 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Noel gecesini kutlamak!..
31 Aralık 2020 02:00
İslamiyette, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün, bir gece yoktur.
Sual: Hıristiyanların ve diğer gayr-i müslimlerin, kutsal kabul ettikleri gün ve geceleri Müslümanların kutlamalarında mahzur var mıdır?
Cevap: İslamiyette, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün, bir gece yoktur. Nevruz, Noel gecesi, Müslüman olmayanlar arasında değerli sayılır. Dürr-ül-muhtârda deniyor ki:
“Nevruz ve Mihrican günleri şerefine bir şey vermek caiz değildir. Bu günlerin isimlerini söyleyerek veya niyet ederek bir şey hediye etmek haramdır. Eğer bu günlere kıymet vererek yaparsa, kâfir olur. Çünkü bu günlere müşrikler kıymet vermektedir. Ebül Hafs-ı kebîr diyor ki: Bir kimse Allahü teâlâya elli sene ibadet etse, sonra bir müşrike, Nevruz günü şerefine yumurta hediye etse, kâfir olur. Yapmış olduğu ibadetlerin sevapları yok olur. Eğer bir Müslümana hediye eder ve bu güne değer vermezse, âdete uyarak verirse, kâfir olmaz. Fakat, tehlikeden kurtulmak için bir gün önceden veya sonradan vermelidir. Başka günlerde almadığını, o gün satın alırsa, o güne değer vermiş ise kâfir olur. Değer vermeyip, yalnız yemek içmek niyet etmiş ise, kâfir olmaz.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Kâfirlerin âdetlerini, kâfirlik alametlerini yapıyorlar. Bilhassa, çiçek hastalığı zamanında, bu bela, iyilerinde de, fenalarında da görülüyor. Bu şirkten kurtulabilen ve kâfirlik alametlerinden birini yapmayan kadın, çok azdır. Hinduların bayram günlerine, ateşe tapınanların Nevruz günlerine, Hıristiyanların Noel gecelerine ve diğer paskalyalarına hürmet etmek, onların âdetlerini, onlar gibi yapmak, şirk olur, küfre sebep olur. Kâfirlerin bayramlarında, Müslümanların cahilleri, kâfirlerin yaptıklarını yapıyor ve kâfirler gibi, birbirlerine hediye gönderiyorlar. Bunlar hep şirktir, kâfirliktir. Sure-i Yusuf'taki âyet-i kerimede mealen; (Biz, Allahü teâlânın varlığına, birliğine, her şeyi yaratan O olduğuna inandık, Müslüman olduk diyenlerin çoğu, başkalarına ibadet ve itaat ederek ve daha birçok hareketleri ve sözleri ile, müşrik oluyorlar) buyuruldu.”
Büyük Kostantin putperest iken, Hıristiyanlığı kabul etmiş ve putperestlikten de birçok şeyi Hıristiyanlığa sokturmuştur. Noel gecesinin yılbaşı olmasını da kabul ettirmiş, böylece yeni bir Hıristiyanlık dini kurulmuştur.
Hazret-i İsa'nın doğumu belli değil midir?
30 Aralık 2020 02:00
“Hıristiyanların yortuları, putperest yortuları ile aynı tarihlere rastlar!.."
Sual: Hazret-i İsa'nın doğum gecesi ve miladi takvimin başlangıcı olarak kabul edilen Noel gecesi belli değil midir?
Cevap: İsa aleyhisselam, Peygamberlik vazifesini yapmaya başladığı zaman, Yahudilerden bazıları, onu beklenilen Mesih kabul ettiler. Ancak, Onun sözlerini, Yunan felsefesi ve putperest cemaatlerin fikirleri ışığında, tefsire tabi tuttular. Böylece, İsa aleyhisselamın hakiki dini, değiştirildi. İsa aleyhisselamın yolunu öğretmek yerine, Onun şahsını yüceltme teşebbüsleri, bu değişikliğin ilk işaretleri idi.
Dr. Morton Scott Enslin, Christian Beginnings kitabında diyor ki:
“İsa aleyhisselamın kim olduğunu araştırma, her şeyi Onun şahsiyeti ile ilgi kurarak açıklama gayretleri, kendisi için uydurulan ve kendisinin hiçbir zaman söylemediği şeyleri, kendisinin tebliğ ettiği, Allahü teâlânın kullarından istediği şeyleri ve tövbeye çağırdığı hususunu unutturdu. Böylece, ümmetine tebliğ ettiği ahkamın öğrenilmesi ve itaat edilmesi yerine, şahsiyetinin açıklanıp anlaşılması lazım olan bir kimse hâline geldi.”
Eski çağdaki putperestlerde, tanrıların ve kahramanların efsanevi hikâyelerine mitoloji denir. Hayali tanrıların ölmesi veya dirilmesi ile kendilerinin kurtulacağı zannolunurdu. Kurtarıcı tanrıya inanan kavimlerin ayinlerinin en mühimi, kişinin tanrı ile birleştiğine, bütünleştiğine inandıkları, sembolik et yeme ve içki içme ayinleridir. Her bir kurtarıcı tanrının, kış başlangıcında doğduğuna inanıldı. Kış başlangıcı ise, Julian takvimine göre 25 Aralık'tır. Hıristiyanlar da, İsa aleyhisselamı "kurtarıcı bir tanrı!" yaparak, bu tarihte doğduğunu kabul ettiler ve bu geceyi milat ve Noel olarak her sene kutlamaya başladılar.
Newyork Üniversitesinde tarih profesörü olan, Waelance Ferguson diyor ki:
“Hıristiyanların yortuları, putperest yortuları ile aynı tarihlere rastlar. Mesela, Noel tarihi, İran ve Roma'da güneş tanrısı Mithras'ın doğum tarihi idi. Ayrıca bu tarih çok eskiden beri putperest dünyasında önemli bir yortu günü idi.”
İsa aleyhisselam, gizli dünyaya gelip ve dünyada az kalıp, göğe çıkarıldığından ve kendisini ancak oniki havari bilip, İseviler az ve asırlarca gizli yaşadıklarından, milat, yani Noel gecesi doğru anlaşılamamıştır
Namazda tereddüt olursa...
2020-12-29 02:00:00
Namazda düşünmek, bir farzı veya vacibi geciktirince, secde-i sehiv lazım oluyor.
Sual: Bir kimse, namazı kaç rekat kıldığında tereddüt ederek, biraz düşünse, secde-i sehiv yapması gerekir mi?
Cevap: Namaz kılan bir kimsenin, kaç rekat kıldığını şaşırıp, namaz içinde düşünmesi, sonraki rüknün veya vacibin, bir rükün zamanı kadar gecikmesine sebep olursa, bu arada, âyet ve tesbih okusa bile, secde-i sehiv yapması lazım olur. Namazın içindeki farzlara rükün denir. Bir âyet okumak, rüku ve iki secde, son rekatte oturmak, birer rükündür. Namazda düşünmek, bir farzı veya vacibi geciktirince, secde-i sehiv lazım oluyor. Mesela, son rekatte oturunca düşünürse, selam vermesi gecikirse, secde-i sehiv lazım olur. Fazla okuduğu salevat ve dua, sünnet olarak değil, düşünce, dalgınlık sebebi ile olduğu vakit, vacibin gecikmesi suç oluyor. Başka bir namazı kılıp kılmadığını veya dünya işlerinden herhangi birini düşünürse, bir rüknün gecikmesine sebep olsa bile, secde-i sehiv lazım olmaz.
Sual: Maliki ve Şafii mezheplerinde, sabah namazının dışındaki namazlar yalnız yolculukta mı birleştirilerek kılınabilir?
Cevap: Maliki ve Şafii mezheplerinde, seferde, yolculukta, hastalıkta ve ihtiyarlıkta, yaşlılıkta öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazları cem edilebilir, birleştirilerek kılınabilir. Yani, ikisinden birisi, diğerinin vaktinde kılınabilir.
Sual: Sabah namazının farzını kılarken güneş doğarsa, bu namazı yeniden kaza mı etmek gerekir?
Cevap: Sabah namazının farzını kılarken, güneş doğmaya başlarsa, bu namaz sahih olmaz. İkindinin farzını kılarken güneş batarsa, bu namaz sahih olur. Bir kimse, akşam namazını kıldıktan sonra, tayyare ile, uçakla batıya gidince, güneşi tekrar görse, güneş batınca akşamı tekrar kılar.
Sual: Namazda okunan surelerde, bir kelime unutulup atlanır, okunmazsa, namaz bozulur mu?
Cevap: Namazda sureleri okurken, bir kelime unutulunca, mana değişmezse, namaz bozulmaz. Mesela “ve cezâü seyyietin seyyietün mislühâ” derken, seyyietün denmezse, namaz bozulmaz. Eğer mana değişirse, namaz bozulur. Mesela “lâ yü'minûn” derken, lâ denmezse namaz bozulur çünkü mana değişmektedir.
Sual: Abdest alırken başın tamamını mesh etmek şart mıdır?
Cevap: Hanefi mezhebinde, başın her tarafını, bir kerre mesh etmek sünnettir. Maliki mezhebinde ise farzdır.
.Yemeyi terk edip ölenin hâli
2020-12-27 02:00:00
Yemeyip, içmeyip, açlıktan, susuzluktan ölen günaha girer!
Sual: Yemeyi, içmeyi terk ederek açlıktan ve susuzluktan ölen bir kimse, bu yaptığından sorumlu olur mu?
Cevap: Yemeyip, içmeyip, açlıktan, susuzluktan ölen, günaha girer. Hâlbuki, ilaç almayıp ölen, günaha girmez. Namazı ayakta kılacak ve oruç tutacak kadar gıda almak farzdır. Doyuncaya kadar yiyip içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek haramdır. Yalnız sahurda ve misafiri utandırmamak için haram olmaz. Çeşitli meyve, tatlı yemek, içmek caiz ise de, vazgeçmek iyidir. Sofrada, lüzumundan fazla, çeşitli yemekler bulundurmak, ibadete kuvvetlenmek ve misafir için bulundurulursa, israf olmaz. Lüzumundan fazla ekmek bulundurmak da böyledir.
Sual: Kaybolmuş, yeri unutulmuş olan paraların, malların da zekâtı verilir mi?
Cevap: Kaybolmuş, denize düşmüş, gasbolunmuş, gömüldüğü yer unutulmuş mal ve inkâr olunan alacaklar, tam mülk olmadıkları için, zekâtta nisab hesabına katılmaz ve ele geçerlerse, önceki senelerin zekâtları verilmez.
Sual: Bir kimse, niyet etmeden, vereceği zekâttan daha çok, fakirlere para, mal verse, zekât borcu ödenmiş olur mu?
Cevap: Bir kimse, zekât niyeti ile, para veya malından kırkta bir ayırmadan veya verirken niyet etmeden, fakirlere milyonlarla lira dağıtsa, zekât vermiş olmaz. Çünkü, zekât malını ayırırken veya kendi vekiline veya fakire veya fakirin vekiline verirken niyet etmesi farzdır.
Sual: Senetli, isbatlı alacaklar, fakir veya iflas eden kimselerde de olsa, bunlar zekât hesabına katılır mı, zekâtı verilir mi?
Cevap: Senetli veya iki şahitli olan veya itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa, nisaba, zekât hesabına katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir.
Sual: Bir kimse, namazda okuduğu sure veya duada, bu surelerdeki herhangi bir kelimeyi tekrarlayarak okursa namazına bir zarar gelir mi?
Cevap: Namazda okunan sure ve dualarda, kelimeyi tekrarlayınca mana değişirse, namaz bozulur. Rabbi Rabbil'âlemîn, mâliki mâliki yevmiddîn deyince bozulur. Fakat, mananın değiştiğini bilmezse veya ağzından kaçarsa yahut harfi doğru okumak için tekrar ederse, namaz bozulmaz.
Sual: Evvabin namazı diye bir namaz var mıdır?
Cevap: Akşam namazının farzından sonra, nafile olarak kılınan altı rekat namaza, Evvâbîn namazı denir.
.Zayıf kaville amel etmek
2020-12-25 02:00:00
Her Müslümanın kendi mezhebinin âlimlerine uyması lazımdır.
Sual: Fıkıh kitaplarında, zayıf kavil diye bildirilen hükümlerle de amel edilebilir mi?
Cevap: Her Müslümanın ibadet yaparken ve haramdan sakınırken, kendi mezhebi âlimlerinin, "Fetvâ böyledir, En iyisi budur, En doğru söz budur" gibi bildirdiklerine uyması lazımdır. Kendi arzusu ile yaptığı bir şey, buna uymasına mâni olur ve bu mâni olmanın önlenmesinde harac, meşakkat bulunursa, kendi mezhebinde doğru olduğu bildirilen başka bir söze uyması lazımdır. Böyle de yapamazsa, Hanefi mezhebinde bulunan kimse, Hanefi mezhebindeki âlimlerin fetvâ olarak seçilmemiş zayıf sözlerine uyarak, işini görür.
Sual: Birkaç zenginin zekât vermekte vekili olan bir kimse, zenginlerden aldığı zekâtları karıştırıp fakirlere verse, zenginlerin zekâtları verilmiş olur mu?
Cevap: Bu konuda Bezzâziyyede deniyor ki:
“Fakirlere zekât vermek için, zenginlerin vekili olan kimse, topladığı zekâtları birbirleri ile karıştırınca, hepsi kendi mülkü olur. Fakirlere kendi malından sadaka vermiş olur. Zenginlerin zekâtları verilmiş olmaz. Zenginlerden aldıklarını onlara ödemesi lazım olur. Fakirler, önceden bu kimseye izin vermiş olsalardı, onların vekilleri olarak toplamış olur, fakirlerin mallarını birbirleri ile karıştırmış olurdu ve zekâtlar verilmiş olurdu.”
Sual: Ticaret yapan her Müslümanın, alışveriş bilgilerini öğrenmesi veya bilen birisine sorması mı gerekir?
Cevap: Bu konu hakkında Câmi'ul-fetâvâda deniyor ki:
“Bey ve şirâ yani alışveriş bilgilerini öğrenmeden ticaret yapmak helal olmaz. Her tacirin, tüccarın bir fıkıh âlimi bulup, işlerini buna danışarak yapması, böylece faizden ve fasit alışverişten kurtulması lazımdır.”
Sual: Çalınmış malları satan bir yerden, alışveriş yapmanın dinimiz açısından mahzuru var mıdır?
Cevap: Bir yerde, yağma edilmiş, çalınmış şeyler ve hayvanlar satılıyorsa, çoğunun haram olduğunu bilen kimse, buradan bir şey satın almamalıdır. Eğer ihtiyacı çoksa, nereden aldın diye sormalıdır. Helalden olduğu anlaşılan malı almalıdır. Çoğunun haram olmadığı biliniyorsa, sormadan almak caiz ise de, sormak vera olur.
Sual: Ergenlik çağına girmiş olan kız ve erkek çocukların, eğer malları varsa zekât vermeleri gerekir mi?
Cevap: Hanefi mezhebinin âlimleri; “Mükellef, yani akıl, baliğ ve hür olan Müslüman erkek ve kadının, şartları bulununca, zekât vermeleri farzdır” dediler.
.Namazda ayakta duramayan kimse...
2020-12-23 02:00:00
Ayakta durunca başı dönen kimse, farzları da oturarak kılar.
Sual: Ayakta duramayan veya ayakta durmakta zorluk çeken bir kimse, namazlarını ne şekilde ve nasıl kılabilir?
Cevap: Namazda ayakta duramayan veya ayakta durunca zarar gören, başı dönen kimse, farzları da, secde ettiği yerde oturarak kılar. Rüku için eğilir, secde için, başını yere koyar. Duvara, direğe, insana dayanarak, biraz ayakta durabilenin, ayakta tekbir alması ve o kadarcık ayakta okuması farzdır. Secde için yere eğilemeyen hasta, önceden yere konulan, 25 cm.den az yükseklikte sert bir şey üzerine secde yapmalıdır. Alnında yara olan, yalnız burnu, burnunda yara olan da, yalnız alnı ile secde eder. Alnında ve burnunda birlikte özür olup başını yere veya sert bir şey üzerine koyamayan, ayakta durabilse bile, yere oturarak imâ ile kılar. Yani rüku için biraz eğilir, secde için de, rükudan daha çok eğilir. Secde için, kendisi veya başkası, yerden bir şey kaldırıp, yüzünü bunun üstüne koyması tahrimen mekruhtur. Çünkü Feth-ul-kadîr, Merâkıl-felâh, Halebî ve Mecma'ul-enhürde diyor ki:
“Resûlullah Efendimiz bir hastayı ziyaret etti. Bunun, eli ile yastık kaldırıp, üzerine secde ettiğini görünce, yastığı aldı. Hasta, odun kaldırarak bunun üstüne secde etti. Odunu da aldı ve; (Gücün yeterse, yere secde et! Yere eğilemezsen, yüzüne bir şey kaldırıp, bunun üzerine secde etme! İmâ ederek kıl ve secdede, rükudan daha çok eğil!) buyurdu. Kaldırılan şey üzerine secde ederken, rükudakilerden çok eğilirse, imâ ile kılmış olur, namazı sahih olur.”
Sual: Gayr-i müslimlerin ibadetlerini onlar gibi yapmak, Müslümanın imanını giderir mi?
Cevap: Kâfirlerin ibadetlerini, ibadet olarak yapmak, mesela kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları camilerde çalmak ve İslamiyetin kâfirlik alameti saydığı şeyleri, zaruret, cebir, zorlama olmadan kullanmak küfür olur, imanı giderir. Birgivî vasiyetnâmesinde; “Kâfirlerin ibadet olarak yaptıklarını yapan ve kullanan kâfir olur” denmektedir.
Sual: Zekât olarak verilecek mal, mutlaka fakire teslim edilmeli midir?
Cevap: Zekât vermek, malı Müslüman fakire temlik etmekle olur. Yani, malı fakirin eline vermek lazımdır. Îzâh kitabında; “Çocuğa, deliye verilecek zekât, babasına veya velisi olan akrabasına veya vasîsine verilir” denmektedir.
.Cenazeyi nasıl götürülmelidir?
2020-12-22 02:00:00
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı affolur."
Sual: Cenazeyi ne şekilde götürmeli, taşımaya tabutun ne tarafından başlamalıdır?
Cevap: Cenaze taşımakta önce ön tarafta, meyyitin sağ tarafı, sağ omuza alınıp, on adım taşınır. Sonra, arka sağ bacak tarafı sağ omuzda, on adım taşınır. Sonra meyyitin sol tarafına, yani arkadan bakıldığına göre, tabutun sağ tarafına geçip, sol omuzda, on adım önde, on adım arkada taşınır. Hepsi kırk adım eder. Hadis-i şerifte; (Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı affolur) buyuruldu.
Sual: Kendi mezhebindeki farzı yapmamak veya kendi mezhebinde haram olarak bildirilen bir şeyi yapmak için mezhep değiştirmek yahut taklit etmek uygun olur mu?
Cevap: İslamiyetin bildirdiği hükümlere uymaktan kurtulmak için, mezheplerin ruhsatlarını, kolaylıklarını araştırıp, bunlara göre iş yapmak caiz değildir. Böyle araştırmaya telfîk denir. İhtiyaç olunca, başka mezhebe geçmek veya birkaç şeyi başka mezhebe göre yapmak caizdir. Farzı yapmamak veya haramı yapmak için hile yapmak haramdır ve buna, Hîle-i bâtıla denir. Bir şey, farz veya haram olmadan önce, farz veya haram olmasını önlemek caizdir ve buna Hîle-i şer’ıyye denir.
Sual: Vekilin, vekil olmayı, dili ile söyleyip kabul etmesi şart mıdır?
Cevap: Fetâvâ-yı Hindiyyede deniyor ki: “Vekilin, vekil olmayı kabul etmesi şart değildir. Reddetmezse, kabul ettiği anlaşılır.”
Sual: Büyük olan oğlan ve kız çocukları öldüğünde, kefenleri, aynen büyükler gibi mi olur?
Cevap: Büyük oğlan, adam gibi kefenlenir. Büyük kız, kadın gibi kefenlenir. Küçük oğlan bir, küçük kız, iki parça kefene sarılır. Ölü doğan çocuk, düşük ve insan uzvu mesela kolu kefenlenmez, bir beze sarılıp gömülür.
Sual: Namaz kıldıktan sonra, kaç rekat kıldığında şüphe eden bir kimse, bu namazı tekrar mı kılar?
Cevap: Bir kimse, namazını bitirdikten sonra, kaç rekat kıldığında şüphe ederse, buna vesvese denir. Buna ehemmiyet vermez. Ancak namazdan sonra, bir adil Müslüman, yanlış kıldın derse, tekrar kılması iyi olur. İki adil kimse söylerse, tekrar kılması vacib olur. Adil olmazsa, sözünü dinlemez.
Sual: Namazda harf değil de kelime değişik okunsa, namaz bozulur mu?
Cevap: Kelimeyi değiştirince, mana bozulursa, Kur’ân-ı kerimde benzeri bulunsa da bozar. Mana değişmezse, bozmaz.
.Uykuda ihtilam olan kimse...
2020-12-21 02:00:00
İhtilam olduğunu hatırlayan kimse, bir yerde meni görmezse, gusül etmez.
Sual: Uykusunda ihtilam olduğunu hatırlayan fakat uyanınca iç çamaşırında meni bulaşığı görmeyen kimsenin, yine de gusül alması gerekir mi?
Cevap: İhtilam olan kimse, uyanınca, yatakta, elbise veya bacağında yaşlık görse, bunun meziy denilen beyaz akıcı sıvı olduğunu anlarsa veya uyanık iken meziy aksa, gusül lazım olmaz. İhtilam olduğunu hatırlamadan, meni görse, gusül lazım olduğu, söz birliği ile bildirildi. Meziy sansa ihtiyaten gusül lazım olur. İhtilam olduğunu hatırlayan kimse, bir yerde meni görmezse, gusül etmez.
Sual: Bir kimse, namaz kılarken, namazın içindeki vacipleri bilerek yapmasa, böyle kıldığı namazlara bir zarar gelir mi?
Cevap: Namazın içindeki vaciplerden birini bilerek yapmamak, namazı bozmaz ise de günah olur. Bu vacipleri unutarak yapmayan, secde-i sehiv eder.
Sual: Vaktin namazını kıldığında şüphe eden bir kimse nasıl hareket eder?
Cevap: Namazı kıldığında şüphe eden kimse, vakit çıkmadı ise, tekrar kılar. Vakit çıktı ise, namazı tekrar kılmaz.
Sual: Dinî yazılar bulunan gazete veya benzeri kâğıtları, herhangi bir şey sarmak için kullanmanın dinen mahzuru olur mu?
Cevap: Fıkıh yazılı kâğıtlara bir şey sarmak caiz değildir. Allahü teâlânın ve Peygamberlerin aleyhimüsselâm isimleri yazılı ise, bunları silip, sonra bir şey sarılabilir. Fakat, bunlara da sarmamak layıktır. Çünkü, Kur’ân-ı kerimin harfleri de muhteremdir.
Sual: Üzerinde mübarek yazılar bulunan, halı, hasır gibi şeyleri yere sermekte mahzur var mıdır?
Cevap: Bu konuda Hadîkada deniyor ki:
“Üzerinde, dokuyarak veya boya ile mübarek yazı bulunan halıyı, hasırı, seccadeyi yere sermek, üzerine oturmak ve her ne suret ile olursa olsun kullanmak ve paralar, mihraplar ve duvarlar üzerlerine yazmak mekruhtur. Bunları duvara asmak mekruh olmaz.” Kâbe-i muazzama resmi de, yazı gibidir. Resim, nakış bulunmayan seccade kullanmalıdır.
Sual: Bir kimse, yatağın içinde, yatar şekilde Kur’ân-ı kerim okuyabilir mi?
Cevap: Kur’ân-ı kerimi abdestsiz tutmak haramdır, ezberden okumak caizdir. Yatağa abdestli girmek sünnettir. Şir'at-ül-islâm şerhinde; “Kur’ân-ı kerimi yatakta, yatarak ezberden abdestsiz okumak caizdir ve sevaptır. Fakat, başını yorgandan dışarı çıkarmalı ve bacakları bitiştirmelidir” deniyor.
.İki vakit namazı birleştirmek
2020-12-20 02:00:00
Namaz için işlerinden ayrılamayan, Hanbeli mezhebini taklid eder.
Sual: Hanefi mezhebinde olan bir kimse, vaktin namazını kılmakta zor bir durumda kaldığında, namazı kazaya bırakmamak için, öğle ile ikindi namazını birleştirerek, aynı vakitte kılabilir mi?
Cevap: Hanefi mezhebinde, yalnız Arafat Meydanı'nda ve Müzdelifede hacıların iki namazı cem etmeleri lazımdır. Hanbeli mezhebinde, seferde, hastalıkta, kadının emzikli veya müstehaza olmasında, abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çekenlerde, âmâ olanın ve yer altında çalışan gibi, namaz vaktini anlamakta aciz olanın, canından, malından ve namusundan korkanın, maişetine, nafakasını kazanmasına zarar gelecek olanın, iki namazı cem etmeleri caiz olur. Namazı kılmak için işlerinden ayrılmaları mümkün olmayanların, bu namazlarını kazaya bırakmaları, Hanefi mezhebinde caiz değildir. Bunların, yalnız böyle günlerde, Hanbeli mezhebini taklid ederek, kılmaları caiz olur. Cem ederken, öğleyi ikindiden ve akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken, cem etmeyi niyet etmek, ikisini art arda kılmak ve abdestin, guslün ve namazın Hanbeli mezhebindeki farzlarına ve müfsitlerine uymak lazımdır.
Sual: Cuma ve bayram namazlarında, imam, namazın içindeki farz veya vacibi geciktirse, secde-i sehiv yapar mı yoksa terk mi eder?
Cevap: Cuma ve bayram namazlarında, imamın secde-i sehivi yapmaması iyi olur.
Sual: Üzerinde besmele, kelime-i tevhid yazılı veya cami, Kâbe resmi bulunan seccadeleri yere sermek, namaz kılmak için de olsa uygun olmaz mı?
Cevap: Bu konuda Hadîkada deniyor ki:
“Üzerinde yazı, hatta bir harf bulunan kağıdı, örtüyü, seccadeyi yere koymak, yere sermek tahrimen mekruhtur. Bunları her ne için olursa olsun kullanmak ve yere sermek, hakaret etmek olur. Hakaret etmek için sermek veya kullanmak küfür olur. Duvara yazmak, yazıyı asmak caiz olur denildi.”
Buradan anlaşılıyor ki, üzerinde Kâbe, cami resmi veya yazı bulunan seccadeleri namaz kılmak için yere sermek caiz değildir. Bunları zinet, süs için duvara asmak ise caiz olur.
Sual: Kadın olsun, erkek olsun, dinimizin örtmesini emrettiği yerleri açık olan kimseler yanında, Kur’ân-ı kerim okunabilir mi?
Cevap: Kendi avret yeri açık iken ve avret yeri açık olanlar yanında Kur’ân-ı kerim okumak mekruhtur.
.Şeb-i arûs, düğün gecesi
2020-12-18 02:00:00
Tasavvuf ehline ölüm, bir felaket değil, sevinç vesilesidir...
Sual: Mevlana hazretleri, ölüme, “Şeb-i arûs” yani “Düğün gecesi” adını vermektedir. Ölmek, sevinilecek bir şey midir ki böyle denmiştir?
Cevap: Ehl-i sünnet âlimleri, İslam bilgilerinin kaynağının, insan aklı, insanın düşüncesi olmadığını, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler olduğunu bildirmişlerdir. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi ve aşkı esası üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselama uymakla kavuşulabilir.
Kur’ân-ı kerimde bildirildiği gibi, Allahü teâlâ, insanın kalbine tecelli eder. Fakat, bu tecelli yalnız Allahü teâlânın sıfatlarının tecellisidir, akıl ile alakası yoktur. Tesavvuf ehli, Allahın tecellisini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm, bir felaket değil, Allaha dönmek olduğundan ancak bir sevinç vesilesidir. Bunun için Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, ölüme, “Şeb-i arûs” yani “Düğün gecesi” adını vermiştir. Tasavvufta, keder ve ümitsizlik değil, sevgi ve tecelliler vardır. Mevlânâ hazretleri; “Bâzâ, Bâzâ, Her ançe hestî Bâzâ” yani “Gel, gel, her kim olursan ol gel, Allaha ikilik koşanlardan, Mecusilerden, puta tapanlardan da olsan gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Tövbeni yüz defa bozmuş olsan bile, gel!” diyor. Bu sözler, 13. asırda yaşamış, Baba Efdal Kâşî'ye de nisbet edilmektedir.
Kalbi hastalıktan kurtarmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, ibadetleri yapmak ve haramlardan sakınmak lazımdır. İslamiyetten, tasavvuftan haberi olmayanlar, dini, dünya kazançlarına alet ediyorlar. Bunlar, tasavvufa, müzik sokmuş, müzik aletlerinin nağmelerine göre vücut hareketleri yaparak, Mevlevî ayinleri gibi ayinler oluşturmuşlardır. Başlarında mezar taşına benzeyen beyaz uzun külahları ile dönen semazenler, sağ ellerini göğe kaldırırlar ve sol ellerini gökten aldıklarını dünya yüzüne göndermeyi belirtmek için, aşağı indirirler. Yapılan bu ayinler, İslamiyetin bir emri zannedilmektedir. Bunları yapanlar, maalesef İslam dini ile hiçbir alakası olmayan, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde bulunmayan böyle ayinleri, tarikat olarak, İslamiyet olarak tanıtıyorlar. Peygamber Efendimiz ve Eshab-ı kiramdan hiçbiri, böyle ayinler yapmadı. Onların zamanlarında tasavvuf vardı, fakat böyle tarikatçılık yoktu.
.Hülefâ-i râşidine buğzeden!..
2020-12-15 02:00:00
"Kalbinde Çihâr yâr-i güzîne, bir zerre buğzu olan, Cehenneme gider."
Sual: Cennetle müjdelenmiş ve Peygamber Efendimizin halifeleri olan dört büyük zatı sevmeyen, buğzedenler oluyor. Bunların bu durumu imanlarını etkiler mi, ahiretteki durumları nice olur?
Cevap: Bu konuda Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında deniyor ki:
“Rükneddîn Ahmed bin Cürcânî hazretleri, Abdullah bin Ömer hazretlerinden rivayet etmiştir. Resulullah Efendimiz buyurdular ki:
(Zaman ve mekândan mukaddes, kemiyyet ve keyfiyyetten münezzeh olan Allahü teâlâ, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin sevgisini sizin üzerinize farz etmiştir. Nasıl ki, namazı ve zekâtı, orucu ve haccı farz etmiştir. Nasıl ki, vücutlarınız, namazın, zekâtın ve orucun, haccın şerefi ile şereflenir ise, kalpleriniz de, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali hazretlerinin muhabbetleri ile süslenir, şerefli olur. Agâh, uyanık olunuz. Her kim benim ümmetimden, bedeni ile namaz kılar, eliyle zekât verir, ağzı ile oruç tutar ve ayağı ile hacca gider, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi kalbi ile dost edinir, o kimse, Allahü teâlâ huzurunda, Cebrâîl ve Mikâîl aleyhimesselam gibidir. Her kim namaz kılar, zekât verir, oruç tutar, hacceder ve lakin, gönlü ile Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi (radıyallahü teâlâ anhüm) sevmezse, o kimse, Allahü teâlâ dergâhında iblis gibidir ve iblisten kötü ve melundur.) Allahü teâlâ muhafaza etsin.
Eğer bir kimse, cehalet ve tembellikten dolayı ömrü boyunca az ibadet işlemiş ve şartlarını yerine getirememiş olsa, kalbiyle bu dört serveri sevse, sonunda Cennete gider. Eğer bir kimse Nuh ve Lokman hazretlerinin ömrü kadar yaşayıp, her saatinde bir çeşit hizmet ve taat işlese, kalbinde bu Çihâr yâr-i güzîne, bir zerre buğuz olsa, Cehenneme gider. Sonunda, bin sene taat ve ibadet, bir zerre sevilenlere buğuz ile faydasız hâle gelip, Cehennemlik olur. Bin sene boyunca hata ve masiyet, günah işlese, bir zerre Çihâr-i yâre sevgi ile Cennetlik olur. Tabiatiyle, Ehl-i sünnet itikadında olanların günahından iman ve tevhit, saadet kokusu gelir. Bidat fırkasında olanların taat ve ibadetinden küfür, ilhâd ve şekâvet kokusu gelir. Hazret-i Ebû Bekir namaza, hazret-i Ömer zekâta, hazret-i Osman oruca, hazret-i Ali ise hacca benzer. Senin de böyle bilmen lazımdır. Neticesinde iyilik bulursun.”
.Ehl-i kıble kimlere denir
2020-12-14 02:00:00
"Lâ ilâhe illallah diyen kimseye, günah işlediği için kâfir demeyiniz!.."
Sual: Bazı kimseler, inanışları bozuk olan kimseler için, "onlar da Müslümandır, ehl-i kıbledir, kötü söylemeyiniz" diyorlar. Ehl-i kıble diye kime denir ve bunlara kötü denmez mi?
Cevap: Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde;
(Benî İsrail yetmişiki millete ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç millete ayrılacaktır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidecek, yalnız biri kurtulacaktır. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır) buyurdu. Yani, İsrailoğulları, dinde yetmişiki fırkaya ayrıldı, Müslümanlar da, dinde yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunların hiçbiri kâfir değil ise de, Cehennemde uzun zaman kalacaklardır. Yalnız benim ve Eshabımın itikadında, inanışında olan ve bizim gibi ibadet eden fırka Cehenneme girmeyecektir. İtikat bilgilerinde ictihat ederken, Resulullah Efendimizin ve Eshab-ı kiramın itikatlarından ayrılan din âlimleri, dinde zaruri ve söz birliği ile bilinen itikattan ayrılırlarsa, kâfir olurlar ve bunlara mülhid denir. Bunların müşrik oldukları, Bahr ve Hindiyye’de yazılıdır.
Zaruri ve söz birliği ile bildirilmemiş olan itikattan ayrılırlarsa, kâfir olmazlar, itikatta bidat sahibi olurlar. Bunlara ehl-i kıble de denir. Amel ve ibâdet bilgilerinde ictihat ederken de, zaruri ve söz birliği ile bilinen ibadetlere inanmayan kâfir olur, mülhid olur. Fakat, zaruri ve söz birliği ile bildirilmemiş olan ibadetlerden ayrılan âlimler, eğer müctehid iseler, sevap kazanırlar. Müctehid değilseler, amelde bidat sahibi, mezhepsiz olurlar. Çünkü müctehid olmayanın ictihat etmesi caiz değildir. Bunun, bir müctehidin mezhebini taklit etmesi lazımdır. Hadis-i şerifte;
(Lâ ilâhe illallah diyen kimseye, günah işlediği için kâfir demeyiniz! Buna kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruldu. İtikadı bozuk olmadığı için, Cehenneme girmeyecek olan kimse, yaptığı günahlar sebebi ile Cehenneme girebilir. Eğer salih ise, yani günahına tövbe etmiş ise yahut affa veya şefaate kavuşursa, Cehenneme hiç girmez. Zaruri olarak yani cahillerin de bildiği ve söz birliği ile bildirilmiş olan bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, lâ-ilâhe illallah dese ve her ibadeti yapsa ve her günahtan da sakınsa bile, buna lâ-ilâhe-illallah ehli ve ehl-i kıble denmez.
.Levh-i mahfûzda değişiklik olur
2020-12-13 02:00:00
"Allahü teâlâ, dilediğini siler. Dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitâb, Ondadır."
Sual: İnsanların hâllerinde ve işlerinde yani kaderlerinde değişiklik olur mu yoksa ezelde nasıl takdir edilmiş ise öyle mi meydana gelir?
Cevap: Ahmet ibni Kemal Paşa hazretlerinin Levh-il-mahfûz ve Ümm-ül-kitap ve Ebüssuuud Efendi'nin Kaza-Kader Risalesi'nde, konu ile alakalı olarak buyuruluyor ki:
“Ra'd suresindeki, (Allahü teâlâ, dilediğini siler. Dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitâb, Ondadır) meâlindeki âyet-i kerimede, Levh-i mahfûz bildirilmektedir. Ümm-i kitâb, ezelî olan kelam-ı ilâhînin ismidir. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. Yani burada zaman yazılı değildir. Allahü teâlâdan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i mahfûzda ise, değişiklik olur. Bunu melekler görür. İnsanın, işine göre, ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Böylece birine ölümüne yakın, iyi işler yaptırıp, son nefeste iman ile gönderir. Başkasına kötü amel işletip, imansız gönderir. Bunun için, Resûlullah Efendimiz her zaman; (Allahümme, ya mukallibelkulûb, sebbit kalbî, alâ dînik) duasını okurdu ki, 'Ey büyük Allahım! Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sâbit kıl, yani dininden döndürme, ayırma!' demektir. Eshab-ı kiram bunu işitince; 'Ya Resulallah! Siz de, dönmekten korkuyor musunuz?' dediklerinde; (Mekr-i ilâhîden, beni kim temin eder?) buyurdu. Çünkü, hadis-i kudside; (İnsanların kalbi Rahmânın kudretindedir. Kalbleri, dilediği gibi çevirir) buyurulmuştur. Yani, Celâl ve Cemâl sıfatları ile, kötüye ve iyiye çevirir.
Levh-i mahfûza ilk olarak, (Benden başka Allah yoktur. Muhammed aleyhisselâm benim resulümdür ve habibimdir ve her şey benim mahlukumdur. Her şeyin Rabbiyim, Hâlıkıyım) yazıldı. Sonra, Peygamberleri ve kıyamete kadar gelecek insanların iyileri, saîd olarak, kötüleri de, şakî olarak yazıldı.
Kader değişmez. Kazâ, kadere uygun olarak meydana gelir. Kazâ-i mu'allak şeklinde yaratılacağı yazılmış olan bir şey, kulun iyi ameli ile değişip yaratılmaz.
İbni Esîr hazretleri; “Kazâ ve kader, birbirinden ayrılmaz, çünkü, kader temel gibi, kazâ da üstündeki bina gibidir” buyurdu. Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kazâ ise, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır.”
.Nefse mi, Allaha mı güvenmelidir?
2020-12-12 02:00:00
"Allah size yardım ederse, kimse size galip gelemez..."
Sual: Bazı din adamı kılığındaki reformistler; “Müslümanlar, rızkın ezelde ayrıldığına inandıkları için çalışmayı lüzumlu görmezler. Nefsine güvenmek ise, insana hayat için mücadele kuvveti verir. Yaşamak istiyorsak, kendimizde itimad-ı nefs hasıl edelim” diyorlar. Bunların bu sözlerinin gerçeklik payı var mıdır?
Cevap: Birinci Cihan Harbi'nde böyle ateşli itimad-ı nefs dersleri fazlası ile verilmiş ve ne büyük belalara çarpıldığı da görülmüştür. Nefse güvenmek böyle deli gibi saldırmalara sebep olmuştur. Birinci Cihan Harbi'nde nefse güvenmek yerine, Allaha tevekkül hâkim olsa idi, o hareketlerden, makul ve meşru olan ince noktalardan hiçbiri ihmal edilmezdi. Çünkü, Allaha tevekkül etmek için, İslamiyete uymak lazımdır. Bu da, bütün ince noktalara ehemmiyet verdirir. İslamiyet, hem çalışmayı, hem de tevekkülü birlikte emretmektedir. Tembel oturup da, tevekkül ediyoruz diyenler, bu iki vazifeden birini yapmayan kimselerdir. Çünkü, İslamiyetin iki emrinden birincisini yapıyor, ikincisini yapmıyorlar. Bunları kötüleyen reformcular da, birinci vazifeyi bırakıp, ikincisini istemekle, kötüledikleri kimseler gibi kusurlu oluyorlar. Bunların hatası, çalışmayanların hatasından daha büyük oluyor. Çünkü biz, elimizden geldiği kadar çalıştıktan sonra, Allaha tevekkül ederek, işimizin karşılığını Allahtan beklemek ihtiyacında bulunduğumuz gibi, çalışırken bile nefsimize o kuvveti veren Allahı unutmayarak asıl tükenmez ve yenilmez kuvvetin Allahı unutmamakta olduğunu düşünerek, ondan yardım beklemek üzere ikinci bir tevekküle muhtacız.
(Allah size yardım ederse, kimse size galip gelemez. Size yardım etmezse, kimse yardım edemez. O hâlde, müminler Allaha tevekkül etsinler!)
(Sevgili Peygamberim! Onlara de ki, Allahü teâlâ dilemedikçe, kendime hiçbir fayda ve zarar getirmeye kadir değilim) meâlindeki âyet-i kerimeler ve daha nice benzerleri var iken, tevekkülü kaldırarak itimad-ı nefs diye bir şey aramak, dine yardım ettiklerini söyleyenlere yakışır mı? Bunlar, biz tevekkülün yanlış anlaşılmasına karşı, bunu istiyoruz da, diyemezler. Çünkü, itimad-ı nefs, yani kendine güvenmek, tevekkülün tersi ve tevekkülü bozan bir şeydir. Bundan başka, egoistliğe, kendini beğenmeye yol açar.
.Ölünceye kadar senin" demek...
2020-12-11 02:00:00
"Mülk edinmeyi başkasının zararına bağlamak sahih değildir.”
Sual: Bir kimse, kendi evini, başka birine "ölünceye kadar senin olsun, sen otur" diye hediye olarak verebilir mi?
Cevap: Bu konuda İhtiyâr'da deniyor ki:
“Ömri denilen hibe caizdir. Yani, 'ömrün boyunca evim senin olsun' deyince, öldükten sonra ev, sahibine, sahibi ölmüş ise, vârislerine geri verilir.
Rukbi denilen hibe ise bâtıldır. Yani, 'sen ölürsen benim olsun. Ben ölürsem senin olsun' diyerek evini birisine vermek batıldır. Her biri, ötekinin ölümünü beklediği için, rukbi denilmiştir. Mülk edinmeyi başkasının zararına bağlamak sahih değildir.”
Sual: Herhangi bir kimseye, hiçbir şey demeden yiyecek, giyecek gönderilse, bu gönderilen şey hediye mi olur?
Cevap: Bir kimseye giyecek gönderilse, hediye olur. Kabz edince yani eline geçince mülkü olur ve bunu başkalarına da verebilir.
Sual: Yemeğe davet edilen kimse, gittiği davette önüne konan yiyecekleri yanındakilere de verebilir mi?
Cevap: Bir kimseyi yemeğe çağırınca, önüne konan şey, hediye edilmiş olmaz, buna ibâha, yani yemesine izin vermek olur. Ancak yediği mülkü olur. Davet sahibinden izin almadan, başkalarına veremez.
Sual: Namaz kılacak bir kimse, önünden insanların geçme durumu varsa, ne yapması gerekir?
Cevap: Set, sedir gibi yüksek şeyler üzerinde namaz kılanın, önünden, aşağısından geçen kimsenin, başı namaz kılanın ayaklarından yukarı olursa günaha girer. Namaz kılacak olanın önünden herhangi bir kimse geçebilecek yerlerde, namaz kılarken, imam veya yalnız kılanın sol kaşı hizasına, yarım metreden uzun bir çubuk dikmesi sünnettir. Çubuğu yere dikemezse, secde yerinden kıbleye doğru uzatmak veya çizgi çizmek de olur. Geçene, işaretle, yüksek okumakla mâni olmak caiz ise de, mâni olmamak iyidir.
Sual: Evi, tarlayı kiralarken, senelik kirası söylenip zaman bildirilmemiş ise, bunun müddeti ne kadar olur ve müddet ne zaman başlar?
Cevap: Evin, tarlanın senelik kirası söylenip, müddet söylenmez ise, müddet bir sene olur. Müddet, söz kesildiği gün başlar. Ücret ise, malı teslim aldığı gün başlar.
Sual: Bir şeyin vacip, sünnet veya bidat olduğunda tereddüt eden kimse, nasıl hareket eder?
Cevap: Bir şeyin vacip veya bidat olmasında şüphe edilse, bu şeyi yapmak iyi olur. Bidat ile sünnet arasında şüphe olsa, yapmamak lazım olur.
.Tabut başında dua etmek
2020-12-10 02:00:00
Cenaze namazından sonra, ayakta dua etmek mekruhtur.
Sual: Cenaze namazı kılındıktan sonra, tabutun başında dua etmek, konuşma yapmak, dinimizce uygun mudur?
Cevap: Cenaze namazı kılındıktan sonra tabutun yanında dua etmek caiz değildir. Zübde-tül-makâmât kitabında deniyor ki:
“İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin cenaze namazı kılındıktan sonra, durup dua yapılmadı. Hemen mezarlığa götürüldü. Cenaze namazından sonra, ayakta dua etmenin mekruh olduğu, fıkıh kitaplarında yazılıdır. Bazı imamlar yapıyorlar ise de, sünnete uygun değildir.” Cenaze namazı kılındıktan sonra dua etmenin, konuşma yapmanın caiz olmadığı Bezzâziyye fetvâsında da yazılıdır.
Sual: Herhangi bir sebeple mezar açıldığında, mezardaki cenazeyi tekrar kefenlemek gerekir mi?
Cevap: Mezardan çıkarılmış, çıplak görülen bir ölü, kokmamış ise, sünnet üzere kefenlenip gömülür. Kokmuş ise, bir beze sarılıp gömülür.
Sual: Hasta olan bir kimse, sağlamken kazaya kalan namazlarını, teyemmüm yaparak, oturduğu yerde veya ima ile kaza edebilir mi?
Cevap: Bir kimse, sağlamken kılmadığı namazları, hasta iken teyemmüm ederek veya ima ile kaza etmesi caizdir. İyi olursa, tekrar kılması lazım olmaz. Kaza kıldığını başkasına bildirmemelidir. Çünkü namazı vaktinde kılmamak günahtır. Günahı ise, gizlemek lazımdır.
Sual: Buğday ekmek için tarla kiralayan kimse, buğdaylar olgunlaşmadan önce kira müddeti biterse, nasıl hareket eder?
Cevap: Buğdaylar olgunlaşmadan kira müddeti biterse, buğdaylar oluncaya kadar kira müddeti uzatılır.
Sual: Kiradaki bir evi veya bir dükkânı satın alan bir kimse, ev veya dükkândaki kiracıyı hemen çıkarabilir mi?
Cevap: Kirada bulunan malı satın alan başka bir kimse, kontratı bitmeden kiracıyı çıkaramaz. Müşteri, kontrat bitinceye kadar bekler veya kira akdini mahkeme kararı ile feshettirir.
Sual: Peygamber efendimizin kabrini ziyaret etmenin, dinen hükmü nedir?
Cevap: İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri; “Kabr-i saadeti ziyaret etmek sünnetlerin en kıymetlisidir” buyurmuştur. Vacip diyen âlimler de vardır. Bunun için, Şâfiî mezhebinde Kabr-i saadeti ziyaret etmek nezrolunur.
Sual: Cünüpken, vücuttaki kılları almanın, koltuk altı ve kasık tıraşı olmanın mahzuru var mıdır?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde; “Cünüp iken, kasıkları tıraş etmek mekruhtur” denmektedir.
.Secde nasıl yapılır?
2020-12-09 02:00:00
Önce iki diz, sonra iki el, sonra burun ve sonra alın yere konur.
Sual: Namaz kılarken secdede nelere dikkat etmelidir ve neler üzerine secde yapılabilir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Secde yaparken, önce iki diz, sonra iki el, sonra burun ve sonra alın yere konur. Baş parmakları, kulakları hizasında olur. Şâfiî mezhebinde, eller omuz hizasına konur. Ayakların, en az birer parmağını yere koymak farzdır. Yerin sertçe olup, başın içine girmemesi lazımdır. Yere serili halı, hasır, buğday ve arpa böyledir. Yerde duran masa, kanepe, araba da, yer demektir. Hayvan üzeri ve hayvan üstünde bulunan semer ve benzerleri, yer sayılmaz. Salıncak ve ağaçlara, direklere bağlanarak havada gerilmiş duran bez, halı, hasır yer sayılmaz. Pirinç, darı, keten tohumu gibi kaygan şeyler üzerine secde sahih olmaz. Çuval içinde iseler sahih olur. Secde yeri, dizlerini koyduğu yerden yirmibeş santimetre yüksek olunca namaz sahih olur ise de, mekruhtur. Secdede dirsekler bedenden, karnı da uyluklardan açık tutulur. Ayak parmaklarının uçları kıbleye karşı tutulur. Rükuya eğilirken topuk kemiklerini birbirine yapıştırmak sünnet olduğu gibi, secdede de bitişik tutulur.”
Sual: Namazda olan birine, biraz sağa git dense, o da, denileni yapsa, namazı bozulur mu?
Cevap: Namaz kılan bir kimse, başkasının sözü ile yerini değiştirse veya yanına gelene, onun sözü ile yer açsa, namazı bozulur. Fakat, biraz sonra, kendiliğinden hareket ederse namazı bozulmaz.
Sual: Cuma günü, camiye erken gidip, vakit girinceye kadar namaz kılmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Güneş tepede iken, yani öğle namazının vaktinden temkin zamanı kadar evvel olan zaman içinde, her namazı kılmak haramdır. Bu zamanda, her namazı kılmanın, cuma günleri için de geçerli olduğu fıkıh kitaplarında yazılıdır.
Sual: Haramları beğenmek, imanı giderir mi?
Cevap: Küfrü, haramları, mekruhları sevmek, beğenmek küfür olur.
Sual: Kiraya verilen ev, araba gibi şeyler, zarar gördüğü zaman, bu zararı kiracı mı yoksa mal sahibi mi öder?
Cevap: Kiraya verilen mal, kiracıya teslim edilince emanet olup, kiracının elinde kasıtsız telef olunca, zarara uğrayınca, bu zararı ödemez. Kiraya verilen malı, âdet haricinde kullanmak kasıt sayılır. Eğer kiracı kasıtlı zarar vermişse, meydana gelen zararı öder.
.Borcu olanın nafile kılması
2020-12-06 02:00:00
Nafilelerin farz yanındaki kıymeti, denizde bir damla bile değildir.
Sual: Farz borcu olanın, nafile ibadeti boşa mı gider?
Cevap: İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Hadis-i şerifte; (Bir insanın mâ-lâ-ya'nî ile vakit geçirmesi, Allahü teâlânın, onu sevmediğinin alametidir) buyuruldu. Mâ-lâ-ya'nî, faydasız iş demektir. Bir farzı yapmayıp, bunun yerine, nafile ibadet yapmak, mâ-lâ-ya'nî ile vakit geçirmek olur. Nafilelerin farz yanındaki kıymeti, bir damlanın, deniz yanındaki kıymeti kadar bile değildir. Sünnetin farz yanındaki kıymeti de böyledir.”
Sual: Bir kimse, ben kaybolanları, çalınanları bilirim dese, bu kimsenin imanına bir zarar gelir mi?
Cevap: Bir kimse; “Ben çalınanları ve kaybolanları bilirim” dese, bunu söyleyen ve buna inanan kafir olur. Bana cin haber veriyor dese, yine kâfir olur. Peygamberler ve cinniler dahi gaybı bilmezler. Gaybı, ancak Allahü teâlâ bilir ve bir de Onun bildirdikleri bilir.
Sual: Allah gökte şahidimdir diyenin, imanı giderir mi?
Cevap: Bir kimse, Allahü teâlâ, gökte benim şahidimdir dese, kâfir olur. Zîra Allahü teâlâya, mekân isnat etmiş olur. Allahü teâlâ, mekândan beridir.
Sual: Bazı kimseler, git Allah babadan iste diyor. Böyle söylemek imanı giderir mi?
Cevap: "Allah baba" diyenin imanı gider, kâfir olur.
Sual: Namaz kılarken boğazı, öksürür gibi yaparak temizlemek ihtiyacı oluyor. Böyle yapmak namaza zararı verir mi?
Cevap: Boğazından, özürsüz, öksürür gibi ses çıkarmak namazı bozar. Bu hâl, kendiliğinden olursa bozmaz. Okumayı kolaylaştırmak için yapılırsa, zararı olmaz.
Sual: Namazda sure ve duaları okurken hareke hatası olursa, namaz bozulur mu?
Cevap: Sonradan gelen âlimler, irâb hatası, hiçbir zaman bozmaz dedi. Birincisi ihtiyat, ikincisi ruhsat yoludur.
Sual: Cenaze taşınırken bunu gören Müslümanlar, ayağa kalkıp beklemeli midir?
Cevap: Bir yerden cenaze götürülürken, oradaki dükkânlarda, kahvede olan Müslümanlar, bu cenazeyi görünce, gidip hiç olmazsa kırk adım taşımalı ve biraz arkasından yürümeli, ruhuna Fâtiha ve dua okumalıdır. Cenazeyi görünce, olduğu yerde ona karşı dikilip beklemenin tahrimen mekruh olduğu, Merâkıl-felâh ve Halebî-i kebîrde yazılıdır. Cenazeyi taşıdıktan sonra, arkasından yürümelidir. Peygamber efendimiz, Sa’d bin Mu’âz hazretlerinin cenazesini taşımışlardı.
.Öncelik dinin doğru öğretilmesidir
2020-12-05 02:00:00
İslamın temeli, imanı, farzları, haramları öğrenmek ve öğretmektir.
Sual: Bir Müslüman için, farz olmayan nafile ibadet yapması mı yoksa insanların dinlerini doğru olarak öğrenmeleri için çalışması mı daha efdaldir.
Cevap: İslamın temeli, imanı, farzları, haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman, İslamiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, Müslümanlara Emr-i ma'rûf yapmayı emrediyor. Yani benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz diyor ve Nehy-i anilmünker emrediyor. Yani yasak ettiğim haramları bildiriniz ve yapılmasına razı olmayınız, diyor. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: (Birbirinize Müslümanlığı öğretiniz. Emr-i ma'rûfu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez.) Yine buyurdu ki: (Bütün ibadetlere verilen sevap, Allah yolunda gazaya verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, emr-i ma'rûf ve nehy-i anilmünker sevabı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.)
İbni Âbidînde; “Fıkıh âliminin Müslümanlara sağladığı faydanın sevabı, cihat sevabından çoktur” buyuruluyor.
Sual: Kaplıca ve hamamlarda, bazen havuzun veya kurnanın su ile dolu olduğu oluyor. Bu su ile abdest ve gusül alınabilir mi?
Cevap: Hamama giren kimse, kurnayı veya havuzu dolu görse, içine necaset bulaştığını bilmedikçe, o su ile abdest alır ve gusül edebilir. Su akıtıp, kurnayı taşırmaya lüzum yoktur.
Sual: Gayr-i müslimlerin ibadet maksadı ile kullandıkları şeyleri, bir Müslümanın kullanması mahzurlu mudur?
Cevap: Kâfirlerin ibadetlerini, ibadet olarak yapmak, mesela kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları camilerde çalmak ve İslamiyetin kâfirlik alameti saydığı şeyleri, zaruret olmadan kullanmak küfür olur, imanı giderir.
Sual: Yaprak, ağaç dalı gibi şeyler, su içinde olsa, bu su ile abdest veya gusül alınabilir mi?
Cevap: Bu konuda Kudûrî şerhinde deniyor ki: “Bir suya, temiz şeyler karışsa, su ismi değişmedikçe, rengi dönse bile, onunla abdest alınır.”
Sual: Cemaatle dört rekatli farz bir namaz kılınırken, imam ikinci rekatte oturmazsa, cemaat ne yapar?
Cevap: Dört rekatli farz namazın, ikinci rekatinde, imam oturmazsa, cemaat de oturmaz. Namazın sonunda secde-i sehv yapılır.
.Ezan erken okunursa...
2020-12-04 02:00:00
“Farz namazları vakti girmeden önce ve vakti çıktıktan sonra kılmak büyük günahtır."
Sual: Takvimdeki namaz vakitlerinde yanlışlık olursa veya ezan erken okunursa, vakit girmediği için kılınan o namaz kabul olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Nüceym Zeyn-ül-Âbidîn hazretleri, "Kebâir ve segâir" kitabında buyuruyor ki:
“Farz namazları vakti girmeden önce ve vakti çıktıktan sonra kılmak büyük günahtır. Büyük günah, ancak tövbe etmekle affolur. Küçük günahları affettirecek şeyler çoktur. Tövbe ederken, kılmadığı namazları kaza etmesi lazımdır. Kabul olan hac, büyük günahları temizler diyen âlimler, namazları kaza etmek lazım olmaz dememişlerdir. Namazı vaktinden sonraya özürsüz olarak geciktirmek günahı affolur demişlerdir. Ayrıca kaza etmek lazımdır. Kaza etmeye gücü varken kaza etmezse, ayrıca büyük bir günah daha işlemiş olur.”
Hanefi mezhebinde iftitah tekbirini vakit çıkmadan alan, Şafii ve Maliki mezhebinde bir rekati vakit çıkmadan kılan kimse, namazını vaktinde kılmış olur. Namazın hepsi vakit içinde tamam olmazsa, küçük günah olur.
Sual: Ağaçlardan damlayan ve meyvelerinden sıkılarak elde edilen sular temiz midir ve bunlarla abdest alınabilir mi?
Cevap: Ağaçtan, ottan, meyveden, asmadan çıkan, damlayan su temizdir. Fakat bunlar ile ve bunları sıkarak çıkarılan sular ile abdest ve gusül caiz değildir.
Sual: Bir kimse, çok zan etmekle iman etmiş olur mu yoksa inanılacak şeyleri iyi bilmesi mi gerekir?
Cevap: İbadetler, fazla zan edilmekle, doğru olur. İman, itikat ise, çok zan ile doğru olamaz, iyi bilinmekle doğru olur.
Sual: Kadınların ve erkeklerin saçlarını boyamalarının, ellerine kına gibi boya yapmalarının, dinen bir mahzuru olur mu?
Cevap: Erkeklerin saçını sakalını siyahtan başka renge boyaması caizdir. Siyaha boyamaya da caiz diyen olmuştur. Elini ayağını, tırnağını boyaması ise caiz değildir. Çünkü kadınlara benzemek olur. Kadınların, yabancı erkeklere göstermemek şartı ile ve abdestte, gusülde yıkamaya mâni olmayan boya ile boyamaları caizdir.
Sual: İçinde ölmüş balık bulunan su ile abdest alınabilir mi?
Cevap: Suda yaşayan balık, yengeç, su kurbağası, suda ölünce, bu su ile abdest ve gusül caizdir.
Sual: Namaz kılarken 'ah' demek namaza zarar verir mi?
Cevap: Namazda, ah, of gibi inlemek, namazı bozar.
.Gayr-i müslimlerin âdetlerini yapmak
2020-12-02 02:00:00
Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa caiz olur.
Sual: Gayr-i müslimlerin âdetlerini veya onların ibadet olarak yaptığı şeyleri yapmanın dinen mahzuru olur mu?
Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur. Uyûn-ül besâirde deniyor ki:
“İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim, saygı bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, Yahudîlerin ve hıristiyanların bağladıkları Zünnâr denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz.” Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur, daha fazlası küfür olur.
Sual: Su içinde yaşayan hayvanlar, suyun içinde ölünce, bu su ile abdest ve gusül alınabilir mi?
Cevap: Suda yaşayan balık, yengeç, su kurbağası, suda ölünce, bu su ile abdest ve gusül almak caizdir. Toprak kurbağası ve yılanından, akıcı kanı olmayanları da, suda ölünce, abdest ve gusül caiz olur. Bütün bunlar, sudan çıkarılıp, ölünce, ölüleri suya düşerse, yine caiz olur. Kurbağa, suda parçalanırsa, yine caiz olur. Fakat içilmez. Çünkü, eti haramdır. Ördek, kaz gibi karada doğup, suda yaşayan hayvan ölünce, küçük havuz, necis, pis olur.
Sual: Namaz vakti daralmış ve abdesti olmayan bir kimse, yolda rastladığı su birikintisi ile abdest alabilir mi?
Cevap: Yolda rastlanan bir suyun temiz olduğu iyi bilinir veya temiz olduğu çok zan edilirse, bununla abdest alınır. Hatta, su az ise, buna necaset karıştığı iyi bilinmedikçe, bununla abdest alınır ve gusül edilir. Teyemmüm edilmez. Çünkü, her suyun aslı temizdir, zan ile pis olmaz.
Sual: Küçük çocuğun elini soktuğu kovadaki su ile abdest almanın mahzuru olur mu?
Cevap: Küçük çocuğun elini suya sokması, kedinin artığı gibidir. Yani, eli temiz olduğu bilinmiyorsa, bu su ile abdest almak veya içmek, tenzihen mekruh olur.
Sual: Kitaplarda akıcı su tabiri geçiyor, bunun ölçüsü nedir?
Cevap: Saman çöpünü sürükleyen suya, akıcı su denir.
.
|
Test usulü ile ilk zekâ ölçümü
2020-11-30 02:00:00
“Test usulü ile zekâ ölçmesi, ilk olarak Osmanlılarda yapıldı.”
Sual: İnsanların zekâlarını ölçme işini, Müslümanlar da yapmışlar mıdır?
Cevap: İnsanların zekâları eşit değildir. Zekânın en üstün derecesine Deha denir. Zekâ, test usulü ile ölçülür. Yirminci asrın tanınmış psikologlarından Amerikalı Terman; “Test usulü ile zekâ ölçmesi, ilk olarak Osmanlılarda yapıldı” diyor.
Osmanlı orduları Avrupa'da ilerliyor, Viyana elden gidiyordu. Viyana gidince, bütün Avrupa'nın Müslümanların eline geçmesi çok kolay olacaktı. Osmanlılar, Avrupa'ya İslam medeniyetini getiriyor, ilim, fen, ahlak nurları, Hıristiyanlığın kararttığı, uyuşturduğu yerlere, zindelik, insanlık, huzur, saadet saçıyordu. Asırlarca, diktatörlerin, kapitalistlerin, papazların zulümleri altında inleyen, barbarlaşan Avrupa, İslam adaleti, İslam ilimleri, İslam ahlakı ile, insan haklarına kavuşuyordu. Avrupa diktatörleri ve öncelikle Hıristiyan kiliseleri, Osmanlı ordularına karşı son gayretlerini harcıyorlardı. Bir gece, İstanbul'daki, İngiliz sefîri, Londraya tarihî mektubunu yolladı.
“Buldum, buldum! Osmanlı ordularının ilerleme sebebini buldum. Onları durdurmanın yolunu buldum” diyor ve şöyle yazıyordu:
“Osmanlılar ele geçirdikleri her yerde din, ırk farkı gözetmeksizin, seçtikleri çocukların zekâlarını ölçüyor, ileri zekâlıları ayırarak, medreselerde okutup, İslam terbiyesi ile yetiştiriyorlar. Bunlar arasından da seçtiklerine, saraydaki Enderun denilen yüksek okulda, o zamanın en ileri bilgilerini veriyorlar. İşte, Osmanlı siyaset adamları, başkumandanları, böyle seçilen, yetiştirilen keskin zekâlı şahsiyyetlerdir. Sokullular, Köprülüler, böyle yetişmiştir. Osmanlı akınlarını durdurmak, Hıristiyanlığı kurtarmak için biricik çare, enderun mekteplerini ve medreseleri dağıtmak, onları içeriden yıkmaktır.”
Bu mektuptan sonra, İngilterede Müstemlekeler Nezâreti kuruldu. Burada yetiştirilen casuslar ve Hıristiyan misyonerleri, yalan propaganda ve yaldızlı vaatlerle avladıkları cahilleri Osmanlı devletinin kilit noktalarına yerleştirmeye, bu kuklaların eli ile; medreselerden fen, ahlak derslerini, hatta, yüksek din bilgilerini kaldırmaya, Müslümanları cahil bırakmaya uğraştılar. Bu sinsi kampanyalarında, tanzimattan sonra tam başarı sağladılar ve böylece Osmanlı devleti yıkıldı.
.Ne hepsiniz, ne de hiçsiniz!..”
2020-11-29 02:00:00
"Siz, ne hepsiniz, ne de hiçsiniz, ikisi arası bir şeysiniz..."
Sual: İnsanın yaptığı işlerde tercih, seçme hakkı yok mudur?
Cevap: Bu konuda Seyyid Abdülhakim efendi, bir üniversiteliye verdiği cevapta buyuruyor ki:
“Etrafın, arzu ve emellerine uyduğu zaman, her şeyi, aklınla, ilminle, gücünle yaratarak yaptığına, bütün başarıları icat ettiğine inanıyorsun. Hakkın sana verdiği vazifeyi unutuyor, o yüksek memurluktan istifa ediyor ve emanete sahip çıkmaya kalkıyorsun. Kendini malik, hâkim tanımak ve tanıttırmak istiyorsun. Öte taraftan, etrafın, arzularına uymaz, dış kuvvetler seni mağlup etmeye başlarsa, o zaman da, kendinde ümitsizlikten başka bir şey görmüyorsun. Hiçbir seçme hakkına sahip olmadığını iddia ediyorsun. Kaderi bir İlm-i mütekaddim değil, bir cebr-i mütehakkim manasında anlıyorsun.
Sofrana, sevdiğin yemekler gelmediği zaman eline geçirebileceğin kuru ekmeği yemekle, yemeyip açlıktan ölmek arasında serbest bulunduğun ve kuru lokmalar, ağzına zorla tıkılmadığı hâlde, onları yersin. Hem yersin, hem de bir şey yapmadığına hükmedersin. Düşünmezsin ki, elin ve ağzın, yine arzunla oynamış ve bu bir sıtma, bir titreme olmamıştır. İradene malik olduğun hâlde, seni aciz bırakan dış kuvvetler karşısında kendini mecbur, hasılı bir hiç bilirsin.
İşin yolunda olunca hep, işlerin ters olduğu zamanında ise, kaderin baskısı altında oyuncak bir hiç diye iddia ettiğin o sen, bunlardan hangisisin? Hep misin, hiç misin?
Siz, ne hepsiniz, ne de hiçsiniz, ikisi arası bir şeysiniz. Evet siz, icat etmekten, her şeye hâkim olmaktan, şüphesiz uzaksınız. Fakat, inkâr olunamayan bir seçme, tercih hakkınız vardır. Siz, eşi ortağı bulunmayan bir hâkim ve mutlak, başlı başına bir malik olan, Hakk teâlânın emri altında, ayrı ayrı ve müşterek vazifeler alan, birer memursunuz! Onun koyduğu hüküm ve nizam ile, Onun tayin ettiği mevkileriniz ve yaratıp emanet olarak verdiği salahiyet ve vasıtalarınız nisbetinde vazife yaparsınız. Amir, hâkim, malik Odur. Kazandığınız başarılar, Onun için olmadıkça, hep yalan, hep boştur. O hâlde kalplerinizde, niçin yalana yer veriyorsunuz? Niçin, Hakk teâlâyı mabud tanımıyorsunuz da, binlerce, hayal olan, mabudlar arkasında koşuyor, hepiniz sıkıntılar içinde boğuluyorsunuz? Niçin o emeli Haktan başkasında arıyorsunuz?”
.Yemeğe besmele ile başlamalı
2020-11-27 02:00:00
Yemek ve içmek sonunda elhamdülillah demelidir.
Sual: Yemek yemeye veya su içmeye başlarken besmele okumak, dinimizin emri veya tavsiyesi midir?
Cevap: Yemeye ve içmeye başlarken, Besmele okumalıdır. Yemek ve içmek sonunda elhamdülillah demelidir. Bunları söylemek, yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak, sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir. Resûlullah efendimizin yemekten sonra okuduğu ve okunmasını emir ettiği dualar, Şir'at-ül-islâm şerhinde ve Mevâhib-i ledünniyyede yazılıdır.
Sual: Yemekten önce ve sonra el yıkarken, gençler ve yaşlılar arasında bir öncelik sırası var mıdır?
Cevap: Yemekten evvel el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkar.
Sual: Yemekten sonra elleri yıkamayıp sadece kâğıtla silmenin dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Yemekten sonra elleri kâğıda silmek caiz olmadığı, Fetâvâ-yı Hindiyyede yazılıdır.
Sual: Yemeğe başlarken, sofrada bulunanlara hatırlatmak için besmele yüksek sesle söylenebilir mi?
Cevap: Yemeği başlarken sofradaki herkese hatırlatmak için besmele, yüksek sesle söylenebilir.
Sual: Yemek yemeden önce elleri yıkadıktan sonra, havlu ile elleri kurulamanın mahzuru olur mu?
Cevap: Yemekte önce el yıkanınca kurulanmaz. Yemekten sonra yıkayınca bezle silip kurulanır. Yemekten önce el yıkarken ağzı da yıkamak sünnet değildir. Fakat cünübün, ağızını yıkamadan yemesi mekruh olup, hayız hâlindeki hanımın mekruh değildir.
Sual: Vücutları parçalanarak ölenler oluyor. Bunlardan bazısının sadece elleri veya ayakları bulunabiliyor. Bu hâldeki ceset parçalarını da gömmeden önce yıkamak gerekir mi?
Cevap: İnsanın yalnız başı veya bedenin yarısı ele geçerse, yıkanmaz ve namazı kılınmaz, öylece gömülür. Bedenin yarıdan fazlası, başı olmasa bile veya bedenin yarısı ve başı bulunursa, yıkanır ve namazı kılınır.
Sual: Bir yerde, toplu ölüm sebebiyle Müslüman cenazeler ile gayr-i müslim cenazeler karışmış ise, bunların yıkanması, cenaze namazlarının kılınması nasıl olur?
Cevap: Müslüman ve kâfir cenazeleri karışık, alametleri yok ve çoğu da Müslüman ise, hepsinin namazı kılınır. Hepsi Müslüman mezarlığına gömülür. Müsavi, eşit sayıda veya azı Müslüman ise, hepsi yıkanır, kefenlenir, namazları, Müslüman olanları niyet edilerek kılınır. Hepsi kâfir mezarlığına gömülür.
.Kendine lazım olanı, başkasına vermek
2020-11-26 02:00:00
İsâr, kendine lazım olanı, sabredip, başkasına vermektir.
Sual: İnsanın kendisinin muhtaç olduğu bir şeyi, başkasına vermesi sevap mıdır?
Cevap: İsâr, muhtaç olduğu bir şeyi almayıp, muhtaç olan din kardeşine bırakmak demektir. İsâr, kendine lazım olanı, sabredip, başkasına vermektir. İnsana lazım olan şeylerde îsâr yapılır. İbadetlerde îsâr yapılmaz. Mesela, taharetlenecek kadar suyu, setr-i avret edecek, örtünecek kadar örtüsü olan kimse, bunları kendisi kullanır, muhtaç olana vermez.
Bir kimsenin hakkını geri vermek, ona olan borcu ödemek, adalet yapmak olur. Hakkından fazlasını vermek, ihsan etmek olur. Muhtaç olduğu malın hepsini başkasına vermek, isâr olur.
Sual: Bir kimse, vekil olduğu kimsenin malını, kendi istediği fiyata satabilir mi ve kendisi satın alabilir mi?
Cevap: Umumi vekil olan kişi, sahibinin yani vekil olduğu kişinin malını, dilediği fiyata satabilir. Fiyat söylenmiş ise, daha aşağı satamaz. Satarsa, öder. Vekil, sahibinin malını, kendine satın alamaz ve akrabasına da satamaz. Ancak, bunlar, umumi vekil ise veya değerinden yüksek satabilir. Umumi vekil, peşin de, veresiye de satabilir. Fakat, peşin sat veya şu malımı sat da borcumu ver denildi ise, veresiye satamaz.
Sual: Küçük çocuklar için verilen hediyeleri, bu çocuğa bakanlar alabilir mi?
Cevap: Küçük çocuğa verilen hediyeyi babası kabzeder, alır. Babası yoksa, babanın vasisi, o da yoksa, dedesi kabul eder. Dedesi de yoksa, dedesinin vasiyet ettiği kabul eder. Bu dördünden biri varken, çocuğa bakan akrabası bile alamaz. Bu dördünden biri yoksa, çocuğa evinde bakan kabul eder. Aklı başında çocuğun kendisi de kabul edebilir.
Sual: Bir kimse, kız ve erkek çocuklarından birisine daha çok hediyede bulunabilir mi?
Cevap: Salih olan oğlan ve kızlarına hediyeyi, müsavi, eşit miktarda vermek efdaldir. Ölüm hastası olmayanın malının hepsini oğluna hediye etmesi caiz olur ise de günahtır. Çocuğun mülkü olur ise de babaya günah olduğu Hindiyyede bildirilmektedir. Reşid ve salih veya ilim tahsilinde olan çocuklarına daha çok vermek caizdir. Salahları müsavi, eşit ise, müsavi, eşit olarak dağıtmalıdır.
Sual: Çocuğa gelen hediye yiyeceklerden, ana ve babası yiyebilir mi?
Cevap: Fetâvâ-yı Bezzâziyyede, çocuğa gelen hediyeden ananın, babanın yemesi caizdir deniyor.
.İmama uymanın doğru olması için
2020-11-25 02:00:00
Fıkıh kitaplarında imama uymanın doğru ve sahih olmasının şartları bildirilmiştir.
Sual: Cemaatle namaz kılarken, imama uymanın da belli şartları, esasları, kuralları var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: Fıkıh kitaplarında imama uymanın doğru ve sahih olması için, şu on şart bildirilmektedir:
1-Namaza dururken, tekbiri söylemeden önce, hem hangi vaktin farzı kılınacaksa o namaza, hem de imama uymaya niyet etmektir. İmamın kim olduğunu niyet etmek lazım değildir.
2-İmamın, kadınlara imam olmaya niyet etmesi lazımdır. İmamın erkeklere imam olmaya niyet etmesi lazım değildir. Fakat niyet ederse, kendisi cemaatin sevabına da kavuşur.
3-Cemaatin topuğu, imamın topuğunun gerisinde olmak.
4-İmam ile cemaat, aynı farz namazı kılmak. Farzı kılmış olan kimse, tekrar imama uyunca, imam ile kıldığı nafile olur.
5-İmam ile cemaat arasında, kadın safı bulunmamak. Kadınlar bir saftan az olup arada perde varsa veya alçakta, yüksekte iseler caiz olur.
6-İmamın kendisini görse, yahut sesini işitse, aradaki duvar mâni olmaz. Arada kayık geçecek nehir ve araba geçecek yol mâni olur. Yolda veya nehirdeki köprüde iki saf imama uyunca, arkadakilerin de namazı sahih olur.
7-İmama uymanın sahih olması için, imamın veya müezzinin sesini işitmek yahut bunları görmek veya cemaatin hareketlerini görmek lazımdır. İmama uymak için, imamı işitmeye, görmeye elverişli penceresi olmayan duvar arada olmamalıdır.
8-İmam hayvanda, cemaat yerde veya bunun tersi olmamak.
9-İmam ile cemaat, yapışık olmayan ayrı iki gemide bulunmamak.
10-Başka mezhebteki imama uyan cemaatin, kendi mezheplerine göre namazı bozan bir şeyin, imamda bulunduğunu bilmemesi lazımdır. Mesela, imamdan kan akması veya başının dörtte birinden az miktarını mesh etmesi, Hanefi mezhebinde caiz olmadığından, böyle yaptığı bilinen bir Şafii imama uymak âlimlerin çoğuna göre caiz olmaz. Şafii imamdan kan aktığı görülse, sonra imam bir zaman kaybolup tekrar gelse, buna uyulur. Çünkü, o zamanda abdest almış olabilir. Hüsn-i zan etmek iyidir.
***
Sual: Su ile abdest alan bir kimse, toprakla teyemmüm yapan birine imam olup namaz kıldırabilir mi?
Cevap: Su ile abdest alan bir kimse, teyemmüm etmiş olana, namazını ayakta kılan, oturarak kılana ve nafile namaz kılan da, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imam arayıp ona uymalıdır.
.Farz ile vacip arasındaki fark
2020-11-24 02:00:00
“İnanması, yapması farz olan emirlere farz denir. İnanmayan, kâfir olur."
Sual: Farz ve vacip arasında ne gibi bir fark vardır?
Cevap: Bu konuda Redd-ül-muhtârda vitir namazı anlatılırken deniyor ki:
“İnanması, yapması farz olan emirlere Farz denir. Farz olduğuna inanmayan, kâfir olur. Yapmayan, tövbe etmezse, Cehennem azabı çeker. İnanması farz olmayıp, vacip olan, yapması farz olan emirlere Vacip denir. Vacip olduğuna inanmayan kâfir olmaz. Vacibi yapmayan da, tövbe etmezse, Cehennemde azap çeker. Vacibin, ibadet ve yapılması lazım olduğuna inanmayan kâfir olur. Çünkü, vacip olduğu, söz birliği ile, zaruri olarak bildirilmiştir. Kur’ân-ı kerimde kati delil yani açıkça bildirilmiş ve söz birliği ile anlaşılmış emirlere farz denir. Kur’ân-ı kerimde şüpheli delil yani açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahabinin bildirmesi ile anlaşılmış olan emirlere vacip denir.”
Sual: Nimet geldiği zaman yapılan şükür secdesi de, secde âyeti okununca yapılan tilavet secdesi gibi mi yapılır?
Cevap: Şükür secdesi de, tilavet secdesi gibidir. Kendisine bir nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehaptır. Secdede önce, Elhamdülillah der. Sonra, secde tesbihini okur. Namazdan sonra şükür secdesi yapmak mekruhtur. Mekruh olduğu Mektûbât-ı Ma'sûmiyye kitabında yazılıdır. Cahillerin sünnet veya vacip sanacağı mubahları yapmak da, tahrimen mekruhtur. Bidat hasıl olmasına sebep olur.
Sual: Secde âyetlerini okuyarak dua edenin, sıkıntı ve dertlerden kurtulduğu söyleniyor, doğru mudur bu?
Cevap: Bu hususta Dürr-ül-muhtâr ve Nûr-ül-îzâhda secde-i tilâvet sonunda deniyor ki:
“İmâm-ı Nesefî Kâfî kitabında; bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, ondört secde âyetini ezberden, ayakta okuyup, her birinden sonra, hemen yatıp secde ederse, Allahü teâlâ, o kimseyi o dert ve beladan korur buyuruyor.”
Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatır, kendinin veya bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.
Sual: Bir kimsenin camide kendisi için özel yer ayırması caiz midir?
Cevap: Camide kendine muayyen yer ayırmak mekruhtur. Fakat, dışarı çıkarken, kimse oturmasın diye, yerine ceketini bırakırsa, gelince oraya oturabilir.
.Abdest alırken okunan dualar
2020-11-23 02:00:00
Mızraklı ilmihâlde bildirilen abdest alırken okunacak dualar.
Sual: Abdest alırken, her uzvu yıkamaya başlayınca okunacak dualar var mıdır varsa bunlar nelerdir?
Cevap: Abdest alırken okunacak dualar, orijinal ismi Miftâh-ul Cennet olan Mızraklı ilmihâlde şöyle bildirilmektedir:
“Abdest almaya başlarken; (Bismillâhil-azîm velhamdü lil-lahi alâ dînil-islâmi ve alâ tevfîkıl-îmâni elhamdü lillahillezî ce'alel-mâe tahûren ve ce'alel-islâme nûren) denir.
Ağzına su verince; (Allahümmeskınî min havdi nebiyyike ke'sen lâ azmeü ba'dehü ebeden) denir.
Burnuna su verice; (Allahümme erihnî râyihatel-Cenneti verzuknî min naîmihâ velâ türihnî râyihaten-nâri) denir.
Yüzünü yıkarken; (Allahümme beyyıd vechî binûrike yevme tebyaddu vücûhü evliyâike velâ tüsevvid vechî bizünûbî yevme tesveddü vücûhü a'dâike) denir.
Sağ kolunu yıkarken; (Allahümme a'tınî kitâbî bi-yemîni ve hâsibnî hisâben yesîren) denir.
Sol kolunu yıkarken; (Allahümme lâ tü'tınî kitâbî bişimâlî velâ min verâî zahrî velâ tuhâsibnî hisâben şedîden) denir.
Başını mesh ederken; (Allahümme harrim şa'rî ve beşerî alennâri ve ezıllenî tahte zılli Arşıke yevme lâ zılle illâ zıllüke) denir.
Kulaklarına mesh verirken; (Allahümme-c'alnî minelle-zîne yestemi'ûnel-kavle fe-yettebi'ûne ahseneh) denir.
Boynuna mesh verirken; (Allahümme a'tik rekabetî minennâri vahfaz mines-selâsili vel-ağlâl) denir.
Sağ ayağını yıkarken; (Allahümme sebbit kademeyye alessırâtı yevme tezillü fîhil-akdâm) denir.
Sol ayağını yıkarken; (Allahümme lâ tatrud kademeyye alessırâti yevme tatrudü küllü akdâmi a'dâike. Allahümmec'al sa'yî meşkûren ve zenbî magfûren ve amelî makbûlen ve ticâretî len'tebûre) denir.
Abdest aldıktan sonra; (Allahümmec'alnî minettevvâbîne vec'alnî minel-mütetahhirîne vec'alnî min ibâdikes-sâlihîne vec'alnî minellezîne lâ havfün aleyhim velâ hüm yahzenûn) denir.
Daha sonra semaya bakarak; (Sübhânekellahümme ve bihamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke leke ve enne Muhammeden abdüke ve resûlüke) okumalıdır.
Bundan sonra, bir veya iki, yahut üç defa, evvelinde Besmele okumak üzere (İnnâ enzelnâ) suresini okumalıdır.”
***
Sual: Din bilgilerini ve hakiki âlimleri aşağılamak, onlara hakaret etmek imanı giderir mi?
Cevap: İslam bilgilerine inanmamak, bunları ve din âlimlerini aşağılamak da, küfr-i cühudi olur.
.Kalplerin kararmasının sebebi
2020-11-22 02:00:00
“İslamiyet nurlarının kalplerden ayrılıp, kalplerin kararmasının dört sebebi vardır."
Sual: Zamanımızda din adamı çok olmasına rağmen kalplerin kararmasının sebebi ne olabilir?
Cevap: Bu konuda Muhammed bin Fadl Belhî hazretleri buyuruyor ki:
“İslamiyet nurlarının kalplerden ayrılıp, kalplerin kararmasına dört şey sebep oldu. 1-Bildikleri ile amel etmemek. 2-Bilmeyerek yapmak. 3-Bilmediklerini öğrenmemek. 4-Başkalarının öğrenmelerine mâni olmak.”
Bazı âlim geçinen din adamları, dini, ilim adamı, din adamı, âlim tanınmak ve mala, makama kavuşmak için öğreniyorlar. Din adamı olmayı, geçime ve siyasete vasıta yapıyorlar. Din bilgilerini amel etmek için öğrenmiyorlar. İsimleri din adamıdır, gittikleri yol ise, cahillerin yoludur. Allah rahimdir, affı sever diyerek, büyük günah işliyorlar. Akıllarına, keyiflerine göre hareket ediyorlar. Başkalarının da böyle yapmalarını istiyorlar. Kendilerine uymayan hakiki Müslümanları kötülüyorlar. Kendilerinin, doğru yolda olduklarını, huzura kavuşacaklarını zannediyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından derlenmiş olan doğru kitapları okumuyorlar, çocuklarına da okutmuyorlar. İçleri kötü, sözleri yaldızlı ve yalandır. Her gün başka şekle girerler. İnsanların yüzlerine gülerler, arkalarından kötülerler. Bidat karışmamış olan doğru kitapların okunmasına mâni olurlar. Bu kitapları okumayın, bozuktur derler. Bunları neşredenleri ve okuyanları tehdit ederler. Mezhebsizlerin zararlı kitaplarını, yaldızlı reklamlarla överler. İslamiyet bilgilerine hakaret ederler. Kısa akılları ile yazdıkları şeyleri ilim ve fen diyerek gençlerin önüne sürerler.
Hâlbuki, İslam âlimleri ve tasavvuf büyükleri hep İslamiyete yapışmışlar ve yüksek derecelere kavuşmuşlardır. Bunlara dil uzatanların din cahili oldukları anlaşılır. Bu cahillerin yaldızlı sözlerine aldanmamalıdır. Bunlar, din hırsızlarıdır. Saadet yolunu kesici zındıklar veya mezhepsizlerdir.
Sual: Bir kimse, başkasının yerine namaz kılabilir mi?
Cevap: Ni'met-i islâmda buyuruluyor ki:
“Akil, bâliğ olan her Müslümanın her gün beş vakitte namaz kılması farzdır. Kimse, kimsenin yerine namaz kılamaz. Kıldığı namazın ve başka ibadetlerinin sevabını, diri veya ölü başkalarına hediye edebilir. Kendine verilen sevap kadar onların her birine de sevap verilir. Kendi sevabı hiç azalmaz.”
Dehri ve deistler de kâfirdir!
2020-11-21 02:00:00
Deizm, dinlerin doğru olmadığını, insan ürünü olduğunu savunur.
Sual: Din kitaplarında dehrilerden ve zamanımızda da deistlerden bahsediliyor, bunların inancı nedir ve bunlar da kâfir midir?
Cevap: Deyriyye; âlemin sonsuz olduğunu ve bir yaratıcısının bulunmadığını savunan materyalist bir akımdır. İslam dünyasında genel olarak ateist ve materyalist düşünce akımlarını temsil ederler. Seyyid Şerîf-i Cürcânî hazretleri, Şerh-i mevâkıf kitabında;
“Dehriyye fırkası, Allahü teâlâya da inanmıyor. Her şey tabiat kanunları ile var oluyor. Bir yaratıcı yoktur. Dehr, yani zaman ilerledikçe, her şey değişmektedir diyorlar” demektedir.
Deizm Latincede Tanrı anlamına gelen deus kelimesinden türetilmiş olup Grekçede yine Tanrı anlamındaki theostan gelen teizm terimiyle aynı sözlük anlamına sahiptir. Ancak XVI. yüzyıldan itibaren Hıristiyan dünyasında başlayan felsefî ve teolojik tartışmalarla birlikte teizm terimi Ortodoks inançları savunan kesim için, deizm ise geleneksel inançlardan sapan düşünürler için kullanılmaya başlanmıştır.
Deizm, dinlerin doğru olmadığını, insan ürünü olduğunu savunur. Deizme göre yaratıcı, kâinatı yaratmakla sorumludur, dünyada olup bitene karışmaz. Ayrıca deizm inancı Tanrının kusursuz olduğunu ve yaratılan bütün her şey onun kusursuzluğundan geldiğine inanır. Mucizeler, vahiyler ve peygamberlik kavramı deizm inancına göre yanlıştır.
Deizm, bütün dinleri ve din adamlarını reddetmektedir. Deizm, Darwin'in evrim teorisine karşı değildir. Bazı deistler ölümden sonraki hayata veya reenkarnasyon inancına inanabilirler. Reenkarnasyon, tenasüh yani ruhun başka bir bedende tekrar dirilmesi bazı deistlerin benimsediği bir inançtır.
Mecusiler, senevidir. Allahü teâlânın iki olduğuna, putperestler ise, çok olduğuna inanıyor. Deistler bir yaratıcıyı kabul ediyorlar ise de bunların hepsi, müşrik, yani kitapsız kâfirdirler. Çünkü, bir peygambere inanmıyor. Bir semavi kitap okumuyorlar. Komünistler, masonlar, tanrısız kâfir olup, Dehriyye kısmındandır. Berehmen, Budist, Yahudi ve Hıristiyanlar, Ehl-i kitap iken, zamanla, müşrik oluyorlar. Şimdi, yeryüzünde, değiştirilmemiş bulunan hak din, yalnız Muhammed aleyhisselâmın getirdiği İslam dinidir. Bu dinin, kıyamete kadar bozulmayacağını, doğru olarak kalacağını Allahü teâlâ söz vermiştir.
.İmanı olmayana kâfir denir!
2020-11-20 02:00:00
Şimdi yeryüzünde müşrik olmayan bir kâfir yok gibidir.
Sual: İslamiyete inanmayan ve emirlere uymayan, yasaklardan sakınmayanın imanı gider mi?
Cevap: Her Müslümanın, her gün beş vakit namaz kılması lazımdır. Bu namazlar, kalbde iman bulunduğuna alamettir. Bu namazlara inanmayan kâfir olur.
Bozulmuş olan bir semavi dine inanan kâfire Ehl-i kitap yani kitaplı kâfir denir. Buna inanmayan kâfire müşrik denir. Kâfirlerden Yahudilerin bazıları ile Hıristiyanların çoğu, müşriktir. Şimdi yeryüzünde müşrik olmayan bir kâfir yok gibidir.
Muhammed aleyhisselamın bazı sözlerini yanlış anlayan ve anlatan Müslümana bidat sahibi Müslüman denir. Şiiler ve Vehhabiler, bidat sahibi Müslümandırlar. Bunlardan, Muhammed aleyhisselamın bir sözüne bile inanmayanlar kâfir olur.
Muhammed aleyhisselamın sözlerini hiç değiştirmeden inanan Müslümanlara Ehl-i sünnet olan hakiki Müslüman denir. Bu hakiki Müslümanların reisi İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe Nu'mân bin Sâbit hazretleridir.
Ehl-i sünnet itikadında olan hakiki Müslümanlar, ibadet yapmakta, dört mezhebe ayrılmışlardır ki bunlar; Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebleridir. Bu dört mezheb birbirlerini kardeş bilirler. Birbirlerinin arkasında namaz kılarlar.
Bu hakiki Müslümanları bozuk olan bidat ehli ile karıştırmamalıdır. Bidat ehli olanlar İslamiyeti içeriden yıkmaktadırlar. Bugün yeryüzünde bulunan Müslümanların çoğu, doğru yol olan, Ehl-i sünnet mezhebindedir. Bozuk yolda olan Vehhabilerle, Şiiler azalmaktadır.
Sual: Sünnetler ve mekruhlar da, dinin emir ve yasaklarının içine mi girer?
Cevap: Allahü teâlânın emirlerine farz, yasak ettiklerine haram denir. Peygamberin emirlerine sünnet, yasaklarına mekruh denir. Bunların dördüne İslamiyet denir. Kalbde iman bulunmasına alamet, İslamiyetin hükümlerini beğenmek, kabul etmektir. Bir sünneti bile beğenmeyenin imanı gider, kâfir olur.
İmanı varken, İslamiyetin bir hükmüne uymayan kimseye fasık denir. İslamiyete uymamak günah olur.
Kâfir, Cehennemde sonsuz kalacak, fasık, günahı kadar kalacak, sonra Cennete götürülecektir.
İmanı olup, İslamiyete uyan kimseye salih kul denir.
Dağda, çölde yaşayıp da, İslamiyetten haberi olmayan kimse, kâfir ve fasık olmaz. Kıyamette hesaplaştıktan sonra, Cennete ve Cehenneme girmez. Hayvanlar gibi yok edilirler.
.Ehl-i kitabın kestiği yenir
2020-11-19 02:00:00
Gayrimüslim bir memlekette kasaptan et alırken, bir Müslümanın kestiğine niyet etmelidir.
Sual: Ehl-i kitap olarak bilinen Hıristiyan ve Yahudilerin kestikleri hayvanın eti yenir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hindiyye'de buyuruluyor ki:
“Müslümanın veya ehl-i kitabın, Allahü teâlânın ismini veya bir sıfatını, herhangi bir lisan ile söyleyerek, kestiği yenilir. Gayrimüslim memleketlerde Müslüman kasap aramalı. Bundaki eti, Müslüman kestiğine niyet ederek, satın almalıdır. Sığır, koyun, tavuk gibi eti yenen hayvanların etlerini yemenin helal olması için, İslamiyete uygun kesilmeleri lazımdır. Yani bir Müslümanın veya ehl-i kitabın kesmesi ve keserken Allah ismini söylemesi lazımdır. İslamiyete uygun kesilmeyen hayvan leş olur. Bunun etini yemek ve satmak haram olur. Hayvan kesenlerin ve satan Müslümanların bunu iyi bilmeleri lazımdır. Et satın alırken, bunun nasıl kesildiğini sormak lazım değildir. Çünkü, Müslümana hüsn-i zân olunur.
Müşrikin ve mürtedin kestiği yenilmez. Keserken, İsa veya üç tanrıdan biri derse, yenilmez. Böyle inanır, fakat söylemezse, yenir. Kesmek için söylemelidir. Dua için, şükür için söylerse veya Allahtan başkasını, tazim etmeyi niyet ederse, Allah ve Muhammed için derse, yenmez.”
Bir peygambere ve sonradan bozulmuş olan kitabına inanan bir kâfir, bu peygamber tanrıdır veya oğludur dese ve putlara yalvarsa da, buna ehl-i kitab denir. Çünkü, ilah, rab, tanrı, baba gibi isimler, yardım eden, yaratılmaya sebep olan, çok sevilen manasına da kullanılır. Bu isimleri, İsa aleyhisselama, bu manalar ile söyleyen, müşrik olmaz. Ona, üç tanrıdan biri veya tanrı denilmesi, hakiki bir söz değil, mecaz olur. Onda Ulûhiyyet, ilahlık sıfatı bulunduğuna inanırsa, mesela her istediğini yaratır derse, müşrik olur. Şimdi, Mûsevî, Îsevî, Nasrânî, Hıristiyanların bir kısmı, ehl-i kitaptır. Putlara, heykellere, İsa aleyhisselamı sevdikleri için, istediklerinin yaratılmasına sebep olmaları için yalvarıyorlar. İsa aleyhisselama ilah diyen Nasrânînin kestiklerini yemek caiz ise de, zaruret olmadıkça, buna kestirmemeli ve kesdiğini yememelidir. Kitapsız kafirlerin, mesela Suriye'deki Nusayrîlerin ve Derezîleri kestikleri yenilmez. Kesenin nasıl kimse olduğunu araştırmak şart değildir.
Besmele kasten terk edilirse, Hanefide haram, Şafiide helal olur.
.Bâtınilik, Şiiliğin azgın bir koludur
2020-11-18 02:00:00
Hasan Sabbah, Nizâmülmülk ve Ömer Hayyam'ın talebelik arkadaşıdır.
Sual: Hasan Sabbah'ın Bâtıni fırkası, Şiiliğin bir kolu olan İsmailiyye fırkasından mı çıkmıştır?
Cevap: İsmailiyye fırkası; “Kur'ânın zahiri olduğu gibi, bâtını da vardır. Bâtın yanında zahir, cevizin içi yanında kabuğu gibidir. Zahirde olan emirlere, yasaklara uyan ne kazanırsa, bâtına uyan kimse, bunları zahmetsizce kazanır. İbadet yaparak sıkıntı çekmesine lüzum kalmaz” derler.
Allahü teâlânın emirlerine uydurma manalar verirler. Abdest almak, imamı sevmektir, namaz kılmak, Peygamber demektir. Çünkü, Kur’ân-ı kerimde, Ankebut suresi 45. âyetinde meâlen;
(Namaz, insanı kötü, çirkin şeylerden alıkor) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, Peygamberi göstermektedir, derler. Cünüp olmak, gizlemek lazım olan şeyleri, yabancılara duyurmak, gusül, yeniden söz vermek, zekât, din bilgisi ile, nefsi temizlemektir derler.
Cennet, ibadet zahmetlerinden kurtulmak, Cehennem de, haramlardan kaçınmanın ateşidir gibi akla ve dine sığmayan saçmalıklar söylerler.
Nizâmülmülk ile şair Ömer Hayyam'ın talebelik arkadaşı olan Hasan Sabbah, m. 1081 yılında Rey şehrinde İsmailiyye devletini kurunca, kendine "zamanın imamı" deyip, Ehl-i sünneti, zorla kendi fırkasına soktu. Kendisi ve devletinin sonu olan m. 1255 senesine kadar gelen adamları, inanışlarını, devrimlerini kabul ettirmek için, pek çok zulüm, işkence yaptılar. Doğru yolu söyleyen Ehl-i sünnet âlimlerini zindanlarda çürüttüler, şehit ettiler.
Cahillere kitap okumayı, kültürlü olanlara da, eski kitapları okumayı yasak ederler. Böylece bozuk yolda olduklarını, kötülüklerini örtmek isterler. Eski Yunan felsefesini severler. Din bilgileri ile alay ederler.
Bunların bir ismi de "Karâmita"dır. Çünkü, Bağdat civarında, Vasıt köyünden çıkan Hamdân Kurmut isminde biri, m. 891 yılında Karâmita devletini kurdu ve Ehl-i sünnete çok işkence yaparak Müslümanları İsmailiyye fırkasına sokmaya zorladı. Necit'te yerleştiler. M. 929 yılında reisleri olan Ebû Tahir, Mekke'yi basıp binlerce hacıyı kesti. Hazineyi ve evleri yağma etti. Hacer-i esvedi yerinden söküp, başşehirleri olan Basra civarındaki Hecr şehrine götürdüler. Bu mübarek taş, yirmi iki sene Karâmitîlerin elinde kaldı. Devletleri h. 328 yılında yıkılarak, Müslümanlar büyük bir beladan kurtuldu.
.Resme, heykele hürmet etmek!
2020-11-17 02:00:00
Resmin, heykelin sahibinde ilahlık sıfatı bulunduğuna inanmak küfürdür!..
Sual: Bir insanın, kendi anasının, babasının, sevdiklerinin, hocasının resimlerini duvara asması, onlara hürmet etmesi, saygı göstermesi, onlara tapınmak olur mu?
Cevap: İnsan resmine, heykeline hürmet, tazim etmek, kıymet vermek, onu yükseğe koyup, karşısında dikilmek, eğilmek, secde etmek, methedici, övücü şeyler söylemek, yalvarmaktır. Bu da iki sebeple olur:
1- Hocasının, babasının, amirinin, bir Peygamberin, velinin, dine ve millete hizmet edenin resmi olduğuna inanarak hürmet eder. O kimsede ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından, yani Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlardan birinin bulunduğuna inanmaz. Onu mahluk, yaratılmış olarak bilir. Onu sevdiğini bildirmek, onu sevindirmek için, başkalarına uyarak hürmet eder. Böyle hürmet eden kâfir olmaz. Haram işlemiş olur. Haram olduğuna inanmayan kâfir olur. Kâfirlerin resmine böyle tazim, hürmet etmek küfür olur.
2- Resmin, heykelin sahibinde ve salibde yani haçta veya yıldız, güneş, inek gibi herhangi bir şeyde, ülûhiyyet, ilahlık sıfatı bulunduğuna inanarak, mesela, istediğini yaratır, her istediğini yapar, hastaya şifa verir diyerek tazim, hürmet etmek, küfür olur. Şirk olur. Böyle yapan ve inanan kimse müşrik olur. Tazim, hürmet etmesi ibadet, tapınmak olur. Bu resimler, heykeller ve o şeyler sanem yani put olur. Hıristiyanlar, İsa aleyhisselam için Allahın oğludur, melekler kızlarıdır diyerek, erkek ve kız resimlerine ve heykellere hürmet ettikleri için, müşriktirler. Barnabas ve Aryüs mezhebinde olanları, böyle sapık inanmadıkları için, müşrik değil, Ehl-i kitaptırlar. Fakat, Muhammed aleyhisselama inanmadıkları için, kâfirdirler.
Sual: Bir ibadeti yaparken niyet bozuk olsa, o ibadet yapılmış, borçtan kurtulmuş olunur mu?
Cevap: Farzlar yapılırken, kötü niyetler karışırsa, borç ödenmiş, cezadan kurtulmuş olunur ise de, sevap kazanılmaz. Belki günah da olur.
Sual: Daha önce gönderilmiş olan ilahi dinlerin hepsi, değişmiş ve yürürlükten kalkmış mıdır?
Cevap: Her din, kendisinden önce gelen dini neshetmiş, yürürlükten kaldırmış, değiştirmiştir. En son gelen ve her dini değiştirmiş, daha doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyamete kadar hiç değişmeyecek olan din, Muhammed aleyhisselamın getirdiği İslam dinidir.
.Budist ve Berehmenler de kâfirdir
2020-11-16 02:00:00
''Şimdi İslamiyete inanmayana, Müslüman olmayana kâfirdir deriz.”
Sual: Asya kıtasında yaygın olan Budist ve Berehmenler de, kitapsız kâfir sınıfına mı girmekte yoksa aslı bozulmuş Hıristiyanlık gibi midir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde şu bilgiler verilmektedir:
“Beş sınıf kâfir vardır: Dehriyye, Seneviyye, Felâsife, Veseniyye ve Ehl-i kitap. Bunların ilk dördü kitapsız kâfirdir. Yani semavi, ilahi kitapları yoktur.”
Bugün Hindistan'da yayılmış olan Berehmen ve bunun, milattan 542 sene evvel ölmüş olan Budda Gautama tarafından değiştirilmesi ile hasıl olan Buda dinlerinde olanlar, Vesenidir, yani putlara, heykellere taparlar. Bu dinlerde, oradaki eski Peygamberlerin kitaplarından, sözlerinden alınmış kıymetli bilgilerin bulunduğu görülmektedir. Berehmen ve Buda dinleri, Hıristiyanlık dini gibi, eski Peygamberlerin bildirdiği, doğru dinlerin bozulmuş, değiştirilmiş bir hâlidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, ondördüncü mektubunda bu konuda buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, insanları yarattığı zaman, Birmîhâ veya Brahma ismindeki bir melek vasıtası ile, Hindistana da, Bîd ve Vidâ isminde bir kitap gönderdi. Dört cüz idi. Âlimleri bu kitaptan altı mezheb çıkardılar. İnsanları dörde ayırdılar. Her sınıfına cûk dediler. Hepsi Allahın bir olduğuna, insanları Onun yarattığına, kıyamet gününe, Cennete, Cehenneme ve tasavvufa inanırlardı... Uzun zaman sonra, başka Peygamberler gönderildi. Bunlar hakkında, kitaplarımızda, hiçbir bilgi yoktur. Sonradan bozuldular. Peygamberlerin ve evliyanın ruhlarını ve melekleri hatırlatmak için heykeller yaptılar. Şefaatlerine, yardımlarına kavuşmak için, bu heykellere secde ettiler ise de, müşrik değildirler. Ehl-i kitap, yani kitaplı kâfirdirler.
Arabistan'daki putperestler ve Hıristiyanlar, böyle değildir. Bunlar, putlarının hâlık yani yaratıcı olduklarına inanıyor. Her şeyi yalnız putlardan istiyorlar. Putlarına ilâh diyerek secde ediyorlar. Bunun için, müşrik oluyorlar.
Berehmenler ise, hürmet, şefaat etmeleri için yalvarıyorlar. Bunun için, Muhammed aleyhisselamdan önceki Berehmenlerin bozulmuş olanları için de, kâfir diyemeyiz. Fakat şimdi, dünyanın her yerindeki, her insanın Muhammed aleyhisselama iman etmesi, yani Müslüman olması lazımdır. Şimdi Müslüman olmayana kâfirdir deriz.”
.Taharet, temizlik demektir
2020-11-15 02:00:00
Bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması farzdır.
Sual: Kitaplarda taharet, hades, gasl gibi kelimeler geçiyor bunlar ne demektir, anlamı nedir?
Cevap: Taharet, temizlik demektir. Bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması farzdır. Hades, abdestsiz olmak demektir. Yıkaması farz olan yerde iğne ucu kadar ıslanmamış yer kalırsa, abdest sahih olmaz. Derideki mum, iç yağı, hamur, çamur, balık pulu, oje, yağlı boya ve burnun dışında, gözün kenarında kalan kir, çapak altına su geçmez ise, abdest ve gusül sahih olmaz.
Gasl, yıkamak, su dökerek, üzerinden akıtmak demektir. Hiç olmazsa, iki damla yere damlamalıdır. Suyu yağ gibi sürmek kâfi değildir. Kar ve yaş bez, sünger sürmek, yıkamak olmaz.
Sual: Abdest alırken gözlerin, ağzın, burnun içini de yıkamak gerekir mi?
Cevap: Abdest alırken, gözlerin, ağzın, burnun içini ve sık sakal ve pire, sinek tersi, kaş, bıyık altındaki deriyi yıkamak farz değildir. Bunların üstü yıkanır.
Sual: Abdest alırken dirsekleri ve ayakların topuk yani tümsek kısmını da yıkamak gerekir mi?
Cevap: Dirsekleri ve ayağın iki tarafındaki tümsek topuk kemiklerini yıkamak farzdır.
Sual: Meshetmek ne demektir, yaş bezle de mesh yapılır mı ve ayakları yıkamayıp sadece mesh etmek olur mu?
Cevap: Mesh etmek, başka yerde kullanılmadık yaşlığı, mesh edilecek yere değdirmektir. Yaş bez, yağmur, kar sürünmesi ile de olur. Çıplak ayağı yıkamayıp, mesh etmek caiz değildir.
Sual: Sabah namazının farzını kılarken güneş doğarsa, bu namaz kılınmış olur mu?
Cevap: Sabah namazını kılarken, güneş doğmaya başlarsa, bu namaz sahih olmaz. İkindiyi kılarken güneş batarsa, bu namaz sahih olur.
Sual: Bir kimse, akşam namazını kıldıktan sonra, uçakla batıya gitse, güneşi görse, güneş batınca akşamı tekrar kılıcak mıdır?
Cevap: Bir kimse, akşam namazını kıldıktan sonra, tayyare, uçak ile batıya gidince, güneşi görse, güneş batınca akşamı tekrar kılar.
Sual: İnsanların kendi uydurdukları inanışlara da din denir mi?
Cevap: Din; insanları saadet-i ebediyyeye götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir. Din ismi altında insanların uydurduğu eğri yollara din denmez, dinsizlik ve kâfirlik denir.
Sual: Abdest alırken delk etmek ne demektir?
Cevap: Delk, yıkanan yerleri oğmaktır. Delk Mâlikî mezhebinde farzdır.
.Tevekkülü öğrenmek güç ve incedir
2020-11-14 02:00:00
Tevekkülü, hem akla, hem İslamiyete, hem de tevhide uyacak şekilde anlamak lazımdır.
Sual: Tevekkül, hiçbir şey yapmayıp, sebeplere yapışmayıp sadece Allaha güvenmek midir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Muhammed Gazâlî hazretleri Kimyâ-i se'âdet kitabında buyuruyor ki:
“Cenab-ı Hakk'a yaklaşanların geçtiği makamlardan biri de, tevekküldür ve derecesi çok yüksektir. Fakat, tevekkülü öğrenmek güç ve incedir. Yapması ise, daha güçtür. Çünkü bir kimse, hareketlerde, işlerde, Allahü teâlâdan başkasının tesir ettiğini düşünse, bu kimsenin tevhidi, noksan olur. Eğer, hiçbir sebep lazım değildir dese, İslamiyetten ayrılmış olur. Eğer sebepleri araya koymak lazım değildir derse, akla uymamış olur. Lazımdır derse, sebepleri hazırlayana tevekkül etmiş olur ki, bu da tevhidde noksanlık olur. Görülüyor ki, tevekkülü, hem akla, hem İslamiyete, hem de tevhide uyacak şekilde anlamak lazımdır. Böyle anlayabilmek için, derin bilgi ister. O hâlde, herkes anlayamaz.”
Sual: İdrar kaçıran, devamlı yellenme durumu olan, yaşlı, hasta kimseler, abdestli kalabilmek için ne yapmalıdır?
Cevap: Önden, arkadan çıkarak abdesti bozanlar, hastalık sebebiyle çıkar, sızarsa ve abdest almakta, şiddetli soğuk, hastalık, ihtiyarlık gibi sebeplerle, haraç, güçlük olursa, Mâliki mezhebi taklid edilebilir çünkü bu hâl, Maliki mezhebinde abdesti bozmaz.
Sual: Abdest aldı mı veya abdesti bozuldu mu yahut abdest alırken bir uzvunu yıkadı mı yıkamadı mı diye şüphe eden bir kimse nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Abdest aldığını bilip, bozduğunda şüphe eden, abdestlidir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe eden, abdestsizdir. Bazı uzvunu yıkayıp yıkamadığında şüphe eden, vesvese edici değil ise, bu uzvu yıkar. Her zaman şüphe ediyor ise, yıkamaz. Abdest bitince şüphe ederse, yine yıkamaz.
Sual: Sık sakalı olan bir kimse, abdest alırken sadece sakalın üzerini mi yıkması gerekir yoksa sarkan kısmı da yıkamalı mıdır?
Cevap: Sık sakalın üstünü yıkamak farzdır. Çeneden sarkan sakalı ve sarkan saçı yıkamak farz değildir. Dudağın görünen kısmını yıkamak lazımdır.
Sual: Bir kadın, abdest alırken, başını mesh edeceğinde, sarkan saçlarını da mesh etmesi gerekir mi?
Cevap: Hanefi mezhebinde sarkan saçı değil, başı mesh etmek lazımdır. Başı nezleli olup da, mesih zarar verirse mesh etmez.
.Mümin ile kâfiri ayıran fark...
2020-11-13 02:00:00
Namaza devam, kalbin nurlanmasına ve saadet-i ebediyyeye kavuşmaya vesiledir.
Sual: Bir Müslüman, namaz kılmaz veya namaza önem vermezse, bunun imanı gidebilir mi?
Cevap: Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde;
(Mümin ile kâfiri ayıran fark, namazdır) buyuruyorlar. Yani, mümin namaz kılar, kâfir kılmaz. Münafıklar ise, bazen kılar, bazen kılmaz. Abdullah ibni Abbas hazretlerinin, bizzat Resulullah efendimizden işiterek bildirdiği hadis-i şerifte;
(Namaz kılmayanlar, kıyamet günü, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulacaklardır) buyuruluyor
Hadis imamları, söz birliği ile bildiriyor ki:
“Bir namazı vaktinde amden, bilerek kılmayan, yani namaz vakti geçerken, namaz kılmadığı için üzülmeyen, kâfir olur veya ölürken imansız gider. Ya namazı, hatırına bile getirmeyenler, namazı vazife tanımayanlar ne olur?”
Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile buyurdular ki: “İbadetler imandan parça değildir.” Yalnız, namazda söz birliği olmadı. Fıkıh imamlarından birçok büyük müctehid âlimler; “Bir namazı amden, yani bile bile kılmayan kimse, kâfir olur” buyurdular.
Allahü teâlâ, Müslüman olmayanlara namaz kılmasını, oruç tutmasını emretmemiştir. Bunlar, Allahü teâlânın emirlerini almakla şereflenmemişlerdir. Namaz kılmadığı, oruç tutmadığı için bunlara bir ceza verilmez. Bunlar, yalnız küfrün cezası olan Cehennemi hak etmişlerdir. Zâdül-mukvîn kitabında buyuruluyor ki:
“Önceki âlimler yazmış ki, beş şeyi yapmayan, beş şeyden mahrum olur: 1-Malının zekâtını vermeyen, malının hayrını görmez. 2-Uşrunu vermeyenin, tarlasında, kazancında bereket kalmaz. 3-Sadaka vermeyenin, vücudunda sıhhat kalmaz. 4-Dua etmeyen, arzusuna kavuşamaz. 5-Namaz vakti gelince, kılmak istemeyen, son nefeste kelime-i şehadet getiremez. Namaz kılmanın birinci vazife olduğuna inandığı hâlde, tembellik ederek kılmayan fasıktır.”
Görülüyor ki, farz namazı kılmamak, imansız gitmeye sebep olmaktadır. Namaza devam, kalbin nurlanmasına ve saadet-i ebediyyeye kavuşmaya vesiledir. Peygamber efendimiz;
(Namaz nurdur) buyurdu. Yani, dünyada kalbi parlatır, ahırette sıratı aydınlatır.
***
Sual: Ezan ve kamet, kıbleye karşı dönerek mi okunur?
Cevap: İkamet, kamet okumak, ezandan daha efdaldir. Ezan ve ikamet, kıbleye karşı okunur. Okurken konuşulmaz ve selama cevap verilmez. Konuşursa, her ikisi de tekrar okunur.
.İbadetlerin ve duanın kabulü için...
2020-11-12 02:00:00
"Haram cilbab ile, yani gömlek ile kılınan namaz kabul olmaz."
Sual: Yapılan ibadetlerin ve duaların kabul olması için ne yapmalı, nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Bu konuda Süleymân bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:
“Ey Oğul! Namazın ve bütün ibadetlerin kabul olmaları için, önce insanın Ehl-i sünnet itikadında olması ve ibadetlerin sahih olmaları, sonra, ihlas ile yapılmaları ve insanın üzerinde kul hakkı bulunmaması şarttır. İbni Hacer-i Mekkî hazretlerinin Zevâcir kitabındaki hadis-i şeriflerde;
(Ya Sa'd! Duanın kabul olması için helalden ye! Bir lokma haram yiyenin, kırk gün ibadetleri kabul olmaz.) Yani sevap verilmez.
(Haram cilbab ile, yani gömlek ile kılınan namaz kabul olmaz.)
(Üzerinde haramdan cilbab bulunan kimsenin ibadetlerini Allahü teâlâ kabul etmez.) Cilbab, kadınların giydiği çarşaf olmadığını, bu hadis-i şerifler de göstermektedir.
(Yalnız bir lirası haramdan olan on lira ile alınmış elbise ile kılınan namaz kabul olmaz.)
(Gayrimüslime zulmedenden, Kıyamet günü, onun hakkını ben isteyeceğim) ve
(Kâfir dahi olsa, mazlumun duası reddolmaz) buyuruldu.
O hâlde, ey Müslüman! İbadetlerinin kabul olmasını istiyorsan, hırsızlık etme! Hile ve hıyanet yapma! İşçinin ücretini, teri kurumadan önce ver! Kiraladığın malı, umumi yerleri tahrip etme! Borcunu çabuk ve tamam öde! Kanunlara, amirlere karşı gelme!
Kâfir memleketlerinde de ve kâfirlere karşı da, bu haklara riayet eyle! Fitneyi uyandırma! Fitne çıkarmak, ortalığı karıştırmak, felakete sebep olmaktır, haramdır. Müslümanlığın güzel ahlakını herkes senden öğrensin. Hakiki Müslüman hem İslamiyete uyar, günah işlemez, hem de, kanunlara uyar, suç işlemez. Fitne çıkarmaz. Hiçbir mahluka zarar vermez.
(İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olanıdır) ve
(İmanı üstün olanınız, ahlakı güzel olanınızdır!) hadis-i şeriflerini hiç unutmaz.”
Sual: Cemaatle namaz kılındıktan sonra, imamın yüzünü cemaate dönmesi gerekir mi?
Cevap: Farzı veya son sünneti kılınca, imamın sağa, sola veya cemaate dönmesi müstehabdır. İşlerini görmesi için, hemen gitmesi de caizdir.
Sual: Abdestin farzları ameldeki dört mezhebde de aynı mıdır?
Cevap: Abdestin farzları, Hanefi mezhebinde dört, Maliki mezhebinde yedi, Şafii mezhebinde ve Hanbeli mezhebinde ise altıdır.
.Ölen kimse, ne ile karşılaşır?
2020-11-11 02:00:00
"Ey insan oğlu, sen mi dünyayı, yoksa dünya mı seni terk eyledi?.."
Sual: Bir kimse ölüp kabirde ve kabre girinceye kadar ne ile karşılaşır?
Cevap: Bu konuda Mızraklı ilmihâl olarak bilinen Miftâh-ül-Cenne kitabında yazılı hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Bir insanın ruhu vücudundan ayrılınca;
-Ey insan oğlu, sen mi dünyayı, yoksa dünya mı seni terk eyledi? Sen mi dünyayı yoksa dünya mı seni topladı? Sen mi dünyayı, yoksa dünya mı seni öldürdü? diye ses gelir.
Cenazeyi yıkamaya başlayınca;
1-Hani senin kuvvetli vücudun? Seni hangi şey zayıflattı? 2-Hani senin güzel konuşman, seni hangi şey susturdu? 3-Hani senin sevgili dostların, seni neye bırakıp gittiler? diye ses gelir. Cenaze kefene sarılınca;
-Azıksız yola çıkma! Bu yolculuğun geriye dönmesi yoktur, geri gelemezsin. Varacağın yer azap melekleriyle doludur diye ses gelir. Tabut içine konunca;
-Eğer Hak teâlânın rızasını kazandınsa ne mutlu sana, büyüklük ve saadet senindir. Eğer cenâb-ı Hakk'ın gadabını kazandınsa yazıklar olsun sana! diye ses gelir. Cenaze, mezarının yanına varınca;
-Ey insan oğlu! Dünyada kabir için ne hazırladın? Bu karanlık mezar için ne nur getirdin? Zenginlik ve şöhretinden ne getirdin? Bu çıplak kabri döşemek ve zinetlendirmek için ne getirdin? diye ses gelir. Cenazeyi mezara koydukları zaman, kabir der ki:
-Arkamda söylerdin, şimdi karnımda sükut edersin. Nihayet cenazenin defni bitip oralarda hizmet gören insanlar da ayrılıp gidince, Hak teâlâ o kimseye;
-Ey benim kulum, yalnız kaldın; şu karanlık mezarda, seni bırakıp gittiler. Bunlar, senin dostların, kardeşlerin, evlatların ve adamların idi. Hâlbuki hiçbirinin sana faydası olmadı. Ey kulum, sen bana asi oldun, emrimi tutmadın, hiç bu hâlini düşünmedin buyurur.
Şayet, ölen kimse imanlı ise umulur ki, cenâb-ı Hak o kimseyi affına mazhar kılar ve buyurur ki;
-Ey mümin kulum! Seni kabirde garib bırakmak şanıma yakışmaz. İzzetim hakkı için, sana bir merhamet edeyim ki, dostların şaşsın, sana bir şefkat edeyim ki, ana-babanın oğluna olan şefkatinden ziyade olsun. Lütfuyla o kulun günahını affedip, kabri Cennet bahçesi olur ve Cennet nimetleri ile dolar.
Allahü teâlâ öyle merhametlidir ki, günahkâr kullarını affeder. O kadar merhametlidir ki, günde kaç kerre kullarının ayıplarını görüp örter, yüzlerine vurmaz.)
.Abdestli olduğunda şüphe eden...
2020-11-08 02:00:00
Abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir.
Sual: Abdestinin olup olmadığında, elbisesinde necaset bulunup bulunmadığında şüphelenen bir kimse, ne yapmalı, nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Bu konuda Halebî-i kebîrde deniyor ki:
“Abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe ederse, abdest alması lazım olur.
Abdest arasında, bazı yerini yıkadığında şüphe ederse, orasını yıkar. Abdest aldıktan sonra şüphe ederse, yıkamak lazım değildir.
Abdest aldıktan sonra, üzerinde yaşlık gören, idrar mı, su mu diye şüphe etse, ilk olarak başına geldi ise, yeniden abdest alır. Birkaç defa, böyle şüphe etti ise, şeytanın vesvesesi olduğu anlaşılır ve abdesti tazelemez. Vesveseyi önlemek için, abdest aldıktan sonra, donuna, peştamalına su serpilmesi Kimyâ-yı se'âdetde de yazılıdır.
Kap kacak, elbise, bedenin, suyun, kuyunun, havuzun ve cahillerin, kâfirlerin hazırladığı yağ, ekmek, elbise, yemek ve sairenin pis olmasında şüphe etse, temiz kabul edilir.”
Sual: Saç, sakal, tırnak kesince, eğer abdestli ise bu abdest bozulur mu?
Cevap: Saç, sakal, bıyık, tırnak kesmek abdesti bozmaz. Kesilen yerleri yıkamak da lazım olmaz. Fıkh-i Gîdânî şerhinde deniyor ki:
“Tırnak kesince, abdest bozulmaz. Elleri yıkamak müstehab olur.”
Sual: Abdestli iken, deri üzerindeki yaranın kabuğu çıkıp düşse abdest bozulur mu?
Cevap: Deri üzerindeki yaranın kabuğunun düşmesi ile abdest bozulmaz.
Sual: Âyet-i kerimeler ezberden abdestsiz olarak okunabilir mi ve yatağa girince de okunabilir mi?
Cevap: Kur’ân-ı kerimi abdestsiz tutmak haramdır. Ezberden okumak caizdir. Yatağa abdestli girmek sünnettir. Şir'at-ül-islâm şerhinde deniyor ki:
“Kur’ân-ı kerimi yatakta, yatarak ezberden abdestsiz okumak caizdir ve sevaptır. Fakat, başını yorgandan dışarı çıkarmalı ve bacakları bitiştirmelidir.”
Sual: Kırda, açıkta hela ihtiyacını gideren kimse, su yoksa, temizlik için, kemik, hayvan gıdası olanları, kâğıt, bez gibi şeyleri kullanabilir mi?
Cevap: Su olmadığı zaman, gıda maddesi ile, gübre ile, kemik ile, hayvan gıdası ile, kömür ve başkasının malı ile, saksı, kiremit parçası ile, kamış ile ve yaprak ile ve bez ile, kâğıt ile taharetlenmek, temizlik yapmak, mekruhtur.
.İslamiyete uymak demek...
2020-11-06 02:00:00
Emirleri yapmaya ve haramlardan sakınmaya, İslamiyete uymak denir...
Sual: İslamiyete uymayı herkes söylüyor, fakat bu uymaktan kasıt nedir ve nasıl uyulacaktır?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Haşr suresinde, yedinci âyet-i kerimesinde meâlen; (Resulullahın size getirdiklerini alınız. Yasak ettiklerinden sakınınız ve Allahtan korkunuz!) buyuruldu.
Emirleri yapmaya ve haramlardan sakınmaya, İslamiyete uymak denir. Allahü teâlânın, yasaklardan kaçınız, dedikten sonra, Allahü teâlâdan korkunuz buyurması, yasaklardan sakınmanın daha mühim olduğunu göstermektedir. Çünkü, Allahü teâlâdan korkmak, yani Takva, haramlardan sakınmaktır. Takva, dinin temelidir. Şüphelilerden de sakınmaya vera denir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; (Dininizin direği veradır) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte; (Hiçbir şey, vera gibi olamaz) buyurdu. Dinimizin haramlardan sakınmaya böyle ehemmiyet vermesi, sakınılacak şeylerin daha çok olmasından ve faydasının daha fazla olmasındandır. Çünkü, emirleri yapmakta da, sakınmak bulunmaktadır. Bir emri yapmak, bunu yapmamaktan sakınmak demektir. Faydasının daha çok olması, nefse hiç uymamak olduğu içindir. Emri yaparken, nefis de lezzet alır. Bir işte, nefse uymak ne kadar az olursa, faydası o kadar daha çok olur. Yani, Allahü teâlânın rızasına daha çabuk kavuşturur. Çünkü İslamiyetin emirleri ve yasakları, nefsi kahretmek, yıpratmak içindir. Nefis, Allahü teâlânın düşmanıdır. Hadis-i kudside; (Nefsine düşmanlık et! Çünkü, o benim düşmanımdır) buyuruldu. Bunun için, İslamiyeti gözetmesi daha çok olan, Allahü teâlâya daha yakın olur. Çünkü, burada nefse uymamak, daha çoktur. Bu da, bu büyüklerin yoludur. Bunun içindir ki, derin âlim Bahâüddîn-i Buhârî hazretleri; 'Allahü teâlâya kavuşturan yolların en kısasını buldum' buyurmuştur. Çünkü, bu yolda, nefse karşı gelmek daha çoktur. Bu yolda, İslamiyeti gözetmenin çokluğuna gelince, kitaplarını inceliyen insaflı bir kimse için, bunu anlamak pek kolaydır. Böyle olduğunu açıkça görür.”
***
Sual: Her türlü sıkıntıda istiğfar okumak faydalı mıdır?
Cevap: Her türlü sıkıntıdan, tehlikeden korunmak, şeytanların, düşmanların zarar ve hücumlarından kurtulmak için, istiğfar okumanın çok faydalı olduğu hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.
.Farzları yapmalı, haramdan sakınmalıdır
2020-11-05 02:00:00
Bir ibadetin farzlarından biri terk edilirse, o ibadet sahih olmaz...
Sual: İbadetlerdeki farzları ve diğer farzları muhakkak yapmak ve haramlardan da muhakkak sakınmak mı gerekir?
Cevap: Bu konuda Miftâh-ül-Cenne diğer adı ile Mızraklı İlmihâl kitabında şu bilgiler verilmektedir:
“Bir ibadetin farzlarından biri terk edilirse, o ibadet sahih olmaz. Bilmeyerek terk edilince de, sahih olmaz. Bilerek terk edince, günah da olur. Sünneti yapmanın sevabı, farzın sevabından azdır. Sünneti bilerek terk etmek günah olmaz, azap yapılmaz ama azarlanır. Gayr-ı müekked sünnete, müstehab ve mendub da denir. Bunu yapmak, sevap olur. Yani, Cennet nimetine kavuşur. Bilerek yapmamak, günah olmaz. Nafile ibadet, yani emir olunmamış bir ibadeti yapmak, müstehabdır. Sünneti terk etmek günah değil ise de, özürsüz terk etmeyi âdet etmek günah olur.
Mubah, yapması veya yapmaması, sevap veya günah olmayan şeydir. Yemesi haram olmayan şeyleri, doyuncaya kadar yemek, içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek haramdır. Haramdan kaçınmak sevaptır. Farzı yapmaktan da çok sevaptır. Mekruh işlemek de günahtır.
Harama helal diyen kimse kâfir olur. Alkollü içki mesela bira içmek, kumar oynamak, anaya, babaya asi olmak, yani, haram olmayan emirlerini yapmamak, Müslümanların kalbini kırmak, rızası olmadan malını almak haramdır.
Mekruha helal diyen kâfir olmaz. Midye, istridye, istakoz yemek, abdestte ve gusülde suyu israf etmek mekruhtur. Sünnet deyince, müekked sünnet anlaşılır. Mekruh deyince de, tahrimi olan mekruh anlaşılır.
Ödünç istemek, mubahtır. Ödünç vermek, müstehabdır. Borç ödemek farzdır. Borçlu fakiri sıkıştırmamak vacibdir.
Lazım olan din bilgilerini öğrenmek, kadınlara da farzdır. Başkalarına öğretecek kadar fazla öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Daha çok öğrenmek mendubdur. İlmi ile övünmek, mekruhtur.
Bey'in yani alışverişin şartlarından olmayıp da, alıcı ve satıcıdan birine faydası olan bir şeyi şart ederek yapılan satış fasid olur, haram olur.
Her insana ilk farz olan şey, iman etmesidir. İmanı olmayana, kâfir denir. İmanı olana ise, Müslüman denir.
Bazı sözler, bazı işler, imanın gitmesine sebep olur. Müslüman iken, sonradan imanı gideren bir şey yapıp imansız olana, mürted denir. Bir Müslüman, mürted olunca, imanla beraber dinî nikâhı da gider.”
.Ehl-i sünnetin on alameti
2020-11-04 02:00:00
Mızraklı İlmihâl kitabında Ehl-i sünnet olanların, on alameti bildiriliyor...
Sual: Ehl-i sünnet itikadında olan Müslümanların, belli başlı iman konusunda alametleri var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: Orijinal ismi Miftâh-ül-Cenne olan Mızraklı İlmihâl kitabında, konu ile alakalı olarak şu bilgi verilmektedir:
“Ve dahi, Ehl-i sünnet olanların, on alameti vardır: 1-O kimse cemaate müdavemet, devam eder. 2-İtikadı veya fıskı, küfre varmayan imama uyar. 3-Mest üzerine meshi caiz görür. 4-Eshâb-ı kiramdan hiçbirine kötü söz söylemez. 5-Devlete isyan etmez. 6-Dinde bigayr-i hakkın mücadele ve münakaşa etmez. 7-Dinde, şek, şüphe etmez. 8-Hayrı ve şerri, Allahü teâlâdan bilir. 9-İlhadı, küfrü belli olmadıkça ehl-i kıbleyi tekfir etmez, onlara kâfir demez. 10-Dört halifeyi sair, diğer Eshab üzerine tercih eder, Onları üstün bilir.”
Sual: Ölen ve kabre konan herkese, kabirde sual ve azap var mıdır?
Cevap: Müminlerin günahlı ve günahsız hepsine, kabir suali vardır. Yalnız günahları affedilmeyenlerine ve bütün kâfirlere kabir azabı da vardır. Müslümanlar arasında laf taşıyanlara ve helada üzerine bevl, idrar sıçratanlara kabirde azap olacaktır.
Kabir azabı yalnız ruha değil, hem ruha ve hem de cesede olacaktır. Aklın ermediği şeyleri akıl ile çözmeye kalkışmamalıdır.
Şayet bir kimse imansız ölmüşse, şiddetli azaplarla mahşer gününe kadar ve sonra da, Cehennemde ebedî, sonsuz azap görür.
Sual: Bir kimsenin, muradına, dileğine kavuşması için, okunacak bir dua var mıdır, varsa nedir?
Cevap: Miftâh-ül-Cenne kitabında buyuruluyor ki:
“Muratlara, çeşitli dileklere nail olmak, kavuşmak için, Salâten tüncînâ duasını okumalıdır ki dua şöyledir:
(Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min cemî'il ehvâl-i vel-âfât ve takdî lenâ bihâ cemî'al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemî'isseyyiât ve terfe'unâ bihâ a'ledderecât ve tübelligunâ bihâ aksalgâyât min cemî'il hayrât-i fil hayâti ve ba'del-memât.)”
Sual: Bir Müslümanın, mükellef, sorumlu olduğu şeyler nelerdir?
Cevap: Ni'met-i islâm kitabında deniyor ki:
“Ef'âl-i mükellefin, yani Müslümanın yapması lazım olan şeyler, sekizdir: Farz, vacib, sünnet, müstehab, mubah, haram, mekruh, müfsid. Farzlar ve haramlar, Allahü teâlâ tarafından, Kur’ân-ı kerimde açıkça bildirilmişlerdir.”
.İtikadı bozuk olana mezhebsiz denir
2020-11-03 02:00:00
Küfre sebep olan bir şey söylemedikçe Ehl-i kıbleye kâfir denmez.
Sual: Âyet ve hadisleri kendi anladığına göre yorumlayan bir kimsenin imanı tehlikeye girer mi?
Cevap: Ehl-i sünnet itikadına uymayan bir inanış sahibine Mezhebsiz denir. Mezhebsiz, eğer Kur’ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan bir şeye inanmamış veya şüphe etmiş ise, küfür olur. Açık olarak bildirilmemiş şüpheli olan delilleri tevil ederek yanlış mana vermiş ise, bidat olur. Dünyanın yaratıldığına inanmamak, böyle gelmiş, böyle gider demek, küfürdür. Cennette, müminlerin Allahü teâlâyı göreceğine inanmamak bidattir. Âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri yanlış anladığı için inanmamak bidat olur. “Böyle şey olmaz. Aklım kabul etmez” diyerek tahkir ederse, yine kâfir olur. Bidat hakkındaki hadis-i şerifler, Hadîka, Berîka ve Eşi'at-ül-leme'âtta mevcuttur.
Küfre sebep olan bir şey söylemedikçe ve yapmadıkça Ehl-i kıbleye, yani namaz kılana kâfir denmez. Fakat, Kur’ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen ve Müslümanların asırlar boyunca inandığı bir şeye uymayan söz ve işte bulunan bir kimse, bütün ömrünce namaz kılsa, her ibadeti yapsa da, buna kâfir denir. Mesela bir kimse, Allahü teâlâ zerreleri, yaprak sayısını, gizlileri bilmez dese, kâfir olur. Hazret-i Ebu Bekir ile hazret-i Ömer'den başka sahabiyi, dinî bir sebeple kötüleyen, bidat sahibi olur. Bir harama mubah, helal diyen kimse, bunu, bir âyete veya hadis-i şerife dayanarak söylüyorsa, kâfir olmaz. Âyet ve hadise dayanmadan, kendi görüşü, keyfi için söylüyorsa, kâfir olur. Hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Ömer'in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bidattir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür.
Sual: Namazda okunan âyetleri, sureleri, şarkı kalıplarına uyarak okuyan kimsenin arkasında kılınan namaz sahih olur mu?
Cevap: Elhan ederek yani namazda okuduklarını musiki perdelerine uyarak, teganni eden ve namazı vaktinden evvel kıldıran imam arkasında kılınan namazı iade etmenin lazım olduğu, Halebî-i kebîr sonunda yazılıdır.
Sual: Kimlerin eli öpülür, Kur’ân-ı kerimi ve ekmeği öpmenin mahzuru olur mu?
Cevap: Âlimin, ana ve babanın eli öpülür. Başkasının eli öpülmez. Herhangi bir arkadaş ile karşılaşınca elini öpmek haramdır. Kur’ân-ı kerimi, ekmeği öpmek de caizdir.
.Resulullahın sözünde durması
2020-11-02 02:00:00
Peygamber efendimiz, bütün güzellikleri, üstünlükleri kendisinde toplamıştır...
Süal: Verilen sözü yerine getirmenin güzel bir huy olduğu herkesçe bilinmektedir. Peygamber efendimiz her verdiği sözü yerine getirir miydi?
Cevap: Bütün güzellikleri, üstünlükleri kendisinde toplayan Resulullah efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Daha doğrusu Onu böyle üstün ve güzel yaratan Rabbimiz, Sevgili Peygamberimizi, karanlık gecelerde yol bulmak ve yol almak isteyen insanlık için bir rehber, bir kılavuz, bir yol gösterici olarak seçmiş ve öyle yaratıp göndermiştir.
İnsanlık için her bakımdan numune olan Sevgili Peygamberimiz, verdikleri sözde durma ve verilen sözlerin yerine getirilmesi hususunda da çok titiz davranmışlar ve bizzat kendi yaşayışları ile bu hususta örnek olmuşlardır. Bu hususta, Eshab-ı kiramdan bir zat, şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:
“Resulullah efendimizle, henüz Peygamberliği tebliğ edilmeden önce bir alışveriş yapmıştım. Bu alışveriş neticesinde de kendisinde bir miktar alacağım kalmıştı. Bu alışverişi yaptıktan sonra da, falan gün falan yerde buluşalım diyerek karşılıklı olarak sözleşmiştik. Fakat ben, aramızdaki bu sözleşmeyi ve aramızdaki konuşmayı ve verdiğim sözü unutmuştum. Buluşmak için sözleştiğimiz zamandan tam üç gün sonra, verdiğim sözü ve aramızdaki konuşmayı hatırladım ve;
-Eyvah, biz üç gün önce falan yerde buluşmak üzere sözleşmiştik diyerek, hemen yerimden ayrıldım. Sözleştiğimiz yere hızlı hızlı koşmaya başladım. Buluşmak için sözleştiğimiz yere vardığım zaman, aradan üç gün geçmiş olmasına rağmen Resulullah efendimizi orada beni bekler vaziyette buldum. Meğer Resulullah efendimiz, buluşmak için sözleştiğimiz o günden itibaren her gün, o saatlerde gelip beni beklemiş. Bunu öğrenince Resulullah efendimize karşı çok mahcup oldum ve kendisinden özür diledim.”
Bir söz veriliyor ve verilen sözün üzerinden üç geçmesine rağmen, Resulullah efendimiz her gün o saatte aynı yere geliyor ve bekliyorlar. Verilen bir söze, böyle riayet etmek lazımdır. Resulullah efendimiz;
(Vadetmek, borç gibidir) yani verilen sözün muhakkak yerine getirilmesini emir buyururlarken, kendileri de bizzat bunu tatbik ediyorlar. Herhangi bir konuda söz verildiği zaman, söz verilen şeyin muhakkak yerine getirilmesi gerekmektedir.
.İslamiyeti yok etmek isteyenler
2020-10-22 02:00:00
İslamiyetin yok edilmesine sebep olanlar iki kısma ayrılmaktadır...
Sual: Zamanımızda İslamiyetin yok edilmesine, elden çıkmasına sebep olanlar, nasıl bir yol takip etmektedirler?
Cevap: İslamiyetin yok edilmesine, elden çıkmasına sebep olanlar iki kısma ayrılmaktadır:
Birincileri, düşmanlıklarını açıklayan kâfirler olup, bunlar bütün silahlı kuvvetleri, propaganda vasıtaları ve siyasi oyunları ile, İslamiyeti yıkmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmaya çalışıyor.
İkinci kısımda bulunanlar ise, kendilerine Müslüman ismini ve süsünü verip, din adamı tanıttırıp, Müslümanlığı, kendi akılları ile, keyiflerine ve şehvetlerine uygun bir şekle çevirmeye uğraşıyor, Müslümanlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Hile ve yalanları ile, sözlerini isbat etmeye, yaldızlı, yaltakcı yazılarla, Müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. Müslümanların çoğu bunları, bazı sözlerinden ve İslamiyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idare edildikleri için, birçok sözleri revaç bulup, Müslümanlar arasında yerleşiyor. İslamiyeti, istedikleri, planladıkları şekle çevirmeye çalışıyorlar.
Bazıları da; “Bu asırda yaşayabilmemiz için, milletçe, topluca Batılılaşmalıyız” diyor. Bu sözün iki manası vardır:
Birincisi, batılıların fende, tecrübede, sanatta, imar ve refah vasıtalarında bulduklarını öğrenmek, yapmak, bunlardan istifadeye çalışmaktır ki, bunu İslamiyet, zaten emretmektedir. Fen bilgilerini öğrenmenin farz-ı kifaye olduğu, kitaplarda bildirilmiştir. Resulullah efendimiz, bir hadis-i şerifte;
(Hikmet yani fen ve sanat, müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) buyurdu. Fakat bu, Batı'ya uymak değil, ilmi, fenni onlarda bile arayıp almak ve onların üstünde olmaya çalışmaktır.
İkinci manada Batılılaşmak ise, ecdadımızın doğru ve mukaddes yolunu bırakıp, Batı'nın bütün âdetlerini, ahlaksızlıklarını ve hepsinden daha acı olarak, dinsizliklerini ve putlarını alıp, camileri kilise şekline sokmak, Müslümanlığa gericilik dini, Kur’ân-ı kerime "çöl kanunu", puta tapmaya, modern ve medeni din demek ve İslamiyeti bırakıp, Hristiyanlığa dönmeye, "dinde reform" ismini vermektir.
Bu millet, ne bugün, ne de, onların ümitle bekledikleri günlerde, bu manada asla garblılaşmayacak ve dinsiz olmayacaktır.
.Kura çekerek pay etmek
2020-10-19 02:00:00
İbni Âbidînde deniyor ki: Kura çekmek caizdir ve sünnettir.
Sual: Hediye dağıtımında ve benzeri şeylerde kura çekerek dağıtmak, vermek, dinen uygun olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:
“İslamiyetin bildirdiği hükümlere uygun olan şartlara müsavi, eşit olarak malik olanlar arasından birini seçmek için, kura yapılır.”
Bir mekânın, bir malın, buna müşterek, ortak olarak malik olan ortaklar arasında kura ile taksim edileceği de, İbni âbidînde uzun bildirilmektedir. Kura çekmek caizdir ve sünnettir. Mülk sahiplerinin haklarının miktarlarını değiştirmek veya ortaklardan birinin hakkını yok etmek yahut hakkı olmayana pay vermek için yapılan kura, piyango haram olur.
İki veya daha çok kimse, aralarında para toplayarak bir emanetçiye bırakıp, aralarından seçtikleri birinin veya vekilinin, bunu fakirlere, hayır kuruluşlarına dağıtması caiz olduğu gibi, fakirler arasında kura çekip kazananlarına dağıtması da caizdir.
Kendi aralarında piyango çekip kazananların, vermiş oldukları paradan fazla almaları kumar olur. Geri kalan kısmı hayır yere bağışlamaları, bu piyangoyu kumarlıktan kurtarmaz. Her birinin, kendi verdiğini geri alması caizdir. Kendi hissesini içlerinden birine hediye edebilir. Emanetçinin ücretini, paraları oranında öderler. Emanetçi emanet parayı kullanamaz, bankaya yatıramaz. Banka da, kendilerinden biri de emanetçi olabilir.
Sual: Kıyamete yakın İslamiyetin tamamen ortadan kalkacağı bilgisi doğru mudur?
Cevap: Konu ile alakalı olarak imâm-ı Kurtubî hazretleri buyuruyor ki:
“İslamın unutulması, İsa aleyhisselam gökten inip, öldükten sonra olacaktır. Daha önce, Müslümanlar garip olacak. Kur’ân-ı kerime uyulmayacak ise de, büsbütün unutulmayacaktır.”
Sual: Vakıf olarak yapılan bir cami, harap olmuş ise, bunun işe yarayan malzemelerini başka yerde kullanmak uygun olur mu?
Cevap: Vakıf cami, bina harap olunca, işe yaramayan parçaları satılıp, kendi tamirine, tamiri mümkün değilse, yakın bulunan bir vakıf binanın tamirine, onun ihtiyacına sarf edilir. Başka bir yere sarf edilemez.
Sual: Sırtını duvara veya bir direğe dayayarak namaz kılmanın, dinimiz açısından bir mahzuru olur mu?
Cevap: Farz namazları kılarken özürsüz olarak, duvara, direğe dayanmak mekruhtur. Ancak nafile namazları kılarken dayanmak mekruh olmaz.
.İsa aleyhisselam ölmedi
2020-10-18 02:00:00
Hazreti İsa'nın otuzüç yaşında, diri olarak göğe kaldırıldığı, bütün kitaplarında yazılıdır.
Sual: Hazret-i İsa'nın ölmeyip, göğe kaldırıldığına inanıldığı gibi, öldüğüne inananlar da vardır. Eğer ölmedi ise, tekrar dünyaya indirilip her canlı gibi, O da ölümü tadacak mıdır?
Cevap: İsa aleyhisselam, ülül-azm peygamberlerdendir. Allahü teâlâ, Onu babasız yarattı. Annesi hazret-i Meryem'dir. Otuz yaşında Peygamber olduğu bildirildi. Otuzüç yaşında, diri olarak göğe kaldırıldığı, bütün kitaplarında yazılıdır. İsa aleyhisselam ölmedi. Yahudiler, kendisini öldürmek istedikleri zaman, Allahü teâlâ onu diri olarak göğe kaldırdı. Kur'ân-ı kerimde bu husus beyan edilmiştir. Nisâ suresinin 156-158. âyetlerinde meâlen;
(Bir de, Yahudilerin İsa'yı inkârları ve Meryem'e büyük iftirada bulunmaları ve Allahın Resulü Meryem oğlu İsa'yı öldürdük demeleri sebebi ile kendilerini lanetledik, rahmetimizden kovduk. Hâlbuki onlar İsa'yı öldürmediler ve haça da germediler. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. [Yehuda, İsa aleyhisselamın şekline sokuldu ve onu astılar.] Bu hususta, kendileri de ihtilafa düşüp, şüphe içindedirler. Onların bu hususta, bir bilgileri de yoktur. Ancak, kuru bir zan peşindedirler. Onlar hakikaten İsa'yı öldürmemişlerdir. Allah, Onu kendi katına yükseltti. Allah azizdir, hükmünde hikmet sahibidir) buyurulmuştur.
İsa aleyhisselam, kıyamete yakın bir zamanda gökten Şam'a inecek ve Muhammed aleyhisselamın dinine tabi olacaktır. Kendisine az kimse inandı, kıyamet yaklaşınca Şam'da, Ümeyye Camii'nin minaresine inecek, evlenecek, çocukları olacak, hazret-i Mehdi ile buluşacak, kırk sene yaşayıp, Medine'de vefat edip, Peygamber efendimizin yanına defnedilecektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Eshab-ı kehf, hazret-i Mehdi'nin yardımcıları olacaktır ve İsa aleyhisselam bunun zamanında gökten inecektir. İsa aleyhisselam, Deccal ile harb ederken, hazret-i Mehdi, onunla beraber olacaktır. Bunun hükümdarlığı zamanında, her zamankinin aksine olarak ve hesapların tersine olarak, Ramazan-ı şerifin ondördüncü günü güneş tutulacak ve birinci gecesinde ay tutulacaktır.)
Muhammed Pârisâ hazretleri Füsûl-i sitte kitabında buyuruyor ki:
“İsa aleyhisselam gökten inip, imam-ı a’zam Ebu Hanife mezhebine uygun ictihat edecek, onun helal dediğine helal diyecek, haram dediğine haram diyecektir.”
.Kumar, bir yarış değildir
2020-10-17 02:00:00
Kumar oynatmak, yarışmak değil, tahminde yanılıp yanılmamak demektir.
Suâl: Kumar, bir yarış değil midir, niçin yasak edilmiştir?
Cevap: Kumar, yarışlarda olduğu gibi, tavla, dama taşları, iskambil kâğıtları ile yapılan her oyunda, futbol oyunlarında da olur. Bunların hepsinde ve ilim adamları arasındaki kumarda, sözleri, tahminleri yanlış çıkanlar, tahminleri doğru çıkanlara mal, para vermektedir. Kumara katılanların her birinde, hem almak hem de vermek ihtimali vardır.
Kumar oynatmak, yarışmak değil, tahminde yanılıp yanılmamak demektir. Bunun için, oynayanlar arasında olduğu gibi, oynamayıp, yarışmayıp, yarışanlardan kazanacakları önceden tahmin edenler arasında da kumar olur. Hatta yalnız bir kişinin yaptığı işin başarılı olup olmayacağını tahmin edenler arasında da olur.
Kumarda, sonu tahmin edilen işin oyun olması, kazançlı, başarılı olması veya zararlı olması arasında fark yoktur. Cambazın düşüp düşmeyeceğini, geminin batıp batmayacağını tahmin edenlerin, birbirlerine para vermek için sözleşmeleri de kumar olur. Bunun içindir ki, oyun, yarış yapılmaksızın, kumarcıların isimleri veya para ile aldıkları biletlerin numaraları arasında piyango çekerek, çekilen numara sahiplerine, biletlerden toplanan paraların hepsini veya bir miktarını dağıtmak kumar olur. Çünkü, piyangoya katılanların hepsi kendi numarasının çekileceğini ümit etmektedir. Tahminleri doğru çıkanlar, yanlış çıkanların önceden verdikleri paraları almaktadırlar. Aldıkları para ile, önceden bilete verdikleri paranın farkını, tahminleri yanlış çıkanlardan almış olmaktadırlar. Tahminleri yanlış çıkacaklardan para toplamak güç olacağı ve bunlar önceden belli olmadıkları için, piyangoya katılanların hepsinden, önceden bilet ücreti ismi altında para toplanmakta, tahmini doğru çıkanların vermiş oldukları, sonra kendilerine iade edilmektedir. Toplanan paraların hepsini piyango sahibi almakta, aslan payını kendine ayırıp, geri kalanını tahminleri doğru çıkanlara vermektedir. Piyango sahibi, kumara iştirak etmese bile, harama sebep olduğu için, büyük günah işlemekte ve piyangoya iştirak edenleri, soymakta, sömürmektedir.
Harbe ve ilme yarayan mubah yarışların, hayır, yardım işlerinin ve diğer mekruh oyunların çoğu, kumar veya başka haramların karışmaları sebebi ile haram olmaktadır.
.İmanın devamlı kalmasının sebepleri
2020-10-13 02:00:00
Biz gayba iman eyledik. Bizim imanımız gaybadır, zahire, görünüşe değildir.
Sual: Bir Müslümanda, imanın devamlı kalmasının ve bu imanın devam etmesinin, sebepleri, şartları var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Miftâh-ul-Cennet kitabında deniyor ki:
“İmanın, bizde baki, devamlı kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi altıdır:
1-Biz gayba iman eyledik. Bizim imanımız gaybadır, zahire, görünüşe değildir. Zira biz, Allahü teâlâyı, gözümüzle göremedik. Lakin görmüş gibi inandık, iman ettik. Bundan asla şüphemiz yoktur.
2-Yerde ve gökte, insanda, cinde, meleklerde ve Peygamberlerde, gaybı bilen yoktur. Gaybı ancak Allahü tâlâ bilir ve dilediklerini dilediklerine bildirir. Gayb demek, duygu organları veya hesap, tecrübe ile anlaşılmıyan demektir.
3-Haramı haram bilip, itikat etmek, inanmak.
4-Helali helal bilip, böyle itikat etmek, inanmak.
5-Allahü teâlânın azabından emin olmayıp, daima korkmak.
6-Her ne kadar günahkâr olsa da, Allahü teâlânın rahmetinden ümit kesmemek.
Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da, beşi bulunsa, yahut birisi bulunsa da, beşi bulunmasa, o kimsenin imanı ve İslamı sahih değildir.”
Sual: Bir Müslümanın, nefsinin İslamiyetin dışına çıkmaması, azgınlık yapmaması için ne yapması gerekir?
Cevap: Nefsin İslamiyetin dışına, çıkmasını, taşmasını önlemek için, onunla iki cihat vardır:
Birincisi, ona uymamak, onun arzularını yapmamaktır. Buna, riyâzet çekmek denir. Riyâzet, vera ve takva ile olur. Takva, haramlardan sakınmaktır. Vera, haramlardan ve mubahları ihtiyaçtan fazla kullanmaktan da sakınmaktır.
Cihadın ikincisi, nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. Buna mücâhede denir. Bütün ibadetler mücahededir. Bu iki cihat, nefsi terbiye eder. İnsanı olgunlaştırır, ruhları kuvvetlendirir. Sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yoluna kavuşturur. Allahü teâlâ kullarının ibadetlerine muhtaç değildir. Kullarının günah işlemesi Ona hiç zarar vermez. Kullarının nefslerini terbiye etmek, nefisle cihat etmek için bunları emretmiştir.
Sual: Bir Müslümanın yemede ve içmede uyacağı ölçü ne olmalıdır?
Cevap: Namazı ayakta kılacak ve oruç tutacak kadar gıda almak farzdır. Doyuncaya kadar yiyip içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek ise haramdır. Yalnız sahurda ve misafiri utandırmamak için yemek haram olmaz.
.Alışverişte seçici mi olmalıdır?
2020-10-12 02:00:00
''Bir zaman gelmek korkusu vardır ki, alışveriş edecek kimse bulunamayacaktır.''
Sual: Bir Müslümanın alışveriş yaparken neye dikkat etmesi gerekir, herkesle alışveriş yapılabilir mi, seçici olmak gerekir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak, İmâm-ı Gazâlî hazretleri Kimyâ-i se'âdet kitabında buyuruyor ki:
“Şüpheli şeylerden kaçınmalıdır. Harama yaklaşan zaten asi, fasık olur. Şüphe edilen şeyleri, Ehl-i sünnet kitaplarından öğrenmelidir. Cahil hafızlara, hocalara ve her kitaba güvenmemelidir. Kalbine sıkıntı getiren şüpheliyi almamalıdır. Zalimlerle, hile, hıyanet edenlerle, yemin ile satanlarla, dükkânında haram şey satanlarla alışveriş etmemelidir. Zalimlere, fasıklara veresiye satmamalıdır. Çünkü, öldükleri zaman üzülür. Hâlbuki, zalimler yani Müslümanlara ve İslamiyete eli ile, dili ile, kalemi ile zarar yapanlar ölünce üzülmek günahtır. Onlara yardım etmek caiz değildir. Mesela, din ile alay edenlere, yalan yanlış kitaplar yazarak dini yıkmaya uğraşanlara kâğıt satmak günahtır. Velhasıl, herkesle muamele etmemelidir. Doğru insan aramalıdır...
Bir zaman vardı ki, bir tüccar, her istediği ile muamele edebilirdi. Çünkü, herkes, alışveriş ilmini biliyor ve bildiğine göre hareket ediyordu. Sonraları öyle zamanlar geldi ki, birkaç kişi ile muamele edilemezdi. Daha sonraları ise, ancak birkaç kimse ile muamele edilebilir oldu. Bir zaman gelmek korkusu vardır ki, alışveriş edecek kimse bulunamayacaktır. Bunu çok zaman önce, söylemişlerdir. Bizler, belki de, büyüklerimizin korktuğu o zamana kaldık. Kim ile olursa olsun, alışveriş edilmektedir. Cahil hafızlar, yangına körükle gidip; “Bugün dünyanın her tarafı böyle oldu. Her yerdeki mala haram karıştı. Haramdan kurtulmak imkânsız oldu” diyorlar. Bu söz, çok yanlıştır. Hiç de dedikleri gibi değildir. Bunların hepsini kim yapabilir diyerek ümitsizliğe düşmek doğru değildir. Ne kadar yapılabilirse çok kar olur. Ahiretin dünyadan daha iyi olduğuna inanan kimse, bunların hepsini de yapabilir.”
***
Sual: Eti yenen hayvanlardan bazıları, bulundukları yerin durumuna göre, necis olan şeyler yiyebiliyorlar, bu hayvanların etini yemek, sütünü içmek uygun olur mu?
Cevap: Tezek ve başka necis şeyleri yiyen hayvanın eti kokarsa, yanına yaklaşınca pis koku gelirse, eti, sütü ve teri necis olup, yemesi mekruhtur.
.Zünnar bağlamak küfür alametidir
2020-10-03 02:00:00
İslamiyetin emrettiği işler, iyidir. Yasak ettiği işler, kötüdür.
Sual: Gayr-i müslimlere mahsus olan şeyleri, bir Müslüman yapınca, imanı gider mi?
Cevap: Müslümanım diyen kimsenin, kâfirlere mahsus şeyleri zaruret olmadan yapmaması ve kullanmaması, kâfir zan olunmaktan çekinmesi lazımdır. Müslümanlar, Müslümanlığa mahsus şeyleri yapmakla, alay olunmasını düşünmemeli. Hürmet duyulacağını düşünmeli ve bu hareketinden şeref duymalıdır. İslam âlimlerinin bildirdiği şeyleri kalbdeki imanla bunun ne alakası var diyerek hafîf görmek caiz değildir. Çünkü, kalbden bütün azaya, organlara yol vardır. İslamiyetin emrettiği işler, iyidir. Yasak ettiği işler, kötüdür. İnsanlar, bugün bunu anlamasalar da, doğrusu budur. İslamiyetin yasak ettiği şeyler yapılınca, kalb kararır, katılaşır. Büyük günahlar çok yapılırsa, iman gidebilir.
Papazların bellerine bağladığı zünnarı beline bağlamak ve puta tapınmak gibi işleri İslamiyet küfür alameti saymıştır. Bir insan, başka bir dine mahsus olan bir işi yapmakla, o dine girmiş olması lazım gelmezse bile, o dine mahsus şeyin kendinde görünmesini kabul etmiş olur. Böylece, kalbindeki imanın sarsılmış olduğu düşünülebilir. İmam-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri; “İslamiyete hangi yol ile girilirse yine o yol ile çıkılabilir” buyurmuştur. Buradaki yol, kalbin inanması demektir. Yani, kalbe iman girince, Müslüman olur. Kalbden iman gidince, Müslümanlıktan çıkar buyurmaktadır.
Sual: İman etmemenin, iman edip günahlardan sakınmamanın, cezası muhakkak verilecek midir?
Cevap: Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsini tezkiye için, yani nefsin yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, her zaman çokça “Lâ ilâhe illallah” ve kalbini tasfiye, yani nefisten, şeytandan, kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden ve günahlardan kurtulmak için “Estağfirullah” okumalıdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye, İslamiyetin bildirdiği hükümlere uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, haramlara ehemmiyet vermiyenin ve haram yiyip içenin İslamiyetin hükümlerine uymadığı anlaşılır. Bunların duası kabul olmaz.
Sual: Hadesten taharet ne demektir?
Cevap: Hadesten taharet; abdestsiz olanın abdest alması, cünüp olanın da, gusül etmesi demektir.
.Zekât hesabında, gümüşün yeri
2020-10-01 02:00:00
Bugün gümüş, para olarak kullanılmıyor. Gümüş eşyanın değeri çok düşüktür.
Sual: Ticaret mallarının veya kâğıt paraların, zekât verme ölçüsüne ulaştığını, gümüş ile de hesap etmek mümkün müdür?
Cevap: Gümüşün nisâbı, ikiyüz dirhem-i şerîdir. Bir dirhem-i şerî, ondört kırât-ı şerîdir. Hanefide, on dirhemin ağırlığı, yedi miskalin ağırlığına müsavi, eşit olmaktadır. Hanefîde gümüşün nisâbı, 672 gramdır.
Yirmi miskal altın ile ikiyüz dirhem gümüş, ortak bir nisâb miktarını gösterdikleri için, değerlerinin birbirine eşit olması lazımdır. Buna göre, İslamiyette bir miskal altın, on dirhem gümüş kıymetinde oluyor. İslamiyette, para olarak kullanılan altının kıymeti, aynı ağırlıktaki gümüş paranın kıymetinin yedi katıdır. Bugün gümüş, para olarak kullanılmıyor. Gümüş eşyanın değeri çok düşüktür. Bunun için, kâğıt paraların ve ticaret eşyasının nisâbını hesap etmek için, gümüşün değeri kullanılamaz.
Şafii mezhebinde, bir malın zekâtı, başka cins maldan verilemez. Mesela altın yerine gümüş ve buğday yerine arpa verilemez. Şafii mezhebindekiler Hanefi mezhebini taklit ederek, mal yerine nakit vermeleri ve yedi sınıfın hepsine değil de, diledikleri bir veya birkaç sınıfa vermelerinin caiz olacağı, Kimyâ-i se'âdette ve İbni Hacer-i Mekkî hazretlerinin Fetâvâ-i fıkhiyyesinde yazılıdır.
Ticaret eşyasının kıymeti, yani nisâb hesap edildiği vakitteki alış fiyatı, alışverişte kullanılan altın veya gümüş paradan hangisi ile nisâb miktarı oluyorsa, onun ile hesap edilir. İkisi ile de nisâb miktarı oluyorsa, fakirlere daha faydalı olanı ile hesap edilir. Para olarak kullanılmayan altın ve gümüş ile hesap edilmez.
Hükûmet tarafından damgalı altın veya gümüş paralardan kıymeti en az olanı ile hesap edilir. Hangisi ile hesap edildi ise, yine onun ile zekât farz olduğu gündeki, yani nisâb üzerinden bir sene geçtikten sonraki piyasaya göre, yeniden hesap edilen kıymetinin, yani alış fiyatının veya eşyanın kendisinin kırkta biri verilir.
