|
Hocam çok hastadır"
01-01-2011 01:00
Seyyidet Nefîse rahmetullahi aleyhâ, takvâsı meşhur, duâsı makbul, mübarek bir hanımdı. Bir gün İmâm-ı Şâfiî hazretleri hasta oldu. İyi olması uzayınca, bir talebesini Ona gönderip; - Seyyidet Nefîse'ye git, şifâ için duâ iste! buyurdu. Talebe; - Peki efendim, dedi. Ve gidip çaldı kapıyı. Kapı açılınca; - Efendim, hocam çok hastadır. Şifâ için sizden duâ istiyor, diye arz etti. Seyyidet Nefîse hazretleri; - Allahü teâlâ hocana hayırlı şifâlar versin! diye duâ etti. Talebe döndüğünde, hocası iyileşmişti... Aradan bir müddet geçmişti ki, büyük İmâm tekrar hastalandı. Yine bir talebesine; - Seyyidet Nefîse'ye git, şifâ için duâ iste! buyurdu. Talebe; - Baş üstüne efendim, dedi. Ve gidip çaldı kapıyı. Kapı açılınca; - Efendim, hocam şifâ için sizden duâ istiyor, diye arz etti. Mübarek hanım, bu defâ; - Allahü teâlâ, hocana rahmet eylesin! dedi. Talebe geri dönünce hazret-i İmâm sordu: - Duâ istedin mi evlâdım? - Evet efendim. - Ne dedi? - Allah hocana rahmet eylesin, dedi. İmâm hazretleri; vefat edeceğimi haber vermiş, diye mırıldanıp; - Ölürsem, cenazemde Seyyidet Nefîse de bulunsun, diye vasiyet eyledi. Az zaman sonra da vefat etti. Talebeleri, Seyyidet Nefîse hazretlerine vefat haberini verip, hazret-i İmâmın vasiyetini bildirdiler. Mübârek hanım, cemaatin en geri safında durup, vasiyyeti yerine getirdi... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ehl-i sünnetin reisiydi
31-12-2010 01:00
İmâm-ı âzam Ebû Hanife hazretleri, İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Eshâb-ı kirâmı "aleyhimürrıdvan" görmüş olduğundan, tâbiîndendir kendisi. Hânefi mezhebinin ve Ehl-i sünnetin reisidir. Kendisine Ebû Hanife de denir ki, mânâsı, müminlerin babası demektir. Babası, Faris oğullarından Sabit adında, âlim, salih, ehl-i irfan bir kişidir. Hazret-i Alî "radıyallahü teâlâ anh" ile görüşmüş, kendi ve soyu için duâ almıştı bu büyük sahâbîden. Üstün kabiliyeti ve keskin zekâsı, âlimler arasında fark edildi. O zamanın büyük âlimlerinden, hazret-i Şa'bi de Ondaki bu cevheri sezmişti. Bir gün onu çarşıda görüp; - Sen ne işle iştigal ediyorsun? diye sordu. Genç Numan; - Ticaret yapıyorum, dedi. Şa'bi hazretleri; - Bir ilim meclisine devam et. Çünkü sen zekî ve kabiliyetli bir gençsin. İlme devam edersen, büyük bir âlim olursun, buyurdu. Onun bu sözüyle bıraktı ticareti. Ve ilme sarıldı büyük bir arzu ile. İlk öğrendiği ilim, ilm-i kelam olmuştu. Öyle ki, parmakla gösterilir oldu bu ilimde. Sonra fıkıh ilmi'ni öğrenmeye başladı. Kendi kendine; "Ebedî saâdete kavuşmak, ancak İslâmın ahkâmına uymakla olur. Bu da fıkıh ilmiyle ilgilidir" diye düşündü. Hocası Hammad bin Ebû Süleyman'ın derslerine yirmisekiz yıl aralıksız devam etti: Sonunda, öyle bir dereceye geldi ki, bu, Ondan başka kimseye nasib olmamıştır. Başta, eshâb-ı kirâm olmak üzere, dört bin âlim'den ders aldı. Şanı, şöhreti her tarafa yayıldı. Ve methedildi herkes tarafından. Cenâb-ı Hak şefaatine kavuştursun. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu rüyânın tâbiri nedir?"
02-01-2011 01:00
imâm-ı âzam Ebû Hanîfe hazretleri rahmetullahi aleyh bir gün odasında uyurken Resûlullah Efendimizi aleyhisselâm gördü rüyâsında. Sabah uyanınca, İbni Sîrîn hazretlerine gidip rüyâsını anlattı ve; - Bu rüyânın tâbiri nedir? diye sordu. Zîrâ o, tâbiînden olup, hem âlim, hem de tanınmış rüyâ tâbircisiydi. İbni Sîrîn cevabında; - Böyle bir rüyâyı sen göremezsin. Bunu ancak Ebû Hanîfe görebilir, dedi. İmâm-ı âzam hazretleri de; - Ebû Hanîfe benim, buyurdu. - Sen misin? - Evet efendim. - Sırtını aç, göreyim, dedi. - Peki deyip, açtı mübarek sırtını. Hazret-i İbni Sîrîn, sırtındaki 'ben'i görünce; - Sen öyle birisin ki, dedi, Resûlullah Efendimiz senin hakkında, (Ümmetimden biri gelir ki, onun iki omuzu arasında bir ben vardır. Allahü teâlâ Onunla bu dîni ihyâ eder, diriltir) buyurmuştur. BİR AYAĞINI ATMIŞTI Kİ... İmâm-ı âzam hazretleri bir gün mescidde yatsı namazını kılıp çıkmak için, bir ayağını dışarı atmış, öbür ayağı mescidin içindeyken, talebesi Züfer, bir sual sordu kendisine. O vaziyette konuşmaya başladı. Misaller verdi. İzahlar getirdi. Derken sabah ezânı okundu. Hazret-i İmâm, ikinci ayağını dışarı atmadan tekrar içeri girdi. Onu Allah korkusu öyle sarmıştı ki, bu korkuyla uyuyamaz, ağlayıp gözlerinden yaş akardı. Ağlama seslerini komşuları duyup acırlardı. Kırk sene, yatsı abdestiyle, sabah namazını kılmıştır. > www.gonulsultanlari.com
.Keşke annen seni doğurmasaydı!
03-01-2011 01:00
Bir bedevî (câhil köylü), Medîne'de hazret-i Alî'yi radıyallahü anh görünce yanına yaklaşıp; - Ey halîfe! Ebû Bekir Cennete mi gitti, yoksa Cehenneme mi? diye sordu. Bunu işitince kan beynine sıçradı Halîfenin. Köylüye dönüp; - Bu nasıl sual? Keşke annen seni doğurmasaydı, buyurdu. Ancak kastı yoktu köylünün. Câhilliğinden böyle sormuştu. Halîfe de bunu anlayınca yumuşayıp; - Sen, Onun ne büyük bir zat olduğunu bilmiyor musun? buyurdu. - Bilmiyorum ey halîfe. - Peki, Onun sayısız meziyetlerinden birini olsun duymadın mı? - Vallahi duymadım. - Dinle öyleyse, buyurdu. Ve şöyle anlattı: O, Resûlullahın hayatında iken vezîri, vefatından sonra da halîfesiydi. Peygamber Efendimiz Onu baba yerinde tutardı. Allahın Resûlüne, hepimizden çok O yakındı. Cennette bir karışlık yer yoktur ki, Onun nûruyla aydınlanmamış olsun. Bir gün beni çağırıp; - Ey gözümün nûru, vefatım yaklaştı. Ölürsem, cenazemi sen yıka, sonra Ravda-i mübarekenin kapısına götür ve; yâ Resûlallah! Ebû Bekir kapıdadır, içeri girmek için izin istiyor! diye seslen. Kapı açılırsa, beni Resûlullahın yanına defnet. Açılmazsa, Bakî Kabristanına götür, diye ricâ etti. Vasiyeti mucibince kendisini tabuta koyup, Ravda-i mübarekenin kapısına götürdüm ve dediği gibi seslendim. Kapı, kendiliğinden açıldı. Ve gaipten; sevgiliyi Sevgiliye kavuşturun! diye bir ses işitildi. Vasiyeti üzere kendisini Resûlullahın arkasına defnettik. Köylü mahcuptu. Halîfenin elini öperek ayrıldı. Giderken ağlıyordu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kâbe içinde namaz
04-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam hazretleri, rahmetullahi aleyh elli beş defâ hac yaptı. Sonuncuda Kâbe-i şerîfe girip iki rekât namaz kıldı. O namazda Kur'ân-ı kerîmi baştan sona okudu. Sonra da, ağlayarak; - Yâ Rabbî! Sana lâyık ibâdet yapamadım. Ama seni hiç kimsenin anlayamayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla diye yalvardı. O anda gaibden; - Ey Ebû Hanîfe! Sen beni iyi tanıdın ve bana hakkıyle ibâdet yaptın. Seni ve senin mezhebinde bulunup kıyâmete kadar senin yolunda olan kulları af ve mağfiret ettim. Kalbin rahat olsun, üzülme! diye bir nidâ işitildi. NİÇİN YOLUNU DEĞİŞTİRDİN? İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe hazretleri, ticaret yapıyor, kumaş alıp satıyordu dükkânında. Çok zengindi. Bir gün evinden çıkmış dükkânına gidiyordu ki, karşıdan gelen bir kimse Onu görünce durdu ve mahcup vaziyette yüzünü çevirdi öbür tarafa. Hattâ yolunu değiştirdi. Hazret-i İmâm o kimseyi çağırıp sordu: - Niçin yolunu değiştirdin? - Size borcum vardı da efendim... - Hayır, senin bana borcun yok. - Var efendim, hem de onbin akçe. Ödeyemediğim için mahcubum size karşı. Elini adamın omuzuna atıp; - Ben o borcu sildim kardeşim. Düşünme onu artık. Hakkını da helâl et, buyurdu. Adam şaşırdı: - Benim ne hakkım var ki efendim? - Beni görünce sıkılıp mahcup oldun ya, onun için hakkını helâl et. Adamcağız; - Helâl olsun efendim, dedi. Ve sevinerek evine gitti. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu hırka sâhibinin hürmetine...
05-01-2011 01:00
Sultân Mahmud Gaznevî, bir savaşa giderken Ebül Hasan-ı Harkânî hazretlerinden zafer için duâ istedi. Büyük velî duâ etti. Ve hırkasını çıkarıp; - Bunu al. Savaşta lâzım olur, buyurdu. Sultân Mahmud, büyük velînin elini öpüp savaş mahalline geldi. Düşman ordusunun çok kalabalık olduğunu görünce içini korku sardı. Attan inip, secdeye kapandı ve o hırkayı vesîle edip; - Yâ Rabbî! Bu hırka sâhibinin hürmetine bize yardım et! diye yalvardı. Başını secdeden kaldırdığı anda müthiş bir kasırga koptu. Öyle ki, bu hengâmede kâfirler birbirlerini kırdılar. Savaş meydanı düşman ölüleriyle doldu ve Sultân Mahmud galip geldi. KARDEŞİN KÂRLI ÇIKTI Ebül Hasan Harkânî hazretleri bir gün de şunu anlattı sevdiklerine: Vaktiyle iki kardeş ve bunların hizmete muhtaç yaşlı bir anneleri vardı. Her gece sıra ile hizmetini görürlerdi. Biri hizmet ederken, diğeri ibâdet yapardı. Bir gece, ibâdet eden kardeş ibâdetten çok zevk alıp; - Bu gece de annemin hizmetine sen bakar mısın? diye rice etti kardeşine. Kardeşi; - Tabii, hayhay! deyince, çok sevindi. Ve o gece hep ibâdet etti. Ancak sabaha doğru uyuyakaldı. Rüyâsında gâibden; - Ey filân! Kardeşinin bütün günahları bağışlandı. Sen de kardeşinin hürmetine affedildin, denildi. Çocuk pek şaşırıp; - Peki, hikmeti ne? diye sorunca da; - Çünkü Allahü teâlânın, sizin ibâdetinize ihtiyacı yok. Annenizse, sizin hizmetinize muhtaç. Ona hizmet etmek, nafile ibâdetten kat kat daha çok sevaptır, denildi. >
.Malın kusurunu söyle!
06-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam hazretleri, kazancına haramın zerresini sokmazdı. Şüpheliyse, o kârın tamamını dağıtırdı fakirlere. Bir gün ortağına; - Son gelen malda kusurlu elbiseler var. Onları satarken, kusurunu söylemeyi unutma! diye tembih etti. Ancak ortağı unuttu yine. Ve kusurlu elbiseden bir tâne sattı o gün. Sonradan hatırladıysa da bulmak imkânsızdı o kimseyi. Tanıdığı biri değildi zîrâ. Hazret-i İmâm bunu öğrenince; - O partiden ne kadar kâr edildiyse, hepsini fakirlere dağıt, kasamıza o kârın zerresi girmesin, buyurdu ortağına. Ve öyle yaptılar. Doksanbin akçeydi kazancın tamamı. Hepsini fakirlere dağıttılar. NAMAZ KILARKEN Bir gün, bâzı Müslümanlar; - Efendim, namaz kılarken kalb ne ile meşgul olmalı? diye sordular. Büyük İmâm cevabında; - Namazla meşgul olmalıdır, buyurdu. - Namazın nesiyle efendim? - Farzlarını, vaciblerini, sünnetlerini ve müstehaplarını en mükemmel şekilde yapmayı düşünmekle. MÜ'MİN İÇİN EN KÖTÜ HÂL Bir gün de; - Bir mü'min için en kötü hâl nedir efendim? dediler. - Yanına rahat gidilmemesidir, buyurdu. Ve bunu açıklayıp; - Yâni bir kişi, bir arkadaşının yanına, korkarak, çekinerek gidiyorsa, bu hâl, o kimse için çok tehlikelidir. Zîrâ böyle olanların son nefesinden korkulur, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212)
.Kalkıp kalkıp oturuyordu
07-01-2011 01:00
İmâm-ı Şâfiî hazretleri rahmetullahi aleyh, bir gün Bağdat câmiinde talebeye ders veriyordu. Lâkin ikide bir kalkıp kalkıp oturuyordu. Bu hâl fazlaca tekrarlanınca, talebeyi merak sardı. Dersten sonra huzuruna varıp; - Efendim, ders esnâsında tekrar tekrar kalkıp oturdunuz. Hikmeti neydi? diye sordular. Büyük İmâm cevabında; - Bir seyyid çocuk kapı önünde oynuyor ve oyun îcabı sık sık kapı önünden geçiyordu. O çocuğun her geçişinde ayağa kalktım, sonra oturdum, buyurdu. Ve ilâve etti: - Bir evlâd-ı Resûl ayaktayken oturmak uygun olmaz. PARAYA ELİNİ SÜRMEDİ Bir gün de, bir talebesiyle birlikte câmiden çıktı. Çocuk bâzı şeyler soruyor, O da cevap veriyordu. Bir ara, bir genç elinde bir kese ile İmâm hazretlerine yaklaşıp; - Efendim filân kişinin size selâmları var. Bu altınları size gönderdi. Kabul etmenizi ricâ ediyor, dedi. Büyük İmâm elini keseye sürmeden; - Peki yavrum, şuraya bırak! buyurdu. O da keseyi bırakıp geri döndü. Az sonra, orta yaşlı biri gelip; - Efendim, ben fakir biriyim. Bir de çocuğumuz oldu. Bebeğimizi sarmaya bir bez alamıyoruz. Allah için yardım edin, diye yalvardı. İmâm-ı Şâfiî hazretleri o keseyi gösterip; - Şunu al. İçinde altın varmış. İhtiyacını görürsün, buyurdu. Adam o keseyi alıp; - Allah sizden râzı olsun, dedi. Ve sevinç içinde ayrıldı. Halbuki İmâm-ı Şâfiî hazretleri, kendi de yokluk içinde yaşıyordu o aralar. >
.Alay mı ediyorsun?.."
08-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe hazretleri rahmetullahi aleyh, geçim için kumaş ticâreti yapar, kolaylık gösterirdi müşteriye. Mesela fakir biriyse, Veya bir ahbabıysa, Yâhut kimsesiz, garip ve yaşlıysa, kârsız, yâni maliyetine verirdi. Nitekim bir gün fakir bir kadın geldi dükkânına. Ve kıymetli bir elbiseyi gösterip; - Şunu bana şu fiyata ver, diye ricâ etti. Hazret-i İmâm; - Para verme, al götür, buyurdu. Kadının suratı asıldı. İmam hazretlerine dönüp; - Benimle alay mı ediyorsun? dedi Mübarek zat; - Hayır bacım estağfirullah, hediyem olsun. Al götür, giydikçe bana duâ edersin, buyurdu. Kadın mahcup oldu bu defâ. Elbiseyi alıp çıktı. Giderken duâ ediyordu İmâm-ı âzam hazretlerine. METRESİ NE KADAR? İmâm-ı âzam hazretleri, mal satın alırken de titiz davranıyor, kul hakkı korkusundan kılı kırk yarıyordu. Şöyle ki; Bir gün, tüccarın biri bir parti mal getirdi hazret-i İmâmın dükkânına. Kıymetli kumaşlardı bunlar. Büyük İmâm sordu: - Metresi ne kadar? - Şu kadar. Ancak fiyat düşük geldi İmâm hazretlerine. - Bu mal için, bu fiyat çok ucuz, buyurdu. Ya bunu geri götür, ya da pahalıya sat. Tüccarın şaşırdığına görünce de; - Dînimizde aldanmak da yoktur, aldatmak da, buyurdu... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Daha hayırlısını verir"
09-01-2011 01:00
Allah dostlarından Ebül Abbâs El Basir hazretlerinin asıl ismi Ahmed ise de, "İbnül gazâle" diye tanınır. İbnül gazâle, "ceylanın oğlu" demektir. Hikâyesi şöyle: O, doğduğunda iki gözü de âmâ idi. Babası o yerin sultânı olup, seferdeydi o zaman. Annesi; bu sakat çocuğu beyim istemez diye düşünüp, bebeğini bir beze sardı ve uzaklarda tenha bir yere bırakıp geldi. Sultân seferden dönüp de hanımının doğum yaptığını öğrenince; - Bebeğimiz nerede? diye sordu. Hanımı da; - Sorma bey. Bir erkek çocuğumuz oldu, ama doğar doğmaz vefat etti, dedi. Sultân boynunu büküp; - Rabbim onu aldıysa, daha hayırlısını ihsân eder, dedi. Aradan günler geçti. Sultân, adamlarını alıp ava çıktı bir gün. Dolaşırken bir ceylan gördü ileride. Okunu gerip tam fırlatacaktı ki, bir karaltı gördü ceylanın yanında. Merakla koşup gittiğinde, ceylanın yanında bir erkek çocuğu gördü ki, çok güzel, nur topu gibiydi. Şefkatle alıp, bastı bağrına. Kendi çocuğuymuş gibi bir hisse kapıldı ve; O ölenin yerine, oğlum bu olsun diye geçirdi içinden. Avı bırakıp koştu eve. Hanımı, kucağındaki bu sevimli çocuğu görünce sordu: - Hayrola bey, kim bu çocuk? - Bizim çocuğumuz. O ölenin yerine bunu gönderdi Cenâb-ı Hak. - Hiçbir şey anlamadım bey. - Av yerinde buldum. Bir ceylan emziriyordu. Alıp getirdim. Bak ne sevimli bir çocuk değil mi? Kadın bakar bakmaz bir tuhaf oldu. Zîrâ tanımıştı onu. Sevgiyle kucaklayıp, bağrına bastı kendi yavrusunu. Hatâsını anlayıp, ağlayarak tövbe etti. Hakîkati anlattı beyine. İkisi de sevinip şükrettiler. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Zehirlemek istedi, ama...
10-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe hazretleri zamanında bir kimse vardı ki, hazret-i İmâma haset ediyordu. Düşmanlık besliyordu hattâ. Bir bahçesi vardı nehir kenarında. Bir gün, bu bahçede ziyâfet tertib edip, hazret-i İmâmı, talebesiyle birlikte yemeğe dâvet etti. Hazret-i İmâm kabul etti bu teklifi. Ancak talebesine; - Ben yemek yemezsem, siz de yemeyin. Ne yaparsam, beni tâkib edin, buyurdu. Ve geldiler dâvet yerine. Adam güler yüzle karşıladı. Yer gösterdi her birine. Ancak hazret-i İmâm; - Önce ellerimizi yıkayalım! buyurup, akar suya doğru yürüdü. Talebeler de arkasından gittiler. Gençler tahmin etmişlerdi ters bir şeylerin olacağını. İçlerinden; bakalım bu işte ne hikmet var? diyorlardı. Velhâsıl ellerini yıkayıp da geri döndüklerinde, kıvranan bir kediyi gördüler hemen masaların yanında. Meğer zehirliymiş yemek. Yemeden geri döndüler. HESABA ÇEKİLECEĞİZ Bir gün, derste talebeye; - Âhirette hepimiz hesaba çekileceğiz. Fakat orada 'ne yaptın?'dan ziyâde, 'niçin yaptın?' yâni 'ne niyetle yaptın?' diye sorulacaktır, buyurdu. Ve ekledi: - Ama buna cevap vermek zor olacaktır. Sordular: - Yâni niyet mi önemli efendim? - Evet. Niyet çok mühimdir. Eğer Allah için yapmışsak, faydasını görürüz âhirette. Ama nefsimiz içinse, o zaman hiçbir menfaatini göremeyiz. Eski paçavra gibi çarpılır suratımıza. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kıyâmette ağlamamak için!..
11-01-2011 01:00
Safvan bin Süleym hazretleri tâbiînin büyüklerindendir. Çok namaz kıldığından ayakları şişer, namazlarda ağladığından, seccadesi hep ıslak olurdu. Bir gün bâzı yakınları; - Efendim, niçin çok ağlarsınız? dediler. - Kıyâmette ağlamamak için, buyurdu. - O gün ağlanacak mı efendim? - Evet, yalnız iki kısım insan ağlamaz. Bunlar, Allah korkusu ile haramdan sakınanlarla, Allah korkusu ile gözyaşı dökenlerdir. BENİM ALTINLA İŞİM YOK Zamanın halîfesi iyi tanır ve severdi bu zâtı. Bir gün Onun bulunduğu şehre gelmişti. Vâli ile şehri gezerken, bir mescitte birini bu zâta benzetip, vâliye sordu: - Şu direğin yanında oturan kimdir? - Ona Safvan bin Süleym derler. Tahmininde yanılmamıştı. Hizmetçiye bir kese altın verip; - Bunu şu direğin yanında oturan zâta götür ver, dedi. Hizmetçi, elinde kese ile Ona yaklaşırken, büyük velî durumu sezdi ve acele kalkıp namaza durdu. Hizmetçi yanına vardığında, o namaz kılıyordu. Hizmetçi oturup bekledi. Fakat İbni Süleym hazretleri bir namazı bitirince hemen öbürüne başlıyordu. Hizmetçi, bir fırsatını bulup hemen keseyi uzattı ve; - Efendim, bunu Halîfe hazretleri size gönderdi, dedi. - Neymiş o? - Galiba altın efendim. - Benim altınla işim yok kardeşim. Başkasına göndermiş olmasın? - Sizin isminiz Safvan değil mi efendim? - Evet ama, sen git bir daha sor. Kime gönderdiğini iyice öğren, buyurdu. Hizmetçi sormaya gidiyordu ki, o pabuçlarını giyip acele çıktı mescitten... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 w
.Dînimi öğrenmek istiyorum
12-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam hazretlerinin talebesinden Ebû Yûsüf hazretleri şöyle anlatıyor: Ben çocukken, babam âniden öldü. Annem beni bir terziye götürüp; - Bu çocuğa terzilik mesleğini öğretir misiniz, diye ricâ etti. Usta; - Olur öğretirim, dedi, O gün çalışmaya başladım. Ancak ben, terzilikten önce dînimi öğrenmek istiyordum. Kendi kendime; "Bu terzilik neyime gerek. Ben önce dînimi öğrenmeliyim" diyordum. Ve bıraktım terziliği. Doğruca İmâm-ı âzam hazretlerinin huzuruna girip; - Ben dînimi öğrenmek istiyorum. Siz öğretir misiniz? diye arz ettim. Kabul edince, girdim hizmetine. Annem bunu öğrenince, medreseye gelip, o terziye götürmek istedi beni tekrar. Bu sebeple hazret-i İmâmın huzuruna çıkıp; - Bu çocuk yetimdir. Burada ne yer, ne yapar, ne öğrenir? deyiverdi. Hazret-i İmâm da; - Sen onu düşünme. O burada tereyağı, fıstık ve badem yiyor ve bunların nasıl yeneceğini öğreniyor, buyurdu. Annem geri gitti. Ben yıllar sonra Bağdat'ta kadı oldum. Bir gün, Halîfe Hârun Reşîd'le birlikte yemek yiyorduk. Sofraya, tereyağı, fıstık ve badem gelince, ben gayr-i ihtiyârî gülümsedim. Hârun Reşîd; - Niçin gülüyorsun? diye sordu. Anlattım hâdiseyi. O zaman Halîfe; - Gerçekten ne kâmil bir zatmış ki, seneler sonrasını görüp haber vermiş, dedi. - Evet, halkın baş gözüyle göremediğini, o büyük İmâm, gönül gözüyle görürdü, dedim. Ve birer Fâtiha okuyup, gönderdik mübarek rûhuna. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir dehrîye cevabı
13-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe hazretleri zamanında bir dehrî vardı ki, "Bu dünya, böyle gelmiş böyle gider" diyor ve hâşâ "Allah yok" diye iddiâ ediyordu. Bir gün de Kûfe şehrine geldi. Bu bozuk fikrini burada da yaymak istediyse de, halk bunun kâfir olduğunu anlayıp rezil etmek istediler. Kendisine; - Burada bir âlim var. Sen bu saçmalarını ona söyle, bakalım ne cevap verecek? dediler. Dehrî kabul etti. Nûman bin Sabit on yaşındaydı henüz. Gidip söylediler bunu kendisine. - Hayhay olur, dedi Münazara için yer ve zaman tâyin edildi. O gün, dehrî gelip başladı beklemeye. Ancak küçük Nûman bilerek biraz geç kalınca, dehrî fena sinirlenip çıkıştı Nûman'a: - Nerede kaldın, niçin beni beklettin? - Köprüden gelecektim. Ama sel yıkmış köprüyü, onun için geciktim. - Ey çocuk, köprü yıkılmış diyorsun, o zaman nasıl geldin? - Kayıkla geldim. - O nehirde kayık yok ki. - Evet yoktu. Ama bâzı ağaçlar kendi kendilerine yıkıldılar, sonra biçilip yontularak birbirlerine eklendiler. Dehrî, alaylı alaylı güldü: - Ee, sonra? - Sonra o ağaçlar kendi kendilerine bir güzel kayık oldu. Binip geldim. - Ey akılsız çocuk! ağaçlar ustasız kayık oldu, diyorsun. Bu söze deliler bile güler. Küçük Nûman taşı gediğine koydu: - Şu koskoca kâinat, senin aklına göre kendi kendine oluyor da, bizim kayık niçin olmasın, ne var bunda? Dehrî şaşırdı. Cevap veremedi. Çok mahcup olmuştu. Başını öne eğdi. Ve Şehâdet getirip, îmânla şereflendi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cehennem ateşine dayanamam!
14-01-2011 01:00
Hazret-i Ebû Bekr'in radıyallahü anh bir hizmetçisi vardı ki, mutfak masraflarını görüyordu Halîfenin. Bâzan da kendi parasından harcar, sonra hesaplaşırlardı. Halîfe hazretleri her sofraya otururken; - Bu yemeğin parasını nereden temin ettin? diye sorardı. Helâlden olduğunu öğrenince, gönül rahatlığıyla yerdi. Bir akşam eve yorgun gelmişti. Hizmetçisi yemeğini getirdi. O da hemen başladı yemeye. Henüz bir lokma yemişti ki, hizmetçi mânâlı mânâlı Ona bakıp; - Bir şey sormayacak mısınız? dedi. Halîfe hatırlayıp; - Unuttum. Söyle bakalım nereden temin ettin bu yemeğin parasını? Hizmetçi; - Câhiliyye zamanımda para karşılığında raksedip oynar, insanları eğlendirirdim. O günlerden kalan bir alacağım vardı, bugün onu tahsil ettim, dedi. - Bunu o parayla mı hazırladın? - Evet efendim. Halîfe bunu duyunca çok üzüldü. Kederinden başladı ağlamaya. Fırlayıp koştu lavaboya. Parmağını boğazına sokup güçlükle çıkardı o lokmayı. Öyle zahmet çekti ki, ev halkı ölüyor zannettiler. Bu yüzden telâşlanıp; - Bir lokma için değer miydi bunca zahmete, neredeyse ölüyordun, dediler. Hazret-i Ebû Bekir; - Siz ne diyorsunuz. O lokma haramdan kazanılmış. Resûlullahtan işittim. Haram yiyenlere Cennet haramdır buyurmuştu. Bu zahmet, Cehennemde yanmaktan çok hafif kalır, buyurdu. Sonra ellerini kaldırıp; - Yâ Rabbî! Elimden gelen budur. Midemde kalan zerrelerden sana sığınıyorum. Beni affet. Ben âciz ve zayıf bir kulum. Cehennem ateşine dayanamam, diye yalvardı Rabbine. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Komşusu sarhoştu, ama...
15-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam hazretlerinin dergâhının hemen bitişiğindeki evde oturan bir genç vardı ki, her gece meyhâneden sarhoş gelir ve bağırıp çağırarak rahatsızlık verirdi etrafa. Dergâhtakiler de rahatsızdı bundan. Bununla da kalmaz, eve gelince saz çalar, şarkı türkü söylerdi. Hazret-i İmâm bu seslerden rahatsız olsa da, bir şey söylemez, sabrederdi. Bu genç bir gece yarısı yine sarhoş olarak evine gelirken, vazifeli güvenlik memurları yakalayıp hapsettiler. Ertesi gün gencin sesi gelmeyince, hazret-i İmâm merak etti. Ve talebeden birkaçına; - Komşumuzun sesi gelmiyor, başına bir musîbet gelmesin, buyurdu. Gençler; - Efendim, o genç dün gece meyhâneden sarhoş gelirken, gece bekçilerinden biri onu yakalayıp hapse atmış, dediler. Hazret-i İmâm çok üzüldü. Ve kalkıp vâliye gitti hemen. Vâli Onu görünce ayağa kalktı. Hürmet ve saygıyla; - Hoş geldiniz efendim. Bir emriniz varsa hemen yerine getirelim, dedi. Hazret-i İmâm; - Bekçiler komşumuzu hapse atmışlar. Onu hapisten çıkarırsanız sevinirim, buyurdu. Vâli önünü ilikleyip; - Emriniz olur efendim, ancak böyle basit bir iş için niçin zahmet ettiniz? Bir haber iletseydiniz kâfiydi, dedi. Ve emir verip çıkarttı genci hapisten. Hazret-i İmâm, vâliye teşekkür etti. Komşu gencin koluna girdi. Vâliye vedâ edip ayrıldılar. Yolda giderken de; - Komşu, kusurumuza bakma. Hâlinize geç vâkıf olduk, dedi. Ve bir kese de para verip; - Eve bir şeyler al da çocukları sevindir, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Yarın gel, cevabını al!.."
16-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam hazretleri rahmetullahi aleyh bir gün evden çıkıp çözdü atını. Bir yere gidecekti. Bir ayağını üzengiye koymuştu ki, bir genç gelip bir şey sordu kendisinden. Hazret-i İmâm, öteki ayağını diğer üzengiye koyarken; - Evlâdım, Kur'ân-ı kerîmi baştan sona taradım, bu suale cevap bulamadım. Yarın gel, cevabını al, buyurdu. O genç geldiğinde, içtihat yaparak cevapladı sualini. NÛMÂN'IN KÖLESİ İmâm-ı âzam hazretleri zamanında Vâsıt vilâyetinde bir kimse vardı ki, Nûman'ın Kölesi diye tanınmıştı halk içinde. Bir gün tanıdıkları; - Bu isim nasıl konuldu? diye sordular. Şöyle anlattı: Annem, beni doğururken vefat etmiş. Ben annemin karnında kalmışım. Bu duruma, cenazeyi yıkarken vâkıf olmuş insanlar. Annemin karnında hareket edişimden anlamışlar karnında bebek olduğunu. Telaşla İmâm-ı âzam hazretlerine koşup; - Efendim, hal vaziyet böyledir, ne yapalım? diye sormuşlar. Hazret-i İmâm; - Annesinin karnını sol tarafından yarıp çocuğu alın, çocuk oradadır, buyurmuş. Cerrah da öyle yapmış. Beni oradan almışlar. Sonra annemi defnetmişler. İşte böyle, ben o büyük İmâm'ın fetvasıyla hayata gelmişim, dedi. Ve ekledi: - Düşünsenize, bu hâli Ona sormayıp da, annemi öylece, yâni karnında ben varken defnetselerdi, ben şimdi hayatta olabilir miydim? Velhâsıl ben, hazret-i İmâm'ın âzatlı kölesiyim. Bunun için bu isim verilmiş bana... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Çocukken güreşe tutuştular
17-01-2011 01:00
Hazret-i Hasan, hazret-i Aliyy-ül Mürtezâ'nın radıyallahü anhümâ ilk ve büyük oğlu, Resûl-i ekrem'in de torunudur "aleyhisselâm." Ramazan-ı şerîfte dünyaya geldi. Doğar doğmaz Resûlullahın kucağında buldu kendini. Onun terbiyesiyle yetişti ki, bu, her kişiye nasib olmayan bir devletti. Hazret-i Hasan ile hazret-i Hüseyin radıyallahü anhümâ, çocukken bir gün güreşe tutuştular. Resûlullah Efendimiz de yanlarındaydı ve ne hikmetse Hasan'ı teşvik buyuruyordu. Bu hâl, hazret-i Fâtıma'nın garibine gitti. Ve merakla döndü Efendimize: - Babacığım! - Buyur kızım. - Görürüm, Hasan'ı tutarsınız. - Evet kızım, öyle. Hazret-i Fâtıma iyice meraklandı. - Ama Hasan daha büyüktür. Küçüğe yardım etmek daha münasip değil midir babacığım? - Doğru dersin kızım. - Öyleyse? - Ama Cebrâil de Hüseyin'e yardım ediyor. RESÛLULLAHA BENZERDİ Eshâbın büyüklerinden Ebû Hüreyre radıyallahü anh anlatıyor: Ben Hasan'ı nerede görsem, gözlerim yaşarır, bir hatıra canlanır zihnimde. Şöyle ki; O, henüz ufacık bir mâsumdu ki, Efendimiz aleyhisselâm Onu kucağına aldılar bir gün. Ben de oradaydım. Baktım, minnacık elleriyle, dedesinin nurlu sakallarıyla oynuyordu. Dikkat ettim, yüzü, Resûlullah'ın mübârek yüzüne çok benziyordu. Öyle ki, Eshâb arasında Efendimize Onun gibi benzeyen yoktu daha. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hem zengindi, hem cömert
18-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam Ebû Hanîfe hazretleri, ticaretle iştigal ederdi. Zengin olduğu gibi, cömertti de. Aslâ emânete hıyânet etmez, Allah korkusu ve takvâ ile yapardı her işini. Kârının az bir kısmı şüpheli olsaydı, tamamını fukaraya verirdi o kazancın. Talebesinin her ihtiyacını da kendisi te'min ederdi. Ayrıca onlara para verip; - Bu, benim değil, Rabbimizin benim vasıtamla gönderdiği sizin kendi rızkınızdır, buyururdu. Onlar da, bu şeyleri düşünmeyip, gece gündüz ilme çalışırlardı. ELHAMDÜLİLLAH! Bir gün, talebesine ders veriyordu ki, bir kimse yanına gelerek; - Efendim, sizin malı götüren gemi fırtınaya tutulup, içindeki mallarla birlikte batmış, dedi. Hazret-i İmâm bunu işitince, bir iki saniye durup, sonra; Elhamdülillah! dedi. Ve derse devam etti. Biraz sonra, aynı kişi gelip; - Özür dilerim efendim. Batan gemi sizinki değil, başka gemiymiş, dedi. Hazret-i İmâm, yine bir iki saniye sessiz durup, sonra; - Elhamdülillah! dedi. Ancak talebenin dikkatini çekti bu hâl. Zîrâ her iki habere de Elhamdülillah demişti büyük İmâm. Talebeden biri sordu: - Efendim, geminin battığını duyunca da Elhamdülillah dediniz, batmamış olduğunu öğrenince de, hikmeti nedir? İmâm-ı âzam hazretleri; - İlk haberde, üzüntü var mı? diye kalbime baktım. Olmadığını görünce şükrettim. İkinci haberde de, sevinç var mı? diye baktım. Olmadığını görüp, yine şükrettim, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel
.Siyasete karışmadı
19-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam hazretlerinin tek maksadı, İslâmın hükümlerini kitaplara geçmekti. İlim ve içtihatta zirveye ulaşmıştı. Câfer-i Sâdık hazretlerinden feyz alıp, bu büyük zâta iki yıl hizmet etti. Bu sayede kalbine çok hikmetler aktı. Ömrünün sonlarına gelmişti ki, Abbâsi devletinde karıştı ortalık. Zamanın sultânı, bir gün Onu çağırıp; - Siyasette beni desteklersen, sana temyiz reisliğini veririm, dedi. Ancak büyük İmâm siyasete karışmadı. Sultân ısrar etti. Hazret-i İmâm yine kabul etmeyince, kızıp hapse attırdı kendisini. Hattâ kırbaç vurdurdu ayaklarına. Bir ara hapisten çıkarıp, önceki teklifini tekrarladı. Ama O yine reddedince, kızdı ve hapsetti tekrar. Üstelik sopa vurdurdu. Hattâ her gün daha arttırdı sopa sayısını. Fakat halk galeyana gelir endişesiyle sırtüstü yatırıp ağzına zehirli şerbet akıttı. Şehid olduğunda yetmiş yaşındaydı. Rûhunu teslim ederken secde etti. Duyanlar, şehâdetine çok üzülüp; - Dünyaya böyle bir zat tekrar gelmez, dediler. NE İÇİN YARATILDIK? Bir gün cemaatine: - Allahü teâlâ insanları niçin yarattı, biliyor musunuz? diye sordu. - Kendisine ibâdet etsinler diye mi efendim? dediler. - Evet, buyurdu. Ve sordu yine: - Peki niçin böyle istiyor, bunu da biliyor musunuz? - Hayır efendim, niçin? - Cennete girsinler diye. Nitekim Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; Kullarım bana ibâdet etsin ki, onlara Cenneti vereyim buyuruyor
.Şunu tanıyor musun?.."
20-01-2011 01:00
Bir gün, hazret-i Ebû Bekir ile hazret-i Alî radıyallahü anhümâ, mescid-i şerîfte oturuyorlardı. O esnâda biri girdi içeri. Ancak hazret-i Alî'yi görünce rengi kaçtı. Mahcup vaziyette çöküverdi oracığa. Hazret-i Ebû Bekir merak etti. Ve hazret-i Alî'ye dönüp sordu: - Yâ Alî! Şu adamı tanıyor musun? - Evet, tanıyorum. - Seni görünce mahcup oldu. Acabâ neden dersin? Aliyyül Mürtezâ hazretleri tahmin etmişti: - Bana borcu var, ödeyemiyor. Belki de ondandır. Hazret-i Ebû Bekir kalktı ve gitti o adamın yanına. Elini omuzuna atıp sordu: - Hayırdır, neyin var senin? - Yok bir şey yâ Ebâ Bekr. - Var var, Alî'yi görünce mahcup oldun. - Evet, Ona karşı çok mahcubum. - Neden? - Ona borcum var da. - Ne kadar borcun var? - Yirmibin akçe. - Ödeyemiyor musun? - Hayır, ödeme imkânım olsa bir saat bile geciktirmem. Hazret-i Ebû Bekir çok üzüldü. Sevindirmek istedi o kimseyi: - Dinle, sana bir teklifim var. - Buyur yâ Ebâ Bekr. - Borcunu öderim, ama bir şartla. - Sahi mi, her şarta râzıyım. - Pekâlâ, Fâtiha sûresinin yarısını oku. Sevabını bana hediye et. Adam çok sevindi. Dediğini yapıp, sevabını bağışladı Ona. Hazret-i Ebû Bekir, ona yirmibin akçe verip, tekrar ricâ etti: - Diğer yarısını da okur musun? - Okurum, dedi. Ve okuyup bağışladı sevabını. Hazret-i Ebû Bekir yirmibin akçe daha verdi. Adam sevinçten uçuyordu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kırk sene uyumadı!..
21-01-2011 01:00
İmâm-ı âzam hazretlerinin cenazesini yıkayan kimse; - Ey Nûman! Allah sana çok rahmet eylesin ki, otuz yıl, ilim için gayret ettin. Kırk sene müddetle yatağa yatıp uyumadın. Her ânını dîne İslâmiyete hizmetle geçirdin, dedi. Ve ilâve etti: - En çok ilim sâhibi, en çok ibâdet eden ve iyi huylara en çok sahip olan sendin... Elli bin kişi geldi cenazesine. Cenaze namazı, tâ ikindi vaktine kadar devam etti. İnsanlar, grup grup geldiler. Namazını kılıp, rahmetle yâd ettiler yüksek zâtını. O vefat edince, bâzı âlimler; - Ey mü'minler! Dînin büyük direği yıkıldı. O, ilmin ışığıydı ve bugün söndü. Onun vefatıyla dünya karanlık oldu, dediler. Nitekim Peygamber Efendimiz aleyhisselâm, bir hadîs-i şerîfinde; (Yüzelli hicrî senesinde dünyanın zîneti gider) buyurdu. Çok âlimler; - Bu hadîs-i şerîf, İmâm-ı âzam hazretlerini bildiriyor, demişlerdir. ALLAHIN RAHMETİ BOLDUR Bir gün, bâzı Müslümanlar; - En büyük felâket nedir efendim? diye sordular bu zâta. - Küfür'dür, buyurdu. - En büyük nîmet nedir efendim? - Doğru îmân etmek'tir. Îmân o kadar kıymetlidir ki, Allahü teâlâ bunun mükâfatını dünyada vermiyor. - Neden efendim? - Çünkü dünya buna müsâit değildir. - Fâni olduğu için mı efendim? - Evet. Cenâb-ı Hak, îmân etmenin mükâfatını Cennette verecek. Çünkü Cennet sonsuzdur, elden çıkmaz. Eğer dünyada verseydi, biter yok olurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Yetim ve fakirdi
22-01-2011 01:00
İmâm-ı Ebû Yûsüf hazretleri, Hanefî mezhebinde büyük müctehid ve İmâm-ı âzam hazretlerinin talebesidir. Yetim olup, başarılıydı derslerinde. İmâm-ı âzam hazretleri de Onun çok zeki olduğunu görüp, derslerine daha sıkı bağlanması için fakir ailesinin geçimini bizzat üzerine aldı. Nitekim kendisi anlatıyor: Ailem fakirdi. Bu sebeple pek para bulunmazdı elimde. Babam da vefat edince yetim kaldım. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Ben, İmâm-ı âzam hazretlerinin medresesinde iken, bir gün annem çıkageldi âniden. Beni bulup; - Evlâdım, sen onunla bir misin? Onun ekmeği hazır, sen yetimsin. Bir san'at öğrensen iyi olur, dedi. - Peki anneciğim, dedim. Birkaç gün derslere gitmeyince, İmâm-ı âzam hazretleri beni çağırıp; - Seni derslerde görmüyorum, sebep nedir? diye sordu. Ben cevaben; - Geçim sıkıntısı efendim, dedim. - O kolay, sen derse devam et, buyurdu. Ders bitip, talebeler dağılınca, beni yanına çağırıp bolca para verdi. Ayrıca da; - Biterse, bana gel. Sakın ders halkamızdan ayrılma, buyurdu. - Peki efendim, dedim. Param bitmeden tekrar verirdi. Söylememe lüzum kalmazdı. Çok maddî ihsânına kavuştuğum gibi ilminden de çok nasibim oldu. Bir tek dersini bile kaçırmayıp, muntazam devam ettim. Hattâ babam ölmüştü de cenazesinde bulunamamıştım. Zîrâ cenazeye gitseydim, Onun bir tek dersini kaçırırdım ki, bunun acısı benden hiç gitmez, tâ kıyâmete kadar devam ederdi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Abdestin önemi
23-01-2011 01:00
Câfer-i Sâdık hazretlerine bir gün iki genç gelip; - Efendim, bize abdestin fazîletinden anlatır mısınız, dediler. Büyük velî, onlara; - Peki buyurup, şu hadîs-i şerîfi nakletti: (Ümmetimin abdest uzuvları, mahşer karanlığında öyle nurlu olur ki, etraflarına ışık saçar. Başkaları onlara gıbta ile bakıp; keşke biz de bu ümmetten olsaydık, diye hayıflanırlar). Ve şöyle devam etti: - Eski Peygamberlerin kitaplarında; Bir şeyden korkan kimse hemen abdest alırsa, o şeyin zararından korunmuş olur diye okumuştum. Sonra şu hâdiseyi anlattı: Bir yere gidiyordum. Bir râhibin evini görünce durup, onu îmâna dâvet etmeyi düşündüm. Varıp çaldım kapıyı. Ama kapı açılmadı. Bekledim. Birkaç dakîka sonra, râhip elinde havlu ile çıkıp; - Beklettim, dedi. Özür dilerim. Sordum: - Hayırdır, niçin geç açtınız? - Abdest alıyordum da. - Abdest mi alıyordunuz, niçin? - Sizi pencereden görünce heybetinizden korku geldi kalbime. Hemen abdest almaya gittim. Zîrâ Tevrat'ın tavsiyesi böyledir. - Nasıl? Tevrat'ta; Bir şeyden korktuğun zaman abdest al ki, ondan zarar görmeyesin diye yazıyor. - Ya, ne güzel, dedim. Îmâna çağırmanın vaktiydi. - Size bir teklifim var, Müslüman olur musunuz? dedim. Râhip tereddütsüz; - Hayhay! dedi. Ve Kelime-i şehâdeti okuyup, îmânla şereflendi. Bir abdest sebebiyle ebedî Cehennemden kurtardı kendisini... > www.gonulsultanlari.
.Dört karış boynuzlu koç!..
24-01-2011 01:00
İmâm-ı Ebû Yûsüf hazretleri zamanında bir kişi, bir oğlu olmasını çok istiyor, ama bir türlü olmuyordu. Muradına kavuşmak için adak yapmak?hatırına?geldi?ve?Yâ Rabbî! Bana bir oğul verirsen, senin rızân için dört karış boynuzlu bir koç kurban edeceğim diye nezretti. Çok geçmeden ona bir erkek evlât verdi cenâb-ı Hak. Sıra nezrini yapmaya gelmişti. İyi de, dört karış boynuzlu koçu nerede bulacaktı? Ne kadar arasa da bulamıyor, bunun için de nezrini yapamıyordu. Birçok âlimlere sorduysa da, onlar da bir çıkar yol bulamadılar. Nihâyet bir ahbabı; - Sen, Ebû Yûsüf hazretlerine git, o bu işi halleder, dedi kendisine. Zâten bunalmıştı adamcağız. Hemen koştu bu büyük âlime. Anlattı derdini. Büyük İmâm; - Bu iş kolay, ancak bir şartım var, buyurdu. - Aman hocam nedir o şart? - Okumak isteyen çok genç var, ama mektebimiz yok. Sen zenginsin, bu gençler için şöyle büyük bir mektep yaptırırsan, işini hallederim, buyurdu. Adam çok sevindi ve - Başüstüne efendim, dedi hemen. Ebû Yûsüf hazretleri; - Öyleyse (bir koç) ile (bir çocuk) bul da getir bana, buyurdu. - Derhal hocam, dedi. Ve koşup getirdi bu ikisini. Ebû Yûsüf hazretleri, karışlattı o çocuğa koçun boynuzunu. Çocuğun karışıyla dört karıştan fazlaydı. - Bu koçu kurban et, buyurdu. Adam, hayran kaldı Hazret-i İmâm'ın ilim ve zekâsına. Ve sözünü yerine getirdi. Büyükçe bir mektep inşa ettirdi o beldede...
.Bu işin çâresi ne?.."
25-01-2011 01:00
Ebû Yûsüf hazretleri zamanında devrin sultânı, bir akşam zevcesiyle münakaşa ederken, bir an öfkeye kapılıp; - Bu geceyi, benim mülkümde olan toprakta geçirirsen, boş ol! dedi. Az sonra siniri geçip sâkinleşti. Ve pişman oldu böyle dediğine. Ancak ok yaydan çıkmıştı. Şimdi ne yapacağım? diye düşünürken, Ebû Yûsüf hazretlerini hatırladı birden. Başından geçenleri Ona anlatıp; - Bu işin çâresi var mı? diye sordu. İmâm-ı Ebû Yûsüf; - Evet var, buyurdu. Hükümdar çok sevindi; - Aman söyle, nedir çâresi? - Hanımın, bu geceyi mescitte geçirsin. Zîrâ mescitler senin mülkünden sayılmaz, buyurdu. Hükümdar İmâmın ilmine hayran oldu. Ve temyiz reisliğine tâyin etti kendisini. *** Biri de bu zâta dînî bir sual sordu. Büyük İmâm cevaben; - Bilmiyorum, buyurdu. Adam şaşırdı: - Nasıl olur, hazîneden bu kadar çok ücret alırsınız. Yine de bilmiyorum dersiniz. Buyurdu ki: - Kardeşim, bize hazîneden bildiğimiz kadar ücret veriliyor. Eğer bilmediğimiz kadar verilseydi, hazîneler yetmezdi bunun için. *** Bir gün de cemaatine: - Bir kimse Allah'a itaat etmiyorsa, Onu sevmiş olur mu? diye sordu. - Olmaz efendim, dediler. - İşte Resûlullahı sevmek de böyledir. Onu seven, Onun dînine uyar. Ona benzemeye çalışır. Böyle olmazsa, Onu sevmiyor demektir, buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hayır, o vefat etmedi
26-01-2011 01:00
Büyük âlim İmâm-ı Ebû Yûsüf hazretleri, yoğun olarak ilim tahsil ettiği yıllarda hastalandı bir gün. Ve gittikçe ağırlaştı. Öyle ki, iyi olma ümidi kalmamıştı. Hattâ nefes alamaz hâle gelmişti ki, bir yakını İmâm-ı âzam hazretlerine gidip; - Efendim, İmâm-ı Ebû Yûsüf bu akşam vefat etti, diye haber verdi. Hazret-i İmâm; - Hayır, vefat etmemiştir, buyurdu. Adam tekrar etti sözünü: - Maalesef efendim, bu akşam vefat etti. Hazret-i İmâm yine; - Yok, vefat etmemiştir, buyurdu. Adam geri dönüp geldiğinde, Ebû Yûsüf hazretlerini hayatta buldu. Tekrar hazret-i İmâma gelip; - Efendim, siz Ebû Yûsüf hazretlerinin ölmediğini nasıl anladınız? diye sordu. Büyük İmâm; - Çünkü O, ilme çok çalıştı, çok gayret gösterdi. Meyvelerini almadan ölmez, buyurdu. Hakîkaten İmâm-ı Ebû Yûsüf hazretleri, İmâm-ı âzam hazretlerinin ilmini yaymakla meşhur oldu. Bu hususta ilk kitap yazan da Odur. *** Bir gün, bu zâta; - Efendim, her Müslüman, ölürken Peygamber Efendimizi aleyhisselâm görecekmiş, öyle mi? diye sordular. Cevabında; - Evet, sâlih bir Müslüman, ölmeden önce muhakkak Peygamber aleyhisselâmı görür, konuşur, Kevser havuzundan içer, buyurdu. - Sâlih Müslüman olabilmek için ne lâzım efendim? - İslâmiyeti bilmek ve bildikleriyle amel etmek lâzım. Mesela beş vakit namaz çok mühimdir. Kılmayan, sâlih Müslüman olamaz.
.Ümmet-i Muhammedin hâli
27-01-2011 01:00
Mahşer gününde, Hak teâlâ hazretleri; - Yâ Cebrâil, ümmet-i Muhammedin hâlini Mâlik'ten öğren! diye emreder. Cebrâil aleyhisselâm gidip sorar: - Yâ Mâlik, ümmet-i Muhammedin hâli nicedir? - Pek fenadır. - Onları görebilir miyim? - Tabii deyip, perdeyi aralar. O an azap çeken mü'minleri görür. Mü'minler de onu görürler. Güzelliğine hayran kalıp; - Ey Mâlik, bu zât kimdir? derler. Hazret-i Mâlik; - Cebrâildir ki, Muhammed aleyhisselâma vahiy getirmiştir, der. Onlar, Muhammed ismini işitince; - Ey Cebrâil, ne olur, Peygamberimize bizden selâm ilet ve şu hâlimizi Ona bildir, diye feryad ederler. Cebrâil aleyhisselâm üzüntüyle ayrılıp, huzur-u ilâhîye varır. Hak teâlâ, sorar: - Ümmet-i Muhammedin hâli nicedir? - Çok fenadır yâ Rabbî! - Bunu, Habîbime de haber ver! buyurur. Cebrâil aleyhisselâm; - Başüstüne yâ Rabbî, der. Ve emri getirir yerine. Efendimiz aleyhisselâm çok üzülür. Arş-ı âlâya varıp secdeye kapanır: Rabbimiz buyurur ki: - Ey Habîbim! Dileğin neyse iste! Efendimiz aleyhisselâm; - Yâ Rabbî, tek dileğim günahkâr ümmetimin ateşten kurtulmasıdır, der. Hak teâlâ buyurur ki: - Ey Resûlüm! Git çıkar onları ateşten! O Server Cehennem önüne varır. Mü'minler, Onu görür görmez; - Kurtar bizi! diye feryad ederler. Efendimiz çıkarır hepsini ateşten. Kâfirler, onları görünce hayıflanır; - Âh! Keşke ehl-i îmân olsaydık da, biz de bunlar gibi ateşten kurtulsaydık, derler. Ama nerede, onlar sonsuz kalırlar o ateşte!.. www.gonulsultanlari.com
.Çok ibâdet ederdi
28-01-2011 01:00
Ahmed bin Hanbel hazretleri, İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Hanbelî mezhebinin reisidir. Bir ömrünü İslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle geçirdi. Oğlu Abdullah anlatıyor: Babam, yatsıdan sonra biraz dinlenir, sonra kalkıp sabaha kadar ibâdet ederdi. Âhiret işlerine ehemmiyet verir, dünya malına kıymet vermezdi. Herkese kolaylık gösterirdi. Kimseyi incitmezdi. Ekmeğine, sirkeyi katık edip yerdi. Hızlı adımlarla yürürdü. Yaptığı beş haccından üçünü yaya olarak yapmıştı. *** Bir gün, talebeye ders veriyordu ki, içeri hiç tanımadığı biri girdi âniden. - Selâmün aleyküm. - Aleyküm selâm. Hazret-i İmâm sordu: - Buyurun, nereden geliyorsunuz? - Uzak bir diyardan geliyorum. Ahmed bin Hanbel siz misiniz? - Evet, benim. - Size Hızır aleyhisselâmın selâmını getirdim efendim. - Aleyküm selâm. Siz Hızır aleyhisselâmı nerede gördünüz? - Rüyâda gördüm, dedi. Ve şöyle anlattı: Bir cuma gecesi rüyâ gördüm. Nur yüzlü bir ihtiyar yanıma gelip; - Sen yarın Bağdat'a git. Orada Ahmed bin Hanbel adında bir âlim vardır. Ona benden selâm söyle, dedi. Ve tembih etti: - Onu görünce; seni gökteki melekler bile bilir ve severler. Zîrâ sen nefsini düşman bilip, Rabbine ibâdette çok sabırlısın. Bu yüzden Cennete gideceksin, diye bildir kendisine.
.Babacığım, müjde!
29-01-2011 01:00
Ahmed bin Hanbel hazretleri, Abdullah bin Mübarek adındaki velîyi çok seviyor ve Onu görmeyi çok istiyordu. Öyle ki o zâtın hasretiyle geçti ömrü. Bir gün kapısı çalındı. Oğlu koştu kapıya. Açtığında, hiç tanımadığı bir kimseyi gördü eşikte. - Buyurun kimi aradınız? - Ahmed bin Hanbel'in evi burası mı? - Evet efendim. - Benim adım Abdullah bin Mübarek. Ziyârete gelmiştim kendisini. Çocuk sevinçle babasına koşup: - Babacığım müjde! Çok sevdiğiniz Abdullah bin Mübarek hazretleri kapıda. Sizi ziyârete gelmiş, dedi. Ancak ibni Hanbel hazretleri; - Görüşemeyeceğim, buyurdu. - Niçin babacığım? Hani Onun hasretiyle yanıp kavruluyordunuz. - Doğru evlâdım. Onu çok sevdiğim için görüşemeyeceğim. - Hiçbir şey anlamadım babacığım. - Oğlum, bu dâr-ül firâk'ta, yâni ayrılık dünyasında birkaç gün görüşürsem, ayrılığına dayanamam. Görüşüp ayrılmaya, tâkatim yoktur. Onu öyle bir yerde görmek isterim ki, hiç ayrılık olmasın, Onu hep göreyim, dedi. *** Bir gün bâzı gençler; - İyi bir Müslüman nasıl olur efendim? diye sordular bu zâta. Cevabında; - İyi Müslüman kimseye yük olmaz, herkesin yükünü çeker, buyurdu. Ve daha îzah etti: - Yâni iyi Müslüman, kimseye yük olmaz, sıkıntı vermez. Bilâkis herkesin yükünü çeker, sıkıntısını giderir. - Ya namaz, oruç hocam? - Onlar her Müslümanın aslî vazifesidir, zâten yapacaktır. www.gonulsultanlari.c
.Münâfıkların fitnesi
30-01-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm bir gün Hazret-i Alî'ye bakarak; - Yâ Alî! Seninle ben, Hârun'la Mûsâ gibiyiz, buyurdular. Nitekim bir harbe çıkılırken, Efendimiz hazret-i Alî'ye radıyallahü anh; - Yâ Alî! Sen Medîne'de kal! buyurdular. Hazret-i Alî; - Baş üstüne, deyip, Medîne'de kaldı. Ama münâfıklar bunu fırsat bilip; - Muhammed Ondan sıkıldığı için Medîne'de bıraktı, dediler. Hazret-i Alî Efendimize koşup; - Yâ Resûlallah! Münâfıklar benim için şöyle şöyle diyorlar, dedi. Efendimiz Ona sevgiyle bakıp; - Onlar yalan söylüyor yâ Alî. Sen benimle, Hârun'la Mûsâ gibi olmak istemez misin? buyurdu. Sonra Onu sevgiyle kucaklayıp; - Seni ancak mü'minler sever, buyurdular. Hayber'in fethi gecikince Efendimiz Eshâbı toplayıp; - Yarın ben, bu sancağı birine veririm ki, o bu fethi gerçekleştirir, buyurdu. Peşinden sordular: - Alî nerededir? - Gözü ağrıyor yâ Resûlallah, dediler. - Onu bana getirin! buyurdu. Koşup, yardımla getirdiler. Zîrâ göz ağrısından ayakta duramıyordu. Efendimiz aleyhisselâm, mübarek elleriyle meshettiler gözlerini. Ânında geçti ağrısı. Sonra ellerini kaldırıp; - Yâ ilâhî! Alî'yi cümle sıkıntılardan emîn eyle! diye duâ buyurdular. Ve bayrağı Ona teslim edip; - Yâ Alî, git düşman üzerine! Hayber'i fethetmeden geri dönme. Allah yardımcın olsun! buyurdular. Hazret-i Alî'nin gözleri yaşardı. Önüne bakarak; - Duânızla yâ Resûlallah! dedi. Ve gidip Hayber'i fetheyledi.
.Olmaz! Olmaz!.."
31-01-2011 01:00
Ahmed bin Hanbel hazretleri, ölüm hastalığında son nefeslerini veriyordu ki, bir ara, yüksek sesle; - Olmaz! Olmaz! diye bağırdı. Sanki birini kovuyordu yanından. Yanında olanlar şaşırdılar. Oğlu yatağına yaklaşıp; - Ne oldu babacığım. Kime Olmaz! dediniz? diye sordu. Cevabında; - Evlâdım, şu an tehlike var. Çok kritik bir ânı yaşıyorum, buyurdu. Oğlu sordu: - Ne tehlikesi babacığım? - Şeytan karşıma geçmiş; Ey Ahmed! Gel sen de Hristiyan dîni üzere rûhunu ver! dedi. Ben; Olmaz! Olmaz! deyince, kaçıp gitti, buyurdu. Sonra derin bir nefes alıp; - İşte ey oğlum! Şeytan, insanlara en büyük hilesini son nefes ânında yapar. Ona aldanan, mâzallah sonsuz Cehennem'e gider, dedi. Sonra Şehâdeti söyledi. Ve ayrıldı dünyadan. Bağdat halkı duyunca çok üzüldü. Zîrâ büyükler; âlimin ölümü, âlemin ölümüdür, buyurmuşlardır. Cenaze namazını kılmak için, on binlerce Müslüman toplandı o gün. Yüz binden fazla kişi kıldı namazını. Kuşlar, tabut üstünden kabre kadar gelip gölge ettiler cenazeyi taşıyanlara. Bunu, gayr-i müslimler de gördüler. Hattâ birçoğu duygulanıp, Müslüman oldu o gün. Sevenlerinden biri, rüyâsında İbni Hanbel hazretlerini gördü ki, salınarak yürüyordu Cennet bahçelerinde. Garibine gitti bu hâli. Yanına edeble yaklaşıp; - Efendim, merak ettim, bu nasıl yürümek böyle? diye sordu. Hazret-i İmâm cevabında; - Dünyada İslâma hizmet edenler, Cennette böyle yürürler, buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Âdil ve cömert idi
01-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, çok servet sâhibi olup, çok da cömertti. Servetini severek verirdi fakirlere. Âdeta saçarak dağıtırdı. Üstelik bundan zevk alırdı. Üstün fazîletler sâhibiydi. Âlim ve âdil bir halîfeydi. Eşine az rastlanan bir insan-ı kâmildi. Halîfe Melik bin Abdülmelik zamanında Mekke ve Medîne'ye vâli tâyin edilmişti. Emri alır almaz gitti oraya. Âlimlerden büyük bir grup, karşıladılar kendisini. O gün başladı işe. Öyle bir adâlete sarıldı ki, herkes huzur ve saâdete kavuştu Onun zamanında. Hattâ çokları kendi memleketini terk edip, Hicaz'da yerleşmeye geliyordu o zaman. *** Bir gün, yanına biri gelip; - Ey Halîfe! Falanca sizin için şöyle şöyle söylüyor, dedi. Onu hemen susturup; - Ey kişi, eğer yalan söylüyorsan, Hücurat sûresinin altıncı âyetine göre mes'ul olur, cezâ görürsün, buyurdu. Ardından; - Söylediğin doğruysa, Kalem sûresinin onbirinci âyetine göre yine mes'ul olur, cezâlandırılırsın, dedi. Ve ekledi: - Akıllı bir insan, durup dururken hiç mes'uliyet altına girer mi? Sonra ona bakıp; - En iyisi üçüncü hâli seçip, seni affedelim, buyurdu. Hem gıybeti dinlemek de câiz değildir. O kimse çok mahcup oldu. Pişman oldu öyle söylediğine. Hemen tövbe etti ve; - Bir daha, hiç kimsenin gıybetini yapmayacağım, dedi. Üzüntüyle ayrıldı oradan.
.Eden, kendine eder...
02-02-2011 01:00
Vaktiyle bir hükümdarın iyi kalbli bir vezîri vardı ki, sık sık; "Eden kendine eder" derdi. Bir de kötü kalpli vezîri vardı ki, bunu çekemiyordu. Bir gün onun hakkında hükümdara; - Sultânım, o hep sizin aleyhinizde konuşuyor, güya ağzınız kokuyormuş. İnanmazsanız bu akşam dikkat edin. Sizinle konuşurken eliyle burnunu tutacaktır, dedi. Sonra çıkıp, koştu iyi vezîre: - Bu öğlen, yemeği bizde yiyelim mi? İyi vezîr, olur dedi ve onun kasıtlı olarak bol sarımsaklı yaptırdığı yemeklerden bolca yedi. Akşam sultânın huzuruna gidince, mecbûren eliyle ağzını tuttu hep. Hükümdar bu hâli görünce içinden; "tamam vezîr doğru söylemiş" dedi ve bir mektup yazıp; - Bunu falan vâliye götür! dedi. İyi kalpli vezîr; - Başüstüne sultânım, dedi. Ve çıktı huzurdan. Mektupta; Bu mektubu sana getireni boğazla, derisini yüz. İçine ot doldurup bana gönder! yazıyordu. Garip, mektup elinde giderken hasetçi vezîre rastladı. Kötü vezîr elindeki zarfı görünce sordu hemen: - Onu kime götürüyorsun? - Filân vâliye, dedi. Hasetçi, bunun bir taltif mektubu olduğunu zannedip; - İstersen ben götüreyim, dedi. Ve mektubu alıp vâliye götürdü. Vâli mektubu okuyunca, derhal onu öldürüp derisini yüzdü ve içini ot doldurup sultâna gönderdi. Ertesi gün hükümdar iyi vezîri karşısında görünce şaşırıp sordu hemen: - Sen benim hakkımda, ağzı kokuyor diyormuşsun, öyle mi? - Hayır sultânım, aslâ. - Peki, akşam niçin burnunu tutuyordun? Vezîr olanları anlatınca; - Sen haklıymışsın vezîrim. Eden kendine edermiş, dedi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben kendi evime giderim"
03-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri halîfe olunca, önüne saltanat atlarını getirdiler. - Nedir bunlar? dedi. - Hilâfete mahsus atlardır efendim. Lütfen binin, sizi hilâfet konağına götürelim, dediler. Cevâben; - Lüzum yok, ben kendi atımla kendi evime giderim, buyurdu. Evine gidince hizmetçisi karşıladı. Kendisini düşünceli görünce; - Efendim kederli bir hâliniz var, sebep nedir acabâ? diye sordu. Halîfe hazretleri; - Hiç sorma. Doğudan batıya kadar bütün ümmet-i Muhammedi artık benden soracaklar. Böyle ağır ve mes'uliyetli bir işin altına girdim. Nasıl kederli olmayayım, buyurdu. Sonra hanımını çağırıp; - Yâ Fâtıma! Benimle yaşamak istiyorsan, bütün zînetlerini beytülmâla vermelisin. O mücevherler sende kalırsa, ben seninle kalamam, buyurdu. Fâtıma hâtun; - Peki hayhay, dedi. Ve bütün zînetlerini çıkarıp, beytülmâla gönderdi hizmetçiyle. Hem de bir tekini bile ayırmadan. Halîfenin de şahsî elli bin altını vardı. O da, o altınları hibe etti beytülmâla. Başka nesi varsa, dağıttı onları da fakirlere. Bir tek giyecek elbisesi kaldı yanında, iki değil. Hizmetçilerine de; - Hepiniz serbestsiniz. İstiyorsanız hepinizi âzad edebilirim, dedi. Ve ekledi: - Kalmak isteyen, benden bir şey istememek şartıyla kalabilir. Hizmetçiler ağlayarak; - Şartınızı kabul ediyoruz, dediler. Ve ayrılmadılar yanından... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Her gün zayıflardı
04-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, takvâ sâhibi olup, çok ibâdet yapardı. Âhiret derdi ile zayıflardı gün be gün. Bir dostu Onu böyle görünce; - Ne bu hâlin? diye sordu. Cevaben; - Bu hâlimde ne var ki. Sen beni bir de ölümümden sonra, mezardaki hâlimi görsen, daha çok hayret edersin, buyurdu. Arkadaşı sordu: - Neden efendim? Buyurdu ki: - Çünkü görürdün ki, gözlerim yanaklarıma akmış, dudaklarım dökülüp dişlerim açık kalmış. Yüzüm gözüm cerahat ve irine bulaşmış. Sonra karnım şişip göğsümün üzerine yayılmış. Midem, bağırsaklarım çürümüş de böceklere yem olmuş. Sen bu hâlimi hayretle karşıladın. Mezardaki hâlimi görseydin acaba ne yapardın? Bir gün de birine mektup yazıp; - Kardeşim, Allahü teâlânın azâbından kork ve Onun kullarına zulmetmekten sakın, buyurdu. Mektubun sonunda; - Velhasıl kim Cenneti istiyorsa, Cehennemden kaçınır ve henüz ecel gelmeden ibâdete sarılır, buyurdu. *** Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, hesaba çekilmeden önce hesabınızı görünüz. Ölmeden tövbe edip, affınızı isteyiniz. Zîrâ kıyâmette mâzeret kabul etmezler. Tövbe için, bugünden müsâit gün yoktur, buyurdu. Ve yine buyurdu ki: - Kardeşlerim! Kişi, amelleriyle mahşer yerine gelir. İnsanların halleri, birbirine benzemez. Ne mutlu şu insanlara ki, çok azdır günahları. Ne yazık şunlara ki, Arş'a çıkar âh'ları... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalk! Kimsin sen?.."
05-02-2011 01:00
Dâi Mehmet Efendi rahmetullahi aleyh, Gelibolu'nun bir köyünde yaşayan bir 'Allah dostu'dur. Bir gün çıktı köyünden. Gelibolu'ya gidecekti. Yolda yorulup oturdu bir gölgelikte. Ve uyuyakaldı. Ancak Gelibolu kolağası, sarhoş sandı bu Allah dostunu. Ve dürtüp uyandırdı kabaca: - Kalk, kimsin sen. Sarhoşsun üstelik. Mübarek zat; - Hayır ben içki içmem, buyurdu. - Yalan söylüyorsun. Düş önüme! dedi ve götürüp hapsetti. Büyük zat tekrar îkaz etti: - Yapma pişman olursun! Cevap bile vermedi. Ama kalbi incinmişti büyük zâtın. Kırık kalble Hasbünallah! Yâni Allah bana kâfidir, dedi. O Hasbünallah! dediğinde, kolağası felç oldu evinde. Tutmaz oldu eli ayağı. Hemen anladı hatâsını. - Eyvah! Ben ne yaptım? dedi. Ve sedyeyle gitti hapishaneye. Onu hapisten çıkarıp; - Pişmanım ne olur affet, dedi. Büyük velî acıdı yine. - Tamam affettim, buyurdu. O affettim der demez iyileşti adam. Sedye ile geldiği hapishaneden, yürüyerek gitti evine. Dahası talebesi olup, ömür boyu hizmet etti kendisine. *** Bir gün de bu zata; - Efendim, en akıllı ve en ahmak insan kimdir? diye sordular. Cevabında; - En akıllı insan, ölüme hazırlanan, en ahmak olan ise dünyaya tapan'dır, buyurdu. - İhlâs nedir? dediklerinde; - İhlâs, her şeyi Allah emrettiği için yapmaktır, buyurdu.
.Niçin serbest bırakmış?
06-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, bir gün yolda bir sarhoş gördü. Yakalayıp tam cezâ verecekti ki, sarhoş hakaret etti kendisine. O anda vazgeçti cezâ vermekten. Ve serbest bıraktı adamı. Hâdiseyi görenler; - Ona cezâ verecektiniz. Size hakaret edince vazgeçtiniz. Hikmeti nedir efendim? dediler. Cevaben; - Onu, içki içtiği için, yâni dînimiz için cezâlandıracaktım. Ama bana hakaret edince öfkelendim. Önceki hâlis niyetime nefsim karışır diye korktum. Onun için salıverdim, buyurdu. *** Ömer bin Abdülazîz hazretleri, yalnız insanlara değil, hayvanlara bile çok merhametliydi. Bir katırı vardı. Onu çalıştırıp, kârıyla geçimini sağlıyordu. Katırı çalıştıran hizmetçisi, bir akşam normalden fazla para getirmişti. - Bugün neden fazla para getirdin? dediğinde; - İşe erken gidip, geç döndüm, dedi. Halife hazretleri; - Hayvanı çok yormuşsun, bunu telâfi için üç gün dinlendir, buyurdu. *** Bir gün de gencin biri; - Bu dinde en kıymetli şey nedir efendim? diye sordu bu zâta. - İstikâmet'tir, buyurdu. - İstikâmet nedir efendim? dediğinde; - İstikâmet, doğru yolda yürümekte sebat etmek ve hiç tâviz vermemektir, buyurdu. Nitekim Hud sûresinde meâlen; "Ey Habîbim, emr olunduğun istikâmet üzere ol!" buyuruluyor ki, bu âyet-i kerîme gelince, Efendimizin aleyhisselâm mübarek sakalına ak düştü o gece. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gayr-i müslim zannettiler
07-02-2011 01:00
Allah dostlarından Zeynel Arab Efendi Gelibolu'da yaşadı. Bir gün Gelibolu dışında iken birileri geldi yanına. Kıyâfetine bakıp, gayr-i müslim zannettiler. Yanına yaklaşıp; - Merhabâ arkadaş! dediler. - Merhabâ. - Sana bir şey desek, yapar mısın? - Olur, yaparım. - Öyleyse tekrar et dediklerimizi! Eşhedü. - Eşhedü. - En lâ ilâhe illallah. - En lâ ilâhe illallah. Böylece Kelime-i şehâdeti sonuna kadar okuyup tekrar ettirdiler. Sonra da o yerin kadısına götürüp; - Kadı Efendi! Bu kişi Müslüman olacak. Biz şehâdeti söylettik. Bir de senin yanında söylesin, dediler. Ancak kadı efendi tanıyordu bu büyük velîyi. Hayretle baktı onlara: - Siz neler diyorsunuz? - Ne oldu kadı efendi? - Yâhu bu zat Zeynel Arab'dır. Büyük İslâm âlimidir, dedi ve döndü bu zâta: - Efendim nedir bu hâl? - Bilmiyorum, bana şehâdeti okutup sonra buraya getirdiler, buyurdu. Adamlar çok mahcuptu: - Efendim, niçin kendinizi tanıtmadınız? dediler. - Niyetiniz hâlisti. Kalbiniz kırılır diye korktum, buyurdu. *** Bir gün de; - Efendim ölüm acısı ne kadardır? diye sordular bu zâta. Cevaben; - Yetmiş kılıç darbesinden fazladır. Ama kabir azâbı yanında hiçtir. Kabir azâbı mahşer azâbı'na göre, mahşer azâbı da Cehennem azâbı'na göre hiçtir. Şöyle ki; Cehennemin bir kıvılcımı, bütün dünyayı yakar, yok eder, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Lambanın yağı bitmiş!..
08-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin evinde misafir varken, bir akşam lambanın ışığı azaldı. Misafirler lambaya bakıp; - Yâ Emîr-el mü'minîn! Lambanın yağı bitmiş, izin verin biz koyalım, dediler. Cevaben; - Misafire iş gördürmem, buyurdu. - Hizmetçiyi kaldıralım, dediler. - Hayır hayır, o da yeni yattı, bırakın da uyusun, buyurdu. Ve kendi kalkıp lambaya yağ koydu. Misafirler şaşırdılar. Zîrâ hizmetçisi varken kendisi yapmıştı bu işi. Şaşırdıklarını görünce; - Ne var bunda. Bu işi yapmadan da Ömer'dim, yapınca da Ömer'im. Kulların hayırlısı, her hâlinde tevâzu gösterendir, buyurdu. *** Ömer bin Abdülazîz hazretleri, bir gün hanımına seslenip; - Ey hâtun, yanında bir dirhem para var mı? diye sordu. Hanımı cevaben; - Senin gibi sultânda olmazsa bende nasıl olsun, dedi. Bu cevap hoşuna gitti Halîfenin. Ora sevgiyle bakıp; - Doğru söylüyorsun yâ Fâtıma. Ama yanımda bir dirhem para olmaması, kızgın bir zinciri boğazımda taşımaktan daha iyidir, buyurdu. *** Kendi oğlu, bin dirhem para verip yüzük taşı almıştı. Bunu öğrenince, bir mektup yazdı ona. Mektubunda; Ey oğlum, o aldığın yüzük taşını sat da, o para ile bin fakirin karnını doyur. Onun yerine iki dirhem kıymetinde bir yüzük taşı al. Üzerine de; (Haddini bil) diye yazdır. Gözlerinden öperim, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Efendini zehirleyerek öldür!.."
09-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri zamanında insanlar sulh ve sükûn içinde yaşıyorlardı. Ancak çekemeyenler de vardı kendisini. Bunlar bir gün Halîfenin hizmetçisini bir yere çağırdılar. Geldiğinde kendisine bin altın verip; - Efendini zehirle! dediler. Hizmetçi bin altını görünce unuttu her şeyi. Ve içirdi bir gün zehiri Halîfeye. Halîfe hazretleri durumu anlayınca, çağırıp sordu hizmetçiye: - Ben sana bir kötülük yaptım mı? Hizmetçi; - Hayır efendim yapmadınız, dedi. - Öyleyse sen bu kötülüğü niye yaptın bana? Nasıl yapabildin bana bu ihâneti? buyurdu. Hizmetçi önüne bakıyordu. Halîfe hazretleri; - Eğer doğru söylersen cezâ vermeyeceğim, dedi. O zaman hizmetçi bin pişmanlıkla yerlere kapanarak; - Ey efendim, düşmanlarınız (bin altın) verip bana bu işi yaptırdılar, dedi. Halîfe, getirtti o bin altını. Gönderdi devlet hazînesine. Hizmetçiye de; - Seni affettim, hizmetine devam et, buyurdu. *** Bu zat bir gün sevdiklerine; - En mühim iş, son nefeste îmânla gitmektir ki, yaptığımız ibâdetler de hep bunun içindir, buyurdu. Bir müddet sessiz kalıp; - Âh yalan dünya! Cenâb-ı Hak dünya için; metâ-ül gurur buyuruyor, dedi. Oradakiler; - O ne demek efendim? deyince; - Hani tencereyi tutmaya yarayan bez vardır ya, metâ-ül gurur odur işte, buyurdu. >
.Başka gömleği yok ki
10-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, son günlerini yaşıyordu ki, kayınbiraderi ziyâretine geldi. Halîfenin üstündeki gömleği biraz kirlenmiş görüp, kız kardeşine; - Beyinin gömleğini yıka, dedi. Az daha oturup gitti. Ertesi gün geldiğinde gömleğin yıkanmamış olduğunu görüp; - Gömleği yıkamamışsın, dedi. Hemşîresi; - Yıkayacaktım, ama başka gömleği olmadığı için yıkayamadım, dedi. Kayınbiraderi bunu duyunca çok ağladı. Öyle ki, gözyaşları yanaklarına aktı. Halbuki teb'asının hayat seviyeleri yüksekti. Hattâ zekât vermek için fakir bulmakta zorluk çekiliyordu o devirde. *** Ömer bin Abdülazîz hazretlerine, öleceğine yakın; - Ey Halîfe, hazîneden kendi ailene bir şeyler vasiyet et, dediler. Cevaben; - Hayır bunu yapamam, buyurdu. - Neden efendim? deyince de; - Çocuklarım büyüyünce ya sâlih olurlar, ya da fâsık. Sâlih olurlarsa ne âlâ, cenâb-ı Hak onlara yardım eder. Eğer fâsık olurlarsa, onların günah işlemesine yardımcı olamam, buyurdu. *** Bir gün de sevdiklerine; - Allahü teâlâ biz insanları ne için yarattı biliyor musunuz? diye sordu. Onlar merak edip; - Ne için efendim? dediler. - Kendisini tanımamız için, buyurdu. Yâni kendisine ibâdet etmemiz için yarattı. Nitekim Kur'ân-ı kerîmde meâlen; İnsanları ve cinleri, yalnız bana ibâdet etmeleri için yarattım buyuruluyor. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin ağlıyorsun?.."
11-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri ölüm hastası iken yakınları tabip çağırdılar. Az sonra tabip geldi. Halîfeyi muayene edince; - Çok zehir içmiş. Hayatı husûsunda temînat veremem, dedi. O sırada ağlamaya başladı Halîfe. Yakın akrabaları; - Niçin ağlıyorsun. Bir mücâhid olarak Rabbine varıyorsun. Allah'ın izniyle sünneti ihyâ ettin, bid'atleri ortadan kaldırdın, dediler. Halîfe onlara bakıp; - Az sonra Rabbimin huzuruna çıkacağım. Bu milletin hesabı hep bana sorulacak. Bu hesabın altından nasıl kalkacağım. Bunu düşünerek ağlıyorum, dedi. Sonra da; - Beni oturtun! buyurdu. Yavaşça oturttular yatağında. Oradakilere bakıp; - Hakîkî mâbud ancak Allahü teâlâ'dır. İbâdet olunmaya sırf O'nun hakkı vardır, buyurdu. Sonra gökyüzüne çevirdi başını. Ve sevinç gözyaşları doldu gözlerine. Birilerini gördüğü belliydi. Nitekim sevinçli olarak; - Şu anda öyle kişileri görüyorum ki, onlar ne cindirler ne de insan buyurdu. Kelime-i şehâdet'i söyledi. Ve rûhunu teslim edip Rabbine kavuştu. *** Bir gün bâzı gençlere; - İnsan bu dünyada ne için yaşar? diye sordu. - Bilmiyoruz efendim, dediler. Onlara sevgiyle bakıp; - Müslüman, sadece Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için çalışır, dedi. Ve ardından; - Mü'minin tek gâyesi, Rabbinin rızâsını ve sevgisini kazanmaktır, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Hanım, şunu kızart!.."
12-02-2011 01:00
Allah dostlarından Zeynel Arab Efendi'yi, bir sevdiği yemeğe dâvet etti. İki piliçleri vardı, birini kesip kızarttırdı hanımına. Ancak hanımı pek memnun olmadı bu işten. Zîrâ bilmezdi Allah adamlarının kıymetini. O kişi bu zâtı başka gün de dâvet ettiğinde, hemen öbür pilici kesip; - Hanım şunu kızart! dedi yine. Kadının yüzü ekşidi: - Canım piliç şart mı, bugün de çorba içsin! deyiverdi. Adam sinirlendi: - Hayır, dediğimi yapacaksın! - Peki peki kızma hemen, dedi. Ve istemeyerek kızarttı pilici. Adam kızarmış pilici sofraya getirip; - Buyurun efendim, dedi. Lâkin O, el uzatmadı pilice. Adam üzülerek sordu: - Efendim neden yemezsiniz? Büyük zat mânâlı mânâlı bakıp; - Canım piliç şart mı, bu gün de çorba içeriz, buyurdu. Hanım duydu bunu içeriden. Alacağını almıştı. Artık sevgi ve saygı duydu bu Allah dostu'na. Öyle ki, geçti kocasını. *** Bir gün de bir sevdiği; - Efendim çok sıkıntılarım var, ne yapayım? diye sorunca; - Çok istiğfâr oku! buyurdu. Adam okuyup, kurtuldu sıkıntıdan. Başka gün de bir genç gelip; - Efendim işlerimde muvaffak olamıyorum, diye dert yandı. Büyük velî ona da; - Öyleyse tövbe et! buyurdu. O da tövbe edip muvaffak oldu işlerinde. Biri de çocuğumuz olmuyor, dedi. Cevap aynıydı: - Öyleyse çok istiğfâr eyle! Adamcağız devamlı istiğfâr okudu. O sene çocukları oldu. Hem de ikiz. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38
.Kabrimde yüzüme bak!"
13-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, vefat etmeden önce Meymun bin Mihran'a vasiyette bulundu. Meymun şöyle anlatıyor: Halîfe, bir gün beni çağırıp; - Ey ibni Mihran! Önceki halîfe Velîd ölüp de kabrine konulduğunda ben oradaydım. Yüzünü açıp baktım, siyahtı, buyurdu. Peşinden; - Beni kabre indirdiklerinde sen de benim yüzüme bak! diye vasiyet etti. Bir gün sonra vefat etti. Cenaze namazı kılındı. Sonra cenazesini kabrine indirdiler. Vasiyeti üzere kabre inip yüzüne baktım. Gençliğinden daha nurlu, daha parlak, daha güzel ve daha sevimliydi. Gören gıbta ediyordu. *** Ömer bin Abdülazîz hazretleri vefat ettiğinde herkes çok üzüldü. Gözyaşlarıyla ağladı her Müslüman. Hattâ cenazenin arkasında yürüyen bir râhip de üzüntüyle ağlıyordu. Yanına yaklaşıp; - Sen niçin ağlıyorsun? dediler. Cevabında; - Yeryüzünde bir tâne güneş vardı, o da battı. Nasıl ağlamayayım, dedi. *** Bir çoban da şöyle anlatıyor: Dağda koyun güdüyordum ki, bir kurt gelip âniden saldırdı koyunlara. Çok şaşırdım. Çünkü yıllardır böyle bir hâdise olmamıştı bu ülkede. Kendi kendime; "Herhalde halîfe öldü. Zîrâ o hayattayken böyle şeyler olmazdı" diye düşündüm. Az sonra işittim acı haberi. Düşündüğüm doğruymuş. Ömer bin Abdülazîz hazretleri göç etmiş bu dünyadan. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir kerâmetini görseydik!"
14-02-2011 01:00
Denizli evliyâsından Hasan Feyzi Efendi her velî gibi kerâmet göstermekten kaçınırdı. Ancak bu, zihnine takılırdı talebenin. Bir sabah ders başladığında, çocukların zihninde yine aynı şey vardı: Kerâmet. "Hocamız neden kerâmet göstermiyor? Âh bir kerâmetini görseydik" diyorlardı. Bu, mâlum oldu büyük zâta. Dersi kesip; - Biz, şu günahkâr hâlimizle yerin dibine müstehakız. Ama bakın, buna rağmen yer üstündeyiz. İşte size kerâmet, buyurdu. Ve sordu onlara: - En büyük kerâmet nedir, biliyor musunuz? - Bilmiyoruz efendim, dediler. - En büyük kerâmet, istikâmet'tir, buyurdu. - İstikâmet nedir? dediler. - İstikâmet, doğru yolda yürümekte sebat etmektir. İslâmdan kıl kadar ayrılan kimsede bir hârikulâde hâl görürseniz, kıymet vermeyin. Çünkü o, kerâmet değil, istidraçtır, buyurdu. - İstidraç nedir? dediklerinde; - Kâfirlerde ve günahkârlarda görülen fevkalâde hallerdir, buyurdu. *** Bir gün de bu zâta: - Bu gece nasıl sabahladınız? diye sordular. Mübarek başladı ağlamaya. Soranlar şaşırdı. - Efendim iyi misiniz? - Ölümü unutmuş, günahı da çok olan bir kulun hâli nasıl olur? buyurdu. Gözyaşlarını silip; - Ömrümüz azalıyor, günahımız artıyor. Âkıbet Cennet midir, Cehennem mi, belli değil. Bu halde olan bir insan, ağlamasın da ne yapsın? buyurdu. >
.Aldığı maaş yetmiyordu
15-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, halîfe iken, Sâlim bin Abdullah adında sevdiği bir âlime mektup yazıp; - Bu millete emîr oldum. Dedem hazret-i Ömer radıyallahü anh hakkında bana tafsîlâtlı bilgiler yaz. Zîrâ kendime Onu örnek almak istiyorum, diye ricâ etti. O da şöyle yazdı Halîfeye: Hazret-i Ömer halîfe olunca, kendisine maaş tâyin ettiler. Ama bu yetmezdi kendisine. Eshâb-ı kirâm toplanıp; - Maaşını arttıralım, dediler. İyi de bunu nasıl söyleyeceklerdi kendisine? Zîrâ kabul etmezdi. Üstelik de kızar, gadaba gelebilirdi. İki sahâbî, bunu kendisine arz etmek için çıktılar. Hazret-i Osmân radıyallahü anh yolda onları görüp sordu: - Nereye gidersiniz böyle? Onlar durumu anlatınca; - Siz Ömer'i tanımıyor musunuz. Aslâ kabul etmez, hattâ kızar, dedi. - Peki nasıl yapalım? dediklerinde; - Kızı Hafsa'ya söyletin. Onun hatırı için belki kabul edebilir, buyurdu. - Tamam yâ Osmân, dediler. Ona gidip vaziyeti anlattılar ve; - Ama bizden duyduğunu sakın söyleme! diye de tembih ettiler. Hazret-i Hafsâ; - Peki söylemem, dedi. Ve gidip arz etti bunu babasına. Ancak tahmin edildiği gibi oldu. Hazret-i Ömer celâllenip sordu: - Kızım seni kim gönderdi? - Söyleyemem babacığım. Söz verdim. - Pekâlâ, Allah için söyle kızım, Resûlullah Efendimizin aleyhissalâtü vesselâm kaç elbisesi vardı? - İki tâne. - En kıymetli yemeği neydi? - Arpa ekmeği. Buyurdu ki: - Söyle kızcağızım, Resûlullahın yaşayışı böyleyken, Ömer'in başka türlü yaşaması yakışır mı? www.gonulsultanlari.com
.Cehennemi gördüm!.."
16-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin hanımı, bir gün kendisine; - Bu gece rüyâda Cehennemi gördüm ve çok korktum, dedi. Ve şöyle anlattı: - Cehennem şiddetle yanıyor, çok korkunç seslerle kükreyip duruyordu. Sonra Sırat köprüsü kuruldu üzerine. Baktım, Abdülmelik bin Mervan geldi bu köprüye. Birkaç adım attıysa da, fazla gidemedi, yüzüstü Cehenneme düştü. Ömer bin Abdülazîz heyecanlandı: - Sonra ne oldu? - Sonra Velîd bin Abdülmelik köprüye girdi. Birkaç adım atmadan o da düştü Cehenneme. Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin yüz rengi değişti o anda. Zîrâ ondan sonra sıra kendisindeydi. Korkuyla sordu: - Sonra ne oldu? - Sonra sen girdin köprüye. O bunu işitince, bir Âah! çekti ve bayılıp yere yığıldı korkudan. Kadıncağız; - Vallahi sen Sıratı geçtin. Cehenneme düşmedin! diye bağırıyordu. Ama duymuyordu ki onu Halîfe. Çünkü kendinde değildi. Baygın yatıyordu... *** Ömer bin Abdülazîz hazretleri, bir gün bir âlime giderek; - Bana nasîhat eder misin, diye ricâ etti. O âlim de; - Yâ Ömer! Senden önceki hükümdarlar öldüler. Âdem Nebî'den beri bütün dedelerin de öldü. Şimdi sıra sende, dedi. Ardından; -?Orada?Cennet?ve?Cehen-nem'den başka gidecek yer yoktur. Öyleyse bu dünyada ona göre yaşa, buyurdu. www.gonulsultanlari.com T
.Bize Halîfeden bahseder misin?"
17-02-2011 01:00
Ömer bin Abdülazîz hazretleri vefat edince, akrabası taziye için hanımına geldiler. Sabır tavsiye edip; - Bize zevcin Ömer'in fazîletlerinden biraz bahseder misin, dediler. Şöyle anlattı: - O, gece gündüz ibâdet yapıyor, Allahü teâlâdan çok korkuyordu. Bir ömrünü kulların hizmetine vakfetmişti. Allahü teâlâdan hayâ eder, O'nun korkusundan her gece ağlardı. Öyle ki, iki gözü şişerdi ağlamaktan. Sonra bir Âh! eder ve bayılıp düşerdi. Şöyle devam etti: - Bir gece yine iki rekât namaz kılıp, elleri çenesinde tefekküre daldı. Gözyaşları sel olup aktı. Fecir sökene kadar ağladı. Kendisine; - Ne oldu ki bu gece çok ağlıyorsun? diye sordum. Cevaben; - Bu milletin zenginine fakirine sultânlık yapıyorum. Şu memleketin dört bir yanında yaşayan nice dertli, kederli ve nice bîçâre insanların hesapları hep bana sorulacak, dedi. Ve ekledi: - İşte ey hanım, bu hesabın altından kalkamazsam hâlim nice olur diye düşünüp, kederimden ağlıyorum. *** Bir gün de sevdiği insanlara; - Müslüman, Sevgili Peygamberimizi aleyhisselâm canından bile çok sever, buyurdu. - Keşke biz de öyle olabilsek, dediler. - Evet, bu çok mühim, buyurdu. Ve şunları söyledi: - Eshâb-ı kirâm Efendilerimiz aleyhimürrıdvan hepsi böyleydi. Sevgili Peygamberimizi canlarından, mallarından, evlâtlarından daha çok sever, harplerde Onun bir işaretiyle seve seve ölüme atılırlardı. www.gonulsultanlari.c
.
.Niçin çok severmiş?
18-02-2011 01:00
Allah dostlarından Muhammed ibni Hafif hazretleri devrinin bir tekiydi. Çok talebesi vardı. Lâkin içlerinden birini, diğerlerinden daha çok sever, diğerleri bunun sebebini merak ederlerdi. Bir gün hocalarına gelip; - Efendim, filân arkadaşımızı niçin çok seversiniz? diye sordular. İbni Hafîf hazretleri; - Bunu yarın anlarsınız, buyurdu. Talebeler sabahı zor ettiler. Ertesi gün dergâhta toplandılar. O sırada dergâhın önünde bir deve yatıyordu. İbni Hafif hazretleri talebeden birine seslenip; - Ahmet oğlum, git şu deveyi kaldır da dergâhın damına çıkar! diye emreti. Çocuk afalladı birden. "Acabâ şaka mı yapıyor?" diye geçirdi içinden. Sonra aklına uyup; - Efendim, ben bu koca deveyi nasıl kaldırıp da dama çıkarabilirim, bu mümkün değil, deyiverdi. Mübarek zat; - Peki, bırak kalsın! buyurdu. Sonra çok sevdiği talebesine seslendi: - Mehmeet! - Buyurun hocam. - Oğlum, sen şu deveyi kaldır da dergâhın damına çıkarıver! Genç hiç düşünmeden; - Peki efendim! dedi. Ve emri yapmak için başladı uğraşmaya. Gücünün yettiğince uğraşırken, hocası seslendi kendisine: - Bırak oğlum, gel yanıma! Mehmet koşup geldi. Hocası diğerlerine dönüp; - Şimdi anladınız mı? buyurdu. Ve şöyle îzah etti: - Ahmet emrimizi dinlemedi. Düşündü, taşındı ve kendi aklına uyarak îtiraz etti, kaybetti. Mehmet ise hiç düşünmeden peki dedi, kazandı. Unutmayın, peki demek melek sıfatı, îtiraz etmek ise şeytan sıfatıdır. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.
Ölüm var! Âhiret var!
19-02-2011 01:00
Ebû Alî Dekkak hazretleri, vefat edince, sevdiklerinden biri, rüyâda gördü kendisini. Baktı ki çok üzgün, devamlı ağlıyor. - Efendim, niçin ağlıyorsunuz, dünyaya geri dönmeyi mi istiyorsunuz? diye sordu. Cevabında; - Dünya'ya bir şey için dönerim, buyurdu. - O nedir ki efendim? deyince; - Elime demirden bir baston alır, ayağıma demirden bir ayakkabı giyer, bütün dünyayı kapı kapı dolaşırım. Kapıya çıkanlara; Ey insanlar! Ölüm var, âhiret var! Gafletle yaşamayın. Cehennemde azaplar çok şiddetli, dayanamazsınız! derim, buyurdu. *** Bu zat bir gün sohbetinde; - İyi dost ve arkadaş, insanı doğru yola getirir. Ben iyi biri miyim, diye merak ederseniz, kiminle arkadaşlık ettiğinize bakın. İyilerle beraberseniz, siz de iyisiniz demektir. Bozuklarla olursanız, siz de bozulursunuz, buyurdu. Hikmetini sordular. - Çünkü ahlâk bulaşıcıdır. Kalb, karşısında kim varsa ona kayar. Yâhut da onun kalbi meyledip sana akar. Velhâsıl bugün kurtulmanın, bir tek çâresi vardır. O da, kurtulanlarla beraber olmaktır, buyurdu. *** Bir gün de bir sevdiğine; - Bu dünya sanki hayâldir, buyurdu. Adam anlayamayıp; - Dünya hayâl midir efendim? deyince; - Evet, sanki bir hayal veya bir rüyadır bu dünya. Çabuk geçer. Nitekim Peygamber Efendimiz aleyhisselâm; İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar, buyuruyor, dedi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Elini sürmedi keseye!..
20-02-2011 01:00
Fikirli Sinan Efendi hâlis Allah dostuydu. Kendi fakir ise de zengindi gönlü. Rabbinden isterdi her ihtiyacını. Bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, mağrur bir zengin girdi içeri. Bilmiyordu bu zâtın büyüklüğünü. Altın dolu bir keseyi kibirle uzatıp; - Al şunu da ihtiyacına kullan! dedi. Büyük velî, elini sürmedi keseye. Ve gayet sert olarak; - Kaldır şu çakıl taşlarını önümden! buyurdu. Mağrur zengin diklendi: - Ne taşı be, altın bunlar, altın! Cevap vermeyip, sohbetine devam etti mübarek. Adam uzanıp aldı keseyi. İçine bakınca donakaldı. Zîrâ kese, çakıl taşlarıyla doluydu gerçekten. Gözlerine inanamadı. Tekrar baktı. Evet, çakıl taşları vardı kesede. Adamda kibir mibir kalmamıştı. Eğilip sarıldı ellerine. - Hatâ ettim affedin, dedi. Ve bir daha ayrılmadı yanından. *** Bir gün de bir genç gelip; - Efendim, en zor iş nedir? diye sordu. Büyük zat cevaben; - İnsanlara din öğretmektir. Çünkü niyetinde az bir dünyalık olsa, sözleri zehir olur, buyurdu. Delikanlı sordu yine: - Peki en hayırlı iş nedir efendim? Cevap aynıydı: - İnsanlara din öğretmektir. Çünkü bu iş, Peygamberlerin aleyhimüsselâm vazifesidir. *** Bir gün de bâzı sevdiklerine; - Şu insan ne ahmaktır, buyurdu. - Neden efendim? dediler. - Allah varken kuldan isteyen, ahmak değil de nedir? buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Namazda sinek kovmak!
