ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44] (Demek ki şefaat çeşidi de, şefaat ediciler de çoktur.) (Şefaat edicilerin [Peygamber, melek gibi...] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48] (Demek ki şefaat sadece günahkâr müminleredir, kâfirlere şefaat yoktur.) (O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18] (Zalimlere şefaat yok deniliyor, müminlere denmiyor. Kâfir için dost ve şefaatçi yok demek, Müminler için dost ve şefaatçi var demektir. Mesela meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. [Mümin suresi 7, 8, 9] Meleklerin duası elbette kabul olur.) Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı a'zam hazretleri de, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkâr müminlere şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber) Aşağıdaki iki hadis-i şerif, böyle sinsi düşmanların meydana çıkacağını haber vermektedir. (Kâfirler, kâfirler için gelmiş olan âyetleri, Müslümanlara yükletirler.) [Buhari] (En çok korktuğum kişi, Müslüman görünüp de, Kur'anın anlamını değiştirendir.) [Taberani]
Peygamber efendimizin yetkileri
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
(Bir kimse suç işleyince, savcının isteği üzerine getirilip hakim tarafından ceza verilir ve hapse atılır. Hapse atanlar polis veya jandarmadır. Ama bunu savcının emri ile yapmaktadır. Hücreye konmuşsa gardiyan koymuştur. Şimdi gardiyana, jandarmaya veya polise, siz kim oluyorsunuz da beni hapse attınız diyemeyiz. Onlar savcının emrini uyguluyorlar. Savcı da kim oluyor denemez. O da kanun adına bunu yapıyor. Şu halde yetki kanundan geliyor. Ama bu yetki, polis ile, savcı ile, kullanılıyor. Polise, savcıya karşı gelen kanuna karşı gelmiş olur. Farz ve haram Allah'ın emri ile olur. Allah, bu yetkiyi Resulüne de vermiştir) ifadesindeki benzetme için, "bunlar, adaletin sağlanmasında devletin ortaklarıdır, peygamberin haram etme yetkisine sahip olması ve müctehidin ictihad etme yetkisinin bulunması Allah'a ortak anlamına gelir" deniyor. Bu yanlış değil midir? CEVAP: Hem de ne yanlış. Cahilce bir benzetme. Savcı, hakim, polis devletin ortakları değildir. Devlete hizmet eden görevlilerdir. Bütün devlet memurları da böyledir. Bir savcı veya bir hakim suç işlese, o da cezalandırılır. Allahü teâlânın gönderdiği kanunlar da, elbette peygamberler, halifeler, kadılar ve müctehid âlimler tarafından tatbik edilir. Bunların görevlerini Allah ile ortak olmaları anlamına getirmek, dinimize ve Resulullah efendimize olan düşmanlıktan ileri gelmektedir. Hâşâ (Peygamber postacıdır, o sadece Kur'anı getirip bırakmıştır, başka görevi yoktur) iddiası, peygamberim diyen Reşat Halife ile onun yolunda gidenlerin sözüdür. Bir Müslüman böyle bir şey söyleyemez. Resule itaat ne demektir? (Resule itaat, Allah'a itaat demektir) mealindeki âyetler için, "Peygamberin bize getirdiği Kur'ana itaattir, yoksa onun kendisine itaat değildir, Peygamberin tanrısal niteliği yok, ona niye itaat edilsin. Buradaki itaat getirdiklerine itaat demektir" diye tevil ediliyor. Bu tevil ile de peygambere postacı denmek istenmiyor mu? CEVAP: Hâşâ, Peygamber efendimize tanrısal nitelik veren kimdir? Bu nasıl iftira öyle? Bu, misyonerlerin maşası 19'cuların iftirasıdır. Nitekim, Reşat Halife'ye peygamber diyen 19'cu biri, aynı iddiada bulununca, Sadreddin Hoca demişti ki: (Eğer, Allah'a itaat, Allah'ın âyetlerine itaat, Resule itaat de, onun Allah'tan getirdiği âyetlere itaat ise, hâşâ o zaman âyetin anlamı, (Allah'ın âyetlerine ve Allah'ın âyetlerine itaat edin) demek olur ki, çok abestir. Hâşâ Allah abes iş yapmaz.) Hâşâ onların dediği gibi olsa idi, Allah niye bu işe Resulünü defalarca karıştırsın ki? "Allaha itaat edin" veya "Allah'ın gönderdiği Kur'ana itaat edin" der, Resulüne de itaat ifadesini hiç kullanmazdı. Ahzab suresinin, (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince..) mealindeki 36. âyet-i kerimesi de böyledir. Resulüne yetki vermeseydi, Resulünü hiç söylemezdi. Resulü bir şeye haram veya helal demişse, vahyin yetkisine dayanmaktadır. Köpeği, aslanı, ayıyı haram etmesi, namazın rekatlarını, namazı bozanları, orucu bozanları, zekat nisabını ve buna benzer çok şeyi bu yetkiye dayanarak bildirmektedir. Üç âyet-i kerime meali: (O, kendiliğinden konuşmaz. Onun [din ile ilgili] her sözü vahy iledir.) [Necm 3-4] (Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7] (İhtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]
Dinler arası diyaloğun iç yüzü
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Mehmet Oruç beyin yazdığı Dinler arası Diyalog Tuzağı ve dinde reform isimli kitap hakkında bilgi verir misiniz? CEVAP: Bu eserde, Vatikan'ın bugüne kadar yaptıkları ve yapmak istedikleri sinsi planlar belgelerle açıklanmaktadır. Bu kıymetli kitabı herkese önemle tavsiye ediyoruz. Kitabın özeti şöyledir: Hıristiyan âlemi, özellikle İngilizler, 18. asırdan itibaren, İslam dünyasına karşı uyguladıkları planları gözden geçirdi. Asırlardır güç kullanarak zorla hedefe varma planları istenilen neticeyi vermedi. İslamiyeti yıkmanın, parçalamanın yollarını aradılar. İslam âlimleri ve eserleri, halkın gözünden düşürüldüğü takdirde kalenin içten fethedileceğini anladılar. Bir şeyi yapmak gibi, yıkmak için de o şeyi iyi bilmek gerekir. Bunun için İslamiyeti iyi bilen binlerce casus yetiştirdiler. Sapık din adamlarını madden ve manen desteklediler. İslam âlemine dağılan bu hoca kılıklı ajanlar, Müslümanların inancını hassas noktalardan vurmaya başladılar. İngiliz intelligence [entelijans] servisi elemanlarından Hempher, [1700'lerde] İslam ülkelerinde 5 bin İngiliz casusu bulunduğunu yazar. İnancı sağlam olan Müslümanın, Hıristiyan olması mümkün değildi. İnancı bozularak, boşlukta kalan kimse ancak buna ilgi duyardı. Çeşitli sinsi faaliyetlerle, İslam âlimleri ve kıymetli eserleri gözden düşürülüp, halkı doğrudan, Kur'an-ı kerime yönlendirmeye özendirdiler, acemi kaptanların elinde rotasını kaybeden gemi gibi, İslam dünyası da alabora oldu. Satın aldıkları kimseleri hemen devreye sokup, gemiyi kurtarma gerekçesiyle İslamda reform projelerini ortaya attılar. Maksat rotasını bozdukları gemiyi temelli batırmak. Bunun için yoğun bir misyonerlik faaliyetleri başlatıldı. Hemen bunun arkasından da Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü projesi devreye sokuldu. Bu çalışmaları başlatmak için Konsil ilk defa 1962'de bu konuyu görüşmek için toplandı. Daha sonraki toplantılarla da diyalog adı altında misyonerlik faaliyetini yürüttüler. II. Paul'ün 1991'de ilan ettiği Redemptoris Missio isimli genelgesinde deniyor ki: "Dinler arası diyalog, bütün insanları Kilise'ye döndürme amaçlı misyonun bir parçasıdır." 1964'te 2. Vatikan Konsili'nde kurulan 'Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası'nın 1973'te sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya'nın yayın organı Bulletin'deki yazısında diyor ki: "Diyalog faaliyetimizi, Kilise şartları içinde misyoner bir cemaat olarak yapıyoruz" Kardinal Francis Arinze, diyaloğun kilisenin bir misyonu olduğunu ifade etmektedir: "Papa VI. Paul'ün vizyonu gerçekleşmektedir. Dinler arası diyalog, Kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir" (Bulletin, 59/XX-2, 1985, 124). Dinler arası Diyalog fikrinin babası olan Louis Massignon; "Müslümanların her şeylerini tahrif ettik. İnançları, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye tam inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler" diyor. Bu boşluğu, Vatikan, Dinler arası Diyalog projesi ile Müslümanları Hıristiyanlaştırarak doldurmak istiyor. Müslümanlar bu tuzağa düşmemelidir. ...... (Dinlerarası Diyalog Tuzağı-Arı Sanat Yayınevi Tel: 0212 520 41 51)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Herkes Kur'ana bağlanmalı, çünkü Peygamberin mezhebi ne idi? Eshabın mezhebi mi vardı? CEVAP: Bin küsur yıldan beri herkes bir mezhebe bağlı iken, bazı türediler, böyle sorularla zihinleri bulandırıp herkesi başı boş, mezhepsiz yapmaya çalışıyorlar. Dini delillerden anlamayanlara iki akli örnek verelim: Milli eğitime bağlı okullar, sınıflar, müdürler, öğretmenler ve öğrenciler vardır. Okul ile sınıf, müdürle öğretmen mukayese edilmez. Çünkü hepsinin görevleri farklıdır. Öğretmenle öğrenci de mukayese edilmez. Öğrencileri müdür veya öğretmen yerine, öğretmenleri de öğrenci yerine koymak yanlış olur. Öğretmen veya müdür hangi sınıfın öğrencisi denemeyeceği gibi, şu öğrenci, hangi okulun müdürü denmez. Öğretmen ve müdüre öğrenci denmez. Atalarımız, "Temsilde hata olmaz" demişlerdir. Müctehid âlimler birer öğretmen gibidir. Mutlak müctehidler ise müdür gibidir. İnsanlar da öğrenci gibidir. Öğretmene, bu hangi okulun müdürü denmeyeceği gibi, öğrenciye de hangi okulun öğretmeni denmez. Öğrenciler öğretmene tâbi olduğu gibi, insanlar da müctehide tâbi olur. Öğretmenler nasıl müdüre bağlı ise, tamamı müctehid olan Eshab-ı kiram da, Resulullah efendimize bağlı idiler. Tabiinde ise müctehidler ve halk var idi. Halk müctehidlere tâbi oluyordu. Halkın mezhebi tâbi olduğu müctehidin mezhebi idi. Mezhepsiz kimse yok idi. Eshab-ı kiram, "Resulullaha değil, biz yalnız Allaha tâbiyiz" demediler ve demeleri de mümkün değildir. Sıradan bir müslüman da "Müctehide tâbi olmam, ben yalnız Resulullaha tâbi olurum" diyemez. Müctehid, Allahın ve Resulünün emirlerini bildiriyor. Müctehide uymak Allah ve Resulüne uymak demektir. Bugün ise, bazı mezhepsizler, müctehide değil, Resulullaha bile tâbi olmayı uygun görmüyorlar. Yalnız Kur'ana tâbiyiz diyorlar. Nasıl ki öğretmen müdüre, müdür de Milli Eğitim Bakanına, Milli Eğitim Bakanı da Başbakana bağlı ise, insanlar bir müctehide, müctehidler mutlak müctehide, mutlak müctehidler de Resulullah efendimize bağlıdır. Bağsız yani mezhepsiz kimse yok idi. Ordudaki misal daha cazip. Bütün subayların bir sınıfı olur. Topçu yüzbaşı, piyade albay gibi. Ama general olunca artık sınıf kalmaz. Topçu general olmaz. Artık o bütün sınıfların generalidir. Generaller de, sınıfsız ama, onlar da ya havacı, ya karacı veya denizcidir. Bunlardan birinde olmayan general olmaz. Bunlar da, ordu komutanlıklarına, ordu komutanları da Hava, Deniz veya Kara Kuvvetlerine bağlıdır. Kuvvet komutanları Genelkurmaya bağlıdır. Dikkat edilirse, gerek eğitim sisteminde ve gerekse orduda bağımsız bir kurum yoktur. Herkesin bağlı olduğu, sorumlu olduğu bir yer vardır. İnsanlar birer er gibidir. Bağlı oldukları bölükler, taburlar alaylar vardır. "Ben Genelkurmay Başkanına bağlıyım bölük komutanını falan takmam" diyemez. Müctehidler generaller gibidir. Mutlak müctehidler kuvvet komutanları gibidir. Resulullah efendimiz de Genelkurmay Başkanı gibidir. Genelkurmay Başkanı, hangi bölüğün eri veya hangi kuvvet komutanlığına bağlı denilemeyeceği gibi, Eshab-ı kiramın veya Resulullahın mezhebi ne idi denemez. Bu durum iyice anlaşılınca, herkes haddini bilmeli, er olan erim demeli, subayla, generalle benim aramda ne fark var dememeli. Bir müslüman da müctehidle boy ölçüşmemeli. Hatta peygambere bile uymayıp "ben Kur'ana göre hareket ederim" demek ne kadar yanlıştır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bu soru yanlış. Bu mühendis mi üstün, avukat mı demek gibi bir şeydir. Avukattan üstün mühendis, mühendisten üstün avukat olur. Erkekten üstün kadın çoktur. Cinsleri, vasıfları farklı olanlar arasında mukayese olmaz. Mesela elma armuttan veya armut elmadan iyidir denmez. Çünkü cinsleri farklıdır. Onun için elma ile armut toplanmaz denir. Yüz kiloluk pehlivan ile elli kiloluk pehlivanı birbiriyle güreştirmiyorlar. Her pehlivan, kilosundaki pehlivanlarla güreşiyor. Ağır sıkletteki bir pehlivan, rakiplerine yenilse, fakat elli kilodaki bütün pehlivanları yense madalya alamaz. Aynı cinsler arasında bile bazı vasıflar aranıyor. Çalışan kadınların maaşını öğrenmek üzere, Amerika'dan iki kişi gelse, birisi, bakanlık yapan bir kadının maaşını öğrense, öteki de yeni işe giren ilkokul mezunu bir kadının maaşını öğrense, verecekleri rapor elbette birbirinden çok farklı olur. İşçi kadın ile bakan olan kadının maaşı mukayese edilmez. Kadınla erkek mukayese edilerek, "Kadın doğum yapıyor, erkek yapmıyor, böyle eşitlik olmaz" denemez. Allahü teâlâ, kadını, erkeği ayrı işler için yaratmıştır. Fiziki yapısı birbirine benzemez. Birbirine benzemeyen iki şey, birbiri ile kıyaslanamaz. Bir erkek kalkıp da, "Madem kadın-erkek eşitliği var, niye kadınlar da bizim gibi yer altında, kömür ve maden ocaklarında çalışmıyor?" dememeli. Çünkü kadının bünyesi buna müsait değildir. Bazı ülkelerde, kadın böyle zor işlerde çalıştırılıyorsa da, bu bir hak değil, zulümdür. Herkese, bünyesine uygun iş verilmelidir! Cenab-ı Hak, kadını da, erkeği de her işe elverişli olarak yaratmamıştır. Kadının boksör, güreşçi olmaması onun değerini düşürmez. Limonun ekşi olması limon için bir eksiklik değildir. Çünkü limon ekşiliği için alınır. Allahü teâlâ da kadını ağır işlere elverişli olarak yaratmamıştır. Kadın ile erkek iki ayrı cinstir. Elma ile armut mukayese edilmediği gibi, bunların da birbirine üstünlüğü söz konusu olmaz. Ancak vasıfları eşit olan iki şey arasında kıyas yapılır. Vasıfları farklı olan şeyler arasında kıyas olmaz. Mesela vapur, uçak ve otobüs binek vasıtası olduğu halde, birinin diğerine üstünlüğü söylenemez. Uçak, denizde yüzemediği için vapurdan aşağı sayılmaz. Vapur, karada gitmediği için bisikletten aşağı olduğu söylenemez. Vapur başka bir vapurla, uçak başka bir uçakla mukayese edilebilir. İkisi de kara vasıtası olduğu halde, bir tankla bir taksi mukayese edilemez. Tank taksi kadar hızlı gitmediği için aşağı kabul edilemez. Her birinin görevi ayrıdır. "Boksta iki kadın, ancak bir erkek kadar dövüşebilir" dense, bu, kadına hakaret olmaz. Cenab-ı Hak, kadını akıl ve beden yönünden erkeğe göre farklı yaratmıştır. Akıllı kadın yarattığı gibi, deli erkek de yaratmıştır. Kadınların da, erkeklerin de akılları aynı değildir. Biri kalkıp da, (Ya Rabbi insanların aklını niçin eşit yaratmadın?) diyemez. Yaratıcı sorguya çekilemez. Birçok bakımdan kadınla erkek, mukayese edilemez, ikisi de her yönden eşit olmalı denemez. İki erkek de her yönden eşit değildir. İki kadın da böyledir. Üstünlük, Allah indindeki kıymete göredir. Müslüman fakir bir zenci, gayri Müslim kraldan mukayese edilemeyecek kadar üstündür. Dinimiz kadına çok değer vermiş, erkeğe de çok sorumluluk yüklemiştir. Kadın, evde ve dışarıda çalışmak zorunda değildir. Evli ise kocası, evli değilse babası, kadına gerekli şeyleri getirmeye mecburdur. (Hidâye)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Seyyid Abdülhakim efendi hazretleri buyurdu ki: Namaz kılmayan, her şeyden önce bütün müminlere zulmetmiş olur. Çünkü her namazda (Esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin) demekle bütün müminlere dua ediliyor. Namaz kılmayan, her gün beş vakit namazda sünnetlerle beraber 21 kere tekrarlanan bu duadan Müslümanları mahrum bırakıyor. Kıyamette bütün müminler bu haklarını namaz kılmayanlardan alacaktır. Namaza gevşeklik gösteren, kıymetini bilmeyip hafif tutan birçok cezaya uğrar: Ömründen hayır ve menfaat görmez. Çeşitli hastalık, aşağılık, hakaret ve zilletler içerisinde hayat sürer. Salihlerden saygı görmediği gibi, çeşitli mahrumiyet ve sıkıntılara maruz kalır. Sıhhatinden hayır ve menfaat görmez. Genelde kötü yerlerde çalışanlar, namaz kılmayan veya namaza gevşeklik gösterenlerdir. Namazı doğru kılan, hem salihlerin yanında, hem de, arkadaşları ve akrabaları arasında saygı ve itibar sahibidir. Namaz kılanda yaratılışındaki güzellikten başka bir güzellik ve cemal vardır ki, namaz kılmayan ne kadar güzelleşmeye, süslenmeye çalışsa da, her gün yıkansa da, yeni elbiseler giyse de, yine bu güzellik ve cemale kavuşamaz. Namaz kılanın yüzü güzel olur, uzun zaman yıkanmasa da, günlerce çamaşır değiştirmese de, vücut, elbise ve çamaşırları pis kokmaz. Namaz kılmayan, sık sık yıkanıp çamaşır değiştirse de, o nezafete, o zarafete sahip olamaz. Günde defalarca sadaka verse, yetimleri sevindirse, yedirip giydirse, günlerce Kur'an okusa, her yıl hacca gitse, buna benzer ibadet ve iyilik yapsa da sevap alamaz. Allahü teâlâ, o vakitleri namaza mahsus kıldığından bu vakitleri namazda geçirmek gerekir. Bu vakitleri Allahü teâlânın tayin ettiği şekilden çıkarmak yani bozmak zulmünde bulunduğu için namaz kılmayanın her işinden, hayır ve bereket kalkar, duası da makbul olmaz. Namaz kılan Ya Rabbi dediği zaman, Allahü teâlâ, (Lebbeyk=söyle yapılsın) buyurur. Namaz kılmayana lebbeyk, işittim demez. Ancak namazı doğru kılan hayır ve berekete ve rahmete vesile olur. Namazda, Hz. Âdem'den itibaren bütün müminlerin ve bütün mahlukatın hakları vardır. Namaz terk edilince, Hakkın rahmeti, örtülü kalır. Rahmetin gelmesine, kesilmesine sebep olduğundan bütün mahlukat namazı terk edene buğzeder. Müslümanların dualarının bereketinden mahrum kalır. Ölse, mezarı yanından geçen bir müslümanın okuduğu Fatihadan gerektiği kadar faydalanamaz. Kimseden saygı göremez! Namaz kılmayan, görünüşü bozularak yatağa düşer. Üstünü başını, yatağını, yorganını ve diğer şeylerini pisleterek berbat eder. Öyle olur ki, en yakınları, çocukları, hanımı, ana ve babası da ölümünden nefret eder. Hiç kimseden saygı göremez. Bu kimse büyük bir padişah da olsa, yine ölüm zamanında nefret edilen bir şekilde ölür. Namaz kılmayanın ölümünde; gözlerinde korku alametleri, telaş ve hüzün eserleri, gözünü göğe dikme işaretleri görünür. Gözlerinin rengi değişir. Yukarıya veya aşağıya doğru dikilir ki, bakmak mümkün değildir. Burun delikleri kurur. Kuş tüyü yatakta, süslü odada ve sarayda bin bir ihtişam ve debdebe içerisinde bulunsa da, yine zelil ve aşağı olur. (Devamı var)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Namaz kılmamakla iman zayıflar. Bu kimsenin namaza saygısı olmadığından melekler, ölüler ve diğer yaratıklar da ona saygı göstermez. Namaz kılmayan ölürken saçı sakalı karışır. Namaz kılanın ise ölümünde de hayattaki durumu bozulmaz, canlı gibi kalır. Onun ölümünü gören, ölümünden haberdar değilse, uyuduğunu zanneder. Namaz kılmayan ne kadar çok yemek yese de, yine açlık ıstırabı dinmez. Gittikçe şiddetlenir, dayanılmaz bir hâl alır. Ne kadar fazla ve iyi yemekler yedirilse, bu acı, bu ağrı, bu sızı dindirilemez. Bu ıstırap teskin olunamaz. Hep açlıkla acı çeker. Açlık bir orantı halinde yükselir, artar. Nihayet kıvrana kıvrana can verir. Çünkü namazı terk etmek büyük günahtır. Cezası da o nispette büyük olur. Namaz kılan, güler yüzlü, parlak ve nurani yüzlü olur. Sevinç ve neşe alametleri yüzünde ve gözlerinde aşikâr olur. Kendi kusurlarını ve Hak teâlânın lütuf ve ihsanını görür de, alnından terler dökülür, burnunun delikleri sulanır. Kulak altları ve burun delikleri hafif bir şekilde terler. Güzel bir şekilde kokar. Renginde lâtif bir güzellik olur. Etrafa güzel kokular yayılır. En lezzetli ve en nefis yemekler yemiş gibi tok ve kanmış olarak vefat eder. İman ve ibadet... İbadetler imandan parça değildir. Yani inandığı halde bir ibadeti yapmayan veya bir haramı işleyen kâfir olmaz. Ancak namazda sözbirliği olmadı... Namaz kılmamak imansız ölmeye, namaz kılmak ise iki cihan saadetine sebep olur. Namazın önemi hakkında hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.) [Taberani] (Namaz dinin direğidir, terk eden dinini yıkmış olur.) [Beyheki] (Namazı kasten terk eden kâfirdir.) [Taberani] (Namaz kılmayanın dini yoktur.) [İbni Nasr] (Namaz kılmayanın müslümanlığı yoktur.) [Bezzar] (Namazı bırakanın ibadetleri kabul olmaz ve namaza başlayana kadar Allahü teâlânın himayesinden uzak kalır.) [Ebu Nuaym] (Namaz kılmayanın diğer amellerini Allahü teâlâ kabul etmez. Tövbe edinceye kadar da Allahın himayesinden uzak olur.) [İsfehani] (Bizimle kâfirlik arasındaki fark, namazdır. Namazı terk eden kâfir olur.) [Nesai] (İman, namaz demektir. Namazı itina ile, vaktine ve diğer şartlarına riayet ederek kılan, mümindir.) [İbni Neccar] (Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır. Namaz düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namaz düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez.) [Taberani] (Namaz, imanın başı ve Cehennemden kurtarıcıdır.) [Miftah-ul-Cenne] (Beş vakit namazı terk eden, Allahın hıfz ve emanından mahrum olur.) [İbni Mace] (Her peygamberin ümmetine son nefeste vasiyeti namazdır.) [Gunye] Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: En büyük günahı işleyen de kâfir olmaz. Tembellikle namaz kılmayana kâfir denmez. Fakat namaz, çok önemli olduğu için, namaz kılmayanın imanla ölmesi kolay değildir. Namaz kılmayanın kalbi kararır, diğer günahları işlemesi kolaylaşır. Günahlar da insanı küfre sürükler.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Dinimizde iki günü eşit olan zararda olduğuna göre, her gün aynı ibadetleri yapan zararda olmuyor mu? Her gün bir öncekinden daha fazla ibadet mi yapmak lazımdır? CEVAP: Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (İki günü aynı olan, [her gün ilerlemeyen, yeni bir şey öğrenmeyen] ziyan etti.) [Beyheki] (İki günü eşit olan aldanmış; bugünü dününden kötü olan ise lanetlenmiştir.) [Beyheki] Dünya işlerinde olduğu gibi, din işlerinde de ilerlemek gerekir. Her gün aynı ibadetleri yapan, mesela her gün beş vakit namaz kılan zararda değildir. İbadetlerin kıymeti, niyete, ihlasa ve imanın kuvvetine, parlaklığına göredir. Yani imanı parlak, niyeti düzgün ve ihlası çok olanın ibadeti daha kıymetlidir. İhlasla ibadetlere devam edilince, her gün iman daha kuvvetlenir, daha parlar ve böylece ibadetlerin kıymeti de artar. İbadetlerin değeri de, miktarı ile değil, keyfiyeti ile ölçülür. Her gün aynı iş yapılsa da kıymetleri değişik olur. Mesela Hz. Ebu Bekir'in iki rekat namazı bütün müslümanların namazları toplamından daha faziletlidir. Eshab-ı kiramın tamamının imanları çok kuvvetli, daha parlak olduğu ve ihlasları da fazla olduğu için onların iki rekat namazının sevabı bizim ömür boyu kıldığımız namazların sevabından daha fazladır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yemin ederim ki, bir kimse, Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin bir müd [bir avuç] arpası kadar sevap alamaz) [Buhari] Şu halde, zarar etmemek, her gün ilerlemek için imanı parlatmak, kuvvetlendirmek gerekir. İhlasla ibadet ettikçe imanın parlaklığı artar. Bu bakımdan bugün kılınan iki rekat namaz, dün kılınan iki rekat namazdan daha faziletli olur. Günah işlemeyen ve ibadetini aksatmayan kimse, iki günü eşit olmamış, her gün daha fazla kâr etmiş olur. Eğer ihlası noksansa, imanını parlatamamışsa veya çeşitli günah işleyerek imanının parlaklığını azaltmışsa, ibadetlerinin fazileti azalır, bugün düne göre zararda olur. Gittikçe imanı kuvvetlenecek yerde zayıflayanlar ziyandadır. Gıybet, yalan gibi bir günah işleyenin de sevapları azalacağından yine ziyanda olur. Bu misallerden anlaşıldığına göre, bugün yirmi rekat namaz kılanın aldanmaması için, ertesi gün yirmi rekattan fazla namaz kılması gerekmez. Zarar etmemesi için günah işlememesi, ihlasla ibadet ederek imanının parlaklığını kaybetmemesi gerekir. Rükün nedir? Bir rükün miktarı saçımız açılırsa namaz bozulur mu? Rükün miktarı ne kadardır? CEVAP: Namazın bozulmasında ve secde-i sehvlerde rükün miktarı önemlidir. Bunu iyi bilmek gerekir. Namazın içindeki farzlara rükün denir. Hepsi beştir: Kıyam, kıraat, rükû, sücud ve son teşehhüdde oturmak. Bu rükünlerin birinde, saçı açılan kadın, bir âyet okuyacak kadar zaman içinde saçını kapatamazsa, namazı bozulur. Yahut üç kere sübhanallah diyecek kadar avret yeri açılırsa namazı bozulur. Normal şekilde üç kere sübhanallah demek bir rükün için ölçüdür. Kaç rekat kıldığını şaşırıp, namaz içinde düşünen kimse, sonraki rüknün veya vacibin üç kere sübhanallah diyecek kadar bir zaman gecikmesine sebep olursa, bu arada, âyet ve tesbih okusa bile, secde-i sehv yapması gerekir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Köpek niçin daha çok kötüleniyor? CEVAP: Din kitaplarında hayvanlardan bahsedilmesi genellikle sıfatları yüzündendir. İnsanların bu sıfatlardan kaçması içindir. Yalnız köpek değil, birçok hayvan hakkında âyet, hadis ve atasözü vardır. Bunlardan köpek hakkında söylenenlerden bazıları: Kötü bir âlim, (Dilini sarkıtıp soluyan köpeğe) benzetilmiştir (Araf 176) Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Kendini başkalarından üstün tutanı, Allahü teâlâ alçaltır. Herkesin gözünde küçük olur. Hatta köpekten, domuzdan daha aşağı görünür.) [Beyheki] (Canlı resmi, köpek ve cünüp bulunan eve rahmet melekleri girmez.) [Nesai] İslam âlimleri buyuruyor ki: Şeytan, köpek gibidir; köpek kovalayınca kaçar, ama başka taraftan yine gelir. Nefis, kaplan gibidir; saldırması, ancak öldürmekle biter. Hocasını incitene darılmayan köpekten aşağıdır. Kendini, uyuz köpekten üstün bilen, büyüklerin feyzinden mahrum kalır, hatta kendini Frenk kâfirlerinden üstün bilenin Allahü teâlâyı tanıması haramdır. Nefis kâfirdir, köpekten aşağıdır, çünkü köpek Cehenneme girmeyecek. Hatta Kıtmir isimli köpek Cennete girecek. [Burada nefsin kötülüğü anlatılıyor.] Dağda yalnız yaşayan birisine, "Burada ne yapıyorsun" diye sorulunca, (Köpek çobanlığı yapıyorum) diye cevap verir. "Peki köpekler nerede" dedikleri zaman, (Benim nefsim köpek gibi ısırıcıdır. Kimseye zararı dokunmasın diye onu insanların arasından çıkardım) der. Köpeğin övüldüğü yerler de vardır: Köpek ekmek veren eli tanır. Köpek sahibini ısırmaz. Köpek bile yal yediği çanağa pislemez Komşu iti komşuya ürümez. Kadın düşmanlığını güler bildirmez Köpek dostluğunu ulur bildirmez. Kur'an-ı kerimde, koyun keçi gibi eti yenen, temiz hayvanlar da aşağılanıyor. Bu aşağılamak, onlar Cehennemliktir anlamında değildir. Onlar akılsız, gayesiz anlamındadır. Bir âyet meali: (Kâfirler hayvan [davar] gibidir, hatta daha aşağıdır.) [Furkan 44] Eşek de kötüleniyor: (En çirkin ses eşek sesidir.) [Lokman 19] (Onlar kitap yüklü eşeğe benzer.) [Cuma 5] (Aslandan ürkerek kaçan yabani eşeklere benzerler.) [Müddesir 50, 51] Maymun da kötüleniyor: (Onlara, aşağılık maymun olun dedik.) [Araf 166] Domuz da kötüleniyor: (Domuz eti haramdır.) [Maide 3] Yılanlar ve zararlı hayvanlar kötülenmiştir: (Namaz kılarken bile yılan ve akrebi öldürün.) [Tirmizi] (Yılan, akrep ve kuduz köpeği öldürmekte mesuliyet yoktur.) [Buhari] Övülen hayvanlar da var, yerilen de var. Akrep yılan, sokuculuğu ile, tilki kurnazlığı ile, koyun, kuzu uysallığı ile, kurt zalimliği ile, domuz pis olması ile, keçi ve katır inadı ile, deve kini ile meşhurdur. Sonuç olarak, insan hayvana benzememeli, yılan, akrep gibi sokucu olmamalı, köpek gibi ısırıcı, aslan, kaplan gibi parçalayıcı, kedi gibi nankör olmamalı deniyor. Köpek örneğinin çok olması aramızda çok bulunduğu içindir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye, nasıl bir kitaptır? CEVAP: Yüzlerce kıymetli eserden hazırlanmış bir kitaptır. İstifade edilen bu eserler çeşitli kütüphanelerde bulunmaktadır. Bunların çoğu da tercüme edilmemiştir. Her okuyucunun bu eserleri bulup istifade etmesi imkansız denecek kadar zordur. Bal, bir madde ise de, çeşitli birçok çiçekten toplanarak imal edilmiştir. Seadet-i Ebediyye de buna benzetilebilir. Dini kitap sorana, Süleymaniye Kütüphanesinde var denilse, ona sadece bir yer gösterilmiş ise de, yalnız bir kitap değil, binlerce kitap tavsiye edilmiş olur. Bu eser, Redd-ül- Muhtar, Halebi, Hadika, Mektubat-ı Rabbani gibi birçok eserden meydana gelmiştir. Bu eseri okuyan, bahsi geçen muteber kitaplardaki gereken bilgileri okuyup öğrenmiş olur. Piyasada bulunan bazı ilmihallerin hataları bir tarafa, doğru olan bir meselenin hangi kitabın hangi sayfasından alındığı bilinmemektedir. Bunlardan bazıları muteber bir kitaptan naklederken hata etmektedir. Kitap ve sayfa numarası verilmediğinden doğru olup olmadığı kontrol edilememektedir. Bu eser, tamamen nakle dayanmakta, içinde hazırlayan zata ait bir hüküm bulunmamaktadır. Her meselenin hangi kitabın neresinden alındığı bildirilmektedir. Bu eserde, imanın esasları, Ehl-i sünnet itikadı çok geniş ve herkesin anlayabileceği şekilde açıklanmıştır. Bâtıl fırkalar ve dinler, inançlar bildirilerek, Müslümanlar bunların zararlı propagandalarından korunmuştur. İtikadi meselelerden sonra, İslamın beş şartı çok geniş bir şekilde kaynaklı olarak açıklanmıştır. Her konu Hanefi mezhebine göre hazırlanmış, zaman zaman diğer üç mezhebe göre de hükümler ayrıca bildirilmiştir. Hiçbir Türkçe ilmihalde olmayan, ihtiyaç halinde yapılan Mezhep taklidi geniş olarak açıklanmıştır. Müslümanların herhangi bir özürle kendi mezhebine göre yapamadığı amelleri, hak olan dört mezhepten birini taklit ederek nasıl yapacağı anlatılmıştır. Kırk yıldan fazla bir araştırmanın mahsulü olan ve 89. baskısı yapılan bu eser, çeşitli ilim adamlarının tetkikinden de geçmiştir. Ruh çağırmak ve cin hakkında uzun açıklamalar yapılmıştır. İnsan kaderini kendi çizer mi? Kısmet meselesi, alınyazısının mahiyeti bildirilmiştir. Tefsir, Meal hakkında kâfi malumat verilmiştir. Hadis-i şerif çeşitleri de geniş olarak açıklanmıştır. İslamiyette kadının yeri, kadının ve kocasının birbirlerine karşı hak ve görevleri ve evlilik hakkında geniş bilgi verilmiştir. Yemesi, içmesi haram ve helal olanlar bildirilmiştir. Kısacası, bu kıymetli eserde, bir Müslümana gereken bütün dini bilgiler vardır. Hepsi de en kıymetli eserlerden derlenmiştir. Bu kitabı baştan sona dikkatlice okuyan birisi, dinimizin bütün emir ve yasaklarını öğrenir. Dinimiz hakkında yeterli bilgiye sahip olur. Din düşmanlarının hilelerine aldanmaz. Her müslümanın dinimizi çok iyi bilmesi şarttır. Dinini bilmeyenin dini yoktur buyurulmuştur. 1248 sayfalık bu dev eseri, her müslümanın okuyup, çoluk çocuğuna da okutması gerekir. En güzel hediye, en güzel mirastır. Bu kitap, www.hakikatkitabevi.com adresinden okunup temin edilebilir.]
Kâfirler Cehenneme girmeyecek mi?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir arkadaş milletine hizmet eden bütün kâfirler Cehenneme girmez dedi. Yanlış değil mi? CEVAP: Müslüman olmayanların yani bütün kâfirlerin Cehenneme gireceğini Allah bildiriyor. Bunu günlük işlerdeki örneklerle açıklayalım: Mesela, Türkistanlı bir Türk Türkiye'ye gelse; Türk vatandaşlığına kabul edilmediği sürece, profesör olsun, Edison gibi bilim adamı olsun, Türk vatandaşına tanınan haklardan faydalanamaz. Mesela oy kullanamaz, milletvekili olamaz. Çünkü T.C. vatandaşı değildir. Vatandaş olmayan, bu haklara sahip olamaz. Allahü teâlâ da Cennete girmek için, mümin olma şartını koymuştur. Bir Türk resmi dairedeki bir memurun yanına gelip, ona günlerce yardım etse, ay sonunda o Türk'e bir kuruş para verilmez. Halbuki o dairedeki herhangi bir personel, çok az çalışsa, hatta izinli olsa da, ay sonunda maaşını alır. Çünkü bu personelin o dairede kaydı vardır. Başka kimselerin o dairede kayıtları bulunmadığı için, çalışmaları nazarı itibara alınmaz. Mümin olan; suç ve günah işlese de, iman kaydı bulunduğu için Cennete gider. İman kaydı bulunmayan kâfir de, yararlı işler yapsa da Cehenneme gider. Hacca veya bazı ülkelere giderken pasaport istenir, pasaportsuz olan o ülkeye sokulmaz. İman pasaportu [müslüman] olmayan da, ister Nobel Ödülü alsın, ister elektrik ampulünü bulsun, isterse dünyanın her yerine yol, çeşme, cami yaptırsın, onun hiçbir iyiliğine sevap verilmez ve Cennete giremez. Cennetin sahibi Allah'tır. Cennete girmek için, faydalı iş yapmayı değil, önce Müslüman olma şartını koymuştur. Müslüman değilse, iyi işleri faydasızdır. Ama Müslüman çok günahkâr olsa, hatta günah işlerken, zulmen öldürülse şehit olur. (Fetava-i Hayriyye 1/16, Redd-ül Muhtar 2/253) Müslüman olmayanların hiçbir iyiliğine sevap verilmez. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Ahirette Cehennemden kurtulmak, yalnız Muhammed aleyhisselama uyanlara mahsustur. Dünyada yapılan bütün iyilikler ve keşifler, Onun yolunda bulunmak şartı ile ahirette işe yarar. Ona uymayanın yaptığı her iyilik dünyada kalır, ahiretinin yıkılmasına sebep olur.) [Müjdeci Mek. 184] İyi işlere, ibadetlere sevap verilebilmesi için, düzgün iman sahibi olmak gerekir. Bid'at ehli bile, Müslüman olduğu halde, ibadetlerine sevap alamaz. Nerede kaldı ki, gayri müslimler, iyiliklerine sevap alıp da Cennete girsin. Bir profesör, insanlığa faydalı çok eserler yapsa; fakat çeşitli insanları suçsuz yere öldürse, hırsızlık etse, yaptığı iyiliklere bakılmadan, bulunduğu devletin kanunlarına göre cezası ne ise verilir. Hak teâlâ da, imansızlıktan, yani küfürden başka günahları, dilerse affedeceğini; fakat kâfirliği, yani gayri müslim olmayı asla affetmeyeceğini bildirmektedir. Müslüman olmayan herkes gayri müslimdir, yani kâfirdir. Kâfirin de yaptığı hiçbir iyiliğin, Allah katında kıymeti yoktur. Hatta cami, çeşme yaptırsa, namaz kılsa, oruç tutsa hiç kıymeti olmaz. Allah'ın sözüne müslüman inanır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah şirki [her çeşit kâfirliği] affetmez.) [Nisâ 48] (Kâfir olarak ölenlerin işleri, dünyada da, ahirette de boşa gider.) [Bekara 217] (Kâfirlerin [iyi olarak] yaptığı bütün işler, kıyamette boşa gider.) [Tevbe 17] (İmansızın ameli boşa gider.) [Mâide 5] (Kâfirlere ahirette yalnız Cehennem vardır. Emekleri boşa gider.) [Hûd 16] Resulullahın sözlerine de ancak müslüman inanır. Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Cennete ancak Müslüman girer.) [Buhari] (İmanı olmayan Cennete girmez.) [Tirmizi] (Bana inanmayan Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.) [Hâkim]
Hadis-i şeriflerle amel etmek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Herhangi bir hadisle amel etmemiz caiz midir? CEVAP: Müctehid olmayan, herhangi bir hadisle amel edemez. Müctehidlerin âyet ve hadislerden çıkararak, verdikleri fetva ile amel etmesi gerekir. (Kifaye) Rahmet olarak farklı bildirilen hadis-i şeriflerden on tanesinin meali şöyledir: 1- (Deve eti yemek abdesti bozar.) [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] 2- (Ateşte ısınmış şey abdesti bozar) [Müslim, Ebu Davud, İbni Mace, Tirmizi, Nesai] 3- (Zekerine dokunan erkeğin abdesti bozulur.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] 4- (Fercine dokunan kadının abdesti bozulur.) [Beyheki] 5- (Zekere dokunmak abdesti bozmaz. O da vücuttan parçadır.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] 6- (Kan aldırmak abdesti bozmaz.) [Beyheki] 7- (Akar kan abdesti bozar.) [Beyheki, Dare Kutni] 8- (Besmelesiz abdest olmaz.) [Ebu Davud, Tirmizi, Beyheki, Hakim] 9- (Deniz hayvanları helaldir.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] 10- (Fatihasız namaz olmaz.) [Buhari, Müslim] Birinci hadise göre, deve eti abdesti bozar. Halbuki Hanbeli hariç diğer üç mezhepte bozmaz. İkinci hadise göre, ateşte pişirilen her şey, mesela çay içmek abdesti bozar. Halbuki hiçbir mezhepte bozmaz. Bu hadis-i şerif, Kütüb-i sitte'nin beşinde mevcuttur. Hiçbir hadis âlimi bu hadise uydurma dememiştir. Bunların açıklaması Mizan-ül-kübra kitabında vardır. Üçüncü hadise göre, zekere dokunmak abdesti bozar. Hanefi'de bozmaz, 3 mezhepte bozar. Dördüncü hadise göre, ferce dokunmak abdesti bozar. Şafii hariç, diğer 3 mezhepte bozmaz. Beşinci hadise göre, zekere dokunmak abdesti bozmaz. Hanefi'de bozmaz, 3 mezhepte bozar. Altıncı hadise göre, kan abdesti bozmaz. Hanefi'de bozar, diğer 3 mezhepte bozmaz. Yedinci hadise göre, kan abdesti bozar. Hanefi hariç diğer 3 mezhepte bozmaz. Sekizinci hadise göre, Besmelesiz abdest olmaz. Sadece Besmele Hanbeli'de farzdır. Dokuzuncu hadise göre, denizden çıkan her hayvan yenir. Hanefi'de deniz haşaratı yenmez. Onuncu hadise göre, Fatiha okumak farzdır. Hanefi'de farz değil, diğer 3 mezhepte farzdır. Şafii'ye göre imam arkasında Fatiha okumak farz, Maliki'de, imam yavaş okurken müstehab, açıktan okurken, Fatiha okunmaz. Hanefi'de, imam arkasında Fatiha okumak mekruhtur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Hadislerle amel etmek, bize caiz olmaz. Mezhebimizin hükmüne aykırı görünen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamaz. Bir Hanefi'nin, imam arkasında Fatiha okuması ilhaddır. (1/ 312, Mebde ve Mead 31) M. Hadimi hazretleri buyuruyor ki: Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü bizler, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, âyete, hadise uymuyor gibi görünse de yanlış değildir. Çünkü âyet ve hadis ictihad isteyebilir, başka bir âyet veya hadisle değişmiş olabilir veya bilmediğimiz bir tevili vardır. (Berika s. 94) Müctehid olmayanın dindeki bu hükümleri hadis-i şeriflerden anlaması mümkün olmaz. Bunun için, müctehid olmayan, hadis kitabı okursa, ya hadislerin uydurma olduğunu zanneder veya kendi aklına göre, yanlış bir hüküm çıkarır. Her ikisi de felaketine sebep olur. O halde bir Müslümana yapılacak en büyük bir kötülük, (Kütüb-i sitteyi al, hadisleri oku ve buradan dinini öğren) demektir. Zaten din düşmanları da altın kupa içinde zehir sunuyorlar, (Meal veya hadis okuyarak dinini öğren) diyorlar.
İslam âlimlerinin kitaplarını değiştiriyorlar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir İhya tercümesinde özetle deniyor ki: (Tercüme ettiğimiz bu kitabın dört kusuru vardır: 1-Kitapta bin kadar zayıf ve uydurma hadis vardır. 2-Konuları tasavvufun ince ölçüleriyle işlemesi ve şimdiki zamanda yaşanması oldukça zor olan bir kulluk şeklini öne sürmesidir. Bu kitabı okuyan bir kimse, yaşadığı Müslümanlığın tam Müslümanlık olmadığı kanaatine varır ve bu kitapta anlatılan Müslümanlığı yaşamasının da zaman ve şartlardan dolayı mümkün olmadığını görerek karamsarlığa düşer ve böylece dinden soğur. 3-Kitabın hacmi büyüktür. Okuyucu vakit bulup da bu kitabı okuyamaz. 4-Bin sene önce yazılmış herhangi bir kitap gibi bu kitabın da az veya çok bir revizyona ihtiyacı vardır. Bu maksatla kitabın az bir miktarını çıkardık, az miktarını değiştirdik, az bir miktarda da yeni bilgi ve yorumlar ekledik. Vasat okuyuculara lazım olmayan ve hatta kafa karıştıran söz ve ibareleri atlamakta bir beis görmedik. Bizim, bu kitabı tercüme etmekteki kastımız, İmam-ı Gazali'nin kendine mahsus görüşlerini tanıtmak değildir, İslam'ın genel prensiplerini takdim etmektir.) Bu kitap uygun mudur? CEVAP: Özetini verdiğiniz yazıya göre, merd-i kıpti gibi şecaat arz ediyorlar. Açıkça İslam âlimlerinin kitaplarını değiştirdiklerini ifade edebiliyorlar. Dine bundan daha büyük zarar olabilir mi? "19'cu" Reşat Halife, 19 rakamına uymuyor diye Kur'andan âyetler çıkarmıştı, bunlar da kendi kafalarına uymuyor diye İhya'daki hadisleri ve oradaki ictihadları çıkarıyorlar. Halbuki bu ictihadları kitaptan çıkaran kimse, diyelim ki, Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali hazretleri kadar büyük müctehiddir. Ama ictihad ictihadla nakzedilmez, yani bir müctehid öteki müctehidin ictihadına yanlış diyemez. Bin sene önceki kitaplar revizyona uğramalıdır deniyor. Yani bin sene önce yaşayan İmam-ı a'zam, İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Ahmed, İmam-ı Sevri, İmam-ı Hasan Basri, İmam-ı Cafer Sadık ve benzeri büyük zatların eserlerini revizyona uğratmaya çalışalım diyor. Biri çıkıp da, "İslam âlimlerinden ne istiyorsun, madem İhya'yı beğenmiyorsun, ne yazacaksan otur kendin yaz, ne diye İhya'yı tercümeye kalkıyorsun" demiyor. Üstelik pervasızca, (Biz İmam-ı Gazali'nin görüşlerini değil, İslam'ın genel prensiplerini tanıtmak istiyoruz) diyor. Madem öyle, niye kendi kitap yazmıyor da, o büyük zatın ismine, gölgesine sığınarak, zehirini kusuyor? İslam âlimleri, İmam-ı Gazali hazretlerini hep övmüşlerdir: İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Gazali, hüccet-ül-İslâm ve zamanındaki âlimlerin en üstünü idi. Ona dil uzatan kimse, cahillerin en cahili, fâsıkların en kötüsüdür. (El-Ukud-üd-dürriyye) Kâtip Çelebi diyor ki: Bütün din kitapları yok olsa, İmam-ı Gazali'nin kitapları, bu boşluğu doldurabilir, hatta onun İhyâ kitabı bile kâfi gelir. (Keşf-üz-zünun) Seyyid Abdülhakim efendi hazretleri buyuruyor ki: İhyâ kitabı, bütün âlimlerce doğru ve yüksektir. Bir gayri müslim, severek yapraklarını çevirirse, Müslüman olmakla şereflenir. Derin bir âlimin kitabında mevdu hadis var demek, dinde derin bir uçurum açmaktır. Böyle sözleri söyleyenin dili, tutuşsa yeridir. Büyük âlim, mevdu hadisleri bilemeyecek kadar cahil mi idi? Yoksa, hadis uyduranlar için, Resulullahın bildirdiği ağır cezalara aldırış etmeyecek kadar Allah korkusu yok mu idi?
Mümin ve kâfir her ölü işitir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Buhari ve diğer hadis kitaplarında ölülerin işittiğini Resulullah bildiriyor, ama ona da inanmam, çünkü Kur'an ölü işitmez diyor. İşte âyet: (Sen ölülere işittiremezsin; arkalarını dönüp giden sağırlara da daveti duyuramazsın. Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola getiremezsin; ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin.) [Neml 80, 81 Rum 52, 53] CEVAP: Kur'anı da Resulullah bildirdi. Hadise inanmayan Kur'ana inanır mı? Diğer müfessirler gibi İmam-ı Kadı Beydavi, o âyetin tefsirinde diyor ki: Burada diri olup, gözü kulağı ve beyni olan kâfirler ölüye benzetiliyor, (Ölüleri [kâfirleri] imana kavuşturamazsın) deniyor. (Ölülere, sağırlara işittiremezsin) ifadesinden sonra, (Sen ancak âyetlerimize iman edeceklere işittirebilirsin) deniyor. Kâfirlerin işitmeyeceği, [hakkı kabul etmeyeceği], ancak iman edeceklerin işitecekleri, [kabul edecekleri] bildiriliyor. Eğer kabirdekilerden maksat ölü olsa idi, ölü de işitmeseydi iman edenlere işittirebilirsin ifadesi yersiz ve yanlış olurdu. Hem de kâfir ölü işitmez, mümin ölü işitir anlamı çıkardı. Halbuki en kıymetli hadis kitabı olan Buhari'deki hadis-i şerifte, (Kâfir ölü de işitir) buyuruluyor. (Körle gören [kâfir ile mümin] karanlıkla aydınlık [Bâtıl ile hak], gölge ile sıcak [Cennetle Cehennem] bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Elbette Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere [inatçı kâfirlere] işittiremezsin, sen sadece bir uyarıcısın.) [Fatır 19-22 Celaleyn] Bu âyette, kâfire kör, mümine gören deniyor. Resulullah kabirdeki ölüye ne söyleyecek de işittirecek? Hâşâ bu cahillik olur. Öte yandan, Allah'ın bunu bildirmesi de hâşâ lüzumsuz olurdu. Dini tebliğin muhatabı ölüler değil ki. Ölülere dini tebliğe çalışan bir kimse, nasıl Peygamber olur? Hemen âyetin devamında, (Sen sadece bir uyarıcısın) deniyor. Demek ki kabirdekilerden maksat, ölü değil ki uyarılma ihtiyacı duyulsun. Allah niye (sen ölülere işittiremezsin) buyuruyor? Bu soruya bugüne kadar ölü işitmez diyenlerden hiçbirisi cevap verememiştir. Allah, Hz. Âdem'den beri, ölüleri de iman etmek için dini tebliğe muhatap mı kıldı? Tarihte, ölüleri de imana davet eden bir Peygamber var mı? Vazifesi dirilere dini tebliğ olan Resul, hâşâ, ölüleri imana mı davet etti? Ölünün mükellef olmadığını ve ölüye tebliğ yapılamayacağını bilemeyen bir peygamberin hangi sözüne inanılır? Kur'anı da o bildirdi, Kur'ana da itimat edilmez. Ateist, "Peygamber, (Kur'anı biz indirdik, onu biz koruruz) diye bir âyet uydurmuşsa nereden bileceksiniz" diyor. Resulullah böyle töhmet altında kalırsa, İslamiyet'e itimat kalmaz. Zaten din düşmanlarının gayesi de budur. Resulullah ölüler işitir buyuruyor. Ölü işitmez diye bir sözü var mıdır? Hepsi Cennetlik ve müctehid olan Eshab-ı kiram, bütün mezhep imamları ve müctehidler ölü işitir diyor. Hiç birisi işitmez demiş mi? Bütün müfessirlerle bütün muhaddisler ölü işitir diyor. İmam-ı Beydavi, İmam-ı Kurtubi, İmam-ı Razi, İmam-ı Süyuti ölü işitmez demiş mi? Ölü işitmez diyen tek müfessir ve tek muhaddis var mı? Tasavvuf ehlinin hepsi de ölüler işitir diyor. Mesela İmam-ı Gazali, Seyyid Abdülkadir-i Geylani, İmam-ı Rabbani gibi büyük zatların hiçbirisi ölü işitmez demiş mi? Bu âlimlerin hepsi Kur'anı anlamamış da yalnız siz mi anladınız?
1'den önce hangi sayı vardır?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Görmeden inanmak uygun mu? Allah insanların Cennete veya Cehenneme gideceğini biliyorsa imtihan etmeye niye gerek duymaktadır? CEVAP: Dünya, bir imtihan yeridir. Allahü teâlâ, Bekara suresinin başında gayba imanı, yani görmeden inanmamızı emretmiştir. İyi ile kötünün, inananla inanmayanın ayırt edilmesi için bir imtihan gerekir. Allahü teâlâ imtihan etmeden de kullarının ne yapacağını, suç, günah işleyeceğini bilir. Fakat, henüz suç işlemeden cezalandırılsa, (Suçum yokken, imtihan edilmeden, beni cezalandırmak doğru değil) diyebilir. İşte bunun gibi sebeplerle, insanlar imtihan için dünyaya getirilmiştir. Söz dinleyenle, dinlemeyen, suç işleyenle işlemeyen belli olsun diye, bazı yasaklar konmuş, bazı ibadetleri yapma mecburiyeti getirilmiştir. Üstelik bu emir ve yasaklar, insanın dünya ve ahiret menfaati içindir. Görmediğine inanmayan, Allah'ı inkâr eden zekî bir dehri [ateist] vardı. Hıristiyan papazları bu dehriye cevap veremeyince, sana ancak islam âlimleri cevap verebilir derler, onu Kufe'ye gönderirler. Kufe'ye gelip, dünyada bana cevap verebilecek bir âlim bulamadım der. Herkese meydan okur. İmam-ı a'zamın hocası Hammad-ı Kufi hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartış, gerekirse âlimlerle görüşürsün) der, onun karşısına Numan bin Sabit isimli bir genci [imam-ı a'zam Ebu Hanife'yi] çıkarır. Dehri, çocuk denilecek yaştaki bir gençle tartışmayı gururuna yediremez. Kürsüyü yumruklamaya başlar, "Hani nerede, o meşhur âlimleriniz" der. Genç Numan, onu gururundan vurmaya çalışıp, "Ne o der, demek benden korkmaya başladın?" Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar: - Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü? - Elbette mümkündür. - İmkansız bu. Nasıl olur? - Rakamlar, sayılar var değil mi? - Var elbette. - Peki 1'den önce hangi sayı var? - Herhangi bir sayı yoktur. - Mecazi 1'in önünde bir şey yoksa, hakiki 1'in önünde ne olabilir? - Peki hakiki 1 dediğin varlığın yönü ne tarafadır? - Önce şunu söyleyelim. O mekandan ve yönlerden münezzehtir. Yani yaratıkların hiçbirisi hiçbir bakımdan yaratana benzemez. Benzetilen her şeyden münezzehtir. Ama yaratıklardan tek yönde olmayanlar olur. - Mesela ne vardır? - Mumun ışığı tek yönde değildir. - Yaratıcı varsa görünmesi gerekmez mi? - Var olduğu halde görünmeyen şeyler olabilir. - Var olan şey nasıl görülmez? - O halde aklın ve canın varsa göster. - Evet ikisi de görülmez. Ama yürüyüp gezmem canımın ve aklımın olduğunu gösterir. Tanrının varlığını gösteren böyle bir şey var mıdır? - Kâinatın yoktan yaratılması Onun var olduğunu göstermez mi? - Peki O, şu anda ne yapmaktadır? - Sen bütün soruları kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim. - Peki geç kürsüye. İmam-ı a'zam olacak bu genç, kürsüye çıkıp, "Allahü teâlâ şu anda, senin gibi imansız bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir mümini kürsüye çıkarıyor" der ve adından (O halde Rabbinizin hangi nimetini inkâr edebilirsiniz?) mealindeki âyet-i kerimeyi okur. Kalabalık hep bir ağızdan Allahü ekber diyerek tekbir getirirler. Bu arada dehri çoktan sıvışıp gitmiştir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Alın yazısı değişir mi? Basitçe anlatmak mümkün mü? CEVAP: Basitçe anlatalım. Alın yazısı yani kader iki türlüdür: Birisi dua ile, sadaka vermekle, iyilik etmekle değişir. Diğeri ise asla değişmez. Mesela evlenmek, iş sahibi olmak ya değişen kısımdandır veya değişmeyen. Biz bilemeyiz. Onun için dua ederiz, iyilik ederiz, değişen kısımdan ise o değişir. Mesela birisine bir bela geleceği kaderinde varsa, yine kaderinde bu kimse dua edecek o beladan kurtulacak diye yazılır. Biz de dua ederiz o belayı önlemiş oluruz. Ömrün uzaması kısalması da böyledir. Şu iyiliği yapacak ve ömrü uzayacak, yahut şu kötülüğü yapacak ve ömrü kısalacak diye yazılıdır. Demek ki yaptığımız şeyler alın yazısıdır. *** Taklitte niyet Maliki'yi taklit eden, abdest alırken, Maliki'ye uydum demezse abdesti olmuyor mu? Hanefi olan abdest alırken "Hanefi'yi taklit ediyorum" demediğine göre, Hanefi'nin abdesti sahih olmuyor mu? CEVAP: Hanefi'nin niyet etmesi, Hanefi'ye uyuyorum demektir. İnsan babasına babam geldi, babam gitti der. Babasının adı Necati ise, babam Necati geldi demez. Ama üvey babası veya kayınpederi varsa, adı da Hasan ise, o gelince babam geldi dese anlaşılmaz. Hasan babam geldi demesi gerekir. Kur'an-ı kerimde, İbrahim aleyhisselam, (Babam Azer geldi) diyor. Demek ki onun gerçek babası başkadır. Putperest olan Azer'in, İbrahim aleyhisselamın babası olmadığı anlaşılır. Demek ki Azer farklı bir baba. Hanefi olan da kendi mezhebindedir. Kendi mezhebinde olan iş için, ben Hanefi'ye uyuyorum demesi gerekmez. Ama bir ihtiyaçtan dolayı başka bir mezhebe uyuyorsa elbette onun adını söylemesi gerekir. Dinî konularda akıl yürütmek yerine, kitaplarda yazılana uymalı. Aklına göre hareket etmemelidir. Akla göre din olsaydı, insan sayısı kadar din olurdu. *** Sevabı ağır gelen kurtulur Kıyamet günü mizanda sevabı ağır gelen mümin Cennete gidecek deniyor. Halbuki Kur'anda buyuruluyor ki: (Zerre kadar hayır ve şer işleyen, karşılığını görür.) [Zilzal 7, 8] Biliyoruz ki, Müslüman günahlarına tövbe edemeden öldüyse, hayatta iken işlediği günahlarının cezasını yine hayattayken çektiği sıkıntı, hastalık vb. nimetlerle ödeyememişse, vefatından sonra kabir azabı ile, yine yetmiyorsa, mahşer sıkıntıları çekerek ödüyor, şefaatle de bunlar giderilemiyorsa, Cehennemde günahlarının karşılığı kadar kalıyor. O halde yukarıdaki söz yanlış değil mi? CEVAP: O söz de, sizin bildirdikleriniz de yanlış değildir. Evet günahları sevablarından çok olursa öyle olacaktır. Yani hayatta, ölüm anında, kabirde ve mahşerde çektiği sıkıntılar yine yetmezse o zaman kalan günahları kadar cezasını çekecektir. Hadis-i şerifte, (Günahsız insan olmaz) buyuruluyor. O zaman her günah için azap çekersek yandık demektir. Sevabın faydası, günahları yok etmek içindir. Mesela kul hakkı çok önemli, bunu nafile ibadetlerle ödeyemeyiz. Farz ibadetlerimizle bunu ödememiz gerekir. Eğer birisinin kalbini kırarsak kul hakkı geçer. Onunla helalleşmek gerekir. O hakkını helal etmezse ne olacak? Farz ibadetlerimizden ona verirler. Yahut onun işlediği büyük günahları bize yüklerler. Evet zerre kadar günah ve zerre kadar iyilik zayi olmaz. Günahlar mizanda tartılır. Hangisi ağır gelir ise ona göre muamele edilir.
Muharrem ayı ve Aşure Günü
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Muharrem ayının onuncu günü yani yarın Aşure Günüdür. Muharrem ayı, Kur'an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Bu ayın en kıymetli gecesi de Aşure gecesidir. Allahü teâlâ, birçok duaları Aşure Günü kabul etmiştir. Hz. Âdem'in tövbesinin kabul olması, Hz. Nuh'un tufandan kurtulması, Hz. Yunus'un balığın karnından çıkması, Hz. İbrahim'in ateşte yanmaması, Hz. İdris'in canlı olarak göğe çıkarılması, Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'a kavuşması, Hz. Yusuf'un kuyudan çıkması, Hz. Eyyüb'ün hastalıktan kurtulması, Hz. Musa'nın Kızıldeniz'i geçmesi, Hz. İsâ'nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure Günü oldu. Bugün yapılacak işler: 1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Taberani] (Aşurenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehitler ve salihlerin ibadetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir'a] [Yalnız Aşure günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutmalı!] Peygamber efendimiz bir gün öğleye doğru (Herkese duyurun! Kim bugün bir şey yemişse, akşama kadar yemesin, oruçlu gibi dursun! Bir şey yemeyen de oruç tutsun! Çünkü bugün Aşure Günüdür) buyurmuştur. (Buhari) Peygamber efendimiz, bugün bir hurmayı mübarek ağzında ıslatıp çocukların ağzına verirdi. Çocuklar, Resulullahın mucizesi olarak akşama kadar bir şey yiyip içmezlerdi. 2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini almalı. Hadis-i şerifte, (Aşure Günü akrabasını ziyaret eden, Yahya ve İsa'nın sevabı kadar ecre kavuşur) buyuruldu. (Şir'a) 3- İlim öğrenmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure Günü, ilim öğrenilen veya Allahı zikredilen bir yerde, biraz oturan, cennete girer) buyuruldu. Bu gece ilim olarak, ehl-i sünnete uygun ilmihal okumalı, kazası olan kaza namazı kılmalı. (Şir'a) 4- Sadaka vermek sünnettir, ibadettir. Hadis-i şerifte, (Aşure Günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud Dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir'a) (Bugün aşure ibadet) diye aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibadet olmadığını bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu. (Hakim) 5- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir'a) 6- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure Günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki) 7- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure Günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir'a)
29.02.2004
.Kork Allah'tan korkmayandan
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Seyyid Emir Gilal hazretleri "Hiçbir ibadet, Allah korkusundan daha tesirli değildir. Allah'tan korkandan korkun. Allah'tan korkmayandan korkmayın" buyuruyor. Halbuki biz, "Kork Allah'tan korkmayandan, korkma Allah'tan korkandan" diye biliyoruz. Bizim bildiğimiz mi yanlış acaba? CEVAP: Sizin bildiğiniz de yanlış değildir. Sizinki de doğrudur. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Eğer iman etmişseniz, onlardan değil benden korkun!) [Al-i İmran 175] (İnsanlardan korkmayın, benden korkun!) [Maide 44] (Allah indinde en kıymetliniz, Ondan en çok korkanınızdır.) [Hucurat 13] (Allah'tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.) [Maide 100] (Allah'tan korkup sakınan kurtuluşa erer.) [Nur 52] (Allah'tan nasıl korkmak gerekiyorsa, öylece korkun.) [Al-i İmran 102] (Sizden öncekilere de, size de Allah'tan korkmanızı tavsiye ettik.) [Nisa 131] Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah korkusu her hikmetin başıdır.) [Taberani] (Allah'tan hakkıyla korksaydınız, cehilsiz ilme kavuşurdunuz.) [İbni Sünni] (Allah'tan korkandan, her şey korkar. Korkmayan ise, her şeyden korkar.) [Ebu-ş-şeyh] Allah'tan korkmak, bir zalimden korkmak gibi sanılmamalıdır. Bu korku, saygı ve sevgi ile karışık olan bir korkudur. Allah sevgisini kaybetmekten, Onu üzmekten çok korkmak gerekir. Kişinin, bilmediği şeyi gereği gibi sevmesi ve ondan korkması mümkün değildir. Allah'ı çok seven ve Onu iyi tanıyan, Allah'tan çok korkar. Allah'ı en iyi tanıyan da Peygamber efendimiz olduğuna göre, en çok korkan da elbette Odur. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (İçinizde Allah'tan en çok korkan benim.) [Buhari] Peygamber efendimizden sonra Allah'tan en çok korkan elbette Onun ilimdeki vârisleridir. Yani Ehl-i sünnet âlimleridir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Allah'tan, kulları içinde, ancak âlimler [gereği gibi] korkar.) [Fatır 28] Emir Gilal hazretlerinin ifadesi bu âyet ve hadislere dayanmaktadır. Allah adamlarını, yani Allah'tan korkan salihleri üzmekten, onların sevgisini kaybetmekten çok korkmak lazımdır. Allah'tan korkmayan bizi sevse ne çıkar, sevmese ne kaybetmiş oluruz? Yani onu kaybedeceğiz diye fazla bir endişemiz olmaz. Kork Allah'tan korkmayandan, korkma Allah'tan korkandan sözü de, çok kıymetlidir. Allah'tan korkmayandan her türlü kötülük beklenebilir, onun bir zararı dokunmasın diye böyle kimselerden korkmak gerekir. Allah'tan korkandan ise ne bize ne başkalarına zarar gelir. Ondan bir zarar gelecek diye asla korkmayız. Malımızı çalmaz, hakkımızı yemez, ırzımıza göz dikmez, çünkü Allah'tan korkar. Görüldüğü gibi iki söz birbirine zıt değildir. Yani Allah'tan korkan salih Müslümanları üzmekten korkacağız, Allah'tan korkmayan fasık ve zalimlerden ise, bize zararları dokunur diye korkacağız. Allah'tan korkanların bize zararları dokunmayacağı için onlardan korkmayız. Allah'tan korkmayanların ise sevgilerini kaybedeceğiz diye bir korkumuz olmaz.
.Allah ile kul arasına girilmez mi ?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Günahların zararlarından ve kâfirlerin Cehenneme gireceklerinden bahsedilince (Allah ile kul arasına girilmez, Allah adına karar veremezsin) diye tepki gösteriyorlar. Dinin emrini bildirmek Allah adına karar vermek midir? CEVAP: Az da olsa, iyi niyetli bazı kimseler, Allah ile kul arasına girilmez sözünü, (Müslümanlıkta, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, din adamlarının günah affetme yetkisi yoktur) anlamında kullanıyorlar. Ancak art niyetlilerin söylediği anlamda, yani dinin emirlerini bildirmeyin, bize hatırlatmayın anlamında kullanmak dinimize aykırıdır. Öyle olsaydı, Allahü teâlâ, insanlara dinin emrini tebliğ edici peygamberler ve kitaplar göndermezdi. İçki içen, hırsızlık eden ve her türlü kötülüğü işleyenler, kendilerini temize çıkarmak için (Allah ile kul arasına kimse giremez) sözüne sığınıyorlar. Allah ile kul arasına girilmesini bizzat Allahü teâlâ kendisi istemektedir. "De ki" diye başlayan birçok âyet vardır. Mesela, (içki içmeyin, namaz kılın, kumar oynamayın) gibi birçok emir vardır. Bir tanesinin meali şöyledir: (İnanan kullarıma söyle, namaz kılsınlar!) [İbrahim 31] Peygamber efendimiz de, (Şu günahları işleyen Cehenneme gider) buyuruyor. (Ebu Nuaym) Dinin emrini bildirmek din adamlarının görevidir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Erkek ve kadın bütün müminler, birbirlerinin velisidir [dost ve yardımcısıdır]; iyiliği emreder kötülükten alıkoyar; namaz kılar, zekat verir, Allah'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet eder.) [Tevbe 71] (Oğlum, namazı doğru kıl, emr-i maruf ve nehy-i münker yap! Bunları yaparken gelecek sıkıntılara katlan, çünkü bunlar, azmi gerektiren [kesin farz olan] işlerdendir.) [Lokman 17] (Onların çoğu, günah, düşmanlık ve haram olan şeyleri yiyip içmekte yarışıyorlar. Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözlerinden ve haram olan şeyleri yiyip içmekten vazgeçirmeye çalışmaları gerekmez miydi? Ne kötü iş bu!) [Maide 62, 63] Demek ki Allahü teâlâ, dinin emirlerini tebliğ için din adamlarını, âlimleri mesul tutmaktadır. Bazen de; namaz kılmayan ve her türlü kötülüğü işleyene, (Allah'tan kork, namaz kılmamak büyük günahtır) dense, tepkisi artar ve daha fazla günah işler. "Cehennem ona yetişir" Konu ile ilgili birkaç âyet meali: (Ona [günahkâra] "Allah'tan kork" denilince gururu ona daha çok günah işletir. [Ceza ve azap olarak] Cehennem ona yetişir.) [Bekara 206] (Gizli açık her günahtan sakının. Çünkü günahkâr, cezasını mutlaka çeker.) [Enam 120] (İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekat verenlerin ecirleri Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, üzülmezler de.) [Bekara 277] (Suçlulara, 'niye ateştesiniz' denilince, "Namaz kılmazdık" derler.) [Müddessir 41-43]
.İnanmayanların akıbeti!..
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bazı kimseler, Allahın birliğine ve Muhammed aleyhisselamın Onun elçisi ve Peygamberi olduğuna inanmayanların, yani kâfirlerin Cehenneme girmeyeceklerini söylüyorlar. Bu söz doğru mudur? CEVAP: Bir hoca Allahın birliğine ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inanmayanların Cehennemlik olduğunu anlatınca, esnaftan birkaç kişi geliyor, (Hocam biz sizin görüşünüze katılmıyoruz. Kâfirlerin de Cennete gireceğini bildiren başka hocalar vardır) diyorlar. Hoca, (Bu benim kendi görüşüm değildir, zaten hiç kimsenin kendi görüşü dinde senet olmaz. Bu Allah'ın, Kur'an-ı kerimde açıkça bildirdiği bir hükmüdür) diyor. Ama esnaflar, (Allah'ın açık bir hükmü olsa hiç öteki hocalar böyle söyler mi) diye itirazlarına devam ediyorlar. Cahillere cevap olması için bu yazıyı yazmak zorunda kaldık. Dinimizde dört delil var. Bunlardan kıyası fukahayı ve icma-i ümmeti kaldırmaya çalışıyorlardı, sadece Kitap ve Sünnet diyorlardı, son zamanlarda, Sünneti de devreden çıkarmaya çalıştılar. Sadece Kitap [Kur'an] kalmıştı. Demek şimdi Kur'an-ı kerime olan itimadı da sarsmaya çalışıyorlar. Müslüman olmayan herkesin ebedi Cehennemlik olacağı hükmü, bizim görüşümüz değil, yüce Allah'ın kesin emridir, âyet ve hadislerle sabittir. Bunu inkâr eden Müslüman kâfir olur. Bu konuda yüzden fazla âyet vardır. Birkaçının meali şöyledir: (Elbette, ehl-i kitaptan [Yahudi ve Hıristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6] (Sizden dininden dönüp kâfir olarak ölenlerin yaptıkları [iyi] işler dünya ve ahirette boşa gider. Cehennemde devamlı kalırlar.) [Bekara 217] (Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının!) [Al-i İmran 131] (Allah'a ve Resulüne karşı isyan edip sınırlarını [dinin hükümlerini] aşanı Allah ebedi kalacağı bir ateşe sokar.) [Nisa 14] (Resule karşı gelip, müminlerin yolundan başka bir yola gideni, o yönde bırakır ve Cehenneme sokarız; orası ne kötü bir yerdir.) [Nisa 115] (İnkârcıları, zalimleri Allah asla affetmez, onları içinde ebedi kalacakları Cehennem yoluna iletir. Bu da Allah'a kolaydır.) [Nisa 169] (Allah, Meryem oğlu Mesîh'tir diyenler kâfir olmuştur. Allah, kendine ortak koşana Cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcı yoktur.) [Maide 72] ([Allah, Şeytana] dedi ki: Yerilmiş ve rahmetten kovulmuş olarak, oradan çık, defol; and olsun ki sana uyanları ve sizin hepinizi Cehenneme dolduracağım.) [Araf 18] (Kâfirlerin akıbeti ateştir.) [Rad 35] (İçinde ebedî kalacağınız Cehenneme girin! Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür.) [Nahl 29] (Biz, Cehennemi kâfirler için bir zindan yaptık.) [İsra/8] (Tartıları hafif gelip hüsrana uğrayanlar, Cehennemde ebedi kalır.) [Müminun 102, 103] (Allah'a ve Resûlüne inanmayan o kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.) [Fetih 13] (Ey Nebi, kâfirlerle [kılıç ile] ve münafıklarla [öğüt ve vesikalarla] cihad et, [öğüt de kâr etmezse] onlara sert davran. Onların gidecekleri Cehennem, ne kötü yerdir.) [Tahrim 9] (Cehennem, tagutları [kâfirleri] bekleyen yerdir.) [Nebe 21-22] (Facirler [kâfirler] Cehennemdedir.) [İnfitar 14] (Kâfirlere Cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler [de kurtulsunlar] Cehennem azabı da hafifletilmez. İşte biz, küfürde ileri gideni böyle cezalandırırız.) [Fatır 36]
.İyi kimse iyilerle beraber olur
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Cennette herkes eşi ile beraber mi olacaktır? Peki o zaman iki defa evlenen kadının durumu nasıl olacak? Kocalarından birini daha çok seviyorsa, daha çok sevdiğini mi tercih edecektir? CEVAP: İkisi de Cennetlik olursa herkes genelde eşi ile olacaktır. Ümm-i Habibe validemiz, kocası öldükten sonra, birisi ile evlenen, ondan da ayrılıp başka bir erkekle evlenen kadın, ahirette bu üç kişiden hangisi ile evlenecek diye sorunca, Resulullah efendimiz, (Böyle bir kadın, serbesttir. Hangi kocası güzel huylu ise ahirette onunla olur. Güzel ahlak sahibi olan, dünya ve ahiret iyiliğine kavuşur) buyurdu. (Bostan-ül arifin) Demek ki, kadın, üç kişiden hangisini daha çok seviyorsa, onunla beraber olur. Üçünü de istemiyorsa, hiçbirisi ile beraber olmaz. Cennette üzüntü yoktur. Çocuk veya bekar olarak ölenler de Cennette evlenecektir. Herkes aynı yaşta olacaktır. Cennete gitmek için iyilerle beraber olmak gerekir. Peygamber efendimize, kimlerle beraber olmak gerektiği sorulunca buyurdu ki: (Gördüğünüzde sizlere Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi, ahireti düşünmenize yarayan kimselerle beraber olun) [Ebu Ya'la] *** Münafık kime denir? CEVAP: Münafık, Müslüman görünen kâfir demektir. Kâfir namaz kılmaz, ama namaz kılar görünür. Münafıklarla ilgili hadis-i şerifler: (Münafıklar Kur'anı öğrenirler, ilim ehliyle mücadele ederler.) [Taberani] (Münafıklar ikindi namazını akşama doğru kılarlar.) [Hakim] (Münafıklarla bizim aramızdaki eman namazdır.) [Hakim] (Namaz aşikâre oldu, kabul ettiler [öyle göründüler] Zekat gizli oldu vermediler.) [Bezzar] (Yatsı ve sabah namazına münafık devam edemez.) [Hakim] (Bizimle münafıklar arasındaki alamet, yatsı ve sabah namazlarına gelmektir. Münafıklar her zaman bunu yapamazlar.) [Said bin Mansur] *** Doğru yolda olmak Her grup biz doğru yoldayız diyor. Halbuki 72 fırkanın sadece birisi doğru yoldadır. Doğru yolda olduğumuzu bilebilir miyiz? Yahut doğru olanı nasıl bulabiliriz? CEVAP: Ehl-i sünnet âlimleri diyor ki: Allahü teâlâ, İslamiyeti doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir.
.Amire itaat dinin emridir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Genç bir amire; yaşlı ve tecrübeli insanların itaati zor değil mi? Konuyu dinî açıdan açıklar mısınız? CEVAP: Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Habeşli siyah bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!) [Buhari] (Elleri kesik, sakat bir köle de olsa, âmirinize itaat edin!) [Müslim] (Sırtına vurup malını alsa da, âmirine itaat et!) [Buhari] Demek ki âmir, zenci de olsa, sakat da olsa, köle de olsa, cahil de olsa, kayıtsız şartsız itaat etmek gerekiyor. İsyan etmek ise kesinlikle yasaklanıyor. Kur'an-ı kerimde de mealen buyuruluyor ki: (Allah'a, Peygambere ve sizden olan âmirlere itaat edin!) [Nisa 59] Habeşi [zenci] cariye olan Ümmi Eymenin oğlu Üsame bin Zeyd, 18 yaşında iken, bir birliğe kumandan olmuştu, Babası Zeyd bin Harise de, köle idi. Hicretin 8. yılında, Şam civarında Mute denilen yerde Rum ordusu ile savaşırken İslam ordusunun komutanı olmuştu. Kur'an-ı kerimde ismi geçen tek sahabi budur. Hz. Ebu Bekir, halife iken, Eshab-ı kirama, (Resulullah, sizi Üsame'nin emrinde savaşa göndermişti. Şimdi yine savaşa hazır olun) dedi. O zaman Üsame 22 yaşında idi. Bazıları, (Asiler Medine'ye gelip halifeyi öldürebilirler. Üsame'yi değiştirseniz nasıl olur?) dediler. Hz. Ebu Bekir, (Resulullahın beğendiği komutanı değiştiremem) dedi. Üsame at üzerinde, halife ve Eshab yürüyerek, Medine'den dışarı çıktılar. Halife, Eshaba veda ederken (Size birinci nasihatim, Üsame'ye itaat etmenizdir) buyurdu. Hz. Üsame, Huzaa kabilesine gidip, mürtedleri öldürdü. Kırk gün sonra, zafer ile Medine'ye döndü. Demek ki âmir genç de olsa ona itaat şarttır. Yoksa, zahiren ona gösterilen itimatsızlık ve itaatsizlik, aslında onu vekil edene yapılmış olur. Bu işi beceremedi demenin, emaneti ehline veremedi demenin başka şeklidir. Emir önce gelir Bir yere girerken, benden yaşlı veya mevki bakımından daha büyük olan kapıyı açıyor, buyur diyor. Ben de olur mu hiç önce siz buyurun diyorum. Benim böyle yapmam uygun mudur? CEVAP: Uygun değildir. Geç deniyorsa geçilir, itiraz edilmez. İkincisi, El emrü fevkal edeb=emre uymak, saygı göstermekten önce gelir, kaidesine de aykırı hareket etmiş oluyorsunuz. Allah ile kul arasına girmek Bir arkadaş, "Hıristiyanlıkta Allah ile kul arasına papazlar giriyor. Müslümanlıkta Allah ile kul arasına kimse giremez" diyor. Bu arkadaşa nasıl bir cevap vermek gerekir? CEVAP: Dinimizde kul ile Allah arasına girilmez diye bir kural yoktur. Papazlar günah affetmede Allah adına hareket ediyorlar. Dinimizde böyle bir şey yoktur. Allah adına günah affetmek yok. Yoksa Allah'ın emrini kullarına tebliğ etmek vardır. Suç işleyenleri cezalandırmak vardır. Kur'an-ı kerimde birçok âyet var. Şu suçu işleyene şu cezayı verin diye. Eğer bu Allah ile kul arasına girmekse evet dinimizde kul ile Allah arasına girilir. Girilmesini Allah emrediyor.
.Günahları kadere yüklemek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yapacağımız işler önceden takdir edildiğine göre, iyi iş yapmanın ne önemi var? Benim Cehenneme gideceğim kaderimde varsa, günah işler, Cehenneme giderim. Suç kaderimde değil mi? CEVAP: Allahü teâlâ kimseye zor ile günah işletmez. İnsan, kendi isteği ile günah işlemektedir. Allahü teâlâ, her insanın Cennete veya Cehenneme gideceğini ezelde biliyordu. Bu bilgisine kader [alın yazısı] denir. Ezeldeki takdir, bir emir değil, bir ilimdir. Allahü teâlâ, ezeli ilmi ile, kullarının kendi istekleri ile yapacakları işleri bilir. Bilmesi ise, insanların sevap veya günah işlemesine tesir etmez. Mesela bir öğretmenin, bir öğrencisinin imtihanda kazanamayacağını önceden bilmesi, o öğrencinin imtihanını etkilemez. Öğrenci imtihanı kazanamayınca, (Sen benim kazanamayacağımı daha önce söylüyordun) diyerek suçu öğretmene yüklemesi doğru olur mu hiç? Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye mi, güneş o saatte doğup batıyor? Takvimlere yazılması, güneşin doğup batmasına hiç etki eder mi? Suç takvime bulunur mu? Levh-i mahfuzda yazılan kaderimiz, sanki takvime benzemektedir. İşte Allah'ın da ezeli ilmi ile, kulların günah veya sevap işleyeceklerini bilmesi, kulların işlerine zorla bir müdahale değildir. Sevap da, günah da işleyen kendi arzusu ile işlemektedir. Zaten öyle olmasa idi, sevap işleyene mükafat, günah işleyene ceza verilmesi anlamsız olurdu. İnsan, irade-i cüziyyesini kullanmakta serbesttir, mecbur değildir. Yani irade-i cüziyye, iyiliğe kullanılırsa Allahü teâlâ iyilik yaratır, kötülüğe kullanılırsa, kötülük yaratır. Kul irade-i cüziyyesini kullanıyor, Allahü teâlâ da yaratıyor. (İrade-i cüziyye risalesi M. Akkermani) Allahü teâlâ, iyiliği ve kötülüğü, insanların irade etmesi, dilemesi ile yaratır. Namaz kılana da, hırsızlık edene de mani olmaz. Onlara namaz kılma ve hırsızlık etme gücünü veren de Allahü teâlâdır. Sevap ve günah işlemek, insanların irade-i cüziyyesine bağlı kılınmıştır ki, buna kesb denir. Kesb kuldan, yaratmak Allah'tandır. Allahü teâlâ, kimseye zorla günah işletmez. Hâşâ zorla günah işletse, ahirette, "Niye günah işledin?" diye sorar mı hiç? Önümüzde iki tren yolu var. Garda şunlar yazılıdır: (Sağ yoldaki tren Cennete gider. Sol yoldaki tren Cehenneme gider.) Yolcu, hür iradesiyle, gideceği yerin biletini alır. İstediği trene biner. Son istasyona varmadan, fikir değiştirebilir, dönüş yapabilir. Sağ yoldan giden trenden inip, sol yoldan gidene binenler çıkabildiği gibi, sol yoldan giden trenden inip, sağ yoldakine binenler de çıkabilir. Demek ki, insan serbesttir. İstediği trene binip, istediği diyara gidebilir. Ancak o, yaya değil, trenle gidiyor. Treni süren de birisi var. İnsanları Cennete veya Cehenneme götüren trendir. İşte hayrı şerri Allah yaratır demek, kula o işi yapma gücünü Allah veriyor demektir. Bir benzinci bir arabaya benzin verse, araba da kaza yapsa, kaza yapanın, "Sen benzin vermeseydin ben kaza yapmazdım" demesi meşru mazeret değildir. Kendi iradesi ile Cehenneme gidenin, "Cehenneme tren seferi koymasaydınız, biz de gelmezdik" diyerek, tren işletmesini suçlaması doğru olmaz. Çünkü bu trene hiç kimse zorla bindirilmedi. Herkes kendi iradesi ile bindi. İnsan iradesini kullanarak, iyilik yaratılmasını isteyen, sevap; kötülük yaratılmasını isteyen, günah kazanır.
.Duanın kabul olması için
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Ne zaman dualar makbuldür? CEVAP: Ezan okunurken ve ezan ile kamet arasında yapılan dua. Kur'an okunurken, Kur'an-ı kerim hatmedilince, Kâbe-i şerifi görünce, yağmur yağarken, düşmanla karşılaşınca, zulme uğrayınca, cemaat halinde iken, farz namazlardan sonra, kalbinde incelik hissettiği an, Esma-i hüsna ile, ism-i a'zam ile dua edince, seher vakti, yalvararak dua etmek, Bid'atlerden sakınmak, gafil olmamak, uyanık olmak, helal yemek, haramlardan kaçmak, Cuma günü ve gecesi, Recebin ilk, Şabanın 15. gecesi, Bayramın birinci geceleri, Arefe günü, Ramazan gün ve geceleri, iftar zamanı edilen dualar makbuldür. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Ezanla kamet arasında dua makbuldür.) [Tirmizi] (Kur'anı hatmedenin duası makbuldür.) [Beyheki] (Rikkat halinde duayı ganimet bilin.) [Deylemi] (Hac yapanların, duaları kabul olur.) [Taberani] (Kur'an ve ezan okunurken, düşman ordusuyla karşılaşınca, yağmur yağarken, zulme uğrayınca dualar kabul olur.) [Taberani] (Bir cemaatten bir kısmı dua eder, ötekiler de amin derse o duayı, Allah kabul eder.) [Hakim] (Beş vakit namazlardan sonra yapılan dua kabul olur.) [Buhari] (İsm-i a'zamla edilen dua makbuldür.) [İ. Mace] (Her gece seher vakti, Allahü teâlâ buyurur ki: İstiğfar eden yok mu, affedeyim. İsteyen yok mu, vereyim, duasını kabul edeyim.) [Müslim] (Allah'a yakararak edilen dua makbuldür.) [Ebu Ya'la] (Bid'at ehlinin duası kabul olmaz.) [İbni Mace] (Gafletle yapılan dua kabul olmaz.) [Tirmizi] (Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani] (Şu beş gecede yapılan dua kabul olur: Regaib, Berat ve cuma gecesi ile Ramazan ve Kurban Bayramının birinci gecesi.) [İbni Asakir] (En efdal dua, Arefe günü yapılandır.) [Beyheki] *** Hangi kişilerin duası makbuldür? CEVAP: Hacıların, mücahidlerin, dertlilerin, hastaların, gariplerin, mazlumların, yolcuların, ana babanın, bela gelmeden önce dua edenin, çok zikredenin, Müslümanlıkta saçlarını ağartanın, oruçlunun, salih âlimin ve adil idarecinin duaları makbuldür. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Şu dört dua red olmaz: Din kardeşi yokken, onun gıyabında yapılan dua. İyileşinceye kadar hastanın, dönünceye kadar hacca ve cihada gidenin duası.) [Deylemi] (Dertlinin duasını ganimet bilin!) [Ebuşşeyh] (Oruçlunun duası red olmaz.) [Tirmizi] (Şu üç kişinin hakkını ancak münafık olan küçümser: İslam yolunda saçını ağartmış olan, ilim sahibi ve adil idareci.) [Hatib] (Şu üç kişinin duası red olmaz: Çok zikreden, mazlum ve adil idareci.) [Beyheki] (Şu üç kişinin duası kabul olur: Ana-baba, yolcu ve mazlum.) [İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi] (Sıkıntıda duasının kabul edilmesini isteyen, refah zamanında çok dua etsin!) [Tirmizi] (Duanın kabul olması için iki şey gerekir: Dua ihlas ile yapılmalı. Yediği ve giydiği helalden olmalı. Odasında, haramdan bir iplik olanın, o odada yaptığı dua kabul olmaz) [Tergibüs-salât] (Dua eden kimsenin ya günahı affolur, ya hemen hayırlı karşılığını görür veya ahirette mükafatını bulur.) [Deylemi]
.Şefaate layık olmak için
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
(Kırk hadis ezberleyene şefaat ederim) mealindeki hadisinden amaç, kırk hadisi bilmek mi, yoksa ezbere okumak mı? CEVAP: İkisi de değildir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Ölümünden sonra, [yazdığı bir kitapta] 40 hadis bırakan [mümin], Cennette benim refikimdir [arkadaşımdır.]) [Deylemi] (Helal ve haramı bilsinler diye, Allah'ın rızasını umarak, ümmetime kırk hadis öğreten [mümin], âlim olarak haşr olur.) [Ebu Nuaym] (Dini işlerine fayda verecek kırk hadisimi hıfzeden, kıyamette âlimlerle haşr olur. Âlim, abidden yetmiş derece üstündür. Âlimle âbid arasındaki her bir derecenin [muazzam] üstünlüğünü ancak Allahü teâlâ bilir.) [Taberani] (İşittiği hadisi aynen nakledene büyük sevap vardır.) [Taberani] (Allah'ın kendisini mağfiret etmesi niyeti ile, kırk hadisimi yazarak [kitap veya başka yollarla] başkalarına ulaştırana Allah rahmet eder ve şehidlik mertebesi verir.) [İbni Cevzi] (Ümmetime bildirmek için kırk hadis ezberleyene kıyamette şefaat ederim.) [İbni Adiy] Böyle hadis-i şerifleri kendi mezhebinin âlimlerince yapılan açıklamaları ile birlikte okumalıdır. Bir kâfir, kırk hadisi ezberlese aynen söylese Cennete gider mi? Gitmez elbette. Bir kâfir, Kur'an-ı kerimi ezberlese de Cennete gidemez. Cennete gitmek için birinci şart düzgün imandır, ehl-i sünnet itikadına sahip olmaktır. İkinci şart bu itikad üzere imanla ölmektir. Yukarıdaki hadis-i şeriflerin açıklaması kısaca şöyledir: İtikadı düzgün olup, farzları yapan ve haramlardan kaçan kimse, 40 hadisimi bilir ve onunla amel etmeye çalışırsa Cennete gider demektir. Sadece ezberlemek değildir. Bilmek ve amel etmeye çalışmaktır. Böyle işler şefaate sebep olur. Yani günah çok olsa da şefaat sayesinde affa kavuşabilir. Şefaate sebep olacak işleri yapmaya çalışmalıdır. Kırk hadis bildirmek önemli imiş diyerek, kendi mezhebinin âlimleri tarafından açıklamaları yapılmayan hadis-i şerifleri nakletmenin vebali büyük olur. *** Küfre düşüren sözler Küfre düşürücü bir söz imanı, nikâhı ve ibadetleri siler mi? CEVAP: Küfre düşmek demek mürted olmak demektir. Mürted olunca bütün ameller sıfırlanır. Tekrar imana gelirse, zengin ise, yeniden haccetmesi gerekir. Namazlarını, oruçlarını, zekatlarını kaza etmesi gerekmez. Mürted olmadan önce, kazaya bırakmış olduklarını kaza etmesi gerekir. Çünkü mürted olunca, önceki günahlar yok olmaz. Mürted, imana gelirse, mürted iken kılmadığı namazlarını kaza etmez. Çünkü kâfirler İslamiyet ile muhatap değildir. (Hindiyye) Küfre düşürücü sözleri öğrenmeli, küfre düşmemeye dikkat etmelidir. Çünkü bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Öyle bir zaman gelir ki, kişinin imanı gider de haberi olmaz.) [Deylemi]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Caiz demek, ne anlama gelir? CEVAP: Caiz kelimesi, kullanıldığı yere göre şu manalara gelir: 1- Yapılması günah değil. 2- Yapılması daha iyi. 3- Yapılması tenzihen mekruh. 4- Yapılması tahrimen mekruh. 5- Yapılması mubah. 6- Yapılması vacib. 7- Yapılması günah. Birkaç örnek verelim: 1- Namazdan sonra, duayı beklemeden gitmek caizdir. Yani günah değildir, gidilebilir, ancak gitmeyip duayı beklemek daha iyi olur demektir. Ezberden abdestsiz Kur'an okumak caizdir. Yani günah olmaz, ama abdestli okumak iyi demektir. Sabah namazında aldığı abdest bozulmadan, bu abdest ile, öğleyi, ikindiyi, akşamı ve yatsıyı kılmak caizdir. Yani günah olmaz, ama her namaz için abdest almak daha iyi olur. Yaşlı kadının elini öpmek caizdir demek de böyledir. 2- Rüku ve secde tesbihini üçten fazla [5, 7, 9 gibi] söylemek caizdir. Yani daha iyi olur demektir. Abdest bozulmadan, her namaz vaktinde yeniden abdest almak caizdir. Yani yapılması daha iyi olur demektir. Cuma namazında, imamın secde-i sehv yapmaması caiz olur demek de böyledir. 3- Amca ve dayı kızı ile evlenmek caizdir. Yani tenzihen mekruhtur, bir mecburiyet olmadıkça, yapılmaması daha iyi olur, yapılırsa da günah olmaz demektir. Şarap yapana üzüm satmak caizdir demek de böyledir. Hıristiyanın kestiği hayvanın etini yemek de böyle caiz; yani tenzihen mekruhtur. 4- Hıristiyan kadınla evlenmek caizdir. Yani, zimmi ise tenzihen mekruh, harbi ise tahrimen mekruh demektir. [Zimmi, İslam devletine haraç, cizye gibi vergiler veren gayri müslim vatandaş demektir. Harbi ise, vatandaş olmayan gayri müslimdir.] 5- Pamuklu giymek caizdir; yani, yapılmasında veya yapılmamasında bir mahzur yok demektir. Böyle mubah işler, niyete göre daha iyi veya daha kötü olabilir. Kadınların süslenmesi caizdir. Kocası için süslenmesi iyi olur, yabancılar için süslenmesi caiz olmaz. 6- Hastalık sebebiyle yarasından kan, irin akanların, idrar kaçıranların, abdest ve namazlarının bozulmaması için Maliki'yi taklit etmeleri caizdir. Yani yapılması gerekir demektir. Mescidinin gelir ve giderlerini, idare etmek için mütevelli [görevli memur] tayin etmek caizdir. Yani gerekir manasınadır. Bir kadın, perukla sokağa çıkamaz. Ancak erkekler arasında başını açmak zarureti olduğu zaman, başını peruk takarak örtmesi caizdir. Yani başını açması günahtır, peruk takması şart demektir. 7- Bir babanın malının hepsini bir çocuğuna hediye etmesi caiz olur, yani, hediyeyi alan çocuğa bunun hiç mahzuru olmaz, ama çocukları arasında ayrım yaptığı için babaya günah olur. Caiz değil ne demektir? CEVAP: Caiz değil demek şu manalara gelir: 1- Mekruh, 2- Haram, 3- Fasid, 4- Küfür, 5- Sahih değil, 6- İtibar edilmez, 7- Bid'at. Birer örnek verelim: 1- Namaz kılmak için, cami resimli seccadeyi yere sermek caiz değildir. Yani mekruhtur demektir. Genel olarak mekruh denilince, tahrimen mekruh anlaşılır. 2- Alkollü içkilerin damlasını içmek caiz değildir. Yani haram demektir. 3- Yürüyerek namaz kılmak caiz değildir. Yani namaz bozulur demektir. 4- Allah göktedir demek caiz değildir. Yani, küfür olur. Şaka ile, papaz kuşağı olan zünnarı bele bağlamak caiz değildir. Yani kâfir olur demektir. Müslüman kızın, kâfir erkekle evlenmesi caiz değildir. 5- Ağızda yemek artığının altına su geçmezse gusül caiz olmaz. Yani gusül geçerli değil demektir. 6- Müctehid olmayanın, âyet ve hadislerden mana çıkararak, kendi anladığına göre hareket etmesi caiz değildir. Yani, muteber değildir, hiç kıymeti yok demektir. 7- Sakalı bir tutamdan kısa yapmak caiz değildir. Yani bid'at olur demektir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Takvanın dindeki önemi nedir? CEVAP: Takva, Allah'a inanıp, onun emir ve yasaklarına riayet etmek, yani Allah'tan korkup haramlardan sakınmak demektir. Takva ehli şüpheli işlerden de sakınırsa vera' sahibi olur. Helal malın fazlasından, şüphelilere düşme korkusu ile mubahların çoğunu terk etmeye ve dünya sevgisinden sakınmaya Zühd denir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Dünyada felaketlerden, ahirette azaptan kurtulmak için iki şey gerekir. Emirlere sarılmak ve yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, ikincisidir ki, buna Vera' ve Takva denir. İnsanların meleklerden daha üstün olabilmesi, vera' sayesindedir. Vera' ve takva üzere olmak, her şeyden daha lüzumludur. (m. 76) Vera' hakkında hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İmanın esası vera'dır.) [Hatib] (Dinimizin direği vera'dır.) [Beyheki] (Hiçbir şey, vera' gibi olamaz!) [Tirmizi] (Vera', amellerin efendisidir.) [Taberani] (İman insanı vera' sahibi yapar.) [Deylemi] (Vera', şüpheli şeylerden kaçmaktır.) [Taberani] (Dinimizdeki en hayırlı şey vera'dır.) [Hakim] (Vera' güzeldir, âlimlerde daha güzeldir.) [Deylemi] (Dininiz ancak vera' ile ayakta kalır.) [Mekt. Masumiye] (Vera' sahibi imamla kılınan namaz kabul olur, onunla oturmak ibadet, onunla sohbet sadaka olur.) [Deylemi] (Vera' ehli imamla kılınan iki rekat namaz, vera'sızla kılınan bin rekattan efdaldır.) [Ebu Nuaym] (Şu üç şey bulunan kimsenin imanı kâmildir: Herkesle iyi geçinen güzel ahlâk, kendini haramlardan alıkoyan vera', cehlini örten hilm.) [Nesai] (Farzları eda et ki, insanların en âbidi olasın, haramlardan kaç ki, insanların en vera' ehli olasın, Allah'ın senin için yaptığı taksime razı ol ki, insanların en zengini olasın.) [İbni Adiy] Takva hakkında Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Cennet, takva sahipleri için hazırlanmıştır.) [Al-i İmran 133] (Allah indinde en şerefliniz, takva ehli olanınızdır.) [Hücurat 13] (Allah, ancak takva ehlinin [ibadetlerini] kabul eder.) [Maide 27] Peygamber efendimiz de buyuruyor ki: (Takva, imanın elbisesidir.) [Deylemi] (Takva, her hayrı içine alır.) [Ebu Ya'la] (Takva ehli hesap vermeden Cennete girer.) [Taberani] (Her şeyin esası vardır. İmanın esası da vera' [takva]dır.) [Hatib] (Üstünlük takva iledir. Başka bakımdan üstünlük yoktur.) [Taberani] (Ahirette, Allah'a yakın olanlar, vera' ve zühd sahipleridir.) [İbni Lal] (Zühd ile vera' her gece kalbleri dolaşır, iman ve hayâ bulunan kalblere yerleşir, böyle olmayan kalblerde durmaz, geçip giderler.) [İ. Gazali] (İlmiyle amil olmayan âlim, vera'ı olmayan da abid olamaz. Zahid değilse vera' sahibi olamaz.) [Askeri]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Ölüler işitmez. Peygamberler de ölüdür. Onlar da işitemez. Onun için şefaat ya Resulallah veya yetiş ya Resulallah demek şirktir diyenlere nasıl bir cevap vermek gerekir? CEVAP: Şirk demek büyük hatadır. Çünkü ruh ölmez. Ruh [can] bedenden ayrı bir varlıktır. Bir âyet meali şöyledir: (Allah, öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Elbette düşünenler için bunda alınacak ibretler vardır.) [Zümer 42] Bu âyet-i kerime de ruhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu bildirmektedir. İşiten ruhtur. Ruhsuz beden bir işe yaramaz. Ama bedensiz ruh, nimet veya azaba duçar olur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Müminlerin ruhları 7. kat göktedir. Orada Cennetteki makamlarını seyrederler.) [Deylemi] Hızır aleyhisselam gibi birçok kişinin ruhunun iş yaptığı görülmüştür. Bu bakımdan Allah yolunda ölmüş kimselere ölü bile demek caiz olmaz. İki âyet meali şöyledir: (Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, onlar, Rableri indinde diridir, rızıklanır.) [Al-i İmran 169] (Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin! Onlar diridir; ama siz anlayamazsınız.) [Bekara 154] Allah yolunda öldürülenler şehiddir. Şehidden daha üstün olan Peygamber efendimize nasıl ölü denir. O âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir, bütün âlemler Onun hürmetine yaratılmıştır. Şehidler gibi peygamberlerin bedenleri de çürümez. Beş hadis-i şerif meali şöyledir: (Toprak, peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir, "Falan oğlu filan, sana selam söyledi" der.) [İbni Mace] (Peygamberlerin vücudunu toprak çürütmez.) [Ebu Davud] (Her peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyheki, Ebu Ya'la] (Ölü kabre konurken, ayak seslerini işitir.) [Buhari] (Ölüler yaptığınız iyi işlerinize sevinir, kötü işlerinize üzülürler.) [İbni Ebiddünya] Resulullahın Hayber'de yediği zehirli et, ölüm hastalığında etkisini gösterdi ve şehid olmasına sebep oldu. (Mevahib-i ledünniyye) Ölülere işittiremezsin âyeti şu mealdedir: (Elbette sen ölülere işittiremezsin. Arkalarını dönüp kaçan sağırlara da bu daveti işittiremezsin. Hem sen o körleri sapıklıklarını bıraktırıp, hidayet verici de değilsin. Sen ancak âyetlerimize iman edecek kimselerden başkasına işittiremezsin.) [Neml 27/80-81] Buradaki sağırların da kulaklarının sağır olmadığı, körlerin de gözlerinin kör olmadığı, ölünün de gerçek ölü olmadığı açıktır. Bir de davet ve hidayet kelimeleri geçiyor. Demek ki maksat işittirmek veya göstermek değil, onları hidayete davet etmektir. Âyetin devamında, (Sen ancak iman edeceklere işittirebilirsin) deniyor. Ötekilerin ise iman etmeyecek kâfirler olduğu da pek açıktır. Sen ölüleri imana kavuşturamazsın denmez ki. Sen ancak iman edeceklere işittirebilirsin deniyor ki, işittirmenin kabul ettirmek olduğu bütün tefsirlerde bildiriliyor. Bu âyetin tefsirlerdeki açıklaması şöyledir: (Ey Resulüm, sen ölüden farksız olan kâfirleri hidayete erdiremezsin, hakkı işitmek istemeyen ve hakikati göremeyen kâfirleri de hidayete kavuşturamazsın. Sen ancak iman edeceklere Müslümanlığı kabul ettirebilirsin.) [Beydavi]
.Atalarının dinine uyanlar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Selefi itikadlı bir genç, (Mezhep imamlarının yolundan gitmek, ataların yolundan gitmektir. Âyetlere rağmen ataların yolundan gitmek şirktir) diyor. Bu yanlış değil mi? CEVAP: Elbette yanlıştır. Kâfirler için inen âyetleri, müslümanlara yüklemektedir. Bu âyetler kâfir atalar içindir. Konu ile ilgili âyetler şunlardır: (Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" dendiği zaman, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu bulamamışlarsa? Kâfirlerin hali, bağırıp çağırmak dışında bir şey duymayan, yine de haykıran kişiye benzer. O kâfirler sağır, dilsiz ve kör oldukları için akıl edemezler.) [Bekara 170, 171] (Kâfirler Allah'a karşı yalan uydururlar ve çoğu da akıl etmez. Onlara, "Gelin Allah'ın indirdiği Kitaba ve Resule uyun" denildiğinde, "Atalarımızın yolu bize yeter" derler; ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyse?) [Maide 103, 104] Bu iki âyet de müşrikler için inmiştir. (Allah'a ve resulüne uyun) denilince, biz atalarımız gibi putlara taparız diyorlar. Bu ataların mezhep imamları ile hiç ilgisi yoktur. Putperestler, Hud peygambere dediler ki: (Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın taptıklarını [putları] bıraktırmak için mi geldin? Eğer sözünde sadık isen, tehdit ettiğin azabı getir.) [Araf 70] Kâfirler, Peygamberlere dediler ki: (Siz de bizim gibi bir insansınız. Siz bizi atalarımızın taptığı şeylerden [putlardan] döndürmek istiyorsunuz.) [İbrahim 10] (Bu da aynen sizin gibi bir insandır. Size üstün ve hâkim olmak istiyor. Eğer Allah isteseydi, elbette [peygamber olarak] melekleri gönderirdi. Biz atalarımızdan böyle [bir Allah'a ibadet etmek diye] bir şey duymadık.) [Müminun 24] Hz. İbrahim putlara tapanlara dedi ki: (Atalarınızın ve sizin neye taptığınızı şimdi gördünüz mü? Taptığınız putlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabbidir.) [Şuara 75-77] (Musa, kâfirlere apaçık mucizelerimizle gelince: [Kâfirler], "Bu uydurma bir sihirdir. Önceki atalarımızdan böyle [tek ilaha ibadet etmek diye] bir şey işitmedik" dediler.) [Kasas 36] (Onlar [kâfirler] atalarını sapıklıkta buldular ve peşlerinden koşup gittiler.) [Saffat 69, 70] Görüldüğü gibi bu âyetler müşrikler, putperestler için gelmiştir. Müslümanlar, Resulullahın vârisleri olan âlimlere uyarsa, müşriklere uymuş olmaz. Eğer Müslümanların ataları doğru yolda ise elbette uymak gerekir. Nitekim Yakub aleyhisselam, ölürken oğullarına sordu: (Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?) Oğulları dediler ki: (Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz.) [Bekara 133] Hz. Yusuf da dedi ki: (Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum.) [Yusuf 38] Demek ki atalarımız Müslüman ise, müşrik değil ise, onlara uymamız lazımdır. Hz. Yusuf müslüman olan atalarının yolundan gittiğine göre, biz de müslüman atalarımızın, yani mezhep imamlarımızın, ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan gitmeliyiz. Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki: (Ahir zamanda bazıları, sizin ve atalarınızın yolundan ayrılıp, sünnetimden uzak kalacaklar, onlardan uzak durun.) [Müslim]
.Bir farz içinde kaç farz vardır?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir farzda kaç tane farz vardır? Bunun gibi vacibin ve haramın içindeki farzlar nelerdir? CEVAP: Miftah-ül-cenne kitabında diyor ki: Bir farz-ı ayn içinde, beş farz vardır. 1- İlm-i farz, 2- Amel-i farz, 3- Miktar-ı farz, 4- İtikad-ı farz, 5- İhlas-ı farz. Şimdi bunları açıklayalım: 1- Farz-ı ayn olan ilmi öğrenmek farzdır. Mesela namaz kılmayı öğrenmek farzdır. 2- Farz-ı ayn olanları yapmak da farzdır. Mesela her Müslümana namaz kılmak farzdır. 3- Her vakitteki namaz kaç rekat ise o kadar kılmak farzdır. Yılda bir ay oruç tutmak farzdır. Bu miktarları artırmak, eksiltmek caiz olmaz. 4- Farzların farz olduğuna, inanmak da farzdır. İnanmamak küfür olur. 5- Farzları yaparken yalnız Allah rızası için yapmak da farzdır. Riya ile yapmak haramdır. NOT: Farz-ı ayn, herkesin kendi yapması lâzım olan ibadettir. Farz-ı kifaye ise, birkaç kişinin yerine getirmesiyle başka müslümanların üzerinden düşen bir ibadettir. Cenaze namazı kılmak, Emr-i maruf yapmak gibi farzlara farz-ı kifaye denir. Farz-ı ayn olan ilimleri her müslümanın bilmesi farzdır. Mesela namaz, oruç gibi ibadetleri her müslümanın bilmesi ve yapması farzdır. En başta da Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek her müslümana farz-ı ayndır. Ancak zekat verecek zenginin zekat ilmini bilmesi farz-ı ayn iken, fakirin bilmesi farz değildir. Evlenecek kimsenin evliliğe ait lüzumlu bilgileri bilmesi farzdır. Evlenmeyecek kimsenin evliliğe ait bilgileri bilmesi farz değildir. (Hadika) Vacib içinde, dört vacib ve bir farz vardır. 1- İlm-i vacib, 2- Amel-i vacib, 3- Miktar-ı vacib, 4- İtikad-ı vacib, 5- İhlas-ı farzdır. Şimdi bunları açıklayalım: 1-Vacib olan ilmi öğrenmek de vacibdir. 2- Vacib olan bir işi yapmak da vacibdir. 3- Miktarı ne ise o kadar yapmak da vacibdir. Mesela vitri üç rekat kılmak vacibdir. 4- Vacibin vacib olduğuna inanmak da vacibdir. Vacib olduğuna inanmayan, kâfir olmaz. Fakat işlemeyen, Cehennem azabına layık olur. Mesela, vitir namazında, kunut duasını okumak ve Kurban Bayramında kurban kesmek ve Ramazan-ı şerif Bayramında fıtra vermek ve secde âyet-i okununca, Secde-i tilavet yapmak gibi. 5- Vacibi de Allah rızası için yapmak farzdır, riya ile yapmak haramdır. Haramların içinde bir haram dört farz vardır: 1- İlm-i farzdır. 2- Amel-i haramdır. 3- Miktar-ı farzdır. 4- İtikad-ı farzdır. 5- İhlas-ı farzdır Bunları da açıklayalım: 1- Nelerin haram olduğunu öğrenmek farzdır. 2- Haramları işlemek haramdır. 3- Mesela bir anda üç talak vermek haramdır. Bu miktarı bilmek farzdır. 4- Haramların haram olduğuna inanmak farzdır. 5- Haram işlemekten yalnız Allah rızası için kaçmak farzdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kadınların cihadı nasıldır? Kadınlar nasıl şehid olur? CEVAP: Müslüman kadının Cennete girmesi, şehid olması kolaydır. Bir kadın salih kocasına itaat ederse cihad sevabı kazanır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Müslüman bir kadın beş vakit namazını kılar, ramazan orucunu tutar kocasına itaat edip namusunu muhafaza ederse, Cennete istediği kapıdan girer.) [İbni Hibban] (Kadının cihadı, kocası ile iyi geçinmektir.) [Taberani] (Koca hakkına riayet, Allah yolunda cihad etmek gibidir.) [Taberani] (Hamile iken, doğururken veya lohusa iken ölen müslüman kadın şehiddir.) [Taberani] (Müslüman kadın, hamilelikten doğuma kadar ve çocuğu memeden kesene kadar Allah yolundaki mücahid gibi olup, ölürse şehid sevabı verilir.) [Taberani] (Müslüman kadın, hamile iken, gündüz saim, gece kaim ve Allah korkusu kendisinde galip olan bir mücahid sevabı hak eder. Onu ağrı tuttuğunda kendisine verilecek sevabı hiç kimse bilmez. Bebeğin her emişinde bir can ihya etmiş gibi sevap alır. Sütten kestiğinde ise, bir melek, onu takdir ederek, "haydi bir daha" der.) [Ebuşşeyh] Saim=oruçlu demektir, kaim=gece kalkıp namaz kılmak, ibadet etmek demektir. (Bir kadının kocası kendisinden razı olduğu halde hamile kaldığında Allah yolunda gündüz oruç tutup gece ibadet eden bir kişinin sevabı kadar ona sevap verilir. Doğum sancısı tutunca ona verilecek sevabı ancak Allahü teâlâ bilir. Doğum yapınca çocuğun emdiği her yudum süte karşılık kendisine bir sevap yazılır. Gece çocuk onu uykusuz bırakınca Allah rızası için 70 köle azat etmiş gibi sevap kazanır. Ey Selâme, bunları söylemekteki maksadımı biliyor musun? Namusunu muhafaza eden, kocasına itaat eden ve kocasından gördüğü iyilikleri inkâr etmeyen saliha hanımları kastediyorum.) [Taberani] *** Amelsiz iman Doğru imana sahip olan, yani Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkası, amel işlemese de sorgusuz sualsiz Cennete girecek deniyor. Bu yanlış değil mi? CEVAP: Evet yanlıştır. Evliya-i kiram, eshab-ı kiram, hatta Peygamberler bile hesaba çekilecektir. Kiminin hesabı çok çetin, kimininki ise çok hafif olacaktır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!) [Araf 6] Doğru iman sahibi olarak ölen kimse, Cehennemde sonsuz kalmaz, ama hırsızlık, zulüm gibi günahlarının cezasını çekmeden Cennete giremez. Yahut, bu kul haklarını sahibine ödemedikçe Cennete giremez. Kul borçları ve günahları kalmayınca, ancak o zaman Cennete girer. İman, salih amellerle ve haramlardan kaçmakla ancak muhafaza edilebilir. İmanını haramlardan kaçıp salih amellerle korumaya çalışmayan kimse belki de sonsuz olarak Cehenneme gidebilir. Çünkü Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.) [Asr suresi]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Tecrübeli kimseler, (Evlenirken seçeceğin eşin tahsili kendi tahsilinizle aynı olmasına ve bir de aynı yöreden olmasına dikkat etmelisiniz) diyorlar. Bu durum dini yönden de böyle midir? Bir kız, erkekte neleri araması lazımdır? CEVAP: İyi geçinmekte, tahsilin ve aynı yöreden olmanın avantajları vardır. Ama bunlar şart değildir. Tahsil farkı çok olursa, onun seviyesine inip bir şey anlatmak zor olur. Ayrı yörelerden olursa alışkanlıklar farklı olduğu için anlaşma zor olabilir. Aynı yöreden olursa âdetlerde anlaşma kolaylaşır. Ama kızda ve erkekte şu üç vasfın bulunmasına dikkat etmelidir: 1- Dinine bağlı olmalı. 2- Sağlıklı olmalı, evliliğe gölge düşürecek hastalıkları bulunmamalı. 3- Mizacı, ahlakı iyi olmalı. Her şeye kızan, pire için yorgan yakan tiplerle geçim zor olur. Bu vasıflara haiz olan erkeği de, kızı da dengi ile evlendirmelidir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Kızınızı küfvüne [dengine] uygun olanla evlendirin.) [Tirmizi] Küfüv, erkeğin soyda, malda, din işlerinde ve şerefte kadına uygun olması demektir. Yoksa, zengin olmak, maaşı çok olmak, tahsilli olmak ve aynı yöreden olmak demek değildir. Küfüv, erkeğin salih Müslüman olması, namaz kılması, içki içmemesi, yani İslamiyet'e uyması ve nafaka kazanacak kadar iş sahibi olması demektir... Erkek, mehr-i muacceli ve bir aylık nafakayı verecek güçte ise, zengin kadına denk sayılır. Köylü erkek, şehirli kızın dengi sayılır. Fâsık erkek, saliha kızın, hatta sâlih kimsenin kızının dengi olamaz. Kutuplarda ibadet "Dinimizde her şey bildirilmiş, İslam alimleri her şeyi açıklamışlardır" deniyor. Peki, altı ay gündüz ve altı ay gece olan kutuplarda orucun nasıl tutulacağı, namazın nasıl kılınacağı da açıklanmış mıdır? CEVAP: Evet onlar da açıklanmıştır. Hanefi'de vakit, namazın hem şartı hem de sebebi olduğu için, sebep bulunmayınca yani vakit girmeyince, o namaz farz olmaz. Vakit girmeden de kılınmaz. Kaza etmek de gerekmez. Fakat bazı âlimlere göre vakti girmeyen namazları da kılmak farzdır. İhtiyata riayet etmek çok iyi olur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak namazlar kılınır. Vakti girmeyen bu namazları kılarken, (Vaktine yetişip de kılamadığım en son ...... namazının farzını kılmaya) diye niyet edilmesi uygun olur. Dört mezhepte de oruç tutmak farz değildir. Kutuplara ve Ay'a giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder. Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Bu bakımdan gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer) NOT: Daha kolay anlaşılması için şunu da ilave edelim: 6 ay gündüz veya 6 ay gece olan yerlerde, mesela İstanbul'un namaz vakitleri esas alınıp ona göre namaz kılınır. Oruç için de öyle. Ramazan ayı gelince, İstanbul'un oruç vakitleri esas alınır, o saatte başlanıp o saatte iftar edilir.