Altın ile gümüşün para olarak kullanılmadığı yerlerde, başka metal veya kâğıt paralar, şimdi altın karşılığıdır. Böyle paralarla satın alınmış olan ticaret eşyasının ve kâğıt paraların, fıtra ve kurbanın nisâbları, Şeyhayne uyarak, damgalı altın paralardan kıymeti en az olanı ile hesap edilir. Gümüş ile hesap edilmez.
..
|
| Bugün 152 ziyaretçi (1239 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
Göremediklerimiz yok değildir
2020-09-30 02:00:00
His organlarımız olmasaydı, hiçbir şeyden haberimiz olmayacaktı!..
Sual: Ben görmediğim şeylerin varlığını kabul etmem, inanmam diyen kimseye nasıl cevap verilebilir?
Cevap: Etrafımızı beş duygu organımız ile tanıyoruz. His organlarımız olmasaydı, hiçbir şeyden haberimiz olmayacaktı. Kendimizi bile bilemeyecektik. Yürüyemeyecek, bir şey yapamayacak, yaşayamayacaktık. Ruhumuza tatlı gelen güzellikleri göremeyecek, güzel sesleri duyamayacak, onları sevemeyecektik. Allahü teâlâya yalnız duygu organlarımız için, durmadan şükretsek, şükrünü ödemiş olamayız.
Duygu organlarımıza etki eden her şeye varlık veya mevcut diyoruz. Kum, su, güneş birer mevcuttur. Çünkü, bunları görüyoruz. Ses, bir mevcuttur, çünkü, işitiyoruz. Hava, bir mevcuttur, çünkü, elimizi açıp yelpaze gibi sallayınca, havanın elimize çarptığını duyuyoruz. Rüzgâr da yüzümüze çarpıyor. Bunun gibi, sıcaklık, soğukluk da birer mevcuttur. Çünkü, derimizle bunları duyuyoruz. Elektrik, ısı ve mıknatıs gibi enerjilerin, kudretlerin de mevcut olduklarına inanıyoruz. Çünkü, elektrik akımının hararet ve mıknatıs veya kimya reaksiyonları meydana getirdiğini, ısı gelince sıcaklık olduğunu, ısı azalınca soğukluk olduğunu ve mıknatısın demiri çektiğini hissediyoruz, anlıyoruz.
“Ben havanın, ısının, elektriğin mevcut olduklarına inanmam. Çünkü, bunları görmüyorum” sözüne yanlıştır diyoruz. Çünkü, bunlar görülemezlerse de, kendilerini veya yaptıkları işleri, duygu organlarımız ile anlıyoruz. Bunun için, görülemeyen birçok varlıklara inanıyoruz. Göremediğimiz için, yok olmaları lazım gelmez diyoruz. Bunun gibi;
“Ben Allaha inanmam. Melek, cin gibi şeyler yoktur. Var olsalardı görürdüm” sözü de doğru değildir. Akla, fenne uygun olmayan bir sözdür.
Fen dersleri bildiriyor ki, ağırlığı ve hacmi olan varlıklara madde denir. Buna göre, hava, su, taş, tahta maddedirler. Işık, elektrik akımı birer varlık iseler de, madde değildirler. Maddenin şekil almış parçalarına, cisim denir. Çivi, kürek, maşa, iğne birer cisimdirler. Hepsi, aynı demir maddesinden yapılmışlardır. Duran bir cismi harekete getiren, harekette olan bir cismi durduran veya hareketini değiştiren sebebe kuvvet denir. Duran bir cisme kuvvet etki etmezse, hep durur. Hareket eden bir cisme, kuvvet etki etmezse, hareketi değişmez ve hiç durmaz.
.Bela, sıkıntı anında yapılacaklar
2020-09-29 02:00:00
Ölmemek için, veba hastalığı bulunan yerden kaçmak büyük günahtır.
Sual: Bir bela, sıkıntı veya salgın zamanlarında nasıl hareket etmeli, neler okumalı kısaca ne yapılmalıdır?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Kıymetli mektubunuz geldi. O taraflarda, iki korkunç hadise başladığını, birinin tâûn yani veba hastalığı, ötekinin de kaht yani kıtlık, gıda maddelerinin azlığı olduğunu yazıyorsunuz. Allahü teâlâ, bizi ve sizi belalardan korusun. Hepimize âfiyet versin!
Böyle zamanlarda dört Kul’u çok okuyunuz! Yani, Kul yâ eyyühel kâfirûn ve Kul hüvallahü ve Kul eûzüleri okuyunuz! Cinnin ve insanların şerrinden korur!
Erkeklerin kefeni, üç parça olması sünnettir. Sarık sarmak bidat olur. Ahdnâme denilen sual meleklerine verilecek cevapları ve dua ve istiğfar yazılı kâğıdı, kabre koymamalıdır. Mübarek yazıların, isimlerin, meyyitin pislikleri ile karışmasına sebep olur. Meyyite kamis yerine, bir âlimin gömleğini giydirmek iyi olur. Şehitlerin kefenleri, elbiseleridir. Silah yarası alarak ölen şehitler yıkanmaz ve kefenlenmez. Muharebede yara almadan ölen ve sulhda, sâri hastalık ve afetlerle ölenler, şehit sevabı kazanırsa da, bunlar yıkanır ve kefenlenir.
Kabirdeki hayat, bir bakımdan, dünya hayatına benzediği için, meyyit terakki eder, derecesi yükselir. Kabir hayatı, insanlara göre değişir. Peygamberler, kabirlerinde namaz kılar buyuruldu. Peygamber efendimiz, mirâc gecesinde, Musa aleyhisselamın kabri yanından geçerken, mezarda namaz kılarken gördü. Kabir hayatı, şaşılacak bir şeydir. Bunlardan az bir şey bildirilse, akıl ermez, fitnelere, karışıklığa sebep olur. Cennetin tavanı, Arş'tır. Fakat, kabir de, Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Akıl gözü bunu göremiyor. Kabirdeki şaşılacak şeyler, başka bir gözle görülüyor. Evet iman, inanmak, nasıl olursa olsun, azaptan kurtulmaya sebeptir. Fakat, o güzel kelimenin, Kelime-i tevhidin Hak teâlâ tarafından kabulü için, dünyada İslamiyete uymak, salih amelleri işlemek lazımdır.
Ölmemek için, veba hastalığı bulunan yerden kaçmak büyük günahtır. Muharebede, düşman karşısından kaçmak gibidir. Veba bulunan yerden kaçmayıp sabreden kimse, ölünce, şehitlerin sevabına kavuşur. Kabir sıkıntısı çekmez. Sabreden kimse, ölmezse, gaziler sevabına kavuşur.”
.Peygamber Efendimizi vesile etmek
2020-09-28 02:00:00
Peygamberlerin, velilerin ruhlarından yardım istemek, Allahü teâlânın yarattığı bu sebeplere yapışmaktır.
Sual: Peygamber efendimizin ve evliyanın ruhlarını vesile ederek yardım istemek, dua etmek, şirk midir?
Cevap: Resulullah efendimizden ve evliyadan şefaat istemek, İsti'âne etmek, yani yardım istemek, Allahü teâlâyı bırakmak, Onun yaratıcı olduğunu unutmak demek değildir. Bulut vasıtası ile Allahü teâlâdan yağmur beklemek, ilaç içerek Allahü teâlâdan şifa beklemek, top, bomba, füze, tayyare kullanarak Allahü teâlâdan zafer beklemek, hep Allahü teâlâdan İsti'ânedir. Bunlar sebeptir. Allahü teâlâ, her şeyi sebeple yaratmaktadır.
Bu sebeplere yapışmak, şirk değildir. Peygamberler hep sebeplere yapıştılar.
Allahü teâlânın yarattığı suyu içmek için çeşmeye, Onun yarattığı ekmeği yemek için fırıncıya gidildiği ve Allahü teâlânın zafer vermesi için, harp vasıtaları ve talim terbiye yapıldığı gibi, Allahü teâlânın duayı kabul etmesi için de, Peygamberin, evliyanın ruhlarına gönül bağlanır. Allahü teâlânın elektromagnetik dalgalarla yarattığı sesi almak için radyo kullanmak, Allahü teâlâyı bırakıp bir kutuya başvurmak değildir. Çünkü, radyo kutusundaki aletlere o özellikleri, o kuvvetleri veren Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, her şeyde, kendi kudretini gizlemiştir.
Müşrik, puta tapar, Allahü teâlâyı düşünmez. Müslüman, sebepleri, vasıtaları kullanırken, sebeplere, mahluklara, tesir, hassa veren Allahü teâlâyı düşünür. İstediğini Allahü teâlâdan bekler. Geleni Allahü teâlâdan bilir. Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler bunun böyle olduğunu göstermektedir. Yani, müminler her namazda Fatiha suresini okurken; (Yâ Rabbî, dünyadaki arzularıma, ihtiyaçlarıma kavuşmak için maddi, fenni sebeplere yapışıyor ve bana yardım etmeleri için, sevdiğin kullarına yalvarıyorum. Bunları yaparken ve her zaman, dilekleri verenin, yaratanın yalnız Sen olduğuna inanıyorum. Yalnız Senden bekliyorum!) demektedir. Her gün böyle söyliyen müminlere müşrik denilemez.
Peygamberlerin, velilerin ruhlarından yardım istemek, Allahü teâlânın yarattığı bu sebeplere yapışmaktır. Bunların müşrik olmadıklarını, halis mümin olduklarını Fatiha sûresinin bu âyeti açıkça haber vermektedir. Hâlbuki Vehhabiler maddi, fenni sebeplere yapışıyor, nefislerinin isteklerine kavuşmak için, her vesileye, her çareye başvuruyorlar.
.Fıkıh ilminin kısımları
2020-09-27 02:00:00
Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek, her Müslümana farzdır.
Sual: Fıkıh ilminin kıymeti ve kısımları nelerdir?
Cevap: Fıkıh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır:
1-İbâdât olup, beşe ayrılır: Namaz, oruç, zekât, hac, cihad. Her birinin dalları çoktur. Görülüyor ki, cihada hazırlanmak ibadettir. Peygamber efendimiz din düşmanları ile cihadın iki türlü olduğunu bildiriyor. İş ile, söz ve yazı ile. İş ile cihada hazırlanmak, yeni silahları yapmasını ve kullanmasını öğrenmek farzdır. Bu cihadı devlet yapar. Milletin, devlet kanunlarına, emirlerine uyarak cihada iştirak etmesi farzdır. Zamanımızda ikinci savaş, yani dinsizlerin yazı ile, film ile, radyo ile, her çeşit propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihaddır.
2-Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.
3-Mu'âmelât olup, alışveriş, kira, şirketler, faiz, miras... gibi birçok bölümleri vardır.
4-Ukûbât, yani cezalar olup, başlıca beşe ayrılmaktadır. Kısâs, sirkat, zina, kazf, riddet, yani mürted olmak cezalarıdır.
Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek, her Müslümana farzdır. Münâkehât ve mu'âmelât kısımlarını öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Yani, başına gelenlerin öğrenmesi farz olur. Tefsir, hadis ve kelâm ilimlerinden sonra, en şerefli ilim, fıkıh ilmidir. Aşağıdaki hadis-i şerifler, fıkhın ve fıkıh âlimlerinin şerefini göstermeye kâfidir:
(Allahü teâlâ, bir kuluna iyilik etmek isterse, onu fakih yapar.)
(Bir kimse fakih olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir.)
(Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakih olandır.)
(Şeytana karşı bir fakih, bin âbidden, ibadeti çok yapandan daha kuvvetlidir.)
(Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.)
(İbadetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.)
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin üstünlüğü, bu hadis-i şeriflerden de anlaşılmaktadır.
Hanefî mezhebindeki dinî hükümler, Eshab-ı kiramdan olan Abdullah ibni Mes'ûd hazretlerinden başlayan yol ile meydana çıkarılmıştır. Yani mezhebin reisi olan İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri, fıkıh ilmini, Hammâd'dan, Hammâd da, İbrâhîm-i Nehaî'den, bu da, Alkama'dan, Alkama da, Abdullah bin Mes'ûd hazretlerinden, bu da Resûlullah efendimizden almıştır.
.Cemaleddin-i Efgani, din düşmanı mı?
2020-09-26 02:00:00
Şeyhülislâm Hasan Fehmi Efendi onun kâfir olduğuna fetva verdi.
Sual: Bazılarının övdüğü Cemaleddin-i Efgani, bir âlim mi yoksa din düşmanı mıdır?
Cevap: Bu konuda Fâideli Bilgiler isimli kitapta şu bilgiler verilmektedir:
“Cemaleddin-i Efgani, h. 1254’te Afganistan'da doğdu, h.1261’de Kabil'e geldi. On sene kaldı. Felsefe kitapları okudu. Bir aralık, Ruslara Afganistan hakkında casusluk yaptı. Ruslardan çok para aldı. H. 1285’de Mısır'a geldi. Mason oldu. Âli Paşa, bunu İstanbul'a getirdi, vazife verdi. O zaman, İstanbul dârülfünûn, yani üniversite rektörü bulunan ve sadrazam Reşid Paşa tarafından Paris'te yetiştirilmiş olan ve kâfir olduğuna fetva verilen, mason Hasan Tahsin tarafından buna o sene konferanslar verdirildi. Fakat, ulu orta konuşunca, o zamanın Şeyhülislâmı olan Hasan Fehmi Efendi tarafından kâfir olduğuna fetva verildi. Hasan Fehmi Efendi, Osmanlı devletinin 110. Şeyhülislâmı idi. Müderris yani üniversite din bilgileri profesörü oldu. Çeşitli vazifelerde yükseldikten sonra, şeyhülislâm oldu. Sultan Aziz Mısır'a gittiği zaman, hatib efendinin okuduğu hutbeyi bu hazırlamıştı. Mısır âlimleri, ilimdeki kudretini takdir ettiler. İşte bu âlim, ağır basarak, Cemaleddin rezil oldu. Âli Pâşa, bunu İstanbul'dan çıkarmaya mecbur kaldı. Mısırlı Edib İshak'ın Eddürer adındaki kitabında, Cemaleddin'in Mısır'da mason locası başkanı olduğu yazılıdır. Mısrlılara ihtilal fikirleri aşıladı. Mısır Müftüsü Muhammed Abduh ile dost oldu. Reformist düşüncelerini ona aşıladı. Muhammed Abduh bir yazısında;
“Cemaleddin'i görmeden önce, gözüm kör, kulağım sağır, dilim dilsiz imiş” diyor.
Londra'da ve Paris'te, 'dinde reform' diye çok zararlı yazılar yazdı. M. 1886’da İran'a geldi ve rahat durmadı. Zincirlere bağlanarak, 500 süvari ile Osmanlı hududuna bırakıldı. Bağdat'a, Londra'ya gitti. İran aleyhinde yazılar yazdı. Oradan İstanbul'a geldi. Burada da, Behailerle iş birliği yaparak, dini siyasete alet etti. İran'da fesat çıkarmaya uğraştı. Bir sene sonra, çenesinde kanser çıkarak, 1897 yılında öldü. Maçka Kışlası yanında, şeyhler mezarlığına gömüldü. Bir Amerikalı, bu masona mezar yaptırdı. İkinci Cihan Harbi'nden sonra kemikleri Afganistan'a götürüldü. Masonlar, bunun İslam düşmanlığını, ihtilalci ve fesatçı hareketlerini başka türlü yazıyorlar.
.Namazın vacipleri nelerdir?
2020-09-25 02:00:00
Namazda Fatiha suresini okumak, Fatihadan sonra bir sure veya âyet okumak vaciptir.
Sual: Namaz kılarken uyulması gereken vacipler nelerdir?
Cevap: Namazda Fatiha suresini okumak, Fatihadan sonra bir sure veya âyet okumak, Fatihayı ve zamm-ı sureyi farzların birinci ve ikinci rekatlerinde, vacip ve sünnetlerin her rekatinde okumak, secdeleri birbiri ardınca yapmak, ikinci rekatte teşehhüd miktarı oturmak, son rekatte otururken, Ettehıyyâtü okumak, rükuda ve iki secdede tadil-i erkan, yani sübhânallah diyecek kadar hareketsiz durmak vacib, daha çok durmak sünnettir, kavmede ve celsede tumaninet, sübhânallah diyecek kadar durmak, namaz sonunda esselâmü... demek, kunut duası okumak, imamın, sabah, cuma, bayram, teravih, vitir namazlarında ve akşam ile yatsının ilk iki rekatinde yüksek sesle okuması, imamın ve yalnız kılanın öğle ve ikindi farzlarında ve akşamın üçüncü, yatsının üçüncü ve dördüncü rekatlerinde hafîf sesle okumaları vaciptir.
Sual: Namazda hafif sesle veya sesli okumanın ölçüsü nedir?
Cevap: Bu konuda Bezzâziyyede deniyor ki: “Hafif sesle okuyanı bir iki kişinin işitmesi mekruh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir.”
Sual: Yapılan her tövbe, istiğfar, kabul edilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Rıyâd-un-nâsıhînde buyuruluyor ki: “Tövbe ve istiğfar kalb ile, dil ile ve günah işleyen aza ile birlikte olmalıdır. Kalb pişman olmalı. Dil, dua etmeli, yalvarmalı. Âzâ da günahtan çekilmelidir.” Birçok âyet-i keremede mealen; (Beni çok zikir edin) ve İzâ câe suresinde mealen; (Bana istiğfar edin. Dualarınızı kabul ederim, günahlarınızı affederim) buyuruldu.
Sual: Mahşer günü hesaptan sonra, cennete gidecek olanlardan fakir olanlar, zenginlerden önce mi gideceklerdir?
Cevap: Bu ümmetin fakirlerinin zenginlerinden yarım gün önce cennete girecekleri bildirildi. Bu yarım gün, beşyüz dünya senesidir. Çünkü, Allahü teâlânın bildirdiği bir gün, bin dünya senesi kadar zamandır. Böyle olduğu Hac sûresinde açıkça bildirilmiştir. Niçin bu kadar zaman olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Çünkü ahırette, dünyada bulunan gece, gündüz, ay, sene yoktur. Cennete erken girecekleri bildirilen fakirler, İslamiyete uyan ve sabreden fakirlerdir. İslamiyete uymak, İslamiyetin emirettiklerini yapmak ve yasak ettiklerinden sakınmak demektir.
.Dinin emirlerinde adaletsizlik yoktur
2020-09-24 02:00:00
Gündüz ve gece müddetleri birbirinden farklı olan memleketlerde tutulan orucun mükafatı...
Sual: Papazlar başta olmak üzere, bazı Müslüman görünen kişiler, kutuplardaki gündüz ve gecenin zaman zaman farklı olması sebebiyle, İslamiyetin emirlerinde adalet yoktur, kutuplardakiler daha uzun oruç tutuyorlar, adalete aykırıdır demektedirler. Bunlara nasıl bir cevap vermelidir?
Cevap: Gündüz ve gece müddetleri birbirinden farklı olan memleketlerde, diğer memleketlerden birkaç saat fazla oruç tutanlar, amelleri nisbetinde ilahi mükafatlara mazhar olacakları için, adalet-i ilahiyyeye asla zıt olamaz.
Kutuplarda, birkaç ay devamlı gece, birkaç ay devamlı gündüz olur. Böyle yerlerde oruç tutanlar için, bir külfet yoktur. İslam dininde güçlük olmadığını ve bir kişiye, yapamayacağı, takat getiremeyeceği şey teklif edilmediğini, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerimde açıkça bildirmiştir. Mesela, abdestte yıkanması emredilen, farz olan uzuv dörttür. Bir kimsenin iki ayağı kesik olsa abdest azası üçe iner. Bir kimse, ayakta namaz kılmaya gücü yetmezse, oturarak namazını kılabilir. Buna da gücü yetmezse, ima ile kılabilir. Ramazan ayında, Müslümanlara oruç tutmak farzdır. Fakat, bir kimse hasta olsa veya üç günlükten daha uzak bir yere sefere çıksa, oruç tutmak farzı üzerinden muvakkaten, geçici olarak kalkar. Daha sonra, müsait bir vaktinde tutamadığı oruçlarını kaza eder.
Gece ve gündüz müddetleri, iki üç ay ve daha fazla devam eden, kutup memleketlerinde olanlar da oruç tutarlar. Böyle memleketlerde ve gündüzleri, yirmidört saatten daha uzun olan günlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan en yakın bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyulur. Eğer oruç tutmazsa gündüzleri uzun olmayan yere gelince kaza eder. Ay'a giden Müslüman da sefere, yani yolculuğa niyet etmemişse veya orada ikamet etmeye niyet ederse, aynı şekilde oruç tutar.
***
Sual: İslamiyetin imanı giderir dediği küfür alametleri ve haram diye bildirdikleri, Müslümanlar arasında yayılınca küfür ve haram olmaktan çıkar mı?
Cevap: Haram işleyenler çoğalır, haramlar âdet hâline gelirse, yine helal olmazlar. Küfür alametleri de, âdet olur, Müslümanlar arasına yayılırsa, İslam âdeti olmaz, küfür alameti olmaktan çıkmazlar. Sadece mubah olan âdetlerde ve fen bilgilerinde zamana uyulur.
.İlim, amel ve ihlas şarttır
2020-09-22 02:00:00
Bu üç temel şeye malik olan Müslümana İslam âlimi ve Hakiki Müslüman denir.
Sual: Bir Müslümanda ilim ve amel olsa fakat bu kimsenin ihlası olmasa, bu kimse salih, hakiki bir mümin olabilir mi?
Cevap: İslam dininin temeli üçtür. Bunlar; ilim, amel ve ihlastır. İlim, iman, fıkıh ve ahlak bilgileridir. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenilir. Amel, bu bilgilere uygun işlerdir. İhlas, ilmin ve amelin, Allah rızası için, yani Allahü teâlânın sevgisini kazanmak için elde edilmesidir. Bu üç temel şeye malik olan Müslümana İslam âlimi ve Hakiki Müslüman denir. Bu üç temel şeyden biri noksan olup da, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymayan yazılar ve konuşmalar yayınlayarak, kendisini İslam âlimi tanıtan kimse, kötü din adamı ve zındıktır. Mesela, din bilgisi çoktur ve her ibadeti yapar, fakat ihlası yok ise, yani bunları mal, mevki ve şöhret kazanmak gibi, dünyalık elde etmek için yapan kimse, Hakiki Müslüman değildir.
Sual: Bir Müslüman, kalbinin günah kirlerinden temizlenmesi için ne yapması lazımdır?
Cevap: İtikadı düzelttikten ve fıkhın emirlerini yaptıktan sonra, bütün zamanları, Allahü teâlânın zikri ile geçirmelidir. Kalbi temizlemek için, zikre İslam âlimlerinin bildirdiği gibi, devam etmelidir. Zikre, yani kalbin, Allahü teâlâyı hatırlamasına, anmasına mâni olan her şeyi, kendine düşman bilmelidir. İslamiyete ne kadar çok yapışılırsa, Onu anmanın lezzeti artar. İslamiyete uymakta, gevşeklik, tembellik arttıkça, o lezzet de azalır ve kalmaz olur ve kalb kararıp, temizliği azalır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Dünyaya düşkün olmak, kalbdeki imanı zayıflatmaktadır. Bir kimse, nefislerinin esiri olan gafil insanların sohbetlerinden, sözlerinden, yazılarından, kitaplarından uzaklaşırsa ve nefsi tezkiye olursa, yani inkâr hastalığından kurtulursa, bu dâhili ve harici düşmanlardan kalbe hastalık gelmez. Mevcut hastalık da, İslamiyete uyarak, istiğfar okuyarak tasfiye edilince, kalb hakiki imana kavuşur.”
Sual: Dinimizin bildirdiği farz ve haramlardan lazım olanları, bir Müslümanın öğrenmemesi günah olur mu, imanı tehlikeye sokar mı?
Cevap: İman edilecek şeyleri ve farzlardan, haramlardan meşhur olanları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır. Bunları öğrenmemek haramdır. İşitip de, öğrenmeye ehemmiyet vermemek ise küfür olur.
.Karz-ı hasen ne demektir?
2020-09-18 02:00:00
Ödünç vermek, aldım, verdim gibi sözleşme ile sahih olur.
Sual: Karz-ı hasen vermek ne demektir, nasıl verilir, ödeme zamanı nasıl olmalıdır?
Cevap: Ödünç vermeye Karz-ı hasen denir ki çok sevaptır. Çarşıda, pazarda misli yani benzeri bulunan her şeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere vermeye, Karz-ı hasen denir. Ödünç vermek, aldım, verdim gibi sözleşme ile sahih olur. Bir altın ödünç alan, bir altını öder. Değeri değişti diyerek önceki veya sonraki değerde gümüş veya kâğıt lira veremez. Bunlar yerine altın da veremez. Alacaklı kabul ederse caiz olur. Bir kimse gücü varken borcunu ödemezse, alacaklı veya başkası, bundan zor ile alabilir. Hamza Efendi risâlesi şerhinde buyuruluyor ki:
“Ödünç verirken, zaman tayin etmemelidir. Çünkü, zaman tayin ederse, malı, misli ile veresiye satmış olur. Bu ise faiz olur. Senede ödeme tarihi koymamakla, ödünç veren kimse, verdiğini geri almak hakkına her zaman malik olmakta, belli bir zamanı beklemek zorunda kalmamaktadır. Zaman tayin etmeksizin ödünç vermeli ve arzu ettiği zaman isteyip geri almalıdır. Cahillerin, ödünç verilen şeyin ödenmesi istenirse, sevabı kalmaz demeleri, doğru değildir. Kalb kırmayarak, başa kakmayarak, hakkını istemek caizdir. Kalb kırmak, ayrı bir günahtır.”
Sual: Hanefi mezhebinde olup da ödünç vermek isteyen kimse, zaman tayin etmek isterse ne yapması lazımdır?
Cevap: Bu konuda Eşbâhta deniyor ki:
“Ödünç verirken, senede ödeme tarihi koyabilmek yollarından biri de, Mâliki mezhebini taklit etmektir. Mâliki mezhebinde, ödünç verirken, ödeme zamanının bildirilmesi lazımdır.” Mîzân-ül-kübrâda da deniyor ki:
“Mâliki mezhebinde, ödünç verilen malı ve satış semenini, ödeme zamanından önce veya sonra isteyemez. Zamanında istemesi lazımdır.”
Fakat, başka mezhebi taklid etmek, ancak, sıkışık durumlarda caiz olur. Taklid edilen mezhebin o kunudaki bütün şartlarını öğrenip bunlara uymak lazım olur.
Sual: İlmihal kitaplarında geçen mürâhık ne demektir, kimlere denir?
Cevap: Oniki ve dokuz yaşlarını doldurup da, baliğ olmamış çocuğa Mürâhık denir.
Sual: Ödünç verirken, şunu da verirsen diye şart koşmak günah mı olur?
Cevap: Ödünç verirken bir menfaati şart koşmak faiz olur. Haram olur. Ancak şart koşmadığı hâlde, öderken ayrıca bir şey fazla vermek de caizdir.
.Yolda, sokakta bulunanı almak
2020-09-17 02:00:00
Lukata, yerde bulunup, sahibi belli olmayan mal demektir.
Sual: Sokakta bulunan yiyecek, giyecek ve benzeri şeyleri oradan almanın, kullanmanın dinen hükmü nedir, bunlar alınabilir mi?
Cevap: Lukata, yerde bulunup, sahibi belli olmayan mal demektir. Sahibine vereceğinden emin olanın, bu malı korumak için alması sünnettir. Yerde helak olacak ise, alması farz olur. “Arayan olursa bana gönderin!” diyerek iki kimseyi şahit yapar ve kalabalık bir yerde tarif ederek sahibini arar. Sahibi çıkıncaya veya durmakla bozuluncaya kadar saklarken helak olursa ödemez. Sahibi çıkmayacağını veya bozulacağını anlarsa, artık aramaz. Beyt-ül-mâla verir. Beyt-ül-mâl yoksa, zengin ise, fakir olan anasına, babasına, evladına ve zevcesine, hanımına sadaka verir. Bunlar, kendisine hediye ederlerse, kendi de kullanabilir. Şafiide, bunlara vermeden de kullanabilir. Fakir ise, kendi de kullanabilir. Sahibi sonra çıkarsa, ya kabul eder, yahut, bulana veya fakire tazmin ettirir. Kabul eden veya tazmin eden sevap kazanır. Dürr-ül-müntekâda ve Hindiyyede deniyor ki:
“Para, şeker serpilince, atılınca, bunları kapan, yerden ve başkasının üstünden alan, buna malik olur. Umumi bir yerden çıkan, nalın, terlik veya ayakkabısının alınmış olduğunu görse, yerine bırakılanı kullanması caiz olmaz. Bunu götürüp sadaka verir, fakir de, buna hediye ederse, caiz olur.”
Ağaçtan sokağa düşmüş meyveleri, köyde de, şehirde de, sahibinin yasakladığı bilinmedikçe, herkesin alıp yemesi caizdir.
Sual: Birinin bahçesine giren sahipsiz bir hayvana, bahçe sahibi benim diyerek sahip çıkabilir mi?
Cevap: Bir bahçede kuş yavrulasa veya yumurtlasa veya sahipsiz hayvan girse, bunlar, alanın olup, bahçe sahibinin olmaz. Bahçe sahibi görüp, kapıyı kaparsa bahçe sahibinin olur. Bir bahçeye arılar gelip bal yapsa veya bahçede ağaç çıksa veya sular kum getirip o bahçeye yığsa, bunlar bahçe sahibinin olur.
Sual: Köpeği, işe yarayan hayvanları ve kuşları satmakta mahzur var mıdır?
Cevap: Köpeği ve diğer işe yarayan hayvanları, kuşları satmak, dinen caizdir.
Sual: Mal sahibi, malını bir kişi ile pazarlık yapıp ona satsa, satın alan, parayı vermeden ve malı almadan ortadan kaybolsa, bu mal başkasına satılabilir mi?
Cevap: Müşteri, parayı vermeden ve malı almadan kaybolsa, o mal, başkasına satılır.
.Çocuğun alışveriş yapması
2020-09-16 02:00:00
Alışverişin sahih olması için, alıcı ve satıcının akıllı olması şarttır.
Sual: Küçük çocukların alışveriş yapmaları dinimiz açısından uygun mudur?
Cevap: Alışverişin sahih olması için, alıcı ve satıcının akıllı olması şarttır. Baliğ olan akıllı insanın alışverişi her zaman sahihtir. Baliğ olmayan akıllı çocuğun alışverişi, velisinin izin vermesi ile sahih olur. Hamza Efendi, Bey' ve şirâ risâlesi şerhinde buyuruluyor ki:
“Akıllı olmuş bir çocuk, şeker, meyve gibi kendine yarar şey isterse, ona satmak caiz değildir. Çünkü, velisi izin vermemiş demektir. Eğer tuz, pirinç gibi şey isterse, satmak sahih olur. Çünkü, velisinin izin verdiği anlaşılır. Bunun izin ile alışveriş etmesi caizdir. Çocuk akıllı olmamış ise, velisinin izni olsa da, alışveriş etmesi sahih olmaz. Veli, babasıdır. Baba olmaz ise, babanın vasi ettiğidir. Bu da olmaz ise, babanın babasıdır. Bu da yok ise bunun vasi ettiğidir. Bu da olmaz ise, kadı, hâkimdir veya kadının yani hâkimin vasi tayin ettiği kimsedir. Ana, kardeş ve amca veli olmaz. Ancak, kadı veya velilerden biri bunları vasi yaparsa olabilirler. Çocuk, yedi yaşında akllı olur. Oniki yaşında olan oğlan ve dokuz yaşında olan kız, baliğ olduğunu söyleyince kabul edilir. Onbeş yaşını doldurunca hayız ve meni olmasa da, baliğ sayılırlar. Yedi ile onbeş arasında iken, akıllı çocuk denir.”
Sual: Namazdaki hatadan dolayı secde-i sehiv nasıl yapılır?
Cevap: Secde-i sehiv yapmak için, bir tarafa selam verdikten sonra, iki secde yapıp oturulur ve namaz tamamlanır. İki tarafa selam verdikten sonra veya hiç selam vermeden de, secde-i sehiv yapmak caizdir.
Sual: Namazda kaç rekat kıldığını unutan bir kimse, ne yapması gerekir?
Cevap: Bir kimse, kaç rekat kıldığını unutsa, bu şaşırması, ilk olarak başına geldi ise, selam verip namazı tekrar kılmalıdır. Şaşırmak âdeti ise, düşünüp, çok zan ettiğine göre kılar. Kuvvetli zan edemezse, az kıldığını kabul ederek namazını tamamlar. Namazı kıldığında şüphe eden kimse, vakit çıkmadı ise, tekrar kılar. Çıktı ise kılmaz.
Sual: Büluğ çağı, kız ve erkek çocuklarda kaç yaşında başlar?
Cevap: Mecellenin 986. maddesinde deniyor ki:
“Bülûğ çağının başlangıcı, erkeklerde on iki ve kızlarda dokuz yaşları doldurmaktır. Sonu ise, ikisinin de onbeş yaştır. Onbeş yaşını tamamlayınca baliğ sayılırlar.”
.Abdestin farzı dörttür
2020-09-15 02:00:00
Şâfii ve Mâlikî mezheblerinde niyet farzdır ve kalb ile olur.
Sual: Hanefi mezhebinde abdest alırken niyet etmek de abdestin farzlarından mıdır?
Cevap: Hanefi mezhebinde, abdestin farzı dörttür: Yüzü, bir kerre yıkamak. Yüz, iki kulak memesi ve saç kesimi ile çene arasıdır. İki kolu, dirsekleri ile birlikte, bir kerre yıkamak. Başın dörtte bir kısmını meshetmek, yani yaş eli başa sürmek. İki ayağı, iki yandaki topuk kemikleri ile birlikte, bir kerre yıkamaktır. Şâfii ve Mâlikî mezheblerinde niyet de farzdır. Niyet, kalb ile olur, söylemek farz değildir. Mâliki mezhebinde abdeste başlarken niyet şarttır. Kulak memesi hizasındaki deri ve saçlar, Hanefîde yüzdendir, yıkamak farzdır. Mâlikide baştandır, meshetmesi farz olur. Şâfii mezhebinde yüzü yıkarken niyet etmek lazımdır. Su yüze değmeden önce niyet ederse, abdesti sahih olmaz. Yüz üzerindeki sakalı yıkamak farzdır. Sarkan sakalı, diğer üç mezhebde yıkamak farzdır. Şîiler, ayaklarını yıkamıyor, çıplak ayak üzerine meshediyorlar.
Sual: Namaz kılarken, namazla alakası olmayan fazladan yapılan bazı hareketler, namazı bozar mı?
Cevap: Namazdan olmayan fazla hareketler, namazı bozar. Rükuyu ve secdeleri çok yapmak ve abdest almaya gitmek bozmaz. Akrep, yılan öldürmek gibi özürlü çok hareketler de namazı bozmaz. Bir elin hareketi üçten az olursa bozmaz. İki el ile bir hareket de, namazı bozar denildi. Namaz içindeki tekbirlerde, elleri kulaklara kaldırmak bozmaz, mekruhtur.
Sual: Kur’ân-ı kerimdeki secde âyetleri okunduğunda, sadece okuyan mı secde eder?
Cevap: Kur’ân-ı kerimde, ondört yerde, secde âyeti vardır. Bunlardan birini okuyanın veya işitenin, manasını anlamasa da, bir secde yapması vaciptir. Başkasının okuduğu yerde bulunan, fakat işitmeyen kimse, secde etmez. Secde âyetini yazan, heceleyen, secde yapmaz. Tercümesini okuyan veya işiten, bunun secde âyeti olduğunu anlarsa, secde yapar.
Sual: Secde âyetleri okunduğunda, bunlar için tilâvet secdesi nasıl yapılır?
Cevap: Tilâvet secdesini yapmak için, abdestli olarak, kıbleye karşı ayakta durup, elleri kulaklara kaldırmadan, Allahü ekber diyerek secdeye yatılır. Üç kerre "Sübhâne rabbiyel-a'lâ" denir. Sonra "Allahü ekber" deyip ayağa kalkınca, secde-i tilâvet tamam olur. Önce niyet etmek lazımdır, niyetsiz yapılırsa kabul olmaz.
.Abdestsiz namaz kılan...
2020-09-14 02:00:00
Abdestsiz olduğunu bilerek zaruretsiz namaz kılanın imanı gider!
Sual: Abdestinin olmadığını bildiği hâlde, bu şekilde abdestsiz olarak namaz kılan kimsenin imanı gider mi?
Cevap: Bu konuda Halebî-i sagîrde buyuruluyor ki:
“Abdestin farzları, sünnetleri, edebleri ve müfsitleri, yasak olan şeyleri vardır. Abdestsiz olduğunu bilerek zaruretsiz namaz kılan kimsenin imanı gider, kâfir olur. Namaz kılarken abdesti bozulan Hanefi, hemen omuzuna selam verip, namazdan çıkar. Vakit çıkmadan abdest alıp, namazını baştan tekrar kılar. Mâlikî mezhebinde veya taklid ediyorsa, namazı bozulmaz. O anda özür sahibi olur.”
Sual: Namazlardaki rekatlerin başlangıcı ve bitiş yerleri nerede başlar ve biter?
Cevap: Birinci rekat, namaza durunca, diğer rekatler ayağa kalkınca başlar ve tekrar ayağa kalkıncaya kadar devam eder. Son rekat ise, selam verinceye kadar devam eder. İki rekatten az namaz olmaz. Akşamın farzı ile vitirden başka, her namaz, çift rekatlidir. İkinci secdeden sonra, çift rekatlerde oturulur.
Sual: Namaz kılarken göğsün kıbleden çevrilmesi ve namaz içinde öne doğru biraz yürümenin namaza zararı olur mu?
Cevap: Namazda özürsüz olarak, göğsünü kıbleden çevirince, namaz hemen bozulur. Yüzünü, başka uzvunu çevirmek ise bozmaz, mekruh olur. Elinde olmayarak çevrilince, bir rükün devam ederse, bozar. Kıbleye karşı bir saf, bir buçuk metre kadar yürüyünce bozulmaz. Kıbleye karşı değilse veya kıbleye karşı devamlı olarak daha çok yürürse, bozulur. Bunun için, yürüyerek namaz kılmak caiz değildir.
Sual: Necaset bulunan yere temiz bir şey sererek bu necasetin üstüne serilen temiz şey üzerinde namaz kılınabilir mi?
Cevap: Namaza necis yerde durmak ve secde etmek, namazı bozar. Necis yere temiz bir şey serilirse, bozulmaz. Giyilmiş olan ayakkabı, elbise, insanın derisi demektir. Palto ucunu pis yere getirip secde edilemez. Paltoyu çıkarıp da sermelidir. Necaset bulaşmış ayakkabı ile cenaze namazı kılınmaz.
Sual: Abdestinin olup olmadığında veya namazdaki rükünlerde şüpheye düşen nasıl hareket eder?
Cevap: Bir kimse, İftitah tekbirini söyledi mi, abdesti var mı, elbisesi temiz mi, başını meshetti mi diye şüphe ederse, ilk olarak şüphe etti ise, namazı bozup tekrar kılar. Abdest almaz. Elbisesini yıkamaz. Her zaman şüphe ediyorsa, namazı bozmaz, tamamlar.
.Namazda abdest bozulursa
2020-09-13 02:00:00
Namazda iken, abdestini, guslünü bozacak bir şey yapmak haramdır.
Sual: Namaz kılarken son rekatte otururken abdest bozulursa, bu namazı abdest alıp tekrar mı kılmak gerekir?
Cevap: Namazda iken, abdestini, guslünü bozacak bir şey yapmak haramdır. Son rekatte teşehhüt miktarı oturmadan önce yaparsa, namazı hemen bozulur. Teşehhüt miktarı oturduktan sonra yaparsa, namazı tamam olur. Teşehhüt miktarı oturmadan evvel, abdesti kendiliğinden bozulursa, hemen gidip tazeleyip, namazına devam edebilir ise de, baştan kılması efdaldir.
Teşehhüt miktarı oturduktan sonra, abdest kendiliğinden bozulursa, hemen abdest alıp vacib olan selamı verirse, yahut abdest almayıp, namazı bozan bir şey yaparsa, mesela selam verirse, namazı tamam olur.
Bir kimsenin tekrar tekrar abdesti bozulursa veya abdest almak kendine güç gelirse, bu kimsenin gusül, abdest ve namazda Mâlikî mezhebini taklit etmesi iyi olur. Çünkü Mâlikî mezhebinde, böyle özürler sebebiyle hastaların, ihtiyarların namazları bozulmaz.
Sual: İkindi namazının sünneti ile, öğle namazının ilk sünnetinin kılınışları farklı mıdır?
Cevap: İkindi ve yatsının ilk sünnetleri, Gayr-ı müekkededir. Bunların ikinci rekatlerinde otururken, ettehıyyâtüden sonra, Allahümme salli, Allahümme barik sonuna kadar okunur. Ayağa kalkınca, üçüncü rekaatte, önce Besmele çekmeden, Sübhâneke okunur. Hâlbuki, öğle namazının ilk sünneti Müekkeddir, yani, kuvvetle emrolunmuştur, sevabı daha çoktur. Bunda, birinci oturuşta, farzlarda olduğu gibi, yalnız ettehıyyâtü okunup, sonra üçüncü rekat için, hemen ayağa kalkılır. Kalkınca, önce Besmele çekip, doğruca Fatiha okunur.
Sual: Öğlenin, yatsının ve akşam namazının sonunda ayrıca kılınan nafile namazlar var mıdır?
Cevap: Öğlenin ve yatsının farzından sonra dört rekat ve akşamın farzından sonra altı rekat daha namaz kılmak müstehabdır, çok sevaptır. Hepsini bir selam ile veya iki rekatte birer selam ile kılınabilir. Her iki şekilde de, ilk iki rekatleri, son sünnetler yerine sayılır. Bu müstehab namazları, son sünnetlerden sonra ayrıca kılmak da olur.
Sual: Namazda iken, birinin sözü ile yerini değiştirmek namazı bozar mı?
Cevap: Başkasının sözü ile yerini değiştirmek veya yanına gelene, onun sözü ile yer açmak namazı bozar. Fakat, biraz sonra, kendiliğinden hareket ederse bozmaz.
.Bir felsten aşağı alışveriş yapmak
2020-09-07 02:00:00
Fülûs, felsler demektir. Bir felse, Türkçede mangır, fariside pul denir.
Sual: Bir felsin altında alışveriş olmaz deniyor. Fels ne demektir ve nasıl hesaplanmaktadır ve ne yapmak gerekir?
Cevap: Bu konuda Seâdet-i Ebediyye kitabının Bey ve Şira yani alışveriş bahsinde buyuruluyor ki:
“Altından ve gümüşten başka madenlerden basılmış paralara, Fülûs denir. Eskiden, yalnız bakırdan, çeşitli ağırlıklarda fülûsler kullanılırdı. Fülûs, felsler demektir. Bir felse, Türkçede mangır, fariside pul denir. Bugünkü pul başkadır. Bir felsin ağırlığının bir santigramdan az olduğu, kitaplarda anlaşılmaktadır. Semen olarak kullanılan fülûsların itibari kıymetleri, yani rayiç değerleri, şimdi kullanılan kâğıt paralarda olduğu gibi, kendi değerlerinden kat kat fazladır ve hep değişmektedir. Evvelce yüz felsin, ortalama, bir dirhem gümüş kıymetinde olduğu, ibni Âbidînde, Bezzâziyyeden alınarak yazılıdır. Ahkam-ı islamiyyede yirmi miskal altın veya ikiyüz dirhem gümüş, fakirlik ile zenginliği ayıran mal miktarını gösterdiği için, bir miskal ağırlığındaki altın kıymetinin on dirhem ağırlığındaki gümüş kıymetine müsavi, eşit olduğu ve bir altın liranın, bir buçuk miskal ağırlığında olduğu zekât bahsinde bildirilmiştir. On dirhemin ağırlığı, yedi miskalin ağırlığı kadar olduğu için, bir miskal altının kıymeti, ahkam-ı islamiyyede yedi miskal gümüşün kıymeti kadardır. Bir felsin itibari kıymeti, şimdi bir altın liranın kıymeti olan kâğıt lira adedinin onbeşte biri kadar kuruş olmaktadır. Mesela, en ucuz altın liranın kıymeti 3.000 kâğıt lira ise, bu fülûsun itibari kıymeti 200 kuruş olur. Buna göre 2 liradan aşağı olan bir malın satılması caiz olmamaktadır. Bu kadar ucuz malın, bir fels değerinde olacak fazla miktarı için veya başka cins mallar ile birlikte tek bir sözleşme yaparak toptan satmak caiz olur.”
***
Sual: Haram olan şeyleri yemek ve içmek, insanın kalbini karartır mı?
Cevap: Haram yemek, kalbi karartır, hasta eder. Zünnûn-i Mısrî hazretleri buyuruyor ki:
“Kalbin kararmasının dört alameti vardır:
1-İbadetin tadını duymaz. 2-Allah korkusu, hatırına gelmez. 3-Gördüklerinden ibret almaz. 4-Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrayamaz.” Bunun için hadis-i şerifte;
(Beş vakit namazı kıldıktan sonra, çalışıp helal kazanmak, her Müslümana farzdır) buyuruldu.
.Zamana göre hükümler değişir mi?
2020-09-06 02:00:00
Mubah olan âdetlerde ve fen bilgilerinde zamana uyulur.
Sual: Bazıları, Mecellede “Zamanın değişmesi ile hükümler değişebilir” deniyor ki bu zamanda da bazı şeylerin değişmesi lazımdır diyorlar. Bunların bu sözünün gerçekle bir alakası var mıdır?
Cevap: Mecellenin 39. Maddesinde;
“Zamanın değişmesi ile, âdete dayanan hükümler değişebilir” deniyor. Fakat, Nass ile yani âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bildirilmiş olan ahkam yani hükümler hiçbir zaman değişmez. Her âdet, delil-i şeri olamaz. Bir âdetten hüküm çıkarılabilmesi için, bu âdetin Nasslara, âyet ve hadislere muhalif, aykırı olmaması ve salih Müslümanlar arasında Seleften gelmiş olması lazımdır. Haram, günah işleyenler çoğalır, haramlar, günahlar âdet hâline gelirse, yine helal olmazlar. Küfür alametleri de âdet olur, Müslümanlar arasına yayılırsa, bunlar da İslam âdeti olmaz, küfür alameti olmaktan çıkmazlar.
Mubah olan âdetlerde ve fen bilgilerinde zamana uyulur. Teknikte ilerleyenlere ayak uydurulur. Din bilgilerinde, ibadetlerde zamana uyulmaz. İman bilgileri de, din bilgileri de zamanla değişmez. Bunları değiştirmek, zamana uydurmak isteyenler, Ehl-i sünnetten ayrılır, kâfir veya sapık olurlar.
Sual: Bir ibadetin sahih olması ile kabul olması aynı mıdır, farklı mıdır?
Cevap: Bir amelin, ibadetin sahih olması başkadır, kabul olması başkadır. İbadetlerin sahih olmaları için, o ibadetin kendilerine mahsus şartları, farzları vardır. Bunlardan biri noksan olursa, o ibadet sahih olmaz, o ibadet yapılmamış olur. Cezasından, azabından kurtulamaz. Sahih olup da, kabul olmayan ibadet için azap yapılmaz ise de, o ibadetin sevabına kavuşamaz. Bunun için ibadetin sıhhatinin şartlarını bilmek lazımdır.
İbadetin kabul olması için, önce sahih olması, sonra da o ibadette kabul olma şartlarının bulunması da lazımdır.
Sual: Üzerinde kul hakkı bulunan kimse, sadece tövbe etmekle bunlardan kurtulabilir mi?
Cevap: Kul hakkından kurtulmak için, şartlarına uygun tövbe etmek ve hak sahipleri ile helalleşmek gerekir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri;
“Bir kimse, Peygamberin ameli gibi amel yapsa, fakat üzerinde yarım dank yani çok az kul borcu olsa, bunu ödemedikçe Cennete giremez” buyuruyor. Üzerinde kul hakkı bulunan kimsenin yaptığı duaların da kabul olmıyacağı kitaplarda bildirilmektedir.
.Hülle, aileyi koruyan kalkandır
2020-09-01 02:00:00
Müslüman bir erkek hülle korkusundan, boşama lafını ağzına bile alamaz!
Sual: Dinimizde hülle diye bir şey var mıdır, varsa bu ne demektir, nerede olur ve niçin yapılmaktadır?
Cevap: Müslüman bir erkek, hanımına, ric'î veya bâin üç talak verirse, yani başka başka üç zamanda birer kerre boşarsa yahut bir defa, “Üç kerre boşadım” derse, eski nikâh büsbütün bozulur. Bu kadını tekrar alabilmesi için, hülle lazım olur. Bu kadın, iddet zamanı içinde, hiç kimse ile evlenemez. Hülle demek, kadın başka erkekle nikâhlanıp, düğün olup, vaty olup, o erkek de boşayıp ve bundan sonra, tekrar iddet zamanı geçmek demektir. Ancak bundan sonra, birinci kocası, yeni bir nikâh ile tekrar alabilir. Bu ise, bir erkek için zillettir, aşağılıktır.
Allahü teâlâ, erkeklere boşamak hakkını verdi ise de, bu hakkı gelişigüzel kullanmamaları ve kadınların, erkeklerin elinde oyuncak olmamaları için, erkeklere bu hülle zilletini yüklemiştir. Hülle korkusundan Müslüman bir erkek, boşama lafını ağzına bile alamaz. Aile arasında boşanmak lafının, şakası bile olamaz. İbni Âbidînde deniyor ki:
“Hülle lazım olması için, dört mezhebde de, karı, koca arasındaki nikâhın kendi mezhebine göre sahih olması lazımdır. Fasit olan yani şantları yerine gelmemiş veya eksik olan nikâhta, üç kerre boşayınca, dört mezhebde de, hülle lazım olmaz. Mesela, nikâh yapılırken, kızın velisi bulunmayıp yalnız kız kabul etmiş ise, yahut nikâh kelimesi söylemeyip, mesela kabul ettim denilmişse veya iki şahit de fasık iseler, yani fasık, günahkâr oldukları biliniyorsa, Şâfii mezhebi taklit edilir. Şâfii mezhebine göre, bunların mevcut nikâhları fasit olduğu, yok sayıldığı için, talakları da sahih olmaz. Hülleye lüzum olmadan, Şâfii mezhebine uygun olarak yeniden nikâh yapmaları caiz olur. Şâfii mezhebini taklide başladıkları anda eski nikâhları batıl olur. Şâfii mezhebini taklide başlamadan önceki nikâhları ise batıl olmaz. Önceki evliliklerinin haram olmadığı ve mevcut çocukların gayrimeşru olmadıkları Bezzâziyye fetvâsında da yazılıdır. Nitekim, niyet etmeden aldığı abdest ile öğleyi kılan Hanefi mezhebindeki bir Müslümanın namazı sahih olur. İkindiden sonra, Şâfii mezhebini taklide başlarsa, niyet ederek yeniden abdest alması lazım olur ise de, kıldığı öğle namazını kaza etmesi lazım olmaz.”
.Zarar veren yiyecekleri yemek
2020-08-31 02:00:00
Yemesi, içmesi zararlı olanlar üçe ayrılır: Birincilerinin zararını herkes bilir.
Sual: Bazı kimselerin bedenine, yiyecek ve içeceklerden zarar verenler oluyor. Böyle kimselerin, bedenlerine zarar veren bu yiyecekleri yemeleri günah mı olur?
Cevap: Hadîka kitabında yemesi haram olanlar anlatılırken buyuruluyor ki:
“Yemesi, içmesi zararlı olanlar üçe ayrılır: Birincilerinin zararını herkes bilir çünkü bunlar öldürücüdür. Her türlü zehir, cam tozu, demir ve cıva bileşikleri, kireç ve benzerleri böyledir. Bunları yemek, içmek haramdır. İkincilerinin zararlı olduğu bilinir ise de, öldürücü değildirler. Toprak, çamur, kil ve benzerleri böyledir. Bunları çok yemek, içmek mekruh olup, zararsız miktarları mubahtır. Üçüncüleri, organlarında zafiyet, hastalık olanlara zarar verir, sağlam olanlara zarar vermezler. Bazı kimselere balık eti, süt, yumurta, pastırma, turşu, konserve eti, bal, zeytinyağı, biber zarar verir. Bunlar, yalnız zarar verenlere haram veya mekruh olur. Zarar vermeyenlere ise mubahtırlar.”
***
Sual: Âyet ve hadislerde açıkça bildirilmeyen bazı hükümleri, mezheb imamları bildirmektedir. Bunlar da sonradan çıkarılmış ve böylece bidat olmuş olmuyor mu?
Cevap: Ehl-i sünnet âlimlerinin ibadetlerde, ictihat ile buldukları bilgiler bidat değildir. Bu bilgileri bulurken isabet edememeleri de suç olmaz. Dört mezhebin imamları, bu bilgileri, İslamiyetin sahibinin izni ile, İslamiyetin bildirdiği delillerden, senetlerden çıkarmışlardır. Bu bilgiler, İslamiyeti değiştirmiş değil, İslamiyete yardımcı olmuşlardır. Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık olarak bildirilmiş şeylerde, zaten ictihat yapılmaz. Bunlar, olduğu gibi kabul edilir. Açık bildirilmemiş bir işi gösteren delili ararken, isabet edememek suç olmaz. Fakat bu delil yani doğru yol açık olup da, bu delili bulmakta yanılarak veya bir delilden çıkarılmayıp, akla uyarak yapılan ibadetler, bidat olur. Böyle reformlar, bir müekket sünnetin ortadan kalkmasına sebep olursa, günahı daha da çok olur.
***
Sual: Şu işim olursa, şu kadar Yasin okuyacağım, şu kadar tavaf yapacağım, salevat okuyacağım diye adak yapılabilir mi?
Cevap: Kur’ân-ı kerim okumayı ve tavaf etmeyi adamak caizdir. Peygamber efendimize her gün, belli sayıda salevat okumayı mesela, Delâil-i hayrât veya Câliyet-ül ekdâr okumayı adamak caizdir.
.Haram karışmıştır" diyerek yememek!
2020-08-30 02:00:00
“Haram olduğu açıkça bildirilmeyen her şey mubahtır.”
Sual: Zaman zaman, yurt dışında veya yurt içinde, çeşitli yiyecekler hakkında, "bunun içinde şu madde vardır yenmez" gibi sözler, yazılar dolaşmaktadır. Böyle durumlarda nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde; “Haram olduğu açıkça bildirilmeyen her şey, söz birliği ile mubahtır” deniliyor. Kimyâ-i se'âdet kitabında da buyuruluyor ki:
“Şunu iyi bilmelidir ki, insanlara, (Muhakkak helal olan, Allahü teâlânın helal bildiği şeyleri yiyiniz!) diye emrolunmadı. Bunu kimse yapamaz. Belki, (Helâl olduğunu bildiğinizi yiyiniz!) denildi. Haram olduğu meydanda olmayan şeyleri yiyiniz denildi ki, bunu herkes yapabilir. Nitekim, Resûlullah Efendimiz, bir müşrikin testisinden abdest aldı. Hazret-i Ömer, Hıristiyan kadının testisinden abdest aldı. Eshab-ı kiram, gayr-i müslimlerin verdiği suyu içerlerdi. Hâlbuki, pis, necis olan şeyleri yemek haramdır. Gayr-i müslimler ise, çok kerre pis olur. Elleri ve kapları alkollü olur. Hepsi, besmelesiz kesilen veya kesilmeyip başka suretle öldürülen hayvanları yerler. Fakat, pisliği görülmedikçe, temiz deyip yerlerdi. Aldıkları gayr-i müslim şehirlerinde, kitaplı kâfirlerden et, peynir satın alır, yerlerdi. Hâlbuki, o şehirlerde Müslüman olmayanlar arasında içki satan, faiz alıp veren ve dünyaya gönül bağlayan yok değildi.”
Haram olduğu, görerek veya adil bir Müslümanın haber vermesi ile anlaşılarak bilinirse, yememelidir. Fakat, sorup araştırmak lazım değildir.
***
Sual: Necis, pis şeyleri yiyen hayvanların etini yemek, sütünü içmek, dinimizce uygun mudur?
Cevap: Tezek ve başka necis, pis şeyleri yiyen hayvanın eti kokarsa, yanına yaklaşınca pis koku gelirse, eti, sütü ve teri necis olup, etini yemesi, sütünü içmesi mekruhtur. Bu hayvan, temiz şey ile beslenip, pis kokusu kalmazsa, o zaman caiz olur. Bunun için, tavuk üç gün, koyun dört, deve ve sığır ise, on gün hapsolunur, dışarı bırakılmaz.
***
Sual: İnanılması lazım olan şeyleri yani iman bilgilerini, farzları, haramları öğrenmemek de günah mıdır?
Cevap: İman edilecek şeyleri, farzlardan, haramlardan meşhur olanları, lüzumu kadar öğrenmek, herkese farzdır. Bunları öğrenmemek haramdır. İşitip de, öğrenmeye ehemmiyet vermemek ise küfür olur yani imanı gider.
.Aşûre günü
2020-08-28 02:00:00
"Aşûre gününün orucu, bir senelik geçmiş günahlara keffarettir."
Sual: Aşure gününün önemi nedir ve bu günde neler yapılmalıdır?
Cevap: Muharrem ayının onuncu gecesi, Aşûre gecesi, onuncu günü de Aşûre günüdür.
Muharrem ayı, Kur’ân-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biridir. Aşûre, bu ayın en kıymetli gecesi ve günüdür. Allahü teâlâ, birçok duaları Aşûre günü kabul buyurdu. Âdem aleyhisselâmın tövbesinin kabul olması, Nuh aleyhisselamın gemisinin tufandan kurtulması, Yunus aleyhisselamın balığın karnından çıkması, İbrahim aleyhisselamın Nemrud'un ateşinde yanmaması, İdris aleyhisselamın diri olarak göğe çıkarılması, Yakup aleyhisselamın, oğlu Yusuf aleyhisselama kavuşması ve gözlerindeki perdenin kalkması, Yusuf aleyhisselamın kuyudan çıkması, Eyyub aleyhisselamın hastalıktan kurtulması, Musa aleyhisselamın Kızıldeniz'den geçip, Firavun'un boğulması ve İsa aleyhisselamın viladeti, doğumu ve Yahudilerin öldürmesinden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması hep Aşûre günü oldu...
Nuh aleyhisselam gemide aşure tatlısı pişirdiği için Müslümanların muharremin onuncu günü aşure pişirmesi ibadet olmaz. Muhammed aleyhisselam ve Eshab-ı kiram böyle yapmadı. Muhammed aleyhisselamın yaptığı veya emrettiği şeyleri yapmak ibadet olur. Din kitaplarının yazmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirmediği şeyleri yapmak, sevap olmaz, günah olur. O gün, herhangi bir tatlı yapmak, tanıdıklara ziyafet, fakirlere sadaka vermek sünnettir, ibadettir.
Aşûre günü, Berât ve Regâib geceleri, camilerde toplanarak cemaat ile namaz kılanlar, bu toplantılarla sevap kazandıklarını sanıyorlar ise de, bunlar fıkıh âlimlerinin söz birliği ile mekruh dedikleri işi işlemektedirler...
Mübarek gecelerde ibadet etmek çok sevaptır. Rıyâd-un-nâsıhîn kitâbında buyuruluyor ki:
“İmâm-ı Nevevî hazretleri, Ezkâr kitâbında ‘gecenin oniki kısmından bir kısmını yani bir saat kadar ihya etmek, yani okumak, namaz kılmak, dua etmek, bütün geceyi ihya etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir’ buyuruyor.” İbni Abidînde de böyle olduğu bildirilmektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Aşûre gününün orucu, bir senelik geçmiş günahlara keffarettir.)
Aşûre günü oruç tutmak isteyenler, muharremin 9. 10. veya 10. 11. yahut 9. 10. 11. günleri tutmalıdır.
.İslamiyete uyan herkes rahat eder
2020-08-26 02:00:00
İnanmadıkları hâlde, Kur’ânın hükümlerine uygun yaşayanlar vardır!..
Sual: Müslüman olmayan bir kimse, İslamiyetin bildirdiği hükmü yerine getirse, bunun karşılığını dünyada görür mü?
Cevap: Allahü teâlânın merhameti, ihsanı, nimetleri, sonsuzdur. Kullarına çok acıdığı için, onların dünyada rahat, huzur içinde yaşamaları, ahirette de, sonsuz saadete, tükenmez nimetlere kavuşmaları için, yapılması lazım olan iyilikleri ve sakınılması lazım olan kötülükleri, Peygamberlerine, melek vasıtası ile bildirmiş, bunları bildiren birçok kitap da göndermiştir. Bu kitaplardan, yalnız Kur’ân-ı kerim bozulmamış, diğerlerinin hepsi değiştirilmiştir...
İnansın inanmasın, herhangi bir kimse, bilerek veya bilmeyerek, Kur’ân-ı kerimdeki emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyada rahat ve huzur içinde yaşar. Bu, faydalı bir ilacı kullanan herkesin, dertten, sıkıntıdan kurtulması gibidir. Zamanımızda dinsiz, imansız çok kimsenin, hatta İslam düşmanı olan bazı milletlerin birçok işlerinde, muvaffak olmaları, rahat yaşamaları, inanmadıkları hâlde, Kur’ân-ı kerimin hükümlerine uygun olarak çalıştıkları içindir. Müslüman olduklarını söyleyen, âdet olarak ibadetleri yapan, çok kimselerin ise, sefalet, sıkıntılar içinde yaşamalarının sebebi de, Kur’ân-ı kerimin gösterdiği hükümlere ve güzel ahlaka uymadıkları içindir. Kur’ân-ı kerime uyarak ahirette sonsuz saadete kavuşabilmek için ise, önce buna iman etmek, inanmak ve bilerek, niyet ederek uymak lazımdır.
***
Sual: Ölü kabre konulduğunde ne ile karşılaşır?
Cevap: Bir hadis-i şerifte, bu hâl şöyle anlatılmaktadır:
(Ölü, kabre konulunca, ardından gelenlerin ayak seslerini duyar. Mezardan başka onunla konuşan olmaz. Mezar der ki:
-Benim nasıl olduğumdan ve bendeki korku ve sıkıntılardan sana söylenilenler azdır, benim için ne hazırladın?
-Yazıklar olsun sana ey insanoğlu! Ben varken neye gururlandın? Benim, sıkıntılı, karanlık, yalnız ve böceklerle, kurtlarla dolu bir yer olduğumu bilmiyor muydun?
-Üzerimden geçerken, bir ayağın geride, bir ayağın ileride şaşkınca durduğun zaman, neye aldanmıştın?
Eğer o kimse salihlerden ise bir ses der ki:
-Ey mezar, neler söylüyorsun, o doğruluk üzere idi? Emr-i ma'ruf, nehy-i münker yapardı. Ona elbette yeşil bahçeler hazırladım. Sonra o kimsenin bedeni nura çevrilir, ruhu göğe çıkarılır.)
.Kabir azabından kurtulmak için
2020-08-24 02:00:00
Meyyit, kabre konulunca, ne kadar salih, iyi kimse olsa da kabir onu sıkar.
Sual: Kabirde azap var mıdır eğer kabirde varsa bu azaptan korunmak, kurtulmak için ne veya neler yapmalıdır?
Cevap: İslam âlimlerinin büyüklerinden olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, konu ile alakalı olarak buyuruyor ki:
“Kabirde azap yapılacağı sahih ve meşhur hadislerle, hatta Kur'ân-ı kerimdeki âyetlerle bildirilmiştir. Ölülerin hâli, dünyadaki dirilerin hayatı gibi değildir. Dünyanın nizamı için, buradaki hayatta hem his, hem de istekle, irade ile hareket vardır. Kabir hayatında, ölülerin azap ve acı duymaları için yalnız hissetmeleri yetişir. Kabirde ruhun bedene bağlanması, diri iken bağlanmasının yarısı kadardır. İşte bunun için ölüler, azabı duydukları hâlde, hareket etmez ve kıpırdıyamazlar.
Kabir azabı, rüya gibi değildir. Kabir azabı, azabın görüntüsü değil, azabın kendisidir. Kabir azabı, ahiret azaplarındandır. Dünya azapları, ahiret azapları yanında hiç kalır. Eğer ahiret azaplarından bir kıvılcım dünyaya gelse, her şeyi yakar, yok eder.”
Peygamber Efendimiz kabir hayatı hakkında;
(Kabir, dünya konaklarının sonu, ahiret menzillerinin ilki olup, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut Cehennem çukurlarından bir çukurdur) buyurmuşlardır.
Kabir ehli de acı ve zahmet çektiği için Peygamber Efendimiz, ölünün kemiklerini kırmayı yasaklamıştır. Kabrin üstüne oturan bir kimseye:
(Ölüye kabirlerinde eza etmeyiniz! Diriler, evlerinde, elem, zahmet duyup hissettikleri gibi, ölü de kabrinde öylece elem ve eza duyar) buyurmuşlardır.
Meyyit, kabre konulunca, ne kadar salih, iyi kimse olsa da kabir onu sıkar. Sa'd bin Muâz hazretleri, Eshâb-ı kiramdan, sayısız fazilet ve kerametler sahibi bir zat idi. Hatta vefat edince Arş-ı rahman onun için titremişti. Buna rağmen kabre konulduğunda toprak onu sıktı. Peygamber Efendimiz;
(Toprak Sa'd bin Muâz'ı öyle sıktı ki, iki tarafındaki kemikler birbirine geçti) buyurarak haber verdi.
Kabir, Eshab-ı kirama böyle olursa, acaba bize nasıl olur! Ya bir de imansız ölenlerin hali nice olur?
Ebülleys-i Semerkandî hazretleri buyuruyor ki:
“Kabir azabından kurtulmak isteyen, namaza devam etmeli, sadaka vermeli, Kur'ân-ı kerim okumalı, Allahü teâlâyı çok tesbih etmeli; hainlikten, dedikodudan ve üzerine idrar sıçratmaktan kaçmalıdır.”
.İnsanda tercih hürriyeti vardır
2020-08-16 02:00:00
“İnsanlar iradeli işlerinde hür iseler de, irade ve ihtiyarlarında hür değil, mecburdur”
Sual: İnsanlar, dünyada, yaptıkları veya söylediklerini, yapmak ve söylemek mecburiyetinde midirler?
Cevap: İnsan bir şey yapacağı zaman, önce bunu seçer, irade edip ister, sonra yapar. Bundan dolayı, kullar, iş yapmakta mecbur değildir. İster yapar, istemezse yapmaz.
İnsanın bir işi yapmak istemesi için, önce bu işi görerek, işiterek, düşünerek hatırlaması, kalbine gelmesi lazımdır. İnsan, kalbine gelen bir şeyi ister veya istemez. Birisi bir şeyi faydalı bulur, yapmak ister, diğeri de lüzumsuz görür, yapmak istemez. İşlerinde hür olduğunu söyleyen insanların iş yapmayı önceden kalplerine getiren, faydalı, lüzumlu olup olmadığını bildiren kimdir? Birindeki düşünce, diğerinde niçin hasıl olmaz veya niçin lüzumlu görülmez? İşte bu çeşitli sebepler, insanın elinde değildir. Bunun için, Ehl-i sünnet alimlerinden bazıları;
“İnsanlar iradeli işlerinde hür iseler de, irade ve ihtiyarlarında hür değil, mecburdur” demişlerdir.
Dehr suresindeki ayet-i kerimeye, Ebül-Hasen-i Eş'arî hazretleri;
(Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini istersiniz!) manasını vermiştir. En'âm suresinin 125. ayetinde meâlen;
(Allahü teâlâ kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslamiyet için genişletir. Dalalette bırakmak istediğinin göğsünü de, o derece dar ve sıkı bulundurur ki, oraya hakikatin girebilmesi, sahibinin göğe çıkması gibi mümkün değildir) Hûd suresinin 34. ayetinde meâlen;
(Ben size nasihat etmek istesem bile, Cenâb-ı Hak dalalette kalmanızı dilemiş ise, size faydası olmaz) buyurulmuştur.
Kaza ve kadere inanmayan Mutezile ve bunların izinde gidenler, bu ayet-i kerimeler karşısında şaşırıp kalmaktadırlar.
İnsan iradesinin, cebre doğru sürüklendiğini gösteren böyle vesikalar yanında, insanı işlerinde sorumlu tutacak bir hürriyete malik olduğu da meydandadır. Mahkemeler, hatta her insanın vicdanı, bir can yakanın, bir zalimin affedilmesini istemez. Cebriyye mezhebindekiler bile, kendisine haksız olarak saldırana kızmakta, hatta ona karşılık yapmakta kendilerini haklı bulurlar. Şairin biri diyor ki:
“Kaza ve kaderin işkencelerine bile razı olduğunu söyleyen Cebriyye fırkasındaki birinin ensesine bir tokat vur! Ne yapıyorsun diyecek olursa, kaza ve kader böyle imiş de! Bakalım sana hak verir mi?”
.Namazda, başı, kolları örtmek
2020-08-15 02:00:00
Başı açık, kolları, bacakları kıvrık, kısa olarak namaz kılmak mekruhtur.
Sual: Namaz kılarken erkeklerin başlarının açık olmasının, kısa kollu gömlek giyerek kollarının açık olmasının ve pantolon paçalarını çekmenin bir mahzuru olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Halebî’de deniyor ki:
“Secdeye yatarken, kamis, yani antariyi ve pantolon paçalarını yukarı çekmek mekruhtur ve bunları yukarı çekip, kıvırıp da, namaza durmak da mekruhtur. Kolları, bacakları, etekleri sığalı, kıvrık, kısa olarak namaz kılmak da mekruhtur.”
Tembellikle veya başı kapalı kılmanın ehemmiyetini düşünmeyerek, başı açık namaz kılmak mekruhtur. Namaza ehemmiyet vermemek ise küfürdür. Kendini aciz, zavallı göstermek, Allahü teâlâdan korktuğu için başını örtmemek mekruh olmaz. Yani, Allahü teâlânın korkusundan rengi sararıp, vücudu titreyip, kendini ve her şeyi unutan kimse, başını örtmezse, mekruh olmaz. Fakat, bunların da örtmesi, daha iyi olur. Çünkü, başı açmak;
(Namazda zinetli elbisenizi alınız, örtünüz!) meâlindeki ayet-i kerimeye uymamak olur.
Sual: Namaz kılarken, erkeklerin sarık sararak namazı öyle kılması şartı var mıdır?
Cevap: Başına beyaz sarık sarmak müstehabtır. Resulullah efendimizin siyah sarık da sardığı Ma'rifetnâme’de yazılıdır. Sarığının ucunu iki küreği arasına, iki karış uzatırdı.
Sual: Kadınların, muayyen hâllerinde iken, namaz kılmalarının, camiye girmelerinin, tavaf yapmalarının dinimiz açısından hükmü nedir?
Cevap: Kadınların hayız ve nifas günlerinde namaz kılmaları, oruç tutmaları, cami içine girmeleri, Kur’ân-ı kerimi okumaları ve tutmaları, tavaf yapmaları, cima etmeleri, dört mezhepte de haramdır.
Cünüb veya hayızlı iken camiye girmek, hatta cami içinden geçmek haramdır. Geçecek başka yol bulamazsa veya camide cünüp olursa veya camiden başka yerde su bulamazsa, teyemmüm edip girer ve çıkar. Kur’ân-ı kerim okuması, Mushafı tutması ve Kâ'be-i muazzamayı tavaf etmesi, dört mezhepte de haramdır.
Kadınların başı, kolu, bacağı açık olarak, camiye gelip, mevlid, vaaz ve Kur’ân okuyan hafızları dinlemeleri haramdır, büyük günahtır. Hıristiyan kadınları bile, kiliseye giderken, böyle açık değildir. Açık kadınların, erkekler arasına karıştığı yerler, ibadethane olmaktan çıkar ve buralara cami denmez. Böyle yerlere, namaz kılmak için dahi gidilmez.
.Gıybet, küfre en yakın günahlardandır
2020-08-14 02:00:00
Gıybet kanser gibidir, girdiği yeri mahveder, girdiği vücut iflah olmaz.
Sual: Gıybet etmek ne demektir, gıybet etmekle insanın imanının gitme tehlikesi var mıdır?
Cevap: Gıybet, küfre en yakın günahlardan biridir. Gıybet, karşı tarafın işitince üzüleceği bir kusurunu arkasından söylemektir. Mesela, bedeninde, nesebinde, ahlakında, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, hatta elbisesinde, evinde bulunan bir kusur arkasından söylendiği zaman, bunu işitince üzülürse, gıybet olur. Kapalı söylemek, işaretle, hareketle ve yazı ile bildirmek de, hep söylemek gibi gıybettir.
Kim dikkat edip gıybetten, dedikodu yapmak, yani söz taşımak günahlarından sakınmazsa, artık tabii bir hâl alır ve önem vermez olur.
“Ben olanı söyledim, yalan söylemedim, bunun neresi günah?” diyerek günahı hafife alırsa Allah korusun küfre girer. Zaten olanı söylemek gıybettir, olmayanı söylemekse iftira olur. İftira etmek, nemmamlık yapmak, yani söz taşıyarak ara açmak gıybet etmekten çok daha fenadır.
Gıybet, nemmamlık yani dedikodu yapmak, söz taşımak gibi günahlara önem vermemek küfürdür. Küfür demek, sonsuz Cehennemde kalmak demektir. Küfre tövbe edince iman geri gelir, fakat önceki bütün ibadetleri ve sevapları yok olur. Bunun için küfre girmekten çok sakınmak lazımdır.
Gıybet kanser gibidir, girdiği yeri mahveder, girdiği vücut iflah olmaz. Bugün gıybet, dedikodu maalesef hem erkekler hem de kadınlar arasında salgın hâle gelmiştir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerimin Hucürat sûresi, 12. ayet-i kerimesinde mealen;
(Sû-i zandan kaçınmayı emir etmekte, birbirini çekiştirmeyi menetmekte, gıybeti ölü kardeşinin etini yemeğe) benzetmektedir.
Dikkat edilirse, birçok ailelerin, toplumların, milletlerin, hep bu yüzden bölünüp parçalandıkları görülür.
Hiçbir kimsenin dedikodu yaparak aleyhinde konuşmamalı, gıybet etmemelidir. Kötü ve çok günahkâr bildiğimiz birini gıybet ederek, onun günahlarını almamalıdır. Başkasının günahlarını yüklenmek akıl işi midir? Bir kimsenin günahı ve kusuru söylenince;
“Elhamdülillah, Allah bizi böyle hayasız yapmadı” gibi, onu kötülemek, çok çirkin gıybet olur.
“Falanca kimse, çok iyidir, şu kusuru olmasa, daha iyi olurdu” demek de gıybet olur.
.Saçı, sakalı ağaran kimse
2020-08-13 02:00:00
Allahü teâlâ “İslamda ağaran saç ve sakala azap etmekten haya ederim” buyurdu
Sual: Müslüman olarak yaşayıp saçı, sakalı ağaran herhangi bir kimse, ahirette azap görmez mi?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyuruyor ki:
“Bu zamanda, perde arkasından bir münadi nida eder ki, bu getirdiğiniz ruh kimdir? Cebrâîl aleyhisselam filan oğlu filandır, der. Allahü teâlânın huzur-i ilahiyyesinde durduğu vakit, bazı azarlamak ile Hak teâlâ onu utandırır. Hatta o kul, zanneder ki, hakikaten helak oldu. Sonra, Cenabı Hak onu affeder.
Nitekim Kâdî Yahyâ bin Eksem hazretlerinden rivayet olundu. Vefatından sonra rüyada görülüp de sual olundu ki, Hak teâlâ sana ne muamele eyledi. Yahyâ bin Eksem hazretleri;
“Allahü teâlâ beni manevi huzurunda durdurdu. (Ey Şeyh-i Sû yani fena, kötü ihtiyar! Sen şunu ve bunu işlemedin mi?) buyurdu. Allahü teâlânın yaptıklarımı bildiğini anladığım zaman, beni korku kapladı ve ya Rabbi, böyle sual soracağını bana dünyada bildirmediler, dedim. (Sana nasıl bildirildi) buyurdu. Ben de, bana Mu'ammer, İmâm-ı Zührîden, o da Urveden, o da Âişe-i Sıddîka radıyallahü anhadan, O da hazret-i Peygamberden, O da hazret-i Cibrilden, O da Zât-ı teâlâdan haber verdiler. Raûf ve rahîm olan Allahü teâlâ; (Ben azimüşşan, İslamda ağaran saç ve sakala azap etmekten haya ederim) buyurdu; dedim. O zaman Allahü teâlâ buyurdu ki: (Sen ve Mu'ammer ve İmâm-ı Zührî ve Urve ve Âişe ve Muhammed aleyhisselâm ve Cibrîl sadıksınız. Ben de seni mağfiret ettim.)”
Sual: Kim olursa olsun herkes yaptığı, işlediği günahların, hataların karşılığını, ahirette muhakkak görecek midir?
Cevap: Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsini tezkiye için, yani yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, her zaman çokça Lâ ilâhe illallah ve kalbini tasfiye, yani nefisten, şeytandan, kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden ve günahlardan kurtulmak için, istiğfar okumalıdır. Yani, Estağfirullah okumalıdır. İstiğfar duası: “Estağfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv elhayyel kayyûme ve etûbü ileyh”dir. Manası; “Günahlarımı affet ey büyük Allahım! Herşeyi yoktan var eden ve her an varlıkta durduran, yalnız Sensin! Sen hep varsın!”dır. İslamiyete uyanın duaları muhakkak kabul olur.
.İyiyi kötüden ayırmak için
2020-08-12 02:00:00
Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, iyi şeyleri kötülerden ayıran aklı yarattı.
Sual: Her insanın, kendisine verilen akıl ile iyi ve faydalı şeyleri kötülerinden ayıramaz mı?
Cevap: Dünyada iyi, faydalı şeyler, kötü, zararlı şeylerle karışıktır. Saadete, rahat ve huzura kavuşmak için, hep iyi, faydalı şeyleri yapmak lazımdır. Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, iyi şeyleri kötülerden ayıran bir kuvvet yarattı. Bu kuvvete akıl denir. Temiz ve sağlam olan akıl, bu işini, çok iyi yapar, hiç yanılmaz. Günah işlemek, nefse uymak, aklı ve kalbi hasta yapar. İyiyi kötüden ayıramaz. Allahü teâlâ, merhamet ederek, bu işi kendi yapmakta, iyi işleri Peygamberler vasıtası ile bildirmekte ve bunları yapmayı emir etmektedir. Zararlı şeyleri de bildirip, bunları yapmayı yasak etmektedir. Bu emir ve yasaklara Din denir. Muhammed aleyhisselamın bildirdiği dine İslamiyet denir. Bugün, yeryüzünde, değiştirilmemiş, bozulmamış tek din vardır, o da İslamiyettir. Rahata kavuşmak için, İslamiyete uymak, yani Müslüman olmak lazımdır. Müslüman olmak için de, hiçbir formaliteye, imama, müftüye gitmeye lüzum yoktur. Önce kalp ile iman etmeli, sonra da, İslamiyetin emir ve yasaklarını öğrenmeli ve yapmalıdır.
Sual: İslamiyete ve Müslümanlara zarar veren, zulmedenler için, öldüklerinde arkalarından bazı kimseler, belki tövbe etmiştir iyi düşünmek gerekir diyor, böyle söylemek doğru mudur?
Cevap: İslam dinine inanmayanlar, Müslümanlara sıkıntı verenler öldükten sonra, bunlar için; “Belki tövbe etmiştir, irtidattan vazgeçmiştir” demek boştur. Bunların zulüm yapan azalarının, organlarının iyilik yapması, dili ile dua etmesi ve zulmettikleri mazlumları hoşnut edecek vasiyette bulunmaları lazımdır. Böyle tövbe etmeyen mürtetlerin ölülerine hüsn-i zan edilmez.
Sual: Ölmekte olan bir kimsenin, imanlı mı, imansız mı gittiği belli olur mu?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyuruyor ki:
“Eğer ölünün ağzından tükrüğü akmış, dudağı sarkmış, yüzü kararmış, gözü dönmüş ise, bilmiş ol ki, o şakidir, ahiretteki şekavetini görmüştür.
Eğer ölünün ağzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsüyor, gözü dahi kırpık gibidir. Bilmiş ol ki, o kimse ahirette kavuşacağı sürur ile müjdelenmiştir. O said olan kimsenin ruhu, bal arısı kadar insan şeklindedir. Aklından ve ilminden hiçbir şey kaybetmemiştir.”
.İnsanın ilk ölümü
2020-08-11 02:00:00
Misaktan, sözleşmeden sonraki ölüm birinci ölüm ve şimdiki ana karnındaki hayat, ikinci hayattır.
Sual: Bazı kimseler, insanlar için ilk ölüm, ikinci hayat diye bir şeyler anlatılıyor, bunun aslı varsa, bu ilk ölüm nasıl olmuştur?
Cevap: İmâm-ı Gazâlî hazretleri Dürre-tül Fâhire isimli kitabında, bu konu ile alakalı olarak buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, Adem aleyhisselamı yaratınca, belini kudretiyle mesih buyurduğu zaman, ondan iki avuç aldı. Birisini sağ tarafından, diğerini ise sol tarafından aldı. Her insanın zerresini birbirinden ayırdı. Adem aleyhisselam onlara baktı ki, onların zerreler gibi olduğunu gördü. El-Vâkı'a suresindeki bir âyet-i keremede mealen;
(İşte bu sağdakiler Cennet ehlinin amelini yapacaklarından, Cennetlik olanlardır. Bana bunların amellerinden bir fayda ve zarar yoktur. Bu soldakiler Cehennem ehlinin amelini yapacaklarından, Cehennemlik olanlardır. Bana bunlardan da bir fayda ve bir zarar yoktur) buyuruldu.
Adem aleyhisselam Allahü teâlâya;
-Ya Rabbî! Cehennem ehlinin ameli nedir? diye sordu. Allahü teâlâ da;
(Bana şirk koşmak ve gönderdiğim Peygamberlere inanmamak ve ilahi kitaplarımda olan emir ve nehyimi tutmayıp, bana isyan etmektir) buyurdu.
Bunun üzerine Adem aleyhisselam, Allahü teâlâya dua ederek;
“Ya Rabbî! Bunları kendilerine şahit kıl. Umulur ki, Cehennem ehli ameli işlemezler” dedi. Allahü teâlâ da, nefislerini şahit yapıp;
(Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) buyurdu. Hepsi;
“Rabbimizsin. Biz şehadet eyledik” dediler. Allahü teâlâ, melekleri ve Adem aleyhisselamı da şahit tuttu. Bu sözleşmeden sonra, onları tekrar eski mekânlarına gönderdi. Çünkü bunların hayatları yalnız rûhâni bir hayat idi. Cismâni bir hayat değildi. Allahü teâlâ bunları Adem aleyhisselamın sulbüne yerleştirdi. Ruhlarını kabzedip, arşın hazinelerinden birinde muhafaza kıldı.
Bir babanın nutfesi ananın rahminde karar edip, çocuğun cismâni sureti tamam olduğu zaman, henüz ölüdür. Allahü teâlâ rahimde ölü olan bu çocuğa ruh vermeyi murad buyurduğunda, arşın hazinelerinde bir müddet gizleyip muhafaza buyurduğu ruhu, o cesede iade eder. Çocuk o zaman hareket etmeye başlar. Allahü teâlânın ruhlara;
(Ben sizin rabbiniz değil miyim) diye sorduğu misaktan, sözleşmeden sonraki ölüm yani, ruhunu arşın hazinelerine göndermesi birinci ölüm ve şimdiki ana karnındaki hayat, ikinci hayattır.”
.Müslümanların birleşmesi
2020-08-10 02:00:00
Ehl-i sünnet kitaplarını okuyup, inanmak hep bir imanda birleşmek lazımdır.
Sual: Bazı kimseler; insanlar ve bilhassa Müslümanlar arasındaki ayrılıklar giderilmeli, ayrılıklar ortadan kalkmalıdır diyor. İnsanların ve Müslümanların arasındaki ayrılıkların kalkması mümkün mü, mümkün ise nasıl olabilir?
Cevap: İnsanların ihtilaflarının, aralarındaki ayrılıkların kalkması, bütün insanların Müslüman olmaları ile mümkün olur. İslamiyetin din bilgileri ikiye ayrılır:
1-Kalp ile inanılacak şeyler.
2-Kalp ve bedenle yapılacak şeyler.
Kalp ile inanılacak bilgiler, elbet bir bütündür. Bu da, Resûlullah efendimizin bildirdiği ve Eshâb-ı kiramın haber verdiği iman bilgileridir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu bilgileri Eshâb-ı kiramdan öğrenip, kitaplarına yazdılar. Bütün Müslümanların, bu kitaplardan okuyup, inanmaları hep bir imanda birleşmeleri lazımdır. Müslümanlar birleşmeli, ayrılık, bölücülük olmamalıdır. Bunun için, bütün Müslümanların, tek doğru yol olan Ehl-i sünnet inanışında birleşmeleri, Peygamber efendimizin haber verdiği sapık fırkalara bölünmemeleri lazımdır. Başka türlü birleşmek olmaz. Doğru yoldan ayrılmış olanların da bu iman bilgilerini öğrenmesi, kendi kafalarından çıkan saçma ve sapık düşünceleri din bilgisi olarak yaymamaları, bölücülük yapmamaları lazımdır. Fakat, mezhepsizler, hak olan dört mezhebe saldırıyorlar. Mezheplerin ortadan kaldırılarak, uydurma bir Müslümanlığın yapılmasını istiyorlar. Peygamber efendimiz, Ehl-i sünnetin içinde bulunan dört mezhebin, ibadetlerde birbirinden ayrılığının rahmet olduğunu bildiriyor. Müctehidlerin ictihâd etmelerini emir ediyor.
Allahü teâlâ, ibadetlerle ve evlenme, alış-veriş ve kul hakları ile ilgili bilgilerin hepsini açık ve kesin olarak bildirmedi. Kısa ve kapalı bıraktığı bilgileri Peygamber efendimizin açıklamasını diledi. Peygamber efendimiz de, bunların hepsini tam açıklamadı. Kapalı bıraktığı bilgilerin açıklanmasını ve bunların günlük hadiselere tatbik edilmesini müctehid âlimlere bıraktı. Bu âlimler, bu vazifeleri yaparlarken, aralarında ayrılıklar oldu. Böylece mezhepler meydana geldi. Müslümanlar ibadetlerini yaparken, memleketlerinin örf ve âdetlerine, iklim şartlarına ve kendi fizik yapılarına uygun ve daha kolay olan mezhebi seçerek, bu mezhebi taklit eder. Mezhepler, rahmettir, kolaylıktır.
.İnsan, başına gelecekleri düşünmeli
2020-08-09 02:00:00
Her insan, muhakkak ölecektir ve insan öldüğü vakti düşünmeli, başına geleceklere hazırlanmalıdır.
Sual: Çoğu insan, hiç ölmeyecekmiş, hiç hesaba çekilmeyecekmiş gibi hareket etmektedir. Halbuki bir insanın her şeyden önce sonunu düşünmesi, ona göre hazırlık yapması gerekmez mi?
Cevap: Dünya hayatı çok kısadır ve her günü de geçip hayal olmaktadır. Her insanın sonu ölümdür. Bundan sonrası da, ya daimî azab veya ebedi nimetlerdir. Bunların vakitleri, herkese süratle yaklaşmaktadır.
Bunun için insan, kendine merhamet etmeli, gaflet uykusundan uyanmalıdır. Batılın batıl olduğunu görerek, ondan kurtulmaya çalışmalı, Hakkın da hak olduğunu görerek, ona tabi olmalı, sarılmalıdır. İnsanın vereceği karar, çok mühimdir ve vakit ise, çok azdır. Her insan, muhakkak ölecektir ve insan öldüğü vakti düşünmeli, başına geleceklere hazırlanmalıdır.
Hiç kimse, Hakka tabi olmadıkça, ebedi azabdan kurtulamaz. Ölüm anındaki son pişmanlık, insana fayda vermez ve son nefeste Hakkı tasdik etmek, kabul olmaz. Sadece müslümanın günahlarına tövbe etmesi, kabul olur. O gün, Allahü teâlâ, insana;
“Kulum! Sana akıl nurunu vermiştim. Bununla, beni anlamanı, bana ve Peygamberim Muhammed aleyhisselama, onun getirdiği İslam dinine iman etmeni emretmiştim. Bu Peygamberin geleceğini, Tevratta ve İncilde haber vermiştim. İsmini ve dinini her memlekete yaydım. İşitmedim diyemezsin. Gece gündüz, dünya kazancı için, dünya zevkleri için çalıştın. Ahirette başına gelecekleri hiç düşünmedin. Gaflet içinde iken, mevtin, ölümün pençesine düştün” derse, acaba o insan buna nasıl cevap verecektir?
Bunun için her insan, başına gelecekleri düşünmeli, ömrünü tüketmeden, aklını başına toplamalıdır. İnsanın etrafında gördüğü, konuştuğu, sevdiği, korktuğu kimselerin hepsi, birer birer ölmektedir. Herbiri birer hayal gibi, gelip gitmektedirler. İnsan iyi düşünmeli, tercihini ona göre yapmalıdır. Ebedi olarak ateşte yanmak, çok büyük azabtır! Sonsuz nimetler içinde yaşamak ise, çok büyük bir nimettir. Bunlardan birini seçmek, hayatta iken, insanın elindedir. Herkesin sonu, bu ikisinden biri olacaktır. Bundan kurtulmak imkansızdır. Bunu düşünmemek, çare aramamak, tedbir almamak, büyük cahillik ve cinnettir. Hadis-i şerifde buyuruldu ki:
(Arzusu ahıret olup, ahıret için çalışana, Allahü teâlâ dünyayı hizmetçi yapar.)
.İnsan ve mikrop
2020-08-07 02:00:00
Mikroplar zararsız, faydalı ve zararlı olmak üzere üç sınıftırlar.
Sual: Mikroplar da diğer canlılar gibi midir, bunların hepsi zararlı mıdır veya bunların faydalı olanları da var mıdır?
Cevap: Bu konu hakkında Seâdet-i Ebediyye kitabında, şu bilgiler verilmektedir:
“Mikroplar, diğer hayvan ve bitkiler gibi canlı mahluklar olup, insanlara zararlı veya faydalı olmak gayesinde değildir. Bunların gayesi, her canlıda olduğu gibi, yaşamak arzusudur. Birçok insan, mikrop deyince, yanlış olarak, insana düşman olan mahluk zanneder. Hâlbuki Allahü teâlâ, çok şeyleri yaratmasına, mikropları sebep ve vasıta kılmıştır. Cenâb-ı Hakkın iradesi, dilemesi ile, çeşitli işlerin yapılmasında vazife görüyorlarsa da, umumi olarak zararsız, faydalı ve zararlı olmak üzere üç sınıftırlar. Yüzde sekseninin insanlarla alakası yoktur. Yüzde iki kadarı, faydalıdır. Mesela, bize, peynir, sirke, hamur, maya ve saire yaparlar. Bir kısmı ile de, beraber yaşamaktayız. Her nefeste, binlercesi içimize girer. Cilt, ağız, burun, teneffüs yolları, mide, bağırsak vesaire yerlerimiz bunlarla doludur. Yalnız ağzımızda, elli çeşit mikrop çalışmaktadır. İnce bağırsaklarda da, çeşitli ihtisaslara malik olan yirmi beş türlü mikrop çeşidi vardır. İnsan, bu işçilerinin yevmiyesini gıda olarak verip, güç hazım olan gıdaların hazmını bunlara yaptırır.
Her insanda mevcut bu mikroplar, zararlı değildir. Dışarıdan vücudumuza zararlı mikrop da girmektedir. Hiçbir gün yoktur ki, hepimiz verem mikrobu yutmamış olalım. Süt ineklerinin yarıdan fazlası tüberkülozdur. Pastörize edilmeyen her sütte verem mikrobu üç bine kadar çıktığı nadir değildir. Hemen her tereyağının yüz gramında, binlerce verem mikrobu vardır. Öldüğü zaman vücudunda verem hastalığı başlamamış insan, yok gibidir. Tüberkülozdan bademcikleri şişmemiş çocuk azdır. Diğer hastalık mikropları da, her yerde mevcuttur. Herkesin ağız ve burnunda difteri ve grip mikropları yaşamaktadır. Hâlbuki üzerimizi saran bu düşmanlardan zarar görmüyoruz.
Bizi zararlı mikroplardan koruyan üçüncü ve en mühim vasıta, içimizdeki sadık arkadaşlarımız olan mikropların, yabancı mikropları istememeleridir. Bunlar, yerlerini yabancı mikroplara bırakmak istemez. Demek ki, hastalığın insana geçmesi muhakkak, kesin olmuyor. Hadis-i şerifte de böyle buyurulmuştur.”
.Okul yaptırmak, kitap bastırmak
2020-08-05 02:00:00
Eshâb-ı kiram; İslam nizamını, İslam ahlakını, Allahın kullarına ulaştırdılar.
Sual: Okul, minare yapmak, kitap bastırmak, Eshâb-ı kiram döneminde yoktu. Bunlara fıkıh kitaplarında, müstehab ve vacib olan bidat-i hasene denmektedir. Peki Eshâb-ı kiram bunları niçin yapmadılar?
Cevap: Bunların bir kısmına onların ihtiyaçları yoktu. Mesela, mektep yapmadılar, kitap yazmaya ihtiyaçları yoktu. Çünkü, âlimler, müctehidler çoktu. Herkes sorup, kolayca öğrenirdi. Paraları, malları da, büyük binalar, minareler yapacak kadar çok değildi. En mühim sebep de, onlar daha mühim işleri yaptılar. Bunları yapmaya vakitleri olmadı. Gece gündüz gayr-i müslimlere, İslam dininin yayılmasına mâni olan devletlerle, diktatörlerle harb ettiler. Paralarının, mallarının hepsini bu cihatlara sarf ettiler. Memleketler, şehirler fethederek, milyonlarca insanı zalim devletlerin pençesinden kurtarıp, Müslüman yapmakla dünya ve ahiret saadetine kavuşturdular. İslam nizamını, İslam ahlakını, Allahın kullarına ulaştırdılar. Başka şeyler yapmaya vakitleri olmadı. Resulullah efendimiz;
(Bir kimse, İslamda sünnet-i hasene yaparsa, bunun sevabına ve bunu yapanların sevaplarına kavuşur. Bir kimse islamda bir bidat-i seyyie çığrı açarsa, bunun günahı ve bunu yapanların günahları kendisine verilir) buyurdu.
Bidat-i hasenelerin hepsi, bu hadis-i şerifteki bidat-i haseneye dâhildirler. Bir sünnet yapana, yani bir çığır açana, bunu kıyamete kadar yapanların sevaplarının verilmesi, bunu başkalarının da yapmaları için niyet etmesine bağlıdır. Bunun gibi, imam başkalarına imam olmaya niyet etmezse, yalnız kılmanın veya bunun yirmiyedi katının sevabına kavuşur. Cemaatin sevapları toplamına da kavuşması için, imam olmaya niyet etmesi lazımdır.
Bidat-i seyyie işlemenin zararı, sünneti, hatta vacibi terk etmenin zararından daha çoktur. Yani bir şeyi yapmak sünnet mi, bidat mi şüpheli olsa, bu şeyi yapmamak lazımdır.
***
Sual: Camiye gitmeyip, evinde ailesi ile cemaat yapan kimse de cemaat sevabına kavuşur mu?
Cevap: Uyûn-ül-besâir kitabında deniyor ki:
“Özürlü olmadığı hâlde camiye gitmeyip, evinde ailesi ile cemaat yapan kimse, camideki cemaatin sevabına kavuşamaz. Yani, camiye mahsûs olan, fazla sevaba kavuşamaz. Yoksa, evde cemaat ile kılınca da, cemaat sevabına, yani yirmiyedi kat sevaba kavuşur.”
.İbadetleri, Allah için yapmalı
2020-08-02 02:00:00
Bütün ibadetlerin kabul olması, helal lokmaya bağlıdır...
Sual: Namaz, oruç, zekât ve kurban gibi ibadetlerin kabul olması için ne yapmalı, nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Bütün ibadetlerin kabul olması için, Allahü teâlâ için yapılması ve böyle niyet edilmesi şarttır. Kötü niyetler, ibadeti bozar. İbadetleri, hoşa gidecek şekilde değiştirmek olamaz. İnsanların beğendiği ibadeti, Allahü teâlâ da beğenir zannetmek, pek yanlıştır. Eğer böyle olsaydı, Peygamberlerin gönderilmesine lüzum kalmazdı ve herkes, kendi istediği, hoşuna gittiği gibi ibadet eder, Allahü teâlâ da, onu kabul ederdi. Hâlbuki, ibadetlerin kabul olması için insanların hoşuna gitmesi, görenlerin, dinleyenlerin çok olması değil, insanların aklı ermese de, faydalarını anlamasalar da, İslamiyetin bildirdiğine uygun olması lazımdır. Bütün ibadetlerin kabul olması, helal lokmaya bağlıdır. Hadis âlimi Ahmed bin Abdullah İsfehânî hazretleri, Hilyet-ül-evliyâ kitabında diyor ki:
“Büyüklerden çoğu buyurdu ki; İbadetler on kısımdır. Dokuz kısmı helal kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibadetlerdir.”
Onun için her mümin, helal kazanmaya çalışmalıdır. Haramdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır. Ebû Hüreyre hazretleri Resulullah efendimizin şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
(Allahü teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibadetleri kabul eder. Allahü teâlâ, Peygamberlerine emrettiğini, müminlere de emretti ve buyurdu ki; Ey Peygamberlerim! Helal yiyiniz ve salih, iyi işler yapınız! Müminlere de emretti ki; Ey iman edenler! Sizlere verdiğim rızıklardan helal olanları yiyiniz! Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor. Ya Rabbi! diye yalvarıyor. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, gıdası hep haram. Bunun duası nasıl kabul olur?) Yani haram yiyenin duası kabul olmaz buyurdu.
Haramı, helali, şüphelileri ve faizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan kimse, haramdan kurtulamayıp, yaptığı ibadetleri boşuna gider.
***
Sual: Zilhicce ayı içinde tutulan oruçlar için belli bir niyet şekli var mıdır, bu oruçlara kaza ve adak oruçları için de niyet edilebilir mi?
Cevap: Zilhicce ayı içinde tutulan oruçlara, herkes kendi durumuna göre, nafile, kaza, adak ve yemin keffareti orucu olarak, istediği niyeti yapabilir.
.
|
|
Yaratılanlar, rastgele yaratılmamıştır!
2020-07-08 02:00:00
İnsanın yaratılışındaki ahenk ve nizam, insanı hayrette bırakıyor!..
Sual: Bu kâinatta yaratılan, canlı, cansız her şey rastgele, tesadüfen var olmuş diyenler var, bunlara ne demelidir?
Cevap: Dünyanın her yerinde ayrı ayrı manzaralar var. İnsan, bunlara bakmaya doyamıyor. Bütün bunlar kendi kendisine mi var olmuştur? Her varlık, hep hesaplı ve düzenli, sanki her şey aynı bir makineden çıkmış gibidir. Bunların hepsi hatta her şey fizik, kimya, biyoloji, astronomi kanunlarına bağlıdır. Hele, insanın yaratılışındaki ahenk ve nizam, insanı hayrette bırakıyor. İçimizdeki organların, bir makinenin parçaları gibi, birlikte çalışması, anlayanları hayran bırakmaktadır. Meşhur İngiliz maymun nazariyesinin sahibi Darwin bile;
“Gözün yapısındaki intizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor” demiştir.
Bütün varlıklar, birbirlerine değişmez kanunlarla bağlı. Din sahipleri, bunları yaratan, bilen, bir Hâlık, yaratıcı var diyor. Hiçbir dîne inanmayanlar ise, her şey rastgele, tesadüfle var olmuş diyor. Yaratıcı, Peygamberleri ile haber de gönderiyor.
(Her şeyi ben yarattım. Hepinizin sahibi benim. Bana inanırsanız, sizi Cennetime koyacağım. Sayısız nimetler vereceğim. Sonsuz zevk ve saadet içinde yaşayacaksınız. Peygamberlerime inanmayanlara Cehennemde sonsuz azap edeceğim) diyor.
Cennet ve Cehennem yok ise, Peygamberlere inanmış olanlar, aldanmış ise, bunlar hiç zarar görmeyecek. Fakat Peygamberlerin sözleri doğru olduğundan, bunlara inanmayanlar ve bunların sözlerini değiştirenler, sonsuz azap görecektir.
***
Sual: İlk Müslümanlar olan Eshab-ı kiram, kitap yazmamışlar, vakitleri olmadığı için yazamamışlar. Peki ne zamandan itibaren bidat fırkaları meydana çıkmıştır?
Cevap: Ehl-i sünnet âlimleri, bütün bilgilerini Eshab-ı kiramdan öğrendiler. Eshab-ı kiram da, Resulullah efendimizden aldılar. Eshab-ı kiram, İslamiyeti bildirmek için, uzak memleketlere dağıldılar. Bunun için, kitap yazmaya vakit bulamadılar. Hicri ikiyüz senesinden sonra gelen âlimler arasında, din bilgilerine kendi görüşlerini, zamanlarındaki fen bilgilerini ve eski filozofların sözlerini karıştıranlar oldu. Böylece, yetmişiki bozuk Bidat fırkası meydana geldi. Bidat fırkalarının zuhur etmesinde, meydana çıkmasında Yahudilerin ve İngilizlerin çok tesiri olmuştur.
.İslamiyetten ayrılmanın neticesi...
2020-07-07 02:00:00
Her memleketten ilim öğrenmek için Kurtuba'ya akın akın gelirlerdi...
Sual: Endülüs Emevi Devleti güçlü bir Müslüman devleti iken, tarihten silinmesinin sebebi ne idi?
Cevap: Bu konuda Kâmûs-ül-a'lâm’da şu bilgiler verilmektedir:
“Endülüs Sultanı Üçüncü Abdurrahman, memleketini genişletti, kuvvetlendirdi. Fas'ta hükûmet süren İdrisîleri, Fatımîlere karşı destekledi. Bunları hükmü altına aldı. Mükemmel donanma da yaptı. Kendisi ve adamları ilim ve edep sahibi idiler. Âlimlere ve ilme çok kıymet verirdi. Bunun için, Endülüs'te ilim ve fen çok ilerledi. Sarayı ve devlet daireleri birer ilim kaynağı oldu. Her memleketten ilim öğrenmek için Kurtuba'ya akın akın toplandılar. Kurtuba'da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi kurdu. Avrupa'da ilk yapılan tıp fakültesi budur. Avrupa kralları ve devlet adamları, tedavi için Kurtuba'ya gelir, gördükleri medeniyete, güzel ahlaka, misafirperverliğe hayran kalırlardı. Altıyüz bin kitap bulunan bir kütüphane de yaptırdı. Kurtuba'dan üç saatlik mesafedeki Vâdi-yül-kebîr kenarında, Ezzehrâ isminde pek büyük ve ince sanatlarla dolu bir saray ile mükemmel bahçeler ve büyük bir cami yaptırdı. Kurtuba'da çok sayıda derin âlimler yetişti...
Endülüs'teki Benî Ümeyye hükümdarlarından Abdurrahman-ı salis, elli sene adalet ile hükm sürüp, m. 961 senesinde yetmiş iki yaşında vefat etti. Fakat sonra, İslam ahlakını, Allahü teâlânın emirlerini bıraktıklarından, hatta Ehl-i sünnet itikadını bozarak, İslamiyeti içeriden yıkmak alçaklığı başladığından, Pirene dağlarını aşamadılar. m. 1031'de Ümeyye Devleti çöktü. Bunlardan sonra Endülüs'e, önce Mülessimîn veya Murâbitîn, bundan sonra da, Muvahhidîn devleti hakim oldu. Fakat İspanyollar, m. 1492'de, Gırnata şehrini de alıp Müslümanları öldürdüler. Sözde Müslüman olup da, Allahü teâlânın emirlerine uymamanın cezasını buldular...
İspanya faciası olmasaydı, felsefeci İbnürrüşd'ün ve İbni Hazm'ın bozuk fikirleri, belki din ve iman hâlini alıp dünyaya yayılacak, bugünkü hazin levha, yüzlerce sene önce meydana çıkacaktı...
***
Sual: Bir erkek, evinde hanımlara imam olup namaz kıldırabilir mi?
Cevap: Evde, erkek, mahremi olan kadınlara imam olur, yabancı kadınlara imam olamaz. Çünkü, halvet olur. Eğer cemaat arasında, bir erkek veya imamın mahremi kadın bulunursa, yabancı kadınlar da cemaate girebilir.
.Kötü huyu olduğunu anlamak ve kurtulmak
2020-07-06 02:00:00
Velilerin hayat hikâyelerini okumak, iyi huylu olmaya sebep olur.
Sual: Bir Müslüman, kendinde bulunan kötü huyları tespit etmek ve bunlardan kurtulmak için ne yapmalıdır?
Cevap: Düşmanlarının kendisine karşı kullandıkları kelimeler de, insana ayıplarını tanıtmaya yarar. Çünkü düşman, insanın ayıplarını arayıp, yüzüne çarpar. İyi arkadaşlar ise, insanın ayıplarını pek görmezler. Birisi İbrahim Edhem hazretlerine, aybını, kusurunu bildirmesi için yalvarınca;
-Seni dost edindim. Her hâlin, hareketlerin, bana güzel görünüyor. Ayıbını başkalarına sor buyurmuştur.
Başkasında bir ayıp görünce, bunu kendinde aramak, kendinde bulursa, bundan kurtulmaya çalışmak da, kötü huyların ilaçlarındandır.
(Mümin müminin aynasıdır) hadis-i şerifinin manası da budur. Yani, başkasının ayıplarında, kendi ayıplarını görür. İsa aleyhisselama;
-Bu güzel ahlakını kimden öğrendin dediklerinde;
-Bir kimseden öğrenmedim. İnsanlara baktım. Hoşuma gitmeyen huylarından ictinap ettim. Beğendiklerimi ben de yaptım, buyurmuştur. Lokman Hakîm hazretlerine;
-Edebi kimden öğrendin dediklerinde;
-Edepsizden! cevabını vermiştir.
Selef-i salihinin, Eshab-ı kiramın, velilerin hayat hikâyelerini okumak da, iyi huylu olmaya sebep olur.
***
Sual: Hazret-i Musa ve hazret-i İsa'ya gönderilen dinlerin içindeki emirler genelde ne idi?
Cevap: Bu konuda Dıyâ-ül-kulûb kitabında deniyor ki:
“Musa aleyhisselamın tebliğ ettiği dinin emirlerinin çoğu zahiri amellere ve İsa aleyhisselamın emirlerinin çoğu da, kalb bilgilerine ait idi. Bunların her ikisini de, kendinde toplayan, en kâmil, en son ve en mükemmel, üstün din olmak üzere, Allahü teâlâ, İslamiyeti ve bu dine mahsus olan kitabı Kur’ân-ı kerîmi Muhammed aleyhisselama indirdi.”
***
Sual: İslamiyet geldikten sonra, önceki gönderilen ilahi dinlerin bildirdiği hususlarla amel edilebilir mi?
Cevap: İslam âlimleri, İslam dinine zıt ne kadar görüş, fikir, felsefi düşünce ve akideler, inançlar var ise, hepsine cevaplar vermişlerdir. Bu arada bozulan İseviliğin yanlışlıklarını da, açığa çıkarmışlardır. Tahrif edilen, değiştirilen ve hükümleri yürürlükten kaldırılan semavi kitaplara uymanın caiz olmadığını bildirmişlerdir. Dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak, ahirette de sonsuz saadete kavuşmak için, Müslüman olmanın lazım olduğunu açıklamışlardır.
.İlahi dinlerde iman esasları aynı idi
2020-07-05 02:00:00
Musa aleyhisselamdan sonra, Benî İsrail çeşitli bela ve karışıklıklara uğradı...
Sual: Allahü teala tarafından gönderilen dinlerde, iman esasları aynı idi ise, tekrar yeni bir Peygamberin ve bu Peygamberle yeni bir dinin gönderilmesinin sebebi nedir?
Cevap: Her Peygamberin, yaşadığı asır, bulunduğu yer ve gönderildiği kavmin hâlleri, adetleri, başka başkadır. Her Peygamber, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini insanlara öğretirken; insanların dünya ve ahiret saadetlerine vesile olacak bazı ahkam, hükümler ve ibadetleri de beyan etti, açıkladı. Tarihçilere göre, milattan yaklaşık binaltıyüzelli sene önce, Allahü teâlâ, Musa aleyhisselamı Peygamber olarak gönderdi. Musa aleyhisselam, kendinden önce gönderilen Âdem, Nuh, İdris, İbrahim, İshak ve Yakub aleyhimüsselam gibi Peygamberlerin, kendi zamanlarında, kendi kavimlerine öğrettikleri, Allahü teâlânın varlığı ve birliği akidesini, inancını ve iman edilecek diğer şeyleri, Benî İsrail kavmine öğretti. Farz olan ibadetleri ve muamelata ait hükümleri de, her yere yayarak, Benî İsrail'i şirkten, küfürden sakındırmaya çalıştı...
Musa aleyhisselamdan sonra, Benî İsrail çeşitli bela ve karışıklıklara uğradı. Çünkü, Musa aleyhisselamın öğretmiş olduğu, iman esaslarını terk ederek, dalalete düştüler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, İsa aleyhisselamı, Peygamber olarak, Benî İsrail'e gönderdi. İsa aleyhisselam, Allahü teâlânın varlığı ve birliği demek olan, tevhidi ve diğer iman esaslarını yayıp, öğreterek, doğru yoldan ayrılanların hidayetine çalıştı ve Musa aleyhisselamın dinini kuvvetlendirdi.
İsa aleyhisselamdan sonra ise, Ona tabi olanlar, daha önce Benî İsrail'in doğru yoldan ayrıldıkları gibi, İsa aleyhisselamın bildirdiği doğru imandan ayrıldılar. Daha sonra, günbegün İncil denilen kitaplar ve Hıristiyanlığa ait risaleler, kitapcıklar yazdılar. Değişik yerlerde çeşitli ruhban cemiyetleri teşekkül ederek, kurularak, birbirlerine tamamen zıt kararlar aldılar. Böylece bu cemiyetler sebebi ile birbirinden tamamen farklı yetmişiki fırka ortaya çıktı. Bunlar, tevhit esasını ve İsa aleyhisselamın dinini tamamen terk ettiler. Çoğu putperest ve kâfir oldu. Bunun üzerine Allahü teâlâ, sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselamı, ahir zaman Peygamberi olarak, yeryüzüne, insanlara gönderdi.
.Akıl ile mutlak yaratıcıyı tanımak
2020-07-04 02:00:00
İnsan, kendi noksan aklı ile, mutlak yaratıcıyı anlayamaz!..
Sual: Dünya yaratıldığından itibaren, dünyaya gelen her insan, kendini yaratanı tanıyabilmiş midir?
Cevap: Allahü teâlâ birdir, ezelidir, ebedidir ve kadimdir. Her türlü değişmekten uzaktır. Ondan başka her şey, bu varlık âleminde, zaman geçmesi ile eskiyerek bozulur ve değişmelere uğrar. Allahü teâlâ ise, her türlü değişiklikten berîdir, uzaktır. O, hiç değişmez. "Bir, bir daha, iki eder" sözü zamanla hiç değişmeyeceği gibi, asırlar ve zamanın geçmesi de, Allahü teâlânın birliğini, ilmini ve kudretini değiştirmez.
Akıl gibi bir nimet verilmekle, diğer mahluklar, yaratılanlar içinden seçilmiş olan insan, yeryüzünde yaratıltığından beri, Allahü teâlânın var olduğunu anlamaktadır. Bu hakikat, her din ve mezhebde, değişik bir şekil ile açıklanarak, ortaya konmuştur. Fakat, insanların akılları değişik, anlama kabiliyetleri farklı olduğundan, herkes yaratıcıyı aradığında, Onu kendi tabiatına, meşrebine, ilim ve idrakine, anlayışına uygun bir tarzda tasavvur etmiş, düşünmüştür. Onu kendi anlayışına ve meşrebine göre tarif etmiştir. Çünkü insan, aklının aczi ve noksanlığı sebebi ile anlamadığını, bilmediğini, bildikleri gibi sanmıştır. Hakikati bulduk diyenlerin çoğu, Mecusilik, putperestlik gibi batıl şeylerin içine dalmışlar, bu sebeple şirk ve dalalete düşmüşlerdir.
İnsan, kendi noksan aklı ile, mutlak yaratıcıyı anlayamıyacağından, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, her asırda, her kavme Peygamberler göndermiştir. Böylece, işin hakikatini, doğrusunu insanlara öğretmiştir. Saidlerden, iyilerden olanlar, iman ederek kurtuldular, dünya ve ahiret saadetine kavuştular.
Bedbaht, talihsiz olanlar ise, itiraz ve inkâr ederek, hüsranda kaldılar.
***
Sual: Kötü huyu olan bir kimse, bundan kurtulmak için ne gibi şeyler yapmalıdır?
Cevap: Kötü huydan kurtulmak için, insanın, kötü bir şey yapınca, arkasından riyazet çekmeyi, nefse güç gelen şey yapmayı âdet edinmesi, kötü huydan kurtulmak için faydalı bir ilaçtır. Mesela, "bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim" veya "oruç tutacağım, gece namazları kılacağım" diye yemin etmelidir. Nefis, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü âdetini yapmaz. Kötü ahlakın zararlarını okumak, işitmek de, faydalı bir ilaçtır.
.İnsan, sevdiğini çok zikreder
2020-07-01 02:00:00
İbadetlerin en kıymetlisi, Allahü teâlânın dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemektir.
Sual: Allahü tealayı ve Onun sevdiklerini sevmenin alameti, onların yolunda bulunmak ve onları çok hatırlamak mıdır?
Cevap: Kalp hastalığının ilacı, İslamiyetin emirlerine uymak, yasak ettiklerinden sakınmak ve Allahü teâlâyı çok zikretmek, yani ismini ve sıfatlarını hatırlamak, kalbe yerleştirmektir. Çünkü insan sevdiğini hiç unutmaz. Vaktiyle Muhammed Şüveymî hazretlerinin yanına biri gelerek, sıkıntıda olduğunu, bunun için kendisine yardımcı olmasını ister ve çok yalvarır. Bu kimse, bir kadınla evlenmek ister fakat o kadın bunu kabul etmez. Gelen kimsenin derdini dinleyen Muhammed Şüveymî hazretleri, ona sessiz bir oda göstererek;
-Buraya gir, kapıyı kapat ve devamlı olarak o kadının ismini söyle! buyurur. Orada bulunanlar, ilk bakışta bir mana veremezler ise de, hocalarının sözlerinde bir hikmet bulunacağını düşünüp, neticeyi beklemeye başlarlar. O kimse ise, gece, gündüz evlenmek istediği kadının ismini söylemeye devam eder. Bir müddet geçtikten sonra, kaldığı odanın kapısı vurulur ve;
-Ben filan kadınım, senin için geldim, kapıyı aç demektedir. Adam bu kadının önceki hâlini, bir de şimdiki hâlini düşünür ve birden kalbi değişir, kendi kendine;
“Mademki sevdiğine, ismini çok anmakla kavuşuluyor. O hâlde ben niye başka şeylerle meşgul oluyorum. Rabbimin ismini zikretmekle meşgul olur, Ona ulaşmayı tercih ederim” diye düşünür... Kadını geri gönderir, kendisi Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgul olmaya başlar. Böylece kalp gözü açılır ve evliyalık yolunda ilerlemeye başlar... Bu hâli görenler, Muhammed Şüveymî hazretlerinin o kimseyi, o odaya koymasının hikmetini böylece anlamış olurlar.
İnsanın saadete kavuşması için, âdetlerinde, ibadetlerinde, kısacası her işinde din ve dünya büyüklerinin reisine benzemesi lazımdır. Beden ve kalple erişilebilecek bütün yüksek dereceler, Resulullah Efendimizi sevmeye bağlıdır. Bunun için, ibadetlerin en kıymetlisi, Allahü teâlânın dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemektir. Dostun sevdiklerini sevmek, düşmanlarını sevmemek, insanda kendiliğinden hasıl olur. Seven kimse, eğer sevgisi samimi ise, sevdiğine her konuda itaat eder ve onu hiç unutmaz. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
(İnsan, sevdiğini çok zikreder, hatırlar.)
.Kalpte iman bulunduğuna alamet
2020-06-29 02:00:00
Allahü teâlânın emirlerini yapmamak, kalbin bozuk olmasındandır.
Sual: Bir kalpte imanın bulunup bulunmadığının alameti, işareti var mıdır, varsa bu alamet nedir?
Cevap: Allahü teâlânın emirlerini yapmamak, günahlardan sakınmamak, kalbin bozuk olmasındandır. Kalbin bozuk olması, İslamiyete tam inanılmamasıdır. Mümin olmak için, yalnız Kelime-i şehadeti söylemek yetişmez. Münafıklar da, bunu söylüyor. Kalpte iman bulunduğuna alamet, İslamiyetin emirlerini severek yapmak, yasak ettiklerinden de severek uzaklaşmaktır. İslamiyetin emirlerini yapabilmek, yasaklarından sakınabilmek için, dinde lazım olanları, öğrenmek ve öğretmek lazımdır. Din bilgilerini öğrenmeden, başka şeyler öğrenenler ve çocuklarına doğru din bilgisi öğretmeyenler aldanmaktadır. Geleceği temin etmek, acaba bunları elde etmek midir yoksa, Allahü teâlânın rızasını kazanmak mıdır? Niyetin doğru olması için korkmalı ve çok istiğfar etmelidir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Teheccüd zamanında tövbe, istigfar etmek, Allahü teâlâya yalvarmak, günahlarını düşünmek, ayıplarını, kusurlarını hatırlamak, kıyametteki azapları düşünüp korkmak, Cehennemin sonsuz acılarından titremek lazımdır. Af ve mağfiret için çok yalvarmalıdır. O zaman ve her zaman yüz kerre (Estağfirullahel'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü ileyh) demeli ve manasını düşünerek söylemelidir. Bunu ikindi namazından, tesbihlerden ve duadan sonra yüz defa okumalıdır. Abdestsiz okunabilir. Hadis-i şerifte; (Kıyamette, sayfasında çok istiğfar bulunanlara, müjdeler olsun!) buyuruldu.”
İstiğfar ve bütün dualar, temiz kalple söylenmez, yalnız ağızla söylenirse, faydası olmaz. İstiğfarı ağızla üç kere söyleyince, temiz kalp de söylemeye başlar. Günah işlemekle kararmış olan kalbin söylemesi için, ağızla çok söylemek lazımdır. Namaz kılmayanın ve haram lokma yiyenin kalbi kararır. Böyle kalplerin de söylemeye başlaması için, ağızla en az yetmiş kere istiğfar söylemelidir.
Fıkıh, ilmihal ve ahlak bilgilerini lüzumu kadar öğrenmek ve çoluk çocuğuna öğretmek, her Müslümana farz-ı ayındır. Öğrenmeyenler ve çoluk çocuğuna öğretmeyenler büyük günah işlemiş olur. Öğrenmeye lüzum görmeyen, ehemmiyet vermeyenin ise, imanı gider. Dinini öğrenen ise, dünya ve ahiret felaketlerinden kurtulur.
.Gafletle edilen dua kabul olmaz
2020-06-28 02:00:00
Dua ederken, kalp uyanık olmalı, kabul edileceğine inanmalıdır.
Sual: Kalben değil de, sadece dil ile söylenerek yapılan duaların faydası olmaz mı?
Cevap: Allahü teâlâ, dua etmeyi ve dua edeni sever. Peygamber efendimiz de;
(Dua etmek, ibadettir) buyurmuşlardır.
Duanın ve her zikrin sessiz olması efdaldir. Dua etmenin de şartları vardır. Önce, günahlarına pişman olup, tövbe etmeli, istiğfar okumalı, sadaka vermeli, imanını Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak düzeltmeli, duanın kabul olacağına inanmalı, yüzü kıbleye karşı oturup, önce hamd ve salevat okumalı. Duayı üçten fazla söylemeli. Kabul olmadı diyerek, ümit kesmemeli, kabul oluncaya kadar, uzun zaman tekrar etmelidir. Haram yememeli, içmemeli, haram söylememelidir. Haram işlemek, kalbi bozar. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
(Çok istiğfar okuyunuz! İstiğfar duası okumaya devam edeni, Allahü teâlâ hastalıklardan, her dertten korur. Hiç ummadığı yerden rızklandırır.)
Duaların kabul olması için, okuyanın Müslüman olması, günahlarına tövbe etmesi, manasını bilerek, inanarak söylemesi lazımdır. Kararmış kalble yapılan dua kabul olmaz. Beş vakit namaza devam edenin kalbi temizlenir. Kalb söylemeden yalnız ağız ile yapılan duanın faydası olmaz. Dua ederken, kalp uyanık olmalı, kabul edileceğine inanmalıdır. Söylediğinden haberi olmayan gâfilin duası kabul olmaz. Kur’ân-ı kerim okunan yere, rahmet iner. Bu zaman yapılan duanın kabul olması çok umulur. Hadis-i şerifte;
(Duanın kabul olması için, iki şey lazımdır: Birincisi, duayı ihlas ile yapmalıdır. İkincisi, yediği ve giydiği helalden olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı duası, hiç kabul olmaz) buyuruldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri;
“Yalvararak, ağlayarak ve sığınarak, kırık kalple Allahü teâlâdan af ve afiyet dilemelidir. Duanın kabul olunduğu anlaşılıncaya ve fitneler kalmayıncaya kadar, böyle dua etmelidir” buyurmuştur.
Mübarek gecelerde, cuma günü ve gecesinde, seher vaktinde, Allah yolunda cihad ederken, her namazdan sonra, yağmur yağarken, Kâbe-i muazzamayı görünce, zemzem suyu içince yapılan duaların kabul olduğu kitaplarda yazılıdır. Musibet anında yapılan dua da müstecabdır. Rahat ve huzur zamanlarında çok dua edenin, dert ve bela zamanlarındaki duaları çabuk kabul olur.
.Affedilmek için, affetmeli!..
2020-06-27 02:00:00
Kötülük edene ihsânda bulunmak, insanlığın en yüksek derecesidir...
Sual: Başkalarının hatalarını affetmiyen bir kimsenin, kendi hatalarının affedilmesini beklemesi uygun olur mur?
Cevap: Affetmek, büyüklüğün alametidir ve Allahü teâlânın sıfatlarındandır. Kişinin, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları bağışlamasına, affetmek denir. Hakkını almaya gücü yettiği hâlde, affetmek iyidir. Çünkü nefse daha güç gelir. Hadis-i şerifte;
(Musa aleyhisselam; Ya Rabbî! Kullarının en kıymetlisi kimdir? dedikte, gücü yettiği zaman affedendir, buyuruldu) buyurulmuştur.
Zulmedeni affetmek merhametin, kendisine iyilik etmeyene hediyye vermek ihsânın, kötülük edene ihsânda bulunmak da, insanlığın en yüksek derecesidir. Bu sıfatlar, düşmanı dost yapar.
Zalimden hakkı kadar geri almak, adalet olur. Fakat gücü yettiği hâlde affetmek, güzel ahlaktır. Resulullah Efendimiz, bir kimsenin zalime beddua ettiğini görünce;
(İntisâr eyledin! Affeyleseydi, daha iyi olurdu) buyurmuştur.
Resulullah efendimizin mübarek torunu hazret-i Hüseyin, bir gün misafirleri ile sofrada oturmuşlar yemek yiyiyorlardı. O sırada kölesi bir kap sıcak yemekle gelirken ayağı yere takılıp, elindeki yemeği hazret-i Hüseyin'in mübarek başına döker. Hazret-i Hüseyin, terbiye maksadı ile kölesinin yüzüne sertçe bakınca, kölesi, Âl-i imrân suresinin 134. âyet-i kerimesindeki;
(Gadab etmezler) meâlindeki kısmını okur. Hazret-i Hüseyin;
-Gadabımı terk ettim, buyurunca, kölesi, âyet-i kerimenin;
(İnsanlardan kusurlu olanları affederler) meâlindeki kısmını okur. Hazret-i Hüseyin;
-Affettim cevabını verince kölesi, âyet-i kerimenin;
(Allahü teâlâ ihsan edenleri sever) meâlindeki kısmını okur. Bunun üzerine hazret-i Hüseyin;
-Allah için seni kölelikten azad ettim, istediğin yere gidebilirsin, buyurur.
Allahü teâlâ, kullarının günahlarını affedicidir. Müslümanlar da, birbirlerinin kusurlarını affetmelidir. Bunun için Müslümanların hatalarını görmemek, onlara kin tutmamak ve kusurlarını affetmek lazımdır. Allahü teâlânın bizim günahlarımızı affetmesini istiyorsak, biz de Onun kullarının hatalarını affetmemiz yani, affedilmek için affetmek lazımdır. Ahmed Rıfâî hazretleri;
“Kızdığın zaman affa sarıl. Çünkü affetmek sûretiyle yapacağın hatâ, cezâ vermek sûretiyle yapacağın hâtadan daha iyidir” buyuruyor.
.Kader, tedbirle değişmez
2020-06-26 02:00:00
"Kazâ-i mu'allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir..."
Sual: Bir insanın kaderi, sakınmak ve tedbir almakla değişebilir mi?
Cevap: Bu konuda İhyâ-ül'ulûm kitabında deniyor ki:
“Kazâ-i mu'allak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.” Hadis-i şerifte;
(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur) buyuruldu.
Duanın belayı defetmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan oka siper olduğu, su yerden otun yetişmesine, havadaki oksijen gazının canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp hararet meydana gelmesine sebep olduğu gibi, dua da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte;
(Kazâ-i mu'allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kazâ-i mu'allak yani o kimsenin dua etmesi takdir edilmişse, dua eder, kabul olunca, belayı önler. Ecel-i kazâyı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, Ecel-i müsemmâ değişmez. Ecel-i kazâ, bir kimse, eğer iyi iş yapar, sadaka verirse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmışken akrabasını, Allah rızası için ziyaret etmesi ile, ömrü otuz seneye uzar. Otuz yıl ömrü olan kimse de, akrabasını terk ettiği için, ömrü üç güne iner. Tefsîr-i Hâzinde deniyor ki:
“Takdir, ezelde Levh-i mahfûzda yazılmıştır. Sonradan bir şey yazılmaz. Levh-i mahfûzda olacak değişiklikler ve ömürlerin artması, kısalması, ezelde yazılmıştır. Buna kazâ-i mu'allak denir. Allahü teâlânın kaderi, yani ezelde ilmi nasıl ise, Levh-i mahfûzdaki değişiklikler, ona uygun olur. Hazret-i Ömer yaralanınca, Ka'bül-ahbâr hazretleri;
“Hazret-i Ömer daha yaşamak isteseydi, dua ederdi. Zira onun duası elbette kabul olur” dedi. Oradakiler;
-Nasıl böyle söylüyorsun, Allahü teâlâ meâlen; (Ecel, bir an gecikmez ve vaktinden önce gelmez) buyurdu, dediklerinde;
-Evet, ecel hazır olduğu vakit gecikmez. Ecel hasıl olmadan önce, sadaka, dua ve amel-i salih ile, ömür uzar. Zira Fâtır sûresinde meâlen; (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması hep yazılıdır) buyurulmaktadır dedi.
.Kıyâmette insan hangi bedenle diriltilecek?
2020-06-24 02:00:00
"Kıyâmette uzuvların, organların kendisi değil, benzerleri yaratılacaktır.”
Sual: Bir insanı hayvanlar yese veya ölen insanın organları başka bir insana nakledilse, bu insan kıyamet günü diriltildiği zaman, dünyada iken hayvanların yediği veya başka insanlara nakledilen organları, kiminle, hangi bedenle diriltilecektir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Seâdet-i Ebediyye kitabında deniyor ki:
“Kıyamette herkes, öldüğü zamandaki şekli, boyu ve organları ile mezardan kalkacaktır. Herkesin kuyruk sokumu kemiği değişmeyecek, başka organlar, bu kemik üzerine yeniden yaratılacak, ruhlar bu yeni bedenlerini bulup, bu bedenlerine gireceklerdir. Ruhların bu başka yeni bedenlere girmesi, tenasüh değildir. İnsanın bedeni, organları dünyada da değişiyor. Kırk yaşındaki insanın eti, yağı, derisi, kemikleri başkadır. Çocukluğunda bulunanlar başkadır. Fakat o, hep aynı insandır. Çünkü insan, ruh demektir. Beden değişiyor ise de, ruh değişmez. İnsanın parmak izi de hiç değişmez. Hiçbir insanın parmak izi, başkasının parmak izine benzemez. Bir insanın parmak uçlarındaki çizgilerin şekli, doğmadan önce, ruh bedene girdiği sıralarda teşekkül eder. İnsan ölüp çürüyünceye kadar hiç değişmez. Beş bin yıllık mumyalarda aynen kaldıkları görülmüştür.
Parmak ucundaki çizgilerden her biri, yan yana dizilmiş deliklerden meydana gelmiştir. Her delikcikten, ter sızmaktadır. İnsan bir şeyi tutunca, sızan ter, o şey üzerinde çizgilerin şekli gibi yapışıp kalır. Teri boyayan bir ilaç sürünce, o kimsenin parmak izi, o şey üzerinde görünür. İmâm-ı Gazâlî hazreteri, Kimyâ-yı se'âdet kitabında diyor ki:
Bir insanın çeşitli yaşlarındaki bedenleri başka başka oldukları gibi, aynı boy ve şekilde, fakat başka zerrelerden yapılmış bir bedenle kabirden kalkacaktır. Burası iyi anlaşılınca, insan insanı yerse, yenilen organın, hangi insan ile yaratılacağı, yiyen ile mi, yoksa yenilen ile mi birlikte yaratılacağı gibi sorulara lüzum kalmaz. Çünkü, o uzuvların, organların kendisi değil, benzerleri yaratılacaktır.”
***
Sual: Şabân ayının onbeşinde, Berât gecesinde, o sene olacak olan her hadise, Levh-i mahfuza yazılır mı?
Cevap: Her sene, şabân ayının onbeşinci Berât gecesinde, o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfûzda yazılır.
.Kim için ibadet etmişsen!..
2020-06-21 02:00:00
İbadet; kulluk etmek, insanın kendini aşağılaması, alçaltması demektir...
Sual: Başkaları da ibadet yaptığımı bilsin görsün diyerek ibadet edenler, hayır yapanlar, ahirette bunların faydasını görmeyecekler midir?
Cevap: İbadet; kulluk etmek, tapınmak, insanın kendini aşağılaması, alçaltması demektir. İbadet, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için yapılır. Başkasının muhabbetine, ihsanına kavuşmak için yapılan ibadet, ona tapınmak olur. Hadis-i şerifte;
(Dünyada riya ile ibadet edene, kıyamet günü, 'ey kötü insan! Bugün sana sevap yoktur. Dünyada kimler için ibadet ettin ise, sevaplarını onlardan iste' denir) buyuruldu.
Bir kimse, hep nefsinin istekleri peşinde koşar ve nefsinin istediklerine kavuşabilmek için her şeyi yapıyorsa, bu kimse, nefsinin esiridir, kölesidir ve nefsine tapmaktadır. Herhangi bir kimsenin sözüne uyarak, İslamiyetin dışına çıkmak, onun sözlerini, İslamiyetten üstün tutmak, o kimsenin kölesi olmak ve ona tapınmak demektir. Bunun için insan, neyin esiri, kimin kölesi ve kulu olduğuna dikkat etmelidir. Ebû Ali Dekkâk hazretleri, nasihat isteyen birisine hitaben;
"Sen kimin esiri ve mülküysen onun kulusun. Eğer nefsinin esiri ve mülkü isen nefsinin kulusun. Eğer dünyânın esiriysen, dünyânın kulusun ve kölesisin" buyurmuştur.
Bir sene Belh şehrinde kıtlık olur ve insanlar yiyecek bir şey bulamazlar. Bu yüzden hiç kimsenin yüzü gülmemektedir. İnsanlar bu hâlde iken, Şakîk-i Belhî hazretleri, çarşıda neşeli bir köle görür ve ona;
-Herkes üzüntülü iken sen niçin bu kadar neşelisin diye sorar. Köle;
-Benim efendim zengindir, beni aç, çıplak bırakmaz ki der. Şakîk-i Belhî hazretleri, kölenin bu söz karşısında;
“Aman ya Rabbi! Az bir dünyalığı olan şu zenginin kölesi böyle neşeli. Hâlbuki, sen bütün canlıların rızıklarına kefil oldun. Biz niçin gam ve keder içinde olalım” diyerek yüzünü ahirete çevirir.
İnsan, ya kendisi gibi yaratılmış olan bir insanın, varlığın esiri, kölesi, kuludur veya her şeyin sahibi, yaratanı olan Allahü teâlânın kuludur. Herkes, dünyada yaptığı tercihe göre, ahirette hesap verecektir. Peygamber Efendimiz;
(Allahü teâlâ buyuruyor ki, benim şerikim, ortağım yoktur. Başkasını bana ortak eden, sevaplarını ondan istesin. İbadetlerinizi ihlas ile yapınız! Allahü teâlâ, ihlas ile yapılan işleri kabul eder) buyurmuştur.
.İbadetleri faydası için yapmak...
2020-06-20 02:00:00
İbadet etmenin, dünya menfaatleri üzerine kurulamayacağı bir hakikattir!..
Sual: Dinin emir ve yasaklarını, insana dünyada fayda sağladığı için yapmak doğru olur mu?
Cevap: İslamiyete uymanın, ibadet etmenin, dünya menfaatleri üzerine kurulamayacağı, akıl sahipleri için pek meydanda olan bir hakikattir. Şûrâ suresinin 20. âyet-i kerimesinde meâlen;
(Ahıreti kazanmak için çalışanların kazançlarını arttırırız. Dünya menfaati için çalışanlara da, ondan veririz. Fakat, ahırette bunların eline bir şey geçmiyecektir) ve İsrâ suresinin 18., 19. âyet-i kerimelerinde de meâlen;
(Menfaatleri ve lezzetleri çabuk geçen, tükenen dünyayı isteyenlerden, dilediğimize, istediğimizi veririz. Ahıret menfaatleri için çalışan müminlerin mükafâtları boldur) buyuruluyor. Hadis-i şeriflerde de;
(Allahü teâlâdan başkası için her kim ne işledi ise, karşılığını ondan istesin, denilecektir.)
(Allahü teâlâ, ahıret için yapılan iyiliklere dünyada da mükafat verir. Fakat, yalnız dünya için yapılan işlere ahırette hiç mükafat vermez) buyuruldu.
İslamiyetin hükümlerinin ahıretteki faydalarıyla birlikte dünyadaki faydalarını, sosyal iyiliklerini de düşünmek yasak değildir. Hatta, bu faydaları, zamanın yeni bilgileri ile açıklayarak anlatmak, din adamlarının vazifesidir. İslamiyetin hükümleri üzerine yürütülecek sosyal düşünceler, Müslümanlardan ziyade, din düşmanlarına karşı bir müdafaa silahı ve yarış vasıtası olarak hazırlanması lazımdır. İslamiyetin hükümlerinin, dünyada olan faydalarını ve iyiliklerini Müslümanların da bilmesi elbette faydalıdır. Ancak, Müslümanların yalnız bilmekte kalması lazım olup, ibadetleri dünya faydaları üzerine bina etmek derecesine gelmemelidir. Böyle olursa, ibadetler bozulur. İslamiyetin istediği vazifelerde dünya için ne kadar fayda bulunursa bulunsun, bunları yalnız Allahü teâlânın emri olduğu için ve ahırette, azaptan kurtulmak için yapmak lazımdır. Böyle niyet olunca, dünya faydalarının ayrıca düşünülmesi, yapılan ibadete zarar vermez.
İbadetlerde ahıret faydalarını bırakarak, yalnız sosyal iyilikler aramak ve bu araştırmayı esas tutmak, dine inanmamak hastalığının alametlerindendir. Dinin hükümlerinin dünyadaki faydaları, iyilikleri pek mühim ve meydanda olmakla beraber, Cennet ve Cehenneme inananlar, dünya menfaatlerini hatırlarına bile getirmezler.
.Akıl, nakil ile çatışırsa
2020-06-19 02:00:00
Akıl ile nakil çatışırsa, nakle uyulur, aklın yanıldığı anlaşılır.
Sual: Bazı reformistler; “Peygamberimiz; (Akıl ile nakil çatışırsa, akla uymalıdır) buyuruyor. Dinin ihtiyaca göre değiştirilebileceği buradan anlaşılmaktadır” diyorlar. Gerçekten din ihtiyaca göre değiştirilebilir mi?
Cevap: Aklın gösterdiği bir hakikat, hiç değişmez. Aklın gösterdiği delil ile, naklin değiştirilebileceğini, İslam âlimleri bildirmektedir. Naklin bildirdiğini değiştirmeye sebep olacak delili ortaya koymak, mantık ilminden haberi olmayan reformcuların aklı ile olamaz. Resulullah Efendimiz, İslam bilgilerini fen ve din bilgileri diye ikiye ayırdı. Din bilgileri, nakil ile anlaşılır. Bunların kaynağı, Kur'ân-ı kerim ile hadis-i şeriflerdir.
His organları ile anlaşılan şeyler sınırlıdır. His organlarımız ile anlayamadığımız şeyleri, akıl ile bulur, anlarız. Aklın da bir sınırı vardır. Bu sınırın dışında olan bilgileri, akıl anlayamaz. Cennette, Cehennemde olan şeyler, ibadetlerin nasıl yapılacağı ve din bilgilerinin çoğu böyledir. Akıl bunlara eremez. Bu bilgilerde akıl ile nakil çatışırsa, nakle uyulur, aklın yanıldığı anlaşılır.
Kur'ân-ı kerîmde dört şey bildirilmektedir: İman, Ahkâm, Kısas ve Ahbâr. İnanılması lazım olan bilgilerde hiç değişiklik olamaz. Her Peygamberin, her ümmetin inanışları arasında hiç ayrılık yoktur. İkincisi olan ahkâm, Allahü teâlânın emirleri ve yasaklarıdır. Bunlarda değişiklik olabilir. Fakat, bu değişikliği yalnız Allahü teâlâ yapmış ve Peygamberleri ile değiştirmiştir. Kısas, geçmiş insanların, ümmetlerin hâllerini, yaşayışlarını anlatmak demektir. Ahbâr, geçmişte olmuş ve gelecekte olacak şeyler demektir. Kısas ve haberlerde değişiklik olmaz. Din bilgileri arasında birbirleri ile çatışır gibi olanları görülürse, bunlar yine akla uydurulmaz. Birbirlerine uydurulmaya çalışılır. Akla düşen, böyle bilgileri, açıkça anlaşılabilene uygun anlamaktır.
İslam ilimlerinin ikincisi olan fen bilgileri, his organları ve bu organlara yardımcı aletlerle inceleyerek, hesap ederek ve deneyerek anlaşılan bilgilerdir. Bunların hepsi akıl, zekâ ile yapılır. Hepsinde akla güvenilir. Nakil ile fen bilgisinde çatışma olduğu zaman, akla uyulur. Yani nakil, akla uygun olarak açıklanır. Reformcunun işitmiş olduğu hadis-i şerif, işte bunu açıklamaktadır.
.Medreseler müşterisiz bırakıldı!..
2020-06-18 02:00:00
Molla Fenârîler, Ebûssuûdlar yetiştirmiş olan bu ilim yuvaları maalesef yok edilmişti.
Sual: Reformcu Musa Beykiyef; “Bugün medreselerde okuyanların çoğu oradakı ilimlerin ilk basamağında kalmıştır. Tembel, cahil ve mutaassıptırlar. Bundan da maksatları, Müslümanları sömürmektir. Bu hocalar, fikren ve ahlaken cahil oldukları hâlde, din âlimi kılığındadırlar. Şimdi medreselerde İslamiyetten bir şey kalmadı. Din, edep ve Kur'ân öğretmek için yapılmış olan minberlerin, Müslümanları aldatmaktan başka vazifeleri kalmadı” diyor. Bu sözlerin gerçeklik payı var mıdır?
Cevap: Kazanlı reformcu Beykiyef bu sözleri söylediği zaman, dünyanın hangi yerinde Müslümanlık kalmış ise, onun beğenmediği medreselerde kalmış idi. Şimdi ise, programlarının başında dini kökünden yok etmek yazılı bulunan komünist Rusya'da, bu koca reformcunun gözüne batan o medreselerden, o camilerden hiç biri kalmadı...
Dinde reformcuların, her bakımdan 'gerici' dedikleri din adamları halkı soymakta da, onlardan geridedirler! Hayatları kanaat üzere geçtiğinden, halktan istifadeleri azdır. Birinci Cihan Harbi'nin, dört sene içinde, köylerde cenaze yıkayacak hoca bırakmadığı görülünce, cahil dedikleri hocaların bile lüzumsuz ve faydasız olmadığı anlaşıldı.
Sultân Vahîdeddîn hân zamanında İstanbul'daki medreselere, liselerde okunan derslerden birçoğu konulduğu hâlde, ihtiyacı eskisi kadar da karşılayacak din adamı yetişmediği görülmüştü. Vaktiyle Molla Fenârîler, Molla Hüsrevler, Ebûssuûdlar, İbni Kemâller, Gelenbevîler yetiştirmiş olan bu ilim yuvaları maalesef yok edilmişti.
Masonlar, medreseleri parasız, ilimsiz bırakmakla kalmayıp, talebe ismi yerine 'softa' adını yaymışlardı. Bu kadar bozgunculuk, bu kadar bakımsızlık içinde medreselerden yine din düşmanlarını az çok susturacak ilim adamı yetişmesi şaşılacak şeydir. Bunu da mesleğin yüksekliğindeki feyiz ve berekete bağlamak lazım gelir.
Medreselerden yetişen din adamları, resmî dillerle kendilerine yapılan hakarete dayanamayarak, haysiyet ve şereflerini korumak için, başka iş sahalarına sarılmışlardır. Bir kısmı da, hakaretlere aldırmamış, dinî ve millî ananelerine sarılarak bir nefis mücahedesi içinde yaşamışlardır. "Müşterisiz kalan mal" hâline getirilen ve ilimden, fenden mahrum bırakılan medreselerde ilim adamı olamayacağı açıkça meydandadır.
.Her peygambere mucize verildi
2020-06-17 02:00:00
Allahü teâlâ, peygamberlerine ümmetlerinin kıymet verdiği şeylerde mucizeler ihsan eyledi.
Sual: Peygamberlerin üstünlüklerine, gösterdikleri mucizeler de birer delil midir?
Cevap: Hazret-i Musa ve hazret-i İsa'nın Peygamberlikleri mucizelerle belli olduğu gibi, Muhammed aleyhisselamın Peygamberliği de, öylece mucizelerle meydandadır. Musa aleyhisselam zamanında sihir, İsa aleyhisselam zamanında doktorluk, Muhammed aleyhisselam zamanında şiir, fesâhat, belâgat yani güzel ve tartılı konuşmak sanatları çok ilerlemişti. Allahü teâlâ; bu Peygamberlerine ümmetlerinin kıymet verdiği şeylerde mucizeler ihsan eyledi. Muhammed aleyhisselamın da, İsa aleyhisselam gibi, ölüyü dirilttiği ve Firavun ile adamlarının Musa aleyhisselama sihirbâz dedikleri gibi, Kureyş kafirlerinin de Muhammed aleyhisselama sihirbâz dedikleri kitaplarda açık ve uzun yazılıdır.
Muhammed aleyhisselam ümmi idi. Yani, mektebe gitmedi, okuyup yazmadı, hiçbir insandan ders almadı. Ümmi olduğu hâlde, tarih, fen, ahlak, siyaset ve sosyal bilgilerle dolu bir kitap ortaya koydu. Yalnız o kitaba uyarak dünyaya adalet yaymış olan hükümdarların yetişmesine sebep oldu. Kur'ân-ı kerim, Muhammed aleyhisselamın mucizelerinin en büyüğüdür. Hatta, bütün Peygamberlerin mucizelerinin en büyüğüdür. Bu en büyük mucize, yalnız Muhammed aleyhisselama verilmiştir.
Dinde reforumcular, Muhammed aleyhisselamın daha çocuk iken, Şam yolculuğunda bir rahiple birkaç dakika konuştuğu zaman, bütün bu bilgileri, o rahipten öğrendiğini söylerken, utanmaları, sıkılmaları lazım gelir. Bu kadar çürük, bu kadar gülünç bir iftira olamaz. Kâbe duvarında yıllarca asılı duran ve sahiplerini birer dâhi, birer kahraman derecesine yükselten ve binlerce şiir arasından seçilmiş bulunan fesâhat ve belâgat şaheseri yazıların birer paçavra gibi sökülüp indirilmesine ve yazarlarının başlarının eğilmesine sebep olan âyet-i kerimeler, o rahiple birkaç dakikalık konuşmanın neticesi olabilir mi? Bugün Kur'ân-ı kerimin belâgatini yeniden anlamaya kalkışmaya, hiç lüzum yoktur. O ilâhî kitap, Arabçanın en yüksek zamanında, en salahiyetli mütehassıslara, üstünlüğünü imzalatmıştır. Arab edebiyatının mütehassısları olanlardan, Muhammed aleyhisselamın zamanında yetişenler arasında, Kur'ân-ı kerimin belâgatindeki ilâhî üstünlüğü görüp de inanmayan yok gibidir.
.Ruhun ve nefsin gıdası
2020-06-16 02:00:00
''Biz insanın ruhunu, güzel bir surette yaratıp, sonra en aşağı dereceye indirdik.''
Sual: Ruhun ve nefsin gıdasının, lezzetlerinin farklı, birbirine zıt olduğu kitaplarda bildirilmektedir. Buna rağmen ruh nasıl oluyor da nefsin gıdasını kendi gıdası zannedebilir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Mektûbât kitabının 99. Mektûbunda buyuruluyor ki:
“Ruh ile ceset, her bakımdan, birbirinin aksi, zıddı olduğundan, bunların bir arada kalabilmesi için, Allahü teâlâ, ruhu nefse âşık etti. Bu sevgi, bunların bir arada kalmasına sebep oldu. Kur’ân-ı kerîm, bu hâli bize haber veriyor. Vettîn suresinin bir âyetinde meâlen;
(Biz insanın ruhunu, güzel bir surette yaratıp, sonra en aşağı dereceye indirdik) buyuruldu. Ruhun bu dereceye düşürülmesi ve bu aşka tutulması, kötülemeye benzeyen bir metih, övgüdür. İşte ruh, nefse karşı olan bu aşkı, sevgisi sebebi ile, kendini nefis âlemine attı ve nefse tabi, esir oldu. Hatta, kendinden geçti, kendisini unuttu, nefs-i emmare hâlini aldı.
Ruh, her şeyden daha latif, maddenin en hafifi olan hidrojen gazından, hatta bir elektrondan da daha hafif olduğundan, madde bile olmadığından, her ne ile birleşirse onun hâline, şekline ve rengine girer. Kendini unuttuğu için, evvela kendi âleminde, derecesinde iken, Allahü teâlâya olan bilgisini de unuttu, cahil ve gafil oldu. Nefis gibi cehalet karanlığı ile karardı.
Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu, acıdığı için, Peygamberler gönderip, bu büyükler vasıtası ile ruhu kendine çağırdı ve sevgilisi olan nefse uymamasını, nefsi dinlememesini ona emretti. Ruh bu emri dinleyip, nefse uymaz, ondan yüz çevirir ise, felaketten kurtulur. Yok eğer, başını kaldırmaz, nefsle beraber kalmak, bu dünyadan ayrılmamak isterse, yolunu şaşırır, saadetten uzaklaşır.
İşte ruh, bu hâlde kaldıkça, nefsin gafleti, cahilliği, ruhun da gafleti, cehaleti olur. Yok eğer, ruh, nefisten yüz çevirir, ondan soğur, onun yerine Allahü teâlâyı severse ve kendi gibi, bir mahluku sevmekten kurtulup, sonsuz var olana âşık olup, bu aşk ile kendinden geçerse, zahirin, yani nefsin gafleti, cehaleti, batına, yani ruha sirayet etmez. O, Allahü teâlâyı bir an unutmaz. Nefsin gafleti, ona nasıl tesir etsin ki, o nefisten, tamamen ayrılmıştır. İşte bu vakit, zahir gaflette iken, batın âgâhtır, uyanıktır. Her an Rabbi iledir.”
.İbadet etmeden cenneti istemek...
2020-06-15 02:00:00
"İbadet etmeden Allahü teâlâdan cennet istemek, büyük günahtır."
Sual: Bir kimse, ibadet etmeden, günahlardan sakınmadan, dua ederek cennete gidebilir mi?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretleri, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam bak ne buyuruyor: (Ahirette hesaba çekilmeden önce, dünyada iken hesabınızı görünüz ve tartılmadan önce, kendinizi tartınız!) Hazret-i Ali buyurdu ki: ‘Uğraşmadan, çalışmadan cennete kavuşacağını zanneden kimse, hayale kapılıyor. Çalışarak kavuşacağım diyenin de kendini yorması, ibadet meşakkatlerini yüklenmesi lazımdır.’ Hazret-i Ali'nin talebelerinden Hasen-i Basri hazretleri diyor ki: ‘İbadet etmeden Allahü teâlâdan cennet istemek, büyük günahtır.’ Büyüklerden biri buyuruyor ki: ‘İlmi faydalı olan kimse, ibadeti bırakmaz, ibadetin sevabını düşünmeyi bırakır.’ Peygamber Efendimiz buyurdu ki: (Akıl sahibi, nefsini ezip, ahirette lazım olan şeyler için çalışır. Ahmak, aptal olan da nefsinin arzuları peşinde koşup, cennete götürmesi için de, Allaha dua eder.)”
***
Sual: İnsanlara insan oldukları için diri iken saygı gösterildiği gibi, öldüğünde cenazelerinde de saygılı olmak gerekir mi?
Cevap: Bir gün Peygamber Efendimizin önünden bir cenaze geçirildi. Resulullah Efendimiz, tazim, hürmet için ayağa kalktılar. Eshab-ı kiram;
-Ya Resulallah, bu cenaze Yahudi cenazesidir deyince, Peygamber Efendimiz;
-Nefis değil midir? yani insan değil midir cevabını verdiler.
***
Sual: Bir cenaze görüldüğü zaman, ayağa kalkıp, cenaze geçinceye kadar öylece durup beklemek uygun mudur?
Cevap: Bu konuda Halebî kitabında deniyor ki:
“Önünden cenaze geçen kimse, cenaze için ayağa kalkıp dikili durmamalıdır. Cenazeyi taşımak ve arkasından yürümek için kalkmalıdır. Resulullah Efendimizin cenaze görünce kalktığı, geçtikten sonra oturduğu ve siz de böyle yapın diye emir buyurduğu bildirildi ise de, bu emir neshedildi. Yani bir zaman sonra, bu emrini değişdirdi.” Merâk-ıl-felâh ve Dürr-ül-Muhtârda da cenazeyi görenin saygı duruşu olarak ayağa kalkmasının caiz olmadığı yazılıdır.
***
Sual: Hanefi mezhebinde olan bir Müslüman, ayağına giydiği mestlerin üstü ile beraber altını da meshedecek midir?
Cevap: Hanefi mezhebinde mesih, mestlerin yukarıdaki yüzlerine yapılır, mestlerin taban altına mesih yapılmaz.
.Ölenin ruhunu görmek!..
2020-06-14 02:00:00
Ölenin bu hâllerini görenler, melekler âlemini seyreden evliya yani velilerdir.
Sual: Bi kimse, vefat ettiği zaman, bu vefat eden kimsenin ruhunu, hayatta olanlardan bazı görenler oluyormuş, böyle bir şey olabilir mi ve bu bigiler doğru mudur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin Dürret-ül fâhıre kitabında deniyor ki:
“Vefat eden kimsenin ruhu, cesede geri döndürüldüğü zaman kendi cesedini yıkanırken bulur ve başı ucunda gasli, yıkanması bitinceye kadar durur. Allahü teâlâ iyiliğini istediği kimsenin gözünden perdeyi kaldırır ve o kimse, ölünün ruhunu dünyadaki insan suretinde görür.
Bir zat oğlunu yıkarken başı ucunda olduğunu gördü. Kendisine korku gelip gördüğü taraftan diğer tarafa geçti. Kefenine sarılıncaya kadar bu hâli gördü. Kefene sarılınca, o şahsın şeklindeki ruh kefene geri döndü. Yıkanıp, kefenlenip tabut içine koyunca da ölenin ruhunu görenler oldu.
Rebî bin Heysem hazretlerinden rivayet edildi ki, bir zat, yıkayan kimsenin elinde hareket etmiştir. Yine hazret-i Ebu Bekir zamanında bir ölünün tabut üzerinde iken konuştuğu görüldü ki, hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Ömer'in fazîletlerini zikretti.
Ölenin bu hâllerini görenler, melekler âlemini seyreden evliya yani velilerdir. Allahü teâlâ dilediği kimsenin gözünden ve kulağından perdeyi kaldırır, o da bu hâli görür ve bilir.
Ölü kefene sarıldığı zaman ruh hariçte, dışarıda olarak göğse yakın gelir. Bu sırada onun bağırması ve inlemesi vardır. Der ki; beni Rabbimin rahmetine acele götürünüz. Eğer bana ihsan olunan nimetleri bilseydiniz, beni götürmekte acele ederdiniz.
Eğer şekâvet, Cehennem azabı ile korkutulmuş ise, der ki; aman bana azâb-ı ilâhiden bir müddet mühlet, zaman verip, ağır götürünüz. Eğer bilseydiniz, elbette beni omuzunuzda taşımazdınız. Bunun için, Resulullah Efendimiz, bir cenaze görünce, hemen ayağa kalkarlar, kırk adım kadar o cenaze ile beraber giderlerdi.”
***
Sual: İbadet, sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek midir?
Cevap: Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak ve sevap kazanmak niyeti ile, farzları, sünnetleri yapmaya, haramlardan, mekruhlardan kaçınmaya, yani İslamın hükümlerini yerine getirmeye ibadet etmek denir. Niyetsiz, ibadet olamaz. Resulullah efendimize tabi olmak için, önce iman etmek, sonra İslamiyetin hükümlerini öğrenmek ve yapmak lazımdır.
.Sonsuz azapta kalma tehlikesi!..
2020-06-13 02:00:00
İmanı olmayan kimse, sonsuz olarak Cehennemde kalacaktır.
Sual: Cehennemin sonsuz azabından kurtulmak için akıllı bir kimsenin, bundan kurtulma çaresini düşünmesi gerekmez mi?
Cevap: İmanı olmayan kimsenin, sonsuz olarak Cehennemde kalacağını, âyet-i kerimeler ve Peygamber Efendimiz haber vermiştir. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var ve bir olduğuna inanmak gibi lazımdır. Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmanın çaresini arar. Bunun çaresi ise; Allahü teâlânın var ve bir olduğuna, Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi olduğuna, Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmaktır ki, insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır.
Bir kimse, "ben sonsuz azaba inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum" derse, buna denir ki; "İnanmamak için elinde senedin vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?" Elbette vesika gösteremeyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir. Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, sonsuz olarak ateşte yanmak korkunç felaketinden sakınmak lazım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmanın çaresini aramaz mı?
Görülüyor ki, her akıl sahibinin iman etmesi lazımdır. İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibadet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lazım değildir. Yalnız kalb ile, ihlas ile, samimi olarak inanmak kâfidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın buna çok az da bir ihtimal vermesi, zan etmesi akıl ve insanlık icabıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegane ve kati çaresi olan iman nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?
Senâüllah Pânî-pütî hazretleri buyuruyor ki:
“Allahü teâlânın varlığı, sıfatları, razı olduğu ve beğendiği şeyler, ancak Peygamberlerin bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile anlaşılamaz. Bunları bize Muhammed aleyhisselam bildirdi. Hulefâ-i râşidînin, Eshab-ı kiramın çalışmaları ile de, her tarafa yayıldı.”
.Allahü teâlâ, mecbur değildir!..
2020-06-12 02:00:00
İman, Peygamberin bildirdiklerini tasdik etmek demektir.
Sual: Allahü teâlâ, yarattığı kullarına iman vermeye mecbur mudur?
Cevap: Allahü teâlâ, insanları Müslüman yapmaya mecbur değildir. Onun merhameti sonsuz olduğu gibi, azabı da, adaleti de sonsuzdur. Dilediği kuluna sebepsiz olarak ve o istemeden, iman ihsan eder, verir. Kendi akl-ı selimine uyarak, ahlakı ve işleri iyi olanlara da, doğru olan, makbul olan imanı vereceği, Kur’ân-ı kerimde bildirilmiştir. Nitekim İsrâ suresinin 15. âyetinde meâlen;
(Kim doğru yola girerse, kendi lehine girer. Kim, kendi aklına uyarsa, sapıtırsa, kendi zararına sapıtır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz Peygamber göndermedikçe azap etmeyiz) buyurulmuştur.