21-02-2011 01:00
Ebû Alî Dekkak hazretleri, velîlerin büyüklerindendir. Bir gün bâzı sevdikleri bu zâta gelip; - Efendim, namazda sinek kovan kimse için ne dersiniz? diye sordular. Onlara; - Siz meşhur Ayaz'ın hikâyesini bilir misiniz? diye sordu. - Bilmiyoruz efendim, dediler. Şöyle anlattı: Sultân Mahmud Gaznevî'nin Ayaz adında bir vezîri vardı. Edebli olmasıyla meşhurdu. Sultânın huzurunda, çok edebli durur, bir âzâsını bile oynatmazdı. Ama bir gün; o huzurda ayağının ucunu birazcık oynattı. Fakat sultânın gözünden kaçmadı bu hareket. Ayaz böyle yapmazdı, herhalde bir özrü var? diye düşündü. O çıkınca, birini görevlendirip; - Ayaz'ı tâkib et. Bana bilgi getir! diye emretti. O kimse; - Başüstüne sultânım! dedi. Ve gizlice tâkib etti Ayaz'ı. Gördü ki, Ayaz biraz ileride köşeyi dönünce durup pabucunu çıkardı. İçinden canlı bir akrep düştü. Onu oracıkta ezip; - Pis hayvan! Sultânın huzurunda ısırıp, edebimi bozdurdun! diye mırıldandı. Memur geri dönüp de vaziyeti Sultana anlatınca, Sultân Mahmud Ayaz'ı çağırıp; - Ey Ayaz! Huzurumda edebini bozmaya seni mecbur eden şey neydi? diye sordu. O, boynunu büküp; - Sultânım! Kölenin işi kusur işlemek, Sultâna yakışansa affetmektir, dedi. Sultan; - Affettim, ama buna sebep ne olduğunu da söyle deyince; - Sultânım! Bir akrep peş peşe ayağımı sokuyordu. Yedi kere sabredip ayağımı oynatmadım. Sekizincide dayanamayıp, ayağımı oynattım. Özür dilerim! dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Deniz kabarınca!..
22-02-2011 01:00
Allah dostlarından Hacı Keçeci Efendi'yi seven bir delikanlı, gemiyle yolculuğa çıktı bir gün. Hava sâkindi. Ama az sonra fırtına çıktı, deniz kabarıp gemi batmaya yüz tuttu. Yolcular feryat figan kelime-i şehâdet getirmeye başladılar. Delikanlı ellerini açıp; - Yâ Rabbî! Sevdiğin bir kulunu bize imdâda gönder! diye yalvardı. O anda nurlu bir zat belirip; - Korkma evlâdım! Deniz de Allahın mahlûkudur. Cenâb-ı Hak dilerse sâkinleşir, diye fısıldadı. O böyle der demez, sâkinleşti deniz. Gemi düzeldi. Ancak kimse bilmiyordu bu imdâdı yapanın Hacı Keçeci Efendi olduğunu. Genç baktı, göremedi onu bir daha. Kaybolmuştu gözden. *** Bir gün sevdiği bir genç; - Efendim, İslâm ahlâkı nedir? diye sordu bu zata. O da cevabında; - İslâm ahlâkı, kimseye yük olmamak, herkesin yükünü çekmektir, buyurdu. - Muvaffak olmanın sırrı nedir? deyince; - Sabır ve güleryüzdür, buyurdu. *** Bir gün de bir gence; - Bu hayat hayâldir. Dün öldü, yarın belli değil, öyleyse bugünü değerlendir, buyurdu. - Nasıl değerlendireyim? deyince; - Önce dînini öğren ve öğrendiğinle amel et, buyurdu. Ve yine buyurdu ki: - Din, ya bir ehl-i sünnet âliminden veya böyle âlimlerin ilmihâl kitaplarından öğrenilir. Böyle yaparsan, hem dînini öğrenirsin, hem de kalbin temizlenir. > www.gonulsultanlari.com
.Cüzzamlıydı ama...
23-02-2011 01:00
Kureşî hazretleri, evliyâ-yı kirâmdandır. Zarif ve güzeldi. Cüzzam hastalığına yakalandı bir ara. Bu zâtın evli bir talebesi bir gün evden çıkarken sordu hanımına: - Hanım, bir isteğin var mı? - Benim yok, bir de kıza sor. Çok güzel ve takvâ sâhibi bir kızları vardı. Seslendi kızına: - Kızım, bir şey istiyor musun benden? Kızcağız utanarak; - İstiyorum babacığım, ama bilmem yapabilir misin? dedi. Oldukça zengindi adam. - Ne demek kızım, sen iste yeter ki. Bin altın bile olsa, yaparım inşallah, dedi. Kız sevindi, ama nasıl söyleyecekti? - Şeyy babacığım... - Söylesene kızım, nedir istediğin? - Beni, Kureşî hazretleriyle evlendirmeni istiyorum babacığım. Adam hemen peki diyemedi. Zîrâ cüzzamlıydı mübarek zat. Ama söz vermişti bir kere. - Peki kızım! dedi. Ve doğruca gidip, kızının isteğini söyledi bu velî zâta. O da kabul edince nikâhları kıyılıp düğün günü geldi. Mübarek zat, o gün bir banyo aldı. Vücudunda, cüzzamdan eser kalmadı. Güzel ve yakışıklı bir genç olmuştu. Bu hâliyle gelip girdi gelin odasına. Fakat kız tanımadı Onu. Yabancı sanıp örtündü aceleyle. Mübarek zat gülümseyip; - Dur örtünme! buyurdu. Ben senin zevcin Kureşî'yim! - Ama nasıl olur, siz, hayır olamaz. Mübarek zat; - Sen, cüzzamlı olduğumu bildiğin halde, sırf Allah için benimle evlendin ya. İşte bu hâlis niyetinin mükâfatı olarak başkalarının yanında cüzzamlı, senin yanında ise hep böyle genç ve sıhhatli olacağım, buyurdu. Ve tembih etti: - Ama gizle bu sırrı. Kimseye söyleme! >
.Nâlınını çıkarıp fırlattı!..
24-02-2011 01:00
Midyen bin Ahmed hazretleri, Eşmûnî lakabıyla tanınır. Dergâhının önünden bir dere akardı bu zâtın. Bir gün bu derede abdest tâzeliyordu ki, durdu bir ara. Ve acele nâlınının tekini çıkarıp, hızla fırlattı karşı duvara. Talebeler şaşırdılar. Hiçbir şey anlamamışlardı. - Ne oldu? diye birbirlerine bakıştılar. Sormaya da çekindiler hocalarına. Aradan bir yıl geçti. Bir gün, talebesiyle sohbet ediyordu ki, uzak diyarlardan bir talebesi çıkıp geldi bu zâtın huzuruna. Elinde kâğıda sarılı bir şey vardı. Selâm verip oturdu. Mübarek zat sordu: - Ne var ne yok oralarda? Gelen kişi; - İyiyiz efendim. Ancak takrîben bir yıl önce garip bir hâdise olmuştu. Onu zât-ı âlînize arz etmeye geldim, dedi. Mübarek meraklandı: - Hayrola, ne oldu? - Efendim, evlenme çağında bir kızımız var bizim. O, bir gün ıssız ve tenhâ bir yerden geçiyormuş ki, birden terbiyesiz bir adam çıkmış önüne. Sarkıntılık yapmak istemiş. Kimsecikler de yokmuş o civarda. O fena adam kızıma yaklaşıp, tam dokunmak üzereymiş ki, kızım kalbinden; "Yâ Rabbî! Babamın üstadının hürmetine beni kurtar!" diye yalvarmış. O anda bir nâlın, havadan süratle gelip, o adamın suratına kuvvetle çarpmış. Adam o darbeyle cansız yere serilmiş. Kızım kurtulmuş. Ve o nâlını alıp eve dönmüş. Sonra o paketi açıp; - İşte o nâlın budur, dedi. Eşmûnî hazretleri; - Evet, bu bizim nâlın. Kızının Allahü teâlâya tevekkülü ve teslîmiyeti tammış ki, Hak teâlâ onu o edebsizin şerrinden kurtarmış, buyurdu... > www.gonulsultanlari.com
.Bu dünya hayâldir
25-02-2011 01:00
Hindistan evliyâsından Seyyid Celâl Buhârî hazretleri, sohbetlerinde; - Bu dünya hayâldir. Bugüne kadar geçen yıllar nasıl bir hayâl olduysa, bundan sonrakiler de hep hayâl olacak, derdi sık sık. O devirde bir din adamı vardı ki, bu zâtın aleyhinde konuşuyordu. Yakınları; - Efendim, filân hoca sizin aleyhinizde konuşuyor, dediler. Cevaben; - Sabredin, onun bu düşmanlığı yakında dostluğa dönüşecek, buyurdu. Az sonra kapısı çalındı. Açtığında o hocayı gördüler eşikte. Hıçkırarak ağlıyordu. Büyük zat tebessümle; - Gördüğünüz rüyâdan haberdarız. Muradınız neyse söyleyin, buyurdu. - Efendim, kırk yıldır müderrislik yapıyorum. Dün gece kendi kendime; "Yâ Rabbî, bunca yıldır Habîbinin hadîs-i şerîflerini okutuyorum. Lâkin mübarek cemalini görmek hiç nasib olmadı. Acabâ ne kusurum var ki?" diye düşündüm. Bu düşünce içinde uyumuşum. Rüyâda; - Sen Onu göremezsin! Çünkü sen Onun sevdiklerini sevmiyorsun, dediler. Hatâmı anlamıştım. Siz Efendimizin yanında edeble oturuyordunuz. Sizi net olarak görüyor, ama Onu göremiyordum. Bunları anlatıp: - Sizi çok seviyorum. Ne olur beni affedin, diye yalvardı. Mabârek, ona şefkatle bakıp; - Üzülme, muradına kavuşacaksın, buyurdu. Adam sevinçle ayrıldı. Ertesi sabah yine sevinç içinde gelip; - Çok şükür gördüm. Bu, tamamen sizin himmetiniz, dedi. Ve diz çöktü önünde. Onca yıllık hocalıktan sonra talebeliğe başladı. Tasavvuf talebeliğine. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Eden bulur!
26-02-2011 01:00
İyilerin düşmanı çoktur ya. İbrâhim bin Usayfir hazretlerinin de sevmeyenleri vardı. Hele biri vardı ki, çok üzüyordu bu büyük velîyi. O ise hiç karşılık vermiyor, sabrediyordu devamlı. Ama haddi aştı adam. Hakaretlerini gittikçe arttırdı. Bu defa kalbi incindi mübareğin. Gadaba gelip; - Eden bulur! buyurdu. Gerçekten de buldu. Zira o bedbaht o esnada bir yolda yürürken birden düştü. Ve kalkamadı bir daha. Efraftan koşup geldilerse de bir şey yapamadılar. Zîrâ nabzı atmıyordu. Ölmüştü. *** Bir gün de, sakaları gördü ve onlara medresenin etrafındaki hendekleri gösterip; - Bütün sularınızı buralara dökün! buyurdu. Öyle yaptılar. Ama hikmetini bir türlü anlayamadılar. Vaktâ ki gece yarısı oldu. O saatte âniden bir yangın çıktı yakın çevrede. Alevler hızla etrafa yayılıyordu. Ancak medresenin etrafındaki su dolu hendekleri geçemeyince büyük bir felâket önlenmiş oldu. Medrese yanmaktan kurtuldu. *** Bir gün de süt ikram ettiler bu zata. Kabul edip aldı, ama içmedi. Hızla yere çarptı kâseyi. İkram eden çok üzüldüyse de, kap kırılıp içinden ölü bir yılan'ın çıktığını görünce anladı meseleyi. Mübarek ona dönüp; - Hak teâlâ bizi korudu, buyurdu.
.İnşallah birazdan gönderirim"
27-02-2011 01:00
Muhammed Bekrî hazretleri, Allah adamlarındandır. Bu zat, bir gün Beytullah'ın yanında oturmuş, ibâdet ediyordu. Az sonra hizmetçisi geldi ve ihtiyaçları için para istedi. Ancak hiç parası yoktu. Param yok, da diyemedi. - İnşallah birazdan gönderirim, buyurdu. Hizmetçi; - Peki efendim, deyip geri gitti. Az sonra başka biri gelip; - Efendim, şu kadar paraya çok âcil ihtiyacım var. Ne olur beni bu sıkıntıdan kurtarın, diye yalvardı. Ona da yok diyemedi. - Pekâlâ, biraz bekle. İnşallah birazdan veririm, buyurdu. Adamcağız sevinçle; - Peki efendim, dedi. Ve başladı beklemeye. Derken hizmetçisi geldi tekrar. Para ihtiyacını hatırlattı. Mübarek zat kalktı. Yüzünü Beytullah'a çevirip; - Yâ ilâhî! Param olmadığını sen biliyorsun. Ama bu kullarına söz verdim. İhsân et, beni mahcub eyleme! diye yalvardı içinden. Ellerini yüzüne sürerken, bir Hindistanlı yanaştı yanına. Cebinden iki altın kesesi çıkarıp; - Efendim, bu altınlar Hindistan sultânından size hediyedir, dedi. Büyük velî çok duygulanıp, oracıkta secde-i şükre vardı. Bir keseyi hizmetçisine verdi. Öbürünü diğerine. *** Bir gün de tevekkülden sordular. Cevabında; - Tevekkül, her işte yalnız Allaha güvenmektir. O'ndan başkasına güvenmeyin. Zira Allahü teâlâ sizin rızkınıza kefildir, buyurdu. > www.gonulsultanlari.
.İkindiyi Mekke'de kılsak!"
28-02-2011 01:00
İmâm-ı Süyûtî hazretleri, büyük İslâm âlimlerindendir. Yedi yaşına gelmeden Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. İslâm ilimlerini öğrendi ve Şeyh-ül İslâm oldu nihâyet. Çok kerâmetleri görülmüştür. Ancak bunları gizler, belli etmezdi hiç kimseye. Bir talebesi anlatıyor: Bir gün hocam bize gelmişti. Oturup sohbet ettik. İkindi yaklaşınca, hocam bana dönüp; - Evlâdım! İkindi namazını Mekke'de kılsak diyorum. Haydi kalk, beraber gidelim. Ama başkası bilmesin, buyurdu. - Başüstüne efendim, dedim. Evimizin önüne çıktık. Hocam bana dönüp; - Yum gözlerini! dedi. Yumdum. El ele tutuşup, birkaç adım yürüdük. Sonra bana; - Gözlerini aç! buyurdu. Açınca afalladım. Zîrâ baktım ki, Mekke'deyiz ve Muallâ kapısının önündeyiz. Sahâbe-i kirâmın kabirlerini gezdik. Birçok yerleri ziyâret ettik. Mescid-i haram'a yürüdük. Kâbe-i şerîfi tavaf ettik. Zemzem suyundan içtik, hurmalarından yedik. Dönme vakti gelmişti ki, mübarek hocam bana; - İstersen benimle Mısır'a gel. İstersen hac mevsimine kadar burada kal! buyurdu. - Sizinle gelmek isterim, diye arz ettim. O zaman bana; - Pekâlâ yum gözlerini! buyurdu. Yumdum. Az sonra; - Aç gözlerini! buyurdu. Açtım. Gördüm ki Mısır'dayız. Hatta tam evimizin önündeyiz... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Mürşidim bir kadındır!.."
01-03-2011 01:00
Evliyânın büyüklerinden Bâyezid-i Bistâmî hazretlerine, bir gün; - Mürşidiniz kimdir efendim? diye sordular. Büyük velî; - Mürşidim bir kadındır, buyurdu. Anlamayıp durakladılar. Sonra hayret içerisinde; - Anlamadık efendim, biraz izah eder misiniz? dediler. Şöyle îzah etti: - Ben, aşk-ı ilâhî ile kendimden geçmiş halde bir yolda yürüyordum ki, bir kadına rastladım. Sırtında "un çuvalı" vardı ve kan ter içerisinde zor götürüyordu. Beni görünce; - Az yardım eder misin? dedi. Cevap olarak; - İsterdim, ama benim de gücüm yetmez diyecektim ki, vazgeçtim. O ara kafes içinde bir arslan gözüme ilişti. Yanımıza gelmesi için kalbimden duâ ettim. Hayvan, kafesten çıkıp geldi. Ben o çuvalı kadından alıp o arslanın sırtına yükledim ve; - Haydi bacım, bu hayvan sana yardım etsin, dedim. Dedim ama, böyle açık kerâmet gösterdiğim için pişman oldum. Kadın geri geldiğinde; - Arslan dediğimi yaptı mı? diye sordum. Kadın cevaben; - Evet yaptı, ama sen o hayvana zulmettin, dedi. - Neden? deyince; - Çünkü arslan yük hayvanı değildir. Yük taşıttırmakla ona zulmettin, dedi. Düşününce hak verdim kadına. - Doğru söylüyorsun, dedim. Ve ağlayıp, çok istiğfâr ettim. Affetmesi için Rabbime yalvardım. İşte o günden sonra, bana; - Senin hocan kim? dediklerinde, o kadını hatırlarım. Bana mühim bir şey öğretmişti çünkü... > www.gonulsultanlari.com
.Niçin yüksele- miyorum?"
02-03-2011 01:00
Bâyezid-i Bistâmî hazretlerine, bir Müslüman geldi bir gün. Ve bu büyük velîye; - Efendim, otuz yıldır gündüzleri oruç tutuyor, geceleri namaz kılıyorum. Ama mânevî bir ilerleme olmuyor. Acabâ sebep nedir? diye sordu. Bâyezid hazretleri, kalb gözüyle gence bakıp; - Senin işin zor. Üçyüz sene ibâdet etsen de bu nefis engelinle bir yere varamazsın, buyurdu. O kimse; - Bunun ilacı yok mudur? deyince; - Var ama, sen yapamazsın, buyurdu. Adam bu sefer; - Aman hocam, zor olsun. Nedir o, lütfen söyleyin, dedi. Bunun üzerine; - Pekâlâ söyleyeyim. Üzerine eski bir elbise giyeceksin. Eline bir torba ceviz alıp, seni tanıyanların göreceği bir yerde, çocuklara seslenip; "Ey çocuklar! Bana bir tokat vurana, bir tâne ceviz var!" diye bağıracaksın. Yapar mısın bunu? buyurdu. Adamcağız; - Yok hocam, başka bir şey söyleyin onu yapayım, deyince. - Senin ilâcın budur. Bunu yapabilirsen ilerlersin, buyurdu. *** Bir gün de bu zâta; - İyi insan nasıl olur efendim? diye sordular. Cevabında; - Kim İslâma hizmet ederse, o iyi insandır, dedi. Ardından; - İyi insan olmak için, ayrıca helâle harama dikkat etmeli, Allahın mahlûklarına merhametli olmalı ve evliyâ zâtların sohbetine devam etmelidir ki, üçü de çok mühimdir, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Çok günah işliyorum!.."
03-03-2011 01:00
Allah dostlarından Ahmet Mekkî Efendi hazretlerine bir gün bir genç gelip; - Efendim, çok günah işliyorum. Bundan kurtulmak için ne yapayım? diye sordu. Büyük zat sordu: - O günahları herkesin gözü önünde mi işliyorsun evlâdım? - Hayır efendim, gizli işliyorum. - Neden? - Başkası görse, utanırım efendim. - Kimse görmüyor mu seni? - Hayır efendim, görmüyor. - Hiç mi kimse görmüyor? - Hayır efendim. Gizli yapıyorum. Mânâlı mânâlı baktı gence: - Peki, Allah da mı görmüyor evlâdım? Genç şaşırdı: - Allah mı dediniz efendim? - Evet, Allahü teâlâ. Gencin benzi kül gibi olmuştu. Sesi titreyerek sordu: - O görür, değil mi efendim? - Tabii ya. Ona gizli mi var evlâdım? Genç kızardı, bozardı. Ve bir Eyvâh! deyip yere yıkıldı. Ayıldığında, o günahlara karşı nefret vardı içinde. Artık istese de yapamazdı o günahları... *** Bir gün de sevdiklerinden biri; - Efendim, Cehenneme hiç girmemenin yolu var mı? diye sordu. Büyük velî; - Var tabii, buyurdu - O nedir efendim? - Îmânı ve îtikadı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi dosdoğru olmaktır ki, böyle kimseler Cehenneme girseler de hamam sıcaklığı kadar bir sıcaklık hissederler, buyurdu. O kimse sordu yine: - Bu doğru îmânı nereden öğrenebilirim efendim? - Ehl-i sünnet âlimlerinden, onlar yoksa o büyük âlimlerin kitaplarından, buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Köpeğe niçin yol verdi?
04-03-2011 01:00
Bâyezid-i Bistâmî hazretleri, bâzı talebesiyle bir yere gidiyordu. Nihâyet daracık bir yola geldiler. Karşıdan da bir köpek geliyordu. Mübarek zat, durup geri çekildi. Yol verdi hayvana. Buna, yanındakiler bir mânâ veremediler. İnsan, hayvandan şereflidir. Üstelik de hocamız sultân-ül ârifîndir. Buna rağmen kendi geri çekilip, yol verdi o hayvana. Sebep nedir acabâ? diye düşündüler. Bâyezid-i Bistâmî hazretleri sordu gençlere: - Şu köpek, lisân-ı hâli ile bize ne dedi biliyor musunuz? - Bilmiyoruz hocam, ne dedi? - O hayvancağız bize; (Ey Bâyezid! Sana, evliyâlık hırkasını, bana ise köpeklik postunu giydirdiler. Lâkin şunu unutma ki bunun tersi de olabilirdi) dedi. O böyle söyleyince, geri çekilip ona yol verdim, buyurdu. Ve tembih etti: - Onun için, birini uçarken görürseniz bile, onun fazîletine hükmetmeyin. Gençler şaşırdı: - Bir insanın fazîleti başka nasıl anlaşılır hocam? Buyurdu ki: - Bir kimse İslâmın her emrine titizlikle uyuyor, farzları yapıp haramlardan kaçıyor, Ehl-i sünnet âlimlerini de seviyorsa, fazîlet sâhibidir, ona yaklaşın. Fazîlet sâhibi olmanın ölçüsü budur. Bu iki şeyde gevşeklik varsa, bu da felâketin başlangıcı demektir. *** Bir gün de; - Efendim, insanlar neden ölmek istemezler? diye sordular bu zâta. Büyük velî cevaben; - Çünkü o insanlar dünyalarını mâmur, âhiretlerini harâb ettiler. İnsan, mâmur bir yerden harap bir yere gitmek ister mi? buyurdu. > www.gonu
.Kandilin niye ışığı yok?.."
05-03-2011 01:00
Bâyezid-i Bistâmî hazretleri, talebesiyle bir sevdiğinin evine misafirliğe gitmişti. Ev sâhibi, bir kandil getirip yaktı. Fakat oda aydınlanmadı. Hazret-i Bâyezid; - Kardeşim, bu kandilde bir acayiplik var. Yanıyor, ama ışık vermiyor, acaba sebep nedir? diye sordu. Ev sâhibi; - Efendim, bu kandili bir geceliğine komşumuzdan emânet almıştık. Dün gece, gâyet güzel ışığını verdi, şimdi vermiyor, ben de anlamadım, diye arz etti. Bâyezid-i Bistâmî hazretleri; - Sen bu kandili götür sâhibine. Dün için teşekkür et. Bu gece yakmaya da tekrar izin al, buyurdu. - Peki efendim, deyip, kandili götürdü sâhibine. İzin alıp, geldi ve yaktı yine. Öyle güzel yandı ki, oda ışıkla doldu. Hazret-i Bâyezid; - Tamam şimdi oldu, buyurdu. *** Bir gün, yanlışlıkla bir karıncayı ezmişti mübarek. Öyle çok üzüldü ki, yüreğinde hissetti acısını. O ölü karıncayı avcuna alıp şefkat ve merhametle baktı hayvancağıza. Ve mahzun, kırık kalbiyle; - Yâ Rabbî, bunu dirilt! diye yalvardı. Karıncada bir kıpırdama oldu. Ve canlanıp, başladı yürümeye. *** Bir gün de sohbetinde; - Kardeşlerim, gıybetten çok sakının. Bu günah, annesiyle zinâ yapmaktan daha büyük günahtır, buyurdu. - Gıybet nedir efendim? dediler. - Gıybet, bir Müslümanın gizli bir kusurunu arkasından söylemektir. Duyunca üzülmezse gıybet olmaz, buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hazret-i Âişe ağlıyor!..
06-03-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm ile Hazret-i Âişe radıyallahü anhâ bir gece baş başa oturuyorlardı. Efendimiz bir ara mübarek başını Hazret-i Âişe'nin kucağına koydu ve yıldızlar'ı seyre koyuldu. Hazret-i Âişe ise dolunay'ı seyrediyordu ki, Resûlullahın nur cemali, dolunaydan daha nurlu ve parlak göründü kendisine. Duygulanıp ağlayınca, iki damla gözyaşı, Efendimizin nur yüzüne damladı. Efendimiz aleyhisselâm sordular: - Sen ağlıyor musun yâ Âişe? - Evet yâ Resûlallah. - Niçin ağlıyorsun? Gözyaşlarını silerken cevap verdi: - Senin cemalini, dolunay'dan daha parlak gördüm de onun için. - Şaştın mı buna? - Evet şaştım yâ Resûlallah. - Hiç şaşma yâ Âişe. Çünkü Ay'ın ve Güneş'in nûrunu da benim nûrumdan yarattı Hak teâlâ. Bu defâ Hazret-i Âişe sordu: - Siz neye bakıyordunuz yâ Resûlallah? - Yıldızlara bakıyordum. Eshâbımdan biri var ki, onun ibâdetleri yıldızlar adedince gökyüzüne yükseliyor. Yıldızlara bakıp bunu düşünüyordum. Hazret-i Âişe, içinden; "bu, babam olabilir" diye geçirip sordu: - O kimdir yâ Resûlallah? - Ömer'dir. Ama onun bütün sevapları, babanın sevapları yanında denizde damla bile değildir, buyurdu. *** Mirac'da, Efendimiz aleyhisselâm ile Cebrâil aleyhisselâm Arş-ı âlâ yanında bulunurken, Resûlullah Efendimiz takunya sesleri işitip; - Bu ses nedir yâ Cebrâil? diye sordu. Hazret-i Cibril; - Bilâl'in takunya sesleridir yâ Resûlallah. O şu anda takunya ile evden çıktı, mescide gidiyor, diye arz etti. > www.gonulsultanlari.com
..Hakkını helâl et!.."
07-03-2011 01:00
Bâyezid-i Bistâmî hazretleri, bir gün, çamurlu bir yoldan yürüyordu. Bir ara ayağı kayıp tam düşecekti ki, bir duvara tutunup, düşmekten zor kurtuldu. Ve hemen o duvarın sâhibini bulup; - Kardeşim, düşmemek için senin duvarına tutundum. Duvardan bir miktar toprak düştü. Hakkını helâl et, buyurdu. Adam Mecûsî imiş meğer. Hayretle sordu: - Sizin dîniniz bu kadar hassas mıdır? Büyük velî; - Elbette, İslâmda kul hakkı var, buyurdu. - Kul hakkı mı? - Evet. Bugün helâllaşmazsak, yarın mahşer gününde ödemek çok zor olur. - Canım bu kadarcık şeyden ne çıkar? - Olsun. Rabbimiz, her günahı affetse de kul hakkını affetmez. Onun için mutlaka helâl etmelisin. Adam durdu, düşündü. Kalbine, hidâyet nurları dolmaya başladı ve; - Ben hakkımı helâl ettim. Sen de bana İslâmı öğret, dedi. Ve kelime-i şehâdeti söyleyip Müslüman oldu. *** Bir gün de nasîhat istediler bu zattan. - Bir günah işlediğinizde acele tövbe edin, buyurdu. Sordular: - Geçim darlığı için ne tavsiye edersiniz efendim? Cevap aynıydı: - Tövbe edin! Bir başkası sordu; - Çocuğumuz olmuyor efendim. Ne tavsiye edersiniz? - Tövbe istiğfâr edin. Adam şaşırdı: - Çocuk için de mi tövbe edelim efendim? - Evet, tövbe istiğfâr her kapının anahtarıdır. Onun açmadığı kapı yoktur, buyurdu. > www.gonulsultanlari.
.Kartal ve bohça
08-03-2011 01:00
Seyyidet Nefîse hazretleri rahmetullahi aleyhâ, bir evliyâ hâtundur. O devirde fakir bir kadın vardı. Dört kızı hafta boyu iplik eğirir, bu da onları pazarda satar, böylece geçinip giderlerdi. Bir gün yine ipleri yüklenip çıktı evden. İplik bohçasını başında taşıyordu ki, bir kartal uzaklardan bu kadına doğru süzüldü. Ve bir hamlede başındaki bohçayı kapıp havalandı. Kadıncağızın sermayesi gitmişti. Bayılıp düştü üzüntüden. Kendine geldiğinde, insanlar; - Ne oldu teyzeciğim? diye sordular. Kadıncağız olan biteni anlatınca; - Ey hâtun! Sen Seyyidet Nefîse hazretlerine git. O bir duâ eder, işin hallolur, dediler. Kadıncağız koşup anlattı hâlini bu evliyâ hâtuna. Seyyidet Nefîse hazretleri; - Üzülme, evine git. Yakında rızkın gelir, buyurdu. Kadın gitti eve. Az sonra birileri Seyyidet Nefîse hazretlerine gelerek; - Efendim, biz bir gemiye binmiştik. Gemimiz su almaya başlayınca, batma tehlikesiyle karşılaştık. Sizi vesîle edip duâ ettik. Çok şükür kurtulduk, dediler. - Nasıl kurtuldunuz? - Bir kartal yukarıdan indi. Ağzındaki bohçayı bırakıp havalandı. Baktık ki, bohçanın içi iplik dolu. O iplerle bağlayıp, işi hallettik, dediler. Sonra beşyüz dirhem uzatıp; - Bu da hediyemiz, lütfen kabul buyurun, diye ricâ ettiler. Seyyidet Nefîse hazretleri o ihtiyar hâtunu çağırıp sordu: - O ipleri kaça satıyordun? Kadıncağız; - Yirmi dirheme, deyince; - Rabbimiz sana daha fazlasını gönderdi, dedi ve o beşyüz dirhemi kadıncağıza verip; - Rızık için bir daha kendini üzme, diye tembih eyledi...
.Baba eskidi sultânım!.."
09-03-2011 01:00
Babaeski'de, Fâtih Sultan Mehmet Han zamanında yaşamış olan Ahmet Baba, bir Allah dostu olup, Babaeski'ye adını veren, budur. Şöyle ki; Büyük Fâtih çok sever, Baba derdi bu zâta. Bir gün yolda karşılaştılar. Seslendi Padişah: - Hey baba! - Buyurun sultânım. - Nasılsın, iyi misin? Ahmet Baba, cevaben; - Baba eskidi sultânım! dedi. İşte Babaeski adı, onun bu sözü üzerine verildi bu havâliye. *** Bir gün, biri geldi bu zâta. Gerçek mü'min nasıl olur? diye soracaktı. Ancak içeri girince unuttu. Bir müddet sohbet ettikten sonra; - Ben kalkayım, deyip izin istedi. Mübarek zât; - Az daha otur, belki soracağın bir şey vardır, diyerek hatırlatmak istediyse de, yine hatırlamadı. O zaman; - Peki, sen bilirsin, buyurdu. Tam giderken; - Gerçek mü'min, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği kimsedir, buyurdu. Adam bunu işitince, bu zâta olan sevgisi kat kat arttı. *** Biri de bu zâta gelerek; - İnsan için en faydalı şey nedir efendim? diye sordu. Büyük velî cevabında; - İyi arkadaştır, buyurdu. - En zararlı şey nedir hocam? - Kötü arkadaştır. Ancak kötü arkadaş yalnız insandan olmaz. Seni doğru yoldan uzaklaştıran her şey, mesela okuduğun kitap zararlıysa, o bile 'kötü arkadaş'tır, buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Bana biraz mühlet verin!"
10-03-2011 01:00
Seyyidet Nefîse hazretleri zamanında zâlim biri vardı. Suçsuz bir Müslümana zulmetmek için harekete geçti. Adamları gelip de götürmek isteyince; - Bana biraz mühlet verin, bir yere gitmem lâzım, dedi. İzin verdiler. Doğruca Seyyidet Nefîse hazretlerine gitti ve; - Falan zâlime gidiyorum. Duâ edin de şerrinden kurtulayım, dedi. Mübarek hâtun; - Hiç korkma, o zâlimin gözünden Rabbimiz seni gizler, buyurdu. Sevinip geri geldi ve adamlarla beraber o zâlimin huzuruna gittiler. Lâkin zâlim, göremedi bu günahsız mü'mini. Adamlarına; - Dediğim kişiyi niçin getirmediniz, ben sizi nereye göndermiştim? diye çıkıştı. Adamlar şaşırdı: - İşte, istediğiniz adam karşınızda duruyor, dediler. Kızdı zâlim, köpürdü: - Siz benimle alay mı ediyorsunuz? Durum anlaşılmıştı. Mecbûren; - Efendimiz, bu kimse buraya gelmeden önce izin alıp, Seyyidet Nefîse'ye gitti ve Ondan duâ istedi. O da; Yâ Rabbî, bu kulunu o zâlimin gözünden gizle, ona gösterme! diye duâ etti, dediler. Zâlim bunu işitince anladı yanlış yaptığını. Başını önüne eğip, tövbe etti. Ve bir daha zulmetmedi kimseye. *** Bir gün bazı hanımlara; - Hiç kimsenin kalbini incitmeyin, velev ki kâfir bile olsa, buyurdu. Hanımlar şaşırdılar: - Kâfirlerin de mi? - Evet, onların da kalbini kırmayacağız. - Ama onlar Allah'ı inkâr ediyor. - Olsun, öyle de olsa, hiç kimsenin kalbini kırmaya hakkımız yoktur. Kalb kırmak dînimizde haramdır, buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu kitapları çıkar evden!.."
11-03-2011 01:00
Bursa'da medfun bulunan Açıkbaş Mahmut Efendi, komşusu bir gencin evine gitti bir gün. Odasında bâzı kitaplar görüp îkaz etti onu: - Bu kitapları evden çıkar evlâdım! Delikanlı sormadan edemedi: - Neden efendim? - Hepsi de zararlı bunların. - Baş üstüne efendim, dedi. Ama bir türlü kıyamadı atmaya. Sözü yere düşmesin diye bir ikisini çıkardı o gece. Ve yattı. Uyur uyumaz bu zâtı gördü rüyâsında. Mübarek zat sordu hemen: - Attın mı o kitapları evden? Korku ile uyandı. Namaz kılıp tekrar uyudu. Uyur uyumaz tekrar gördü bu zâtı. Daha bir celâlliydi bu sefer. - Hâlâ atmadın mı o kitapları? Korkup fırladı yataktan. Ve çıkarıp attı hepsini. Ertesi gün erkenden kapısı çalındı gencin. Açtığında bu zâtı gördü eşikte. Gülümsüyordu mübârek: - Attın o kitapları değil mi? - Evet efendim attım. Elindeki kitabı uzatıp; - Onların yerine, bu kitabı getirdim. Ehl-i sünnet bir âlim yazmış. Bu sana kâfi gelir, buyurdu. Ve nasîhat etti: - Evlâdım, rastgele (yüz kitap) okuyacağına, bir doğru kitabı (yüz defâ) oku! Bu nasîhat, çok hoşuna gitti gencin. Onu dinledi ve kazandı. *** Bir gün de bâzı sevdiklerine; - Bir Müslümanla herhangi bir konuda ihtilâfa düşerseniz, ben haksızım deyip, ondan özür dileyin, buyurdu. - Hikmeti ne efendim? dediler. - Çünkü Peygamber Efendimiz; (Kendisi haklı iken, ben haksızım deyip özür dileyene, Cennette büyük bir köşk verilecektir. Kefili de benim) buyuruyor. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O duâ edince...
12-03-2011 01:00
Seyyidet Nefîse hazretleri zamanında Hristiyan bir kadın, bir de oğlu vardı. Bu çocuk, sefer için çıktı bir gün evden. Issız bir yerde yürürken eşkıyâlar bunu tutup esir ettiler. Aradan günler geçtiyse de annesi, hiçbir haber alamıyordu oğlundan. Çâresiz Seyyidet Nefîse hazretlerine gitti. Durumu anlatıp; - Ne olur oğlum için duâ edin, diye yalvardı. O da kaldırdı ellerini. - Yâ Rabbî, bu çocuğu geri döndür! Annesini sevindir, diye duâ etti. Hemen o gece kadıncağızın kapısı çalındı. Açınca, oğlunu gördü eşikte. Hasretle sarılıp; - Nerede kaldın evlâdım, seni çok merak ettik, dedi. Çocuk şöyle anlattı: - Anneciğim, yolda beni tutup esir aldılar. At üstünde, günlerce yol aldık. Nihâyet çok uzak bir mahalde, bir hücreye attılar. El ve ayaklarımı zincirle bağladılar. Annesi meraklandı: - Sonra oğlum? - Sonra bir ses duydum: (Salın gitsin. Zîrâ o, Seyyidet Nefîse'den duâ aldı) diyordu. O ara bir el gördüm. Çözdü zincirlerimi. Sonra evimizin önünde buldum kendimi. Kadıncağız bunları duyunca çok duygulanıp, îmâna geldi hemen. Oğlu da peşinden... *** Bu mübarek hâtun, bir gün sevdiklerine; - İnsana sıkıntı veren şeyler nedir, bilir misiniz? diye sordu. - Bilmiyoruz efendim, dediler. Buyurdu ki: - Nefse tâbi olmak ve kötü arkadaşlarla düşüp kalkmaktır. Bu iki düşmana uymayan, sıkıntı çekmez. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Münâfığın âkıbeti
13-03-2011 01:00
Asr-ı saâdette, bir Yahûdî ile bir münâfık ihtilâfa düşmüşlerdi. Yahûdî münâfığa: - Gel Muhammed'e gidelim. O bizim aramızı bulsun, dedi. Münâfık; - Olur gidelim, dedi. Ve gittiler. Resûlullah Efendimiz, meseleyi dinleyip, Yahûdînin lehine hüküm verdi. Huzurdan çıktılar. Münâfığın suratı asılmıştı. Yahûdîye dönüp; - Bir de Ömer'e gidelim, dedi. Yahûdî hayretle baktı ona: - Neden, iş halloldu ya? - Hayır, bana göre hallolmadı. - Bu zat sizin Peygamberiniz değil mi? - Evet ama, bir de Ömer'e gidelim. Yahûdî dudak büküp; - Pekâlâ gidelim, dedi. Ve gittiler. Münâfık söze başlayıp; - Bizim bir ihtilâfımız var da, onun için gelmiştik, dedi. Hazret-i Ömer'in kaşları çatıldı: - Peygamber varken niçin bana geldiniz? Yahûdî atıldı: - Biz önce Ona gittik zâten. Ama Onun hükmünü beğenmedi bu arkadaş. Hazret-i Ömer radıyallahü anh celâllendiği zaman vücudunun kılları cübbesinden dışarı fırlardı. Yine öyle oldu. Ama belli etmemeye çalıştı öfkesini. Döndü o münâfığa: - Doğru mu söylüyor? - Evet, doğru. - Pekâlâ az bekleyin, dedi. Ve içeri gidi. Az sonra eteğinin altında bir satır'la döndü. Hiçbir şey söylemeden satırı kaldırıp şimşek gibi münâfığın boynuna çaldı ve; - Peygambere inanmayana böyle hüküm veririm! Herkese ibret olsun! buyurdu. O anda Cebrâil aleyhisselâm geldi ve; - Yâ Resûlallah! Ömer hakkı bâtıldan ayırdı, diye arz etti. Efendimiz o gün Ona "Fârûk" dedi. Fâruk, hakkı bâtıldan ayıran demektir... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Abdest suyu şifâ oldu!..
14-03-2011 01:00
Hanım evliyâlardan Seyyidet Nefîse hazretlerinin evinin hemen bitişiğinde komşu bir kadın vardı. Yahûdî dîninde olup, bir de kötürüm kızı vardı. Kadıncağız bir gün evden çıkarken; - Kızım sen evde otur, ben biraz sonra gelirim, dedi. Sakat kız annesine; - Anneciğim ne olur, sen gelinceye kadar ben komşumuzun evinde bekleyeyim, diye yalvardı. Annesi; - Peki orada bekle, dedi. Ve Seyyidet Nefîse'nin kapısını çalıp; - Komşu, ben bir yere gideceğim. Gelinceye kadar bu kızım yanınızda kalabilir mi? diye sordu. Seyyidet Nefîse hazretleri; - Tabii neden olmasın, dedi. Ve sakat kızı kucaklayıp, bir yere oturttu. Sonra da abdest almaya gitti. Abdest suyu, o kızın yanından akıyordu. Kızcağız bu sulardan avcuna alıp, ayaklarının cansız yerlerine sürmeye başladı. Hani oyun olsun diye sürüyordu. Ancak sürdükçe canlandı ayakları. Sevinip daha çok sürdü. Bir zaman sonra kalktı, yürüdü, koşturmaya başladı odada. Hiç hastalık kalmamıştı ayaklarında. O ara, annesinin sesini işitti. Sevinçle koştu annesine. Kadıncağız kızının koştuğunu görünce, ne söyleyeceğini şaşırdı: - Rüyâ mı görüyorum, yoksa hayâl mi bu gördüğüm? dedi. Kızcağız anlattı bu olanları. İşte o zaman anladı hakîkati. Kalbine hidâyet nurları doldu. Kendi kendine; "Eğer Onun dîni hak olmasaydı, abdest suyu böyle şifâ ve devâ olmazdı" dedi. Ve Seyyidet Nefîse hazretlerine koşup; - Bana İslâmı anlat, dedi. Şehâdeti getirip Müslüman oldu. Sıra çocuğun babasındaydı. Akşam da o kavuştu hidâyete... >
.Hazret-i Ömer gadaba geldi!
15-03-2011 01:00
Bir gün, Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ile Hazret-i Ömer radıyallahü anh ikisi namaz kılıyorlardı. Efendimiz imâmdı, o cemaat. Akşam namazı kılınıyordu. Resûl aleyhisselâm, Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre olarak bir âyet okudular. Hazret-i Ömer radıyallahü anh bu âyeti işitince birden gadaba geldi. Kendini tutamayıp konuştu. Hem de namaz esnâsında. Bu âyet-i kerîmede, Firavunun bir sözünü bildiriyordu Hak teâlâ. Şöyle ki; O kâfir kendi kavmine: "Sizin tapacağınız en büyük tanrı benim!" demişti. Hazret-i Ömer bu. Hazmedemedi tabii. Kan sıçradı beynine. Namazda olduğunu unuttu. Ve gayri ihtiyârî; - Ben orada olsaydım, muhakkak onu öldürürdüm! diye konuştu. Nihayet namaz bitti. Efendimiz Ona dönüp; - Yâ Ömer, namazını iâde et! buyurdular. Hazret-i Ömer; - Başüstüne yâ Resûlallah, dedi. Ve ardından; - Niçin yâ Resûlallah? diye sordu. Efendimiz aleyhisselâm; - Çünkü dünya kelâmı namazı bozar, buyurdular. O zaman hatırladı konuştuğunu. Ve emri îfâ için ayağa kalktı. Tam namaza başlıyordu ki, bir vahiy geldi Rabbimizden. Hak teâlâ hazretleri; - Ey Habîbim! Ömer'in o konuşması hoşuma gitti benim. Onun namazını kabul ettim ve kendisine misliyle sevap verdim, buyuruyordu. Efendimiz aleyhisselâm; - Otur yâ Ömer! Namazın oldu, buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Merkebimi sen aldın!.."
16-03-2011 01:00
Allah dostlarından Ebül Hasen Büşencî hazretleri zamanında bir çiftçi vardı. Nasıl olduysa merkebi kayboldu bir ara. Her yeri aradıysa da bulamadı. Başka da merkebi yoktu garibin. Mutlaka bulmalıydı onu. Düşünüp bir yol buldu. Şöyle ki, Ebül Hasen Büşencî hazretlerinin büyüklüğünü biliyordu. Doğruca bu zâtın evine gidip çaldı kapıyı. Mübarek zat kapıya çıkıp; - Buyurun kardeşim, dedi. Adam ciddî ciddî; - Merkebim çalındı, herhalde sen almışsın! Hemen getir teslim et, dedi. Büyük velî; - Kardeşim, ben sizi tanımam, buyurdu. Başka biri almış olmasın? Adam yine ısrarla; - Hayır, sen aldın merkebimi, dedi. - Almadım kardeşim. - Sen almadıysan, nerede öyleyse. Onu bul, yoksa gitmem buradan. Mübarek zat çatmıştı olmaz birine. Ellerini kaldırıp, içinden; "Yâ Rabbî, kurtar beni bu adamın elinden. Bir an önce merkebini buldur da çeksin benden elini" diye yalvardı. Tam o anda merkebin sesi duyuldu. Adam muradına kavuşmuştu. Büyük velîye dönüp; - Yâ Ebel Hasen! Merkebimi senin almadığını ben de biliyordum. Bilerek bu yola tevessül ettim, kusura bakma, dedi. Mübarek zat sordu: - Maksadın neydi peki? - Senin Allah dostu bir velî olduğunu bilerek geldim ve seni zor durumda bırakıp duâ etmeni sağladım. Zîrâ bilirdim ki Hak teâlâ sevdiği kulların duâsını reddetmez. Bunun için böyle yaptım ve muradıma erdim, lütfen affet, dedi. Ve ilâve etti: - Şunu daha iyi anladım ki, her kim büyüklerin yanına, ne niyetle gelirse, mutlaka muradına kavuşur... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cennetten pencere
17-03-2011 01:00
Behâeddîn-i Buhârî kuddise sirruh, vefat edince, büyük bir cemaatle kılındı namazı. Ve defnedildi mübârek kabrine. Bir talebesi telkin verdi. Abdülkâdir adındaki bir talebesi, gördüğü bir vak'ayı şöyle anlatıyor: Mübârek hocamızı defnedince kabirdeki hâlini merak ettim. Ve teveccüh eyledim nûrlu kabrine. Rabbim kaldırdı gözümden perdeyi. Vâkıf oldum kabir ahvâline. Şöyle ki; Kabrine Cennetten bir pencere açıldı. Ve çok güzel iki hûri içeri girdiler. Önce selâm verip; - Efendim biz nice zamandır sizi bekliyorduk. Hak teâlâ bizleri sizin için yarattı. Siz bundan sonra hiç fenâ bir şey görmeyeceksiniz, dediler. Hocam hûrileri dinledi. Fakat hiç iltifat etmedi onlara. Hattâ göz ucuyla bile bakmadı. Hûriler; - Bize niçin bakmıyorsunuz? dediler. Hocam cevâben; - Rabbimin dîdârını görmedikçe Ondan başka hiçbir şeyi görmemeye ve beni sevenlere şefaat etmedikçe hiç kimse ile meşgûl olmamaya ahdettim, buyurdu. Hûriler; - Ne güzel, deyip ayrıldılar. *** Bu zât, bâzı gençlere emr-i mâruf'un önemini anlatırken; - Bir insanın kurtuluşuna sebep olmak, Peygamberlik görevi yapmaktır, buyurdu. Şaşırdılar: - Peygamberlik görevi mi efendim? - Evet. Bütün Peygamberlerin bir tek vazîfeleri vardı ki, o da insanları gafletten uyandırmak ve Allahın birliğini herkese teblîğ etmekti. İşte emr-i mâruf da bunun için yapılır, buyurdu. www.gonulsultanlari.com T
.Devrinin kutbu olur!.."
18-03-2011 01:00
Ebül Hasan-ı Harkânî hazretleri büyük velîlerden olup, Harkan'da dünyaya geldi. Uzun boylu, heybetli, gözleri iri ve yüzü gâyet nurlu bir mübârek zât idi. Henüz doğmamıştı ki, büyük üstadı Bâyezid-i Bistâmî hazretleri Onun geleceğini haber verdi. Şöyle ki; Her sene şehidleri ziyâret için Kumtepe mevkiine giderdi. Oraya giderken Harkan kasabasından geçilirdi. İşte bu büyük zat, Harkan kasabasına gelince, bu yerin havasını derin derin koklar, bu hâl talebelerin garibine giderdi. Bir seferinde; - Efendim, sebep ne ki bu yerin havasını koklarsınız, biz hiçbir koku alamıyoruz, dediler. Cevaben; - Bana, bu yerden öyle birinin kokusu geliyor ki, kemâle geldiğinde devrinin kutbu olur, buyurdu. Lâkin ne garip cilvedir ki, zevcesi bilmiyordu bu zâtın üstünlüğünü. Hattâ yerli yersiz hakaretler eder, üzerdi bu büyük velîyi. Nitekim İbni Sînâ, Ebül Hasen ismini işitince merak edip, Harkan'a, bu zâtı ziyârete geldi ve çaldı kapısını. Zevcesi açtı kapıyı. - Kimi aradınız? İbni Sînâ; - Ebül Hasan hazretlerini ziyâret için gelmiştim, dedi. Kadın bu defa; - O ormana gitti. Sen ziyâret edecek başka adam bulamadın mı? dedi. İbni Sînâ ayrılıp ormana doğru gidiyordu ki, ileriden geldiğini gördü bu zâtın. Odunları arslana yüklemiş, geliyordu. Yaklaşıp; - Bu ne hâl yâ ebel Hasen? dedi. Büyük velî cevaben; - Evimde, biraz önce gördüğün belâ yükünü çekiyorum. Bu hayvan da benim yükümü taşıyor, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Orduyu doyuran hanım!..
19-03-2011 01:00
Babaeski toprağını nurlandıran zirvelerden bir Bolca Ninemiz var. Hanım erenlerdendir kendisi. Fâtih Sultân Mehmet Han zamanında yaşamış, bir tencere yemeğiyle doyurmuştu koca bir orduyu. Herkese bol bol ikram ettiği içindir ki, Bolca Nine diye anılır oldu... *** Bir gün Fâtih Sultan Mehmet Hân erkânıyle bu yöreden geçiyordu ki, Bolca Nine'yi sordu ahâliden. Derhal koşup çağırdılar. Geldiğinde sordu sultân: - Ayranın var mı Nine? - Olmaz mı var tabii, dedi. Ve bir solukta getirip ikram etti. Ama koca Sultân Fâtih çok susamış olmasına rağmen, gâyet yavaş ve yudum yudum içebildi o ayranı. Çünkü bir saman çöpü vardı ayranın üstünde. Bolca Nine bırakmıştı o çöpü bilerek. Çünkü ayran pek soğuktu. Padişahsa terli... *** Bolca Nine bir gün şu menkıbeyi anlattı yakınlarına: Resûl-i ekrem Efendimiz, bâzı eshâba; - Cennetin birçok kapıları vardır. Beş vakit namazını muntazam kılanlar namaz adlı kapıdan, cihad edenler, cihad kapısından, sadaka verenler sadaka kapısından, oruç tutanlar da oruç kapısından Cennete çağrılırlar, buyurdu. Hazret-i Ebû Bekir radıyallahü anh; - Bir anda bütün kapılardan çağrılan var mıdır yâ Resûlallah? diye sordu. Efendimiz aleyhisselâm; - Evet vardır, buyurdu. - Onlar kimlerdir yâ Resûlallah? deyince; - Sen onlardansın, buyurdular.
.Bir hırka hürmetine!..
20-03-2011 01:00
Sultân Mahmud-u Gaznevî, Ebül Hasen-i Harkânî hazretlerini ziyârete gitti bir gün. Oturup sohbet ettiler. Ebül Hasen hazretleri, sultânın sevgi ve ihlâsını görünce, hırkasını çıkarıp hediye etti kendisine. Sultân Mahmud, o mübarek hırkayı alıp huzurdan ayrıldı. Semerkant melikiyle savaşa gidecekti. Büyük velînin duâsını alıp çıktı gazâya. Ancak Semerkant'a varıp düşmanı görünce, yenilmek endişesi sardı içini. Zîrâ düşman ordusu çok kalabalıktı. İki ordu karşı karşıya geldiler. Az sonra savaş başlayacaktı. Sultân Mahmud, indi atından. O hırkayı vesîle ederek; - Yâ Rabbî, bu hırkanın sâhibi hürmetine bize yardım et! diye duâ etti. İşte ne olduysa o anda oldu. Düşman tarafında kuvvetli bir kasırga koptu. Öyle ki, göz gözü görmüyordu. Toz duman oldu ortalık. Kimse kimseyi tanımıyordu. İşte bu hengâmede kâfir askerleri birbirlerini vurmaya başladılar. Savaş meydanı düşman ölüleriyle doldu. Sultân Mahmud bu hâli görünce; - Harkânî hazretlerinin himmeti âni geldi, diyerek şükretti Rabbine. *** Bu zat bir sohbetinde; - Kardeşlerim, bütün insanlar Allahü teâlâya îmân edip itaatli kul olsalar, cenâb-ı Hakkın büyüklüğü artmaz, buyurdu. Ve ekledi: - Bütün insanlar inkâr edip âsi olsalar, büyüklüğünden bir şey eksilmez. Bir gün de; - Yaptığımız ibâdetlerin faydası bizedir. Bunların Allahü teâlâya hiç bir faydası yoktur ve olamaz, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com T
.Ne için mahzundu?
21-03-2011 01:00
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve şanlı sahâbîler Uhud harbinden dönmüş Medîne'ye giriyorlardı. Kadın ve çocuklar yollara dökülmüş, gâzileri karşılıyor, hepsi de aynı kişiyi merak ediyorlardı: Sevgili Peygamberimizi. Kebşe Hâtun da düşmüştü yollara. Lâkin Efendimizi sağ görememek endişesiyle pek mahzundu. Oğlu Amr şehit olmuştu. Ama ne gam. O sadece Sevgili Peygamberimizi merak ediyordu. Ve gördü nihâyet. Sağ ve selâmetteydi. - Elhamdülillah! dedi. Ve sevinçle huzuruna koşup; - Yâ Resûlallah! Anam, babam, canım sana feda olsun! Seni sağ gördüm ya, gayrisi dert değil, dedi. Oğlu Amr'ı sormadı bile. Ama Resûlullah Efendimiz; - Ey Amr'ın annesi! Sana müjdeler olsun ki, oğlun en yüksek mertebeye erişti. Mahşer günü size şefaat edecek, buyurarak onu teselli ettiler. Bir de Sümeyra Hâtun var. Onun da düşündüğü aynı kişiydi. Onu hayatta görmek, tek emeliydi. Yerdeki şehitlere bir göz gezdirip, babasını gördü az ileride. Bir Fâtiha okuyup seğirtti ileri. Sonra şehit olan kocasını gördü. Lâkin onun derdi bunlar değildi. Onun tek derdi Allahın Habîbi'ydi. Az ileride iki şehit daha gördü. Kardeşleriydi bunlar da. Fâtihalar okuyup, koşturdu. Rastladığına Resûlullahı soruyordu. Ve nihâyet gördü uzaktan. Onu sağ görünce unuttu bütün dertlerini. Sevinçle huzuruna koşup; - Yâ Resûlallah! Babam kocam kardeşlerim şehid düşmüşlerse de gam değil. Hamdolsun ki seni hayatta buldum. Sana bir şey olsaydı mahvolurduk, dedi. >
.Hangisi kıymetli acabâ?
22-03-2011 01:00
Bir gün Ebül Hasan-ı Harkânî hazretlerinden nasihat istediler. Cevap olarak; - Allahın kullarına yardım edin. Anne babanız muhtaçsa onlara hizmet edin ki, bu büyük devlettir, buyurdu. Ve şunu anlattı: İki kardeş, bir evde yaşıyorlardı. Hizmete muhtaç bir de anneleri vardı. Biri annesinin hizmetlerini yapıyor, öteki bir köşeye çekilip Rabbini zikrediyordu. Bu her gece böyle devam ediyordu. Bir gece, zikirle meşgul olan kardeş, rüyâsında bir nidâ işitti. Şöyle ki; - Ey filân! Kardeşini bağışladık. Seni de onun hatırı için affettik! diyordu. Çok şaşırdı. "Nasıl olur. İbâdet eden benim, ama ben kardeşimin hatırı için affediliyorum. Hikmeti nedir acabâ?" diye düşündü. O böyle düşünürken; - Ey filân! Allahü teâlânın senin ibâdetine ihtiyacı yok. Ama anneniz muhtaç. Ona yapılan hizmet, Allah indinde daha kıymetlidir, denildi. *** Bir gün bâzı gençler; - Efendim, insana en önce lâzım olan şey nedir? diye sordular. Cevaben; - Önce lazım olan şey, îtikadını Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine göre düzeltmektir, buyurdu. - Ondan sonra ne mühimdir? dediler. - Îmândan sonra ibâdete sıra gelir, buyurdu. *** Bir gün de; - En mühim ibâdet nedir efendim? diye sordular Cevabında; - Beş vakit namaz kılmaktır. Namaz, ibâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran bir ibâdettir, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kâbe'yi ziyâret edeceğiz"
23-03-2011 01:00
Resûlullah Efendimiz aleyhissalâtü vesselam Mekke'nin fethinden bir yıl önce, bindörtyüz sahâbîyle Mekke'ye geldiler. Ömre yapacaklardı. Ama müşrikler engel olup; - Sizi Mekke'ye sokmayız! dediler. Efendimiz, hazret-i Osmân'a; - Var git, niyetlerini öğren! buyurdu. Hazret-i Osmân radıyallahü anh gidince, müşrikler sordular ona: - Yâ Osmân! Niçin geldiniz? - Kâbe'yi ziyâret edeceğiz, dedi. - Buna izin vermeyiz! Ama istiyorsan sen ziyâret edebilirsin, dediler. Hazret-i Osmân başını kaldırıp; - Resûlullah ziyâret etmezse, ben de etmem! dedi. Bu sözüne kızıp, Onu tutukladılar. Hattâ şehit ettikleri haberi geldi. Efendimiz buna çok üzülüp Kureyş müşrikleriyle cenge karar verdiler. Bindörtyüz sahâbî bir anda kenetlendi ve Resûlullaha; Ölmek var, dönmek yoktur! diyerek söz verip bîat ettiler ki, bu bîata bîat-ı rıdvân denir. Efendimiz aleyhisselâm, sol elini havaya kaldırıp; bu, Osmânın elidir! buyurdular ve sağ eliyle sol elini tutup, onun yerine bîat ettiler. Ne şeref! *** Bir gün Efendimiz aleyhisselâm, evinde mübarek eteğini yukarı kaldırmış, dizinden aşağısı görünür vaziyette oturuyordu. Hazret-i Ebû Bekir geldi, hallerini değiştirmediler. Hazret-i Ömer geldi, yine bozmadılar hallerini. Hazret-i Osmân gelince toparlanıp, eteklerini indirdiler. Hazret-i Âişe radıyallahü anhâ; - Yâ Resûlallah! Diğer sahâbîler için halinizi bozmadınız. Osmân girince toparlandınız, hikmeti nedir? dedi. Efendimiz cevaben; - Osmân'dan melekler hayâ ediyor, ben etmeyeyim mi? buyurdular. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kutb-u âlemi göreceğim!.."
24-03-2011 01:00
Bir gün Ebül Hasen-i Harkânî hazretlerinin bir talebesi; - Hocam, izin verirseniz Lübnan'a gitmek istiyorum? diye arz etti. Büyük velî sordu: - Oraya niçin gidiyorsun? - Zamanın kutbu oraya çok gelirmiş. O kutbu görmek için efendim. - Pekâlâ, git bakalım, buyurdu. Talebe sevinip, o gün çıktı yola. Kutb-u âlemi görmeye gidiyordu. Günlerce yürüyüp Lübnan'a vardı nihâyet. Gördü ki, musallâ üzerinde bir cenaze var, ama cemaat meyyitin namazını kılmıyor, sessizce bekliyorlar. Onlara yaklaşıp; - Niçin cenaze namazını kılmıyorsunuz? diye sordu. - Birini bekliyoruz, dediler. - Kimi bekliyorsunuz? - Kutb-u âlemi bekliyoruz. Sen de otur bekle, birazdan teşrif eder. Çok sevindi. Zîrâ o da kutb-u âlemi görmek için gelmişti zâten. Az sonra cemaat birden ayağa fırladılar. O da kalktı ayağa. Fakat o da ne, gelen zat kendi üstadı Ebül Hasan Harkânî hazretleriydi. Onu görünce çok mahcup oldu. Üzüntüsünden bayılıp düştü. Ayıldığında, üstadı Ebül Hasen-i Harkânî hazretleri cenaze namazını kıldırıp gitmişti bile. Cemaate sordu: - Bu zat tekrar ne zaman gelir? - Her gün, beş vakit namazı burada kılar. - Ben Onun talebesiyim. Harkan'dan tâ buraya zamanın kutbunu görmeye geldim. Meğer kutup benim hocammış. Ben şimdi ne yapacağım? dedi. - Üzülme, ikindiye tekrar gelir, o zaman özür dilersin, dediler. Az sonra teşrif etti mübarek zat. Talebe affını diledi. Mübarek zat, tuttu onun elini. Bir anda Harkan'da buldu kendisini. Hem de tam evlerinin önünde. www.gonulsultanlari.com
.Allah affetmeyi sever
25-03-2011 01:00
Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin sevenlerinden birkaç kişi bir gün bu zâta; - Efendim, herkesi affediyorsunuz, hikmeti nedir? dediler. Cevaben; - Çünkü Allahü teâlâ affetmeyi seviyor, siz de affedin! buyurdu. Yine talebesinden biri ziyârete gelmişti. Bir müddet sohbet ettiler. Sonra kütüphâneden Arapça bir kitap çekti, rastgele bir sayfa açtı ve bu gence verip; - Oku şu sayfayı! buyurdu. Talebe çat pat okumaya çalıştı o yeri. O, yanlışlarını düzeltip, tekrar tekrar okuttu aynı yeri. Tâ ki yanlışsız okuyuncaya kadar. Sonra; - Şimdi de tercüme et! buyurdu. Genç başladı yarım yamalak tercüme etmeye. O yine yanlışlarını düzeltip tekrar okuttu aynı yeri. Bir daha, bir daha, tâ ki, hiç yanlışı kalmayıncaya kadar. Öyle ki, genç âdeta ezberlemişti o sayfayı. İyi de niye böyle yapmıştı? İçinden; "Elbette bir hikmeti vardır" dedi. Aradan uzun yıllar geçti. Hocası göçtü bu âlemden. Bir gün kütüphâne müdürlüğü için imtihan açıldı o yörede. Bu da gidip girdi imtihana. Çünkü iş arıyordu. Hocalar, bir Arabî kitaptan, rastgele bir yer açıp, uzattılar bu kimseye ve; - Şu sayfayı oku bakalım, dediler. Sayfayı görünce donup kaldı. Çünkü yıllar önce hocasının tekrar tekrar okutup ezberlettiği o sayfaydı bu. Bir çırpıda okudu tabii. Hocalar takdir edip; - Okuman çok güzel. Şimdi de tercüme et! dediler. Takır takır yaptı tercümeyi de. Birincilikle kazandı imtihanı. Evine gelince hüngür hüngür ağladı. Ve Fâtihalar gönderdi bu büyük zâtın rûhuna... > www.gonulsultanlari.com
.Ayağa kalkmadı!..
26-03-2011 01:00
Sultân Mahmud-u Gaznevî, ordusuyla Harkan yakınlarından geçerken, bir adamını Ebül Hasan-ı Harkânî hazretlerine gönderip, mümkünse yanına gelmesini ricâ etti. Ancak büyük velî özür dileyip; - Gelemem! buyurdu. Gelip durumu bildirdiler sultâna. - Öyleyse biz gidelim, dedi. Ancak hoşuna gitmemişti bu hâl. Onun için gururla gelip selâm verdi. Büyük velî, oturduğu yerden aldı selâmını. Kalkmadı ayağa. Bu hâl de hoşuna gitmedi Sultânın. Konuşmaya başladılar. Ulu hakan; - Efendim, hocanız Bâyezid-i Bistâmî nasıl bir kimse idi? diye sordu. Büyük velî cevaben; - O öyle bir velîydi ki, Onu gören mutlaka îmânla şereflenirdi, buyurdu. Sultan bu cevabı beğenmeyip, - Nasıl olur, Kureyş kâfirleri Resûlullahı yüzlerce defâ gördüler de yine îmân etmediler. Sen ise Bâyezid'i bir defâ gören, îmânla şereflenir diyorsun, dedi. Ebül Hasen hazretleri; - Onlar Resûlullahı Peygamber olarak değil, Abdullah'ın yetimi olarak gördüler. O gözle baktılar, onun için îmâna kavuşamadılar. Eğer Sıddîk-ı ekber gibi bakıp, Resûlullah olarak görselerdi, onlar da îmânla şereflenirlerdi, buyurdu. Sultân çok beğendi bu cevabı. Gururunu atıp, tevâzuya büründü. İzin alıp çıkarken, büyük velî ayağa kalktı. Ve ayakta uğurladı kendisini. Sultân gâyet edeble; - Efendim, geldiğimde ayağa kalkmadınız. Şimdi ayakta uğurluyorsunuz, hikmeti nedir? diye sordu. Büyük velî cevaben; - Önce kibirle gelmiştin, onun için kalkmadım. Şimdiyse tevâzuya büründün. Tevâzu edeni Hak teâlâ yüceltir, buyurdu.
.Geçim sıkıntısının sebebi
27-03-2011 01:00
Gelibolu'da yaşamış velîlerden Ahmet Câhidî Efendi'ye rahmetullahi aleyh, bir gün bâzı sevdikleri gelerek; - Efendim, geçim sıkıntısı çekiyoruz. Sebep ne olabilir? diye sordular. Mübârek zat cevaben; - Evde bereketsizlik, namaz kılmamaktandır, buyurdu. Ve şunu anlattı onlara: Sahâbeden biri, bir gün Efendimize aleyhisselâm geldi ve; - Yâ Resûlallah! Kazancım bol. Ama geçim sıkıntısı çekiyorum, diye arz etti. Resûlullah Efendimiz ona; - Evinizde namaz kılmayan kimse var mı? diye sordular. O sahâbî; - Yoktur yâ Resûlallah, dedi. - Komşularınızdan namaz kılmayan var mı? diye sordular. O sahâbî yine; - Hayır yâ Resûlallah, yoktur, dedi. - Mahallenizde namaz kılmayan var mı? buyurdular. - O da yoktur yâ Resûlallah, dedi. O zaman Efendimiz aleyhisselâm; - Bir araştır bakalım. Acabâ mahallenizden namaz kılmayan biri geçmiş mi? diye sordular. Araştırdı ve gelip arz etti: - Öyle biri geçmemiş yâ Resûlallah. Efendimiz; - Yine de bu bereketsizlik, namaz kılmamaktandır, buyurdu. O sahâbî, izin alıp gitti. Bir müddet sonra yine gelip; - Yâ Resûlallah, geçenlerde namaz kılmayan birinin cenazesi bizim mahalleden geçerken tabutu bizim evin duvarını çizmiş? diye arzetti. Efendimiz aleyhisselâm; - İşte sebep bu. O duvarı yıkıp yeniden yapın! buyurdu. O sahâbî; - Baş üstüne yâ Resûlallah, dedi. Ve denileni yapınca, eve bereket geldi. > www.gonulsultanlari.com
.Beni hatırlayın!.."
28-03-2011 00:00
Ebül Hasan-ı Harkânî hazretlerinin birkaç talebesi, bir gün bu zâtın huzuruna geldiler ve; - Efendim, izin verirseniz uzun bir sefere çıkmak istiyoruz, dediler. - Selâmetle gidin gelin, buyurdu. Gençler bu defa; - Hocam, yollar emîn değil. Herhangi tehlike ile karşılaşırsak ne yapmamızı tavsiye edersiniz? diye sordular. Buna cevaben de; - Beni hatırlayın. Allahü teâlâ sizi sıkıntıdan kurtarır, buyurdu. - Peki, deyip yola çıktılar. Az sonra eşkıyâlar kesti yollarını. Biri hariç, hepsinin mallarını aldılar. Bunlar o kurtulan talebeye; - Sen ne yaptın da eşkıyâlar senin malına dokunmadı? diye sorduklarında; - Hocamızı hatırladım, dedi. Dönüp, hocalarına geldiler: - Efendim, biz Allah! dedik, bütün malımızı kaybettik. Bu ise sizi andı, kurtuldu. Hikmeti nedir acabâ? Büyük velî cevaben; - Hak teâlâ günahkâr ağızla yapılan duâları kabul etmez. Siz günahkâr ağızla Allah! dediniz, soyuldunuz. Bu arkadaşınız beni anıp yardım isteyince, Rabbime onun için duâ ettim. Günahsız ağızla duâ ettiğim için Allahü teâlâ kabul edip onu bu belâdan kurtardı, buyurdu. *** Bu zat, bir sohbetinde; - İslâmiyete uymak, aynen Sırat'tan geçmeye benzer, buyurdu. Dinleyenler; - Bunu biraz îzah etseniz, dediklerinde; - Yâni burada İslâmiyete uymakta sıkı ve titiz davranıp kılı kırk yaranlara Sırat köprüsü o nisbette geniş ve rahat olacak. İslâma uymakta rahat ve geniş davrananlara ise o nisbette ince, dar ve sıkıntılı olacaktır, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Beni hatırlayın!.."
28-03-2011 00:00
Ebül Hasan-ı Harkânî hazretlerinin birkaç talebesi, bir gün bu zâtın huzuruna geldiler ve; - Efendim, izin verirseniz uzun bir sefere çıkmak istiyoruz, dediler. - Selâmetle gidin gelin, buyurdu. Gençler bu defa; - Hocam, yollar emîn değil. Herhangi tehlike ile karşılaşırsak ne yapmamızı tavsiye edersiniz? diye sordular. Buna cevaben de; - Beni hatırlayın. Allahü teâlâ sizi sıkıntıdan kurtarır, buyurdu. - Peki, deyip yola çıktılar. Az sonra eşkıyâlar kesti yollarını. Biri hariç, hepsinin mallarını aldılar. Bunlar o kurtulan talebeye; - Sen ne yaptın da eşkıyâlar senin malına dokunmadı? diye sorduklarında; - Hocamızı hatırladım, dedi. Dönüp, hocalarına geldiler: - Efendim, biz Allah! dedik, bütün malımızı kaybettik. Bu ise sizi andı, kurtuldu. Hikmeti nedir acabâ? Büyük velî cevaben; - Hak teâlâ günahkâr ağızla yapılan duâları kabul etmez. Siz günahkâr ağızla Allah! dediniz, soyuldunuz. Bu arkadaşınız beni anıp yardım isteyince, Rabbime onun için duâ ettim. Günahsız ağızla duâ ettiğim için Allahü teâlâ kabul edip onu bu belâdan kurtardı, buyurdu. *** Bu zat, bir sohbetinde; - İslâmiyete uymak, aynen Sırat'tan geçmeye benzer, buyurdu. Dinleyenler; - Bunu biraz îzah etseniz, dediklerinde; - Yâni burada İslâmiyete uymakta sıkı ve titiz davranıp kılı kırk yaranlara Sırat köprüsü o nisbette geniş ve rahat olacak. İslâma uymakta rahat ve geniş davrananlara ise o nisbette ince, dar ve sıkıntılı olacaktır, buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Takunya nereden geldi?
29-03-2011 01:00
Enez'de medfun Hak dostlarından Yahyâ Kaptan'ın akrabası genç bir hanım, yolculuğa çıktı bir gün. Tenha bir yerden geçiyordu ki, ahlâksız bir adam çıktı önüne. Niyeti bozuktu. Kadıncağız gözlerini kapatıp; "Yâ Rabbî! Kurtar beni şu adamdan!" diye yalvardı içinden. O anda o ahlâksız adam, kafasına yediği bir takunya darbesiyle yere yıkıldı. Ve kalkamadı bir daha. Kadıncağız gözünü açtığında, onu yerde gördü. Kanlar içinde yatıyordu. "Oh! Çok şükür, kurtuldum" dedi. İyi de nereden gelmişti o takunya? Eve döndüğünde, öğrendi hakîkati. Meğer o vakitte Yahyâ Kaptan abdest alıyormuş dergâhın şadırvanında. Bir ara ayağından hızla takunyasını çıkarıp, şiddetle fırlatmış karşı duvara. Talebeler korkmuş, sormaya da cesaret edememişler. Ve sır çözülmüş böylece. *** Bir gün bir genç bu zâta gelerek; "Efendim, çok günah işliyorum. Bana ne tevsiye edersiniz?" diye sordu. Yahyâ Kaptan; "Günah ateştir" buyurdu. Delikanlı boynunu büküp; "Biliyorum ama vazgeçemiyorum" deyince, ona şefkatle bakıp; "Ama ölüm var" buyurdu. Delikanlı bu defâ; "Ama ben henüz gencim" deyince, "Ecel, genç ihtiyar tanır mı oğlum, dedelerin ne oldular?" buyurdu. "Hepsi de öldü efendim" deyince; "Sen de bir gün öleceksin" buyurdu. Genç, duygulandı bu sözlerden. Ve hiç günah işleyemez oldu artık... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Çok acıkmışlardı...
30-03-2011 01:00
Bir gün Ebül Hasan-ı Harkânî hazretlerinin evine, kalabalık bir ziyâretçi grubu geldi. Uzak yoldan gelmişlerdi. Bu sebeple hem bîtab düşmüş, hem de çok acıkmışlardı. Ancak büyük velînin evinde, yemek için bir lokma bile ekmek yoktu. Hizmetçi bu hâli kendilerine arz edince; "Ekmekliğin üstüne bir örtü at. Altından elini sokup ekmekleri çıkar. İçine bakma!" buyurdu. Hizmetçi; "Peki efendim" deyip, emri getirdi yerine ve başladı ekmekleri çıkarmaya. "Yüz kişi"den fazlaydı misafirler. Ekmekler, tepe gibi yığıldı önlerinde. Ancak hizmetçi çok şaşırmıştı bu işe. Merakını yenemeyip, örtüyü kaldırdı ve içeriye baktı. Baktı ama, bir daha ekmek çıkaramadı. Çünkü söz dinlememişti. Büyük velî; "Beni dinleyip de içeriye bakmasaydın, oradan kıyâmete kadar ekmek çıkardı" buyurdu. *** Harkânî hazretlerinin vefatı yaklaşınca; "Ölürsem, kabrimi derin kazın. Tâ ki yatacağım yer, üstâdım Bâyezid hazretlerinin kabir seviyesinden daha aşağıda olsun!" diye vasiyet etti. O gece ayrıldı dünyadan. Vasiyetini yerine getirdiler. Kabrini derin kazıp defnettiler. O gece, çok kar yağdı. Ertesi gün ziyârete gelenler, hayrete düştüler. Zîrâ bir gün evvel yokken, şimdi kabrin başında büyükçe bir "mezar taşı" vardı. "Kim getirmiş olabilir?" diye araştırırken, karların üzerinde bir arslanın "ayak izlerini" gördüler. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Duâsı makbul zattı
31-03-2011 01:00
Allah dostlarından Garip Baba, bir talebesini üzgün görüp; "Seni üzen bir şey mi var evlâdım?" diye sordu. Delikanlı cevâben; "Rüyâmda babamı gördüm hocam, azab içindeydi, ne olur, duâ buyurun da azabtan kurtulsun" diye yalvardı. Garip Baba; "Allah kerîmdir, dilediğini affeder" buyurdu. Çocuk sevinerek eve gitti. Ertesi gece yine gördü babasını rüyâda. Bu defâ neşeliydi. "Babacığım azabtan nasıl kurtuldun?" diye sordu. O da cevâben; "Garip Baba'nın duâsıyla" dedi. *** Bir gün de; "Efendim, ihlâs nedir?" diye sordular. Cevâben; "İhlâs, her işi Allah için yapmaktır" buyurdu. Ve ekledi: "Nice oruç tutanlar vardır ki, bu oruçtan kârları açlık ve susuzluk, nice ibâdet yapanlar da vardır ki, bundan kazançları sâdece yorgunluktur." *** Bir Ramazanda "on kişi" aynı gün iftâra çağırdılar bu zâtı. Ertesi gün, bunlardan ikisi karşılaştılar. Biri diğerine; "Garip Baba, dün iftârı bizde yaptı" dedi. Öbürü şaşırıp; "Nasıl olur, dün iftârda biz beraberdik" dedi. Anlaşamayınca gidip Hizmetçisine sordular. O da; "Kendi evindeydi, ikimiz birlikte iftâr ettik" dedi. www.gonulsultanlari.com
.Vâki olanda hayır vardır
01-04-2011 01:00
Mesrûk bin el Celâ hazretleri anlatır: Bir çöl bedevîsinin bir merkebi, bir köpeği, bir de horozu vardı. Horoz onları namaza uyandırır, köpek bekçilik yapar, merkeb de yüklerini taşırdı. Bir gün tilki gelip, horozu kaçırdı. Aile fertleri çok üzüldüler. O hayra yorup üzülmedi. Onlara da; "Üzülmeyin, hakkımızda belki böylesi hayırlıdır" dedi. Aradan bir müddet geçti. Bir kurt merkebi parçaladı. Çoluk çocuğu üzüldüler. O yine üzülmedi. Onlara da; "Üzülmeyin, belki hayırlısı böyledir" dedi. Daha sonra köpek öldü. Ailesi yine çok üzüldüler. Adam buna da üzülmedi. Ve ailesine; "Üzülmeyin, vâki olanda hayır vardır" dedi. Nihâyet bir gece sabaha karşı, eşkıyâlar köyü bastı. Bu aile hâriç, bütün köy halkının mallarını gasbettiler, kendilerini de esîr alıp götürdüler. Çünkü eşkıyâlar, onların hayvanlarının gürültüsünü işitip, bulundukları yeri bu seslerle kolayca tesbit etmişlerdi. Onlarınsa hayvanları yoktu. Daha doğrusu vardı da birer sebeple ölmüşlerdi. Hayvan olmayınca, sesleri de yoktu. Hayvan sesleri olmayınca, eşkıyalar zifiri karanlıkta bunları fark edemediler. Ve çekip gittiler. Mesrûk bin el Celâ hazretleri bu hâdiseyi duydu; Yanındakilere; "Bunların hayvanlarının daha önceden ölmesi hayırlı olmuş ki, bu belâdan kurtulmuşlar" buyurdu. > w
.Var git, ilim öğren!
02-04-2011 01:00
Büyüklerden biri, gençliğinde anne babasına; "Beni Allahü teâlâya hibe edin. Gidip Onun dînini öğrenip döneyim!" dedi. Onlar da memnun olup; "Var git, ilim öğren!" dediler. O gün sabah çıktı evden. Gece vakti dönüp çaldı kapıyı. Babası seslendi içeriden: "Kimsiniz?" Çocuk; "Benim, oğlunuz" dedi. Babası; "Ben oğlumu Allah yoluna hibe etmiştim, geri almam!" dedi. Ve açmadı kapıyı. O da geri dönüp gitti. Ve bütün ilimleri öğrenip, büyük bir âlim olarak geri döndü... *** Yine bir Allah dostu vardı ki, kıymetini bilmiyordu insanlar. Hattâ birini gönderip; "Git Ona söyle, insanları aldatmasın!" dediler. Haberci geldiğinde, o zat talebesiyle sohbet ediyordu. Sohbeti kesip; "Bir Müslüman hakkında, bilmeden ileri geri konuşmak uygun değildir" buyurdu. Sonra onu çağırdı. Eline bir kutu verip; "Bunu götür, köy halkının huzûrunda aç!" buyurdu. O da gidip; "O zât kötü biri değil, bilâkis fazîletli ve âlim bir kişi. Şu kutuyu da size gönderdi" dedi. Ve açtı kutuyu. İçinde biraz "Pamuk", üzerinde "Köz" vardı, ama köz pamuğu yakmıyordu. Köylüler gördüklerine şaştılar. Özür dileyip, talebesi oldular... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Eğer yalan söylüyorsa...
03-04-2011 01:00
Tâbiîn-i kirâmdan Muttarif bin Abdullah hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" oğlu vefât ettiğinde, hiç üzüntülü bir hâli görünmedi. Saçını sakalını taradı. Güzel elbiseler giydi. İnsanlar böyle yapmasının sebebini sorduklarında; "Allah'tan gelene rızâ göstermeyip, feryâd etmemi mi bekliyordunuz? Mâdemki kuluz, Rabbimizden ne gelirse, râzı olmalıyız" buyurdu. *** Bir gün de bu zâtı çekemeyenler, kendisini zamanın vâlisi olan Ziyâd bin Ebîh'e şikâyet ettiler. Ziyâd da askerlerine; "Derhal Onu yakalayıp huzuruma getirin!" diye emretti. Hemen gidip getirdiler. Bu defâ askerlerine; "Siz Onu tutup getirirken hâlinde herhangi bir değişiklik oldu mu?" diye sordu. "Olmadı" dediler. "Öyleyse O, sâlih bir kimsedir, Onu bırakın ve kendisinden özür dileyin!" diye emretti. *** Biri de bu zâtı yalancılıkla suçlamıştı. Mübârek zât kalbinden; "Yâ Rabbî, bunun cezâsını ver!" diye duâ etti. Adam birden fenâlaştı. Sonra da yere düştü. Koştular, ama ölmüştü. Kadı, Muttarrif hazretlerini çağırıp; "Sen adam öldürmüşsün" dedi. O ise; "Hayır, ben sâdece duâ ettim, Hak teâlâ duâmı kabûl etti" diye cevap verdi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah korkusundan
04-04-2011 01:00
Tâbiînden Muttarif bin Abdullah hazretleri, Allah korkusundan ve âhirette hesap verme endîşesinden "toprak" olmayı arzu ederdi. Sohbetlerinde; "Rabbim bana, Cennet veya Cehenneme girmekle, toprak olmak arasında tercih hakkı verseydi, "toprak olmayı" tercih ederdim" buyururdu. *** Bu zat, Allahü teâlâya daha sağlıklı ibâdet yapabilmek ve O'nun kullarına daha iyi hizmet edebilmek için geceleri, ibâdet yapmazdı. Uykuyla geçirirdi. İnsanlar merak edip, bunun hikmetini sorduklarında; "Geceyi uyuyarak geçirip, sabahleyin Rabbime karşı "mahcup" ve "pişmân" olarak kalkmayı, bütün geceyi ibâdetle geçirip, sabaha?"kendimi?beğenmiş" olarak çıkmaktan daha çok severim" derdi. *** Bu zât sohbetlerinde; "Bir kulun içiyle dışı bir olursa; Allahü teâlâ hazretleri o kulu beğenir ve onun için; "İşte benim gerçek kulum budur" buyurur" derdi. *** Bir gün de; "Âhirette azâba düşen bir kulun, "bu azâba nasıl düştüğüne" şaşırmam. Ama Cehennemden kurtulup sonsuz Cennet ni'metlerine kavuşan kulun "buna nasıl kavuştuğuna" hayret ederim" buyurdu. Sonra da; "İyi biliniz ki, Allahü teâlâ bir kuluna, "îmân ile ölmek"ten daha büyük bir ni'met vermemiştir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalemlerimiz ateş olsaydı da...
05-04-2011 01:00
Tâbiînden Muttarif bin Abdullah hazretleri, sohbetlerinde, ehil olmadığı halde, dînî mevzûlarda konuşan yâhut yazı ve kitap yazan kimselere nasîhat ederdi. Bir gün de; "Kıyâmet günü bâzı insanlar, dünyâda iken yazdıkları şeyler için pişmân olup; Âh! Keşke kalemlerimiz ateş olsaydı da bunları yazamaz olsaydık, derler" buyurdu. *** Yine bir gün; Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini naklederek bir şey anlatıyordu ki, cemaatten biri; "Bize yalnız Kur'ân'dan söyleyin!" deyiverdi. Mübârek üzüldü. O kişiye dönüp; "Biz de zâten kendisine vahiy gelen ve murâd-ı ilâhîye tam vâkıf olan hazret-i Peygamberin sözlerini naklederek, Kur'ân-ı kerîm'den bahsediyoruz" buyurdu. *** Arafat'ta vakfeye durmuştu. Ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Bu kullarının duâlarını, benim günahlarım sebebiyle reddetme, kabûl et!" diye yalvardı. Halbuki o insanlar, bilhassa Onu vesîle ederek duâ ederlerdi. *** Yine bir Cumâ günü, kuşlar cıvıldayınca, yanındakilere; "Bu kuşlar ne diyor?" diye sordu. "Bilmiyoruz" dediler. Bunun üzerine; "Bu kuşlar; Duâların ve tövbelerin kabul olunduğu bu mübârek güne selâm olsun! diyorlar" buyurdu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Seni görseydi sevinirdi!.."
06-04-2011 01:00
Tâbiînden Rebî bin Heysem hazretleri, dışarıda yürürken, haram görmemek için etrâfına bakmaz, dâima başı önünde yürürdü. Bu yüzden Onu kör zannederlerdi. Nitekim bir gün Abdullah bin Mes'ûd hazretlerinin hanımı Onun geldiğini görünce; "Senin âmâ dostun geliyor" dedi. İbni Mes'ûd hazretleri kapıyı açıp da Onu, gözleri önünde, başı yere eğik vaziyette görünce; "Vallahi Peygamberimiz seni görseydi, çok sevinirdi" buyurdu. *** Bu zat bir gün İbn-i Mes'ûd hazretleriyle demirciler çarşısına gitti. Orada, ateşin körüklerle alevlendiğini görüp Cehennemi hatırladı. Ve korkudan bayıldı. Abdullah bin Mes'ûd hazretleri, bu hâli görünce, gayri ihtiyârî duygulanıp; "İşte Allah korkusu budur" buyurdu. *** Bir gün de kendisine kötü söz söyleyen birine; "Bu dediklerini Allah işitiyor. Şâyet ben âhirette hesaptan kurtulup da Cennete girersem, bu sözlerin bana zararı olmaz" buyurdu. Ve ekledi: "Ama Cehenneme düşersem, o zaman bu dediklerinden daha kötü biri olduğumu anlarım. *** Bir gün de bağında namaz kılıyordu. O esnâda biri gelip atını çaldı. Bir kişi bunu görüp; "Atını çaldılar" dedi. O da; "Gördüm" buyurdu. "Öyleyse niçin mâni olmadın?" deyince; "O anda, daha çok sevdiğim bir zâtın huzûrundaydım" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel
.Konuştuklarını yazardı...
07-04-2011 01:00
Tâbiînden Rebî bin Heysem hazretleri, yıllarca yatsı abdestiyle sabah namazını kıldı. Yatsıdan sonra dünya kelâmı konuşmaz, yanında devamlı sûrette kâğıt kalem bulundurur, gündüz konuştuklarını yazardı. Akşam olunca da bunun muhâsebesini yapar, içerisinde lüzumsuz bir "dünyâ kelâmı" olup olmadığını araştırırdı. *** Bâzan içinden; "Ey Rebî! Dağlar ve yeryüzü müthiş bir sarsıntı ile sarsılıp parça parça dağılarak kıyâmet koptuğu zaman, senin hâlin nice olur?" der, ardından uzun uzun hıçkırarak ağlardı. Bir gün kendisine; "Nasıl sabahladın?" dediler. Cevâben; "Günahkâr bir halde sabahladım. Rabbimin bağışlamasını ümit ediyor, ecelimi bekliyorum" buyurdu. *** Rebî hazretleri, evinde kendi kazdığı bir mezarda yatıp uyur, hatâ ve günahlarını düşünüp; "Yâ Rabbî! Beni dünyâya gönder, sana iyi ameller yapayım" meâlindeki âyet-i kerîmeyi okurdu. Sonra da kendi kendine; "Ey Rebî! Geri dönemeyeceğin o gün gelmeden önce Rabbine ibâdet eyle!" derdi. *** Bu büyük zât, bir arkadaşına yazdığı mektubda; "Ey kardeşim! Kendine nasîhat eden yine kendin ol. Bir kusûrun olduğu zaman, başkalarının uyarmalarını bekleme! Bu, güzel bir haslettir, ama artık kalmadı" diye yazdı. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Tâbiînin en yükseği
08-04-2011 01:00
Veysel Karânî hazretleri, Resûlullah Efendimizi "aleyhissalâtü vesselâm" görmeden sevmiş ve Tâbiînin en yükseği olmuştur. Harem bin Hayyân der ki: Üveys'i çok merak ediyor, bir kere olsun görmek istiyordum. Nihâyet Kûfe'de buldum kendisini. Su kenarında abdest alıyordu. Yaklaşıp selâm verdim. "Aleyküm selâm ey İbni Hayyân!" dedi. Çok şaşırdım. Zîrâ ismimle hitab etmişti bana. Cevâben; "Elhamdülillah iyiyim. Ama siz beni ilk gördünüz, ismimi nereden biliyorsunuz?" diye sordum. O cevâben; "Her şeyi bilen ve gören bildirdi" dedi. "Resûlullahtan bir hadîs okur musunuz" dedim. "Ben Onu baş gözüyle görmedim ve kendi ağzından hiç hadîs işitmedim" buyurdu. Sonra bir âyet-i kerîme okudu ki meâlen; "İnsanları ve cinleri, beni tanımaları ve bana ibâdet etmeleri için yarattım" buyuruluyordu. Sonra bir sayha vurup, feryad etti. Aklı gitti sandım. Sonra bana; "Ey Harem! Buraya ne için geldin?" diye sordu. Cevâben; "Sizi tanımak için" dedim. O zaman; "Bir Mü'min Rabbini tanıyınca, Ondan başkasını tanımasına ne lüzum var? buyurdu. Hoşuma gitmişti. Nasîhat istedim. Bana bakıp; "Ey Harem bin Hayyân! Yattığında, ölümü yastığının altında bil, sabah kalktığında ise karşında" buyurdu. Ondan sonra konuşmadı. > www.gonulsultanlari.com
.Bu, secde gecesidir
09-04-2011 01:00
Veysel Karânî hazretleri, geceleri ibâdet ederdi. Bâzı geceler; "Bu, kıyâm gecesidir" der ve bütün bir gece devamlı kıyâmda dururdu. Bâzı geceler; "Bu, rükû gecesidir" diyerek, bütün bir geceyi hep rükûda geçirirdi. Bâzı geceler de; "Bu secde gecesidir" diyerek, sabaha kadar hep secdede kalırdı. *** Bir gün Ona; "Namazda huşû nedir?" dediler. Cevâben; "Vücûduna iğne batsa, bir şey hissetmemektir" buyurdu. Bir gün de; "Nasılsınız?" dediler. Cevâben; "Bir kul ki, sabah kalktığında, akşama sağ çıkar mı çıkmaz mı bilmiyorsa, onun hâli nasıl olur?" buyurdu. *** Bir gün de, nasîhat isteyen bir gence cevâben; "Sen Rabbini bilir misin?" diye sordu. "Evet, bilirim" deyince; "Öyleyse, Ondan başkasını bilmene hiç de lüzum yok" buyurdu. Bu, gencin hoşuna gitti. Bir nasîhat daha istedi. Bu defa da; "Rabbin seni biliyor mu?" diye sordu. "Evet biliyor" deyince; "Öyleyse O'ndan başkalarının bilmesine lüzum yok" buyurdu. Bir gün de; "Eğer yükselmek istiyorsanız tevâzu gösterin, şeref arıyorsanız ibâdete sarılın, zengin olmayı istiyorsanız, kanâat edin" buyurdu.
."Beni buradan götürün!.."
10-04-2011 01:00
Tâbiînin büyüklerinden Veysel Karânî hazretleri Mekke'de hac yapıp, sonra Medîne'ye gitti. Orada kendisine; "İşte, Resûlullahın türbesi burasıdır" dediler. Bunu işitince, kendinden geçti ve bayıldı. Ayılınca; "Beni buradan götürün. Resûlullahın medfûn bulunduğu bir beldede benim için hayatta kalmanın tadı olmaz" buyurdu. *** Rebî' bin Heysem anlatır ki: Üveys'i görmeye gittim. Sabah namazını kılıyordu. Oturup bitirmesini bekledim. Namazını bitirdi, fakat kuşluğa kadar yerinden kalkmadı. Sonra kalkıp kuşluk namazına durdu. Öğle oldu, öğleyi kıldı. Velhâsıl üç gün bekledim. Bir namazı bitirip öbürüne başlıyordu. Yemedi, içmedi, uyumadı. Dördüncü gece oldu. Duâ ediyordu. Kulak verdim; "Yâ Rabbî! Çok uyuyan gözden ve çok yiyen karından sana sığınırım" diyordu. Kalbimden; "Bu nasîhat bana yeter" dedim. Ve konuşmadan kalkıp gittim. *** Veysel Karânî hazretlerini "rahmetullahi aleyh" çocuklar bâzen taşa tutarlardı. Ama kızmazdı. Sadece; "Yavrucaklar, mutlaka taşlamanız gerekiyorsa, bâri küçük taş atın da ayaklarım kanamasın, abdestim bozuluyor" derdi... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Âşıktı Peygambere...
11-04-2011 01:00
Veysel Karânî hazretleri, tâbiîndendir. Yemen'de deve güderek geçimini sağlardı. Ne ücret verirlerse alır, yarısını fakirlere verirdi. Rabbini bir an unutmaz, Resûlullahın (aleyhisselâm) aşkıyla yanardı. Her hâli ibret, her sözü hikmetti. Kimseyi incitmedi. İncinmedi kimseden. Zâten insanlarla işi yoktu Onun. O, Resûlullahı görmek istiyordu. Çünki âşık olmuştu Ona. Hem de hiç görmeden. Onu görmek istiyordu ama yaşlı ve hasta annesi izin vermiyordu gidip görmesine. Efendimiz aleyhisselâm, bâzen mübârek yüzünü Yemen taraflarına döndürür; "Şu yönden rahmet rüzgârlarının estiğini duyuyorum" buyururdu. Bir gün de; "Ümmetim arasında Üveys adında biri var ki, mahşer günü ümmetimden çok kimseye şefâat edecektir" buyurdu. Eshâb-ı kirâm; "Bu zat kimdir yâ Resûlallah?" dediler. Efendimiz; "Allah'ın kullarından biridir" buyurdu. "İsmi nedir yâ Resûlallah?" "Üveys'tir". "O, sizi görmüş müdür?" "Baş gözüyle görmedi". Sahâbe çok şaşırıp; "Yâ Resûlallah! O sizi bu kadar çok sever de, niçin görmeye gelmez?" dediler. Efendimiz; "Bunun iki sebebi var. Birincisi hallerine mağluptur. İkincisi, yaşlı ve hasta bir annesi var, ona bakıyor" buyurdu. "Biz onu görür müyüz?" dediklerinde, hazret-i Alî ile hazret-i Ömer'e "radıyallahü anhümâ" bakarak; "Siz ikiniz onu görürsünüz" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben de Allahın kuluyum
12-04-2011 01:00
V eysel Karânî hazretleri, üç gün bir şey yememişti. Dördüncü gün dışarı çıktı. Yolda bir "altın" gördü. "Birinden düşmüştür" diye almadı. Açlığını gidermeye çalışırken, bir koyunun kendisine doğru geldiğini gördü. Ağzında da bir "altın" vardı. Yine birinindir deyip almadı. Koyun dile gelip; "Ben de, senin kulu olduğun Allahın kuluyum. O'nun gönderdiği rızkı O'nun kulundan al" dedi. Uzanıp o altını aldı. Koyun gözden kayboldu. *** Efendimiz aleyhisselâm ölüm hastalığında iken Eshâb-ı kirâm; "Yâ Resûlallah! Hırkanızı kime verelim?" dediler "Üveys-i Karnî'ye verin!" buyurdu. Aradan yıllar geçti. Hazret-i Alî ile hazret-i Ömer, "radıyallahü anhümâ" Efendimizin hırkasını alarak Yemen'e gittiler. Oranın halkına; "Üveys diye birini arıyoruz" dediler. Onlar cevâben; "Burada Üveys diye biri var, ama sizin aradığınız o değildir" dediler. "Neden?" deyince, "Çünkü o divânedir, tuhaf halleri var. Halk ağlasa o güler, herkes gülse o ağlar. Böyle garip biriyle sizin ne işiniz var?" dediler. İki büyük sahâbî; "Tam Onu târif ettiniz. Şimdi de yerini târif edin" dediler. Onlar; "Şu tepeyi görüyor musunuz, işte orada deve güdüyor" deyince, o yere teşrîf ettiler. O esnâda hazret-i Üveys namaz kılıyor, develerini ise bir melek güdüyordu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Adını bağışlar mısın?.."
13-04-2011 01:00
Veysel Karânî hazretleri, Yemen'de bir dağda deve güdüyordu ki, hazret-i Alî ile hazret-i Ömer radıyallahü anhümâ, Efendimizin aleyhisselâm mübârek hırkasını kendisine teslîm etmek üzere oraya gittiler. Kendisini bulup; "Selâmün aleyküm ey çoban! dediler. Veysel Karânî hazretleri; "Aleyküm selâm, buyurun" dedi. "Adını bağışlar mısın?" "Abdullah" (Allah'ın kulu). "Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Seni burada ne diye çağırırlar?" "Bana Üveys derler." Hazret-i Ömer; "Yâ Üveys! Resûlullah Efendimizin sana selâmları var. Mübârek hırkasını hediye olarak sana gönderdiler ve 'Bu hırkayı giysin, ümmetime duâ etsin' buyurdular" dedi. Hazret-i Üveys; "Ama ben çok günahkâr bir kulum. Bu şerefli emânet bana değil, belki başkasına âittir" dedi. Hazret-i Ömer; "Hayır yâ Üveys, senin vasıflarını Resûlullah bize bildirdi. Aradığımız sensin" buyurdu. O zaman aldı. Öpüp kokladı. Ve secdeye kapanıp; "Yâ ilâhî! Bu hırka hürmetine ümmet-i Muhammedin günahlarını affet" diye yalvarmaya başladı. Secdede uzun kaldı. Daha da uzayınca, iki büyük sahâbî endîşeye kapıldılar. Birbirlerine bakıp; "Acabâ emr-i Hak mı vâki oldu?" dediler. Hazret-i Ömer; "Yâ Üveys!" diye seslendi. Hazret-i Üveys başını kaldırıp; "Yâ Ömer! Keşke az daha bekleyip de çağırsaydınız. Zîrâ Rabbim, bu ümmetin tamamını affediyordu, ama sen çağırınca, bir kısmı kaldı" dedi. www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Günahını küçük görme!