.Resulullah şehidden üstündür
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Savaşta bu, şu ölüp gitti denildiği zaman, Allahü teâlâ, şehidler için ölü denmemesini, çünkü onların yiyip içtiklerini bildirdi: (Fisebilillah [Allah yolunda] öldürülenlere ölü demeyin. Çünkü onlar gerçekte diridir, ama siz anlamazsınız.) [Bekara 154], (Fisebilillah öldürülenleri ölü sanmayın, onlar, diridir, Rableri indinde rızıklanırlar.) [Al-i İmran 169] Bu iki âyeti açıklayan Peygamber efendimiz de buyuruyor ki: (Uhud'da şehid olan kardeşlerinizin ruhları yeşil kuşların kursaklarındadır. Onlar Cennetin ırmaklarından su içer, meyvelerinden yiyip Arş'ın gölgesinde asılı altın kandillerle giderler, istirahat ederler. Yiyecek, içeceklerin lezzetini ve orada yaşanan hayatın güzelliklerini tattıkları zaman, "Allah'ın bize neler verdiğini kardeşlerimiz bilselerdi de cihattan çekinmeselerdi" dediler. Allah da, ben onlara, sizin durumunuzu bildiririm buyurdu.) [Müslim, Tirmizi, İbni Mace] Birinci âyette, Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin, çünkü onlar diridir diye ikaz ediliyor. İkinci âyette de, bunların diri olduğu ve yiyip içtikleri bildiriliyor. Allah'ın peygamberi şehidden üstün değil mi? Allah şehide böyle ikram ediyor da peygamberine ikram etmez mi? Allah yolunda ölen şehide ölü demek caiz değil iken, bütün ömrünü Allah'ın emrine uyarak Allah yolunda geçiren Peygamberimize ölü demek nasıl caiz olur? Şehidlerin ruhu yaşıyor da, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullahın ruhu yaşamıyor mu? Ruh ölmez, kâfirlerin ruhu da ölmez. Peygamberin Allah yanında bir şehid kadar da kıymeti yok mu? Peygamber hâşâ Allah yolunda olmazsa, şehid Allah yolunda nasıl olur? Peygamber diri olmazsa şehid nasıl diri olur? Peygamber işitmezse, şehid nasıl işitir? Halbuki şehidin, Müslümanlığı da şehidliği de bu Peygambere iman etmeye bağlıdır. İki âyet-i kerime meali de şöyledir: (Peygamber, müminlere kendi canlarından üstündür.) [Ahzab 6] (Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur.) [Fetih 28] Bu iki âyetten anlaşıldığı gibi, Peygamberimizin dini diğer dinlerden üstün olduğu gibi, kendi de herkesten üstündür. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ben bütün insanların efendisiyim.) [Buhari] Diğer peygamberlerden ve kendi ümmetinin şehidinden de üstün olan peygamber hiç işitmez mi? Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Peygamberlerin vücudunu toprak çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir, "Falan oğlu filan, sana selam söyledi" der.) [İbni Mace, Ebu Davud] (Kabrimin yanında okunan salevatı işitirim. Uzaktakiler bana bildirilir.) [İbni Ebi Şeybe] (Her peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyheki, Ebu Ya'la] Buhari'de, Resulullah, son hastalığında, (Hayber'de yediğim zehirli etin acısını hâlâ hissediyorum. Zehrin tesirinden aort damarım, bıçak gibi kesiliyor) buyurdu. İbni Mesud hazretleri, (O zehirli etin tesiriyle Resulullah şehid oldu) buyurdu. Peygamberlik şehidlikten üstündür. Şehidlik de bir nimettir. Allahü teâlâ Resulüne bu nimeti de vermek için son hastalığında bu zehrin etkisini göstertmiştir. (Mevahib-i ledünniyye) [Devamı var]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir kimse, Peygamber efendimize gelerek: -İzin ver yâ Resulallah, ölümümü temenni edeyim. Peygamber efendimiz: -Ölüm öyle bir şeydir ki onun için hazırlıklı ol! Yol uzun, azık ister. Ölümü temenni edenin on hediye hazırlaması lazım. O kimse sordu: -Hediyeler kime yâ Resulallah? Peygamber efendimiz buyurdu: 1- Azrail'in hediyesi. 2- Kabrin hediyesi 3- Münker ve Nekir'in hediyesi. 4- Mizanın hediyesi. 5- Sırat köprüsünün hediyesi 6- Malik'in hediyesi. 7- Rıdvan'ın hediyesi. 8- Rûhun hediyesi. 9- Peygamberinin hediyesi. 10- Rabbinin hediyesi. - Bu hediyeler nelerdir, ya Resulallah? Azrâil'in hediyeleri dörttür: 1- İyi huylu olmak. 2- Geçirdiğin ibadetleri kaza etmek. 3- Ölüme hazırlanmak, sefere çıkacak yolcu gibi. 4- Kalbinde Allah aşkını taşımak. Kabrin hediyeleri de dörttür. 1- Söz taşımayı terk. 2- Elbiseye idrar sıçratmamak. 3- Kur'an-ı Kerimi okumak. 4- Salevât-ı şerifeyi çok okumak. Münker ve Nekir'in hediyeleri; 1- Doğru konuşmak. 2- Gıybeti terk etmek. 3- Hakkı kabul etmek. 4- Tevazu sahibi olmak. Mizanın hediyesi: 1- Amelini ihlâs ile yapmak. 2- Başkasına eza yapmaktan sakınmak. 3- Güzel ahlak sahibi olmak. 4- Allahı çok zikretmek. Sırat Köprüsü'nün hediyesi: 1- Gadabını yutmak, kızmamak. 2- Takva sahibi olmak. 3- Cemaate devam etmek. 4- İbâdetlere ara vermeden devam etmek. Malik'in hediyeleri: 1- Allah korkusundan ağlamak. 2- Gizli sadaka vermek. 3- İsyanı terk etmek. 4- Anne ve babaya iyilik etmek. Cennet meleği Rıdvan'ın hediyesi: 1- Kötülüklerden kaçınmak. 2- Ni'metlere şükretmek. 3- Malını Allah yolunda infak etmek. 4- Emaneti muhafaza etmek. Rûhun hediyesi: 1- Az yemek. 2- Az konuşmak. 3- Az uyumak. 4- İstiğfara devam etmek. Peygamberin hediyesi: 1- Ehl-i beyti sevmek. 2- Sünnete uymak. 3- Peygamberin sevdiklerini sevmek. 4- Sahabe-i kiramı sevmek. Allah zülcelalin hediyeleri: 1- Allah'ın emirlerini yapmak. 2- Nehyettiği, yasak ettiği şeylerden kaçınmak. 3- insanlara nasihat etmek. 4- Bütün mahlûkata karşı merhametli olmak. Bunlara hazırsan ölümü temenni et!
.Ruh ölmez, her ölü işitir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sadece şehidler ve peygamberler değil, diğer ölüler de işitir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Ölü kabre konurken, ayak seslerini işitir.) [Buhari] (Ölüler yaptığınız iyi işlerinize sevinir, kötü işlerinize üzülürler.) [İbni Ebiddünya] (Ölü, kendisini ziyaret edeni tanır ve selamını alır.) [İbni Ebiddünya] (Ölü, tanımadığı ziyaretçinin de, selamını alır.) [Beyheki] (Mümin biri ölüp de, defnedilince, biriniz kabrin başında [telkin için] "Ey filan kadının oğlu filan" desin! Çünkü ölü, "Bizi irşad et de Allah da sana rahmet etsin!" der. Fakat siz bunu duyamazsınız. ) [Deylemi, İ. Asakir] (Münker-Nekir melekleri, sual cevaptan sonra mümin ölüye, "Cehennemdeki yerine bak, Allah değiştirip, sana Cennetteki yeri ihsan eyledi" derler. Ölü bakıp ikisini de görür.) [Buhari] Resulullah, Bedir'de bir çukura gömülü müşrik ölülere, (Rabbinizin size vâdettiğine kavuştunuz mu?) buyurunca, Hz. Ömer, (Ya Resulallah, cansız yatan leşlere mi söylüyorsun?) dedi. Cevaben buyurdu ki: (Rabbimin hakkı için söylüyorum ki, siz beni onlardan daha iyi işitmezsiniz, ama cevap veremezler.) [Buhari, Müslim] İbni Teymiye bile diyor ki: (Bedir'de çukurdaki ölmüş kâfirlerin işitmelerini bildiren hadis-i şerif meşhurdur. Zaruri inanılması lazım gelen bilgilerden oldu. Bütün ölüler, şehidler gibi diri olup rızıklandırılır. (Kitab-ül-intisar-fil-imam-ı Ahmed) İbni Teymiye'nin talebesi İbni Kayyımı Cevziyye de Kitab-ür-ruh kitabında, (Ölü, ziyaret edeni bilir, sesini işitir. Selamını alır, onunla ferahlanır. Bu hal, yalnız şehidlere mahsus değildir. Herkes için böyledir) diyor. (El-Besair 22) *** Ölü gibi ne demek? Ölülere işittiremezsin mealindeki âyetin mecaz olduğunu, inatçı kâfirleri hidayete erdiremezsin anlamına geldiğini bildirdiniz. Ölü işitmediği için kâfirlere ölü denmiyor mu? CEVAP: Az yukarıda bildirilen hadis-i şerifte, (Siz beni ölülerden daha iyi işitmezsiniz, fakat onlar cevap veremez) buyuruluyor. Şu halde, ölüye işittiremezsin demek, işitip ancak cevap veremeyen ölüler gibi, hakkı kabul etmeyen kâfirleri imana kavuşturamazsın demektir. Ölünün, münker nekir isimli meleklerin, kabirde sorduğu suallere cevap vermesi ancak Allah'ın izni ile olmaktadır. Kur'an-ı kerimde bildirildiği gibi, Hz. İsa'nın ölüleri diriltmesi ve ölülerin konuşması ancak Allah'ın izni ile olmaktadır. Peygamber ve evliya ruhlarının da böyle iş yapması, mucize ve keramet olup, yine Allah'ın izni iledir. İmam-ı Süyuti hazretleri buyuruyor ki: Her ölünün ruhu, cesedine, bilmediğimiz bir halde bağlıdır. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Ölü kabirde çürüse de, ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. (El-mütekaddim)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kabir hayatı ve azabı, ruhun ölmediğini gösterir. İmam-ı Muhammed, (Kabir azabı, hem ruha, hem de bedene olacaktır) buyurdu. (Akaid-i Şeybaniyye) Nuh suresinin, (Günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe atıldılar) mealindeki 25. âyetinde geçen "Feüdhılu" kelimesindeki F harfi, hiç ara verilmediğini gösterir. Yani (Suda boğulduktan hemen sonra kabirdeki azaba maruz kaldılar) demektir. (El-Kavl-ül-fasl) Ruhlar ölmediği için kabir hayatında ya nimete veya azaba duçar olurlar. Her hadis kitabında kabir hayatı ve azabı bildirilmektedir. Kabir hayatını ve azabını inkâr eden, bütün hadis kitaplarını ve Resulullahı inkâr etmiş olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Kabir azabı vardır.) [Buhari] (Kabir, ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur.) [Tirmizi] (Kabre konan kişi mümin ise, kabri hoş kokularla doldurulur, kâfir ise, demir tokmakla başına vurulur. Öyle bir çığlık atar ki, cin ve insanlardan başka her canlı işitir.) [Buhari, Müslim] (Gizleyebilseydiniz, kabir azabını işitmeniz için Allah'a dua ederdim.) [Müslim, Nesai İ. Ahmed] Abdullah bin Ömer, (Yerden boynu zincirli birinin çıktığını, bir adamın bunu dövdüğünü, zincirli adamın yerde kaybolduğunu, böylece toprağa girip çıktığını gördüm) dedi. Resulullah, ona, (O Ebu Cehil'dir, kıyamete kadar kabrinde böyle azap çeker) buyurdu. (Taberani) [Şerh-us-Sudur (İmam-ı Süyuti), Ehvâl-ül-kubur (A. İbni Receb Hanbeli), Tezkire-i Kurtubi Muhtasarı (İmam-ı Şarani)] Niye şehidler işitir? Bütün ölüler işitiyorsa Allah, niye şehidlere ölü demeyin diye bildirmiştir? Peygamberler için niye ölü demeyin dememiştir? CEVAP: Âyette şehidler buyurulması, şehidlerin ölüp yok oldukları sanılarak, cihaddan korkulmasını önlemek içindir. Cihada gitmeye ve şehid olmaya mani olan şüpheyi gidermek, Allah yolunda ölmenin yüksek faziletini bildirmek içindir. (Tefsir-i mazhari) İsra suresinin (Fakirlik korkusu ile evlatlarınızı öldürmeyin) mealindeki 31. âyeti de, bunun gibidir. Fakirlik korkusu olmadan da öldürmek caiz olmadığı halde, fakirlik korkusu ile öldürenler çok olduğu için, âyet, olaylara göre gönderilmiştir. Yani sadece şehidler ölü olmadığı halde, şehidler için ölü değil buyurulması gibi, fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin demek de böyledir. Çocuklarımızı, fakirlik korkusundan başka sebeplerle de öldürmek caiz olmaz. Yine İsra suresinin (Sakın ana babana öf deme) mealindeki 23. âyeti de böyledir. Bir kimse, ana-babasına öf demese, fakat sopa ile dövse, sonra da (Ben öf demediğim için, Kur'an'ın emrine uydum) dese, Kur'an'a uymuş mu oluyor? Âyetin manası, (Ana babanızı üzmeyin hatta onlara öf bile demeyin) demektir. (Beydavi) Ana babana öf deme denilerek, nasıl daha büyük eziyetleri yapmamak gerekiyorsa, şehidlere ölü demeyin demekle, onlardan daha üstün olan peygamberlere ölü denmeyeceği aşikârdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Vatan sevgisi imandandır hadisi uydurma mıdır? CEVAP: Art niyetli kimseler İslam âlimlerine olan itimadı sarsmak için, iyi niyetli kimseler de buradaki maksadı anlamadıklarından dolayı böyle hadisleri uydurma sanıyorlar. Halbuki her dilde, çok zaman zarf söylenir, mazruf anlaşılır. Mazruf, zarfın içindeki demektir. Mesela soba yanıyor dediğimiz zaman, sobanın kendisi değil içindeki odun, kömür, gaz yanıyor demektir. Yoksa sobanın kendisi değildir. Bu sınıf tembel dendiği zaman, sınıftaki öğrencilerin tembel olduğu anlaşılır. Böyle örnekler Kur'an-ı kerimde de vardır: (Köy halkına sor) yerine, (vese'lil karye=köye sor) ifadesi kullanılmıştır. (Yusuf 82) Zâlim köylüler manasına (Karye-tiz-zâlim=zâlim köy) ifadesi kullanılmıştır. (Nisa 75) Vatanını seven herkese mümin denmez. Fakat mümin vatanını sever. Yani, vatanını sevmek mümin olmanın alametlerindendir. (Temizlik imandandır) buyuruluyor. Yani müminin alametlerinden biri de temiz olmaktır. Fakat her temiz olana mümin denmez. Kâfirlerden de temiz olanlar çıkar. (Hayâ imandandır) buyuruluyor. Yani, imanlı olmanın alametlerinden biri de hayâlı olmaktır. Fakat her hayâlı olana mümin denmez. (Arabı sevmek imandandır) buyuruluyor. Her Arabı değil, Müslüman olan Arabı sevmek gerekir. Ebu Cehil de, Ebu Leheb de Arab idi. Halbuki bu Arabları seven kâfir olur. Vatan sevgisi de böyledir. Müslüman olan vatan sevilir. Vatanın Müslümanlığı, halkının Müslümanlığı demektir. Vatanını sevmek, taşını, toprağını değil, oradaki Müslümanları, yakınlarını, akrabalarını sevmek demektir. (Vatan sevgisi imandandır) hadis-i şerifi, İslâm âlimlerinin en büyüklerinden ve ikinci bin yılın müceddidi olan İmam-ı Rabbanî hazretlerinin, Mektubat kitabının 155. mektubunda ve evliyanın büyüklerinden Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerinin Mesnevi'sinde vardır. Uydurma sanılan hadisler Aşağıdaki hadislere de uydurma deniyor. Bunlar hangi kitaplarda vardır? CEVAP: Hiç birisi uydurma değildir. Kaynakları karşılarına yazılmıştır. (Yarın ölecekmiş gibi ahirete ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerine çalışınız!) [İbni Asakir] (Dünyanızı düzeltmeye çalışın! Yarın ölecekmiş gibi de ahiret için amel edin.) [Deylemi] (Ahir zamanda bazı kimseler, mescitlerde dünyadan konuşacaklar, dünya kelamı söyleyecekler. Onlarla beraber olmayın!) [İbni Hibban] (Kırk gün ihlâsla Allah'a kulluk edenin, kalbinden diline hikmet pınarları akar.) [Ebu Nuaym, Ebuş-şeyh, İ.Gazali] (Hayvanların otu yediği gibi, mescitte konuşmak da sevapları yer, yok eder.) [İ.Gazali] (Ümmetimden iki sınıf iyi olursa, insanlar da iyi olur: Yöneticiler ve âlimler.) [İ.Gazali] (Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehenneme gider.) [Ebu Nuaym] (Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız) hadis-i şerifi ise başta Buhari olmak üzere Kütüb-i sittede mevcuttur. Gülmek ve ağlamak konusunda Kur'an-ı kerimde de buyuruluyor ki: (Az gülsünler, çok ağlasınlar!) [Tevbe 82] ..... NOT: Seçim boyası abdeste ve gusle mani değildir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sualimiz hilali görmekle ilgilidir. Ramazan orucunu tutup bayram etmede üç grup insan var. 1- Bir kısmı herkesle birlikte oruca başlayıp herkesle birlikte bayram yapıyorlar. 2- Bir kısmı Ramazan orucuna bir gün erken başlayıp, bayramı da bir gün erken yapıyorlar. 3- Bir kısmı da, usul ile hicri ayları bulma hesaplarına uyarak, herkesten sonra oruca başlayıp, herkesten sonra bayram ediyorlar. Bu üç gruptan hangilerinin yaptığı doğrudur? CEVAP: Birinci grup takvimlere yani rasathanenin hesaplarına uymaktadır. Hesaplar doğru yapılırsa hilalin doğuşunu tespit etmekte hiç yanlışlık olmaz. Çünkü Allah'ın nizamında zerre kadar yanlışlık olmaz. Hilal, hesabın bildirdiği saatte doğar, saniye şaşmaz. İkinci gruptakilerin hesaptan önce oruca başlamaları ve bir gün önce bayram etmeleri ilme aykırıdır, % 100 yanlıştır. Çünkü hesaptan önce hilalin görülmesi imkansızdır. Güneşin doğuşu da aynen ayın doğuşu gibidir. Bir kimsenin güneş doğmadan ben güneşi gördüm demesi elbette yanlıştır. Güneş ancak takvimlerde bildirilen saatte doğar. Daha önce doğması imkansızdır. Ama güneş doğduğu halde, hava bulanık olduğu için görülmeyebilir. Ayların başlamasını gösteren hilal de böyledir. Hilal hesapla bulunan gün ve saatte doğar. Ancak o gün o saatte görülmeyebilir. Dinimiz hilalin doğmasını değil, görünmesini esas alır. Hilal görülmedikçe hesapla veya ayları tespit usulleriyle bulunan günde bayram yapılmaz. İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: (Ramazanın birinci gününü anlamak için takvimlere göre hareket edilmez. Çünkü oruç, gökte yeni ayı görmekle farz olur. Peygamber efendimiz, (Hilâli görünce oruca başlayın, hilali görünce bayram edin) buyurdu. Hilâlin doğması hesapla bilinir. Hesap sahih olup, hilâl, hesâbın bildirdiği gecede doğar, ama, o gece görülmeyip, bir gece sonra görülebilir ve oruca, hilâlin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlanır. (Redd-ül muhtar 289) Dinimiz, hilalin görünmesini esas aldığı için, hilal görünmedikçe oruca başlanmaz. Bu bakımdan ikinci gruptakiler % 100 yanlış yoldadır. Üstelik bölücülük yaptıkları için fitneye de sebep oluyorlar. Dinimiz fitne çıkarana lanet ediyor. Bu bakımdan birinci gruptakilerin yaptığı doğrudur. Ancak hilal görülmeden oruca başlanıp bayram edilmişse, iki gün kaza orucu tutmak gerekir. Böylece fitne de çıkarılmamış olur. Üçüncü gruptakilerin yaptığı, usullerle hicri ayın birini bulmak, hesap gibi kesin değildir. Herkesten ayrı olarak böyle bir şey yapmak ikinci gruptakiler gibi yanlıştır. Dürer'deki hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Sizin orucunuz, herkesin oruç tuttuğu gündedir. İftarınız da herkesin iftar ettiği gündedir.) [Tirmizi, Ebu Davud] Bu hadis-i şerifin Türkçe söylenişi şöyledir: (Herkes oruca başlayınca siz de başlayın, herkes bayram edince, siz de bayram edin) İlim ehli bir zata sorulan sual ve cevap şöyledir: Bayram sanarak Arefe günü kesilen kurbanlar sahih mi? CEVAP: Şer'an sâbit olan bayramı bilmedikleri için sahihtir. Bu cevap da gösteriyor ki, birinci gruptakiler isabetlidir.
Sandalyede namaz kılınmaz
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Ayakta namaz kılamayan ve uygun oturamayan hasta ne yapar, sandalyede kılabilir mi? CEVAP: Uygun oturamayan hasta, kolayına geldiği gibi oturur. Sandalyeye oturup ima ile kılması caiz değildir. Sandalyede oturabilen, yerde de oturabilir. Namazdan sonra, yerden ayağa kalkamayan, sandalyeden kolay kalkan hastayı, yerden bir kimse kaldırır. Yahut, kıbleye karşı uzatılmış sedir üzerinde, ayaklarını sarkıtmadan oturarak kılar. Namazdan sonra, ayaklarını sedirin bir yanına sarkıtıp, sandalyeden kalkar gibi kalkar. Bir şeye dayanarak veya bir kimsenin tutması ile de, yerde oturamayan hasta, sırt üstü yatarak kılar. Başı altına yastık koyar. Yüzü kıbleye karşı olur. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rüku ve secdeleri, başı ile ima eder. *** Gayri müslim kadınla evlenmek Bir aylığına Amerika'ya gideceğim. Orada bir Hıristiyan kadını ile nikah yapıp dönüşümde onu boşamam uygun mudur? CEVAP: Bu iki yönden yanlıştır: 1- Dinimizde kitaplı kadın zimmi ise, tenzihen mekruh, harbi ise onunla evlenmek tahrimen mekruhtur. Şimdi dünyada zimmi kitap ehli kadın yoktur. Hepsi harbidir. Zaruretsiz tahrimen mekruh işlemek caiz olmaz. O sizin hanımınız olacağına göre, onun işleyeceği bazı günahlara ortak olursunuz. Bu ise asla caiz olmaz. 2- Belli bir süre ile nikah yapmak haramdır. Bu süre ister kısa, ister uzun olsun. Buna müt'a nikahı denir, haramdır. *** Görüntülere bakmak Kadınların avret yerlerine şehvetsiz de bakmak haram olduğu halde, TV'deki görüntülerine şehvetsiz bakmak caiz midir? CEVAP: Din kitaplarında deniyor ki: Kadınların bakılması haram olan yerlerine şehvetsiz de bakmak haram olduğu halde, aynadaki veya sudaki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değildir; çünkü, kendileri değil, akisleri, benzerleri görülmektedir. Resimleri, kendileri değildir. Bunları görmek, kendilerini görmek olmaz. Resimlerine, TV'deki görüntülerine bakmak, aynadaki görüntüsüne bakmak gibidir. Hepsine şehvetsiz bakmak caizdir. Fakat, şehvet ile bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak haramdır. Demek ki, kadının avret yerlerine şehvetsiz bakmak haram olduğu halde, bunların resimlerine ve TV'deki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değil, mekruhtur. Pornoya şehvetsiz bakmak da haramdır. Çünkü şehvete sebep olacak görüntüdür. *** Hayvan zekatı Altı tane sütünü sattığım ineğim var. Bunların zekatı nasıl verilir? CEVAP: 30 tane olmadıkça ineklerin zekatları verilmez. Gelirlerinden elinizde ne kalmışsa ve öteki paralarınızla nisabı buluyorsa o zaman gelirlerinin zekatları verilir.
.Dört gruba ayrılan insan
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bilgi yönünden insanlar dört gruba ayrılır: 1- Bildiğini bilen: Böyle kimseler makbuldür. Kendinden emindir, cesurdur, birçok işi başarır. 2- Bildiğini bilmeyen: Böyle kimseler ikaza muhtaçtır. Çekingendir. Ben bu işi başaramam diye korkar. Gerekli ikaz yapıldığında o işi rahat başarır. 3- Bilmediğini bilen: Böyle kimseler haddini bilir. Her şeye burnunu sokmaz. Kendi işi ile meşgul olur. Böyle kimseler her zaman takdir görür. 4- Bilmediğini bilmeyen: Böyle kimseler hem kendine, hem topluma zarar verir. Hem bilmez, hem de bilmediğini bilmez. Yani hem kel, hem foduldur. Her şeye burnunu sokar. Burnu da pislikten kurtulmaz. Kendileri ile ilişki kurmak yönünden de insanlar dörde ayrılır: 1- Gıda gibi olan: Kendine ve topluma faydalı olur. Dünya ve ahiret saadeti için çalışır. Herkesin her zaman ihtiyaç duyduğu kimsedir. Böyle kimseleri arayıp bulmalı, bulunca da, kaybetmemek için gerekli tedbirleri almalı. 2- İlaç gibi olan: Ancak ihtiyaç olunca işe yarar. Bunları da ihmal etmemeli. Bir gün işe yarayabilir. 3- Ne kokan, ne bulaşan: Böyle kimselerin hiç kimseye yararı ve zararı dokunmaz. Varlıkları ile yoklukları arasında fark yok gibidir. Yer içer yatıp kalkar. Bir gayesiz yaşar. Bunlardan ne köy olur ne kasaba... 4- Hastalık gibi olan: Kendilerine ve topluma zararlı kimselerdir. Kendilerinden hep kötülük görülür. Bu tip insanlara hiç ihtiyaç olmaz. Fakat, kendileri insanlara musallat olur, bulaşırlar. Bunların zararından kurtulmak için, mudara etmek gerekir. Nimete şükür Nimete şükür bakımından da insanlar dörde ayrılır: 1- Nimete şükretmez, üstelik hep halinden şikayet eder. Genelde fasıklar böyledir. Bunlardan uzak durmak gerekir. 2- Nimete şükreder, sıkıntılara katlanmaz, musibetlerden şikayet eder. Günahkâr Müslümanlar böyledir. 3- Nimete şükreder, sıkıntılara da katlanır. Salih Müslümanlar böyledir. 4- Nimete şükreder, sıkıntılara da katlanır. Üstelik buna, sıkıntı ve bela nimetlerden daha tatlı gelir. Hakiki imana kavuşan evliya böyledir. Malı harcarken Hadis-i şerifte bildirildiği gibi malı harcama yönünden insanlar dört gruba ayrılır: 1- İlmi ve malı vardır. Helalinden kazanır, meşru yerlere harcar. 2- İlmi ve malı yoktur. "Benim de malım ve ilmim olsaydı, ben de bunun gibi yapardım" der. Bunların ikisi mükafatta beraberdir. 3- İlmi yok, ama malı çok. Cahilliği yüzünden harama, helale aldırış etmez. 4- İlmi yok, malı da yok. "Benim de malım olsaydı, bunun gibi yapardım" der. Bunların ikisi de günahta beraberdir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yabancı bir yazar, "Müslümanlıktan daha kıymetli olan hanif dinidir. Hanif dinine uymak gerekir" diyor. Hanif ne demektir? CEVAP: Hanif, doğru inanan, hak yolda olan, İslamiyet'e sarılan, Allah'ı bir bilen demektir. Ebu Hanife de kelime olarak hanif babası, doğrunun babası demektir. Baba kelimesi Türkçe'de maksadı tam anlatamıyor, yerine konacak tam bir kelime de yok. Fakat para babası, fakir babası ifadelerinde baba kelimesi daha iyi anlaşılıyor. O halde hanif babası, hakiki Müslümanların babası, hak yolda söz sahibi kimse demektir. Kur'an-ı kerimde de aşağıda bildirildiği gibi, Hz İbrahim, hanif bir Müslümandı. Yoksa onun dini İslamiyet'ten ayrı bir din değildi. Zaten bütün peygamberler, itikad olarak aynı şeyi bildirmişlerdir. İnsanlar sonradan bozmuşlardır. İtikadda ayrılık olmaz. Bir âyet meali şöyledir: (Allah, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa'ya emrettiklerini size de din olarak emretmiştir.) [Şura 13] Dinlerdeki imanı farklı gibi göstermek yanlıştır. Fakat, kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri farklı olduğundan, Müslümanlıkları da ayrıdır. Mesela Musa aleyhisselamın dininde iç yağı yemek haram idi. Adamın biri, Kur'an uydurma söz değildir anlamındaki âyetteki söz kelimesinin Arapça'sını almış, Kur'an uydurma hadis değildir diye tercüme etmiş. Başka biri de hanif kelimesini din olarak almış, herkes hanif dinine girmelidir diyor. Âyetlere de istediği yanlış anlamlar vermiş. Verdiği anlamlar şöyle: {"De ki: Hayır, biz Hanif olan İbrahim'in dinindeniz."} Âyetin tam ve doğru meali şöyledir: (Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız" dediler. Onlara de ki: "Biz, doğru olan İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.) [Bekara 135] Görüldüğü gibi hanif kelimesinin Türkçesi kasten yazılmamıştır. Yine yazmış ki: {"İbrahim, ne Yahudi, ne Hıristiyan'dı; o Hanif dinindendi." } Âyetin tam ve doğru meali şöyledir: (İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyandı; o, doğru [Allah'ı bir tanıyan] bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67] (Dikkat edilmişse, o Müslümandı ifadesini çıkarıp yerine "o hanif dininden idi" demiş. Yine yazmış ki: {"De ki Allah gerçekçidir. O halde, İbrahim'in dini olan Hanif'liğe uyun." } Âyetin tam ve doğru meali şöyledir: (De ki: "Allah doğru söyledi. O halde doğru olan, [Allah'ı bir bilen] İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.) [Al-i İmran 95] (Dikkat edilirse burada da âyet saptırılıyor, İbrahim'in dini olan haniflik deniyor. Doğru olan İbrahim ifadesi değiştirilmiş.) Yine yazmış ki: {"Kim vardır ki, ondan daha güzeli var olsun? İyilik halinde, tam bir ihlas ile kendini Allah'a teslim etmiş (Yaratan ile barışmış) ve Allah'ın indindeki en güzel din olan İbrahim'in dini Hanif'liğe tâbi olmuştur. Allah İbrahim'i dost edinmiştir." } Âyetin tam ve doğru meali şöyledir: (İyilik eden bir kimse olarak kendini tam bir ihlasla Allah'a teslim eden ve İbrahim'in tevhid dinine uymuş olandan daha güzel din sahibi kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir.) [Nisa 125] Burada da haniflik dini bir şey yoktur. (Devamı var)
.Hanif "doğru" anlamındadır
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yabancı yazar yine yazmış ki: {"Ben her dinden vazgeçip, yüzümü Hanif olarak o gökleri ve yeri yaratan Allah'a döndüm."} Âyetin tam ve doğru meali şöyledir: (Ben, bir müvahhid olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a çevirdim. Ben müşriklerden değilim.) [Enam 79] Her dinden vazgeçip diye bir şey yok. Âyetin yukarısında aya, güneşe, yıldızlara tapmadığını bildiriyor. Ben müşriklerden değilim diyor, hâşâ ben Müslüman değilim demiyor. Allahü teâlâ, (İbrahim doğru Müslümandı) buyuruyor. (Al-i İmran 67) Yine yazmış ki: {"De ki: Rabbim beni İbrahim'in doğru yoluna dosdoğru olan Hanif dinine iletti."} Âyetin doğru meali şöyledir: (De ki: Beni, Rabbim, doğru yola iletti; O, öyle bir din ki, gayet sağlam ve devamlı, İbrahim'in Hakka yönelmiş tevhid dini.) [Enam 161] Burada da hanif dini diye bir şey yok. Tevhid dini, doğru din ifadesi var. Kasten hanif kelimesinin Türkçe'sini yazmıyor. Yine yazmış ki: {"De ki: Ayrıca yüzünü Hanif dininden ayırma ve sakın ortak koşanlardan olma" } Âyetin doğru meali şöyledir: (Yüzünü tevhid dinine döndür, sakın müşriklerden olma.) [Yunus 105] Hanif dini diye ayrı bir din burada da yok. Dikkat edilirse hep müşriklerden değildi, tek ilaha inanırdı anlamında söyleniyor. Yine yazmış ki: {"Doğrusu İbrahim Hakk'a yönelen bir kurucuydu. O Hanif idi."} Âyetin doğru meali şöyledir: (İbrahim Allah'a itaat eden, ona yönelen bir ümmet [önder] idi.) [Nahl 120] Burada Hanif dini diye bir şey yok. Hz. İbrahim'in dinini tek hak din gibi göstermeye çalışıyor. Yine yazmış ki: {"Halbuki, onlar yalnızca Hanif olmak üzere, dini sadece Allah'a has (özgün kılarak, mezhep imamlarına, şeyhlere, kullara vb. has kılmayarak), Allah'ı bilmekle, salatı ikame etmekle ve zekat vermekle emrolunmuşlardı. En dosdoğru ve gerçekçi din de işte bu Haniflik'tir." } Burada foyası meydana çıkıyor! Mezhebe, tasavvufa düşmanlığını açıkça bildiriyor. Bir de namaz demiyor salat diyor. Mealci gruplar, namaz diye bir şey yok salat dua demektir diyorlar. Bu da aynısını mı söylemek istiyor ki? Âyetin doğru meali şöyledir: (Halbuki onlar, doğruya yönelip, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. Doğru olan din budur.) [Beyyine 5] Burada da Hanif dini diye bir şey yok. Yine yazmış ki: {"Sen artık yüzünü hakka yönelmiş Hanif dinine dön ki, Haniflik Allah'ın mayasıdır. İnsanları o maya üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında hiçbir değiştirme ve değişiklik bulunmaz. İşte en doğru ve en sağlam din Haniflik'tir."} Âyetin doğru meali şöyledir: (Hakka yönelip Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine [İslama] sarıl. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte doğru din [İslam] budur.) [Rum 30] Burada da, Hanif dini diye bir şey yok. Bu âyette de Allah'ın gönderdiği dinlerin itikadda değişmeyeceği bildiriliyor. Yine yazmış ki: {"Allah katından geri çevrilmez gün gelmezden önce, yüzünü Hanif dinine çevir." } Âyette Hanif diye bir kelime yok. Kayyim kelimesi var. O da doğru demektir. Burada iyice açık vermiştir. Her doğru anlamındaki kelimeye Hanif denirse ortada Kur'an, din diye bir şey kalmaz. Âyetin doğru meali şöyledir: (Allah'ın geri çevrilemeyecek o günü gelmeden önce, yüzünü doğru dine [İslamiyet'e] çevir.) [Rum 43] (Yarın: Hak din yalnız İslamdır)
.Hak din yalnız İslam'dır
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Dünkü yazımızda yabancı bir yazarın, hak dinin Müslümanlıktan farklı "Hanif" diye bir din olduğunu söylediğini bildirmiştik. Şimdi hak dinin yalnız İslam olduğunu âyet-i kerimelerle bildiriyoruz: (Elbette Allah katında [hak] din, İslam'dır. Kendilerine kitap verilenler [Hıristiyan ve Yahudiler] gerçeği bildikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden, [İslamiyet hakkında] ihtilafa düştüler. Allah, âyetlerini inkâr edenin cezasını vermekte çok çabuk hesap görücüdür.) [Al-i İmran 19] Bu âyette Allah katında gerçek dinin Müslümanlık olduğu tevil edilemeyecek kadar açıktır. (Kim, İslamiyet'ten başka bir din ararsa, iyi bilsin ki, o din asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette en büyük zarara uğrayacaktır.) [Al-i İmran 85] İslam'dan başka hanif manif diye bir din uyduranlar büyük zarara uğrayacaktır. (Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, "Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a verdim" de. Kendilerine Kitap verilenlere ve müşriklere, "Siz İslamı kabul ettiniz mi?" de, şayet İslamı kabul ederlerse, doğru yola girmiş olurlar, yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını [hakkıyla] görür.) [Al-i İmran 20] Bu âyette de doğru olan dinin İslam olduğu bildiriliyor. (İbrahim de bu dini kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakub da, "Oğullarım, Allah [razı olduğu] dini [İslam'ı] sizin için seçti. O halde [ölüm gelmeden önce Müslüman olun ve] ancak Müslüman olarak ölün" dedi) [Bekara 132] Dikkat edilirse, falanca din mensubu olarak değil, Müslüman olarak ölün buyuruluyor. Müslümanın eğrisi de, doğrusu da olur. Doğru Müslüman elbette iyisidir. Hanif doğru demektir. Hanif Müslüman doğru Müslüman demektir. Türkçe'si ne ise onu söylemek gerekir. Uydurma söz yerine uydurma hadis demek gibi kasten hanif kelimesinin Türkçe'sini yazmamak art niyetli olmayı gösterir. (İsa, küfürlerini sezince, "Allah yolunda bana kim yardımcı olacak" dedi. [imanlı] Havariler, "Biz, Allah yolunda yardımcıyız; Allah'a inandık, sen şahit ol, biz Müslümanız" dediler.) [Al-i İmran 52] Hz. Âdem'den beri gelen bütün hak dinlerin Müslümanlık olduğu bu âyette de görülmektedir. Yahudiler: İbrahim Yahudi'dir ve biz onun dinine bağlıyız, demeleri üzerine şu âyet nazil olmuştur: (De ki, "Ey Ehl-i kitap, "ancak Allah'a kulluk etmek, O'na bir şeyi eş koşmamak, Allah'ı bırakıp birbirimizi rab edinmemek üzere, bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin" Eğer yüz çevirirlerse, "Şahit olun, biz Müslümanız" deyin.) [Al-i İmran 64] Âyette geçen ortak söz, imanın altı esasıdır. Biri noksan olursa o kimse Müslüman olamaz. Âyetin sonunda, enna müslimun=Bizler Müslümanlarız deniyor. O halde Müslüman olmayan, ortak söze gelmiş olamaz. Hz. İbrahim'in Yahudi veya Hıristiyan olmadığı, bütün peygamberler gibi Müslüman olduğu şu âyette de açıkça bildiriliyor: (İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyandı; o, doğru [Allah'ı bir tanıyan] bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67] (Devamı var)
.Müslüman olarak can verin"
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Tek hak dinin Müslümanlık olduğunu bildiren âyetlerden bazıları: ([İbrahim ve İsmail dedi ki:] Rabbimiz, ikimizi Müslüman kıl, hem de soyumuzdan Müslüman bir ümmet meydana getir.) [Bakara 128] (O, meleklerle peygamberleri ilah edinmenizi de size emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size küfrü emreder mi?) [Al-i İmran 80] Müslümanlıktan başka dinin küfür olduğu bildiriliyor. (Ey inananlar, ancak Müslüman olarak ölün.) [Al-i İmran 102] ([Yusuf aleyhisselam dedi ki:] Canımı Müslüman olarak al.) [Yusuf 101] (Ey Rabbimiz, Müslüman olarak canımızı al.) [Araf 126] Bu âyetlerde, başka din üzerine değil ancak Müslüman olarak ölmek emrediliyor. (Bugün size dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim.) [Maide 3] İslamiyet son dindir ve Allah ancak İslam dininden razıdır mealindedir. (Ben Müslümanların ilkiyim.) [Enam 163] Resulullah, kavminin ilk Müslümanıdır. (Allah doğru yola koymak istediğinin kalbini İslam'a açar.) [Enam125] Doğru yol İslam'dır. (Bana Müslüman olmam emrolundu.) [Yunus 72] Her peygamber Müslüman'dır. [Firavun] "İsrail oğullarının inandığı ilaha ve ondan başka ilah olmadığına iman ettim. Ben de Müslümanım" dedi.) [Yunus 90] İsrail oğullarının inandığı din de Müslümanlıktır. (Artık Müslüman olacak mısınız?) [Enbiya 108], (Kâfirler, [cehennemde] keşke biz de Müslüman olsaydık diyecekler.) [Hicr 2] Kurtuluş ancak Müslümanlıktadır. (Allah, Müslüman olmanız için nimetler veriyor.) [Nahl 81] Nimetler Müslüman içindir. (De ki: Müslüman olmakla emrolundum.) [Neml 91] Müslüman olmak emrediliyor. (Ondan [Kur'an gelmeden] önce kendilerine kitap verilenler de [Musevi ve İseviler de] iman ederler. Onlara [Kur'an] okunduğu zaman, "Ona iman ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş bir gerçektir. Esasen biz daha önce de Müslüman idik" derler.) [Kasas 52, 53] Hz. Musa ve Hz. İsa'nın o zamanki dinine mensup olanların da Peygamberimizin ümmeti gibi Müslüman olduğu bildirilmektedir. (Müslüman erkeklere ve Müslüman kadınlara... Allah büyük mükafat hazırlamıştır.) [Ahzab 35] Demek ki mükafat ancak Müslümanlaradır. (Allah'a davet eden ve salih amel işleyip 'Ben Müslümanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?) [Fussilet 33] Gerçek Müslüman olandan daha iyisi yoktur. (Âyetlerimize inanıp Müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur. Eşlerinizle cennete girin. Orada ikram görüp sevindirileceksiniz.) [Zuhruf 69, 70] Cennete ancak Müslüman girer. (Havariler, "Biz iman ettik, gerçek Müslüman olduğumuza şahid ol" demişlerdi.) [Maide 111] (Musa dedi ki: "Ey kavmim, eğer Allah'a inanıp, halis Müslüman olmuşsanız, ona güvenin.) [Yunus 84] (Biz Kur'anı Müslümanlara hidayet, rahmet ve müjde olarak indirdik.) [Nahl 89] (Size Müslüman adını veren O'dur.) [Hac 78] Hz. Süleyman dedi ki: (Bana Müslüman olarak gelin.) [Neml 31] Melike dedi ki: (Biz daha önce Müslüman olmuştuk.) [Neml 42] (Sen ancak âyetlerimize inanan Müslümanlara işittirebilirsin.) [Neml 81] (Ben gerçek Müslümanlardanım.) [Ahkaf 15] (Biz Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız?) [Kalem 35]
Kötüye iyilik ederseniz...
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yazılarınızda, İslam âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olamayacağını yazıyorsunuz. Bu yetmiyor gibi, bir de atasözlerini bile tevil ediyor, yanlış olmadığını bildiriyorsunuz. Onlar yanlış söz söylemez mi? Mesela atalarımız diyor ki: (İyilikten maraz doğar.), (İyilik et kele, duyursun seni ele.), (İyiliğe iyilik olsaydı, kara öküze bıçak çalmazlardı.) Bunlara nasıl doğru denebilir? Kimseye iyilik yapmayacak mıyız? CEVAP: O atasözleri, birçok ilim sahibinin onayından geçerek günümüze kadar geliyor. Onun için bütün ceddimize suizan etmek yanlış olur. Bu sözler, iyiliğin mutlaka zararlı olduğunu göstermiyor. Bazı kötü kimselere iyilik edince onlardan bazı uygunsuz hareketlerin, zararların gelebileceğini gösteriyor. En hafif ve leziz kuş etinin bile bazı hastalara dokunması gibidir. Bu anlamda hadis-i şerifler hatta âyet-i kerime bile vardır. Hz. Ali, (Kötü kimse, kendisine iyilik yapılınca katılaşır, iyilik edene bir zarar verebilir) buyuruyor. Yine büyük bir zat, (kötüye iyilik edince, ahmağa acıyınca, onlardan gelecek kötülükten sakının!) buyuruyor. Demek ki birisine iyilik ettik, ondan kötülük gelirse, o kimsenin kötü birisi olduğu anlaşılıyor. Mesela bayramlaşmaya gelen bir şeker hastasına, onun hastalığını bilmeden baklava versek, onun hastalığı artar. Kabahat baklavada ve baklava ikram edende değildir. Kötü kimse de iyiliğe tepki olarak kötülük yapıyorsa, kabahat iyilikte değildir. Kötü kimseler, mürüvvetsizdir, kadirşinas değildir, nankördür. Kur'an-ı kerimde, tevbe suresinin 74. âyet-i kerimesinde, Allah ve Resulü kötü kimseleri lütufları ile zenginleştirdiği zaman, bunların Resulullahtan öç almaya kalkıştıkları bildirilmektedir. Demek ki atasözleri nanköre yapılan iyilikten zarar gelebileceğini anlatmak istiyor. Bunu hayatta yaşayan çok kimse olmuştur. Birkaç örnek vermek gerekirse: 1- Çoluk çocuğum açtır, bana bir iş yok mu diyor. Acıyıp bulaşık yıkama işi veriliyor. Severek kabul ediyor. Çünkü gerçekten açtır. Aradan birkaç ay geçip yerini sağlamlaştırdıktan sonra, durumunu sorduklarında, "Geldiğimde kırk tabak yıkatıyorlardı, şimdi yüz tabak yıkatıyorlar, ben de birkaçını kırıyorum" diye işinden şikayet ediyor, nankörlüğünü gizleyemiyor. 2- Kişi, işe alınır, yıllarca kendisine ücret verilir. Kriz sebebiyle işten çıkarılınca, hemen tazminat davası açar. 3- Bir ressam gelir, bana iş verin der; iş verilir. Ressama ücretle bir resim yap denir, resmi yapar, parasını alır. Zamanla ücreti daha fazla bir iş bulur. Ücretle yaptığı o resmi yeniden bastığınız zaman, yasaların açık maddelerinden faydalanarak tekrar ücret için iş yerini mahkemeye verir. Sen işsizken sana iş verilmemiş miydi? Bu nankörlük değil mi? 4- Adam işsiz ve mesleksizdir. Kendisi işe alınır. O da zamanla bir meslek edinir. Adama ihtiyacınız olduğu zamanda, daha fazla ücret veriyor diye gider başka işe girer. Bunlar kadirşinaslık değildir. Demek ki yukarıdaki atasözleri böyle kimseler için söylenmiştir. Aynı atalar iyi kimseler için de iyi sözler söylemişlerdir. (İyilik et, denize at, balık bilmezse Halik bilir... İyilikten kötülük gelmez... İyilik eden iyilik bulur...) demişlerdir.
Bir annenin kızına nasihati
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Saliha bir kadının evlenecek olan kızına öğüdü: Kırk yıllık tecrübelerimi sana bildiriyorum; 1- Kanaatkâr ol! Eşin ne getirirse, yiyecek ve giyecek her şeyi memnuniyetle, severek kabul et. Çünkü, kanaat, kalbi huzura kavuşturur. 2- Eşini dikkatle dinle ve her zaman onun meşru sözlerine, isteklerine itaat et. Ona itiraz etme, karşı gelme. Onunla kaynaşmaya gayret göster. Onun rızasını kazanmaya çalış. Allahın rızası, salih eşin rızasına bağlıdır. Nasıl ki, bir memur, bir işçi iş yerinde, patronunu memnun etmek için çalışıyorsa; bu iş yerinde kalabilmesi için, patronun memnun olmasının şart olduğunu, iş huzurunun buna bağlı olduğunu biliyorsa; kadın da, kendi rahatı huzuru için bütün gücü ile eşini memnun etmek için çalışması gerekir. Eşinin, memnun ve rahat olması, kadının rahat ve huzurlu olması demektir 3- Onun göreceği her yere, itina ve ihtimam göster. Gözüne çirkin bir şeyin ilişmesinden sakın. Dış görünüş içe, kalbe de tesir eder. Evin her zaman temiz, bakımlı ve düzenli olsun. 4- Onun yemek ve uyku saatine dikkat et. Zira açlık huysuzluğa, uykusuzluk öfkeye sebep olur. 5- Evinin mallarını ve eşyasını iyi koru. Mal ve eşyayı koruman senin iyi birisi olduğunu gösterir. Yaptığın iyilikleri sakın başa kakma! Başa kakarsan, iyilik fayda yerine zarar getirir. 6- Onun yakınlarına da iyi ve güzel davran ki, o da senin yakınlarına iyi davransın. Gülü seven dikenine katlanır. Zaten dünyada nimetler ve sıkıntılar birlikte bulunur. Eşinin evde, çocuklarına, yakınlarına karşı otoritesini sarsacak, onu küçük düşürecek söz ve hareketlerden kaç. 7- Eşinin sırlarını hiç kimseye söyleme. Eğer sırlarını etrafa yayacak olursan, sana darılır, sevgisi azalır. Vefakârlığından emin olmaz. Hatta hıyanet bile edebilir diye düşünür. 8- Eşine saygıda, isteklerini yerine getirmede kusur etmemelisin. Hiçbir sözüne itiraz etme. Sözlerinin aksini söyleyerek, ona karşı gelme. Eğer karşı gelir, isyan edersen, kızıp öfkelenmesine, hatta düşmanca hareket etmesine sebep olursun. Eşinin, üzüntülü ve kederli anlarında sen neşeli görünme! Onun üzüntüsünü paylaş. O neşeli ise sen de neşeli görünmeye çalış. 9- Ona ne kadar saygılı olursan, değerin o kadar yüksek olur. Rızasına ne derece uygun hareket edersen, o ölçüde sevgisini kazanırsın. Saliha ve güzel huylu kadın, eşine cennet nimeti, huysuz olan ise, cehennem azabıdır. Sen eşine cennet nimeti ol, cehennem azabı olma! 10- Eşinden, almakta zorlanacağı, gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme! Bu felaketinize sebep olabilir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Bir zaman gelir, kişinin felaketi, eşinin, ana baba ve çocuğunun elinden olur. Onu fakirlikle ayıplayıp, gücünün yetmediği isteklerde bulunurlar. O da, bunları temin için gayri meşru yollara sapar, dini gider ve helak olur.) [Beyheki] Bunları uygulayabilmen ancak, onun isteklerini kendi isteklerine, onun rızasını kendi arzularına tercih etmenle mümkün olur. Beş vakit namazını şartlarına uygun kılmazsan zaten bu, felaket olarak yeter. Namazın doğru olması için, önce itikadın, sonra gusül ve abdestin doğru olması lazım. Her şeyden önce bunları öğrenip tatbik edin. Bunlar varsa diğerleri zamanla düzelir.
Tercümede aslına sadık kalmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Piyasadaki âyet ve hadis tercümeleri, hatta Arapça tercümeler Türkçe'ye uygun değil, anlaşılması zor oluyor. Bunun sebebi nedir? CEVAP: Sözde aslına sadık kalmak için böyle yapıyorlar ki, bu aslına sadık kalmak demek değildir. Tercümede her iki dile de iyi vâkıf olmak gerekir. Türkçe bile iyi bilinmezse tercüme yabancıların konuşmasına benzer. Mesela meallerde deniyor ki: Firavun "Ben de Müslümanlardanım" dedi. (Yunus 90) Halbuki ben de Müslüman oldum veya ben artık Müslüman'ım diye tercüme edilseydi daha rahat anlaşılırdı. Yine meallerde deniyor ki: Cehennemdekiler dediler ki: "Biz namaz kılanlardan değildik" (Müddesir 43) Halbuki biz namaz kılmazdık dense daha kolay anlaşılırdı. Yine meallerde deniyor ki: (Günâhı irtikâb edenler, kazanmakta oldukları günâhları yüzünden cezalandırılacaklardır.) [Enam 120] Halbuki (Günahkârlar, günahlarının cezasını çekeceklerdir) dense daha kolay anlaşılırdı. Bir tek de hadis-i şeriften örnek verelim: Bir hadis-i şerifin kelime kelime tercümesi aynen şöyledir: (Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur) [Tirmizi] Ama şu şekilde tercüme edilse idi, daha kısa olurdu. (Kabir ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur.) *** Bid'atler mayın gibidir Bir ibadeti eksik veya fazla yapmaya bid'at deniyor. Eksiğin zararı olur ama fazlanın ne zararı olur? Fazla mal göz mü çıkarır? Mesela tesbihi 33 defa değil de 43 defa çeksek ne mahzuru olur? CEVAP: Emre uyulmamış olur. Yani dinin emri yapılmamış olur. Akşamın farzı üç rekat olarak bildirilmiş, öğle, ikindi, yatsı gibi onu da dört rekat kılsa hiç kılmamış sayılır, hatta emri değiştirdiği için bid'at işlemiş, büyük günaha girmiş olur. Adamın birisi bir ağaçtan tam 33 metre uzaklığa hazine gömse, etrafına da mayın döşese, siz de, 33. metre olan yeri değil de, mesela 32 veya 34 metre uzaklıktaki yeri kazarsanız mayına çarpar, hazineye de kavuşamazsınız. Çünkü hazine tam 33. metrede gömülüdür. Dinin bütün emirlerini böyle düşünmelidir. Bid'atler, haramlar mayın gibidir. Farzlar, sünnetler hazine gibidir. *** Secde-i sehv yaparken selam iki tarafa da verilebilir mi? CEVAP: İki tarafa da selam verdikten sonra veya hiç selam vermeden de secde-i sehv yapılabilir. Cemaatle yapılırken sadece sağ tarafa vermek daha uygun olur.
Kabri şerifi ziyaretin önemi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Selefi bir siteden aldığım aşağıdaki hadislere uydurma deniyor. Uydurma olmayanların karşısına kaynaklarını yazar mısınız? CEVAP: İslam âlimlerinin kitaplarındaki bir hadis uydurma olmaz. Çünkü onlar Resulullahın vârisidir. Resulullahın vârisi Resulullaha ihanet eder mi? Sonra onlar uydurma hadisi sahihten ayıramayacak kadar cahil değillerdi. Hadis-i şeriflerin kaynakları karşılarına yazılmıştır: 1- (Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu.) [İbni Huzeyme, Bezzar, Dare Kutni, Taberani] 2- (Sadece beni ziyaret için gelen, kıyamette şefaatimi hak etmiş olur.) [Müslim, Taberani] 3- (Hac edip kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.) [Taberani, Dare Kutni, Beyheki, İbni Cevzi] 4- (Sevap umarak beni ziyaret eden, kıyamette bana komşu olur.) [Mevahib-i Ledünniyye] 5- (Hac edip de beni ziyaret etmeyen, bana eza cefa etmiş olur.) [Dare Kutni, İmam-ı Malik, İbni Neccar, Mevahib-i Ledünniyye] Son hadiste, (bana eza cefa etmiş olur) deniyor. Resulullaha eza cefa küfürdür. Bu bakımdan da son hadis uydurmadır deniyor. Bunun açıklaması nedir? CEVAP: O kimseler mecaz, tevil, kinaye gibi deyimleri bilmedikleri için böyle akıllarına göre konuşuyorlar. Buradaki eza cefa, Resulullaha hakaret etmek değildir. Resulullah, o kimse bu sevaptan mahrum kaldı diye üzülür. Bu hadisi birçok âlim nakletmiş, biz sadece dört tanesini bulduk. Bunların ikisi muhaddis=hadis âlimidir. Birisi imam-ı Malik, hem hadis âlimi hem de Maliki mezhebinin kurucusudur. Bu âlimlere inanılmazsa kime inanılacak ki? Bu konuda başka hadis-i şerifler de vardır. Üçü şöyledir. (Bir Müslümana eziyet veren bana eziyet vermiş demektir, bana eziyet veren de Allah'a eziyet vermiş olur.) [Taberani] Halbuki Allah'a ve Resulüne eziyet etmek küfürdür. Ama bir mümine eziyet etmek haram olursa da küfür olmaz. Demek ki bir müminin üzülmesine Allah ve Resulü de üzülüyor. (Ameller, pazartesi ve perşembe günleri Allah'a arz olunur. Cuma günleri de enbiyaya, ana-babaya, yakınlarına arz olunur. İyi amelle onlar ferahlanır, kötü amellerinize üzülürler. Öyle ise Allah'tan korkun ve günah işlemek suretiyle ölülerinize eziyet etmeyin.) [Hakim] Bizim günahlarımızı gören ölüler, üzülürler, niye bu iyi amel işlemiyor da kötü işler yapıyor derler. Biz günah işlemekle ölülere de günah yazılmaz. (Allahü teâlâ buyurdu ki: Abdesti bozulunca abdest almayan bana cefa etmiş olur. Abdest alıp da, iki rekat namaz kılmayan da bana cefa etmiş olur. İki rekat namaz kılıp da benden bir ihtiyacını istemezse yine bana cefa etmiş olur. Abdest alıp, iki rekat namaz kıldıktan sonra dua edenin duasını kabul etmezsem ben de ona cefa etmiş olurum. Halbuki ben cefa etmem.) [Şir'a] Hâşâ biz nâfile namaz kılmazsak Allaha niye cefa etmiş olalım ki? Demek ki buradaki eza, cefa, (Kulum bu nimetlerden faydalanmadı) diye Allahü teâlâ üzülüyor. Üç mescitten başkasını ziyaret için, uzak yola çıkmak, Allah rızası için olursa caizdir. Başka niyetlerle olursa haramdır. Bu üç mescit: Mescid-i haram ve mescid-i Nebevi ve mescid-i Aksa'dır. (Yalnız üç mescide ziyaret için gidilir) hadis-i şerifi, Kabr-i saadeti ziyaret için Medine-i münevvereye gitmenin çok sevap olduğunu göstermektedir. Bu ziyareti yapmayanlar, bu çok sevaptan mahrum kalarak Resulullahı da üzmüş olurlar.
Dört delil ve dört mezhep
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Dört hak mezhebin, dört imamına tâbi olmanın vacib olduğu söyleniyor. Bunun delili nedir? CEVAP: Dinimizde dört delil vardır. Mezhebe uymak bu dört delilden birisinde varsa mesele yoktur. Dört mezhebe uymak, bir değil dört delilde de vardır: 1- Hicri birinci asırdan, bugüne kadar, yani 14 asır bütün Müslümanlar, bu dört imamı taklit etmişler. Bunlara itaat etmekte icma hasıl olmuştur. 'İcma'ya uymak ise vacibdir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Ümmetim [in âlimleri] dalalet olan bir şeyde icma yapmaz!) [İ.Ahmed] (Allahü teâlânın rızası, icmadadır. Cemaatten ayrılan, Cehenneme gider.) [İbni Asakir] (Cemaatten ayrılan, yüzüstü Cehenneme düşer.) [Taberani] (Ümmetim [in âlimleri], hiçbir zaman dalalette icma yapmazlar. İhtilaf olunca sivad-i a'zama [âlimlerin ekseriyetinin bildirdiği yola] tâbi olun!) [İbni Mace] Şu halde ilk asırdan beri dört mezhepten birine uymakta icma hasıl olmuştur. 2- Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (O gün, her fırkayı imamları ile çağırırız!) [İsra 71] Kadi Beydavi hazretleri, bu âyeti (Her ümmeti peygamberleri ve dinde uydukları imamları ile çağırırız) şeklinde açıklamıştır. Ruh-ul beyan ve Tefsir-i Hüseyni'de ise, (Herkes mezhebinin imamı ile çağırılır. Mesela "Ya Şafii" veya "Ya Hanefi" denir) şeklinde açıklanmaktadır. Bu açıklamalar da, dört hak mezhebden birine uymanın vacib olduğunu göstermektedir. Yine Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Müminlerin [itikad ve ameldeki] yolundan ayrılan Cehenneme gider.) [Nisa 115] Medarik tefsirinde bu âyetin açıklamasında, (Kitab ve sünnetten ayrılmak gibi icmadan da ayrılmak caiz değildir) buyuruluyor. Beydavi tefsirinde ise, aynı âyet-i kerimenin açıklamasında (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu göstermektedir. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak da vacip olur, şart olur) buyuruluyor. İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki: (Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimleri, kendilerine uyanlara şefaat ederler. Ruh teslim ederken, kabirde Münker ve Nekir sual ederken ve Haşirde, Neşirde, Hesapta, Sıratta yanında bulunurlar. Onu unutmazlar. Tasavvuf büyükleri, kendilerine uyanları, bütün korkulu yerlerde kolladıkları gibi, müctehid imamlar da korurlar. Bunlar, mezhep imamlarıdır. Bu ümmetin bekçileridir. Sevin ey kardeşim! Dört mezhep imamlarından dilediğini taklit et de saadete kavuş!) [Mizan-ül-kübra] Görülüyor ki, kıyamette, herkes mezhep imamının ismi ile çağrılacaktır. İmam, kendisini taklit edene, şefaat edecektir. Dört mezhep imamlarının her biri böyle yüksek idi. Bir âyet meali şöyledir: (Bana inabet edenin yoluna uy!) [Lokman 15 ] Bu dört büyük imamın, bu inabet yolunda oldukları icma ile bildirilmiştir. (Devamı var)
Dört mezhebe uymak için dört delil
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Dün, dört mezhebe uymakla ilgili iki delil bildirilmişti. Bugün ise iki delil daha bildirilecektir: 3- Bir âyet meali: (Hidayet yolunu öğrendikten sonra, Resule uymayıp müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleyip çok kötü bir yer olan Cehenneme sokarız!) [Nisa 115] İmam-ı Şafii, (İcmaın delil olduğunu gösteren bu âyet, müminlerin yolundan ayrılmayı haram ettiği için, bu yola uymak vacib olur) buyuruyor. Müfessir Abdullah Nesefi, bu âyeti açıklarken, (İcmaın delil olduğunu ve icmadan ayrılmanın da caiz olmadığını bu âyet göstermektedir) buyuruyor. (Medarik) İmam-ı Kadi Beydavi, (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu gösteriyor. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak vacib olur) buyuruyor. (Tefsir-i Beydavi) Gerçek âlimler, (Bir mezhebi taklit etmek vaciptir. Mezhepsiz olmak büyük günahtır) buyuruyor. Âlimlerin bu ittifakından ayrılmak, bu âyetten ayrılmak olur) dediler. Bir âyet meali şöyledir: (Siz, insanlar için en hayırlı ümmetsiniz. İyiyi emreder, kötüyü men edersiniz) [Âl-i İmran 110] 4- Kur'an-ı kerimde buyuruldu ki: (Bilmiyorsanız, zikir ehline [âlimlere] sorun!) [Nahl 43] Bu âyet, ibadet ve işlerin nasıl yapılacağını bilmeyenlerin, bilenlerden sorup öğrenmelerini emretmektedir. Herkesten değil, âlimlerden sorup öğrenmek emir olunmaktadır. Bunun için, bir kimse, yapacağı şeyi, Kur'an ve hadiste arayamaz, taklit ettiği mezhebin müctehidinden sorup öğrenmesi lâzım olur. Yahut mezhebinin âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenir. Sorup, öğrendiğine göre yapan, o müctehidi taklit etmiş olur. Müctehidin sözüne uymayıp inkâr ederse, mezhepsiz olur. Âyetteki zikir ehli mezhep imamı demektir. Çünkü hadis-i şerifte bildiriliyor ki: (Cihad, oruç, namaz, zekat ve hac ibadetini yapanlar içinde ecri daha büyük olan zikir ehlininkidir.) [İ.Ahmed] İbni Merdeveyh Ebu Bekr Ahmed'in bildirdiği ve Enes bin Malik'in haber verdiği hadis-i şerifte, (Namaz kılan, oruç tutan, hac ve gaza eden; eğer imamını beğenmezse, o münafıktır. Onun imamı, zikir ehlidir) buyuruldu. Demek ki, âyetteki Ehl-i zikir, ulema-i rasihin ve dört mezhebin imamlarıdır. (Ancak âlim olanlar anlar) ve (Ey akıl sahipleri, ibret alın!) mealindeki âyetler, dört mezhep imamlarının üstünlüklerini göstermektedir. Ahmed bin Muhammed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki: (Kur'an-ı kerimdeki (Allahın ipi)nden maksat, cemaattır. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sivad-ı a'zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Resulullahın ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Bu yoldan ayrılanlar, Cehenneme gider. Allahü teâlânın rahmeti, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasında bulunanlara, gazabı da bu yoldan ayrılanlaradır. Fırka-i naciye, bugün dört mezhebde toplanmıştır. Bu dört mezheb, Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli'dir. Bu dört hak mezhebden birine uymayan, bid'at ehli olup Cehenneme gider.) [Tahtavi] Bugün dört mezhebden başkasına uymak caiz değildir. (Hadika) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Mezhebden ayrılmak, mezhepsiz olmak ilhaddır. (Mebde ve Mead) [İlhad, doğru yoldan ayrılmaktır.]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
"Ben hem mehdiyim, hem de resulüm, yani peygamberim. 14 asırdan beri İslam âlimlerinin ittifakla bildirdikleri bütün farzlar değişmiştir. Şimdiye kadar gelen bütün İslam âlimlerinin bildirdiklerinin hepsi yanlıştır. Yalnız benim Kur'andan anladığım doğrudur. Mesela Amentü'de 14 asırdır öğretilen hayır şer Allah'tandır ifadesi yanlıştır. Yalnız hayır Allah'tandır, şer Allah'tan değildir. Delilim Nisa suresi 79. âyetidir" diyen zatın görüşlerinde doğruluk payı var mıdır? CEVAP: Hiç doğruluk payı olur mu? Hain değilse delinin tekiymiş. Hâşâ onun dediği doğru olursa, bütün İslam âlimleri ve 14 asırdır yaşanan Müslümanlık yanlış olmuş olur. Hayır Allah'tan olup da şer Allah'tan olmazsa, şerli kimseler, Allah'a (Niye bana hayır vermedin de falancalara çok hayır verdin, bu haksızlık nedir?) demezler mi? İnsan hayrı da şerri de cüzi iradesiyle kendisi işler. Ama ikisinin de yaratıcısı Allah'tır. İşte âyet-i kerime meali: (Zerre kadar iyilik yapan, onun mükafatını görecek, zerre kadar kötülük yapan da onun cezasını görecektir.) [Zilzal 7, 8] Bu âyet, kendi irade-i cüziyemizle hayır ve şer işlediğimizi gösteriyor. Öyle olmasa, iyilik işleyen Cennete, kötülük işleyen Cehenneme gönderilmez. Hayrı ve şerri işlememize izin veren yani hayrı ve şerri yaratan yine Allahü teâlâdır. İki âyet meali şöyledir: (Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.) [İbrahim 4] (Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96] (Her şeyin yaratıcısı Allah'tır.) [Zümer 62, Mümin 62] Kadı Beydavi hazretleri bu âyeti, (Hayrı, şerri, imanı, küfrü ve her şeyi yaratan ancak Allah'tır. Her şey Onun tasarrufu altındadır) diye açıklıyor. Şimdi Nisa suresine bakalım: (Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. "Küllün min indillah=Hepsi Allah'tandır" de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78] Âyette tevile ihtiyaç kalmadan, hepsi Allah'tandır ifadesi geçiyor. İyilik de kötülük de, hayır da şer de Allah'tandır. Allah'tan başka yaratıcı olur mu hiç? Elbette hepsi Allah'tandır. Bundan sonraki âyette ise şöyle buyuruluyor: (Sana ne iyilik gelirse Allah'tan, kötülük ise kendindendir.) [Nisa 79] Hâşâ bu âyet bir önceki âyete zıt değil ki! Bir insana kötülük gelirse, bu kendi günahı sebebiyledir. Ama onun yaratıcısı yine Allah'tır. İşte bir âyet meali: (Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işlediğiniz [günahlar] yüzündendir. [Bununla beraber] Allah çoğunu affeder [musibete maruz bırakmaz]) [Şura 30] Kötülük kendindendir demek, kul günahı işleyince Allah onu, günahı sebebiyle belaya maruz bırakıyor demektir. Yoksa kul kötülüğü kendisi yaratıyor demek değildir. Resulullah efendimiz, imanla ilgili âyetleri açıklıyor, Kur'an-ı kerimden sonra en sağlam kitap olan Buhari ve Müslim'de (İman, Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyamet gününe ve hayrın şerrin, Allah'ın takdiri ile olduğuna inanmaktır) buyuruyor. Yine buyuruyor ki: (Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmayan, mümin değildir.) [Tirmizi]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Evlenecek erkeklere tavsiyeleriniz nelerdir? CEVAP: Şunlara riayet eden erkek mutlu olur: 1- Eşine karşı her zaman, güzel huylu olmalı. Allahü teâlâ iyi huylu olanları sever, huysuzları sevmez. Eşini incitmek haramdır. Ona karşı her zaman, yumuşak davranmalı. Eve gelince selam verip hal ve hatırını sormalı, şakalaşmalı. Sıkıntısını, düşmanlarını, borçlarını söyleyerek onu üzmemeli. Üzüntülü ise, onu çok sevdiğini, söyleyip halini sormalı, tatlı şeyler söylemeli. Bir hadis-i şerif meali: (Müslümanların en iyisi, en faydalısı, eşine karşı iyi ve faydalı olandır.) [Nesai] 2- Yapması zor olan şeyleri bile inşallah yaparım diye söz vererek gönlünü almalı. Çünkü o, kendisine alışmış olan dostu, dert ortağı, yemeklerini yapan, çocuklarını yetiştiren fedakâr eşidir. 3- Çocuk terbiyesinde, ona yardımcı olmalı. Bebek, gece gündüz ağlayıp anasına hiç rahat vermeyen, onu insafsızca üzen bir alacaklıdır. O halde, ona yardım edene, Allah yardım eder. 4- Ona, gücü yetiyorsa o şehirde âdet olan elbisenin, ziynetlerin en kıymetlisini almalı. Helalinden en iyi gıdalar almalı. Yemeği yalnız yememeli. Çoluk çocukla yemek sevabdır. Eve nafaka alırken kısmamalı, israf da etmemeli. Çoluk çocuğa verilen paranın sevabı, sadaka sevabından daha çoktur. Nafaka temin edemeyenin evlenmesi haramdır. 5- Eşi ile iyi geçinmeli. Onu azarlamamalı, yüksek sesle konuşmamalı. Mala ve namusa hıyanet etmeyen kadınları dövmek değil, onları hiçbir surette üzmek caiz değildir. Dünya işlerindeki kusuru için, dövmek şöyle dursun, acı, sert bile söylememelidir. Kadınların kalbleri ince ve nazik olduğundan, birbirlerini çekemeyenleri çoktur. Bu bakımdan, bilhassa yeni evliler, uyanık olmalı, ana, kız kardeş ve başka kadınların, eşini çekiştirmelerine aldanmamalı, böyle şeyler söylenmesine fırsat vermemeli. Böyle sözlere uyarak eşini incitmekten sakınmalı. Anası ve kız kardeşleri için eşinin söylediklerine karşı da uyanık olmalı. Anaya eziyet edilmesine fırsat vermemeli. Anasına, kendisi, eşi ve çocukları, muhakkak saygı göstermeli. Ana babaya, kayınvalide ve kayınpedere saygı, hizmet edilmesi birinci vazife olmalı. Büyüklerin rızasını, duasını almaya çalışmalı, hayır dualarını, büyük kazanç bilmeli. 6- Huysuzluğunu yumuşak karşılamalı. Onunla iyi geçinmeye çalışmalı. Akıllı eşler, birbirini üzmez. Hayat arkadaşını üzmek, ahmaklık alametidir. Huysuz kimsenin eşi, devamlı üzülerek sinirleri bozulur. Sinir hastası olur. Böylece çeşitli hastalıklar meydana gelir. Eşi hasta olan kimse, perişan olmuş demektir. Eşinin hizmet ve yardımlarından mahrum kalmıştır. Ömrü, onun dertlerine çare aramakla geçer. Bütün bu sıkıntılara kendi huysuzluğu sebep olmuştur. Ne yazık ki bu pişmanlığının faydası olmaz. O halde; eşine yapacağı huysuzluğun zararı kendine olur. Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmaya çalışmalı! 7- Huyu değişirse, suçu kendinde bulup, ben iyi olsaydım, o da böyle olmazdı, demeli. 8- O kızınca, susmalı. Böylece, pişman olup, özür dileyebilir. İyilikleri görülünce Allaha şükretmeli ve ona dua etmeli. Öyle davranmalı ki, "eşim beni çok seviyor" demelidir. 9- Günah olmayan kusurlarını görmemeli. Günahlardan vazgeçmesini, namaza, oruca ve gusle devam etmesini tatlı ve yumuşak sözlerle anlatmalı. Kıymetli şeyler alacağını söz vererek ibadetleri yaptırmalı, günahlarını önlemeli. Ayıplarını, sırlarını, herkesten gizlemeli. Kur'an okumasını ve ilmihalini öğretmeli. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumalı. 10- Ona, hep hayır dua etmeli.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Genç bir yazarın bizzat uyguladığı çocuk terbiyesi ile ilgili hususların özeti şöyledir: 1- Çocuğa dert ve sıkıntılar söylenmemeli, neşe ve sevincimizi anlatabiliriz. 2- Çocuğu aileden birisi azarlarsa, diğeri ona arka çıkmamalı. 3- Onun yanında hep güler yüzlü olmaya çalışmalı. Üzüntülü isek çocuk hemen etkilenir. 4- Onu başkalarının yanında azarlamamalı. 5- Kusurlarını kabul etmesi öğretilmeli. Kusurlarını bilip yapmamaya çalışması hayatta başarılı olmasına sebep olur. 6- Çocuğu yalancılıkla suçlamamalı. 7- Kardeşler arasında ayırım yapmamalı. 8- Kibrin kötülüğü anlatılıp kibirlenmesi önlenmeli. 9- Çocuğun yanlışları olur. Hemen cezalandırmamalı. Yanlışı izah edilmeli, zararı anlatılmalı. 10- "Sen adam olmazsın", "Senden ne köy olur ne kasaba" gibi suçlamalardan kaçmalı. Bunlar, çocuğun kendine güvenini azaltır, kişilik sahibi olmasını engeller. 11- Çocuk büyükleri taklit eder. Bunun için onlara iyi örnek olmalı. 12- Çocuğun sevilmeye, oynamaya sohbete ihtiyacı vardır. Çocuk kendisine soğuk, sert, kaba ve kırıcı davranan büyüklerinin kendisini sevmediğini zannedip bunalıma girer. Bu sebeple onlara şefkatli, güler yüzlü davranmalı. 13- Çocuğa nasihat vermek yerine bizzat uygulamalı iş yaptırmak daha uygun olur. Mesela yemekten önce ellerini yıka diye yüz defa demektense, birkaç defa, hadi ellerimizi yıkayalım diyerek birlikte yapmaya çalışmak daha etkili olur. 14- Ona verilen işi takip etmeli, yapıp yapmadığını kontrol etmeli ki, takip edildiğini bilsin. 15- Çocuğun yapmayacağı bilinen şeyleri söylememeli. Yapacağı şeyleri de artık yapmaz. 16- Evliya menkıbelerinin, çocuğun zekasının gelişmesinde ve onlardan alacağı derste rolü büyüktür. Bunlar hassas şekilde seçilip anlatmalı. 17- Yerine getiremeyeceğimiz sözü vermemeliyiz. Bunlar söz verir yapmaz dedirtmemeli. 18- (Kişinin dini arkadaşının dini gibi olur) hadis-i şerifi esas alınmalı, iyi arkadaş edinmesi sağlanmalı. 19- (Çocuktan al haberi) sözünü unutmamalı, sırlarımızı çocuğa duyurmamalı. 20- Çocuğa karşı ne kadar sabırlı ve anlayışlı olursak o kadar başarılı oluruz. 21- Sözlerine önem verilmeyen veya sürekli eleştirilen çocuk; suskun, içine kapanık, güvensiz, huysuz ve saldırgan olur. 22- Onun yanında başkaları kötülenmemeli. 23- Hep şiddet kullanılarak çocuğu yönlendirmeye çalışan ana baba; çocuğun korku içinde asabi ve saldırgan olmasına, kendi problemlerini şiddet yoluyla çözmeye çalışmasına sebep olur. 24- Çocuğun yüzüne ve başına kesinlikle vurmamalı. 25- Çocuğa söylenecek sözden çok ne zaman ve nasıl söylediğiniz önemlidir. 26- İyi iş ve davranışları ödüllendirilmeli, kötülerinin ise zararı tatlı dille anlatılmalı. 27- Tenkit gibi aşırı takdir de uygun değildir. Aşırı sevgi ve takdir, çocuğu şımartabilir. 28- Çocuğu suçlamak, lakap takmak, alay etmek, tehdit etmek uygun değildir. Git gel gibi emir yerine gider misin, gelir misin gibi ifadeler kullanmalı. 29- Çocuk edepli konuşmalı. "Lütfen, teşekkür ederim, özür dilerim, peki efendim" gibi kelimeler kullanmasını öğretmeli. 30- Hatalı olunca hatamızı kabul edip özür dilememiz, onun da hatası olursa özür dilemeyi öğrenmesine yol açar.
Mekke'de mukim olunmaz mı?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Tam İlmihal'de (Mekke, Minâ ve Arafât gibi başka başka yerlerde toptan 15 gün kalmaya niyet eden de, mukim olmaz) deniyor. Bir kimse Mekke'de bir ay kalsa, mukim olmaz mı? CEVAP: Mukim olur. Bir yerde 15 günden fazla kalınınca mukim olur. Mesela bir kimse 13 gün Mekke'de kalmaya, sonra bir gün Arafat veya Mina'da kalmaya, sonra 13 gün yine Mekke'de kalmaya niyet edip sonra, Medine'ye gitmeye niyet etse, bir yerde 15 günden fazla kalmaya niyet etmediği için Mekke'de toplam 26 gün kalmasına rağmen seferî olur. Namazlarını kısaltarak kılar. Ama kişi, ramazanda gidip Mekke'de 15 günden fazla kalmaya mesela bir ay kalmaya niyet etmişse, artık Mekke'de mukimdir. Arafat'ta da, Mina'da da, Müzdelife'de de seferî olamaz, mukimdir. Namazlarını kısaltamaz. Bütün fıkıh kitapları hep aynı şeyi yazmaktadır. Farklı bir kavil yoktur. Fakat anlatılışları farklıdır. Birkaç örnek verelim: Misafir olan yolcu, Mekke ve Mina'da 15 gün ikamet etmeye niyet etse namazları dört kılmaz, çünkü iki yerde kalmayı niyet etmek çok yerde kalmayı gerektirir, bu ise yolculuğun gerçekleşmesine manidir. Ancak yolcu geceyi birinde kalmayı niyet ederse oraya girmesiyle mukim olur, çünkü kişinin ikameti gece kaldığı yere izafe olunur. (Hidaye) Mekke ve Mina'da 15 gün kalmaya niyet eden namazları dört kılmaz; çünkü ikamet iki yerde kalmaya niyet etmekle mukim olunmaz. Yolcunun ikametleri toplansa 15 günü geçse de seferîdir. Ancak geceyi birinde ikamet etmeye niyet ederse o zaman oraya girmesiyle mukim olur, çünkü kişinin ikameti kaldığı, yattığı yere izafe olunur. Hac farzını yerine getirmek için hac ayının on günü içinde Mekke'ye girse ve 15 gün ikamete niyet etse, mukim olmaz, çünkü Arafat'a çıkmak zorundadır. Bir yerde 15 günden çok kalmadıkça mukim olamaz. (Bahr-ür Raik) Kişi Kufe'den çıksa Mekke ve Mina'da 15 gün ikamet etmek üzere yola çıksa Mekke'ye girdiğinde namazı dört kılamaz, çünkü sadece Mekke'de 15 gün kalmayacaktır. (Mebsut-Şeybani) Yolcu bir yerde 15 gün kalmaya niyet ederse mukim olur. Ama iki yerde 15 gün kalmaya niyet eder ise, bu iki yerin her biri kendi başına bir şehirdir. Dolayısıyla biri diğerine tâbi değildir. Mekke ve Mina'da toplam 20 gün kalmaya niyet eden mukim olmaz. Ancak bu iki yerden birinde 15 gün kalmaya niyet eden mukim olur. (Tuhfetül Fukaha) İki yerde mesela Mekke ve Mina'da, yahut Kufe ve Hira'da kalmayı niyet eden şayet geceyi bunlardan birinde ikamet etmeye azmetse ve gündüzleri oradan diğerlerine gitmeyi planlasa, eğer gece kalmayı azmettiği yere gündüz girse mukim olmaz. Ama gece ikamet etmeyi azmettiği yere geceleri girse mukim olur, sonra diğer yerlere oradan yola çıksa misafir olmaz. Çünkü kişinin ikamet yeri kaldığı yerdir. Başkasının yerine hac yapan arkadaşları gittikten sonra Mekke'de 15 gün veya daha çok kalmaya niyet eden Mekke'de mukim olur. (Mebsut-Serahsi) Diğer üç mezhepte seferîlik farklıdır. Giriş çıkış günleri hariç, bir yerde dört gün kalmaya niyet eden mukim olur. Bir ihtiyaçtan dolayı bu mezheplerden birisini taklit eden Hanefi de, taklit ettiği mezhebin şart ve müfsitlerine riayet eder. Yani dört gün kalınca mukim olur ve namazlarını kısaltamaz.
Allah layık olanları alçaltıp yükseltir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Müslümanlık iddiasında olanlar çeşitli gruplara ayrılmıştır. Kimisi dinimizin temel kaidelerini sorgulamaya başlamıştır. Altı olan imanın şartını beşe indirenler, yediye çıkaranlar olmuştur. Peygamberim diyenler çıkmıştır. Şer Allah'tan değil diyenler türemiştir. Bize günahı Allah işletiyor diyenler vardır. Aşağıdaki âyetlere Ehl-i sünnet âlimleri nasıl anlam vermişlerdir? CEVAP: Ayetlerin açıklaması karşısındadır: (Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidâyete erdirir.) [İbrahim 4, Fatır 8] Allah dilediğini saptırdığına göre, şer Allah'tan değil diyenler yanlış yoldadır. Bu âyete dayanarak cebriye, Allah bize zorla günah işletir diyor ki o da yanlıştır. Allah hiç kimseye zulmetmez, zorla günah işletmez. Günahı da sevabı da herkes kendi irade-i cüziyesi ile işler. (Rabbin, dilediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların seçim hakkı yoktur.) [Kasas 68] Külli iradenin Allah'ın kudretinde olduğu bildiriliyor. Kullarına verdiği irade-i cüziye hariç, hiç kimse bir şey yaratamaz. Tek yaratıcı Allah'tır, hayrı da şerri de o yaratır. (Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.) [Bekara 284] Dilediğine azap eder demek, layık olana azap eder demektir. Yoksa Allah zerre kadar haksızlık yapmaz. (Nisa 40, Kehf 49) (Allah dilediğini yardımı ile destekler.) [Al-i İmran 13] Layık olanları destekler. (De ki: Mülkün sahibi olan Allah'ım, sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın.) [Al-i İmran 26] Yine layık olanları alçaltıp yükseltir. (Elbette Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.) [Al-i İmran 37] Layık olanlara verir. (Yeryüzü Allah'ındır, kullarından dilediğini ona vâris kılar.) [Maide128] Layık olanlara verir. (O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini çarpar.) [Rad 13] Bunu da layık olanlara yapar. (Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur.) [Hac 18] Layık olanları hor kılar. (Allah dilediğini nuruna kavuşturur.) [Nur 35] Layık olanlara verir. (Allah, dilediğini yaratır; dilediğine kız, dilediğine erkek çocukları verir.) [Şura 49] İyilerin hakkında hayırlı ne ise ona onu bahşeder. (Onları durdurun! Sorguya çekileceklerdir.) [Saffat 24] Bu âyette, Cebriye fırkasının yanlışlığı ortaya konmaktadır. Kendi irade-i cüziyesi ile günah işleyenler sorguya çekilecektir. Hâşâ Allah zorla günah işletseydi sorguya çeker miydi hiç? (Herkesi sorguya çekeceğiz.) [Hicr 92] Herkes yaptığının karşılığını görecektir. (Zerre kadar hayır ve şer işleyen, karşılığını görür.) [Zilzal 7, 8] Bu âyette, Allah'ın günah işletmediği, hayrı da şerri de insan kendi iradesi ile işlediği açıkça bildiriyor. (Herkes [iyi kötü] ne getirmişse, onu görecektir.) [Tekvir 14] Bu âyette, herkesin kendi iradesi ile günah veya sevap işlediği bildiriliyor. Kul kendi iradesi ile imanı küfrü seçmeseydi, günah ve sevap işlemeseydi, hâşâ peygamberler, Cennet, Cehennem lüzumsuz olurdu. Allah'ın niye yaptın diye kullarına hesap sorması da yersiz olurdu.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Dinin bir emrini hiç yapmamaktansa, azını yapmanın bir zararı olur mu? Birkaç örnek vereyim: 1- Namaz rekatları çoktur. Her vakitte iki veya bir rekat kılsak, hiç kılmamaktan daha iyi değil mi? 2- Sünnet üzere sakal bırakmayıp yalnız çenede bırakmak, hiç bırakmamaktan iyi değil mi? 3- Kurban bayramında koç kesemedim, bir tavuk kestim, hiç kesmemekten iyi değil mi? 4- Üç arkadaş da, güçleri yetmediği için ortak bir koç kesmişler. Hiç kesmemekten iyi değil midir? 5- Tesbihleri 33 defa değil de 3 er defa çeksek, hiç tesbih çekmemekten iyi değil mi? CEVAP: Bunlar ibadettir. İbadetleri değiştirmek, hiç yapmamaktan daha büyük günahtır. Çünkü hiç yapmamak belki tembellikten ileri gelebilir. Fakat ibadeti değiştirmek, kendi aklını beğenip Allah'ın emrini beğenmemekten ileri gelir. İbadet, Allah'ın gönderdiği Kitaba ve Peygambere uymak demektir. Bir insan, bir işi, Allah'ın emri olduğu için değil, kendi aklına uygun geldiği için yaparsa, Ona kulluk yapmamış, dinin emrini yerine getirmemiş olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Her bid'at sapıklıktır.) [Müslim] (Bir bid'at çıkaranın namazı, orucu, haccı, cihadı, tövbesi, farzı, nafilesi ve hiçbir ibadeti kabul olmaz, yağdan kıl çıkar gibi, dinden çıkması kolay olur.) [İbni Mace, Deylemi] (Dinde olmayan bir şey meydana çıkarılırsa, o şey merduddur.) [Buhari] Bu hadis-i şerifler gösteriyor ki, dinde olmayan bir şeyi ortaya çıkarılır ve bunun ibadet olduğuna inanılırsa, yahut dinin bildirdiğinden bir fazlalık veya noksanlık yapılıp bunu yapmakta sevap beklenirse, bu değişiklikler, bid'at olur. İslamiyet'e uyulmamış, ona iman edilmemiş olur. Şimdi sorularınıza maddelerine göre cevap verelim: 1- Namazları bildirilen rekattan az veya çok kılan, hiç kılmamış olur, hatta emri değiştirdiği için bid'at işlemiş, büyük günaha girmiş olur. 2- Sakal, sarık gibi sünnet-i zevâiddir. Sünnet diye yalnız çenede sakal bırakmak sünneti değiştirmek olur, bid'at ve haram olur. Halbuki herhangi bir mazeretle sakal bırakmamak günah olmaz. Fakat sünnet diye, sünneti değiştirmek günah olur. Bir kimse, namaz böyle kılınır diyerek çeşitli jimnastik hareketleri yapsa, namaz kılmamaktan daha büyük günah işlemiş olur. 3- Dinimiz, tavuktan kurban olmaz diyor. Kurban olur demek Allah'ı yalanlamak olur. Dinimiz, Müslüman kadın gayri Müslim erkekle evlenemez diyor. Evlenir diyen Allah'ı yalanladığı için kâfir olur. 4- Dinimiz, bir koçu ancak bir kişi kesebilir diyor. Üç kişi de kesebilir demek dinin emrini yalanlamak olur. 5- Bir ağacın tam 33 metre uzağında hazine gömülü olsa, diğer yerlere mayın döşense, biz de, 33. metre olan yeri değil de, mesela 13 veya 43. metre uzaklıktaki yeri kazarsak mayına çarparız, üstelik, hazineye de kavuşamayız. Çünkü hazine 33. metrede gömülüdür. Dinin bütün emirleri böyledir. Bid'atler, haramlar mayın gibidir. Farzlar, sünnetler hazine gibidir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Dul bir kadının mahremleri yoksa hacca mahremsiz gidebilir deniyor. Bir de hacda tavaf ederken kalabalıktan sıkışma oluyor, kadın erkek birbirine dokunsa da, zaruret olduğu için haram olmaz deniyor. Ayrıca hacda kadın yabancı erkeklerin yanında kollarını açarak abdest alabilir, necaset varsa temizleyebilir, hacda günah olmaz diyorlar. Bunlar doğru mudur? CEVAP: Hiç birisi doğru değildir. Çünkü haramdan kaçmak, farzı yapmaktan önce gelir. Hadis-i şerifte, (Ufacık bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların ibadetleri toplamından daha iyidir) buyuruldu. Haramdan kaçmanın sevabı, farzları yapmanın sevabından daha fazladır. Haram işleyerek farz yapılmaz. Farz ile haram bir araya gelince, yani farzı işlerken haram işlemek mecburiyeti olunca, haram işlememek için farz tehir edilir. Üstünde çok necaset bulunan kimse, avret yerini açmadan veya başka bir sebeple temizlemesi mümkün değilse, başka elbisesi de yoksa, o haliyle kılar, çıplak kılmaz. Sonra temiz elbise bulsa, artık o namazı iade etmez. Hatta temizleme imkanı olsa; ama yanında yabancılar varsa, temizlemeden namazını kılar. Çünkü başkalarının yanında avret yerini açmak yasak, necaseti temizlemek ise emirdir. Emir ile yasak bir araya gelince, yasağa uyulur. Yani avret yeri açılmaz. Bir emri yapmak, bir haramı işlemeye sebep olursa, haram işlememek için, o emir terk edilir, yapılmaz. Haramdan kaçmak, farzı yapmaktan önce geldiği gibi, mekruhtan kaçmak, sünneti yapmaktan önce gelir. Mekruh işleyerek sünnet yapılmaz. Birkaç örnek verelim: 1- Cemaatle namaz kılınırken, sünnete başlamak mekruhtur. Sabah sünnetini kılmamış olan, sünneti kılarsa, cemaate yetişemeyeceğini anlarsa, sünneti kılmaz, hemen imama uyar. Cemaate son oturuşta olsun yetişeceğini anlarsa, sünneti caminin dışında, sofada [holde] çabuk kılar. Hol yoksa, içerde direk arkasında kılar. Böyle yer yoksa sünneti kılmaz. Çünkü, cemaat ile kılınırken, nafile kılmak mekruhtur. Mekruh işlememek için sünnet terk edilir. 2- Cemaatle namaz kılmak sünnettir. Takkesiz namaz kılmak mekruhtur. Takkesi olmayan cemaate uymaz, takkeyi bulup yalnız kılması, takkesiz cemaatle kılmasından evladır. 3- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Taberani] Ancak Yahudilere benzememek için, yalnız aşure günü oruç tutmak mekruh olur. 9. ile 10. veya 10. ile 11 günü tutulursa mekruh olmaz. 4- Nevruz günü ve cumartesi günü tek gün oruç tutmak mekruhtur. Savm-ı Davud orucu tutan, yani bir gün yiyip bir gün tutan kimse, orucu Nevruza ve cumartesine de gelse o gün oruç tutması mekruh olmaz. Arefe günü oruç tutmak müstehabdır. O gün Nevruza veya cumartesine isabet etse de, bugün Arefe diye oruç tutan kimse, mekruh işlemiş olmaz. Nevruz diye, cumartesi diye tutarsa mekruh olur, Arefe diye tutarsa mekruh olmaz. Demek ki burada niyet önemlidir. Bunun gibi kadına benzemek için saç uzatmak, Budist'e benzemek için saç kazıtmak, Kastro'ya benzemek için sakal bırakmak da mekruh olur. 5- Bir işe sünnet ve mekruh denmişse, o işi yapmamak gerekir. Mesela teşehhüdde parmak kaldırmak sünnet, mekruh, hatta haram bile denmiştir. O halde, teşehhüdde parmak kaldırılmamalı.
Evliyaya evliya denmez mi?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Selefiyiz diyen bazı gençler, (Bir kimseye Evliya, cennetlik, merhum veya rahmetullahi aleyh demek şirktir. Çünkü bu gaybdan haber vermektir. Gaybı ise ancak Allah bilir. Bu bakımdan, Abdülkadir-i Geylani veya benzerlerine evliya diyen kâfir olur) diyorlar. Bunlara nasıl bir cevap verebiliriz? CEVAP: Dinimiz zahire göre hükmeder. Bir gayri müslim, Müslüman olup, Müslümanlığını gizlese, kimseye bir şey söylemediği için herkes onu gâvur zannetse, buna Müslüman denmez. Çünkü dinimiz zahire göre hüküm verilmesini emreder. Bu kimsenin imanlı öldüğü bilinmediği için, ona gayri Müslim demek caizdir. Aksine Müslüman olarak bilinen biri imansız ölse, ama imansız öldüğü bilinmese, ona kâfir denmez. Müslüman olarak yaşayıp da imansız öldüğü bilinmediği için, buna da Müslüman demek caizdir. Bu bakımdan mümin ölüler iyilikle anılır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ölülerinizi kötülemeyin.) [İbni Hibban] (Ölülerinizi hayırla anın, iyiliklerini söyleyin, kötülüklerini söylemeyin.) [Tirmizi] (Ölülerinizi iyilikle anın. Eğer Cennetlikse, kötü söylemekle günahkâr olursunuz. Cehennemlik ise, zaten içinde bulunduğu hâl kâfi gelir.) [Nesai] (Ölen bir müminin iyi olduğuna şahitlik edilirse, Allahü teâlâ onun kötü olduğunu bildiği halde, "Müslümanların bu ölü hakkındaki şahitliklerini kabul ettim. Onun kötülüklerini de affettim" buyurur.) [İ. Ahmed, Bezzar] (Siz kime iyi derseniz Cennet ona vacip olur, kime de kötü derseniz ona da Cehennem vacip olur. Siz yeryüzünde Allah'ın şahitlerisiniz.) [Buhari] (Hangi Müslümanın iyiliğine dört kişi şahitlik ederse, Allah onu Cennete koyar. Üç, hatta iki kişi şahitlik ederse yine böyledir.) [Buhari] Müslümana hüsnü zan edilir kâfir denmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mümine kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.) [Buhari] Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki: Bir müslümanın bir işinde veya sözünde 99 küfür ihtimali olsa, bir iman ihtimali olsa, bu kimseye kâfir denilmez. Müslümana hüsn-i zan etmek gerekir. Müslümanın hayırlı ve salih olduğuna inanmak, ibadet olur. (Berika) Evliyalar, şehidler Cennete gireceği gibi, imanlı ölen her günahkâr Müslüman da muhakkak Cennete girecektir. Onun için ölen Müslümanlara Merhum demek müstehabdır. (Redd-ül Muhtar) Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerini ve diğer evliya-yı kiramı binlerce âlim, iyilikle anmış, Cennetlik olduğunu söylemişlerdir. Allahü teâlâ iki Müslümanın şahitliğini kabul eder de, asırlardır gelen milyarlarca müslümanın, binlerce âlimin, evliyanın ittifakla söylediği sözleri kabul etmez mi?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kur'an herkes için inmiştir. Onun için âlime, ilim sahibi olmaya ihtiyaç yoktur. Âlim olmasa Kur'an anlaşılmaz mı? CEVAP: Anayasa da herkes içindir; ama kanunlar, tüzükler olmadan anayasa ile memleket idare edilebilir mi? Kanunları da ancak hukukçular anlayabilir. Hasta olan avukata değil doktora gider. İlmin, âlimin önemi nasıl inkâr edilebilir. Kur'an-ı kerimi herkes kolayca anlasa idi, Peygambere ihtiyaç kalmazdı. Hadis-i şerifler, Kur'an-ı kerimin açıklaması mahiyetindedir. Hakiki âlimler de, hadis-i şerifleri açıklamışlardır. Arapça bilen herkese âlim denmez. Hakiki âlim, Kur'an-ı kerimi, hadis-i şerifleri açıklayan yetkili, yüksek insandır. Çok ilmi olduğu halde, hakkı bâtıldan ayıramayan, hakiki âlim değildir. Yetmiş iki sapık fırkanın önderleri de derin âlim idi, hakkı bâtıldan ayıramadıkları için dalalete düşmüşlerdir. Şu halde, âlim çok bilen değil, hakkı bâtıldan ayıran din uzmanlarıdır. Bunlar peygamberlerin vârisleri, vekilleridir. İctihadlarında isabet etmeseler de yine sevap alırlar. Bunlara uyanlar da kurtulur. Dinimiz âlimleri övmektedir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Bilmiyorsanız ehl-i zikre [âlimlere] sorun!) [Nahl 43] Demek ki bilmeyen insanlar da var ki, Allahü teâlâ, bilenlere sormamızı emrediyor. (Bu örnekleri ancak âlimler anlar.) [Ankebut 43] Herkes her örnekten anlamaz. Âlimler, kıymetli insanlar ki, ancak âlimler anlar deniyor. (Gökleri ve yeri yaratması, dil ve renklerinizin farklı olması da O'nun [kudretini gösteren] alâmetlerindendir. Elbette bunda âlimler için ibretler vardır.) [Rum 22] Ancak âlimler ibretle bakıp, yaratılıştaki hikmetleri anlayabilir. (Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?) [Zümer 9] Şu halde bilenler [âlimler] kıymetlidir. (Allah'tan en çok korkan ancak âlimlerdir.) [Fatır 28] (Allah'tan en çok korkan benim) hadis-i şerifi Allah'tan korkmanın derecesini gösteriyor. (Buhari) (Kendilerine güven veya korku ile ilgili bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki onu peygambere ve aralarındaki yetkililere [âlimlere] götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı.) [Nisa 83] Âyette geçen ülül-emrin=yetkilinin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılı. Peygamber efendimiz de, (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi) Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Âlimin mürekkebi, şehidin kanı ile tartılır, âlimin mürekkebi, ağır gelir.) [İ.Neccar] (Âlimler peygamberlerin vârisidir.) [Ebu Davud, İ.Mace, Tirmizi] (Âlimler [hak yolu gösteren] birer rehberdir.) [İ. Neccar] (Âlimlere uyun! Onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.) [Deylemi] (Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ.Maverdi] (Bilmediklerinizi salih âlimlerden sorup öğrenin!) [Taberani] (Âlim, Allahın güvendiği kimsedir.) [Deylemi] (Salih âlim ile nebi arasında bir derece fark vardır. O da nebilik makamıdır.) [R.Nasıhin]
Evi olmayan da zekât verir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir takvim yaprağında, "evi olmayan ne kadar zengin olursa olsun zekât vermez" deniyor. Öyle zenginler var ki, parayı eve yatırmıyor, eve vereceği para ile ticaret yapıyor veya tahvil senedi falan alıp ev kirasından fazla kâr getiriyor. Böyle zenginlere de evi yok diye zekât düşmez mi? CEVAP: Dinimizde dört delil vardır. Akıl delil değildir. Dört delilin hiç birisinde evi olma şartı bildirilmiyor. Konuyu açıkça bildiren fıkıh kitapları varken akıl ile bunu açıklamaya çalışmak, elbette hakikati katletmek olur. Hiçbir fıkıh kitabında (Evi olmayan zengine zekat düşmez) diye bir şart olmadığı gibi (Bir yıllık nafaka) şartı da yoktur. Bu tamamen indi görüştür. Zekatı teyemmüme benzetmek de indi bir kıyastır. (Allah kolaylık ister, güçlük istemez) ifadesini evi olmaya delil getirmek ne kadar yanlıştır. Kolaylık olsun diye, ince çorap üstüne mesh etmek, 5 vakit namazı bir vakitte kılmak, dini değiştirmek olur. Sabah namazına kalkmak zordur, Allah kolaylık istiyor diye sabah namazını kılmamak kolaylık ise de dine aykırıdır. Bir ay ramazan orucu çok diye üç gün oruç tutmak kolaydır ama, Allahın emri yerine gelmiş olmaz. Bir gün oruç tutmak daha kolaydır. En kolayı da hiç oruç tutmamak ve hiç zekat vermemektir. Demek ki ölçü kolaylık değil, dinin emrine uymaktır. Dinimiz kırk koyunda biri zekat olarak verilir buyuruyor. Daha aşağısına zekat düşmez diyor. Din ne emrediyorsa odur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (20 dinar olana kadar altının zekatını vermek gerekmez. 20 dinar olup da üstünden bir yıl geçerse, yarım dinar zekat vermek gerekir. Daha fazla olursa, hesabı ona göredir.) [Ebu Davud] (Gümüş 200 dirheme ulaşınca, 5 dirhemi zekat olarak verilir.) [Ebu Davud, Tirmizî, Ahmed] (Nisaba ulaşıp da, zekatı verilen mal, kenz [istif edilmiş] değildir.) [Ebu Davud Hâkim, Hatib] Aşağıdaki yazılar, Redd-ül-muhtar, Dürer Gurer, Hindiyye, Seadet-i Ebediyye, Cevhere, Dürr-ül-münteka, Camiur-rümuz, Uyun-ül-besâir, Tahtavi gibi kıymetli eserlerden alınmıştır. İslamiyet'e uygun ve rahat olarak yaşayabilmesi için kullanılması gereken şeylere, ihtiyaç eşyası denir. Bunlar yiyecek, giyecek, ev gibi şeylerdir. Bu ihtiyaç eşyasının mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut ise, zekat nisab hesabına katılmaz. İhtiyaç eşyasını almak için biriktirilen para nisab hesabına katılır. Zira zekat için, ihtiyaç eşyasına malik olmak şart değildir. Bu eşya mevcutsa nisaba katılmaz. Altın ile gümüş, para olarak veya kadınların ziynet eşyası olarak kullanılsın, ev, yiyecek, kefen satın almak için saklanılsın, kılıç gibi ihtiyaç eşyası olsalar da, zekat nisabının hesabına katılır. Ticaret için olmayan ev, apartman, tezgâh, kamyon, gemi ve demirbaş eşyanın zekatı verilmez. Bir senelik ev ihtiyacı için ayrılmış olan gıdaların da zekatı verilmez. Yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak ev gibi lüzumlu nafakadan olan ihtiyaç eşyası satın almak için sakladığı altın, gümüş ve kâğıt paranın hepsi nisab hesabına katılır, yani zekatları verilir.