Allahü teâlâ, sonsuz merhametinden dolayı, Peygamberler göndererek, var ve bir olduğunu ve inanılması lazım olan şeyleri, kullarına bildirdi. İman, Peygamberin bildirdiklerini tasdik etmek demektir. Peygamberi inkâr eden, kâfir olur. Kâfirler, Cehennemde sonsuz kalacaktır. Peygamberi işitmeyen kimse, Allahü teâlânın var ve bir olduğunu düşünüp, yalnız buna iman eder ve Peygamberi işitmeden ölürse, bu da Cennete girecektir. Bunu düşünmeyip, iman etmezse, Cennete girmeyecek, Peygamberi inkâr etmediği için, Cehenneme de girmeyecektir. Kıyamet günü, hesaptan sonra, tekrar yok edilecektir. Cehennemde sonsuz kalmak, Peygamberi işitip de, inkâr etmenin cezasıdır. Aklı olan kimse, Peygamberi inkâr etmez, iman eder. Aklına uymayıp, nefsine, şehvetlerine uyar, başkasına aldanırsa, inkâr eder. Ananeye, modaya uymak hastalığı, nefislerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefislerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük saadetlerden, kazançlardan mahrum kalmışlardır. Bunun içindir ki, bir hadis-i kudside, Allahü teâlâ;
(Nefislerinizi, kendinize düşman biliniz! Çünkü, nefisleriniz, bana düşmandırlar!) buyurdu.
Hıristiyan doğmuş, Hıristiyan terbiyesi almış daha doğrusu, beyni yıkanarak aşırı aldatılmış bir kimse, kolay kolay bu tesirden kurtulamaz. Sonra, arkadaşlarının kendisini, eğer dinini değiştirecek olursa, hor görmesi, ailesinin kendisinden uzaklaşması bahis konusu olabilir. Fakat, bütün bunlar, birer sebep olmakla beraber, en büyük noksanlardan birinin de, son zamanlarda Müslümanların kendi temiz dinlerini bilmemeleridir!
.Ehl-i kıble kimlere denir
2020-06-11 02:00:00
Zaruri ve söz birliği ile bildirilmemiş olan itikattan ayrılanlar Ehl-i kıbledir.
Sual: Bazı kimseler, inanışları bozuk olan kimseler için, "onlar da Müslümandır, ehl-i kıbledir, kötü söylemeyiniz" diyorlar. Ehl-i kıble diye kime denir ve bunlara kötü denmez mi?
Cevap: Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde;
(Benî İsrail yetmişiki millete ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç millete ayrılacaktır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidecek, yalnız biri kurtulacaktır. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır) buyurdu. Yani, "İsrailoğulları, dinde yetmişiki fırkaya ayrıldı, Müslümanlar da, dinde yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunların hiçbiri kâfir değil ise de, Cehennemde uzun zaman kalacaklardır. Yalnız benim ve Eshabımın itikadında, inanışında olan ve bizim gibi ibadet eden fırkası Cehenneme girmeyecektir..."
İtikat bilgilerinde ictihat ederken, Resulullah Efendimizin ve Eshab-ı kiramın itikatlarından ayrılan din âlimleri, dinde zaruri ve söz birliği ile bilinen itikattan ayrılırlarsa, kâfir olurlar ve bunlara mülhid denir. Bunların müşrik oldukları, Bahr ve Hindiyye’de yazılıdır.
Zaruri ve söz birliği ile bildirilmemiş olan itikattan ayrılırlarsa, kâfir olmazlar, itikatta bidat sahibi olurlar. Bunlara Ehl-i kıble de denir. Amel ve ibâdet bilgilerinde ictihat ederken de, zaruri ve söz birliği ile bilinen ibadetlere inanmayan kâfir olur, mülhid olur. Fakat, zaruri ve söz birliği ile bildirilmemiş olan ibadetlerden ayrılan âlimler, eğer müctehid iseler, sevap kazanırlar. Müctehid değilseler, amelde bidat sahibi, mezhepsiz olurlar. Çünkü müctehid olmayanın ictihat etmesi caiz değildir. Bunun, bir müctehidin mezhebini taklit etmesi lazımdır. Hadis-i şerifte;
(Lâ ilâhe illallah diyen kimseye, günah işlediği için kâfir demeyiniz! Buna kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruldu. İtikadı bozuk olmadığı için, Cehenneme girmeyecek olan kimse, yaptığı günahlar sebebi ile Cehenneme girebilir. Eğer salih ise, yani günahına tövbe etmiş ise yahut affa veya şefaate kavuşursa, Cehenneme hiç girmez. Zaruri olarak yani cahillerin de bildiği ve söz birliği ile bildirilmiş olan bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, lâ-ilâhe illallah dese ve her ibadeti yapsa ve her günahtan da sakınsa bile, buna lâ-ilâhe-illallah ehli ve ehl-i kıble denmez.
.Nasihat kabul etmek güçtür
2020-06-09 02:00:00
Dünya zevklerinin peşinde koşanlara, nasihat acı gelir, haramlar ise tatlı gelir.
Sual: Genelde, insanlara hatta kendi yakınlarına, çocuklarına dinin bir emri hatırlatıldığında, nasihat edildiğinde hemen itiraz ediliyor. Bunun sebebi ne olabilir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretleri, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Nasihat vermek kolaydır, nasihat kabul etmek ise güçtür. Çünkü, nefislerine uyanlara, dünya zevklerinin peşinde koşanlara, nasihat acı gelir, haramlar ise tatlı gelir. Bunun için, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimde, meâlen; (Kafirlerle harp ediniz! Harp, size, acı ve sıkıntılı gelir. Size zor gelen şeyler, yani Allahü teâlânın emirleri, sizin için hayırlıdır, iyidir. Size iyi gelen, sevdiğiniz şeyler, yani haramlar, size zararlıdır, fenadır. Hayırlı olanları Allahü teâlâ biliyor, siz bilmiyorsunuz) buyurdu. Hele senin gibi, ilim ismi verilen ve ilim şekline sokulan, lüzumsuz şeyleri öğrenenlere ve ilmi, dünyada ve ahirette kendine, insanlara faydalı olmak için değil, herkese büyüklük satmak ve yalnız dünyalık kazanmak için okuyup, ahiretlerini düşünmeyenlere nasihat tesir etmez. Amelsiz ilim, insanı kurtarır zannediyorsun ve ilim sahibi olunca, amel etmeden kurtuluruz sanıyorsun. Bu hâlinize çok şaşılır. Çünkü ilmi olan kimsenin, amelsiz kuru ilmin kıyamette kendine zarar vereceğini, bilmiyordum, diye özür ve bahane yapamayacağını bilmesi lazımdır. Peygamber efendimizin şu hadis-i şerifini de işitmediniz mi? Buyuruyor ki; (Kıyamet günü azapların en şiddetlisi, elbette, ilminin faydasını görmeyen âlime olacaktır.) Din Büyüklerinden biri, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerini rüyâda görüp ne hâlde olduğunu sorunca, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri; 'O kadar sözlerim, keşif ve işaretlerim, yani zahiri ve batıni bilgilerim hep harap oldu, tükendi; yalnız bir gece kıldığım iki rekat namaz imdadıma yetişti' buyurur.
Sen de şunu iyi bil ki, amelsiz ilim, insanı kurtarmaz, kurtaramaz. Bunu sana bir misal ile anlatayım: Bir kimse, dağda bir arslana rastlasa, yanında tüfeği ve kılıcı bulunsa ve bunları kullanmasını iyi bilse ve ne kadar cesur olursa olsun, bu aletleri kullanmadıkça, arslandan kurtulabilir mi? Sen de bilirsin ki, kurtulamaz. İşte bunun gibi, bir kimse ne kadar ilim sahibi olursa olsun, bildiğine göre hareket etmezse, ilminin faydası olmaz.”
.Esirin hapisten kurtulması gibi!..
2020-06-06 02:00:00
Mümini rahatlandıran, ancak Allahü teâlâya kavuşmaktır.
Sual: İmanı olan bir kimsenin ölümü ile, imanı olmayan veya imanı olup da fasık olanın ölüm şekli aynı mıdır?
Cevap: Müminin ruhunun bedenden ayrılması, esirin hapisten kurtulması gibidir. Mümin öldükten sonra, bu dünyaya geri gelmek istemez. Yalnız şehitler, dünyaya geri gelip, bir daha şehit olmak ister. Dünyanın iyiliği gitti. Kederleri kaldı. Bundan dolayı ölüm, her Müslüman için hediyedir. Bir adamın dinini, ancak kabri korur. Müminlere yapılacak ikramlardan birincisi, ölümdeki sevinçtir. Mümini rahatlandıran, ancak Allahü teâlâya kavuşmaktır. Her mümine mevt, hayatından daha iyidir. Kâfirlere de mevt faydalıdır. Din Büyükleri buyuruyor ki:
“Çabuk tükenen şeyin peşinde koşuyorsunuz. Sonsuz kalacak şeye bakmıyor, ondan kaçıyorsunuz! Bir kimsenin ölümünde hayır yok ise, hayatında da hayır yoktur. Allahü teâlâya kavuşturduğu için, mevt (ölüm) sevilir. Sevdiğim adamın kalmasını da severim. Ölmesini de severim. Dost dosta kavuşmak istemez mi? Azrail aleyhisselam, İbrahim aleyhisselamdan ruhunu almak için izin istediğinde;
(Dost, dostun canını alır mı?) dedi. Allahü teâlâ, Azrail aleyhisselam ile haber gönderip;
(Dost dosta kavuşmakdan kaçınır mı?) buyurunca;
(Yâ Rabbî! Rûhumu hemen al!) diye dua eyledi.
Allahü teâlânın emirlerine uyan bir mümine, ölümden daha sevinçli bir şey olmaz. Allahü teâlâya kavuşmayı seven mümin, mevti ister. Mevt, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. Kavuşmak şevki, büyük ve yüksek derecedir. Bu dereceye yükselen mümin, mevtin gecikmesini istemez. Rabbine iştiyakından dolayı, Ona kavuşmayı, Onu görmeyi sever. Cenneti seven ve ona hazırlanan insan mevti sever. Çünkü, mevt olmayınca, Cennete girilmez.”
Bir köylüye 'sen öleceksin' demişler. O da, 'ölünce nereye giderim?' diye sormuş. 'Allahü teâlâya' cevabını alınca, 'hayrı ancak kendisinde bulduğumuz Rabbime kavuşturacak olan ölümden korkum kalmamışdır' der.
***
Sual: Ölürken can verme acısı çok mu fazladır ve herkes bu acıyı tadacak mıdır?
Cevap: Can vermek acısı, dünya acılarının hepsinden daha acıdır. Fakat, ahiret azaplarının hepsinden daha hafîftir. Mümin, ruhunu teslim edeceği vakit, rahmet meleklerini görüp, onların zevki ile, can verme acısını duymaz. Ruhu, tereyağından kıl çeker gibi, kolay çıkar ve nimetlere kavuşur.
.Ölmeden hazırlık yapmak
2020-06-05 02:00:00
Her Müslümanın, ölüme hazırlanması lazımdır. Bunun için de, tövbe etmelidir.
Sual: Her Müslümanın, ölmeden önce günahlardan tövbe etmesi, kul ve hayvan haklarını ödeyip hazırlıklı olması mı gerekir?
Cevap: Her Müslümanın, ölüme hazırlanması lazımdır. Bunun için de, tövbe etmelidir. Kul hakkı altında kalmamaya dikkat etmelidir. Yani, hakları sahiplerine verip helalleşmelidir. Allahü teâlânın haklarını da ödemek lazımdır. Bu hakların en mühimi, İslamın beş şartını yerine getirmektir. Namaz kılmayan bir kimse, Müslümanların hakkını da vermemiş oluyor. Çünkü, her namazda oturunca; “Ve alâ ibâdillahissâlihîn” diyerek müminlere dua etmek vazifemizdir. Namaz kılmayanlar, müminleri bu duadan mahrum bırakıyor. Hakları olan bu duayı yapmıyor.
Borçları ödeyerek, emanetleri sahiplerine vererek, ölüme hazırlanmak ve vasiyet yazmak vaciptir.
Ölüm, bir anda gelebileceğinden, affı kabul olmayan ve kabul olabilir ise de, henüz affedilmemiş olan cezalarının yapılmasına imkan bırakmak vaciptir. Yani, meydana çıkmış olan günahlarının dünyadaki cezalarının yerine getirilmesini temin etmelidir. Affı kabul olmayan suç, Peygamber Efendimize hakaret etmek sövmektir.
Hasta olanların, bu vacipleri daha çabuk yerine getirmesi lazımdır.
***
Sual: Dünya sıkıntıları veya hastalık sebebiyle ölmeyi istemenin bir mahzuru olur mu?
Cevap: Hastalıktan ve dünya sıkıntılarından kurtulmak için ölümü istemek caiz değildir. Dinde sıkıntı ve fitnelerden korkarak, Allahü teâlâdan ölümü istemek sünnettir. Allah yolunda şehit olmayı istemek de böyledir. Mekke-i mükerremede ve Medine-i münevverede olduğu zamanda ve Evliyâ-yı kiramın kabirleri yanında ölümü istemek de caizdir.
Allahü teâlâya kavuşmayı sevdiği için ölümü istemek müstehaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, Allahü teâlâya kavuşmayı severse, Allahü teâlâ da ona kavuşmayı sever.)
***
Sual: Yemeğe tuzla başlamak ve bitirmek, sünnet midir?
Cevap: Peygamber Efendimiz Hazret-i Ali'ye hitaben;
(Ya Ali! Yemeğe tuz ile başla, sonunda da tuz ile bitir. Tuz, ölüm hariç, yetmiş derde devadır. Yemeklere çörek otu koy. O da ölüm hariç, her derde devadır) buyurmuştur.
***
Sual: Neler hayır, neler şerdir?
Cevap: Dünyada yapılan her işten ve düşünceden, dünyada ve ahirette fayda veya zarar hasıl olur. Fayda hasıl olanlara hayır, zarar hasıl olanlara şer denir.
.
|
| Bugün 152 ziyaretçi (1241 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
İhtiyaç eşyasının içine neler girmektedir?
2020-05-11 02:00:00
Sanat ve ticaret aletleri, fıtra ve kurban için, nisap hesabına katılır.
Sual: İhtiyaç eşyası ne demektir, neler ihtiyaç eşyasının içine girmektedir?
Cevap: İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve aletler, binecek vasıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyanın mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut iseler, zekât, fıtra ve kurban için nisap hesabına katılmazlar. Ticaret için olmayan, ihtiyacından artan eşya, kiradaki evler, evindeki süs eşyası, yere serili olmayan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyası, sanat ve ticaret aletleri, burada ihtiyaç eşyası sayılmaz. Bunlar fıtra ve kurban için, nisap hesabına katılır. Oturduğu ev büyük ise, ihtiyacından fazla, kullanılmayan odaların nisaba katılmaması sahihtir.
***
Sual: Bazı kimseler, “oruç uzun günlere geldiği için, niyetlenmeyin, kısa günlerde kaza edersiniz” diyorlar. Böyle söylemek doğru olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Behcet-ül-fetâvâda deniyor ki:
“Ramazan-ı şerif, yaz aylarından birine geldiği zaman, din adamı şekline giren birisi, Müslümanlara; 'Oruca niyet etmeyip, oruç tutmaz iseniz ve kışın kısa günlerde kaza ederseniz, caiz olur. Ramazanda oruca niyet etmeden, yer içerseniz, keffaret lazım olmaz' diyerek gençlere, talebeye, işçiye oruç tutturmazsa, bu kimse şiddetle cezalandırılır. Böyle söylemesi menedilir.”
***
Sual: Dinimizde sadece zekât verecek durumda olana mı zengin denir?
Cevap: Sadaka-i fıtır ve kurban nisabına malik olana da zengin denir. Bunların sadaka-i fıtır vermesi vacip olur. Mükellef yani akıllı, baliğ ve mukim iseler, kurban kesmeleri de vacip olur. Bunların zekât alması haram olur ve fakir olan kadın mahrem akrabasına, çalışamayan fakir erkek akrabasına yardım etmesi de vacip olur.
***
Sual: Fıtra için buğday ve un vermekte zorlanan bir kimse, bunların yerine ekmek de verebilir mi?
Cevap: Bir kimseye, fıtra için, buğday, un vermek de güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verebilir. Ekmek ve mısır verirken, ağırlığa değil, parasına, kıymetine bakılır.
***
Sual: Vaktinde kılınmayan teravih namazı, daha sonra kaza edilebilir mi?
Cevap: Kılınmayan teravih namazı kaza edilmez. Kaza edilirse, nafile kılınmış olur, teravih olmaz.
.Müslümanları felakete sürükleyenler
2020-04-15 02:00:00
"Ümmetimin felaketi, facir, sapık olan din adamlarından olacaktır."
Sual: Müslümanların dine olan bağlılıklarının azalmasına ne veya kimler sebep olmaktadır?
Cevap: Kahire mason locası başkanı olan Abduh'un zehirli fikirleri, Mısır'da Câmi'ul-ezherde yayıldı. Böylece Mısır'da, Reşid Rıza, Ezher Medresesi Rektörü Mustafa Meragi, Kahire Müftüsü Abdülmecid Selim, Mahmud Seltüt, Tentavi Cevheri, Abdürrazık Paşa, Zeki Mubarek, Ferid Vecdi, Abbas Akkad, Ahmed Emin, Doktor Taha Hüseyin Paşa, Kasım Emin ve Hasen Benna gibi dinde reformcular türedi. Bir yandan da, üstatları Abduh'a yapıldığı gibi, bunlara da ilerici İslam âlimi denilerek, kitapları Türkçeye tercüme edildi. Cahil din adamlarının ve gençlerin doğru yoldan kaymalarına sebep oldular.
Büyük İslam âlimi Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretleri;
“Kahire müftüsü Abduh, İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış, İslam düşmanlarına satılmış, sonunda mason olarak İslamiyeti içeriden yıkan azılı kâfirlerden olmuştur” buyurmuştur.
Abduh gibi küfre veya bidate, dalalete sürüklenenler, kendilerinden sonra gelen genç din adamlarını da doğru yoldan çıkarmak için, âdeta birbirleri ile yarış etmişler ve;
(Ümmetimin felaketi, facir, sapık olan din adamlarından olacaktır) hadis-i şerifinin haber verdiği felaketlere önayak olmuşlardır.
***
Sual: Zamanımızda, din adamı kılığına girmiş dine saldıranları, dini değiştirmek isteyenleri işitiyor ve görüyoruz. Bunlara karşı nasıl hareket etmek gerekir?
Cevap: İbadetleri değiştirmek isteyenler, Ehl-i sünnet âlimlerini kötüleyenler, tarihte çok görüldü. Mezheblerin kolaylıklarını seçip, dört mezhebi kaldırmalı diyenlerin, mezheb imamlarının kitaplarından bir sayfayı bile doğru okuyup anlayamadıkları meydandadır. Çünkü, mezhebleri ve mezheb imamlarının yüksekliklerini anlayabilmek için, âlim olmak lazımdır. Âlim olan, cahilce, ahmakça bir çığır açıp, insanları, felakete sürüklemez. Tarih boyunca, ortaya çıkmış olan sapıklara aldananlar, felakete sürüklenmişlerdir. Bindörtyüz seneden beri her asırda gelmiş olan ve hadis-i şeriflerle övülmüş bulunan Ehl-i sünnet âlimlerine uyanlar, saadete kavuşmuşlardır. Bizler de ecdadımızın, İslamiyetin yayılması için, canlarını veren şehitlerin doğru yoluna sarılmalı, türedi dinde reformcuların zehirli, zararlı yazılarına aldanmamalıyız!
.Bir ibadetin yapılmasında harac varsa
2020-04-12 02:00:00
Bir işin yapılmasında güçlük bulunursa, başka mezhebe uyarak yapmak caiz olur.
Sual: Bir Müslüman, kendi mezhebinde bir ibadeti yapmakta güçlük çekerse, başka bir mezhebi taklit ederek yapabilir mi?
Cevap: Bir işin yapılmasında harac, güçlük bulunursa, yani kendi mezhebine göre yapmasına imkân olmayan bir işi, başka mezhebe uyarak yapmak caiz olur. Fakat, ikinci mezhebin o işe bağlı olan şartlarını, yani farzlarını ve müfsidlerini gözetmesi lazımdır. Hanefi mezhebi âlimlerinin, böyle işlerde, Maliki mezhebini taklit etmeye fetva verdikleri, ibni Âbidînin Nikâh-ı ric'î kısmında yazılıdır.
***
Sual: Dinin bildirdiği hükümleri elde etmekte temel kaynak kaç tanedir ve bu kaynaklar her Müslüman için midir?
Cevap: Edille-i şeriyye yani, din bilgilerinde, müctehid imâmlara senet, kaynak dörttür: Bunlar; Kur'ân-ı kerîm, Hadis-i şerifler, İcmâ'ı ümmet ve Kıyâs-ı fükahâ’dır.
Müctehidler, bir işin nasıl yapılacağını, Kur'ân-ı kerimde açık olarak bulamazlarsa, hadis-i şeriflere bakarlar. Hadis-i şeriflerde de açıkça bulamazlarsa, bu iş için, İcmâ var ise, öyle yapılmasını bildirirler. İcmâ söz birliği demektir. Yani, bu işi, Eshâb-ı kiramın hepsinin aynı suretle yapması veya söylemesi demektir. Eshâb-ı kiramdan sonra gelen tâbiinin de icmâ'ı delildir, senettir. Daha sonra gelenlerin, hele bu zamandaki insanların, dinde reformcuların, din cahillerinin yaptıkları, söyledikleri şeye, icmâ denmez.
***
Sual: Peygamber efendimizden sonra dört büyük halife zamanında, Müslümanlar arasında ayrılıklar oldu mu?
Cevap: Hulefâ-i râşidin zamanı, otuz sene idi. Bu otuz sene, Peygamber efendimizin zamanı gibi güzel geçti. Bu dört halifeden sonra, Ehl-i islam arasında, bidatler ve yanlış yollar meydana çıkarak, nice kimseler doğru yoldan ayrıldı. Yalnız, Eshâb-ı kiram gibi iman edenler, dinin bildirdiği emir ve yasaklara, onlar gibi tabi olanlar kurtuldu ki, bunların yoluna Ehl-i sünnet vel-cemâ'at fırkası denir.
***
Sual: Peygamberlerin üstünleri var mıdır, varsa hangileridir?
Cevap: Muhammed aleyhisselam Habibullah, İbrahim aleyhisselam Halilullah, Musa aleyhisselam Kelimullah, İsa aleyhisselam Rûhullah, Âdem aleyhisselam Safiyyullah, Nuh aleyhisselem Neciyyullahdır. Bu altısı, diğer Peygamberlerden üstündür. Bunlara Ülül'azm denir. Hepsinin üstünü, Muhammed aleyhisselamdır.
.Dünyada dert, bela olmasaydı
2020-04-05 02:00:00
"Belalar, sıkıntılar, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olmaktadır."
Sual: Allahü teâlâ, her şeye kadirdir. İman edenlere, hem dünyada, hem de ahirette nimetler, lezzetler verseydi ve dünyada verdiği lezzetler, ahirette, bunların elem çekmesine sebep olmasaydı, daha iyi olmaz mı idi?
Cevap: Bu konuda Mektûbât kitabında buyuruluyor ki:
“İnsanlar, dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedi nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilmez. Dünyada bunlara elem vermek, sanki daimî lezzetleri arttırmak içindir. Bu elemler, bir nimet olup, cahil halkı denemek için, büyüklere verilen nimetler, elem olarak gösterilmektedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için nimettir.
Belalar, sıkıntılar, cahil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olmaktadır. Nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belalardan da lezzet duyarlar. Hatta, bela sadece sevgilinin arzusu olup, kendi istekleri karışmadığı için, daha tatlı gelir. Nimetlerde bu lezzet bulunamaz. Dünyada dert ve bela olmasaydı, bunların gözünde, dünyanın hiç değeri olmazdı.
O hâlde, Allahü teâlânın dostları, dünyada da, ahirette de lezzetli ve sevinçlidir. Dertlerden aldıkları lezzetler, ahiret lezzetlerinin azalmasına sebep olmaz. Ahiret lezzetlerini gideren, cahillerin aradıkları lezzetlerdir.
Bu dünya, imtihan yeridir. Burada hak, batıl ile; haklı, haksız ile karışıktır. Burada, dostlarına sıkıntılar, belalar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihanın faydası kalmazdı. Hâlbuki, gayba iman etmek lazımdır. Dünyanın ve ahiretin bütün saadetleri, görmeden inanmaya bağlıdır.
Allahü teâlâ, dostlarını mihnet ve bela içinde göstererek, düşmanlarının gözünden sakladı. Dünya, imtihan yeri oldu. Dostları, görünüşte belada, hakikatte ise, zevk ve lezzettedir.
Allahü teâlâ her şeye kadirdir. Dostlarına hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verebilir. Fakat, âdeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve âdeti altına gizlemeyi sever. İşlerini, yaratmasını, sebepler altında gizlemiştir. O hâlde, dünya ahiretin aksi olduğundan, dostların, ahiret nimetlerine kavuşmak için, dünyada sıkıntı çekmeleri lazımdır.”
.Rehberini tenkit etmek
2020-03-28 02:00:00
İyi biliniz ki, bu yola bağlı olanları beğenmemek, öldürücü zehirdir.
Sual: Bazı kimseler, imâm-ı Rabbânî hazretleri benim rehberim dediği hâlde, bu zatı tenkit ediyorlar. Böyle yapmak doğru mudur?
Cevap: İmâm-ı Rabbânî hazretleri, böylelerine Mektûbât kitabının 313. Mektubunda cevaben buyuruyor ki:
“Oradaki kardeşlerimiz arka arkaya yazarak, Mîr Muhammed Numan hazretlerinin bugünlerde talebeyle az çalıştığını, ev yaptırmakla uğraştığını, eline geçenleri ev yapmaya harcadığını, talebenin, kendisinden faydalanmadığını bildiriyorlar. Bunları öyle yazmışlar ki, beğenmedikleri, istemedikleri anlaşılmaktadır.
İyi biliniz ki, bu yola bağlı olanları beğenmemek, öldürücü zehirdir. Bu büyüklerin sözlerine, işlerine karşı gelmek, insanı sonsuz felakete götürür. Uçuruma sürükler, hele kendi rehberini beğenmez, ona karşı gelirse, üstadını incitirse, neye varacağını düşünmelidir! Bu büyüklere inanmayanlar, bunların bereketlerine kavuşamaz. Bunlara karşı gelenler, her zaman ziyan eder, aldanır. Rehberin her işi, her sözü iyi ve güzel görünmedikçe, onun yüksekliklerinden hiçbirine kavuşamaz. Eline bir şeyler geçerse, istidraç olup, sonu yıkım ve çöküntü olur. Üstadına aşırı sevgisi ve bağlılığı olmakla beraber, içinde ona karşı kıl kadar bir beğenmemek bulunursa, bunu kendisi için felaket, yıkım bilmelidir.
Rehberin işlerinden birini beğenmezse ve bundan kendini kurtaramazsa, karşı gelmiş olmayacak bir yol ile, kendisinden bunu sormalıdır. Rehberin ara sıra, İslamiyyete uymayan bir şey yaptığını görürse, kendisi bunu yapmamalı, iyi gözle bakarak, İslamiyete uygun görmeye çalışmalı, iyi tarafını aramalıdır. İyi ve uygun yerini bulamazsa, bu beladan kurtulmak için, Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Üstadının bundan kurtulması için, ağlayarak, dua etmelidir. Üstadının mubah olan bir şeyi yapmasından şüpheye düşerse, bu şüpheye kıymet vermemelidir. Allahü teâlâ, mubah şeyleri yasak etmemiştir. Hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ, azimetle iş yapmayı sevdiği gibi, ruhsatla yapmayı da sever) buyuruldu. Mîr hazretlerinin kabız, sıkıntılı hâli çok olduğu için, böyle zamanlarında, talebesi ile uğraşamayıp da, birkaç mubah işle kendini avutmak isterse, buna karşı durmak doğru olur mu? Abdullah-ı İsfahani hazretleri, böyle zamanlarında, av köpekleri ile ormana ava giderdi.”
.Ehl-i sünnetin itikatta imamı
2020-03-26 02:00:00
Muhammed Maturidi ve Ebül-Hasen-i Eş'arî hazretleri, Ehl-i sünnetin itikatta mezheb imamlarıdır.
Sual: Rusyada bulunan itikat imamlarından Muhammed Maturidi hazretlerinin kabrini, İhlas Holding, Yahudilerden satın alarak mı yaptırdı?
Cevap: İmam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleri fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usuller, metotlar koyduğu gibi, Resulullah efendimizin ve Eshab-ı kiramın bildirdiği itikat, iman bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesinden, ilm-i kelâm yani iman bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan imam-ı Muhammed Seybâni hazretlerinin yetiştirdiklerinden, Ebû Bekr-i Cürcânî meşhur oldu. Bunun talebesinden de, Ebû Nasr-ı İyâd, kelâm ilminde, Ebû Mensûr-i Mâtürîdîyi yetişdirdi. Ebû Mensûr hazretleri, İmam-ı a'zamdan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdı. Yoldan sapmış olanlarla çarpışarak, Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirdi. Her tarafa yaydı. Miladi 944 senesinde, Semerkant'ta vefat etti. Kabrini, bir Yahudi Ruslardan satın alarak, eğlence yeri yapmıştı. İhlâs Holding şirketi, bu çirkin hâli görünce, miladi 1996 senesinde, burasını Yahudiden 30.000 dolara satın alarak kıymetli hâle getirmiştir. Bu büyük âlim ile Ebül-Hasen-i Eş'arî hazretlerine, Ehl-i sünnetin itikatta mezheb imamları denir.
***
Sual: Fıkıh ilmi kaç kısma, kaç kola ayrılmakta ve bu kısımlar neleri, hangi konuları içine almaktadır?
Cevap: Fıkıh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır:
1-İbâdât olup, beşe ayrılır: Namaz, oruç, zekat, hac, cihat. Her birinin dalları çoktur. Görülüyor ki, cihada hazırlanmak ibadettir. Peygamber efendimiz din düşmanları ile cihadın iki türlü olduğunu bildiriyor. İş ile, söz ve yazı ile. İş ile cihada hazırlanmak, yeni silahları yapmasını ve kullanmasını öğrenmek farzdır. Bu cihadı devlet yapar. Milletin, devlet kanunlarına, emirlerine uyarak cihada iştirak etmesi farzdır. Zamanımızda ikinci savaş, yani dinsizlerin yazı, film, radyo ile, her çeşit propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihaddır.
2-Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.
3-Mu'âmelât olup, alışveriş, kira, şirketler, faiz, miras... gibi birçok bölümleri vardır.
4-Ukûbât, yani cezalar olup, başlıca beşe ayrılmaktadır: Kısas, sirkat, zina, kazf, riddet, yani mürted olma cezalarıdır.
.Kâfir olan anaya babaya hizmet etmek
2020-03-25 02:00:00
"İslamiyete uymaya gericilik diyen, ananın, babanın evine gidilmez."
Sual: Müslüman olmayan ana, babaya hizmetin, bunları ve akrabaları ziyaret etmenin, bunlarla görüşüp sohbet etmenin, dinimiz açısından hükmü nedir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Bezzâziyye fetvâsında deniyor ki:
“Her çeşit çalgı dinlemek haramdır. Fısk, günah anlatan şiir dinlemek mekruhtur. Günah işlemeyi istemek günah olmaz. İşlemeye karar verirse, yalnız karar vermek günahı yazılır. İşlemek günahı yazılmaz. Küfür, inkar ve küfre sebep olan şeyler böyle değildir. Bunlara karar verince iman gider, kâfir olur. Kafir olan anaya babaya hizmet etmek, nafakalarını vermek, ziyaretlerine gitmek lazımdır. Küfre sebep olan şeyleri yaptıracaklarından korkulursa, ziyaretlerine gitmemelidir. Fakat, anaya, babaya, yine tatlı söylemek, onları incitmemek lazımdır. Kâfirlerle birlikte yiyip içmek, bir iki kerre caizdir. Her zaman ise, mekruh olur. Ücret karşılığı, şarap yapmak için üzüm sıkmak mekruhtur. Kilise tamirinde çalışmak mekruh değildir. Çünkü, bu işin kendisi günah değildir.”
Görülüyor ki, İslamiyete uymaya gericilik diyen, yani ibadet yapmayı ve haramlardan sakınmayı beğenmeyen ananın, babanın evine gidilmez. Böyle olan akrabanın evine de gitmek caiz değildir. Başka özürler, sebepler söyleyerek gitmemeli, kalb kıracak, fitne çıkaracak şeyler söylememelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemelidir. Münakaşa etmek, dostluğu giderir, düşmanların çoğalmasına sebep olur. Fitne çıkarmamalı, dost ve düşman ile de tatlı konuşmalı, herkese karşı güler yüzlü olmalıdır. Bidat sahiplerine ve açıkca günah işleyenlere tatlı dil ve güler yüz caiz olmadığı için, zaruret olmadıkça, bunlarla karşılaşmamaya, görüşmemeye çalışmalı, zaruret miktarını aşmamalıdır.
***
Sual: Bulunduğu yerde kıbleyi tayin edemiyen kimse, Müslüman veya gayr-i müslim herhangi bir kimseye kıbleyi sorabilir mi?
Cevap: Cami, mihrap bulunmıyan, hesap, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamıyan yerlerde, kıbleyi bilen, salih Müslümanlara sormak lazımdır. Kâfire, fasıka ve çocuklara sorulmaz. Kâfire, fasıka, muamelatta inanılırsa da, diyanatta yani ibadetlerde inanılmaz. Kıbleyi bilen kimseyi aramaya, lüzum yoktur. Kendisi araştırır. Karar verdiği cihete, yöne doğru kılar. Sonradan, yanlış olduğunu anlarsa, namazı iade etmez.
.Teganni ederek ezan okumak
2020-03-14 02:00:00
Mûsiki perdelerine uyarak okuyan kimse, ezan okumaya ehil değildir!..
Sual: "Ezanı ve Kur’ânı, mutlaka belli bir makamla okumak lazımdır" diyenler oluyor. Gerçekten ezanı ve Kur’ânı bu şekilde mi okumalıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Berîkada deniyor ki:
“Namaz vakitlerini bilmeyen ve teganni, elhan ederek, yani mûsiki perdelerine uyarak okuyan kimse, ezan okumaya ehil değildir. Bunu müezzin yapmak caiz değildir, büyük günahtır. Kur’ân-ı kerimi, zikri, duayı elhan ile okumanın söz birliği ile haram olduğu Bezzâziyyede yazılıdır. Ezan okumak da ve vaktinden evvel okumak da böyledir. Ezan okurken, yalnız iki 'Hayye alâ...’da teganni etmeye izin verilmiştir. Kur’ân-ı kerim okumakta teganniye izin verilmesi, Allahü teâlâdan korkarak okuyunuz demektir. Bu da, tecvit ilmine uyarak okumakla olur. Yoksa, harfleri, kelimeleri değiştirerek manayı, nazmı bozarak teganni etmek söz birliği ile haramdır. Kur’ân-ı kerimi ve ezanı tercî ile okumak, hadis-i şerif ile menedildi. Tercî, sesi yükseltip alçaltarak okumaktır. Böyle okunanı dinlemek de haramdır. Vaktinden önce teganni ile okunan, Arabi olmayan ve cünübün, kadının okuduğu ezanı duyan da söylemez. Bir ezanı işitip söyleyen kimse, başka yerde okunan ezanları duyunca artık söylemez. 'Hayye alâ...’ları duyunca bunları söylemeyip 'Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh' der. Ezandan sonra, salevat getirilir. Sonra ezan duası okunur. İkinci 'Eşhedü enne Muhammeden resûlullah' söyleyince, iki baş parmağın tırnaklarını öptükten sonra, iki göz üzerine sürmek müstehaptır. Bunu bildiren hadis-i şerif, Merâkıl-felâhın Tahtâvî haşiyesinde yazılı ise de, İbni Âbidîn hazretleri bu hadisin zayıf olduğunu bildirdiği gibi, Hazînet-ül-meârifte de yazılıdır. İkâmette böyle yapılmaz. İkâmeti işitenin tekrar etmesi sünnet değil, müstehaptır. İkâmet okunurken camiye giren kimse, oturur, ayakta beklemez. Müezzin efendi, 'hayye-alelfelâh...' derken, herkesle beraber kalkar.”
***
Sual: Camide, cemaatin gerisinde, imama uyarak namaz kılınabilir mi?
Cevap: İmamla cemaat arasında, iki saftan fazla boş meydan veya büyük havuz bulunursa, bunun gerisinde olanların, imama uyması caiz ise de, yalnız kılması mekruh olur. Havuzun ve meydanın iki yanlarında cemaatin bulunması şart değildir. Mescide bitişik açık ve kapalı yerler, odalar da böyledir.
.Hangi namazlarda ezan ve kamet okunur?
2020-03-13 02:00:00
Ezan ve kamet, kıbleye karşı okunur. Okurken konuşulmaz ve selama cevap verilmez.
Sual: Bir Müslüman, namazlarını yalnız olarak kıldığında, beş vakit namazın hangilerinde ezan ve kamet okur?
Cevap: Fıkıh ve ilmihal kitaplarında bu konu, üç madde hâlinde şu şekilde bildirilmektedir:
1-Kırda, bostanda, yalnız veya cemaat ile kılarken, erkeklerin ezan ve kameti yüksek sesle okumaları sünnettir. Birkaç kazaya kalan namazı bir arada kılan, önce ezan ve kamet okur, sonraki kazaları kılarken, hepsine kamet okur, ezan okumasa da olur.
Kadınlar, vaktinde ve kaza kılarken ezan ve kamet okumaz.
Camide kaza namazı kılan, ezan ve kameti, kendi işiteceği bir sesle okur. Evinde kaza kılan, şahitleri çoğaltmak için, ezan ve kameti, odada işitilecek kadar, yüksek sesle okur. Sünneti farz kazası niyeti ile kılan da böyledir.
2-Evinde yalnız veya cemaat ile vakit namazı kılan, ezan ve kamet okumaz. Çünkü, camide okunan ezan ve kamet evlerde de okunmuş sayılır. Fakat, okumaları efdal olur. Müezzinin sesini evden duymak lazım değildir. Camide ezan okunmazsa veya şartlarına uygun olmazsa, evde yalnız kılan ezan ve kamet okur.
Mahalle camisinde ve cemaati belli kimseler olan her camide, vakit namazı, cemaat ile kılındıktan sonra, yalnız kılan kimse, ezan ve kamet okumaz. Böyle camilerde, vakit namazları, imam mihrabda olarak, cemaat ile kılındıktan sonra, tekrar cemaatler yapılabilir. Sonraki cemaatlerde de, imam mihrabda bulunursa, ezan ve kamet okunmaz. İmamları mihrabda durmazsa, ezanı ve kameti, cemaat duyacak kadar sesle okurlar.
Yollarda bulunan veya imamı ve müezzini bulunmayan, cemaati belli kimseler olmayan camilerde, çeşitli zamanlarda gelenler, bir vaktin namazı için, çeşitli cemaatler yaparlar. Her cemaat için, ezan ve kamet okunur. Böyle camide, yalnız kılan da, ezan ve kameti kendi işiteceği kadar sesle okur.
3-Misafir olanlar, kendi aralarındaki cemaat ile de, yalnız kılarken de, ezan ve kamet okur. Yalnız kılanın yanında, arkadaşları kılıyorsa, ezanı terk edebilir. Seferî olan kimse, bir evde yalnız kılarken de, ezan ve kamet okur. Çünkü, camide okunan, onun namazı için sayılmaz. Seferî olanlardan bazısı, evde ezan okursa, sonra kılanlar okumaz.
Kamet, ezandan daha efdaldir. Ezan ve kamet, kıbleye karşı okunur. Okurken konuşulmaz ve selama cevap verilmez.
.Ehl-i sünnet âlimleri vesiledir
2020-03-11 02:00:00
"Vesile, sebep, ibadetleri yapmaktır. Fakat, halis olan ibadetler, vesile olur."
Sual: Kur’ân-ı kerimde; (Bana yaklaşmak için, vesile arayınız!) buyuruluyor. Buradaki vesileden maksat, murat nedir, ne anlamamız gerekir?
Cevap: Allahü teâlâ, Mâide suresinin 35. âyetinde meâlen buyuruyor ki:
(Bana yaklaşmak için, vesile arayınız!)
Meâlen demek, İslam âlimlerinin anladıklarına göre demektir. Vehhabiler; “Vesile, sebep, ibadetlerdir. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için farz ve nafile ibadetleri yapmak lazımdır. Tarikate girmek, bir şeyhin eteklerine yapışmak, ölülere, dirilere yalvarmak, insanı Allaha yaklaştırmaz, bilakis uzaklaştırır” diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise buyuruyorlar ki:
“Evet, vesile, sebep, ibadetleri yapmaktır. Fakat, sahih, doğru, halis olan ibadetler, vesile olur. İbadetlerinin sahih olması için, doğru iman, temiz ahlak sahibi olmak ve şartlarına uygun yapmak lazımdır. Mesela, namazın sahih olması için, abdest almak, kullanılan suyun temiz olması, namazı vaktinde kılmak ve kıbleye karşı kılmak, namazdaki âyetleri, tesbihleri ve duaları doğru okumak ve daha nice şartları, vesileleri bilmek ve yapmak lazımdır. Her ibadetin de böyle şartları, vesileleri vardır. Bunlar, senelerce çalışarak öğrenilir. Bunlar düşünmekle, rüya ile öğrenilemez. Bunlara inanan, bilen ve yapan âlimlerden işiterek veya kitaplarını okuyarak öğrenilir. Fen bilgileri de, profesörlerden uzun zamanda öğrenilmektedir. Böyle imanlı, kalbi temiz, doğru din âlimlerine müderris, muallim ve mürşid denir. Mürşid demek, su üstünde yürüyen, havada uçan, kaybolan şeyleri bilen, okuyup, üfleyerek hastalara şifa veren kimse demek değildir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi, yani kalb, ruh ve beden ile yapılan ibadetleri bilen, yapan ve başkalarına da öğreten Ehl-i sünnet âlimi demektir. Her Müslümanın, Mâide suresindeki emre uymak için, böyle bir mürşidi, rehberi veya kitaplarını araması, farz ve nafile, bütün ibadetleri Ondan öğrenmesi lazımdır.”
***
Sual: Dinde bir şeyin bidat olup olmamasındaki ölçü nedir?
Cevap: Dinde bidat; Eshâb-ı kirâm ve Tâbiin zamanından sonra, Resulullah efendimizin izni olmadan, dinde yapılan eklemeler ve noksanlıklar, yani ibadet olarak yapılan, sevap olduğu düşünülen değişiklikler demektir. Dinde reform, değişiklik yapmak da, dinde bidat demektir.
.Bu kadar ibadet, fazla değil mi?
2020-03-10 02:00:00
"Her Müslümanın, Allahü teâlâyı çok hatırlaması, kalbine Allah sevgisini yerleştirmesi lazımdır."
Sual: Günde beş kere namaz kılmak, insanın bugünkü hayat tarzına göre fazla değil midir?
Cevap: Konu ilgili olarak sonradan Müslüman olan B. JOLLY isimli bir İngiliz kadın hatıratında şöyle demektedir:
“Ben İngilterede Hıristiyan olarak doğdum, İncilde yazılı olanları öğrenerek büyüdüm. Çocukken kiliseye gittiğim zaman, çeşitli ışıklar, müzik ve muhteşem elbiseler giymiş rahipler, üzerimde büyük bir tesir yapıyordu. Çocukken, koyu bir Hıristiyandım. Zaman geçtikçe, tahsil derecem yükseldikçe, kafamda bazı sualler oluşmaya ve Hıristiyanlıktan uzaklaşmaya başladım. Artık, hiçbir dine inanmıyordum... Bir gün gazetede, İsâ aleyhisselâmın ulûhiyyeti hakkında bir konferans verileceği, bu konferansa her dinden adamların iştirak edebileceği yazılıydı. Konferansa katıldım ve orada bir Müslümanla tanışdım. Bu Müslüman, sorduğum suallere o kadar güzel, o kadar mantıki cevaplar verdi ki, hiç aklıma gelmediği hâlde, İslamiyetle meşgul olmaya karar verdim. İslamiyeti kabul etmiş İngiliz kadınlarla görüştüm. Onlardan yardım istedim. Tanıştığım Müslüman bir kadına;
-Günde beş defa ibadet etmek, bugünkü hayat tarzımıza nasıl uyar, bu kadar ibadet, fazla gelmez mi? diye sordum. O da bana;
-Sizin piyano çaldığınızı duyuyorum, müziğe meraklı mısınız? diye sordu.
-Hem de çok, diye cevap verdim.
-Pek âlâ, her gün egzersiz yapar mısınız?
-Tabii, işten eve gelir gelmez her gün hiç olmazsa iki saat piyano çalarım, diye cevap verdim. Bunun üzerine, Müslüman kadın;
-Beş vakit namaz, nihayet yarım saat veya 45 dakika sürecek olan bir ibadet, size niçin çok geliyor? Siz nasıl piyano egzersizlerini yapmazsanız, piyano çalma kudretiniz azalırsa, Allahü teâlâyı düşünmek, Ona secde ederek lütuflarına şükretmek azaldıkça, Ona giden yol uzaklaşır. Hâlbuki, her gün yapılan ibadet, Allahü teâlânın doğru yolunda adım adım ilerlemek demektir, diye cevap verdi.
Ne kadar haklıydı! Her Müslümanın, Allahü teâlâyı çok hatırlaması, kalbine Allah sevgisini yerleştirmesi lazımdır. Kalb, Beytullahdır. Bir eve sahibi sokulmazsa, eve de, sahibine de, düşmanlık olur. Beş vakit namaz, insanı bu felaketten kurtarmaktadır.
Artık Müslümanlığı kabul etmeme bir mâni kalmamış ve ben de İslamiyeti bütün ruhumla kabul ettim.”
.Cemaatin, imama uymasının şartları
2020-03-09 02:00:00
Cemaatle namaz kılarken, imama uymanın doğru olması için, on şart vardır.
Sual: Cemaatle namaz kılarken, cemaatin imama uyabilmesi için belli şartlar var mıdır, varsa bunlar nelerdir?
Cevap: Fıkıh kitaplarında, cemaatle namaz kılarken, imama uymanın doğru olması için, on şart bildirilmektedir ki şunlardır:
1-Namaza dururken, tekbiri söylemeden önce, imama uymaya niyet etmektir. İmamın kim olduğunu niyet etmek lazım değildir.
2-İmamın, kadınlara imam olmaya niyet etmesi lazımdır. İmamın erkeklere imam olmaya niyet etmesi lazım değildir. Fakat niyet ederse, kendisi cemaatin sevabına da kavuşur.
3-Cemaatin topuğu, imamın topuğunun gerisinde olmalıdır.
4-İmam ile cemaat, aynı farz namazı kılmalıdır. Vaktin farzını kılmış olan kimse, tekrar imama uyarsa, imam ile kıldığı nafile olur.
5-İmam ile cemaat arasında, kadın safı bulunmamalıdır. Kadınlar bir saftan az olup arada perde varsa veya alçakta yahut yüksekte iseler caiz olur.
6-İmamın kendisini görse, yahut sesini işitse, aradaki duvar, imama uymaya mâni olmaz. Arada kayık geçecek nehir ve araba geçecek yol mâni olur. Yolda veya nehirdeki köprüde iki saf imama uyunca, arkadakilerin de namazı sahih olur.
7-İmama uymanın sahih olması için, imamın veya müezzinin sesini işitmek yahut bunları görmek veya cemaatin hareketlerini görmek lazımdır. İşitmeye, görmeye elverişli penceresi olmayan duvar arada olmamalıdır.
8-İmam hayvanda, cemaat yerde veya bunun tersi olmamalıdır.
9-İmam ile cemaat, yapışık olmayan iki gemide bulunmamalıdır.
10-Başka mezhebdeki imama uyan cemaatin, kendi mezheblerine göre namazı bozan bir şeyin, imamda bulunduğunu bilmemesi lazımdır. Mesela, imamdan kan akması veya başının dörtte birinden az miktarını meshetmesi, hanefi mezhebinde caiz olmadığından, böyle yaptığı bilinen bir Şafii imama uymak âlimlerin çoğuna göre caiz olmaz. Bu kavil sahihtir. Şafii imamdan kan aktığı görülse, sonra imam bir zaman kaybolup tekrar gelse, buna uyulur. Çünkü, o zamanda abdest almış olabilir. Hüsn-i zan etmek iyidir.
***
Sual: Su ile abdest almış olan, toprakla teyemmüm eden imama ve ayakta durabilen de oturarak namaz kılan imama uyabilir mi?
Cevap: Abdest alan, teyemmüm etmiş olana, ayakta kılan, oturarak kılana ve nafile kılan, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imam arayıp ona uymalıdır.
.Cihat, çapulculuk yapmak değildir
2020-03-08 02:00:00
Güç kullanılarak yapılan cihadı, fertler, kişiler değil, devlet yapar.
Sual: Bir hadis-i şeifte; (Günah işleyeni gören, eli ile mâni olsun. Buna gücü yetmezse, dili ile mâni olsun!) buyuruluyor. Bu hadis-i şerife göre, inkâr eden veya günah işleyenlere, her Müslümanın, el veya dil ile müdahele etmesi mi gerekir?
Cevap: Her Müslüman, hâline ve durumuna göre, günah işleyenlere, sertlik göstermeden ve fitne çıkarmadan emr-i ma’ruf yapabilir. Zira hadis-i şerifte;
(Günah işleyeni gören, eli ile mâni olsun. Buna gücü yetmezse, dili ile mâni olsun!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif açıklanırken Hadîkada deniyor ki:
“Emr-i ma'rufu ve Nehy-i münkeri el ile yapmak, devlet adamlarına, dil ile yapmak, din adamlarına, kalb ile yapmak da her Müslümana farzdır. El ile yapmaya Hisbet, dil ile yapmaya Nasihat denir. Hisbet yapmak, yani el ile müdahele etmek yalnız devlet memurlarının vazifesidir. Hadis-i şeriflere, kendine göre mana vererek, vacib olmayan şeyi yapmaya kalkışmamalı, fitne çıkarmamaya dikkat etmelidir.”
Cihat, cahil ana, babaların, dünya çıkarları için uğraşanların, keyifleri, zevkleri için zulüm, işkence yapan şeflerin aldattığı, inlettiği insanları küfürden, felaket yolundan kurtarmak, İslam ile şereflendirmektir. Cihat, küfür, işkence ve kötülük içinde yetiştirilmiş, karanlığa atılmış zavallıları, İslam ışığı ile aydınlanmalarına mâni olan diktatörlerin, sömürücülerin zararlarını yok etmek için, canını, malını feda etmektir. İnsanları, sonsuz Cehennem azabından kurtarmak, sonsuz Cennet nimetlerine kavuşturmak içindir. Güç kullanılarak yapılan cihadı, fertler, kişiler değil, devlet yapar. Fertlerin başkalarına saldırmalarına cihat değil, çapulculuk, barbarlık denir. Cihada katılamayanın, mücahitlere dua etmesi farzdır. Kâfirler, cihat sayesinde zalimlerin işkencelerinden kurtularak iman ile şereflenir. İslamiyeti duyup, anladıktan sonra, iman etmeyenlerden, İslam devletinin adaleti altında yaşamayı kabul edenlerin dinine, canına, malına dokunulmaz. Bunlar, İslamın adaleti, şefkati altında hür ve rahat yaşar.
***
Sual: Kitaplarda hac veya umreye gidenler için, "ihramdan çıkmadan önce başını tıraş ederler" deniyor. Kadınlar da erkekler gibi, ihramdan çıkmadan başlarını tıraş mı ederler?
Cevap: Kadınlar, saçını tıraş etmez. Makas ile biraz keser.
.İmâm-ı a'zama düşmanlık, ümmetedir
2020-03-07 02:00:00
İmâm-ı a'zamın büyüklüğünün şahidi, mezhebinin en çok yayılmış olmasıdır.
Sual: İmâm-ı a'zam Ebû Hanife hazretlerine dil uzatanlar oluyor, bunlara ne demeli?
Cevap: Hanefî âlimlerinden ibni Âbidîn hazretleri, Redd-ül-muhtâr kitabında diyor ki:
“İmâm-ı a'zamın büyüklüğünün şahidi, mezhebinin en çok yayılmış olmasıdır. Mezheb imamları, Onun sözlerini senet olarak almışlardır. Mezhebinin âlimleri, bu zamana kadar, her yerde Onun sözleri ile fetva verdiler. Evliyadan çoğu, Onun mezhebine uyarak kemale geldiler. Anadolu, Balkan Müslümanları, Hint ve Maveraünnehir yani Türkistan, yalnız Onun mezhebini bilirler. Mecma'ul-bihâr kitabında deniyor ki:
“İmâm-ı a'zamdan Allahü teâlânın razı olduğuna alamet, mezhebinin her yere yayılmasını kolaylaştırmasıdır. Bu işte bir sırr-ı ilâhî olmasaydı, yeryüzündeki Müslümanların çoğu Onun mezhebinde olmazdı.”
Bu ümmetin âlimlerinin çoğu hanefî mezhebinde idiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe, İsa aleyhisselama benzemektedir. Vera ve takva nimetine kavuştuğu ve Sünnet-i seniyyeye uyduğu için, nasslardan ahkam çıkarmakta ve ictihat yapmakta, çok yüksek dereceye ulaşmıştır. Bazı âlimler, Onun bu derecesini anlayamadılar. Onun ictihat ile bulduğu şeyler, çok ince bilgiler oldukları için, Kitaba ve Sünnete uymıyor sandılar. Bu yüce imama, re'y sahibi dediler. Onun ilminin hakikatine yetişemedikleri, Onun anladığını anlayamadıkları için, böyle yanıldılar. Hâlbuki, imâm-ı Şafii hazretleri, Onun anladığı bilgilerden, az bir şey sezerek, 'Fıkıh âlimlerinin hepsi, fıkıh ilminde, Ebû Hanîfenin talebesidir' dedi. Muhammed Pârisâ hazretleri; 'İsa aleyhisselam gökten inince ictihat ve ameli imâm-ı Ebû Hanîfenin mezhebine uygun düşecektir' buyurdu.”
Mezhebsizler, Ebû Hanîfe hazretleri hakkındaki hadis-i şerifler için Kütüb-i sittede yoktur demektedirler. Hâlbuki hadis-i şeriflerin sayısı, Kütüb-i sittede bildirilmiş olanlar kadar değildir. Başka hadis kitaplarında da sahih hadislerin bulunduğu söz birliği ile bildirilmiştir. Tirmizîde yazılı, Ebû Hüreyre hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte;
(İman Süreyya yıldızına gitse, Faris ehlinden biri, onu geri getirir) buyuruldu. Bunun İmam-ı a'zam hazretlerini bildirdiği muhakkaktır. Ebû Hanîfe hazretlerine düşmanlık ise, bu ümmete düşmanlıktır.
.Yalnız kılanın yanında cemaate başlansa...
2020-03-06 02:00:00
Birinci rekatte secde etmedi ise, ayakta iken bir yana selam vererek, namazı bozar.
Sual: Bir kimse, yalnız olarak öğle namazının farzına başlasa ve biraz sonra da birkaç kişi gelip cemaat yapıp öğlenin farzını kılsalar, yalnız olarak farz kılan kimsenin nasıl hareket etmesi gerekir?
Cevap: Vaktin Farzını yalnız kılan kimsenin yanında, o farzı cemaat ile kılmaya başlasalar, birinci rekatte secde etmedi ise, ayakta iken bir yana selam vererek, namazı bozar. İmama uyar. Birinci rekatin secdesini yaptı ise, dört rekatli farzlarda, iki rekati tamam kılıp selam verir. Üçüncü rekatin secdesini yapmadı ise, ayakta bir tarafa selam verip bozar ve cemaate katılır. Üçüncü rekatin secdesini yaptı ise, dört rekati tamamlar. Sonra, imama uyup, dört rekat nafile kılması iyi olur. İkindiyi, böyle cemaat ile kılamaz. Sabah ve akşam farzında birinci rekatte secde ettikten sonra da, namazı bozar. Fakat, ikinci rekatin secdesini yaptı ise, namazını tamamlar. Sonra imamla nafile kılmaz.
***
Sual: Bir kimse, vaktin sünnetini veya kaza namazı kılarken yanında o vaktin farzı için cemaat oluşmuş olsa, sünneti veya kazayı kılan kimse nasıl hareket eder?
Cevap: Bir kimse, sünneti kazaya niyet ederek kılarken farza veya cuma hutbesine başlanırsa, namazı bozmaz. İki veya dört rekate tamamlar. Öğle veya cuma sünnetinde iki rekatte selam veren, farzdan sonra, iki rekat daha kılarak, dörde tamamlar. Yeniden dört rekat kılması, daha iyi olur. Kaza kılarken cemaate başlanırsa, tertib sahibi olan bozmaz. Mâlikî mezhebinde de hüküm böyledir.
***
Sual: Öğle ve yatsı namazlarının farzını yalnız olarak kılan bir kimse, yanında o vakit için cemaat oluştuğu zaman, farzı yalnız mı kılar yoksa bu cemaate dâhil olabilir mi?
Cevap: Farzı yalnız kılmış olan kimse, öğle ve yatsı namazlarında, cemaat ile nafile kılar. Diğer üç namazı yalnız kılmış olan kimsenin, vaktin farzı cemaat ile kılınırken bile, camiden çıkması vacib olur. Çünkü, cemaate uymamak büyük günahtır.
***
Sual: İmam rükuda iken cemaate yetişen bir kimse, böyle bir durumda ne yapması, nasıl hareket etmesi gerekir?
Cevap: Bu konuda Umdet-ül-islâmda deniyor ki:
“Cemaate gelen, imamı rükuda görürse, ayakta tekbir getirip, rükuya eğilir. Tekbiri rükuya eğilirken söylerse, namazı sahih olmaz. Rükuya eğilmeden, imam kalkarsa, o rekate yetişmemiş olur.”
.Ezan okununca camide olan...
2020-03-05 02:00:00
Camideyken ezan okununca özürsüz dışarı çıkmak tahrimen mekruhtur.
Sual: Ezan okunup vakit girdiği sırada camide bulunan bir kimsenin, cemaatle o vaktin namazını kılmadan camiden dışarı çıkmasının mahzuru olur mu?
Cevap: Camide olan kimsenin, ezan okununca, bu namazı yani o vaktin namazını cemaat ile kılmadan, özürsüz olarak dışarı çıkması tahrimen mekruhtur. Eğer belli bir cami cemaatine devam etmek âdeti ise, oraya ve mahallesindeki cami cemaatine gitmesi ve hocasının veya başkasının dersini, vaazını kaçırmamak için bunların camisindeki cemaate ve iş yerindeki camiye gitmesi özürdür. Farzı, cemaatten önce yalnız kılan da camiden çıkabilir. Fakat bu kimsenin yalnız olarak kılması mekruh olur. Bu özürlülerin hepsi, ikamet getirilirken yani kamet okunurken çıkamaz.
***
Sual: Gayr-ı müslim olan ana, babaya, muhtaç oldukları zaman Müslüman olan çocuklarının nafaka vermesi gerekir mi?
Cevap: Başka dinden olan, yani Müslüman olmayan zî rahm-i mahrem akrabaya nafaka vermek farz değildir. Fakat, zimmi, gayr-i müslim olan anaya, babaya, çocuklara ve zevceye nafaka vermek farzdır. Zevcden ve fakir çocukları olan babadan başka hiçbir fakirin nafaka vermesi farz değildir. Zevceden başka, hiçbir zengine nafaka verilmesi farz değildir. Kurban kesmek nisabına malik olan kimse zengindir. Bu nisaba malik olmayana fakir denir.
***
Sual: Fakir ve muhtaç olan bir baba, bir anne, nafakaları için oğullarının malını satabilir mi?
Cevap: Baba kendi nafakası için oğlunun malını satabilir. Fakat, nafaka için oğluna ait binayı ve toprağı satamaz. Ana ise, nafaka yapmak için oğlunun hiçbir malını satamaz.
***
Sual: Sabah namazı için camiye giden bir kimse, içeri girince cemaatle namaza başlanmış ise, kılmadığı sabah namazının sünnetini mi kılar yoksa cemaate mi katılır?
Cevap: Sabah namazının sünnetini kılmamış olan kimse, camiye gittiği zaman eğer sabah namazının sünnetini kılarsa, cemaat ile namazda oturmayı da kaçıracağını anlarsa, sünneti kılmaz. Hemen imama uyar. Cemaat ile, ikinci rekatte oturabileceğini anlarsa, sünneti, caminin dışında sofada, son cemaat mahallinde çabucak kılar. Sofa yoksa, içeride direk arkasında kılar. Böyle, boş yer yoksa sünneti kılmaz. Çünkü, cemaat ile kılınırken, nafile namaza başlamak mekruhtur. Mekruh işlememek için sünneti terk etmek lazımdır.
.Peygambere de itiraz edenler oldu
2020-03-04 02:00:00
Bir gün, Resûlullah efendimiz, müşriklerden alınan ganimet mallarını dağıtıyordu...
Sual: Peygamber efendimiz hayatta iken, Müslüman olduğunu söyleyen kimselerden muhalefet edip itiraz edenler olmuş mudur?
Cevap: Bu konuda Hucec-i Kat'iyye kitabında deniyor ki:
“Ebû Sa'îd-i Hudrî hazretleri şöyle nakleder: Resûlullah efendimizin yanında idim. Mübarek nurlu yüzünü görmekle lezzet alıyordum. Kendisi, Huneyn gazasında müşriklerden alınan ganimet mallarını dağıtıyordu. Benî Temîm aşiretinden Huvaysıra kapıdan içeri girdi ve;
-Ya Resulallah! Adaleti gözet! dedi. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem; (Sana yazıklar olsun! Ben adalet yapmazsam, kim yapar? Adalet üzere olmasaydım, çok zarar ederdin!) buyurdu. O sırada, Eshab-ı kiramdan Ömer-ül-Fârûk radıyallahü anh ayağa kalkıp, ona ceza vermek için izin isteyince, Resullah efendimiz; (Bırakınız! Çünkü, bu adamın arkadaşları vardır. Sizin gibi namaz kılarlar. Sizinle birlikte oruç tutarlar, Kur’ân-ı kerim okurlar ise de, Allahü teâlânın kelamı boğazlarından aşağı inmez. Bunlar, ok yaydan çıkdığı gibi, dinden dışarı çıkarlar) buyurdu.”
***
Sual: Cemaatle namaz kılarken imamın abdesti bozulursa, imamın ne yapması ve nasıl hareket etmesi gerekir?
Cevap: Namaz içinde imamın abdesti bozulursa, hemen birisini elbisesinden çekip yerine geçirmesi de caizdir. Sonra, dışarıda abdest alıp gelip, vekiline uyarak namazını tamamlar. Camide abdest alırsa, vekile lüzum olmaz. Vekil bırakmayıp camiden çıkınca, cemaat birden fazla ise, namazları fasid olur.
***
Sual: Vitir namazı, ramazan ayının dışında da cemaatle kılınabilir mi?
Cevap: Vitir namazı, ramazan ayında cemaat ile kılınır. Başka zamanda yalnız kılınır.
***
Sual: Regaib, Berat gibi kandil gecelerinde kılınan nafile namazlar, camaat hâlinde kılınabilir mi?
Cevap: Regaib, Berat ve Kadir gecesi gibi mübarek gecelerde kılınan nafile namazları cemaat ile kılmak mekruhtur. Regaib namazı, recebin ilk cuma gecesi kılınan nafile namazdır. Hicretin dörtyüzsekseninde meydana çıkmıştır. Birçok âlimler, bunun çirkin bidat olduğunu yazıyor. Çok kimsenin kılmasına aldanmamalı, sünnet sanmamalıdır.
***
Sual: Dört rekatli farz namazı, cemaatle kılarken, imam, ikinci rekatte oturmazsa cemaat oturur mu veya ne yapar?
Cevap: İmam dört rekatli farz namazın, ikinci rekatinde oturmazsa, cemaat de oturmaz.
.Ana, babaya nafaka vermek
2020-03-03 02:00:00
Zengin olan çocukların, fakir olan ana babalarına nafaka vermesi farzdır.
Sual: Ana, baba muhtaç olduğu zaman, bunların nafakalarını kimin ve kimlerin vermesi gerekir, belli bir sıralaması var mıdır?
Cevap: Zengin olan çocukların, fakir olan ana babalarına nafaka vermesi farzdır. Kız ve oğlan çocuklar eşit miktarda verir. Anaya, babaya bakmak, bunlar öldükte daha çok miras alacak olana farz değildir. Bunlara daha yakın olana ve onların parçası olana farzdır. Oğlunun oğlu ile kızı bulunan anaya, babaya yalnız kızları bakar. Hâlbuki, mirası kız ile torun yarı yarıya alır. Kızının çocuğu ile erkek kardeşi bulunana, torunu bakacaktır. Hâlbuki, mirasın hepsini erkek kardeş alır. Kızlarının çocuklarına hiç miras düşmez. Fetâvâ-i Hayriyyede deniyor ki:
“Kazandığı, geçimini karşılayabilen fakir kimsenin, fakir babasına nafaka vermesi farz değildir. Fakir olan anasını, babasını kendi evine alıp, birlikte geçinirler. Zevceyi dövmek, eziyet etmek, nafakasını tam vermemek, onsuz başka şehre yerleşmek haramdır. Büyük günahtır. Kıyamet günü, bunun suali çok çetin, azabı da, pek elim olacaktır. Hâkim tarafından tazir olunması, cezalandırılması lazımdır. Gücü yettiği hâlde, üç cins nafakadan birini vermezse, hapsolunur.”
***
Sual: Ana, babaya hizmette öncelik sırası nasıldır ve bir baba evladına kızabilir, emir verebilir mi?
Cevap: Bu konuda Hazânet-ür-rivâyât kitabında deniyor ki:
“Anadan babadan birine iyilik edince öteki incinirse, babaya hürmet, saygı, itaat etmeli, anaya hizmet ve yardım ve ihsan etmelidir. Babanın oğluna kızması, bağırması caizdir. Baba, çocuğuna vereceği emri, onun yapmayacağını anlarsa, onu isyan günahından korumak için, emretmemeli, bunu yaparsan iyi olur demelidir.”
***
Sual: Cemaatle namaz kılarken, imamda namazı bozan bir şey gören ne yapar veya imamın kendisi namazı bozan bir şeyi yaptığını sonra hatırlarsa ne yapması gerekir?
Cevap: İmamda namazı bozan bir şey bulunduğunu anlayan kimse, bu namazı tekrar kılar. Bunu imam namazda hatırlarsa yahut namazda iken namazı bozan bir şey hasıl olursa, bunu hemen cemaate bildirir. Namazdan sonra anlarsa, o cemaatten olduklarını hatırladığına, söyleyerek, haber göndererek, yazarak bildirir. Haber alan, iade eder. Alamayan affolur. Bir kavilde ve Şafii mezhebinde imamın cemaate haber vermesi lazım değildir.
.Saçın, sakalın iman ile ağarması
2020-03-02 02:00:00
Hadis-i şerifte; (Saçını, sakalını müslüman olarak ağartan affolunur) buyuruldu.
Sual: Bir kimsenin yaşlanıp saçının, sakalının ağarması, o kimsenin hayrına mı alamettir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Hak teala, her an kendisi ile bulundursun. Bir kimsenin saçının, sakalının siyahlığını, iman ile ve ibadetler ile ağartması ne büyük nimettir. Resulullah aleyhissalatü vesselam hadis-i şerifte; (Saçını, sakalını müslüman olarak ağartan affolunur) buyurdu. Allahü tealanın sonsuz merhametini düşününüz. Günahları affedeceğine güveniniz! Gençlikte, Allahü tealanın kahrından, azabından korkmak, titremek lazımdır. İhtiyarlıkta affına, merhametine sığınmalıdır.”
Sual: Terzi, tamirci gibi sanat sahipleri, ücretlerini almadan, ellerindeki eşyayı vermeme hakkına sahip midirler?
Cevap: Sanat sahipleri, işçilik ücretini eşyanın sahibinden alıncıya kadar, eşyayı vermeyebilir. Eşya helak olup, teslim edemezse ücret alamaz. Kendisinin yapması şart edildi ise, başkasını çalıştıramaz. İşçiliği olmayan hizmetlerde, mesela hamal, kayıkçı, şoför, ücret almadığı için eşyayı hapsedemez. Eşya helak olursa ücretini alır.
Sual: Camilerde sarkıntılık ederek dilenmenin ve bunlara para vermenin hükmü nedir?
Cevap: Camilerde, sarkıntılık ederek dilenmek haramdır. Camide, sarkıntılık eden dilenciye sadaka vermek de haramdır.
Sual: Bazı ülkelerde, Müslümanlarla gayr-i müslümlerin karışık olduğu şehirler vardır. Buralarda kesilen koyun, keçi gibi hayvanların eti yenilebilir mi?
Cevap: Bu konuda Merâkıl-felâhda ve bunun Tahtâvî şerhinde deniyor ki:
“Bir adil kimse, bu eti Mecusi kesti dese, başka bir adil kimse de, Müslüman kesti dese, yemesi helal olmaz. Yani haramlığı devam eder. Çünkü, kesilmiş görülen hayvanın haram olması asıldır. İslamiyete uygun kesilmiş olduğu tahakkuk edince helal olur. İki haber ters düşünce, helal olması tahakkuk etmeyip, anlaşılmayıp, haramlığı devam eder. Şek, şüphe etmek, iki haberin birbirlerine ters düşmesi gibidir. Aslı haram olan şeyde şek olunursa, mesela, Müslümanların ve Mecusilerin karışık bulundukları bir şehirde kesilmiş görülen hayvan, Müslümanın kestiği bilinmedikçe helal olmaz. Zira, hayvanın haram yoldan ölmesi asıldır. İslamiyete uygun kesilmiş olduğu ise şüphelidir. Şehirde Müslümanlar çok ise, helal kabul edilir.”
.Peygamberin, velinin hakkı için" demek
2020-02-29 02:00:00
Peygamberin, velinin hakkı için demek, Onun nübüvveti haktır, vilayeti haktır demek olur.
Sual: Dinimiz açısından, Peygamberin veya herhangi bir velinin hakkı, hatırı için, onun hürmetine diyerek dua etmekte bir mahzur var mıdır?
Cevap: Peygamberleri, salih kulları vesile ederek dua etmenin caiz olduğu kitaplarda yazılıdır. Mesela Berîkada deniyor ki:
“Peygamberin, velinin hakkı için demek, Onun nübüvveti haktır, vilayeti haktır demek olur. Peygamber efendimiz de, bu niyet ile (Peygamberin Muhammed hakkı için) demiş ve harplerde Allahü teâlâdan, Muhacirlerin fukarası hakkı için yardım dilemiştir.” İslam alimlerinden;
“Senden istedikleri zaman verdiğin kimseler hakkı için” gibi dualar yapanlar ve kitaplarına yazanlar çok olmuştur. Hısn-ül-hasîn kitabı böyle dualarla doludur. Rûh-ul-beyân tefsîrinde, Mâide suresinin 18. âyetinde diyor ki:
“Hazret-i Ömer'in haber verdiği hadis-i şerifte; (Âdem aleyhisselam yanıldığı zaman, "ya Rabbi! Muhammed aleyhisselam hakkı için beni affet" dedi. Allahü teâlâ da, "Muhammed'i daha yaratmadım. Onu nasıl tanıdın?" dedi. "Ya Rabbi! Beni yaratıp ruhundan bana ihsan edince, başımı kaldırdım. Arş'ın eteklerinde, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah yazılmış olduğunu gördüm. Sen isminin yanına, en çok sevdiğinin ismini yazarsın. Bunu düşünerek Onu çok sevdiğini anladım" dedi. Allahü teâlâ da buna karşılık, "ey Âdem, doğru söyledin. Mahluklarımın içinde, ençok sevdiğim Odur. Onun için, seni affeyledim. Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım" dedi) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, İmâm-ı Beyhekînin Delâil ve Âlûsînin Gâliyye kitaplarında da yazılıdır.
***
Sual: Tanıdık bir bakkala borç para verip, daha sonra o para bitinceye kadar o bakkaldan alışveriş yapmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidîn ve Dürerde deniyor ki:
“Bakkala borç para verip, o para bitinceye kadar ondan mal satın almak haramdır. Çünkü, istifade etmek şartı ile ödünç vermek faiz olur.”
***
Sual: Birine kızıp uzun süre ona karşı küs durmak, konuşmamak uygun mudur?
Cevap: Dargın, küs olana, üç günden önce gidip barışmak, daha iyidir. Güçlük olmaması için, üç gün müsaade edilmiştir. Daha sonra günah başlar ve gün geçdikçe artar. Günahın artması, barışıncaya kadar devam eder. Hadis-i şerifte;
(Sana darılana git, barış! Zulüm yapanı affet. Kötülük yapana iyilik et!) buyuruldu.
.Eshab-ı kiramı kötü bilmek!
2020-02-23 02:00:00
Âl-i İmrân sûresinde buyuruldu ki: "Siz ümmetlerin en hayırlısı, en iyisi oldunuz."
Sual: Eshabdan bazıları için, kötü sözler söyleyenlere nasıl bir cevap vermelidir?
Cevap: Bu konuda, Abdullah Süveydî hazretleri, 1746 senesinde İran hükümdarlarından Nâdir Şâh'ın isteği ile Şii âlimlerle yapılan münazarayı şöyle anlatmaktadır:
Şii molla başı, Abdullah Süveydi hazretlerine;
-Kur’ân-ı kerimde, Eshabın münafık olduklarını bildiren âyetler çoktur. Tövbe suresinin 59., Mücâdele suresinin 8. âyeti bunlardandır, deyince, Abdullah Süveydi hazretleri cevap olarak der ki:
-Eshab-ı kiramı kötülemek için bildirdiğin âyetlerin hepsi, münafıklar için gelmiştir. Hatta, Şiiler de, böyle olduğunu söz birliği ile söylemektedir. Münafıklar için gelen bu âyetleri, âyetler ile övülen Eshaba bulaştırmaya kalkışmak, O büyükleri lekelemek istemek, adalete ve insafa sığmaz. Önceleri, münafıkların sayısı çoktu. Sonra, azalmaya başladı. Peygamber efendimizin, ömürlerinin sonuna doğru, münafıklar, müminlerden ayırt edildi. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân suresinin 179. âyeti ile, tayyipleri habislerden ayırt eyledi. Resulullah efendimiz;
(Ocaktaki ateş, demiri, pislikten ayırdığı gibi, Medine de, insanların iyisini, kötüsünden ayırıyor) buyurdu.
Demircilerin kullandığı ocak, demirdeki cürufu ayırdığı gibi, Medine şehri de, insanların kötüsünü iyisinden ayırır buyurdu. Bunun için münafıkları bildiren âyetleri Eshaba yüklemek, nasıl doğru olur? Âl-i İmrân sûresinin 110. âyetinde meâlen;
(Siz ümmetlerin en hayırlısı, en iyisi oldunuz) buyuruldu. Bu âyet ile övülen kimseler, nasıl olur da, münafıklarla bir tutulur? Tövbe suresinin 59. âyetinin Havâric kabilesinin reisi İbni zil Huvaysıra için geldiğini bütün tefsirler yazıyor. Buhârîde şöyle naklediliyor:
“Ebû Sa'îd-i Hudrî hazretleri diyor ki:
“Resulullah efendimiz, Huneyn gazasında kâfirlerden alınan ganimet mallarını dağıtıyordu. Benî Temîm aşiretinden Huvaysıra içeri girdi ve;
-Ya Resulallah! Adaleti gözet! dedi. Resulullah efendimiz;
-Sana yazıklar olsun! Ben adalet yapmazsam, kim yapar? Adalet üzere olmasaydım, çok zarar ederdin! buyurdu.”
Mücâdele suresinin 8. âyeti de, Yahudiler ve münafıklar için inmiştir. Çünkü bunlar, müminlerden gizli olarak, aralarında toplanır ve göz, kaş işaretleri ile, Eshâb-ı kiramı aldatmaya çalışırlardı.
.İlim, insanı kibre sürükler mi?
2020-02-22 02:00:00
Hakiki ilim, insana aczini ve Rabbinin büyüklüğünü, üstünlüğünü bildirir.
Sual: Bir kimse, din ilimlerini öğrenip, insanlara üstünlük taslarsa, böyle bir kimsenin tedavisi, bu hâlden kurtulması imkânsız mı olur?
Cevap: Bu konuda, Berikadan alınarak İslâm Ahlâkı kitabında deniyor ki:
“İlim kibre sebep olduğu gibi, kibrin ilacı da ilimdir. Kibre sebep olan ilmin ilacı çok zordur. Çünkü ilim, çok kıymetli bir şeydir. Bunun için, ilim sahibi kendini üstün ve şerefli sanır. Böyle kimsenin ilmine cehil demek daha doğru olur. Hakiki ilim, insana aczini, kusurunu ve Rabbinin büyüklüğünü, üstünlüğünü bildirir. Hâlıkına, yaratanına karşı korkusunu ve mahluklara karşı tevazusunu arttırır. Kul haklarına ehemmiyet verir. Böyle ilmi öğretmek ve öğrenmek farzdır. Buna İlm-i nâfi, faydalı ilim denir. Böyle ilim, ihlas ile ibadet etmeye sebep olur. Kibre sebep olan ilmin ilacı iki şeyi bilmekle olur:
Birincisi, ilmin kıymetli, şerefli olması, salih, iyi niyete bağlıdır. Cehaletten ve nefsinin hevasından kurtulmak için öğrenmek lazımdır. İmam olmak, müfti olmak, din adamı tanınmak için öğrenmemek lazımdır.
İkincisi, ilmi ile amel etmek ve başkalarına öğretmek ve bunları ihlas ile yapmak lazımdır. Amel ve ihlas ile olmayan ilim zararlıdır. Hadis-i şerifte;
(Allah için olmayan ilmin sahibi Cehennemde ateşler üzerine oturtulacaktır) buyuruldu.
Mal, mevki ve şöhret için ilim sahibi olmak böyledir. Dünyalık ele geçirmek için ilim öğrenmek, dini dünyaya vesile etmek, altın kaşıkla necaset yemeye benzer. Dini dünya kazancına alet edenler, din hırsızlarıdır. Hadis-i şerifte;
(Din bilgilerini dünyalık ele geçirmek için edinenler, Cennetin kokusunu duymayacaklardır) buyuruldu.
Fen bilgilerini dünya menfaati için öğrenmek caizdir, hatta lazımdır. Hadis-i şerifte;
(Bu ümmetin âlimleri iki türlü olacaktır: Birincileri, ilimleri ile insanlara faydalı olacaktır. Onlardan bir karşılık beklemeyeceklerdir. Böyle olan insana denizdeki balıklar ve yeryüzündeki hayvanlar ve havadaki kuşlar dua edeceklerdir. İlmi başkalarına faydalı olmayan, ilmini dünyalık ele geçirmek için kullananlara kıyamette Cehennem ateşinden yular vurulacaktır) buyuruldu.”
***
Sual: Bazı kimseler, "git Allah Baba'dan iste" diyor. Böyle söylemek imanı giderir mi?
Cevap: "Allah Baba" diyenin imanı gider, kâfir olur.
.Mevki, şöhret sahibi olma arzusu
2020-02-21 02:00:00
Nefis, maldan olduğu gibi, mevkiden de lezzet almaktadır.
Sual: Mevki, makam sahibi olmanın sebebi, fayda ve zararları nelerdir?
Cevap: Mevki ve şöhret sahibi olma arzusu, insanlarda üç şeyden hasıl olur:
1-Birinci sebep; nefsin arzularına kavuşmaktır. Nefis, arzularının, haram yollardan elde edilmesini ister.
2-İkincisi, kendinin ve başkalarının haklarını zalimlerden kurtarmak ve müstehab olan mesela, sadaka vermek, hayrat, hasenat yapmak yahut mubah olan işler yapmak için, mesela, iyi yemek, iyi giyinmek, iyi evlerde oturmak, çoluk çocuk sahibi olup, rahat ve mesut yaşamak için veya ibadetlerine mâni olacak şeylerden kurtulmak, İslam dinine ve Müslümanlara hizmet için mevki sahibi olmak istenir. Bu niyet ile mevkiye kavuşurken, riya gibi ve hakkı batıl ile karıştırmak gibi, İslamiyetin yasak ettiği şeyleri yapmazsa ve vacipleri, sünnetleri terk etmezse, bunun mevki sahibi olması caizdir, hatta müstehaptır. Çünkü, caiz ve lazım olan şeylere kavuşturucu sebepleri, vasıtaları yapmak da, caiz ve lazım olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimde, iyi insanların nasıl olacağını bildirirken, bunların;
(Müslümanlara imam olmak istediklerini) de bildirmektedir. Süleyman aleyhisselam;
(Ya Rabbi! Benden sonra kimseye nasip etmeyeceğin bir mülkü bana ihsan eyle!) diyerek melik ve emir olmayı istemiştir.
Önceki dinlerden bildirilen ve reddedilmeyen haberler bizim dinimizde de muteberdir. Hadis-i şeriflerde;
(Hak ve adalet üzere bir gün hâkimlik yapmayı, bir sene devamlı gaza etmekten daha çok severim.)
(Bir saat adalet ile idarecilik yapmak, altmış sene nafile ibadet yapmaktan daha iyidir) buyuruldu.
3-Mevki sahibi olmayı istemenin sebeplerinden üçüncüsü, nefsini eğlendirmektir. Nefis, maldan olduğu gibi, mevkiden de lezzet almaktadır. Arada İslamiyete uymayan işler bulunmazsa, nefsi lezzet aldığı şeye kavuşturmak haram olmaz ise de, takvanın az olduğunu gösterir. Mevki elde ettikten sonra, insanların gönüllerini kazanmak için, riya ve müdahane ve gösteriş yapmasından korkulur. Hatta, münafıklık, hakkı batıl ile karıştırmak ve hiyle ve yalan gibi tehlikeli hâller de olabilir. Helal ile haram karışık olan şeyi yapmamak lazımdır. Mevki sahibi olmanın bu üçüncü sebebi, haram değil ise de, iyi olmadığı için, ilacını bilmek ve yapmak lazımdır.
.Allahü teala, kalplere bakar
2020-02-20 02:00:00
"Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalplerindeki imana bakarım."
Sual: Allahü teala, kullarının amellerine mi bakar yoksa bunları ne niyetle yaptıklarına ve kalplerindeki imana mı bakar?
Cevap: Bu konuda Ahmet bin Yahya Münîrî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, ilmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de, günah işlenmesine sebep yaptı. İlimden iman ve taat doğmakta, cehilden de küfür ve günah hasıl olmaktadır. Taat, çok küçük olsa da, kaçırmamalı! Günah, pek küçük görünse de, yaklaşmamalıdır! İslam âlimleri buyurdular ki; 'Üç şey, üç şeye sebeptir: Taat, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya sebeptir. Günah işlemek, Allahü teâlânın gadabına sebeptir. İman etmek, şerefli ve kıymetli olmaya sebeptir.' Bunun için, küçük günah işlemekten de çok sakınmalıdır. Allahü teâlânın gadabı, bu günahta olabilir. Her mümini kendinden iyi bilmelidir. O mümin, Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir. Herkes için ezelde yapılmış olan takdir, hiç değiştirilemez. Hep günah işleyip, hiç taat yapmamış olan bir Müslümanı, Allahü teâlâ, dilerse affeder. Bekara suresinin otuzuncu âyetinde, melekler, meâlen; (Ya Rabbi! Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olan insanları niçin yaratıyorsun) dediklerinde; (Onlar fesat çıkarmazlar) demedi. (Sizin bilmediklerinizi ben bilirim) buyurdu. (Layık olmayanları layık yaparım. Uzak kalanları yaklaştırırım. Zelil olanları aziz ederim) buyurdu. 'Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalplerindeki imana bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar, benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, Müslümanların günahlarını affetmeyi de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. İmanı olanları, ezelî olan lütfuma kavuştururum' buyurdu.”
***
Sual: Beş vakit namaz, âyet ve hadis ile emredilmiş midir?
Cevap: Kitâb-ül-fıkh-alel-mezâhib-il-erbe'ada deniyor ki:
“Namaz, İslam dininin direklerinden en ehemmiyetlisidir. Allahü teâlâ, kullarının yalnız kendisine ibadet etmeleri için, namazı farz etti. Nisâ suresinin 103. âyeti, namaz müminler üzerine, vakitleri belirli bir farz oldu demektedir. Hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ, her gün beş vakit namaz kılmayı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namaz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teâlâ söz verdi) buyuruldu.”
.Emirleri bilerek ihlas ile yapmalıdır
2020-02-19 02:00:00
İlim ile, ihlas ile yapılan ibadet, insanı, dünyada küfürden, günahdan kurtarır ve aziz eder.
Sual: Bir Müslüman, emir ve yasakları öğrenmese, ibadetleri de şartlarına uyarak yapmasa, böyle bir kimsenin kurtulması mümkün olur mu?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Allahü teâlânın emirettiği işlere farz, yasak ettiklerine haram denir. Farz veya haram olmayanlara mubah denir. Farzları yapmaya, haramlardan sakınmaya ve mubahları Allah rızası için yapmaya İbadet etmek denir. Bir ibadetin sahih ve makbul olması, Allahü teâlânın beğenmesi için, ilim yani doğru yapmanın şartlarını öğrenmek, amel yani şartlarına uygun ve ihlas ile yapmak lazımdır. İhlas, para, mevki, şöhret gibi dünya menfaatlerini düşünmeyip, Allahü teâlâ emrettiği için, Onun rızasını, sevgisini kazanmak için yapmaktır. İlim, fıkıh kitaplarını, bir üstad ile birlikte okuyarak, ihlas da, bir velinin sözlerinden, hâl ve hareketlerinden, tasavvuf kitaplarını okuması ile elde edilir.
İslam ilimleri, iki kısımdır: Din bilgileri ve fen bilgileri. Bunları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır. Mesela, ilacın kullanma şeklini, miktarını ve elektrik lambası makinesi kullananın elektrik hakkında kısa bilgi öğrenmesi farzdır. Öğrenmezse, ölüme sebep olurlar.
Farzlara ve haramlara inanıp da, tembellikle veya kötü arkadaşlara uyarak, ibadet etmeyen bir Müslüman, tövbe etmeden ölürse, günahı bitinceye kadar, Cehennemde yanar. Farzları öğrenmeyen, bilse de, kıymet, ehemmiyet vermeyen, üzülmeden, Allahtan korkmadan terk eden, Müslümanlıktan çıkar, kâfir olur. Cehennemde, ebedi, sonsuz yanar. Haramları yapmak da böyledir.
Bir ibadetin ilmini öğrenmeyenin, şartlarını bilmeyenin, yaptığı ibadet, ihlas ile yapılmış olsa da, sahih olmaz. Hiç yapmamış gibi olur. Şartlarını bilerek ve gözeterek yapanın, ibadeti sahih olur. Fakat, ihlas ile yapmadı ise, bu ibadeti ve hiçbir iyiliği kabul olmaz. İlim ve ihlas ile yapılmayan ibadetin faydası olmaz. İnsanı küfürden, günahdan, azaptan kurtarmaz. Ömür boyunca, böyle ibadet yapıp da, küfür üzere vefat eden münafıklar çok görülmüştür. İlim ile, ihlas ile yapılan ibadet, insanı, dünyada küfürden, günahdan kurtarır ve aziz eder. Ahirette de, Cehennem azabından kurtaracağını, Allahü teâlâ, Mâide sûresinin dokuzuncu ayetinde ve Vel'asr sûresinde vadetmektedir.”
.İnsanların said ve şaki olduğu
2020-02-18 02:00:00
Allahü teâlâ, her insanın said veya şaki olacağını ezelde biliyordu. Bu bilgisine kader denir.
Sual: Herhangi bir kimse, kendisinin daha hayatta iken said mi, şaki mi olduğunu bilme, öğrenme şansı var mıdır?
Cevap: Bu konuda Ahmet bin Yahya Münîrî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Saadet, Cennetlik olmak demektir. Şekâvet, Cehennemlik olmak demektir. Saadet ve şekâvet, Allahü teâlânın iki hazinesi gibidir. Birinci hazinenin anahtarı, taat ve ibadettir. İkinci hazinenin anahtarı, masiyet yani günahlardır. Allahü teâlâ, her insanın said veya şaki olacağını ezelde biliyordu. Bu bilgisine kader denir. Said olacağı ezelde bilinen kimse, Allahü teâlâya itaat eder. Ezelde, şaki olacağı bilinen kimse, hep günah işler. Dünyada herkes, said veya şaki olduğunu, amelinden anlayabilir. Ahireti düşünen din âlimleri, herkesin said veya şaki olduğunu böylece anlar. Dünyaya dalmış olan din adamı ise, bunu bilmez. Her izzet ve her nimet, Allahü teâlâya, ihlas ile itaat ve ibadet etmektedir. Her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hasıl olur. Herkese dert ve bela, günah yolundan gelir. Rahat ve huzur da, itaat yolundan gelmektedir. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Bunu kimse, değiştiremez.
Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saadet zannetmemeli. Nefse güç ve acı gelenleri de şekâvet ve felaket sanmamalıdır. Kudüs'te Mescid-i Aksâda senelerce tesbih ve ibadet ile ömrünü geçiren kimse, ibadetin şartlarını ve ihlası öğrenmediği için, bir secdeyi terk edince, öyle zarar etti ki, helak oldu. Eshâb-ı Kehf'in köpeği ise, pis olduğu hâlde, sıddıkların arkasında birkaç adım yürüdüğü için, öyle yükseldi ki, hiç düşmedi. Bu hâl, insanı hayrete düşürmektedir. Asırlar boyunca, âlimler, bu sırrı çözememiştir. İnsan aklı, bunun hikmetini anlayamıyor. Âdem aleyhisselama buğdaydan yeme dedi ve yiyeceğini ezelde bildiği için, yemesini diledi. Şeytanın Âdem aleyhisselama secde etmesini emreyledi ve secde etmemesini diledi. Beni arayınız buyurdu. Fakat ihlası olmayanın kavuşmasını dilemedi. İlahi yolun yolcuları, “Hiç anlayamadık” demekten başka bir şey söyleyemediler. Bizlere ne demek düşer. Allahü teâlânın, insanların iman etmelerine, kendisine ibadet yapmalarına ihtiyacı yoktur. Kâfir olmalarının ve günah işlemelerinin de Ona hiç zararı olmaz. Mahluklarına Onun hiç ihtiyacı yoktur.”
.Günah işlenen uzuvlar
2020-02-17 02:00:00
Günah işlenen uzuvlardan sekizi: Kalp, kulak, göz, dil, el, mide, ferc ve ayaklar.
Sual: Bir Müslümanın, Allahın sevgili kulu olabilmesi için yalnız emredilenleri yapmak kâfi midir?
Cevap: Yapılmaması lazım olan şeyler, ya belli bir uzuv ile yahut bütün beden ile yapılır. Günah işlenen uzuvlardan sekizi meşhurdur. Bu uzuvlar, kalp, kulak, göz, dil, el, mide, ferc ve ayaklardır. Kalp, insanın göğsünde, sol tarafında bulunan yürek denilen et parçasına üfürülmüş ruhâni bir latifedir. Ruh gibi, madde olmayan, mücerred olan bir varlıktır. Günah işleyen, bu uzuvların kendileri değildir. Bunlarda bulunan his kuvvetleridir.
Dünyada ve ahirette saadete kavuşmak, rahat etmek isteyen kimse, bu uzuvların günah işlemelerine mâni olmalıdır. Günah işlememek, kalbinde meleke hâlini almalıdır. Namaz kılan, haram işlemeyen Ehl-i sünnet itikadındaki bir kimseye mütteki ve salih, iyi insan denir. Allahü teâlânın rızasına, sevmesine kavuşarak, evliyası olur. Kalpte tabiat hâlini almadan, kendini zorlayarak günahlardan sakınmak, takva olur ise de, veli, evliya olmak için, günah işlememek tabiat, huy hâlini almalıdır. Bunun için de, kalbin temizlenmesi lazımdır. Kalbin temizlenmesi, İslamiyete uymakla olur. İslamiyet üç kısmdır:
İlim, amel, ihlas. Yani, emirleri ve yasakları öğrenmek, öğrendiklerine tabi olmak, bunları yalnız Allah rızası için yapmak lazımdır. Kur’ân-ı kerim, bu üçünü emir ve medhetmekte, övmektedir.
***
Sual: İnsanların kötülemelerine, ayıplamalarına karşı nasıl hareket etmelidir?
Cevap: İnsanların kötülemelerinden ve ayıplamalarından korkmaya karşı ilaç olarak şöyle düşünmelidir:
“Kötülemeleri doğru ise, ayıplarımı bana bildirmiş oluyorlar. Bunları yapmamaya karar verdim demeli, böyle kötülemelerden ferahlık duymalıdır. Onlara teşekkür etmelidir. Hasen-i Basrî hazretlerine, birisinin kendisini gıybet ettiğini haber verdiler. Ona bir tabak helva gönderip;
“Sevaplarını bana hediye ettiğini işittim. Karşılık olarak bu tatlıyı gönderiyorum” dedi. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerine de, birisinin kendisini gıybet ettiğini söylediler. Ona bir kese altın gönderip;
“Bize verdiği sevapları arttırırsa, biz de karşılığını arttırırız” dedi.
Yapılan kötüleme yalan, iftira ise, zararı söyleyene olur. Onun sevapları bana verilir. Benim günahlarım, ona yüklenir demelidir.
Öncelikle sakınılacak olanlar
2020-02-16 02:00:00
Kalp hastalıklarının şirkten sonra en kötüsü, bidatlere inanmak ve bidat işlemektir.
Sual: Haramlardan, günahlardan sakınma hususunda, bir öncelik sırası var mıdır?
Cevap: Kalp hastalıklarının şirkten sonra en kötüsü, bidatlere inanmak ve bidat işlemektir. Bidatlerden sonra, günahlardan sakınmamak gelir. Küçük olsun, büyük olsun, şirkten yani küfürden başka günah işleyip, tövbe etmeden ölen bir mümin, şefaat olunmakla, yahut hiçbir sebep olmadan, yalnız Allahü teâlânın merhamet etmesi ile, affolunabilir. Küçük günah, affedilmezse, Cehennemde azap çekilecektir. Kul hakkı da bulunan günahların affı güçtür ve azapları daha şiddetli olacaktır. Zevcesinin, hanımının mehrini vermemek ve insanların hak dini öğrenmelerine mâni olmak, kul haklarının en büyüğüdür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir zaman gelir ki, insan kazancının helalden mi, haramdan mı olduğunu düşünmez.)
(Bir zaman gelir ki, İslamiyete yapışmak, elinde ateş tutmak gibi güç olur.)
Bunun için, haramların hepsinden ve tahrimi mekruhlardan sakınmak takva olur. Farzları ve vacipleri terk etmek haramdır. Müekked sünnetleri özürsüz terk etmek tahrimen mekruh olur denildi. İtikatta ve ahlakta ve amelde emrolunanları terk edene, kıyamette azap yapılacaktır. Azaba sebep olan şeyleri terk etmek lazımdır. Mesela namaz kılmamak büyük günahlardandır. Bir günahı terk etmek, mesela beş vakit namazı her gün kılmak çok lazımdır. Rıyâd-un-nâsıhîn kitabında buyuruluyor ki:
“Haramları, büyük günah ve küçük günah diye ikiye ayırmışlar ise de, küçük günahlardan da, büyük günah gibi kaçınmak, hiçbir günahı küçümsememek gerektir. Çünkü, Allahü teâlâ, intikam alıcıdır ve ganidir. İstediğini yapmakta hiç kimseden çekinmez. Gadabını, düşmanlığını günahlar içinde gizlemiştir. Küçük sanılan bir günah, intikamına, gadabına sebep olabilir.” Tövbe edilmeyen herhangi bir günahdan Allahü teâlâ intikam alabilir.
***
Sual: İşlenen günahlara tövbe etmenin hükmü nedir ve işlenen günahlar için yapılan her tövbe kabul olur mu?
Cevap: Her günahı yaptıktan sonra tövbe ve istiğfar etmek de farzdır. Her günahın tövbesi, şartlarına uyulursa kabul olur. Kimyâ-i se'âdette buyuruluyor ki:
“Şartlarına uygun yapılan tövbe, muhakkak kabul olur. Tövbenin kabul edileceğinde şüphe etmemelidir. Tövbenin şartlarına uygun olmasında şüphe etmelidir.”
.Öncelikle sakınılacak olanlar
2020-02-16 02:00:00
Kalp hastalıklarının şirkten sonra en kötüsü, bidatlere inanmak ve bidat işlemektir.
Sual: Haramlardan, günahlardan sakınma hususunda, bir öncelik sırası var mıdır?
Cevap: Kalp hastalıklarının şirkten sonra en kötüsü, bidatlere inanmak ve bidat işlemektir. Bidatlerden sonra, günahlardan sakınmamak gelir. Küçük olsun, büyük olsun, şirkten yani küfürden başka günah işleyip, tövbe etmeden ölen bir mümin, şefaat olunmakla, yahut hiçbir sebep olmadan, yalnız Allahü teâlânın merhamet etmesi ile, affolunabilir. Küçük günah, affedilmezse, Cehennemde azap çekilecektir. Kul hakkı da bulunan günahların affı güçtür ve azapları daha şiddetli olacaktır. Zevcesinin, hanımının mehrini vermemek ve insanların hak dini öğrenmelerine mâni olmak, kul haklarının en büyüğüdür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir zaman gelir ki, insan kazancının helalden mi, haramdan mı olduğunu düşünmez.)
(Bir zaman gelir ki, İslamiyete yapışmak, elinde ateş tutmak gibi güç olur.)
Bunun için, haramların hepsinden ve tahrimi mekruhlardan sakınmak takva olur. Farzları ve vacipleri terk etmek haramdır. Müekked sünnetleri özürsüz terk etmek tahrimen mekruh olur denildi. İtikatta ve ahlakta ve amelde emrolunanları terk edene, kıyamette azap yapılacaktır. Azaba sebep olan şeyleri terk etmek lazımdır. Mesela namaz kılmamak büyük günahlardandır. Bir günahı terk etmek, mesela beş vakit namazı her gün kılmak çok lazımdır. Rıyâd-un-nâsıhîn kitabında buyuruluyor ki:
“Haramları, büyük günah ve küçük günah diye ikiye ayırmışlar ise de, küçük günahlardan da, büyük günah gibi kaçınmak, hiçbir günahı küçümsememek gerektir. Çünkü, Allahü teâlâ, intikam alıcıdır ve ganidir. İstediğini yapmakta hiç kimseden çekinmez. Gadabını, düşmanlığını günahlar içinde gizlemiştir. Küçük sanılan bir günah, intikamına, gadabına sebep olabilir.” Tövbe edilmeyen herhangi bir günahdan Allahü teâlâ intikam alabilir.
***
Sual: İşlenen günahlara tövbe etmenin hükmü nedir ve işlenen günahlar için yapılan her tövbe kabul olur mu?
Cevap: Her günahı yaptıktan sonra tövbe ve istiğfar etmek de farzdır. Her günahın tövbesi, şartlarına uyulursa kabul olur. Kimyâ-i se'âdette buyuruluyor ki:
“Şartlarına uygun yapılan tövbe, muhakkak kabul olur. Tövbenin kabul edileceğinde şüphe etmemelidir. Tövbenin şartlarına uygun olmasında şüphe etmelidir.”
.Allaha mahsus sıfatları kullanmak
2020-02-15 02:00:00
Şirk; Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demektir. Benzetene müşrik denir...
Sual: Bir kimsede veya başka bir varlıkta, yaratmak, sonsuz var olmak gibi Allaha mahsus olan sıfatlardan birinin bulunduğuna inanan Müslümandan iman gider mi?
Cevap: Şirk; Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demektir. Benzeten kimseye müşrik, benzetilen şeye şerik denir. Bir kimsede, bir şeyde, ülûhiyyet sıfatlarından birisinin bulunduğuna inanmak, onu, Allahü teâlâya şerik, ortak yapmak olur. Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara, yani Sıfât-ı zâtiyye ve Sıfât-ı sübûtiyyelere ülûhiyyet sıfatları denir. Sonsuz var olmak, yaratmak, her şeyi bilmek, hastalara şifa vermek, ülûhiyyet sıfatlarındandır. Bir insanda, güneşte, inekte, herhangi bir mahlukta, ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanarak, ona tazim, hürmet etmeye, ona yalvarmaya, ona ibadet etmek, tapınmak denir. O şeyler, sanem, put olur. Böyle zan olunan insanın ve kâfirlerin heykelleri, resimleri ve mezarları önünde de, tazim edici şeyler söylemek, yapmak da, ibadet etmek, şirk olur. Bir insanda ülûhiyyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanmayıp, Allahın sevgili kulu olduğuna veya vatana, millete hizmetleri olduğuna inanarak, bunun resmine, heykeline, tazim etmek şirk olmaz, küfür olmaz. Fakat, herhangi bir insanın resmine hürmet etmek haram olduğu için, tazim, hürmet eden bir Müslüman fasık olur. Haram olduğuna ehemmiyet vermezse, diğer bir haramı, ehemmiyet vermeyerek yapanlar gibi mürted olur. Müşrik olmayan Yahudi ve Hristiyanlar da, Muhammed aleyhisselama inanmadıkları için kâfirdirler. Bunlara Kitaplı kafir denir. Şimdi, Hristiyanların çoğu, İsa aleyhisselama ülûhiyyet sıfatı isnat ettikleri için, müşriktir. Barnabas ve Aryus mezhebinde olanları, kitaplı kâfir iseler de, bunlar bugün yoktur.
***
Sual: Kendini bilgili, anlayışı yüksek göstermek veya insanlarla alay etmek için söylenen sözlerde, imanın gitme tehlikesi olur mu?
Cevap: Akıllı, bilgili, edebiyatçı olduğunu göstermek veya yanındakileri hayrete düşürmek, güldürmek, sevindirmek yahut alay etmek için söylenen sözlerde küfr-i hükmiden korkulur. Gadap, öfke, kızgınlık ve hırs ile söylenen sözler de böyledir. Bunun için insan, sözünün ve işlerinin neye varacağını düşünmelidir. Her şeyde dinini kayırmalıdır. Hiçbir günahı da, küçük görmemelidir.
.Kötülüklerden sakınan kurtulur
2020-02-14 02:00:00
Günahlardan temizlenmedikçe, ibadetlerin faydası olmaz.
Sual: Kötü huylu olanın, günahlara dalanın ve bunlardan kurtulmak için çaba göstermeyenin sonu, kötü mü olur?
Cevap: İnsana dünyada ve ahirette zarar veren her şey, kötü ahlaktan meydana gelmektedir. Yani, zararların, kötülüklerin başı, kötü huylu olmaktır. Haramlardan, kötülüklerden sakınmaya takva denir. Takva, ibadetlerin en kıymetlisidir. Çünkü, bir şeyi süslemek için, önce pislikleri, kötülükleri yok etmek lazımdır. Bunun için, günahlardan temizlenmedikçe, ibadetlerin faydası olmaz. Hiçbirine sevap verilmez. Kötülüklerin en kötüsü, küfürdür. Kâfirin, Allahü teâlâyı inkâr edenin, hiçbir iyiliği, hayratı, hasenatı, ahirette faydalı olmaz. Zulüm ile öldürülen kâfir, şehit olmaz, Cennete girmez. İmanı olmayanın hiçbir iyiliğine sevap verilmez. Bütün iyiliklerin temeli takvadır. Her şeyden önce, takva sahibi olmaya çalışmak lazımdır. Herkese, takva sahibi olmalarını emir ve nasihat etmelidir. Dünyada rahata, huzura kavuşmak, kardeşçe yaşayabilmek, ahirette de, sonsuz azaptan kurtulmak, ebedi, sonsuz nimetlere, saadetlere kavuşmak, ancak takva ile nasip olur.
***
Sual: Fıkıh, ilmihâl kitaplarında geçen azimet ve ruhsat ne anlama gelmektedir?
Cevap: Azimet; helal olduğu belli olmayan şüpheli şeyleri de yapmamak, haram ve mekruhlardan her hâlde, her durumda kaçmaktır. Ruhsat; İslamiyetin izin verdiği, caiz olur dediklerinden sakınmamak, bunları yapmaktır.
***
Sual: İmanı olmayan veya günahlara dalmış olan bir kimsenin kalbi temiz olabilir mi?
Cevap: Kötü huylar, kalbi hasta eder. Bu hastalığın artması, kalbin ölümüne yani küfre sebep olur. Kötü huyların en kötüsü olan şirk, yani küfür ise, kalbin en büyük zehridir. İmanı olmayanın; “Kalbim temizdir, sen kalbe bak” gibi sözleri, boş laflardır. Ölmüş olan kalp temiz olmaz!
***
Sual: Bir Müslüman, kendine lazım olan din bilgilerini öğrenmez veya öğrenmeye önem vermezse, bunun imanı gidebilir mi?
Cevap: İman edilecek şeyleri ve farzlardan, haramlardan meşhur olanları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır. Bunları öğrenmemek haramdır. İşitip de, öğrenmeye ehemmiyet vermemek küfür olur.
***
Sual: Bir Müslümanın, günahlarından dolayı, affolmasından ümitsizliğe düşmesi, dinen doğru olur mu?
Cevap: Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmek küfürdür.
.Allahü teâlâ için darılmak
2020-02-13 02:00:00
Hicr, menetmek, dostluğu bırakmak, dargın olmak demektir.
Sual: Günah işleyenlere karşı mesafeli durmak, darılmak, dinimiz açısından uygun olur mu?
Cevap: Hicr, menetmek, dostluğu bırakmak, dargın olmak demektir. Günah işleyene, ona nasihat olması niyeti ile hicr eylemek, caizdir, hatta müstehaptır. Bu hâl, Allahü teâlâ için darılmak olur. Hadis-i şerifte;
(Amellerin, ibadetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahtır) buyuruldu. Hubb-i fillah, Allahü teâlâ için sevmek demektir. Buğd-ı fillah ise, Allahü teâlâ için sevmemek, dargın olmak demektir. Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama;
-Benim için ne yaptın? buyurunca;
-Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, ismini çok zikreyledim, diye arz edince, Allahü teâlâ;
-Namaz, sana burhandır, kötü iş yapmaktan korur. Oruç, kalkandır, Cehennem ateşinden korur. Zekât da, mahşer yerinde gölge verir, sana rahatlık verir. Zikir, mahşerde karanlıktan kurtarır, ışık verir. Benim için ne yaptın? buyurdu.
-Ya Rabbi! Senin için olan işin ne olduğunu bana bildir, diye yalvarınca;
-Ya Musa! Dostlarımı sevdin mi, düşmanlarımdan kesildin mi? buyurdu. Musa aleyhisselam, Allahü teâlânın en çok sevdiği ibadetin, hubb-i fillah ve buğd-ı fillah olduğunu anladı.
Günah işleyeni, kabahat yapanı uzun zaman hicr eylemek caizdir. Ahmed bin Hanbel hazretlerinin haramdan geldiği bilinen hediyeyi kabul ettikleri için amcasını ve oğullarını hicr eylediği meşhurdur. Resulullah efendimiz, Tebük gazasına gelemeyen üç kişiyi hicr eylemiştir.
***
Sual: Bütün Peygamberlerin iman ve ibadet olarak bildirdikleri hep aynı mıdır?
Cevap: Bütün Peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere iman etmeyi istemişlerdir. Fakat, dinleri, yani kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri başka başka olduğundan, Müslümanlıkları da ayrıdır.
***
Sual: İnsanlara maddeten yardım eden, hayır yapan kimse, zekât vermiş gibi ibadet sevabı alabilir mi?
Cevap: İhlas ile, yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak ve sevap kazanmak niyeti ile, farzları, sünnetleri yapmaya ve haramlardan, mekruhlardan kaçınmaya, yani ahkam-ı islamiyyeyi, İslamiyetin hükümlerini yerine getirmeye ibadet etmek denir. Niyetsiz, ibadet olamaz. Önce iman etmek, sonra İslamiyeti öğrenmek ve yapmak lazımdır.
.Gayr-i müslimlerin âdetini yapmak
2020-02-05 02:00:00
Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanan kâfir olmaz.
Sual: Gayr-i müslimlerin âdetlerini veya onların ibadet olarak yaptığı şeyleri yapmanın dinen bir mahzuru olur mu?
Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur. Uyûn-ül besâirde deniyor ki:
“İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim, saygı bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, Yahudîlerin ve Hıristiyanların bağladıkları zünnâr denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz.” Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur, daha fazlası küfür olur.
***
Sual: Namaz kılarken, ah, of diye sesli olarak inlemek namazı bozar mı?
Cevap: Ah, of gibi inlemek, uf diye sıkıntıyı bildirmek, namazı bozar.
***
Sual: İmanı gideren bir söz, hiçbir zaruret olmadan söylenirse, iman gider mi?
Cevap: Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara ülûhiyyet, ilahlık sıfatları denir. Akait ve fıkıh kitaplarının çoğunda, mesela Dürerde deniyor ki:
“Bir kimse, kalbi iman ile dolu olduğu hâlde, küfre sebep olan bir şeyi, zaruret olmadan, yani isteyerek söylerse, imanı gider, kâfir olur. Kalbindeki imanın faydası olmaz. Çünkü, bir kimsenin kâfir olduğu sözünden anlaşılır. Küfre sebep olan şeyi söyleyince, insanlar arasında da, Allahü teâlâ yanında da kâfir olur.”
***
Sual: İnsanlar arasındaki muamelelerde, alışverişlerde, günah işleyen Müslümanların ve gayr-i müslimlerin sözüne de itibar edilir mi?
Cevap: Bu konuda Dürr-ül-muhtârda deniyor ki:
“İnsanların birbirleri arasında olan işlere muâmelât denir. Muâmelâtta bir fasıkın veya kâfirin sözü de kabul edilir. Akıllı olan çocuk ve kadın da erkek gibidir. Bunlardan biri, bu eti kitaplı kâfirden aldım derse, yemesi helal olur.”
***
Sual: Çok zan etmekle iman edilmiş olur mu yoksa iyi bilmek mi gerekir?
Cevap: İbadetler, fazla zan edilmekle, doğru olur. İman, itikat ise, çok zan ile doğru olamaz, iyi bilinmekle doğru olur.
.Yeryüzündeki camilerin en efdali
2020-02-04 02:00:00
Camilerin efdali Kâbe-i muazzama, sonra bunun etrafındaki Mescid-i harâmdır.
Sual: Camilerin fazilet bakımından üstünlüğü var mıdır eğer varsa yeryüzündeki camilerin en faziletlisi, en efdali hangileridir?
Cevap: Bu konuda Dürr-ül-muhtârda buyuruluyor ki:
“Camilerin efdali Kâbe-i muazzama, sonra bunun etrafındaki Mescid-i harâm, sonra Medine-i münevveredeki Mescid-i Nebîdir. Sonra, Kudüs'teki Mescid-i aksâ, sonra, Medine-i münevvere şehri yanındaki Kubâ mescididir. Mescid-i Nebinin yüz zırâ eni, yüz zırâ boyu vardı. Bir zırâ yarım metredir. Sonra, zamanla genişletildi. Şimdiki hâlinde de efdaldir.”
***
Sual: Piyasadan daha yüksek fiyatla mal satmak ve mal satın almak dinen uygun mudur?
Cevap: Bu konu ile alakalı olarak Hamza Efendi'nin Bey' ve şirâ risâlesi şerhinde deniyor ki:
“Yüksek fiyatla satıp, bir kimseyi aldatmaktan sakınmalıdır. Zira piyasada on liraya satılmakta olan bir malı, onbir liradan yukarıya satın almak gaben-i fâhiş ile aldanmaktır. Yani çok aldanmaktır. Yalan söylemekle çok aldatılan bir müşteri, satıştan vazgeçebilir.
***
Sual: Suyun içine ağaç yaprakları, ot gibi şeyler karışmış olsa, böyle su ile abdest alınabilir mi?
Cevap: Bu hususta Kudûrî şerhinde deniyor ki:
“Bir suya, temiz şeyler karışsa, su ismi değişmedikçe, rengi dönse bile, onunla abdest alınır.”
***
Sual: Ayağa giyilen sandelet gibi şeylerle namaz kılınabilir mi?
Cevap: Temiz mest ve nalın ile namaz kılmak, çıplak ayakla kılmaktan efdaldir. Yahudîlere muhalefet olur. Naleyn, altı deri, üstü açık ve tasmalı ayakkabıdır. Altı tahta naleyn ile gezmek mekruhtur.
***
Sual: Bir veya birkaç odası mescit olarak kullanılan apartman katının üzerindeki evlerde, tuvalete gitmek ve benzerlerini yapmak uygun olur mu?
Cevap: Bir odası mescit yapılmış olan ev üzerine ve içinde mushaf bulunan oda üzerine abdest bozmak ve cima etmek mekruh olmaz. Cenaze ve bayram namazları kılınan yerler de böyle ise de, buralardaki imama, camideki cemaat uyabilir. Buralara, cami avlularına, medrese ve tekkelere, hayızlı kadın ve cünüb girebilir.
***
Sual: Camilerin iç duvarlarını süslemek uygun mudur?
Cevap: Camilerin kıbleden başka duvarlarını süslemek caizdir. Fakat, bu parayı fakirlere harcamak efdaldir. Kıble dıvarını kıymetli şeylerle, renklerle süslemek mekruhtur. Yan duvarların fazla süslü olması da mekruh olur.
.Farzlar, nafilelerden önce gelir
2020-02-03 02:00:00
Sabah namazının farzından sonra, güneş doğuncaya kadar nafile kılınmaz.
Sual: Nafile namaz, farz namazların dışındaki namazlara mı denir ve kaza namazı kılmak için bu nafileler terk edilebilir mi?
Cevap: Bu konuda Merâkıl-felâh kitabında buyuruluyor ki:
“Sabah namazının farzından sonra, güneş doğuncaya kadar nafile namaz kılmak, tahrimen mekruhtur. Sabah namazının sünnetini önceden kılmamış ise, bunu kılmak da, bu yasağın içindedir. Çünkü bu vakit, yalnız farz kılmak için ayrılmıştır. Yani, farzdan sonra güneş doğuncaya kadar, namaz kılmayan, hep farz kılmış sayılmaktadır. Bu ise, sabah sünneti bile olsa, nafile kılmaktan daha efdaldir. Fakat, bu zaman içinde kaza namazı kılmak mekruh olmaz. Çünkü, hükmen farz kılmış sayılmak, sünnetten efdaldir. Kaza namazı kılmak ise, hakiki farz kılmak olup, bundan daha çok efdaldir.”
Sünnetlerin, nafile namaz demek olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Sünnetlerin nafile namaz oldukları, bunun için, özürsüz olarak hayvan üzerinde kılınabilecekleri Cevherede de açıkça yazılıdır. Yine Merâkıl-felâhda;
“Namaz vakti daraldığı zaman, nafile kılmak tahrimen mekruhtur. Çünkü, farzın vaktini kaçırmaya sebep olur. Lazım olmayan namazı kılarak, lazım olan namazı kaçırmış olur ki, aklı olanın yapacağı iş değildir. Güneş doğarken ve tepede iken ve batarken de, nafile namaz kılmak böyledir. Bu nafileler, beş vakit namazın sünnetleri ise de, yine böyledir” buyuruluyor. Hadîkada deniyor ki:
“Namaz vakti daraldığı zaman, farzdan evvelki sünneti kılmak, farzın kazaya kalmasına sebep olursa, bu sünneti kılmak haram olur. Farz olmayan bir şeyi yapmak için farzı terk etmek caiz değildir.”
***
Sual: Kitaplarda, güzel huylar anlatılırken "isâr yapmalı" deniyor. İsâr ne demektir, nelerde yapılır?
Cevap: Bu konuda Eşbâhda buyuruluyor ki:
“İsâr, muhtaç olduğu bir şeyi almayıp, muhtaç olan din kardeşine bırakmaktır. İnsana lazım olan şeylerde isâr yapılır. İbadetlerde isâr yapılmaz. Mesela, taharetlenecek kadar suyu, setr-i avret edecek kadar örtüsü olan, bunları kendi kullanır. Bunları muhtaç olana vermez. Birinci saftaki yerini başkasına vermez. Namaz vakti gelince abdestsiz kimsenin abdest suyunu başkasına isâr etmesi caiz değildir.”
***
Sual: Ayakkabı ile camiye girilebilir mi?
Cevap: Sokakta gezilen ayakkabı ile camiye girmek mekruhtur.
.Evliyada keramet görülmesi şart mıdır?
2020-02-02 02:00:00
Evliyanın birbirinden üstünlüğü, Allahü teâlâya daha yakın olmalarına bağlıdır.
Sual: Evliyada, evliya olduğuna alamet olarak keramet görülmesi şart mıdır?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Veli, evliya olmak için, bir insandan harikaların, kerametlerin meydana gelmesi, görülmesi şart değildir. Hâlbuki, Peygamberlerin mucize göstermesi lazımdır. Bununla beraber, evliyanın hemen hepsinde, keramet görülmüştür. Keramet göstermeyen veli pek azdır. Bir veliden, çok keramet meydana gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyanın birbirinden üstünlüğü, Allahü teâlâya daha yakın olmalarına bağlıdır. Daha yakın olan bir veli, pek az keramet sahibi olabilir. Allahü teâlâdan daha uzak olan bir veli, daha çok keramet, harika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen evliyasında, o kadar çok kerametleri olanlar görülmüştür ki, Eshab-ı kiramın hiçbirinde, bunun yüzde biri bile, meydana gelmemiştir. Hâlbuki, evliyanın en yükseği, en aşağı derecede olan bir Sahabinin derecesine yetişemez.
Görülüyor ki, evliyayı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerametlerine, harikalarına bakmak, cahillik olur. O kimsede, o büyüklerin yollarına katılabilmek kabiliyetinin az olduğunu gösterir. Peygamberlerin ve velilerin feyiz ve bereketlerine, ancak onlara uymak kabiliyetinde olanlar kavuşabilir. Kendi düşüncelerine, hayallerine uyanlar, kavuşamaz. Hazret-i Ebu Bekir, uymak kabiliyeti sebebi ile, Peygamber efendimize bir şey sormadan inanıverdi. Ebu Cehil'de bu kuvvet bulunmadığından, o kadar alamet ve mucizeler gördüğü hâlde, inanmak saadeti ile şereflenemedi. Sure-i En'amda; (Senin Peygamber olduğunu belirten, açık alametlerin hepsini görseler, yine inanmazlar. Yanına geldikleri zaman, terbiyesizlik yapar, mübarek kalbini incitirler ve bu Kur'ân, eskiden kalma hikâyeler, masallardır, derler) mealindeki âyet-i kerime, böyle talihsizleri bildirmektedir.
Peygamber efendimizin zamanına yakın zamandaki evliyanın, az keramet gösterdiğini söyledik. Hak teâlâ, Musa aleyhisselama dokuz mucize verdiğini bildirmektedir. Bunlar, düşmanlara karşı olan harikalardır. Yoksa, Peygamberlerden ve evliyadan her saatte, harikalar meydana gelmektedir. Düşmanları bilse de, bilmese de, harikaları güneş gibi görülmektedir. Kör göremezse, güneşin kabahati ne?”
.Kalbin, gönlün hasta olması
2020-02-01 02:00:00
Kalbin hastalığı, Hak teâlâdan başkasına tutulması, bağlanmasıdır.
Sual: Din kitaplarinda kalb, gönül hastalığından bahsediliyor, bu nasıl bir hastalıktır ve tedavisi nasıl olur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Tabipler diyor ki: Hasta perhiz yapmalıdır. İyi olmadan önce ona gıda iyi gelmez. Yağlı kuş eti bile böyledir. Hatta hastalığını arttırır. Hastanın yediği hastalığı arttırır!
Bunun için, önce hastayı iyi etmeyi düşünmek lazımdır. Bundan sonra, uygun gıda vererek, eski kuvvetli hâline kavuşturulması düşünülür.
Bunun gibi, (Kalplerinde hastalık vardır) meâlindeki âyet-i kerimede bildirilen kalp hastalığına yakalanmış olanların hiçbir ibadeti ve taati fayda vermez, belki zarar verir. (Çok Kur’ân-ı kerim okuyanlar vardır ki, Kur’ân-ı kerim bunlara lanet eder) hadis-i şerifi meşhurdur. (Çok oruç tutanlar vardır ki, onun oruçtan kazancı, yalnız açlık ve susuzluktur) hadis-i şerifi de sahihtir. Kalp hastalıklarının mütehassısları olan tasavvuf büyükleri de, önce hastalığın giderilmesi için yapılacak şeyleri emir buyururlar. Kalbin hastalığı, Hak teâlâdan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır. Çünkü herkes, her şeyi kendisi için ister. Çocuğunu sevmesi, kendini sevdiği içindir. Malı, mevkiyi, rutbeyi hep kendisi için ister. Onun mabudu, tapındığı şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmaktadır. Kalp, bu bağlılıklardan kurtulmadıkça, insanın kurtulması çok güç olur. Bundan anlaşılıyor ki, aklı başında olan ilim adamları ve kalbi uyanık olan fen adamları, her şeyden önce, bu hastalığın giderilmesini düşünmelidirler.”
***
Sual: İbadet yeri olan camilerde, dünyalık sözler söylemenin, konuşmanın, kavga etmenin hükmü nedir?
Cevap: Camide pazar kurmak, yüksek sesle konuşmak, nutuk söylemek, kavga etmek, silah çekmek, ceza vermek tahrimen mekruhtur. Cuma ve bayram hutbelerinde de nutuk verir gibi okumak, konuşmak caiz değildir.
***
Sual: Mâ-i müsta'mel neye denir ve bunun kullanılması necis olur mu?
Cevap: Mâ-i müsta'mel; kullanılmış su demektir. Abdestte, gusülde kullanılan yahut yemekten önce ve sonra, sünnet olduğu için el yıkamakta kullanılan su, yıkanan uzuvdan ayrılınca necis olur. Bazı âlimlere göre, başka uzva, elbiseye, yere düştükten sonra necis olur. İlk düştüğü yeri kirletmez.
.En kârlı zaman gençliktir
2020-01-31 02:00:00
İlim öğrenilecek, ibadet yapılacak en kârlı zaman gençliktir.
Sual: Bazıları, gençlere, "şimdi hayatın tadını çıkarın, yaşınız ilerleyince ibadet yapar, gerekli din bilgilerini o zaman öğrenirisiniz" demektedir. Böyle söylemek doğru mudur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Gençlikte, nefsin arzuları, insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibadet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte, şehvetin, asabiyyetin kapladığı anlarda, İslamiyetin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibadetten çok üstün ve kıymetli olur. Çünkü, mâniler karşısında, ibadeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini göklere çıkarır. Mâni olmayarak, kolay yapılan ibadetler, aşağıda kalır. Bunun içindir ki, insanların yüksekleri, meleklerin yükseklerinden daha üstün olmuştur. Çünkü insan, mâniler arasında ibadet ediyor. Melekler ise, mâni olmadan emre itaat ediyor. Harp zamanında, askerin kıymeti artar ve muharebede ufak bir hizmetleri, sulh zamanındaki büyük gayretlerinden daha kıymetli olur. Gençlik arzuları, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsin ve şeytanın sevdiği şeylerdir. İslamiyete uygun şeyler ise, Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir. Allahü teâlânın düşmanlarını sevindirip, bütün nimetleri veren, hakiki sahibi gazaba getirmek, akıllı ve zeki insanların yapacağı şey değildir. Allahü teâlâ, hepimize akla uygun hareketler nasib edip, nefse, şeytana ve Müslüman ismini taşıyan din düşmanlarının sözlerine ve yazılarına aldanmaktan muhafaza buyursun!
Hele dinsizlerin, Müslümanlarla alay edenlerin çoğaldığı zamanda yapılan az bir ibadete, doğru olmak şartı ile, kat kat çok sevap verilecektir. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Ey Eshabım! Siz öyle bir zamanda geldiniz ki, Allahü teâlânın emirlerinden onda dokuzunu yapıp, birini yapmazsanız, helak olursunuz, Cehenneme gidersiniz! Bir zaman gelecek ki, o zamanın müminleri, emirlerin birini yapabilip, dokuzunu bıraksalar, Cehennemden kurtulurlar. O zamanda imanı olanlara müjdeler olsun!) Peygamber efendimize bunun sebebini sorduklarında;
(Çünkü, sizler hayır işlemeye çok yardımcı buluyorsunuz. Onlar yardımcı bulamayacakları gibi, çeşitli engellerle de karşılaşacaklardır. Gafiller, cahiller arasında garib kalacaklardır) buyurdu.”
.Farzları, haramları öğrenmek farzdır
2020-01-30 02:00:00
Fıkıh bilgileri, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğrenilir.
Sual: Bir Müslümanın, iman bilgilerini, farzları, haramları öğrenmeden tefsir, hadis kitaplarını okuması uygun olur mu?
Cevap: Bu konuda Hadîkada buyuruluyor ki:
“Ehl-i sünnet itikâdını ve farzları, haramları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek ve kendine lazım olandan başka fıkıh bilgilerini öğrenmek ve Kur’ân-ı kerimin tefsirini ve hadis ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden öğrenilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkıh kitabı okuyan mukallitler, âyetten ve hadisten hüküm çıkarmak ihtiyacından kurtulur. Farz-ı kifaye olanları bilen, yapan var iken, bunları öğrenmek müstehab olur. Bunları yapmak nafile ibadet olur. Yalnız, cenaze namazı böyle değildir. Velisi kılınca, başkalarının tekrar kılması caiz olmaz. Namaz kılacak kadar Kur’ân-ı kerim ezberleyen kimsenin, boş zamanlarında daha çok ezberlemesi, nafile namaz kılmasından daha çok sevap olur. İbadetlerinde ve günlük işlerinde lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmesi ise, bundan daha çok sevap olur. Lüzumundan fazla fıkıh bilgilerini öğrenmek de, nafile ibadetlerden daha sevaptır. Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, tasavvuf bilgilerini ve Allahü teâlâya arif olanların sözlerini ve hâl tercümelerini öğrenmesi de müstehab olur. Bunları okumak, kalbde ihlası arttırır. Fıkıh bilgilerini, derin âlimler, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlardır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğrenilir.”
Görülüyor ki, tefsir okumak farz-ı kifayedir. Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak, nafile ibadet olur. Farz-ı ayın olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak, caiz değildir. Zaten, bizim gibilerin, tefsirden fıkıh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri bildirilen yetmişiki fırkanın âlimleri, tefsirlerden yanlış mana anladıkları için, sapıttılar. Âlimler sapıtınca, bizim gibi cahillerin tefsirden ne anlayabileceğimizi düşünmeliyiz! Doğru yazılmış tefsirleri okuyan cahiller, böyle felakete düşerse, Abduh, Ömer Rıza ve Seyyit Kutup gibi dinde reformcuların tefsir adındaki kitaplarını okuyan acaba ne olur? Böyle zehirli kitapları okumamalı, çocuklarımıza da okutmamalıyız
.Kıyamet kopacağı zaman
2020-01-29 02:00:00
Kasas suresinde buyuruldu ki: "Her şey yok olacaktır. Yalnız O kalacaktır!"
Sual: Kıyametin kopacağı, göklerin paraçalanacağı, yıldızların dağılacağı hususu Kur’ân-ı kerimde var mıdır ve bunlara inanmak da imandan mıdır?
Cevap: Konu hakkında İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Kıyamet kopacağı zaman, yıldızlar yerlerinden ayrılıp dağılacak, gökler parçalanacak, yeryüzü ve dağlar da parça parça olacak, hepsi yok olacaklardır. Böyle olacaklarını Kur’ân-ı kerim açıkça bildirmektedir. Müslümanların bütün fırkaları, bunu söz birliği ile haber vermiştir. El-hâkka suresinde, bir âyet-i kerimede meâlen; (Sûra bir kerre üfürülünce, yeryüzü ve dağlar, yerlerinden kaldırılıp silkilecektir. O gün kıyamet kopacak, gök yarılacak ve dağılacaktır) ve Tekvîr sûresinde, bir âyet-i kerimede meâlen; (Güneşin karardığı, yıldızların yerlerinden ayrılıp döküldükleri ve dağların dağılıp saçıldıkları zamana... ) ve İnfitâr sûresinde, bir âyet-i kerimede meâlen; (Göğün yarıldığı ve yıldızların dağılıp yok oldukları zaman... ) ve Kasas suresinin son âyetinde meâlen; (Her şey yok olacaktır. Yalnız O kalacaktır!) buyurulmuştur.
Kur’ân-ı kerimde, bunlar gibi, daha nice âyetler vardır. Bunların yok olacaklarına inanmamak, cahillik olur. Yahut, Kur’ân-ı kerime inanmayan felsefecilerin, yaldızlı yalanlarına aldanmaktır. Görülüyor ki, mahlukların yok olacaklarına inanmak, yoktan var edildiklerine inanmak gibi, imanın şartıdır. İnanmak elbet lazımdır.”
***
Sual: Eşya veya insan taşımak için bir araba kiralandığında, araba arıza yaparsa, yolda kalırsa, araba sahibi ve müşteri nasıl hareket eder, ne yapılması gerek?
Cevap: Bir yerden, bir yere gitmek üzere belli bir hayvan, araba, motor, kamyon kiralandığı gibi, belli insanın veya eşyanın götürülmesi de sözleşilebilir. Vasıta, yolda kalırsa, müşteri muhayyer olup, dilerse, araba tamir oluncaya kadar bekler, dilerse, vazgeçip oraya kadar olan parayı verir. Yahut, vasıta sahibi, başka vasıta ile hemen götürmeye mecburdur. Vasıtadan eşyayı indirmek de ona ait olur. Yol tehlikeli olup geri dönülürse, hiç ücret verilmez.
***
Sual: Altını ıslatabilecek olan küçük çocukların camiye götürülmesinin dinimizce bir mahzuru olur mu?
Cevap: Necaset bulaştıracak olan deliyi ve küçük çocukları camiye sokmak haramdır. Necaset tehlikesi olmazsa, mekruh olur.
.Namaz, vakti girince farz olur
2020-01-28 02:00:00
Namaz, kalbin nurlanmasına ve saadet-i ebediyyeye kavuşmaya vesiledir.
Sual: Beş vakit namaz, vakti girince hemen mi farz olur ve vakti girer girmez kılmak mı gerekir?
Cevap: Akıl ve baliğ olan her Müslümanın her gün beş namaz vaktinin her birinde, bir kerre namaz kılması farzdır. Bir namazın vakti gelince, bu namazı edaya, kılmaya başladığı vakit, kılması farz olur. Kılmadı ise, vaktin sonunda, yani vaktin çıkmasına, abdest alıp namaza başlayacak kadar zaman kalınca, kılması farz olur. Özrü yok iken kılmadan vakit çıkarsa, büyük günah olur. Özrü olanın da, olmayanın da, vaktinde kılmadığı namazı, vakti çıkdıktan sonra, kaza etmeleri farz olur. Çocuk baliğ olunca, kâfir veya mürtet Müslüman olunca, kadın hayızdan, nifastan temizlenince, deli ve baygın şifa bulunca, uykuda olan uyanınca da böyledir. Yeni Müslüman olana evvela namazın şartlarını öğrenmesi farz olur. Öğrendikten sonra, kılması da farz olur. Vakit girdikten sonra, namazı kılmadan uyumak özür olmaz. Bunun, vakit çıkmadan uyanması için tedbir alması farz, vakit girmeden uyuyanın alması ise, müstehaptır. Beş vakit namaz, kırk rekat eder. Bunlardan onyedi rekati vakitlerinde kılmak farzdır. Üç rekati vaciptir. Yirmi rekati sünnettir. Beş vaktin her birinde sünnet namaz kılmak da emrolundu. Sünnetler farzdan başka oldukları için, bunlara ayrıca niyet edilir.
Farz namazı kılmamak, imansız gitmeye sebep olmaktadır. Namaza devam etmek ise, kalbin nurlanmasına ve saadet-i ebediyyeye kavuşmaya vesiledir. Çünkü Peygamber efendimiz; (Namaz nurdur) buyurmuştur.
***
Sual: Abdestte başın tamamı mı yoksa dörtte biri mi meshedilir?
Cevap: Hanefi mezhebinde, abdestte başın dörtte birini meshetmek farz, her tarafını, bir kerre meshetmek ise sünnettir. Maliki mezhebinde tamamını meshetmek farzdır.
***
Sual: Kiracı, elindeki mal zarar görürse bunu öder mi?
Cevap: Kiraya verilen mal, kiracıya teslim edilince emanet olup, kiracının elinde kasıtsız telef olunca ödemez. Âdet haricinde kullanmak kasıt sayılır.
***
Sual: Delk ve muvâlât ne demektir, abest ve gusül alırken bunlara riayet etmek şart mıdır?
Cevap: Delk; abdest ve gusül alırken yıkanan yerleri oğmaktır. Müvâlât ise, her uzvu, birbiri arkasından yıkayıp ara vermemektir. Delk ve muvâlât, Hanefi mezhebinde sünnet, Maliki mezhebinde ise farzdır.
.Namaz, vakti girince farz olur
2020-01-28 02:00:00
Namaz, kalbin nurlanmasına ve saadet-i ebediyyeye kavuşmaya vesiledir.
Sual: Beş vakit namaz, vakti girince hemen mi farz olur ve vakti girer girmez kılmak mı gerekir?
Cevap: Akıl ve baliğ olan her Müslümanın her gün beş namaz vaktinin her birinde, bir kerre namaz kılması farzdır. Bir namazın vakti gelince, bu namazı edaya, kılmaya başladığı vakit, kılması farz olur. Kılmadı ise, vaktin sonunda, yani vaktin çıkmasına, abdest alıp namaza başlayacak kadar zaman kalınca, kılması farz olur. Özrü yok iken kılmadan vakit çıkarsa, büyük günah olur. Özrü olanın da, olmayanın da, vaktinde kılmadığı namazı, vakti çıkdıktan sonra, kaza etmeleri farz olur. Çocuk baliğ olunca, kâfir veya mürtet Müslüman olunca, kadın hayızdan, nifastan temizlenince, deli ve baygın şifa bulunca, uykuda olan uyanınca da böyledir. Yeni Müslüman olana evvela namazın şartlarını öğrenmesi farz olur. Öğrendikten sonra, kılması da farz olur. Vakit girdikten sonra, namazı kılmadan uyumak özür olmaz. Bunun, vakit çıkmadan uyanması için tedbir alması farz, vakit girmeden uyuyanın alması ise, müstehaptır. Beş vakit namaz, kırk rekat eder. Bunlardan onyedi rekati vakitlerinde kılmak farzdır. Üç rekati vaciptir. Yirmi rekati sünnettir. Beş vaktin her birinde sünnet namaz kılmak da emrolundu. Sünnetler farzdan başka oldukları için, bunlara ayrıca niyet edilir.
Farz namazı kılmamak, imansız gitmeye sebep olmaktadır. Namaza devam etmek ise, kalbin nurlanmasına ve saadet-i ebediyyeye kavuşmaya vesiledir. Çünkü Peygamber efendimiz; (Namaz nurdur) buyurmuştur.
***
Sual: Abdestte başın tamamı mı yoksa dörtte biri mi meshedilir?
Cevap: Hanefi mezhebinde, abdestte başın dörtte birini meshetmek farz, her tarafını, bir kerre meshetmek ise sünnettir. Maliki mezhebinde tamamını meshetmek farzdır.
***
Sual: Kiracı, elindeki mal zarar görürse bunu öder mi?
Cevap: Kiraya verilen mal, kiracıya teslim edilince emanet olup, kiracının elinde kasıtsız telef olunca ödemez. Âdet haricinde kullanmak kasıt sayılır.
***
Sual: Delk ve muvâlât ne demektir, abest ve gusül alırken bunlara riayet etmek şart mıdır?
Cevap: Delk; abdest ve gusül alırken yıkanan yerleri oğmaktır. Müvâlât ise, her uzvu, birbiri arkasından yıkayıp ara vermemektir. Delk ve muvâlât, Hanefi mezhebinde sünnet, Maliki mezhebinde ise farzdır.
.Namaz, dua etmek mi demektir?
2020-01-27 02:00:00
"Salât" kelimesi, her gün beş vakitte, herkesin bildiği şekilde kılınan namazdır.
Sual: Bazı kimseler, "Kur’ânda namaz, salat kelimesiyle bildirilmiştir. Salat kelimesi de dua etmek demektir, dua edince namaz yerine geliyor" diyorlar. Bunun gerçekle bir alakası var mıdır?
Cevap: Bu konuda Dürr-i yektâ şerhinde deniyor ki:
“Kur’ân-ı kerimin birçok yerinde emrolunan salât kelimesi, her gün beş vakitte, herkesin bildiği şekilde kılınan namazdır. Bu salâtın, hususi hareketleri yapmak ve hususi şeyleri okumak olduğu, Peygamber efendimiz tarafından bildirilmiş, kendisi de böyle kılmış olduğunu, Eshâb-ı kiram, Tâbiîne, onlar da, Tebei tâbiîne bildirmişler, her asırda bulunan âlimlerin haberleri, tevâtür ile bizlere kadar gelmiştir. Tevâtür, bir haberin ağızdan ağıza yayılması demektir. Bu tevâtür haberleri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları ile, bütün dünyaya yayılmıştır. Tarikat şeyhi olduğunu söyleyen bazı mülhid ve zındıklar, cahil Müslümanlara, 'Sana namazı bağışladım. Artık kılma' yahut 'Allahın ve Peygamberin emrettiği namaz, herkesin yaptığı, yatıp kalkmak ve belli şeyleri okumak değildir. Allahın ismini zikretmek ve Onun büyüklüğünü düşünmek demektir' derse, namazı inkâr ve Müslümanları ifsad etmiş olur. Bunlar mahkeme kararı ile cezalandırılır. Bunların yakalandıktan sonra yaptığı tövbesi kabul olmaz. Namazı inkâr eden, yani vazife olduğuna inanmayan kâfir olur. İnanıp da, tembellik ile terk eden fâsık olur. Yani büyük günah işlemiş olur. Kılmaya başlayıncaya kadar hapsolunur. Kılmaya başlayınca, kılmadıklarını da kaza etmesi ve ayrıca tövbe etmesi lazım olur.”
Namazın nasıl kılınacağını, kaza namazlarını, bütün din bilgilerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmeli, sinsi düşmanların ve zındıkların yaldızlı yazılarına ve tatlı sözlerine aldanmamalıdır. Namaz, dinin direğidir, namaz kılan, dinini doğrultur, kılmayanın dini yıkılır.
***
Sual: Namaz kılarken abdesti bozulan bir kimse, ne yapar, nasıl hareket eder?
Cevap: Halebî-i sagîrde buyuruluyor ki:
“Abdestin farzları, sünnetleri, edebleri ve menhi, yani yasak olan şeyleri vardır. Abdestsiz olduğunu bilerek zaruretsiz namaz kılan kâfir olur. Namaz kılarken abdesti bozulan hanefi, hemen omuzuna selam verip, namazdan çıkar. Vakit çıkmadan abdest alıp, namazını baştan tekrar kılar.”
.Fetva, fıkıh kitaplarına uygun olur
2020-01-26 02:00:00
Fıkıh kitaplarına uymayan fetvalar yanlıştır. Bunlara bağlanmak caiz değildir.
Sual: Fetva ne demektir, herkesin âyet ve hadisten anlayıp söylediği sözler fetva olur mu?
Cevap: Fetva demek, herhangi bir şeyin İslamiyetin bildirdiği hükümlere uygun olup olmadığını bildirmek demektir. Yalnız, uygundur veya caiz değildir demek, fetva olmaz. Bu cevabın, hangi fıkıh kitabının, hangi yazısından alındığını da bildirmek lazımdır. Fıkıh kitaplarına uymayan fetvalar yanlıştır. Bunlara bağlanmak caiz değildir. İslam bilgilerini öğrenmeden, bilmeden, âyet-i kerime veya hadis-i şerif okuyup da, bunlara kendi kafasına, kendi görüşüne göre mana verenlere İslam âlimi denmez. Bunlar Beyrut'taki papazlar gibi, Arapça bilen bir tercüman olabilir. Ne kadar yaldızlı, parlak söyleseler ve yazsalar da, hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına ve bunların yazdığı fıkıh kitaplarına uymayan sözlere ve yazılara itibar edilmez. İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Fasıkın müftü olması uygun değildir. Bunun verdiği fetvalara güvenilmez. Çünkü fetva vermek, din işlerindendir. Din işlerinde fasıkın sözü kabul edilmez. Diğer üç mezhepte de böyledir. Böyle müftülere bir şey sormak caiz değildir. Müftünün Müslüman olması ve akıllı olması da, söz birliği ile şarttır. Müftü, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin sözüne uygun olarak fetva verir. Aradığını onun sözlerinde bulamazsa, İmâm-ı Ebû Yusuf'un sözünü alır. Onun sözlerinde bulamazsa, İmâm-ı Muhammed Şeybânî'nin sözünü alır. Ondan sonra İmâm-ı Züfer'in, dahâ sonra Hasen bin Ziyâd'ın sözünü alır. Müctehid-i fil-mezheb âlimlerinden eshâb-ı tercîh olan müftüler, ictihatlar arasında delilleri kuvvetli olanları seçerler. Müctehid olmayanlar, bunların tercih etmiş oldukları söze uyar. Böyle yapmayan müftülerin sözü kabul edilmez. Demek ki, tercih ehlinin seçmemiş olduğu şeylerde, İmâm-ı a'zamın sözünü almak lazımdır. Müftünün müctehid-i fil-mezheb olması lazımdır. Böyle olmayana müftü denilemez, nâkil, fetvayı iletici denir. Nâkiller fetvaları, meşhur fıkıh kitaplarından alır. Bu kitaplar, meşhur olan mütevâtir haberler gibi kıymetlidirler.”
İslamiyette şeyhulislâmlar ve İslam müftüleri vardı. Müftü adını taşıyan devlet memurlarının da bulunduğu zamanlar oldu. İslam müftüsü ile müftü denilen memurları birbirine karıştırmamalıdır
.Fıkıh bilgilerini öğrenmemek fısktır
2020-01-25 02:00:00
Sual: Bir Müslüman kendisine lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmezse günaha mı girer?
Cevap: Öğrenmesi farz veya vacib olan fıkıh bilgilerini öğrenmemek fısktır, günahtır. Fasıkların şahitliği kabul olmadığı için, şahitlere itiraz olunduğu zaman, hâkim şahitlere fıkıhtan sorarlardı. Bilmezlerse, reddolundukları gibi, tazir de olunurlardı. İbni Âbidîn ön sözünde buyuruyor ki:
“Kur’ân-ı kerimden namaz kılacak kadar ezberlemek farzdır. Bunu öğrendikten sonra, fıkıh bilgilerinden farz-ı ayın olanları öğrenmek, Kur’ân-ı kerimin fazlasını ezberlemekten daha iyidir. Çünkü, Kur’ân-ı kerimi ezberlemek, yani hafız olmak farz-ı kifayedir. İbadetler ve muâmelat için lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmek ise farz-ı ayındır. Helalden, haramdan ikiyüz bin meseleyi ezberlemek lazımdır. Bunların bir kısmı farz-ı ayındır. Bir kısmı da farz-ı kifayedir. Herkese, işine göre, lüzumlu olanlar farz-ı ayın olur. Fakat hepsini öğrenmek, Kur’ân-ı kerimi ezberlemekten daha iyidir. Tefsir ile vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü, tefsir ile, vaaz ve kıssa öğrenilir. Fıkıh okuyarak, helali, haramı öğrenmelidir. Allahü teâlâ hikmeti övdü. Tefsir âlimlerinin çoğu “Hikmet, fıkıhtır” dedi. Bir fıkıh âlimi, bin zahitten daha kıymetlidir. Fıkıh bilgileri, dört mezhebin âlimlerinden öğrenilir. Dört mezhepten birinde bulunmayan fıkıh bilgisi caiz değildir. Tefsir ilminin kaideleri kurulmamış, kollara ayrılmamış, sonuna varılmamıştır. Her âyetin çok tefsiri vardır. Hepsini Allahü teâlâdan başka kimse bilmez.”
***
Sual: Ezan okumak, imamlık yapmak için ücret almak, dinimizce uygun mudur?
Cevap: Ezan, imamlık, Kur’ân-ı kerim ve mevlid okumak, din bilgisi öğretmek için ücret almak caiz değil ise de, imamlık, müezzinlik ve ilim öğretmek için ücret almaya izin verilmiştir. Haram işler için ücret almak caiz değildir.
Hafız, okumak için, çok veren ile az vereni ayırt etmemelidir. Ayırt ederse, para kazanmak için hafız olmuş demektir. Bu ise, haramdır. Hafızlar, Kur’ân-ı kerim ve mevlid okumakla geçinmemeli. Bunları, para düşünmeden, Allah rızası için okumalıdır. İmamlıkla, sanatla veya ticaretle geçinmelidirler.
***
Sual: Abdest alırken de kıbleye mi dönmelidir?
Cevap: Kıbleye karşı, abdest almak, abdestin edeblerindendir.
.Kur’ân-ı kerimi bastırıp satmak
2020-01-24 02:00:00
"Geçimini başka kitaplardan sağlıyorsa, Kur’ân-ı kerimi kârsız satmalıdır."
Sual: Kur’ân-ı kerimi bastırıp, kâr maksadı ile satmanın, dinimiz açısından mahzurlu tarafı var mıdır?
Cevap: Kur’ân-ı kerimi bastırıp satanlar, bunu kitapçılık ticaretine alet edenler, Kur’ân-ı kerim öğretilmesine, okunmasına sebep olmak niyeti ile olursa, caiz ve sevap olur. Aldığı satış parası helal olur. Fakat, böyle niyetin alameti vardır ki, maloluş fiyatına yakın, az bir kârla satmalıdır. Geçimi başka kitaplardan sağlanıyorsa, Kur’ân-ı kerimi kârsız satmalıdır. Şir'a’da deniyor ki:
“Mu'âz bin Cebel hazretlerine, falanca, Kur’ân-ı kerim yazıp satıyor dediklerinde, bu, Kur’ân-ı kerim satmak değildir. Kâğıt ve işçilik ücreti istemektir. Kur’ân-ı kerimi satmak demek, onu para ile, ücret ile öğretmektir buyurdu.”
Kur’ân-ı kerimi, okuyarak geçim vasıtası yapmak için ezberleyen hafızlar ve tecvid ile okumayıp, teganni ile okuyan hafızlar, gerçekten hamele-i Kur'ân değildir. (Çok hafızlar vardır ki, Kur’ân-ı kerim, bunlara lanet eder) hadis-i şerifinde bildirilenlerden olurlar.
***
Sual: Bir kimse, kiraladığı yerde iş yapmasa veya oturmasa da, kira ücretini yine de vermesi gerekir mi?
Cevap: Bir dükkânı kiralayıp teslim alan kimse, bir müddet iş yapmayıp, dükkân kapalı kalsa, kirayı tam vermesi lazımdır. Kira ücreti, bir senelik olmak üzere, her aylığı şu kadar liraya olarak caiz olduğu gibi, senelik toptan söylemek de caizdir. Kiracı, sanatını, işini değiştirirse, iflas ederse, başka şehre yerleşirse kira fesholur.
***
Sual: Kiracı, evde veya dükkânda hasar meydana gelince, bunları kendisi mi tamir ettirir yoksa mal sahibi mi yaptırır?
Cevap: Kiradaki binanın ve eşyanın tamiri ve zamanla tıkanmış boruların tamiri ev sahibine aittir. Ev sahibi tamir etmezse, kiracı evden çıkabilir. Fakat, yaptırmaya ev sahibini zorlayamaz. Ev sahibinin izni ile kendi yaparsa, parasını kesebilir. Kendiliğinden yaparsa, kesemez. Kullanmaya lazım şeylerin tamir parasını kiradan kesemez.
***
Sual: Kira müddeti bitince, kiracının hemen ev veya dükkândan çıkması gerekir mi?
Cevap: Kira müddeti bitince, mal sahibi uzatmaz ise, kiracı çıkar. Malı, olduğu gibi teslim etmesi lazımdır. Teslim etmezse, gasbetmiş olur. Fakat, kullanma sebebi ile, herkes için hasıl olması âdet olan haraplık, kabahat sayılmaz.
.Kabre elleri sürmek ve öpmek
2020-01-22 02:00:00
Kabri elleri ile meshetmek, kabri öpmek, Hristiyanlık âdetidir.
Sual: Kabirler ziyaret edilirken, kabre elleri sürmenin ve kabri öpmenin dinimiz açısından mahzuru olur mu?
Cevap: Konu hakkında Fetâvâ-yı Hindiyye’de deniyor ki: “Yaşlı kadınların ve erkeklerin kabir ziyareti sünnettir. Evde ve kabir başında Kur’ân-ı kerim okuyup, sevabını ruhlarına hediye etmeli ve onlara dua etmelidir. Kabri elleri ile meshetmek, kabri öpmek, Hristiyanlık âdetidir. Ananın, babanın kabrini öpmek câizdir.”
***
Sual: Âyet-i kerimeyi hastaya okumak, muska yapıp taşımak caiz midir?
Cevap: Bu konuda Fetâvâ-yı Hindiyye’de deniyor ki: “Hastaya Kur’ân-ı kerimi okuyup üflemek, muska yazıp taşıması, tasa yazıp suyunu içmesi caizdir.”
***
Sual: Hafızı dinlemek ve kitabı da okumak için kiralamak uygun olur mu?
Cevap: Bu konuda Hülâsada deniyor ki: “Dinlemek için hafızı ve okumak için kitabı kiralamak caiz değildir.” Kur’ân-ı kerim öğreten hocaya hediye vermek lazımdır.
***
Sual: Ücret karşılığı kilise tamir etmek, alkol taşımak dinen uygun olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde deniyor ki: “Ücret ile kâfirin şarabını taşımak, kilise tamir etmek ve Hristiyana zünnar gibi küfür alametlerini satmak îmâm-ı a'zama göre caizdir. Müslüman müşteriye Mecusi mesti yapmak veyâ fasık elbisesi dikmek mekruhtur. Çünkü, Mecusiye ve fasıklara benzemeye sebep olmaktır.”
***
Sual: Odanın duvarlarına halı asmanın dinen bir muhzuru olur mu?
Cevap: Bu konuda Fetâvâ-yı Hindiyye’de deniyor ki: “Evin, ihtiyaç olduğu kadar büyük olması caizdir. Odanın duvarlarına halı asmak, soğuğa karşı caizdir. Zinet, süs niyeti ile mekruhtur. Üzerinde canlı resmi olursa haram olur.”
***
Sual: Kabir üzerine gül, çiçek gibi şeyleri dikmenin dinimizce mahzuru var mıdır?
Cevap: Bu konuda Fetâvâ-yı Hindiyye’de deniyor ki: “Kabir üzerine gül, çiçek dikmek iyidir. Hristiyanların yaptığı gibi, kesilmiş gül, çiçek demeti, çelenk koymak mekruhtur.
***
Sual: Başkasının çocuğuna, babasının haberi olmadan bir iş yaptırılsa, bu iş karşılığında çocuğa ücret vermek gerekir mi?
Cevap: Velisinin izni olmadan, çocuğa iş yaptıran kimse, ücret vermeye mecburdur.
***
Sual: Günlük olarak kiralanan yerler oluyor. Böyle günlük kiralanan yerin sahipleri, ücreti hemen isteyebilir mi?
Cevap: Mal sahibi, günlük olarak kiraya verdiği yerin ücretini, her akşam isteyebilir.
.Kâr haddi koymak
2020-01-21 02:00:00
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Kâr haddi koymayınız! Fiyat koyan, Allahü teâlâdır."
Sual: Dinimizde belli bir kâr haddi var mıdır, satılan mallara sınırlama getirilebilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:
“Enes bin Mâlik hazretleri nakleder ki, Medîne-i münevverede pahalılık oldu. Ya Resulallah! Fiyatlar yükseliyor. Bize kâr haddi koyunuz denildi. (Fiyatları koyan Allahü teâlâdır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız Odur. Ben, Allahü teâlâdan bereket isterim) buyurdu. Dürr-ül-muhtârdaki hadis-i şerifte; (Kâr haddi koymayınız! Fiyat koyan, Allahü teâlâdır) buyurdu. Esnafın hepsi fiyatları, fahiş olarak yani mal oluş fiyatının iki misline çıkardığı, arttırdığı, millete zarar ve zulüm hâline geldiği zaman, hükûmetin, tüccarlara danışarak uygun bir narh, kâr haddi koyması caiz olur.”
Hükûmetin koyduğu bu fiyata uymak vaciptir. Bunun gibi, adaleti, milletin haklarını, hürriyetlerini koruyan kanunlara uymak lazımdır. Bunları korumak için, hükûmete yardımcı olmalı, mal, vergi kaçakçılığı yapmamalıdır. Gayr-i müslim hükûmetlerin kanunlarına da karşı gelmemelidir.
***
Sual: Vakıf olarak yapılmış bir bina, eskimiş ve kullanılamaz duruma gelmiş ise, bu binanın malzemelerini başka yerde kullanmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Vakıf olarak yapılan cami, bina harab olunca, işe yaramayan parçaları satılıp, kendi tamirine, tamiri mümkün değilse, yakın bulunan bir vakıf binanın tamirine, onun ihtiyacına sarf edilir. Başka bir yere sarf edilemez.
***
Sual: Bir kimsenin, dükkânında, mağazasında mallarını satarken, salevat ve benzeri tesbihleri söylemesi, dinimiz açısından uygun olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İhtiyâr kitabında deniyor ki:
“Tesbih, tahmid, tekbir, Kur’ân-ı kerim, hadis-i şerif ve fıkıh kitabı okumak sevaptır. Ahzâb suresinin 35. âyetinde mealen; (Allahı çok zikreden erkeklerin ve kadınların günahları affolur ve çok sevap verilir) buyuruldu. Tüccarın, malını müşteriye gösterirken, bunları okuması ve kelime-i tevhid, salevat okuması günahtır. Bunları, para kazanmaya alet etmek olur.”
***
Sual: Abdest alırken, yıkanacak uzuvları kaç kerre yıkamalıdır?
Cevap: Abdest alırken, yıkanacak yerleri, üç kerre su dökmek değil, üç kerre tam yıkamak sünnettir. Üçten fazla yıkamak mekruhtur. Üçü sayarken şaşırırsa, üç yapar. Fazla oldu ise, mekruh olmaz.
.Peygamber efendimize dil uzatanlar
2020-01-20 02:00:00
Hamidullah, Fransa'da "İslam Bilgileri Profesörü" etiketini aldığı için, İslam âlimi sanılmaktadır!
Sual: Hintli Hamidullah ve onun yolunda olanlar, Peygamber efendimizin, çeşitli yerlere seyahat ederek bu bigileri öğrendiğini söyledikleri doğru mudur?
Cevap: Hintli Hamidullah, Fransa'da "İslam Bilgileri Profesörü" etiketini aldığı için, İslam âlimi sanılmaktadır! "İslam Peygamberi" kitabında, Peygamber efendimiz için;
“Onu gene tüccar sıfatı ile Yemen'de, Bahreyn ve Umman'da görüyoruz. Belki de deniz yolu ile, Habeşistana gittiği dahi hatıra gelebilir. Bütün bu seyahatlar, onun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşistan'ın ticari, idari gelenek ve kanunlarını öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında bu tecrübeli adam, kavmini ıslaha teşebbüs etti” demektedir. Hâlbuki, İslam tarihleri, söz birliği ile diyorlar ki:
“Resulullah efendimizi; üç gün validesi, sonra Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe birkaç gün emzirdi, daha sonra, iki sene Halime Hatun emzirdi. Altı yaşında iken, validesi Âmine Hatun, oğlunu Medineye dayılarını görmeye götürdü. Bir ay kalıp, dönüşte, Ebvâ denilen yerde vefat etti. Hizmetçileri Ümm-i Eymen ile Mekke'ye gelip, dedesi Abdülmuttalib'in yanında kaldı. Sekiz yaşına gelince, dedesi vefat edip, amcası Ebû Talib'in yanında kaldı...
Dokuz veya oniki yaşında iken Ebû Talib, yirmi yaşında hazret-i Ebû Bekir ve yirmibeş yaşında iken, hazret-i Hatice'nin kervanı ile Şam'a gidenler arasında bulundu. Bu yolculukların üçünde de, Busrâ denilen yere varıldığında, orada bulunan kilisenin papasları, Bahîra ve sonra Nestûra, İncilde okudukları son Peygamberin alametlerini kendisinde görerek;
'Şam'a gitmeyiniz! Şam'da Yahudîler bu çocuğu tanır, öldürür' dediler. Bunlar da, ticaretlerini orada yapıp geriye döndüler.
Ondört veya onyedi yaşında iken, Yemen'e giden amcası Zübeyr, ticareti bereketli olması için, Resulullah efendimizi de beraber götürdü. Bahreyn'e gittiğini bildiren güvenilir haber olmadığı gibi, Habeşistan'a seyahat ettiğini de, Peygamberliğine inanmayanlardan başka, kimse düşünmüş değildir. Diğer seyahatlere de, kendisi ile bereketlenmek için götürülmüştü.”
Bizans'a, Acem'e, Habeş'e ve Yemen'e gidip, oralarda öğrendiklerini ortaya koyarak, kavmini ıslaha kalkıştı demek ve Resulullah efendimiz için tecrübeli adam diyerek edepsizce davranmak, bir Müslümanın yapacağı şey değildir!
.Rüşvet vermek ve almak
2020-01-19 02:00:00
Farzları yapabilmek ve haramlardan kurtulabilmek için verilen mal rüşvet olmaz.