14-04-2011 01:00
Harem bin Hayyân anlatır: Veysel Karânî hazretleriyle görüştüğüm zaman kendisinden nasîhat istedim. Cevâben; "Günahının küçük olduğuna bakma, o günahı işlemekle Rabbine âsî olduğunun büyüklüğüne bak" buyurdu. Ve ekledi: "Günâhını küçük tutarsan, onu sana yasaklayan Rabbini küçük tutmuş olursun. Günahını büyük tutarsan, Rabbini büyük tutmuş olursun." "Nereye yerleşmemi tavsiye edersin?" dedim. "Şam'a yerleş" buyurdu. "Orada geçim nasıldır?" deyince, "Rızkından şüphe eden kalblere yazıklar olsun" buyurdu. Bir nasîhat istedim. "Ey İbni Hayyân! Baban öldü, Âdem aleyhisselâm, Dâvûd aleyhisselâm, Muhammed Resûlullah öldüler. Halîfesi Ebû Bekir öldü, dedi. Ve ardından; "Kardeşim Ömer de öldü, vâh Ömer!" dedi. Ben Kendisine; "Hazret-i Ömer ölmedi" dedim. "Evet, Onun da öldüğünü Rabbim bana bildirdi" dedi. Sonra bana dönüp; "Ölümü unutma! Ehl-i sünnetten ayrılma. Allahın kullarına emr-i ma'rûf yap!" buyurdu Sonra da; "Haydi şimdi git! Bir daha ne sen beni gör, ne de ben seni! Beni duâ ile an, ben de seni duâ ile anarım. Sen bu taraftan git, ben de şu taraftan gideyim" dedi. Onunla gitmek istedim. İzin vermedi. Baktım, giderken ağlıyordu. Onu görünce ben de ağladım. Ardından bir süre bakakaldım. Bir daha da haber alamadım. www
.Kimin huzûruna çıkacağım?.."
15-04-2011 01:00
Zeynelâbidîn Alî hazretleri, Resûlullah Efendimizin torunu, hazret-i Hüseyin'in radıyallahü anh oğludur. Abdest almaya başlayınca yüz rengi solar, benzi sararır, âzâları titrerdi. Bir yakını; "Efendim, abdest almaya kalktığınız zaman niçin böyle korkar ve titrersiniz?" diye sordu. Cevâbında; "Abdest alınca kimin huzûruna çıkacağımı biliyorsun. Nasıl titremeyeyim" buyurdu. *** Bir gece namaz kılıyordu. Şeytan, yılan sûretinde gelip, meşgul etmek istedi kendisini. Aldırış etmeyince, ısırdı. Namazını bitirince; "Ey la'in, defol git!" dedi. O anda bir ses duydu gâibden. Kulak verdi. "Sen Zeynel'âbidîn'sin, o sana zarar yapamaz!" diyordu. *** Bir gün de sevdiklerine; "Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz" buyurdu. Dinleyenler; "Yine söyle" dediler. O zaman; "Şimdiden çok Allah! diyelim ki, son nefeste Allah dememiz zor olmasın" buyurdu. *** Bir gün de; "Akıllı insan kimdir efendim?" diye sordular kendisine. Cevâbında; "Akıllı insan, ölmeden âhiret için hazırlık yapandır" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cezâsını buldu
16-04-2011 01:00
Bir kimse anlatıyor: Bir gün Zeynel'âbidîn Alî hazretlerine rastladım. Vaktiyle kendisine zulmeden meliki sordu. Ben cevâben; "Bildiğim kadarıyla zulümlerine devam ediyor efendim" dedim. Çok üzüldü. Yüz rengi değişti. Ve ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Sen o zâlime demir ve ateşle azap yap!" diye bedduâ etti. Hacdan sonra Kûfe'ye vardım. O zâlimi sordum bir dostuma. Cevâben bana; "Önce bıçakla ellerini kestiler, sonra da ateşte yaktılar" dedi. Ben gayr-i ihtiyârî; "Sübhanallah! O bedduâ ne çabuk kabul oldu" dedim. *** Bu zat bir sohbetinde; "Kardeşlerim, İslâmiyetin her emri ve her yasağı, biz kullar için büyük ni'mettir. Bu ni'mete şükretmezsek elimizden çıkar" buyurdu. Dinleyenler; "Nasıl şükredelim efendim?" dediler. Cevâben; "Emirlerin şükrü, onları yapmakla, haramların şükrü ise onları terk etmekle yapılır" buyurdu. *** Bir gün Zeynel'âbidîn Alî hazretleri, ev halkı ve hizmetçileriyle birlikte sahraya hava almaya çıktılar. Sofrayı serip, tam bir şeyler yiyeceklerdi ki, bir ceylân uzaklardan seğirterek gelip yanlarında durdu. Ve yaklaştı sofraya. Onlarla birlikte yedi. Sonra ayrıldı yanlarından. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bâzı işâretler yaptı!..
17-04-2011 01:00
Zeynelâbidîn Alî hazretleri bir gün sevdikleriyle sahrada oturuyordu ki, güzel yüzlü bir ceylân gelip durdu yanında. Ayaklarıyla işâretler yaptı. Ve bâzı sesler çıkardı. Yanındakiler; "Bu hayvan ne istiyor?" dediler. Büyük velî; "Filân adam yavrumu kaçırdı. Dünden beri onu emziremedim. Ne olur, bana yardım edin diyor" buyurdu. Ve biriyle çağırttı o adamı. Geldiğinde; "Sen bunun yavrusunu kaçırmışsın, git getir de onu emzirsin" buyurdu. Köylü hayretler içinde gitti. Ve o yavru ceylânı getirdi. Ana ceylân yavrusunu emzirince, Zeynel'âbidîn hazretleri o adama; "İstersen bu yavruyu annesine bağışla, onu sevindir" buyurdu. Köylü; "Peki efendim" deyip, verdi. Anne ceylân, yavrusunu alıp, sevinç içinde hoplayıp sıçrayarak giderken dönüp dönüp arkasına bakıyordu. Ordakiler; "Efendim, bu ceylân yine bir şeyler mi söylüyor?" dediler. "Evet, bize teşekkür ve duâ ediyor" buyurdu. *** Zeynelâbidîn Alî hazretleri bir zaman hastalandı. Sevdikleri ziyâretine geldiler. Onları karşılayıp; "Ne için geldiniz?" buyurdu. "Efendim, hasta olduğunuzu duyduk ve üzüldük. Çünkü sizi çok seviyoruz" dediler. "Kim beni, Allah için severse, mahşer günü Arş-ı âlâ altında gölgelenir. Her kim de dünya için severse, o da hesapsız dünya ni'metlerine kavuşur" buyurdu.
.Affetti kölesini...
18-04-2011 01:00
Bir gün bâzı sevdikleri Zeynelâbidîn Alî hazretlerini ziyâretine gelmişlerdi. Derhal kölesine; "Misâfirlerimize yemek getir!" diye seslendi Mutfak, alt kattaydı. Köle, sofra elinde merdivenden çıkarken, yemek dolu sofra kaydı elinden. Altta oynayan küçük oğlunun üzerine düştü ve çok sevdiği çocuğu vefât etti. Köle, korkudan titriyor ve nasıl bir cezâ vereceğini düşünüyordu ki; "Korkma! Seni affettim" buyurdu. Peşinden âzâd etti kendisini. Yavrusunun teçhiz ve tekfinini kendi eliyle yapıp, gözyaşları içinde defnetti kabrine. ŞAŞARIM!.. Bir gün kibir hakkında; "Kibirliye şaşıyorum. Zîrâ kibredecek nesi vardır ki? Önce bir damla su idi, sonunda bir avuç toprak olacak" buyurdu. Yine buyurdu ki: "Şu kimselere de şaşarım ki, toprağa koydukları bir çekirdeğin, az zaman sonra koca bir ağaç olduğunu görürler de, 'bu nasıl oluyor?' diye hiç düşünmezler" buyurdu. ÖLÜM VAR!.. Bir gün de şunu anlattı: Bir velîyi vefâtından sonra görüp; "Dünyaya geri dönmek ister misiniz efendim?" diye sordular. O zat cevâbında; "Tek şey için isterim" buyurdu. "O nedir?" dediler. "Ayağıma demirden bir ayakkabı giyer, elime bastonumu alır, bütün dünyayı kapı kapı dolaşırım. Kapıya çıkanlara; "Ey insanlar uyanın! Ölüm var, âhiret var. Orada her işinizden ince ince hesap var! derim" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Biz, fazîlet ehliyiz"
19-04-2011 01:00
Zeynelâbidîn Alî hazretleri, bir gün şunu anlattı yakınlarına: Mahşer günü, bir melek; "Fazîlet sâhipleri nerededir?" diye mahşer ehline seslenir. Bir grup insan kalkar. Onlara; "Sizler, Cennete gidiniz! denir. Onlar Cennete giderlerken bâzı melekler onları görüp sorarlar: "Siz kimlersiniz?" "Biz, fazîlet ehliyiz" derler. "Sizin fazîletiniz ne idi?" "Biz, insanların hakâret ve zulümlerine sabreder, kötülük yapanları da affederdik" derler. Melekler; "Ne güzel, ne güzel, Cennet size âfiyet olsun" derler. Sonra ehl-i mahşere; "Sabır ehli nerdedir?" diye nidâ edilir. Bir grup insan kalkar. "Siz de Cennete gidin!" denir. Onlar Cennete giderken, bâzı melekler onları görüp sorar: "Siz kimlersiniz?" "Biz sabır ehliyiz" derler. "Siz neye sabrederdiniz?" "İbâdette güçlüğe katlanırdık" derler Melekler; "Ne güzel, haydi Cennete gidin!" derler. Daha sonra ehl-i mahşere; "Allahın komşuları nerededir?" denir. Az bir cemaat kalkar. Onlara; "Siz de Cennete gidin" denir. Yolda bâzı melekler karşılayıp; "Siz ne amel işlediniz?" derler. Onlar da; "Biz birbirimizi Allah için severdik. Sevgimize menfaat karıştırmazdık" derler. Melekler de; "Ne güzel, ne güzel, haydi mükâfat olarak siz de Cennete gidin!" derler. >
.Bu deve burada ölecek!.."
20-04-2011 01:00
Zeynelâbidîn Alî hazretlerinin cins bir devesi vardı. Kamçısız giderdi. Üstündekini incitmezdi. Zeynelâbidîn hazretleri vefât edince, büyük bir hüzün sardı bu deveyi. Yemeden içmeden kesildi. Onun kabri üzerine geldi. Göğsünü yere koyup inledi. Hiç kimse bu deveyi mezar başından kaldıramadılar. Oğlu Muhammed Bâkır hazretleri, oradaki halka; "Hiç boş yere uğraşmayın. Bu deve burada ölecek!" dedi. Hakîkaten aradan üç gün geçti. Deve, o kabrin yanında öldü. PİŞMANLIK Zeynelâbidîn Alî hazretleri bir gün; "Kim, bir haram karşısında gözünü kapatırsa, Cenâb-ı Hak onun gönlünü îmânla doldurur" buyurdu. Bir başka gün de: "Bugün gülerek günah işleyenler, yarın ağlayarak Cehenneme girerler" buyurdu. Dinleyenler; "Ya tövbe ederse?" dediler. Büyük velî; "O zaman girmez. Çünkü günahına pişmân olup tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyurdu. İFTİRÂ Bir kimse, Zeynelâbidîn Alî hazretlerinin aleyhinde konuşmuştu. O bunu öğrenince çok üzüldü. Hemen o kimsenin yanına gitti. Biraz sohbetten sonra; "Hakkımda bâzı şeyler söylediğini işittim. Eğer dediklerin doğruysa, Allahü teâlâ beni affetsin. Yok eğer iftirâ ise, seni affetsin" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu kulun gözlerini aç!.."
21-04-2011 01:00
Bir gün Abdullah bin Mübârek hazretlerine bir âmâ kişi gelip; "Efendim, bir duâ buyurun da Allahü teâlâ gözlerimi açsın!" diye ricâ etti. Mübârek zat, ellerini açıp; "Yâ Rabbî, bu kulunun gözlerini aç!" diye duâ etti. O anda açıldı âmânın gözleri. Ve hemen görmeye başladı. GİTTİ AMA... Kötü huylu biri, Abdullah bin Mübârek hazretlerinin yanına gelir, sohbetini dinler ve büyük zevk alırdı. Ancak bu fazla sürmedi. Kötü arkadaşlara uydu. Ve artık gelmez oldu. Abdullah bin Mübârek hazretleri, onun bu kapıdan ayrılmasına çok üzüldü. "Niçin üzülüyorsun?" dediklerinde; "O zavallı bizden ayrıldı, ama kötü huylar ondan ayrılmadı. Bizim yanımızda bir müddet daha kalsaydı ahlâkı düzelebilirdi" buyurdu. NİÇİN? Abdullah bin Mübârek hazretleri, bir zaman uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Bir müddet sonra bir yerde konakladı. Cins bir atı vardı ki, o namazda iken gidip başkasına âit otlaktan ot yedi. O bunu öğrenince çok üzüldü. O atı otlak sâhibine hediyye edip, yaya olarak yoluna devam etti. ÖLÜMÜ AN Bir gün bu büyük?zâta; "Efendim, çok yaşamak istiyoruz, ne tavsiye edersiniz?" dediler. "Ölümü çok düşünün" buyurdu. "Hikmeti ne?" dediklerinde; "Çünkü sık sık ölümü düşünmek, ömrü uzatır" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin ağlıyormuş?.."
22-04-2011 01:00
Abdullah bin Mübârek hazretleri, Şam'a giderken yol kenarında ölmüş bir merkep gördü. Yanında da biri oturmuş ağlıyordu. Adama yaklaşıp; "Niçin ağlıyorsun?" buyurdu. Adamcağız; "Ben fakîr biriyim, bunu üçyüz dirheme almıştım, öldü. Şimdi ne yapacağım, diye ağlıyorum" dedi. İbni Mübârek sordu: "Sen bunun dirisini üçyüz dirheme aldın. Ben ölüsüne beşyüz dirhem veriyorum, kabul mü?" buyurdu. Fakir çok sevinip; "Tamam kabul" deyince, fakire beşyüz dirhem verip, yoluna devam etti. Fakîr, o gece rüyâsında mahşer meydanını gördü. Baktı ki, yeşillikler arasında, her tarafı altın ve yâkutlarla süslü bir merkep var. Bir melek de; "Bu kiminse ona müjdeler olsun!" diye nidâ ediyor. Fakîr dikkatle bakınca bunun kendi merkebi olduğunu anladı ve o meleğin yanına gidip; "Bu merkeb benim, dedi. Melek; "Senindi, ama öldüğüne sabretmediğin için başkasının oldu. Bak üzerinde ne yazıyor?" dedi. Fakîr bakınca; "Bu, Abdullah bin Mübârek hazretlerinin bineğidir" yazılı olduğunu gördü ve uyandı. Hıçkıra hıçkıra ağlayıp; "Yazıklar olsun, bir hayvanın ölmesine sabredemedim" dedi. Ve o beşyüz dirhemi aldı. İbni Mübârek hazretlerini bulup; "Ben dünkü satıştan vazgeçtim" dedi. İbni Mübârek hazretleri; "Bu gece gördüğün rüyâ üzerine vazgeçtin. Ben de vazgeçtim ve bu beşyüz dirhemi de sana hediye ettim" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Ben yalnız değilim ki!"
23-04-2011 01:00
Tebe-i tâbiînden Abdullah bin Mübârek hazretlerinin pek dışarı çıkmayıp, devamlı evinde hadîs-i şerîflerle meşgûl olduğunu gören dostları; "Efendim, yalnızlıktan rahatsız olmuyor musunuz?" dediler. "Ben yalnız değilim ki. Gece gündüz Peygamber Efendimizle ve Eshâbı kirâmla berâber olan, hiç yalnız olur mu?" buyurdu. KİM VAR? Bu mübârek zat, Abbâsîler devrinde Bizanslılarla yapılan bir harbe katılmıştı. İslâm ordusunda askerler hilâl şeklinde oturmuş, ortalarında ince yapılı, nûrânî bir zat bir şeyler anlatıyordu. Ertesi sabah iki ordu karşılaştı. Bizans ordusundan iri yapılı, çelik zırhlara bürünmüş biri, kılıç sallayarak çıktı ortaya. Ve Müslümanlara karşı; "Kendine güvenen varsa çıksın karşıma!" diye bağırdı. İslâm ordusundan bir er çıktı. Fakat şehîd düştü. İkinci bir yiğit çıktı. O da şehîd oldu. Sonra birkaç er daha şehîd olunca, Rum ordusunda sevinç çığlıkları yükselmeye başladı. İşte tam bu sırada Müslüman saflarından heybetli bir babayiğit çıkıp, o Rum askerinin karşısına dikildi. Ve çevik bir hareketle kılıcını kaldırıp şiddetle boynuna çaldı. Rum'un başı yerde yuvarlanırken Müslüman saflarında tekbîr sadâları yükseldi. Rumlar şaşkına döndüler. Derken ikinci Rum çıktı. O da aynı âkıbete uğradı. Birkaç Rum askerini daha öldürüp yerine dönünce, bu kahramanın Abdullah bin Mübârek hazretleri olduğunu gördüler. www.gonulsultanlari.com
.Niçin geri dönüyoruz?.."
24-04-2011 01:00
Abdullah bin Mübârek hazretleri şöyle anlatıyor: Bir sene bizi seven bir grupla nâfile hacca gitmek üzere yola çıkmıştık. Henüz köyümüzden ayrılmadan bir kız çocuğunun yerlerden bir şey aradığını ve ölü bir kuş görüp, aldığını gördüm. Yanına gidip; "Kızım, bu ölmüş kuşu ne yapacaksın?" diye sordum. Kızcağız mahcup bir tavırla; "Yemek yapacağız" dedi. "Kızım, bu ölü bir kuş. Bundan hiç yemek olur mu?" deyince ağladı. Beni de ağlattı. Sonra ağlamayı kesip; "Mecburuz amca. Babam yok, annem ve bir kardeşim daha var. Üçümüz de üç gündür açız" dedi. Bunları işitince içim yandı. Gözlerimden yaşlar aktı. Hac için ayırdığım paranın hepsini bu kızcağıza verip; "Bunu annene götür" dedim. Ve oradan geri döndük. Yol arkadaşlarım; "Niçin geri dönüyoruz?" deyince; "Bu zavalıların hâlini öğrenince, nâfile hacca gitmemiz doğru olmaz. Bunları sevindirmek, nâfile hacdan çok daha sevaptır" diye cevap verdim. NİÇİN? Abdullah bin Mübârek hazretleri yemek yedirmeyi çok sever, misâfirsiz yemezdi. Yakınları; "Misâfirsiz sofraya oturmuyorsunuz, hikmeti nedir?" dediklerinde; "Misâfirle yenen yemekten kıyâmette suâl yok da onun için" buyurdu. Bir başkası da; "Efendim, pek çok ikrâm yapıyorsunuz, malınız azalıyor?" dediğinde; "Evet malım azalıyor, ama ömrüm de bitiyor" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hani söz vermiştin?.."
25-04-2011 01:00
Abdullah bin Mübârek hazretleri şöyle anlatıyor: Bir ateşperest ile çalışıyorduk. Namaz vakti gelince, ben ona; "Bana zarar vermeyeceğine söz verirsen, namaz kılacağım" dedim. O da bana; "Namazını kıl, benden sana zarar gelmez" dedi. Bunun üzerine namazımı kıldım. Sonra onun ibâdet vakti geldi. O da bana; "Ben ibâdet yaparken, sen de bana zarar vermeyeceğine söz ver" dedi. Ben de ona söz verdim. Fakat o, ateşe karşı secdeye varınca, dayanamadım. Söz verdiğimi unutup, din gayretiyle üzerine atıldım. Vurup onu öldürecektim. Ama birden vazgeçtim. Çünkü gâibten; "Söz vermiştin ahdini bozma!" diye bir ses geldi can kulağıma. Bunu işitip geri çekildim. Ateşperest ibâdetini bitirince; "Beni öldürmek istedin, sonra niçin vazgeçtin?" diye sordu. Ben cevâben; "Allah'tan başkasına secde ettiğini görünce dayanamayıp, din gayretiyle üzerine atıldım. O anda can kulağıma; "Ahdini bozma!" diye bir ses geldi. Rabbimden korkup vazgeçtim" dedim. Bunun üzerine ateşperest; "Gerçek Rab, senin Rabbindir! Çünkü düşmanı için dostunu azarlıyor! İşte huzûrunda Müslüman oluyorum" dedi ve Şehâdeti söyleyip îmâna geldi. SIRRI NE? Bir gün, gencin biri; "Muvaffak olmanın sırrı nedir? diye sordu. Cevâbında; "Günah işlememek ve insanlara iyilik etmektir. Sabreden ve güler yüzlü olan, dâima muvaffak olur" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen Allah'ı bilir misin?"
26-04-2011 01:00
Abdullah bin Mübârek hazretleri bir gün bir koyun sürüsüyle yanında çocuk yaştaki çobanını gördü. Ona acıyıp; "Zavallı bu yaşta çobanlık yapıyor. Şuna bir mesele öğreteyim" diye düşündü. Sonra yanına varıp; "Allahü teâlâyı bilir misin?" diye sordu. Çocuk: "Kul Sâhibini bilmez mi?" dedi. "Peki O'nu ne ile biliyorsun?" "Şu koyunlarımla". "Koyunlarla O'nu nasıl biliyorsun?" "Şöyle ki, bu koyunlar çobansız olmuyor. Bunları doyuracak ve koruyucak biri lâzım. İşte bundan anladım ki, bu kâinattaki insanları ve bütün canlıları da yaşatıp koruyacak biri lâzım. O da sonsuz kudret sâhibi olan Allahü teâlâdır" dedi. İbni Mübârek hazretleri bu cevâbı çok seğendi. Ona biraz para verip, yoluna devam etti... YEMEDİM Kİ!.. Vaktiyle Merv şehri kâdısının çok sâliha bir kızı vardı. Nice zenginler, makam ve mevkî sâhibi gençler istediyse de hiçbirine vermedi. Kendi bağında çalışan Mübârek adında bir de kölesi vardı ki, o da takvâ sâhibi bir gençti. Bir gün bu kölesine; "Biraz üzüm kopar da getir" dedi. O da koşup getirdi. Ancak ekşiydi üzümler. "Tatlılarından getir" dedi. "Hangileri tatlı, bilmiyorum" deyince, "Sübhânallah, iki aydır buradasın, hâlâ ekşisini tatlısını öğrenemedin mi?" dedi. Köle bu defâ; "Hiç yemedim ki, nasıl bileyim?" dedi. Onun bu cevâbına hayran olup, kızını bu kölesine verdi. Onların da bir oğulları oldu. Abdullah ismini verdiler. Abdullah bin Mübârek hazretleri, işte bu seçilmiş insanların evlâdıdır. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hac sevabı kazandı...
27-04-2011 01:00
Abdullah bin Mübârek hazretleri, Hacca gider bir sene. Haccı edâ ettikten sonra bir rüyâ görür. Şöyle ki; Gökten iki melek inip, hasbihâl ederler. Biri sorar diğerine: "Bu sene, kaç kişi hacca geldi?" "Altıyüzbin kişi". "Kaçının haccı kabul oldu?" "Hiçbirinin. Ama Şam'da "Alî bin Muvaffak" diye biri var ki, hacca gelmediği halde Hac sevabı kazandı." İbni Mübârek, rüyânın burasında uyanır. Merak etmiştir o kişiyi. Şam'a gidip bulur onu. Gördüğü rüyâyı anlatıp; "Sen ne hayırlı iş yaptın ki, hac sevabı kazandın?" diye sorar. O da şöyle anlatır: "Ben, ayakkabı tâmircisiyim. Otuz yıldır nâfile hacca gitmek istiyordum ama yol parası tedârik edemediğim için gidemiyordum. Bu sene o parayı tedârik ettim, ama yine gidemedim." İbni Mübârek merak eder: "Neden gidemedin?" "Benim fakir bir komşum vardı. Bir gün onu ziyârete gitmiştim. Odada nefis et kokusu vardı. Kendisine, şaka yollu; "Ocakta et pişirmişsin gâliba, şunu getir de yiyelim" dedim. Garip, başladı ağlamaya: "Niçin ağlıyorsun?" deyince, "Çocuklar üç gündür aç. Günlerce iş aradım, bulamadım. Yol kenarında, bir ölü hayvan gördüm. Zarûret miktarı kesip eve getirdim. Pişen, o ettir" dedi. Yüreğim sızladı. Büyüklerimizin; "bir muhtâca yardım etmek, nâfile hacdan daha sevaptır" sözünü hatırladım. Ve yol parasını ona verdim. Abdullah bin Mübârek; "Çok iyi yapmışsın" der. Ve ağlayarak çıkıp gider...
.O, hâlimi biliyor!.."
28-04-2011 01:00
Abdullah bin Mübârek hazretleri, bir kış günü Nişâbur pazarında dolaşırken, sırtında yalnız ince bir gömlek olan bir kölenin soğuktan titrediğini gördü. Yanına yaklaşıp; "Efendine söyle de, sana kalın bir palto alsın?" dedi. Köle cevâben; "Söylememe lüzum yok" dedi. "Neden?" deyince; "Çünkü O, beni görüyor ve hâlimi gâyet iyi biliyor" dedi. Köleden bu cevâbı işitince, çok duygulandı. Ve feryâd edip yere yıkıldı. Kendine geldiğinde; "Ey insanlar! Sabrı, tevekkülü ve kanâati bu köleden öğreniniz!" buyurdu. "KİTAP OKU!.." Bir gün gencin biri; - Efendim, çok günah işliyorum. Bu fenâ halden kurtulmak için bana ne tavsiye edersiniz?" diye sordu. Cevâbında, "Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını oku. Allah adamlarının kitabını okuyanın kalbi nurlanır, temizlenir ve parlar. Böylece günahlar o kimseye çirkin gelir" buyurdu. İHLÂS Bir gün de bâzı dostları; "İhlâsın alâmeti nedir efendim?" diye sordular bu zâta. Cevâbında; "İhlâslı Müslümanı methetseler, hiç sevinmez. Çünkü Onun, insanlarla işi yoktur. Onun işi Allah iledir. Yalnız Allah'ın rızâsını düşünür. Onu kazanmaya bakar. Her işini, Allah emrettiği için yapar ve sevabını da O'ndan bekler" buyurdu. www.
.Artık derse gelmeyeceğim!"
29-04-2011 01:00
Abdullah bin Mübârek hazretleri, Sehl-i Tüsterî'ye gençliğinde ders okutuyor, kalbine feyizler akıtıyordu. Sehl, bir gün geldiğinde; "Hocam, ben bundan sonra sizin dersinize gelemeyeceğim" dedi. İbni Mübârek hazretleri; "Neden yavrum?" deyince; "Çünkü sizin câriyeleriniz çok terbiyesiz. Dün sizin dama çıkmışlar, oradan bana; "Benim Sehl'im, benim Sehl'im!" diye seslenip, beni çağırıyorlardı" dedi. Ve huzûrdan ayrıldı. İbni Mübârek hazretleri diğer talebelere; "Haydi Sehl'in cenâzesine gidelim!" buyurdu. Talebeler; "Sehl vefât mı etti?" dediler. "Evet, benim câriyem yok. Onun gördüğü kızlar Cennet hûrileriydi ve onu Cennete çağırıyorlardı" buyurdu. YAP UNUT!.. Bir gün Sehl-i Tüsterî hazretlerine; "En büyük mutluluk nedir? diye sordular. Cevâbında; "İnsanları sevindirmektir ama bir şartla" buyurdu. "O şart nedir?" dediler. "Unutacaksınız, karşılık beklerseniz, o ticâret olur ki, hiç kıymeti olmaz" buyurdu. SU GİBİ... Bir gün de bu zâta; "İyi insan nasıl olur efendim?" dediler. Cevâbında; "İyi insan, herkesin ihtiyâç duyduğu kimsedir, su gibi, hava gibi, gıdâ gibi" buyurdu. Yine buyurdu ki: "Onun elinden ve dilinden kimseye zarar gelmez, kimseye yük olmaz, yük çeker. Güler yüzlüdür, onu gören ferahlar." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Duâsı kabul olurdu
30-04-2011 01:00
Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri, her duâsı kabul olan bir zattı. Hangi hastaya duâ etse, o şifâ bulurdu. Kendinin de hastalıkları vardı. Bir gün bâzı sevdikleri; "Efendim, hastalar duânızla biiznillah şifâ buluyor. Siz de hastalıklarınız için duâ etseniz de kurtulsanız bu dertlerden" dediler. Mübârek gülümseyip; "Bunlar dert değil, ni'mettir. Sabredip sevap kazanıyorum" buyurdu. NE DERLER? Bu zat bir sohbetinde; "Müslüman, insanları memnun etmeyi değil, Allahü teâlânın rızâsını düşünür" buyurdu. Sözüne devamla; Bir iş yapacağı zaman; "İnsanlar ne der?" hesabı yapmaz. "Rabbim ne der?" diye düşünür. O râzı olacaksa yapar, yoksa vazgeçer" buyurdu. İKİ İYİLİK Bir gün de bir talebesine; "Sana, iyiliklerden en güzel iki tânesini söyleyeyim mi evlâdım? diye sordu. Talebe; "Sevinirim hocam" deyince; "Allahü teâlâya doğru îmân et ve O'nun kullarına iyilikte bulun!" buyurdu. İKİ KÖTÜLÜK Bir gün de sevdiği birine; "Sana kötülüklerden en kötü iki tânesini de söyleyeyim mi?" diye sordu. O kimse; "İyi olur hocam" deyince, "Allahü teâlâya şirk koşma ve insanları incitip, Allahın kullarına eziyet etme!" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel
.O duâ ederse..."
01-05-2011 01:00
Sehl-i Tüsterî hazretleri zamanında şehrin vâlisi hastalandı, doktorlar çâre bulamadı. Yakınları; "Hazret-i Sehl duâ etse şifâ bulursunuz" dediler. Vâli sevinip; "Öyleyse çağırın gelsin" dedi. Hemen gidip çağırdılar. Mübârek gelip yanına oturdu. Vâli zor konuşuyordu: "Sehl-i Tüsterî siz misiniz?" "Evet, benim." "Bu hastalıktan kurtulmam için bana duâ eder misiniz." Büyük velî; "Ederim, ama duâm sana geçmez" buyurdu. "Neden?" "Çünkü zindanlar, hiç suçu olmayan mazlum insanlarla dolu. O mazlumları salıverirsen, sana duâ ederim." Vâli; "Hayhay, emriniz olur" dedi. Ve derhal emir verdi. Zindanları boşalttılar. O zaman duâ etti mübârek. Vâli o gün şifâ buldu ve bir kese altın gönderdi bu zâta. O, el sürmeden geri gönderdi. Talebeleri; "Hocam, keşke alsaydınız. Fakirlere verirdik" dediler. O zaman yana dönüp, çakıl taşlarına şöyle bir nazar etti. Taşlar "altın" oldu o anda... SEVERSEN... Bu zat nasîhat isteyen bir gence; "Beş vakit namazını güzelce kılarsan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşursun" buyurdu. Ardından; "Allah dostlarını, evliyâ zatları çok sever, Onların nasîhatlerine kıymet verirsen, mutlaka îmânla ölürsün" buyurdu... >
.Üstâda saygı
02-05-2011 01:00
Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri, asrının bir teki olup, üstâdı olan Zünnûn-i Mısrî hazretlerine karşı çok edebliydi. Şöyle ki: O hayatta iken dînî konuda ağzını açmaz, kendisine bir suâl sorulsaydı, üstâdına edebinden, cevap vermezdi. Ama bir gün yakınlarına; "Kardeşlerim! Dînî suâliniz varsa, sorun da cevap vereyim!" buyurdu. Onlar çok şaşırıp; "Efendim, yılardır dînî konularda hiç konuşmazdınız. Hikmeti nedir ki şimdi İstediğinizi sorun diyorsunuz?" dediler. Cevâben; "İnsanın hocası hayattayken dinden konuşması, edebe aykırıdır" buyurdu. Araştırdılar. Aynı gün hocasının vefât ettiğini öğrendiler. RUHUN GIDASI Bir gün sevdikleriyle konuşurken; "Rûhunuzun katili olmayın. Bilakis onu besleyin!" buyurdu. Onlar; "Ruh nasıl beslenir efendim?" dediler. "Bedenimizin nasıl gıdâya ihtiyâç varsa, rûhumuzun da gıdâya ihtiyâcı var. Onun gıdâsı, İslâmiyetin emrettiklerini yapıp, yasak ettiklerinden kaçmaktır" buyurdu. ÇİLEKEŞ Bir gün; "Dünyada en tatlı şey nedir efendim?" diye sordular. Cevâben; "En tatlı şey, çile çekmektir" buyurdu. Şaşırdılar: "Nasıl olur hocam?" "Evet, bu dünyanın tadı 'çile çekmek'tir. Müslüman, çileden zevk alır, haz duyar. Hem sonra çilekeş olan, başarılı olur. Çile çekmeden hiçbir başarı sağlanamaz" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com T
."Bak ey nefsim!.."
03-05-2011 01:00
Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretlerine annesinden çok mal kalmıştı. Tamamını fakirlere dağıttı. Kimde ne alacağı varsa, onlara bağışlayıp hakkını helâl etti. Sonra Kâbe'yi tavaf için yollara düştü. Kendi kendine; "Ey nefsim! Dünya ile işin kalmadı. Sana, bundan sonra âhiret lâzım. Sakın dünyalık bir şey isteme benden. İstesen de vermeyeceğim" dedi. Sonra Kûfe'ye vardı. O gün balık ekmek istedi canı. Ama yapmadı nefsinin bu arzusunu. Az ileride bir un değirmeni ve etrafında dönen bir dolap beygirini gördü. Hemen değirmenciye yanaşıp; "Amca, şu dönen beygir için ne ücret ödüyorsun?" dedi. "İki dirhem" deyince; "Ben bu işi bir dirheme yaparım" dedi.?Adam; "Peki yap" deyince, geçti atın yerine. Akşama kadar, su çekti değirmene. Akşamleyin bir dirhem ücretini alınca, nefsinin istediği balık ekmekten aldı ve; "Bak ey nefsim! İstediğin oldu. Sen de Hak teâlâ'ya ibâdet yapacaksın. Sakın benden günah bir şey isteme, zîrâ kavuşamazsın!" dedi. HAKLISIN! Bu zât, bir gün sevdiği birine; "Cennette büyük bir köşke sâhip olmak ister misin?" diye sordu. Adamcağız; "Tabii, çok isterim" deyince; Buyurdu ki: "Öyleyse haklı olduğun halde haksızlığı kabul et ve din kardeşine; "Sen haklısın!" de. Çünkü Peygamberimiz aleyhisselâm, böyle diyen kimseye Cennette köşk verileceğini haber veriyor, "Kefili de benim" buyuruyor. > www.gonulsultanlari
."Rabbim beni görüyor!.."
04-05-2011 01:00
Sehl-i Tüsterî hazretlerinin dayısı evliyâdan bir zattı. Sehl küçükken, kendisine; "Her gece yatağına yattığında, üç defâ; "Rabbim beni görüyor, sesimi işitiyor, kalbimden geçenleri de biliyor" de, sonra uyu" buyurdu. Sehl; "Peki dayıcığım" dedi. Ve yaptı bu dediğini. Bu, birkaç sene devam etti. Kendisi diyor ki: "Çocuk yaşımda söylediğim bu sözler, kalbime tesir etti. Ve bu sözler, günahtan sakınmama, Rabbimden hayâ etmeme sebep oldu. İbâdetler zevkli ve tatlı, günahlar ise çirkin ve iğrenç gelmeye başladı bana artık." KEŞKE... Bu zat bir gün sevdiklerine; "Kardeşlerim, bu dünya üzüntü ve sıkıntı yeridir. Müslüman, bu dünyada anne karnındaki çocuğa benzer" buyurdu. Ve îzah etti: "Bebek dünyaya gelince nasıl rahatlarsa, mü'min de ölünce Rabbine ve O'nun ni'metlerine kavuşup rahatlar. Hattâ bir pişmânlık duyar. Şöyle ki: "Keşke daha fazla ibâdet etseydim ve Allah yolunda daha çok yorulup, daha fazla sıkıntı çekseydim" der. BEDBAHT!.. Bir gün Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretlerine; "Bedbaht olmanın alâmeti nedir efendim?" diye sordular. Cevâben; "İlmi olup da, amel yapmamak ve ameli olup da, ihlâsı olmamaktır" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Üstâda teslîmiyyet
05-05-2011 01:00
Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri, üstâdına teslîmiyetiyle meşhurdur. Bir kimse anlatıyor: Basra'da iken Sehl-i Tüsterî hazretlerine rastladım. Parmağını bir bezle sarmıştı. "Geçmiş olsun, ne oldu?" dedim. Cevap vermedi. Merak etmiştim doğrusu. Ayrılıp Mısır'a gittim. Orada hazret-i Sehl'in hocası Zünnûn-ı Mısrî hazretlerine rastladım. Baktım, Onun da parmağı sarılıydı. "Geçmiş olsun, ne oldu?" dedim. "Parmağım ağrıyor da, onun için ilaç koyup sardım" buyurdu. "Allah şifâ versin" dedim. Hazret-i Sehl'in hâlini o zaman anladım. Hocasına uymak için sarmıştı parmağını. İMRENİLİR Sehl-i Tüsterî hazretleri bir sohbetinde; "İki kimseye gıbta edilir, hattâ onlardan biri olmak istenir" buyurdu. Dinleyenler; "Onlar kimlerdir hocam?" dediler. Cevâbında; "Biri, ilmi bütün dünyaya faydalı olan kimse, öbürü ise parasını Allah için sarf eden zengindir" buyurdu. ZENGİNLİK Bir gün de bâzı gençler bu zâtın huzûruna gelerek; "Efendim, zengin olmak iyi bir şey midir?" diye sordular. Cevâbında; "Zenginlik, yâni mal hayırlıysa, iyidir" buyurdu. Yine buyurdu ki: "Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm; "Yâ Rabbî, beni sevmeyene çok mal ver. Sevene ise hayırlı ve bereketli mal ver" diye duâ ederdi." www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin toplandınız?.."
06-05-2011 01:00
Sehl-i Tüsterî hazretleri anlatıyor: Bir gece rüyâ gördüm. Bütün insanlar, büyük bir meydanda toplanmışlardı. "Niçin toplandınız?" dedim. Cevâben; "Kıyâmet koptu" dediler. O ara bir kuş gördüm. Uçarak geldi ve mahşer ehlinden bâzısını kanatları üzerine alarak Cennete götürdü. Bu kuşu merak ettim. O sırada, bir kâğıt peyda oldu havada. Uzanıp aldım. Üzerinde; "Bu kuş takvâ kuşudur" yazıyordu. Kendi kendime; "Dünyada haram ve günahlardan kaçanlara ne mutlu" dedim. Zîrâ insanlar mahşer meydanında sıkıntıdan kıvranırken, onlar, sevinç içinde Cennet'e uçmuşlardı. ÂLİM YOKSA Bu zat bir gün sevdiklerine; "Bir zaman gelecek, dünyada hakîkî evliyâ, gerçek mürşit kalmayacak" buyurdu. Dinleyenler; "O zamanki insanlara ne tavsiye edersiniz efendim?" dediler. Cevâben; "Mutlaka hakîkî bir İslâm âlimi'nin kitabını okusunlar. O büyüklerin kitaplarının okunduğu yere rahmet yağar" buyurdu. AHMAKLIK Bir gün de sevdikleriyle sohbet ederken; "Dünya ahmaklarla dolu" buyurdu. "Neden öyle söylersiniz efendim?" dediler. Cevâben; "Çünkü işlerini insanlara göre ayarlıyorlar. İnsanlarla arayı düzeltmeye çalışıyorlar. Halbuki sen önce Allah ile aranı düzelt. O'nunla dost ol. O'nun rızâsını almaya çalış" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com T
.Yılandan kaçmıyordu!..
07-05-2011 01:00
Bir gün, bir kimse Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretlerini ziyârete geldi. Tam içeri adım atmıştı ki, birden geri kaçtı. Zîrâ koca bir yılan vardı odanın ortasında. Hazret-i Sehl sordu: "Niçin girmiyorsun?" "Yılan!" dedi adamcağız. "Ben böyle büyük ve korkunç yılan görmedim ömrümde" Buyurdu ki: "Mezardaki yılanlar daha iri ve daha korkunçtur. Bugün bu yılandan korkarsak, mezarda ne yapacağız?" buyurdu. Ve yılanı tutup dışarı attı. Adam bunu görünce korkusu gitti. Ve gelip oturdu büyük velînin yanında. ALLAH DE! Bu zat bir gün sohbetinde: "Kardeşlerim, sağlıkla ve sâlih amelle geçen ömür, çok büyük ni'mettir. Bir Allah söylemekle, birine bir iyilik, bir ihsân yapmakla kurtuluruz belki âhiret'te. Yarın pişmân olmamak için, bugün iyi ameller işleyelim" buyurdu. İMAN NEDİR? Bir gün de bâzı sevdikleri; "İmân nedir efendim?" dediler. "İmân, Peygamber Efendimizden gelen haberlere, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmak ve inandığını söylemektir" buyurdu. AZI ÇOĞU YOK Bir gün de; "İmân artar ve azalır mı efendim?" dediler. "İmân, kalbin tasdîk ve kabul etmesi, inanması demektir ki, inanmanın azı çoğu olmaz" buyurdu... > www.gonulsultanlari.co
.Gayr-i müslimdi ama...
08-05-2011 01:00
Bir gün Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri, talebeleriyle bir yere giderken bir "gayr-i müslim" kişiye rastladılar. Büyük velî, onu gösterip; "Şu adam, ileride Müslüman olabilir" buyurdu. Ve devam ettiler yollarına. Aradan uzun yıllar geçti. Hattâ Sehl-i Tüsterî hazretleri göç etti bu dünyadan. Talebesinden biri, bu velînin kabrini ziyârete gidiyordu ki, yolda bu "gayr-i müslim kişi"ye rastladı. Hocasının sözünü hatırladı. Ve yaklaşıp dedi ki: "Size bir şey söyleyeceğim." "Buyurun, sizi dinliyorum." "Hocam Sehl-i Tüsterî hazretleri, bir gün sizin hakkınızda; "Bu kişi ileride Müslüman olabilir" buyurmuştu. Sizi görünce hocamın bu sözünü hatırladım." Adam heyecanlandı: "Benim için mi söyledi bu sözü?" "Evet efendim." "Ne zaman söylemişti?" "Seneler evvel." Adam çok duygulandı. Biraz düşündükten sonra; "Sen nereye gidiyorsun?" dedi. "Hocamın kabrini ziyârete." "Birlikte gidelim. Eğer aynı sözleri kendisinden de duyarsam, Müslüman olacağım" dedi. Ve kabre gidip oturdular. Büyük velî, kabrinden; "Ey filân!" diye ismiyle hitâb etti o kimseye. Adam şaşkın bir vaziyette; "Buyurun efendim" dedi. Büyük velî yine kabrinden; "Evet, ben senin hakkında; "Bu kişi ileride Müslüman olabilir" demiştim. Haydi, Müslüman olmanın tam zamanıdır!" buyurdu. Adam bunu duyunca kalbi değişti. Ve Müslüman olmakla şereflendi... > www.gonulsultanlari
.Elini yüzüne sür!.."
09-05-2011 01:00
Bir gün Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretlerine biri gelip; "Efendim, ben köseyim, duâ edin de sakalım çıksın" diye ricâ etti. Büyük velî ona; "Elini yüzüne sür!" buyurdu. Adam sürünce şaşıp kaldı. Zîrâ "bir tutam sakal" gelmişti eline. Hem de gür olanından. "Nasıl olur?" demeyin. Allahü teâlâ her şeye kadirdir. Cenâb-ı Hak çok sevdiği "Evliyâ kulları"nı mahcup etmemek için böyle kerâmetleri yaratır. O'nun her şeye gücü yeter. İKİ NASİHAT Bir gün de bir talebesi; "Bana nasîhat eder misiniz" diye arz etti. Büyük velî; "Evlâdım, sana iki nasîhatim var. Birincisi, beş vakit namazını mutlaka kıl. Zarûri haller hâricinde kazaya bırakma" buyurdu. Genç sordu: "Zarûri haller nelerdir efendim?" "Uyku ve unutmak. Bu hallerde de hemen kazâsını yaparsın. İkinci nasîhatim, annenin ve babanın duâsını al. Hele baba duâsı, Peygamberin ümmetine duâsı gibidir" buyurdu. YÜK OLMA! Bir gün de bu zâta; "Efendim, İslâm ahlâkı nedir?" dediler. Cevâben; "İslâm ahlâkını çok târif edenler olmuş. Ama bir târif benim çok hoşuma gidiyor" buyurdu. "O hangisi efendim? dediklerinde; "Kimseye yük olmamak, bilâkis herkesin yükünü çekmektir. Böyle olan kimse herkes tarafından sevilir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir kerâmet!..
10-05-2011 01:00
Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri ölüm hastalığında son nefeslerini veriyordu ki, talebeleri; "Efendim, yerinize kimi bırakıyorsunuz?" dediler. Mübârek gözlerini açıp; "Şâd-ı dil'e bırakıyorum" buyurdu. Talebeler, şaşkın halde birbirlerine bakıp; "Hocamızın herhalde aklı gitti" dediler. Zîrâ bir kâfirin ismiydi bu. Çok büyük şaşkınlık hâsıl olmuş, herkes Onun bu sözünü başka yorumluyordu. Sesler yükselince; "Kalkınız, bana Şâd-ı dil'i çağırınız!" buyurdu. Önce tereddüt ettiler. Sonra koşup çağırdılar. Az sonra Şâd-ı dil gelip, büyük velînin yanına oturdu. Mübârek, yatağından doğrulup; "Ey Şâd-ı dil, dünyadan ayrılıyorum. Benden sonra minberime çık ve insanlara vâz-ü nasîhat et!" buyurdu. O da şaşırdıysa da; "Peki olur" dedi cevâben. O gün hazret-i Sehl göçtü bu dünyadan. Üç gün sonra ikindide Şâd-ı dil gelip, cemaat arasına oturdu. Başında sorgucu vardı. Belinde ise zünnarı. Bu kıyâfetle çıktı minbere. İnsanlar, kendisine hayret nazarlarıyla bakarken; "Ey Müslümanlar! Ey Sehl-i Tüsterî'nin kıymetli cemaati!" diye seslendi cemaate. Ardından; "O büyük zât, vaktiyle bana; "Ey Şâd-ı dil! Ne zaman aramıza katılacaksın? Ne zaman îmân edip, zünnarını atacaksın?" demişti. İşte ey Müslümanlar, o vakit şimdi geldi ve ben de sizin gibi Müslümanım" dedi. Başından "sorguc"unu, belinden "zünnar"ını çıkarıp fırlattı bir kenara. Dediği olmuştu mübârek zâtın..
.Rabbinden iste!"
11-05-2011 01:00
Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretlerinin bir oğlu vardı ki, küçükken hâl ehliydi. Ne zaman yiyecek isteseydi, annesi; "Rabbinden iste!" derdi ona. O da secdeye kapanır, Rabbinden isterdi. O secdede iken annesi istediği şeyleri getirip yanına koyardı gizlice. Çocuk, secdeden kalkıp o şeyleri görünce sevinir ve annesinin koyduğunu bilmediği için Allahü teâlâ'dan bilirdi. Bir gün annesi yokken acıkmıştı. Her zamanki gibi secdeye kapanıp bâzı şeyler istedi Rabbinden. Secdeden kalktığında, istediği şeyleri gördü yine yanı başında. O sırada annesi girdi içeri. Yanındakileri görünce sordu: "Bunlar nereden geldi oğlum?" Çocuk cevap verdi: "Her gün gelen yerden anneciğim." ÇARESİ NE? Bu zât, bir gün cemaatine: "Size, nefis ve şeytanın zararından kurtulmanın çâresini söyleyeyim mi?" diye sordu. "Seviniriz efendim" dediler. "Bunun çâresi, kurtulmuş olanlarla berâber olmaktır. Bir cemaatin içinde Allahü teâlânın sevdiği biri varsa, cenâb-ı Hak, hepsini affeder" buyurdu. ÇOK ZOR Bir gün de bu zâta; "İnsan, âhiretteki azâblardan tek başına kurtulamaz mı efendim?" diye sordular. "Çok zor" buyurdu. "Neden efendim?" dediler. "Bir kimse, "Ben kendimi kurtarırım. Kimseye ihtiyâcım yok" derse, bu, okyanusun ortasında tek başına kalmış bir insana benzer ki, imdat istese, kimse duymaz. Ölse, kimsenin haberi olmaz, "köpek balıkları"na yem olur, buyurdu. ww
.Niçin sıkılıyorsun?.."
12-05-2011 01:00
Sehl-i Tüsterî hazretlerinin huzûruna bir genç gelerek; "Hocam, hiç huzûrum yok, içim sıkılıyor" diye dert yandı. Mübârek sordu: "Neden sıkılıyorsun oğlum?" "Bilmiyorum efendim, devamlı bir huzûrsuzluk oluyor içimde." Büyük velî; "Evlâdım, huzûrsuzluk günah işlemekten ileri gelir. Günah işlemezsen sıkılmazsın" buyurdu. ZİKİR NEDİR? Bir gün de bu zâta; "Efendim, zikir nedir?" dediler. Cevâbında; "Zikir, bütün hareketlerin, işlerin ve sözlerin, Allah için olmasıdır. Böyle olunca, insanın her âzâsı ve kalbi Allahü teâlâyı zikretmiş olur" buyurdu. SEVİLMEK İÇİN Bir gün, bâzı sevdikleri; "Efendim, kendimizi başka insanlara ne yolla sevdirebiliriz?" diye sordular. Cevâbında; "Kendinizi sevmeyin. Kendini seveni kimse sevmez. Kendini sevmeyeni herkes sever. Böyle olursanız sizi hem Allah, hem de insanlar sever" buyurdu ÇAKIL TAŞI Bir gün de talebelerine; "Her şeyde insanların takdirini bekleyen kişi kime benzer biliyor musunuz?" diye sordu. "Bilmiyoruz" dediler. "Çarşıya giden şu insana benzer ki, cüzdanını açtığında, içinin "çakıl taşı" ile dolu olduğunu görür ve hiçbir şey alamadan geri döner" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10
.Kim hakkıyla kulluk yaparsa...
13-05-2011 01:00
Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri, ömrünün sonlarında, el ve ayakları hareket etmez olmuştu. Lâkin namaz vakitlerinde el ve ayakları açılır, namaz bitince, yine eskisi gibi hareketsiz olurdu. Bir sohbetinde; "Allahü teâlâya hakkıyla kulluk yapan kimse, ölüyü diriltmeyi kast ederse, dirilir" buyurdu. Sonra elini, önünde duran bir sakata sürdü. Sakat ânında iyileşip ayağa kalktı. MELEKLER Sehl-i Tüsterî hazretleri vefât edince, insanlar cenâze namazı için toplandılar. O şehirde bir Yahûdî vardı ki, yaşı yetmişi aşmıştı. Dışarıdan bâzı garip sesler duyunca, ne oluyor diye dışarı çıktı. Cenâzeyi görünce, yanındakilere dönüp; "Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz?" dedi. Onlar; "Ne görüyorsun?" dediklerinde; "Gökten inen ve cenâze ile birlikte giden bâzı kimseler görüyorum" dedi. Ve ardından Kelime-i şehâdet getirip Müslüman oldu. EY KULUM Bir gün de; "Kardeşlerim! Allahü teâlânın, insanlara şu şekilde hitâb etmediği hiçbir gün yoktur" buyurdu. "Ey kulum! Ben seni anıyorum, sen beni unutuyorsun. Ben seni dâvet ediyorum, sen başkalarının dâvetine gidiyorsun. Ben dert ve belâları senden uzaklaştırıyorum. Sen günah işleyip, kendini azâba sürüklüyorsun. Ey kulum! Yarın kıyâmet günü huzûruma geldiğinde mâzeret olarak ne söyleyeceksin?"
.Devamlı ölümü düşünürdü!..
14-05-2011 01:00
T âbiînden Süleymân bin Mihrân (A'meş) hazretleri devamlı ölümü düşünür, ona hazırlıklı olmak için çalışırdı. Uykudan uyandığında su bulup abdest alması gecikecekse hemen teyemmüm ederdi. Kendisine; "Az bir zaman için teyemmüm etmenizin sebebi nedir?" diye sorduklarında; "Abdestsiz ölmekten korkuyorum. Çünkü ölümün ne zaman geleceği belli değil" buyururdu. NE VERDİ? İmâm-ı A'zam hazretleri bir gün hazret-i A'meş'in yanına gidip; "Allahü teâlâ bir kulunun gözlerinden görme hassasını alırsa, ona karşılığını verir, sana ne verdi?" diye sordu. Hazret-i A'meş; "Görmek istemediğim, görünce sıkıldığım kimseleri görmekten beni kurtardı" buyurdu. YUMUŞAKLIK Bu zat bir gün bir gence; "Güzel ahlâkın en güzeli nedir, bilir misin?" diye sordu. Delikanlı; "Bilmiyorum efendim" dedi. Büyük velî; "İnsanlara yumuşak davranmaktır. Sertlik, ne ailede, ne iş yerinde, ne de devlette geçer akçe değildir" buyurdu. VERİCİ OL Bir gün de, bâzı sevdiklerine; "Mü'minin alâmetlerinden biri nedir, biliyor musunuz?" diye sordu. "Bilmiyoruz efendim" dediklerinde; "Mü'min, verdiği zaman sevinen, günah işlediği zaman üzülen kimsedir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Beni Hindistan'a ilet!.."
15-05-2011 01:00
Hazret-i A'meş şöyle anlatıyor: Azrâil aleyhisselâm insan sûretine girerek Süleymân aleyhisselâma uğrayıp, oradaki bir adama dikkatle baktı. Adam da bunu fark etti. Azrâil aleyhisselâm gidince, Süleymân aleyhisselâma; "Yâ Nebiyyallah! O giden kişi kimdi?" diye sordu. Süleymân Peygamber; "Azrâil aleyhisselâmdı" deyince; "Ben onun o bakışından çok korktum. Rüzgâra emret de beni Hindistan'ın tenhâ bir yerine bıraksın" diye ricâ etti. Süleymân Nebî de, bir gün sonra Azrâil aleyhisselâm tekrar geldiğinde; "Yâ Azrâil kardeşim, dün benim yanımdaki adam senden çok korkmuş, ona neden öyle dikkatli baktın?" diye sordu. O da cevâben; "O gün Hindistan'ın tenhâ bir yerinde, o kimsenin rûhunu kabzetmek için emir aldım. Fakat onu burada görünce şaşkınlığımdan öyle dikkatli baktım. Sonra emir üzere Hindistan'a gittim. Onu orada görüp rûhunu aldım" dedi. KEŞKE... Bu zat nasîhat isteyen bir gence; "Evlât! Bir şey muhakkak ise, onu oldu bil" buyurdu. Delikanlı; "Muhakkak olan nedir ki efendim?" diye sordu. Büyük velî; "Ölümdür. Ölümden kurtuluş yok. Ama muhakkak olan bir şey daha var" buyurdu. "O nedir efendim?" deyince; "Pişmânlıktır. Herkes pişmân olacak âhirette. Müslümanlar bile; "Âh, keşke daha çok ibâdet yapsaydım, daha çok dîne hizmet etseydim" diye pişmân olacaklarlar" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Âhiret derdi ile dertlenmişti
16-05-2011 01:00
Âmir bin Abdullah hazretleri, tâbiîn-i kirâmdan, bir büyük velîdir. "Âhiret derdi" ile dertlenmişti ki, ölüm ve sonrasını düşünürdü dâima. Kalbi, Resûlullah'ın "aleyhissalâtü vesselâm" aşkı ile yanardı. Namaza durduğunda, kendinden geçer, tamâmen sıyrılırdı dünya düşüncesinden. Çocuklarının sesini bile işitmezdi. HİÇ OLUR MU? Bir gün bu zâta; "Efendim, siz namaza durunca, hatırınıza hiç dünya düşüncesi gelmez mi?" diye sordular. Cevâbında; "Allah'ın huzûrunda iken bir şey düşünmek hiç uygun olur mu?" buyurdu. Gündüzleri oruç tutar, gece namaz kılardı. Zîrâ başka şeyden zevk almazdı. İKRÂM ET! Bir gün, sevdiklerinden biri; "Efendim, uzun ömürlü olmak için ne yapayım?" diye sordu. Cevâben; "Din kardeşlerine ikrâm et, yemek yedir. Allahü teâlânın kullarına yemek yedirenin ömrü uzun olur" buyurdu. SERT OLMA! Bir gün de komşu bir gence; "Evlâdım, önce İslâmiyeti öğren ve öğrendiğinle amel et. İnsanlara karşı sertlikten kaç, yumuşak ol, yumuşaklık, insanı süsler" buyurdu. Yine buyurdu ki: "Peygamber Efendimiz de yumuşak huylu idi. Çünkü Allahü teâlâ; "Ey Habîbim! Sen yumuşak davranmasaydın, tatlı dilli, güler yüzlü olmasaydın, yanında hiç kimse kalmazdı" buyuruyor." > www.gonulsultanlari.com
.Çabuk söyle, işim âcil!.."
17-05-2011 01:00
Âmir bin Abdullah hazretleri, tâbiîn-i kirâmdan, bir büyük velîdir. Bir gün bir kimse Onu görüp istifâde etmeye gelmişti kendisinden. Baktı ki, namaz kılıyor. Başladı beklemeye. Büyük velî selâm verip onu görünce; "Safâ geldin kardeşim. Bana bir şey diyeceksen çabuk söyle ki, işim âcildir" buyurdu. Adam şaşırdı ve; "Hayırdır efendim. Bu kadar âcil işiniz nedir? diye sordu. Büyük zat cevâben; "Ölümü bekliyorum" buyurdu. Ve yine namaza durdu. Rûhunu, namazdayken vermeyi çok istiyor, bunun için namazdan çıkmak istemiyordu. Namazda vefât etti. HOCA HAKKI Bir gün bu zâta; "Hoca hakkı, ana baba hakkından büyük müdür efendim?" diye sordular. "Elbette" buyurdu. "Neden efendim?" dediklerinde; "Çünkü anne baba, insanın en fazla dünyasını mâmur eder. Ama hocası, onun sonsuz âhiret saâdetine sebep olur" buyurdu. İMKÂNSIZ!.. Bir gün de; "Efendim, kendisine dînini öğreten hocanın hakkını ödemek zor mudur? diye sordular. Cevâben; "Zor değil, imkânsızdır" buyurdu. Hikmetini sorduklarında; "Çünkü hocalarımız olmasaydı, 'Ehl-i sünnet i'tikâdını' nereden bilecek, 'Ehl-i beyti' nereden tanıyacak ve 'Mezheb imâmlarını' kimden öğrenecektik" buyurdu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Âhireti görsem de!.."
18-05-2011 01:00
Âmir bin Abdullah hazretleri bir gün sevdiklerine; "Âhiret'i görsem de îmânımda ve ibâdetlerimde bir artma olmaz" buyururdu. Çoğu geceleri uyumaz, ölüm ve âhireti düşünürdü sâdece. Bu mübârek zâtın hiç uyumayıp, geceleri hep ağladığını bilenler; "Efendim, niçin uyumuyorsunuz?" diye sordular. Cevâbında; "Cehennemin harâreti uykumu kaçırıyor. Cehennem, yakmak için insan beklerken rahat uyuyanlara şaşıyorum" buyurdu. ÇOK AĞLARDI Âmir bin Abdullah hazretleri bir cenâze görseydi, kendinden geçer ve âhiretteki hâlini düşünürdü. Şöyle ki: Ölüm meleği rûhumu güç mü alır, kolay mı? Kabre girdiğimde mezarım vücûdumu sıkıp da kemiklerimi birbirine geçirir mi? Sonra; Suâl meleklerine nasıl cevap veririm? Amel defterim sağımdan mı verilir, yoksa solumdan mı? Hep bunları düşünüp, kendinden geçer ve ağlayıp yaş akardı gözlerinden. SON NEFES Bu zât, bir gün de; "Son nefeste 'Allah' demek ister misin?" diye sordu bir sevdiğine. Adam cevâben; "Çok isterim" deyince, "Öyleyse şimdiden söyle" buyurdu. "Çünkü ecel zaman tanımaz, ne genç dinler, ne ihtiyar. Sevgili Peygamberimiz; "Mûteber olan, sondur" buyurmuştur bu konuda. >
.Âhirette en zor şey!..
19-05-2011 01:00
Âmir bin Abdullah hazretleri bir gün bâzı sevdiklerine; "Âhirette en zor şey nedir, biliyor musunuz?" diye sordu. Cevâben; "Bilmiyoruz efendim?" dediler. "En zor şey, kul hakkıdır" buyurdu. "Neden efendim?" dediklerinde; "Çünkü Allahü teâlâ kendisiyle ilgili günahları affedebilir, ama kul hakkı'nı affetmez" buyurdu. KUL HAKKI Bir gün de bâzı sevdiklerine; "Kardeşlerim, kul hakkı ile âhirete gitmemek için şimdiden helâllaşın. Alacaklı olsanız da "Âhirette alırım" demeyin, helâl edin gitsin" buyurdu. Hikmetini sorduklarında; "Çünkü hiç belli olmaz. Belki de o haklı, siz haksızsınızdır. Her şeyin doğrusu o gün meydana çıkacak ve o gün, kendini "alacaklı" zanneden nice kimseler, "borçlu" çıkıp hüsrâna uğrayacaktır" buyurdu. İLK ÖNCE Bir gün de, bâzı gençler; "Efendim, bir mü'mine her şeyden daha önce lâzım olan şey nedir?" diye sordular bu zâta. Mübârek zat cevâben; "En mühim şey, îmânını ve îtikadını Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği şekilde düzeltmektir" buyurdu. YUMUŞAK OL Bir gün de sinirli bir delikanlı; "Efendim, insanlar yanıma gelmiyor, benden kaçıyorlar" diye dert yandı. Büyük velî cevâben; "Yumuşak ol. Yumuşak davranırsan, kaçmazlar" buyurdu... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Terk et onları!.."
20-05-2011 01:00
Âmir bin Abdullah hazretleri, Eshâb-ı kirâmdan Zübeyr bin Avvâm hazretlerinin torunudur. Bir gün babası Abdullah bin Zübeyr hazretlerini ziyârete gittiğinde babası kendisine; "Neredeydin oğlum?" dedi. O da cevâben; "Babacığım, bir kısım insanlarla tanıştım. Devamlı Kur'ân-ı kerim okuyor ve Allah korkusundan bayılıp kendilerinden geçiyorlar" dedi. Babası cevâben; "Evlâdım, ben Resûlullah'ı Kur'ân-ı kerîm okurken çok gördüm. Ama onda hiç böyle haller olmazdı" dedi. Babasının bu sözü üzerine terk etti onları. BİR SAAT Bir gün Âmir bin Abdullah hazretlerine; "Efendim, bir mübârek geceyi ihyâ etmek için sabaha kadar ibâdet etmek gerekir mi?" diye sordular. Cevâbında; "Hayır, bir saat kadar ihyâ etmek, bütün geceyi ihyâ etmek olur" buyurdu. NAMAZ Bir gün de; "İbâdetlerin en mühimi nedir efendim?" diye sordular. Cevâbında; "En mühim ibâdet, bütün ibâdetleri kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran namazdır" buyurdu. DOĞRU KILINIRSA Bir gün de buyurdu ki: "Namazı doğru kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin şeyler yapmaktan korunmuş olur. Âyet-i kerîmede meâlen; (Doğru kılınan namaz, insanı kötülüklerden herhâlde uzaklaştırır) buyuruldu." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah'ın bilmesi kâfidir
21-05-2011 01:00
Tâbiînden Âmir bin Abdullah Anberî hazretleri, bir gün kâfile ile yolculuğa çıkmıştı ki, az sonra karşılarına korkunç bir arslan çıktı. Yolcular telâşlandılar. Bu zat arslana yaklaşıp sıkıca tutunca hayvan hareketsiz kaldı. Kervan gidip uzaklaşınca, serbest bıraktı. EKSİLMEZDİ Âmir bin Abdullah Anberî hazretleri kışın şiddetli soğuklarda abdest alacağı zaman soğuk olan su, sıcak olurdu. Ayrıca biri bir şey hediye ettiğinde alıp cebine koyar, karşılaştığı herkese verir, ama o şey hiç eksilmezdi. O BİLSE KÂFİ Bu mübârek zat, garibleri, özürlü ve delileri toplar, onlara yemek yedirir, ikrâmda bulunurdu. Bâzı kimseler; "Bunlar yemeği ve ikrâmı ne bilir?"dediklerinde; "Allahü teâlânın bilmesi kâfidir" buyururdu. AZIK YOK Ölüm hastalığına tutulduğu zaman ağlamaya başladı. Yakınları; "Niçin ağlıyorsun, ölümden mi korkuyorsun?" dediler. Cevâben; "Benden daha çok ağlaması gereken kim vardır? Sonsuz bir yolculuğa çıkıyorum, ama azığım yok" buyurdu. ALDIRMAM Bu zat bir gün sevdiklerine; "Kalbimde "Allah sevgisi" yerleştikten sonra başıma gelen şeylere hiç aldırmam. Bu muhabbet varken hiçbir şey umurumda olmaz" buyurdu... www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Zikir meclisi nedir?
22-05-2011 01:00
Tâbiînin büyüklerinden Atâ bin Ebî Rebâh hazretlerine; "Efendim, zikir meclisi nedir?" diye sordular bir gün. Cevâbında; "Namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, nikâh nasıl yapılır, alışveriş nasıl olur, abdest, gusül, helâl ve haram, gibi meselelerin konuşulduğu meclistir" buyurdu. Bir gün de; "Kul için en kıymetli şey nedir efendim?" dediler. Cevâben; "Dînini bilmektir" buyurdu. GÜZEL HUY Bir gün de bâzı sevdikleri; "Güzel huy nedir efendim?" diye sordular bu zâta. Cevâben; "Münâkaşa etmemektir" buyurdu. Ve ekledi: "Bir hadîs-i şerîfte; (Haklı olduğu halde dahî münâkaşa etmeyen kimseye, Cennetin kenarında bir köşk verilecektir) buyuruldu. SEN KİMSİN? Bir gün de sohbetinde; "Allah'ın kullarını sevindirin" buyurdu. Ve şunu anlattı: Bir kimse, bir mü'min kardeşini sevindirince, Allahü teâlâ o sevinçten bir melek yaratır. Bu kimse ölüp kabre konunca, o melek yanına gelir ve; "Beni tanıyor musun?" der. O da; "Hayır, sen kimsin?" deyince; "Ben, senin bir Müslüman kardeşine vermiş olduğun sevincim. Bugün seni sevindirmek ve suâl meleklerine cevap verirken sana yardımcı olmak için geldim" der. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah'tan kork!
23-05-2011 01:00
Halîfe Abdülmelik, hac için Mekke'ye gitmişti. Atâ bin Ebî Rebâh hazretleri de o sırada Mekke-i mükerreme'de bulunuyordu. Halîfenin geldiğini duyunca, onunla görüşmeye gitti. O sırada halîfe Abdülmelik, devletin ileri gelenleriyle birlikte oturuyorlardı. Atâ bin Ebî Rebâh hazretlerinin geldiğini haber verdiler. Derhal yerinden fırlayıp hürmetle karşıladı. "Hoş safâ geldiniz" dedi. Elinden tutup, yanına oturttu ve ziyâretinin sebebini sordu. Atâ hazretleri; "Ey mü'minlerin Emîri, şu mukaddes yerde, Allah'tan kork, O'nun yasak ettiği bir iş yapma!" buyurdu. Halîfe de; "Baş üstüne, bu tavsiyenizi yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağım" dedi. ALLAH SEVER Bu zat bir sohbetinde; "Kardeşlerim, ibâdetlerinizin çirkin tarafı olmadığını sanmayınız. Biraz incelerseniz, hepsini çirkin bulur, hattâ güzelliğin kokusunu bile duymazsınız. Böyle olan kimse, kendini beğenmez. Kendini beğenmeyeni ise Allahü teâlâ çok sever" buyurdu. ZOR AMA... Bir gün de sohbetinde; "Bir kimse ibâdetlerini kusûrlu görünce, bunların kıymeti artar. Böylece kabul edilmeye lâyık olurlar. Siz de iyiliklerinizi kusûrlu görmeye çalışınız" buyurdu. Dinleyenler; "Ama bu çok zor efendim" dediklerinde; "Evet zor, ama kendini beğenmek, felâkettir. Allahü teâlâ hepimizi bu felâketten korusun" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sizin ihtiyâcınız yok mudur?
24-05-2011 01:00
Bir gün halîfe Abdülmelik, Atâ bin Ebî Rebâh hazretlerini ziyârete geldi ve nasîhat istedi. Atâ hazretleri; "Ey halîfe, eshâb-ı kirâmın evlâdına iyi muâmele et, onları incitme. Emrin altında bulunanların haklarını gözet, ihtiyâçlarını gider. Kapını kilitleyip, onları dışarıda bırakma" buyurdu. Halîfe; "Efendim, hep başkasının ihtiyâcından söz ettiniz. Sizin hiç ihtiyâcınız yok mudur?" diye sordu. Atâ hazretleri; "Ben ihtiyâcımı, Allahü teâlâya arz eder, O'ndan isterim" buyurdu. Halîfe duygulanıp; "Zâten sizi böyle yücelten de işte bu hâlinizdir" dedi. FEYZ ALIR Bir gün de sevdiklerine; "Kardeşlerim; (Evliyânın anıldığı yere rahmet iner) hadîs-i şerîftir" buyurdu. Yine buyurdu ki; "Bu hadîs-i şerîf, evliyâyı severek hatırlayanın, feyz ve berekete kavuşacağını ve duâlarının kabul olacağını haber veriyor. Herkes muhabbeti miktarınca, o büyüklerin feyzlerinden ve nurlarından istifâde eder." ONLAR YOKSA Bir gün de sohbetinde; "Evliyânın bakışları devâ, sohbetleri hasta ve ölü kalblere şifâdır. Onları gören, Allahü teâlâyı hatırlar" buyurdu. Dinleyenler; "Öyle zatlar yoksa efendim?" deyince; "Onlar yoksa kitapları vardır. Onların kitaplarını okuyup, yüksek, seçilmiş olduklarına inanan ve bunun için onları seven de onların ruhlarından feyz alır" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Yoldan geçeni çağır!.."
25-05-2011 01:00
Zamanın halîfesi, bir gün kapıcısına; "Yoldan geçen ilk şahsı huzûruma getir" dedi. Yoldan ilk geçen Âta bin Ebî Rebâh hazretleri oldu. Ancak kapıcı Onu tanımıyordu. Seslenip; "Emîr-ül-mü'minîn sizi çağırıyor!" dedi. Atâ hazretleri içeri girip halîfeye selâm verdi. Halîfe nasîhat isteyince; "Ey halîfe! Cehennem'de Hembeb adında bir vâdi vardır ki, zâlim hükümdârlar orada yanacaktır" buyurdu. Halîfe bunu işitince bayılıp düştü. Ömer bin Abdülazîz hazretleri şaka yollu; "Emîrimizi öldürdün" deyince; "Yâ Ömer! İş ciddîdir, şakaya gelmez" buyurup, onunla müsâfeha etti. Ömer bin Abdülazîz hazretleri; "Elimi öyle kuvvetli sıktı ki, acısı bir sene çıkmadı" demiştir. VELÎ KİMDİR Bir gün de bâzı dostları; "Bir kimsenin velî olduğu nasıl anlaşılır efendim?" diye sordular bu zâta. Cevâbında; "Tatlı dili, güzel ahlâkı, güler yüzü, cömertliği, münâkaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesiyle anlaşılır" buyurdu. ÇOK SEVİLİR Bir gün de buyurdu ki: "Yumuşak huylu, hilim sâhibi kimse, gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan kimsenin derecesine kavuşacaktır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte Efendimiz aleyhisselâm; (Gadap [kızgınlık] zamanında, yumuşak davrananı Allahü teâlâ çok sever) buyurmuştur." > www.gonulsultanlari.com T
."Devemi kaybettim!.."
26-05-2011 01:00
Behlül Dânâ hazretlerini seven bir kişi, İslâma uymazdı ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennetini nasîb et!" diye duâ ederdi. Bir gece, yine böyle duâ edip uyudu. Az sonra, damda tıkırtılar duydu. Uyanıp, çıktı dama. Seslendi o adama: "Hey kimsin sen! Ne arıyorsun orada? Damdan cevap gldi: "Devem kayboldu da, onu arıyorum!" Adam sinirlendi: "Allah Allah! Yâhu hiç damda deve aranır mı, ne garip şey!" Damdaki, Behlül Dânâ hazretleriydi: Seslendi ki: "Haklısın, damda deve aramak garip. Ama senin yaptığın daha da garip!" Adam sesinden tanıdı Onu. Ve cevap verdi kendisine: "Neymiş o daha garip olan ey Behlül?" Hazret-i Behlül; "Yatakta Cenneti aramak" dedi. "Ne demek istiyorsun?" "Yâhu sen, yattığın yerde Allahtan Cenneti istiyorsun. Hiç ibâdet yapmadan, sevap kazanmadan Cennete gidilir mi?" Adam anladı hatâsını. "Haklısın Behlül" dedi. HİÇ KIZMADI Halîfe Hârûn Reşîd, bir gün Behlül Dânâ hazretlerini görünce; "Ey Behlül, nice zamandır seninle görüşmek istiyordum" dedi. Behlül Dânâ cevâben; "Ben hiç istemiyordum" dedi. Buna rağmen Hârûn Reşîd; "Bana biraz nasîhat eder misin" dedi. Hazret-i Behlül; "Ne nasîhati istiyorsun? Bir şu sarayına bak, bir de şu kabirlere! Bundan ibret almayan, daha neden alır ki?" dedi. www.gonulsultanlari.com
.Bil bakalım ne var?"
27-05-2011 01:00
Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, halîfe Hârun Reşîd'e; "Sana bir suâlim var" dedi. "Bil bakalım, yerin üstünde, yerin altında ve göklerde en çok ne vardır?" Hârun Reşîd; "Bunu bilmeyecek ne var?" dedi. "Yeryüzünde en fazla olan, bitki ve hayvanlar, yer altında ölüler, gökte ise melekler." Hazret-i Behlül; "Hayır, bilemedin" dedi. "Doğrusu ne peki?" "Yer altında çok olan, ölüler değil, ölülerin pişmânlığıdır. "Âh! Keşke hiç günah işlemeseydim ve daha çok ibâdet etseydim" diye yanar tutuşurlar. Hârun Reşid sordu: "Peki, yer üstünde çok olan nedir?" "Yaşayan insanların "uzun emel", "hırs" ve "tamahları"dır. "Göklerde en çok ne var? "Bu, seninle ilgili." "Yâ, nedir o?" "Âdil hükümdarların kazandığı sevaplar." BEN GENCİM Bir gün de, bir genci görüp; "Ömür, çok kıymetli sermâyedir, Onu boşa geçirme" buyurdu. Genç umursamadı: "Ben henüz gencim ama." Mübârek acıyarak baktı ona: "Bu gençlik böyle devam eder mi sanıyorsun? Vaktiyle ben de senin gibi gençtim. Ama bak, şimdi yaşlandım. Geçmişte boşa geçirdiğim zamanlarıma üzülüyorum. O günleri arıyor, ama bulamıyorum." Delikanlı sordu: "O günleri bulsaydınız, ne yapardınız?" "İslâmiyeti öğrenir, öğrendiklerimle amel eder, başkalarına da öğretirdim." www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Her koyun kendi bacağından...
28-05-2011 01:00
Behlül Dânâ hazretleri, kimin bir yanlışını görse îkâz ederdi. Bâzıları bundan rahatsız olup, koştular Hârun Reşîd'e: "Ey halîfe, Behlül'den şikâyetçiyiz." "Neden?" "İşimize karışıyor. Lütfen ona söyleyin de, karışmasın bize." Hârun Reşîd, Onu çağırıp; "Ey Behlül, halk senden şikâyetçi" dedi. "Neden şikâyetçilermiş?" "İşlerine karışıyormuşsun. Bırak, karışma onlara, ne yaparlarsa yapsınlar. Bilirsin, her koyun, kendi bacağından asılır." Behlül Dânâ, hiç cevap vermedi. Gidip birkaç koyun alıp onları kesti ve her birini bir sokağın başına astı. İnsanlar onu görüp; "Ne olacak deli işte!" dediler. Lâkin birkaç gün sonra, etler kokmaya başlayınca, yine Halîfeye koşup; "Behlül'e bir şey söyle" dediler. "Yine ne var?" "Pis kokudan bîzar olduk." Hârun Reşîd Onu çağırıp; "Ey Behlül, mahalleli senden yine şikâyetçi" dedi. "Neymiş şikâyetleri?" "Astığın koyunlar çok fenâ kokuyormuş, rahatsız olmuşlar." "Ama ben, senin dediğini yaptım." "Ne yaptın?" "Her koyunu, kendi bacağından astım." TAŞ ATTILAR Behlül Dânâ hâl ehli bir velî idi. Çocuklar, taş attılar bir gün kendisine. Bir taş vücûduna isâbet edip kanattı. Buna rağmen kızmayıp; "Ey çocuklar! Attığınız taşlar vücûdumu kanattı. Ama bu da Allah'tandır. Mutlaka bir günah işlemişim ki bu iş geldi başıma" dedi. Çocuklar mahcup olup özür dilediler. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dünya ve âhiret
29-05-2011 01:00
Behlül Dânâ hazretleri bir gün bâzı insanlara; "Bu hayat, bir hayâldir, bu fâni'ye aldanan, huzûr bulamaz. Aklı olan, ona gönlünü kaptırmaz" buyurdu. Şöyle devam etti: "Sâdece dünya için çalışana, Allah dünyalık muradı ne ise onu verir. Ama âhiret için çalışana, ikisini de ihsân eder. İkisini de elde etmek isteyen, her ikisinden de mahrum kalır. Dinleyenler; "Pek iyi anlamadık" dediler. Daha iyi anlatmak için etrafına bakındı. Bir kalas gördü yerde. Kalasın bir ucuna geçti. Ve kaldırıp, yere koydu. Sonra, öbür ucuna geçti. Yine kaldırdı ve koydu. Her iki tarafı da kolayca kaldırıp koymuştu. İnsanlar merak içinde Onun ne yaptığına bakıyorlardı ki, bu defâ kalasın tam orta yerine geçti ve yine kaldırmaya çalıştı. Ama oynatamadı yerinden. Gücü yetmemişti. Doğrulup sordu: "Şimdi anladınız mı?" "Evet, çok iyi anladık" dediler. DUÂ ET DE... Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. İnsanlar Behlül Dânâ hazretlerine; "Duâ et de Allahın kulları rahatlasın" dediler. Cevâben; "Ben o işe karışmam. Eğer bir buğday tânesi bir dinar olsa bile, biz Ona lâyıkıyla kulluk yaparsak, O rızkımızı elbette verir" dedi. Sonra ellerini birbirine vurup; "Ey âhiretten gâfil olan insan. Hep nefsine uyup, âhirete bir tedârik yapmadıysan, o gün Allahü teâlâya ne cevap vereceksin?" dedi. www
.İhtişamla geliyordu!..
30-05-2011 01:00
Halîfe Hârun Reşîd hacdan dönerken bir debdebe ve ihtişamla Bağdat'a giriyordu ki, bir ara hazret-i Behlül önüne çıkıp; "Ey Hârun!" diye seslendi. Halîfe, yüzündeki perdeyi kaldırıp; "Buyur Behlül, bir arzun mu var?" diye sordu. O cevâben; "Ey Hârun! Allah'ın Habîbi Kâbe'den dönerken böyle tantana yapmazdı" dedi. "Nasıl yapardı yâ Behlül?" "O, bir kızıl deveye biner, başı önünde, mütevâzı olarak gelirdi. Sen de böyle yaparsan Hak teâlâ katında kıymetli olursun. Kul olana tevâzû etmek yakışır" dedi. Ardından; "Ey Hârun! Beytullahtan halkına ne hediye getirdin?" diye sordu. "Onlar nedir?" deyince de; "Allah ve Resûl'ünün sevgisidir. Halkına bunu verebilirsen, en güzel hediyeyi getirmiş olursun" dedi. Hârun Reşîd, ağlayıp; "Devam et yâ Behlül" dedi. Hazret-i Behlül; "Ey Hârun! Sen bugün hükümdarsın. Adâleti elinden bırakma. Mülkünde bir kişi zulüm görse, onu yarın senden sorarlar" dedi. Hârun, bir kese altın uzatıp; "Şu hediyemi kabul et" dedi. O kabul etmeyip; "Bunu, ihtiyâcı olana ver" dedi. Ve ayrılıp gitti... NE YAPARSIN? Bir gün de, Onu kabristanda otururken görüp; "Ey Behlül! Burada ne yaparsın?" dediler. Cevâben kabirleri gösterip; "Bana eziyet etmeyen ve gıybetimi yapmayan şu insanlarla oturuyorum" dedi. www.gonulsultanlari.com
.Allah'tan kork!
31-05-2011 01:00
Bir gün de halîfe Hârun Reşîd, Behlül Dânâ hazretlerine; "Bana nasîhat eder misin" dedi. O da cevâben; "Allah'tan kork ve O'nun resûlü olan Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol" dedi. Hârun Reşid; "Çok güzel söyledin, şu hediyemi kabûl et" deyip, bir kese altın verdi. Ancak O kabul etmeyip; "Onu, ihtiyâcı olana ver" dedi. Hârûn Reşîd; "Borcun varsa onu ödiyeyim" dedi. Onu da kabul etmeyince; "Bâri bir ihtiyâcın varsa söyle de onu gidereyim" dedi. Behlül hazretleri; "Allahü teâlâ senin Rabbin olduğu gibi benim de Rabbim. Seni hatırlayıp, beni unutmaz" dedi. DÜNYA?SEVGİSİ Bir gün de; "Bu dünyanın çirkinliğini anlamadıkça, ona düşkün olmaktan kurtulamazsınız. Ona düşkün olunca da âhirette felâketten kurtulup saâdete kavuşmak mümkün olmaz" dedi. Sonra da; Efendimiz aleyhisselâm; "Dünyayı sevmek, günahların başıdır" buyurmuştur, dedi. NEFSİNİZDEN Bir gün bâzı gençler; "Ey Behlül! Bize namaz kılmak zor geliyor, sebebi nedir?" diye sordular. Cevâbında; "Sebep, nefsinizdir. Çünkü nefsiniz, İslâmiyyete inanmıyor, bunun için de İslâmiyyetin emri olan namaz kılmak ona acı geliyor ve kılmak istemiyor" dedi.
.Dert ve belâ ni'mettir
01-06-2011 01:00
Bekir bin Abdullah Müzenî hazretleri, bir sohbetinde; "Kardeşlerim! Allahü teâlâ bir kuluna hayır murad ederse, ona biraz sıkıntı tattırır. Zîra derd-ü belâ, Hak tâlânın kemendidir. Sevdiklerini bu kementle kendine çeker" buyurdu. Bir gün de; "Günahtan çok sakının! Kim dünyada gülerek günah işlerse, âhirette ağlayarak Cehenneme girer" buyurdu. HİÇ KIZMADI Bir gün de kendini bilmezin biri geldi ve bu zâta, sevenlerinin yanında hakârette bulundu. Ama O, hiç kızmadı. Karşılık da vermedi. Fakat edebsizdi adam. O sustukça daha azdı. Küstahlaşıp haddi aştı. Bu defâ yanındakilerin sabrı taştı ve; "Efendim! O ahlaksız size hakâretlerde bulunuyor, siz ise susuyorsunuz" diyerek sızlandılar. Mübârek onlara; "Bilmez misiniz, her kaptan, içinde olan dışarı sızar" buyurdu. İYİ AHLÂK Bir gün de sohbetinde; "Güzel ahlâk sâhibi olmaya çalışınız. Hadîs-i şerîfte; "Kul, güzel ahlâkı ile Cennette yüksek derecelere kavuşur. Kötü huy ise, insanı Cehennemin derinliklerine sürükler" buyurulmuştur" dedi. ÜMİTSİZ OLMA! Bir gün de buyurdu ki: "Sevinçli hallerinizde İslâmiyetten ayrılmayın. Sıkıntılı anlarda Allah'tan ümîdinizi kesmeyin. Nitekim âyet-i kerîmede; 'Her sıkıntıdan sonra, bir ferahlık vardır' buyuruluyor." www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin gülersin yâ Âişe?.."
02-06-2011 01:00
Bir gün, Efendimiz aleyhisselâm, hazret-i Âişe'nin evine geldiler. Âişe vâlidemiz Resûlullahın nur cemâline bakıp gülümseyince, Efendimiz; "Niçin gülersin yâ Âişe?" diye sordular. Hazret-i Âişe; "Yâ Resûlallah, sen gelmeden az önce elimdeki iğne yere düşmüştü. Ne kadar aradımsa da bulamamıştım. Sen içeri girince oda öyle aydınlandı ki, iğneyi rahatlıkla gördüm ve aldım. Onun için gülüyordum" dedi. O böyle arz edince, Efendimiz aleyhisselâm ağlamaya başladılar. Bu defâ Âişe vâlidemiz merak etti. Ve Efendimize dönüp; "Siz niçin ağlarsınız yâ Resûlallah?" diye sordu. Efendimiz cevâben; "Mahşeri hâtırladım yâ Âişe. O gün ümmetimden bâzısı benim cemâlimi göremeyecekler. Onların hâline üzülüp de ağlıyorum" buyurdular. BİR MÜJDE Efendimiz aleyhisselâm, son hastalığında hazret-i Fâtıma'yı huzûruna çağırdılar. Gelince, onu sînesine çekip, gizlice bir şeyler söylediler. Hazret-i Fâtıma ağladı. Sonra başka şey söylediler. O zaman da güldü. Bunun üzerine Âişe vâlidemiz; "Aynı anda hem ağlamak hem gülmek olur mu yâ Fâtıma?" dedi. Hazret-i Fâtıma sordu: "Niçin ağladım, biliyor musun?" "Bilmiyorum, söylesene!" "Babam bana, vefât edeceğini haber verdi. Ona üzülüp ağladım. Sonra da bir müjde verdi bana." "Hayırdır, ne müjdesi bu?" "Babam bana, 'Ehl-i beytimden bana ilk gelen sen olacaksın' buyurdu. Bu haberi duyunca da sevincimden güldüm." ww
.Sevginin böylesi...
03-06-2011 01:00
Yâkup aleyhisselâmın, oğlu Yûsuf Nebî'den ayrılığı çok uzamış, hasret ateşiyle yanıp kavruluyordu. Yûsuf aleyhisselâm Mısır'a sultân oldu ve babasını Mısır'a dâvet etti. Yâkub Peygamber, dörtyüz kişilik bir kâfile ile düştü yollara. Yûsuf Nebî de cümle erkânı ile babasını karşılamaya çıktı. Nihâyet karşı karşıya geldiler. Yûsuf Nebî, uzaktan babasını görünce, atından yere atlayıp, koştu babasına. O da Ona koşturdu. Sarmaş dolaş olup, kendilerinden geçtiler. Cümle melekler onları seyrediyordu. Gözyaşları içinde; "Ey Rabbimiz! Hiç kimse, diğerini bu kadar sever mi?" diye sordular. Hak teâlâ hazretleri; "Ey melekler! İzzetim ve celâlim hakkı için, benim ümmet-i Muhammede olan muhabbetim bundan kat kat fazladır" buyurdu. Sonra Mısır'a geldiler. Yûsuf aleyhisselâm cümle halkı câmiye toplayıp, minbere çıktı. Ve Resûlullaha salevât getirip; "Ey insanlar siz kimsiniz?" diye sordu. Halk bir ağızdan; "Biz senin köleleriniz!" diye bağırdılar. Sonra babasını gösterip; "Ey insanlar! Şu gördüğünüz zât, benim babamdır. Hepinizi Onun hürmetine âzâd ettim" buyurdu. İşte kıyâmet gününde de günâhkâr mü'minler korku ile bekleşirken, Sevgili Peygamberimiz oraya gelip, nurdan bir minber üzerine oturur. O anda, Hak teâlâdan bir nidâ gelir: "Sizler kimlersiniz?" Cümle ehl-i mahşer; "Hepimiz senin kulunuz" derler. Bunun üzerine Hak teâlâ; "Hepinizi bu ümmî Peygamber hürmetine âzâd ettim" buyurur. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Muhammed isminin şerefi
04-06-2011 01:00
Meşhur Nizâmülmülk'ün "Muhammed" isminde bir yardımcısı vardı. Kendisinden hoşnud olduğu zaman bu ismiyle çağırır, incindiğinde ise, "Ey köle!" diye seslenirdi kendisine. Bir gün odasından çıktı ve, "Ey köle!" diye seslendi. Adamcağız "acabâ bu sefer ne kabâhat işledim?" diye düşünerek koştu huzura. Nizâmülmülk, onu güleryüzle karşılayınca hayretinden sordu: "Bir kabâhatim olmadı mı efendim?" "Hayır, senden memnunum." "Öyleyse neden böyle çağırdınız?" "Abdestim yoktu. "Muhammed" mübârek ismini o hâlimle ağzıma almayı uygun görmedim de onun için" dedi. ÂSİLER HANİ?.. Yine kıyâmet günü Fahr-i âlem Efendimiz şefâat iznini eline almış, yavrusunu arayan şefkatli anne gibi Ümmetim ümmetim diyerek mahşer yerini dolaşırken, Hak teâlâ kendisine; "Ümmetini hesâba getir!" buyurur. Efendimiz, Muhâcir ve Ensârı, şehîdleri, sıddîkları, âlim ve velîleri ileri sürer. Hak teâlâ hazretleri; "Ey Habîbim! İtâat edenleri getirdin, âsîler hani? Muhlisleri getirdin, müflisler hani? Âlimleri getirdin, zâlimler hani?" diye sorar. Efendimiz aleyhisselâm; "Yâ Rabbî, onlar puta tapmadı, sana şirk koşmadılar. Günahları varsa da, îmanları doğrudur. Sen onları, bu hâlis îmânlarına bağışla" der . Hak teâlâ hazretleri; "Ey Sevgili Habîbim! Ümmetine şefkatim seninkinden çoktur benim. Onları hesâba çekmekten maksadım, onlarla bizzat söyleşmektir. Onları hesâba çekerim ki, neler işlediklerini sen de bilesin. Dağlar gibi günâhlarını nasıl affediyorum, sen de göresin" buyurur. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Resûlullahın şefâati
05-06-2011 01:00
Muhammed bin Muhammed hazretlerine, Resûlullah Efendimizin şefâatinden sordular bir gün. Şöyle anlattı: Hazret-i Ömer'i radıyallahü anh, vefâtından sonra rüyâda görüp; "Hak teâlâ sana ne muâmele etti?" diye sordular. Hazret-i Ömer cevâben; "Beni bir serçeye bağışladı" buyurdu. "Nasıl oldu?" dediklerinde; "Bir çocuk onu yakalamış ve sıkıca bağlamıştı. Onu o yaramazın elinden alıp salıverdim. Bu amelim cenâb-ı Hakka hoş geldi ve beni affeyledi" buyurdu. AFFETTİ Hazret-i Alî'ye de aynı suâli sordular. Ali radıyallahü anh cevâbında; "Hak teâlâ beni bir karıncaya bağışladı" buyurdu. "Nasıl?" dediler. "Küçük bir karınca suya düş-müştü. Onu sudan alıp kuru bir yere koydum. Bu hareketimi Hak teâlâ beğendi ve bu sebeple affa kavuştum" buyurdu. SİNEK İÇİN İmâm-ı A'zam hazretlerine de vefâtından sonra, rüyâda; "Hak teâlâ sana ne muâmele etti?" diye sordular. Büyük İmâm cevâbında; "Kalemime bir sinek konmuştu. Hemen kovmadım. Kendisi uçuncaya kadar bekledim. Bu hareketim Rabbimize hoş geldi. Bu sebeple affa kavuştum" buyurdu. Muhammed bin Muhammed hazretleri bunları anlattıktan sonra; "İşte ey kardeşlerim, Hak teâlâ, bir serçe, bir karınca ve bir sinek için kulunu affeder de, Resûlullah Efendimizin şefâatiyle af etmez mi?" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O, âlemlere rahmettir...
06-06-2011 01:00
Server-i âlem Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gelmiştir. O, bütün insanlara, cinlere, meleklere, hattâ kurda, kuşa, canlı cansız bütün mevcûdâta rahmettir. Onun rahmeti, kâfirleri bile kuşatmıştır. Nitekim Hak teâlâ hazretleri; "Ey Habîbim, sen kâfirlerin arasında olduğun müddetçe onlara azâb etmem" buyuruyor. NİÇİN ÜSTÜN Bir köylü, Efendimiz'e gelip sorar: "Yâ Resûlallah, senin ümmetinin, diğer ümmetlerden üstünlüğü nedir?" Efendimiz cevâbında; "Benim, diğer peygamberlerden üstünlüğüm gibidir. Nitekim kıyâmet günü, mahşer yerine Peygamberler gelir. Kimine tek kişi inanmış, kimine iki veya üç kimse îmân etmiştir. On kişiden fazla ümmeti olan peygamber pek azdır. Benim ümmetimin hesâbını ise Allahü teâlâdan başka kimse bilemez" buyurdu. AĞLIYORDU Kıyâmet günü, ümmet-i Muhammed'den bir kişinin hesâbı görülür. Günâhı ağır gelince, Cehenneme emr olunur. Melekler kendisini Cehenneme atacakları zaman başlar ağlamaya. "Niçin ağlıyorsun?" derler. O kişi cevâbında; "Rabbimden ümîdim böyle değildi. Beni Cehenneme atmaz zannederdim. Çünkü ben, Muhammed aleyhisselâmın ümmetindenim" der. O anda Efendimiz aleyhisselâm oraya gelir. Cebinden bir kâğıt parçası çıkarıp bu kimsenin sevap kefesine bırakır. Kâğıtta, o kişinin Efendimize okuduğu salevâtlar vardır. Sevap kefesi ağır basar. Hak teâlâ hazretleri; "Ey melekler! Kulumu Cennete iletin!" buyurur. Melekler o kişiyi Cennete iletirler. www.gonulsu
.Ona benden selâm söyle!.."
07-06-2011 01:00
Zâhidlerden birinin "beşyüz dirhem" borcu olup, bir türlü ödeyemiyordu. Bu üzüntü ile yatıp, gece Resûlullah Efendimizi gördü rüyâsında. Sevinçle huzûruna varıp; "Yâ Resûlallah! Birine borcum var, bir türlü ödeyemiyorum" diye arz etti. Efendimiz sordular: "Borcun ne kadar?" "Beşyüz dirhem yâ Resûlallah." Efendimiz aleyhisselâm; "Yarın Ebül Hasen Kisâî'ye git, benim selâmımı söyle. Sana beşyüz dirhem versin" buyurdular. "Başüstüne yâ Resûlallah. Ama ya bana inanmazsa?" "İnanmazsa; "Siz her gece yüz salevât okurken, dün gece unutmuşsunuz" diye söyle, buyurdular. O anda uyandı fakîr. Sabah gün ışıyınca koştu o zengin zâtın hânesine. Kendini tanıtıp anlattı rüyâsını. Ancak korktuğu başına gelmişti. Zîrâ Ebül Hasen Kisâî; "Doğru söylediğini nereden bileyim?" diyerek îtibâr etmedi. O zaman o fakîr; "Efendim, Resûlullah ayrıca; "Eğer sana inanmazsa, siz her gece yüz salevât okurken, dün gece unuttunuz" diye söyle" buyurdular. Ebül Hasen bunu duyunca, sevinçle doğrulup sordu: "Bunu Efendimiz mi buyurdular?" Fakîr, "Evet" deyince, tahtından hızla yere inip, secdeye kapandı. Sonra kalkıp, onu sevgiyle kucakladı ve avcuna bin dirhem koyup; "Bu, Resûlullahtan selâm getirdiğin için" dedi. Bin dirhem daha verip; "Bu da, senin ayak ücretin", sonra beşyüz dirhem daha verip; "Bu da, Resûlullahın emrettiği para. Bir ihtiyâcın olursa, bana gel" dedi ve iltifatlarla uğurladı kendisini. Fakîr sevinçten uçuyordu. > www.gonulsultanlari.com
.Nur için sözleşme
08-06-2011 01:00
Âdem Nebî, Hazret-i Havvâ ile evlenince, "Nûr-u Muhammedî" Havvâ'ya geçti. Şît doğunca, Şît'e geçti. Şît bülûğ çağına gelince, Cebrâil aleyhisselâm gelip; "Yâ Âdem! Yarın evlâdını topla! Nur için sözleşme yapılacak" dedi. Ertesi gün, yetmiş bin melekle gelip; "Ey Şît! Alnında parlıyan nur, Muhammed aleyhisselâma âittir. Bu nûr'u temiz ve afîf kadınlara teslîm et! Evlâdına da böyle vasiyette bulun" dedi. Şît aleyhisselâm; "Peki, söz veriyorum" dedi. Ve bu sözleşme, bir Cennet ipeğine yazıldı. Melekler şâhid oldular. Nûr-u Muhammedî, temiz alınlardan temiz alınlara geçerek Sâhibine ulaştı. Hazret-i Âdem'in bütün zürriyeti, belinden -ruh olarak- çıktı o gün. Hak teâlâ sordu o ruhlara: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Bütün ruhlar; "Evet yâ Rabbî!" dediler. Ruhların en nurlusu Fahr-i âlem Efendimizin rûhu idi. Cenâb-ı Hak sordu o rûha: "Yâ Muhammed seni kim yarattı?" "Sen yarattın yâ Rabbî." "Kim terbiye etti?" "Sen terbiye ettin yâ Rabbî." "Senden söz aldım. Elini Hacer-i esved üzerine koy!" buyurdu. Sonra diğer Peygamberlere; "Bu, Abdullahın oğlu Muhammed, benim Peygamberimdir. Onu âhir zamanda gönderirim. Ona îmân edip yardım eder misiniz?" diye sordu. Her Peygamber; "Evet yâ Rabbî!" deyip, ellerini Hacer-i esved'e koydular. Sonra, kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanların ruhlarından böyle söz alıp; "Doğru söylüyorsanız bana secde edin!" buyurdu. Bütün ruhlar secdeye kapandılar. Kâfir ve münâfıklar hâriç.
.Sana emrolunanı açıkla!