29.04.2004
.Ahiret kardeşi seçerken...
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir erkek bir kadınla ahiret kardeşi olabilir mi? Olabilirse erkek ona yine yabancı mıdır? Ahiret kardeşliği için dikkat edilecek hususlar nelerdir? CEVAP: Erkekle de kadınla da ahiret kardeşi olmak caizdir. Ancak, ahiret kardeşi yine yabancıdır, kadın ise, o yine namahremdir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allah için ahiret kardeşliği yapan, ahirette öz kardeşinden daha faydalı yardımları, ondan görür. Kim ahiret kardeşini ne kadar çok severse, Allah da, onu o kadar çok sever.) [Ey oğul ilm.] (Allah için dost olan, Cennette hiçbir ameli ile erişemeyeceği dereceye ulaşır.) [İ.Ebiddünya] (Allah yolunda bir dost edineni, Allahü teâlâ affeder.) [İ.Rafii] (Çok dostunuz olsun! Çünkü Rabbiniz kerimdir. Kıyamette dostları arasında, din kardeşlerinin içinde bulunan kuluna azap etmekten hayâ eder.) [Şir'a] (İyi din kardeşi güzel koku satan kimse gibidir. Sana koku sürmese bile, yanında bulunduğun müddetçe güzel kokusundan faydalanırsın.) [Müslim] Ahiret kardeşine yapılacak muameleler: 1- Senden para isterse, hemen cüzdanı çıkarıp vereceksin ve "istediğin kadar al" diyeceksin. "Ne kadar lâzımdı, benim de ihtiyacım var" falan dersen öyle kardeşlik olmaz. 2- Her işte onu kendine tercih edeceksin. Malını, canını ondan esirgemeyeceksin. Arkadaşın yanında, "şu benim, şu senin" dememeli! Salihler, "bu benim kalemim" diyenle veya "gel gidelim" diye çağırdığı zaman "nereye" diye soranla arkadaşlık etmezlerdi. Bunu senin için yaptım demek de onu minnet altında bırakmak olur, soğukluğa sebep olur. "Arkadaşlık ince ve lâtif bir cevherdir. Korumasını bilmezsen kazaya uğrar" demişlerdir. 3- Özür dilerse, kabul edeceksin. Bir kusurunu görünce, yetmiş şekilde tevil edip onu temize çıkaracaksın. Yine kalbin mutmain olmazsa, (Sen ne katı yüreklisin! Kardeşin sana yetmiş mazeret buldu. Sen hâlâ kusur arıyorsun) diyerek kendini suçlayacaksın. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Özür dilemesinde samimi olmasa da din kardeşinin özrünü kabul edin. Böyle yapmayan Kevser Havuzunun başında yanıma gelemez.) [Hâkim] (Arkadaşınla tartışma! Ona buna onun halini sorma! Belki ona düşman birine rastlarsın da, onun hakkında yanlış bir şey söyleyip aranızın açılmasına sebep olabilir.) [Ebu Nuaym] (İki arkadaşın Allah katında en iyisi, arkadaşına karşı daha şefkatli davranandır.) [İ.Gazali] 4- Ona karşı vefalı olacaksın. Vefa demek, ihtiyaç halinde ona yardım etmektir. Arkadaşın kusurlarını görmemek, vefadandır. Arkadaşın dindeki ihtiyacı, maldaki ihtiyacından daha çoktur. Arkadaşlık, yakın akrabalık gibidir. Çocuğumuz bir günah işlerse onu hemen terk etmeyiz. Arkadaşı da hatasından dolayı terk etmek uygun olmaz. Kusurunu düzeltemeyen arkadaşı bırakmamalı, çünkü dört başı mamur arkadaş bulunmaz. Kusursuz dost arayan dostsuz kalır. (Külfetsiz nimet, dikensiz gül ve engelsiz yâr olmaz) demişlerdir. 5- Bir menfaat için arkadaşlık edenden uzak dur! Çünkü beklediği şey kesilince; özür kabul etmez. Arkadaştan hiçbir menfaat beklememeli. Ona hizmet etmek için arkadaş olmalı. Eğer bunun tersi olursa, sen kendine arkadaş değil hizmetçi arıyorsun demektir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir kimse imanının kuvvetli olduğunu, yani iman-ı kâmil sahibi olduğunu anlayabilir mi? CEVAP: Haramlardan kaçan ve ibadetleri yapan kâmil iman sahibidir. İbadetleri yapıp imanıma bir zarar gelir diye korkanın ve "günahlarım çoktur, ibadetlerim beni kurtarmaz" diye düşünenin imanı kuvvetli demektir. (Bezzâziyye) Konu ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Şu üç kimsenin imanı kemale ermiştir: 1- Hiç kimsenin kınamasından korkmadan Allah yolunda yürüyen, 2- Ameline riya karıştırmayan, 3- Dünya ve ahiretle ilgili iki işten ahirete ait olanı dünya işine tercih eden.) [İbni Asâkir] (İmanı en kuvvetli olan mümin, güzel ahlâka sahip olanıdır.) [Taberani, Deylemi] (Nerede olursa olsun, Allahü teâlâyı unutmamak, kuvvetli imanı gösterir.) [Beyheki] (Allah ve Resulünü her şeyden çok seven, sevdiğini yalnız Allah rızası için seven ve ateşe düşmekten çok, küfre düşmekten korkan imanın tadını bulur.) [Buhari] (Komşusu, zararından emin olmayanın imanı kâmil değildir.) [Bezzar] (Sevdiğini yalnız Allah için seven imanın tadını bulur.) [Beyheki] (Allahın dostunu seven, düşmanını düşman bilenin imanı kâmildir.) [Ebu Davud] (Belayı nimet, bolluk ve rahatlığı musibet saymayanın imanı kâmil olmaz.) [Taberani] (İhsan sahibi olanın imanı kâmildir.) [İ.Ahmed] İki kız kardeşle evlenilmez İki kız kardeşle aynı anda evlenmek caiz mi? CEVAP: Bu durum kanunen suç olduğu gibi dinimizce de caiz değildir. Caiz demek âyeti inkâr olur. Harama helal demiş olur. Kendi kız kardeşi ile evlenenin durumu da aynıdır. Annesi ile evlenenin durumu da aynıdır. Anne ile kardeş ile evlenmek caiz diyen kimse, Allah'ın bildirdiği âyeti inkâr etmiş olur. Harama helal demiş olur. Meşhur bir harama helal diyen de kâfir olur. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Analarınız; kızlarınız, bacılarınız, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, bacılarınızın kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada alarak evlenmek, size haram kılındı.) [Nisa 23] Fatiha ve âmin Kur'anda Fatiha suresinden sonra âmin diye bir kelime yok. Âmin diyenler Kur'ana kelime ilave etmiş olmuyorlar mı? Bu yanlışlığın sebebi nedir? CEVAP: Ortada bir yanlışlık var. Bu yanlışlık yalnız Kur'an diyerek hadis-i şerifleri inkâr edenlerdedir. Kur'an-ı kerimden hangi şeyi anlayabiliriz ki? Mesela namazı bozan şeyler Kur'anda yazıyor mu? Namazın farzları ve nasıl kılınacağı var mı? Namazın sünnetleri, mekruhları ve vacibleri Kur'anda yazar mı? Namazın kaç rekat kılınması gerektiği yazılı mı? Bunları ve her şeyi Allahü teâlâ Peygamber efendimize bildirmiştir, O da bize bildiriyor. Peygamber efendimiz, Fatiha'dan sonra âmin demek gerekir buyuruyor. Âmin demek sünnettir. Esas yanlışlık, Kur'an meali okuyup da Kur'anda âmin kelimesi yok demektir. Her Müslümanın fıkıh kitabı okuması lazımdır. En güzel, en faydalı fıkıh kitabı ise Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye'dir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Akla ve araştırmaya çok önem veren genç bir arkadaş, (Şu neden farz, şu neden günah? Bunların hikmetini, sebebini bilmeden kabul etmem. Ben görmediğim Allaha, kocakarı gibi körü körüne inanmam) diyor. Dinimiz görmeden iman etmeyi bildirmiyor mu? CEVAP: Bu genç gibi söylemek çok tehlikelidir. İlâhî emrin hikmeti anlaşılmasa da Allahın emri olduğu için, hiç tereddütsüz kabul etmek şarttır. İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan Hüccet-ül-İslam unvanına sahip İmam-ı Gazali hazretlerinin İhya'da ve İmam-ı Süyuti hazretlerinin Cami-us-sagîr'de bildirdiği hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Âhir zamanda değişik inançlar çıkınca, kocakarılar gibi inanın.) [Deylemi] Bu hadis-i şerif kocakarı gibi bâtıl şeylere körü körüne inan demek değildir. Allah ve resulünün bildirdiklerine aklın almasa da, ispat edemesen de, inanın demektir. Cennet, Cehennem, Sırat Köprüsü ve ahiret hayatı akıl ile mantık ile ispat edilemez. Mutezile aklı almadığı için Sırat Köprüsünü, Miracı ve benzeri olayları inkâr etmiştir. Şimdi birçok Müslüman inanamayıp mürted olurken, müşrikler, bu bir çılgınlık derken, Hz. Ebu Bekir, (O söylediyse doğrudur) diyerek imanın zirvesine çıkmıştır. Görmeden, aklını kullanmadan, bir anda Miraca gidip geldiğine inanarak Resulullahı tasdik etmesi imanını yükseltmiştir. Güneşten daha parlak olan imanından dolayı Peygamber efendimiz, (Ebu Bekir'in imanı, bütün insanların imanları toplamı ile tartılsa, Ebu Bekir'in imanı daha ağır gelir) buyurmuştur. Lüzumlu fıkıh bilgilerini öğrenmek farz-ı ayn iken, bu farzı terk edip, (İmanı araştırıyorum) diyerek ağaçların, çiçeklerin, insan ve hayvanların anatomisini incelemekle devamlı meşgul olmak caiz değildir. İman esasları tahkik edilmez, yani araştırılmaz. Peygamber efendimiz, gayba imanı, kocakarı gibi inanmayı emretmiştir. İspat ile delil ile iman olmaz. İman, görmeden inanmaktır. Kur'an-ı kerimde, salihler övülürken, (O müttekîler ki, gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3) Demek ki gayba inanmak, müttekilerin vasfıdır. Resulullah ne bildirmişse doğrudur diyerek inananlar kurtulmuştur. İman, araştırarak, akıl yürüterek elde edilen bir şey değildir. İslam âlimleri imanı şöyle tarif etmişlerdir: İman, Muhammed aleyhisselâmın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman parçalanmaz. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Dini aklı ile ölçen kadar zararlı kimse yoktur.) [Taberani] Selim akıl çok kıymetlidir. Hadis-i şerifte, (Akıl, hak ile bâtılı birbirinden ayıran bir nurdur) buyuruluyor. Allahü teâlâ, insana, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden ayırabilmesi için aklı verdi. Akıl bir ölçü aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Mahluklara ait bilgilerde ölçü olur. Akıl, insandan insana değiştiği için, bazı insanlar mahluklara ait bilgilerde isabet ettiği halde, bazıları yanılabilir. İnsan, bir yol gösterici olmadan aklı ile Allahın bildirdiği doğru yolu bulamadı. Tarih incelendiğinde, kendi başlarına giden insanların yanlış yollara saptıkları görülür. O halde Resulullaha inanmak şarttır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Selefiye itikadındaki gençler (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) hadisi uydurmadır diyorlar. İhtilaf rahmet olunca ittifak gazap olur diyorlar. O zaman dört hak mezhebe de dil uzatmış olmuyorlar mı? Hz. Âdem'den beri gelen Allahın gönderdiği dinlerde de farklılıklar vardı. Farklı olmak rahmet olmasaydı Allah, peygamberlerin şeriatlarını [ameldeki bilgilerini] hep aynı yapardı. Farklı yapması, mezheplerdeki farklılıkların rahmet olduğunu göstermiyor mu? CEVAP: Elbette gösteriyor. Mezhepsizlerin inkâr edemediği bir hadis meali şöyledir: (Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari] Hatası bile sevap olan âlimlerin böyle farklı ictihadları bir rahmettir. Bunu inkâr etmek 14 asırdan beri gelen âlimleri yalanlamak ve hak mezhepleri inkâr olur. O hadisi birçok muhaddis rivayet etmiştir. Muhaddis sıradan insan değildir. Ömürleri hadis ilmi ile geçmiştir. O hadis-i şerif şu mealdedir: (Ümmetimin [âlimlerin] ihtilafı [farklı ictihadları] rahmettir.) [Beyheki, İ.Münavi, İbni Nasr, Deylemi] Fıkıh âlimi İbni Abidin hazretleri, önsözde buyuruyor ki: Bu hadis meşhurdur. Mekasıd-ı hasene' de yazılıdır. İbni Hacib de Muhtasar'da sahih olduğunu yazmaktadır. Nasrul-mukaddesinin Hucce kitabında ve Beyheki'nin Risalet-ül-eşariyye'sinde sahih hadis olarak bildirildiğini, İmam-ı Süyuti yazmaktadır. Halimi ve Kadi Hüseyin ve İmam-ül-Haremeyn de sahih olarak bildirmişlerdir. Mevahibi ledünniyye'de de yazılıdır. Farklı ictihad, peygamberlerin farklı şeriatları gibi rahmettir. Bir âlim, öteki âlimin ictihadının yanlış olduğunu söylemez. Çünkü Mecelle'de (İctihad ictihadla nakzedilemez) buyuruluyor. (Madde 16) Müctehidlerin ihtilafları, yani farklı ictihadları rahmet olmasa idi, müctehidin hatasına da sevab verilmezdi. Yanlış bir işe sevap verilmez. Müctehidin hatasına da sevab verildiğine göre, farklı ictihad rahmettir. İhtilaf rahmet olunca ittifak gazap olur demek de yanlıştır. Çünkü bu söz, Peygamberlerin getirdiği dinlerin farklı olmasına ve Selef âlimlerinin birbirinden farklı ictihad etmesine dil uzatmak olur. Resulullah da rahmet olması için farklı hadisler bildirmiştir. Hak mezheplerin farklı oluş sebeplerinden birisi de, bu farklı hadislerdir. Mesela üç hadis âlimi şu hadis-i şerifleri ittifakla bildirmişlerdir: (Ön avretine dokunan erkeğin abdesti bozulur.) [Ebu Davud, Tirmizi, Nesai] (Ön avretine dokunan erkeğin abdesti bozulmaz.) [Ebu Davud,Tirmizi, Nesai] Hiç birisi uydurma dememiştir. Bu farklılığın rahmet olduğunu bildikleri için kitaplarına almışlardır. Bu büyük hadis âlimlerine dil uzatanın dili kurur. Müctehidin ihtilafı rahmet olduğu gibi, her biri cennetlik ve müctehid olan eshab-ı kiramın farklı ictihadları da rahmettir. Bir hadis-i şerif meali: (Allahın kitabını terkte kimse özür sahibi olamaz. Onda yoksa hadislerime bakın, onda da yoksa Eshabımın sözlerine bakın. Çünkü Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için rahmettir.) [Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ.Münavi, İbni Adiy] Görüldüğü gibi bu hadis-i şerifi 8 muhaddis rivayet etmiştir. Müctehidlerin ve hepsi müctehid olan eshab-ı kiramın da farklı ictihadları rahmettir.
Kabristanda Kur'an okumak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kendilerine Selefî diyen bazı gençler, mezarlıkta Kur'an okumak caiz değil diyorlar. Kabristanda Kur'an okumak sünnet değil midir? CEVAP: Evet sünnettir. Muteber eserlerde bilgiler şöyledir: Kabristanda oturup Kur'an okumak caizdir. (Halebi-yi kebir s. 496) Ahmed bin Hanbel buyurdu ki: (Kabristana girince, Fatiha, Kul-euzüler ve İhlas surelerini okuyun! Sevabını ölülere gönderin! Sevabı hepsine vasıl olur.) Hadis-i şerifte, (Bir kimse, kabristandan geçerken, 11 kere İhlas suresi okuyup sevabını ölülere hediye ederse, kendisine ölüler adedince sevap verilir) buyuruldu. (Etfal-ül müslimin-İmam-ı Birgivi) Kabristanda Kur'an okumak sünnettir. (Seyyid Ahmed Tahtâvi) Mezarlıkta Kur'an okuyup, sevabını ölülere hediye etmeli. (Fetava-yı Hindiye c.5, s.350) Kabristanda, yüksek sesle veya yavaş Mülk suresi veya diğer sureler okunabilir. (Zahire) Ölünün Kur'an sesini duyarak rahatlamasını niyet eden kimse, yüksek sesle okur. (Haniyye) Salihlere dua etmeli Salih arkadaşlarımız var. Fakat ben onların çoğunu sevemiyorum. Her birisinin bir kusurunu görüyorum. Kimileri ile konuşmuyorum. Onları sevmemem günah olur mu? CEVAP: Elbette günah olur. Çünkü hubb-i fillah, buğdi fillah imanın esasıdır. Salihleri sevmeli, fâsık ve fâcirleri sevmemeli. Başkalarının kusurunu görüp onlardan kendini üstün görmek kibirdendir. Kibir her hayra manidir. Bu hastalıktan kurtulmaya çalışmalı. Bilhassa sevmediğimiz salihlere özel dua etmeliyiz. Kur'an-ı kerimde iyilerin ettiği dua şöyle bildiriliyor: (Rabbimiz, bizi ve bizden önce gelip geçmiş mümin kardeşlerimizi affet; kalblerimizde, mümin kardeşlerimize karşı hiçbir kin bırakma!) [Haşr 10] Bu âyet-i kerimede bildirildiği gibi, sevmediğimiz salih arkadaşlara böyle dua etmeliyiz. Boşanma hakkını almak Resmi muamele bittikten sonra, dini nikah yaparken, boşanma hakkını kadın da alabilir mi? CEVAP: Kâdıhan fetvasında diyor ki: Erkek nikah yaparken, (Boşanmak senin elinde olmak üzere, seni nikah ettim) derse, nikah sahih olup, boşanmak hakkı kadının elinde olmaz. Fakat, önce kadın, (İstediğim zaman, boşanma hakkı elimde olmak üzere sana nikahlandım) der, erkek de, kabul ettim derse, hem nikah sahih olur, hem de, boşanmak kadının elinde olur. Nimet-i İslam kitabında da diyor ki: Bir kadın, kendini bir erkeğe nikah ederken, (Ne vakit istersem, kendimi senden boşamak üzere...) diyerek, şart ederse, erkek de, nikah yapılırken, bu şartı kabul ettim derse, böyle şartlı nikah sahih olur ve kadın da boşanmak hakkına mâlik olur. Kalbin niyeti Öğle namazını kılarken ikindiye niyet ettim, bir sakıncası var mıdır? CEVAP: Hangi namazı kıldığını bilmek ve ona göre niyet etmek farzdır. Öğleyi kılarken ikindiye niyet edilirse namaz sahih olmaz. Niyet kalb ile olur. Bir kimse, öğleyi kılmaya başlarken, kalb ile öğlenin farzını kıldığını bilse, fakat dil ile ikindi dese kalbe itibar edilir, dile itibar edilmez. Bu namaz sahih olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Mezheplerin birden fazla oluşunun hikmet ve faydaları nedir? CEVAP: Allahü teâlâ isteseydi, Kur'anda her şeyi açıkça bildirir ve mezhepler olmazdı. Her yerde, tek bir nizam olur ve o nizama uymak güçleşirdi. Bir Müslüman, ibadet yaparken, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebe uyarak, bu işi kolayca yapar. Birkaç örnek: 1- Şafii'de, kadın eline dokunmak abdesti bozar, Hanefi ve Maliki'de bozulmaz. Hacda bu iki mezhepten birisi taklit edilirse, abdest bozulmadan tavaf yapılır. Bu bir rahmettir. 2- Seferde iken, üç mezhepte iki namazı cem etmek caizdir. Namazlarını kaçırma tehlikesi varsa, Hanefiler, bu üç mezhepten birini taklit edip iki namazı cem edebilir. Bu da bir rahmettir. Mukimken de, iki namazı cem etmeyi gerektirecek durumlar olabilir. O zaman da Hanbeli taklit edilir. Bu da bir rahmettir. 3- Şafii bir doktor, kadınlara dokununca abdesti bozulacağı için Hanefi'yi taklit eder. 4- Şafii bir genç, bir kız kaçırsa, kızın babası razı olmazsa, Şafii'de, velisinin rızası olmadıkça evlenmesi caiz olmaz. Hanefi'yi taklit ederek velisiz de evlenebilir. 5- Şafii'de zekat 8 sınıfa verilir, üç sınıfa verilse de caizdir. Ancak üç sınıfı bulmak da zordur. Hanefi taklit edilerek bir sınıfa verilir. 6- Eşi ile süt kardeş olduğu ortaya çıkarsa, eğer 1-2 kere emmişse, Şafii'yi taklit edip evliliğe devam eder: Çünkü Şafii'de süt kardeş olmak için ayrı ayrı beş kere doya doya emmek gerekir. 7- Hastalık veya ihtiyarlık sebebi ile idrar kaçıran Hanefi, Maliki'yi taklit ederek, hemen özür sahibi olur, abdesti bozulmaz. Yolda, dolmuşta, otobüste, pazarda, markette kadınlara dokunma ihtimali olan Şafii mezhebindeki kimse, Hanefi veya Maliki'yi taklit etmelidir. (S. Ebediyye) Semavi özürler S. Ebediyye'de, (Namaz kılarken semavi bir özürle abdesti bozulan Maliki, o anda özürlü olur, namaza devam eder) diyor. Maliki'de bu semavi özürler nelerdir? CEVAP: Namazda iken ishalini veya idrarını tutamasa, çıbanından veya yarasından kan aksa, burnu kanasa, kulağından irin aksa, makattan solucan çıksa, kadın istihaza olsa, basurdan kan, fistüllerden, göbekten akıntı çıksa, elde olmadan gaz kaçırsa, ağız dolusu kussa, ağrı ile gözünden yaş gelse, hiç birisi Maliki'de abdesti bozmaz, namaza devam edilir. Bu özürler abdesti bozmaz ama, namazda basuru kanayanın çamaşırına kan veya irin, idrar ve ishal bulaşır. Böyle özürle meydana gelen bu necasetlerle [pisliklerle] kılınan namaz da sahih olur. Çünkü Maliki'de necasetsiz elbise ile namaz kılmak farz değil, sünnettir. Hastaya, idrar için, sonda takılıyor, idrar, bir torbada birikiyor, çamaşırları necis oluyor. Maliki'yi taklit ederek namazını o haliyle kılar. Kılmayıp kazaya bırakması haram olur. Bu ruhsatlardan kaçmak takva olmaz. Aksine Allahın rahmet nimetini tepmek olur. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Seferde [sıkıntı içinde] oruç tutmak takvadan sayılmaz.) [Buhari] (Seferde [sıkıntı içinde] Ramazan orucunu tutan, mukimken oruç yiyen gibidir.) [Nesai] (Ruhsatlardan faydalanmayan, Arafat Dağı kadar günah işlemiş olur.) [Taberani] Bir âyet meali: (Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.) [Bekara 185]
Maliki'yi taklit ile ilgili sualler
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Unutup necasetli elbise ile namaz kılan, namazdan sonra, necasetli elbise ile namaz kılmış olduğunu görse, o namazı iade eder mi? CEVAP: Hayır iade etmez. "Bu namazı Maliki'ye göre kıldım" demekle namazı sahih olur. Hastalık veya hamilelik sebebiyle sık sık kusan kimsenin abdesti bozulur mu? CEVAP: Maliki'yi taklit ederse bozulmaz. Sık sık veya ara sıra burnu kanayan kimsenin burnu kanasa abdesti veya namazı bozulur mu? CEVAP: Abdesti de namazı da bozulmuş olmaz. Ara sıra elde olmadan yel ve idrar kaçırmak abdesti bozar mı? CEVAP: Maliki taklit edilirse bozmaz. Vakit çıkmak üzere iken, hazırda temiz elbise de yoksa, Maliki taklit edilip necasetli elbise ile namaz kılmak caiz mi? CEVAP: Caizdir; taklit imkanı varken namazı kazaya bırakmak haramdır. Maliki'yi taklit eden, abdest alıp namaz kıldıktan bir ay sonra, elinde yağlı boya görse, boyayı kazıyıp hemen yıkasa, guslü ve kıldığı namazlar sahih olur mu? CEVAP: Evet sahih olur. Maliki'yi taklit eden, basurundan kan akarken ve elbisesinde fazla kan bulaşmış iken namaz kılsa, caiz olur mu? CEVAP: Evet. Çünkü temizlemekte harac yani zorluk vardır. Ağzında dolgusu olan mukim iken, ihtiyaç halinde Hanbeli mezhebini taklit edip iki namazı cem edebilir mi? CEVAP: Hanbeli'de gusülde ağzın içini yıkamak farz ise de, ihtiyaç olunca, Hanbeli'yi taklit ederek iki namazı mukim iken cem etmek caizdir, telfîk olmaz. Telfîk, ihtiyaçsız başka mezhebin kolay kavillerini almaktır, haramdır. Bir ihtiyaç olunca telfîk olmaz, caiz olur. Diş dolgusu sebebiyle Maliki'yi taklit edenin, haccı da Maliki'ye göre yapması gerekir mi? CEVAP: Hayır. Sadece guslü, abdesti ve namazı Maliki'ye uygun olması gerekir. Namaz vakti çıkmaya yakın, semavi özür olmadan eli kanayan, Maliki'yi taklit edip namaz kılabilir mi? CEVAP: Namazı kazaya bırakmak haramdır. Namazı kazaya bırakmamak için taklit caizdir. Çalışan bir bayanım. Tenha yer bulup abdest almakta zorluk çekiyorum. Hastalığım sebebiyle iğne oluyorum, kan çıkabiliyor. İçinde bulunduğum durumdan dolayı Maliki'yi taklit etmem caiz olur mu? CEVAP: Evet caiz olur. Yabancı erkekler yanında kolları açmak haramdır. Haram işlememek için de mezhep taklit edilir. İdrar için, sonda takıldı. İdrar, bir torbada birikiyor. Üstüm başım necasetlidir. Bu durumda Maliki'yi taklit edip necasetli çamaşır ile namaz kılmam caiz midir? Yoksa kılmayıp iyi olunca mı kaza etmeliyim? CEVAP: Kazaya bırakmak haramdır, o haliyle kılmak caizdir. Maliki'de necaset namaza mani değildir. Kadınların hayzı bittikten sonra, İstihaza yani özür hali oluyor. Normal akıntıları da oluyor. Bunlar için Maliki'yi taklit edebilir mi? CEVAP: Evet taklit eder ve bu durumlar abdesti bozmaz. Maliki mezhebini taklit ediyorum. Namaz kılarken çıbanım patladı. Namazda iken bunu hissettim. Namazdan sonra baktım ki kan ve irin el ayasından daha çok yere yayılmış. Abdestim bozuldu mu, namazım sahih oldu mu? CEVAP: Abdest bozulmadığı gibi, namaz da sahih olmuştur. Maliki'yi taklide niyeti unutup namaz kılan, daha sonra hatırlayınca, niyet etse namazı sahih olur mu? CEVAP: Ne zaman hatırlarsa o zaman niyet edebilir. Bir ay sonra hatırlasa yine sahih olur.
Kıyamet günü nasıl haşr olunur?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kıyamet ve Ahiret kitabında deniyor ki: Peygamber efendimiz, (Halk kıyamet günü çıplak haşr olunur) buyurunca, Âişe-i Sıddîka validemiz, (O zaman herkes birbirine bakmaz mı?) diye sordu. Peygamber efendimiz, şu mealdeki âyeti okudu: (O gün herkesin kendine göre derdi vardır.) [Abese 37] Yani kıyametin şiddeti ile insanların birbirlerine bakacak halleri kalmaz. Yukarıda bildirilen hadis-i şerife göre, evliya ve enbiya da çıplak olarak mı haşr edilecektir? CEVAP: Aynı kitabın daha önceki sayfalarındaki ifadeler ise şöyledir: Peygamber efendimiz, (Herkes elbisesiz, hepsi çıplak ve sünnetsiz olarak haşr olunur) buyuruyor. Fakat gurbette elbisesiz olarak vefat etti ise, onlara Cennetten elbise getirilip giydirilir. Şehidler ve sünnet-i seniyyeye, yani dinin emir ve yasaklarına uyup ölenler elbisesiz kalmaz. Çünkü hadis-i şerifte, (Ölülerinizin kefenlerini bol yapın. Çünkü benim ümmetim kefenleriyle haşr olunur. Diğer ümmetler ise çıplaktır) buyuruldu. Yukarıdaki ifadelerden, şehidlerin, dinimizin emir ve yasaklarına riayet edenlerin çıplak olmayacakları, elbiseli olacakları anlaşılmaktadır. Dinin emrine uyanlar çıplak olmayacaklarına göre, evliya ve enbiya elbette elbiseli olarak haşr edileceklerdir. Şair diyor ki: Mahşerde insanların çoğu çıplak olacak Dine uygun yaşayan örtülü olur ancak. ? Vesvese etmemeli Tanıdığım salih arkadaşlara baktım cemaatle ikindi namazını kılıyorlar. Ben de onlara uyup kıldım. Sonra saatime baktım ki namaz vakti yeni girmiş. İade ettim. Eğer saatime bakmasaydım bu namaz veya daha önce böyle saatime bakmadan onlara hüsnü zan edip kıldığım namazlar ne oldu? Bazen unutup abdestsiz kıldırsalar veya iyi sandığımız kimsenin, sonradan inançsız olduğu meydana çıksa, bütün bu namazları kaza etmemiz gerekir mi? CEVAP: Kaza etmeniz gerekmez. Bu konuda birkaç örnek: 1- Dinimiz, zahire göre hükmeder. Adamın abdestsiz olduğunu niye bilmedin veya inançsız birisi olduğunu niye anlamadın diye sorguya çekmez. 2- İmam unutup abdestsiz kıldırsa, namazdan sonra hatırlasa cemaate söylemese, abdest alıp namazını kılsa, cemaate söylemediği için günaha girmiş olmaz. Eğer cemaate benim abdestim yoktu demişse, duyanların tekrar kılmaları gerekir. Duymayanlar sorumlu olmazlar. 3- Vesvese etmekten sakınmalıdır. İbadette zannı galip yeterlidir. Mesela gusledip banyodan çıksa, fakat bazı yerleri kuru kalmış olsa, kuru kaldığını bilmese guslü sahih olur. Bunun gibi insan domuz yağı bulunan bir şey yese, domuz yağı olduğunu bilmese, bilmediği için ona günah olmaz. 4- Araştırıp kıble istikameti diye yanlış olarak ters yöne dönse bile, yine namazı sahih olur. 5- Bayram hilâline baksa hava bulutlu olduğu için görülmese, ama gerçekte ise ertesi günü bayram olsa, o kimse hilâli görmediği için ertesi günü yani bayram günü oruç tutsa, hem günah olmaz, hem de o oruç ramazan ayından sayılır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyük zatların sohbetinde bulunan kişiler sohbeti başkalarına da bildirmek için konuşulanları yazarlar mıydı? Yani sohbetlerde not tutarlar mıydı? CEVAP: Ehl-i sünnet âlimlerinin sohbetlerinde not tutmazlardı. Not tutanları kibar şekilde ikaz ederlerdi. Bu notları okuyacak zamanınız olmaz derlerdi. Sohbette not tutmak, başka şeylerle meşgul olmak anlamına gelir. Bu ise edebe aykırıdır. Ayrıca, (İlim, sadırlardan [göğüslerden] satırlara geçince feyzi eksilir) buyururlardı. İlmi kalbden kalbe aktarmak gerekir. İmam-ı Rabbani hazretleri, sohbetin edepleri hakkında buyuruyor ki: Talebe, gönülden, her şeyi çıkarıp, bütün varlığı ile ona bağlanmalı. Onun yanında zikir bile yapmamalı, ondan başka hiçbir şeye bakmamalı. Bütün gücü ile, ona bağlanıp oturmalı, bir şey sorarsa, yavaş sesle cevap vermeli, yüksek sesle konuşmamalıdır. Bir sultanın veziri, sultanın yanında iken, eli ile kuşağını düzeltir. Sultan, vezirin başka şey ile meşgul olduğunu görünce, "Benim vezirim olasın da, benim karşımda, elbisenin kuşağı ile oynayasın, bu edepsizlik olur" diyerek onu azarlar. Düşünmeli ki, bu fani dünyanın işleri için, ince edeplere dikkat edilince, Allaha kavuşturan işlerde edepleri tam ve olgun olarak gözetmek ne kadar çok lâzım olacağı anlaşılır. [Bir sohbette, sohbetin tesiri ile ağlayıp gözünün yaşını silen birisine başka birisi gayri ihtiyari bakar. Hocası bunu görünce, "Buraya sohbete mi geldin, yoksa ağlayanları seyretmeye mi?" diye azarlar. Yine bir sohbette, elini cebine koyarak sohbeti dinleyen birisini de ikaz eder.] Tasavvuf edeptir Onun yanında, izinsiz bir şey yiyip, içmemeli ve kimse ile konuşmamalı. Hiç kimseye, hiçbir yere bakmamalı. O yok iken bile, onun bulunduğu yere doğru ayak uzatmamalı. Onun her yaptığını, her söylediğini, yanlış görünse bile, doğru bilmeli. Sohbetin edeplerine uymak lâzımdır. Feyiz yolu, ancak bununla açılır. Bunlar gözetilmezse, hiçbir şey elde edilemez. Tasavvuf baştan başa edeptir, edebi gözetmeyen Allahü teâlâya kavuşamaz. Hocasının her yaptığı ve her sözü sevgili gelmeli. Her işte ona uymalı. Namazı onun gibi kılmalı. Fıkhı, onun ibadetlerini görerek öğrenmeli. Başka kitaplarla meşgul olmamalı. Sevdiği bir güzelin yanında olsa kişi, Çiçeklerle, güllerle artık olamaz işi. İnsanların en aşağısı, bu büyüklerde kusur gören kimsedir. Onda bir keramet aramamalı. Gönlünden böyle bir şey geçirmemeli. Kendine gelen her feyzi, ondan bilmelidir. Edeplerden birkaçını yapamadığı için üzülen affa uğrar. Edepleri gözetemediği için üzülmeyen feyz ve bereketlere kavuşamaz. Onları tanımayan ve sevmeyenler, onlardan faydalanamaz, yükselemez. Çok keramet görseler de, hiç fayda olmaz. Birçok mucize görüp de inanmayan Ebu Cehil'i hatırlamak yetişir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Kâfirler, her türlü mucizeleri görseler de, inanmazlar.) [Enâm 25]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
İşlerimin yoğunluğu sebebiyle namazları vaktinde kılamıyorum. Bir arkadaş, "dinde kolaylık vardır, namazların hepsini gece eve gidince birleştirip kıl" dedi. İşlerimi aksatmadan namazımı nasıl kılabilirim? CEVAP: Namazlarınızı aksatmadan işlerinizi yapmalısınız. Müslüman için en önemli ibadet namazdır. İş aksayabilir, ama namaz asla aksamaz. Namazı aksatanın işinde hayır olmaz. İşlerin arasında namazı da hallederim zihniyeti salih müslümana yakışmaz. Onun maksadı namazdır, onun en zevkli anı namazdadır. Namazı gaye bilenin, diğer işleri kolaylaşır. Dünya ve ahiret saadetimiz için, işlerimizin hayrını görmek için, namazı öne almalı, namaz kılmadan işe başlamamalı. Namaza mani olan işte hayır olmaz. İşlerin yoğunluğu sebebiyle namaz cem edilmez. Herhangi bir sebeple namaz kazaya kalma tehlikesi varsa, kazaya bırakmamak için cem edilir. Sonra gündüz kılmayıp gece cem edilmez. Öğle ile ikindi, akşam ile yatsı zaruret olunca birleştirilerek kılınır. Namaz her işten önemlidir. Ayakta kılınamazsa, oturarak kılınır, oturarak da kılamayan yatarak kılar. Su bulunmazsa veya suyu kullanmakta sakınca varsa, teyemmüm edilir. Bütün bunlar namazın önemini göstermektedir. Peygamber efendimiz, (Namaz dinin direğidir) buyuruyor. (Taberani, Beyheki) Direksiz bina olmadığı gibi, namazsız Müslümanlık da olmaz. Başka bir hadis-i şerifte de, (Başın vücuttaki yeri ne ise, namazın da dindeki yeri odur) buyuruluyor. (Taberani) İş arasında namaz kılanlardan olma sen Mahşer günü saçını yolanlardan olma sen. Allahın her emrini öne almalı kişi Önce namazı kılıp sonra yapmalı işi. İş önce gelir diye namazları aksatma Önce namazını kıl, dini dünyaya satma. Direksiz bina olmaz, direk varsa yıkılmaz Namaz dinde direktir, namazsız İslam olmaz. Vücutta baş ne ise, öyledir dinde namaz Başsız vücut olmazsa, namazsız da din olmaz. Başsız beden yürüse korku kaplar insanı, Başsız görür evliya da namaz kılmayanı. Farz borcu varken Zekat borcumuz var iken, sadaka vermemiz uygun olur mu? Yahut zekat parası ile yol, köprü, çeşme, cami yaptırsak mahzuru olur mu? Kaza namazı borcumuz var iken, çok sevab olan tesbih namazı, kuşluk namazı kılsak sakıncası olur mu? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Nafile, farzın yanında denizde damla bile değildir. Milyarlarca sadaka vermekle, binlerce çeşme ve cami yaptırmakla hasıl olan sevap, bir kuruş zekat sevabına eşit olamaz. Çünkü çeşme ve cami yaptırmak nafile ibadettir, zekat ise farz ibadettir. Peygamber efendimiz, kaza namazı borcu olanın nafilelerinin kabul olmayacağını bildiriyor. Ömür boyu nafile namaz kılınsa, iki rekat farz namaz sevabına kavuşulamaz. Nafile namaz kılmak ve farz olmayan ibadetleri yapmak yerine farz-ı ayn olan [herkesin kendisine lâzım olan namaz, oruç gibi] ilimleri öğrenmek lazımdır. Bir kimse ömür boyu nafile ibadet etse, bir sayfa farzı ayn olan ilmi öğrenmenin sevabına kavuşamaz. Farz-ı ayn ilimden bir şey öğrensen eğer, Dünyanın hazinesi etmez bu kadar değer
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Dağdaki meyveler, yabani hayvanların rızkı olduğu için bizim yememiz caiz olmaz deniyor. Bunun için alıç, kuşburnu, kızılcık, yabani ahlat, mantar yemek günah mıdır? Yine hayvanın rızkı olan diğer yabani hayvanları yemek caiz değil midir? CEVAP: Hepsi caizdir. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde bunların helal olduğu açıkça bildirilmektedir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Allah'ın kulları için yarattığı [yerden çıkardığı] ziynet ve temiz rızkları kim haram kılabilir?) [Araf 32] (Yerde olan her şeyi, sizin ihtiyacınızı karşılamak için yarattım.) [Bekara 29] Berika kitabındaki hadis-i şerifte, Allahü teâlâ, (Ey Âdemoğulları, sizi kendim için yarattım. Canlı cansız her şeyi de sizin için yarattım) buyurmuştur. Demek ki, yabani meyveler de, yabani hayvanlar da insan için yaratılmıştır. Hiç kimse, Kur'an-ı kerimde de bildirildiği gibi, Allah'ın helal kıldığını haram kılamaz. Küçük balık büyük balığın kısmeti olabilir. Bir ceylan, aslanın nasibi olabilir. Bir tavşan bir canavarın rızkı olabilir. Ama bunlar insanların da rızkı, kısmeti olabilir. Dağda yetişen meyveleri, otları ve hayvanların yenmesini yasaklamak dinimize aykırıdır. Bu bakımdan nakli esas almayan, kafadan yazılan kitaplar okumak uygun değildir. Eğer falanca âlimin kitabında şöyle yazıyor diye nakli esas almıyorsa o muteber bir kitap değildir. Yetimi sevindirmek Yetimin başını sıvayana çok sevab verileceği bildiriliyor. Yaş sınırı var mı? CEVAP: Evet yaş sınırı var. Akıl baliğ olunca yetimlik biter. Sıvamaktan kasıt, her ne şekilde olursa olsun onu sevindirmektir. İlla başını sıvamak demek değildir. Mesela onun bir ihtiyacını alıp vermek suretiyle onu sevindirmektir. Başını sıvayıp da, "Kerata sen ne yaramazsın" diyerek onu azarlarsak, başı sıvanmış ve sevindirilmiş olmaz. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Sırf Allah rızası için yetimin başını şefkatle okşayan, elinin değdiği saçlar sayısınca sevaba kavuşur.) [İ.Ahmed] Demek ki onun saçlarını okşarken Allahın rızası düşünülmelidir. Herkesi sevindirmek sevap ama, yetimi sevindirmek daha fazla sevaptır. Herkesi üzmek günahtır ama yetimi üzmek daha çok günahtır. Herkesin malını haksız yere yemek haram ama yetiminkini yemek daha büyük günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ yetim malı yiyeni Cennete koymaz.) [Hakim] (Kıyamette bir topluluk ağızlarından alevler çıkar vaziyette kabirlerinden kalkarlar. Allahü teâlâ, [Nisa suresinin onuncu âyetinde mealen] "Haksız yere yetim malı yiyenler, karınlarına ancak ateş sokmuş olurlar. Bunlar, alevli, çılgın bir ateşe sokulacaktır" buyuruyor.) [Ebu Ya'la]
Çiğ et ve çiğ sebze yemek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Mubah olan şey için delil aranmaz, haram olan şey için delil aranır diyorsunuz. Bir de Tam İlmihalde dini konularda her meselenin cevabı var diyorsunuz. Çiğ et ve çiğ sebze yemek haram diye yazmıyor. Bunları yemek helal mi? CEVAP: İlmihalde yiyip içilmesi haram olanlar diye sekiz madde var. Bu maddelerin birinde zararlı şeyleri yemek, ötekinde de zehirli şeyleri yemek diye bildiriliyor. Kitapta ölçü bildiriliyor. Vücuda zarar veren her şey haramdır. Birçok zehirli ot var. Zehirli olanını, mesela zehirli mantar yemek haramdır. Sebze ve meyvelerden de zararlı olanlar vardır. Alerji yapanlar vardır. Alerji yapana, kendisine zarar verenlere bu sebze ve meyveyi yemek haram olur. Başkasına haram olmaz. Bazı kimselere çilek alerji yapar. Bunların çilek yemesi caiz olmaz. Patlıcan, patates gibi çiğ sebze yemek bazı kimselere zararlıdır. Zararlı olanlara, zarar verdiği miktar günah olur. Mesela on tane çilek bir adama zarar veriyorsa, üç tane yiyince bir şey olmuyorsa üç çilek ona günah olmaz. Vejetaryen denilen kimseler, çiğ sebzelere alıştıkları için onlara zarar vermiyor. Zarar vermediği için de çiğ sebze yemek onlara günah olmaz. Çiğ sebze gibi çiğ et de böyledir. Kendisine zarar verenlere günah olur. Zarar vermeyene günah olmaz. Bazıları çiğ kıyma yiyebiliyor. Bir adama ancak yarım kilo çiğ kıyma zarar veriyorsa, onun 50-100 gram çiğ kıyma yemesi günah olmaz. Ölçü: O kişiye verdiği zarar miktarıdır. Eczanelerde deva için, şifa için satılan ilaçlar da böyledir. Bir insana 1-2 hap zarar vermiyorsa içebilir. On tanesi zehirliyorsa haram olur. Helal yemek bile böyledir. Çoğu zarar verdiği için tıka basa çok yemek haram olur. Hatta sigara da böyledir. Astım hastasını bir tane sigara komaya sokabilir. Ama kimisine 10 tane sigara zarar vermeyebilir. Herkese zarar veren miktarı haramdır. Bir insan, içmeyip de içinde nikotin zehri olan tütünü yese ne olur? Zarar vermiyorsa günah olmaz. Zarar veriyorsa günah olur. Bütün otlar böyledir. Anne baba duasını ganimet bilmeli Babam hasta olup, bakacak kimsesi yok, babam fasık diye beyim beni babama bakmaya göndermiyor. Ondan izinsiz gidip hizmet edebilir miyim? CEVAP: Baba gayri müslim bile olsa gidip hizmet etmek gerekir. İzinsiz gitmeniz de caizdir. Zengin babaya bakmak Babam zengin olmasına rağmen, kendisine bakmamı istiyor. Ben de zenginim. Bakmaya mecbur muyum? CEVAP: Zengin olan oğul, zengin olan babasına bakmaya mecbur değildir. Ancak babaya hizmet etmek, onun rızasını almak çok sevabdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Baba, oğlundan razı olup, ona sevgi ile baksa, oğlu bir köle azat etmiş gibi sevab kazanır.) [Taberani]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sünnet üzere nasıl gusledilir? CEVAP: Gusletmek çok kolaydır. Ağzını ve burnunu su ile yıkayıp, denize veya göle girip çıkan yahut duş altında bütün vücudunu ıslatan gusletmiş olur. Önce abdest alıp, sonra bütün vücut yıkanırsa sünnete uygun olur. Gusletmek için niyet, Hanefi'de sünnet, diğer mezheplerde farzdır. Guslederken niyeti unutanın da guslü sahih olur. Sünnet üzere gusül abdesti almak için, önce, temiz olsa bile, iki eli ve avret yerini yıkamalıdır. Sonra bedeninde necaset varsa yıkamalı, sonra, gusle niyet ederek tam bir abdest almalı. Sonra bütün bedene üç defa su dökmelidir. Önce üç defa başa, sonra sağ omuza, sonra sol omuza dökmeli, her döküşte, o taraf tamam ıslanmalı. Birinci dökmede ovmalıdır. Gusülde, bir uzva dökülen suyu, başka uzuvlara akıtmak caiz olup, orası da temizlenir. Çünkü, gusülde bütün beden, bir uzuv sayılır. Abdest alırken bir uzva dökülen su ile, başka uzuv ıslanırsa, yıkanmış sayılmaz. Gusül tamam olunca, tekrar abdest almak mekruhtur. Gusül ederken abdesti bozulursa, gusle zararı olmaz, fakat namaz kılmak için bir daha almak lâzım olur. Nazardan korunmak için Nazardan korunmak için ne yapmalı? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri, talebeleri ile, uzak bir yere giderken, gece, bir handa kaldılar. (Bu gece bir bela zuhur edecektir. [Besmele ile] (Bismillâhillezî lâ yedurru me'asmihi şey'ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî'ul alîm) duasını üç defa okuyun) buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zalimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, 3 defa okumalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bismillâhillezî lâ yedurru me'asmihi şey'ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî'ul alîm) duasını sabah 3 kere okuyana, akşama kadar, akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez.) [İbni Mace] Dalak kanı temizdir Dinimizde kan haram. Dalak ve ciğer kan olduğuna göre bunları yemek caiz mi? CEVAP: Kan haram ama, dalak ve ciğer yemek caizdir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İki kan helaldir. Bunlar, karaciğer ve dalaktır.) [İbni Mace] Peki bu durumda, cebimizdeki kanlı dalakla namaz kılabilir miyiz? Dalaktaki kan necis mi? CEVAP: Ciğer, dalak, yürek ve ette bulunup da akmayan kanlar necis değildir. Dalakla namaz kılınabildiği gibi, bu kanlar elbisemize de bulaşsa, elbiseyi necis etmez. (Merakıl-felah) ? Besmele âyeti Kur'anda, "İnnehü min Süleymane ve innehü Bismillahirrahmanirrahim" diye bir âyet var. Bu âyeti zammı sure olarak okumak caiz olur mu? CEVAP: Üç âyet miktarında bir âyet olduğu için caizdir.
Hanbeli'yi taklit ederken
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Mukim iken, ihtiyaç halinde Hanbeli mezhebini taklit edip iki namazı cem ederken, Hanbeli'nin uymamız gereken şartları nelerdir? CEVAP: Hanbeliyi taklit eden, Hanefi mezhebinden çıkmadığı için kendi mezhebindeki bütün şartlara ve müfsitlere uyar. Ayrıca Hanbeli'deki şartlara da uyması gerekir. Uyması gerekip de Hanefi'den farklı olanlardan bazıları şunlardır: 1- Gusülde ağzın ve burnun içini yıkamak ve niyet etmek farzdır. [Ağzında dolgu dişi olan da ihtiyaç halinde Hanbeli'yi taklit edebilir.] 2- Abdestte, Besmele çekmek, ağzın ve burnun içini yıkamak, niyet, tertip, müvalat ve başın tamamını meshetmek farzdır. [Kulaklar başa dahildir] 3- Herhangi bir kadının derisine şehvetle dokunmak bozar. Kendine kadın dokununca, lezzet duysa da bozulmaz. 4- Kendisinin veya başkalarının, çocuk olsun büyük olsun seveteynine [iki edep yerine] elinin içi veya dışı ile dokunsa abdesti bozulur. Bir kadın, kendi fercine dokunursa abdesti bozulmaz. 5- Deriden çıkan her şey, çok ise bozar. Mesela az bir kan bozmaz. 6- Kadınların örgülü saçlarını açmaları, cünüplük için sünnet, hayz için farzdır. 7- Bedende, elbisede ve namaz kılacak yerde az da olsa necaset bulunmamalıdır. Kâfire iyilik etmek Tam İlmihal'de, Besmelenin manası açıklanırken, "Her var olana, onu yaratmakla iyilik etmiş ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan..." deniyor. Kâfir olarak dünyaya gelip, kâfir olarak ölen bir kişinin dünyaya gelmesini düşündüm ve buradaki her var olana, yaratılmakla iyilik edilmiş" sözünü anlayamadım. Bir de her an yok olmaktan korumak kâfirler için niye bir iyilik olsun ki? CEVAP: Kâfir olarak kimse dünyaya gelmez. Herkes Müslümanlığa elverişli olarak dünyaya gelir. Bunu Peygamber efendimiz bildirmiştir. Yani bir kâfir çocuğu da Müslümanlığa elverişli olarak doğuyor. Bu onun için bir şanstır, ona bir iyilik edilmek isteniyor, kabul edip etmemesi onun bileceği iştir. Kâfir çocuğu da kâfir olarak büyümüşse suç kendisindedir. Çünkü Allahü teâlâ ona akıl vermiştir. Aklını doğru yolda kullanmazsa suç Allahın olmaz. Allah, kâfire akıl veriyor, iman etmesi için mühlet veriyor, sebepler yaratıyor, bu iyilik değil mi? Şiirin açıklaması Nabi Efendinin bu şiirini açıklar mısınız? Sakın terki edebden, küy-i mahbûb-i Hudâdır bu, Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâdır bu! Murâ'ât-i edeb şartiyle gir Nâbî bu dergâha, Metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-i Enbiyâdır bu! CEVAP: Kelimelerin manaları şöyledir: Küy=köy, mahalle, şehir Murâ'ât=saygı göstermek riayet etmek Metaf=tavaf edilecek yer Kudsiyan=kudsiler, melekler Busegah=öpülecek yer Edepsizlik yapmaktan çok sakın, burası Huda'nın sevgilisinin şehridir. Burası, Allahın rahmetle nazar ettiği, Muhammed Mustafa'nın makamıdır. Nabi, bu dergaha, saygı ile edebini takınarak gir. Meleklerin tavaf ettiği, peygamberlerin eşiğini öptüğü yerdir burası.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir hoca diyor ki: "Gün, imsak vaktinden sonra başlar. Onun için imsak vaktinden önce oruca niyet ederken, yarınki oruca diye niyet edilir. İmsak vakti çıkınca niyet ederken bugünkü oruca diye niyet edilir. Bu bakımdan bir kimse imsakten önce, önümüzdeki günü kastederek bugünkü oruca diye niyet etse, niyeti sahih olmaz. Hatta imsaktan sonra oruca diye niyet etse hangi günü kast ettiğini bildirmediği için orucu yine sahih olmaz. Bunun gibi, bir kimse öğle namazını kılarken, bugünkü öğle demezse, sadece öğle namazına diye niyet etse hangi günkü öğleyi kıldığını bildirmediği için namazı sahih olmaz." Bu hocanın dedikleri doğru mu? Bir kimse, imsaktan önce veya sonra oruca diye niyet etse bugünkü veya yarınki demese orucu sahih olmaz mı? Öğleyi veya başka vakti kılarken bugünkü diye belirtmezse niyeti sahih olmaz mı? CEVAP: Günün tarifi doğru, diğerleri hep yanlıştır. Fıkıh kitaplarında açıklanıyor. Oruca demekle, niyet sahih olmuş olur. Çünkü o orucun ramazan orucu olduğunu biliyor, hangi gün tutacağını da biliyor. Onun için, yanlışlıkla bugün diyeceğine yarın dese veya gece niyet ederken, yarın demesi gerekirken bugün dese yine orucu sahih olur. Hiçbir namazda, bugünkü demeye gerek yoktur. Çünkü bugünkü namazı kıldığını bilmektedir. Bugünkü demese de niyeti sahihtir. Bir kimse, öğle vakti, öğle namazına niyet ederken, dili ile, bugünkü ikindi namazına diye niyet etse, kalbi ile de öğle olduğunu bilse, öğleyi kılmaya niyet etse, öğle için niyet etmiş sayılır, dil ile söylediğine itibar edilmez. Tersine, öğleyi kılmaya başlarken, ikindi zannetse, fakat dili ile de bugünkü öğleye diye niyet etse, namazı sahih olmaz. Kalben yaptığı geçerlidir. Bunun gibi namaz kılarken kıbleye dönmek, kıblenin Kâbe olduğunu bilmek şarttır. Ancak namaza niyet ederken bunları söylemek şart değildir. Yani döndüm kıbleye, kıblem Kâbe demek şart değildir. Çünkü Müslüman kıblesinin Kâbe olduğunu bilir. Seccadesi kıbleye doğru değilse düzeltir. Hiç araştırmadan durursa kıbleye isabet etse bile namazı sahih olmaz. Kıbleye döndüğünü söylemesi gerekmez. Demek ki bugünkü oruca, bugünkü öğleyi kılmaya, döndüm kıbleye demek şart değildir. (Redd-ül muhtar, Dürer ve gurer) Seven sevdiği iledir Mürşid-i kâmillerin bulunmadığı asrımızda, kimleri nasıl rehber edinmeliyiz? CEVAP: Vefat etmiş hakiki İslam âlimlerini sevmek ve kitaplarını okumak yeter. Çünkü İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Doğru yolda gidenleri sevmek, onlarla tanışmak, görüşmek, onlar gibi olmaya özenmek, o büyüklerin sözlerini işitmek, kitaplarını okumak, Allahü teâlânın nimetlerinin en büyüklerinden ve ihsanlarının en kıymetlilerindendir. Hadis-i şerifte, (El-mer'ü mea men ehabbe) buyuruldu ki, (Kişi, sevdiği ile beraberdir) demektir. Yani, kişi, dünyada ve ahirette sevdiği kimselerle beraber olur. Bunun için din büyüklerini seven kimse, onlar ile beraber olur. Onların Allahü teâlâya manevi olan yakınlığında, onlar gibi olur. Bu büyükleri seven, onlarla beraber olur. Onlarla beraber olan, şaki olmaktan [küfre düşmekten, günah işlemekten] korunmuş olur. (2/36)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yunus suresinin 88. âyetinde piyasadaki bütün mealler şöyle diyor: Musa Allah'a dedi ki: Ya Rabbi Firavun'a bu kadar malı insanları senin yolundan saptırması için mi verdin? Onları ve mallarını yok et. Musa aleyhisselam Allahü teâlâya böyle der mi, onu böyle suçlar mı? Bu mealler yanlış değil mi? CEVAP: Evet yanlıştır. Biz de piyasadaki çok meale baktık, hepsi de aşağı yukarı aynı şekilde yazıyor. Bu bakımdan açıklamasız olan meallere itimat edilmez. Tefsirlere bakmak gerekir. Biz de tefsirlere baktık. O şekildeki meal uygun değil. Kurtubi tefsirinde diyor ki: Liyudıllu kelimesindeki lam harfinin çeşitli manaları vardır. Buradaki lam, sonucu bildirir. Nitekim haberde geldi ki: (Bir melek her gün şöyle seslenir: Sonunda ölmek üzere doğuyorsunuz, işlerinizi de sonunda harap olmak üzere bina ediyorsunuz.) Âyette, Firavun ve adamlarının işlerinin sonu sapıklığa varacağı için, sanki verilen mallar, sapıtmaları için verilmiş gibi oluyor. (Senden yüz çevirdikleri halde onlara bu kadar mal mülk verdin, senin onlardan yüz çevirmenden de korkmadılar. Senin onlardan razı olmadığını anlayamadılar. Sapıklıklarına devam ettiler. Malı sapıtmamaları için verdin ama onlar sapıttılar, öyle ise sapıtmalarına sebep olan malları onların ellerinden al. Verdiğin mallarla onları bu yolda imtihan eyle) denmek isteniyor. Netice olarak âyetin meali şöyle oluyor: (Musa aleyhisselam dedi ki: Ya Rabbi sen Firavun ve kavmine dünya hayatında göz kamaştıran zenginlik ve bol servet verdin. Bu kadar malı sanki sen, insanları senin yolundan saptırmaları için vermişsin gibi kötü yollarda kullanıyorlar. Onları ve mallarını yok et, kalblerini de şiddetle sık, elemli azabı görmedikçe [vahyle bana bildirdiğin gibi] onlar iman etmezler.) Bu mu benim Rabbim? Birçok mealde İbrahim aleyhisselamın Ay ve Güneş için (Bu benim rabbim) dediği bildiriliyor. Bir peygamber nasıl böyle söyler? Bu mealler yanlış değil mi? CEVAP: Evet yanlıştır. Tefsirlerde, (Bu mu benim Rabbim, bunlardan Rab olamaz) anlamında söylediği bildiriliyor. Hz. Ömer'in de buna benzer sözleri vardır. İbni Sebe bu sözleri istismar ediyor. (Ömer Hudeybiye'de, Resulullahın peygamberliğinden şüphe etmişti) diyor. Hz. İbrahim, (Bu mu benim Rabbim) dediği gibi, Hz. Ömer de, Allah ve Resulüne olan teslimiyetini bildirmek için, (Ya Resulullah sen Allahın peygamberi değil misin? Biz hak, kâfirler bâtıl yolda değil mi?) mealindeki sözlerinden dolayı İbni Sebe, Hz. Ömer'e saldırıyor. Hz. Ömer, (Ya Resulallah, sen elbette Allahın resulüsün, bizim yolumuz elbette hak, kâfirler elbette bâtıl yoldadır. Zahiren aleyhimize görünen bu anlaşmada asla dinden taviz verilmedi) demek istediğini bütün Ehl-i sünnet âlimleri bildirmektedir. (Kurret-ül-ayneyn)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Amirlerimizden adaletsiz ve yanlış iş yapanlar oluyor. Uğraşmamıza rağmen hakkımızı alamazsak, yanlışlıkları düzeltemezsek âmirlerimizi üst makama şikâyet etmemizde bir mahzur olur mu? CEVAP: Amirlerle münakaşa edilmez. Onların yaptığı işler ulu orta tenkit edilmez. Onlara itiraz, onları tayin eden amire itiraz olur. Bizim yanlış sandığımız şey doğru olabilir. Hakkımız sandığımız şey, hakkımız olmayabilir. Hakkımız olsa bile, hakkı kendi elimizle almaya kalkmamız anarşiye sebep olur. Amirlere itaat gerekir. Çünkü Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Elleri kesik, sakat bir köle de olsa, amirinize itaat edin!) [Müslim] (Sırtına vurup malını alsa da, amirine itaat et!) [Buhari] Kur'an-ı kerimde de mealen buyuruluyor ki: (Allah'a, Peygambere ve sizden olan amirlere itaat edin!) [Nisa 59] Ortada ihanet gibi bir durum varsa, uygun kimselerle istişare edilip durum, usul-i dairesinde bir üst makama bildirilebilir. Eshab-ı kiramdan Avf bin Malik el-Eşca'i hazretleri anlatır: Mûte Gazasına çıkmıştım. Sadece bir kılıcı olan Yemenli bir asker de yanımdaydı. Orada kesilen bir devenin derisinden bir kalkan yaptı. Giderken bir Rum birliğiyle karşılaştık. Silahı da, atının eğeri de altın işlemeli bir Rum, Müslümanlara şiddetle saldırıyordu. Yemenli de bir kayanın arkasında saklanıp onu takibe başladı. Rum yaklaşınca Yemenli kılıcıyla atın ayaklarını kırıp Rum'u yere düşürdü. Hemen üstüne atılıp kılıcı ile onu öldürdü. Atını da, silahını da aldı. Ben sana demedim mi? Allahü teâlâ Müslümanlara zafer müyesser edince, Emirleri Halid bin Velid, Yemenlinin öldürdüğü Rum'dan kalan eşyalardan bazısını aldı. Hâlid'e, Resulullahın, (Kim savaşta birini öldürürse, öldürdüğü kimsenin bütün malları öldürene verilir) hadis-i şerifini duymadın mı, diyerek aldığı ganimetleri geri vermesini söyledim. Halid, "Evet biliyorum. Ama bu kadar ganimet ona çok" dedi. Ben de "Bunu Yemenliye geri vermezsen, durumu Resulullaha iletirim" dedim. Buna rağmen Halid ganimetleri geri vermedi. Ben de Medine'ye gelince durumu Resulullaha anlattım. Resulullah, Halid'e durumu sordu, o da, dediklerimi doğruladı. Resulullah, (Aldıklarının hepsini geri ver) buyurdu. Ben de, "Ya Halid, ben sana dememiş miydim, Yemenlinin hakkını sende bırakmam" diye. Resulullah bunu duyup işin aslını sordu. Ben olduğu gibi anlattım. O zaman öfkelenip, "Ya Halid, ganimetleri verme! Siz emirlerime [kumandanlarıma] nasıl itiraz edersiniz. İşlerin temizi size, bulanığı emirleredir" buyurup beni azarladı. (Müslim, Ebu Davud) İmam Nevevi, son cümleyi şöyle açıklıyor: İşlerin iyi yürümesi âmirlerden sorulur, memurlardan sorulmaz. Bu hadisten anlaşılıyor ki, Emir, mücahidden aldığı ganimeti, bir başka mücahide verebilir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yazılarınızda, biz Kur'an ve hadisleri anlayamayacağımız için fıkıh kitabı okumamız gerektiğini bildirdiğiniz halde, neden âyet ve hadisleri delil olarak gösteriyorsunuz? CEVAP: Biz hiçbir âyeti Kur'andan ve hiçbir hadisi hadis kitaplarından almıyoruz. Doğru mana versek bile hata olur. Çünkü buna yetkimiz yoktur. Bir hadis-i şerifte, (Kur'anı kendi görüşüne göre açıklayan kâfir olur) buyuruluyor. Bir kimse, kendi görüşüne göre Kur'an-ı kerîme mana verse, verdiği mana doğru olsa da, meşru yoldan çıkarmadığı için, hata etmiş olur. Verdiği mana yanlış ise kâfir olur. (Berika) Yine bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki: (Kur'an-ı kerimi, kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa dahi, mutlaka hata etmiştir.) [Nesai] İslâm âlimleri bir konuyu anlatırken âyet ve hadisten delil vermişse, biz onları aynen naklediyoruz. Yani kendiliğimizden âyet ve hadisi delil göstermiyoruz. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Hiç yanlış olmayan, güvenilecek, yalnız Kur'an-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerdir. Çünkü her ikisi de, elbette doğru olan, vahy ile yani melek ile indirilmiştir. Âlimlerin söz birliği ve müctehidlerin ictihadı da, bu iki doğru kaynaktan alınmıştır. İşte, İslamiyet'in bu dört temeli dışında kalan bilgiler, her ne olursa olsun, bu dört esasa uygun ise, kabul edilir. Uygun olmayanlar, Evliyanın ilimleri, marifetleri, keşifleri olsa da kabul edilmez. [Fen adamı olarak geçinen, fen taklitçilerinin, tecrübe ve ispat edilmiş bilgiler arasına, bozuk düşünceleri ile karıştırdıkları, hipotez, teori bile olmayan sözleri de böyle kabul edilmez.] (M. 217) Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki: Edille-i şer'iyyenin dört olması müctehidler içindir. Mukallidler yani dört mezhepten birinde olanlar için delil, senet, bulunduğu mezhep imamının ictihadı ve sözüdür. Çünkü mukallidler, âyetten ve hadisten ahkam çıkaramaz. Bunun içindir ki, mezhep imamının sözü, nass'a yani âyete ve hadise uymuyor göründüğü zaman mezhep imamının sözüne uyulur. Çünkü Nass ictihad isteyebilir. Yahut, başka nass'la değişmesi, tevil edilmesi veya nesh edilmiş olması mümkündür. Bunları da ancak müctehid anlayabilir. (Berika s.94) Adalet ve ihsan Biz Müslüman ana babadan, Müslüman ülkesinde doğduk, bu bakımdan şanslıyız. Peki kâfir ana babadan doğup, kâfir ülkesinde yaşayan çocuğun bu şansı yok. Bu haksızlık değil mi? CEVAP: Allah herkese akıl vermiş, araştırıp doğru yolu bulabilir. Aklı olmayan ise zaten sorumlu değildir. Kimisi deniz kenarında, kimisi dağda dünyaya gelir. Kimisi ekvatorda kimisi kutuplarda doğar. Allah herkese gücünün yettiğini sorar, gücünün yetmediğini sormaz. Dağda büyüyüp İslamiyet'i işitmemişse onu sorguya çekmez. Ona niye namaz kılmadın demez. Bir kimsenin Müslüman evladı olması, İslam terbiyesi ile yetişmesi, Allahü teâlânın bir ihsanıdır. Kâfir çocuklarına bu ihsanı yapmıyor. Fakat, kimseye ihsan yapmaya mecbur değildir. İhsan yapmamak zulüm olmaz. Mesela, bakkaldan bir kilo pirinç alsak, tam bir kilo tartması adalettir. Noksan tartarsa zulüm olur. Biraz fazla verirse ihsan olur. Bu ihsanı istemek, kimsenin hakkı değildir.
Küfür isnadı çok tehlikelidir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Harama helal veya haram bir şey için Allah razı olsun diyenin kâfir olacağı sitenizde yazılıdır. Birisine küfür isnadında bulunmak tehlikeli değil mi? Bu konuya açıklık getirir misiniz? CEVAP: Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Bilmeden fetva verene, yerdeki ve gökteki melekler lânet ederler.) [İbni Lal] Müslümana kâfir demek çok tehlikelidir. Bir kurtuluş yolu varsa onu bulmak lâzımdır. Bu konuda epey incelemelerde bulundum. Çünkü hangi söz küfür, hangisi değil, bilmek şarttır. 99 tane âlim, bir şeye küfür dese, bir tek âlim de küfür değil dese, o kimseye o işten dolayı kâfir denmez. Hanefi mezhebindeki bütün âlimler, bir şeye küfür dese, diğer mezheplerdeki bir âlim, bu şey küfür değil dese, o kimseye kâfir denmiyor. Onun için küfür olan bir konuda ince eleyip sık dokumak gerekiyor. Sorumsuz kimseler hemen haramdır, helaldir diye çekinmeden söylerler. Bilmeden, kitaba bakmadan, caizdir, caiz değildir gibi konuşmaktan çok sakınmalı! Haramdan korkmayan, günah işlemeye cesaret eden cahildir. Nitekim, (cahil, cesur olur) yani (cahil cür'etkâr olur) deniyor. Bu söz, (cahil, günah işlemekten korkmaz) demektir. Hadis-i şerifte, (Fetvâ vermekte en cür'etkâr olanınız, ateşe [Cehenneme atılmaya] en cür'etkâr olanınızdır) buyuruldu. (Darimî) Zaruret olunca haram bir şey ilaç olarak kullanılıyor ve şifa hasıl olabiliyor. Halbuki Peygamber efendimiz, (Haramda şifa yoktur) buyuruyor. Haram olan şey, nasıl şifa olabiliyor diye hatıra gelebilir. Evet haramda şifa olmaz. Zaruret olunca haram mubah hale geliyor. Mubahtan şifa hasıl oluyor. Genelde erkek için, yabancı kadınla tokalaşmak gibi bir zaruret hasıl olabiliyor. Fitneye sebebiyet vermemek için tokalaşmak mubah oluyor. Mubah olan bir işten dolayı teşekkür etmeye, Allah razı olsun demeye küfür demek doğru olmaz. Yabancının elini öpmek Bazı bayanlar, mail ile, telefon ile, (Hocam ellerinizden öperiz) diyorlar. Bizzat öpmekle, öperim demek farklı şeylerdir. Mesela eski bir âdettir, mektuplarda, (Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperiz) denir. Halbuki gözden öpülmez, bu, sevgiyi belirten bir ifadedir. Hatta her büyüğün elini de öpmek uygun değildir. Sadece ana baba ve âlimin eli öpülür diye bildiriliyor. Ama âdettir, fitne olmaması için amca, dayı, hala ve teyzemizin elini öpüyoruz. Hatta yabancı yaşlı kadın veya erkeklerin de elini öpüyoruz. "Ana babadan başkasının eli öpülmez, siz haramı mubah sayıyorsunuz, o halde kâfir oldunuz" demek yanlış olur. Bir teyzenin elini öpsek, o da "Evladım Allah razı olsun" dese, teyzeye "haram bir işe Allah razı olsun dediniz, küfre girdiniz" demek de yanlıştır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Mecelle'de, (Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır) deniyor. Buna birkaç örnek verir misiniz? CEVAP: Mecelle'deki bu ifade, (Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan önce gelir) anlamındadır. Birkaç örnek verelim: Günahtan sakınmak, sevap kazanmaktan önce gelir. Yasaklardan, zararlardan kaçmak, iyi, faydalı şeyleri yapmaktan daha önce gelir. Mekruhtan sakınmak, sünnet işlemekten daha önce gelir. Haramdan sakınmak, farzı yapmaktan önce gelir. Emir ile yasak bir araya gelince, yasağa uyulur. Bir emri yapmak, bir haramı işlemeye sebep olursa, haram işlememek için, o emir terk edilir, yapılmaz. Mesela namaz kılarken necaseti temizlemek emirdir, başkalarının yanında avret yerine açmak ise yasaktır. Avret yerini açmadan temizleme imkânı yoksa, yasağa uyulur, yani avret yeri açılmaz. Emre uymak ise, sünnete, müstehaba, edebe uymaktan önce gelir. (El emrü fevkal edeb) buyurulmuştur. Emre uymak, edebi gözetmekten önce gelir demektir. Mesela, bir yere büyüklerden önce girmek edebe aykırıdır. Ama o büyük "gir" demişse hemen girilir. "Önce siz girin" denmez. Dünya sevgisini kalbden çıkarmadan Allah sevgisini koymak mümkün olmaz. Kalbine Allah sevgisini koymak isteyenin, haramlardan kaçarak dünya sevgisini kalbinden çıkarması gerekir. Kalbden dünya sevgisi çıkınca, Allah sevgisi kendiliğinden girer. Bir de dinimizde "ehemi mühimme tercih" prensibi vardır. Bu, daha önemli olanı önemli olana tercihtir. Elzem olanı lâzım olana tercihtir. Mesela sünnet işlemek nafileye tercih edilir. Hz. Ömer, sabah namazını kıldırınca, cemaat arasında bir genci göremeyip sebebini sorunca, (o her gece nafile ibadet yapıyor. Belki sabahı kılınca uyumuştur) dediler. (Bütün gece uyusaydı da, sabah namazını cemaat ile kılsaydı, daha iyi olurdu) buyurdu. Görülüyor ki bir farzı yaparken, edeplerinden bir edebi yapmak ve bir mekruhundan sakınmak, zikir, fikir ve murakabeden kat kat daha kıymetlidir. Evet bunlar, o edepleri yapmakla ve mekruhlardan sakınmakla beraber yapılırsa, elbette çok faydalı olurlar. Fakat onlar olmadan, bir şeye yaramaz. Bunun gibi, bir lira zekat vermek, binlerce lira nafile sadaka vermekten daha iyidir. O bir lirayı verirken bir edebini gözetmek, mesela, yakın akrabaya vermek de o nafile sadakadan kat kat daha iyidir. Öncelik sırası Bunun için, önce ehl-i sünnete uygun iman etmek, sonra haramlardan sakınmak, sonra farzları yapmak, sonra mekruhlardan sakınmak, sonra müekked sünnetleri, daha sonra da müstehabları yapmak lâzımdır. Bu sırada, önce olanı yapmayanın, sonra olanı yapmasının hiç faydası olmaz ve önce olanı yapabilmek için, sonra olanı terk etmesi caiz, hatta vacib olur. Evliya olmak için de, farzları yapmak lâzımdır. Sıra ile, önce Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, sonra haramlardan sakınmak, farz olan ibadetleri yapmak ve salih olan müminleri sevmek lâzımdır. İhlas ile yapılmayan ibadetin faydası olmaz, sevabı olmaz. İhlas, her şeyi yalnız Allah rızası için yapmaktır. Tam İlmihal'de bildirilen kendine farz olan ilimleri öğrenmek farz-ı ayndır. Bir müddet böyle farz-ı ayn ilim öğrenmek, bin sene nafile ibadetten üstündür. Çünkü nafile, denizin yanında damla bile değildir. Farz-ı ayn ilimden bir şey öğrensen eğer, Dünyanın hazinesi etmez bu kadar değer
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir Müslümana iyilik etmek mi daha sevaptır, yoksa zikir ve benzeri ibadetlerle meşgul olmak mı? CEVAP: İkisini de yapmaya çalışmalıdır. (Bir mümini sevindirmek bir yıllık nafile ibadetten hayırlıdır) buyuruluyor. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri de, (Zikir ve murakabe, bir Müslümana hizmet yapılamadığı zamanda olur. Birinin gönlünü alacak, onu sevindirecek bir hizmet, zikir ve murakabeden önce gelir) buyururdu. Murakabe, nafile ibadet yapmak, Allahü teâlânın, her an, her şeyi gördüğünü, bildiğini düşünmektir. Demek ki insanlara yardım ve hizmet ederek onları sevindirmek daha sevaptır. Ne şekilde olursa olsun, dine uygun olarak insanları sevindirmek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Farzlardan sonra en kıymetli amel, mümini sevindirmektir.) [Taberani] (En kıymetli amel, bir müminin sıkıntısını gidermek, borcunu ödemek veya karnını doyurmak suretiyle sevindirmektir.) [Taberani] (Darda kalana kolaylık gösterene, Allah da dünya ve ahirette kolaylık gösterir.) [Müslim] (Sıkıntıya düşene, çaresize yardım edeni Allahü teâlâ sever.) [İbni Neccar] (Din kardeşinin bir işini yapmak için gidenin, her adımında 70 günahı affedilir ve 70 sevab verilir. O iş bitene kadar, böyle devam eder. İşi yapılınca, bütün günahları affedilir. O işi yaparken ölürse, sorgusuz sualsiz Cennete gider.) [İbni Ebiddünya] (Duam kabul olsun, sıkıntım gitsin diyen, darda kalanı ferahlandırsın!) [İbni Ebiddünya] İki namazı cemden sonra Seferde, ikindide namaz kılma imkanımız olmaz diye, Maliki mezhebini taklit ederek, öğle ile ikindiyi, öğle vaktinde cem ettikten [birleştirip kıldıktan] sonra, ikindide namaz kılacak vakit bulursak, ikindiyi tekrar kılmamız gerekir mi? CEVAP: Namaz kılınmıştır, tekrar kılmak gerekmez. Ancak ihtiyata riayet etmek iyi olur. Belki cem etmeyi gerektirecek sebep olmayabilir veya iki namazı cem ederken gerekli şartlara uyulmamış olabilir. Bunun gibi sebeplerle cem sahih olmamış olabilir. Bu bakımdan (Vaktine yetişip de kılamadığım son ikindi namazının farzını kılmaya) diyerek bir namaz kılmak iyi olur. İkindi sahih olmuşsa bu kıldığımız kaza namazı yerine geçer. İkindi sahih olmamışsa onun yerine geçer. İkindiden sonra namaz İkindinin farzından sonra ikindinin sünneti veya nafile namaz kılınmaz. Kaza namazı da kılınmaz mı? CEVAP: İkindi namazını kıldıktan sonra kaza kılınır. Akşama 40 dakika kalıncaya kadar kılınır. İkindi geç kılınmışsa, yani akşama 40 dakikadan az kalmışsa artık kaza kılınmaz. Ama ikindi namazı çok geç kalsa da mesela akşama birkaç dakika kalsa da yine kılmak farzdır. Terk edilmesi haram olur. Sefere niyet Üç günlük yola [mesela Ankara'dan Tokat'a] giden ve orada bir hafta kalmayı düşünen her hanefî otomatikman seferi mi olmuş olur? CEVAP: Evet. Gitmeye karar vermek niyettir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Haklı olarak birini yüzüne karşı övmek uygun mudur? CEVAP: Haklı olarak da birini yüzüne karşı övmek, onun felaketine sebep olabilir. Çünkü sevdiği kimseyi övmek, aşırılığa kaçar ve yalan karışabilir. Sevmediği kimseyi övmekte ise riya olabilir. Bazen bir kimseyi övmekle, övülen kimse sevinir, kendini beğenir, insanlar beni örnek alsın diye gösterişe kapılabilir. Kendini diğer insanlardan üstün görebilir. Halbuki kendini aciz, eksik, günahkâr gören, kibirlenemez, salih amel işlemeye ve haramlardan daha çok sakınmaya gayret eder. Kendisini başkalarından üstün gören kimse ise, bütün faziletlerden mahrum kalır. Övülen kimse, kendisinde bir şeyler olduğunu zanneder. Resulullahın yanında birisini övdüler. Övene, (Onun boynunu kestin, duyarsa iflah olmaz) buyurdu. (Buhari, Müslim) Birini övmek, onun kibirlenmesine sebep olabilir. Kibir ve ucub ise, insanı helak eder. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Din kardeşinden bir ihtiyacını isterken onu övmekle söze başlamayın. Böyle yapan onun belini kırmış olur.) [İbni Lal], (Birbirinizi övmekten sakının. Çünkü övmek onu boğazlamaktır.) [İbni Mâce], (Kişiyi yüzüne karşı övmek, onu boğazlamaktır.) [İ. Ebid-dünya] Bizi öven bize iyilik etmiş olmaz. Bizi arkadan hançerlemiş olur. Onun için övenlerin sözlerine itibar etmemeli. Bir hadis-i şerif meali: (Meddahların [herkesi övenlerin, yağcıların] yüzüne toprak saçın!) [Müslim, Tirmizi] (Toprak saçmak, onu aşağı bilmek, sözlerine değer vermemektir.) İyileri övmek uygun olmayınca, fasıkları, yani açıktan günah işleyenleri övmek hiç uygun olmaz. Bir hadis-i şerif meali: (Fâsık övüldüğü zaman Allahü teâlâ gazaplanır.) [İbni Ebid-dünya, Beyheki] Bizi övenlerin tesiri altında kalmak da uygun değildir. İnsanların övmesiyle, yermesini bir kabul edenler makbul insanlardır. Birisini tenkit ettiğiniz zaman üzülmüyor, haktan ayrılmıyorsa, övünce de sevinmiyorsa, o kimse salih biridir. Hz. Ömer, kendisini öven birine, (Beni de, kendini de helak mı edeceksin) buyurdu. Bir âlim de, kendini yüzüne karşı övene buyurdu ki: (Beni niçin övüyorsun? Öfkeli iken tecrübe ettin de beni halim selim mi buldun? Benimle yolculuk ettin de iyi biri olarak mı gördün? Bana bir emanet verdin de buna riayet ettim mi? Bilmediğin kimseyi nasıl översin?) Övülmeyi sevmek felakettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Övülmeyi sevmek, insanı kör ve sağır eder. Kusurlarını görmez olur. Doğru sözleri, verilen nasihati işitmez olur.) [Deylemi], (Din işlerine, insanların sizi övmeleri arzusunu karıştırmaktan sakının. Sonra amelleriniz boşa gider.) [Deylemi], (Cennetin ebedi nimetlerini isteyen, övülmekten hoşlanmasın.) Deylemi] Bir insan için ölüm anı mühimdir. Yani imanla gitmek mühimdir. Ölürken imanla gitmeyen kimseyi hayatında övmek neye yarar? Kendimizi övmek, övenlere ses çıkarmamak, bilmediğimiz insanları övmek uygun olmaz. Allahü teâlâ, bize iman gibi büyük bir nimet ihsan etmiştir. Bununla övünebiliriz. Ancak son nefese kadar bu imanı muhafaza edip etmeyeceğimiz belli değildir. Bunun için daima korku içinde yaşamak, haramlardan kaçmak, dinimizin bütün emirlerini yapmak ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemek gerekir.
31.05.2004
.Hacılara dağıtılan kitaplar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bu yıl hacda hacılara ücretsiz dağıtılan Ehl-i sünnet vel-cemaat inancı isimli kitapta, şefaat ve kabir azabı hak deniyor. Ancak Allah gökte oturuyor ve Azrail ölüm meleği değil deniyor. Hz. Nuh'tan önceki peygamberler inkâr ediliyor. Bir cevap verir misiniz? CEVAP: Allah gökte veya Arş'ta demek insana benzetmek olur. Halbuki Kur'an-ı kerimde, (O hiçbir şeye benzemez) buyuruluyor. (Şura 11) Arş'a, oturmaya muhtaç sanmak da küfürdür. Allah her noksandan münezzehtir. (Yunus 10) İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: Ehl-i bâtıl, istiva, vech, yed gibi kelimeleri tevil etmedikleri için sapıtmışlardır. Allahü teâlâ, mekândan münezzehtir. İstiva demek, Arş'a hükümran olması, Arş'ı hükmü altına alması demektir. "Hükümdar, Irak'ı kansız olarak istiva etti" demek, "Irak'ı kansız olarak ele geçirdi" demektir. Yedullahtaki yed=el kelimesini bilinen el gibi sanmamalı. Mesela "Falanca şehir, filanca valinin elinde" denilince, o şehrin valinin elinin içinde değil, onun idaresi altında olduğu anlaşılır. İstiva, vech gibi kelimeler de böyle tevil edilir.) [İlcam-ül-avam] İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâ noksan sıfatlardan beridir. Zamanlı, mekanlı ve cihetli değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmıştır. Cahiller, Onu, Arş'ın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, diğer eşya gibidir, Onun mahlukudur, sonradan yaratmıştır. Sonradan yaratılan bir şey, her zaman var olana, yer olabilir mi? Nasıl ki, Beytullah=Allahın evi kelimesi, hâşâ Allahın barındığı ev değilse, gölge, el, yüz, istiva gibi kelimeler de böyledir. Arş yaratılmadan önce hâşâ Allah nerede idi? Oturmak, âcizlik değil midir? Hâşâ Allah âciz denir mi? Allahın sıfatları tevil edilmez dedikleri halde, (Allah, nerede olsanız, O sizinle beraberdir) mealindeki âyeti tevil ederek tezada düşüyorlar. Beraberliği ilmen diye tevil ediyorlar da, istivanın da ilmen olduğunu niye kabul etmiyorlar? "İstiva" hâkim olmaktır Ehl-i sünnet âlimleri, istivayı, Allah'ın Arş'a hükümran olması, hâkim olması diye açıklamışlardır. Peki Allah Arş'ın hâkimi de göklerin ve yerin hâkimi değil midir? Niye sadece Arş'a istiva etti denmiştir de, göklere de istiva etti denmemiştir? CEVAP: Bunu bir örnekle açıklarsak kolay anlaşılır. Türkiye başbakandan sorulur demek, İstanbul, İzmir sorulmaz demek değildir. İstanbul valinin elinde denince, ayrıca Beşiktaş ve Fatih'i de söylemek gerekmez. Arş da, yer ve göklerden büyük olduğu için sadece Arş denmiştir. Ancak yine cahiller yanlış anlamasın diye hepsi de bildirilerek şöyle buyurulmuştur: (Göklerin, yerin ve Arş'ın Rabbi olan Allah onların vasfettiklerinden münezzehtir.) [Zuhruf 82] (O, göklerde ve yerde tek Allah'tır.) [En'am 3], (O gökte ilahtır, yerde ilahtır.) [Zuhruf 84] Bu âyetlerden, hâşâ Allah'ın hem yerde ve hem de gökte olduğu anlaşılabilir. Böyle inanmak da küfürdür. (O her şeyi kuşatmıştır.) [Fussilet 54] Bu âyetten de hâşâ, Allah'ın, kâinatın dışında olup her şeyi çepeçevre kuşattığı anlaşılıyor. Böyle sanmak da küfür olur. (O, Arş'a istivâ edendir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.) [Hadid 4] Eğer bu âyet de tevil edilmezse, Allah'ın, hem Arş'ta, hem de her yerde olduğu anlaşılır.
.İlk peygamber Nuh diyorlar!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hacılara dağıtılan Ehl-i sünnet vel-cemaat inancı isimli kitapta, Hz. Nuh'tan önceki peygamberler inkâr ediliyor. Delil olarak şu âyet gösteriliyor: (Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, evlatlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.) [Nisa 63] Burada bütün peygamberler bildirilmiyor. Mesela Âdem, İdris, Hud, Sâlih, Lut, Şuayb, Musa, Zekeriyya, Yahya [aleyhimüsselam] gibi peygamberlerin ismi geçmediği için bunlara vahiy gelmedi, bunlar peygamber değildir denebilir mi? Aşağıdaki âyet-i kerime, Nuh aleyhisselamdan önce, o kavme peygamberler geldiğini, fakat o peygamberleri yalandıkları bildirilerek buyuruluyor ki: (Nuh kavmi, peygamberleri yalancılıkla itham etti.) [Şuara 105] Eğer sadece Nuh aleyhisselam olsa idi, mürselîn denmezdi. (Kavmi Nuh'u yalanladı) denirdi. İdris, Şit ve Âdem [aleyhimüsselam]'in peygamberliklerini inkâr ediyorlar. İdris aleyhisselam, Şit aleyhisselamın torunlarındandır. Hz. Şit, Hz. Âdem'in oğlu olup peygamber olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Diğer ikisinin Kur'an-ı kerimde isimleri geçmektedir. Bunları inkâr, Kur'an-ı kerimi inkâr olur. Kur'an-ı kerim tevili imkânsız bir şekilde şöyle bildiriyor: (İdris de pek doğru bir insan, bir peygamberdi.) [Meryem 57] Her âyeti inkâr gibi, bu âyeti de inkâr küfürdür. İki hadis-i şerif meali de şöyledir: (Mirac'ta, ikinci göğe vardık. Cibril, bekçisine "Kapıyı aç" dedi. Melek Ona dünya semasının bekçisininkine benzer sorular sordu. Hz. İdris'e uğradığımda bana şöyle dedi: "Merhaba ey salih Peygamber ve salih kardeş." Ben "Bu kim?" diye sordum. Cebrâil, "Bu İdris Peygamberdir" dedi.) [Buhari, Müslim, İ.Ahmed] (Resullerin ilki Âdem, sonuncusu ise Muhammed'dir. İsrail oğullarının nebilerinin ilki Musa ve sonuncusu İsa'dır. Kalem ile yazan ilk peygamber ise İdris'tir.) [Hakîmi Tirmizi] İlk peygamber Hz. Âdem, ilk peygamberdir. Kur'an-ı kerimde de buyuruluyor ki: (Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini [peygamber] seçip âlemlere üstün kıldı.) [Al-i imran 33] (İşte bunlar, Allahın kendilerine nimetler verdiği nebilerden Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte [gemide] taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir.) [Meryem 58] Âdem aleyhisselamın ilk peygamber olduğunu bildiren bir hadis-i şerif de şöyledir: (Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselamdır.) [Taberani] Ehl-i sünnetin reisi ve Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı a'zam hazretleri de buyuruyor ki: Resullerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. (Fıkh-ı ekber) Peygamberlerin bir kısmını inkâr etmek küfür olur. İşte bir âyet-i kerime meali: (Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmaya çalışıp "Bir kısmına inanır bir kısmını inkâr ederiz" diyerek ikisi arasında bir yol tutanlar, işte onlar kâfirlerin ta kendisidir.) [Nisa 150]
.Ölüm meleği: Azrail aleyhisselâm
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hacılara dağıtılan Ehl-i sünnet vel-cemaat inancı isimli kitapta, meleklere iman bildirilirken, Cebrail, İsrafil, Mikail ve ölüm meleği deniyor, Azrail aleyhisselam bildirilmiyor. Dip notta ise, hiçbir kitapta ölüm meleğinin Azrail olduğu bildirilmiyor denilerek inkâr ediliyor. Halbuki bütün kitaplarda vardır. Peygamber efendimiz, Secde suresinin, (De ki: Size vekil kılınan [görevlendirilen] ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz) mealindeki 11. âyet-i kerimesini açıklayarak ölüm meleğinin Azrail olduğunu bildirmiştir. İmam-ı Kurtubi hazretleri de bu âyeti açıklarken "Ölüm meleği'nin adı Azrail'dir, manası da Allahın kulu demektir" buyuruyor. Naziat suresinin, (İşleri tedbir eden, yöneten melekler....) mealindeki beşinci âyetini açıklarken şu hadis-i şerifi bildiriyor: (Dünya işlerini dört melek idare eder: Cebrâil, Mikail, İsrafil ve ölüm meleği Azrail.) [Kurtubi] Bu konuda başka hadis-i şerifleri de naklediyor. Diğer kitaplarda bulunan hadis-i şeriflerden bazıları da şöyledir: (Bütün hayvanların ecelleri tesbihlerine bağlıdır. Tesbihleri bitince Allah onların ruhunu alır. Bunların canlarının alınmasının Azrail ile alâkası yoktur.) [Beyheki] (Azrail'in can alması bin kılıç darbesinden şiddetlidir. Ölen bir mü'minin bütün damarları ölüm acısını öyle duyar ve Allah'ın düşmanı [şeytan] da, insana her zamandan daha yakın olur.) [Ebu Nuaym] (Ey insanlar, ben de bir insanım. Pek yakında Allah'ın elçisi olan Azrail gelebilir ve ben de onun davetine icâbet edebilirim.) [İ.Ahmed] Dostların canını almak Hak teâlâ, Azrail aleyhisselama buyurur: (Dostlarımın canını, kolay al, düşmanlarımın canını güç al.) [Miftah-ül cenne] Azrail aleyhisselamla ilgili kitaplardaki bilgilerden bir kısmı da şöyledir: Azrail aleyhisselam, Hz. İbrahim'in ruhunu almak için gelince, (Dost, dostun canını alır mı) dedi. Allahü teâlâ da, (Dost dosta kavuşmaktan kaçınır mı) buyurunca, (Ya Rabbi, ruhumu hemen al) diye dua etti. (Sefer-i ahiret risalesi) Resulullah efendimizin hastalığı artınca, Cebrail aleyhisselam ve Azrail aleyhisselam birlikte kapıya geldi. Cebrail aleyhisselam içeri girdi. Azrail aleyhisselamın kapıya geldiğini, içeri girmeye izin beklediğini söyledi. Resulullah izin verdi. Azrail aleyhisselam içeri girdi. Selam verdi. Allahü teâlânın emrini bildirdi. Resul-i ekrem Cebrail aleyhisselamın yüzüne baktı. O da, ya Resulallah, Mele-i ala sizi bekliyor dedi. Bunun üzerine, Fahri âlem, (Ya Azrail, gel, vazifeni yap) buyurdu. O da, Muhammed aleyhisselamın mübarek ruhunu alıp, ala-yı ılliyyine ulaştırdı. (Tezkiye-i ehl-i beyt)
.Yaratanı yaratılana benzetmek!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Hacılara dağıtılan kitaplarda, hem Allah hiçbir şeye benzemez deniyor, hem de iki gözü var denilerek insana benzetmeye çalışılıyor. El ve kulak hususunda da aynı hatalar tekrar ediliyor. Allah'ı mahluklara benzetmekle mücessime fırkasına dahil olmuyorlar mı? CEVAP: Hadid suresinin, (Nerede olsanız, O sizinle beraberdir) mealindeki dördüncü âyetini tevil edip, ilmen beraberdir diyorlar ama, öteki ifadelere gelince, ilmen demiyorlar, hâşâ Allah gökte oturuyor diyorlar. El, yüz, göz gibi ifadeler kullanıyorlar. Böylece Allah'ı mahluklara benzeterek müşebbihe [mücessime] fırkasına dahil oluyorlar. Her dilde teşbihler vardır. Kur'an-ı kerimde de o zamanın Araplarının anlayacağı teşbihler kullanılmıştır. Mesela buyuruluyor ki: (Kâfirler, sağır, dilsiz, kör oldukları için doğru yola gelmezler.) [Bekara 18] Herkes bilir ki kâfirler, sağır, dilsiz ve kör değildir. Burada bir teşbih vardır. Hakkı işitmedikleri için sağır, doğruyu söylemedikleri için dilsiz ve gerçekleri göremedikleri için kör denmiştir. Göz kelimesi ile ilgili yüzlerce deyim vardır. Birkaçı şöyledir: Gözden düşmek: Sevgi ve itibar kaybetmek. Göze girmek: Sevgi ve itibar kazanmak. Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirme isteği duymak. Göz altına almak: Nezarete almak, gözetim altına almak. Göz altında tutmak: Gözetim altında bulundurmak. Göz kırpmak: Teşvik etmek, tasvip etmek. Göz kırpmamak: Hiç uyumamak, geceyi uykusuz geçirmek, tehlikelere aldırmamak. Göz önünde tutmak: Dikkate almak, hesaba katmak, ehemmiyet vermek. Gözünü boyamak: Yanıltmak, kandırmak. Göz açmak: Doğmak, rahata kavuşmak. Göz açamamak: Fırsat ve zaman bulamamak. Görüldüğü gibi bu deyimlerin hakiki göz ile hiçbir alakası yoktur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ümmetim birbirine sövdükleri zaman Allahın gözünden düşerler.) [Hakîm] Hâşâ buradan Allah'ın insan gibi iki gözü olduğu çıkarılamaz. Hacılara dağıtılan kitapta, deyimler bilinmediği için veya üstatları öyle söylediği için Allah'ın iki gözü vardır deniyor. Delil olarak da şu âyet gösteriliyor: (Ey Nuh, gemiyi gözlerimizin önünde yap.) [Hud 37] Tefsir âlimleri, (Gemiyi nezaretimiz, gözetimimiz altında yap) diye açıklamışlardır. Bu âyeti delil getirip Allah'ın iki göz var demek çok yanlış olur. Allah hiçbir şeye benzemez. Hiçbir âyet ve hadiste Allah'ın iki gözü olduğu bildirilmiyor. Elbette Allah görür, ancak iki gözü vardır, onunla görür demek yanlıştır. Dünyanın her yerinde karanlıkta, binaların içinde olanları da görür, bilir. İki gözü ile görür demek yanlıştır. Bu yanlışlıklara deyimlerin bilinmemesi de sebep oluyor. Mesela Türkçe'ye, Ebu Turab=toprak babası, Hz. Ali'nin bir lakabıdır, Ebu Hureyre=kedi babası diye tercüme ediliyor. Bir insana toprağın veya kedinin babası denir mi? Türkçe'de para babası deniyor, baba ile hiç alakası var mıdır? Parası çok anlamındadır. Ebu Hureyre de kediyi sever, ona şefkat duyar, acır, iyilik eder anlamındadır. Deyimleri söylenilen kelimelerle anlamaya kalkılırsa yanlışlıklar olur. Hacılara dağıtılan kitaplar böyle yanlışlıklarla doludur. Böyle kitaplar okunmamalıdır.
.Kötüye kötü, kirliye pis demek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yazılarınızda ölü diri birçok İslam âlimi mezhepsiz diye kötüleniyor. Bid'atçi, eshab düşmanı deniyor, mason deniyor, böylece gıybetleri yapılıyor. Niye böyle yapılıyor, gıybetleri caiz mi? CEVAP: Gıybet büyük günahtır, caiz değildir. Hele gerçek âlimleri kötüleyen kâfir olur. Siz soruyu yanlış soruyorsunuz. Şöyle sorulmalıydı: Bazı âlimlere, mezhepsiz, eshab-ı kiram düşmanı falan deniyor. Gerçekten böyle bir şey var mı? Varsa bunların bu hatalarını söylemek gıybet olur mu? Birinci şekilde soranlar genelde art niyetlidir. Bunların içinde bu art niyetlilerin dolduruşuna gelip de iyi niyetle söyleyenler de vardır. Namazda, kıyam, secde gibi kelimeler nasıl dini bir tabirse, kâfir, sapık gibi kelimeler de dini tabirdir, bunları biz uydurmadık. İmanın altı esasından birine inanmayana kâfir, dini olmayana dinsiz, mezhebi olmayana da mezhepsiz denir. Mesela Abduh, mezhepsizdir, masondur. Ayrıca Eshab-ı kirama saldıranlar var. Halbuki Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramın tamamının Cennetlik olduğunu bildiriyor. Mezhepsizler, Hz. Osman'a saldırıyor, biz de bakın, Hz. Osman'a şöyle deniyor dediğimiz zaman nasıl olur da bir âlimi tenkit edersiniz deniyor. Peki onlar Hz. Osman'ı tenkit etme yetkisini kimden aldı? Mezhepsizi tenkit günahsa, onların Cennetle müjdelenen Hz. Osman'ı tenkit etmesi sevab mı? Bu kadar insafsızlık olur mu? İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi âlimleri kötüleyenlere bu yanlış dersek, hemen, Abduh'un dolmuşuna binenler, Abduh gibi soylu âlimler kötüleniyor derler. Bir yiğit çıkıp da, (Eshab-ı kiramı, İslâm âlimlerini kötüleyenlere yazıklar olsun) demiyor. Diyenlere de insafsızca saldırıyorlar. Dinimizi içten yıkmaya çalışan dinde reformcuların, mesela, mason Abduh ve çömezlerinin ihanetlerini söylemek, kötülemek olmaz. Dinin emrine uymak olur. Kötüye kötü, kirliye pis demek yanlış değildir. Temize pis demek kötülemek olur. Kötülerin kötülüğünü açıklamak, Müslümanları onların zararından korumaya çalışmak farzdır. Bunların dinimize yaptıkları iftiralarını söylemek gıybet olmaz. Gıybet nedir? Gıybet, bir kimsenin gizli bir kusurunu, arkasından söylemektir. Harbilerin [bugün için her kâfirin], bid'at ehlinin ve açıkça günah işleyenlerin bu günahlarını, alış verişte hile yapanların bu hilelerini Müslümanlara duyurup, bunların şerrinden sakınmalarına sebep olmak ve Müslümanlığı yanlış anlatanların bu iftiralarını söylemek gerekir, gıybet olmaz. (Redd-ül- Muhtar 5/263) Şu halde alış verişte veya dinde hile yaparak Müslümanları kandırmaya çalışanların bu hilesini açığa çıkarmak gıybet olmuyor, dinin emrini bildirmek oluyor. Çünkü Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Yalanlar yazıldığı, âdetler ibadetlere karıştırıldığı ve Eshabıma dil uzatıldığı zaman, doğruyu bilenler herkese bildirsin! Allahın, meleklerin ve bütün insanların laneti, doğruyu bilip de, gücü yettiği halde bildirmeyene olsun.) [Ebu Nuaym, Deylemi] (Eshabıma dil uzatılırsa, doğruyu bilen herkese bildirsin, gücü yettiği halde doğruyu bildirmeyen âlimin hiçbir ibadeti kabul olmaz.) [Ebu Nuaym] (Bid'atler yayılıp, bu ümmetin sonra gelenleri, öncekilere lanet edince, ilim sahipleri bunu herkese bildirsin! Bildirmeyip ilmini gizleyen, Kur'anı gizlemiş sayılır.) [İ.Asakir] Bu hadis-i şerifler de gösteriyor ki, kötülük edenlerin, bid'at ehlinin yanlışlarını açıklamak gıybet değil, dinin emridir, cihaddır. Dinin bu emrini yapmaya çalışanları kötülemek de dine düşmanlıktır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bazı kimseler, kiliseye gidip âyinlere katıldığımız için, onlarla yakınlık ve dostluk kurduğumuz için bizi eleştiriyorlar. Eğer kâfirleri sevmek yasak olsaydı, onlara hoşgörüde bulunmak yasak olsaydı dinimiz kitaplı kâfirlerle evlenmeye izin vermezdi. Çünkü insanın hanımını sevmemesi mümkün değil. Yoksa Ehl-i kitapla evlenmek yasak mı? CEVAP: Ehl-i kitap zimmi ise tenzihen mekruh, harbi ise tahrimen mekruhtur. Bugün zimmi olan Ehl-i kitap yoktur. Hepsi harbidir. Tahrimen mekruh olsa da caizdir. Ancak evlenmekle kâfiri sevmeyi aynı kefeye koymak ne kadar yanlıştır. İnsan muzu da sever ama bunu yemek için sever. Gayri müslim kızın kara kaşını, kara gözünü sevebilir. Dinini sevmesi asla caiz olmaz. Muhammed Masum hazretleri buyurdu ki: Kâfirleri sevmemek Kur'an-ı kerimde açıkça emredilmiştir. Kur'ana uymak ise farzdır. Kâfirleri sevmenin haram olduğunu bildiren âyet-i kerimelerden birkaçının meali şöyledir: (Allaha ve kıyamet gününe iman edenler; babaları, kardeşleri ve akrabası olsa da, Allahın ve Resulünün düşmanlarını sevmez.) [Mücadele 22] (Demek ki babası da olsa kâfir sevilmez.) (Kâfirleri dost edinen, Allahın dostluğunu bırakmış olur.) [Al-i İmran 28] (Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin, sevmeyin!) [Maide 54] (Ey iman edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin.) [Mümtehine 1] (Kâfirlerle, münafıklarla cihad et! Onlara sert davran, düşmanlık yap!) [Tevbe 73] Eshab-ı kiram (Kâfirlere gazap ederler, birbirlerine merhametlidirler) diye övülüyor. (Feth 29) Hakiki imana kavuşmak Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Allahın düşmanlarını düşman bilmeyen, hakiki iman etmiş olmaz. Müminleri Allah için seven ve kâfirleri düşman bilen, Allahın sevgisine kavuşur.) [İ.Ahmed] (Allahın dostunu seven, düşmanını düşman bilenin imanı kâmil olur.) [Ebu Davud] (İsyan edenlere düşmanlık ederek, Allaha yaklaşın!) [Deylemî] (Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur.) [Taberani] (Kâfirlerle mal, can ve dilinizle cihad edin!) [R.Muhtar] (Kâfirleri sevmek cihad değildir.) Halife Hz. Ömer'e, (Hireli bir Hıristiyan var. Çok zeki, yazısı da çok güzel, bunu kendine kâtip yap) dediler. Kabul etmedi. Aşağıdaki âyeti okuyup, (Mümin olmayan birini dost edinemem) dedi. Ebu Musel Eşari hazretleri anlatır: Halife Ömer'e (Hıristiyan katibim çok işe yarıyor) dedim. "Niçin bir Müslüman kâtip almadın? (Ey müminler, Yahudi ve Hıristiyanları sevmeyin) âyetini işitmedin mi sen?" dedi. Ben de, "Onu dini için değil, kâtipliği için aldım" dedim. "Allahü teâlânın hakir ettiğine ikram etme! Onun zelil ettiğini aziz eyleme! Allahın uzaklaştırdığına yaklaşma" dedi. "Ama Basra'yı onunla idare edebiliyorum" dedim. "Hıristiyan ölürse ne yapacaksan, şimdi onu yap! Hemen onu değiştir" dedi.