Sual: Bir kimse, dinini, malını, ırzını korumak veya herhangi bir kimseyi zalimlerin zulmünden kurtarmak için rüşvet verebilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidîn'de buyuruluyor ki:
“Rüşvet olarak istenip alınan mal, insanın mülkü olmaz. Veren, geri isteyebilir. İstemeden verdi ise, geri isteyemez. Fakat alanın bunu geri vermesi vacip olur. Bir âlime, kendine şefaat etmesi veya zulümden kurtarması için, önceden verilen şey rüşvet olur. Fakat sonra verilen hediyesini alması caiz olur. Önceden istemesi haramdır. Önceden verilen hediyeyi almanın, hocanın talebesinden hediye alması caiz denildi. Dinine, malına, canına zarar gelmesinden korkan kimsenin rüşvet vermesi caizdir. Dinini, malını ve canını, zalimlerin zulmünden korumak için ve hakkını kurtarmak için bir şey vermek rüşvet olmaz. Alana günah olur.”
Farzları yapabilmek ve haramlardan kurtulabilmek için verilen mal da rüşvet olmaz. Bunları almak günah olur. Yine İbni Âbidînde rüşvet almanın haram olduğu anlatılırken, rüşveti dörde ayırmaktadır. Müftü, hâkim, vali olmak için rüşvet vermek ve birinin, haklı dahi olsa, memura, hâkime rüşvet vermesi ve bunların almaları haramdır. Çünkü zaten vacip olan şeyi yapmak için bir şey almak caiz değildir. Bu işleri yaptıktan sonra, istemeden verilen hediye, rüşvet olmaz. Memurların zulmünden kurtulmak veya hakkını almak, malını, canını, dinini, ırzını korumak için memura veya aracıya vermek caizdir. Bunların alması ise haramdır. Zulüm yapılması için vermek ve almak da haramdır.
***
Sual: Herhangi bir kimsenin verdiği hediyeyi almanın, kabul etmenin hükmü nedir?
Cevap: Bir kimse, kendi malından hediye verse, istenmeden verilen bu hediyeyi almak, kabul etmek sünnettir. Mektûbât-ı Ma'sûmiyyede deniyor ki:
“Peygamber efendimiz hazret-i Ömere hediye gönderdi. Kabul etmedi. Geri göndermesinin sebebini sordu. (İnsan için hayırlı olan, kimseden bir şey almamaktır) buyurdunuz deyince, (İsteyip de almak için demiştim. İstemeden verilen şey, Allahü teâlânın gönderdiği rızıktır. Onu alınız!) buyurdu. Hazret-i Ömer de; (Allahü teâlâya yemin ederim ki, kimseden bir şey istemeyeceğim ve istemeden verileni alacağım) dedi.”
Hediye almanın, tevekküle mâni olmadığı, Makâmât-ı Mazheriyye'de yazılıdır.
.Fıkh âlimleri yedi tabakadır
2020-01-16 02:00:00
Kemal Paşazâde fıkıh âlimlerinin derecelerini Vakfunniyyât kitâbında açıklamıştır.
Sual: Müctehidlerin, fıkıh âlimlerinin hepsi aynı derecede midir yoksa bunların da kendi aralarında dereceleri var mıdır?
Cevap: Fıkıh âlimleri yedi tabakadır. Kemal Paşazâde Ahmed bin Süleyman Efendi, Vakfunniyyât kitâbında bu yedi dereceyi şöyle anlatıyor:
1-İslamiyette mutlak müctehid olan âlimlerdir. Bunlar Edille-i erbe'adan, dört kaynaktan hüküm çıkarmak için, usul ve kaideler koymuşlar ve koydukları esaslara göre, ahkam, hüküm çıkarmışlardır. Dört mezheb imamı bunlardandır.
2-Mezhebde müctehitlerdir. Bunlar, mezheb imamının koyduğu kaidelere uyarak, dört delilden ahkam, hüküm çıkaran İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve benzerleridir.
3-Meselelerde müctehid olanlardır. Bunlar, mezheb imamının bildirmediği meseleler için, mezhebin usül ve kaidelerine göre ahkam, hüküm çıkarırlarsa da, mezheb imamına uygun çıkarmaları şarttır. Tahâvî, Hassâf Ahmed bin Ömer, Abdullah bin Hüseyin Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî, Şemsül-eimme Serahsî, Fahrül islâm Alî bin Muhammed Pezdevî, Kâdîhân Hasen bin Mensûr Fergânî ve benzerleri gibi.
4-Eshab-ı tahric, ictihat derecesinde olmayıp, müctehitlerin çıkardığı, kısa, kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Ahmed bin Alî bin Ebî Bekr Râzî bunlardandır.
5-Erbab-ı tercih, müctehitlerden gelen birkaç rivayet arasından birini tercih ederler. Ebülhasen Kudûrî, Hidâye sahibi Burhâneddîn Alî Mergınânî gibi.
6-Mukallitler olup, bir mesele hakkında gelen çeşitli haberleri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitaplarında reddedilen rivayetler yoktur. Kenz-üd-dekâık sahibi Ebülberekât Abdullah bin Ahmed Nesefî ve Muhtâr sahibi Abdullah bin Mahmut Mûsulî, Vikâye sahibi Burhânüşşerî'a Mahmûd bin Sadrüşşerî'a Ubeydüllah ve Mecma'ul-bahreyn sahibi İbnüssâ'âtî Ahmed bin Alî Bağdâdî bunlardandır.
7-Zayıf haberleri, kuvvetlilerinden ayıramayan mukallitlerdir. Bunlar okuduklarını iyi anladıkları ve anlamayan mukallitlere açıkladıkları için, fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır.
***
Sual: Yemesi, içmesi helal olan şeyleri, insan istediği kadar yiyip içebilir mi yoksa bir sınırı var mıdır?
Cevap: Yemesi haram olmayan şeyleri, doyuncaya kadar yemek, içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek ise, haramdır. Haramdan kaçınmak, farzı yapmaktan da çok sevaptı
.Kur’ân-ı kerimin yazılıp, toplanması
2020-01-15 02:00:00
Otuzüçbin Sahabi bu Mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi.
Sual: Âyet-i kerimeler, Peygamber efendimiz zamanında bir kitap hâline gelmiş mi idi yoksa vefatlarından sonra mı kitap hâline getirildi?
Cevap: Cebrâil aleyhisselam, Peygamber efendimize her sene bir kerre gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerimdeki âyetleri, Levh-il-mahfûzdaki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz de dinler ve tekrar ederdi. Resulullah efendimiz ahıreti teşrif edeceği sene, Cebâil aleyhisselam iki kere gelip, temamını okudular. Muhammed aleyhisselam ve Eshab-ı kiramdan çoğu, Kur’ân-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Eshab-ı kiramdan bazıları da, bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselam, ahıreti teşrif ettiği sene, halife hazret-i Ebu Bekir, ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir heyete, bütün Kur’ân-ı kerimi, kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahabi bu Mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sureler belli değildi. Üçüncü halife hazret-i Osman, hicretin 25. senesinde, sureleri birbirinden ayırdı. Yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Mısır, Kufe, Yemen, Mekke ve Medineye verdi. Bugün, bütün dünyada bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.
***
Sual: Kur’ân-ı kerimdeki sure ve âyetlerin sayılarında farklılık var mıdır?
Cevap: Kur’ân-ı kerimde 114 sure ve 6236 âyet vardır. Ayetlerin sayısının 6236'dan az veya daha çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veya birkaç kısa âyetin, bir büyük ayet, yahut surelerin evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmiştir. Bu hususta Bostân-ül-ârifînde geniş bilgi vardır.
***
Sual: Peygamberlerin de kendi aralarında üstünleri var mıdır varsa bunlar hangi peygamberlerdir?
Cevap: Muhammed aleyhisselam Habibullahtır, İbrahim aleyhisselam Halilullahtır, Musa aleyhisselam Kelimullahtır, İsa aleyhisselam Ruhullahtır, Âdem aleyhisselam Safiyyullahtır ve Nuh aleyhisselam Neciyyullahtır. Bu altısı, diğer Peygamberlerden daha üstündür, bunlara Ülül'azm denir. Hepsinin üstünü, Muhammed aleyhisselamdır.
.Fıkıh ilmi ve kısımları
2020-01-14 02:00:00
Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerimden, hadis-i şeriflerden, icma-ı ümmetten ve kıyâstan meydana gelmektedir.
Sual: Fıkıh ilmi ne demektir, bu ilmin konusu nedir, nelerden bahseder ve bu ilmin kaynağı nedir, bu bilgiler nereden alınmaktadır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Mecmû'a-i Zühdiyye kitabında deniyor ki:
“Fıkıh kelimesi, Arapçada, fekıha yefkahü şeklinde kullanılınca, yani dördüncü babtan olunca, bilmek, anlamak demektir. Beşinci babtan olunca, İslamiyetin hükümlerini bilmek, anlamak demektir. Ahkam-ı islamiyyeyi, İslamiyetin hükümlerini bildiren ilme Fıkıh ilmi adı verildi. Fıkıh bilgilerini bilen kimseye Fakîh denir. Fıkıh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lazım olan işleri bildirir. Hadis-i şerifte;
(İbadetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir) buyuruldu.
Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerimden, hadis-i şeriflerden, icma-ı ümmetten ve kıyâstan meydana gelmektedir. Fıkıh bilgisinin bu dört kaynağına Edille-i şer'iyye denir. Fıkıh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır:
1-İbâdât olup, beşe ayrılır: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, cihat yani dinin emir ve yasaklarını yaymak. Herbirinin dalları çoktur. Cihada hazırlanmak ibadettir. Peygamber efenimiz din düşmanları ile cihadın iki türlü olduğunu bildiriyor. İş ile, söz ve yazı ile. İş ile cihada hazırlanmak, yeni silahları yapmasını ve kullanmasını öğrenmek farzdır. Bu cihadı devlet yapar. Milletin, devletin kanunlarına, emirlerine uyarak cihada iştirak etmesi farzdır. Zemanımızda ikinci savaş, yani dinsizlerin yazı, filim, radyo ve her çeşit propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihaddır.
2-Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.
3-Mu'âmelât olup, alışveriş, kira, şirketler, faiz, miras gibi birçok bölümleri vardır.
4-Ukûbât, yani cezalar olup, başlıca beşe ayrılmaktadır. Kısas, sirkat, zina, kazıf, riddet, yani mürted olma cezalarıdır.”
***
Sual: Her Müslümanın, yapacağı iş veya ibadetlerin, dine uygun olup, olmadığını bilmesi lazım mıdır?
Cevap: Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, yapacağı her işin, İslamiyete uygun olup olmadığını bilmesi lazımdır. Bilmiyorsa, bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veya bu âlimlerin kitaplarından okuyarak öğrenmesi lazımdır. İş, İslamiyete uygun değil ise, günah veya küfürden kurtulamaz.
.İnsanlardan utanarak günahı terk etmek!
2020-01-13 02:00:00
İnsanlardan hayâ etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir.
Sual: Günah işlemeyi, insanların ayıplamalarından korkulduğu için mi yoksa Allah için mi terk etmelidir?
Cevap: Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vazgeçmesi, ya Allahü teâlâdan korktuğu veya insanlardan hayâ ettiği, utandığı yahut da başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alameti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan hayâ etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyamete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadis-i şerifte;
(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyamet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu.
Herkese vera sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riya olur.
***
Sual: Başkaları günah işlemesin diye, onların hatırı için, sünnetleri, müstehapları terk etmek uygun olur mu?
Cevap: Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubahları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hatta müstehapları terk etmesi caiz olmaz. Mesela gıybet yapmamaları için, misvak kullanmayı terk etmek iyi olmaz.
***
Sual: Bir kimsenin, yaptığı ibadetleri başkalarına göstermekten veya onların duymasından hayâ etmesi, utanması doğru bir şey midir?
Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten hayâ etmek, utanmak caiz değildir. Hayâ, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan, imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur’ân-ı kerim okumaktan hayâ etmek caiz değildir.
(Hayâ imandandır) hadis-i şerifindeki hayâ, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan hayâ etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.
***
Sual: Yolda yürürken, ayağımız, giydiğimiz mestten biraz çıksa, abdest bozulmuş olur mu?
Cevap: Ayağın topuğu, mestin topuğundan çıkınca, mest ayaktan çıktı sayılır. Fakat ekseri kitaplar, ayağın yarıdan fazlası, mestin topuk kemikleri hizasından yukarı çıkmadıkça, ayaktan çıktı sayılmaz diyor. Buna göre, mest geniş olup, yürürken, topuğu mestten çıkıp, giren kimsenin meshi caiz olur. Yürürken abdesti bozulmaz.
.Menfaat için iyilik yapmak
2020-01-12 02:00:00
Başkalarının övmeleri için, dünyâ işleri ile, onlara iyilik yapmak, riya olur.
Sual: Herhangi bir kimseye, onun kendisini övmesi veya ondan bir şeyler elde etmek niyeti ile iyilik yapmanın dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Başkalarının sevgisine ve övmelerine kavuşmak için, dünyâ işleri ile, onlara iyilik yapmak, riya olur. İbadet ile olan riya bundan daha fenadır. Allahü teâlânın rızasını hiç düşünmeden yapılan riya, hepsinden daha fenadır. İbadet yaparak Allahü teâlâdan dünya menfaatlerini istemek, riya olmaz. Yağmur duasına çıkmak, istihare yapmak, böyledir. Sıkıntıdan, hastalıktan ve fakirlikten kurtulmak için âyet-i kerimeler okumak da, böyledir denildi. Bunlarda hem ibadet, hem de menfaat niyetleri bulunmaktadır. Ticaret maksadı ile hacca gitmek de böyledir. İbadet niyeti hiç bulunmazsa riya olurlar. İbadet niyeti çok olursa, sevap hasıl olur. İbadetlerini başkalarına göstermek, onlara öğretmek ve teşvik etmek niyeti ile olursa, yine riya olmaz ve çok sevap olur. Ramazan orucunu tutmakta riya olmaz. Allahü teâlânın rızası için namaza başlayıp, sonradan hasıl olan riyanın zararı olmaz. Riya ile yapılan farzlar sahih olur, ibadet borcu ödenmiş olur ise de, sevabı olmaz. Et ihtiyacını karşılamak niyeti ile kurban kesmek caiz olmaz. Allahü teâlâ için ve bir insan için birlikte niyet ederek kurban kesmek caiz değildir. Allahü teâlânın rızası için olmayıp, yalnız hacdan, gazadan gelen ve gelen emiri, reisi karşılamak için kesilen hayvan leş olur, yemesi haram olur. Allahü teâlânın rızası için namaza durup, namazı bitirinceye kadar hep dünya işlerini düşünürse, namazı sahih olur. Şöhrete sebep olacak şekilde giyinmek de riya olur.
***
Sual: Yapılan bütün ibadetlerin, iyiliklerin sevabı, diri veya ölü herkese hediye edilebilir mi?
Cevap: Yapılan ibadetin sevabını, ölü veya diri başkasına hediye etmek caizdir. Hac, namaz, oruç, sadaka, Kur’ân-ı kerim, mevlid okumak, zikir ve dua okumanın sevaplarını başkasına hediye etmek, hanefî mezhebinde caizdir. Mâliki ve şâfii mezheblerinde, sadaka, zekat ve hac gibi mal ile yapılan ibadetlerin sevabını hediye etmek caiz olup, namaz, oruç ve Kur’ân-ı kerim okumak gibi beden ile yapılanları caiz değildir. Hanefî olan, sevabını hediye eder. Mâliki ve Şâfii ise, meyyitin affı için dua eder.
.Alışveriş bilgisini öğrenmeden...
2020-01-11 02:00:00
Dinini iyi öğrenen bir Müslüman, helal kazancı ile millete çok faydalı olur.
Sual: Alışveriş bilgisini, kendisine lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmeden, tasavvuf ehli olunabilir mi?
Cevap: Dinini iyi öğrenen bir Müslüman, haram işlemeden ve faiz felaketine düşmeden her çeşit ticareti yaparak helal mal kazanır. Helal ve bereketli kazancı ile millete ve memlekete çok faydalı olur. Hadîkada deniyor ki:
“İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretlerine, mütehassıs olduğu tasavvuf bilgisinde niçin bir kitap yazmadığını sorduklarında;
(Zühd ve takva, ancak, bütün işlerde ahkâm-ı islâmiyyeye uymakla, batıl, fasit ve mekruh sözleşmelerden sakınmakla elde edilebilir. Bunlar da, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Alışveriş ve başka sözleşmeleri yapacak kimsenin bunların sahih ve helal olması şartlarını öğrenmesi lazımdır. Bunun için, bu işlerin ilmihalini öğrenmek her mükellefe farz-ı ayındır. Bu farzın yerine getirilmesi için, bey' ve şirâ kitabını yazdım) buyurmuştur.”
***
Sual: Devletin aldığı vergiler, uşur, zekât yerine geçer mi?
Cevap: Bu konuda Tahtâvî, Dürr-ül-muhtâr hâşiyesinde buyuruyor ki:
“Zalim sultanların uşur olarak milletten alıp kullandıkları malları, uşur denilse dahi, uşur olmaz. Divândan Câmekiyyelerini almış olurlar, yani, millete hizmet edenlere, devletin vereceği ücretleri, milletten toplamış olurlar. Bu aldıklarını, hizmet edenlere vermeleri lazımdır. Tüccardan aldıkları vergiler de böyledir.”
***
Sual: İhtiyaç olunca, bir Müslümanın faizle para alması uygun olur mu?
Cevap: Hiçbir memlekette, hiçbir kimseden ve bankadan ve kooperatifden, zaruret olmadıkça, hiçbir sebep ile ödünç para alıp faiz ödemek caiz değildir. Zaruret başkadır, ihtiyaç başkadır. Zaruret, kendinin veya nafakası lazım olanların aç, susuz, çıplak veya sokakta kalarak hasta olması demektir. Zaruret olunca, yani ölümden veya hastalıkla, bir uzvun yok olmasından korku olunca, helal yollardan, faizsiz olarak, zaruretin giderilmesine çalışılır. Helal yol bulunamazsa, faizle ödünç alınıp, bununla zaruret giderilir ise de, sonra, ihtiyaçtan fazla bir şeye para sarf etmeyip, borcunu bir an önce ödeyerek faizden kurtulması farzdır.
***
Sual: Erkek çocuğun sünnet edilmesi için belli bir yaş şartı var mıdır?
Cevap: Çocuğun sünnet yaşı yedi ile oniki arasıdır. Daha küçük ve daha büyük de olur.
.İslamiyeti yayan kurumlar azdır
2020-01-10 02:00:00
İmkânsızlıklara rağmen, dünyada, Hakikat Kitabevi'nin mütevazı neşriyatları okunmaktadır.
Sual: Hıristiyanlığı, ateistliği yayan kuruluşları yayınları ile görebiliyoruz. Peki İslamiyetin yayılmasına çalışan kuruluşlar yok mudur?
Cevap: İslam dini, hak din olmasına rağmen, daha fazla yayılması için, şimdi pek az gayret sarf edilmektedir. Hristiyanların, Hristiyanlığı yaymak için kurdukları teşkilatlar, dernekler çoktur ve büyüktürler. Harputlu İshak Efendi Diyâ-ül-Kulûb kitabında şu bilgileri vermektedir:
“Miladi 1804 senesinde kurulan İngiliz Bible House-İncil Evi ismindeki protestan cemiyeti, derneği, İncil'i 204 lisana tercüme ettirmiştir. 1872 senesine kadar, bu cemiyet tarafından basılan kitapların adedi, 70 milyona varmıştır. O zamanda, bu cemiyetin Hristiyanlığı yaymak için sarf ettiği para, 205.313 İngiliz altını idi ki, bugünkü para ile 45 milyar lira tutmaktadır.”
Bu cemiyet, bugün de faaliyette olup, dünyanın birçok yerlerinde hastahaneler, konferans salonları, kütüphaneler, mektepler, hatta sinema salonları gibi eğlence yerleri, spor tesisleri kurmakta, buralara devam edenleri Hristiyanlığa teşvik etmektedir. Katolikler de, aynı surette çalışmaktadır.
Zamanımızda, bazı Müslüman memleketlerinde olduğu gibi, Avrupa ve Amerikada da, küçük İslam merkezleri vardır. Bunlar, İslami neşriyat yapmaktadır. Fakat çeşitli fırkalarca desteklenen bu merkezlerin yayınları, birbirlerini kötülemekte, dinimizin emrettiği İslam birliğini bozmaktadır. Türkiyede Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını neşreden Hakikat Kitabevi'nin gücü de, ancak bir miktar gencin okuyabilmesine kifayet etmektedir. Birçok imkânsızlıklara rağmen, bütün dünyada, Hakikat Kitabevi'nin mütevazı neşriyatları okunmakta, bu sayede doğru yolda olan Ehl-i sünnet itikadındaki Müslümanların adedi her sene artmaktadır.
Bundan yüz sene evvel Müslümanlar Hristiyanların ancak üçte biri kadarken, bugün bu miktar hemen hemen yüzde elliye varmıştır. Çünkü Müslümanlar, inançlarına sadık kalmakta ve evlatlarını Müslüman olarak yetiştirmektedirler. Hristiyan âleminde ise, gençler, Hristiyanlığın yeni buluşlara karşı olduğunu görerek, dinlerine güvenleri kalmamakta ve dinsiz olmaktadırlar. İngiltere'de, hiçbir dine inanmayanların, nüfusun yüzde otuzunu bulduğunu, İngiliz neşriyatı haber vermektedir.
.İnsanlara yardımcı olmak sevaptır
2020-01-09 02:00:00
"Rabbinin ıyâline hizmet etmeyi saadet ve şeref bilmek akıl icabıdır.”
Sual: İnsanlara, nafaka ve terbiye konusunda yardımcı olmak da, dinen sevap mıdır?
Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Allahü teâlânın, bir kuluna, faydalı, güzel işler yapmayı, çok kimsenin ihtiyaçlarını sağlamasını nasip etmesi, çok kimsenin ona sığınması, bu kul için pek büyük bir nimettir! Allahü teâlâ, kullarına ıyâlim demiş, çok merhametli olduğu için, herkesin rızkını, nafakasını kendi üzerine almıştır. Allahü teâlâ, bu ıyâlinden birkaçının rızıkları, nafakaları için ve bunların yetişmeleri, rahat yaşamaları için bir kulunu görevlendirirse, bu kuluna büyük ihsan etmiş olur. Bu büyük nimete kavuşup da, bunun için şükretmesini bilen kimse, çok talihli, pek bahtiyardır. Bunun kıymetini bilip, şükretmek, kendi sahibinin, Rabbinin ıyâline hizmet etmeyi saadet ve şeref bilmek ve Rabbinin kullarını yetiştirmekle öğünmek, akıl icabıdır.”
***
Sual: "Peygamber efendimizi vesile ederek dua edilmez" diyenler var, bunlara nasıl cevap vermelidir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Tirmizî ve İmâm-ı Nesâî hazretlerinin Sünen kitaplarında buyuruyorlar ki:
“İki gözü âmâ bir kimse gelip, ya Resulallah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem! Allahü teâlâya dua et, gözlerim açılsın dedi. Peygamber efendimiz;
(Kusursuz bir abdest al! Sonra Ya Rabbi! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselamı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselam! Seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi! Bu yüce Peygamberi bana şefaatçi eyle! Onun hürmetine duamı kabul et!) duasını okumasını söyledi. Adam, abdest alıp dua etti. Hemen gözleri açıldı. Bu duayı Müslümanlar, her zeman okumuşlar ve maksatlarına kavuşmuşlardır.”
***
Sual: Sadece sütü için bir ineği, koyun veya keçiyi kiralamak, dinimizce uygun olur mu?
Cevap: Sütü için hayvanı, meyvesi için ağacı veya asmayı, koyun otlatmak için tarlayı, yünü için hayvanı kiraya vermek caiz değildir, fasittir.
***
Sual: Düğünde takmak için, bilezik, altın zincir gibi süs eşyalarını kiralamak caiz olur mu?
Cevap: Altından ve gümüşten zinet eşyası süs olarak kullanmak için ve elbise, kumaş, giymek için kiraya verilebilir.
.Her sabah şöyle niyet etmelidir"
2020-01-08 02:00:00
"Her Müslüman, namazını kılmalı, sonra farz olduğunu düşünerek, vazifesini yapmalıdır."
Sual: Bir kimsenin, kendinin, çoluk çocuğunun rızkını helal yoldan kazanması da ibâdet olur mu?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretleri Kimyâ-i se'âdet kitabında buyuruyor ki:
“Bir kimsenin dünya ticareti, ahiret ticaretine mâni olursa, bu kimse bedbahttır, zavallıdır. Bir çömlek almak için, altın kupa verene ne denir? Dünya, saksı parçası gibidir. Hem kıymetsizdir, hem de çabuk kırılır. Ahiret ise, altından kupa gibidir ki, hem çok kıymetlidir, hem de dayanıklıdır, kırılmaz. İnsanın sermayesi, dini ve ahıretidir. Bu sermayeyi kaptırmamak için, çok uyanık olmak lazımdır.
Her sabah; kendisinin ve evlat ve ailesinin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ve temiz ibadet edebilmek, ahiret yolunda yürüyebilmek için, vazifeme gidiyorum diye niyet etmelidir. O gün Müslümanlara iyilik, yardım etmeyi kalbinden geçirmelidir. Böyle niyet eden bir tüccar, bir memur, bir muallim ve bir işçi, vazifesini yaptığı kadar, hep sevap kazanır.
En az, binlerle insan çalışmayacak olursa, kendisinin bir gün bile yaşayamayacağını düşünmelidir. Mesela, çiftçi, fırıncı, dokumacı ve daha nice sanatkârlar, hep onun için çalışıyor. Herkes onun için çalışıp da, onun boş oturması doğru olur mu? Bu dünyada herkes yolcudur. Geldik gidiyoruz. Yolcuların birbirlerine yardım etmesi, el ele vermeleri, kardeş gibi olmaları lazımdır. Her Müslüman böyle düşünmelidir. Vazifesine başlarken, Müslüman kardeşlerime yardım etmek, onları rahat ettirmek için çalışacağım. Din kardeşlerim benim işimi gördükleri gibi, ben de, onlara hizmet edeceğim demelidir. Her Müslüman iyi bilsin ki, bütün sanatlar, farz-ı kifayedir. Bunu düşünerek, bir sanata yapışmak, ibadet etmek olur. Her sanatı öğrenmek ve hele, harp vasıtalarını en modern, en ileri şekilde yapmaya çalışmak farzdır. Bu vasıtaları yapabilmek için, gerekli ilimleri, dersleri mekteplerde, bu niyet ile okutmak ve okumak hep ibadet olur. Namaz kılan insanın bu niyet ile, her işi ibadet olur. Namaz kılmayanların her hareketi de günah olur. O hâlde, her Müslüman, namazını kılmalı, sonra farz olduğunu düşünerek, vazifesini yapmalıdır. İş görürken niyetin doğru olmasına alamet, insanlara faydalı olan bir meslek, bir sanat seçmektir.”
.Sünneti terk eden şefaate kavuşamaz
2020-01-07 02:00:00
"Mümin kimse, büyük günah işlese de, şefaatten mahrum olmaz..."
Sual: Bazı kimseler, Peygamber efendimizin (Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifini ileri sürerek, sünnetleri terk edenler şefaate kavuşamaz diyorlar. Gerçekten böyle midir yoksa başka bir manası var mıdır?
Cevap: Şeyh-ul-islâm Ahmed bin Süleymân bin Kemal Paşa hazretleri, Şerh-ı hadîs-i erba'în kitabında, (Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifini şöyle açıklamaktadır:
“Bu hadis-i şerifte sünnet demek, İslamiyet yolu demektir. Çünkü, mümin kimse, büyük günah işlese de, şefaatten mahrum olmaz. Hadis-i şerifte; (Büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruldu. Resulullahın sallallahü aleyhi ve sellem Hak teâlâdan getirdiği dine tabi olmak lazımdır. Bunu terk eden, şefaate kavuşamaz.”
Şir'at-ül-islâm kitabında deniyor ki:
“Bu hadis-i şerifteki sünnet, yapması vacip olan şeyler demektir. Bu da, Eshab-ı kiramın ve Tabiin ve Tebei tabiinin rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmain imanı ve ibadetleridir. Bu sünnete yapışanlara, Ehl-i sünnet denir. O hâlde, hadis-i şerifin manası, inanılacak şeylerde ve yapılacak ve sakınılacak işlerde Ehl-i sünnetten ayrılanlar, şefaate kavuşamayacaklardır demektir.”
(Ümmetimin arasında fitne, fesat yayıldığı zaman, sünnetime sarılana yüz şehit sevabı vardır) hadis-i şerifi de; “Selef-i salihin zamanındaki iman ve ahkâm-ı islamiyye bilgilerine uyan kimseye yüz şehit sevabı vardır” demektir. Rıyâd-un-nâsıhînde deniyor ki:
“İmâm-ı Nâsır-üddîn Seyyid Ebül-Kâsım Semerkandî diyor ki, bu hadis-i şerif, ümmetim arasında fesat çıktığı zaman, Ehl-i sünnet ve cemaat itikadında olup, beş vakit namazı cemaat ile kılana yüz şehit sevabı verilir demektir.”
Bunun için, önce Ehl-i sünnete uygun iman etmek, sonra haramlardan sakınmak, sonra farzları yapmak, sonra mekruhlardan sakınmak, sonra müekket sünnetleri, daha sonra da müstehapları yapmak lazımdır. Bu sırada, önce olanı yapmayanın, sonra olanı yapmasının hiç faydası olmaz ve önce olanı yapabilmek için, sonra olanı terk etmesi caiz, hatta vacip olur.
***
Sual: Farzı kılacak kadar zaman kalınca sünnet terk edilebilir mi?
Cevap: Hadîkada deniyor ki:
“Namaz vakti daraldığı zaman, farzdan evvelki sünneti kılmak, farzın kazaya kalmasına sebep olursa, bu sünneti kılmak haram olur.”
.Haramdan gelen paranın zekâtı
2020-01-06 02:00:00
Bir kimse, haram yoldan gelmiş olan zekât malını, nisaba katamaz.
Sual: Bir kimsenin, haram yoldan gelen parası olsa ve bu kimse zengin de olsa, haram yoldan gelen paranın da zekâtını verir mi?
Cevap: Haram yoldan gelmiş olan zekât malını, kendi helal zekât malı ile karıştırmamış ise, bunu nisaba katmaz. Çünkü, kendi mülkü değildir. Sahiplerine veya sahiplerinin vârislerine geri vermesi, sahipleri bilinmiyorsa, fakirlere sadaka vermesi farzdır. Karıştırmış ise, eğer birbirinden ayırabilirse, yine böyledir. Birbirinden ayıramaz ise, sahiplerini biliyorsa, kendi helal zekât malı ile öder. Sahiplerini buluncaya kadar, bu zekât malını saklar. Bunun ve tam mülkü olmadığı için, karışımın zekâtlarını vermez.
***
Sual: İstiğfar nedir ve istiğfar okuyan kimse, isteklerine kavuşur mu?
Cevap: İstiğfar okumak, dertlere, sıkıntılara mâni olan sebeplere kavuşturur. İstiğfar okumak; “Estağfirullah min külli mâ kerihallah” veya kısaca; “Estağfirullah” okumaktır.
***
Sual: Zengin olan bir Müslüman, zekât için malının kırkta birini ayırmadan veya fakire verirken niyet etmeden, çokça para, mal verse zekât vermiş olur mu?
Cevap: Bir kimse, zekât niyeti ile kırkta bir ayırmadan veya verirken niyet etmeden, fakirlere milyonlarla lira dağıtsa, zekât vermiş olmaz. Çünkü, ayırırken veya kendi vekiline veya fakire veya fakirin vekiline verirken niyet etmesi farzdır.
***
Sual: Din kitaplarında geçen ihtiyaç eşyası ne demektir ve neler ihtiyaç eşyasının içine girmektedir?
Cevap: İhtiyaç eşyası, insanı ölümden koruyan şeylerdir. Bunların birincisi nafakadır. Nafaka da üçtür: Yiyecek, giyecek ve evdir. Yiyecek deyince, mutfak eşyası da anlaşılır. Ev demek, ev eşyası da demektir. Binek hayvanı veya arabası, silahları, sanat aletleri ve lüzumlu kitapları da ihtiyaç eşyası sayılır.
***
Sual: Senetli veya şahitli alacakların da zekâtını vermek gerekir mi?
Cevap: Senetli veya iki şahitli olan yahut itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa, nisaba katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir.
***
Sual: Namaz kılmayı vazife bilmeyenin imanı gider mi?
Cevap: Dürr-ül-müntekâda buyuruluyor ki:
“Namazı vazife tanımayan, farz olduğuna inanmıyan kâfir olur. Mürted ve kâfir memleketinde imana gelenler, namazın farz olduğunu işitinceye kadar, kılmadıkları namazları kaza etmez.”
.İslamiyette cihad emri olmasaydı…
2020-01-05 02:00:00
Dünya devletleri, bütçelerinden en çok parayı, harp sanayisine ayırmaktadırlar.
Sual: Hristiyan din adamları, kendi inançlarını yayabilmek için, İslamiyette cihad emri var, Hristiyanlıkta ise yoktur ve bu husus Hristiyanlığın bir üstünlüğüdür diyorlar. Gerçekten böyle midir?
Cevap: Bir devlet, bir millet, çok mütevazı, alçak gönüllü ve nazik olursa, düşman devletlerin hücumuna uğrar, onların tamahlarını, mal, arazi, yer altı ve yer üstü zenginliklerini elde etme hırslarını, üzerine çeker. Düşman devletler, bu milletin tevazuunu, nezaketini, aczine ve korkaklığına vererek onlara saldırır. Tarih, bunların binlerce misali ile doludur. İslamiyette, cihada hazırlanmak emri olmasaydı, Müslümanların etrafında olan düşmanları, Müslümanları ve İslamiyeti yok etmeye çalışacaklar ve onlara saldıracaklardı. Günümüzde de, dünya devletleri, bütçelerinden en çok parayı, müdafaaya, savunmaya ve harp sanayisine ayırmaktadırlar. Hatta açlık, kıtlık ve fakirlik bulunan devletler dahi böyle yapmaktadır. Bu, bir devletin bekası ve vatanın muhafazası, korunması için şarttır. Cihad emrinin olmamasını, dinlerinin fazileti için delil getiren Hristiyan devletler kuvvetlenince, İslam memleketlerine ve diğer zayıf milletlere saldırmış, onları istila, işgal etmiş, yıllarca zulmetmiş ve sömürmüşlerdir. Bu zulümde, bilhassa İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya ve İtalya çok ileri gitmişlerdir. Hâl böyle olunca, Hristiyanlıkta cihad emrinin olmaması sözü nerede kalmıştır. Hristiyanlara ve onların din adamları olan Papazlara bunu sormalıdır.
***
Sual: Bir Müslüman, dinini öğrenmek için hakiki bir âlim bulamazsa, dinini nereden ve nasıl öğrenmelidir?
Cevap: Hakiki âlim bulamayan bir Müslüman, dinini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmeli ve bu kitapların yayılmasına çalışmalıdır. İlim, amel ve ihlas sahibi olan Müslümana İslam âlimi denir. Bu üçünden biri noksan olup da, kendini âlim tanıtana kötü din adamı, yobaz denir. İslam âlimi, insanı, saadet kapılarını açan sebeplere kavuşturur, dinin bekçisidir. Yobaz, insanı, felakete sürükleyen sebeplerin içine düşürür, şeytanın yardımcısıdır.
***
Sual: Farz olsun veya farz dışında olsun, tek, sadece bir rekatli bir namaz olur mu?
Cevap: İki rekatten az namaz olmaz. Akşamın farzı ile vitirden başka, her namaz, çift rekatlidir.
.Müslüman olmak için
2020-01-04 02:00:00
Muhammed aleyhisselamın bildirdiklerine inanmayan, Allah kelamına inanmamış olur.
Sual: Bir kimsenin Müslüman olması ve Müslüman olanın da dinini doğru olarak öğrenebilmesi için nasıl bir yol takip etmesi, izlemesi gerekir?
Cevap: Müslüman olmak için, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlânın Peygamberi olduğuna inanmak lazımdır. Allahü teâlâ, Cebrâil ismindeki melek ile kendisine Kur'ân-ı kerimi göndermiştir. Bu Kur'ân-ı kerim, Allah kelamıdır. Muhammed aleyhisselamın kendi düşünceleri ve felsefecilerin, tarihçilerin sözleri değildir. Muhammed aleyhisselam, Kur'ân-ı kerimi tefsir etmiş yani açıklamıştır. Bu açıklamalara, hadis-i şerif denir. İslamiyet, Kur'ân-ı kerim ile Hadis-i şeriflerdir.
Dünyanın her yerindeki, milyonlarca İslamiyeti anlatan kitaplar, hep Kur'ân-ı kerim ile hadis-i şeriflerin açıklamalarıdır. Muhammed aleyhisselamdan gelmeyen bir söz, İslam kitabı olamaz. İman ve İslam demek, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflere inanmak demektir. Muhammed aleyhisselamın bildirdiklerine inanmayan, Allah kelamına inanmamış olur. Muhammed aleyhisselam Allahü teâlânın bildirdiklerini Eshabına bildirdi. Onlar da, talebelerine bildirdi. Bunlar da, kitaplarına yazdılar. Bu kitapları yazan âlimlere Ehl-i sünnet âlimi denir. Ehl-i sünnet kitaplarına inanan, Allah kelamına inanmış olur. Müslüman olur. Biz dinimizi Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarından öğreniyoruz. Dinde reformcuların, mezhepsizlerin uydurma kitaplarından öğrenmiyoruz. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Ümmetim arasında fitne, fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışana, yüz şehit sevabı vardır.)
Sünnete yapışmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını öğrenmekle ve bunları yapmakla olur. Müslümanların dört mezhebinden herhangi birisinin âlimleri Ehl-i sünnet âlimleridir. Ehl-i sünnet âlimlerinin reisi, îmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe Nu'mân bin Sâbit’tir. İngilizler, asırlar boyunca uğraşarak, bir Müslümanı Hristiyan yapamadılar. Bunu başarabilmek için, yeni bir yol aradılar. Masonluğu kurdular. Masonlar, Muhammed aleyhisselâmın sözlerine ve bütün dinlere, öldükten sonra tekrar dirilmek olduğuna, Cennetin, Cehennemin var olduğuna inanmıyorlar. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir. Dininizi İslâm âlimlerinin ağızlarından öğreniniz!)
.Bir yabancının İslamiyete bakışı
2020-01-03 02:00:00
"Barbar dediğimiz Müslümanların şehirlerinde ne kaba kuvvet, ne de cinayet gördüm!"
Sual: Müslüman olmadıkları halde, hakiki Müslümanları görüp, İslamiyeti araştıranlar, İslamiyet ve Müslümanlar hakkında olumlu şeyler söylemiş veya yazmışlar mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İtalyan asıllı Fransız devlet adamı Henri A. Ubicini, senelerce Türkiye’de kalmış olup, 1851’de Paris’te yayınlanan La Turquie Actuelle-Bugünkü Türkiye eserinde, İslam dini hakkında şöyle demektedir:
“İslam dini, insanlara şefkat ve idrak emreder. Avrupa’nın dinsiz diye sinesinden attığı bahtsız insanlar, padişahın misafiri oldular ve Müslüman Türk dünyasında, vatanlarında mahrum oldukları, hürriyet ve emniyet içinde yaşadılar. Bütün din mensupları, burada aynı adaleti ve şefkati gördüler. Türklere ve Müslümanlara barbar diyen Avrupalı, onlardan misafirperverlik ve insanlık dersi aldı… Onaltıncı asırda yaşamış olan bir yazar; ‘Ne gariptir, ben İslam memleketlerini gezdim. Barbar dediğimiz Müslümanların şehirlerinde ne kaba kuvvet, ne de cinayet gördüm. Herkesin hakkına saygı gösteriyorlar. Gariplere yardımcı oluyorlar. Büyük küçük, Hristiyan, Yahudi veya Müslüman, hatta imansız, müşrik olsun, aynı adaleti ve merhameti buluyor” demektedir. Ben de ona katılıyorum’ demektedir…”
Ubicini kitabının başka bir yerinde şunları yazmaktadır:
“İstanbul’da, Müslümanların oturduğu İstanbul kısmında senede ancak bir, iki polis vakası meydana gelmektedir. Hâlbuki Hristiyanların oturduğu Pera, Beyoğlu kısmında, her gün yüzlerce hırsızlık, dolandırıcılık ve cinayet vakaları zuhur etmekte, insanlar birbirini dolandırmakta, birbirini öldürmekte ve burası Avrupa’nın büyük şehirleri gibi, bir batakhane şekline girmektedir. İstanbul kısmında yüz binlerce Müslüman sulh ve sükûnet içinde namusu ile yaşarken, Pera’da bulunan tahminen 30.000 Hristiyan, bütün dünyaya bir namussuzluk, iffetsizlik ve serserilik numunesi olmaktadır. Pera için İtalyanlar; ‘Pera, dei sulirati il nido=Pera, serseriler yatağı’ adlı bir şarkı yapmışlar ve bu şarkı oradakilerin ağzından düşmez olmuştur.”
***
Sual: Namazdaki rekatlar ne zaman başlar ve ne zaman biter?
Cevap: Birinci rekat, namaza durunca, diğer rekatler ayağa kalkınca başlar ve tekrar ayağa kalkıncaya kadar devam eder. Son rekat ise, selam verinceye kadar devam eder.
.Secde âyetini işiten de, secde yapar
2020-01-02 02:00:00
Secde âyetini okuyanın veya işitenin bir secde yapması vaciptir.
Sual: Birisinin okuduğu secde âyetini işiten kimsenin, tilavet secdesi yapması gerekir mi?
Cevap: Kur’ân-ı kerimde, ondört yerde, secde âyeti vardır. Bunlardan birini okuyanın veya işitenin, manasını anlamasa da, bir secde yapması vaciptir. Başkasının okuduğu yerde bulunan, fakat işitmeyen kimse, secde etmez. Secde âyetini yazan, heceleyen, secde yapmaz. Tercümesini okuyan veya işiten, bunun secde âyeti olduğunu anlarsa, secde yapar.
***
Sual: Namaz kılarken, kitaplarda bildirilmeyen dualar okunsa, namaza bir zararı olur mu?
Cevap: Namazda, Kur’ân-ı kerimde ve hadis-i şerifte bulunmayan duaları okumak, namazı bozar. Dürr-ül-muhtârda; “Selam vermeden önce okunacak dua Arabi olmalıdır. Namazda başka dil ile dua etmek haramdır” buyuruluyor. İbni Âbidîn burada; “İmâm-ı Ebû Yusuf ve Muhammed, Arabiden başka dil ile kılınan namaz sahih olmaz, dediler. İmâm-ı a'zamın rahmetullahi aleyhim de sonraki ictihadı böyledir” buyurmaktadır.
***
Sual: Bir kimse, namaz kılarken şaşırıp veya unutup kaç rekat kıldığını bilemese, ne yapması lazımdır?
Cevap: Bir kimse, namaz kılarken kaç rekat kıldığını unutsa, bu şaşırması, ilk olarak başına geldi ise, selam verip namazı tekrar kılmalıdır. Şaşırmak âdeti ise, düşünüp, çok zannetdiğine göre kılar. Kuvvetli zan edemezse, az kıldığını kabul ederek tamamlar. Namazı kıldığında şüphe eden kimse, vakit çıkmadı ise, tekrar kılar. Çıktı ise kılmaz.
***
Sual: Namazın vaciplerinden birini yapmamak, namazı bozar mı?
Cevap: Namazın vaciplerinden birini bilerek yapmamak, namazı bozmaz ise de günah olur. Unutarak yapmayan kimse, secde-i sehiv eder.
***
Sual: Bazı kitaplarda vatan-ı aslî diye bir ifade geçmektedir, ne demektir bu?
Cevap: Vatan-ı aslî; asıl yer, insanın doğduğu veya evlendiği veya başka yere yerleşmemek, orada hep kalmak niyeti ile yerleştiği yerdir.
***
Sual: Yolculukta dört rekatli farz namazları iki rekat olarak değil de dört rekat olarak kılmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Hanefi mezhebinde, seferî olan bir Müslüman, seferde iken, dört rekatlı farzları iki rekat olarak değil de, dört rekat olarak kılarsa, son iki rekatı nafile olur. Emri dinlemediği, nafilenin iftitah tekbirini ve farzın selamını terk ettiği ve nafileyi farz ile karıştırdığı için, günah olur.
.Her insan mesut olmak ister
2020-01-01 02:00:00
Yaratan da, yaratılan da aynı şeyi istemekte olduğu hâlde, mesut olan kimse pek azdır...
Sual: Kadın, erkek her insanın mesut olmayı istediği bilinmektedir. Herkes bunu istediği hâlde mesut olanların sayısı maalesef azdır, bunun sebebi ne olabilir?
Cevap: Allahü teâlâ insanları yarattı ve her insanın saadet içinde, mesut yaşamasını istediğini bildirdi. Mesut olmak, rahat, üzüntüsüz yaşamak demektir. Her insan da mesut olmayı istemektedir. Yaratan da, yaratılan da aynı şeyi istemekte olduğu hâlde, mesut olan kimse pek azdır. Çünkü, Allahü teâlâ her şeyi bir sebeple yaratmaktadır. Allahü teâlâdan bir şey istemek, ya kavil yani söz ile olur. Yahut fiil ile olur. Kavil ile istemek, dua etmektir. Bir şeyi fiil ile istemek ise, bu şeyi meydana getiren sebebi yapmaktır. Çalışmak, sebebe yapışmak demektir. Çalışmayan, tembel oturan, sebebe yapışmamış olur. Allahü teâlâ tembele bir şey vermez. (Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ: İnsan ancak çalıştığı şeye kavuşur) âyet-i kerimesi bunun vesikasıdır. Kâfirler, Allahü teâlâya inanmadıkları için, kavil, söz ile istemiyorlar. Dua etmiyorlar. Sebeplerin tesirini gördükleri için, yalnız fiil ile istiyorlar. Sebeplere yapışıyorlar. Allahü teâlâ da, onların bu isteklerini kabul ederek, istediklerini yaratıyor, veriyor.
Mesut olmak için lazım olan sebeplere nimet denir. Allahü teâlâ, nimetlerini, dost, düşman, her isteyene vereceğini vadetmektedir. Nimete kavuşmak için, nimet sahibinin beğendiği gibi istemek lazımdır. Bunun için, nimeti istediğini bildirmek, dua etmek ve muhakkak verileceğine inanmak, iman etmek lazımdır. Buna inanmayana, hele inkâr edene verilmez. İnkâr eden mahrûm kalır. Saadete sebep olan nimete kavuşmak için yapılan duada, bu iman şarttır. Demek ki, nimete kavuşmak için, önce iman sahibi olmak, yani Müslüman olmak, sonra, nimetin sebebine yapışmak lazımdır. Bütün nimetlerin sahibi olan Allahü teâlâ, nimetlere kavuşmak için, nasıl dua edileceğini de, merhamet ederek, bildirmektedir. Müslümanın duasının kabul olması için, imandan sonra, her gün beş vakit namaz kılmak, kul hakkı bulunmamak şartı da önce gelmektedir. Şimdi, dualarımız kabul olmuyor diyenlerin bu şartları yapmadıkları anlaşılıyor.
***
Sual: Namazda, ağrı sebebiyle ağlamak, namazı bozar mı?
Cevap: Ağrı, üzüntü sebebi ile, sesle ağlamak, namazı bozar.
.XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
.
|
Noel gecesini kutlamak
2021-12-31 02:00:00
İslamiyette, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün, bir gece yoktur.
Sual: Hıristiyanların ve diğer gayr-i müslimlerin, kutsal kabul ettikleri gün ve geceleiri Müslümanların kutlamalarında mahzur var mıdır?
Cevap: İslamiyette, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mübarek gün, bir gece yoktur. Nevruz, Noel gecesi, Müslüman olmayanlar arasında değerli sayılır. Dürr-ül-muhtârda deniyor ki:
“Nevruz ve Mihrican günleri şerefine bir şey vermek caiz değildir. Bu günlerin isimlerini söyleyerek veya niyet ederek bir şey hediye etmek haramdır. Eğer bu günlere kıymet vererek yaparsa, kâfir olur. Çünkü bu günlere müşrikler kıymet vermektedir. Ebül Hafs-ı kebîr diyor ki; bir kimse Allahü teâlâya elli sene ibadet etse, sonra bir müşrike, Nevruz günü şerefine yumurta hediye etse, kâfir olur. Yapmış olduğu ibadetlerin sevapları yok olur. Eğer bir Müslümana hediye eder ve bu güne değer vermezse, âdete uyarak verirse, kâfir olmaz. Fakat, tehlikeden kurtulmak için bir gün önceden veya sonradan vermelidir. Başka günlerde almadığını, o gün satın alırsa, o güne değer vermiş ise kâfir olur. Değer vermeyip, yalnız yemek içmek niyet etmiş ise, kâfir olmaz.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Kafirlerin âdetlerini, kâfirlik alametlerini yapıyorlar. Bilhassa, çiçek hastalığı zamanında, bu bela, iyilerinde de, fenalarında da görülüyor. Bu şirkten kurtulabilen ve kâfirlik alametlerinden birini yapmayan kadın, çok azdır. Hinduların bayram günlerine, ateşe tapınanların Nevruz günlerine, Hıristiyanların Noel gecelerine ve diğer paskalyalarına hürmet etmek, onların âdetlerini, onlar gibi yapmak, şirk olur, küfre sebep olur. Kâfirlerin bayramlarında, Müslümanların cahilleri, kâfirlerin yaptıklarını yapıyor ve kâfirler gibi, birbirlerine hediye gönderiyorlar. Bunlar hep şirktir, kâfirliktir. Sure-i Yusuf'taki âyet-i kerimede mealen; (Biz, Allahü teâlânın varlığına, birliğine, her şeyi yaratan O olduğuna inandık, Müslüman olduk diyenlerin çoğu, başkalarına ibadet ve itaat ederek ve daha birçok hareketleri ve sözleri ile, müşrik oluyorlar) buyuruldu.”
Büyük Kostantin putperest iken, Hıristiyanlığı kabul etmiş ve putperestlikten de birçok şeyi Hıristiyanlığa sokturmuştur. Noel gecesinin yılbaşı olmasını da kabul ettirmiş, böylece yeni bir Hıristiyanlık dini kurulmuştur.
.Hazret-i İsa'nın doğumu belli değil midir?
2021-12-30 02:00:00
“Hıristiyanların yortuları, putperest yortuları ile aynı tarihlere rastlar!.."
Sual: Hazret-i İsa'nın doğum gecesi ve miladi takvimin başlangıcı olarak kabul edilen Noel gecesi belli değil midir?
Cevap: İsa aleyhisselam, Peygamberlik vazifesini yapmaya başladığı zaman, Yahudilerden bazıları, onu beklenilen Mesih kabul ettiler. Ancak, Onun sözlerini, Yunan felsefesi ve putperest cemaatlerin fikirleri ışığında, tefsire tabi tuttular. Böylece, İsa aleyhisselamın hakiki dini, değiştirildi. İsa aleyhisselamın yolunu öğretmek yerine, Onun şahsını yüceltme teşebbüsleri, bu değişikliğin ilk işaretleri idi. Dr. Morton Scott Enslin, Christian Beginnings kitabında diyor ki:
“İsa aleyhisselamın kim olduğunu araştırma, her şeyi Onun şahsiyeti ile ilgi kurarak açıklama gayretleri, kendisi için uydurulan ve kendisinin hiçbir zaman söylemediği şeyleri, kendisinin tebliğ ettiği, Allahü teâlânın kullarından istediği şeyleri ve tövbeye çağırdığı hususunu unutturdu. Böylece, ümmetine tebliğ ettiği ahkamın öğrenilmesi ve itaat edilmesi yerine, şahsiyetinin açıklanıp anlaşılması lazım olan bir kimse hâline geldi.”
Eski çağdaki putperestlerde, tanrıların ve kahramanların efsanevi hikâyelerine mitoloji denir. Hayali tanrıların ölmesi veya dirilmesi ile kendilerinin kurtulacağı zannolunurdu! Kurtarıcı tanrıya inanan kavimlerin ayinlerinin en mühimi, kişinin tanrı ile birleştiğine, bütünleştiğine inandıkları, sembolik et yeme ve içki içme ayinleridir. Her bir kurtarıcı tanrının, kış başlangıcında doğduğuna inanıldı. Kış başlangıcı ise, Julian takvimine göre 25 Aralık'tır. Hıristiyanlar da, İsa aleyhisselamı kurtarıcı bir tanrı yaparak, bu tarihte doğduğunu kabul ettiler ve bu geceyi milat ve Noel olarak her sene kutlamaya başladılar. New York Üniversitesinde tarih profesörü olan, Waelance Ferguson diyor ki:
“Hıristiyanların yortuları, putperest yortuları ile aynı tarihlere rastlar. Mesela, Noel tarihi, İran ve Roma'da güneş tanrısı Mithras'ın doğum tarihi idi. Ayrıca bu tarih çok eskiden beri putperest dünyasında önemli bir yortu günü idi.”
İsa aleyhisselam, gizli dünyaya gelip ve dünyada az kalıp, göğe çıkarıldığından ve kendisini ancak oniki havari bilip, İseviler az ve asırlarca gizli yaşadıklarından, milat, yani Noel gecesi doğru anlaşılamamıştır.
.İslamiyet, kılıç zoruyla yayılmadı
2021-12-29 02:00:00
“Kılıç korkusu ile din değiştirmek kolay olsaydı, Katolikler ile Protestanlar arasında harpler olmazdı!"
Sual: Hıristiyanlar, İslamiyetin yayılmasının, kılıç zoru ile olduğunu iddia etmektedirler. Bunun gerçeklik payı var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Diyâ-ül Kulûb kitabında deniyor ki:
“Sadece kılıç korkusu ile din değiştirmek kolay olsaydı, Katolikler ile Protestanlar arasında, milyonlarca insanın katledilmesine, öldürülmesine sebep olan harpler olmazdı. İman esaslarında, büyük bir yakınlık olmasına rağmen, ne Katoliklerin zorlamaları ve tazyikleri Protestanları kendi imanlarından döndürebildi, ne de protestanların vahşice zulümleri, İrlanda adasındaki Katolikleri imanlarından ayırabildi. Ayrıca;
'Bir kısım insanlar cizye vermemek için İslam dinini kabul etti' denilirse, Protestanlar, dinlerine giren kimselere en az yarım kese gümüşten, beş bin kuruşa kadar maaş tahsis ettikleri ve uzun senelerden beri İslam memleketlerinde bu kadar çalıştıkları hâlde, ismi bilinen ve dinini ve kendini bilir kaç Müslümanı, Protestan yapabilmişlerdir? Hâl böyle iken;
'Hıristiyanlar, senede bir defa verdikleri cizye ismindeki beş-on kuruşa tamah ederek İslamiyeti kabul ettiler' demek kadar, ahmaklık, cahillik ve inatçılık olamaz.
Burada papazların unuttukları veya söylemek istemedikleri bir diğer husus da, gayr-i müslimlerden cizye almayı emreden İslamiyet, Müslümanların da, zekât ve uşur vermelerini emretmiştir. Müslümanların vermiş olduğu zekât ve uşur, gayr-i müslimlerin vermiş olduğu cizyeden kat kat fazladır.
Zahiri sebeplere ve kuvvete başvurmaktan sakındıklarını ve sadece ruhani olarak, Allahü teâlâya ve komşuya muhabbet ve şefkat ettiklerini ilan eden Hıristiyanların, birbirleri hakkında da yaptıkları muameleler, vahşetler ve zulümler, tarihlerde yazılıdır. Hıristiyanların yaptığı bu vahşetleri ve zulümleri okuyan bir kimse, biraz şefkat ve merhamet sahibi ise, yalnız Hıristiyanlıktan değil, böylesine vahşi fiillere sebep olmak kabiliyetinde bulunduğu için, insanlıktan bile nefret edeceği gelir.
Donatus isminde Afrika'da bir fırka kurarak, üçyüz tarihlerinde Roma kilisesine karşı gelen iki papazın, sebep olduğu ihtilallerde, papazların, kılıç ile öldürmeye müsaade etmeyip, topuz ile başları ezilerek katledilen nüfusun miktarı dört yüz bin kişi olduğu tahmin edilmektedir.”
.Ziyafet için faizle para almak
2021-12-28 02:00:00
Faiz ile para alıp ziyafet vermekten sakınmak, herkes için çok kolaydır.
Sual: Bazı kimseler, ölmüş olan ana, babası için yemek ikram ediyor ve bunun için de parası yoksa faizle para alıyor. Faizle para alıp yemek ikram etmek ve bundan sevap beklemek, dinimizce uygun mudur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabının birinci cildin, 202. Mektubunda, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Bu zamanda, şüpheli olmayan kazanç kalmadı diyorsunuz. Evet öyledir. Fakat, elden geldiği kadar, şüphelilerden kaçınmak lazımdır. Tarlayı abdestsiz sürmek, tohumunu abdestsiz ekmek, rızkın bereketini, güzel olmasını giderir demişlerdir. Hindistan'da, böyle çalışan, hemen yok gibidir. Fakat, Allahü teâlâ, kulundan, elinden geldiği kadar yapmasını istemektedir. Faiz ile para alıp ziyafet vermekten sakınmak, herkes için çok kolaydır. Helale haram, harama helal diyen kâfir olur. Fakat bu, kati, meydanda olan helal ve haramlar içindir. Helal, haram oldukları, Nass ile yani âyet ve hadisle açık bildirilmiş olan yahut açık Nass yok ise de, dört mezhebde de söz birliği ile bildirilenler içindir. Zan olunanlar için değildir.
Hanefî mezhebinde mubah olan çok şey vardır ki, Şafii mezhebinde mubah değildir. Bunun aksi de vardır. Muhtaç olduğu şüpheli olan birinin, faizle para alması helal olur demeyene, açık bildirilen harama helal diyemeyene dil uzatılmaz. Sapık, gerici denilmez. Helal demesi için zorlanamaz. Onun haklı olması daha kuvvetlidir. Hatta, haklı olduğu meydandadır. Ona dil uzatanlar haksızdır ve tehlikelidir. Mevlânâ Abdülfettâh, 'faizsiz borç almak iyidir. Niçin faiz ile alıyorlar' demiş. Siz de, 'böyle söyleme, helali inkâr mı ediyorsun?' diyerek onu tekdir etmişsiniz. Yavrum, bu sözünüz, kati olan helal için doğrudur. İhtiyacı olanın, faiz ile borç almasına helal deseniz bile, bunu yapmamak, yine daha iyi olur. Vera sahipleri, ruhsat, izin verilen şeyleri yapmamış, herkese, azimet yolunu göstermişlerdir. Lâhor şehrindeki müftiler, ihtiyacı olana caiz olur demiş ise de, ihtiyaçtan ihtiyaca fark vardır. Her ihtiyaç, özür sayılırsa, faizin haram olacağı yer kalmaz! Faizin haram edilmesi abes, lüzumsuz bir emir olur.
Oruç, yemin keffareti niyeti ile de, fakirleri doyurmak için, faiz ile borç almak caiz değildir. Fakir doyuramayan, oruç tutar.”
.Para kazanmak da dünyalık mıdır?
2021-12-27 02:00:00
“İnsanın muhtaç olduğu şeyleri elde etmek için çalışması, dünyaya gönül bağlamak olmaz.''
Sual: Çoluk, çocuğun ihtiyaçları için çalışmak, para, mal kazanmak da dünyaya gönül bağlamak sayılır mı?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“İnsanın muhtaç olduğu şeyleri zaruret miktarı kullanması ve bunları elde etmek için çalışması, dünyaya gönül bağlamak olmaz. İhtiyaçtan fazla ve faydasız şeyler, dünyadır. Bunların da, Allahü teâlânın rızasına uygun olarak elde edilmeleri ve sarf edilmeleri dünya olmaz. Riyazet çekmenin ve mubahları zaruret miktarı kullanmanın, büyük bir faydası da, Kıyamet günü hesabın kısa ve kolay olmasıdır. Ahıretteki derecelerin yükselmesine de sebep olur. Dünyada ne kadar sıkıntı çekilirse, ahırette o kadar çok rahatlık olacaktır. Peygamberler, bu bakımdan da, riyazat ve mücahedat çekmişlerdir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, riyazet çekmek ve mubahları zaruret olduğu kadar kazanıp kullanmak, ictibâ, seçilmişlerin yolunda şart olmamakla beraber, bunlar iyi ve faydalı şeylerdir. Faydalarının çokluğu düşünülünce zaruri ve lazım da diyebiliriz.”
Sual: Din kitaplarında sıkıntılı zamanlarda, nelerin okunması tavsiye edilmiştir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında;
“Zahir işlerin bozuk ve dağınık olması, kalbin de dağılmasına yol açar. Kalbinizde üzüntü ve kuruntu olunca, gidermek için tövbe ve istiğfar okuyunuz! Korkulu zamanlarda, Kelime-i temcîd, yani “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil'aliyyil'azîm” okuyunuz!” buyurmaktadır.
Muhammed Ma'sûm hazretleri de, Mektûbât kitabında;
“Dertlerden kurtulmak ve murada kavuşmak için beşyüz kerre Lâ havle velâ kuvvete illâ billah ile evvelinde ve ahirinde yüzer defa salevât-ı şerife okuyup dua etmelidir” buyuruyor.
Mu'avvi-zeteyn yani iki Kul-e'ûzüyü çok okumak da faydalıdır. Tefsîr-i Mazherîde, Enbiyâ suresinin 87. âyetinin tefsirinde, hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Birinize dert ve bela gelince, Yunus Peygamberin duasını okusun! Allahü teâlâ Onu muhakkak kurtarır. Dua şudur: Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn.)
Tergîb-üs-salâttaki hadis-i şerifte;
(Sabah, kalkınca, üç kerre Bismillâhillezî lâ-yedurru ma' asmihî şey'ün fil-erdı velâ fissemâi ve hüves-semî'ul'alîm okuyana akşama kadar, hiç dert, bela gelmez) buyuruldu.
.İbadetlerin vaktini tespit etmek
2021-12-26 02:00:00
İbadetlerin vakitlerini, din âlimleri, yani müctehidler anlamış ve bildirmişlerdir.
Sual: Namaz başta olmak üzere ibadetlerin vakitlerini tespit işi, astronomi bilenlere mi aittir?
Cevap: İbadetlerin vakitlerini tayin ve tespit etmek, yani anlayıp anlatmak, din bilgisi ile olur. İbadetlerin vakitlerini, din âlimleri, yani müctehidler anlamış ve bildirmişlerdir. Fıkıh âlimleri, müctehidlerin bildirdiklerini fıkıh kitaplarına yazmışlardır. Bildirilmiş olan vakitleri, hesap etmek ise, astronomi bilen Müslümanların vazifesidir. Hesap edilmesi caiz olan vakitleri, astronomi âlimleri bulur. Bunların bulduğunu, din âlimlerinin tasdik etmeleri şarttır.
Namaz vakitlerini saat ile ve kıbleyi pusula ile anlamanın caiz olduğu İbni Âbidînde ve Fetâvâ-i Şemsüddîn Remlîde yazılıdır. Mevdû'ât-ul-ulûmda deniyor ki:
“Zamanımızda namaz vakitlerini hesap etmek, farz-ı kifâyedir. Müslümanların güneşin hareketinden veya takvimlerden anlamaları farzdır.”
Sual: Namaz vaktinin girip girmediği, açıkça günah işleyen fasık kimselere sorulabilir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidîn ve Şâfi'î El-envâr ve mâlikî El-mukaddemet-ül-izziyye şerhinde deniyor ki:
“Namazın sahih olması için, vakti girdikten sonra kılınması ve vaktinde kılındığını bilmek şarttır. Vaktin girdiğinde şüpheli olarak kılıp, sonra vaktinde kılmış olduğunu anlarsa, bu namazı sahih olmaz. Vaktin bilinmesi, vakitleri bilen adil bir Müslümanın okuduğu şerî ezanı işitmekle olur. Ezanı okuyan adil değil ise, veya adil Müslümanın hazırladığı takvim yoksa, kendisi vaktin girdiğini araştırıp, kuvvetli zan edince kılmalıdır. Fasıkın veya adil olduğu bilinmeyen kimsenin, kıbleyi göstermesi, temiz, necis, helal, haram demesi gibi dinden olan haberleri de, ezan okuması gibi olup, ona değil, kendi araştırıp anladığına uyması lazımdır.”
Sual: Namazı, hemen vakti girer girmez kılmak mı gerekir?
Cevap: Namazı cemaatle değil yalnız kılanların, hastaların, yolcuların, işe dalıp namazı kaçırmak korkusu olanların, her namazı, vaktinin evvelinde kılmaları lazımdır.
Sual: Hanefide sabah namazını vaktin sonuna doğru kılmak efdal midir?
Cevap: Sabah namazını vaktinin sonunda kılmak, Hanefi mezhebinde efdaldir.
Sual: Herhangi bir namaza nasıl niyet edilir?
Cevap: Niyet ettim bugünün sabah namazının sünnetini kılmaya diye kalbinden geçirmelidir.
.İslamiyeti de bozmaya çalıştılar!
2021-12-25 02:00:00
Başta İngilizler olmak üzere, Avrupalılar, korkunç bir İslam düşmanlığı başlattılar.
Sual: Bozulan semavi dinlerin mensupları, İslam dinini de bozmak için uğraşmışlar mıdır?
Cevap: Endülüs Müslümanlarından fen ilimlerini öğrenen Avrupalı gençler, akıl ve mantık dışı olan Hıristiyanlığa karşı isyan ettiler. Hıristiyanlığa karşı yapılmış olan hücumlar, İslamiyete karşı yapılamadı. Çünkü İslam dininin içinde akla, mantığa ve ilme ters düşecek hiçbir fikir ve bilgi yoktur.
Başta İngilizler olmak üzere, Avrupalılar, Hıristiyanlık inancını yaymak ve başka milletleri Hıristiyanlaştırmak için, misyoner teşkilatları kurdular. İktisadi, ekonomik bakımdan, dünyanın en kuvvetli teşkilatı hâline gelen, kilise ve misyoner teşkilatları, akıl almaz bir faaliyetin içerisine girdiler. Hıristiyanlığı, İslam memleketlerinde yayabilmek için, korkunç bir İslam düşmanlığı başlattılar. İslam memleketlerinin her yerine Hıristiyanlığı öven binlerce kitap, dergi ve casuslar göndermeye başladılar. Bugün de, güzel memleketimizde, durmadan, Hıristiyanlığı anlatan kitap, dergi ve broşürler dağıtılmakta, posta ile yurt dışından adreslere gönderilmektedir.
İslam âlimleri, İslam dinine zıt ne kadar görüş, fikir, felsefi düşünce ve inanç varsa, hepsine cevaplar vermişlerdir. Bozulan Îseviliğin yanlışlıklarını da, açığa çıkarmışlardır. Dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak, âhirette de sonsuz saadete kavuşmak için, Müslüman olmanın lazım olduğunu açıklamışlardır.
Papazlar, İslam âlimlerinin kitaplarına cevap verememişlerdir. İslam âlimlerinin, Hıristiyanlara cevap veren, Arabî ve Türkçe Tuhfet-ül-erîb, İngiliz Casusunun İtirâfları, Türkçe Dıyâ-ül-kulûb gibi kitapları meşhurdur. Harputlu İshak Efendinin hazırladığı Dıyâ-ül-kulûbü, Protestan papazlarının İslamiyete karşı yazmış oldukları haksız yazılarına ve iftiralarına cevaptır. Bunun için bu kitaba "Cevâb Veremedi" ismi verilmiştir.
Bugün ellerde bulunan Kitâb-ı mukaddeste mevcut ilim, akıl ve ahlak dışı yazılar meydandadır. Buna karşılık İslam âlimlerinin akla, ilme, fenne ve medeniyete ışık tutan yazıları da dünya kütüphanelerini doldurmaktadır. Bu hakikati görmemek, bilmemek, günümüz insanı için özür olamaz. Şimdi, Muhammed aleyhisselamın getirdiği İslam dininden başka din arayanlar, ahirette sonsuz azaptan kurtulamayacaklardır.
.Rızık, gökten gelmektedir!
2021-12-24 02:00:00
Semadan, gökten bu suretle rızık indiğini bugün fen yolu ile anlıyabiliyoruz...
Sual: Rızkı gönderen Allahü tealadır fakat sebep olarak bütün mahlukların rızkı gökten mi gönderilmektedir?
Cevap: Allahü teâlâ rızkı gökten göndermektedir. Bunu âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler açıkça haber veriyor. Bugün fen adamları, bu hakikati anlamaya başlamıştır. Yağmurlu havalarda, şimşekler sebebi ile, havanın azot gazı, oksijen gazı ile kimyaca birleşerek, azotmonoksit denilen, renksiz gaz hasıl oluyor. Bu gaz havada serbest hâlde kalamaz. Tekrar oksijenle birleşerek azotdioksit hâline dönüyor. Turuncu renkli ve boğucu olan bu gaz da, havadaki nem, su buharı ile birleşerek, nitrik asit yani kezzab ismi ile satılan mayi teşekkül ediyor. Yine şimşeklerin tesiri ile havadaki su buharının parçalanmasından serbest hâle geçen hidrojen gazı da, havanın azotu ile birleşerek amonyak gazı hasıl oluyor ki, bu gaz, o esnada hasıl olan nitrat asidi ile ve havada zaten mevcut olan karbondioksit gazı ile birleşerek amonyum nitrat ve amonyum karbonat tuzları meydana geliyor. Bu iki tuz, diğer bütün alkali madenlerin tuzları gibi, suda eridiğinden, yağmurla toprağa iner. Toprak, bu maddeleri kalsiyum nitrat hâline çevirerek, nebatlara, bitkilere verir. Nebatlar, bu tuzları albüminli maddelere, proteinlere çevirir. Proteinler, bitkiden, ot yiyen hayvanlara ve insanlara geçer. İnsanlar, nebatattan ve ot yiyen hayvanlardan alır. Bu maddeler insanların ve hayvanların hücrelerinin yapı taşıdır. Kuru proteinlerin içinde %14 azot gazı vardır...
İşte, yağmur suları vasıtası ile toprağa, her sene dört yüz milyon tondan ziyade hava azotunun gelerek gıda hâline döndüğü bugün hesap edilmiştir.
Denizlere gelen, elbette daha çoktur. Semadan, gökten bu suretle rızık indiğini bugün fen yolu ile anlıyabiliyoruz. Daha nice şekillerde de inmektedir. Fen, ileride bu yollardan bazısını da belki anlayacaktır.
Hasen-i Basrî hazretleri;
“Basra ahalisinin hepsi, benim çocuğum olsa ve bir buğday tanesi bir dinar olsa, hiç sıkıntı çekmem!” buyurmuştur. Veheb bin Verd hazretleri de;
“Gök demir olsa, yer tunç kesilse, rızık için üzülürsem, kendimi Müslüman bilmem!” buyurmuştur.
Rızık için, Allahü teâlânın verdiği söze güvenmelidir. Kimse, başkasının rızkını yiyemez. Emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır.
.Fakirlikten korkmak!
2021-12-23 02:00:00
"Yeryüzündeki her canlının rızkını, Allahü teâlâ, elbette gönderir."
Sual: Fakirlikten korkmanın, uğursuzluğa inanmanın dinimizdeki yeri nedir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Gazâlî hazretleri Kimyâ-i se'âdet kitabında buyuruyor ki:
“Fakirlikten korkmak, uğursuzluğa inanmak şeytandandır. Nitekim, sûre-i Bakaradaki 268. âyet-i kerimede meâlen;
(Şeytan, muhtaç hâle düşeceğinizi, size söz veriyor) buyuruldu.
Allahü teâlânın merhametine güvenmek, yüksek marifettir. Ummadık yerlerden, düşünmedik sebeplerle, bol rızık gönderdiği her zaman görülmektedir. Fakat, gizli sebeplere de güvenmemeli, sebepleri yaratana sığınmalıdır...
Vaktiyle tevekkül eden birisi, bir mescidde ibadet ederdi. Mescidin imamı, buna;
-Fakirsin, bir iş tutsan iyi olur dedi. Bu da;
-Bir Yahudi komşum, her gün bana lazım olan şeyleri gönderiyor deyince, imam;
-Öyle ise, sen işini sağlama bağlamışsın, çalışmazsan zararı yok dedi. Bu da, imama;
-Öyle ise, sen de, herkese imam olmaktan vazgeç ki, Yahudi'nin sözünü, Allahü teâlânın sözünden üstün tutan, imam olmaya layık değildir dedi.
Başka bir mescid imamı da, cemaatten birine;
-Nereden geçiniyorsun? dedi, o da;
-Dur! Önce senin arkanda kıldığım namazı yeniden kılayım dedi. Yani senin, Allahü teâlânın rızık göndereceğine inancın yok. Namazın kabul olmaz, demek istedi.
Böyle, tam tevekkül edenler, her zaman, hiç ummadıkları yerlerden rızıklanmış, sûre-i Hûddaki 6. âyet-i kerimenin;
(Yeryüzündeki her canlının rızkını, Allahü teâlâ, elbette gönderir) meâline imanı kuvvetlenmişlerdir.
Ebû Ya'kûb-i Basrî hazretleri şöyle anlatır:
“Mekke-i mükerremede on gün aç kaldım. Dayanamaz bir hâle geldim. Sokağa atılmış bir şalgam gördüm. Almak istedim. İçimden, sanki bir ses: On gün sabrettin de, şimdi çürümüş bir şalgamı mı yiyeceksin? dedi. Almadım. Mescid-i harâma girip oturdum. Biri gelip, önüme, yağda yeni kızarmış ekmek, şeker ve badem koydu ve;
-Denizde idim, fırtına çıktı. Kurtulursam, ilk gördüğüm fakire, bunları vermeyi adadım dedi. Her birinden bir avuç aldım. Artanı, sana hediyem olsun dedim.
Demek ki; Allahü teâlâ, bana rızık göndermek için, denizde fırtına çıkardı. Bu kimseyi kurtarıp, adak ile bana gönderdi diyerek şükrettim. Sokakta rızık aradığıma pişmân oldum.”
İmanı kuvvetlendirmek için, böyle olayları, hadiseleri okumak lazımdır.
.Mürşid kime denir?
2021-12-22 02:00:00
“Mürşid yani rehber, insanı Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan vasıtadır..."
Sual: Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır deniyor. Mürşid ne demektir, dinde yeri var mıdır, varsa nedir?
Cevap: Bu konuda İmamı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
“Mürşid yani rehber, insanı Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan vasıtadır. Talebe rehberini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyiz, nur alması da, o kadar çok olur. Mürşid vesiledir, Resûlullah efendimizin mübarek kalbinden çıkıp, mürşidlerinin kalbleri vasıtası ile, kendi kalbine gelen feyizleri neşreden bir vasıtadır. Maksat, Allahü teâlâdır. Mürşid-i kamil, emme basma tulumba gibidir. Kalb makamına inmiş olup, kendi mürşidinden aldığı feyizleri, marifetleri, talebesine ulaştırır. Rehberini inciten veya inanmayan, hidayete kavuşamaz. 'Rehberini incitenden kalbin kırılmazsa, köpek senden daha iyidir' buyurmuşlardır. Rehberine inanmakta, güvenmekte sarsıntı olursa, feyiz alamaz. Bu sarsıntının ilacı yoktur. Rehberden feyiz almak için teveccüh olmaksızın, yalnız onu sevmek yetişir. Rehber ile bulunanların, imanları kuvvetlenir. İslamiyete uymak isteği hasıl olur. Rehberin sözleri, hâlleri, hareketleri, ibadetleri hep İslamiyete uygundur. Ona uyan, onu dinleyen, Resûlullah efendimize uymuş olur. Böyle olmayan kimse, rehber olamaz.”
Sual: İslam âlimlerinden, tasavvuf büyüklerinden, "Ben keramet sahibiyim, istediklerinize sizi kavuştururum, Levhil-mahfûzu bilirim" diyen olmuş mudur?
Cevap: Hiçbir İslam âlimi benim kerametim var, dilediklerinize kavuştururum dememiş, kerametlerini de örtmeye çalışmışlardır. İslam dinini, Kur’ân-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin bilgilerini yaymaya uğraşmışlardır. Mezhepsizler, Vehhabiler, sapıkların, münafıkların, zındıkların yanlış, bozuk sözlerini ve cahil Müslümanların bilmeyerek yaptıkları yanlış hareketleri yazarak, İslam âlimlerine, tasavvuf büyüklerine saldırmakta, doğru yoldaki Müslümanlara iftira etmektedir. Yalanlarına, âyet-i kerîmeleri ve hadis-i şerifleri de alet etmektedirler. Bu ise, sapıklığın en aşağı, en iğrenç ve en kötü bir örneğidir. Hiçbir İslâm âlimi, Levhil-mahfûzu bilirim dememiştir. Allahü teâlâ, dilediği, sevdiği, seçtiği kuluna, gaybden bilgi verebilir, kerametler ihsan edebilir ama bu kerametleri kimseye söylemezler. Bunlar, kendileri, istemeden hasıl olur.
.Ahiret şehidi olur mu?
2021-12-21 02:00:00
Dini korumak için dünyalık verenler, gıda maddeleri getirip ucuza satanlar da Ahıret şehididir...
Sual: Biz, şehit diye cephede düşmanla çarpışırken ölenlere diyoruz. Ama ahiret şehidi de var deniyor, böyle bir şey var mıdır, varsa hangi hâlde ölenler ahiret şehidi olur?
Cevap: Allah için olan cihadın hazırlığı talimlerinde ölürse, zulüm ile öldürülünce ve eşkıya, asi, yol kesici, gece hırsız savaşında yaralanınca, hemen ölmez, bir namaz vakti çıkıncaya kadar aklı başında kalır veya başka yere götürülüp orada ölürse, yalnız "Ahıret şehidi" olurlar. Bunlar yıkanır ve kefenlenirler. Ayrıca muteber kitaplarda, sayılan şu sebeplerden dolayı ölen müminlerin de ahiret şehidi olacağı bildirilmektedir:
“Boğularak, yanarak, garib, kimsesiz olarak, duvar ve enkaz altında kalarak ölenler ve ishalden, tâ'ûndan, sârî, bulaşıcı hastalıklardan, lohusalıkta, sara hastalığında, cuma gecesinde ve gününde, din bilgilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler ve âşık olup, aşkını, iffetini, namusunu saklarken ölenler, zulüm ile hapsolunup ölenler, Allah rızası için müezzinlik yaparken, İslamiyete uygun ticaret yaparken, çoluk çocuğuna din bilgisi öğretirken ve ibadet yapmaları için çalışırken vefat edenler, her gün yirmibeş kerre “Allahümme bârik lî filmevt ve fî-mâ ba'del-mevt” okuyanlar, Duha yani kuşluk namazı kılanlar, her ay üç gün oruç tutanlar, yolculukta da vitir namazını terk etmeyenler, ölüm hastalığında, kırk kerre “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü min-ez-zâlimîn” okuyanlar, her gece Yasîn okuyanlar, abdestli olarak yatanlar, devamlı olarak mudara edenler yani dini korumak için dünyalık verenler, gıda maddeleri getirip ucuza satanlar, soğukta gusül abdesti alınca hastalanıp ölenler, her sabah veya akşam devamlı olarak üç kerre “E'ûzü billâhissemî'il'alîmi mineş-şeytânirracîm” ile Haşr sûresinin sonunu 'Hüvallahüllezî'yi okuyanlar Ahıret şehidi olurlar.”
Sual: Şehit olarak ölenlerin bedenleri kabirde çürümez deniyor, böyle bir şey var mıdır?
Cevap: Hiç haram lokma yememiş, takva ehli olan müminlerin bedeni çürümez. Başka sebeple çürümemenin, şehitlik ile alakası yoktur.
Sual: Rengi değişen su ile abdest, gusül alınabilir mi?
Cevap: Bu konuda, Kudûrî şerhinde;
“Bir suya, temiz şeyler karışsa, su ismi değişmedikçe, rengi dönse bile, onunla abdest alınır” denmektedir.
.Kâr haddi koymak
2021-12-20 02:00:00
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Kâr haddi koymayınız! Fiyat koyan, Allahü teâlâdır."
Sual: Dinimizde belli bir kâr haddi var mıdır, satılan mallara sınırlama getirilebilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:
“Enes bin Mâlik hazretleri nakleder ki, Medîne-i münevverede, pahalılık oldu. Ya Resulallah! Fiyatlar yükseliyor. Bize kâr haddi koyunuz denildi. (Fiyatları koyan Allahü teâlâdır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız Odur. Ben, Allahü teâlâdan bereket isterim) buyurdu. Dürr-ül-muhtârdaki hadis-i şerifte; (Kâr haddi koymayınız! Fiyat koyan, Allahü teâlâdır) buyuruldu. Esnafın hepsi fiyatları, fahiş olarak yani mal oluş fiyatının iki misline çıkardığı, arttırdığı, millete zarar ve zulüm hâline geldiği zaman, hükûmetin, tüccarlara danışarak uygun bir narh, kâr haddi koyması caiz olur.”
Hükûmetin koyduğu bu fiyata uymak vaciptir. Bunun gibi, adaleti, milletin haklarını, hürriyetlerini koruyan kanunlara uymak lazımdır. Bunları korumak için, hükûmete yardımcı olmalı, mal, vergi kaçakçılığı yapmamalıdır. Gayr-i müslim hükûmetlerin kanunlarına da karşı gelmemelidir.
Sual: Vakıf olarak yapılmış bir bina, eskimiş ve kullanılamaz duruma gelmiş ise, bu binanın malzemelerini başka yerde kullanmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Vakıf olarak yapılan cami, bina harab olunca, işe yaramayan parçaları satılıp, kendi tamirine, tamiri mümkün değilse, yakın bulunan bir vakıf binanın tamirine, onun ihtiyacına sarf edilir. Başka bir yere sarf edilemez.
Sual: Bir kimse, dükkânında, mağazasında mallarını satarken, salevat ve benzeri tesbihleri söylemesi, dinimiz açısından uygun olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İhtiyâr kitabında deniyor ki:
“Tesbih, tahmid, tekbir, Kur’ân-ı kerim, hadis-i şerif ve fıkıh kitabı okumak sevaptır. Ahzâb suresinin 35. âyetinde mealen; (Allahı çok zikreden erkeklerin ve kadınların günahları affolur ve çok sevap verilir) buyuruldu. Tüccarın, malını müşteriye gösterirken, bunları okuması ve kelime-i tevhid, salevat okuması günahtır. Bunları, para kazanmaya alet etmek olur.”
Sual: Abdest alırken, uzuvları kaç kerre yıkamalıdır?
Cevap: Abdest alırken, yıkanacak yerleri, üç kerre su dökmek değil, üç kerre tam yıkamak sünnettir. Üçten fazla yıkamak mekruhtur. Üçü sayarken şaşırırsa, üç yapar. Fazla oldu ise, mekruh olmaz.
.Camilerde değişiklik yapmak!
2021-12-19 02:00:00
Gayr-i müslimler, Müslümanları Hıristiyan yapmaya, camileri kiliseye çevirmeye uğraşıyorlar.
Sual: Bazı camilere sandalyenin yanı sıra masa bile koyanlar olmuştur. Camilere böyle masa, sandalye koymak, dinimiz açısından uygun mudur?
Cevap: Gayr-i müslimler, Müslümanları Hıristiyan yapmaya, camileri kiliseye çevirmeye uğraşıyorlar. Bu işi sinsice yapabilmek için, Müslüman görünüyorlar. Camilere ileride masa sokabilmek için, secde yerlerini biraz yükseltmekle işe başlıyorlar. Basılan yere baş konulmaz, hastalık olur diyorlar. Secde yerlerini uzun yıllarda yükselte yükselte, masaya yol açarız diyorlar. Camilere müzik, org sokabilmek için, önce hoparlörden, teyipten başlıyor, ibadetlerin çalgı aletleri ile yapılmasına, yavaş yavaş alıştırmak istiyorlar. Yapılması günah olmayan, mubah bir şeyin ibadet sanılması korkusu olursa, bu mubah şeyi yapmak haram olur, büyük günah işlemek olur. Bunun için, Müslümanların çok uyanık olması, ibadetleri Eshâb-ı kiram gibi, dedeleri gibi yapmaya titizlikle ehemmiyet vermeleri lazımdır. Hoparlör, teyp ve benzerleri ile ibadet etmek, iyi ve faydalı görülse bile, bidat olduğu için ve ibadetleri değiştirmeye yol açacağı için, camilere sokulmamalı, İslam düşmanlarının planlarına, tuzaklarına kapılmamaya dikkat etmelidir. Bekara suresi 216. âyetinde meâlen; (Beğendiğiniz, sevdiğiniz çok şey vardır ki, sizin için zararlıdır!) buyuruldu.
İbadetlerde yapılacak ufak bir değişiklik, çok faydalı görünse de, bunu yapmaktan kaçınmalıdır. Radyo ile, hoparlör ile okunan ezan kabul olmaz. İmamın ve müezzinin kendi seslerini işitmeyip, radyo, hoparlör sesleri ile hareket eden cemaatin namazları sahih olmaz.
Sual: Şıra olarak bilinen üzüm suyu, üzerimize, elbisemize dökülse namaz kılmaya mâni olur mu?
Cevap: Şıra, yani üzüm suyu temizdir, namaza mâni değildir. Üzüm suyu, şarap hâline dönünce pis, necis olur.
Sual: Şarap, sirke hâline döndükten sonra, yine necis olması devam eder mi?
Cevap: Şarap, sirke olunca temiz olur.
Sual: Bazı yerlerde buğday, arpa gibi hububat, hayvanların çektiği düven denilen bir alet ile ezilmekte ve hayvanların pislikleri de bunlara karışmaktadır. Bu buğday pis mi, temiz mi olur?
Cevap: Düven hayvanı buğdayın bir yerine bevletse, herhangi bir parçası yıkansa veya hediye verilse, yenilse veya satılsa, geri kalanlar temiz olur.
.Şeb-i arûs, "düğün gecesi"
2021-12-18 02:00:00
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, ölüme, “Şeb-i arûs” yani “Düğün gecesi” adını vermiştir.
Sual: Mevlânâ hazretleri, ölüme, “Şeb-i arûs” yani “Düğün gecesi” adını vermektedir. Ölmek, sevinilecek bir şey midir ki böyle denmiştir?
Cevap: Ehl-i sünnet âlimleri, İslam bilgilerinin kaynağının, insan aklı, insanın düşüncesi olmadığını, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler olduğunu bildirmişlerdir. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi ve aşkı esası üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselama uymakla kavuşulabilir.
Kur’ân-ı kerimde bildirildiği gibi, Allahü teâlâ, insanın kalbine tecelli eder. Fakat, bu tecelli yalnız Allahü teâlânın sıfatlarının tecellisidir, akıl ile alakası yoktur. Tesavvuf ehli, Allahın tecellisini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm, bir felaket değil, Allaha dönmek olduğundan ancak bir sevinç vesilesidir. Bunun için Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, ölüme, “Şeb-i arûs” yani “Düğün gecesi” adını vermiştir.
Tasavvufta, keder ve ümitsizlik değil, sevgi ve tecelliler vardır. Mevlânâ hazretleri; “Bâzâ, bâzâ, her ançe hestî bâzâ” yani “Gel, gel, her kim olursan ol gel, Allaha ikilik koşanlardan, Mecusilerden, puta tapanlardan da olsan gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Tövbeni yüz defa bozmuş olsan bile, gel!” diyor. Bu sözler, 13. asırda yaşamış, Baba Efdal Kâşîye de nisbet edilmektedir.
Kalbi hastalıktan kurtarmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, ibadetleri yapmak ve haramlardan sakınmak lazımdır. İslamiyetten, tasavvuftan haberi olmayanlar, dini, dünya kazançlarına alet ediyorlar. Bunlar, tasavvufa, müzik sokmuş, müzik aletlerinin nağmelerine göre vücut hareketleri yaparak, Mevlevî ayinleri gibi ayinler oluşturmuşlardır. Başlarında mezar taşına benzeyen beyaz uzun külahları ile dönen semazenler, sağ ellerini göğe kaldırırlar ve sol ellerini gökten aldıklarını dünya yüzüne göndermeyi belirtmek için, aşağı indirirler. Yapılan bu ayinler, İslamiyetin bir emri zannedilmektedir. Bunları yapanlar, maalesef İslam dini ile hiçbir alakası olmayan, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde bulunmayan böyle ayinleri, tarikat olarak, İslamiyet olarak tanıtıyorlar. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiramdan hiçbiri, böyle ayinler yapmadı. Onların zamanlarında tasavvuf vardı, fakat böyle tarikatçılık yoktu.
.Hazret-i Mevlânâ, ney çalmadı, dönmedi!
2021-12-17 02:00:00
“Mesnevî'de 'Dinle neyden, nasıl anlatıyor ayrılıklartan şikâyet ediyor' deniyor. Ney, kâmil insan demektir."
Sual: Mevlânâ hazretleri ney çalmış mıdır, ellerini açıp dönmüş müdür, eğer ney çalmadı ve dönmedi idi ise, bu yapılanlar nedir?
Cevap: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Divanında otuzbin, Mesnevisinde kırkyedi bin beyit vardır.
Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş, evliyânın büyüklerinden olan, Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı, raks etmedi. Dünyaya nur saçan Mesnevîsine, her memlekette, birçok dillerde şerhler, açıklamalar yapılmıştır. Bunlardan en kıymetlisi, Mevlânâ Câmî'nin kitabıdır ki bu kitapta deniyor ki:
“Mesnevînin birinci beytinde, 'Dinle neyden, nasıl anlatıyor ayrılıklartan şikâyet ediyor' deniyor. Ney, İslam dininde yetişen kâmil insan demektir. Bunlar, kendilerini ve her şeyi unutmuş, her an, Allahü teâlânın rızasını aramaktadır. Ney, Farsçada 'yok' demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hasıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinde, Allahü teâlânın ahlakı zahir olmaktadır. Neyin üçüncü manası, kamış kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kâmil kastedilmektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketleri ve sözleri de, hep Allahü teâlâdandır.”
İkinci Abdülhamid Han zamanında Ankara Valisi olan Abidin Paşa, Mesnevî şerhinde, neyin insan-ı kâmil olduğunu, dokuz türlü isbat etmektedir.
Sonraları, bazı cahiller, neyi çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi, şeyler çalmaya, dans etmeye başladılar. Oyun aletleri, o tasavvuf üstadının türbesine konuldu. Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, yüksek sesle zikir bile yapmazdı. Nitekim Mesnevîsinde;
“Pes zi cân kün, vasl-ı cânânrâ taleb, bî leb-ü bî gâm mîgû, nâm-ı Rab!” buyuruyor ki; “O hâlde, sevgiliye kavuşmayı, can-u gönülden iste. Dudağını ve damağını oynatmadan, Rabbin ismini kalbinden söyle!” demektir.
Sonradan gelen din cahilleri, ney, saz, tef gibi çalgılar çalarak, gazel okuyup dönerek, dans ederek, nefislerini zevklendirmişlerdir. Bu günahlara ibadet adını verebilmek, kendilerini din adamı tanıtabilmek için, 'Mevlânâ da böyle çalar ve oynardı, biz onun yolunda gidiyoruz' diyerek, yalan söylemişlerdir.
.Ney de, bir çalgı aletidir
2021-12-16 02:00:00
Ses çıkarmak için kullanılan cansız cisimlere 'mizmar', çalgı aleti denir.
Sual: Ney bir çalgı aleti midir, bunu, ilahilerde, dinî sözlerde veya şiirlerde kullanmak uygun olur mu?
Cevap: Ses çıkarmak için kullanılan cansız cisimlere Mizmar, çalgı aleti denir. Gök gürlemesi, top, tüfek, baykuş, papağan, çalgı değildirler. Ses çıkaran eğlence aletleri, davul, dümbelek, zilli maşa, ney, kaval, hep çalgıdır. Çalgı, kendiliğinden ses çıkarmaz. Ses çıkarmak için, davula vurmak, neyi, kavalı, üflemek lazımdır. Bunlardan çıkan ses, insanın değil, bu çalgıların hasıl ettiği sesdir. İbni Abidînde deniyor ki:
“Lu’b, la’ib, lehv ve abes, hepsi oyun ile vakit geçirmektir. Tavla ondört taş oynamak, bütün çalgıları çalmak, dinlemek, raks, dans etmek, hokkabazlık, şaklabanlık etmek, el çırpmak, hep oyun olup, tahrimen mekruhturlar. Devamlı yapılırsa veya farzları yapmaya mâni olurlarsa, kumar ile yapılırsa, söz birliği ile haram olurlar. Tef, kaval, ney çalmak ve dinlemek de böyledir. Hadis-i şerifte; (Her türlü lehv haramdır. Yalnız, zevce ile oynamak, at ve silah ile talim, yarış yapmak caizdir) buyuruldu.”
Merâkıl-felâhda ve Tahtâvî şerhinde deniyor ki:
“Duanın ve her zikrin sessiz olması efdaldir. Tarikatçıların yaptıkları gibi, raksetmek, dönmek, el çırpmak, tef, dümbelek, ney, saz çalmak, söz birliği ile haramdır.”
Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, ney çalmadı, raks etmedi, dönmedi. Bunları, sonradan gelen cahiller uydurdu. Hikmet yani fen, sanat, faydalı şeyler ve nasihat bildiren şiirler yazmak ve sesle okumak helaldir. Şehvete ait şiirler okumak haramdır. Bunları okumak kalbde nifak yapar. Üflemekle, vurmakla, temas veya tel ile çalınan bütün çalgıları çalmak, dinlemek ve dinlemeye gitmek haramdır. Peygamber efendimiz çalgı çalınan bir yere tesadüf ettiğinde, mübarek parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Kur’ân-ı kerimi, mevlidi, ezanı ve ilahileri çalgı çalarken okumak veya çalgı aletleri ile okumak küfürdür. Haram bulunan şiirleri okumak mekruh, teganni ile okumak ve fuhuş olanları okumak haramdır.
Berîka kitabında, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi'nin fetvası yazılıdır. Bu fetvada helal ve haram olan teganniler bildirilmektedir. Çalgılar hakkında hiçbir şey yazılı değildir. Ney ve çalgı çalanların, bu fetvayı ileri sürmeleri, Ebüssü’ûd Efendi'ye iftira olmaktadır.
.Hârikulâde, olağanüstü hâllerin olması
2021-12-15 02:00:00
“Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir."
Sual: İnsanlardan bazılarında, âdet dışı olağanüstü hâller denilen şeyler meydana gelmiş ve gelmektedir. Bunlar kimlerde meydana gelir ve bu olağanüstü hâllere ne isim verilir?
Cevap: Bu konuda Seyyit Abdülhakîm bin Mustafâ hazretleri buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela, buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, iyilik, ikram olmak ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara, Hârikulâde, olağanüstü olarak, yani âdetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratıyor.
Her insanda nefis vardır. Nefis, Allahın düşmanıdır. Hep kötülük yapmak ister. İslamiyete uymak istemez. İslamiyete uyanların nefisleri temizlenir, düşmanlıkları kalmaz. Açlık çeken, sıkıntılı yaşayan kâfirlerin nefisleri ise zayıflar, kötülük yapamaz. Bunun için, evliyada ve papazlarda hârikulâde, olağanüstü işler hasıl olur.
1-Peygamberlerden, tam temiz oldukları için âdet-i ilâhiyye dışında ve kudret-i ilâhiyye içinde şeyler meydana gelir. Buna Mucize denir. Peygamberlerin mucize göstermesi lazımdır.
2-Peygamberlerin ümmetlerinin evliyasında, nefislerinin kötülükleri kalmadığı için âdet dışı meydana gelen şeylere, Keramet denir. Evliyanın keramet göstermesi lazım değildir. Bunlar, keramet göstermek istemez. Allahü teâlâdan utanırlar.
3-Ümmet arasında, veli olmayanlardan meydana gelen âdet dışı şeylere, Firâset denir.
4-Fasıklardan, günahı çok olanlardan zuhur ederse İstidrâc denir ki, derece derece, kıymetini indirmek demektir.
5-Kâfirlerden zuhur edenlere ise Sihir, yani Büyü denir.”
Sual: Bir kimse, namaz kılarken, herhangi bir sebep yokken, zorla öksürür gibi ses çıkarsa, namazı bozulur mu?
Cevap: Namaz kılan kimse, boğazından, özürsüz, öksürür gibi ses çıkarırsa namazı bozulur. Bu hâl, kendiliğinden olursa namazı bozulmaz. Okumayı kolaylaştırmak için boğazı temizlemenin namaza bir zararı olmaz.
.İslamiyetteki cihad emri
2021-12-14 02:00:00
“İslam dininin emrettiği cihad, zalim ve vahşice bir hareket değildir... Cihadın edepleri ve farzları vardır..."
Sual: Zamanımızda cihad adı altında çok kan dökülmekte ve Müslümanlar da kan dökücü olarak tanıtılmaktadır. Dinimizde cihad emri var mıdır, varsa mahiyeti nasıldır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Diyâ-ül Kulûb kitabında deniyor ki:
“İslam dininin emrettiği cihad, zalim ve vahşice bir hareket değildir. Müslümanların cihada hazırlanması, zalimlerin, İslam memleketlerine saldırmalarına mâni olmak ve milletleri, zalim devletlerin işkencelerinden kurtarmak içindir. Cihad, hakkı, doğruyu kabulden kaçınan zalimleri, inatçıları güç ve kuvvet ile terbiye etmek, Allahü teâlânın ismini yükseltmek ve İslamın güzel ahlakını her yere yaymak için yapılır. Cihadın edepleri ve farzları vardır ki şunlardır:
1-Harpten önce, uygun bir lisanla, kâfirlere İslam dinini kabul etmeleri teklif olunur. Eğer kabul ve iman ederlerse, müminler zümresine dâhil olup, müminlerle kardeş olurlar.
2-Eğer, kâfirler, bu nimeti, kendilerine uygun görmeyip; (Biz babalarımızı böyle yapıyor bulduk) mealindeki, Şu'arâ suresinin 74. âyetinde bildirilen dalalet içerisinde kalmak isterlerse, dinlerini değişdirmeleri için zorlama ve baskı yapılmaz. İslam memleketinde, kendilerinin mallarını, ırzlarını ve canlarını korumak ve kendi ibadetlerini yapmak karşılığında ve onların sosyal hizmetleri için harcanmak üzere, senede az bir cizye ödemek şartı ile sulh yapmaya ve vatanlarında kalmaya davet olunurlar. Eğer bunu kabul ederlerse, dinleri Müslümanların dini gibi serbest olur. Irzları, kanları ve malları da aynen bir Müslümanın ırzı, kanı ve malı gibi, devletin himayesinde olur. Müminlerle beraber güzelce geçinirler.
3-Eğer, kâfirler, ikinci hâli de kabul etmeyip, müminlerle harp etmeye kalkışırlarsa, İslamiyette bildirilen adalet ve usul üzere, onlarla cihad yapılır.
İslamiyetin, cihad hususunda, uyulmasını emrettiği adalet ve insaf yolu budur. Müslümanların ve Hıristiyanların tarihlerini ve şimdiye kadar yaptıklarını, bir teraziye koyup, insaf ile hükmetmelerini, akıl ve idrak ehlinin vicdanlarına havale ederiz.
İslam dininin süratle yayılması, zorla ve dünya malına tamah etmek gibi sebeplerden olmamıştır. İslamiyetin süratle yayılması, hakiki ve en son din oluşu, hakiki ve umumi bir adaleti emretmesi sebebiyledir.”
.Hıristiyanlıkta cihad emri yok mudur?
2021-12-13 02:00:00
Cihadın İsa aleyhisselamın dininde bulunmamasının sebebi, Onun cihad edecek zamanının olmamasıdır.
Sual: Hıristiyanlar; “İslamiyette cihad vardır, Hıristiyanlıkta ise yoktur. Bu da, Hıristiyanlığın üstünlüğünü gösterir” diyorlar. Gerçekten böyle midir?
Cevap: Bu konuda Diyâ-ül Kulûb kitabında deniyor ki:
“İsa aleyhisselam; 'Ben şeriati yıkmaya değil, tamam etmeye geldim' buyurmuştur. Böylece, Musa aleyhisselamın şeriatinde mevcut olan cihadı da tamamlayacağını bildirmiştir. Ahd-i atik kitaplarında da cihad emrine ait pek çok âyet vardır.
Geçmiş Peygamberler de cihad ile emrolunmuşlardır. İslamiyetteki cihâd-i fî-sebîlillah, Allahü teâlânın ismini yükselterek, bütün insanları doğru yola kavuşturmak, insanları zulümden, işkenceden kurtarmak için yapılır. Hıristiyanlara sormalıdır ki, bu Peygamberlerin gazaları Allahü teâlânın indinde razı olunmuş ve helal mi, yoksa buğuz olunmuş, haram mı idi? Eğer razı olunmuş ve helal iseler, bu hâl, iddialarının doğru olmadığını isbat eder. Eğer buğuz olunmuş ve haram iseler, Davut aleyhisselam hakkındaki yazıları ile mukaddes sayılan Pavlos yalancı olmuş olur. Ayrıca, binlerce masum kimsenin kanı, bir müminin kötü bir fiilinden dolayı akıtılmış olur. Böylece, Davut aleyhisselam için, ahirette kurtuluş nasıl mümkün olabilir? Çünkü Yuhanna'nın bir âyetinde;
“Siz bilirsiniz ki, masum olan nefsi katleden hiçbir katil için, ebedî hayat yoktur” denmektedir.
Cihadın İsa aleyhisselamın dininde bulunmamasının sebebi, Onun dine davet müddeti, üç sene gibi az bir zaman olduğu için, cihad edecek zamanının olmamasıdır. Beş, on kişi ile, Roma devletine karşı cihad etmek, şüphesiz ki, mümkün değildir.
İspanyada, Al-Morafe katolik cemiyetinin mensupları, resmî olarak krallar ve devlet erkanı da hazır oldukları hâlde, Yahudilerden ve dinden döndüklerini hissettikleri zengin Hıristiyanlardan binlerce kişiyi, diri diri ateşte yakmışlardır. Bu çaresiz insanlar, aman yapmayınız diye bağırdıkça, yalvardıkça, feryad ettikçe, seyirci bulunan papazların, devlet adamlarının ve kadınların ellerini çırparak kahkaha ile güldükleri tarihlerde yazılı duruyor.
İslamiyetin zuhurundan bu zamana kadar, Hıristiyanların yaptıkları bu zulümlere benzer, Müslümanlar tarafından Hıristiyan ve Yahudilere yapılmış bir zulüm, bir tek vakıa dahi yoktur. Varsa gösterilsin.”
.İslam dininde felsefe var mıdır?
2021-12-12 02:00:00
Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimse, felsefecidir.
Sual: Felsefe ne demektir, İslam dini bir felsefe midir daha doğrusu, İslam dininde felsefe var mıdır?
Cevap: Felsefe, herhangi bir konu üzerinde insanların akıl ve mantık yolu ile incelemeler ve araştırmalarla elde ettikleri neticelere verilen isimdir. Kısaca;
“Her şeyin aslını arama ve ne için var olduğunun sebebini bulma” manasına gelir. Felsefe, Yunanca Filozofiya, "hikmet sevgisi" demektir ve derin düşünme, arama, kıyaslama ve tetkik esaslarına dayanır.
Felsefe ile meşgul olanların, hem ruh, hem de fen bilgilerinde çok derin bilgi sahibi olması gerekir. Fakat, bir insan ne kadar ilmi olursa olsun, yanlış düşünebilir veya yaptığı araştırmalardan yanlış neticeler çıkarabilir. İşte bunun içindir ki, felsefe, hiçbir zaman kesin neticeler vermez. Ayrıca her felsefenin bir de zıddı vardır. Onun için, bu karşılığı zıt görüşü de incelemek, her iki düşünceyi karşılaştırmak lazım olur. Birçok felsefi düşüncelerin zamanla değişebileceği unutulmamalıdır.
O hâlde, felsefi düşünceler, hiçbir zaman kesinlik taşımaz.
Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimse, felsefecidir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, aklın ermediği, yanıldığı yerlerde, Kur’ân-ı kerimin ışığı altında akla doğruyu gösteren yüksek insanlar da, İslam âlimleridir.
O hâlde, İslamiyette felsefe yoktur, "İslam felsefesi", "İslam filozofu" yoktur. Felsefenin üstünde olan İslam ilimleri ve felsefecilerin üstünde olan İslam âlimleri vardır. İslam âlimleri, zamanlarına kadar olan fen bilgilerini okuyup ve seksen ilmi iyi öğrendikten sonra, İslamiyetin gösterdiği yolda, kalblerini açarak, nefislerini temizliyerek, aklın erişemediği bilgilerde de, âyet ve hadislerle doğruyu bulmuşlar, hakikate varmışlardır. İslam âlimlerine filozof demek, bunları küçültmek olur. İslam âlimlerinin hiçbiri filozof değildir. Zaten filozof, İslam âlimi olamaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin felsefe ile hiç alakaları yoktur. Çünkü onlar, felsefecilerden çok yüksektirler.
Ehl-i sünnet âlimlerine göre, İslam bilgilerinin ölçüsü, sadece insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan yani manaları açık olan âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir.
.Altın ve gümüş kap kullanmak
2021-12-11 02:00:00
Kadın ve erkeğin altın ve gümüş kap ile yemesi, içmesi, her türlü kullanması tahrimen mekruhtur.
Sual: Altından veya gümüşten imal edilmiş tas ve tabakların kullanılmasında bir mahzur var mıdır?
Cevap: Kadın ve erkeğin altın ve gümüş kap ile yemesi, içmesi, her türlü kullanması tahrimen mekruhtur. Altın ve gümüş kaşık, saat, kalem, abdest ibriği, bıçak, sandalya ve benzeri şeyleri kullanmaları da böyledir. Bunları kendi bedeni için kullanmayıp, başka yerde kullanmaları caiz olur. Mesela yağı, balı gümüş bıçakla ekmeğe sürmek ve bu ekmeği eli ile yemek caizdir. Altın kaptaki ilacı başına dökmek haramdır. Fakat, buradan eline döküp, elindekini başına sürmek caizdir. Fakat, suyu ve ilacı kullanmak için, önceden bu kaplara koymak caiz değildir. Gümüş tastan çorbayı tahta kaşıkla alıp yemek caiz olmaz. Çünkü tas, zaten kaşıkla kullanılır. Gümüş tüpteki merhemi ele sıkıp, el ile başa sürmek de böyledir. İbrikteki suyu ele döküp, yüzü yıkamak da böyledir. Mevlitlerde, gümüş kaptan avuca gül suyu serpip, avucu yüze, elbiseye sürmek de, böyle caiz değildir.
Sual: Kasaplardan satın alınan etlerin yenmesinde, şüphe etmek ve bunların mahiyetini araştırmak gerekir mi?
Cevap: Müslüman kasaptan satın alınan bir etin, nasıl kesildiği bilinmiyorsa, helal olmak ihtimali varsa, yani kesenler Müslüman ve mürtet karışık ise, yemek caiz olur. Haram olduğu, görerek veya adil bir Müslümanın haber vermesi ile anlaşılarak bilinirse, yememelidir. Fakat, sorup araştırmak lazım değildir. Müslümandan satın alınan şüpheli eti yemeli, vesvese etmemelidir.
Sual: Necis, pis şeyleri yiyen hayvanların etini yemenin ve sütünü içmenin mahzuru var mıdır?
Cevap: Tezek ve başka necis şeyleri yiyen hayvanın eti kokarsa, yanına yaklaşınca pis koku gelirse, eti, sütü ve teri necis olup, yemesi mekruhtur. Temiz şey ile beslenip, pis kokusu kalmazsa caiz olur. Bunun için, tavuk üç gün, koyun dört, deve ve sığır on gün hapsolunur denildi. At eti ve sütü temizdir, helaldir. Nesli azalmaması için, mekruh denildi. Yabani eşek eti ve sütü helaldir.
Sual: Altından ve gümüşten yapılmış olan her türlü süs eşyasını, kadınların kullanmasında bir mahzur var mıdır?
Cevap: Altın ile gümüşü süs olarak takmak yalnız kadınlara helaldir. Fakat, bunları mesela, parmağındaki yüzüğünü mahrem olmayan erkeklere göstermeleri haramdır.
.İcâzet ve hilâfet ne demektir?
2021-12-10 02:00:00
İcâzet ve hilâfet, taliplerin kalblerine ihlas yerleştirmesi için, olgun birisine izin vermek demektir.
Sual: Tasavvuf kitaplarında, icazet aldı, halifesi oldu gibi tabirler geçiyor, ne demektir bunlar?
Cevap: İcâzet ve hilâfet, taliplerin kalblerine ihlas yerleştirmesi için, olgun birisine izin vermek demektir. Kendisine izin verilen zata Halife veya Vesile denir. Kendisine izin verilecek zatın bâtınının yani kalbi ve diğer dört latîfesinin nisbete ve hâllere kavuşmuş olması, kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması ve sabır, tevekkül, kanaat, rıza, teslim sahibi olması, dünyaya düşkün olmaması lazımdır. Bu yüksek mertebe, ancak Selef-i sâlihîne uymakla ele geçebilir. Eshab-ı kiram ile Tabiin-i ızama Selef-i sâlihîn denir. Üçüncü ve dördüncü asırlarda gelen islam âlimlerine, Halef-i sâdıkîn denir. Bu hâller ve keyfiyetler kalbde hasıl olmadan, vaaz etmesi için izin vermek haramdır. Tasavvuf büyüklerinin yolunu bozmak olur. Birisini mağrur yapmak, kendini beğenmesine sebep olmak, bir talibi acemi ellere düşürerek mahrum etmek, akla da, İslamiyete de uygun değildir. Zamanımızda hakiki tarikat, mürşid, mürid, şeyh yok gibidir. Vardır diyenlere, şeyh olduğunu söyliyenlere inanmamalıdır. Sahte şeyhlerin, cahil tarikatçıların tuzaklarına düşmemek için uyanık olmalıdır.
Sual: Yemeyi, içmeyi terk etmek, dinen uygun mudur?
Cevap: Yemeyip, içmeyip, açlıktan, susuzluktan ölen, günaha girer. Hâlbuki, ilaç almayıp ölen, günaha girmez. Namazı ayakta kılacak ve oruç tutacak kadar gıda almak farzdır. Doyuncaya kadar yiyip içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek haramdır. Yalnız sahurda ve misafiri utandırmamak için haram olmaz. Çeşitli meyve, tatlı yemek, içmek caiz ise de, vazgeçmek iyidir. Sofrada, lüzumundan fazla, çeşitli yemekler bulundurmak israftır. İbadete kuvvetlenmek ve misafir için bulundurmak, israf olmaz. Lüzumundan fazla ekmek bulundurmak da böyledir.
Sual: İlaç diye satılan tiryak nedir, neden yapılmıştır, kullanmak caiz midir?
Cevap: Tiryak, afyon demektir. Afyona alışmış olanlara tiryaki denir. Eski Yunan hekimlerinin, zehirlenmelere karşı yaptıkları bir ilaca da denir. İçinde afyon, yılan eti ve ispirto vardır. Tiryak denilen ilaçta, yılan eti, ispirto varsa, içmesi haram, satması caizdir. Bunların bulunduğu bilinmiyorsa, içmek de caiz olur.
.Besmelesiz kesilen hayvanın eti
2021-12-09 02:00:00
Kasten, yani bilerek besmele çekmeden kesilen hayvanın etini yemek haramdır.
Sual: Besmelesiz kesilen ve gayr-i müslimlerin kestikleri hayvanların eti yenir mi?
Cevap: Kasten, yani bilerek besmele çekmeden kesilen hayvanı ve besmelesiz tutulan av hayvanını, kitapsız kâfirlerin, mürtetlerin kestiği, avladığı hayvanı yemek haramdır. Böyle tutulan balığı yemek haram değildir. Kesmeyip de, bir yerine bıçak saplayarak, ensesine ve alnına vurarak veya boğarak yahut ilaçlıyarak, elektrikleyerek öldürülen kara hayvanları, leş olur. Bunları yemek haram olur.
Kitaplı kâfirlerin, kendi kitaplarına göre ve kendi dilleri ile Allahü teâlânın ismini söyleyerek kestiklerini, kadının, çocuğun ve cünüb olanın kestiğini yemek caizdir. Besmele çekmesi unutularak kesileni ve avlananı yemek caizdir. Şafii mezhebinde Besmelesiz kesileni yemek de caizdir. Maliki mezhebinde, Besmelesi unutulan da yenmez.
Besmele ile gönderilen av köpeğinin ve doğan kuşunun yakalayıp, ısırarak yaralayıp öldürdüğü av hayvanı yenir. Diri getirdikleri av hayvanını kesmek lazımdır. Köpeğin, yaralamayıp boğduğu ve yaralayıp etinden yediği av, yenmez.
Sual: Kaplumbağa, yılan, kurbağa gibi hayvanları yemek uygun mudur?
Cevap: Avını köpek dişi ile veya pençesi ile yakalayan hayvanın etini yemek haramdır. Karada, suda yaşayan haşeratı yemek, helal değildir. Mesela, kertenkele, kaplumbağa, yılan, kurbağa, arı, pire, bit, sinek, akrep, midye, yengeç ve fare, köstebek, kirpi, sincap yemek helal değildir.
Sual: Denizde, gölde, nehirde yakalanan her balık yenir mi?
Cevap: Avlanılan, yakalanan her balığı yemenin helal olduğu, Mâide suresinde bildirilmektedir. Su içinde kendiliğinden ölüp, karnı üst tarafta duran balık yenmez. Ağ, saçma, ilaç ve sarsıntı ile ölen her balık yenir.
Sual: Yağmur ve eriyen kar suları ile abdest alınabilir mi ve böyle sularla necaset temizlenebilir mi?
Cevap: Yağmur, kar, dolu suyu, deniz, nehir, kuyu, göl, menba, kaynak sularına, 'Mutlak su' denir. Bu sularla, hem abdest, gusül alınır, hem de her türlü necaset temizlenir.
Sual: Namazın son oturuşunda Ettehıyyâtü duasını okumanın rüku ve secdelerde bir miktar durmanın hükmü nedir?
Cevap: Son rekatta otururken, Ettehıyyâtü okumak, rükuda ve iki secdede sübhânallah diyecek kadar hareketsiz durmak vacip, daha çok durmak sünnettir.
.İtikadı bozuk olan, cehenneme gider
2021-12-08 02:00:00
Müslümanların 73 fırkaya ayrılacaklarını Peygamber Efendimiz haber vermiştir.
Sual: İtikadında, iman ve inanışında bozukluk olanlar, cehennemde sonsuz olarak mı kalırlar?
Cevap: Müslümanların 73 fırkaya ayrılacakları Peygamber Efendimiz tarafından haber verilmiştir. Nitekim hadis-i şerifte;
(Benî İsrâil yetmişiki millete ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç millete ayrılacaktır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidecek, yalnız biri kurtulacaktır. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır) buyuruldu.
İsrâil oğulları, Yahudiler, dinde yetmişiki fırkaya ayrıldı, Müslümanlar da, dinde yetmişüç fırkaya yani çok fırkalara ayrılacaktır. Bunların hiçbiri kâfir değil ise de, cehennemde uzun zaman kalacaklardır. Çünkü “Yalnız Benim ve Eshâbımın itikadında olan ve bizim gibi ibadet eden fırkası Cehenneme girmeyecektir” buyurulmuştur.
İtikat bilgilerinde ictihat ederken, Resulullah Efendimizin ve Eshâb-ı kiramın itikatlarından ayrılan din âlimleri, dinde zaruri ve söz birliği ile bilinen itikattan ayrılırlarsa, kâfir olurlar. Bunlara Mülhid denir. Bunların müşrik oldukları, Bahrde ve Hindiyyede yazılıdır. Zaruri ve söz birliği ile bildirilmemiş olan itikattan ayrılırlarsa, kâfir olmazlar, itikatta bidat sahibi olurlar. Bunlara Ehl-i kıble de denir.
Amel ve ibadet bilgilerinde ictihat ederken de, zaruri ve söz birliği ile bilinen ibadetlere inanmayan kâfir olur. Fakat, zaruri ve söz birliği ile bildirilmemiş olan ibadetlerden ayrılan âlimler, eğer müctehid iseler, sevap kazanırlar. Müctehid değilseler, amelde bidat sahibi, mezhepsiz olurlar. Çünkü müctehid olmayanın ictihat etmesi caiz değildir. Bunun, bir müçtehidin mezhebini taklit etmesi lazımdır. Hadis-i şerifte;
(Lâ ilâhe illallah diyen kimseye, günah işlediği için kâfir demeyiniz! Buna kâfir diyenin kendisi kâfir olur) buyuruldu.
İitikâdı bozuk olmadığı için, cehenneme girmeyecek olan kimse, yaptığı günahlar sebebi ile Cehenneme girebilir. Eğer salih yani günahına tövbe etmiş yahut af veya şefaate kavuşursa, cehenneme hiç girmez. Zaruri olarak yani cahillerin de bildiği ve söz birliği ile bildirilmiş olan bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, lâ-ilâhe illallah dese ve her ibadeti yapsa, her günahtan da sakınsa bile, buna lâ-ilâhe-illallah ehli ve ehl-i kıble denmez.
.İbadetlerin, önemine göre dereceleri
2021-12-07 02:00:00
İbadetlerin en kıymetlisi ve en efdali, haramlardan sakınmaktır.
Sual: Dinimizde, emirleri yapmak ve yasaklardan sakınmak konusunda öncelik nasıldır, bunların kendilerine göre bir sırası var mıdır?
Cevap: İslam dininde ibadetlerin, önemine göre dereceleri vardır ve şöyledir:
Birinci derece: İbadetlerin en kıymetlisi ve en efdali, haramlardan sakınmaktır. Haramı gördüğü zaman, yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ iman ile doldurur. Bir kimse, haram işlemeye niyet eder ve o haramı işlemezse, ona günah yazılmaz. Haram işlemek, Allahü teâlâya karşı gelmek olduğundan, ondan sakınmak da, ibadetlerin en efdali olmuştur. İslam dininde, hiç kimse, günah ile veya kâfir olarak doğmaz. Zaten, bunu akıl da kabul etmez.
İkinci derece: Farzları yapmaktır. Farzların terki büyük günahtır. Allahü teâlânın yapınız diye emrettiği şeylere farz denir. Farzları yapmak, çok kıymetlidir. Hele farzların unutulduğu, haramların yayıldığı bir zamanda, farzları yapmak, daha çok kıymetlidir. Farzları yapanlara büyük ecir ve mükafatlar vardır.
Üçüncü derece: Tahrimi mekruhlardan, yani harama yakın mekruhlardan sakınmaktır. Tahrimi mekruhlardan sakınmak, vacipleri yapmaktan daha kıymetlidir.
Dördüncü derece: Vacipleri yapmaktır. Vacipleri yapmak da, farz kadar olmasa bile, çok sevaptır. Vacipler, farz olup olmaması şüpheli olan ibadetlerdir.
Beşinci derece: Tenzihî mekruhlardan sakınmaktır. Tenzihî mekruh demek, helale yakın olan mekruhlar demektir.
Altıncı derece: Müekked sünnetleri yapmaktır. Sünnetleri terk etmek, günah değildir. Özürsüz devamlı terk etmek ise, küçük günahtır. Sünneti beğenmemek ise küfürdür.
Yedinci derece: Nafileler ve müstehaplardır. Nafileleri yapıp yapmamakta Müslümanlar serbesttirler. Yapmayana, terk edene ceza olmadığı hâlde, iyi niyetle yapana ecir ve mükafat vardır.
Sual: Kaza, adak ve nafile oruç tutarken, bunları bile bile bozunca da, ramazan orucunda olduğu gibi keffaret gerekir mi?
Cevap: Kaza, adak ve nafile oruçları tutarken, bilerek de bozulsa bunlar için keffaret yapılmaz.
Sual: Ramazan ayında, sadece kazayı gerektiren bir şeyi, birkaç defa yapınca keffaret de mi gerekir?
Cevap: Ramazanın bir gününde, kaza lazım olan bir şey yaparak orucunu bozan kimse, başka gününde de bu şeyi bilerek yine yaparsa, keffaret de lazım olur.
.İnsanlardan yiyecek, giyecek istemek
2021-12-06 02:00:00
Aç veya hasta olanın, oturacak evi olsa da, yiyecek istemesi caizdir.
Sual: Aç, susuz olan bir kimse, başkalarından yiyecek, içecek ve başka temel ihtiyaçlarını isteyebilir mi?
Cevap: Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin ve hiç yiyeceği yok ise de, sağlam, çalışacak, ticaret edecek hâlde olan kimsenin, yiyecek, içecek veya bunları almak için para istemesi, dilenmesi haramdır. Bunun varlığını bilerek, istediğini vermek de haramdır. İstemeden verilmesi ve verileni alması caizdir. Bu kimsenin yiyecek, içecekten başka ihtiyaçlarını mesela, elbise, ev eşyası, kira paraları istemesi caiz olur. Aç veya hasta olanın, oturacak evi olsa da, yiyecek istemesi caizdir. Bir günlük yiyeceği olan, olmasa da, çalışabilecek hâlde olan kimse, ilim öğrenmekle veya öğretmekle meşgul ise, yiyecek istemesi, yine caiz olur. Parasını harama sarf edene ve israf edene sadaka verilmez.
Sual: Bir fakire, onu dinen zengin edecek miktarda zekât vermek uygun olur mu?
Cevap: Fakirin, hiç olmazsa, bir günlük ihtiyacını karşılayacak kadar vermek müstehaptır. Borcu olmayan ve çoluk çocuğu bulunmayan fakire, nisap miktarı veya malını nisap miktarına tamamlayacak kadar zekât vermek mekruhtur. Çoluk çocuğu olan fakire, bunların her birine bölünce, nisap miktarı düşmeyecek kadar, çok zekât vermek caizdir. Zekâtı, fakir olan kardeşe ve hala, amca, dayı ve teyze gibi yakın akrabaya vermek daha sevaptır. Yakınları muhtaç iken, başkalarına verirse, sevabı olmaz
Sual: Bir kimsenin, zekâtını, bulunduğu yerdeki fakirlere vermeyip de, başka şehir veya yerdeki fakirlere göndermesinin, vermesinin dinen mahzuru olur mu?
Cevap: Zekâtı başka şehre göndermek mekruh ise de, akrabaya vermek için veya kendi şehrinde fakir Müslüman bulamazsa, başka şehre göndermek caizdir. Zekâtı, borcu olana vermek, fakire vermekten daha iyi olduğu Bezzâziyye fetvasında yazılıdır. Malını israf edene, haramda kullanana zekât vermenin layık olmadığı Dürr-i Yektâda yazılıdır.
Sual: Zengin olup alacaklarını alamayan ve sıkıntıya düşen bir kimse, zekât alabilir mi?
Cevap: Alacaklarını ve malını eline geçiremeyen, elindeki bononun ödeme zamanı gelmeyen zengin kimse, faizsiz ödünç veren kimse bulamazsa, ihtiyacı kadar, zekât alabilir. Malı eline geçtiği zaman, almış olduğu zekâtı da, fakirlere dağıtmaz.
.Namaz, ibadet-i bedeniyyedir
2021-12-05 02:00:00
Namaz, bedenle yapılan bir ibadet olduğundan, başkası yerine kılınamaz.
Sual: Bir kimse, kılmadığı namazları, para verip başkasına kıldırabilir mi veya kılmadığı namazlar için, oruçta olduğu gibi fakirlere fidye, para verebilir mi?
Cevap: Namaz, İbâdet-i bedeniyye yani bedenle yapılan bir ibadet olduğundan, başkası yerine kılınamaz. Herkesin kendi kılması lazımdır. Ağır hasta ve çok ihtiyar olan kimse, namaz yerine fakire fidye, para veremez. Hâlbuki, oruç yerine fidye vermesi lazımdır. Halebî-i kebîrde deniyor ki:
“Özürlü ve özürsüz olarak namazı terk edenin, bunun farzını kaza etmesi lazımdır. Yalnız Hanbeli mezhebinde, namazı özürsüz terk eden mürted olacağı için, namazını kaza etmesi lazım olmaz. Önce, küfürden tövbe etmesi lazım olur. Namaz kılmak, farz olduğu için, inanmayan kâfir olur. İnanıp da, terk eden, yani özürsüz kılmayan fasık olur. Kitap, sünnet ve icma ile açıkca bildirilmiş olan farzların hepsi böyledir. İctihat ile anlaşılmış farzlara Mukayyed denir. Bunlara inanmayan kâfir olmaz.” Bunlara da ehemmiyet vermeyen, aklına uyup, müctehidin hükmünü beğenmeyen kâfir olur. Dürr-ül-muhtârda buyuruluyor ki:
“Farz namazı, özrü olmadan, vakti geçtikten sonra kılmak, yani kazaya bırakmak haramdır.”
Câmi-ul-ezherin Cameroun cumhuriyyetindeki mümessili, üstâz İbrâhîm Muhammed Neşât, İslam kültürü kitabında diyor ki:
“Namazı bilerek terk etmenin büyük günah olduğunu ve farzları hemen kaza etmenin farz olduğunu, cumhûr-ı ulemâ bildirmektedir. İbni Teymiyye, namazı amden, bilerek terk edenin kaza etmesi lazım değildir. Kaza kılması sahih olmaz. Çok nafile kılması, çok hayrat, hasenat ve istiğfar yapması lazım olur dedi. Dahâ önce İbni Hazm da, uzun yazıları ile böyle uygunsuz fikirler ortaya atmıştı.”
İbni Teymiyye ve İbni Hazm, hükmü şüpheli olan âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri tevil ettiler. Yani, yanlış manalar vererek, Ehl-i sünnetten ayrıldılar. Böylece, hayırlı işlerin, namaz yerine geçeceği sapıklığını da körüklemiş oldular. İslamiyette açtıkları yaraların en zararlı olanlarından biri de, maalesef bu olmuştur.
Sual: Kazaya kalan namaz ve oruçları, hemen kaza etmek gerekir mi?
Cevap: Vaktinde kılınmamış namazları acele kaza etmek lazımdır. Vaktinde yapılmayan Secde-i tilâvet ve oruç kazası, acele değildir, gecikirse günah olmaz.
.İbadetler, cennete gitmek için midir?
2021-12-04 02:00:00
İslam dini, ilmin ta kendisidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak İslam düşmanlığına alamettir!
Sual: Müslümanların yaptığı ibadetleri, cennet nimetlerine kavuşmak için yaptığını söyleyen dinde reformculara ne denebilir?
Cevap: Reformculardan Ahmed Midhat Efendi de, Nizâ-ı ilm ve din, yani ilim ve dinin çekişmesi ismindeki kitabında, imanın şartı olan kıyamette dirilmek bilgisini gözden düşürmeye çalışırken, cennetin yiyeceklerini, içeceklerini, açgözlülüğü ve maddeciliği okşayan birer hile saymaktadır. Hâlbuki, kendisi ilim ile dini ayırarak hile yapmaktadır. İslam dini, ilmin ta kendisidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak İslam düşmanlığına alamettir. Dünyada bu zevklerin peşinde koşan ve din âlimlerini, dinî vazifelerin, bu dünya zevkleri için yapılması lazım olacağını bildirmedikleri için kötüleyen ve insanların, her şeyden daha cazip, daha tatlı olan bu dünya zevklerine kavuşmak için ibadete sarılacaklarını söyleyen dinde reformcuların, bu zevklerin cennette bulunmasına karşı koymaları, İslamiyete leke sürmek istediklerini açıkça göstermektedir. İslam âlimlerinin, Müslümanları cennet nimetlerine kavuşmak ve cehennem azabından kurtulmak için ibadete sarılmalarına çalışmalarını taşlayan böyle ve benzeri sözler çok görülmüştür.
Sual: İmanı, inanmayı kabul etmeyenler, insandaki inanma duygusunu da kabul etmiyorlar mı, bunu da mı reddediyorlar?
Cevap: İslamiyetin meydana çıktığı Arabistan yarımadasında, putlara, heykellere tapılıyordu. Fikirler, çok tanrının varlığına saplanmış idi. İslamiyet bunun için, şirkin kötülüğü üzerinde çok durmuştur ve bunun için, Müslüman olmak, Kelime-i tevhîd ile başlamıştır. İnsanlar yaratılışta din hissine maliktir. Bunun için, Allaha inanmayan kimse, ruh hastası, psikopat demektir. Böyle kusurlu insanlar, büyük manevi bir destekten mahrum olup, pek acınacak bir hâldedirler. Avrupa fikir adamlarından birinin; “Dindarlık büyük bir saadettir. Fakat ben bu saadete kavuşamadım” dediği gibi, bizdeki dinde reformculardan Tevfîk Fikret de, Târîh-i Kadîm adını verdiği manzum bir eserinde, Müslümanlık ile ve iman sahibi olmakla alay ettiği hâlde, şairlik ruhundan fışkıran ve önü alınamayan şu şiirinde imanlı olma ihtiyacını da bildirmiştir:
Bu yalnızlık, bu bir gurbet ki, benzer gurbet-i kabre,
İnanmak! İşte âğûş-i rûhânî, o gurbette.
.Allahü teâlâ için darılmak
2021-12-03 02:00:00
Hicr, menetmek, dostluğu bırakmak, dargın olmak demektir.
Sual: Günah işleyenlere karşı mesafeli durmak, darılmak, dinimiz açısından uygun olur mu?
Cevap: Hicr, menetmek, dostluğu bırakmak, dargın olmak demektir. Günah işleyene, ona nasihat olması niyeti ile hicr eylemek, caizdir, hatta müstehaptır. Bu hâl, Allahü teâlâ için darılmak olur. Hadis-i şerifte; (Amellerin, ibadetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahtır) buyuruldu. Hubb-i fillah, Allahü teâlâ için sevmek demektir. Buğd-ı fillah ise, Allahü teâlâ için sevmemek, dargın olmak demektir. Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama;
-Benim için ne yaptın? buyurunca;
-Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, ismini çok zikreyledim, diye arz edince, Allahü teâlâ;
-Namaz, sana burhandır, kötü iş yapmaktan korur. Oruç, kalkandır, Cehennem ateşinden korur. Zekât da, mahşer yerinde gölge verir, sana rahatlık verir. Zikir, mahşerde karanlıktan kurtarır, ışık verir. Benim için ne yaptın? buyurdu.
-Ya Rabbi! Senin için olan işin ne olduğunu bana bildir, diye yalvarınca;
-Ya Musa! Dostlarımı sevdin mi, düşmanlarımdan kesildin mi? buyurdu. Musa aleyhisselam, Allahü teâlânın en çok sevdiği ibadetin, hubb-i fillah ve buğd-ı fillah olduğunu anladı.
Günah işleyeni, kabahat yapanı uzun zaman hicr eylemek caizdir. Ahmed bin Hanbel hazretlerinin haramdan geldiği bilinen hediyeyi kabul ettikleri için amcasını ve oğullarını hicr eylediği meşhurdur. Resulullah efendimiz, Tebük gazasına gelemeyen üç kişiyi hicr eylemiştir.
Sual: Bütün Peygamberlerin iman ve ibadet olarak bildirdikleri hep aynı mıdır?
Cevap: Bütün Peygamberler, hep aynı imanı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere iman etmeyi istemişlerdir. Fakat, dinleri, yani kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lazım olan şeyleri başka başka olduğundan, Müslümanlıkları da ayrıdır.
Sual: İnsanlara maddeten yardım eden, hayır yapan kimse, zekât vermiş gibi ibadet sevabı alabilir mi?
Cevap: İhlas ile, yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak ve sevap kazanmak niyeti ile, farzları, sünnetleri yapmaya ve haramlardan, mekruhlardan kaçınmaya, yani ahkam-ı islamiyyeyi, İslamiyetin hükümlerini yerine getirmeye ibadet etmek denir. Niyetsiz, ibadet olamaz. Önce iman etmek, sonra İslamiyeti öğrenmek ve yapmak lazımdır.
.İnsan için "yarattı" demek!
2021-12-02 02:00:00
Her şeyi yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı yoktur.
Sual: Yaratmak kelimesini, Allahü tealadan başkası için kullanmak imanı tehlikeye sokar mı?
Cevap: Müslümanların yetmişiki bid'at fırkasından Mu'tezile, insan kendi işinin hâlıkıdır, yaratanıdır dedi. Bunlar, bu yanlış inanışı, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları için, kâfir olmuyor ise de, doğrusunu kabul etmedikleri için, bir müddet Cehennemde kalacaklardır. Fakat âyetten, hadisten, dinden, imandan haberi olmayanların, devlet ve saltanat sahiplerine yaltaklanmak, teveccüh kazanmak için, "yarattın" demeleri küfür olur.
Allahü teâlâdan başkasına, "yarattı" demek, çok tehlikelidir. Her şeyi yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı yoktur. Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, her şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Böylece, madde âlemine ve sosyal hayata düzen vermektedir. Sebepsiz yaratsaydı, âlemdeki bu nizam, bu düzen olmazdı.
Mikroplar hastalığa, bulutlar yağmura, güneş hayata, katalizörler birçok kimya reaksiyonlarının hızlanmasına ve hayvanlar, bitkisel maddelerin et, süt, bal hâline gelmelerine, yapraklar organik maddelerin sentezine sebep oldukları gibi, insanlar da, uçak, otomobil, ilaç, elektrik motorlarının ve daha nice şeylerin yapılmasına sebep olmaktadır. Bütün bu sebeplere kuvvet, tesir veren Allahü teâlâdır. İnsanlara fazla olarak akıl ve irade de vermiştir. Sebeplere "yaratıcı" demek doğru olamaz. Böyle olduğu Kelime-i temcîd yani “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” diyerek çok güzel anlatılmaktadır. Şiiler de, günahları insanlar yaratıyor; Allah yalnız iyilik yaratır diyorlar.
Sual: Dört rekatlık namazın ikinci rekatında, son tahıyyat zannederek, iki tarafa selam verdikten hemen sonra kalkıp ikinci rekatı secde-i sehv ile tamamlayan kimsenin namazı sahih olur mu?
Cevap: Olur.
Sual: Se'âdet-i Ebediyye'de Maliki ve Şafii mezheblerinde selam vermenin farz olduğu bildiriliyor. Bu mezheblerden birini taklid eden Hanefî, dört rekatlık namazın ikinci rekâtında unutup iki tarafa selam verince dört rekat kılacağını hatırlayıp hemen kıyama kalkıp namazına devam etmesi caiz olur mu?
Cevap: İki tarafa selam verince namazı tamam olur. Tekrar kılar.
Sual: Namazda göğsü kıbleden çevirmek namazı bozar mı?
Cevap: Özürsüz, göğsü kıbleden çevirmek namazı bozar.
.Bozuk itikat, küfür müdür?
2021-12-01 02:00:00
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe ve imâm-ı Şâfi'î, Ehl-i kıble olana kâfir denilmez, buyurdular.
Sual: İtikadı bozuk olan yetmişiki fırkada olanlar, itikatları bozuk olduğu hâlde yine Müslüman mıdırlar?
Cevap: Bu konuda Milel-nihâl kitabının tercümesinde deniyor ki:
“İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe ve imâm-ı Şâfi'î, Ehl-i kıble olana kâfir denilmez buyurdular. Bu sözün manası, Ehl-i kıble olan, günah işlemekle kâfir olmaz demektir. Yetmişiki fırka âlimleri ve bunların yollarında olanlar, Ehl-i kıbledirler. İctihâd yapılması caiz olan açıkça anlaşılamayan delillerin tevillerinde yanıldıkları için, bunlara kâfir denilmez. Fakat, zaruri olan ve tevâtür ile bildirilmiş olan din bilgilerinde ictihâd caiz olmadığı için, böyle bilgilere inanmayan, söz birliği ile kâfir olur. Çünkü, bunlara inanmayan, Resûlullaha (sallallahü aleyhi vesellem) inanmamış olur.
İman demek, Resûlullah sallallahü aleyhi vesellemin Allahü teâlâ tarafından getirdiği, zaruri olarak bilinen bilgilere inanmak demektir. Bu bilgilerden birine bile inanmamak küfür olur. İnanmamayı gösteren her söz ve her iş, ister şaka olarak, isterse gönülden olmayarak olsun, küfür olur. Zorlanarak veya yanılarak olursa, küfür olmaz.”
Sual: Üzerinde Kâbe, cami resmi bulunan seccadelerde namaz kılmak uygun mudur?
Cevap: konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:
“Üzerinde yazı, hatta bir harf bulunan kâğıdı, örtüyü, seccadeyi yere koymak, yere sermek tahrimen mekruhtur. Bunları her ne için olursa olsun kullanmak ve yere sermek, hakaret etmek olur. Hakaret etmek için sermek veya kullanmak küfür olur. Duvara yazmak, yazıyı asmak caiz olur denildi.”
Buradan anlaşılıyor ki, üzerinde Kâbe, cami resmi veya yazı bulunan seccadeleri namaz kılmak için yere sermek caiz değildir. Bunları zinet, süs için duvara asmak caiz olur.
Sual: Vefat eden kimsenin kefenini kimin alması gerekmektedir?
Cevap: Sünnet miktarı kefen, meyyitin malından alınır. Borcundan, vasiyetinden ve mirasından önce, kefen parası ayrılır. Malı olmayan meyyitin kefenini, nafakasını vermek vacib olan akrabası, miras miktarları hesabı kadar ortaklaşa alır. Nitekim, diri iken nafakasını da miras miktarları nisbetinde verirler. Fakat, oğulları ve kızları varsa, bunlar müsavi, eşit miktarda verir. Çünkü, çocukların nafaka vermesi, mirasa göre olmayıp, müsavi, eşit miktardadır.
.
|
İnsan hasta olmamaya dikkat etmelidir
2021-11-30 02:00:00
"Allahü teâlâ, her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız, ölüme çare yokur."
Sual: Bir hastalığa yakalanan kimsenin, doktor, ilaç gibi maddi sebeplerin yanı sıra, dininin bildirdiği manevi sebeplere yapışmasının faydası olur mu?
Cevap: İnsan hasta olmamaya dikkat etmelidir. Bunun için de, İslamiyete uygun yaşamak lazımdır. İslamiyete uymakta gevşek davranarak, hasta olan kimse, ilaç almalı, perhiz etmeli ve fakirlere sadaka nezretmeli, adakta bulunmalı ve sık sık sadaka vermelidir.
Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, her şeyi sebeple yaratır. Bir şeye kavuşmak için, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapmak lazımdır. Her şeyin yaratılmasında müşterek, ortak olan manevi sebep, sadaka vermek, yetmiş kerre, "Estagfirullah min külli mâ kerihallah" duasını okumaktır. Bu iki manevi sebep, maddi sebepleri bulmaya da yardım eder. Peygamber efendimiz;
(Allahü teâlâ, her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız, ölüme çare yokur)
(Hastalıkların başı, çok yemektir. İlaçların başı, perhizdir)
(Hastalarınızı, sadaka vererek tedavi ediniz!) buyurdu.
Sual: Cenazeyi yıkamak için cenaze sahibinden para almak veya istemek, dinen uygun olur mu?
Cevap: Cenazeyi parasız yıkamak çok sevaptır. Para istemek caiz ise de, parasız yıkayan başkası yok iken para istemek caiz olmaz. Cenaze taşımak, kabir kazmak ücreti de böyledir.
Sual: Yemek yerken, elini veya ağzını ekmeğe silmenin bir mahzuru olur mu?
Cevap: Tuzluğu, tabağı ekmek üstüne koymak, elini, bıçağı ekmeğe silmek mekruhtur. Bu ekmek yenirse, mekruh olmaz.
Sual: Suda boğularak ölen bir kimsenin cesedini tekrar yıkamak gerekir mi?
Cevap: Suda boğulan bir kimsenin cesedi de, üç kerre yıkanır veya yıkamak niyeti ile, suda üç kerre hareket ettirilir. Yağmurda cesedi ıslanan kimse de yıkanır. Meyyiti yıkamak, her dinde vardı. Âdem aleyhisselamı melekler yıkadı ve;
(Ölülerinizi böyle yıkayınız) dediler.
Sual: Malı olan bir kimsenin, bu malı çocuklarına miras bırakması mı yoksa hayatta iken hayır yerlerine, salih kimselere vermesi mi daha faziletlidir?
Cevap: Çocukları fasık olanın, günahlara dalanın, miras bırakmayıp, salihlere, dinin bildirdiği hayır yerlerine vermesi efdaldir. Çünkü, çocuklarının günah işlemesine yardım etmemiş olur. Fasık yani açıkça günah işleyen çocuğa da, nafakadan fazla yardım yapmamalıdır.
.Yemeğe Besmele ile başlamalı
2021-11-29 02:00:00
Yemeye ve içmeye başlarken, Besmele okumalıdır, sonunda da Elhamdülillah demelidir.
Sual: Yemek yemeye veya su içmeye başlarken Besmele okumak, dinimizin emri veya tavsiyesi midir?
Cevap: Yemeye ve içmeye başlarken, Besmele okumalıdır. Yemek ve içmek sonunda Elhamdülillah demelidir. Bunları söylemek, yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak, sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir. Resûlullah efendimizin yemekten sonra okuduğu ve okunmasını emrettiği dualar, Şir'at-ül-islâm şerhinde ve Mevâhib-i ledünniyyede yazılıdır.
Sual: Yemekten önce ve sonra el yıkarken, gençler ve yaşlılar arasında bir öncelik sırası var mıdır?
Cevap: Yemekten evvel el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkar.
Sual: Yemekten sonra elleri yıkamayıp sadece kâğıtla silmenin dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Yemekten sonra elleri kâğıda silmek caiz olmadığı, Fetâvâ-yı Hindiyyede yazılıdır.
Sual: Yemeğe başlarken, sofrada bulunanlara hatırlatmak için Besmele yüksek sesle söylenebilir mi?
Cevap: Yemeğe başlarken sofradaki herkese hatırlatmak için Besmele, yüksek sesle söylenebilir.
Sual: Yemek yemeden önce elleri yıkadıktan sonra, havlu ile elleri kurulamanın mahzuru olur mu?
Cevap: Yemekte önce el yıkanınca kurulanmaz. Yemekten sonra yıkayınca bezle silip kurulanır. Yemekten önce el yıkarken ağzı da yıkamak sünnet değildir. Fakat cünübün, ağızını yıkamadan yemesi mekruh olup, hayız hâlindeki hanımın mekruh değildir.
Sual: Vücutları parçalanarak ölenler oluyor. Bunlardan bazısının sadece elleri veya ayakları bulunabiliyor. Bu hâldeki ceset parçalarını da gömmeden önce yıkamak gerekir mi?
Cevap: İnsanın yalnız başı veya bedenin yarısı ele geçerse, yıkanmaz ve namazı kılınmaz, öylece gömülür. Bedenin yarıdan fazlası, başı olmasa bile veya bedenin yarısı ve başı bulunursa, yıkanır ve namazı kılınır.
Sual: Bir yerde, toplu ölüm sebebiyle Müslüman cenazeler ile gayr-i müslim cenazeler karışmış ise, bunların yıkanması, cenaze namazlarının kılınması nasıl olur?
Cevap: Müslüman ve kâfir cenazeleri karışık, alametleri yok ve çoğu da Müslüman ise, hepsinin namazı kılınır. Hepsi Müslüman mezarlığına gömülür. Müsavi, eşit sayıda veya azı Müslüman ise, hepsi yıkanır, kefenlenir, namazları, Müslüman olanları niyet edilerek kılınır. Hepsi kâfir mezarlığına gömülür.
.Farzı yapmayanın imanı gider mi?
2021-11-28 02:00:00
Farzlara önem verip, tembellikle yapmayan kimsenin imanı gitmez.
Sual: Dinimizin emrettiği farzlardan birini tembellikle yapmayan kimsenin imanı gider mi?
Cevap: Farzlara ehemmiyet verip, tembellikle yapmayan kimsenin imanı gitmez. Fakat, bir farzı yapmayan Müslüman, iki büyük günaha girer. Birincisi, o farzın vaktini ibadetsiz geçirmek yani farzı geciktirmek günahıdır. Bunun affolması için tövbe etmek, yani pişman olmak, üzülmek, bir daha geciktirmeyeceğine karar vermekle olur. İkincisi, bu farzı terk etmek, yapmamak günahıdır. Bu büyük günahın affolması için, bu farzı hemen kaza etmek, yani vaktinden sonra hemen yapmak lazımdır. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur.
Sual: Bazı kimseler, camiye girer girmez namaz kılıyorlar. Bu ne namazıdır ve kılınması gerekir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Camiye girince, iki rek'at namaz kılmak sünnettir. Buna Tehıy-yetül-mescid namazı denir. Camiye girince, farz, sünnet, kaza namazı gibi herhangi bir namaz kılmak, tehıyyetül-mescid namazı yerine geçer. Bunlara, ayrıca tehıyyetül-mescid diye niyet etmek lazım değildir.
Sual: Cuma günü, camiye erken gidip, vakit girinceye kadar namaz kılmanın dinen bir mahzuru olur mu?
Cevap: Güneş tepede iken, yani öğle namazının vaktinden temkin zamanı kadar evvel olan zaman içinde, her namazı kılmak haramdır. Bu zamanda, her namazı kılmanın, cuma günleri için de geçerli olduğu fıkıh kitaplarında yazılıdır.
Sual: Herkese ve küçük yaşta ölen çocuklara da kabir suali var mıdır?
Cevap: Bu konuda Sirâc kitabında deniyor ki: “Bütün insanlara kabir suali olacağını, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildirmektedir. Sabî iken ölene de cenâb-ı Hak, cevap vermesini ilham edecektir.” İbni Abdül-Berr ve İmâm-ı Süyûtî hazretleri de; “Mümin ve münafık olan ehl-i kıbleye sual vardır” buyurmuştur. Hazret-i Ömer'e kabir suali olduğu ve verdiği cevabı bildiren haberler, kitaplarda mevcuttur.
Sual: Namaz kılarken, ilk defa kaç rekat kıldığında tereddüt eden, şaşıran bir kimse, nasıl hareket eder?
Cevap: Bir kimse, kaç rekat kıldığını unutsa, bu şaşırması, ilk olarak başına geldi ise, selam verip namazı tekrar kılar. Şaşırmak âdeti ise, düşünüp, çok zan ettiğine göre kılar. Kuvvetli zan edemezse, az kıldığını kabul ederek namazını tamamlar.
.Zalime hürmet etmek
2021-11-27 02:00:00
Zalimin elini öpmek, karşısında eğilmek, günahtır. Adil olan kimsenin ise, caiz olur.
Sual: İnsanlara zulmeden, mallarını gasbeden, ırzlarına, namuslarına yan bakan, kötülük eden kimselere, hürmet edilir mi, saygı gösterilir mi?
Cevap: Haram işleyen kimseye fasık, kötü kimse denir. Fıskın en kötüsü, zulüm yapmaktır. Çünkü, açıkça yapılmakta ve kul hakkı da karışmaktadır. Âl-i İmrân sûresinin, 57. ve 140. âyetlerinde meâlen; (Allahü teâlâ, zalimleri sevmez) buyuruldu. Hadis-i şerifte de; (Zalimin çok yaşamasına dua etmek, Allahü teâlâya isyan olunmasını istemektir) buyuruldu.
Zalim, oturduğu evi gasp yolu ile almış ise, o eve gitmek haram olur.
Fasık kimseye tevazu edenin dininin üçte ikisi gider. Zalime tevazu edenin hâlinin nasıl olacağını buradan anlamalıdır.
Zalimin elini öpmek, karşısında eğilmek, günahtır. Adil olan kimsenin ise, caiz olur. Ebu Ubeyde bin Cerrah hazretleri, hazret-i Ömer'in elini öpmüştür.
Kazancının çoğu haramdan olan kimsenin evine gidip oturmak, caiz değildir. Onu, söz ile veya bir hareket ile methetmek, övmek, haramdır. Ancak, kendini veya başkasını, onun zulmünden kurtarmak için, yanına gitmek caiz olur. Yanında iken, yalan söylememek ve kendisini metih ve sena etmemek, övmemek lazımdır. Kabul etmesi zan olunursa, nasihat verilir.
Zalim, sana gelirse kalkmak, ayakta karşılamak caiz olur. Dinin izzetini ve zulmün kötülüğünü bildirmek için kalkmamak iyi olur. Mümkün ise, nasihat yapılır. Zalimden her zaman uzak kalmak daha iyidir. Hadis-i şerifte; (Münafık ile konuşurken, efendim, demeyiniz!) buyuruldu. Zalime, kâfire hürmet etmek, saygı ile selam vermek, üstadım demek, küfür olur.
Sual: Yolculuk yaparken, yol kenarlarında birikmiş sular oluyor. Namaz vakti girmişse ve o bölgede de başka su yoksa böyle sularla abdest alınıp namaz kılınabilir mi?
Cevap: Yolda rastlanan bir suyun temiz olduğu iyi bilinir veya temiz olduğu çok zan edilirse, bununla abdest alınır. Hatta, su az ise, buna necaset karıştığı iyi bilinmedikçe, bununla abdest alınır ve gusül edilir. Böyle su varken teyemmüm edilmez. Çünkü, her suyun aslı temizdir, zan ile pis olmaz. Zan ile, aslı üzere kalır, yani temiz kabul edilir. Ebû Nasr Akta hazretleri, Kudûrî şerhinde buyuruyor ki:
“Bir suya, temiz şeyler karışsa, su ismi değişmedikçe, rengi dönse bile, onunla abdest alınır.”
.Fıkıh âlimlerinin dereceleri
2021-11-26 02:00:00
“Fıkıh âlimleri yedi derecedir. En yüksek derecesi, ahkam-ı islamiyyede müctehid olanlardır."
Sual: Kur’ân-ı kerimden hüküm çıkaran müctehid âlimlerin hepsi aynı mıdır yoksa bunların da belli dereceleri var mıdır?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidîn, Mecmû'a-i Zühdiyye ve Vakfunniyyât kitaplarında buyuruluyor ki:
“Fıkıh âlimleri yedi tabaka, yedi derecedir. En yüksek derecesi, ahkam-ı islamiyyede müctehid olanlardır. Bunlara mutlak müctehid denir. Dört mezheb imamları böyledir.
İkinci tabaka, mezhebde müctehid denilen büyük âlimlerdir. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed Şeybani ve İmam-ı a'zam hazretlerinin diğer talebeleri böyledir. Bunlar, İmam-ı a'zam Ebu Hanife hazretlerinin koymuş olduğu usul ve kaidelere uyarak, delillerden hüküm çıkarırlar.
Üçüncü tabaka, meselelerde müctehid olan âlimlerdir. Bunlar, ortaya yeni çıkan meselelerin hükümlerini bulurlar. Bunların bulduğu hükümlerin ilk iki tabakanın hükümlerine uygun olmaları lazımdır. Hassâf, Tahâvî, Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî, Şems-ül-eimme Serahsî, Pezdevî, Kâdîhân ve benzerleri olan derin âlimler, üçüncü tabakadan müctehidlerdir. Bunlardan sonra olan tabakalardaki âlimler müctehid değildir. Mukalliddirler.
Dördüncü tabakadaki, Eshâb-ı tahrîc denilen âlimler, ictihad yapamazlar. Mücmel, kısa bildirilmiş olup, iki türlü anlaşılabilen hükümleri açıklayarak, bir manasını seçen Ebû Bekir Ahmed Râzî bunlardandır.
Fıkıh âlimlerinin beşinci tabakası, Eshâb-ı tercîhdir. Kendilerine gelmiş olan, çeşitli haberler arasından sahih, evla olanları seçerler. Kudûrî ve Hidâye sahibi Burhâneddîn Mergınânî bunlardandır.
Altıncı tabaka, Eshâb-ı temyîz olup, sağlam hükümleri zayıf olanlardan, zahir haberleri, nadir haberlerden ayıran mukallid âlimlerdir. Kenz, Muhtâr, İhtiyâr, Vikâye ve Mecma'ul-bahreyn kitaplarının sahipleri bunlardandır. Bunların kitaplarında zayıf rivayetler yoktur.
Yedinci tabaka, yukarıda bildirilen hizmetleri yapamayan, ancak önceki tabakaların kitaplarından doğru olarak nakil yapabilen, onları bildiren mukallidlerdir. Tahtâvî, İbni Âbidînin ve Dürr-ül-muhtâr sahibinin bunlardan olduğu, Mecmû'a-i Zühdiyyede yazılıdır.
Altıncı tabakadan âlimler kıyâmete kadar bulunacaklar, hakkı batıldan ayıracaklardır. (Ümmetimden hak üzere olan âlimler, Kıyamete kadar bulunacaktır) hadis-i şerifi, bunu haber vermektedir.”
.Cenaze namazının kabul olması için
2021-11-25 02:00:00
Cenaze namazı kılmak farz-ı kifayedir. Ehemmiyet vermeyen, kâfir olur.
Sual: Cenaze namazının kabul olması için dinimizin bildirdiği belli şartlar var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: Bir müminin vefat ettiğini haber alan erkeklere, erkek yoksa, kadınlara cenaze namazı kılmak, gasil, techiz ve defin farz-ı kifayedir. Ehemmiyet vermeyen, kâfir olur. Cenaze namazının kabul olması için, altı şart lazımdır:
1-Meyyit Müslüman olmalıdır.
2-Meyyit yıkanmış olmalıdır. Yıkanmadan gömülen, üzerine toprak atılmamış ise, çıkarılıp yıkanır, sonra namazı kılınır.
3-Cenazenin veya bedeninin yarısı ile başının veya başsız yarıdan fazla bedenin, imamın önünde bulunması lazımdır.
4-Cenaze, yerde veya yere yakın, ellerle tutulmuş veya taşa konmuş olmalıdır. Başka bir yerde bulunan veya hayvan üstünde veya el ile yüksekte tutulan cenazenin namazı kabul olmaz. Cenazenin başı, imamın sağına, ayağı soluna gelecektir. Tersine koymak günahtır.
5-Cenaze, imamın önünde hazır olmalıdır.
6-Cenazenin ve imamın avret yeri örtülü olmalıdır.
Sual: Elbisesinde veya ayakkabısında necaset bulunan kimse, cenaze namazı kılabilir mi?
Cevap: Cenazenin ve imamın bulunduğu yerin temiz olması lazımdır. Cemaatinki şart değildir. Çünkü, yalnız imamın kılması ile, farz yapılmış olur. Elbise, ayakkabı ve basılan yer necis ise namaz sahih olmaz. Tahtâvînin İmdâd hâşiyesinde deniyor ki:
“Meyyit temiz tabut içinde ise ve üst yüzü temiz olan ayakkabı çıkarılıp, üzerine basılırsa, yerin necis olması zarar vermez.”
Sual: Erkek bulunmadığı zaman, kadın cenaze namazı kılabilir mi?
Cevap: Erkek bulunmadığı zaman, kadının cenaze namazını kılması ile, farz yapılmış olur. Böylece kadının cenaze namazı kabul olur ve bir kişinin kılması ile farz yerine gelmiş olur. Çocuğun, cenaze yıkaması caiz ise de, namazını kıldırması caiz değildir.
Sual: Cenaze namazının, değişik yerlerde birkaç defa kılınmasının dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Cenaze namazı bir kere kılınır. Bir kadın kıldıktan sonra bile, tekrar kılınırsa, nafile olur. Cenaze namazını nafile olarak kılmak mekruhtur.
Sual: Müslümanlar arasına yayılan küfür alametleri, küfür alameti olmaktan çıkıp İslam âdeti mi olur?
Cevap: Küfür alametleri âdet olur, Müslümanlar arasına yayılırsa, İslam adeti olmaz. Küfür alameti olmaktan çıkmazlar.
.İmanın gitmesine sebep olan hâller
2021-11-24 02:00:00
İmanı olduğu hâlde, ileride imanının gitmesine sebep olan şeyler kırk kadardır...
Sual: İmanın gitmesine sebep olan söz ve hâller var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Miftâh-ul-Cennet kitabında deniyor ki:
“İmanı olduğu hâlde, ileride imanının gitmesine sebep olan şeyler kırk kadardır:
1-Bidat sahibi yani itikadı bozuk olmak. 2-Zayıf yani amelsiz iman. 3-Dokuz uzvunu doğru yoldan çıkarmak. 4-Büyük günah işlemeye devam etmek. 5-Nimet-i islama şükrünü kesmek. 6-İmansız gitmekten korkmamak. 7-Zulmetmek. 8-Sünnet üzere okunan ezanı dinlememek. 9-Anaya babaya âsi olmak. Onların İslamiyete uygun, mübah olan emirlerini sert sözle reddetmek.
10-Doğru olsa bile, çok yemin etmek. 11-Namazda tadil-i erkanı terk etmek. Tadil-i erkan, hiç hareket etmeden 'sübhanallah' diyecek kadar durmaktır. 12-Namazı ehemmiyetsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocuğuna öğretmeye ehemmiyet, önem vermemek. 13-Şarap ve fazlası sarhoş eden her içkiyi, az da olsa, içmek. 14-Müminlere eziyet etmek. 15-Yalan yere evliyalık ve din bilgisi satmak. Ehl-i sünnet bilgilerini öğrenmeyip, kendini din adamı olarak tanıtmak. 16-Günahını unutmak, küçük görmek. 17-Kibirli olmak, yani kendisini beğenmek. 18-Ucub, yani ilim ve amelim çoktur demek. 19-Münafıklık, iki yüzlülük.