09-06-2011 01:00
Hak teâlâ hazretlerinden; "Ey Habîbim! Sana emrolunan şeyi açıkla, insanlara anlat!" diye vahiy geldi. Efendimiz bu emr-i ilâhîyi alır almaz doğruca Safâ tepesine gidip yüksekçe bir kayanın üzerine çıktı ve; "Ey Kureyşliler! Geliniz, toplanınız! Size mühim bir haberim var!" diye seslendi. Sesi duyanlar, birer ikişer gelip toplandılar. Herkes merak içinde bekliyordu ki, bir ses yükseldi: "Yâ Muhammed, ne var, bizi neden topladın buraya?" Bütün gözler Efendimize çevrildi o anda. Allahın Resûlü nidâ ettiler: "Ey kavmim! Benden hiç yalan söz duydunuz mu?" Kalabalıktan cevap geldi: "Hayır, sen yalan söylemezsin!" "Peki, şu dağın ardında düşman var. Bu gece baskın yapacaklar desem, inanır mısınız?" "Elbette, çünkü sen doğru sözlüsün." "Öyleyse bana inanın. Ben, size Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberim. Allah birdir, ben de Onun Resûlüyüm!" Derin bir sessizlik hâkim olmuştu o kalabalığa. Sanki şoka girmişlerdi. Az önce; "Sen yalan söylemezsin, sen doğru sözlüsün" dedikleri kişiye, şimdi sessizce dudak büküyorlardı. "Ebû Leheb" de kalabalığın arasındaydı. Öfkeden gözleri dışarı fırlamış, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez bir haldeydi. Kudurmuş gibiydi âdeta. Yerden irice bir taş alıp fırlattı Allahın Resûlüne. Bir taraftan da; "Bizi bunun için mi topladın?" diye böğürüyordu. Sonra o hınçla halka dönüp; "Bu adam delirmiş. Sakın hâ, Onun sözüne inanmayın!" diye bağırdı. Ve birer ikişer dağıldı kalabalık... > www.gonulsultanlari.com
Bana Efendimizi anlat
10-06-2011 01:00
Üçpınarlı Hayrettin Efendi, Balıkesir toprağını nurlandıran velîlerden. Mübârek kabri, Kayabey Mahallesinde, Kayabey Câmiinin avlusundadır. Bir gün genç bir talebesi; "Hocam, bana Peygamber Efendimiz'den anlatır mısınız" diye arz etti. Hocası sordu: "Nesini anlatayım evlât?" "Güzel ahlâkını, üstün hasletlerini, mûcizelerini anlatın hocam. Onu tanımak istiyorum." Buyurdu ki: "Bak evlâdım, her insanı terbiye eden, her şeyi öğreten, yetiştiren biri vardır ki, bunlar da ya anne babasıdır, yâhut da hocası, öyle değil mi?" "Elbette hocam." "Peygamber Efendimiz'i "aleyhissalâtü vesselâm" bizzât Allahü teâlâ yetiştirdi. Nitekim kendileri bir hadîs-i şerîfte; "Beni Rabbim terbiye etti, yetiştirdi" buyuruyor. Bir insan ki, muallimi Allahü teâlâdır, düşün artık. Hayreddin Efendi şöyle devam etti: O, ömründe hiçbir mü'mine sert bakmamış, kötü söylememiştir. Kendisini öldürmek isteyen kâfirler için bile, en fazla; "Bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlar" buyururdu. Onun mübârek lisânında "Yok" kelimesi yoktu evlâdım. Bir kimse kendisinden bir şey istediğinde, o şey varsa verir, yoksa cevap vermezdi. Hiçbir kimse, hiçbir bakımdan, hiçbir şekilde, Onun zerresi bile olamaz. Allahü teâlâ Onu, en mükemmel şekilde yaratmıştır. Onun giydiği elbise, mübârek elinin dokunduğu eşyalar, mis gibi kokar, aradan haftalar geçse de kaybolmazdı güzel kokusu. Onu sevmek, şereflerin en büyüğüdür. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Efendimizi öldürecekti ama...
11-06-2011 01:00
Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bir gün yalnız başlarına bir yerde oturuyorlardı ki, müşriklerden Nadr bin Hâris kılıcını çekip yürüdü üzerine. Fakat kılıcını fırlatıp hızla geri kaçtı. Ve Ebû Cehl'in yanında aldı soluğu. Ebû Cehil sordu: "Yâ Nadr, ne oldu sana?" "Sorma" dedi, "Tam Muhammed'i öldürecektim ki, iki arslan peydah olup bana saldırdılar. Kaçmasaydım parçalayacaklardı beni". Ebû Cehil; "Boşver bu da Onun bir sihridir" dedi. BİRİSİ ŞU Beş müşrik, Efendimizi her gördükleri yerde alaya alır, Onu üzerlerdi. Cebrâil aleyhisselâm gelip; "Yâ Muhammed! Seni incitenleri bana göster" dedi. Efendimiz etrâfa bakıp; "İşte, biri şu" buyurdular. O, Velîd bin Mugîre idi. Melek onun bacağına sert bir nazar edip; "Başka kim var?" dedi. Az sonra Âs bin Vâil göründü. Onun da karnına nazar etti. Sonra diğer üçü göründüler. Onların da birinin gözüne, birinin başına, birinin de karnına nazar etti ve; "Müsterîh ol yâ Muhammed! Bunlar cezâlarını bulacaklar" dedi ve öyle de oldu. Velîd'in bacağına sivri bir demir saplanıp deve boynu gibi şişti ve şiddeti sancıyla ölüp gitti. Esved'in iki gözü kör oldu. Cebrâil aleyhisselâm bunun kafasını bir ağaca vura vura canını Cehenneme yolladı. Öbür Esved'in de yüzü birden siyâh oldu. Âilesi tanımayıp kovdular. O da kahrından intihar etti. Hâris tuzlu balık yedi. Ne kadar su içtiyse de kanmadı ve çatlayıp helâk oldu.
.Ey Kureyşliler! Îmân ediniz!"
12-06-2011 01:00
Müşrikler, Safâ tepesinde toplanmış, Velîd'in tahta putuna tapınıyorlardı. Abdullah bin Mes'ud radıyallahü anh da uzaktan seyrediyordu onları. O sırada Efendimiz göründü. Müşriklerin şaşkın ve meraklı bakışları arasında gelip, hâkim bir yere çıkarak; "Ey Kureyşliler, Lâ ilâhe illallah deyiniz!" diye seslendiler. Bu cümle, balyoz gibi indi beyinlere. Kin ve öfkeleri kabardı müşriklerin. Velîd, Ebû Cehil'e dönüp; Haddini bildireyim mi? diye göz kırptı. Onun "Olur!" işâretiyle Efendimize küstâhça yaklaşıp; "Yâ Muhammed! Hani sen demiyor muydun, 'Allah insana şah damarından daha yakındır' diye. İşte bak, benim tanrım bana ne kadar yakın. Senin tanrın hani? Sen de Onu göstersene" dedi. Efendimiz sükût ettiler. Velîd cevap alamayınca, savaştan gâlip çıkmış kahraman edâsıyla yoldaşlarının yanına döndü. Ve putlarına hitâben; "Ey tanrımız! Muhammedi öldürmekten başka çâremiz kalmadı. Bize yardım et!" diye yalvardılar. O anda kâfir bir cin, o putun içine girip; "Tamam! Onu öldürün. Ben size yardım ederim!" diye seslendi. Kâfirler hem şaşkın hem de se-vinçliydiler. Şaşkındılar, çünkü putlarından ilk defâ böyle bir ses işitiyorlardı. Sevinçliydiler, çünkü putları yardım edeceğini bildirmişti. Bu sesi Efendimiz aleyhisselâm ile Abdullah bin Mes'ud da duydular. İbni Mes'ud hazretleri; "Yâ Resûlallah, o ses neydi?" diye sordu. Efendimiz aleyhisselâm; "O, bir cindir ki, putların içine girer, halkı peygaberlerin katline teşvîk eder. Ama hangi cin bunu yaptıysa, helâk oldu" buyurdular. Devamı yarın... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben Müslümân cinlerdenim"
13-06-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, müşrikleri İslâma çağırdığı esnâda kâfir bir cin, bir putun içine girip, Efendimizi öldürmeye teşvîk etmişti müşrikleri. Ertesi gün, Allahın Resûlü, Abdullah bin Mes'ud ile otururken, bir selâm veren oldu. Efendimiz selâmını aldılar. Ama selâm veren görünmüyordu. Nihâyet o meçhul ses; "Yâ Resûlallah! Ben Müslümân cinlerdenim. Dün, kâfir bir cin, bir putun içine girip sizin aleyhinizde konuşmuş. Ben o cinni yakalayıp öldürdüm. Şimdi sizden bir isteğim var" dedi. Efendimiz aleyhisselâm; "İsteğin nedir?" buyurunca; "Yâ Resûlallah! Yarın müşrikleri yine dâvet edin. Ben de, o putun içine girip sizi methedeyim" dedi. Efendimiz memnun olup; "Peki, öyle olsun" buyurdular. Cin, sevinçle ayrıldı huzûrdan. Ertesi gün, Efendimiz Safâ tepesine geldiklerinde müşrikler yine toplanmış, o puta tapınıyorlardı. Allahın Resûlü, yüksekçe bir yere çıkıp; "Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyiniz!" diye seslendiler. Müşrikler putlarına dönüp; "Ey tanrımız! Bize Muhammed'i kötüle. Onu mahcûb et!" dediler. O anda putun içindeki Müslüman cin, Efendimiz aleyhisselâmı methetmeye başladı. Bunu duyan müşrikler; "Olmaz olsun böyle tanrı!" diyerek, kendi tanrılarını paramparça ettiler. Hınçlarını alamayıp Efendimize saldırdılar bu defâ. Adamlar kudurmuştu sanki. Sövenler, vuranlar, taş atanlar. Resûlullah Efendimiz, onların bu yaptığına karşı; "Ey Kureyşliler! Siz bana vuruyorsunuz ama, ben sizin Peygamberinizim" buyurdular. Ve ayrılıp evlerine gittiler. >
.Ümmetine çok merhametliydi
14-06-2011 01:00
Zünnûn-i Mısrî hazretleri anlatıyor: Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, ümmetine karşı çok merhametli olup, onları bir an unutmazdı. Nitekim doğar doğmaz; "Ümmetî! Ümmetî!" demişti. Vaktiyle zengin bir adam mükellef bir sofra donatıp, gâyet fakîr bir "âlim zât"ı evine dâvet etti. Âlim gelip oturdu sofraya. Ama bir türlü eli yemeğe gitmiyordu. Ev sâhibi buna üzülüp; "Efendim, yemeklerimiz helâldir, niçin yemezsiniz?" deyince, "Biliyorum, ama benim yetîmlerim var. Onlar evde aç susuz beklerken elim yemeğe varmıyor" dedi. Adam bunu duyunca hemen bir tepsiye her yemekten koydurup gönderdi o yetîmlere. O zaman âlimin yüzü güldü ve başladı yemeye. İşte bunun gibi kıyâmet gününde, Hak teâlâ, Sevgili Habîbi'ni Cennete dâvet eder. Ama Efendimiz girmezler, daha doğrusu giremezler. Zîra mübârek kalbi rahat değildir. Günâhkâr ümmetini düşünerek; "Yâ İlâhî! Beni ümmetimden ayırma! Ya beni onlar ile Cehenneme gönder, yâhut onları benimle Cennete ilet" diye niyâz eder. Hak teâlâ hazretleri; "Ey habîbim! Cenneti senin için halk eyledim. Haydi, ümmetini al da birlikte Cennete girin!" buyurur. NÂFİLE HAC Zünnûn hazretleri bir gün de; "Bir mü'min, bir mü'minin yüzüne muhabbetle bakarsa, cenâb-ı Hak onu affeder. Bir Müslümân, bir Müslümânı sevindirirse, Allahü teâlâ o kimseye, on nâfile hac ve umre sevabı verir" buyurdu. Ve ekledi: "Peygamber Efendimiz; "Yaşlıya hürmeti, küçüklere şefkati olmayan bizden değildir" buyuruyor." >
.Fahr-i kâinâtın üstünlüğü
15-06-2011 01:00
Mısır evliyâsından İbrâhim Desûkî hazretleri anlatıyor: "Fahr-i kâinât'ın aleyhissalâtü vesselâm, hayâtı bütün insanlar için rahmet olduğu gibi, memâtı, yâni vefâtı da rahmettir. Nitekim hadîs-i şerîfte; "Ey Eshâbım! Hayâtım sizin için nasıl rahmetse, memâtım da rahmettir. Dünyada müşkillerinizi çözer, şüphelerinizi gideririm" buyurmuştur." Hadîsin devamında; "Vefâtımdan sonra da haftada iki kere bana amelleriniz bildirilir. İyi amelleriniz için sevinir, duâ ederim. Günâhlarınız için de Rabbimden af dilerim" buyuruldu. Her Peygamberin dîni, vefâtlarından sonra çabucak unutuldu. Sonraki insanlara ulaşamadı. Bozulup, yok oldular. "İslâm dîni" ise günümüze kadar gelmiştir. Hem de hiç bozulmadan, değişmeden, taptâze. Bundan sonra da kıyâmete kadar sapasağlam devam edecektir. Hikmetini sordular. Buyurdu ki: "Çünkü cenâb-ı Hak, bu dîni kıyâmete kadar bozulmaktan koruyacağını vâdetmiştir. Ayrıca her Peygamber, Allahın rızâsını istemiştir, Ama Allahü teâlâ, Habîbinin rızâsını istemiştir. Yine her Peygamber, Allahın ismiyle yemîn etmiştir. Allahü teâlâ ise Habîbinin ismine kasem etmiştir." Şöyle devam etti: "Mûsâ aleyhisselâm tabîaten gadaplı, sert mîzâclı olduğundan, ona "yumuşaklık" emredilmiş, "Fir'avuna yumuşak söyle!" buyurulmuştur. Sevgili Peygamberimiz ise son derece yumuşak huylu olduğu için "sert olması" istenmiş, "Kureyş kâfirlerine sert söyle!" diye emredilmiştir. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Fevkalâde hayâ sâhibiydi
16-06-2011 01:00
Irak'ta yaşayan velîlerden Züfer bin Hüzeyl hazretleri anlatıyor: Server-i kâinât Efendimiz fevkalâde hayâ sâhibiydi. Kimseyi kırmamaya özen gösterir, hiç kimsenin kusûrunu yüzüne vurmazdı. Meselâ Eshâbından birinin kusûrunu görseydi, yüzüne söylemez, onun da bulunduğu bir mecliste; "Bâzıları şöyle şöyle yapıyor, siz öyle yapmayın!" buyururdu. O kimse hiç rencîde olmadan yanlışını öğrenmiş olurdu böylece. KITLIK BİTTİ Bir gün de şöyle anlattı: Sevgili Peygamberimiz henüz doğmamıştı ki, şiddetli bir kıtlık vardı Arabistan'da. Öyle ki, yeşil bir ot, yeşil bir yaprak görmeye hasretti insanlar. Vaktâ ki Resûlullah dünyayı teşrîf etti, kıtlık bitti. Bolluk ve berekete kavuştu bu yerler. RİCÂ ETTİ Yine o anlatıyor: Efendimiz aleyhisselâm, müşriklerin şerrinden Medîne'ye hicret edince, Mekke'de şiddetli bir kıtlık başladı. Öyle ki, halk kedi köpek yedi. Bunu kendileri de biliyordu. Çâresiz Ebû Süfyân'a gidip; "Yâ Ebâ Süfyân! Git, Muhammed-ül emîne ricâ et. Duâ etsin de kurtulalım şu âfetten" diye yalvardılar. Ebû Süfyân koştu Medîne'ye. "Yâ Muhammed! Ne olur, bir duâ et de, şu kıtlık belâsı üzerimizden kalksın" diye ricâ etti. Efendimiz duâ buyurdular. Hemen yağmur yağdı, halk bolluğa kavuştu. Halbuki o müşrikler etmediklerini bırakmamışlardı kendisine... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ehl-i beyti sevmek vâcibdir
17-06-2011 01:00
İbrâhim Hayrânî hazretleri bir gün; "Efendimiz aleyhisselâmın hanımları ve kızları, dünya hanımlarının en üstünü, Onun Eshâbı, Peygamberler hâriç bütün insanların en fazîletlisidir. Onun Ehl-i beytini ve Eshâbını sevmek, her Müslümâna vâcibdir" buyurdu. Ve ilâve etti: "Her Müslümân kabre girince, suâl melekleri gelip, önce; 'Rabbin kim?' diye soracak, sonra da; 'Peygamberin kim?' diye suâl edeceklerdir." Şöyle devam etti: "Sevgili Peygamberimiz vefât edeceği zaman, Cebrâil aleyhisselâm gelip, kendisi için birçok müjdeler getirdi. Ama Efendimiz aleyhisselâm; "Yâ Cebrâil! Bana, ümmetim hakkında müjde ver!" buyurdular. Hak teâlâ hazretleri, ümmeti hakkında o kadar müjdeler verdi ki, mübârek kalbi ancak müsterîh olup rahatladı. O zaman Azrâil aleyhisselâm mübârek rûhunu almak için müsaade istedi. İzin verince kabzetti mübârek rûhunu. BU NE HÂL!.. Bir gün de Cebrâil ile Mîkâil aleyhimesselâm, insan sûretinde Resûlullah'ın huzûruna geldiler. Cibrîl aleyhisselâm Resûlullahın mübârek örtüsünü öpüp yüzüne sürünce, Efendimiz sordular: "Yâ Cebrâil, bu ne haldir?" O, edeple arz etti ki: "Mîkâil'den sorun yâ Resûlallah." Efendimiz hazret-i Mîkâil'e sordular. O da şöyle anlattı: "Yâ Resûlallah! Cebrâil kardeşim, hazretinize gelmek için yetmiş defâ izin istedi Rabbimizden. Diğer melekler; "Yâ Cebrâil, niçin bu kadar ısrar ediyorsun?" dediklerinde cevâben; "Mâzur görün ey melekler! Ben Ona âşıkım, görmeden duramıyorum" dedi.
.Muhammed kim ola ki!..
18-06-2011 01:00
Cerrâhzâde Muslihiddîn Efendi şöyle anlatıyor: Âdem aleyhisselâm'ın topraktan yapılan bedenine ruh verilince, ilkin dimâğ'a te'sîr edip, önce o hayat buldu. Sonra el, kol ve bacağına yayıldı. Göz'üne ulaşınca başladı görmeye. Önce Arş-ı âlâya baktı. Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resûlullah yazısını görünce; "Yâ ilâhî! Muhammed kimdir ki, ismini kendi isminle yan yana yazmışsın?" diye sordu. Hak teâlâ hazretleri; "Evlâdından biridir ki, O'ndan daha mükerrem bir kimse yaratmadım" buyurdu. Habîbullahın "Nûr"u, Onun alnında parlıyordu. Hak teâlâ meleklere; "Âdem'e karşı secde ediniz!" diye emreyledi. Cümle melekler secdeye kapandılar. Beşyüz senelik secdeden başlarını kaldırdıklarında, yalnız İblîs'in secde etmediğini gördüler. Emre uyduklarına hamdedip, şükür için bir daha secdeye kapandılar. Hak teâlâ hazretleri; "Ey mel'ûn! Sen niçin secde etmedin?" diye sorunca, "Ben ondan hayırlıyım, beni 'Nâr'dan, Onu ise 'Çamur'dan yarattın" dedi. Böylece gadab-ı ilâhîye dûçar olup, huzûr-u İlâhîden kovuldu. Sonra Hak teâlâ hazretlerine; "Kıyâmet gününe kadar bana mühlet ver" dedi. Hak teâlâ mühlet verdi ona. Bu mühleti alınca; "Öyle ise, kullarının yoluna oturacağım. Harâmları onlara güzel gösterip yollarından saptıracağım. 'Hâlis kullar'ın hâriç, elimizden kurtulan bir kimse olmaz!" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin üzülüyorsun?.."
19-06-2011 01:00
Hazret-i Hafsa radıyallahü anhâ, hazret-i Ömer'in kızı, Efendimiz aleyhisselâmın muhterem hanımıdır. Önce hazret-i Huneys ile evliydi. O Uhud'da şehîd olunca, dul kaldı genç yaşında. Babası, onu önce hazret-i Osmân'a teklîf etti, sonra da hazret-i Ebû Bekr'e. Ancak ikisi de; "Bir düşüneyim!" şeklinde bir cevap vermişlerdi kendisine. Bunun için üzülüyordu. O günlerde Efendimiz Onu üzüntülü görüp; "Yâ Ömer! Seni üzüntülü görüyorum, sebebi nedir?" diye sordular. Hazret-i Ömer; "Kızım Hafsa için üzgünüm" dedi. "Ne oldu Hafsa'ya?" "Onu, Ebû Bekr'e ve Osmân'a teklîf ettim, almadılar yâ Resûlallah". Fakat üzülen sâdece o değildi. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Osmân da, teklîfi geri çevirdikleri için üzgündüler. Ancak o Server, bu üç sahâbîsini çok seviyor, onların üzülmesine gönülleri hiç râzı olmuyordu. Ona sevgiyle bakıp; "Yâ Ömer! Kızını onlardan daha iyi birine versem, ister misin?" buyurdular. Hazret-i Ömer şaşırdı. Zîra eshâb içinde o ikisinden daha üstün bir kimsenin olmadığını iyi biliyordu. Kendi kendine; "Bunda bir hikmet var" diye düşünüp; "İsterim yâ Resûlallah" dedi. O zaman Efendimiz; "Yâ Ömer! Kızını bana ver!" buyurdular. Hazret-i Ömer kulaklarına inanamadı. Zîra Resûlullah Efendimizle akrabâ olacaktı. Ve oldu da. Kayınpederi oldu Efendimizin. Hazret-i Hafsa da, anneleri oldu cümle sahâbîlerin. Hazret-i Ebû Bekir ve hazret-i Ömer, daha yakın ve daha sevgili oldular birbirlerine... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bize hayırlı yağmur ver!"
20-06-2011 01:00
Medîne'de müthiş bir kuraklık olmuştu bir zaman. İnsanlar, çâresizlik içinde Efendimize gelip; "Yâ Resûlallah! Bu kuraklık çok uzadı. Mahsûllerimiz mahvoldu. Şimdi de çocuklarımız ölüyor. Duâ buyurun da yağmur yağsın!" diye ricâ ettiler. Efendimiz ellerini kaldırıp; "Yâ ilâhî! Bize hayırlı yağmur ver!" diye duâ buyurdu. O esnâda günlük güneşlik olan hava, birden karardı. Gök gürültüsü, şimşekler, peşinden rahmet boşaldı. İnsanlar da kandı suya, hayvan ve nebatlar da. Ancak bir türlü kesilmiyordu. Üç gün sonra, halk tekrar gelip; "Yâ Resûlallah! Duâ buyurun da yağmur kesilsin, yoksa mahvolacağız" dediler. Efendimiz el açıp; "Yâ Rabbî! Suya kandık. Başka kullara da ihsân et!" diye duâ ettiler. O anda yağmur kesildi. Ve güneş parladı gökyüzünde. NEYİN VAR? Yine Câbir bin Abdullah hazretleri bir ara çok borçlanmış, alacaklıları sıkıştırıyordu. Mübârek sahâbînin bir tek hurma bahçesi vardı, onun da mahsûlü bütün borcunu ödemeye yetmiyordu. Efendimize varıp; "Çok borçlandım yâ Resûlallah! Ödeyemiyorum" diye arzetti. Efendimiz sordular: "Neyin var dünyâlık?" "Bir hurma bahçem var yâ Resûlallah. Ama mahsûlü yetmiyor bütün borçlara." Birlikte o bahçeye geldiler. Bir hurma öbeği vardı ortada. Efendimiz hazret-i Câbir'e; "Bütün alacaklıları çağır!" buyurdu. Hepsi gelip toplandılar. Efendimiz, her birine o öbekten ölçüp ölçüp verdiler. Tamâmı ödendi borçların. Ama hurma öbeği hiç eksilmedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Efendimiz mahzun olmuştu
21-06-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, hazret-i Hatîce ile sözlü iken Hatîce vâlidemiz Efendimize; "Etrâftan, sen zengin bir kadınsın. O fakîr kimse ile nasıl evleniyorsun, diyorlar. Bana, çeyiz olarak az bir şey gönderirsen, ben onları kendi malımla çoğaltır, senden gelmiş gibi herkese gösteririm" diye haber saldı. Efendimiz üzüldüler. Zira gönderecek hiç malı yoktu. "Kimden ödünç alayım?" diye düşünürken, hazret-i Ebû Bekr'i hâtırladı. Evet, bu işi ancak o halledebilirdi. Doğruca Onun manifatura dükkânına vardı. Hazret-i Ebû Bekir kapıda karşıladı Efendimizi. Ve hürmetle aldı içeri. Onu üzgün görünce; "Yâ Muhammed! Sizi düşünceli görüyorum" dedi. Efendimiz aleyhisselâm; "Evet yâ Ebâ Bekr, Hatîce'ye, çeyiz olarak bir şeyler göndermem gerekiyor!" buyurunca; "Üzülmeyin, benim ne malım varsa size fedâ olsun. Şam'dan bir kervanım gelmek üzere. Hepsi yetmiş devedir. Tamâmı sizin olsun. O kervanı, çeyiz olarak gönderin Hatîce'ye" dedi. O esnâda kervan da geldi. Hazret-i Ebû Bekir, kervanı ipekli kumaşlarla donatıp, kervanbaşına; "Bunu, şehirde sokak sokak dolaştır. Tâ ki herkes görsün" diye emretti. Kervanbaşı, bu muhteşem kervanı dolaştırdı Mekke'de. Görenler parmaklarını ısırdılar. Yol kenarında iki kişi konuşuyordu: "Şu kervanı görüyor musun. Muhammed'in Hatîce'ye gönderdiği çeyiz kervanıymış." "Yok canım, olamaz." "Evet evet, öyleymiş." Velhâsıl kervanı, hazret-i Hatîce'nin evi önünde durdurdular. Efendimiz aleyhisselâm rahatlamış, hazret-i Ebû Bekr'e çok duâ buyurmuşlardı... > www.gonulsultanlari.com
.Bu ne haldir yâhu!
22-06-2011 01:00
Kureyşin ileri gelen müşrikleri, bir gün Kâbe dibinde oturmuş Efendimiz aleyhisselâmı çekiştiriyorlardı. Biri ayağa fırlayıp; "Bu ne haldir. Üzerimize ölü toprağı mı serpildi. O tanrılarımıza hakâret ediyor, biz susuyoruz. Olmaz böyle şey. Ona haddini bildirmeliyiz!" dedi. O anda Efendimiz teşrîf ettiler. Ortalık buz gibi oldu bir anda. Bıçak gibi kesildi konuşmalar. Efendimiz önce Hacer-ül esvedi öptü, sonra tavafa başladı. Müşrikler kendilerine gelince, Efendimize sataştılar. Önce bir iki lâf. Sonra ağır hakâretler. Efendimiz aleyhisselâm, muhteşem bir vakarla gelip karşılarına dikildiler o kâfirlerin. O muazzam heybet ve azameti gören az önceki arslanlar(!) uyuz çakala döndü bir anda. Sus pus olup titremeye başladılar. Meydan okudu onlara Efendimiz: "Ey Kureyşliler! Allah hakkı için söylüyorum ki, eğer îmân etmezseniz, sizi koyun gibi keserim. Elimden kurtulamazsınız!" Kimsenin gıkı çıkmadı. Korkudan bu defâ: "Amân yâ Ebel Kasım! Biz sana ne dedik ki, şey yâni, sen bizden birisin. İbâdetine devam et. Biz sana nasıl karışabiliriz" diyerek yalvarmaya başladılar. Ertesi gün kendilerine gelince, Kâbe'ye koştular yine. İntikâm alacaklardı: Başkanları seslendi: "Bu iş buraya kadar arkadaşlar. Yetti artık. Onu ilk gördüğümüz yerde öldüreceğiz, tamam mı?" "Tamam!" Kötü haber, Hazret-i Fâtımaya radıyallahü anhâ ulaşınca, pek üzüldü. Sevgili Peygamberimiz; "Üzülme kızım. Onlar bana bir şey yapamaz" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com
.Sıkıntı, işkence, çile
23-06-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, bir gün mücessem nur misâli Kâbe'ye yürüdü. Orada Rabbine yalvaracak, kulların hidâyete gelmesi için duâ edecekti. Bir grup müşrik de, Kâbe yanında toplanmış, buna mâni olmanın hesâbını yapıyorlardı. Onlara göre, bu gidişe Dur! demeliydi. Her imkânı kullanmalı, söndürmeliydi bu yanan meş'aleyi. Hattâ vücûdunu ortadan kaldırmalıydı Muhammed'in aleyhisselâm. Onlar böyle konuşurken, Efendimizi gördüler tavafta. Eh, fırsatı yakalamışlardı. Koşup üstüne çullandılar. Amân Allahım, bu ne kin! Bu ne düşmanlıktı böyle. Boğmak, öldürmek niyetindeydiler. İki cihânın Sultânı zor nefes alıyordu. O sırada hazret-i Ebû Bekir radıyallahü anh oradan geçiyordu ki, uzaktan itişip kakışmakta olan bir topluluk gördü. Evet, bir grup müşrik, Efendimizi tartaklıyorlardı. Bunu fark edince; "Durun! Ne yapıyorsunuz, size âlemlerin Rabbinden âyet getiren birini mi öldüreceksiniz?" diye bağırdı. Bu sözler, müşriklerin yüzünde bir kamçı gibi şakladı. Efendimizi bırakıp, Ona çullandılar bu sefer. Kimi sakalını yoluyor, kimi tekme savuruyordu. O sırada Teym oğullarından bâzıları yetişip, Onu bir çarşafın içinde evine götürdüler. Mübârek, aldığı darbelerle bayılmıştı. Komadan çıktığında, henüz îmân etmemiş annesi vardı başucunda. Kadıncağız, Onda hayat emâresi görünce, kulağına eğilip; "Bir isteğin var mı?" diye sordu. Mübârek sahâbî, zor duyulan bir sesle; "Resûlullah nicedir, ne yapar, ona da saldırmışlardı" diyebildi ancak. İşte gerçek muhabbet. "Aşk" dedikleri şey bu olsa gerek. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şunu görüyor musunuz?
24-06-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, bir gün Kâbe'de müşriklerin hidâyete gelmesi için duâ ediyordu ki, Ebû Cehil ve altı arkadaşı, Onu görünce, yılışık tavırlarla gelip, az ilerisinde oturdular. Maksatları, Onu üzmekti. Nitekim Ebû Cehil, az ötede kanlı bir "deve işkembesi"ni yandaşlarına gösterip; "İçinizde şunu kim alır da, şu adam secdeye gittiğinde götürüp omuzunun üzerine koyar?" dedi. "Şu adam" dediği, kendilerine duâ eden Sevgili Efendimizdi aleyhisselâm. Ukbe kâfiri fırlayıp; "Bu işi ben yaparım!" dedi. Ve o kanlı işkembeyi Efendimizin yanına kadar sürükleyip, ardında bekledi ve secdeye gidince, bırakıtı mübârek omuzuna. Sonra da büyük iş başarmış kumandan edâsıyla dönerken, öbürleri kahkahadan kırılıyordu. Bu sırada Abdullah bin Mesud radıyallahü anh bu manzarayı görünce çarpılmışa döndü birden. "Hayır, olamaz!" dedi kendi kendine. İnsan bu kadar süflîleşemez. Kaldırmaya yeltense, öldürürlerdi. Garipti çünkü. Kavmi, kabîlesi yoktu. Üstelik zayıf bünyeliydi. Derken hazret-i Fâtıma radıyallahü anhâ seğirterek geldi ve mübârek babasının üstündeki o şeyi fırlatıp attı. Efendimiz, namâzını tamamlayınca, bunu yapanları, tek tek isimlerini sayarak, Allaha havâle ettiler. Sonrası mâlum. Bunların yedisi de Bedir'de fecî şekilde öldürülüp, leşleri atıldı kör bir kuyuya. Efendimizin aleyhisselâm bu bedduâsını işiten o mel'ûnlar gülmeyi bırakıp, derin bir sessizliğe büründüler. Yüzlerinin kanı çekildi. Belli ki, âkıbetlerini görür gibi olmuşlardı şimdiden. >
.Müşriklerin ham hayâli
25-06-2011 01:00
Başta Ebû Cehl'in bulunduğu bir tâlîhsiz güruh, bir gün toplanıp, uzun süre konuştuktan sonra; "Yetti gayri! Onu öldürmekten başka hiçbir çâremiz yoktur!" dediler ve kılıçları çekip Onu aradılar köşe bucak. Kâbe'ye vardıklarında namâzda buldular. Çok sevinip; "İşte Onu yakaladık!" dediler. Ve hep birden hücum ettiler üzerine. Kılıçla vurup işini bitireceklerdi. Tam üzerine çullanacakları anda gözden kayboldu Efendimiz. Müşrikler, şaşkın halde birbirlerine bakıp söylendiler: "Şimdi buradaydı yâhu, ne oldu?" "Evet ya, nereye gidebilir?" "Sanki yer yarıldı da..." O ara Efendimizin sesini duyup, hep birden oraya seğirttiler. Fakat o da ne? Ses, aksi yönden geldi bu defâ. Haydi, o tarafa koştular bu sefer. Ama yine yoktu. Ses öbür taraftan geldi. Oraya koştular, yine yok. Yok, yok, yok! Bir o yana, bir bu yana, başları döndü yorgunluktan. Gülünç duruma düşmüşlerdi. ÖYLE KAL! Hakem isminde bir bahtsız adam da Efendimiz aleyhisselâm ile nerede karşılaşsa, ağzını gözünü oynatır, maskaralık yapardı. Aklı sıra küçük düşürmeye çalışırdı o yüce insanı. Yine bir seferinde ağzı gözü oynak bir vaziyetteyken Efendimiz birden geri dönüp; "Hep öyle kal, emi!" buyurdular. O duâ eder de kabul olmaz mı? Adam, ömrünün sonuna kadar bu halde kaldı. Yâni ağzı gözü oynar dururdu devamlı. Mâni olamıyordu artık. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir şey sorabilir miyiz?
26-06-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, eshâbı ile bir yerde otururken, Mûsâ Nebî kavminden bâzı kimseler gelip; "Yâ Muhammed! Benim mertebem sâir Peygamberlerden yüksektir, diyorsun. Halbuki Hak teâlâ Mûsâ Nebîyle konuştu. Bu yüzden Onu "kelîmim" diye methediyor" dediler. Efendimiz aleyhisselâm; "Rabbimiz Ona kelîmim dediyse, bana "habîbim" buyurdu. Hak teâlâ katında, habîbin derecesi elbette daha yüksektir" buyurdu. Onlar bu defâ; "Ama Allahü teâlâ Onu Tûr-i Sinâ'ya çıkardı" dediler. Efendimiz aleyhisselâm; "Beni de Arş-ı âlâ'ya çıkardı. Mûsâ Nebî Hak teâlâ ile Tûr-i Sinâ'da konuştuysa, ben Arş-ı âlâ'da konuştum ve Rabbimi baş gözüyle gördüm" buyurdular. Onlar bunu işitince, îmânla şereflendiler. ALİ'Yİ ÇAĞIR Bir gün de Efendimiz aleyhisselâm bâzı eshâbla bir yerde otururken, yine Îsâ aleyhisselâmın kavmine mensûb olan kimseler gelip; "Yâ Muhammed! Ben, Peygamberlerin hepsinden Allaha daha yakınım, diyorsun. Halbuki Îsâ Nebî ölüleri diriltirdi. Bu, daha üstün olmayı göstermez mi?" dediler. Efendimiz, bir sahâbîye; "Git, Alî'yi çağır gelsin!" buyurdular. Gelince, Efendimiz onlara; "Alî'ye eski bir kabir gösterin!" buyurdular. Onlar bin yıllık bir kabir gösterdiler. Hazret-i Alî, Efendimizin emriyle, o kabirdeki mevtâyı üç defâ ismiyle çağırdı. Üçüncü nidâda kabirden nur yüzlü bir ihtiyâr çıkıp, kelime-i şehâdeti okuyup, kabrine girdi yine. Bu mûcizeyi gören kişiler, insâfa gelip, müslümân oldular. > www.gonulsultanlari.com
.Lâ ilâhe illallah!
27-06-2011 01:00
Yâsir radıyallahü anh, iş bulmak ümîdiyle Yemen'den Mekke'ye geldi ve Ebû Huzeyfe ile tanışıp, yanında hizmetçi olarak çalışmaya başladı. Efendisi, onu câriyesi Sümeyye ile evlendirdi. Nihâyet iki de oğulları oldu. Ammâr ve Abdullah. Ebû Huzeyfe ve kabîlesi, Yâsir âilesini çok seviyordu. Ancak Sevgili Peygamberimiz İslâmı teblîğ edince, Yâsir âilesi, bir ağızdan; "Lâ ilâhe illallah! Muhammedün Resûlullah!" dediler hemen. O günden sonra müşriklerin o sahte sevgileri, nefrete dönüştü birden. Ve işkence başladı. Neden? İslâmdan dönsünler, diye. Sıcaktan dilleri damaklarına yapışır, beyinleri fokur fokur kaynar, kırbaç izlerinden süzülen kanlar ayaklarına inerdi?de onlar yine; "Derimizi yüzseniz, etlerimizi dilim dilim kesseniz de, yine dînimizden dönmeyiz!" diye haykırırlardı. Bu nasıl îmândı yâ Rabbî? İLK ŞEHÎD Bu dört sahâbî, ağır işkenceler altında kıvranıyorlardı ki, Efendimiz aleyhisselâm oraya teşrîf edip; "Ey Yâsir âilesi! Az daha sabredin ki, mükâfâtınız Cennet olacaktır! diyerek tesellî ettiler. Az zaman sonra Yâsir radıyallahü anh, işkencelere dayanamayıp mübârek rûhunu teslîm etti. İslâm ilk şehîdini vermişti. Yâsir'den sonra diğer üçünde yoğunlaştırdılar işkenceyi. Ya dönmelilerdi İslâmdan, Ya da ölmeliydiler tek tek. Onlar ölmeyi tercîh ettiler. Nitekim az sonra, Abdullah da şehîd olup, rûhu Cennete uçtu. "radıyallahü teâlâ anhüm" >
.Dört melek geldi
28-06-2011 01:00
Müşrikler, Safâ tepesinde Resûlullah Efendimizi üzdüklerinde, Hak teâlâ dört melek göndermişti kendisine. Önce biri tanıttı kendini: "Ben, denizlere müvekkelim yâ Resûlallah. Emret, seni üzen bu kavmi suya garkedeyim". Cevap tek cümleydi: "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah!" Yâni kuvvet ve kudret sâhibi, yalnız Allahü teâlâdır. İkincisi tanıttı kendini: "Ben rüzgâra müvekkelim. İzin ver, Mekke'yi, içindekilerle birlikte havaya kaldırıp yere çarpayım". "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah!" Üçüncüsü arzetti: "Ben güneşe müvekkelim. İstersen güneşi tepelerine yaklaştırayım. Cümlesi kavrulup helâk olsun". "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah!" Sonuncusu tanıttı: "Ben dağlara müvekkelim. Arzu edersen Ebû Kubeys dağını kaldırıp Mekke'nin üzerine bırakayım". "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah!" Efendimiz onlara; "Ey melekler! Sizden bir şey istesem yapar mısınız?" buyurdular. Melekler; "Elbette, emredin" dediler. "Pekâlâ, ben bir duâ edeyim, siz Âmin deyin" buyurdular. Ve şöyle duâ ettiler: "Yâ Rabbî! Bilmiyorlar. Bilseler böyle yapmazlar. Sen onlara hidâyet ver". Melekler; "Âmin! Âmin!" deyip sordular: "Yâ Resûlallah! Önceki peygamberler güç durumda kaldıklarında, kâfirlere bedduâ ederler, biz gidip o kavimleri helâk ederdik. Ama sen bunlara duâ ediyorsun". Efendimiz aleyhisselâm; "Hak teâlâ beni rahmet olarak gönderdi. Ben azap sebebi değil, seâdet vesîlesiyim" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Onu öldüreceğiz!
29-06-2011 01:00
Ebû Cehil kâfiri, Resûlullah Efendimiz hakkında, yandaşlarına; "Tek çâremiz var arkadaşlar! Onu öldüreceğiz!" diyerek, son noktayı koydu. Öbürleri hiç beklemiyordu böyle bir şey. Şaşırıp, hayretle; "Öldürmek mi?" dediler. Ebû Cehil; "Evet arkadaşlar. Çünkü o, tanrılarımızı kötülüyor, dînimize bâtıl diyor, ecdâdımızın Cehennemde olduğunu söylüyor. Onu öldürmemiz şart oldu. Kim bu işi yaparsa, ona mükâfât var" dedi. Sordular: "Nasıl bir mükâfât?" Dedi ki: "Yüz kızıl tüylü deve, ayrıca altın gümüş, daha neler var neler. Servete boğacağım o bahadırı". O sözünü bitirince, derin bir sükût kapladı ortalığı. Herkes birbirinin yüzüne baktı. Peygamberi öldürmek, fevkalâde riskli ve cesâret işiydi. Çünkü Onun ölümüyle Kureyş ikiye bölünecek, kan dâvâları başlayacaktı. Herkes bunları düşünüyordu ki, biri fırladı ayağa ve "O dediğin işi, ancak Hattâboğlu yapar!" diye kükredi. Bütün gözler ona çevrildi bir anda. Ve hayranlıkla bakıp; "Yaşa yâ Ömer! Bu işi ancak sen becerirsin!" diyerek tasdîk ettiler kendisini. Ve bir alkış tufanıdır koptu. Ömer'in câhiliyet damarı kabarmıştı iyice. Kılıcını kavradığı gibi düştü yollara. Öbürleri, yüksek sesle; "Haydi Hattâboğlu, görelim seni! Öldürmeden geri dönme!" diyerek, destek verdiler. Ömer, pür hiddet yola koyulmuştu. Allahın Resûlünü bulacak ve öldürecekti gûya. Henüz bir sokak gitmişti ki, Nu'aym bin Abdullah ile karşılaştı köşe başında. (Devamı yarın.) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bugün çok açım!
30-06-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, evlerinde otururken hazret-i Ebû Bekir gelip; "Yâ Resûlallah çok açım" diye arzetti. Efendimiz sükût ettiler. Az sonra hazret-i Ömer gelip arzetti. "Yâ Resûlallah karnım çok aç". Ona da bir şey buyurmadılar. Az sonra hazret-i Alî gelip arzetti: "Çok açım yâ Resûlallah". Efendimiz, çok sevdiği bu üç sahâbîsinin hâline çok üzüldüler. Çünkü ikram edecek birşeyleri yoktu. Üstelik kendileri de çok aç idiler. Zîrâ mübârek karnında üç taş bağlı idi ki, üç gündür yemek yemediklerine işâretti bu. Hazret-i Alî; "Muâz bin Cebel'e gidelim yâ Resûlallah. Onun bahçesinde bir hurma ağacı var. Meyvesi varsa bize de ikrâm eder" dedi. Efendimiz aleyhisselâm; "Olur yâ Alî, gidelim" buyurunca, kalkıp o sahâbînin hânesine vardılar. Hoşbeşten sonra Efendimiz; "Yâ Muâz hiç hurman var mıdır? diye sordular. Hazret-i Muâz önüne bakıp; "Mâlesef yâ Resûlallah" dedi. Efendimiz, Hazret-i Alî'ye, bahçedeki meyvesiz bir hurma ağacını gösterip; "Yâ Alî, şu ağacı görüyor musun?" buyurdular. "Evet yâ Resûlallah" dedi. "Ona git, selâmımı söyle!" buyurdu. Hazret-i Alî; "Başüstüne yâ Resûlallah!" deyip fırladı bahçeye. Fakat o da ne? Ağacın dalları tâze hurma ile doldu o anda. Elindeki sepeti tâze hurma ile doldurdu ve Efendimizin huzûruna koşup; "Buyurun yâ Resûlallah!" diyerek arzetti. Hepsi de çok sevinmişlerdi. Doyuncaya kadar yediler. Sonra Hazret-i Muâz onları konu komşuya dağıttı. Bitmek şöyle dursun, azalmadı bile. > www.gonulsultanlari.com
.Mühim bir haberim var!"
01-07-2011 01:00
Abdurrahmân bin Avf "radıyallahü anh", îmân etmeden önce Yemen'e ticârî seyahatler yapıyor ve genellikle Humeyrî adında bir kimsenin evine misâfir oluyordu. Yine onun evinde misâfir idi ki, Humeyrî mânâlı mânâlı bakıp; "Yâ Abdurrahmân! Sana mühim bir haberim var" dedi. "Hayırdır ne haberi?" "Bir Peygamber çıktı." "Mekke'de mi?" "Evet. Yeni bir din getirdi. Halkı, tek Allaha îmân etmeye çağırıyor. Acele dön, ona sen de îmân et" dedi. Ve birkaç beyit okuyup; "Gidince bu beyitleri o Peygambere oku" diye de tenbih etti. Hazret-i Abdurranmân işini yarıda bırakıp acele Mekke'ye döndü ve hazret-i Ebû Bekr'i buldu önce. Çünkü onun, akl-ı selim sâhibi bir kişi olduğunu biliyordu. Humeyrî'den duyduklarını anlatıp sordu: "Sen ne diyorsun?" Hazret-i Ebû Bekr; "Evet, Humeyrî doğru söylemiş" dedi. "Peki, kim bu Peygamber?" "Muhammed aleyhisselâm. Biz ona îmân ettik. Koş, sen de îmân et!" Ona "Peki" deyip, doğruca Resûlullahın hânesine koştu. Efendimiz onu görür görmez; "Benim nübüvvetime sen de îmân et" buyurdular. O da sordu hemen: "Peki delîlin nedir?" Resul aleyhisselâm; "Humeyrî, bana okuman için sana beyitler söylemedi mi?" buyurdular. Evet, hakîkat apaçık ortadaydı. Önce beyitleri okudu Sonra şehâdet'i. Cân-ü gönülden îmân edip, katıldı sahâbe saflarına. Efendimiz, Humeyrî hakkında; "Çok kimseler vardır ki, beni görmemişler, ama nübüvvetimi tasdîk etmişlerdir" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Resûlullah, mütevâzı idi
02-07-2011 01:00
Bâbâ Hasan Ebdâlî hazretleri anlatıyor: Allahın Sevgilisi gâyet edebli ve mütevâzıydı. Herhangi bir Müslümânla müsâfaha ettiğinde, o kişi elini çekmedikçe mübârek elini ondan ayırmazdı. Yüzünü çevirmedikçe, O da çevirmezdi. Bir kimsenin yanında oturacak olsa, iki diz üzerine otururdu. Fahr-i kâinât Efendimiz sabah namâzını mescitte kıldırıp dışarı çıktığında, Medîne çocukları başına üşüşür, su dolu kaplarını önüne uzatarak, mübârek parmağını o sulara daldırmasını isterlerdi. Kış dahî olsa, soğuk da olsa, onları kırmaz, isteklerini yerine getirirdi. Küçük bir kız çocuğu mübârek elinden tutup bir iş için götürmek isteseydi, gider işini hallederdi. Çok da şefkatliydi. Mesela bir gün; Enes bin Mâlikle bir yere gidiyorlardı. Üzerinde Yemen kumaşından bir paltosu vardı. Arkadan câhil bir köylü geldi ve mübârek yakasından kuvvetle tuttu. Ve çekti. Öyle ki; paltonun yakası çizip, iz yaptı mübârek boynunda. Meğer zekât malından bir şeyler isteyecekmiş. Efendimiz aleyhisselâm, bu kaba hareketinden dolayı üzüldü. Ama hiç kızmadı. Hiç de azarlamadı. Sâdece tebessüm edip, bir şeyler verilmesini emretti, o kadar. İşte şefkat budur. Merhamet budur. Uhud'da kâfirler Efendimize, öldürmek maksadıyla vurup, bir dişini kırdılar da yine kızmadı. Aksine acıyıp; "Yâ Rabbî! Bilmiyorlar, bilseler yapmazlar. Sen onları affeyle!" diye dua buyurdu. > w
.Bilirsem îmân eder misin?"
03-07-2011 01:00
Safranbolulu İsmâil Necati hazretleri anlatıyor: İslâmın ilk günleriydi ki, Fahr-i kâinât Efendimiz birkaç eshâbiyle bir yerde oturuyordu. O esnâda yanlarına bir köylü geldi ve elindeki torbayı Efendimize gösterip; "Yâ Muhammed! Bil bakalım, şu torbanın içinde ne var?" diye sordu. Efendimiz; "Bilirsem îmân eder misin?" buyurdular. "Ederim" dedi. O zaman; "Sen bugün bir güvercinle iki yavrusunu gördün. Yavruları torbaya atıp giderken, anneleri geldi ve kendini onların üstüne attı. Sen, onu da alıp torbaya koydun" buyurdular. Köylü şaşırdı. Ve torbayı açtı. Evet, bir anne kuş, iki yavrusuna kanat germiş duruyordu torbada. Bu manzara duygulandırdı ordakileri. Efendimiz eshâbına dönüp; "Bakın bu anne kuş, yavrularına ne çok merhametli. İşte bir kul da günâh işleyip tövbe edince, Rabbimizin ona şefkati, şu güvercinin şefkatinden daha çoktur" buyurdular. Köylü şaşkındı. Şehâdet getirdi. Ve îman etti. YÂ ÂİŞE! Efendimiz bir akşam eve geldiğinde evin içi karanlıktı. Âişe vâlidemiz, kandilin yağının kalmadığını arz etti kendilerine. Efendimiz; "Yâ Âişe! Bir ışık ister misin ki, ona yağ ve fitil gerekmesin?" diye sordular. Hazret-i Âişe; "İsterim" dedi. O zaman tebessüm buyurdular. O anda gündüz gibi oldu evin içi. Hanımlarından kimi ip eğirdi o ışıkta, kimi de dikiş dikti. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hediyeni kabul ettim"
04-07-2011 01:00
Zeyneddîn-i Hafî hazretleri anlatıyor: Eshâbtan bir hanım, bir gün hediye olarak bir kap bal gönderdi Efendimize. Peygamberimiz aleyhisselâm kabul buyurup, kabını iâde ettiler. Ancak kap, dolu olarak ulaştı o hanıma. Kadıncağız anlıyamadı. Çok üzüldü. Hatta ağladı. Zîra kabul edilmediğini zannetmişti. Derhal Efendimizin huzûruna koşup; "Yâ Resûlallah! Hediyemi kabul etmediniz mi?" diye sordu. Efendimiz; "Hediyeni kabul ettim" buyurdular. "Ama kap, bana dolu olarak geri geldi yâ Resûlallah" deyince; "Sana gelen o bal, Rabbimizin sana özel ihsânıdır" buyurdular. Bu defâ sevindi. Ve geri döndü. O balı, ev halkıyla yıllarca yediler, bitmek tükenmek bilmedi. Ama yanlışlıkla başka kaba aktardılar bir gün. O günden îtibâren azalmaya başladı. Ve tükendi. Efendimiz; "O bal kabında dursaydı, kıyâmete kadar yenirdi de bitmezdi" buyurdular. HURMA DALI Bedir Harbinde kılıcı kırıldı hazret-i Ukâşe'nin. Hemen Efendimize koşup; "Kılıcım kırıldı yâ Resûlallah!" diye arz etti. Efendimiz etrâfa bakıp, yerde bir hurma dalı gördüler. Eğilip aldılar. Ve Ona uzatıp; "Al, bununla savaş!" buyurdular. Mübârek sahâbî; "Bununla nasıl savaşılır?" demedi. Dalı eline aldı. Düşmana daldı. O dal, mükemmel bir "kılıç" oldu hemen. Onlarca başı ayırdı gövdesinden..
.Esselâmü aleyke!
05-07-2011 01:00
Peygamber Efendimizin bin mûcizesi vardır. Ağaçla taşla konuşur, melekle söyleşirdi. Bir gün; yolda yürürken müşriklerden bir kadınla karşılaştı. Kucağında da yeni doğmuş bir "bebek" vardı kadının. Tam Resûlullah'ın yanından geçiyordu ki, fevkalâde bir şey oldu. Bebek konuştu. Büyük insan gibi; "Esselâmü aleyke yâ Resûlallah!" diyerek selâm verdi Efendimize. Efendimiz durdular; "aleyküm selâm!" buyurdular. Kadın da durdu. Ama çok şaşırmış, hayret etmişti bu olanlara. Efendimiz o bebeğe; "Peygamber olduğumu nasıl bildin?" dediler. Bebek; "Hak teâlâ bildirdi. Cebrâil de yanımdadır. Yâ Resûlallah! Duâ et, Cennette senin hizmetçin ben olayım" dedi. Efendimiz tebessümle; "Peki, olur" buyurdular. Bebek çok sevinip; "Yâ Resûlallah! Sen Allahın kulu ve Peygamberisin. Ne mutlu sana îmân edene. Yazıklar olsun seni inkâr edenlere!" dedi. Yüzü gülüyordu. Efendimize uzun uzun baktı ve "Allah!" deyip, rûhunu teslîm etti. Bu olanlara şâhit olan annesinin kalbinde Resûlullaha olan "düşmanlık", bir anda "sevgi"ye dönüştü. Şehâdet'i söyleyip; "Yâ Resûlallah! Sana düşmandım. Ama şimdi her şeyden çok seviyorum" diye arz etti. Efendimiz; "Müjdeler olsun. Senin için Cennetten kefen getirildi" buyurdular. Kadın çok sevinip, bütün hücreleriyle; "Allah!" dedi. Ve can verdi. Namâzlarını kılıp aynı kabre defnettiler... www.gonulsultanlari.com
.Hakkımı alın ondan!.."
06-07-2011 01:00
Bir gün, Mekke'ye yabancı biri gelmiş ve bir deve satmıştı Ebû Cehil'e. Ama bir türlü parasını alamıyordu. Kâbe yanına gitti. O müşriklere; "Ne olur, hakkımı ondan alın" diye yalvardı. Fakat aldırmadılar. Hattâ alaya aldılar. Ona, Efendimizin evini gösterip; "Şu eve git, senin işini o halleder" dediler. Bir yandan da sinsi sinsi gülüyorlardı. Garip, bir ümitle gidip çaldı Resûlullahın kapısını. Efendimiz açıp; "Buyurun" dediler. "Şeyy, ben buraların yabancısıyım. Ebû Cehil diye birine deve sattım. Paramı vermiyor. Bana yardım eder misiniz" dedi. Efendimiz; "Peki" buyurdu. Ve birlikte gidip çaldılar kapısını. Ebû Cehil, karşısında Resûlullah Efendimizi görünce, korkudan titreyerek; "Buyur yâ Muhammed" dedi. "Bana bir emrin mi var?" Buyurdular ki: "Evet, var!" "Emret!" dedi. "Ver şu garibin parasını!" buyurdular. "Derhal yâ Muhammed" dedi. Ve koşup getirdi parayı. Adam, teşekkür etti Efendimize. Sonra Kâbe yanına gelip, müşriklere de teşekkür etti. Hemen sordular: "Aldın mı paranı?" "Evet aldım" dedi. Bir müddet sonra Ebû Cehil geldi oraya. Merakla ona dönüp sordular: "Yâ Ebâ Cehil! İşittiğimiz doğru mu?" "Maalesef doğru" "Verdin yâni?" "Evet, mecbûren verdim. Çünkü Muhammed'in yanında çok korkunç bir 'canavar' vardı. Eğer vermeseydim parçalayacaktı beni..." www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kuru ağaçtan hurma!..
07-07-2011 01:00
Resûlullah Efendimiz, Eshâbtan İbni Tîhâ'yı ziyârete gittiler bir gün. İbni Tîhâ, hem sevindi, hem de üzüldü. Zîrâ ikrâm edecek bir şeyi yoktu. Efendimiz bahçede kuru bir hurma ağacı gördüler. Ve seslendiler: "Yâ İbni Tîhâ!" "Buyur yâ Resûlallah" "Şu ağaçtan hurma toplamaya izin var mıdır?" İbni Tîhâ; "O, kuru bir ağaçtır yâ Resûlallah" dedi. "Olsun, sen biraz su getir!" buyurdular. Koşup getirdi. Efendimiz, o sudan biraz içip kalanı o ağacın dibine döktüler. Kuru ağaç hurma ile doldu bir anda. Hem yediler, hem de dağıttılar. "BENİ SEÇ!.." Yine genç ve yakışıklı bir Yahûdî, Resûlullahın yanına geldi bir gün. O esnâda Efendimiz, bir âyet-i kerîmeyi okudular. Meâlen; "Mü'minlere Cennette hûriler verilecek" buyuruluyordu âyette. Genç sevindi. Ve sordu: "Îmân edersem, o hûrilerden bana da verilir mi?" "Verilir" "Sen kefîl misin?" "Kefîlim, hem de yetmiş tânesine." Genç îmân edip, çok geçmeden vefât etti. Efendimiz namâzını kılıp, kabre indirdiler. Ama gecikerek çıktılar kabirden. Mübârek gömleği de yırtılmıştı. Hikmetini sordular. Buyurdu ki: "Genci kabre indirince, Cennetten yetmiş hûri üşüştüler başına. Her biri; "beni seç, beni seç" diyordu. Büyük izdiham oldu. Aralarından zor sıyrıldım. Gömleğim de yırtıldı bu arada." www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."O doğunca, bana getir!"
08-07-2011 01:00
Peygamberimiz aleyhisselâm, bir gün amcası hazret-i Abbâs'ın hanımını görüp; "Yakında bir oğlun olacak! Doğunca, bana getir!" buyurdular. Kadıncağız; "Peki" dedi. Birkaç gün sonra oğulları olunca, derhal Efendimize koşup; "Buyur yâ Resûlallah, yeni doğan oğlumuz!" dedi. Efendimiz onu bağrına basıp; "Bu, halîfeler babasıdır!" buyurdular. Hazret-i Abbâs bunu hanımından işitince, Efendimize koşup; "Yâ Resûlallah! Oğlumuz hakkında "halîfeler babası" demişsin, öyle mi?" diye sordu. Buyurdular ki: "Evet öyle dedim" Sordu yine: "Hikmeti ne?" "Kıyâmete kadar bütün halîfeler onun zürriyetinden gelecektir" buyurdular. Hakîkaten Abbâsî devletindeki halîfeler hep Abdullah bin Abbâs'ın soyundandır. İZİN VERİN Fahr-i kâinât Efendimiz aşağı gönüllüydü. Fakîrlerle oturur, garipleri arar sorar, bir köle dâvet etse, kabul buyurur, gönlünü hoş ederdi. Bir gün; Ebû Hüreyre hazretleriyle çarşıya çıktılar. Pazardan öteberi alıp, biraz fazlaca verdiler parasını. Satıcı çok memnun olup, sevincinden elini öpmek istedi Efendimizin. Ancak izin vermeyip; "Ben ne melikim, ne de padişah. Sizin aranızda sâdece bir insanım" buyurdular. Ebû Hüreyre; "Yâ Resûlallah! İzin verin, ben taşıyayım" deyince de; "Herkes, kendi yükünü kendi taşımalıdır" buyurdular. w
.Beni halîfe seçtiniz, ama!.."
09-07-2011 01:00
Peygamber Efendimiz vefât edince eshâb-ı kirâm hazret-i Ebû Bekr'i ittifakla halîfe seçtiler. Yeni halîfe minbere çıktı. Eshâba hitâben; "Ey Müslümanlar! Beni halîfe seçtiniz, ama ben sizin en iyiniz değilim!" dedi. Hazret-i Alî kalktı. Halîfeye hitâben; "Seni Resûlullah geçirdi önümüze. Geri çekmek kimin haddine!" dedi. Ve hazret-i Sıddîk başladı vazîfeye. Bir yandan da geçim için ticâret yapıyordu. Sahâbenin seçkinleri bir araya gelip, Halîfenin huzûruna çıktılar: "Bir arzımız var." "Buyurun kardeşlerim." "Ey halîfe! Senin ticâretle uğraşmana biz râzı değiliz." "Buna mecburum." "Beytülmal'dan sana maaş verelim. Hep devlet işleriyle uğraş" dediler ve günlük "İki dirhem" ücret tâyin ettiler. Ancak Halîfe; "Bu çok" dedi. "Bir dirhem iki dank"a indirince, kabûl edip bıraktı ticâreti. Ancak aldığı ücretleri harcamaz, bir testiye atıp biriktirirdi. Vefâtı yaklaşınca, hazret-i Âişe'yi çağırdı huzuruna. Geldiğinde, testiyi Onun önüne döküp; "Ey kızım, bu paralar beytülmaldan aldığım ücretlerdir. Ölürsem Ömer'e götür, fukarâya dağıtsın" buyurdu. Sonra hastalandı. Ve vefat etti. Hazret-i Âişe o testiyi hazret-i Ömer'e götürüp önüne döktü. "Ne bunlar?" deyince, "Babamın beytülmal'dan aldığı ücretlerdir. Vasiyyeti üzerine size getirdim. Fukarâya dağıtınız" dedi. O da aldı. Çok ağladı. Ve; "Yâ Ebâ Bekr, senin gittiğin yoldan kim gidebilir? Bize, çok ağır bir yük bırakıp vedâ ettin!" dedi.
.Bir anlık ibâdet!..
10-07-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm mescid-i şerîfte eshâbiyle sohbet ederken Cebrâil aleyhisselâm geldi. Efendimize; "Yâ Resûlallah! Ebû Bekir bu sabah bir ibâdet yaptı ki, yetmiş yıllık ibâdete bedeldir" diye arz etti. Efendimiz dinledi. Ve hazret-i Bilâl'e; "Yâ Bilâl! Ebû Bekr'i çağır, gelsin!" buyurdular. Hazret-i Bilâl; "Başüstüne yâ Resûlallah" dedi ve gidip çağırdı kendisini. Hazret-i Ebû Bekr acele giyinip çıktı evden. Az sonra mescid-i şerîfe geldi ve selâm verip oturdu Efendimizin karşısına. Efendimiz sordular: "Nasılsın yâ Ebâ Bekr?" "İyiyim Elhamdülillâh". "Evde ne yaptın?" "Bir şey yapmadım yâ Resûlallah." "Bir ibâdet, tâat?" "Hayır yâ Resûlallah." "Peki, kalbinden bir şeyler geçirdin mi?" "Evet düşündüm." "Ne düşündün?" "Cenneti, Cehennemi, Allahü teâlânın her ikisini de insanla dolduracağını, Cehennemin büyüklüğünü ve şiddetini düşündüm. Burada yanacak olan insanların hâlini tefekkür ettim. Çok korktum. Hattâ titredim. Kalbimden; 'Yâ Rabbî! Âhirette benim vücûdumu öyle büyük yap ki, Cehennemi yalnız ben doldurayım. Başka kimseye yer kalmasın. Böylece senin takdîrin yerine gelmiş olur ve bütün insanlar yanmaktan kurtulur' diye duâ ettim." "Niçin böyle istedin?" "Kimsenin yanmasını istemiyorum yâ Resûlallah. Ben yanayım, kimse yanmasın. Rabbimden bunu istedim" dedi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yâ Ebâ Bekr, çok sıkıntıdayım"
11-07-2011 01:00
Bir gün hazret-i Ebû Bekr'in radıyallahü anh yanına biri gelip; "Yâ Ebâ Bekr, âcilen onbin akçeye ihtiyâcım var" dedi. Sıddîk dinledi. Ama cevâben; "Bütün servetimi fukarâya dağıttım. Dünyalık hiçbir şeyim kalmadı" buyurdu. Adam üzülüp; "İyi ama senden başka gidecek kimsem yok ki benim. Ne olur, bir şeyler yap da kurtar beni bu dertten" diye yalvardı. Hazret-i Ebû Bekr; "Pekâlâ" buyurdu. Ve bir Yahûdî'ye gidip; "Bana onbin akçe ödünç verebilir misin?" diye sordu. Yahudi; "Üç gün içinde ödersen veririm" dedi. "Öderim inşallah." "Ya ödeyemezsen?" "Ödeyemezsem sana köle olurum. Ya çalıştırır, ya da satarsın" buyurdu. Yahudi; "Kabul" deyince, "onbin akçe"yi alıp verdi o fakîre. Ancak üç gün içinde ödeyemeyince, köle olmak için gitti o Yahûdî'ye. Ama hazret-i Âişe arkasından çok ağladı. Gözyaşından irice bir "mücevher" yarattı Hak teâlâ. O bunu görünce sevinip, koştu babasına. Mücevheri verip; "Babacığım bunu sat, borcunu öde" dedi. Hazret-i Ebû Bekr kuyumcuya giderken, Hak teâlâ, hazret-i Cebrâil'e; "Cennet hazînesinden 'onbin altın' alıp Ebû Bekr'e yetiş ve elindeki mücevheri satın al" buyurdu. Hazret-i Cibrîl, emr-i ilâhîyi yerine getirdi. Hazret-i Sıddîk altınları Yahudi'ye verince, adam şaşırdı. Zîrâ ön yüzlerinde "ihlâs-ı şerîf", arkalarında "kelime-i tevhîd" yazılıydı. Çok duygulandı. Kalbi nur doldu. "Şehâdet"i söyleyip Müslüman oldu.
.Hep o cevap verdi
12-07-2011 01:00
Resûlullah Efendimiz, bir gün eshâbına; "Bugün oruçlu olanınız var mı?" diye sordular. Hazret-i Sıddîk; "Evet yâ Resûlallah, ben oruçluyum" dedi. Sordular yine: "Cenâzede bulunanınız var mı?" Yine O; "Evet, ben bulundum yâ Resûlallah" dedi. "Fakîr doyuranınız oldu mu?" "Ben doyurdum." "Hasta ziyâret eden oldu mu?" "Ben ziyâret ettim." Efendimiz çok memnun oldular ve Ona sevgiyle bakıp; "Ebû Bekir, suâlsiz hesapsız Cennete girecektir!" buyurdular. HİKMETİ NE? Bir gün de Efendimiz eshâbına; "Hanginizin evinde yemek varsa, eshâb-ı soffa'dan birkaçına yemek yedirsin!" buyurdular. Eshâb-ı soffa, hiç dünyâlığı olmayan fakîr sahâbîlerdi. Hazreti Ebû Bekr; "Başüstüne yâ Resûlallah!" dedi ve koştu o fakîrlerin yanına. Kaç kişi varsa, hepsini götürdü evine. Sofraya oturup yemeye başladılar. Ama azalmıyordu. Yendikçe artıyordu. Tam doyuncaya kadar yediler. Yemek, azalacağına çoğalmıştı. Eshâb-ı soffa, teşekkür edip ayrıldılar. Hazret-i Ebû Bekr'in hanımı, yemeğin azalmadığını görünce sordu: "Misâfirler yemek yemediler mi?" Hazret-i Ebû Bekr; "Yediler" buyurdu. "Ama hiç azalmamış". "Evet çoğaldı." "Hikmeti ne acabâ?" "Bilmiyorum ama bu mutlaka Resûlullah Efendimizin bereketidir" buyurdu...
.Ebû Bekr'i imtihan ettim"
13-07-2011 01:00
Cebrâil aleyhisselâm, bir gün hazret-i Ebû Bekr'in Resûlullaha olan sevgisini ölçmek için "âmâ" şekline girip, oturdu yolunun üzerine. Hazret-i Ebû Bekir, o gün kıymetli elbise giyinip çıktı evden. Az sonra "bir âmâ" gördü ileride. Bir kenarda oturmuş duâ ediyordu. Dinledi. Âmâ kişi; "Yâ İlâhî! Resûl'ün aşkı için kim bana bir şey verirse, onu azîz eyle!" diyordu. Cübbesini çıkardı. Ve o âmâya verip; "Yine söyle" dedi. Cibrîl duâyı tekrar edince, gömleğini çıkarıp verdi bu defâ. Tekrar ricâ etti: "Yine söyle" Cibrîl, duâyı tekrar edince, pabuçlarını çıkarıp verdi bu sefer. Ve öylece gitti eve. Cebrâil aleyhisselâm, aldığı bu şeyleri götürüp Resûlullah Efendimizin önüne koydu. Efendimiz sordu: "Bunlar nedir?" Hazret-i Cibrîl; "Ebû Bekr'e âit yâ Resûlallah" dedi. "Niçin aldın?" "Size olan sevgisini öğrenmek için Onu imtihan ettim. Şöyle ki, âmâ şekline girip yolunun üzerine oturdum. Ve senin aşkın için bir şeyler istedim ondan. O da bunları çıkarıp verdi." Resûlullah Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekr'i çağırdılar ve o şeyleri önüne koyup; "Yâ Ebâ Bekr, bu giyecekler sana âitmiş" buyurdular. Hazret-i Ebû Bekr; "Ben bu şeyleri bir âmâya vermiştim yâ Resûlallah!" dedi. Efendimiz; "O âmâ dediğin Cebrâil'di yâ Ebâ Bekr, bunlar senin" buyurdular. Hazreti Sıddîk; "Ben bunları Allah için vermiştim yâ Resûlallah, geri alamam" dedi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yeni vahiy mi geldi?
14-07-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, bir gün mescid-i şerîfte eshâbına namâz kıldırırken dört rekâtlı namâzın ikinci rekâtında selâm verdiler. Eshâbtan biri edeble sordu: "Yeni vahiy mi geldi yâ Resûlallah?" Sevgili Efendimiz; "Hayır" buyurdular. O sahâbî tekrardan; "İkinci rekâtta selâm verdiniz de onun için sormuştum" deyince, Efendimiz kalkıp o namazı dörde tamamladılar. Hazreti Ebû Bekr zaman zaman; "Efendimizin o gün yanılıp iki rekât kıldıkları o namâz ile, bütün ibâdetlerimi değişir, kârlı çıkarım" buyururdu. NAMAZ KAPISI Efendimiz; "Beş vakit namâzını kılanlar, Cennetin namâz adlı kapısından, cihâd edenler cihâd kapısından, sadaka verenler sadaka kapısından, oruç tutanlar da oruç kapısından Cennete çağrılır" buyurdular. Hazret-i Ebû Bekr; Resûli müctebâya; "Bütün kapılardan çağrılan kimse var mıdır yâ Resûlallah?" diye sordu. Efendimiz cevâbında; "Evet, sen onlardansın" buyurdular. ÂCİZ KALDIM Bir gün de; "Kim bana bir iyilik yaptıysa, karşılığını verdim. Yalnız Ebû Bekr hâriç. Onun mükâfâtını Rabbimiz Cennette verecek" buyurdular. Efendimiz bir gün de; buyurdu ki: "Allah'tan başka dost edinseydim, Ebû Bekr'i dost edinirdim" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah yardımcın olsun!.."
15-07-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" halîfe olunca, Eshâb-ı kirâm maaş tâyin ettiler. "Bu ücret fazla!" dedi kabul etmedi. Yarısında anlaştılar. Daha sonra arttırmak istedilerse de, bunu ona söylemek yürek isterdi. İki sahâbî bunu göze alıp giderken hazret-i Osmân onları gördü. Ve durup sordu: "Böyle nereye?" "Halîfeye gidiyoruz, maaşını arttıralım diye teklîf edeceğiz". "Bence gitmeyin!" "Niçin gitmiyelim?" Çünkü kabul etmez. Üstelik de sinirlenip size kızar. Ama kızı Hafsa'ya söylerseniz belki Onu kırmaz" buyurdu. Onlar o zaman; "Peki" dediler. Ve doğruca hazret-i Hafsa'ya gittiler. Durumu anlatıp; "Bizim gönderdiğimizi söyleme" dediler. Hazret-i Hafsa babasına gidip arz etti meseleyi. Ama korkulan oldu. Hem kabul etmedi. Hem de celâllendi. Ve hazret-i Hafsa'ya dönüp; "Kızım seni bana kim gönderdi?" diye gürledi. Hazret-i Hafsa sesi titreyerek; "Söyleyemem babacığım, söz verdim" dedi. "Peki Allah için söyle kızım. O Serverin kaç tâne elbisesi vardı?" "Sâdece iki kat." "Yemeği neydi?" "Arpa ekmeği." "Yaygısı neydi?" "Kaba kumaştan bir yaygımız vardı. Kışın yorganımızdı, yazın minderimiz." Hazret-i Ömer o vakit kızına; "Ey kızım, Resûlullahın yaşayışı böyle iken, başka türlü yaşamak Ömer'e yakışır mı? Git söyle onlara. Bir daha böyle şeyler için seni bana göndermesinler!" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Lebbeyk! Lebbeyk!
16-07-2011 01:00
Hazret-i Ömer radıyallahü anh, nalîfeliği zamanında İslâm askerlerini uzak bir yere cihâda göndermişti. Aradan bir ay kadar geçmişti ki, Cuma günü minberde hutbe okuyordu. Bir ara durdu. Yüksek sesle; "Lebbeyyk!" diye iki defâ bağırdı. Sonra devam etti hutbeye. Ama eshâb merak etmişti. Öyle ya, durup dururken niçin böyle bağırmıştı? Kimse bir şey anlamadı. Nihâyet ordu döndü. Büyük zafer kazanılmıştı. Kumandan Halîfenin huzûruna çıkmış, sevinç ve neş'eyle olup biteni rapor ediyordu. Peki ya Halife? O neş'esiz idi. Hattâ durgun ve gadaplıydı. Suratı asık, kaşları çatıktı. Kumandanı dinlemiyordu bile. Sözünü yarıda kesti. Ve ona sertçe bakıp; "Kumandan! Bırak bunları! O er nasıl boğuldu, sen asıl onu söyle!" buyurdu. Kumandan, hazret-i Ömer'in heybetinden fazlasıyla korktu. Sesi titriyordu. Şöyle anlattı: Bir Cuma vaktiydi efendim. Önümüze bir su çıktı. Suyun derinliğini anlamak için o ere emrettim. "Başüstüne" deyip girdi suya. Meğer su derinceymiş. Er de yüzme bilmiyormuş. Su içinde iki defâ: "Yâ Ömer! Yâ Ömer!" diye bağırdı ve kayboldu suda. Uğraştık, kurtaramadık. Böyle deyip sustu. Halîfe ona hiddetle; "Hemen git, o erin âilesini memnun et!" buyurdu. Kumandan kalktı. "Başüstüne" dedi. Ve âdeta suçlu bir çocuk gibi ayrıldı huzûrdan. Emri yerine getirip de Halîfeye tekmîl verince affedildi... www.gonulsultanlari.com
.Adâlet böyle olur
17-07-2011 01:00
iki Yahûdî, hazret-i Ömer'in radıyallahü anh adâletinden konuşurken biri; "Ömer, gerçekten çok âdil bir kişi" dedi. Öbürü karşı çıktı. Hatta tam tersine; "Hayır! Ben Onun âdil olmadığını ispatlıyacağım" dedi ve "doktor" kılığına girip geldi Halîfenin evine. Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Karşısında Halîfenin yeni bâliğ olmuş oğlunu görünce, ona; "Sen hasta mısın?" diye sordu. Delikanlı şaşırdı. Ve ona cevâben; "Hayır hasta değilim" dedi. "Ama benzin soluk, bünyen zayıf" deyince; "Evet, vücûdumda biraz zâfiyet var" dedi. Yahudi sevindi. Ve ona dönüp; "Üzülme, bizim evde bir ilâç var. Ondan içersen bir şeyciğin kalmaz. İstersen gel o ilâçtan sana vereyim" dedi. Çocukcağız; "Pekâlâ" dedi. Ve birlikte yahûdînin evine gittiler. Yahûdî bir bardak "şarab"ı eline tutuşturup; "İşte dediğim ilâç bu, haydi iç" dedi. Çocuk alıp içti. Kendinden geçti. Yahûdî, sarhoş olduğuna iyice kanaat getirince, genç ve güzel kızını müstehcen olarak gönderdi gencin yanına. Ve olan oldu. Çocuk ayıldı. Ve çok pişmân olduysa da artık çok geçti. Yehûdî Halîfeye koşup durumu anlatınca, hazret-i Ömer eve gidip oğluna sordu: İşittiğim doğru mu? Çocuk boyun büküp; "Kendimde değildim" dediyse de; "Yüz sopa vurun!" diye emretti. Eshâb araya girdiler. "Onu affet" dediler. Ancak Halîfe celâllenip; "Din işinde hâtır olmaz" buyurdu. Çocuk, kırkıncı sopada bayıldı, seksenincide vefât etti. Babası çok üzüldü, ağladı, ama pişmân olmadı. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hisseni bana sat!.."
18-07-2011 01:00
Sa'd bin ebî Vakkâs "radıyallahü anh" Kûfe'de vâli iken ev yaptırmak istedi. Ancak arsanın yarısı bir Mecûsînindi. Onu çağırttı. Geldiğinde; "Hisseni bana sat" dedi. "Satmam" deyince, "Ne istersen vereyim" dedi. Yine "Olmaz" deyince vazgeçti bu işten. Ama yakınları; "Sakın!" dediler. Bâzısı da; "Sen bu yerin vâlisisin. Parasını ver, işi bitir" dedi. Mecusi eve vardı. Hanımına anlattı. Kadın; "Üzülme, Medîne'de bunların âdil bir halîfesi var. Git Ona arzet, O bu işi çözer" dedi. Mecûsî sevindi. Medîne'ye gitti. Orada; "Halîfe nerededir?" diye sordu. "Sahrâya çıkmıştır" deyince, o da sahrâya çıkıp etrâfa şöyle bir baktı. Kimseyi göremedi. Sonra birini fark etti. Gâyet heybetli biri toprak üzerinde uyuyordu. Onu uyandırıp; "Halîfeyi gördün mü?" dedi. O zat doğruldu. "Halîfe benim" dedi. Adam inanmadıysa da anlattı derdini Ona. Hazret-i Ömer kalktı ve birlikte eve gittiler. Seslendi hizmetçiye: "Bana kâğıt getir!" Hizmetçi; "Kağıt yok" deyince, yerde yassı bir kürek kemiği buldu ve üzerine; "Yâ Sa'd! Derhal yanıma gel!" diye yazdı. Mecusiye verip; "Bunu vâliye ver" dedi. Hazret-i Sa'd, kemikteki yazıyı tanıyınca korkudan titredi. Mecûsîye baktı. Yalvaran bir sesle; "Ne istersen yapayım. Yeter ki beni Halîfeye götürme" dedi. Adam bunu görünce Müslüman olup, arsayı vâliye hibe eyledi... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Öldürmek istiyordu!..
19-07-2011 01:00
Kureyş müşrikleri, hazret-i Hamza'nın "radıyallahü anh" Müslümân olma şokunu henüz atlatamamışlardı ki, bir başkası îmân etmek üzereydi. Kimdi bu zâtı âlî? Kimdi bu tâlihli? Evet, hiç ummadıkları biriydi bu. Onun îmân etmesiyle küfrün dünyası başlarına yıkılacaktı. O kişi Ömer bin Hattâb idi. İri yarı, heybetli. Kızıl, gür saçlı. Ve lügatında "korku" kelimesi olmayan bir yiğit. Henüz îmân etmemişti ki, bir gün çıktı evden. Gâyet öfkeliydi. Ve çok hiddetli. Ağır adımlarla Kâbe'ye doğru yürümeye başladı. Yürürken heybetinden yer sallanıyordu sanki. Bir niyeti vardı. Efendimizle ilgili. Ve çok tehlikeli. Zîra Onu bulup; "Vazgeç bu sevdâdan, dînimize ilişme, bizimle uğraşma, yoksa pişmân olursun!" diyerek Onu ihtar edecekti. Korkutacaktı. Tehdît edecekti. Güya Onun yüzünden Kureyş'te ikilik çıkmış, baba oğlundan, kardeş kardeşten ayrılıyordu. Böyle giderse cemiyette huzur kalmayacaktı. Fakat hayır! O yanılıyordu. Tam aksine cemiyetin hayat bulması, o Peygamberin getirdiği "İslâm dîni"ne uymakla olacaktı. Ama heyhât! O böyle bilmiyordu. O, şu anda dağ gibi heybetiyle Beytullaha doğru yürüyordu. Efendimizi bulacak, Onu ihtar edecekti. Kâbe'ye vardı. Ve Onu gördü. Resûlullah orada yeni nâzil olan "El-Hâkka" sûresini okuyordu. Bir kenara saklanıp dinledi. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalbi yumuşamıştı...
20-07-2011 01:00
Ömer bin Hattâb, hiddetle Kâbe'ye gitti bir gün. Resûlullahı bulup îkaz edecekti gûya. Efendimiz aleyhisselâm yeni gelen bir sûreyi okuyordu. El-Hâkka sûresini. Köşeye sinip dinledi. Kendi kendine; "Hele okuması bitsin, o zaman konuşurum" dedi. Dinledikçe hoşlandı. Kalbi yumuşadı. Değişti fikri. İşittiklerine karşı hayranlık duydu. İçinden; "O bir şâir. Zîra bu kadar güzel sözleri ancak bir şâir söyleyebilir" dedi. Böyle düşündü. Ama yanılmıştı. Zîra o böyle düşünürken, Efendimizin okuduğu âyetlerde meâlen; "O şâir değildir. Onun söyledikleri Allah kelâmıdır" buyuruluyordu. Bunu dinledi. Hayrete geldi. Kendi kendine; "Zihnimden geçenleri bildi. Öyleyse o bir kâhin" dedi. Ancak işittiği âyet-i kerîme ile irkildi. Yanılmıştı yine. Zîra o âyette de; "O kâhin sözü değildir. Âlemlerin Rabbinin sözüdür" buyuruluyordu. Zihni altüst oldu. Çok duygulandı. Hattâ ağladı. Îmân etmek istediyse de, etrâfı bırakmadı. Hazret-i Hamza'nın îman etmesinin üzerinden üç gün geçmişti ki, müşrikler acele toplandılar. İstişâre ettiler. Çâre aradılar. "Ebû Cehil" başroldeydi yine. Herkes bir fikir sürdü öne. Ama Ebû Cehil'e göre çâre bir tekti: Onu öldürmek! Yoldaşlarına; "Arkadaşlar! Bundan sonra tek çâremiz var. Onu öldüreceğiz!" dedi... (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com
.Kimi öldüreceksin?.."
21-07-2011 01:00
Ömer bin Hattâb, Resûlullahı (gûya) öldürmek için pür hiddet düştü yola. Az sonra Nu'aym bin Abdullah'la karşılaştı. Nuaym mü'min idi. Yeni îmân etmişti. Ama Ömer bin Hattâb habersizdi bundan. Nuaym onu bu halde görünce şüphelendi. Zîrâ silahlıydı. Ve çok hiddetli. Seslendi karşıdan: "Yâ Ömer! Bu hiddet ve bu şiddetle nereye, niçin gidiyorsun?" "Birini öldüreceğim!" "Kimi öldüreceksin? "Kimi olacak, Kureyş arasına tefrika sokan, tanrılarımızı beğenmeyen, bizi hor gören Muhammed'i öldüreceğim!" Nuaym sendeledi. Sonra toparlanıp; "Zor bir işe girişmişsin. Hadi başardın diyelim, o zaman Abdülmuttalip oğullarının elinden nasıl kurtulacaksın, seni sağ bırakırlar mı?" dedi. Ömer'in hiddeti arttı. Öfkesine öfke kattı. Ve cevap verip; "Demek öyle, anlaşılan sen de onlardansın. Öyleyse önce senden başlayayım!" dedi ve sağ eli hızla kılıcının kabzasına gitti. Nuaym korktu. Ve; "Hayır! Ben ecdâdımın dînindeyim. Ama sana garip bir haberim var" dedi Ömer merak etti: "Neymiş o haber?" "Kız kardeşin Fâtıma ile kocası Sa'îd Müslüman oldular. İstersen onlardan başla bu işe." Ömer durdu. Hiç ummadığı bir şeyi işitmişti. Fenâ şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Hemen îtirâz etti: "Hayır olamaz!" Nuaym ısrarla; "İnanmazsan git öğren. İşte evleri orada, uzak değil" dedi. Aklı karıştı. Hızla o yöne gitti... (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com
.Beyninden vurulmuşa döndü!
22-07-2011 01:00
Ömer bin Hattâb, kız kardeşiyle eniştesinin Müslüman olduğunu işitince inanamadı. Nuaym'ın gâyesi, hedef şaşırtmaktı. Yâni onu Efendimizden uzaklaştırmak için zaman kazanmaktı. Oyalama taktiğiydi. Ve taktik tutmuştu. Nitekim Ömer, o an için Efendimiz aleyhisselâmı unutmuş, hızlı adımlarla kız kardeşi Fâtıma'nın evine yönelmişti. Gerçekten de duydukları doğruydu. Îmân etmişlerdi. Hakkı seçmişlerdi. Yeni mü'minlerden Habbâb bin Eret'i evlerine çağırmış, ondan Kur'ân-ı kerîm okumayı öğreniyorlardı. Kapıya geldi. Kulağını verip dinledi. İçeriden Kur'an-ı kerîm seslerini işitince beyninden vurulmuşa döndü. Kendi kendine; "Nuaym doğru söylemiş. Bunlar gerçekten Müslümân olmuşlar" dedi. Fena sinirlendi. Çok hiddetlendi. Ve âdeta kırarcasına kapıyı yumruklamaya başladı. Fâtıma ve Sa'îd, pencereden Onu bu hiddet ve bu kızgınlıkla görünce, çok korktular. Telâşlandılar. Ve şimşek hızıyla kalkıp, Habbâb'ı kilere, Kur'an sayfalarını da başka yere gizleyip, kapıyı açtılar. Heyecanlıydılar. Telâşlıydılar. Bu hallerini gizlemeye çalışıyorlardı. Ama O hakîkati anlamıştı. Hiddetle sordu: "Ne okuyordunuz?" Ne deseler? Ne söyleseler? Zîra Ömer, patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi ve cevap bekliyordu suâline: "Size soruyorum ne okuyordunuz?" ........ "Kur'ân okuyordunuz değil mi? (Devamı yarın.) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ne okuyordunuz?.."
23-07-2011 01:00
Ömer bin Hattâb, kız kardeşinin hânesine gelip, bütün hiddetiyle sordu: "Kur'ân okuyordunuz değil mi?" Sa'îd yaklaştı. Ve korkarak; "Hayır yâ Ömer, sana öyle gelmiştir" dediyse de, Ömer kükredi: "Peki neydi o duyduklarım?" Saîd önce sustu. Sonra şöyle cevapladı: "Şeyy, aramızda bir mes'ele vardı, onu konuşuy..." Lâfını bitirmemişti ki, Ömer tuttuğu gibi yere çarptı onu. Fâtıma yetişti. Ama bir şey yapamadı. Zîra beyini yerden kaldırmaya uğraşıyordu ki, amansız bir "tokat" patladı yüzünde. Ama ne tokat! Balyoz gibi. Ona öyle geldi. Gözlerinde şimşekler çaktı, neye uğradığını şaşırdı ve dudak kenarından aşağı doğru pembe bir "kan"ın aktığını hissetti. Peki ya Ömer? O da şaşkındı. Fâtıma'yı kanlar içinde görünce birden durgunlaştı. Ne de olsa öz kardeşiydi. Kalbi sızladı. İçi burkuldu. Eli kolu yana düştü. İşte ne olduysa o anda oldu. Fâtıma, îmânından aldığı kuvvetle fırladı ayağa. Artık korkmuyordu. Yüzüne karşı haykırdı: "Niçin yâ Ömer! Niçin Allahtan utanmıyor, mûcizelerle gönderdiği Peygamberine îmân etmiyorsun, niçin? Evet saklamıyoruz, biz İslâmla şereflendik. Başımızı kessen, bizi bu dînden döndüremezsin anladın mı?" Bir an sessizlik oldu. Sanki zaman durdu. O dağ gibi heybetli adam âdeta titriyordu. Dizlerinin bağı çözülüp ilişti bir kenara. Pişmânlık duygusu içini kemiriyordu. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Doğru mu bunlar?.."
24-07-2011 01:00
Ömer bin Hattâb, kız kardeşine bakıp; "Şu okuduğunuz sayfayı görebilir miyim?" dedi. Fâtıma sevinçle; "Tabii hemen" dedi. Ve koşup getirdi o sayfayı. "Tâhâ sûresi" yazılıydı onda. Ömer alıp okudu. Bir âyette durdu. Ve düşünceye daldı. Zîra âyette meâlen; "Göklerde, yerlerde ve bu ikisi arasında ve toprağın altında ne varsa, hepsi Allahındır" buyuruluyordu. Sordu hemen: "Doğru mu bu?" "Elbet doğru." "Yâni yerlerde ve göklerde ve ikisi arasında ne varsa, hepsi sizin taptığınız ilâhın mülkü öyle mi?" "Tabii ki." "Doğrusu hayret ettim. Bizim binbeşyüz kadar tanrımız var. Fakat hiçbirinin tek karış yeri yoktur" dedi. Hoşuna gitmişti. Devam etti okumaya: "Allah her gizliyi bilir. O'ndan gayri tapılacak ilâh yoktur, en güzel isimler O'nundur." Başka âyet okudu. Onda da meâlen; "Göklerin ve yerin idâresi O'nun elindedir. Her canlıyı dirilten, öldüren ve her şeye gücü yeten O'dur. O yaptıklarınızı görür, kalbinizden geçenleri bilir" buyuruluyordu. Burada durdu. Kendi kendine; "Bu ne güzel sözler bunlardan daha güzel söz olamaz" dedi. Çok duygulandı. Kalbi nurlandı. O anda Habbâb saklandığı yerden fırlayıp çıktı. Ve heyecanla; "Müjde yâ Ömer! Resûlullahın dün gece ettiği duâ, senin hakkında kabul oldu" dedi... (Devamı yarın) www.gonulsultanlari
."Müjde yâ Ömer!.."
25-07-2011 01:00
Habbâb saklandığı yerden çıktı ve büyük bir heyecanla; "Müjde yâ Ömer! Dün gece Resûlullah seninle ilgili bir duâ etti" dedi. Ömer sordu merakla: "Nasıl duâ etti?" "El kaldırıp; 'Yâ Rabbî, bu dîni Ebû Cehil bin Hişâm veya Ömer bin Hattâb ile kuvvetlendir!' diye duâ etti. Yâ Ömer, bu ni'met elhamdülillah sana nasîb oldu" dedi. Ömer de şükretti: "Elhamdülillah!" Sevinçten her birinin yüzünde güller açtı. Herkesin içi içine sığmıyor, ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Yüzler gülüyordu. Herkes mutluydu. Hazret-i Saîd, hazret-i Fâtıma ve hazret-i Habbâb, "radıyallahü anhüm", bir şey bekliyorlardı Ondan. Ağzının içine bakıp "şehâdeti" söylesin diye sabırsızlanıyorlardı. Vaktiydi gayri. Nihâyet Ömer bin Hattâb; "Peygamber şimdi nerededir?" diye sordu onlara. Oh, çok şükür! Elhamdülillah!.. Az önceki kaba adam gitmiş, yerine temiz yüzlü, cana yakın, tatlı bir insan gelmişti. Düşman gitmiş, Dost gelmişti. Hazret-i Fâtıma büyük bir sevinçle; "O şu anda Erkam'ın hânesindedir" dedi. Ömer Ona döndü. Ve sevgiyle bakıp; "Yâ Fâtıma, beni Ona götürün! Onun huzûrunda Müslümân olayım" dedi. Amân yâ Rabbî! Bu ne güzel söz. Bu ne hoş kelâm. Üç garip Müslümân inanılmaz sevince gark olmuşlardı o an. Hazret-i Ömer Ve hazret-i Habbâb İkisi birlikte yola çıktılar. Resûlullahın huzuruna gidiyorlardı. O esnâda Allahın Sevgilisi, bir avuç Eshâbıyla oturmuş, sohbet ediyordu Erkam'ın evinde... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ölsek de gam değil!..
26-07-2011 01:00
İlk Müslümânlar, Erkam'ın evinde bir araya gelmişler; "Âh ah! Kelime-i şehâdeti bir kerecik olsun, şöyle yüksek sesle haykıramadık şu küffâra karşı" diye dertleşiyorlardı. Nihâyet bir gün; "Yâ Resûlallah! Lütfen izin verin çıkalım, kelime-i tevhîdi şu küffâra karşı avaz avaz haykıralım. Bundan sonra ölsek de gam değil" diye arz ettiler. Efendimiz üzüldü. Onları tesellî için; "Ey gönlü kırık mü'minler, gam çekmeyin. O Allah ki, İbrâhim'i Nemrud'un ateşinde yaktırmadı, İsmâil'in boynunu bıçağa kestirmedi. Biz garipleri de müşriklerin şerrinden kurtarır" buyurdu. Yüzler güldü. Gönüller ferahladı. Ardından Efendimiz; "Yâ ilâhî, bu otuzdokuz kişi ki, sana îmân etmiş, hâlis kul olmuşlardır. Bu gariplerin gözyaşları hâtırına bizi kâfirlerin şerrinden koru. Şânı yüce biriyle bu dîne kuvvet ver!" diye yalvardı. Duâ sona erdi. Cibrîl-i emîn geldi. Ve Efendimiz aleyhisselâma; "Ey Allahın Resûlü, dün Kureyş'in büyüklerinden birinin Müslümân olması için yaptığın duâyı cenâb-ı Hak kabul etti. Ömer'i seçip senin emrine verdi. O şimdi sana geliyor. Kalk, kendisini karşıla!" diye müjde verdi. Az zaman geçti. Kapı çalındı. Bilâl-i Habeşî hazretleri kapı aralığından bakınca, korkuyla geri çekilip; "Vây! Ömer gelmiş!" dedi. Bunu öğrenince diğer sahâbîleri de korku sardı o anda. Bu korku niçindi? Efendimiz içindi. O yüzden sahâbîler hemen fırlayıp Resûlullah'ın etrâfında halka oldular. Zîra Ömer, kolay alt edilecek biri değildi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Başını koparırım!.."
27-07-2011 01:00
Hazret-i Hamza; "Korkmayın! Gelen bir kişidir. İyi niyetle geldiyse hoş geldi. Yoksa şu kılıçla başını keserim!" dedi. Sonra kapıya çıktı. Ve gür sesiyle; "Yâ Ömer! Biz Abdülmuttalip oğullarıyız. Biiznillah demiri çiğner havaya püskürtürüz. Bize zafer bulamazsın, hele Resûlullahın kılına dokunamazsın!" diye kükredi. Ömer mahcuptu. Bir sessizlik oldu. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm kapıya çıktılar ve güler yüzle karşıladılar Ömer İbnil Hattâb'ı. Yine de Eshâb-ı kirâmın elleri hızla kılıç kabzalarına gitti hemen. Zîra durum kritikti. Her şey olabilirdi. O anda Sevgili Peygamberimiz aleyhisselâm, Eshâb-ı kirâma; "Ömer'in yanından ayrılınız!" buyurdular. Ve Ona sevgiyle bakıp, dostça kucakladılar. Ve öyle sıktılar ki, sanki kemikleri birbirine geçti. O ara Hazret-i Ömer'in omuzundan kılıcı yere düştü. Dizinin bağı çözüldü. Ve dizüstü yere çöktü. Efendimiz Onu omuzlarından tutarak kaldırıp; "Îmâna gel yâ Ömer!" buyurdular. Ve beklenen oldu. Şehâdet'i okudu. Efendimiz ve Mü'minler çok sevinip, bir ağızdan tekbîr getirdiler. Allahü ekber! Allahü ekber! O anda hazret-i Cebrâil gelip; "Ey Habîbim! Sana, Allah ve mü'minlerden sana tâbi olanlar yetişir!" meâlindeki âyet-i kerîmeyi getirdi. Âyette kastedilen, Hazret-i Ömer'di. Hazret-i Ömer, Efendimize dönüp; "Yâ Resûlallah kardeşlerimiz kaç kişidir" diye sordu. Efendimiz; "Seninle kırk olduk" buyurdular... (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Seninle kırk olduk..."
28-07-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" îmâna gelince; "Yâ Resûlallah! Kardeşlerimiz kaç kişidir?" diye sordu. Efendimiz; "Seninle kırk olduk" buyurdular. Memnun oldu. Ve Efendimize; "Yâ Resûlallah! Kâfirler, müşrikler Lât ve Uzzâ putlarına âşikâre ibâdet ederken, biz on sekiz bin âlemin Rabbine niçin gizli ibâdet ediyoruz?" dedi. Bununla yetinmedi. Ve şöyle arz etti: "Yâ Resûlallah! İzin ver bu evden çıkalım, kelime-i tevhîdi açıkça haykıralım. Rabbimize âşikâre ibâdet yapalım, kimden çekiniyoruz?" Efendimiz; "Olur" buyurdu. Şimdi hep birlikte o evden çıkıp Kâbe-i şerîfe gidilecek, orada müşriklerin gözü önünde saf tutup namâza durulacaktı. Kırk kişiydiler. Sevinçliydiler. Evden çıkıldı. Efendimizin sağında Hazret-i Hamza, önünde hazret-i Alî, Onun önünde hazret-i Ömer ve arkada diğer sahâbîler. Ayaklarını pekçe ve kuvvetle yere vurarak heybetle yürüyor ve geçtikleri yerlerden toz bulutu yükseliyordu. Peki ya müşrikler? Onlar haber bekliyordu. Şöyle ki, Ömer bin Hattâb bir gün önce Ebû Cehil'in kışkırtmasıyla galeyâna gelmiş ve Resûlullahı öldürmek için yalın kılıç ve pür hiddet yollara düşmüştü. Ümitliydiler. Sevinçliydiler. Zîra her an için; "Ömer, Resûlullahı öldürmüş" haberini bekliyorlardı ki, uzaktan bir "toz bulutu" gördüler o ara. Biri sevinçle bağırdı: "İşte o geliyor!" "Kim geliyor?" "Ömer geliyor!" Az sonra eşkaller iyice belirdi. Evet, gerçekten de gelen Ömer bin Hattâb idi "radıyallahü anh"... (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gözünüz erkek görsün!.."