.Nefsini tanımak ne demektir?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Nefsini bilen Rabbini bilir veya nefsini tanıyan Rabbini tanır hadisinin uydurma olduğu söyleniyor. Bu hadis İslam âlimlerinin kitaplarında var mıdır? CEVAP: Önce şunu bildirelim. Uydurma bir hadis iki sebepten kitaba alınır: 1- Kitabın yazarı haindir, İslamiyet'i içeriden yıkmak için uydurma hadisleri kitabına alır. 2- Kitap yazan hain değildir ama cahil ve gafil olduğu için alır. Hakiki İslam âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis var denirse, bu büyük zatlar gafillik, cahillik veya hainlikle suçlanmış olur. O mübarek zatlara bunlar nasıl yakıştırılabilir? Bir İslam âlimi uydurma hadisi kitabına alır mı hiç? Cahillik denirse hâşâ İslam âlimi cahil olursa kim âlim olur ki? Gafillik de öyle. Onlar gafil ise biz nasıl müteyakkız [uyanık] oluruz? Müctehid, bir hadis için sahih değil diyebilir, bu da ancak kendisi için geçerlidir. Bir muhaddis, şu hadis bana göre uydurma dedi diye bizim de uydurma dememiz caiz olmaz, bu haddini bilmemekten, cahillikten, hatta hainlikten ileri gelen bir söz olur. Kur'an-ı kerimde, (Âlimlere sorun) buyuruluyor. Hadis-i şerifte ise, (Âlimler, peygamberlerin vârisleridir), (Âlim, Allahın güvendiği kimsedir) buyuruluyor. Allah'ın güvendiği ve kendilerine sorun dediği vârisi olan âlimler kimdir? Muhaddisler, müfessirler ve fakihler değil midir? Resulullah efendimizin (Vârislerim) dediği âlimler İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani değil ise kimlerdir? Abduh mu? Şevkani mi? Sehavi mi, Kardavi mi? Acluni mi? Mezhep imamları veya bir İmam-ı Gazali, bir İmam-ı Rabbani eğer Resulullahın vârisi değil ise, başka bir tane vâris gösterilemez. Allah'ın güvendiği, Resulünün vârisi olan âlimlere güvenmeyen, hâşâ onların yalan söyleyeceğini veya Kur'an-ı kerime aykırı hadis nakledebileceğini sanmak ne kadar yanlıştır. Mezhepsizlerin anladıkları doğru oluyor da, ne diye muhaddislerin, fakihlerin, müfessirlerin anladıkları doğru olmuyor? Onlardan öğrenilen bilgilerle, onlar sorguya mı çekilir? Bu nasıl mantık, bu nasıl ilim, bu nasıl edep böyle? İslâm âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis var diyerek din düşmanlarına alet olmaktan, onların tuzaklarına düşmekten çok sakınmalı. (Nefsini [kendini] tanıyan Rabbini tanır) hadisini İmam-ı Münavi, Künuz-üd-dekâık isimli hadis kitabında yazmakta ve Deylemi'de bulunduğunu da bildirmektedir. İmam-ı Maverdi hazretleri buyurdu ki: Hz. Âişe, (İnsan Rabbini ne zaman tanır?) diye sual edince, Peygamber efendimiz, (Nefsini tanıdığı zaman) buyurmuştur. (Edeb-üd-dünya) İmam-ı Rabbani hazretlerinin oğlu Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Men arefe nefsehu, fekad arefe rabbehu=kendini tanıyan rabbini tanır hadis-i şerifinin manası, bir kimse kendi hakikatini, kötülükler ve zıtlıklar ile beraber bilip, her hayır ve kemali, Allahü teâlâya ait bilince çaresiz, Allahü teâlâyı hayır ve kemali ile bilmiş olur. (3/65) Allahü teâlâyı tanımaktan maksat, Ona, Onun istediği şekilde doğru ibadet etmektir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bid'at hakkında Resulullah, (Bid'at ehli benden değildir. Onlarla cihad kâfirlerle cihad gibidir. Bid'at ehli cehennemin köpekleridir) buyuruyor. Kibir için de, (Zerre kadar kibri olan cennete girmez) buyuruyor. Cenab-ı Hak da, (Kibirlenene, hiç acımam, çok acı azap ederim) buyuruyor. Bu ikisi diğer günahlardan niye daha büyüktür? CEVAP: Kibrin diğer günahlardan daha büyük olmasının sebebi şudur: Büyüklük ancak Allahü teâlâya mahsus iken, kulun kibirlenmesi, bir kölenin hükümdarın tacını başına geçirerek onun tahtında oturup hükmetmesine benzer. Hükümdarın bir emrini yapmayarak suç işlemekle, hükümdarlığına sahip çıkmak, onun tahtına oturup emirler vermek arasında elbette büyük fark vardır. İşte kibirlenmek, Allah'ın emrini yapmamak gibi bir suç değil, bizzat ilah olmak gibi büyük suç oluyor. Allahü teâlâ ilim gibi, kudret gibi sıfatlarından kullarına az da olsa ihsan etmiştir. Fakat yalnız üç sıfatı kendine mahsustur. Bunlar, Kibriya, gani, yaratmak. Bu üç sıfatı hiç kimseye vermemiştir. Kibriya, büyüklük, üstünlük demektir. Bunun için kibirlenmek, Allahü teâlânın hakkına tecavüz etmek olur. Gani olmak, başkalarına muhtaç olmamak, her şey Ona muhtaç olmak demektir. Yaratmak, yoktan var etmektir. Kul bu üç sıfata sahip olmaya kalkarsa en büyük günahı işlemiş olur. Bid'atin diğer günahlardan daha büyük olmasının sebebi şudur: Günah işleyen kimse, Allah'ın emrine karşı gelmiş olur. Fakat bid'at çıkaran kimse, niyeti ne kadar iyi olursa olsun, Allahın bildirdiği hükümleri beğenmeyip yeni hükümler koymaya, bizzat dinin sahibi olmaya çalışıyor. Yani Allah adına hareket ediyor, hatta Allah'ın koyduğu hükümleri beğenmeyip kendi görüşünü din olarak bildiriyor. Yani kendisini hüküm koyucu ilah olarak görüyor. Bu bakımdan diğer bütün günahlardan daha büyük günah işlemiş oluyor. Hoparlörden çıkan ses Hoparlörden çıkan ses, imamın sesi olmadığı için okunan ezana saygı duymak günah mıdır? CEVAP: Okunanın ezan olmaması ayrı, okunan şeye saygı ayrıdır. Orada Allah deniyor, Allah ismine saygı duymak gerekir. Birisi hep Kelime-i şehadet okusa okuduğu şeye saygı duymak gerekir. Allah ismi ister teypten çıksın, isterse başka yerden gelsin, Allah ismine saygı duymak günah olur mu hiç. Günah olan, ezan olmayan şeye ezan demektir. Sünnete uymak Sünnetleri kılarken kaza namazına da niyet ediyoruz. Ancak bir arkadaş, (Yatsının son sünneti iki rekat, akşamın sünneti iki rekat iken bunu üç olarak kılmak sünneti değiştirmek olur, bid'at olur) dedi. Üç kılmak sünnete aykırı mıdır? CEVAP: Sünnet olan farzın yanında bir namaz kılmaktır, rekat sayısı değildir. Peygamber efendimizin akşam namazından sonra altı rekat namaz kıldığı da olmuştur. Öğlenin son sünnetini dört rekat olarak da kılmıştır. Yatsının farzından sonra çok namaz kıldığı da olmuştur. Tekrar ediyoruz: Farzlardan önce veya sonra bir namaz kılmak sünnettir, rekat sayısı değil. Bu bakımdan kaza namazı kılmakla vaktin sünnetini de kılmış oluyoruz. Sünnet de terk edilmiş olmuyor.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kiramen Katibin melekleri insanların günah ve sevaplarını yazıyorlar. Kişi o günahına tövbe etmiş olabilir veya aynı mezhepteki başka bir âlime göre o şeyi işlemek caiz olabilir. Bu işlerde bir karışıklık olmaz mı, bu yazdıkları şeyler hesap gününde de aynen geçerli mi olacak? Yeniden gözden geçirilmesi söz konusu mudur? CEVAP: Her işte karışıklık, yanlışlık olabilir ama Allahü teâlânın işinde asla karışıklık ve yanlışlık olmaz. Karışık ve yanlış iş yapan nasıl ilah olabilir? Melekler, bir şey üzerine, harf ile yazmaz. Bilgileri, zihnimizde topladığımız gibi, bir yere toplarlar. Kolay anlaşılması için günümüzden örnek verelim. Yaptığımız bütün işler "kamera"ya alınıyor. Hesap günündeki canlı yayında bütün detayları ile gösteriliyor. Bu filmleri kendimiz de seyredeceğiz. Hiç kimsenin itiraz edecek hali kalmayacak, herkesin içinde rezil olacaktır. Hem yapılanları aynen göreceğiz, hem de uzuvlarımız da, cansız şeyler de lehimize veya aleyhimize şahitlik edecektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (O gün, dilleri, elleri ve ayakları onların yaptıkları her şeye şahitlik edecektir.) [Nur 24] (Nihayet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler.) [Fussilet 20] (Derilerine, "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz" diye sorarlar. Derileri de, "Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Sizi hiç yok iken de o yarattı, yine ona döndürülüyorsunuz" derler.) [Fussilet 21] (Gözleriniz, kulaklarınız ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğinden korkmuyor, kötü işlerden çekinmiyordunuz. Allah'ın, yaptıklarınızın çoğunu bilmeyeceğini sanıyordunuz. [Dirilmeye inanmıyordunuz.]) [Fussilet 22] (O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları [ve bütün uzuvları] da şahitlik eder.) [Yasin 65] Tövbe ettiğimiz günahlar beyaz sayfa olarak görülecektir. Kendimize bile burada ne günah işlediğimiz hatırlatılmayacaktır. Kendimiz de unutacağız, bilemeyeceğiz. Allahü teâlânın sevgili kulu olarak ölürsek, yaptığımız çirkin işlerin hiçbirisi, hiç kimseye gösterilmeyecektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (O gün, Allah, Peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rezil etmez.) [Tahrim 8] Peygamber efendimiz, hesap defterleri [kamera ile çekilen filmler] benim elimde olsun, hiç kimse görmesin diyecek, (Ya Rabbi, ümmetimin kusurlarını hiç kimsenin duymaması için onların hesaplarını bana ver!) diye ricada bulunacak, Allahü teâlâ da, (Onlar senin ümmetin ise, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim. Hiç kimse kusurlarını görmeden, hesaplarını gizli görürüm) buyuracaktır. Böyle kullardan olmak için, itikadımızı düzelttikten sonra günahlardan sakınıp ibadetlerimizi doğru yapmaya çalışmamız gerekir. Doğru itikadı, doğru ibadetin nasıl yapılacağını öğrenmek için de Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabını okumayı tavsiye ederiz.
Hocaya ittiba ne demektir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Veysel Karani, Resulullahın mübarek dişi kırıldı diye, ona benzemek için dişlerini çektirmiş. 63 yaşından fazla yaşayan kimseler, "Resulullahtan fazla dünyada kalmam" diyerek evine kabir kazıp kalan ömrünü toprak altında geçirmiş. Bunun örnekleri çok. Böyle hareketler Resulullaha ittiba mıdır? Bizlerin de yapması lâzım mı? İslam âlimlerine, dini öğreten hocalara nasıl ittiba gerekir? Mesela Resulullah efendimiz ikindinin sünnetini bazen kılmazmış. Bizim de bazen kılmamamız sünnet midir, Resulullaha ittiba olur mu? Bir arkadaş söyledi. Hocası, Rabbena'dan sonra Allahümme inni euzübike min hemezatişşeyatin okumak çok sevab diye bildirirmiş. Namazda son oturuşta salli barikten sonra 'Rabbena atina'dan fazla okumam, çünkü hocamızın okumadığını bir iki kere gördüm dedi. Başka duaları okumak hocaya ittiba etmemek mi olur? CEVAP: Evliyanın, âşıkların durumu farklıdır. Veysel Karani hazretleri, Resulullah efendimizin hangi dişi olduğunu bilmediği için dişlerinin hepsini çektiriyor. Bu âşıklık halidir, onlar mazurdur. İttiba, dinin yasaklamadığı konularda, o zata uymaya çalışmaktır. Mesela o zat, özürlü olduğu için, teyemmüm etse, biz de ona uymak için teyemmüm etmemiz caiz olmaz. Resulullah efendimiz bazen ikindinin sünnetini terk etti diye sünneti terk etmek sünnet olmaz, ancak ibadet etmek sünnet olur, terk etmek sünnet olmaz. Bir zat, birkaç namazda Rabbena'dan sonra dua okumasa, yahut ömründe hiç okumasa, ancak, siz okuyun diye bildirse, okumak o zata ittiba olur. Mesela Rabbena'dan sonra Allahümme inni euzübike min hemezatişşeyatin okumak hocaya ittibadır. İslam filozofu olmaz! Büyük İslam Filozofu Farabi "Aristo ve Eflatun'un fikirleri körü körüne inanılan İslam dogmalarından (naslardan) daha değerlidir" diyor. Bu söze ne dersiniz? Görmeden, tecrübe etmeden körü körüne inanmak yanlış değil mi? CEVAP: İslam filozofu tabiri yanlıştır. Çünkü dinimizde felsefe yoktur. İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İslamiyet'te felsefe yoktur. Farabi ve benzerleri Yunan felsefecileri gibi düşünerek küfre girmişlerdir. Dogmalara [Naslara] körü körüne inanmak tabiri de çok yanlıştır. Önce imanın tarifini yapalım: İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikad etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur, resulü tasdik etmiş olmaz. Veya, resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. İman, Amentü'deki altı esasa körü körüne inanmaktır. Çünkü Kur'an-ı kerimde, iyiler övülürken, (Onlar gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3) İmanın altı esası da gayba inanmaktır: Allaha, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, öldükten sonra dirilmeye, ahiret hayatına görmeden inanırız. Yine görmeden kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanırız. Eğer Farabi yukarıda bildirdiğiniz sözü söylemişse, sırf bu söz yüzünden küfre girmiştir. Dogma yani nass, âyet ve hadis demektir. Kur'anın bildirdiklerine körü körüne inanmayacak mıyız? Hâşâ, acaba bu âyet yanlış mı diye düşüneceğiz?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sağ veya sol ayakla girilir, sağdan başlanır, teke riayet edilir gibi şeylere önem vermenin iyi olduğu söyleniyor. Bunları yapmazsak günah mı olur? Ne diye bu konular üzerinde duruluyor ki? CEVAP: Bunlara âdetle ilgili sünnet denir. Bunları yapmamak günah olmaz. Hatta mekruh bile değildir. Ancak, âdete bağlı şeylerde de Resulullaha uymak, dünya ve ahirette, insana çok şey kazandırır ve çeşitli saadetlere yol açar. Her işte Peygamber efendimize uymaya çalışmak, hep onu hatırlamak, onunla rabıta kurmak gafletten kurtulmaya sebep olur. Müslüman her işte şuurla hareket etmeli, adımını nasıl attığını nereye attığını bilmelidir. Nereye hangi ayakla girilip hangi ayakla çıkılacağının şuurunda olmalıdır. Mutlak müctehid olan İmam-ı Süfyan hazretleri, bir gün camiye girerken, şuursuzca adımını içeri atıyor, sonra bunun farkına varıp kendi kendine diyor ki: (Buraya bir hayvanı, bir öküzü de koysak ya sağ ayakla veya sol ayakla girer. Senin hayvandan farkın olmalıydı, hangi ayakla girdiğine dikkat etmeliydin. Bundan sonra senin adın sevr=öküz olsun.) Gerçekten de öyle oluyor. Bugün bütün kitaplarda bu büyük zatın adı imam-ı Sevri olarak meşhurdur. O halde her işte Resulullahın sünnetine uymaya çalışmalı. Sünnete uymak için, iyi, temiz işlere sağdan başlamalı, bir şey alırken teke riayet etmeli, yani 1,3,5,7 gibi tek olmasına gayret etmeli. Camide, evde, otobüste sağ tarafı seçmeli. Mümkünse kıbleye karşı oturmaya çalışmalı. Elimiz temiz de olsa, yemek yiyeceğimiz zaman elimizi yıkamalıyız. Yemeğe tuz ile başlayıp tuz ile bitirmeliyiz. Manevi temizlik gibi, maddi temizliğe de riayet etmeliyiz. Abdest alırken misvakla dişlerimizi temizlemeliyiz. En az haftada bir Cuma günü gusletmeliyiz. Her hafta saç, sakal, tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemek sünnettir. Daha fazla geciktirmemelidir. Kırk günü geçirmek ise günah olur. Resulullaha uymak için Peygamber efendimizden bin kadar mucize görüldü. Bu mucizelerin en kıymetlilerinden biri de, edepli ve güzel huylu olması idi. Resulullaha uymak için şunları da yapmaya çalışmalıyız: Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selam vermeliyiz. Tokalaşmak için, önce biz elimizi uzatmalıyız. Günah olmayan her davete gitmeliyiz. Herkesle iyi geçinmeye, güler yüzlü, tatlı sözlü olmaya çalışmalıyız. Resulullah efendimiz, kendisine hizmet edenlere de çok iyi davranırdı. İnsanların başında bulunan kimsenin, Resulullah efendimize uyarak, bunlardan gelen her türlü sıkıntılara katlanması gerekir. Zaten sıkıntıya katlanmak, herkes için iyi bir huydur. Ama âmirlerin katlanması ise daha güzel olur. Herkese iyilik etmeliyiz. Nazik ve cömert olmalıyız. İsraftan kaçınmalıyız. İnsanlara acımalıyız. Bir kişinin bile Cehenneme gitmesine razı olmamalıyız. Herkese uygun bir din kitabı hediye etmeye çalışmalıyız. Kimseden bir şey beklememeliyiz. Az konuşmalıyız, dinlemesini bilmeliyiz. Resulullah efendimizin güzel huyları pek çoktur. Her Müslümanın bunları öğrenmesi ve bu güzel huylarla ahlaklanması gerekir. Böylece, dünya ve ahirette felaketlerden, sıkıntılardan kurtulmak ve O iki cihan efendisinin şefaatine kavuşmak nasip olur.
Suçluya ceza zulüm müdür?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir ateist, "Kâfir niye cehenneme gidip azap görsün ki? Kâfiri Allah yaratmadı mı? Ne diye O Cehenneme atıyor? Orada ona sonsuz azap ediliyor? Bu insanlığa, adalete yakışır mı, zulüm değil mi" diyor. Ne cevap verebiliriz? CEVAP: Cezasız sistem olur mu? Suçluya ceza hiç zulüm olur mu? Düşünün, bir kimse, çoluk çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek, hasta-sağlam, suçlu-suçsuz demiyor, yüzlerce kişiyi öldürüyor, gözlerini çıkarıyor, ölülerini de yakıyor. Bu vahşi yaratık ölüm cezasına çarptırılmalı dendiği zaman, "Ölüm cezası, barbarlıktır, bu insanlığa, adalete yakışmaz" deniyor. Cani yüzlerce kişiyi öldürüyor, onunki sanki insanlığa uygunmuş gibi kabul ediliyor, cani savunuluyor. Bu da, diğer canilere kötü örnek oluyor, onlara cesaret veriyor, sanki öldürmek teşvik ediliyor. Eğer bu caniye, Amerika'daki gibi ölüm cezası verilse, diğer caniler bundan çekinebilir. En azından suçsuz insanları öldürenlerin sayısı çok azalır. Ceza hafif olursa suç oranı yükselir, ceza ağır olursa suç oranı azalır. Maksat, insanların ölmesini önlemek, onlara iyilik ise cezalar ağır olmalıdır. Eğer insanların öldürülmesine önem verilmiyorsa, öldürenlere hiç ceza verilmemelidir. Bunların hangisi adalettir? Suçsuzu serbest bırakmak mı, yoksa suçu önleyecek ceza vermek mi? İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allah, suçlu suçsuz bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azap yapsaydı, kimin bir şey söylemeye hakkı olabilirdi? Çünkü kendi yarattığı, yetiştirdiği mülkünü kullanıyor. Başkası yok ki, onun mülküne tecavüz olsun ve zulüm denilebilsin. Halbuki, insanların kullandığı mallar, mülkler, gerçekte onların değil, hepsi Allah'ındır. Bizim bunlara el uzatmamız, karışmamız zulüm olur. Allahü teâlâ, bu dünyanın düzeni için ve bazı faydalı şeylere yol açması için, bunları bize mülk kılmış ise de, gerçekte hepsi Onundur. O halde, bizim bunları, asıl sahibinin izin verdiği kadar, izin verdiği şekilde kullanmamız gerekir. Ateist, bir yaratıcıya inanmadığı için böyle soru soruyor. Eğer her şeyi yaratanın Allah olduğuna inansaydı böyle soru soramazdı. Çünkü bir kimse kendi evindeki eşyaları istediği gibi kullanamaz mı? Eskiyenleri veya yenilerini çöpe atamaz mı? Mal onunsa istediği gibi tasarruf hakkına sahip değil mi? Allah da kendi yarattıklarını suçsuz da olsa Cehenneme atabilir. Ama ihsan ediyor, suçsuzu Cehenneme atmıyor, yani iman edenleri Cehenneme atmıyor. Kanunlara karşı gelen, onları çiğneyenin cezalandırılması normal ise, Allah'ın emrine uymayanların da cezalandırılması niye zulüm olsun? Bir yere girerken Bir yere girerken sağ ayakla mı, sol ayakla mı gireceğimizi tam bilemiyoruz. Mesela asansöre binerken, inerken hangi ayakla girip çıkmalıyız? Alışveriş mağazalarına girip çıkarken, otobüslere, trenlere, vapurlara binip inerken, iş yerimize girip çıkarken, evin içinde odalara girip çıkarken. Hutbede minbere çıkıp inerken. Bir ölçü verseniz mesele kalmaz. CEVAP: Ölçüsü şu: Girilecek yer şu üç şeyden başka türlü olamaz: 1- Girilen yer, [Cami, Müslümanın evi gibi] daha kıymetli olur. Kıymetli yerlere girerken, sağ ayakla girilir, sol ayakla çıkılır. 2- Girilen yer [Hela gibi] daha kıymetsiz olur. Kıymetsiz yerlere girerken, sol ayakla girilir, sağ ayakla çıkılır. 3- Girilen yer [Bir odadan ötekine girmek, taksiye binmek, dükkanlara girmek gibi] mubahtır. Mubah olan yerlere sağ ayakla girilir, sağ ayakla çıkılır.
Allah niye ‘biz' ve ‘o' diyor?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Meşhur bir ateist "Kur'an çelişkilerle doludur, Allah kelamı olsa, bir yerde ben, bir yerde biz, bir yerde o diye söylemez. Mesela Fatiha'da âlemlerin Rabbi diye üçüncü şahıs olarak söylüyor" diyor. Böyle diyenlere nasıl bir cevap vermeliyiz? CEVAP: Bu ateistin ifadeleri, din düşmanlığından çok, onun cahilliğini göstermektedir. Fatiha bir duadır. Müminlerin nasıl dua etmesi gerektiği bildirilmektedir. Meali şöyledir: Âlemlerin Rabbi, ceza gününün tek sahibi, rahman ve rahim olan Allaha hamd olsun. Ey Rabbimiz, sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi nimet verdiğin kimselerin doğru yoluna ilet, gazaba uğrayanlarla sapıtanların yolundan uzak tut... Kur'anda ben, biz, o gibi ifadelerin kullanılışı hakkında İsmail Hakkı Bursevi hazretleri buyuruyor ki: Sultanların dört türlü konuşma tarzı vardır: 1- Ben yaptım der. 2- Biz yaptık der. 3- Kendinden bahsetmeden (Şunlar emredildi) der. 4- Yalnız unvanı ile (Sultanınız size şunu emretti, şunlar size yasak kılındı) der. Üçüncü şahıs olarak o diye de bildirir. Allahü teâlânın, bazen ben, bazen biz demesi, halkın aşina olduğu sultanlara mahsus bir hitap tarzıdır. O, sultanlar sultanıdır. Yukarıdaki gibi dört tarzla da hitap etmiştir. Kur'an-ı kerimden üçer örnek verelim: 1- "Ben" dediğine örnekler: Yalnız benden korkun. (Bekara 40) Ben tövbe edenin tövbesini kabul ederim. (Bekara 160) Kullarım beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, onlara yakınım. Benden isteyenin, bana dua edenin duasını kabul ederim. (Bekara 186) 2- "Biz" dediğine örnekler: Biz, şükredenlerin mükafatını vereceğiz. (Al-i İmran 145) Biz, kâfirler için perişan edici bir azap hazırladık. (Nisa 37) Biz, cehennemi kâfirler için bir zindan yaptık. (İsra 3- Kendinden bahsetmeden verdiği emirlere örnekler: Oruç size farz kılındı. (Bekara 183) Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. (Nisa 24) Namaz, müminlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır. (Nisa 103) 4- Üçüncü şahıs olarak bildirdiğine örnekler: Allah ki sizi yarattı. (Rum 40) O Rab ki, yeri sizin için bir zemin, göğü de bir tavan yaptı. (Bekara 22) O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. (Bekara 29) Allahü teâlânın "Ben" demesi yüce zatına göre, "Biz" demesi, isim ve sıfatlarına göredir. İsim ve sıfatlarının çokluğu zatının birliğine zıt değildir. Çünkü isim ve sıfatların hepsi, zata aittir. (Ruh-ul-beyan c.1, s.37)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Selefi bir genç diyor ki: "Biz, mezheplere değil, Kur'an ve sünnete sımsıkı sarılmalıyız. Mezhepleri kuranlar da insandır, Ebu Hanife de insandır onların hatalarına uyamayız. Sözlerini Kur'an ve sünnet süzgecinden geçirmeliyiz. Mezhep imamlarından ve müctehidlerden Kur'an ve sünnete uygun olanı alırız, uymayanı atarız. Bir mezhebe değil, sahih kavle uyarız. Taklit haramdır. İşte bu yol İslam fıkhıdır." Bu gencin görüşü uygun mudur? CEVAP: Uygun değildir. İmam-ı a'zam Kur'an ve Sünneti bilmiyor muydu? O ictihadlarını Kur'an süzgecinden geçirmedi mi? Ne diye İmam-ı a'zamın Kur'andan anladığı ölçü olmuyor da, gencin anladığı ölçü olabiliyor? Herkes kendi anladığını dinde ölçü kabul ettiği için sayısız gruplar meydana çıkmıştır. Halbuki Kur'anın (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) emrine uyup, mezhep imamları gibi âlimlerin yoluna uyulsa idi bugünkü perişan durum ortaya çıkmazdı. Belki, (O zaman dört mezhep niye çıktı, bu ayrılık değil mi) diye sorulabilir. Farklı ictihad rahmettir. Allahü teâlânın, kendi gönderdiği dinlerde de rahmet olsun diye amele ait hükümlerde farklılıklar vardı. Hz. Âdem'in ahkamı ile, Hz. Musa'nın ahkamı, Hz. Musa ile Hz. İsa'nın ahkamı farklıdır. Dört hak mezhep de böyledir, itikatta aynı, amelde ise rahmet olduğu için farklıdır. Peki gencin dediği gibi mezhep imamları hata etmez mi? Onlar peygamber mi? Hâşâ böyle bir şey söyleyen yoktur. Onlar hata etse de, hatalarına sevab alırlar. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari] İmam-ı Şa'rani hazretleri buyuruyor ki: Her müctehid, kendi ictihadı ile hareket eder. Başka bir müctehide uyması caiz değildir. Bir âlim, ictihad derecesine yükselince, kendi ictihadına uyması gerekir. İmam-ı Ahmed'in, âlim, müctehid talebeleri için, (İmamlarınızın aldıkları kaynaktan alın, taklitçilikte kalmayın) sözü bunu göstermektedir. Yoksa müctehid olmayanların dört hak mezhepten birisine uymaları gerekir. (Mizan-ül-kübra) İbni Kayyım bile diyor ki: İctihad şartı bulunmayanın, Kur'an ve hadisten ahkam çıkarması caiz olmaz. Bir mezhebe uyması şarttır. (İlam-ül Mukiin) Önemli bir mecelle kaidesi: İctihad ictihadla nakzedilmez. Yani bir müctehid, öteki müctehide, ben senin ictihadlarını Kur'an ve sünnet süzgecinden geçirdim, senin şu ictihadın hatalıdır demez. Dese bile geçerli olmaz. Bu bakımdan, bu gencin, (Hak Mezheplerde de hata olur, onları Kur'an ve sünnet süzgecinden geçirmek lazımdır) sözü yanlıştır. Bu genç, müctehid olsa bile sözü kendisi için geçerlidir, kendi görüşü, mezhep imamlarının ictihadlarının yanlış olduğunu göstermez. Hâşâ taklit haram olsa, Allah ve resulü (Âlimlere sorun) buyurur mu? Kötüyü, yanlışı ve batılı taklit, ne kadar zararlı ise, iyiyi, doğruyu ve hakkı taklit de o kadar faydalıdır. Bir kimsenin bütün ilimlerde üstat, bütün işlerde uzman olması mümkün mü? Doktorlar ilaç imal etmez. Kimyagerlerce hazırlanan ilaçları tavsiye ederler. Hastalar da, doktorlara itimat ederek onların tavsiyesine uyarak ilaçları kullanırlar. Herkesin, hem kimyager, hem doktor, hem mühendis gibi ihtisas isteyen her mesleğin erbabı olması düşünülebilir mi? O halde, bir kimse, bir işte uzman olsa da, ihtisası dışındaki başka bir işin uzmanına uyması gerekir. Bir saate, bir radyoya ihtiyacı olan kimse, "Taklit geriliktir. Hiç kimsenin yaptığı bir şeyi kullanmam" diyemez.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Gazetelerdeki veya radyolardaki hocalara sual sormanın vebali var mıdır? CEVAP: İşe yaramayan lüzumsuz suallerin vebali olur. Ama lüzumlu sual sormak çok sevabdır. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (İlim, hazinedir. Anahtarı sual sormaktır. Sual sorun ki, rahmete kavuşun. Sual sormakla dört kişi sevap alır: 1- Sual soranlar. 2- Cevap verenler. 3- Dinleyenler. [Gazetelerde, maillerde bunları okuyanlar, radyolarda ise dinleyenler.] 4- Bunları sevenler. [Adam gazete alamıyordur, yahut bilgisayarı maili yoktur, okuyamıyordur. Radyoyu o saatte dinleyemiyordur. Ama gazete alsaydım veya benim de bilgisayarım olsaydı da bu sual cevapları okusaydım, yahut radyoda konuşulurken o saatte müsait olsaydım da dinleseydim diyenler diğerleri gibi sevaba kavuşur. Mesela Osman Ünlü Hoca konuşuyor, dinleyemiyorsak, ama (Ne iyi nakle uygun suallere cevap veriliyor, Osman Hocadan ve ona o imkânı verenlerden Allah razı olsun) denirse, sevabda ortak olur. Din adamı sınıfı İslamda din adamı sınıfı var mıdır? CEVAP: Din adamı sınıfından kasıt ne? Doktorlar, avukatlar, ilahiyatçılar gibi bir sınıftan mı bahsediliyor? Öyle ise elbette ilahiyatçılar diye bir sınıf vardır. Ama bunların Hıristiyanlıkta olduğu gibi günah affetme yetkisi yoktur. Sadece dini tebliğ ederler o kadar. Gerçek âlim olanları da Resulullahın vârisleridir Din adamlarının Allah ile kul arasına girmesi, Mekke müşriklerinin, Lat, Menat ve Uzzaya bizi Allaha yaklaştırsınlar diye tapmalarından farksız değil mi? CEVAP: Müslüman din adamı, müftüsü vaizi, imamı, Allah ile kul arasına girip de ne yapıyor? Namaz şöyle kılınır, oruç şöyle tutulur diyor. Bu Allah ile kul arasına girmek mi? Allah ile kul arasına girmek ise bunun ne mahzuru vardır? Allah peygamberini dini tebliğ etmek ile görevlendirmedi mi? Âlimler Resulullahın vârisleri değil mi? Dini tebliğ etmek emr-i maruf nehy-i münker yapmak Allah ile kul arasına girmek mi? Sonra Allah ile kul arasına girip de ne yapılıyor? Namaz anlatılıyor, hac anlatılıyor, hepsi bu. Bunda gocunulacak taraf ne? Müslüman din adamları ne aracılık yapıyor, Allah ile kul arasına girip de ne yapıyor? Müslüman din adamlarını müşriklere benzetmek, din düşmanlığından başka nedir? Din adamı dini öğretiyor, Allah'a yaklaştırmak için kendine mi taptırıyor? Müslüman'a müşrik diyen eğer kendisi Müslüman ise kâfir olur. Yükseğe secde Camide, minbere çıkılan 4 parmak yükseklikteki basamağa secde ediyoruz. Mekruh oluyor mu? CEVAP: Evet mekruhtur. Tam İlmihalde diyor ki: 25 santimetreden daha az yükseğe secde mekruhtur. Çünkü, Resulullah az yüksek şey üzerine dahi secde etmemiştir. (İbni Âbidin s. 338) Az yükseğe bile caiz olmadığı Camiur-rumuz 69. sayfasında ve Şelbînin Tebyîn hâşiyesinde yazılıdır. Bunun için, özrü olanların dahi az yükseğe de secde etmemeleri lâzımdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yönetici durumundayım. Villada oturuyor, çeşitli elbiseler giyiniyorum. (Süsten kaçınmak imandandır) hadis-i şerifini görünce korktum. Hep aynı elbiseyi mi giyineyim, villadan çıkıp basit bir evde mi oturayım? CEVAP: O hadis-i şerif, gösteriş için öyle giyinmenin zararını bildiriyor. İhtiyaç için süslü giyinmekte ve villada oturmakta mahzur yoktur. Hatta imkânı olanın böyle yapması gerekir. İmam-ı a'zam hazretleri buyuruyor ki: Cahillerin hakaret etmemeleri ve düşmanlara azametli, kuvvetli görünmek için, âlimlerin, âmirlerin elbiselerinin ve binalarının gösterişli olması lazımdır. Hikmet ehli de buyuruyor ki: (Öyle bir elbise giy ki, sen ona değil, o sana hizmet etsin!) Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Güzel giyinin ki, Allahın size verdiği nimetlerin eseri görülsün!) [Taberani] (Allah bir kuluna nimet verdiğinde, o nimetin eserinin o kulun üzerinde görülmesini sever.) [Taberani] (Allahın verdiği nimetin eseri üzerinde görülmelidir.) [Nesai] Hünsanın durumu Bir yakınımızın cinsiyeti belli değil. Erkek gibi mi namaz kılar? Cenazesini kim yıkar? Sonradan kadın olan erkek olur mu? CEVAP: Hem erkeklik, hem de kadınlık uzvu bulunan veya her ikisi de bulunmayan kimseye Hünsa denir. Her iki uzvu olup da, idrarını hangisinden yapıyorsa, ona göre hüküm verilir. Bu, henüz çocuk iken böyledir. Büyüyünce, sakalı çıkar, erkek gibi ihtilam olursa erkek hükmündedir. Göğsü büyür, kadınlık halleri zuhur ederse kadın olduğu anlaşılır. Eğer erkek veya kadın olduğuna dair hiçbir alamet bulunmazsa veya her ikisinden eşit miktarda bulunursa, böyle kimseye Hünsa-i müşkil denir. Hünsa-i müşkil, kadın olma ihtimali düşünülerek ihtiyatlı hareket eder. Namazı kadınlar gibi kılar. Ölünce, kadınlar gibi kefenlenmesi iyi olur. Teyemmüm ettirilerek defnedilir. Kadın zannedilip ameliyatla erkek olduğu ortaya çıkan kimse, erkektir. Erkek zannedilip ameliyat edilince kadın olduğu meydana çıkarsa kadındır. Ama erkek iken, kadın olmak için ameliyat olan, kadın olmaz. (Hidaye, Dürer, Hindiyye) Vacibi inkâr Vacibin vacib olduğuna inanmamanın küfür olmadığını bildirdiniz. Vacib sünnetten daha kuvvetlidir. Meşhur bir sünneti kabul etmemek küfür iken niye vacibi kabul etmemek küfür olmuyor? CEVAP: İnanması farz olmayıp, vâcib olan, yapması farz olan emirlere vâcib denir. Vâcib olduğuna inanmamak küfür olmaz. Bir ibadete bazı âlimler vacib, bazıları sünnet, bazıları da farz demiştir. Vacib olduğunda kesin delil olmadığı için küfür olmuyor. Fakat vâcibin, ibadet olduğuna, yapılması lazım olduğuna inanmamak küfürdür. Mesela kurban kesmek vacib değil diyen kâfir olmaz, ama kurban diye bir ibadet yoktur demek küfürdür.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yaşlanmasına rağmen babam namaz kılmıyor, annem açık geziyor. Bunları zorlayabilir miyim? CEVAP: Ana baba zorlanmaz. Ana babası günah işleyen çocuk, bunlara bir kere nasihat eder. Kabul etmezlerse, susar. Onlara dua eder. Evli anneye bakmak Babam ölünce annem biriyle evlendi. Bana yardım et diyor. Anneme yardıma mecbur muyum? CEVAP: Kocası zengin olan kadın, oğlundan nafaka isteyemez. Oğlu ona yardım etmeye mecbur değildir. Ancak ana baba zengin de olsalar onlara hizmet ve yardım etmeli, rızalarını almaya çalışmalı. Oğlunu evlendirmek Babam, evlenmeme yardımcı olmuyor. Halbuki bir hadis-i şerifte baba oğlunu evlendirmeye mecburmuş. Babamın benim evlenmeme yardımcı olması gerekmez mi? CEVAP: Baba zengin oğlunu evlendirmeye mecbur değildir. Ama fakir olan oğlunu evlendirmesi vacibdir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Babanın evladına güzel isim vermesi, dinini öğretmesi ve vakti gelince de evlendirmesi, evladın babası üzerindeki haklarındandır.) [Hâkim] Çocuğu zorlamak Ana baba, oğlunu namaz kılmadığı ve oruç tutmadığı için zorlayabilir mi? CEVAP: Evet baliğ olmayan oğlunu namaz kılmadığı ve oruç tutmadığı için zorlayabilir, tazir edebilir. Ama büyük oğlunu, yani baliğ olmuş oğlunu zorlayamaz, tazir edemez. Ona nasihat eder. Namaz kılmayan eş Kadın veya erkek, namaz kılmayan eşinden ayrılmazsa günaha girer mi? CEVAP: Kadın, namaz kılmayan kocasından ayrılmaz. Çünkü kocanın günahı eşinden sorulmaz. Farzı yapmayan kadını boşamamak günah değildir. Namaz kılmayan kadını boşamak gerekmez. Çünkü namazın faydası kocası için değildir. Her dinde namaz var idi Âdem aleyhisselamdan beri her dinde namaz var mıydı? Varsa kaç vakit idi? CEVAP: Âdem aleyhisselamdan beri her dinde namaz var idi. Her ümmete bir vakit farz idi. Ama bir vakitte birçok rekat farz idi. Kimine sabah namazı, kimine akşam namazı farz idi. Her ümmete ayrı farz olan namazlar, bizim ümmetimize hepsi birden farz oldu. Üç şeye sarılmalı Sabah namazlarını kaçırmamak için ne yapmalıdır? CEVAP: Erken yatmalı ve çalar saat kurmalı ve şu üç şeye mani olan her şeyi terk edip, üç şeye sarılmalı: 1- Namazları vaktinde kılmalı, 2- Haramlardan sakınmalı, 3- Helal lokma yemeli. Ayakta da, oturarak da namazını kılamayan Ayakta da, oturarak da namazını kılamayan hasta nasıl namaz kılar? CEVAP: Sağa sola veya sırt üstü yatıp başı ile ima ederek kılar. Baş ile de ima edemeyen hasta, namazını kazaya bırakır. Başını yere koyamayan Alnı ile burnunda yara olan veya başka bir hastalık sebebiyle başını yere koyamayan hasta nasıl namaz kılar? CEVAP: Oturup ima ile namazını kılar. Rüku için biraz eğilir, secde için, rükuda eğildiğinden daha çok eğilir.
En lüzumlu iman bilgileri
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yeni Müslüman olmuş bir kimse için bilmesi gereken iman bilgileri pratik olarak nelerdir? CEVAP: İlk önce Amentü'deki altı esası bilmek gerekir. Bu altı esastan birini kabul etmeyen Müslüman kabul edilmez. Peygamberimizin bildirdiği imanın altı şartı şunlardır: 1- Allah'a iman, 2- Meleklere iman, 3- Kitaplara iman, 4- Peygamberlere iman, 5- Ahiret gününe iman, 6- Kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna iman. Bu bildirilenlere nasıl inanmak gerekir? Bunları da kısaca arz edelim: 1- Allah'a iman: Allah vardır, birdir, ortağı yoktur. Her şeyi bilir. Her şeyi görür. Her şeyi işitir. Her şeye gücü yeter. İstediğini yaratır. Ezeli ve ebedidir. Yarattıklarına asla benzemez. 2- Meleklere iman: Meleklerde erkeklik dişilik yoktur. Yiyip içmezler. Günah işlemezler. 3- Kitaplara iman: Allah'ın peygamberlerine gönderdiği kitaplara inanmak gerekir. Bunların yüz tanesi küçük, dört tanesi de büyük kitaptır. Büyük olanlar: Zebur, Tevrat, İncil ve Kur'an-ı kerim. 4- Peygamberlere iman: Allah'ın gönderdiği bütün peygamberlere inanmak şarttır. Birisini bile inkâr eden Müslüman olamaz. İlki Âdem aleyhisselam sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir. 5- Ahiret gününe iman: Ölüme, öldükten sonra dirilmeye, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana inanmaktır. Günahkâr Müslümanlar ya günahlarının cezasını çektikten sonra veya affa, şefaate kavuştuktan sonra cennete girer. Gayri müslimler ise ebedi olarak cehennemde kalır. 6- Kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna iman: Kader, Allahü teâlânın ezelî ilmi ile, insanların ve diğer mahlukatın yapacağı işleri bilmesi ve bu bilgisinin bir kitaba [levh-i mahfuza] yazılması demektir. Hayrı da şerri de yaratan Odur. Bir insana bir bela gelirse bu işlediği günahlar yüzündendir. Allah hiç kimseye zulmetmez, haksız yere hiç kimseyi cezalandırmaz, ona bela göndermez. İslam'ın beş şartı Bunlara inandıktan sonra İslam'ın beş şartını bilmek farzdır. Bunlar Kelime-i şehadet söylemek ve buna inanmak, namaz kılmak, [zengin ise] zekat vermek, [ramazan ayında] oruç tutmak ve ömründe bir kere imkânı varsa hacca gitmek. Kelime-i şehadet Allah'tan başka tanrı olmadığını ve Muhammed aleyhisselamın Onun peygamberi olduğunu söylemek ve buna inanmaktır. İlk fırsatta namaz kılmayı öğrenip hemen namaza başlamalıdır. Bu hususlarla ilgili geniş bilgi, www.dinibilgiler.org sitesinde iman itikat maddesinde, amentü kısmında vardır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Vitrinlerimizi insan ve hayvan bibloları ile süslüyoruz, bunun mahzuru var mıdır? Bir de evliya zatların kabirlerine el sürmek şirk midir? Kiliseye gitmekte mahzur var mıdır? CEVAP: İslam dininde, her ne niyet ile olursa olsun, canlı resmi, heykeli yapmak ve bunlara hürmet etmek, haramdır, büyük günahtır. Evvelki dinlerde haram değil idi. Bunun için, İdris aleyhisselam diri olarak Cennete çıkarılınca, onu çok sevenler, ayrılık acısına dayanamadı. Resmini yapıp seyrettiler. Daha sonra gelenler, bu resimleri tanrı sandı. Çeşitli heykeller de yapılıp tapıldı. Böylece putperestlik meydana çıktı. Kabirlere tazim için el sürmek haram ise de şirk değildir. Uluhiyyet [ilahlık] sıfatı bulunduğuna inanmayıp da, Allahü teâlânın sevgili kulu olduğu için veya insanlara, memlekete, hizmet, iyilik ettiği için, bu müslümanın kendisine, resmine ve mezarına tazim etmek, puta tapmak olmaz. Böyle yapan, müşrik olmaz. İsa aleyhisselam semaya çıkarıldıktan sonra, Onun peygamber olduğuna inananlar, kıyamet günü, kendilerine şefaat etmesi için, onun resimlerine, heykellerine tazim ettiler. Bu hürmetleri, ona tapınmak, onu putlaştırmak olmadı. Fakat, Roma'daki müşrikler, İsevi olunca ve Eflatun'un Trinite=Teslis felsefesi yayılınca, onda uluhiyyet sıfatı bulunduğuna inananlar oldu. (Allahın oğludur veya üç tanrıdan biridir) diyenler çoğaldı. Böylece yayılan şirk, İznik Meclisinde, resmi din yapıldı. Bu müşriklere Hıristiyan denildi. Onun resimlerine, heykellerine ve Salib=Haç denilen, dik iki çubuğa tapınıyorlar. Müşrikleri sevmek, onların puthane olan kiliselerine gitmek asla caiz değildir. Herkes cennete gitse Herkesin Rabbi olan Allah niye bütün insanları Cennete göndermeyip de, imtihana tabi tutup kazanamayanları Cehenneme gönderiyor? Hiç dünyayı yaratmayıp hepsini Cennete gönderseydi daha uygun olmaz mıydı? CEVAP: Allahü teâlânın yaptığı iş için, (Daha uygunu şöyledir) demek çok yanlıştır. Çünkü Allah'ın işini beğenmemek olur ki, maazallah çok kötüdür. Allahü teâlânın verdiği söz şöyledir: (Biz dileseydik, bütün insanları hidayete eriştirirdik. Fakat Cehennemi [kâfir olan] cin ve insanla tamamen dolduracağıma söz verdim.) [Secde 13] (Allah isteseydi sizleri, tek bir ümmet [hepsini Müslüman] yapardı. Fakat, imtihan edip itaat edeni isyan edenden ayırmak istedi.) [Maide 48] Demek ki, Allahü teâlâ insanları imtihan etmektedir. Onlara akıl gibi büyük silah verip, en mükemmel bir rehber olan Kur'an-ı kerimi ve en büyük yol gösterici olarak son Peygamberini göndermiş, emir ve yasaklarını bildirmiş, bunlara göre hareket etmeleri için de, insanlara irade ve ihtiyar vermiştir. Bir âyet meali şöyledir: (De ki: Ey insanlar, size Rabbinizden hak [Kur'an] gelmiştir. Artık hidayeti kabul eden, ancak kendi faydası için kabul etmiş, sapıtan da, kendi aleyhine sapıtmış olur.) [Yunus 108]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Tam ilmihalde Tahtavi'den naklen deniyor ki: (Sabah namazının sünneti çok faziletlidir. Fakat, bunu bile kılmayan için, hiç ceza bildirilmedi. Halbuki, sabah farzını cemaat ile kılmayıp, yalnız kılanın cehenneme gideceği bildirildi.) Burada cemaatin önemi mi, yoksa sabah namazını cemaatle kılmanın önemi mi anlatılmak isteniyor? CEVAP: Burada hem cemaatin, hem de sabahı cemaatle kılmanın önemi bildiriliyor. O cümlenin devamında cemaatin önemi vurgulanıyor. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Cemaati terk edip evde namaz kılan sünneti terk etmiş, sapıtmış olur.) [Müslim] (Mazeretsiz cemaate gitmemenin sapıklık olduğu bildiriliyor.) (Ezanı duyup da cemaate gitmemek kişinin asi ve bedbahtlığına kâfidir.) [Taberani] (Buradaki bedbahtlık cehennemlik anlamındadır.) (Gece kaim, gündüz saim olan cemaate gelmezse cehenneme gider.) [Tirmizi] (Geceleri ibadet edip gündüzleri de oruç tutan kimsenin bile, mazeretsiz cemaate gitmezse cehenneme gideceği bildiriliyor.) (Beş vakit namazı cemaatle kılan, Sırat köprüsünü şimşek gibi geçer.) [Taberani] (Cemaatin önemi bildiriliyor.) Yatsıyı cemaatle kılmak, öğle, ikindi ve akşamı cemaatle kılmaktan önemlidir. Sabahı cemaatle kılmak ise hepsinden önemlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Yatsı ile sabahı cemaatle kılmak, bizi münafıklardan ayıran alamettir. Münafıklar, yatsı ve sabah namazına devam edemezler.) [Beyheki] (Emekleyerek de olsa, yatsı ve sabahı cemaatle kılmaya gidin!) [Taberani] (Sabah namazını cemaatle kılan Allahın himayesindedir.) [İbni Mace] (Sabahı cemaatle kılmak, yatsıdan iki misli daha faziletlidir.) [İbni Huzeyme] (Münafıklara en ağır gelen namaz, yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmaktır. Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmanın sevabının faziletini bilselerdi, sürünerek de olsa, cemaate gelirlerdi.) [Buhari] (Hastalar, çocuklar ve kadınlar olmasaydı, sabah namazı için, mazeretsiz cemaate gelmeyenlerin evlerini yakardım.) [İ.Ahmed, İbni Mace] Son hadis-i şerif, sabah namazı için camiye gelmenin önemini bildiriyor. Ev yakmak tabiri bir deyimdir, işin önemini gösterir. Yoksa evin yakılması gerektiğini göstermez. Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmamak münafıklık alametidir. Nasıl ki, yalan söylemek münafıklık alameti ise, bu iki namaz için cemaate gelmemek de münafıklık alametidir. Yani cemaate gelmeyen münafık değildir ama, kendisinde münafıklık alametinden bir alamet var demektir. Fıkıh kitaplarında cemaate gitmemeyi mubah kılan mazeretler vardır. Böyle bir mazereti olmadan cemaate gitmemek caiz değildir. Bunlar kendilerinde münafıklık alameti bulunan kimselerdir. Böyle kimselerden olmamaya dikkat etmeliyiz!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir arkadaş "Kur'anda abdest alırken ayakların meshedilmesi emrediliyor. Namaz vakitleri de üç olarak bildiriliyor. Şimdiki tatbikat yanlıştır" diyor. Böyle bir şey var mı? CEVAP: Namaz üç vakittir, ayaklar mesh edilir diye bir âyet yoktur. Abdest âyetinin meali şöyledir: (Ey inananlar, namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip topuk kemiklerine kadar ayaklarınızı yıkayın.) [Maide 6] Peygamber efendimiz 23 sene abdest aldı, bir defa çıplak ayaklarına mesh ettiği vaki değildir. Mestlerine mesh ettiği ise vakidir. Bu konuda birçok sahih hadis vardır. Kur'an-ı kerimi Resulullah efendimizden daha iyi anlayan kim vardır ki? Binlerce sahabi gelmiş binlerce tabiin onlardan görmüş ve binlerce kitap yazılmıştır. Hiçbir kitapta ayaklar mesh edilir diye yazmıyor. Kur'anda üç vakit namaz var demek de yanlıştır. Peygamber efendimiz 23 sene beş vakit namaz kılmıştır. Bu konuda da sayısız sahih hadis vardır. Muteber kitaplardan nakil yapmayanlara itibar etmemelidir. Mekruha önem vermemek İslam Ahlakı kitabının, Cennet Yolu ilmihali kısmında, (Bir kimse, kıbleye karşı ayağını uzatıp yatmak veya tükürmek gibi bir mekruhu işlese, ona bu yaptıkların mekruhtur, işleme deseler, o da, her günahımız bu kadar olsa dese, küfründen korkulur. Yani, mekruhu önemsiz bir şey saydığı için) deniyor. Bizim caminin düzgün itikatlı imamı, minbere çıkılan basamağa secde ediyor. Kendisine, "Bu mekruh değil mi niye secde ediyorsunuz" dediğimiz zaman, (Bu kadar haram ve bid'at işliyoruz, mekruha sıra mı gelir) dedi. Mekruhu önemsiz saydığı için bu imam küfre girdi mi? Arkasında namaz kılmak caiz mi? CEVAP: Sözü uygun değildir, yaptığı da yanlıştır. Ancak, düzgün itikatlı bir müslümana hüsnü zan edilir. Tövbe etmiş olabilir. İmam olduğuna göre namaz kılıyor, harama mekruha dikkat ediyordur. O mekruhu işlemesinde bir mazereti olduğunu düşünmeli, iyiye yorumlamalıdır. Dört şeyin kıymeti Teke riayet etmek sünnettir. Ama tek olmayan kıymetli olmaz mı? CEVAP: Teke riayet etmek ayrı, kıymetli şeylerin tek ve çift olması ayrıdır. Dört şey ile ilgili çok husus vardır. Birkaçı şöyledir: Yeryüzünün düzeni dört şey iledir: Toprak, su, ateş ve rüzgar. Tabiatın düzeni dört şey iledir: Sıcaklık, soğukluk, nem ve kuraklık. Dinin salahı dört şey iledir: Namaz, zekat, oruç ve hac. İnsanın salahı dört şey iledir: Yemek, içmek, giyinmek ve barınmak Dört kitap: Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an-ı kerim. Dört melek: Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail (Aleyhimüsselam) Dört halife: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (radıyallahü anhüm) Dört mezhep: Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli. Dört mevsim: İlkbahar, yaz, sonbahar, kış.
Bid'at ve fitneden sakınmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
İtikadı bozuk, bid'at ehli olanlara karşı nasıl davranılmalı? CEVAP: İtikadı bozuk olmak veya bid'at sahibi olmak büyük günahtır. İmam-ı Rabbani hazretleri (İyi biliniz ki, bid'at ehli ile konuşmak, kâfirle arkadaşlık etmekten, kat kat daha fenadır. Bid'at ehlinden yılandan, canavardan kaçar gibi kaçmak gerekir) buyurdu. Çünkü hadis-i şeriflerde, (Bid'at ehlinden kaçın, onlara selam vermeyin, onlarla birlikte bulunmayın, birlikte yiyip içmeyin, cenazelerine gitmeyin, onlarla birlikte namaz kılmayın) buyuruluyor. Fitne çıkarmak haramdır. Fitne çıkacaksa onlara selam verilir, ihtiyaç kadar yanlarında oturulur, beraber namaz kılınır. Kadın ve seferîlik Hanımım yalnız başına Ankara'dan Konya'ya gidecek. Hayzlı olarak sefere çıkıyor. Konya'da seferî olur mu? CEVAP: Yanında kocası veya mahremi bulunmayan hayzlı kadının sefer niyeti ile yola çıkması kıymetsizdir. Yani Konya'da seferi olamaz. Temizlendikten sonra 104 kilometre daha gitmeden önce kaldığı yerde seferî olamaz. Eğer Konya'dan temiz olarak çıkıp Ankara'ya geri dönse, çıktığından itibaren seferi olur. Ankara vatan-i aslisi değilse ve orada 15 günden az kalırsa Ankara'da da seferî olur. Ankara vatan-i aslisi ise orada çok az kalsa bile seferî olmaz. Büyü yapılan erkek Beyime büyü yapılmış, evlilik vazifesini yapamıyor, ayrılmak istiyorum. Beyimin beni boşamaması günah değil mi? CEVAP: Evlilik vazifesini yapmaktan aciz olan erkeğin hanımı ayrılmak isterse, kocasının bunu boşaması vacib olur. Yani boşamaması günahtır. İftitah tekbiri İmama rükuda yetişmek için acele tekbir getirip eğildim. Tekbiri rükuya gidince bitirmiş oldum. İmamla rükuda bir an beraber durduk. O rekata yetişmiş oldum mu? CEVAP: Bırakın rekata yetişmeyi namazınız sahih olmadı. Çünkü iftitah tekbirini ayakta almak şarttır. İftitah tekbirini ayakta alıp, sonra imamla rükuda bir an beraber kalsaydınız hem namazınız sahih olmuş olur, hem de o rekata yetişmiş olurdunuz. Rekata yetişeceğim diye böyle hata yapmamalı. Rekata yetişemese de namaza uyması sahih olmalı. Bunun için de tekbiri ayakta iken almak şarttır. Mekruh vakitte mekruh Akşam vakti girdikten sonra imam gelene kadar bazen vakit müsait oluyor, nafile kılıyoruz. Akşam namazından önce nafile namaz kılmak caiz midir? CEVAP: Hanefi'de ikindi namazı kılındıktan sonra, akşam namazı kılınana kadar bu arada nafile kılmak mekruhtur. Şafii'de tehiyyat-ül-mescit kılınabilir. *** Mekruh vakitlerde, mesela ikindiyi kıldıktan sonra, akşama kadar secde-i tilavet yapmak da mekruh olur mu? CEVAP: Evet mekruhtur. Bazı âlimler, secde âyeti o zaman okunmuşsa mekruh olmaz demişlerse de, âlimlerin hepsine uymak için mekruh vakitlerde secde-i tilavet yapmamalıdır.
Ehl-i kıble tekfir edilmez
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Ehl-i sünnet âlimleri bid'at ehline zalim, sapık gibi şeyler söylemişler, kâfir dememişlerdir. 72 dalalet fırkasına bile kâfir denmez. Çünkü ehli kıble tekfir edilmez, yani kâfir denmez. Ehl-i kıble ne vakit kâfir olur? CEVAP: Din kitapları bu konuda diyor ki: 1- İmam-ı a'zam ve imam-ı Şafii, Ehl-i kıble olana kâfir denilmez buyurdu. Bu söz, Ehl-i kıble olan, günah işlemekle kâfir olmaz demektir. 72 fırka, Ehl-i kıbledir. İctihad yapılması caiz olan açıkça anlaşılamayan delillerin tevillerinde yanıldıkları için, bunlara kâfir denilmez. Fakat, zaruri olan ve tevatür ile bildirilmiş olan din bilgilerinde ictihad caiz olmadığı için, böyle bilgilere inanmayan, sözbirliği ile kâfir olur. Çünkü, bunlara inanmayan, Resulullaha inanmamış olur. İman demek, Resulullahın Allahü teâlâ tarafından getirdiği, zaruri olarak bilinen bilgilere inanmak demektir. Bu bilgilerden birine bile inanmamak küfür olur. (Milel-nihal tercümesi) 2- Zaruri din bilgilerinden veya iman edilecek şeylerden birine bile inanmayan, La ilahe illallah Muhammedün resulullah dese de, kâfir olur. (Redd-ül Muhtar) 3- 72 bid'at fırkası, Ehl-i kıble olduğu için, bunlara kâfir denmez. Fakat bunların, dinde inanması zaruri olan şeylere inanmayanları kâfir olur. (Mekt. Rabbani 2/67, 3/38) 4- Meşhur bir farzı inkâr eden kimse, namaz kılsa da kâfir olur. (Berika) 5- Her namaz kılana ehl-i kıble denmez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Yalan söyleyen, sözünde durmayan ve emanete hıyanet eden, Müslüman olduğunu söylese, namaz kılsa, oruç tutsa da münafıktır.) [Buhari] 6- İmanın 6 şartından birine inanmayan, namaz kılsa da kâfirdir. (Eşiat-ül-lemeat) Başka ülkeye gitmek Beyim beni, Avustralya'ya götürmek istiyor. Burada çok tanıdıklarımız var. Durumumuz da iyidir. Ben de tanımadığım gayri müslim ülkeye beni götürme diye itiraz ediyorum. Yakınlarım beyine itiraz etmek günahtır diyorlar. Burada itiraz hakkım yok mu, yani götürme beni demem günah mıdır? CEVAP: Bu konuda itiraz etmeniz günah olmaz. Hindiyye'de (Zamanımızda, erkek, hanımı istemezse, onu başka memlekete götüremez) diyor. Bu bakımdan bir zaruret yoksa götürmemeli, huzursuzluğa sebep olmamalıdır. Orada rahat edecekseniz zaten siz de itiraz etmezsiniz. Böyle işlerde anlaşarak karar vermelidir. Abdest âyeti Bir arkadaş "Kuran'da abdest alırken ayakların meshedilmesi emrediliyor. Namaz vakitleri de üç olarak bildiriliyor. Şimdiki tatbikat yanlıştır" diyor. Böyle bir şey var mı? CEVAP: Namaz üç vakittir, ayaklarınızı mesh edin diye bir âyet yoktur. Abdest âyetinin meali şöyledir: (Ey inananlar, namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip topuk kemiklerine kadar ayaklarınızı yıkayın.) [Maide 6] Peygamber efendimiz 23 sene abdest aldı, bir defa çıplak ayaklarına mesh ettiği vaki değildir. Mestlerine mesh ettiği ise vakidir. Bu konuda birçok sahih hadis vardır. Kur'an-ı kerimi Resulullah efendimizden daha iyi anlayan kim vardır ki? Binlerce sahabi gelmiş binlerce tabiin onlardan görmüş ve binlerce kitap yazılmıştır. Hiç bir kitapta ayaklar mesh edilir diye yazmıyor. Kur'anda üç vakit namaz var demek de yanlıştır. Peygamber efendimiz 23 sene beş vakit namaz kılmıştır. Bu konuda da sayısız sahih hadis vardır. Muteber kitaplardan nakil yapmayanlara itibar etmemelidir.
Aşırı sevmek ne demektir?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir Vehhabi hoca diyor ki: "(De ki: Ey kitap ehli, dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış birçoklarını da saptırmış ve böylece doğru yolu kaybetmiş bir kavmin heva ve heveslerine uymayın.) [Maide 77] âyeti ile (Hıristiyanların Meryem oğlu İsa'yı aşırı övdükleri gibi beni aşırı övmeyin. Ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm) hadisi gösteriyor ki: Peygamberi veya salihleri aşırı derecede sevmek şirktir. Çünkü insanlar, peygamber ve salihlerin kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlar, onları yaratıcı bilip kabirlerine giderek kendilerine yardım etmeleri için dua ederek müşrik oluyorlar." Bu hocanın dediklerinde gerçek payı var mıdır? CEVAP: Âyet ve hadisten çıkarılan mana yanlıştır. Bunları incelersek, yanlışlıkları kolayca meydana çıkar. Tefsirlere bakıyoruz. (Ey kitap ehli aşırı gitmeyin) demek, (Peygambere Allah veya Allah'ın oğlu demeyin) demektir. (Kurtubi) Bir âyet meali şöyledir: (Yahudiler, Üzeyr'e, Hıristiyanlar da İsa'ya Allahın oğlu dediler. Daha önce kâfir olmuş kişilerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin.) [Tevbe 30] Bildirilen âyetten bir sonraki âyet, bunun açıklaması mahiyetindedir. (İsrail oğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu, isyanları ve aşırı gitmelerindendi.) [Maide 78] Bu âyetten önceki âyetler de aynı manadadır. (İsa'ya, Allah diyenler kâfirdir. Halbuki Mesih, "Rabbim ve Rabbiniz olan Allaha kulluk edin" demiştir. "Allah üçün üçüncüsü" diyenler de kâfirdir.) [Maide 72, 73] (Meryem oğlu Mesîh ancak bir resûldür.) [Maide 75] Görüldüğü gibi aşırı gitmek, peygambere Allah veya Allah'ın oğlu demektir. Nitekim hadis-i şerif de bunu açıklıyor. (Hıristiyanların Hz. İsa'yı övdükleri gibi, beni övmeyin) buyuruluyor. Hıristiyanlar nasıl övüyorlar? (O Allah'tır, Allahın oğludur) diyorlar. Resulullahın, Hz. Ali'ye buyurduğu da aynıdır: (Ya Ali, sen İsa gibisin! Yahudiler, ona düşman olup annesine iftira ettiler. Hıristiyanlar da, Onu aşırı yükselttiler. Ona yakışan dereceden daha yukarı çıkardılar.) [İ. Ahmed] Demek ki aşırı gitmek, bir kimseyi olduğundan fazla övmektir. Mesela Hz. Ali'ye peygamber demek, peygambere ilah demek aşırı gitmektir. Peygambere ilah demeden onu aşırı sevmenin hiç mahzuru olmaz. Hatta aşırı sevmek dinimizin emridir. Peygamber efendimizi, çoluk çocuğumuzdan, hatta canımızdan çok sevmeliyiz. Çünkü onu sevmek farzdır. Eshab-ı kiram canlarını siper ettiler, ok yağmuruna hedef oldular. Hz. Ebu Bekir Resulullaha bir zarar gelir diye ayağını yılan deliğine kapadı. Demek ki Resulullahı çok sevmek şarttır. Çünkü Resulullahı sevmek imanın esaslarındandır. (İman, Allah ve Resulünü her şeyden daha çok sevmektir.) [İ.Ahmed] (İslam'ın esası, beni ve Ehl-i beytimi sevmektir.) [İbni Asakir] (Beni ana baba, evlat ve herkesten daha çok sevmeyen kimse, mümin olamaz.) [Buhari] (Allah ve Resulünü her şeyden çok seven imanın lezzetini duyar.) [Taberani] Hiçbir müslüman, Peygamberi, evliyayı yaratıcı bilmez, şu isteğimi yarat demez. Müslüman'a müşrik yani kâfir diyenin kendisi kâfir olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Mevlit münasebetiyle peygamber aşırı övüldü. "O da bir beşer [insan] idi, Kur'an'ı getirmekle görevi bitti. Aşırı övmek şirk değil mi? CEVAP: O, ilah değildi, elbette beşer idi, ama "Seyyid-ül-beşer" idi, bütün insanların efendisi idi. Hiç kimse Onu Allahü teâlânın övdüğü kadar övemez. Bu övgüden de ancak başka dinde olan rahatsız olur. Mevahib ve Mir'at-i kâinat kitaplarında diyor ki: Canlılar içinde ilk olarak, âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed aleyhisselamın ruhu yaratıldı. Allahü teâlâ (Her şeyi senin için yarattım, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım) buyurdu. Tevrat, İncil ve Zebur'da övülüp müjdelenmiştir. Âmine validemiz ona hamile olunca, bütün putlar yüzüstü devrildi. Bütün şeytanlar ve sihir yapan büyücüler âciz kalıp, işlerini yapamaz oldular. Doğunca da bütün putlar yıkıldı. Doğduğu gece, Kisra'nın sarayı yıkıldı. Mecusilerin bin yıldan beri yanan ateşi söndü. Save gölünün suyu kurudu. Safiye Hatun anlatır: Doğduğu gece altı alamet gördüm: 1- Doğar doğmaz secde etti. 2- Başını kaldırıp "La ilahe illallah inni Resulullah" dedi. 3- Her taraf aydınlandı. 4- Yıkayacaktım, biz Onu yıkadık diye bir ses işittim. 5- Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş gördüm. 6- Sırtında nübüvvet mührü vardı. İki küreği ortasında "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazılı idi Çocuk iken, başı hizasında bir bulut gölge ederdi. Ona salevat okumak âyet ile bildirildi. Kelime-i şehadette, ezanda, ikamette, namazdaki teşehhüdde, birçok dualarda ve Cennette Allahü teâlâ, Onun ismini kendi isminin yanına koymuştur. Namazda otururken, Ona selam vermek emrolundu. Başka bir Peygambere böyle söylemek caiz olmadı. Allahü teâlâ, Onu kendisine habib [sevgili] yaptı, herkesten daha çok sevdi. Kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ ona, her ilmi, her üstünlüğü verdi. Allahü teâlâ, bütün peygamberlere (Ya Âdem, Ya Musa, Ya İsa) diyerek ismi ile hitap ederken, Ona (Ya eyyühennebiyyu, ya eyyüherresul) diye özel hitap ediyor. Her peygamber kendi milletine, o ise her millete gönderilmiştir. Her peygamber, iftiralara kendisi cevap verdi, ama Ona yapılan iftiralara Allahü teâlâ cevap verdi. İsmi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak haram idi. Mübarek zevceleri müminlerin anneleri idi ve onlarla evlenmek başkalarına haram edildi. Önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü. Mübarek teri, gül gibi güzel kokardı. Uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü. Güneş ve Ay ışığında gölgesi yere düşmezdi. Üstüne sinek ve başka hiç bir böcek konmazdı. Çamaşırları, ne kadar çok giyse de hiç kirlenmezdi. Taş üstüne basınca, izi kalır, kum üstünde iz bırakmazdı. Sözü çok vecizdi. Az kelime ile çok şey anlatırdı. Eshabının hepsi, peygamberler hariç, bütün insanların, ümmeti de bütün ümmetlerin en üstünüdür. Onun mübarek ismini taşıyan mümin Cennete girer. Onu ve ehl-i beytini sevmek farzdır. Hz. Azrail, içeri girmek için izin istedi. Başka hiç kimseden izin istemedi. Kabrinin toprağı, her yerden ve Kâbe'den daha kıymetlidir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bütün meallere baktım, Araf suresinin 51. âyetinde, Allahü teâlâ, su ve yiyecek isteyen cehennemdeki kâfirlere, (Onlar dünyada bugünleri unuttukları gibi, biz de bugün onları unuturuz) buyuruyor. Allah unutur mu? CEVAP: Hâşâ Allahü teâlâ unutmaz. (Taha 52) Böyle âyetler çoktur. Mesela Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allaha yardım ederseniz, O da size yardım eder.) [Muhammed suresi 7] (Biz de bugün sizi unuttuk.) [Secde suresi 14] Kur'an tercümelerinden, meallerden din öğrenilmez. Yanlış anlamalara sebep olur. İslam âlimlerinin açıklaması ile birlikte okumalıdır. Fıkıh kitapları Kur'an-ı kerimin tefsirleridir. Allaha yardım demek, Allahın dinine yardım, yani İslamiyet'e hizmet demektir. İslamiyet'e hizmet ise, Allahü teâlânın, Resulünün ve âlimlerin bildirdiği şekilde yapılırsa hizmet olur. Sorduğunuz âyetteki unutmak ise, unutulmuş muamelesi görürsünüz, size yardım edilmez anlamındadır. Sünnete riayet Biz Şafiiler, 1- Vacib olmayıp sünnet olduğu için kurban kesmiyoruz. 2- Kazamız olduğu için sünnet ve hatta kaza namazı kılmıyoruz. 3 - Takke sarığın yerini tutmadığı için başı açık namaz kılıyoruz. Bu yaptıklarımız doğru mudur? CEVAP: Biz Şafiiler demekle herkesi suçlamak yanlış olur. Bazı Şafiiler demeli idi. Çünkü biz hep görüyoruz ki, Şafiilerden kurban kesen, kaza namazı kılan ve takke kullanan çoktur. 1- Kurban, Hanefi hariç diğer üç mezhepte sünnettir. Ama sünnet de olsa durumu iyi olan Şafiilerin kurban kesmesi gerekir. Resulullahı seven sünnetine de uymaya çalışmalıdır. 2- Bazı Şafiiler gerçekten bilmiyor, kazası olanın sünnet kılması haram diyerek, sadece farzı kılıyor. Kazası olan Şafiilerin, sünnet kılması haram olunca, boş oturması elbette haram olur. Bir an önce kazalarını kılıp bitirmelidirler. 3- Takke elbette sarığın yerini tutmaz. Sarık takkeye tercih edilir. Ancak Peygamber efendimiz, takke ile gezmiş, takke ile namaz kılmıştır. Yani takke giymek sünnete aykırı değil, sünnettir. Şafii ve Hanefi arasında fark yoktur. Sarık sarma imkanı olmayanın takke ile namaz kılması bid'at gibi görülmemelidir. İftitah tekbiri Namaza dururken, çok defa tekrar etmeme, uğraşmama rağmen Allahü ekber diyemiyorum. Özürlü olduğum için Allahü kebir veya Tebarekallah desem sahih olur mu? CEVAP: (Anlatılışa göre fetva verilir) diye bir söz var. Allahü ekber diyemiyorum dediğinize göre nakil yapıyoruz. Dört mezhepte ve bütün âlimlerce, iftitah tekbirine başlarken Allahü ekber denir. Allahü kebir ifadesine diğer üç mezhebin âlimleri muhaliftir. Ama sizin özrünüz var. Allahü kebir, Allahü azim veya Allahü celil demenizde mahzur olmaz. Tebarekallah, La ilahe illallah veya sübhanallah deseniz de olur. Hatta Allah'ın kendisinde ortak olmayan sıfatlarını da söylemeniz caiz olur. Mesela, Ya Rahman, Ya Halik, Ya Razzak, Ya Allah gibi kelimelerle de namaza başlamanız caizdir. (Halebi, Dürer, Tahtavi)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Mezhepsiz diyerek bir çok âlimi kötülemeniz, gıybet olduğu için ve ölülerimizi iyilikle anmak gerektiği için yanlıştır. Kul hatasız olmaz. Bu hataları örtmek yerine açığa çıkarma uygun mu? CEVAP: Bu sözler, Eshab-ı kiramı ve İslam âlimlerini tenkit edenler için doğrudur. Çünkü din âlimleri kötülenmez. İbni Asakir hazretleri, (Din âlimlerinin etleri zehir gibidir. Koklayan [tenkide yönelen] hastalanır, tadan [kötüleyen] ölür) buyuruyor. Eshab-ı kiramı kötülemek ise daha kötüdür. Çünkü Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Mekke'nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşanlara, fetihten sonra verenlerden ve savaşanlardan daha yüksek derece vardır. Bunların dereceleri eşit değildir. Hepsi için Hüsnayı [Cenneti] söz veriyorum.) [Hadid 10] (Muhacir ve Ensar ile iyilikte onların [Eshabın] izinden gidenlerden Allah razıdır, onlara Cenneti hazırlamıştır.) [Tevbe 100] Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki: (Eshabım arasında fitne çıkacak, Allahü teâlâ benimle olan sohbetlerinin hürmetine o fitnelere karışanları, affedecektir. Sonra gelenler ise, bu fitnelere karışan Eshabıma dil uzatarak Cehenneme girecektir.) [Müslim] Eshabın hepsi bizim ölülerimiz olduğu için de tenkit edilmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ölülerinizi iyilikle anın. Eğer Cennetlikse, kötü söylemekle günahkâr olursunuz. Cehennemlik ise, zaten içinde bulunduğu hâl kâfi gelir.) [Nesai] Mezhepsizlerin hataları, kul hatasız olmaz kabilinden basit hatalar değildir, imanı ilgilendiriyor. Bir kısmı bid'at, bir kısmı ise küfürdür. Mesela, İbni Teymiye gibi Arşın kıdemine kani olmak, (Arşı yaratılmış kabul etmemek), Abduh gibi düşük faizlere cevaz vermek, Mason Efgani gibi "Peygamberlik bir sanattır" demek, mezhepsiz Reşit Rıza gibi icmayı inkâr edip telfîk zihniyetini savunmak, Zeydi Şevkani gibi taklidi haram saymak, İzmirli İsmail Hakkı gibi camilere sandalye, sıra, müzik aletleri konmasını ve Türkçe namaz kılınmasını istemek, Emekli postacı gibi Eshab-ı kirama dil uzatmak, basit birer hata değildir. Efgani hayranı birisi çıkıyor, (Abduh gibi reform yapıp dini değiştirmek gerekir. Kızıl kâfir Halife II. Abdülhamid han, şampanya yerine hâlâ ayran içiyor. Kâfirleri yakacak yerde tuttun Müslümanları yaktın, adaletin nerde ey ilahi?) diyor. Bunlar basit hata mı? Bunları bilip de, susmanın vebali büyüktür. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bid'atler yayılıp, sonra gelenler, öncekilere lanet ettiği zaman, doğruyu bilenler herkese söylesin! Söylemeyip gizleyen, Allahın indirdiği Kur'anı gizlemiş olur.) [İbni Asakir] (Ortalık karışır, yalanlar yazılır, âdetler ibadetlere karıştırılır ve Eshabıma dil uzatıldığı zaman, doğruyu bilenler herkese bildirsin! Allahü teâlânın, meleklerin ve bütün insanların laneti, doğruyu bilip de, gücü yettiği halde bildirmeyene olsun.) [Ebu Nuaym, Deylemi] Lanete müstahak olmamak için, susmayıp bunları söylemek gıybet olmaz. Çünkü gıybet, bir kimsenin gizli bir kusurunu, arkasından söylemektir. Kâfir ve fâsıkların, alış verişte hile yapanların, dinimizi yanlış anlatanların, yanlışlıklarını söylemek lazım olduğundan gıybet olmaz. (R.Muhtar)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Keşke demek haram, hatta küfür diyorlar. Keşke demekte mahzur var mıdır? CEVAP: Keşke demek haram ve küfür değildir. Keşke demenin mahzuru olmaz. Ahiret nimetini kaçıran bir kimse, Allahü teâlânın takdirine isyan olarak değil de, pişmanlık olarak, (keşke şu günahı işlemeseydim, keşke namazımı geciktirmeseydim) demesi iyi olur, suçunu kabul edip özür dilemek olur, tevbe olur. Fakat kadere isyan olacak işlerde, (Keşke bunları yapmasaydım) demek doğru olmaz. Burada uygun olmayan keşke demek değil, kadere isyan etmek yanlıştır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allaha dayanıp işe giriş ve acze düşme! İş neticelenince, "Keşke şöyle yapsaydım" deme, "Allah böyle takdir etmiş" de, keşke demek, şeytanın işine yol açar.) [Müslim] Bunun için İbni Mesud hazretleri buyuruyor ki: (Olan bir işe keşke olmasa idi, olmayan bir işe keşke olsaydı demektense, ağzıma ateş almayı, kor yemeyi tercih ederim.) Ekonomi hırsızı mı? Bir ekonomist, "Taksi tutabilecek kimsenin dolmuşla eve gitmesi hırsızlıktır. Bu ekonomi yasasının ana maddesidir. Bunun için, herkesin bende alacağı olduğu düşüncesiyle yaşıyor, hırsız olmamaya çalışıyorum" diyor. Evime taksi ile gidecek param varken, dolmuşla veya yaya gitsem, taksiye vereceğim parayı muhtaç birisine vermesem hırsızlık mı etmiş olurum? CEVAP: Dinimizde, taksi ile evine gidebilecek kimsenin, acelesi yoksa, yaya gitmesi, günah ve hırsızlık değildir. Aksine iyi olur. O parayı başkasına da vermesi gerekmez. Sol eli kullanmak İhtiyaç halinde sol el ile iş yapmakta mahzur var mıdır? CEVAP: Sağ ve sol eli de, faydalanmamız için yaratan Allah'tır. Peygamber efendimizin iyi işlere sağdan başlaması, giyim-kuşam, yiyip-içmek gibi âdetlerine Sünnet-i zevaid denir. Bunları unutarak veya bir özürle terk etmekte hiç mahzur yoktur. Özürsüz yapmak da mekruh olmaz, ancak sünnete uyulmamış olur. Zevaid sünnetlere de uymak büyük nimettir. Tilavet secdesi nasıl yapılır? CEVAP: Abdestli olarak, kıbleye karşı ayakta durup, elleri kaldırmadan, Allahü ekber diyerek secdeye gidilir. Secdede üç defa Sübhâne rabbiyel-a'lâ, sonra, Allahü ekber denir ve ayağa kalkılır. Böylece secde-i tilavet tamam olur. Tilavet secdesi için niyet de gerekir mi? CEVAP: Tilavet secdesi yapmak için niyet şarttır. Niyetsiz sahih olmaz. Tilavet secdesi için abdestli olmak şart mıdır? CEVAP: Evet. Secde âyetini işiten cünüp ne yapar? CEVAP: Secde âyetini işiten cünüp veya abdestsiz kimse, temizlendikten sonra tilavet secdesi yapar. Fakat hayzlıya ve lohusaya temizlendikten sonra da tilavet secdesi gerekmez.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Önce can sonra canan demek uygun mu? Lüzumlu bir şeyi başkasına vermek günah mı? CEVAP: Önce can sonra canan demek uygundur. Yani önce kendimizi kurtaracağız sonra başkalarını. Kendi itikadımız, kendi ahlakımız düzgün değilse, başkalarını nasıl kurtarabiliriz? Önce can gelir sonra canan demişler Gemisini kurtaran kaptan demişler Mal yönüyle de böyledir. Kendimiz yokluk içinde iken, elimizdekini başkalarına vermek doğru olmaz. Dinimiz, (Sadaka verirken israf etmeyin) buyuruyor. Sâbit bin Kays hazretleri, bir günde 500 ağacın hurmalarını toplayıp hepsini sadaka vererek evi için hurma bırakmadı. Muaz bin Cebel hazretlerinin de bir hurma ağacı vardı. Hurmalarını toplayıp hepsini sadaka verdi. Kendine bir şey kalmadı. Ondan sonra (İsraf etmeyin) âyeti geldi. Bir âyet meali de şöyledir: (Elini boynuna bağlayıp asma [cimrilik etme], büsbütün de açıp saçma. [itidalli ol, iktisada riayet et. Malını, kendine kalmayacak şekilde dağıtma!) Sonra kınanmış olur ve eli boş açıkta kalırsın.) [İsra 29] İbni Mesud hazretleri anlatır: (Bir çocuk, Resulullah efendimize gelip, bazı lüzumlu şeyleri sayıp "annem beni sana gönderip bunları istedi" dedi. "Bugün bende bunların hiç biri yok" buyurdu. "Gömleğini bana ver" dedi. Hemen, mübarek gömleğini çıkarıp çocuğa verdi ve kendisi gömleksiz kaldı. Camiye gidemedi. O zaman, bu âyet geldi.) Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Paranız ile, önce kendi ihtiyaçlarınızı alın. Artarsa, çoluk çocuğunuzun ihtiyaçlarına sarf edin. Bundan da artarsa, akrabanıza yardım edin!) [Müslim] (Kendisi veya çoluk çocuğu muhtaç iken veya borcu var iken verilen sadaka kabul olmaz. Borç ödemek, sadaka vermekten, köle azat etmekten ve hediye vermekten daha önemlidir. Başkasının malını, sadaka vererek, yok olmasına sebep olmayın!) [Buhari] Hz. Ebu Hüreyre anlatır: Resulullah efendimize biri gelip, bir altınım var, ne yapayım dedi. (Bununla kendi ihtiyaçlarını al) buyurdu. Bir altınım daha var dedi. (Onunla da çocuğuna lazım olanları al) buyurdu. Bir daha var dedi. (Onu da, âilenin ihtiyaçlarına sarf et) buyurdu. Bir altın daha var dedi. (Hizmetçinin ihtiyaçlarına kullan) buyurdu. Bir daha var deyince, [bu bildirdiklerimi ölçü alarak] (Onu kullanacağın yeri sen daha iyi bilirsin) buyurdu. (Begavi) İsar büyük bir haslettir. Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramı överken buyuruyor ki: (Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendilerine tercih ederler.) [Haşr 9] Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Kendisine gerektiği şeyi, kendi arzu ve ihtiyacını tehir edip başkasına verirse, Allahü teâlâ onun günahlarını affeder.) [İbni Hibban] Medineliler [Ensar], Medine'ye hicret eden Müslümanlara [Muhacirlere] büyük fedakârlıklarda bulundu. Bütün mallarına onları ortak ettiler. Resul-i ekrem efendimiz, ganimetlerin taksiminde iki teklifte bulundu. Ya Ensarın evlerinden çıkıp başka bir yerde kalmaları şartı ile ganimetlerin hepsi Muhacirlere verilecek veya Muhacirler, Ensarın evinde bir müddet daha kalmak şartı ile, ganimetler Ensar ile Muhacirler arasında taksim edilecekti. Bu teklifler için Ensar-ı kiram, (Biz ganimet istemeyiz. Hepsi Muhacirlere verilsin! Onların evlerimizden çıkmalarına da asla razı olamayız) dediler. Buna Peygamber efendimiz çok memnun oldu.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Okuduğum bir haber şöyle idi: "Yazdığı bir kitapta Müslümanların kurban kesmesini eleştirdiği için 2000'de ırkçı şiddeti körüklediği gerekçesiyle Fransız mahkemesince suçlu bulunan Fransız film yıldızı ve hayvan hakları savunucusu Brigitte Bardot, Paris'teki bir camiyi ziyaret ederek, kurbanların acı çektirilmeden kesilmesini istedi. Bardot'nun gittiği caminin imamı Delil Ebubekir, kurbanların anestezi işleminden sonra kesildiğini bildirmesi üzerine, memnuniyetini ifade eden Bardot, (Harika... Bana hayatımın en büyük hediyesini verdiniz) dedi." Müslümanlıkta hayvana acımak yok mu? Bıçakla kesmek acımasızlık değil mi? CEVAP: Müslümanlık Allahın dinidir. Allahın dininde hâşâ merhamet olmazsa başka kimde, nede merhamet olur ki? Bugün Avrupa'da büyük baş hayvanların başına tokmak vurularak, küçük baş hayvanlar da elektrik şokundan geçirilerek bayıltılıp kesiliyor. Hayvanların başına tokmak vurmak ve elektrikle şoklamak eziyet olur. Ateistler ve Avrupalılar hayvan kesimine değil kurban kesimine karşıdırlar. Kendileri et yemiyor mu? Hayvanları öldürüp kürklerini giymiyorlar mı? Müslümanlığa olan düşmanlıklarını hayvana acıma perdesi altında yürütüyorlar. Hayvanların bıçakla kesilmesini emreden Allah'tır. Allahü teâlâ hayvanlara eziyet edilmesini hiç ister mi? Hayvanlara acınmasını bildiren Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Bir kadın, bir kediyi hapsedip, yiyecek içecek vermedi. Bir şey bulup yemesi için de serbest bırakmadı. Kedi öldü, kadın da bu yüzden Cehenneme müstahak oldu.) [Buhari] (Susuz bir mümin, kuyuya inip su içti. Bir köpek de kuyunun ağzında susuzluktan bitkin vaziyette bekliyordu. O kimse, bu hayvana acıyıp, ayakkabısı ile köpeğe su verdi. Bu hareketten Allahü teâlâ razı oldu. O kimseyi Cennete koydu.) [Müslim] (Yerdeki mahluklara acımayana, gökteki melekler acımaz.) [Taberani] Eğer kesmek, hayvana eziyet olsa idi, dinimiz hayvanların kesilmesini emretmezdi. Dinimiz savaşta şehidin ölüm acısı çekmediğini bildiriyor. Bir kolu kesildiği halde farkında olmadan savaşan insanların bulunduğunu kitaplarda okuyoruz. Bunlar acı duymadığı gibi kurbana da Allah acı hissettirmez. Allah'ın kudretinden kim şüphe edebilir? Hz. Yunus'un kırk gün balığın karnında ölmeden kalması, Eshab-ı kehfin üç yüz sene uyumaları Allah'ın kudretiyle olmuştur. Şehide de Allah ölüm acısını hissettirmiyor. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Şehid, ölüm acısı duymaz.) [Beyheki] (Şehid, öldürülmesinin acısını, ancak bir pirenin ısırması kadar duyar.) [Nesai] *** İnsanlara zarar veren yılan, akrep gibi hayvanları öldürmek caiz midir? CEVAP: İnsanlara zarar veren fare, akrep, yılan gibi hayvanları suya atmadan, yakmadan, eziyet vermeden öldürmek caizdir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bazıları kaderi kabul etmiyorlar. Halbuki kader Amentü'de bildirilmemiş midir? CEVAP: Elbette kader, imanın şartlarındandır. Birçok âyet vardır. Bir âyet meali şöyledir: (Yeryüzünde vuku bulan ve başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta [levh-i mahfuzda yazılmış] olmasın. Elbette bu, Allah'a kolaydır.) [Hadid 22] Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Kadere inanmak, iman esaslarındandır.) [Ebu Davud, Tirmizi] (Kadere iman etmek, tevhidin nizamıdır.) [Deylemi] (Kaderi inkâr eden helak olur.) [Taberani] (Allahü teâlâ, "bana inanıp da kadere, hayır ve şerrin benim takdirimle olduğuna inanmayan, benden başka Rab arasın" buyurdu.) [Şirazi] (Allahü teâlâ, ilk önce Kalemi yaratıp, "Kaderi, olanı ve sonsuza kadar olacak olanı yaz" buyurdu.) [Tirmizi, Ebu Davud] (Her şey ezelde yazıldı. Kalem kurudu.) [Tirmizi] (Yani kader, takdir son buldu ve kaleme yazacak bir şey kalmadı.) (Kadere, hayra ve şerre iman etmedikçe, başına gelenin asla şaşmayacağına, başına gelmemesi mukadder olanın da asla gelmeyeceğine inanmadıkça, hiç kimse iman etmiş sayılmaz.) [Tirmizi] (Bütün insanlar toplanıp sana fayda vermek için çalışsalar, ancak Allah'ın senin için takdir ettiğinden fazlasını yapamazlar. Eğer bütün insanlar, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah'ın senin hakkında takdir ettiği zarardan fazlasını veremezler. Çünkü artık kaderi yazan Kalem [in mürekkebi] kurudu, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşti.) [Tirmizi] (Şu üç şeyden korkuyorum: 1- Âlimin sürçmesi, 2- Münafıkların "Kur'an böyle diyor" diyerek tartışmaya girişmesi 3- Kaderin inkâr edilmesi.) [Taberani] **** Ameller yedi türlüdür Aynı günah veya sevap, işlendiği duruma göre azalır veya çoğalır mı? CEVAP: Evet: Bazı yer ve durumlarda, bazı gün ve aylarda farklılık gösterir. Mesela Cuma günü yapılan ibadetler de, günahlar da, iki kat yazılır. Hadis-i şerifte, (Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de Cuma günü ve gecesinde işlenilenden kötüsü yoktur) buyuruldu. Ramazan-ı şerif ayında bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan 70 farz gibidir. Bunun gibi farklı durumlar hariç, amellerin durumu aynıdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Ameller, yedi türlüdür: 1- İkisinin karşılığı vacibdir. 2- İkisi misli misline karşılık görür. 3- Birisi on misli sevaba kavuşturur. 4- Biri yedi yüz misli sevaba ulaştırır. 5- Birinin sevabını ise ancak Allahü teâlâ bilir. Bunların izahı şöyledir: 1- İtikadı ve amelleri düzgün olana Cennet vacib olur. Müşrik olana Cehennem vacib olur. 2- Bir günah işleyene bir günah yazılır. 3- Bir iyilik işleyen on misli sevaba kavuşur. 4- Malını Allah yolunda harcayana yedi yüz misli sevab verilir. 5- Oruç tutanın sevabını ise Allah'tan başkası bilmez.) [Hakim]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kâfirler ibadetle mükellef değildir. Ahirette onlara niye namaz kılmadınız, niye oruç tutmadınız diye sorulmayacaktır. Onlara niye inanmadınız diye sorulacaktır. Durum böyle iken ne diye Bekara suresinin 21. âyetinde (Ey insanlar Allaha ibadet ediniz) buyuruluyor da, ey müminler denmiyor? CEVAP: O âyetin meali şöyledir: (Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, Allahın azabından korunmuş olabilesiniz.) [Bekara 21] Tibyan'da (Allahın varlığına, birliğine, inanmak suretiyle kulluk edin) diye açıklanıyor. Deliler ve çocuklar hariç, mükellef olan herkes bu emre muhatap deniyor. Âyetin sonundaki tettekun=Şirkten, küfürden ve günahlardan korunasınız diye açıklanıyor. Bu açıklamalar kâfirleri de, müminleri de kapsamaktadır. Yani (Allaha kulluk ederseniz kurtulursunuz) buyuruluyor. Elbette buna kâfirler de müminler de dahildir. Kulluk için önce iman, sonra da ibadet gelir. Kur'an-ı kerimdeki (Ey iman edenler iman edin) demek, (Beni tanıyın) demektir. (Beni tanıyın) demek ise, (Emir ve yasaklarıma uyun) demektir. Cahillerin imanına İman-ı mecazi denir. Bu iman, bozulabilir ve yok olabilir. Hakikat ehlinin imanları bozulmaktan mahfuzdur. (Ey iman edenler iman edin) demek, (Ey, imanın suretini edinenler, ibadet ederek, hakiki imana kavuşun) demektir. Demek ki haramlardan kaçmayan, ibadetlerini yapmayan kimse Allah'ı tanımış olamaz ve hakiki imana kavuşamaz. Başka bir âyet-i kerimede de buyuruluyor ki: (Ben cin ve insanları, ancak bana kulluk etmeleri [beni tanımaları] için yarattım.) [Zariyat 56] Bu âyet-i kerimedeki (Kulluk etmeleri, ibadet etmeleri için) ifadesi, âlimler tarafından (beni tanımaları için) diye açıklanmıştır. Yani, Allahü teâlâyı tanımak için yaratıldık. Allah'ı tanımak ise, emir ve yasaklarına uymak demektir. Hadis-i kudside, (Tanınmak için her şeyi yarattım) buyuruyor. Yani (Onların beni tanımakla şereflenmesi için yarattım) buyuruyor. Yoksa, (Tanınayım da meşhur olayım) demek değildir. Peygamber efendimiz, ilmin inceliklerini soran bir bedeviye buyurdu ki: - Sen ilmin başını öğrendin mi? - İlmin başı nedir ya Resulallah? - İlmin başı, Allah'ı tanımaktır. Bu da Onun; misli, benzeri, zıttı, dengi, eşi olmadığını, vâhid, evvel, ahir, zâhir ve bâtın olduğunu bilmektir. Rablerin rabbi demek Mektubat-ı Rabbanide, (Ellerimizi rablerin rabbi olan yüce Allah'a açtık) deniyor. Rabler diye çoğul kullanmak uygun mu? CEVAP: Bazı kelimelerin birkaç manası olur. Rab kelimesi de böyledir. Rab=Besleyen, yetiştiren, terbiye eden demektir. O zaman yukarıdaki ifade, (Ellerimizi, terbiye edenlerin terbiye edeni olan yüce Allah'a açtık) anlamına gelir. Kur'an-ı kerimde halk edenlerin halıkı diye bir ifade de geçmektedir. Bu âyeti de yanlış anlayanlar, hâşâ birçok yaratıcı var diye, yaratma kelimesini insanlar için de kullanıyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarına bakmadan mana vermek yanlış olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Ben namaz kılan, oruç tutan haramlardan kaçmaya çalışan bir bayanım. Ancak tesettürlü değilim. İki grup insan bana sataşıyor: Bir kısmı diyor ki: Başın açık olduğuna göre, hiçbir ibadetin muteber değildir, boşuna ibadet etme, İslam bir bütündür tamamını uygulamak gerekir diyorlar. Bir kısmına da, gıybet etmeyin, içki içmeyin, yalan söylemeyin gibi sözler söylediğim zaman, sen de başını açıyorsun ya diyorlar. Bunların beni böyle eleştirmesi doğru mudur? CEVAP: Elbette yanlış. Maalesef günümüzde ibadetlerde ya hep ya hiç mantığı var. Ya hep ya hiç imanda olur, günahlarda ve ibadetlerde olmaz. İmanın azı çoğu olmaz. İman ya vardır, ya yoktur. Bazı ibadetleri yapamayana veya bazı günahlardan kaçamayana sen şu günahı işliyorsun, artık ibadete lüzum yok denmez. Günah küçük olsa da kaçmaya çalışmalıdır. Bir günaha alışan, ötekilerini de işlemek isteyebilir. Bir günah öteki günahları davet eder. Günah demek, isyan demektir. Akıllı olan, Rabbine isyan sayısını hiç artırır mı? Aksine azaltmaya çalışır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bütün günahlara tövbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tövbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tövbe etmek nasip olur. "Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı" buyuruldu. (2/66) Birkaç günaha müptela olan kimse, birinden vazgeçmek isterse, ona, (Diğerlerini bırakmadığına göre bu günaha da devam et) denmez. Günah miktarı ne kadar azaltılırsa o kadar iyi olur. Çünkü Allah'tan korkarak bir günahtan vazgeçmek iman alametidir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Ömründe bir defa Allah'ı anan veya Ondan korkan Müslüman, elbette Cehennemden çıkacaktır.) [Tirmizi] O halde hangi günah olursa olsun kaçmaya çalışırsak, günahlarımızın cezasını Cehennemde çeksek bile bir gün oradan kurtulup Cennete gideriz. Hatta, şefaate kavuşup hiç girmeden de Cennete gitme ihtimali mevcuttur. Onun için imanlı ölmeye gayret etmelidir. İmanlı ölmek için de, haramlardan kaçmak ve ibadetleri yapmak lazımdır. Gâfillerin zindanında Esir olup kalan insan. Harap olan şu dünyada Gaflet ile yatan insan Gözünü aç, tarihe bak Gelip geçti nice sultan Ne ahmaktır bu faniye Gönül verip, duran insan İşte altın kafes dense Bülbül durmaz der ki vatan Niçin çıkmak istemez ki Bu zindana giren insan Değerlendir fırsatları Elinde var iken imkân. Cehennemde yanacaktır Adam sen de diyen insan
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bir hoca, camide öğlenin son sünnetini kılarken, tehiyyetül mescide, tehiyyetül menzile ve sübha namazına da niyet edilebilir dedi. Doğru mu? CEVAP: Birkaç niyetin caiz olduğu yerler vardır ama burası değildir. Vaktin sünnetini kılarken vaktin farzına da niyet edilmez. Sübha namazı abdest aldıktan sonra kılınır, ilk sünneti kılarken niyet edilebilir. Son sünnete kadar beklenmez. Tehiyyetül mescid camiye girince kılınır. Son sünnete kadar beklenilmez. Yolculuğa çıkılmayacaksa tehiyyetül menzil de kılınmaz. Camiye girince, öğlenin son sünneti değil, ilk sünneti kılınırken, ikindinin ve yatsının ilk sünneti kılınırken, tehiyyetül mescide de niyet edilebilir, çünkü mescide saygı namazıdır. Eğer yenice abdest alıp girmişse, sübha namazına [abdest için şükür namazına] da niyet edebilir. Eğer bir yolculuğa da çıkacaksa, tehiyyetül menzile de niyet edebilir. İlk kazaya kalmış dört rekatlık bir farza da niyet edebilir. Böylece bir namaz için beş niyet edilmesi caizdir. Niyet edilmese de sübha, tehiyyetül mescid, vaktin sünnetinin sevabı alınır, ancak niyetin sevabı noksan olur. Camiye girip sünnet veya farz kılan, Tehıyyet-ül-mescid namazı da kılmış olur. Fakat, Tehıyyet sevabına da kavuşabilmek için, buna da ayrıca niyet etmek gerekir. Çünkü, hadis-i şerifte, (İbadetler, niyetlerine göredir) buyuruldu. Amelin sevabına kavuşmak için, niyet edilmesi şarttır. Bir ibadetin yapılması ile, başka bir ibadetin de yapılmış olacağı bildirilmiş olan yerlerde, ikinci ibadetin sahih olması için, bunun için de ayrıca niyet etmek gerekmez ise de, ikinci için de niyet edilmedikçe, bunun sevabı hasıl olmaz. (Redd-ül Muhtar) Kaza namazına niyet ederken, sünnet namazlar için vâdedilmiş olan sevablara kavuşmak için, vaktin sünneti için de niyet etmelidir. Böyle iki niyet, imam-ı A'zama, imam-ı Ebu Yusuf'a ve imam-ı Muhammed'e göre de sahih olup, sünnet sevabı da hasıl olur. (Nevadir-i fıkhiyye) Niyetin çok olması sevabın çok olmasına sebep olur. Camiye giren kimse, ne kadar çok niyet ederse, o kadar çok sevap alır. Mesela: 1- Caminin Allahü teâlânın evi olduğunu düşünürse, 2- Allahü teâlânın evini ziyarete de niyet ederse, 3- Namaz kılmayı beklemek için niyet ederse, 4- İtikaf edip ahireti düşünmek için niyet ederse, 5- Vaaz dinlemek için de niyet ederse, 6- Okunacak Kur'an-ı kerimi dinlemek için niyet ederse, 7- Dışarıda harama bakmaktan kurtulduğunu düşünürse, 8- Düzgün namaz kılanları görüp namazını onlar gibi düzgün kılmaya da niyet ederse, 9- Salihlerin yüzüne bakmanın ibadet olduğunu düşünerek onlara bakmayı düşünürse, 10- Salih kimselerle arkadaş olmayı, onlarla dini sohbet etmeyi düşünürse. Bunun gibi her niyeti için ayrı sevablara kavuşur. Denize bakmak ibadettir. Ancak trene bakar gibi bakmak değil, sünnet olduğunu düşünerek bakmak sevabdır. Denize yüzmeye giden de, denize bakmanın, yüzmenin, gusletmenin sevab olduğunu düşünürse her niyeti için sevaba kavuşur. Her işte niyetin önemi büyüktür.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bâtın ilmi diye bir ilim var mıdır? Arapça batn=karın yani insanın içi demektir. Bu bakımdan bâtın ilmi veya bâtıni ilim diye bir ilimden bahsetmek doğru olur mu? Bâtın ilmi varsa, Kur'an ve sünnetten delil verebilir misiniz? CEVAP: Her kelimenin tek manası olmaz. Bâtın kelimesi de öyledir. Bâtın esmai hüsnadan, yani Allahü teâlânın isimlerindendir. Kur'an-ı kerimde, (O evveldir, âhirdir, zâhirdir ve bâtındır, O, her şeyi bilendir) buyuruluyor. (Hadid 3) Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Din bilgisi iki kısımdır: 1- Kalbde olan faydalı ilimler. 2- Dil ile anlatılan zahiri ilimler.) [Hatib, Süyuti] (Elbette Kur'anın zahiri ve bâtıni manası vardır.) [İbni Hibban] (Bâtın ilmi, Allahü teâlânın esrarından bir sır, hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır.) [Deylemi, Süyuti, Münavi] (Zahir ve bâtın ilminde âlim olanlar, enbiyanın vârisleridirler.) [M. Nasihat] (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidir. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir.) [M. Nasihat] Taha suresinin (Rabbim ilmimi arttır de) mealindeki 114. âyeti, bâtın ilminin artmasını istemek olduğu tefsirlerde bildirilmektedir. Abdulgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Malik buyurdu ki: (İlmi zahire malik olan, ilmi bâtına kavuşabilir. Zahir bilgisi olan kimse, ilmi ile amel ederse, Allahü teala, ona bâtın bilgisi ihsan eder.) Ali bin Muhammed Vefa'nın ârifane sözlerine şaşırıp kalan imam-ı Ömer Bülkini, bunları nereden öğrendin deyince, Bekara suresindeki, (Allah'tan korkun! Allahü teâlâ, kendinden korkanlara bilmediklerini öğretir) mealindeki 282. âyeti okudu. Ebu Talib-i Mekki buyurdu ki: (İlmi zahir ile ilmi bâtın, birbirlerinden ayrılmazlar. Beden ile kalbin birlikte bulunması gibidirler. Bâtın ilimleri, arifin kalbinden kalblere akar.) (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) hadis-i şerifi ile bildirilen âlimler, bildikleri ile amel eden, takva sahibi olan, Peygamberlerdeki ilimlerin hepsine kavuşan hakiki âlimlerdir. İmam-ı Münavi, İmam-ı Gazali'den naklen bildiriyor ki: Ahiret bilgisi iki türlüdür: Biri keşifle hasıl olur. Buna (İlmi mükaşefe=İlmi bâtın) denir. Bütün ilimler, bu ilme kavuşmak için sebeplerdir. İkincisi (İlmi muamele)dir. İlmi bâtından nasibi olmayanın imansız gitmesinden korkulur. Bundan nasip almanın en aşağısı, bu ilme inanmaktır. Bid'at ehline bâtın ilmi nasip olmaz. Bâtın bilgisi, temiz kalblerde hasıl olan bir nurdur. (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidirler. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir) hadis-i şerifi, bâtın ilimlerini göstermektedir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını doğru yapabilmek için herkese lâzım olan İlmi hal bilgileri öğrenilip amel edilince, ilmi bâtın hasıl olabilir. (Hadika) [Devamı var]
Kur'an-ı kerimden iki kıssa
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Abdulgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki: İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyorlar. İbni Arabi, Abdülkadir Geylani, Mevlana Celaleddin Rumi, Seyyid Ahmed Bedevi, İmam-ı Şarani ve İmam-ı Busayri gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan, Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid'at ehli ve sapık denir. (Hadika) Süleyman aleyhisselam, "Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?" dedi. Cinlerden bir ifrit: "Sen yerinden kalkmadan önce onu getiririm, buna gücüm yeter" dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, "Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm" dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40) [Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.] Kehf suresinde ledün [bâtın] ilmi hakkında bahsedilen kıssa özetle şöyledir: Hz. Musa, "Ya Rabbi, bâtın ilmini bilen zatı nerede bulurum?" diye sordu. Allahü teâlâ da, "Ya Musa, yola çık, çantana koyduğun balık canlanıp denize gittiği yerde, onu bulursun" buyurdu. Hz. Musa, Hz. Yuşa ile yola çıktı. Bir pınarın yanına geldiler. Bu pınar âb-ı hayat idi. Bu suya dokunan ölü canlanırdı. Bu sudan bir damla balığa değince, balık canlanıp denize gitti. Hz. Musa, denilen yerdeki zatı görüp ona, "Bana bâtın ilmini öğretir misin?" dedi. O zat, "Allah'ın bana öğrettiği ilmin hepsini sen bilmezsin. Bu yüzden de yaptıklarıma sabredemezsin" dedi. Hz. Musa, "İnşallah beni sabredenlerden bulursun" dedi. O zat, "Ya Musa, tuhafına gitse de, yaptıklarımdan bana bir şey sormayacaksın" dedi. O zat, ücretsiz bindikleri gemiyi delince, günahsız çocuğu öldürünce ve bir duvarı ücretsiz yapınca Hz. Musa sebebini sordu. O zat, "Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri gasp ediyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca almaktan vazgeçecekti. Biz de iyiliğe iyilik ettik. Günahsız çocuğun ana babası salih idi. Çocuk büyüyünce, küfre zorlayıp ana babasına zulüm ve işkence edecekti. Bunun yerine neslinden 70 peygamber meydana gelecek hayırlı bir evlat vermesi için dua ettim. Doğrulttuğum duvar, yetimlere aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkaları alacaktı. Yetimlere de bir iyilik etmiş olduk. Musa aleyhisselama ilmi bâtından bahseden o zatın evliyadan Hz. Hızır olduğu bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimdeki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehlinin bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlmi bâtın, ilmi zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, Ulema-i rasihin denir. Hz. Ebu Hüreyre, (Resulullahtan iki ilim aldım. Birisini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, İlm-i zahir, ikincisi İlm-i bâtın'dır. Bunu ancak, evliya ve sıddıklar bilir.