20-Hased etmek, din kardeşini çekememek. 21-Devletin ve üstadının İslamiyete muhalif olmayan sözünü yapmamak. 22-Bir kimseyi tecrübe etmeden, iyi demek. 23-Yalanda ısrar etmek. 24-Ulemadan kaçmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamak. 25-Bıyıklarını sünnet miktarından ziyade fazla uzatmak. 26-Erkekler ipek giymek. 27-Gıybet etmekte ısrar etmek. 28-Kâfir de olsa, komşusuna eziyet etmek. 29-Dünya umuru, işleri için, çok gadaba gelmek, sinirlenmek.
30-Faiz almak ve vermek. 31-Öğünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzatmak. 32-Sihirbazlık, büyü yapmak. 33-Salih olan mahrem akrabayı ziyareti terk etmek. 34-Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek ve İslamiyeti bozmak için uğraşanları sevmek. 35-Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak. 36-Zinaya devam etmek. 37-Livatada bulunup, tövbe etmemek. 38-Ezanı fıkıh kitaplarının bildirdikleri vakitlerde ve sünnete uygun okumamak. 39-Haram işleyeni görüp de, gücü yettiği hâlde, tatlı dil ile menetmemek.
40-Nasihat vermek hakkına sahib olduklarına nasihat etmemek.”
.İmanın gitmesine sebep olan hâller
2021-11-24 02:00:00
İmanı olduğu hâlde, ileride imanının gitmesine sebep olan şeyler kırk kadardır...
Sual: İmanın gitmesine sebep olan söz ve hâller var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Miftâh-ul-Cennet kitabında deniyor ki:
“İmanı olduğu hâlde, ileride imanının gitmesine sebep olan şeyler kırk kadardır:
1-Bidat sahibi yani itikadı bozuk olmak. 2-Zayıf yani amelsiz iman. 3-Dokuz uzvunu doğru yoldan çıkarmak. 4-Büyük günah işlemeye devam etmek. 5-Nimet-i islama şükrünü kesmek. 6-İmansız gitmekten korkmamak. 7-Zulmetmek. 8-Sünnet üzere okunan ezanı dinlememek. 9-Anaya babaya âsi olmak. Onların İslamiyete uygun, mübah olan emirlerini sert sözle reddetmek.
10-Doğru olsa bile, çok yemin etmek. 11-Namazda tadil-i erkanı terk etmek. Tadil-i erkan, hiç hareket etmeden 'sübhanallah' diyecek kadar durmaktır. 12-Namazı ehemmiyetsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocuğuna öğretmeye ehemmiyet, önem vermemek. 13-Şarap ve fazlası sarhoş eden her içkiyi, az da olsa, içmek. 14-Müminlere eziyet etmek. 15-Yalan yere evliyalık ve din bilgisi satmak. Ehl-i sünnet bilgilerini öğrenmeyip, kendini din adamı olarak tanıtmak. 16-Günahını unutmak, küçük görmek. 17-Kibirli olmak, yani kendisini beğenmek. 18-Ucub, yani ilim ve amelim çoktur demek. 19-Münafıklık, iki yüzlülük.
20-Hased etmek, din kardeşini çekememek. 21-Devletin ve üstadının İslamiyete muhalif olmayan sözünü yapmamak. 22-Bir kimseyi tecrübe etmeden, iyi demek. 23-Yalanda ısrar etmek. 24-Ulemadan kaçmak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamak. 25-Bıyıklarını sünnet miktarından ziyade fazla uzatmak. 26-Erkekler ipek giymek. 27-Gıybet etmekte ısrar etmek. 28-Kâfir de olsa, komşusuna eziyet etmek. 29-Dünya umuru, işleri için, çok gadaba gelmek, sinirlenmek.
30-Faiz almak ve vermek. 31-Öğünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzatmak. 32-Sihirbazlık, büyü yapmak. 33-Salih olan mahrem akrabayı ziyareti terk etmek. 34-Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek ve İslamiyeti bozmak için uğraşanları sevmek. 35-Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak. 36-Zinaya devam etmek. 37-Livatada bulunup, tövbe etmemek. 38-Ezanı fıkıh kitaplarının bildirdikleri vakitlerde ve sünnete uygun okumamak. 39-Haram işleyeni görüp de, gücü yettiği hâlde, tatlı dil ile menetmemek.
40-Nasihat vermek hakkına sahib olduklarına nasihat etmemek.”
.Salih ve facir arkasında namaz kılınız!”
2021-11-23 02:00:00
İmamlık şartları bulunmayan, Kur’ân-ı kerimi teganni ile okuyan imama uymamalıdır.
Sual: Herkesin arkasında namaz kılınabilir mi yoksa namaz kıldıran kimsenin, nasıl birisi olduğunu bilmek mi gerekir?
Cevap: Namazın şartlarına ehemmiyet, önem vermeyenlerin arkasında namaz kılmamalıdır. Çünkü bunların namazı sahih olmaz. Günah işlediği hâlde, abdestin, namazın farzlarını bilen ve ehemmiyet veren imam arkasında kılmak caiz olsa da, mekruhtur. Ebüssü'ûd Efendi fetvâsında buyuruyor ki:
“(Salih ve facir arkasında namaz kılınız!) hadis-i şerifi, cami imamları için değil, cuma kıldıran emîrler içindir. Bunlara uymak ve itaat etmek içindir.”
Günah işlediği bilinen imamların arkasında namaz kılmamalıdır. İmamlık şartları bulunmayan, Kur’ân-ı kerimi teganni ile okuyan imama uymamalıdır. Dinine bağlı imamın mescidine gitmelidir. Her namaz için, camiye gitmeli, fasık, cahil, mezhepsiz, dinde reformcu olduğu bilinen imama rastlanınca, ona uymamalıdır. Böyle imam var zan etmekle, camiyi terk etmemelidir. Ebüssü'ûd Efendi fetvasında buyuruyor ki:
“Haram yiyen, faiz alan imamı azletmek vaciptir. Kur’ân-ı kerimi tecvid üzere okumasını bilmek farzdır. Tecvidi bilmeyen, mehâric-i hurûfu gözetemez. Harflerin ağızdaki yerlerini gözetemeyen bir kimsenin okuduğu Kur’ân-ı kerim ve kıldığı namaz sahih olmaz.”
Namazları, imamı salih olan camide kılmalıdır. İmamlık şartları bulunan kimsenin imam olması için de uğraşmak, her Müslümanın vazifesidir.
Sual: Cenaze defnedilmeden önce, lahid kısmını beton ve benzeri şeyle kapatmanın mahzuru var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Mîzân-ül-kübrâda deniyor ki:
“Dört mezheb söz birliği ile bildiriyor ki, lahdin kabir tarafı, kerpiç dizerek veya hasırla kapatılır. Burasını pişmiş tuğla ile, tahta ile kapatmak mekruhtur. Çivi, tuğla gibi fırınlanmış şeyler, ziynet eşyasıdır. Bunları kabrin içinde kullanmak mekruhtur. Kabrin üstünü, dışarıdan tuğla, ağaç ve mermerle örtmek caizdir. Resulullah efendimizin mübarek lahdi, dokuz tane kerpiç ile kapatılmıştır. Kadınlar kabre tabutsuz konurken, büyük bez ile perde tutulur.”
Sual: Ölen küçük çocukları, mezara götürürken, tabutla mı götürmek gerekir?
Cevap: Süt çocuğunu ve biraz büyüğünü, bir kişi iki eli üzerinde götürür. Bu kişi, hayvan üzerinde de olabilir. Büyük çocuklar, tabut ile götürülür.
.Değiştirilmemiş bir namaz kalmıştı!”
2021-11-22 02:00:00
Eshâb-ı kiramdan Enes bin Mâlik hazretleri, bir gün ağlıyordu. Sebebini sordular...
Sual: Namaz başta olmak üzere, ibadetleri, Peygamberimizin bildirdiği ve gösterdiği gibi yapmamak, o ibadeti değiştirmek, yok etmek mi olur?
Cevap: Eshâb-ı kiramdan Enes bin Mâlik hazretleri, bir gün ağlıyordu. Ağlamasının sebebi sorulunca;
“Resulullah efendimizden öğrendiğim ibadetlerden, değiştirilmemiş bir namaz kalmıştı. Şimdi, bunun da elden gittiğini görüyor, bunun için ağlıyorum” cevabını vermiştir. Yani, şimdiki insanların çoğu, namazın şartlarını, vaciblerini, sünnetlerini, müstehablarını yerine getirmiyor, mekruhlarından, müfsitlerinden, bidatlerinden sakınmıyorlar. Onun için ağlıyorum dedi. Böyle yapanlar, Peygamberlerin, evliyanın, salih, sadık müminlerin büyüklüklerini anlayamayanlardır. Onların yollarını bırakıp, kendi kısa görüşlerine, nefislerine, beğendiklerine göre ibadetleri değiştiriyorlar. Saadet yolunu bırakıp, şakavete, felakete atılıyorlar. Enes bin Mâlik hazretlerinin ağlamasının sebebi, namaza ilaveler yaparak ve bazı yerlerini azaltarak değiştirenleri görmesidir. Böylece, sünneti yani İslamiyeti değiştiriyorlar. Sünneti değiştirmek ise, bidattir.
Sual: Kötülüklerin kaynağı olarak bilinen nefsin, insanda yaratılmasının sebebi, hikmeti nedir?
Cevap: İnsanlarda nefis olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hasıl olurdu. Hâlbuki, beden birçok şeylere muhtaçtır. Yemek, içmek, uyumak, istirahat etmek lazımdır. Süvariye hayvan lazım olduğu gibi, insana da beden lazımdır. Hayvana bakmak lazım olduğu gibi, bedene hizmet etmek de lazımdır. İbadetler beden ile yapılmaktadır. Birisinin geceleri uyumayıp, hep namaz kıldığı söylendikte, Peygamber efendimiz;
(İbadetlerin kıymetlisi, az olsa da devamlı yapılanlardır) buyurdu. Çünkü ibadetin devamlı yapılmasında, kulluğa alışmak vardır.
Sual: İbadetler içinde, beş vakit namaz kılmak da, imanın şartlarından mıdır?
Cevap: Namaz kılmak, imanın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, imanın şartıdır.
Sual: Namaza niyet etmek, sadece ismini söylemekle olur mu?
Cevap: Namaza niyet etmek demek, ismini, vaktini, kıbleyi, imama uymayı irade etmek, kalbinden geçirip, kılmayı tercih etmek demektir. Yalnız ilim, yani ne yapacağını bilmek niyet olmaz. Şafii mezhebinde, namazın rükünlerini de hatırlamak lazımdır.
.Anadolu toprağı uşurlu mudur?
2021-11-21 02:00:00
"Şimdi memleketimizde mîrî toprak yoktur. Herkesin tarlası, bostanı, kendi mülküdür, yahut kiracıdır."
Sual: Bazıları, "!Osmanlı döneminde Anadolu'da uşur verilmezdi ve şimdi de verilmez" diyorlar. Bu işin aslı nedir ve şimdi bu topraklarda tarım yapanlar uşur verecek midir?
Cevap: Bu konuda, Beyt-ül-malın, yani mîrî toprakların kullanılmasını gösteren eski Arazi Kanununun çeşitli şerhleri arasında, mülkiyye mektebi mecelle muallimi, Atıf Bey'in 1319 baskılı kitabında deniyor ki:
“Bir memleket harp ile alınırsa, toprağın beşte biri beyt-ül-malın olur. Geri kalan üç türlü olabilir:
1-Askere veya başka Müslümanlara taksim edilir. Bunların mülkü olur. Böyle topraktan, her sene uşur alınır.
2-Toprak gayr-i müslimlerin elinde bırakılır. Böyle topraktan haraç alınır.
3-Devlet reisi toprağı kimseye vermeyip, beyt-ül-mala verir. Böyle toprağa mîrî toprak da denir. Uşurlu veya haraçlı toprağın sahibi ölüp, hiç varisi kalmazsa, bu toprak beyt-ül-malın olur ve mîrî toprak olur. Sultanın tesbit edeceği bedel ile satılır veya kiraya verilir. Semeni ve ücreti haraç olur. Yani, beyt-ül-malın üçüncü kısmına konur. Yahut, her sene kira olarak mahsulün yüzdesi alınmak üzere, tapu ile, müslim ve gayr-i müslim vatandaşlara kiraya verilir. Kiraları askerin ve subayların olurdu. Kira almak hakkı bulunan askere Timarcı, subaylara Za'îm denirdi. Askerin toprağına Timar, subay toprağına Ze'âmet, general toprağına Hâs denirdi. Müftî-üssekaleyn Ebüssü'ûd Efendi, Nûr-i Osmâniyye Kütüphânesinde bulunan fetvâlarında buyuruyor ki:
“Beyt-ül-mala ait mîrî toprakları tapu ile kiralayanların, her sene timarcılara mahsulün onda birini vermelerini sultanlar emretmişlerdir. Bu verilenlere uşur denilmekte ise de, uşur değildir, kira ücretidir.”
Son zamanlarda mîrî arazinin çoğu, devlet tarafından vakfedilmiş veya millete satılmış, her iki şekilde de, uşurlu olmuştu. Böylece, Anadolu ve Rumeli'deki toprakların hemen hepsi, milletin mülkü olup, uşurlu olmuştu. Görülüyor ki, tarladan uşur veya haraçtan birini vermek lazımdır. Bazıları, Anadolu toprağı, uşurlu toprak değildir, diyor. Hâlbuki, şimdi memleketimizde mîrî toprak yoktur. Herkesin tarlası, bostanı, kendi mülküdür, yahut kiracıdır. Mahsulün uşrunu vermeleri farzdır.”
Sual: Bir talebe, hocasına selam verebilir mi?
Cevap: Talebe, hocasına selam verebilir.
.Meyvenin ve ekinin uşru
2021-11-20 02:00:00
Zenginler uşurlarını, İmâm-ı a'zam hazretlerine göre vermelidir.
Sual: Toprak mahsullerinin zekâtını verirken, bunları topladıktan sonra mı vermeli yoksa toplamadan olgunlaşınca da verilebilr mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Meyvenin ve ekinin uşru, İmâm-ı a'zama ve İmâm-ı Züfer'e göre, bitki üzerinde meydana geldikleri ve çürümekten emin oldukları zaman farz olur. Toplanacak hâle gelmese de, faydalanılacak, yenecek hâle gelince uşrunu vermek farz olur. İmâm-ı Ebu Yusuf'a göre olgunlaşınca, toplamadan önce farz olur. İmâm-ı Muhammed'e göre ise, hasattan sonra, yani hepsini toplayınca farz olur. Hasattan önce, yerinden koparıp yemesi veya başkasına yedirmesi caizdir. Fakat, İmâm-ı a'zama göre, bunun uşrunu da sonra verir. İki imâma göre, bunun uşrunu vermesi lazım olmaz. Fakat, mahsulün beş vesk olması için, bu da hesaba katılır. Olgunlaştıktan sonra koparmış ise, İmâm-ı Muhammed'e göre, yine uşrunu vermek lazım olmaz. Hepsini topladıktan sonra telef olanın ve çalınanın uşrunu vermek lazım olmaz.”
Fakir olanlar, uşurlarını iki imâma yani İmâm-ı Ebu Yusuf ve İmâm-ı Züfer hazretlerine göre hesap edip verir. Zenginler ise, İmâm-ı a'zam hazretlerine göre vermelidir.
Sual: Selamlaşırken birbirine karşı eğilmek ve kucaklaşmak dinen uygun olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Berîkada deniyor ki:
“Selam verirken ve selam alırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte; (Karşılaştığınız zaman, birbirinize eğilmeyiniz, kucaklaşmayınız!) buyuruldu. Allahü teâlâdan başkası için rüku ve secde yapmak haramdır.” İbni Nüceym Zeyneddîn Mısrî hazretleri Segâir ve Kebâir kitabında; “El ile selam vermek günahtır” buyuruyor. İsmail Sivâsî hazretleri, bunu açıklarken;
“Çünkü, el ile selam vermek, kâfirlerin âdetidir” buyurmaktadır.
Sual: Hazret-i Ebu Bekir'e niçin 'Atik' ve 'Sıddîk' denmektedir ve bunların anlamı nedir?
Cevap: Hazret-i Ebu Bekr'in lakaplarında biri, Atîk'tir. Bunun sebebi, Resulullah efendimiz, hazret-i Ebu Bekr'in yüzlerine bakarak;
(Bu, Cehennem ateşinden atîktir) buyurmuşlardır. Yani, Allahü teâlânın narından, ateşinden azatlı kuludur, demektir. Hazret-i Ebu Bekir, bundan sonra, bu lakab ile şöhret bulmuştur. Bir lakabı da Sıddîk'tır. Sıddîk, çok fazla inançlı demektir. Resullullah efendimizi tasdik ettiği için, bu isim verilmiştir.
.Müsâfeha ne demektir?
2021-11-19 02:00:00
Müsâfeha, iki kişinin, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirmesidir.
Sual: Din kitaplarında bildirilen müsâfeha, şekil olarak nasıl yapılır, bugünkü yapılan tokalaşma şekli müsâfeha yerine geçer mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Tahtâvî, Merâkıl-felâh şerhinde, buyuruyor ki:
“Müslümanların, birbiri ile karşılaştığı zaman, müsâfeha etmeleri sünnettir. Nitekim Süleyman Ebû Dâvud Sicstânî hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte, Ebû Zer Gıfârî radıyallahü anh buyuruyor ki: (Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem ile her karşılaştığımda, benimle müsâfeha ederdi.)
Müsâfeha, iki kişinin, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirmesidir. Şimdi moda olan, parmakları tutarak avucuna koyarak yapılan tokalaşma, Şiilerin üsulüdür. Sünnet olan ise, karşılaşınca, selam söyleşirken, sağ el dört parmak içlerini, çıplak olarak, eldivensiz, örtüsüz karşısındakinin sağ eli dışına baş parmağı tarafına yapıştırmaktır. Baş parmakta bulunan damardan muhabbet yayılır. Müsâfeha ederken, birbirine muhabbet geçer.”
Sual: Camilerde beş vakit namazların ardından müsâfeha etmenin dinen mahzuru olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Camide beş vakit namazdan sonra birbiri ile müsâfeha etmek bidattir. Şiiîlerin âdetidir.”
Bayram günleri, camilerde müsâfeha ederek bayramlaşmak ve namazlardan sonra, âdet etmeden, ara sıra müsâfeha etmek caizdir.
İhtiyaç olduğu vakit, gayr-i müslim zimmiye selam vermek ve müsâfeha etmek caiz olur. Hürmet için ise, caiz olmaz. Çünkü kâfire hürmet etmek, imanı giderir küfür olur.
Sual: Selam verirken neye dikkat etmeli ve selam vermede öncelik nasıl olmalıdır?
Cevap: Selam vermekte sünnet şöyledir ki, önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki merkepte olana, merkep üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir. Rutbe ve nimeti çok olan önce selam verir. Nitekim, Mirac gecesi, önce Allahü teâlâ selam verdi.
İki Müslüman, birbirine aynı anda selam verirse, her ikisinin de, birbirine cevap vermesi farz olur. Birbirinden sonra selam verirlerse, ikincinin verdiği selam cevap yerine geçer. Çok kimseye selam verildiği zaman, bir kişi, hatta bir çocuk cevap verince, ötekiler vermese de olur.
.Kıyametin kopma zamanı
2021-11-18 02:00:00
"Kıyamet, dünyadaki iyi insanlar kalmayıp, her yeri kötülük kapladığı zaman kopar!"
Sual: Kıyamet kopacağı zaman yeryüzünde imanlı kimse kalmayacak deniyor, doğru mudur bu?
Cevap: İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“İslam dini, garip olmaya, zayıflamaya başladı. Müslümanlar, kimsesiz kaldı. Bundan sonra da, daha garib olur gider. O dereceye gelir ki, yer yüzünde Allah diyen kimse kalmaz. Hadis-i şerifte; (İslamiyet garip, kimsesiz olarak başladı. Son zamanlarda, başladığı gibi, garip olarak geri döner. Garip olan Müslümanlara müjdeler olsun!) buyuruldu. Kıyamet, dünyadaki iyi insanlar kalmayıp, her yeri kötülük kapladığı zaman kopar, buyuruldu.”
Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
(Bir zaman gelecek ki, ümmetimde Müslümanlığın yalnız adı kalacak. Mümin olanlar, yalnız birkaç İslam âdetini yapacak. İmanları kalmayacak. Kur’ân-ı kerim yalnız, okunacak. Emirlerinden, yasaklarından haberleri bile olmayacak. Düşünceleri yalnız yiyip içmek olacak. Allahü teâlâyı unutacaklar. Yalnız paraya tapınacaklar. Kadınlara köle olacaklar. Az kazanmak ile kanaat etmeyecekler. Çok kazanınca doymayacaklar.)
Abdülvehhâb-ı Şa'rânî rahmetullahi aleyh, Tezkire-i Kurtubî muhtasarında diyor ki:
“İbni Mâcenin bildirdiği hadis-i şerifte; (Bir zaman gelecek, elbisenin rengi, ziyneti solduğu gibi, yeryüzünde İslamiyet de solup kalkacak. Öyle olacak ki, namaz, oruç, hac, sadaka unutulacak. Kur’ân-ı kerimden yer yüzünde bir âyet kalmayacak) buyuruldu. İmâm-ı Kurtubî buyuruyor ki:
“İslamın unutulması, İsâ aleyhisselâm gökten inip, öldükten sonra olacaktır. Daha önce, Müslümanlar garip olacak. Kur’ân-ı kerime uyulmayacak ise de, büsbütün unutulmayacaktır.”
Ma'rifetnâmede deniyor ki:
“Kıyamet alametleri çoktur. Camiler çok, cemaat az olacak. Binalar yüksek, elbiseler ince, kadınlar emîr olacak. Erkekler kadınlaşacak.”
Sual: Dinde bidat olanlar, sadece Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkanlar mıdır?
Cevap: Bidat demek, Peygamber efendimizin ve onun dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp, dinde, sonradan meydana çıkarılan, uydurulan inanışlara, sözlere, işlere ve adetlere denir. Bunların hepsini din diye, ibadet diye uydurmak veya dinin ehemmiyet verdiği şeyleri dinden ayrıdır, din buna karışmaz demek bidattir. Bidatlerin bazıları küfür, bazıları da büyük günahtır.
.Cennet de, Cehennem de sonsuzdur
2021-11-17 02:00:00
Sual ve hesaptan sonra, müminler Cennete, kâfirler de, Cehenneme girince sonsuz kalacaklardır.
Sual: Cennet ve Cehennem her ikisi de sonsuz mudur, Cehennemdekilerin kurtulma ihtimali hiç yok mudur?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Müminlere mükafat ve nimet için hazırlanmış olan Cennet ve kâfirlere azap için hazırlanmış olan Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de, Allahü teâlâ, yoktan var etmiştir. Kıyamette her şey yok edilip, tekrar yaratıldıktan sonra ebedî, sonsuz olarak varlıkta kalacaklar, hiç yok olmayacaklardır. Sual ve hesaptan sonra, müminler Cennete girince, burada sonsuz kalacaklar, Cennetten hiç çıkmayacaklardır. Bunun gibi, kâfirler de, Cehenneme girince, Cehennemde sonsuz kalacaklar, ebedî, sonsuz olarak azap çekeceklerdir. Bunların azaplarının azaltılması caiz değildir. İbni Teymiyye, kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarını inkâr etmektedir. Hâlbuki; (Onların azapları hafîfletilmeyecek, onlara hiç yardım olunmayacaktır) mealindeki âyet-i kerime meşhurdur. Kalbinde zerre kadar imanı bulunanı, günahlarının çokluğu sebebi ile Cehenneme soksalar da, günahları kadar azap edip, sonunda, Cehennemden çıkarılır ve onun yüzünü siyah yapmazlar. Kâfirlerin yüzleri ise, siyah yapılır. Müminleri Cehennemde zincirlere bağlamazlar. Boyunlarına tasma takmazlar. Böylece kalblerindeki zerre imanın hürmeti, kıymeti belli olur. Kâfirleri ise, kelepçe ve zincirlere bağlarlar.”
Sual: Gönderilen bütün Peygamberlerin esas vazifesi nedir, niçin gönderilmişlerdir?
Cevap: Peygamberler Allahü teâlâ tarafından kullarına gönderilmiş insanlardır. Ümmetlerini Allahü teâlâya çağırmak, azgın, yanlış yoldan, doğru, saadet yoluna çekmek için gönderilmişlerdir. Davetlerini kabul edenlere, Cenneti müjdelemişler, inanmayanları ve inanıp da yapmayanları Cehennem azabı ile korkutmuşlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdikleri her haber doğrudur, yanlışlık yoktur. Peygamberlerin hepsi aynı imanı bildirmişlerdir. Peygamberlerin sonuncusu, Muhammed aleyhisselamdır. Onun dini bütün dinleri nesh etmiş, yürürlükten kaldırmıştır. Onun kitabı, geçmiş kitapların en iyisidir. Onun dini kıyamete kadar bakidir. Kimse tarafından değiştirilmeyecektir. İsâ aleyhisselam gökten inecek, Onun dini ile amel edecek, yani Onun ümmeti olacaktır.
.İman, herkeste aynı mıdır?
2021-11-16 02:00:00
"İnanmanın azı, çoğu olmaz. Azalan ve çoğalan bir inanışa, inanmak değil, zan ve vehim denir."
Sual: Peygamberlerin imanı ile diğer insanların imanları hep aynı mıdır, aralarında iman bakımından bir fark var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“İmân; Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan, Peygamber Efendimizden gelen haberlere inanmak ve inandığını söylemek demektir. Her lisan ile söylemenin caiz olduğu, Dürr-i yektâda yazılıdır. İbadetler, imandan değildir. Fakat, imanın kemalini arttırır ve güzelleştirirler. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe aleyhirrahme, iman artmaz ve azalmaz, buyuruyor. Çünkü iman, kalbin tasdik etmesi, kabul etmesi, inanması demektir. İnanmanın azı, çoğu olmaz. Azalan ve çoğalan bir inanışa, inanmak değil, zan ve vehim denir. İmanın kâmil veya noksan olması, ibadetlerin çok ve az olması demektir. İbadet çok olunca, imanın kemâli çok denir. O hâlde, müminlerin imanları, Peygamberlerin imanları gibi olmaz. Çünkü bunların imanları ibadetler sebebi ile kemâlin tepesine varmıştır. Diğer müminlerin imanları oraya yaklaşamaz. Her ne kadar, her iki iman, iman olmakta ortak iseler de, birincisi, ibadetler vasıtası ile, başka türlü olmuştur. Sanki aralarında benzerlik yoktur. Müminlerin hepsi, insan olmakta, Peygamberler ile ortaktır. Fakat, başka kıymetler, üstünlükler bunları yüksek derecelere çıkarmıştır. İnsanlıkları, sanki başka türlü olmuştur. Sanki, müşterek olan insanlıktan daha yüksek insandırlar. Belki, insan bunlardır, başkaları sanki insan değildir.
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe aleyhirrahme; (Ben elbette müminim) demelidir, diyor. İmâm-ı Şâfiî aleyhirrahme ise; (Ben inşâallah müminim) demelidir, buyuruyor. Bunun ikisi de doğrudur. İnsan şimdiki imanını söylerken (Ben elbette müminim) demelidir. Son nefesteki imanını söylerken (Ben inşâallah müminim) der. Fakat, burada da, şüpheli söylemektense, elbette demek daha iyidir.”
Sual: Meleklerin evlenmesi var mıdır, günah işleyebilirler mi?
Cevap: Melekler, Allahü teâlânın kıymetli kullarıdır. Allahü teâlânın emirlerine isyan etmezler, emir olundukları işleri yaparlar. Evlenmeleri yoktur, doğurmazlar, çoğalmazlar, hata etmez, unutmaz, hile yapmaz, aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur, şüpheli, ihtimalli değildir.
.Ehl-i sünnet âlimleri vesiledir
2021-11-15 02:00:00
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruldu ki: "Bana yaklaşmak için, vesile arayınız!"
Sual: Kur’ân-ı kerimde; (Bana yaklaşmak için, vesile arayınız!) buyuruluyor. Buradaki vesileden maksat, murat nedir, ne anlamamız gerekir?
Cevap: Allahü teâlâ, Mâide suresinin 35. âyetinde meâlen buyuruyor ki: (Bana yaklaşmak için, vesile arayınız!)
Meâlen demek, İslam âlimlerinin anladıklarına göre demektir. Vehhabiler; “Vesile, sebep, ibadetlerdir. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için farz ve nafile ibadetleri yapmak lazımdır. Tarikate girmek, bir şeyhin eteklerine yapışmak, ölülere, dirilere yalvarmak, insanı Allaha yaklaştırmaz, bilakis uzaklaştırır” diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise buyuruyorlar ki:
“Evet, vesile, sebep, ibadetleri yapmaktır. Fakat, sahih, doğru, halis olan ibadetler, vesile olur. İbadetlerinin sahih olması için, doğru iman, temiz ahlak sahibi olmak ve şartlarına uygun yapmak lazımdır. Mesela, namazın sahih olması için, abdest almak, kullanılan suyun temiz olması, namazı vaktinde kılmak ve kıbleye karşı kılmak, namazdaki âyetleri, tesbihleri ve duaları doğru okumak ve daha nice şartları, vesileleri bilmek ve yapmak lazımdır. Her ibadetin de böyle şartları, vesileleri vardır. Bunlar, senelerce çalışarak öğrenilir. Bunlar düşünmekle, rüya ile öğrenilemez. Bunlara inanan, bilen ve yapan âlimlerden işiterek veya kitaplarını okuyarak öğrenilir. Fen bilgileri de, profesörlerden uzun zamanda öğrenilmektedir. Böyle imanlı, kalbi temiz, doğru din âlimlerine müderris, muallim ve mürşid denir. Mürşid demek, su üstünde yürüyen, havada uçan, kaybolan şeyleri bilen, okuyup, üfleyerek hastalara şifa veren kimse demek değildir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi, yani kalb, ruh ve beden ile yapılan ibadetleri bilen, yapan ve başkalarına da öğreten Ehl-i sünnet âlimi demektir. Her Müslümanın, Mâide suresindeki emre uymak için, böyle bir mürşidi, rehberi veya kitaplarını araması, farz ve nafile, bütün ibadetleri Ondan öğrenmesi lazımdır.”
Sual: Dinde bir şeyin bidat olup olmamasındaki ölçü nedir?
Cevap: Dinde bidat; Eshâb-ı kirâm ve tâbiin zamanından sonra, Resulullah efendimizin izni olmadan, dinde yapılan eklemeler ve noksanlıklar, yani ibadet olarak yapılan, sevap olduğu düşünülen değişiklikler demektir. Dinde reform, değişiklik yapmak da, dinde bidat demektir.
.Sebeplere yapışmak şirk değildir
2021-11-14 02:00:00
"İşleri sebeplerin yaptığına inanmak, Allahü teâlâya şerik, ortak yapmak olur.”
Sual: Allahü tealanın sevgili kullarını vesile ederek dua etmek, şirk mi olur?
Cevap: Hadîkada, (Ey insanlar! Çok gizli olan şirkten sakınınız!) hadis-i şerifi açıklanırken, buyuruluyor ki:
“Bu şirk, yalnız sebepleri görmek, Allahü teâlânın yarattığını düşünmemektir. İşleri sebeplerin yaptığına inanmak, Allahü teâlâya şerik, ortak yapmak olur.” Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, Eşi'at-ül-leme'ât kitabında buyuruyor ki:
“Putlara tapmaya Şirk-i ekber denir. Küfür olan şirk budur. Riyâ ile, gösteriş için ibadet, iyilik yapmaya Şirk-i asgar denir. Bu küçük şirk küfür değildir.”
Hadis-i şerifte, ruhlardan ve ölülerden bir şey istemeye şirk denmiyor. Görünen veya görünmeyen şeylerden bir şey isterken, yani sebeplere yapışırken, bu işi sebeplerin yaptığına inanmaya şirk deniyor. Sebeplere yapışmak sünnettir, sebeplerin yaptığına inanmak ise şirktir. Sebepler, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olurlar. İşleri yapan sebepler değil, Allahü teâlâdır. Herhangi bir sebebin, her istediğini yapabileceğine inanmak, onu Allahü teâlâya ortak yapmak olur. Bu inançla, ondan bir şey istemek, ona ibadet etmek olur. Sebebin yaratacağına inanmayıp, sebebe yapışınca, Allahü teâlânın yaratacağına inanmak, sebebe tapınmak olmaz. Sebebe yapışmak olur.
Müslümanlar, diri ve ölülerden bir dilekte bulundukları zaman, bunların her istediklerini kendilerinin yapacaklarına inanmıyorlar. Sebebe yapışınca, dileklerini, Allahü teâlânın yaratacağına inanıyorlar. Bunun için, Müslümanların ruhlardan ve ölülerden bir şey istemeleri, bunlara tapınmak olmaz. Allahü teâlâ, her şeyi sebep ile yaratıyor. Sebeplere yapışmamızı emrediyor. Bunun için dileklerimize kavuşmak için, bunların sebeplerine yapışıyoruz. Sebeplere yapışmak değil, sebeplerden beklemek, şirk oluyor. Her istediklerini yapabileceklerine inanarak onlardan beklemek, şirk-i ekber oluyor. Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile yapacaklarına inanmak, şirk-i hafî oluyor. Sebeplerden beklemeyip, onların yapacaklarına inanmayıp, yalnız Allahü teâlânın yaratacağına inanarak, dileği yalnız Allah'tan beklemek, İslam dinine uymak oluyor. Müslümanların ölülerden ve ruhlardan dilekte bulunmaları böyledir. Böyle meşru dilekte bulunmaya Tevessül ve İstigâse denilmektedir.
.Hayırlı işlere sağdan başlamalı
2021-11-13 02:00:00
Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehaptır...
Sual: İyi, hayırlı işlere başlarken, hep sağdan mı başlamak gerekir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:
“İmâm-ı Nevevî Müslim şerhinde buyuruyor ki: Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehaptır. Ayakkabı, don, gömlek giyerken, baş tıraş ederken ve tararken, bıyık kırkarken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide, Müslümanın evine, odasına girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, camiden ve Müslümanın evinden, odasından çıkarken, helaya girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlamak müstehaptır. Bunları tersine yapmak, tenzihi mekruh olur. Çünkü şekilde olan sünneti terk etmek olur.”
Sual: Camiye rastgele mi girip çıkılır veya nasıl girmeli ve çıkmalıdır?
Cevap: Camiye sağ ayak ile girilir, çıkarken sol ayak ile çıkılır. Uyûn-ül-besâirde deniyor ki:
“Camiye girerken, girmeden evvel, önce sol, sonra sağ ayakkabı çıkarılır. Bundan sonra, önce sağ ayakla camiye girilir. Önce sol ayakla çıktıktan sonra veya çıkmadan evvel, önce sağ ayakkabı giyilir.”
Sual: Cin veya şeytan şerrinden korunmak, kurtulmak için belli bir dua veya dualar var mıdır?
Cevap: Cin, şeytan şerrinden kurtulmak için ve sara hastalığına, sihre, büyüye karşı Teshîl-ül-menâfi kitabının sonundaki âyât-ı hırzı yedi gün okumalı ve yazıp, üzerinde taşımalıdır. Celâleddîn-i Süyûtî hazretleri Kitâbürrahme fittıbb-i velhikme kitabında buyuruyor ki:
“Şeytanın vesvesesinden, sıkıntıdan kurtulmak için, her gün bu duayı okumalıdır: (Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül'azîm-ür-raûf-ül-kerîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî!) Hiltit veya şeytan tersi adındaki zamkı yanında taşıyan kimseye cin gelmez. Sara hastası, bunu koklarsa, iyi olur.”
Asa Foetide denilen bu zamk, esmer, pis kokulu, reçine olup, antispasmodique yani sinirleri teskin edici olarak Avrupa'da, toz, hap, ihtikan şeklinde adale ve sinir gerginliğini gidermek için, kullanılmaktadır. Ütrüc yani "Ağaç kavunu" bulunan eve cin girmeyeceği, Hayât-ül-hayvân’da ve Kâmûs’ta yazılıdır.
.İslamiyet ilerlemeye mâni midir?
2021-11-08 02:00:00
Lord Davenport: “İlme ve irfana, Müslümanlardan daha derin saygı gösteren bir millet gelmemiştir.”
Sual: Toplum hayatına girmiş olan dinî düşüncelerin, metotların, toplumun gelişmesine, ilerlemesine manidir diyenlere nasıl cevap vermelidir?
Cevap: Resulullah Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde; (Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerinize çalışınız!) buyuruyor. İmâm-ı Münâvînin bildirdiği hadis-i şerifte de; (Elhikmetü dâlletül-mü'min) buyuruluyor. Yani; (Hikmet, fen bilgileri, mü'minin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) buyuruluyor.
İslam dininin, cemiyetlerin, toplumların kalkınmasını desteklediğini, medeniyete ışık tuttuğunu, dost düşman bütün ilim adamları, söz birliği ile söylemektedir. Mesela, İngiliz lordlarından Lord Davenport, Londra'da basılan, İngilizce “Hazret-i Muhammed ve Kur’ân-ı kerîm” ismindeki kitabında;
“İlme ve irfana, Müslümanlardan daha derin saygı gösteren bir millet gelmemiştir” sözü ile başlayarak, İslamiyetin cemiyetlerin, toplumların ilerlemesine, yükselmesine önderlik ettiğini, misallerle, vesikalarla uzun anlatmaktadır.
Amerikada, Teksas Teknik Üniversitesi profesörlerinden, Amerikan târîhcisi Dr. Kiris Traglor, m. 1972 senesinde büyük bir topluluğa yaptığı konuşmasında, Avrupa rönesansının ilham ve gelişme kaynağının İslamiyet olduğunu, Müslümanların, İspanya'ya ve Sicilya'ya gelerek, bugünkü modern teknik ve gelişmenin temellerini attıklarını söylemiş ve fende ilerlemenin, kimyada, tıpta, astronomide, denizcilikte, coğrafyada, kartografya ve matematikte terakki etmekle, ilerlemekle mümkün olduğunu ve bu bilgileri, Avrupaya, Kuzey Afrika ve İspanya yolu ile, Müslümanların getirdiklerini bildirmiştir. "Eğer Müslümanlar, bilgilerini kıymetli tirşe kâğıtlara ve papirüslere yazmasalardı, bugünkü modern basın nasıl meydana gelirdi ve fayadalı olabilirdi?" demiştir. İlimde, kuru bir etiketten başka nasibi olmayan bazı cahil kimselerin yalanları, bu hakikati elbette örtemez. Güneş balçıkla sıvanamaz.
Sual: Müşteri, parayı vermeden ve malı almadan kaybolsa, o mal satılabilir mi?
Cevap: Müşteri, parayı vermeden ve malı almadan kaybolursa, o mal, başkasına satılır.
Sual: Deprem olurken dışarı mı çıkmalı veya beklemeli midir?
Cevap: Redd-ül-muhtârda ve Bezzâziyye fetvasında deniyor ki:
“Kapalı yerde iken zelzele olursa, oradan açık bir yere kaçmak müstehaptır.”
.Altın yüzük, fakirlere mi yasaktır?
2021-11-06 02:00:00
Resulullah Efendimiz, erkeklere altın yüzüğü yasak ederken, sebebini de bildirmiştir.
Sual: Bazı kimseler; “Eshab yani ilk Müslümanlar fakir oldukları için, kendilerine altın yüzük takmaları yasak edildi. Zengin olanların takması ise caizdir” demektedirler. Böyle bir şey var mıdır, bu sözler doğru mudur?
Cevap: Böyle söyleyenlerin bu sözleri, hiçbir esasa, delile, kaynağa dayanmamaktadır. Resulullah Efendimiz, erkeklere altın yüzüğü yasak ederken, sebebini de bildirmiştir. Fakirlere değil, her erkeğe yasak etti. Yalnız fakirlere haram olsaydı, fakir kadınlara da haram olurdu. Bundan başka, yalnız altını değil, çok ucuz olan başka madenlerden yüzük takmayı da yasak etmiştir. Şunu da bildirelim ki, gümüşten başka yüzüklerin erkeklere yasak edilmesi, Medine'de iken oldu. Eshâb-ı kiramın fakir olduklarını bildiren haberler ise, hicretten önce Mekke'de iken idi. Bedir gazasında bulunan üçyüzden fazla Sahabiden altmış dört adedi Muhacir olduğuna göre, Mekke'de imana gelenlerin sayısı yüzden azdı. Medineli Ensarın fakir olanları ile Muhacirlerin fakirleri, Mescid-i nebî yanındaki Soffa denilen büyük çardak altında yaşarlar, ilim öğrenmek ve öğretmekle uğraşırlar, ömürlerinin çoğu Resulullah efendimizle birlikte cihad etmekle geçerdi. Bunlara Eshâb-ı Soffa denirdi. Sayıları değişirdi. Çok zaman yetmiş kişi olurdu. Çoğu şehit oldu. Bunlardan başka bütün Eshâb zengin idi. İçlerinde çok zengin olanları az değildi. Bostân kitabında deniyor ki:
“Zübeyr bin Avvâm hazretleri ölünce, mirasçılarının her birine kırk bin dirhem gümüş kaldı. Abdurrahman bin Avf hazretleri, hastalığında boşamış olduğu hanımına, mirasının yirmidörtte birinin verilmesini söylemişti. Buna seksenüç bin altın verildi. Hazret-i Talha'nın günlük geliri, bin altın idi.”
Bunların üçü de Cennetle müjdelenmişti. Hazret-i Osman'ın servetinin hesabı bilinemedi. Zekât, ganimet ve ticaret sebebi ile Medine'de fakir kimse kalmadı. Altın yüzüğün yasak edilmesini fakirliğe bağlamak isteyenlerin pek çürük ipe sarılmakta oldukları meydandadır. Dört mezhebde de haram olan bir şeyin haram olduğuna inanmak lazımdır. Bulunduğu mezhebin haram dediğini değiştirmeye kalkışarak, âyet-i kerimelere veya hadis-i şeriflere başka mana verenin mezhebsiz olduğu anlaşılır. Mezhebsiz olan da, ya sapık veya kâfir olur.
.Sekiz ana kötü huy
2021-11-05 02:00:00
İslâm Ahlâkı'nda “Dört esas iyi huya karşılık, sekiz ana kötü huy vardır" buyuruluyor.
Sual: Din kitaplarında, iyi ve güzel huyların yanı sıra kötü huylardan da bahsedilmektedir. Bu kötü huyların esası, temeli nelerdir?
Cevap: Bu konu, İslâm Ahlâkı kitabında şöyle açıklanmaktadır:
“Dört esas iyi huya karşılık, sekiz ana kötü huy olur ki bunlar:
1-Cerbeze olup, hikmetin aşırı olmasına denir. Ahlakı ve işleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmaktır. Hile yapmak, aldatmak, haram işleri neşretmek, yaymak gibi. Ruhun fen kuvvetini yani aklı, aşırı kullanmak cerbeze olmaz. Kötü olmaz. Din bilgilerini, fen bilgilerini ve matematiği ilerletmek için, ne kadar çok çalışır, inceler, araştırırsa, o kadar çok iyi olur.
2-Belâdet, eblehliktir. Aklı kullanmamaktır. Ahmaklık da denir. Kalın kafalılıktır. Öğrenmesi ve işlemesi, yapması kusurlu olur. İyiyi kötüden ayıramaz.
3-Tehevvürdür. Çabuk kızmak demektir. Şecaat, kahramanlık iyi huyunun aşırı olmasıdır. Akıllı tanınan kimselerin beğenmeyeceği işler yapmaya kalkışmaktır. Ruhunu veya bedenini boş yere yorar.
4-Cübndür. Korkaklık demektir. Şecaatin lüzumundan az olmasıdır. Korkmak caiz olmayan yerde korkaklık gösterir.
5-Fücûrdur. İffetin aşırı olmasıdır. Dünya lezzetlerine düşkün olur. İslamiyetin ve aklın beğenmediği taşkınlıkları yapar.
6-İffetin az olmasıdır. Humud, yani miskinliktir. İslamiyetin ve aklın izin verdiği arzularını bırakmaktır. Bedeni zayıflar, kuvveti gider, hasta olur, nesli tükenir.
7-Zulümdür. Adaletin sınırını aşmaktır. Başkasının hakkına tecavüz etmektir. Başkasının malına, canına, namusuna zarar verir.
8-Haysiyetsizliktir. Kendisine karşı yapılan zulüm, işkence ve hakaretleri kabul eder. Adaletin noksan olmasıdır. Adalette bütün iyilikler toplandığı gibi, zulümde de, kötülükler toplanmıştır.”
Sual: Allahü tealanın, kullarından yapmalarını istediği ve yapmamalarını istediği ilk, birinci emri nedir?
Cevap: Allahü teâlânın, kullarına birinci olarak emri, iman etmeleridir. Kullarına birinci olarak yasak ettiği şey de küfür yani inkârdır.
Sual: Din kitaplarında geçen Muhâlefetün lil-havâdis ne demektir, anlamı nedir?
Cevap: Muhâlefetün lil-havâdis, Allahü teâlânın zati sıfatlarındandır ve Allahü teâlânın zatında ve sıfatlarında, yaratılanlardan hiçbir şeye ve hiçbir kimseye benzememesi demektir
.Din adamının sapıtmasının alameti
2021-11-03 02:00:00
Bazı kimseler, din ilimlerini, mala yahut bir makama kavuşmak için öğrenmişlerdir!
Sual: Bir kimsenin din ilimlerini tahsil ettiği hâlde, yanlış yollara sapmasının, hatta hainlik etmesinin ne gibi alametleri vardır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Muhammed bin Fadl Belhî hazretleri buyuruyor ki:
“İslamiyet nurlarının kalblerden ayrılıp, kalblerin kararmasına dört şey sebep oldu. Bildikleri ile amel etmemek. Bilmeyerek yapmak. Bilmediklerini öğrenmemek. Başkalarının öğrenmelerine mâni olmak.”
Önceki devirlerde ve zamanımızda bazı kimseler, din ilimlerini, ilim adamı tanınmak veya mala yahut bir makama kavuşmak için öğrenmişlerdir. Din adamı olmayı, geçime ve siyasete vasıta yapmışlardır. Bunlar, din ilimlerini amel etmek için öğrenmiyorlardı. İsimleri din adamıdır, gittikleri yol ise, cahillerin yoludur. Allah rahimdir, affı sever diyerek, büyük günah işliyorlar. Akıllarına, keyiflerine göre hareket ediyorlar. Başkalarının da böyle yapmalarını istiyorlar. Kendilerine uymayan hakiki Müslümanları kötülüyorlar. Kendilerinin, doğru yolda olduklarını, huzura kavuşacaklarını zan ediyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından derlenmiş olan doğru kitapları okumuyorlar, çocuklarına da okutmuyorlar. İçleri kötü, sözleri yaldızlı ve yalandır. Her gün başka şekle girerler. İnsanların yüzlerine gülerler, arkalarından kötülerler. Bidat karışmamış olan doğru kitapların okunmasına mâni olurlar. Bu kitapları okumayın, bozuktur derler. Bunları neşredenleri ve okuyanları tehdit ederler. Mezhebsizlerin zararlı kitaplarını, yaldızlı reklamlarla överler. İslamiyet bilgilerine hakaret ederler. Kısa akılları ile yazdıkları şeyleri ilim ve fen diyerek gençlerin önüne sürerler. Hâlbuki, İslam âlimleri ve tasavvuf büyükleri hep İslamiyete yapışmışlardır. Bunun neticesi olarak, yüksek derecelere kavuşmuşlar ve insanlara faydalı olmuşlardır. Bunlara dil uzatanların din cahili oldukları anlaşılır. Bu cahillerin yaldızlı sözlerine aldanmamalıdır. Bunlar, din hırsızlarıdır. Saadet yolunu kesici zındık veya mezhepsizdirler.
Sual: Suyun içine kavun, karpuz kabuğu gibi çeşitli yiyecek artıkları düşse, bu su ile abdest alınır mı?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Kudûrî şerhinde deniyor ki:
“Bir suya, temiz şeyler karışsa, su ismi değişmedikçe, rengi dönse bile, onunla abdest alınır.
.Mason din adamlarının maksadı!
2021-11-02 02:00:00
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Ümmetimin felaketi, fâcir, sapık olan din adamlarından olacaktır."
Sual: Abduh gibi mason olan din adamlarının maksadı, İslamiyeti bozmak mıdır?
Cevap: Kahire Mason Locası Başkanı olan Abduh'un zehirli fikirleri, Mısır'da Câmi'ul-ezher medresesine yayıldı. Böylece Mısır'da, Reşîd Rızâ ve Ezher Medresesi Rektörü Mustafa Merâgî, Kahire Müftisi Abdülmecid Selim, Mahmud Seltüt, Tentâvî Cevherî, Abdürrâzık Paşa, Zeki Mubârek, Ferîd Vecdî, Abbâs Akkâd, Ahmed Emin ve Doktor Tâhâ Hüseyin Paşa, Kâsım Emîn ve Hasen Bennâ gibi dinde reformcular türedi. Bir yandan da, üstadları Abduh'a yapıldığı gibi, bunlara da ilerici İslam âlimi denilerek, kitapları Türkçeye tercüme edildi. Cahil din adamlarının ve gençlerin doğru yoldan kaymalarına sebep oldular. Büyük İslâm âlimi Seyyid Abdülhakîm Efendi;
“Kahire Müftisi Abduh, İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış, İslam düşmanlarına satılmış, sonunda mason olarak İslamiyeti içeriden yıkan azılı kâfirlerden olmuştur” buyurmuştur.
Abduh gibi küfre veya bidate, dalalete sürüklenenler, kendilerinden sonra gelen genç din adamlarını da doğru yoldan çıkarmak için, âdeta birbirleri ile yarış etmişler;
(Ümmetimin felaketi, fâcir, sapık olan din adamlarından olacaktır) hadis-i şerifinin haber verdiği felaketlere önayak olmuşlardır.
Abduh, m. 1905’te Mısır'da ölünce, yetiştirmiş olduğu çömezleri de, boş durmamış, kahr ve gadab-ı ilâhînin tecellîsine sebep olan çok sayıda zararlı kitaplar neşretmişlerdir. Bunlardan biri, Reşîd Rızâ'nın Muhâverât kitabıdır. Bu kitabında, üstadı gibi, Ehl-i sünnetin dört mezhebine saldırmış, mezhebleri fikir ayrılığı sanarak ve ictihad usûl ve şartlarını, taassub ve münakaşa şeklinde göstererek, İslam birliğini bozmuşlardır diyecek kadar dalalete düşmüştür. Dört mezhebden birini taklid eden, milyonlarca halis Müslüman ile âdeta alay etmiştir. Asrın ihtiyaçlarını karşılamayı, dini, imanı değiştirmekte arayacak kadar İslamiyetten uzaklaşmıştır.
Dinde reformcuların birleştikleri tek nokta, kendilerini gerçek Müslüman ve asrın ihtiyaçlarını kavramış, geniş kültür sahibi bir İslam âlimi olarak tanıtmaları, İslam kitaplarını okuyup, anlayıp, Resûlullahın vârisi oldukları müjdelenmiş ve övülmüş Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda giden hakiki Müslümanlara da, avam gibi düşünen taklitçiler demeleridir.
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1055 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
Sırat köprüsü ve mahiyeti
2021-10-31 02:00:00
Müminler, bu köprüden geçip, Cennete gidecek, kâfirler ise, Cehenneme düşeceklerdir...
Sual: Sırat köprüsü deyince, dünyada bildiğimiz, deniz, nehir üzerine kurulan köprüler gibi mi anlayacağız?
Cevap: Sırat köprüsü deyince, bildiğimiz köprüler gibi sanmamalıdır. Nitekim, sınıf geçmek için, imtihan köprüsünden geçilir diyoruz. Her talebe imtihan köprüsünden geçer. Hepsi buradan geçtiği için köprü diyoruz. Hâlbuki, imtihanın, köprüye benzeyen hiçbir tarafı yoktur. İmtihan köprüsünden geçenler olduğu gibi, geçemeyip, yuvarlananlar da olur. Fakat bu, köprüden denize yuvarlanmaya benzemez. İmtihan köprüsünün nasıl olduğunu, buradan geçenler bilir. Sırat köprüsünden de herkes geçecek, bazıları da geçemeyip Cehenneme yuvarlanacaktır. Fakat, bu köprü ve buradan geçmek ve Cehenneme düşmek, dünya köprüleri gibi ve imtihan köprüsü gibi değildir. Bunlara hiç benzemez. Sırat köprüsü vardır. Müminler, bu köprüden geçip, Cennete gidecek, kâfirler ise, Cehenneme düşeceklerdir.
Sual: Zamanımızda, küfre, harama, günaha düşmemek neredeyse imkânsız gibi olmuştur. Bu durumda ne yapmalıdır?
Cevap: Her Müslümanın birinci vazifesi nefsine uymamaktır. Nefis, insanın en büyük düşmanıdır. İnsanın imanını yok etmek ister ve bundan zevk alır. Allahü teâlânın ve Peygamber Efendimizin emirlerinden ve yasaklarından birisinin bile doğru, faydalı olduğunda şüphe edenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir, Cehennemde sonsuz kalacaktır. Sonsuz olarak azapta kalmanın ne demek olduğunu insan düşünse, korkudan uykusu kaçar, yemekten, içmekten kesilir. Hiçbir dünya zevki gözüne görünmez.
Küfrün cezası çok ağır, çok korkunç ise de, küfürden ve günahlardan kurtulmak da çok kolaydır. Bunun biricik çaresi, imanını tazelemektir. Bunun da en kolay yolu, her akşam yatarken, üç kerre; “Estagfirullahel'azîm” okumaktır. Manasını düşünerek okumak lazımdır. Bunun manası; “Ya Rabbî, beni affet” demektir. Allahü teâlâ, tövbeleri kabul edeceğini vadetmiştir. Yalnız, tövbenin kabul olması için, namaz borcu ve kul hakkı olmamak lazımdır. Bir namaz borcu olan, bunu kaza etmedikçe, tövbesi kabul olmaz. Cehennemde yanmakdan kurtulmak için, ölmeden evvel namaz borcundan ve kul hakkından kurtulmak lazımdır. Hiçbir hayırlı iş insanı bu azaptan kurtaramaz. İbni Teymiyye ve benzerlerinin kurtarır demesine aldanmamalıdır.
.Bütün iyilikler, İslamiyetin içindedir
2021-10-30 02:00:00
Eski dinlerin, görünür, görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır.
Sual: Bütün güzellikler, iyilikler, insanlara faydalı olan şeylerin hepsi, İslam dininin içinde var mıdır?
Cevap: Bu konuda Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri Râbıta-i şerîfe kitabında buyuruyor ki:
“İslam dini, Allahü teâlânın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği, insanların, dünyada ve ahirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslamiyetin içindedir. Eski dinlerin, görünür, görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır. Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir.”
Sual: Bir babanın, küçük olan çocuklarının parasını, lazım olsun veya olmasın kullanabilmesine, izin var mıdır?
Cevap: Bu konuda Fetâvâ-yı Feyziyyede deniyor ki:
“Bir baba, küçük çocuklarının paralarını, ihtiyacı yok iken, kendisi için kullansa, çocuklar baliğ olunca, bunu tazmin etmesini, ödemesini isteyebilirler. Baba muhtaç olsaydı, kullanması caiz olurdu.”
Sual: Kur’ân-ı kerimde bildirilen hükümleri anlamak ve öğrenmek için ne yapmalıdır?
Cevap: Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimi, sevgili Peygamberine, Cebrâil ismindeki melek ile, yirmiüç senede gönderdi. Vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir'in emri ile, bir araya toplandı ve bu kitaba Kur’ân-ı kerim ve Mushaf denildi. Kur’ân-ı kerimin hepsi, Arabidir. Manasını herkes anlayamaz. Kelam-ı ilâhiden, murâd-ı ilâhiyi, yalnız Muhammed aleyhisselam anlamış, Eshabına bildirmiştir. Muhammed aleyhisselamı gören Müslümana Sahâbi, hepisine Eshâb denir. Eshâb-ı kiram, Resulullah efendimizden öğrendiklerinin hepsini, talebelerine bildirdi. Bunlar da, açıklayarak, binlerce kitaplarında yazdılar. Bunlara Ehl-i sünnet âlimleri denir. Dört mezheb imamları ve imam-ı Ahmet Rabbânî, Muhammed Masûm hazretleri, Ehl-i sünnet âlimleridirler. Görülüyor ki, Kur’ân-ı kerimin manasını doğru olarak öğrenmek isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin Fıkıh ve İman kitaplarını ve imam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât kitaplarını okuması lazımdır. İman kitaplarında, kalb ile inanılacak bilgiler yazılıdır. Fıkıh kitaplarında, beden ile yapılacak işler, ibadet, muamelat bilgileri yazılıdır.
.İbadetlerin önemine göre sıralaması
2021-10-29 02:00:00
İbadetler, Müslümanlara yapılması emir olunan şeyler, dört kısımdır: Farz, vacib, sünnet, nafile.
Sual: Dinimizin ibadet olarak emrettikleri nelerdir, bunların önemine göre sıralaması nasıldır?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Meşrû'ât, yani ibadetler, müslümanlara yapılması emir olunan şeyler, dört kısımdır: Farz, vacib, sünnet, nafile. Allahü teâlânın açık olarak bildirdiği emirlerine Farz; açık olmayıp, zan ederek anlaşılan emirlerine Vacib denir. Farz veya vacib olmayıp, Resulullah efendimizin kendiliğinden emrettiği veya yaptığı ibadetlere Sünnet denir. Bunları devamlı yaparak, nadiren terk etmiş ve terk edenlere birşey dememiş ise, Sünnet-i hüdâ veya Müekked sünnet denir. Bunlar, İslam dininin şiârıdır yani, bu dine mahsusturlar. Başka dinlerde yoktur. Vacipleri terk edeni görünce, terk etmesine mani olurdu. Kendisi ara sıra terk etmiş ise, Sünnet-i gayr-ı müekkede denir. Müekked sünneti, özürsüz olarak devamlı terk etmek mekruh, küçük günah olur. Allahü teâlâ, bütün ibadetlere sevap vereceğini vadetti, söz verdi. Fakat, ibadete sevap verilmesi için, niyet etmek lazımdır. Niyet, emre itaat ve Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için yaptığını kalbinden geçirmek demektir.
Bu üç kısım ibadeti belli zamanlarda yapmaya Edâ etmek denir. Zamanında yapmayıp, zaman geçtikten sonra yapmaya Kazâ etmek denir. Edâ veya kazâ ettikten sonra, kendiliğinden tekrar yapmaya Nâfile ibadet denir. Farzları ve vacibleri nâfile olarak yapmak, müekked sünnetleri yapmaktan daha çok sevap olur.
Resulullah efendimizin ibadet olarak değil de, âdet olarak, devamlı yaptığı şeylere Sünnet-i zevâid denir. Elbiseleri, oturması, kalkması, iyi şeyleri yapmaya sağdan başlaması böyledir. Bunları yapanlara da sevap verilir. Bunlara sevap verilmesi için, niyet etmek lazım değildir. Niyet edilirse, sevapları çoğalır. Zevâid sünnetleri ve nâfile ibâdetleri terk etmek mekruh olmaz.”
Bunlarla beraber, âdete bağlı şeylerde de Resulullah efendimize tabi olmak, dünyada ve ahırette, insana çok şey kazandırır ve çeşitli saadetlere yol açar.
Sual: Maliki mezhebinde, kullanılmış su ile de abdest alınabilir mi?
Cevap: Menâhic-ül-ibâd kitabında deniyor ki:
“Müsta'mel, kullanılmış su, Maliki mezhebinde hem temizdir, hem de temizleyicidir. Yani müsta'mel su ile abdest alınır ve gusül edilir.
.Yemeğe besmele ile başlamalı
2021-10-27 02:00:00
Yemeye ve içmeye başlarken, Besmele okumalı, sonunda da Elhamdülillah demelidir.
Sual: Yemek yemeye veya su içmeye başlarken Besmele okumak, dinimizin emri veya tavsiyesi midir?
Cevap: Yemeye ve içmeye başlarken, Besmele okumalıdır. Yemek ve içmek sonunda Elhamdülillah demelidir. Bunları söylemek, yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak, sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir. Resûlullah Efendimizin yemekten sonra okuduğu ve okunmasını emrettiği dualar, Şir'at-ül-islâm şerhinde ve Mevâhib-i ledünniyyede yazılıdır.
Sual: Yemekten önce ve sonra el yıkarken, gençler ve yaşlılar arasında bir öncelik sırası var mıdır?
Cevap: Yemekten evvel el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkar.
Sual: Yemekten sonra elleri yıkamayıp sadece kâğıtla silmenin dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Yemekten sonra elleri kâğıda silmek caiz olmadığı, Fetâvâ-yı Hindiyyede yazılıdır.
Sual: Yemeğe başlarken, sofrada bulunanlara hatırlatmak için Besmele yüksek sesle söylenebilir mi?
Cevap: Yemeğe başlarken sofradaki herkese hatırlatmak için Besmele, yüksek sesle söylenebilir.
Sual: Yemek yemeden önce elleri yıkadıktan sonra, havlu ile elleri kurulamanın mahzuru olur mu?
Cevap: Yemekte önce el yıkanınca kurulanmaz. Yemekten sonra yıkayınca bezle silip kurulanır. Yemekten önce el yıkarken ağzı da yıkamak sünnet değildir. Fakat cünübün, ağızını yıkamadan yemesi mekruh olup, hayız hâlindeki hanımın mekruh değildir.
Sual: Vücutları parçalanarak ölenler oluyor. Bunlardan bazısının sadece elleri veya ayakları bulunabiliyor. Bu hâldeki ceset parçalarını da gömmeden önce yıkamak gerekir mi?
Cevap: İnsanın yalnız başı veya bedenin yarısı ele geçerse, yıkanmaz ve namazı kılınmaz, öylece gömülür. Bedenin yarıdan fazlası, başı olmasa bile veya bedenin yarısı ve başı bulunursa, yıkanır ve namazı kılınır.
Sual: Bir yerde, toplu ölüm sebebiyle Müslüman cenazeler ile gayrimüslim cenazeler karışmış ise, bunların yıkanması, cenaze namazlarının kılınması nasıl olur?
Cevap: Müslüman ve kâfir cenazeleri karışık, alametleri yok ve çoğu da Müslüman ise, hepsinin namazı kılınır. Hepsi Müslüman mezarlığına gömülür. Müsavi, eşit sayıda veya azı Müslüman ise, hepsi yıkanır, kefenlenir, namazları, Müslüman olanları niyet edilerek kılınır. Hepsi kâfir mezarlığına gömülür.
.Yemeğe besmele ile başlamalı
2021-10-27 02:00:00
Yemeye ve içmeye başlarken, Besmele okumalı, sonunda da Elhamdülillah demelidir.
Sual: Yemek yemeye veya su içmeye başlarken Besmele okumak, dinimizin emri veya tavsiyesi midir?
Cevap: Yemeye ve içmeye başlarken, Besmele okumalıdır. Yemek ve içmek sonunda Elhamdülillah demelidir. Bunları söylemek, yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak, sağ el ile yemek, sağ el ile içmek sünnettir. Resûlullah Efendimizin yemekten sonra okuduğu ve okunmasını emrettiği dualar, Şir'at-ül-islâm şerhinde ve Mevâhib-i ledünniyyede yazılıdır.
Sual: Yemekten önce ve sonra el yıkarken, gençler ve yaşlılar arasında bir öncelik sırası var mıdır?
Cevap: Yemekten evvel el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkar.
Sual: Yemekten sonra elleri yıkamayıp sadece kâğıtla silmenin dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Yemekten sonra elleri kâğıda silmek caiz olmadığı, Fetâvâ-yı Hindiyyede yazılıdır.
Sual: Yemeğe başlarken, sofrada bulunanlara hatırlatmak için Besmele yüksek sesle söylenebilir mi?
Cevap: Yemeğe başlarken sofradaki herkese hatırlatmak için Besmele, yüksek sesle söylenebilir.
Sual: Yemek yemeden önce elleri yıkadıktan sonra, havlu ile elleri kurulamanın mahzuru olur mu?
Cevap: Yemekte önce el yıkanınca kurulanmaz. Yemekten sonra yıkayınca bezle silip kurulanır. Yemekten önce el yıkarken ağzı da yıkamak sünnet değildir. Fakat cünübün, ağızını yıkamadan yemesi mekruh olup, hayız hâlindeki hanımın mekruh değildir.
Sual: Vücutları parçalanarak ölenler oluyor. Bunlardan bazısının sadece elleri veya ayakları bulunabiliyor. Bu hâldeki ceset parçalarını da gömmeden önce yıkamak gerekir mi?
Cevap: İnsanın yalnız başı veya bedenin yarısı ele geçerse, yıkanmaz ve namazı kılınmaz, öylece gömülür. Bedenin yarıdan fazlası, başı olmasa bile veya bedenin yarısı ve başı bulunursa, yıkanır ve namazı kılınır.
Sual: Bir yerde, toplu ölüm sebebiyle Müslüman cenazeler ile gayrimüslim cenazeler karışmış ise, bunların yıkanması, cenaze namazlarının kılınması nasıl olur?
Cevap: Müslüman ve kâfir cenazeleri karışık, alametleri yok ve çoğu da Müslüman ise, hepsinin namazı kılınır. Hepsi Müslüman mezarlığına gömülür. Müsavi, eşit sayıda veya azı Müslüman ise, hepsi yıkanır, kefenlenir, namazları, Müslüman olanları niyet edilerek kılınır. Hepsi kâfir mezarlığına gömülür.
.Kendine lazım olanı, başkasına vermek
2021-10-26 02:00:00
İsâr, muhtaç olduğu bir şeyi almayıp, muhtaç olan din kardeşine bırakmak demektir.
Sual: İnsanın kendisinin muhtaç olduğu bir şeyi, başkasına vermesi sevap mıdır?
Cevap: İsâr, muhtaç olduğu bir şeyi almayıp, muhtaç olan din kardeşine bırakmak demektir. İsâr, kendine lazım olanı, sabredip, başkasına vermektir. İnsana lazım olan şeylerde isâr yapılır. İbadetlerde isâr yapılmaz. Mesela, taharetlenecek kadar suyu, setr-i avret edecek, örtünecek kadar örtüsü olan kimse, bunları kendisi kullanır, muhtaç olana vermez.
Bir kimsenin hakkını geri vermek, ona olan borcu ödemek, adalet yapmak olur. Hakkından fazlasını vermek, ihsan etmek olur. Muhtaç olduğu malın hepsini başkasına vermek, isâr olur.
Sual: Bir kimse, vekil olduğu kimsenin malını, kendi istediği fiyata satabilir mi ve kendisi satın alabilir mi?
Cevap: Umumi vekil olan kişi, sahibinin yani vekil olduğu kişinin malını, dilediği fiyata satabilir. Fiyat söylenmiş ise, daha aşağı satamaz. Satarsa, öder. Vekil, sahibinin malını, kendine satın alamaz ve akrabasına da satamaz. Ancak, bunlar, umumi vekil ise veya değerinden yüksek satabilir. Umumi vekil, peşin de, veresiye de satabilir. Fakat, peşin sat veya şu malımı sat da borcumu ver denildi ise, veresiye satamaz.
Sual: Küçük çocuklar için verilen hediyeleri, bu çocuğa bakanlar alabilir mi?
Cevap: Küçük çocuğa verilen hediyeyi babası kabzeder, alır. Babası yoksa, babanın vasisi, o da yoksa, dedesi kabul eder. Dedesi de yoksa, dedesinin vasiyet ettiği kabul eder. Bu dördünden biri varken, çocuğa bakan akrabası bile alamaz. Bu dördünden biri yoksa, çocuğa evinde bakan kabul eder. Aklı başında çocuğun kendisi de kabul edebilir.
Sual: Bir kimse, kız ve erkek çocuklarından birisine daha çok hediyede bulunabilir mi?
Cevap: Salih olan oğlan ve kızlarına hediyeyi, müsavi, eşit miktarda vermek efdaldir. Ölüm hastası olmayanın malının hepsini oğluna hediye etmesi caiz olur ise de günahtır. Çocuğun mülkü olur ise de babaya günah olduğu Hindiyyede bildirilmektedir. Reşid ve salih veya ilim tahsilinde olan çocuklarına daha çok vermek caizdir. Salahları müsavi, eşit ise, müsavi, eşit olarak dağıtmalıdır.
Sual: Çocuğa gelen hediye yiyeceklerden, ana ve babası yiyebilir mi?
Cevap: Fetâvâ-yı Bezzâziyyede, çocuğa gelen hediyeden ananın, babanın yemesi caizdir deniyor.
.Kadınların camiye gitmeleri...
2021-10-25 02:00:00
Kadınların başı, kolu açık camiye gidip, mevlid ve vaaz dinlemeleri haramdır!
Sual: Müslüman kadınların, beş vakit namaz ve cuma, bayram namazları için camiye gitmelerinin dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Kızların, kadınların, acuzelerin, beş vakit namaza, cuma, bayram namazları ve vaaz dinlemek için camiye gitmeleri caiz değildir. Eskiden yalnız acuzelerin akşam ve yatsı zamanı gitmesine izin verilmiş idi ise de, şimdi bunların gitmesi de, caiz değildir.”
Zaten kadınların başı, kolu, bacağı açık, camiye gidip, mevlid, vaaz ve hafız dinlemeleri haramdır, büyük günahtır. Hıristiyan kadınları bile, kiliseye giderken, böyle açık değildir. Açık kadınların, erkekler arasına karıştığı yerlere de cami denmez. Böyle yerlere, namaz kılmak için dahi gidilmez.
Sual: Cemaatle namaz kılarken, imam olan kişi, kendisine uyan cemaate imam olmaya niyet etmemiş ise, bu imama uyanların namazı kabul olur mu?
Cevap: Bu konuda Hadîkada deniyor ki:
“Fıkıh âlimleri buyurdu ki: İmam namaza dururken kendisine uyan cemaate imam olmaya niyet etmezse, buna uymak sahih olur ise de, imamın kendisi imamlık sevabına kavuşamaz. İmam olmaya niyet etmediği için, yalnız kılmış gibi, yalnız kendi namazının sevabını alır. Başkalarının kendisine uymasına niyet edince, cemaatin sayısı kadar, imamlık sevabı da alır.
Sual: Abdestte yıkanacak yerlerinde yara olup bu yaraları sargı bezi ile kapatmış olan bir kimse, abdest alırken bu sargı bezlerini çıkarması mı gerekir?
Cevap: Kan aldırarak, sülük tutunarak, yara, çıban olarak, kemiği kırılarak veya incinerek sargı, pamuk, gaz bezi üzerine flaster, merhem koyan, orasını soğuk, sıcak su ile yıkamaya veya mesh etmeye kadir olamazsa, abdestte ve gusülde, bunların yarıdan fazlası üstüne bir kerre mesh eder. Sargıyı çözmek zarar verirse, altındaki sağlam yerler yıkanmaz. Sargı aralarında görünen sağlam deri kısımları mesh edilir. Sargıyı abdestli olarak sarmak lazım değildir. Meshten sonra, sargı değiştirilirse, üstüne başkası da sarılırsa, yenisine mesh lazım olmaz.
Sual: Herhangi bir kimsenin, bir yere olan borcunu, o kimsenin haberi olmadan ödeyerek, o borçlu kimseyi kendine borçlu yapmak dinen uygun olur mu?
Cevap: Birinin borcunu ondan izinsiz ödeyerek, onu kendine borçlu yapmak caiz değildir.
.Camiye sağ ayak ile girilir
2021-10-24 02:00:00
Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehabdır.
Sual: Camiye girerken, çıkarken, elbise, ayakkabı giyerken, çıkarırken, sağdan veya soldan başlanması diye bir hüküm var mıdır?
Cevap: Camiye sağ ayak ile girilir ve camiden çıkarken, önce sol ayak ile çıkılır. Uyûn-ül-besâirde deniyor ki:
“Camiye girerken, girmeden evvel, önce sol, sonra sağ ayakkabı çıkarılır. Bundan sonra, önce sağ ayakla camiye girilir. Önce sol ayakla çıktıktan sonra veya çıkmadan evvel, önce sağ ayakkabı giyilir.” Hadîkada deniyor ki:
“İmâm-ı Nevevî Müslim şerhinde buyuruyor ki; mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehabdır. Ayakkabı, don, gömlek giyerken, baş tıraş ederken ve tararken, bıyık kırkarken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide, Müslümanın evine ve odasına girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, camiden ve Müslümanın evinden, odasından çıkarken, helaya girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlamak müstehaptır. Bunları tersine yapmak, tenzihi mekruh olur. Çünkü heyette, şekilde olan sünneti terk etmek olur.”
Sual: Namazda iken, başka mezhebde abdesti veya namazı bozan bir şey yaptığını hatırlayan kimse, bu namazı bozabilir mi?
Cevap: Vaktin veya cemaatin kaçmasından korku olmadığı zaman, başka mezhebde namazı, abdesti bozan bir şeyden kurtulmak için namazı bozup, abdest alıp yeniden kılınabilir. Mesela, dirhemden az necaseti temizlemek için ve eli yabancı kadına dokunmuş olduğunu hatırlayınca, abdest almak için, namazı bozmak caiz olur.
Sual: Namaz kılarken, ana, baba çağırsa, bu namaz bozulabilir mi?
Cevap: Her namazı bozmanın farz, lazım olmasının iki sebebi vardır:
1-İmdat diye bağıran bir kimseyi kurtarmak, kuyuya düşecek âmâyı, yanacak, boğulacak kimseyi kurtarmak, yangını söndürmek için, namazı bozmak lazımdır.
2-Ana, baba, dede, nine çağırınca, farz namazı bozmak vacip olmaz, caiz olur ise de, ihtiyaç yok ise, bozmamalıdır. Kılınan namaz nafile ise ki buna sünnetler de dâhildir, bozulur. Bunlar, imdat isterse, farzları da bozmak lazım olur. Namaz kıldığını bilerek çağırıyorlarsa, nafileyi de bozmayabilir, bilmeyerek çağırdılarsa, bozması lazımdır.
.İmama uymanın doğru olması için
2021-10-23 02:00:00
Fıkıh kitaplarında imama uymanın doğru ve sahih olması için, on şart bildirilmektedir...
Sual: Cemaatle namaz kılarken, imama uymanın da belli şartları, esasları, kuralları var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: Fıkıh kitaplarında imama uymanın doğru ve sahih olması için, şu on şart bildirilmektedir:
1-Namaza dururken, tekbiri söylemeden önce, hem hangi vaktin farzı kılınacaksa o namaza, hem de imama uymaya niyet etmektir. İmamın kim olduğunu niyet etmek lazım değildir.
2-İmamın, kadınlara imam olmaya niyet etmesi lazımdır. İmamın erkeklere imam olmaya niyet etmesi lazım değildir. Fakat niyet ederse, kendisi cemaatin sevabına da kavuşur.
3-Cemaatin topuğu, imamın topuğunun gerisinde olmak.
4-İmam ile cemaat, aynı farz namazı kılmak. Farzı kılmış olan kimse, tekrar imama uyunca, imam ile kıldığı nafile olur.
5-İmam ile cemaat arasında, kadın safı bulunmamak. Kadınlar bir safdan az olup arada perde varsa veya alçakta, yüksekte iseler caiz olur.
6-İmamın kendisini görse, yahut sesini işitse, aradaki duvar mâni olmaz. Arada kayık geçecek nehir ve araba geçecek yol mâni olur. Yolda veya nehirdeki köprüde iki saf imama uyunca, arkadakilerin de namazı sahih olur.
7-İmama uymanın sahih olması için, imamın veya müezzinin sesini işitmek yahut bunları görmek veya cemaatin hareketlerini görmek lazımdır. İmama uymak için, imamı işitmeye, görmeye elverişli penceresi olmayan duvar arada olmamalıdır.
8-İmam hayvanda, cemaat yerde veya bunun tersi olmamak.
9-İmam ile cemaat, yapışık olmayan ayrı iki gemide bulunmamak.
10-Başka mezhebdeki imama uyan cemaatin, kendi mezheplerine göre namazı bozan bir şeyin, imamda bulunduğunu bilmemesi lazımdır. Mesela, imamdan kan akması veya başının dörtte birinden az miktarını mesh etmesi, Hanefi mezhebinde caiz olmadığından, böyle yaptığı bilinen bir Şafiî imama uymak âlimlerin çoğuna göre caiz olmaz. Şafiî imamdan kan aktığı görülse, sonra imam bir zaman kaybolup tekrar gelse, buna uyulur. Çünkü, o zamanda abdest almış olabilir. Hüsn-i zan etmek iyidir.
Sual: Su ile abdest alan bir kimse, toprakla teyemmüm yapan birine imam olup namaz kıldırabilir mi?
Cevap: Su ile abdest alan bir kimse, teyemmüm etmiş olana, namazını ayakta kılan, oturarak kılana ve nafile namaz kılan da, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imam arayıp ona uymalıdır.
.Resulullahın sözünde durması
2021-10-22 02:00:00
Sevgili Peygamberimiz, verdikleri sözde durma hususunda da örnek olmuşlardır.
Sual: Verilen sözü yerine getirmenin güzel bir huy olduğu herkesçe bilinmektedir. Peygamber Efendimiz her verdiği sözü yerine getirir miydi?
Cevap: Bütün güzellikleri, üstünlükleri kendisinde toplayan Resulullah efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Daha doğrusu Onu böyle üstün ve güzel yaratan Rabbimiz, Sevgili Peygamberimizi, karanlık gecelerde yol bulmak ve yol almak isteyen insanlık için bir rehber, bir kılavuz, bir yol gösterici olarak seçmiş ve öyle yaratıp göndermiştir.
İnsanlık için her bakımdan numune olan Sevgili Peygamberimiz, verdikleri sözde durma ve verilen sözlerin yerine getirilmesi hususunda da çok titiz davranmışlar ve bizzat kendi yaşayışları ile bu hususta örnek olmuşlardır. Bu hususta, Eshab-ı kiramdan bir zat, şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:
“Resulullah Efendimizle, henüz Peygamberliği tebliğ edilmeden önce bir alışveriş yapmıştım. Bu alışveriş neticesinde de kendisinde bir miktar alacağım kalmıştı. Bu alışverişi yaptıktan sonra da, falan gün falan yerde buluşalım diyerek karşılıklı olarak sözleşmiştik. Fakat ben, aramızdaki bu sözleşmeyi ve aramızdaki konuşmayı ve verdiğim sözü unutmuştum. Buluşmak için sözleştiğimiz zamandan tam üç gün sonra, verdiğim sözü ve aramızdaki konuşmayı hatırladım ve;
-Eyvah, biz üç gün önce falan yerde buluşmak üzere sözleşmiştik diyerek, hemen yerimden ayrıldım. Sözleştiğimiz yere hızlı hızlı koşmaya başladım. Buluşmak için sözleştiğimiz yere vardığım zaman, aradan üç gün geçmiş olmasına rağmen Resulullah Efendimizi orada beni bekler vaziyette buldum. Meğer Resulullah Efendimiz, buluşmak için sözleştiğimiz o günden itibaren her gün, o saatlerde gelip beni beklemiş. Bunu öğrenince Resulullah efendimize karşı çok mahcup oldum ve kendisinden özür diledim.”
Bir söz veriliyor ve verilen sözün üzerinden üç geçmesine rağmen, Resulullah Efendimiz her gün o saatte aynı yere geliyor ve bekliyorlar. Verilen bir söze, böyle riayet etmek lazımdır. Resulullah Efendimiz;
(Vadetmek, borç gibidir) yani verilen sözün muhakkak yerine getirilmesini emir buyururlarken, kendileri de bizzat bunu tatbik ediyorlar. Herhangi bir konuda söz verildiği zaman, söz verilen şeyin muhakkak yerine getirilmesi gerekmektedir.
.Fasıkları ve facirleri sevmek
2021-10-10 02:00:00
Başkalarının isyan etmesine, fıskın yayılmasına sebeb olana 'facir' denir.
Sual: Günah işleyenleri, İslamiyetin doğru olarak öğrenilmesine mâni olanları sevmenin bir vebali, günahı olur mu?
Cevap: Allahü teâlâya isyan edene Fasık, kötü kimse denir. Başkalarının isyan etmesine, fıskın yayılmasına sebeb olana Facir denir. Haram işlediği bilinen fasık sevilmez. Bidati, yani bozuk inanışları yayanları ve dini öğrenmeye mâni olanları sevmek, günahtır. Hadis-i şerifte;
(Fasıkın fıskına mâni olmaya kudret varken, kimse mâni olmazsa, Allahü teâlâ, bunların hepsine, dünyada ve ahırette azap yapar) buyuruldu. Ömer bin Abdül'azîz hazretleri buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, bir kimse günah işlediği için, başkalarına da azap yapmaz ise de, açıkça günah işleyenler görülüp de, görebilenler mâni olmadığı zaman, hepsine azap yapar.”
Allahü teâlâ, Yuşa aleyhisselama vahyederek;
(Kavminden kırk bin salih kimseye ve altmış bin fasık kimseye azap yapacağım!) buyurunca, Yuşa aleyhisselam;
-Ya Rabbî! Fasıklar, azabı hak etmiştir. Salihlere azap yapmanın sebebi, hikmeti nedir? diye arz edince Allahü teala;
(Benim gadab ettiklerime, onlar gadab etmedi. Birlikte yediler, içtiler) buyurdu.
Malına, canına, evladına ve Müslümanlara zarar geleceği, yani fitneye sebep olacağı zaman, bidat sahiplerine ve zalimlere emr-i ma'rûf yapmak lazım olmaz. Açıkca günah işleyen fasıkları, yalnız kalb ile sevmemek kafîdir. Tatlı ve yumuşak sözlerle nasihat vermek lazım olur.
Sual: Bulunduğu yerde kıble yönünü bilemeyen bir kimse, Müslüman olmayanlara veya günah işleyenlere de, kıble istikametini sorabilir mi?
Cevap: Mihrab bulunmayan, hesap, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamayan yerlerde, kıbleyi bilen, salih Müslümanlara sormak lazımdır. Kâfirlere, fasıklara ve çocuklara sorulmaz. Kâfirlere, fasıklara, muamelatta inanılırsa da, diyanatta yani ibadetlerde inanılmaz. Aslında böyle durumlarda kıbleyi bilen bir kimseyi aramaya da lüzum yoktur. Kendisi araştırır, karar verdiği cihete, yöne doğru kılar. Sonradan, yanlış olduğunu anlarsa, namazı da iade etmez.
Sual: Küçük çocuğun elini soktuğu su kabındaki su ile abdest ve gusül alınabilir mi?
Cevap: Küçük çocuğun elini suya sokması, kedinin artığı gibidir. Yani, eli temiz olduğu bilinmiyorsa, bu su ile abdest almak veya içmek, tenzihen mekruh olur.
.Namazda avret yerini örtmek
2021-10-09 02:00:00
Erkeğin ve kadının avret mahallini örtmesi, Ahzâb ve Nûr surelerinde emrolundu.
Sual: Erkeklerin ve kadınların, namaz kılarken örtmeleri gereken yerleri aynı mıdır, eğer değilse bunlar kitaplarda ayrı ayrı bildirilmiş midir?
Cevap: Erkeğin ve kadının avret mahallini örtmesi, hicretin üçüncü senesinde gelen, Ahzâb ve beşinci senesinde gelen Nûr surelerinde emrolundu. Hanefi ve Şâfii mezheblerinde erkeklerin, namaz için avret mahalli, göbekten diz altına kadardır. Şâfiide göbek, Hanefide diz avrettir. Buraları açık olarak kılınan namaz sahih olmaz. Namaz kılarken, vücudun diğer kısmlarını, kolları, başı örtmek, ayaklara çorap giymek erkeklere sünnettir. Açık kılmaları mekruhtur.
Hür olan kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı, namaz için Hanefi mezhebinde avrettir. Ellerin üstü avret değildir diyen kıymetli kitaplar çoktur. Bunlara göre, kadınların bileklerine kadar ellerinin üstü açık kılmaları caiz olur. Fakat, kitapların hepsine uymuş olmak için, kadınların elleri örtecek kadar uzun kollu namazlık veya geniş başörtüsü ile elleri örtülü olarak kılmaları, daha iyi olur. Kadınların ayakları namazda avret değildir diyen varsa da, bu âlimler de, namazda örtmesi sünnet, açması mekruhtur dedi. Sarkan saçın da, ayak gibi olduğu Kâdîhânda yazılıdır.
Sual: Namaz kılarken, örtülmesi gereken yerlerden herhangi bir uzuv açılacak olursa, namaz bozulur mu?
Cevap: Erkeğin veya kadının avret uzuvlarından herhangi birinin dörtte biri, bir rükün açık kalırsa, namaz bozulur. Azı açılırsa bozulmaz, namazı mekruh olur. Mesela, ayağının dörtte biri açık olan kadının namazı sahih olmaz. Kendisi açarsa hemen bozulur. Umdet-ül-islâmda deniyor ki:
“Kadının topuk kemiği veya bileği veya boynu veya saçı açık olarak kıldığı namazı sahih olmaz. İnce olup içindeki uzvun şekli veya rengi görünen kumaş, yok demekdir.”
Şâfii mezhebinde kadının iki elinden ve yüzünden başka her yeri her zaman avrettir.
Sual: İslamiyetin başlangıcında, namaz kılmak için Kudüs'e doğru mu dönülüyordu, eğer böyle idiyise ne zaman değişerek Kâbe'ye doğru dönülmeye başlandı?
Cevap: Kıble önce Kudüs idi. Hicretten onyedi ay sonra, şabân ayının ortasında salı günü öğle veya ikindi namazının üçüncü rekatinde iken Kâbe'ye dönülmesi emrolundu.
..İmâm-ı a'zamın ilmi gibi takvası da çoktu
2021-10-05 02:00:00
Ebu Hanife hazretleri, sadece zindanda, yedi bin kere hatm-i Kur'ân okumuştu.
Sual: İmâm-ı a'zam Ebu Hanife hazretlerinin ilmi gibi, haramlardan sakınması da çok fazla mı idi?
Cevap: İmâm-ı a'zam hazretlerinin takvası o kadar çoktu ki, otuz yıl, oruç tutması haram olan beş günden başka her gün oruç tuttu. Çok kere, bir veya iki rekatte bütün Kur'ân-ı kerimi okurdu. Bazen de, yalnız bir azab veya rahmet âyetini namazda veya namaz dışında tekrar tekrar okuyup, hıçkıra hıçkıra ağlar, sızlardı. Hanefi mezhebinde, namazda Allah için ağlamak namazı bozmaz. İşitenler, hâline acırdı. Muhammed aleyhisselamın ümmeti içinde, bir rekat namazda bütün Kur'ân-ı kerimi hatmetmek, yalnız Osman ibni Affân, Temîm-i Dârî, Sa'îd bin Cübeyr ve İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazrelerine nasib olmuştur. Kimseden hediye kabul etmezdi. Fakirler gibi giyinirdi. Bazen de, Allahü teâlânın nimetlerini göstermek için, çok kıymetli elbise giyerdi... Ellibeş kere hac edip, birkaç yıl Mekke-i mükerremede kaldı. Yalnız ruhu kabz olunduğu, vefat ettiği yerde, zindanda, yedi bin kere hatm-i Kur'ân okumuştu. “Ömrümde bir kere güldüm. Ona da pişmanım” demiştir... Az söyler, çok düşünürdü. Bazı din konularında, talebesi ile münazara, konuşma yapardı. Bir gece, yatsı namazını cemaat ile kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı daha mescidde iken, bir konu üzerinde, talebesi İmam-ı Züfer ile sabah ezanına kadar konuşup, ikinci ayağını dışarı çıkarmadan, sabah namazını kılmak için, yine mescide girmiştir. Hazret-i Ali; “dört bin dirheme kadar nafaka caizdir” buyurdu diyerek, kazancının dörtbin dirheminden fazlasını fakirlere dağıtırdı.
Sual: Küçükken çocuklara İslamiyet öğretilince, büyüdüklerinde, ergenlik çağına girince de bunların Müslümanlığı devam etmiş olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:
“Kız çocuğu küçükken; anasına, babasına tabi olarak Müslümandır. Bülüğa erince, anasının, babasının dinine tabi olması devam etmez. İslamiyeti bilmeyerek bülüğa erince, mürted olur. İmanın şartlarını öğrenip ve İslamiyete uymak lazım olduğuna inanmadıkça, Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah dese de, Müslümanlığı devam etmez. Âmentü billâhi’de bulunan altı şeyi öğrenip, bunlara inanması ve Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını kabul ettim demesi lazımdır.”
.Dini bozmak mı, kolaylaştırmak mı?
2021-10-03 02:00:00
İbadetleri değiştirmek isteyenler, Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmeyenler, tarihte çok görüldü.
Sual: Mevdûdî, Hamîdullah, Teblîg-ı cemâat, Cemâleddîn-i Efgânî, Muhammed Abduh ve bunun talebeleri Seyyid Kutb, Reşîd Rızâ gibilerin kitaplarını okuyarak aldananlar, mezhebleri birleştirmeli, dört mezhebin kolay taraflarını seçip toplamalı, İslamiyeti kolaylaştırmalı diyorlar, bunlara ne demelidir?
Cevap: Bu fikirleri savunanların kitaplarına göz atılınca, tefsir, hadis, üsûl ve fıkıh bilgilerinden haberleri olmadığı, cehaletlerini ortaya koydukları hemen görülmektedir. Çünkü:
1-Dört mezheb âlimleri; birkaç mezhebe birlikte uyarak yapılan bir ibadet, bu mezheplerin hiçbirinde sahih olmadığı zaman, mezhebleri karıştırması bâtıl olur, sahih olmaz buyuruyor. Dört mezheb âlimlerinin söz birliğine uymayan kimse, bu mezheblerin hiçbirinden olmaz, mezhebsiz olur. Mezhebsiz olanın işleri, İslamiyete uygun olmaz.
2-Müslümanları, ibadetleri tek bir yolda sıkıştırmak, İslam dinini zorlaştırmak olur. Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, isteselerdi, her şeyi açık bildirirler, işler tek bir yola uyarak yapılırdı. Fakat, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü insanlara acıdıkları için, her şeyi açık bildirmediler. Ehl-i sünnet âlimlerinin içtihatlarına göre, çeşitli mezhebler ortaya çıktı. Bir kimse sıkışınca, kendi mezhebinin kolay tarafını yapar. Daha da sıkışınca, başka mezhebi taklid ederek, o işi kolayca yapar. Tek mezheb yapılırsa, böyle kolaylık olmaz.
3-Bir ibadetin bir kısmını bir mezhebe göre yaparken, diğer kısmını, bu mezhebe göre yapmayıp, başka mezhebe göre yapmaya kalkışmak, birinci mezheb imamının bilgisini beğenmemek olur. Onları beğenmemek ise imanı tehlikeye sokar.
İbadetleri değiştirmek isteyenler, Ehl-i sünnet âlimlerini beğenmeyenler, tarihte çok görüldü. Mezheblerin kolaylıklarını seçip, dört mezhebi kaldırmalı diyenlerin, mezheb imamlarının kitaplarından bir sayfayı bile doğru okuyup anlayamadıkları meydandadır. Çünkü, mezhebleri ve mezheb imamlarının yüksekliklerini anlayabilmek için, âlim olmak lazımdır. Âlim olan, insanları, felakete sürüklemez. Tarih boyunca, ortaya çıkmış olan cahillere, sapıklara aldananlar, felakete sürüklenmişlerdir. Her asırda gelmiş olan ve hadis-i şeriflerle övülmüş bulunan Ehl-i sünnet âlimlerine uyanlar, saadete kavuşmuşlardır.
.Hazret-i Ebû Bekr'in Müslüman oluşu
2021-10-02 02:00:00
Ebû Bekir "radıyallahü anh" tüccardı. Şam'da seferde iken, bir rüya görür...
Sual: Hazret-i Ebu Bekr'in Müslüman oluş şekli nasıldı?
Cevap: Bu konu, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzînde şöyle anlatılmaktadır:
Hazret-i Ebû Bekir tüccardı. Şam'da seferde iken, bir gece rüyasında, gökten Ay inip, kucağına girdi, iki eliyle onu kucakladı, göğsüne bastı ve uyandı. Yemlîhâ adında bir râhibe rüyasını tabir ettirdi. Râhib; "Nerelisin?" deyince;
-Hicaz'danım dedi. Râhib dedi ki:
-Ey Arabistanlı, rüyanda, sana büyük müjdeler vardır. Tabiri için ücretini ver. Hazret-i Ebû Bekir oniki dinar verdi. Râhib dedi ki:
-Gökten inen o Ay, ahir zaman Peygamberidir. Yakınlarda zuhur edecektir. Sen Onun hayatında veziri, sonra da halifesi olursun. Eğer ben sağken, Ona yetişirsen, bana haber ver, ölmüş isem, selamımı ona ulaştırırsın. Ben Onun dinine girdim, ümmetinden oldum, âhirette şefaatinden unutmasın. Ayrıca oniki satır bir mektup yazıp, hazret-i Ebû Bekr'e verdi. O mektupta şunlar yazılı idi:
“Esselamü aleyke yâ Muhammed bin Abdullah. Hakikaten sen âhir zaman Peygamberisin! Bu mektubu Ebû Bekir ile sana gönderdim. Ben sana iman getirdim ve ümmetinden oldum. Ebû Bekir rüyasını tabir ettirdi... Eğer sağ olursam gelip önünde gaza ederim. Eğer yetişemezsem, âhirette beni şefaatinden unutmayasın” Hazret-i Ebû Bekir; "Eğer rüyam, tabir ettiğin gibi olursa, sana yüz altın daha veririm" dedi.
Bu hadiseden oniki sene sonra Hak teâlâ, hazret-i Muhammede vahiy eyledi. Bir gece Peygamber efendimiz, Ebû Kubeys Dağı'na çıkıp dedi ki:
-Allahü teâlâya davet edenin davetini kabul ediniz. Lâ ilâhe illallah, deyiniz...
Ebû Bekir, yatıyordu, söylenilenleri işitti. Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah dedi... Birkaç gün sonra, Resûlullah efendimizle buluştu. Peygamber efendimiz ona;
-Ne olaydı, İslama geleydin dedi. Hazret-i Ebû Bekir;
-Bir mucize görmek isterim deyince Resûlullah efendimiz;
-On iki yıl önce gördüğün rüya sana yetmez mi? Yemlîhâ râhibe tabir ettirdin, on iki dinar verdin ve yüz dinar daha vadettin. O râhib, on iki satır bir mektup yazıp, sana verdi. O mektupta yazılanlar şunlardır, diye buyurdular. Hazret-i Ebû Bekir bunları işitince;
-Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah... "Sen, Yemlîhâ râhibin haber verdiği Peygambersin" dedi.
.Eshâb-ı kiramın mezhebi
2021-10-01 02:00:00
Eshâb-ı kiramın her biri müctehid idi. Hepsi de, derin âlim, mezheb imamı idi.
Sual: İngilizlerin kurduğu Vehhabilik ve onların kitaplarını okuyanlar; “Mezhebler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiîn, hangi mezhepte idi?” diye soruyorlar. Bunlara ne cevap vermelidir?
Cevap: Mezheb imamı demek, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmıştır. Hadîkada buyuruluyor ki:
“Bilinen dört mezheb imamı zamanında, başka mezheb imamları da vardı. Bunların da mezhebleri vardı. Fakat, bunların mezheblerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı.”
Eshâb-ı kiramın her biri müctehid idi. Hepsi de, derin âlim, mezheb imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezheb imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhebleri, ictihatları daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhebleri unutuldu. Dört mezhebden başkasına uymak imkânı kalmadı.
Eshâb-ı kiram hangi mezhebde idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir ki lüzumsuz, boş bir sözdür.
Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihâd yapabilecek kadar derin âlim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîka kitabındaki hadis-i şerifte, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhebden birini seçerek ona uyması lazımdır. Yani, bu mezhebin fıkıh, ilmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır.
Dört mezhebden birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhebsiz ve Zındık denir. Mezhebsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut kâfir olmuştur. Böyle olduğu, Bahr, Hindiyye, Tahtâvînin Zebâyıh kısmında, İbn-i Abidînde yazılıdır. El-besâir kitabında Ahmed Sâvî hazretlerinin tefsîrinde, Kehf sûresinde de böyle yazılıdır.
Sual: Secde-i sehiv, nasıl ve ne şekilde yapılır?
Cevap: Secde-i sehv yapmak için, bir tarafa selam verdikten sonra, iki secde yapıp oturur ve namazı tamamlar. İki tarafa selam verdikten sonra veya hiç selam vermeden de, secde-i sehv yapmak caizdir.
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1056 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
| |
|
Eshâb-ı kiramın mezhebi
2021-10-01 02:00:00
Eshâb-ı kiramın her biri müctehid idi. Hepsi de, derin âlim, mezheb imamı idi.
Sual: İngilizlerin kurduğu Vehhabilik ve onların kitaplarını okuyanlar; “Mezhebler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiîn, hangi mezhepte idi?” diye soruyorlar. Bunlara ne cevap vermelidir?
Cevap: Mezheb imamı demek, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmıştır. Hadîkada buyuruluyor ki:
“Bilinen dört mezheb imamı zamanında, başka mezheb imamları da vardı. Bunların da mezhebleri vardı. Fakat, bunların mezheblerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı.”
Eshâb-ı kiramın her biri müctehid idi. Hepsi de, derin âlim, mezheb imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezheb imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhebleri, ictihatları daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhebleri unutuldu. Dört mezhebden başkasına uymak imkânı kalmadı.
Eshâb-ı kiram hangi mezhebde idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir ki lüzumsuz, boş bir sözdür.
Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihâd yapabilecek kadar derin âlim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîka kitabındaki hadis-i şerifte, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhebden birini seçerek ona uyması lazımdır. Yani, bu mezhebin fıkıh, ilmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır.
Dört mezhebden birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhebsiz ve Zındık denir. Mezhebsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut kâfir olmuştur. Böyle olduğu, Bahr, Hindiyye, Tahtâvînin Zebâyıh kısmında, İbn-i Abidînde yazılıdır. El-besâir kitabında Ahmed Sâvî hazretlerinin tefsîrinde, Kehf sûresinde de böyle yazılıdır.
Sual: Secde-i sehiv, nasıl ve ne şekilde yapılır?
Cevap: Secde-i sehv yapmak için, bir tarafa selam verdikten sonra, iki secde yapıp oturur ve namazı tamamlar. İki tarafa selam verdikten sonra veya hiç selam vermeden de, secde-i sehv yapmak caizdir.
.Gazâya ve şehitlere verilen sevap
2021-09-30 02:00:00
"Bir kavim gazaya niyet eylese, Allahü teâlâ onlar için Cehennemden kurtuluşuna berat yazar..."
Sual: Dinini, vatanını, namusunu korumak için harbe gidenlere ve şehit olanlara ne gibi sevaplar verilmektedir?
Cevap: Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında Hazret-i Hasan'dan rivayetle şöyle nakledilir:
“Hazret-i Ali bir gün insanları cihada teşvik ediyordu. Bir şahıs ayağa kalkıp;
-Ya imam, bize cihadın ve gazanın sevabından haber verir misiniz? dedi. Hazret-i Ali buyurdu ki:
-Bir gün Resul-i ekrem ile gazaya gidiyorduk. Senin gibi, ben de Resul-i ekreme; 'Ya Resulallah, bize gaza ve cihadın sevabından haber verir misiniz?' diye arz edince buyurdular ki:
(Bir kavim gazaya niyet eylese, Allahü teâlâ onlar için Cehennemden kurtuluşuna berat yazar. Allahü teâlâ sefere hazırlananlarla meleklere övünüp, buyurur ki; “Görün, benim kullarımı, benim yolumda gazaya hazırlanırlar.” Hak teâlâ melekler gönderir ve onları hıfzederler. Her sevapları iki kat yazılır. Harp için yola çıkınca, o kadar sevap verir ki, dünyadaki bütün insanlar kâtip olsalar, onun hesabında aciz olurlar. Harbe başlayınca, melekler onları çevirip, yardım ve zafer için, dua ederler. Arşın altından bir melek, “El-cennetü tahte zılâl-issuyuf” yani Cennet kılıçların gölgesi altındadır diye, nidâ edip, çağırır. Kılınç dokunup, her şehit olana, sıcak günde soğuk su içmiş gibi, lezzetli gelir. Yere düşmezden evvel, kendisine müjde verilir. Yere düşünce bir ses; “Merhaba ey temiz ruh! Temiz bedeninden çıktın. Allahü teâlâ senin için Cennetinde o kadar sevap, ecir, mülk ve nimetler hazırlamıştır ki, ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne de kimsenin hatırına gelmiştir denir.)
Resul-i Ekrem efendimiz devamla buyurdu ki:
(Allahü teâlâ o şehit hakkında buyurdu ki; “Her kim onu razı ederse, beni razı eder. Her kim onu incitirse, beni incitir.” Allahü teâlâ, şehitlerin ruhlarını yeşil kuşların kursağına koymuştur. Cennete girip, yemişlerinden yerler. Şehide Cennet-ül firdevsde yetmiş köşk verirler.)
Resulullah efendimiz daha sonra yemin edip, buyurdu ki:
(Kıyamet gününde, şehitler yerlerinden kalkıp, mahşer yerine gelirler ve süslü kürsiler üzerine otururlar. Her şehit evladından, ehlinden, akrabasından ve ahbabından çok kişiye şefaat edecektir.) Hazret-i Ali; Server-i Enbiyâ bunu böyle buyurdular demiştir.”
.Babanın, çocuklarına dinini öğretmesi...
2021-09-29 02:00:00
“Çocuğunu aç bırakarak ve İslam terbiyesinden mahrum ederek zayi etmek günahtır..."
Sual: Bir babanın, çocuklarının nafakasını temin ettiği gibi, dinlerini de öğretmesi, vazifesi midir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:
“Çocuğunu ve nafaka vermesi lazım olan akrabasını aç bırakarak ve İslam terbiyesinden mahrum ederek zayi etmek günahtır. Analardan, baba ve dedelerden ve çocuklardan, torunlardan başka olan yakınlara, akraba denir. Zengin kimsenin fakir ve çalışamayacak hâlde olan akrabasına nafaka vermesi vaciptir. Çalışabilen erkek büyük akrabaya, fakir olsalar da, nafaka verilmez. Fakir olan yetim çocukların ve dul kadınların nafakaları, sağlam olsalar da, zengin akrabasına vacip olur. Küçük çocukların anneleri ve amcaları bulunsa, yahut anneleri ve ağabeyleri olsa, zengin iseler, çocukların nafakalarını, miras oranında, ortaklaşa verirler. Babanın, çocuklarına ilim, edeb ve sanat öğretmesi farzdır. Önce, Kur’ân-ı kerim okumasını öğretmelidir. Sonra imanın ve İslamın şartlarını öğretmelidir.”
Çocuk Kur’ân-ı kerim okumasını ve din bilgisini öğrenmeden mektebe gönderilirse, artık bunları öğrenecek vakit bulamaz. Din düşmanlarının tuzaklarına düşerek, onların yalanlarına, iftiralarına aldanır. Dinsiz ve İslam ahlakından mahrum olarak yetişir. Dünyada ve ahırette felaketlere sürüklenir. Cemiyete ve millete zararlı olur. Kendine ve başkalarına yapacağı kötülüklerin günahları, anasına babasına da yazılır. Çocuğunu, din bilgilerini öğretmeden önce, kâfirlerin, Hıristiyanların mekteplerine göndermenin büyük zararları, İrşâd-ül-hiyâra fî-tahzîr-il-müslimîn min medârisin-Nasârâ kitabında uzun yazılıdır.
Sual: Namazda pantolon paçalarını çekmenin mahzuru olur mu?
Cevap: Namazda secdeye giderken etekleri, pantalon paçalarını kaldırmak, çekmek mekruhtur.
Sual: Namaz kılarken, boğazını temizlemek için öksürür gibi yapmak, namazı bozar mı?
Cevap: Boğazından, özürsüz, öksürür gibi ses çıkarmak namazı bozar. Kendiliğinden olursa bozmaz. Okumayı kolaylaşdırmak için yapılırsa, zararı olmaz.
Sual: Çocuk, ölmüş bir kadından süt emse, bu çocuk, o kadının süt çocuğu olur mu?
Cevap: Ölmüş bir kadının ve dokuz yaşına gelmiş kızın sütü ile de süt çocuğu olur.
.Herkes Kur’ânı anlayabilir mi?
2021-09-28 02:00:00
Ehl-i sünnet olmayan, Arabiyi çok iyi bilse de, Kur’ân-ı kerimi doğru anlayamaz.
Sual: Herkesin Kur’ânı anlayabileceği söyleniyor. Gerçekten Kur’ân-ı kerimi herkes anlayabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hâce Muhammed Pârisâ hazretleri, Tuhfet-üs-sâlikîn kitabında, İmam-ı Gazâlî hazretlerinden alarak buyuruyor ki:
“Üç kimse, Kur’ân-ı kerimin manasını anlayamaz: Birincisi, Arabiyi iyi bilmeyen ve tefsir okumamış olan cahil. İkincisi, büyük bir günaha devam eden fasık. Üçüncüsü, itikat bilgilerinden birini yanlış anlayıp, anladığına uymadığı için, hak sözü kabul etmeyen bidat sahibi.”
Ehl-i sünnet itikadından ayrılmak büyük günahtır. Bunun için bidat sahibi olan Kur’ân-ı kerimin manasını anlayamaz. Çünkü bidatin zulmeti kalbi karartır. Görülüyor ki, Ehl-i sünnet mezhebinde olmayan, Arabiyi çok iyi bilse de, Kur’ân-ı kerimi doğru anlayamaz. Yanlış anladıklarını yazarak, herkesi felakete sürükler.
Sual: Bir sıkıntı, ihtiyaç olduğu zaman, başlanmış oruç bozulabilir mi?
Cevap: İhtiyaç, sıkıntı olunca, orucu bozmak caiz olur. Bahr-ür-râıkda deniyor ki:
“Bir ibadete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak haramdır. Farz olan orucu bozmak için sekiz özür vardır: Hastalık, sefere çıkmak, ikrah yani zalimin zorlaması, kadının hamile olması, çocuk emzirmek, açlık, susuzluk ve ihtiyarlık.”
Sual: Erkeklerin, kadınlar gibi her renkte elbise giymelerinin, dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Erkeklerin de her renk elbise giymeleri caiz ise de, kırmızı, sarı elbise giymeleri tenzihen mekruh denildi. Başlık ve takkenin kırmızı ve sarı renklerde dahi mekruh olmadığı söz birliği ile bildirildi. Resulullah efendimizin ayakkabısının siyah olduğu, Şir'at-ül-islâm şerhinde yazılıdır.
Sual: Namaz kılarken ceketi, gömleği giymeden omuza alarak bu şekilde namaz kılmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Elbiseyi giymeyip, omuzlarına alarak namaz kılmak mekruhtur.
Sual: İmamlık yapmayı ve din bilgisi öğretmeyi, ücret karşılığında yapmanın dinimizce mahzuru var mıdır?
Cevap: Ezan okumak, imamlık yapmak, Kur’ân-ı kerim ve mevlid okumak, din bilgisi öğretmek için ücret almak caiz değil ise de, imamlık, müezzinlik ve ilim öğretmek için ücret almaya izin verilmiştir.
Sual: Namazda kıraat olarak Kur’ânın tercümesi okunabilir mi?
Cevap: Kıraatte, Kur’ân-ı kerimin tercümesini okumak caiz değildir.
.Asra uygun tefsir olur mu?
2021-09-27 02:00:00
Aklımıza ve asrın isteklerine uygun tefsir yapmak caiz değildir.
Sual: Zamanımıza, asrımıza uygun olarak yeniden tefsir yapmak lazımdır diyenler oluyor. Böyle asra, zamana göre tefsir olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Şevâhid-ül-hak kitabında deniyor ki:
“Zamanımıza, asrımıza uygun tefsir lazımdır sözü doğru değildir. Tefsir âlimleri, Resûlullah efendimizden ve Eshabından gelen haberleri yazarak tefsir yaptılar. Bunların tefsirleri her asra uygundur ve kâfidir. Kur’ân-ı kerimin emirleri, her asırdaki her insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka manası yoktur. Kur’ân-ı kerime inanan ve uymak isteyen bir Müslüman, her aradığını, mevcut tefsirlerde bulur. İslamiyete uymayan bir zındık, bozuk isteklerini, bu tefsirlerde elbette bulamaz.
Aklımıza ve asrın isteklerine uygun tefsir yapmak caiz değildir. Cahil, ahmak kimseler, kısa akılları ile yeni tefsir yaparız diyorlar. Tefsir yapabilmek için çok şartlar vardır. Bu şartların başında, (Zamanların en iyisi, benim zamanımdır. Ondan sonra hayırlısı, benim asrımdan sonra gelen asırdır. Sonra da, ondan sonra gelen asırdır) hadis-i şerifi ile övülmüş olunan asırlarda bulunmak lazımdır.
Tefsir âliminin, nâsih ve mensûh olan âyet-i kerimeleri de bilmesi lazımdır. Kur’ân-ı kerimde yüzdokuz adet nesh edici âyet bulunduğu, Hadîkada yazılıdır. Şimdi, kendi görüşleri ile tefsir kitabı yapanlarda bu şartların hiçbiri yoktur. Fikirleri bozuyor, Ehl-i sünnet âlimlerine karşı geliyorlar. Ehl-i sünnet olduklarını bildirerek, bozuk inanışlarını her yere yayıyorlar. Ehl-i sünnet olan din adamları bunları okuyunca, bozuk olduklarını hemen anlıyor. Zındık olduklarını, Ehl-i sünnet olmadıklarını Müslümanlara anlatıyorlar. Fakat cahiller, eğriyi doğrudan ayıramayıp aldanmaktadırlar.” Hadîkada bildirilen;
(Ümmetim, kötü din adamlarından çok zarar görecektir) hadis-i şerifi, böyle bozuk din adamlarını haber vermektedir.
Sual: Kur’ân-ı kerime, yanan muma, elektrik lambasına karşı namaz kılmanın dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Mushafa, kılıca, muma, kandile, lambaya, aleve, tabanca gibi harp aletlerine ve yatan, uyuyan kimseye karşı namaz kılmak mekruh değildir. Çünkü bunlara tapınılmamıştır. Mecusiler, ateşe tapar, aleve tapmaz. Alevli ateşe karşı namaz kılmak da mekruh olur.
.Elinde çatlak, egzama olanın abdesti
2021-09-26 02:00:00
Elindeki çatlağı, egzamayı ıslatmak zarar verirse, bu kimse abdest alamaz!
Sual: Elinde veya diğer abdest uzuvlarında egzama olan bir kimsenin, su ile abdest alması kendisine zarar verirse, ne yapması gerekir?
Cevap: Bu konuda Halebîde deniyor ki:
“Bir veya iki elinde çatlak, egzama veya başka yara olup, bunları ıslatmak zarar verirse, bu kimse abdest alamaz. Bu sebepten abdest alamayan kimseye, hatır ile veya para ile başkasının abdest aldırması, İmâm-ı a'zam hazretlerine göre müstehaptır. Başkasından yardım istemeden teyemmüm edip kılarsa, namazı kabul olur. Yardımcı veya para bulamazsa, teyemmüm etmesi, imâmeyne göre de, caiz olur.”
Bundan anlaşılıyor ki, yaralı eline eldiven takıp, eldiven ile abdest alabilirse, böyle abdest alması lazım olur.
Sual: Namazı abdestsiz kıldığını hatırlayan bir kimse ne yapar?
Cevap: Namazı abdestsiz kılan bir kimse, abdestsiz olduğunu hatırlayınca, namazı iade eder.
Sual: Dişlerde meydana gelen kireçlenmeler sebebiyle, buraların altına su ulaşmıyor. Bu sebepten dolayı başka bir mezhebi taklit etmek gerekir mi?
Cevap: Dartr veya kefeki denilen ve dişlerin dibinde hasıl olan kireçlenmeler, salgılardan, kendiliklerinden hasıl oldukları için ve buna mâni olan çare, ilaç bulunmadığı için, bunların mevcut olmasında zaruret vardır. İzale edilmesinde haraç olanlar, derideki çıbanın, yaranın üstündeki zar, kabuk gibi olup, altlarını yıkamak, dört mezhepte de lazım olmaz. Bunun için, başka mezhebi taklit lazım olmaz.
Sual: Guslederken, ağzına ve burnuna su vermeyi unutup, bu gusül ile namaz kılan kimse, sonra ağzına su vermediğini hatırlarsa nasıl hareket eder?
Cevap: Guslederken ağzını veya vücudundaki başka yerini yıkamayı unutup, namaz kılan kimse, sonra bunu hatırlarsa, sadece orasını yıkayıp farzı tekrar kılar.
Sual: Gusül ve abdestin vacipleri de var mıdır?
Cevap: Abdestin ve guslün vacipleri yoktur. Guslün sünnetleri, abdestin sünnetleri gibidir. Yalnız gusülde, abdestteki sıra ile yıkamak, sünnet değildir. Müstehapları da, aynı olup yalnız, gusülde kıbleye dönülmez ve dua okunmaz. Yalnız besmele çekilir ve Kelime-i şehadet söylenir.
Sual: Denize veya havuza girip çıkmakla gusül abdesti alınmış olur mu?
Cevap: Havuzda, nehirde, denizde, yağmur altında ıslanan, ağzını ve burnunu da yıkasa, abdest ve gusül almış olur.
.Cünüp ve hayızlı iken camiye girmek
2021-09-25 02:00:00
Bir Müslümanın, cünüp veya hayızlı iken camiye girmesi haramdır.
Sual: Bir Müslümanın cünüpken veya hayızlı iken camiye girmesi, Kur’ân-ı kerimi tutması ve okuması caiz midir?
Cevap: Bir Müslümanın, cünüp veya hayızlı iken camiye girmesi, hatta cami içinden geçmesi haramdır. Geçecek başka yol bulamazsa veya camide cünüp olursa yahut camiden başka yerde su bulamazsa, teyemmüm edip girer ve hemen çıkar. Cünüp ve hayız hâlinde bulunanın, Kur’ân-ı kerimi okuması, Mushafı tutması ve Kâ'be-i muazzamayı tavaf etmesi, dört mezhepte de haramdır. Kur’ân-ı kerimi ve âyet-i kerime yazılı şeyleri abdestsiz tutmak da haramdır. Yapışık olmayan bir şey içinde, mesela çantada iken tutmak caizdir. Fatihayı ve dua âyetlerini, dua niyeti ile okuması ve her duayı okuması haram değil ise de, duayı abdestli okumak müstehaptır. Tefsirler, Kur’ân-ı kerim gibidir. Başka din kitapları, dua gibidir.
Sual: Dinî yazılar bulunan gazete veya benzeri kâğıtları, herhangi bir şey sarmak için kullanmanın dinen mahzuru olur mu?
Cevap: Fıkıh yazılı kâğıtlara bir şey sarmak caiz değildir. Allahü teâlânın ve Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) isimleri yazılı ise, bunları silip, sonra bir şey sarılabilir. Fakat, bunlara da sarmamak layıktır. Çünkü, Kur’ân-ı kerimin harfleri de muhteremdir.
Sual: Üzerinde mübarek yazılar bulunan, halı, hasır gibi şeyleri yere sermekte mahzur var mıdır?
Cevap: Bu konuda Hadîkada deniyor ki:
“Üzerinde, dokuyarak veya boya ile mübarek yazı bulunan halıyı, hasırı, seccadeyi yere sermek, üzerine oturmak ve her ne suret ile olursa olsun kullanmak ve paralar, mihraplar ve duvarlar üzerlerine yazmak mekruhtur. Bunları duvara asmak mekruh olmaz.” Kâ'be-i muazzama resmi de, yazı gibidir. Resim, nakış bulunmayan seccade kullanmalıdır.
Sual: Uykusunda ihtilam olduğunu hatırlayan fakat uyanınca iç çamaşırında meni bulaşığı görmeyen kimsenin, yine de gusül alması gerekir mi?
Cevap: İhtilam olan kimse, uyanınca, yatakta, elbise veya bacağında yaşlık görse, bunun meziy denilen beyaz akıcı sıvı olduğunu anlarsa veya uyanık iken meziy aksa, gusül lazım olmaz. İhtilam olduğunu hatırlamadan, meni görse, gusül lazım olduğu, söz birliği ile bildirildi. Meziy sansa ihtiyaten gusül lazım olur. İhtilam olduğunu, hatırlayan kimse, bir yerde meni görmezse, gusül etmez.
.Muhtaç olanın sadaka vermesi
2021-09-24 02:00:00
Bir kimsenin, bakması vacib olan kimsesi muhtaç iken, sadaka vermesi günahtır.
Sual: Bir kimsenin, bakmakla sorumlu oldukları muhtaç iken, başka muhtaçlara yardım etmesi uygun olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Kendisine ve bakması vacib olanlara lazım olandan fazla malı bulunan kimsenin sadaka vermesi müstehabdır. Bakması vacib olan kimsesi muhtaç iken, bunun sadaka vermesi günahtır. Sıkıntıya sabır edemeyecek kimsenin, kendi muhtaç olduğu malı, parayı sadaka vermesi caiz değildir, tahrimen mekruhtur. Sadaka veren kimsenin, sadaka sevabını, Resulullah efendimize ve bütün müminin ve müminâta göndermeye niyet etmesi iyi olur. Çünkü, kendi sevabı azalmaz ve hepsine de ayrı ayrı, hep o kadar sevap verilir.”
Sual: Senetli, isbatlı alacaklar, fakir veya iflas eden kimselerde de olsa, bunlar zekât hesabına katılır mı, zekâtı verilir mi?
Cevap: Senetli veya iki şahitli olan veya itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa, nisaba, zekât hesabına katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir.
Sual: Bir kimse, namazda okuduğu sure veya duada, bu surelerdeki herhangi bir kelimeyi tekrarlayarak okursa namazına bir zarar gelir mi?
Cevap: Namazda okunan sure ve dualarda, kelimeyi tekrarlayınca mana değişirse, namaz bozulur. Rabbi Rabbil'âlemîn, mâliki mâliki yevmiddîn deyince bozulur. Fakat, mananın değiştiğini bilmezse veya ağzından kaçarsa yahut harfi doğru okumak için tekrar ederse, namaz bozulmaz.
Sual: Evvabin namazı diye bir namaz var mıdır?
Cevap: Akşam namazının farzından sonra, nafile olarak kılınan altı rekat namaza, Evvâbîn namazı denir.
Sual: Namaz kılması mekruh olan vakitlerde, cenaze namazı da kılınmaz mı?
Cevap: Güneş batarken, yalnız o günün ikindi namazının farzı kılınır. İmâm-ı Ebû Yusuf hazretlerine göre, cuma günü güneş tepede iken, nafile namaz kılmak mekruh olmaz. Bu kavil zayıftır. Namaz kılması mekruh olan üç vakitte önceden hazırlanmış cenazenin namazı, secde-i tilâvet ve secde-i sehiv de caiz değildir. Hazırlanması bu vakitlerde biten cenazenin namazını, bu vakitlerde kılmak caiz olur.
Sual: Ezanı, minare gibi yüksek bir yere çıkarak okumanın dinimizdeki hükmü nedir?
Cevap: Ezanı yüksek yerde okumak sünnettir. Okuyanın sesini yükseltmesi lazımdır. Fakat, çok bağırmak için, kendini zorlamamalıdır.
.Haram mal ile sadaka vermek
2021-09-23 02:00:00
Bir kimse, elindeki haram maldan sadaka verse, sevap umsa imanı gider!..
Sual: Haram yoldan gelen para ile sadaka vermenin, cami yaptırmanın, dinimizce hükmü nedir?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidîn ve Kâdî-zâde Ahmet Efendi, Birgivî Vasiyetnâmesi şerhinde diyor ki:
“Bir kimse, elindeki kati, kesin haram olan maldan sadaka verse, sevap umsa, alan fakir, haramdan olduğunu bilerek, verene Allah razı olsun dese, veren de veya başka bir kimse de âmin dese, hepsi kâfir olur.” İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Haram olduğu bilinen belli mal ile cami ve başka hayır yaptırmak ve bunlara karşılık sevap beklemek de küfürdür, imanı giderir.”
Sual: Namaz kılan bir kimse, kıble istikametine doğru birkaç adım yürüse, namazı bozulur mu?
Cevap: Namazda kıbleye karşı bir saf, bir buçuk metre kadar yürüyünce, namaz bozulmaz. Kıbleye karşı değilse veya kıbleye karşı devamlı olarak daha çok yürürse, namaz bozulur. Bunun için, yürüyerek namaz kılmak caiz değildir.
Sual: Kaybolmuş, yeri unutulmuş olan paraların, malların zekâtı verilir mi?
Cevap: Kaybolmuş, denize düşmüş, gasbolunmuş, gömüldüğü yer unutulmuş mal ve inkâr olunan alacaklar, tam mülk olmadıkları için, zekâtta nisab hesabına katılmaz ve ele geçerlerse, önceki senelerin zekâtları verilmez.
Sual: Bir kimse, niyet etmeden, vereceği zekâttan daha çok, fakirlere para, mal verse, zekât borcu ödenmiş olur mu?
Cevap: Bir kimse, zekât niyeti ile, para veya malından kırkta bir ayırmadan veya verirken niyet etmeden, fakirlere milyonlarla lira dağıtsa, zekât vermiş olmaz. Çünkü, zekât malını ayırırken veya kendi vekiline veya fakire veya fakirin vekiline verirken niyet etmesi farzdır.
Sual: Yemeyi, içmeyi terk ederek açlıktan ve susuzluktan ölen bir kimse, bu yaptığından sorumlu olur mu?
Cevap: Yemeyip, içmeyip, açlıktan, susuzluktan ölen, günaha girer. Hâlbuki, ilaç almayıp ölen, günaha girmez. Namazı ayakta kılacak ve oruç tutacak kadar gıda almak farzdır. Doyuncaya kadar yiyip içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek haramdır. Yalnız sahurda ve misafiri utandırmamak için haram olmaz. Çeşitli meyve, tatlı yemek, içmek caiz ise de, vazgeçmek iyidir. Sofrada, lüzumundan fazla, çeşitli yemekler bulundurmak, ibadete kuvvetlenmek ve misafir için bulundurulursa, israf olmaz. Lüzumundan fazla ekmek bulundurmak da böyledir.
.Namazı kaza edince tövbe de etmelidir
2021-09-21 02:00:00
“Farz namazı, İslamiyetin gösterdiği bir sebep olmadan vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır."
Sual: Vaktinde kılınmayan, kazaya kalan namazlar kaza edilince, vaktinde kılmama günahından da kurtulmuş olunur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Dürr-ül-muhtârda, buyuruluyor ki: “Farz namazı, özürsüz yani İslamiyetin gösterdiği bir sebep olmadan vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, yalnız o namazı kaza edince affolmuyor. Namazı kaza ettikten sonra, ayrıca tövbe veya haccetmek de lazımdır. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı affolur. Kaza etmeden, tövbe edilince, terk günahı affolmadığı gibi, geciktirme günahı da affolmaz. Çünkü, tövbenin kabul olması için, günahtan sıyrılmak şarttır.
Sual: Cuma günleri ruhlar bir araya gelirler mi ve cuma günü ölenlere azap yapılmaz mı?
Cevap: Cuma günü, ruhlar toplanır ve birbirleri ile tanışırlar ve bugün kabir azapları durdurulur. Bazı âlimlere göre, müminin azabı artık başlamaz. Kâfirin cuma ve ramazanda yapılmamak üzere, kıyamete kadar sürer. Bugün ve gecesinde ölen müminler kabir azabı görmez. Cehennem, cuma günü çok sıcak olmaz. Âdem aleyhisselâm cuma günü yaratıldı, cuma günü, Cennetten çıkarıldı. Cennettekiler, Allahü teâlâyı cuma günleri göreceklerdir.
Sual: Cenaze taşınırken gören Müslümanlar, ayağa kalkıp beklemeli mi, yoksa nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Bir yerden cenaze götürülürken, oradaki dükkânlarda, kahvehanede olan Müslümanlar, bu cenazeyi görünce, gidip hiç olmazsa kırk adım taşımalı ve biraz arkasından yürümeli, ruhuna Fâtiha ve dua okumalıdır. Cenazeyi görünce, olduğu yerde ona karşı dikilip beklemenin tahrimen mekruh olduğu, Merâkıl-felâh ve Halebî-i kebîrde yazılıdır. Cenazeyi taşıdıktan sonra, arkasından yürümelidir. Peygamber efendimiz, Sa’d bin Mu’âz hazretlerinin cenazesini taşımışlardı.
Sual: Kur’ân-ı kerimdeki duraklardan 'Lâ' harfi bulunan yerde, nefesi yetişmeyip duran bir kimse nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Kur’ân-ı kerimdeki duraklardan “Lâ” bulunan yerde, nefesi yetişmeyip durulursa, evvelki kelime ile birlikte tekrar okunur. Âyet-i kerime sonunda durunca, tekrar edilmez.
Sual: Yalnız cuma günleri oruç tutmanın ve yalnız cuma geceleri teheccüd namazı kılmanın bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Yalnız cuma günleri oruç tutmak ve yalnız cuma geceleri teheccüd namazı kılmak mekruhtur.
.Dünya kazancına dini alet etmek
2021-09-20 02:00:00
Sözleri veya ibadetleri riya ile olan kimsenin, din bilgisi varsa, buna 'münafık' denir.
Sual: Mal, mülk, makam, mevki elde etmek için dini kullanmak, dindar görünmek, dinimiz açısından uygun olur mu?
Cevap: Riya, bir şeyi olduğunun tersine göstermektir ki kısaca, gösteriş demektir. Ahıret amellerini yaparak ahıret yolunda olduğunu göstererek, dünya arzularına kavuşmak demektir ki kısaca, dünya kazancına dini alet etmektir. İbadetlerini göstererek, insanların sevgisini kazanmaktır. Sözleri veya ibadetleri riya ile olan kimsenin, din bilgisi varsa, buna Münafık denir. Din bilgisi yoksa, buna Din yobazı denir. Fen bilgisi olmayıp da, kendisini fen adamı tanıtıp, kendi görüşlerini, fen bilgisi olarak söyleyip, Müslümanları aldatmaya, bunların dinlerini, imanlarını bozmaya çalışan islam düşmanlarına Zındık veya Fen yobazı denir. Din yobazlarına ve fen yobazlarına aldanmamalıdır.
Başkalarının sevgisine ve methetmelerine, övmelerine kavuşmak için, dünya işleri ile, onlara iyilik yapmak, riya olur. İbadet ile olan riya bundan daha fenadır. Allahü teâlânın rızasını hiç düşünmeden yapılan riya, hepsinden daha fenadır. İbadet yaparak Allahü teâlâdan dünya menfaatlerini istemek, riya olmaz. Yağmur duasına çıkmak, istihare yapmak, böyledir. Ücret ile imamlık, hatiplik, muallimlik yapmak, sıkıntıdan, hastalıktan ve fakirlikten kurtulmak için âyet-i kerimeler okumak da, böyledir denildi. Bunlarda hem ibadet, hem de menfaat niyetleri bulunmaktadır. Ticaret maksadı ile hacca gitmek de böyledir. İbadet niyeti hiç bulunmazsa riya olurlar. İbadet niyeti çok olursa, sevap hasıl olur. İbadetlerini başkalarına göstermek, onlara öğretmek ve teşvik etmek niyeti ile olursa, yine riya olmaz ve çok sevap olur. Ramazan orucunu tutmakta riya olmaz. Allahü teâlânın rızası için namaza başlayıp, sonradan hasıl olan riyanın zararı olmaz. Riya ile yapılan farzlar sahih olur, ibadet borcu ödenmiş olur ise de, sevabı olmaz.
Sual: Cuma namazı kılmak için, cemaatin belli bir sayıda olması gerekir mi?
Cevap: Cuma namazı cemaatle kılınır. Bunun için cemaatin, imamdan başka Hanefi mezhebinde üç, Şafii mezhebinde kırk, Maliki mezhebinde ise oniki erkeğin olması yetişir. Hutbeyi dinleyen cemaatin hepsi gidip, başkalarının kılmaları caizdir. Hanefi mezhebinde, misafir ve hasta ile de cemaat hasıl olur.
.Müslümanların cemaatine tabi ol!”
2021-09-18 02:00:00
Hazret-i Huzeyfe: "Ya Resulallah, Allahü teâlâ bize İslam nimetini ihsan etti. Bu saadet günlerinden sonra, kötü bir zaman gelir mi?"
Sual: Peygamber efendimiz ümmeti arasında çıkacak fitneleri biliyor muydu?
Cevap: Bu konuda Eşi'at-ül-leme'ât kitabında deniyor ki:
“Eshab-ı kiramdan hazret-i Huzeyfe diyor ki; Resulullah efendimize ileride hasıl olacak fitnelerden sordum. Çünkü, bunların şerrine yakalanmaktan korkuyordum.
-Ya Resulallah, biz, Müslüman olmadan önce kötü kimselerdik. Allahü teâlâ, senin şerefli vücudunla, İslam nimetini, iyilikleri bizlere ihsan etti. Bu saadet günlerinden sonra, yine kötü zaman gelecek mi? dedim.
-Evet gelecek! buyurdu.
-Bu şerden sonra, hayırlı günler gelir mi? dedim.
-Evet gelir. Fakat, o zaman bulanık olur buyurdu. Kalbler, ilk zamanlarda olduğu kadar saf ve tertemiz olmaz. Kötülükler, bidatler, her tarafa yayılır. İyiler arasına kötüler, sünnetler arasına bidatler karışır.
-Bulanıklık ne demektir? dedim.
-Benim sünnetime uymayan ve benim yolumu tutmayan kimselerdir. İbadet de yaparlar. Günah da işlerler, buyurdu. Hayır da yaparlar, şer de yaparlar. Bidat işlerler.
-Bu hayırlı zamandan sonra, şer olur mu? dedim.
-Evet. Cehennemin kapılarına çağıranlar olacaktır. Onları dinleyenleri Cehenneme atacaklardır buyurdu.
-Ya Resulallah! Onlar nasıl kimselerdir? dedim.
-Onlar da, bizim gibi insanlardır. Bizim gibi konuşurlar buyurdu. Âyet ve hadis okuyarak, vaaz ve nasihat ederler. Fakat, kalblerinde hayır ve iyilik yoktur.
-Onların zamanlarına yetişirsek, ne yapmamızı emredersiniz? dedim.
-Müslümanların cemaatine ve hükûmetine tabi ol buyurdu.
-Müslüman cemaati ve Müslüman hükûmeti yoksa, ne yapalım? dedim.
-Bir kenara çekil. Aralarına hiç karışma. Ölünceye kadar, yalnız yaşa! buyurdu. Bir hadis-i şerifte; (Benden sonra öyle hükûmetler olur ki, benim yolumdan ayrılırlar. Kalbleri şeytan yuvasıdır. Bunlara da itaat ediniz! Karşı gelmeyiniz! Sizi döğse de, mallarınızı alsa da karşı gelmeyiniz!)
Yani, zalim olan, malınıza, canınıza saldıran hükûmete de isyan etmeyiniz, fitne çıkarmayınız. Sabredip, ibadetiniz ile meşgul olunuz. Fitnecilere karışmamak için, ormana gidip, ot, yaprak yemek zorunda kalırsanız, ormanda kalınız, fitnecilere karışmayınız!
-İyi dinleyin ve bana itaat edin buyurdu...
Bu son emir, hükûmete karşı gelmemek, fitne çıkarmamak için, çok dikkatli olunuz demektir.
.Herkes, nefsine nasihat etmeli
2021-09-17 02:00:00
“Ey nefsim, günahlara dalmışsın. Allahü teâlâ, bu hâlini görmüyor sanıyorsan, kâfirsin!.."
Sual: "Nefsine sahip ol, nefsine nasihat et" deniliyor. Bir kimse nefsine nasıl nasihat edebilir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin nefsine hitap ettiği gibi yapmalıdır. Bu zat, nefsine hitaben buyuruyor ki:
“Ey nefsim, günahlara dalmışsın. Allahü teâlâ, bu hâlini görmüyor sanıyorsan, kâfirsin! Eğer gördüğüne inanıyorsan, çok cüretkâr ve hayâsızsın ki, Onun görmesine ehemmiyet vermiyorsun!
Hizmetçin sana itaat etmezse, ona nasıl kızarsın! O hâlde, Allahü teâlânın sana kızmayacağından nasıl emin oluyorsun! Eğer Onun azabını hafif görüyorsan, parmağını aleve tut! Yahut, kızgın güneş altında bir saat otur! Yahut da, hamam halvetinde fazlaca kal da, zavallılığını, dayanamayacağını anla! Yok eğer, dünyada yaptıklarına ceza vermeyecek sanıyorsan, Kur’ân-ı kerime ve 124 binden ziyade Peygambere inanmamış oluyorsun ve hepsini yalancı yapmış oluyorsun. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisâ suresinin 122. ayetinde meâlen; (Günah işleyen, cezasını çekecektir) buyuruyor. Kötülük eden, kötülük görür.
Günah işleyince, O kerimdir, rahimdir, beni affeder diyorsan, dünyada, yüz binlerce kişiye niçin zahmet, açlık ve hastalık çektiriyor ve tarlasını ekmeyenlere mahsulünü vermiyor! Şehvetlerine kavuşmak için, her hileye başvuruyorsun ve o vakit Allahü teâlâ kerimdir, rahimdir, istediklerimi zahmetsiz bana gönderir demiyorsun!
Belki inandığını, fakat sıkıntıya gelemeyeceğini söyleyeceksin. Fazla sıkıntıya dayanamayanların, az bir zahmet ile, bu sıkıntıyı önlemeleri lazım olduğunu, Cehennem azabından kurtulmak için, dünyada zahmete katlanmanın farz olduğunu, demek ki bilmiyorsun. Bugün dünyanın bir miktar zahmetine dayanamazsan, yarın Cehennem azabına ve ahiretteki zillet ve alçaklığa ve tart olmaya, kovulmaya nasıl dayanacaksın?”
Sual: Namaz kılarken boğazı, öksürür gibi yaparak temizlemek ihtiyacı oluyor. Böyle yapınca namaza bir zararı olur mu?
Cevap: Boğazından, özürsüz, öksürür gibi ses çıkarmak namazı bozar. Bu hâl, kendiliğinden olursa bozmaz. Okumayı kolaylaştırmak için yapılırsa, zararı olmaz.
Sual: Namazda sure ve duaları okurken hareke hatası olursa, namaz bozulur mu?
Cevap: Sonradan gelen âlimler, irâb hatası, hiçbir zaman bozmaz dedi. Birincisi ihtiyat, ikincisi ruhsat yoludur.
.Müminin nefsi nasihat dinler
2021-09-16 02:00:00
"Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennemden biri, seni beklemektedir..."
Sual: İnsanda bulunan nefis, hep kötü şeyler istemekte ve bunları yaptırmaya çalışmaktadır. İnsan kendi nefsine nasihat edebilir mi, eğer ederse bu nasihati nefsi dinler mi?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin Dürre-tül Fâhire fî-keşf-i ulûm-il-âhıre kitabında buyuruluyor ki:
“Nefis yaratılışta iyi işlerden kaçıcı, kötülüklere koşucudur ve hep tembellik etmek, şehvetlerine kavuşmak ister. Allahü teâlâ, bizlere, nefislerimizi, bu huyundan vazgeçirmeyi, yanlış yoldan, doğru yola çevirmeyi emir buyuruyor. Bu vazifemizi başarabilmek için, onu bazen okşamamız, bazen zorlamamız ve bazen söz ile, bazen de iş ile, idare etmemiz lazımdır. Çünkü nefis, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna kavuşmakta iken rastlayacağı güçlüklere sabreder. Nefsin, saadete kavuşmasına mâni olan en büyük perde, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılır, saadetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder.. Bunun içindir ki, Allahü teâlâ, Zâriyât sûresinde, meâlen;
(Onlara nasihat et! Nasihat, müminlere elbette fayda verir) buyurdu.
Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir, nasihat ona tesir eder. O hâlde önce kendi nefsine nasihat et ve onu azarla! Hatta, onu azarlamaktan hiç geri kalma! Ona de ki:
Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddia ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun. Hâlbuki, senden daha ahmak kim var ki, ömrünü boş şeylerle, gülüp eğlenmekle geçiriyorsun. Senin hâlin, şu katile benzer ki, polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, idam edeceklerini bildiği hâlde, zamanını eğlence ile geçiriyor. Bundan daha ahmak kimse olur mu?
Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennemden biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bugün gelmeyeceği ne malum? Bugün gelmezse, bir gün elbette gelecek. Başına gelecek şeyi, geldi bil! Çünkü, ölüm kimseye vakit tayin etmemiş ve gece veya gündüz, çabuk veya geç, yazın veya kışın gelirim dememiştir. Herkese ansızın gelir ve hiç ummadığı zamanda gelir. İşte ona hazırlanmadın ise, bundan daha büyük ahmaklık olur mu?”
Sual: "Allah gökte şahidimdir" diyenin, imanı gider mi?
Cevap: Bir kimse, "Allahü teâlâ, gökte benim şahidimdir" dese, kâfir olur. Zîra Allahü teâlâya, mekân isnat etmiş olur. Allahü teâlâ, mekândan beridir.
.Müslümanlar uyanık olmalı
2021-09-15 02:00:00
İngilizler, İslamiyeti yok etmek için casuslarını, bilhassa Osmanlı devletine gönderdiler!
Sual: Müslümanların zayıf ve güçsüz kalması, İslamiyetten uzaklaşıp, birbirlerine düşmeleri mi olmuştur?
Cevap: İngilizler, İslamiyeti yok etmek ve Müslümanları içeriden yıkmak için yetiştirdikleri casuslarını, Müslüman kılığında Müslüman ve bilhassa Osmanlı devletinin içine gönderiyorlardı. Bunlardan birisi de Hempher’dır. Hempher, hatıratında, kendisi gibi Müslüman devletlere gönderilen casuslardan ancak dördünün Londraya dönebildiğini anlattıktan sonra diyor ki:
“Sekreter, ilk birkaç raporumdan sonra, dördümüzün raporlarının tedkik edilmesi için, bir toplantı yaptı. Arkadaşlarım, vazifeleriyle alakalı raporlarını teslim ettikten sonra, ben de raporumu verdim. Benimkinden bazı kısmlarını not ettiler. Nazır, sekreter ve toplantıya katılanların bir kısmı, çalışmalarımı takdir ettiler. Fakat, yine de üçüncü sıradaydım. Birinciliği arkadaşım George Belcoude, ikinciliği ise Henry Franse kazanmıştı.
Türkçe ve Arabi lisanları ile Kur'ân-ı kerim ve ahkam-ı islamiyyeyi çok iyi öğrenmiştim. Fakat, nazırlığa Osmanlı Devleti'nin zayıf noktalarını gösterecek bir rapor hazırlamayı başaramamıştım. İki saat süren toplantıdan sonra, sekreter bu başarısızlığımın sebebini sordu. Ben de;
-Asıl vazifem lisan ile Kur'ân ve İslamiyeti öğrenmekti. Bunun haricindeki işlere fazla vakit ayıramadım. Fakat, bu sefer sizi memun edeceğim dedim. Sekreter;
-Şüphesiz sen muvaffak oluyorsun. Fakat, birinci olmanı isterdim dedi ve şöyle devam etti:
-Ey Hempher, gelecek seferki vazifen ikidir:
1-Müslümanların zayıf noktaları ile, onların vücutlarına girip, mafsallarını ayırmamızı sağlayacak noktaları tespit etmektir. Zaten, düşmanı yenmenin yolu da budur.
2-Bu noktaları tespit edip, dediğimi yaptığın zaman yani Müslümanların arasını açıp, onları birbirine düşürebildiğin zaman en başarılı ajan olacak ve nazırlık madalyasını kazanmış olacaksın.”
Sual: Bir kimse, "Ben kaybolanları, çalınanları bilirim" dese, bu kimsenin imanına bir zarar gelir mi?
Cevap: Bir kimse; “Ben çalınanları ve kaybolanları bilirim” dese, bunu söyleyen ve buna inanan kâfir olur. Bana cin haber veriyor dese, yine kâfir olur. Peygamberler ve cinniler dahi gaybı bilmezler. Gaybı, ancak Allahü teâlâ bilir ve bir de Onun bildirdikleri bilir.
.Belanın gelmesine sebep
2021-09-14 02:00:00
Allahü teâlâ, sevdiklerinin günahlarını affetmek için, onlara dert, bela gönderiyor.
Sual: Belaların gelmesine sebep günahlar mıdır ve bunlardan kurtulmak için ne yapmalıdır?
Cevap: Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. Allahü teâlâ, sevdiklerinin günahlarını affetmek için, onlara dert, bela gönderiyor. Tövbe, istiğfar edince de, günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz ve gelmiş dertler de gider. O hâlde, dert ve beladan kurtulmak için, çok istiğfar okumalıdır. Nisâ suresinin 78. âyetinde meâlen;
(Ey insan! Sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın ihsanı olarak, nimeti olarak gelmektedir. Her dert ve bela da, kötülüklerine karşılık olarak gelmektedir. Hepsini yaratan, gönderen Allahü teâlâdır) buyuruldu.
Allahü teâlâ, dertleri, belaları, günahlara ceza olarak, azab olarak göndermiyor. Günahların affedilmeleri için, ihsan olarak gönderiyor.
Muhammed Ma'sûm hazretleri Mektûbat kitabında buyuruyor ki:
“Dertlerden kurtulmak ve murada kavuşmak için beşyüz kerre (Lâ havle velâ kuvvete illâ billah) ile evvelinde ve âhirinde yüzer defa salevât-ı şerife okuyup dua etmelidir.”
Mu'avvi-zeteyn yani iki Kul-e'ûzüyü çok okumak da faydalıdır. Tefsîr-i Mazherîdeki hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Birinize dert ve bela gelince, Yunus Peygamberin duasını okusun! Allahü teâlâ Onu muhakkak kurtarır. Dua şudur: Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn.) Tergîb-üs-salâtdaki hadis-i şerifte;
(Sabah, kalkınca, üç kerre "Bismillâhillezî lâ-yedurru ma' asmihî şey'ün fil-erdı velâ fissemâi ve hüves-semî'ul'alîm" okuyana akşama kadar, hiç dert, belâ gelmez) buyuruldu.
Dünya, zevk için, lezzet için yaratılmadı. Ahiret, bunun için yaratılmıştır. Dünya ile ahiret, birbirinin zıddı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Müminler dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedî nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen de, rahatlığın kıymetini bilmez.
Ceza, suçun büyüklüğüne göre değişir. Günah küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünya dertleri ile affolunabilir. Fakat, günah büyük, ağır ve suçlu inatçı olursa, bunun cezası ahirette sonsuz olur.
.Erkeklerin sürme çekmesi
2021-09-13 02:00:00
“Erkeğin tedavi için sürme çekmesi caizdir. Ziynet için çekmesi caiz değildir.''
Sual: Erkeklerin tedavi maksadı ile gözlerine sürme çekmelerinin dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Bu konuda Bahr-ür-râık kitabında deniyor ki:
“Erkeğin tedavi için sürme çekmesi caizdir. Ziynet için çekmesi caiz değildir.
Cemal ve ziynet kelimelerini birbirleri ile karıştırmamalıdır. Cemal, çirkinliği gidermek, vakar sahibi olmak ve şükretmek için, nimeti göstermek demektir. Gösteriş için, övünmek için, nimeti göstermek, cemal olmaz, kibir olur. Nefsin zayıf, azgın olduğunu gösterir. Cemal ise, nefsin terbiye edilmiş, olgun olduğunu gösterir.
(Allahü teâlâ cemildir. Cemal sahiplerini sever) hadis-i şerifi, cemal sahibi olmayı medih etmekte, övmektedir.
Cemal için yapılan birşey, zinete de sebep olursa, zarar vermez. Cemal için, temiz, güzel giyinmek mubahtır. Kibir için giyinmek ise, haramdır. Böyle giyinince, halinde, başkalarına karşı davranışında bir değişiklik olması, kibir alameti olur.”
Görülüyor ki, cemal, çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakaret etmelerine sebep olacak şeyleri yapmamak, bunları izale etmektir. Ziynet, başkalarını imrendirecek, onlara üstünlük sağlayacak, övünecek şeyleri yapmaktır. Cemal için, bulunduğu yerde âdet olan şeylerden, haram olmayan en iyilerini kullanmalıdır.
Sual: Dinini bilen, yaşayan, seven salih komşuların bulunduğu yere bela gelmez mi?
Cevap: Dünyada en kıymetli şey, Müslüman, salih, Allahü teâlânın ve mahlukların haklarını bilen ve gözeten komşudur. Hadis-i şerifte;
(Allahü teâlâ, bir salih Müslümanın hürmetine, komşularından binlerce belayı, felaketi uzaklaştırır) buyuruldu. Başka bir hadis-i şerifte;
(Kendisinin iyi mi, kötü mü olduğunu anlamak isteyen kimse, salih, halis olan komşularının kendisi hakkında ne dediklerini öğrensin! İyi kimsedir diyorlarsa, ind-i ilâhîde iyi olduğunu anlasın!) buyuruldu.
Herhangi bir kimseye yapılması haram olan bir fenalık, komşuya yapılırsa, günahı kat kat daha fazla olur. Herhangi bir kimseye yapılması sevap olan bir iyilik, komşuya yapılırsa, sevabı kat kat daha fazla olur.
Sual: Bir kimseyi gıybet etmenin, dinimiz açısından keffareti nedir, ne yapmalıdır?
Cevap: Gıybet etmenin keffareti, üzülmek, tövbe etmek ve onunla helallaşmaktır. Pişman olmadan helalleşmek, riya olur, ayrı bir günah olur.
.İnsanların kötülemesine karşı...
2021-09-12 02:00:00
Yapılan kötüleme yalan ise, iftira ise, zararı söyleyene olur.
Sual: Bizi kötüleyen, ayıplayanlara karşı, Müslüman olarak nasıl davranmalıyız?
Cevap: İnsanların kötülemelerinden ve ayıplamalarından korkmaya karşı ilaç olarak şöyle düşünmelidir:
Kötülemeleri doğru ise, ayıplarımı bana bildirmiş oluyorlar. Bunları yapmamaya karar verdim demeli, böyle kötülemelerden ferahlık duymalıdır. Onlara teşekkür etmelidir. Hasen-i Basri hazretlerine, birisinin kendisini gıybet ettiğini haber verdiler. Ona bir tabak helva gönderip;
“Sevaplarını bana hediye ettiğini işittim. Karşılık olarak bu tatlıyı gönderiyorum” dedi. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerine, birisinin kendisini gıybet ettiğini söylediler. Ona bir kese altın gönderip;
“Bize verdiği sevapları arttırırsa, biz de karşılığını arttırırız” dedi.
Yapılan kötüleme yalan ise, iftira ise, zararı söyleyene olur. Onun sevapları bana verilir. Benim günahlarım, ona yüklenir demelidir. İftira etmek, nemmamlık yapmak, gıybet etmekten daha fenadırlar. Nemime, Müslümanlar arasında söz taşımaktır.
Sual: İnsanların sevgi ve övgüsüne kavuşmak için din ilimlerini öğrenmenin mahzuru var mıdır?
Cevap: Meşhur olmak, şöhrete kavuşmak için vaaz vermek, nasihat etmek, kitap yazmak riya olur ki haramdır. Vaaz, emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yani emredilenleri yapmayı, haramları terk etmeyi tavsiye etmek, bildirmek demektir.
Münakaşa etmek, başkalarından üstün görünmek ve övünmek için ilim öğrenmek de, riya olur. Dünyalık elde etmek, yani mal, mevki elde etmek için ilim öğrenmek, riya olur. Riya ise haramdır, günahtır.
Allahü teâlâ için olan ilim, Allahü teâlâdan korkmayı arttırır. Kişinin kendi ayıplarını görmeye sebep olur. Şeytanın aldatmasına mâni olur.
İlmini dünya kazancına, mala ve mevkiye kavuşmaya vasıta eden din adamlarına ulemâ-i sû, yani kötü din adamları denir. Bunların gideceği yer, Cehennemdir.
Herkesin yanında sünnetlere uygun olarak, yalnız iken ise, edeblere uymayarak yapılan ibadetler de, riya olur.
Sual: Ölen kimsenin, hayatta iken bakması haram olan yerlerine bakılabilir mi?
Cevap: Bedendeki bakması caiz olmayan yerler, bedenden ayrılırsa, öldükten sonra dahi, bunlara bakmak caiz değildir.
.Mürtedin kestiği yenmez
2021-09-11 02:00:00
Mürted olanın nikâhı fesholur, gider. Kestiği, leş olur, yenmez.
Sual: Müslüman iken imanını kaybeden kimsenin kestiği yenir mi ve dinî nikâhı gider mi?
Cevap: Müslüman, imanın yok olmasına sebep olacağı söz birliği ile bildirilmiş olan şeyleri amden, istekle söyler veya yaparsa, imanı gider kâfir olur. Buna Mürted denir. Mürtedin, mürted olmadan önceki ibadetleri ve sevapları yok olur. Tekrar imana gelirse, zengin ise, yeniden hac etmesi lazım olur. Namazlarını, oruçlarını, zekâtlarını kaza etmesi lazım olmaz. Mürted olmadan önce, kazaya bırakmış olduklarını kaza etmesi lazımdır. Çünkü, mürted olunca, önceki günahlar yok olmaz.
Mürted olanın nikâhı fesholur, gider. İmana gelerek, tecdid-i nikâh etmeden önceki çocukları veled-i zina olur.
Mürtedin kestiği, leş olur, yenmez. İmanının gitmesine sebep olan şeyden tövbe etmedikçe, yalnız Kelime-i şehâdet söylemekle veya namaz kılmakla, Müslüman olmaz. Mürted olacak şeyi yaptığını inkâr etmesi de tövbe olur. Tövbe etmeden ölürse, Cehennemde sonsuz azap görür.
Bunun için, küfürden, imanın gitmesinden çok korkmalı, az konuşmalıdır. Hadis-i şerifte;
(Hep hayırlı, faydalı konuşunuz. Yahut susunuz!) buyuruldu.
Ciddi olmalı, latifeci, oyuncu olmamalıdır. Dine, akla, kanunlara, insanlığa uygun olmayan şeyler yapmamalıdır. Kendisini küfürden muhafaza etmesi için, Allahü teâlâya çok dua etmelidir. Hadis-i şerifte;
(Şirkten sakınınız. Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir) buyuruldu. Bu hadis-i şerifteki şirk, küfür demektir. Peygamber efendimize;
-Bu kadar gizli olan şeyden korunmak nasıl olur? diye arz edilince;
-("Allahümme innâ ne'ûzü bike en-nüşrike-bike şey'en na'lemühu ve nestagfirüke limâ lâ-na'lemühu" düâsını okuyunuz!) buyurdu. Bu duayı sabah ve akşam çok okumalıdır.
Kâfirlerin, Cehennem ateşinde sonsuz azap görecekleri, Cennete hiç girmeyecekleri söz birliği ile bildirilmiştir. Kâfir, dünyada sonsuz yaşasaydı, sonsuz kâfir kalmak niyetinde olduğu için, cezası da sonsuz azaptır. Allahü teâlâ, her şeyin hâlikı, yaratanı, sahibidir. Mülkünde dilediğini yapması hakkıdır. Ona, niçin böyle yaptın demeye kimsenin hakkı yoktur. Bir şeyin sahibinin, o şeyi dilediği gibi kullanmasına zulüm denmez. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimde, zalim olmadığını, hiçbir mahlukuna zulüm yapmadığını bildirmektedir.
.Günah işlemeyi istemek
2021-09-10 02:00:00
Fısk anlatan şiir dinlemek mekruhtur. Günah işlemeyi istemek günah olmaz.
Sual: Bir kimse, herhangi bir günahı yapmayı istese, fakat yapmasa yine günah işlemiş gibi günah olur mu?
Cevap: Bezzâziyye fetvâsında deniyor ki:
“Her çeşit çalgı dinlemek haramdır. Fısk anlatan şiir dinlemek mekruhtur. Günah işlemeyi istemek günah olmaz. İşlemeye karar verirse, yalnız karar vermek günahı yazılır, işlemek günahı yazılmaz. Küfür ve küfre sebep olan şeyler böyle değildir. Bunlara karar verince kâfir olur.
Kâfir olan anaya babaya hizmet etmek, nafakalarını vermek, ziyaretlerine gitmek lazımdır. Küfre sebep olan şeyleri yaptıracaklarından korkulursa, ziyaretlerine gitmemelidir.
Kâfirlerle birlikte yiyip içmek, bir iki kerre caizdir. Her zaman ise, mekruh olur.
Ücret karşılığı, şarap yapmak için üzüm sıkmak mekruhtur. Kilise tamirinde çalışmak mekruh değildir. Çünkü, bu işin kendisi günah değildir.”
Görülüyor ki, İslamiyete uymaya gericilik diyen, yani ibadet yapmayı ve haramlardan sakınmayı beğenmeyen ananın, babanın evine gidilmez. Böyle olan akrabanın evine de gitmek caiz değildir. Başka özürler, sebepler söyleyerek gitmemeli, kalb kıracak, fitne çıkaracak şeyler söylememelidir.
Hiç kimse ile münakaşa etmemelidir. Münakaşa etmek, dostluğu giderir. Düşmanların çoğalmasına sebep olur. Fitne çıkarmamalı, dost ile de, düşman ile de tatlı konuşmalı, herkese karşı güler yüzlü olmalıdır.
Sual: Çocuğa annesi kötü şeyler öğretse, çocuğun babası yine bundan sorumlu olur mu?
Cevap: Ananın, babanın, okutmak ve terbiye etmek için çocuklarını zorlaması lazımdır. Kadın çocuğunun okumasına, ahlakına ehemmiyet vermezse, kötü yetiştirirse, erkeğin;
“Ben razı değilim. Günahı senin olsun!” demesi, kendisini kurtarmaz. Kötülüğe mâni olması lazımdır. Kadın inat ederek, fitne çıkarsa veya erkekten gizli yaparsa, erkek günahtan kurtulur.
Sual: Büyüklere haram olan şeyleri çocuklarına yaptıran günaha mı girer?
Cevap: Büyüklere haram olan şeyleri, çocuğuna yaptıran kimse, haram işlemiş olur.
Sual: Karı-koca ayrılınca çocukları yetiştirmek kimin hakkıdır?
Cevap: Ayrılıkta, çocuğu yetiştirmek, başkası ile evli olmayan ananın hakkıdır. Anadan sonra, anneanneye, sonra babaanneye verilir. Bundan sonra kız kardeşe, sonra teyzeye verilir. Çocuk kimde olursa olsun, nafakasını babası verir.
.İhtiyacı olana kan vermek
2021-09-09 02:00:00
“İslam dini, sıhhati korumayı emretmektedir. Hastaya kan vermek, insani vazifedir."
Sual: Kanamalı, acil kana ihtiyacı olan bir hastaya, bir başkasının kendi kanından, o hastaya vermesinin dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Dürr-ül-muhtârda deniyor ki:
“Zaruret olmadıkça insanın bir parçasını kullanmak haramdır. Kullanması harâm olan şeyi ilaç olarak yemek ve içmek de caiz değildir.” İbni Âbidînde burası şöyle açıklanmaktadır:
“Kullanılması haram olan şey, tahir yani temiz olsun, necis yani pis olsun, ilaç olarak kullanmak haramdır. Fakat, hastalığa iyi geleceği bilinir ise ve ondan başka ilaç yoksa, kullanılmasına izin verilmiştir.”
Ölüm tehlikesi olduğu ve başka çare bulunmadığı zaman, kadına ve erkeğe kan vermek caiz olur. Müslüman kanı tercih edilmelidir. Libya müftisi, Şeyh Tâhir-üz-Zâvî, fetvâsında diyor ki:
“İslam dini, sıhhati korumayı ve bedenin selametini emretmektedir. Hastaya kan vermek, insani vazifedir. Çünkü, hayatı korumak, bazan kan verilmesine bağlı olmaktadır. Kan vermek, süt kardeşliğine sebep olmaz, nikâhı bozmaz.” Bu fetva, Hedy-ül-islâmî’de yazılıdır.
Sual: Bir kadının sütü ile pişirilmiş yemeği, başka bir çocuğa yedirmekle, o çocuk o kadının süt çocuğu olur mu?
Cevap: İhtikan, yani kadın sütü ile lavman yapılmakla süt çocuğu olmaz. Kadın sütü ile pişmiş yemeği yemekle de, süt çocuğu olmaz. Pişmemiş ise, yarıdan çok olunca, süt çocuğu olur. İmâm-ı Şâfii hazretleri, süt yarıdan az olunca da, süt çocuğu olur buyurdu. Kadının sütü, çocuğun burnuna damlatılırsa, süt çocuğu olur. Ölünün ve dokuz yaşına gelmiş kızın sütü ile de süt çocuğu olur.
Sual: Güzel, nefis kumaşlardan yapılan elbiseler giymenin dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Dürr-ül-muhtâr, Tahtâvî ve İbni Âbidîn hâşiyelerinde deniyor ki:
“Tecemmül etmek, yani en güzel elbise giymek müstehabdır. Helal şeylerle ziynetlenmek mubahtır. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri dörtyüz altın kıymetinde cübbe giyerdi. Talebelerine güzel giyinmelerini emrederdi. İmâm-ı Muhammed hazretleri nefîs elbise giyerdi. İmâm-ı a'zam hazretleri buyurdu ki:
“Hazret-i Ömer'in yamalı hırka giymesi, Emîr-ül-mü'minîn olduğu içindi. Güzel giyinseydi, memurları da güzel giyinirler, fakirleri, milletten zulüm ile mal alırlardı. Resulullah efendimiz bin dirhem gümüş kıymetinde cübbe giyerdi.”