29-07-2011 01:00
Müşrikler, Ömer bin Hattâb'ın uzaktan yalın kılıç gelmekte olduğunu görünce, bir tanesi; "Gördünüz mü, buna Hattâboğlu demişler!" diyerek sevincini dile getiriyordu. Biri de; "Gözünüz erkek görsün!" diyor, bir diğeri de; "Helâl olsun Ömer'e, bakın âsîleri nasıl da toplamış getiriyor!" diyordu. Ama hayır! Yanılıyorlardı. Nitekim Ebû Cehil bu gelişi beğenmedi ve başını olumsuzca iki yana sallayıp onlara; "Durun, hemen sevinmeyin!" dedi. Onlar şaşırıp; "Niçin?" dediler. "Sizin zannettiğiniz gibi olsaydı Ömer arkada, diğerleri Onun önünde olurdu. Görünen o ki, maalesef o da Müslüman olmuş" dedi. Doğru anlamıştı. Nitekim mü'minler iyice yaklaşmışlardı. Ebû Cehil onlara doğru bir iki adım atıp; "Bu ne hal yâ Ömer?" diye seslendi. Hazreti Ömer durdu. Ve cân-ü gönülden; "Lâ ilâhe illallah!" diye haykırdı. Sonra da bütün hiddetiyle; "Beni bilen biliyor. Bilmeyen de bilsin ki, Hattâboğlu Ömer'im. Karısını dul, çocuklarını yetîm bırakmak isteyen, yerinden kıpırdasın!" diye bağırdı. Müşrikler korktu. Ve donup kaldılar. Ardından çil yavrusu gibi dört yana dağıldılar. Efendimiz ve mü'minlerse bir ağızdan tekbîr getirdiler: Allahü ekber! Allahü ekber! Sonra saf tutup Kâbe'de ilk olarak âşikâre namâza durdular. Efendimiz aleyhisselâm hazret-i Ömer'i alıp Kâbe-i şerîfe girdi. İçerisi put doluydu. Onları gösterip; "Hak gelince bâtıl gider" meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudular. Evet hak gelmiş, bâtıl gitmişti. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Müslümân Olun!.."
30-07-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" halîfe iken, bir gün Îran'dan huzûruna bir grup Müslümân geldi. Ve izin isteyip; "Ey halîfe! Îranlı eşkıyâlar yol kesip, Müslümânlara zulüm yapıyorlar" diye şikâyet ettiler. Halîfe onları dinledi. Ve gadablanıp, bir grup asker gönderdi. İslâm askeri, düşmana ilk teklîfi yaptılar: "Îmân edin!" "Hayır etmeyiz." "Öyleyse cizye verin!" "Cizye de vermeyiz." O zaman savaşa tutuştular. Zafer kazanılıp hesapsız ganîmet alındı. Mallar içinde içi "inci mücevher" dolu bir kutu vardı. Buşkumandan o kutuyu eline aldı. Ve bir ere verip; "Bunu Halîfeye götür ve kumandanın zâtınıza hediyesidir de!" diye emretti. Er, başüstüne dedi. Ve Medîne'ye geldi. O esnâda Halîfe, fakîrlere ziyâfet veriyor, hattâ yemekleri bizzat kendisi dağıtıyordu. Bir ara o eri gördü. Ve yanına çağırıp; "Seni kim gönderdi?" diye sordu. Er cevâben; "Başkumandan Mesleme" deyince, koluna girip evine götürdü. İçeride sergi olarak bir minder vardı, bir de kilim. Eri mindere oturttu. Kendi de kilime. Sonra mütevâzı bir sofra geldi ki üzerinde yiyecek olarak sadece şu üç şey vardı: Zeytinyağı, tuz, ekmek. Yemek yendi. Er, o kutuyu cebinden çıkarıp Halîfeye uzattı ve; "Bu, kumandanın size hediyesidir" dedi. Ama O kabul etmedi. Hatta gadaba gelip; "Git Ona söyle, gâzilerin hakkını Ömer'e yollamasın. Yoksa o da yanar, ben de!" buyurdu. www.gonulsultanlari.com
.Hırkasında on yama vardı
31-07-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" devrinde çok memleket fethedilmiş ve çok ganîmet alınmışken kendi yaşayışı hiç değişmedi. Arpa ekmeği yerdi. Yamalı giyerdi. Kızı Hazret-i Hafsa radıyallahü anhâ, o haşmetli günlerde babasını ziyârete geldi bir gün. Ancak babasının hırkası dikkatini çekti ve hayret içinde baktı babasına: "Babacığım!" "Söyle kızım" "Hırkanız çok eskimiş, üstelik de yamalı. Hani şöyle yeni bir hırka alsanız diyorum" Babası Onu dinledi. Ve şunu anlattı: Ey kızcağızım, Efendimiz aleyhisselâm vefâtına yakın beni huzuruna çağırıp; "Yâ Ömer! Mahşer günü benim yanımda bulunmayı ister misin?" diye sordu. Ben cevâben; "Çok isterim" dedim. Bunun üzerine bana bakıp; "Öyleyse şu yaşayışını hiç değiştirme!" buyurdu. Bunu anlattı. Sonra Ona; "Şimdi söyle kızım, Resûlullahın bana vasiyyeti böyleyken, eski yaşayışımı değiştirebilir miyim?" diye sordu. Hazret-i Hafsa; "Affet baba" dedi. ESKİ HIRKA Yine Halîfenin sırtında, hurma lifinden ve üzerinde on yama bulunan bir hırka vardı. Bir sahâbî onu gördü. Ve müsaade alıp; "Ey mü'minlerin halîfesi! Bu eski ve yamalı hırkayı çıkarıp şöyle sultânlara yakışan yeni bir hırka alsanız" dedi. Ama O kabul etmedi. Hattâ celâllenip; "Cenâb-ı Hak bize İslâm gibi bir ni'met vermişken, eski ve yamalı hırka giymemizin ne önemi vardır?" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kuş, köpek ve zehir
01-08-2011 01:00
Bir gün Hazret-i Ömer radıyallahü anh evinde otururken biri gelip; "Bizans'tan bir elçi geldi efendim" diye arz etti. Halîfe cevâben; "İçeri alın" dedi. Elçiyi odaya aldılar. Bizans imparatoru bu elçiyle üç hediye göndermişti Halîfeye. Bir kuş, bir köpek. Bir şişe de zehir. Hazret-i Ömer elçiye kuşu gösterip sordu: "Nedir bu?" "Doğan kuşu efendim." "Ne işe yarar?" "Çok yaman avcıdır efendim. Şöyle ki, bugüne kadar pençesinden kurtulan olmadı." Halîfe, adamlarına; "Salın bunu!" buyurdu. Çözüp saldılar. Sonra köpeği gösterdi: "Bu nedir?" "Cins tazı köpeği." "Ne işe yarar?" "O da pek yaman avcıdır efendim. Bugüne kadar elinden kurtulan olmadı." Emretti yine: "Salın gitsin bunu da!" Zincirini çözüp saldılar. Sıra 'zehir'e gelmişti. Sordu yine: "Ne var bu şişede?" "Zehir var efendim." "Ne işe yarar?" "Zerresi bir insanı öldürür. Teb'anızdan bir düşmanınız varsa, bununla onun şerrinden kolay kurtulursunuz efendim." Hazret-i Ömer; "Pekâlâ" dedi. Ve o şişeyi eline alıp; "Tek düşmanım nefsimdir, başka düşmanım yoktur" buyurdu ve şişeyi ağzına yaklaştırdı. Bismillah dedi. Ve içti hepsini. Elçi bunu görünce, hayretinden bayılıp yere düştü. Ayıldığında da Halîfeyi sağ sâlim ve âfiyette görünce, kalbi değişti. Şehâdeti okudu. Müslüman oldu. > www.gonulsultanlari.
.Bir takvâ örneği
02-08-2011 01:00
Ahlâksız bir kadın, Hazret-i Ömer'in çok sevdiği bir gence musallat olmuştu. Elde edemeyince, bir kocakarıya gidip; "Beni falan genç ile buluştur" diye yalvardı. O kocakarı; "Olur" dedi. Birlikte kadının evine geldiler. Genç o gece yatsı namazını câmide, Halîfenin arkasında kılmış evine dönüyordu. Tam kadının evi önünden geçerken, kocakarı bahçe kapısında Onu görüp seslendi: "Oğlum, bakar mısın" "Buyur anne!" "Koyunu elimden kaçırdım. Yardım et de şunu birlikte yakalayalım" dedi. Delikanlı bahçe kapısından girince, kapı arkasında bekleyen öbür kadın, kapıyı kilitleyip sarıldı gence. Ama O yüz vermedi. Gözlerini kapayıp; "Yâ Rabbî! Sen bu âciz kulunu günâh işlemekten koru!" diye yalvardı. Kadın bu defa; "Dediğimi yapmazsan bağırır çağırırım, herkese rezil olursun!" diye tehdît etti. O yine aldırmadı. Ve cevap olarak; "Âhirette rezil olacağıma şimdi rezîl olayım" deyince, kadın başladı feryâda. Sesi duyan koşup; "Ne var?" dediler. Kadın, delikanlıyı gösterip; "Bu adam zorla bana tecavüze yeltendi!" dedi. Onlar öfkelenip, genci dövdüler. Ve götürüp Halîfeye teslîm ettiler. Halîfe genci tanıyıp; "Bana doğrusunu anlat" buyurdu. Anlatınca da; "O kadını görsen tanır mısın?" dedi. "Tanırım" deyince, şehirdeki bütün yaşlı kadınları getirtti. Genç bir bakışta; "İşte şu!" dedi. Kadın suçunu îtiraf edince, Halîfe gencin alnından öpüp; "Âferin! Bu davranışın, kıyâmete kadar herkese örnek olsun" buyurdu.
.Bir adâlet örneği
03-08-2011 01:00
Hazret-i Ömer radıyallahü anh halîfe iken bâzı eshâbla Şam'a gidiyorlar ve deveye kölesi Mugîre ile nöbetleşe biniyorlardı. Yolculuk bitti. Şam'a girilecekti. Ancak o an deveye binme sırası hazret-i Mugîre'ye gelmişti. Halîfe deveden indi. Mugîre bindi. Eshâb-ı kirâm; "Ey Halîfe! Deveye siz binseniz. Zîra Şamlılar kölenizi devede görürlerse, Mugîre'yi halîfe zannederler" dediler. Ama kabul etmedi. Hattâ üzülüp; "Kalblerimiz îmân nûruyla aydınlandı. Resûlullaha eshâb olmakla şereflendik. Bu ni'mete kavuşmuşken deveye binmemizin ne önemi var?" buyurdu. Ve şehre girdiler. Hazret-i Ömer; "Ey Resûlün eshâbı! Kimin bende bir hakkı varsa, gelip istesin!" buyurdu. Kölesi öne çıktı. Ve gâyet edeble; "Efendim, mühim bir suçum yokken bir defâ kulağımı çekmiştiniz" dedi. Halîfe memnun oldu. Ve kölesine; "Gel öyleyse yâ Mugîre, sen de benim kulağımı çek şimdi ödeşelim" buyurdu. Eshâb şaşırdı. Ve edeble; "Yâ Emîr-el mü'minîn! Dünyaya sizin gibi âdil bir melik gelmemişken, Onun sizden böyle hak istemesi doğru değil" dediler. Halîfe aldırmadı. Onlara cevâben; "Bugün helâlleşmezsek, âhirette daha güç olur. Yâ Mugîre haydi yanıma gel, sen de benim kulağımı çek" buyurdu. O da geldi. Azıcık çekti. Hazret-i Ömer; "Ya kuvvetli çek, ya da hakkını helâl et!" buyurdu. Hazret-i Mugîre; "Helâl olsun" dedi. www.gonulsultanlari.com
."Hasan'a bin dirhem verin!"
04-08-2011 01:00
Hazret-i Ömer'in radıyallahü teâlâ anh devrinde bir gazâda çok ganîmet malı alınmış, bunların erlere taksîmi işine bizzât hazret-i Ömer nezâret ediyordu. Hazret-i Hasan geldi. Onu hürmetle karşılayıp; "Hasan'a bin dirhem veriniz" buyurdu. Sonra hazreti Hüseyin geldi. Onu da hürmetle karşılayıp; "Hüseyin'e de bin dirhem verin!" dedi. Sonra kendi oğlu geldi. "Abdullah'a beşyüz dirhem verin!" buyurunca, Abdullah; "Babacığım, Hasan'la Hüseyin'e biner dirhem, bana ise beşyüz dirhem verdiniz. Hikmeti nedir?" dedi. Oğlunu dinledi. Ve Ona cevâben; "Evlâdım, onların babaları hazret-i Alî, anneleri Hazret-i Fâtıma, dedeleri Resûl-i müctebâ'dır. Onların, Ca'fer-i Tayyâr ve Ukayl gibi amcaları, Ümmü Gülsüm ve Rukayye gibi teyzeleri var. Sen kendini onlarla bir mi tutuyorsun?" buyurdu. Hazret-i Abdullah; "Özür dilerim" dedi. Ve yaşlı gözlerle ayrıldı huzurdan. Hazret-i Alî bu konuşmalara vâkıf olunca oğullarını yanına çağırdı. Derhal koşup geldiler. Onlara hitâben; "Resûlullahtan işittim. "Ömer, İslâmın nûru ve Cennetin ışığıdır" buyurmuştu. Gidin, bunu Ona haber verin" buyurdu. Derhal fırladılar. Ve Halîfeye vardılar. Babalarının buyurduğu bu şeyi Ona müjde verince, Halîfe çok duygulandı. Gözleri yaşardı. Hemen bir kâğıt aldı. Üzerine bu müjdeyi yazıp, oğluna verdi ve; "Evlâdım! Öldüğümde, beni bu kâğıtla defnedin kabrime. Orada zor durumda kalırsam, bu senet imdâdıma yetişir de belki kurtulurum" diye vasiyet eyledi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0
.Bana da yeni elbise al!.."
05-08-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" halîfe iken bile sıkıntıyla yaşar, elinde avcunda para bulunmazdı. Fakirdi yâni. Meselâ bir bayram gelmişti. Eshâbtan çoğu, çocuklarına bayramlık elbiseler almışken, O kendi oğluna alamamıştı. Bayram sabahı oldu. Her çocuk neşeliydi. O ise mahzun. Derhal babasına koşup; "Babacığım, bana da yeni esvap al, arkadaşlarıma hep alınmış" dedi. Halîfe üzüldü. Ama parası yoktu. "Alırım avlâdım, ama paramız yok ki" dedi. Bu cevapla daha bir mahzun oldu çocuk. Zîra bayramlığı alınamayacaktı. Giydiği elbise mi? Eski ve yamalıydı. Öbür çocuklar bunu fark edip zavallıyı alaya aldılar. O da ağlayarak koştu yine babasına. Halîfe sordu: "Oğlum niçin ağlıyorsun?" "Benimle alay ediyorlar" "Nedenmiş o?" "Elbisem eski diye." Hazret-i Ömer çok üzülüp, beytülmâle bakan memurunu çağırdı huzûruna. Durumu anlattı: Ardından sordu: "Gelecek ayın maaşına mahsûben bana biraz avans verebilir misin?" Memur düşündü. Ve cevâben; "Bir ay yaşayacağınıza dâir bana bir senet verirseniz, olabilir" dedi. "Öyle bir senet veremem" deyince, "Öyleyse ben de avans veremem" dedi. Halîfe sevindi. Ve Onu takdîr etti. Fakat üzülmüştü. Oğluna dönüp; "Yavrum, gördün mü memur amca para vermiyor. Verseydi istediğini alırdım" buyurdu. Bunun üzerine çocuk kesti ağlamayı. Ama bu defâ Halîfe ağlıyordu... > www.gonulsultanlari.
.Örnek devlet başkanı
06-08-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" bir gece tebdîl-i kıyâfetle şehirde dolaşıyordu ki, evin birinden bir kadın sesi işitti. Kulağını verip dinledi. Kadıncağız; "Erim harbe gitti, biz burada aç susuz kaldık. Halîfe bunu biliyor mu" diyordu. Bunu duydu. Yüreği sızladı. Oradan döndü eve. Bir çuval unu sırtladı ve alelacele gelip çaldı o evin kapısını. Kadıncağız çıktı: "Kimi aradınız?" Hazret-i Ömer çuvalı sırtından indirip; "Bunu al bacım, bir ihtiyâcın olursa doğruca bana gel!" dedi ve dönüp gitti. Kadın seslendi ardından: "Ey ihsân sâhibi, sen kimsin?" Ağlayarak cevap verdi: "Halîfe Ömer'im." NEDİR ONLAR? Bir gün Bizans'tan elçi gelmişti Medîne'ye. İşi bitip de döneceği zaman, Halîfenin hanımı "güzel koku" almış ve cam bir kabın içinde elçinin hanımına hediye göndermişti. Zaman geçti. Hediyenin karşılığı geldi. Şöyle ki, elçinin hanımı da o cam kabın içini "mücevher" ile doldurup bu hanıma göndermişti. Hazreti Ömer akşamdan sonra eve gelip de hanımının elinde onu görünce sordu: "Hanım nedir onlar?" "Mücevher" "Nereden geldi?" "O elçinin hanımından" "Derhal beytülmâla koy onları!" "Ama bana geldi" "Hanım! Sen benim zevcem olmasaydın sana böyle hediye gelir miydi?" "Gelmezdi elbet." "Öyleyse onlar devlete âittir" buyurdu ve mücevherler beytülmâla kondu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin ağlatıyorsun bu mâsumu?
07-08-2011 01:00
Ömer ibnil Hattâb'ın radıyallahü anh halîfelik devrinde bir gece yarısı yabancı bir kervan gelip konakladı Medîne'de. Halîfe onu gördü. Endişelendi. Ve derhal Abdurrahmân bin Avf hazretlerine gidip; "Yabancı bir kervan konaklamış şehirde. Gel bu gece o kervanı bekliyelim de hırsız ve eşkıyâdan bir zarar görmesinler" buyurdu. Birlikte oraya vardılar. Ve nöbete başladılar. Ancak gecenin bir vaktinde bir "bebek ağlaması" işittiler bir evden. Bir türlü kesilmiyordu sesi. Halîfe huzûrsuz oldu. Ve gidip çaldı o evin kapısını. Çıkan kadına; "Niçin ağlatıyorsun bu mâsumu. Yazıktır sustur artık!" dedi. Ve geri döndü. Ama ses kesilmiyordu. Gidip yine îkaz etti. Bir daha, bir daha, nihayet son defâ gidip; "Sen ne merhametsiz kadınsın ki şu mâsumu devamlı ağlatırsın" buyurdu. Kadın tanımadı Halîfeyi. Ve sinirli olarak; "Ey kişi, bilmeden niçin beni azarlıyorsun. Yavrum aç, onu nasıl susturayım?" dedi. "Aç ise emzir" buyurdu. "Sütten kestim, emziremem." "Niye erken kestin peki?" "Allah insâf versin Halîfeye. Süt emen bebekler için nafaka vermiyor. Nafaka alabilmek için erken kestim" Halîfe bunu duydu. Yüreği sızladı. Oradan mescide geldi. Ağlamaktan zor kıldırdı namâzı. Duâdan sonra da; "Sizin halîfenize yazıklar olsun! Onun yanlış bir emriyle bir kadın bebeğini erken kesmiş sütten. Yavrucak sabaha kadar ağladı" buyurdu. Ardından; "Kimin bebeği varsa, bize bildirsin. Her bebek için nafaka verilecektir!" diye emir verdi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
Eyvâh! Ben ne yaptım!.."
08-08-2011 01:00
Halîfe Hazret-i Ömer radıyallahü anh bir gün yeni ve temiz bir elbise giyerek çıktı evinden. Namaz için câmiye gidiyordu. Ama gidemedi. Zîra bir hâdise oldu. Şöyle ki, hazret-i Abbâs'ın radıyallahü anh evinin önünden geçerken yağmur oluğundan "kanlı su" döküldü üzerine. Üzeri kirlendi. Üzülüp kederlendi. Derhal emir verip kaldırttı o oluğu oradan. Meğer hazret-i Abbâs damda yaralı bir kedi yavrusunu yıkamış ve kanlı suyunu vermişti o oluğa. Halîfe eve gitti. Üstünü değiştirdi. Ve yine aynı yere geldi. Zîra Hazret-i Abbâs'ın gönlünü alacaktı. Kapıdan seslendi: "Yâ Abbâs!" "Buyur yâ Ömer!" "O oluğu kaldırttığım için özür dilerim. Başkasına da bir zarar vermesin diye öyle yaptım, beni mâzur gör" buyurdu. Hazreti Abbâs aşağı indi. Ve sordu hemen: "Yâ Ömer! O yağmur oluğunu oraya kimin koyduğunu biliyor muydun?" "Hayır bilmiyordum" "O oluğu oraya, bizzat Efendimiz aleyhisselâm hem de kendi mübârek eliyle koymuştu yâ Ömer." Hazret-i Ömer titredi: "Efendimiz mi dedin?" "Evet Efendimiz." "Eyvâh! Ben ne yaptım?" deyip başladı ağlamaya. Bin pişmândı öyle yaptığına. Düşündü taşındı. Bu işi düzeltmeliydi. "Yâ Abbâs! Sırtıma bas da, o oluğu tekrar eski yerine sen koyuver" dedi. Hazret-i Abbâs; "Peki olur" dedi. Ve Halîfenin sırtına basarak, o oluğu eski yerine kendi eliyle yerleştirip indi çabucak. Ooh, elhamdülillah! Halîfe rahatlamıştı... > www.gonulsultanlar
.Resûlün yolundan ayrılma!
09-08-2011 01:00
Halîfe hazret-i Ömer radıyallahü anh, bir gün Selmân-ı Fârisî hazretlerini çağırıp; "Seni İran'a vâli tâyin ettim. Hemen git vazîfeye başla. Ama Resûl-i ekrem'in yolundan zinhâr ayrılma!" buyurdu. Selmân-ı Fârisî; Başüstüne! dedi. Ve hemen gidip başladı vazîfeye. Ancak bir ara ağrı sardı vücûdunu. Tabip "Şam kilimi" kullanmasını tavsiye edince bir tâne alıp serdi evine. Ama dedikodu çıktı: "Duydun mu vâliyi?" "N'olmuş vâliye?" "İnsanlar ekmek bulamazken, O Şam kilimleriyle donatmış evini. Olur mu bu?" Halîfe de bunu işitti. Ve çağırdı kendisini. Maksadı, hakîkati öğrenmekti. Selmân-ı Fârisî hazretleri Medîne'ye gelip Halîfenin huzuruna çıktı. Halîfe sevgiyle karşıladı: "Buyur yâ Selmân." "Beni emretmişsin." "Evet yâ Selmân! Senden şikâyet var. Nedir o Şam kilimi meselesi, anlat!" Hazret-i Selmân; "Arz edeyim" dedi. Ve şöyle anlattı: "Ey Halîfe! Vücûdumu bir ara ağrı sarmıştı. Doktor; "Şam kilimi kullan" dedi. O kilimi işte bu sebeple alıp sermiştim." Hazret-i Ömer; "Peki yâ Selmân! Sen de benim bir kusûrumu biliyorsan söyleyiver" dedi. Hazret-i Selmân; "Estağfirullah" dedi. Ardından; "Emriniz üzerine arz edeyim ki, zât-ı âlînizin iki kat elbisesi varmış. Halbuki Resûlullahın tek elbisesi olduğu sizce de mâlumdur" dedi. Hazret-i Ömer; "Doğru" dedi. Ve ekledi: "Evet yâ Selmân! Vaktiyle iki elbisem vardı. Ama birini bir muhtaca verdim ve; "Yâ Rabbî, beni Resûlullahın yolundan ayırma!" diye duâ ediyorum" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel:
vHalîfenin sarayı nerde?"
10-08-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" halîfe iken bir melik elçi göndermişti. Elçi, Medîne'ye gelince sordu birine: "Halîfenin sarayı ne tarafta?" "Onun sarayı yoktur!" "Peki nerede bulurum kendisini?" "Şu saatte sahrâdadır." "Bekçi, muhâfız yok mudur yanında?" "Hayır yoktur öyle şeyler." Elçi, Halîfeyi bulmak için çıktı sahrâya. Cihânın titrediği hazret-i Ömer kuru toprak üstünde uyuyordu bir kenarda. Elçi onu görünce; "Halîfe bu olsa gerek" diye geçirdi içinden. Çok sevinmişti. Kendi kendine; "Şarkta ve Garpta bütün insanlar bu zattan korkuyorlar. Şunu şuracıkta öldüreyim de bütün dünya rahata kavuşsun" dedi. Ve sessizce yaklaştı. Kılıcını kaldırıp tam vuracaktı ki yerden koca bir ejderha çıkıp saldırdı üzerine. Korkup geri çekildi. O an kalbi değişti. Gördüğü bu fevkalâde şeylerden çok duygulanıp "şehâdeti" söyledi ve Müslüman oldu. BAŞÜSTÜNE! Medîne'de kıtlık vardı. Halîfe hizmetçiye; "Benim deveyi kes, etini halka dağıt!" diye emretti. Hizmetçi de; "Başüstüne efendim" deyip emri yerine getirdi ve etin iyi yerinden bir kişilik kebap yaptı ve getirip Halîfenin önüne koyuverdi. Halîfe onu gördü. Yüz rengi değişti. Ve hiddetle; "Kaldır bunu önümden bir fakîre götür ver" buyurdu. Hizmetçi emri yerine getirip sordu: "Size ne getireyim efendim?" "Her gün getirdiğini." Hizmetçi gidip getirdi her günkü yemeğini: Zeytinyağı, tuz, ekmek. > www.gonulsultanlari.co
.Niçin ağlıyorsun?
11-08-2011 01:00
Hazret-i Ömer radıyallahü anh, bir gün bâzı eshâbla birlikte bir yere gidiyordu ki, birden ağlamaya başladı. Sordular: "Niçin ağlıyorsun?" Gözyaşları içinde; "Nasıl ağlamayayım. Bir çocuk Fırat Nehrine girip boğulsa, yârın benden sorarlar" buyurdu. Birgün evden çıktı. Yerde bir "saman çöpü" görüp; "Keşke saman çöpü olsaydım. Keşke doğurmasaydı annesi Ömer'i. Keşke ücrâ bir köyde bir Kureyşî olsaydım" diye temennîde bulundu. BELLİ OLMAZ! Abdurrahmân bin Avf ile hazret-i Ömer radıyallahü anhümâ yolculuğa çıktılar bir gün. Sırtında su tulumu vardı Halîfenin. Az sonra yoruldu. Tulumu yere koydu. Arkadaşı Abdurrahmân bin Avf ricâ etti Ona: "İzin ver biraz da ben taşıyayım." "Hayır olmaz." "Neden?" "Bugün Ömer'in yükünü sen taşırsan, yarın kıyâmetteki günah yükünü kim taşır?" Hazreti Abdurrahman; "O gün sizin yükünüz ağır olmaz. Çünkü dâima Resûlullah Efendimizin yolundan yürüdünüz" dedi. Hazret-i Ömer; "Ne zaman Cehennemden kurtulursam Resûlullahın yolunda yürüdüğüm o zaman belli olur" buyurdu. Vaktâ ki vefât etti. Oğlu rüyâda gördü. Baktı ki, çok yorgun ve bitkin bir hâli var. Sebebini sorunca; "Her şeyi ince ince sordular. Bâzı suallere cevap vermekte zorlandım" buyurdu. Oğlu sordu: Sonra n'oldu? "Allahın merhameti yetişti evlâdım, yoksa kurtulamazdım" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel:
.En kıymetli amel
12-08-2011 01:00
Tâbiîn'den Bekir bin Abdullah Müzenî hazretleri; "İyi amellerimin içinde en değerlisi, Allah dostlarına karşı olan sevgimdir" buyurdu. Arafat'a çıkmıştı. Müthiş kalabalığı görünce; "Bunca insanın arasında eğer ben olmasaydım, Allahü teâlâ hepsini affederdi" dedi. TÖVBE ET! Bir gün bir gence; "Evlâdım, din kardeşlerinden bir cefâ, sıkıntı görürsen, bil ki bu, işlediğin bir günahtan dolayıdır. Hemen pişmân ol, tövbe et" dedi. Genç sevinip; "Az daha söyleseniz efendim" deyince de; "Eğer din kardeşlerinden bir iyilik görürsen, bu da yaptığın hayırlı bir işin neticesidir, bunun için Rabbine şükret" buyurdu. İNANIYORSANIZ... Bir zaman bu zâtı kadı (hâkim) yapmak istediler, kabul etmedi. Israr ettiklerinde; "Doğru söylüyorum, ben hâkimlik yapamam" dedi. "Yaparsın" dediler. O zaman; "Ben size, hâkimlik yapamam, diyorum. Doğru söylediğime inanıyorsanız, mesele yok. Eğer yalan söylediğime inanıyorsanız, yalancıdan hâkim olmaz" buyurdu. HER HARFİ İÇİN Bir gün; "Kardeşlerim, çocuklarımıza mutlaka Kur'ân-ı kerîmi öğretmeliyiz" buyurdu. Ve ekledi: "Efendimiz; (Çocuklarına Kur'ân-ı kerîm öğretenlere, öğretilen Kur'ânın her harfi için, on kere Kâbe-i muazzama ziyâreti sevâbı verilir) buyuruyor." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0
.O benden daha iyidir"
13-08-2011 01:00
Bekir bin Abdullah Müzenî hazretleri, yaşlı birini görse, kendi kendine; "Bunun ibâdeti benimkinden çoktur. Onun için o benden daha fazîletlidir" derdi. Genci görse, o zaman da; "Benim günahım onunkinden fazladır. O halde Allah katında o benden daha kıymetlidir" derdi. SÜKÛT ETTİ Birisi, bu zâta kötü sözler söyledi. Fakat O cevap vermeyip, sükût etti. Bu defâ adam daha da çirkin sözler söylemeye başladı. O yine sustu. Yanındakiler; "Efendim, o adam size hakâret ediyor, siz susuyorsunuz. Susmayın, siz de ona kötü bir şeyler söyleyin, hakaret edin" dediler. Onlara döndü. Cevap olarak; "O benim hakkımda bir şeyler biliyor ki söylüyor. Ama ben onun hakkında hiçbir şey bilmiyorum" buyurdu. BİR TOKAT Bu zât bir gün de; "Bir kimseyi ziyâfete çağırsalar o da ev sâhibine sormadan yanında misâfir getirse, bir tokat hak etmiştir" buyurdu. Ve ilâve etti: "Ev sâhibi o kişiye; "Şuraya buyurun" dediği zaman; "Hayır şuraya oturayım" derse, o adam iki tokat hak etmiştir." Devam etti. Ve şöyle dedi: "Yemek esnâsında misâfir ev sâhibine; "Haydi siz de buyurun, siz de yiyin!" derse, o adam üç tokat hak etmiş olur." Nasihat istediler. Onlara cevâben; "Güzel huylu olmak, herkese güler yüzlü olmak, yumuşak davranmak ve kolaylık göstermektir" buyurdu.
.Ümitsiz olmayın!
14-08-2011 01:00
Bekir bin Abdullah Müzenî hazretleri, bir gün sevdiklerine; "Allah'tan ümîdinizi kesmeyin, ama mekrinden de emîn olmayın" buyurdu. Ve şunu anlattı: Mahşerde hesaplar görülüp, herkes lâyık olduğu yere gidince Hak teâlâ meleklere; "Ateş'ten iki kişiyi çıkarıp getiriniz!" diye emreder. Hemen getirirler. Hak teâlâ onlara; "Yerleriniz nasıldır?" diye sorar. Onlar cevâben; "Çok fenâ yâ Rabbî" derler. Allahü teâlâ; "Ben size aslâ zulmetmedim. Bu cezâ kendi kazancınızdır, siz şimdi yerinize dönün!" buyurur. "Peki" derler. Biri, ardına bile bakmadan koşarak yerine doğru gider. Öbürüyse yavaş ve isteksiz giderken dönüp dönüp arkasına bakar. Allah emreder. Tekrar gelirler. Hak teâlâ sorar birincisine: "Sen ne için koşarak, ardına bakmadan hızlı hızlı gidiyordun?" O cevâben; "Yâ Rabbî! Ben dünyada senin emirlerini dinlemeyip bu azâbı hak ettim. Şimdi aynı hatâyı işlemeyeyim diye böyle hızlı hızlı koşuyordum" der. Bu defâ ikinciye; "Sen niçin yavaş gidiyor ve hem de ikide bir dönüp ardına bakıyordun?" diye sorar. O da cevaben; "Yâ ilâhî! Sen bir kulunu Cehennemden çıkarınca, onu tekrar ateşe sokmazsın biliyordum. İşte bu ümitle dönüp dönüp bakıyordum" der. Hak teâlâ ona; "Kullarım beni zannettiği gibi bulur. Mâdemki benim hakkımda zannın böyledir. İkinizi de affettim. Haydi arkadaşının elinden tut da birlikte Cennete girin!" buyurur. > www.gonulsultanlari.com Tel:
.İmâm-ı Câfer'i bana getir!"
15-08-2011 01:00
Cafer-i Sâdık hazretleri İslâm âlimlerinin göz bebeğidir. O devrin hükümdârı bir gün vezîrine; "Git İmâm-ı Câfer'i bana getir!" diye emretti. "Niçin?" deyince, "Öldüreceğim" dedi. Vezîr tekrar; "Aman hükümdârım, ibâdetle meşgûl olan ve devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürme!" dedi. Çok dil döktü. Ama iknâ edemedi. Ve mecbûren çağırdı büyük İmâmı. O ara hükümdâr cellâtlara; "İmâm-ı Câfer girince, hemen başını vurun" dedi. Az zaman geçti. İmâm-ı Câfer hazretleri teşrif etti. Fakat Hükümdâr Onu görünce, hemence ayağa kalktı. Büyük bir tevâzu ile Onu karşıladı, kendi koltuğuna oturtup, Onun karşısında edeble durdu. Hatta diz çöktü. Sonra saygı ile; "Efendim, bir arzunuz varsa, lütfen emredin, derhal yerine getireyim" dedi. Hazret-i İmâm; "Hiçbir isteğim yok. Yalnız beni rahat bırak. Çağırıp da beni ibâdetimden alıkoyma" dedi. Ve ayağa kalktı. Hükümdâr izzet-i ikrâmla uğurladı İmâmı. Ama ister istemez yapıyordu o bunları. Yâni kerhen. Hattâ mecbûren. Hazret-i İmâm onun yanından ayrılınca hükümdarın vücûdunda bir titreme oldu. Ve bayılıp düştü. Vezîr kendisine; "Hani Onu öldürecektiniz, ne oldu?" deyince, "Hiç sorma, İmâm-ı Câfer içeri girince yanında koca bir arslan gördüm. Bana sert baktı. Ve lisânı hâliyle; "Eğer Onun kılına dokunursan seni parça parça ederim" diyordu sanki bana. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım" dedi. > www.gonulsultanlari
.Yanımdan çık git!.."
16-08-2011 01:00
Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Ca'fer-i Sâdık hazretlerinin evine gitti ve huzûruna girip görüşmek için izin istedi. İzin alınca huzuruna girdi. Hazret-i Ca'fer; "Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultân ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, Sultândan hep uzak duruyorum. Çünkü zamanımız bunu icâb ettiriyor" dedi. Ve ardından; "İşte ey Süfyân bu sebeple buradan çık git!" buyurdu. Hazret-i Süfyân; "Peki ama bir tek nasîhatinizi almadıkça aslâ gitmem" dedi. Hazret-i Ca'fer; "Allahü teâlânın bir ni'metine kavuşan kimse, buna şükrederse, işbu ni'met artar" buyurdu. Buna ilâveten; "Çünkü Hak teâlâ Kur'ân-ı kerîmde; 'Nimetlerimin kıymetini bilir, onlar için şükreder ve emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim' buyuruyor" dedi. DUÂ EDİN Bir kimse, İmâmı Ca'fer hazretlerine geldi ve; "Yâ İmâm! Lütfen duâ buyurun, Allahü teâlâ bana çok mal, çok para versin ve bu para ile çok hac yapmamı nasîb eylesin" diye ricâ etti. Hazret-i İmâm; "Peki!" dedi ve el kaldırıp; "Yâ Rabbî bu kuluna, en az elli defâ hac îfâ edecek kadar çok mal ve çok para ihsân et" diye duâ etti. Ve kabul oldu. Nitekim o kişiye o günden sonra tam elli defâ hac yapmak nasîb oldu. Ellibirinciye niyetlenip yola çıktı. Ama nasîb olmadı. Âniden vefât etti. > www.gonulsultan
.Feyiz kaynağı idi...
17-08-2011 01:00
Ca'fer-i Sâdık hazretlerinin dedesinin dedesi Server-i kâinattır aleyhissalâtü vesselâm. Dâvûd-i Tâî hazretleri, bir gün Onun yanına geldi. Ve hürmet gösterip; "Ey Ca'fer! Sen Resûlullahın torunusun. Bana nasîhat et de kalbim huzûr bulsun" dedi. Hazreti Ca'fer dinledi. Ve cevap olarak; "Sen zâhid birisin, benim nasîhatime ihtiyâcın var mı?" dediğinde; "Evet var. Çünkü sen evlâd-ı Resûl'sün. Bunun için her kişi senin nasîhatine muhtaçtır" dedi. Ve cevap bekledi. Hazret-i Ca'fer; "Ey Dâvûd, bu iş soy işi değildir. Ceddim Resûl-i ekrem, mahşerde bana; 'Ey oğlum! Niçin bana tam uymadın?' buyurursa, ben ne yaparım?" buyurdu. Dâvûd-i Tâî ağladı. Ve kendi kendine; "Yâ Rabbî, o Ca'fer-i Sâdık ki, Resûl'ün torunu, ilim ve mârifette cihanda tektir. Sözleri, yaşayışı senettir. Buna rağmen o böyle korkarsa, yarın mahşer günü Dâvûd'un hâli nice olur?" diyordu yaşlı gözlerle... ÖRNEK ALIN Bir gün de sohbetinde; "Allah adamlarını çok sevin ve onların hayat tarzını kendinize örnek alın. Allah dostlarını sevmek, insanın ihlâsını arttırır" buyurdu. Cemaat duygulandı. Ve merakla sordular: "Efendim, bu dünyada kim kimi seviyorsa, âhirette de onunla berâber olacakmış, öyle mi?" Büyük velî; "Evet" dedi. Ve Peygamber Efendimizin; "Kişi, dünyada ve âhirette sevdiği ile berâberdir" buyurduğunu nakletti. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Zamanının bir tekiydi
18-08-2011 01:00
Ca'fer-i Sâdık hazretleri, fıkıh, hadîs ve tefsîr ilimlerinde zamanının bir tekiydi. Hattâ İmâm-ı a'zam Onun hakkında; "Ben ömrümde Ondan derin bir âlim görmedim" demiştir. Her mârifette mâhir, her ilimde üstâddı. Yumuşak huylu olup, kimseyi incitmez, her mü'mini, kendinden daha üstün bilirdi. Birkaç kölesi vardı. Bir gün onları çağırıp; "Gelin sizinle bir sözleşme yapalım. Hangimiz Cehennemden kurtulursak, o kişi, hepimize şefâat etsin" buyurdu. Çok duygulandılar. Ve hayret içinde; "Ey Allah Resûlünün evlâdı! Sizin şerefli ecdâdınız varken, bizim gibilerin şefâatine ihtiyâcınız olur mu?" dediler. "Elbet olur" dedi. Ve ardından; "Ben, bu amelimle büyük dedeme lâyık bir evlât olamam diye size mürâcaat ediyorum" buyurdu. Yaşı ilerlemişti. İnzivâya çekildi. Süfyân-ı Sevrî hazretleri; "Ey Ca'fer! Neden uzlete çekildin. İnsanlar senden istifâdeden mahrum kaldılar" dedi. Önce bir şey demedi. Sonra cevap verip; "Şimdi böyle gerekiyor. Zîrâ zaman bozuldu, insanlar değişti. Kimsede vefâ kalmadı" buyurdu. BİRİNE KIZARSANIZ... Bir gün sohbetinde; "Birine kızarsanız, yâhut biri size kızarsa, hemen iki rekât namâz kılıp tövbe edin" buyurdu. Hikmetini sordular. Cevâbında; "Çünkü kusûru başkalarında değil, kendimizde arayacağız, kendimizi kusurlu göreceğiz" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Fâiz niçin haram kılındı?
19-08-2011 01:00
Bir gün Ca'fer-i Sâdık hazretlerine; "Efendim, Allahü teâlâ fâizi niçin haram kılmıştır?" diye sordular. Cevâbında; "Fâiz haram olmasaydı, insanlar arasında birbirine karşılıksız iyilik yapan kimse kalmazdı" buyurdu. BEN DE ÂMİN DEDİM Bir gün yolda gidiyor, biri de arkasından tâkib ediyordu. Bir ara; "Yâ Rabbî! Bana bir elbise gönder" diye duâ etti. O ara biri geldi. Ve bir paket verip; "Efendim, Bunu size falanca gönderdi" deyip gitti. Paketi açtığında, kıymetli bir elbise görüp, Allaha şükretti. Tâkip eden kişi; "Efendim, siz o duâyı yaparken ben de âmin demiştim. Eski elbisenizi de bana verin" dedi. Hazret-i Ca'fer; "Peki" buyurdu. Ve yeni elbiseyi ona verdi. Kendisi de huzur içinde evine gitti. O ÜZÜLÜNCE... Bir kimse anlatıyor: Benim, Zeyd isminde bir amcam vardı ki, Ca'fer-i Sâdık hazretlerini sevmezdi. Bir gün bir yerde bu Velî'nin kerametleri anlatılıyordu. Amcam geldi. Biraz dinleyince; "Ca'fer nerede, böyle işler nerede?" deyiverdi. Hazret-i Ca'fer, bundan haberdar olunca çok üzüldü. Gönlü incindi. Ve kırık kalble; "Allahü teâlâ ona, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin!" buyurdu. Duâ kabul oldu. Hem de âcilen. Aynı gün Zeyd yolda giderken köpek büyüklüğünde bir "arslan" ona saldırdı, parçalayıp geri gitti. > www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Beni bekliyorlar!.."
20-08-2011 01:00
Dâvûd-i Tâî hazretleri sâdece namaz vakitlerinde evinden çıkar, câmiye gidip namazını kılar ve acele evine dönerdi. Sevenleri çoktu. Onlar merak edip; "Efendim, niçin böyle acele gidiyorsunuz?" diye sorduklarında; "Beni bekleyenler var" dedi. Sordular: "Kim bekliyor?" "Mezarlıktaki mevtâlar" buyurdu. KAÇIYOR GİBİ Bir gün yine sevdikleri; "Efendim niçin böyle kaçar gibi acele gidiyorsunuz?" diye sordular. Onlara döndü. Ve cevâben; "Kalbi dünyaya bağlı insanları görünce kalbim kararıyor. Böylelerini görmemek için böyle acele gidiyorum" buyurdu. BİR SAATTE Bir gün de sohbetinde; "Bu dünyânın bir sâati, kıyâmetin bin senesinden daha iyidir" buyurdu. Merakla sordular: "Niçin efendim?" "Çünkü bu bir sâatte, iyi bir amel yapıp Allahü teâlânın rızâsı kazanılabilir. Ama o bin senede hiçbir şey yapılamaz" buyurdu. KİMİNLE KONUŞAYIM? Bir gün de; "Efendim, insanlar arasına niçin karışmıyorsunuz?" dediler. Onlara döndü Ve sitemli olarak; "İnsanlar bana Allahü teâlanın emir ve yasaklardan bahsetmiyor, hatâlarımı söylemiyorlar. Böyle insanlarla niçin oturayım?" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirl
.Sen bunun için yaratılmadın!"
21-08-2011 01:00
İbrâhim bin Edhem hazretleri, hükümdar iken bir gün adamlarına; "Atımı getirin!" diye emretti. Derhal getirdiler. Av köpeğini de alıp ava çıktı. Az sonra bir geyik gördü ileride. Onu yakalamak için mahmuzladı atını. Ancak gâibden bir ses duydu. Hemen durdu. Ve dinleri sesi. "Ey İbrâhim! Sen bunun için yaratılmadın!" deniyordu kendisine. Sağa sola baktı. Kimseyi görmeyince, atını mahmuzlayıp devam etti yoluna. Bir müddet gitti. Sesi yine işitti. Daha gür olarak kendisine hitâben; "Ey İbrâhim! Sen bu işler için yaratılmadın!" diyordu. Durdu, düşündü. Kendi kendine; "Bunda bir hikmet var" deyip, geri döndü ve bir çobana rastladı. Kendi elbisesini çıkarıp ona verdi. Çobanın abâsını giydi. Ve kararını verdi. Terk etti o yeri. Merv şehrine doğru at koştururken bir "âmâ adam"ın köprüde yürürken ayağı kayıp düştüğünü gördü. Ânında durdu. Ve el kaldırıp; "Ey ulu Allahım! Sen onu koru!" diye duâ etti içinden. Adamcağız tam suya düşecekti ki, yavaşça süzülüp karaya indi. TASAVVUF NEDİR? Bir gün, bâzı insanlar; "Efendim, tasavvuf nedir?" diye sordular bu zâta. Cevâbında; "Tasavvuf, kerâmet göstermek ve nurları görmek değildir" buyurdu. Sordular: "Ya nedir?" "Tasavvuf, son nefeste Allah! diyebilmek ilmidir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Öyle çok ağladı ki...
22-08-2011 01:00
Dâvûd-i Tâî hazretleri bir gece evinin damına çıktı. Orada Allahü teâlânın kudretini tefekkür ediyordu ki, birden ağlamaya başladı. Kendinden geçti. Yan dama düştü. Ev sâhibi, "Hırsız var" zannedip, silâhıyla dama çıktı. Hazret-i Dâvûd'u görünce şaşırıp sordu: "Hayrola ne oldu?" Hazret-i Dâvud; "Kendimden geçip, bizim damdan sizinkine düşmüşüm" buyurdu. ÇOK FAKİRDİ İmâm-ı A'zam'ın oğlu Hammâd ile Ebû Yûsuf hazretleri, Dâvûd-i Tâî'yi ziyârete geldiler. Fakirdi mübârek. Ama aldırmıyordu. Hammâd O'na dörtbin dirhem verip; "Bu, babamdan mirâstır, lütfen kabûl et" dedi. "Peki" deyip aldı. Sonra geri verip; "Eğer birinden bir şey kabûl etseydim, önce senden kabûl ederdim" buyurdu. Ebû Yûsuf, Hammâd'ın kulağına eğilip yavaşça; "Paraları Dâvud'un önüne saç!" dedi. O da öyle yaptı. Hazret-i Dâvûd; "Bütün dünyâdaki altınları önüme yığsanız, bana şu topraktan âdi gelir" buyurdu. Bunu duyup duygulandılar. Ve bir müddet ağladılar. TAKVÂ NEDİR? Bir gün bu zâta; "Cennete ne ile girilir efendim?" diye sordular. Cevâbında; "Takvâ ile" buyurdu. "Takvâ nedir efendim?" dediklerinde; "Takvâ, haramlardan sakınmaktır" buyurdu. > www.gonulsultanla
.Falan yemeği yer misin?"
23-08-2011 01:00
Bazı dostları Dâvûd-i Tâî hazretlerine; "Sana falan yemeği pişirsek yer misin?" diye sordular. Cevâbında; "Yerim" buyurdu. Pişirip getirdiler. Uzun uzun düşündükten sonra; "Siz bu yemeği, filânın yetim çocuklarına götürünüz. Onlar yerse, daha çok sevinirim" buyurdu. ÖYLE YAŞA Kİ İbni Semmâk hazretleri, Dâvûd-i Tâî hazretlerine; "Bana nasîhat et" dedi. Cevâbında; "Olur" dedi. Ve ardından; "Öyle hayat yaşa ki, Allahü teâlâ seni haram bir iş üzerinde görmesin" buyurdu. O çok hoşlanıp; "Yine söyle" deyince; "Kötülerden, aslandan kaçar gibi kaç, iyilerden de sakın ayrılma" buyurdu. DÜNYA İÇİN... Bir kimse de bu büyük zâttan nasîhat istedi bir zaman. Ona da; "Dünyâ için, dünyâda kalacağın kadar, âhıret için de âhırette kalacağın kadar çalış" buyurdu. VERİCİ OLUN Bir gün de sohbetinde; "Kardeşlerim, Allahü teâlânın size verdiği ni'metlerden, muhtâç olanlara verin. Yoksa elinizden çıkar" buyurdu. Ve ilâve etti: Hadîs-i şerîfte; "Allahü teâlâ, bâzı kullarına çok ni'metler vermiştir. Bu ni'metleri muhtâç olanlara vermezlerse, ellerinden alıp, başkalarına verir" buyuruldu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ağlamaya başladı...
24-08-2011 01:00
Dâvûd-i Tâî hazretlerine bir gün akrabâsından bir kimse gelip; "Bana nasîhat ediniz" deyince, mübârek ağlamaya başladı. Sonra ona dönüp; "Gece ve gündüz, bu yolculukta birer konak yeri gibidir. Âhırete gideceğimiz muhakkak olduğuna göre oraya hazırlık yapalım" dedi. Gözyaşını sildi. Ve titrek sesle; "Ben bunları sana söylüyorum, fakat bu nasîhate, senden çok, benim ihtiyâcım var" buyurdu. DIŞARI ÇIK! Hazret-i Dâvûd, bir gün ilâç içmişti. Evdekiler kendisine; "İlaç içtin, biraz dışarı çık, yürü, güneşlen" dediler. Başını öne eğdi. Sonra kaldırıp; "Mahşer günü Hak teâlâ bana; (Niçin lüzumsuz birkaç adım yürüdün?) diye sorarsa, ne cevap veririm?" buyurdu. UZLET ETTİ Dâvûd-i Tâî hazretleri, uzlete çekilmeden önce, İmâm-ı a'zam hazretlerinin hiçbir dersini kaçırmazdı. Hocası Ona; "Uzlet et" dedi. Bu emirle uzlete çekilince kalbi nûrla doldu. Bundan sonra İmâm-ı a'zam hazretleri, Dâvûd-i Tâî hazretlerinin ziyâretine gelir, Ona iltifâtlarda bulunurdu. KULLARI SEVİNDİRİN! Bir sohbetinde; "Müslümânları sevindirmeye bakın" buyurdu. Ve ilâve etti: Hadîs-i şerîfte; "Farzlardan sonra amellerin en üstünü bir Mü'mini sevindirmektir" buyuruldu.
.Münker Nekir seni bekliyor
25-08-2011 01:00
Bir kimse, Dâvûd-i Tâî hazretlerinin yanına geldi ve Onu seyretmeye başladı. Hazret-i Dâvud, o kişiye dönüp; "Bilmiyor musun, çok konuşmak kadar, çok bakmak da hoş bir şey değildir?" buyurdu. Adam önüne baktı. Sonra başını kaldırıp nasîhat isteyince; "Münker ve Nekir melekleri seni bekliyor, onlara vereceğin cevâbı hazırla!" buyurdu. EN GÜZEL İŞ Kûfe'de bâzı kimseler Dâvûd-i Tâî hazretlerine gelerek; "Bize nasîhat eder misiniz?" dediler. Onlara cevâben; "Ömür, büyük sermâyedir, onu boşa harcamayın. En güzel iş, İslâmiyeti iyi öğrenmek, öğretmek ve bu bilgisiyle amel etmektir" buyurdu. PİŞMAN OLUNACAK Bu zat bir sohbetinde; "Kabirdekiler, dünyada işledikleri günahlar için kabirlerinde acı azâb çekiyorlar" buyurdu. Ağlamaya başladı. Sohbetine devamla; "Mevtâlar, işledikleri günahlar için büyük pişmânlık içindedirler. Bugün yaşayanlar da yârın ölünce, çok pişmân olacak ve "Âh keşke hiç günah işlemeseydim" diyeceklerdir" buyurdu. MÜSLÜMAN KİMDİR? Bir gün de bu zâta; "Müslümân kime denir efendim?" diye sordular. Büyük zât cevâbında; "Îmân edip de kendini İslâmiyyete uyduran, Müslümândır. İslâmiyeti kendi arzûsuna uydurmak isteyen Müslümân değildir" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir dirhemlik hurma
26-08-2011 01:00
Dâvûd-i Tâî hazretleri bir gün pazara çıktı. Tâze hurma görüp almak istedi. Fakat yanında o kadar parası yoktu. Tezgâha yanaştı. Hurma satıcısına; "Bana, parasını yarın ödemek üzere bir dirhemlik hurma verir misin" dedi. Hurmacı baktı. Ve cevâben; "Veresiye satmıyorum" deyince, ayrılıp gitti. Ancak satıcı, bu zâtın Dâvûd-i Tâî hazretleri olduğunu öğrenince çok üzüldü. Peşinden koştu. Ve Ona yetişip; "Özür dilerim sizi tanıyamadım, lütfen affedin" dedi ve içinde yüz dirhem olan bir kese çıkardı. Ve o zâta uzatıp; "Bu benim hediyemdir lütfen kabûl buyurunuz" dedi. Hazreti Dâvûd; "Ben nefsimi tecrübe etmiştim. Çok şükür şu dünyâda bir dirhem kadar bile îtibârı olmadığını kendi de gördü" buyurdu. BÜYÜK DERT Dâvûd-i Tâî hazretleri dâima hüzünlüydü. Geceleri Hak teâlâya yalvarır, duâ ederdi. Bir gece kalktı. Ve ellerini açıp; "Yâ Rabbî! Sana olan korkum ve sevgim bende büyük dert olup, öbür dertlerimi unutturdu" dedi. İLK MÜRŞİT Bir gün bu zâta; "Bir annenin birinci vazîfesi nedir efendim?" diye sordular. Büyük velî cevâbında; "Annenin birinci vazîfesi, çocuklarına dînini öğretmektir. Dînini bilen çocuk, kötü arkadaşlara aldanmaz. Annesi babası gibi, hâlis bir Müslümân olur" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Beni Dâvûd'a götür!.."
27-08-2011 01:00
Bir gün, Halîfe Hârûn Reşîd, Ebû Yûsuf hazretlerine; "Beni, Dâvûd'a götür, O'nu ziyâret edip, duâsını alayım" dedi. Sonra gidip hazret-i Dâvûd'un kapısını çaldılar. Ancak açılmadı. Bir daha çaldılar. Yine açılmadı. Ebû Yûsuf hazretleri; "Ey Dâvûd! Yanımda sultân var, seni ziyârete geldi, kapıyı aç!" diye seslendi. Ama o açmadı. Bu defâ annesi; "Açsana evlâdım, bak sultân kapına gelmiş, aç da içeri girsinler" dedi. Yine açmadı. Ve annesine; "Anneciğim, dünyâ ehli ile benim ne işim vardır? Onları görünce, kalbim kararıyor, âhireti unutuyorum. Beni mazur gör" dedi. Israr edince; "Ey Allahım! Sen; (Annenizin hakkını gözetin, zîrâ onun rızâsı benim rızâmdır) buyurduğun için kapıyı açıyorum, yoksa açmazdım" dedi. Ve açtı kapıyı. Halîfe Hârûn Reşîd ile İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri içeri girip, Dâvûd-i Tâî hazretleriyle uzun sohbet ettiler. İÇEN ŞİFÂ BULUR Bu zât bir sohbetinde; "İslâmiyet faydalı ilâç gibidir. Kim içerse muhakkak şifâya kavuşur" dedi. Ve ardından; "İslâmiyetin emirlerini inanarak tatbîk edenler, dünyâda da âhirette de faydasına kavuşurlar" buyurdu. "İnanmadan tatbîk edenler de kavuşur mu?" dediler. Cevâbında; "Onlar, uydukları nisbette dünyâda faydasını görürler. Ama âhirette ellerine bir şey geçmez. Çünkü Cennete girmek, ancak îmân ile mümkündür" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Açık havaya çıkarayım mı?"
28-08-2011 01:00
Bir kimse anlatıyor: Hazret-i Dâvûd'un hastalandığını duyup ziyâretine gittim. Hava çok sıcaktı. Baktım, başını bir kerpiç üzerine koymuş, Kur'ân-ı kerîmden, "Cehennem ateşi" geçen bir âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okuyor, gözyaşı döküyordu. Yanına yaklaştım. Ve kendisine; "Seni açık havaya çıkarayım mı?" dedim. Cevâben; "Hayır, istemem, ben ölürsem cenazemi şu duvarın arkasına gömün" dedi. Merak edip; "Niçin?" dedim. Cevâben; Sağlığımda uzlette idim. Ölünce de uzlette olmak, kimsenin görmediği bir yerde yatmak istiyorum" buyurdu. CENNET SÜSLENDİ Dâvûd-i Tâî hazretleri vefât ettiği gece semâdan; "Ey insanlar! Dâvûd, Allahü teâlânın rahmetine kavuşmuştur. Allahü teâlâ O'ndan râzı olmuştur" diye bir ses işitildi. Bir velî diyor ki: "Dâvûd-i Tâî'nin vefât ettiği gece, çok melekler gördüm, sevinç içinde; "Cennet-i a'lâ, Dâvûd için süslenip, hazırlandı" diyorlardı" SEVGİYLE BAKIN... Bir gün sevdiklerine; "Bir mü'min, bir mü'minin yüzüne muhabbetle bakarsa, cenâb-ı Hak onu affeder. Yine bir Müslümân, bir Müslümânı sevindirirse, Allahü teâlâ ona nâfile hac ve umre sevâbı verir" dedi. Hikmetini sordular. Cevâbında; "Çünkü Allahü teâlâ kullarının çok kazanmasını, âhirette kârlı çıkmasını istiyor. Onun için böyle bahâneler yaratıyor" buyurdu. > www
.Evlerimiz karşılıklıydı
29-08-2011 01:00
Ebû Hâlid anlatıyor: Evimiz, Hazret-i Dâvûd'un eviyle karşı karşıya idi. Ben gecenin hangi saatinde uyansam, Dâvûd-i Tâî hazretlerinin ışıklarını yanar vaziyette görürdüm. Gece uyumazdı. Ya duâ ederdi, Ya da ağlardı. Ben her gece Onun duâ ve ağlama seslerini işitirdim. KAPISI YOKTU Ebû Yahyâ, bir gün Dâvûd-i Tâî hazretlerinin evine gitmişti. Gördü ki, evinde eşya olarak bir yastığı, bir testisi, bir de ekmek torbası var. Yastığı kerpiçti. Kapısı da yoktu. Kendisine; "Vahşi hayvanlar eve girip, size bir zarar verebilirler. İzin verirseniz, evinize bir kapı getirip takalım" dedi. Ama o istemedi. "Niçin?" deyince; "Gücünüz yetiyorsa, beni dünyâdaki vahşîlerden değil, "kabirdeki vahşîlerden" koruyun. Çünkü kabirdekiler, dünyâdakilerden kat kat daha vahşî ve korkunçtur" buyurdu. KURTULDUM Bir kişi anlatıyor: Bir gece rü'yâmda Dâvûd-i Tâî hazretlerini gördüm. Bana bakıp; "Şu anda dünya zindanından kurtuldum" dedi. Sabah oldu. Evine gittim. Vefât etmiş olduğunu gördüm. Haberi duyan koştu. Cenâzesini taşımakla şereflenmek için binlerce insan toplandı kabri başında İbn-i Semmâk; "Ey Dâvûd! Kabir zindanına girmeden, kendini dünyâda hapsettin. Hesap günü gelmeden, kendini hesaba çektin. Bugün de Allahü teâlânın rahmetine ve Cennetine kavuştun" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hangi güzel yüzdür ki...
30-08-2011 01:00
Dâvûd-i Tâî hazretleri, İmâm-ı a'zam hazretlerinin talebesidir. Kanâat ehli olup, çok ibâdet yapardı. Gönlünde "dünya sevgisi" hiç yoktu. Haramdan kaçardı. Çok ibâdet yapardı. Gençliğinde bir kadından; "Hangi güzel yüzdür ki toprak olmadı. Hangi ceylân gözdür ki yere akmadı" beytini işitince, şuuru altüst oldu. Hıçkırarak ağladı. Doğruca İmâm-ı a'zam hazretlerinin huzûruna vardı ve işittiği bu beyti Ona arz edip; "Bana ne tavsiye edersiniz efendim?" diye sordu. Hazret-i İmâm; "Önce İslâmiyeti öğren" buyurdu. Onun bu emriyle başladı ilim tahsîline. Yirmi sene hazret-i İmâm'ın dersine devam etti. Çok şey öğrendi. Bunlarla amel etti. İslâma öyle sarıldı ki, hayâtı örnek oldu çok insana. Sonra uzlet etti. Ancak İmâm-ı a'zam hazretleri Onun uzlet ettiğini öğrenince doğru bulmadı. Evine teşrîf etti. Ve kendisine; "İnsanlar arasına gir, talebe kardeşlerinin yanında ol, fakat konuşma, sâdece dersine çalış" buyurdu. Hazret-i Dâvûd; "Başüstüne" dedi. Ve bir sene müddetle hiç konuşmadı. İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Züfer hazretleriyle de münâsebet kurdu. Durmadan çalıştı. Ama konuşmadı. İmâm-ı a'zam hazretlerinin emrine uyunca, mânevî derecesi de kat kat yükseldi. Nitekim bâzı sevdikleri Ona bu konuda suâl etmişler. O da cevâbında; "Hazret-i İmâm'ın yanında bir sene çalışmam, otuz yıllık ibâdete denk oldu" demiştir. > www.gonu
.Niçin evlenmiyorsun?.."
31-08-2011 01:00
Dâvûd-i Tâî hazretlerinin huzûruna, bir gün bâzı sevdikleri gelerek; "Efendim, niçin evlenmiyorsunuz?" diye sordular. Büyük velî, cevâbında; "Evliliğin mes'ûliyeti çoktur. Sâliha bir hanımla evlenirsem, onun hukûkuna riâyet edemem diye korkuyor, cesâret edemiyorum" buyurdu. Ve ekledi: "Kul hakkı da var." "Nasıl kul hakkı?" dediklerinde; "Şöyle ki, zevcemin kalbini incitirsem, kul hakkı olur ki, eğer helâl etmezse mahşer gününde ödemek çok zordur" buyurdu. Merak ettiler: "Nasıl yâni efendim?" "Meselâ birinin üstünde zerre kadar kul hakkı varsa, bu ufacık hak için, o gün bir yıllık kabul olmuş namaz sevabı alınıp alacaklıya verilecektir" buyurdu. Sordular: "Ya yoksa efendim?" "O zaman, alacaklının günahları alınıp buna yüklenir ve Cehenneme atılır" buyurdu. EMR-İ MA'RÛF Bir gün de bâzı kimseler bu zâtın huzûruna geldiler ve; "Emr-i ma'rûf nedir efendim?" diye sordular. cevâbında; "Emr-i ma'rûf, Allah'ın dînini O'nun kullarına öğretmektir ve Hak katında çok sevaptır" buyurdu. Ve daha açıkladı: "Bir insanı bir "dünya sıkıntısından" kurtarmak, bütün cihanın nâfile ibâdetlerinden daha sevaptır. "Âhiret sıkıntısından" kurtarmanın sevabını düşünün" buyurdu. Ve ilâve etti: "İnsanlar, yaptıkları "emr-i ma'rûf" hizmetine karşılık Cennette kavuşacakları ni'metleri bilseler, sevinçten sokaklarda oynarlardı."
.Ölünce, hesaba çekileceksin!
01-09-2011 01:00
Dâvûd-i Tâî hazretleri, İmâm-ı a'zam hazretlerinin derslerinde yetişti. Halîfe Hârun Reşîd, bir gün bu zâta gelip; "Bana nasîhat et" dedi. Hazret-i Dâvud; "Pekâlâ" dedi. Ve ardından; "Ey Hârun! Günahtan sakın, zîrâ ölünce hesaba çekileceksin. Milletine zulmetme, yoksa mahşer gününde hepsi senden dâvâcı olur" buyurdu. Halîfe Onu dinledi. Uzun süre ağladı. Sonra bir kese altın verdi kendisine. Ama O almayıp; "İhtiyâcım yok, param bana ölünceye kadar yeter" buyurdu. Zîra evini satmıştı. Parasını almıştı. Bu helâl para için de; "Yâ Rabbî, bu para ne zaman biterse, benim de ömrüm bitsin" diye duâ etmiş, o paranın kaç gün idâre edeceğini de Hârun Reşîd'e bildirmişti. Halîfe bunu hatırladı. Ve bir defter çıkardı. O günün tarihini, oraya not etti. Aradan bir müddet geçince, bâzı yakınlarına; "Dâvûd bugün vefât etmiştir" dedi. Onlar şaşırıp; "Ne biliyorsun?" dediler. "Benim hesâbıma göre parası bugün bitti" dedi. Gerçekten o gün geldi ölüm haberi. ÇÂRE YOK!.. Bu zât bir gün; "Ölüme çâre yok. Mü'min olsun, kâfir olsun bir gün ölünecek" buyurdu. Dinleyenler; "Ölüm acısını herkes duyar mı?" dediler. "Kâfirler çok şiddetli hissederler" buyurdu. Sordular: "Ya mü'minler?" "Onlar öldüğünü anlamaz bile. Bir bakar ki ölmüş. "Aa, ben ölmüşüm" der, o kadar...
.Farkında bile değilim!..
02-09-2011 01:00
Fudayl bin Iyâd hazretleri, Dâvûd-i Tâî ile ömründe iki defâ görüşmüş, karşılıklı sohbette bulunmuştu. Bir gün yine gitmişti Onun evine. Tavana bakıp; "Ey Dâvûd, baksana evin tavanı çatlamış, hem neredeyse üstümüze yıkılacak" dedi. O, başını kaldırdı. Hazret-i Fudayl'e; "Ben nice zamandır bu evdeyim. Bırak tavandaki çatlağı, tavan var mı, yok mu, onun bile farkında değilim" diye cevap verdi. ÖYLE YAŞA Kİ... İbn-i Semmâk hazretleri, bir gün Dâvûd-i Tâî hazretlerini ziyârete gelip; "Bana biraz nasîhat et" dedi. Hazret-i Dâvud; "Öyle hayat sür ki, Allahü teâlâ seni, yasak ettiği günah bir işi yaparken görmesin" buyurdu. İbni Semmak; "Ne güzel" dedi. Ve bir nasihat daha istedi. Hazret-i Dâvud; "Öyle yaşa ki, Allahü teâlâ seni, emirlerinden birini terk ettiğini görmesin" buyurdu. İbni Semmak; "Yine söyle" deyince; "Dünyâyı ve dünya zevklerini öyle terk et ki, iftarın ölüm olsun" buyurdu. SES İŞİTİLDİ Dâvûd-i Tâî hazretleri bir kabrin yanından geçiyordu ki gâibten bir ses; "Ben zekât vermedim mi, namaz kılmadım mı, oruç tutmadım mı, falan hayırlı işi yapmadım mı?" diyordu. İkinci bir ses duydu. O kişiye cevâben; "Evet yaptın, ama Allah için değil, insanlar beğensin diye yaptın. Yalnız kalınca da Allaha âsi oldun" diyordu...
.Secdede vefât etti
03-09-2011 01:00
Dâvûd-i Tâî hazretleri vefât ettiği gece sabaha kadar Kur'ân-ı kerîm okudu, duâ etti, günahlarını düşünüp uzun uzun ağladı. Sonra da kalktı. Namaza durdu. Bu namazında rükû ve secdelerinde çok uzun durdu. Son secdeye gittiğinde de çok uzun bekledi. Secdeden kalkmıyordu. Annesi bunu fark etti. Çok meraklandı. Uzun müddet başını kaldırmadığını görünce yanına vardı ve rûhunu teslîm etmiş olduğunu gördü. O anda can kulağına bir ses geldi. Durup dinledi. Gâipten bir ses; "Ey insanlar! Dâvûd, Allahın rahmetine kavuşmuş ve Allah ondan râzı olmuştur" diyordu. KURTULDUM O vefat ettiği gece birisi Onu rüyâsında görüp; "Nasılsın?" diye sordu. O da cevâben; "Zindandan kurtuldum" dedi. O kimse sabah uyanıp, bu rüyâsını kendisine anlatmak için evine gittiğinde, vefât etmiş olduğunu öğrendi. DUÂ ALAYIM Bir gün Halîfe Hârûn Reşîd, Ebû Yûsuf hazretlerine; "Beni, Dâvûd'a götür. Öğüt nasîhat isteyip, duâsını alayım" dedi. Evine vardılar. Müsâfeha ettiler. Hazret-i Dâvud Halifenin elini tutunca; "Ne nâzik el, Cehennemde yanmasa" buyurdu. Halîfe duygulandı. Ve nasîhat istedi. O zaman; "Ey Halîfe! Allahın kullarına zulmetme ki, âhirette altından kalkamazsın" buyurdu. Bunu işiten Hârun Reşid ağlayıp gözyaşı döktü. > www.gonulsultanlari
.Bu, Cennet yiyeceğidir"
04-09-2011 01:00
Ebû Bekr bin Iyâş hazretleri, tâbiîndendir. Heysem adında sevdiği biri anlatıyor: Gece rü'yâmda Ebû Bekr bin lyâş'ı gördüm. Önünde bir hurma tabağı vardı. Kendisine; "Yâ Ebâ Bekr, bilirsin ki ben hurmayı çok severim, bana da o hurmadan ikrâm etmeyecek misin?" dedim. Bana cevâben; "Ey Heysem! Bu hurma, Cennet ehlinin yiyeceğidir. Dünyâdakiler bundan yiyemezler" dedi. Ben bu defâ; "Bu makama nasıl ulaştın?" deyince; "Ömrümde tek bir geceyi bile Kur'ân-ı kerîm veyâ bir din kitabı okumadan geçirmedim" diye cevâb verdi. DUÂ EDİNİZ Bişr bin Haris anlatır: Ben Ebû Bekr bin lyâş'ın; "Ey sağımda ve solumda bulunan kirâmen kâtibîn melekleri! Benim için duâ ediniz. Çünkü siz, Allahü teâlâya benden daha yakınsınız" dediğini duydum. Yine ondan işittim. Bir zaman bana; "Hasta olduğum zaman dâhil hiçbir gecem yoktur ki, ben o gecede bir ilmihâl kitabı okumamış olayım" demişti. REÇETE Bir gün de cemâatine: "Size, nefis ve şeytanın zararından kurtulmanın reçetesini söyleyeyim mi?" diye sordu. "Seviniriz" dediler. O zaman; "Bunun ilâcı, kurtulanlarla berâber olmaktır. Zîra bir cemâatin içinde Allahın sevdiği biri varsa, cenâb-ı Hak o zâtın hürmetine hepsini affeder" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Haydi sen de gel!"
05-09-2011 01:00
Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî hazretlerinin bir sevdiği anlatır: Bir gece rü'yâmda hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer'i "radıyallahü anhümâ" gördüm. Bir hoş oldum. Ve kendilerine; "Acabâ teşrîfinizin sebebi nedir efendim?" diye sordum. Cevâben; "Ebû Eyyüb Sahtiyânî'nin cenâze namazını kılacağız" buyurdular. Sordum hemen: "O vefât mı etti?" "Evet, dün gece vefât etti" buyurdular. BİR ŞEYLER YAPIN! Ebû Eyyûb-i Sahtiyanî hazretlerinin de bulunduğu bir kervanda yolcuların suları bitti. İnsanlar, sıcak çölün ortasında susuzluktan ölecek hâle geldiler. Çâresizdiler. Bu zâta gelip; "Efendim, çok zor durumdayız, ne olur bir şeyler yapın, hep ölüp gideceğiz" dediler. Ebû Eyyûb hazretleri; "Bir şartla" buyurdu. "Tamam efendim, ne emredersen onu yaparız" deyince; "Kimseye anlatmayacaksınız" buyurdu. Onlar bu defâ; "Anlatmayız" dediler. O zaman duâ etti içinden. O anda buz gibi "berrak bir su" fışkırdı. Herkes kana kana içip ölümden kurtuldular. HÂLİNİ GİZLERDİ İmâm-ı Mâlik hazretleri; "Biz Ebû Eyyûb'ün yanında Resûlullahın hadîs-i şerîflerini okuduğumuzda öyle içten ağlardı ki, kendisine acırdık" derdi. Bir başkası da, Onun hakkında; "O, geceleri uyumaz hep ibâdet ve ilimle meşgûl olurdu. Ama bu hâlini gizler, sabahleyin üzerinde hiç uykusuzluk hâli görülmezdi" demiştir. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir demet fesleğen
06-09-2011 01:00
Evzâî hazretleri, "rahmetullahi aleyh" Tebe-i tâbiîndendir. Sevdiklerinden biri, bir gece rü'yâ gördü. Şöyle ki; Bir demet fesleğen, magrib tarafından göğe yükseldi ve kayboldu. Sabah bunu sâlih birine anlattı. Ve tâbirini sordu. O da; "Bu rüyâ, Evzâî hazretlerinin vefât ettiğine işâret ediyor" dedi. Adam şaşırdı. Araştırdılar. Gerçekten o gece Evzâî hazretlerinin vefât ettiğini öğrendiler. KENDİNİ KURTAR! Evzâî hazretleri, seyyidlerden birinin günâh işlediğini görünce üzüldü. Zîra onu çok seviyordu. Hemen yanına gitti. Ve ona şunu anlattı: Resûlullaha yakın olmanız, sizi aldatmasın. Çünkü Efendimiz aleyhisselâm bir gün kızı Fâtıma'yı çağırdı. Koşup geldiğinde, Ona sevgiyle bakıp; "Ey kızım! Kendini Cehennem ateşinden kurtarmaya bak. Çünkü ben senin nâmına Allahü teâlâdan bir şey te'mîn edemem" buyurdu. CEHENNEMİ ANLAT Yine O anlatıyor: Cebrâil aleyhisselâm bir gün Efendimize aleyhisselâm gelmişti. Efendimiz Ona; "Yâ Cebrâil! Bana Cehennemi anlat" buyurdu. O şöyle anlattı: Cehennem Allahü teâlânın emriyle bin sene yanıp, "kıpkırmızı" oldu. Bin sene daha yandı. "Sapsarı" oldu. Bin sene daha yandı. "Simsiyah" oldu. Oradan dünyaya bir kıvılcım gelseydi, dünya yanıp yok olurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kızım, süte su kat!.."
07-09-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" âdeti üzere bir gece şehri dolaşıyordu ki, bir evden konuşmalar duydu. Anne kız münâkaşa ediyorlardı: "Kızım, süte su kat!" "Katmayalım anne." "Kat diyorum sana!" "Lütfen anneciğim ısrâr etme. Helâl kazancımıza haram karıştırmayalım." "Bir ölçek kızım." "Anneciğim bunun azı da haramdır. Hem Halîfe; süte su katmayın! demiyor mu?" "Gece vakti halîfe bizi nerden görecek?" "O görmezse Allah görür anneciğim." Kadın sustu. Israr etmeyip; "Haklısın kızım" dedi. Hazret-i Ömer duymuştu bütün bu konuşmaları. Oradan doğruca eve geldi. Oğlunu çağırıp; "Sana gâyet takvâ ehli bir kız buldum, onunla evlenmek ister misin evlâdım?" diye sordu. Oğlu cevâben; "Siz bilirsiniz babacığım" deyince, sabah doğruca o eve gidip çaldı kapıyı. Kadın, karşısında Halîfeyi gördü. Çok korktu. Ve içinden; "Eyvâh! Geceki konuşmalarımızı eğer Halîfe duyduysa yandım gitti demektir" diye düşündü. Sonra da; "Buyurun efendim" diyerek Halîfeyi içeri aldı. Hazret-i Ömer; "Ey hâtun! Dün geceki konuşmalarınızı duydum. Kızının sözleri hoşuma gitti. Allahın emriyle, kızını oğluma istemeye geldim" buyurdu. Kadın şaşırdı. Heyecanlandı. Ne diyeceğini bilemedi ve büyük sevinç içinde; "Hayhay efendim, bizim için şereftir" dedi. Ve evlendiler. İhlâsı sebebiyle kızın dünyâsı da mâmur oldu, âhireti de. Ömer bin Abdülazîz bu mübârek hanımın torunudur. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sizin reisiniz kim?.."
08-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretleri, gençlik senelerinde soygunculuk yapardı. Bir gün, adamları bir kervanı soydular. Sonra da yemek için bir yere oturdular. O sırada kervandan biri gelip sordu: "Sizin reisiniz kim?" "Reis burada değil" "Nerededir peki?" Ona bir ağacı gösterip; "Bak, şu ağacın altında namaz kılan biri var ya, işte reisimiz odur" dediler. Adam şaşırdı: Sordu hemen: "O sizinle yemez mi?" "Hayır, o her gün oruç tutar. Onun için gündüzleri yemek yemez" deyince, hayretler içinde ayrılıp Hazret-i Fudayl'ın yanına gitti. "Kusûra bakmazsanız size bir şey soracağım." "Estağfirullah sor." "Bir yanda namaz oruç, bir yanda harâmîlik, anlamadım nasıl oluyor?" Hazret-i Fudayl; "Haklısın" dedi. Ardından; "Doğru söylüyorsun, gerçekten tuhaf. Ama ümitliyim, inşallah bir gün kurtulurum bu işlerden" dedi. Ve kısa zamanda kurtulup, büyük bir "velî" oldu. BAŞARININ SIRRI Bir gün sevdiği bir gence; "Oğlum, Allahü teâlânın sana nasıl davranmasını istiyorsan, sen de O'nun kullarına öyle davran" buyurdu. Ve ekledi: "Unutma, muvaffak olmanın sırrı iki şeydir." Genç adam sordu: "Onlar nedir efendim?" Büyük velî; "Biri, günahlardan sakınmak, öbürü Allahü teâlânın kullarına iyilik etmektir. Bu ikisini yapan, evliyâdır." buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Vakit gelmedi mi ki?
09-09-2011 01:00
Bir gün, bir kervan, Fudayl bin İyâd'ın pusu kurduğu yere gelip mola verdi ve kervandaki bir yolcu Kur'ân-ı kerîm okumaya başladı. Sesi çok tesirliydi. Hazret-i Fudayl da işitiyordu okunan Kur'ân-ı kerîmi. Bir âyeti kerîmeye gelince dikkat kesildi birden. Çok etkilendi. Zîra âyette meâlen; "Vakit gelmedi mi ki, kötü hallerine pişmân olup, Allaha tövbe etsinler" buyuruluyordu. Bu âyeti işitti. Başladı ağlamaya. Kendi kendine; "Vakit geldi, geldi, geçti bile" dedi ve oradan ayrılıp, bir harâbeye girdi. Rabbinden utanıyordu. "Beni affet" diyordu. Bir müddet sonra, aynı kervan yola çıktı yine. Ve lâkin Hazret-i Fudayl'e soyulmaktan çok korkuyorlardı. Birbirlerine; "Fudayl'in yolu üzerindeyiz. Acabâ Ona soyulmadan geçebilecek miyiz?" diyorlardı. Fudayl işitti bunu. Ve ortaya çıkıp; "Ey yolcular! Müjde, Fudayl tövbe etti, harâmîliği bıraktı, artık bu yollardan rahat olarak geçebilirsiniz!" diye seslendi. Duygu yüklüydü. Yine nidâ edip; "O şimdi Allah'a yöneldi. Siz nasıl Ondan kaçıyorduysanız, bugünden sonra o sizden kaçacak!" dedi. Ve her yeri dolaştı. Tövbesini bildirdi. Üstelik o güne kadar gasbettiği malları fazlasıyla ödeyip, hepsiyle tek tek helâllaştı. Ama bir kişi hâriç. Onu râzı edemedi. Bu kişi Ebyurd şehrinde bir Yahûdî olup, alacağını fazlasıyla aldığı halde bir türlü hakkını helâl etmiyordu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şu kayalığı dümdüz edersen!
10-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretleri, soygunculuktan tövbe edip, kimden ne almışsa fazlasıyla ödeyip helâllaştı. Ancak bir Yahûdî hâriç. O, işi yokuşa sürüyordu. Meselâ bir defâsında; "Şu kayalık tepeyi kazarak dümdüz edersen, hakkımı helâl ederim" dedi. Hazret-i Fudayl; "Pekâlâ" dedi. Ve kazma kürek bulup başladı kazmaya. İhlâsla işe başladığı için Hak teâlâ yardım etti. Seher vakti esrârengiz bir rüzgar esti. Nihayet sabah oldu. Tepeden eser yoktu . Yahûdî bu defâ; "Ey Fudayl vaktiyle benden borç olarak bir avuç altın almıştın ya" dedi. "Evet ama ödemiştim." "Tamam ödedin. Ama ben o altınları şu yastığın altına saklayıp; (Fudayl bu altınları buradan kendi eliyle alır da bana verirse, hakkımı Ona helâl ederim) diye yemin etmiştim. İşte yastık. Altınları oradan alıp bana ver" dedi. Fudayl elini uzattı. Altınları aldı. Yahûdî, Fudayl'in avcundaki "çil çil altınları" görünce, gözlerinden sevinç gözyaşları akmaya başladı. Kalbine nurlar aktı. Ve sevinçle kalktı. Ona sevgiyle sarılıp; "Ey Fudayl! Sende ne hakkım varsa, hepsini helâl ettim" dedi. Şehâdeti söyleyip Müslüman oldu. Ve şöyle anlattı: Tevrât'ta okudum. "Bir kimsenin tövbesinin hâlis olmasının alâmeti, eline aldığı taşlar altına çevrilir" diye yazıyordu. Ben seni imtihan etmiştim. Orada altın yoktu. Çakıl taşları vardı. Taşlar, senin elinde "altın" oldu. Benim kalbim de küfür pisliklerinden arındı, temiz ve pâk oldu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ne için ağlıyorsun?
11-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretleri, gençliğinde yaptığı günahlarına tövbe etmişti. Bir gün sultânın adamlarını gördü yolda. Yanlarına gitti. Ve ağlayarak; "Beni sultâna götürün ki, suçumun cezâsını versin" buyurdu. Birlikte gidip, bu isteğini sultâna bildirdiler. Sultân Onu görüp; "Hoş geldin" dedi. Ve adamlarına; "Evine götürün, istirahat etsin!" diye emretti. Saygıyla alıp götürdüler. Evine geldiğinde hâlâ ağlıyordu. Hanımı gördü onu. Ve merakla sordu: "Hayrola bey, ne oldu, niçin ağlayorsun, yoksa dövdüler mi seni görevliler?" "Hayır dövmediler". "Peki niye ağlıyorsun?" "Sultân cezâmı vermedi. Onun için ağlıyorum" buyurdu. ÖLÜME HAZIRLAN! Bu zat sevdiği bir gence; "Ölüme hazırlan!" buyurdu. Genç cevâben; "Ben henüz gencim efendim" dedi. Büyük velî; "Evet öyle" dedi. Ardından da; "Gençsin ama ecel, genç ihtiyar tanımıyor ki evlâdım" buyurdu. Genç sordu hemen: "Ölebilir miyim yâni?" "Elbette evlâdım. Unutma, genç iken ölenlerin sayısı, yaşlanıp da ölenlerden daha fazladır." Korku ile sordu yine: "Peki ne yapayım?" "Dînini öğren ve öğrendiklerinle amel et. Ama hemen başla, yarına bırakma!" "Neden efendim?" Buyurdu ki: "Çünki ölüm âni gelir. "Yaşlanınca yaparım" diyenlerin çoğu, yaşlılığı görememişlerdir. > www.gonulsultanlari.co
."Benimle gelir misin?.."
12-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretleri, gençliğinde işlediği bütün günahlarına tövbe ettikten sonra Beytullaha gitmeyi arzu etti. Hanımına seslendi. Yanına geldiğinde; "Ben Kâbe'ye gidiyorum. İster aramızdaki nikâh bağını çözelim, serbest ol, istersen benimle sen de gel" dedi. Hanım tereddütsüz; "Geliyorum" dedi. Ve gerekli hazırlığı yapıp yola çıktılar. Hazret-i Fudayl, hacdan sonra İmâm-ı a'zam hazretleriyle görüştü. Derslerine katıldı. Çok şey öğrendi. Ve az zamanda yetişip âlim ve velî oldu. AFFIN SONSUZDUR Bir gün Arafat Meydanında toplanan kalabalık halka baktı, o anda herkes Hak teâlâdan af ve mağfiret diliyorlardı. O bu hâli gördü. Kendi kendine; "Yâ Rabbî, senin affın sonsuz, merhametin nihâyetsizdir. Bu kulların hepsini de affedebilirsin" dedi. Ve çok duâ etti. O an can kulağına; "Ey Fudayl! Senin bu hüsnü zannın hürmetine, bu hüccâcın hepsini affettim!" diye bir ses geldi. ALIN YAZISI Bir gün bu zâta; "İnsan alın yazısını bilebilir mi efendim?" diye sordular. Onlara cevâben; "Bilebilir" buyurdu. "Nasıl bilir?" dediler. "Gönlünde ne yatıyorsa, alın yazısı odur. Mesela bir ırmağın akış yönünden, hangi noktada denize döküleceği anlaşılır mı?" "Evet" dediler. O zaman; "İşte insanın alın yazısı da, 'yaptığı işlerden' anlaşılır" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Te
.Bu şâşaalı hayattan sıkıldım!"
13-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretleri, Hârun Reşîd zamanında yaşamış büyük bir velîdir. Halîfe Hârun Reşîd, bir gece vezîrini yanına çağırdı; Ve kendisine; "Beni gönül ehli birine götür. Zîrâ kalbim, bu şâşaalı hayattan sıkıldı. Bir Allah adamı görelim de kalbimiz ferahlasın" dedi. Vezîr cevâben; "Başüstüne" dedi. Ve o zamanın evliyâsından Süfyân bin Uyeyne hazretlerine götürdü Halîfeyi. Kapısını çaldı. Ve dışarıdan; "Ey Süfyân! Sultân kapına geldi, seninle görüşmek istiyor" diye seslendi. Kapı hemen açıldı. Hazret-i Süfyân çıktı. Karşısında Sultânı görünce; "Aman sultânım, niçin habersiz geldiniz. Bilseydik, zât-ı âlînizi yormaz, biz gelirdik" dedi. Sultan bunu duydu. Vezîrinin kulağına; "Aradığım bu zat değil" diye fısıldayınca, oradan ayrılıp, Fudayl bin İyâd hazretlerine gittiler. Bu zât o esnâda Kur'ânı kerîm okuyordu. Sesi duyuluyordu. Bir âyet-i kerîmede; "Günahkârlar, kendilerini ehl-i takvâ ile bir tutacağımı mı zannediyorlar?" buyuruluyordu meâlen. Hârun bunu işitince; "Bu bize kâfi" dedi ve saraya döndü. HESAP VAR Bu zat, sevdiği bir gence; "Senin en kıymetli sermâyen ömründür. Bunu en kıymetli şeyleri yaparak değerlendir" buyurdu. Delikanlı sordu: "Ne yapayım efendim?" "Dînini öğren, öğrendiklerinle amel et, hesap günü gelmeden kendini hesaba çek!" buyurdu. >
.Sultânın benimle ne işi var?
14-09-2011 01:00
Hârun Reşîd, bir akşam üzeri vezîriyle birlikte Fudayl bin İyâd hazretlerinin kapısını çaldılar. Hazret-i Fudayl kapıyı açmadan sordu: "Kimsiniz?" Vezîr cevâben; "Sultânımız, seni ziyârete geldi. Çabuk kapıyı aç ki, kendisini daha fazla bekletmeyelim" dedi. Hazret-i Fudayl; "Sultânın benimle işi olmaz, benimse sultânla hiç işim olmaz, lütfen meşgul etmeyin" dedi. Halîfenin hoşuna gitti. Vezîrin kulağına eğilip; "Benim aradığım zât işte budur" dedi ve kapının açılmasını beklemeye koyuldular. Ancak kapı açılmıyordu. Vezîr kapıya vurdu. Ve yüksek sesle; "Ey Fudayl aç kapıyı. Bak Emîr-ül mü'minîn kapına gelmiş, seni görmek istiyor" diye seslendi tekrar. Hazret-i Fudayl; "Açmam" dedi. Ve ekledi: "Ama zorla girecekseniz, onu bilemem." Hazret-i Fudayl'ın yaşlı annesi vardı içeride. "Aç oğlum" dedi. Onu kırmayıp açtı. Onlar girince kandilini söndürüp; "Gözüm, dünya ehli birini görmesin" buyurdu. O, dünya sultânıydı. Bu, gönüller sultânı. O, bunda arıyordu gönlünün dermanını. Hârun Reşîd; "Ey Fudayl, bir nasîhatını almak için kapına geldim" dedi. Hazret-i Fudayl, Onun elini tutup; "Ne yumuşak el, bâri Cehennemde yanmasa" buyurdu. Hârun Reşîd ağladı. O sözüne devamla; "Ey Hârun! Sen milletin sultânısın, ama bilesin ki asıl sultânlık bu değil, kendi nefsine sultân olabilmektir, buyurdu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Nefsine sultân ol!
15-09-2011 01:00
Hârun Reşid bir gün Fudayl bin İyâd hazretlerine geldi ve nasîhat istedi kendisinden. Hazret-i Fudayl; "Pekâlâ" dedi. Ve Ona dönüp; "Ey Hârun! Sen şimdi sultânsın ama asıl sultânlık, nefsine hâkim olup, bir günah işlememektir" buyurdu. O nasîhat ediyordu. Sultân ferahlıyordu. Hazret-i Fudayl devam etti: Ey Hârun! Büyük baban hazret-i Abbâs, bir gün Resûl-i ekrem Efendimize; "Beni, bir kavim üzerine emîr yap!" dedi. Ve cevap bekledi: Efendimiz Ona; "Seni nefsinin üzerine emîr yaptım!" buyurdu. Yâni Kendi nefsini itâate getirmen, bin yıllık ibâdetten hayırlıdır, demek istedi. Peygamberimiz sözüne devamla; "Ey amcam! Bir kavme başkan olmak, pişmanlıktır" buyurdu. Hârun Reşîd çok duygulanmıştı. Hazret-i Fudayl'e; "Yine söyle!" dedi. Büyük Velî; "Sultânlık büyük vebaldir" buyurdu. Ve şunu anlattı: Ömer bin Abdülazîz hazretleri, sultân olduğu zaman o devrin ulemâsından Sâlim bin Abdullah hazretlerine mektup yazdı. O mektubunda; "Çok ağır bir yükün altına girdim. Altından kalkabilmem için bana ne tavsiye edersin?" diye sordu. Hazret-i Sâlim cevâp olarak; "Bunun için teb'andan yaşlı kimseleri baban, gençleri kardeşin, çocukları evlâdın, kadınları anan, kızları da bacın bil" buyurdu. Ardından da; "Sen bu yakınlarına nasıl davranıyorsan, teb'ana da öyle davran. Yoksa âhirette azabtan kurtulamazsın" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Nice güzel yüzler vardır ki...
16-09-2011 01:00
Hârun Reşîd, bir gün Fudayl bin İyâd hazretlerine geldi ve kendisinden biraz nasîhat istedi. Hazret-i Fudayl; "Ey Hârun! İyi bil ki, senin şu güzel yüzün Cehennemde yanar da çirkinleşir" buyurdu. Hârun ağlamaya başladı. Büyük Velî devam etti: "Ey Hârun! Milletine zulmetme ki, azâbından kurtulamazsın. Her bir icraatından Allah soracak. Ne cevap vereceksin?" Hârun ağlıyor, O anlatıyordu: "Bugün koca saraya sığmıyorsun. Ölünce o daracık mezara nasıl sığacaksın? Sultanlığına güvenme ki, orada buna bakmazlar". Halife çok ağlarken Vezir dayanamayıp; "Yeter ey Fudayl, artık söyleme!" dedi. MÜ'MİN NASILDIR? Bir gün, huzuruna sevdiği bir kimse geldi ve; "İyi bir Müslüman nasıl olmalıdır efendim?" diye sordu. Hazret-i Fudayl; "İyi bir Müslüman, hiç kimseyi gıybet etmez, kimseye sû-i zanda bulunmaz, kimseyi kötü bilmez ve hiç kimse ile alay etmez" buyurdu. O kimse sordu: "Başka efendim?" "İyi Müslüman, kimseye yük olmaz, herkesin yükünü çeker. Kendini beğenmez, kendini hiç kimseden üstün görmez, tevâzuyu elden bırakmaz". Adam sordu yine: "Ya namaz efendim?" "O zâten belli, Müslüman elbette beş vaktini kılar. Ayrıca Ehl-i sünnet âlimlerini, Evliyâ zatları çok sever. Îmân ve ibâdet bilgilerini onlardan öğrenip, buna göre amel eder" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kur'ân-ı kerîm oku, ama...