Farzla nafile mukayese edilmez
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir gazetede, "İnsanlar geçmişte kılamadıkları farz namazlarını kılmak için ne kadar acele etseler o kadar isabet etmiş olurlar. Çünkü namazın borcundan kurtulmanın tek çaresi, hemen kaza etmektir. Kaza kılmak çok mühimdir. Çünkü başka türlü namaz borcundan kurtulmak söz konusu olmaz. Ancak, bu borçtan kurtulmak için vakit namazlarının önündeki ve sonundaki sünnetleri kılmayıp, yerine kaza kılmak caiz ve sahih olsa da, bir kazanıp bir kaybetmek söz konusu olur, bu durumda. Kazandığı, geçmişte kılamadığı namazı kılmakla borcundan kurtulmaktır. Kaybettiği de, bu namazı kaza ederken sünnetleri kılmayıp onların sevabından mahrum kalmasıdır. Yani bir kazanırken, bir kayba uğranılmamalı. Kaza kılarak kazanırken sünneti terk ederek kayba düşülmemelidir" diyen yazarın görüşünde isabet var mıdır? CEVAP: Sözleri tenakuzlu ve yanlıştır. Çünkü yazar kendi görüşünü bildiriyor, dinimizin hükmünü bildirmiyor. Kendi görüşü dinde senet değildir. İctihadları senet olanlar hakiki âlimlerdir. Mesela onlardan birisi olan imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Zekat niyeti ile fakire bir altın vermek, yüz bin altın sadaka vermekten daha sevaptır. Çünkü zekat vermek, farzı yapmaktır. Sadaka ise, nafile ibadettir. Farz ibadetin yanında nafilelerin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında, damla bile değildir. Şeytan aldatarak, kazaları kıldırtmayıp ve zekat verdirmeyerek, nafileleri güzel gösteriyor. (3/17), Farzların yanında nafilelerin hiç kıymeti yoktur. Bir farzı vaktinde yapmak, bin yıl nafile ibadetten daha çok faydalıdır. Hangi nafile olursa olsun, ne kadar halis niyetle yapılırsa yapılsın hepsi böyledir. Hatta farzları yaparken, bu farzın sünnetlerinden bir sünneti, hatta bir edebi gözetmek de böyle çok faydalıdır. (1/29), Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır) buyuruluyor. Bir farzı yapmayıp, bir nafile ibadeti yapmak da, boşuna uğraşmaktır. (1/123), Nafilenin kıymeti, farzın yanında hiç gibidir, deniz yanında bir damla gibi bile değildir. Sünnet de farzın yanında böyledir. (1/260), Zekat niyeti ile fakire bir altın vermek, yüz bin altın sadaka vermekten daha sevaptır. Çünkü, zekat vermek, farzı yapmaktır. Farzın yanında nafilelerin hiç kıymeti yoktur. Şeytan aldatarak, farzların kazasını kıldırtmıyor, nafile kılmayı, zekat verdirmeyip, nafile hayırları, göze güzel gösteriyor. (1/29) Hanefi mezhebi âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevi, "(Farz namaz borcu olanın nafile kılması, hamile kadının doğumu yaklaşmışken, çocuğunu düşürmesine benzer. Artık bu kadına, hamile de, ana da denmez. Bu kimse de böyle olup, farz namazlarını ödemedikçe, Allahü teâlâ, nafile namazlarını kabul etmez) mealindeki hadis-i şerif, farz borcu olanların, sünnetlerinin de kabul olmayacağını göstermektedir" buyuruyor. Abdülkadir-i Geylani hazretleri de buyuruyor ki: (Farz borcu varken sünnet ile meşgul olmak ahmaklıktır.) [F. Gayb m. 48] Allahü teâlâ, (Bana farzla yaklaşılır), Resulü de, (Kaza borcu olanın aynı cins nafilesi kabul olmaz) buyururken, âlimler de, (Kazası olanın, sünnet kılması ahmaklıktır), (Sünnetler farzın yanında denizde damla değildir) derken, Allahın emri olan farzı tehir ettirerek yerine nafile kıldırmak çok yanlıştır. Ömründe hiç nafile kılmayana, ceza verilmez. Ama bir farzı terkin cezası çok büyüktür. (Düşman karşısında, bir farz namazı terk etmenin cezası, 700 büyük günaha bedeldir.) [C. Fetava]
Sünnet miktarı zamm-ı sure
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İmamın sünnet miktarından uzun sure okuması tahrimen mekruh diye bildirdiniz. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarında imamın en fazla kaç âyet okuması mekruh olmaz? Yani sünnet miktarı ne kadardır? CEVAP: Sabah namazının iki rekatında toplam kırk, en fazla elli âyet okumak sünnettir. Öğle namazında sünnet olan, sabah namazından daha aşağı miktar okumaktır. İkindi ve yatsı namazında sünnet olan, yirmi âyet okumaktır. Akşam namazında sünnet olan, her rekatta kısa bir sure okumaktır. Kısa sureler, Beyyine suresinden sonraki surelerdir. İmam olan kimsenin farz kıldırırken yukarıda bildirilen âyet miktarlarından fazla okuması tahrimen mekruhtur. Cemaat uzun okunmasını istese de yine mekruh olur. Fakat cemaat sünnet miktarından daha kısa okunmasını isterse, imamın kısa okuması, caiz, uzun okuması caiz değildir. Mesela yolcular, abdesti zor tutan kimseler, sabahın farzını kıldıracak imama, "Kısa sure ile namazı kıldır" deseler, imam da Kevser ve İhlas suresi ile namazı kıldırsa mahzuru olmaz. (Hindiyye) Cemaati rahatsız edecek uzun sure ile namaz kıldırmak tahrimen mekruh olur. Hadis-i şerifte bildiriliyor ki: Hz. Muaz'ın, Bekara, bazen de Nisa suresi ile namaz kıldırdığını haber alan Resulullah efendimiz, üç kere buyuruyor ki: (Ya Muaz, sen fettan mısın? Alâ, Şems ve Duha sureleri ile kıldırsaydın. Çünkü cemaat arasında, yaşlı, zayıf ve ihtiyaç sahibi kimseler bulunabilir.) [Buhari] [Fettan: çok fitneci demektir. Fitneci misin, fitneye mi sebep olacaksın buyuruluyor.] Cemaatin hepsi uzun sure okunmasını istese, bir tanesi de kısa okumasını istese, o bir kişiye uymak ve kısa sure okumak gerekir. Hiç kimseyi camiden nefret ettirmemelidir. Namazdan sonra da, ilahi, tesbihat gibi şeyler okuyarak cemaati sıkıntıya sokmak da caiz değildir. Çünkü adamın ihtiyacı vardır, gitmesi gerekiyordur. Camiden çıkarsa ayıp olur diye onu dinlemeye mecbur etmek caiz olmaz. Böyle şeyler, isteyenlere ayrıca caminin ayrı bir yerinde dinletilebilir, gösterilebilir. Allah bin kere razı olsun Sual: Allah bin kere razı olsun demek küfür olur mu? Çünkü Eshab-ı kiram kitabında (Allahü teala, Eshab-ı kiramdan razı olduğunu bildiriyor. Allahü tealanın sıfatları ebedidir, sonsuzdur. Onlardan razı olması da sonsuzdur. Bunlardan razı olması değişmez) deniyor. Allah bin kere razı olsun denince, Allahın razı olma sıfatının sanki değişeceği anlaşılıyor. Bu ise küfürdür. Şu halde, Allah bin kere razı olsun demek caiz mi? CEVAP: Caizdir, mahzuru yoktur. Kimse o manada söylemez, tekit [vurgulamak] için; yani işin önemini bildirmek için söylenir. Bu husus Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde de vardır. Eshab-ı kiram için bir kere cennetlik dense yetmez miydi? Ama Allahü teâlâ birçok âyette, onların cennetlik olduğunu bildiriyor. (Hepsine Cenneti söz verdim. Ben onlardan razıyım, onlar da benden razıdır) buyuruyor. (Hadid 10, Fetih 18, 29, Tevbe 100, Maide 119, Mücadele 22, Beyyine Daha başka surelerde de bu husus açıklanıyor. Sonuç olarak Allah bin kere razı olsun demenin mahzuru yoktur. Böyle söyleyenin bu işe çok sevindiğini gösterir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Üç sorum var: 1- Cennete Müslüman olmayanlar da girecek mi? Mesela dindar bir Hıristiyan mı, yoksa ibadetlerini yapmayan, günahlar içinde yüzen fâsık bir Müslüman mı daha üstündür? 2- Hıristiyan kendi dinini daha üstün bildiği için Müslüman olmuyor. Böyle bir Hıristiyan Cennete girmeyecek mi? 3- Kendisine bire bir anlatılmadığı için İslamiyet'i bilmeyen bir Hıristiyan Cennete girmeyecek mi? CEVAP: 1- Allah indinde hak din bir tanedir. O da İslamiyet'tir. Müslüman olmayan herkes kâfirdir. Hiçbir kâfirin ibadeti geçerli sayılmaz. Allahü teâlâ onlardan faydalı iş yapmayı değil, önce İslamiyet'e iman etmelerini istemektedir. İmansız ibadetin kıymeti olmaz. Bu konularda Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah indinde hak din ancak İslâm'dır.) [Al-i İmran 19] (Sizin için din olarak İslâm'ı beğendim.) [Maide 3] (İslâm'dan başka din arayanın bulacağı din asla kabul edilmeyecektir.) [Al-i İmran 85] (Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardandır. Allah, [gayri Müslimleri dost edinerek kendilerine] zulmeden kavme hidayet etmez.) [Maide 51] (Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudilerle Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmaz.) [Bekara 120] (Kâfirlerin [iyi olarak] yaptığı bütün işler, kıyamette boşa gidecektir.) [Tevbe 17] Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Cennete ancak Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim] (Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.) [Hakim] Âyet-i kerimede de bildirildiği gibi gayri Müslimlerin bütün iyi amelleri ve ibadetleri boşa gidecektir. Eğer günahkâr Müslüman iman ile ölürse, günahlarının cezasını çektikten sonra Cennete gidecektir. Müslüman olmanın önemi buradan da anlaşılmaktadır. 2- Hıristiyan veya başka bir din mensubunun kendi dinini üstün bilmesinin ne önemi olur ki? Allah'ın o dini tasdik etmesi gerekir. Allahü teâlâ da İslam'dan başka dini kabul etmiyor. Yukarıda da bildirildiği gibi Müslüman olmayan herkes Cehenneme gidecektir. 3- Bugün dünyada Müslüman dinini duymayan kimse yoktur. Olduğunu kabul edelim. Bu konuda din kitaplarında bildiriliyor ki: Dağda, ormanda, mağarada veya çölde yaşayıp da dinden haberi olmayanlar, imanlı olmadıkları için Cennete girmezler. Allah'ı, Cenneti, Cehennemi duymadığı ve inkâr etmediği için Cehenneme de girmezler. Dirildikten sonra hesaba çekilip, varsa günahları kadar mahşer yerinde azap çekeceklerdir. Herkesin hakkı verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da yok edilecekler, bir yerde sonsuz kalmayacaklardır. (Mektubat-ı Rabbanî, Feraid-ül fevaid, Tac) Dağda, çölde yaşayıp da Peygamberleri işitmemiş olana Şahik-ul-cebel denir. Bunlar mazurdur. Peygamber gelmemiş hükmündedir. Bunların, peygamberlere inanmaları, emrolunmadı. Bunlar için Kur'an-ı kerimin (İsra) suresinin on beşinci âyetinde, (Peygamber göndermeden önce, azap yapmayız) buyuruldu. (İsbat-ün-nübüvve) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Akıl ile Allahü teâlânın varlığını, birliğini bilmek gerektiğini söyleyenler olmuştur. Allahü teâlâ, aklı, hakkı bâtıldan ayırmak için yaratmışsa da, hak yol bildirilmedikçe akıl, bunu yalnız başına bulamaz. Peygamberleri duymamış kimse, ahirette kabahati kadar mahşer yerinde azap görecek, herkesin hakkı verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi yok edilecektir. (1/259)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kazası olan bir kimse, sünnetleri kılarken sadece kazaya niyet etse, sünnete niyet etmese, yine sünnet kılınmış olur mu? Eğer cevap evet ise, o zaman niyet etmenin faydası ne oluyor? CEVAP: Peygamber efendimiz, farzlardan önce veya sonra nafile namaz kılardı. Allah rızası için namaza diye niyet ederdi. Peygamber efendimiz, farzlardan önce veya sonra nafile namaz kıldığı için bize bu namazları kılmak sünnet olmuştur. Yani farzlar ile beraber kılınan sünnetlerin hepsi nafiledir. Sünnet diye niyet etmek şart değildir, nafile dense de, Allah rızası için namaza... dense de olur. Şimdi biz, farzın yanında nafile veya kaza namazı kılsak yine o sünneti işlemiş oluyoruz. Gece teheccüd namazı için kalkıp iki rekat nafile namaz kılsak, sonra baksak ki, sabah namazının vakti girmiş, artık sünnet kılamayız, kıldığımız iki rekat nafile sünnet yerine geçer. (Eşbâh) Sünneti de kılmaya diye niyet edince, niyetin sevabını da alıyoruz. Yeni abdest alınca mesela öğlenin sünnetini kılmaya başlamışsak, hem abdest için şükür namazına, camide kılıyorsak, hem de tehıyyetülmescid namazına, kazamız varsa hem de kaza namazına ve vaktin sünnetine diye niyet etmemiz iyi olur. Böylece sevablar fazlalaşır. Burada sadece vaktin sünneti ile vaktin farzına aynı anda niyet etmek caiz olmaz. İbni Abidin hazretleri, (Tehıyyetülmescid) namazını anlatırken buyuruyor ki: Öğlenin farzına dururken, hem farz, hem de sünneti olarak iki niyet yapılırsa, iki imama göre, yalnız farz kılınmış olur. İmam-ı Muhammed'e göre ise, o namaz kabul olmaz. Çünkü, farz ile sünnet ayrı cinsten iki namazdır. Camiye girince kılınan herhangi bir namaz, tehıyyetülmescid yerine de geçtiği için, farz kılarken tehıyyetülmescid olarak da, ayrıca niyet etmek, İmam-ı Muhammed'e göre de caiz olur. Yalnız farza niyet edince de, bu iki namaz birlikte kılınmış olur. (R.Muhtar) Kaza namazı ile sünnet, vaktin farzından başka bir namaz olduğu için, tek bir namaz iki niyet ile kılınır. *** Sual: Cenaze namazı kılarken ayakkabılarımızı çıkarmak gerekir mi? CEVAP : Ayakkabıya necaset bulaştığı biliniyorsa çıkarıp üstüne basmalı. Ayakkabıda necaset yoksa çıkarmaya gerek yoktur. Genelde ayakkabılar, yürünmekle temizlenir. Onun için necaset olduğu kesin bilinmedikçe ayakkabılarla cenaze namazı kılınır. *** Sual: Kâfirun suresini okurken, leküm dinüküm yerine leküm diniküm desek namaz bozulur mu? CEVAP : Buna irab hatası denir. Üstünü esre okumak, esreyi üstün okumak veya ötre okumakla namaz bozulmuş olmaz. Yani dinüküm yerine yanılarak diniküm veya dineküm dense namaz bozulmuş olmaz. *** Sual: Kadr suresini okurken yanılıp bir âyet atlayarak okumuşum. Namaz bozulmuş oldu mu? CEVAP: Hayır bozulmuş olmadı. Üç âyet okununca vacib yerine gelir. *** Sual: Ezanı mescidin içinde okumak caiz midir? CEVAP: Caiz değildir, mekruhtur. Bunun istisnası vardır: Hazır olan cemaat için veya kendi için olan ezan içeride okunur. Seferî olanlar da, evde veya mescitte ezanı içeride okur.
Borç verirken senet yazmak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Güvendiğimiz kimseye veya tanıdığımız bir arkadaşa veresiye mal satınca veya ona borç para verince, senet yazmak gerekir mi? CEVAP: Evet senet yapmak veya iki şahit bulundurmak sünnettir. Vacip diyen âlimler de vardır. Çünkü Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Ey İnananlar, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazın. İki şahit bulundurun. Borç büyük veya küçük olsun, vadesiyle beraber yazmaya üşenmeyin; bu, Allah katında en doğru, şahitlik için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak olandır.) [Bekara 282] Senet yapmak itimatsızlık değildir. Arkadaş unutabilir, biz unutabiliriz. Dinimizin emrine uyup senet veya şahit olursa tedbir alınmış olur. Selam verirken Sual: Selam verirken selamün aleyküm mü denir, yoksa esselamü aleyküm mü? CEVAP: Her iki şekilde de selam verilir. (Selamün aleyküm) diye selam vermek yerine (Esselamü aleyküm) demek daha iyidir. (Selamün aleyküm) denince, (Ve aleyküm selam) demek farzdır. (Esselamü aleyküm) denince de, (Ve aleykümüsselam) denir. Her ikisinde de "ve"yi söylemelidir! (Ve aleyküm...)deki "ve", (dahi) manasındadır. Yani, (Allahın selamı bizim üzerimize olduğu gibi, sizin de üzerinize olsun!) demektir. Sadece (Aleyküm selam) ise, sanki (Selam bize değil size olsun) gibi uygunsuz bir manaya gelebilir. Selamı düzgün verip düzgün almak iyidir. "Ve" söylemeden de almak caiz ise de, 've'li söylemelidir. *** Sual: Numaratörle veya elektronik sayaçla yahut hesap makinesi ile tesbih çekmek, zikretmek bid'at midir? CEVAP: Sayı saymak ibadet değil, âdettir. Deveye binmek zevaid sünnettir. Otomobile, uçağa binmek âdettir, sünnete aykırı değildir. Bunun gibi mekanik veya elektronik aletlerle tesbih çekmek bid'at değildir. Ancak bu aletleri insanların içinde kullanmak dikkatleri çeker. Riyaya, fitneye sebep olabilir, gösterişe kaçabilir. Bu bakımdan cep içinde ve tenhada çekilmelidir. *** Sual: Tam İlmihalde, "Belli bir kâfirin kâfir kalacağını, Allahü teâlânın bildiğini kimse söyleyemez" deniyor. Bu cümlede sanki Allah bilmez gibi anlaşılmıyor mu? CEVAP: O konu hatta o paragraf tamamen okunursa öyle bir şey anlaşılmaz. Tek cümle alınınca yanlış anlaşılabilir. Ondan bir önceki cümle ise şöyledir: "Belli bir kâfirin ebedi kâfir kalıp kalmayacağını Allahü teâlâ bilir." Demek ki, Allahü teâlâ biliyor ki, bu kâfir ebedi kâfir kalacaktır diye kimse söyleyemez. Çünkü Allahın takdirini hiç kimse bilemez. Yani Allah indinde, o kimse kâfir olarak mı ölecek, yoksa imanlı mı ölecek bunu kimse bilemez denmek isteniyor. *** Sual: Vitri kılarken, Kevser, Felak ve Nas surelerini okumak uygun mu? (Kevser 3 âyet, Nas 6 âyet olduğu için soruyorum.) CEVAP: Kevser'den sonra Nas okunsa mekruh olur. Kevser'den sonra Felak okunduğu için uygundur. Nas Felak'tan sonra okunuyor, üç âyet değil, bir âyet fazla olduğu için mahzuru olmaz *** Sual: Bazıları üç istiğfarı imam selam verdikten sonra okuyor. Allahümme entesselam...dan sonra okunması mı gerekiyor? CEVAP: Evet. *** Sual: Maliki'yi taklit eden, zaruri sebeplerle; mesela unutarak öğleyi asrı evvele kadar kılamazsa, tekrar Hanefi'yi taklit edip öğleyi asr-ı evvelde kılması caiz mi? CEVAP: Evet.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ameliyat oldum, abdest alamıyorum. Teyemmüm topraktan başka hangi maddelerle yapılır? CEVAP: Teyemmüm toprak cinsinden olan kum, kireç, alçı, taş, mermer, çimento, sırsız fayans, sırsız porselen, sırsız çanak çömlekle, tuğla ile olur. Eller kireçli, topraklı veya taşlı duvara sürmekle de teyemmüm edilir. Hangisi kolay ise o yapılır. Sual: Bir toprak ile kaç defa teyemmüm edilebilir? CEVAP: Bir topraktan birkaç kimse teyemmüm edebilir. Çünkü, teyemmüm edilen toprak, kum ve benzerleri, müstamel olmaz. Yani o toprakla aylarca teyemmüm edebilir. Teyemmümden sonra, elden, yüzden dökülen toz müstameldir. Hastaya hizmet Sual: Abdest almama bir başkası yardım edebilir mi? CEVAP: Edebilir. Hastanın çocuğu ve ücret ile tuttuğu kimse, abdest için yardıma mecburdur. Hasta başkalarından da yardım ister. Fakat, başkaları yardıma mecbur değildir. Karı koca da, birbirlerine abdest aldırmaya mecbur değildir. *** Sual: Küpe deliğinde, küpe yoksa ve delik açıksa kulağı ıslatırken, delik ıslanırsa, yetişir mi? İplik falan takmak gerekir mi? CEVAP: Evet yetişir, iplik takmak gerekmez. *** Sual: Cünüp kimse neler yapamaz? CEVAP: Cünüp, Besmele çeker, dua okur, la ilahe illallah der, salevat okur. Hatta Fatiha, Rabbenâ âtinâ gibi âyetleri de dua niyetiyle okuyabilir. Sadece Mushafı tutamaz ve Kur'an okuyamaz. Camiye giremez. Tırnak kesmesi, tıraş olması mekruh olur. Hayzlının tırnak kesmesi mekruh olmaz. *** Sual: Erkek çocuklar büluğa kaç yaşında ulaşır? Büluğa ulaşmadığı müddetçe dinî emirlerle yükümlü olmaz mı? CEVAP: 12 yaşından itibaren büluğa ulaşır. Eğer 15'ini doldurduğu halde, hâlâ büluğa ermemişse, ermiş kabul edilir, dini emirleri yapmakla yükümlü olur. Çeşitli dualar (Günde 25 defa (Allahümmagfir lî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil mü'minîne vel mü'minât vel müslimîne vel müslimât el ahyâ-i minhüm vel emvât bi-rahmetike yâ erhamerrâhimîn) okuyan, âbidlerden olur.) [Miftâh-ün-necât] (Kim sabah-akşam yüz defa "Sübhanallahi ve bihamdihi" derse, o gün ve o gece hiç kimse onun kadar sevâb kazanamaz.) [Deylemî] (Gece Amenerresûlüyü okuyana, her şey için yeterlidir. Bu iki âyeti yatsıdan sonra okuyana, geceyi ibâdetle geçirmiş sevâbı verilir.) [Şir'a] (Tebârekeyi okumadan yatma! Ölürsen kabirde yoldaş olur. Kabir azâbını def eder. Her gece Tebâreke okuyan, Kadr gecesini ihyâ etmiş gibi sevâba nâil olur.) [Ey Oğul İlm.] (Yatağa abdestli girip zikreden, uyanana kadar namazda sayılır. Bir melek onun için ibâdet eder. Uyanınca, yine zikrederse, o melek, onun affı için duâ eder.) [İbni Hibbân] (Gece Yâsin okuyanın günâhları affolur.) [Beyhekî] (Eve girerken İhlâs okuyan yoksulluk görmez.) [T.Kurtubî] (Evinden çıkarken Âyet-el kürsî okuyana, yetmiş melek, evine gelinceye kadar duâ ve istiğfâr eder.) [Ey Oğul İlm.] (Günde 70 istigfâr okuyanın, 700 günâhı affolur.) [Deylemî] (İstigfâra devam eden, her sıkıntıdan kurtulur, ummadığı yerden rızıklanır.) [İ.Mâce]
Şeytan insana vesvese verir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Şeytan insana vesvese verir mi? Yani bize gelen kötü düşünceler şeytandan mıdır? CEVAP: Evet dine aykırı vesveseler şeytandandır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Hakikaten şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, kendine uyanları, [günahlara sokup] Cehennem ehlinden olmaya çağırıyor.) [Fatır 6] (Ey iman edenler, şeytanın yoluna [ve vesveselerine] uymayın.) [Bekara 208] (Şeytanın izine, yoluna tâbi olmayın. Muhakkak ki, o size apaçık bir düşmandır. Şeytan size ancak kötülüğü, fahşayı [hayâsızlığı, dünyaya düşkün olmayı, nefsin arzularının peşinde koşmayı] emreder.) [Bekara 168-169] (Şeytan sizi [Allah yolunda infak ederken] fakir olursunuz diye korkutur ve [sadaka vermemenizi] emreder.) [Bekara 268] (Şeytan onları [taşkınlığa meylettirip] hidayete uzak bir sapıklığa düşürmek ister.) [Nisa 60] (Şeytana itaat etmeyin, o size açık düşmandır diye size nasihat vermedim mi?) [Yasin 60] (Şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin bırakmak ister. Sizi, Allah'ı zikirden ve namazdan alıkoymak ister. Siz bunlardan [ayıplarını, zararlarını bildikten sonra] hâlâ sakınmaz mısınız?) [Maide 91] ([Nefsine uyarak] Allahü teâlânın dininden yüz çevirenlere, [dünyada] bir şeytan musallat ederiz.) [Zuhruf 36] Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Melekten gelen ilham, İslamiyet'e uygun olur. Şeytandan gelen vesvese, İslamiyet'ten ayrılmaya sebep olur.) [Tirmizi] (Şeytan, kalbe vesvese verir. Allahü teâlânın ismi söylenince hemen kaçar. Söylenmezse vesvese vermeye devam eder.) [Ebu Ya'la, İbni Adiy] (Allahü teâlânın rahmeti cemaat üzerinedir. Şeytan, Müslümanların cemaatine katılmayıp muhalefet eden kimse ile beraberdir.) [D.Kulub] (Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Bölünüp parçalanmaktan sakının, cemaat halinde birleşin, mescitlere koşun!) [Tirmizi] Uzuvları muhafaza Sual: Kitaplarda imanın gitmesine sebep olan şeylerden bahsedilirken, dokuz azasını doğru yoldan çıkarmak olduğu bildiriliyor. Bu dokuz aza nelerdir? CEVAP: İnsanın bütün uzuvlarıdır. Her uzvu yaratılış gayesine uygun olarak kullanmalı, haram işlerde kullanmamalı. Bazı âlimler, 8, bazıları 9, bazıları da 10 uzuv olarak bildirmişlerdir. 1- El: (Haram olan şeyleri tutmamalı) 2- Dil: (Yalan söylememeli ve kötü şeyler konuşmamalı) 3- Göz: (Haram olan şeylere bakmamalı) 4- Mide: (Haram olan şeyleri mideye sokmamalı) 5- Kalb: (Kibir, ucup, suizan gibi şeylerden kaçmalı) 6- Kulak: (Haram şeyleri dinlememeli) 7- Ayak: (Kötü yerlere gitmemeli) 8- Ferc: (Zina ve Livatadan uzak durmalı) 9- Burun: (Haram şeyler koklamamalı) 10- Setr-i avret: (Erkekler göbek ile diz arasını, kadınlar el, yüz hariç her yerini kapatmalı)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: "Ahiret var mı, Allah'ı kim yarattı" gibi vesveseler içimi kemiriyor. Bunlardan nasıl kurtulabilirim? CEVAP: İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki: Her insana musallat olan en az bir şeytan vardır. Şeytanın vereceği vesveselerden korunmaya çalışmalı! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kanın damarlarda dolaştığı gibi, şeytan da, insanın vücudunda dolaşır. Açlıkla [az yemekle, oruç tutmakla] onun yollarını daraltın!) [Buhari] Vesvese, dua ve, zikir ile azalıp yok olur. Bunun için, bilhassa günaha meyledildiği zaman, hemen Allah'ı anmalı, istiğfar, salevat ve dua okuyarak şeytanı uzaklaştırmaya çalışmalı! Şeytanın vesvesesinden kurtulmak için, her gün şu duayı okumalı: (Ya Allah-ür-rakib-ül-hafiz-ür-rahim. Ya Allah-ül-hayy-ül-halim-ülazim-ür-rauf-ül-kerim. Ya Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kaimü alâ külli nefsin bima kesebet, hul beyni ve beyne adüvvi!) Bilhassa 40 yaşını geçince, tövbeyi hiç ihmal etmemeli. Hadis-i şerifte, (Şeytan, 40 yaşını geçtiği halde, tövbe etmeyen için, "Bu artık kolay iflah olmaz" der) buyuruldu. (İ. Gazali) Tövbe edip şeytanı çaresiz hâle getirmeye çalışmalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İnsan, yolculukta devesini zayıflatabildiği gibi, mümin de şeytanını zayıflatabilir.) [İ.Ahmed] Kötü şeyler düşünerek, kötü yerlere giderek, şeytana yardımcı olmamalıdır! Hadis-i şerifte, (Uçurum etrafında dolaşan oraya düşebilir) buyuruldu. (Buhari) Haram işlemeye niyet edip, Allah'tan korktuğu için vazgeçen günaha girmez. Bazı âlimler, yalnız kalbe gelen şeylerden dolayı sual ve azap olmayacağını bildirmişlerdir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kalbe gelen kötü şey söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe affolur.) [Beyheki] Kibir, hased gibi şeyler böyle değildir. Çünkü bunlar zaten kalb ile olur. Şeytanın kalbe giriş yerlerinden biri de, Allahü teâlânın zatı hakkında düşündürmek, şüpheye düşürmektir. İnsanların en ahmağı zekasına en çok güvenendir. İnsanların en akıllısı da, suçu kendinde arayan ve bilmediklerini âlimlere soran kimsedir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Şeytan, "seni kim yarattı" diye vesvese verir. O kişi "Allah yarattı" derse, "Onu kim yarattı" diye vesvese verir. Böyle vesvese gelince, "Ben Allah ve Resulüne iman ettim" desin!) [Buhari] (Allah'ın yarattığı şeyleri tefekkür edin, ama zatını tefekkür etmeyin.) [Ebuşşeyh] İbadetleri yapıp imanıma bir zarar gelir diye korkanın ve (günahlarım çoktur, ibadetlerim beni kurtarmaz) diye düşünenin imanı kuvvetli demektir. (Bezzâziyye) İbadetleri yapıp, ilmihal bilgilerini öğrenmeye çalışan kimseye, Allah'ı, ahireti inkâr gibi düşünceler gelmesi, onun imansız olduğunu değil, imanlı olduğunu gösterir. Meyveli ağaç taşlandığı, hırsız mücevher olan eve girmeye çalıştığı gibi, şeytan da imanlı olanlara saldırır. Hadis-i şerifte, böyle vesveselerin imandan olduğu bildirilmiş, (Vesvese imanın tâ kendisidir) buyurulmuştur. (Ramuz) İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Kötü vesveselerin gelmesine sebep imanın kâmil olmasıdır. Çünkü hadis-i şerifte (Böyle vesveseler, imanın olgun olmasındandır) buyuruldu. Böyle vesveseler birçok kimsede olabilir. İmanım gitti diye şüpheye düşmemeli, böyle düşüncelere önem vermemeli, her zaman Allahü teâlâyı anmaya çalışmalıdır!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Komşumuz, "Cilbabsız namaz kılan kadının namazı kabul olmaz" dedi. Cilbab nasıl bir örtüdür? CEVAP: Cilbab, erkeğin de, kadının da giydiği bir elbise, bir gömlektir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Haramdan cilbab [gömlek] giyen erkeğin namazları kabul olmaz.) [Bezzar] (Hayâ cilbabını [örtüsünü] çıkarandan [aleyhinde] söz etmek gıybet olmaz.) [Beyheki] Cilbab, baş örtüsünden daha geniş ve gömlekten kısa olan örtüdür. Bedeni örten her örtüye denir. (Ebüssüud tefsiri, Ruh-ul-beyan tefsiri) Resulullah efendimizin hanımı Ümmi Seleme validemiz anlatır: (Resulullaha, "Kadın yalnız atkısı ve gömleği ile izarsız namaz kılabilir mi") diye sordum. (Giydiği dır' [uzun gömlek], ayaklarının üstü ile birlikte bütün vücudunu örterse, kılabilir) buyurdu.) [Ebu Davud] Yine hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Kadın, ancak başını ve bütün vücudunu örten elbise ile namaz kılarsa, tesettüre uymuş olur ve namazı kabul olur.) [Ebu Davud, Tirmizi] (Namazı, izar ve rida ile kılın!) [İbni Adiy] İzar, belden altını örten; rida ise, belden yukarısını örten giysidir. İhramın da alt kısmına izar, üst kısmına rida denir. İzar, bir cins peştamal, rida ise bir cins gömlektir. (Bahr-ür-râık)da diyor ki: (Erkek, hanımına şunları alması gerekir: Kisve, senede iki dır', iki himâr ve iki milhafedir. Milhafe, kadının sokağa çıkarken giydiği elbisedir. [Buna ferâce, saya, manto da denir. Himâr, baş örtüsüdür.] Dır' göğsü açılabilen uzun gömlektir. Kamîs, omuzu açılabilen uzun gömlek [entâri]dir.) Nur suresinin 31. âyet-i kerimesinde, (Kadınlar, himarlarını [baş örtülerini] yakalarının üzerine örtsünler) buyuruluyor. Eğer kadınlar, çarşaf giyselerdi, himar yani baş örtüsünü yakanın üzerine örtmekten bahsedilmezdi. Kadınlara vücut hatları [kaba avret yerlerinin şekli ve rengi] belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmek farzdır. Dinimiz, kapanmayı emretti, ama belli bir örtü şekli bildirmedi. (Dürer-ül-mültekıte) Vesikalar gösteriyor ki Bu vesikaların hepsi gösteriyor ki, kadınların çarşaf giymesi gerekmez. Ne Resulullah efendimizin hanımlarının, ne de Eshab-ı kiramın hanımlarının çarşaf giydiklerine dair bir vesika yoktur. Din kitaplarında da kadına nafaka olarak verilmesi gereken elbiseler bildirilmiş, hiç birisinde çarşaftan bahsedilmemiştir. Çarşaf Türkiye'ye Tanzimat döneminde hacca gidenler tarafından, İranlılardan alınmak suretiyle getirilmiştir. Önceleri pek tutulmayan, hatta bid'at denilen çarşaf, 1870'te yaygınlaşmıştır. Daha sonra II. Abdülhamid han, 4 Ramazan 1309 (2 Nisan 1892) tarihli bir emirname ile çarşaf giyilmesini yasaklamıştır. (İslam Ansiklopedisi Diyanet Vakfı)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zekat vermek için bir arkadaşa gittim. 100 milyon zekat verecektim. O arkadaşa "Elindeki bir altını bana 100 milyona satarsan, bu altını zekat olarak vereceğim" dedim. O da "Tam ilmihalde okudum, ucuza satmak gaben-i fahişe girer, 120 milyondan aşağı satılması caiz olmaz" dedi. 100 milyona satsa idi bir mahzuru olur muydu? CEVAP: Hiç mahzuru olmazdı. İnsan malını istediği fiyata satabilir. 50 milyona, hatta 1 milyona da satabilir. Hatta bedava bile verir. Bunun dinen bir mahzuru yoktur. Eğer siz altınlar 100 milyona düştü bu altını bana 100 milyona sat deseydiniz, o da bilmediği için satsaydı, çok aldanma olduğu için alış verişi bozma hakkına sahip olurdu. Ama bozmasa da bir şey gerekmezdi. Zekat için gelen parayı geri çevirmesi yanlış olmuştur. Tam ilmihal'de diyor ki: Sarraflıkta piyasadaki fiyatların en yükseğinden, % 2.5 ve daha fazlası kadar yüksek fiyatla satın alarak aldanmaya Gaben-i fâhiş=çok aldanmak denir. Bu miktar, hayvandan başka menkul mallar için % 5, hayvan için % 10, bina için % 20'dir. Bu miktarlardan az olan aldanmaya, Gaben-i yesîr=az aldanmak denir. Satıcı, bu mala, şu kadar lira veren oldu diyerek satsa, piyasadaki en yüksek değerinden çok aldanma kadar fazla olduğu ve başkası, o kadar lira vermediği anlaşılsa, müşteri alış verişi bozabilir. [Dikkat edilirse bozabilir deniyor, bozması gerekir demiyor. Üstelik kendi rızası ile çok ucuza satmanın hiçbir mahzuru yoktur.] Satıcı yalan söylemeden, fâhiş fiyatla satsa, aldanan müşteri alış verişi bozamaz. Çünkü herkes malını, dilediği fiyata satabilir. İslamiyet'te kâr haddi diye bir şey yoktur. Yalan söylenerek, az aldatılan kimse, alış verişi bozamaz. İslam Ahlakı kitabında da deniyor ki: Bir kimseye bir şeyi kaça aldın deseler, beş liraya dese, halbuki on liraya almış olsa, yalan söylemiş olmaz. Buradaki hususiyet, o kimseye ucuz satmak için böyle söylemesi caiz olan yalana girmektedir. Mesela 20 milyona aldığı bir malı, 4 milyona aldım bir milyon kâr ile sana 5 milyona satarım dese caiz olan yalana girer. Çünkü adamı aldatma yoktur. Belki o fakirdir onu sevindirmek için böyle yapmıştır. Herkes malını çok ucuza satabilir. Fakire çok zekat vermek Sual: Fakire 100 gr altın zekat verilse, sahih olur mu? CEVAP: Fakire verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalıdır. Borçsuz fakire nisap miktarı veya daha çok zekat vermek mekruh olur. Borçlu fakire borcunu ödeyip nisabı bulmayacak kadar zekat verilebilir. Mesela fakirin 80 gr altın borcu var ise, o fakirin 170 gr altını alması mekruh olmaz. Çünkü borcunu ödedikten sonra elinde nisap kadar parası kalmıyor. *** Sual: Zekatım fitrelerimizle birlikte bir çeyrek altın tutuyor. Bir çeyrek altını hem zekatım için hem de fitrelerim için verebilir miyim? CEVAP: Evet verilir.
.İmtihan gereksiz değildir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ateistler (Melek, cin, şeytan gibi varlıkları göremiyoruz. Görülmeyen şeye inanmak uygun olur mu) diyorlar. Bir de şöyle diyorlar: Madem Allah, insanların Cennete veya Cehenneme gideceğini kesin olarak biliyor. Niye onu imtihan ediyor? Bilinen şeyi imtihan etmek abes değil mi? CEVAP: Allahü teâlâ, Bekara suresinin başında gayba imanı, yani görmeden inanmamızı emretmiştir. İyi ile kötünün, inananla inanmayanın ayırt edilmesi için bir imtihan gerekir. Allahü telâlâ imtihan etmeden de kullarının ne yapacağını, suç, günah işleyeceğini elbette bilir. İmtihanı kendisi için yapmıyor, insanlar için yapıyor. Bir ateisti, sen zaten inanmayacaktın onun için seni Cehenneme attım deseydi, ateist, (Suçum yokken, imtihan edilmeden, beni cezalandırmak adalete uygun mu?) diyecekti. Suçlu ile suçsuzun, iyi ile kötünün belli olması gibi sebeplerle, insanlar imtihan ediliyor. Söz dinleyenle dinlemeyen belli olsun diye, bazı yasaklar konmuş, bazı ibadetleri yapma mecburiyeti getirilmiştir. Mesela (Domuz eti veya besmelesiz kesilen kuzu eti niye haram) diye soruluyor. Etin mutlaka bir zararı olduğu için değil, emri dinleyenle dinlemeyenin belli olması için haram edilmiş olamaz mı? Bu öyle bir imtihan ki sorular da, cevaplar da bellidir. Kabirde ne sorulacak, ahirette ne sorulacak hepsi bellidir. Ben soruları ve cevapları bilmiyordum diye hiç kimse itiraz edemeyecektir. Cin, şeytan, nazar, Cennet, Cehennem gibi şeylerin görülmemesi de bir imtihandır. Görüldükten sonra imtihanın ne önemi kalır? Çok çalışkan ve bilgili bir öğrenci ile çok tembel ve cahil bir öğrenci imtihana girse, sorular ve cevaplar belli olsa, ikisi de aynı şeyi yazacak, o zaman çalışkan talebe ile tembel olan ayrılmayacaktır. Bilenle bilmeyenin ayrılması için bir imtihan gerekmez mi? Şekilcilik dini Sual: İslam şekilcilik dinidir. Namazın, orucun, haccın belli şekilleri vardır. Kâbe etrafında dönmek, şeytan taşlamak, kurban kesmek tam bir şekilciliktir. Müslümanlık bu şekilcilikten kurtarılmaz mı? CEVAP: Dini kurallara şekilcilik denmez. Kuralsız bir din olamayacağı gibi kuralsız oyun bile olmaz. Bir futbol oyununda birçok kural vardır. Mesela kale olmasa nasıl oynanır? Kuralsız, düzensiz hayat olmaz. Dünyanın dönüşü, Ay'ın ve yıldızların hareketleri belli bir kural içindedir. Kâinatta, insan ve hayvan vücudu nasıl bir kurallar zinciri içinde ise, İslamiyet'te de belli kurallar vardır. Kuralsız ibadet olmaz. Beş vakitteki namazın vakti, rekat sayısı, kıyam, rükû ve secdelerin nasıl yapılacağı, her yerde nelerin okunacağı bir kural hâlinde bildirilmiştir. Haccın nasıl yapılacağı, tavafta nasıl dönüleceği, şeytanın ne zaman ve nasıl taşlanacağı, şükür kurbanının nerede ve ne zaman kesileceği ve ihrama bürünen hacıların, ihramlı iken neler yapamayacağı bir kural hâlinde bildirilmiştir. Dinimizde hangi şeyin haram, hangisinin helal olduğu da bir kural hâlinde bildirilmiştir. Şekilsiz, kuralsız din arayan bulamaz. (Müslümanlık bu şekilcilikten kurtarılamaz mı?) deniyor. Yani, dinî kuralları kendimiz koyalım, beğendiğimizi alalım, beğenmediğimizi atalım demek istiyor. Dini biz mi kurduk da, değiştirmeye yetkimiz olsun. Kanunları bile kim yapmışsa, yine aynı kimseler değiştiriyor. Herkese bu değiştirme hakkını vermiyorlar. Herkes dini değiştirirse, ortaya insan sayısı kadar din çıkar. Artık bu değişik şekillere de din denmez, felsefe denir. Din ile felsefeyi birbirinden ayırmak gerekir.
.Peygamberler arasında ayrım
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Reşat Halife'ye peygamber diyen bir genç diyor ki: "Din kitapları, Hz. Muhammed'in her peygamberden üstün olduğunu yazsa da, bu Kur'ana aykırıdır. Peygamberlerden biri diğerinden üstün değildir. İşte âyetler: Bekara (2/136) Nebilerin hiç biri arasında ayrım yapmayız. Bekara (2/285) Elçilerin hiç birisi arasında ayırım yapmayız. Nisa (4/152) Elçiler arasında hiçbir ayrım yapmayanların ödülleri elbette verilecektir. Enam (6/50) De ki: Allah'ın hazineleri benim yanımda demiyorum, gaybı da bilmem, melek de değilim. Bu âyetler varken bir elçi diğerinden üstündür diyemem. Bana göre, Reşat Halife en üstündür ama âyetler buna engeldir." Bu gencin dediği doğru mudur? CEVAP: Tamamen yanlıştır. Muhammed aleyhisselamdan sonra artık peygamber gelmeyeceği âyet ve hadis-i şeriflerle sabittir. Genç, Resulullah efendimizi öven hiçbir âyeti almamış. (Resuller arasında ayrım yapmayız) âyeti, (Yahudi ve Hıristiyanlar gibi, Peygamberlerden bazısını kabul edip, bazısını inkâr ederek ayrım yapmayız, hepsi de peygamberdir) demektir. Çünkü Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Resullerden kimisini kimisine üstün kıldık.) [Bekara 253] (Nebilerden bazısını bazısından üstün kıldık.) [İsra 55] "19'cu" bu âyetleri yazmamakla hakkı gizleyemez. Her resul, kendi milletine geldi, ama Resulullah bütün âlemlere [insan ve cinlere] geldi. Allahü teâlâ, bütün peygamberlere (Ya Âdem, Ya Musa, Ya İsa) diyerek ismi ile hitap ederken, Muhammed aleyhisselama, (Ya eyyühennebiyyu, ya eyyüherresul) diye özel hitap ediyor. Bu hitap şekli de Onun diğer peygamberlerden üstün olduğunu göstermektedir. Fatiha suresinde bildirdiği gibi Allahü teâlâ (Âlemlerin Rabbi)dir. Resulullah da âlemlerden üstün olduğu için, (Rabbüke), (Rabbike) yani (Senin Rabbin) buyuruluyor. (Bekara 30, Saffat 180) (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] (Hangi elçi âlemlere rahmet olarak gönderildi? Bu rahmet, yalnız insanlar için değil, bütün mahluklar içindir. Hatta kâfirler bile faydalanır. Nitekim (Sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onlara [kâfirlere] azap etmez) buyuruluyor. (Enfal 33) (De ki, ey insanlar, ben, Allah'ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158] (Her elçi bir millete gelmiş iken Muhammed aleyhisselam bütün insanlara gelmiştir.) (Âlemlere [Cin ve insanlara ilâhi azap ile] korkutucu [uyarıcı] olarak Furkanı [Kur'anı] kuluna [Muhammed aleyhisselama] indiren [Allah'ın şanı]ne yücedir.) [Furkan 1] (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28] (Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen en büyük ahlâk üzeresin.) [Kalem 2-4] (En büyük ahlak sahibi başka nebi var mı?) (Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5] (Razı olana kadar nimet verecek. Başka hangi peygambere bu nimetler veriliyor?) (Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56] (Başka hangi peygambere bu makam veriliyor?) Fetih suresinin, (Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur) mealindeki 28. âyeti de Resulünün getirdiği dinin ve kendisinin en üstün olduğunu göstermektedir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Misyonerlerle onların yandaşları, Resulullahın okur yazar olduğunu, Kur'anı kendi yazdığını, birçok âyetin Tevrat ve İncil'den alındığını söylüyorlar. Peygamberimiz, okuma yazma biliyor muydu? CEVAP: Resulullah efendimizin okuma yazma bilmediği âyet-i kerimelerle, hadis-i şeriflerle ve tarihî olaylarla sabittir. Resulullah ümmi idi, yani kitap okumamış, yazı yazmamış, kimseden bir ders görmemiş idi. Mekke'de doğup, büyüyüp, belli kimseler arasında yetişip, seyahat etmemiş iken, Tevrat'ta ve İncil'de ve Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitaplarda bulunan bilgilerden, hadiselerden haber verdi. İslamiyet'i bildirmek için, Müslümanlara mektuplar yazdırıp yolladı. Hicretin altıncı senesinde Rum, İran ve Habeş hükümdarlarına ve diğer padişahlara mektuplar gönderdi. Kur'an-ı kerimi kâtiplerine yazdırdı. Batılılar, Peygamber efendimizin bu bilgileri, papazlardan ve daha başka kimselerden öğrendiğini söyleyebilmeleri için onun okur yazar olduğunu söylüyorlar. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Sen bundan [Kur'an-ı kerim indirilmeden] önce, bir yazı, bir kitap okumadın, elinle de yazı yazmadın. Böyle olsaydı, bâtıl yoldakiler şüpheye düşerlerdi.) [Ankebut 48] (Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de [ismini ve sıfatını] yazılı buldukları ümmi nebi olan o Resule [Muhammed aleyhisselama] tâbi olanlara o Peygamber iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.) [Araf 157] (Allah'a ve Onun ümmi nebi olan Resulüne uyun ki doğru yolu bulasınız.) [Araf 158] Sahihi Buhari'de şöyle bildirilmiştir: Resulullah, peygamberliği bildirilmeden önce sahih rüyalar görürdü. Gördüğü rüyalar gündüz aynen çıkardı. Çoğu geceleri Hira dağındaki mağarada ibadet ile geçirirdi. Ramazan ayında bir gün Hira dağındaki mağarada ibadet ile meşgul iken, bir kimse [Cebrail aleyhisselam] geldi. Elinde ipekten bir örtü vardı. Resulullah efendimiz şöyle buyurmuştur: (O kimse bana "Oku" dedi. (Ben okuma bilmem) dedim. Elindeki örtüyü başımın üzerine koydu. Başımı ve yüzümü örttü. Sonra o örtüyü başımdan kaldırdı ve "Oku" dedi. Ben yine (okuma bilmem) dedim. Yine önceki gibi, Alak suresinin (İnsanı bir "alak"tan [döllenmiş yumurtadan] yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku, insana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazdıran Rabbin en büyük kerem sahibidir) [mealindeki] âyet-i kerimeleri okudu. Ondan işittiklerim kalbime tamamen yerleşti.) [Bundan sonra oku dendiği zaman öğrendiklerini aynen tekrarlamıştır.] Resulullah efendimiz ile Kureyş arasındaki antlaşmayı Hz. Ali yazdı. Antlaşmanın başına Bismillahirrahmanirrahim ve Muhammedün Resulullah yazdı. O sırada henüz iman etmemiş olan Süheyl bin Amr dedi ki: (Bizim kitabımıza göre ben Rahmanı bilmem, onun yerine Bismike Allahümme yaz. Muhammedün Resulullah yerine de Muhammed bin Abdullah yaz. Eğer biz Onun Peygamberliğini kabul etseydik, zaten Onunla savaşmazdık.) Eshab-ı kiram ile Süheyl arasında konuşmalar devam ederken, Resulullah efendimiz buyurdu ki: - Ya Ali, Onu sil, Süheyl'in dediği gibi yaz. Hz. Ali, edebinden silmeye eli varmadı. Resulullah efendimiz, (Silinecek yeri bana gösterin de orasını sileyim) buyurdu. Gösterdiler ve orasını sildi. (Şevahid-ün nübüvve)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı kimseler, hoşgörü adı altında gayri müslimlerle arkadaşlık kuruyorlar, kiliselerine gidiyorlar, âyinlerine katılıyorlar. Bu dinen caiz midir? CEVAP: Asla caiz değildir. Aşağıdaki âyet-i kerimeler, kâfirleri sevmenin haram olduğunu bildiriyor: (Kâfirleri dost edinen, Allah'ın dostluğunu bırakmış olur.) [Al-i İmran 28] (Ey müminler, mümin olmayan kâfirlerle dost olmayın!) [Al-i İmran 118] (Allah'a ve ahiret gününe inanan, Allah'ın ve Resulünün düşmanlarını sevmez.) [Mücadele 2] (Ey iman edenler, Yahudileri ve Hıristiyanları sevmeyin!) [Maide 54] (Ey iman edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin.) [Mümtehine 1] (Allah'a ve kıyamet gününe iman edenler; babaları, kardeşleri ve akrabası olsa da, Allah'ın ve Resulünün düşmanlarını sevmez.) [Mücadele 22] (Kâfirlerle [kılıçla], münafıklarla [dille] cihad et! Onlara sert davran, düşmanlık göster!) [Tevbe 73] (İbrahim ve Onunla beraber olan müminlerin sözlerinden ibret alın! Onlar, kâfirlere dediler ki: Biz sizden ve putlarınızdan uzağız. Dininizi beğenmiyoruz. Allah'a inanıncaya kadar, aramızda düşmanlık, nefret vardır.) [Mümtehine 4] Eshab-ı kiram, (Kâfirlere karşı çok çetin, sert davranırlar) diye övülüyor. (Feth 29) Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Allah'ı sevmeyen ve Onun düşmanlarını düşman bilmeyen, hakiki iman etmiş olmaz. Müminleri Allah için seven ve kâfirleri düşman bilen, Allah'ın sevgisine kavuşur.) [İ.Ahmed] (Allah'ın dostunu seven, düşmanını düşman bilenin imanı kâmil olur.) [Ebu Davud] (İsyan edenlere düşmanlık ederek, Allah'a yaklaşın!) [Deylemi] (Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur.) [Taberani] (Kâfirlere karşı malınızla, canınızla ve dilinizle cihad edin!) [İ.Ahmed] (Allahü teâlâ, bir Peygambere vahy etti ki: Şu âbide söyle: Benim için ne yaptı?) Âbid dedi ki: Yâ Rabbi! Senin için ne yapılır? Allahü teâlâ buyurdu: (Düşmanıma, benim için düşmanlık ettin mi ve sevdiğimi benim için sevdin mi?) [Mektubat-ı Rabbani 3/55] Müminin kâfiri sevmesi üç türlü olur: 1- Onun küfrünü beğendiği için sever. Böyle sevgi imanı giderir. 2- Herkesle iyi geçinmek için, kâfire dost görünmesi caizdir. 3- İkisi ortasıdır. Onlara meyleder, yardım eder. Dininin bâtıl olduğunu bilerek, akrabalık, iş arkadaşlığı sebebi ile dostluk yapar. Bu sevgi küfre sebep olmaz ise de, caiz değildir. Çünkü bu sevgi, zamanla dinini beğenmeye sebep olur. Dinimiz bu sevgiyi yasaklamaktadır. Kâfirler ve fasıklar, Allahü teâlânın düşmanı olmasalardı, Buğz-ı fillah farz olmazdı. İnsanı Allahü teâlânın rızâsına kavuşturacak şeylerin en üstünü olmaz ve imanın kemaline sebep olmazdı. Şeyhülislam Abdullah-ı Ensârî hazretleri buyuruyor ki: Falancayı sevmiyorum. Çünkü, hocamı üzmüştü. Bir kimse, hocanı üzer de sen üzülmezsen, köpekten aşağı olursun.
. Gayri müslimle evlenmek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Müslüman erkek ve kadın gayri müslimle evlenebilir mi? CEVAP: Müslüman erkek kitapsız kâfirlerle evlenemez. Kitaplı kâfir kadınla yani Hıristiyan ve Yahudilerle evlenmesi caiz ise de, tahrimen mekruhtur, harama yakındır. Zimmi ile evlenmesi tenzihen mekruhtur. (Hindiyye) İslam idaresi altında zimmi olarak yaşayan kitap ehli kadın ile evlenmek tenzihen mekruh idi. Zimmi olmayan kendi memleketinde yaşayan gayri Müslimlere harbi kâfir denir. Bugün yer yüzünde zimmi kâfir yoktur. Onun için bugün kitap ehli kadınla evlenmek tahrimen mekruhtur. Zaruretsiz evlenmemelidir. Müslüman kadın, kitapsız kâfirle evlenemediği gibi, ister harbi olsun, ister zimmi olsun hiçbir kitap ehli kâfirle de evlenemez. Evlenmeye karar verdiği zaman kâfir olur. (Redd-ül muhtar) Konu ile ilgili âyet-i kerimelerden üçünün meali şöyledir: (Kitap ehli [Yahudi ve Hıristiyan] kadınlarla evlenmeniz helaldir.) [Maide 5] (İmanlı kadınların kâfirlerle evli kalmaları helal değildir.) [Mümtehine 10] (İman etmedikçe, müşrik [dinsiz, putperest] kadınlarla evlenmeyin. İmanlı bir cariye, beğendiğiniz, imrendiğiniz müşrik bir kadından elbette daha üstündür. Kadınlarınızı da, iman edinceye kadar müşrik erkeklerle evlendirmeyin! Mümin bir köle, müşrik bir erkekten elbette daha üstündür.) [Bekara 221] Müşrik ile evlenmek Sual: Bir erkek, dinsiz bir kadınla evlenmeye niyet edince, bir kadın da, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmeye karar verince, niye hemen imanı gidiyor? Sadece haram işlemiş olmuyor mu? Haram işleyene kâfir denir mi? CEVAP: Haram ile küfür farklıdır. Allah'ın emrini yapmamak veya yasak ettiğini yapmak haramdır. Ancak Allah'ın emrini beğenmemek, onu yanlış görmek küfürdür. Bu inceliği iyi anlamalıdır. Kur'an-ı kerimde evlenmesi yasak edilen kadınlar şunlardır: (Ana, kız, bacı, hala, teyze, kardeş kızı, süt anne, süt kardeş, kayın valide, üvey kız, gelin ve iki kız kardeşi nikâhında bulundurmak.) [Nisa 23] (Müşrik kadın.) [Bekara 221] Burada bildirilen kadınlarla zina eden büyük günah işlemiş olur, fakat kâfir olmaz. Ancak bunlarla evlenmek caizdir diyen kimse, Allah'ın emrini beğenmemiş olur, hafife almış olur. Kâfir olması, zina yapmasından dolayı değil, Allah'ın emrini yanlış kabul ederek evlenmeyi meşru kabul etmesindendir. Nikâh tazelemek Sual: Nikâh nasıl tazelenir? CEVAP: Nikâh tazelemek, yeniden nikâh kıymak demektir. Hanefi'ye göre nikâh tazelemek çok kolaydır. Hanımdan nikâhı kıymak üzere vekalet aldıktan sonra, iki erkek şahit yanında, (Öteden beri, nikâhlım olan hanımımı, onun tarafından vekaleten ve tarafımdan asaleten kendime nikâh ettim) denir. Böylece nikâh tazelenmiş olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Uydurma hadis olmaz diyorsunuz. Unutmayın bizim iki katımız olan Hıristiyan âlemi bile birçok hadisin uydurma olduğunu söylüyor. Bu kadar insanları hiçe mi sayıyorsunuz? CEVAP: Biz uydurma hadis olmaz demedik. Hakiki İslam âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olmaz dedik. Diğer yandan, İslamiyete inanmayan Hıristiyanların, bazı hadisler hakkındaki sözlerinin ne önemi var? Sahih dedikleri hadis var mı ki? İkincisi Hıristiyanlar, bizim iki katımız kadar değil. Öyle bile olsa ne önemi var? Hıristiyanlardan sayıca fazla Çinli ile Japon var. Hepsi Budist. Bir sürü dinsiz insan da var. Hepsi Hıristiyanların iki katından fazladır. Ama Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.) [Enam 116] Sual: Çelişkili hadislere bir örnek vereyim. Kur'anda Allah kullarına yapamayacakları hiçbir işi vermeyeceğini söylüyor. Buna rağmen sizin hadislerinize göre ise; Hz. Muhammed Mirac'a çıktığında Allah ile namaz hakkında bir pazarlığa giriyor. Ümmetim bu kadarını yapamaz 50 vakit namaz sayısını azalt demiyor mu? Hiç böyle şey olur mu? CEVAP: Bekara suresinin sonunda buyuruluyor ki: (Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma.) [Bekara 286] Bu âyet de gösteriyor ki önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklenmişti, Peygamber efendimizin hürmetine bu ümmete kaldıramayacağı yükler verilmemiştir, dileseydi öteki ümmetlere yüklediği gibi bize de yüklerdi. Bu Resulullahın ümmetine Allah'ın bir ihsanıdır. Sonra 50 vakit emretse yapılamaz mı idi? Beş vakte indirildiği halde her Müslüman kılabiliyor mu? Beş vakti severek kılan 50 vakti de kılabilirdi. Ama kolaylık olması için beşe indirilmiştir. Bu husus Buhari ve Müslim gibi İslam dininin en sahih iki hadis kitabında bildirilmektedir. Pazarlığa girmiyor, bu senin gibi hadis düşmanlarının bir iftirasıdır. Allah'a yalvarıyor istirham ediyor, rica ediyor. Niye pazarlık kelimesini kullanıyorsun? Sizin hadisler diyorsun. Sen Müslüman değil misin, misyoner misin veya "19'cu" musun? Sen hadislere inanmıyor musun? Kur'an-ı kerimde baştan sona kadar Resulüme uyun onun sözlerine tâbi olun buyuruluyor. Bir de niye Peygamber efendimiz demiyorsun da Hz. Muhammed diyorsun? Sen hangi dindensin? Sual: Hz. Musa'nın akıl vermesi ile, Hz. Muhammed'in Allah'tan böyle bir teklifte bulunması normal olabilir mi hiç? Çelişki değil mi? CEVAP: Namazlarda olsun namazlardan sonra olsun Allah'a dua etmiyor muyuz? Ya Rabbi kazadan beladan koru diye dua etmiyor muyuz? Şunu ver bunu ver demiyor muyuz? Peygamber efendimizin de istemesi normal değil mi? Musa aleyhisselam tecrübesine göre tavsiye ediyor. Önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklendiğini biliyordu. Bunun çelişki neresindedir? Sonra bu hadis-i şerif İslam tarihinde en kıymetli iki hadis kitabında vardır. Bütün İslam âlimlerinin onayladığı iki kitap. Asırlardır gelen bütün İslam âlimleri, bütün mezhep imamları bunu onaylamıştır. Ancak yeni türediler ve misyonerlerin oyuncakları buna itiraz etmişlerdir. Bunda itiraz olunacak ne var ki? Buna itiraz etmek bütün İslam âlimlerini bir kalemde silip atmak demektir. Halbuki Allahü teâlâ (Bilmiyorsanız zikir ehline=âlimlere sorun) buyuruyor. (Âlimler çok kıymetli insanlar) buyuruyor. Kendi aklını âlimlerin ilminden ve aklından üstün mü biliyorsun?
İyilik de kötülük de Allah'tan
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kendisinin hem mehdi hem de resul olduğunu söyleyen birisi, (Hayır Allah'tan şer ise nefsimizdendir. Allah kula bela göndermez. Bela kendi nefsimizdendir) diyor. Şerri de, belayı da yaratan Allah değil midir? Bütün peygamberler niçin belaya maruz kalmıştır? CEVAP: Şer Allah'tan değil diyenler, Hıristiyanlarla Mutezile fırkasıdır. Amentü'deki (Hayrıhi ve şerrihi minallahi...) ifadesi, hayrın da şerrin de Allah'tan olduğunu bildiriyor. 14 asırdır gelen bütün âlimler, böyle bildirmişlerdir. İslam âlimleri Kur'anı bilmiyorlardı da şimdiki türediler mi biliyor? Allahü teâlâ belayı iki sebepten gönderir: 1- Günahsız olan Peygamberlere gönderdikleri bela, onların derecelerinin yükselmesine sebep olur. 2- Günahkâr müminlere, günahları yüzünden gönderir. Bir âyet meali şöyledir: (Size [günahkâr müminlere] gelen her musibet, kendi ellerinizle işleyip kazandıklarınız [günahlar] yüzündendir. [Bununla beraber Allah] birçoğunu da affeder, [musibete uğratmaz.]) [Şûra 30 Kadı Beydavi ile Celaleyn] Demek ki Allahü teâlâ, belayı, kötülükleri bize ceza olarak göndermektedir. Cehennemde de çeşitli belalar, azaplar gönderecektir. Ama bunu gönderen yine Allah'tır, cezayı hak eden de kuldur. Bir âyet meali de şöyledir: (Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. "Küllün min indillah=Hepsi Allah'tandır" de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78] İyilik gelince Allah'tan, kötülük gelirse senin yüzünden diyenleri Allah ikaz ediyor: Küllün min indillah=Hepsi Allah'tandır buyuruyor. Bundan sonraki âyette ise şöyle buyuruyor: (Sana gelen her iyilik, Allah'ın [bir ihsanı, bir nimeti olarak] gelmekte, her kötülük de [işlediğin günahlara karşılık olarak] kendinden gelmektedir. [Hepsini yaratan, gönderen Allahü teâlâdır.]) [Nisa 79] (Parantez içindekiler yine Kadı Beydavi, Celaleyn, Medarik gibi muteber tefsirlerden alınmıştır.) Birinci âyette iyilik de, kötülük de Allah'tan olduğu bildiriliyor. İkinci âyette, iyiliği kötülüğü gönderiş sebebi açıklanıyor. Birkaç âyet meali de şöyledir: (Lut'un karısının azaba uğramasını takdir ettik.) [Hicr 60] (Yani kaderini öyle kötü yazdık. Onun işleyeceği günahları bildiği için kaderini böyle kötü yazmıştır.) (Rabbin, kendi istediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların seçim hakkı yoktur.) [Kasas 68] (Sizi de, işlediğiniz [iyi, kötü] amelleri de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96] (Her şeyin yaratıcısı Allah'tır.) [Zümer 62, Mümin 62] Kadı Beydavi şöyle açıklıyor: (Hayrı, şerri, imanı, küfrü ve her şeyi yaratan ancak Allah'tır. Her şey Onun tasarrufu altındadır.) Peygamber efendimiz, imanla ilgili âyetleri açıklayıp buyuruyor ki: (İman, Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyamet gününe ve hayrın şerrin, Allah'ın takdiri ile olduğuna inanmaktır) [Buhari, Müslim] (En kıymetli iki hadis kitabındaki bu hadis-i şerifi inkâr eden Müslüman ise dinden çıkar, gayri Müslim ise, itikadına bir zarar gelmez.) (Allah, "kadere, hayır ve şerrin takdirimle olduğuna inanmayan başka Rab arasın" buyurdu.) [Şirazi] (Bu kudsi hadis de şerrin Allah'tan olduğunu bildiriyor.) (Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmayan mümin değildir.) [Tirmizi] (Demek ki, şer Allah'tan değil diyen mümin değildir.)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
RECEB AYI: Hürmet edilmesi gereken 4 kıymetli aydan birisidir. Bir âyet meali şöyledir: (Allah'ın, gökleri ve yeri yarattığı günden beri, ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü, haram [hürmetli] olan aylardır.) [Tevbe 36] Resulullah efendimiz, Receb ayına çok değer verir ve "Ya Rabbi, Receb ve Şabanı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazana eriştir" diye dua ederdi. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Haram aylar, Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir.) [İbni Cerir] (Receb ayında Allah'a çok istiğfar edin; çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi] (Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder.) [Gunye] (Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Recebin hepsini tutmuş gibi sevap verilir.) [Miftah-ül-cenne] (Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Recebde bir gün oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, "Geçmiş günahların af oldu" der. Recebde Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi. O da, Receb ayını oruçlu geçirdi ve yanındakilere oruç tutmalarını emretti.) [Taberani] (Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutana, oruç tutulan günler dile gelip "Ya Rabbi onu mağfiret et" derler.) [Ebu Muhammed] ŞABAN AYI: Resulullah efendimiz, Şaban ayına çok değer verirdi. Âişe validemiz buyuruyor ki: (Resulullahın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şabanın tamamını oruçla geçirirdi.) [Buhari] Şaban ayında niçin çok oruç tuttuğu sorulduğu zaman Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini isterim.) [Nesai] Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizi] (Şabanda üç gün oruç tutana, Hak teâlâ, Cennette bir yer hazırlar.) [Ey oğul ilmihali] RAMAZAN AYI: Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki: (Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir Gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai] (Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani] (Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]
"Kaderim böyle imiş" demek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kimisi, kötü birisi ile evleniyor, o kötü de kötülük yapınca, "Ne yapayım kaderim böyle imiş" diyor. Kimisi gaza basıyor son sürat giderken kaza yapıyor. "Ben ne yapayım alnımın yazısı böyle imiş" diyor. Kimisi hırsızlık ediyor, mahkum oluyor. "Ne yapayım benim kaderim böyle kötü imiş" diyor. Kimisi, zararlı şeyler yiyip içiyor, hastalanıp felç oluyor. "Ne yapalım kaderin önüne geçilmez" diyor... Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu insanların suçu kadere yüklemeleri doğru mudur? CEVAP: Elbette yanlıştır. Evet, kaderinde bunlar var idi ama bunlara kendisi sebep olmuştur. Çünkü kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Buna üç örnek verelim: 1- Bir film defalarca gösterilse, bunu önceden seyretmiş birisi, ikinci, üçüncü defa seyrederken, (Baş roldeki oyuncu, attan düşüp ölecek) dese, o dediği için mi filmdeki oyuncu ölüyor, yoksa, söyleyen daha önce seyrettiği için mi biliyor? Allahü teâlâ da ezeli ilmi ile kimin nerede nasıl öleceğini ve Cennete mi Cehenneme mi gideceğini elbette bilir. 2- Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılıyor. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasını ve batmasını etkilemez. Allahü teâlâ da insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları Levh-i mahfuza yazmıştır. 3- Bir öğretmen, daha önceki birçok tecrübesine dayanarak, çok tembel bir öğrencisi için, (Bu öğrenci bu sınavı kazanamaz) diye bir deftere yazsa, yazılan yazı, o öğrencinin sınavını etkilemez. Öğrenci imtihanı kazanamayınca, (Sen deftere yazdığın için ben imtihanı kazanamadım) diye suçu öğretmene yüklemesi yanlış olur. Allahü teâlâ yanlış iş yapmaz. Herkes yaptığından sorumludur. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah, onlara zulmetmez. Onlar, kendilerine zulmediyorlar.) [Nahl 33] (Herkesi yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.) [Hicr 92, 93] (Zerre kadar hayır ve şer işleyen, karşılığını görür.) [Zilzal 7,8] Kiliseyi tamir etmek Sual: Almanya'da çalışıyorum. Kilise'nin elektrik ve başka tamir işlerini yapmamız gerekiyor. Bir mahzuru var mıdır? Bir arkadaşım da, arabası ile meşrubat taşıyor, bazen de içki taşıttırıyorlar. İçki taşıması günah olur mu? CEVAP: Kilise tamirinde çalışmak mekruh değildir. Çünkü, bu işin kendisi günah değildir. (Bezzaziyye) İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: Ücret ile kâfirin şarabını taşımak, kilise tamir etmek ve Hıristiyana zünnar gibi küfür alametlerini satmak İmam-ı a'zama göre caizdir. (Reddül muhtar 5/251)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Recebin ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Yarın gece Regaib Gecesidir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Regaib, ihsanlar, ikramlar demektir. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Regaib gecesi yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Bu gece, Peygamber efendimizin babasının evlendiği gece değildir. Böyle söylemek yanlıştır. Resulullahın dokuz aydan önce dünyayı teşrif etmiş olduğunu bildirmek olur ki, bu da, noksanlık ve kusurdur. Her bakımdan, her insanın üstünde ve her bakımdan kusursuz olduğu gibi, Âmine validemizi nurlandırdığı zaman da, noksan ve kusurlu değildi. Bu zamanın noksan olması, tıp ilminde ayb ve kusur sayılmaktadır. Bu geceye mahsus bir namaz yoktur. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur'an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Bugün oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Mübarek gecelerde ve her zaman ilim öğrenmek hepsinden daha faziletlidir. İlmihal bilgileri en kıymetli ilimdir. Perşembe günü oruç tutup gecesini de ihya etmek çok sevaptır. (Gunye) Receb ayında oruç tutmak faziletlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Receb ayında Allah'a çok istiğfar edin; çünkü Allahü teâlânın, Receb ayının her vaktinde Cehennemden azat ettiği kulları vardır. Ayrıca Cennette öyle köşkler vardır ki, ancak Receb ayında oruç tutanlar girer.) [Deylemi] (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib Gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gecesi.) [İ.Asakir] Receb ayında yapılan dua kabul edilir, hatalar affedilir. Günah işleyenin cezası da kat kat olur. Hz. Hüseyin (radıyallahü anh) anlatır: "Kâbe'yi tavaf ederken yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona dedim ki: - Sen kimsin, vaziyetin ne böyle? - Menâzil bin Lâhık... Ben çalgı çalmakla, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan'ın artisti denilen ünlü bir kimseydim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Recep ve Şaban aylarında bile bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, (Allahü teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikayet ediyorlar) dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, (Bu aylarda oruç tutar, geceleri ibadet ederim. Beytullaha gidip şerrinden korunmak için Allahü teâlâdan yardım dilerim) dedi. Bir hafta oruç tutup Kâbe'ye giderek, (Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları reddetmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et) diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Bunu görenler, (baba bedduasına uğramış kişi) derler. - Baban bu haline ne dedi? - Babamdan af ve özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile Beytullah'a gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim. Sonra babam dua etti. Receb'de yaptığı bu dua bereketiyle Allahü teâlâ ona şifa ihsan eyledi."
Mutezile, Cebriyeci ve ateist
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
İmam-ı a'zam hazretlerine bir ateist, bir mutezile, bir de cebriyeci üç kimse gelir. Ateist sorar: (Allah varsa, var olan görülür. Varsa ispat et.) Akılcı olan mutezile sorar: (Cehennemde ateş var. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Şeytana ceza vermek mümkün mü?) Cebriyeci de sorar: (Sen irade-i cüziyye var diyorsun. Her şeyin hâlıkı Allah iken insan ne yapabilir ki?) İmam-ı a'zam hazretleri, yerden 3 avuç nemli toprağı top gibi yapıp, her topu birine atar. Üçü de, durumu kadıya şikâyet eder. Kadı niye çamur topu attığını sorar. İmam-ı a'zam hazretleri der ki: Bunlar bana soru sordu ben de cevap verdim. Ateist, Allah varsa, var olan şeyin görünmesi gerekir demişti. Toprak başımı acıttı dedi, madem ağrı var, ağrıyı göstermesi lâzımdır. Ağrıyı bile göremeyen Allah'ı nasıl görebilir ki? Ateist akılsızdır, aklı varsa göstermesi gerekir. Ruh da akıl gibi görünmez, ama yaptıklarından anlaşılır. Kâinatın var olması da onun bir yaratıcısının olması gerektiğini gösterir. Mutezile olan ise, topraktan yaratılmış olduğu halde, çamur toptan etkilendi. Toprak topraktan etkilendiğine göre ateş de ateşten etkilenir. Demir testeresi demiri kestiği gibi, ateş de ateşi yakar. Cebriyeci ise, (Allah her işi zorla yaptırır) diyordu. O zaman o toprağı Allah attı, bu beni niye şikâyet ediyor? Kendi kendini yalanlamış oluyor. Ustasız yapılan kayık Hz. İmamın böyle kısa cevaplar verdiği çoktur. Mesela bir ateistle saat onda buluşup münazara etmek üzere anlaşırlar. Hz. İmam kasten toplantıya bir saat kadar geç gelir. Gecikince, ateist, (Bakın imamınız korktu gelemiyor) der, gelince de niye geç kaldın diye sorarlar. O da, (Kayık yoktu. Irmaktan geçemedim, bir de baktım ki, ağaçtan kopan dallar kendiliğinden bir kayık oluverdi, ben de binip geldim, ondan geciktim) der. Ateist, gülmeye başlar, (Gördünüz mü nasıl yalan söylüyor, hiç kendiliğinden, bir ustası olmadan kayık yapılır mı?) der. Hz. İmam hemen taşı gediğine koyup: (Bre ateist, bir kayık bile ustasız kendiliğinden olamazsa, bu koca kâinat kendiliğinden nasıl var olur?) diyerek ateistle münazara bile etmeden galip gelir. Sayıların sonu olmaz Yine bir ateist, (Allah var ise, başlangıcı olmadığı gibi, sonsuz da olamaz, yani Allah ezeli ve ebedi değildir) der. Hazret-i İmam, (Birden önce sayı var mı) der. O da yok der. (Birden itibaren sayıları sonuna kadar say bakalım) der. O da, epey saydıktan sonra, bırakır. Hz. İmam, (Devam et, sonuna kadar say) der. Ateist, (Milyon, milyar, trilyon, katrilyon... Bunun sonu olmaz) deyince, Hz. İmam, (Sayıların bile başlangıcı ve sonu olmadığına göre, kâinatı yoktan yaratan ezeli ve ebedi olmaz mı?) der. Güvenilen kişi İmam arkasında niye Fatiha okutturmuyorsun diyenlere de şöyle der: Siz kırk kişisiniz, hepinizi ayrı ayrı mı ikna edeyim yoksa en güvendiğiniz ilim sahibi birini ikna etsem, siz de kabul eder misiniz? Adamlar kabul ederiz der. O zaman Hz. İmam der ki: Münazara başlamadan daha dava bitmiştir. Siz kırk kişiden birisine güveniyorsunuz, onu seçtiniz. Ben de imamın okuduğu kâfi gelir, cemaatin okuması gerekmez diyorum. Siz nasıl bir kişiye güvenmişseniz ben de imama güvendim.
İmam-ı Rabbani'yi de tenkit!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Abduhcu biri, İmam-ı Rabbani hazretlerini şöyle tenkit ediyor: "İmam Rabbani, 'kıyamet alametleri' içinde yer alan İsa'nın gökten inme olayını klasik itikat kitapları gibi anlatıyor." CEVAP: Klasik itikat kitapları, demekle İslam âlimlerinin yazdıkları en kıymetli kitapları kötülemektedir. İtikadın yenisi olur mu hiç? O zaman, Resulullahın, Eshabının ve onları takip eden âlimlerin itikatları yanlış olur. Sual: Şeyhi Muhammed Parisa'dan şunu nakleder: "İsa indikten sonra Ebu Hanife'nin mezhebi üzere amel edecek, helal kabul ettiğini helal, haram kabul ettiğini haram kabul edecek." Bu cümlede bana göre birden fazla yanlış vardır: 1- Ebu Hanife, Hz. İsa'nın üzerinde bir konuma yerleştiriliyor. CEVAP: Tamamen yanlıştır. Hz. İsa da, Hz. Mehdi de ictihad edecek ve ictihadları Hanefi'ye uygun gelecektir. İmam-ı a'zamı Hz. İsa'dan üstün gösteriyor demesi çirkin bir iftiradır. 2- Haram ve helal hükmü koymak şârî'nin [Allah'ın] yetkisindedir. Ebu Hanife'ye böyle bir yetki tanımak onu şârî [Allah] kabul etmek anlamına gelir. CEVAP: Hâşâ burada, İmam-ı Rabbani, (İmam-ı a'zama Allah diyor) diyerek onu kâfirlikle suçluyor. Müctehidin ictihad etme yetkisi yok mudur? Elbette vardır. Müctehid isabet de eder, hata da eder. Ama hatasına bile sevap verilir. Müctehidin bu yetkisine itiraz etmek, hâşâ onu Allah yerine koyuyor demek ne kadar çirkin iftiradır. Bir müctehidin haram dediğine öteki müctehid helal diyebilir. Nitekim at eti için dört büyük imamdan İmam-ı Malik haram derken, İmam-ı Şafii ile İmam-ı Ahmed ise helal demiştir. Bu büyük müctehidlerin böyle yetkisi olmasa haram veya helal der mi hiç? Sual: Hz. İsa'nın, derleyip topladığı ümmetin resmi fıkhı Hanefi mezhebi mi olacak? CEVAP: Kendisi ictihad edecek ve ictihadı Hanefi'ye uygun gelecektir. Mezheplerin birbirlerine uygun düşen ictihadları yok mu? Sual: Bu, geleneksel ümmet anlayışıyla çelişen bir mezhebi bütün bir ümmete dayatmaktır. CEVAP: O anlama sokan kendisidir. Ortada çelişen bir şey yok. Mezhebimizin neresi ümmet anlayışıyla çelişiyor ki? Kendi kafası ile çelişmek, ümmet ile çelişmek mi demektir? Yahut farklı ictihadlar çelişki mi demektir? Sual: İmam Rabbani'nin böylesine zayıf bir bilgiyi kabul etmesi entelektüel kişiliği ile çelişmektedir. CEVAP: Yani İmam-ı Rabbani hazretleri bunun zayıf bilgi olduğunu bilmiyor da Abduhcu nereden biliyor? Hemen diyecek ki; "biz Kur'an ve sünnete bakarız." Peki koca İmam-ı Rabbani hazretleri, Kur'an ve sünnete bakmıyor muydu? O Kur'andan anlamıyor muydu? Ne diye âlimler ona imam ve müceddid demişler? O imam-ı Rabbani hazretlerine böyle saldırmakla onu büyük bilen bütün âlimleri de eleştirmiş oluyor. Ehl-i sünnet âlimlerine dil uzatanın dili kurur, bir gün belasını bulur. Sual: Halbuki, Heratlı Ali el-Karî, Hz. İsa'nın müctehid sıfatıyla yeryüzüne geleceğini belirttikten sonra bir müctehidin diğerini taklidinin caiz olmadığının altını çizer. CEVAP: Bir müctehidin diğer müctehidi taklid ettiği nereden çıkarılıyor ki? İctihad ediyor, ictihadı Hanefi'ye uygun geliyor. İctihadların birbirine uyması onu taklit etmek mi oluyor? Bu ne cahillik böyle? Her ne kadar Aliyyül Kari, burada yanlış bir şey söylememiş ise de, onu senet gibi alıyor. Aliyyül Kari Peygamber efendimizin mübarek ana babasına kâfir diyecek kadar ileri gitmiş, birçok sahih hadise uydurma demiştir. Kaynağını görüyorsunuz. Zaten her Abduhcu, yamuklardan kaynak gösterir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İmam-ı Cafer-i Sadık, Ebu Hanife'nin hocası olduğu halde; neden İmam-ı Ebu Hanife'nin mezhebi hak oluyor da, onun hocasının mezhebi hak olmuyor? CEVAP: Hak değil diyen kim? İmam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin kendisi de hak, yolu da hak, ictihadları da haktır. Çünkü bütün mübarek dedeleri gibi Ehl-i sünnettir. İmam-ı a'zam hazretleri, ömrünün son yıllarında Cafer-i Sadık hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra, (Bu iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu), yani (Hakiki imana kavuşamazdım) buyurmuştur. İmam-ı Cafer-i Sadık hazretleri Sünni'dir. "12 İmam"ın hiç birisi Sebeci, Rafizi veya Vehhabi değildir. Hepsi de Sünni'dir, yani Resulullahın yolundadır. Sünni demek, sünnete uyan, yani Resulullahın yolunda olan demektir. Tamamı Cennetliktir... Şia, Hz. Ali'nin taraftarı demektir. Sünniler Hz. Ali'yi ve Resulullahın diğer eshabını sever, ayrım yapmaz. Çünkü hepsinin Cennetlik olduğunu bilir. Kur'an-ı kerimdeki, eshab-ı kiramın tamamının Cennetlik olduğunu bildiren âyetlerden birisinin meali şöyledir: (Mekke'nin fethinden önce Allah için mal verip savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan Allah yolunda harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah onların hepsine hüsnayı [en güzel olanı, yani Cenneti] söz vermiştir.) [Hadid 10] Şimdi soruyoruz: İmam-ı Cafer Sadık hazretlerinin, babası Muhammed Bakır hazretlerinin, oğlu Musa Kazım hazretlerinin, torunu Ali Rıza hazretlerinin mezheplerine niye uymuyorsunuz? Yine biz cevap verelim. Çünkü onların toplanmış bir mezhepleri yoktu. Onun için bu mübarek zatların mezhebine uyan yoktur. Ehl-i beyt sevilmez mi? Musa Kazım ve dedesi Muhammed Bakır'ın tedvin edilmiş mezhepleri olmadığı gibi, diğer Sünni âlimlerin de mezhepleri tedvin edilmiş değildi. Mesela imam-ı Sevri de büyük bir âlimdir, İmam-ı a'zam ayarında bir âlimdir ama mezhebi tedvin edilmediği için onun mezhebine uyulmamıştır. Hz. Ali'nin Hz. Ömer'in de mezhepleri vardı, ama tedvin edilmediği için bir sistem halinde olmadığı için onların mezheplerine uyamıyoruz. Hak mezheplerin dört mezheple sınırlandırılmış olması bundandır. Peki İmam-ı Cafer hazretlerinin mezhebi tedvin edilse idi, Müslümanlar İmam-ı a'zamın hocasının mezhebini inkâr mı ederdi? Bu hiç mümkün mü? Ehl-i beyti sevmeyen Sünni olamaz. Çünkü Resulullahı seven onun akrabalarını da, torunlarını da arkadaşlarını da, hanımlarını da sever.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Halife Ebu Bekir, Fedek hurmalığını Hz. Fatıma'dan niçin zorla almıştır? CEVAP: Hâşâ öyle bir şey yok. Bu tamamen İbni Sebecilerin uydurmasıdır. Ahmed Cevdet Paşa diyor ki: Halife Hz. Ebu Bekir, Resulullahın silahları ile beyaz katırını, Hz. Ali'ye verdi. Diğer eşyayı Beytülmale bıraktı. Fedek ve Hayber'deki hurmalıklarını, Resulullah hayatta iken vakf etmiş, kimlere dağıtılacağını emir buyurmuştu. Gelip geçen elçilere ve misafirlere verirdi. Ebu Bekir bunları eskisi gibi dağıtıp, asla değiştirmedi. Fatıma mirasını istediğinde; (Resulullahtan işittim: (Biz Peygamberlere kimse vâris olamaz! Bıraktığımız mal, sadaka olur) buyurmuştu. Ben Resulullahın yaptığını değiştirmem) dedi. Fatıma (Sana kim vâris olur?) demiş. Halife de: (Evladım, ehlim olur) deyince, (Ya ben niçin babama vâris olmuyorum?) demiş. Halife de: (Senin baban olan Resul-i ekremden işittim ki, (Kimse bize vâris olamaz!) buyurdu. Onun için sen de vâris olamazsın. Fakat ben Onun halifesiyim, Onun nafaka verdiği kimselere, aynı şeyleri ben de veririm. Senin masraflarını yapmak benim vazifemdir) dedi. Bunun üzerine Fatıma razı oldu ve artık miras lafı etmedi. (Kısas-ı enbiya s.369) Hadis âlimi Abdülhak-ı Dehlevi, aynı şeyleri bildirdikten sonra buyuruyor ki: Resulullah birçok kimselere, mal vereceğini vaat etmişti. Vefatından sonra, gelip, bu malları istediler. Halife hepsine verdi. Ebu Bekir, mirası yalnız Fatma'dan men etmedi. Âişe de, gelip, miras istedi. Ona da vermedi. Başka zevceler de istedi. Hiçbirisine vermedi. Peygamberler miras bırakmaz hadis-i şerifini söyledi. Halife, bu hadis-i şerifi söyleyince, Eshab-ı kiramın hepsi, biz de işitmiştik, dediler, bir kişi bile itiraz etmedi. Halife kimseye miras vermedi ve Resulullahın akrabasına evvelce verilen her şeyi aynen verdi ve Resulullahın yaptığını değiştirmem dedi ve onun akrabasını, kendi akrabamdan daha çok seviyorum diye yemin etti. Fatma'nın miras yüzünden, Ebu Bekir'e darıldığını söylemek ne kadar yanlıştır. Eshab-ı kiramın sözbirliği ile bildirdiği hadis-i şerifi, Fatıma'nın kabul etmeyeceğini düşünmek Hz. Fatıma'ya iftira olur. Fatıma vefat edeceği zaman, Ebu Bekir ile helalleşip ondan razı olmuştur. Hadis âlimi, imam-ı Beyheki, imam-ı Şabi'den rivayet ediyor ki, Fatıma hasta iken, halife Ebu Bekir kapıya geldi. Ali, Fatıma'ya, Ebu Bekir'in geldiğini haber verdi. Fatıma izin verdi. Halife içeri girdi ve kendisi ile helalleşti. Fatıma, Ebu Bekir'den razı oldu. İmam-ı Müstağfiri'nin Kitabülvefa ve Riyadunnadara kitaplarında ve Hafız Ebu Said Kitab-ül-müvafeka adındaki kitabında da böyle yazmaktadır. Faslülhitab kitabında diyor ki: Hz. Fatıma akşam ile yatsı arasında vefat etti. Ebu Bekir, Osman, Abdurrahman bin Avf ve Zübeyr bin Avvam hazır idiler. Cenaze namazını Hz. Ebu Bekir kıldırdı. Gece defn ettiler. (Medaricün nübüvve c.2/ s.572) Görülüyor ki, Hz. Ebu Bekr-i Sıddık hurma bahçesini Hz. Fatıma'nın elinden almamış, eski halinde olduğu gibi bırakmış, onun her ihtiyacını Beytülmal'den vermiştir. Bütün bu vesikalar hiçe sayılarak, nasıl "Ebu Bekir, Fedek hurmalığını zorla aldı" denebilir? Hz. Ali halife olunca, her şey elinde ve emrinde iken, bu hurmalığı, niçin Hz. Hasan ile Hüseyin'e teslim etmedi? Hâşâ o da mı zulme iştirak etti? Yoksa, ölmüş halifelerden mi korktu? Hz. Ali'nin, üç halifenin yaptıklarını değiştirmeyip hurmalığı, onların yaptığı gibi idare etmesi, üç halifeyi onayladığını, yani onların doğru yaptığını açıkça göstermektedir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kimi yalan söylüyor. Günah değil, çünkü takıyye yaptım diyor. Takıyye nedir? CEVAP: Takıyye, inancının aksini söylemektir. Buna Müdara da denir. İnancını, görüşünü, partisini, grubunu, gittiği yolu saklamak demektir. Sırrını açıklayan kimse, çok defa söylediğine pişman olur, üzülür. İnsan, söylemediği sözünün hâkimidir, söylediğinin ise, mahkumudur. Keşke söylemeseydim der ama iş işten geçmiştir. Malı ve eşyayı emin olarak saklayan çok insan, sır saklayamaz. Hiç ummadığınız kimse, gizli sırlarınızı açıklayabilir. Onun için eskiden, (Zehebini, zihabını ve mezhebini gizli tut) derlerdi. Yani paranı, dini inancını, siyasi görüşünü, grubunu gizli tut demektir. Bu birkaç çeşittir: 1- Kâfirler arasında kalıp, malından, canından korkanın, onlara kalben değil de, dilden sevgi göstermesi caizdir. Müşrikler, Hz. Ammar'a, babası Hz. Yasir ve annesi Sümeyye hatuna işkence edip, "Lat , Menat ve Uzza putu, İslam dininden iyi de" derler, demezlerse işkenceyi artırırlardı. Nihayet ana babası işkence ile şehit edildi. Hz. Ammar ise, kâfirlerin tehdit ve zorlamaları üzerine dediklerini diliyle söyledi. Bazıları, (Ammar kâfir oldu) dedikleri zaman, Resul-i Ekrem efendimiz buyurdu ki: (Ammar kâfir olmadı, o baştan ayağa iman ile doludur.) [İbni Mace, Ebu Nuaym] (Ammar, iki durumda karşılaştığında en doğru olanını tercih eder.) [İbni Mace, İ.Ahmed] (Allah imanı Ammar'ın tepeden tırnağa bütün vücuduna sindirtmiştir. İman onun et ve kanına karışmıştır. Hak neredeyse, o orada yer alır.) [İbni Asakir] Demek ki küfür olan bir sözü, böyle durumlarda yalnız dil ile söylemek caizdir. Resulullah efendimiz, Hz. Ammar'a (Müşrikler eziyet ederse, yine böyle söyle) buyurdu. Mülci ikrah ile [zorla], bu içkiyi iç, şu malı sat denilse, malını satar. Şarabı içmesi de caiz olur. Caiz olacağını bilmediği için, içmez ve satmaz da öldürülürse, şehit olur. Sultanın haksız olarak, zulüm ile para, mal istemesi ikrah olur. Bunları vermek caiz olur. (Dürer-ül-hükkâm) 2- Öldürüleceğini bilse de doğruyu, inancını açıkça söylemesidir. Bu caiz, hatta iyidir. 3- Takıyye ile malını gasp, yalancı şahitlik gibi zararlı şeyleri yapmak caiz değildir. 4- Takıyye, küfrün galip olduğu yerde caizdir. Şâfiî'de, zâlim Müminler arasında da caizdir. 5- Malını korumak için de, gerçeği söylememek, mesela gaspçı, eşkıya yakalayınca, parası olduğu halde yok demek caizdir. Çünkü, insanın mala ihtiyacı çoktur. Mesela su, pahalı satıldığı zaman, abdest almak farz olmaz. Teyemmüm etmek caiz olur. Çünkü Müminin malı, canı gibi kıymetlidir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Malını ve canını muhafaza ederken öldürülen, şehit olur.) [Buhari, Müslim, Tirmizi] 6- İmam-ı Mücahid hazretleri buyuruyor ki: İslamiyet'in başlangıcında böyle idi. Çünkü, o zaman, Müslümanlar garip ve zayıf idi. İslam devleti teşekkül edince, bu hüküm değişti. Takıyyeye ihtiyaç kalmadı. 7- Takıyye, kıyamete kadar caizdir diyen âlimler de vardır. Çünkü, müminin kendini zararlardan koruması lazımdır. Takıyye ibadet değildir. Zor durumdan zarardan korunma ruhsatıdır.
İstisnalar kaideyi bozmaz
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı gıdaların, zarar verenlere, alerji yapanlara haram, zarar vermeyenlere mubah olduğunu bildiriyorsunuz. Hiç kişiye göre haram helal değişir mi? Birisine haram olan şey, birisine helal olur mu? CEVAP: İstisnalar çoktur. Birisine helal olan şey ötekine haram olabilir. İşte vesikaları: 1- Zengine zekat farz iken, fakire farz değildir. Hac da, herkese farz değildir. Kurban kesmede de fakir zengin ayrımı vardır. Sadaka-i fıtır da böyledir. (Dürer) Demek ki birine farz olan ibadet, bir başkasına farz olmuyor. 2- Ayakta namaz kılmak [kıyam] farzdır. Ama hastalara farz değildir. (Cevhere) Demek ki birine farz olan bir husus, bir başkasına farz olmayabiliyor. 3- Vakit girmeyince namaz farz olmaz. Kutuplara yakın yerlerde yatsı ve sabah namazı farz olmuyor. Kılınması iyi olur. (Tahtavi) Demek ki her emir herkes için değildir. 4- Abdestin farzı dörttür. Ayakları olmayan için üçtür. (Halebi) Demek ki abdestin farzı bile sağlama sakata göre değişiyor. 5- Dört rekatlı farzları, dört rekat olarak kılmak farzdır. Ama seferi olanlara farz değildir. Hatta iki rekat kılması vacibdir. (İbni Abidin) 6- Hür kadın için, el yüz hariç, vücudunun tamamını kapatması farz, açması haram iken, cariye için öyle değildir. Cariye, başını kollarını hatta dizden aşağısını da açabilir. (Hindiyye) 7- Kendi kardeşiyle evlenmek haram iken, başkaları ile evlenmek haram değildir. (Bahrür-raık) 8- Zenginlerin dilenmesi, hatta zekat alması haramdır. Fakat bunun istisnaları da vardır. Mesela hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (İlim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, böyle zengin talebeye zekat vermek caizdir.) [Redd-ül muhtar] Demek ki zengin birine haram olan şey, başka bir zengine helal olabiliyor. 9- Leş ve şarap haramdır. Açlıktan ve susuzluktan ölecek olanlara haram değildir. (Bezzaziyye) 10- Bazı ilaçlar, mesela penicilin, bazısına alerji yapar, ölümüne sebep olabilir. Kendisine alerji yapan ilaçları kullanmak haram olur. Ama bu ilaçlar başkalarına haram olmaz. (Berika) İlaçlarda olduğu gibi, gıdalarda, sebzelerde ve otlarda da alerji yapanlar vardır. Organlarında zafiyet olanlara zarar verenler, sağlam olanlara zarar vermezler. Bazı kimselere balık eti, süt, yumurta, biber, patlıcan, çilek gibi gıdalar zarar verir. Bunlar, yalnız zarar verenlere haram veya mekruh olur. Zarar vermeyenlere ise mubahtır. Afyon ve diğer zehirli otların alınan çok miktarları haramdır, fakat az miktarlarını ilaç olarak kullanmak caizdir. (Hadika, Zevacir) (Çaydaki tein ile, kahvedeki kafein aynı maddedir. Çayda %2.5, kahvede ise %1.3 oranında kafein bulunur. Kafein, zihni açar, kan dolaşımını artırır, vücuda sıcaklık verir, yorgunluğu giderir, sindirimi kolaylaştırır. Fazlası sinir sistemi üzerinde etki yapar. Kalb hastalıklarında, sinirleri zayıf insanlarda ve çocuklarda az miktar kahve bile fena etki yapabilir.) [Gıda Kimyası s. 658] Tıp kitapları aynen İslam âlimleri gibi bildirmektedir. Yani bir şey mesela kafein, tein, nikotin gibi şeyler kimilerine zarar veriyor, kimilerine vermiyor. Zarar verenlere elbette haramdır. Ama zarar vermeyenlere haram demek dini değiştirmek olur. Tütün de zarar vermeyen kimselere mubahtır. (El-ukudüddürriyye)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Tam İlmihal'de, (Niyet etmez ise, bütün dünyayı dolaşsa bile, misafir olmaz) deniyor. Sefersiz niyet, niyetsiz sefer olmaz, ikisinin de olması lâzım deniyor. Biri olmazsa olmaz deniyor. Ben niyet etmeden uçağa binip Amerika'ya gitsem seferi olmayacağımı anlıyorum. Anladığım doğru mu? CEVAP: Anladığınız yanlış. Amerika'ya gitmek için bilet alıyorsunuz, uçağa biniyorsunuz ve Amerika'ya gidiyorsunuz. Bunlar niyet değil mi? Bunları kendi iradenizle yapmıyor musunuz? Niyet bir iş yapmaya karar vermek demektir. Hem Amerika'ya gidiyorsunuz, hem de ben gitmeye karar vermedim diyorsunuz. Gitmeniz karar verdiğinizi gösterir. Hem niyet etmiş, hem de sefere çıkmış oluyorsunuz. İlmihal'de, (Niyet etmez ise, bütün dünyayı dolaşsa bile, misafir olmaz) dendikten sonra, (Düşmanı arayan askerlerin hâli böyledir. Fakat, geri dönüşte misafir olur) ifadesi var. Askerler düşmanı buralarda arıyorlar, sefer mesafesi olan uzaklıkta aramıyorlar. Ama araya araya sefer mesafesini de geçseler, yine seferi olmazlar, çünkü oraya gelmek için niyet etmemişlerdi. Bir yere gitmeye karar verince sefer mesafesini geçmesi gerekir, yoksa oraya gitmekle seferi olamaz. Başka bir örnek verelim: Pendik'ten İzmit'e gitmek için otobüse binen kimse, yolda uyusa, uyanınca Bolu'ya gelmiş olduğunu görse, Bolu'da seferi olmaz. Çünkü buraya gelmeye niyet etmemişti. Ama oradan tekrar İstanbul'a gelmeye karar verirse o zaman Bolu'yu çıkar çıkmaz seferi olur. Bolu'dan İzmit'e gelmeye karar verse, Bolu-İzmit arası seferi mesafede olmasa, yine seferi olamaz. İzmit'ten de Adapazarı'na gitse, yine seferi olamaz. Çünkü sefer mesafesi kadar gitmiyor. Adapazarı'ndan da Akyazı-Kuzuluk kaplıcasına gideyim dese, yine seferi olmaz, böyle sefer mesafesi olmayacak yerlere giderek dünyayı dolaşsa seferi olmaz. Yaşayan merhum Sual: Merhum kelimesini yaşayanlar için de kullanmak uygun mudur? Radıyallahü anh ve aleyhisselam kelimeleri herkes için kullanılabilir mi? CEVAP: Merhum, rahmete kavuşmuş demektir. Yaşayanlar için de kullanılabilir. Ancak, yerleşmiş şekli ölüler içindir. Yaşayan birisine merhum Ali bey dense, Ali bey öldü mü diyen çıkar. Radıyallahü anh Eshab-ı kiram için söylenir. Allah ondan razı olsun anlamındadır. Eshab-ı kiramın her birinin Cennetlik olduğu âyet-i kerime ile sabit olduğu için Allah ondan razı oldu anlamındadır. Başka Müslümanlar için de Allah razı olsun anlamında söylemek caizdir. Mesela İmam-ı Malik radıyallahü anh dense, birisi bu eshab-ı kiramdan mıdır diyebilir. Bu bakımdan kelimeleri yerli yerinde kullanmalı, kavram kargaşalığına meydan bırakmamalıdır. Aleyhisselam kelimesi Peygamberler için kullanılır. Ona selam olsun demektir. Herhangi bir Müslüman için de kullanmak caiz olur. Fakat yanlış anlamaya sebep olabilir. Mesela Ali aleyhisselam dersek, Hz. Ali'ye peygamber deniyor denebilir. Onun için böyle kelimeleri herkesin kullandığı manada kullanmalıdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Namazda ve günlük hayatta okuduğumuz aşağıdaki duaların manaları nedir? CEVAP: Kısaca yazalım: Allahü ekber: Allah büyüktür. [Allahü teâlâ, zihne gelen her şekilden ve hayallerden ve mahluklara benzemekten uzak ve kâmillikle vasf olunan her şeyden, daha büyüktür.] Sübhane rabbiyel azim: Azim olan Rabbimi bütün noksanlıklardan tenzih ederim. [Her şeyden büyük olan Rabbimi her türlü ayıp ve noksan sıfatlardan münezzeh ve mukaddes bilirim.] Semiallahü limen hamideh: Allahü teâlâ kendisine hamd edeni işitir, bilir. Rabbena lekel hamd: Rabbim sana hamd olsun. Sübhane rabbiyel a'la: Her şeyden yüksek, yüce olan Rabbimi bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve mukaddes bilirim. Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü: Huzur ve selamet, Allahü teâlânın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun. Allahümme entesselam ve minkesselam tebarekte ya zelcelali vel ikram: Ya Rabbi sen selamsın, selam da sendendir [bütün afetlerden sen korursun], yüceltilmeye ve saygıya layık olan sensin. İstiğfar: Estağfirullah: Allah'ım beni affet. İstiğfar duası: Estağfirullah el-azim ellezi la ilahe illa hüv elhayyel kayyume ve etubü ileyh: Büyük Allah'ım, günahlarımı affet. Her şeyi yoktan var eden ve her an varlıkta durduran, yalnız Sensin! Sen hep varsın! Estağfirullah min külli ma kerihallah: Ya Rabbi, razı olmadığın, beğenmediğin şeylerden, yaptıklarımı af et, yapmadıklarımı da yapmaktan koru! Tehlil: La ilahe illallah veya (La ilahe illallahü vahdehu la şerikeleh, lehülmülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şeyin kadir): Allah'tan başka ilah yoktur. O tektir ve ortağı yoktur. Mülk onundur. Hamd edilmeye layık olan Odur. Onun her şeye gücü yeter. Sübhane rabbiyel aliyyil a'lel vehhab: İhsanı bol olan yüce Rabbimi tenzih ederim. Tesbih: Sübhanallah: Allah'ım seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Tekbir: Allahü ekber: Allah büyüktür Tahmid: Elhamdülillah: Allah'a hamd, şükrederim Temcid: Lâ havle velâ kuvvete illâ billah: [Her türlü kuvvet ve kudret ancak Allah'tandır. Amin: Kabul et ya Rabbi. La ilahe illallah: İbadet olunmaya hakkı olan, yalnız Allahü teâlâdır, hak üzere başka mabud yoktur. Her şeyi yaratan bir Allah vardır, ortağı ve benzeri yoktur. Muhammedün Resulullah: Muhammed aleyhisselam Allahü teâlânın kulu ve hak resulüdür. Kelime-i tevhid: La ilahe illallah Muhammedün Resulullah: Allah'tan gayri ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam Onun resulüdür. Kelime-i şehadet: Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü: Görmüş gibi bilir ve inanırım ki, Allahü teâlâdan başka, varlığı lazım olan, ibadet ve itaat olunmaya hakkı olan, hiç ilah, hiçbir kimse yoktur. Yine görmüş gibi bilir, inanırım ki, Muhammed aleyhisselam, Allahü teâlânın kulu ve Peygamberidir. [Onun gönderilmesi ile, Ondan önceki Peygamberlerin dinleri tamam olmuş, hükümleri kalmamıştır. Sonsuz mutluluğa kavuşmak için, ancak Ona uymak lazımdır. Onun din ile ilgili her sözü, Allahü teâlâ tarafından kendisine bildirilmiştir. Hepsi doğrudur. Yanlışlık ihtimali yoktur.]
Bazı duaların manaları -2-
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten vakınâ azaben-nâr: Ey Rabbimiz, bize dünya ve ahirette iyilik ver, bizi Cehennem azabından koru! Rabbenağfirlî velivâlideyye ve lil-mü'minine yevme yekumul hisab: Ey Rabbimiz, kıyamette hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla! Salevat: [En kısası] Allahümme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed: [Allah'ım Muhammed aleyhisselama ve Onun âline salat-ü selam olsun] Telbiye: Lebbeyk. Allahümme Lebbeyk. Lebbeyk la şerike leke lebbeyk. İnnel hamde ve'n-ni'mete vel mülke leke la şerike lek: Buyur emret, ey varlığı mutlak lazım olan Allah'ım, emrine hazırım ve ilahi iradene itaat ederim. Senin benzerin ve ortağın yoktur. Teşrik tekbiri: Allahü ekber, Allahü ekber. La ilahe illallah. Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd: Allah büyüktür, Ondan başka ilah yoktur, hamd ancak Allah içindir. Sabah ve akşam okunan iman duası: Allahümme inni euzü bike min en üşrike bike şey-en ve ene alemü ve estağfirü-ke li-ma la-alemü inneke ente allamül-guyub: Allah'ım bilerek şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmeyerek koştumsa beni affet, sen her şeyi bilirsin. Yemek duası: El-hamdü-lillahillezi eşbeana ve ervana min-gayrı-havlin minna ve la kuvveh. Allahümme at'imhüm kema at'amuna. Allahümmerzukna kalben takıyyen, mineşşirki beriyyen la kâfiren ve şakıyyen velhamdülillahi rabbilalemin: Bizim gücümüz kuvvetimiz olmadan, bizi nimetleri ile doyuran ve susuzluğumuzu gideren Allahü teâlâya hamd olsun. Ya rabbi, bize bu yemeğin hazırlanmasında emeği geçen ve bize bu nimetleri ikram edenlere sen de ikram et. Ya rabbi, bizim kalbimizi şirk ve kötülüklerden koru. Bizlere, dinimizin emirlerine uyan bir kalb nasip eyle. Şükür duası: Allahümme mâ esbaha bi min nimetin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerike leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükür: Ya Rabbi, bana ve diğer yarattıklarına verdiğin maddi ve manevi nimetlerin sabaha (akşama) kadar bizim yanımızda kalması yalnız Sendendir. Senin ortağın yoktur. Sana hamd ve şükrediyoruz. [Akşam okurken (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) demelidir.] Peygamberimizin çok okuduğu dua: Allahümme inni eselükes-sıhhate vel-afiyete vel-emanete ve hüsnel-hulkı verrıdae bilkaderi birahmetike ya Erhamerrahimin: Ya Rabbi, senden, sıhhat ve afiyet ve emanete hıyanet etmemek ve güzel ahlak ve kaderden razı olmak istiyorum. Ey merhamet sahiplerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için, bunları bana ver! Öfkelenince okunacak dua: (Allahümmağfir li-zenbi ve ezhib gayza kalbi ve ecirni mineşşeytan: Ya Rabbi! Günahımı af eyle. Beni kalbimdeki öfkeden ve şeytanın vesvesesinden kurtar. Biri ölünce okunan âyet: İnna lillah ve inna ileyhi raciun: "Elbette biz, Allahü teâlânın kuluyuz, ölümden sonra dirilerek yine Ona döneceğiz." Dinde sebat edip son nefeste iman ile ölmek için: Allahümme, ya mukallibel kulüb, sebbit kalbi, alâ dinik: Ey büyük Allah'ım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sâbit kıl, dininden döndürme, Müslümanlıktan ayırma!