.Her şey, bir yaratıcının eseridir
2021-09-08 02:00:00
İnsanın yaratılışındaki ahenk ve nizam, insanı hayrette bırakıyor!..
Sual: İnsan dâhil her yaratılan tesadüfen, rastgele mi yaratılmıştır?
Cevap: Dünyanın her yerinde, birbirinden güzel ayrı ayrı manzaralar var. İnsan bunlara bakmaya doyamıyor. Bu manzaralar, güzellikler, kendi kendine mi var olmuştur? Her varlık, hep hesaplı ve düzenli, sanki her şey aynı bir makineden çıkmış. Her şey fizik, kimya, biyoloji, astronomi kanunlarına bağlı. Hele, insanın yaratılışındaki ahenk ve nizam, insanı hayrette bırakıyor. İçimizdeki organların, bir makinenin parçaları gibi, birlikte çalışması, anlayanları hayran bırakmaktadır. Meşhur İngiliz kâfiri Darwin bile;
“Gözün yapısındaki intizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor” demiştir.
Bütün varlıklar, birbirlerine değişmez kanunlarla bağlıdır. Yaratana inanan, iman eden din sahipleri, bunları yaratan, bilen, bir Halık, Yaratıcı var diyor. Hiçbir dine inanmayan, inkâr eden kafirler ise, her şey rastgele, tesadüfle var olmuş diyorlar. Yaratıcı, Peygamberleri ile haber de gönderiyor.
(Her şeyi ben yarattım. Hepinizin sahibi benim. Bana inanırsanız, sizi Cennetime koyacağım. Sayısız nimetler vereceğim. Sonsuz zevk ve saadet içinde yaşayacaksınız. Peygamberlerime inanmayanları Cehennemde sonsuz azapta bırakacağım) diyor.
Cennet ve Cehennem yok ise, Peygamberlere inanmış olanlar, aldanmış ise, bunlar hiç zarar görmeyecek. Fakat Peygamberlerin sözleri doğru olduğundan, bunlara inanmayanlar ve bunların sözlerini değiştirenler, sonsuz azapta olacaklardır.
Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamış veya anlayamamış bazı cahillerin şaşkınca konuştuğu ve yazdığı işitiliyor, görülüyor ise de, bunlar, milletin sağlam imanı ve birbirlerini kardeşçe sevmeleri karşısında, eriyip gitmekte, sahibinin cehaletini ve zavallılığını göstermekden başka tesiri olmamaktadır.
Müslümanları parçalayıcı, bozguncu yolda olanlar, Ehl-i sünnet âlimlerine, tasavvuf büyüklerine leke sürmeye çalışıyorlar. Bütün Ehl-i sünnet âlimleri, bunlara gerekli cevapları vermişler ve Resulullah efendimizin Kur'ân-ı kerimden çıkardığı doğru manaları değiştirilmekten korumuşlardır. Müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup hak yol ile batıl yolu, iyi anlaması ve bu kitapları yayması gerekmektedir.
.Nafile namaz kılarken bozulursa...
2021-09-07 02:00:00
Başlanılan bir nafile namaz, bozulursa, bunun kazası da vacip olur.
Sual: Nafile namaza başlayan bir kimse, bu namazı bozar veya bozulursa, tekrar kılması gerekir mi?
Cevap: Her cins namazı vaktinde kılmaya Edâ denir. Nafile namaz kılınmaya başlandığı vakit, bu nafile namazın vakti olur ve tamamlanması da vacip olur. Başlanılan bu nafile namaz, bozulursa, bunun kazası da vacip olur. Bir namazı vakti içinde tekrar kılmaya İâde denir. Vaktinden sonra kılmaya Kazâ denir. Vaktinde kılınamayan farz namazı, kaza etmek farzdır. Vaktinde kılınamıyan vacip namazı kaza etmek ve fasit olan, bozulan sünnet ve nafile namazları iâde etmek vaciptir. Vaktinde kılınmayan sünneti kaza etmek emrolunmadı.
Sual: Gayr-i müslimlerin mubah olan âdetlerini yapmanın bir mahzuru olur mu?
Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur.
Sual: Din bilgilerini öğrenmeye önem vermeyenin imanı gider mi?
Cevap: İslamiyeti öğrenmeye lüzum görmeyen, ehemmiyet vermeyenin imanı gider.
Sual: Namazda ah, of demek namazı bozar mı?
Cevap: Namazda ah, of gibi inlemek, uf diye sıkıntıyı bildirmek bozar.
Sual: İbadetleri yaparken, dört mezhebe birden uymak mümkün olabilir mi?
Cevap: İki veya üç yahut dört mezhebe birden uymak mümkün değildir. Çünkü, dört mezhebin imamlarının ictihatlarının birbirlerine uymadığı çok yer vardır. Bir işi yapmaya biri vacip, diğeri ise haram demiştir. Mesela, deriden kan çıkınca, İmâm-ı a'zam hazretleri, abdest bozulur, İmâm-ı Şâfi hazretleri ise bozulmaz buyurmuştur. Erkeğin derisi, kadının derisine değince, İmâm-ı Şâfi hazretleri, ikisinin de abdesti bozulur, İmâm-ı a'zam hazretleri ise, ikisinin de bozulmaz buyurmuş. İmâm-ı Mâlik ile İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri arasında da böyle ihtilaflar vardır. Böyle ihtilaflı olan işlerde, İmâm-ı a'zam hazretlerine uysa, diğerlerine uymamış olur. Diğer imâmlara uygun yapan da, bu işte imâm-ı a'zam hazretlerine uymamış olur. Bir işi, dört mezhebe de uygun yapmak imkânsız olduğu gibi, üç imâma ve iki imâma birlikte uyarak yapılamıyacak işler de çoktur. Böyle ihtilaflı işler, ancak bir imâma uyarak yapılabilir.
.Dört halifenin kıyametteki şefaati
2021-09-06 02:00:00
Bir gün Cebrâîl aleyhisselam geldi ve Resulullaha "günahkârlar cehenneme gidecektir" dedi...
Sual: Peygamberler şefaat ettiği gibi, kıyamet günü dört büyük halife ve diğer sahabiler de, günahkâr olan müminlere şefaatçi olacaklar mıdır?
Cevap: Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında şöyle neklediliyor:
“Bir gün Resulullah efendimiz Mescid-i Nebide otururken Cebrâîl aleyhisselam geldi ve Ümmet-i Muhammedin günahkârlarının Cehenneme gideceklerini söyledi. Bunun üzerine Resulullah efendimiz çok üzülüp, mahzun oldular, hüzünlendiler. Çihâr yâr-i güzîn hazretleri yani dört halife de huzurda idiler ve birbirine bakıştılar. Resulullah efendimiz onlara;
-Bu hâle ne dersiniz? diye sual edince hazret-i Ebu Bekir;
-Ben onların günahlarının yarısını üzerime alır götürürüm diye cevap verdi. Hazret-i Ömer de;
-Ben de yarısını üzerime alarak götürürüm cevabını verdi. Hazret-i Osman ise;
-Ben Allahü teâlâya dua ederim. Ta ki beni onlara feda etsin. Beni o kadar büyük, iri yapsın ki, Cehennemde onların bütün yerlerini doldurayım. Onlara girecek yer kalmasın diye arz etti. Hazret-i Ali de;
-Allahü teâlâ bana o kadar kuvvet versin ki, sıratın köşesini düz tutayım. Ta ki, onlar selametle sıratı geçsinler diye arz etti.
Allahü teâlâ, Meryem sûresi 85. âyet-i kerimesinde meâlen;
(O gün müttekileri rahmân huzurunda elçiler olarak haşr ederiz) buyurmuştur. Âyet-i kerimedeki “Vefd” kelimesi Sahabelerdir. Kıyamet günü olunca, Resulullah efendimizin hizmetinde ve ümmet-i Muhammedin şefaatinde kıyam gösterirler.”
Sual: Vefat eden herkese hatta küçük yaşta ölen çocuklara da kabir suali var mıdır?
Cevap: Bu konuda Sirâc kitabında şu bilgiler verilmektedir:
“Bütün insanlara kabir suali olacağını, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildirmektedir. Sabî (çocuk) iken ölene de cenâb-ı Hak, cevap vermesini ilham edecektir.” İbni Abdül-Berr ve imâm-ı Süyûtî hazretleri de;
“Mümin ve münafık olan ehl-i kıbleye sual vardır” buyurmuştur. Hazret-i Ömer'e kabir suali olduğu ve verdiği cevabı bildiren haberler, kitaplarda mevcuttur.
Sual: Bir yerinden devamlı kan gelen kimsenin abdesti, vakit içinde kanaması devam etse, abdesbti bozulur mu?
Cevap: Özür sahiplerinin, devam eden özürleri, abdestlerini bozmaz. Fakat, başka bir abdest bozan sebep ile bozulur. Vakit çıkınca, özür sebebi ile de abdest bozulmuş olur.
.Allah'ın sevdiğini seven, kurtulur...
2021-09-05 02:00:00
"Benim bir komşum vardı. Fasık, günahkâr, aşağı bir kimse idi. Ancak..."
Sual: Allahü teala, sevdiklerini sevenlere, günahkâr olsalar bile rahmet eyler, onları affeder mi?
Cevap: Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında şöyle bir hadise naklediliyor:
“Süleyman bin Zekvan adında, zahid bir kimse vardı. Bu kimse der ki:
-Benim bir komşum vardı. Fasık, günahkâr, aşağı bir kimse idi. Gündüz pazarda olurdu, gece ise evine gelir şarap içerdi. Bana çok cefa, eziyet verirdi. Onun eziyetleri sebebi ile, oğluma; gel, buradan başka bir yere gidelim, bu kimseyi görmeyelim, eziyetinden de kurtulalım dedim ve başka bir yere gittik. Sonra, bize eziyet eden o adam öldü. O öldükten sonra, tekrar eski yerimize geri geldik. Bir gece, kapı çalındı, çıkıp, kapıyı açtım. Bir kimse gördüm ki, ayağı yerde, ama, o kadar yukarı baktım, yüzünü göremedim. Bana;
-Dışarı gel dedi.
-Korkarım dedim.
-Korkma, dışarı gel, benim ardımca yürü dedi. Ben de dışarı çıktım ve izince gittim. Kabristana vardık. Bir mezar yanında durduk. Bana;
-Bu mezarı aç dedi. Ben de o mezarın toprağını açıp, lahdin kerpiçine eriştim.
-Kerpici kaldır dedi. Kerpici kaldırdığım gibi, bir bahçe gördüm ki, sonu yoktu. Ve orta yerinde baktım bir taht kurulmuş ve fasık dediğim kişi onun üzerinde oturuyordu.
-Bu kişiyi tanır mısın? dedi.
-Bu benim komşumdur, mahalleyi bunun yaramazlığı yüzünden terk etmiştim dedim. Hayretler içinde kalmıştım ve;
-Bu kişi bu kadar fısk ve fücur ile bu mertebeye ne sebeple erişmiştir? dedim. O da;
-Bu adam senin dediğin gibi idi. Lakin, bir iyi âdeti vardı dedi.
-Neydi o âdeti diye sorunca;
-Âdeti şu idi ki, farz namazı kılıp, selam verip, namazdan çıkdıktan sonra; “Ya Rabbi! Hazreti Ebu Bekr'e, Ömer'e, Osman'a ve Ali'ye (radıyallahü anhüm) rahmet et” diye dua okurdu dedi.
Her kim Çihâr yâre muhabbet besler ise; Allahü teâlâ o kimseye ne kadar mücrim ve günahkâr dahi olsa da rahmet eyler.”
Sual: Bazı kimseler, camiye girer girmez namaz kılıyorlar. Bu ne namazıdır ve kılınması gerekir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Camiye girince, iki rek'at namaz kılmak sünnettir. Buna Tehıy-yetül-mescid namazı denir. Camiye girince, farz, sünnet, kaza namazı gibi herhangi bir namaz kılmak, tehıyyetül-mescid namazı yerine geçer. Bunlara, ayrıca tehıyyetül-mescid diye niyet etmek lazım değildir.”
.Bildiği hâlde iman etmedi
2021-09-04 02:00:00
Resûlullah efendimiz, hükümdarlara mektuplar göndererek onları İslama davet etmiştir...
Sual: Peygamber efendimizi bildiği hâlde, iman etmeyen hükümdarlar da olmuş mudur?
Cevap: Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında şöyle neklediliyor:
“Resûlullah efendimiz, zamanının hükümdarlarına mektuplar göndererek onları İslama davet etti. Dıhye hazretlerini de Rum Kayserine gönderdi. Hazret-i Dıhye şöyle anlatır:
-Rum Kayseri, beni çağırdı mektubu kendisine sundum. Mektubu alıp, ayağa kalktı, başı üzerine koydu, gözlerine sürdü ve öptü. Sonra mektubu açtı, önüne koydu. Kavminin ileri gelenlerini topladı. Onlara yüksek sesle;
-Ey kavmim, Mekke-i mükerremede bir mert kişi risâlet davası eder. Bu mektubu bize göndermiştir. Bizi hak dinine davet etmiştir. Siz ne dersiniz, ne cevap verirsiniz, dedi. Kavmi birden feryad edip, bağırdılar ve;
-Sen Hıristiyanlıktan çıkıp başka bir dine girmek mi istersin, dediler. Kayser;
-Elem çekmeyiniz. Muradım sizi tecrübe etmek idi dedi.
Daha sonra Kayser beni çağırdı, yalnız idik. Elimi tutup, bir başka saraya götürdü. Bir odanın kapısını açtı. Çok insan suretleri o odada nakş edilmişti. Bana dedi ki;
-Ya Dıhye, bu üçyüzonüç nebinin suretleridir ki, İsa aleyhisselam bu duvarda nakşedilmiştir.
Ben o suretlere bakarken, birden, Resulullah efendimizin hilye-i şerifine gözüm takıldı. O resimler arasında, ondördüncü ay gibi parlıyor idi. Ben;
-Bu bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın suretidir, dedim. Kayser;
-Doğru söylersin; ben de kitaplarımızda böyle buldum dedi.
Dıhye hazretleri der ki:
-Baktım o Serverin sağ yanında bir suret gördüm, Kayser;
-Bu kimdir dedi.
-Ebu Bekr-i Sıddık'ın suretidir dedim. Sol yanında oturmuş birini gördüm. Kayser;
-Bu kimdir dedi.
-Ömer bin Hattab'ın suretidir dedim. Birini dahi gördüm. Kayser;
-Bu kimdir dedi.
-Osman bin Affân'ın suretidir dedim. Sonra birini gördüm. Kayser;
-Bu kimdir dedi.
-Ali bin Ebi Talib'in suretidir dedim. Kayser dedi ki:
-Doğru söylersin. Bizim kitabımızda da böyledir.
Dıhye hazretleri der ki:
-Mekke-i mükerremeye döndüm. Resulullah efendimize Kayserin kıssasını haber verdim. Resulullah efendimiz buyurdular ki:
(Kayser doğru söylemiş. Kayser doğru söylemiş. Yâ Dıhye! Onlar beni ve benim Eshabımı bilirler. Amma, ezelî şekâvet bedbahtlık ki, onlara erişmiştir; zaruri olarak mahrum olup, Cehennemlik olurlar.)”
.Kıyametin kopması, mahşer haktır
2021-09-03 02:00:00
Muhammed aleyhisselamın kıyametten haber verdiği şeylerin hepsi doğrudur.
Sual: Peygamber efendimizin, kıyametten, mahşerden, kabir azabından verdiği haberlerin hepsi doğru mudur?
Cevap: Muhammed aleyhisselamın kıyametten haber verdiği şeylerin hepsi doğrudur. Kabir azabı, kabrin ölüyü sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen iki meleğin sual sorması, kıyamette her şeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yeryüzünün, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerine toplanması, yani ruhların cesetlere gelmesi, kıyamet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkusu ve kıyamette sual ve hesap ve dünyada yapılmış olan şeylere orada, ellerin, ayakların ve her azanın, organın şehadet etmesi ve iyilik ve kötülük defterlerinin uçarak sağ veya sol taraftan verilmesi ve iyiliklerin ve günahların, oraya mahsus bir terazide tartılması haktır, doğrudur. Orada sevabı ağır gelen, Cehennemden kurtulacak, az gelen, ziyan, zarar edecektir. Oradaki terazi, bilinmeyen bir terazi olup, ağır ve hafif gelmesi dünya terazisinin aksinedir. Yukarı çıkan kefe ağırdır, aşağı inen hafiftir. Orada yerçekimi kuvveti yoktur.
Sual: Kur’ân-ı kerimde bildirilen, anlatılan ilimler, bilgiler ana hatları ile ne ile ilgilidir?
Cevap: Bu konuda Mevdû'ât-ül-ulûmda deniyor ki:
“Kur’ân-ı kerimdeki bilgiler üç kısımdır: Birincisini hiçbir kuluna bildirmemiştir. Kendisini, isimlerini ve sıfatlarını kendinden başka kimse bilemez. İkinci kısım bilgileri, yalnız Muhammed aleyhisselama bildirmiştir. Bu yüce Peygamberden ve Onun vârisi olan râsih âlimlerden başka kimse bunları anlayamaz. Müteşâbih âyetler böyledir. Üçüncü kısım bilgileri, Peygamberine bildirmiş ve ümmetine öğretmesini emir buyurmuştur. Bu ilimler de ikiye ayrılır: Birinciler, geçmiş insanların hâllerini bildiren 'Kısas' ve dünyada, ahirette yaratmış olduğu ve yaratacağı şeyleri bildiren haberler 'Ahbâr'dır. Bunlar, ancak Resulullah efendimizin bildirmesi ile anlaşılır. Akıl ile, tecrübe ile anlaşılamaz. Üçüncü kısım bilgilerin ikincileri, akıl, tecrübe ve Arabi ilimler ile anlaşılabilir. Kur’ân-ı kerimden ahkâm, hüküm çıkarmak ve fen bilgilerini anlamak böyledir.”
Kur’ân-ı kerimin manasını anlamak isteyen, din âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır.
.Allahü teâlâyı dünyada görmek!
2021-09-02 02:00:00
"Bu âlem, Allahü teâlâyı görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir."
Sual: Allahü teâlâ sadece cennette mi görülecektir, dünyada görmek mümkün değil midir?
Cevap: İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu konuda buyuruyor ki:
“Cennet de, her şey gibi, Allahü teâlânın mahlukudur. Allahü teâlâ, mahluklarının hiçbirisine girmez, birinde bulunmaz. Fakat mahluklarının bazısında Onun nurları zuhur eder. Bazısında ise, o kabiliyet yoktur. Aynada, karşısındaki cisimlerin görünüşleri, zuhur ediyor. Taşta, toprakta ise etmiyor. Allahü teâlâ, her mahlukuna aynı nisbette ise de, mahlûklar, birbirlerinin aynı değildir. Allahü teâlâ, dünyada görülemez. Bu âlem, Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Dünyada görülür diyen, yalancıdır, iftiracıdır. Doğruyu anlayamamıştır. Bu dünyada, bu nimet nasip olsaydı, herkesten önce, Musa aleyhisselam görürdü. Peygamber efendimiz Miracda, bu devletle şereflendi ise de, bu dünyada değildi. Cennete girdi. Oradan gördü. Yani, ahirette görmüş oldu. Dünyada görmedi. Dünyada iken, dünyadan çıktı, ahirete karıştı ve gördü.”
Sual: İnsanda irade, seçme hakkı olduğu için her şeyi isteyebilir ve yapabilir mi?
Cevap: Allahü teâlâ, insanlara irade denilen kuvveti vermeyi ve insanların, istediklerini yapmakta, istemediklerini yapmamakta serbest olmalarını ezelde irade etmiştir. Hiçbir şeyi zorla yaptırmamaktadır. İnsanların irade sahibi olmaları, Allahü teâlâ böyle istediği içindir. İnsanın, dilediğini yapabilmesi, insanın irade sahibi olduğunu gösterdiği gibi, Allahü teâlânın da ezelde bu iradeyi irade etmiş olduğunu göstermektedir. Allahü teâlâ, insanda irade olmasını ezelde irade etmeseydi, insanda irade yaratmasaydı, insan bir işi yapmakta serbest olamaz, mecbur olurdu. Böyle olmakla beraber, insan bir şey yapmayı irade edince, dileyince, Allahü teâlâ da irade ediyor ve yaratıyor. İnsanların irade ettiklerini yaratan, Allahü teâlâdır. İnsan, hiçbir dileğini yaratamaz, yapamaz. İnsanın irade ettiğini, sonra Allahü teâlâ da, irade ediyor ve yaratıyor. Her şeyi yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı yoktur. Ondan başkasına yaratıcı demek, yarattı demek, hem yanlıştır, hem de, Allahü teâlâya başkasını şerik, ortak yapmak olur ki, en çok yasak ettiği, en şiddetli ve sonsuz azab yapacağını bildirdiği bir şeydir.
.Ehl-i sünnet itikadında olanın alametleri
2021-09-01 02:00:00
Miftâh-ul-Cennet kitabında "Ehl-i sünnet olanların, on alameti vardır" buyuruluyor.
Sual: Ehl-i sünnet itikadında olan bir Müslümanın bilinen, belli alametleri var mıdır?
Cevap: Miftâh-ul-Cennet kitabında konu ile alakalı olarak deniyor ki:
“Ehl-i sünnet olanların, on alameti vardır: 1-O kimse cemaate müdavemet yani devam eder. 2-İtikadı veya fıskı, küfre varmayan imama uyar. 3-Mest üzerine meshi caiz görür. 4-Eshab-ı kiramdan hiçbirine kötü söz söylemez. 5-Devlete isyan etmez. 6-Dinde bigayr-i hakkın mücadele, münakaşa etmez. 7-Dinde, şek, şüphe etmez. 8-Hayrı ve şerri, Allahü teâlâdan bilir. 9-İlhâdı, küfrü belli olmadıkça ehl-i kıbleyi tekfir etmez. 10-Dört halifeyi sair, diğer Eshab üzerine tercih eder.”
Sual: Oturduğu veya yaşadığı yerde dinini yaşamakta zorluk çekenler ne yapmalıdırlar?
Cevap: Bu konuda Kenz-i mahfî kitabında deniyor ki:
“Cehalet yani bidat ve fısk çoğalan yerlerde oturmak nehyolundu. Dinini muhafaza için hicret eden Cennet ile müjdelendi. Bir mahallede salih, arif kimse kalmayıp, fesat ve bidat artınca, başka mahalleye hicret etmek veya böyle bir şehirden başka şehre hicret etmek vacib olur. Bütün şehirlerde, Müslümanlara saldırılıyorsa, başka İslam memleketine hicret edilir. Böyle bir idare yoksa, insan haklarına riayet edilen, ibadet etmek serbest olan bir memlekete yerleşmek lazım olur. Zira onların arasında bulunan, gelecek belaya ortak olur. Enfâl sûresinin 25. âyet-i kerimesinde meâlen; (Zulmedenlere ve etmeyenlere birlikte gelen fitne ve beladan korkunuz, sakınınız) buyuruldu.”
Sual: Bir kimsenin, mutlak iman ile öleceğini söylemek, dinen uygun mudur?
Cevap: Bir kimsenin mutlak iman ile öleceğini söyleyebilmek için, o kimse hakkında âyet veya hadis olması lazımdır. Zira bir kimsenin mümin veya kâfir olarak öleceği, son nefeste belli olur. Birçok kimse, bütün ömrünce kâfir kalıp, sonunda imana kavuşur. Bütün ömrü iman ile geçip, sonunda tersine dönen de olur.
Sual: Bir kimse, camide Kur’ân-ı kerim okurken vakit girse, bu kimse, o vaktin namazını kılmadan, camiden çıkabilir mi?
Cevap: Camide olan kimsenin, ezan okununca, bu namazı cemaat ile kılmadan, özürsüz olarak dışarı çıkması tahrimen mekruhtur. Belli bir cami cemaatine devam âdeti ise, oraya, mahallesindeki veya iş yerindeki caminin cemaatine gitmesi ise özür olur.
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1057 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
İtikatları bozuk olanların durumu
2021-08-31 02:00:00
Yetmişiki fırkada olanların hiçbiri Cehennemde sonsuz kalmayacaktır.
Sual: İtikadında, imanında bozukluk olanlar, inkâr edenler gibi, sonsuz olarak mı Cehennemde kalacaktır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Hadis-i şerifte bu ümmetin yetmişüç fırkaya ayrılacağı, bunlardan yetmişiki fırkanın Cehenneme gidecekleri bildirildi. Bu hadis-i şerif, yetmişiki fırkanın Cehennem ateşinde azab göreceklerini bildiriyor. Cehennemde sonsuz kalacaklarını bildirmiyor. Cehennem ateşinde sonsuz azapta kalmak, imanı olmayanlar yani kâfirler içindir. Yetmişiki fırka, itikatları bozuk olduğu için Cehenneme girecekler ve itikatlarının bozukluğu kadar kalacaklardır.
Yetmişüçüncü olan bir fırkanın itikadı bozuk olmadığı için, Cehennem ateşinden kurtulacaklardır. Bu bir fırkada bulunanlar arasında kötü iş yapmış olanlar varsa ve bu kötü işleri tövbe ve istiğfar veya şefaat ile affolunmadı ise, bunların da günahları kadar Cehennemde kalmaları caizdir.
Yetmişiki fırkada olanların hepsi Cehenneme girecektir. Fakat hiçbiri Cehennemde sonsuz kalmayacaktır. Bir fırkada bulunanların hepsi Cehenneme girmeyecektir. Bunlardan yalnız kötü iş yapanlar Cehenneme girecektir. Cehenneme girecekleri bildirilmiş olan yetmişiki bidat fırkaları, Ehl-i kıble oldukları için, bunların hepsine kâfir dememelidir. Fakat bunların, dinde inanması zaruri lazım olan şeylere inanmayanları ve Ahkâm-ı islamiyyeden her Müslümanın işittiği, bildiği şeyleri tevilini bilmeden reddedenleri kâfir olur. Ehl-i sünnet âlimleri bildiriyor ki; 'Bir Müslümanın bir sözünden veya bir işinden yüz şey anlaşılsa, bunlardan doksandokuzu küfre sebep olsa ve biri Müslüman olduğunu gösterse, bu bir şeyi anlamak, onu küfürden kurtarmak lazımdır.'
Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. En sağlam söz Onun sözüdür.”
Sual: Doğumdan sonra gelen akıntının belli bir zamanı var mıdır?
Cevap: Nifâs, lohusa demektir. Elleri, ayakları, başı belli olan düşükte gelen kan da nifâstır. Nifâs zamanının azı yoktur. Kan kesildiği zaman, gusül edip namaza başlar. En çok zamanı kırk gündür. Kırk gün tamam olunca, kan kesilmese de, gusül edip, namaza başlar. Kırk günden sonra gelen kan, istihâza, özür olur. Maliki ve Şafii mezhebinde nifâsın azami müddeti altmış gündür.
.Peygamber efendimizin tefsiri
2021-08-30 02:00:00
“Ya Resulallah! lütfeyleyip, Vel-Asr suresinin tefsirini beyan buyurur musunuz?”
Sual: Peygamber efendimizin, Kur’ândaki ayetleri hiç tefsir ettiği, açıkladığı olmuş mudur?
Cevap: Menâkıb-ı Çihâr Yar-i Güzîn kitabında Eshab-ı kiramdan Ubeyy bin Kâ'b hazretlerinden şöyle nakledilmektedir:
“Bir gün Vel-Asr suresini, Resulullah efendimizin huzurunda okudum. Bitirince;
-Ya Resulallah! lütfeyleyip, bu surenin tefsirini beyan buyurur musunuz diye arz edince, Resûlullah efendimiz buyurdular ki:
-Birinci âyet-i kerimede meâlen; (Allahü teâlâ günün ahirine, sonuna yemin ederim) buyurmuştur. İkinci âyet-i kerimede meâlen; (Elbette, Ebu Cehil'in işi ziyanda, zelil ve başı aşağıdadır) buyurmuştur. Üçüncü âyet-i kerimede meâlen; (Ancak iman edenler) buyurması, Ebû Bekr-i Sıddîk içindir. (Amel-i salih işleyenler) buyurulması, Ömer-ül Fârûk içindir ki, çok amel işleyici, şükredicidir. (Hakkı tavsiye ederler); Osman-ı Zinnûreyn içindir ki, sabır ve hayâ sahibidir. (Sabrı tavsiye ederler), Aliyyül Mürtedâ içindir ki, vefakârdır.
Resulullah efendimiz hazret-i Ebu Bekr'i imana, hazret-i Ömer'i amel-i salihe benzetti. Hazret-i Osman'ı hak işte vasiyete denk etti. Hazret-i Ali'yi, sabır işinde vasiyete benzetti.
Âyet-i kerimede; (İman edenler, salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler, sabrı tavsiye edenler) buyurulması, önce Allahü teâlâyı, sonra Muhammed aleyhisselamı bilesin ve İslamiyet üzerine ilerleyesin. Hazret-i Ebu Bekr'i, hazret-i Ömer'i, hazret-i Osman'ı, hazret-i Ali'yi hak üzere halife bilesin. Ümit olur ki, onların hürmetine kıyamet günü Müslümanlar safında olup, Müslümanlar zümresinde haşrolur, dirilirsin. Bütün belalardan emin olasın. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(Her kim bir kerre namazda veya namaz dışında Vel-asr suresini okursa, o kimse, Allahü teâlâ katında iki şey bulur. Biri dünyevi, biri uhrevi. Dünyevi olan, Allahü teâlâ, ona ömrünün sonuna kadar sabır mührünü vurur. Uhrevi olan, Allahü teâlâ o kimseyi kıyamette hak ehli ve kendi has kulları ile haşreder. Bu Vel-asr sûresi hem hakkı zikreder, hem sabrı zikreder. Bu sureyi okuyanın, dünyada ömrünün sonu sabır üzere olur. Ahirette haşrı, hak ehli ile olur. Her âyetin sonunda çok tahıyyat, salevat ve her kelimenin sonunda çok berekat, hayrat, harflerinin mukabilinde çok derece ve hasenat vardır.)”
.Gayr-i müslimlerin âdetlerini yapmak
2021-08-29 02:00:00
Kâfirlere benzemeyi düşünmeden faydalı olan eşyalarını kullanmak günah değildir.
Sual: Gayr-i müslimlerin kullandıkları eşyaları, aletleri kullanmanın ve âdetlerini yapmanın bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Kafirlerin yaptıkları ve kullandıkları şeyler iki kısımdır:
Birisi, âdet olarak, yani her memleketin âdeti olarak yaptıkları şeylerdir. Bunlardan, haram olmayıp, insanlara faydalı olanları yapmak ve kafirlere benzemeyi düşünmeyerek kullanmak günah değildir. Pantalon, fes ve çeşitli ayakkabı, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yemek ve herkesin önüne tabaklar içinde koymak ve ekmeği bıçak ile dilimlere ayırmak ve çeşitli eşya ve aletleri kullanmak, hep adete bağlı şeyler olup mubahtırlar. Bunları kullanmak, bidat, günah olmaz. Resulullah efendimiz papazların kullandığı ayakkabıyı kullanmıştır. Bunlardan, faydalı olmayanları, çirkin ve kötülenmiş olanları kullanmak, yapmak haram olur. Birgivî vasiyyetnamesinde deniyor ki:
Kafirlerin kullandıkları şeylerin ikinci kısmı, ibadet olarak yaptıkları ve kâfirlik alameti olan ve İslamiyeti inkâr etmek ve inanmamak alameti olan ve tahkir etmemiz vacip olan şeylerdir ki, bunları yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlar, ölümle veya bir uzvun kesilmesi ile veya bunlara sebep olan, şiddetli dayak, hapis, bütün malını almak ile tehdit edilmedikçe kullanılamaz. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da, kâfir olur. Mesela, papazların ibadetlerine mahsus şeyi kullanmak küfür olur. Buna Küfr-i hükmî denir.”
Din düşmanları, kafirlerin âdetlerini, bayramlarını, Müslüman âdeti, Müslümanların mübarek günü diyerek, Müslümanları aldatmaya uğraşıyorlar. Müslümanların Noel ve Nevruz gibi günlerde bayram yapmalarını istiyorlar. Müslümanlar bunlara aldanmamalı, işin aslını, güvendikleri Müslümanlara, dinini bilenlere sorup öğrenmelidir. Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakta, gerekse ibadetleri doğru yapmakta, cahillik özür değildir. Meşhur olan din bilgilerini bilmediği için aldanan, Cehennemden kurtulamayacaktır. Allahü teâlâ, bugün, dinini dünyanın her tarafına duyurmuştur. Bunları, lüzumu kadar öğrenmek farzdır. Öğrenmeyip cahil kalan farzı terk etmiş olur. Öğrenmeye lüzum görmeyen, ehemmiyet vermeyen kâfir olur.
.İsyan edenlere ses çıkarmamak
2021-08-28 02:00:00
Bir günah işleyeni görüp de menetmek çok kıymetlidir...
Sual: Bazı kimseler, isyan eden, günah işleyenlere ses çıkarmamalı, kimseye karışmamalı diyor. Bu sözün doğruluk payı var mıdır?
Cevap: Bu konuda Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri Gunyet-üt-tâlibîn kitabında, emr-i ma'rufu anlatırken;
“Bir kimse, bir günah işleyeni görüp de menedince, kendine zarar gelme ihtimali bulunduğu zaman, acaba menetmesi caiz olur mu? Elbette olur, hatta çok kıymetli olur. Allahü teâlâ için cihad etmek gibi sevap verilir. Hele zalimlerin elinden mazlumu kurtarmak ve memleketi küfür kapladığı bir zamanda imanı açığa çıkarmak için olunca, böyle zamanlarda, nehy-i münker yapılmasını âlimler söylüyor” buyuruyor.
Evliyanın büyükleri, sofiyyenin imamları, emr-i ma'rûfu ve nehy-i münkeri terk edici olsalardı, kitaplarında bunları yazarlar mı ve bu derece mübalağa ederler mi idi? Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyuruyor ki:
“Kur’ân-ı kerime, hadis-i şeriflere ve akla uygun şeylere Ma'rûf, bunlara uymayan şeylere Münker denir.” Hadîkada buyuruluyor ki:
“Nass ile ve müctehidlerin sözbirliği ile yasak edilen şeylere Münker denir. Bunlar da iki kısımdır:
Birinci kısm ma'rûf ve münkerler meydanda olup, âlim olan ve olmayan bunları bilir. Beş vakit namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekat vermek, hac etmek gibi şeylerin farz olduğu Ma'rûf ve zina, alkollü içkilerin içilmesi, hırsızlık, yankesicilik, faiz alıp vermek, başkasının malını gasbetmek ve bunlar gibi şeylerin haram olduğu Münkerdir. Bunları her müminin emir ve nehiy etmesi lazımdır.
İkinci kısmı, yalnız âlimler bilir. Allahü teâlâ için, ne gibi şeylere ve nasıl inanmak lazım olduğu gibi. Bu kısımda olanları, âlimler emir ve nehiy eder. Eğer bir âlim, bunları bildirdi ise, âlim olmayanın da, gücü yeterse, bildirmesi caiz olur. Her müminin Ehl-i sünnet itikâdına yapışması, bozuk imandan, yani dalaletten kaçınması lazımdır.”
Din bilgilerinde âlim olmayan kimse, bid'at sahipleri ile münakaşa etmemeli, onlardan uzaklaşmalı, görüşmemelidir. İtikatları bozuk olduğu için, onları sevmemeyi ibadet bilmelidir. Resulullah efendimiz bir hadis-i şerifde;
(İmanında veya ibadetinde bid'at, bozukluk bulunan bir kimseye, Allah için sert bakanın kalbini, Allahü teâlâ imanla doldurur ve korkudan korur) buyurdu.
.Eskiyen mushafı yakmak
2021-08-27 02:00:00
Kullanılmayan Mushafı toprağa gömmek, yakıp külünü gömmek veya külünü denize, nehre koymak lazımdır.
Sual: Evlerde yıpranmış, sayfaları kopmuş, okunamaz durumda olan Kur’anlar, Mushaflar yakılabilir mi veya ne yapmalıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Berîkada deniyor ki:
“Tâtârhâniyyede, yırtık, eski olup kullanılamayan Mushaf yakılmaz. Temiz beze sarıp toprağa gömülür. Yahut toz gelmeyen temiz bir yere konur diyor. Sirâciyyede ise, gömülür veya yakılır demektedir. Müctebâda ise, akan suya bırakmaktansa, gömmek iyi olur deniyor. Minhâc-üd-dîn kitabında, yakmak yasak değildir, çünkü, hazret-i Osman, mensûh ayetler bulunan Kur’ân-ı kerimi yaktı, eshab-ı kiramdan hiç kimse, buna karşı birşey demedi deniyor. Yakmak, yıkayıp yazıları gidermekten daha iyi olur. Çünkü, yıkamakta kullanılan sular ayak altında kalır denildi. Bunlardan anladığımız, yakmayıp, yıkayıp yazılarını gidermek veya gömmek iyi olur.”
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, eskimiş, istifade edilmez hâle gelmiş olan mushafları, ayak altında bırakmak, birşey sarmak, kaplamak, kesekağıdı yapmak gibi kullanmak, hakaret etmek olur, haram olur. Çürüyüp toprak oluncaya kadar açılmayacağı emin olan yerdeki toprağa gömmek, bu yapılamazsa, yakıp külünü gömmek veya külünü denize, nehre koymak lazımdır. Hakaretden kurtarmak için yakmak caiz, hatta lâzım olur. Sirâciyye fetvâsı, Münyet-ül-müftî ve Halîmîden de böyle anlaşılmaktadır.
Sual: Kur’ân-ı kerim ve din kitaplarının bulunduğu tarafa doğru ayakları uzatarak oturmanın bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Mushafa ve din kitaplarına karşı ayak uzatmak mekruhtur. Yüksekde iseler, mekruh olmaz.
Sual: Kur’ân-ı kerimi okunmadığı hâlde, evde bereket için bulundurmanın bir mahzuru olur mu?
Cevap: Bu konuda Hindiyyede deniyor ki:
“Mushafı hiç okumayıp, hayır ve bereket için evinde saklamak caizdir ve sevaptır.”
Sual: Camide namaz kılmayıp sadece tesbih çekenleri, Kur’ân okuyanları, namaz kılmak için camiye gelenler, camiden çıkarabilirler mi?
Cevap: Namaz kılanlar sıkışıyorsa, kılmayanları kaldırabilirler. Mahalle mescidi dar geliyor ise, o mahalleden olmıyanları, dışarı çıkarabilirler.
Sual: Cami içinde, alışveriş veya başka şeyler için sözleşme, akit yapmanın bir mahzuru olur mu?
Cevap: Cami içinde, alışveriş olan her akit, sözleşme mekruhtur. Ancak nikah akdi yapmak ise müstehaptır.
.Hem yemin, hem nezir olabilir
2021-08-26 02:00:00
Bir kimse, nezrim olsun dese, neyi adadığını söylemese ve niyet etmese, yemin keffareti vermesi lazım olur
Sual: Bir kimse, aynı anda, aynı şey için hem yemin hem de adak diye olmasını niyet edebilir mi?
Cevap: Nezir yani adak, bir ibadettir. Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin yerine getirilmesini islamiyet emir etmektedir. Nezredilen yerine getirilmezse, günah olur. Nezir, yemine benzemektedir. Bir kimse, nezrim olsun dese, neyi adadığını söylemese ve niyet etmese, yemin keffareti vermesi lazım olur. Bir kimse, Allahü teâlânın rızası için oruç tutayım dese, kaç gün olduğunu söylemese ve birşey niyet etmese veya yalnız nezir niyet etse, yemin olmasını veya olmamasını hatırına hiç getirmese veya nezir olmasını ve yemin olmamasını niyet etse, bu orucu nezir olur ve üç gün oruç tutar. Bunu söylerken, nezir olmayıp, yemin olmasını niyet etse, yemin olur. Orucu bozarsa, yemin keffareti lazım olur. Hem nezir, hem yemin olmasını niyet ederse, bu oruç, hem yemin, hem de adak olur. Bu orucu bozarsa, hem kaza, hem de yemin keffareti lazım olur.
Sual: Bir kimse, şu işim olursa falan camide ezan okuyacağım veya falan caminin şadırvanında abdest alacağım diye adakta bulunabilir mi mi?
Cevap: Adak edilen şeyin, farz veya vacip olan bir ibadete benzemesi ve başlı başına bir ibadet olması lazımdır. Mesela, abdest almak, ölü kefenlemek başlı başına ibadet olmadıklarından adak olamaz. Hasta ziyaret etmek, cenaze taşımak, gusül etmek, cami içine girmek, Kur’ân-ı kerimi tutmak, ezan okumak, mektep, cami yaptırmak da ibadet ise de, başlı başına ibadet değildir. Nezir olunmazlar. Nezir edilen şeyin benzemesi lazım olan farzın, vacibin başlı başına ibadet olması lazım değildir. Mesela, bir şey vakıf etmeyi adamak caizdir. Çünkü vakıf, müslümanlar için cami bina etmeye benzemektedir. Cami yapmak, başlı başına bir ibadet değil ise de, vakıf başlı başına ibadettir. Mesela, abdest almak, başlı başına ibadet olmayıp, başlı başına ibadet olan namazın bir şartıdır. Ölüyü kefenlemek de, cenaze namazının kabul olması için şarttır. Ölünün setr-i avreti yani kefenleyerek örtülmesi, cenaze namazının şartıdır.
Sual: Kazaya kalan oruçları arka arkaya mı tutmak gerekir?
Cevap: Kaza oruçları, arka arkaya tutulduğu gibi, ayrı ayrı günlerde, ara vererek de tutulabilir.
.Gayr-i müslimlerin kestiğini yemek
2021-08-25 02:00:00
Ehl-i kitap olan kâfirin, Allahü teâlânın ismini veya bir sıfatını, herhangi bir lisan ile söyleyerek, kestiği yenilir.
Sual: Bin müslüman, gayr-i müslimin kestiği hayvanın etini satın alıp yiyebilir mi?
Cevap: Bu konuda Hindiyyede, Zebâih bahsinde deniyor ki:
“Müslümanın veya Ehl-i kitap olan kâfirin, Allahü teâlânın ismini veya bir sıfatını, herhangi bir lisan ile söyleyerek, kestiği yenilir. Müşrikin ve mürtedin kestiği yenilmez. Keserken, İsa veya üç Tanrıdan biri derse, yenilmez. Böyle inanır, fakat söylemezse, yenir. Kesmek için söylemelidir. Dua, şükür için söylerse veya Allah'tan başkasını, tazim etmeyi niyet ederse, Allah ve Muhammed için derse, yenmez.”
Bir Peygambere ve bunun, sonradan bozulmuş olan Mukaddes kitabına inanan bir kâfir, bu Peygamber tanrıdır veya oğludur dese ve putlara yalvarırsa da, buna Ehl-i kitâb denir. Çünkü, ilah, rab, tanrı, baba gibi isimler, yardım eden, yaratılmağa sebep olan, çok sevilen manasına da kullanılır. Bu isimleri, İsa aleyhisselama, bu manalar ile söyleyen, müşrik olmaz. Ona, üç tanrıdan biri veya tanrı denilmesi, hakiki bir söz değil, mecaz olur. Onda Ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanırsa, mesela her istediğini yaratır derse, Müşrik olur. Şimdi, Mûsevî, Îsevî, Nasrânî, Hıristiyanların bir kısmı, Ehl-i kitaptır. Putlara, heykellere, İsa aleyhisselamı sevdikleri için, istediklerinin yaratılmasına sebep olmaları için yalvarıyorlar. İsa aleyhisselama ilah diyen nasrânînin kestiklerini yemek caiz ise de, zaruret olmadıkça, buna kestirmemeli ve kestiğini yememelidir. Kitapsız kâfirlerin kestikleri yenilmez. Kesenin nasıl kimse olduğunu araştırıp anlamak şart değildir. Besmele kasten terk edilirse, Hanefide haram, Şafiide helal olur.
Gayr-i müslimlerin çoğunlukta olduğu yerlerde, varsa müslüman kasap aramalı. Bu kasaptaki eti, müslümanın kestiğini niyet ederek, satın almalıdır. Sığır, koyun, tavuk gibi eti yenen hayvanların etlerini yemek helal olması için, islamiyete uygun kesilmeleri lazımdır. Yani bir müslümanın veya ehl-i kitabın kesmesi ve keserken Allah ismini söylemesi lazımdır. İslamiyete uygun kesilmiyen hayvan leş olur. Bunun etini yemek ve satmak haram olur. Hayvan kesenlerin ve satan müslümanların bunu iyi bilmeleri lazımdır. Et satın alırken, bunun nasıl kesildiğini sormak lazım değildir. Çünkü, müslümana hüsn-i zan olunur.
.Her şeyin bir yaratıcısı vardır
2021-08-24 02:00:00
Hiçbir şey bir yaratıcı olmadan meydana gelmez ve kendiliğinden hareket edemez…
Sual: Çevremizdeki bazı kimseler, her şey kendiliğinden olmuştur, bunların bir yaratıcısı yoktur diyor. Bunlara nasıl bir cevap vermelidir?
Cevap: Konu ile ilgili olarak İslam âlimlerinden Muhammed Rebhâmî hazretleri, Riyâd-ün-nâsıhîn kitabında şöyle bir hadise anlatmaktadır:
“Zâd-ül-mukvîn kitabında diyor ki, Rum kayseri, hükümdarı, 7. Abbasi halifesi Me'mûn bin Hârûna bir haberci gönderdi. Bunun yanında, heybetli, kendini beğenmiş biri vardı. Haberci, halifeye;
-Bu adam dinsiz, ateisttir, bir yaratıcı olduğuna inanmıyor. Rum papazları buna cevap veremedi. İslam âlimleri bunu susturursa, milyonlarca Hıristiyanı ve Müslümanı sevindirecektir dedi. Bağdat âlimleri;
-Buna ancak Ahmed Nişâpûrî hazretleri cevap verir, dediler. Halife sarayda, belli gün ve saatte âlimlerin toplanmasını emir etti. Ahmed Nişâpûrî hazretleri meclise geç geldi ve;
-Yolda, acayip, şaşılacak bir şey gördüm. Onu seyredince, buraya geç kaldım. Dicle kenarında gemi bekliyordum. Yerden büyük bir ağaç çıktı. Sonra yıkıldı, parçalandı. Tahtalar hasıl oldu. Sonra tahtalar birleşerek, bir gemi oldu. Gemici olmadan, suda hareket etti dedi. Dinsiz, ateist kişi bu sözleri işitince, yerinden fırladı ve;
-Bu adam deli olmuş. Hiç böyle şey olur mu? Böyle söyleyen, yalancıdır ve buna aklı olmayanlar inanır dedi. Ahmed Nişâpûrî hazretleri, söze karışarak;
-Bunlar, kendi kendine olamayınca, yer yüzündeki şaşılacak şeyler, kendi kendilerine nasıl var olur? Bunları yaratan biri olmadığını söyleyen daha ahmak ve alçak olmaz mı? dedi. Bu sözler üzerine dinsiz, ateist;
-Her şeyin bir yaratıcısı olduğunu şimdi anladım ve buna inandım diyerek Müslüman oldu. Böyle bir hadisenin, İmâm-ı Gazâlî hazretleri zamanında da vaki olduğu rivayet edilmektedir.”
Sual: Osmanlılar zamanında, tarikat adı ile dinsizlik mi işlendi?
Cevap: Osmanlılar zamanında gençler, dinlerini, vatan sevgisini öğrenmek için, bir âlimin, bir velinin etrafına toplanırlardı. Büyük âlimlerin gösterdiği yola Tarikat denildi. Tarikatlar etrafa yayıldı. Müslümanlar ve vatan sevgisini öğrenen gençler, çoğaldı. Devleti ele geçiren masonlar, bu hâli görünce, tarikatlara dinsiz, soysuz kimseleri karıştırdılar ve böylece tarikatlar, dinsizlerin, ahlaksızların elinde kaldı.
.İnsanlığın ikinci atası
2021-08-23 02:00:00
İnsanlar, üç oğlundan ürediği için Nuh aleyhisselama ikinci Âdem denildi.
Sual: Nuh aleyhisselama insanlığın ikinci atası denmesinin sebebi, hikmeti nedir?
Cevap: Bu konu hakkında kitaplarda, özetle şu bilgiler verilmektedir:
“İdris aleyhisselam göğe çıkarıldıktan sonra, insanlar doğru yoldan ayrıldı, putlara, heykellere tapmaya başladılar. Cenab-ı Hak, bunlara Nuh aleyhisselamı gönderdi. Nice yıl, onları dine davet etti. Yalnız oğulları Sâm, Hâm, Yâfes ile az kimse iman etti. Kendi oğlu Yâm yani Kenan bile iman etmedi. Alay ve işkence ettiler. Nuh aleyhisselam onlara beddua etti. Beş yüz yaşından sonra, gemi yapması emir olundu. Gemi bitince, tufân oldu. Müminler ile gemiye bindi. Gemiye binenlerin seksen kişi olduğu ve geminin üç kat olduğu Arâis-ül-mecâlis kitabında yazılıdır. Bu kitap Mısır'da basılmıştır. Her hayvandan da birer çift aldı. Oğlu Kenan'ı da gemiye çağırdı. “’Ben, dağa çıkar kurtulurum’ dedi. Bir dalga geldi, oğlunu alıp boğdu. Sular dağları aştı. İnsanlar ve hayvanlar telef oldu. Altı ay sonra, yağmurlar durdu, sular çekildi. Gemi, Cûdî Dağı'na oturdu. İnsanlar, üç oğlundan üredi. Nuh aleyhisselama ikinci Adem denildi. Sâmdan Arap, Fars ve Rum, Hâmdan Hindistân, Habeş ve Afrika halkı, Yâfesden de Asyalılar ve Türkler meydana geldi. Bering boğazından Amerikaya da geçip yerleşenler oldu. Nuh aleyhisselam, bin yaşında vefat etti.”
Sual: Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için neler yapmalıdır?
Cevap: Dünya ve ahıret saadetlerinin başı, en iyisi, Allahü teâlânın rızasına, sevmesine kavuşmaktır. Allahü teâlâya yakın olmak, Onun sevmesine kavuşmak demektir. Bu saadete kavuşana Velî, Evliyâ veya Ârif denir. Velî olmak için, farzları yapmak lazımdır. Farzlar, sırası ile, Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, haramlardan sakınmak, farz olan ibadetleri yapmak ve salih olan müminleri sevmektir. İhlas ile yapılmıyan ibadetin faydası olmaz. İhlas, herşeyi yalnız Allah rızası için yapmaktır. İhlas, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemekle, yalnız Onu sevmekle, kendiliğinden hasıl olur. Kalbin yalnız Onu sevmesine, Kalbin tasfiyesi, Kalbin itminânı veya Fenâ fillah denir. Kalbin itminâna kavuşması, ancak Onu çok hatırlamakla, büyüklüğünü, nimetlerini düşünmekle olacağını, Ra'd suresinin 28. ayeti bildirmektedir.
.İstenmeden verilen hediyeyi almak
2021-08-22 02:00:00
"İstemeden verilen şey, Allahü teâlânın gönderdiği rızıktır. Onu alınız!"
Sual: İstenmediği hâlde, herhangi bir kimsenin verdiği hediyeyi kabul etmenin dinimiz açısından hükmü nedir?
Cevap: Herhangi bir kimse, kendi helal mülkü olan malından hediye verse, istenmeden verilen bu hediyeyi kabul etmek sünnettir.
(Hediyeleşiniz, birbirinize muhabbet ediniz!) hadîs-i şerîfi, Künûz-üddekâıkda yazılıdır. Mektûbât-ı Ma'sûmiyye kitabında deniyor ki:
“Peygamber efendimiz hazret-i Ömere hediye gönderdi. O da kabul etmeyip geri gönderdi. Peygamber efendimiz, hediyeyi geri göndermesinin sebebini sorar. O da;
-İnsan için hayırlı olan, kimseden birşey almamaktır buyurdunuz deyince, Resulullah efendimiz;
-İsteyip de almak için demiştim. İstemeden verilen şey, Allahü teâlânın gönderdiği rızıktır. Onu alınız! buyurdu. Hazret-i Ömer de;
-Allahü teâlâya yemin ederim ki, kimseden birşey istemeyeceğim ve istemeden verileni alacağım dedi.
Hediye kabul etmenin tevekküle mani olmadığı, Makâmât-ı Mazheriyye kitabında uzun yazılıdır.
Sual: Piyasada fiyatlar yükseldiği zaman, devlet veya hükûmet tarafından kâr haddi konulabilir mi?
Cevap: Normalde piyasaya narh, fiyat konması caiz değildir. Çünkü hiçbir şeyin satışında kâr haddi yoktur. Herkes, istediği kadar kâr ile satabilir. İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Enes bin Mâlik radıyallahü anh buyurdu ki; Medîne-i münevverede, pahalılık oldu. Ya Resulallah! Fiyatlar yükseliyor. Bize kâr haddi koyunuz denildi. (Fiyatları koyan Allahü teâlâdır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız Odur. Ben, Allahü teâlâdan bereket isterim) buyurdu. Dürr-ül-muhtârdaki hadis-i şerifte de; (Kâr haddi koymayınız! Fiyat koyan, Allahü teâlâdır) buyuruldu.
Piyasadaki satıcıların, esnafın hepsi fiyatları, fahiş olarak, mal oluş fiyatının iki misline çıkardığı, arttırdığı, millete zarar ve zulüm hâline geldiği zamanlarda, hükûmetin, tüccarlara danışarak uygun bir narh, kâr haddi koyması caiz olur.”
İslamiyette kâr haddi yoktur. Yalnız, sıkışık durumda olanlara, yiyecek, giyecek ve barınacak lüzumlu eşyayı yüksek fiyatla satmak haramdır.
Hükûmetlerin koyduğu bu fiyata uymak vaciptir. Bunun gibi, adaleti, milletin haklarını, hürriyetlerini koruyan kanunlara uymak da lazımdır. Bunları korumak için, kâfir bile olsa hükûmetlere yardımcı olmalıdır.
.Gayr-i müslimlerdeki nikâh akdi
2021-08-21 02:00:00
Kendi dinlerine uygun olunca, kâfirlerin nikâhları caiz olur.
Sual: Gayr-i müslimlerin, evlenirken kendi aralarında yaptıkları nikâh akitlerini ve bu evlilikten doğan çocuklarını, İslamiyet meşru mu kabul etmektedir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Dürr-ül-muhtârın şerhi olan İbni Âbidînde Kâfirin nikâh bahsinde deniyor ki:
“Burada üç şey bildirilecektir:
1-Müslümanlar arasında sahih olan her nikâh akdi, kâfirler arasında da sahihtir.
2-Şartı noksan olduğu mesela şahitler olmazsa veya kadın iddet zamanını doldurmamış ise, müslümanların nikâhı haram olur. Hâlbuki, kendi dinlerine uygun olunca, kâfirlerin böyle nikâhları caiz olur.
3-Müslümanın nikâh etmesi haram olan kadınları, kâfirin, kâfir kadınlardan alması caiz olur. Bunları alınca da nafaka vermeleri lazım olur. Fakat, müslüman olunca nikâhları bozulacak olanlar, birbirinden miras alamaz.
Üçüncü kısım nikâh akdi ile evlenmiş kâfirin ikisi de müslüman olursa, hâkim bunları ayırır. Mecusi karı kocadan birisi veya kitaplı kâfirlerden kadın müslüman olursa, ikincisine de müslüman olması söylenir. O da müslüman olursa, nikâhları bozulmaz. Mecusi olan evlilerden, erkek müslüman olsa, kadın ise yahudi veya hıristiyan olsa, nikâhları bozulmaz. Kitaplı kâfirlerden kadın veya erkek müslüman olup, İslam diyarına gelse, nikâhları bozulur.
Müslüman evlilerden biri müslümanlıktan çıksa, nikâhları bozulur. Erkek mürted olur, sonra imanı ve nikâhı yenilerse, caiz olur. Talak olmadığı için, üçten fazla da ve iddet beklemeden de yenilemesi caiz olur ve mahkemeye lüzum kalmaz. Erkek mürted olunca, iddet zamanı süresince, nafaka vermesi lazım olur. Kadın mürted olunca, iddet için nafaka lazım olmaz. Mürted adam, iddet zamanında ölürse, müslüman olan zevcesi buna varis olur.”
Sual: Yapılan duanın kabul olması için en çok neye dikkat etmelidir?
Cevap: Duanın kabul olması için helal yemelidir. Haram lokma yiyenin duası kırk gün kabul olmaz. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri;
-Ya Resûlallah, dua buyurun da, Allahü teâlâ, benim her duamı kabul etsin diye arzedince, Resulullah efendimiz;
-Duanın kabul olması için, helal lokma yiyiniz! buyurdu. Bir hadis-i şerifte de;
(Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp dua ederler. Böyle dua, nasıl kabul olunur?) buyuruldu.
.Haramdan kalan miras malı
2021-08-20 02:00:00
Ölen kimseden kalan gasbedilmiş mal, zulüm ile alınan ve rüşvet, çalgı, kumar paraları helal olmaz.
Sual: Bir kimse, haram yollarla mesela çalarak, gasbederek ve benzeri şekilde mal toplasa ve daha sonra vefat etse. Bu kimsenin bıraktığı, haram yoldan gelen malları mirasçıları alabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Alimlerin çoğuna göre, müslüman ölüp, şarap parası bırakırsa, varislerin bu parayı alması helal olmaz. Gasbedilmiş mal, zulüm ile alınan ve rüşvet, çalgı, kumar paraları da böyledir. Varislerin, bu paraları sahiplerine geri vermesi, sahibi bilinmiyorsa, fakirlere dağıtması lazımdır. Kullanması haram olur. Ölenin haram kazandığını bilir, fekat hangi malın haramdan geldiğini ayıramazlarsa, mirasın hepsi helal olur ise de, fakirlere vermeleri iyi olur. Kullanmaları haram olan malı vererek satın aldıklarını yimeleri ve kullanmaları helal olur. Sahipleri bilinmeyen haram malın varislere helal olacağı da bildirildi. Teganni, çalgı ücretleri, pazarlıkla olmayıp, parasız okursa, hediye olarak aldıkları para habis olmaz, helal olur. Dilencinin biriktirdiği para ve mal habistir, temiz değildir. Bir kimse, haram olarak edindiği malı başkasına verse, o da, başka birine verse, haramdan geldiğini bilenlerin bunu alması haram olur. Fasit satış müstesnadır. Zevce, kocasının haram para ile satın aldığını, haram karışık malını yerse, kullanırsa, caiz olur. Günah kocasına olur.
Sual: Bir kadını, şu kadar mehir ile bana nikah et diye vekil edilen kimse, nikah akdi anında, mehri söylenenden daha fazla söyleyip nikah akdini yapsa, vekil eden kimsenin, fazla olan bu mehri vermesi gerekir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Abidinde deniyor ki:
“Bir adam, bir kimseyi; “Filan kızı, bana şu kadar altın mehir ile iste” diyerek vekil etse, vekil, daha çok mehir söyleyerek istese ve böylece nikah yapılsa, fazlasını vermek lazım gelmez. Adam, isterse fazlasını kabul eder, isterse nikahı fesih eder. Düğünden sonra haber alıp fesih ederse, Mehr-i misil vermesi lazım olur.”
Sual: Bir kadınla bir erkek, şahitsiz olarak, Allah ve Resulü şahidimiz diyerek nikah akdi yapabilir ve evlenebilirler mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Abidinde deniyor ki:
“Allahü teâlâ ve Resulullah efendimiz şahittir diyerek yapılan nikah sahih olmaz. Küfür olur diyenler de vardır.”
.Emanet üç kısımdır
2021-08-19 02:00:00
Emanet vedî'a, kira veya ariyet olarak verilen ve sözleşme olmadan ele geçen maldır.
Sual: Emanet ne anlama gelir, çeşitleri var mıdır ve emanet olarak bırakılan malı kullanmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Mecellenin 762. Maddesinde; güvenilen kimseye bırakılan mala Emanet denir deniyor. Emanet de üçe ayrılır:
1-Vedî'adır ki, güvenilen kimseye saklamak için verilen maldır. Söz veya hâl ile yapılan icab ve kabul ile hasıl olur. Veren ve alan, diledikleri zaman vazgeçebilir, fesih edebilir. Baliğ olmaları lazım değildir. Parasız Vedî'a zayi olursa, kaybolursa ödemez. Ödemesi şart edilirse, sözleşme batıl olur. Ücretli olan Vedî'a helak olunca, ödenir. Mümkün ve faydalı şartla Vedî'a sözleşmesi caizdir. Vedî'a olan malı kendi malı gibi saklar. Vedî'a olan hayvanın nafakası, sahibine aittir. Vedî'a, sahibinden izinsiz kullanılamaz ve vedî'a, ariyet, kira, rehin ve ödünç verilemez ve sahibinin borcunu, onun izni olmadan ödeyemez. Bunları izin ile yapabilir. Sahibi isteyince aynen geri vermesi lazımdır. Ödemezse gasbetmiş olur. Vedî'a olan paranın da kendisini verir, başkasını veremez.
2-Kira veya ariyet olarak verilen emanettir. İcab ve kabul ile hasıl olurlar. Baliğ olmaları şart değildir. Ariyet, bedelsiz kullanmak demektir. Ariyet hayvanın nafakası, kullanana aittir. Zaman, mekân ve istifade şekli sınırlı olarak ariyet vermek caizdir. Şartsız ariyet verilen eve, dükkâna, tarlaya dilediğini koyabilir. Ariyet alan, bunu vedî'a verebilir. Kiraya ve rehin olarak veremez. Sahibi isteyince veya sözleşmedeki müddeti bitince, geri vermesi lazım olur.
3-Sözleşme olmadan ele geçer. Mesela, rüzgârın getirdiği mal emanet olur.
Sual: Bir kimse, kendisi ve alesi muhtaç oldukları hâlde, sadaka verebilir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde, zekat verilecek yerlerin sonunda buyuruluyor ki:
“Kendisine ve bakması vacib olanlara lazım olandan fazla malı bulunan kimsenin sadaka vermesi müstehabtır. Bakması vacib olan kimsesi muhtaç iken, bunun sadaka vermesi günahtır. Sıkıntıya sabır edemeyecek kimsenin, kendi muhtaç olduğu malı, parayı sadaka vermesi caiz değildir, tahrimen mekruhtur. Sadaka veren kimsenin, sadaka sevabını, Resulullah efendimize, kadın, erkek bütün müminlere göndermeye niyet etmesi iyi olur. Çünki, kendi sevabı azalmaz ve hepsine de ayrı ayrı, hep o kadar sevap verilir.”
.Sözleşmelerde şahit bulundurmak
2021-08-16 02:00:00
Sual: Dinî nikâh akitlerinde, borç almakta, birisini vekil yaparken ve benzeri sözleşmelerde, şahit bulunması gerekir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde, nikâh şahitlerini anlatırken buyuruluyor ki:
“Bütün akitlerde, sözleşmelerde olduğu gibi, nikâh için birini vekil yaparken de, iki şahit bulunması lazım değildir. Fakat, her akitte iki şahit olması müstehabdır. Nikâh yapılırken ise, şarttır, lazımdır. Ödünç vermekte de, iki şahit vaciptir denildi. Ticaret, vekalet ve bütün akitlerde senet yazmak şart değil ise de, ödünç vermekte lazım, nikâhta da müstehaptır.
Vekil yapmakta ve nikâhda, şahitlerin ve vekil yapılacak kişinin kadını tanımaları lazımdır. Yanında iseler, yüzünü görmeleri iyi olur. Başka odadan sesini duyarlarsa, kadın odada yalnız ise, caiz olur. Nikâh kıyılırken, veli veya vekil şahitlerin bildiği kadının yalnız ismini söyler. Şahitlerin tanımadıkları kadının, babasının ve dedesinin adını da söylemesi lazımdır.
Tanımak, kimin kızı ve hangi kızı olduğunu bilmek demektir. Şahsını, şeklini bilmek değildir. Küçük kızın babası, kızının nikâhını kıymak için, bir kişiye emreder. O vekil olan da, bir başkası yanında nikâh yaparsa, baba da orada hazır bulundu ise, caiz olur. Çünkü, vekilin nikâh yapması, babanın yerine olur. Kendi şahit yerini tutar. Baba hazır bulunmazsa, caiz olmaz. Büyük, baliğa kızın babası veya başka bir vekili, bir adam yanında, kızı nikâh yaparsa, kız da hazır ise, caiz olur. Çünkü, velinin ve vekilin sözünü, kız söylemiş gibidir. Veli veya vekil, şahit yerine geçer. Bir adam bir kimseye; “Kızını bana zevce olarak verdin mi?” dese, o da; “Evet” veya “Zevce olarak verdim” dese, nikâh olmaz. Birinci adamın tekrar; “Kabul ettim” demesi lazımdır. Çünkü, önce sormuştu. Soru ile, sual ile vekil yapılmaz. “Kızını bana zevce olarak ver!” deseydi, olurdu. Çünkü, emir ile vekil yapmış olur. Bu vekilin cevabı, iki taraf adına söylenmiş olup, iki şahit de varsa, nikâh tamam olur. Vekil, kızın babasının adını yanlış söylerse, nikâh sahih olmaz. Bir adam, birçok kimseyi, bir kızı almak için gönderse, içlerinden biri, kızın babasına söyleyip, babası veya velisi verse, sahih olur. Çünkü, içlerinden söyleyen vekil olmuş, ötekiler şahit olmuştur.”
.İbni Teymiyye'nin dalâlete düştüğü yerler
2021-08-15 02:00:00
"Vâsıta" kitabı, büyük fitne uyandırmakta, kardeşi kardeşe düşman etmektedir.
Sual: İbni Teymiyye hangi temel hususlarda Ehl-i sünnetten, doğru yoldan ayrılmıştır?
Cevap: İbni Teymiyye'nin Selef-i sâlihînden ayrıldığı yerler hakkında Tâcüddîn-üs-Sübkî hazretleri buyuruyor ki:
"1- Talak vaki olmaz, yemin keffareti vermek lazımdır diyor. 2- Kılınmayan namazı kaza etmek lazım değildir diyor. 3- Suda fare gibi hayvan ölünce necis olmaz diyor. 4- Cünüp olanın, gece gusül etmeden nafile namaz kılması caizdir diyor. 5- Allahü teâlâ zerrelerden yapılmıştır diyor. 6- Kur’ân-ı kerim, Allahü teâlânın zatında yaratılmıştır diyor. 7- Âlem, yani her mahluk, nevi ile kadimdir, sonsuzdur diyor. 8- Allah, iyi şeyleri yaratmaya mecburdur diyor. 9- Allahü teâlânın cismi ve ciheti vardır ve yer değiştirir diyor. 10- Cehennem ebedî, sonsuz değildir, sonunda söner diyor. 11- Peygamberlerin masum, günahsız olduklarını inkâr ediyor. 12- Resûlullah efendimizin diğer insanlardan farkı yoktur. Onu vasıta kılarak dua etmek caiz olmaz diyor. 13- Resûlullah efendimizi ziyaret etmeye niyet ederek Medine şehrine gitmek günahtır diyor. 14- Peygamber efendimizden şefaat istemek için gitmek de haramdır diyor. 15- Tevrat ve İncil'in kelimeleri değil, manaları değişmiştir diyor.”
Bazı âlimler, yukarıda bildirilenlerin çoğu ibni Teymiyye'nin sözü değildir dedi ise de, Allahü teâlânın ciheti olduğunu ve parçaların birleşmesinden meydana geldiğini söylediğini inkâr eden yoktur.
İbni Teymiyye'yi savunan ve bilhassa "Vâsıta" kitabını bastıranlar var. Bu kitap, onun Kur’ân-ı kerime, hadis-i şeriflere ve icmâ'ı müslimine uymayan fikirleri ile doludur. Okuyanlar arasında büyük fitne ve bölücülük uyandırmakta, kardeşi kardeşe düşman etmektedir. Hindistan'daki Vehhabiler ve başka İslam memleketlerinde, bunların tuzaklarına düşmüş cahil din adamları, ibni Teymiyye'yi kendilerine bayrak yapmışlar, ona "Şeyh-ul-islâm" gibi isimler takmışlar. Onun bozuk fikirlerine ve yazılarına din ve iman diye sarılıyorlar. Müslümanları parçalayan, İslamiyeti içeriden yıkan bu feci akıntıyı durdurmak için Ehl-i sünnet âlimlerinin onu reddeden, kitaplarını okumalıdır. Bu kitaplardan Takıyyüddîn-üs-Sübkî hazretlerinin, "Şifâ-üs-sikâm fî-ziyâreti-hayril-enâm" kitabı, ibni Teymiyye'nin bozuk fikirlerini yok etmekte ve yayılmasını önlemektedir.
.İbni Teymiyye, bidat ehlidir
2021-08-14 02:00:00
“Allahü teâlâ, İbni Teymiyye'yi dalalete, felakete düşürdü. Gözlerini kör, kulaklarını sağır etti..."
Sual: Sevenleri tarafından, büyük âlim, şeyhülislam denilen İbni Teymiyye Ehl-i sünnetten, doğru yoldan ayrılmış, sapıtmış birisi midir?
Cevap: Bozuk, sapık din adamlarından ve zararı çok olanlardan birisi, İbni Teymiyye denilen din adamıdır. El-vâsıta ve başka kitaplarında, İcmâ'ul-müslimînden ayrılmış ve Kur’ân-ı kerimde, Hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen şeylere ve Selef-i sâlihînin yoluna uymamıştır. Kısa aklına, bozuk düşüncelerine uyarak, bidat yoluna kaymıştır. İlmi çoktu. Allahü teâlâ, onun ilmini dalâletine, felakete sapmasına sebep yaptı. Nefsinin arzularına uydu. Bozuk, sapık fikirlerini hak olarak, doğru olarak yaymaya çalıştı. Büyük âlim İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, Fetâvel-hadîsiyye kitabında diyor ki:
“Allahü teâlâ, İbni Teymiyye'yi dalalete, felakete düşürdü. Gözlerini kör, kulaklarını sağır etti. Birçok âlim, bunun işlerinin bozuk, sözlerinin yalan olduğunu bildirmişler ve vesikalarla isbat etmişlerdir. Büyük İslâm âlimi Ebül Hasen-il-Sübkînin ve oğlu Tâc-üd-dîn-i Sübkî'nin ve İmâm-ül'iz bin-cemâ'anın kitaplarını okuyanlar ve onun zamanında bulunan Şâfiî, Mâlikî ve Hanefî âlimlerinin, kendisine karşı sözlerini ve yazılarını inceleyenler, sözümüzün doğruluğunu iyi anlar.”
İbni Teymiyye, tasavvuf âlimlerine de dil uzatmış, iftiralarda bulunmuştur. Bununla da kalmayıp, hazret-i Ömer ve hazret-i Ali gibi, İslam dininin temel direklerine saldırmaktan da çekinmemiştir. Sözleri ölçüyü ve edebi aşarak, yalçın kayalara bile ok atmıştır. Doğru yolda olan âlimlere bidat ehli, sapık, cahil deme cüretinde bulunmuştur.
Sual: Bir kimse, haramdan elde ettiği mal veya para ile sadaka verse, cami, okul ve diğer hayırlar yaptırsa ve bu yaptığı hayırlardan dolayı sevap beklese, imanına bir zarar gelir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde ve Kâdî-zâde Ahmet Efendi'nin, Birgivî Vasıyyetnâmesi şerhinde deniyor ki:
“Bir kimse, elindeki kati haram olan maldan sadaka verse, sevap umsa, alan fakir, haramdan olduğunu bilerek, verene Allah razı olsun dese, veren de veya başka bir kimse de âmin dese, hepsi kâfir olur.” Ayrıca İbni Âbidîn, bu hususu açıklarken buyuruyor ki:
“Haram olduğu bilinen belli mal ile cami ve başka hayır yaptırmak ve bunlara karşılık sevap beklemek de küfürdür.”
.Her düşünen müctehid midir?
2021-08-13 02:00:00
Osmanlı devleti parçalanınca, mezhepsizler meydanı boş buldular...
Sual: Din konusunda, düşüncesinde isabet eden sevap alır diye bir hüküm var mıdır?
Cevap: Misyonerlerin asırlar boyu devam eden çalışmaları, İngilizlerin iğrenç siyaseti ve her türlü maddi güçlerini kullanması ile, İslam dininin bekçisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmetçisi olan Osmanlı devleti parçalanınca, mezhepsizler meydanı boş buldular. Bilhassa, Ehl-i sünnet âlimlerine söz hakkı tanınmayan memleketlerde, mesela Suudi Arabistan'da, yalan ve hilelerle, Ehl-i sünnete saldırmaya, İslamiyeti içeriden yıkmaya başladılar. Suudi Arabistan'dan dağıtılan sayısız altınlar, bu saldırganlığın dünyanın her yerine yayılmasını sağladı. Pakistan'dan, Hindistan'dan ve Afrika milletlerinden gelen haberlerden anlaşıldığına göre, din bilgisi ve Allah korkusu olmayan bazı din adamları, bu saldırganlara destek olarak mevkilere ve apartmanlara kavuşmuşlardır. Bilhassa gençleri aldatarak, Ehl-i sünnet mezhebinden ayırmak için yaptıkları hıyanetleri, bu habis kazançlarına sebep olmakta imiş. Medreselerdeki talebeyi, Müslüman yavrularını aldatmak için yazılan kitaplardan birinde;
“Bu kitabı, mezhep taassubunu kaldırmak ve herkesin kendi mezhebi içinde kavgasız yaşamasını sağlamak için yazdım” deniyor. Bunlar, mezhep taassubunu kaldırmayı, Ehl-i sünnete saldırmakta gördüğünü söylemektedirler. İslam dinine hançer saplamakta, bunu Müslümanların kavgasız yaşaması için yaptığını söylemektedirler. Kitabın bir yerinde;
“Düşünen bir insan, düşüncesinde isabet ederse, on misli, hata ederse, bir ecir alır” deniyor. Buna göre her insan, yani ister Hristiyan, ister müşrik olsun, her düşüncesinde ecir alacak. Hem de doğru olanlarında on sevap! Peygamber efendimizin hadis-i şerifini değiştiriyorlar, hile yapıyorlar. Hâlbuki hadis-i şerifte;
(Bir müctehid, âyet-i kerimeden ve hadis-i şeriften, amele ait bir hüküm çıkarırken, isabet ederse, buna on sevap verilir. Hata ederse, bir sevap verilir) buyuruluyor. Hadis-i şerif, bu sevapların her düşünene değil, ictihâd derecesine yükselmiş olan İslam âlimine verileceğini, buna da, her düşünmesine değil, Nasslardan, amele ait hüküm çıkarmak için çalışmasında verileceğini göstermekdedir. Bu çalışması ibadettir. Her ibadete verildiği gibi, burada da sevap verilmektedir.
.Din adamı görünen din düşmanları
2021-08-12 02:00:00
"Bunlar doğru yoldan sapmış olup, Müslümanları da felakete sürüklemektedirler..."
Sual: Din adamı olarak görünüp, aslında bozuk hatta din düşmanı olanları anlamanın, tanımanın bir yolu var mıdır?
Cevap: Bir din adamı, hangi asırda bulunursa bulunsun, Peygamberin ve Eshabının bildirdiklerine uymazsa, sözleri, işleri ve itikadı bunların bildirdiklerine uygun olmazsa, nefsine, düşüncelerine uyarak İslamiyetin dışına taşarsa ve aklına uyarak İslamiyetin inceliklerine karşı gelir, anlayamadığı bilgilerde dört mezhebin dışına taşarsa, bu kimsenin kötü din adamı olduğu anlaşılır. Allahü teâlâ bunun kalbini mühürlemiştir. Gözleri hak yolu göremez, kulakları doğru sözü işitemez. Buna, kıyamette büyük azap vardır. Allahü teâlâ, bunu sevmez.
Bunun gibi olanlar, Peygamberlerin düşmanıdırlar. Bunlar, kendilerini doğru yolda sanır. Yaptıklarını beğenirler. Hâlbuki, bunlar şeytanın yolundadırlar. Bunlardan aklını toparlayıp doğruya dönebilen çok azdır. Bunların her sözü tatlı, yaldızlı olur, faydalı görünür. Hâlbuki, düşündükleri, beğendikleri şeyler hep kötüdür. Ahmakları aldatarak kötü yola, felakete sürüklerler. Sözleri, kar yığınları gibi parlak, lekesiz görünür. Fakat, hakikat güneşi karşısında eriyip giderler. Allahü teâlânın kalblerini kararttığı ve mühürlediği bu kötü din adamlarına bidat ehli, yani mezhepsiz din adamı denir. Bunlar, itikatları ve amelleri, Kur’ân-ı kerime, hadis-i şeriflere ve icmai ümmete uymayan kimselerdir. Bunlar doğru yoldan sapmış olup, Müslümanları da felakete sürüklemektedirler. Bunlara uyanlar, Cehenneme gideceklerdir. Selef-i sâlihin zamanında ve sonra gelen din adamları arasında böyle bozuk olanlar çok vardı. Müslümanlar arasında bunların bulunması, insanın bir uzvunun kangren veya kanser olmasına benzer. Bu yarayı yok etmedikçe, sağlam kısımlar da felaketten kurtulamaz. Bunlar, bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan hastalar gibidir. Bunlara yaklaşanlar zarar görür. Bunların zararına yakalanmamak için yanlarına yaklaşmamak lazımdır.
Sual: Eshâb-ı kiramdan sonra bu ümmetin üstün olanları kimlerdir?
Cevap: Eshab-ı kiramdan sonra, insanların en üstünleri, Eshab-ı kiramı gören ve onların sohbetinde yetişen Müslümanlardır. Bunlara, Tâbiîn denir. Bunlar, bütün bilgilerini Eshab-ı kiramdan almışlar, öğrenmişler ve amel etmişlerdir.
.İman ve inkâr, insanın tercihine bağlıdır
2021-08-11 02:00:00
Bir insanın imanlı olarak ölüp ölmeyeceği son nefeste belli olur.
Sual: İman etmek veya reddetmek, insanın kendi tercihine mi bağlıdır?
Cevap: Allahü teâlâ, insanları mümin, Müslüman yapmaya mecbur değildir. Onun merhameti sonsuz olduğu gibi, azabı da, adaleti de sonsuzdur. Dilediği kuluna sebepsiz olarak ve o istemeden, iman ihsan eder, verir. Akl-ı selimine uyarak, ahlakı ve işleri iyi olanlara da, doğru, makbul olan imanı vermektedir.
Bir insanın imanlı olarak ölüp ölmeyeceği son nefeste belli olur. Bütün ömrü iman ile geçip, son günlerinde imanı giden, imansız ölen kimse, kıyamette imansızlar arasında olur.
Allahü teâlâ, sonsuz merhametinden dolayı, Peygamberler göndererek, var ve bir olduğunu ve inanılması lazım olan şeyleri, kullarına bildirdi. İman, Peygamberin bildirdiklerini tasdik etmek demektir. Peygamberi tasdik etmeyen, inkâr eden, kâfir olur. Kâfirler ise, Cehennemde sonsuz olarak azap göreceklerdir.
Peygamberi işitmeyen kimse, Allahü teâlânın var olduğunu düşünüp, yalnız buna iman eder ve Peygamberi işitmeden ölürse, bu da Cennete girecektir. Bunu düşünmeyip, iman etmezse, Cennete girmeyecek. Peygamberi inkâr etmediği için, Cehenneme de girmeyecektir. Kıyamet günü, hesaptan sonra, tekrar yok edilecektir. Cehennemde sonsuz yanmak, Peygamberi işitip de, inkâr etmenin cezasıdır. Âlimler arasında; “Allahü teâlânın varlığını düşünmeyip iman etmeyen Cehenneme girecektir” diyenler varsa da, bu söz Peygamberi işittikten sonra düşünmeyen demektir.
Aklı olan kimse, Peygamberi inkâr etmez, hemen iman eder. Aklına uymayıp, nefsine, şehvetlerine uyar, başkasına aldanır ise, inkâr eder. Muhammed aleyhisselamın amcası olan Ebû Tâlib, Onu, kendi öz çocuklarından daha çok sevdiğini, her vesile ile izhar etmiş ve Onu öven kasideler yazmıştır. Muhammed aleyhisselâmın, onun ölüm döşeği yanına gelip, iman etmesi için, çok yalvardığı hâlde, ananesinden ayrılmamak için, iman etmekten mahrum kaldığı, tarihlerde uzun yazılıdır. Modaya uymak hastalığı, nefislerimizin tuzaklarından biridir. Çok kimse, kendi nefislerinin bu tuzaklarına düşerek, büyük kazançlardan mahrum kalmışlardır. Bunun içindir ki, bir hadis-i kudside, Allahü teâlâ;
(Nefislerinizi, kendinize düşman biliniz! Çünkü, nefisleriniz, bana düşmandırlar!) buyurdu.
Yiyeceği olmayanın, yiyecek istemesi
2021-08-10 02:00:00
"Çalışamayan hastanın, bir günlük yiyecek dilenmesi caizdir. Fazlası caiz değildir."
Sual: İnsanlardan yiyecek, içecek gibi şeyleri istemenin dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Bu konuda Muhammed Ma'sûm Fârûkî hazretlerinin Mektûbât kitabında deniyor ki:
“Bir günlük yiyeceği olmayanın istemesine fetva verilmiştir. Takva ve azimet ise, hiç istememektir. Zaruret hâlinde, istemek mubah olur. Elbisesi olmayanın, giyecek istemesi mubah olur. Çalışıp kazanabilen kimsenin dilenmesi caiz değildir. Din bilgilerine çalışıp da, kazanmaya vakit bulamayanın, istemesi caiz olur. Yazı yazarak kazanabilenin istemesi caiz değildir. Mişkât şerhinde diyor ki; ‘Çalışamayan hastanın, bir günlük yiyecek dilenmesi caizdir. Fazlası caiz değildir. Nafile namaz ve nafile oruç sebebi ile çalışmaya vakit bulamayanın zekât ve sadaka istemesi caiz değildir.’
Sadaka istemekte üç zarar vardır. Allahü teâlânın, nimeti az gönderdiğini haber vermektir ki, haramdır. Kendini zelil etmektir. Müminin Allah'tan başkasına boyun bükmesi caiz değildir. İstenilen kimseye de eziyet etmektir. Zaruret olmadıkça, bu da haramdır. Bunun için, takva sahipleri, kimseden bir şey istememişlerdir. Bişr-i Hâfî, Sırr-î Sekatî hazretlerinden başka kimseden bir şey istemezdi. ‘Onun mal verince, sevineceğini biliyorum, onu sevindirmek için istiyorum’ derdi. Bişr-i Hâfî hazretleri buyurdu ki: ‘Üç çeşit fakir vardır: İstemez, verince de almaz. Bunlar, İlliyyînde meleklerledir. İstemez, verince alır. Bunlar, Cennetlerde mukarreblerledir. İhtiyacı olunca ister. Bunlar, Eshâb-ı yemîn iledirler.’
Zaruret olmadan dilenmek haramdır. Zaruret ve ihtiyaç hâlinde mubah olur. Ölüm hâlinde vacip olur. İstemeyip ölürse, günaha girerek ölür. Resulullah efendimiz, hazret-i Ömer'e hediye gönderdi. Hazret-i Ömer, almayıp geri gönderince; (Niçin almadın?) buyurdu. ‘Ya Resulallah; (En hayırlınız, kimseden bir şey almıyandır) buyurmuştunuz.’ (O sözüm, isteyip de almak içindi. İstemeden gelen şey, Allahü teâlânın gönderdiği rızıktır) buyurdu. Hazret-i Ömer; ‘Allahü teâlâya yemin ederim ki, kimseden bir şey istemeyeceğim ve istemeden gelen her şeyi alacağım’ dedi. Bir hadis-i şerifte; (Aç olan veya bir şeye muhtaç olan, kimseden istemeyip, Allahü teâlâdan beklerse, Allahü teâlâ, ona bir senelik rızık kapıları açar) buyuruldu.”
.Peygamber efendimizin hicreti
2021-08-09 02:00:00
Resulullah efendimizin Mekke'den Medine'ye yolculuğuna "Hicret" denir.
Sual: Peygamber efendimizin Mekke'den, Medine'ye hicreti nasıl olmuştur, İslâm tarihinde bu hicretin önemi nedir?
Cevap: Peygamber efendimiz, tarihçilere göre miladın 622 senesinde, Allahü teâlânın emri ile, Mekke'den Medine'ye gitti ve bu yolculuğuna Hicret denir. Cebrâîl aleyhisselam, Peygamber efendimize gelip;
(Bu gece, kâfirler seni öldürmeye karar verdi. Bu gece, Ali'yi yatağına yatır ve Ebu Bekir ile, Medine'ye hicret et!) dedi.
Hazret-i Ali o zaman yirmiüç yaşında idi ve Peygamber efendimize;
“Bin canım da olsa, senin yoluna fedadır” diyerek yatağa girdi.
Resulullah efendimiz safer ayının 27. Perşembe gecesi kapıdan çıkıp, Yasîn suresinin başından 12 âyet okuyup, müşriklerin aralarından geçip gitti. Öğle vakti hazret-i Ebu Bekr'in evine gidip;
-Bu gece Medine'ye hicret etmeye emir aldım buyurdu.
Şevâhid-ün Nübüvve katibında, Hicret şöyle anlatılmaktadır:
“Resulullah efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret etmesi bildirildiği zaman, bi'setin, Peygamberliğin 14. senesi idi. Mekke'den ayrıldığı gece, Kureyş müşrikleri aralarında, Resulullah efendimizi öldürmek için anlaştılar. Gece uyku vakti gelince, Resulullah efendimizin kapısının önünde toplanıp, uyusun da öldürelim diye beklemeye başladılar. O gece Yâsîn suresinin ilk âyetleri nâzil oldu. Resulullah efenimiz yerden bir avuç toprak aldı ve meâli;
(Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler) olan Yâsîn suresi 9. âyetini üzerlerine okuyarak ve elindeki toprağı da başlarına saçarak, aralarından geçip gitti.
Resulullah efendimiz mağaranın içine girer girmez, o gece mağaranın kapısının önünde bir ağaç yeşerdi. İki yabani güvercin o ağacın üzerine yuva yapıp yumurtladılar. Bir örümcek de mağaranın ağzını ağıyla ördü. Resulullah efendimizin Mekke'den ayrıldığını haber alan müşrikler ok ve yaylarını alıp, takibe çıktılar ve mağaranın yakınına geldiler. Aralarından birini mağaranın içine girip bakması için gönderdiler. O kimse mağaranın önüne geldi ve geri döndü. Sebebi sorulunca;
-Mağaranın kapısı örümcek ağıyla kaplı ve orada iki güvercin var. Anladım ki içeride kimse yok, dedi.”
Peygamber efendimiz, yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye vasıl oldu ve İslam tarihinde yeni bir dönem başlamış oldu.
.Hicri yeni yıl
2021-08-08 02:00:00
Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir.
Sual: Mübarek gün ve gecelerin bulunduğu Hicri takvimde, yeni yıl ne zamandır, hangi aydadır, önemi nedir?
Cevap: 9 Ağustos Pazartesi günü, Muharrem ayının ve Hicri yeni yılın ilk günüdür. 1442 hicri yılından, 1443 hicri yılına girilmektedir. Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir. Muharrem ayı, Zilkade, Zilhicce ve Receb ile beraber Kur'ân-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biridir. Hadis-i şeriflerde;
(Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cumadır.)
(Muharrem ayında bir gün oruç tutana, bugüne karşılık otuz gün oruç sevapı yazılır) buyuruldu.
Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların yılbaşı gecesidir.
Bu gün ve gecede Müslümanlar, birbirinin yeni yılını tebrik ederler. Böyle günler vesîle edilerek dargınlıklar, kırgınlıklar giderilir. Allahü teâlânın emirlerini yaparak ve yasaklarından sakınarak, Allahü teâlânın verdiği nimetlere şükredilir. Günâhlara tevbe edilir.
Müslümanlar, sene başı gecelerinde ve günlerinde, müsâfeha ederek, mektuplaşarak tebrikleşirler. Birbirlerini ziyaret eder, hediye verirler. Sene başını dergi ve gazetelerde kutlarlar. Yeni senenin, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için dua ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri ziyaret edip dualarını alırlar. O gün, bayram gibi temiz giyinirler. Fakirlere sadaka verirler.
Başlangıç zamanına göre, zamanımızda iki türlü takvim kullanılmaktadır: Mîlâdî takvim, Hicrî takvim. Mîlâdî sene, Îsâ aleyhisselamın doğum günü zannedilen zamandan başlamaktadır. Hicrî takvim ise, Peygamber efendimizin Medine'ye hicret ettiği seneden başlamaktadır.
Müslümanlar için Mekkede kalmak, tahammül edilemeyecek derecede idi. Peygamber efendimize durumlarını arz ederek, hicret için müsaade istediler. Bir gün, sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir hâlde Eshabının yanına gelip;
(Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Medine'dir. Oraya hicret ediniz. Allahü teâlâ Medine'yi size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı) buyurdu.
Resulullah efendimizin izni ve tavsiyesi üzerine Müslümanlar, Medine'ye birbiri ardınca, bölük, bölük hicret etmeye başladılar. Son olarak da kendileri hicret ettiler ve bu hicret tarih başlangıcı oldu.
Hicri yeni yılın, herkese hayırlı olması dileği ile
.Habercinin vazifesi haber vermektir!
2021-08-07 02:00:00
"Dünyaya düşkün olanların alçaklıkları, cimrilikleri herkesçe bilinmektedir..."
Sual: Yakınlarımıza, akrabalarımıza, doğru olan bilgileri anlattığımız veya kitap verdiğimiz hâlde kabul ettiremiyoruz. Bu durumda ne yapmalıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri kendi kardeşi Meyân Şeyh Mevdûd'a yazdığı bir mektupta buyuruyor ki:
“Kardeşim! Dünya hayatı çok kısadır. Sonsuz azaplar, buna karşılıktır. Bu zamanı, lüzumsuz, boş şeyleri ele geçirmekte kullanan ve böylece sonsuz acılara yakalanan kimseye yazıklar olsun!
Kardeşim, insanlar, dünya kazançlarını bırakıp, her yerden, karıncalar gibi, çekirge sürüleri gibi yanımıza üşüşüyor. Siz ise, bir evden olmak şerefinin kıymetini de düşünmeyerek, dünyanın alçak kazançlarına, seve seve dalmaktasınız. Onlara kavuşmak için çabalıyorsunuz. (Hayâ, imandan bir parçadır) hadis-i şeriftir.
Kardeşim! Allah adamlarının böyle toplanması ve bugün Serhend'de nasib olan Allah için toplanmalar, bütün dünya dolaşılsa, bu nimetin yüzde biri bulunmaz. Buradaki kazançlar ele geçmez. Siz, bu nimeti, boş yere elden kaçırdınız. Çocuklar gibi, kıymetli cevherleri, cam parçaları ile değiştirdiniz.
Kardeşim! Bu fırsat, bir daha ele geçmez. Fırsat bulunsa da, böyle toplantılar bulunamaz. O zaman, bu nimeti, nasıl ele geçirirsin? Elden kaçırılanı nereden bulabilirsin? Zararları, ne ile yerine koyabilirsin? Yanılıyorsunuz, yanlış anlıyorsunuz. Tatlı, yağlı lokmalara gönül kaptırmayınız! Süslü, renkli elbiselere aldanmayınız! Bunlara düşkün olmanın sonu, dünyada da, ahirette de pişman olmaktır, inlemektir. Eşin, dostların gönüllerini yapmak için, kendini belaya sokmak ve ahiretin sonsuz azaplarına atılmak, aklı olanın yapacağı iş değildir. Allahü teâlâ, akıl versin ve gafletten uyandırsın!
Kardeşim! Dünyânın vefasızlığı dillerde dolaşmaktadır. Dünyaya düşkün olanların alçaklıkları, cimrilikleri herkesçe bilinmektedir. Kıymetli ömrünü, böyle faydasız, yalancı için elden kaçırana yazıklar olsun! Haberciye ancak haber vermek düşer.”
Sual: Abdest aldıktan sonra okunacak bir dua var mıdır, varsa nasıldır?
Cevap: Abdesti alıp bitirdikten sonra;
“Allahümmec'alnî minet-tevvâbîn, vec'alnî min-el-mütetahhirîn, vec'alnî, min ibâdik-es-sâlihîn, vec'alnî minellezîne lâ havfün aleyhim ve lâhüm yahzenûn” duasını okumak çok sevaptır.
.İngilizlerin İslam düşmanlığı
2021-08-06 02:00:00
Mason din adamlarının yazdıkları yıkıcı din kitapları İslam memleketlerine dağıtılmıştır.
Sual: Osmanlı Devleti'nin yıkılışında olduğu gibi, İslamiyetin de ortadan kaldırılması çalışmalarında Batı'nın bilhassa İngilizlerin rolü, çalışması var mıdır?
Cevap: İngilizler, yüzyıllardır İslam memleketlerini kana boyamakla kalmamış, İskoç masonları, binlerce Müslümanı ve din adamlarını aldatarak, mason yapmış, insanlığa yardım, kardeşlik gibi laflarla, seve seve dinden çıkmalarına, mürted olmalarına sebep olmuştur. İslamiyeti büsbütün yok etmek için, bu masonları maşa olarak kullanmışlardır. Böylece, Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuat Paşa, Midhat Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa ve Enver Paşa gibi masonları, İslam devletlerinin yıkılmalarında kullanıldıkları gibi, Cemâleddîn-i Efgânî ve Muhammed Abduh gibi masonlar ve yetiştirdikleri çömezler de, İslam bilgilerini bozmaya, yok etmeye alet olmuşlardır. Bu mason din adamlarının yazdıkları yüzlerce yıkıcı, bozucu din kitapları arasında Mısrlı Reşid Rızâ'nın Muhâverât kitabı, Arabiden çeşitli dillere tercüme edilerek, İslam memleketlerine dağıtılmakta, Müslümanların dinlerini ve imanlarını bozmaya çalışmaktadırlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamış, anlayamamış bazı din adamlarıının da bu akıntıya kapılarak felakete sürüklendikleri ve başkalarının da felaketlerine sebep oldukları acı, acı görülmektedir.
Mısırlı Reşid Rızâ'nın Muhâverât kitabında, Ehl-i sünnetin dört mezhebine çatılmakta, İslam bilgilerinin dört kaynağından biri olan İcmâ'-ı ümmet inkâr edilmekte, herkes; Kitaptan, Sünnetten kendi anladığına göre amel etmeli denilmektedir. Böylece, İslam bilgilerini kökünden yıkmaya çalışmaktadır. Ehl-i sünnet âlimlerinden Abdülganî Nablüsî'nin Hulâsat-üt-tahkîk fî-beyân-ı hükm-ittaklîd vettelfîk, Yusuf-i Nebhânî'nin Huccetullahi alel'âlemîn, Muhammed Hayât Sindî'nin Gâyet-üt-tahkîk ve Muhammed Abdürrahmân Silhetînin Seyf-ül-ebrâr kitapları, böyle bozuk kitaplara ve konuşanlara cevap vermektedir.
Sual: İbrikle abdest alan bir kimseye, bir başkasının kendi isteği ile abdest suyu dökmesinin mahzuru olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde deniyor ki:
“Sağlam insanın abdest uzuvlarını başkasının yıkaması, mesh etmesi mekruhtur. Buna başkasının abdest suyu getirmesi ve kendisi yıkarken başkasının su dökmesi caizdir.”
.Allahü teâlâya isyan, iki türlüdür
2021-08-05 02:00:00
Farzları yapmamanın günahı, haram işlemek günahından daha çoktur.
Sual: "Allaha isyan ettiler" denilince ne anlatılmak istenmekte, bu ifadeden, haram, günah işleyenleri mi anlayacağız?
Cevap: Allahü teâlâya asi olmak, isyan etmek iki türlüdür:
1-Allahü teâlânın emirlerini, yani farzları yapmamaktır. Farzları, vazife kabul etmeyen, kâfir olur. Vazife olduğunu bilip de, tembellikle yapmayanlar, yani kaza etmek, ödemek fikrinde olanlar, Hanefî mezhebinde, kâfir olmaz. Fakat en büyük günah olur.
2-Allahü teâlânın men, yasak ettiğini, yani haramları yapmaktır. Haramdan kaçmayı, sakınmayı, vazife bildiği hâlde, nefsine uyarak yapan ve sonra üzülenler kâfir olmaz. Haram işleyen Müslümanlara fasık, asi denir. Haram işlemeyenlere ve farzları yapanlara salih, iyi insan, mütteki denir. İttikanın, yani haramdan kaçmanın sevabı, farzları yapmanın sevabından daha fazladır. Farzları yapmamanın günahı, haram işlemek günahından daha çoktur.
Sual: İbadetlerde ve yapılan işlerde acele etmenin, dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Eyyühel-veled kitabında deniyor ki:
“İşlerinde acele etme ve hemen karar verme! Acele ile verilen kararlara şeytan karışır. Hadis-i şerifte; (Acele şeytandandır. Teennî Rahmandandır) buyuruldu. Nefsin istediği bir şey hatırına gelince, şeytan, fırsatı kaçırma, hemen yap der. O da, yapar. Kalbe gelen şeyi yapmaktan Allahü teâlâ razı olur mu düşünmeli, sevap mı, günah mı olacağını anlamalı. Günah değil ise, yapmalıdır. Böylece, teenni etmiş, yani acele etmemiş olur. Yalnız beş yerde acele etmek lazımdır:
1-Misafirin gelince, önüne yiyecek getir! 2-Hasbel beşer bir günah işleyince, hemen tövbe, istiğfar eyle! 3-Her beş vakit namazını, vakit geçmeden, acele, yani erken kıl! 4-Kız veya oğlan çocuklarına, din bilgilerini ve namaz kılmasını öğret! Bülûğa erişince, geciktirmeden evlendir! 5-Ölen şahsın defin edilmesinde acele eyle! Fakat bunun için, beş vakit namazın sonundaki, âyetel kürsî ve tesbihleri terk etme!”
Sual: Abdest uzuvlarında yaralar bulunan bir kimse, nasıl abdest alır?
Cevap: Abdest uzuvlarının çoğunda veya yarısında yara bulunan kimse, teyemmüm eder. Çoğu sağlam ise, sağlamını yıkayıp yaralara mesh eder. Gusülde, bedenin hepsi, bir uzuv sayılır. Bedenin yarısı yaralı ise, teyemmüm eder.
.İlk asırlarda mezheb var mıydı?
2021-08-04 02:00:00
Eshâb-ı kiramın her biri müctehid, derin âlim, mezheb imamı idi.
Sual: İngilizlerin Arabistan'da kurmuş oldukları bozuk fırkadaki Vehhabiler ve onların kitaplarını okuyanlar; “Mezhebler ikinci asırda meydana çıktı. Eshâb ve Tâbiin, hangi mezhebde idi?” diyorlar. Gerçekten böyle midir ve bunlara nasıl bir cevap vermelidir?
Cevap: Mezheb, gidilen yol demektir. Mezheb imamı demek ise, Kur'ân-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Açıkça bildirilmemiş olan bilgileri de, açık bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkarmışlardır. Hadîkada deniyor ki:
“Bilinen dört mezheb imamı zamanında, başka mezheb imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı.”
Eshâb-ı kiramın her biri müctehid, derin âlim, mezheb imamı idi. Herbiri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezheb imamlarımızdan daha üstün, daha çok bilgili idi. Mezhepleri daha doğru, daha kıymetli idi. Fakat, bunların kitapları olmadığı için, mezhepleri unutuldu. Dört mezhepten başkasına uymak imkânı kalmadı. Eshâb-ı kiram hangi mezhebde idi demek, alay komutanı, hangi bölüktendir? Yahut, fizik öğretmeni, okulun hangi sınıfı öğrencisidir demeye benzemektedir.
Hicretten dörtyüz sene geçtikten sonra, mutlak ictihat yapabilecek kadar derin âlim kalmadığı, kitaplarda yazılıdır. Hadîkada bildirilen hadis-i şerifte, yalancı, sapık din adamlarının çoğalacakları bildirilmektedir. Bunun için, Ehl-i sünnet olan her Müslümanın, bilinen dört mezhepten birini seçerek ona uyması lazımdır. Seçtiği mezhebin ilmihâl kitabını okuyup öğrenmesi, imanını ve bütün işlerini buna uydurması lazımdır. Dört mezhebden birine uymayan kimse, Ehl-i sünnet olamaz. Buna Mezhebsiz ve Zındık denir. Mezhebsiz kimse, ya yetmişiki bozuk fırkadan birindedir, yahut da kâfir olmuştur. Böyle olduğu, Bahr'da, Hindiyye'de, Tahtâvî'de, İbn-i Abidîn'de, El-Besâir'de ve Ahmed Sâvî tefsîrinde yazılıdır.
Sual: Adakta bulunan kimse, adağını yerine getirmezse günaha girmiş olur mu?
Cevap: Nezir, adak, bir ibadettir. Çünkü namaz, oruç, hacca gitmek ve başka ibadetler nezir olunur. Nezrin, adağın, yerine getirilmesini İslamiyet emretmektedir. Yerine getirilmezse, günah olur.
.İnsanlardan utanarak günahı terk etmek!
2021-08-03 02:00:00
Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır.
Sual: Günah işlemeyi, insanların ayıplamalarından korkulduğu için mi yoksa Allah için mi terk etmelidir?
Cevap: Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vazgeçmesi, ya Allahü teâlâdan korktuğu veya insanlardan hayâ ettiği, utandığı yahut da başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alameti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan hayâ etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyamete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadis-i şerifte;
(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyamet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu.
Herkese vera sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riya olur.
Sual: Başkaları günah işlemesin diye, onların hatırı için, sünnetleri, müstehapları terk etmek uygun olur mu?
Cevap: Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubahları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hatta müstehapları terk etmesi caiz olmaz. Mesela gıybet yapmamaları için, misvak kullanmayı terk etmek iyi olmaz.
Sual: Bir kimsenin, yaptığı ibadetleri başkalarına göstermekten veya onların duymasından hayâ etmesi, utanması doğru bir şey midir?
Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten hayâ etmek, utanmak caiz değildir. Hayâ, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan, imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur’ân-ı kerim okumaktan hayâ etmek caiz değildir.
(Hayâ imandandır) hadis-i şerifindeki hayâ, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan hayâ etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.
Sual: Yolda yürürken, ayağımız, giydiğimiz mestten biraz çıksa, abdest bozulmuş olur mu?
Cevap: Ayağın topuğu, mestin topuğundan çıkınca, mest ayaktan çıktı sayılır. Fakat ekseri kitaplar, ayağın yarıdan fazlası, mestin topuk kemikleri hizasından yukarı çıkmadıkça, ayaktan çıktı sayılmaz diyor. Buna göre, mest geniş olup, yürürken, topuğu mestten çıkıp, giren kimsenin meshi caiz olur. Yürürken abdesti bozulmaz.
.Zevk için çok yaşamayı istemek
2021-08-02 02:00:00
Haram olan lezzetlerin içinde yaşamak için uzun emel sahibi olmak haramdır.
Sual: Bir kimsenin, dünyada zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemesi dinen mahzurlu mudur?
Cevap: Zevk ve safa sürmek için çok yaşamayı istemeye, tûl-i emel denir. İbadet yapmak için, çok yaşamayı istemek, tûl-i emel olmaz. Tûl-i emel sahipleri, ibadetleri vaktinde yapmazlar, tövbe etmeyi terk ederler. Kalbleri katı olur, ölümü hatırlamazlar. Vaaz ve nasihatten ibret almazlar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Lezzetlere son veren şeyi çok hatırlayınız.)
(Ölümden sonra olacak şeyleri bildiğiniz gibi, hayvanlar da bilselerdi, yemek için semiz hayvan bulamazdınız.)
Tûl-i emel sahibi, hep dünya malına ve mevkisine kavuşmak için ömrünü harcar, ahireti unutur. Yalnız zevk ve safasını düşünür. Çoluk çocuğunun bir senelik gıdasını hazırlamak, uzun emel olmaz. Bir senelik nafakaya Havâyıc-i aslıyye denir, lüzumlu eşyadan sayılır, Nisab hesabına katılmaz, buna malik olan, zengin sayılmaz. Buna malik olmayan bekâr kimsenin kırk günlük gıda maddesi saklaması caizdir. Daha fazla saklamaları tevekkülü bozar. Hadis-i şeriflerde;
(İnsanların en iyisi ömrü uzun ve ameli güzel olan kimsedir.)
(İnsanların en kötüsü, ömrü uzun, ameli kötü olandır.)
(Ölmek istemeyiniz. Kabir azabı çok acıdır. Ömrü uzun olup İslamiyete uymak, büyük saadettir.)
(Müslümanlıkta beyazlaşan kıllar, kıyamet günü nur olacaktır) buyuruldu.
Tûl-i emelin sebepleri, dünya zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak ve sıhhatine, gençliğine aldanmaktır. Tûl-i emel hastalığından kurtulmak için, bu sebepleri yok etmek lazımdır. Ölümün her an geleceğini düşünmelidir. Sıhhatin, gençliğin ölüme mâni olmadıklarını unutmamalıdır. Çocuklardaki ve gençlerdeki ölüm sayısının yaşlılardaki ölüm sayısından çok olduğunu istatistikler göstermektedir. Çok hastaların iyi olup yaşadıkları, çok sağlam kişilerin çabuk öldükleri her zaman görülmekdedir. Bir hadis-i şerifte;
(Cennete gitmek isteyen, uzun emel sahibi olmasın. Dünya işleri ile uğraşması ölümü unutturmasın. Haram işlemekte Allahdan hayâ etsin) buyurdu.
Haram olan lezzetlerin içinde yaşamak için uzun emel sahibi olmak haramdır. Mubahlarla lezzetlenmek için tûl-i emel sahibi olmak, haram değil ise de, iyi değildir. Çok yaşamayı değil, sıhhat ve afiyet ile yaşamayı istemelidir.
.Menfaat için iyilik yapmak
2021-08-01 02:00:00
Başkalarının sevgisine ve övmelerine kavuşmak için iyilik yapmak, riya olur.
Sual: Herhangi bir kimseye, onun kendisini övmesi veya ondan bir şeyler elde etmek niyeti ile iyilik yapmanın dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Başkalarının sevgisine ve övmelerine kavuşmak için, dünya işleri ile, onlara iyilik yapmak, riya olur. İbadet ile olan riya bundan daha fenadır. Allahü teâlânın rızasını hiç düşünmeden yapılan riya, hepsinden daha fenadır. İbadet yaparak Allahü teâlâdan dünya menfaatlerini istemek, riya olmaz. Yağmur duasına çıkmak, istihare yapmak, böyledir. Sıkıntıdan, hastalıktan ve fakirlikten kurtulmak için âyet-i kerimeler okumak da, böyledir denildi. Bunlarda hem ibadet, hem de menfaat niyetleri bulunmaktadır. Ticaret maksadı ile hacca gitmek de böyledir. İbadet niyeti hiç bulunmazsa riya olurlar. İbadet niyeti çok olursa, sevap hasıl olur. İbadetlerini başkalarına göstermek, onlara öğretmek ve teşvik etmek niyeti ile olursa, yine riya olmaz ve çok sevap olur. Ramazan orucunu tutmakta riya olmaz. Allahü teâlânın rızası için namaza başlayıp, sonradan hasıl olan riyanın zararı olmaz. Riya ile yapılan farzlar sahih olur, ibadet borcu ödenmiş olur ise de, sevabı olmaz. Et ihtiyacını karşılamak niyeti ile, kurban kesmek caiz olmaz. Allahü teâlâ için ve bir insan için birlikte niyet ederek kurban kesmek caiz değildir. Allahü teâlânın rızası için olmayıp, yalnız hacdan, gazadan gelen ve gelen emîri, reisi karşılamak için kesilen hayvan leş olur, yemesi haram olur. Allahü teâlânın rızası için namaza durup, namazı bitirinceye kadar hep dünya işlerini düşünürse, namazı sahih olur. Şöhrete sebep olacak şekilde giyinmek de riya olur.
Sual: Yapılan bütün ibadetlerin, iyiliklerin sevabı, diri veya ölü herkese herkese hediye edilebilir mi?
Cevap: Yapılan ibadetin sevabını, ölü veya diri başkasına hediye etmek caizdir. Hac, namaz, oruç, sadaka, Kur’ân-ı kerim, mevlid okumak, zikir ve dua okumanın sevaplarını başkasına hediye etmek, Hanefî mezhebinde caizdir. Mâliki ve Şâfii mezheblerinde, sadaka, zekât ve hac gibi mal ile yapılan ibadetlerin sevabını hediye etmek caiz olup, namaz, oruç ve Kur’ân-ı kerim okumak gibi beden ile yapılanları caiz değildir. Hanefî olan, sevabını hediye eder. Mâliki ve Şâfii ise, meyyitin affı için dua eder.
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1058 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
|
Menfaat için iyilik yapmak
2021-08-01 02:00:00
Başkalarının sevgisine ve övmelerine kavuşmak için iyilik yapmak, riya olur.
Sual: Herhangi bir kimseye, onun kendisini övmesi veya ondan bir şeyler elde etmek niyeti ile iyilik yapmanın dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Başkalarının sevgisine ve övmelerine kavuşmak için, dünya işleri ile, onlara iyilik yapmak, riya olur. İbadet ile olan riya bundan daha fenadır. Allahü teâlânın rızasını hiç düşünmeden yapılan riya, hepsinden daha fenadır. İbadet yaparak Allahü teâlâdan dünya menfaatlerini istemek, riya olmaz. Yağmur duasına çıkmak, istihare yapmak, böyledir. Sıkıntıdan, hastalıktan ve fakirlikten kurtulmak için âyet-i kerimeler okumak da, böyledir denildi. Bunlarda hem ibadet, hem de menfaat niyetleri bulunmaktadır. Ticaret maksadı ile hacca gitmek de böyledir. İbadet niyeti hiç bulunmazsa riya olurlar. İbadet niyeti çok olursa, sevap hasıl olur. İbadetlerini başkalarına göstermek, onlara öğretmek ve teşvik etmek niyeti ile olursa, yine riya olmaz ve çok sevap olur. Ramazan orucunu tutmakta riya olmaz. Allahü teâlânın rızası için namaza başlayıp, sonradan hasıl olan riyanın zararı olmaz. Riya ile yapılan farzlar sahih olur, ibadet borcu ödenmiş olur ise de, sevabı olmaz. Et ihtiyacını karşılamak niyeti ile, kurban kesmek caiz olmaz. Allahü teâlâ için ve bir insan için birlikte niyet ederek kurban kesmek caiz değildir. Allahü teâlânın rızası için olmayıp, yalnız hacdan, gazadan gelen ve gelen emîri, reisi karşılamak için kesilen hayvan leş olur, yemesi haram olur. Allahü teâlânın rızası için namaza durup, namazı bitirinceye kadar hep dünya işlerini düşünürse, namazı sahih olur. Şöhrete sebep olacak şekilde giyinmek de riya olur.
Sual: Yapılan bütün ibadetlerin, iyiliklerin sevabı, diri veya ölü herkese herkese hediye edilebilir mi?
Cevap: Yapılan ibadetin sevabını, ölü veya diri başkasına hediye etmek caizdir. Hac, namaz, oruç, sadaka, Kur’ân-ı kerim, mevlid okumak, zikir ve dua okumanın sevaplarını başkasına hediye etmek, Hanefî mezhebinde caizdir. Mâliki ve Şâfii mezheblerinde, sadaka, zekât ve hac gibi mal ile yapılan ibadetlerin sevabını hediye etmek caiz olup, namaz, oruç ve Kur’ân-ı kerim okumak gibi beden ile yapılanları caiz değildir. Hanefî olan, sevabını hediye eder. Mâliki ve Şâfii ise, meyyitin affı için dua eder.
.Domuz eti de necistir
2021-07-31 02:00:00
Bütün hayvanların kanı ve şarap, leş, domuz eti galiz, yani kaba necasettir.
Sual: Domuz eti, leş ve kan gibi şeyler, insanın üzerinde veya bulaşmış ise, namaz kılmaya mâni midir, temizlemek gerekir mi?
Cevap: İnsandan çıkınca abdeste veya gusle sebep olan her şey, eti yenmeyen hayvanların, yarasa hariç ve yavrularının yüzülmüş, dabağlanmamış derisi, eti, pisliği ve bevli, idrarı ve süt çocuğunun pisliği, bevli, idrarı ve ağız dolusu kusmuğu, insanın ve bütün hayvanların kanı ve şarap, leş, domuz eti ve kümes ve yük hayvanlarının, koyun ve keçinin necasetleri, galiz, yani kaba necasettir. Kan dört mezhepte de kaba necasettir. Meni, mezi ve idrardan sonra çıkan vedi ismindeki beyaz, bulanık, koyu sıvı, Hanefi ve Maliki mezhebinde kaba necasettirler. Şafii mezhebinde yalnız meni, Hanbeli mezhebinde ise, her üçü de temizdir.
Kaba necis olarak bildirilenler, insanın üzerinde veya namaz kılacağı yerde ise, namazdan önce bunları temizlemek gerekir.
Sual: Cemaatle namaz kılarken, imamın sesini çok fazla yükselterek, bağırarak okuması uygun olur mu?
Cevap: İbni Âbidînde buyuruluyor ki: “İmamın namaza dururken ve rükünden rüküne geçerken ve selam verirken, cemaat işitecek kadar, sesini yükseltmesi sünnettir. Daha fazla yükseltmesi mekruhtur.
Sual: Abdest ve gusül alınmış su ile necaset temizlenebilir mi?
Cevap: Necaset, her temiz su ile, abdest ve gusül alınmış su ile, sirke ve gül suyu gibi akıcı mayiler, sıvılarla ve tükürükle temizlenir. Süt ve yağla temizlenmez.
Sual: Melekler yaratılmış olduğuna göre, bunlar da insanlar gibi hata edebilir, yanılabilirler mi?
Cevap: Melekler, Allahü teâlânın kıymetli kullarıdır. Allahü teâlânın emirlerine isyan etmezler. Emir olunduklarını yaparlar. Evlenmeleri yoktur, doğurmazlar, çoğalmazlar. Bunlar hata etmez, unutmaz, hile yapmaz, aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur. Şüpheli, ihtimalli değildir. Melekler, Allahü teâlânın azameti, celâli, büyüklüğünden korkudadır. Kendilerine verilen emirleri yapmaktan başka işleri yoktur.
Sual: İyi, kötü ne varsa hepsini yaratan Allahü teala mıdı?
Cevap: Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve fena, kötü şeylerin hepsi Onun takdiri, dilemesi iledir. Fakat, iyi işlerden razıdır, beğenir, fenalardan razı değildir, beğenmez.
.Bütün iyilikler, İslamiyet'in içindedir
2021-07-30 02:00:00
Eski dinlerin, görünür, görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır.
Sual: Bütün güzellikler, iyilikler, insanlara faydalı olan şeylerin hepsi, İslam dininin içinde var mıdır?
Cevap: Bu konuda Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri Râbıta-i şerîfe kitabında buyuruyor ki:
“İslam dini, Allahü teâlânın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği, insanların, dünyada ve ahirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslamiyetin içindedir. Eski dinlerin, görünür, görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır. Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir.”
Sual: Bir baba, küçük olan çocuklarının parasını, lazım olsun veya olmasın kullanabilir mi?
Cevap: Bu konuda Fetâvâ-yı Feyziyyede deniyor ki:
“Bir baba, küçük çocuklarının paralarını, ihtiyacı yok iken, kendisi için kullansa, çocuklar baliğ olunca, bunu tazmin etmesini, ödemesini isteyebilirler. Baba muhtaç olsaydı, kullanması caiz olurdu.”
Sual: Kur’ân-ı kerimde bildirilen hükümleri anlamak ve öğrenmek için ne yapmalıdır?
Cevap: Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimi, sevgili Peygamberine, Cebrâil ismindeki melek ile, yirmiüç senede gönderdi. Vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir'in emri ile, bir araya toplandı ve bu kitaba Kur’ân-ı kerim ve Mushaf denildi. Kur’ân-ı kerimin hepsi, Arabidir. Manasını herkes anlayamaz. Kelam-ı ilâhiden, murâd-ı ilâhiyi, yalnız Muhammed aleyhisselam anlamış, Eshabına bildirmiştir. Muhammed aleyhisselamı gören Müslümana Sahâbi, hepsine Eshâb denir. Eshâb-ı kiram, Resulullah efendimizden öğrendiklerinin hepsini, talebelerine bildirdi. Bunlar da, açıklayarak, binlerce kitaplarında yazdılar. Bunlara Ehl-i sünnet âlimleri denir. Dört mezheb imamları ve İmam-ı Ahmed Rabbânî, Muhammed Masûm hazretleri, Ehl-i sünnet âlimleridirler. Görülüyor ki, Kur’ân-ı kerimin manasını doğru olarak öğrenmek isteyenin, Ehl-i sünnet âlimlerinin Fıkıh ve İman kitaplarını ve İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât kitaplarını okuması lazımdır. İman kitaplarında, kalb ile inanılacak bilgiler yazılıdır. Fıkıh kitaplarında, beden ile yapılacak işler, ibadet, muamelat bilgileri yazılıdır.
.İbadetlerini âdet olarak yapanlar...
2021-07-29 02:00:00
Hakiki Müslüman, İslamın emrettiği güzel ahlakı edinerek tertemiz olur.
Sual: İbadet ettiği hâlde, ahlakı, huyu güzel olmayan kimse, hakiki bir Müslüman sayılabilir mi?
Cevap: Hakiki Müslüman olmak demek, yalnız âdete tabi olarak ibadet etmek değil, İslamın emrettiği güzel ahlakı edinerek, insanlık vazifelerini yaparak, ruhen de tertemiz olmak demektir. İbadet eden, fakat hileyi zekâ eseri sayan, insanları aldatan, hatta bazen muzır propagandalara aldanarak insan öldüren, ortalığı yakıp yıkan, yalan söyleyen bir kimse, Müslüman olduğunu söylese de, hakiki Müslüman değildir. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimde Furkân sûresinde, bir Müslümanın nasıl olması icab ettiğini beyan buyurmuştur. Bunu tefsir etmek için, Ehl-i sünnet âlimleri ziyadesi ile kitap yazmışlardır. Fakat biz, kendimizi hâlâ fena, kötü huylardan kurtaramıyor, Kur'ân-ı kerimde bildirildiği gibi çalışmıyor, Allahü teâlânın emirlerini yapmıyor, sözüne sadık olamıyor, sokaklarımızı pislik içinde bir harabeye çeviriyor, ruhen ve bedenen temizlenemiyoruz. Hâlbuki, elimizde bize bütün bu güzel şeyleri emreden, ne yapmamız lazım geldiğini açık açık bildiren, Allahü teâlânın kelamı Kur'ân-ı kerîm ve Peygamber efendimizin emirleri ve Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları vardır.
Sual: Cenaze namazını acele kılmak gerekir deyip namaz sonundaki teşbihleri terk etmek uygun olur mu?
Cevap: Fıkıh kitaplarında, cenaze namazı, sünnetlerden önce veya sonra kılınır denilmiştir. Fakat, cenaze namazı için sünnetin terk edileceğini hiçbir âlim bildirmemiştir. Bunun için, cenaze namazı kılınacağı zaman, camilerde tesbihleri terk etmemelidir. Cenaze namazını acele kılmak vacip olduğu için tesbihleri terk ediyoruz diyenler yanılıyorlar. Cenaze namazını acele kılmak vacip değildir, müstehabdır. Cenaze namazını, cemaat çok olsun diyerek bekletmek mekruh olduğu hâlde, cemaatin çok olması için, cenazeyi saatlerce bekletip, sonra acele etmek vacip diyerek, Âyet-el-kürsiyi ve namaz tesbîhlerini terk etmek pek yanlıştır. Bu yanlış âdeti ortadan kaldırarak, cenaze olunca da Âyet-el-kürsiyi ve tesbihleri okuyan müezzin efendilere müjdeler olsun.
Sual: Canlı dünyaya gelip sonra ölen çocuğun cenaze namazı kılınır mı?
Cevap: Doğdukdan sonra hemen ölen çocuk yıkanır, namazı kılınır, vâris olur ve mirası kalır, ismi konur.
.İslamiyetten önceki Arap yarımadası
2021-07-28 02:00:00
Araplar fende geri iseler de, edebiyata çok ehemmiyet veriyorlardı.
Sual: İslamiyet gelmeden önce, Arap yarımadasındaki insanların, inanışları ve bilgileri nasıldı?
Cevap: Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ kitabında diyor ki:
“İsa aleyhisselam göğe çıkarıldıktan kırk sene sonra Romalılar Kudüs'e saldırdılar, Yahudilerin kimini öldürdüler, kimini esir aldılar. Kudüs'ü yağma ettiler, yakıp yıktılar. Tevratları ve başka kitapların hepsini yaktılar. Mescid-i aksayı yerle bir ettiler. Yahudiler bundan sonra bir daha toplanamadı. Dağıldıkları yerlerde hor ve hakir yaşadılar.
İsa aleyhisselamın, otuz yaşında Peygamber olduğu bildirildi. Kendisine oniki kişi inandı. Bunlara Havâriyyûn denir. Otuzüç yaşında diri olarak göğe kaldırılınca, Havârîler dağılıp, bu yeni dini yaymaya çalıştılar. Sonra, İncil diye çeşitli kitaplar yazıldı. Bunlar İsa aleyhisselamı anlatan tarih kitapları idi. Asl İncil ele geçmemiştir. Her yer küfür ve şirk içinde idi. İsa aleyhisselamın dini üçyüz sene gizli tutuldu. Ona inandığı öğrenilen kimselere işkence ediliyordu.
Roma İmparatoru Kostantin üçyüzon senesinde, bu dine izin verdi. Kendi de Hıristiyan oldu. İstanbul şehrini yaptı. Romadan İstanbul'a taşındı. Fakat bu dinin esasları bozulmuş, unutulmuş olduğundan, papazların elinde oyuncak oldu.
Miladın üçyüzdoksanbeşnci senesinde, Roma devleti ikiye ayrıldı. Romadaki Papa'ya tabi olanlara Katolik, İstanbul'daki Patrik'e tabi olanlara Ortodoks denildi. Kiliselere resimler, heykeller kondu.
Başka milletler de küfür ve şirk içinde idi. Romalılar, bütün Avrupa'yı, Mısır'ı, Suriye'yi, Irak'ı aldılar. Fen ve sanatta ileri iseler de, ahlakları bozuktu. Aldıkları memleketlere kötü ahlaklarını yerleştirdiler. Fakat, Arabistan yarımadasına saldırmamışlardı. Arablar cahil kalmıştı. Kimi Hıristiyan, kimi Yahudi, ekserisi de putperest olmuş, bir kısmı da, İbrahim ve İsmail Peygamberlerden kalma âdetlere bağlı idi.
Mekke sakinlerinin çoğu, müşrik olarak putlara tapıyorlardı. Kâbe'nin içine put doldurulmuştu. Bütün dünya, zulmet ve dalalet içinde idi. Araplar fende geri iseler de, edebiyata çok ehemmiyet veriyorlardı. İçlerinde, kuvvetli hatipler ve şairleri vardı. Şiir söylemekle iftihar ederlerdi. Arap lisanının kemale gelmesi, Allah tarafından bir kitap indirileceğine bir işaret idi.”
.Salih kulların hürmetine" demek
2021-07-27 02:00:00
Bir velinin veya bir nebinin ismini söyleyerek, onun hürmeti için dilekte bulunmak caizdir.
Sual: Peygamberlerin, salih kulların hatırına, hürmetine diyerek dua etmek mahzurlu mudur?
Cevap: Bu konuda Hadîkada deniyor ki:
“Dua ederken, Peygamberlerin hakkı için veya diri yahut ölü olan bir velinin hakkı için diyerek, Allah'tan bir şey istemek tahrimen mekruhtur. Çünkü, Allahü teâlâda hiçbir mahlukun hakkı yoktur denildi. Fakat, Allahü teâlâ sevdiği kullarına söz vererek, kendinde onlar için hak tanımıştır. Kullarına, kendinde hak ihsan ettiğini Kur'ân-ı kerimde bildirmiştir. Mesela, bir âyet-i kerimede meâlen; (Müminlere yardım etmek, üzerimize hak oldu) buyuruldu.”
Bezzâziyye fetvâsında deniyor ki:
“Ölü veya diri olan bir velinin veya bir nebinin ismini söyleyerek, bunun hürmeti için dilekte bulunmak caizdir.” Şir'a şerhinde;
“Peygamberlerini ve salih kullarını vesile ederek dua etmelidir. Hısn-ül-hasînde de böyle yazılıdır” demektedir.
Görülüyor ki İslam âlimleri, Allahü teâlânın sevdiklerine verdiği hak ve hürmet için, Allahü teâlâya dua etmek caizdir dediler. Kulların hakları vardır sanıp, bunun için istemek şirk olur diyen yoktur. Berîkada deniyor ki:
“Peygamberin, velinin hakkı için demek, Onun nübüvveti, vilayeti haktır demek olur. Peygamberimiz de, bu niyet ile (Peygamberin Muhammed hakkı için) demiş ve harplerde Allahü teâlâdan, Muhacirlerin fakirleri hakkı için yardım dilemiştir. İslam âlimlerinden; 'Senden istedikleri zaman verdiğin kimseler hakkı için' gibi dualar yapanlar ve yazanlar çok olmuştur.”
Rûh-ul-beyân tefsîrinde deniyor ki:
“Hazret-i Ömer'in haber verdiği hadis-i şerifte;
(Âdem aleyhisselâm yanıldığı zaman, "ya Rabbî! Muhammed aleyhisselâm hakkı için beni affet" dedi. Allahü teâlâ da, "Muhammed'i daha yaratmadım. Onu nasıl tanıdın?" dedi. "Ya Rabbî! Beni yaratıp ruhundan bana ihsan edince, başımı kaldırdım. Arş'ın eteklerinde, 'Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah' yazılmış olduğunu gördüm. Sen isminin yanına, en çok sevdiğinin ismini yazarsın. Bunu düşünerek Onu çok sevdiğini anladım" dedi. Allahü teâlâ da buna karşılık, "ey Âdem, doğru söyledin. Mahluklarımın içinde, ençok sevdiğim Odur. Onun için, seni affeyledim. Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım" dedi) buyuruldu.” Bu hadis-i şerif, imâm-ı Beyhekînin Delâil ve Âlûsînin Gâliyye kitabında da yazılıdır.
.Peygamber Efendimiz kabrinde de işitir
2021-07-26 02:00:00
"Kabrim başında söylenen salevatı işitirim. Uzaktan söylenen salevat bana bildirilir."
Sual: Peygamber efendimizin, vefatından sonra kendisi için söylenen salevatları işitmez diyenler oluyor. Bunların söylediklerinde doğruluk payı var mıdır?
Cevap: Resulullah efendimizin, kabrinde, bilinmeyen bir hayat ile diri olduğunu bildiren çok hadis-i şerif vardır.
(Kabrim başında söylenen salevatı işitirim. Uzaktan söylenen salevat bana bildirilir.)
(Bir kimse, kabrim başında bana salevat okursa, Allahü teâlâ bir melek gönderip, bu salevatı bana bildirir. Kıyamet günü ona şefaat ederim) hadis-i şerifleri, meşhûr altı hadis kitabında yazılıdır.
Bir Müslüman, dünyada iken tanıdığı bir Müslümanın kabri yanına gidip selam verse, kabirdeki kimse, selam vereni tanır ve cevap verir. İbni Ebiddünyânın haber verdiği hadis-i şerifte, Müslüman meyyitin, selam vereni tanıdığı ve sevindiği ve cevap verdiği haber verilmektedir. Tanımadığı mevtalara selam verirse selama sevinerek cevap verirler. Salihler ve şehitler selam vereni tanır ve cevabını verir de, Resulullah efendimiz tanımaz olur mu? Gökte güneş her tarafa ışık saldığı gibi, Resulullah efendimiz de, bir anda her yerde söylenen selamlara, o anda cevap verir. Bir hadis-i şerifte;
(Vefatımdan sonra da, diri iken olduğu gibi işitirim) ve Ebû Ya'lânın bildirdiği hadis-i şerifde;
(Peygamberler aleyhimüsselâm kabirlerinde diridir. Namaz kılarlar) buyuruldu.
İmâm-ı Beyhekînin Ebû Hüreyre hazretlerinden haber verdiği hadis-i şerifte;
(Bir kimse bana selam verince, Allahü teâlâ ruhumu cesedime verir. Onun selamını işitirim) buyuruldu. İmâm-ı Beyhekî hazretleri, Peygamberler kabirlerinde, bizim bilmediğimiz bir hayat ile diridirler buyurmuştur.
İbrahim bin Bişar ve seyyid Ahmed Rıfâ'î ve daha nice velîler, Resûlullaha verdikleri selamın cevâbını işitmişlerdir.
Celâleddîn-i Süyûtî hazretlerine;
-Seyyid Ahmed Rıfâ'înin Resûlullah efendimizin mübarek elini öpmüş olduğu doğru mudur? dediklerinde, cevap olarak Şeref-ül-muhkem adında bir kitap yazmıştır. Bu kitabında, Resulullah efendimizin, Kabr-i saadetlerinde, bilinmeyen bir hayatla diri olduğunu ve selamları işitip cevap verdiğini, aklî ve naklî delîller ile isbat etmiştir. Mirâc gecesi, Resulullah efendimizin, Musa aleyhisselamı, kabrinde namaz kılarken gördüğünü de, bu kitabında bildirmiştir.
.Peygamberleri şehit ettiler
2021-07-25 02:00:00
Yahudiler, Musa aleyhisselâma çok eziyet etti. Sonra gelenleri, bin Peygamberi şehit etti.
Sual: Yahudilerin kendilerine gönderilen Peygamberlere eziyet ettikleri hatta öldürdükleri doğru mudur?
Cevap: Yahudiler, Yakub aleyhisselâmın oniki oğlundan türemişlerdir. Yakub aleyhisselâmın adı İsrâîl olduğu için, bunlara “Benî İsrâîl”, yani İsrâîl oğulları denildi. İsrâîl, Abdullah demektir. Musa aleyhisselâm Tûr dağına gidince, bunlar dinden çıktı. Buzağıya taptı. Sonra pişman olup tövbe ettikleri için, Yahudi denildi. Yahudi, hidayeti, doğru yolu bulucu demektir. Yahudiler, Musa aleyhisselâma çok eziyet etti. Sonra gelenleri, bin Peygamberi şehit etti. İsa aleyhisselâmı babasız çocuk diye kötülediler. Annesi hazret-i Meryem’e kötü kadın dediler. Bunları öldürmek için saldırdılar. Ahir zaman Peygamberi Muhammed aleyhisselâmı zehirlediler. Hazret-i Osman zamanında, fitne çıkararak, halifenin şehit edilmesine sebep oldular. Hurufiliği meydana çıkarıp, Müslümanları parçaladılar, birbirine düşman ettiler. Abdülkadir-i Geylânî hazretleri, hurufilerin onbeş işte Yahudilere benzediklerini bildirmektedir. Hurufîliği Abdullah bin Sebe adında bir Yahudi ortaya çıkarmıştır. Asırlarca, Allah’ın gönderdiği dinleri, Peygamberleri yok etmeye uğraştılar. Dinleri yok etmek için masonluğu kurdular. Miladi 1918’de biten Birinci Cihan Harbinden sonra, ırz, namus ve din düşmanı olan komünist devletler kurdular. Bir yandan da, önce İstanbul, sonra Mısır Hahambaşı olan Hayım Naum, dünyanın biricik İslam devleti Osmanlı imparatorluğunu yıkmak için, kapitalist ve emperyalist devletler arasında fırıldaklar çevirdi. Neticede, İslam âleminin liderliğini yapan koca imparatorluk parçalandı. Müslümanlara gerici denildi. İslamiyet kuvvetsiz kaldı. Yok olmaya yüz tuttu.
Sual: Şeytana lanet etmeyi dinimiz emretmiş midir, lanet edilmezse zararı olur mu?
Cevap: Bir kimse, Allahü teâlânın emirlerini yapsa ve yasaklarından, haram ettiklerinden kaçınsa, fakat ömründe bir kere bile şeytana lanet etmese, bunun için, bu kimse ahirette sorguya çekilmeyecektir. Sen, şeytanın dostu idin, denilmeyecektir. Bir kimse de, emirleri yapmayıp, her gün şeytana yüzlerce defa lanet eylese, ahirette sorguya çekilecek, şeytana lanet etmesi, onu azaptan kurtarmayacaktır. Bu kimse, şeytanın düşmanı değil, dostu sayılacaktır.
.İbadetleri, Allah için yapmalı
2021-07-21 02:00:00
İbadetlerin kabul olması için, Allah için yapılması ve böyle niyet edilmesi şarttır.
Sual: Namaz, oruç, zekât ve kurban gibi ibadetlerin kabul olması için ne yapmalı, nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Bütün ibadetlerin kabul olması için, Allahü teâlâ için yapılması ve böyle niyet edilmesi şarttır. Kötü niyetler, ibadeti bozar. İbadetleri, hoşa gidecek şekilde değiştirmek olamaz. İnsanların beğendiği ibadeti, Allahü teâlâ da beğenir zannetmek, pek yanlıştır. Eğer böyle olsaydı, Peygamberlerin gönderilmesine lüzum kalmazdı ve herkes, kendi istediği, hoşuna gittiği gibi ibadet eder, Allahü teâlâ da, onu kabul ederdi. Hâlbuki, ibadetlerin kabul olması için insanların hoşuna gitmesi, görenlerin, dinleyenlerin çok olması değil, insanların aklı ermese de, faydalarını anlamasalar da, İslamiyetin bildirdiğine uygun olması lazımdır. Bütün ibadetlerin kabul olması, helal lokmaya bağlıdır. Hadis âlimi Ahmed bin Abdullah İsfehânî hazretleri, Hilyet-ül-evliyâ kitabında diyor ki:
“Büyüklerden çoğu buyurdu ki: İbadetler on kısımdır. Dokuz kısmı helal kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibadetlerdir.”
Onun için her mümin, helal kazanmaya çalışmalıdır. Haramdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır. Ebû Hüreyre hazretleri Resulullah efendimizin şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
(Allahü teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibadetleri kabul eder. Allahü teâlâ, Peygamberlerine emrettiğini, müminlere de emretti ve buyurdu ki: Ey Peygamberlerim! Helal yiyiniz ve salih, iyi işler yapınız! Müminlere de emretti ki: Ey iman edenler! Sizlere verdiğim rızıklardan helal olanları yiyiniz! Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor. Ya Rabbi! diye yalvarıyor. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, gıdası hep haram. Bunun duası nasıl kabul olur?) Yani haram yiyenin duası kabul olmaz buyurdu.
Haramı, helali, şüphelileri ve faizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramıyan kimse, haramdan kurtulamayıp, yaptığı ibadetleri boşuna gider.
Sual: Zilhicce ayı içinde tutulan oruçlar için belli bir niyet şekli var mıdır, bu oruçlara kaza ve adak oruçları için de niyet edilebilir mi?
Cevap: Zilhicce ayı içinde tutulan oruçlara, herkes kendi durumuna göre, nafile, kaza, adak ve yemin keffareti orucu olarak, istediği niyeti yapabilir.
.Tarlası, bahçesi olanın kurban kesmesi
2021-07-05 02:00:00
Aylık geliri aylık ihtiyacını karşılamayan kimse, İmam-ı Muhammed'e göre fakirdir.
Sual: Elinde dinin bildirdiği zenginlik ölçüsüne göre parası olmayan kimsenin, bahçesi, tarlası varsa, kurban kesmesi gerekir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Tarlasından aldığı mahsul veya tarlanın, evin, dükkânın, atölyenin, kamyonun bir senelik kirası, ne kadar çok olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyacını veya aylık geliri ve aldığı maaş, ücret, aylık ihtiyacını, kul borcunu karşılamayan kimse, İmam-ı Muhammed'e göre fakirdir. Fetva da böyledir. İmam-ı a'zamla İmam-ı Ebu Yusuf'a göre zengin sayılır. Çünkü mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacını karşılar ve nisap kadar da artar. Bunun kirayı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek fıtra vermesi, kurban kesmesi ve büyük sevaba kavuşması lazımdır. Fıtra vermez ve kurban kesmezse, İmam-ı Muhammed'e göre, günahtan kurtulur.”
Görülüyor ki, her iki ictihat da yerindedir ve Müslümanlara rahmettir. Bu hâlde olan kimse, fıtra vermezse veya kurban kesmezse, İmam-ı Muhammed'in ictihadı, bunu azaptan kurtarır.
Tarlasından hiç mahsul almayan, kiraya da veremeyen kimse ve ihtiyacından fazla malı olup da, parası bulunmayan erkek veya kadın, İmam-ı Muhammed'in ictihadına uyarak, fıtra vermez ve kurban kesmez. Verir ve keserse, ikinci ictihada göre, fıtra ve kurban sevabına kavuşur. Üzerine vacip olmayan ibadeti yapan, yalnız nafile ibadet sevabı kazanır. Vacip sevabı kazanmaz. Etini fakirlere verirse, sadaka sevabı da kazanır. Vacip olan fıtra ve kurban sevabı ise, nafile ve sünnet sevabından kat kat daha fazladır. Her ibadet de böyledir.
Sual: Kurban hangi hayvanlardan olur ve bunları kaç kişi ortak olarak kesebilir?
Cevap: Kurban, koyun, keçi, sığır, deveden birini, kurban bayramının ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir. Koyun, keçiyi bir kişi kesebilir. Bir sığırı veya deveyi, yedi kişiye kadar Müslüman, ortak olarak satın alıp kesebilirler. Bunlara adak veya akika kurbanı da ortak edilebilir. Zenginin satın aldığına, sonradan ortak olmak caiz ise de mekruhtur. Ortaklardan hiçbirinin hissesi yedide birden az olmamalıdır.
Sual: Haccın sünnetlerini yapamayana, ceza gerekir mi?
Cevap: Haccın sünnetini yapmayana ceza lazım gelmez, mekruh olur, sevabı, azalır.
.Haccın farz olmasının şartları
2021-07-01 02:00:00
Haccın farz olması için, o kimsede sekiz şartın bulunması lazımdır...
Sual: Bir kimseye haccın farz olması için, o kimsede ne gibi şartların bulunması gerekir?
Cevap: Bir kimseye haccın farz olması için, haccın vücub şartları diye bildirilen şartların o kimsede bulunması lazımdır ki bunlar sekiz tanedir:
1-Müslüman olmak. 2-Kâfir memleketinde olanın da, haccın farz olduğunu işitmesi lazımdır. 3-Akıllı olmak. 4-Bülüğ çağında olmak, erginliğe ulaşmak. 5-Hür olmak, köle veya hapiste olmamak. 6-Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve geride kalanlara yetecek kadar, helal parası olmak. Haram malı olana, hacca gitmek değil, bunları sahiplerine ödemek farzdır. Haram mal ile hacca giden, hac yapmamak azabından kurtulur ise de, hac sevabı kazanamaz. Bu durum, gasbedilen yerde namaz kılmaya benzer. Böyle kimselerin ibadetlerine mâni olmamalıdır. Zira günahlar ibadetlere mâni değildir. Parasının helal olduğunda şüphesi olan, sevap kazanmak için, Yahya Efendi fetvâsında yazılı olduğu gibi, bir kimseden ödünç alıp bununla hacca gitmelidir. Borcunu şüpheli parası ile ödemelidir. 7-Hac vakti gelmiş olmak. Hac vakti, arefe ve bayram günleri olmak üzere, beş gündür. Yolda geçen zaman da düşünülerek, vücub şartları, bu zaman başında mevcut olan kimsenin ömründe bir kerre hacca gitmesi farz olur. 8-Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, çok ihtiyar ve sakat olmamak.
Sual: Sadece namaz, oruç gibi bedenle yapılanlar mı ibadet olmaktadır yoksa mal ile yapılanlar da ibadet sınıfına girmekte midir?
Cevap: Dinimizin yapılmasını emrettiği ibadetler üç kısımdır:
1-Yalnız beden ile yapılan ibadettir. Namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’ân-ı kerim okumak, zikretmek böyledir. Hiç kimse, başkası yerine, bedenle yapılan ibadeti yapamaz ve bu ibadetler için kişi, kendi yerine başkasını vekil de edemez. 2-Yalnız mal ile yapılan ibadetlerdir. Zekât, sadaka-i fıtır, toprak mahsulleri zekâtı, keffaretler, fakirleri doyurmak ve giydirmek böyle ibadetlerdir. Bir kimsenin özrü olsun veya olmasın, bunun mal ile yapılacak ibadetlerini başkası, bunun izni ve malı ile yapabilir. 3-Hem beden, hem mal ile yapılan ibadetlerdir. Farz olan hac böyledir. Bir kimse hayatta iken, ancak devamlı özrü olduğu zaman, bunun emri ve malı ile yerine başkası vekaleten hac yapabilir.
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1059 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
| |
| |
|
Namazda şaşıran ne yapar?
2021-06-26 02:00:00
Düşünmek, farzı veya vacibi geciktirince, secde-i sehv lazım oluyor...
Sual: Namaz kılan bir kimse, kaç rekat kıldığında şüphe ederse, ne yapması gerekir?
Cevap: Kaç rekat kıldığını şaşırıp, namaz içinde düşünmesi, sonraki rüknün veya vacibin, bir rükün zamanı kadar gecikmesine sebep olursa, bu arada, âyet ve tesbih okusa bile, secde-i sehiv lazım olur. Bir âyet okumak, rükü ve iki secde, son rekatte oturmak, birer rükündür. Düşünmek, farzı veya vacibi geciktirince, secde-i sehv lazım oluyor. Mesela, son rekatte oturunca düşünürse, selam vermesi gecikirse, secde-i sehv lazım olur. Fazla okuduğu salevat ve dua, sünnet olarak değil, düşünce sebebi ile olduğu vakit, vacibin gecikmesi suç oluyor. Başka bir namazı kılıp kılmadığını veya dünya işlerinden herhangi birini düşünürse, bir rüknün gecikmesine sebep olsa bile, secde-i sehv lazım olmaz. Namaz bittikten sonra, kaç rekat kıldığında şüphe ederse, buna vesvese denir. Namazdan sonra, bir adil Müslüman, yanlış kıldın derse, tekrar kılması iyi olur. İki adil kimse söylerse, tekrar kılması vacip olur. Adil olmazsa, sözünü dinlemez. İmam doğru, cemaat ise, yanlış kıldık derse, imam kendine güveniyorsa veya bir şahidi olursa, tekrar kılınmaz.
Sual: İbadetler fazla zan etmekle kabul olduğu gibi, iman bilgileri de çok zan etmekle kabul olur mu?
Cevap: İbadetler, fazla zan edilmekle, doğru olur. İman, itikat ise, çok zan ile doğru olmaz, iyi bilinmekle doğru olur.
Sual: Hamama veya havuza giden kimse, hamamdaki kurnalardan ve havuzdaki sudan abdest, gusül alabilir mi?
Cevap: Hamama giren kimse, kurnayı veya havuzu dolu görse, içine necaset bulaştığını bilmedikçe, o su ile abdest ve gusül alabilir. Su akıtıp, kurnayı taşırmaya lüzum yoktur.
Sual: Domuzun, köpeğin ve yırtıcı hayvanların artığı olan su ile abdest ve gusül alınabilir mi?
Cevap: Domuzun, köpeğin, yırtıcı hayvanların ve henüz fare yiyen kedinin artıkları, etleri ve sütleri kaba necasettir. Bunları yemek, içmek haramdır. Artıklarını abdestte, gusülde ve temizlikte kullanmak caiz değildir. İlaç olarak da kullanılmaz. Mâliki mezhebinde domuz ve köpek temizdir. Fakat bunları yemek, Mâlikî mezhebinde de haramdır.
Sual: Kıble, Kâbe binasının kendisi midir?
Cevap: Kıble, Kâbe'nin binâsı değil, arsasıdır. Yerden Arş'a kadar, o boşluk kıbledir.
.Dinin temel direği, fıkıhtır
2021-06-24 02:00:00
“Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, Zındık olur!.."
Sual: Dinimizi doğru öğrenebilmek için, İslami ilimler içinde, bir Müslüman için en kıymetli ve en lüzumlu ilim hangisidir?
Cevap: Tefsir, hadis ve kelam ilimlerinden sonra, en şerefli ilim fıkıh ilmidir. Fıkıh bilgisi okumak, geceleri nafile namaz kılmaktan daha sevaptır. Âlimlerden okumak da, yalnız okumaktan daha sevaptır. Fıkıh ilminin şerefini bildiren hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ bir kuluna iyilik etmek isterse, onu dinde fakih yapar.)
(Bir kimse fakih olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir.)
(Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakih olan kimsedir.) İmâm-ı a'zam Ebû Hanife hazretlerinin üstünlüğünü göstermeye, yalnız bu hadis-i şerif yetişir.
(Şeytana karşı bir fakih, bin âbidden, çok ibadet yapandan daha kuvvetlidir.)
(Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.)
(İbadetlerin efdali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.)
İmam-ı Mâlik hazretleri buyuruyor ki:
“Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, Zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan Bidat sahibi yani sapık olur. Her ikisini edinen, hakikate varır.”
Sual: Hasta ve yaşlı bir kimse, namazda rüku ve secdeye giderken bir yere dayanarak gidebilir ve bir yere dayanarak kalkabilir mi?
Cevap: Hasta ve ihtiyar, yaşlı olan bir kimse, secde için eğilemezse ve başını secdeden kaldıramazsa, sandalyeye veya bir şeye dayanarak secdeden başını kaldırır veya eğilir. Yahut bunları yapmak için, bir kimse buna yardım eder.
Sual: Bazı kimseler, başkaları görmesin diyerek ibadetlerini gizlemekte ve insanlara göstermekten utanmaktadır. Böyle yapmak ve utanmak, dinen uygun mudur?
Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten hayâ etmek caiz değildir. Hayâ, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten ve emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapmaktan din kitabı, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan, imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur’ân-ı kerim ve mevlid okumaktan hayâ etmek caiz değildir. (Hayâ imandandır) hadis-i şerifindeki hayâ, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan hayâ etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.
.Teyemmüm yapmadan su aramalıdır
2021-06-23 02:00:00
Bir milden uzakta su varken teyemmüm ile namaz kılmak caizdir.
Sual: Teyemmüm yapmadan su aramak gerekir mi, gerekirse arama mesafesi ne kadar olacaktır ve namaz vakti girmeden de teyemmüm yapılabilir mi?
Cevap: Teyemmüm edilebilecek şey ile teyemmüm edilemeyecek şey karışık ise, yarıdan çok olanın ismi verilir. Teyemmümü, namaz vaktinden önce yapmak ve bir teyemmüm ile çeşitli namaz kılmak Hanefi mezhebinde caizdir. Diğer üç mezhebde, namaz vakti çıkınca teyemmüm bozulur. Misafir, bir milden yani 1920 metreden az, Maliki mezhebinde iki milden az uzakta su bulunacağını alametlerle veya akıllı, baliğ ve adil bir Müslümanın haber vermesi ile, çok zan ettiği zaman her tarafa doğru, dörtyüz zrâ' yani ikiyüz metre giderek veya birini göndererek yahut mümkün ise, yalnız bakarak suyu araması farz olur. Çok zan etmezse, suyu araması lazım olmaz. Yanında adil biri bulunan bir kimse, suyu sormadan teyemmüm edip namaza dursa, sonra su olduğunu haber alsa, su ile abdest alıp namazı iade eder. Bir milden uzakta su varken teyemmüm ile namaz kılmak caizdir. Eşyası arasında su bulunduğunu unutan kimse, şehirde, köyde değilse, teyemmüm ile namaz kılabilir. Suyunun bittiğini zanneden kimse, namazdan sonra suyunu görse, teyemmüm ile kıldığı namazı iade eder. Abdestsiz kılan da, abdestsiz olduğunu hatırlayınca, namazı iade eder.
Sual: Secde-i sehv yapmak için iki tarafa da selam vermek gerekir mi?
Cevap: Secde-i sehv yapmak için, bir tarafa selam verdikten sonra, iki secde yapıp oturur ve namazı tamamlar. İki tarafa selam verdikten sonra veya hiç selam vermeden de, secde-i sehv yapmak caizdir.
Sual: Vücudunun her yeri yara olan bir kimse, gusül gerektiğinde ne yapar, nasıl gusül alır?
Cevap: Cünüp kimsenin vücut yüzeyinin yarıdan fazlası yara veya çiçek, kızıl gibi ise, gusül için teyemmüm eder. Derisinin çoğu sağlam ise ve yaralı kısımları ıslatmadan yıkanması mümkün ise, su ile gusül edip, yaraların üzerini mesh eder. Mesh etmek zarar verirse, üzerine bir veya birkaç bez koyup, bunu mesh eder. Elleri yara olan, yüzünü ve ayaklarını suya sokar. Suya sokamazsa, teyemmüm eder.
Sual: Kendisine su ile abdest aldıracak bir bakıcısı bulunan bir hasta, teyemmüm yapabilir mi?
Cevap: Su ile abdest aldıracak bir yardımcısı bulunan hasta, teyemmüm etmez.
.İslam âlimlerinin yazdıkları nasihattir
2021-06-19 02:00:00
"Nefis, şeytan ve kötü kimselerin yalanlarına, fitnelerine inanmayalım!"
Sual: İslam âlimleri, din büyükleri, dinin emir ve yasaklarını, sözle ve yazı ile bildirerek, talebelerine ve sevenlerine hep nasihat etmişler midir?
Cevap: Evet, hep nasihat etmişlerdir. Mesela Muhammed Ma’sûm hazretleri Mektûbât kitabında, sevenlerine hitaben, nasihat olarak buyuruyor ki:
“Yazıklar olsun, ömür geçti, gitti. Bir hayırlı iş yapmadım. Dünyanın vefasız, yalancı olduğu, şimdi daha iyi anlaşıldı. Hayatı, hayal oldu. Fitneleri, dertleri bitmedi. Ahbap, arkadaşlar, öldüler, gittiler. Bu hâlleri görüp de, gafletten uyanmıyor, ibret almıyoruz. Pişman olmuyoruz. Tövbe etmiyoruz. Gaflet devam ediyor, günahlarımız artıyor. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 127. âyetinde meâlen; (Görmüyorlar mı ki, her sene, bir iki kerre, dertlere, belalara yakalanıyorlar. Yine tövbe etmiyor, pişman olmuyorlar) buyurdu. Bu nasıl imandır? Nasıl Müslümanlıktır? Ne kitaptan, ne sünnetten nasihat alınıyor. Ne de, başa gelen dertlerden, hadiselerden ibret alınıyor. Uzun seneler, beraber yaşadıkları, birlikte gezip dolaştıkları, yiyip içtikleri, yatıp kalktıkları ahbaplarını, arkadaşlarını düşünsünler. Sevdiklerinin, birlikte eğlendiklerinin, yardımcılarının ne olduklarını görmüyorlar mı? Hiçbirinden bir şey kaldı mı? Onlardan haber verenler var mı? Ömürlerinin harmanını rüzgâr götürdü.
Ya Rabbî! Onların ecrinden, feyzinden bizi mahrum eyleme! Onlardan sonra, bizi fitnelere düşürme! Biz garibler, birkaç günlük ömrümüzü gaflet ile geçirmemeye gayret edelim. Tavşan uykusu ile yaşamayalım! Kalblerimizi geçici, yaldızlı, sahte lezzetlere kaptırmıyalım! Bu zehirli tatlılıklara aldanmayalım! Allahü teâlânın emrettiği ibadetleri, razı olduğu iyi işleri yapalım! Nefis, şeytan ve kötü kimselerin yalanlarına, fitnelerine inanmayalım! Kabir ve kıyamet azaplarını düşünerek, kendimizi şimdiden koruyalım! Bu kısa hayat ve aslı olmayan görünüşü bırakıp, ölmeden ölmekle şereflenelim! Aslımızın hiç olduğunu düşünelim! Emanet edilen ziynetleri takarak övünen ahmak kimse ile herkes alay eder. Bozuk, hileli mal satanı kimse sevmez. Varlık ve var olana yakışan her şey, hakiki var olanındır. Önü ve sonu yokluk olanın, kemali, kendi yokluğunu anlamasıdır. Kişi noksanını bilmek gibi, irfan olmaz!”
.Cennet de, mahluktur, yaratılmıştır
2021-06-18 02:00:00
Allahü teâlâ, mahluklarının, yarattıklarının hiçbirisine girmez, birinde bulunmaz.
Sual: Cennet de Allahü tealanın yarattıklarından bir yerdir deniyor. Cennetin diğer yaratılanlardan farkı nedir?
Cevap: Cennet de, her şey gibi, Allahü teâlânın mahlukudur. Allahü teâlâ, mahluklarının, yarattıklarının hiçbirisine girmez, birinde bulunmaz. Fakat mahluklarının bazısında Onun nurları zuhur eder, görünür. Bazısında ise, o kabiliyet yoktur. Aynada, karşısındaki cisimlerin görünüşleri, zuhur ediyor, görünüyor. Taşta, toprakta ise zuhur etmiyor, görünmüyor. Allahü teâlâ, her mahlukuna aynı nisbette ise de, mahluklar, yaratılanlar, birbirlerinin aynı değildir. Allahü teâlâ, dünyada görülemez. Bu âlem, Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Dünyada görülür diyen, yalancıdır, iftiracıdır. Doğruyu anlayamamıştır. Bu dünyada, bu nimet nasip olsaydı, herkesten önce, Musa aleyhisselam görürdü. Peygamber efendimiz mi'râcda, bu devletle yani görmekle şereflendi ise de, bu dünyada değildi. Ahirette görmüş oldu. Dünyada görmedi. Dünyada iken, dünyadan çıktı, ahirete karıştı ve gördü.
Sual: İbadetleri yaparken, dört mezhebe birden uymak mümkün olabilir mi?
Cevap: İki veya üç yahut dört mezhebe birden uymak mümkün değildir. Çünkü, dört mezhebin imamlarının ictihatlarının birbirlerine uymadığı çok yer vardır. Bir işi yapmaya biri vacip, diğeri ise haram demiştir. Mesela, deriden kan çıkınca, İmâm-ı a'zam hazretleri, abdest bozulur, İmâm-ı Şâfi hazretleri ise bozulmaz buyurmuştur. Erkeğin derisi, kadının derisine değince, İmâm-ı Şâfi hazretleri, ikisinin de abdesti bozulur, İmâm-ı a'zam hazretleri ise, ikisinin de bozulmaz buyurmuş. İmâm-ı Mâlik ile İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri arasında da böyle ihtilaflar vardır. Böyle ihtilaflı olan işlerde, İmâm-ı a'zam hazretlerine uysa, diğerlerine uymamış olur. Diğer imâmlara uygun yapan da, bu işte İmâm-ı a'zam hazretlerine uymamış olur. Bir işi, dört mezhebe de uygun yapmak imkânsız olduğu gibi, üç imâma ve iki imâma birlikte uyarak yapılamayacak işler de çoktur. Böyle ihtilaflı işler, ancak bir imâma uyarak yapılabilir.
Sual: Vaktin namazını kılıp kılmadığında şüpheye düşen bir kimse, ne yapmalıdır?
Cevap: Namazı kıldığında şüphe eden kimse, vakit çıkmadı ise, bu namazı tekrar kılar. Vakit çıkmış ise kılmaz.
.İmanı gideren söz söyleyince
2021-06-17 02:00:00
Küfre sebep olan sözü, hata ederek, yanılarak söyleyenin imanı ve nikâhı bozulmaz.
Sual: Bir Müslüman, bilerek veya bilmeyerek imanı gideren bir söz söyleyince, imanı gidip, Müslümanlıktan çıkmış olur mu?
Cevap: Bu konu hakkında, Berîka, Hadîka ve Mecmâ'ul-enhürde buyuruluyor ki:
“Erkek veya kadın, bir Müslüman, âlimlerin söz birliği ile küfre sebep olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebep olduğunu bilerek, amden, tehdit edilmeden, istekle, ciddi olarak veya güldürmek için söyler, yaparsa, manasını düşünmese dahi imanı gider, mürted olur. Buna Küfr-i inâdî denir. Küfr-i inâdî ile mürted olanın, yani dinden çıkanın, evvelki ibadetlerinin sevapları yok olur. Tövbe ederse, geri gelmezler. Zengin ise, tekrar hacca gitmesi lazım olur. Mürted iken kılmış olduğu namazları, tuttuğu oruçları, verdiği zekâtları kaza etmez. Mürted olmadan önceki yapmadıklarını kaza eder. Çünkü, mürted olunca, evvelki günahları yok olmaz. Mürted zamanında yapmadıklarını kaza etmez.
Küfr-i inâdî ile mürted olanların nikâhları bozulur. Tekrar imana gelince, iki şahit yanında Tecdîd-i nikâh yapmaları lazım olur. Tövbe etmek için yalnız Kelime-i şehadet söylemeleri kafi değildir. Küfre sebep olan şeyden de tövbe etmeleri lazımdır. Eğer, küfre sebep olduğunu bilmeyip söyler, yaparsa veya küfre sebep olacağı, âlimler arasında ihtilaflı olan bir sözü amden, bilerek söylerse, imanının gideceği ve nikâhının bozulacağı, şüphelidir. İhtiyat olarak, tecdîd-i îmân ve nikâh etmesi iyi olur.