17-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretlerinin bir oğlu vardı ki, ne zaman Kur'ân-ı kerîmi dinlese, âhiret korkusundan bayılır, düşerdi. Bir gün babasının yanına bir hâfız geldi. Sesi çok güzeldi. Ona oğlunu gösterip; "Şu oğluma güzel sesinle Kur'ân-ı kerîm oku. Ama Zilzâl ve Kâri'a sûrelerini okuma sakın!" buyurdu. Hâfız merak edip, "Neden?" deyince; "Çünkü azâb âyetlerini dinlemeye tâkat getiremez. Cehennem korkusundan bayılır, hattâ ölebilir" buyurdu. Hâfız durumu anlayıp; "Peki efendim" dedi. Ve gidip, Kur'ân-ı kerîm okumaya başladı çocuğa. Ama unutup, "Kâri'a" sûresini de okudu. Dördüncü âyetini okuyunca çocuk "Allah!" deyip düştü. Baktılar ölmüştü. Babasına söylediler. Fakat mübârek zât üzülecek yerde, gayr-i ihtiyârî tebessüm etti. Kedisine; "Bu zaman gülünecek vakit midir efendim?" dediler. Onlara cevâben; "Resûle uydum" dedi. "Nasıl?" dediklerinde; "Resûlullahın da oğlu vefât etmişti. Efendimize yapılan, bana da yapıldı. Onu düşünerek sevinip güldüm" buyurdu. DUÂ EDİN! Bir gün de; "Mü'minin arkasından yapılan duâ kabul olur. Hattâ onun için ne duâ ettiyse, aynı şeylere kendisi de kavuşur" buyurdu. Dinleyenler merak edip; "Nasıl?" diye sordular. "Meselâ birine gıyâbında duâ etseniz, bir melek de size; "Sen bu kardeşin için ne istediysen, o şeyleri Hak teâlâ sana da versin" diye duâ eder. Melek günahsız olduğu için, duâsı kabul olur" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Dağ sallanmaya başladı
18-09-2011 01:00
Bir gün, Fudayl bin İyâd hazretleri Mira dağında bulunuyordu. Yanında bâzı sevdikleri de vardı. Bir ara onlara dönüp; "Meselâ Allah dostu bir Velî zât şu dağa "sallan!" diye seslense, dağ o an sallanır" buyurdu. O sözünü bitirdi. Dağ sallanmaya başladı. Ordakiler korktular. Hazret-i Fudayl; "Korkmayın, şimdi durur" buyurdu, sallanma durdu. BORCUN VAR MI? Bir gün de halîfe Hârun Reşîd bu büyük Velî'den nasîhat istedi. O nasîhat ettikçe, ağlıyordu. Öyle ki, çok ağlamaktan bayıldı. Ve yere düştü. Ayıldığında; "Ey Fudayl, senin birine borcun var mı?" diye sordu. "Evet, Rabbime kulluk borcum var" buyurdu. "Onu kastetmemiştim". "Neyi kastetmiştin?" "İnsanlardan birine borcun var mı?". "Hayır, Hak teâlâ bana öyle çok ni'metler verdi ki, kullarına minnet etmiyorum" buyurdu. Hârun Reşîd Ona "bin altın" uzatıp; "Bunlar kendi malımdır ve helâldir, rahatça kullan" dedi. Lâkin O kabul etmeyip; "Al bunları önümden. Bunca öğüt dinledin, ama hiç faydası olmamış" buyurdu. BİN HAC ECRİ Bir gün de; "Müslüman anne babanın yüzüne şefkatle bir defâ bakan kişiye kabul olmuş bir hac sevabı verilecektir" buyurdu. Dinleyenler; "Bin kere baksa efendim?" dediklerinde; "Bin kere baksa, bin hac sevabı verilir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.co
.Hanımına vasiyeti
19-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretlerinin vefâtı yaklaşınca, hanımını çağırıp; "Ben ölünce, şu iki kızımı alıp Ebû Kubeys dağına çık. Orada duâ et" diye vasiyyet etti. Kadıncağız sordu: "Nasıl duâ edeyim?" "Yâ Rabbî, zevcim öleceği vakit; "Bu kızlar Rabbimden bana emânetti, şimdi ölürken O'na iâde ediyorum" deyip vefat etti. Sen bunları zâyi' etme yâ Rabbî, diye duâ et" dedi. Ve o gün vefat etti. Namazını kılıp defnettiler. Hanımı, iki kızını yanına alıp, Ebû Kubeys dağına çıktı. Orada ağlayarak bunları söyledi. O esnâda Yemen hükümdarı hanımıyla oradan geçiyordu. İki de oğlu vardı yanında. Bu hanıma yaklaşıp; "Ey hâtun, sen bu tenhâ yerde ne arıyorsun, hem niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Kadıncağız anlattı. Hükümdar duygulanıp; "Bu işte ilâhî bir hikmet olsa gerek. Zîra senin iki kızın var, benim de iki oğlum var" dedi. Ve sordu kadına: "Allah'ın emriyle ve biner altın mehirle, senin bu kızlarını benim oğullarıma istiyorum, râzı mısın?" Hanım çok sevinip; "Evet râzıyım" dedi. Ertesi gün nikâhları kıyılıp, düğünleri oldu. DİN NASİHATTİR Bir gün sevdiklerine; "Din nasîhattir. Her müslümân elinde ne imkân varsa, onunla Allah'ın kullarına emr-i mâruf yapmalıdır" buyurdu. Dinleyenler sordu: "Nasıl yapalım efendim?" Cevâben; "İlmi olan ilmiyle, malı olan malıyla, mevkîsi olan mevkîsiyle yapar" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Eşkıyâ reisiydi
20-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretleri, gençliğinde eşkıyâlık yapardı. Bir gün adamları, büyük bir kervanın geleceğini haber aldılar. Kervandaki birinin çok malı vardı. Pek çok da altını. Onları farkedince; "Eyvâh, mallar gitti, bâri altınları kurtarayım" diye düşünüp, indi deveden. Onları saklayacak bir yer ararken ilerde bir çadır görüp içeri girdi. Baktı, bir genç namaz kılıyor. Oturup bekledi. Namazı bitince; "Delikanlı, eşkıyâlar bizi soyacak, şu altınları sana emânet bırakıp, sonra alsam olur mu?" diye sordu. Genç adam; "Tabii olur" dedi. Sonra bir yeri gösterip; "Onları şuraya koy" deyip, namazına devam etti. Adam altınları oraya koyup çadırdan ayrıldı. Kafileye döndü. Bir de ne görsün. Kimin nesi varsa gasbediyorlar. İçinden; "Altınlarım emniyette" diye seviniyordu. Soygun işi bitti. Eşkıyalar gitti. O da altınlarını almak için gidip çadıra girdiğinde şaşıp kaldı. Zîrâ eşkıyâlar, gasbettikleri malları o gence arzediyorlardı. Meğer genç adam hepsinin reisiymiş. Hazret-i Fudayl, adamı kapıda görünce; "Gel, altınlarını al!" diye seslendi. Adam gidip aldı, fakat bu olanlardan hiç birşey anlamadı. Eşkıyâlar o gence; "Sen ne yaptın ey Fudayl, biz topladık, sen dağıtıyorsun" dediler. Fudayl başını eğdi. Sonra onlara bakıp; "O bana hüsnü zan etti. Onun hüsnü zannını boşa çıkarmam uygun olmazdı. Benim de Rabbime hüsnü zannım var. O da benim bu zannımı boşa çıkarmaz ve beni bu pis işlerden kurtarır" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah'a isyân edersen
21-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretleri bir gün; "Bir kişi Allah'a âsi olsa, mahlûklar da ona isyân eder. Ben Rabbime isyân edip etmediğimi, hayvanlarımın tavrından anlarım" buyurdu. Dinleyenler sordu: "Nasıl anlarsınız?" "Şöyle ki, Ben Rabbime itâat edersem, onlar da bana itâat eder, ben isyân edersem, onlar da bana isyân ederler" buyurdu. Bir başka gün de yine sevdiklerine; "İnsanın yanındakilerle, tatlı dil ve güler yüzle güzel geçinmesi, geceleri namaz kılmasından, gündüzleri oruç tutmasından daha iyidir" buyurdu. MÂRİFET MİDİR? Bir gün, Fudayl hazretlerine birini methederken; "Hiç tatlı yemez" dediler. Hazret-i Fudayl; "Tatlı yememek, mârifet midir?" buyurdu. Sordular bu defâ; "Mârifet nedir ki?" "Ahlâkı nasıl, yakınlarına güzel davranıyor mu, hısım akrabâsına iyilik ediyor mu, birine kızdığında, öfkesini yeniyor mu. Kişinin fazileti, bunlardan belli olur" buyurdu. TASAVVUF NEDİR? Bir gün de; "Tasavvuf nedir efendim?" diye sordular. Cevâben; "Günah işlemek arzusunu kalbinden söküp atmaktır" buyurdu. Ve şunu anlattı: Hazret-i Alî radıyallahü anh bâzı insanların eğlendiklerini görünce; "Niçin eğleniyorsunuz?" diye sordu. Onlar cevâben; "Bu gün bizim bayramımızdır" dediler. Hazret-i Ali; "Günah işlemediğimiz gün de bizim bayramımızdır" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Eşkıyâlık yapıyordu
22-09-2011 01:00
Fudayl bin İyâd hazretleri, gençliğinde eşkıyâlık yapıyordu. Sonra tövbe etti ve yükselip, büyük bir Velî oldu. Hârun Reşîd'e nasîhatları meşhurdur. Tövbe edicilerin başında, bu zat vardır. Gayet cömert, iyilik severdi. Eşkıyâlık yaptığı zamanlarda bile ibâdetini aksatmaz, insanların malını elinden alsa da, yine merhameti elinden bırakmazdı. Meselâ kadınların, parası az olanların, veya malı olup da borcu da olanların malına dokunmaz, olanların bir şeyini almazdı. KAÇ?KALBİN?VAR? Bir gün kendi çocuğunu kucağına almış, seviyordu, ki, çocuk sordu: "Beni seviyor musun babacığım?" "Elbette oğlum?" "Peki Allah'ı seviyor musun?" "Tabii ki" "Annemi seviyor musun?" "Hem de çok" "Peki, bu sevgilerin hepsini bir tanecik kalbine nasıl sığdırıyorsun babacığım?" Oğlunun bu sözünden çok etkilendi. Hidâyet nurları dolmaya başladı kalbine. Çok duygulandı. Kendi kendine; "Bu, bana bir îkâz-ı ilâhî. Bunu ona, Allah söyletti. Yoksa bu çocuk, bu sözleri edemezdi. Rabbim, bu çocukla beni îkâz ediyor" diye düşündü. Bıraktı oğlunu Ellerini açıp; "Yâ ilâhî! Söz veriyorum, bundan sonra harâmîlik yapmayacağım, beni affet!" dedi. Ve oğluna dönüp; "Evlâdım! Sen ne güzel vâizsin ki, beni irşâd ettin. Senin nasîhatinle kalbim değişti, hidâyete kavuştum" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kan vardı tabağında
23-09-2011 01:00
Habîb-i Acemî hazretleri gençliğinde çok zengin olup, fâizle para verirdi insanlara. Bir gün evde sofraya oturmuştu ki, kapıya bir fakir gelip; "Allah için yiyecek verin" diye yalvardı. Genç Habîb; "Yemek yok!" deyip kapattı kapıyı. Fakir mahzun bir halde dönüp gitti. O, sofraya geldiğinde, tabakta yemek değil, malesef "Kan" vardı. Çok duygulandı. Bunun bir îkâz-ı ilâhî olduğunu anladı. Keşke kovmasaydım dedi. Hasan-ı Basrî hazretlerinin ismini duymuştu. Ona gitmek için çıktı hânesinden. Yolda oynayan çocuklara rastladı. Çocuklar Onu görünce, oyunu bırakıp kaçışmaya başladılar. Ve birbirlerine; "Kaçın kaçın! Şu gelen fâizcidir, ayağından kalkan toz üstümüze bulaşmasın!" diyorlardı. Çok üzüldü. Nihâyet Hasan-ı Basrî hazretlerinin huzûruna varıp, sohbetini dinledi. Henüz ilk sohbette pişman oldu fenâ hallerine. Kalpten tövbe etti. Ve kalbinden; "Yâ ilâhî, günahım pek çok ama senin af ve mağfiretin sonsuzdur, beni affet" diye yalvardı. Çok ağladı. Eve dönerken yolda aynı çocuklara rastladı. Onu görüp kaçışmaya başladılar. Hem hızla kaçıyor, hem de birbirlerine; "Kaçın, kaçın! Bu gelen, tövbekârdır. Ayağımızdan kalkan toz, o zâtın üzerine bulaşmasın!" diyorlardı. Sonra kendisine borcu olanlara rastladı. Onu görür görmez yollarını değiştirdiler. O bunu farkedince; "Kaçmayın! Bu gelen başka Habîb'tir. Nasıl siz şimdi ondan kaçıyorsanız, bundan sonra o sizden kaçacak!" diye seslendi arkalarından. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben buna lâyık değilim
24-09-2011 01:00
Habîb-i Acemî hazretlerinin bir kulübesi vardı ve orada gece gündüz ibâdet ederdi. Bir gece, elbisesinin söküğünü dikiyordu ki, birden iğnesini yere düşürdü. Eğilip az aradı. Ama bulamadı. O anda gün gibi aydınlandı kulübe. O zaman iğneyi kolayca görüp aldı. Ama çok utandı. Yüzünü kapatarak; "Affet yâ Rabbî, ben buna lâyık değilim" dedi. Ve ağladı hayâsından. DERDİ?NEDİR? Komşusu diyor ki: Ben her gün akşam eve vardığımda, hep ağlama seslerini işitirdim komşumuzun. Kendi kendime; "Acabâ ne derdi var?" derdim, ama sabah uyandığımda, yine ağladığını duyardım. Hanımından; "Komşunun ne derdi var ki böyle hep ağlıyor?" diye sordurunca şöyle anlattı: Bizim bey, hep ölümü düşünür. Akşam olunca; "Acaba sabaha çıkar mıyım?" diye düşünüp ağlar. Sabah olur. Bu defâ da; "Acaba akşama çıkar mıyım?" der, yine ağlar. EN?ZOR?İŞ Bir gün bu zâta; "Efendim, bu dinde en zor iş nedir?" diye sordular. Cevâbında; "Doğru yolu bulduktan sonra o yoldan hiç ayrılmamaktır" buyurdu. Ve şunu anlattı: Hûd sûresinde, Allahü teâlâ Efendimize; "Emr olunduğun doğru yolda sâbit kadem ol, o yoldan ayrılma" buyurdu. Bunun üzerine Peygamberimiz; "Hûd sûresi, sakalıma ak düşürdü" buyurmuşlardır. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hiç hatırlayamadım
25-09-2011 01:00
Habîb-i Acemî hazretlerine bir gün, bir kimse geldi ve; "Benim, senden yüz dirhem alacağım var" dedi. Ve istedi bu parayı. Mübârek zât; "Hiç hatırlayamadım. İstersen yarın gel, bir çâresine bakalım" buyurdu. Adam peki dedi. Ve ayrılıp gitti. Hazret-i Habîb o gece iki rekat namaz kılıp; "ilâhî, bu kimse doğru diyorsa, ödemem için bana kolaylık ver. Yalan söylüyorsa, onu sana havâle ettim" diye niyâzda bulundu. Ve sabah oldu. O adam uyandı. Fakat gördü ki, bütün vücûdu felç olmuş, hiç bir yerini hareket ettiremiyor. Hazret-i Habîb bunu işitip ziyâretine gitti. Adam Onu gördü. Çok mahcup oldu. Ve eziklik içinde; "Ey Habîb, ne olur beni affet. Nefsime uyup yalan söyledim. Senden alacağım yoktu" dedi. Çok pişmândı. Ona doğru bakıp; "Ne olur duâ et de bu dertten şifâ bulayım" diye yalvardı. Büyük Velî acıdı yine. Kaldırdı ellerini. Şifâ için dua etti. Adam o anda şifâ buldu ve fırlayıp kalktı ayağa. Sanki hiç hasta olmamıştı. HUBBU FİLLAH Bu zât, bir sohbetinde; "Kalbiniz Allah'tan başka şeye tutulmuşsa hasta demektir, onu tedâvi edin" buyurdu. "Nasıl tedâvi edelim?" diye sorduklarında da; "Kalbi hasta olmayanlarla berâber bulunun. Allah sevgisi, Allah adamlarının kalbinde olur. Onlarla beraber olanlar da bu ni'metten pay alırlar" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Te
.Hasan-ı Basrî'yi gördün mü?
26-09-2011 01:00
Bir gün, zâlim Haccac; "Hasan-ı Basrî'yi bulup bana getirin!" diye emretti. Memurlar seferber oldular. Her yeri aradılar. Ama bulamadılar. Habîb-i Acemî hazretlerinin Fırat kıyısında bir kulübesi vardı ki, Hasan-ı Basrî hazretleri orada idi. Memurlar arayıp da Onu bulamayınca; "Her yere baktık, bakmadığımız sâdece Habîbin kulübesi kaldı. Olsa olsa oradadır" deyip, acele o kulübeye geldiler. Hazret-i Habîb karşıladı: "Buyurun bir şey mi var?" "Hasan-ı Basrî'yi gördün mü?" "Evet gördüm?" "Söyle öyleyse, nerede?" "İşte şu kulübemde" Adamlar, bir sevinçle daldılar içeri. Ancak me'yus olarak çıkıp; "İçerde Hasan yok" dediler. Mübârek sâkindi. Ellerini yana açıp; "O şimdi içerde. Ama siz göremiyorsanız ben ne yapayım" buyurdu. Adamlar şaşkındı. Birbirlerine bakıp; "Herhalde göremedik" dediler ve tekrar daldılar içeri. Lâkin yine göremeden çıktılar dışarı. Ama kızgındılar. Çok sinirli olarak; "Ey Habîb, ya yalan söylüyorsun, ya da bizimle alay ediyorsun" dediler. Ve geri gittiler. Hasan-ı Basrî; "Ey Habîb! Beni niçin göremediler?" diye sordu. O da; "Âyet-el kürsî okuyup; "Yâ ilâhî, hocamı onlara gösterme!" diye duâ ettim" dedi. O da cevâben; "Evet, adamların eli bana değiyordu da yine göremiyorlardı" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O, bizi mahrum bırakmaz
27-09-2011 01:00
Habîb-i Acemî hazretleri Fırat nehri kıyısında bir kulübe yapıp, orada kendini ibâdete vermiş ve bu sebeple evini ihmal etmişti birkaç gün. Hanımı Ona; "Ey Habîb, hiç erzakımız kalmadı" diye dert yanınca, hiç cevap vermeyip; "Ben çalışmaya gidiyorum" dedi ve çıktı. Gideceği yer belliydi. Kulübesine geldi. Ve orada akşama kadar Rabbine ibâdetle meşgul oldu. Akşam olunca evine geldi. Hanımı kendisine; "Hani erzak?" dedi. Hazret-i Habîb; "Hanım, öyle bir zâta hizmet ediyorum ki, çok cömert, pek kerîmdir. Bir şey istemeye utandım" dedi. Ama hanımı üzgündü. Onu teselli etmek için; "Ama üzülme hanım. Öyle ümit ediyorum ki, O bizi aslâ mahrum bırakmaz" dedi. Birkaç gün böyle geçti. Bir akşam mahzun halde eve geliyordu. Ancak eve yaklaşınca, "nefis yemek kokuları" geldi burnuna. Kapıyı çalmadan, zevcesi karşıladı. Neş'eli görünüyordu: "Efendi, hizmet ettiğin o zât, gerçekten ne kerîm ve ne cömert bir zatmış" dedi. Hazret-i Habîb sordu: "Hayrola ne oldu ki?" "Daha ne olsun. Öğle üzeri yüzleri nurlu birileri geldi. Herbiri erzak yüklü çuvalları sırtlanmışlar ki, "un"dan "et"e kadar herşey var. Hazret-i Habib sordu: "Bir şey dediler mi?" "Demez olurlar mı. "Bunları, beyinin hizmet ettiği zât gönderdi. Habîb hizmetini arttırırsa, biz de onun ücretini arttırırız" diye haber göndermiş o zât. Hakîkaten çok kerîm, pek cömertmiş. > www.gonulsultanlari.
.Hiç paran var mı?
28-09-2011 01:00
Habîb-i Acemî hazretleri büyük Velîdir. Bir gün yaşlı bir kadıncağız çok telâşlı olarak bu zâtın huzuruna geldi. Ama çok üzgündü. Gözyaşları içinde; "Efendim, oğlum kayboldu. Ayrılığına dayanamıyorum. Ne olur, oğlumu bana göndermesi için duâ edin" diye yalvardı. Hazret-i Habîb sordu: "Hiç paran var mı?" Kadıncağız; "Sâdece iki gümüşüm var" deyince, "O parayı fakîrlere dağıt da gel" buyurdu. Kadıncağız; "Pekâlâ" dedi. Ve bütün parasını fakîrlere dağıtıp geldi. Hazret-i Habîb; "Şimdi evine git, çocuğun inşâallah gelir" buyurdu. Kadın eve döndü. Oğlunu evde gördü. Sevincinden ağlayıp, Allahü teâlâya şükr-etti. Sonra çocuğunu alıp Habîb-i Acemî hazretlerinin yanına götürdü. Hazret-i Habîb çocuğa bakıp; "Evlâdım sen günlerdir nerelerdeydin, şimdi buraya nasıl geldin, haydi bize anlat" buyurdu. Çocuk şöyle anlattı: Kirman ilinde idim. Bir ara; "Ey Rüzgâr! Habîb'in duâsı hürmetine bu çocuğu al, evine bırak" diye bir ses duydum. Bir de baktım ki evdeyim. NİÇİN?AĞLARSIN? Habîb-i Acemî hazretlerinin yanında her ne zaman Kur'ân-ı kerîm okunsa, duygulanıp ağlardı. Kendisine; "Sen Acemli'sin ve Fârisî konuşuyorsun. Arabî bilmediğin halde ne için ağlarsın?" diye sordular. Cevâbında; "Evet lisânım Acemî ise de, kalbim Arabî'dir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.co
.Bu mertebeye nasıl kavuştu?
29-09-2011 01:00
Habîb-i Acemî hazretlerini isanlar Terviye günü Basra'da, Arefe günü Arafat'ta, bayram günü başka bir yerde görürlerdi. Sevenlerinden bir kişi bir gün; "Habîb-i Acemî hazretleri, bu çok yüksek mertebeye acabâ ne ile ve nasıl kavuştu?" diye geçirdi kalbiden. O an bir ses duydu. Gâibten geliyor ve; "Habîb bu dereceye, Rabbine olan aşırı sevgisi ve mahluklara olan şefkat ve merhameti sayesinde kavuştu" diyordu. BİR NAZARLA Vaktiyle bir katil idâm edilmişti. Yakınlarından biri o gece kendisini rü'yâda gördü. Baktı ki, kıymetli elbiseler giymiş, Cennet bahçelerinde dolaşıyor. Çok şaşırdı. Ve kendisine; "Sen adam öldürüp, çok büyük günah işlemişken bu ni'mete nasıl kavuştun?" diye sordu. Adam neş'eliydi. Cevâp olarak; "Ben îdâm sehpâsında iken, Habîb-i Acemî hazretleri oradan geçti ve bana acıyarak bir kere baktı. Bu ni'mete, o bir tek nazarın hürmetine kavuştum" dedi. HİÇ BAKMADI Habîb-i Acemî hazretlerinin evinde otuz senedir hizmetini gören bir câriyesi vardı. Birgün onu gördü. Ve kendisine; "Ey hâtun, hizmetçimi çağırır mısın?" dedi. O da; "Efendim, hizmetçiniz benim ve otuz yıldır bu evde, sizinleyim" dedi. Hazret-i Habîb cevap verip; "Kusura bakma, Allah aşkı beni sarınca herşeyi unutur, hiçbir şeyi hâtırlayamam" buyurdu
.Gemiye bineceğim!.."
30-09-2011 01:00
Bir gün Hasan-ı Basrî hazretleri Dicle Nehri kenarında gemi bekliyordu. O sırada Habîb-i Acemî hazretleri oraya geldi. Ve sordu Ona: "Ne bekliyorsun?" O da cevâben; "Gemiye bineceğim, onu bekliyorum" dedi. Hazret-i Habîb; "Gemiye ne hâcet, suda yürüyerek geçin" dedi. Hasan-ı Basrî Hazretleri cevâben; "Biz sebeplere yapışırız. Onun için gemiyi bekleyeceğiz" buyurdu. Habîb-i Acemî; "Siz, yakîn mertebesine varmamışsınız" diyerek, su üzerinde yürüyüp karşıya geçti. Hasan-ı Basrî Hazretleri cevâben; "Sen de ilm-ül-yakîn derecesine ermemişsin" dedi. Ve gemiyi bekledi. Halbuki Hasan-ı Basrî hazretlerinin derecesi daha yüksekti. ALLAH BENİ SEVİYOR MU? Bir gün bu zâta bir genç gelip; "Hocam, ben bir şeyi çok merak ediyorum" dedi. Büyük velî sordu: "Neyi merak ediyorsun?" "Allah beni seviyor mu?" Sordu ona: "Sen Allahı seviyor musun?" "Vallahi seviyorum hocam." "Öyleyse O da seni seviyordur. Çünkü Allah seni sevmese, sen Onu sevemezsin." Delikanlı sordu: "Hikmeti ne hocam?" "Sevgi yukarıdan gelir evlâdım. Baba evlâdını sevmezse, evlât onu sevemez. Hoca talebesini sevmezse talebe hocasını sevemez. İş sahibi çalıştırdığı kimseyi sevmezse, o onu sevemez. Bu, hep böyledir..." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.
.Cennetten alınan köşk!..
01-10-2011 01:00
Horasanlı biri, Habîb-i Acemî hazretlerine gelip; "Efendim, biz hacca gidiyoruz. Dönünceye kadar şu onbin dirhem ile benim için bir ev alır mısınız?" dedi. Ve parayı verdi. Hazret-i Habîb; "Olur alırım" deyince, teşekkür edip ayrıldı. Ancak o günlerde Basra'da büyük kıtlık başgösterdi. Halk açlıktan perîşandı. Velî zât düşündü. Ve kendi kendine; "Bu para ile gıdâ maddesi alıp fakir halkı doyurayım, o kimse için de Rabbimden, Cennette bir köşk satın alırım" diye düşündü ve düşündüğü gibi yaptı. Horasanlı döndü. Hazret-i Habîb'e; "Söylediğim evi aldınız mı?" diye sorunca; "Sana öyle bir köşk aldım ki, bahçesinde ağaçlar, meyveler ve nehirler bulunmaktadır" buyurdu. Adam sevindi. Ve bu sevinçle; "Peki, onu bir göreyim" dedi. Hazret-i Habîb olan biteni ona anlatıp; "Satın aldığım köşk Cennettedir ve yakında ona kavuşursun" dedi. Adam sevindi. Hazreti Habîb'e; "Pekâlâ, bunun için bana senet yaz" deyince; "Bu, Habîb-i Acemî'nin, azîz ve celîl olan Rabbinden, şu Horasanlı için satın aldığı köşkün senedidir" yazıp verdi. Adam onu aldı. Hanımına verip; "Ölürsem, bu yazıyı kefenime koy" dedi ve birkaç gün sonra vefât etti. Ertesi gün kabrin üzerinde bir ipek gördüler. Rengi yeşildi. Ve üzerinde; "Bu, Habîb-i Acemî'nin şu kimse için aldığı köşkün berâtıdır. Allahü teâlâ bu köşkü Horasanlıya verip, Habîb'i borcundan kurtardı" yazıyordu.
.Habîb kalbden konuşur
02-10-2011 01:00
Hasan-ı Basrî hazretleri, Habîb-i Acemî hazretlerini çok sever, ba'zan meclisinde sohbet etmesini söyler, O da sohbet ederdi. Bâzısı merak etti. Hasan-ı Basrî'ye; "Efendim, siz varken meclisinizde Onun sohbet etmesini istemenizin hikmeti nedir?" diye sordular. O da dinledi. Ve cevâben; "Habîb kalbinden konuşup insanların kalbine yerleştirir. Onun için Onu konuşturuyorum" buyurdu. HAMURU AL!.. Bir defâsında, kapılarına bir fakîr geldi. O sırada hanımı hamur yoğurmuş, ekmek yapmak için komşudan ateş istemeye gitmişti. Habîb kapıyı açtı. Gelen o fakire; "Şu hamuru al" buyurdu. O da alıp gitti. Habîb'in hanımı gelip hamuru sorunca; "Ekmek yapmaya götürdüler" dedi. O ara biri geldi. Elinde sepet. İçi sıcacık ekmekle dolu. Onu bırakıp gitti. Kadıncağız bunu görünce; "Hamurlar ne çabuk ekmek oldu?" diyerek hayretini bildirdi. KAÇ KİŞİSİNİZ? Bir kadın hazret-i Habîb'e gelerek; "Evde hiç ekmeğimiz yok" diye dert yandı. O da; "Aileniz kaç kişidir?" diye sordu. Kadın söyledi. Habîb kalktı. İki rekât namaz kılıp; "Yâ Rabbî! Bana hüsn-i zan ediyorlar. Sen bunlara ihsân eyle" dedi. Sonra kalktı. Etrâfa baktı. Önünde gördüğü "elli dirhem" parayı kadına verip; "Bunu al, ama kimseye söyleme" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38
.Cömert ve takvâ sâhibiydi
03-10-2011 01:00
Hafs bin Gıyâs hazretleri Hânefî mezhebi imâmlarındandır. Son derece cömert ve dînine bağlı bir zât olup, hadîs âlimidir. Sonra kadı oldu. O da şöyle oldu: Halîfe Hârûn Reşîd; Abdullah bin İdrîs, Veki' bin Cerrah ve Hafs bin Gıyâs'ı huzûruna çağırdı. Üçünden birini kadı yapmak istiyordu. Abdullah içeri girdi. Odaya girer girmez; "Esselâmü aleyküm" deyip felçli gibi kendini yere attı. Garip hareketlerde bulundu. Hârun Reşîd Onun bu hallerini gördü. Garibine gitti. Adamlarına; "Bu felçliyi götürün, bundan kadı olmaz" dedi. Onu götürdüler. Veki' bin Cerrah da huzura girince, parmağını gözünün üstüne koydu. Ve Halifeye dönüp; "Bir yıldır bununla görmüyorum" dedi. Maksadı parmağı idi. Halbuki parmak zâten görmezdi. Planı tutmuştu. Mecliste bulunanlar, gözüne işâret ettiğini sanıp; "Gözü görmeyen, kadılık yapamaz" dediler. Sonra Hafs bin Gıyâs geldi. Hem çok fakîrdi. Hem de borçlu. Üstelik ailesi de kalabalıktı. Onun için kadılığı kabûl etti. Nitekim kendisi; "Allaha yemîn ederim ki, açlıktan ölecek hâle düşmedikçe kadılığı kabûl etmedim" demiştir. İÂDE ETTİ Bu zat bir gün hastalandı. On beş gün çalışamadı. O ayki maaşının yarısını, beyt-ül-mâl emînine gönderip; "On beş gündür çalışamadım. Müslümanların hakkıdır, iâde ediyorum" dedi. >
.İnandığı gibi yaşadı
04-10-2011 01:00
Hamîd-üt-Tavîl hazretleri Tâbiînin meşhûr hadîs âlimlerindendir. Boyu kısa, fakat elleri uzun bir zât idi. Şöyle ki; Evinde durduğu zaman bir eli yere değerken, bir eli tavana değerdi. Kırk sene, yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldı. İnandığı gibi yaşadı. Yaşadığı gibi öldü. BİR MUCİZE Bu zat, Enes bin Mâlik hazretlerinden rivâyetle anlatıyor: Resûlullah Efendimizle bir grup eshâb birlikte iken ikindi oldu. Ancak su yoktu. Eshâb telâşlandı. Ve hemen su aramaya dağıldılar, ama bulamadılar. Efendimiz aleyhisselâm bir kab su istedi. Getirdiler. Mübarek elini kaldırdı. Kabın üstüne koydu. O anda parmakları arasından suyun fışkırdığını gördüm. Hepimiz abdest aldık. Üçyüz kişi idik. Hepimize kâfi geldi. BÖYLE DUÂ ET Yine o rivâyet ediyor: Peygamberimiz aleyhisselâm bir gün çok zayıf, kuş yavrusu gibi olmuş bir kişiye rastladı. Dikkatini çekmişti. O kişiye dönüp; "Sen Allahü teâlâdan bir şey istiyor muydun?" diye sordu. O kimse cevâben; "Evet yâ Resûlallah" dedi. "Ne istiyordun?" deyince; "Allahım, bana âhirette ne ile cezâ vereceksen, onu dünyâda ver" diye duâ ediyordum, dedi. Peygamberimiz; "Sübhânallah! Sen buna tâkat getiremezsin. 'Allahım, bize dünyâda da, âhirette de iyilik ver ve bizi Cehennem azâbından koru' diye duâ et" buyurdu.
.Yârın öleceksin, deseler!..
05-10-2011 01:00
Hammâd bin Seleme hazretleri, Tebe-i tâbiînin büyüklerinden olup, pek çok ibâdet yapardı. Şöyle ki; Kendisine; "Yarın öleceksin" deseler, ancak o kadar yapabilirdi. Bir şey sormak için gelenlere, sormadan cevâp verirdi. BİZİ AFFEDER Mİ? Bir gün Süfyân-ı Sevrî hazretleri; "Ey Hammâd! Cenâb-ı Hak bizi affeder mi acabâ?" diye sordu. Hazreti Hammâd; "Elbette" dedi. Ve ardından; "Kıyâmet günü bana; 'Hesabını anne babana mı, yoksa Allah'a mı vermek istersin?' deseler, vallahi ben; 'Rabbime' derim. Zîrâ O, anne babamdan çok daha merhametlidir" buyurdu. SİZİ GÖRÜNCE... Hammâd bin Seleme hazretlerinin evinde bir hasır, bir Kur'ân-ı kerîm, bir de abdest almak için bir su kabı vardı. Bir dostu var idi. Bir gün o geldi. Ve kendisine; "Sizi görünce beni bir heybet sardı, hikmeti nedir?" diye sordu. Hazret-i Hammâd; "Hikmeti belli" dedi. "Nasıl?" deyince; "Peygamberimiz aleyhisselâm; (Kim Allah'tan korkarsa, herkes ondan korkar. Kim Allah'tan korkmazsa, o her şeyden korkar) buyuruyor" dedi. Adam duygulandı. Bir kese para verip; "Bunu kabul et" dedi. "Hayır, alamam" buyurunca, "Vallahi helâl paradır" dedi. Yine kabul etmedi. Parayı ona uzatıp; "Bunu al, ihtiyâcı olanlara sen kendin ver!" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Benden ne istersin?.."
06-10-2011 01:00
Hammâd bin Seleme hazretleri anlatır: Allahü teâlâ, Cennet ehlinden bir kimseyi çağırıp; "Yerin nasıldır?" diye sorar. O kimse de; "Çok iyidir" der. "Yâ Rabbî, büyük ni'metler içindeyim" diye arz eder. Hak teâlâ; "Benden istediğin bir şey var mı?" diye sorar. O kimse yine; "Dünyâya geri dönüp, senin rızân için şehîd olmak istiyorum yâ Rabbî. Zîra şehîdlerin yüksek derecelerini görüyor, onlara imreniyorum" diye arz eder. YERİN NASILDIR? Allahü teâlâ Cehennem ehlinden de birisini çağırıp; "Ey kulum, yerin nasıldır?" diye sorar. O kimse; "Çok fenâdır yâ Rabbî. Şiddetli azâb içindeyim" der. Allahü teâlâ; "Dünyâda iken yeryüzünün tamamı senin için altın olsaydı, o altınları ne yapardın?" diye sorar. O kimse; "O altınların tamamını fidye olarak verip, bu şiddetli azâbdan kurtulmayı isterdim" diye arz eder. Allahü teâlâ; "Yalan söylüyorsun. Çünkü dünyâda iken bu azâbdan korunman için senden az bir şey istedim, vermedin. Onun için sen bu azâbda kal" buyurur. PERDE KALKAR!.. Cennette bir münâdi; "Ey Cennet ehli, sizin Hak teâlâdan bir dileğiniz var mıdır?" diye seslenir. Cennet ehli; "Rabbimiz bizi Cennetine koydu, daha ne isteriz?" derler. O an perde kalkar. Allahü teâlâyı müşâhede ederler... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Biraz söz taşıyıcıdır!..
07-10-2011 01:00
Hammâd bin Seleme hazretleri anlatır: Köle satın alacak bir adam, kölenin sahibine sorar: "Hiç kusuru var mı?" "Söz taşıyıcıdır" dese de, o kimse bunu önemsemez. Ve köleyi alır. Bir gün bu köle, evin hanımına; "Kocan seni çok sevsin ister misin?" diye sorar. Kadın cevâben; "İsterim" der. "Öyleyse o uyurken sakalının alt kısmından ustura ile birkaç kıl kes. Onlarla büyü yapayım, seni çok sevsin" der. Sonra da ayrılır. Efendisine gidip; "Hanım seni sevmiyor. Hatta öldürmek istiyor. İnanmazsan bu gece uyur gibi yap, anlarsın" der. Adam inanmaz. Ama şüphelenir. Ve o gece yatağına yatıp uyur gibi yapar. Hanımın elinde ustura ile geldiğini görür. Fırlar yataktan. Kadını öldürür. Hanımın akrabâları da onu öldürürler. İki kabile birbirine girip helak olurlar. BİR'E ON SEVAP Âdem aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! Beni ve evlâdımı şeytânın şerrinden muhâfaza et" diye duâ etti. Hak teâlâ; "Neslinden herkese bir melek veririm. O melek onu şeytanın şerrinden korur" buyurdu. Âdem Nebî; "Yâ Rabbî, ihsânını arttır" deyince; "Onların iyiliklerini bire on, kötülüklerini ise bire bir yazarım" buyurdu. Âdem aleyhisselâm; "Daha arttır" deyince; "Rûhları bedenlerinde bulundukça tövbelerini k
.Siz onları görseydiniz!..
08-10-2011 01:00
Tâbiînin ve o devirdeki evliyânın en büyüklerinden Hasan-ı Basrî hazretleri, eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü anlatıyordu. Bir ara; "Siz onları görseydiniz deli zannederdiniz. Onlar sizi görselerdi, bunlar Müslüman mı derlerdi" buyurdu. Misafiri severdi. Eksik de olmazdı. Bâzen misafirle evi dolup taşar, hatta sabahın erken saatlerine kadar sohbetini dinler, hiç ayrılmak istemezlerdi. Oğlu dayanamadı. Bir gün misafirlere; "Babamı rahat bırakın, Onu çok yordunuz. Zîrâ daha bir şey yememiş ve içmemiştir" dedi. Büyük velî üzüldü. Ve oğluna dönüp; "Sus evlâdım! Allah'a yemin ederim ki, bana onları görmekten daha güzel bir şey yoktur" buyurdu. SAKLAYAMADIN MI? Bir gün Hasan-ı Basrî hazretlerine bir kimse gelip; "Filan kimse sizin gıybetinizi yaptı" deyince, ona sordu: "Sen onun evine niçin gitmiştin?" O kişi cevap verdi: "Yemeğe çağırmıştı." "Ne ikrâm etti?" "Çeşitli yemekler ve türlü türlü meşrubat." O zaman; "Bu kadar yemeği içinde sakladın da, bu bir çift sözü saklayamadın mı?" buyurdu. Ve biraz hurma aldı. Biriyle ona gönderip; "Duydum ki, sevaplarını bana hediye etmişsin. Karşılığında bunu gönderiyorum. Kusûra bakma! Bizim hediyemiz sizinki kadar çok olmadı" diye söylemesini tembih etti... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O da sizden şikâyetçi!.."
09-10-2011 01:00
Hasan-ı Basrî hazretlerine, birkaç talebesi; "Efendim! Şeytan bize, 'Elinize geçen dünyâlıkları sıkı tutun, ileride lâzım olacak' diyor" diyerek, şeytandan şikâyette bulundular. Hocaları dinledi. Ve buyurdu ki: "O da sizden şikâyetçi" "Ne diyor hocam?" "Hak teâlâ dünyâyı bana, kanâati onlara verdi. Onlar ise kanaati bırakıp, dünyaya sarılıyorlar, diyor" buyurdu. Gençler sordu: "Başka ne diyor?" "Îmânlarını almayınca, onlara dünyâyı vermiyorum, diyor. O halde siz de dünyâyı sevmeyin" buyurdu. Gençler mahcup oldular. Başlarını eğip ayrıldılar. "O, BABAMDIR!.." Bu zât, Kâbe-i şerîfi ziyâret ederken birinin, sırtında bir zenbille tavâf ettiğini gördü. Garibine gitti. Ona yaklaşıp; "Arkadaş, arkandaki yükü yere bırakıp da öyle tavâf etsen daha iyi olmaz mı?" buyurdu. O kimse dönüp; "Bu yük değil" dedi. "Ya nedir?" "Babamdır. Bunu Şam'dan yedi kere sırtımda getirip de hac yaptırdım" dedi. Hasan-ı Basrî; "Niçin?" deyince; "Çünkü babam bana güzel dînimi öğretti ve beni tam İslâm ahlâkı üzere terbiye etti" cevâbını verdi. Büyük velî; "Kıyâmete kadar böyle hizmet edip de bir kere kalbini kırsan, hepsi boşa gider. Bir defâ gönlünü alsan, bu kadar hizmete mukâbil olur" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin ağlarsınız?.."
10-10-2011 01:00
Hasan-ı Basrî hazretleri, bir gün bir dostunun cenâzesine varıp, definden sonra çok ağladı. Sordular ki: "Niye ağlarsınız?" "İşte en son varacağımız yer, şu kabirdir. Buraya hepimiz gireceğiz. Bunu bile bile nasıl günah işleriz?" buyurdu. BU?SU NEDİR? Bir gün de damda namaz kılarken secdede ağlamaya başladı. Gözyaşları sel olup damın kenarından aşağı aktı ve oradan geçen birinin üzerine damladı. Adam durdu. Ve içinden; "Bu damlayan su acaba necis midir?" diye merak etti. Başını kaldırıp; "Efendi, bu su elbiseme damladı, pis midir, yıkamak gerekir mi?" diye seslendi. Bu sesi duydu. Ve cevap verip; "Yıkasan iyi olur. Zîrâ o su, çok günahkâr birinin gözyaşıdır" buyurdu. KİME?VEREYİM? Bir gün de biri gelip; "Efendim, evlenme çağında bir kızım var. İsteyeni çok. Acabâ hangisine vereyim?" diye sordu. Mübârek düşündü. Sonra cevâp verip; "Allahtan korkana ver. Eğer kızını severse, ne âlâ. Sevmezse, Allahtan korkar da hiç olmazsa zulmetmez" buyurdu. VERİCİ?OLUN Bir gün de birkaç sevdiğine; "Kendinizi vermeye alıştırın" buyurdu. O kimseler; "Biz fakiriz" dediler. "Öyleyse hiç olmazsa tebessüm edin. Bu da bir sadakadır" buyurdu.
.Kızı Cehennemde yanıyordu!..
11-10-2011 01:00
Vaktiyle bir Müslüman Hasan-ı Basrî hazretlerine giderek; "Efendim, kızım vefât etti. Duâ edin de onu rüyâda göreyim" diye ricâ etti. Büyük velî; "Peki" dedi. Ve duâ etti. Adam gördü kızını rüyâda. Ancak uyandığında başladı ağlamaya. Zîra kızı Cehennemde yanıyordu. Giyinip koştu hemen bu büyük velînin huzuruna. Selâm verdi. Ve arz eyledi: "Sağ olun efendim, kızımı rüyada gördüm. Ama sevinemedim. Bilâkis üzüntüm daha da arttı." Mübârek sordu: "Neden arttı?" "Çünkü yavrum Cehennemde yanıyordu." Mübârek onu tesellî edip; "Üzülme, inşallah kızın kurtulacak" buyurdu. Çok teşekkür etti. Sevinçle eve gitti. Lâkin kendi kendine; "Nasıl kurtulacak?" diyordu. Yatıp, rüyada kızını gördü yine. Ama bu sefer Cennetteydi. Kucakladı. Ve sordu: "Kızım Cehennemden nasıl kurtuldun?" Kız cevap verip; "Babacığım, bu kabristandakiler hepimiz Cehennemdeydik. Dün mübârek bir zât geldi ve bir "Salevât" okuyup sevabını bize bağışladı. Onun bereketiyle hepimiz affa kavuştuk ve şimdi Cennetteyiz" dedi. GÖZLERİ?AÇILDI Bir gün de, Resûlullah Efendimize bir âmâ gelip; "Yâ Resûlallah! Duâ buyurun da gözlerim açılsın" diye yalvardı. Ona buyurdular ki: "İki rekât namaz kıl!" Adam kıldı namazı. "Şimdi de, 'Yâ Rabbî! Habîbinin hürmetine gözlerimi aç!' diye duâ et" buyurdular. Böyle duâ etti, açıldı gözleri... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben namaza durunca!.."
12-10-2011 01:00
Bir kişi anlatıyor: Hasan-ı Basrî hazretlerinin de bulunduğu bir kâfile ile hacca gidiyorduk. Çöl ortasında fecî halde susadık. Suyumuz da bitmişti. Dağıldık, su aradık. Bir kuyuya rastladık. Ancak su epey derindeydi, üstelik yanımızda kova ve ip de yoktu. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Hasan-ı Basrî; "Üzülmeyin. Ben namaza durunca, siz suyunuzu için" dedi ve namaza durdu. O an su fazlalaştı. Hatta dışarı taştı. Kana kana içip susuzluğumuzu giderdik. Ancak bir kişi kabına da doldurunca su kuyunun dibine çekildi. Büyük velî; "Allahü teâlâya tevekkül etseydiniz su, kuyunun dibine inmezdi" buyurdu. Oradan ayrıldık. Sonra da acıktık. Hasan-ı Basrî hazretleri yolda bir "hurma" bulup bize verdi. Ondan yedik. Ve doyduk. Çekirdeği "altın" idi. Onu satıp bir kısmı ile yiyecek aldık, kalan kısmını da fakirlere dağıttık. NİÇİN GÜLERSİN? Hasan-ı Basrî hazretlerinin de bulunduğu bir meclisde bir genç bol bol kahkaha atıp gülüyordu. Hasan-ı Basrî hazretleri üzüldü. Onu yanına çağırdı. Ve şefkatle bakıp; "Oğlum, Sırat'ı selâmetle geçip Cehenneme düşmekten mi kurtuldun?" diye sordu. Delikanlı; "Hayır" dedi. "Cennetle mi müjdelendin?" "Hayır" "O halde bu kahkahalar nedir?" deyince, genç mahcup vaziyette ayrılıp gitti. Bir daha da güldüğü görülmedi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Borcunu ödemek istiyorsan!..
13-10-2011 01:00
Hayve bin Şüreyh hazretlerini seven bir kişi şöyle anlatıyor: Bir gün fakîr bir adam, Kâ'be-i şerîfe geldi. Tavafını yaptı. Ellerini açarak; "Yâ Rabbî, çok borcum var, bunları ödemeyi bana nasîb et!" diye duâ etti. Sonra uyudu. Rü'yâsında; "Borcunu ödemek istiyorsan, Mısır'da Hayve bin Şüreyh'e git, sana duâ etsin!" denildi. O da Mısır'a gitti. Ve bu zâtı buldu. Selâm verip yanına oturdu ve tam derdini Ona açacaktı ki, o anda dört bir yanı çil çil altınlarla doldu. Hazret-i Hayve; "Allahtan kork! Borcundan fazlasını alma!" dedi. O da borcu kadar aldı ve tamamını ödedi borcunun. ÇOK AĞLARDI Hayve bin Şüreyh, Allahtan çok korkar, bu korkusu sebebiyle çok ağlar ve çok gözyaşı dökerdi. Biri anlatıyor: Hayve, sıkıntı içinde ve fakîr olarak yaşar, fakat bu hâlinden hiç şikâyet etmezdi. Bir gün Ona gittim. Sohbetten sonra; "Efendim, fakirlikten kurtulmam için bana duâ buyurun" dedim. Sağa sola baktı. Yerden taş aldı. Ve avcuma koydu. O anda o kıymetsiz taş, çok parlak bir "mücevher" oluverdi. Çok şaşırmıştım. Sonra bana dönüp; "Allah, kuluna uygun olanı en iyi bilendir" buyurdu. Mahcup olmuştum. Kendisine; "Bu mücevheri ne yapayım efendim?" diye sordum. Cevâbında; "İhtiyâcına harca!" dedi. Artık Ona başka bir şey söylemekten korktum. > www.gonulsultanlari.com
.Ben Allah için veriyorum!"
14-10-2011 01:00
Hayve bin Şüreyh hazretleri Allah dostlarından bir mübârek zâttır. Eline, zenginlerin ihsânı olarak çok "altın" ve "gümüş" geçerdi. Ama harcamazdı. Fakirlere verirdi. Hatta eline geçtiği andan itibaren evine gelinceye kadar yolda hepsini dağıtır, evine geldiğinde onların hepsini yatağının altında bulurdu. Bir akrabası vardı. O buna vâkıf oldu. Kendi kendine; "Ben de Onun gibi yapıp paraları fakirlere dağıtsam, eve geldiğimde onları yatak altında bulur muyum?" diye düşündü. Onun gibi yaptı. Paraları dağıttı. Ama eve gelince yatağın altında bir şey göremedi. Bu zâta gidip; "Ben de senin gibi yaptım ama yatağımın altında bir şey yoktu, sebebi nedir?" diye sordu. Hazret-i Hayve; "Olmaz ki" dedi. "Niçin?" deyince; "Çünkü ben Allah için veriyorum, sen ise tecrübe için verdin, onun için" buyurdu. KİME VERİLİR? Bir gün şunu anlattı: Sevgili Peygamberimiz Eshâb-ı kirâma; "Cennette öyle köşkler vardır ki, içinde bulunan kimse, her dilediği yeri görür ve dilediği her yere kendini gösterir" buyurdu. Bir sahâbî kalktı. Ve Efendimize; "Yâ Resûlallah! Böyle köşkler kimlere verilecek?" diye sordu. Efendimiz; "Güzel huylu, tatlı sözlü, kimseye yük olmayan ve herkesin yükünü çeken kimselere verilecektir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Rüyâ tâbircisiydi
15-10-2011 01:00
İbni Sîrîn hazretleri, Tâbiînden tefsîr ve fıkıh âlimi ve meşhûr rüyâ tâbircisidir. Adı Muhammed. Babasınınki Sîrîn. Böyle olunca "İbni Sîrîn" diye tanınır. Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem hizmetçisi olan Enes bin Mâlik hazretlerinin âzâtlı kölesidir ANNESİYMİŞ Bir kimse; "Ben rüyâmda zeytinyağını zeytinlerin üzerine döktüğümü gördüm. Acabâ tâbiri nedir?" diye sordu. İbni Sîrîn dinledi. Ve cevâp verip; "Zeytinyağı zeytinden olmadır, aslına gidiyor. Sen câriyelerini araştır. Onlardan biri, genç yaşta esîr edilen annen olabilir" dedi. Adam şaşırdı. Gidip araştırdı. Hakîkaten bir câriyesinin, kendi annesi olduğu ortaya çıktı. TÂBİRİ NEDİR? Bir başkası da; "Rüyâmda incileri domuzların boynuna astığımı gördüm. Acabâ tâbiri nedir?" diye sordu. O da düşündü. Ve cevâbında; "Sen lâyık olmayanlara hikmet öğretiyor olabilirsin" buyurdu. Adam araştırdı. Düşündü taşındı. Talebelerinden birinin bu işlere ehil ve lâyık olmadığını öğrendi. KUŞ VE TAŞ Bir adam da; "Ben rüyâmda bir kuşun, mescidden güzel bir taşı alıp gittiğini gördüm" dedi. İbni Sîrîn dinledi. Ve cevap olarak; "Hasan-ı Basrî vefât etmiştir" buyurdu. Hakîkaten o gece vefât etmişti. >
.Ebû Hanîfe benim"
16-10-2011 01:00
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri bir gece rü'yâsında, Peygamber efendimizin "aleyhissalâtü vesselâm" mübârek kabrini açıp, mübârek kemiklerini göğsünde topladığını gördü. Uykudan uyandı. Tâbirini merak etti Derhal İbn-i Sîrîn'e gidip, kendisini tanıtmadan anlattı gördüğü rü'yâyı. Ve tâbirini suâl etti. İbni Sîrîn dinledi. Ve cevap olarak; "Bu rü'yâyı sen göremezsin. Bunu ancak Ebû Hanîfe görebilir" buyurdu. İmâm-ı a'zam; "O benim" deyince, "Sırtını aç" dedi. İmâm-ı a'zam hazretleri "Peki" deyip açtı sırtını. İbni Sîrîn iki omuzu arasındaki "ben"i gördü. O olduğunu anladı. Ve çok duygulanıp; "Sen o kimsesin ki, Resûlullah Efendimiz, senin hakkında; (Ümmetimden bir kimse gelir ki Onun iki omuzu arasında bir ben bulunur. Allahü teâlâ benim dînimi Onun eli ile diriltir) buyurmuştur" dedi. Ve ilave etti: "Bu rü'yâdan korkma! Resûlullah ilmin şehridir. Sen de bu ilme kavuşursun" buyurdu. Öyle de oldu. YARDIM EDİN! Bir gün de bâzı gençlere; "Din kardeşlerinizin işlerine yardım edin. Allahü teâlâ bunun karşılığını mutlaka size verir" buyurdu. Yine buyurdu ki: Peygamberimiz; (Bir kimse, din kardeşinin bir işini yaparsa, binlerle melek o kimse için duâ eder. O işi yapmaya giderken, her adımı için bir günâhı affolur) buyuruyor. www.gonulsultanlari.com
.Vazîfeyi kabul etmedi
17-10-2011 01:00
İbrâhim bin Ebî Abele hazretleri, Tâbiîn'den olup, hadîs âlimlerindendir. Kendisi anlatır ki: Halîfe Hişâm bin Abdülmelik bana haberci gönderip sarayına çağırdı. Yanına vardım. Bana iltifat edip; "Biz senin küçüklüğünü, büyüklüğünü ve her hâlini biliriz. Seni işlerimde kendime yardımcı yapacağım. Bu sebeble Mısır'ın haracı üzerine, seni ta'yin ettim" dedi. Hiç sevinemedim Cevap vermedim. "Niçin susuyorsun? deyince; "Bu vazîfeyi yapacak gücü ve liyâkati kendimde göremiyorum. Onun için size faydalı olamam" diyerek, bu vazîfeyi almak istemediğimi bildirdim. Cevabı beğenmedi. Hattâ gadaba geldi. Yüz rengi değişti ve; "Ne demek istemiyorum. İster istemez kabûl edeceksin!" dedi. Ben yine sustum. Kızgınlığı yatışınca; "Konuşabilir miyim?" dedim. "Konuş" dedi. Konuştum ve; "Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde; "Biz emâneti göklere, arza ve dağlara teklîf ettik, ama onlar bunu yüklenmekten çekindiler" buyuruyor. Onlar kabûl etmeyince Allahü teâlâ onlara kızmadı. Siz de bana kızmayın" dedim. Çok hoşuna gitti. Bir süre güldü ve; "Sen ilim adamlığında ısrâr ettin. Pekâlâ, senden râzıyız ve seni affettik" dedi. İYİ MÜSLÜMAN Bir gün bu zâta; "İyi insan nasıl olur efendim?" diye sordular. Onlara baktı. Ve cevâben; "İyi insan güzel huylu olur. Nitekim hadîs-i şerîfte; (Îmânı kâmil olanınız, ahlâkı güzel olanınızdır) buyuruluyor" dedi. > www.gonulsultanlari.
.Devemi arıyorum!.."
18-10-2011 01:00
Belh Sultânı İbrâhim bin Edhem, tahtında uyurken, tıkırtılar duyup uyandı. Dama çıktı. Birini görüp; "Hey, kimsin sen, damda ne arıyorsun?" diye sordu. "Devemi arıyorum" deyince, "Ey şaşkın, damda deve aranır mı?" diye çıkıştı. Cevap bekledi. O meçhul kişi; "Asıl şaşkın sensin ki, yumuşak yataklar içinde Rabbini arıyorsun" dedi ve kayboldu gözden. KİMSİN SEN? Bir gün de sarayında iken heybetli biri girdi saray kapısından. Ve doğruca gidip hükümdârın karşısına dikildi. Sultân dalgındı. Başını kaldırdı. Karşısında hiç tanımadığı o heybetli zâtı görünce; "Kimsin sen, ne ararsın burada?" diye sordu. Heybetli zat; "Yolcuyum, bu handa konaklamak istiyorum" dedi. Sultân sinirlendi: "Burası han değil" "Ya nedir?" "Saraydır" "Peki, senden önce kim vardı bu sarayda?" "Sultân babam vardı." "Ondan önce kim vardı?" "Filânca hükümdar." "Ondan önce?" "Falan sultân." "Ne oldu bu sultânlar?" "Hepsi öldüler." "Bir yer ki, insanların biri gelir biri gider, böyle yerlere saray değil, "han" denir. Ey İbrâhim! Bir gün sen de göçersin" dedi ve çıkıp gitti. Peşinden koştu. Yetişip sordu: "Sahi, sen kimsin?" "Hızır'ım..." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Su istiyorum!.."
19-10-2011 01:00
Bir gün İbrâhim Edhem hazretleri sahraya çıkmıştı. Abdest almak için gitti bir kuyu başına ve sarkıttı kovasını. Çektiğinde şaşırdı. Zîrâ kovada su yoktu. "Gümüş" vardı. Geri döküp tekrar saldı. Çektiğinde yine şaşırdı. Zira "altın" çıktı bu defâ da. Üzülüp, boşalttı onu da. Üçüncü defâ daldırdı. Büyük zat su beklerken, bu sefer de "mücevher" çıktı kuyudan. Duygulandı. Ellerini açıp; "Yâ Rabbî, ben bunları istemiyorum. Abdest almak için biraz su istiyorum" diye yalvardı. Ve kovayı saldı. Nihâyet "su" çıktı. Sevinip şükretti. TATLI NAR Bu zat, hükümdarlığı terk edip bir zenginin bağında bekçilik yapıyordu. Bağ sâhibi seslendi bir gün kendisine. "Yâ İbrâhim!" Koşup geldi: "Buyurun!". "Bana birkaç tane nar getir, ama tatlılarından olsun." "Peki!" dedi. Ve bir tabak dolusu nar toplayıp arz etti Efendisine. Adam tadına bakıp; "Bunlar ekşi, ben tatlı istemiştim. Nicedir bu bağda bekçilik yapıyorsun. Hâlâ tatlısını ekşisinden ayıramıyorsun" dedi. İbrâhim Edhem; "Tatmadığım şeyin tatlısını ekşisini nereden bileyim" dedi. Adam şaşırdı. Hayret içinde; "Senin şu ihlâsına bakınca; 'Sen İbrâhim Edhem misin?' diyesim geliyor" dedi. O ise cevap vermedi ve tanımasınlar diye terk etti o yeri. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Mahşer sıkıntısı
20-10-2011 01:00
Mahşerin sıkıntısı dayanılmaz hâl alınca, ehli mahşer Âdem Nebî'ye başvururlar.Yanına varırlar. Ve kendisine; "Ey babamız! Sen Peygamberlerin ilkisin. Hâlimiz pek fenâdır. Ne olur bize şefâat et ki, hesâbımız başlasın" diye yalvarırlar. Âdem Nebî dinler. Kendini geri çekip; "Siz Nûh Peygambere gidin!" buyurur. Mahşer halkı Nuh Nebî'ye giderler. Selâm verirler. Ve kendisine; "Yâ Nuh! Ne olur, sen bize şefâat et ki, Rabbimiz hesâbımıza baksın" derler. O da geri çekilir. Ehl-i mahşere; "Siz İbrâhim Peygambere gidin!" buyurur. Onlar, yine bin sene müşâvere edip, İbrâhim Peygambere varırlar. Selâm verirler. Ve kendisine; "Yâ İbrâhim! Sen Allahın dostu'sun. Bize şefâat et ki, hesâp başlasın" derler. O da özür diler. Ve o gelenlere; "Siz Mûsâ Peygambere gidin!" der. Ehl-i mahşer, bir ümitle Mûsâ Nebî'ye varır ve şefâat etmesi için yalvarırlar. O da yapamam der. Onlardan özür diler. "Siz Îsâ Nebî'ye gidin! buyurur. Bu defâ hazret-i Îsâ'ya varıp yalvarırlar. Ancak O da kendini geri çeker. Özür diler. Ve onlara; "Siz Hâtem-ül enbiyâ'ya gidin. Çünkü Peygamberlerin en üstünü Odur. Ümîd ederim ki, O şefâat eder, buyurur. Sevinirler. Ümitlenirler. Ve hemen huzûruna varıp; "Yâ Muhammed! Senden başka gidecek kimsemiz kalmadı. Ne olur, sen şefâat et ki, hesâbımız başlasın. Hak teâlâ ne hüküm verirse râzıyız" diye yalvarırlar. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com
.Ben şefâat ederim"
21-10-2011 01:00
Mahşer halkı, hesâbın başlaması için Resûlullah Efendimize varıp yalvarırlar. Efendimiz dinler. Ve cevâp verip; "Rabbim izin verirse ben şefâat ederim!" buyurur. Sonra Arş-ı âlâya varıp, bin senelik bir secdeye kapanır. O an ehl-i mahşerin hâli pek fenâdır. Dayanılmaz. Anlatılamaz. Çoklarının haramdan kazandıkları mallar, boyunlarında büyük dağ gibi birer "halka" olur. Ağlayıp inlerler. Sanki gök gürler. "Vâ veylâ! Vâ sebûrâ!" diye feryât ederler ki, o feryâtlara yer gök dayanmaz. Zekâtı verilmeyen mallar koca bir "yılan" olup, sâhibinin boyunlarına dolanır. Sorarlar ki; "Bu nedir?" Melekler; "Zekâtını vermediğiniz mallardır" derler. YÂ İLÂHÎ! Bâzılarının avret mahallerinden, kan, irin ve cerâhat akar. Tahammülü imkânsız pis kokuları vardır. Bunlar zânilerdir. Zinâ edicilerdir. Bir kısmının dilleri, böğürlerine sarkmıştır. Bunlar da iftirâ edenlerdir. O esnâda Hak teâlâdan; "Yâ Muhammed! Başını secdeden kaldır ve şefâat eyle, kabul olunur!" diye fermân-ı ilâhî gelir. Efendimiz işitir. Başını kaldırıp; "Yâ ilâhî! Kulların arasından iyi ve kötüleri ayır ki, bu azâba tahammülleri kalmadı" diye arz eder. Kabul buyurulur. "Mîzân" kurulur. Ve ehl-i mahşer izdihamdan kurtulur. Ama bu çileler, Cehennem azâbı yanında, denizde "damla" bile değildir!.. > www.gonulsultanlari.com
.Cehennemi getirin!
22-10-2011 01:00
Mahşer günü, Hak teâlâ; "Cehennemi getirin!" diye emreder meleklere. Vazîfeli melekler, derhal gidip, bu emri Cehenneme bildirirler. Cehennem sorar: "Niçin çağırıyor?" Melekler; "Seninle kâfirlerin cezâsını verecek. Sen, bunun için yaratıldın" derler. Ve onu, yetmişbin zincirle tutup çekerler. Sesi korkunçtur. Sıcağı pek çoktur. Bir ara meleklerin ellerinden kurtulur. Gümbürtüsü ve şiddeti öyledir ki, bir yıllık mesâfedeki mahşer meydanında duyulur. İnsanlar korkar. Birbirine sarılıp; "Bu ses nedir?" diye sorarlar. Kendilerine; "Cehennem, meleklerin elinden kurtulmuş, buraya geliyor" denir. Bunu öğrenirler. "Eyvâh" derler. Ve oldukları yere yığılırlar. Peygamberlere bile korku gelir. Her biri Arş-ı âlâya sarılıp; "Nefsî, nefsî" derler. Yâni nefsimden başka bir şey istemem, diye yalvarırlar. Efendimiz ise; "Ümmetî!" der. Yâni "Yâ Rabbî! Ümmetime selâmet ver!" diye niyâz eder. O anda Cehennemden öyle korkunç sesler çıkar ki, halk korkudan yüzleri üzerine kapaklanır. Ümitleri tükenir. Allaha güvenilir. İşte o kritik anda, Peygamber Efendimiz arslan gibi ortaya çıkar ve Cehennemi durdurup; "Git yerine! Tâ ki, ehlin güruh güruh sana gelsinler!" diye emreder. Cehennem dinler. Saygı ve hürmetle; "Emrin baş üstüne" der ve uzaklaşır. Mahşer halkı; "Ne merhametli Peygamber!" derler... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bedir esîrleri
23-10-2011 01:00
Resûlullah Efendimiz, Bedir'den zaferle dönmüş, "yetmiş" de esîr alınmış, ama esîrler hakkında bir vahiy de gelmemişti. İstişâre ettiler. Karar verdiler: Esîrler, fidye karşılığı serbest bırakılacaktı. Aralarında Resûlullahın amcası da vardı. Hazret-i Abbâs. Peygamberimiz; "Yâ Abbâs! Kendin ve Ukayl için fidye ödeyeceksin!" buyurunca, "Ben mü'minim. Kureyş, beni zorla getirdi" dedi. Böyle söyledi. Ama Efendimiz; "Mü'min olduğunu Allah bilir. Zâhirde aleyhimizdesin ve fidye vereceksin" buyurdular. Abbâs üzüldü. Boyun büküp; "Param yok, sekizyüz dirhemim vardı, onu da ganîmet olarak siz aldınız" deyince, "O altınları niçin söylemiyorsun?" buyurdular. Abbâs şaşırdı: "Hangi altınları?" "Hani Bedir'e gelirken hanımına verdin de; "Geri dönemezsem, şu kadarı senin, şu kadarı da Fadl, Kusem ve Abdullah'ın" demiştin, onları soruyorum." Daha da şaşırdı. Ve Efendimize; "Yâ Muhammed! O vakit odada ikimizden başka kimse yoktu. Sen bunları nereden biliyorsun?" diye sordu. Efendimiz buyurdu: "Rabbim bildirdi." Hazret-i Abbâs; "Öyleyse hak Peygambersin!" dedi ve Müslümân oldu. Efendimiz Ona; "Îmânını gizle!" buyurdular ve ona vazîfe verdiler. Mekke'deki mü'minlere göz kulak olacak, müşriklerin arasında dolaşıp, olup biteni gizlice Resûlullaha bildirecekti. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sevinçli bekleyiş
24-10-2011 01:00
Hazret-i Âmine der ki: O Server'e hâmile olduğum günlerde hiç acı ve elem görmedim. O günlerde gâibden; "Ey Âmine! Sen son Peygambere hâmilesin" dediler. Çok susamıştım. Şerbet sundular. Onu alıp içtim. Baldan tatlı ve serin idi. Pek çok hanım bana hizmet ediyor, ama onları tanımıyordum. Bir tanesi; "Ben Firavun'un hanımı Âsiye'yim", bir diğeri de; "Ben Meryem binti İmrân'ım. Bunlar da Cennet hûrileri" dedi. Korkudan terledim. Misk kokardı terim. O Server doğar doğmaz, mübârek başını secdeye koyup, şehâdet parmağını yukarı kaldırdı. Bir ses işittim. Kulak verdim: "Onu, mağripten meşrika kadar her yerde gezdirin. Tâ ki, cümle âlem Onu ismiyle ve cismiyle tanısınlar!" diyordu. SECDE ETTİ Hazret-i Safiyye diyor ki: O Server doğar doğmaz secde etti. Secdede, bir şeyler söylüyordu. Eğilip kulak verdim; "Ümmetî, ümmetî" diyordu. Sonra mübârek başını kaldırıp; "Lâ ilâhe illâllah. İnnî Resûlullah" dedi. Yıkamak istedim. Gâibden bir ses; "Biz Onu yıkanmış olarak gönderdik" dedi. Abdülmuttalip der ki: Kâbe'nin makâm-ı İbrâhim'e doğru secde ettiğini gördüm. Bir ses işittim. Kulak verdim. Kâbe'den geliyordu ve; "Allahü ekber. Muhammed beni putlardan temizler" diyordu. Ve bir gürültü duydum. Baktım, "hübel putu" yerde yatıyordu...
.Bir avuç hurma
25-10-2011 01:00
Tebük Harbi'ne gidileceği zaman Efendimiz; "Herkes bir yardımda bulunsun" diye haber saldı eshâba. Kimi altın getirdi. Kimi de gümüş. Kimi de bir avuç "hurma" getirmişti. Hazret-i Ömer'in o ara durumu iyiydi. Malı parası çoktu. Kendi kendine; "Bu defâ Ebû Bekr'i geçebilirim" diye düşünüp, malının yarısını getirip verdi. Efendimiz gördü. Ona doğru dönüp; "Eve ne bıraktın yâ Ömer?" diye sorunca, "Bu kadar da evde var!" dedi. Sonra hazret-i Ebû Bekir malıyla geldi. Hepsini getirmişti. Peygamberimiz; "Yâ Ebâ Bekr! Eve ne bıraktın?" diye sorunca; "Allah ve Resûlünün sevgisini bıraktım" dedi. Efendimiz; "Peki" dedi. Ve ikisine bakarak; "Aranızdaki fark, cevaplarınız arasındaki fark gibidir" buyurdular. Durum anlaşıldı. Hazret-i Ömer; "Ebû Bekr'i hiçbir hususta geçemeyeceğimi çok iyi anladım" dedi. İHSÂN ET! Yine "Bedir Harbi"nde Efendimiz aleyhisselâm "bin"e yakın kâfiri gördü. Eshâbı kirâm azdı. Secdeye kapandı; "Yâ Rabbî, bize va'dettiğin zaferi bugün ihsân et!" diye ilticâya başladı. Duâ ediyordu. Yalvarıyordu. Hazret-i Ebû Bekr; "Yâ Resûlallah. O mutlaka va'dinde duracak ve sana zafer verecektir" dedi. Tesellî eyledi. O anda Cibrîl-i emîn gelip; "Yâ Resûlallah! Ebû Bekr'in sözü üzerine Hak teâlâ bizi gönderdi. Beş bin melek emrindeyiz" diye arz eyledi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şehîd olmak istiyordu
26-10-2011 01:00
Resûlullah aleyhisselâm bir gün şehîdliğin kıymetini anlatınca, Nevfel adlı bir sahâbî; "Yâ Resûlallah, ben bir duâ edeyim, siz âmin deyin" diye ricâ etti. "Peki" buyurdular. O, ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî, bana şehîd olmayı nasîb eyle!" diye yalvardı. Efendimiz "âmin" dediler. Nevfel ilk cenkte şehîd oldu. Defnedildi. Defin işi bitti. Resûlullah Efendimiz parmakları ucuna basarak yürüyordu ki eshâb merak ettiler. Sebebini sordular. Efendimiz onlara; "O kadar çok melek toplandı ki, ayağımı basacak yer bulamadım" buyurdular. Mücahitler zaferle şehre giriyorlardı. Nevfel'in hanımı da vardı. Efendimizi gördü. Yanlarına seğirtip; "Gazân mübârek olsun yâ Resûlallah! Nevfel nerede?" diye sordu. Efendimiz, eliyle arkayı işâret edip, ileri yürüdüler. Hanım anlayamadı. Hazreti Alî'yi gördü. Ona koşup; "Nevfel nerede?" dedi. O da aynı işareti yapıp, yürüdü ileri. Ardından hazret-i Osmân geliyordu. Hâtun Ona koştu: "Nevfel nerede?" O da arkaya işâret ederek öne geçti. Kadın, hazret-i Ömer'i görüp Ona koştuysa da Ondan da cevap alamadı. En arkada hazret-i Ebû Bekr geliyordu. Kadın çâresizdi. Ona koşup sordu. Ama O, aynı hareketi yapamadı. Zîra arkadan gelen kimse yoktu. Daraldı, bunaldı, "Yâ Allâh!" diye nidâ etti. O an Nevfel'i fark etti. Şehîd sahâbî gelip; "Buyur yâ Ebâ Bekr, beni mi çağırdınız?" dedi. Atından indi ve hazret-i Sıddîk'ın elini öpüp, Resûlullaha doğru koşmaya başladı... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sıkıntı, işkence, çile!..
27-10-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, bir gün mücessem nur misâli Kâbe'ye yürüdü. Kulların hidâyete gelmesi için duâ edecekti. Yalvaracaktı. Yakaracaktı. Peki ya müşrikler? Onlar da Kâbe'de toplanmışlar, buna mâni olmanın hesâbını yapıyorlardı. Onlara göre, bu gidişe "Dur!" demeli, söndürmeliydi bu yanan meş'aleyi. Konuşuyorlardı. Kin kusuyorlardı. Derken Efendimizi gördüler. Eh, fırsatı yakalamışlardı. Koşup hep birlikte üstüne çullandılar. Amân Allahım, bu ne kin! Bu ne düşmanlıktı böyle. Boğacaklardı. Öldüreceklerdi. O sırada hazret-i Ebû Bekir radıyallahü anh oradan geçiyordu ki, uzaktan bir grup müşrikle, aralarında Efendimiz'i gördü. Bakınca anladı. Tartaklıyorlardı. "Durun! Ne yapıyorsunuz, size âlemlerin Rabbinden âyet getiren birini mi öldüreceksiniz?" diye bağırdı. Resûlü bıraktılar. Ona çullandılar. Kimi sakalını yoluyor, kimi tekme savuruyordu. O sırada Teym oğullarından bâzıları yetişip, Onu bir çarşafın içinde evine götürdüler. Çok darbe almıştı. Acıdan bayılmıştı. Komadan çıktığında, henüz îmân etmemiş annesi vardı başucunda. Kadıncağız, Oğlunda hayat emâresi gördü. Kulağına eğilip; "İsteğin var mı?" diye sordu. Mübârek sahâbî, zor duyulan bir sesle; "Resûlullah nicedir, ne yapar, ona da saldırmışlardı" diyebildi ancak. İşte gerçek muhabbet. "Aşk" dedikleri şey bu olsa gerek... www.gonulsultanlari.com
.Var mısın güreşelim?.."
28-10-2011 01:00
Zaman-ı seâdette Rekâne adında iri cüsseli bir pehlivan vardı ki, sırtını yere getiren kimse yoktu o havâlide. Bir gün sahrâdaydı. Koyun otlatıyordu. Derken Efendimiz aleyhisselâm ile karşılaştı birden. Ve kibirli bir edâ ile; "Halkı, Lât ve Uzzâ'dan ayıran sen misin?" diye seslendi. Buyurdular ki: "Evet benim!" "Benimle güreşe var mısın? Bakalım hangimizin tanrısı ona yardım edecek?" Buyurdular ki: "Güreşelim!" Ve tutuştular. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Rekâne'yi kaldırıp yere vurdu. Rekâne perîşandı. Güçlükle kalktı ve; "Yine güreşelim" dedi. Efendimiz aleyhisselâm; "Hayhay" buyurdu ve onu yine kaldırıp yere vurdu. Rekâne kalktı: "Tekrar güreşelim." "Peki güreşelim!" Tutuştular, netîce aynıydı. Rekâne çarpılmıştı âdeta. Mecbûren yenilgiyi kabul edip; "Tamam sen kazandın. Şehre inince halka ne diyeceksin?" dedi. "Doğrusunu derim." "Doğruyu demesen?" "Ben Peygamberim. Doğru söylemekle emr olundum." "Yâ Muhammed! Sen beni Peygamberlik gücünle yendin. Sürümden sana otuz koyun vereyim, mükâfâtı bu olsun" dedi. Efendimiz; "Olmaz" dedi. "Ne istiyorsun?" deyince; "Îmân et, kendini Cehennemden kurtar" buyurdu. Rekâne; "Bir mûcize gösterirsen, îman ederim" dedi. Efendimiz; "Peki" buyurdu. Ve bir ağaca seslenip; "Ey ağaç, ben kimim?" diye sordular. Ağaçtan; "Sen Allahın kulu ve Peygamberisin!" diye cevap gelince, Rekâne îmânla şereflendi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Vâh Ömer!" diye feryâd etti
29-10-2011 01:00
Hazret-i Ömer radıyallahü anh halîfe iken kurt koyunu yemezdi. Ama O dünyadan göçünce, kurtlar koyunlara saldırır oldular. Enteresandır. Şöyle anlatılır: Bir çoban, iki arkadaşıyla sürüsünün önünde oturuyordu ki, âniden bir kurt gelip, saldırdı koyunlara. O bunu görünce; "Vâh Ömer!" dedi. Ve başladı ağlamaya. Arkadaşları; "Ne oldu, niye ağlıyorsun?" dediklerinde; "Halife Ömer vefât etti" dedi. Öbürleri sordu: "Nasıl bildin?" "Görmediniz mi, kurt nasıl da saldırdı koyunlara." Onlar; "Evet biz de gördük" dediler. "O sağ olsaydı saldırabilir miydi?" Birbirlerine bakıp; "Kat'iyyen" dediler. "Değil saldırmak, bakmaya bile cesâret edemezdi. Senelerdir çobanlık yapıyorum. Böyle bir hâdiseye hiç şahit olmadım" dedi. Öbürleri yine; "Doğru" dediler. Çok geçmeden hazret-i Ömer'in radıyallahü anh vefât haberi ulaştı o köye. Aynı gün vefât etmişti. Hattâ aynı sâatte. KIYÂMET Mİ KOPACAK? Hazret-i Ömer radıyallahü anh vefât ettiği gün, zifirî bir karanlık kaplamıştı dünyayı. Çocuklar korku ile annelerine koşarlardı. Bir çocuk da koştu annesine: "Anneciğim, anneciğim!" "Ne var yavrum?" "Gök karardı, kıyâmet mi kopacak?" "Hayır yavrum. Kıyâmete daha var." "Peki gökyüzü niye kararıp simsiyâh oldu?" Kadın düşündü. Ve titrek sesiyle; "Halîfe Ömer vefât etti evlâdım. Gökyüzü belki de onun için kararmıştır" dedi... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen burada az bekle!.."
30-10-2011 01:00
Hazret-i Ömer ile Abdurrahmân bin Avf radıyallahü anhümâ her gece şehri dolaşır, bir yere gelince hazret-i Ömer; "Az bekle!" derdi. Ve bir eve giderdi. Az sonra dönüp gelir ve dolaşmaya devam ederlerdi. Hazret-i Ömer vefât edince, Abdurrahmân bin Avf o evi bulup içeri girdi. Hasta birini gördü. Pîr-i fânî biriydi bu. Yaşlı adam karşısında Onu görünce şaşırdı ve heyecanlanıp merakla sordu: "Sen kimsin?" "Ömer'in arkadaşı." "Ömer yok mu?" "Yok, ben geldim." İhtiyâr güçlükle ve zor duyulan bir sesle; "O nerede, dün gece sabaha kadar bekledim, gelmedi" deyince, hazret-i Abdurrahmân mecbur kaldı gerçeği söylemeye: "Vefât etti baba." O bunu duydu. Âdeta yıkıldı ve; "Vâh Ömer!" diyerek başladı ağlamaya. Hazret-i Abdurrahmân onu tesellî edip; "Üzülme" dedi. "Ben varım ya." İhtiyâr adam; "Ben Ömersiz yaşayamam" deyince; "Ben Onun arkadaşıyım baba. O nasıl hizmet ediyorduysa, aynısını ben yapayım" dedi. Ama fayda etmedi. Zîra kabul etmeyip; "Hayır oğlum, sen Onun yaptığını yapamazsın. Ama bir yardım yapacaksan âmin de şu duâma" dedi. Kaldırdı ellerini. Ve kısık sesiyle; "Yâ ilâhî! Mâdemki Ömer gitti, beni de yaşatma!" diye yalvardı. Duâsı ânında kabul oldu. Ellerini yüzüne sürerken "Allah!" dedi. Başı yere düştü. Baktı, ölmüştü. Cenâze hizmetini gördü ve gözyaşlarıyla kabrine defnetti... > www.gonulsultanlari.com Tel:
.Müşrikler kuduruyordu!..
31-10-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm Kâbe'de namâz kılıyor, beri yanda ise bir grup müşrik oturmuş; "Ne yapıp edelim, bu İslâm meşâlesini söndürelim" diyorlardı, ama... Yapamıyorlardı. Kuduruyorlardı. Ebû Cehil öbürlerine dönüp; "Yetti gayri. Secdeye gitsin, koşup ayağımla ensesine basacağım!" dedi. Öbürleri teşvîk etti: "Geç bile kaldın!" O Server secdeye inince, mel'ûn fırladı hemen. Koşarak gidip yaklaştı arkadan. Fakat o da ne! Zınk diye durdu. Ve kaçmaya başladı. "Niçin kaçıyorsun?" dediklerinde; "Onunla aramıza 'ateş deryası' girdi. Bir adım daha atsaydım yanacaktım" dedi. Zelîl olmuştu. Hakîr düşmüştü. Peki ibret almış mıydı bütün bu olanlardan? Hayır, bu bir nasîb meselesiydi. NE OLDU? Ebû Cehil yenik düştükçe küfrü artıyordu... Yine bir gün yandaşlarına; "Yemîn olsun ki, bugün kafasını taşla ezeceğim!" dedi. Az zaman geçti. Efendimiz geldi. Ve büyük bir vakarla yürüyüp huşû ve hudû ile namâza durdu. Müşrikler Ebû Cehil'e; "Haydi göster kendini!" dediler. Ebû Cehil kalktı. Koca bir taş aldı. İki eliyle kaldırıp arkadan usulca yanaştı. O Server aleyhisselâm secdeye inince tam bırakacaktı ki, taşı kenara fırlatmasıyla kaçması bir oldu. Yandaşları seslendi: "Niye kaçıyorsun?" "Üzerime büyük bir 'canavar' saldırdı. Kaçmasaydım beni parçalayacaktı" dedi...
."Kendini helâk ediyorsun!"
01-11-2011 01:00
Mansûr bin Mu'temir hazretleri, Tâbiînin âlimlerindendir. Kırk sene gündüzleri oruç tuttu, geceleri namaz kıldı. Az yer az uyurdu. Ama çok ağlardı. Hattâ çok ağlamaktan gözleri az görürdü. Annesi bir gün Ona; "Bu kadar ağlama oğlum, kendini helâk ediyorsun" dedi. Cevâbında; "Üzülme" dedi. "Niçin?" deyince; "Anneciğim, bugün ağlarsam, yârın âhirette hiç ağlamam" dedi. Hâlini bilenler, ona acırlardı. DİREK NE OLDU? Komşusunun kızı, bir gün babasına; "Babacığım! Komşumuz Mansûr'un evinde bir direk vardı, bugün o direği göremiyorum acaba ne oldu?" diye sordu. Babası dinledi. Ve cevâbında; "O direk dediğin, Mansûr idi kızım. Devamlı namaz kıldığı için sen onu direk sanıyordun. Bugün namaz kılarken vefât etti" dedi. KABUL ETMEDİ Irak hükümdârı Yûsuf bin Ömer, bu zâta Kûfe kadılığını teklîf ettiyse de o kabul etmedi. Tekrar teklif etti. O yine reddetti. Ne kadar ısrâr ettiyse de kabul etmedi. Sonunda; "Kabul etmezsen, seni hapsederim" dedi. Kabul etmedi. Ve hapse girdi. GÜNAHIMIZ OLMASA Bu zat sohbetlerinde; "Hiç günahımız olmasa, ama kalbimizde dünyâ sevgisi olsa, bu günah Cehenneme atılmamıza kâfi gelir" buyururdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Eğer O olmasaydı!.."
02-11-2011 01:00
Hak teâlâ Mûsâ aleyhisselâma; "Bana yakın olmak ister misin?" diye sordu. "İsterim yâ Rabbî" deyince; "Öyleyse Habîbim Muhammed'e çok salevât söyle" buyurdu. Mûsâ Nebî sordu: "Yâ Rabbî! Muhammed kim ola ki, sana böyle yakındır?" Buyurdu ki: "Eğer O olmasaydı, kâinâtta hiçbir şeyi yaratmazdım." "Yâ Rabbî, senin katında ben mi daha sevgiliyim, yoksa O mu?" diye sordu. Buyurdu ki: "Sen benim Kelîmimsin, O Habîbimdir. Elbette Habîb, Kelîmden sevgilidir." ÖYLE AMA... Bir Müslümân, rüyâda Resûlullahı gördü. Ancak Efendimiz Ona iltifat etmeyip, yüzlerini çevirdiler. Adam çok üzülüp; "Yâ Resûlallah, bana neden soğuksunuz?" diye sordu. Efendimiz; "Ben seni tanımıyorum" buyurdular. Adam ağladı. Ve üzüntüyle; "Yâ Resûlallah! Ben, senin ümmetinden bir zavallıyım. Âlimlerden işittim. 'Ben ümmetimi, babanın oğlunu tanımasından daha iyi tanırım' buyurmuşsunuz" dedi. Efendimiz; "Evet" dedi. Ardından; "Ama ben ümmetimi, bana okudukları salevât kadar tanırım" buyurdular. Adam uyandı. Ter içindeydi. Hatâsını bildi. O günden sonra her gün "yüz salevât" okuyordu artık. Bir gece, rüyâsında yine gördü Efendimizi. Ama neşeliydiler. İltifat ettiler. Ve kendisine; "Seni şimdi tanıdım, âhirette şefâat edeceğim" buyurdular
.Lâ ilâhe illallah" deyiniz!
03-11-2011 01:00
Ukaz panayırı insan kaynıyordu. Bir ara orta yaşta bir insanın sesi duyuldu. Sözleri tatlı idi. Hem de tesirli. "Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyiniz!" diyordu ki, bu kişi Sevgili Efendimizdi. Ama O halkı İslâma çağırırken, biri de ardınca dolaşıp; "Amân hâ!" diyordu. "Sakın inanmayın!". Bu da Ebû Leheb'di. Buna rağmen Efendimiz yılmıyor, civar kabîlelerden Mekke'ye gelen insanları karşılıyor, onlara tatlı bir üslûbla İslâmı anlatıyor, nasipliler seve seve Müslümân oluyorlardı. Peki ya müşrikler? Onlar rahatsızdılar. Nihâyet Velîd bin Mugîre müşrikleri etrafına toplayıp; "Ey Kureyşliler!" diye seslendi. Kureyş müşrikleri; "Söyle!" dediler. "Seni dinliyoruz!" Velid başladı: "Mekke'ye civar kabîlelerden gelenleri, Muhammed karşılayıp, tatlı sözleriyle onları kendine çekiyor, farkında mısınız?" "Farkındayız" dediler. "Ama ne yapabiliriz?" "Onu, insanların gözünden düşürmeliyiz. Bunun için de Ona öyle bir sıfat bulmalıyız ki, insanlar Ondan uzaklaşsınlar." Biri teklîf etti: "Kâhin desek?" "Hayır olmaz. Çünkü Muhammed'in sözleri kâhinlerin dediklerine hiç benzemiyor." "Deli desek?" "Deli hiç olmaz." "Sihirbâz desek?" "Hayır, bu da tutmaz." "En akıllımız sensin yâ Velîd. Sen bul, onu söyleyelim" dediler. Velîd düşündü. Onlara dönüp; "Biz yine sihirbâz diyelim. Fakat O, bildiğiniz sihirbâzlardan değil, Bâbil sihirbâzıdır diyelim" dedi... > www.gonulsultanlari.com Tel:
.Nasıl ağlamayayım?
04-11-2011 01:00
Hazret-i Ömer radıyallahü anh, halîfe iken her gece şehri dolaşır, bir derdi sıkıntısı olan var mı diye araştırırdı. Varsa giderirdi. Ve hep ağlardı. "Niçin hep ağlarsınız?" dediklerinde derin bir âh! çekip; "Nasıl ağlamayayım, bir koyun Fırat Nehrine girip boğulsa, yarın benden sorulur" buyururdu. SİZİ BİTKİN GÖRDÜM Vefâtından bir yıl sonra bir sahâbî Onu rüyâda görüp; "Sizi bitkin gördüm yâ Ömer" dedi. "Evet yorgunum." "Neden yâ Ömer?" "Öleli ne kadar oldu?" "Tam bir sene" "Öldüğüm günden şu ana kadar hep hesap veriyordum. İnce ince sordular. Rabbimin rahmeti yetişmeseydi kurtulamayacaktım" buyurdu. BİR ŞEY SORACAĞIM Bir gün de yolda Hazret-i Huzeyfe'ye radıyallahü anh rastlayıp; "Yâ Huzeyfe!" diye seslendi. "Buyur yâ Ömer". "Efendimiz aleyhisselâm, münâfıkların listesini sana verdi değil mi?" Hazret-i Huzeyfe; "Evet verdi" dedi. "Bir şey sormak istiyorum, ama doğru söyleyeceksin. O listede ben de var mıyım?" Huzeyfe şaşırdı. Zîra hiç böyle bir suâl beklemiyordu. Ancak hazret-i Ömer ciddîydi. Sordu Ona tekrar: "Söyle ben de var mıyım?" "Yoksun yâ Ömer." "Doğru mu bu?" "Vallahi doğru söylüyorum yâ Ömer, sen listede yoksun" dedi. Böylece rahatladı... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Aa, bu bizim Ömer değil mi?.."
05-11-2011 01:00
Hazret-i Ömer radıyallahü anh, bir gün şehri gezerken kendisini sevindiren bir hâdise oldu. Şöyle ki; Bir sokağa girdi. Yürüyüp ilerledi. Sokağın ilerisinde çok yaşlı ve safça bir kadıncağız evinin önüne çıkmış, güneşleniyordu. Kızı, Halîfeyi fark edince telâşla seslendi içeriden: "Anneciğim!" "Buyur kızım" "Çabuk içeri gir!" "Neden kızım?" "Emîr-ül mü'minîn bu tarafa geliyor." İhtiyâr kalkıp içeri girdi. Ancak merak etmişti, Emîrin kim olduğunu. Pencereyi açtı. Ve Onu bekledi. Halîfe ilerleyip tam o evin önünden geçiyordu ki, yaşlı kadın tanıdı hazret-i Ömer'i. Çok şaşırmıştı. Hemen içinden; "Bu bizim Ömer" dedi. Ve seslendi kızına: "Perîhân kızım!" "Buyu anneciğim." "Hani Emîr geliyordu?" "Evet anne Emîr geliyor." "Ne Emîri kızım, biz ona Ömer derdik. Ne zaman Emîr olmuş?" deyiverdi. Halife bunu işitti. Çok hoşuna gitti. Ve kendi kendine; "Ömer'i kendisine tanıtan kimdir?" diye düşündü. Çok merak etmişti. Başını kaldırdı. Pencereye baktı. İçeride ihtiyâr kadıncağızı görünce ona doğru seslenip; "Doğru dersin ey hâtun! Ben, o senin bildiğin Ömer'im işte!" dedi. Ve yürüyüp gitti. Çok sevinmişti. Öyle ki, memnûniyeti yüzünden okunuyordu. www.gonulsultanlari.com
.Al dik şu gömleğimi!.."
06-11-2011 01:00
Hazret-i Ömer radıyallahü anh, bir gün eshâbtan bâzısıyla sahrâda oturuyordu ki, o ara fakîr bir köle gelip dikildi karşısına. "Yâ Ömer!" "Buyur kardeşim". "Halîfe sen misin?" "Evet benim." Sırtından gömleğini çıkarıp uzattı Halîfeye: "Nicedir yırtık şu gömleğim. Al da dik şunu çabuk!" Halife çok şaşırdı. Kızmadan sordu: "Sen niçin dikmiyorsun?" "Elimden gelse dikerdim herhalde. Hem sen Halîfe değil misin. Millete hizmet etmek asıl vazîfendir senin." Hazret-i Ömer; "Haklısın, düşkünlere hizmet, benim aslî vazifemdir" dedi ve başladı söküğü dikmeye. Ancak güneş, kölenin çıplak vücûdunu yakmaya başlayınca emretti yine Halîfeye: "Gömleğini çıkar. Ve üzerime ört!" Halife; "Niçin?" deyince, "Çünkü vücûdum güneşte çıplak durmaya alışık değil" dedi. Buna da kızmadı. Hattâ merhametle; "Peki, hemen!" dedi ve yaptı bu isteğini de. Az sonra tâmir bitmişti. Kalkıp giydirdi köleye ve sordu: "Başka bir isteğin?" "Yok, hayır" dedi. "Öyleyse hakkını helâl et." "Helâl olsun" dedi. Ve ardından; "Ey Halîfe! Şunu bil ki, yarın mahşer gününde, şarktan tâ garba kadar nice aç, çıplak ve düşkünler, haklarını senden alacaktır. Bunu bil de, öyle davran milletine. Emîr olmak kolay değil" dedi. Ve ayrılıp gitti. Halîfe çok hüzünlenmişti. O da kalkıp gitti evine. Yollarda ağlıyordu...
.Korkacak bir şey yok!.."
07-11-2011 01:00
Efendimiz aleyhisselâm, bir gün eshâbına; "Mü'min kabre girince, iki suâl meleği gelir. Ancak çok heybetli ve korkunçturlar. Onu suâle çekerler" buyurdu. Hazret-i Ömer dinledi. Ve Peygamberimize; "Yâ Resûlallah! Kabirde aklımız başımızda olacak mı?" diye sordu. Efendimiz; "Evet yâ Ömer, olacak" buyurdular. Rahatladı. Ardından; "Öyleyse korkacak bir şey yoktur" dedi. Hazret-i Alî radıyallahü anh, Onun bu sözüne şaştı. Vaktâ ki Ömer Fâruk vefât etti. Bunu hâtırladı. Kendi kendine; "Bakalım dâvâsının eri olacak mı?" dedi. Definden sonra bir kenara oturdu. Gözlerini yumdu. Kabre teveccüh etti. Hak teâlâ kaldırdı gözünden perdeyi. Gördü ki, suâl melekleri gelip suâle başladılar: "Rabbin kim?" "Dînin nedir?" Hazret-i Ömer meleklere; "Siz nereden geliyorsunuz?" diye sordu. "Yedinci kat gökten" dediler. "Bu mesafe ne kadardır?" diye sorunca; "Yedibin yıllık yoldur" dediler. Hazret-i Ömer; "Pekâlâ" dedi. "Siz bu uzun yoldan gelinceye kadar Rabbinizi unuttunuz mu?" Onlar; "Unutmadık" deyince, "Siz, yedibin yıllık yoldan gelip Rabbinizi unutmadınız da, ben şimdi şuracıktan, evimden çıkıp geldim, niçin unutayım?" dedi. Gözlerini açtı. Duygulanmıştı. "Ey kardeşim Ömer, gerçekten sözünün eriymişsin" dedi. Ve bir Fâtiha okuyup gönderdi rûhuna...
.Yâ Sâriye! Dağa, dağa!
08-11-2011 01:00
Hazret-i Ömer "radıyallahü anh", ordusunu kâfirler üzerine gazâya göndermişti yine. Hazret-i Sâriye başkumandandı. Ordu ayrıldı. O yere vardı. Kumandanın emriyle bir dağın eteğinde karargâh kurdular. Düşman ordusu ise dağın öbür tarafında olup, İslâm ordusunun geldiğini görmüşlerdi. Pusu kurdular. Cumâ günü idi. Halîfe hazret-i Ömer mescide gelip minbere çıktı. Ve Cumâ hutbesini okumaya başladı. O anda Hak teâlâ kaldırdı gözünden perdeyi. Ordu uzaklardaydı. Bir aylık yoldaydı. Bir aylık mesâfeden askerinin gafletini ve düşmanın hiylesini görüp îkaz etti kumandanını: "Yâ Sâriye! Dağa dikkat et dağa! diye bağırdı. O işitti bu sesi. Garibine gitti. Zîra bu ses Halîfenin sesiydi. Bir aylık mesâfeden sesleniyordu kendisine. Derhal tedbir alıp saldırıya geçtiler. Allah yardım etti. Zafere eriştiler. Nihâyet ordu geri döndü. Eshâb-ı kirâm hazret-i Sâriye'ye; "Zafer nasıl kazanıldı?" diye sordular. O da anlattı: Cumâ vaktiydi. Bir ara Halîfenin sesini işittim. "Yâ Sâriye! Dağa dikkat et, dağa!" diyordu. Çok şaşırdım. Hayâl mi dedim. Yoksa rüya mı? Hayır, ne hayal görüyordum, ne de rüya. Hazret-i Ömer'in sesiydi bu. Beni îkaz ediyordu. Fırlayıp kalktık. Dağı arkaya aldık. Yekvücut düşmana hücûma geçtik. Allahü teala yardım etti, çok şükür, zafere eriştik.
.Siz kimi isterseniz..."
09-11-2011 01:00
Hazret-i Osmân "radıyallahü anh" bir gün evinde bir ziyâfet tertib edip, Efendimizin "aleyhisselâm" huzûruna vardı. Selâm verdi. Sonra arz etti: "Yâ Resûlallah! Bugün bizim hâneye yemeğe buyurursanız çok seviniriz." Memnun oldular. Tebessüm ettiler. Ve Ona; "Yemeğe, yalnız beni mi çağırırsın yâ Osmân?" diye sordular. Resûle döndü. Ve cevâben; "Siz kimi isterseniz, o da buyursun yâ Resûlallah" diye arz etti. Efendimiz Eshâbtan birkaç kişiyi daha aldılar. Ve yola çıktılar. Hazret-i Osmân; "Elhamdülillah" diyor, sevinçten içi içine sığmıyordu. Çünkü Resûlullah Efendimize ziyâfet veriyordu. Burası önemli. Onlar böyleydi. Resûlullahın eshâbının bir tek gâyesi vardı. Resûlullahı sevindirmek. Bu, en büyük ni'metti onlar için. En büyük kârdı. Büyük kazançtı. Hazret-i Osmân, yürürken Resûlullah Efendimizin mübârek ayaklarına bakıyor, parmaklarıyla bir şeyler hesâb ediyordu. Efendimiz fark ettiler. Ve sordular: "Ne yapıyorsun?" "Adımlarınızı sayıyorum yâ Resûlallah." "Neden?" "Her adımınıza bir köle âzâd edeceğim de onun için." İşte "muhabbet" denen şeyin aslı, hakîkati bu olsa gerek. Gerçek sevgi. Aşk'tan da öte. Ve eve geldiler. Hazret-i Osmân'ın "radıyallahü anh" yüzlerce kölesi vardı. Hepsini âzâd etti. > www.gonulsultanlari.com
.Osman'dan hediyedir!.."
10-11-2011 01:00
Peygamber Efendimiz "aleyhissalâtü vesselâm" bir gün eshâb-ı kirâma karşı; "Her Peygamber, bir eshâbiyle övünür. Ben de eshâbımdan Osman bin Affân ile övünürüm" buyurdular. Ne şeref! Bir gün de; "Melekler benimle övündükleri gibi, ben de, Osman bin Affân ile övünürüm" buyurdular. BUNLAR NEDİR? Bir gazâda İslâm askerinin yiyeceği bitmiş, gâzîler ye'se düşmüşlerdi. Efendimiz aleyhisselâm Eshâbın üzüldüğünü gördü. Kendi de üzüldü. Ve o sahâbîlere; "Üzülmeyin, rahat olun. Cenâb-ı Hak gün batmadan size rızık gönderir" buyurdu. Hazret-i Osman; "İnşallah" dedi. Ve kendi kendine; "Resûlullah boş konuşmaz. O bir şey buyurduysa, muhakkak yerine gelir. Bu hayırlı işe ben vesîle olayım" dedi. Böyle düşündü. Ve düştü yollara. Çok yerler dolaşıp Eshâb-ı kirâm için yiyecek aradı. Nihâyet ondört yük yiyecekle döndü geri. Gün batmamıştı. İstediği olmuştu. En önemlisi Efendimizin sözü yerine gelmişti. Hazret-i Osmân erzak yüklü deveyi, sürdü gazâ yerine. Efendimiz; "Yâ Osmân, bunlar nedir?" diye sordular. Arz etti ki: "Osman'dan hediyedir." Memnun oldular. Ve ellerini açıp; "Yâ İlâhî! Osman'a çok ecir ver!" diye duâ buyurdular... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Adâletin böylesi!..
11-11-2011 01:00
Hazret-i Alî radıyallahü anh halîfeliği zamanında zırhını kaybetmiş, çok aradıysa da bulamamıştı. Bir gün Kûfe'de iken o zırhı bir Yahûdî'nin elinde gördü. Yanına gitti. Kendisine; "Bu zırh benimdir, böyleyken sende nasıl oluyor?" buyurdu. Yahûdî ise; "Hayır, bu benim zırhım" dedi. Hazret-i Alî; "Benimdir" dedi. O yine diretince; "Gel öyleyse kadıya gidelim" buyurdu. Ve birlikte Kâdı Şüreyh'e gittiler. Kâdı suâl etti: "Mesele nedir?" Hazret-i Alî; "Bu kişinin elindeki zırh benimdir" dedi. Kadı Şüreyh Yahûdî'ye döndü: "Sen ne diyorsun?" Yahûdî cevâbında; "Hayır, bu zırh benimdir, şimdi de benim elimdedir" dedi. Kadı, hazret-i Alî'ye sordu: "Şâhidin var mı?" Hazret-i Alî; "Âzâdlı kölem Kanber ve oğlum Hasan, o zırhın benim olduğuna şâhiddirler" buyurdu. Ama kabul görmedi. Zîra kadı Şüreyh; "Oğulun babaya şâhitliği câiz değildir, başka şâhit göster" dedi. Yahûdî bu konuşmaları dinledi. Çok duygulandı. Sesi titreyerek; "Efendiler! Mü'minlerin emîri, beni kendi hâkimine götürdü. Ama görüyorum ki, kendi hâkimi kendisinin aleyhine hüküm veriyor. Böyle bir adâleti ancak hak dîne inananlar yapabilir" dedi. Şehâdet getirdi. Müslümân oldu. Sonra da; "Ey mü'minlerin emîri! Bu zırh senindir. Zîrâ senin devenden düşmüştü de ben almıştım" dedi. >
."Niçin ağlıyorsun?.."
12-11-2011 01:00
Alî bin Ebî Tâlip "radıyallahü anh" vefât edince, oğulları Hasan ve Hüseyin "radıyallahü arhümâ" defnedip geri dönerken, bir virânelikte inilti duydular. Oraya yaklaştılar. Ve içeri girdiler. Baktılar ki, biri yatıyor, yaşlı, garip ve hasta, üstelik ağlıyor. Acıyıp sordular: "Niçin ağlıyorsun? "Derdim büyük gençler." "Nedir derdin baba?" "Âh evlâtlar, ben bir yiğidi merak ederim ki, bir senedir gelir, bütün ihtiyâcımı görürdü. Bugün gelmedi. Ben onsuz ne yaparım?" "Kimdi o yiğit baba?" "Bilmiyorum gençler." "Peki adı neydi?" "Onu da bilmiyorum. Bir gün sordum, söylemedi. Israr ettiğimde; "İsmimi ne yapacaksın. Ben Allah için hizmet ediyor, mükâfâtını da O'ndan bekliyorum" dedi. "Peki nasıl biriydi?" "Ben âmâyım çocuklar, târif edemem. Ama mübârek biriydi. "Nasıl anladın?" "Devâmlı Rabbini zikrediyor, zikrine melekler de iştirak ediyordu." Sordular: "Konuşmaz mıydı?" "Konuşurdu. Benimle olduğuna memnun olur, "Fakîr fakîrlerle, garip de gariplerle oturur" derdi. İki kardeş ağlamaya başladılar. Bu defâ o merak etti: "Siz niçin ağlarsınız? "Târif ettiğin kişi, bizim babamızdır amca, adı da Alî bin Ebî Tâlib'dir." "Peki ne oldu ona?" "Bu sabah vefât etti." Fakîr bunu duyunca; "Ne olur, beni onun kabrine götürün!" diye yalvardı. Götürdüler. Açtı ellerini: "Yâ ilâhî! Beni, bu kabir sâhibine kavuştur. Ben onsuz yaşayamam" diye duâ etti. Duâsı kabul oldu. Vefât edip, hemen yakınına defnolundu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O, velîlerin pîridir!"