31.08.2004
.İmanın tarifi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İmanı şöyle tarif ediyorsunuz: "İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur, resulü tasdik etmiş olmaz. Veya, resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. İman, Amentüdeki 6 esasa kesin olarak inanmaktır. Çünkü iyiler övülürken, (Onlar gayba inanır) buyuruluyor." Bu tarif, Kur'ana zıttır, Bekara suresinin 62. âyetine aykırıdır. İman sadece Allah'a ve ahirete olması gerekir. Bu tarifin Muhammedi tavırla hiçbir alakası yoktur. CEVAP: (Muhammedi) ifadesi uygun değildir. Bu, Peygamber efendimizin Allah'ın Resulü olduğuna inanmayan, Kur'anın Allah'ın kelamı değil, Muhammed aleyhisselamın sözü olduğunu savunan müsteşriklerin ve misyonerlerin ifadesidir. İman edilmesi gereken hususlar sadece Bekara 62'de mi bildiriliyor? Diğer âyetleri niye gizliyorsunuz? Güneş balçıkla sıvanmaz. İman sadece Allah'a ve ahirete değil, Amentüdeki altı esasa inanmaktır. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmaktır. Çünkü hiç birisini görmüş değiliz. Peygamberlerden sonra bütün insanların en üstünü olan Hz. Ebu Bekir bu üstünlüğe kavuşup nasıl Sıddık lakabını aldı biliyor musunuz? (Allah ne diyorsa doğrudur, Allah'ın resulü ne diyorsa doğrudur) demesi yüzünden bu dereceye yükselmiştir. Kâfirler, (Muhammed, Ebu Bekir'e galiba sihir yapmış, çünkü görmeden inanıyor, bir anda onun Mirac'a gidip geldiğini tasdik ediyor) diye hayrette kaldılar. Peygamber efendimiz, aşağıda bildirilen iman ile ilgili âyetleri açıklayarak imanı şöyle tarif etti: (İman; Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır.) [Buhari, Müslim, Nesai] Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Asıl iyilik; Allah'a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177] (Onlar gayba [Allah'a, meleklere, kıyamete, kaza ve kadere görmeden] inanırlar.) [Bekara 3] (Onlar, sana indirilene, senden önceki kitaplara ve ahirete iman ederler.) [Bekara 4] Bu üç âyette, Allah'a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere ve gayba inanmak bildiriliyor. (Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255] (Ölümü Allah'ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145] (Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah'tır.) [Enam 2] Bu üç âyet de takdirin Allah tarafından olduğunu bildirmekte kadere iman etmeyi göstermektedir. (Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. "Küllün min indillah=Hepsi Allah'tandır" de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78] (Bu âyet de hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu bildirmektedir.)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bekara suresinin 62. âyeti ne demek istiyor? Müslüman olmayanlar da Cennete gidecek midir? CEVAP: Müslüman olmayanın, getirdiği din kabul edilmiyor ki, işlediği salih amel kabul edilsin. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: ([Senden önce peygamberlere] iman edenler, Yahudi, Hıristiyan ve sabiinlerden Allah'a ve ahirete inanıp salih amel işleyenler için elbette Rablerinin katında mükâfatlar vardır.) [Bekara 62, Maide 69] [Hz. Musa zamanında, ona inanan Yahudiler ve Hz. İsa zamanında ona inanan Hıristiyanlar, elbette Cennete gidecektir. Çünkü, bütün peygamberler gibi, Hz. İbrahim gibi, Hz. Musa da, Hz. İsa da Müslüman idi.] Diğer dinler bozulduğu için Allahü teâlâ, en son olarak İslam dinini gönderdi. Başka dinleri kabul etmediğini açıkça şöyle bildirdi: (Allah indinde hak din ancak İslam'dır.) [Al-i İmran 19] (Kim İslam'dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [A.İmran 85] Bu konudaki iki hadis-i şerif meali de şöyledir: (Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim] (Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette Cehenneme girecektir.) [Hakim] Hıristiyan ve Yahudiler, bizim peygamberimiz dahil bütün peygamberlere inanmadıkça kâfirlikten kurtulamazlar. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Onlardan kimi, ona [Muhammed aleyhisselama] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56] (İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyandı. O Allah'ı tanıyan doğru bir Müslüman idi.) [Al-i İmran 67] [Her peygamber gibi Hz. İbrahim de Müslüman idi. Ehl-i kitap hak olsa idi, böyle denmezdi.] (Yahudiler, Üzeyr'e, Hıristiyanlar da İsa'ya Allah'ın oğlu dediler. Daha önce kâfir olmuş kişilerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin.) [Tevbe 30] [Ehl-i kitap, diğer kâfirleri taklit ettikleri için kötülenmektedir.] (Ehl-i kitap [İslam'a] iman edip, [kötülükten] sakınsalardı, kötülüklerini örter ve onları nimetleri bol Cennete sokardık.) [Maide 65] [İslam'a inanmadıkları için iman etmiş olmazlar.] (Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, [İslam düşmanlığında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidâyet etmez.) [Maide 51] [Ehl-i kitap kâfir olduğu için dost olmaz.] (Müminler, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah'ın dostluğunu bırakmış olur.) [Al-i İmran 28] [Kâfirlere kucak açanlar da, Allah'ın dostluğunu bırakmış olur.] (Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlar ve Yahudiler senden hoşnut olmazlar. De ki "Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur.") [Bekara 120] [Yani, Ehl-i kitap, doğru yolda, [Allah'ın yolunda] değildir. Ehl-i kitabın bozuk dinine girmedikçe, Resulullahtan hoşnut olmazlar. Kiliseye gitmekle, Papa'nın elini öpmekle, Hıristiyanlar, Müslümanlardan hoşnut olmaz.]
Hz. İbrahim'e iftira ediyorlar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Son günlerde İbrahimî dinler diye bir şey söyleniyor. Din kitaplarında böyle bir tabir var mı? CEVAP: Böyle bir tabir yoktur. Sadece semavî dinler tabiri geçer. Bunlar Hıristiyanlığı ve Yahudiliği hak din gibi göstermeye çalışan misyonerlerin sinsi bir oyunudur. İbrahimî dinler diye milleti toptan gayri Müslim yapmaya çalışıyorlar. Allahü teâlânın, İslamiyet'i göndererek yürürlükten kaldırdığı bozuk dinleri [Hıristiyanlıkla Yahudiliği] yürürlüğe koymaya ve ehli kitab denilen gayri müslimleri müslüman göstermeye gayret ediyorlar. Allahü teâlâ, o dinler bozulduğu için, son olarak İslam dinini göndermiştir. O dinler bozulmamış bile olsa, sonraki gelen din önceki dini nesh eder, yürürlükten kaldırır. Onun için Hıristiyanlığı, Yahudiliği hak din gibi göstermeye çalışmakta bir art niyet yoksa, misyonerlerin tuzağına düşmekten başka şey değildir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; o, Allah'ı bir tanıyan doğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67] Allah böyle buyuruyor, misyonerlerin uşakları, Hıristiyanlık ve Yahudilik için, İbrahimî din diyor. İbrahim aleyhisselam Hıristiyan veya Yahudi mi idi? Değilse ne diye ona böyle iftira ediliyor? İbrahimî dinler perdesi altında gayri müslimlere kucak açanlar, şu âyete de aykırı hareket etmiş olur: (Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudilerle Hıristiyanlar senden asla razı olmazlar.) [Bekara 120] Şimdiki Yahudi ve Hıristiyanlar, Muhammed aleyhisselama inanmadıkça, yani Müslüman olmadıkça ebedi Cehennemliktir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Cennete ancak Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim] (Beni duyup da Peygamber olduğumu kabul etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.) [Hakim] Müslüman olan Allah'a inanır. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde buyuruyor ki: (Allah indinde hak din ancak İslam'dır.) [Al-i İmran 19] (Yahudilik ve Hıristiyanlık denmiyor) (Sizin için din olarak İslam'ı beğendim.) [Maide 3] (Yahudilik ve Hıristiyanlık denmiyor) (İslam'dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85] [Bu âyete rağmen İbrahimî din diye başka bir din nasıl aranır?] (Allah'a ve onun ümmi nebi olan Resulüne iman edin, ona uyun ki doğru yolu bulasınız.) [Araf 158] (Muhammed aleyhisselama iman etmeyen, Ona uymayan Yahudi ve Hıristiyanlar cehennemliktir.) (De ki, "Allah'a ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32] (Allah ile resullerinin arasında farklı bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150,151] (Allah'a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13] (Allah'a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfal 13] (Kimi, ona [Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56] (Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.) [Muhammed 33]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Arapça'da Ebu baba demektir. Araplar ilk çocuklarının adıyla anılır. Numan bin Sabit'in kızının adı "Hanife" idi. Ebu Hanife, Hanife'nin babası demektir. Ne diye "Ebu Hanife"yi, "doğru inanan kimse" diye tarif ediyorsunuz? CEVAP: Siz ya Arapça'yı bilmiyorsunuz veya kasıtlı olarak Ebu Hanife unvanına kızıyorsunuz. Eğer her zaman ebu kelimesi baba demekse şunlar ne demek oluyor? Ebu cehil=Cahilin babası mı demektir? Ebu Cehil'in ilk çocuğu cehil mi idi? Ebu Hureyre=Kedinin babası mı demektir? Onun ilk çocuğu kedi mi idi? Ebu Bekri Sıddık=Sıddıkın babası mı demektir? Sıddık diye bir oğlu mu vardı? Ebu Türab=Toprak babası mı demektir? Hz. Ali'nin ilk çocuğu toprak mı idi? Böyle deyimler Türkçe'de de vardır. Birkaç örnek verelim: Para babası demek, paranın babası demek değildir. Fakir babası demek, fakirin babası demek değildir. Baba adam demek, çocuğu olan insan demek değildir. Demirel'e "Baba" dendi ama çocuğu yok. Ebu cehil=Cahilin daniskası demektir. Ebu Hanife de doğru inanan, İslamiyet'e sarılan kimse, hakiki Müslümanların babası yani imamı demektir. Ebu Hureyre=Kedileri çok seven insan, onlara acıyan demektir. Ebu Bekri Sıddık=Hep doğru söyleyici, Resulullahı tasdik edici anlamındadır. Siz, öteki sahabeler tasdik etmedi mi, doğruyu söylemedi mi diyorsunuz. Elbette hepsi doğrudur. Ama Ebu Bekir'in doğruluğu pek meşhurdu. Mirac'a gidildiği inkâr edilince ilk önce o tasdik etti. "Resulullah gittim geldim diyorsa doğrudur"dedi ve adı Ebu Bekri Sıddık oldu. Hepsi doğru insanlar Sual: Madem "Ebu Hanife" Hanife'nin babası değil de "Doğruların babası" ise, şu insanlar doğru değil mi? Ali, İbni Abbas, Mikdat, Selman, Ammar bin Yasir, Abdullah ibni Ebi Vefa? CEVAP: Kur'an-ı kerimde eshab-ı kiramın tamamının Cennetlik olduğu bildiriliyor. (Hadid 10) Eshabın hepsi doğru insanlardır, eğrilik hiç birinde yoktur. Eğrilik sizin mantığınızdadır. Eshabın her biri Ebu Hanife'dir. İmam-ı a'zama öyle bir unvan verilince ötekiler eğri mi olur? Birçok âlime çeşitli unvanlar verilmiştir. Mesela, İmam-ı Gazali'ye Hüccet-ül İslam denmiştir. İslam'da söz sahibi büyük âlim demektir. Buradan diğer âlimler, büyük değil anlamı çıkar mı? İmam-ı Rabbani'ye, Rabbani denmiştir, ötekiler -hâşâ- şeytani değildir. İmam-ı Rabbani'nin oğlu Muhammed Masum Faruki hazretlerine de, Urvet-ül vüska denmiştir, yapışılacak sağlam ip demektir. Öteki âlimler sağlam değil anlamı çıkmaz. Şâfiî âlimlerinden Muhammed Remlî'ye Şemseddin=Dinin güneşi unvanı verilmiştir. Öteki âlimler, güneş değil manasına gelmez. Tâc-üş-şerîa=Şeriatın tacı, Necmeddin=Dinin yıldızı gibi unvan alan âlimler de vardır. Bu âlimlere böyle unvan verilince ötekiler kötülenmiş olmaz. İmam-ı a'zam, doğruların imamı olunca ötekiler doğru değil denmez.
Hanif" diye bir din yoktur
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hanif, ayrı bir din değil ise, kuru kuruya sadece "doğru" demek ise, neden Hz. İbrahim'e, (O müşriklerden değildi) deniyor? Diğer Elçiler müşrik miydi? Hz. Muhammed'e de, (Sakın müşriklerden olma) deniyor. Peki Allah onda bir eğrilik mi gördü de öyle söylüyor? CEVAP: Hanif kelimesini bir din olarak göstermek için ne numaralar yapılıyor öyle? İbrahim aleyhisselama sadece müşriklerden değildi denmiyor. O Hıristiyan ve Yahudi de değildi deniyor. Sebebi ise, Hıristiyanlar da, Yahudiler de o bizdendi, dedikleri için öyle deniyor. O müşrikti diyenlere de cevap veriliyor. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan doğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67] (İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduğunu söyleyenlere de ki: Siz mi iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allahın bildirdiğini gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.) [Bekara 140] Bu âyet de gösteriyor ki, hiçbir peygamber Yahudi ve Hıristiyan değildi, hepsi Müslüman idi. Hanif diye ayrı bir din sahibi değillerdi. Hepsi Müslüman idi. Hz. Âdem'den beri gelen bütün peygamberler Müslüman idi. (Kâfirler, Allahın emirleri ile Resullerinin emirlerini birbirinden ayırmak istiyor. [Yahudiler] bir kısmına [Musa ve daha öncekilere] inanırız. Bir kısmına [İsa ve Muhammed'e] inanmayız. [Hıristiyanlar ise, İsa Allahın oğlu diyor.] Bu inanışları ve dinleri kıymetsizdir. Hepsi kâfirdir, hepsine çok acı azaplar hazırladık. Bütün peygamberlere iman edip, hiçbirini diğerinden ayırmayan [Müslümanlar] ise, Allahın mükafatına kavuşacaktır.) [Nisa 150-152] Bu âyette de Allahın emri ile peygamberlerin emirlerinin ayrı olmadığı, aynı olduğu, birisi hanif [doğru] ötekilerin eğri olmadığı, hepsine iman gerektiği bildirilmektedir. Resulullaha bildirilenlerin bir kısmı onun şahsında ümmetine hitaptır. Birkaçı şöyledir: (Yüzünü tevhid dinine döndür, sakın müşriklerden olma.) [Yunus 105] Hâşâ Peygamber efendimiz, müşriklerden mi olacaktı da böyle emredildi? (Allah'ı bırakıp da sana fayda veya zarar vermeyecek şeylere tapma.) [Yunus 106] Hâşâ Peygamber efendimiz, putlara mı tapacaktı da böyle söylenmiştir? (Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden olursun.) [Yunus 106] (Eğer o [peygamber] bize atfen, [Kur'ana] bazı sözler katsaydı, biz onu kuvvetle yakalayıp şah damarını koparır, helak ederdik, hiçbiriniz de buna engel olamazdınız.) [Hakka 44-47] Hâşâ Peygamber efendimiz, Kur'anı mı değiştirecekti de böyle hitap ediliyor? (Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak [alınan esirleri mal karşılığı olarak salıvermek] hiçbir peygambere yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise, ahireti kazanmanızı istiyor.) [Enfal 67] Hâşâ Peygamber efendimiz, geçici dünya malı mı istiyordu? Şu halde (İbrahim müşriklerden değildi) demek, o hanif diye ayrı bir dinden idi demek değildir. Eskiden ehli kitabın âlimleri de bu kadar cahil değildi, böyle cahilce şeyleri gündeme bile getirmezlerdi, İslam âlimlerine cevap veremeyip, sadece biz böyle inanıyoruz derlerdi. Şimdi böyle cahilce sözleri müslümanlar söylemeyeceğine göre, bunları din cahili misyonerler uyduruyor!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Misyonerlere aldanan bir genç, "Bir tek hadisin bile sahih olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü ne hadisi söyleyen peygamberi, ne de, onu nakleden sahabeyi gördük, yanında değildik. Bu bakımdan bir hadisin doğru olduğunu söylemek yanlış olur. Mesela Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği beş vakit namazın farz oluşu ile ilgili hadis, diğerleri gibi uydurmadır. Eğer Muhammed Musa'dan üstün ise, onun tavsiyesine nasıl uyar?" diyor. Buna nasıl cevap verebiliriz? CEVAP: Yukarıdaki iddiaları yapan maksatlı değilse, zır cahildir. Bu kimse, Peygamberi de, sahabeyi de, âlimleri de hakkıyla bilmiyor. Tevatürden, icmadan, hadis ilminden haberi yok. Bilmediği bir şeyi, bir peygamber bir başkasına sorabilir. Bundan da haberi yok. Musa aleyhisselam ülül azm, büyük bir resuldür. Buna rağmen, bilmediği ilimleri öğrenmek için, bir kimseden yardım istediği Kur'an-ı kerimde bildiriliyor. İşte âyet-i kerimeler: (Bu arada ikisi [Hz. Musa ile arkadaşı], katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular. Musa ona, sana öğretilen [gayblarla ilgili] ilimden, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olmak istiyorum, dedi. O, Sen benim yaptıklarıma dayanamazsın, esasını bilmediğin bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi. Musa, inşallah, beni sabredici olarak bulursun dedi.) [Kehf 65 - 69] Kitap sahibi bir peygamber, herhangi bir kimseden bilgi almak istediğine göre, Peygamber efendimizin Hz. Musa'nın tecrübesine istinaden yaptığı tavsiyesine uyması yadırganmamalıdır. Bu hadis-i şerif, Buhari ve Müslim gibi dinimizin en kıymetli iki hadis kitabında yer almaktadır. Bu iki kitaba inanılmazsa, din yıkılmış olur. Çünkü bu iki kitabın doğru olmasında İCMA hasıl olmuştur. İcma, âlimlerin sözbirliğidir. Eğer İcma'ya inanılmazsa Kur'ana da inanılmaz. Ayrıca namazın nasıl kılınacağı, namazın farzları, vacibleri, mekruhları, sünnetleri, namazı bozanları Kur'an-ı kerimden anlamak mümkün değildir. Daha birçok konunun hepsini Peygamber efendimiz açıklamıştır. Resulullah efendimizin açıklaması olmadan bunları bilmek mümkün değildir. Medarik tefsirinde, Nisa suresinin (Müminlerin [itikad ve ameldeki] yolundan yarılan Cehenneme gider) mealindeki 115. âyet bildirildikten sonra, (Kitab ve sünnetten ayrılmak gibi icmadan da ayrılmak caiz değildir) buyuruluyor. Beydavi'de, aynı âyetin tefsirinde (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu göstermektedir) buyuruluyor. "Kur'anı Allah indirdi" İmam-ı Ahmed'in bildirdiği, (Ümmetim dalâlet üzerinde sözbirliği yapmaz) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, Ehl-i sünnet âlimlerin söz birliği ile bildirdiklerinin hepsi doğrudur. İbni Sebe diyor ki: Kur'anı toplayan Eshab, ona ilave ve çıkarma yaptı. Biz Kur'ana inanmayız. (Bu Kur'anı Allah indirdi korumasını o yapar) diye bir âyet uydurmuşlar. Yok, biz ibni Sebe Yahudisi gibi değiliz deyip, eğer Kur'ana inanılıyorsa, Eshab-ı kiramın hepsinin cennetlik olduğuna da inanmak gerekir. Onların rivayet ettikleri hadislerin de doğru olduğuna inanmak gerekir. Kur'anı bildirdikleri gibi hadisleri de onlar bildirdi. Bunlardan birisini kötülemek, bir dediğine inanır, diğer dediğine inanmam demek, dini yıkmanın, İslamiyet'e inanmıyorum demenin kamufle edilmiş şeklidir. Hadis âlimlerini, yalancı, cahil ve din düşmanı bilmek ne kadar yanlıştır. Buhari ve Müslim gibi âlimlere uymak gerekir. Çünkü Kur'an-ı kerimde (Bilmiyorsanız zikir ehline [âlimlere] sorun) buyuruluyor. (Nahl 43)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Misyonerlere aldanan bir genç, "Yalnız Allah'a uymak gerekir. Beşer hata eder. Hatalıya uyan doğruyu bulamaz. Peygamber de beşerdi. Bir tek hadisin bile sahih olduğu söylenemez. Hadisten kaynak olmaz. Kur'an eksik değildir. Allah bir şeyi eksik bırakmamıştır. Peygamber açıklama adı altında Kur'anın eksiğini tamamlayamaz?" diyor. Buna nasıl bir cevap verebiliriz? CEVAP: Misyonerler, çeşitli isimler altında Müslümanlığa saldırıyorlar. Maalesef kendilerine taraftar da bulabiliyorlar. Bunlar kıyamet alametidir. İnsanlar bozulacak, herkes dinsizleşecek ve ondan sonra kıyamet kopacaktır. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Allah diyen bir Müslüman kaldığı müddetçe kıyamet kopmaz.) [Müslim] Böyle sözleri söyleyenler Kur'ana da inanmıyorlar ki. Kur'an-ı kerimde, yalnız Allaha uyun denmiyor, resulüne de uyulması emrediliyor. İşte âyet-i kerimeler: (De ki, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı affetsin. De ki, Allaha ve resulüne uyun! [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 31, 32] (Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14] (İhtilaflı bir işin hükmünü Allah'tan [Kur'andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59] (Biz her peygamberi kendisine itaat edilsin diye gönderdik.) [Nisa 64] (Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (Allah ile resullerinin arasında farklı bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150,151] (O ümmî Peygamber, temiz şeyleri helâl, pis, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157] (Ona uyun ki, doğru yolu bulasınız!) [Araf 158] (Allaha ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20] (Allaha ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allahın azâbı çok şiddetlidir.) [Enfal 13] (İhtilafa düşülen şeyleri açıklayasın diye bu kitabı sana indirdik.) [Nahl 64] (Kur'anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44] (Aralarında hüküm verilmek üzere Allaha ve Peygambere çağırıldıkları vakit, Müminler, "İşittik, itaat ettik" derler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.) [Nur 51] (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre seçme hakkı kalmaz. Allaha ve Resulüne karşı gelen, apaçık sapıklıktadır.) [Ahzab 36] (O, [Resul] vahyden başka söylemez.) [Necm 3,4] (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7] Peygamberin haram kılması Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Kur'andan başka şeye uymayız diyenler çıkacak.) [Ebu Davud] (Hadisi bırak, Kur'ana bak diyerek bana inanmayanlar çıkacak.) [Ebu Ya'la] (Kur'andan başka delil kabul etmem diyenler çıkacak.) [Ebu Davud] (Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.) [Müslim] (Bana uyan Cennete girer, isyan eden Cennete giremez.) [Buhari] (Peygamberin haram kılması, Allahın haram kılması gibidir.) [Tirmizi]
Peygamber gaybı bilir mi?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Misyonerlere aldanan bir genç diyor ki: Hz. Muhammed gaybı bilmezdi. Şu âyetler onun gaybı bilmediğini gösteriyor: "De ki, ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımda demiyorum. Gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyedilene uyarım." (Enam 50) "Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları Ondan başkası bilmez." (Enam 5) "De ki: gaybı ancak Allah bilir." (Yunus 20) "De ki, göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez." (Neml 65) "Allah gaybı kimseye bildirmez." (Cin 26) Bu âyetler açıkça gösteriyor ki, peygamberin gelecek hakkında söyledikleri şeyler yanlıştır, gelecekten haber veren hadislerin hepsi uydurmadır, gerçekle asla ilgisi yoktur. CEVAP: Misyonerler, 19'cular, Vehhabilerin bir kısmı, Hansçılar, hep aynı şeyi söylerler. Cin suresindeki 26. âyeti yazıp 27. âyeti gizlerler. Âyetin tamamı şöyledir: (Allah gaybı herkese bildirmez; ancak dilediği resul müstesna, [Mucize olarak ona bildirir.] Çünkü her peygamberin önünden ve ardından gözcüler [melekler] salar.) [Cin 26, 27] (Beydavi) Peygamber efendimizin bildirilen gaybları bildiğini bildiren iki âyet meali de şöyledir: (Allah, müminleri bulunduğu şu durumda bırakmaz, temizi pisten ayırır. Allah size gaybı da bildirmez. Ama Allah Resullerden dilediğini seçip, ona gaybı bildirir. Artık Allah'a ve resullerine inanın, eğer iman eder, müttaki olursanız sizin için de çok büyük bir ecir vardır.) [Al-i İmran 179] (O, gaybın bilgilerini [vahy ile bildirilen gizli şeyleri sizden] esirgemez.) [Tekvir 24] Resulullahın gaybdan verdiği haberler çoktur. Bir gün Resûlullahın devesi kayboldu. Münafıklar bunu fırsat bilip, (Hani göklerden, Cennetten, Cehennemden bahsediyordu. Kaybolan devesinin yerini bile bilmiyor) dediler. Münafıkların bu sözü Resulullaha ulaşınca, (Vallahi ben ancak Rabbimin bana bildirdiklerini bilirim. Başkasını bilmem. Şu anda Rabbim, bana devemin nerede olduğunu bildirdi. Devem, şu anda falanca yerdedir) buyurdu. Tarif edilen yere gidip, deveyi bir ağaca bağlı olarak buldular. (Mevahib-i ledünniyye) "Şahid olarak Allah yeter" Kur'an-ı kerimde buyuruyor ki: (De ki, ey insanlar, ben, Allah'ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158] (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28] (Kimi, ona [Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56] (Allah, Peygamberini, hidayet ve hak din ile gönderdi. İslâm dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Ey Resulüm senin hak] Peygamber olduğuna şahid olarak Allah yeter.) [Feth 28] Resulullah, mucize olarak kıyamet alametlerini, mesela Hz. İsa'nın, Hz. Mehdi'nin, Deccal'in geleceklerini ve hadis-i şerifleri inkâr edecek sapıkların da çıkacağını bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali: (Bir zaman gelecek, beni yalanlayanlar çıkacaktır. "Hadisi bırak, Kur'ana bak" diyeceklerdir.) [Ebu Ya'la] (Allahın kitabının dışında uyacağımız bir şey yok diyenler çıkacaktır.) [Ebu Davud]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir misyoner, "Kur'an'da, peygamber de olsa, birine uymanın, onu taklit etmenin haram olduğu, böyle kimselerin taklitçi maymuna benzetildiği bildiriliyor" diyor. Böyle bir âyet var mı? CEVAP: Misyoner inanmadığı Kur'an'dan ne anlar? Elbette tamamen yalan ve iftiradır. Kur'an-ı kerim, baştan sona kadar, iyileri taklit etmeyi, onlara tâbi olmayı [uymayı] emretmektedir. Hakkı taklit düşmanları, bâtılda birbirini taklit ediyor, birinin dinimize yaptığı iftiraya öteki sarılıyor, maymun gibi taklit ediyorlar. Mesela, (Kur'an uydurma bir söz değildir) âyetini, (Kur'an uydurma bir hadis değildir) diyerek, hadis-i şeriflere dil uzatıyorlar. Önce maymunla ilgili âyetleri bildirdikten sonra bu konuya dönelim. Kibirlenerek Allah'ın emrini dinlemeyen kâfirler, maymun haline çevrilmiştir, üç gün sonra da helak edildiği bütün muteber tefsirlerde bildirilmektedir. Allahü teâlânın sadece maymun değil, domuz haline, taş haline getirdiği kâfirler de olmuştur. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Cumartesi günü [balık avından men edilmişken] içinizden [bu emri çiğneyerek] azgınlık edenleri biliyorsunuz. Onlara "Aşağılık birer maymun olun" dedik; [Maymuna çevrilen bu insanlar üç gün sonra öldü.] Bunu [bu olayı] önündekilere [o zaman hazır olanlara] ve ardındakilere [sonradan geleceklere] ibret verici bir ceza örneği ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüt olsun diye yaptık.) [Bekara 65-66 Beydavi] (Tâ ki onlar [balık avcıları] edilen öğütleri unutunca, biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık, zulmedenleri ise, çıkardıkları fesatlar yüzünden şiddetli azaba maruz bıraktık. Böylece onlar kibre kapılıp yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, biz de onlara, aşağılık maymunlar olun, dedik. [Maymun haline geldiler]) [Araf 165, 166 Beydavi] (De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allahın lânetleyip gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimselerdir. İşte bunlar, mevki bakımından daha kötü olan ve doğru yoldan sapmış bulunanlardır.) [Maide 60] Bu âyetlerin hangisi taklidi, iyilere uymayı yasaklıyor? Allahü teâlâ, herkesi peygamberlere, âlimlere, iyilere uymayı, onları taklit etmeyi emrediyor. Bu konudaki âyetlerden bazısı şöyledir: (Hidayet yolunu öğrendikten sonra, Resule uymayıp müminlerin [itikadi ve ameli] yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleyip çok kötü bir yer olan Cehenneme sokarız!) [Nisa 115] {Bu âyette Resulün ve müminlerin yolundan ayrılmak kötüleniyor. Demek ki müminlerin yoluna uymak gerekiyor.} (Bilmiyorsanız, zikir ehline [âlimlere] sorun.) [Nahl 43] {Bilenlere uyulması emrediliyor.} (İyilik yarışında önceliği kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar, onların yolunda gidenlerden [onları taklit edenlerden] Allah razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuştur. Allah bunlar için, sonsuz kalacakları cenneti hazırladı. [Tevbe 100] {Bu âyette de Eshaba uyanlar övülüyor, onlar da cennetlik deniyor. Tâbiin, Eshab-ı kirama uydukları için yüksek bir şerefe kavuştular. Onlardan sonra gelenler de onlara uydukları, onları taklit ettikleri için Tebe-i tâbiin şerefine yükseldiler.} (Devamı var)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
(Musa o kimseye, "Sana öğretilenden, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı" dedi.) [Kehf 66] {Dikkat edilirse Allah'ın en büyük Resullerinden biri olan Hz. Musa, ismi bile bildirilmeyen birinden ledünni ilmi öğrenmek için yardım istiyor, ona tâbi olmak istiyor. O kimse de diyor ki: ("Eğer bana tâbi olacaksan, o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma" dedi.) [Kehf 70] {O kimse, yüce peygamber Musa aleyhisselama itirazsız taklit et diyor. Allah da bunu övüyor.} (Allah buyurdu ki: [Ya Musa] Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz [mucize yardımlarımız] sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz.) [Kasas 35] {Bu âyette de Hz. Musa'ya tâbi olanlar müjdeleniyor.} (Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.) [Yasin 21] {Bu âyette de hidayete erenlere tâbi olmak emrediliyor.} ([Dünyada] İman edenlere ve nesilleri de iman edip kendilerine uyanlara, [ahirette] nesillerini kavuştururuz, [onları da, baba ve dedeleri gibi cennete koyar ve derecelerini yükseltiriz.] Bununla beraber [baba ve dedelerinin] amellerinden hiç bir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlıdır, [iyi amel işlerse kurtulur, değilse helak olur.]) [Tur 21] {Bu âyette imanlı atalarına, dedelerine uyanların da dedeleri gibi cennete gidecekleri bildiriliyor. İyilere tâbi olmanın iyiliği bildiriliyor.} Hz. Yakup, ölürken oğullarına sordu: (Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?) dedi. Oğulları dediler ki: (Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz.) [Bekara 133], Hz. Yusuf da dedi ki: (Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum.) [Yusuf 38] {Demek ki atalar Müslüman ise, müşrik değil ise, onlara uymak lazımdır. Hz. Yusuf Müslüman olan atalarının yolundan gittiğine göre, biz de Müslüman atalarımızın, yani Resulullahın, eshab-ı kiramın ve ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan gitmeliyiz.} Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki: (Ahir zamanda, sizin ve atalarınızın yolundan ayrılıp, sünnetimden uzak kalacak olanlardan uzak durun.) [Müslim] Kötülere uymak elbette kötüdür. Misyoner, Şeytana ve Firavuna uymakla Resulullaha uymayı aynı görüyor ve taklidin kötülüğü ile ilgili şu âyetleri örnek veriyor: (Allah, [İblise] sen ve sana uyanlarla cehennemi dolduracağım dedi.) [Sad 84, 85] (Firavun'a uyanları, ders alsınlar diye, yıllarca kuraklık ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık.) [Araf 130] {Bu iki âyet de, kötüyü taklit etmenin zararını bildiriyor.} Kötüyü, yanlışı ve batılı taklit, ne kadar zararlı ise, iyiyi, doğruyu ve hakkı taklit de o kadar faydalıdır. Bir kimsenin bütün ilimlerde üstat, bütün işlerde uzman olması mümkün müdür? Hastanın, kendisini ameliyat edecek bir operatör doktora ihtiyacı olur. Herkesin, hem kimyager, hem doktor, hem mühendis gibi ihtisas isteyen her mesleğin uzmanı olması düşünülebilir mi? O halde, bir kimse, bir işte uzman olsa da, ihtisası dışındaki başka bir işin uzmanına uyması gerekir. Bir saate, bir radyoya ihtiyacı olan, "Taklit haramdır, hiç kimsenin yaptığını kullanmam" diyemez. Herkesin rehber, taklit edilen kimse olmasını istemek ateşin üşütmesini, buzun ısıtmasını istemek gibi eşyanın tâbiatına aykırıdır. Uzun tecrübelerden sonra çeşitli aletler yapılmış, çeşitli kurallar bulunmuş, çeşitli ilimler sistemleştirilmiştir. "Taklitçi olmamak için bunları kullanmam" diyen, deli değilse, muhakkak haindir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dini anlayabilmek için, başkalarının (Peygamberin, sahabenin ve âlimlerin) aklı /gözü /kabulü ile değil, kendi aklımızla idrake çalışmalıyız. Allah her kula iyiyi kötüden seçip ayırt edebilme yetisi (furkan) vermiştir. Bu yetiyi kullanmayıp Peygamber, sahabe ve âlimlerin aklı ölçü olmamalıdır. Allah aklını kullanmayanları kötülemiyor mu? CEVAP: Bu ne kadar yanlış bir görüş. Resulullahı ve âlimleri ölçü almamak Kur'an-ı kerimi kabul etmemek demektir. Çünkü Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Anlaşamadığınız bir işin hükmünü Allah'a [Kur'ana] ve Resulüne [Sünnete] arz edin!) [Nisa 59] {Âlimlerin sünnete bakması ayıplanacak şey mi? Allah'ın emri değil mi?] (Bunun hükmünü Resule ve ülül-emre [âlime] sorsalardı, öğrenirlerdi.) [Nisa 83] {Ülül-emrin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Resulullah da (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi)} (Bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) [Ankebut 43] {Demek ki herkes Kur'an-ı kerimi anlayamıyor, ancak âlimler anlıyor. Âlimleri rehber edinmek niye ayıplanıyor ki? (Bilmiyorsanız âlimlere sorun!) [Nahl 43] {Bilmeyenin âlimlere sorması Allah'ın emridir.} (Allah'tan en çok korkan ancak âlimlerdir.) [Fatır 28] {Çünkü âlim Allah'ı en iyi tanıyor ki, ondan korkuyor. Allah'tan korkmak büyük mertebedir. Resulullah, (Allah'tan en çok ben korkarım) buyurdu. (Buhari) Bu âyet ile bu hadis-i şerif âlimin değerinin ne kadar yüce olduğunu göstermektedir.} (Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?) [Zümer 9] {Demek ki akıl herkeste ölçü olmuyor, bilen de bilmeyen de var. Resulullahın ve âlimlerin yanında kendi aklımızın ne önemi var? Öyle olsa idi akıl sayısı kadar din olurdu. Nitekim aklına göre Kur'anı yorumlamaya çalışanlar, sayısız grup ve fırkanın meydana çıkmasına sebep olmuşlardır. Âlimlere uyan, bilenlere soran aklını kullanmış olur. Yüzme bilmeden, herkes yüzüyor, onlar da insan diyerek deryanın ortasına atlayan kimse, çok geçmeden boğulur. Herkes haddini bilmelidir.} Hangi şeyin hak, hangi şeyin bâtıl, hangi şeyin iyi, hangisinin kötü olduğu da ancak, dinin bildirmesiyle anlaşılır. İnsanların iyi veya kötü demesiyle, bir şey iyi veya kötü olmaz. Çünkü birisine göre iyi olan bir şey, diğerine göre kötüdür. Mesela evlilikte nikah, Müslümanlara göre, lüzumlu ve iyi ise de, bazı ateistlere göre saçmadır! Bu bakımdan akıllı kimdir? Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: Akıllı kimdir? (Akıllı olan, Allaha ve Resulüne inanıp ibadetlerini yapar.) [İbni Muhber] (Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir.) [Tirmizi] (Allah indinde en kıymetliniz, akılca en üstün olanınızdır.) [İ. Gazali] Akıl bir ölçü aletidir. Allahü teâlâya ait bilgilerde ölçü olmaz. Akıl, insandan insana değiştiği için, bazı insanlar dünya işlerinde isabet ettiği halde, bazıları yanılabilir. Aklın belli bir sahası vardır. Bunun dışındakileri ölçmeye, anlamaya gücü yetmez. Akıl insanlar arasında eşit olarak bulunmaz. En yüksek akıl ile en aşağı akıl arasında binlerce dereceleri vardır. Şu halde "Aklın yolu birdir" demek çok yanlıştır. Her işte ve hele dini işlerde akla güvenilemez. Din işleri, akıl üzerine kurulamaz. Çünkü akıl, bir kararda kalmaz. En akıllı denilen kimse, din işlerinde değil, uzman olduğu dünya işlerinde bile, çok hata eder. Çok yanılan bir akla nasıl güvenilebilir?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Misyonerlere aldanan bir genç diyor ki: "Zavallı Müslümanlar Eshab-ı kehfin 309 yıl uyuduğunu sanıyor. Aç susuz yıllarca uyunabilir mi? Nuh'un gemisi de eskilerin masallarından başka değildir. Çünkü nasıl bir devasa gemi ki, bütün insanlar ve bütün hayvanlar bu gemiye sığabilsin? Bunların yiyecek stokları vesaire de zaten mümkün değildir. Gemi, bizim Titanicten çok daha teknik donanımlı olsa da, o su ile mücadele edemez. Zavallı Müslümanlar böyle masallarla uyutulmaktadır." Bu olaylar gerçek değil midir? CEVAP: Misyoner Allah'ın kudretine ve mucizeye, keramete inanmadığı için böyle saçmalıyor. Binlerce yıl önce ölmüş insanları Allah diriltmeyecek mi? Kemikleri diriltip insan yapan Allah, insanları 300 veya beş yüz sene uyutamaz mı? Allah'ın kudretinden şüphe edilir mi hiç? Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, bir zarara uğramadan yıllarca uykuda kaldıktan sonra uyanmışlardır. Kur'an-ı kerimde, (İşte bu, Allahın kudretini gösteren delillerden biridir. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın) buyuruluyor. (Kehf 17, 18) Hz. Nuh'un gemisi de Allah'ın kudretini gösteren bir olaydır. O gemi Allah'ın nezaretinde sulara gark olmadan yüzmüştür. İşte âyet-i kerime: (Onu, tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik; inkâr edilmiş olan Nuh'a mükafat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu. Onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?) [Kamer 13-15] Misyonerin dediği gibi bütün insanlar ve bütün hayvanlar gemiye alınmamıştı. Hayvanlardan sadece birer çift, insanlardan da Müslüman olan çok az insan binmişti. Hatta bir ihtiyar kadın, gemiye binmeyi unutmuştu da Allah onu korumuştu. Allah dilerse gemi ile de, gemisiz de korur. Allahü teâlâ bütün peygamberlere çeşitli mucizeler vermiştir. Mesela Hz. Davud'un elinde demir hamur gibi yumuşardı. Cinler, kuşlar ve rüzgar Hz. Süleyman'ın emrinde idi. (Sebe 10,12 Enbiya 79, 81, Sad 18, 36-38, Neml 17), Hz. İbrahim'i ateş yakmadı. Hz. Yunus'u balık yuttu, ölmedi. (Maide 110, Meryem 28- 30), Hz. İsa, çamurdan yaptığı şekle üfürünce, bir hayvan meydana geldi. (Al-i İmran 4) Mirac mucizesi: Allahü teâlâ, Resulünü gece bir anda mescid-i Aksa'ya götürdü. (İsra 1) Cenneti, Cehennemi ve bilinmeyen yerleri gezdirdi. Hepsi bir anda oldu. Ay'ın ikiye ayrılma mucizesi: Kâfirler, (Peygamber isen Ayı ikiye ayır) dediler. Resulullah dua edince, Ay ikiye bölündü. Kâfirler, (Bize sihir yaptı) diyerek inanmadılar. (Kamer 1,2) Ağaçlar selam verdi Muhammed aleyhisselamın; parmaklarından bir orduya yetecek su aktı, ağaçlar kendisine selam verdi, elinde çakıl taşları zikretti, zehirli kebap, "Beni yeme, zehirliyim" dedi, put ve hayvanlar onunla konuştu. Bunun gibi bin kadar mucizesi görüldü. Gelecekte olacak şeyleri de haber verdi. Allahü teâlâ, mucizeleri bildirdikten sonra buyuruyor ki: (Bunları yapan biziz.) [Enbiya 79] Başka bir âyet meali de şöyledir: (De ki: Mucizeler Allahın kudreti ve iradesi ile olur.) [Ankebut 50] Fil suresinde Ebrehe'nin ordusunu imha edilişi bildiriliyor. Bu da Allahın kudreti ile oldu. Belkıs'ın tahtı göz açıp yumuncaya kadar Hz. Süleyman'ın sarayına getirildi. (Neml 40) Eshab-ı kehfin yıllarca uyumasını veya Hz. Nuh'un gemisini inkâr etmek, Allah'ın kudretini inkâr etmek olur. Kâfir İblis'in, yaptığı harikalar çoktur. Ona da bu imkanı Allah vermiştir. Şeytanın yaptıklarına inanıp da, Peygamberlerin gösterdikleri mucizeleri inkâr etmek Şeytanın yolunda olmayı göstermez mi?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Hanif selamı ile selam selam derim) diyenler var. Böyle selam uygun mudur? CEVAP: Hanif selamı diye bir selam yok, Peygamber efendimizin bildirdiği normal selam vardır. Ne Peygamber efendimiz ne de bir İslam âlimi böyle selam vermemiştir. Böyle selam vermek sünnete ve Kur'an-ı kerime uymadığı için bid'attir. İslam'dan önce Arablar "hayyekellah = Allah sana uzun ömür versin" diye selamlaşırlardı. İslamiyet gelince Selamün aleyküm veya Esselamü aleyküm diye selam verilmesi emredildi. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Âyetlerimize inananlar sana gelince, Selamün aleyküm de.) [Enam 54] (Henüz Cennete girmeyen, ama Cenneti umanlar, Cennet ehline, Selamün aleyküm derler.) [Araf 46] (Melekler, Cennet ehline, Sabretmenize karşılık Selamün aleyküm derler.) [Rad 24] (Melekler, "Selamün aleyküm, yaptıklarınıza karşılık haydi Cennete girin" derler.) [Nahl 32] (Cennet bekçileri,"Selamün aleyküm, hoş geldiniz. Ebedi olarak buraya girin" derler.) [Zümer 73] Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Cuma günü vahşi hayvanlar birbirlerine Selâmün aleyküm, bugün Cuma derler.) [Deylemi] (Aleykesselam, ölülerin selamıdır. Din kardeşinize rastlayınca "Esselâmü aleyküm verahmetüllahi ve berekatuhü" diye selam verin.) [İ.Sünni] (Resulullah birisinin kapısına gelince, "Esselamü aleyküm" derdi.) [Ebu Davud, İ. Ahmed] (Ehli Cennet, nimetler içinde iken kendilerini bir nur kaplar. Rabbin cemali ile şereflenirler ve "Esselâmü aleyküm ya ehli Cennet" denir. İşte Kur'andaki "Selamün kavlen mirrabbirrahim" âyetindeki murat budur. Ondan sonra Allah onlara nazar eder, onlar da Allah'a nazar ederler. Rablerine nazar ettikleri müddetçe, başka hiçbir nimete iltifat etmezler. Tâ ki, Allahü teâlânın temaşası kalkıp, nuru ve bereketi kalkıncaya kadar.) [Nesai, ibni Mace] İyi ki varsın Sual: Selam verirken günaydın deniyor. Gece bile söyleyenler var. Doğum günlerinde iyi ki doğdun deniyor. Bir de teşekkür için iyi ki varsın deniyor. Böyle söylemek uygun mudur? CEVAP: Bunlar yabancı dillerdeki ifadeleri yanlış tercüme etmekten ileri geliyor. Fransızlar bonjour diyorlar. Gününüz iyi olsun anlamındadır. İngilizler good morning diyorlar, bu da aynı anlamdadır. Almanlar da aynı anlamda guten tag diyorlar. Hepsi de iyi günler anlamındadır. Yani günün iyi geçmesi için yapılan bir dilektir. Bu yüzden, günaydın yerine gününüz aydın olsun veya iyi günler dilerim veya sadece iyi günler dense de olur. Elbette uygun olanı selam vermektir. Ama selamı bilmeyenlere günaydın falan demekte mahzur yoktur. İyi ki doğdun kelimesi de İngilizce'den yanlış tercüme edilmiş. Çünkü insan kendisi doğmaz. İyi ki doğmuşun diye tercüme edilmeliydi. Ama böyle de tercüme edilse bizim geleneklerimize ve dinimize uygun değildir. İyi ki varsın demek de öyle. Eğer adam iyi ise, Allah'a hamd olsun ki sizi bana tanıttı. Elhamdülillah sizinle tanışmak şerefine kavuştum gibi bir şey söylemelidir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hayyam'ın tenkit edilen şiirleri yanında Çok şarap içiyor diye çoktur beni ayıplayan Sarhoş etseydi her günah bulunmazdı ayık insan. Şiirinin hoş olduğu bildiriliyor. Burada açıkça şaraba helal denmiyor mu? CEVAP: Hayyam, öteki şiirlerinde şaraba helal diyor ama, bu şiirinde şaraba helal demiyor. "Şarap günahtır, ama diğer günahlar da şarap gibi sarhoş etseydi, ayık insan kalmazdı" diyor. Burada hoşa giden, şarap içmek değil, günah işleyenlerin sarhoş olmasıdır. Namaz kılmamak, oruç tutmamak, zekât vermemek, hacca gitmemek gibi farzların terki ile meydana gelen günahlar, şarap içmekten daha büyük günahtır. Çünkü din kitaplarında diyor ki: Haramdan kaçmanın sevabı, farzları yapmanın sevabından daha fazladır. Farzları yapmamanın günahı, haram işlemek günahından daha çoktur. İçki içen sadece bir haram işlemiş olur. Namaz kılmayan ise, namaz kılmama günahı yanında, farzı terk etme günahı da vardır. İki günah işlemektedir. Diğer bütün farz ve günahlar da böyledir. Düşünmeli, gıybetçiler, laf taşıyanlar, açık gezenler, hırsızlar, hainler, kibirliler, zaniler, bid'at ehli olanlar ve diğer günahları işleyenler, sarhoş olup yamuk yumuk yürüselerdi, gerçekten ortada ayık insan bulmak zor olurdu. Eski ümmetlerden, günah işleyenlerin sabahleyin kapısına bu şu günahı işledi diye yazılırmış. İşlediğimiz günahlar bizi sarhoş etseydi, halimiz nice olurdu? Yahut günah işleyince hemen bizi cezalandırsaydı dünyada kaç kişi kalabilirdi ki? Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yer yüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Fakat Allah, onları belli bir süreye kadar erteler.) [Fatır 45] Allahü teâlâya hamd olsun ki, günahlarımız yüzünden bizi hemen cezalandırmıyor, tevbe etmemize imkan veriyor ve günahlarımızı başkalarına göstermiyor. Ruhullah Sual: İsa aleyhisselama niçin Ruhullah deniyor? CEVAP: Allahü teâlâ öyle dediği için ruhullah deniyor. Ayrıca kelimetullah da deniyor. Musa aleyhisselama de kelimullah dendiği gibi. Allahü teâlâ yoktan yaratır. Toprağı, nuru, ateşi yoktan yarattı. Ama âdeti şöyledir ki, her şeyi bir sebeple yaratıyor. Mesela Âdem aleyhisselamı topraktan, Melekleri nurdan, cinleri ateşten yarattı. İsa aleyhisselamı babasız olarak ruh üfürülerek yarattı. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İffetini korumuş olan Meryem'e ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.) [Enbiya 91] (Ruhumuzdan üfledik) ifadesi sadece İsa aleyhisselam için değil, Âdem aleyhisselam için de kullanılmıştır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Ona [Âdem'e] şekil verip ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen ona [doğru] secdeye kapanın!) [Hicr 29] (Rabbin meleklere şöyle demişti: Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona [doğru] secdeye kapanın.) [Sad 71-72] (Onu [çamurdan şeklini] tamamlayıp şekillendirdi, ona kendi ruhundan üfledi.) [Secde 9] (Allah nezdinde İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ol dedi ve oluverdi.) [Al-i imran 59]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir arkadaş, hayvanlarda akıl olmasa, arı bal, ipek böceği ipek yapamaz dedi. Başka bir arkadaş da at akıllı, tilki zekidir dedi. Hayvanlarda akıl var mıdır? CEVAP: Akıl, anlayıcı bir kuvvettir. Hakkı batıldan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırır. Akıl sadece insanda, cinde ve melekte vardır. Bunlara akıl verildiği için yaptıkları işlerden sorumlu olur. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliği, aklı ve konuşmasıdır. Hayvanlarda akıl yok, zeka vardır. Zekaları sayesinde birbirleriyle anlaşırlar. Allahü teâlâ, hayvanlara akıl vermediği için, onlara hiç bir şeyi yasak etmemiş, dilediklerini yiyip içmekte, diledikleri gibi yatıp kalkmakta serbest bırakmıştır. Hayvanları yaptıkları işlerden sorumlu tutmamıştır. Hayvanların şehvetlerine uymaları suç olmaz. İnsanlara akıl verildiğinden nefislerine uymaları, doğru yoldan sapmaları suç olur. İpek böceğinin ipek, arının bal yapması gibi hayvanlardaki harika işler, içgüdü denilen ilham sayesinde olur. Hayvanı aşırı soğuk veya sıcaktan uzaklaştıran basit reaksiyon veya temas neticesi olan daha hızlı refleks hareketleri hep bu ilham iledir. Sevgi veya nefret, yavru bakımı ve yılın bazı mevsimlerinde göç etmek mecburiyeti gibi daha girift hisler de ilhamdır. İlham, bir kuşa yuvasını ne zaman ve nerede kuracağını haber verir. Fakat aslında kuşun, yuvasını nerede kurduğundan haberi yoktur. Yuva içindeki ötücü kuş yavruları bir yabancı gördüğünde korkup, kaçmaya kalkmazlar. Fakat tüylenmiş ve yuvayı terk etmeye hazır olan aynı yavrular, korkma kabiliyetini ve tehlikeden kaçma hissini de elde etmiş olurlar. Yeni doğmuş memeli hayvan yavrusuna annesinin göğsünden süt emzirten, yeni yumurtadan çıkmış ördek yavrusunu suya çeken de bu ilhamdır. İlham, hayvanı bulunduğu şartlara gerektiği gibi karşı koyacak şekilde hazırlıklı tutar. Mesela, aniden düşmanıyla karşılaşan hayvan, kaçmak gibi rasgele bir teşebbüs yerine, bütün avantajlarını en iyi şekilde kullanacağı bir metot tatbik eder. Bütün bunları yaparken hayvan, niçin böyle hareket ettiğini bilmediği gibi, hareketinin neticesini de kestirebilmekten acizdir. Çünkü aklı yoktur. ? Mahremsiz sefere çıkmak Sual: Kadın, Şafii mezhebini taklit ederek mahremsiz sefere gidebilir mi? CEVAP: Şafii mezhebinde de kadın mahremsiz sefere [üç günlük yola] gidemez. Diğer mezheplerde de mahremsiz sefere gidemez. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kadının, yanında kocası veya mahremi olmadan üç günlük ve daha fazla bir yola sefere çıkması helâl olmaz.) [İbni Mâce] Kan abdesti bozar Sual: Hz. Ali, ayağına batan bir okun acısını duymamak için "Ben namaza durunca çıkarın" buyuruyor. Halbuki ayağı yaralı olduğu için kan akıyor. Bu durumda abdest bozulacağı için namaz bozulmuş olmaz mı? Hz. Ali niye böyle namaz kıldı? CEVAP: Yarasından kan akan özür sahibi olabilir. O haliyle namaz kılar. Devamlı idrar ve yel kaçıran da özürlü olarak namazını kılar. Sonra diğer üç mezhepte kanamak abdesti bozmaz. Belki Hz. Ali'nin ictihadı öyle idi.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Geçen gün TV'de Cennette evliliğin olup olmadığı tartışıldı. Bir acem profesörü ile bir gazeteci Cennette evliliğin olmadığını savundular. Diyanet ise evlilik var dedi. Hangisi doğrudur? CEVAP: Dini konuları bilen bilmeyen herkes tartışır mı? Tartışmakla gerçek ortaya çıkar mı? Ancak bunu yetkili kimseler, yetkili âlimlerin kitaplarından alarak bildirir. Dini konularda tartışma olmaz. İslam âlimleri buyuruyor ki: Dünyada olan şeyler birer görüntüdür. Her görüntünün bir de aslı olur. Asıl olmadan görüntü meydana gelmez. Dünyadaki şeylerin hepsinin asılları, gerçekleri Cennette vardır. Bir kimse rüyada çeşitli meyveler yese, uyanınca bunun gerçek olmadığını anlar. Cennete giden insan da, dünyadaki şeyleri böyle hayal gibi görür, hakiki şeylere kavuşur. Dünyadaki şeyler, Cennettekilerin gölgesi, sureti gibidir. Hadis-i şerifte, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruldu. Ölüp ahirete gidince dünyadakiler, rüyada görülenler gibi olacaktır. Bir hadis-i şerif meali: (Cennet nimetleri ile, dünyadakiler arasında yalnız isim benzerliği vardır.) [Beyheki] İki günü aynı olan ziyandadır buyuruluyor. Ahirette de her gün nimetler artacaktır. Her gün aynı şeylerden farklı ve daha fazla zevkler alınacaktır. Yine her gün farklı şeylerle, farklı nimetlerle karşılaşılacaktır. Allah'ın gücünden şüphe edilmez. İnsan, bilmediği şeyleri, bildiği ile mukayese etmeye çalışıyor. Halbuki bilinmeyen şey, bilinen şeye kıyas edilmez. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Dünya, ana rahmine göre Cennet, Cennete göre ise çöplük gibidir.) [M.Name] Çöplükle Cennet mukayese edilir mi? Ana rahmindeki bir çocuğun, nasıl ki, dünyaya gelip, çeşitli olaylara karşılaşacağını bilmesi mümkün değilse, Cennete gidecek müminin de, orada kavuşacağı nimetleri bilmesi mümkün değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Cennette işitilmeyen ve hayâl bile edilemeyen nimetler vardır.) [Müslim] Evliliğin de hakikisi orda olacaktır. Herkese eşi, çok güzel görünecektir. Benim eşimden daha güzeli, daha yakışıklısı yok diyecektir. Orada diğer zevkler gibi, evlilik zevkleri her gün artacaktır. Sonsuza kadar böyledir. Cennette evliliğin olacağı âyet ve hadislerle sabittir. Kur'an-ı kerimde iyilere verilecek nimetler bildirilirken buyuruluyor ki: İyilere verilecek nimetler (Biz onları, sürmeli gözlü [ceylan gözlü] hurilerle evlendiririz.) [Duhan 54] (Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yarattık; onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini aynı yaşta kıldık.) [Vakıa 35-8] (İçlerinde huyu güzel, yüzü güzel kızlar vardır.) [Rahman70] (Onlar için tomurcuk göğüslü kızlar vardır.) [Nebe 33] Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Rabbine itaat edip, kocasının hakkını ödeyen, ona hıyanet etmeyen kadınla şehid arasında, bir derece fark kalır. Kocası güzel ahlâklı bir mümin ise, onun kocası olur. Kocası uygun birisi değilse, Cennette Allah onu bir şehitle evlendirir.) [Taberani] (Şehid, Cennette bir huri ile evlendirilir.) [İ. Ahmed] (Cennet kızlarından biri dünyaya gelse, yerle gök arası güzel koku ile dolar ve ikisinin arasını aydınlatırdı.) [Buhari, Müslim]
Allah'a nur demek uygun mu?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Nur mahluktur. Allah için nur demek küfür olur mu? CEVAP: Allah için ışık anlamında nur denmez. Çünkü nuru, ışığı da O yaratmıştır, yani mahluktur. Mahluk halık olamaz. Bir şeye benzeterek Allah'ı tarif etmek caiz olmaz. Nur suresindeki, (Allahü nurus semavat-ı vel-erd) âyetinde geçen nur kelimesinin tevilini bilmeden Allah'a nur demenin yanlış olduğu, imam-ı Gazali hazretlerinin Mişkat-ül envar kitabında açıklanmaktadır. En-nur esmai hüsnadandır. Bu bilinen nur, ışık anlamında değildir. Âlemleri nurlandıran anlamındadır. Allah'ın bir ismi Nur olduğu gibi peygamberimizin bir ismi de Nur'dur. Bu Allah için kullanılan nur gibi değildir. Bu parlaklık, ışık anlamındadır. Âlimlerin nur hakkındaki açıklamaları şöyledir: O yerin ve göğün ışık kaynağı olan güneş, ay ve yıldızları yaratan ve yönetendir. Bütün gezegenlerdeki nuru yaratan Allah'tır. Onlara ışık olan değildir. Arşın etrafındaki nurlardan bir kıvılcım dünyaya gelse dünya yanıp kül olur. Nur, gözle görünen şeylerin görülmesini sağlayan bir keyfiyettir. Bu manada Allahü teâlâya nur denmez. Ancak mecaz olarak kullanılır. Mesela, nurlandıran [aydınlatan] kitap=doğru yola götüren kitap demektir. Allah da, gökleri ve yeri nurlandıran yani yer ve gökleri emri altında bulunduran demektir. Mesela, kültürlü bir kimseye, kavminin nuru [aydını] denir. Arapça'da beni nurlandırdın, Türkçe'de ise beni aydınlattın denir. Yani beni bilgilendirdin demektir. Işık ile göz arasındaki ilişkiden dolayı göze de nur denir. Sonra basirete de nur denir; çünkü onunla anlayış daha güçlü olur. Nur kelimesi ile ilgi bazı âyet mealleri şöyledir: (Allah, göklerin ve yerin nurudur.) [aydınlatıcısıdır] [Nur 35] (Allah'ın nur vermediği kimse nur [münevver] olmaz.) [Nur 40] (Allah inananların dostudur, onları zulmetten [küfürden] nura [hidayete] çıkarır. [Küfrün zulmetinden imanın nuruna kavuşturur.] İnkârcıların dostları tağutlardır. Onları nurdan [imandan] zulmete [küfre] sürükler.) [Bekara 257] (Size rabbinizden apaçık bir nur [Kur'an] geldi.) [Nisa 174] (Size Allah'tan bir nur [peygamber] ve apaçık bir kitap [Kur'an] gelmiştir.) [Maide 15] (Hamd, gökleri ve yeri yaratan, zulmeti [geceyi, küfrü, cehaleti] ve nuru [gündüzü, imanı, ilmi] var eden Allah'a mahsustur.) [Enam 1] Dirilerle ölüler bir olmaz... (Körle gören [kâfirle mümin, âlimle cahil] zulmetle nur [bâtıl ile hak], gölge ile sıcak [Cennetle Cehennem] bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Elbette Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere [inatçı kâfirlere] işittiremezsin, sen sadece bir uyarıcısın.) [Fatır 19-22] (Yer [mahşer yeri] Rabbinin nuru [adaleti] ile aydınlanır.) [Zümer 69] (Allah'a ve resulüne inananlara, rableri katında nurları ve ecirleri vardır.) [Hadid 19] (Ey inananlar, Allah'tan sakının, resulüne inanın ki, Allah size rahmetini iki kat etsin; size ışığında yürüyeceğiniz bir nur versin.) [Hadid 28] (Allah'ın nurunu [dinini] ağızlarıyla [şiirdir, sihirdir gibi kötü söz ve iftiralarla] söndürmek isterler. Kâfirler istemese de, Allah nurunu, [dinini] tamamlayacaktır.) [Saf 8] Görüldüğü gibi nur kelimesinin çeşitli manaları vardır. Mahluk anlamında Allah'a nur denmez.
Dindeki farklı yorumların sebebi
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Bugün İslam aleminin durumu ortada. Her kafadan bir ses çıkıyor. Birinin ak dediğine diğeri kara diyebiliyor. İslam adına kimisi kafa kesiyor, kimisi katliam yapıyor. Halbuki İslam tarihi boyunca gerçek Müslümanlar terörden, anarşiden hep uzak durmuşlar. Bırakın insan öldürmeyi hayvanlara bile eziyet, zulüm yapmamışlar. İslamı farklı anlama, nakli bırakıp akli, felsefi yorumlara sapmayla ortaya çıkmıştır. Bunun böyle olacağını Ehli sünnet İslam âlimleri bildikleri için, Müslümanları dini konularda akli yorumlardan, felsefeden uzak tutmuşlar, hep nakli esas almışlardır. Çünkü felsefe, dini bir tarafa bırakıp her şeyin aslını akıl ile aramayı, böylece akıl ile neticeye varmayı kendine gaye edinmiştir. Halbuki, sadece akıl ile neticeye varmak mümkün değildir. Çünkü düşüncenin doğrusu da yanlışı da olur. Nitekim, her felsefeci, kendisinden önceki düşünce sisteminin yanlış olduğunu söyleyip, kendisi yeni bir ekol, yeni bir düşünce sistemi kurmuştur. İslâm âlimleri ise birbirlerini tasdik etmişler, hiçbiri, bir diğerini yalanlamamıştır. Çünkü hepsinin kaynağı birdir. Kendi akıllarını ön plâna çıkarmayıp, neticeye varmada dinin bildirdiklerini esas almışlardır. Kaynak aynı olunca, netice de aynı olmuştur. İslam âlemine aklı, felsefiyi ölçü olarak sokan İbni Sina, Farabi.. gibi felsefecilerdir. İslam âlimleri bunların hatalarını yanlışlarını tek tek ortaya çıkartmışlardır. İslâm âlimleri her düşünceyi incelemişler. Doğruyu, yanlışı bildirmişler. Müslümanların tehlikeye düşmesine meydan vermemişlerdir. Örneğin İmam-ı Gazali hazretleri, İbni Sina ve Farabi'nin, 20 konuda İslam inancına ters düştüğünü söylemiş, bunlardan üçünün ise açık küfür olduğunu bildirmiştir. Bunlar: 1- Ahırette, beden diriltilmeyecek azaba ve mükafata uğrayacak beden değil ruhtur. 2- Kainat sonradan yaratılmamıştır, ezelden beri vardı. 3- Allah külliyatı, bütünü bilir; cüzziyatı, küçük şeyleri bilmez. (el-munkız, 23-24) İbrahim bin Hamevi ise şöyle söylemektedir: "İmam-ı Gazali'nin yaşadığı devir ile daha sonraki devirlerde yaşayan muteber alimler, İbni Sina ve Farabi'nin mutlak küfrüne hükmetmişlerdir." (İbni Hacer, Lisan'ul mizan, II.293) Meşhur tarihçi İzzettin İbnül Esir ise, İbni Sina'nın, Alaüddevle Ebu Cafer ibn Kakeveyh'in hizmetine girdiğini, bu zatın inancının bozuk olduğunda şüphe olmadığını, bu bozukluğu sebebiyle İbni Sina'yı ilhad, (Dinsizlik) ve Şeriatın reddi yolunda eserler yazmaya teşvik ettiğini bildirmiştir. ( El- Kamil IX.456) Birçok darül hadiste hocalık etmiş eser sahibi bir âlim olan fakih ve muhaddis İbnüs Salah Şehrezuri, "İbni Sina İslam âlimlerinden değildir, belki ins şeytanlarından bir şeytandır" demiştir. (İbnül İmad, III.237) Bozuk fikirleri ile dini İslamda büyük yara açmış olan İbni Teymiyye bile, İbni Sina ve Farabi gibi felsefecilerin yıkıcı fikirleri karşısında sessiz kalamamış bunların küfre düştüklerini açıkça söylemiştir. Aristo'nun takipcisi İbni Sina ve Farabi gibi filazofları, İslam âlimlerinden farklı olarak, kainatın ezeli olduğunu, bedenin diriltilmeyeceği, azabın ruha olacağını söyledikleri için "mülhidler" sınıfına sokmuştur. Ona göre, bunlar İslam âlimi değil felsefecidirler. Zira o devrin kadılarından birine, İbni Sina İslam filozoflarından mıdır" diye sorulduğunda, İslamda filozof olmaz" cevabını vermiştir. (Mecmuül fetava IX.186) Aynı kitapta, İbni Sina zındıklıkla, dehrilikle ve batinilikle itham edilmiştir. Zaten, İbni Sina'nın yetiştiği aile ortamı da uygun bir ortam değildi. Çünkü, babası ve ağabeyi mülhid Batıni Karamitilerin halefleri olan Fatimi bir aileden idi. Bu sebeple felsefeye merak sardığını bizzat İbni Sina kendisi söylemektedir. (Mecmuül fetava IX.134)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İmam-ı Süyuti'nin Hasais-ül kübra isimli bir kitabı var. TV'de şov yapanlardan birisi, bir konuşmasında bu kitabı tenkit etti. Sahabiler nereye gitse onlara İslam'ı anlatmak için, mucize olarak oranın dilini konuşmalarını saçmalık olarak niteleyip şöyle dedi: "Resulün mucizesi olarak gösterilen bu olay tam bir saçmalıktır. Süyuti buna alet olmaktadır. Onun için size Kur'andan başka kitap okumayın diyorum." Bu sözlerinde haklı mıdır? CEVAP: İmam-ı Süyuti hazretleri büyük İslam âlimidir. Hadis imamı ve müctehid idi. Her biri çok kıymetli olan, 500'den fazla kitap yazdı. Daha 22 yaşında iken, Celaleddin Muhammed bin Ahmed Mehallî'nin yarıda bıraktığı tefsiri tamamladı. Bunun için Celaleyn tefsiri denildi. 8 yaşında hafız oldu. Tefsir, hadis, fıkıh, nahv, meânî, beyân, bedi' ve lügat ilimlerinde uzman oldu. Sahabilerin yabancı dilleri bir anda öğrenmesi Resulullahın mucizelerindendir. Resulullaha mucizeyi veren Allah'tır. Allah'ın kudretinden şüphelenmek kadar cahillik ne olabilir ki? Bazı kimseler, ölmüş evliyanın keramet göstermesine de inanmıyorlar. O kerameti yaratan da Allah'tır. Bu insanlar Allahü teâlânın kudretinden nasıl şüphe ediyorlar ki? İmama geç yetişenin durumu Sual: Cemaate ikinci rekatta yetişen kimse, son rekatta salli barikleri okur mu? CEVAP: Halebi'de diyor ki: Mesbuk olan [imama birinci rekattan sonra yetişen] kimse, ettehiyyatüyü imamın selam vermesinden önce okuyup bitirirse, şunlardan birisini yapar: 1- Kelime-i şehadeti tekrar eder. 2- Ettehiyyatüyü tekrar okur. 3- Sükut eder, yani bir şey okumaz. 4- Salevat-i şerifleri ve Rabbena'yı da okur. 5- İmam selam verdiği zamana yetişecek şekilde Ettehiyyatü'yü yavaş yavaş okur. En uygun olanı budur. (Halebi-yi sagir) Bazı âlimler ise, kelime-i şehadeti tekrar eder kavlini esas almıştır. Tam İlmihalde de bu kavil tercih edilmiştir. Yine Halebi'de diyor ki: Muktedi, yani mesbuk olmayan, imama vaktinde yetişen kimse, imamdan önce teşehhüdü, salli barik ve duaları okuyup bitirirse, susup bekler. Bunda farklı bir kavil yoktur. Zekat verirken Sual: Zekat olarak vereceğim miktar, bir fakire nisap miktarından fazla olabilir mi? CEVAP: Fazla olamaz, fazla olursa zekat mekruh olur. Eğer o fakirin çocuğu, hanımı varsa, mesela bir evde üçü de fakir iseler, verilen zekat üçe bölünür nisabı geçmezse mekruh olmaz. Mesela üç kişiye 4.5 milyar zekat verilse caiz olur. Çocuğun küçük olmasının mahzuru olmaz, yeter ki fakir olsun. Zekat eşyası Sual: Benim ihtiyacımdan fazla elbisem ve eşarbım var, fakat kendime ait başka hiçbir şeyim yok. Zekat vermem gerekir mi? CEVAP: Bir oda dolusu elbise ve eşarbınız olsa, ticaret malı olmadığı için zekatı olmaz. Ancak bunlar kurban nisabına dahil edilir. Yani borçlar çıktıktan sonra, elinizde 96 gram altın alacak elbise ve eşarp kalmışsa, kurban kesmeniz, fıtra vermeniz vacip olur. Bunlardan üç takım elbise, üç eşarp hariçtir. Fakat elbiseler alış fiyatına göre değil, bit pazarına çıkarsanız kaç liraya alırlarsa o değerden hesap edilir. Bu bakımdan elbiseniz ne kadar çok olursa olsun nisabı bulması zordur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Tam ilmihalin iman bahsinde, Seyyid Abdülhakim efendi imanı şöyle tarif ediyor: "Server-i âlem olan Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur. Resulü tasdik etmiş olmaz. Veya, Resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, îmân olmaz. Çünkü, îmân parçalanamaz. Akıl, Resulullahın bildirdiklerini uygun bulursa, bu aklın kâmil, selîm olduğu anlaşılır." Bu tarif, aklı dışlamıyor mu? CEVAP: Bu tarif selim olan akla değil, sakim olan akla zıt olabilir. Bu tarif, Kur'anı anlamaya mani olmak için konulmuş bir engeldir. CEVAP: Tam aksine, dini aklına uydurmaya çalışanlara engel olur. Din akla uydurulursa insan sayısı kadar din ortaya çıkar. Âlimlerin aklı dinde ölçü değilse, sizin aklınız nasıl dinde ölçü oluyor? Bu tarifi yapan İslâm âlimidir. Allahü teâlâ, (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruyor. Dogmaları, yani âyetleri akıl süzgecinden geçirmeden inanmak gerçek iman olmaz. CEVAP: Dogma tabirini daha çok ateistler kullanır. Siz Kur'an ne diyorsa hemen incelemeden inanıyorsunuz diyorlar. Sizin onlardan ne farkınız kaldı? Birisi bize bu âyettir dese, sadece biz onun âyet olup olmadığını araştırırız. O âyet ise hemen tasdik ederiz. Görmeden, akıl süzgecinden geçirmeden inanmak olacak şey değildir. CEVAP: Siz Cenneti, Cehennemi gördünüz mü? Görmeden nasıl inanıyorsunuz? Bekara suresinin 3. âyetinde Onlar gaybı tasdik ederler, deniyor. Görmeden inanın denmiyor ki. CEVAP: Anlaşılan siz, gaybın ne olduğunu bilmiyorsunuz. Gayb, duygu organları [görmek, işitmek, dokunmak, koklamak, tatmak] ile veya hesap ve tecrübe ile anlaşılmayan şey demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Akıl ve vehim Allah'a yaklaşamaz. Hiç bir şeye benzemeyen ve akılla anlaşılamayan yaratıcıya, gayb yolu ile inanmaktan başka çare yoktur. Çünkü görerek, düşünerek anlamaya kalkışmak, iman olmaz. Kendi yaptığına inanmak olur ki bu da iman değildir. (2/9) İman gayba olur İman, gördükten sonra tasdiktir. CEVAP: Bu, İslamiyet'e inanmıyorum demenin başka şeklidir. İmanın altı esasından hangisini gördünüz? İman, görmeden tasdiktir. Cebimden elma çıkarsam, sonra bu elmadır desem, bunu görenin tasdiki inanmak olmaz, gördüğünü söylemek olur. İman gayba olur. Cebimde altın var desem, siz bana güvenerek evet var diye tasdik ederseniz bu inanmak olur, ama altını gördükten sonra bu altın demek iman değil, gördüğünü söylemek olur. Bu farkı iyi anlamalıdır. Allahın gayb ile ilgili her şeyini akıl süzgecinden geçirmeden inanmak iman olmaz. CEVAP: Akıl ile Allahın nasıl bir varlık olduğunu, nasıl konuştuğunu nasıl yarattığını, Cennetteki meyvelerin tadını bilebilir miyiz? Melekleri akıl ile tarif edebilir miyiz? Allahın nasıl bir varlık olduğunu tarif etmeniz mümkün mü? Elleri, gözleri, bir mekanı var mı, ne ile işitiyor, nasıl ezeli ve ebedi olur? Bu terazi bu sıkleti çekmez denmiştir. Yani akıl ile bunları anlamak imkansızdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Dini konularda rastgele konuşmanın veya çalakalem yazı yazmanın vebali yok mudur? CEVAP: Dini konularda bilmeden konuşmanın vebali çok büyüktür. Meşhur bir harama helal veya meşhur bir helale haram diyen küfre girer. Müctehid olmayan kimsenin, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığına göre fetva vermesi caiz değildir. Çünkü âyet ve hadislerden dört mezhebin müctehidleri, farklı hükümler çıkarmıştır. Onun için herkes, kendi mezhebine uymalı, kendi mezhebindeki âlimlerin verdiği fetvalarla amel etmelidir! Bilmeden, kitaba bakmadan, "caizdir", "caiz değildir" gibi konuşmaktan çok sakınmalıdır! Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Fetva vermeye en cüretli olan, ateşe [girmeye] en cüretli olandır.) [Darimi] Fetva vermenin mesuliyeti çok büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bilmeden fetva verene, yer ve gökteki melekler lânet eder.) [İbni Lal, İbni Asakir] Kendine sual sorulan, bilmiyorsa, "bilmiyorum, kitaplara bakayım, bulursam söylerim" demeli! Bilmiyorum demek ilimdendir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Üzeyr'in ve Zülkarneyn'in peygamber olup olmadığını bilmiyorum. Hz. Cebrail gelinceye kadar, oturulacak yerlerin en iyisi ve en kötüsünün ne olduğunu soranlara "bilmiyorum" dedim. Cebrail de, "bilmiyorum" dedi. Allahü teâlâ bildirdi ki, "En iyi yerler camiler, en kötüsü de sokaklardır.") [Ebu Dâvud] (Bilmiyorum demek de ilimdendir.) [İbni Mace] (Âlimim diyen cahildir.) [Taberani] (Ehli olmadan yanlış fetva veren, hainlik etmiş olur.) [Ebu Dâvud, Hâkim] (Allahü teâlâ, âlimleri almak suretiyle ilmi ortadan kaldırır. Âlim kalmayınca da, cahiller bilmeden yanlış fetva verir, hem kendilerini, hem de başkalarını sapıtırlar.) [Buhari] Bilmem, demek ilmin yarısıdır. Allah rızası için bilmediği bir hususta, susanın aldığı mükâfat, bildiği hususta konuşanın aldığı mükâfattan az değildir. Çünkü cehaleti kabul etmek nefse çok ağır gelir. (Şabi) Şeytanı en çok kahreden şey, âlimin "bilmiyorum" demesidir. Şeytan, "Bunun susması benim için, konuşmasından daha zararlı" der. (İbrahim Edhem) Ateşten gem vurulanlar! Dinini öğrenmek için sual soranlara, cevap vermemenin vebali büyüktür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İlmini gizleyene kıyâmette ateşten bir gem vurulur.) [Hâkim] (İlmini [bildiğini] gizleyene, denizdeki balıktan, gökteki kuşa kadar her şey lânet eder.) [Darimi] (Âlimin bildiğini söylememesi, cahilin de bilmediğini sormaması helal değildir. Çünkü Allahü teâlâ, "bilmiyorsanız, ilim ehline sorun" buyuruyor.) [Taberani] İlmin kıymetini bilmeyene, ilim öğretilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İlmi, ehli olmayana öğretmek, onu kaybetmek demektir.) [İbni Ebi Şeybe] (İlmi layık olmayana öğreten domuzun boynuna yakut, inci ve altın takana benzer.) [İbni Mâce] Adamın biri bir âlime ince bir mesele sordu. Âlim cevap vermeyince, o kimse dedi ki: - Sen, (İlmini gizleyene Allahü teâlâ ateşten gem vurur) hadis-i şerifini bilmiyor musun? - Eğer anlattıklarımı anlayabilecek biri sorar da söylemezsem, o zaman bana gem vurulur. Kur'an-ı kerimde, (Sefihlere, akılsızlara malınızı vermeyin) buyuruluyor. Mal verilmezse, ilim hiç verilmez. Ona ilim vermek fitneye sebep olur. (İhya)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Berat gecesi ne zaman ve önemi nedir? CEVAP: Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesidir. Yani 14 Şabanın bittiği günün gecesi ki, bu yıl çarşambayı perşembeye bağlayan gece yani bu gecedir. Berat gecesinin günü, 30 Eylüldür. Oruç tutmak isteyen Perşembe günü tutmalıdır. Bünyesi zayıf olanın, Şabanın 15'inden sonra oruç tutmayıp, farz olan Ramazan-ı şerif orucuna hazırlanması iyi olur. Sağlığı yerinde olan ise, Şaban ayının çoğunu, hatta tamamını oruçlu geçirebilir. Âişe validemiz buyuruyor ki: (Resulullahın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şabanın tamamını oruçla geçirirdi.) [Buhari)] Şaban ayında niçin çok oruç tuttuğu sorulduğu zaman Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini isterim.) [Nesai] Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizi] (Şabanda üç gün oruç tutana, Hak teâlâ, Cennette bir yer hazırlar.) [Ey oğul ilmihali] (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan ve Kurban Bayramı gecesi.) [İ.Asakir] (Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: "Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa, istesin vereyim" Bu hâl, sabaha kadar devam eder.) [İbni Mace] (Cebrail aleyhisselam gelip, "Kalk namaz kıl ve dua et! Bu gece şabanın 15. gecesidir" dedi. Bu geceyi ihya edenleri Allahü teâlâ affeder. Yalnız, müşrik, büyücü, falcı, cimri, kinci, müşahin, içkici, faizci ve zaniyi affetmez.) [Taberani] (Müşahin, bid'at ehli demektir.) (Salih akrabayı terk eden, ana babaya asi olan da bu gece affa kavuşamaz.) [Beyheki] ? Özel deftere yazılanlar! İçki içmek, cimrilik, kin gütmek, ana babaya isyan gibi günahları işleyen kâfir olmaz. İmanı düzgün ise, günahlarının cezasını çektikten sonra Cennete girer. Sevapları günahlarından daha çok ise Cehenneme girmeden de Cennete gider. Bu geceyi ganimet bilmeli, tövbe istiğfar etmeli, kaza namazı kılmalı, Kur'an-ı kerim okumalı, Bilhassa ilim öğrenmelidir. En kıymetli ilim, doğru yazılan ilmihal bilgileridir. Peygamber efendimiz Berat gecesinde, (Allahümmerzuknâ kalben takıyyen mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve şakiyyen) duasını çok okurdu. Hz. Âişe validemiz, (Ya Resulallah, Allahü teâlâ seni günah işlemekten muhafaza buyurduğu halde, neden Berat gecesinde çok ibadet ettin?) diye sordu. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Şükredici kul olmayayım mı? Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri Allahü teâlâya arz olunur.) [Gunye]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İblis [Şeytan] Allaha değil, Hz. Âdem'e secde etmediği için niye lanetlendi? Şeytanın Hz. Âdem'e secde etmeyişi ile, Allaha isyanın ne ilgisi var? Hem Allah'a isyan etmiş olsa bile, isyan küfre sebep olur mu? Niye Allah kendisine değil de, Hz. Âdem'e secde edilmesini emretmiştir? CEVAP: Secde, Âdem aleyhisselama değil, Allah için yapılması istendi. Yani Hz. Âdem istikametinde Allah'a yapılması istendi. Biz de Kâ'be istikametinde Allah için secde ediyoruz. Kâ'beye secde etmiyoruz. Meleklere ve İblis'e, Âdem aleyhisselam istikametinde Allah'a secde edilmesi emredildi. Şeytan ise, bu emrin yanlış olduğunu söyleyerek secde etmedi. Yani şeytan secde etmediği için değil, Allah'ın emrinin yanlış olduğunu söylemesi yüzünden lanetlik oldu. Namaz kılmayan, oruç tutmayan kimse, Allah'a isyan halinde olmakla beraber ona kâfir denmez. Ama namazı, orucu lüzumsuz görürse kâfir olur. İşte şeytan da Allah'ın emrini uygun görmeyip, (Ben ateşten o ise, topraktan yaratıldı. Ateşten yaratılan bir varlığın, topraktan yaratılan bir varlığı kıble edinmesi yanlıştır) diyerek secde etmedi ve ebedi lanetliklerden oldu. Câmide ilahi okumak Sual: Büyük camide birkaç imam var. İmamlar sıra ile namaz kıldırıyor. İmamın birisi, kendi sırası gelince, namazdan sonra ilahi ve şiir okuyor. Hep aynı ilahiyi okuyor. Böyle ilahi okuması bid'at midir? CEVAP: Mümini kötülemek, şehevi aşk, ahlaksızlık gibi haram şeyler bulunan şiiri okumak tahrimen mekruhtur. Vaaz, nasihat, hikmet, Allahü teâlânın nimetleri bulunan, müminleri öven şiirleri yani ilahi ve mevlidi teganni etmeden okumak sevap ve tarihi şiirleri ara sıra okumak mubah ise de, şiirle meşgul olmak makbul değildir. Camilerde ilahi ve mevlidleri [namaz kılanlara mani olmamak şartı ile], ara sıra okumak caizdir. Her zaman okuyup, âdet haline getirmek caiz değildir. (Redd-ül muhtar) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İlahi, kaside ve Kur'an-ı kerimi teganni ile okumak ve dinlemek, bizim yolumuzda yasaktır. (1/266 ve 3/7) Şiir, vezinli söze denir. Nağme bulunmayan güzel sesi dinlemek mubahtır. Sıkıntı gidermek için, nağme ile, kendi kendine okumak caiz diyenler vardır. Fakat, başkalarını eğlendirmek veya para kazanmak için okumak haramdır. (Ahlak-ı alai) Görüldüğü gibi, imamın ilahiyi âdet haline getirmesi uygun olmaz. İftitah tekbiri alırken Sual: İftitah tekbiri alırken, kimisi elleri kulaklara varmadan Allahü ekber diyor, kimisi elleri bağladıktan sonra diyor. Kimi de elleri kulakta iken diyor. Yanlış yapılırsa namaz bozulur mu? Doğrusu hangisidir? CEVAP: Uygun olanı, eller kulakta iken tekbir getirilmeye başlanır, eller bağlanırken bitirilir. Elleri kulaklara kaldırırken de Allahü ekber dense sahih olur. Çünkü elleri kaldırmak farz değil, sünnettir. Eller kulaklarda iken tekbir getirilirse yine sahih olur. Elleri bağladıktan sonra da tekbir alınsa yine sahih olur. Hatta hiç elleri kulaklara kaldırmadan hemen bağlanarak tekbir alınsa yine tekbir sahih olur. Ama sünnete uygun olmaz. Sünnete uygun şekilde tekbir almalıdır.
30.09.2004
.Cenneti istemek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Cennet sevdası ve Cehennem korkusundan dolayı yapılan ibadet kabul olur mu? CEVAP: Hiçbir Müslüman Cennet Cehennem için ibadet etmez. Allah için eder, O emrettiği için eder. Onun rızasına kavuşmak için eder. Onun sevdiklerini sever, Onun sevmediklerini sevmez. Mesela Müslümanları sever, kâfirleri sevmez. Yunus Emre diyor ki: Cennet Cennet dedikleri, Birkaç köşkle, birkaç huri İsteyene ver sen onu, Bana seni gerek seni. Cenneti istemek Allah rızasına aykırı değildir. Allah'ı seven, onunla buluşmayı ister. Buluşma yeri Cennettir. Cenneti isteyen, aslında Allahü teâlâ ile buluşmayı, Ona kavuşmayı istemektedir. Bir mani vardır: Bir söz demeye geldim Peynir yemeye geldim Meramım peynir değil Kız seni görmeye geldim Nasıl kızı görmek için peynir yemeye gitmek gerekiyorsa, Allah'ı görmek için de, Cennete gitmek gerekir. Bir başka mani: Gönül ne çay ister Ne de kahvehane Gönül sohbet ister Çay kahve bahane. Dostla buluşup sohbet etmek için kahve bir sebep olduğu gibi, Allahü teâlâya kavuşmak için de Cennete gitmek bir sebeptir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlâyı istemek ve sevmek, ahireti istemek ve sevmektir. Çünkü Allahü teâlâya kavuşmak, ahirette vaat edilmiştir ve Allahü teâlânın kulundan rızası, ahirette belli olacaktır. Hak teâlâ, ahireti sever. Beğenilenden yüz çevirmek, Allahü teâlânın davet etmesine ve beğenmesine karşı gelmektir. Yunus suresinin 25. âyetinde (Allahü teâlâ, Dar-üs-selama [Cennete] çağırıyor) buyurmaktadır. Cenneti istememek ahiretten yüz çevirmek olur. Büyükler, Cenneti, Allahü teâlânın razı olduğu yer olduğundan ve Cenneti isteyenleri sevdiği için, isterler. Cehennemden sakınmaları da, Allahü teâlânın gazap ettiği yer olduğu içindir. Yoksa, Cenneti istemeleri, nefislerine tatlı geldiği için değildir. Cehennemden kaçınmaları, orada azap ve sıkıntı olduğu için değildir. Çünkü bu büyükler, sevgilinin yaptığı her şeyi güzel görür. Bunları kendilerinin, matlubu, maksadı bilirler. "İhlasım kalmadı!" Bizde gazete dağıtıcısı olarak çalışan bir gençle konuşuyorduk. Genç dedi ki: - Eskiden Allah rızası için hizmet ediyordum, şimdi ise ne kadar çok gazete satarsam o kadar para alırım diyorum, sanki hiç ihlasım kalmadı, sadece parayı düşünüyorum. - O zaman sana bol paralı bir iş var. Falanca gazeteden bize telefon ettiler, eleman arıyorlarmış. Şu kadar para veririz dediler. Ne dersin? - Açlıktan ölsem manevî değerlerime saldıran o gazeteye gitmem. - Hani sende ihlas yoktu? Gördün mü sen para için değil Allah rızası için çalışıyorsun.
Sünnet olmanın dinimizdeki yeri
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Sünnet olmak bid'at olup dinde yeri yoktur) diyorlar. 1400 yıldan beri âlimiyle evliyasıyla müctehidiyle bütün Müslümanlar toptan bid'at mi işliyorlar? CEVAP: Kim oldukları ve neye hizmet ettikleri herkesçe bilinmeyen bir kısım insanlar, her şeye bid'at diyorlar. Sanki din yeni gelmiş gibi, dinin peygamberi yokmuş gibi, her fırsatta dinimiz ve Resulullahın vârisleri olan İslam âlimlerini sorgulamaya çalışıyorlar. Bunlar kıyamet alametidir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Kıyamet yaklaştıkça, yeniler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır.) [İbni Asakir] Müslüman, sünnet olmaya bid'at demez. Misyonerlerin böyle uyduruk sözlerine müslümanların kanması çok acıdır. Eskiden de, (gâvur icadıdır) diyerek müslümanları fenne tekniğe yaklaştırmak istememişlerdi. Şimdi de her şeye bid'at diyerek, müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak istiyorlar. İslam dininin şiârındandır Sünnet olmak meşhur bir sünnettir. Bilmeyen müslüman yoktur. Hatta müslümanlıkta sünnet olduğunu bilmeyen kâfir bile yoktur. Gayri müslimler bile namazın, tesettürün ve sünnet olmanın İslam dininin esasları arasında olduğunu bilirler. Sünnet olmak İslam'ın şiârındandır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Sünnet olmak, erkekler için, sünnettir.) [Taberani] (Fıtri sünnet beştir: Sünnet olmak, kasıkları temizlemek, tırnak kesmek, koltuk altını temizlemek ve bıyık kısaltmak.) [Buhari] (İbrahim aleyhisselâm, 80 yaşında [sünnet emri gelince gecikmemek için] balta ile kendisini sünnet etti.) [Buhari] (Sünnetsiz adam, 80 yaşında da olsa, Müslüman olunca yine sünnet edilir.) [Beyheki] Resulullah, Müslüman olan erkeğe, 80 yaşında olsa bile, sünnet olmayı emrederdi. (Taberani) Sünnet-i zevaid ve sünnet-i hüda Sünnet ikiye ayrılır: Sünnet-i zevaid ve sünnet-i hüda. Sünnet-i zevaid: Resulullahın giyim, yemek, içmek, oturmak, barınmak, yatmak ve yürümekteki âdetleri bu sünnete dahildir. Sünnet-i hüda: Ezan, ikâmet okumak, cemaat ile namaz kılmak gibidir. Bunlar, İslam dininin şiârıdır. Çocukların sünnet edilmeleri de bu sünnete dahil edilmiştir. Bu sünnete Arapça'da hıtan denilir. Sünnet olmak [hıtan], İslam'ın şiârı kabul edildiği için akıl baliğ olanları sünnet etmelidir. İmana gelen yaşlı adamın sünnet olması şart değildir. Hiç olmasa da olur diyen âlimler olmuştur. Çünkü sünnet, avret yerinin görünmesi için özür olmaz demişlerdir. Müslüman olan yaşlı erkek ve hastalar, sünnetin acısına dayanamazlarsa, sünnet edilmezler. (Hadika)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: (Ruhun Allah'a ulaştırılmasına inanmak imandır. İmanın şartı 7'dir. Şer Allah'tan değil, nefstendir) demek doğru mudur? CEVAP: Şer nefsten demek, Allah'ın yaratıcılık sıfatına ortak olanlar var demektir. Allah, günahlarımız sebebiyle bize bela gönderiyor, belayı biz yaratmıyoruz, biz cezaya layık oluyoruz, Allah da ceza veriyor. Allah kullarına zulmetmez. Allah şöyle buyuruyor: (Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. "Küllün min indillah=Hepsi Allah'tandır" de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78] Sual: İman hadisinin Arapça'sının sonunda Allah'a ölmeden önce ulaşmak ifadesi yok mu? Türkçe'ye çevirenler bunu ilave etmemiş mi? CEVAP: Yalanın böylesi de hiç görülmemiştir. Ölmeden önce Allah'a ulaşılmaz. İman hadisinin Arapça'sı şöyledir: (Amentü billahi ve Melaiketihi ve Kütübihi ve Rüsülihi vel Yevmil-ahiri ve bil Kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel-basü badelmevti hakkun Eşhedü en La ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühü) [Buhari, Müslim, Nesai] Şerrihi minellahi teâlâ=Şer de Allah'tandır deniyor. Bu meşhur hadis nasıl inkâr edilir ki? Türkçe'si de şu: (İman ettim ben Allah'a ve meleklere ve kitaplara ve peygamberlere ve ahiret gününe, [yani Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana] ve kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna ve ölüme, öldükten sonra dirilmeye.) [Buhari, Müslim, Nesai] Allah'a kavuşmak ne demek? Sual: Yunus 7-8'de, (Eğer kişi Allah'a ulaşmayı dilemezse ateşe gider) denmiyor mu? CEVAP: Tefsir âlimleri Allah'a kavuşmanın ne demek olduğunu şöyle açıklıyorlar: [Dirilmeyi inkâr edip, hesap için] Bize kavuşmayı ummayanlar, [ahiretten gâfil olduklarından dolayı] dünya hayatına razı olup [dünyayı ahirete tercih ederek] bununla rahatlayanlar ve âyetlerimizden [Yaratanın varlığını gösteren delillerden] gâfil olanlar, işledikleri [günahlar] yüzünden Cehenneme gideceklerdir.) [Yunus 7-8] (Öldükten sonra Allah'a kavuşmayı inkâr, dirilmeyi inkârdır. Ölmeden önce Allah'a kavuşulmaz.) Sual: Nisa 79'da hayır Allah'tan, şer nefsinizdendir buyuruluyor mu? CEVAP: Hâşâ nefsimiz yaratıcı değildir, şerri de yaratamaz, hayrı da. Her şeyin yaratıcısı yalnız Allah'tır. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Her şeyin yaratıcısı Allah'tır.) [Zümer 62, Mümin 62], (Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah'tır.) [Saffat 96], (Rabbin, kendi istediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların seçim hakkı yoktur.) [Kasas 68] Belayı gönderen kim? Kul belayı hak ederse, Allah da ona bela gönderir. İşte bir âyet meali: (Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. [Bununla beraber] Allah çoğunu affeder.) [Şura 30] (Demek ki bela, günahlarımız yüzünden gönderiliyor. Ama gönderen yine Allah'tır. Âyetin devamında, Allah çoğunu affeder deniyor. Demek ki belayı gönderen Odur, çoğunu da affediyor.) (Sana gelen her iyilik, Allahın [bir ihsanı olarak] gelmekte, her kötülük de [günahlarına karşılık olarak] kendinden gelmektedir.) [Nisa 79] (Bundan önceki âyette, Şerri de Allah yaratır buyuruluyor. Bu âyette ise, günahlarınız yüzünden kötülük geliyor buyuruluyor. Ama gönderen, kötülüğü yaratan yine Allah'tır. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmayan mümin değildir.) [Tirmizi]
Kuzey ülkelerde namaz ve oruç
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Avrupa'daki bazı Müslümanlar, yatsı ve sabahın vakti girmeyen yerlerde cemaatle nafile namaz kılıyorlar. Bu doğru mudur? CEVAP: Doğru değildir. Ramazanda kılınan teravih hariç, nafile namazlar cemaatle kılınmaz. Kur'an-ı kerimde, beş vakit namazın vakitleri çeşitli âyet-i kerimelerde bildirildiği halde, "Beş vakit namaz" tabiri geçmez. Bunun hikmetlerinden birisi de, kutuplara yakın yerlerde beş vakit namazın hepsinin vaktinin girmemesidir. Şafiilerin çoğuna göre, yatsı ve sabah namazının vakti girmeyen yerlerde bu namazlar, vakitleri giren en yakın bölgeye kıyas edilerek kılınır. Hanefi âlimlerinin çoğuna göre de, vakit girmediği için bu iki namaz farz olmaz. Nitekim, ayakları olmayan kimse için abdestin farzı dört değil, üçtür. Biri sakıt olmuştur. Bulunmayan ayaklar yerine vücudun başka yerini yıkamak gerekmez. Zengin, İslam'ın beş şartını da yapmakla mükellef iken, fakire zekat vermek ve şartları yoksa, hacca gitmek de farz değildir. Şu halde ifa bakımından, İslam'ın şartı zengine göre beş iken, fakire göre üçtür. Fakire de, (Sen İslam'ın beş şartını yapmaya mecbursun) denilemez. Çünkü onda zenginlik şartı yoktur. Hayzı on gün devam eden bir kadın, her ay on gün namaz kılmaz. Çünkü namaz kılmak için o kadında, hadesten taharet şartı mevcut değildir. Hayzdan kurtulunca kaza etmesi de emredilmemiştir. Kısa gecelerde şafak kaybolmadan fecrin tulu ettiği ülkelerde, yatsı ve vitrin vakitleri girmediği için bu namazları kılmak gerekmez. (Nimet-i İslam) Halebi'de buyuruluyor ki: Vakit girmedikçe, namaz farz olmaz. Nitekim Sadrüddin Bürhan-ül eimme, (Vakti girmediği için yatsı namazı size farz olmaz) diye fetva vermiştir. Şems-ül-eimme Hulvani, (Vakit girmeyen yerlerde yatsı namazı kaza olarak kılınır) diye fetva vermiştir. Ancak bu fetvayı duyan Harezm'de Şeyh-i kebir Bakkali, (Vakit girmeyen yerlerde yatsı namazı farz olmaz) diye fetva verdi. İmam-ı Hulvani bu fetva üzerine, Şeyh-i Kebir'e, (Beş vakit namazdan birini kaldıran kimse, kâfir olmaz mı?) diye sordurunca, Şeyh-i Kebir de, (Dirsekleri ile birlikte elleri veya aşık kemikleri ile birlikte ayakları olmayan kimse için abdestin farzı kaçtır?) dedi. Daha sonra, (İşte bir abdest uzvu noksan olana abdestin farzı, dört değil, üç olduğu gibi, namaz vakitlerinden bazısı girmeyen yerdeki Müslümanlara, sadece vakti giren namazlar farzdır) buyurdu. Bu cevap karşısında, İmam-ı Hulvani, hakkı teslim edip, önceki fetvasından döndü. Namazın şartı ve sebebi Hanefi'de vakit, namazın hem şartı hem de sebebi olduğu için, sebep bulunmayınca yani vakit girmeyince, o namaz farz olmaz. Vakit girmeden de kılınmaz. Kaza etmek de gerekmez. Fakat bazı âlimlere göre bu iki namazı kılmak farzdır. İhtiyata riayet etmek çok iyi olur. Bu bakımdan bu iki namaz, (Vaktine yetişip de kılamadığım son yatsı veya sabah namazının farzını kılmaya) diye niyet edilerek kılınmalıdır. Bu iki namazı, vakitlerinin başladığı en son günün vakitlerinde kılmak iyi olur. Seferi olanın, dört mezhepte de oruç tutması farz değildir. Kutuplara ve Ay'a giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder. Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Bu bakımdan gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer)
Ramazan ayı çok şereflidir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazan ayı yaklaşmaktadır. Bu ayın önemi nedir? CEVAP: Bu konuda imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Mübarek ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz. Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, Cehennemden azat olur. Ramazan-ı şerif ayında, Resulullah, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer. Bu ayı fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir. Kur'an-ı kerim ramazanda indi. Kadir Gecesi bu aydadır. Ramazan-ı şerifte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi. İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir. Hurma ile iftar etmek sünnettir. İftar edince, (Zehebez-zama' vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ) duasını okumak, teravih kılmak ve hatim okumak önemli sünnettir. Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübarek ayda Onun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin! Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir. Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır. ? Oruç tutmak hakkında Ramazanda oruç tutmak hakkındaki ha-dis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Ramazan orucu farz, teravih namazı ise sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai] (Ramazan orucunu farz bilip, sevap bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari] (Ramazan orucunu tutup ölen mümin, Cennete girer.) [Deylemi] (Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani] (Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutun! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya] (Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır.) [Deylemi] (Oruçlu iken çirkin konuşmayın! Birisi size sataşırsa, "Ben oruçluyum" deyin!) [Buhari] Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi) Ama dinî bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazıları aç ve susuz durmanın ne faydası olur ki diyorlar. Oruç tutmaktan maksat nedir? CEVAP: Oruç, yalnız aç ve susuz kalmak değildir. Bir hayvanı veya inanmayan bir kimseyi bir odaya hapsedip aç, susuz bırakmakla oruç tutturulmuş olmaz. Orucun, sabır, şükür, nefis terbiyesi gibi diğer ibadetlerle irtibatı vardır. Onun için hadis-i şerifte, (Her şeyin bir kapısı vardır. İbadetlerin kapısı ise oruçtur) buyuruldu. (İ.Mübarek) Sinir sistemimizin vücuttaki yeri çok mühimdir. Dil sinirleri felç olan konuşamaz. Bacaktaki sinirler felç olursa, insan yürüyemez. Sinirimizin bozulması nispetinde hayatımız, az veya çok tehlike içindedir. Siniri bozuk kimse huzursuz olur, sabredemez. Cemiyetteki kavgaların, cinayetlerin çoğu sinirli olmaktan, sabredememekten ileri gelmektedir. (Oruç sabrın, sabır da imanın yarısıdır) hadis-i şerifi, oruç tutanın sabırlı olduğunu bildirmektedir. (Ebu Nuaym) Böylece orucun imandan da olduğu görülmektedir. İmanlı olan da, imanının kuvvetine göre suç ve günah işlemez. Sinirine hakim olur. Her şeyin bir zekatı vardır. Vücudun zekatı ise açlıktır. Oruç tutarak aç kalanın arzuları kırıldığı için sabretmesi kolay olur. Oruç tutan aç durur. Aç durmak iyidir. Aç duranın basireti açılır. Anlayış kabiliyeti artar. Hadis-i şerifte, (Aç duranın idraki artar, zekası açılır) ve (Tefekkür, ibadetin yarısı, az yemek ise tamamıdır) buyurulmuştur. (İ.Gazali) Çok yiyen çok uyur, çok uyuyanın da ömrü boşa geçmiş olur. Çok yiyen sarhoş gibi olur, dimağı yorgunlaşır. Zekası, zihni dumura uğrar. Açlık, kalbde incelik doğurur. Hadis-i şerifte, (Az yiyenin içi nurla dolar ve Allahü teâlâ, az yiyip içen ve bedeni hafif olan mümini sever) buyuruldu. (Deylemi) Açlıkta arzular kırılır, nefsimiz uysallaşır, serkeşliği kalkar. Çok yemek, gafleti doğurur. Azgın bir atı zaptetmek zor olduğu gibi, çok yedirmekle azan nefsi zaptetmek de zordur. Açlıkla terbiyesi kolaylaşır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (İnsan kalbi tarladaki ekin, yemek ise yağmur gibidir. Fazla su ekini kuruttuğu gibi, fazla gıda da kalbi öldürür.) [İ.Gazali] Her zaman tok olan şefkatsiz ve merhametsiz olur. Tok, acın halini bilmez. Çok yiyen sert ve katı kalbli olur. Hadis-i şerifte, (Çok yiyip içmekle kalbinizi öldürmeyin!) buyuruldu. (İ.Gazali) Açlık, günah işleme arzusunu kırar, kötülük etmeye mani olur. Hadis-i şerifte, (Açlık ve susuzlukla nefisle cihad etmek, Allah yolunda cihad gibidir) buyuruldu. (İ.Gazali) Hastalıkların başı... Çok yiyen çok su içer. Çok su içen çok uyur. Çok uyuyanın ömrü uyku ile geçtiği için dünya ve ahiret kazancına mani olur. Demek ki açlık, sinirleri uyanık, zinde tutar. Fazla tokluk ahmaklığa yol açar. Okuduğunu ezberlemesi ve hatırında tutması zor olur. Hadis-i şerifte, (Her gün bir defa yemek yenmesi itidaldir) buyuruldu. (Beyheki) İki günde üç defa yemek yemenin normal olduğu bildirilmiştir. Hastalıkların çoğu çok yemekten ileri gelir. Hadis-i şerifte, (Çok yiyip içmek hastalıkların başıdır) buyuruldu. (Dare Kutni) Az yiyenin vücudu sıhhatli olur. Hadis-i şerifte, (Oruç tutan sağlıklı olur) buyuruldu. (Taberani) Çok yiyende acıma hissi azalır. Arzuları artar, harama dalar. Gayri meşru arzuları harekete geçiren yolları tıkamak gerekir. Açlık şeytanın yolunu tıkar. Hadis-i şerifte, (Şeytan, damardaki kan gibi, vücutta dolaşır, açlık ile yolunu daraltın) buyuruldu. (İhya)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı kimseler "Oruç tutmak vücuda zararlı" diyor. Bu söz doğru olabilir mi? CEVAP: Yanlıştır. Çünkü Allahü teâlâ, zararlı olan bir şeyi emretmez. Tıp uzmanları diyor ki: Oruçlu kimselerde adrenalin ve kortizon hormonları kana daha kolaylıkla karışmaktadır. Bu hormonlar, tesirlerini kanserli hücreler üzerinde de göstermektedir. Böylece bu hormonlar kansere karşı bir çeşit kalkan rolünü oynamakta, yani kanser hücrelerinin çoğalmasını önlemektedir. Oruç tutan bünye, adeta bakıma girer, iç organları saran yağlar erir, vücudun zindeliği artar, direnme gücü kazanır, mide, böbrek, şeker, kalb ve karaciğer hastalıklarına karşı mukavemeti artar. Karaciğer, oruçlu iken, 3-5 saat istirahat eder, gıda depolama işine bir müddet ara vermiş olur. Bu arada, korunma sistemini güçlendirici globülinleri hazırlar. Midedeki kaslar ve salgı ifraz eden hücreler, oruç müddetince birkaç saat dinlenir. Kan hacmi de azaldığı için tansiyon düşerek kalb rahatlar. Gıda artıkları iyi yakılmayınca, damarları yıpratır. Yakılmayan yağlar, damarları daraltır, damar sertliği denilen rahatsızlığa sebep olur. Akşama doğru vücutta gıda hemen hiç kalmaz. Yani bütün gıdalar yakılmış olur. Bu bakımdan bazı hastalıklara oruç tutmak iyi gelmektedir. Oruçlu iken vücudun diğer organlarında da dinlenme olur. Az yemek ve oruç tutmak vücudun sıhhati için önemlidir. Zekat, malın kiridir. Zekat veren, malını kirden koruduğu gibi, oruç tutan da vücudun zekatını ödemiş, hastalıklardan onu korumuş olur. Peygamber efendimiz, (Her şeyin bir zekatı vardır. Vücudun zekatı ise oruçtur) buyurmuştur. (İbni Mace) Orucun faydaları çoktur. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Oruç iç organları inceltir. Eti eritir ve Cehennem ateşinden uzaklaştırır. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hatırına, hayaline gelmeyen Allah'ın nimetleri ancak oruç tutana nasip olur.) [Taberani] Orucun sevabı diğer ibadetlere göre daha fazladır. Hadis-i kudside, (Her iyiliğe, on mislinden 700 misline kadar sevap verilir. Fakat oruç bana mahsustur, onun mükafatını ben veririm. Çünkü kulum, benim için şehvetini ve yeme içmesini bırakmıştır) buyuruldu. (Buhari) Özel bir şeref!.. Her iyiliğin sevabını Allahü teâlâ verdiği halde, orucun sevabı için, (Ben veririm) buyurmasının hikmeti vardır. Yeryüzünün tamamı Allahü teâlânın mülkü olduğu halde, Kâbe'ye (Beytullah) yani (Allah'ın evi) denmesi ona şeref vermek içindir. (Oruç bana mahsustur) demekle de ona özel bir şeref vermiştir. Oruç tutana verilecek sevabın muayyen bir ölçüsü yoktur. Oruçlunun durumuna göre, çok sevap verilecektir. Başkaları oruç yerken oruç tutmak daha sevaptır. Hadis-i şerifte, (Oruçlunun yanında oruçsuzlar yiyince, melekler, oruçluya dua eder) buyuruldu. (Tirmizi) Herhangi bir sebeple nafile oruç tutamayan, şükretmeli; misafirlere, fakirlere yemek yedirmelidir. Hadis-i şerifte, (Şükredip yemek yediren, sabredip oruç tutan gibidir) buyuruldu. (Tirmizi) Şükredenlere çok mükafat verilecektir. Şükür, İslamiyet'e uymak demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Ramazanda nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu aya saygısızlık edenin, bu ayda günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer) buyurmaktadır. O halde bilhassa Ramazan ayında günah işlemekten daha çok sakınmak gerekir. Cuma günü yapılan ibadetlere de kat kat sevap verilir. Cuma günü işlenen günahlar da iki kat yazılır. Kıymetli günlerin değerini bilmeye çalışmalıdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazıları, (Namaz kılmayan, içki içen, açık gezen veya başka günah işleyen bir kimse, boşuna oruç tutmamalı) diyorlar. Bu söz doğru mudur? CEVAP: Hayır dine aykırıdır. Birkaç günah işleyenin, diğer günahları da yapması gerekmez. Hem oruç tutup hem de günah işleyen kimse, oruç tutmakla hasıl olan büyük sevaba kavuşamaz. Fakat ahirette niçin oruç tutmadın diye hesaba çekilmez. Oruç borcunu ödemiş olur. Hatta orucun bereketiyle diğer günahlardan da kaçma imkanı olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Bütün günahlara tövbe edip hepsinden kaçmak büyük nimettir. Bu yapılamazsa, bazı günahlara tövbe etmek de nimettir. Bunların bereketiyle belki bütün günahlara tövbe etmek nasip olur. Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini de kaçırmamalı.) Namazın dinimizdeki yeri, oruca göre daha önemli ise de, bir kimseye namaz kılmadığı için, (oruç da tutma) denmez. Aksine, (Namaz kılamıyorsan, orucu bari terk etme) denir. Namaz kılmamakla büyük bir günaha giren kimse, oruç tutmazsa günah miktarı daha da çok artar. Birkaç günaha müptela olan kimse, birinden vazgeçmek isterse, ona, (Diğerlerini bırakmadığına göre bu günaha da devam et) denmez. Günah miktarı ne kadar azaltılırsa o kadar iyi olur. Allah'tan korkup bir günahtan vazgeçmek iman alametidir. Hadis-i şerifte, (Ömründe bir defa Allah'ı anan veya Ondan korkan Müslüman, Cehennemden çıkar) buyuruldu. (Tirmizi) Müjdeleyici olmak gerekir Günah işleyen, oruç tutuyor veya zekat veriyorsa, (Aman bunları bari bırakma) demelidir! Bu ibadetleri de yapmazsa, dinden tamamen uzaklaşabilir. Korkutmaktan çok, müjdeleyici olmak gerekir. Peygamber efendimiz, (Allah'ın rahmetinden ümit kestirip, dinden nefret ettirenlere lânet olsun! Kolaylaştırın, güçleştirmeyin) buyurdu. (Buhari) Bir genç, Peygamber efendimize, (Şu üç günahı bırakamıyorum) dedi. O üç günah, yalan, zina ve içkidir. Resulullah efendimiz, (Bu üç günahtan yalanı benim için bırak) buyurdu. O genç, kabul edip gitti. Daha sonra, diğer iki günahı işlemek isteyince, (Bu günahları işleyip Resulullahın karşısına çıkınca, "Ben işlemedim" desem yalan söylemiş olurum. Eğer işlediğimi söylersem, beni cezalandırır) diye düşündü. Diğer iki günahtan da vazgeçip salihlerden oldu. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayâdandır. Hayâ da imandandır. Günah gizlenmezse, fasıklar bundan cesaret alır. (Falanca günah işliyor. Ben de işlesem ne çıkar?) diyebilirler. (Falancalar şunu bunu yapıyor, onlara günah değil de bize mi günah) diyebilirler. Buna sebep olmamalı. Her ne kadar bazı sapıklar, (günah işleyen, mesela namaz kılmayan kâfir olur) diyorlarsa da, günah işleyen, Müslümanlıktan çıkmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: Günah kalbi karartır (Cebrail aleyhisselam, "Ümmetine müjde ver ki, müşrik olarak ölmeyen Cennete girer" dedi. Ben, "Zina ve hırsızlık eden de mi Cennete girer" diye üç defa sordum. Evet, zina ve hırsızlık eden de Cennete girer" dedi. Daha sonra, "İçki içse de, yine sonunda Cennete girer" dedi.) [Buhari] [Ancak bu günahların cezaları çekildikten sonra Cennete girilir.] Bu Ehl-i sünnet itikadıdır. Günahları hafif görmek değildir. Bu inanış, insanı günaha sevk etmemeli! Her günah, kalbi karartır ve insanı küfre sürükleyip ebedi Cehennemde kalmaya sebep olabilir. Her günahtan kaçınmalı, çünkü Allah'ın gazabı günahlar içinde saklıdır. Belam-ı Baura, çok ibadet eden büyük bir âlim iken, bir günah yüzünden kâfir oldu. Günah işleyen hemen tövbe etmelidir!