Bilmeyerek söylemeye Küfr-i cehlî denir. Çünkü her Müslümanın, bilmesi lazım olan şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür değil, büyük günahtır. Küfre sebep olan sözü, hata ederek, yanılarak veya tevilli olarak söyleyenin imanı ve nikâhı bozulmaz. Yalnız tövbe ve istiğfar, yani tecdîd-i îmân etmesi ihtiyatlı olur. Tecdîd-i nikâh lazım olmaz.”
Camilere giden Müslümanın küfr-i inâdî ile mürted olması, dinden çıkması düşünülemez. Yalnız diğer dört şekil ile küfür söylemesi ihtimali olduğu için, imam efendiler cemaate;
(Allahümme innî ürîdü en üceddidel îmâne vennikâha tecdîden bi-kavli lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) okutarak, tövbe ve tecdîd-i îmân ve nikâh yaptırıyorlar. Böylece;
(Lâ ilâhe illallah diyerek, tecdîd-i iman yapınız!) hadis-i şerifindeki emir yapılmış olmaktadır.
.Yemekte, içmekte bidat olur mu?
2021-06-15 02:00:00
“Bidat, dinden olmayan, ibadet olmayan, âdet olan bir şey ise, dinimiz bunu reddetmez."
Sual: Yemede, içmede, giyinmede, ulaşım vasıtalarında ve ev işlerinde de bidat olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîka-tün-nediyye kitabında deniyor ki:
“Bidat, dinden olmayan, ibadet olmayan, âdet olan bir şey ise, dinimiz bunu reddetmez. Yemekte, içmekte, elbisede, seyrüsefer, ulaşım vasıtalarında ve bina, mesken, ev işlerinde, ibadet yapmak, yani Allahü teâlâya tekarrüb, yakınlık niyet etmeyip, yalnız dünya işi düşünülürse, bunlar bir ibadeti yapmaya mâni olmadıkça veya bir haramı işlemeye sebep olmadıkça, bidat olmazlar. Dinimiz bunları menetmez.” Bidat üç türlüdür:
1-İslamiyetin küfür alameti dediği şeyleri zaruret olmadan kullanmak, en kötü bidattir. Kafirlere hile olarak kullanmanın caiz olur denildiği Berîkada yazılıdır.
2-Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan inanışlar da kötü bidattir.
3-İbadet olarak yapılan yenilikler, reforumlar, amelde bidat olup büyük günahtır. Âlimler, ameldeki, ibadetteki bidatleri ikiye ayırmışlar, hasene ve seyyie demişlerdir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri alimlerin hasene dedikleri bidatlere bidat dememiş, sünnet-i hasene demiştir. Bidat-i seyyie dediklerine bidat demiş, bunları çok kötülemiştir. Vehhâbîler ise, hasene denilen, beğenilen bidatlere de, seyyie demiş, bunları yapanlara kâfir, müşrik demişlerdir.
Sual: Gasbedilmiş, çalınmış veya izinsiz olarak alınmış mal ve para ile ticaret yapmak, dinimizce uygun olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:
“Başkasının malını ondan izinsiz olarak, zorla almaya, gasbetmek denir. Gasb, haram olduğu gibi, gasbedilen malı kullanmak da haramdır. Başkasının malını izinsiz alıp, kullanıp, sonra geri vermek, malda ayıp ve kusur hasıl olmasa bile, haram olur. Kendisine emanet bırakılan veya gasbettiği malı, parayı ticarette yahut başka yerde kullanıp da, bundan kazanç sağlamak caiz değildir. Kazandığı şey haram olur. Bunu fakire sadaka vermesi lazım olur. Birinin malını, parasını şaka olarak da alıp saklamak haramdır. Çünkü böylece, başkasını üzmüş oluyor. Başkasına eziyet vermek de haramdır.”
Sual: Anadolu'nun bazı yerlerinde tezek yakılıyor. Bu tezeklerin külleri necis olur mu?
Cevap: Necaset yanınca, külü temiz olur. Tezek yakarak ısıtılan fırında, ekmek pişirilir.
.Gazâya ve şehitlere verilen sevap
2021-06-14 02:00:00
"Ya imam, bize cihadın ve gazanın sevabından haber verir misiniz?"
Sual: Dinini, vatanını, namusunu korumak için harbe gidenlere ve şehit olanlara ne gibi sevaplar verilmektedir?
Cevap: Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında hazret-i Hasan'dan rivayetle şöyle nakledilir:
“Hazret-i Ali bir gün insanları cihada teşvik ediyordu. Bir şahıs ayağa kalkıp;
-Ya imam, bize cihadın ve gazanın sevabından haber verir misiniz? dedi. Hazret-i Ali buyurdu ki:
-Bir gün Resul-i ekrem ile gazaya gidiyorduk. Senin gibi, ben de Resul-i ekreme; 'Ya Resulallah, bize gaza ve cihadın sevabından haber verir misiniz?' diye arz edince buyurdular ki:
(Bir kavim gazaya niyet eylese, Allahü teâlâ onlar için Cehennemden kurtuluşuna berat yazar. Allahü teâlâ sefere hazırlananlarla meleklere övünüp, buyurur ki; 'Görün, benim kullarımı, benim yolumda gazaya hazırlanırlar.' Hak teâlâ melekler gönderir ve onları hıfzederler. Her sevapları iki kat yazılır. Harp için yola çıkınca, o kadar sevap verir ki, dünyadaki bütün insanlar katip olsalar, onun hesabında aciz olurlar. Harbe başlayınca, melekler onları çevirip, yardım ve zafer için, dua ederler. Arş'ın altından bir melek, 'El-cennetü tahte zılâl-issuyuf' yani Cennet kılıçların gölgesi altındadır diye, nidâ edip, çağırır. Kılınç dokunup, her şehit olana, sıcak günde soğuk su içmiş gibi, lezzetli gelir. Yere düşmezden evvel, kendisine müjde verilir. Yere düşünce bir ses; 'Merhaba ey temiz ruh! Temiz bedeninden çıktın. Allahü teâlâ senin için Cennetinde o kadar sevap, ecir, mülk ve nimetler hazırlamıştır ki, ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne de kimsenin hatırına gelmiştir' denir.)
Resul-i Ekrem efendimiz devamla buyurdu ki:
(Allahü teâlâ o şehit hakkında buyurdu ki; 'Her kim onu razı ederse, beni razı eder. Her kim onu incitirse, beni incitir.' Allahü teâlâ, şehitlerin ruhlarını yeşil kuşların kursağına koymuştur. Cennete girip, yemişlerinden yerler. Şehide Cennet-ül firdevste yetmiş köşk verirler.)
Resulullah efendimiz daha sonra yemin edip, buyurdu ki:
(Kıyamet gününde, şehitler yerlerinden kalkıp, mahşer yerine gelirler ve süslü kürsîler üzerine otururlar. Her şehit evladından, ehlinden, akrabasından ve ahbabından çok kişiye şefaat edecektir.)
Hazret-i Ali; Server-i Enbiyâ bunu böyle buyurdular demiştir.”
.Organların kullanılmasına izin vermek
2021-06-13 02:00:00
Organlarını vakfetmek veya sadaka olarak vermek caiz değildir.
Sual: "Ben öldükten sonra, organlarımın, hastalara verilmesini istiyorum" demenin, dinen mahzuru var mıdır?
Cevap: “Ben öldükten sonra, kanımın ve organlarımın, hastalara, yaralılara verilmesini istiyorum” demek caiz değildir. Çünkü bu söz, organlarını vakfetmek veya sadaka olarak vermek, yahut vasiyet etmek olur. Bunların üçünün de sahih olabilmeleri için, mütekavvim mal ile yapılmaları lazımdır. Hür insan ve hiçbir parçası mal değildir. Harpte esir alınan kölenin, yalnız canlı olan bütün bedenine mal denilmiş ise de, organları ve ölüleri mal değildir.
“Ben öldükten sonra, kanımın, uzuvlarımın bir Müslümana verilmesine zaruret olursa, verilmesi için, izin veriyorum” demek caiz olur.
Sual: Vekil olan bir kimse, vekili olduğu kimsenin malını dilediği fiyata satabilir mi?
Cevap: Umumi vekil, sahibinin malını, dilediği fiyata satabilir. Fiyat söylenmiş ise, daha aşağı satamaz, satarsa, öder. Vekil, sahibinin malını, kendine satın alamaz, akrabasına da satamaz. Ancak, bunlar, umumi vekil ise veya değerinden yüksek satabilir. Umumi vekil, peşin de, veresiye de satabilir. Fakat, peşin sat veya şu malımı sat da borcumu ver denildi ise, veresiye satamaz.
Sual: Dinen zaruret ve haraç ne demektir?
Cevap: İnsanı bir şey yapmaya zorlayan semavi sebebe, yani insanın elinde olmayarak hasıl olan sebebe zaruret denir. İslamiyetin emir ve yasak etmesi, tedavi edilemeyen şiddetli ağrı, bir uzvun yahut hayatın telef olmak tehlikesi ve başka bir şey yapamamak mecburiyeti hep zarurettir. Bir farzın yapılmasına mâni veya haram işlemeye sebep olanı önlemenin meşakkatli, güç olmasına haraç denir.
Sual: Parmağı kopan bir kimse, bunun yerine madenden, plastikten yapılmış parmak takabilir mi?
Cevap: El, ayak, parmak, burun, diş, göz, kalb ve başka uzuvlar bozulunca, kopunca yerlerine maden, plastik koymak, diri ve ölü insandan organ nakletmenin caiz olduğu, Hindistan âlimlerinin yayınladığı El-muallim dergisinin 1406 nüshasında yazılıdır. Çünkü bir organı kurtarmak, hayatı kurtarmak gibi zaruridir. Diri insanın organını, etini yemek caiz değildir. Kanını nakletmek caizdir.
Sual: Günah olan şeyleri sevmek, beğenmek, imana zarar verir mi?
Cevap: Küfrü, haramları, mekruhları sevmek, beğenmek, imanı giderir.
.Yemeyi, içmeyi terk etmek
2021-06-12 02:00:00
Namazı ayakta kılacak ve oruç tutacak kadar gıda almak farzdır.
Sual: Yemeyi, içmeyi terk ederek açlıktan ve susuzluktan ölen bir kimse, bu yaptığından sorumlu olur mu?
Cevap: Yemeyip, içmeyip, açlıktan, susuzluktan ölen, günaha girer. Hâlbuki, ilaç almayıp ölen, günaha girmez. Namazı ayakta kılacak ve oruç tutacak kadar gıda almak farzdır. Doyuncaya kadar yiyip içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek haramdır. Yalnız sahurda ve misafiri utandırmamak için haram olmaz. Çeşitli meyve, tatlı yemek, içmek caiz ise de, vazgeçmek iyidir. Sofrada, lüzumundan fazla, çeşitli yemekler bulundurmak, ibadete kuvvetlenmek ve misafir için bulundurulursa, israf olmaz. Lüzumundan fazla ekmek bulundurmak da böyledir.
Sual: Haram yoldan gelen para ile sadaka vermenin, cami yaptırmanın, dinimizce hükmü nedir?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidîn ve Kâdî-zâde Ahmet Efendi, Birgivî Vasıyyetnâmesi şerhinde diyor ki:
“Bir kimse, elindeki kati, kesin haram olan maldan sadaka verse, sevap umsa, alan fakir, haramdan olduğunu bilerek, verene Allah razı olsun dese, veren de veya başka bir kimse de âmin dese, hepsi kâfir olur.” İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Haram olduğu bilinen belli mal ile cami ve başka hayır yaptırmak ve bunlara karşılık sevap beklemek de küfürdür, imanı giderir.”
Sual: Namaz kılan bir kimse, kıble istikametine doğru birkaç adım yürüse, namazı bozulur mu?
Cevap: Namazda kıbleye karşı bir saf, bir buçuk metre kadar yürüyünce, namaz bozulmaz. Kıbleye karşı değilse veya kıbleye karşı devamlı olarak daha çok yürürse, namaz bozulur. Bunun için, yürüyerek namaz kılmak caiz değildir.
Sual: Kaybolmuş, yeri unutulmuş olan paraların, malların zekâtı verilir mi?
Cevap: Kaybolmuş, denize düşmüş, gasbolunmuş, gömüldüğü yer unutulmuş mal ve inkâr olunan alacaklar, tam mülk olmadıkları için, zekâtta nisab hesabına katılmaz ve ele geçerlerse, önceki senelerin zekâtları verilmez.
Sual: Bir kimse, niyet etmeden, vereceği zekâttan daha çok, fakirlere para, mal verse, zekât borcu ödenmiş olur mu?
Cevap: Bir kimse, zekât niyeti ile, para veya malından kırkta bir ayırmadan veya verirken niyet etmeden, fakirlere milyonlarla lira dağıtsa, zekât vermiş olmaz. Çünkü, zekât malını ayırırken veya kendi vekiline veya fakire veya fakirin vekiline verirken niyet etmesi farzdır.
.Secdede nelere dikkat etmelidir
2021-06-10 02:00:00
“Secdede iken ayakların, en az birer parmağını yere koymak farzdır."
Sual: Namaz kılarken secdede nelere dikkat etmelidir ve neler üzerine secde yapılabilir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Secde yaparken, önce iki diz, sonra iki el, sonra burun ve sonra alın yere konur. Baş parmakları, kulakları hizasında olur. Şâfiî mezhebinde, eller omuz hizasına konur. Ayakların, en az birer parmağını yere koymak farzdır. Yerin sertçe olup, başın içine girmemesi lazımdır. Yere serili halı, hasır, buğday ve arpa böyledir. Yerde duran masa, kanepe, araba da, yer demektir. Hayvan üzeri ve hayvan üstünde bulunan semer ve benzerleri, yer sayılmaz. Salıncak ve ağaçlara, direklere bağlanarak havada gerilmiş duran bez, halı, hasır yer sayılmaz. Pirinç, darı, keten tohumu gibi kaygan şeyler üzerine secde sahih olmaz. Çuval içinde iseler sahih olur. Secde yeri, dizlerini koyduğu yerden yirmibeş santimetre yüksek olunca namaz sahih olur ise de, mekruhtur. Secdede dirsekler bedenden, karnı da uyluklardan açık tutulur. Ayak parmaklarının uçları kıbleye karşı tutulur. Rükuya eğilirken topuk kemiklerini birbirine yapıştırmak sünnet olduğu gibi, secdede de bitişik tutulur.”
Sual: Dinimiz az yemeli diyor diyerek, az yiyerek, çalışamayacak derecede kendini zayıflatmak, dinimizce uygun mudur?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Abdullah Mûsulî hazretleri, Muhtâr kitâbının şerhi olan İhtiyâr kitâbında diyor ki:
“Farzları yapamayacak kadar zayıflatan riyazet, yani az yimek caiz değildir. Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödeyecek kadar çalışıp kazanmak farzdır. Bu niyet ile çalışan kimse, borcunu ödeyemeden ölürse, azap çekmez. Hadîs-i şerîfte, (Her erkeğin çalışıp nafakasını kazanması farzdır) buyuruldu. Bundan fazlası için çalışmamak caizdir.”
Sual: Cenazeyi ne şekilde götürmeli, taşımaya tabutun ne tarafından başlamalıdır?
Cevap: Cenaze taşımakta önce ön tarafta, meyyitin sağ tarafı, sağ omuza alınıp, on adım taşınır. Sonra, arka sağ bacak tarafı sağ omuzda, on adım taşınır. Sonra meyyitin sol tarafına, yani arkadan bakıldığına göre, tabutun sağ tarafına geçip, sol omuzda, on adım önde, on adım arkada taşınır. Hepsi kırk adım eder. Hadis-i şerifte; (Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı affolur) buyuruldu.
.Müslüman ihtilalci mi olur?
2021-06-09 02:00:00
Fitne çıkarmak, Müslümanların ezilmelerine sebep olmak haramdır.
Sual: Seyyid Kutb'un, "Cihân Sulhu" kitabında: “Müslümanlar ihtilalci olur. Zulüm, haksızlık yapan hükûmete, devlete karşı ihtilal yapar” deniliyor. Bu söz doğru mudur?
Cevap: Bu söz, İslam âlimlerinin bildirdiklerine uymamaktadır. Müslümanlar ihtilal yapmaz, fitne ve fesat çıkarmaz. Zalim olan hükûmete de isyan etmek günahtır. Kanunlara, emirlere karşı gelmek, cihad olmaz, fitne çıkarmak olur. Seyyid Kutb, Mevdûdî ve bunlara aldananlar, Hac suresinin 39. ayetine yanlış mana verdikleri için, bu felakete düşmüşlerdir. Bu âyette meâlen;
(Müminlere saldıran zalimlerle cihad etmeye izin verildi) buyuruldu. Mekke'de kâfirler, Müslümanlara zulmedip, yaralayınca, öldürünce, bunlarla dövüşmek için, tekrar tekrar izin istediler. İzin verilmedi. Medine'ye hicret edilince, bu âyet gelerek, yeni kurulan İslam devletinin, Mekke'deki zalimlerle cihad yapmasına izin verildi. Bu ayet-i kerime, Müslümanların, zalim hükûmete isyan etmeleri için değil, insanların İslam dinini işitmelerine, Müslüman olmalarına mâni olan zalimler ile cihad yapması için, İslam devletine izin vermektedir. Siyer-i kebîrdeki hadis-i şeriflerde;
(Emîre isyan eden kimseye Cennet haramdır.)
(Adil ve zalim, her emîrin emri altında cihad ediniz!) buyuruldu. Kitaplarda yazılı olan cihad, başka memleketlerdeki kâfirlerle harb etmek demektir. Beyhekînin bildirdiği hadis-i şerifte;
(Bozuk bir işi düzeltemediğiniz zaman, sabrediniz! Allahü teâlâ onu düzeltir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, kanunlara karşı gelmeyi, ihtilal yapmayı değil, meşru yollardan nasihat verip sabretmeyi emir buyurmaktadır. Tirmizî ve Taberânîde bildirilen hadis-i şerifte;
(Cihadın en kıymetlisi, zalim sultan yanında, doğru yolu gösteren bir söz söylemektir) buyuruldu.
Âlimlerin gücü yettiği kadar emr-i ma'rûf yapması lazımdır. Fakat emr-i ma'rûf yaparken, fitne çıkmamasına çok dikkat etmelidir. Görülüyor ki, Müslümanlar ihtilal yapmaz. Fakat, zulme, haksızlığa da teslim olmaz. Meşru yollardan hakkını arar. Hükûmetin meşru emirlerine uymak, her Müslümana vaciptir. Hiç kimsenin haram olan emirleri yapılmaz. Fakat, buna isyan edilmez, fitne çıkarılmaz. Zalimlerle münakaşa etmemelidir. Zira fitne çıkarmak, Müslümanların ezilmelerine sebep olmak haramdır.
.Kişinin iyi veya kötü olacağı belli midir?
2021-06-08 02:00:00
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Hiç kimse Cennete, ibadeti sebebi ile girmez."
Sual: Bazı kimseler; “İnsanların iyi veya kötü olacakları ezelde takdir edildiği için ibadet yapmanın faydası olmaz, kendini boşuna yorma” diyorlar. Gerçekten böyle midir?
Cevap: Bu sözlerin, şeytanın hilelerinden olduğu Berika ve İslâm Ahlâkı kitaplarında anlatılırken deniyor ki:
Bu sözlere karşı, ben kulum, kulun vazifesi, sahibinin emrini yapmaktır, demelidir. Buna karşılık; "Emri yapmayınca, azap korkusu olursa, emri yapmak lazım olur. Ezelde said olan için bu korku yoktur" denirse, buna cevap olarak da, Rabbim her şeyi bilir ve dilediğini yapar. Dilediğine hayır, dilediğine şer verir. Kimsede, Ona sual sormak hakkı yoktur demelidir. İblis, İsa aleyhisselama görünerek;
-Ezelde Allahü teâlânın takdir ettikleri hasıl olur diyorsun, öyle mi? dedi.
-Evet, öyledir buyurdu.
-Öyle ise, kendini şu dağın tepesinden aşağı at. Eğer ezelde selametin takdir edilmiş ise, sana bir şey olmaz dedi. Cevabında;
-Ey melun! Allahü teâlâ kullarını imtihan eder. Kulun, sahibini imtihan etmeye hakkı yoktur, buyurdu.
Şeytanın bu hilesine karşı; “İbadet yapmak faydalıdır. Çünkü, ezelde said isem, sevapların artması, derecelerin yükselmesi için ibadetleri yapmak lazımdır. Şaki isem, ibadet yapmamak azabından kurtulmak için, ibadet yapacağım” demelidir. İbadet yapmanın bana hiçbir zararı da olmaz. Çünkü, Allahü teâlâ hakimdir. İbadet yapanlara azab etmesi, Onun hikmetine yakışmaz. İbadeti terk etmenin, ezelde said olana zararı olmasa bile, faydası yoktur. Böyle olunca, terk etmek nasıl tercih edilir? Aklı olan kimse, faydalı olanı yapar, faydasız olanı terk eder. Ezelde şaki isem, Rabbime itaat etmiş olarak Cehenneme girmeyi, asi olarak girmeye tercih ederim. Bundan başka, Allahü teâlâ, ibadet edenleri Cennete sokacağını, ibadet etmeyenlere Cehennemde azab yapacağını vadetmiştir. Allahü teâlâ vadinde sadıktır. Vadinden dönmez.
Allahü teâlâ her şeyi sebeple yaratmaktadır. Âdet-i ilâhiyyesi böyledir. Ancak mucize ve keramet olarak âdetini bozmaktadır. İbadetleri, Cennete girmek için sebep yaptığını bildiriyor. Yani, Cennet nimetlerini ibadetlere karşılık olarak yaratmıştır. Hadis-i şerifte; (Hiç kimse Cennete, ibadeti sebebi ile girmez) buyuruldu. Karşılık başkadır, sebep olmak başkadır.
.Günah işleyenlere mâni olmak
2021-06-07 02:00:00
Bid'ati yayanları ve dini öğrenmeye mâni olanları sevmek, günahtır.
Sual: Bir Müslümanın, açıkça günah işleyenleri görünce, gücü yetse de, yetmese de mâni olmaya çalışması veya onlara nasihat etmesi, dinimiz açısından mutlaka şart mıdır?
Cevap: Allahü teâlâya isyan edene Fasık, kötü kimse denir. Başkalarının isyan etmesine, fıskın, günahın yayılmasına sebep olana Facir denir. Haram işlediği bilinen fasık sevilmez. Bid'ati, yani bozuk inanışları yayanları ve dini öğrenmeye mâni olanları sevmek, günahtır. Hadis-i şerifte;
(Fasıkın fıskına mâni olmaya kudreti varken, kimse mâni olmazsa, Allahü teâlâ, bunların hepsine, dünyada ve ahırette azap yapar) buyuruldu. Ömer bin Abdül'azîz hazretleri buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, bir kimse günah işlediği için, başkalarına da azap yapmaz ise de, açıkça günah işliyenler görülüp de, görebilenler mâni olmadığı zaman, hepsine azap yapar.”
Allahü teâlâ, Yûşa Peygambere;
(Kavminden kırkbin salih kimseye ve altmış bin fasık kimseye azab yapacağım!) buyurunca;
-Yâ Rabbî! Fasıklar, azabı hak etmiştir, salihlere azap yapmanın sebebi nedir? diye arz edince;
(Benim gadab ettiklerime, onlar gadab etmedi. Birlikte yediler, içtiler) buyurdu.
Malına, canına, evladına ve Müslümanlara zarar geleceği, yani fitneye sebep olacağı zaman, bid'at sahiplerine ve zalimlere emr-i ma'rûf yapmak lazım olmaz. Açıkça günah işleyen fasıkları, yalnız kalb ile sevmemek kâfidir. Tatlı ve yumuşak sözlerle nasihat vermek lazım olur.
Sual: Cemaatle namaz kılarken, imam, cemaatin isteği ile, zamm-ı sure olarak daha uzun sureleri okuyabilir mi?
Cevap: Cemaat istese de, imamın, farz namazı kıldırırken kıraati, zamm-ı sureleri ve rüku, secde tesbihlerini sünnet olan miktardan fazla okuması tahrimen mekruhtur.
Sual: Bir ibadet, bir şartı bir mezhebe, başka bir şartı da başka bir mezhebe uyularak yapılırsa, böyle yapılan bir ibadet kabul olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidîn hazretleri, Redd-ül-muhtârda buyuruyor ki:
“Bir işin, bir ibadetin sahih olması için, dört mezhepten herhangi birine uygun olması lazımdır. Yani, o işin sahih olması için, bir mezhebde uyulması lazım olan şartların hepsine uygun olması lazımdır. Bir ibadeti yaparken, şartlarından biri bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibadet sahih olmaz.”
.Evde cemaatle namaz kılmak
2021-06-06 02:00:00
Evde cemaatle kılınca da, cemaat sevabına, yani yirmiyedi kat sevaba kavuşulur.
Sual: Bir Müslüman, beş vakit namaz için camiye gitmeyip, evinde, hanımı ve çocukları ile cemaat yapıp namazını kılsa, cemaat sevabı alamaz mı, muhakkak cevmaat sevabı için camiye mi gitmesi gerekir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Uyûn-ül-besâir’de deniyor ki:
“Özürlü olmadığı hâlde camiye gitmeyip, evinde ailesi ile cemaaat yapan kimse, camideki cemaatin sevabına kavuşamaz. Yani, camiye mahsus olan, fazla sevaba kavuşamaz. Yoksa, evde cemaatle kılınca da, cemaat sevabına, yani yirmiyedi kat sevaba kavuşur. Şunu da bildirelim ki, iki cemaat de, şartlara, sünnetlere uygun olduğu zaman böyledir. Evdeki cemaat daha uygun ise, evde kılmak lâzımdır.”
Sual: Bir baba veya anne, ellerindeki malı hediye ederken, çocukları arasında eşit olarak mı dağıtmalıdırlar?
Cevap: Bir kimsenin, salih olan kız ve erkek çocuklarına hediye verirken, müsavi, eşit miktarda vermesi efdaldir. Malının hepsini oğluna hediye etmesi caiz ise de günahtır. Hediye edilen böyle bir mal, çocuğun mülkü olur ise de, hediyeyi veren babaya günah olduğu Hindiyyede bildirilmiştir. Bir kimsenin, salih veya ilim tahsilinde olan çocuklarına daha çok mal vermesi caizdir. Bu çocuklar, salih olmakta eşit ise, hediye edilen malı müsavi, eşit olarak dağıtmalıdır. Çocukları fasık, günahkâr olanın, miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi efdaldir. Çünkü, günaha yardım etmemiş olur. Fasık çocuğa nafakadan fazla yardım yapmamalıdır.
Sual: Günah işleyen veya günah işleyecek kimseye, herkesin içinde, sert bir şekilde o günahtan vazgeçmesini söylemek, dinimizce uygun mudur?
Cevap: Haram, günah işleyecek kimseye gizlice nasihat edilir. Haram işlemekde olana, tatlılıkla orada söylenir. Herkese önce gizli, tenhada nasihat vermek, daha tesirli olur. Emr-i ma'rûf yapmanın üç şartı vardır:
Birincisi, Allahü teâlânın emrini ve yasağını bildirmeye niyet etmektir.
İkincisi, söylediğinin vesikasını, kaynağını bilmektir.
Üçüncüsü, hasıl olacak sıkıntılara sabretmektir. Yumuşak söylemek, sertlik yapmamak lazımdır. Sert söyleyen ve münakaşa eden fitne çıkmasına sebep olur.
Sual: Din bilgilerine inanmamak, din âlimlerini kötülemek imanı giderir mi?
Cevap: İslam bilgilerine inanmamak, bu bilgileri ve din âlimlerini aşağılamak, küfür olur
.Müslümanlar niçin zayıf, güçsüz
2021-06-05 02:00:00
İngilizler, Müslümanları içeriden yıkmak için, casuslarını Osmanlı topraklarına gönderiyorlardı...
Sual: Müslümanların zayıf ve güçsüz kalmasına, İslamiyetten uzaklaşıp, birbirlerine düşmeleri mi sebep olmuştur?
Cevap: İngilizler, İslamiyeti yok etmek ve Müslümanları içeriden yıkmak için yetiştirdikleri casuslarını, Müslüman kılığında Müslüman ve bilhassa Osmanlı devletinin içine gönderiyorlardı. Bunlardan birisi de Hempher’dır. Hempher, hatıratında, kendisi gibi Müslüman devletlere gönderilen casuslardan ancak dördünün Londra'ya dönebildiğini anlattıktan sonra diyor ki:
“Sekreter, ilk birkaç raporumdan sonra, dördümüzün raporlarının tetkik edilmesi için, bir toplantı yaptı. Arkadaşlarım, vazifeleriyle alakalı raporlarını teslim ettikten sonra, ben de raporumu verdim. Benimkinden bazı kısmlarını not ettiler. Nazır, sekreter ve toplantıya katılanların bir kısmı, çalışmalarımı takdir ettiler. Fakat, yine de üçüncü sıradaydım. Birinciliği arkadaşım George Belcoude, ikinciliği ise Henry Franse kazanmıştı.
Türkçe ve Arabi lisanları ile Kur'ân-ı kerim ve ahkam-ı islamiyyeyi çok iyi öğrenmiştim. Fakat, nazırlığa Osmanlı Devleti'nin zayıf noktalarını gösterecek bir rapor hazırlamayı başaramamıştım... İki saat süren toplantıdan sonra, sekreter bu başarısızlığımın sebebini sordu. Ben de;
-Asıl vazifem lisan ile Kur'ân ve İslamiyeti öğrenmekti. Bunun haricindeki işlere fazla vakit ayıramadım. Fakat, bu sefer sizi memun edeceğim dedim. Sekreter;
-Şüphesiz sen muvaffak oluyorsun. Fakat, birinci olmanı isterdim dedi ve şöyle devam etti:
-Ey Hempher, gelecek seferki vazifen ikidir:
1-Müslümanların zayıf noktaları ile, onların vücutlarına girip, mafsallarını ayırmamızı sağlayacak noktaları tespit etmektir. Zaten, düşmanı yenmenin yolu da budur.
2-Bu noktaları tespit edip, dediğimi yaptığın zaman yani Müslümanların arasını açıp, onları birbirine düşürebildiğin zaman en başarılı ajan olacak ve nazırlık madalyasını kazanmış olacaksın...”
Sual: Bir kimse, "Ben kaybolanları, çalınanları bilirim" dese, bu kimsenin imanına bir zarar gelir mi?
Cevap: Bir kimse; “Ben çalınanları ve kaybolanları bilirim” dese, bunu söyleyen ve buna inanan kâfir olur. Bana cin haber veriyor dese, yine kâfir olur. Peygamberler ve cinniler dahi gaybı bilmezler. Gaybı, ancak Allahü teâlâ bilir ve bir de Onun bildirdikleri bilir.
.Vakit girmeden kılınan namaz
2021-06-04 02:00:00
“Farz namazları vakti girmeden önce ve vakti çıktıktan sonra kılmak büyük günahtır..."
Sual: Takvimdeki namaz vakitlerinde yanlışlık olursa veya ezan erken okunursa, vakit girmediği için kılınan o namaz kabul olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Nüceym Zeyn-ül-Âbidîn hazretleri, "Kebâir ve Segâir" kitabında buyuruyor ki:
“Farz namazları vakti girmeden önce ve vakti çıktıktan sonra kılmak büyük günahtır. Büyük günah, ancak tövbe etmekle affolur. Küçük günahları affettirecek şeyler çoktur. Tövbe ederken, kılmadığı namazları kaza etmesi lazımdır. Kabul olan hac, büyük günahları temizler diyen âlimler, namazları kaza etmek lazım olmaz dememişlerdir. Namazı vaktinden sonraya özürsüz olarak geciktirmek günahı affolur demişlerdir. Ayrıca kaza etmek lazımdır. Kaza etmeye gücü varken kaza etmezse, ayrıca büyük bir günah daha işlemiş olur.”
Hanefi mezhebinde iftitah tekbirini vakit çıkmadan alan, Şafii ve Maliki mezhebinde bir rekati vakit çıkmadan kılan kimse, namazını vaktinde kılmış olur. Namazın hepsi vakit içinde tamam olmazsa, küçük günah olur.
Sual: Bazı kimseler, (Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifini beş vakit namazın sünnetlerini terk edenler için olduğunu söylüyorlar, gerçekten bu böyle midir?
Cevap: Şeyh-ul-islâm Ahmed bin Süleymân bin Kemâl Pâşa hazretleri "Şerh-i hadîs-i erba'în" kitâbında;
(Sünnetimi terk edene şefaatim haram oldu) hadis-i şerifini şöyle açıklamaktadır:
“Bu hadis-i şerifte sünnet demek, islamiyet yolu demektir. Çünkü, mümin kimse, büyük günah işlese de, şefaatten mahrum olmaz. Hadis-i şerifte; (Büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruldu. Resulullah efendimizin Hak teâlâdan getirdiği dine tabi olmak lazımdır. Bunu terk eden, şefaate kavuşamaz.” Şir'at-ül-islâm kitabında deniyor ki:
“Bu hadis-i şerifteki sünnet, yapması vacip olan şeyler demektir. Bu da, Eshâb-ı kiramın, Tâbiîn ve Tebei tâbiînin imanı ve ibadetleridir. Bu sünnete yapışanlara, Ehl-i sünnet denir. O hâlde, hadis-i şerifin manası, inanılacak şeylerde, yapılacak ve sakınılacak işlerde Ehl-i sünnetten ayrılanlar, şefaate kavuşamayacaklardır demektir.”
Sual: Cemaatle namaz kılarken, imam ikinci rekatte oturmazsa, cemaat ne yapar?
Cevap: Dört rekatli farz namazın, ikinci rekatinde, imam oturmazsa, cemaat de oturmaz. Namazın sonunde secde-i sehv yapılır.
.İnsanlara, kaba davranmak
2021-06-03 02:00:00
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Bir erkek, zevcesini döverse, kıyamette ben onun davacısı olurum."
Sual: Bir kimsenin insanlara, hanımına, kocasına, çocuklarına hitap ederken, "lan, adi, mal, şerefsiz, sapık..." gibi kelimeler kullanması, dinen uygun olur mu?
Cevap: Eshab-ı kiramdan Ebû Sa'îd-i Hudrî hazretleri, Peygamber efendimizin güzel hâllerini anlatırken;
“Resullah efendimiz heybetli yani saygı ve korku hasıl ederdi. Fakat, kaba değil, nazik idi. Herkese acır, kimseden bir şey beklemezdi. Saadet, huzur isteyen, Onun gibi olmalıdır” buyurmaktadır.
Resulullah efendimizin en büyük düşmanı olan ve mübarek vücuduna ve nazik ruhuna eziyet ve işkenceler yapan Ebu Cehil'e lanet ettikleri, sövdükleri görülmemiştir.
Kadınların kalbleri ince, nazik ve hislerine tabidirler. Hadis-i şerifte; (Bir erkek, zevcesini döverse, kıyamette ben onun davacısı olurum) buyuruldu.
Dünya işlerindeki kusuru için, dövmek şöyle dursun, acı, sert bile söylememelidir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri;
“Hiçbir bî edeb yani edepsiz, Allahü teâlânın rızasına kavuşamamıştır” buyurmaktadır.
Haram işleyeni görünce, gadaba gelmek, din gayretinden ileri gelir. Fakat, kızınca aklın ve İslamiyetin dışına taşmamak lazımdır. Ona, kâfir, münafık, deyyus ve diğer fuhuş, çirkin şeyler söylemek, haram olur. Söyleyenin ta'zir edilmesi, cezalandırılması lazım olur. Haram işleyeni görenin, buna cahil veya ahmak demesine izin verilmiş ise de, yumuşak, tatlı söyleyerek nasihat vermek, iyi olur. Hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ, her zaman yumuşak söylemeyi sever) buyuruldu.
Seâdet-i Ebediyye'de Ta’zîr bahsinde buyuruluyor ki:
“Müslümana, ey kâfir, ey habis, ey sapık, ey facir diyen ta'zîr olunur. Ey münafık, Yahudi, Nasrani, kahpenin oğlu diyen ta'zîr olunur. Namussuzun oğlu, facirenin oğlu, kâfirin oğlu, fasıkın oğlu, hırsızların yuvası, zanilerin başı, haramzâde diyen ta'zîr olunur.
Ta'zîrin çoğunda, Allahü teâlânın hakkı ve kul hakkı birlikte vardır. Fakat kul hakkı daha çoktur. Ta'zîr, incitilen kimsenin affetmesi ile sakıt olur. Kul hakkını hâkim affedemez. Bir kimse, birine çeşitli kelimelerle veya birkaç kişiye bir kelime ile sövse, her biri için ayrı ayrı ta'zîr olunur. Çünkü kulların hakları birbirleri yerine geçmez.
Ta'zîr, haram işleyene ve sözü ile, hareketi ile, işareti ile, Müslümana haksız olarak eziyet verene yapılır.”
.İslam nimetinin elden çıkmasının sebebi
2021-06-02 02:00:00
"Müslümanlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar!"
Sual: İslam dinini bozmak, yok etmek için çalışanlar, hep aynı kılıkta, aynı taktikle mi İslamiyete saldırmaktadırlar?
Cevap: İslam nimetlerinin elden çıkmasına sebep olanlar iki kısımdır:
Birincileri, küfürlerini, düşmanlıklarını açıklayan kâfirler olup, bunlar bütün silahlı kuvvetleri ile, bütün propaganda vasıtaları ve siyasi oyunları ile, İslamiyeti yıkmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmaya çalışıyor.
İkinci kısım ise, kendilerine Müslüman ismini ve süsünü verip, din adamı tanıttırıp, Müslümanlığı, kendi akılları ile, keyiflerine ve şehvetlerine uygun bir şekle çevirmeye uğraşıyor, Müslümanlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Hile ve yalanları ile, sözlerini ispat etmeye, yaldızlı yazılar ile, Müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. Müslümanların çoğu bu düşmanları, bazı sözlerinden ve İslamiyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idare edildikleri için, birçok sözleri maalesef revaç bulup, Müslümanlar arasında yerleşiyor.
Sual: Dinimizde, inanana, inanmayana, emir ve yasaklara ne denir ve bunların tanımı, tarifi nasıldır?
Cevap: Resulullah efendimizin söylediklerinin, bildirdiklerinin hepsini beğenip kalbin kabul etmesine, yani inanmasına iman denir. Böylece inanan insanlara, mümin denir. Onun sözlerinden birine bile inanmamaya veya iyi ve doğru olduğunda şüphe etmeye küfür denir. Böyle inanmayan kimselere kâfir denir. Allahü teâlânın, Kur’ân-ı kerimde, yapılmasını açıkça emrettiği şeylere, yani bu emirlere farz denir. Yapmayınız diye açıkça men ve yasak ettiği şeylere haram denir. Allahü teâlânın, açıkça bildirmeyip, yalnız Peygamber efendimizin yapılmasını övdüğü, yahut devam üzere yaptığı, yapılırken görüp de mâni olmadığı şeylere sünnet denir. Sünneti beğenmemek küfürdür. Beğenip de yapmamak suç değildir. Onun beğenmediği ve ibadetin sevabını gideren şeylere mekruh denir. Yapılması emir olunmayan ve yasak da edilmeyen şeylere mubah denir. Bu emir ve yasakların hepsine Ahkâm-ı ilâhiyye veya Ef'âl-i mükellefîn ve Ahkâm-ı islamiyye denir.
Sual: Herhangi birisinin suyunu çalan bir kimse, bu su ile abdest alabilir mi?
Cevap: Gasbedilen, çalınan su ile alınan abdest sahih ise de, haramdır.
..Allahü teâlânın taksimine razı olmak
2021-06-01 02:00:00
Rıza demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye razı olmak demektir.
Sual: Allahü tealadan razı olmak, bela ve nimet olarak gelen her şeyden razı olmak, itiraz etmemek mi demektir?
Cevap: Rıza demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye razı olmak demektir. Allahü teâlâdan bir felaket gelse, ona da rıza gösterir. Kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Fakat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Böyle insanlarda, Peygamberlere mahsus sabır ve tahammül var demektir. Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve bu rızayı gösterebilir. Gıbta edilecek bir meziyettir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Her gün insanın karşılaştığı her şey, Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile var olmaktadır. Bunun için, iradelerimizi Onun iradesine uydurmalıyız! Karşılaştığımız her şeyi, aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur. Kul isek, böyle olmalıyız! Böyle olmamak, kulluğu kabul etmemek ve sahibine karşı gelmek olur. Allahü teâlâ, Hadis-i kudside buyuruyor ki: (Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)”
Sual: Gayr-i müslimlerin âdetlerini veya onların ibadet olarak yaptığı şeyleri yapmanın dinen bir mahzuru olur mu?
Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur. Uyûn-ül besâirde deniyor ki:
“İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim, saygı bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, Yahudîlerin ve Hıristiyanların bağladıkları zünnâr denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz.” Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur, daha fazlası küfür olur.
Sual: Namaz kılarken, ah, of diye sesli olarak inlemek namazı bozar mı?
Cevap: Ah, of gibi inlemek, uf diye sıkıntıyı bildirmek, namazı bozar
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1060 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|

|
|
Ziyarette dikkat edilecek hususlar
2021-05-31 02:00:00
"Salih bir kimse yemek ikram ederse, yavaş ve adâbı ile ye!.."
Sual: Bir arkadaşı veya bir tanıdığı ziyarete gidildiğinde, nelere dikkat etmeli, nasıl hareket etmeli ve gelen misafiri nasıl karşılamalıdır?
Cevap: Bu konuda Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel Veled kitabında buyuruyor ki:
“Din kardeşini ziyarete gideceğin zaman, onun müsait, uygun bir zamanını öğren, kendisinden bir söz al ve o zamanda ziyarete git, geç kalma! Evine gireceğin zaman, kapı açık olsa bile, ondan izin iste ve izin verdikten sonra içeriye gir, içeri girince, sağa sola bakma. İçeride haram işleniyorsa, bir bahane ile oradan ayrıl! Salih bir kimse yemek ikram ederse, yavaş ve adâbı ile ye! Fazla konuşma, dostunda fazla eğlenme, giderken, tevazu ve selam ile ayrıl!
Tanıdığın bir Müslüman, sana gelince, elinden geldiği kadar iyi ve tatlı karşıla, yemek ikram eyle! Kapıya çık, kendisini karşıla! Selam verince, selamını al ve kendisine güzelce iltifatta bulunup: Efendim safa geldiniz, hoş geldiniz, diyerek odanın baş tarafına oturmasını teklif eyle! Sen aşağı tarafta otur! Dinden, ibadetten, haramların zararlarından ve evliyânın hayatlarından anlat! Bir şeyler öğret! Yemek yerken onu utandırmamak için, sen de ye! Giderken, onu uğurla ve dua eyle!
Evine gelip geçici salih bir misafir gelirse, onun hizmetini iyice yap! Hemen yemeğini ver, belki acıkmıştır. Yanında fazla oturma, belki yorgundur. Yatmadan önce, kıbleyi, helayı, seccadeyi ona göster, abdest havlusunu ve diğer ihtiyaçlarını temin eyle! Sabah olunca, sabah namazına kaldır ve cemaat hâlinde beraber kılınız! Erkence yemeğini hazırla, gideceği yol belki uzundur.”
Sual: Bir kimse, kendisine bir tek hadis-i şerifi rehber edip ona göre amel edebilir mi?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Şiblî hazretleri buyuruyor ki:
“Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadis-i şerif öğrendim. Bütün bu hadislerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum, çünkü kurtuluşu ve saadet-i ebediyyeye kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasihatleri hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadis-i şerifte, Peygamber efendimiz bir Sahabiye buyuruyor ki:
(Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!)”
.İnsanların geçimlerine yardımcı olmak
2021-05-30 02:00:00
Allahü teâlânın, bir kuluna, faydalı işler yapmayı nasip etmesi büyük nimettir!
Sual: İnsanların terbiyesi ile meşgul olmak, nafakalarını temin etmekte yardımcı olmak da, sevap mıdır?
Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Allahü teâlânın, bir kuluna, faydalı, güzel işler yapmayı, çok kimsenin ihtiyaçlarını sağlamasını nasip etmesi, çok kimsenin ona sığınması, bu kul için pek büyük bir nimettir! Allahü teâlâ, kullarına ıyâlim demiş, çok merhametli olduğu için, herkesin rızkını, nafakasını kendi üzerine almıştır. Allahü teâlâ, bu ıyâlinden, kullarından birkaçının rızıkları, nafakaları için ve bunların yetişmeleri, rahat yaşamaları için bir kulunu görevlendirirse, bu kuluna büyük ihsan etmiş olur. Bu büyük nimete kavuşup da, bunun için şükretmesini bilen kimse, çok talihli, pek bahtiyardır. Bunun kıymetini bilip, şükretmek, kendi sahibinin, Rabbinin ıyâline, kullarına hizmet etmeyi saadet ve şeref bilmek ve Rabbinin kullarını yetiştirmekle öğünmek, akıl icabıdır.”
Sual: Bir kimse, başka birinin bahçesindeki elmaları toplayıp fakirlere dağıtın diye emir verse, bu emre uyanlar, dağıttıkları elmaların bedelini öderler mi?
Cevap: Herkes, ancak kendi mülkü için emir verebilir. Başkasının malını denize at diye birisi emir verse, bu emre uyup o mal denize atılmaz, atan öder. Vekiline, borcumu, kendi malından öde dese, vekil kabul etse bile, ödemeye mecbur olmaz. Fakat, vekilde alacağı veya emanet parası varsa, o vekil, emri yapmaya, ödemeye mecburdur. Malımı satıp öde dese, bu emri, yalnız ücretli vekil yapmaya mecbur olur.
Sual: Başkasını kendisine tercih etmek güzel huylardandır deniyor. Bu tercih, ibadetler dâhil, her konuda geçerli midir?
Cevap: Bu konuda Eşbâhda deniyor ki:
“Başkasını kendine tercih etmek, isârdır ve güzel huylardandır. İsâr, muhtaç olduğu bir şeyi almayıp, muhtaç olan din kardeşine bırakmak, vermektir. İnsana lazım olan şeylerde isâr yapılır, ibadetlerde isâr yapılmaz. Mesela, taharetlenecek kadar suyu, setr-i avret edecek kadar örtüsü olan bir kimse, bunları kendisi kullanır. Bunları muhtaç olana vermez. Cemaatle namaz kılarken, birinci safdaki yerini başkasına vermez. Namaz vakti gelince abdestsiz kimsenin abdest suyunu başkasına îsâr etmesi, vermesi caiz değildir.”
.Namaz kılarken düşünmek
2021-05-29 02:00:00
Namazda düşünmek, bir farzı veya vacibi geciktirince, secde-i sehiv lazım olur.
Sual: Bir kimse, namazı kaç rekat kıldığında tereddüt ederek, biraz düşünse, secde-i sehiv yapması gerekir mi?
Cevap: Namaz kılan bir kimsenin, kaç rekat kıldığını şaşırıp, namaz içinde düşünmesi, sonraki rüknün veya vacibin, bir rükün zamanı kadar gecikmesine sebep olursa, bu arada, âyet ve tesbih okusa bile, secde-i sehiv yapması lazım olur. Namazın içindeki farzlara rükün denir. Bir âyet okumak, rüku ve iki secde, son rekatte oturmak, birer rükündür. Namazda düşünmek, bir farzı veya vacibi geciktirince, secde-i sehiv lazım oluyor. Mesela, son rekatte oturunca düşünürse, selam vermesi gecikirse, secde-i sehiv lazım olur. Fazla okuduğu salevat ve dua, sünnet olarak değil, düşünce, dalgınlık sebebi ile olduğu vakit, vacibin gecikmesi suç oluyor. Başka bir namazı kılıp kılmadığını veya dünya işlerinden herhangi birini düşünürse, bir rüknün gecikmesine sebep olsa bile, secde-i sehiv lazım olmaz.
Sual: Namaz kıldıktan sonra, kaç rekat kıldığında şüphe eden bir kimse, bu namazı tekrar mı kılar?
Cevap: Bir kimse, namazını bitirdikten sonra, kaç rekat kıldığında şüphe ederse, buna vesvese denir. Buna ehemmiyet vermez. Ancak namazdan sonra, bir adil Müslüman, yanlış kıldın derse, tekrar kılması iyi olur. İki adil kimse söylerse, tekrar kılması vacib olur. Adil olmazsa, sözünü dinlemez.
Sual: Cemaatle namaz kılındıktan sonra, cemaatten bazıları, namazı eksik kıldık derlerse, ne yapılır?
Cevap: İmam doğru, cemaat ise, yanlış kıldık derse, imam kendine güveniyorsa veya bir şahidi olursa, tekrar kılınmaz.
Sual: Secde-i sehiv için iki tarafa selam vermek gerekir mi?
Cevap: Secde-i sehiv yapmak için, bir tarafa selam verdikten sonra, iki secde yapıp oturulur ve namaz tamamlar. İki tarafa selam verdikten sonra veya hiç selam vermeden de, secde-i sehiv yapmak caizdir.
Sual: Dinin hükümlerinden birisi hakkında vacip veya bidat olduğunda tereddüt eden kimse, bu hükmü yapar mı yoksa terk mi eder?
Cevap: Bir şeyin vacip veya bidat olmasında şüphe edilse, bu şeyi yapmak iyi olur. Bidat ile sünnet arasında şüphe olsa, o şeyi yapmamak lazım olur.
Sual: Abdestsiz olduğunu bilerek namaz kılanın imanı gider mi?
Cevap: Abdestsiz olduğunu bilerek namaz kılmak, sünnet olan bir işi beğenmemek küfür olur.
.Beş vakit namazın kılınma zamanları
2021-05-28 02:00:00
Evinde yalnız kılan, her namazı vakti girer girmez kılmalıdır.
Sual: Beş vakit namazı, yalnız veya cemaatle kılarken, hemen ilk vakitlerinde mi veya biraz geciktirerek mi kılmalıdır?
Cevap: Sabah namazını her mevsimde İsfâr etmek, yani ortalık aydınlanınca kılmak müstehaptır. Cemaat ile öğle namazını, yazın sıcakta geç, kış günleri ise, erken kılmak müstehaptır. Akşam namazını her zaman erken kılmak müstehaptır. Yatsıyı, şerî gecenin yani gurûbdan fecre kadar olan zamanın üçte biri oluncaya kadar geç kılmak müstehaptır. Gecenin yarısından sonraya bırakmak tahrimen mekruhtur. Bu geciktirmeler, hep cemaat ile kılanlar içindir. Evinde yalnız kılan, her namazı vakti girer girmez kılmalıdır. Künûz-üd-dekâıkda yazılı ve Hâkim'in ve Tirmüzî'nin bildirdikleri hadis-i şerifte; (İbadetlerin en kıymetlisi, evvel vaktinde kılınan namazdır) buyuruldu. Müslim'deki hadis-i şerifte; (Bir zaman gelecek, amirler, imamlar, namazı öldürecekler, vaktinden sonraya bırakacaklardır. Sen, namazını vaktinde kıl! Senden sonra, cemaat olurlarsa, onlarla da, tekrar kıl! İkinci kıldığın nafile olur) buyuruldu.
İkindiyi ve yatsıyı, İmâm-ı a'zamın kavline göre kılmak ihtiyatlı olur. Uyanamayan, vitir namazını yatsıdan hemen sonra kılmalıdır. Yatsıdan evvel kılarsa, sonra tekrar kılar. Uyanabilen ise, gecenin sonunda kılmalıdır.
Sual: Sabah namazının farzını kılarken, selam vermeden önce güneş doğarsa, bu namazı yeniden kaza mı etmek gerekir?
Cevap: Sabah namazının farzını kılarken, güneş doğmaya başlarsa, bu namaz sahih olmaz. İkindinin farzını kılarken güneş batarsa, bu namaz sahih olur. Bir kimse, akşam namazını kıldıktan sonra, tayyare ile, uçakla batıya gidince, güneşi tekrar görse, güneş batınca akşamı tekrar kılar.
Sual: Namazda okunan surelerde, bir kelime unutulup atlanır, okunmazsa, namaz bozulur mu?
Cevap: Namazda sureleri okurken, bir kelime unutulunca, mana değişmezse, namaz bozulmaz. Mesela “ve cezâü seyyietin seyyietün mislühâ” derken, seyyietün denmezse, namaz bozulmaz. Eğer mana değişirse, namaz bozulur. Mesel “lâ yü'minûn” derken, lâ denmezse namaz bozulur çünkü mana değişmektedir.
Sual: Abdest alırken başın tamamını mesh etmek şart mıdır?
Cevap: Hanefi mezhebinde, başın her tarafını, bir kerre mesh etmek sünnettir. Maliki mezhebinde ise farzdır.
.Namaz, vakti girdikten sonra kılınır
2021-05-27 02:00:00
Namazın sahih olması için, vakti girdikten sonra kılınması şarttır.
Sual: Namazı vaktinde kılabilmek için, vaktin girip girmediği hususunda nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde, Şafii El-envârda, Maliki El-mukaddemet-ül-izziyye şerhinde ve Mîzân-ül-kübrâda deniyor ki:
“Namazın sahih olması için, vakti girdikten sonra kılınması ve vaktinde kılındığını bilmek şarttır. Vaktin girdiğinde şüpheli olarak kılıp, sonra vaktinde kılmış olduğunu anlarsa, bu namazı sahih olmaz. Vaktin bilinmesi, vakitleri bilen adil bir Müslümanın okuduğu ezanı işitmekle olur. Ezanı okuyan adil değil ise, veya adil Müslümanın hazırladığı takvim yoksa, kendisi vaktin girdiğini araştırıp, kuvvetli zan edince kılmalıdır. Fasıkın veya adil olduğu bilinmeyen kimsenin, kıbleyi göstermesi, temiz, necis, helal, haram gibi dinden olan şeylere şehadet etmesi, söylemesi de, ezan gibi olup, ona değil, kendi araştırıp anladığına uyması lazımdır.”
Sual: Farz namazların dahi kılınmasının mekruh olduğu vakitler olduğu gibi, yalnız nafile kılmanın mekruh olduğu zaman dilimi var mıdır?
Cevap: Yalnız nafile namaz kılmanın mekruh olduğu iki vakit vardır. Sabah tan yeri ağardıktan, güneş doğuncaya kadar, sabah namazının sünnetinden başka nafile namaz kılınmaz. İkindiyi kıldıktan sonra, akşam namazından önce nafile namaz kılmak mekruhtur. Cuma günü imam minbere çıkınca ve müezzin ikamet okurken, diğer namazlarda imam namazda iken nafileye, yani sünnete başlamak mekruhtur. Yalnız sabah namazının sünnetine başlamak mekruh değildir. Bunu da saftan uzak veya direk arkasında kılmalıdır. Cuma günü imam, hutbe için minbere çıkmadan önce başlanan sünneti temamlamalı denildi.
Sual: Ezan ne demektir ve başka dillerde de okunabilir mi?
Cevap: Ezan, herkese bildirmek demektir. Belli olan Arapça kelimeleri sırası ile okumaktır. Tercümesini okumak, ezan olmaz. Manası anlaşılsa da, Farisi ve başka dillerle de okunmaz.
Sual: Maliki ve Şafii mezheplerinde, sabah namazının dışındaki namazlar yalnız yolculukta mı birleştirilerek kılınabilir?
Cevap: Maliki ve Şafii mezheplerinde, seferde, yolculukta, hastalıkta ve ihtiyarlıkta, yaşlılıkta öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazları cem edilebilir, birleştirilerek kılınabilir. Yani, ikisinden birisi, diğerinin vaktinde kılınabilir.
.Muhtaç olanın sadaka vermesi
2021-05-26 02:00:00
Bakması vacib olan kimsesi muhtaç iken, bunun sadaka vermesi günahtır.
Sual: Bir kimsenin, bakmakla sorumlu oldukları muhtaç iken, başka muhtaçlara yardım etmesi uygun olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Kendisine ve bakması vacib olanlara lazım olandan fazla malı bulunan kimsenin sadaka vermesi müstehabdır. Bakması vacib olan kimsesi muhtaç iken, bunun sadaka vermesi günahtır. Sıkıntıya sabredemeyecek kimsenin, kendi muhtaç olduğu malı, parayı sadaka vermesi caiz değildir, tahrimen mekruhtur. Sadaka veren kimsenin, sadaka sevabını, Resulullah efendimize ve bütün müminîn ve müminâta göndermeye niyet etmesi iyi olur. Çünkü, kendi sevabı azalmaz ve hepsine de ayrı ayrı, hep o kadar sevap verilir.”
Sual: Senetli, isbatlı alacaklar, fakir veya iflas eden kimselerde de olsa, bunlar zekât hesabına katılır mı, zekâtı verilir mi?
Cevap: Senetli veya iki şahitli olan veya itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa, nisaba, zekât hesabına katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir.
Sual: Bir kimse, namazda okuduğu sure veya duada, bu surelerdeki herhangi bir kelimeyi tekrarlayarak okursa namazına bir zarar gelir mi?
Cevap: Namazda okunan sure ve dualarda, kelimeyi tekrarlayınca mana değişirse, namaz bozulur. Rabbi Rabbil'âlemîn, mâliki mâliki yevmiddîn deyince bozulur. Fakat, mananın değiştiğini bilmezse veya ağzından kaçarsa yahut harfi doğru okumak için tekrar ederse, namaz bozulmaz.
Sual: Evvabin namazı diye bir namaz var mıdır?
Cevap: Akşam namazının farzından sonra, nafile olarak kılınan altı rekat namaza, Evvâbîn namazı denir.
Sual: Namaz kılması mekruh olan vakitlerde, cenaze namazı da kılınmaz mı?
Cevap: Güneş batarken, yalnız o günün ikindi namazının farzı kılınır. İmâm-ı Ebû Yusuf hazretlerine göre, cuma günü güneş tepede iken, nafile namaz kılmak mekruh olmaz. Bu kavil zayıftır. Namaz kılması mekruh olan üç vakitte önceden hazırlanmış cenazenin namazı, secde-i tilâvet ve secde-i sehiv de caiz değildir. Hazırlanması bu vakitlerde biten cenazenin namazını, bu vakitlerde kılmak caiz olur.
Sual: Ezanı, minare gibi yüksek bir yere çıkarak okumanın dinimizdeki hükmü nedir?
Cevap: Ezanı yüksek yerde okumak sünnettir. Okuyanın sesini yükseltmesi lazımdır. Fakat, çok bağırmak için, kendini zorlamamalıdır.
.Ölümden önceki her şey dünyadır
2021-05-23 02:00:00
Dünya, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyalıklar, zararlıdır...
Sual: İnsan, çeşitli şeylere muntaçtır, bunları elde etmek için çalışmaktadır ve bunu da herkes bilmekte, yapmaktadır. Din kitaplarında da dünyalık olanlar kötülenmiştir. O zaman insan, muhtaç olduğu şeylerden vaz mı geçmelidir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Ma'rifetnâme kitabında deniyor ki:
“Ölümden önce olan her şeye dünya denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyadan sayılmaz, âhiretten sayılırlar. Çünkü dünya, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyalıklar, zararlıdır. Haramlar, günahlar ve mubahların fazlası böyledir. Dünyada olanlar İslamiyete uygun kullanılırsa, âhirete faydalı olurlar. Hem dünya lezzetine, hem de âhiret nimetlerine kavuşulur. Mal iyi de değildir, kötü de değildir. İyilik, kötülük, onu kullanandadır. O hâlde, kötü olan dünya, Allahü teâlânın razı olmadığı, âhireti yıkıcı yerlerde kullanılan şeyler demektir. Kendini ve Rabbini unutup, lezzetlerine, şehvetlerine düşkün olanlar, yolda hayvanının süsü ile, palanı ile, otu ile uğraşıp, arkadaşlarından geri kalan yolcuya benzer. Çölde yalnız kalıp, helak olur. İnsan da, ne için yaratılmış olduğunu unutup, dünya zinetlerine aldanır, âhiret hazırlığı yapmazsa, ebedî felakete sürüklenir. Dünya sevgisi âhirete hazırlanmaya mâni olur. Çünkü, kalb onu düşünmekle, Allahı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibadet yapamaz olur. Dünya ile âhiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse, ibadetini yapmaz ve geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyaya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur. Bunu kimse sevmez.”
Sual: Din adamının kendi görüşlerini din diye anlatması, yanlış fetvalar vermesi mümkün müdür?
Cevap: Tenbîh’te ve Muhtasar-ı tezkire’de yazılı hadis-i şeriflerde;
(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.)
(İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar) buyuruluyor.
Bu hadis-i şerifler, ahir zamanda, cahil, fasık ve sapık din adamlarının çoğalacaklarını, Müslümanları aldatacaklarını haber vermektedir.
Sual: Bir yerinden devamlı kan gelen kimsenin abdesti, vakit içinde kanaması devam etse, abdesti bozulur mu?
Cevap: Özür sahiplerinin, devam eden özürleri, abdestlerini bozmaz. Fakat, başka bir abdest bozan sebep ile bozulur. Vakit çıkınca, özür sebebi ile de bozulmuş olur.
.İnsanlardan yiyecek, giyecek istemek
2021-05-18 02:00:00
Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin para istemesi, dilenmesi haramdır.
Sual: Aç, susuz olan bir kimse, başkalarından yiyecek, içecek ve başka temel ihtiyaçlarını isteyebilir mi?
Cevap: Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin ve hiç yiyeceği yok ise de, sağlam, çalışacak, ticaret edecek hâlde olan kimsenin, yiyecek, içecek veya bunları almak için para istemesi, dilenmesi haramdır. Bunun varlığını bilerek, istediğini vermek de haramdır. İstemeden verilmesi ve verileni alması caizdir. Bu kimsenin yiyecek, içecekten başka ihtiyaçlarını mesela, elbise, ev eşyası, kira paraları istemesi caiz olur. Aç veya hasta olanın, oturacak evi olsa da, yiyecek istemesi caizdir. Bir günlük yiyeceği olan, olmasa da, çalışabilecek hâlde olan kimse, ilim öğrenmekle veya öğretmekle meşgul ise, yiyecek istemesi, yine caiz olur. Parasını harama sarf edene ve israf edene sadaka verilmez.
Sual: Bir fakire, onu dinen zengin edecek miktarda zekât vermek uygun olur mu?
Cevap: Fakirin, hiç olmazsa, bir günlük ihtiyacını karşılayacak kadar vermek müstehaptır. Borcu olmayan ve çoluk çocuğu bulunmayan fakire, nisap miktarı veya malını nisap miktarına tamamlayacak kadar zekât vermek mekruhtur. Çoluk çocuğu olan fakire, bunların her birine bölünce, nisap miktarı düşmeyecek kadar, çok zekât vermek caizdir. Zekâtı, fakir olan kardeşe ve hala, amca, dayı ve teyze gibi yakın akrabaya vermek daha sevaptır. Yakınları muhtaç iken, başkalarına verirse, sevabı olmaz.
Sual: Bir kimsenin, zekâtını, bulunduğu yerdeki fakirlere vermeyip de, başka şehir veya yerdeki fakirlere göndermesinin, vermesinin dinen mahzuru olur mu?
Cevap: Zekâtı başka şehre göndermek mekruh ise de, akrabaya vermek için veya kendi şehrinde fakir Müslüman bulamazsa, başka şehre göndermek caizdir. Zekâtı, borcu olana vermek, fakire vermekten daha iyi olduğu Bezzâziyye fetvasında yazılıdır. Malını israf edene, haramda kullanana zekât vermenin layık olmadığı Dürr-i Yektâda yazılıdır.
Sual: Zengin olup alacaklarını alamayan ve sıkıntıya düşen bir kimse, zekât alabilir mi?
Cevap: Alacaklarını ve malını eline geçiremeyen, elindeki bononun ödeme zamanı gelmeyen zengin kimse, faizsiz ödünç veren kimse bulamazsa, ihtiyacı kadar, zekât alabilir. Malı eline geçtiği zaman, almış olduğu zekâtı da, fakirlere dağıtmaz.
.Her davete gidilir mi?
2021-05-17 02:00:00
Şir'at-ül-islâm kitabında deniyor ki: “Riya, gösteriş için yapılan davete gidilmez.”
Sual: Davet edilen yere gitmenin lazım olduğu söyleniyor, anlatılıyor ve yazılıyor. Peki her davet olunan yere gidilir mi?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbat kitabında buyuruyor ki:
“Müslümanların haklarını gözetmek lazımdır. Hadis-i şerifte; (Müslümanın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selamına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenazesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene, yerhamükellah diyerek cevap vermek) buyuruldu. Fakat, çağırılan yere gitmek için, şartlar vardır. İhyâ kitabında diyor ki; “Yemek şüpheli ise, sofrada ipek kumaş, altın, gümüş varsa, tavanda ve duvarlarda canlı resimleri varsa, çalgı çalınıyorsa, oyun oynanıyorsa, böyle olan yere gidilmez. Zalimin, bidat sahibinin ve kötü kimselerin, övünmek için çok para harcamış olanın davetine de gidilmez.” Şir'at-ül-islâm kitabında; “Riya, gösteriş için yapılan davete gidilmez” deniyor. Muhît kitâbında da; “Oyun oynanan, çalgı çalınan, Müslümanlar çekiştirilen, içki içilen davete gidilmez” denmektedir. Metâlib-ül-mü'minîn kitabında da böyle yazılıdır. Böyle mâniler bulunmayan davete gitmek lazımdır.” İbni Âbidînde de deniyor ki: “Haram olan şeyler, odada ise gidilir. Sofrada ise gidilmez. Bilmeyerek gidildiyse, kalbi ile beğenmeyerek oturulur veya bir bahane ile geri dönülür. Çünkü haram işlememek için, sünnet terk edilir. Gıybet söylemek veya dinlemek, çalgıdan ve oyundan daha büyük günahtır. Söz ve makam sahibi ise, sofrada günaha mâni olmalı veya geri dönmelidir.”
Sual: Uzaktan gelen misafire, her gün ikramda bulunmak gerekir mi?
Cevap: Mâ-lâ-büdde kitabında deniyor ki:
“Gelen misafire üç gün ziyafet vermek, müekket sünnettir. Sonraki günlerde müstehaptır.”
Sual: Selam verirken eğilmek, dinimiz açısından uygun mudur?
Cevap: Bu konuda Berîka kitabında deniyor ki:
“Selam verirken ve selam alırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte; (Karşılaştığınız zaman, birbirinize eğilmeyiniz, kucaklaşmayınız!) buyuruldu. Allahü teâlâdan başkası için rüku ve secde yapmak haramdır.” İbni Nüceym Zeyneddîn Mısrî hazretleri Segâir ve Kebâir kitabında, el ile selam vermek günahtır diyor. İsmail Sivasî hazretleri, bunu açıklarken; “Çünkü, el ile selam vermek, kâfirlerin âdetidir” diyor.
.Keffaret orucu bozulursa
2021-05-16 02:00:00
Keffaret orucuna, ramazana ve bayramlara rastlamayacak şekilde başlamalıdır.
Sual: Bir kimse, keffaret orucuna başlasa, altmış günü tamamlamadan hastalansa ve ara verse, bir kadının da muayyen günü başlasa ve ara verse, bunların keffaret orucuna baştan mı başlamaları gerekir?
Cevap: Keffaret orucu, hastalık, yolculuk gibi bir özür ile veya bayram günlerine rastlamak sebebi ile bozulursa yahut ramazan ayına rastlarsa, yeniden altmış gün tutmak lazım olur. Bayram günlerinde bozmazsa, yine yeniden başlaması lazım olur. Kadın, hayız ve nifas sebebi ile bozunca, yeniden başlamaz. Temizlenince geri kalan günleri tutarak, altmışı tamamlar. Fakat, yemin keffareti olan üç gün art arda tutulacak orucu bu sebeple bozan kadının da, üç günü, yeniden tutması lazım olur. Keffaret orucuna, ramazana ve bayramlara rastlamayacak şekilde başlamalıdır. Recebin birinci günü keffaret orucuna başlayıp, şabanın sonunda, altmış günü tamam olmasa, üç günlük yola gitmeyi niyet ederek vatanından çıkar. Ramazanın birinci günü, keffaret orucuna niyet eder. Çünkü misafire ramazan orucunun edası farz değildir, kaza etmesi caizdir.
Sual: Teravih namazının dışındaki tesbih namazı gibi nafile namazları cemaatle kılmanın dinimiz açısından mahzuru var mıdır?
Cevap: Sirâciyye fetva kitabında, teravih ve güneş tutulması namazlarından başka olan nafileleri cemaat ile kılmanın mekruh olduğu bildirilmektedir. Gıyâsiyye fetva kitabında, Şeyh-ul-imâm Serahsî hazretleri buyuruyor ki:
“Nafile namazı cemaat ile kılmak, ramazandan başka zamanlarda, herkes çağrılırsa, mekruh olur. Bir iki kişi imama uyarsa mekruh olmaz. Üç kişi olursa şüphelidir. Dört kişi olursa, söz birliği ile mekruh olur.”
Sual: Adakta bulunan fakir bir kimse, adadığı bu hayvanı kesince, bunun etinden kendisi, çoluğu, çocuğu yiyebilir mi?
Cevap: Fakir olsun, zengin olsun, adak eden, adak edilerek kesilen hayvanın etinden yiyemez ve zekât vermesi caiz olmayanlara yediremez. Anasına, babasına, evlatlarına, kocasına veya hanımına, fakir olsalar da yediremez. Yerse veya bunlara yedirirse, yenilen etin kıymetini, fakirlere sadaka verir. Akrabasından ve evinde bulunanlardan, zekâtını vermesi caiz olan büyük, küçük herkes yiyebilir. Bunlar içinde, zengin olanlar yiyemez. Yerlerse, adak sahibi, bunların kıymetini fakirlere verir.
Keffaret orucu tutamayacak kimse
2021-05-10 02:00:00
Keffaret orucunu tutamayacak olan kimse, altmış fakiri bir gün doyurur.
Sual: Keffaret borcu olup da, çok yaşlı olan veya devamlı hasta olanlar, bu keffaret borçlarını nasıl öderler?
Cevap: Devamlı hasta veya çok yaşlı olup, altmış gün keffaret orucunu tutamayacak olan, altmış fakiri bir gün doyurur. Aç olan altmış fakiri, bir günde iki kerre doyurmak lazımdır. Hepsinin aynı günde yemeleri şart değildir. Bir fakiri her gün iki defa doyurmak üzere altmış gün veya her gün bir defa doyurmak üzere yüzyirmi gün yedirmek de olur. Yahut, altmış fakirin her birine, 1.750 gram buğday veya un yahut 3.500 gram arpa, kuru üzüm, hurma verir. Bunların kıymeti kadar ekmek, başka mal veya altın, gümüş vermek yahut bunları bir fakire altmış gün devamlı vermek de caiz olur. Kendisini doyurması için fakire fülüs, kâğıt para da verileceği Bedâyıda yazılıdır. Altmış günlüğü, bir fakire, bir günde toplu verse, bir günlük vermiş olur. Altmış fakiri sabah, altmış başka fakiri de akşam doyurursa, sabah doyurduklarını akşam veya akşam doyurduklarını sabah, bir daha doyurmalıdır. Yahut, bunlardan altmışının her birine, Sadaka-i fıtır miktarı mal verir. Oruç tutabilenin fakirleri doyurması caiz değildir. Fakir olan hasta ve ihtiyar, zengin olunca doyurur. Keffaret yaparken niyet etmek lazımdır.
Sual: Zekât verirken, niyet etmeyi unutan bir kimse, sonra hatırlasa ve niyet etse, verdiği zekât kabul olur mu?
Cevap: Bir kimse, zekâtı ayırırken ve fakire verirken niyet etmeyip, verdikten çok sonra niyet ederse, mal, fakirde bulunduğu müddetçe, caiz olur. Vekiline verirken niyet etmesi yetişir. Vekilinin fakire verirken, ayrıca niyet etmesi lazım değildir. Zengin, zekâtının bedelini vekiline verirken sadaka, hediye dese, vekili fakire bu niyetle vermeden önce, zengin zekât için niyet etse caiz olur.
Sual: Bilerek birkaç defa orucunu bozan bir kimse, kaç tane keffaret orucu tutacaktır?
Cevap: Bilerek orucunu bozan kimse, ramazan ayından sonra, oruç keffareti olarak, art arda, altmış gün oruç tutar. Altmış gün sonra, tutmadığı her gün için, birer gün daha tutar. Birkaç ramazanda keffaretleri olan veya bir ramazanda, iki gün keffareti olan kimse, birinci keffareti yapmamış ise, ikisi için yalnız bir keffaret yapar. Birinci keffareti yapmış ise, ikinci keffareti de, ayrıca yapar.
. Çarşıda, işte Allahü teâlâyı zikretmeli
2021-05-11 02:00:00
Allahü teâlâyı gafiller arasındaki hatırlamanın sevabı çoktur.
Sual: Çarşıda, pazarda veya iş yerinde çalışırken de, salevat, kelime-i tevhid ve benzeri tesbihleri söylemenin mahzuru olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Kimyâ-i se'âdet kitabında deniyor ki:
“Çarşıda, işte Allahü teâlâyı zikir, tesbih etmeli, her an Onu hatırlamalıdır. Dili ve kalbi boş kalmamalıdır. İyi bilmelidir ki, o anda kaçırdığını, bütün dünyayı verse, bir daha eline geçiremez. Gafiller arasındaki hatırlamanın sevabı çok olur. Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Gafiller arasında Allahü teâlâyı zikreden kimse, kurumuş ağaçlar arasında bulunan yeşil fidan gibidir ve ölüler arasındaki canlı gibidir ve harpte kaçanlar arasında, arslan gibi döğüşenler gibidir.) Bir kerre buyurdu ki: (Çarşıya giderken, lâ ilâhe illallah, vahde hü lâ şerîke leh, le hül mülkü ve le hül hamdü, yuhyî ve yümît, ve hüve hayyün lâ yemût, bi yedihil-hayr, ve hüve alâ külli şey'in kadîr diyen kimseye, iki milyon sevap yazılır.)
[Bu hadis-i şerifte olduğu gibi, sevap veya günah miktarını, göklerin büyüklüğünü, uzaklıklarını, ahiretteki zamanları, dünyanın yaratılışını ve mahlukların sayısını bildiren hadis-i şeriflerdeki çeşitli rakamlar, miktar sayısını göstermek için değil, miktarın çokluğunu anlatmak içindir. Mesela bir kimseye, birkaç defa, zahmet çekerek gidip bulamayarak canı sıkılan biri, o kimseyi görünce, seni on defa aradım, bulamadım, demesi gibidir.]
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyurdu ki: “Pazarda çok kimse vardır ki, sofiler halkasında oturanlardan daha kıymetlidir.” Bir kerre de buyurdu ki: “Öyle kimse tanıyorum ki, pazarda her gün üçyüz rekat namaz kılmakta ve otuz bin tesbih okumaktadır.” Bazısı demiştir ki, bu kimse, kendisidir. Hülasa, dine, ibadetine yardım niyeti ile dünyaya çalışanlara, hep böyle sevap vardır. Yalnız para kazanıp, dünya malı toplamak için çalışanlar, sevaptan mahrum kalır. Hatta bunlar, camide, namazda iken de, kalbleri dükkânın hesabındadır. Fikirleri dağınıktır.”
Sual: Bir kimse, vekiline, falan kimseye sadaka ver dese, vekil kendi parasından verse, sonra bunu, vekil edenden geri isteyebilir mi?
Cevap: Bir kimse, falana ödünç veya sadaka yahut hediye ver dese, vekil bunu verince, emredenden isteyemez. Sonra ben sana veririm dedi ise, isteyebilir.
Ev ve arabaların zekâtı olur mu?
2021-05-07 02:00:00
Ticaret için olmayan evin, arabanın ve evde kullanılan eşyanın zekâtı verilmez.
Sual: Birkaç evi olan, dükkânında demirbaş aletleri bulunan bir kimse, bunları zekât hesabına katacak mıdır yani bunların zekâtı verilir mi?
Cevap: Ticaret için yani satılık olmayan evlerin, apartmanların, sanat aletlerinin, motor, tezgâh, kamyon, gemilerin ve ne kadar çok olursa olsun evde kullanılan eşyanın zekâtı verilmez. Sanat sahipleri, sanayiciler, imalatçılar, ham ve işlenmiş, mamul eşyanın zekâtını verirler. Demirbaş eşyanın zekâtı verilmez. Ticaret eşyasından evde kullanılmak için ve ticaret olunan gıdadan bir senelik ev ihtiyacı için ayrılmış olanların da verilmez. Yani bütün bunlar ve ödenecek borçlar, nisap hesabına katılmaz. Bütün bu eşyayı, yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak ev gibi lüzumlu nafakayı satın almak için sakladığı altın, gümüş ve kâğıt paranın hepsi nisap hesabına katılır, yani zekâtları verilir. İhtiyaç eşyasını almak için ayrılan para da nisap hesabına katılır.
Sual: Uşur vermek de zekat vermek gibi midir, nelerden verilir, burada da ölçü kırkta bir midir?
Cevap: Yağmur suyu veya nehir, dere suyu ile sulanan, bütün topraklardan elde edilen mahsulün zekatına uşur denir. Uşur vermek, Kur’ân-ı kerimde, En'âm suresinin 141. âyetinde emir edilmiş, onda birinin verilmesi de hadis-i şerifde bildirilmiştir. Uşur, mahsulün onda biridir. Kul borcu olan, borcunu düşmez, uşrunu tam olarak verir.
Sual: İhtiyaç eşyası, zekât ve kurban hesabına katılmaz deniyor. İhtiyaç eşyası ne demektir ve neler ihtiyaç eşyasına girmektedir?
Cevap: İnsanı ölümden koruyan şeylere, ihtiyaç eşyası denir. Bunların birincisi nafakadır. Nafaka da üçtür. Bunlar da, yiyecek, giyecek ve evdir. Yiyecek deyince, mutfak eşyası da anlaşılır. Ev demek, ev eşyası da demektir. Binek hayvanı veya arabası, silahları, hizmetçisi ve sanat aletleri ve lüzumlu kitapları da ihtiyaç eşyası sayılır.
Sual: Mezar taşı dikmenin ve üzerine yazı yazmanın dinimiz açısından mahzuru var mıdır?
Cevap: Mezar taşı dikmek caizdir. Taş üzerine âyet-i kerime, mübarek isimler, şiir, medhiye gibi şeyler, Fâtiha kelimesini yazmak, resmini koymak caiz değildir. Asırlardan beri yazılıyor ise de, kötü bir bidattir. Kötü âdetler, caiz olmayı göstermez. Mezar taşına, isim ve ölüm hicri senesi yazılabilir denildi.
. Tilavet secdesini yapmak vaciptir
2021-05-06 02:00:00
Namaz kılması farz olanların, secde âyetini işitince, secde yapmaları vacip olur.
Sual: Kur’ân-ı kerimdeki secde âyetleri okunduğu zaman, tilavet secdesini, okuyan mı, dinleyenler mi, kısaca kimler yapmalıdır?
Cevap: Namaz kılması farz olanların, secde âyetini işitince, secde yapmaları vacip olur. Secde âyetini işiten cünübün ve sarhoşun da, abdest aldıkları zaman secde etmeleri lazımdır. Uyuyan ve bayılmış veya deli okuyunca, işitenlerin secde etmesi vacip olur denildi. Fakat, bunların ve kuşun okuması ile secde edilmemesi doğrudur. Çünkü bunların okuması, hakiki, doğru okumak değildir. Hakiki okumak demek, Kur’ân-ı kerimi okumakta olduğunu anlayarak okumaktır. Çocuk, yaptığını anlayacak yaşta ise, okuması ile, işitenlerin secde etmesi lazım olur. Daha küçük yaşta ise lazım olmaz. Dağlardan, çöllerden ve başka yerlerden yansıyıp geri gelen sedayı işitenlerin ve kuştan işitenlerin secde etmesi vacip olmaz. Dürr-ül-müntekâda; “İnsan sesi olması lazımdır” deniyor. Radyodan işitilen sesin, insan sesi olmadığı, hafızın sesine benzeyen, cansız alet sesi olduğu bildirilmiştir. Bunun için, El-fıkh-u alel-mezâhib-il erbe'ada da diyor ki:
“Fonografta, gramofonda, teyipte ve radyoda okunan secde âyeti işitenin, tilavet secdesi yapması vacip olmaz.”
Secde âyeti hece hece okununca ve yazılınca da secde yapılmaz. Gayrimüslimin okuduğunu işiten Müslümanların secde etmesi vacip olur.
Sual: Şafii mezhebindeki Müslümanlar, zekât verirken Hanefi mezhebine uyarak vermektedirler. Bunun sebebi nedir?
Cevap: Şafii mezhebine göre, zekât vermek için, zekâtın, Tövbe suresi, altmışıncı âyetinde bildirilen sekiz sınıf insanın her sınıfına verilmesi lazımdır. Bunlardan, gönlünün alınması lazım gelen kâfir sınıfı, zekât toplayan memur sınıfı ve kölelikten kurtarılacak borçlu sınıfı bugün yoktur. Bunları bulup zekât vermek imkânsız olmuştur. Bunun için, Şafii âlimleri, hanefi mezhebine göre zekât verilmesine fetva vermiştir. Çünkü Hanefi mezhebinde, bu sınıflardan herhangi birine vermekle, zekât verilmiş olmaktadır.
Sual: Din bilgileri için, fıkıh kitabı mı, tefsir kitabı mı okumalıdır?
Cevap: Fıkıh kitapları varken, din bilgilerini tefsirlerden öğrenmeye kalkışmak, nafile ibadet olur. Farz-ı ayın olan fıkıh kitaplarını okumayı bırakıp, nafile olan tefsir okumak, caiz değildir.
.Sadaka-i fıtr miktarları
2021-05-04 02:00:00
Şâfii, Mâliki ve Hanbeli mezheblerinde, bir günlük yiyeceği olanın fıtra vermesi farzdır.
Sual: Her sene fıtra kaçtan olacak diye beklenmektedir. Bu konuda İslamiyetin bildirdiği belli bir ölçü yok mudur?
Cevap: Fıtra miktarları her sene değişmez. İslamiyetin bildirdiği ölçü; buğday ve undan 1.750 gram, arpa, kuru üzüm ve hurmadan kişi başına 3.500 gramdır. Her sene bu ölçüye göre verilir. Hanefî mezhebinde, buğday, arpa ve un bol olduğu zamanlarda bunların kıymetini altın veya gümüş olarak vermek daha iyidir. Kıtlık zamanında bunların kendilerini vermek daha sevaptır.
Şâfii, Mâliki ve Hanbeli mezheblerinde, bir günlük yiyeceği olanın fıtra vermesi farzdır ve buğdaydan, arpadan da, hep bir sâ' vermek lazımdır. Şâfii mezhebinde bir sâ', 1.680 gramdır.
Sadaka-i fıtr az olduğu için, gümüş olarak verilir. Cevherede; “Sadaka-i fıtır verirken, arpa, buğday yerine kıymetleri de verilebilir” deniyor. Dürr-ül-muhtârda; “Kıymet olarak altın ve gümüş verilir” denmektedir.
Bu sebeple, fıtrayı, çoğunluğun sözüne uyarak, altın veya gümüş olarak vermelidir. Bunları vermek güç olursa, başka maldan veya kağıt para vermeyip, 1.750 gram buğday veya un, 3.500 gram arpa, kuru üzüm yahut hurma vermelidir. Mâliki'de ve Hanbeli'de hurma vermek, Şâfii'de buğday vermek, Hanefi'de kıymeti çok olanı vermek efdaldir.
Fıtra miktarları, buğday, un, arpa, kuru üzüm ve hurma fiyatlarına göre üç liradan üç yüz liraya kadar çıkabilir. Herkes kendi durumuna göre, buğday, un, arpa, kuru üzüm ve hurmadan birini, bildirilen miktarda bizzat kendisini veya kıymetini altın, gümüş olarak verebilir.
Sual: Vücuttaki yaraya konan katı veya sıvı ilaçlar, orucu bozar mı?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Merâkıl-felâh şerhinde deniyor ki:
“Başta ve gövdedeki yaraya konulan ilacın, sıvı olsun, katı olsun, beyne ve hazım, sindirim yoluna gittiği bilinirse, oruç bozulur. İçeri gittiği iyi bilinmezse, ilaç sıvı ise, İmam-ı a'zam bozulur dedi. İki imam ise, içeri gittiği iyi bilinmeyince bozulmaz dedi. İçeri sızdığı iyi bilinmeyen ilaç katı ise, üç imam da, bozulmaz dedi.”
Bundan anlaşılıyor ki, sızdığı iyi bilinen ilaç, katı da olsa, sıvı da olsa, üç imam da orucu bozar, buyurmuştur. Koldan, bacaktan, her yerden deri altına, adaleye iğne ile yapılan aşı, ilaç enjeksiyonlarının orucu bozacağı, buradan anlaşılmaktadır.
.Zekâtın verileceği yerler
2021-05-02 02:00:00
Maaşı kaç lira olursa olsun, evini idarede güçlük çeken her fakire, zekât verilebilir.
Sual: Herkese zekât verilebilir mi veya kısaca kimlere zekât verilebilir?
Cevap: Zekat, şu yedi sınıfta bulunan Müslümanlara verilir.
1-Fakir. Nafakasından fazla, fakat nisap miktarından az malı olana fakir denir. Maaşı kaç lira olursa olsun, evini idarede güçlük çeken her fakir, zekât alabilir ve kurban kesmesi, fıtra vermesi lazım olmaz.
2-Miskin. Bir günlük nafakasından fazla bir şeyi olmayan Müslümana miskin denir.
3-Âmil. Hayvanların ve toprak mahsullerinin zekâtlarını toplayan ile, şehir dışında durup rastladığı tüccardan ticaret malı zekâtını toplayan, zengin dahi olsalar, bunlara işleri karşılığı zekât verilir.
4-Mükâteb. Efendisinden kendisini satın alıp, borcunu ödeyince, azat olacak köle.
5-Münkatı. Cihat ve hac yolunda olup, muhtaç kalanlar. Dürr-ül-muhtârda deniyor ki: “Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar da, zengin olsalar bile, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekât alabilirler. Câmi-ul-fetâvâda bildirilen hadîs-i şerîfte; (İlim öğrenmekte olanın kırk yıllık nafakası olsa da, buna zekât vermek caizdir) buyuruldu.
6-Medyun. Borcu olan ve ödeyemeyen Müslümanlar.
7-İbnüs-sebîl. Kendi memleketinde zengin ise de, bulunduğu yerde yanında mal kalmamış olan ve çok alacağı varsa da, alamayıp muhtaç kalan.
Zekâtı, bunların ayrı ayrı hepsine veya sadece birine vermelidir.
Sual: Zekât parası ile ölen birisi için kefen alıp, zekâta sayılabilir mi, zekât yerine geçer mi?
Cevap: Zekât parası ile meyyite kefen alınmaz, meyyitin borcu ödenmez ve cami de yapılmaz.
Sual: Gayr-i müslim bir fakire zekât verilebilir mi?
Cevap: Gayr-i müslim vatandaşa zekât verilmez. Çünkü zekât müslümana verilir. Sadaka, hediye vermek ise caizdir.
Sual: Zengin bir kimse, niyet etmeden, fakirlere çokça mal, para verse, dağıtsa, bunlar zekât yerine geçer mi?
Cevap: Bir kimse, zekât niyeti ile kırkta bir ayırmadan veya verirken niyet etmeden, fakirlere milyonlarla lira dağıtsa, zekât vermiş olmaz. Çünkü zekâtı ayırırken veya kendi vekiline yahut fakire, fakirin vekiline verirken niyet etmesi farzdır.
Sual: Fakir olan küçük çocuğa zekât verilebilir mi?
Cevap: Küçük çocuk akıllı yani parayı başka şeyden ayırabiliyor ve aldatılarak elinden alınamıyorsa, buna zekât verilir.
..
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1061 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
| |
| |
|
Zaruret hâlinde orucu bozmak
2021-04-30 02:00:00
"Bir ibadete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak haramdır."
Sual: Açlık veya susuzluk gibi zaruri durumlarda başlanmış oruç bozulabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Uyûn-ül-besâirde deniyor ki:
“İnsanın kullandığı şeyler beşe ayrılır. Bunlar zaruret, ihtiyaç, menfaat, ziynet ve fudüldür. Kullanılmadığı zaman insanın helakine sebep olan yasak şeyi kullanmak zaruret olur. Kullanılmaması sıkıntıya, meşakkate sebep olursa, buna ihtiyaç denir. Faydası, menfaati olmayıp, yalnız gösteriş için kullanılan şeye, ziynet denir. ihtiyaç olunca, orucu bozmak caiz olur. Bahr-ür-râıkda diyor ki; “Bir ibadete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak haramdır. Farz olan orucu bozmak için sekiz özür vardır: Hastalık, sefere, yolculuğa çıkmak, ikrah yani zalimin zorlaması, kadının hamile olması, çocuk emzirmek, açlık, susuzluk ve ihtiyarlık.” Uyûn-ül-besâir kitabında bildirilen ihtiyaç, bu sekiz özürden biri demektir.
Buğday ekmeği, koyun eti, yağlı yemek, menfaattir. Tatlı yemek, zinettir. Mubahları kullanmakta taşkınlık, fudüldür. Zaruret olunca, yalan yere yemin etmek caiz olmaz. Tariz söylemek, yani iki manalı kelime söyleyip yemin edilir. Aç kalanın ölmeyecek kadar leş yemesi, zaruret olur. Abdest alırken elbiseye su sıçraması, hayvan idrar yaparken, üstündekinin elbisesine sıçraması zarurettir.”
Sual: Zengin bir kimse, niyet etmeden para, mal dağıtsa, bu verdiği para ve mallar zekât yerine geçer mi?
Cevap: Her ibadete mahsus olan farzların yerine getirilmesi şarttır. Zekâtın da farzı yerine getirilmezse, zekât verilmiş olmaz. Zekâtın farzı birdir, bu da, niyet etmektir. Niyet kalb ile olur. Malın zekâtını ayırırken veya Müslüman fakire verirken; “Allah rızası için, zekat vereceğim” diye niyet edip de fakire veya zekâtını fakirlere vermek için vekil ettiği kimseye verirken hediye veriyorum dese, caiz olur, söze bakılmaz. Zekât ve sadaka diye birlikte niyet ederse, imâm-ı Ebû Yûsüf'e göre, zekât olur. İmâm-ı Muhammed'e göre, sadaka olur, zekâtını vermemiş olur.
Sual: Zekâtını vermeden ölen kimsenin zekât borçlarını, mirasçıları ödeyecek midir?
Cevap: Vasiyet etmemiş meyyitin, bıraktığı maldan zekât borcu verilmez. Çünkü niyet etmesi lazım idi. Vârisleri, kendi mallarından ödeyebilirler. Bu takdirde, zekâtın iskatı yapılmış olur.
.Yaşlı olup oruç tutamayanlar
2021-04-29 02:00:00
Oruçlarını tutamayacak ihtiyar kimse zengin ise fidye verir. Fakir ise, fidye vermez, dua eder.
Sual: Yaşlı ve devamlı hasta olup da oruç tutamayanlar, ne yapmalı, nasıl bir yol takip etmelidir?
Cevap: İhtiyar, yaşlı olup, ölünceye kadar ramazan orucunu veya kazaya kalmış oruçlarını tutamayacak kimse ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, gizli yemelidir. Zengin ise, her gün için bir fıtra, yani 1.750 gram buğday veya un yahut kıymeti kadar altın veya gümüş para, bir veya birkaç fakire verir. Ramazanın başında veya sonunda toptan hepsi bir fakire de verilebilir. Fidye verdikten sonra kuvvetlenirse, ramazan oruçlarını ve kaza oruçlarını tutar. Fidye vermeden ölürse, iskat yapılması için vasiyet eder. Fakir ise, fidye vermez, dua eder. Böyle ihtiyar ve hasta, sıcak veya soğuk mevsimde tutamıyorsa, uygun gelen mevsimde kaza eder.
Sual: Oruç tutunca ayakta güçlükle duran kimse, namazlarını oturarak kılabilir mi?
Cevap: Oruç tutunca, namazı ayakta kılamayan kimse, oruç tutar ve namazı oturarak kılar.
Sual: Bir kimsenin orucu hata ile bozulsa, yolcu kendi memleketine dönse, bunlar yiyip içebilirler mi?
Cevap: Ramazan günü, orucu bozarsa, çocuk baliğ olursa, kâfir Müslüman olursa, misafir, yolcu kendi şehrine gelirse, kadın temiz olursa, akşama kadar oruçlu gibi, sakınmaları lazımdır. Misafir ve kadın, o günü, sonra kaza eder.
Sual: Kazaya kalan oruçları, ramazandan sonra arka arkaya mı tutmak gerekir?
Cevap: Orucun kazası, arka arkaya olduğu gibi, ayrı ayrı günlerde de, bir gün için, bir gün oruç tutmaktır. Aralıklı tutarken, araya başka ramazan gelirse, önce ramazanı tutar.
Sual: Dinin bildirdiği bir özür sebebiyle oruç tutamayan bir kimse, açıktan yiyip, içebilir mi?
Cevap: Özrü olan kimseler, oruç tutamadıkları günler, gizli yemelidirler. Ramazan-ı şerifte umumi yerlerde, Müslümanların karşısında, oruç yiyenlerin ve oruç tutanları aldatarak, oruç tutturmayanların imanı gider. Ramazan günlerinde lokanta, aşhane, gazino, büfe gibi yiyip içme yerlerini işletmek günahtır. Bunların, oruç yiyenlerden kazandıkları, helal ise de, zararlıdır. Buralarını iftardan sonra açmalıdır.
Sual: Evde bulunan, birikim için saklanan altın ve gümüşlerin zekâtı olur mu?
Cevap: Altın ve gümüş eşya ve kâğıt paralar, her ne suretle ele geçerse geçsin, bunlar zekât malı olur ve zekât hesabına katılırlar.
.Dört türlü zekât malı vardır
2021-04-28 02:00:00
Dört mezhepte de (Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli) dört türlü zekât malı vardır.
Sual: Nelerden, hangi mallardan zekât verilir daha doğrusu neler zekâta tabidir?
Cevap: Dört mezhepte de dört türlü zekât malı vardır ki bunlar:
1-Senenin ekseri zamanında, çayırda parasız otlayan dört ayaklı hayvanlar.
2-Altın ile gümüş. Dürr-ül-müntekâda deniliyor ki:
“Altın ile gümüşün oniki ayardan yukarısı, para olarak, kadınların süsü gibi helal olarak, erkeklerin altın yüzük takması gibi haram olarak kullanılsın, ev, yiyecek, kefen satın almak için saklanılsın, kılınç ve altın diş gibi ihtiyaç eşyası olsalar da, zekât nisabının hesabına katılacaklardır.”
3-Ticaret için alınıp, ticaret için saklanılan ticaret eşyası. İbni Âbidînde deniyor ki:
“Eşyanın ticaret niyeti ile satın alınması lazımdır. Uşur vermesi lazım gelen topraklardan hasıl olan ve miras olarak ele geçen veya hediye, vasiyet gibi kabul edince mülk olan şeylerde, ticarete niyet edilse de, bunlar ticaret malı olmaz. Çünkü ticaret niyeti, alışverişte olur. Mesela, tarlasından buğday alıp uşrunu veren veya mirastan eline mal geçen kimse, satmak niyeti ile saklasa, nisap miktarından fazla olsa ve bir seneden fazla kalsa, zekâtlarını vermek icap etmez.”
Satmak için satın aldığı buğdayı tarlasına ekse veya ticaret için aldığı hayvanı, kumaşı kendi kullanmaya niyet etse, ticaret malı olmaktan çıkarlar. Sonra bunları satmaya niyet ederse, ticaret malı olmazlar. Bunları satınca veya kiraya verince, eline geçen mal ticaret malı olur. Kullanmak için satın aldığı malı, aldıktan sonra ve miras olarak eline geçeni veya hediye, vasiyet, sadaka gibi kendinin kabul etmesi ile malik olduğu malı alırken veya tarlasından aldığı buğdayı satmaya niyet etse, ticaret malı olmazlar. Bunları satsa ve satarken bedellerini ticarette kullanmaya niyet etse, bu bedelleri ticaret malı olurlar. Çünkü ticaret bir iştir. Yalnız niyet ile olmaz, başlamak da lazımdır. Ticareti terk etmek ise, yalnız niyetle olur.
4-Yağmur suyu veya nehir, dere suyu ile sulanan bütün topraklardan çıkan şeylerdir. Bunların zekatına uşur denir. Uşur vermek, Kur’ân-ı kerimde, En'âm suresinin 141. âyetinde emredilmiş, onda birinin verilmesi de hadis-i şerifte bildirilmiştir. Uşur, mahsulün onda biridir. Kul borcu olan, borcunu düşmez, uşrunu tam verir.
.İhtiyaç eşyasının içine neler girmektedir?
2021-04-27 02:00:00
İhtiyaç eşyası, zekât, fıtra ve kurban için nisap hesabına katılmazlar.
Sual: İhtiyaç eşyası ne demektir, neler ihtiyaç eşyasının içine girmektedir?
Cevap: İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve aletler, binecek vasıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyanın mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut iseler, zekât, fıtra ve kurban için nisap hesabına katılmazlar. Ticaret için olmayan, ihtiyacından artan eşya, kiradaki evler, evindeki süs eşyası, yere serili olmayan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyası, sanat ve ticaret aletleri, burada ihtiyaç eşyası sayılmaz. Bunlar fıtra ve kurban için, nisap hesabına katılır. Oturduğu ev büyük ise, ihtiyacından fazla, kullanılmayan odaların nisaba katılmaması sahihtir.
Sual: Bazı kimseler, “oruç uzun günlere geldiği için, niyetlenmeyin, kısa günlerde kaza edersiniz” diyorlar. Böyle söylemek doğru olur mu?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Behcet-ül-fetâvâda deniyor ki:
“Ramazan-ı şerif, yaz aylarından birine geldiği zaman, din adamı şekline giren birisi, Müslümanlara; 'Oruca niyet etmeyip, oruç tutmaz iseniz ve kışın kısa günlerde kaza ederseniz, caiz olur. Ramazanda oruca niyet etmeden, yer içerseniz, keffaret lazım olmaz' diyerek gençlere, talebeye, işçiye oruç tutturmazsa, bu kimse şiddetle cezalandırılır. Böyle söylemesi menedilir.”
Sual: Dinimizde sadece zekât verecek durumda olana mı zengin denir?
Cevap: Sadaka-i fıtır ve kurban nisabına malik olana da zengin denir. Bunların sadaka-i fıtır vermesi vacip olur. Mükellef yani akıllı, baliğ ve mukim iseler, kurban kesmeleri de vacip olur. Bunların zekât alması haram olur ve fakir olan kadın mahrem akrabasına, çalışamayan fakir erkek akrabasına yardım etmesi de vacip olur.
Sual: Fıtra için buğday ve un vermekte zorlanan bir kimse, bunların yerine ekmek de verebilir mi?
Cevap: Bir kimseye, fıtra için, buğday, un vermek de güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verebilir. Ekmek ve mısır verirken, ağırlığa değil, parasına, kıymetine bakılır.
Sual: Vaktinde kılınmayan teravih namazı, daha sonra kaza edilebilir mi?
Cevap: Kılınmayan teravih namazı kaza edilmez. Kaza edilirse, nafile kılınmış olur, teravih olmaz.
.Kutuplarda oruç tutmak
2021-04-26 02:00:00
Kutuplarda, birkaç ay devamlı gece, birkaç ay devamlı gündüz olur.
Sual: Kutuplarda bazen gündüzler çok uzun oluyor. Böyle durumlarda, orada bulunan bir Müslüman nasıl oruç tutacaktır?
Cevap: Kutuplarda, birkaç ay devamlı gece, birkaç ay devamlı gündüz olur. Böyle yerlerde oruç tutanlar için, bir külfet yoktur. İslam dininde güçlük olmadığını ve bir kişiye, yapamayacağı, takat getiremeyeceği şey teklif edilmediğini, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerimde açıkça bildirmiştir. Mesela, abdest azası dörttür. Bir kimsenin iki ayağı kesik olsa abdest azası üçe iner. Bir kimse, ayakta namaz kılmaya gücü yetmezse, oturarak namazını kılabilir. Buna da gücü yetmezse, ima ile kılabilir. Ramazan ayında, Müslümanlara oruç tutmak farzdır. Fakat, bir kimse hasta olsa veya üç günlükten daha uzak bir yere sefere çıksa, oruç tutmak farzı üzerinden geçici olarak kalkar. Daha sonra, müsait bir vaktinde tutamadığı oruçlarını kaza eder.
Gece ve gündüz müddetleri, iki, üç ay ve daha fazla devam eden, kutup memleketlerinde olanlar da oruç tutarlar. Böyle memleketlerde ve gündüzleri, yirmidört saatten daha uzun olan günlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan en yakın bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyulur. Eğer oruç tutmazsa gündüzleri uzun olmayan yere gelince kaza eder.
Sual: Gündüzleri kısa olan yerlerde oruç tutanlarla, gündüzleri uzun olan yerlerde oruç tutanların sevapları aynı mıdır ve burada bir adaletsizlik yok mudur?
Cevap: Gündüzleri uzun olan yerlerde oruç tutanların alacağı mükafat elbette farklıdır. Güçlükler arasında ibadet etmek, elbette daha sevaptır. Gündüzleri uzun olan yerlerde, gündüzleri kısa olan yerlere göre birkaç saat fazla oruç tutanlar, amelleri nisbetinde ilahi mükafatlara mazhar olacakları için, bu hâl, adaletsizlik değildir.
Sual: Uzaya, Ay'a veya diğer gezegenlere giden bir kimse, eğer Müslüman ise, nasıl oruç tutacaktır?
Cevap: Ay'a, uzaya giden Müslüman da sefere, yani yolculuğa niyet etmemişse veya orada ikamet etmeye niyet ederse, bulunduğu yerde gündüzleri çok uzun veya devamlı gündüz olursa, dünyadaki imsak ve iftar vakti belli olan bir yeri esas alır ve saatle başlayıp, saatle bitirerek orucunu tutar. Bütün bunlara rağmen orucunu tutamazsa, dünyaya döndüğü zaman, tutamadığı oruçları kaza eder.
.Zekâtı verilmeyen mallar
2021-04-25 02:00:00
Zekât vermek, Kur’ân-ı kerimin otuziki yerinde, namazla birlikte emredilmektedir.
Sual: Bazı kimseler, dünyada zekâtı verilmeyen malların, ahirette azap aleti olarak, insana geri çevrileceğini söylüyorlar. Gerçekten böyle midir, böyle bir şey var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Riyâd-un-nâsıhîn kitabında deniyor ki:
“Hazret-i Ali naklediyor: Resulullah efendimiz Veda Haccında buyurdu ki: (Malınızın zekâtını veriniz! Biliniz ki, zekâtını vermeyenlerin, namazı, orucu, haccı ve cihadı ve imanı yoktur.) Yani, zekât vermeyi vazife bilmez, farz olduğuna inanmaz, vermediği için üzülmez, günaha girdiğini bilmezse, imanı gider. Senelerle zekât vermeyenlerin zekat borçları birikerek, bütün malını kaplar. Malı kendinin sanıp, Müslümanların hakkını hatırına bile getirmezler. Böyle kimseler, Müslüman olarak tanınır. Fakat bunlardan, imanını kurtaran pek nadir olur. Zekât vermek, Kur’ân-ı kerimin otuziki yerinde, namazla birlikte emredilmektedir. Tövbe suresi, 34. âyet-i kerimesi, böyle kimseler için olup, burada mealen; (Malı, parayı biriktirip zekatını, Müslüman fakirlerine vermeyenlere çok acı azabı müjdele!) buyurulmaktadır. Bu azabı, bundan sonraki âyet-i kerime bildirmekte olup, mealen; (Zekâtı verilmeyen mallar, paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına mühür basar gibi bastırılacaktır) buyurulmuştur.”
İmâm-ı Gazâlî hazretleri de buyuruyor ki:
“İnsanlardan her biri, dünyada sımsıkı sakladıkları malı boyunlarına geçirmişlerdir. Deve zekatını vermeyenlerin, boynuna deve yüklenir. Sığır, koyun zekâtı vermeyenler de, böyle olur. Bunların feryatları âdeta gök gürlemesi gibidir. Ekin zekâtını, yani uşrunu vermeyenlerin boynuna ekin denkleri yüklenir. Eğer buğday ise, buğday, arpa ise arpa yani hangi cinsten ise o dolmuştur ki, ağırlığının altında, vâveylâ, vâseburâ diye bağırırlar. Altın, gümüş ve kâğıt para ve sair ticaret malı zekâtından vermeyenler de, dehşetli bir yılanı yüklenirler ki, değirmen taşlarını yüklenmiş kadar ağırlığı vardır. Feryat edip bağırırlar, bu nedir, derler. Melekler onlara; (Bunlar, dünyada zekâtını vermediğiniz mallarınızdır) derler. İşte bu hâl, Âl-i îmrân suresinin mealen; (Dünyada esirgedikleri, kıyamet günü boyunlarına takılır) olan, 180. âyet-i kerimesi ile bildirilmiştir.”
.Zekât, hicretten sonra farz oldu
2021-04-23 02:00:00
Zekât vermek, hicretin ikinci senesinde ramazan ayında farz oldu.
Sual: Zekât ne zaman farz oldu ve zekât verilecek malın, paranın mutlak helal yoldan mı elde edilmesi gerekir?
Cevap: Zekât vermek, hicretin ikinci senesinde ramazan ayında farz oldu. Her Müslümanın tam mülkü olan nisap miktarındaki zekât malının, belli zamanda, belli miktarını, zekât niyyeti ile ayırıp, emredilen Müslümanlara vermektir. Tam mülk, helal yoldan gelip, kullanması mümkün helal malı demektir. Gasp, hırsızlık, rüşvet, kumar ve fasit olarak satın aldığı mal gibi, haram malı kendi helal malı ile veya çeşitli kimselerden aldığı haram malları birbirleri ile karıştırmamış ise, bu haram mallar, mülkü olmaz. Kullanması, nafaka yapması helal olmaz. Bunlarla cami ve başka hayırlar yapamaz. Bunların zekâtını vermesi farz olmaz, zekât nisabının hesabına katılmazlar. Sahipleri veya vârisleri belli ise, kendilerine geri vermesi farzdır. Belli değilse, hepsini sadaka olarak fakirlere dağıtırsa da, sonra sahibi çıkıp, ödemesini, tazminini isterse, öder. Sahiplerini buluncaya kadar dayanamayıp bozulacak malı, kendi kullanıp, sonra tazmin etmesi, yani benzerini, benzeri yoksa kıymetini ödemesi caiz olur.
Sual: Hak edilmiş fakat ele geçmemiş olan maaş ve ücretler, zekât hesabına dâhil edilir mi?
Cevap: İbni Âbidînde, alışveriş anlatılırken deniyor ki:
“Din adamlarının, evkaftan alacakları erzakı, teslim almadan önce satmaları caiz değildir. Çünkü bunlar, hak edilmiş ücret iseler de, hak edilen mal, kabz edilmeden, ele geçmeden önce mülk olmaz.” Bunun için memurların, işçilerin alacakları maaş ve ücretler, ellerine geçmeden önce mülkleri olmaz. Maaş, ücret ele geçmeden önce, bunlar nisab, zekât hesabına katılmaz, yani zekâtları verilmez. Memur ve işçilerden kesilen yardım sandığı, sigorta paraları ve tasarruf bonoları zekât hesabına katılmaz. Senelerce sonra birikmiş olarak ele alınınca, yalnız alınan para, o senenin zekât nisabının hesabına katılır. Satış karşılığı alınan bonolar, böyle değildir. Bunlar ve hisse ve tahvil senetleri, her sene zekât hesabına katılır.
Sual: Bir şirkete ortak olan, sadece kendi hissesine düşenin mi zekâtını verir?
Cevap: Bir ticaret şirketine ortak olanın, hissesi nisab miktarı ise, kendi hissesinin zekâtını hesap ederek vermesi lazımdır.
.İşçinin, yolcunun oruç tutması
2021-04-22 02:00:00
Hasta olacağını bilen işçinin, hasta olmadan önce orucu bozması caizdir.
Sual: Ekmek parası için çalışan işçilerin ve ramazan ayında yolculuk yapanların, oruç tutmaları gerekir mi, tutamazlarsa ne yapmaları lazımdır?
Cevap: Ekmek parası kazanmak için çalışırken hasta olacağını bilen işçinin, hasta olmadan önce orucu bozması caizdir. Üç günlük yola yani 104 kilometre ve daha uzağa gitmek için niyet ederek yola çıkan kimse, misafir, yolcu olur. Böyle misafir, orucunu ertesi gün bozabilir ve ramazandan sonra kaza eder ise de, eğer yolculuğu zarar etmezse, tutması efdaldir. Yolda ve onbeş günden az kalacağı yerde tuttuğu orucu bozarsa, keffaret lazım olmaz. Misafirliği, yolculuğu bitip evine gelince veya gittiği yerde onbeş gün kalmaya niyet edince, tutmadığı günleri kaza eder. Hasta olmayan ve misafir olmayanların, işçi, asker, talebe olsalar da, oruç tutmaları lazımdır. Tutmazlarsa, günahı büyüktür. Kaza etmeleri lazımdır. Niyetli iken bozarlarsa, keffaret de lazım olur.
Sual: Oruçlu iken, yılan veya akrep sokarsa, ilaç almak için orucu bozmak mı gerekir?
Cevap: Bu konuda Bahr-ür-râıkda deniyor ki: “Zehrli hayvan sokan kimse, ilaç için orucu bozup, ramazandan sonra yalnız kaza eder.”
Sual: Oruçlu iken başı ağrıyan, ilaç almak için karar veremeyen ve bir doktor da bulamayan kimse, nasıl hareket eder?
Cevap: Bu konuda İmâd-ül-islâmda deniyor ki: “Müslüman mütehassıs tabip, doktor bulamazsa, kendi tecrübesi de yoksa, önce bükülmüş kâğıt parçasını veya çiğ bir pirinç tanesini susuz yutup, sonra yemeli, ilaç almalı, böylece keffaretten kurtulmalıdır.”
Sual: Oruçlu iken misvak kullanmak, kan aldırmak orucu bozar mı?
Cevap: Oruçlu iken misvak kullanmak, hacamat olmak, kan aldırmak orucu bozmaz ve mekruh da değildir.
Sual: Oruçlu iken çiçek, kolonya gibi şeyleri koklamanın bir zararı olur mu?
Cevap: Sürme ve bıyık yağı kullanmak, çiçek, misk, kolonya koklamak, orucu bozmadığı gibi, mekruh da değildir.
Sual: Dinimizin bildirdiği bir özür sebebiyle oruç tutamayanların da, sadaka-i fıtır vermesi gerekir mi?
Cevap: Özrü sebebi ile oruç tutamayanların da, sadaka-i fıtır vermesi lazımdır.
Sual: Erkeklerin yakalarına çiçek takmalarının mahzuru olur mu?
Cevap: Sürme, bıyık yağı, zinet için, mekruh olacağı gibi, elde, yakada çiçek taşımak da mekruh olur.
.Sadaka-i fıtır vermek
2021-04-21 02:00:00
Zekât nisabı kadar parası bulunan her Müslümanın fıtra vermesi vacip olur.
Sual: Ramazan ayında verilen sadaka-i fıtrı, zengin olanların mutlaka vermesi gerekir mi?
Cevap: Sadaka-i fıtır hakkında Redd-ül-muhtârda deniyor ki:
“İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisabı kadar malı, parası bulunan her Müslümanın, Ramazan Bayramı'nın birinci günü sabahı, tan yeri aydınlanırken, fıtra vermesi vacip olur. Daha önce ve daha sonra vacip olmaz. Fıtra ve kurban nisabı hesabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lazım değildir. Bayramın birinci günü sabah namazı girdiği anda, nisap miktarı kadar mala malik olmak şarttır. O andan sonra nisaba kavuşanın, dünyaya veya imana gelenin fıtra vermesi vacip olmaz. Misafir olanın da fıtra vermesi lazımdır. Ramazan-ı şerifte veya ramazandan önce ve bayramdan sonra vermesi de caizdir. Hatta bir kimse, fıtra veya zekât, keffaret veya nezrettiği, adadığı şeyi vermeden ölürse ve verilmesini vasiyet etmedi ise, vârislerinden birinin, ölenin değil, kendi malından, bunları fakirlere vermesi caiz olur. Fakat vâris, bunları vermeye mecbur değildir. Eğer ölen kimse, hayatta iken vasiyet etmiş ise, bıraktığı malın üçte birinden verilmesi lazım olur. Mal bırakmadı ise, vasiyeti yapılmaz.”
Sual: Fıtrayı, bayram namazından önce mi vermek gerekir?
Cevap: Hanefi mezhebinde bayram namazından önce verilince, sevabı daha çok olur. Şâfii mezhebinde ramazandan önce, Mâliki ve Hanbelî mezhebinde ise bayramdan önce verilemez.
Sual: Bir kimse, fıtrasını bölerek birkaç fakire verebilir mi?
Cevap: Bir kişinin fıtrası, bir fakire veya birkaç fakire verilebildiği gibi, bir fakire birkaç kişinin fıtrası da verilebilir.
Sual: Küçük çocuğun ve delinin malı varsa, fıtrası, bu mallardan mı verilir?
Cevap: Küçük çocuğun ve delinin malları varsa, bunların fıtraları da, mallarından verilir. Velileri vermezse, çocuk büyüyünce, deli iyi olunca, eski fıtralarını da kendileri verir.
Sual: Erginliğe ulaşmamış küçük çocukların fıtralarını, babaları mı verir?
Cevap: Baliğ olmayan çocukların malı yoksa, bunların fıtrasını babaları, kendi fıtrası ile birlikte verir. Yani kendi zengin, nisaba malik ise verir. Hanımı ve büyük çocukları için vermez. Fakat verirse sevap olur.
.Hasta olanlar, oruç tutamaz mı?
2021-04-20 02:00:00
“Hasta, hastalığının artmasından korkarsa oruç tutmaması caiz olur."
Sual: Bir kimsenin, oruç tutunca hastalanma tehlikesi varsa veya hastalığının artması söz konusu ise, böyle bir kimse oruç konusunda ne yapması gerekir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:
“Hasta, hastalığının artmasından veya iyi olmasının gecikmesinden yahut şiddetli ağrı gelmesinden veya hasta bakıcı, hastalanarak, onlara bakamayıp helak olmalarından korkar ise, oruç tutmayıp sonra kaza eder. Sağlam kimse, hasta olacağını çok zan ederse ve nehir temizlemek gibi ağır bir iş yaparken veya devletin emri ile çalışırken, çok sıcak veya soğuk tesiri ile helak olacağını ve kimsesiz olup hiçbir yerden yardım görmeyen kadın nafakasını kazanmak için çamaşır yıkamak, yemek pişirmek ile helak olacağını, çok zan ederek anlarsa, oruç tutmaması ve niyetli orucu bozması caiz olur, başka zaman kaza eder. Çok zan etmek, ölüm alametlerini görmekle, kendi tecrübesi ile yahut tabib-i müslim-i hazıkın haber vermesi ile anlaşılır. Hazık, mütehassıs, uzman olmak demektir. Kâfir ve fasık doktora muayene ve tedavi caizdir. Fakat bunların sözleri ile ibadet bozulmaz. Orucunu bozarsa, keffaret lazım olur.”
Sual: Çoluk çocuğunun nafakası için ağır işte çalışan bir kimse, orucunu tutmayıp, daha sonra kaza edebilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:
“Nafakaya muhtaç kimse, çalışınca hasta olacağını anlarsa, orucu bozar. Ücret ile çalışmayı sözleşmiş ise ve iş sahibi, ramazanda izin vermiyorsa, kendinin ve ailesinin nafakası mevcut olan, orucu bozmaz. Çünkü böyle kimsenin dilenmesi haramdır. Kendinin ve ailesinin nafakasına malik değilse, orucun zarar vermeyeceği başka hafif iş bulması lazım olur. Hafif iş bulamazsa, işinde çalışarak, orucu bozması caiz olur. Bunun gibi, ekin biçen kimseye ramazan ayının orucu ziyan verirse, yani oruçtan dolayı, ekini biçemeyip, ekin telef olursa yahut çalınırsa, veya bina yapılamayıp da yağmurdan yıkılmak tehlikesi muhakkak olursa ve bunları ücret ile yapacak kimse bulamazsa, oruç tutmayıp, bu işlerini yapmak caiz olur. İş bitince, orucunu tutar ve ramazandan sonra da, tutamadığı günleri kaza eder, günah olmaz. Susuzluktan hasta olması, ölmesi muhakkak olan herkes de, orucu bozup, kaza edebilir, keffaret yapmazlar.”
.Orucu bozmayan hâller
2021-04-19 02:00:00
Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yese, içse orucu bozulmaz.
Sual: Oruçlu iken, hangi hâller, hangi durumlar orucu bozmaz, bozulmasına sebep olmaz?
Cevap: Bir kimse, Ramazan-ı şerifte veya kaza, keffaret, adak ve nafile oruçlarda, oruçlu olduğunu unutarak yese, içse, cima etse, oruçlu iken uykuda cünüp olsa, tentürdiyot, yağ sürünse, sürme çekse, bunların rengi, kokusu tükürükte, idrarda belli olsa bile, gıybet etse, hacamat olsa, istemeyerek ağız dolusu kussa, zorlayarak biraz kussa, kulağına su kaçsa, ağzından veya burnundan boğazına toz, duman, sinek kaçsa, oksijen gazı tüpü ile suni hava verilse, başkalarının içtiği sigaranın dumanı gelerek, ağzına, burnuna girmesinden sakınmak mümkün olmasa, ağzını yıkadıktan sonra ağzında kalan yaşlığı tükürük ile yutsa, gözüne, diş çukuruna ilaç koysa, tadını boğazında duysa bile, bunların hiçbiri orucu bozmaz. Bahr-ür-râık kitabında deniyor ki:
“Ağız bazen bedenin içi sayılır. Bunun için, oruçlu kimse, tükürüğünü yutarsa, orucu bozulmaz. İnsanın içindeki necasetin mideden bağırsağa geçmesi gibi olur. Ağızdaki yaradan veya diş çektirmeden, iğne yapılan yerden yahut mideden ağza kan çıkması, abdesti ve orucu bozmaz. Bu kanı tükürünce veya yutunca, tükürük kandan çok ise, yani sarı ise, yine bozulmazlar. Mideden gelen başka şeyler ağza geldiği zaman da böyle olup, abdest ve oruç bozulmaz. Ağız dolusu, ağızdan dışarı çıkarsa, ikisi de bozulur. Ağzın içi, bazen de, bedenin dışı gibi olur. Ağzına su alınca oruç bozulmaz.”
Diş çıkartınca, çok kan geliyorsa, tükürünce orucu bozulmaz, oruçlu değilse, yutunca, abdesti bozulmaz. Kanı tükürükten az ise, ikisi de hiç bozulmaz.
Sual: Kulağa yağ damlatmak, lavman yaptırmak, orucu bozar mı?
Cevap: Bu konuda Fetâvâyı Hindiyyede deniyor ki:
“İhtikan, lavman yapmak, kulağına yağ damlatmak orucu bozar ise de, keffaret lazım olmaz. Helada taharetlenirken içeri su kaçarsa, orucu bozar.”
Sual: Yutmadan yemeğin tadına bakmanın ve serinlemek için banyo yapmanın oruca zararı olur mu?
Cevap: Yutmadan yemeğin tadına bakmak, sakız çiğnemek, serinlemek için yıkanmak orucu bozmazlar ise de, tenzihen mekruhturlar.
Sual: Tozlu, dumanlı şeyleri koklamak ve piyasadaki ciklet denilen sakızları çiğnemek orucu bozar mı?
Cevap: Tozlu dumanlı şeyleri koklamak ve ciklet çiğnemek orucu bozar.
.Orucu bozup, kazayı gerektiren hâller
2021-04-18 02:00:00
Oruç, hata ile bozulsa, mesela, abdest alırken, boğaza su kaçsa kaza lazım olur.
Sual: Ramazan ayında, sadece orucu bozup, keffareti değil de kazayı gerektiren hâller, durumlar nelerdir?
Cevap: Oruç, hata ile bozulsa, mesela, abdest alırken, boğaza su kaçsa veya zorla orucu bozdurulsa, ihtikan ederse, burnuna sıvı ilaç, kolonya veya duman, başkasının içtiği sigara dumanı yahut, ud ağacı, anber ile tütsülenip dumanını çekse, kulağına ilaç damlatsa, derideki yaraya koyduğu ilaç içeri girse ve iğne ile ilaç şırınga edilse, kâğıt, taş, maden parçası, pamuk, ot, pişmemiş pirinç, darı, mercimek tanesi gibi, ilaç ve gıda olmayan şey yutulsa, zorlayarak ağız dolusu kusulsa, dişi kanayan, yalnız kanı veya tükrükle müsavi, eşit miktarda karışık kanı yutsa, fecir doğduğunu yani imsak vakti girdiğini bilmeyerek yese, güneş battı zannederek orucu bozsa, oruçlu olduğunu unutup yese ve orucu bozuldu sanarak, bilerek yemeye devam etse, uyurken ağzına su akıtılsa veya cima olsa, niyet etmeden oruç tutsa veya ramazanda sabaha kadar niyet etmeyip, sonra niyet etse bile, yani kuşluk namazı zamanından, dahveden sonra oruç tutmazsa, bunların hepsinde oruç bozulur ve bayramdan sonra, bir günü için yalnız bir gün kaza etmek lazım olur. Keffaret lazım olmaz.
Boğaza yağmur, kar kaçsa, oruç da, namaz da bozulur, kaza lazım olur. Geceden dişleri arasında kalan şeyi, bilerek yutsa, nohut tanesi kadar ise, bozulup kaza lazım olur. Nohuttan küçükse bozulmaz. Unutarak yiyen kimse, orucu bozulmadığını bildiği hâlde, yine yer ve içerse, kaza ve keffaret lâzım olur.
Sual: Ramazanda camiye giden kimse, yatsının farzını kılmadan, teravih namazı için cemaate katılsa kabul olur mu?
Cevap: Ramazanda yatsının farzını cemaatle kılmayanlar, toplanıp da, teravihi ve vitri cemaatle kılamazlar. Çünkü teravih, yatsının cemaati ile kılınır. Hindiyyede deniyor ki:
“Yatsının farzını yalnız kılan, teravihin cemaatine katılır. Kaçırdığı rekatlerini sonra tamamlar. Teravihi cemaatle kılamayan, farzı kıldığı imam ile vitri kılabilir. Vitri cemaatle kıldıktan sonra, başka camiye giden, imam farzı kılıyorsa farza, teravihi kılıyorsa, buna niyet ederek, imama uyarsa, bir kavle göre sahih olur. Teravih kılındığını anlarsa, farzı kılmamış ise, bir kenarda farzı kılıp, sonra imama uyar.”
.Orucun farzı üçtür
2021-04-12 02:00:00
Niyet etmek, niyeti, belirtilen vakitte yapmak ve orucu bozan şeylerden sakınmak farzdır.
Sual: Namazın farzları olduğu gibi, orucun da farzları var mıdır?
Cevap: Orcun farzı üçtür bunlar:
1-Niyet etmek. 2-Niyeti, niyetin ilk ve son vakitleri arasında yapmak. 3-Fecr-i sâdık, yani tan yeri ağarmasından, güneşin batmasına kadar olan zaman içinde, orucu bozan şeylerden sakınmaktır.
Sual: İftarda acele etmeli deniyor. Bu aceleden maksat nedir, ne yapılır ve nasıl hareket edilirse acele edilmiş olur?
Cevap: İftarı acele etmek ve sahuru, fecrin ağarmasından önce olmak şartı ile geciktirmek sünnettir. Resulullah efendimiz, bu iki sünneti yapmaya çok dikkat ederdi. Dürerde deniyor ki:
“Seher vaktinde yenilen yemeğe sahur denir. Seher vakti, gecenin son altıda biridir.”
Sahuru geciktirmek ve iftarı çabuk yapmak, insanın aczini gösterdiği için sünnet olmuştur. İbadet, acz ve ihtiyacı göstermek demektir. Nûr-ül-îzâh kitabında;
“Bulutsuz gecelerde iftarı çabuk yapmak müstehaptır” deniyor. Bu kitabın şerhinde de;
“Bulutlu gecelerde orucun bozulmasından korunmak için, ihtiyatlı davranmalı yani iftarı biraz geciktirmelidir. Yıldızlar görünmeden önce iftar eden, acele etmiş olur” denilmektedir. Tahtâvîde ise;
“Orucu namazdan önce bozmak müstehaptır. Bahr kitâbında ve ibni Âbidînde denildiği gibi, iftarda acele etmek, yıldızlar görülmeden önce, iftar etmek demektir” denilmektedir. Akşam namazını da, bu vakitte, yani erken kılmak müstehaptır. Güneşin battığı iyi anlaşılınca, önce Euzü ve Besmele okuyup;
(Allahümme yâ vâsi'al-magfireh igfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-müminîne vel müminât yevme yekûmülhisâb) denir. Bir iki lokma iftarlık yiyip;
(Zehebezzamâ vebtelletil-urûk ve sebe-tel-ecr inşâallahü teâlâ) denir ve yemeğe başlanır. Hurma veya su, zeytin yahut tuz ile iftar edilir. Sonra, camide veya evde, cemaatle akşam namazı kılınır. Bundan sonra, akşam yemeği yenir. Sofrada yemekleri yemek, bilhassa ramazanda uzun süreceğinden, akşam namazının erken kılınması ve yemeğin, acele etmeyerek, rahat yenmesi için, az bir şeyle iftar edip, yemeği duadan ve namazdan sonra yemelidir. Böylece, oruç erken bozulmuş, namaz da erken kılınmış olur.
Yukarıdaki iftar duasının manası; “Açlık zamanı bitti. Damarlarımızın suya kavuşması vakti geldi. İnşaallah sevap hasıl oldu” demektir.
.İmsak ve sabah namazı vakti
2021-04-04 02:00:00
İslam âlimlerinin tasdik ettiği namaz vakitlerini değiştirmemelidir.
Sual: İmsak vakti ile sabah namazının giriş vakitleri farklı mıdır?
Cevap: Sabah namazının zamanı, dört mezhebde de, şerî gecenin sonunda, Fecr-i sâdık denilen beyazlığın doğudaki ufk-ı zâhirî hattının bir noktasında görülmesinden, güneşin üst kenarının, o mahaldeki ufk-ı zâhirî hattından doğuncaya kadardır. Beyazlık, üst kenarı bir mahallin ufk-ı zâhirî hattına 19 derece yaklaşınca, bir noktada görülür. Oruç da bu vakit başlar. İslam âlimleri, -19 derece irtifâ ile hesap ettikleri imsak vakitlerinin, bulutsuz, berrak havada, ufk-ı zâhirî hattına ve saate bakarak, beyazlığın, ufk-ı zâhirî hattının bir noktasında başladığı vakit ile aynı olduklarını görmüşlerdir.
Zamanımızda, oruç tutmaya bu vakitlerden sonra başlayanların oruçları sahih olmamaktadır.
Daha sonra, irtifâ -18 olunca, beyazlık bu ufuk hattı üzerine yayılır. Sabah namazını bu vakitte kılmak ihtiyatlı olur.
Avrupalılar, bu vakte fecir diyorlar. Müslümanlar, din işlerinde, Hıristiyanlara değil, İslam âlimlerine uymalıdır.
Beyazlık, ufuk hattı üzerinde kırmızılığın başlamasından iki derece evvel başlar. -20 derece yaklaşınca beyazlığın başladığını bildirenlerin bulunduğu, İbni Âbidînde ve M. Ârif Bey'in takviminde yazılı ise de, İslam âlimleri, -19 derece olduğunda ittifak etmişlerdir.
Kırmızılığın yayılması, güneşin üst kenarı, ufk-ı zâhirî hattına 16 derece yaklaşıncadır. Fecir ve imsak vakti için -16 derece irtifâyı kabul etmek, İslam âlimlerine uymamak olur. Ahmet Ziya Bey diyor ki:
“İslam âlimleri, imsak vaktinin, beyazlığın ufk-ı zâhirî hattı üzerinde yayıldığı vakit değil, beyazlığın ufuk üzerinde ilk görüldüğü vakit olduğunu bildirdiler.”
Avrupalılar ise, fecir, beyazlıktan sonra başlayan kırmızılığın ufuk üzerinde yayılmasının tamam olduğu vakittir diyerek, güneşin üfuk altında -16 derecedeki hakîkî irtifâı ile hesap etmektedir.
1983 senesinden beri, bazı takvimcilerin, bu Avrupa kitaplarına uyarak, imsak vakitlerini, -16 dereceden hesap ettikleri görülüyor. Bunlara uyanlar, sahur yemeğini, İslam âlimlerinin yazdıkları vakitlerden 15-20 dakika sonraya kadar yiyorlar. Bunların oruçları sahih olmuyor.
Din işlerinde İslam âlimlerinin ve astronomi mütehassısının tasdik ettiği namaz vakitlerini değiştirmemelidir.
.Teheccüd ve teheccüde kalkmak
2021-04-03 02:00:00
Teheccüd, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra, kılınan namaza denir.
Sual: Teheccüd ne demektir, vakti ne zamandır ve bu vakitte ibadet yapmanın, namaz kılmanın fazileti nedir?
Cevap: Teheccüd, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra, kılınan namaza denir, imsak vaktinden önce kılınır. Teheccüd, uykuyu terk etmek demektir. Peygamber efendimiz muharebelerde, harpte bile, teheccüd kılardı. Kaza namazı borcu olanlar, teheccüd zamanında, kaza namazı kılmalıdır. Böylece hem kaza namazı borcu ödenir, hem de teheccüd sevabına kavuşulur.
Teheccüd zamanında tövbe, istiğfar etmek, Allahü teâlâya iltica etmek, yalvarmak, günahlarını düşünmek, ayıplarını, kusurlarını hatırlamak, kıyametteki azapları düşünüp korkmak, Cehennemin sonsuz acılarından titremek lazımdır. Af ve mağfiret için çok yalvarmalıdır. O zaman ve her zaman yüz kerre;
“Estağfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü ileyh” demeli ve manasını düşünerek söylemelidir.
Bunu ikindi namazlarından sonra yani tesbihlerden ve duadan sonra yüz defa okumalıdır. İstiğfar duası abdestsiz de okunabilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kıyamette, sayfasında çok istiğfar bulunanlara, müjdeler olsun!) Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretleri, ikinci cildin 80. mektubunda buyuruyor ki:
“Belalardan, sıkıntılardan kurtulmak için, istiğfar okumak çok faydalıdır ve tecrübe edilmiştir. Ölümden başka, her dertten kurtarır. Eceli gelenin de, ağrısız, sıkıntısız ölümüne yardım eder. Her sıkıntıdan kurtaracağı ve rızkı arttıracağı, hadis-i şerifte bildirildi. Her farz namazdan sonra, bunu üç kerre okumalı ve namazın sonunda, duadan sonra yalnız Estağfirullah diyerek yetmişe tamamlamalıdır.”
İstiğfarı ve bütün duaları, manalarını düşünmeden, temiz kalb ile söylemezse, yalnız ağız ile söylerse, hiç faydası olmaz. Ağız ile üç kerre söyleyince, temiz kalb de söylemeye başlar. Günah işlemekle kararmış olan kalbin söylemesi için, ağız ile çok söylemek lazımdır. Namaz kılmayanın ve haram lokma yiyenin kalbi simsiyah olur. Böyle kalbler de söylemeye başlaması için, ağız ile en az yetmiş kerre söylemelidir.
Duha yani kuşluk vakti, hiç olmazsa iki rekat namaz kılmak lazımdır.
Teheccüd ve kuşluk namazlarının en çoğu oniki rekattir. Nafile namazlarda, gece iki rekatte, gündüz dört rekatte selam verilir.
.Para karşılığında hatim okumak
2021-04-02 02:00:00
Para ile Kur’ân-ı kerim ve başka şeyler okutmak haramdır.
Sual: Para karşılığında, hatim, cüz, mevlid okumak, dinimiz açısından uygun mudur?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Bey ve Şirâ risâlesinde deniyor ki:
“Para ile Kur’ân-ı kerim ve başka şeyler okutmak haramdır. Bu parayı fakirlere sadaka verip, sevabını ölüye bağışlamalıdır. Ücret ile yalnız Kur’ân-ı kerim, din dersi öğretmek, imamlık, müezzinlik caiz görülmüştür.” Hadîka ve Berîka’da deniyor ki:
“Hafız pazarlık etmeden, Allah rızası için hatim, cüz veya mevlid okursa, okutanın hediye ettiğini alması caiz olur. İtiraz ederse, aldığı haram olur.” İbni Âbidîn’de buyuruluyor ki:
“Hâkimlik gibi ibadetleri, ücret şart etmeden kabul edip işe başlamalı, sonra ne verirlerse almalıdır.”
Hafız, çok verenle az vereni ayırt etmemelidir. Ayırt ederse, para kazanmak için hafız olmuş demektir. Bu ise, haramdır. Bunları, para düşünmeden, Allah rızası için okumalıdır.
Kur’ân-ı kerimi, geçim vasıtası yapan hafızlar, tecvitle okumayıp, teganni ile okuyanlar, gerçekten hamele-i Kur’ân değildir. Bunlar; (Çok hafızlar vardır ki, Kur’ân-ı kerim, bunlara lanet eder) hadis-i şerifinde bildirilenlerden olurlar.
Sual: Bazı hastalar ve kaza geçirenler için doktor, ilaç bulunsaydı ölmezdi deniyor. Böyle söylemek, dinen uygun mudur?
Cevap: Doktor ve ilaç bulmak, takdire bağlıdır. Allahü teâlâ, takdirine göre sebepleri yaratmaktadır. Bir yeri kesilen insanın eceli gelmedi ise, damarı bağlanır, ilaç verilir, ölmez. Eceli gelmiş ise, damarı bağlayacak biri bulunamaz, kanı akar, mikrop kapar ve ölür. Kalbi, yüreği hasta olana, ölmek üzere olan bir başkasının sağlam yüreği takılıp takılmaması da, ecelin gelip gelmemesine bağlıdır. Kalbin değiştirilmesi de hastayı muhakkak iyi yapmıyor, çoklarının ölmesine de sebep olmaktadır.
Sual: Bir evin kirasına karşılık olarak, bir tarlayı kiralamak ve namaz kılmak için yer kiralamak, dinimizce uygun mudur?
Cevap: Bir menfaati, başka cins bir menfaat karşılığı kiraya vermek caizdir. Evin kirası karşılığı olarak tarlayı kiralamak caizdir. Fakat, elbiseyi kiraya verip, kira olarak başka elbise almak caiz olmaz. Bir yeri, namaz kılmak için kiraya vermek caiz değildir. Bunun kirasını almak haram olur. Burasını bir iş yapmak için kiralamalı ve namaz da kılmalıdır.
.Dua ve sadaka belayı önler
2021-04-01 02:00:00
Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır.
Sual: Bir kimse, dua etmekle, sadaka vermekle, kendisine gelmekte olan belayı durdurabilir mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Gazâlî hazretleri, İhyâ-ül’ulûm kitabında buyuruyor ki:
“Kazâ-i mu’allak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.” Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur.)
Duanın belayı defetmesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan, oka siper olduğu gibi, su, yerden otun yetişmesine ve havanın oksijen gazı, canlının hücrelerindeki gıda maddelerini yakıp hararet meydana gelmesine sebep olduğu gibi, dua da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte;
(Kazâ-i mu’allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu. Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfûzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kazâ-i mu’allak ise, yani, o kimsenin dua etmesi de, takdir edilmiş ise, dua eder, kabul olunca, belayı önler. Ecel-i kazâyı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, Ecel-i müsemmâ değişmez. Ecel-i kazâ denilen, mesela, bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir.
Sual: Kurân-ı kerim bastırıp, kâr için satmak, dinen uygun mudur?
Cevap: Kur’ân-ı kerimi bastırıp satanlar, bunu kitapçılık ticaretine âlet edenler, Kur’ân-ı kerim öğretilmesine, okunmasına sebep olmak niyyeti ile olursa, caiz ve sevap olur. Aldığı satış parası da helal olur. Fakat, böyle niyyetin alameti vardır ki, mal oluş fiyatına yakın, az bir kârla satmalıdır. Geçimi başka kitaplardan sağlanıyorsa, Kur’ân-ı kerimi kârsız satmalıdır. Şir’a kitabında deniyor ki:
“Mu’âz bin Cebel hazretlerine, falanca, Kur’ân-ı kerim yazıp satıyor dediklerinde, bu, Kur’ân-ı kerim satmak değildir. Kâğıt ve işçilik ücreti istemektir. Kur’ân-ı kerimi satmak demek, onu para ile, ücret ile öğretmektir buyurdu.”
Sual: Abdestte başın tamamını mı yoksa bir kısmını mı mesh etmek gerekir?
Cevap: Hanefi mezhebinde abdest alırken başın dörtte bir kısmını mesh etmek farzdır. Başın her tarafını, bir kerre mesh etmek ise sünnettir.
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1062 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
| |
| |
 |

|
Allahü teala, kalplere bakar
2021-03-31 02:00:00
"Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalplerindeki imana bakarım."
Sual: Allahü teala, kullarının amellerine mi bakar yoksa bunları ne niyetle yaptıklarına ve kalplerindeki imana mı bakar?
Cevap: Bu konuda Ahmet bin Yahya Münîrî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, ilmi, zulmetin temizlenmesine, cehli de, günah işlenmesine sebep yaptı. İlimden iman ve taat doğmakta, cehilden de küfür ve günah hasıl olmaktadır. Taat, çok küçük olsa da, kaçırmamalı! Günah, pek küçük görünse de, yaklaşmamalıdır! İslam âlimleri buyurdular ki;
'Üç şey, üç şeye sebeptir: Taat, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya sebeptir. Günah işlemek, Allahü teâlânın gadabına sebeptir. İman etmek, şerefli ve kıymetli olmaya sebeptir.' Bunun için, küçük günah işlemekten de çok sakınmalıdır. Allahü teâlânın gadabı, bu günahta olabilir. Her mümini kendinden iyi bilmelidir. O mümin, Allahü teâlânın çok sevdiği kulu olabilir. Herkes için ezelde yapılmış olan takdir, hiç değiştirilemez. Hep günah işleyip, hiç taat yapmamış olan bir Müslümanı, Allahü teâlâ, dilerse affeder. Bekara suresinin otuzuncu âyetinde, melekler, meâlen;
(Ya Rabbi! Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek olan insanları niçin yaratıyorsun) dediklerinde;
(Onlar fesat çıkarmazlar) demedi.
(Sizin bilmediklerinizi ben bilirim) buyurdu.
(Layık olmayanları layık yaparım. Uzak kalanları yaklaştırırım. Zelil olanları aziz ederim) buyurdu.
'Siz onların işlerine bakarsınız. Ben kalplerindeki imana bakarım. Siz, günahsız olduğunuza bakıyorsunuz. Onlar, benim rahmetime sığınırlar. Sizin günahsız olduğunuzu beğendiğim gibi, Müslümanların günahlarını affetmeyi de severim. Benim bildiğimi sizler bilemezsiniz. İmanı olanları, ezelî olan lütfuma kavuştururum' buyurdu.”
Sual: Beş vakit namaz, âyet ve hadis ile emredilmiş midir?
Cevap: Kitâb-ül-fıkh-alel-mezâhib-il-erbe'ada deniyor ki:
“Namaz, İslam dininin direklerinden en ehemmiyetlisidir. Allahü teâlâ, kullarının yalnız kendisine ibadet etmeleri için, namazı farz etti. Nisâ suresinin 103. âyeti, (Namaz müminler üzerine, vakitleri belirli bir farz oldu) demektedir. Hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ, her gün beş vakit namaz kılmayı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namaz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teâlâ söz verdi) buyuruldu.”
.İnsanların 'said' veya 'şaki' olması...
2021-03-30 02:00:00
"Allahü teâlâ, her insanın said veya şaki olacağını ezelde biliyordu."
Sual: Herhangi bir kimse, kendisinin daha hayatta iken said mi, şaki mi olduğunu bilme, öğrenme şansı var mıdır?
Cevap: Bu konuda Ahmet bin Yahya Münîrî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Saadet, cennetlik olmak demektir. Şekâvet, cehennemlik olmak demektir. Saadet ve şekâvet, Allahü teâlânın iki hazinesi gibidir. Birinci hazinenin anahtarı, taat ve ibadettir. İkinci hazinenin anahtarı, masiyet yani günahlardır. Allahü teâlâ, her insanın said veya şaki olacağını ezelde biliyordu. Bu bilgisine kader denir. Said olacağı ezelde bilinen kimse, Allahü teâlâya itaat eder. Ezelde, şaki olacağı bilinen kimse, hep günah işler. Dünyada herkes, said veya şaki olduğunu, amelinden anlayabilir. Ahireti düşünen din âlimleri, herkesin said veya şaki olduğunu böylece anlar. Dünyaya dalmış olan din adamı ise, bunu bilmez. Her izzet ve her nimet, Allahü teâlâya, ihlas ile itaat ve ibadet etmektedir. Her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hasıl olur. Herkese dert ve bela, günah yolundan gelir. Rahat ve huzur da, itaat yolundan gelmektedir. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Bunu kimse, değiştiremez.
Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saadet zannetmemeli. Nefse güç ve acı gelenleri de şekâvet ve felaket sanmamalıdır...
Kudüs'te Mescid-i Aksâda senelerce tesbih ve ibadet ile ömrünü geçiren kimse, ibadetin şartlarını ve ihlası öğrenmediği için, bir secdeyi terk edince, öyle zarar etti ki, helak oldu. Eshâb-ı Kehf'in köpeği ise, pis olduğu hâlde, sıddıkların arkasında birkaç adım yürüdüğü için, öyle yükseldi ki, hiç düşmedi. Bu hâl, insanı hayrete düşürmektedir. Asırlar boyunca, âlimler, bu sırrı çözememiştir. İnsan aklı, bunun hikmetini anlayamıyor...
Âdem aleyhisselama buğdaydan yeme dedi ve yiyeceğini ezelde bildiği için, yemesini diledi... Şeytanın Âdem aleyhisselama secde etmesini emreyledi ve secde etmemesini diledi. Beni arayınız buyurdu. Fakat ihlası olmayanın kavuşmasını dilemedi. İlahi yolun yolcuları, 'Hiç anlayamadık' demekten başka bir şey söyleyemediler...
Bizlere ne demek düşer. Allahü teâlânın, insanların iman etmelerine, kendisine ibadet yapmalarına ihtiyacı yoktur. Kâfir olmalarının ve günah işlemelerinin de Ona hiç zararı olmaz. Mahluklarına Onun hiç ihtiyacı yoktur.”
.Namaz; kalbi hasta olmaktan korur
2021-03-29 02:00:00
Kalb hastalığının ilacı olan tövbenin kabul olması için, en faydalı ibadet, namaz kılmaktır.
Sual: Bazı kimselere, Müslüman olduklarını söyledikleri hâlde namaz kılmak kendilerine ağır gelmektedir. Bunun sebebi ne olabilir?
Cevap: İnsanda iki türlü kalb vardır. Birisi, herkes tarafından bilinen göğsümüzdeki et parçasıdır ki buna yürek denir. İkincisi ise, bu et parçasında bulunan bir kuvvettir ki buna gönül denir. Din kitaplarında bildirilen kalb, bu gönüldür. İnanmak ve inanmamak, muhabbet yani sevgi ve düşmanlık bu kalbde yani gönülde olur. İnsanın azaları, organları bu kalbin emrindedir. Temiz kalbin sahibi akla uyar, hep iyi işler yapar. Kalbi bozuk, hasta olan, nefse uyar, hep zararlı işler yapar. İhlas ile yapılan ibadetler, bilhassa namaz kılmak ise, kalbi temizler. Allahü teâlâ, kalbi bozan, hasta yapan şeyleri haram etmiştir.
Günah işleyenin kalbi hasta olur. Günahın büyüklüğüne göre, hastalık hafif veya ağır olur. Kalb hasta olunca, ibadet yapmak güç olur. Kalb hastalığının birinci ilacı, tövbe ve istiğfardır. Tövbenin kabul olması için, günahı terk etmek ve ibadet yapmak lazımdır.
Kalb hastalığının ilacı olan tövbenin kabul olması için, en faydalı ibadet, namaz kılmaktır. Her gün bir kerre namaz kılmak, çok kolaydır. Her gün beş kerre namaz kılmak, kalbi hasta olanlara güç gelir. Hâlbuki, namaz çok kılınırsa, kalbde Allah sevgisi hasıl olur. Allah sevgisi zamanla kalbi doldurur. Saadetlerin en büyüğü, kalbe Allah sevgisini yerleştirmektir.
Dünya işleri ile uğraşanların ve geçici olan dünya nimetlerine ve lezzetlerine kavuşmayı düşünenlerin kalblerinde Allah sevgisi kalmaz. İnsanı bu felaketten kurtaran en kuvvetli ilaç, Kelime-i tevhit okumaktır. Bunun için, Allahü teâlâ, sonsuz merhametinden dolayı, her gün bir vakit değil, beş vakit namaz kılmayı emir buyurmuştur. Allahü teâlânın bu emri, insanlara sıkıntı vermek için değil, onları kalb hastalığından kurtarmak içindir.
Sual: Ölmüş tavuktan çıkan yumurtayı yemekte ve ölmüş olan koyundan alınan sütü içmekte, dinen bir mahzur var mıdır?
Cevap: Ölü tavuktan çıkan yumurta temizdir ve yenir. Şâfiide, kabuğu sertleşmemiş ise, necistir, yenmez. Ölü koyundan gelen süt de temizdir, içilir. Şâfiide ise necistir. Ölü koyundan çıkan ölü kuzu necistir. Bunun işkembesinden yapılan peynir mayası temizdir.
.Dünyada, dert, bela olmasaydı
2021-03-28 02:00:00
Allahü teâlânın dostları, dünyada da, ahirette de lezzetli ve sevinçlidir.
Sual: Allahü teâlâ, her şeye kadirdir. İman edenlere, hem dünyada, hem de ahirette nimetler, lezzetler verseydi ve dünyada verdiği lezzetler, ahirette, bunların elem çekmesine sebep olmasaydı, daha iyi olmaz mı idi?
Cevap: Bu konuda Mektûbât kitabında buyuruluyor ki:
“İnsanlar, dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedî nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilmez. Dünyada bunlara elem vermek, sanki daimî lezzetleri arttırmak içindir. Bu elemler, bir nimet olup, cahil halkı denemek için, büyüklere verilen nimetler, elem olarak gösterilmektedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için nimettir.
Belalar, sıkıntılar, cahil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olmaktadır. Nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belalardan da lezzet duyarlar. Hatta, bela sadece sevgilinin arzusu olup, kendi istekleri karışmadığı için, daha tatlı gelir. Nimetlerde bu lezzet bulunamaz. Dünyada dert ve bela olmasaydı, bunların gözünde, dünyanın hiç değeri olmazdı.
O hâlde, Allahü teâlânın dostları, dünyada da, ahirette de lezzetli ve sevinçlidir. Dertlerden aldıkları lezzetler, ahiret lezzetlerinin azalmasına sebep olmaz. Ahiret lezzetlerini gideren, cahillerin aradıkları lezzetlerdir.
Bu dünya, imtihan yeridir. Burada hak, batıl ile; haklı, haksız ile karışıktır. Burada, dostlarına sıkıntılar, belalar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihanın faydası kalmazdı. Hâlbuki, gayba iman etmek lazımdır. Dünyanın ve ahiretin bütün saadetleri, görmeden inanmaya bağlıdır.
Allahü teâlâ, dostlarını mihnet ve bela içinde göstererek, düşmanlarının gözünden sakladı. Dünya, imtihan yeri oldu. Dostları, görünüşte belada, hakikatte ise, zevk ve lezzettedir.
Allahü teâlâ her şeye kadirdir. Dostlarına hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verebilir. Fakat, âdeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve âdeti altına gizlemeyi sever. İşlerini, yaratmasını, sebepler altında gizlemiştir. O hâlde, dünya ahiretin aksi olduğundan, dostların, ahiret nimetlerine kavuşmak için, dünyada sıkıntı çekmeleri lazımdır.
.Bu kadar ibadet fazla değil midir?
2021-03-25 02:00:00
İngiliz kadın: "Günde beş defa ibadet etmek, bugünkü hayat tarzımıza nasıl uyar?"
Sual: Günde beş kere namaz kılmak, insanın bugünkü hayat tarzına göre fazla değil midir?
Cevap: Konu ilgili olarak sonradan Müslüman olan B. Jolly isimli bir İngiliz kadın hatıratında şöyle demektedir:
“Ben İngiltere'de Hıristiyan olarak doğdum, İncilde yazılı olanları öğrenerek büyüdüm. Çocukken kiliseye gittiğim zaman, çeşitli ışıklar, müzik ve muhteşem elbiseler giymiş rahipler, üzerimde büyük bir tesir yapıyordu. Çocukken, koyu bir Hıristiyandım. Zaman geçtikçe, tahsil derecem yükseldikçe, kafamda bazı sualler oluşmaya ve Hıristiyanlıktan uzaklaşmaya başladım. Artık, hiçbir dine inanmıyordum... Bir gün gazetede, İsâ aleyhisselâmın ulûhiyyeti hakkında bir konferans verileceği, bu konferansa her dinden adamların iştirak edebileceği yazılıydı. Konferansa katıldım ve orada bir Müslümanla tanışdım. Bu Müslüman, sorduğum suallere o kadar güzel, o kadar mantıki cevaplar verdi ki, hiç aklıma gelmediği hâlde, İslamiyetle meşgul olmaya karar verdim. İslamiyeti kabul etmiş İngiliz kadınlarla görüştüm. Onlardan yardım istedim. Tanıştığım Müslüman bir kadına;
-Günde beş defa ibadet etmek, bugünkü hayat tarzımıza nasıl uyar, bu kadar ibadet, fazla gelmez mi? diye sordum. O da bana;
-Sizin piyano çaldığınızı duyuyorum, müziğe meraklı mısınız? diye sordu.
-Hem de çok, diye cevap verdim.
-Pekâlâ, her gün egzersiz yapar mısınız?
-Tabii, işten eve gelir gelmez her gün hiç olmazsa iki saat piyano çalarım, diye cevap verdim. Bunun üzerine, Müslüman kadın;
-Beş vakit namaz, nihayet yarım saat veya 45 dakika sürecek olan bir ibadet, size niçin çok geliyor? Siz nasıl piyano egzersizlerini yapmazsanız, piyano çalma kudretiniz azalırsa, Allahü teâlâyı düşünmek, Ona secde ederek lütuflarına şükretmek azaldıkça, Ona giden yol uzaklaşır. Hâlbuki, her gün yapılan ibadet, Allahü teâlânın doğru yolunda adım adım ilerlemek demektir, diye cevap verdi.
Ne kadar haklıydı! Her Müslümanın, Allahü teâlâyı çok hatırlaması, kalbine Allah sevgisini yerleştirmesi lazımdır. Kalb, Beytullahdır. Bir eve sahibi sokulmazsa, eve de, sahibine de, düşmanlık olur. Beş vakit namaz, insanı bu felaketten kurtarmaktadır.
Artık Müslümanlığı kabul etmeme bir mâni kalmamıştı ve ben de İslamiyeti bütün ruhumla kabul ettim.”
.Eshabım hasta olmaz...”
2021-03-24 02:00:00
"İslam dini, hasta olmamak yolunu göstermiştir. Eshabım temizliğe çok dikkat eder."
Sual: İslamiyetin emir ve yasaklarına uyan bir kimse, kolay kolay hasta olmaz mı?
Cevap: Peygamber efendimiz, tıp bilgisini çeşitli şekillerde övdü;
(İlim ikidir: Beden bilgisi, din bilgisi.) Yani ilimler içinde en lüzumlusu, ruhu koruyan din bilgisi ve bedeni koruyan sıhhat bilgisidir buyurarak, her şeyden önce, ruhun ve bedenin zindeliğine çalışmak lazım geldiğini emretti. İslamiyet, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Çünkü, bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir.
Bugün, bütün üniversitelerde okutuluyor ki, doktorluk iki kısımdır:
Biri hijiyen, sıhhati korumak.
İkincisi terapötik, hastaları iyi etmektir.
Bunlardan birincisi önce gelmektedir. İnsanları hastalıklardan korumak, tıbbın birinci vazifesidir. Hasta insan, iyi edilse de, çok kerre, arızalı kalır. İşte İslamiyet, tababetin birinci vazifesini, hijiyeni garanti etmiştir. Mevâhib-i ledünniyyede Kur'ân-ı kerimin tıbbın iki kısmını da teşvik buyurduğu, âyet-i kerimeler gösterilerek isbat edilmektedir.
Peygamber efendimiz, Rum İmparatoru Heraklius ile mektuplaşırdı. Bir defa, Heraklius birçok hediye göndermişti. Bu hediyelerden biri de, bir doktor idi. Doktor gelince;
-Efendim! İmparator beni, size hizmet için gönderdi. Hastalarınıza bedava bakacağım! dedi. Resulullah efendimiz kabul buyurdu, kendisine bir ev verdiler. Günler, aylar geçti ama doktora kimse gelmedi. Doktor gelerek;
-Efendim! Size hizmet etmeye geldim ama bana bir hasta bile gelmedi. Boş oturdum, yiyip içtim, artık gideyim, diye izin isteyince, Peygamber efendimiz;
(Sen bilirsin. Eğer daha kalırsan, misafire hizmet etmek, ona ikram etmek, Müslümanların vazifesidir. Gidersen de uğurlar olsun. Yalnız şunu bil ki, burada senelerce kalsan, sana kimse gelmez. Çünkü, Eshabım hasta olmaz! İslam dini, hasta olmamak yolunu göstermiştir. Eshabım temizliğe çok dikkat eder. Acıkmadıkça bir şey yemez ve sofradan, doymadan önce kalkar) buyurdu.
Sıhhatine ve temizliğe itina eden bir Müslüman, sağlam kalır, kolay kolay hasta olmaz. Ölüm haktır. Hiçbir kimse ölümden kurtulamaz ve her hangi bir hastalık sonucu ölecektir. Fakat, o vakte kadar sıhhatini koruyabilmesi, ancak Müslümanlıkta emredilen hususlara ve temizliğe riayet sayesinde olur.
.Temizliğe ve sıhhate dikkat etmelidir
2021-03-23 02:00:00
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimde buyurdu ki: "Temiz olanları severim!"
Sual: Bir Müslümanın, kendisine verilen ömrü, yerli yerinde kullanabilmesi için temel olarak neye dikkat etmesi gerekir?
Cevap: Müslüman, hem temiz olur, hem de, sıhhatine çok dikkat eder. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerimde çeşitli yerlerde meâlen; (Temiz olanları severim!) buyuruyor. Bir zehir olan alkollü içkileri içmez. Çeşitli tehlikeleri ve zararları olduğu için menedilen domuz etini yemez. Livata yapanlarda keşfedilen AIDS ismindeki bulaşıcı ve öldürücü hastalığın virüsünün, domuzlarda bulunduğu tesbit edilmiştir.
Hıristiyanlığın en revaçta olduğu Orta Çağ'da, büyük tıp âlimleri, yalnız Müslümanlardı ve Avrupalılar Endülüs'e tıp tahsil etmeye gelirlerdi. Çiçek hastalığına karşı aşıyı bulanlar, Müslüman Türklerdir. Türklerden bunu öğrenen Jenner, ancak 1796’da bu aşıyı Avrupa'ya götürdü ve haksız olarak “Çiçek aşısını bulan kimse” unvanını aldı. Hâlbuki, tam bir zulmet diyarı olan o zamanki Avrupa'da insanlar, hastalıktan kırılıyordu. Fransa Kralı Onbeşinci Louis 1774'te çiçekten öldü. Avrupa uzun zaman veba ve kolera salgınlarına uğradı.
Birinci Napolyon 1798’de Akka Kalesi'ni muhasara ettiği zaman, ordusunda veba zuhur etmiş ve hastalığa karşı çaresiz kalınca, Müslüman Türklerden yardım istemek zorunda kalmıştı. O zaman yazılan bir Fransız eserinde şöyle denmektedir:
“Türkler, ricamızı kabul ederek hekimlerini yolladılar. Bunlar tertemiz giyinmiş, nur yüzlü kimselerdi. Evvela dua ettiler ve sonra ellerini bol su ve sabun ile uzun uzadıya yıkadılar. Hastalarda zuhur eden hıyarcıkları neşterle yardılar. İçindeki sıvıyı akıttılar ve yaraları tertemiz yıkadılar. Sonra hastaları ayrı ayrı yerlere koydular ve sağlamların mümkün olduğu kadar onlara yaklaşmamasını tembih ettiler. Hastaların elbiselerini yaktılar ve onlara yeni elbiseler giydirdiler. En nihayet tekrar ellerini yıkadılar ve hastaların bulunduğu yerlerde öd ağacı yakarak ve tekrar dua ederek ve bizden hiçbir ücret veya hediye kabul etmeden yanımızdan ayrıldılar.”
Demek oluyor ki, iki asır evveline kadar Batılılar hastalıklara karşı tamamen çaresizdi ve ancak sonradan Müslümanlardan öğrenerek ve tecrübeler yaparak yani Kur'ân-ı kerimde emrolunduğu gibi gayret ederek bugünkü tıp ilmini öğrendiler.