13-11-2011 01:00
Bir gün eshâbdan birkaç kişi Resûlullahın "aleyhissalâtü vesselâm" huzûruna varıp; "Yâ Resûlallah! Size bir şey sormak istiyoruz" dediler. Resul aleyhisselâm; "Sorunuz" buyurdu. O zaman; "Alî'yi çok seviyorsunuz. Hikmeti nedir?" dediler. Efendimiz; "Alî'yi çağırın gelsin, niçin çok sevdiğimi söyleyeyim" buyurdular. Sahâbeden biri; "Başüstüne" dedi. Ve çağırmaya gitti. O arada Efendimiz onlara; "Ey eshâbım, siz bir kimseye iyilik etseniz. O da buna karşılık size kötülük etse, ne yaparsınız?" diye sordular. Cevap verdiler ki: "İyilik ederiz." "Yine kötülük etse?" "Biz iyilik ederiz." "Yine kötülük etse?" "İyilik ederiz." Efendimiz aynı suâli dördüncü defâ sorunca, sustular ve başlarını aşağı indirdiler. O esnâda hazret-i Alî geldi. Efendimiz aleyhisselâm aynı suâli ona da sordular: Hazret-i Alî cevâben; "İyilik ederim" dedi. "Yine kötülük etse?" "İyilik ederim yâ Resûlallah." "Yine kötülük etse?" "Ben yine iyilik ederim." Nihâyet yedincide; "Yorulmayın yâ Resûlallah! O bana mahşere kadar kötülük etse, ben de ona mahşere kadar iyilik ederim" dedi. Efendimiz sevindi. Tebessüm eyledi. Ve eshâba dönüp; "Şimdi anladınız mı?" diye sordular. Eshâb; "Evet yâ Resûlallah! Alî'yi neden çok sevdiğinizi şimdi çok iyi anladık. Hakîkaten sevginize lâyıkmış. Çünkü aramızda en güzel cevâbı o verdi" dediler. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Alî'ye iki hisse
14-11-2011 01:00
Efendimiz "aleyhissalâtü vesselâm" bir harpte alınan ganîmet mallarını mücahit gâzîlere taksîm ederken, her mücâhide "bir hisse", hazret-i Alî'ye "iki hisse" verdiler. Münâfıklar sevindi. Gün doğdu onlara! Hemen dedikodu ürettiler asker içinde. Üçer beşer bir araya gelip bunu konuşuyorlardı hep. "Duydun mu?" "Neyi?" "Peygamberin iltimasını." "Kime iltimas etmiş?" "Amcaoğlu Alî'ye. Herkese bir hisse verirken ona iki hisse verdi." "Olur mu böyle şey?" "Oldu bile." Resûlullah Efendimiz, bu dedikoduları duyup çok üzüldüler. Ve hemen bunu açıklamak ihtiyacını duydular. Minbere çıktılar. Eshâba hitâben; "Ey gâzîler! Küffâr ordusunu susturan, attığı nârâlarla kâfirleri korkutan o eri siz de gördünüz mü?" diye sordular. Eshâb cevapladı: "Gördük yâ Resûlallah." "Nasıl gördünüz?" "Ablak bir ata binmiş, yeşil sarık sarmıştı başına. Nârâ attığında sanki dağlar titriyor, her hamle edişinde yer sallanıyor, her kılıç çalışında nice başlar düşüyordu yere." "Onu tanıdınız mı peki?" "Hayır yâ Resûlallah, tanıyamadık. Çünkü ne zaman Onu görmek istesek, yüzünü bir bulut kaplıyordu. Bir türlü göremiyorduk. Efendimiz sordular: "Ben diyeyim mi?" "Deyin yâ Resûlallah." "O yiğit, kardeşim Cebrâil'di. Giderken, "Benim ganîmet hissemi Alî'ye ver!" diye tembîh etti bana. İşte Alî'ye iki hisse vermemin sebebi budur. Yoksa ona iltimas etmedim" buyurdu. Fitne ateşi söndü böylece. >
.Üç altının hesâbı!..
15-11-2011 01:00
Hazret-i Alî radıyallahü anh, bir gazâdan zaferle dönmüş, ganîmet olarak pek çok mal ve birkaç çuval altınla Resûlullah Efendimizin aleyhisselâm huzûruna gelip; "Yâ Resûlallah! Duânızla zafer nasîb oldu" deyip, altın dolu çuvalları arz etti Efendimize. Sevindiler. Duâ ettiler. Sonra ganîmet taksîmine geçildi. Allahın Resûlü, çuvallar dolusu altınları, bitirinceye kadar gâzilere avuç avuç dağıttı. Hazret-i Alî'ye ise "üç altın" verdi sadece. Diğer gâzilere beşer onar avuç verirken, kendisine sâdece üç altın vermesinin sebebini merak etti. "Hikmetlidir" dedi, Ve yatıp uyudu. Gece, mahşer meydanını gördü rüyâsında. Herkesten, dünyada kazandığı malın hesâbı soruluyordu ince ince. Nihâyet sıra Ondaydı. Melek geldi. Ve suâl etti: "Yâ Alî! Sen de şu üç altının hesâbını ver bakalım!" dedi. Hazret-i Alî radıyallahü anh terledi. Ateş bastı vücûdunu. Sıkıldı, bunaldı. Ter içinde kaldı. Gecenin bir yarısında uyandığındığında; "Ooh, rüyâymış" dedi kendi kendine. Sevinip, sabah erkenden koştu Resûlullahın huzûruna. Efendimiz Onu görünce sevindi. Tebessüm etti. Ve sordu Ona: "Yâ Alî! Ben mi anlatayım, sen mi anlatacaksın?" Hazret-i Ali; "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedi. "Yâ Alî! Üç altının hesâbını veremedin değil mi?" "Evet yâ Resûlallah". "Daha çok olsaydı?" "Senin her yaptığın güzel, her işin hikmetlidir yâ Resûlallah. Canım sana fedâ olsun!" dedi. Ve sevinç içinde ayrıldı huzûrdan... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yaşına hürmeten!.."
16-11-2011 01:00
Hazret-i Alî radıyallahü anh bir sabah namâzı için mescide giderken az ileride bir ihtiyârın da aynı yöne gittiğini gördü. Ama çok yaşlı olduğu için gâyet yavaş ilerliyordu. Hazret-i Alî ise ilk rek'ata yetişmek için acele ediyordu. Hayli yaşlıydı. Ak sakallıydı. Yaşına hürmeten önüne geçmedi. Mescide kadar onun ardından, yavaş adımlarla ilerledi. Mescit hizâsına gelince, ihtiyâr mescide girmedi. Yürüyüp gitti. Hristiyânmış. Hazret-i Alî ise hızla mescide girdi. Cemâat rükûdaydı girdiğinde. Koşup son safta yetişti cemâate. Efendimiz, rükûda uzun beklemişlerdi. O namâza girince doğruldular rükûdan. Ancak eshâb merak etmişlerdi bunu. Namaz bitti. Suâl ettiler: "Yâ Resûlallah, ilk rükûda çok durdunuz, hikmeti neydi acaba?" Efendimiz; "Evet öyle oldu" buyurdular. Hikmetini sordular. "Bilmiyorum" dedi. Ve şöyle îzah etti: "Tam rükûdan doğrulacağım anda Cebrâil sür'atle geldi. Eliyle başıma, kanadıyla da arkama bastırıp, rükûdan kalkmama mâni oldu, bir müddet sonra bıraktı, sebebini ben de bilmiyorum." O sözlerini bitirdi. Cibrîl-i emîn geldi. "Yâ Resûlallah, bu işin hikmetini bildirmek için Rabbimizin emriyle geldim. İzin verirseniz anlatayım" dedi. "Anlat" buyurdular. O da şöyle arz etti: "Sen rükûdan kalkacağın anda Hak teâlâ bana; 'Acele Habîbime git ve rükûdan kalkmasına mâni ol. Çünkü Alî kulum, bir ihtiyârın ardından yavaş adımlarla mescide geliyor. O pîr-i fânînin yaşına hürmeten önüne geçmiyor. Git, Habîbimi tut ki, ilk rek'ata O da yetişsin' diye emretti. Hikmeti budur" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ey mevtâlar!.."
17-11-2011 01:00
Hazret-i Fâtıma radıyallahü anhâ vefât etmişti. Hazret-i Alî radıyallahü anh ve oğulları, cenâze hizmetini görüp o gece defnettiler kendisini. Hazret-i Alî, ertesi sabah kabristana gitti. Bir Fâtiha okudu. Ve yatan ölülere; "Ey mevtâlar! Bıraktığınız malların tamâmı vârislere taksîm edildi. Hanımlarınız başkalarıyla evlendi. Evlerinize tanımadığınız kimseler taşındı. Bizden size haber bunlardır" diye seslendi. Biraz bekledi. Ve yine onlara: "Bizden size haberler bunlardır. Sizden bize ne gibi haberler var?" diye sordu. O an bir ses işitti. Kulak verip dinledi. "Yâ Alî! Dünya malından Allah için verdiklerimizin burada faydasını gördük. Dünyada kullandıklarımız kâr kaldı yanımıza. Ama bıraktıklarımızı ziyân ettik" diyordu. KENDİ TAŞIRDI Hazret-i Alî "radıyallahü anh", çarşıdan herhangi bir şey alsa, eve kadar kendi taşır, vermezdi kimseye. "Yardım edelim" deseler de, kabul etmezdi. Hizmetçisi vardı. Bir gün kendisine; "Efendim, siz halîfesiniz. Yardım etmek isteyenlere müsaade edin, taşısınlar. Hem sonra bu gibi basit işler, size hafîflik verir" deyiverdi. Onu dinledi. Ve cevâben; "Hayır. Bir baba, helâlinden kazanıp da satın aldığı bir şeyi kendi taşırsa, kemâlinden hiçbir şey kaybetmez" buyurdu. Ve ilave etti: "Hattâ o kişi, her bir adımına çok sevap kazanır" buyurdu. >
.Hâlimizi Resûlullaha anlat!"
18-11-2011 01:00
Eshâb-ı kirâmdan aleyhimürrıdvân Ebüdderdâ hazretlerinin babası Uhud Harbinde şehîd olunca, anne-oğul maddî sıkıntıya düşmüşlerdi. Öyle ki, açlıktan taş bağlıyorlardı karınlarına. Günler zor geçiyordu onlar için. Tâkatleri tükendi. Annesi seslendi: "Ebüdderdâ!" Koştu hemen: "Buyur anne." "Oğlum, hemen Resûlullaha (aleyhisselâm) git ve bu hâlimizi arz et. O, herkese bir şeyler veriyor. Bize de verir" dedi. Ebüdderdâ çocuktu henüz. "Peki anneciğim!" dedi. Ve çıktı evden. Koştu mescide. Efendimiz aleyhisselâm eshâbiyle sohbet ediyordu. Ebüdderdâ içeri girer girmez sohbeti kesip; "Müslümân bir sıkıntıya düştüğünde, bunu yalnız Rabbine arz eder, başkasından bir şey istemezse, Allahü teâlâ ona kâfidir" buyurdu. O bunu duydu. Bir yere oturdu. Vazgeçti söylemekten. Eve dönünce, annesi: "Arz ettin mi oğlum?" diye sordu. Cevâben; "Hayır anne söylemedim" dedi. "Neden yavrum?" "Lüzum kalmadı." Annesi; "Anlamadım evlâdım, ne diyorsun?" deyince Ebüdderdâ, Resûlullahtan aleyhisselâm işittiğini annesine nakletti ve "İşte bunun için söyleyemedim anne" dedi. Kadın sevindi. Memnun oldu. "Âferin oğlum. Çok iyi yapmışsın. Mâdem öyle buyurmuş, biz de sabrederiz" dedi. Ve sabrettiler. Mükâfâtını da gördüler. Zîra hazret-i Ebüdderdâ radıyallahü anh, bir müddet sonra o yerin en zengini oldu... > www.gonulsultanlari.
.Cömertliğin böylesi!..
19-11-2011 01:00
Hazret-i Hasan, hazret-i Hüseyin ve Abdullah bin Ca'fer, "radıyallahü anhüm" uzun bir sefere çıkmışlardı. Az sonra acıktılar. O yerde bir kadın görüp; "Hiç yiyecek bir şeyin var mıdır?" diye sordular. Kadın cevâben; "Evet var" dedi. Tek koyunu vardı, kesip doyurdu onları... Aradan yıllar geçti, bu kadıncağız fakîrleşip, maîşet için Medîne'ye geldi. Hazret-i Hasan bir görüşte tanıdı kadını. Bin koyun verdi. Bin adet de altın. Sonra kardeşi Hüseyin'e gönderdi. Hazret-i Hüseyin sordu: "Hasan ne verdi sana?" "Bin koyunla, bin altın" deyince, hizmetçisine; "Bana bin altın getir!" dedi. O da peki dedi. Ve getirip verdi. O bin altını kadına verdi. Bin adet de koyun vereceğini vâdedip Abdullah bin Ca'fer'e gönderdi. O da sordu kadına: "Hüseyin ne verdi sana?" "Bin altın, bin koyun." "Pekâlâ" dedi. O da bin altınla bin koyun verip, gönderdi kadıncağızı... NİÇİN AĞLARSINIZ? Bir gün hazret-i Hasan "radıyallahü anh" ağlıyordu. "Niçin ağlarsınız?" dediler. Derinden bir "Âh!" çekip, "Bize yazıklar olsun" dedi. Ona suâl ettiler: "Niye âh edersin?" "Daha ne olsun, yedi gündür hânemize misâfir gelmedi" dedi. TİTRİYORDU Hazret-i Hüseyin de bir gün namâza duracaktı. Seccâdenin üzerinde titremeye başladı. "Neden titrersiniz?" dediler. Bir âh çekti ve; "Az sonra Rabbimin huzûruna çıkacağım, nasıl titremeyeyim" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Lâ ilâhe illallah!.."
20-11-2011 01:00
Ebû Zer-i Gıfârî "radıyallahü anh", hazretlerinin adı Cündeb idi. Îmân etmeden önce yol kesiciydi. Ama sonradan hilkatindeki temizlik sebebiyle bu iş ona mânâsız geldi. Hattâ iğrendi. Putlardan soğudu Doğruyu arıyordu. Ona göre yaratıcı tek olmalıydı. Onun için sıkça "Lâ ilâhe illallah" derdi. O günlerde oraya Mekke'den biri geldi ve tesadüfen Cündeb'le tanıştı. Onun arada bir "Lâ ilâhe illallah" dediğini duyunca; "Tuhaf şey" dedi. "Nedir tuhaf olan?" "Bu senin dediğini Mekke'de de söyleyen biri var. Adı Muhammed, Peygamber olduğunu söylüyorlar" dedi. Cündeb başını öne eğip düşündü biraz. Sonra fırladı ayağa. "Ben buldum" dedi. Ve kardeşi Üneys'e koşup; "Yâ Üneys, Mekke'ye git! Orada peygamberliğini îlân eden zât ile görüş ve bana Ondan haber getir" dedi. O da peki dedi. Ve düştü yollara. Mekke'ye gelip Efendimizi gördü, sohbetinde bulundu ve sayısız ihsânlarına nâil oldu. Döndüğünde sordu Cündeb: "Neler öğrendin?". "Çok büyük bir zât abi. İnsanlar Onun için şâir, kâhin, sihirbâz diyorlarsa da aslı yok. O gerçekten peygamber" dedi. Cündeb tatmin olmadı. "Ben de göreyim" dedi. Ve çekti çarığını ayağına, çıktı yola. Üneys arkasından; "Amân abi dikkatli ol! Kendini gizle, çünkü düşmanları çok azgın" diye tembih etti. Cündeb Mekke'ye geldi. Kâbe'ye gitti. Orada bekledi. Akşam olunca, hazret-i Alî onun yabancı olduğunu anlayıp; "Sen kimsin?" diye sorunca, "Adım Cündeb, Gıfar kabîlesindenim" dedi. Hazret-i Alî; "Bize gidelim" dedi ve birlikte gittiler. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İlk sohbette îmân etti
21-11-2011 01:00
(Dünden devam) Cündeb bin Cünâbe, Resûlullah Efendimizle görüşmek için Mekke'ye gelmiş, üç gece hazret-i Alinin "radıyallahü anh" evinde kalmış ama geliş maksadını söylememişti. Hazret-i Alî de merak ediyordu. Nihâyet sordu ona: "Buraya niye geldin?" "Muhammed isminde bir zât varmış. Onu görmek için" deyince; "Ben o zâta gidiyorum, beni tâkib et!" dedi. Az sonra Resûlullahın hânesine varmışlardı. Cündeb, hürmet duygusu içinde girdi Efendimizin huzûruna. "Esselâmü aleyküm!" "Ve aleyküm selâm." Ebû Zer, Efendimizin sohbetiyle şereflenince; "İşte yıllardır beklediğim buydu" dedi. Sohbet o kadar tatlıydı ki, "Hiç bitmese" diyordu. Bin canla âşık olmuştu o Resûle. Efendimiz sordular: "Sen neredensin?" "Gıfar kabîlesindenim." "Ne zamandır Mekke'desin?". "Üç gün oldu". "Bunca zaman ne yiyip ne içtin?". "Zemzemden gayri bir şey bulamadım" deyince; "Zemzem mübârektir, susayanı kandırır, aç olanı doyurur" buyurdu. Ebû Zer mutluydu. Hemen îmân etti. Huzûrdan çıkınca, kalbinde yanan îmân meş'alesiyle başka gönülleri de tutuşturmak için koştu hemen Kâbe'ye ve olanca sesiyle; "Lâ ilâhe illallah! Muhammedün Resûlullah!" diye haykırdı. Ama ortalık karıştı. Üzerine saldırdılar. Ne buldularsa onunla vurup kanlar içinde bıraktılar. Ancak hazret-i Abbâs görüp; "Durun ne yapıyorsunuz. Bu adam kervan yolumuzun üzerindeki bir kabîleden. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz?" diye bağırdı. Ona hak verdiler. Ve geri çekildiler. Ebû Zer müşriklerin elinden kurtulunca Resûlullaha gitti doğruca. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com T
.Sen kabîlene dön!.."
22-11-2011 01:00
(Dünden devam) Ebû Zer radıyallahü anh îmân edince doğru Kâbe'ye gidip, kâfirlerin yüzüne karşı Kelime-i şehâdeti haykırdı. Ancak kâfirlerin hücumuna uğradı. Efendimiz Ona acıyıp çağırdılar: "Yâ Ebâ Zer!" "Buyur yâ Resûlallah!" "Kabîlene dön. İslâmı orada yay!" buyurdular. Ebû Zer; "Peki yâ Resûlallah!" deyip kavmine döndü. Kabîleyi topladı. Ve yüksek sesle; "Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah deyiniz!" diye nidâ etti. O anda dört bir yandan îtirazlar yükseldi. "Ne diyor bu?" "Bu delirmiş!" Tansiyon yükselince, kabîle reisi Haffâf: "Susun, susun!" diye bağırdı. Herkes sustu. Ebû Zer anlatmaya başladı: "Müslümân değilken nuhem putu'na, içmesi için bir tas süt götürüp önüne koydum. Az sonra ne oldu biliyor musunuz? "Ne oldu?" dediler. "İnanacak mısınız?" "Söyle inanırız" dediler. O zaman; "Bir köpek gelip sütün tamamını içti ve bacağını kaldırıp, putu ıslattı. Şimdi size soruyorum, bu nasıl ilâh ki, önündeki sütü bir köpeğe kaptırıyor ve ondan böyle hakâret görüyor?" dedi. Herkes şaşkındı. Sessizlik oldu. Kalabalıktan biri; "Peki senin Peygamberin ne diyor" deyince şöyle anlattı: "O diyor ki, Allah birdir, şerîki yoktur, yemez, içmez ve ölmez. O, her şeyin mâliki ve sâhibidir. Çocuklarınızı toprağa değil, kalbinize gömün!" Önce Haffâf. Sonra Üneys. Sonra da başkaları ve nihâyet bütün kabîle kâmilen îmânla şereflendiler. Hem de putlarını kıra kıra... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Koş, babanı çağır!.."
23-11-2011 01:00
Enes bin Mâlik radıyallahü anh anlatıyor: Resûlullah Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm Medîne'ye geldiğinde, ben sekiz yaşındaydım. Bir gün, annem bir yerden biraz "un" bulmuş. Komşudan da biraz "süt" alıp yoğurmuş. Sonra onu pişirip bana seslendi: "Eneees!" "Buyur anne!" "Oğlum, koş mescide. Babanı çağır da birlikte yiyelim". "Peki anneciğim" dedim. Ve koştum mescide. Babam, Resûlullah Efendimizin tam yanında oturuyordu. Efendimizi görünce her şeyi unutup, gayr-i ihtiyârî Onun yanına vardım. Önüne oturdum. Ve kendilerine; "Yâ Resûlallah! Annem sizi bizim evde yemeğe çağırıyor" dedim. Efendimiz aleyhisselâm cemâate dönüp; "Kalkın, Ümmü Süleym'in dâvetine gidiyoruz!" buyurdular. Bütün cemâat kalktı. Efendimiz önde, biz arkada, yürüyerek bizim eve vardık. Babama sordular: "Ne yemek var?" Babam; "Bilmiyorum yâ Resûlallah" dedi. Efendimiz; "Zevcen bizi yemeğe çağırmadı mı?" buyurunca, babam şaşırdı ve izin alıp içeri geçti. Annemden sorup öğrendi. Tekrar içeri geldi. Ve Efendimize; "Yâ Resûlallah! Hanımım, biraz un ile biraz süt bulmuş. İkisini yoğurup pişirmiş" diye arz etti. Efendimiz; "O yemeği yanıma getiriniz!" buyurdular. Getirdik. Mübârek ellerini kabın üstüne koyup, bereket için duâ buyurdular. Yetmiş kişi vardı. Hepsi yiyip doydu. Yemek azalmadı bile. Efendimiz aleyhisselâm o yemeği bana uzatıp; "Bunu annene götür. Kendi yesin ve istediğine dağıtsın" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com
.Zalimler öfkeden çıldırdı
24-11-2011 01:00
Habbâb bin Eret radıyallahü anh, kalbi Allah sevgisiyle yanan bir sahâbî. Müşrikler, Onun îmân ettiğini öğrenince deliye dönüp işkenceye başladılar. Gömleğini çıkarıp, kızgın taşları çıplak vücûduna bastırırken bağırdılar: "Haydi dîninden dön!" "Lât ve Uzzâ'ya inan!" "Muhammed'i inkâr et!" Habbâb, dişlerini sıktı. Yüzünü buruşturdu ve insanüstü bir metânetle; "Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah!" diye haykırdı. Zâlimler öfkeden çıldırdılar. Bu defâ sert, iğne dikenli çalılarla çıplak vücûdunu taradılar. Kanlar içinde kaldı. Ama o Rabbini andı: "Allah! Allah! Allah!" Sâhibesi Ümmü Enmar, her akşam ateşte ısıtıp, nar gibi kızarttığı bir demir çubukla başını dağlıyordu. Aklı sıra dîninden döndürecekti Onu. Peki muvaffak olabildi mi? Hayır. Ne Onu, ne de mü'minlerden bir tekini. Bir gün de meydana yığdıkları odunları ateşlediler. Sonra Onu tuttular. Ve o ateşe attılar. Halbuki ateş de Allahın emrindeydi. Hazret-i İbrâhim'i yakmış mıydı? Hayır. Hazret-i Ammâr'ı yaktı mı? Hayır. Onu da yakmadı. Nitekim korkunç ateş sönüverdi birden. Yorumları hazırdı: "Sihir!" dediler hemen. Fakat eden bulur! Öyle buyurmuşlar. Zâlim Ümmü Enmar'ın başına şiddetli bir ağrı saplandı bir gün. Öyle ki, hekîm ilâç kâr etmiyordu. Sonunda; "Başını ateşle dağlatırsan, geçer" dediler. Zâlim kadın, Habbâb'ı çağırıp; "Şu seni dağladığım demir çubuğu ateşte iyice kızdır da getir!" dedi O da sordu: "Ne olacak?" "Başımı dağlayacaksın!" dedi. Habbâb; "Peki olur" dedi ve başladı işe. Mübârek sahâbînin işi buydu artık!..
.Beşinci Müslümân
25-11-2011 01:00
Hâlid bin Saîd radıyallahü anh İslâmla ilk şereflenen bahtiyârların beşincisidir. Henüz îmân etmemişti ki, bir gece Cehennemi gördü rüyâda. Kendi de hemen kıyıcığında duruyordu. Kaynayan, homurdayan, fokurdayan bir ateş deryasıydı. Korktu titredi. Babası geldi. Ve arkadan öz oğlunu bu çılgın ateşe itekledi. Hâlid tam düşmek üzereydi ki, Efendimiz aleyhisselâm yetişip, Onu yukarı çekti. Kurtulmuştu. Dehşet içinde uyandı. Sıçrayıp oturdu yatağının içinde. Ve mırıldandı: "Bu rüyâ hak!.." Sıkıntıdan boğuluyordu. Ferahlamak için kendini sokağa attı. Tek tük geçen insanlardan bir dost çehresi arıyordu ki, hazret-i Ebû Bekir'i (radıyallahü anh) gördü ileride. "İşte aradığım adam!" dedi içinden. Sevinçle koşup anlattı rüyâsını. O rüyâyı dinledi. "Sahihtir" dedi. Hâlid; "Tâbiri ne?" deyince, "Anlaşılan o ki, sen Onun dînine gireceksin" buyurdu. Hâlid iyice meraklanıp sordu: "Sen îmân ettin mi?". "Evet" deyince, "Öyleyse ben de Ona gidiyorum" dedi. Koştu o kapıya. Kavuştu huzura. Edeble sordu: "Yâ Ebel Kâsım! Sen insanları neye çağırıyorsun?" Efendimiz aleyhisselâm; "Eşi ve benzeri olmayan bir tek Allah'a, Muhammed'in de, Onun kulu ve Resûlü olduğuna îmân etmeye çağırıyorum. "Yâ Hâlid! Görmeyen, işitmeyen, kendisine tapanla tapmayanı ayıramayan taş parçalarına hiç ibâdet edilir mi?" buyurdu Hâlid duygulandı. Ve yüzü nurlandı. Kalbinden; "Ne kadar doğru söylüyor" dedi ve Kelime-i şehâdeti okuyup Müslüman oldu. Babası ise küfür üzere ölüp gitti... >
.Babam seni çağırıyor!"
26-11-2011 01:00
Hâlid bin Saîd radıyallahü anh gizlice îmân etmiş, Mekke'nin gözden saklı yerlerinde gizli gizli ibâdet ediyordu. Babasınınsa haberi yoktu îmân ettiğinden. Bir gün, yine tenhâ bir yerde namâz kılıyordu ki, diğer kardeşinin nefes nefese geldiğini fark etti. Çocuk geldi. Ve seslendi: "Hâlid! Babam seni çağırıyor!" Hâlid'in benzi soldu birden. Çünkü babası, azgın bir din düşmanıydı. Korku içinde gitti. Adam Hâlid'i görür görmez gürledi âdeta: "İşittiğim doğru mu?" "Evet baba doğru." "Muhammed'in dînine mi girdin?" "Evet." Adam çıldırdı. "Çabuk vazgeç!" Hâlid her şeyi göze alıp; "Hayır, vazgeçmem!" dedi. Adam, elindeki kalın sopayı indirdi Hazret-i Hâlid'in başına. "Seni inatçı evlât! Bundan sonra sana aş ekmek yok!" Hazret-i Hâlid; "Hiç mühim değil. Benim rızkımı Allah verir" deyince, adam iyice çıktı çileden. Sopayla dövdü. Mahzene tıktı. O kadar vurdu ki, elindeki kalın sopa, üstünde parçalandı genç sahâbînin. Hazret-i Hâlid, kanlar içinde kaldı. Mahzen de havasız ve karanlık bir yerdi. Üstelik daracıktı. Ama gönlü genişti Hâlid'in, gökler kadar. Ama babası? Hastalandı. Yatağa düştü. Müslümânlara olan düşmanlığı giderek artıyordu. Bir gün, yumruklarını sıkıp; "İyileşirsem, hepsini öldüreceğim!" dedi. Onun bu zâlim niyeti, Hâlid'in kulağına ulaşınca çok üzüldü. "Ya iyileşirse?" dedi. Bu, ihtimaldi. Ama olabilirdi. Bu endîşeyle kaldırdı bir gün ellerini. "Yâ Rabbî! Hasta yatağından kaldırma babamı!" diye yalvardı. Mazlumun duâsı perdesiz ulaşırmış Allah'a. Adam kalkamadı yatağından... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ceylan konuşuyor!..
27-11-2011 01:00
Hamza radıyallahü anh henüz îmân etmeden de Kureyş içinde hâtırı sayılır biriydi. Arslan avcısıydı. Müşriklerin Safâ Tepesinde Efendimizi hırpaladığı gün, o, çölde bir ceylanı ustalıkla kovalayıp, sonunda sıkıştırdı bir köşeye. Hayvan, nefes nefese durdu ve dikti gözlerini gözlerine. Fakat o da ne? Konuşuyordu: Ceylan, açık bir dil ile; "Ey Hamza! Benimle uğraşacağına, git o adamlarla uğraş! Müşrikler, yeğenini öldürmek istiyor. Bana çevirdiğin o oku, onlara atsan daha iyi edersin!" dedi. Ve bir sıçradı. Kaçıp uzaklaştı. Hamza, bu hâdisenin şokuyla adamakıllı şaşırdı ve doğruca eve geldi. Yorgun, düşünceli, kafası karmakarışıktı. Bitkin bir halde; "Ben çok açım!" deyip, çöktü bir kenara. Ancak hanımı da neşesizdi. Hattâ ağlıyordu. Hamza sordu: "Hayrola, niçin ağlıyorsun?" "Hiç sorma" dedi. "Söylesene hanım, ne oldu?" "Bugün yeğenini fenâ halde dövdüler!" Hamza'nın tüyleri diken diken olmuştu. Hiddetle sordu: "Ebû Tâlip yok muydu?" "Hayır, o yoktu." "Peki yâ Abbâs?" "Kurtarmak için çok uğraştı, ama..." "Yâ Ebû Leheb, o neredeydi?" "O, onlardan bin beterdi: Öldürün şu yalancı sihirbâzı! diyerek öbürlerini kışkırtıyordu..." Hamza, önündeki yemeği bir tarafa itti. Fırladı ayağa. Zırhını giydi. Ve bütün hiddetiyle; "Bunun intikâmını almadıkça yiyip içmek bana haram olsun!" dedi ve yayını alıp atladı atına. Ve yel gibi koşturdu küheylanı. Az sonra Kâbe-i şerîfe varmıştı bile. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bire alçaklar!.."
28-11-2011 01:00
(Dünden devam) Hamza, pürhiddet Kâbe'ye vardı. Müşrikler, onu uzaktan görünce büyük korkuya kapılıp; "Önce bizi selâmlar, sonra tavafa giderse korkmayın. Ama, ilkin tavafa yönelirse o zaman yandık, öç almaya gelmiştir" dediler. Çok korktular. Ama haklıydılar. Hamza, yanlarından hışımla geçip önce tavafını yaptı. Sonra dağ gibi heybetiyle gelip dikildi önlerinde. Ve gök gürler gibi; "Bire alçaklar! Yeğenime o ezâyı yapan hanginizse, çıksın ortaya!" diye haykırdı. Çıt çıkmadı. Ebû Cehil; "Ben yaptım yâ Hamza!" deyip, suçu üstlendi. Hamza, bir sıçrayışta atından indi ve yaklaşıp elindeki yayı var kuvvetiyle kâfirin başına çaldı. Bir daha vurdu. Sonra bir daha. "Seni alçak rezil! Böyle şerefli bir insana bunu nasıl yaptın?" diye bağırıyordu. Koca kâfir, kanlar içinde yere yıkıldı. Hamza öbürlerine dönüp; "Alçaklar! Yeğenimin dedikleri suçsa, işte ben de Onun dînindeyim ve karşınızdayım. Haydi, yapın yapacağınızı!" Yine çıt yoktu. Atına atladı. Efendimizin huzuruna vardı. Resûlullah aleyhisselâm Onu görünce; "Terk et bu kimseyi ki, ne babası vardır şu dünyada, ne bir amcası. Ne kardeşi, ne arkadaşı, ne de bir destekçisi vardır" buyurdu. Sesi üzgündü. Ve hüzünlüydü. Hamza, şefkatli bir ses tonuyla; "Ey yeğenim! Ebû Cehil'i vurup kana boyadım. İntikamını aldım. Üzülme, sevin!" dediyse de; "Bütün müşrikleri katletsen bile, Keli-me-i şehâdeti söylemedikçe sevinemem" buyurdu. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Üzülme yeğenim!"
29-11-2011 01:00
(Dünden devam) Hamza, Efendimizi "aleyhissalâtü vesselâm" tesellî için; "Üzülme yeğenim. Ebû Cehil mel'ûnunun kafasını yardım. İntikamını aldım, düşmanlarını sindirdim" dedi. Ve ilave etti: Haydi üzülme. Ve sevin artık. Ama Efendimiz; "Bütün müşrikleri katletsen de yine sevinemem" buyurdular. "Seni nasıl sevindirebilirim?" deyince, "Îmân edip şu güzel vücûdunu Cehennem ateşinden kurtarman, bana her şeyden daha sevgilidir" buyurdu. Hamza düşündü. Ve sordu hemen: "Gökten sana bir kelâm inmiş. Onları kimden öğrendin?" "Hiç kimseden, onlar Rabbimin sözleri" buyurunca; "Onlardan biraz okur musun?" dedi. Efendimiz, Hâ-mim sûresinden okudular. Hamza pürdikkat dinleyip; "Yâni senin Rabbin lâ ilâhe illallah diyenleri affediyor, öyle mi?" diye sordu. Resûl-i ekrem; "Evet" buyurdu. "Peki, biraz daha okur musun?" deyince, Tâhâ sûresinden okudular. "Yerde, gökte ve ikisi arasında olanlar ve yerin altındakiler hepsi O'nundur" âyetini dinleyince sordu: "Yerde ve gökte olanların tamâmı senin Rabbinin midir?" "Evet O'nun." "Hayret" dedi. "Bizim binbeşyüz putumuz var. Hiçbirinin tek karış toprağa hükmü geçmez. Bu gece düşüneyim. Yarın gelir îmân ederim", deyip ayrıldı. O gece kalbi meyletti İslâma. Îmân etmek için sabahı zor bekledi. Ortalık ışıdı. O kapıyı çaldı. Efendimiz; "Ey amca, kararın nedir?" diye sordular. "İnandım, en ufak tereddüdüm kalmadı" dedi ve getirdi Şehâdeti. O, artık hazret-i Hamza idi radıyallahü anh. (Devamı yarın) > w
.Ya yetişemezsem!.."
30-11-2011 01:00
Hanzala radıyallahü anh, Medîneli bir sahâbî olup, "Gasîl-ül melâike" lakabıyla meşhurdur. Uhud cenginden bir hafta önce nikâhlandı. Bir gün önce de düğün yapıp gerdeğe girdi. Girdi ama, başka bir heyecân içindeydi o gece. Yarınki savaşı düşünüyordu. Ya yetişemezsem! diye endîşe ediyordu. Bu korkuyla kırpmadı gözünü. Bir ara, geciktiğini hissedip fırladı yataktan. Kılıcını kapıp, koşturdu Uhud'a. Ama gusletmeyi unutmuştu telâşeden. Cenk yerine vardığında, Resûlullah safları düzeltiyordu. Sür'atle koşup girdi son safa. Oh! Elhamdülillah. Cenge yetişmişti. Şimdi bir şeyi düşünüyordu. Şehîd olmayı. Nihâyet harp bitmiş, müşrik ordusu bozulmuş, küffâr sağa sola kaçıyordu artık. Ama hazret-i Hanzala mahzundu. Şehîd olamamıştı. İşte tam o esnâda, sırtına soğuk bir çeliğin girdiğini hissetti. O giren, mızraktı. Bir müşrik atmıştı. Vücûdundan kan fışkırırken, ikincisi saplandı. Derken üçüncüsü ve dördüncüsü. Ve kanlar içinde yığılıverdi oracığa. İstediğine kavuşmuştu. Efendimiz; "Hanzala'yı yerle gök arasında gördüm. Melekler, Cennet suyu ile yıkıyorlardı onu. Zevcesine bir sorun bakalım" buyurdular. Zevcesi Cemîle'yi bulup bu hâli anlattılar. Ve sordular. Şöyle anlattı: O gece çok heyecanlıydı. Telâşından hiç uyumadı. Ertesi günkü cengi düşünüp durdu gece boyu. "Yetişemezsem!" diye çok korkuyordu. Sabahleyin fırlayıp acele çıktı evden. Ama gusletmeden... Evet, mesele anlaşılmıştı. Melekler yıkamıştı kendisini. Ve bunun için almıştı bu lakabı: Gasîl-ül melâike... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İnsan güzeli bir genç
01-12-2011 01:00
Mus'ab bin Umeyr "radıyallahü anh", insan güzeli bir gençti. Mekke'nin en zarif, en narin, en kibar delikanlısıydı. Tahsilli ve kıvrak zekâlıydı. Üstün fesahat ve belâgata sâhipti. Hem de çok zengin bir âilenin çocuğuydu. Bütün âilenin gözü onun üzerindeydi. Ama mutsuzdu. Çok sıkılıyordu. Birçok şey mânâsız geliyordu ona. Meselâ şu putlara tanrı diye tapmayı kabul edemiyordu bir türlü. "Hayır! Cansız heykeller aslâ ilah olamaz!" diyordu. O bunları düşünürken Efendimiz "aleyhissalatü vesselam" gizli gizli İslâmı anlatıyordu. Kenar bir evde. Erkam'ın evinde. Mus'ab o sokaktan geçerken, bâzı gençlerin bir eve girdiklerini gördü. Kendi de gayr-i ihtiyârî içeri süzülüp çöktü bir yere. Ve nefes almadan dinledi Resûlullahın sohbetini. "Ne güzel sözler. İşte ben bunu arıyordum" dedi. Bütün "acabâ?"larına cevap bulmuştu. Şehâdeti getirdi. Ve İslâma girdi. O şimdi daha bir güzeldi. Zâhirî güzelliğine, batınî güzellik de eklenmişti. Ama babası habersizdi bu olanlardan. Bir müşrik, onu namâz kılarken görüp koştu babasına, haber verdi: "Onu gördüm." "Kimi gördün?" "Mus'abın namâz kıldığını gördüm." Bu ihbar, bomba gibi patladı evde. Ve o akşam sorguya çekildi genç sahâbî. "Sen dinden mi çıktın?", "Hayır, dîne yeni girdim" dedi. Adamın yüzü gerildi. "Söyle! Müslümân olduğun doğru mu?" Korkmuyordu. "Evet, doğru." İşte o anda çileden çıktı babası. Üzerine titrediği sevgili oğlu, can düşmanıydı artık!.. Emretti evdekilere: "Atın şunu mahzene!" Attılar hemence. Ardından işkence. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Onu anlayamadılar!..
02-12-2011 01:00
(Dünden devam) Mus'ab bin Umeyr'i "radıyallahü anh", bizzat öz babası, karanlık bir mahzene tıkmış işkence ediyordu. Niye? Dîninden dönsün diye. Ama hayır. Hiçbir şey onu dîninden döndüremeyecekti. Adam şaşırdı. Artık çâresizdi. İşkence kâr etmeyince, alttan aldı. "Oğlum câhillik etme. Muhammed'i inkâr et. Sen bu şehrin en akıllı genciydin. Ona nasıl kandın?" dedi. Hazret-i Mus'abınsa cevâbı tek cümleydi: "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah..." Yeniden zindan. Tekrar işkence. Bir gün sâatlerce kırbaçlayıp, yüzünü kumlara sürttü. Elleri kabarasıya değnek vurdu. Kızgın kayalara bağlayıp, terk etti sahrâya. Ama Mus'ab, bir yolunu bulup çözdü urganlarını, koştu Efendimize. Babası delirdi. Pes de etmedi. Şehirde bir nevi ambargo uyguladı ona karşı. Hazret-i Mus'ab için anne baba yoktu artık. Âile akrabâ, konu komşu yoktu. Ama, "Allah" vardı celle celâlüh. Allahın Habîbi vardı. Mü'minler vardı. Bunlar da kâfiydi. Derken Habeşistana hicret etti. Ama bir süre sonra Efendimizi özledi. Burnunda tüttü âdeta. Ve dayanamadı. "Ölümse ölüm!" deyip düştü yollara. Şehre girdiğinde, Efendimiz Hazret-i Alî ile bir kenarda oturmuş sohbet ediyordu. Onu gördüler. Hüzünlendiler. Mübârek gözleri yaşla doldu. Çünkü üzerinde, iplikleri sökülecek kadar pörsümüş ve yamalı bir elbise vardı. Eskiyi hâtırladı. Hazret-i Aliye; "Anne ve babasının, ona en iyi yiyecek ve içecekleri verdiğini bilirim. Ama Allah ve Resûlünün sevgisi uğruna ne hâle gelmiş" buyurdular... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Görülmemiş işkenceler!..
03-12-2011 01:00
Müşrikler, kimi kimsesi olmayanlara görülmemiş işkenceler yapıyorlardı. Ammâr bin Yâsir'i radıyallahü anh yakaladılar bir gün. Önce ateşle dağladılar. Peşinden tehdît: "Allah'ı inkâr et!" Cevâp iki kelime: "Lâ ilâhe illallah!" O seçilmişler, Peygamberlerden sonra insanların en üstünleriydiler. Ölüyorlardı da dönmüyorlardı dinlerinden. Müşrikler, bir köleye söz geçirememenin kızgınlığıyla köpürüp, ucu pul pul kızarmış bir demiri, hazret-i Ammâr'ın çıplak vücûduna değdirip çektiler. Önce "cazzz!" sesi. Sonra yanık kokusu. Hazret-i Ammâr dişlerini sıktı. Yüzünü buruşturdu. Yüreğinin derinliklerinden kopup gelen bir aşkla "Allah!" diye haykırdı. Bu, münkirlere verilen en büyük cevaptı aslında. Küfrü protesto. Münkirleri red. Efendimiz aleyhisselâm, zulmün tam üzerine geldiler ve hazret-i Ammâr'ın çektiği bu korkunç ızdırabı görünce, mübârek elleriyle başını okşayıp; "Ey ateş, İbrâhim'i yakmadığın gibi Ammâr'ı da yakma! Ona da serin ve selâmet ol!" buyurdular. Demir soğudu. Buz gibi oldu. Müşrikler, gözleriyle gördükleri bu mûcizeye sihir deyip geçtiler. İnsâfsızlar, bu yüksek sahâbîye daha neler yapmadılar ki. Su kuyusuna atıp boğmak istediler, olmadı. Kızgın güneşin altına çıplak yatırıp, koca kayaları yığdılar göğsüne. Kâr etmedi. Niye etmedi? Çünkü müşriklerin kalbleri nasıl îmâna kapalıysa, Ammâr'ın mübârek kalbi de küfre kapalıydı. Onun vücûdunda işkencelerden kalan yara izleri, ömrünün sonuna kadar silinmedi. Bunlar, gerçek ma'nâda birer "şeref madalyası'ydı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Zeyd'i esîr aldılar
04-12-2011 01:00
Zeyd bin Hârise radıyallahü anh, henüz çocuk iken annesiyle uzaktaki bir akrabâlarına ziyârete gitmişlerdi. Yolda haydutlar kâfileyi basıp, Zeyd'i esîr aldılar. Sonra da satılığa çıkardılar. Hazret-i Hatîce'nin yeğeni, onu satın alıp halasına verdi. O da Resûlullah'a hediye etti. Efendimiz memnun oldu. Hemen âzâd etti. Ve evlât edindi. Lâkin Zeyd'in babası, küçük yaşta kaybettiği oğlunu merak ediyor, hasret ateşi yüreğini dağlıyor ve diyâr diyâr gezerek onu arıyordu. Bir sene, o kabîleden Beytullaha gelenler, Zeyd'i orada görüp, babasına haber verdiler. Adam çok sevindi. Hazîne bulmuş gibi. Kardeşini alıp, cebini de parayla doldurup koştu Mekke'ye. Resûlullahın huzûruna çıkıp; "Ey Kureyş'in büyüğü ve ey Hâşimoğullarının en şereflisi! Duydum ki, oğlum yanınızda köle imiş. Ne olur, onu âzâd et. Ne istersen vermeye hazırım" dedi. Âdeta yalvardı. Ama Efendimiz; "Kendisine soralım. Sizi tercih ederse, alın götürün. Para da istemem" buyurdular. Adam kulaklarına inanamadı: "Sahî mi söylüyorsunuz?" dedi. "Evet, ama beni tercîh ederse, onu kimseye vermem" buyurdular. "Peki kabul" dedi. Zeyd'i çağırdılar. Geldi. Efendimiz onları Zeyd'e gösterip sordu: "Bunları tanıyor musun?" "Evet, şu babam, şu da amcam" dedi. "Seni almaya gelmişler, ne diyorsun?" buyurunca, Efendimize yaklaştı. Daha yaklaştı. İyice sokuldu. Ve; "Ölünceye kadar sizden ayrılmam. Çünkü benim için hürriyet, size köle olmaktır" dedi. Babası bunu duydu, çok duygulandı. Resûlullaha teşekkür edip döndü memleketine. Sevinçli ve müsterîh olarak. > www.gonulsultanlari.com
.Az mühlet ver!"
05-12-2011 01:00
Efendimizin âzâdlı kölesi Zeyd bin Hârise hazretleri "radıyallahü anh", bir defâ kira ile katırcı tutup sefere çıktı. Medîne'den ayrılıp vurdular sahrâya. Şehirden iyice uzaklaşınca, katırcı asıl yüzünü gösterip, Hazret-i Zeyd'i öldürmeye kalkıştı. Zeyd bin Hârise; "Dur!" dedi ona. Az mühlet istedi. "Ne yapacaksın?" deyince; "Şuracıkta iki rekât namâz kılayım, sonra öldür" dedi. Adam kabul edince, namâza durdu. Selâm verip açtı ellerini ve içinden; "Yâ Rabbî! Resûlünün hürmetine kurtar beni bu adamın şerrinden!" diye duâ etti. Yalvardı Rabbine. O anda biri geldi. Elindeki kılıçla vurup öldürdü katırcıyı. Hazret-i Zeyd ilâhî bir yardımın geldiğini anladı. Teşekkür edip sordu: "Siz kimsiniz?". O kişi; "Ben yedinci kat gökteki bir meleğim. Sen duâ ettiğinde yerimdeydim. Rabbimin emriyle bir anda geldim. Biz her şekle girer, insanlara yardım ederiz" dedi... O ŞURADA ÖLDÜRÜLÜR Bedir harbinden bir gün önce, Efendimiz "aleyhissalatü vesselam", Eshâbın büyükleriyle harp sahasını gezdiler. Ertesi gün, târihin en ibretli savaşı yapılacaktı o meydanda. Efendimiz Eshâb-ı kirâma bir noktayı işâret etti. Parmağını uzattı. Bir yeri gösterip; "Yarın filân kâfir burada öldürülür" buyurdu. Sonra başka bir noktayı işâret ederek; "Burası da falan kâfirin öldürüleceği yerdir" buyurdu. Böylece azılı Kureyş müşriklerinden her birinin öldürüleceği noktaları, santimi santimine gösterdiler. Aynen vâki oldu. Milim şaşmadan... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Habbâb'ın aşkı!..
06-12-2011 01:00
Asr-ı saâdette bir Yahûdî âlimi ve Habbâb isminde bir oğlu vardı. Bu güzel yüzlü çocuk, bir gün babasının odasında kilitli bir sandık gördü. "İçinde ne var?" diye meraklandı. Kilidini söktü. Sandığı açtı. Açar açmaz "nur" saçıldı etrâfa. "Rüyâ mı görüyorum?" dedi. Dikkat etti, nur, bir kitaptan fışkırıyor ve ilk sayfasındaki; "Muhammed, Allah'ın habîbi ve Peygamberidir. Ne mutlu onu görüp, îmân edenlere" yazıyordu. Yazıyı okudu. Ve âşık oldu. Kalbi, Muhammed aleyhisselâmın muhabbetiyle doldu. Kendi kendine; "Ey Allahın habîbi! Ah seni bir görebilsem" dedi. Ağlamaya başladı ve bayılıp düştü. Kendine geldiğinde, başucundaki babası sordu: "Oğlum iyi misin?" "Çok iyiyim" dedi. "Peki niçin ağlıyorsun?". "Ben âşık oldum" dedi. "Kime?". "Son Peygamber Muhammed aleyhisselâma" deyince, beyninden vurulmuşa döndü. Şiddetle dövüp, hapsetti bir hücreye. Habbâb çâresizdi. Ve ağlıyordu. Açtı ellerini. "Yâ Rabbî, beni Habîbine kavuştur!" diye yalvardı. Gâibden bir ses; "Onu görmek istiyorsan, şu yöne doğru yürü!" diyordu. Gizlice hücreden çıkıp, o yöne doğru yürümeye başladı. Nihâyet Medîne'ye varıp, bir evin önünde durdu. Eşiğine çöktü. Çok yorgundu. Ev sâhibi sordu: "Sen kimsin evlâdım?". "Adım Habbâb. Allahın Habîbini arıyorum" deyince, kolundan tutup Resûlullahın "aleyhisselâm" huzuruna götürdü. Âşık, mâşukuna kavuştu. Habbâb, sevincinden ağlıyordu. Sonra "Kelime-i şehâdet"i söyleyip îmânla şereflendi. "radıyallahü anh"... > www.gonulsultanlari.com
.Şükürler olsun"
08-12-2011 01:00
(Dünden devam) Bilâl-i Habeşî "radıyallahü anh", kendine geldiğinde, güneş batmış, üstündeki kaya, gâibten atılmıştı bir kenara. "Şükürler olsun" diye mırıldandı. Ümeyye kâfiri, Bilâl'i dîninden döndürmek için her türlü işkenceyi deniyor, ama olmuyordu. Cevap aynı: "Allah bir!" Bir gün, yine elbisesini çıkarıp, kalın deve ipini sardı boynuna. Halatın ucunu Mekke çocuklarına verip, yerlerde sürükletti vücûdunu. Ama o; "Allah bir!" diyordu. Bir gün Resûlullah Efendimiz oradan geçiyordu. Bilâli gördü. Çok üzüldü. Zîra çıplak olarak kızgın kuma yatırmışlar, üzerine koca bir kaya koymuşlar, Bilâl o kayanın altında devamlı "Allah" diyordu. Yanına yaklaşıp; "Sabret yâ Bilâl, Allah demen seni kurtarır" buyurdu. Ve evine döndü. Çok üzülmüştü. Az sonra hazret-i Ebû Bekir gelince, gördüklerini ona anlatıp; "Onu ancak sen kurtarırsın" buyurdu. Ebû Bekr "radıyallahü anh"; "Başüstüne" dedi ve Bilâl'in işkence çektiği yere gidip, Ümeyye'ye; "Bu zavallıya niye ezâ ediyorsun?" diye çıkıştı. Ümeyye cevapladı: "Kölemdir, ederim!" "Sende hiç vicdan yok mu, kaldır şu kayayı üzerinden!" buyurdu. "Kaldırmam!". "Öyleyse sat onu bana. Ne istersen vereyim". "Dünya dolusu para versen de satmam, ama senin kölen Âmir'le değişebilirim!.." O zaman sevindi. Ve "kabul!" dedi. Sonra hemen Bilâl'in elinden tutup Resûlullaha koştu ve; "Yâ Resûlallah! Bilâl'i sizin şerefinize âzâd ediyorum" dedi. Efendimiz çok sevinip duâ buyurdular... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir vahşet tablosu!..
09-12-2011 01:00
Sümeyye Hâtun "radıyallahü anhâ", ilk îmân edenlerden ve ilk kadın şehîd. Ebû Cehil alçağı, Onu kırbaçlarken, bir yandan da ağır hakâretler ediyordu. Ama o vurdukça, hazret-i Sümeyye; "Lâ ilâhe illâllah!" diyor ve hiç tâviz vermiyordu îmânından. Ebû Cehil şaştı. Hattâ çıldırdı. Mübârek kadının ayaklarına birer urgan taktı. Uçlarını iki ayrı deveye bağlatıp, ters istikâmetlere doğu sürdü hayvanları. Tüyler ürperten bir vahşet tablosu! İnsanlığın yüz karası bir çılgınlık! Ama O, vücûdu parçalanırken bile bir şeyi haykırıyordu: Yalnız bir kelimeyi. "Lâ ilâhe illâllah!" Hazret-i Sümeyye'nin temiz rûhu Cennete uçtu. O şehîdler ki, ölüm acısı duymaz, suâle çekilmez, cesetleri çürümez. Dahası, bilmediğimiz bir hayatla diridirler. Çünkü şehîdler ölmez! ÖLDÜ DİYE GİTTİLER Hazret-i Ammâr'a "radıyallahü anh" çok işkence ettiler. Çıplak vücûduna çelik zırh giydirip, kızgın güneşin altında sâatlerce bekletirlerdi. Bir gün yine öyle yaptılar. Sıcaktan kızan demirler, vücûdunu kavuruyor, kemiklerinin iliğini eritiyordu. Az sonra bayıldı. "Öldü" sandılar. Ve çekip gittiler. Mübârek sahâbî kendine geldiğinde, güneş batmak üzereydi. Binbir güçlükle doğrulup, âdeta sürünerek Resûlullahın huzûruna çıktı. Tâkatsizdi. Tükenmişti. "Yâ Resûlallah! azâbın her çeşidini tattık" dedi. Ağlıyordu. Efendimiz, Onun gözyaşlarını mübârek elleriyle silerken; "Allahım! Ammâr sülâlesinden hiç kimseye Cehennem azâbını tattırma!" diye duâ buyurdular. Ne büyük şeref! www.gonulsultanlari.com Te
.Hidâyet!..
10-12-2011 01:00
Bilâl-i Habeşî "radıyallahü anh", bir gün mescit içinde oynamaya başlar. Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" Onu görüp çok şaşırır. Zîrâ mescitte Resûlullah Efendimiz de vardır. Yaklaşıp; "Yâ Bilâl! Ne yapıyorsun, hiç mescitte oynanır mı?" diye fısıldar kulağına. Ama O durmaz. Ve devam eder. Hattâ, Ona Resûlullah Efendimizi "aleyhissalâtü vesselâm" gösterip; "Bak! Mescidin sâhibi işte orada. Bana ancak O karışabilir!" der. Bunu, hazret-i Ömer'e söylemak yürek ister. Ama o söyler işte. Kendinde değildir. Hazret-i Ömer gider, Resûlullah Efendimiz'e arz eder durumu. Efendimiz Onu çağırıp sorarlar: "Yâ Bilâl! Az önce ne yapıyordun?" "Oynuyordum yâ Resûlallah." "Niçin oynuyordun?" "Sevincimden yâ Resûlallah. Rabbime, bir ihsânından dolayı teşekkür ediyordum..." Efendimiz sorar: "Nedir o ihsân?" "Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana her şeyi verdi. Ama bir şey vermedi" der. Efendimiz; "Nedir o?" deyince, "Hidâyet yâ Rusûlallah. Hak teâlâ, insanları hidâyete getirmeyi sana vermedi" der. Sonra izin alır. Ve devam eder: "Yâ Resûlallah! İnsanları hidâyete getirmek senin elinde olsaydı, önce akrabânı îmâna getirirdin. Onlardan sıra bile gelmezdi bana. Ama bakın, kendi akrabâların seni inkâr ederken, Rabbim benim gibi Habeşli bir köleye bu îmânı nasîb etti. Sana inandım. Âşığın oldum. Onun için oynuyordum" der. Ve özür diler. "Bağışla" der. Bu sözler, Resûlûllahın hoşuna gider. Tebessüm ederler. Ve hazret-i Ömer'e döner; "Bırak yâ Ömer! Bırak oynasın!" buyururlar. >
.Zinnîre Hâtun
11-12-2011 01:00
Ebû Cehil katmerli öfkeler içindeydi. Yeni Müslümân olan birini işitmeyegörsün. Derhal koşup caydırmaya çalışırdı onu bir yolla. Eğer zenginse; "Seni batırır, servetini yok ederiz!" derdi. Îtibârlı biriyse. O zaman da; "Seni rezil eder, halkın içine çıkamaz hâle getiririz!" diyerek korkuturdu. Ama fakîr ve köle ise, onlar için yapacak tek iş vardı: İşkence! Nitekim kölelerden Zinnîre Hâtun îmân edince afalladılar. Hattâ kızdılar. Sinirlendiler. "Yâhu bu kölelere de ne oluyor? Bizden izinsiz nasıl din değiştirirler?" diyorlardı. Kesin karar aldılar: "Bu suçu kim işlerse, en ağır cezâya çarptırılacaktır!" Ve başladılar. Türlü işkence. Bu mâsumlardan biri de "Zinnîre Hâtun" idi. Ebû Cehil, bir gün parmaklarını garibin gırtlağına bir kerpeten gibi geçirmiş, bütün hiddetiyle; "Muhammed'in dîninden dön!" diye bağırıyordu. Cevap belliydi: "Hayır, dönmem!" "Lât'a Uzzâ'ya inan!" "Lâ ilâhe illallah!" Ancak işkenceler sonunda iki gözünü de kaybetti mübârek kadın. Ebû Cehil, sırıtarak yaklaştı ve; "Lât ve Uzzâ'yı inkâr ettin. Onlar da senin gözlerini kör ettiler" dedi. Zinnîre Hâtun; "Hayır!" dedi. "O putların, ne kendilerine bir faydaları olur, ne de başkasına zararları. Ama benim Rabbim, gözümün nûrunu iâde etmeye kâdirdir!.." Cenâb-ı Hak mahcup etmedi Onu. Fazla geçmedi. İki gözü açıldı. Zinnîre Hâtun, gözyaşları içinde kapandı şükür secdesine. Ya müşrikler? Onların kalbleri mühürlüydü. "Bu da bir sihir!" deyip, geçtiler yine... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yalan, dedikodu, iftirâ
12-12-2011 01:00
Peygamberliğin ilk yıllarında insanların tek tek Müslümân olmaları, Mekkeli müşrikleri rahatsız ediyordu. Bu yüzden Efendimizi "aleyhissalâtü vesselâm" kimse görmemeli, dinlememeliydi. Onun için etrâfına görünmez duvarlar çekiyor, Onu diğer insanlardan tecrit etmeye çalışıyorlardı. Nasıl mı, kolay! İftirâ dedikodu... Mekke'ye bir yabancı gelmeyegörsün. Hemen etrâfını sarıp, kıskaca alırlardı garibi. Efendimiz hakkında olmadık şeyler söyler, Onunla görüşmesine mâni olurlardı. "Tufeyl bin Amr" da kıskaca aldıklarından biriydi işte. Halbuki o, Arap lisânının ustalarındandı, şâirdi. Onu Mekke'de görünce hemen etrâfını sardılar. Ve başladılar: "Dikkatli ol hâ!" "Neye dikkat edeyim?" deyince de; "Hani Abdülmuttalib'in bir yetîmi vardı". "Muhammed-ül emîn mi?" "Evet evet, işte O. Peygamber olduğunu söylüyor. Şaşırdın değil mi?" Cevap vermedi. Onlar devam etti: "İkilik soktu aramıza. Baba ile oğulu, karı ile kocayı birbirine düşürdü. Kardeşi kardeşe düşman etti. Sen sen ol, Ona görünme, karşılaşırsan yolunu değiştir. Yoksa sihrine kapılırsın. Sözleri büyüler seni de!.." Tufeyl suâl etti: "Ne yapayım?" "Git buradan, terk et Mekke'yi" dediler. Bunları söyleyenler sıradan kimseler de değildi hani. Kureyş'in en seçkin insanlarıydı. Tufeyl şaşkın ve tedirgindi bu yüzden. Biraz düşündü. Ve karar verdi. Şâyet Onunla karşılaşırsa konuşmayacak, bir şey söylerse cevap vermeyecekti. Kulaklarına pamuk tıkayıp çıktı evden. Beytullah'a gidiyordu... (Devamı yarın) >
."Onun sözleri sihirlidir!"
13-12-2011 01:00
(Dünden devam) Tufeyl bin Amr "radıyallahü anh", Mekke'ye geldiğinde müşrikler hemen etrâfını sarıp, "Sakın Muhammed'le görüşme!" dediler. O da kulaklarına pamuk tıkayıp Kâbe'ye vardı. Efendimizi namaz kılarken gördü ve gidip, yakınında durdu. Görünmez bir kuvvetle çekilmişti sanki. Ve olan oldu. Sesini duydu. Efendimiz Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Bir bölümünü ister istemez işitince hayran oldu. İnanılmaz bir haz duydu. Dahası, o kelamın devamını dinlemek için dayanılmaz bir istek oluştu içinde. Ama söz vermişti. Dinlemeyecekti. Sonra da kendi kendine; "Niçin?" dedi. "Niçin dinlemeyecekmişim. Ben, iyiyi kötüden ayıramayacak bir kimse değilim ki. Şâirim üstelik. Beğenirsem kabul eder, yoksa reddederim..." Açtı kulaklarını. Dikkatle dinledi. Dinledikçe hayrân oldu. "Bunlar insan sözüne benzemiyor" dedi içinden. "Bunlarda ilâhî bir koku var" dedi. Efendimiz namâzını bitirip ayrıldılar. O dahi ayrıldı. Ardınca yürüdü. Sanki görünmez bir kuvvetle Ona çekiliyordu. Efendimiz hâne-i seâdete girince O da gayr-i ihtiyârî içeri süzüldü ve; "Efendim, Mekkeliler sizin hakkınızda öyle şeyler söylediler ki, sözlerinizi işitmemek için kulaklarıma pamuk tıkamıştım. Ama okuduklarınızı işitince hayran oldum" dedi. Memnun oldular. Tufeyl ricâ etti: "O kelamdan biraz daha okur musunuz?" Efendimiz bir miktâr okudular. Tufeyl'in kalbi hidâyet nurlarıyla aydınlandı ve; "Yâ Muhammed! Ben ömrümde bunlardan daha güzel bir söz işitmedim. İnandım ki sen Allahın Resûlüsün" dedi ve getirdi "şehâdeti"... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Seni dâvete geldim!"
14-12-2011 01:00
Mekke'de, herkesin uykuda olduğu bir sâatte, bir gölge duvar diplerine sine sine ilerliyordu. Uzunca boylu olduğu anlaşılan bu tedirgin karaltı, etrâfı iyice dinledi. Bir tehlike bulunmadığına emîn olunca, önünde durduğu evin kapısını hafîfçe tıklatıp, usulca seslendi: "Bilâl, Bilâl!" Cevap gelmedi. Sesini az daha yükseltti: "Bilâl! Bilâl!" Bilâl, uykulu bir sesle sordu içeriden: "Kim o?" "Benim, Ebû Bekir." Hazret-i Bilâl kapıyı aralarken; "Hayırdır" dedi. Hazret-i Ebû Bekir radıyallahü anh sessizce içeri süzüldü. Kapıyı usulca örttü. "Hayırlı iş" dedi. "Seni dâvete geldim..." Bilâl meraklandı: "Ne dâveti bu?" "Seni İslâm dînine dâvet için geldim". "İslâm dîni mi, bu da ne demek, hem yarın olmaz mıydı?" "Hayır Bilâl, olmazdı!.." Hazret-i Bilâl sordu: "Neden olmazdı?" "Çünkü gizlidir. Efendinin bilmemesi lâzım. Bak Bilâl, Cebrâil ismindeki melek, aramızdan birine vahiy getirdi. Yâni yeni bir din ve Peygamber var bugün. Ben o Peygambere îmân ettim. Senin de îmân etmeni istiyorum." Böyle söyledi. Ve devam etti: "Düşünsene, şu putlardan hiç ilâh olur mu? Sonra şu kız çocuklarının durumu... Neden utanma sebebi olsun? Neden diri diri toprağa gömülsünler?" Bilâl başını eğdi. Yâni tasdîk etti. Ardından sordu: "Bahsettiğin Peygamber kim, ben tanıyor muyum?". "Evet, Muhammed bin Abdullah" deyince, Bilâl'in siyâh yüzüne, tatlı bir aydınlık yayıldı o anda. Kendi kendine; "Evet, hakîkaten Muhammed-ül emîn yüksek ahlâklı bir insan. Ebû Bekir yine öyle" dedi ve Kelime-i şehâdeti söyleyip îmânla şereflendi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Evde mi oturayım?"
15-12-2011 01:00
Amr bin Cemuh Ensârî radıyallahü anh, bir ayağı sakat bir sahâbîydi. Yine de kaçırmazdı bir harbi. Uhud'a gidileceği zaman, dört oğlu huzuruna gelip; "Baba, sen bu harbe gelme!" diye yalvardılar. Sordu hemen: "Nedenmiş o?" "Çünkü sakatsın!" Mübârek sahâbî; "Hayır geleceğim" dedi. Oğulları; "Baba, biz senin yerine de savaşırız" dedilerse de, celâllenip; "Allahın Habîbi cenk etsin, ben kadın gibi evde oturayım, yakışır mı?" dedi. Boyunlarını büküp; "Pekâlâ" dediler. Ordu hareket etmişti. Hanımına "elvedâ" deyip çıktı evden. Tam kapıdan çıkıyordu ki; "Yâ Rabbî, bu cenkten geri döndürme beni!" diye duâ etti. Orduya yetiştiğinde harp başlamıştı. Oğullarına seslenip; "Geri durun!" dedi. Ve kendisi daldı düşman içine. Az sonra şehîd oldu. Oğullarından biri de şehîd düştü o gün. Hanımı, Medîne'den duydu bunu. Devesine binip, geldi Uhud'a. Yerde yüzlerce şehîd yatıyordu. Arayıp, buldu kendi şehîdlerini. Onları devesine bindirip, sürdü Medîne yönüne. Fakat o da ne? Yürümüyordu. Hazret-i Âişe radıyallahü anhâ onu görüp sordu: "Bu cesetler kimlerdir?" "Biri oğlum, biri de helâlim. Ama devem yürümüyor!" "Neden yürümüyor acabâ?" "Ben de bilmiyorum". "Yükü mü fazla?" "Hayır, bundan çok yük vururdum da, hiç böyle yapmazdı. Bunda bir iş var" dedi. Ve koştu o Serverin aleyhisselâm huzûruna. Arz etti durumu. O Resûl sordu: "Beyin evden ayrılırken bir şey demiş miydi?", "Evet yâ Resûlallah. 'Yâ Rabbî, cenkten sonra beni evime döndürme!' diye duâ etmişti." Efendimiz; "İşte bunun için yürümüyor" buyurdular... > www.gonulsultanlari.com Tel:
.Sana bir şey yapmayacağım!"
16-12-2011 01:00
Meymûn bin Mihrân hazretleri "rahmetullahi aleyh", Tâbiînin büyüklerindendir. Bir gün misâfirleri geldi. Hizmetçisine seslenip; "Misâfirlerimize yiyecek bir şeyler getir" dedi. Hizmetçisi; "Peki" dedi. Ve mutfağa girip acele bir çorba pişirdi. Tabaklara koydu ve sıcak çorbaları misâfirlerin önüne koymak için gelirken ayağı takılıp düştü ve sıcak çorbalar Meymûn hazretlerinin başından aşağı döküldü. Garip üzüldü. Mahcup oldu. Kendi kendine; "Acaba bana ne ceza verecek" diye korku içinde beklerken, hazret-i Meymûn onun bu hâlini görüp; "Korkma, sana bir şey yapmayacağım" dedi. Yetmedi. Ardından; "Seni affettim ve Allah rızâsı için âzâd ettim. Haydi artık hürsün ve istediğin yere gidebilirsin" buyurdu. AHMAKTIRLAR Bir gün bu zâta; "Efendim, hiç çalışmayıp da; 'Rızkımız ayağımıza gelir' diyen kimseler hakkında ne buyurursunuz?" dediler. Cevap verdi. Buyurdu ki: "Onlar hem câhil, hem de ahmak kimselerdir. İbrâhîm aleyhisselâm gibi bir büyük Peygamber, hattâ bütün Peygamberler rızık için sebeplere yapışır, çalışıp kazanarak geçimlerini sağlarlardı..." KUSURUMU SÖYLEYİN Bir gün sevdiklerine; "Bende hoş olmayan bir hâl görürseniz, lütfen bana söyleyiniz ki, hâlimi düzelteyim. Zîra bir kimse, din kardeşinde kötü bir hâl görür de bunu ona bildirmezse, faydalı olamaz" buyururdu... > www.gonulsultanlari.com
.Geçmiş olsun!.."
17-12-2011 01:00
Meymûn bin Mihrân hazretleri "rahmetullahi aleyh", ba'zı insanların uygunsuz davranışlarda bulunup birbirlerine küstüklerini duyunca çok üzülür, hattâ hastalanıp yatağa düşer, insanlar geçmiş olsun demeye gelirlerdi. Günler geçer. Barışırlarsa; Yine ziyâretine gelir; "Efendim, o kimseler barışıp helâlleştiler" diye haber verilince, sevinir, sıhhat bulur, tamâmen iyileşirdi. ÇOK AĞLADI Bu zat anlatıyor: Bir gün Eshâb-ı kirâmdan birisi Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Hicr sûresinde; "Şüphesiz o azgınların gideceği yer Cehennemdir" meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Orada Selmân-ı Fârisî hazretleri de vardı. O bunu işitti. Hüzünlendi. Ellerini başına koyup ağlamaya başladı. Sonra kalkıp, ne tarafa gittiğini bilemez halde, kendinden geçmiş olarak çıkıp gitti. Üç gün sonra kendine gelebildi ancak. YETİŞEMEDİ Bu zat beş vakit namazı muhakkak câmide, cemâatle kılardı. Bir gün yine cemaat için mescide gitti. Namazın kılınmış olduğunu öğrendi. "Eyvâh" dedi. Çok hüzünlendi. Ve; "Bir vakit namazı cemâatle kılmak, bana Irak vâliliğinden daha sevimlidir" buyurdu. EN ŞANSLI KİŞİ Yine O anlatıyor: Bir gün Halîfe Ömer bin Abdülazîz ile bir mezarlığa uğradık. Halîfe çok ağlayıp; "Vallahi, şu mezara girip de kabir azâbından emîn olan kimseden daha şanslı, daha bahtiyar bir kimse bilmiyorum" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Nasıl oluyor?
18-12-2011 01:00
Meymûn bin Mihrân hazretleri "rahmetullahi aleyh" Tâbiînin büyüklerindendir. Bir gün kendisine; "Efendim, arkadaşlarınızdan hiç ayrılmıyorsunuz ve hiç birbirinize küsmüyorsunuz, bu nasıl oluyor?" diye sordular. Onlara bir baktı. Ve cevâbında; "Çünkü ben dostlarımla hiçbir hususta, hiçbir gün münâkaşa etmedim ve aslâ etmem" buyurdu. ÖLÜRLERSE Halîfe Ömer bin Abdülazîz hazretleri "rahmetullahi aleyh", bu zâtı vâli olarak Cezire'ye tâyin etmişti. Yeni vazifesinin başına gitmek için Halîfeden bazı nasîhatler aldı. Sonra vedâ etti. Ve ayrılıp gitti. O ayrılınca, Halîfe hazretleri oradaki vazîfelilere bu zâtı göstererek; "Bu ve bunun emsâli olan büyük âlimler vefât ederlerse, halk kumandanından mahrum kalan askerlere döner" buyurdu. ÇOK NAMAZLA DEĞİL Bir gün bâzı sevdikleri, kendi oğluna; "Baban bu dereceye ne ile kavuştu?" diye sordular. Oğlu düşündü. Ve cevâbında; "Babam, kavuştuğu bu yüksek derecelere, çok namaz kılmakla ve çok oruç tutmakla değil, "ufak bir günah işlerim de Allahü teâlâya âsi olurum" korkusuyla ulaşmıştır" dedi. TAKDÎRE RIZÂ Bir gün Allahü teâlânın takdîrine rızâ göstermekten bahsediyordu ki, konuşmasını; "Allahü teâlânın takdîrine rızâ göstermeyen kimse, ahmaktır ve bu ahmaklığın tedâvîsi yoktur" diyerek bitirdi. > www.
.Her gün misk mi sürünürsünüz?"
19-12-2011 01:00
Nâfi' bin Abdurrahmân hazretleri "rahmetullahi aleyh" Tebe-i tâbiîn'dendir. Kendisi esmer, güzel yüzlü, güzel ahlâklı, yeri gelince mîzaha meyleden, güler yüzlü, hoşsohbet bir zâttı. Konuşurken ağzından misk kokusu çıkardı. Ve etrafa yayılırdı. Bir gün kendisine; "Her gün misk mi sürünürsünüz?" dediler. Cevâben; "Hayır, rü'yâmda Resûlullahı gördüm. Ağzıma Kur'ân-ı kerîm okudular. O zamandan beri ağzımdan bu güzel koku çıkar ve yayılır" dedi. NİÇİN OLMASIN Bir gün de bu zâta; "Efendim, ne güzel yüzünüz, ne hoş ahlâkınız var?" dediler. Cevâbında; "Neden olmasın, rü'yâmda Allahın Resûlü "aleyhissalâtü vesselâm" benimle musâfeha etti ve kendilerinden Kur'ân-ı kerîm okudum" buyurdu. ÇOK CÖMERTTİ O devrin büyükleri; "Nâfi', ahlâk bakımından halkın en iyisi, kırâat bakımından en güzeli idi. Dünyâya düşkün olmayıp çok cömert idi. Yetmiş yıl Resûlullahın mescidinde namaz kıldı" demişlerdir. ALLAH'TAN KORKUN! Vefât edeceği zaman, çocukları; "Bize vasıyyet edin?" dediler. Cevâben Kur'ân-ı kerîmden bir âyet-i kerîme okudu. Başını kaldırdı. Ve çocuklarına; "Bu âyet-i kerîmede meâlen; "Eğer mü'min iseniz Allah'tan korkun! Cehennem ateşine karşı takvâyı elden bırakmayın. Birbirinizle iyi geçinmeyi farz-ı ayn bilin. Allaha ve Resûlüne itâatten bir nefes ayrılmayın" buyuruluyor" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Asıl sen kimsin?"
20-12-2011 01:00
Rebî'a bin Ebî Abdurrahmân hazretleri "rahmetullahe aleyh" Tâbiîn devrinin büyük hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. Babası Ferrûh, Horasan tarafına gazâya giderken hâmile olan hanımına üçbin dinar verdi ve helâlleşip yola çıktı ve yirmiyedi sene sonra eve döndü. At üstündeydi. Ve mızraklıydı. Atından inip, mızrağıyla kapıya vurdu. Kapı açılıp da karşısında yakışıklı bir delikanlıyı görünce fecî halde sinirlenip; "Sen kimsin, evimde ne arıyorsun?" diye çıkıştı. Halbuki kendi oğlu Rebî'a idi. Rebî'a da kızdı: "Sen kimsin?" Tam kavgaya tutuşacaklardı ki, komşuları yetişip ayırdılar. Meselenin halli için zamanın meşhûr âlimi Mâlik bin Enes hazretlerine başvurdular. Hazreti Mâlik; "Ey pîr-i fânî, senin bu evde ne işin var?" diye sordu. Ferruh sinirliydi. Ve cevâbında; "Ben Ferrûh'um, bu ev de benim" dedi. Hanımı Onu tanıyıp; "Bu, zevcim Ferrûh'tur. Rebî'a da o gazâda iken doğan oğlumuzdur" dedi. Baba oğul sarılıp ağlaştılar. Sonra Rebîa Mescid-i Nebevî'ye gidip, her gün vermekte olduğu dersine başladı. Mâlik bin Enes. Hasan bin Zeyd. Ve Medîne-i münevverenin ileri gelenleri Onun dersini pürdikkat dinliyordu ki, babası Ferruh çıkageldi. Yaklaşıp, sessizce bir yere oturup dinlemeye başladı. Ancak oğlunu tanıyamayıp, oradakilere; "Bu kimdir?" dedi. "Oğlundur" dediler. Çok sevinip doğruca eve gitti ve zevcesine; "Oğlunu, hiçbir âlimde görmediğim, çok iyi bir hâlde gördüm" dedi. Zevcesi de; "Evet, Allahü teâlâ bize böyle sâlih bir oğul nasîb etti" diyerek, ikisi de hamdettiler... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Resûlullaha benziyordu
21-12-2011 01:00
Tâbiînin büyüklerinden olan Sâbit bin Eslem Benânî hazretleri "rahmetullahi aleyh", zâhid, âbid ve müttekî bir zât idi. Enes bin Mâlik radıyallahü anh" Onu çok severdi. Bir gün Onu gördü. Ve dikkatle bakıp; "Senin gözlerin, Resûlullahın gözlerine ne kadar da çok benziyor" dedi ve Resûlullahı hatırlayıp çok ağladı. KABİRDE NAMAZ Vefât ettiğinde defnedip, mübârek kabrini kerpiçle ördüler. Ertesi gün kabre gelenler kabrin üzerini nur kaplamış gördüler. Ayrıca kabrinin civarından geçen kimseler, bâzen içeriden Kur'ân-ı kerîm sesleri işitirlerdi. Bir sevdiği vardı. Bir gün bu zâta; "Falan kimse çok kibirlidir" dedi. Sâbit el Benânî hazretleri Ona cevâben; "Onun önünde ölüm yok mudur ki kibirleniyor?" buyururdu. DUÂ ETTİN Mİ? Bu zat Enes bin Mâlik hazretlerinden rivâyet ediyor ki, Peygamber efendimiz Müslümanlardan birini ziyâret etmişti. Fakat onu o kadar zayıf ve halsiz gördü ki, âdeta çocuk gibi olmuştu. Hayret etti. Kendisine; "Sen, Allahü teâlâya nasıl duâ ediyorsun?" diye sordular. O kimse cevâben; "Yâ Resûlallah! Ben duâlarımda; yâ Rabbî, beni âhırette ne ile cezâlandıracaksan, o cezayı dünyâda ver, diyordum" dedi. Peygamberimiz; "Olmaz" dedi. "Böyle duâ edeceğine,"Allahümme Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil âhıreti haseneten ve kınâ azâbennâr" diye duâ etseydin" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah'tan çok korkardı
22-12-2011 01:00
Mis'ar bin Kedâm hazretleri "rahmetullahi aleyh", Allahtan çok korkardı. Kıyâmet günü hatırına gelince ağlar, orada bulunanlar Onu teselli ederlerdi. Annesi vardı. Yaşlı ve hasta. Hizmetinden ayrılmaz; "Eğer annemin hizmeti olmasaydı, o zaman yardıma muhtaç olan insanları arar, bulur, onlara hizmet ederdim" derdi. NİÇİN AĞLIYORSUN? Ölüm hastalığında ağlıyordu. Süfyân-ı Sevrî ziyâretine gelip "Niçin ağlıyorsun?" deyince; "Nasıl ağlamayayım, günahım çok, amelim yok" dedi. Cevabı beğendi. Çok duygulandı. Hatta çok ağlayıp; "Ne mutlu sana kardeşim, sendeki bu Allah korkusu sana dünyâda da, âhirette de yeter" dedi. NASIL YAPARIM? Halîfe Ebû Ca'fer Mansûr, bu zâta kadılık teklif edince; "Ey Halîfe, ben ailemin nafakasını te'minde zorlanırken, kadılık gibi mühim bir işi nasıl yaparım" dedi. Halîfe Onu sevdi. Bu işten vazgeçti. Ona sevgiyle bakıp; "İmkânım olsaydı, her gün sana yaya olarak gelir, ilminden istifade ederdim" dedi. BUNU MÜJDELE Biri anlatır ki, rüyamda Resûlullahı gördüm. Süfyân-ı Sevrî de yanındaydı ve "Yâ Resûlallah, Mis'ar bin Kedâm vefât etti" dedi. Efendimiz üzüldü. Ve ona cevâben; "Evet Mis'ar vefât etti. Bunu gök ehline müjdele!" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dünyadan soğumak için
23-12-2011 01:00
Tebe-i tâbiînden Muhammed bin Nadr el Hârisî hazretleri "rahmetullahi aleyh", Kûfe'nin en çok ibâdet edeni diye tanınırdı. Bir sevdiği anlatır: Bir gün Muhammed'in kabristandan geldiğini gördüm. Yanına gittim. Ve sual ettim: "Kabristana çok sık gidiyorsunuz, hikmeti nedir acabâ?" Cevabında; "Kabristana gidince dünyadan soğuyorum da onun için" dedi. BANA YAKLAŞ! Sevenlerinden gönül ehli biri anlatıyor: Bir gün Muhammed bin Nadr'ın evine gittim, yalnızdı. Kendisine; "İnsanlardan niçin uzlet ediyorsun?" diye sordum. Dedi ki: "Yanıma yaklaş!" Çok şaşırdım ve; "Siz insanlardan uzak dururken beni niçin yanınıza çağırıyorsunuz?" dedim. "Ben Allahü teâlâ'dan uzak olanlardan uzak duruyorum. O'ndan gâfil olmayanlardan değil" buyurdu. ÖLÜM KORKUSU Muhammed bin Nadr hazretlerinin yanında "ölüm"den bahsedildiği zaman, öyle çok mahzûnlaşırdı ki, kemiklerinden gıcırtı sesleri gelirdi. HEDİYE ETTİM Bu zâtın Müslim isminde bir kimseden alacağı vardı. Ona haber gönderip; "Falan gün geleceğim, alacağımı hazırla" dedi. O parayı hazırladı. Ama gidip almadı. Ona birini gönderip; "Sendeki alacağımı tahsil etmektense, hediye etmem benim için daha hayırlıdır. Onun için alacağımı sana hediye ettim" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Çok ağlardı!..
24-12-2011 01:00
Muhammed bin Sükâ hazretleri "rahmetullahi aleyh", Tâbiînden olup, çok ibâdet etmesi, dünyâya düşkün olmaması ve cömertliğiyle tanınmış bir İslâm âlimiydi. Allah'tan korkardı. Ve pekçok ağlardı. Cuma günleri arkadaşlarını çağırır, onlarla oturur, sohbet eder ve günahlarını düşünür, ağlayıp gözyaşı dökerlerdi. EN HOŞ AMEL Muhammed bin Münkedir; "Yâ Ebâ Abdullah! Sana en hoş gelen amel hangisidir?" diye sordu. Cevâbında; "Mü'min kardeşlerimi sevindirmektir" dedi. Ardından sordu: "Ondan sonra?" Cevâbında; "Mü'min kardeşlerime ikrâm etmektir" buyurdu. NİÇİN AĞLAMIŞ? Bir gün kendi yeğeni bu zâta bir suâl sordu. Cevâbını beklerken büyük velî ağlamaya başladı. Yeğeni şaşırdı. Sordu hemen: "Amcacığım, niçin ağlıyorsunuz?" "Ey kardeşimin oğlu, bu mühim mevzûyu sana bugüne kadar niçin öğretmediğime ağlıyorum" buyurdu. AZAP YAPIYORSA Bir sohbetinde; "Allahü teâlâ, müstehak olmayan hiçbir kimseye azap yapmaz. Azap yaptığı kimseler, muhakkak ona lâyıktır" buyurdu. "Nasıl?" dediler. Şöyle buyurdu: "Bir kimse Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymaz, uymadığına pişman olmaz, üzülmez, aldırmaz, tövbe dahî etmezse, bu kimse nasıl azâba müstehak olmasın?" > www.gonulsultanlari.com
.Fâtiha okumanın faydası
25-12-2011 01:00
Muhammed bin Yûsuf İsfehânî hazretleri "rahmetullahi aleyh", Tebe-i tâbiînin âlimlerinden olup, ibâdete çok düşkündü. Dünyânın, Allah için olmayan her şeyinden el çekmişti. Bir dostu vardı. O şöyle anlatır: Muhammed bin Yûsuf hazretleriyle yolculuğa çıkıp, bir handa sabahladık. Bana; "Kervancıbaşını çağır" dedi. Ancak kervancıbaşının ayağını akrep sokmuş, kalkamıyordu. Dönüp arz ettim. Kendi teşrif etti. Ve ayağını tutup sessizce bir şeyler okuyunca adam derhal şifa buldu. "Ne okudunuz?" dediğimde; "Ümmül-kitâbı okudum" buyurdu. Hemence sordum: "Ümmül-kitâb nedir?" "Fâtiha'dır" buyurdu. Ben bunu öğrenince hastalara Fâtiha okumaya başladım. Lâkin benim okumamla hiçbir hasta şifâ bulmadı. TANINMAMAK İÇİN Muhammed bin Yûsuf hazretleri şöhretten korkar, bunun için tanınmamaya özen gösterirdi. Harran'a da bu yüzden gelmişti. Ancak gelir gelmez oradaki hadîs âlimleri Onun geldiğini duydular. Yanına üşüştüler. O rahatsız oldu. Ve oradan da ayrılıp, başka bir şehre gidip yerleşti. "Niçin böyle yaptınız?" dediklerinde; "Tanınmaktan korktuğum için" buyurdu. AYNI FIRINDAN Muhammed bin Yûsuf hazretleri, ekmeğini her zaman değişik fırınlardan alırdı. Sebebini sordular. Onlara cevâbında; "Her zaman aynı fırından alırsam, belki fırın sâhibi beni tanır ve hürmet eder de, dînimi dünyâya âlet etmiş olurum" buyurdu. >
.Bayıldılar!..
26-12-2011 01:00
Muhammed bin Yûsuf ile Fudayl bin Iyâd hazretleri "rahmetullahi aleyhimâ", çok arzu etmelerine rağmen bir türlü tanışamamışlardı. Bir gün Basra çarşısında karşılaştılar: Birbirlerine baktılar. Biri diğerine sordu: "Sen Muhammed bin Yûsuf musun?" O da ona sordu: "Sen Fudayl bin İyâd mısın?" Her ikisi de aynı anda; "Evet" dediler ve birer nâra atarak bayıldılar. Fudayl'i tanıyorlardı. Hemen kaldırdılar. Ve incitmeden evine götürdüler. Muhammed bin Yûsuf hazretlerini ise tanıyan olmadığı için ilgilenen olmadı. Daha doğrusu; "Allahın garip bir kulu yatmış uyuyor" deyip ellemediler. KABİR YERİ Bir sevdiği anlatır: Muhammed bin Yûsuf hazretleri bir ara Mesise'ye geldi. O sıralarda Ebû İshâk hazretleri vefât etmişti. Bizden O'nun kabrini sordu. Yerini târif ettik. Ve birlikte gittik. Orada Kur'ân-ı kerîm okuyup duâ ettikten sonra o kabrin bitişiğindeki boş yeri gösterip; "Burası bir Müslümana ne güzel kabir olur" buyurdu. O gün hastalandı. Sonra vefat etti. Biz derhal techiz ve tekfin işlerini yapıp, kendisini O'nun bir gün önce işâret ettiği o boş yere defnettik. BİR TEKLİFİM VAR Zenginlerden biri bu zâta; "Güzel ve dînine bağlı bir kızım var. Onu bütün servetimle birlikte sana vermek istiyorum" dedi. Ve bunda ısrar etti. Ama o istemeyip; "Allah râzı olsun. Benim evlenmek gibi bir niyetim olsaydı, kabûl ederdim" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bunu şânıma yakıştırmam!
27-12-2011 01:00
Mûsâ Kâzım hazretleri "rahmetullahi aleyh" siyâsete hiç karışmadığı halde Abbâsî halîfesi Muhammed Mehdî Onu Medîne'den Bağdâd'a getirtip hapsetti. Bir gece yattı. Rüyâ gördü. Hazret-i Alî'yi "radıyallahü anh" görmüştü. Allahın Arslanı ona bir heybetli nazar edince, korkudan uyanıp, hemen o gün Mûsâ Kâzım'ı hapisten çıkardı. O DA HAPSETTİ Halîfe Hârûn Reşîd de umreden dönerken, Medîne'ye uğradı. İmâm hazretlerini alıp Bağdâd'a getirdi ve siyâsî sebep göstererek hapsetti. Hattâ ölünceye kadar hapiste kaldı. Ona mektubu var. Mektup şöyledir: "Benden belâ ve musîbet gitmeyecek, sen de dâima rahat ve genişlik içerisinde olacaksın. Ama şunu unutma ki, sonu gelmeyen âhırete sen de gideceksin, ben de..." BU GECE ÖLÜR Mûsâ Kâzım hazretleri, Hârûn Reşîd tarafından hapsedildiği zaman, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin iki talebesi olan Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî hazretleri ziyâretine gitmiş birlikte oturuyorlardı. Nöbetçi geldi. Hazreti İmâma; "Ey mübârek efendim, bugünkü nöbetim bitti. Yarın dönüşümde, bir ihtiyâcınız varsa, getireyim" dedi. Hazret-i İmâm; "Sağol, bir ihtiyâcım yoktur" buyurdu. Nöbetçi ayrıldı. Hazret-i İmâm; "Bu, yarın döneceğini zan edip bana ihtiyâçlarımı soruyor. Halbuki yarın ölecek" buyurdu. O gece ölüm haberi geldi. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yalnız duruyordu!
28-12-2011 01:00
Şakîk-i Belhî hazretleri anlatıyor: Hacca gidiyordum. Bir yere varınca, orada güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ayağı nalınlı bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; "Bu kim?" dedim. "Niçin Müslümanlardan ayrı duruyor, gidip nasihat edeyim de böyle yapmasın." Yanına yaklaşınca; "Ey Şakîk!" diye hitâb edip; "Zandan çok sakınınız, zîrâ ba'zı zanlar günâhtır" meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Ve ayrılıp gitti. Kendi kendime; "Bu, sâlih kişi olmalı, zîra adımı ve kalbimdekini bildi" dedim ve helâlleşmek için arkasından hızlı hızlı gittiysem de yetişemedim. Bir anda kaybolmuştu. Başka bir konak yerinde Onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Hem de ağlıyordu. İçimden; "Namazını bitirsin de helâlleşeyim" dedim. Namazı bitince yaklaştım. Bana dönüp; "Ey Şakîk!" dedi ve "Tövbe eden kimseleri elbette af ederim" meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Yine uzaklaştı. Ben içimden; "Bu genç yüksek bir evliyâ olmalı, ikinci defâ ismimi ve kalbimdekini bildi" dedim. Başka konak yerinde yine gördüm. Bir kuyudan kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Sen benim Rabbimsin. Su aşağıda, kuvvet sendedir, su içmek istiyorum" diye duâ etti. Su yükseldi. O elini uzattı. Kovasını aldı. Onu son olarak Mekke'de gece yarısı namaz kılarken gördüm. Namazın sonunda selâm verip ağlamaya başladı. Sabah insanlar yanına geldiler. "Bu zât kimdir?" dedim. "Mûsâ Kâzım hazretleridir" dediler. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Melekler tebrik ediyorlardı
29-12-2011 01:00
Hazret-i Hüseyin "radıyallahü anh" Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" torunu, Hazret-i Alî'nin ikinci oğludur. Resûlullah Efendimiz her sabah namâzını kıldıktan sonra mübârek yüzünü Eshâb-ı kirâma çevirirlerdi. Ancak bir sabah öyle olmadı. Hazreti Alî'yi aldı. Ve Onunla çıktı. Eshâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvân" nereye gittiklerini anlayamadı. Hazret-i Fâtıma'nın evine gitmişlerdi. Efendimiz, Hazret-i Alî'ye; "Kapıda dur, kimseyi içeri alma" buyurdu. Hazret-i Hüseyin doğmuştu. Melekler geliyordu. Tebrik ediyorlardı. Hazret-i Ebû Bekir duramayıp, Hazret-i Alî'nin evine gitti. Sonra hazret-i Ömer, sonra hazret-i Osmân, sonra bütün Eshâb-ı kirâm, Hazret-i Alî'nin evine gittiler. Hazreti Ebû Bekr sordu: "Resûlullah nerede?" Hazret-i Alî; "İçerideler" dedi. "İzin verirsen ben de gireyim" deyince; "Allah'ın Resûlü meşgûldür" dedi. "Benim girmememi sana emretti mi?" deyince; "Hayır, yalnız dörtyüzyirmidörtbin melek geldi" dedi. Hazreti Ebû Bekr şaştı. Bu işe aklı ermedi. Hazret-i Alî "radıyallahü anh", bu mâlumatı, bütün Eshâb-ı kirâma da söyledi. Bir ara Resûlullah Efendimiz dışarı çıkıp, herkesin içeri girmesini emredince, bütün Eshâb-ı kirâm sevindiler. Ve içeri girdiler. Selâm verdiler. Hazret-i Alî'nin meleklerin sayısı hakkındaki sözünü Efendimize arz ettiler. Resûlullah da hayret ettiler. Hazreti Alî'ye sordular: "Bunu nasıl bildin?" Hazret-i Alî; "Melekler grup grup geliyorlardı yâ Resûlallah. Her biri, ayrı bir dil ile konuşuyor ve sayılarını bana bildiriyorlardı" diye arz edince; "Allah aklını ziyâde etsin yâ Alî" buyurdular... www.gonulsultanlari.com
.Cennet çocuklarının efendisi
30-12-2011 01:00
Hazret-i Hüseyin "radıyallahü anh" doğduğu zaman Resûlullah efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", Onu kucağına aldı. Sevip okşadı Ve kulağına: "Sen Cennet çocuklarının seyyidisin, yâni efendisisin" diye seslendi. Bir hadîs-i şerîf var. Hazreti Üsâme bildiriyor: Peygamber aleyhisselâm Hasan ve Hüseyin "radıyallahü anhümâ" için; "Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım, ben onları seviyorum, sen de sev. Onları sevenleri de sev" buyurmuştur. HÜSEYİN BENDENDİR Bir hadîs de şöyle: Resûl aleyhisselâm; "Hüseyin benden, ben Hüseyindenim. Allahü teâlâ Hüseyin'i seveni sever" buyurmuştur. Hazret-i Hüseyin, daha birçok hadîs-i şerîflerle medh edilmiştir. MERHABÂ Hazret-i Hüseyin "radıyallahü anh" şöyle anlatıyor: Bir gün yüksek dedemin mübarek huzûruna varmıştım. Yanlarında Eshâb-ı kirâmdan bir kimse daha vardı. Ubeyy bin Kâ'b. Dedem bana; "Merhabâ ey göklerin ve yerin süsü!" diye hitâb etti. Ubeyy bin Kâ'b bunu duyunca; "Yâ Resûlallah! Göklere ve yere senden başka süs var mıdır?" dedi; Dedem dinledi. Cevâbında; "Beni insanlara Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâ hakkı için Hüseyin bin Alî, yeryüzünün merkezinin süsüdür" buyurdu.
.Yağmur ara verdi...
31-12-2011 01:00
Hazret-i Hüseyin "radıyallahü anh" henüz küçüktü. Dedesinin evindeydi. Bir zaman sonra annesine gitmek arzu etti. Hava ise yağmurlu idi. Çıksa ıslanacaktı. Efendimiz Onu çok seviyordu. Duâ buyurdu. Yağmur durdu. Hüseyin "radıyallahü anh" eve gidinceye kadar, yağmasına ara verdi. O eve girince, tekrar yağmaya başladı. SEN BİRİNİ SEÇ Bir gün Resûlullah efendimiz, Hazret-i Hüseyin'i sağ dizine, oğlu İbrâhîm'i sol dizine aldı. Cebrâil aleyhisselâm gelip; "Hak teâlâ, bu ikisinden birini alacak. Sen birini seç!" dedi. Efendimiz mahzun olmuştu. Bu bilgiyi aldı. Cevâbında; "Hüseyin vefât ederse, benim canım yandığı gibi, Alî'nin ve Fâtıma'nın da canları yanar. Ama İbrâhîm giderse, en çok ben üzülürüm. Onları kendime tercîh ediyorum" buyurdular. Üç dört gün geçti. İbrâhîm vefât etti. YÜZÜ NURLUYDU Hüseyin "radıyallahü anh", Resûlullahın yanına her gelişinde, Efendimiz Onu öper ve; "Selâmet ve se'âdet o kimseye ki, oğlum İbrâhîm'i ona fedâ ettim" buyururdu. Çok güzeldi. Ve nurluydu. Öyle ki, karanlık gecede etrâfını aydınlatırdı. Yaya olarak yirmibeş defâ hacca gitti. Berâberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömertti. Bu hususta; "Cömert, efendi olur, cimri ise hor olur. Mü'min kardeşini kendinden önce düşünen, âhirette daha iyisini bulur" buyururdu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.
|
| Bugün 290 ziyaretçi (577 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Ağır gelir!.."
01-01-2012 01:00
Tâbiînin büyüklerinden olan Sâbit bin Eslem Benânî hazretleri "rahmetullahi aleyh" anlatıyor: Hadîs-i şerîfte Peygamberimiz buyurdular ki: Kıyâmet günü kulun ameli getirilir, oraya mahsûs olan terazinin bir gözüne konur. Melekler tartar. Ama hafif gelir. Tâ ki, Allahü teâlâ tarafından mühürlenmiş bir sahîfe getirilip sevap kefesine konunca, bu göz ağır gelir. Bu sahîfede "Lâ ilahe illallah" yazılıdır" AĞLAMA Bir ara gözleri rahatsızlanıp tabîbe gitti. Tabîb; "Bir husûsa dikkat edersen, gözlerin iyi olur" dedi. Hazret-i Sâbit sordu: "O nedir?" "Ağlama!" Tabîb, ağlamamasını tavsiye ettiyse de, hazret-i Sâbit; "Ağlamayan gözde hayır yoktur" buyurdu. O GÜNÜ DÜŞÜN! Bu zat anlatıyor: Sinirli bir gence, annesi sık sık öğüt verip; "Ey oğlum, senin için öyle bir gün vardır ki, sen hep o günü düşün" derdi. Zaman geçti. Oğlu hastalandı. Artık son nefeslerini veriyordu ki, annesi oğlunun üzerine kapanıp; "Ey oğlum, ben seni işte bugün için uyarıyordum" dedi. O gözünü açtı. Ve annesine; "Anneciğim, benim Rabbim, mağfireti bağışlaması, affı ve ihsânı bol olandır. Bugün, beni affedeceğine ümidim, tamdır" dedi. Dediği gibi de oldu. Günahları affolundu. >
.Beni andın mı?.."