İmsakiyelerin farklı olması
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazan imsakiyeleri neden farklıdır? CEVAP: Bugün ülkemizde, iki çeşit imsakiye dağıtılmaktadır. Bir kısmı, yüz senedir kullanılmakta olup, doğruluğunda en ufak bir şüphe, tereddüt hasıl olmamış namaz vakitleri cetvelini aynen muhafaza eden takvimler; bir kısmı da, 1983'ten sonra, çok oruç tutuyoruz diyenleri susturmak gayesiyle, imsak vaktini uzatan takvimlerdir. 1983 yılından önce bütün takvimler aynı idi. Fakat 1983'ten itibaren Diyanet İşleri temkin vakitlerini kaldırdığından, böyle farklı iki durum ortaya çıkmıştır. 1983 tarihinden önceki takvimlerin yanlış olmadığını herkes kabul etmektedir. Bu hususta bir ihtilaf yoktur. Nitekim, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 30 Mart 1988 tarih ve 234-497 sayılı müftülüklere gönderdiği tamimde şöyle denilmektedir: "1983 öncesi takvim ile yeni uygulama arasında sadece temkin farkı bulunmaktadır. Buna göre 1983 öncesindeki uygulama yanlış değildir." Türkiye Gazetesi Takvimi Türkiye Gazetesinin Takvimi ve Fazilet Takvimi ile diğer bazı takvimler, doğruluğunda ittifak olan 1983 öncesine göre hazırlanmaktadır. Diyanet'in tamiminde bildirdiği gibi, 1983 yılından önceki uygulamaya göre hazırlanan takvimler ile bu takvimlere dayanılarak hazırlanan "Ramazan imsakiyeleri" yanlış değil, sadece temkinlidir. Temkin nedir, âlimler, bu temkini niçin koymuştur? Kısaca bunu da izah edelim: Bir namaz vakti hesaplanırken, hesabı yapılan şehrin arazisinin yükseklik ve alçaklık, doğu-batı, kuzey-güney, genişlik gibi durumlarının göz önüne alınması gereklidir. Ayrıca vakte tesir edecek atmosfer şartlarının da en anormal hali düşünülerek, bütün bu şartların hepsini karşılayarak, vakti emniyet altında tutacak zamana, vaktin temkini denir. Bu vakit, ibadet vaktinin emniyeti bakımından zaruri olarak konulması şart olan bir zamandır. Temkinsiz yapılan ibadet, vaktin dışına taşmış olabilir. Bilindiği gibi, namazları vaktinde kılmak şarttır. Birkaç dakika önce kılınsa namaz sahih olmaz. Oruç da böyledir. Güneş batmadan önce yiyip içilince, oruç sahih olmaz. Namazları vakit girdikten üç-beş dakika sonra kılmakta hiç mahzur yoktur. Güneş battıktan 5-10 dakika sonra orucu açmakta da mahzur yoktur. Hatta yıldızlar görülünceye kadar geciktirmek caizdir. Nur-ül izâh şerhinde; "Bulutlu gecelerde, orucun bozulmasından korunmak için, ihtiyatlı davranarak oruç açmayı biraz geciktirmelidir. Yıldızlar görülmeden önce iftar eden acele etmiş olur" buyuruluyor. Oruç tehlikeye sokuluyor Yeni takvimlerde, imsak vakti 10-15 dakika geciktirilmektedir. Böyle olunca, oruç tehlikeye sokulmaktadır. İmsak vaktinde eski cetvelleri esas alıp, yeni takvimlerden 10-15 dakika önce yiyip içmeyi kesmekte hiç mahzur yoktur. Hatta çok iyi olur, tedbirli ve temkinli hareket edilmiş olur. Tedbirsizlik ve temkinsizlik sebebiyle namaz ve oruçları ifsat etmemek gerekir. İki takvim arasında fark; biri temkinli, öteki temkinsizdir. Türkiye Gazetesi Takvimi, ehil kimseler tarafından, çok hassas bir şekilde hazırlanmıştır. Bu hususta takvimimizde her ay, "Mühim Tenbih" başlığı altında ikaz yapılmaktadır. Mevcut takvimler içinde, Türkiye Gazetesi Takvimi ve bu takvim esas alınarak hazırlanan "Ramazan imsakiyeleri" temkinli olup, en uygun olanıdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ramazan ayının fazileti nedir? CEVAP: Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki: (Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai] (Ramazan ayı gelince, "Hayır ehli, hayra koş, şer ehli, kötülüklerden el çek" denir.) [Nesai] (Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder.) [Taberani] (Ramazan gelince, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi] Günahlara Kefaret... (Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani] (Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym] (Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur] (Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya] (İslam, Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim] (Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrası, ancak oruçlular içindir.) [Taberani] Resulullah Efendimizin Rüyası Rüyamda acayip şeyler gördüm. Ümmetimden birini azap melekleri yakalamıştı. Aldığı abdestler gelip, onu içindeki zor durumdan kurtardı. Birini gördüm, kabri onu sıkıyordu. Kıldığı namazlar gelip, onu kabir azabından kurtardı. Birine şeytanlar musallat olmuştu. Ettiği zikirler gelip, şeytandan onu kurtardı. Birinin de susuzluktan dili çıkmıştı. Tuttuğu Ramazan orucu gelip, susuzluğunu giderdi. Birini zulmet sarmıştı. Yaptığı hac gelip karanlıktan çıkardı. Birine ölüm meleği gelmişti. Ana babasına yaptığı iyilikler gelip, ölümüne engel oldu, geciktirdi. Birini Müslümanlarla konuşturmuyorlardı. Sıla-i rahim gelip, ona şefaat etti, onlarla konuştu. Peygamberinin yanına gitmek isteyene engel oluyorlardı. Aldığı gusül, onu alıp yanıma getirdi. Ateşten korunmak isteyen birisine, sadakası gelip ateşe perde oldu. Birini zebaniler alıp Cehenneme götürürken, yaptığı emr-i maruf ve nehy-i münker gelip kurtardı. Biri Cehennem ateşine atılmıştı. (Allah korkusu ile döktüğü) gözyaşları gelip oradan kurtardı. Birine amel defteri solundan verilirken, Allah korkusu gelip, defterini sağa aldı. Sevapları hafif gelen birine, kendinden önce ölen çocukları gelip, sevabını ağırlaştırdı. Cehennemin kenarında korkudan titreyen birine, Allah'a olan hüsnü zannı gelince, titremesi durdu. Sırattan zorla geçen biri, Cennete geldi. Fakat kapılar kapalıydı. Kelime-i şehadeti gelip, onu Cennete koydu. (Hakim)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Musa aleyhisselâmın mucizesini gören sihirbazlar O'nun Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş hak peygamber olduğunu tasdik edip, "Biz âlemlerin Rabbine, Hazreti Musa ve Hazreti Harun'un Rabbine iman ettik!" dediler. Musa aleyhisselâmın galip gelmesine ve sihirbazların hep birden iman etmelerine pek çok kızan Firavun onları tehdit etti. İman eden sihirbazlar, Firavun'un bu tehditlerine hiç aldırış etmediler ve dediler ki: "Biz, Hazreti Musa'nın mucizelerine ve bizi yaratan Allahü teâlânın rızasına karşı, seni tercih etmiyoruz, beğenmiyoruz. Şimdi bizim üzerimize ne hükmedersen et. Ama sen, hevân üzere, kendi görüşünle ancak şu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin; ahiret hayatı ise bâkîdir. Biz, hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihrin vebalini magfiret etmesi için Rabbimize iman ettik. Sen ne kadar tehdit etsen de, biz imanımızdan dönmeyiz." Sihirbazlardan bazıları, bu karşılaşma olmadan evvel Firavun'a; "Kendisi ile karşılaşacak olduğumuz Musa'yı (aleyhisselâm) bize uyurken gösterebilir misin?" demişlerdi de, o; "Peki" deyip göstermişti. Sihirbazlar, Hazreti Musa uyurken asasının onu koruduğunu görmüşler ve hayretle Firavun'a gelerek demişlerdi ki: - Onun yaptığı sihir değildir. O, ilâhî bir kudret ile olmaktadır. Sihir olsa, uyurken asasının bir şey yapamaması lâzımdı. Zira, sâhir uyuduğunda, sihri tesirli olmaz. Firavun ise bunların sözlerine iltifat etmeyip, sihir yapmaları için onları zorlamış; onlar ise mağlûp olacaklarını bildikleri hâlde, istemeye istemeye bu işe girmişlerdi. Bundan dolayı Firavun'a verdikleri cevapta şöyle demişlerdir: - Bize zorla yaptırdığın sihrin vebalini magfiret buyurması için, Rabbimize iman ettik. Sihirbazların, kendisinden korkmadıklarını bildirmeleri üzerine, Firavun, başkalarının da Hazreti Musa'ya tâbi olmalarını önlemek, insanların gözlerini korkutmak için, akşam olunca, o gün iman eden sihirbazların hepsinin, ellerini ve ayaklarını çaprazlama olarak kestirdi ve hurma dallarına astırdı. Böylece elleri, ayakları kesilip, hurma dallarına asılanların hepsi şehit oldu. Sabahleyin hepsi kâfir ve sihirbaz iken, akşamleyin mümin ve şehit olarak vefat ettiler. Bütün ahalinin gözleri önünde rezil ve perişan olan Firavun, Hazreti Musa'ya herhangi bir zarar veremedi. Musa ve Harun aleyhimesselâm da oradan ayrıldıktan sonra, kavimleri olan İsrailoğullarının yanına geldiler.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Orucun farzı kaçtır? CEVAP: Orucun farzı üçtür. Bunlar: 1- Niyet etmek. 2- Niyeti, ilk ve son vakitleri arasında yapmak. 3- İmsak vaktinden güneşin batmasına kadar olan zaman içinde, orucu bozan her şeyden sakınmaktır. *** Sual: Oruca niyetin vakti ne zaman başlar? CEVAP: Ramazanda ve nafile oruçlarda niyetin ilk vakti, güneş battıktan sonra başlar. Son vakti ise, ertesi günü öğleye bir saat kalıncaya kadardır. Kaza ve kefaret oruçlarında ise, akşamdan imsak vaktine kadardır. Ramazanda oruca niyet ederken, akşamdan imsak vaktine kadar, "Yarın oruç tutmaya", imsaktan sonra ise "Bugün oruç tutmaya" denir. Yanılıp yanlış söylense de, oruç tutulacak gün bilindiği için mahzuru olmaz. Ramazanda bir aylık oruca toptan niyet edilmez, her gün ayrı ayrı niyet etmek farzdır. Gece yatarken yemeği yiyip veya yemek yemeden niyet edilse, sonra gece uyanınca, sahura kalkınca yemek yemekte mahzur yoktur. Akşam yemeği yerken niyet etmek iyi olur. Niyetten sonra da, imsak vaktine kadar yiyip içmekte mahzur yoktur. Ramazanda, "Yarın dişim ağrımazsa oruç tutarım, ağrırsa tutmam" diye akşamdan niyet edilse, böyle şüpheli niyet ile oruç tutmak sahih olmaz. *** Sual: Bozulursa kefaret olmasın diye, Ramazan orucuna imsaktan sonra niyet etmek caiz mi? CEVAP: Caizdir, fakat böyle bir şeye lüzum yoktur. *** Sual: Ramazanda gece niyet etmeyi unutan ne yapmalı? CEVAP: Öğleye bir saat kalıncaya kadar niyet edilir. Sahura kalkmak niyettir, oruç tutmak niyetiyle yatmak da niyettir, sahura kalkılmasa da oruca niyet edilmiş olur. *** Sual: Takvimlerde yazılı olan imsak ne demektir? Bu vakitte sabah namazı kılınır mı? CEVAP: İmsak, gecenin bitimi, yiyip içmenin yasak olan vaktin başlaması demektir. Türkiye Gazetesi Takvimi'nde yazılı olan imsak vaktinde, yiyip içmeyi kesmelidir! Bundan 20 dakika kadar sonra sabah namazı kılınabilir! Yanlış takvimlere göre hareket edip de, yiyip içmeye ezan okununcaya kadar devam eden kimsenin, suçu yanlış takvime bulması, kendini mesuliyetten kurtaramaz! *** Beyaz iplik siyah iplik Sual: Babam oruç tutarken, takvime göre değil, Kur'ana göre hareket ediyor. Siyah iplikle beyaz iplik birbirinden ayrılıncaya kadar yiyip içiyor. Ortalık ağardığı için şüpheleniyorum. Doğru mu? CEVAP: Bekara suresindeki, (Beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyip için) mealindeki 187. âyetindeki iplikler, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığıdır. Âyet-i kerimenin anlamı, (Gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı, iplik gibi birbirinden ayrılıncaya kadar yiyip için) demektir. Bu âyet-i kerimeyi duyan bir zat, (Ya Resulullah, ben gündüzün geceden ayrıldığını öğrenmek için yastığımın altına bir beyaz iplik ile bir siyah iplik koydum. Fakat gecenin bitişini yine de tespit edemedim) dedi. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, (O iplikler, gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığıdır) buyurdu. Eğer Peygamber efendimiz açıklamasa idi, beyaz ipliğin aydınlık, siyah ipliğin karanlık olduğunu nereden bilecektik? Kur'an-ı kerimden anladığımıza uyarak, gencin babası gibi, bilhassa bulutlu havalarda, daha ortalık karanlık diye, güneş doğana kadar yiyip içerdik.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir iş sebebiyle iftarı ne kadar geciktirmek caiz olur? CEVAP: Akşam vaktinin girdiği kesin olarak biliniyorsa, önce hurma, su gibi bir şey ile oruç açılır sonra namaz kılınır. Yemeği tezce yiyip sonra namaz kılmak da caizdir. Ancak iftar sofrasında çeşitli yemekler olduğu için, akşam namazı gecikebilir. Namaz mekruh vakte kalabilir. Bu bakımdan önce namazı kılmak ve sonra yavaş yavaş yemeği yemek daha uygun olur. Vaktin girdiği kesin belli değilse, önce namazı kılmak gerekir. Daha sonra vaktin girmediği anlaşılırsa, namazı iade etmek mümkündür. Fakat vakit girmeden oruç açılırsa, oruç bozulmuş olur. Telafisi de mümkün olmaz. Hadis-i şerifte, (İftarı acele edin) buyuruldu. Acelenin son vaktinin, muteber kitaplarda, yıldızlar görününceye kadar olduğu bildiriliyor. Bu da takriben akşam vakti girdikten yarım saat sonradır. Hadis-i şerifte, (Yıldızlar görünmeden iftar eden, sünnetimle amel etmiş olur) buyuruldu. (İbni Hibban) Güneşin battığı iyi anlaşılınca, önce E'uzü ve Besmele okuyup, (Allahümme yâ vâsi'al-magfireh igfirli ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-müminine vel müminât yevme yekumülhisâb) denir. Bir iki lokma iftarlık yiyip, (zehebezzama' vebtelletil-uruk ve sebetel-ecr inşâallahü teâlâ) denir ve yemeğe başlanır. İftar duasının manası, (Açlık zamanı bitti. Damarlarımızın suya kavuşması vakti geldi. İnşâallah sevap hasıl oldu) demektir. Ramazanda şöyle dua da edilir: Ya Rabbi, Ramazan-ı şerifin şefaatine nail eyle! Ramazan-ı şerifte af ve mağfiret eylediğin ve Cehennemden azat eylediğin kulların arasına bizleri de dahil eyle! Oruç tutamayanlar Sual: Oruç tutmamayı mubah kılan özürler nelerdir? CEVAP: Oruç tutmamayı mubah kılan özürler şunlardır: 1- Hastalık: Hasta olan veya oruç tutunca hastalığı artan kimse, oruç tutmaz veya tutuyorsa bozabilir. Hastaya bakan da, hasta hükmündedir. Hastaya bakmak için sıkıntıya girerse, oruç tutmayabilir. 2- Sefer: 104 km uzağa giden kimse, 15 günden az kaldığı yerde seferi olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, orucu kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Seferde, sıkıntı içinde oruç tutmak iyilik sayılmaz) buyuruldu. (Buhari) 3- Gebe ve emzikli olmak: Kendine veya çocuğuna bir zarar gelecekse, gebe ve emzikli kadın oruç tutmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, gebe ile emzikli kadına oruç tutmaması için ruhsat verdi, orucunu tehir etti) buyuruluyor. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesai) Emzikli kadın, ister kendi çocuğunu emzirsin, isterse başkasının çocuğunu emzirsin hüküm aynıdır. 4- Açlık ve susuzluk: Kendisine şiddetli açlık ve susuzluk meydana gelen kimse, ölüm tehlikesi varsa veya aklı gidecekse yahut hastalanıp bir zarara uğrayacaksa, orucunu bozabilir. 5- İhtiyarlık: Çok yaşlı kimse, oruç tutamayacak halde ise, oruç tutmaz, iyileşme ihtimali de yoksa, tutamadığı günler için fidye verir. 30 günün fidyesi 53 kg. undur. 6- İkrah: Oruç tutan, (Orucunu bozmazsan seni öldürürüm veya bir uzvunu keserim) diye tehdit edilmişse, dediğini yapmaya gücü yetiyor ve blöf yapmıyorsa, oruçlunun orucunu bozması mubah olur. ? Özürsüz oruç tutmamak Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi) Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Teravih kaç rekattir ve cemaatle kılmak sünnet midir, nasıl kılınır? CEVAP: Peygamber efendimiz, 3-4 gün teravihi cemaatle kıldırdı, daha sonra evden çıkmadı. Sebebi sorulunca, (Teravih namazının size farz olacağından korktuğum için evden çıkmadım) buyurdu. (Buhari) Teravihin 20 rekat oluşu ve cemaatle kılınması hadis-i şerifle bildirilmiştir. Sünnet olduğu İcma ile sabittir. Peygamber efendimiz, teravihi, 8, 12 ve 20 rekat olarak da kılmıştır. İbni Abbas hazretleri bildiriyor ki, Resulullah, yatsıdan sonra, vitirden önce, 20 rekat namaz kıldıktan sonra, (Ramazanda 20 rekat teravih namazı kılanın, yirmi bin günahı affolur) buyurdu. (İbni Ebi Şeybe) İmam-ı a'zam hazretleri, (Teravih namazı sünnet-i müekkededir. Hz. Ömer, teravihin 20 rekat olarak cemaatle kılınmasını kendiliğinden ortaya çıkarmadı. O, elindeki sağlam esasa, yani Resulullahın sünnetine dayanarak emretti) buyuruyor. (El-İhtiyar) Resulullah teravihi hiç kılmasa bile hulefa-i raşidinin kılması, sünnet olması için kâfidir. Hadis-i şerifte, (Sünnetime ve hulefa-i raşidinin sünnetine sımsıkı sarılın) buyuruldu. (Buhari) Teravihin cemaatle kılınması Sünnet-i kifaye'dir. Yani bir mahallede cemaatle kılınınca, diğerleri evde kılsa, sünnet ifa edilmiş olur. Kazası gerekmez Erkeklerin camide cemaatle namaz kılmalarının, evde kıldıkları namazdan 27 derece daha fazla sevap olduğu, kadınların ise, evde namaz kılmalarının, camide namaz kılmalarından daha çok sevap olduğu hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Teravih namazı iki veya dört rekatte bir selam vererek kılınır. Fakat iki rekatte bir selam vermek daha iyidir. Teravih namazını on rekatte bir selam vererek iki selamla bitirmek caiz, fakat mekruhtur. Şafii'de ise hiç sahih olmaz. Teravih, vitirden önce kılınır. Vitirden sonra da kılmak caizdir. Kılınamayan teravih namazının kazası gerekmez. Yatsıyı cemaatle kılan, teravihi yalnız, vitri de cemaatle kılsa mahzuru olmaz. Hatta teravihi kılmasa da, farzı kılmış olduğu imama uyarak vitri kılabilir. İmamla birlikte yatsının farzı kılınsa, sonra imam gitse, cemaatten biri imam olup teravihi ve vitri kıldırsa sahih olur. Birkaç kişi camiye girince, yatsının farzının kılınmış olduğunu görseler, biri imam olup yatsının farzını kıldırsa ve teravih kıldıran imama uysalar vitri de bu imamla kılsalar sahih olur. Camiye gidemeyenler... Bir özrü sebebiyle camiye gidemeyen, teravihi evde yalnız başına kılabilir. Hanımı, anası ve kızı ile de cemaat yapıp kılabilir. Fakat imam, sünnete uygun kıldırıyorsa, erkekler camiye gitmelidir. Bazı imamlar tadil-i erkana riayet etmeyerek teravihi hızlı kıldırıyor. Halbuki Hanefi'de tadil-i erkan vaciptir. Vaciplerinden biri kasten terk edilerek kılınan namazı tekrar kılmak vaciptir. Unutularak vacip terk edilirse, secde-i sehv gerekir. Tadil-i erkan, Şafii'de ise farzdır. Farz terk edilince namaz sahih olmaz. Teravih de olsa, sahih olmayacak kadar hızlı kılmak caiz olmaz.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kimlerin fıtra (fitre) vermesi gerekir? CEVAP: İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak zekat nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın fıtra vermesi vacip olur. Nisaba malik değilse fıtra vermesi vacip olmaz. Fakat vermesi iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ramazan orucu, gökle yer arasında durur. Sadaka-i fıtr verilince yükselir.) [Ebu Hafs] (Sadaka-i fıtr, oruçlunun, uygunsuz sözlerinden hasıl olan günahları temizler.) [Beyheki] (Sadaka-i fıtr, zenginlerinize bir tezkiyedir. Fakirleriniz de verirse, Allahü teâlâ onlara daha çoğunu verir.) [Ebu Davud] [Tezkiye, temize çıkarma, temizleme demektir.] Diğer üç mezhepte, bir günlük yiyeceği olanın fıtra vermesi farzdır. Hadis-i şerifte, (Sadaka-i fıtrı, küçük büyük, zengin fakir herkesin vermesi gerekir) buyuruldu. (Ebu Davud) Dinen zengin olmayan herkes, fıtra, zekat alabilir. İhtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, zekat nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın, fıtra vermesi vacip olur. Fıtra, zekat alması, haram olur. Fıtra nisabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez. Halk arasındaki zenginlikle, dinin bildirdiği zenginlik farklıdır. Nisap miktarı malı veya parası olmayan bir kimse, fakir demektir. Evi olmayan, kirada oturan bir kimse nisap miktarı paraya, altına veya ticaret malına sahip ise dinen zengin sayılır, böyle bir kimsenin zekat vermesi gerekir ve zekat alması caiz olmaz. Ticaret için olmayan malların zekatı verilmez. Gelirleri nisaba dahil edilir. Nisaba malik olmayan herkes fakir sayılır, zekat alabilir. Nisaba malikse fıtra vermesi vacip olur. Asgari maaş alan bir kimse, borçları çıktıktan sonra, nisaba malik ise, zengin sayılır, fıtra vermesi gerekir. [Nisap, 96 gr altın veya bu değerde para, ticaret malı demektir.] Sadaka-i fıtr, ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caiz ise de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevaptır. Şafii'de ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zengin ise fıtra vermesi gerekir. Sadaka-i fıtrın miktarı her yıl değişmez. Fıtra olarak yarım sa' buğday veya un, yahut bir sa' arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yarım sa' ölçek, ihtiyatlı olarak 1750 gramdır. Bir sa' ise 3500 gramdır. Bu miktarlar kıyamete kadar hiç değişmez. Fıtra olarak, ya bizzat buğday, un, arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yahut değeri kadar altın veya gümüş verilir. Buğday, un ve diğerlerini vermek güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verilebilir. Fıtra miktarları ve bugünkü değerleri yaklaşık olarak şöyledir: Fıtranın cinsi Miktarı (gr) Değeri (TL) Buğday 1750 1.000.000 Un 1750 1.200.000 Un (İyi) 1750 1.500.000 Arpa 3500 1.100.000 Kuru üzüm 3500 7.000.000 K. Üzüm(İyi) 3500 9.000.000 Hurma 3500 5.000.000 Hurma (İyi) 3500 85.000.000
Hasta ve ihtiyarlıkta oruç
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta, orucunu nasıl tutar? CEVAP: Çok yaşlanıp, ölünceye kadar ramazan orucunu veya kaza oruçlarını tutamayacak ihtiyar ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, gizli yiyip içmeli. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta fidye verir.) [Nesai] Çok yaşlı olup oruç tutamayan kimse, zengin ise, her günün orucu için fidye verir. Fakir olan fidye vermez, dua eder. Fidye olarak, her gün için bir fıtra miktarı un, hurma veya üzüm verilir. Mesela 30 gün oruç için 53 kg un veya 105 kg hurma veya üzüm verilmesi kâfidir. Yahut bu kadar unun kıymeti kadar altın, tutulamayan otuz gün orucun fidyesi olarak, bir veya birkaç fakire, ramazanın başında veya sonunda verilebilir. Fakir, aldığı fidyeyi kendisi kullandığı gibi, başka birine de verebilir. Fidye verdikten sonra, oruç tutabilecek hale gelen tutamadığı oruçlarını kaza eder. (Nehr-ül-fâık) Hastalık, yaşlılık gibi bir özürden dolayı ramazan orucunu tutamayan zenginin, bu durumu ölünceye kadar devam etse, fakirlere yemek verilmesini vasiyet eder. Velisi de, onun tutamadığı her oruç için, fakire bir fıtra veya değerini verir. *** Sual: Bir hastalık sebebiyle iğne [enjeksiyon] yapılınca oruç bozulur mu? CEVAP: Evet bozulur kaza gerekir. Böyle bozulan oruçtan sonra yiyip içmekle kefaret gerekmez. *** Sual: Bir hasta, ilaç alarak orucunu bozsa, kefaret gerekir mi? CEVAP: Gerekmez. Çünkü dinimizin bildirdiği bir özürle, yani zaruretle oruç bozulunca yalnız kaza gerekir. Fakat basit bir şey için oruç bozulursa kefaret de gerekir. *** Sual: Ağızdaki yara için oruçlu iken ilaçla gargara uygun mu? CEVAP: Ağızdaki yara, namazda okumaya mani değilse, ilaçla gargara mekruh olur. Okumaya mani olursa, ilaçla gargara etmek mekruh olmaz. Çünkü özür vardır. *** Sual: İşyerinde iş gereği toz oluyor, ayrıca sigara içen de oluyor. Bunlar orucuma zarar verir mi? CEVAP: Tozlu, dumanlı şey koklamak, başkasının içtiği sigara dumanı yahut tütsülerin dumanını çekmek orucu bozar. Fakat ağzından veya burnundan boğazına toz, duman kaçsa, oksijen gazı tüpü ile sun'î hava verilse, başkalarının içtiği sigaranın dumanı ağzına, burnuna girmesinden sakınmak mümkün olmasa, oruç bozulmuş olmaz. Unlu işlerde çalışanın sakındığı halde, ağzına burnuna giren un tozları orucu bozmaz. Kömür işinde çalışan kimsenin ağzına, burnuna kömür tozu girse, orucu bozulmuş olmaz. Çünkü bundan sakınma imkanı yoktur. *** Sual: Midesi tamamen alınan kimse, oruç tutabilir mi? CEVAP: Evet tutabilir. *** Sual: Bir kadın ramazanda hayz olursa, yiyip içebilir mi? Hayzı sona erince, yiyip içebilir mi? CEVAP: Ramazan-ı şerifte, gündüz hayzı sona eren kadın, bir şey yiyip içmeden oruçlu gibi durur. Fakat oruçlu iken hayzı başlayan kadın, oruçlu gibi durmaz, yiyip içebilir. Ancak oruçluların gözü önünde yememelidir! *** Sual: Gündüz uyurken ihtilam olunca oruç bozulur mu? CEVAP: Hayır bozulmaz. Uyanınca ilk fırsatta gusledilir. Hadis-i şerifte, (İhtilam olmak orucu bozmaz) buyuruldu. (Beyheki) Gusletmekle de oruç bozulmaz. Su içine oturmamalı. Vücudun içine su girerse oruç bozulur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Rahatsızım, oruç tutmasam günah olur mu? CEVAP: Orucun, birçok hastalığa faydalı olduğu, tıp mütehassısları tarafından açıklanmıştır. Hadis-i şerifte, (Her şeyin bir zekatı vardır. Bedenin zekatı da oruçtur) buyuruldu. (Beyheki) Zekat veren, malını kirden temizleyip, tehlikelerden koruduğu gibi, oruç tutan da vücudunu hastalıklardan korur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Sağlığa kavuşmak için oruç tutun!) [Taberani] Midesinden veya başka bir yerinden rahatsızlığı olan bazı kimseler, hastayız diyerek oruç tutmuyorlar. Oruç tutmanın kendisine zararı olup olmayacağını bilemeyen hasta, salih ve uzman bir doktora sorar. Böyle bir doktor, "Oruç tutmak sana zarar verir" derse, orucunu kazaya bırakır. Salih olmayan doktorun sözü ile hareket edilmez. İlaç kullanan hastalar da, doktorun tavsiyesine uygun olarak ilaçların dozunu sahur ve iftara göre ayarlayarak oruçlarını tutabilirler. Oruç tutmaya mani olan hastalık çok azdır. Bu bakımdan salih bir doktora sormadan, orucu kazaya bırakmamalı! *** Sual: Şeker hastası oruç tutabilir mi? Hamile ve emzikli kadın oruç tutmayabilir mi? CEVAP: Şeker hastalığı çeşitlidir. Salih bir doktor, "oruç tutamaz" demişse, tutmaz, fidye verir. Hamile veya emzikli kadın, zayıf olursa, oruç tutmayıp, iyi olunca kaza eder. *** Sual: Akşamdan yarınki oruca niyet eden kadın, gündüz hayzı başlasa o gün oruç tutması gerekir mi? CEVAP: Hayz başlayınca oruç bozulmuş olur, yer içer. *** Sual: Maliki'yi taklit eden bir kadının hayzı, 7 gün iken 13 veya 15 gün devam etse, 10 günden sonra, namazını kılması gerekir mi? Oruç işini nasıl yapar? CEVAP: Maliki'de kan geldiği günler namaz kılmaz. 15 güne kadar böyledir. 15 günden sonra kan gelse de yine namazını kılar. Hanefi'de hayzı 7 gün olduğu için yedi günden sonra kılamadığı namazları kaza eder. Dört mezhepte de, hayz sebebiyle tutulamayan oruçlar kaza edilir. Oruçta Maliki'yi taklit etmediğimiz için, Hanefi mezhebine göre hareket edilir. *** Günahı gizlemek... Sual: Bazı kimseler, "Allah'ın bildiği kuldan saklanmaz" diyerek, oruç tutan Müslümanlara saygısızlık yapıyorlar, açıktan oruç yiyorlar. Açıktan oruç yemek günah değil mi? CEVAP: Evet günahtır. Günahı, açık da, gizli de işlemek caiz olmaz. Fakat nefsine, şeytana uyarak günah işleyen, günahını gizlemeli! Günahı gizlemek faydalıdır: Cenab-ı Hak, (Günahı gizleyin) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, Kıyamette, bu günahı kullarından saklar) buyurdu. (Müslim) Allahü teâlâ açıktan, çekinmeden günah işleyenlere daha çok buğz eder. Fakat üzülerek günahını gizleyenleri, gizlediği için affedebilir. Hadis-i şerifte, (Bir günaha düşen, günahını gizlesin! Allahü teâlânın örtüsünü onun üzerinde bulundursun!) buyuruldu. (Müslim) Günah işlerken halktan olsun utanmalı! Başkasını kendi hakkında konuşturmamak, gıybetini ettirmemek için günahı gizlemeli! Çünkü (Hayâ imandandır) buyuruluyor. (Buhari) Kötü örnek olmamak, başkalarının da günah işlemesine cesaret vermemek için de günahı gizlemeli! Ancak, gizli de olsa günah işlemekten sakınmalıdır!
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Seferde oruç tutmak gerekmediği halde, ramazan orucunu tutan nafile sevabı mı alır? CEVAP: Seferi olan, Ramazan orucunu tutarsa, farz sevabı alır. *** Sual: Devamlı şehirler arasında şoförlük yapanın, oruç tutmaması günah olur mu? CEVAP: İşi aksatacak zorluk yoksa, ramazan-ı şerifte oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Şer'i mazeretsiz, ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz.) [Tirmizi] Şu halde bir özür olmadan oruç yememeli. Dinî bir özrü olanın orucunu kazaya bırakması caiz olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Yolculukta [sıkıntı içinde] oruç tutmak takva değildir) buyuruldu. (Buhari) [Yolculuk, sefer demek, 104 km'den uzak yere gitmek üzere yola çıkmaktır. Bunlardan daha kısa yola giden seferî olmaz. Burada takva daha çok sevap kazanmak manasındadır.] *** Sual: Günaha şeytanlar sebep olduğuna göre, ramazanda şeytanlar nasıl günah işletiyor? CEVAP: Günah işlememize yalnız şeytanlar değil, kendi nefsimiz de sebep olmaktadır. Nefsin zararı, şeytanınkinden çok fazladır. Nefsin her istediği kendi zararınadır. Ramazanda günah işleten, nefsimizdir. Bu ayda, şeytanlar bağlı olduğu için, vesvese veremezler. Ramazanda esnemeler de şeytandan değildir. Asabi esnemeler, yorgunluk, uykusuzluk gibi hallerde meydana gelir. *** Sual: Bazı imsakiyeler, 'Türkiye Gazetesi Takvimi'nden farklıdır. Hangisine uymak ihtiyatlı olur? CEVAP: İhtiyata riayet etmek tedbirli ve temkinli hareket etmek elbette iyi olur. Türkiye Gazetesi Takvimi'ne göre hareket edilmelidir. Yoksa oruçlar tehlikeye girer. Türkiye Gazetesinin hesapları yüz yıldır uygulanan hesaplardır. *** Sual: Bazıları diyor ki; "Ramazanda orucun ilk gününü tutmazsak diğerlerini de tuttuğumuz zaman gerektiği zaman bozabilirmişiz." Böyle bir şey var mı? CEVAP: Öyle bir şey yok. Ramazanda her gün oruç tutmak farzdır. Böyle hurafelere inanmamak lazım. İnsan sağlık durumuna göre, ilk günler tutamaz da sonraki günler tutabilir veya ilk günler tutar da hastalanınca diğer günler tutamaz. Bu hallerde ne yapılacağı, nasıl yapılacağı muteber ilmihallerde vardır. Kalb hastasının ilacı Sual: Kalb hastasının göğsüne sürdüğü ilaç orucu bozar mı? CEVAP: Orucu bozmaz. Çünkü, sağlam deriye sürülen ilaç, deriden içeriye girse de orucu bozmaz. *** Sual: İstemeyerek ağız dolusu kusmak orucu bozar mı? CEVAP: Bozmaz. İsteyerek, zorlayarak az bir kusma da orucu bozmaz ise de, ağız dolusu kusmak bozar. Hadis-i şerifte (Kendiliğinden ağız dolusu kusanın orucu bozulmaz. İsteyerek ağız dolusu kusanın orucu bozulur, kazası gerekir) buyuruldu. (Nesai) *** Sual: Tıraş olurken kanayan yere, kanın durması için kantaşı sürmek orucu bozar mı? CEVAP: Hayır, bozmaz.
Oruç tutmak için kolaylıklar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruç tutmak için aşağıdaki kolaylıklardan istifade etmek caiz midir? 1- Susayınca, harareti azaltmak amacıyla ağza su almak, serinlemek için başa soğuk su dökmek, soğuk su ile yıkanmak. 2- Sigara ihtiyacı hissedince, sigara yakısı vurmak. 3- Ağrılı, romatizmalı yerlere, sprey veya merhem sürmek. Kalb krizlerinde göğse konularak emilen ilaç, yakı koymak. 4- Açlık hissedince, akupunktur iğnelerini batırmak. Bu hem açlık hissini gideriyor, hem de kilo vermeye yardımcı oluyor. 5- Ramazanı aksatmamak, tam tutmak amacıyla hayzı geciktirmek için ilaç kullanmak. CEVAP: Bunların hepsi caizdir. Ancak, birinci maddedeki husus, İmam-ı a'zam hazretlerine göre tenzihen mekruhtur. Çünkü böyle bir hareket, ibadetten bıkkınlığı gösterebilir. Ama imam-ı Ebu Yusuf hazretlerine göre, bunun mahzuru olmaz. Çünkü böyle yapmakla ibadete yardım edilerek sıkıntı nispeten giderilmiş olur. İmam-ı Ebu Yusuf'un kavline uyularak, yukarıdakilerin hepsi yapılabilir. *** Sual: Depresyon halinden şuursuz olarak oruç bozunca kefaret gerekir mi? CEVAP: İmsaktan sonra, ezan okunurken, ne yaptığınızı bilmeden orucu bozmuşsanız kaza gerekir. Eğer orucu bozduğunuzu biliyorsanız, kefaret gerekir. Anlattığınız depresyon halinden sanki şuursuz olarak bozduğunuz anlaşılmaktadır. Şuursuz bozulunca da kaza gerekir. *** Sual: Morfinle dişini çektirdikten sonra, "orucum bozuldu" diye yiyip içene kefaret mi gerekir? CEVAP: Kefaret gerekmez, kaza gerekir. Bir hastalık sebebiyle de iğne yapılınca oruç bozulur ve kaza lazım gelir. Oruç bozulduktan sonra yiyip içmek, kefaret gerektirmez. *** Sual: Abdest alırken hata ile boğazına su kaçan, orucu bozulduğu için yiyip içse, kefaret mi gerekir? CEVAP: Orucu kasten bozmadığı için, yalnız kaza gerekir. *** Sual: Nisaiyeci bir kadın doktora muayene olanın, orucu bozulur mu? Bozulursa, kefaret mi gerekir? CEVAP: Doktor, eldivene ilaç, yağ gibi bir şey sürerse, oruç bozulur, sadece kaza gerekir. *** Unutarak yiyip içmek Sual: Oruçlu olduğunu unutarak yiyen, sonra bilerek yiyip içmeye devam ederse, kefaret gerekir mi? CEVAP: Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen kimse, orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içmeye devam ederse kaza lazım olur, kefaret lazım olmaz. Eğer unutarak yiyip içmenin orucu bozmadığını bildiği halde, kasten yiyip içmeye devam ederse, hem kaza, hem de kefaret lazım olur. *** Sual: Ramazanda birkaç gün oruç tutmadım. Kefaret gerekir mi? CEVAP: Ramazanda mazeretsiz oruç tutmamak büyük günahtır. Önce tutulmayan oruçlar için tövbe edilir. Sonra gününe gün yani kaç gün tutulmamışsa o kadar gün kaza orucu tutulur. Bir kimse, ramazan ayında 30 gün oruç tutamasa, tutamadığı gün kadar kaza gerekir, kefaret gerekmez. Kefaret, oruç tutmamanın değil, niyetli iken ramazan orucunu mazeretsiz bozmanın cezasıdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Göz damlası orucu bozar mı? Lens ıslakken göze takılırsa oruç bozulur mu? CEVAP: İkisi de bozmaz. *** Sual: Ramazanda sahurda yatmadan önce dişlerimizi fırçalıyoruz. Ağzımızı yıkamamıza rağmen tadı ağzımızda hissediliyor, bu durum orucu bozar mı? CEVAP: Hayır bozmaz. *** Sual: Tükürünce, tükürükte az kan olursa abdest bozulur mu, yutunca oruç bozulur mu? CEVAP:Kan tükürükten az ise dışarı çıkmakla abdest bozulmaz, yutulunca da oruç bozulmaz. *** Sual: Sigara tiryakisiyim, sigara içmezsem oruç tutmam çok zor. Sigara yakıları var. Bunları koluma koysam, deri nikotini emiyormuş. Oruç bozulur mu? CEVAP: Sağlam deriye konan hiçbir yakı, ilaç, krem orucu bozmaz. Emilmesinin önemi yok. ** Sual: Kan aldırınca oruç bozulur mu? CEVAP: Bozulmaz. *** Sual: Oruçlu iken kulağa pamuklu çubuk sokmakta mahzur var mı? CEVAP: Şafii'de bozar, Hanefi'de bozmaz. *** Sual: Buruna ilaç sürmek orucu bozar mı? CEVAP: Katı ilaç bozmaz, sıvı ilaç bozar. *** Sual: Jöle, krem, deodorant orucu bozar mı? CEVAP: Hiçbirisi bozmaz. *** Sual: Oksijen gazı tüpü ile sun'î hava verilince oruç bozulur mu? CEVAP: Teneffüs ettiğimiz hava orucu bozmaz. Tüple verilen oksijen de temiz hava demektir, oksijeni bol hava demektir. İçinde ilaç olursa bozar. *** Sual: Hanımını öpenin orucu bozulur mu? CEVAP: Öpmekle orucu bozulmaz. Öperken cünüp olursa bozulur. Cünüp olma ihtimali varsa, hanımını öpmesi mekruh olur. Orucu bozacak derece çok öperse haram işlemiş olur. Çünkü orucu mazeretsiz bozmak haramdır. *** Sual: Yıkanırken kulağa sabunlu su kaçsa, oruç bozulur mu? CEVAP: Bozulmaz. *** Sual: Denize girmek orucu bozar mı? CEVAP: Denize girdiği için değil, su girebilecek deliklerden içine su kaçtığı için oruç bozulur. Eğer su girmezse oruç bozulmaz. *** Kasten bozmayınca... Sual: Bacağına ameliyatla protez takılan bir hastanın ramazan ayı içerisinde göründüğü kadarı ile bir ağrısı ve sızısı olmadığı takdirde namaz kılıp oruç tutmasına engel teşkil eder mi? CEVAP: Teşkil etmez. Ayakta kılamazsa oturarak kılar. *** Sual: Sabah yatarken susadığımı hissettim ve saatime baktım saati 05.10 geçiyor olarak gördüm. Dikkatli olarak baktığıma eminim. Suyumu içtim ve gayri ihtiyari saate bir baktım ki saat 06.10 çok üzüldüm. İmsak 5.30'du. Orucum bozuldu mu? Bozulduysa kefaret mi gerekir? CEVAP: Evet bozuldu. Sizin kastınız olmadığı için sadece kaza gerekir.
Astımlının ilaç kullanması
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Astım hastası, mecburiyet halinde ilaç kullanınca oruç bozulur mu? CEVAP: Evet bozulur. Sadece kaza gerekir. *** Sual: Ventolin, Salbutol gibi ağıza püskürtülen astım ilaçları orucu bozar mı? CEVAP: Evet bozar. Çünkü içinde ilaç vardır. Ama oksijen gazı bozmaz. *** Sual: Astım tabletinin gazını teneffüs etmek orucu bozar mı? CEVAP: Sigara dumanı gibi orucu bozar. *** Sual: Evi haşere için ilaçladım. Bu ilacı teneffüs orucu bozar mı? CEVAP: Az olursa bozmaz. Çünkü sakınmak zordur. *** Sual: Kadın hastalıklarında bir çubukla hap ve fitil veriliyor. Guslü gerektirir mi, orucu bozar mı? CEVAP: Genelde zevk alınmadığı için gusül gerekmez. Gündüz kullanılırsa oruç bozulur, kaza gerekir. Pamuk konsa, pamuk tamamen içeri girerse oruç bozulur. *** Sual: Oruçlu iken alışkanlıktan dolayı rujumu yalıyorum, oruç bozuluyor mu? CEVAP: Ruj sürmek orucu bozmaz. Fakat yenirse oruç bozulur. Kaza gerekir. *** Sual: Oruçlu olduğunu unutup taharette mübalağa ederek içeriye su kaçsa oruca zarar verir mi? CEVAP: Unutulunca mahzuru olmaz. Oruçlu olduğunu bilerek taharette mübalağa eder ve içeri su kaçarsa oruç bozulur ve kaza gerekir. *** Sual: Balıkların suyunu temizlerken ağzıma ister istemez su kaçtı orucum bozuldu mu? CEVAP: Ağza kaçtı ise bozulmaz, boğazdan içeri girmişse oruç bozulur, kaza gerekir *** Sual: Oruçlu iken misvak kullanmak mekruh mudur? CEVAP: Mekruh değildir. Şafii'de öğleden sonra kullanmamak iyi olur, çünkü ağızdaki kokuyu giderdiği için, öğleden sonra misvak kullanmayı mekruh sayarlar. (Oruçlunun ağız kokusu Allah için kıymetlidir. Öyle ise Allah'a sevimli gelen bir şeyi biz niye yok edelim) derler. *** Sual: Ayak tırnağımda yara var ve bu yaradan gün içerisinde sarı su, irin ve bazen de kan geliyor ve tırnak arasında birikiyor, bunlar tekrar içeri girip orucu bozar mı? CEVAP: Orucu bozmaz. *** Sual: İstemeyerek yağmur suyu ağzımıza kaçsa orucu bozar mı? CEVAP: Boğaza kaçarsa bozar. *** Sual: Ben diyabet hastasıyım. Kan alıp ölçü aletine koyup şekerimi ölçmem orucu bozar mı? CEVAP: Kan aldırmak orucu bozmaz. *** Sual: Arı soksa oruç bozulur mu? CEVAP: Bozulmaz. *** Sual: Kadın geceden niyet ettiği orucu öğleyin bozsa, öğleden sonra da âdet görse, kaza mı gerekir? CEVAP: Âdet olmasa idi kefaret gerekirdi. Âdet olduğu için kaza gerekir. Bir kimse de orucunu bozsa, sonra oruç tutamayacak kadar hastalansa yine kaza gerekir.
31.10.2004
.Oruç için fidye vermek
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir arkadaşın migren ağrısı olduğu için ramazan orucunu tutmuyor. Ne yapması lazım? CEVAP: Çok yaşlanıp, ölünceye kadar ramazan orucunu veya kaza oruçlarını tutamayacak ihtiyar ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, gizli yiyip içmelidir! Hadis-i şerifte (Oruç tutamayacak kadar yaşlı veya iyi olmasından ümit kesilen hasta fidye verir) buyuruluyor. (Nesai) Çok yaşlı olup oruç tutamayan kimse, zengin ise, her günün orucu için fidye verir. Fakir olan fidye vermez, dua eder. Fidye olarak, her gün için bir fıtra miktarı un, hurma veya üzüm verilir. Mesela 30 gün oruç için 53 kg un veya 105 kg hurma veya üzüm verilmesi kâfidir. Yahut bu kadar unun kıymeti kadar altın, tutulamayan otuz gün orucun fidyesi olarak, bir veya birkaç fakire, ramazanın içinde verilebilir. Fakir, aldığı fidyeyi kendisi kullandığı gibi, başka birine de verebilir. Fidye verdikten sonra, oruç tutabilecek hale gelen kimse, tutamadığı oruçlarını kaza eder Sual: Oruç tutamayan hasta fidyeyi ne zaman verir? CEVAP: Ramazanın içinde verilebilir. Sual: Hayzlının, Ramazanda oruç tutması caiz mi? CEVAP: Hayır. Sual: Ramazanda şeytani rüya görülür mü? CEVAP: Görülmez. Nefsani rüya görülür. Sual: Ramazanda şeytanların azgınları mı bağlanır? CEVAP: Hayır hepsi bağlanır. Sual: Fıtır bayramına şeker bayramı denir mi? CEVAP: Bayramdan önce hurma, şeker gibi bir tatlı yemek müstehab olduğu için caizdir. Sual: Seferde olana da ramazan orucu farz mı? CEVAP: Evet. Ama kazaya bırakması caizdir. Sual: Ele iğne batıp kırığı içerde kalsa orucu bozar mı? CEVAP: Bozmaz. Sual: Oruçlu iken kalbi ağrıyınca trinitrin alana kefaret gerekir mi? CEVAP: Kefaret gerekmez, kaza gerekir. Sual: Burna tuzlu su çekmek, ilaç gibi orucu bozar mı? CEVAP: Evet. Beyne veya boğaza kaçarsa bozar. Sual: Açlık veya susuzluğa dayanamayıp orucunu bozana kaza mı gerekir? CEVAP: Gerçekten dayanamamışsa, kaza gerekir. Sual: Kalb için, dil altına konup, emilen hap, orucu bozar mı? CEVAP: Evet bozar. Sual: Hasta, ağzına sık sık su alsa orucu bozulur mu? CEVAP: Yutmadıkça bozulmaz. Ama böyle yapmamalı. Sual: Burun kanı, genizden mideye giderse, oruç bozulur mu? CEVAP: Evet. Sual: Kulağa kaçan sabunlu su orucu bozar mı? CEVAP: Bozmaz. Sual: Orucun aksamaması için hayzı ilaçla geciktirmek caiz mi? CEVAP: Caizdir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Yolda giderken bir oruçluya bir hurma veya bir zeytin verilse de, iftar verme sevabına kavuşulur. Peygamber efendimiz, (Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları affolur. O oruçlunun sevabı kadar ona sevap verilir) buyurunca, Eshab-ı kiramdan bazıları, bir oruçluyu iftar ettirecek kadar zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben buyurdu ki: (Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevap verilir.) [Beyheki] Peygamber efendimiz, (Ramazan ayında bir oruçluyu su ile iftar ettiren, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur) buyurunca da, Eshab-ı kiram, "Su az ve kıymetli iken mi?" diye sual etti. Onlara cevaben (İsterse nehir kenarında versin, aynıdır) buyurdu. (V.Necat) Yine bir hadis-i şerifte, (Ramazanda bir misafire oruç açtırana, Sırat köprüsünü geçmek kolaylaşır) buyuruldu. (V.Necat) Yemek yedirmek çok sevaptır. Hele oruçluya yedirmek daha çok sevaptır. Oruç tutanın sevabı kadar sevap alır, oruçlunun sevabından eksilme olmaz. Yemek yedirmeyi nimet bilmelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Amellerin en faziletlisi, bir müminin aybını örtmek, karnını doyurmak ve bir ihtiyacını karşılamak suretiyle onu sevindirmektir.) [Taberani] (Allah, yemek yediren cömertle meleklerine övünür.) [İ.Gazali] (Misafir, sofrada bulunduğu müddetçe, melekler, ev sahibine dua eder.) [Taberani] (Cennette öyle güzel köşkler vardır ki, bunlar, tatlı konuşan, yemek yediren ve herkes uyurken namaz kılanlar içindir.) [Tirmizi] (Arkadaşına, sevdiği yemeği verenin günahları affolur.) [Bezzar] Dost ve arkadaşlara yemek yedirmek, sadaka vermekten efdaldir. Hz. Ali buyurdu ki: (Dostlara yedirdiğim bir ekmek, fakirlere verdiğim beş ekmekten daha kıymetlidir. Dostlarla yenilen yemek, köle azat etmekten daha makbuldür.) "O beni yemeğe çağırmıyor. Onu niye çağırayım" dememeli! Yemeğe çağırırken de, yemeğe giderken de yalnız Allah rızasını düşünmelidir! Yemekte günah işlenen davetlere gidilmez. Fakirlerin davetine gitmeyip de, zenginlerinkine gitmek kibirdendir. Kendinden aşağı olanları ziyaret etmek de tevazu alametidir. Düğün yemeğine davet olunanın gitmesi sünnet, başka ziyafetlere gitmek müstehaptır. Bazı âlimler ise, (Düğün yemeğine gitmek vacip, diğer davetlere gitmek sünnettir) demişlerdir. Davete icabet etmeli Müslümanın Müslüman üzerindeki beş haktan biri, davetine icabettir. Yani davetini kabul edip gitmektir. Hadis-i şerifte, (Davete icabet ediniz) buyuruldu. (Müslim) Külfete girenin davetine gitmek gerekmez. Cimrinin davetine de gitmemelidir! Peygamber efendimiz, bu hususta, (Cömerdin yemeği şifa, cimrinin yemeği hastalıktır) buyurmaktadır. (Dare Kutni) Samimi olarak davet edilen yere gitmelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Müslüman kardeşine ikram eden, Allah'a ikram etmiş olur.) [İsfehani] (İki kişi birden davet ederse, kapısı yakın olana git! Çünkü kapısı yakın olanın hakkı daha önce gelir.) [Buhari] (Davete icabet etmeyen, Allah'a ve Resulüne asi olmuş olur.) [Buhari] [Yani dinimizin bu konudaki emrine uymamış olur] Oruçlunun uykusu bile bir ibadettir. Ramazan mümin için ne büyük saadettir.
Günah, iyilik etmek ve itikaf
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Oruçlu iken günah işlemek, gıybet etmek orucu bozar mı? CEVAP: Oruçlu iken günahtan sakınmalıdır. Hadis-i şerifte, (Gıybet etmek, söz taşımak, yalan yere yemin etmek, namahreme şehvetle bakmak orucu bozar) buyuruldu. (Deylemi) İmam-ı a'zam hazretleri, bu hadis-i şerifi açıklıyor ve (Bu günahlar orucun sevabını bozar, sıhhatini bozmaz, oruç mekruh olur) buyuruyor. Yani bu günahları işleyen, oruç borcundan kurtulur ise de, oruca mahsus olan büyük sevaba kavuşamaz. Hadis-i şerifte, (Nice oruç tutan vardır ki, açlık ve susuzluktan başka bir şey elde etmez) buyuruldu. (İbni Mace) Oruç, müminler için bir nimet ve emanettir. Emanete riayet etmek gerekir. Onun zayi olmaması için şartlarını gözetmek gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Harama bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Allah korkusu ile bunu terk edene, Allahü teâlâ öyle bir iman verir ki, tatlılığını kalbinde bulur.) [Hakim] (Oruç, ateşe kalkandır. Gıybet ile parçalanmadıkça korur. Oruçlu, cahillik edip de kötü söz söylemesin! Birisi kendine sataşmak isterse, "Ben oruçluyum" desin!) [Buhari] Gözü ve dili günahlardan koruduğumuz gibi, kulağımızı da korumamız gerekir. Konuşulması haram olan şeyi, dinlemek de haramdır. El, ayak ve diğer uzuvları da haramdan korumalıdır! Oruç tutup azaları ile günah işleyen, ilaç yerine zehir içen hastaya benzer. Çünkü günah zehirdir, sevapları yok eder. Bir günah işledikten sonra pişman olmak ve iyilik ve ibadet etmeye devam etmek gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bir günah işleyince hemen bir iyilik yap, bir sevap işle ki onu mahvetsin!) [Beyheki] (Her yerde her zaman Allah'tan kork, kötülükten sonra bir iyilik et ki onu yok etsin!) [Tirmizi] Kur'an-ı kerimde de buyuruluyor ki: (Elbette hasenat, seyyiatı yok eder.) [Hud 141] [Hasenat, her çeşit iyilik, seyyiat ise, her çeşit kötülük demektir] Kötü-iyi ayrımı yapmadan herkese iyilik etmelidir! Güçsüzlere yardım etmek, ihtiyarlara, muhtaçlara yardım etmek dinimizin emirlerindendir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Güçsüzlere, hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet ediniz!) [Şir'a] (Büyüklerimizi saymayan, küçüklerimize acımayan bizden değildir.) [Buhari] (Bir genç, bir ihtiyara, yaşından dolayı hürmet ederse, onun yaşına varınca, Allahü teâlâ, ona gençleri hürmet ettirir.) [Şir'a] (Bütün insanlar Allah'ın ıyâli [ev halkı] gibidir. Allah'ın en çok sevdiği kimse, Onun ıyâline [insanlara] en faydalı olandır. En buğzettiği kişi de Onun ıyâline iyilik etmeyendir.) [Bezzar] (Şu iki şeyden daha iyisi yoktur: Allah'a iman ve Onun kullarına iyilik etmek. Şu iki şeyden de kötüsü yoktur: Şirk ve insanlara kötülük etmek.) [Deylemi] (En iyi kimse, kendisinden hep iyilik beklenendir.) [Tirmizi] (İyilik etmek ömrü uzatır.) [Taberani] (İyilik yapılan, o iyiliği ansın! İyiliği anmak şükür, gizlemek ise nankörlüktür.) [Ebu Davud] ? İtikaf nedir? İtikaf nedir?: İtikaf, camiye girip ibadetle meşgul olmak demektir. Ramazan-ı şerifte itikaf, sünnet-i müekkededir. Ancak itikaf, sünnet-i kifaye olduğu için bir mahallede birkaç kişi itikafa girerse, diğerlerinden bu sünnet sakıt olur. Bu bakımdan imkanı olanlar itikafa girmelidir! İtikaf eden kimse camide yiyip içer, yatar. Abdest için dışarı çıkabilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (İtikafta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi sevaba kavuşur.) [İbni Mace] (Ramazanda on gün itikaf eden, 2 defa [nafile] hac yapmış gibi sevap kazanır.) [Beyheki] Oruç sabrın yarısı, ateşe perde olur. Mükafatı büyüktür, oruçlu felah bulur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Seher vaktinin önemi nedir ve nasıl hesaplanır? CEVAP: Seher vakti gecenin son altıda biridir. Yani güneşin batışından imsak vaktine kadar olan zamanın son altıda biridir. Mesela akşam 16.30'da, imsak da 5.30'da oluyorsa, gecenin tamamı 11 saat demektir. Bunun altıda biri 1 saat 50 dakika eder. 5.30'dan çıkarılınca 3.40 kalır. Saat 3.40'dan saat 5.30'a kadar seher vakti demektir. Yaz ve kış bu vakit azalıp çoğalır. Teheccüd namazını ve vitri seher vaktinde kılmak iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Gecenin sonunda uyanamayacağından korkan, gecenin evvelinde vitri eda etsin! Sonra yatsın! Gece sonunda uyanacağını ümit eden, vitri o zaman kılsın! Çünkü gecenin sonundaki kalkmakta rahmet melekleri hazır olur.) [Müslim] (Gece seher vaktinde ve namazlardan sonra yapılan dua kabul olur.) [Tirmizi] (Seher vakti Allahü teâlâ buyurur ki: İstiğfar eden yok mu, onu mağfiret edeyim. İsteyen yok mu, istediğini vereyim, duasını kabul edeyim.) [Müslim] Seher vakti, dua ve istiğfarların kabul olduğu zamandır. Ramazan ayında sahur için kalkınca seher vaktinde kalkılmış olur. Bu vakitte dua etmeyi ganimet bilmelidir! Allahü teâlâ iyileri överken, (Onlar seher vaktinde istiğfar eder) buyuruyor. (Zariyat 18) Hz. Yakub, oğullarına, (Sizin için yakında [seher vakti] Rabbime istiğfar edeceğim) dedi. (Yusüf 98) Al-i İmran suresinin 17. âyetinde, sabredenler, sadıklar, namaz kılanlar, zekat verenler ve seher vakitlerinde istiğfar edenler övülmektedir. Hepsinden sonra, istiğfar edenlerin bildirilmesi, insanın her ibadetini kusurlu görüp, daima istiğfar etmesi içindir. Fırsat ganimettir. Ömrü faydasız işlerle geçirmemeli, Hak teâlânın rızasına uygun şeylere sarf etmeli! Beş vakit namazı, tadil-i erkan ile ve cemaat ile eda etmeli! Teheccüd namazı kılmalı, seher vakitlerini istiğfarsız geçirmemeli, gaflet uykusuna dalmamalı, ölümü ve ahireti düşünmeli, haram olan dünya işlerinden yüz çevirip, ahiret işlerine yönelmeli! Zaruri olan dünya kazancı ile meşgul olup, diğer vakitleri, ahireti imar etmekle meşgul olmalıdır!. (Mek.Masumiyye) Sahurda bereket vardır Sahura kalkmadan oruç tutmakta mahzur yoktur. Yani günah değildir. Ancak sahura kalkmak çok sevaptır. Bir yudum su içmek için de olsa, sahura kalkmalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Sahura kalkın, sahurda bereket vardır.) [Buhari] (Sahurda yemek yiyerek, oruç tutmanıza yardımcı olun!) [Beyheki] (Sahur yemeğine kalkmak, Allah'ın size bağışladığı berekettir, bunu kaçırmayın!) [Nesai] (Yedikleri helal olmak şartı ile hesaba çekilmeyecek üç kişi; oruçlu, sahur yemeği yiyen ve Allah yolunda nöbet tutandır.) [Nesai] (Bir lokma olsa da sahur yemeği yiyin! Çünkü onda bereket vardır.) [Deylemi] (Müminin sahurunun hurma ile olması ne güzeldir.) [Ebu Davud] (Allahü teâlâ, sahura kalkanlara rahmet eder.) [Taberani] Sahur yemeklerinin fazileti çoktur, Sahur yemeği için sual ve hesap yoktur.
Orucu bozan ve bozmayanlar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kadın ve erkeğin ilaç olarak kullandıkları fitil, orucu bozar mı ve guslü gerektirir mi? CEVAP: Gündüz kullanırsa oruç bozulur. Fakat guslü gerektirmez. *** Sual: Burnu kanayan genzine giden kanı yutarsa orucu bozar mı? CEVAP: Burundan genze giden kanı veya dişi kanayan ağzındaki kanı yutunca, yani kan mideye gidince oruç bozulur. Sadece kaza gerekir. *** Sual: Buruna sıvı ilaç veya tuzlu su çekmek orucu bozar mı? CEVAP: Beyne veya boğaza giderse bozar. *** Sual: Kulağı antiseptikli su ile yıkatmak orucu bozar mı? CEVAP: Bozar. İlaçsız su ile yıkamak bozmaz. *** Sual: Ağrıyan dişe, göze ve kulağa ilaç konsa oruç bozulur mu? CEVAP: Kulağa damlatılan ilaç orucu bozar. Göze damlatılan ilaç bozmaz. Dişe konulan ilaç, yutulmazsa orucu bozmaz. Hatta ilacın tadı boğazda hissedilse de bozmaz. *** Sual: Yaraya konan ilaç orucu bozar mı? CEVAP: Yaraya sürülen merhemin, sindirim yoluna gittiği bilinmezse oruç bozulmaz. *** Sual: Oruçlu iken esans koklamak orucu bozar mı? CEVAP: Çiçek, esans koklamakla oruç bozulmaz, mekruh da değildir. *** Sual: Ağızdaki az bir kanı yutanın namazı ve orucu bozulur mu? CEVAP: Az olduğu için bozulmaz. *** Sual: Gusletmek ve epilasyon orucu bozar mı? CEVAP: Gusletmekle oruç bozulmaz. Ancak ağızdan, burundan içeri su kaçarsa veya su içine oturulunca veya taharetlenirken içeri su kaçarsa oruç bozulur. Epilasyon orucu bozmaz. *** Sual: Dudaktaki yaşlığı yutmak orucu bozar mı? CEVAP: Bozmaz. *** Sual: İmsak vakti sona ererken yaraya konan sıvı ilaç, gündüz deriye nüfuz etmeye başlasa oruç bozulur mu? CEVAP: İmsaktan önce konulduğu için bozulmaz. *** Zaruret olursa... Sual: Kalb hastasıyım. Bazen çok ağrıyınca hap alıyorum. Ramazanda oruçlu iken ağrı tuttuğunda ilaç alırsam, kefaret gerekir mi? Kalb hastasının göğsüne sürdüğü ilaç, orucu bozar mı? CEVAP: Zaruret olduğu için yalnız kaza gerekir. Sağlam deriye sürülen ilaç, içeriye gitse de orucu bozmaz. Dil altına konulup emilen bozar. *** Sual: Diş çektirmek orucu bozar mı? CEVAP: Diş çektirmek orucu bozmaz. Eğer diş çektirilirken iğne vurulursa, oruç bozulur. Dişten çıkan kanı yutmakla da oruç bozulur. Ramazan orucunu tutarken iğne vurduranın veya dişinden çıkan kanı yutanın orucu bozulur, gününe gün kaza gerekir, kefaret gerekmez.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Kadir Gecesinin önemi nedir? CEVAP: Ramazan-ı şerif ayı içinde bulunan en kıymetli gecedir. Bazı âlimlere göre Mevlid Gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Kadir Gecesi, Muhammed aleyhisselamın ümmetine mahsus bir gecedir. Başka peygamberlere böyle bir gece verilmemiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allah, Kadir Gecesini ümmetime hediye etti, ondan önce kimseye vermedi.) [Deylemi] Peygamber efendimiz, daha önceki ümmetlerden bin sene cihad eden insanları düşünüp, benim ümmetimin ömrü kısadır, az ibadet ederler diye üzülünce, Allahü teâlâ, (Kadir Gecesi senin ve ümmetinindir) buyurup Habibinin kalbini ferahlandırdı. Hem de Kadir Gecesi, her ramazan ayında gelir. Resulullah efendimize kendisinden önceki insanların ömürlerinin ne kadar olduğu bildirilince, kendi ümmetinin ömürlerini kısa buldu, uzun ömürlü olan diğerlerinin işledikleri salih amelleri işleyemezler diye düşününce, Allahü teâlâ Ona bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesini ihsan etti. (İ. Malik) Resulullah efendimiz, (Benî İsrail peygamberlerinden 80 yıl Allahü teâlâya ibadet eden oldu) buyurunca, Eshab-ı kiram hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam gelip; "Ya Resulallah, senin ümmetin bu peygamberlerin, 80 yıllık ibadetine şaşarlar. Allah sana ondan iyisini gönderdi" diyerek, (Kadir Gecesi, bin aydan hayırlıdır) mealindeki âyeti okudu. (Tefsir-i Mugni) Kadir Gecesi hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allah, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar, Kadir Gecesi, Arefe Gecesi, Berat Gecesi, Cuma gecesi ve günleri.) [Deylemi] (İnanarak ve sevabını Allah'tan umarak, Kadir Gecesini ihya edenin geçmiş günahları affolur.) [Buhari, Müslim] Kadir Suresi... (Kadir Gecesinde, bir kere Kadir Suresini okumak, başka zamanda Kur'an-ı kerimi hatim etmekten daha sevaptır. Kadir Gecesinde bir tesbih (Sübhanallah), bir tahmid (Elhamdülillah), bir tehlil (Allahü ekber) söylemek yedi yüz bin tesbih, tahmid ve tehlilden kıymetlidir. Bu gece koyun sağımı müddeti kadar [az bir zaman] namaz kılmak, ibadet etmek, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirmekten daha kıymetlidir.) [Tefsir-i Mugni] (Kadir Gecesi üç defa "La ilahe illallah" söyleyen Müslümanın, birincisinde bütün günahları bağışlanır. İkincisinde Cehennemden kurtulur, üçüncüsünde Cennete girer.) [Tefsir-i Mugni] Kadir Gecesi ramazan ayı içindedir. Kadir Gecesinin hangi gece olduğu, kesin olarak belli değildir. Âlimlerimiz, (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir Gecesini ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruyorlar. O halde Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, hiçbir iyiliği küçük görmemeli! Gazabı günahlar içinde saklı olduğu için, hiçbir günahı küçük görmemeli; orta namazı kaçırmamak için, beş vakit namazı vaktinde kılmalı; evliya halk arasında gizli olduğu için herkese iyi muamele etmeli. Her geleni Hıdır, her geceyi Kadir bilmelidir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Kadir Gecesinin hangi gece olduğu, kesin olarak belli değildir. (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir Gecesini ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruluyor. O halde Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, hiçbir iyiliği küçük görmemeli! Gazabı günahlar içinde saklı olduğu için, hiçbir günahı küçük görmemeli; orta namazı kaçırmamak için, beş vakit namazı vaktinde kılmalı; evliya halk arasında gizli olduğu için herkese iyi muamele etmeli. Her geleni Hıdır, her geceyi Kadir bilmelidir. V.Necat'taki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah indinde en kıymetli gece, Kadir Gecesidir.) (Bin aydan daha kıymetli olan Kadir Gecesinin hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) (Kadir gecesinde bir defa, Kadr Suresini okumak, Kur'anı hatmetmekten daha sevaptır. Bu gece bir koyun sağma müddeti kadar namaz kılmak, ibadet etmek, bir ay her geceyi ibadetle geçirmekten daha kıymetlidir.) Kadir gecesi ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyledir: (Kadir gecesini ramazanın son on gününde arayın.) [Müslim] (Kadir Gecesini, ramazanın son on gününün 21, 23, 25, 27 ve 29 gibi tek gecelerinde veya ramazanın son gecesinde arayın. Sevabını umarak Kadir Gecesini ibadetle geçirenin günahları affolur.) [İ.Ahmed] (Kadir Gecesi ramazanın 27. gecesidir.) [Ebu Davud] İmam-ı a'zam hazretleri, Kadir Gecesinin, ramazanın 27. gecesine çok isabet ettiğini bildirmiştir. (Kadir Gecesine rastlamış olan bir geceyi ihya eden, Kadir Gecesini ihya etmiş gibi sevap kazanır) hadis-i şerifini düşünerek sık sık vaki olan 27. gece ihya edilirse, o gece Kadir Gecesi olmasa bile, büyük sevaba kavuşulur. Kadir Gecesini soran bir zata, Peygamber efendimiz, (Bu yıl Kadir Gecesi ramazanın ilk gecesi idi geçti. 27. geceyi ihya et! Ramazanın 27. gecesini ihya edene, vücudundaki kıllar sayısınca, hac, umre, şehid ve gazi sevabı verilir) buyurdu. Başka birisine de, (Bu yıl Kadir Gecesi geçti, fakat ramazanın 27. gecesini ihya et! Kadir Gecesi sevabına kavuşursun. Şefaatten nasipsiz kalmazsın) buyurdu. Hz. Âişe validemize de, (13. gece idi geçti. Kadir Gecesini kaçırdıysan, 27. geceye kavuşursun. O geceyi ihya edersen, ahiret yolculuğu için azık olarak o geceki ibadet sana yeter) buyurdu. Hz. Âişe (Resulullah, ramazanın son on gününde çok ibadet ederdi) buyuruyor. Bin aydan faziletli Bu geceyi ihya için ilim öğrenmeli, mesela ilmihal okumalı, kaza namazı kılmalı, Kur'an-ı kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölü diri bütün müminlere göndermeli! Kadir Gecesini ihya edenin, ramazan orucunu tutanın, haccı kabul olanın, bütün günahları affolursa da, namaz, oruç ve kul borçları ödenmiş olmaz. Bunları kaza ederek, ödeyerek borçtan kurtulmak gerekir. Resulullah, Kadir Gecesinde, (Allahümme inneke afüvvün kerimun tühıbbül afve fa'fü anni) duasını okumayı bildirmiştir. (Ya Rabbi, sen affedicisin, kerimsin, affı seversin, beni de affeyle) demektir. Bin aydan faziletli, ne kadar kadri yüce! Sayısız günahkâr kul, affa uğrar bu gece.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zekatın önemi nedir? CEVAP: Bir günlük yiyeceği olanın, zekat veya sadaka istemesi haramdır. Fakat istemeden verilen sadakayı, zekatı alması caizdir. Muhtaç olmayan fakirin, verilen zekat veya sadakayı almaması iyi olur. Zekatı muhtaçlara vermeli! Kur'an-ı kerimde, çok yerde namaz ile zekat beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekatı verin) buyuruluyor. (2/43) Zekat önemlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah'a ve Resulüne inanan zekat versin!) [Taberani] (En faziletli ibadet namaz, sonra zekattır.) [Taberani] (Hastayı sadaka ile, malı zekat ile koruyun!) [Deylemi] (Malın temizlenmesi için zekat farz kılındı.) [Hakim] (Zekat vermeyen, kıtlıklara maruz kalır.) [Taberani] (Zekat vermeyene Allah lanet eder.) [Nesai] (Zekatı verilmeyen mal, kara veya denizde telef olur.) [Taberani] (Zekatını veren o malın şerrinden korunur.) [Beyheki] (Zekat vermeyenin namazı kabul olmaz.) [Taberani] [Zekat vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz sahih olup, borcu ödenirse de; namazdan hasıl olacak sevaba kavuşamaz. Her günah böyledir.] (Zenginlerin zekatı, fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.) [El-Askeri] [Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekat istemesi haramdır. İstemediği halde, kendisine zekat verilirse, alması günah olmaz. Zekat, çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri de milletin içinde kırkta bir yaratmıştır.] (Zekat, karıştığı malı ifsat eder) [İmam-ı Ahmed hazretleri, bu hadis-i şerifi, (İhtiyacı olmadığı halde, zekat olarak alınan mal, diğer malları helak eder) diye açıklamıştır. (Tergib) Resulullah, (Zekatı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurduktan sonra şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu: (Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekatını vermeyenler; iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Halbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar, o mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp, baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [3/180] Azaptan kurtulmak için Bu acı azaplardan kurtulmak için malların zekatını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekat kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur'anda, (Malı, parayı biriktirip zekatını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekatı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. (Tevbe 34, 35) Fakire verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalıdır. Borçsuz fakire nisap miktarı veya daha çok zekat vermek mekruh olarak caizdir. 10 g altın kadar borcu var ise, 100 g altını alması mekruh olmaz. Altın ile gümüş, ne niyetle saklanırsa saklansın ticaret eşyası kabul edilir. Nisap miktarı ise zekatı verilir. "Ev, araba almak için biriktirilen paranın bana göre zekatı olmaz" diyen mezhepsizlere itibar edilmemelidir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Zekat nisabı ve zekatla ilgili konular hakkında bilgi verir misiniz? CEVAP: Zekat nisabı, 20 miskal, yani 96 g altın veya bu değerde para veya ticaret eşyasıdır. Zekat nisabına malik olan kimseye zengin denir. Zekata tabi malların veya paranın, sene içindeki azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Nisaba malik olduktan bir yıl sonra elde kalan mal, nisabı buluyorsa, kırkta biri zekat olarak fakirlere verilir. Nisabdan aşağı ise verilmez. Zekat; kârdan değil, ticaret malının veya paranın tamamından verilir. Alacaklar nisap hesabına dahil edilir. Alacaklar tahsil edildikten sonra zekatları verilir. Daha almadan da verilebilir. Borçlar, mevcut para veya maldan çıkarılır. Geri kalanın zekatı verilir. Ticaret için olmayan evler, arsalar, vasıtalar, demirbaş eşyalar zekat nisabına dahil edilmez. Ticaret için alınıp ticaret için saklanan malların, altın, gümüş, her çeşit paranın zekatı verilir. Evin, arabanın, zekatı olmaz. Araba, ev ve arsa alıp satan, bunların zekatını verir. Çünkü bunlar ticaret malı olmuştur. Zekat, borç senedi vermekle, razı olmakla verilmiş olmaz. Ancak mal teslim etmekle olur. Bu zenginin zekatını fakire vermesi, fakirin de, aldıktan sonra, tekrar zengine geri vererek borcunu ödemesi gerekir. Zekat verirken bilezik, yüzük gibi altınların işçilik ve sanat değerine değil, ağırlığına itibar edilir. Mesela Reşat altını ile Aziz lira 7.2 g olarak kabul edilir. Yani 12 ayardan fazla olan bütün altınlar, tartılır. Kırkta biri zekat olarak verilir. Bilezik, küpe, yüzük gibi çeşitli ayarlarda altını olan, bunların içinden en yüksek olanının ayarından vermesi evla, ortalamasından vermesi caiz, en düşüğünden vermesi ise, mekruhtur. Zekata tabi mallar, altın liraların en düşüğünün alış fiyatına göre hesap edilir. Kadınların altın ve gümüşten başka diğer süs [ziynet] eşyaları zekata tabi değildir. Nisabın üstünde bileziği olan kadın, zekatını kendi verir. Veya (Zekatımı sen bir fakire ver) diye kocasını veya başka birini vekil ederse, vekil kendi parası ile zekatı verebilir. Borçlu ve fakire, hanımı zekat verebilir. ? Kimlere verilmez Zekat verirken, zekat demek gerekmez. Hediye denilse de caizdir. Zekat, ticareti yapılan maldan veya aynı değerde altın olarak verilir. Zekat, farz olduktan sonra verilir. Nisaba ulaşan, zengin olduğu tarihi, kameri aya göre bir yere yazar. Mesela, 3 Recepte zengin olmuşsa, bir yıl sonra Recebin üçü gelince yine nisap kadar parası ve ticaret malı varsa zekatını verir. Ramazan ayını beklemez. Günü gelmeden zekat vermekte de mahzur yoktur, çok iyi olur. Hatta gelecek birkaç yılın zekatını önceden vermek de caizdir. Bir kimse, zekatını yanlış hesap edip, bir altın zekat vermesi gerekirken iki altın hesap etse, fakire verdikten sonra tekrar hesap etse, bir altın vereceğini anlasa, ikinci yıl vereceği zekata bu bir altını mahsup eder. Ana babaya, dedeye, büyük anneye, evlada, toruna, hanıma ve kâfire zekat verilmez. Fakir olmak şartı ile geline, damada, kayınvalideye, kayınpedere, kayınbiradere, üvey çocuğa zekat verilir. Hala, amca, dayı, teyze gibi akrabaya zekat vermek daha çok sevap olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bayramda ne yapmak gerekir? CEVAP: Bayramda erken kalkmak, gusletmek, misvak kullanmak, güzel koku sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek, fıtr, yani Ramazan Bayramında, bayram namazından önce tatlı yemek, hurma yemek, yüzük takmak, karşılaştığı müminlere güler yüzle selam vermek, fakirlere çok sadaka vermek, İslamiyet'e doğru olarak hizmet edenlere yardım etmek, dargınları barıştırmak, akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye götürmek sünnettir. Ramazan gittiği için değil, günahlarımızın affolduğu için, büyük sevap ve nimete kavuştuğumuz için bayram yapıyoruz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bayram sabahı Müslümanlar, namaz için camilerde toplanınca, Allahü teâlâ, meleklere, "İşini yapıp ikmal edenin karşılığı nedir?" diye sorar. Melekler de, "Ücretini almaktır" derler. Allahü teâlâ da, "Siz şahit olun ki, ramazandaki oruçların ve namazların karşılığı olarak kullarıma kendi rızamı ve mağfiretimi verdim. Ey kullarım, bugün benden isteyin, izzet ve celâlim hakkı için istediklerinizi veririm" buyurur.) [Beyheki] Peygamber efendimiz, (Ramazanın son günü Allahü teâlâ, oruç tutanları affeder) buyurunca, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, o gün Kadir gecesi mi?) diye sual etti. Peygamber efendimiz, (Bilmez misiniz ki, iş yapana, işi bitirince ücreti verilir) buyurdu. (Beyheki) Bu mükafatları bilen bir Müslüman nasıl sevinmez ve bayram etmez ki? Bayram günleri sevinmek, neşelenmek gerekir. Hz. Ebu Bekir, kızı Âişe validemizin evine gidince, iki cariyenin tef çalıp oynadığını gördü. Ensar-ı kiramın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Resulullahın evinde böyle şey yapılmasının uygun olmayacağını bildirerek, onların susmalarını söyledi. Peygamber efendimiz, Hz. Ebu Bekir'e, (Onlara mani olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram, sevinç günleridir) buyurdu. (Buhari) Hz. Ali, (Bugün, orucu kabul edilmiş, çalışmasının mükafatını görmüş ve günahları affedilmiş olanların bayramıdır) buyurdu. Hadis-i şerifte de, (Allahü teâlâ, Ramazanda dört sınıf insan hariç, herkesin günahlarını affeder. Bunlar, içki içmeye devam eden, ana-babasına âsi olan, sıla-i rahmi terk eden, mümin olmaktan ümidini kesendir) buyuruldu. (Gunye) Eğer bunlar tövbe ederse, Allahü teâlâ günahlarını affeder. Ramazandaki sevaplar bilinseydi, her günün ramazan olması istenirdi. Hadis-i şerifte, (Ramazandaki özel sevaplar bilinmiş olsaydı, bütün yılın Ramazan olması istenirdi) buyuruldu. (Ebu Nasr) Dargınlar barışmalı Kimseye dargın durmamalı. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Din kardeşiyle 3 günden çok dargın caiz değildir. 3 gün sonra, onunla karşılaşırsa, ona selam verip hatırını sormalıdır. O kimse selamını alırsa, birlikte sevaba ortak olurlar. Selamını almazsa günaha girer. Selam veren de küs durma mesuliyetinden kurtulmuş olur.) [Ebu Davud] (Hak teâlâ şirk koşmayan herkesi affeder. Ancak bu mağfiretten birbirine kin tutan istifade edemez. Cenab-ı Hak, "Onlar barışıncaya kadar amellerini bana getirmeyin" buyurur.) [İ.Malik] Ramazan-ı şerifi memnun ederek salan, Bugün artık sevinsin, orucu kabul olan. Çok şükür Rabbimize orucu ettik edâ. Bugün ayrıldık senden, yâ Ramazan elvedâ.
Şevval ayında [bu ayda] oruç
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Şevval ayında oruç tutmak sevap mıdır? CEVAP: Her zaman oruç tutmak sevaptır. Hadis-i şerifte, (Oruç, Cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır) buyuruldu. (Buhari) Şevval ayında tutulan orucun çok sevabı vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ramazandan sonra Şevval ayında da 6 gün oruç tutan, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [Taberani] (Ramazan orucu ile Şevvalde de 6 gün oruç tutan kimse, bir yıl oruç tutmuş sayılır.) [İ.Mace] (Ramazan ayı orucu on aya, ramazandan sonra tutulan 6 gün oruç da iki aya mukabil olur ki, böylece bir yıl oruç tutma sevabına kavuşulur.) [İbni Huzeyme] Bazı âlimler, bu 6 gün orucun vakit geçirmeden, bayramdan sonra hemen tutulmasının iyi olacağını bildirmişlerdir. Bu oruçları aralıklı tutmak da caizdir. Şevval ayında tutulan nafile veya kaza oruçlarını pazartesi ve perşembe günleri tutmak daha iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ameller, pazartesi ve perşembe günleri arz olunur. Ben de amelimin oruçlu iken arz olunmasını isterim.) [Tirmizi] (Pazartesi ve perşembe, günahların affedildiği gün olduğu için oruç tutuyorum.) [Müslim] (Cennetin kapıları pazartesi ve perşembe günleri açılır.) [Müslim] Oruç kazası olmayan nafile oruç tutmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bir gün nafile oruç tutana, yeryüzü dolusu altın verilse, o orucun sevabını karşılamaz.) [İbni Neccar] (Gizleyerek, bir gün nafile oruç tutana, Allahü teâlâ, Cennetini ihsan eder.) [Hatib] Her ay 3 gün oruç tutmak çok iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Her [kameri] ayda, üç gün oruç tutmak, bütün yılı oruçlu geçirmek gibi sevaptır.) Buhari] (İbrahim aleyhisselam, her ayda 3 gün oruç tuttu. Allahü teâlâ da ona ömrü boyu oruç tutmuş gibi sevap verdi ve ömür boyu sanki yiyip içmiş gibi kuvvet, zindelik verdi.) [Beyheki] (Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur.) [Müslim] (Her ay 3 gün oruç tutanın kalbindeki kin yok olur.) [Bezzar] "Eyyâm-ı biyd" denilen kameri ayların 13, 14 ve 15. günleri de oruç tutmak iyi olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Ayda 3 gün oruç tutan, ayın 13, 14 ve 15. günlerinde tutsun!) [Nesai] (Her ay, eyyâm-ı biyd'de oruç tutan, yılın hepsini oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur.) [Nesai] Oruç ve davet... Nafile oruç tutarken uygun bir davete gidilince, orucu bozmak günah değildir. Bir mümin arkadaşı sevindirmek ve onu üzmemek için davetine gidilir. Davete gidip de orucunu bozmayan bir kimseye Peygamber efendimiz, (Arkadaşın senin için bu kadar külfete girdiği halde, sen hâlâ oruçluyum diyorsun. Şimdi ye, sonra yerine bir gün tutarsın) buyurdu. (Dare Kutni) Yine buyurdu ki: (Davete giden, ramazan, kaza ve adak orucu değilse, [nafile] orucunu bozsun!) [Taberani] (Din kardeşinin hatırı için nafile orucu bozana, bin günlük oruç sevabı yazılır. Bu orucu kaza edince de iki bin günlük sevap yazılır.) [Şir'a] Öğleden sonra, bir zaruret olmadıkça, nafile orucu bozmamalıdır! Hadis-i şerifte, (Nafile oruç tutan kimse, öğleye kadar muhayyerdir) buyuruldu. (Taberani)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı kimseler bize göre zekatı kâğıt parayla vermekte mahzur yok diyorlar dinen bir mahzuru var mıdır? CEVAP: Günümüzde herkes, dinden bahseder, aklına göre fetvalar verir. Niye böyle olmasın ki, bence bal gibi olur diyorlar. Allah ne emrediyor, Peygamberimiz ne buyuruyor, din kitaplarımız ne yazıyor demiyorlar. Akla göre ölçü olsa, akıl sayısı kadar din olur. Onun için dinde nakil esastır. Bazı kimseler, para paradır, kâğıt para ile niye zekat verilmez ki diyorlar. Şimdi bu konudaki muteber din kitaplarındaki ifadelere bakalım: Zekat olarak verilecek mallar yerine, bunların kıymetlerini de vermek caizdir. Kıymet denilince, altın ve gümüş anlaşılır, başka mal, çek, senet veya paralar anlaşılmaz. Çünkü eşyanın kıymeti altın ve gümüş ile anlaşılır. (Keşfi rümuz-i gurer) Fülus [bakır] paraların kıymetleri nisabı bulunca zekat olarak, bu fülusun değerlerinin kırkta birini gümüş olarak vermek gerekir. (Miftah-üs-seade) Bakır paranın zekatı, aynı cins bakır paradan verilmez, gümüş olarak verilmesi gerekir. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri buyurdu ki: "Toprak sahiplerinden uşur ve zekat olarak, altın ve gümüş yerine, başka geçer akçe [kağıt para] almak haram olur. Her ne kadar bunlar, herkesin kabul ettiği damgalı para ise de, altın değil, bakır paradır." (Redd-ül-Muhtar) Altın ve gümüş olmayan, tedavüldeki para ile zekat verilmez. Zekat, ya altın veya gümüş, yahut ticareti yapılan maldan verilir. İmam-ı Nesefi hazretleri buyuruyor ki: "Bir zengin, yemek satın alıp fakire yedirse, zekat vermiş olmaz." (Zahire) Zekat olarak altın ve gümüş yerine, bunların kıymeti kadar uruz [Ticaret malı] vermek sahihtir. Elbise tüccarı, ya ticaretini yaptığı elbiseden veya değeri kadar altın, gümüş verir. (Tahtavi) Zekat olarak, erkek deve verilmez. Erkek develerin zekatı bile dişi deve olarak verilir. Dişi devesi yoksa değeri kadar altın veya gümüş verilir. Başka mal verilmez. (Hindiyye) Niye dişi deve verilmesi gerektiğini bilemeyiz. Deveye binilir, eti yenir, yük taşır. Dişi devenin erkek deveden farkı var, süt verir, yavru doğurur. Fakat dişi deve, erkek deve olmadan yavru doğuramaz. Buna rağmen dinimiz erkek deveyi zekat olarak vermeyi caiz görmemektedir. Kitaba uymalı... Bir bakkal, dükkanında sattığı mallardan zekat verebilir, konfeksiyon malından zekat veremez. Bir konfeksiyoncu da, ceket pantolon gibi sattığı mallardan zekat verebilir, pirinç, yağ gibi bakkalın sattığı mallardan zekat veremez. Bir eczacı ancak, sattığı ilaçları zekat olarak verebilir. Yahut altın olarak verir. Konfeksiyon veya bakkal malzemeleri veremez. Halıcı veya mobilyacı ancak ticaretini yaptığı, sattığı malları zekat olarak verebilir. Halıcı mobilya, mobilyacı halı veremez. Bazıları (Fakire ne versen alır, yeter ki ver, fakir razı olur) diyorlar. Evet fakir razı olur. Fakat fakirin rızası önemli değildir, önemli olan Allah'ın rızasıdır. Kumarda da, faizde de, zinada da tarafların rızası vardır. Ama Allah'ın rızası yoktur. Önemli olan Allah'ın emridir. Niye, niçin? demeden kitaplarda ne yazıyorsa ona uymak gerekir. Aklını kullanarak, niye altın veya ticareti yapılan maldan zekat veriliyor da, başka maldan ve kâğıt paradan zekat verilmiyor demeye kimsenin hakkı yoktur.
Müslümanlar birbiri ile savaşır mı?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hz. Ali ile savaşanların durumu nedir? Müslümanlar birbiri ile savaşır mı? CEVAP: Elbette Müslümanlar da birbiri ile savaşır. Bir âyet meali şöyledir: (Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine [haksız olarak] saldırırsa, Allah'ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse aralarını adaletle düzeltin ve adaletli davranın. Allah, âdil davrananları elbette sever. Müminler ancak kardeştir. O halde kardeşlerinizin arasını ıslah edin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz.) [Hücurat 9,10] Görüldüğü gibi, Allah, iki Müslüman ordunun birbiri ile savaşabileceğini bildiriyor. Onlar mümindir buyuruyor. Müminler kardeştir buyuruyor. Kardeşlerinizin arasını düzeltin buyuruyor. Allahın bu emirlerine uymayıp da savaşanlardan bir tarafa kâfir demek ne kadar yanlıştır. Cennet ile müjdelenen eshab-ı kiramdan herhangi birine kâfir demek, küfre sebep olur. Eshab-ı kiramın istisnasız hepsinin Cennetlik olduğu âyet ve hadislerle bildirilmiştir. Bir âyet meali şöyledir: (Mekke'nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan Allah yolunda harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Fakat Allah hepsine de en güzel olanı [Cenneti] vâdetmiştir.) [Hadid 10] Âyet-i kerimede, sapıklara fırsat vermemek için ve küllen vaadallahü husna buyuruluyor. Yani Allah hepsine Cenneti söz vermiştir buyuruluyor. Fazilet bakımından elbette Mekke'nin fethinden önce Müslüman olanlar, daha sonra Müslüman olanlardan daha üstündür. Ama hepsi de Cennetliktir. Hepsinin Cennetlik olduğuna dair başka bir âyet-i kerime meali: (Muhacirlerin [Mekke'den hicret eden eshabın] ve Ensarın [Medine'de muhacir eshaba yardım edenlerin] önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allah razıdır ve bunlar da, Allah'tan razıdır. Allah bunlar için, altından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. Bunlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır.) [Tevbe 100] Eshab-ı kiram birbirine olan düşmanlıkları sebebiyle değil, hakkın ortaya çıkması için savaşmışlardır. Onlar birbirinin dostu idi. İşte âyet-i kerime meali: (İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve [hicret eden eshabı] barındırıp yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin dostlarıdır.) [Enfal 72] (Eshab-ı kiramı birbirine düşman gibi göstermek bu âyete de aykırıdır. Eshabın hepsi cennetliktir.) Hz. Âişe cennetliktir 1- Âişe validemiz de eshabdan olduğu için cennetliktir. 2- Resulullahın hanımları müminlerin annesi olduğu için cennetliktir. (Ahzab 6) Anne ile evlenilmez. Hz. Âişe ile de evlenmek haramdır. (Ahzab 53) Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Benimle evlenen kadınlar Cehenneme girmez.) [Deylemi, İ.Neccar, Şirazi] 3- Nur suresinde Allahü teâlâ onun temiz olduğunu bildirip onu övdüğü için cennetliktir. Bunlara rağmen İbni Sebecilere uyup da ona kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Hz. Ali Müslüman değildir diye onunla savaşan kâfirdir; fakat Hz. Ali, fitneyi önleyemedi, biz önleriz diye, onunla savaşan, kâfir olmaz. Kâfir olmadığı da Kur'anda açıkça bildiriliyor.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İbni Sebeciler, (Hz. Ali'de bir Mushaf vardı, bu eldeki Kur'anın iki misli idi. Bunlar kimseye gösterilmeden 12 İmama verilmiştir, ahir zamanda Mehdi meydana çıkaracak) diyorlar. Böyle bir şeyin olması mümkün müdür? CEVAP: Allah resulünün damadı, Allah'ın aslanı, Vilayet yolunun reisi Hz. Ali'nin de, mübarek torunlarının da, ne kendilerindeki ilmi, ne de Allah'ın âyetlerini saklaması mümkün değildir. Hâşâ Hz. Ali ilme ve dine düşman olamaz. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler lanet eder.) [Bekara 159] (Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!) [Al-i İmran 187] Hz. Ebu Hüreyre diyor ki: Bu iki âyet olmasa idi, hiçbir hadis rivayet etmezdim. (Buhari) Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (İlmini saklayanların kıyamette ağzına ateşten gem vurulacaktır.) [İbni Mace) Bu âyet ve hadis-i şerif de gösteriyor ki, Hz. Ali, Allah'ın kendisine ihsan ettiği ilmi, hele Kur'an-ı kerimi saklaması asla mümkün değildir. Tezkiye-i ehl-i beyt kitabının müellifi Osman efendi anlatıyor: Maarif meclisine gittiğim zamanlarda, Sebecilerin bir sandık içinde tefsirleri geldi. Basılmasına izin verilmedi. Sebebini sordular. (İslamiyet'e uymayan bir yeri mi var?) dediler. Evet, (Hz. Ali'nin kâfir ve zalim olduğunu yazıyorsunuz) dedim. Öfkeden gözleri döndü. (Hiddetlenme beni az dinle) dedim. Kitabın başında yazılmış ki: Oyuna gelmeyelim!.. (Talha, Ali'ye sordu ki, Osman Kur'andan 70 âyeti, Ömer de, 80 âyeti çıkardığı söyleniyor. Bu söz doğru mu? Ali evet doğrudur, dedi. Talha yine sordu ki: Değişmemiş olan Mushaf sende imiş, öyle mi? Ali, evet bendedir. Hem de, bu Kur'anın iki katı bende var, dedi. Sende bulunan Kur'anı Müslümanlara göstermeyecek misin? dedi. Eğer Ebu Bekir yerine, beni halife yapsalardı verirdim. Bana biat etmedikleri için, vermem ve vasiyet edeceğim, kıyamete kadar evladımın elinde gizli kalacak, buyurdu.) İşte tefsirinizde böyle yazıyor. Yahudiler, Tevrat'taki Muhammed aleyhisselamı bildiren 20 âyeti sakladıkları için, Allahü teâlâ, bunlara (kâfir) diyor. Hz. Ali, Kur'anın iki mislini ki üç binden fazla âyeti saklamış oluyor. Bu yazınız ile, Hz. Ali'ye kâfir demiş oluyorsunuz, dedim. Sebeci, şaşırıp kaldı, bir cevap veremedi. Daha sonra "Doğrusunu isterseniz, ben ne Şii, ne de Sünni'yim, ben masonum" dedi. [Masonluğu da Yahudiler kurmuştur. Her tefrikanın, her oyunun içinde bir Yahudi parmağının olması bir rastlantı değildir.] Bu yalanları çıkaran kimseler, açıkça gösteriyor ki, ne Şii, ne de Sünni'dir. İbni Sebe denilen bir Yahudi ve onun oyununa gelen zavallılardır. (Tezkiye-i ehl-i beyt)
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İbni Sebeci biri diyor ki: (Sahabenin hepsinin hayırlı ve cennetlik olduğunu bildiren âyetler gündeme getirildiği halde, onları itap eden [azarlayan] âyetler niye dikkate alınmıyor?) CEVAP: Kâfirler için inen âyetleri delil gösterip bakın sahabe suçlanıyor demek çok yanlıştır. Aynı iftirayı Necdiler de yapmaktadır. Bununla beraber Eshab-ı kiramı itap eden âyetler olduğu gibi, Resulullahı itap eden âyetler de vardır. Bu âyetler, Peygamber efendimizin şanına noksanlık getirmeyeceği gibi, Eshab-ı kiramın şanına da noksanlık getirmez. Birkaç örnek verelim: Abese suresinin başından 11 âyet, Resulullahı itap etmektedir. Âmâ olan İbni ümmi Mektum hazretleri, Resulullah, müşrikleri imana davet ederken, içeri girip, (bana dinimi öğret) diye bağırmıştı. Peygamber efendimiz de, şimdi sırası mı gibilerinden yüzünü ekşitmişti. Allahü teâlâ, bu yaptığının yanlış olduğunu bildirmişti. Peygamber efendimiz, bu zatı görünce, (Rabbimin, beni azarlamasına sebep olan zat) diye hitap ederdi. Başka âyetlerde de buyuruluyor ki: (Ey Peygamberim, zevcelerinin rızasını düşünerek, Allah'ın helal ettiğini, neden kendine haram ediyorsun?) [Tahrim 1] (Allah seni affetsin; Doğru söyleyenlerle yalancıların kimler olduğu belli olmadan niçin onlara [münafıklara] izin verdin?) [Tevbe 43] Resulullah bir münafığın cenaze namazını kılmaya hazırlanırken de şu âyet-i kerime gelmişti: (Onlardan [münafıklardan, kâfirlerden] ölen kimsenin namazını sakın kılma, kabri başında da durma! Çünkü onlar Allah'ı ve Peygamberini inkâr ettiler, fasık olarak öldüler.) [Tevbe 84] Savaşta alınan esirleri mal karşılığı olarak salıverince şu âyet-i kerime gelmişti: (Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak [alınan esirleri mal karşılığı olarak salıvermek] hiçbir peygambere yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise, ahireti kazanmanızı istiyor.) [Enfal 67] Esirleri koyuvermek hakkında Beydavi tefsirinde deniliyor ki: (Bu âyet-i kerime, Peygamberlerin ictihad ettikleri ve ictihadlarında yanılabileceklerini, ama hatalarının kendilerine hemen bildirildiğini, yanlışlarının düzeltildiğini göstermektedir.) Peygamberlerin ictihadları hatalı kalmazdı. Mesela, Bedir gazasında alınan esirlere yapılacak muamele için, Server-i âlem bazı Sahabe-i kiram ile birlikte bir türlü, Ömer-ül Faruk ise, başka türlü ictihad etmişlerdi. Sonra, âyet-i kerime gelerek, Allahü teâlâ, Hz. Ömer'in ictihadının doğru olduğunu bildirdi. Bunun gibi Abese suresi de, bir ictihad hatasını düzeltmek için nazil olmuştu. Resulullahın vefatları sırasında, kağıt kalem hakkındaki emirlerinin anlaşılmasında Hz. Ömer'in ictihadı da böyledir. Onların şanı yücedir Bunlar gibi âyetler çoktur. Demek ki, bazı söz ve işleri, kendi isteği ve ictihadı ile idi. Kağıt istemesi de böyle idi. Hz. Ömer de kendi ictihadı ile istediğini bildiği için, rahatsız etmemek maksadıyla kağıt verilmesin dedi. Nitekim dediği gibi oldu. Vahy ile istemiş olsaydı, isteğinden vazgeçmez, tekrar isterdi. Resulullah böyle âyetlerle itap edilince, Sahabenin itap edilmesi normaldir, onların şanını eksiltmez. Sonra itap eden âyetler içinde, üç halife var da, Hz. Ali yok mu? O da eshabdan değil mi?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Severek yeni evlendim, eşimin de bir kusuru yok, çok iyi bir insan, ancak ilk günden itibaren onu görünce tiksiniyorum, yanıma yaklaşınca iğreniyorum. En ufak şeyde kavga etmeye başlıyoruz. Ailelerimiz de birbirine düştü. Delirmemek işten değil. Ne oldu bana böyle? Ayrılmaktan başka bir çare yok mu? CEVAP: Bu durum çok kimsenin başına geliyor. Bu yüzden, genel cevap verelim. Böyle üzücü durumların birkaç sebebi olabilir. Düşmanlık için başkaları bunlara büyü yapmış olabilir. Anne babalar veya akrabaları, güya çocuklar birbirini sevsin diye büyü yaptırmış olabilir. İnanç ve ibadetlerinde noksanlık olabilir. İki taraftan birinde psikolojik rahatsızlık olabilir. Evlilik meselelerini iyi bilmemek olabilir. Nazar değmiş olabilir. Daha başka sebepler de olabilir. Esas sebep bilinirse çaresi daha kolay olur. Sebebi ne olursa olsun, dinimizde her derdin çaresi vardır. Yeni evliler veya evinde aniden bu tür bilinmeyen huzursuzluklar başlayan aileler şunlara dikkat etmelidir: 1- Doğru imana, Ehl-i sünnet itikadına sahip midir? Bunu kontrol etmelidir. 2- Gusül, abdest ve namazı doğru mudur? Kur'an-ı kerimde, doğru kılınan namazın her türlü kötülükten alıkoyduğu bildirilmektedir. Namazın doğru olması için guslün ve abdestin de doğru olması gerekir. Bu bilgileri Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye gibi muteber eserlerden öğrenmelidir. 3- Âyât-ı hırzı tarifine uygun şekilde okumak ve üzerinde taşımak iyi olur. 4- Her gün 500 defa (La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim) okumalı. Başlarken 100 ve bitirince yine 100 defa (Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed) demelidir. 5- Cünüp ve abdestsiz gezmemeye gayret etmeli. 6-Ağzında dolgu veya kaplaması varsa, Maliki mezhebini taklit etmelidir. 7- Büyü yaptırmamalı, cinci hocalardan uzak durmalıdır. Cincilere ve büyücülere inanmak, Allah'tan başkasının her şeyi bildiğine inanmak olup, küfürdür. Büyü yapmayı öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır. Hayırlı iş için mesela büyü çözmek için büyü yapmak da haramdır. Hadis-i şerifte (Büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir) buyuruldu. (Bezzar) Büyü, insanları hasta eder. Sevgi veya nefrete sebep olur. Büyü, kadınlara ve çocuklara daha çok etki eder. Büyünün tesiri kesin değildir. İlacın tesiri gibi olup, Allahü teâlâ dilerse tesirini yaratır. Dilerse tesirini yaratmaz. Müslüman büyü yapmaz Şu halde, (Büyücü, büyü ile istediğini şüphesiz yapar, büyü muhakkak tesir eder) diyenin ve inananın imanı gider. (Allahü teâlâ takdir etmişse, büyü tesir edebilir) demelidir! İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Büyü, küfre en yakın olan haramdır. Hadis-i şerifte, (Müslüman büyü yapmaz. Allah saklasın, imanı gittikten sonra büyü tesir eder) buyuruldu. (3/41) İmam-ı Nevevi hazretleri, (Büyü yaparken, küfre sebep olan kelime ve iş olursa, küfürdür. Böyle bir kelime ve iş olmazsa, büyük günahtır) buyuruyor. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Falcıya, büyücüye inanan, Kur'ana inanmamış olur.) [Taberani] (Fal baktıran, falcıya inanmasa bile, 40 gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]
Kıymetli kitaplarda bildirilen dualar
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Ruhi bunalımlardan, korkulardan, nazardan ve çeşitli sıkıntılardan kurtulmak ve büyü çözmek için ne yapmak gerekir? Cinden korunmak için hangi duaları okumalı? CEVAP: Allahü teâlâ, her şeyi sebeple yaratır. Bir şeye kavuşmak için, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapmak gerekir. Her şeyin yaratılmasında ortak olan manevi sebep, sadaka vermek, 70 kere (Estağfirullah min külli mâ kerihallah) duasını okumaktır. Bunlar, maddi sebepleri bulmaya da yardım eder. Ruhi sıkıntıların çoğu, cinden ve büyüden meydana gelir. Ruhi hastalıklar, sara ve cinden korunmak için, kıymetli kitaplarda bildirilen şu duaların biri veya hepsi okunur: 1- Euzü Besmele ile Fatiha suresini okumalı. Euzü Besmele ile iki Kul-euzü okumalı. 2- Bir miktar suya Âyet-el kürsi, İhlas ve Muavvizeteyn [Nas ve Felak] surelerini okumalı. Büyü yapılan kimse bundan üç yudum içmeli, kalan su ile gusletmeli. 3- Sedir ağacının 7 tane yeşil yaprağı ezilip su ile karıştırılır. Üzerine Âyet-el kürsi, İhlas ve Kul-euzüler okunur. 3 yudum içip geri kalanla gusledilir. 4- Üç kere Salevat ve Fatiha, Âyet-el kürsi, Kâfirun, İhlas, Felak ve Nas sureleri yedişer defa okunup hastaya üflenir. Bunlar tekrar okunup hastanın yatağına, evin her yerine, bahçeye üflenir. 5- Fatiha, Âyet-el-kürsi ve 4 Kul [Kâfirun, İhlas, Felak ve Nas sureleri] yedişer kere okunup hastaya üflenirse, büyü, nazar, hayvan sokması ve bütün dertler için iyi gelir. Tuza okunup, suda eritip içirmek ve ısırılan yere sürmek de olur. 6- Sabah akşam, Bekara suresinin başından 4 âyet ve Âyet-el kürsi ile, Âyet-el kürsiden sonraki iki âyeti ve Bekara suresinin sonundaki 3 âyet, delinin üzerine okunursa, iyi olur. 7- Sabah akşam 24 kere Estağfirullah denir, sonra (Estağfirullah elazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh) denir. Sonra 11 İhlas, 7 Fatiha ve 33 kere, Allahümme salli ve sellim ala seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed okuyup, sevabı Resulullahın, Eshab-ı kiramın, Evliyanın ve Silsile-i aliyye büyüklerinin ruhlarına hediye edilir. Bunların hürmetine şifa vermesi için dua edilir. Her sabah akşam böyle dua edilir. 8- Günde 500 kere (La havle vela kuvvete illa billah-il-aliyyilazim) okumalı, bunu okumaya başlarken ve bitirince yüz kere salevat getirmeli. [Bunu her gün muhakkak okumalı, ihmal etmemeli.] 9- Ha-Mim Mümin suresinin başından masir'e kadar ve Âyet-el kürsi ve La ilahe illallahü vahdehü la şerike leh lehülmülkü velehülhamdü vehüve alâ külli şeyin kadir okumalı. Şifa buluncaya kadar 10- Cuma günü seher vakti, sağ elinin içine Nisa suresi 99. Âyeti, vemen yahruc'dan rahimâ'ya kadar yazılır, sonra dili ile yalanıp yutulur. 40 yıllık büyü de olsa çözülür. 11- Saradan kurtulmak ve cinden korunmak ve büyü çözmek için için Âyât-i hırz okumalı! Abdest alınıp, 7 istiğfar ve 11 salevat okunup, hastanın sıhhatine niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okunmalı, işaretli yerlerde, hasta üzerine üfürülmeli, şifa buluncaya kadar [40 gün kadar] devam etmeli. Her defası sonunda, bir Fatiha okuyarak sevabı, Resulullahın, Behaeddin Buhari, Ahmed Rıfai ve imam-ı Rabbani hazretlerinin ruhuna hediye edilmeli. Bir kopyası, muska şeklinde yapılıp, yanında taşınırsa, sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hasıl olur.