.Bir söz veya işle, iman gidebilir!
2021-03-22 02:00:00
Küfre sebep olan bir şeyi, zaruret olmadan söyleyenin imanı gider!
Sual: Bir Müslüman, İslamiyetin "imanın gider" dediği bir şeyi söyler veya yaparsa, bu kimsenin imanı gitmiş mi olur?
Cevap: Bu konuda Uyûn-ül besâirde deniyor ki:
“İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet, ilahlık sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim bildiren bir şey söylese veya yapsa, mesela secde etse, Yahudilerin ve Hıristiyanların bağladıkları zünnâr denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz.” Bir Müslümanın bunları, canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur. Daha fazlası küfür olur.
Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara ülûhiyyet sıfatları denir. Akait ve fıkıh kitaplarının çoğunda, mesela Dürerde deniyor ki:
“Bir kimse, kalbi iman ile dolu olduğu hâlde, küfre sebep olan bir şeyi, zaruret olmadan, yani isteyerek söylerse, kâfir olur. Kalbindeki imanın faydası olmaz. Çünkü, bir kimsenin kâfir olduğu sözünden anlaşılır. Küfre sebep olan şeyi söyleyince, insanlar arasında da, Allahü teâlâ yanında da kâfir olur.” İş ve giyim ile hasıl olan Küfr-i hükmînin de böyle olduğu, Şerh-i mevâkıfta yazılıdır.
Sual: Fıkıh kitaplarında, zayıf kavil diye bildirilen hükümlerle de amel edilebilir mi?
Cevap: Her Müslümanın ibadet yaparken ve haramdan sakınırken, kendi mezhebinin âlimlerinin, "Fetvâ böyledir, En iyisi budur, En doğru söz budur" gibi bildirdiklerine uyması lazımdır. Kendi arzusu ile yaptığı bir şey, buna uymasına mâni olur ve bu mâni olmanın önlenmesinde harac, meşakkat bulunursa, kendi mezhebinde doğru olduğu bildirilen başka bir söze uyması lazımdır. Böyle de yapamazsa, Hanefi mezhebinde bulunan kimse, Hanefi mezhebindeki âlimlerin fetvâ olarak seçilmemiş zayıf sözlerine uyarak, işini görür.
Sual: Bir kimse, yatağın içinde, yatar şekilde Kur’ân-ı kerim okuyabilir mi?
Cevap: Kur’ân-ı kerimi abdestsiz tutmak haramdır, ezberden okumak caizdir. Yatağa abdestli girmek sünnettir. Şir'at-ül-islâm şerhinde; “Kur’ân-ı kerimi yatakta, yatarak ezberden abdestsiz okumak caizdir ve sevaptır. Fakat, başını yorgandan dışarı çıkarmalı ve bacakları bitiştirmelidir” deniyor.
.Kabir başında telkin vermek
2021-03-21 02:00:00
Telkin vermenin sünnet olduğu çeşitli deliller ile isbat edilmektedir.
Sual: Ölen bir kimse, kabre konup defnedildikten sonra, kabrin başında telkin vermenin dinimizde yeri var mıdır?
Cevap: Ölen bir kimse, defnedildikten sonra, kabre ve kıbleye karşı ayakta durarak telkin vermek sünnettir. Mecmâ’ul-enhürde diyor ki:
“Öldükten sonra telkin verilir. Çünkü, ruhu ve aklı geri verilir ve yapılan telkini anlar. Şâfiî mezhebinde de böyledir.”
Kabirdeki meyyite telkin yapmanın meşru olduğu Cevherede yazılıdır. Nûr-ul yakîn fî mebhas-it telkîn kitâbında, telkinin sünnet olduğu çeşitli deliller ile isbat edilmektedir. Cilâ-ül-kulûb ve Gâliyyede diyor ki:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm, definden sonra telkin vermeyi emreyledi. Kendisi de telkin verdi.”
Kâdî-zâdenin Birgivî vasıyyetnâmesi şerhinde, telkinin nasıl verileceği uzun yazılıdır.
Sual: Peygamber efendimiz, bir hadislerinde, (Kabrimi bayram yapmayın!) buyurmuş. Burada anlatılmak istenen nedir?
Cevap: Hadis âlimlerinden Abdül’azîm-i Münzirî hazretleri (Kabrimi bayram yapmayın!) hadis-i şerifine mana verirken (Kabrimi bayram gibi yılda bir ziyaret etmekle bırakmayın! Her zaman ziyaret etmeye gayret edin!) demektir, diye açıklamışlardır. (Evlerinizi mezarlık yapmayın!) hadis-i şerifi de, evlerinizi namaz kılmamakla, kabirlere benzetmeyin, demektir. Çünkü kabristanda namaz kılmak caiz değildir. (Kabrimi bayram yapmayın!) hadis-i şerifi; (Kabrimi ziyaret için, bayram gibi belli gün tayin etmeyin!) anlamında olduğu da bildirilmiştir. Zira Yahudiler ve Hıristiyanlar, Peygamberlerinin mezarlarını ziyaret için toplanıp çalgı çalar, şarkı söyler, bayram yaparlardı. Siz böyle yapmayın, ziyaret için, bayramda haram şeylerle eğlenir gibi, ney, dümbelek çalmayın, toplanıp, merasim yapmayın demektir. Ziyaret için, gelip, selam vermeli, dua etmeli, fazla durmamalıdır.
Sual: Gayr-i müslimlerin ibadetlerini onlar gibi yapmak, imanı giderir mi?
Cevap: Kâfirlerin ibadetlerini, ibadet olarak yapmak, mesela kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları camilerde çalmak ve İslamiyetin kâfirlik alameti saydığı şeyleri, zaruret, cebir, zorlama olmadan kullanmak küfür olur, imanı giderir. Birgivî vasıyyetnâmesinde; “Kâfirlerin ibadet olarak yaptıklarını yapan ve kullanan kâfir olur” denmektedir.
.Ölümden önceki her şey dünyadır
2021-03-20 02:00:00
Dünya, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyalıklar, zararlıdır.
Sual: İnsan, çeşitli şeylere muhtaçtır, bunları elde etmek için çalışmaktadır ve bunu da herkes bilmekte, yapmaktadır. Din kitaplarında da dünyalık olanlar kötülenmiştir. O zaman insan, muhtaç olduğu şeylerden vaz mı geçmeli, bunları yapmamalı mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Ma'rifetnâme kitabında deniyor ki:
“Ölümden önce olan her şeye dünya denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyadan sayılmaz, âhiretten sayılırlar. Çünkü dünya, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyalıklar, zararlıdır. Haramlar, günahlar ve mubahların fazlası böyledir. Dünyada olanlar İslamiyete uygun kullanılırsa, âhırete faydalı olurlar. Hem dünya lezzetine, hem de âhıret ni'metlerine kavuşulur. Mal iyi de değildir, kötü de değildir. İyilik, kötülük, onu kullanandadır. O hâlde, kötü olan dünya, Allahü teâlânın razı olmadığı, âhireti yıkıcı yerlerde kullanılan şeyler demektir. Kendini ve Rabbini unutup, lezzetlerine, şehvetlerine düşkün olanlar, yolda hayvanının süsü ile, palanı ile, otu ile uğraşıp, arkadaşlarından geri kalan yolcuya benzer. Çölde yalnız kalıp, helak olur. İnsan da, ne için yaratılmış olduğunu unutup, dünya zinetlerine aldanır, âhiret hazırlığı yapmazsa, ebedî felakete sürüklenir. Dünya sevgisi âhirete hazırlanmaya mâni olur. Çünkü, kalb onu düşünmekle, Allahı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibadet yapamaz olur. Dünya ile âhiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse, ibadetini yapmaz ve geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyaya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur. Bunu kimse sevmez.”
Sual: Din adamının kendi görüşlerini din diye anlatması, yanlış fetvalar vermesi, dinen uygun mudur ve böyle bir şey olabilir mi?
Cevap: Tenbîh’te ve Muhtasar-ı tezkire’de yazılı hadis-i şeriflerde;
(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.)
(İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar) buyuruluyor.
Bu hadis-i şerifler, ahir zamanda, cahil, fasık ve sapık din adamlarının çoğalacaklarını, Müslümanları, yanlış bilgiler vererek aldatacaklarını haber vermektedir.
.Din bilgilerini doğru öğrenmek için
2021-03-16 02:00:00
Ehl-i sünnet âlimlerinin bulunmadığı yerlerde, din cahilleri milletin imanını çalarlar!
Sual: Müslümanlar, iman bilgilerinde ve diğer dinî konularda şüpheye düşerse nasıl hareket etmelidir ve böyle bir duruma düşmemek için ne yapmalıdırlar?
Cevap: Dinimizin bildirdiği bir şeyde şüpheye düşen kimse, "Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi, bu şey ile neyi bildirmek istemiş ise, öylece iman ettim, inandım" demelidir. Hemen, şüphesini giderecek bir din âlimi aramalıdır. İlmine ve dine bağlılığına güvenilir, zeki, ârif, haramlardan kaçınan, din bilgilerinin inceliklerini bilen, müşkilleri çözebilen bir zatı arar, bulur. Bundan aldığı cevap, şüphesini giderince, artık öylece iman eder. Böyle bir zâtı aramak farzdır. Tesadüfe bırakmayıp, hemen aramalıdır. Bulamazsa veya bulup da, şüpeden kurtulamazsa, "Allahü teâlânın ve Resulünün dilediği gibi inandım" demeli ve şüphesinin giderilmesi için, Allahü teâlâya dua etmeli, yalvarmalıdır. İşte, bunun için, her şehirde, müşkilleri çözebilen bir zâtın bulundurulması farz-ı kifâyedir. Felsefecilerin iftirâlarını, fen ve felsefe bilgileri ile karşılayabilen, fen adamı geçinenlerin itirazlarını, fennî metotlara dayanarak çözebilen, kâfirlerin yanlış sözlerini, dinlerindeki bozuk yerleri isbat ederek, reddedebilen, doğru yoldan ayrılmış olanların, fitne ve fesat ateşlerini söndürebilen, dünya tarihini iyi anlamış, matematik bilgisi kuvvetli ve İslam bilgilerinin derinliklerine ermiş bir din âlimi bulundurmak lazımdır. Vaktiyle İslam devletleri böyle âlim yetişdiriyordu. Böyle bir din âlimi bulunmazsa, İslamiyet, din cahillerinin elinde oyuncak olur. İstedikleri gibi din kitapları yazar, gençlerin dinsiz yetişmesine sebep olurlar. Bir memlekette, İslamiyetin yerleşmesi için, her şeyden önce, hakiki din âlimi yetiştirmek lazımdır. Din âlimi bulunmazsa, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını yaymaya çalışmalıdır. Bu kitaplar bulunmazsa, din cahilleri, din adamı şekline girip, kitap yazarak, konferanslar, dersler vererek milletin dinini, imanını çalarlar.
Sual: Herkese ve küçük yaşta ölen çocuklara da kabir suali var mıdır?
Cevap: Bu konuda Sirâc kitabında deniyor ki:
“Bütün insanlara kabir suali olacağını, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildirmektedir. Sabî iken ölene de cenâb-ı Hak, cevap vermesini ilham edecektir.” İbni Abdül-Berr ve imâm-ı Süyûtî hazretleri de;
“Mümin ve münafık olan ehl-i kıbleye sual vardır” buyurmuştur. Hazret-i Ömer'e kabir suali olduğu ve verdiği cevabı bildiren haberler, kitaplarda mevcuttur.
.Muhtaç olanın sadaka vermesi
2021-03-15 02:00:00
Sıkıntıya sabredemeyecek kimsenin, sadaka vermesi caiz değildir.
Sual: Bir kimsenin, bakmakla sorumlu oldukları muhtaç iken, başka muhtaçlara yardım etmesi uygun olur mu?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Kendisine ve bakması vacib olanlara lazım olandan fazla malı bulunan kimsenin sadaka vermesi müstehabdır. Bakması vacib olan kimsesi muhtaç iken, bunun sadaka vermesi günahtır. Sıkıntıya sabredemeyecek kimsenin, kendi muhtaç olduğu malı, parayı sadaka vermesi caiz değildir, tahrimen mekruhtur. Sadaka veren kimsenin, sadaka sevabını, Resulullah efendimize ve bütün müminin ve müminâta göndermeye niyet etmesi iyi olur. Çünkü, kendi sevabı azalmaz ve hepsine de ayrı ayrı, hep o kadar sevap verilir.”
Sual: Senetli, isbatlı alacaklar, fakir veya iflas eden kimselerde de olsa, bunlar zekât hesabına katılır mı, zekâtı verilir mi?
Cevap: Senetli veya iki şahitli olan veya itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa, nisaba, zekât hesabına katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekâtı da verilir.
Sual: Bir kimse, namazda okuduğu sure veya duada, bu surelerdeki herhangi bir kelimeyi tekrarlayarak okursa namazına zarar gelir mi?
Cevap: Namazda okunan sure ve dualarda, kelimeyi tekrarlayınca mana değişirse, namaz bozulur. Rabbi Rabbil'âlemîn, mâliki mâliki yevmiddîn deyince bozulur. Fakat, mananın değiştiğini bilmezse veya ağzından kaçarsa yahut harfi doğru okumak için tekrar ederse, namaz bozulmaz.
Sual: Evvabin namazı diye bir namaz var mıdır?
Cevap: Akşam namazının farzından sonra, nafile olarak kılınan altı rekat namaza, Evvâbîn namazı denir.
Sual: Namaz kılması mekruh olan vakitlerde, cenaze namazı kılınmaz mı?
Cevap: Güneş batarken, yalnız o günün ikindi namazının farzı kılınır. İmâm-ı Ebû Yusuf hazretlerine göre, cuma günü güneş tepede iken, nafile namaz kılmak mekruh olmaz. Bu kavil zayıftır. Namaz kılması mekruh olan üç vakitte önceden hazırlanmış cenazenin namazı, secde-i tilâvet ve secde-i sehiv de caiz değildir. Hazırlanması bu vakitlerde biten cenazenin namazını, bu vakitlerde kılmak caiz olur.
Sual: Ezanı, minare gibi yüksek bir yere çıkarak okumanın dinimizdeki hükmü nedir?
Cevap: Ezanı yüksek yerde okumak sünnettir. Okuyanın sesini yükseltmesi lazımdır. Fakat, çok bağırmak için, kendini zorlamamalıdır.
.Herkesin elindeki mal, onun mülküdür
2021-03-08 02:00:00
Gasp, zulüm, rüşvet ve hırsızlıkla ele geçen bir mal mülk olmaz.
Sual: Bir kimse, helal ve haram yoldan gelen parayı karıştırmış olsa, bu kimsenin verdiği alınır mı, ikram ettiği yenir mi?
Cevap: Herkesin elinde bulunan malı onun mülkü bilmelidir. Gasp, zulüm, rüşvet, hırsızlık, faiz, haraç ve hıyanet yollarından biri ile ve alkollü içki satarak ele geçdiği açıkça bilinen bir malı onun mülkü olmaz. Bunu ondan almak, kullanmak, yemek helal olmaz. Başka malları, mülkü kabul edilir. Onları verince almak haram olmaz. Haramdan topladığı malları, kendi helal malı ile, yahut birbirleri ile karıştırsa, buna Mülk-i habîs denir. Bu habis karışımdan verince, haram olduğunu tanımadığı malı, parayı almak caiz olur. Çünkü, imâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerine göre, böyle haramdan gelen ve emanet olarak alınan paraları kendi helal malı ile veya birbirleri ile karıştırıp da ayıramazsa, hepsi habis mülkü olur ve kendi helal malından sahiplerine tazmin etmesi, ödemesi lazım olur. Tazminden sonra, bu habis mülkünü kullanması caiz olur. Fasid akit ile habis mülk olan malı kullanmak ise, hiç caiz değildir.
Sual: Birkaç zenginin zekât vermekte vekili olan kimse, zenginlerden aldığı zekâtları karıştırıp fakirlere verse, zenginlerin zekâtları verilmiş olur mu?
Cevap: Bu konuda Bezzâziyyede deniyor ki:
“Fakirlere zekât vermek için, zenginlerin vekili olan kimse, topladığı zekâtları birbirleri ile karıştırınca, hepsi kendi mülkü olur. Fakirlere kendi malından sadaka vermiş olur. Zenginlerin zekatları verilmiş olmaz. Zenginlerden aldıklarını onlara ödemesi lazım olur. Fakirler, önceden bu kimseye izin vermiş olsalardı, onların vekilleri olarak toplamış olur, fakirlerin mallarını birbirleri ile karıştırmış olurdu ve zekâtlar verilmiş olurdu.”
Sual: Ticaret yapan her Müslümanın, alışveriş bilgilerini öğrenmesi veya bilen birisine sorması mı gerekir?
Cevap: Bu konu hakkında Câmi'ul-fetâvâda deniyor ki: “Bey ve şirâ yani alışveriş bilgilerini öğrenmeden ticaret yapmak helal olmaz. Her tacirin, tüccarın bir fıkıh âlimi bulup, işlerini buna danışarak yapması, böylece faizden ve fasit alışverişden kurtulması lazımdır.”
Sual: Sure ve dualardaki hareke hataları namazı bozar mı?
Cevap: Sonraki âlimler, i'râb, hareke hatası, hiçbir zaman namazı bozmaz dediler.
.İmam olmakta öncelik hakkı
2021-03-07 02:00:00
Fıkıh bilgilerini daha çok bilenin ve gözetenin, imam seçilmesi lazımdır.
Sual: Birkaç kişi bir araya geldiğinde, cemaatle namaz kılacaklarında hangisinin tercihen imam olması gerekir?
Cevap: Fıkıh bilgilerini daha çok bilenin ve gözetenin, başkalarından önce imam seçilmesi lazımdır. Bundan sonra, tecvit ile okuyan seçilir. Hafız olması şart değildir. Bunlar birkaç kişi ise, vera sahibi olan seçilir. Vera, şüphelilerden kaçınmak demektir. Bundan sonra, yaşı çok olan seçilir. Bundan sonra, sıra ile, huyu, yüzü, nesebi, sesi, elbisesi güzel olan seçilir. Bunlar birkaç kişi ise, aralarından malı, mevkisi çok olan seçilir. Bunlar da benziyor ise, mukim misafire imam olur. Seçimde uyuşulmazsa, çoğunluğun seçtiği imam olur. Daha üstünü varken, başkası seçilirse, çirkin olur, fakat günah olmaz. Bir evde, ziyafette, seçim aranmadan, ev sahibi, ziyafet sahibi imam olur, yahut imamı bu seçer. Kiracı, ev sahibi demektir. İstenmeyen kimsenin imam olması mekruhtur. Bidat sahibi kimsenin imam olması da tahrimen mekruhtur.
Sual: Bir Müslüman, kendi mezhebinde güç olan bir emri, bir ibadeti, başka bir mezhebi taklit ederek yapabilir mi?
Cevap: Bir ibadeti, bir işi yapmak için, dört mezhepten birini taklit etmeye niyet etmek, o mezhebe uyarak yapmak lazımdır. Dört mezhebin her birinde, bir işin yapılması için, bir kolay yol, bir de güç yol vardır. Birinci yola ruhsat, ikincisine azimet yolu denir. Kuvvetli, hâli elverişli olanın, azimet ile amel etmesi efdaldir. Güç olan işi yapmak, nefse daha ağır gelir. Nefsi daha çok ezer, zayıflatır. İbadetler, nefsi zayıflatmak, kırmak için emir olundu. Çünkü nefis, insanın da, Allahın da düşmanıdır. Onu zayıflatarak azmasını önlemek lazımdır. Fakat, büsbütün öldürülmez, çünkü, bedenin hizmetçisidir. Zayıf, hasta, sıkışık hâlde olan kimsenin, ibadetlerinde, işlerinde azimet yolunu terk etmesi, ruhsat yolu ile yapması lazımdır. Kendi mezhebinin ruhsat yolu ile yapması da güç olursa, diğer üç mezhepten birini taklit ederek yapması caiz olur.
Sual: Deli olan veya 24 saat baygın kalan bir kimse, daha sonra kılamadığı namazları kaza eder mi?
Cevap: Deli olan veya bayılan kimse, yirmidört saatte ayılamazsa, iyi olunca, namazlarını kaza etmez. İçki, afyon, ilaç ile aklı giden kimse, kılamadığı her namazı kaza eder.
.Müslümanın çocuğu bülüğa erince...
2021-03-06 02:00:00
Çocuk, İslamiyeti bilmeyerek bülüğa erince, mürted olur!
Sual: Bir Müslümanın çocuğu, büyüyüp, erginlik çağına girince, bu çocuğun Müslümanlığı yine devam eder mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:
“Kız çocuğu küçükken; anasına, babasına tabi olarak Müslümandır. Bülüğa erince, anasının, babasının dinine tabi olması devam etmez. İslamiyeti bilmeyerek bülüğa erince, mürted olur. İmanın şartlarını öğrenip ve İslamiyete uymak lazım olduğuna inanmadıkça, Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah dese de, Müslümanlığı devam etmez. Âmentü billâhi’de bulunan altı şeyi öğrenip, bunlara inanması ve Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını kabul ettim demesi lazımdır.”
Sual: Namazın içindeki vaciplerinden birini bilerek yapmayanın namazı bozulur mu?
Cevap: Namazın vaciplerinden birini bilerek yapmamak, namazı bozmaz ise de, günah olur. Vacipleri unutarak yapmayan, Secde-i sehv yapar. Farzların ilk iki rek'atinde, Zamm-ı sûreyi unutan, üçüncü ve dördüncü rek'atlerde okuyup, sonra secde-i sehv yapar. Kıraati unuttuğunu rüküda hatırlayan, hemen kalkıp kıraati ve sonra rüküyu yapar. Bir farzı ve vacibi, vaktinden önce veya sonra yapan da, secde-i sehv eder. Zamm-ı sûrenin bir parçasını rüküda okuyana, ettehıyyatüden sonra az bir şey okuyarak, üçüncü rek'ati geciktirene, imam yüksek sesle okuyacağı yerde, hafîf sesle okursa ve hafîf sesle okuyacağı yerde yüksek sesle okursa, secde-i sehv yapmak lazım olur.
Sual: Kur’ân-ı kerimdeki duraklardan "Lâ" harfi bulunan yerde, nefesi yetişmeyip duran kimse nasıl hareket etmelidir?
Cevap: Kur’ân-ı kerimdeki duraklardan “Lâ” bulunan yerde, nefesi yetişmeyip durulursa, evvelki kelime ile birlikte tekrar okunur. Âyet-i kerime sonunda durunca, tekrar edilmez.
Sual: Büyük olan oğlan ve kız çocukları öldüğünde, kefenleri, aynen büyükler gibi mi olur?
Cevap: Büyük oğlan, adam gibi kefenlenir. Büyük kız, kadın gibi kefenlenir. Küçük oğlan bir, küçük kız, iki parça kefene sarılır. Ölü doğan çocuk, düşük ve insan uzvu mesela kolu kefenlenmez, bir beze sarılıp gömülür.
Sual: İma ederek bile namaz kılamayan kimse, iyileşince kılamadığı namazları kaza eder mi?
Cevap: Yatarak başı ile ima edemeyecek kadar ağır hastalığı yirmidört saatten çok devam eden kimseden, aklı başında olsa bile, namaz sakıt olur.
.İmanın var olduğunun alameti
2021-03-05 02:00:00
İmanın şartı altıdır. Amentüdeki altı şeye inanmak, imandır.
Sual: Bir kimsede imanın var olup olmadığı ne ile ve nasıl anlaşılır?
Cevap: İmanın şartı altıdır, bunlar inanılacak şeylerdir. Amentüdeki altı şeye inanmak, imandır. İmanın bunlardan da önce gelen asıl iki şartı ise gayba iman ve hubb-i fillah, buğd-i fillahtır. İmanın, bir müminde var olması bu iki şarta bağlıdır:
Birincisi, gayba imandır ki, görmeden, kendi aklına, bilgisine danışmadan inanmaktır. Gayba iman esastır ve gayba iman etmek lazımdır. Çünkü dünyânın ve ahiretin bütün saadetleri, görmeden inanmaya bağlıdır. Can, rûh boğaza gelmeden önce iman etmiş olmalıdır. Can boğaza gelince, ahiretin bütün hâlleri gösterilir. O zaman bütün kâfirler iman etmek isterler. Hâlbuki imanın gaybî olması lazımdır. Görmeden inanmalıdır. Görülen şeye iman edilmiş olmaz. Fakat bu anda, müminlerin tövbesi kabul olunur.
İkincisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır. Bu iki şart yoksa, Amentüde bildirilen altı şarta bir kimse inansa da mümin olamaz. Hubb-i fillah; Allah için sevmek, buğd-i fillah ise, Allahü teâlâ için sevmemektir. İmanın alameti; hubb-i fillah ve buğd-ı fillahdır. Bir hadîs-i şerîfte;
(Allahü teâlânın bazı kulları vardır. Bunlar, Peygamber değildir. Peygamberler ve şehitler, kıyamet günü bunlara imrenirler. Bunlar, birbirini tanımayan, uzak yerlerde yaşayan, Allah için birbirini seven müminlerdir) buyuruldu.
Allahü teâlânın en çok sevdiği ibadet, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahtır ve imanın alametidir. İbadetlerin en üstünü olduğu bildirilen hubb-i fillah ve buğd-ı fillah da bu demektir. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, Müslümanları sevmek ve Müslümanlara düşmanlık edenleri sevmemektir.) Cenab-ı Hak, İsa aleyhisselama vahyederek; (Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlukların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz) buyurmuştur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, bir Peygambere vahyetti ki, falan abide söyle; dünyada zühd ederek, nefsini rahata kavuşturdun ve kendini kıymetlendirdin. Benim için ne yaptın? Abid; ya Rabbî! Senin için ne yapılır? deyince Allahü teâlâ; düşmanıma, benim için düşmanlık ettin mi ve sevdiğimi benim için sevdin mi? buyurdu.)
.Hadis-i kutsi ile âyetin farkı
2021-03-04 02:00:00
Vahiy, iki türlüdür: Vahy-i metlû ve vahy-i gayr-i metlû...
Sual: Âyet-i kerime ile hadis-i kutsi arasında ne gibi bir fark vardır?
Cevap: Allahü teâlânın, emir ve yasaklarını, Peygamberlerine bildirmesine vahiy denir. Vahiy, iki türlüdür: Cebrâîl aleyhisselam, Allahü teâlâdan aldığı haberleri getirerek Peygambere okur, buna, Vahy-i metlû denir. Bu vahyin kelimeleri de, manaları da Allah'tan gelmiştir. Kur’ân-ı kerimdeki âyetler, vahy-i metlûdur. Vahyin ikinci kısmı, Vahy-i gayr-i metlûdur. Bu vahiy, Allahü teâlâ tarafından Peygamberin kalbine bildirilir. Peygamber aleyhisselam, bu vahyi, kendi bulduğu kelimelerle yanındakilere söyler. Bu sözlere, Hadis-i kudsi denir. Hadis-i kudsinin kelimeleri, Peygamberdendir. Peygamberin (aleyhisselam) kelimeleri de, manaları da kendinden olan sözlerine, hadis-i şerif denir.
Sual: Din adı altında her türlü günahı işleyenlerin ve insanları kendileri gibi olamaya çağıranların bu kötülüklerini söylemek, insanlara anlatmak, onlar hakkında kötü düşünmek mi olur?
Cevap: Kalbimiz temizdir diyerek haramları, çirkin ve kötü şeyleri yapanları, iyi niyetle yapılan her şey hayır ve ibadet olur diyenleri, açıkça günah işleyenleri ve Müslümanları aldatarak kendilerine adam, taraftar toplayanları sevmemek, bunlara uymamak lazımdır. Bunların fasık olduklarını söylemek, sû-i zan olmaz.
Sual: Adalet yapmakla, ihsan etmek farklı şeyler midir?
Cevap: Bir kimsenin hakkını geri vermek, ona olan borcunu ödemek, adalet yapmak olur. Hakkından fazlasını vermek ise, ihsan etmek olur.
Sual: Şükür secdesi diye bir secde var mıdır varsa niçin ve nasıl yapılır?
Cevap: Şükür secdesi de, tilâvet secdesi gibidir. Kendisine nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehaptır. Secdede önce, Elhamdülillah denir, sonra, secde tesbihini okur. Namazlardan sonra şükür secdesi yapmanın mekruh olduğu, Mektûbât-ı Ma'sûmiyye’de de yazılıdır. Cahillerin sünnet veya vacip sanacağı mubahları yapmak da, tahrimen mekruhtur. Bid'at hasıl olmasına sebep olur.
Sual: Necaset yani insan veya hayvan pisliği, her türlü sıvı ile temizlenebilir mi?
Cevap: Necaset, her temiz su ile, abdest ve gusül alınmış su ile, sirke ve gül suyu gibi akıcı mayilerle ve tükürük ile temizlenir. Süt ve yağla temizlenmez
.Günah işleyene öfkelenmek!
2021-03-03 02:00:00
Haram işleyeni görenin, ona yumuşak nasihat vermesi iyi olur.
Sual: Bazı kimseler, haram, günah işleyeni görünce hemen öfkeleniyorlar. Günah işleyenlere karşı böyle öfkelenmek mi gerekir?
Cevap: Haram işleyeni görünce, gadaba gelmek, öfkelenmek iyidir, din gayretinden ileri gelir. Fakat, kızınca, öfkelenince aklın ve İslamiyetin dışına taşmamak lazımdır. Günah işleyene, kâfir, münafık gibi çirkin şeyler söylemek, haram olur. Haram işleyeni görenin, buna cahil demesine izin verilmiş ise de, yumuşak, tatlı söyleyerek nasihat vermek, iyi olur. Zira hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ, her zaman yumuşak söylemeyi sever) buyuruldu.
Sual: Bazı kimseler, üstü kapalı konuşuyor, anlattıkları anlaşılmıyor, karşı tarafa sıkıntı veriyorlar. Böyle üstü kapalı konuşmak dinimizce uygun mudur?
Cevap: Birinin sözünü yanlış anlamak, o kimsenin öfkelenmesine sebep olabilir. Böyle zamanlarda az ve açık söylemek, şüpheli kelimeler kullanmamak lazımdır. Zira bir şeyi kapalı anlatmak, dinleyene sıkıntı verir ve onu incitir. Başkasına sıkıntı vermek, onu incitmek, üzüntüye sokmak ise kul haklarındandır.
Sual: Kendisine, bir konuda danışılan kimsenin, güvenilir olması, söylenenleri başkasına anlatmaması gerekmez mi?
Cevap: Mümin, herkesin malını, canını emniyet ettiği kimsedir. Emanet ve hıyanet, malda olduğu gibi, sözde de olur. Hadis-i şerifte; (Meşveret edilen kimse emindir) buyuruldu. Yani onun doğruyu söyleyeceğine ve sorulanı başkalarından gizleyeceğine emanet olunur, güvenilir. Onun, doğru söylemesi vaciptir. İnsan, malını, emniyet ettiği kimseye bıraktığı gibi, doğru söyleyeceğine emin olduğu kimse ile istişare eder, ona danışır.
Sual: Satılan mal teslim edilmeden, hediye edilen de teslim alınmadan, bunlar satılmış ve hediye edilmiş olur mu?
Cevap: Satılan malı teslim etmek, hediye olunanı ise kabzetmek yani teslim almak lazımdır.
Sual: Maaş veya ücret karşılığı imamlık yapanın arkasında namaz kılınır mı?
Cevap: İmamlık şartlarını taşıyan bir kimse, ücret veya maaş karşılığı imamlık yapıyorsa, bunun arkasında namaz kılmanın caiz olduğuna fetva verilmiştir.
Sual: Tuvalette sigara içmek, sakız çiğnemek, ıslık çalmak uygun olur mu?
Cevap: Helada, tuvalette bir şey yememeli, içmemeli, şarkı söylememeli, ıslık çalmamalı, sigara içmemeli, sakız da çiğnememelidir.
.Camiye gitmeye mâni olan özürler
2021-03-02 02:00:00
Yağmur, çamur, çok soğuk ve karanlık, camiye gitmemek için özürdür.
Sual: Dinimizde hangi haller, camiye gitmemek için özür sayılmaktadır?
Cevap: Hastanın, felçlinin, bir ayağı kesik olanın, yürüyemeyen ihtiyarın ve âmânın cemaate gitmesi lazım değildir. Yardımcıları, nakil vasıtaları olsa da, lazım değildir. Yağmur, çamur, çok soğuk ve karanlık da, özürdür. Çok rüzgâr, yalnız gece özür olur. Hırsız ve başka sebeple malı gitmek korkusu, fakir olanın alacaklısından korkusu, canı ve malı için zalimden korkusu, abdest sıkıştırması, yolcunun nakil vasıtasını kaçırmak korkusu, hastaya bakmak, imrendiği yemeği kaçırmak korkusu, fıkıh bilgisini öğrenmeyi kaçırmak korkusu, cemaate gitmemek için özürdür. İmamın bidat sahibi olduğunu veya abdestin, guslün, namazın şartlarını gözetmediğini bilmek de özürdür.
Sual: Evde erkek, kendi mahremi olan hanımlara imam olup, cemaatle namaz kıldırabilir mi?
Cevap: Evde, erkek, mahremi olan kadınlara imam olup cemaatle namaz kıldırabilir. Sadece yabancı kadınlar varsa, bunlara imam olamaz, çünkü, halvet olur. Eğer cemaat arasında, bir erkek veya imamın mahremi kadın bulunursa, yabancı kadınlar da cemaate girebilir. Burada da, süt ve nikâh ile olan mahremlerin, halvette olduğu gibi, genç olmaları mekruhtur. Mescidde halvet hasıl olmaz çünkü umuma açıktır. Cemaat olarak sadece bir kadın varsa, imamın tam arkasında durur, yanında durmaz. Eğer bir erkek de var ise, kadın erkeğin tam arkasında durup cemaatle namazını kılar.
Sual: Cenazeyi, herhangi bir zaruret yokken, vefat ettiği yerden başka bir yere götürüp gömmenin mahzuru olur mu?
Cevap: Cenazeyi, bulunduğu şehirde gömmek müstehaptır. İki veya dört kilometreden az uzağa götürmek söz birliği ile caizdir. Daha uzağa götürmek ihtilaflıdır. Yakup ve Yusuf aleyhimesselâmın cenazeleri Mısır'dan Şam'a nakledildi ise de, onların dinlerinde nakil caiz idi. Definden sonra caiz değildir. Redd-ül-muhtârda, bir kimsenin ölmeden önce, öldüğünde başka yere götürülmesini vasiyet etmesinin bâtıl olduğu bildirilmektedir.
Sual: Su ile abdest alan bir kimse, toprakla teyemmüm yapmış kimseye uyarak, cemaatle namaz kılabilir mi?
Cevap: Abdest alan, teyemmüm etmiş olana, ayakta kılan, oturarak kılana ve nafile kılan, farz kılana uyabilir. Dinini bilen bir imam arayıp ona uymalıdır.
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1063 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
| |
| |
 |

|
Camiye, eve, sağ ayakla girmeli
2021-02-28 02:00:00
Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehaptır.
Sual: Camiye, eve, tuvalete girerken ve çıkarken de, dinimizin bildirdiği belli bir ölçü var mıdır yoksa herkes istediği gibi, istediği şekilde girip çıkabilir mi?
Cevap: Camiye sağ ayak ile girilir ve camiden çıkarken de, önce sol ayak ile çıkılır. Uyûn-ül-besâirde; “Camiye girerken, girmeden evvel, önce sol, sonra sağ ayakkabı çıkarılır. Bundan sonra, önce sağ ayakla camiye girilir. Önce sol ayakla çıktıktan sonra veya çıkmadan evvel, önce sağ ayakkabı giyilir” deniyor Hadîkada da deniyor ki: “İmâm-ı Nevevî Müslim şerhinde buyuruyor ki: Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehaptır. Ayakkabı, gömlek giyerken, baş tıraş ederken ve tararken, bıyık kırkarken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide, Müslümanın evine ve odasına girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı, çorap, elbise çıkarırken, camiden ve Müslümanın evinden, odasından çıkarken, helaya girerken, sümkürürken, taharetlenirken soldan başlamak müstehaptır. Bunları tersine yapmak, tenzihi mekruh olur. Çünkü şekilde olan sünneti terk etmek olur.”
Sual: Dinimize göre babasını, anasını öldüren bir kimse, bunların bıraktığı maldan, yani mirastan pay alabilir mi?
Cevap: Köle, meyyiti öldüren, başka dinden olanlar ve mürtedler yani Müslüman iken Müslümanlıktan dönenler miras alamaz. Katle, öldürmeye yardım eden de, kâtil gibi miras alamaz. Bunların akil ve baliğ olmaları da şarttır. Mürtede vâris olunur, fakat mürted, Müslümana vâris olamaz.
Sual: Bazı camilerde, cemaatle namaz kılarken, ön saflarda yer olduğu hâlde, ön tarafa gelmeyip, arkada tek başına duranlar oluyor. Bu kimselerin bu şekilde geride durarak kıldıkları namaz kabul olur mu?
Cevap: İmam ile cemaat arasında, iki saftan ziyade, fazla alacak boş meydan veya büyük havuz bulunursa, bunun gerisinde olanların, imama uyması caiz olur ise de, bunların geride yalnız olarak, imama uyup namaz kılmaları mekruh olur.
Sual: Erkeklerin ve hanımların, avret yerlerini sadece namaz kılarken mi örtmeleri gerekir?
Cevap: Müslüman olan erkeğin ve kadının, avret yerlerini örtmesi, namazda da, namaz dışında da farzdı
.Kabir, derin olmalıdır
2021-02-26 02:00:00
Kabir, su girmemesi ve hayvanların açmaması için, derin olmalıdır.
Sual: Kabrin derinliği, genişliği ne kadar olmalı ve ölünün kabir içine konuş şekli nasıldır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Câmi’-ul-fetâvâ kitabında deniyor ki:
“Kabrin derinliği, insanın göğsüne kadar olmalıdır. Adam boyunca olması daha iyidir.”
Kabir, su girmemesi, koku çıkmaması ve hayvanların açmaması için, derin olmalıdır. Uzunluğu meyyitin boyu kadar, genişliği, boyunun yarısı kadar olmalıdır. Kabrin uzunluğuna istikameti, kıble ciheti ile dik açı yapacak şekilde olmalıdır. Lahd yapmak sünnettir. Lahd, kabir kazıldıktan sonra, kabrin tabanından kıble cihetine ve kabir boyunca, içine meyyit sığacak kadar genişlik ve yükseklikte kazılan yerdir. Meyyit, lahd içine, sağ yanı üzere konur. Şak yapılmaz yani kabir kazıldıktan sonra ortasına çukur açıp, meyyit buraya konmaz. Toprak çürük, nemli ise, erkeği lahdin veya doğruca kabrin içine tabut ile koymak caiz olur. Toprak kuru ve sağlam ise, erkeği tabut ile gömmek mekruh olur. Meyyitin altına keçe, hasır gibi şeyler sermek de mekruhtur. Tabut ile gömünce tabut içine biraz toprak konur. Kadınları, her zaman tabut ile gömmek efdaldir.
Sual: Peygamber efendimizin hatırı, hürmetine diyerek, Allahü tealadan bir şey istemekte mahzur var mıdır?
Cevap: Mir’ât-i Medîne kitabında deniyor ki:
“Allahü teâlâ (Seni yaratmasaydım, hiçbir şeyi yaratmazdım) buyurarak, Muhammed aleyhisselamın Habîbullah olduğunu, Onu çok sevdiğini bildiriyor. Bu hadis-i kudsî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât kitabında da yazılıdır. Aşağı bir insan bile, sevgilisinin hatırı için istenileni boş çevirmez. Âşıka, maşûkunun hatırı için iş gördürmek kolaydır. Bir kimse; “Yâ Rabbî! Habibin Muhammed aleyhisselam hatırı için senden istiyorum” dese, bu isteği ret olunmaz. Fakat, değeri olmayan dünyalık işler için, Resulullahın hatırını, hürmetini vesile etmek layık değildir.”
Sual: Peygamber efendimizin kabrini ziyaret etmenin, dinen hükmü nedir?
Cevap: İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri; “Kabr-i saadeti ziyaret etmek sünnetlerin en kıymetlisidir” buyurmuştur. Vacip diyen âlimler de vardır. Bunun için, Şâfiî mezhebinde Kabr-i saadeti ziyaret etmek nezir olunur.
Sual: Kurumuş meni oğmakla temiz olur mu? .
Cevap: Kurumuş meni, oğmakla, bulunduğu yer ve deri temiz olur.
.Ölünün kırkıncı günü
2021-02-25 02:00:00
Hıristiyanlar, ölülerine, kırkıncı gün mezarlıkta âyin yapmaktadırlar.
Sual: Ölenin arkasından dua etmek, sadaka vermek, hayır yapmak için, kırkıncı, elliüçüncü gibi belli günleri, geceleri beklemek doğru mudur, dinimizde böyle bir şey var mıdır?
Cevap: Ölünün kırkıncı gün burnu düşmesi, elliüçüncü gecesi çürümeye başlaması ve bu gecelerde mevlit okutmalı gibi sözler doğru değildir. Bunlar, Ahmet isminde bir türbedarın rüyada gördüm diyerek uydurup söylediği şeylerdir. Meyyite yapılan her hizmet ibadettir. İbadetler, yalnız âyet-i kerime, hadis-i şerifler ve müctehidlerin sözü ile belli olur. Şunun, bunun emri ile rüya ile ibadetler değiştirilemez. İbadetleri değiştirmek, bozmak isteyenlerin imanı gider. Ölülere Kur’ân-ı kerim okumak, sadaka vermek, dua etmek gibi yardımları yapmak için, elliüçüncü gecesini beklememeli, birinci günü yaparak, imdadına bir an önce yetişmelidir. Bu yardımları, yedinci, kırkıncı, elliüçüncü gecelere bırakmak, boğulmak üzere olan birine, biraz bekle yardıma birkaç gün sonra geleceğim demeye benzer. Muhammed Ma’sûm hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Âdet, riya, gösteriş olarak değil de, Allah rızası için, fakirlere yemek, sadaka verip, sevaplarını meyyitin ruhuna göndermek, iyi olur ve büyük ibadet olur. Fakat, bunun belli gün veya gecede yapılması için güvenilir bir haber yoktur, yani aslı yoktur.”
Hıristiyanlar, ölülerine, kırkıncı gün mezarlıkta âyin yapmakta ve bunun âdetleri olduğunu söylemektedirler. Ölüler için sadaka, mevlit gibi hayratın belli günlerde yapılmasının Müslümanlara Hıristiyanlardan geçmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Sual: Cenaze namazı kılındıktan sonra, tabutun başında dua etmek, konuşma yapmak, dinimizce uygun mudur?
Cevap: Cenaze namazı kılındıktan sonra tabutun yanında dua etmek caiz değildir. Zübde-tül-makâmâtta diyor ki:
“İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin cenaze namazı kılındıktan sonra, durup dua yapılmadı. Hemen mezarlığa götürüldü. Cenaze namazından sonra, ayakta dua etmenin mekruh olduğu, fıkıh kitaplarında yazılıdır. Bazı imamlar yapıyorlar ise de, sünnete uygun değildir.” Cenaze namazı kılındıktan sonra dua etmenin, konuşma yapmanın caiz olmadığı Bezzâziyye fetvâsında da yazılıdır.
Sual: Abdest alırken başın tamamını mesh etmek gerekir mi?
Cevap: Başın tamamını mesh etmek sünnettir
.Her konuda bilgiçlik taslamak!
2021-02-20 02:00:00
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Âlim olduğunu söyleyen kimse, cahildir."
Sual: Bazı kimseler, hangi konudan söz açılsa hemen söze başlayıp bir şeyler anlatıyorlar. Bir kimse her şeyi bilebilir mi ve böyle her konuda öne atılmak, bilgiçlik taslamak dinen uygun mudur?
Cevap: Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde; (Âlim olduğunu söyleyen kimse, cahildir) buyurmuşlardır.
Her sorulana cevap veren, her gördüğünden mana çıkaran ve her yerde bilgi satan kimse, cahilliğini ortaya koyar. Bilmiyorum, öğrenip de söylerim diyenin, âlim olduğu anlaşılır. Resulullah efendimize; en kıymetli yer neresidir, denildiğinde; (Bilmiyorum, Rabbim bildirirse söylerim) demiştir. Bunu Cebrail aleyhisselama sormuş, ondan da, aynı cevabı almıştır. O da, Allahü teâlâya sormuş; (Mescitler) cevabını almıştır. A'râf suresinin; (Affet ve ma'rûfu emret) meâlindeki 198. âyet-i kerimesi gelince, Cebrail aleyhisselamdan bunu açıklamasını istemiş, o da, Rabbimden öğreneyim, diyerek gitmiştir. Tekrar geldiğinde, Allahü teâlâ; (Senden uzaklaşana yaklaş! Senden esirgeyene ihsan et! Sana zulmedenleri affet!) emrini verdi dedi.
Şa'bî hazretleri, kendisine sorulanlardan birine bilmiyorum deyince;
-Sen Irak memleketinin müftîsisin, bilmiyorum demek, sana yakışır mı? dediklerinde;
-Meleklerin üstünleri bilmiyoruz dediler, benim söylememden ne çıkar, buyurdu.
İmâm-ı Ebû Yusuf hazretleri, bir suale bilmiyorum deyince;
-Hem Beyt-ül-mâldan maaş alıyorsun, hem de cevap vermiyorsun, dediler.
-Beyt-ül-mâldan, bildiklerim kadar ücret alıyorum. Bilmediklerim için alsaydım, Beyt-ül-mâlda bulunanların hepsi yetişmezdi dedi...
Nefsine uymayan cahil ile arkadaşlık etmek, nefsinin esiri olan din adamı ile arkadaşlık etmekten iyidir. Din adamı olduğu için tekebbür etmek, cahil olmanın alametidir. Çünkü, ilim, tevazuya sebep olur, kibirden meneder.
Sual: Bir kimse, hastalığı sebebiyle, gusül için teyemmüm yapabilir mi?
Cevap: Gusül abdesti alınca, hasta olmaktan veya hastalığının şiddetlenmesinden yahut uzamasından korkan kimse, teyemmüm eder. Bu korku, kendi tecrübesi ile yahut Müslüman, adil bir tabibin, doktorun söylemesi belli olur.
Sual: Namazda, herhangi bir yerini kaşıyanın namazı bozulur mu?
Cevap: Bir rükünde, üç kerre bir yerini kaşımak, yahut elini kaldırarak birbirine vurmak namazı bozar.
.Regâib gecesine farklı anlam vermek!
2021-02-19 02:00:00
Sual: Peygamber efendimizin anne, babasının evlendiği geceye Regâib gecesi diyenler var. Böyle bir şeyin aslı var mıdır?
Cevap: Türkiye'de ve birçok İslam memleketlerinde, bir asırdan beri, Peygamber efendimizin babası hazret-i Abdullah'ın evlendiği geceye, Regâib kandili ismini veriyorlar. Regâib gecesine böyle mana vermek doğru değildir. Resulullah efendimizin dokuz aydan önce dünyayı teşrif etmiş olduğunu bildirmek olur ki, bu da, noksanlık ve kusurdur. Her bakımdan, her insanın üstünde ve her bakımdan kusursuz olduğu gibi, hazret-i Âmine validemizi nurlandırdığı zaman da, noksan ve kusurlu değildi. Bu zamanın noksan olması, tıp ilminde ayıp ve kusur sayılmaktadır.
Peygamber efendimizin babası hazret-i Abdullah'ın evlendiği sene, ayların yeri değişik idi. Receb ayı, Cemâzil-âhır ayının yerinde idi. Yani bir ay ileride idi. O hâlde, nûr-i Nübüvvetin, hazret-i Âmine validemize intikali, şimdiki Cemâzil-âhır ayındadır, Regâib gecesinde değildir.
Sual: Bazı kimseler, Regâib gecesi gibi mübarek gecelerde cemaatle toplu namaz kılıyorlar. Böyle yapmanın dinimizdeki yeri nedir?
Cevap: Regâib, Berât ve Kadir namazlarını cemaatle kılmak mekruhtur. Regâib namazı, Recebin ilk cuma gecesi kılınan nafile namazdır. Hicretin dörtyüzsekseninde meydana çıkmıştır. Birçok âlimler, bunun çirkin bidat olduğunu yazıyor. Çok kimsenin kılmasına aldanmamalı, sünnet sanmamalıdır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Berât ve Regâib geceleri, camilerde toplanarak cemaatle namaz kılan yüzlerle kişiler, bu toplantılarla sevap kazandıklarını sanıyorlar ise de, bunlar fıkıh âlimlerinin söz birliği ile mekruh dedikleri işi işlemektedirler. Mekruhu iyi bilmek ise, büyük cinayetlerdendir. Çünkü, haramı mubah bilmek, küfür olur. Mekruhu mubah bilmek, ondan bir basamak aşağıdır. Bu işin çirkinliğini iyi anlamalıdır.
Nafile ibadetleri gizli yapmak lazımdır. Böylece, riya ve gösteriş tehlikesi olmaz. Cemaat ile kılmak böyle değildir. Farzları açıkça yapmak, herkese göstermek lazımdır. Çünkü farzlarda gösteriş lekesi olmaz. Bunları cemaat ile kılmak, bunun için uygundur. Bundan başka, cemaatin çok olması, fitne uyandırır. Hadis-i şerifte; (Fitne uykudadır. Bunu uyandırana, Allah lanet eylesin!) buyuruldu.”
.Regâib gecesi, kandili
2021-02-18 02:00:00
Regâib gecesi, Receb ayının ilk cuma gecesidir, çok kıymetlidir.
Sual Regâib gecesinin, kandilinin zamanı ve bu gecenin kıymeti, önemi nedir, nasıl ihya etmelidir?
Cevap: Regâib gecesi, Receb ayının ilk cuma gecesidir, çok kıymetlidir. Fakat, Resulullah efendimizin babasının evlendiği gece değildir. Çünkü Peygamber efendimizin babası hazret-i Abdullah'ın evlendiği sene, ayların yeri değişikti. Receb ayı, Cemâzil-âhır ayının yerinde, yani bir ay ileride idi. Nûr-i Nübüvvetin, hazret-i Âmine validemize intikali, şimdiki Cemâzil-âhır ayındadır, Regâib gecesinde değildir.
Receb ayının ilk cuma gecesine Regâib gecesi denir. Receb ayının her gecesi kıymetlidir. Her cuma gecesi de kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha da kıymetli olmaktadır. Allahü teâlâ, bu gecede, mümin kullarına, ihsanlar, ikramlar yapar. Bu gece yapılan dua reddolmaz ve namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, kat kat sevap verilir. Bu geceye hürmet edenleri affeyler.
Receb ayının ilk cuma yani Regâib gecesini ihya edene, saygı gösterene, Allahü teâlâ kabir azabı yapmaz, dualarını kabul eder.
Cuma, Arefe, Bayram, Kadir, Berât, Mi'râc, Aşûre, Mevlid ve Regâib gecelerinde ibadet etmek çok sevaptır. İmâm-ı Nevevî hazretleri, Ezkâr kitâbında buyuruyor ki: “Gecenin oniki kısmından bir kısmını yani bir saat kadar ihya etmek, Kur’ân-ı kerim okumak, namaz kılmak, dua etmek, bütün geceyi ihya etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir.” Fıkıh kitaplarında saat demek, bir miktar zaman demektir.
Regâib namazı, Recebin ilk cuma gecesi kılınan nafile namazdır. Hicretin dörtyüzsekseninde meydana çıkmıştır. Birçok âlimler, bunun çirkin bidat olduğunu yazmaktadır. Çok kimsenin kılmasına aldanmamalı, sünnet sanmamalıdır. Regâib, Berât ve Kadir gecelerinde kılınan nafile namazları, cemaatle kılmak mekruhtur.
Sual: Kesilip satılan meyve ağaçlarının, evin bahçesindeki meyvelerin uşru verilir mi?
Cevap: Tarladaki meyve ağaçları kesilip satılınca uşru verilmez, sadece meyvelerinin uşru verilir. Meyvesi olmayıp satmak için yetiştirilen ağaçların ve istifade edilen dut yapraklarının uşru verilir. Evin bahçesindeki meyvelerin uşru verilmez.
Sual: Ekmeği öpmenin dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Ekmeği öpmek, âdette bidattir. Niyete göre müstehab veya mekruh olur.
.Resimli seccade ve elbise kullanmak
2021-02-10 02:00:00
Canlı resmi bulunan elbise ile namaz kılmak mekruhtur.
Sual: Elbise, seccade, mendil veya bunun gibi şeylerde resim olmasının dinen mahzuru var mıdır?
Cevap: Seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri;
“Üzerinde canlı resmi bulunan mendil, para gibi şeyleri kullanmak câizdir. Zira böyle şeyler mühândırlar, muhakkardırlar, muhterem değildirler” buyurmuştur. El-fıkh-u alel-mezâhibil-erbe’ada da böyle yazmaktadır. İbni Hacer-i Hiytemî Mekkî hazretleri, fetvasında buyuruyor ki:
“Mendil gibi, para gibi şeyler üzerinde canlı resmi bulunmasının zararı yoktur. Çünkü, canlı resmini, hürmet olunan yerlerde kullanmak caiz değildir, hürmet edilmeyen şeyler üzerinde caizdir.”
O hâlde, yerde ve yere serilen eşyada, yastık, sergi, mendil, para, mektup pulları üzerinde ve cep, çanta, dolap gibi kapalı yerlerde ve elbisenin göbekten aşağı kısımlarında bulunması caiz olup, göbekten yukarıda bulunması, asılması haramdır. Kadın resimlerini ve avret mahalli açık resimleri, şehvetsiz de olsa, her yerde kullanmak ve bunlara şehvetle bakmak haramdır. Hadîkada deniyor ki:
“Üzerinde yazı, hatta bir harf bulunan kâğıdı, örtüyü, seccadeyi yere koymak, yere sermek tahrimen mekruhtur. Bunları her ne için olursa olsun kullanmak ve yere sermek, hakaret etmek olur. Hakaret etmek için sermek veya kullanmak küfür olur. Duvara yazmak, yazıyı asmak caiz olur denildi.” Canlı resmi bulunan elbise ile namaz kılmak mekruhtur.
Buradan anlaşılıyor ki, üzerinde Kâbe, cami resmi veya yazı bulunan seccadeleri namaz kılmak için yere sermek caiz değildir. Bunları zinet için duvara asmak caiz olur.
İslam dini, insanlarla alay edilmesine ve canlılara tapılmasına ve gençlerin fuhşa sürüklenmesine, evlilerin baştan çıkarılmasına alet olan insan resimlerini, heykelleri haram etmiş, canlıların anatomik parçalarının ve bitkilerin ve her çeşit, fizik, kimya, astronomi, inşaat resimlerini helal etmiş, serbest bırakmıştır. İlimde, teknikte lazım olan resimlerin yapılmasını, bunlardan fayda elde etmeyi emir buyurmuştur. İslam dini, her şeyde olduğu gibi, resimleri de, faydalı ve zararlı olmak üzere ikiye ayırmış, faydalı olanlarını emir, zararlı olanlarını yasak etmiştir. O hâlde, kâfirlerin, "Müslümanlar resme günah der, bu ise, gericiliktir" demesi, körü körüne bir iddia ve iftiradır.
.İmanı gidene, mürted denir!
2021-02-09 02:00:00
Mürtedin, mürted olmadan önceki ibadetleri ve sevapları yok olur!..
Sual: Bir Müslüman, imanı gideren bir şey yapınca veya söyleyince, bu Müslümanın imanı hemen gitmiş olur mu?
Cevap: Müslüman, imanın yok olmasına sebep olacağı söz birliği ile bildirilmiş olan şeyleri amden, istekle söyler veya yaparsa, kâfir olur. Buna mürted denir. Mürtedin, mürted olmadan önceki ibadetleri ve sevapları yok olur. Tekrar imana gelirse, zengin ise, yeniden hac etmesi lazım olur. Namazlarını, oruçlarını, zekâtlarını kaza etmesi lazım olmaz. Mürted olmadan önce, kazaya bırakmış olduklarını kaza etmesi lâzımdır. Çünkü, mürted olunca, önceki günahlar yok olmaz. Mürted olanın nikâhı fesih olur, gider. İmana gelerek, tecdid-i nikâh etmeden önceki çocukları veled-i zina olur. Kestiği, leş olur, yenmez. İmanının gitmesine sebep olan şeyden tövbe etmedikçe, yalnız Kelime-i şehadet söylemekle veya namaz kılmakla, Müslüman olmaz. Mürted olacak şeyi yaptığını inkâr etmesi de tövbe olur. Tövbe etmeden ölürse, Cehennem ateşinde ebedî olarak azap görür. Bunun için, küfürden çok korkmalı, az konuşmalıdır. Hadis-i şerifte;
(Hep hayırlı, faydalı konuşunuz. Yahut susunuz!) buyuruldu.
Ciddi olmalı, latifeci, oyuncu olmamalıdır. Dine, kanunlara, akla, insanlığa uygun olmayan şeyler yapmamalıdır. Kendisini küfürden muhafaza etmesi için, Allahü teâlâya çok dua etmelidir. Hadis-i şerifte;
(Şirkten sakınınız. Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir) buyuruldu. Bu hadis-i şerifteki şirk, küfür demektir. Bu kadar gizli olan şeyden korunmak nasıl olur denildiğinde;
(Allahümme innâ ne’ûzü bike en-nüşrike-bike şey’en na’lemühu ve nes-tagfirüke limâ lâ-na’lemühu duâsını okuyunuz!) buyuruldu. Bu duayı sabah ve akşam çok okumalıdır.
Sual: Ölen kimseyi yıkadıktan sonra, bunun alnına, burnuna, dizlerine pamuk konuyor, böyle yapmak dinen de uygun mudur?
Cevap: Meyyit yıkandıktan sonra, teneşir üzerinde, bez ile kurulanır. Saçları ve sakalı arasına, hanut denilen kokulu şeylerin karışımı veya kâfûrî konur. Safran koymak mekruhtur. Secde ettiği uzuvlarına, alnına, burnuna, dizlerine, el, ayak parmaklarına, kâfûrî serpilmiş pamuk konur.
Sual: Namaz kılarken gözleri yummanın namaza bir zararı olur mu?
Cevap: Namazda gözleri yummak tenzihen mekruhtur. Zihni dağılmasın diye yumarsa, mekruh olmaz.
.Eshâb-ı kiram kitap yazmamıştır
2021-02-08 02:00:00
Ehl-i sünnet âlimleri, bütün bilgilerini Eshâb-ı kiramdan öğrendiler.
Sual: İlk Müslüman olan Eshab-ı kiram, Peygamber efendimizi görmüş, sohbetlerinde bulunmuş olmalarına rağmen kitap yazmamalarının sebebi ne idi?
Cevap: İslam dininin inançlarını, emirlerini ve yasaklarını doğru olarak bildiren binlerle kıymetli kitap yazılmış, bunların çoğu yabancı dillere çevrilerek, her memlekete yayılmıştır. Bu doğru kitapları yazan İslam âlimlerine Ehl-i sünnet âlimi denir. Buna karşılık, yalnız kendi zevklerini düşünen, kısa görüşlü kimseler ve mevki ile, para ile, ingilizlere satılmış olan ahmaklar, her zaman, İslamın faydalı, feyizli ve ışıklı yoluna saldırmış, Ehl-i sünnet âlimlerini lekelemeye, İslam dinini değiştirmeye, Müslümanları aldatmaya uğraşmışlardır. Müslümanlar ile dinsizler arasındaki bu mücadele her asırda olmuş ve kıyamete kadar da olacaktır. Cenâb-ı Hak, böyle olmasını ezelde irade buyurmuştur.
Ehl-i sünnet âlimleri, bütün bilgilerini Eshâb-ı kiramdan öğrendiler. Eshâb-ı kiram da, Resûlullah efendiizden aldılar. Eshâb-ı kiram, İslamiyeti bildirmek için, uzak memleketlere dağıldılar. Bunun için, kitap yazmaya vakit bulamadılar. İki yüz seneden sonra gelen âlimler arasında, din bilgilerine kendi görüşlerini, zamanlarındaki fen bilgilerini ve eski filozofların sözlerini karıştıranlar oldu. Böylece, yetmişiki bozuk bidat fırkası meydana geldi. Bidat fırkalarının zuhur etmesinde Yahudilerin ve İngilizlerin çok tesiri oldu.
Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsini tezkiye için, yani nefsin yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, her zaman çokça Lâ ilâhe illallah ve kalbini tasfiyesi, yani nefisten ve şeytandan ve kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden ve günahlardan kurtulmak için Estagfirullah okumalıdır. İslamiyetin hükümlerine uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, haram yiyip içenin İslamiyete uymadığı anlaşılır. Bunların duası kabul olmaz.
Sual: Ölen bir kimsenin saçlarını taramanın, tırnaklarını, saçlarını kesmenin bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Meyyitin saçlarını taramak, saç, sakal, bıyık ve tırnaklarını kesmek, Hanefi mezhebinde caiz değildir. Meyyitin ağzına, burnuna, kulak deliğine, gözlerine pamuk koymak caizdir
.Ölüye eziyet, canlıya eziyet gibidir
2021-02-07 02:00:00
Eziyet olmaması için, meyyiti çok soğuk ve çok sıcak su ile yıkamamalı.
Sual: İnsan diri iken kendisine sıkıntı, eziyet veren şeyler, öldüğünde ve kabre konduğunda da kendisine sıkıntı ve eziyet verir mi
Cevap: Canlıya eziyet veren şey, ölüye de verir. Bunun için, meyyit çok soğuk ve çok sıcak su ile yıkanmaz. Kokmaması için buzhaneye de konmaz. Kokmaması için, meyyiti hazırlayıp çabuk gömmeli, yolcu gelecek diye bekletmemelidir.
Zemzem suyu ile meyyiti yıkamak caiz değildir. Saçları dökülürse, kefeni içine konur. Çünkü, insanın her parçası muhteremdir, gömülür. Diri insandan düşen ve kesilen tırnakları, saçları ve dişleri de defnetmek, gömmek sünnettir.
Sual: Hastalıktan ve dünya sıkıntılarından kurtulmak için ölmeyi istemekte dinen bir mahzur var mıdır?
Cevap: Hastalıktan ve dünya sıkıntılarından kurtulmak için ölümü istemek caiz değildir. Dinde sıkıntı ve fitnelerden korkarak, Allahü teâlâdan ölümü istemek caizdir ve sünnettir. Allah yolunda şehit olmayı istemek de böyledir. Mekke-i mükerremede ve Medîne-i münevverede olduğu zamanda ve evliya türbelerinin yanında ölümü istemek de caizdir. Allahü teâlâya kavuşmayı sevdiği için ölümü istemek de müstehabdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir kimse, Allahü teâlâya kavuşmayı severse, Allahü teâlâ da ona kavuşmayı sever.)
Sual: Ölüm hastasının yanında Yasin suresi okunmaktadır; okumak mı gerekir, eğer okunursa ölmekte olana ne fayda sağlar?
Cevap: Hasta yanında Yasîn suresini okumak mühim sünnettir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yanında Yasîn-i şerif okunan hasta, suya doymuş olarak vefat eder ve doymuş olarak kabre girer.) Yani, can vermenin hasıl edeceği susuzluğu giderir bunu hissetmez, duymaz.
Yasîn suresi, kıyamette olan şeyleri, dünyanın geçici olduğunu, Cennet nimetlerini ve Cehennemdeki azapları bildirdiğinden, hasta yanında okununca, iman ile gitmeye sebep olan şeyleri işitmiş olur.
Sual: Ölüm hastasının yanında kolay can vermesi için okunacak bir şey var mıdır?
Cevap: Ölüm hastasının yanında Ra’d suresini okumak, ölmekte olan kimsenin ruhunun çıkmasını kolaylaştırır.
Sual: Ölünün başında, Kur’ân-ı kerim okumanın mahzuru olur mu?
Cevap: İnsan ölünce, Hanefî mezhebinde necis olur. Kur’ân-ı kerîm, yanında değil, karşısında ve sessiz okunabilir. Diğer üç mezhebe göre necis olmaz.
.Çıplak olarak namaz kılmak!..
2021-02-06 02:00:00
Avret yerini örtmekten aciz kalan bir kimse, namazını ima ile kılar.
Sual: Namaz için örtülmesi gereken yerlerini örtecek bir elbise veya örtü bulamayan bir kimse, namazını nasıl kılar, kazaya bırakabilr mi?
Cevap: Avret yerini örtmekten aciz kalan bir kimse, namazda oturduğu gibi veya daha iyisi, ayaklarını kıbleye uzatıp, elleri ile önünü örtüp, ima ile kılar. Çünkü, avret yerini örtmek, namazın diğer farzlarından daha mühimdir. Çıplak olan kimse, eğer varsa yanında bulunanlardan örtü ister. Söz verilirse, vaktin sonuna kadar bekler. Su olmayınca, suyu ümit edenin de vaktin sonuna kadar, su beklemesi, ancak bundan sonra teyemmüm etmesi lazımdır. Parası olanın su ve örtü alması lazımdır. Dörtte birinden azı temiz olan örtüden başka bir şey bulamayan kimsenin, bu örtü ile kılması veya oturup ima ile kılması caiz olup, dörtte biri temiz olan örtü ile, ayakta kılması lazımdır ve namazını iade etmez.
Görülüyor ki, çıplak kalanın da, namazı vaktinde kılması, kazaya bırakmaması lazımdır. Tembellikle kılmayanların ve kaza namazlarını ödemeyenlerin, büyük suç altında sorumlu olduklarını, günaha girdiklerini buradan da anlamalıdır.
Sual: Herhangi bir kimseye, al şu parayı sarf et, kullan veya al şu elbiseyi giy dense, bunlar bu kimseye hediye edilmiş mi oluyor?
Cevap: Herhangi bir kimseye, al sarf et diye verilip, hediye olduğu söylenmeyen para, o kişiye teslim edilince, ödünç verilmiş olur. Fakat al, giy diyerek verilen elbise ise, hediye olur.
Sual: Bulunduğu yerde kıbleyi tayin edemeyen bir kimse, Müslüman veya gayr-i müslim herhangi bir kimseye kıbleyi sorabilir mi?
Cevap: Cami, mihrap bulunmayan, hesap, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamayan yerlerde, kıbleyi bilen, salih Müslümanlara sormak lazımdır. Kâfire, fasıka ve çocuklara sorulmaz. Kâfire, fasıka, muamelatta inanılırsa da, diyanatta yani ibadetlerde inanılmaz. Kıbleyi bilen kimseyi aramaya, lüzum yoktur. Kendisi araştırır. Karar verdiği cihete, yöne doğru namazını kılar. Sonradan, kıblenin yanlış olduğunu anlarsa, namazı iade etmez.
Sual: Terziye verilen kumaşı, terzi istenilen şeyden farklı olarak başka bir şey dikse, kumaş sahibi kumaşı isteyebilir mi?
Cevap: Terziye verilen kumaşı, terzi, ceket yerine pantalon olarak dikse, kumaş sahibi, isterse pantalonu alır, isterse kumaşı ödetir.
.Dualar, bildirilen zamanda okunmalıdır
2021-02-05 02:00:00
Bildirilen âyet-i kerîmeleri ve duaları, belli vakitlerinde okumalıdır.
Sual: Kitaplarda belli vakitlerde okunması bildirilen sure ve duaları, bildirilen o vakitlerde mi okumak gerekir?
Cevap: Bu konuda Abdullah-i Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:
“Peygamber efendimizin bildirdiği âyet-i kerîmeleri ve duaları, belli vakitlerinde okumalıdır. Bunlar ve nafile namazlar, ihlas ile, huzuru kalb ile okunmazsa, sahih olmazlar, faydaları olmaz. Bunun için, bizler, farzlardan ve müekket sünnetlerden başka hiçbir şey okumayıp, nafile ibadet yapmayıp, önce her an Allahımızı zikrederek ve haramlardan sakınarak, kalblerimizi ve ahlakımızı temizlemeye çalışmalıyız!
Zamanımızda, her yeri küfür, inkâr, fısk ve bidat kapladı. Bu zamanda, Allahü teâlânın, her an hazır ve nazır olduğunu kalbe yerleştirmek çok güçleşti. Fakat, kalb hastalığından kurtulmaya yine çalışmak lazımdır. Bir kuş, semaya, göğe çıkmak için uçar da, semaya kavuşamazsa da, diğerlerinden yüksek olur ve kedilerin şerrinden azat olur, kurtulur.”
Sual: Nafile namazlar, hiçbir özür yokken oturarak, ima ile kılınabilir mi?
Cevap: Ni’met-i islâmda konu ile alakalı olarak deniyor ki:
“Nafile namazları ayakta kılmaya gücü yeterken, oturarak kılmak, her zaman ve her yerde caizdir. Oturarak kılarken, rüku için bedeni ile eğilir. Secde için, başını yere koyar. Lakin, özrü yok iken nafileleri oturarak kılana, ayakta kılanın yarısı kadar sevap verilir. Beş vakit namazın sünnetleri ve teravih nemazı da, nafile namazdır.”
Sual: Bir tarlayı veya bahçeyi kiralarken ne ekileceği bildirilmesi gerekir mi?
Cevap: Tarla kiraya verilirken, ne ekileceği bildirilmeli veya her şey ekilebilir demelidir. Tarla, bina yapmak, ağaç dikmek üzere de kiralanabilir. Müddet bitince, bunları kaldırmak veya tarla sahibinin bunları satın alması lazımdır. Yonca da ağaç gibidir. Ekin yetişmeden kira müddeti biterse, mahsul oluncaya kadar müddet uzatılır.
Sual: Gayr-i müslim bir çocuğa, Müslüman bir kadın süt verebilir ve sütannelik yapabilir mi?
Cevap: Kâfir kadının Müslüman çocuğa ve Müslüman kadının da kâfir çocuğa süt anne tutulması caizdir. Ölümden kurtarabilmek için, Müslümana kâfir kanı da vermek caiz olur.
Sual: Harama helal diyenin imanı gider mi?
Cevap: Kesin haram olarak bildirilen bir şeye helal diyenin imanı gider.
.Namazın şartlarına uyulmazsa...
2021-02-04 02:00:00
Bir kimsenin namazı namaz olmazsa, dini dahi tamam olmaz!
Sual: Beş vakit namazı vaktinde kılmamak ve namazın şartlarına tam uymamak günah mıdır?
Cevap: Beş vakit namazı, gevşek ve tembel olmaksızın, kılmalıdır. Ta’dîl-i erkân ile kılmalıdır. Hadis-i şerifte; (Müslüman ile kâfiri birbirinden ayıran namazdır) buyuruldu.
Namazı doğru kılmayan veya hiç kılmayan kimsenin Müslümanlığı şüphelidir!
Bir kimse, namazı doğru ve iyi kılınca, İslam ipine yapışmış olur. Çünkü, namaz, İslamın beş şartından ikincisidir.
Ta’dîl-i erkân, rükudan doğrulunca, dik olarak rahat durmaktır. Yine bunun gibi, secdeden kalkınca, rahatça oturup, ondan sonra, ikinci secdeye gitmektir. Böyle dik durmaya ve oturmaya ta’dîl-i erkân denir. Rükuda ve iki secdede ta’dîl-i erkân, yani 'sübhânallah' diyecek kadar hareketsiz durmak vaciptir. Kavmede ve celsede tumânînete yani sübhânallah diyecek kadar durmaya dikkat etmelidir.
Namazın rüku ve secdelerinde ve diğer rükünlerinde ta’dîl-i erkân ile, huşu’ ile, dürüst olarak namazı kılmalıdır. Bir kişi namaz kılarken, rüku ve secdeleri, ta’dîl-i erkânı tamam yapmıyordu. Peygamber efendimiz bunu gördü ve buyurdu ki: (Şu kişinin hâli böyle giderse, amelinin faydasını bulmaz!)
Namazın rüknlerinde ta’dîl-i erkân olmazsa, namaz tamam olmaz. Namazı maskaralığa almış olur. Bir kimsenin namazı namaz olmazsa, dini dahi tamam olmaz. Peygamber efendimiz; (Namaz dinin direğidir, direksiz din olmaz) buyurmuşlardır.
Namazın beş yerinde, ta’dîl-i erkânı, unutmadığı hâlde, bilerek terk edenin, İmâm-ı Ebû Yusuf hazretlerine göre, namazı fasit olur. Unutarak terk edince secde-i sehiv lazım olur.
Ta’dîl-i erkânın terkinde birçok zararlar olduğu Mızraklı İmihâl'de bildirilmektedir ve bunlardan bazısı şöyledir:
1- Namaz kıldığı mekân, kıyamet gününde aleyhine şahitlik eder. 2- Bir kimse, ta’dîl-i erkânsız namaz kılarken biri görüp söylemese günahkâr olur. 3- O namazın tekrar kılınması vacib olur. 4- İmansız ölümüne sebep olur. 5- Namazın hırsızı olur. 6- Kıldığı namazı, eski bez gibi mahşer günü yüzüne vurulur. 7- Allahü teâlânın merhametinden mahrum olur. 8- Cehenneme müstahak olur. 9- Bütün mahlukata zararı dokunur. Zira o kimsenin günahı sebebine, yağmurlar yağmaz, yerde ekinler bitmez ve vakitsiz olarak yağmur yağmış olup, fayda yerine zarar vermiş olur.
.Hadis-i şerifi rehber edinmek
2021-02-03 02:00:00
"Bütün bu hadislerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum."
Sual: Bir Müslümana, hayatı boyunca kendisine rehberlik eden hadis-i şerifler var mıdır?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Şiblî hazretleri buyuruyor ki:
“Dörtyüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadis-i şerif öğrendim. Bütün bu hadislerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum, çünkü kurtuluşu ve saadet-i ebediyyeye kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasihatleri hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadis-i şerifte, Peygamber efendimiz bir Sahabiye buyuruyor ki:
(Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhıret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!)
Sual: Bir dükkânı kiralayan kimse, kiraladıktan sonra, bir müddet o dükkânda iş yapmasa, yine kirasını öder mi?
Cevap: Bir dükkânı kiralayıp teslim alan kimse, bir müddet iş yapmayıp, dükkân kapalı kalsa, kirayı yine tam vermesi lazımdır.
Sual: Bir yeri, dükkânı senelik olarak kiralayıp böyle sözleşme yapmanın mahzuru olur mu?
Cevap: Bir yeri kiralarken, bir senelik olmak üzere, her aylığı şu kadar liraya olarak kiralamak caiz olduğu gibi, senelik olarak toptan söylemek de caizdir.
Sual: Bir kimse, kiraladığı yerde, kira sözleşmesi anında söylediği işi değiştirirse, mülk sahibi, o sözleşmeden vazgeçebilir mi?
Cevap: Kiracı, bir dükkânı kiralarken yapacağı işi söyleyip sonra bu işi veya sanatını değiştirir, iflas eder yahut başka şehre yerleşirse kira akdi, sözleşmesi fesih yani geçersiz olur.
Sual: "Bir haftada yaparsan şu kadar para, iki haftada bitirirsen şu kadar para veririm" diye bir usta ile pazarlık yapmak uygun olur mu?
Cevap: Terziye kumaş verip, bir haftada dikersen yüz lira, iki haftada dikersen elli lira veririm demek, İmâmeyne göre caizdir. Dükkânda terzilik yaparsan, kirası yüz lira, demircilik yaparsan ikiyüz lira demek de caizdir.
Sual: Parçalanarak öldürülmüş olan bir kimsenin, sadece bedeninin yarısı bulunsa bunun cenaze namazı kılınır mı?
Cevap: Bir kimsenin cesedi ortasından biçilmiş, bölünmüş olsa, yalnız bedenin yarısı bulunsa, o yarım bedenin cenaze namazı kılınmaz.
Cesedi, parça parça olmuş ve her parçası başka bir yerde olan meyyitin de cenaze namazı kılınmaz. Fakat, o parçaları bir araya getirseler, cenaze namazı kılınır.
.Hadislerle bildirilen ilimler
2021-02-02 02:00:00
"Tekrar edilmişlerden başka, on bin kadar hadis-i şerif vardır."
Sual: Hadis-i şerifler hangi ilimleri içine almakta ve ana hatları ile bunlar nelerdir?
Cevap: Ehl-i sünnet âlimleri; tekrar edilmişlerden başka, on bin kadar hadis-i şerif vardır. Tekrar edilenleri de sayarsak, milyonu aşmaktadır buyuruyor. Bütün bu hadis-i şerifler, oniki ilmi bildirmektedirler ki bunlar şöyle bildirilmiştir: 1- Kitabullaha, Kur’ân-ı kerime ve sünnete yapışmak. 2- İslamın beş şartı, zikirler ve ihsan, yani kalb bilgileri. Tasavvuf, bu ihsanı elde etmektir. 3- Mu'âmelâttır. Nafaka için ticaret, sanat ve ziraat bilgileri ve sosyal haklar bunun içindedir. 4- İyi ahlak bildirilmekte ve övülmektedir. 5- Köle azat etmek. 6- Faydalı olan ameller ve Eshâb-ı kirâmın üstünlükleri. 7- Peygamberlerin ve mühim kimselerin tarihi. 8- Kıyamete kadar olacak mühim olaylar. 9- Kıyamet hâlleri. Haşir, neşir, Cennet ve Cehennem. 10- Resûlullahın hayatı. 11- Kur’ân-ı kerimi okumak ve tefsir etmek. 12- Melekler, şeytanlar, tababet, tıp gibi çeşitli ilimler...
İslamiyet, Eshab-ı kiramın ve Tabiinin yani, Eshab-ı kiramı görenlerin iman ettikleri ve yaptıkları şeylerdir. Bunlar zamanında bulunmayıp, sonradan ortaya çıkan din bilgileri, Müslümanlık değildir. (Benim ve Eshâbımın yolunda olunuz!) hadis-i şerifi, bunu göstermektedir.
Resûlullah efendimizden başlayarak, Eshab-ı kirama ve Tabiine ve kalbden kalbe akarak ta zamanımıza kadar gelen feyizler ise İslamiyette vardır. Buna İhsan ismi verilmiştir ki sonradan Tasavvuf denildi.
İslamiyetten olan şeyler, ihlas ile, temiz niyetle yapılırsa, kıymetli olurlar. Nefsin arzularına kavuşmak ve şöhret için, meşhur olmak için olurlarsa, Allahü teâlâdan uzaklaştırırlar, Cehenneme sürüklerler.
Sual: Şartlarına uyularak yapılan her ibadet, her amel kabul olur mu?
Cevap: Bir amelin, bir ibadetin sahih olması başkadır, kabul olması da başkadır. İbadetlerin sahih olmaları için, kendilerine mahsus olan şartları, farzları vardır. Bu şartlardan biri noksan olursa, o ibadet sahih olmaz. Yani o ibadet yapılmamış olur. Cezasından, azabından da kurtulamaz. Sahih olup da, kabul olmayan ibadet için azab yapılmaz ise de, o ibadetin sevabına kavuşamaz. İbadetin kabul olması için, önce sahih olması, sonra bildirilen şartların da bulunması lazımdır. Kul hakkı da bu şartlara dâhildir.
.Kur’ân-ı kerimde bildirilen konular
2021-02-01 02:00:00
Kur’ân-ı kerimde beş ilim vardır. Bunları sırasıyla bildirelim...
Sual: Kur’ân-ı kerimde ana hatları ile bildirilen temel konular nelerdir?
Cevap: Kur’ân-ı kerimde beş ilim vardır ki bunlar sırasıyla şöyledir: 1- Mahlukları, yaratılanları inceleyerek, Allahü teâlânın var olduğunu ve bir olduğunu anlamayı göstermektedir. Fen bilgileri bu kısımdadır. 2- Tarihi inceleyerek, iman edenlerin, İslamiyete uyanların mesut olduklarını, imansızların ise dünyada azap içinde yaşadıklarını anlatmaktadır. 3- Ahiretteki nimetleri ve azapları bildirerek, imanlı olmaya teşvik etmektedir. 4- Dünyada ve ahirette saadete kavuşmak için, nasıl yaşamak lazım olduğunu öğretmektedir. 5- Müşriklerle, münafıklarla, Yahudilerle, Hıristiyanlarla ve yetmişiki fırkadaki sapık Müslümanlarla nasıl geçinileceği bildirilmektedir.
Sual: Bir kimsede, imanın devamlı kalabilmesi için ne yapılması gerekir?
Cevap: Bu konu Mızraklı İlmihal kitabında şöyle bildirilmektedir:
“İmanın, bizde bâki kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi altıdır: 1- Biz gayba iman eyledik. Bizim imanımız gaybadır, zahire değildir. Zira biz, Allahü teâlâyı, gözümüzle göremedik. Lakin görmüş gibi inandık, iman ettik. Bundan asla şüphemiz yoktur. 2-Yerde ve gökte, insanda ve cinde, meleklerde ve Peygamberlerde, gaybı bilen yoktur. Gaybı ancak Allahü teâlâ bilir ve dilediklerini dilediklerine bildirir. Gayb demek, duygu organları ile veya hesap, tecrübe ile anlaşılmayan demektir. Gaybı ancak Onun bildirdikleri bilir. 3- Haramı haram bilip, itikat etmek, inanmak. 4- Helali helal bilip, böyle itikat etmek, inanmak. 5- Allahü teâlânın azabından emin olmayıp, daimâ korkmak. 6- Her ne kadar günahkâr olsa da, Allahü teâlânın rahmetinden ümit kesmemek... Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da, beşi bulunsa, yahut birisi bulunsa da, beşi bulunmasa, o kimsenin imanı ve İslamı sahih değildir.”
Sual: Ezanı bildirildiği şekilde okumamak ve uygun okunan ezanı dinlememek de günah olur mu?
Cevap: Kitaplarda; ezanı fıkıh kitaplarının bildirdikleri vakitlerde ve sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezanı işitince saygı göstermemek, büyük günahlardandır diye bildirilmektedir.
Sual: Doğru da olsa her zaman çokça yemin etmek mahzurlu mudur?
Cevap: Kitaplarda; doğru olsa bile, çok yemin etmenin büyük günahlardan olduğu bildirilmektedir
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1064 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
|
|

|
Ölçüde, tartıda, hile etmemeli
2021-01-30 02:00:00
Fasıkların en kötüsü, alırken çok, satarken az ölçenlerdir.
Sual: Alışveriş yaparken, ölçüde, tartıda hile yapmayı, aldatmayı dinimiz yasak etmemiş midir?
Cevap: Bu konuda Kimyâ-i se'âdet’te deniyor ki:
“Ölçüde hile etmemeli, doğru tartmalıdır. Kur’ân-ı kerimde, Mutaffifîn suresi, birinci ayetinde meâlen; (Verirken noksan, alırken fazla ölçenlere acı azaplar yapacağım) buyuruldu. Büyüklerimiz, her aldıklarını biraz noksan, verdiklerini de, biraz fazla ölçerdi. 'Bu az fark, Cehennem ile aramızda perdedir' derlerdi. Bunu tam doğru ölçememek korkusundan yaparlardı. 'Yedi kat yer ve yedi kat gökler genişliğinde olan Cenneti, birkaç kuruşa satanlar ve birkaç arpa tanesi için, Cehennem azabı ile müjdelenenler ne kadar ahmaktır' buyururlardı...
Resulullah efendimiz her ne satın alsaydı, parasını biraz fazla verirdi. Fudayl bin İyâd hazretleri, oğlunu bir şey satın alıp, vereceği altının kirlerini temizlerken görünce; 'Ey oğlum! Bu yaptığın iş, sana iki nafile hacdan ve iki umreden daha faydalıdır' buyurdu...
Büyüklerimiz buyuruyor ki: Fasıkların en kötüsü, alırken çok, satarken az ölçenlerdir. Manifaturacılardan, kumaşı alırken gevşek, satarken gergin tutup ölçenler de böyledir. Kemiğini, âdetten fazla koyan kasaplar da böyledir. Hububat içine toz toprak karıştırıp satan köylüler de böyledir. Malın iyisi ile kötüsünü karıştırıp, hepsini iyi diye satan pazarcılar da böyledir. Bunların hepsini yapmak haramdır... Velhasıl, alışverişte herkese karşı doğru hareket etmek vaciptir. Hatta, kendine söylenmesini istemediği sözü başkalarına söylememelidir. Böyle haramlardan kurtulmak için de, kendini, din kardeşinden üstün görmemek lazımdır. Bunu da, herkesin yapması güçtür. Bunun için Allahü teâlâ, (Hepiniz Cehennemden geçeceksiniz!) buyuruyor. Amma, herkes Allahü teâlâdan korkusuna göre, oradan çabuk veya geç kurtulacaktır.”
Sual: Anadolu'da, bazı eşyalar ariyet olarak alınmaktadır. Ariyetle ödünç aynı şeyler midir, farkları var mıdır?
Cevap: Ödünç vermek, ariyet vermek demektir. Ancak ariyet, bir malı, kullanmak için vermektir. Daha sonra malın kendisi geri alınır. Ödünç verilen mal ise, geri alınırken, misli, aslı satılmış olup, semen, bedel alınmış olur. Mecellede deniyor ki: “Ariyet, ücretsiz olarak kullanmak için verilen mala denir.”
Ödünç istemek, lazım olunca caizdir
2021-01-29 02:00:00
Zalimlere ödünç verilmez. Gerçekten ihtiyacı olana ödünç verilir.
Sual: Bir kimse, satın almak istediği her şey için, başkasından ödünç para isteyebilir mi?
Cevap: Ödünç istemek ancak lazım olunca caiz olur. Lazım olmak da üç türlüdür:
1-Lüzûm-i îcâbî yani nafakası olmayanın veya kazancı şüpheli olanın, helal nafaka almak için, ödünç istemesidir. Setr-i avret için çamaşır parası da böyledir.
2-Lüzûm-i aklî yani evi olmayan kimsenin, memleketin âdetine göre, kira veya satın almak için ödünç istemesidir. Soğuktan korunmak için, elbise parası da böyledir.
3-Lüzûm-i istihsânî yani mevkisi, vazifesi sebebi ile, âdete uygun giyinmek için, ödünç istemektir.
Bu üç lüzum için, faizsiz ödünç istemek caiz olur. Yalnız bunlara ödünç verilir, zalimlere, fasıklara ödünç verilmez. Gerçekten ihtiyacı olana ödünç verilir. İhtiyacı olmayana, malını lüzumsuz yerlere, harama harcedene verilmez. Başkasına ödünç vererek, kendini sıkıntıya düşürmek de doğru değildir. Nisaba malik olmayan kimsenin, kurban kesmek için ödünç istemesi caiz değildir.
Sual: Çocuğa içki içirilse, bu çocuk günaha girmiş olur mu?
Cevap: Çocuğa günah olmaz çünkü mükellef, sorumlu değildir. Ancak büyüklere haram olan şeyleri, çocuğuna yaptıran kimse, haram işlemiş olur.
Sual: Vekalet nedir, bir kimse nasıl vekil yapılır?
Cevap: Vekalet; bir kimsenin, bir işi yapmak için, başkasını kendi yerine koyması, başkasına iş havale etmesi demektir. Yerine geçirilen başka kimseye vekil denir. Vekil edene de, sahip denir. Bir kimsenin sözünü başkasına götürene resul veya haberci denir.
Birini vekil yapmak, icab ve kabul ile olur. Yani, “Seni vekil yaptım” ve “Kabul ettim” sözleri veya yazıları ile olur. Vekil, cevap vermeden, işi yapmaya başlasa, kabul etmiş olur. İş habersiz yapıldıktan sonra, sahibinin, izin verdim demesi ile de, vekil etmiş olur. Kiracı kira ile, kiradaki malı tamir etmeye vekil yapılabilir.
Sual: Namazda kaç rekat kıldığını şaşıran, nasıl hareket eder?
Cevap: Bir kimse, kaç rekat kıldığını unutsa, bu şaşırması, ilk olarak başına geldi ise, selam verip namazı tekrar kılmalıdır. Şaşırmak âdeti ise, düşünüp, çok zan ettiğine göre kılar. Kuvvetli zan edemezse, az kıldığını kabul ederek tamamlar. Namazı kıldığında şüphe eden kimse, vakit çıkmadı ise, tekrar kılar, çıkdı ise kılmaz.
.Namazda örtülmesi gereken yerler
2021-01-28 02:00:00
Namazda örtülmesi farz olan yerler dört mezhebde aynı değildir...
Sual: Erkek ve kadınlar, namaz kılarken, nasıl, ne şekilde ve hangi uzuvlarını örtmeleri gerekmektedir?
Cevap: Hür olan kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı, namaz için Hanefi mezhebinde avrettir, örtülmesi gerekir. Ellerin üstü avret değildir diyen kıymetli kitaplar çoktur. Bunlara göre, kadınların bileklerine kadar ellerinin üstü açık kılmaları caiz olur. Fakat, kitapların hepsine uymuş olmak için, kadınların elleri örtecek kadar uzun kollu namazlık veya geniş başörtüsü ile elleri örtülü olarak kılmaları, daha iyi olur. Kadınların ayakları namazda avret değildir diyen varsa da, bu âlimler de, namazda örtmesi sünnet, açması mekruhtur dedi. Sarkan saçın da, ayak gibi olduğu Kâdîhân’da yazılıdır.
Erkeğin veya kadının avret uzuvlarından herhangi birinin dörtte biri, bir rükün açık kalırsa, namaz bozulur. Azı açılırsa bozulmaz, namazı mekruh olur. Mesela, ayağının dörtte biri açık olan kadının namazı sahih olmaz. Kendisi açarsa hemen bozulur. Umdet-ül-islâm’da deniyor ki:
“Kadının topuk kemiği veya bileği yahut boynu veya saçı açık olarak kıldığı namazı sahih olmaz. İnce olup içindeki uzvun şekli veya rengi görünen kumaş, yok demektir.”
Şâfii mezhebinde kadının iki elinden ve yüzünden başka her yeri her zaman avrettir. El-fıkh-u-alel-mezâhibil-erbe'a’da deniyor ki:
“Erkeklerin ve kadınların namazda örtmeleri farz olan ve erkeklerin erkeklere ve kadınlara ve kadınların mahremlerine göstermeleri haram olan yerleri, dört mezhebde aynı değildir. Fakat, kadınların yüzlerinden ve avuç içlerinden ve dışlarından başka yerlerini yabancı erkeklere ve Müslüman olmayan kadınlara göstermeleri ve bunların bakmaları üç mezhebde de haramdır. Ancak, Şafiide, fitneye sebep olacağı zaman, yüzü ve elleri de, yabancı erkekler arasında avret olur.”
Sual: Kıble, Kâbe binasının kendisi midir, namaz kılarken mutlaka bu binaya doğru mu durulacaktır?
Cevap: Kıble, Kâbe'nin binası değil, arsasıdır. Yani yerden Arş'a kadar, o boşluk kıbledir. Bunun için kuyu, deniz dibinde, yüksek dağların tepesinde, uçakta, bu yöne doğru namaz kılınabilir. Hacı olmak için de, Kâbe'nin binasına değil, o arsaya gidilir, başka yerlere giden, hacı olamaz.
.İnsanların geçimlerine yardımcı olmak...
2021-01-27 02:00:00
Allahü teâlânın kullarına, faydalı olmak büyük nimettir!
Sual: İnsanların terbiyesinde, nafakalarını temin etmekte yardımcı olmak da sevap mıdır?
Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Allahü teâlânın, bir kuluna, faydalı, güzel işler yapmayı, çok kimsenin ihtiyaçlarını sağlamasını nasip etmesi, çok kimsenin ona sığınması, bu kul için pek büyük bir nimettir! Allahü teâlâ, kullarına ıyâlim demiş, çok merhametli olduğu için, herkesin rızkını, nafakasını kendi üzerine almıştır. Allahü teâlâ, bu ıyâlinden, kullarından birkaçının rızıkları, nafakaları için ve bunların yetişmeleri, rahat yaşamaları için bir kulunu görevlendirirse, bu kuluna büyük ihsan etmiş olur. Bu büyük nimete kavuşup da, bunun için şükretmesini bilen kimse, çok talihli, pek bahtiyardır. Bunun kıymetini bilip, şükretmek, kendi sahibinin, Rabbinin ıyâline, kullarına hizmet etmeyi saadet ve şeref bilmek ve Rabbinin kullarını yetiştirmekle öğünmek, akıl icabıdır.”
Sual: Bir kimse, başka birinin bahçesindeki elmaları toplayıp fakirlere dağıtın diye emir verse, bu emre uyanlar, dağıttıkları elmaların bedelini öderler mi?
Cevap: Herkes, ancak kendi mülkü için emir verebilir. Başkasının malını denize at diye birisi emir verse, bu emre uyup o mal denize atılmaz, atan öder. Vekiline, borcumu, kendi malından öde dese, vekil kabul etse bile, ödemeye mecbur olmaz. Fakat, vekilde alacağı veya emanet parası varsa, o vekil, emri yapmaya, ödemeye mecburdur. Malımı satıp öde dese, bu emri, yalnız ücretli vekil yapmaya mecbur olur.
Sual: Başkasını kendisine tercih etmek güzel huylardandır deniyor. Bu tercih, ibadetler dâhil, her konuda geçerli midir?
Cevap: Bu konuda Eşbâhda deniyor ki:
“Başkasını kendine tercih etmek, isârdır ve güzel huylardandır. İsâr, muhtaç olduğu bir şeyi almayıp, muhtaç olan din kardeşine bırakmak, vermektir. İnsana lazım olan şeylerde isâr yapılır, ibadetlerde isâr yapılmaz. Mesela, taharetlenecek kadar suyu, setr-i avret edecek kadar örtüsü olan bir kimse, bunları kendisi kullanır. Bunları muhtaç olana vermez. Cemaatle namaz kılarken, birinci saftaki yerini başkasına vermez. Namaz vakti gelince abdestsiz kimsenin abdest suyunu başkasına isâr etmesi, vermesi caiz değildir.”
.Cemal, çirkinliği gidermektir
2021-01-25 02:00:00
Gösteriş, övünmek için, nimeti göstermek, cemal olmaz, kibir olur.
Sual: Yemede, içmede, giyimde, ev içinde, dışında kullanılacak eşyalarda, binek vasıtalarında iyi, güzel olanları yemenin, içmenin, giymenin ve kullanmanın dinen mahzuru var mıdır?
Cevap: Haram işlemek veya kullanmak, yalnız zaruret miktarı caiz olur. Mubah olan şeyleri, farzları yapabilecek kadar kullanmak zarurettir ve farzdır. İhtiyacı karşılamak için kullanmak ise, sünnettir. İhtiyaçtan fazla olan şeyin menfaati varsa, menfaati için kullanmak caiz olur. Menfaati olmadığı zaman, zararı da yoksa, zinet olur. Vakar, hürmet, sevgi hasıl etmek ve çok şükretmek niyeti ile zinet eşyasını kullanmanın müstehab olduğu, İbni Âbidîn ve Bahr kitaplarında yazılıdır. Hadîkada deniyor ki:
“Mubahlarda, şehrin âdetine uymamak şöhret olur. Bu ise, tahrimen mekruhtur. Saç, sakal boyamak böyledir.”
Ziynet eşyasını kullanmak da böyledir. Gayrimüslimlerin yaşadıkları memleketlerde, İslamın vakarını, şerefini korumak ve şöhretten, fitneden sakınmak vaciptir. Zararlı olan şeye fudul, abes ve mâlâyani denir. Bunu kullanmak tahrimen mekruh, farza mâni olursa, haram, yani büyük günah olur. Bahr-ür-râıkda deniyor ki:
“Erkeğin tedavi için sürme çekmesi caizdir. Ziynet için çekmesi caiz değildir. Cemal ve ziynet kelimelerini birbirleri ile karıştırmamalıdır. Cemal, çirkinliği gidermek, vakar sahibi olmak ve şükretmek için, nimeti göstermek demektir. Gösteriş, övünmek için, nimeti göstermek, cemal olmaz, kibir olur. Nefsin zayıf, azgın olduğunu gösterir. Cemal ise, nefsin terbiye edilmiş, olgun olduğunu gösterir. (Allahü teâlâ cemildir. Cemal sahiplerini sever) hadis-i şerifi, cemal sahibi olmayı övmektedir. Cemal için yapılan bir şey, ziynete de sebep olursa, zarar vermez. Cemal için, temiz, güzel giyinmek mubahtır. Kibir için giyinmek ise, haramdır. Böyle giyinince, hâlinde, başkalarına karşı davranışında bir değişiklik olması, kibir alameti olur.”
Görülüyor ki, cemal, çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakaret etmelerine sebep olacak şeyleri yapmamak, bunları izale etmek, gidermektir. Ziynet, başkalarını imrendirecek, onlara üstünlük sağlayacak, tepeden bakacak, övünecek şeyleri yapmaktır. Cemal için, bulunduğu yerde âdet olan şeylerden, haram olmayan en iyilerini kullanmalıdır.
.Çocuklara ilim öğretmek farzdır
2021-01-24 02:00:00
Babanın, çocuklarına ilim, edeb ve sanat öğretmesi farzdır.
Sual: Bir kimsenin, çocuklarına, nafakalarını verdiklerine, dinini öğretmezse günaha girer mi?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:
“Çocuğunu ve nafaka vermesi lazım olan akrabasını aç bırakarak ve İslam terbiyesinden mahrum ederek zayi etmesi günahtır.”
Analardan, baba ve dedelerden ve çocuklardan, torunlardan başka olan yakınlara, akraba denir. Zengin kimsenin fakir ve çalışamayacak hâlde olan akrabasına nafaka vermesi vaciptir. Çalışabilen erkek büyük akrabaya, fakir olsalar da, nafaka verilmez. Fakir olan yetim çocukların ve dul kadınların nafakaları, sağlam olsalar da, zengin akrabasına vacip olur. Küçük çocukların anneleri ve amcaları bulunsa, yahut anneleri ve ağabeyleri olsa, zengin iseler, çocukların nafakalarını, miras oranında, ortaklaşa verirler.
Babanın, çocuklarına ilim, edeb ve sanat öğretmesi farzdır. Önce, Kur’ân-ı kerim okumasını öğretmelidir. Sonra imanın ve İslamın şartlarını öğretmelidir. Çocuk Kur’ân-ı kerim okumasını ve din bilgisini öğrenmeden okula gönderilirse, artık bunları öğrenecek vakit bulamaz. Din düşmanlarının tuzaklarına düşerek, onların yalanlarına, iftiralarına aldanır, İslam ahlakından mahrum olarak yetişir. Dünyada ve ahirette felaketlere sürüklenir. Kendine ve başkalarına yapacağı kötülüklerin günahları, anasına babasına da yazılır. Çocuğunu, din bilgilerini öğretmeden önce, gayr-i müslimlerin mekteplerine göndermenin zararları, İrşâd-ül-hiyâra fî-tahzîr-il-müslimîn min medârisin-Nasârâ kitabında uzun yazılıdır.
Sual: Yeni, güzel ve pahalı elbise giymenin, dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Bu konuda, Dürr-ül-muhtâr ve bunun Tahtâvî, İbni Âbidîn hâşiyelerinde deniyor ki:
“Tecemmül etmek, yani en güzel elbise giymek müstehaptır. Helal şeylerle ziynetlenmek mubahtır. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri dörtyüz altın kıymetinde cübbe giyerdi. Talebelerine güzel giyinmelerini emrederdi. İmâm-ı Muhammed hazretleri nefis elbise giyerdi. İmâm-ı a'zam hazretleri buyurdu ki: 'Hazret-i Ömer'in yamalı hırka giymesi, Emîr-ül-mü'minîn olduğu içindi. Güzel giyinseydi, memurları da güzel giyinirler, fakirleri, milletten zulüm ile mal alırlardı.' Resulullah efendimiz bin dirhem gümüş kıymetinde cübbe giyerdi.”
.Ehl-i sünnetin itikatta imamı
2021-01-23 02:00:00
İmâm-ı Mâtürîdî ve İmâm-ı Eş'arî, Ehl-i sünnetin itikatta mezheb imamlarıdır.
Sual: İtikat imamlarından Muhammed Mâtürîdî hazretlerinin kabrini, İhlas Holding, Yahudilerden satın alarak mı yaptırdı?
Cevap: İmam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleri fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usuller, metotlar koyduğu gibi, Resulullah efendimizin ve Eshab-ı kiramın bildirdiği itikat, iman bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesinden, ilm-i kelâm yani iman bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan imam-ı Muhammed Seybâni hazretlerinin yetiştirdiklerinden, Ebû Bekr-i Cürcânî meşhur oldu. Bunun talebesinden de, Ebû Nasr-ı İyâd, kelâm ilminde, Ebû Mensûr-i Mâtürîdî'yi yetiştirdi. Ebû Mensûr hazretleri, İmam-ı a'zamdan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdı. Yoldan sapmış olanlarla çarpışarak, Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirdi. Her tarafa yaydı. Miladi 944 senesinde, Semerkant'ta vefat etti.
Kabrini, bir Yahudi Ruslardan satın alarak, eğlence yeri yapmıştı. İhlâs Holding şirketi, bu çirkin hâli görünce, miladi 1996 senesinde, burasını Yahudiden 30.000 dolara satın alarak kıymetli hâle getirmiştir. Bu büyük âlim ile Ebül-Hasen-i Eş'arî hazretlerine, Ehl-i sünnetin itikatta mezheb imamları denir.
Sual: Fıkıh ilmi kaç kısma, kola ayrılmakta, bu kısımlar hangi konuları içine almaktadır?
Cevap: Fıkıh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır:
1-İbâdât olup, beşe ayrılır: Namaz, oruç, zekât, hac, cihat. Her birinin dalları çoktur. Görülüyor ki, cihada hazırlanmak ibadettir. Peygamber efendimiz din düşmanları ile cihadın iki türlü olduğunu bildiriyor. İş ile, söz ve yazı ile. İş ile cihada hazırlanmak, yeni silahları yapmasını ve kullanmasını öğrenmek farzdır. Bu cihadı devlet yapar. Milletin, devlet kanunlarına, emirlerine uyarak cihada iştirak etmesi farzdır. Zamanımızda ikinci savaş, yani dinsizlerin yazı, film, radyo ile, her çeşit propaganda ile saldırması aldı, yürüdü. Buna da karşı koymak cihaddır.
2-Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır.
3-Mu'âmelât olup, alışveriş, kira, şirketler, faiz, miras... gibi birçok bölümleri vardır.
4-Ukûbât, yani cezalar olup, başlıca beşe ayrılmaktadır. Kısas, sirkat, zina, kazf, riddet, yani mürted olma cezalarıdır.
.İnsan ölünce ruh yok olmuyor
2021-01-22 02:00:00
Ruh, bedenden ayrılınca, maddi olmayan âleme karışır ve kıyamete kadar yok olmaz.
Sual: İnsan öldüğü zaman, bedeni toprağa gömülüyor ve zamanla çürüyüp yok oluyor. Gözle gördüğümüz ve gözlemlediğimiz budur. Peki insanın ruhu da bedeni gibi böyle yok mu oluyor?
Cevap: İnsan ölünce, ceset, beden, çürüyünce, kalb ve ruh yok olmaz. Ölmek, kalbin ve ruhun bedenden ayrılması demektir. Ruh, bedenden ayrılınca, maddi olmayan âleme karışır ve kıyamete kadar yok olmaz.
Allahü teâlâ, (bugün bilinen) 118 elementi yaratmış, bunlardan her birine başka başka hassalar, özellikler vermiştir. Her element atomlardan yapılmış, her atomu, bir mikro-dinamo gibi, büyük bir enerji deposu yapmıştır. Atomların birbirleri ile birleşmesinden molekülleri veya iyon şebekelerini, böylece organik ve anorganik mürekkeb, bileşik cisimleri, hücreleri, çeşitli dokuları ve sistemleri yaratmıştır. Bunların herbirinde, akıllara hayret veren, incelikler, kanunlar, düzenler vardır. Ancak mikroskopla görülebilen bir hücre, çeşitli atölyeleri bulunan muazzam bir fabrika gibidir. İnsan aklı, bugüne kadar, bu fabrikanın ancak birkaç makinesini görebilmiştir. İnsandaki milyonlarca hücrenin çalışabilmesi, gerek insanda, gerekse dış âlemde binlerce, uygun şartların bulunmasına bağlıdır. Bu binlerle şart ve nizamdan biri bozulursa, insanın bedeni çalışamaz, durur. O büyük kadir, âlim olan Allahü teâlâ, bu nihayetsiz nizamı yaratarak, beden makinesini otomatik olarak çalıştırmaktadır. Kalb ve ruh, bu makinanın elektrik kuvveti gibidir. Bir motorda ufak bir arıza olunca, cereyan kesildiği gibi, insan vücudunun iç ve dışındaki yapı ve düzenlerde hasıl olacak bir arıza da, kalbin ve ruhun bedenden ayrılmasına sebep olur ve insan ölür.
Dünyada hiçbir makine, hiçbir motor nihayetsiz çalışamıyor. Aşınarak, yıpranarak, çürüğe ayrılıyor. Bu, bir umumi kanundur. Vücut makinesi de yıpranıyor, çürüyor. İnsan kabirde çürüyünce, hiçbir zerresi, hiçbir elementi yok olmuyor. Çürümek, bedeni meydana getiren organik moleküllerin anaerobik mikroplar ve toprak tesiri ile parçalanarak, karbondioksit, amonyak, su gibi ufak moleküllere ve serbest azota kadar ayrılması demektir. Bu parçalanma, fizik ve kimya hadiseleridir. Fizik ve kimya reaksiyonlarında maddenin yok olmadığı bugün kesin olarak bilinmektedir.
.Allah aşkına diyerek istemek
2021-01-21 02:00:00 | Son Güncelleme : 2023-07-17 18:28:10
"Allah aşkına" diyerek bir kimseden dünyalık bir şey istemek caiz değildir.
Sual: Herhangi bir kimseden, Allah aşkına, Allah hakkı için şunu ver veya yap diye istekte bulunmanın, dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Hadîkada konu ile alakalı olarak deniyor ki:
“And vererek, mesela Allah aşkına diyerek bir kimseden dünyalık bir şey istemek caiz değildir. Hadis-i şerifte, bunların melun oldukları bildirildi.”
Ayrıca bu konuda Dürer, Gurer, İbni Âbidîn ve Hadîka kitaplarında deniyor ki:
“Bir Müslüman, Allah hakkı için şunu yap derse, bunu yapmak lazım olmaz, yani yapmamak günah olmaz ise de, taat, hatta mubah olan şeyleri yapmak iyi olur. Peygamber hakkı için yahut ölü veya diri bir veli hakkı için dua etmek haramdır. Çünkü, kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yoktur. Âlimlerin bir kısmı böyle ictihat etti ise de, şu şekilde dua etmek, Yâ Rabbi, onlara vermiş olduğun hak için niyeti ile caiz olur. Çünkü, Rum suresinin 47. âyetinin meal-i şerifi; (Üzerimize hak oldu ki, müminlere yardım ederiz)dir. En'âm suresinin 12. âyetinin meal-i şerifi; (Allahü teâlâ kullarına merhamet etmeyi kendisine lazım kıldı) olup, merhamet ve ihsan ederek, sevdiklerine haklar verdiğini göstermektedir. Bezzâziyye fetvasında, ölü veya diri, Peygamberlerin ve evliyanın hürmetleri için dua etmenin caiz olduğu bildirilmektedir.”
Sual: Bir Müslümanın dünya ve ahiret saadetine kavuşması için ne veya neler yapması gerekir?
Cevap: İslam âlimleri ve tasavvuf büyükleri, bu konu hakkında buyurdular ki:
“İnsana vacip olan birinci vazife, iman, amel ve ihlas sahibi olmaktır. Dünya ve ahiret saadetleri, mutlulukları, ancak bu üçüne kavuşmakla elde edilir. Amel; kalb, dil yani söz ve beden ile yapılacak işler demektir. Kalbin işleri, ahlaktır. İhlas, amelini yani bütün işlerini, ibadetlerini, yalnız Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için yapmak demektir.”
Sual: Erkeklerin de kadınlar gibi, her renkte elbise, gömlek, başlık giymelerinin, dinen bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Erkeklerin de her renk elbise giymeleri caiz ise de, kırmızı, sarı elbise giymeleri tenzihen mekruh denildi. Başlık ve takkenin kırmızı ve sarı renklerde dahi olması mekruh olmadığı söz birliği ile bildirildi. Resulullah efendimizin ayakkabısının siyah olduğu, Şir'at-ül-islâm şerhinde yazılıdır.
.İmanı, farzları, haramları öğrenmek...
2021-01-20 02:00:00 | Son Güncelleme : 2023-07-17 18:31:56
Her mümine önce lazım olan şey, imanı, farzları, haramları öğrenmektir.
Sual: İnanan, iman eden herkesin, kendisine lazım olan din bilgilerini öğrenip, bunlara uyması gerekir mi?
Cevap: Her Müslümana, birinci farz olan şey, imanı, farzları, haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe, Müslümanlık olamaz, iman elde tutulamaz. Hak borçları ve kul borçları ödenilemez. Niyet, ahlak düzeltilemez ve temizlenemez. Düzgün niyet edinilmedikçe de, hiçbir farz kabul olmaz. Bunun için herkesin ilmihâl bilgilerini öğrenmesi lazımdır. Hadis-i şerifte;
(Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadet etmekten daha sevaptır) buyuruldu.
Müslümanların bilmesi, öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulûm-i islâmiyye, Müslümanlık bilgileri denir. Bu bilgilerin kimisini öğrenmek farz, kimisini öğrenmek sünnet, bir kısmını öğrenmek de mubahtır.
İmanı, farzları ve haramları öğrenmek, bilmek farzdır. Otuzüç farz meşhurdur. Bunlardan dördü esas olup, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hac etmektir. İman ile beraber bu dört farz, islamın şartıdır. İman edip de ibadet edene, yani bu dört farzı yapana Müslüman denir. Dördünü birden yapıp da, haramlardan kaçınan, tam Müslümandır. Bunlardan biri bozuk olur veya hiç olmazsa, Müslümanlık bozuk olur. Dördünü de yapmayan, mümin olsa da Müslümanlığı tam değildir. Böyle iman, insanı yalnız dünyada korursa da, ahirete imanla gitmek güç olur. İman, muma benzer, Ahkâm-ı islâmiyye mum etrafındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslâmiyettir. Fenersiz mum çabuk söner. İmansız, İslam olamaz. İslam olmayınca, iman da yoktur.
O hâlde, her mümine önce lazım, birinci farz olan şey, imanı, farzları, haramları öğrenmektir. Öncelikle, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında bildirdikleri gibi, bir iman edinmelidir. Kıyamette kurtuluş yolu, bunların gösterdiği yoldur. Çünkü dini, bozulmaktan koruyan, Ehl-i sünnet âlimleridir.
Muhammed aleyhisselama uymak için, önce iman etmek, sonra Müslümanlığı iyice öğrenmek, sonra farzları eda edip haramlardan kaçınmak, daha sonra, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmak lazımdır. Bunlardan sonra, mubahlarda da Ona uymaya çalışmalıdır. Bir mümin, mubahlarda da, ne kadar Ona uyarsa, o derece kamil ve olgun bir Müslüman olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, yani sevgili olur.
.İman, bildirilenlere inanmaktır
2021-01-19 02:00:00
Din bilgileri, felsefe ile ölçülmeye kalkışılırsa, filozofa inanılmış olur!
Sual: Dinin inanılmasını emrettiği şeyleri, deneyerek veya akıl ile araştırarak mı öğrenip inanmalı yoksa Peygamberimizin bildirdiği gibi mi inanmalıdır?
Cevap: Dinin bildirdiği inanılması lazım şeyler için, tecrübi ilimlere danışıp, tecrübeye uygun ise, inanır, tecrübe ile isbat edemeyince, inanmaz veya şüpheye düşerse, o zaman, tecrübesine inanmış olup, Resulullah efendimize inanmamış olur ki, böyle iman, kamil, olgun değil, zaten bu iman da olmaz. Çünkü iman parçalanamaz, az ve çok olmaz.
Din bilgileri, felsefe ile ölçülmeye kalkışılırsa, bu sefer filozofa inanılmış olup, Peygambere inanılmış olmaz. Evet, Allahü teâlânın var olduğunu, Muhammed aleyhisselamın, Allahın Peygamberi olduğunu anlamakta, aklın, felsefi ve tecrübi ilimlerin yardımı büyüktür. Fakat, bunların yardımı ile Peygambere inanıldıktan sonra, Onun bildirdiği şeylerin herbiri için akla, felsefeye ve tecrübi ilimlere danışmak doğru olmaz. Çünkü, akıl, tecrübe ve felsefe yolu ile elde edilen birçok bilgilerin, zamanla değişmekte, yenileri bulununca, eskilerinin atılmakta olduğunu gösteren misaller, literatürlerde az değildir.
O hâlde iman, Resulullah efendimizin, Allahü teâlâ tarafından, Peygamber olarak, bütün insanlara getirdiği ve bildirdiği emirlerin hepsine itimat etmek, güvenmek ve inanmaktır. Bu emirlerin, bilgilerin herhangi birine inanmamak veya şüphe etmek küfürdür, inkârdır. Çünkü, Resulullah efendimize inanmamak veya itimat etmemek, güvenmemek, Resulullah efendimize yalancı demek olur. Yalancılık kusurdur ve kusuru olan kimse, Peygamber olamaz.
İman demek, Nasslarda, yani, Kur’ân-ı kerimde ve icmâ ile ve zarûrî olarak bilinen hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen şeylerin hepsine, inanmak demektir. Burada İcmâ demek, Eshâb-ı kiramın söz birliği demektir. Bir şeyi, Eshâb-ı kiram, söz birliği ile bildirmedi ise, Tâbiinin söz birliği bu şey için icmâ olur. Görüntülü boşalma için hatlarını arayın. Tâbiin de bu şeyi söz birliği ile bildirmedi ise, Tebe-i tâbiinin söz birliği ile bildirmeleri, bu şey için icmâ olur.
İman; Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş, Resulü tasdik etmiş olmaz.
.İslamiyet ilerlemeye mâni midir?
2021-01-18 02:00:00
"Hikmet, fen bilgileri, müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!"
Sual: Bazı kimseler, "cemiyet, toplum hayatına karışmış dinî düşünce ve metotlar, toplumun gelişmesini önleyen zincir gibidir" diyorlar. Gerçekten İslamiyet ilerlemeye mâni midir?
Cevap: Resulullah Efendimiz; (Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya işlerinize çalışınız!) buyuruyor. İmâm-ı Münâvînin bildirdiği hadis-i şerifte; (Elhikmetü dâlletül-mü'min) buyuruluyor. Yani, (Hikmet, fen bilgileri, müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) buyuruluyor. İslam dininin, cemiyetlerin kalkınmasını desteklediğini, medeniyete ışık tuttuğunu, dost düşman bütün ilim adamları, söz birliği ile söylemektedir. İngiliz lordlarından Lord Davenport, Londra'da basılan, İngilizce Hazret-i Muhammed ve Kur’ân-ı kerîm ismindeki kitabında; “İlme ve irfana, Müslümanlardan daha derin saygı gösteren bir millet gelmemiştir” sözü ile başlayarak, İslamiyetin cemiyetlerin ilerlemesine, yükselmesine önderlik ettiğini, vesikalarla uzun anlatmaktadır.
Amerika'da, Teksas Teknik Üniversitesi profesörlerinden, Amerikan târihçisi Dr. Kiris Traglor, 1972 senesinde büyük bir topluluğa yaptığı konuşmasında, Avrupa Rönesansının ilham ve gelişme kaynağının İslamiyet olduğunu, Müslümanların, İspanya'ya ve Sicilya'ya gelerek, bugünkü modern teknik ve gelişmenin temellerini attıklarını söylemiş ve fende ilerlemenin, kimyada, tıpta, astronomide, denizcilikte, coğrafyada, kartografya ve matematikte terakki etmekle, ilerlemekle mümkün olduğunu ve bu bilgileri, Avrupa'ya, Kuzey Afrika ve İspanya yolu ile, Müslümanların getirdiklerini bildirmiştir. Eğer Müslümanlar, bilgilerini kıymetli tirşe kâğıtlara ve papirüslere yazmasalardı, bugünkü modern basın nasıl meydana gelirdi ve faydalı olabilirdi, demiştir. Bu konuşmanın metni, Pakistan'da çıkan, haftalık İslâm dünyası gazetesinin, 26 Ağustos 1972 sayısında yayınlanmıştır. İlimde, kuru bir etiketten başka nasibi olmayan cahil bir İslam düşmanının yalanları, bu hakikati elbette örtemez. Güneş balçıkla sıvanamaz.
Sual: Ayağa giyilen mest üzerine mesh müddeti ne kadardır?
Cevap: Mest üzerine mesh müddeti, mukim olan için yirmidört, misafir için, üç gün üç gece, yani yetmişiki saattir. Bu müddet, mesti giydiği zaman değil, mesti giydikten sonra, abdesti bozulduğu zaman başlar.
.Nasihat kabul etmek güçtür
2021-01-17 02:00:00
Nefislerine uyanlara, dünya zevklerinin peşinde koşanlara, nasihat acı gelir!
Sual: Genelde, insanlara hatta kendi yakınlarına bile dinin bir emri hatırlatıldığında, nasihat edildiğinde hemen itiraz ediliyor. Bunun sebebi ne olabilir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Gazâlî hazretleri, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:
“Nasihat vermek kolaydır, nasihat kabul etmek ise güçtür. Çünkü, nefislerine uyanlara, dünya zevklerinin peşinde koşanlara, nasihat acı gelir, haramlar ise tatlı gelir. Bunun için, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimde, meâlen; (Kafirlerle harp ediniz! Harp, size, acı ve sıkıntılı gelir. Size zor gelen şeyler, yani Allahü teâlânın emirleri, sizin için hayırlıdır, iyidir. Size iyi gelen, sevdiğiniz şeyler, yani haramlar, size zararlıdır, fenadır. Hayırlı olanları Allahü teâlâ biliyor, siz bilmiyorsunuz) buyurdu. Hele senin gibi, ilim ismi verilen ve ilim şekline sokulan, lüzumsuz şeyleri öğrenenlere ve ilmi, dünyada ve ahirette kendine, insanlara faydalı olmak için değil, herkese büyüklük satmak ve yalnız dünyalık kazanmak için okuyup, ahiretlerini düşünmeyenlere nasihat tesir etmez. Amelsiz ilim, insanı kurtarır zannediyorsun ve ilim sahibi olunca, amel etmeden kurtuluruz sanıyorsun. Bu hâlinize çok şaşılır! Çünkü ilmi olan kimsenin, amelsiz kuru ilmin kıyamette kendine zarar vereceğini, bilmiyordum, diye özür ve bahane yapamayacağını bilmesi lazımdır. Peygamber efendimizin şu hadis-i şerifini de işitmediniz mi? Buyuruyor ki;
(Kıyamet günü azapların en şiddetlisi, elbette, ilminin faydasını görmeyen âlime olacaktır.)
Din büyüklerinden biri, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerini rüyâda görüp ne hâlde olduğunu sorunca, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri;
-O kadar sözlerim, keşif ve işaretlerim, yani zahirî ve batıni bilgilerim hep harab oldu, tükendi; yalnız bir gece kıldığım iki rekat namaz imdadıma yetişti, buyurur.
Sen de şunu iyi bil ki, amelsiz ilim, insanı kurtarmaz, kurtaramaz. Bunu sana bir misal ile anlatayım:
Bir kimse, dağda bir arslana rastlasa, yanında tüfeği ve kılıcı bulunsa ve bunları kullanmasını iyi bilse ve ne kadar cesur olursa olsun, bu aletleri kullanmadıkça, arslandan kurtulabilir mi? Sen de bilirsin ki, kurtulamaz. İşte bunun gibi, bir kimse ne kadar ilim sahibi olursa olsun, bildiğine göre hareket etmezse, ilminin faydası olmaz.”
.Din adamının kötüsü olur mu?
2021-01-16 02:00:00
Ehl-i sünnet âlimi, insanların en iyisi, mezhepsizler de en kötüsüdür.
Sual: Her şeyin iyisi kötüsü olduğu gibi, din adamı olarak bilinenlerin içinde de kötüsü olabilir mi?
Cevap: Bir din adamı, hangi asırda bulunursa bulunsun, Peygamberin ve Eshâbının bildirdiklerine uymazsa, sözleri, işleri, itikadı, inanışı bunların bildirdiklerine uygun olmazsa, nefsine, düşüncelerine uyarak İslâmiyetin dışına taşarsa, aklına uyarak İslâmiyetin inceliklerine karşı gelir, anlayamadığı bilgilerde dört mezhebin dışına taşarsa, bu kimsenin kötü din adamı olduğu anlaşılır. Allahü teâlâ bunun kalbini mühürlemiştir. Gözleri hak yolu göremez. Kulakları doğru sözü işitemez. Buna, kıyamette büyük azap vardır. Allahü teâlâ, bunu sevmez. Bunun gibi olanlar, Peygamberlerin düşmanıdırlar.
Bunlar, kendilerini doğru yolda sanır. Yaptıklarını beğenirler. Hâlbuki, bunlar şeytanın yolundadırlar. Bunlardan aklını toparlayıp doğruya dönebilen çok azdır. Bunların her sözü tatlı olur. Yaldızlı olur. Faydalı görünür. Hâlbuki, düşündükleri, beğendikleri şeyler hep kötüdür. Ahmakları aldatarak kötü yola, felakete sürüklerler. Sözleri, kar yığınları gibi parlak, lekesiz görünür. Fakat, hakikat güneşi karşısında eriyip giderler.
Allahü teâlânın kalplerini kararttığı ve mühürlediği bu kötü din adamlarına Bidat ehli, yani mezhepsiz din adamı denir. Bunlar, itikatları ve amelleri, Kur’ân-ı kerime ve hadîs-i şeriflere ve icma-ı ümmete uymayan kimselerdir. Bunlar doğru yoldan sapmış olup, Müslümanları da felakete sürüklemektedirler. Bunlara uyanlar, Cehenneme gideceklerdir.
Selef-i salihin zamanında ve sonra gelen din adamları arasında böyle bozuk olanlar çok vardı. Müslümanlar arasında bunların bulunması, insanın bir uzvunun kangren olmasına benzer. Bu yarayı yok etmedikçe, sağlam kısımlar felaketten kurtulamaz. Bunlar, bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan hastalar gibidir. Bunlara yaklaşanlar zarar görür. Bunların zararına yakalanmamak için yanlarına yaklaşmamak lazımdır. Peygamber efendimiz;
(Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü insanların en kötüsüdür) buyurdu.
Bu hadîs-i şerif gösteriyor ki, Ehl-i sünnet âlimi, insanların en iyisi, mezhepsizler de en kötüsüdür. Birinciler, insanları Resûlullaha uymaya, ikincileri, kendi sapık düşüncelerine uymaya sürüklerler.
.Seâdet-i Ebediyye kitabını okuyan...
2021-01-14 02:00:00
Seâdet-i Ebediyye-Tam İlmihâl kitabını okuyanlar bahtiyar kimselerdir...
Sual: Seâdet-i Ebediyye kitabını okuyanlar, hep bu kitabı tavsiye ediyor ve siz de tavsiye ediyorsunuz. Peki bu kitabı okuyunca ne oluyor, diğerlerinden ne farkı vardır ki bu şekilde tavsiye edilmektedir?
Cevap: Seâdet-i Ebediyye-Tam İlmihâl kitabını okuyarak anlayan bahtiyar bir kimse, hem din bilgilerini öğrenir, hem de İmâm-ı Rabbânî hazretlerini tanıyarak, kalbi Ona meyleder, bağlanır. Onun bütün dünyaya saçtığı nurları alıp, olgunlaşmaya, kemale gelmeye başlar da haberi olmaz. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi yetişerek kâmil, olgun bir insan olur. Bu dünya ve hayat görüşünde değişiklikler olduğunu hisseder. Hâller, zevkler, tatlı rüyalar görmeye başlar.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerini, evliyayı, Eshâb-ı kiramı ve Resûlullah efendimizi rüyada görmeye, uyanık iken de ruhlarından istifade etmeye başlar. Nefsi de gafletten kurtulup, namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder. Cemiyete, topluma, millete faydalı olur. Saâdet-i ebediyyeye kavuşur ve başkalarını da kavuşturur.
Hanefi mezhebinin büyük âlimlerinden Seyyid Şerîf Cürcânî hazretleri, Şerh-i mevâkıf, Şerh-ul-metâli' hâşiyesi ve Berîkada buyurduğu gibi, evliyanın suretleri, öldükten sonra da talebesine, sevenlerine görünüp feyiz verirler. Fakat, bunları görebilmek ve ruhlarından feyiz alabilmek kolay değildir. Ehl-i sünnet itikadını ve ahkâm-ı islâmiyyeyi, kitaplardan öğrenmek ve öğrendiklerine uymak ve evliyayı sevmek, saygılı olmak lâzımdır. Merec-ül-bahreynde deniyor ki:
“Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi. Bidat sahiplerinden hiçbiri, Allahü teâlânın marifetine yaklaşamamıştır. Vilâyet nurları, bunların kalplerine girmemiştir. Amelde ve itikatta olan bidatin zulmeti, vilâyet nurunun kalbe girmesine mâni olur. Kalp, bidat pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet itikadı ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalp, yakîn nuru ile aydınlanamaz.”
Sual: Din bilgilerini ve âlimleri kötülemek de imanı giderir mi?
Cevap: İslâm bilgilerine inanmamak, bunları ve din âlimlerini aşağılamak da, küfr-i cühûdî olur.
.Hiç kimseye karışmamak!..
2021-01-13 02:00:00
“Allahü teâlâ, kimseye karışılmamasını sevseydi, Peygamberleri göndermezdi."
Sual: Dinden bahsetmemeli, kimseye bir şey söylememeli, insanları kendi hâllerine bırakmalı demek, dinen uygun mudur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, kimseye karışılmamasını sevseydi, Peygamberleri göndermez, dinleri bildirmez, insanları İslam dinine davet etmez ve diğer dinlerin yanlış, bozuk olduğunu haber vermezdi ve geçmiş Peygamberlere inanmayanları azaplarla helak eylemezdi. Herkesi kendi hâline bırakır, kimseye bir şey emretmez ve inanmayanlara azap yapmazdı.
Allahü teâlâ, Müslümanlara; insanların İslamiyeti işitmelerine, Müslüman olmalarına mâni olan kâfirler ile cihad etmeyi niçin emreyledi? Hâlbuki, cihadda kâfirler için eziyet ve ölüm olduğu gibi, Müslümanlara da vardır. Kur’ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde cihad için, cihad eden devletler ve şehitler için faziletler, meziyetler ne sebepten bildirildi?
İslam düşmanlığı yapan zalim krallara saldırmak, onlara sıkıntı vermek ve Allahü teâlânın bu mahluklarını harab etmek, niçin emrolundu? Nitekim insana, kendi nefsine düşmanlık etmesini ve nefislerin, Allahü teâlâya düşman olduğunu bildirdi ve nefis ile cihad etmeye 'cihad-ı ekber' ismini verdi ve Allahü teâlâ neden rızasını ve yakınlığını bu cihada bağladı? Allahü teâlâ, niçin nefisleri kendi başına bırakmadı? Demek ki bunlar, Allahü teâlânın düşmanlarıdır. Allahü teâlâ nihayetsiz merhametinden dolayı, evvela Peygamberleri sonra bunların yerine, evliyâyı ve ulemâyı davetci gönderdi. Bunların dilleri ve kalemleri ile sevaplarını ve azaplarını bildirerek, özre ve bahaneye yol bırakmadı.
Allahü teâlâ, isteseydi, herkesi doğru yola iletir, Cennete sokardı. Fakat, ezelde Cehennemi doldurmak istedi. Allahü teâlânın büyüklüğünü anlayabilen, Ona sebebini soramaz.
Peygambere tabi olan, insanları davet etmekte ve emr-i ma’rûf, nehy-i münker etmekte de tabi olur. Azgın kâfirler, Allahü teâlânın düşmanı olmasaydı, Buğd-ı fillâh farz olmazdı. İnsanı Allahü teâlâya yaklaştıran şeylerin birincisi olmazdı. Evliyâlığın ele geçmesine ve Allahü teâlânın rızasının ve hubbunun, sevgisinin husulüne sebep olmazdı. Peygamber efendimiz; (İbadetlerin efdali, Müslümanları Müslüman oldukları için sevmek, kâfirleri, kâfir oldukları için, sevmemektir) buyurdu.”
.İbadet yapmak için adam kiralamak!
2021-01-12 02:00:00
"Kur’ân-ı kerim okuyunuz. Fakat, bunu geçim vasıtası yapmayınız!"
Sual: Dinimizde, kendisi veya başkası yerine, ibadet yapması mesela namaz kılması, Kur'ân okuması için birini kiralamak, adam tutmak uygun olur mu?
Cevap: İbadet yapmak için adam kiralamak ve namaz kılmak için ev kiralamak, Hanefi ve Hanbeli mezheblerinde sahih değildir. Mesela, ücret ile ezan okutmak, hacca göndermek, imam tutmak, Kur’ân-ı kerim öğretmek, din dersi öğretmek caiz değildir. Şafii ve Maliki mezheblerinde, kabir başında ve sahibinin yanında ücret ile Kur’ân-ı kerim okutmak caizdir. Fakat, bu mezheblerde, beden ile yapılan ibadetlerin sevapları, başkalarının ruhuna gönderilemez. Sonradan gelen din âlimleri, Kur’ân-ı kerim ve din dersi öğretmek ve ezan, imamlık için para ile adam tutmak caiz olur dedi. Bunlara, sözleşilen ücretin verilmesi lazım olur. İbni Âbidîn bu satırları açıklarken buyuruyor ki:
“Aslında, ücret ile ibadet yaptırmak caiz değildir. Çünkü, hadis-i şerifte;
(Kur’ân-ı kerim okuyunuz. Fakat, bunu geçim vasıtası yapmayınız!) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte;
(Ezan okuyun. Ezan için ücret almayın!) buyuruldu. Son devirlerde, dinde gevşeklik başladığından, Kur’ân-ı kerimin ve din bilgilerinin unutulmaması, imâmlığın, müezzinliğin yapılabilmesi için ücret ile yaptırılması zaruret hâline gelmiştir. Fakat bu fetva, bütün ibadetlerin ücret ile yapılabileceğini göstermez. Yalnız saydıklarımız zaruret olup, mezhebin aslından dışarıda bırakılmaktadır. Hafızlara ücret ile Kur’ân-ı kerim okutmak zaruret olmadığı için, muhakkak caiz değildir. Tâc-üş-şerî’a, Hidâye şerhinde diyor ki:
“Ücret ile okunan Kur’ân-ı kerimden, ne ölüye, ne de okuyana sevap hasıl olmaz.” Aynî, Hidâye şerhınde diyor ki:
“Hafızlar, para için, mal için okumamalıdır. Hafız da, parayı veren de günaha girer.”
Sual: Kiradaki bina ve eşyaların kırıldığında tamiri, kiracıya mı yoksa ev sahibine mi aittir?
Cevap: Kiradaki binanın ve eşyanın tamiri ve zamanla tıkanmış boruların tamiri ev sahibine aittir. Ev sahibi tamir etmezse, kiracı evden çıkabilir. Fakat kiracı, tamiri yaptırmaya ev sahibini cebredemez, zorlayamaz. Ev sahibinin izni ile kiracı kendi yaparsa, parasını ev sahibinden kesebilir. Kiracı kendiliğinden yaparsa, kesemez. Kullanmaya lazım şeylerin tamir parasını da kiradan kesemez.
.İşe giderken niyeti düzeltmelidir
2021-01-11 02:00:00
"Müslümanlara iyilik, yardım ve nasihat yapmayı, kalbinden geçirmelidir."
Sual: Evinin, çocuklarının nafakasını kazanmak için evinden çıkan, işine giden bir kimse, evden çıkarken nasıl niyet etmelidir?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Kimyâ-i se’âdet kitabında buyuruluyor ki:
“Bir kimsenin dünya ticareti, ahiret ticaretine mâni olursa, bu kimse bedbahttır, zavallıdır. Bir çömlek almak için, altın kupa verene ne denir? Dünya, saksı parçası gibidir. Hem kıymetsizdir, hem de çabuk kırılır. Ahiret ise, altından kupa gibidir ki, hem çok kıymetlidir, hem de dayanıklıdır, kırılmaz. Hatta hiç tükenmez. Dünya ticaretinin ahirete yaraması ve Cehenneme sürüklememesi için, çok uğraşmak lazımdır. İnsanın sermayesi, dini ve ahıretidir. Bu sermayeyi kaptırmamak için, çok uyanık olmak lazımdır. Dinini kayırmak istiyenler, her sabah şöyle niyet etmelidir ki; 'kendimin, evlat ve ailemin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ve temiz ibadet edebilmek, ahiret yolunda yürüyebilmek için, vazifeme gidiyorum' demelidir. O gün Müslümanlara iyilik, yardım ve nasihat yapmayı, kalbinden geçirmelidir. Namazda kusur edenlere, günah işleyenlere, emr-i ma’rûf yapmalıdır. Böyle niyet eden bir tüccar, bir memur, bir muallim, bir hâkim ve bir subay, vazifesini yaptığı kadar, hep sevap kazanır. Onun her işi, ibadet olur. Dünyada kazandığı şeyler de, caba olur.”
Sual: Anası, babası günah işleyen bir kimse, bunlara doğruyu söyleyip nasihatte bulunması gerekir mi?
Cevap: Anası, babası günah, haram işleyen bir kimse, bunlara bir kerre nasihat eder. Anası, babası kabul etmezlerse, susar, onlarla münakaşa etmez, sadece onlara dua eder.
Sual: Bir baba, çocuğunu din bilgilerini öğrenmesi için zorlayabilir mi, buna babanın hakkı var mıdır?
Cevap: Çocuğun, Kur’ân-ı kerimi, edebleri ve farzları, haramları, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmesi için babası ikrah eder, zorlar.
Sual: Malına zarar verilen kimsenin, zarar veren kişinin malına zarar yapma hakkı var mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Mecellenin 19. Maddesinde deniyor ki:
“Birine zarar vermek ve zarar yapana karşılık olarak zarar yapmak caiz değildir.” Mubah olan işlerde, başkasına zarar verirse, caiz olmaz. Malı çalınan bir kimse, hırsızın veya başkalarının malını çalmaya hak kazanmaz.
.Süt çocuğu olabilmesi için
2021-01-08 02:00:00
İkibuçuk yaşından küçük çocuğu emziren yabancı bir kadın onun sütannesi olur.
Sual: Süt emme yaşındaki bir çocuk, kaç yaşına kadar yabancı bir kadını emerse, o kadının süt çocuğu olur?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Nikâye kitabının şerhinde buyuruluyor ki:
“Memeden süt emmeye, rıdâ denir. İkibuçuk yaşından küçük çocuk, yabancı bir veya birkaç kadından, birer yudum süt emerse, Hanefi ve Maliki mezheblerinde, bu kadınlar çocuğun sütannesi olur. Bu kadınların mahrem akrabaları, çocuğa mahrem yani evlenmeleri haram olurlar. Kadının öz biraderi, çocuğun süt dayısı olur. Bu kadına, bu sütün gelmesine sebep olan kocası da, süt emen çocuğun sütbabası olur. Bu adamın öz biraderi de, süt amcası olur. Fakat süt emen çocuğun mahremleri, süt anneye ve kocasına mahrem olmazlar. Şafii ve Hanbeli mezheblerinde, bir çocuk, doyuncaya kadar, ayrı ayrı beş kerre emmezse, süt çocuğu olmaz. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmamı-ı Şafii hazretleri, 'iki yaşından sonra emen çocuk, süt çocuğu olmaz' buyurdular. İkibuçuk yaşından sonra süt emen çocuk, Hanefi mezhebinde de, söz birliği ile, süt çocuğu olmaz. Bu yaşa gelen çocuğu emzirmek zaruri olmadığı için, emzirmesi caiz olmaz denildi. Çünkü, insan parçasını zaruretsiz kullanmak haramdır.”
Sual: Kız ve erkek çocukların odaları, kaç yaşına gelince ayrılmalıdır?
Cevap: On yaşına gelen kız ve erkek çocukların yatak odalarını birbirinden ve ana babalarından ayırmak lazım olduğu, İbni Âbidînde yazılıdır.
Sual: Dinimiz, kimlerin elini öpmeye izin vermiştir?
Cevap: İbni Âbidînde; “Âlimin, ana babanın eli öpülür, başkasının öpülmez. Arkadaş ile karşılaşınca elini öpmek haramdır” buyuruluyor.
Sual: Erkeklerin ve kadınların saçlarını boyamalarının veya boyatmalarının dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?
Cevap: Erkeklerin saçını sakalını siyahtan başka renge boyaması caizdir. Siyaha boyamaya da caiz diyen oldu. Elini ayağını, tırnağını boyaması caiz değildir. Çünkü kadınlara benzemek olur. Kadınların, yabancı erkeklere göstermemek şartı ile ve abdestte, gusülde yıkamaya mâni olmayan boya ile boyamaları caizdir.
Sual: Cuma günü gusül almak, tıraş olmak, tırnak kesmek sünnet midir?
Cevap: Cuma namazı için gusül abdesti almak, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek, camiye erken gitmek sünnettir.
.Ahiret, dünyanın zıddıdır
2021-01-07 02:00:00
Ahireti kazanmak için, dünyayı yani haramları terk etmek lazımdır.
Sual: Ahıreti kazanmak için dünya zevklerini terk mi etmelidir, hem dünyada, hem de ahirette nimetler içinde yaşamak mümkün değil midir?
Cevap: İman ile küfür birbirlerine zıt olduğu gibi, ahiret de, dünyanın zıddıdır. Dünya ve ahiret bir araya getirilemez. Ahireti kazanmak için, dünyayı yani haramları terk etmek lazımdır. Dünyayı terk etmek de, iki türlüdür:
Birisi, bütün haram olan şeylerle beraber, mubahları da, yani günah olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zaruri olan miktarını kullanmaktır. Tembel ve işsiz olarak oturup da, dünyanın zevk, keyif ve eğlencelerine dalmak yolunu bırakarak, her türlü zevk ve lezzetinden vazgeçip, bütün zamanını, ibadetle, Müslümanların rahatları, İslam dinini bilmeyenlerin, doğru yola kavuşmaları için lazım olan ilmi ve teknik usulleri, vasıtaları, en ileri, en üstün şekilde yapmakla, kullanmakla geçirmek, durmadan çalışmak ve dünya zevkini böyle çalışmakta aramak, bulmaktır. Eshâb-ı kiramın hepsi ve din büyüklerinin çoğu, hep böyle idi. Dünyayı, bu şekilde terk etmek, pek faydalıdır. Bundan maksat, İslamiyetin emrettiği şeyleri yapmak için, bütün rahatı ve zevkleri feda etmektir.
İkincisi, dünyada haram ve şüpheli şeylerden kaçıp sadece mubahları kullanmaktır. Bu kısım da, bu zamanda, çok kıymetlidir.
Allahü teâlânın mubah ettiği yani müsaade ettiği şeyler pek çoktur. Bunlarda bulunan lezzet, haramda bulunanlardan, çok daha fazladır. Mubahları kullananları Allahü teâlâ sever, haramları kullananları ise sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, geçici bir zevk için, sahibinin, yaratanının sevgisini teper mi? Zaten, haram olan şeylerin sayısı pek azdır. Bunlarda bulunan lezzet, mubahlarda da vardır.
Sual: Bir Müslüman, gayr-i müslim birine selam verebilir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“İhtiyaç olduğu vakit, zimmiye yani gayr-i müslime selam vermek ve müsafeha etmek caiz olur. Hürmet için ise, caiz olmaz. Çünkü kâfire hürmet küfürdür.”
Sual: Biz otururken oraya, birisi gelince ayağa kalkmak gerekir mi?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Büyükler geldiği zaman, kalkarak karşılamak müstehaptır. Kendi gelince, kalkılmasını sevmek mekruhtur. Kur’ân-ı kerimi, ekmeği öpmek caizdir.”
.Hiç kimseye kötü gözle bakmamalı mıdır?
2021-01-06 02:00:00
Müslümanları aldatan ikiyüzlüleri Müslüman sanmak, ahmaklık olur!
Sual: Bazı kimseler; “Hiç kimseye kötü gözle bakmamalı, kâfir olduğunu gösteren işine, sözüne değil, imanı olduğunu gösteren işine ve sözüne bakmalıdır. İman kalbde bulunur ve bunu da Allah bilir, başka kimse bilemez. Kalbinde iman bulunan kimseye kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Müslümanlığı açıkça kötülemeyen herkese Müslüman gözü ile bakmak, onu sevmek lazımdır” diyorlar. Bunların bu sözleri doğru mudur?
Cevap: Kimseye suizan etmemeli, kötü gözle bakmamalı sözü yanlıştır. Bunun doğrusu; Müslümana suizan etmemeli, kötü gözle bakmamalıdır. Yani, Müslüman olduğunu söyleyen ve küfre sebep olan bir sözde ve işte bulunmayan kimsenin bir sözünden veya işinden hem imanı olduğu, hem de imansız olduğu anlaşılırsa, imanı olduğunu anlamalı, dinden çıktı dememelidir. Fakat bir kimse, dini yıkmaya, gençleri kâfir yapmaya uğraşır veya haramlardan birinin iyi olduğunu söyleyerek bunun yayılması, herkesin yapması için uğraşırsa, yahut Allahü teâlânın emirlerinden birinin zararlı olduğunu söylerse, buna kâfir denir. Müslüman olduğunu söyler, namaz kılar, hacca giderse, Zındık denir. Müslümanları aldatan böyle ikiyüzlüleri Müslüman sanmak, ahmaklık olur.
Sual: Haramlara önem vermeyenlerin, sakınmayanların imanı gider, Müslümanlıktan çıkarlar mı?
Cevap: İslamiyetin haram ettiği şeylerden kaçınmak, her Müslüman için lazımdır. Haramın haram olmasına ehemmiyet vermeyen yani Allahü teâlânın yasak etmesine aldırış etmeyen veya bunları beğenen, ne güzel diyen kâfir olur. Allahü teâlânın haram etmesine ehemmiyet verip, kabul edip de, nefsine mağlup olarak, aldanarak, bunları yapan ve sonra akıllarını toparlayıp pişman olanlar kâfir olmaz, imanlarını kaybetmezler. Böyle kimselere asi, fasık, günahkâr denir. Bunlar, günahları sebebiyle, belki Cehenneme girip cezalarını çekerse de, Cehennemde sonsuz kalmayacaklar, çıkıp Cennete kavuşacaklardır.
Sual: Camilerde her namazdan sonra müsafeha yapmak, el sıkışmak dinimiz açısından doğru mudur?
Cevap: Bu konuda İbni Âbidînde buyuruluyor ki:
“Camide her namazdan sonra birbiri ile müsafeha etmek bidattir, Şiilerin âdetidir. Bayram günleri, camilerde müsafeha ederek bayramlaşmak ve namazlardan sonra, âdet etmeden, ara sıra müsafeha etmek caizdir.”
.İki cihan saadetine kavuşmak...
2021-01-05 02:00:00
Muhammed aleyhisselama tabi olan iki cihan saadetine kavuşur.
Sual: Bir kimsenin, dünyada ve ahırette saadete kavuşması, rahat ve mesut olması ne ile mümkün olur?
Cevap: İki cihan saadetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünya ve âhiretin efendisi olan, Muhammed aleyhisselama tabi olmaya bağlıdır. Ona tabi olmak için, iman etmek, İslamiyeti öğrenmek ve yapmak lazımdır. Kalbde doğru imanın bulunmasına alamet, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsus olan ve kâfirlik alameti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü İslam ile küfür, birbirinin zıddıdır. Birinin bulunduğu yerde, diğeri bulunamaz, gider. Bu iki zıt şey, bir arada bulunamaz. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerini kötülemek olur. Allahü teâlâ, sevgilisi olan Muhammed aleyhisselama, çok merhametli olan Peygamberine, İslâm düşmanları ile muharebe etmeyi ve onlara sertlik göstermeyi emrediyor. İslam düşmanlarına sert davranmak huluk-ı azimdendir. İslamiyetin izzeti ve şerefi, küfrün, kâfirlerin hakir ve zelil olmasındadır. Kâfirlere izzet veren, hürmet eden, Müslümanları tahkir etmiş, alçaltmış olur. Hak teâlâ, Âl-i İmrân suresinde kâfirlere kıymet verenlerin ve küfre tabi olanların aldandıklarını ve pişman olacaklarını beyan buyurarak;
(Ey benim sevgili Peygamberime inananlar! Eğer, kâfirlerin sözlerine aldanıp da, Resulümün yolundan ayrılırsanız, kendilerine Müslüman süsü veren din düşmanlarının, yani zındıkların uydurma ve yaldızlı sözlerine kapılarak, imanınızı çaldırırsanız, dünyada ve ahirette ziyan edersiniz) mealindeki 149. âyet-i kerimeyi gönderdi.
Allahü teâlâ, inkâr edenlerin, kendisinin ve Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine düşman olmaya sürükler. Bir kimse, kendini Müslüman zanneder, kelime-i tevhidi söyleyip, inanıyorum der, namaz kılar ve her ibadeti yapar. Hâlbuki bu kimse, bilmez ki, böyle çirkin hareketleri, onun imanını temelinden götürmektedir.
***
Sual: Selam verirken veya alırken eğilmek günah mıdır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Berîka'da deniyor ki:
“Selam verirken ve alırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte; (Karşılaştığınız zaman, birbirinize eğilmeyiniz, kucaklaşmayınız!) buyuruldu. Allahü teâlâdan başkası için rüku ve secde yapmak haramdır.”
.Dünya mücadele yeridir
2021-01-04 02:00:00
Düşmanla mücadele için, önce düşmanı iyi tanımak lazımdır!..
Sual: Dünya mücadele yeridir, her şeyle mücadele şarttır denilmektedir. Gerçekten böyle midir?
Cevap: Dünya mücadele yeridir sözü doğru bir sözdür. İnsan, yazın şiddetli sıcak ile, kışın karlı havada dondurucu soğuklar gibi, tabiat kuvvetlerine ve kötü kimselerin hile ve iftiralarına karşı manevi silahlarla ve maddi saldırılarına karşı mücadele hâlindedir. Düşmanla mücadele için, önce düşmanı iyi tanımak lazımdır. Yoksa, kendimizi koruyacağız derken, dostumuza zarar verebiliriz. İnsanın rahat yaşaması için, lazım olan şeylere mal ve mülk denir. İğneden, iplikten, eve, apartmana kadar, her şey maldır. Allahü teâlâ, bazı kimselere ve topluluklara, bazı malları kullanmak için, izin vermiştir. Bu mallar ve çocukları, komşuları, akrabaları, o kimsenin faydalandığı şeyler olur. Herkes malını, Allahü teâlânın izin verdiği kadar kullanır. Fazlasını kullanmak ve başkasının mülkünü kullanmak caiz değildir. Zira; “Mala, mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi?/Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi!” sözü meşhurdur. Haram yoldan gelen mala, mülke dünya denilmektedir. Dünya yani haram ve mekruhlar zararlıdır. Bir şeyin faydalı, zararlı olduğu, kitaplarda başka türlü bildirilmektedir. Bunların doğrusu, Allahü teâlânın bildirdiğidir.
Sual: Evlenirken, hem kanuni işlemleri, hem de dinin emrettiklerini yerine getirmek şart mıdır?
Cevap: Evlenirken dinin emrettiği nikâh akdini yapmakla, Allahü teâlânın emri yerine getirilmiş olur. Kanuna uygun evlenmeyen, suç işlemiş olur. Dinî nikâh akdi yapmayan, günah işlemiş olur. Bunlara aldırış etmeyenin cezası, kat kat çok olur. Müslüman, suç ve günah işlememelidir. Suç işleyerek cezaya çarpılmak da günahtır.
Sual: Kalbini, inkâr ve günah kirlerinden temizlemeyen, Cehenneme mi gider?
Cevap: Kim olursa olsun, nefsine uyan, kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsin yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, çokça 'Lâ ilâhe illallah' ve kalbini nefisten, şeytandan, kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden, günahlardan kurtulmak için 'Estağfirullah' okumalıdır. İslamiyete uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, haram yiyip içenin İslamiyete uymadığı anlaşılır. Bunların duası kabul olmaz.
.İnsan, gelişmiş bir hayvan değildir!
2021-01-03 02:00:00
İnsan ile hayvanlar arasında en büyük fark, insanın ruhudur.
Sual: İnsan veya hayvanların birbirine dönüşmesi, insanın, hayvanların en gelişmiş şekli denmesi, aklen ve dinen mümkün müdür?
Cevap: Paleontolojik devirlerde, canlılarda zamanla tekamül görülmekte, fakat bu değişmeler, her cins varlığın kendi içinde olmaktadır. Mesela, dördüncü zamanın yeni tabakalarında kromanyon ismi verilen insan iskeleti bulunmuştur. Bizim iskeletimizden farklı olduğu hâlde, paleontoloji mütehassısları bunlara, ilk insanlar demiştir. Diğer taraftan, üçüncü zaman sonunda yaşayan, antropoit denilen ve bugünkülere benzemiyen, maymun iskeletleri bulunmuştur. Antropoloji mütehassısları, bunların maymun olduğunu söylüyor. Fen taklitçileri ise, yaptıkları tercümelerde, kromanyon insanına ve antropoid maymununa, insanın ceddi olan veya insanla maymun arasında geçit teşkil eden fosil diyorlar.
Biyologlar, insan ile hayvan arasındaki farkı, yalnız madde bakımından inceliyor. Hâlbuki, insan ile hayvanlar arasında en büyük fark, insanın ruhudur. İnsanlarda ruh vardır. İnsanlık şerefi hep bu ruhtan gelmektedir. Bu ruh, ilk olarak, Âdem aleyhisselama verildi. Hayvanlarda bu ruh yoktur. Maddecilerin, felsefecilerin bu ruhtan haberleri olmadığı için, insanı maymuna yakın sanabilirler. İlk insanların şekli, yapısı, maymuna benzese de, insan insandır. Çünkü, ruhu vardır. Maymun ise hayvandır. Çünkü bu ruhtan ve ruhun hasıl ettiği üstünlüklerden mahrumdur.
Görülüyor ki, insan ile hayvan, tamamen ayrıdır. Aralarında, hiçbir zaman, bir geçit olamaz, birbirine dönemez. Hâlbuki, hayvanlardan insana en yakın maymun olduğu, asırlar önce, İslam kitaplarında, mesela İbni Haldûn'un Târîhi mukaddemesinde ve Ma’rifetnâme'de yazılıdır.
***
Sual: Evlenecek gençlerin dinî nikâh akitlerini yapmak için mutlaka imamın olması mı gerekir?
Cevap: Dinî nikâh akdinde imam bulunması, belli şeyler okuması şart değildir. Çünkü bu, "imam nikâhı" değil, "dinî nikah akdi"dir. Evlenecek bir Müslüman, önce gerekli kanuni işleri tamamlar sonra, düğünden önce, İslam nikâhını da yaptırır.
Nikâhta bulunanlara, şeker, meyve veya şerbet gibi tatlı verilmesi, düğünde ise, etli ve tatlı yemek vermek, düğün ziyafetine çağırılınca, yemeğe gitmek, tef, davul çalarak düğünü tanıdıklara duyurmak sünnettir.
.İlahlık sıfatı vardır demek şirktir
2021-01-02 02:00:00
Küfrün, inkârın çeşitleri vardır. Bunların en kötüsü, en büyüğü ise şirktir.
Sual: Şirk nedir, bir insanın resmine hürmet etmek de şirk olur mu?
Cevap: Küfrün, inkârın çeşitleri vardır. Bunların en kötüsü, en büyüğü ise şirktir. Bir kötülüğün her çeşidini bildirmek için, bunların en kötüsü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bulunan şirk kelimesinden, her çeşit küfür, inkâr manası anlaşılır. Şirk, Allahü teâlâya ortak koşmak, Onu başka varlıklara benzetmek demektir. Benzeten kimseye müşrik, benzetilen şeye şerik denir. Bir kimsede, bir şeyde, ülûhiyyet yani ilahlık sıfatlarından birisinin bulunduğuna inanmak, onu şerik yapmak olur. Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara, ülûhiyyet sıfatları denir. Sonsuz var olmak, yaratmak, her şeyi bilmek, hastalara şifa vermek, ülûhiyyet sıfatlarındandır. Bir insanda, güneşte, herhangi bir mahlukta, ülûhiyyet sıfatı bulunduğuna inanarak, ona tazim, hürmet etmeye, yalvarmaya, ona ibadet etmek, tapınmak denir. O şeyler put olur. Böyle zan olunan insanın heykelleri, resimleri ve mezarları önünde de, tazim edici şeyler söylemek, yapmak da, ibadet etmek, şirk olur. Bir insanda ülûhiyyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanmayıp, Allahın sevgili kulu olduğuna veya vatana, millete hizmetleri olduğuna inanarak, bunun resmine, heykeline, tazim etmek şirk olmaz. Fakat, herhangi bir insanın resmine hürmet etmek haram olduğu için, tazim, hürmet eden bir Müslüman fasık olur.
Sual: Mahşer günü Peygamberlerden başka şefaat edecek olanlar da var mıdır?
Cevap: Ehl-i sünnet âlimleri, senetleri ile bildirerek buyuruyorlar ki:
“Kıyamet günü, her Peygamber şefaat edecektir. Sırasıyla âlimler, şehitler, salihler, Kur’ân-ı kerimi tecvid ile, teganni etmeden ve Allah için okuyan hafızlar, küçük çocuklar şefaat edecektir. Böyle olduğunu bildiren hadis-i şerifler, Kurtubî tezkiresi muhtasarında ve Birgivî Vasiyetnâmesinde yazılıdır. Çocukların cenaze namazını kılarken, 'Ya Rabbî! Bu çocuğu şefaatçi eyle!' diye okunacağı, bütün fıkıh kitaplarında yazılıdır.”
Sual: Dağdaki yetişmiş otları, ağaçları ve oradan çıkan suları herkes kullanabilir mi?
Cevap: Mecellenin 1254. Maddesinde deniyor ki:
“Mubah olan otları, ağaçları, suları herkes kullanabilir. Kimse yasak edemez. Başkasına zarar verirse, yasak olunur.”
.Yağmur duasına çıkmak
2021-01-01 02:00:00
Yağmur duasına, ara vermeden, üç gün çıkmak sünnettir.
Sual: Yağmur yağmadığı zamanlarda yağmur duasına çıkılıyor. Dinimizde böyle yağmur duası diye bir şey var mıdır varsa nasıl yapılmaktadır?
Cevap: Allâme Ahmed Tahtâvî hazretleri Merâk-ıl-felâh haşiyesinde buyuruyor ki:
“İstiska, yağmur duası için sahraya çıkmak demektir. Hamd ederek, istiğfar okuyarak dua edilir. Resûlullah Efendimiz, Eshâb-ı kiram ve İslâm âlimleri, yağmur duası yaptılar. Çıkılan yerde imam, evvela yalnızca veya cemaat ile iki rekat namaz kılar veya kılmayıp yerde asaya dayanıp bir hutbe okur. Sonra kıbleye dönüp, avuçları semaya karşı açık olarak omuzları hizasına kaldırıp ayakta dua eder. Hazır olanlar, arkasında oturarak dinleyip âmin der. Yalnız yağmur duasında kollar omuzdan yukarı kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan dualarda, avuçları semaya karşı açmak sünnettir. Hadîs-i şerifte; (Kul ellerini kaldırıp dua edince, Allahü teâlâ onun duasını kabul etmemekten hayâ eder) buyuruldu.
Hastalık, kahtlık, kıtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan dualarda avuç içleri yere çevrilir. Kollarını kaldıramayan, sağ elinin şehadet parmağını uzatarak işaret eder. Yağmur duasına, fasıla, ara vermeden, üç gün çıkmak, eski, yamalı giymek, çıkmadan önce sadaka vermek, üç gün oruç tutmak, çok tevbe ve istiğfar etmek, kul haklarını ödemek, hayvanları da çıkarıp, yavrularından ayrı bulundurmak, ihtiyarları ve çocukları da çıkarmak sünnettir. Elbiseler ters çevrilmez. Kâfirler getirilmez. Onların cemaate karışmaları mekruhtur.”
Kadınlar erkeklerden uzak, sabiler analarından ayrı bulunur.
Sual: Mahşer günü sırattan rahatlıkla geçebilmek için ne gibi bir yol takip etmelidir?
Cevap: Bu konuda Süleymân bin Cezâ hazretleri, Eyyühel Veled kitabında buyuruyor ki:
“Gecenin en karanlık zamanında, yani seher vaktinde ibadet eyle ki, yarın sırattan geçerken her tarafın aydınlık olsun.”
İbadetlerin en kıymetlisi ilmihal kitabı okumak, öğrenmek ve öğretmektir.
Sual: Beş vakit namaz için ezan okumaya ne zaman başlanıldı, önceden ezan yerine başka bir şey okunuyor mu idi?
Cevap: Mir'ât-ül haremeyn kitabının Medine kısmında, bu konuda şu bilgi verilmektedir:
“Ezan okumak, hicretin birinci senesinde, Medine’de başladı. Bundan önce, namaz vakitlerinde yalnız Essalâtü câmi'a denirdi.”
.
.
|
| Bugün 144 ziyaretçi (1065 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
 |
|
|
| Bugün 669 ziyaretçi (1558 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
 |
|
 |
|
| Bugün 835 ziyaretçi (945 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|