Korku ve beladan korunmak için
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Korku ve belalardan korunmak, kurtulmak için ne yapmalı, hangi duaları okumalı? CEVAP: İmam-ı Rabbani hazretleri, talebeleri ile uzak bir yere giderken, gece, bir handa kaldılar. (Bu gece bir bela zuhur edecektir. [Besmele ile] (Bismillâhillezi lâ yedurru ma'asmihi şey'ün fil erdı ve lâ fissemai ve hüves-semi'ul alim) duasını üç defa okuyun) buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zalimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, imam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, 3 defa okumalı. Âyât-i hırz okununca da, bu duayı okumalı. Bir hadis-i şerif meali: (Bismillâhillezi lâ yedurru ma'asmihi şey'ün fil erdi ve lâ fissemai ve hüves-semi'ul alim duasını sabah 3 kere okuyana, akşama kadar, akşam okuyana, sabaha kadar hiç bela gelmez.) [İbni Mace] Korkulu yerde ve düşman karşısında, emin ve rahat olmak için Liilafi'yi okumalıdır. Gece ve gündüz, hiç olmazsa, 11 defa okumalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Euzü bikelimâtillahi-ttammâti min şerri mâ haleka duasını okuyana, o yerden kalkıncaya kadar, hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim] (Issız bir yerde, bir şey kaybeden veya bir yardıma ihtiyacı olan, "Ey Allah'ın kulları bana yardım edin" desin! Her yerde, sizin görmediğiniz Allah'ın kulları vardır. Korkulu yerde üç kere, Allah'ın kulları, bana yardım edin demelidir.) [Taberani] (Hasbiyallahü ve ni'mel vekil sözü her korku için bir emniyettir.) [Deylemi] Korkulu şeyden kurtulmak ve bir dileğe kavuşmak için Taha suresinin 37. âyetinden [velekaddan] 39. âyetin sonuna [ala ayniye] kadar olan kısım, su geçirmez bir şeye 7 defa sarıp veya içi görünmeyecek şekilde PVC yaptırıp yanında taşımalıdır. Faydası çok görülmüştür. İmam-ı Rabbani hazretleri cinden korunmak için ve korkulu zamanlarda, (Lâ havle velâ kuvvete illa billah-il-aliyyilazim) okunmasını emrederdi. Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki: Dertlerden kurtulmak ve murada kavuşmak için 500 kere Lâ havle velâ kuvvete illâ billah demeli, okumaya başlarken ve okuduktan sonra yüzer kere salevat-ı şerife okumalıdır. (1/174, 2/32) İstiğfar okumak... Dertlerin, belaların gitmesi için, istiğfar okumak da çok faydalıdır, çok tecrübe edilmiştir. Hadis-i şerifte, (İstiğfara devam edeni, çok okuyanı, Allahü teâlâ, dertlerden, sıkıntılardan kurtarır. Onu, hiç ummadığı yerden rızıklandırır) buyuruldu. İstiğfar, insanı her murada kavuşturur. Tövbe etmeli, istiğfarı çok okumalı. Bütün dertlere, sıkıntılara karşı faydalıdır. Allahü teâlâ, (İstiğfar okuyun; imdadınıza yetişirim) buyurdu. (Hud 52) İmam-ı Şarani hazretleri, (kuşluk namazına devam edene, cin musallat olmaz) buyurdu. Cin mektubunu, yanında veya evinde bulundurana, cin gelmez ve dadanmış olan cin de gider. Dua, ilaç gibidir. Allahü teâlâ dilerse tesir eder. Yani tesirini Allahü teâlânın verdiğine inanmalıdır! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Dert-bela gelince, Hz. Yunus'un duasını okusun! Allahü teâlâ onu muhakkak kurtarır. Dua şudur: Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke, inni küntü minez-zâlimin.) [Hakim]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bazı kimseler cinlerin varlığını inkâr ediyorlar. Bazıları da, Kur'an-ı kerimde cin suresi olduğu için, cinlerin varlığını inkâr etmiyorlar ama, zarar verebileceklerini kabul etmiyorlar. Cin psikolojik zarar verebilir mi? CEVAP: Evet zarar verebilir, hastalık yapabilir. Hafaza melekleri, insanı cinlerin zararından korurlar. Cinden korunmak için âyât-i hırzı üstümüzde taşımak gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Evinde, Fatiha ve Âyet-el kürsi okuyana, o gün cin ve şeytan zarar veremez.) [Deylemi] Cinler insanların damarlarına kadar girip zarar verebilirler. Cinlerin meydana getirdiği hastalıklardan korunmak için çeşitli dualar vardır. Duaların en kıymetlisi, faydalısı Fatiha suresidir. Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur'an-ı kerimdir) buyuruldu. Hastaya okunursa, hastalığı hafifler. Eceli gelmemiş ise, iyi olur. Eceli gelmiş ise, ruhunu teslim etmesi kolay olur. Mecmua-tül-fevaid kitabında, (Bir kimse, cin mektubunu, yanında taşısa veya evinde bulundursa, bu kimseye, eve ve etrafına cin gelmez ve dadanmış olup zarar veren cin de gider) diyor. Peygamber efendimiz üç türlü ilaç kullanırdı. Kur'an-ı kerim veya dua okurdu. Fen ile bulunan ilaçları kullanırdı. Her ikisini karışık da kullanırdı. (Mevahib) *** Sual: Muskanın dinimizdeki yeri nedir? CEVAP: İçinde küfre sebep olan muskaları yazmak ve kullanmak caiz olmaz. Büyüyü büyü yaparak çözmek de haramdır. Büyücü, cinci hoca denilen insanlara gitmemeli, dediklerine inanmamalı. Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye'de sihir, büyü bahsini mutlaka okumalıdır. Sual: Karı kocanın arasını bulmak için şirinlik muskaları yapılıyor. Hanım beni sevsin diye böyle bir şirinlik muskası yapmam caiz mi? CEVAP: İçinde küfre sebep olacak ifadeler yoksa veya haram olan bir yazı bulunmazsa caizdir. Caizdir derken ehli sünnet itikadını bildirdik. Kime olursa olsun yaptırılabilir demek değildir. Ancak bunu hiçbir ücret almayan ehli sünnet salih bir insan yapmalı, böyle insan yoksa yaptırmamalı, cinci hoca denilen insanlara gitmek caiz değildir. Muskaya tesir veren de Allah'tır. Yani her muska tesirli olmaz, ilaç gibidir, Allah dilerse tesir eder. Aslında, karı kocanın ikisi de namazını kılar, dinimizin güzel ahlakına uyarlarsa, birbirlerinin hak ve hukukuna riayet ederlerse böyle şeylere lüzum kalmaz. O evde sevgi değil, ilahi aşk başlar. Bütün sıkıntıların asıl sebebi dine uymamaktır. Duanın kabul olması için Sual: Duanın kabul olması için ne yapmak gerekir? CEVAP: Kur'an-ı kerimin ve duanın etki etmesi için bazı şartların gözetilmesi lazımdır. Okuyanın veya yazanın ve hastanın buna inanması, hastanın zararlı olan gıdalardan, şüpheli ilaçlardan perhiz etmesi, sıcaktan ve soğuktan sakınması lazımdır. Okuyan kimsenin, itikadının bozuk olmaması, haram işlemekten, kul hakkından sakınması, haram ve habis şey yiyip içmemesi ve karşılık olarak ücret almaması şarttır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Peygamberler günah işlemez. Ama okuduğum bir mealde, (Âdem Rabbine isyan etti) diyor. Bunun açıklaması nasıldır? CEVAP: Meallerden din öğrenilmez. Meallerde Peygamberlerin günah işlemediği bildirilmez. Tersine günah işlediği anlaşılabilir. Bunun için meal okumak insanı saptırabilir. Âsi olmak, her zaman Allah'a karşı gelmek anlamında değildir. Mesela, (Ammar bin Yasir, isyancılar tarafından öldürülecektir) hadis-i şerifindeki isyancı, Allah'a karşı gelen anlamında değildir, halifeye karşı gelen anlamındadır. Halifeye günah işleyerek de karşı gelinir, farklı ictihadla da karşı gelinir. Onun için her âsi kelimesini günahkâr olarak nitelendirmemelidir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalı. (İyilerin, iyilik sandıkları şeyleri, dostlar, günah bilir) buyuruldu. Bunların günah ve kusurları olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek yapılmış değildir. Taha suresinin, (Âdem unuttu, azim ile, karar ile yapmadı) mealindeki 115. âyet-i kerimesi bunu bildiriyor. Demek ki Hz. Âdem günaha azmetmedi. Kasten yapmadı, unutup yanılarak yaptı. Bunun için de affa uğradı. Ama İblis kararla, azimle yaptı ve ebedi lânetlendi. İkisinde de emre muhalefet var; ama birinde unutmak ve yanılmak, ötekinde azim ve karar var. Vacibi inkâr etmek Sual: Farzı inkâr gibi mütevatir hadisi de inkar küfürdür. Ama vacip sünnetten daha kuvvetli olduğu halde vacibin vacibliğini inkâr eden, kâfir olmuyor, sebebi nedir? CEVAP: Mütevatir hadisi inkâr Peygamber efendimizi inkârdır. Bu ise küfürdür. Ama ictihadla bulunan farzı veya vacibi inkâr küfür olmaz. Örnek verelim: Kurban kesmek vacibdir, ama diğer üç mezhepte sünnettir. Onlara siz sünnet demekle, vacibi inkâr ettiniz denebilir mi? Ama bir Hanefi vacibi inkâr ederse mezhepsiz olur. Çünkü kendi mezhebini beğenmemiş olur. Gusülde ağzın içini yıkamak Hanefi'de farz, Maliki ve Şafii'de sünnettir. Onlar farzı inkâr etmiş olmuyor. Ama bir Hanefi bunu inkâr ederse, kendi mezhebinin hükmünü inkâr etmiş olur. Kendi mezhebinin hükümlerini beğenmeyen de en azından mezhepsiz olur. Küfre kadar gidebilir. Namazın farz oluşu Sual: Namaz, oruç, zekat ve hac ne zaman farz oldu? Tesettür ne zaman emredildi? CEVAP: Beş vakit namaz, miladi 621 yılında ve hicretten bir yıl önce mirac gecesinde farz oldu. Mirac'dan önce, yalnız sabah ve ikindi namazı vardı. Hicret, 622'de oldu. Ramazan orucu, 624'te farz oldu. Zekat da 624'te ramazan ayında farz oldu. Hac ise 631'de farz oldu. 625 ve 627 yılında kadınlara örtünme emri geldi. Kadınların Peygamber efendimize gelerek sual sormaları, oturup dinlemeleri hicab âyeti gelmeden önce idi. Hicab âyeti gelince, kadın erkek artık bir arada oturulmadı. Kadınlar soracaklarını, ezvac-ı tahirattan sorup öğrendiler. Resulullah ise, 632'de vefat etti. Demek ki Peygamber efendimiz, tesettür âyetinden 5 yıl sonra vefat etti. Ondan önce tesettür yoktu. Önceki hayatını anlatıp, "Resulullah kadınlarla oturup konuşurdu, kadınlar açık gezerdi" demek yanlış olur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bir Müslüman Boğaz Köprüsünden intihar etmek için kendini denize atarken pişman olup gerçekten tövbe etse, intihar günahından kurtulmuş olur mu? Yahut zehir veya zehirli hap içse, sonra pişman olsa, ama hemen ölse, intihar günahından kurtulmuş olur mu? CEVAP: Şuuru yerinde iken intihar etmek başkasını öldürmekten daha büyük günahtır. (Berika) Yeis halindeki tövbenin kabulü hususunda ihtilaf edilmiş ise de, muhtar kavle göre Müslümanın tövbe etmesi sahih olur, fakat, kâfirin imana gelmesi sahih olmaz. (Dürr-ül muhtar) Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.) [Bekara 37] Bir hadis-i şerif meali de şöyledir: (Ölmeden az bir süre önce, tövbe edenin tövbesi kabul olur.) [İ. Ahmed] İbadeti gizlemek Sual: Fitne olsa da, başkaları kızsa da namazı onların gözleri önünde emr-i maruf niyetiyle kılmak gerekmez mi? Yoksa fitneye sebep olmamak için, ibadeti gizlemek mi gerekir? CEVAP: Fitneye sebep olmamak ve zararlarından korunmak için, din düşmanlarından ibadeti gizlemelidir. Böyle kimselerin yanında açıktan ibadet yapmak emr-i maruf olmaz, fitne olur. Fitne çıkarmak haramdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir zaman gelir ki, şimdi aranızda münafıkların gizlendiği, ibadet yapar göründüğü gibi, o zaman da müminler gizlenir, ibadetleri gizli yaparlar.) [İbni Sünni] Sual: "Birkaç niyet" isimli yazıda, camiye girince, ilk sünneti kılarken tehiyyetül mescide, yeni abdest alınmışsa sübha namazına, yolculuğa çıkılacaksa, tehiyyetül menzile de niyet edilebilir denmişti. Peki camiye geldiğimizde ikindinin ve yatsının farzı kılınırken de bu şekilde niyet edebilir miyiz? CEVAP: Evet niyet edilebilir. Böylece niyet sevabı da alınır. Vaktin sünneti ile vaktin farzına birlikte niyet edilmez. Mesela öğlenin sünnetine veya farzına dururken, hem farz, hem de sünnete diye iki niyet edilirse, İmam-ı Muhammed'e göre ikisi de sahih olmaz, İmam-ı A'zam ile İmam-ı Ebu Yusuf'a göre ise sadece farz kılınmış olur. Ama yukarıda bildirilen namazlara niyet edince, her üç imama göre de sahih olur. Sabah namazının sünnetini veya farzını kılarken sübha, tehiyyetül mescid gibi namazlara niyet edilmez çünkü bu vakitte nafile kılınmaz. İkindi namazı kerahat vaktine girince de artık nafile kılınmaz. Akşamın farzından önce de nafile kılınmaz. Her rekatta zammı sure Sual: Kaza borcu olmayanın üçüncü ve dördüncü rekatlarda zammı sure okuması gerekir mi? CEVAP: Gerekmez. Çünkü vaktin sünneti yerinde bir namaz kılınmakla sünnet de kılınmış olur. Akşam namazının sünnetini kılarken üç rekat akşam namazının kazasını kılmaya niyet edince de, sünnet kılınmış olur. Kazası olmayan, sünnetleri kılarken kazaya da niyet edince üçüncü ve dördüncü rekatlarda zammı sure okusa da olur, okumasa da. Tâtârhâniye'de, kazaya kalmış namazı olup olmadığını bilemeyenin öğle, ikindi ve yatsının sünnetlerinde zamm-ı sure okuması daha iyi olur buyuruldu. Bu, sünnetleri kılarken kazaya da niyet etmek ve zamm-ı sure okumak daha iyi olur demektir. (Uyun-ül-besâir s.100)
En kıymetli tesbih nedir?
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: En kıymetli tesbih yani zikir nedir? CEVAP: En kıymetli tesbih, namazlardan sonra çekilen Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahü ekberdir. Bu tesbihten sonra en kıymetli tesbih ve zikir la ilahe illallah demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (En üstün tesbih Sübhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber'dir.) [Müslim] (La ilahe illallah demek 99 belayı defeder, en aşağısı sıkıntıdır.) [İ.Asakir] (Temcid, yani La havle ve la kuvvete illa billah, 99 derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdır.) [Hakim] (Zikirde "La ilahe illallah"dan, efdali yoktur.) [Taberani] (Zikrin efdali, la ilahe illallah, duanın efdali de elhamdülillahtır.) [Tirmizi] (Allah indinde en kıymetli söz, "Sübhanallahi ve bihamdihi"dir.) [Müslim] ("Sübhanallah" diyen Uhud'dan daha büyük sevaba kavuşur. "La ilahe illallah" ve "Allahü ekber" demek de böyledir.) [Beyheki] (Gece ibadeti zor gelen, hayra mal sarf edemeyen veya düşmanla savaşmaya korkan, çok Sübhanallahi ve bihamdihi desin. Bu, Allah yolunda harcayacağı bir altın dağdan daha kıymetlidir) [Taberani] (Zor bir duruma düşen, "Bismillahirrahmanirrahim ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim" derse, Allahü teâlâ, onu her türlü bela ve musibetten korur.) [Deylemi] (Cennet hazinesi olan, "Sübhanallahi vel-hamdülillahi vela ilahe illallahü vallahü ekber, vela havle vela kuvvete illa billah" demeye devam edenin ağaçtan yaprak döküldüğü gibi günahları dökülür.) [Ramuz] (Dilde hafif, terazide ağır ve bağışlayıcı olan Allah indinde en kıymetli iki cümle: "Sübhanallahi ve bihamdihi, Sübhanallahilazim") [Müslim] (Şu beş şeyi dilinizden düşürmeyin: Sübhanallah, elhamdülillah, la ilahe illallah ve La havle vela kuvvete illa billah) [Taberani] (Allahü teâlânın indinde, tekbiri, tahmidi, tesbihi ve tehlili sebebiyle Müslüman olarak ihtiyarlayan bir müminden daha efdal kimse yoktur.) [İ.Ahmed] (Tekbir Allahü ekber, tahmid Elhamdülillah, tesbih Sübhanallah, tehlil la ilahe illallah, temcid la havle vela kuvvete illa billah demektir.) Bâkıyat-üs-sâlihat Kur'an-ı kerimde, Bâkıyat-üs-sâlihat [sürekli kalan iyi işler] geçmektedir. Resulullah buyurdu ki: (Bâkıyat-üs-sâlihatı, çok söyleyin. Bunlar; tesbih, tehlil, tahmid, tekbir ve temciddir.) [Taberani] Her gece yatarken yüz defa (Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber) okuyan kimse, yüz defa tesbih, tahmid ve tekbir söylemiş olur. Böylece, muhasebe yapmış, kendini hesaba çekmiş sayılır. Bir kimse, (Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim) derse, hem tesbih [sübhanallah], hem tekbir [Allahü ekber], hem tahmid [hamd] , hem tehlil [la ilahe illallah], hem temcid [la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim] söylemiş olmakla, en kıymetli tesbihi okumuş olur.
30.11.2004
.Suçu kendimizde aramak
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Suçsuz yere çeşitli iftira ve hakaretlere uğruyorum. Suçum yokken birisi gelip sataşıyor. Kimi alacağımı vermiyor, kimi borçlu çıkartıyor. Dualarım kabul olmuyor. Sıkıntılar, belalar yakamı bırakmıyor. Bunların gerçek sebebi ne olabilir? CEVAP: Önce sıkıntı, bela niye gelir? Bela, insana iki sebepten ileri gelir: 1- Günahsız kimselere, büyük zatlara gelir. Bu da onların derecelerinin yükselmelerine sebep olur. Başka hikmetleri de olabilir. Çünkü hadis-i şerifte, (En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir) buyuruluyor. (Tirmizi) 2- Dertlerin, belaların gelmesine sebep günah işlemek veya lüzumlu sebeplere yapışmakta kusur etmektir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Size gelen bir musibet, kendi ellerinizle işleyip kazandığınız günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah bir çoğunu da affeder, [musibete uğratmaz.]) [Şura 30] Çoluk çocukta, hayvanda, âmirde, memurda bir huysuzluk görülürse, kabahatin kendimizde olduğunu anlamalıyız. Salihlerden biri buyuruyor ki: (Eşim huysuzluk edince, yanlış bir iş yaptığımı anlardım. Hemen o işime tövbe edince, eşimin huysuzluğu da giderdi. Böylece tövbemin kabul edildiği meydana çıkardı.) Demek ki belalar, kendi hatalarımız sebebiyle geliyor. Bizim suçumuz, hatamızı görmemektir. Üstümüze tatlı sürüyoruz, tatlıya gelen sinekleri suçluyoruz. Kovana çöp sokuyoruz, suçu bizi saldıran arılarda buluyoruz. Salihler, her sıkıntıda, kusuru kendisinde görürdü. Büyük bir zat yolda giderken, bir kadın farkında olmadan pencereden üstüne kül döker. Daha kadın özür dilemeden, (Bu başa kül değil ateş layıktı, ucuz atlattık) der. Kendi ayıplarına bakmayıp, başkalarının ayıplarını araştıran, kusuru hep başkasında bulan kimse, başına daha büyük bela gelmediğine şükretmelidir. Allahü teâlâ hiç kimseye zulmetmez, sebepsiz bela göndermez. Başımıza gelen her sıkıntı kendimizden, günahlarımızdan kaynaklanmaktadır. Belki o işte, suçsuz görünsek de, başka bir iş sebebiyle bu sıkıntıların geldiğini anlamalıyız. Mevla intikamını kul eli ile alır İlmihali bilmeyen bunu kul etti sanır. Günahlardan tövbe edip, nefsi aşağılayarak terbiyeye çalışmalı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Nefsini zelil eden, dinini aziz etmiş, nefsini aziz eden dinini aşağılamış olur.) [Ebu Nuaym] Çünkü nefs Allah'ın düşmanıdır, hep zararlı iş yapmak ister. Kur'an-ı kerimde, (Nefs hep kötülüğü emreder) buyuruluyor. (Yusuf 53) En kuvvetli düşman! Şeytanın aldatması zayıftır. Nefsimiz daha tehlikelidir. Hadis-i şerifte, (İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsidir) buyuruldu. Dışarıdaki düşman, bu iç düşmanın yardımı ile bize saldırıp, bizi yaralıyor. Nefsin her isteği, Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytana uyar. Nefse uyan kimse de, hep İslamiyet'in dışına çıkar. Dinin bütün emir ve yasakları nefsi ezmek, taşkınca isteklerini önlemek içindir. Dine uyuldukça nefsin istekleri azalır. Nefs, temizlenmedikçe, üstünlük sevdasından, kendini beğenmekten vazgeçmez. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Nefse uymak ve kendini beğenmek felakete sürükler.) [Taberani]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Dünkü yazımızda, kabahati her zaman kendimizde bulmak gerektiğini bildirmiştik. Suçu hep başkalarına yüklersek, kendimizi beğenirsek, başkalarını küçümsersek bunlar bizim felaketimiz olur. Kendimiz övülmeye takdir edilmeye layık birisi olsak bile, kendimizi övmemiz çok yanlış olur. Çünkü, (Çirkin olan doğru, kişinin kendini övmesidir) buyurmuşlardır. Övünmek, kibirden gelir. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Allah, kendini beğenip övüneni sevmez.) [Lokman18] (Allah, büyüklük taslayanları sevmez.) [Nahl 23] Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Kendini beğenen helak olur.) [Buhari] (Arkadaşını hakir görmek, kötülük olarak yeter.) [Müslim] Kendini beğenen nasihat kabul etmez. Hep itiraz eder, öyle değil diyerek kendini haklı, karşısındakini haksız çıkarmaya çalışır. Allah'tan kork şunu yapma dense, hemen itiraz eder. Bir hadis-i şerif meali: (Allah'tan kork diyene, sen önce kendine bak diyeni Allah sevmez.) [Beyheki] İtiraz etmeyi âdet haline getirmek, "Hayır öyle değildir" demek, çok çirkindir. Çünkü böyle söylemek, (Sen bilmiyorsun, bu işten sen anlamazsın, sen ahmaksın, ben akıllı ve bilgiliyim) demektir. Bu ise, kendini büyük görüp, başkalarına hücum etmektir. Lüzum yokken, karşımızdaki şahsın kusurlarını bulup kendisine göstermek günahtır. Çünkü onun hatasını söylemekle üzmüş ve kalbini kırmış oluruz. Zaruretsiz incitmek haramdır. Böyle şeylerde başkasının hatasını söylemek gerekmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Din kardeşine itiraz etme.) [Tirmizi] (İtiraz etmeyene, haklı iken, münakaşayı terk edene, Cennette bir köşk verilir.) [Taberani] (Haklı da olsa, münakaşayı terk etmeyen, hakiki imana kavuşamaz.) [İbni Ebiddünya] Hakkı, düşman da söylese kabul etmeli. Hakkı kabul edememek kibirdendir. Kibir ise büyük günahtır. Doğruyu kabul etmemeye inat denir. İnat, karşısındakini aşağı görmekten ileri gelir. Fazilettir hatayı hep kabul etmek gerek Hakkı kabul için inat etmemek gerek Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allah'ın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmekte inat edendir.) [Buhari] (Küçük, büyük, iyi kötü veya hoşlanmadığın biri, hakkı söylerse, kabul et.) [Deylemi] (Bilmediği şeyde inat edene, inadından vazgeçene kadar Allah gazap eder.) [İ.Ebiddünya] (Kibirli, hakkı küçük görür, inkâr eder, insanlara hakaret gözü ile bakar.) [İ.Gazali] (Müslümanı hakir görmek, kişiye kötülük olarak yeter.) [Müslim] Hakiki imana kavuşanlar İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Bekara suresinin (Kalblerinde hastalık vardır) mealindeki onuncu âyet-i kerimesi ile bildirilen hastalık, tedavi edilmedikçe, hakiki iman ele geçmez. Kalbi hasta olanın imanı, imanın suretidir. Nefsini temizleyen hakiki imana kavuşur. Yunus suresinin, (Allah'ın evliyası için korku ve üzüntü yoktur) mealindeki 62. âyet-i kerimesindeki müjde, hakiki imana kavuşanlar içindir. (1/46) Demek ki Allah'ın dostu olmak ve hakiki imana kavuşmak için kalbdeki hastalıkları yani kötü huyları temizlemek, kendini beğenmemek, suçu kendinde bulmak, itirazcı olmamak, hakkı kim söylerse kabul etmek gerekir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Fıkhi suallere cevap veren bir yazıda, yaradan akan kan irin, sarı su gibi abdesti bozan şeyler için Şafii mezhebine uyulabileceği, ancak sadece abdestte, Şafi'ye uymak gerektiği, namazda ise yine Hanefi olarak devam etmek gerektiği bildirildi. Namazda da uymak gerekmez mi? CEVAP: Evet gerekir. Bu yazı yanlıştır. Namaz, abdest ve gusül ile birlikte bir ibadettir. Üçü birdir. Bunlardan birisi olmazsa, ötekiler sahih olsa da ibadet sahih olmaz. Abdesti veya guslü olmayanın namazı da olmaz. Guslü Şafii'ye, abdest veya namazı Hanefi'ye göre olsa, bu namaz her iki mezhebe göre de sahih olmaz. Hanefi'ye göre guslü olmadığı için sahih olmaz. Şafii'ye göre de, abdest veya namazda uyması gereken şartlara uymadığı için sahih olmaz. Yapılan iş, bir hak mezhebe göre sahih olmalıdır. Yarısı birinden, yarısı ötekinden olmaz. Günlük işlerde bile böyle değil mi? Farklı iki marka otomobil düşünün. Parçaların isimleri genellikle aynıdır ama, çalışma sistemi, ebadı, vidaları farklı olduğu için parçaları birbirinde kullanılamaz. Ancak standart olmadıkça birinin parçası diğerine takılmaz. İnat edip zorlanıp takılırsa netice alınmaz. Mezheplerin hükümleri standart değildir. Birinde farz olan şey, diğerinde sünnet, hatta mekruh oluyor. Mesela imam arkasında Fatiha okumak Şafii'de farz, Hanefi'de mekruhtur. Taklit eden, namazda Fatiha okumazsa, Şafii'ye göre namazı sahih olmaz. Hanefi'ye göre de guslü olmadığı için sahih olmaz. Bir ibadetin bir kısmı bir mezhebe, diğeri de öteki mezhebe göre yapılırsa, zaruret olmadıkça caiz olmaz. Bahsettiğiniz yazıda, (Abdesti Şafii'ye göre al, namazı Hanefi'ye gör kıl) deniyor. Hanefi'ye göre kılınca, abdestsiz kılmış olur. Şafii'ye göre namaz kılarsa, abdestinin de, guslünün de Şafii'ye uygun olması gerekir. Bu kaidelere uymazsa telfîk işlemiş olur. Telfîk ise haramdır. Hilkat garibesi!.. Yazar Ali Eren, mezhepsizin birisini tenkit ettiği yazısında, bid'at mezheplere ve dört mezhep haricindeki âlimlere göre fetva verilemeyeceğini, telfik-ı mezahibin bâtıl olduğunu bildirip, mezhepsizlerin yaptığı işin, keçinin ön bacaklarını, mandanın gövdesini, devenin arka bacaklarını alıp yeni bir hayvan meydana getirmeye benzediğini bildirmişti. Evet geyiğin boynuzunu, devenin boynunu, filin hortumunu, kangurunun kesesini, yılanın gövdesini, domuzun kuyruğunu alıp meydana getirilecek hayvan, hilkat garibesi olur. Ali Eren hoca, eti yenenlerden örnek vermiş. Halbuki, mezhepsizler, Abduh gibi, İbni Teymiye gibi, eti yenmeyenlerden de fetva veriyorlar. Üç talak, bir talak diyorlar. Oje abdeste mani olmaz, ince naylon çoraba mesh caiz diyorlar. İhtiyaç olunca ancak dört hak mezhepten birisi taklit edilir. Bunlar sadece sözde değil, fiiliyatta da haktır. Bir hak mezhep taklit edilirken, o mezhebin o konudaki şartlarına, yani farz ve müfsitlerine riayet edilmesi şarttır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Bekara suresinin 128. âyetinde, İbrahim ve İsmail peygamberin, "Ya Rabbi, tövbemizi kabul et" diye dua ettikleri bildiriliyor. Bekara suresinin 121. âyetinde, (Âdem Rabbine asi oldu) deniyor. Kasas suresinin 15. âyetinde Hz. Musa'nın kavga eden iki kişiden birini öldürdüğü, 16. âyette ise Hz. Musa'nın (Ya Rabbi ben kendime zulmettim, beni affet) dediği ve Kehf suresinin 74. âyetinde, Hz. Musa'nın arkadaşının suçsuz bir çocuğu öldürdüğü bildiriliyor. Bunlar peygamberlerin de günah işlediğini mi gösteriyor? CEVAP: Kur'an meallerinden din öğrenilmez. Aksine böyle yanlış düşüncelere sahip olunabilir. Din ancak doğru yazılmış ilmihallerden öğrenilir. Allahü teâlâ, peygamberleri, Peygamberlikten önce de, sonra da günah işlemekten korumuştur. (Nuhbet-ül-Leali) Peygamberler nübüvvetten [peygamberlikten] önce de günah işlemekten korunmuştur. (Kadı Iyâd / El- Millet-ül Meşhure) İbrahim ve İsmail aleyhimüsselam ile ilgili âyetin meali şöyledir: ([İbrahim ve İsmail dedi ki:] Ey Rabbimiz, bizi Müslümanlıkta sabit kıl. Soyumuzdan da Müslüman bir ümmet yetiştir. Bize menasiklerimizi [Haccın usullerini] öğret. Tövbemizi kabul et. Çünkü tövbeleri daima kabul eden, merhametli olan ancak sensin.) [Bekara 128] Peygamberler, günah işlemekten masumdur. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail, Kâbe'yi yaptıktan sonra bu yerlerde daha çok duanın ve tövbenin kabul edileceğini öğretmek için böyle dua etmişlerdir. Bu bizim masumiyetimizi [günah işlemeyişimizi] devamlı kıl demektir. (Kurtubi) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalı. (İyilerin, iyilik sandıkları şeyleri, dostlar, günah bilir) buyuruldu. Bunların günah ve kusurları olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek yapılmış değildir. Taha suresinin, (Âdem unuttu, azim ile, karar ile yapmadı) mealindeki 115. âyet-i kerimesi bunu bildiriyor. Demek ki Hz. Âdem günaha azmetmedi. Kasten yapmadı, unutup yanılarak yaptı. Bunun için de affa uğradı. Ama İblis kararla, azimle yaptı ve ebedi lânetlendi. İkisinde de emre muhalefet var; ama birinde unutmak ve yanılmak, ötekinde azim ve karar var. Kıpti'nin öldürülmesi Hz. Musa'nın Kıpti'yi öldürmesi hakkında Tefsir-i Kurtubi'de bildirilen malumat şöyledir: 1- Hz. Musa, o zaman 12 yaşında idi. 2- Kavgayı aralamak için iki kişinin arasına girdi. Kıpti hafif itelemekle düşüp öldü. 3-Bu işte Hz. Musa'nın öldürmek için bir kastı yoktu, yanlışlıkla yani kazayla bu olay meydana geldi. Buna rağmen Hz. Musa yine de Allahü teâlâdan af diledi. Allah da onu affetti. Hz. Musa'nın yanındaki Hızır aleyhisselamın günahsız çocuğu öldürmesi ise Allah'ın emri ile idi. Çocuk büyüyünce kâfir olacağı ve ailesine zulmedeceği bildirildiği için, yerine hayırlı bir evlat vermesi için o çocuk öldürülmüştü. Bunda Hz. Hızır'ın bir suçu yoktur.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Üç cumayı kılmayan münafık olur mu? Görev gereği gidilmezse günah olur mu? CEVAP: Hanefi'de cuma namazının farz olabilmesi için iki şart vardır: 1- Vücub şartları, 2- Eda şartları. Eda şartlarından biri yoksa, namaz sahih olmaz. Vücub şartları yoksa, sahih olur. Eda şartları yedidir: 1- Namazı şehirde kılmak. Bugün muhtarı veya jandarması bulunan köyler şehir hükmündedir. 2- Hükümetin izni ile kılmak. Hükümetin tayin ettiği imam, bir başkasını vekil edebilir. Darülharb sayılan ülkelerde, cemaatin seçeceği imam, Cuma namazını kıldırır. Cumanın kabul olması şüpheli olan yerlerde, Cuma namazının son sünneti ile vaktin sünneti arasında dört rekat Âhir zuhur=Son öğle namazı kılmalıdır. 3- Öğle namazının vaktinde kılmak. 4- Vakit içinde hutbe okumak. 5- Hutbeyi namazdan önce okumak. 6- Cuma namazını cemaat ile kılmaktır. İmamdan başka, Hanefi'de 3, Maliki'de 12, Şafii ve Hanbeli'de 40 erkek gerekir. 7- Cami herkese açık olmak. Kapıyı kilitleyip içerde kılmak caiz olmaz. Vücub şartları Cuma namazının Vücub şartları 9'dur. 1- Mukim olmak, seferi olmamak. 2- Sağlam olmak, hasta olmamak. 3- Hür olmak. 4- Mahpus olmamak. Düşmanın yakalama korkusu olmamak. 5- Âkıl ve bâliğ olmak. 6- Kör olmamak. 7- Yürüyebilmek. Arabası olsa bile felçliye, ayaksıza farz değildir. 8- Erkek olmak. Cuma namazı kadınlara farz değildir. 9- Çok yağmur, kar, fırtına, çamur, çok soğuk olmamak. Bu özürlerden biri veya birkaçı bulunan erkek, isterse Cuma namazı kılabilir. Yani namazı sahih olur. Kılmazsa günaha girmez. Özürsüz Cuma kılmayanın, Cuma kılınmadan önce, öğle namazını kılması haramdır. Sonra kılması ise farzdır. Özür ile Cuma kılmayanların, öğle namazını cemaat ile kılmaları mekruhtur. Münafıklık alameti Cuma namazının eda şartlarından bir veya birkaçı noksan olsa da camiye gitmeli. Yani cemaate gitmek lazımdır. Zaruretsiz salih imamın Cumasına gitmeyen münafık sayılır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Mazeretsiz üç Cumayı terk eden münafıklardan yazılır.) [Taberani, Dare Kutni] (Zaruretsiz arka arkaya üç Cumayı terk edenin kalbini Allah mühürler.) [Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace, Nesai, Hâkim] Kalbi mühürlenmek, iyilik yapmaz hâle gelmektir. Hayır hasenat ve ibadet yapmak ona zor gelir. Münafıklardan yazılır demek ise, kâfir olur anlamında değildir. Münafık ameli işlemiş olur. Mesela münafık yalan söyler. Yalan münafıklık alametidir. Ama yalan söyleyen münafık, yani kâfir olmaz. Münafık ameli işleyenlerin sonunda küfre düşme ihtimali çoktur. Bunun için bütün haramlardan sakınmaya gayret etmeli, bir mazereti yoksa Cumalara gitmelidir. Bir mazeretle Cumaya gidemeyen muhakkak öğle namazını kılmalıdır.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Suriye'ye gittiğimde birisi ile tanıştım. İbni Sebeci birisi, Resulullahın hanımları olmak üzere bütün eshaba sövüyor, namaz kılmıyor. Sonra da, "Biz Şura suresinin 23. âyetine göre hareket ediyoruz. Bizim ehli beyti sevmemiz her şeye yeter" diyor. "Şia Kur'anda da geçiyor" dedi. Bu konularda bilgi verebilir misiniz? CEVAP: Önce şia kelimesini izah edelim. Şia, fırka, kol, din, yol, fraksiyon gibi anlamlara gelir. Bugünkü tabirle taraftar demektir. Kur'an-ı kerimde iki âyette geçmektedir. 1- Min şiatihi: Onun taraftarı (Kasas 15) Buradaki O, Musa aleyhisselamdır. 2- İbrahim de, onun taraftarıdır. (Saffat 83) Yani İbrahim aleyhisselam da Nuh aleyhisselamın dininden idi demektir. Kelime olarak, Nuh aleyhisselamın şiası olur, İbrahim aleyhisselamın ve Musa aleyhisselamın şiası olur. Çünkü onlar bir din getirmişlerdir. Muhammed aleyhisselamın şiası da olabilir. Buna âlimlerimiz, Ehl-i sünnet demiştir. Yani Resulullahın sünnetine uyanlar demektir. Ama Ebu Bekir'in şiası, Ömer'in şiası, Ali'nin şiası olmaz. Böyle söylemek bölücülük olur. Hz. Ali, Peygamberimizden ayrı yol tutmadı ki, onun İslamiyet'ten ayrı bir dini olsun. Müslüman olan herkesin Resulullahın yoluna uyduğunu bildirmesi gerekir. Resulullahın yolunda olanlara da Ehl-i sünnet denir. Resulullahın sünnetine sarılan demektir. Birisi biz Ömer'in şiasıyız dese bölücülük olur. Ehl-i sünnet sahabenin hepsini sever. Çünkü Kur'an-ı kerimde hepsinin Cennetlik olduğu bildiriliyor. (Hadid 10) Ehl-i beytle ilgili olan âyetin meali de şöyledir: (Ben bununla [İslam dinini getirmekle] akrabalık sevgisinden başka hiçbir karşılık istemiyorum.) [Şura 23] Müfessirler, buradaki "Bana yakın olanlar" kelimesinin farklı şekilde tefsir edildiğini bildirmişlerdir. Beydavi ve Medarik'te bildirildiğine göre, şu üç şekilde tefsir edilmiştir: 1- Âyette geçen (Kurbâ=yakınlık) kelimesi, Ehl-i beyt demektir. 2- Resulullaha akraba olan bütün Kureyşlilerdir. 3- Allah'a yakınlık demektir. O zaman âyetin manası şöyle olur: (De ki: Ben bu dini getirmekle sizin iyi amellerle Allah'a yakın olmanızdan, Onu ve Resulünü sevmenizden başka hiçbir karşılık istemiyorum.) [Beydavi, Medarik] Hz. Ali buyurdu ki... Elbette her Müslümanın Resulullahı, arkadaşlarını, hanımlarını, kayınpeder ve damatlarını sevmesi gerekir. Bunlardan bazıları sevilmezse Resulullahı sevmek yalan olur. Hıristiyanların İsa'yı seviyoruz diyerek Resulullahı inkâr etmeleri nasıl bâtıl ise, Hz. Ali'yi seviyoruz diyerek sahabeye kin beslemek de bâtıl bir yoldur. İbni Sebecilerin Hz. Ali'yi seviyoruz demeleri, Hıristiyanların Hz. İsa'yı seviyoruz demelerine benzer. İsa, ilah diyorlar. Halbuki, Hz. İsa böyle sevgi istemiyor. Hariciler Hz. Ali'ye düşmanlık etti, Rafıziler de onu aşırı sevdi. Hz. Ali şu hadis-i şerifi haber veriyor: (Ya Ali, sen İsa gibisin! Yahudiler, Ona düşman oldu. Mübarek annesine iftira ettiler. Hıristiyanlar da, Onu aşırı yükselttiler. Ona yakışan dereceden daha yukarı çıkardılar. Allah'ın oğlu dediler.) [İ. Ahmed] Sonra, Hz. Ali, (Benim yüzümden iki türlü insanlar helak oldu. Birisi, beni aşırı severek, bende olmayan şeyleri bana takarlar. Ötekiler de, bana düşman olup, birçok iftira yaparlar) buyurdu.
Sahabenin tamamı müctehiddir
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Sahabenin tamamı müctehid midir? CEVAP: Evet tamamının müctehid olduğunu İslam âlimleri bildirmektedir. Mesela İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyurdu ki: Eshab-ı kiramın nail oldukları yüksek şerefe başka hiç kimse kavuşamaz. O şereften birisi, Resulullahın mübarek nazarları onlara işlemiş ve hepsine manevi imdat ile yardım etmiştir. Bu hassa, bunlardan başkasında bulunmuyor. Bunların kemalatına, geniş ilimlerine, Resulullahtan aldıkları hakikat mirasına, sonra gelenlerden hiçbiri kavuşamadı. Hepsi adil, salih, veli, âlim ve müctehid idi. Kur'an-ı kerimde (Allah Onların hepsinden razıdır) buyuruldu. Onlardan birini kusurlu bilmek bu âyete inanmamak olur. (Savaik-ul-muhrika) İmam-ı Şafii, Risale-i kadime'de, (Eshab ilim, ictihad ve akılca hepimizden üstündür) dedi. (Mizan) Sahabeyi kötülemek haramdır. Çünkü hepsi müctehiddir. (M. Çihar yâri güzin) Sehl bin Abdullah Tüstüri hazretleri buyuruyor ki: Sahabenin hepsini büyük bilmeyen, Resulullaha iman etmiş olmaz. (Redd-i revafıd) Muhammed Masum Faruki hazretleri buyuruyor ki: Eshab-ı kiramın hepsi fena fillah [evliya] makamına yükselmiştir. Bu marifete [bu dereceye] kavuşanlara müjdeler olsun! (Mektubat 2/6) Akaid kitaplarında yazıyor ki: Eshab-ı kiramın hepsini salih ve adil bilmek ve hiçbirini kötü bilmemek kesin delillerle her Müslümana vaciptir. (Mirat-i kâinat) İmam-ı Teftazani hazretleri buyurdu ki: Sahabeye dil uzatanın sözü Kur'an ve hadislere uygun değilse, kâfir olur. Uygun ise büyük günaha girer, bid'at sahibi olur. (Şerh-i akaid) İmam-ı a'zam, İmam-ı Malik gibi din imamları, Sahabe-i kiramdan her birinin sözlerini, hareketlerini, işlerini hüccet ve senet olarak almıştır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz.) [Darimi, Beyheki, İbni Adiy, Münavi] (Rabbim bana vahyetti ki: "Eshabın gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı bazısından daha parlaktır. Onlardan birine uyan hidayet üzeredir") [Deylemi] (İnsanların en hayırlısı asrımdaki Müslümanlar [Eshab-ı kiram]dır.) [Buhari] (Ensarı müminden başkası sevmez, münafıktan başkası da buğzetmez.) [Buhari] (Eshabım, cin ve insanların hepsinden daha üstündür.) [Bezzar] (Eshabımı kötüleyene Allah lanet etsin.) [Taberani, Beyheki, Hakim] (Eshabımı kötüleyen Müslümanlıktan ayrılır.) [Beyheki] (Eshabım gibi hiç kimse İslamiyet'e hizmet edemez.) [İ. Süyuti] (Beni gören Müslüman [Eshabım], Cehenneme girmez.) [Taberani] (Kur'an-ı kerimde de Eshab-ı kiramın hepsinin Cennetlik olduğu bildirilmektedir. Hadid 10) "Eshabımı kötüleyen hariç" (Eshabımı kötüleyen hariç, her müminin kurtulma ümidi vardır.) [Hakim] (Beni seven Eshabımı sever, sevmeyen de, beni sevmediği için sevmez.) [Buhari] (Eshabım arasında çıkacak fitnelere karışanları, Allahü teâlâ benimle olan sohbetleri hürmetine affeder, sonra gelenler, bu Eshabıma dil uzatarak Cehenneme gider.) [Müslim] (Eshabımın hiçbirine dil uzatmayın. Yemin ederim ki, Uhud Dağı kadar altın sadaka veren, eshabımdan birinin bir avuç arpası kadar sevap alamaz.) [Buhari, Ebu Davud, Begavi]
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Hacca gitmenin önemi nedir? CEVAP: Gücü yetenin, ömründe bir kere, Kâbe'ye gidip, oraya mahsus ibadetleri yapması farzdır. Daha sonra yapılan haclar, nafile olur. Nüsük, ibadet demektir. Farz olan hacca gitmeye çalışmalı! Bir kere farz olan haccı yapmak, 20 kere Allah yolunda savaşmaktan daha sevaptır. Hadis-i şerifte, (Hac, suyun kirleri temizlediği gibi, günahları yok eder) buyuruldu. (Taberani) Kabul olan hac, namaz, oruç ve zekat borçlarının affına sebep olmaz. Bunları geciktirme günahlarının affına sebep olur. Kul borçları verilmedikçe veya helalleşilmedikçe ödenmiş olmaz. Kul ve Hak borçlarından başka günahlar affedilir. Haccın sahih olması için vaktinde hac yapılması lazımdır. Kabul olması için de, haccın sahih olması, o kimsenin itikadının düzgün olması, bid'at ehli olmaması gibi şartları vardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bid'at işleyenin, orucu, haccı, cihadı kabul olmaz.) [Deylemi] Haccın kabul olması için, haccın farz, vacip ve sünnetlerini eksiksiz yapmaya çalışmalı, niyeti düzeltmeli, riya karıştırmamalı ve helal para ile gitmeli! Dünyalık işleri hac işine karıştırmamalı. Borçları varsa ödemeli, hak sahipleri ile helalleşmeli, günahlarına tövbe etmeli. Bunlara riayet edilerek yapılan hac makbul olur. Hacca giden, başkalarına sıkıntı vermemeli, onlardan gelecek sıkıntılara da katlanmalı, yumuşak davranmalı. Hadis-i şerifte, (Sertlikten ve çirkin şeyden sakının. Yumuşaklık insanı süsler, çirkinliği giderir) buyuruldu. (Müslim) Üç türlü hac vardır: 1- İfrad hac: Bu haccı yapana müfrid hacı denir. İhrama girerken, yalnız hac yapmaya niyet eden kimsedir. Mekke'de oturanlar, yalnız müfrid hacı olur. 2- Kıran hac: Bu haccı yapana karin hacı denir. Hac ile umreye birlikte niyet eden kimsedir. Önce umre için tavaf ve say edip, sonra ihramını çıkarmadan ve tıraş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrar tavaf ve say yapar. 3- Temettü hac: Bu haccı yapana mütemetti hacı denir. Hac aylarında [yani Şevval, Zilkade ile, Zilhiccenin ilk on gününde] umre yapmak için ihrama girip ve umre için tavaf ve say yapıp ve tıraş olup, ihramdan çıkar. Memleketine gitmeyerek, o sene, terviye gününde veya daha önce, hac için ihrama girerek, müfrid hacı gibi hac yapar. Yalnız, tavaf-ı ziyaretten sonra da say yapar. Karin ve mütemetti hacıların şükür kurbanı kesmesi vaciptir. Kurban kesemeyen hacı Temettü veya Kıran haccı yapanlardan, kurbanlık hayvan bulunmaması veya alınamaması sebebiyle, kurban kesme imkanı olmayanlar, üç gün Hac esnasında yedi gün Hac'dan sonra olmak üzere On gün oruç tutarlar. İlk üç günün, ihrama girdikten sonra hac ayları içinde ve kurban bayramının ilk gününden önce Mekke'de tutulmuş olması zorunludur. Kurban kesme imkanı elde edilebileceği ümidiyle bu üç günlük orucun son vaktine kadar geciktirilmesi yani Arefe günü tamamlanmak üzere 7, 8 ve 9 Zilhicce günlerinde tutulması efdaldir. Temettü Haccında bu oruç henüz Hac için ihrama girmeden Umre ihramından sonra da tutulabilir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: Haccın şartları nelerdir? CEVAP: Haccın Vücub ve Eda şartları vardır. Vücub şartları şunlardır: 1- Müslüman olmak. 2- Kâfir ülkesinde olanın, haccın farz olduğunu işitmesi. 3- Akıl baliğ olmak. 4- Hür olmak. 5- Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve evindekilere yetecek kadar, helal parası olmak. 6- Hac vakti gelmiş olmak. [Hac vakti, arefe ve bayram günleri olmak üzere, 5 gündür.] 7- Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, ihtiyar ve sakat olmamak. Eda şartları da şunlardır: 1- Hapsedilmiş veya yasaklı olmamak. 2- Hac için gideceği yolda ve hac yerinde selamet ve emniyet olmak. 3- Kadın, kocasının veya ebedi mahrem akrabasından fasık ve mürted olmayan akıl baliğ veya mürâhık bir erkekle beraber gitmesi lazımdır. Bunun yol parasını verecek kadar, kadının zengin olması da lazımdır. Hadis-i şerifte, (Kadın, yanında bir mahremi olmadan hacca gidemez!) buyuruldu. (Bezzâr) [Şafii'de, mahremsiz olarak, kadınlar, farz olan hacca gidebilir. Kadının mahreminin hac yolunda ölmesi, Şafii'yi taklit etmesi için özür olur.] Erkeksiz kadın hacca gidemez. Giderse, haccı sahih olur ise de, haramdır. Erkeği ile gidince de, otelde, tavafta, say'da ve taş atarken, erkekler arasına karışması haccın sevabını giderdiği gibi, büyük günaha da girer. Ebedi mahrem erkeği bulunmayan kadın, ihtiyarlayınca, göremez olunca veya iyi olmayacak bir hastalığa yakalanınca, yerine vekil gönderir. Daha önce göndermez. 4- Kadın, iddet halinde olmamak. [Vücub şartları bulunmakla beraber, eda şartları da kendisinde bulunanın, o yıl hacca gitmesi farz olur. O yıl, hac yolunda ölürse hac sâkıt olur. Vekil gönderilmesi için vasiyet etmesi gerekmez. O yıl gitmez ise, günah olur. Sonraki senelerde, hac yolunda veya evinde hasta, hapis veya sakat olursa, yerine başkasını, bedel [vekil] göndermesi veya bunun için vasiyet etmesi lazımdır. Vekil gönderdikten sonra iyi olursa, kendinin gitmesi de lazım olur. Sonraki yıllarda hacca giderse, tehir günahı af olur.] Vekilin, ihrama girerken, emreden kimse için, kalb ile niyet etmesi şarttır. Hac borcu olanın, öldükten sonra kendi için hac yapacak vekilin adını bildirerek, vasi olan kimseye emir vermesi gerekir. Ölü veya ölünün vasi yaptığı yabancı kimse, vârislerden birini, diğer vârisler izin vermedikçe, vekil yapamaz. Bir kimse izin vermeden, başkasını bunun yerine hacca gönderemez. Yalnız vâris, ölen akrabası, vasiyet etmemiş, yani hac parası ayırmamış ise, kendine miras kalan para ile, onun yerine hacca gidebilir veya başkasını gönderebilir. Böylece ana babasını hac borcundan kurtarmış olur. Kendine de, farz olmuş ise, kendi için, ayrıca gitmesi gerekir. İstanbul'daki bir kimsenin babası Erzurum'da sakin iken vefat etse, babası, vasiyet etmedi ise, babası için birini vekil gönderirse, Erzurum'dan göndermesi farzdır. Başka yerden gönderemez. Şafii'de Mikât dışındaki her yerden gönderebilir; hatta, hacca giden birine para vererek, Mekke'de bir vekil bulup, babası için, buna Mikât'tan hac yaptırtabilir. Hanefiler, paraları az ise, Şafii'yi taklit edip, vasiyet etmemiş ana, baba ve yakınları için, Mekke'de vekil tutabilirler. Parayı verirken, Şafii'yi taklit etmeleri gerekir. ? Haccın farzları Sual: Haccın farzları kaçtır? CEVAP: Haccın farzları üçtür: 1- Haccı, ihramlı yapmak. 2- Vakfeye durmak. (Arefe günü Arafat'ın, Vâdi-yi Urene denilen yerinden başka herhangi bir yerinde, öğle ve ikindi namazlarından sonra vakfeye durulur.) 3- Kâbe-i muazzamayı Tavaf-ı ziyaret etmektir.
mehmetali.demirbas@tg.com.tr
Sual: İhram ve hükümleri nelerdir? CEVAP: İhram, iki parçalı bez olup, iple bağlanmaz, düğümlenmez. Hac, umre, ticaret veya herhangi bir şey için uzaktan gelenlerin, mikât denilen yerleri, ihramsız geçerek, Mekke Haremi'ne girmeleri haramdır. Geçenin, geri mikâta gelip ihrama girmesi gerekir. İhrama girmezse, kurban kesmek gerekir. Mikât denilen yerler ile, Harem-i Mekke arasına Hil denir. Mikâttan geçerken, bir iş için Hil'de kalmaya niyet edenlerin ve Hil'de oturanların, hacdan başka niyet ile, ihramsız Harem'e girmeleri caizdir. Mikât yerlerini geçerken, niyet ederek ve telbiye yaparak, usulü ile, ihrama girilir. Mikât yerinden önce, hatta kendi memleketinde de giymek caiz ve daha iyidir. İhramlıya yasak olanlar: 1- Karadaki av hayvanlarını öldürmek. 2- Dikilmiş elbise giymek. 3- Bir yerini tıraş etmek. 4- Cima etmek. 5- Kavga ve münakaşa etmek. 6- Koku sürünmek. 7- Tırnak kesmek. 8- Mest, ayakkabı giymek ve başını örtmek [Erkek için] 9- Eldiven, çorap giymek. 10- Kendiliğinden çıkan ot ve ağaçları koparmak. Bunları bilerek veya bilmeyerek, unutarak yapanlara, kurban, sadaka cezaları lazım olur. Ceza olarak kesilen kurban etinden sahibi yiyemez. İfrad hacda bir kurban icap ettiren suçu, karin hacı işlerse, biri umre için, iki tane kesmesi lazımdır. İhramlıya yasak olmayanlar: 1- Pire, her türlü sinek, başkasının üzerinde bulunan bit, fare, yılan, akrep, kurt, çaylak gibi zararlı ve insana saldıran hayvanları öldürmek. 2- Başını kokusuz sabun ile yıkamak. 3- Terlik gibi üstü açık ayakkabı giymek. 4- Diş çektirmek. 5- Renkli ihram giymek. 6- Gusletmek. 7- Başına dokundurmamak şartı ile, tavan, çadır, şemsiye altında gölgelenmek. 8- Başı âdet olmayan şey ile [tas, tepsi] örtmek, paket gibi şeyler koymak. 9- Beline kuşak, kemer, para kesesi, silah bağlamak. 10- Yüzük takmak. 11- İnsanların dikip yetiştirdiği sebze ve ağaçları koparmak. 12- Düşman ile dövüşmek. 13- Kadınların, deriye değmemek üzere yüzlerini örtmeleri ve dikilmiş elbise, mest, çorap giymeleri, örtü altına ziynet eşyası takmaları caizdir. Arefe günü ve Arafat Bir hacı, Arefe günü, öğle ezanından bayramın birinci günü, sabah namazı vaktine kadar olan zaman içinde, Arafat'ta biraz dursa veya ihramlı olarak Arafat'tan geçse veya ihramlandıktan sonra hasta olup, uykuda iken, baygın iken sedye içinde veya başka bir şeyle taşınarak nüsükler yaptırılırsa veyahut ihrama girmeden önce, hasta olan, bayılan yerine başkası ihrama girip, bu uyanmadan, ayılmadan önce, o, bunun yerine de nüsükleri ayrıca yaparsa veya Arefe günü olduğunu bilmeyerek, Arafat'ta dursa, haccı sahih ve tavaf-ı kudum sâkıt olur. O yerin Arafat olduğunu bilmek ve niyet etmek lazım değildir. O gün veya gece, Arafat'ta bulunmayan veya Arafat'tan geçmeyen hacı olmaz. Zemzem içmeyi bir nimet bilmeli. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Zemzemi, belalardan korunmak niyeti ile içeni Allah korur.) [Hakim] İbni Abbas hazretleri de, zemzem içerken, (Ya Rabbi, senden faydalı ilim, bol rızık ve her türlü hastalıktan şifa istiyorum) derdi.
1- Tavaf-ı kudum'dan sonra Safâ ile Merve tepeleri arasında 7 kere say etmek. Tavafsız say, sahih olmaz. 2- Arafat'tan dönüşte, Müzdelife'de, vakfeye durmak. 3- Mina'da, 3 gün şeytan taşlamak. 4- İhram'dan çıkmadan önce, erkek, başın en az dörtte birini ustura ile tıraş ettirmek veya en az 3 cm kırkmak. Berber veya ustura bulamamak özür sayılmaz. Saçsız olan veya başı yara olan da, usturayı, değmeden baştan geçirir. Makasla biraz keser. 5- Âfâki, yani mikât denilen yerlerden daha uzak memleketlerin hacıları, Mekke'den son ayrılacağı gün, tavaf-ı veda yapmak. Hayzlı kadına bu tavaf vacip değildir. 6- Arafat'ta, güneş battıktan sonra da, biraz kalmak. Güneş batmadan önce, Arafat meydanından dışarı çıkanın kurban kesmesi gerekir. 7- Tavaf-ı ziyarette, Kâbe etrafında dörtten sonra üç kere daha dönmek. 8- Tavafta abdestsiz ve cünüp olmamak. 9- Üzerindeki elbise temiz olmak. 10- Tavaf yaparken, Hatim denilen yerin dışından dolaşmak. 11- Tavafta, Kâbe-i muazzama, sol tarafta kalmak. 12- Tavaf-ı ziyareti, bayramın üçüncü gününün güneşi batıncaya kadar yapmak. 13- Tavaf ederken, avret yeri kapalı olmak. 14- Safâ tepesi ile Merve tepesi arasında say ederken, Safâ'dan başlamak. (Safâ tepesine çıkınca, Kâbe'ye dönüp, tekbir, tehlil ve salevat getirmek ve dua etmek. Sonra Merve'ye doğru yürümek. Safâ'dan Merve'ye dört, Merve'den Safâ'ya üç kere gidilir.) 15- Her tavaftan sonra, Mescid-i haram içinde iki rekat namaz kılmak. 16- Şeytan taşlamayı bayram günlerinde yapmak. 17- Tıraşı, bayramın birinci günü ve Harem hududu içinde yapmak. 18- Say'ı yürüyerek yapmak. 19- Kıran ve temettü hac yapan, şükür kurbanı kesmek. 20- Kurbanı, bayramın ilk günü kesmek. 21- Arafat'ta durmadan önce cima yapılırsa, haccı bozar. Cimadan başkalarını, ihramdan çıkıncaya, cimayı, tavaf-ı ziyareti yapana kadar terk etmek vaciptir. Vacipleri hastalık, ihtiyarlık veya kalabalık gibi bir özürle terk edene bir şey lazım olmaz, bir vekile yaptırmak gerekmez. Haccın sünnetleri 1- Âfâki olanların, hemen Mescid-i harama girerek Tavaf-ı kudum yapmaları. 2- Tavafa Hacerül-esved'den başlamak ve burada bitirmek. 3- İmamın üç yerde hutbe okuması. Zilhiccenin 7. günü Mekke'de; 9. günü, öğle namazı olunca, öğle ve ikindi namazlarından önce, Arafat'ta; 11. günü, Mina'da okunur. Arafat'ta, hutbe bitince öğle ve hemen sonra ikindi namazı, cemaat ile kılınır. İmama yetişemeyen, ikindi namazını, ikindi vaktinde kılar. Namazdan sonra, Mescid-i Nemre'den, Mevkıf'e gelip, kıbleye karşı, ayakta veya oturarak vakfeye durulur. Cebel-i rahme kayaları üstüne çıkmak ve vakfe için niyet gerekmez. 4- Arafat'a gitmek için, Mekke'den, Terviye [zilhiccenin 8.] günü, sabah namazından sonra çıkmak. 5- Arefeden önceki ve bayramın 1., 2. ve 3. günlerinin geceleri, Mina'da yatmak. 6- Arafat'a gitmek için, Mina'dan, güneş doğduktan sonra yola çıkmak. 7- Arefe gecesi Müzdelife'de yatmak. 8- Müzdelife'de, vakfeye, fecir ağardıktan sonra durmak. 9- Arafat'ta, vakfeden önce gusletmek. 10- Mina'dan Mekke'ye son dönüşte, önce Ebtah denilen vadiye gelip, burada bir miktar durmak. 11- Hacca giderken, muhtaç olmayan ana babadan, izin almak sünnettir. Ana baba muhtaç ise, izinsiz gitmek haramdır. Nafaka bırakmadı ise, hanımından izinsiz gitmesi de haram olur. Haccın sünnetini yapmayana ceza lazım gelmez. Mekruh olur. Sevabı azalır.
Mikâttan önce şunlar yapılır: 1) Tırnaklar kesilir. 2) Koltuk altı ve kasık temizlenir. 3) Gusledilir, olmazsa abdest alınır. 4) Erkek, ihram giyer, baş açık ve ayaklar çıplak olur. Mikât sınırında: İhramın sünneti olarak iki rekat nafile namaz kılınır. Sadece umre için niyet ve telbiye yapılır. İhramdan çıkana kadar ihramlıya yasak olan işlerden sakınılır. Tekbir, tehlil, salevat ve telbiye söyleyerek yola devam edilir. Mekke-i mükerremede: 1) Gusledip veya abdest alıp Harem-i şerife giderek "Umre tavafı" yapılır. 2) Tavaftan sonra, "Tavaf namazı" kılınır. 3) Zemzem içilir. 4) Safâ ile Merve arasında "umrenin say'ı" yapılır. Sonra saçın en az dörtte biri veya tamamı kesilir yahut kısaltılır. Böylece umre bitmiş, ihramdan çıkılmış olur. 5) İhramsız olarak Mekke'de kalınır. İstenildiği kadar nafile tavaf yapılabilir. Terviye günü [8 zilhicce]: Terviye günü hac için niyet ve telbiye yaparak yeniden ihrama girilir. Sabah namazı Mekke'de kılınıp Mina'ya çıkılır. Arefe günü sabah namazını müteakip Arafat'a hareket edilir. Arefe günü [9 zilhicce]: 1) Her fırsatta telbiye, tesbih, tekbir, tehlil ve salevat okunur. Kendine, ana baba ve bütün müminlere dua edilir. 2) Öğle ve ikindi namazları, öğle vaktinde cem edilerek kılınır. 3) Öğleden sonra vakfe yapılır. 4) Güneş batmadan Arafat'tan ayrılmamalı. Güneş battıktan sonra, akşam namazı kılınmadan Müzdelife'ye hareket edilir. 5) Akşam ve yatsı namazları Müzdelife'de cem-i tehir ile kılınır. Gece Müzdelife'de kalınır. Bayramın birinci günü [10 Zilhicce]: 1) Sabah namazı kılınınca, Müzdelife'de Meş'aril harama gidilip, orada vakfe yapılır. 2) Ortalık ağarıp güneş doğmadan, Mina'ya hareket edilir. Mina'da [çadıra yerleştikten sonra] : 1) Akabe cemresine 7 taş atılır. 2) Vacip olan şükür kurbanı kesilir. 3) Saçın en az dörtte biri veya tamamı kesilir yahut kısaltılır. Böylece, ihramdan çıkılmış olur. Bayramın 2, 3 ve 4. günleri: 1) Bayramın ilk günü yapılmamışsa, ziyaret tavafı yapılır. Daha önce yapılmamışsa, haccın say'ı yapılır. 2) Küçük, Orta ve Akabe Cemrelerine her gün 7'şer taş atılır. Mina'dan dönünce: "Veda tavafı" yapılır. Beytullah'a karşı durup kana kana zemzem içilir. Baş ve yüz yıkanır. Sonra Kâbe-i şerifin yüksek eşiği öpülür. ? Ceza gerektiren şeyler: 1- Bedene [deve veya sığır] gerektirenler. 2- Dem [koyun veya keçi] gerektirenler. 3- Sadaka gerektirenler. 4- Bedelini ödemeyi gerektirenler. Bedene kesmeyi gerektirenler: 1- Arafat vakfesinden sonra ve ziyaret tavafından önce cimada bulunmak. [Arafat'ta durmadan önce olursa, haccı bozar.] 2- Ziyaret tavafını cünüp olarak yapmak. Dem kesmeyi gerektirenler: 1- Kudum ve veda tavafını cünüp yapmak. 2- Bir uzvun tamamına koku sürmek. 3- Saçına yağ sürmek, kına yakmak. 4- Dikişli elbiseyi tam bir gün giymek. 5- Başını bir şeyle örtmek. 6- Tıraş olmak. 7- Koltuk veya yüz kıllarını veyahut boyun kıllarını koparmak. 8- Tırnakları kesmek. 9- Haccın vaciplerinden birini terk etmek veya zamanında yapmamak. Bir Fıtra sadaka gerektirenler: 1- Bir uzuvdan az bir yere koku sürmek. 2- Bir günden az elbise giyinmek. 3- Başın veya sakalın dörtte birinden daha azını tıraş etmek. 4- Bir tırnak kesmek. 5- Veda tavafını abdestsiz yapmak. 6- Veda tavafından bir şavtı terk etmek. 7- Cemrelerde eksik taş atmak. 8- Başkalarını tıraş etmek, tırnaklarını kesmek. Fıtra'dan az sadaka gerektirenler: Çekirge öldürmek. Bedel ödemeyi gerektirenler: Av hayvanını öldürmek. Ayrıca Harem'in, kesilmesi haram olan bitkilerini kesmek.
Sual: Hacdan sonra Medine'ye gitmek gerekir mi? CEVAP: Medine-i münevvere şehri çok kıymetlidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Medine, kötüleri çıkarır, körüğün, demirin pasını çıkarıp attığı gibi.) [Buhari] (Medine'de ölebilen, orada ölsün. Ben, orada ölenlere şefaat ederim.) [Tirmizi] (Bütün beldeler kılıçla, Medine ise Kur'an-ı kerimle fetholundu.) [İbni Neccar] (Haremeynden [Mekke ve Medine'den] birinde ölen, korkulardan emin olarak dirilir.) [Beyheki] (Medine, İslam'ın kubbesi, hicretin toprağı, helal ve haramın meskenidir.) [Taberani] (Medine'nin açlık ve şiddetine sabreden her mümine, kıyamette şefaat ederim.) [Müslim] İmam-ı Malik hazretleri, Medine içinde hayvana binmekten kaçınır, (Bir yerde ki, Resulullah yaya gezip mübarek ayağı dokunmuştur, ben oraya hayvan ayağıyla basmam) buyururdu. Üç mescidi ziyaret Fahr-i âlem efendimizin ziyaretine gitmeye niyet eden, Onun Mescid-i şerifini ziyarete, orada namaz kılmaya da niyet etmeli! Çünkü Onun mescidi, ziyaret için yolculuk yapılan üç mescitten biridir. Bu üç mescit şunlardır: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa, Mescid-i Nebevi. Namazları Ravda-i mutahharada kılmaya gayret etmeli. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Mescid-i haram hariç, mescidimde kılınan bir namaz, başka mescidde kılınan bin namazdan daha sevaptır.) [Buhari] (Mescidimde, kırk vakit namaz kılan için, Cehennemden kurtuluş beratı yazılır.) [Tirmizi] Kuba Mescidi de önemlidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kuba mescidinde namaz kılmak umre yapmak gibidir.) [Tirmizi] Eshab-ı kiramın bulunduğu Baki Kabristanı'nı da ziyaret etmeli! Peygamber Efendimiz, Baki'ye çıkar (Esselamü aleyküm ey müminler topluluğunun yurdu) diye selam verirdi. (Müslim) Diğer kabirleri de ziyaret etmelidir. Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (İki kabristan, güneş ve ayın yer halkına ışık vermesi gibi gök halkına ışık verir. Birisi Medine Kabristanı, öteki de Askalân Kabristanıdır.) [İbni Neccar] Kabr-i şerifi ziyaret Peygamber efendimizin mübarek kabr-i şerifini ziyaret ederek büyük nimetlere kavuşmalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip olur.) [Beyheki] (Medine'ye gelip kabrimi ziyaret eden, Kıyamette komşum olur, ona şefaat ederim.) [Şir'a] (Hac edip kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur.) [Taberani] (Sırf beni ziyaret etmek için gelen, kıyamette şefaatimi hak etmiş olur.) [Müslim] (Hac edip de, beni ziyaret etmeyen, beni incitmiş olur.) [Darekutni] (Kabrimi ziyaret edene şefaatim helal oldu.) [Bezzar] (Kabrimin yanında, benim için okunan salevatı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir.) [İbni Ebi Şeybe]
Hacla ilgili bazı kelimelerin anlamı
Afaki: Mikât sınırlarının dışından gelen hacılar. Cem-i takdim: Vakti girmemiş bir namazı, vakti giren bir namazla beraber kılmaktır. Hanefi'de yalnız hac mevsiminde Arefe günü Arafât'ta, öğle ve ikindi, öğle vaktinde kılınır. Cem-i tehir: Vakti çıkan namazı, vakti giren namazla birlikte kılmaktır. Hanefi'de yalnız hac mevsiminde Arefe günü Müzdelife'de akşam, yatsı ile yatsı vaktinde kılınır. Cemreler: Minâ'da birbirine birer ok uzaklıkta bulunan üç taş kümesidir. Bunlardan birincisine Cemre-i ula, ikincisine Cemre-i Vusta, üçüncüsüne Cemre-i Akâ'be denir. Eyyam-ı Teşrik: Zilhiccenin 11,12 ve 13. günleridir. Kurban bayramının arefesinin sabah namazından, 4. günün ikindi namazına kadar, 23 farz namazdan sonra, tekbir-i teşrik okunan günler. Hervele: Safâ ve Merve arasında sa'y yapılırken yeşil direkler arasında süratli, çalımlı yürümek. İstilam: Hac ve Umrede Kâ'beyi tavâfa başlarken veya tavâf sırasında Hacer-ül esved önüne gelindiğinde, elleri namaza durur gibi kaldırıp tekbir, tehlil getirerek (Allahü ekber, la ilahe illallahü vallahü ekber) diyerek onu selamlamak. El sürülemiyorsa uzaktan elleri kaldırıp, işaret yapmak. İzar: İhrâmlının belden aşağıya doladığı örtü. Belden üst kısmını örtene de rida denir. İztiba: Ridanın bir ucunu sağ koltuk altından geçirip sol omuz üzerine atmak. Böylece sağ omuz ve kolu ihramın dışında bırakmaktır. Remel yapılması gereken tavafların bütün şaftlarında iztiba sünnettir. Tavaf bitince omuz örtülür. Tavaf namazı omuz örtülü olarak kılınır. Remel yapılan tavaflar dışında hiçbir zaman iztiba yapılmaz. Remel: Erkeklerin tavafın ilk üç şaftında kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek çalımlı ve süratli yürümeleri. Devamında say yapılacak tavaflarda Remel yapılması sünnettir. Sonunda say yapılmayacak tavaflarda Remel yapılmaz. Mikât: Afakilerin ihrâma girdikleri yerler ki Mekke'ye en uzağı Zülhuleyfe en yakını Yelemlemdir. Sa'y: Safâ'dan başlayarak Merve'ye, Merve'den Safâ'ya dört gidiş, üç geliş. Şavt: Tavâfta Hacer-i Esved'den başlayıp Kâbe'nin etrafında dönüp tekrar aynı hizâya gelmek. Sa'yda Safâ'dan Merve'ye, Merve'den Safâ'ya bir kere gitmek. Her tavâf ve sa'yde 7 şer şavt vardır. Tavâf: Kâbe'nin etrafında, Hacer-i esved'den başlayıp Kâbe sola alınarak yedi kere dönmektir. Tavâf-ı Kudum: Mekke'ye varınca, yapılan ilk tavâf, Afakiler için sünnettir. Tavâf-ı Sadr: Hac esnasında cemrelerin taşlanması bittikten sonra Minâ'dan Mekke'ye gelindiğinde yapılan tavâf. Tavâf-ı Veda da denir. Hac vazifeleri bununla sona erer. Tehlil: La ilahe illahü vahdehü la şerike leh Lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve ala külli şey'in kadir Tekbir: Allahü ekber, Allahü ekber. La ilahe illallahu vallahü ekber. Allahü ekber ve lillahil hamd. Telbiye: "Lebbeyk. Allahümme Lebbeyk. Lebbeyk la şerike leke lebbeyk. İnnel hamde ve'n-ni'mete vel mülke leke la şerike lek" Terviye günü: Zilhiccenin 8. günü. Bugün Minâ'ya çıkmak ve geceyi orada geçirmek sünnettir. Vakfe: Durma. Arefe günü Arafât'ın Vadi-yi Urene denilen yerinden başka herhangi bir yerinde, öğle ve ikindi namazlarından sonra bir miktar durmak. Bu farzdır.
Sual: Kurbanlıkta zenginlik ölçüsü nedir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Fıtra ve kurban nisabına malik olana zengin denir. Bunun fıtra vermesi vacip olur. Mükellef ise, yani akıl, baliğ ve mukim ise, yalnız kendisi için kurban kesmek de vacip olur. Bunun zekat alması haram olur ve fakir olan kadın mahrem akrabasına ve çalışamayan fakir erkek akrabasına yardım etmesi vacip olur. 2- Miras ve mehir malları, nisap hesabına katılır. Nisap miktarı malı teslim aldıktan bir yıl sonra yalnız o yılın zekatı verilir. 3- İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekat nisabı kadar malı veya parası bulunan müslümanın kurban kesmesi vaciptir. Kurban nisabı ve eşyanın kıymeti, altın ve gümüş ile tespit edilir. 4- Kurban nisabı hesabına katılacak malın, ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lazım değildir. Borçlar alacaklardan ve mevcut maldan çıkarılır. Kalan alacaklar, zekatta olduğu gibi, kurban nisabına dahil edilir. 5- İhtiyaç eşyaları kurban nisabına dahil edilmez. İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl 3 kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve aletler, hizmetçiler, binecek vasıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyanın mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut iseler, zekat, fıtra ve kurban için nisap hesabına katılmazlar. 6- Ticaret için olmayan, ihtiyacından artan eşya, kiradaki evler, evindeki süs eşyası, yere serili olmayan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyası, sanat ve ticaret aletleri, burada ihtiyaç eşyası sayılmaz. Yani, bunlar, kurban nisabına dahil edilir. Hepsi hesaplanınca 96 gr altın değerinde olursa, böyle kimsenin kurban kesmesi vacip olur. Oturduğu ev büyük olsa, ihtiyacından fazla, kullanılmayan odaları olsa, nisaba katılmaz. 7- Kadınların incisi ve her çeşit süs, ziynet eşyası kurban nisabına katılır. 8- Evde kullanılan tabanca, teypler, kasetler, kıymetli dini levhalar, avizeler kurban nisabına dahil edilmez. Bunlar kullanılan eşyadır. 9- Nisap değerinde Mushafı, hadis, fıkıh ve diğer ilim kitapları bulunan kişi, bunları okuyorsa, nisaba dahil etmez. Okumuyorsa, okumayı bilmiyorsa, dahil eder. 10- Evde kullanılmayan eşyalar nisabın üzerinde olursa, kurban kesmek vacip olur. Mesela çeyiz olarak alınan eşyalar, kimin ise, o kurban keser. Baba, çeyiz olarak aldığı halde, kızına hediye etmemişse, çeyiz hâlâ babanın malıdır. Babanın kurban kesmesi gerekir. Hediye etmişse, kızının kesmesi gerekir. Çeyiz nisabı buluyorsa böyledir. 11- Her yıl 3 kat elbise ihtiyaç eşyasıdır. Fazlası eski de olsa nisaba dahil edilir. Kullanılmayan eski ev eşyaları, kapkacak da, kurban nisabına dahil edilir. (Üç kat elbise demek, üç ceket, üç pantolon, bir palto, üç gömlek, üç atlet, üç don ve bir kazak demektir. Bundan fazla olanlar kurban nisabına katılır.) 12- Bir evi olan kadın, zengin sayılır, içinde otursa da, oturmasa da, kurban kesmesi gerekir. Bir evi olan erkek zengin sayılmaz. Fakat hanım için ev nafakadan sayılmaz. Kocası onu bir ev bulup oturtmaya mecburdur. Ama kadının kocası yok ise, oturduğu evi nafakadan sayılır. 13- Biri yazlık, diğeri kışlık iki evi olanın kurban kesmesi gerekir. 14- Kurban kesmenin vacip olmasında, bayramın üçüncü gününe itibar olunur. Bayramın birinci ve ikinci günü, zengin-fakir, mukim-misafir, akıllı-deli, baygın-ayık olmaya bakılmaz. Bayramın üçüncü günü yukarıdaki şartlar mevcutsa, kurban kesmek vacip olur. 15- Zengin kimse, elinde parası olmasa da, ödünç alarak veya herhangi bir malını satarak kurban kesip büyük sevaba kavuşmalıdır. Tel: 0 212 - 454 38 20 Faks: 0 212 - 454 38 29
Sual: Kurban alırken nelere dikkat etmelidir? CEVAP: Şunlara dikkat etmelidir: 1- Kurban satın alınırken, (Bayram günü kesmesi vacip olan kurbanı almaya) niyet etmelidir. Bunu keserken, tekrar niyet etmesi şart değildir. Bu aldığı hayvanı kurban etmesi de şart değildir. Fakat, keseceğinin kıymeti bundan az olmamalıdır. Satın alırken, hiç niyet etmese de olur. Fakat, bunu keserken veya kesecek olanı vekil ederken niyet edebilir. 2- Bazı yerlerde kurbanlık hayvan alırken, satıcı, (Hayvanı kesip et haline getirdikten sonra kilosunu şu fiyattan veriyorum. Sen hayvanı seç, bayramda gelirsin, eti kaç kilo gelirse, parasını verirsin) diyor. Canlı olarak tartıp satanlar da vardır. Bu şekilde kurbanlık almak sahih olmaz. Canlı olarak tartıp, (Bu hayvana şu kadar para vereceksin) denirse, sahih olur. 3- Üç ortak, farklı para verip 980 milyona bir inek alsa, ortağın ikisi 420'şer milyon, üçüncü ortak da 140 milyon verse, üçüncüye düşen para, yedide birden az olmadığı için caiz olur. 4- Eşit para verip 3 kişi, 3 koyun alsa, kesmeden önce, (Şu senin, şu onun, şu da benim) diye paylaşmak caizdir. 5- Necaset yiyen hayvanın etinin temiz olması için, deve 40, sığır 20, davar 10, tavuk 3 gün hapsedilir. Bir başka kavil ise, deve ile sığır 10, koyun 4, tavuk 3 gün hapsedilir. 6- İki kişinin kurbanı karışırsa, herbirinin kendinin sanarak kestiği, kendi kurbanı olur. Yedikten sonra helalleşirse, yine sahih olur. 7- Emanet olarak bulunan hayvanı kurban etmek caiz değildir. 8- Başkasının koyununu gasp eden, çalan, kıymetini sonradan öderse, kurban etmesi caiz olur. Çünkü, kıymeti ödenince, gasp ettiği zaman mülkü olur. Gasp günahına ayrıca tövbe gerekir. 9- Borcu olmayan fakir, kurban keserse, çok sevap olur. Borcu varsa, önce borcunu vermelidir. Çünkü borç ödemek farzdır. Kurban nisabına malik olmayan fakir, kendi malı olan hayvanını kurban etmeyi niyet ederse veya kurban niyeti olmayarak, hayvanı bayramda satın alıp, sonra kurban etmeyi niyet ederse, yahut kurban niyeti ile bayramdan önce satın alırsa, bunları kesmesi vacip olmaz. Keserse, nafile olur ve etinden yiyebilir ve fakirlere verdiği et sadaka olur. 10- Başkasının hayvanını ondan habersiz, onun için kurban etmek caizdir. Başkasının hayvanını, ondan izinsiz, kendi için kurban eden, sonra kıymetini öderse, caiz olur. Sahibi kıymetini kabul etmeyip, kesilmiş hayvanı alırsa, sahibi için kurban edilmiş olur. Sevabını düşünmeli... 11- Allah rızası için niyet ettikten sonra ayrıca çoluk çocuk çok et yesin diye semiz koyun almayı niyetine karıştırmamalı, semiz alırken sadece sevabını düşünmeli. 12- İki kurbanlıktan biri diğerini öldürmüşse, sahibine ödetilemez. 13- Kurban alan, niyetini değiştirip, akika veya adak olarak kesebilir. 14- Kurban rayiçten çok pahalı satılıyorsa kurban almak gerekmez. 15- Fakirin kurbanı bayramdan önce doğurursa, bir kavle göre, bayramda yavrusunu da anasıyla beraber kesmek gerekir. Zenginin kurbanı bayramdan önce doğurursa, yavrusunu kesmesi gerekmez. 16- Kurbanı veresiye veya kredi kartı ile almakta bir mahzur yoktur. 17- Herkes beslediği kendi hayvanlarından birini kurban edebilir. Nisaba malik olan birisine bir koyun hediye edilse, o da bunu kurban olarak kesse, vacip kurban yerine gelmiş olur. Kurbanı para ile alma şartı yoktur.
Sual: Kurban nedir ve kimler keser? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Kurban, davar [koyun, keçi], sığır [manda, inek, dana, öküz, boğa] veya deveyi, Kurban Bayramının ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir. Kurban, vacip vazifesini yerine getirerek sevaba kavuşmak için kesilir. Mukim olan, akıllı, büluğa ermiş, hür ve Müslüman erkeğin ve kadının, ihtiyaç eşyasından fazla nisap miktarı malı veya parası varsa, Kurban Bayramı için niyet ederek, belli günlerde, kurban kesmeleri vacip olur. 2- Kurban kesmenin vacip olmasında, bayramın üçüncü gününe itibar olunur. Bayramın birinci ve ikinci günü, zengin-fakir, mukim-misafir, akıllı-deli olmaya bakılmaz. Bayramın üçüncü günü nisaba malikse, diğer şartlar da varsa kurban kesmek vacip olur. 3- Bir çocuk, bayramın üçüncü günü büluğa erse, diğer şartlar da varsa, ona kurban kesmek vacip olur. 4- Baygın iken, bayramın üçüncü günü ayılanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Bayramın ikinci günü bayılıp, üçüncü günü güneş battıktan sonra ayılan zenginin kurban kesmesi vacip olmaz. Yahut bayramın birinci ve ikinci günü ölen zengin, kurban borcu ile ölmüş olmaz. 5- Fakir iken, bayramın üçüncü günü zengin olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Fakir bir kimse, bayramın birinci veya ikinci günü, bir kurban kesse, bayramın üçüncü günü zengin olsa, bir kurban daha kesmesi lazımdır. Çünkü üstüne vacip olmadan kesmiştir. Ancak, Bezzaziyye gibi muteber eserlerde, sonradan gelen âlimler, "Fakir, bayramın birinci günü kurban kesse, üçüncü günü zengin olsa, tekrar kurban kesmesi gerekmez" demişlerdir. 6- Seferi iken, bayramın üçüncü günü mukim olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Mukim iken, bayramın birinci ve ikinci günü sefere çıkanın, kurban kesmesi vacip olmaz. Daha önce kesmişse, vacip sevabı alır. Kesmemişse, sefere çıktığı için borç üzerinden düşer. 7- Mukim bir zengin, seferdeki bir vekile kurban kestirse, vacip sevabı alır. 8- Esir iken, üçüncü günü hür olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Hür iken, bayramın üçüncü günü esir olup, güneş batana kadar esir kalanın kurban kesmesi vacip olmaz. ? Zor geçinen kimse... 9- Tarlasından aldığı mahsul veya tarlanın, evin, dükkanın [atölyenin, kamyonun] bir senelik kirası, ne kadar çok olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyacını veya aylık geliri ve aldığı maaş ve ücret, aylık ihtiyacını ve kul borcunu karşılamayan kimse, imam-ı Muhammed'e göre fakirdir. Fetva da böyledir. Şeyhayn'e göre zengin sayılır. Mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacını karşılar ve nisabı da bulursa, bunun kirayı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek fıtra vermesi ve kurban keserek büyük sevaba kavuşması gerekir. Böyle bir kimse, fıtra vermez ve kurban kesmezse, imam-ı Muhammed'e göre, günahtan kurtulur. Tarlasından hiç mahsul almayan, kiraya da veremeyen kimse ve ihtiyacından fazla malı olup da, parası bulunmayan kimse, imam-ı Muhammed'e uyarak, fıtra vermez ve kurban kesmez. Verir ve keserse, ikinci ictihada göre, fıtra ve kurban sevabına kavuşur. Aldığı kira ile güç geçinen kişi, nisaba malik ise, para biriktirip, fıtra vermeli ve kurban kesmelidir. Etin hepsini kavurma yapıp, birkaç ay et parasından biriktirip gelecek yılın fıtra ve kurban parası olarak saklamalıdır. Böylece, fıtra ve kurban sevabından mahrum kalmamalıdır. Aile efradı çok olup güç geçinenin, kurbanın etini evinde bırakması müstehaptır.
Sual: Kurbana ortak olacaklarda aranan şartlar nelerdir? CEVAP: Bazıları şöyledir: 1- Ortakların Müslüman olmaları, kurban ve ibadete niyet etmeleri ve hisselerinin yedide birden az olmaması şarttır. 2- Sırf eti için ortak olan varsa ve biliniyorsa, hiçbirinin kurbanı sahih olmaz. 3- Ortakların bir kısmı ölmüş olsa, yahut bunak olsa, zararı olmaz. 4- Ortaklardan biri mutlak nezir için giremez. Yani şu koyunu keseceğim diye adayan, bunun yerine başkasını kesemez. 5- Ortaklardan biri geçen sene kesmediği kurbanı niyet eylese caiz olmaz. 6- Bir sığırı veya deveyi, yedi kişiye kadar Müslüman, bâliğ kimse, ortak olarak da satın alıp kesebilirler. Bunlara adak veya akika kurbanı da ortak edilebilir. 7- Zenginin satın aldığı sığıra, sonradan ortak olmak caiz ise de mekruhtur. Fakir, bir sığırı kurban etmek için satın alsa, sonra başkalarını ortak edemez. 8- Bir sığırı mesela bir ineği, en çok 7 kişi kesebilir. Yediden fazla kişi, bir veya birden fazla, ineğe ortak olamaz. Mesela, 8 kişinin 7 sığırı ortak satın almaları caiz olmaz. Çünkü, her birinin her hayvanda hissesi vardır. Hiçbirinin hissesi yedide birden az olamaz. Bunun gibi, 10 kişinin 15 ineği, kurban etmek için, ortak satın almaları da caiz olmaz. Çünkü 10 kişi, 15 ineğin herbirine onda bir oranında ortak olmuş olur. Onda bir, yedide birden azdır. Bunun gibi, 3 kişinin 9 koyunu ortak satın almaları da caiz olmaz. Çünkü 3 kişi, 9 koyunun herbirine üçte bir nispetinde ortaktır. Bir koyunu ise, ancak bir kişi kesebilir. Birden fazla kişinin, bir koyunu ortak alıp, kurban olarak kesmeleri caiz olmaz. 9- Bir sığıra 3, 5, 7 gibi tek ortak şartı yoktur. 2, 4, 6 gibi çift de olur. Fakat her işte teke riayet iyidir. Sünnet-i zevaiddir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allah tektir, teke riayet edeni sever. Ey Kur'an ehli, teke riayet edin!) [Tirmizi] 10- Eti tartarak, eşit olarak paylaşmak gerekir. Tartmadan bölüşüp helalleşmek caiz olmaz, faiz olur. Altı kişiden dördüne et ile birlikte bir bacak, beşinciye et ile birlikte derisi, altıncıya et ile birlikte başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur. Yedinciye bir şey koymak gerekmez. Yağ, sakatat ve yenilen her şey paylaşılır. 11- Kurbanın etini eşit olarak tarttıktan sonra, paylaşmak için kur'a çekmek iyidir. Bir malı, ortaklar arasında taksim etmek için, kur'a çekmek caiz ve sünnettir. 12- Taksim etmeden pişirip, ortaklar müşterek yeseler caizdir. Umumi vekil... 13- Yedi kişi, kurbanlık ineği birisine teslim edip, (Kesmeye, kestirmeye, etini dilediğin gibi harcamaya, seni umumi vekil ettik) deseler, umumi vekil olan bu kimse, bölüştürmeden etin tamamını da kendisi alabilir veya herhangi bir kimseye verebilir. 14- Ortaklardan birisi kurban kesmeden ölse, hissesi mirasçılarına verilir. 15- Mutfakları bir olan karı koca veya baba oğul da, kestikleri kurbanı, tartıp paylaşırlar. Paylaştıktan sonra biri diğerine isterse etin tamamını hediye edebilir. Paylaşmadan hediye edemez. Yahut yukarıda bildirildiği gibi, herbirine, et ile birlikte bacak veya derisi veya başı verilirse, tartmadan paylaşmak caiz olur.
Sual: Kurban için vekalet nasıl verilir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Kurban kesmesini bilmeyenin, başkasına kestirirken, (Allah rızası için bayram kurbanımı kesmeye seni vekil ettim) demesi ve kalben de niyet etmesi gerekir. Eğer kurbanı da başkasına aldıracaksa, kurbanı alacak kimse de, kesmeyi bilmediği için başkasına kestirecekse, (Allah rızası için bayram kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve kestirmeye seni umumi vekil ettim) der. 2- Bir kimse, kendisine kurban kesmesi vacip olmasa da, vekil vacip diye kesse, kurban yine sahih olur. Adak hayvanı, akika veya nafile kurban yanlışlıkla vacip diye kesilse mahzuru olmaz. 3- Bir kimsenin kendi hayvanını başkası adına kesmesinin caiz olması için, bu kimsenin, kendi hayvanını başkasına veya onun vekiline hediye etmesi, onların da teslim alması, sonra bunu vekil ederek geri verip kestirmeleri gerekir. 4- Başkasının hayvanını ondan habersiz, onun için kurban etmek caizdir. 5- Başkasının hayvanını, ondan izinsiz, kendi için kurban eden, sonra kıymetini öderse, caiz olur. Sahibi kıymetini kabul etmeyip, kesilmiş hayvanı alırsa, sahibi için kurban edilmiş olur. 6- Bir kimse, birine, kurban işimi hallet dese, ona para bile vermese, vekalet vermiş olur. O kişi de bir hayvan alıp kesebilir. 7- Vekaleten kurban kesene, kimi çok, kimi az para verebilir. Kimi de hiç para vermeden, (Bana da bir hisse verin) diyebilir. Vekil asıl gibidir. Vekil, vekalet aldığı kimseler adına kurban keser veya kestirebilir. Daha sonra vekil, ondan para ister veya istemez. İki kurbana yetecek para veren için de iki kurban alır veya ona iki hisse verir. Yahut iyisinden bir kurban alır. Çünkü umumi vekil, tam yetkilidir. 8- Kurban kesmeye vekil olan, zekat hariç, sahibinden ayrıca izin almadıkça veya, (İstediğini yap) diyerek umumi vekil edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Umumi vekil ise, başkasını, o da bir başkasını vekil yapabilir. 9- Birden çok kişiye vekalet vermek sahihtir. Bir işe vekil olan iki kişiden biri, tek başına yetkili olamaz. Ancak emaneti vermede, borcu ödemede, kurban kesme gibi işlerde birisi tek başına yetkili olabilir. Çünkü bu işlerde vekillerden birisinin, diğerinin görüşünü sormaya ihtiyacı yoktur. Bir kimse, kurbanını kesmek üzere dört kişiye vekalet verse, bu vekillerden biri kesince ötekilerin görüşünü almaya ihtiyaç yoktur. Kurban dinimize uygun kesilmiş olur. Dördüncü güne kalırsa 10- Üzerinde birçok kimsenin vekaleti bulunan kimse, herhangi bir mazeretle bayramın üçüncü günü de kesememişse, Şâfii'yi taklit edip dördüncü günü de kesebilir. 11- Kurbanda kanın akması yeter, etin dağıtılması şart değildir. Kan akıtılmakla vacip olan kurban kesilmiş olur. Eğer eti de uygun yerlere verilirse daha çok sevap olur. Etin üçte birini evine, üçte birini komşulara, gerisini fakirlere vermek müstehaptır. Hepsini fakirlere vermek de caizdir. 12- Derisi namaz kılan fakire verilir. Ne olduğu bilinmeyen kimselere verilmez. Veya evde kullanılır. Yahut devamlı kullanılacak bir şey karşılığı verilir. Tükenen bir şey veya para karşılığı satılmaz. Derisi, eti satılırsa, parası fakire sadaka verilir.
Sual: Kurbana mani olan kusurlar nelerdir? CEVAP: Kurban olmaya mani olan kusurlardan bazıları şunlardır: 1- Davar, sığır ve deveden kurban olur. Başka hayvanlardan kurban olmaz. Davar denince koyun, keçi; sığır denince inek, boğa, manda, dana, düve, tosun anlaşılır. 2- Dişi hayvan da, erkek hayvan da kurban edilebilir. Koyunun erkeği ve beyazı siyahından çok olanı, keçinin dişisi daha sevaptır. Kıymetleri eşit ise, koyun kesmek, sığır kesmekten daha sevaptır. 3- Boynuzu kırık veya boynuzsuz, uyuz, burulmuş olan kurban caizdir. Enenmiş [burulmuş] enenmemiş olandan daha efdâldir. Çünkü kısırlaştırılan koçlar, daha yağlı ve etleri de daha lezzetli olur. Peygamber efendimiz, kısırlaştırılmış bir koç kurban etmiştir. 4- Koyunun, keçinin, bir yaşını, sığırın iki, devenin beş yaşını geçmiş olması gerekir. 6 ayı geçmiş kuzu, iri ve semiz ise caiz olur. (Altı ayını tamamlayan her kuzu kurban olur) diyen âlimler de vardır. 5- Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, gözünün, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan, bir ayağı kesilmiş olan, çok zayıf olan, ölmek üzere olan hasta hayvan kurban olmaz. 6- Yabanî hayvanlardan da, mesela geyikten kurban olmaz. Yabanî ve ehli [evcil] olan hayvandan doğan bir hayvanda, itibar anasınadır. Eğer ana ehli ise, kurban olur; değilse olmaz. 7- Husyeleri küçük, gebe, kurt kuyruklu, iri gözlü, tüyü dökülen hayvanı kurban etmek mekruhtur. 8- Burnu veya dili kesik veya ekserisi yok olan hayvan kurban olmaz. 9- Davarda bir meme, sığırda ikisi kesik olsa, kurban olmaz, ama yavrusunu emzirebiliyorsa, olur. 10- İki kulağı kesik, biri kökten kesik, kuyruğu kesik; bir veya iki kulağı olmayan kurban olmaz. 11- Bir hayvanın dizkapakları gibi bir yeri, kemik başına kadar kırılmışsa, o hayvan kurban olmaz. 12- Kurbana binmek, çift sürmek, kırkılmış koyunu kurban etmek ve kurban için almak mekruhtur. Kurban olmaya mani olmayan kusurlar 1- Boynuzu kırık veya boynuzsuz olan, kurban olur. 2- Kulakta ekserisi kesilip ayrılmasa, asılı kalsa kerâhetle caizdir. Yarıdan azı kesik olsa kurban olur. Kulağı enine veyahut uzununa yarık olsa kurban olur. Kulağın yırtık olması tenzihen mekruhtur. Burnunun hükmü de kulak gibidir. 3- Kulağı veya kuyruğu küçük olarak doğan hayvan kurban olur. 4- Yayılmasına mani olmayacak kadar deli olup, sürüsünden ayrılmayan hayvan kurban olur. Sürüsünden ayrılan ve otlamayacak kadar deli olan hayvan kurban olmaz. 5- Bir gözünde görmeye mani olmayan perde bulunan hayvanı kurban etmek caizdir. 6- Kurbanlık, kesilme yerine getirilirken, tepinir ve bir ayağı kırılır; sonra da kesilirse, caiz olur. 7- Uyuz olan hayvanı kurban etmek caizdir. 8- Kurbanlık hayvanın dişlerinin ekserisi olsa, mekruh olmakla beraber caizdir. Eğer dişsiz olup, karnını, dişli hayvan gibi yayılıp doyurursa, caiz olur. 9- Merinosun küçükken kuyrukları kesiliyor. Kesilmezse Merinostan da kurban olur.
Sual: Ölü için kesilecek kurbanda aranan şartlar nelerdir? CEVAP: Maddeler halinde bildirelim: 1- Sevabını ölüye göndermek için kesilecek kurban da, her kurban gibi, yalnız Allah rızası için kesilir. Kesilen kurbanın sevabı ölüye ve ölülere gönderilebilir. Farz olsun, nafile olsun, herhangi bir ibadeti yaparken veya yaptıktan sonra, sevabı, ölü, diri herkese hediye edilebilir. Namaz, oruç, hac, umre, sadaka, Kur'an-ı kerim okumak, evliyanın kabrini ziyaret, kurban, zikir gibi ibadetlerin sevapları başkasına hediye edilebilir. Hediye edenin kendi sevabından hiç azalmadan, bütün müminlere de sevabı erişir. Yani sevap, hediye edilen kimselere, taksim edilmeden, herbirine bütünü kadar erişir. 2- Her ibadetin sevabı, Resulullah efendimizin mübarek ruhuna da gönderilebilir. İbni Ömer hazretleri, Peygamber efendimiz için umre yapmıştır. İbn-is Serrâc, Resulullah efendimiz için onbin hatim okumuş, mübarek ruhu için kurban kesmişti. Şu halde, her mümin yaptığı ibadetlerin sevaplarını, başta Resulullah olmak üzere, ana-babasına ve bütün Müslümanlara hediye etmelidir! Sevabı hepsine de gider. Kendi sevabından da bir şey eksilmez. 3- Resulullah için de kurban kesmek müstehaptır ve çok sevaptır. Resulullah iki kurban keserdi. Biri kendisi için, biri de ümmeti için idi. Kestiği iki kurban için, (Biri kendim ve evlatlarım için, biri de kurban kesemeyen ümmetim için) buyurdu. Resulullah efendimiz, Veda Haccına giderken yüz kurbanlık deve götürdü. 63'ünü kendi kesti. Sonra bıçağı Hz. Ali'ye verdi. Geri kalanı o kesti. Böylece 63 yıl yaşayacağına işaret etmiş oldu. Peygamber efendimiz için kurban keserken, (Allah rızası için kurban kesmeye ve sevabını Resulullah efendimize hediye etmeye) diye niyet edilir. 4- Bir kimse, biri adak, biri akika, biri vacip olan bayram kurbanı, biri nafile, biri ölü için, biri de Peygamber efendimiz için kurban kesmek istese, bir inek alıp kesebilir. 5- Kurban kesemeyen Müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasiyet ederse, vasiyet edilen kurban, bayram günleri kesilir. Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez. Etinin hepsini fakirlere vermesi gerekir. 6- Vasiyet etmemiş ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevabını ölüye hediye edebilir. Sevabı, kesenin olur. Bunların etinden, kesen de yiyebilir. 7- Sevabı ölüye gönderilecek olan hayvan her zaman kesilir. Kurban adayan kimse 8- Kurban demek, bayramın ilk üç gününde zengin için vacip, fakir için ise nafile olarak kesilen koyun, keçi, sığır veya deve demektir. Kurban adayan kimse, bayramın ilk üç günü içinde keser. Bundan sonraya kalırsa, mevcut ise, diri olarak sadaka verir. Adak kurbanının, bayramın ilk üç gününde kesilmesi lazımdır. Bu günler gelmeden önce kesilirse, kurban olmaz ve adak yerine getirilmiş olmaz. Adak kurbanı, belli üç günde kesilemedi ise, altın, gümüş olarak değeri veya diri olarak kendisi fakirlere verilir. Belli üç günden sonra kesilip de, eti fakirlere dağıtılırsa, etin değeri, diri kurban değerinden az olmamalıdır. Az olursa, aradaki fark kadar para da dağıtılır. Kurban denmeden adanırsa, mesela bir koyun keseceğim denirse, gün ve yer belli etse bile, Kurban Bayramı günleri dahil, istediği zaman ve istediği yerde kesebilir. 9- Bir kurban kesip sevabını ölü diri bütün Müslümanlara göndersek, hiç eksilmeden herkese birer kurban sevabı gider. Bu Allah'ın bizlere bir lütfudur. Onun için kazandığımız sevapları ölü diri bütün Müslümanlara bağışlamalıyız. Tel: 0 212 - 454 38 20 Faks: 0 212 - 454 38 29
Sual: Akika kesmenin önemi nedir? CEVAP: Akika, çocuk nimetine karşılık, Allahü teâlâya şükretmek için hayvan kesmektir. Akika, çocukları bela ve hastalıklardan korur. Erkek çocuk için iki, kız çocuk için bir koyun kesilir. Şefaat etsin diye ölmüş çocuk için, torun için, hatta yaşlı kimse, kendisi için de kesebilir. Peygamber efendimiz de, kendisi için akika kesmiştir. Adak, akika veya ölüler için kesilecek kurban da, ilim neşri ile meşgul bir vakfa kestirilebilir. Böylece ilim neşrine katkımız olduğu için farz sevabı alırız. İlim tahsili yapılan yerlere, zekat, fıtra, adak, akika veya sadaka şeklinde yapılan yardım, insanı kazalardan, belalardan korur. Dünyada, sıhhat ve afiyet içinde bir ömür sürmeye sebep olur. Ayrıca farz olan ilim yayma sevabına kavuşulur. Malı olup da, zekat, sadaka vermeyen, sıkıntı içinde yaşar. Peygamber efendimiz, (Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Sadaka, her hastalığı defeder, bela sadakayı geçemez, onun için sadaka vermekte acele edin) buyuruyor. (Taberani, Beyheki) İhlas Vakfı, öğrenci yurtlarında binlerce üniversiteli fakir öğrenciyi ve bilhassa Türk dünyasından gelen muhtaç öğrencileri barındırmaktadır. Onların birçok ihtiyacı, hayırseverlerin yardımları ile sağlanmaktadır. İhlas Vakfı senelerdir, hayırsever vatandaşlarımızın yaptıkları yardımları, en iyi şekilde değerlendirmektedir. İhlas Vakfı, Türk Dünyası'ndan gelen fakir öğrencilere her türlü yardımı yapmaktadır. Azerbaycan, Türkmenistan, Çeçenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kırım, Doğu Türkistan ve diğer Türk topluluklarından gelen öğrencilere Türkiye'nin büyük şehirlerinde açtığı 27 öğrenci yurdunda her türlü maddi ve manevi yardımı yapmaktadır. Yurtlarda üç öğün yemek çıkmakta, İhlas Vakfı, öğrencilere sevgi ve şefkat kucağını açmaktadır. İhlas Vakfı öğrenci yurtlarının bir yıllık et ihtiyacı hayırseverlerin verdikleri kurban vekaletleri ile karşılanmaktadır. Vakfa verilen kurban vekaletleri ile hayırseverler adına, kurbanlıklar satın alınmakta ve dinimize uygun olarak kesilen kurbanlar, soğuk hava depolarında muhafaza edilmektedir. Bir yıl boyunca da, bu etler yurtların yemek ve et ihtiyacında kullanılmaktadır. Yıllardır ülkemizin ve Türk dünyasının binlerce gencine, öğrenci yurtlarında bir aile ortamı sıcaklığında sevgi ve şefkatle muamele eden İhlas Vakfı'na kurban vekaleti vererek yardım etmek, destek vermek gerekir. Çünkü hadis-i şerifte, (Hayra vesile olan hayır yapan gibidir) buyuruluyor. Ülkemizin yüz akı 70 yıllık komünizm zulmünden kurtularak ülkemize gelen misafir öğrencilere en iyi ev sahipliği yapan İhlas Vakfı, ülkemizin yüz akıdır. Eğitime ve devletimize verdiği hizmet ve destek ile en iyi şekilde kamu hizmeti yapmaktadır. Dünya tarihinde vakıf medeniyetini kuran dedelerimizin torunu olarak vakıfları, hayır kurumlarını ve ilim yuvalarını kurban vekaleti vererek veya başka şekilde desteklemek, bilgili, kültürlü öğrencilerin yetişmesine katkıda bulunmak milli ve dini bir vazifedir. İhlas Vakfına kurban vekaleti veren, İhlas Vakfı'nın hizmetlerine iştirak etmiş olur. Kurban vekaleti vermek isteyenler, herhangi bir İhlas Vakfı öğrenci yurduna veya Türkiye Gazetesi bürosuna giderek veya telefon ederek, kurban vekaleti verebilirler. İhlas Vakfı ile irtibat için: (0 212) 513 99 00 numaralı telefona veya (0 212) 513 68 57 numaralı faksa başvurabilirler. Her türlü yardım, İhlas Vakfının, Vakıflar Bankası Nuruosmaniye Şb. (2007042) numaralı TL hesabına yapılabilir. NOT : Kurban bedelleri yukarıdaki irtibat telefonundan öğrenilebilir.
..
|
|
|
|
|
|
| Bugün 338 ziyaretçi (482 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|