02-01-2012 01:00
Sâbit bin Eslem Benânî hazretleri anlatıyor: Mü'min, kıyâmet gününde, Allahü teâlânın huzûrunda durur. Allahü teâlâ ona; "Ey kulum! Sen, dünyâda iken bana ibâdet eden kullarımla berâber ibâdet ediyor muydun?" diye sorar. Kul cevâb verir: "Evet yâ Rabbî." Yine Allahü teâlâ; "Ey kulum, dünyâda iken bana duâ edip yalvaran ve beni zikredip ananlarla berâber, sen de yalvarıp beni andın mı?" diye sorar. O mü'min yine; "Evet yâ Rabbî" der. Bunun üzerine Allahü teâlâ; "İzzetim hakkı için, beni zikredip andığın her yerde ben de seni andım. Nerede duâ edip yalvardınsa, kabûl ettim" buyurur. Peygamberimiz aleyhisselâm da; "Mü'minin hiçbir duâsı geri çevrilmez. Karşılığı ya dünyâda verilir, ya âhırete ertelenir veya günahlarına keffâret olur" buyuruyor. NASIL OLUR? Sâbit-i Benânî hazretleri anlatır: Sâlih zâtlardan biri; "Rabbimin beni andığı zamanı biliyorum" dedi. Arkadaşları hayretle; "Nasıl biliyorsun?" dediler. Cevabında; "Kolay" dedi. "Zîra ben Allahü teâlâyı andığım zaman O da beni anıyor. Çünkü Allahü teâlâ; 'Kulum beni anınca, ben de kulumu anarım' buyuruyor." Zaman geçti. Dostlarına; "Ben duâ ettiğim zaman, Allahü teâlânın duâmı kabûl ettiğini bilirim" dedi. Dostları; "Nasıl bilirsin?" dediler. Cevaben yine; "Kolay" dedi. "Çünkü duâdan sonra kalbde incelik, vücûdda rahatlık, gönülde açılma ve ferahlık olursa, o duâ kabûl edildi demektir." >
.Acele etme!
03-01-2012 01:00
Sâbit bin Eslem Benânî hazretleri "rahmetullahi aleyh" anlatıyor: Bir mü'min, Allahü teâlâdan bir şey isterse, Allahü teâlâ bu iş için Cebrâil aleyhisselâmı vazifelendirir. O kul sâlih ise. Hazreti Cebrâil'e; "Bu kulumun ihtiyâcını yerine getirmekte acele etme. Çünkü ben, o kulumun sesini duymayı seviyorum" buyurur. Fenâ kul ise. O zaman da; "Yâ Cebrâil! Onun isteğini hemen yerine getir. Çünkü ben onun sesini duymak istemiyorum" buyurur. BIRAKIN DÖVSÜN Yine O anlatır: Bir kimse vardı ki, babasını bir yerde dövüyordu. Ona; "Babanı niçin dövüyorsun, ayıp günah değil mi?" dediler. Bunun üzerine babası dedi ki: "Bırakın dövsün!" "Niçin?" dediler. "Çünkü vaktiyle aynı bu yerde, ben de babamı dövmüştüm. Şimdi ektiğimi biçiyorum" dedi. UNUTMAYIN Kİ... Bu zât gecelerini ibâdetle geçirir ve çoluk çocuğuna; "Kalkın, Allahü teâlâya ibâdet edin. Unutmayın ki, gece kalkıp ibâdet yapmak, kıyâmetin şiddet ve dehşetinden daha hafiftir" derdi. Çok âbid idi. Sevdiklerine; "Biz öylelerine yetiştik ki, çok namaz kılmaktan başlarını yastığa koyacak vakit bulamazlardı" derdi. Yine o anlatır: Enes bin Mâlik; "Ey Sâbit! Benden ne alacaksan al. Zîra ben, aldıklarımı, Resûl aleyhisselâmdan, Resûlullah Cebrâil'den O da Allahü teâlâdan aldı" derdi bana..
Ona kızmayınız!"
04-01-2012 01:00
Sa'îd bin İyâs hazretleri "rahmetullahi aleyh", Basralı hadîs âlimlerindendir. Şöyle anlatıyor: Dâvûd aleyhisselâm, birkaç kişi ile birlikte oturmuş onlara bir şeyler anlatıyordu. O ara biri geldi. Hakâret eyledi. Orada bulunanlar bu şahsa kızarak haddîni bildirmek istedilerse de, Dâvûd aleyhisselâm mâni olup; "Ona kızmayınız ve bir şey söylemeyiniz" buyurdu. Sonra kalktı. Namaz kıldı. Tövbe istiğfar edip sohbetine devam etti. Bu arada o kimse de ayrılıp gitmişti. Biraz sonra aynı kişi geri geldi ve Dâvûd aleyhisselâmın ayaklarına kapandı. Ellerini öptü. Ve ağlayarak; "Ey Allahın Peygamberi, ben çok büyük hatâ yaptım, lütfen beni affediniz" dedi. Dâvûd aleyhisselâm da affetti o kimseyi. ÜZERİNE OTUR! Yine anlatıyor: Peygamber Efendimiz "aleyhissalâtü vesselâm" bir evde sohbet ediyordu ki, o sırada Cerîr bin Abdullah geldi. Cemaat kalabalık olduğu için, oturacak yer bulamadı. Ayakta dikildi. Öyle dinledi. Efendimiz aleyhisselâm Onu gördüler. Etrâflarına bakıp, boş yer bulunmadığını görünce, mübârek cübbesini Ona uzatıp; "Al, bunun üzerine otur!" buyurdular. O cübbeyi aldı. Öpüp bağrına bastı. Ve hürmet ve saygı ile Efendimize verip; "Yâ Resûlallah! Siz bana ikrâmda bulunduğunuz gibi Allahü teâlâ size daha fazlasını ihsân eylesin" diye duâ etti. Efendimiz memnun olup, Ona duâ buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şu hâline şükret!.."
05-01-2012 01:00
Tebe-i tâbiînin büyük hadîs âlimlerinden Selâm bin Ebî Mutî' hazretleri "rahmetullahi aleyh" anlatır: Bir hastayı ziyârete gitmiştim. Baktım ki inleyip duruyordu. Ona yaklaştım. Ve kendisine; "Öyle hastalar var ki, evsiz ve kimsesiz olup, sokaklarda dertleriyle baş başa kalmışlar, su verenleri bile yok. Onları düşün de hâline şükret" deyip ayrıldım. Tekrar gittiğimde; "Nasılsın?" dedim. "Şükürler olsun. Evim var, hizmet edenim var, çok kimse bunlardan mahrûm. Bunları düşündükçe, Rabbime şükrediyorum" dedi. BENİ BIRAKIN! Yine bu zat anlatıyor: Birgün Mâlik bin Dînâr'ın yanına gittim. Vakit gece idi. Karanlıkta kuru ekmek yiyordu. Yemek yapacak kabı bile yoktu. Suâl ettim: "Bu ne hâl?" Cevâben; "Beni bırak da geçen günlerime yanayım. Zîra koskoca bir ömür geçti gitti, hiçbir şey yapamadım" dedi. AĞLAMAYA BAŞLADI Yine bu zat anlatır: Hasen-i Basrî oruçlu idi. Akşam olunca iftarını açması için su getirdiler. Suyu alıp içeceği sırada, ağlamaya başladı. Merak edip sordular "Niçin ağlıyorsun?" Buyurdu ki: Cehennemi hâtırladım. Orada azab çeken kimseler, Cennette ni'metler içinde olanlara; "İçtiğiniz o sulardan bize de verin" diye seslenirler. Onlar bunu işitir. Ve kendilerine; "Allahü teâlâ bu ni'metleri kâfirlere haram kıldı" diye cevap verirler. İşte bunu hatırladım da onun için ağladım.
.Hâlin nice olacak?"
06-01-2012 01:00
Seleme bin Dînâr hazretleri "rahmetullahi aleyh", Tâbiînin büyük âlim ve velîlerindendir. Bir gün kendi nefsine hitâben; "Ey Seleme! Kıyâmet günü bir münâdî çıkıp; "Ey şu şu günahları işleyenler, ayağa kalkın!" diye seslendiğinde, sen elbette kalkarsın" diye söylendi. Sonra âh dedi. Ve devam etti: Sonra da; "Şu günahları işleyenler kalksın!" derler. sen yine kalkarsın. Ey Seleme! O zaman hâlin nice olur, hiç düşündün mü?" der ve ağlardı. SERMAYEN NEDİR? Bir gün de kendisine; "Senin sermâyen nedir?" dediler. Hemen ağladı. Ve cevabında; "Bir tek sermâyem, Allahü teâlâya güvenip, insanlardan bir şey beklememektir" buyurdu. ÖLÜMÜ İSTER MİSİN? Bir gün şöyle anlattı: İnsanların günah işlediğini görürsünüz. Kendisine; "Ölmeyi ister misin?" dersiniz, "Hayır ölmek istemem" der. Siz dersiniz ki; "Günahı terk et" "Günahı, ancak öldüğümde terk ederim. Fakat ölmek de istemiyorum" der. İHTİYACINI SÖYLE Süleymân bin Abdülmelik, Seleme bin Dînâr'a; "Bana ihtiyâçlarını bildir" diye mektûb yazdı. Mektubu okudu. Ve kendisine; "Ben her ihtiyâcımı Rabbime arz ederim. Bana verdiklerine kanâat eder, vermediklerine de rızâ gösteririm" diye cevap yazdı. >
.Nasıl kadı oldu?
07-01-2012 01:00
Zamanın Halîfesi Ebû Ca'fer, o devrin en büyük âlimlerinden olan Ebû Hanîfe, Süfyân-ı Sevrî, Mis'âr bin Kedâm ve Şüreyk bin Abdullah'a haber gönderip huzuruna çağırdı. Bunlar birleştiler. Ve yola çıktılar. Ancak Süfyân-ı Sevrî yolda kaçtı. Bir vapura binip; "Başımı kesecekler, beni gizleyin" dedi. Onun böyle demesi; "Kâdı olan kimse, bıçaksız boğazlanmıştır" meâlindeki hadîs-i şerîfe dayanıyordu. Elhâsıl Ebû Hanîfe. Mis'âr bin Kedâm. Bir de Şüreyk bin Abdullah, Halîfenin huzûruna çıktılar. Halîfe İmâm-ı a'zama; "Sen kadı olacaksın" dedi. Ebû Hanîfe; "Ben Arap değilim. Arapların ileri gelenleri, vereceğim hükmü kabûl etmezler" dedi. Halîfe Mansûr; "Olmaz" dedi. "Bu işin soyla alâkası yok. Burada ilim lâzım, sen de büyük âlimsin". Ebû Hanîfe; "Ben, bu işe lâyık değilim. Sözüm doğruysa, böyle söylüyorum. Yalansa, yalancıdan kadı olmaz" buyurdu. Halîfe bu defa; "Pekâlâ" dedi. Ve bu işi Mis'ar bin Kedâm'a teklif etti. Mes'âr Halîfenin elinden tutarak; "Nasılsın, çocuklar ne yapıyor, hayvanların ne âlemde?" diye sormaya başladı. Mansûr, adamlarına; "Bu deli alın!" dedi. Geride Şüreyk kalmıştı. Mansûr ona da, "Artık sen kadı olacaksın" dedi. Şüreyk; "Ben sevdâvî denen bir hastalığa yakalandım" dedi. Ancak Halîfe Mansûr; "Mühim değil" dedi. "Biraz ilâç alır, iyi olursun!.." Böylece Şüreyk, kadılığa ta'yin edildi. > www.gonulsultanlari.
.Bu eti nerede pişirdin?"
08-01-2012 01:00
Talha bin Musarref hazretleri "rahmetullahi aleyh", Tâbiînden olup, tanınmış hadîs ve kırâat âlimidir. Zühd ve vera sâhibiydi. Bir gün oruç tuttu. Evde az et vardı. Hanımı bu eti iftarlık olarak hazırlamak istiyordu ama pişirecek ızgara gibi bir şey yoktu. Bu sırada, komşunun hizmetçisi ateş almak için geldi. Elinde ızgara vardı. Izgarayı gördü. Ve hizmetçiye; "Az bekle, şu eti senin ızgarada pişireyim" deyip, ızgarayı aldı ve eti pişirdi. Nihayet iftar vakti oldu. Hanım eti sofraya koydu. Hazret-i Talha sordu: "Eti nerede pişirdin?" "Komşunun ızgarasında" dedi. "Komşudan izin aldın mı?". "Almadım." Bunu öğrenince; "Komşudan helallik almadıkça bu eti yemem" dedi. GÜLDÜ AMA... Bir gün sebebsiz güldü. Ama hemen pişman olup, kendi nefsine; "Niçin güldün?" dedi. Sonra da; "Sebepsiz güldün değil mi?" dedi. Çok üzüldü. Pişman oldu. "Bundan sonra hiç sebepsiz gülmeyeceğim" diye yemîn etti. O günden sonra ölünceye kadar güldüğü görülmedi. ŞÖHRETİ SEVMEZDİ Tanıdıkları bu zat için; "Filan ve filan âlimlerden daha üstündür" derlerdi. O bunu duyunca, hemen o âlimlere gidip önünde diz çöker, onlardan bir şeyler öğrenirdi. Ve rahatlardı. Öyle diyenlere; "O benden üstündür. Zîra bugün Ondan şunu şunu öğrendim" der, böylece kendisi için yaptıkları methiyeleri silmeye çalışırdı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Âbidlerin uykusu
09-01-2012 01:00
Tâvus bin Keysân hazretleri "rahmetullahi aleyh" Tâbiînin meşhûr hadîs âlimlerinden olup aslen İranlıdır. Bu zat yatağa yattığında uyuyamazdı. Sağa dönerdi. Sola dönerdi Bir türlü uyku tutmaz, sonra kalkıp sabaha kadar namaz kılar ve; "Âbidlerin uykusu, Cehennemi hatırlamaktır" derdi. Böylece kırk sene yatsı namazının abdestiyle sabah namazını kılmış, kırk defâ hacca gitmiştir. ATEŞTEN KORKARDI Hazret-i Tâvus bir yerde ateş görse, aklını kaybedecek gibi olurdu. Sebebini soranlara; "Ateşi görünce Cehennemi hatırlıyorum" derdi. Bir gün ocak gördü. Harıl harıl yanıyordu. O anda Cehennemin şiddetini hâtırladı ve kederinden bayılıp düştü. Kaldırıp evine götürdüler. ÇOCUKTU AMA... Hazret-i Tâvus şöyle anlatıyor: Hacca gitmiştim. Yanımda bir de çocuk vardı. Binecek hayvanı, yiyecek bir şeyi yoktu. "Yiyeceğin var mı?" dedim. "Hayır yok" dedi. "Niçin?" deyince; "En iyi yiyecek takvâdır. Kerîmlerin huzuruna giderken yiyecek götürmek uygun değildir" dedi. İhram giyinip de "Lebbeyk" dediğimizde, o çocuk söylemiyordu. "Niçin lebbeyk demiyorsun?" dedim. Bana nazar etti. Ve cevap verip; "Red cevâbı almaktan korkuyorum da onun için" dedi. Bu söz üzerine ağladım ve kendi kendime; "Bu günahsız red olunmaktan korkarsa, biz ne yapacağız?" dedim.
.Kölesi, annesiymiş meğer!
10-01-2012 01:00
Tâbiînin meşhûrlarından Ubeyde bin Muhâcir hazretleri "rahmetullahi aleyh", köleleri satın alır, sonra da azad edip serbest bırakırdı. Bir gün Rum asıllı ihtiyâr bir köle kadını satın aldı. Ve âzâd etti. Kadıncağız; "Kimsem yok, nereye gideyim, nerede barınayım, bilmiyorum" dedi. Bunun üzerine; "Öyleyse bizde kal" dedi ve evinde misafir etti ihtiyâr kadıncağızı. Akşam oldu. Birlikte yediler. Sonra o kadına; "Sen kimsin, nesin?" diye sordu. Daha başka şeyler de sordu. Aldığı cevaplardan bu kadının "kendi annesi" olduğunu anladı. SELÂMÜN ALEYKÜM Bir defâsında ticâret için Azerbaycan'a gitmişti. Bir akşam vakti, gecelemek üzere nehir kenarında bir yere çekildi ve bir hâdiseye şâhit oldu. Bizzât yaşadı. Şöyle anlatıyor: Yakınımda devamlı Allahü teâlâya hamd eden birinin sesini işittim. Sesin geldiği yere doğru yaklaştığımda, çukur içinde bir hasıra sarılmış birini gördüm. "Selâmün aleyküm" "Aleyküm selâm" "Sen kimsin?" "Bir Müslümanım" "Neden buradasın?" Cevâbında; "Ben burada Rabbime hamd ediyorum. Beni yarattı, bana düzgün âzâlar verdi, Müslüman olmakla şereflendirdi, sıhhat afiyet verdi, ayıplarımı ve günahlarımı örtüyor. Bundan daha büyük ni'met olur mu?" dedi. Ben teklif ettim: "Bize gidelim." Kabul etmedi. Onun, o halde iken bile hâlinden memnun olup şikâyet etmemesi, beni çok duygulandırdı. > www.gonulsultanlari.com
.Seni nerede bulurum?"
11-01-2012 01:00
Vehb bin Münebbih hazretleri "rahmetullahi aleyh" Tâbiîn devrinde yetişen tanınmış hadîs âlimidir. Bu zat antalıyor: Dâvûd aleyhisselâm; "Yâ Rabbî! Seni aradığımda nerede bulurum?" dedi. Böyle sordu. Allahü teâlâ; "Ben, benden korkularından dolayı kalbleri titreyip, ürperenlerle beraberim" buyurdu. Sonra da; "Ey Dâvûd! Hangi kulumun günâhını affetmeyi severim biliyor musun?" buyurunca, hazret-i Dâvud sordu: "Kimin yâ Rabbî?" Allahü teâlâ; "Günahlarını hatırladığı zaman, içi titreyen kullarımdır" buyurdu. HANGİSİ ÜSTÜN? Vehb hazretlerine; "Efendim, çok ibâdet yapan iki kişiden hangisi daha üstündür?" diye sordular. Cevâbında; "Hangisinin insanlara faydası çoksa, o daha üstündür" buyurdu. SUÇUNUZ NEYDİ? Bu zat anlatıyor: Îsâ aleyhisselâm, yanında havârîleri olduğu halde bir köye uğradı. Orada herkesi ölmüş halde görünce; "Bunlar toplu halde öldüklerine göre Allahın gazabına uğramışlar" dedi ve ölülerden birine; "Allahın izniyle kalk!" diye seslendi. Bir ölü dirildi ve; "Buyurun!" dedi. Îsâ aleyhisselâm; "Suçunuz ne idi ki, bu azâba müstehak oldunuz?" diye sorunca, "Ey Allahın Nebîsi, biz dünyayı, çocuğun annesini sevdiği gibi sevmiştik. Dünyalık işlerimiz yolunda olunca sevinir, iyi gitmeyince üzülürdük" dedi. Îsâ Nebî sordu: "Sonra ne oldu?" Cevâbında; "Gece çok iyiydik. Sabah bu hâle geldik" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.
.Nice mâsumları öldürürsün!"
12-01-2012 01:00
Yezîd bin Ebî Habîb hazretleri "rahmetullahi aleyh", Tâbiînin büyük âlimlerinden olup ilmin ve âlimin îtibarı hususunda hak sözü söylemekten çekinmezdi. Bir gün hastalandı. Vâli ziyarete geldi. Hürmetlerini arz edip, geçmiş olsun dileğinde bulundu. Bu arada; "Üzerinde pire kanı bulunan elbise ile namaz kılınır mı?" diye fıkhî bir mes'ele sordu. O sırtını döndü Cevap vermedi. Çünkü vâlinin uygunsuz hallerini ve halkına yaptığı eziyet ve zulümleri işitmişti. Vâli aynı suâli tekrar sordu ve cevap bekledi. Durum aynıydı. Sırtı dönüktü. Ve; "Sen her gün nice mâsum insanları öldürüyorsun, onların kanlarından sormuyorsun da, bana pire kanı hakkında soruyorsun?" dedi. SEN BANA GEL Halîfenin oğlu kendisine bir kimseyi göndererek ba'zı dînî mes'eleleri sormak için yanına çağırdı bu zâtı. Cevap verdi ki: "Kendi gelsin!" Haberci durumu söyleyince, kendisi kalkıp geldi ve; "Niçin gelmedin?" diye sorunca; "Senin bana gelmen, senin için şereftir. Benim sana gelmemse benim için aşağılıktır" buyurdu. CANINI VERDİ Bu zat anlatır: Mina'daydık, kurbanımızı kestik, fakat bir çocuk kesmedi. "Niçin kesmiyorsun?" dedim. Çok ağladı. Ellerini açtı. Ve; "Yâ Rabbî, kurban kesecek param yok. Şu küçük vücûdumu rızân için kurban etmek istiyorum, lütfen kabûl buyur" dedi. Gözyaşı döktü. Ve "Allah!" deyip, canını Cânâna teslîm eyledi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bunu kaça aldın?"
13-01-2012 01:00
Yûnus bin Ubeyd hazretleri "rahmetullahi aleyh" Tâbiînin büyüklerindendir. Manifaturacılık yaparak nafakasını temin ederdi. Kul hakkına girmekten çok korkar, malını medh etmezdi. Bir gün şöyle oldu: Bir müşteri geldi. Çırağı ilgilendi. Ve kumaşı müşteriye gösterirken; "Yâ Rabbî! Bu Cennet kumaşından bana da nasîb et" dedi. O bunu duyunca, o malı sattırmadı. "NİYE PAHALI SATTIN?" Bir gün yolda bir kimseyi kumaş satın almış gidiyor görünce, kumaşı tanıyıp, kendi dükkânından alınmış olduğunu anladı. Ve ona sordu: "Bunu kaça aldın?" Adam; "Dörtyüz dirheme" deyince, "Bu kumaşın değeri ikiyüz dirhemdir. Gel, paranın üstünü al" buyurdu. O kimse; "Bu kumaş, bizim orada beşyüz dirhem eder" dedi. "Olsun" buyurdu. "Gel, üstünü al!" O da gelip, ikiyüz dirhemini alıp gitti. Hazret-i Yûnus malı satan çırağına; "Bu kumaşı niye pahalı sattın?'" diye sordu. "Vallahi kendi rızâsı ile aldı" deyince, "O râzı olsa da, sen râzı olmayacaktın" buyurdu. "BANA BAKIN" Bir gün sevdiklerine; "Dışı, içine uymayan birini görmek isterseniz bana bakın" buyurdu. Dinleyenler şaşırdı. "Niçin?" dediler. Cevap verdi ki: "Çünkü yüz kadar iyi huy biliyorum, ama bir tekini kendimde göremiyorum. Kötü huyları sayıyorum. Hepsini kendimde görüyorum" buyurdu. > www.gonulsultanlari.c
.Ölüme hazırlıklı olun!..
14-01-2012 01:00
Yûsuf bin Esbât hazretleri "rahmetullahi aleyh" Tebe-i tâbiînden olup, hadîs, fıkıh ve kırâat âlimidir. Sohbet ederdi. Ama ekseriyâ; "Kardeşlerim, herkesin mutlaka tadacağı ve kimsenin çâre bulamadığı ölüm için şimdiden hazırlanınız. Çünkü ölüm geldikten sonra âh etmekten, pişman olmaktan başka yapacak bir şey olmaz" buyururdu. ZÜHD NEDİR? Bir gün kendisine; "Zühdün gâyesi nedir efendim?" dediler. Cevâbında; "Zühd, dünyâdan kesilmektir. Ni'met gelince şımarmamak, gelmeyince de üzülmemekdir" buyurdu. Sordular yine: "Tevâzû nedir?" Cevâbında; "Evinden çıktığında karşılaştığın herkesi kendinden üstün bilmendir" buyurdu. KORKUYORUM Bir gün de kendisine; "Hemen ölmeyi ister misin?" dediler. "Hayır" buyurdu. "Niçin?" dediklerinde, buyurdu ki: "Hazır değilim." Ve devam edip; "Daha yaşarsam belki bir gün günahlarıma pişman olup iyi ameller yaparım da iyiler arasına katılmak nasîb olur" buyurdu. BEN ÖLÜRKEN Bir gün de sevdiklerine; "Ben vefât ederken Allahü teâlâdan üç şey isterim" buyurdu. Sordular ki: "Onlar nedir?" Cevâbında; "Vefât ederken param olmasın, borcum olmasın ve kemiklerimde et kalmasın" buyurdu
.Bana faydalı oluyor"
15-01-2012 01:00
Zeyd bin Eslem hazretleri "rahmetullahi aleyh" Tâbiînin büyüklerinden olup, Medîne'de yetişen müfessirlerin en meşhûrudur. Hazret-i Ömer'in kölesiydi. Sonra âzâd oldu. O, ilim sâhibiydi. Peygamber Efendimizin mescidinde talebelere ders vermeye başladı. Hattâ Hazret-i Hüseyin'in oğlu Zeynel'âbidîn bile kendisinden ilim öğrenirdi. Halk merak etti. Zeynel'âbidîn'e; "Akrabâlarınızdan pek çok büyük âlimler varken, Hazret-i Ömer'in kölesine mi gidiyorsun?" dediklerinde; "O bana dinde çok faydalı oluyor" dedi. "VEREMEM!.." Hazret-i Zeyd anlatıyor: Bir gün İbn-i Ömer, köle olan bir çobana rastlayıp; "Şu sürüden bir koyun getir de kesip yiyelim" dedi Çoban karşı çıktı: "Hayır veremem" "Niçin?" deyince; "Akşam sâhibine ne derim?" dedi. "Kurt kaptı dersin." "Böyle yapmaktan Allaha sığınırım. Çünkü O her şeyi bilir" dedi. Cevabı beğendi. Ve hayran oldu. Sâhibini bulup, köleyi ve koyun sürüsünü ondan satın aldı. Sonra köleyi âzâd edip, koyun sürüsünü kendisine hediye etti. EĞER SABREDERLERSE Bu zat anlatıyor: Fakîrler Efendimizin huzûruna gelip; "Yâ Resûlallah! Zenginler hayır hasenât yapıyor, biz yapamıyoruz" diyerek dert yandılar. O Resûl dinledi. Cevap olarak; "Sabreden fakîrlere, Cennette yüksek köşkler verilir. Zenginlerden beş yüz sene önce Cennete girerler ve zenginlerin kavuştukları sevâba, sadece bir tesbîh söylemekle kavuşurlar" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Üç tane kuma getirsen!..
16-01-2012 01:00
Zührî hazretleri, "rahmetullahi aleyh" Tâbiînin âlimlerindendir. Kendisini tamamen ilme ve kitaplara vermişti. Bir gün evde oturmuş, kitaplarını da duvar gibi etrâfına dizmişti. Hanımı gördü. Ve kendisine; "Vallahi üzerime üç tâne kuma getirseydin, bana bu kadar ağır gelmezdi" dedi. KAN VE YAŞ Bir gün sohbetinde; "Allah yolunda akıtılan kan ve Allah korkusu ile akıtılan yaşlar, Allahü teâlânın en çok hoşnud olduğu damlalardır" hadîs-i şerîfini nakletti. YÂ MÛSÂ! Bu zat anlatıyor: Bir gün Mûsâ aleyhisselâm yolda giderken; "Yâ Mûsâ!" diye bir nidâ işitti. Etrâfa baktı, kimseyi göremeyince yoluna devam etti. Az sonra yine. "Yâ Mûsâ!..." Hazret-i Mûsâ yine bakındı. Kimseyi göremedi. Fakat içi ürpermişti. Üçüncüsünde; "Yâ Mûsâ! Ben kendisinden başka ilâh olmayan Rabbin Allahım" diye nidâ edildi. Bu defâ da duydu. Hemen durdu. "Buyur yâ Rabbî, emrine hazırım" dedi. Ve secdeye kapandı. Allahü teâlâ; "Yâ Mûsâ, Arş'ın gölgesinde gölgelenmek istiyorsan, yetimlere karşı merhametli baba gibi ol" buyurdu İYİLİK YAPIN! Bir gün de sevdiklerine; "Sizi Cehenneme düşmekten muhafaza edecek olan şeyleri çoğaltınız" buyurdu. Sonrular ki: "O şey nedir?" Cevap verip; "Allahın kullarına ihsân ve iyilik yapmaktır" buyurdu. www.gonulsultanlari.com
.Kendini nasıl buluyorsun?
17-01-2012 01:00
Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Hubeyk hazretleri "rahmetullahi aleyh" çok ibâdet yapardı. Aslen Kûfelidir. Şöyle anlatıyor: Bir âbid vardı. Onu ziyâret için yanına gitmiştim. Bir ara; "Kendini nasıl buluyorsun?" dedim. "Günâhı çok, sevâbı az, yolculuğu uzun olan biri gibi buluyorum" dedi. Yine sordum. "Azığın nedir?" "Tek sermayem, O'nun af ve mağfiretinden ümitli olmamdır" dedi. NİYET BOZUKSA Yine o anlatıyor: Birisi Resûlullah Efendimize gelerek; "Yâ Resûlallah! Dünyalık elde etmek gâyesiyle gazâya giden kimse için ne buyurursunuz?" diye sordu. Efendimiz dinledi. Ve cevâb olarak; "Onun için bir ecir (yâni sevâb) yoktur" buyurdular. KIYAMET Bir gün de şunu anlattı: Birisi Resûlullah Efendimize gelip; "Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zamandır?" diye suâl etti. Efendimiz sordu: "Hazırlığın ne?" O kimse; "Fazla bir şey hazırlamadım yâ Resûlallah. Ama Allah ve Resûlünü çok seviyorum" dedi. Efendimiz; "Öyleyse âhirette sevdiklerinle berâber olursun" buyurdu. EN ÇOK AZAB Bu zat anlatıyor: Muâz bin Cebel hazretlerinin rivâyetiyle Resûlullah Efendimiz; "Kim, kalbinden ihlâsla ve yakîn ile "lâ ilâhe illallah" derse, Cennete girer ve ona Cehennem ateşi hiç dokunmaz" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Fırına ne süreyim?"
18-01-2012 01:00
Ahmed bin Ebi'l-Havârî, hocası Ebû Süleymân Dârânî hazretlerine "rahmetullahi aleyhimâ" hiç muhâlefet etmeyeceğine dâir söz vermişti. Bir gün hocası ders anlatıyordu ki Ahmed bin Ebi'l-Havârî geldi. Kapıyı tıklattı. Ve içeri girip; "Efendim, fırın iyice kızdı. Ne pişirmemi emredersiniz?" diye sordu. Hocası cevap vermedi. Ahmed bin Ebi'l-Havârî geri gitti. Biraz sonra yine geldi. Aynı şeyi sordu. Cevap alamadı. Üçüncüde hocası; "Fırına kendini sür!" dedi ve derse devam etti. Bir müddet sonra talebelere dönüp; "Ahmed'i çağırın!" buyurdu. Koşup aradılar. Hiçbir yerde yoktu. Onu bulamayınca geri dönüp hocalarına durumu bildirdiler: "Ahmed'i bulamadık efendim." "Fırına baktınız mı?" buyurdu. Talebeler; "Bakmadık hocam" dediler. Buyurdu ki: "Gidin bakın!" Koşup fırının kapağını açtıklarında, Ahmed'i kızgın fırının içinde görüp şaşkına döndüler. Zîra çok rahat ve huzur içinde oturuyordu. GÖZYAŞINDAN Kendisi anlatır: "Rü'yâmda yüzü nûr gibi pırıl pırıl parlayan bir hûrî gördüm ve kendisine; "Ne kadar güzel ve nurlu yüzün var. Bunu neye borçlusun?" dedim. Bir nazar etti. Ve cevâben; "Ey Ahmed, sen bir gece Allah korkusundan ağlıyordun. Gözyaşların sel gibi akıyordu. O akan yaşları alıp yüzüme sürdüm. İşte yüzümün parlaklığı senin o gözyaşlarındandır" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Duâ edin, oğlum kurtulsun!"
19-01-2012 01:00
Bakıyye bin Mahled hazretleri "rahmetullahi aleyh" hadîs ve fıkıh âlimidir. Şöyle anlatılır: Bir gün, oğlu düşmana esîr düşmüş bir kadın, bu zâta geldi. Huzuruna çıktı. Durumu anlatıp; "Çok üzülüyorum efendim. Ne olur, bir duâ edin de oğlum kurtulsun" dedi. Bakıyye bin Mahled kadını gönderdikten sonra, Allahü teâlâya duâ etti. Ertesi gün kadın, oğluyla birlikte bu zâta geldi. Teşekkür etti. Ve duâ edip; "Oğlum sağ sâlim döndü efendim. Fakat size söyleyeceği şeyler var" dedi. Genç şöyle anlattı: "Efendim, ben esîr iken düşman kumandanlarından birinin elindeydim. Onun adamı, beni başka bir esirle birlikte her gün, ayaklarımız zincirle bağlı olduğu hâlde bağ ve bahçelerde çalıştırırdı. Dün enteresan bir şey oldu. "Hayrola ne oldu?" Zincirlerimiz koptu. Muhâfız gördü ve beni çağırıp; "Zinciri sen mi kırdın?" diye sordu. "Hayır kendi kendine düştü" deyince, hayret edip din adamlarını çağırdılar. Din adamı sordu: "Annen var mı?" "Evet var" deyince; "Allah annenin duâsını kabûl etti ve bağını düşürdü. Allah seni serbest bıraktı. Bizim seni alıkoymamız ve bağlı tutmamız mümkün değildir" dedi. Ve bana yiyecek verip, gönderdiler. CENNETE NE İLE GİRİLİR? Bir gün bu zâta; "Hocam, Cennete ne ile girilir?" diye sordular. Cevâben; "Allahın rahmetiyle girilir" buyurdu. Sordular yine: "Herkes mi? "Evet. Efendimiz aleyhisselâm bir gün; "Hiçbir kul, kendi ameliyle Cennete girmez. Ancak Allahü teâlânın rahmetiyle girebilir" buyurmuştu. www.gonulsultanlari.com T
.Bugün çok sıcak!.."
20-01-2012 01:00
Osmân bin Muhammed bin Ebî Şeybe hazretleri "rahmetullahi aleyh" hadîs hâfızlarındandır. Kendisi şöyle anlatır: Efendimiz aleyhisselam bir gün eshâb-ı kirâma buyurmuşlar ki: Hava sıcak olduğunda, Allahü teâlâ kullarının kalblerine bakar. Yer ehlini dinler. Gök ehlini dinler. Bir kişinin; "Lâ ilâhe illallah. Bugün ne kadar da sıcak! Allahım! Beni Cehennemin harâretinden koru" dediğini işitir. Merhamet eder. Cehenneme; "Ey Cehennem! Kullarımdan biri, senin harâretinden korkup bana yalvarıyor. Şâhid ol, ben o kulumu senin harâretinden korurum" buyurur. NE KADAR SOĞUK Şöyle devam eder: Hava soğuk olduğu zaman da Allahü teâlâ, yine kullarını dinler. Bir kimse; "Lâ ilâhe illallah! Bugün hava ne kadar da soğuk. Allahım! Beni Cehennemin zemherîrinden muhafaza eyle!" dediğini işitir. Ona da çok acır. Merhamet eder. Ve Cehenneme; "Ey Cehennem! Kullarımdan birisi senin zemherîrinden kurtarmamı istiyor. Şâhid ol, ben onu o azâbtan kurtaracağım" buyurur. Eshâb dinlerler. Çok sevinirler. Ve Efendimize; "Zemherîr nedir Yâ Resûlallah?" diye sordular. Efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem"; "Zemherîr, kâfirlerin atılacağı soğuk Cehenemdir ki, soğukluğuna bir an dayanılmaz" buyurur. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bundan hakkımı al!"
21-01-2012 01:00
Osmân bin Muhammed bin Ebî Şeybe hazretleri "rahmetullahi aleyh", Resûlullah Efendimizin hadîs-i şerîflerinden şöyle naklediyor: Yârın kıyâmet gününde ümmetimden ihtilâflı iki kişi, Hak teâlânın huzûruna çıkar. Biri alacaklıdır. Ve hakkını ister. Rabbimiz diğerine; "Bu kardeşinin sende olan hakkını ver" buyurur. "Yâ Rabbî! Hiç sevâbım kalmadı, ne vereyim?" deyince, hak sâhibine; "Bunun hiç sevabı kalmadı" buyurur. O kul üzülür. Hak teâlâya; "Yâ Rabbî! O zaman günahlarımı alsın" der. Resûlullah Efendimiz sözün burasında ağlayarak; "O gün öyle dehşetli bir gündür ki, başkalarının günahlarını yüklenmek şöyle dursun, insan kendi günahının yükünden kurtulmaya muhtaç olduğu bir gündür" buyurur. Eshâb ağlaşırlar. Efendimiz anlatır: Allahü teâlâ hak sâhibine; "Başını kaldır da Cennetin şu muhteşem köşklerine bak" buyurur. Hak sâhibi; "Yâ Rabbî! Gördüğüm bu köşkler hangi şehîd, hangi sıddîk veya hangi Peygamberindir?" diye sorar. Merak etmiştir. Hak teâlâ ona; "İşte o gördüğün göz kamaştırıcı köşkler, bedellerini ödeyenler içindir" buyurur. Hak sâhibi; "Yâ Rabbî! Bunların bedellerini kim ödeyebilir ki?" deyince; Allahü teâlâ; "Sen ödeyebilirsin" buyurur. O kimse şaşırır. Ve arz eder ki; "Neyim var ki yâ Rabbî, ben ne ile ödeyebilirim?" der. Allahü teâlâ; "Hakkını bu kardeşine bağışlarsan, bunlara mâlik olursun" buyurur. Hak sâhibi sevinir; Ve cenab-ı Hakka; "Bağışladım yâ Rabbî" der. Allahü teâlâ; "Haydi, arkadaşının elinden tut da berâber Cennete giriniz" buyurur... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sana yazıklar olsun!"
22-01-2012 01:00
Ebû Abdullah Turuğbâdî hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" yaşadığı Tus şehrinde büyük bir kıtlık vardı. Öyle ki, insanlar birbirini yiyecek dereceye varmıştı. Bir gün eve geldi. Ve ambarına girdi. İki ölçek buğdayı olduğunu görünce, içine bir ateş düştü. Kendi kendine: "Ey Ebû Abdullah! Müslümanlara şefkatin bu mu senin? Onlar açlıktan kırılırken, sen ambarında buğday saklıyorsun. Yazıklar olsun sana!" dedi. Ağlamaya başladı. Aklı başından gitti. Evinden ayrılıp, sahralara düştü. Uzun zaman açlık çekerek riyâzetlere başladı. Nefsinin kötü arzularından kurtulmak için çâreler aradı. Mücâhede yaptı. Pek çok uğraştı. Öyle oldu ki, unuttu kendisini. Sâdece Allahı zikrediyor, O'nun kullarına merhamet ediyordu. O ara Ebû Osmân-ı Hîrî hazretlerini tanıyıp, Onun sohbetlerine devam ederek büyük bir velî oldu. ONU KARŞILAYINIZ! Bir gün, talebeleri ile yolculuğa çıkmıştı. Yolda yemek için bir yere oturdular. O sırada Keşmir'de bulunan Hallâc-ı Mensûr da yola çıkmıştı. Talebelerine döndü. "Biri geliyor" dedi "Şu vasıflardadır." Ve ardından; "Kalkın, Onu karşılayın!" dedi. Az sonra Hallâc-ı Mensûr, yanında iki köpeği olduğu halde Ebû Abdullah'ın yanına geldi. Yemeğini bıraktı. Ve ayağa kalktı. Yerine Hallâc-ı Mensûr'u oturtup, çok izzet ve ikrâm etti. Talebelerin şaşırdığını görünce; "Siz, onun dışına bakmayın. O nefsinin arzularından kurtulmuştur" buyurdu. >
.Seni vekîl kıldım!"
23-01-2012 01:00
Ebû Alî Müştevlî hazretleri "rahmetullahi aleyh" gençliğinde bir gece rü'yâsında Peygamber Efendimizi "aleyhissalâtü vesselâm" gördü. Efendimiz kendisine; "Yâ Ebâ Alî! Seni, dervişleri sever ve onlara meyleder görürüm" buyurdu. O buna sevindi. Ve cevâp verip; "Öyledir yâ Resûlallah!" deyince, Efendimiz; "Dervişlerin mühim işlerini yerine getirmek üzere seni vekîl kıldım" buyurdu. Ebû Alî; "Peki yâ Resûlallah" deyip sustu. Az zaman geçti. Çok zengin oldu. Allahü teâlâ, Ona mal varlığı ihsân etti. Bu malı ile dervişlerin ihtiyâçlarını karşıladı. Arzularını, isteklerini yerine getirdi. Hiçbirinin bir sıkıntısı olmaması için çok gayret ederdi. HOCANIZ NEREDE? Abdullah-ı Ensârî hazretleri anlatıyor: Ebû Alî Müştevlî, zamanın büyük velîlerinden Ebû Ya'kûb-i Sûsî'yi ziyâret için Basra'ya gitti. O zâtın talebelerini görüp "Hocanız nerededir?" diye sordu. Genç tereddüt etti. Sonra cevap verip; "Falan yerdedir. Ama siz Onun yanına girdiğinizde; "Git! İşine gücüne bak" diyecektir. Şaşırmayın, zîra her gelene böyle demek âdetidir" dedi. Ebû Alî peki dedi. Gidip kapıyı çaldı. "Giriniz!" diye ses gelince, huzuruna girdi. Büyük zat gülerek karşılayıp; "Hoş geldiniz" dedi, yer gösterdi. Çok iltifatlar etti. Ebû Alî şaşırdı. Zîra korktuğu olmamıştı. Mübârek zat; "İnsanlar, dünyâ işi konuşmaya geliyorlar. Böylelerine; "Git! İşine gücüne bak!" diyorum. Sen ise "Allah için, ilim ve edeb öğrenmeye" geldin. Herkese aynı şey söylenmez" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Hayz ilmini öğrendin mi?"
24-01-2012 01:00
Âlim ve evliyânın büyüklerinden Ebû Hafs-ı Kebîr hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" ilimde yüksek dereceye ulaşmasının sebebi bir hâdiseye dayanır. Kendi yaşamıştır. Şöyle nakledilir: Gençlik yıllarında ilim ve iffet sâhibi, sâlihâ bir kızla evlendi. İlk gece kız buna; "Kadınların âdet hâlleriyle ilgili hayz ilmini öğrendin mi?" diye sordu. Ebû Hafs bilmiyordu. "Öğrenmedim" dedi. Bunun üzerine; "Allahü teâlâ, bir âyet-i kerîmede meâlen; 'Kendinizi ve emrinizde olanları Cehennemden koruyun!' buyuruyor. Câhil olan nasıl koruyabilir?" dedi. Ebû Hafs utandı. Ve mahcup oldu. Ama böyle söylemesi hoşuna da gitmişti. Hanımını Allahü teâlâya emânet ederek, ilim öğrenmeye çıktı. Merv şehrinde onbeş sene büyük âlimlerden ilim tahsîl etti. Kimdi o âlimler? İmâmı Muhammed. Bu zat, İmâm-ı a'zam hazretlerinin en yüksek talebelerindendir. Velhâsıl bu kadar zaman ilim öğrendikten sonra vatanına dönmek için hocasına vardı. İzin istedi. O da verdi. Dönüşünde, yanında Ebû Süleymân-ı Cürcânî de vardı. Hârezm'de, Ceyhun Irmağının üzerinden geçiyorlardı ki, Ebû Hafs'ın ayağı kaydı birden. Kitaplar savruldu. Hepsi suya düştü. Çok üzülüp, Ebû Süleymân'dan, yazmak için Onun kitaplarını ödünç istedi. O ise cevâbında; "Sen, öyle ilim öğrenmeliydin ki, kitaba ihtiyâcın kalmamalıydı" dedi. Ona haklısın dedi. Merv'e geri geldi. Altı senede o kitapları ezberleyip "âlim" olarak hanımının yanına döndü. Buhârâlılar, kendisini karşılayıp çok izzet, ikrâm ve tâzimde bulundular. >
.Sen ne yaptın?"
25-01-2012 01:00
Ebül Hasen Büşencî hazretleri "rahmetullahi aleyh" Horasan'da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Bu zat bir gün yolda yürürken, gencin birisi gelip ensesine bir tokat vurdu ve gitti. Halk bunu gördü. O gence yetişip; "Sen ne yaptın? O zat evliyânın büyüklerinden Ebü'l-Hasen Bûşencî'dir" dediler. Genç bunları duyunca çok üzüldü. Hemen geri dönüp, Hazret-i Ebü'l-Hasen'in yanına geldi. Çok özür diledi. Ve affını istedi. Ebül Hasen hazretleri o gence; "Sen rahat ol kardeşim. Ben hakkımı helâl ettim. Ama bu hakâret, bu tokat sizden gelmedi" buyurdu. Genç sual etti; "Kimden geldi?" "Hiç hatâ yapmayan bir makamdan, yâni Allahü teâlâdan geldi. Demek, bir kabahatimiz var ki, bu hâl başımıza geldi" buyurdu. Ve tövbe istiğfar ederek yoluna devam etti. FAKİRE VERİNİZ Bir gün de helâda bulunduğu bir sırada, hizmetçisini çağırdı. Kapı arkasından gömleğini uzatıp; "Bunu falan fakîre veriniz" buyurdu. Hizmetçi de; "Peki" dedi. Ve gömleği o fakire verip geldi. Sonra da; "Efendim, bunu dışarı çıkınca söyleyemez miydiniz? Orada söylemenizin hikmetini anlayamadık" diye arz etti. Cevap bekledi. Bunun üzerine; "O hayırlı düşünce, orada hatırıma geldi. Dışarı çıkıncaya kadar nefsimin beni bu düşünceden caydıracağından korktum. Nefsime çok kısa zaman da olsa i'timâd edemedim" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yoluma yardım et!"
26-01-2012 01:00
Ebül Hasen-i Eş'arî (Alî bin İsmâil) hazretleri "rahmetullahi aleyh" Ehl-i sünnetin i'tikâddaki iki imâmından biridir. Kırk yaşına kadar bozuk fırka olan Mu'tezileye göre yaşadı. Sonra tövbe etti. Ehl-i sünnet oldu. Şöyle ki; Bir ramazan-ı şerîf ayının ilk günlerinde rü'yâda Peygamber Efendimiz kendisine: "Yâ Alî, benim ve eshâbımın yoluna yardım et" buyurdular. Ramazan başıydı. Ayın onbeşi oldu. Efendimiz yine görünüp; "Sana emrettiğim şey için ne yaptın?" buyurdu. Yirmiyedinci gecesinde yine görünüp; "O şey ne oldu?" buyurunca; "Haktan öte, ancak sapıklık vardır" diyerek, Mu'tezile yolundan dönüp, Ehl-i sünnete girdi ve onbeş gün evinden çıkmadı. Her şeyi inceledi. Gözden geçirdi. Sonra Basra Câmii'nde kürsî'ye çıktı. Cemaat, Mu'tezile bozuk yolunun en meşhûr âlimi olarak bildikleri İmâm-ı Eş'arî'nin ne söyleyeceğini merak ediyordu. O ise rahattı. İlminden emindi Şöyle hitâb etti: "Ey insanlar! Bir müddettir size görünmedim. Bu zaman zarfında dikkatle düşündüm. İnsafla inceledim. Yanımdaki delîlleri gözden geçirdim. Tercihte zorlandım. Allaha yalvardım. Allahü teâlâdan beni hidâyete, doğru yola kavuşturmasını istedim, bunun için çok duâ ettim. Sonunda Allahü teâlâ bana merhamet etti. Doğruyu bildirdi. Hidâyete erdirdi. Doğru yola, ehl-i sünnete kavuşturdu. Mu'tezile yoluna âit i'tikâdlarımın hepsinden pişmân olup tövbe ettim" diyerek, "Ehl-i sünnet" i'tikâdına girdiğini herkese ilân etti. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Beni âzâd eyle!"
27-01-2012 01:00
Ebül Hayr Habeşî hazretleri "rahmetullahi aleyh" gençliğinde, birinin kölesiydi. Bir kula köle iken, asıl Efendisine kullukla meşgûl olurdu. Efendisi her zaman bir arzusu olup olmadığını sorar, bir şeyler istemesini arzu ederdi. Ama o yok derdi. Bir şey istemezdi. Bir gün sıkıştırınca; "Eğer çok istiyorsan, beni Allah için âzâd et" buyurdu. O ise; "Yıllardır efendi sen, köle bendim. Seni ben çok önceden âzâd etmiştim" dedi. O da ayrılıp gitti. Bağdâd'a vardı. Orada büyüklerden bir zâtı ziyârete gittiğinde, son nefesini vermek üzere olduğunu gördü. O büyük zât; "Ey Ebü'l-Hayr! Hicaz'a git. Aradığını orada bulursun" buyurdu. Bunu emir bildi. Mekke'ye gitti. Yıllarca orada kalıp, oranın büyüklerinden istifâde etti. Cömertlikte eşi yoktu. Kendisi kimseden bir şey istemez, her hâcetini Allahü teâlâdan beklerdi. TÂVÛS-ÜL HAREMEYN Resûlullahın kabr-i şerîfine gittiğinde; "Esselâmü aleyküm, yâ Resûlissekâleyn" der, Efendimiz de her zaman; "Ve aleykesselâm, yâ Tâvûs-ül-Haremeyn" diye cevap buyururlardı. UTANMAZ MISIN? Kendisi anlatır ki: Altmış sene Mekke ve Medîne'de oturdum. Çok sıkıntılar çektim. Ne zaman bir kimseden bir şey istemeyi düşünsem, bir ses işitirdim. Gâibten gelirdi. Can kulağıma; "Bize secde ettiğin yüzü, kulların önünde küçük düşürmekten utanmaz mısın?" der ve beni vazgeçirirdi... > www.gonulsultanlari.com
.Felçli idi ama...
28-01-2012 01:00
Ebül Hüseyin Şirvânî hazretleri "rahmetullahi aleyh" İran'da yetişen evliyânın büyüklerindendir. Ömrünün sonlarına doğru felç oldu. Eli ayağı tutmazdı. Ayağa kalkamazdı. Fakat, her gün beş namaz vakitleri girince iyileşir, namaz bitene kadar, bir de sohbet esnâsında sıhhatli ve sağlam olur, bu zamanlar hâricinde yine felçli olurdu. TASAVVUF NEDİR? Kendisine; "Tasavvuf nedir?" diye sordular. Cevaben; "Hakîkî din âlimlerinden birine bağlanıp, Ona teslîm olmak, Onun feyiz ve bereketlerinden istifâde etmek ve Ondan öğrendiği gibi yaşamaktır" buyurdu. Sohbet ederdi. Ve sevdiklerine; "Eğer imkânım olsaydı, ayaklarım da sağlam olsaydı, evliyâya muhabbeti olanları ziyâret etmek için Horasan'a kadar giderdim" sözünü sık sık söylerdi. "BIRAK BU ALÇAĞI!" Kendisi anlatıyor: Bir gün, Mekke-i mükerremede yolda yürürken, bir kimsenin yol ortasında can çekişmekte, şiddetli bir ızdırap ile kıvranmakta olduğunu gördüm. Çok üzüldüm. O an kalbime; "Şu zavallının bu sıkıntıdan kurtulması için Fâtiha okuyup üzerine üfleyeyim" düşüncesi geldi. O sırada, o kimsenin karnından ses geldi. Dikkat kesildim. Anlaşılır şekilde; "Bırak bu alçağı! Çünkü bu, Hazret-i Ebû Bekr'e düşmandır" diyordu. Demek ki, bozuk i'tikâdının cezâsını çekiyor deyip ayrıldım...
.Kul namaza durunca
29-01-2012 01:00
Ebû Tâlib-i Mekkî hazretleri "rahmetullahi aleyh" şöyle anlatır: Kul namaza durduğu zaman, melekler onun iki omuzunda, onunla berâber namaz kılar. O kul duâ eder. "Âmin" derler. Gökten onun üzerine hayırlar dökülür. Namaz kılanlar için gök kapıları açılır. Allahü teâlâ, meleklerine karşı, namaz kılan mü'minlerin saflarıyla övünür. SİZ KİMLERSİNİZ? Kıyâmet günü, namaz kılanların derecelerine göre Cennete götürülmesi emri verilir. İlk tabakadakilerin yüzleri yıldızlar gibi parlar. Melekler onları karşılayıp sorarlar: "Siz kimlersiniz?" Onlar cevap verip; "Biz, Muhammed aleyhisselâmın ümmetindeniz" derler. "Sizin dünyâda ameliniz ne idi?" "Biz ezânı işittiğimizde hemen abdest almaya kalkardık" derler. Melekler dinler. Bu mü'minlere: "Siz, kavuştuğunuz bu ni'mete lâyıksınız" derler. Sonra ikinci grup kimseler gelir. Bunların yüzlerinin parlaklığı öncekilerden fazladır. Melekler onlara da; "Sizin namazlarınız nasıldı?" diye sorarlar. Onlar suâli dinler. Ve cevap olarak; "Biz namaz vakti girmeden, abdestimizi alırdık" derler. Melekler; "Siz de kavuştuğunuz bu ni'mete lâyıksınız" derler. Sonra üçüncü tabakadaki kimseler gelirler ki, öncekilerden daha üstündürler. Yüzleri parlaktır. Melekler onlara; "Sizin namazlarınızın husûsiyeti ne idi?" diye sorarlar. Onlar cevâben; "Biz her vaktin ezânını mescidde dinlerdik" derler. Bunun üzerine melekler; "Siz de şu kavuştuğunuz ni'metlere lâyıksınız" derler. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen bizden ayrılma!"
30-01-2012 01:00
İbni Nüceyd hazretleri "rahmetullahi aleyh" evliyânın büyüklerindendir. Kendisi anlatıyor: İlk defâ Ebû Osmân-ı Hayrî hazretlerinin meclisinde tövbe ettim. Ama uzun sürmedi. Yine günaha daldım. Günah işlemeye başlayınca hocamın sohbetlerini terk ettim. Utancımdan Ona görünmemeye çalışır, beni görmesin diye âdeta kaçardım Ondan. Bu da çok sürmedi. Bir gün yakalandım. Mübârek beni görünce; "Yavrucuğum, kötü arkadaşlardan ayrıl, bize gel. Onlar sana düşmandır. Sen günah işlediğinde sevinirler. Düşmanı sevindirme" buyurdu. Çok utandım. Tövbe ettim. Ve bir daha ayrılmadım o kapıdan. BAŞKALARI BİLMESİN Yine anlatır ki: Bir gün Ebû Osmân-ı Hayrî hazretleri sınır boylarındaki Müslümanların ihtiyâçları için halktan yardım istedi. Kimse bir şey veremeyince üzüldü. Ben de üzüldüm. Yatsıyı kılmıştık. Hocamın yanına vardım. İçinde "ikibin dirhem" olan bir keseyi kendilerine verip; "Efendim, bu paraları istediğiniz yere harcayınız" dedim. Çok sevindi. Çok dua etti. Ve sabah sohbetinde; "Dün gece, İbni Nüceyd sınır boyundaki Müslümanların ihtiyâcı için ikibin dirhem getirip bizi çok sevindirdi" dedi. Ben üzüldüm. Ayağa kalkıp; "Onlar annemindi hocam. Ondan habersiz getirmiştim" deyip geri aldım. Akşamdan sonra huzuruna yalnız girip dirhemleri tekrar takdim ettim ve; "Efendim, bunlar benim, ama size verdiğimi başkası bilmesin" diye arz ettim. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Eti konuşturan!..
31-01-2012 01:00
Ibni Sem'ûn hazretleri "rahmetullahi aleyh" vaaz ve nasîhatlarıyla meşhûr bir âlimdir. Bir gün kürsü üzerinde vaaz veriyordu ki; "Eti konuşturan, yağı gördüren, kemiği işittiren Allahü teâlâyı tesbih ederim" buyurdu. Anlayamadılar. Ve suâl ettiler. Mübârek zat cevâbında; "Burada 'et'ten maksat 'dil', 'yağ'dan maksat 'göz', 'kemik'ten maksat da 'kulak' idi" buyurdu. ONLARI SATMA! Bir sevdiği anlatır: Bir defâsında şiddetli bir darlığa düştüm. Hiç param kalmamıştı. Bir şeyler satmak için evi aradım taradım. Bir "yay" ile giydiğim "mestler"den başka bir şey yoktu. Bunları aldım. Evden çıktım. Götürüp satacaktım. O gün İbni Sem'ûn'un vaaz günüydü. Önce vaazı dinleyeyim, sonra satarım, diyerek vaazı dinlemeye gittim. Sonuna kadar dinledim Nihayet vaaz bitti. Ben de kalktım. Kalkıp gidiyordum ki İbni Sem'ûn hazretleri bana uzaktan seslenerek; "Mesti ve yayı satma, Allahü teâlâ sana başka yerden rızık gönderir" buyurdu. Gerçekten de lüzum kalmadı. UYANDIRMAMAK İÇİN Bir başka zat anlatıyor: İbni Sem'ûn bir gün Bağdâd'da, minberde vaaz veriyordu. Minberin önünde oturanlardan bir kişi uyudu. Onun uyuduğunu görünce sustu. Biraz bekledi. Adam uyandı. Uyanan kimseye döndü ve; "Resûlullahı gördün değil mi?" dedi. O kişi; "Evet gördüm" deyince, "Seni uyandırıp, tatlı rü'yânı yarıda bırakmamak için sustum" buyurdu. > www.gonulsultanlari.co
.Kız ona âşık oldu!..
01-02-2012 01:00
Yûsuf bin Hüseyin Râzî hazretleri "rahmetullahi aleyh" seyahatlerinden birisinde, Arabistan'da bir kabileye uğradı. Kabile reîsinin kızı, onu görüp âşık oldu. Bir yolunu buldu. Ve yanına geldi. Yûsuf bin Hüseyn yalnızdı o saatte. Kızı görünce hızla uzaklaştı oradan. Başka bir yere gidip oturdu. Başını dizlerine koydu. Öylece uyudu. Ve rü'yâ gördü. Şöyle ki, Cennet gibi bir yer ve yeşiller giyinmiş çok güzel kimseler. Birisi de, pâdişâh misâli taht üzerinde oturuyordu. Yaklaştı. Ve onlara sordu: "Sizler kimsiniz?" Onlar kendisine çok saygı ve hürmet gösterip; "Bizler melekleriz. Taht üzerinde oturan da Yûsuf aleyhisselâmdır. Yûsuf bin Hüseyn'i ziyârete geldik" dediler. Çok hayret etti Mahcûb oldu. Ve ağlamaklı bir ses ile; "Sübhânallah! Ben kim oluyorum ki, Allahü teâlânın Peygamberi benim ziyâretime gelsin" dedi. Bu sırada Hazret-i Yûsuf, tahttan inip yanına geldi. Müsâfeha edip Ona sarıldı ve "Ey Yûsuf! Kabile reîsinin güzel kızı, sana geldi. O anda yalnızdın. Allahtan korktun. Ve kıza hiç iltifat etmeden, Allaha sığınarak oradan kaçıp gittin. Allahü teâlâ, senin hâlini bize gösterip; "Ey Yûsuf! Bak, senin, Zelîha'dan kaçtığın gibi, bu Yûsuf da kabile reîsinin kızından öylece kaçtı" buyurdu. Ve bana emretti. Melekleri aldım. Ve Rabbimin emriyle seni ziyârete geldim. Ey Yûsuf! Bu zamanın kutbu Zünnûn-i Mısrî'dir. İsm-i a'zam Ona verildi. Huzûruna git ve Allahü teâlânın seçilmiş kullarından olduğunu kendisine müjdele" buyurdu. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com T
.Allah için konuş!"
02-02-2012 01:00
(Dünden devam) Yûsuf bin Hüseyin uykudan uyandığında aşk-ı ilâhî her tarafını kaplamıştı. Kendisine verilen işâret üzerine Mısır'a doğru yola çıktı. Bir an önce Zünnûn-i Mısrî'ye kavuşmak arzusunda idi. Nihâyet vâsıl oldu. Meclisine oturdu. Onun sohbetlerine beş sene devam etti. Beşinci yılın sonunda hocası kendisini çağırıp; "Artık memleketine git. Allah için insanlara nasîhat et, ama arada halkı görme. Allah için konuş" buyurdu. Yûsüf bin Hüseyin; "Peki hocam" dedi. Ve memleketi olan Rey şehrine gitti. Bir meclis kurup, insanlara nasîhat etmeye başladı. Bir gün meclisine geldiğinde, hiç kimseyi göremedi. Geri dönüp gidecekti ki, bir kadın yaklaştı kendisine. Yaşlı bir hanımdı. "Dur gitme" dedi. Ardından; "Zünnûn sana; 'Arada halkı görme' dememiş miydi. Sen Allah için konuş!" dedi. Bu söz karşısında şaştı kaldı. Kendi kendine; "Doğru" dedi. O günden sonra câmide kimse olsun veya olmasın, yine konuştu. Bu hâl elli sene böyle devam etti ve meclisinde, "İbrâhîm-i Havvâs" gibi velîler yetişti. ÇOK İÇKİ İÇERDİ Abdülvâhid bin Zeyd çok içki içer, devamlı sarhoş hâlde bulunurdu. Bir gün yolu, Yûsuf bin Hüseyin'in vaaz verdiği meclise uğradı. Sohbetini dinledi. Çok istifâde etti. Kalbinde öyle bir hâl oldu ki, kendinden geçmiş olarak yere yığılıverdi. Kendine gelince bütün yaptıklarına pişman olup tövbe etti. "Riyâ ile yapılmış amellerle Rabbimin huzûruna çıkacağıma, günâh yükü ile çıkmayı tercih ederim" buyururdu. www.gonulsultanlari.com
.Sana müjdeler olsun!..
03-02-2012 01:00
Annesi, evliyânın büyüklerinden olan Hâce Muhammed'e "rahmetullahi aleyh" hâmile iken, karnından "Lâ ilâhe illallah" zikrini işitirdi. Babası bilmiyordu. Bunu öğrenince; "Ey hâtun! Sana müjdeler olsun, sâlih bir çocuk dünyâya getireceksin" dedi. Bir gün evde otururken babası, ana rahminde olan bu oğluyla konuşmak istedi. Düşündü taşındı. Ve kararını verdi. Selâm vereyim, diye düşünüp; "Esselâmü aleyke yâ velîyyallah!" diye hitâb etti. O anda Allahü teâlânın kudretiyle; "Ve aleykesselâm ey babacığım!" sesini işitti. Doğum gecesiydi. Namaz kılıp yattı. Gece rü'yâsında Peygamber Efendimizi gördü. Efendimiz kendisine: "Doğacak oğluna benim ismimi koy!" buyurdu. Bunun üzerine adını "Muhammed" koydu. SİZDEN AYRILAMAM Hâce Muhammed hazretlerinin, Merdân isminde çok sâdık bir talebesi vardı. Senelerce hizmet ve sohbetinde bulunup, icâzet almaya hak kazanmıştı. İcazetini verip, insanlara doğru yolu gösterme vazîfesi ile memleketine gitmesini istedi. Ama o çok üzüldü. Gitmek istemedi. Ağlayarak; "Vücûdumda can kaldıkça, size hizmet şerefinden ayrılmam" dedi. Bu defâ; "Ben Allahü teâlâya münâcaat ettim. O da kabûl buyurdu. Ne zaman beni görmek istersen, perdeler kalkar, vasıtasız olarak benimle görüşebilirsin" buyurdu. Bu müjdeyi aldı. O zaman ayrıldı. Gerçekten de hocasının buyurduğu gibi, ne zaman Onu görmek istese, aradaki bütün perdeler kalkar ve görüşürdü. > www.gonulsultanlari.com T
.Cennete girebilir miyim?"
04-02-2012 01:00
Hâce Muhammed hazretleri "rahmetullahi aleyh" Enes bin Mâlik hazretlerinden "radıyallahü anh" naklen şöyle anlatıyor: Savaşa gidiyorduk. Eshâbdan biri geldi. Peygamberimize "aleyhissalâtü vesselâm"; "Yâ Resûlallah! Benim rengim siyah, yüzüm çirkin, hem de fakirim. Bu cenkte şehîd olursam Cennete girer miyim?" diye sordu. Efendimiz cevaben; "Girersin" buyurdu. Ve savaş başladı. O kimse koşarak en ön safa geçti. Düşmanla çok şiddetli şekilde çarpıştı ve şehîd oldu. Efendimiz "aleyhissalâtü vesselâm" bu sahâbînin başucuna gelerek; "Allahü teâlâ yüzünü güzelleştirdi. Kokunu hoş yaptı ve malını çoğalttı" buyurdu. ÂHİRETTE VERİLECEK Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" anlatıyor: Resûlullahın yanına girmek için müsaade istedim. Hücre-i se'âdetlerine kabûl buyuruldum. Kaba bir kilim üzerine yatmışlardı. Kilimse küçüktü. Kâfi gelmiyordu. Yâni mübârek vücûdlarının bir kısmı toprakta kalıyordu. Mübârek başlarının altında, hurma lifiyle doldurulmuş bir yastık vardı. Selâm verdim. Sonra oturup; "Yâ Resûlallah! Sen Allahın peygamberi ve habîbi olduğun hâlde bu vaziyettesin. Halbuki Kisrâ ve Kayser, altın divanlarda ve ipek yataklarda yatıyorlar" dedim. Beni dinlediler. Ve cevap verip; "Onlar bütün ni'metleri bu dünyâda tadıyorlar. Halbuki dünyâ ni'metleri çabuk biter. Bizim mükâfatımız âhırette verilecek ve sonsuz olup hiç bitmeyecektir"
.Niçin ağlıyorsun?
05-02-2012 01:00
Hâce Muhammed hazretleri "rahmetullahi aleyh" hazret-i Âişe vâlidemizden naklen şöyle anlatıyor: Bir gün Cehennemi hatırlayarak ağlamıştım. Resûlullah gördü. Ve yanıma gelip; "Niçin ağlıyorsun yâ Âişe?" diye sordu. Ben de; "Cehennemi hatırladım, onun için ağlıyorum. Acabâ kıyâmet günü ailelerinizi hatırlar mısınız?" diye sordum. Bana nazar etti. Ve cevap verip; "Yâ Âişe! Üç yerde kimse kimseyi hâtırlayamaz. Mîzanda sevâbının ağır veya hafif geldiği belli oluncaya kadar. Amel defterinin, sağdan mı, soldan mı, arkadan mı verileceğini öğreninceye kadar. Sırat köprüsünü geçerken, kurtulup kurtulamayacağını öğreninceye kadar" buyurdu DOĞRU SÖYLÜYOR Bir gün de şunu anlattı: Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" bir gün evinde, bir yastığa dayanmış oturuyordu ki, içeriye Selmân-ı Fârisî "radıyallahü anh" girdi. Selam verdi. Yere oturdu. Hazret-i Ömer, üzerine oturması için Ona yastık uzatınca, Hazret-i Selmân; "Allahü teâlâ ve Resûlü ne kadar doğru söylüyor" dedi. Hazret-i Ömer; "Ne oldu?" dedi. O da anlattı: Bir gün Resûlullah Efendimizin huzûruna varmıştım. Tam oturuyordum ki kendi dayandığı bir minder vardı. O minderi aldı. Bana uzatıp; "Yâ Selmân! Evine gelen Müslüman kardeşine ikrâm olarak bir minder uzatan Müslümanı Allahü teâlâ mutlaka affeder" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Eden, kendine eder!
06-02-2012 01:00
Rükneddîn Ebül Feth hazretleri "rahmetullahi aleyh" şöyle anlatıyor: Bir gün Emîr-ül'minîn Alî radıyallahü anh; "Ben hiç kimseye iyilik ve kötülük yapmadım" buyurdu. Cemaat anlamadı. Hatta hayret edip; "Yâ Emîr-el-mü'minîn! Anlayamadık. İnsanlara sizin gibi iyilik yapan, yardımda bulunan bir başkasını bilmiyoruz" dediler. Îzah beklediler. Hazret-i Alî; "Allahü teâlâ, Câsiye sûresi 15. âyetinde meâlen; "İyilik eden kendine, kötülük eden de kendine etmiş olur" buyurdu. Onun için ben bir iyilik yapmışsam, kendim içindir, başkası için değil" buyurdu. SİHİRBAZ MI? Bir âlim de şöyle anlatıyor: Bir Cum'a günü, çok sayıda kimsenin, Şeyh Rükneddîn hazretlerini ziyâret edip elini öpmek için toplandıklarını gördüm. Çok hayret ettim. Merak da ettim. Kendi kendime; "Acabâ Şeyh hazretleri sihirbaz mıdır ki böyle çok seveni var. Ben de âlimim, ama bana kimse gelmiyor" dedim ve dergâhına gittim. Huzûruna girdim; Ve selâm verip; "Ağzı ve burnu yıkamanın hikmeti nedir?" diye sordum. Maksadım, imtihan etmekti. Ne kadar ilmi var, anlayacaktım. O gece yattım. Rü'yâ gördüm. Rü'yâmda hazret-i Şeyh, bana bir miktar tatlı verdi. Onu elimle alıp yedim, elimi de yıkamadım. Sabaha kadar onun tadını damağımda hissettim. Sabah uyandım. Şeyhe vardım. Beni görünce; "Tatlıyı yedin, elini yıkamadın" buyurdu. Mahcûbiyetimden terledim. Hemen elini öpüp, özür diledim kendisinden. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Belki çocuğumuz olur!"
07-02-2012 01:00
Evliyânın büyüklerinden Abdürrahmân es-Sekkâf hazretleri "rahmetullahi aleyh", bir defâsında bir yolculuğa çıkacaktı. O sırada hanımı hâmile idi. Yanına çağırdı. Ve bir bez verip; "Ben yolda iken, belki bir oğlumuz doğabilir. Aynı gün vefât edebilir. Eğer öyle olursa, bu bezi ona kefen yaparsınız" buyurdu. Sonra vedâlaştı. Ve yola çıktı. Hakîkaten o yolculukta iken bir "erkek çocuğu" oldu ve aynı gün vefât etti. Bıraktığı bezi çocuğa kefen yaptılar. PİŞMAN OLDU Abdürrahmân es-Sekkâf hazretleri, kendisine âit bir miktar hurmayı satmak üzere birisini vekîl etmişti. O kimse hurmaları sattı. Parasını teslim ederken bir kısmını gizledi. Kalanını verdi. Aldattım sandı. Ama aldatamamıştı. Zîre Abdürrahmân es-Sekkâf hazretleri, Allahü teâlânın izni ile bunu anladı ve kendisinin yüzüne karşı; "Mü'minin firâsetinden korkunuz! Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar" hadîs-i şerîfini okudu. O kişi anlatıyor: Bunu duydum. Hatâmı anladım. O anda yanımda gizlediğim paranın, sanki büyük bir "yılan" olup vücûduma girmek üzere olduğunu hissettim. Kendi kendime; "Keşke böyle yapmasaydım" dedim. Çok pişmandım. Özürler diledim. Bu bana ders olmuştu. O gün; "Bundan sonra bir daha böyle yanlış bir iş yapmayacağım" diye yemin ettim ve tevekkül sâhibi olmaya kat'î karar verdim... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin uyumuyorsun?"
08-02-2012 01:00
On dördüncü yüzyılda Suriye'de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Sekkâf hazretleri "rahmetullahi aleyh" otuz sene boyunca çok az uyudu. Ona soruyorlardı: "Niye uyumazsın?" Cevap olarak; "Sağ tarafına yattığında Cennet'i, sol tarafına yattığında Cehennem'i gören bir kimse nasıl uyur?" buyururdu. NE ÜSTÜNLÜĞÜ VAR? Kardeşi anlatıyor: Hurmaların taksiminde, birâderim Abdurrahmân ile aramızda bir husûmet meydana gelmişti. İçimden; "Onun benden ne üstünlüğü var ki?" diyordum. Evet biliyordum. Üstünlüğü vardı. Ama bir türlü kabullenemiyordum. Kendi kendime; "O oruç tutuyorsa ben de tutuyorum. Namaz kılıyorsa ben de kılıyorum. Babamız bir, hem benim misâfirlerim onunkinden çok" diyordum. O gece yattım. Rüya gördüm. Bir kişi yanıma gelip; "Sen kardeşin hakkında böyle böyle söyledin mi?" dedi. Ben de; "Evet söyledim" deyince, "Öyleyse benimle gel" dedi. Onunla birlikte gittik. Bir de ne göreyim. Kardeşim Abdurrahmân'ın bedeni nûr ile kaplıydı ve alnında nûr ile "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah" yazılmıştı. Gözümle gördüm. Her şeyi anladım. O kimse bana dönüp; "Bundan sonra kardeşin hakkında böyle düşünecek olursan, bu rüyâyı hatırla" dedi. Ben; "İnşallah" dedim ve Onun hakkında böyle kötü düşünmekten vazgeçtim. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şu sinekleri kov!"
09-02-2012 01:00
Abdülkâdir Deştûtî hazretleri "rahmetullahi aleyh", insanlar arasında olduğu gibi, devlet adamları ve sultânlar arasında da îtibâr sâhibiydi. Meselâ memlûk sultânı Sultân Kayıtbay, bu zâtı severdi. Hem çok severdi. Hem de sayardı. Abdülkâdir Deştûtî, bir gün Sultân Kayıtbay ile otururken elbisesine sinekler kondu. Latîfe yollu sultâna; "Şu sineklere söyle de, üzerimden gitsinler" buyurdu. Kayıtbay şaşırdı. Ve cevap olarak; "Efendim! Sinekler sözümden ne anlar" dedi. Bunun üzerine; "Sen nasıl sultânsın ki, sineklere bile sözün geçmiyor?" buyurdu. Yânî; "Sineklerin bile itâat etmediği bir sultânlığa sultânlık denir mi?" demek istedi. Sonra ayağa kalktı. Pencereyi gösterip; "Ey sinekler, haydi terk edin burayı!" buyurdu. Sinekler bir anda pencereden çıkıp odayı terk ettiler. Sultan bunu gördü. Ve kendi kendine; "İşte asıl sultân bu zatlardır. Onları tanıyan bir çöpçü, tanımayan sultânlardan kat kat kıymetlidir" dedi. SANA MÜNASİPTİR Abdülkâdir Deştûtî hazretleri bir gün talebelerinden İmâm-ı Şa'rânî'ye; "Allaha tevekkül ederek evlen! Muhammed bin Anân'ın kızını al. O, sâlihâ bir kızdır ve sana münâsiptir" dedi. "Peki" dedi. Ve ardından; "Efendim! Benim dünyâlık hiçbir şeyim yok, nasıl düğün yapıp evleneyim?" dedi. Hocası baktı. Ve kendisine; "Senin şu kadar paran var ya, o inşâallah yeter" buyurdu. İmâm-ı Şa'rânî'nin gerçekten o kadar parası vardı. Ama konuşurken onu unutmuştu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sana müjdeler olsun!..
10-02-2012 01:00
Ahmed bin Hanbel hazretleri "rahmetullahi aleyh" talebeliği sırasında bir grup kimseyle bir su kenarında bulunuyordu. Onlar soyunup, suya girdiler. Ama O girmedi. Zîra bir hadîste; "Kim Allah'a ve âhiret gününe îmân ediyorsa, hamama avret yerlerini örtmeden girmesin" buyurulduğunu biliyordu. O gece yattı. Rüyâda bir zât; "Ey Ahmed! Sana müjdeler olsun! Resûlullah'ın sünnetine uyduğun için Allahü teâlâ seni imâm kıldı. İnsanlar sana tâbi olurlar" dedi. "Siz kimsiniz?" diye sorunca; "Cebrâil'im" cevâbını verdi. MEZARA KADAR Ahmed bin Hanbel hazretleri, ilim öğrenmek için pekçok İslâm beldesini dolaştı ve bu uğurda pekçok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir kişi, Onun bu gayretini gördü. Hayran oldu. Kendisine; "Bir Kûfe'ye gidiyorsun, bir Basra'ya. Peki, böyle diyar diyar dolaşmaya daha ne kadar devam edeceksin?" diye sordu. O suâli dinledi. Ve cevabında; "Hokka ve kalem ile inşallah mezara kadar" diye cevap verdi. "BEN HIZIR'IM" Ahmed bin Hanbel hazretleri bir cemâatle otururken biri girip; "Ahmed bin Hanbel kimdir?" dedi. Kendisi cevap verip; "Benim" buyurdu. O vakit sevindi. Ve Ona arz etti: Cumâ gecesi, rüyâda biri bana; "Ben Hızır'ım. Ahmed bin Hanbel'i bul. Ona selâmımı söyle ve gökteki meleklerin ondan râzı olduğunu bildir" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen kimsin?"
11-02-2012 01:00
Bir gencin, felçli bir annesi vardı. Bir gün oğluna; "Evlâdım! Rızâmı almak istersen, İmâm-ı Ahmed'e git, sıhhate kavuşmam için duâ etmesini söyle" dedi. Genç, İmâm-ı Ahmed'in kapısına gidip seslendi. İçeriden bir ses; "Kimsin?" dedi. Cevâbında; "Efendim, hasta bir annem var, sizden duâ istiyor" dedi. İmâm çok üzüldü. Kendi kendine; "Beni nereden biliyor?" dedi. Sonra kalktı. Abdest aldı. Namaza durdu. İmâmın hizmetçisi o gence; "Sen geri dön, İmâm duâ ediyor" dedi. Genç geri döndüğünde, annesi kapıda karşıladı kendisini. Zîra o büyük zâtın duâsı ve Allahü teâlânın izniyle tam sıhhate kavuşmuştu. İÇERİ?ALMA! Hazret-i İmâm, Abdullah bin Mübârek hazretleri ile görüşmeyi çok arzu ediyordu. Bir gün kapısı çalındı. Oğlu koşup açınca şaşırıp kaldı. Çok sevinmişti. Hemen koştu geri. Ve büyük sevinç içinde babasına gelip; "Babacığım! Abdullah bin Mübârek gelmiş. Sizinle görüşmek istiyor!" diye müjde verdi. İmâm-ı Ahmed; "İçeri alma!" dedi. Çocuk çok şaşırıp; "Babacığım, hani senelerdir Onun hasretiyle yanıyordunuz. Şimdi kapınıza gelmiş, içeri almıyorsunuz, hikmeti nedir?" dedi. Ahmed bin Hanbel; "Evet haklısın" dedi. "Ama korkarım ki, Onu gördükten sonra ayrılığına dayanamam. Onun kokusu için bir ömür harcadım. Onu ben, hiç ayrılmak olmayan yerde görmek isterim" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Bu ne biçim yürüyüş?"
12-02-2012 01:00
Ahmed bin Hanbel hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" vefât haberini duyan Muhammed bin Huzeyme, çok üzülmüştü. Rüyâsında Ahmed bin Hanbel'in Cennette salınarak yürüdüğünü gördü. Çok şaşırdı. Kendisine; "Ey İmâm! Bu nasıl yürüyüş?" dedi. O da; "Dünyâda Allahın dînine hizmet edenler, Cennette böyle yürürler" buyurdu. "Allahü teâlâ sana nasıl muâmele etti?" deyince, şöyle anlattı: "Allahü teâlâ beni affetti ve; 'Ey Ahmed! Kur'ân-ı kerîm benim kelâmımdır diye inandığın için seni yükselttim' buyurdu." Çok sevindim. Sonra da bana; "Ey İmâm! Dünyada iken Süfyân-ı Sevrî'den sana ulaşan duâlar gibi duâ ederdin. Şimdi de öyle duâ et" buyurdu. Ben de; "Ey âlemlerin Rabbî olan Allah'ım! Bizi affeyle ve bize suâl sorma" diye duâ ettim. Duâm sona erdi. Hak teâlâ bana; "Ey Ahmed! İşte Cennet. Haydi gir oraya!" buyurdu. Ben de Cennet'e girdim. HAYIR! OLMAZ! Ahmed bin Hanbel hazretleri vefât ederken eliyle işâret edip; "Hayır olmaz!" dedi. Yanındaki oğlu; "Babacığım bu ne hâldir?" diye sordu. O cevap verdi. Şöyle anlattı: "Şu an tehlike zamânıdır. Şeytan karşımda, kalbimi bozmak istiyor ve; 'Ey Ahmed! Benim elimde can ver' diyor. Aldatmak istiyor. Ben de şeytana; 'Hayır olmaz! Hayır olmaz!' diyorum. Bir nefes kalıncaya kadar tehlike var. Şeytanın aldatmasından emîn olmak yoktur." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Biz halka tâbiyiz"
13-02-2012 01:00
Ahmed Kihtû hazretleri "rahmetullahi aleyh" Timur Hân'ın Hindistan seferi esnâsında Delhi'deydi. Delhi işgal edilmeden onbeş gün önce, Allahın izniyle haber verdi. Sevenleri, Onun tavsiyesi üzerine şehri terk edip, başka yerlere gittiler. Ahmed Kihtû kaldı. Gidenlerle gitmedi. "Biz halka tâbiyiz" buyurup, diğer insanlarla berâber Delhi'de kaldı. Timur Hân'ın askerleri şehri işgal edip, çok kimseyi esîr ettiler. Esîrler arasında Ahmed Kihtû hazretleri de vardı. Hücreye koydular. Kapısını kilitlediler. Ama Ona gâibden her gün sıcak ekmek gelirdi. Askerler bu hâle vâkıf olup, Timur Hân'ı haberdâr ettiler. O da kendisini ziyâret edip serbest bıraktı. Çok hürmet edip, duâsına mazhar oldu. O MİSAFİR KİMDİR? Bu zât şöyle anlatır: Bu fakir, Mekke'ye gidip hac yaptıktan sonra, Medîne'yi ziyârete gittim. Yanımda iki de arkadaşım vardı. Resûlullahın mescidine geldik. Ziyâret eyledik. Arkadaşlarım; "Bir şeyler yiyelim" dediler. Ben onlara; "Biz, Resûlullahın misâfiriyiz, yemek düşünmeyin" dedim. Onlar yine de yemek yiyip geldiler. Yatsı namazını kıldık. Sonra onlar yattılar. Ben duâ ediyordum. Âniden bir şahıs gelip, yüksek sesle; "Resûlullahın misâfiri kimdir?" diye seslendi. "Bir başkasıdır" diye ilgilenmedim. Ama kimseden cevap gelmeyince o şahsın yanına gittim. Elinde tabak vardı. Bana ilgiyle bakıp; "Beni, Resûlullah Efendimiz gönderdi, eteğini aç" dedi. Açtım. Hurma dolu tabağı eteğime boşalttı. Yedim, ama o hurmaların lezzetini anlatmaktan âcizim... > www.gonulsu
.Âyet, bu âyet ama!"
14-02-2012 01:00
Ahmed bin Acîl hazretleri "rahmetullahi aleyh" bir gün saralı bir hastaya Yûnus sûresi 59. âyet-i kerîmesini okuyunca, cin onu terk etti. Bu zat hayatta olduğu müddetçe bir daha gelmedi. Vaktâ ki vefat etti. Tekrar geldi o cin. Bu zâtın talebeleri, hocalarının okuduğu âyet-i kerîmeyi okudularsa da cin gitmedi. Hatta güldü. Ve onlara; "Âyet bu âyet, ama ağız o ağız değil" dedi. Talebeler, hocalarının kıymetini daha iyi anlamış oldular. GETİR BAKALIM Bir kimsenin elinde "ur" çıkmıştı. Birçok yerleri dolaştı. Pek çok kimselere okuttu, ama şifâ bulamadı. Sonunda bu zâttan dua istedi. Mübarek; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" okuyup elini tuttu. Eliyle mesh etti. Bir bezle sardı. Ve; "Bu sargıyı evine dönünceye kadar açma!" diye tembih etti. Adam ayrılıp evine giderken çarşıya uğrayıp alışveriş yaptı. Tembihi unuttu. Ve sargıyı açtı. Eve gelip yemeğini yedi. Nice zaman sonra hâtırlayıp eline baktığında yaradan iz bile kalmadığını gördü. Hattâ diğer elinden daha sağlamdı. HELEKEL MÜSEVVİFÛN Bir gün bu zâta; "Muvaffak olmanızı neye borçlusunuz efendim?" diye sordular. O zât cevâbında; "Bir hadîs-i şerîfe uymama borçluyum" buyurdu. Merak ettiler. Ve sordular: "O hangi hadîs efendim?" Cevâben; "Helekel müsevvifûn. Bu hadîs-i şerîfi kendime düstur yaptım ve hayırlı işleri ânında yapıp, az sonraya bile tehir etmedim" buyurdu. > www.gonulsultanlari.co
.Şu taş altın olsa!"
15-02-2012 01:00
Şam evliyâsından Ahmed Nahlâvî hazretleri "rahmetullahi aleyh" talebeleriyle birlikte Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyârete gitmişti. Ziyâretini yaptı. Orada oturdu. Bu sırada talebeden biri, kucağında büyükçe bir "taş" getirip bu zâtın önüne koydu ve; "Efendim! Şu taş altın olsa, ihtiyâçlarımızı karşılardık" dedi. O da taşa baktı. Ve talebelerine; "Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, bir taşa nazar etseler, o taş altın olur" buyurdu. Taş, Allah'ın izniyle "altın" oldu. Sonra taşı getirene; "Al götür" buyurdu. Talebe kaldırmak istediyse de yerinden kımıldatamadı. Bunun üzerine hazret-i Nahlâvî tekrar nazar edince altın tekrar "taş" oldu. "Şimdi kaldır" dedi. O zaman kaldırdı. Nahlâvî hazretleri talebeye dönüp; Taşı altın yapmak mühim değil. Zira bunu, bozuk insanlar da yapabilir" buyurdu. "Ne mühimdir hocam?" dediklerinde; "Mühim olan, İslâmiyyeti öğrenmek ve öğrendikleriyle amel etmektir" buyurdu. NEREYE GİDECEKSİNİZ? Vezîr Süleymân Paşa, bu zâtın bulunduğu yere vazifeli gelmişti. Nahlâvî hazretleri, Onun ziyâretine gitti. Vezîr karşıladı. İltifatta bulundu. Bir müddet sohbet ettikten sonra vezîr burada işinin bittiğini bildirerek ayrılmak için hazret-i Nahlâvî'den izin istedi. O da sordu vezîre: "Yolun ne tarafa?" "Sultânın emrettiği yere" deyince, "Hiç kimse yarın ne olacağını, ne göreceğini bilmez" meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. On beş gün sonra vezîrin vefât haberi geldi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalk namaz kıl!"
16-02-2012 01:00
Ahmed Sayyâd hazretleri "rahmetullahi aleyh" gençliğinde gününü gün ederdi. Bir gece rüyâsında birisi gelip; "Ey Sayyâd, kalk namaz kıl" dedi. Uykudan uyandı. Çok duygulandı. Fakat abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır, bilmiyordu. Tanıdık kimselere sorarak bunları bir güzel öğrendi ve ibâdete başladı. KERAMETİ YOK Bu zat bir gün sohbet ediyordu. Cemaatten biri; "Evliyâlar kerâmet gösterir. Bu zât göstermiyor. Acaba neden?" diye düşündü. Bu Ona mâlum oldu. Ve o kişiye dönüp; "Kerâmet şart değildir, mühim de değildir. Mühim olan, İslâmiyyete tam uymaktır ve asıl kerâmet de budur" buyurdu. BENİ DİNLEYİNİZ Bir kişi anlatıyor: Bir gün Ahmed Sayyâd hazretlerinin huzûrunda idik. İçeriye, Kâdı Efendi girdi. Ahmed Sayyâd hazretleriyle bir süre sohbet etti. Sonra kalktı. Şunu anlattı: Ahmed Sayyâd hazretleri, bir gün bir topluluğun yanına geldi. Ben de oradaydım. Herkes ayağa kalktı. Ben de onlara uyup kalktım. Sohbet edip ayrıldı. Ben çıkmadım. Ve o cemaate; "O âlim değil, ümmî birisidir. Ona İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin kitabından bir şey sorulsa bilemez" dedim. Biraz vakit geçti. O zat geri geldi. Herkes yine ayağa kalktı. Ben de kalktım. Bana dönüp; "Bâzısı benim hakkımda, âlim değildir, ümmîdir. İmâm-ı Gazâlî'nin kitabından bir şey sorulsa bilemez, diyorlar" dedi. Ben hatâmı anlayıp özür diledim ve tövbe ettim. www.gonulsultanlari.com Tel:
.Gözü yaşlı idi
17-02-2012 01:00
Amasya velîlerden Alî Hâfız hazretleri "rahmetullahi aleyh" gözü yaşlı bir zât idi. Ümmet-i Muhammed'e karşı aşırı merhameti olup, âhirette kurtulmalarını düşünürdü. Onlar için ağlardı. Çok duâ ederdi. Sohbetlerinde Ehl-i sünnet büyüklerinden nakiller yapar, Kur'ân-ı kerîmi çok güzel okurdu. Talebeleriyle baba-oğul gibi olur; "Benimle sizin aranızdaki fark, benim yaşlı, sizin genç olmanızdır" derdi. HANIMINIZA İYİ DAVRANIN Talebelerine, sevdiklerine, hanımlarına karşı çok yumuşak davranmalarını, onların hukukunu iyi gözetmelerini, merhametli olmaları gerektiğini sık sık anlatırdı. Bir gün kapı çalındı. Bir hanım girdi. Başı kolu açıktı. Amasya târihi üzerine bilgi almak için gelmiş. Alî Hâfız, istenen bilgileri gâyet açık ve teferruatlı bir şekilde anlattı. Hanım çok memnun oldu. Teşekkür etti. Ayrılıp gitti. O giderken, bir talebe kadının arkasından tükürdü. Onun bu hareketine Alî Hâfız çok üzüldü ve; "Neden böyle yaptın. O da Allahın bir kulu. O kadın îmânlı idi. Allahü teâlâ bizi benlikten kurtarsın" buyurdu. HEMEN GELİYORUM Bu zâtın talebelerinden biri vefât etti. Çocukları durumu Alî Efendi'ye bildirmek için bir haberciyi dergâha yolladılar. Haberci dergâh kapısına geldiğinde Hoca Efendi onu gördü. Yanına geldi. Ve kendisine; "Ziyâeddîn Efendinin vefât ettiğini mi haber vereceksin?" buyurdu. "Evet efendim" deyince; "Geliyorum" dedi. Ve gidip techiz ve tekfin işlerine yardım etti. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hepimizin âkıbeti bu!..
18-02-2012 01:00
Amasya'da yetişen velîlerden Alî Hâfız hazretleri'nin üçüncü oğlu Necâtî, âni rahatsızlıktan hastâneye kaldırıldı ve ameliyat sonrası kurtarılamadı. Babası dergâhtaydı. Çocuk vefât etti. Ev halkı telaşlandı. Zira babası bilmiyordu oğlunun vefat ettiğini. Bunu bildirmek için bâzı talebeleri Alî Hâfız Efendi'nin yanına gittiler. Bu haberi vereceklerdi. Ama diyemediler. Nasıl diyeceklerdi. Alî Efendi onlara; "Hepimizin âkıbeti işte bu. Buna hazırlanalım ki, bundan kurtuluş yoktur. Necâtî'nin vefât ettiğini niçin söylemiyorsunuz?" buyurdu. Oğlunu bizzat kendisi yıkadı, kefenledi ve namazını kıldırıp kabrine defnetti. HABER VERİN! Alî Hâfız ile aynı devirde Gümüş kasabasında yaşayan Garip Hâfız İbrâhim Hakkı isminde bir zât vardı. Bu zâtla sık sık görüşürdü. Garip Hâfız da mübârek bir zat idi. Allah adamıydı. Bir âdeti vardı. Adı gibi garipti. Şöyle ki, ikindi vaktine kadar ziyâretçi kabûl etmezdi. Bir gün Alî Hâfız, talebeleriyle Garip Hâfız'ın ziyâretine gitti. Vakit ikindiden önce idi. Evine vardılar. Kapıda talebe vardı. Alî Hâfız, o talebeye; "Evlâdım! Garip Hâfız'a geldiğimizi haber ver" dedi. Talebe; "Efendim geleceğinizi söyledi sizi bekliyor" dedi. İçeriye girdiler. Sohbet ettiler. Ancak orada bulunanlar konuşulanlardan hiçbir şey anlayamadılar. Zîrâ onlar birbirlerinin derecesine göre konuşuyorlardı... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sana inanmıyorum!"
19-02-2012 01:00
Amasya'da yetişen velîlerden Alî Hâfız hazretlerinde "rahmetullahi aleyh" nefes darlığı hastalığı vardı. Yeşilırmak kıyısında yetişen bir bitkinin yapraklarını kıyardı. Sonra sarardı. Ve öyle içerdi. Bir gün nefes darlığından rahatsız olup yattığı sırada, talebeleri ve sevenleri onu ziyârete geldi. O hemen ayağa fırlayıp, onlarla çok neşeli bir sohbete girdi. Misafirler gitti. Hanımı geldi. Ve hışımla yanına girip; "Efendi! Ben senin hastalığına inanmıyorum" dedi. Alî Efendi de; "Hanım! Ne yapayım. Onlar gelince, Allahü teâlâ bana bir şevk veriyor, şifâ veriyor, sıhhat buluyorum" dedi. SAZ ÇALIYORDU Talebelerinden biri, Alî Hâfız'ı görmeden önce, elinde saz, köy köy dolaşır, saz çalıp türkü söylerdi. Bir gün, Alî Hâfız Efendi'nin ismini duyup, yanına gitti. Aklında arz edeceği bâzı suâlleri vardı. Fakat soramadı. Çünki unutmuştu. Alî Hâfız Efendi onun soracağı şeyleri, o sormadan teker teker cevapladı, uzun uzun anlattı. O bu kerameti görünce Alî Hâfız Efendi'nin mübârek bir zât olduğunu anladı. Onu çok sevdi. Hayrânı oldu. Talebesi olmak istedi. Ali Hâfız Efendi kabul edince; "Ama bir şartım var efendim" dedi. "Nedir şartın?" deyince de; "Saz çalmama müsaade edeceksiniz" dedi. Alî Efendi de; "Pekâlâ" dedi "Çal çalabilirsenl!" Ancak sohbetlerin tesiriyle kalbinden saz çalma arzusu tamâmen çıktı. Çalmak istedi ise de çalamadı artık. Zîra Alî Hâfız Efendi; "Çal çalabilirsen" demişti ona!.. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Rüyada ne gördün?"
20-02-2012 01:00
Amasya'da yetişen velîlerden Alî Hâfız hazretleri "rahmetullahi aleyh" bir gün sohbet ederken, talebeleri, gördükleri rüyâları anlattılar. O sırada bir talebeye sordu: "Sen ne gördün?" Talebe cevâben; "Peygamber Efendimizi gördüm" dedi. Meğer o gece rüyâsında güzel sûrette bir insan görmüş, uyandığında; "Bu gördüğüm zât acabâ Peygamber Efendimiz miydi?" diye düşünmüştü. Hocası dinledi. Bir şey demedi. Talebelere dönüp; "Ben ömrümde bir kere Resûlullah Efendimizi rüyâmda gördüm" dedi. Ayrıca; "Onu bir defâ gören, O'nu görmenin şevkiyle kendinden geçer, ağlar, gözyaşı döker ve bütün ömrü boyunca o lezzeti unutamaz" buyurdu. O genç bunu duydu. Çok mahcup oldu. Ve hatâ ettiğini anlayıp tövbe istiğfâr etti. BURASI?İYİDİR Bir gün Şamlar türbesinin etrâfındaki ağaçların yan sürgünlerini buduyordu. Yanındaki talebesi; "Hocam bunları niçin buduyoruz?" diye sordu. Talebeye baktı. Ve şöyle anlattı: "Evlâdım! Bu yan sürgünler budanınca fidan daha çok boy verir. Tez büyüyüp meyve verir. Müslüman da kalbinden nefsinin kötü istekleri keserse, kalbindeki îmân nûru kuvvetlenir, meyve verir. Bu fidanları buradan söküp, şuraya dikelim" dedi. Talebesi sordu: "Niçin hocam?" "Evlâdım! Yakında vefât ederim. Vefât ettiğimde beni bu yere defnedersiniz" dedi. Ertesi gün rahatsızlandı ve vefat etti. Kendisini o yere defnettiler. >
.Âşık, beni incittin!"
21-02-2012 01:00
Alî Hâfız hazretleri'nin "rahmetullahi aleyh" vefâtından dört sene sonra talebeleri kabrini yaptırmak için açtılar. Bu esnâda birkaç kerpiç düştü. İçi göründü. Çürümemişti. Defnedildiği gibi taptaze duruyordu. Hattâ alnında ter vardı. Bir talebesi başından sakalına kadar sıvazladı. O gece bu talebe rüyâsında Alî Hâfız'ı gördü. Ama neşesizdi Dargın gibiydi. Sebebini merak edince, mübarek zat o talebeye; "Âşık, beni incittin" buyurdu. O zaman hatâsını anlayıp, tövbe etti BENİM KILDIĞIM GİBİ Bu zât anlatıyor: Cebrâil aleyhisselâm dört bin senede iki rekat namaz kıldı ve; "Benim kıldığım bu namaz gibi namaz kılan var mı?" diye düşündü. Kendini beğendi. Allahü teâlâ ona; "Muhammed ümmetinin her türlü noksanla kıldıkları iki rekat namaz, benim indimde, senin bu namazından daha makbûldür" buyurdu. EKMEKLERİ YOKTU Alî Hâfız Efendi bir talebesinin evine gitmişti. Evin hanımı iftâr için yemek hazırladı. Sofrayı serdiler. Yemekler kondu. Ama ekmek yoktu. Alî Hâfız, evin çocuğuna; "Evlâdım, şu dolabın gözüne bak. Belki ekmek vardır" dedi. Çocuk olmadığını bildiği halde dolabı açtı. Bir ne ne görsün. İçi ekmek dolu. Hem de fırından yeni çıkmış sıcacık ekmekler. Alıp sofraya koydular. Herkes karnını doyurdu. Böylece bu zâta olan muhabbetleri kat kat arttı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gel zâlimlere gidelim!"
22-02-2012 01:00
Alî el-Harîrî hazretleri "rahmetullahi aleyh", hâl ve kerâmet sâhibi, cesûr, vekarlı bir zât idi. Moğol istilâsı sırasında bir grup Moğol askeri Şam civârına gelmişti. Zulüm yaptılar. Eziyyet ettiler. Alî el Harîrî, talebeden birine; "Gel seninle bu zâlimlere gidelim!" dedi. Talebe; "Başüstüne efendim" deyince, bineğine bindi. Birlikte düşman çadırlarının kurulu olduğu yere gittiler. Askerler bu büyük velîyi sultânlar gibi karşıladılar. Korkup titrediler. Mübârek onlara; "Bu zulme son verin, yoksa sonu fenâ olur!" diye gürledi. Üstelik her kelimeyi söylerken, elindeki asâsını kuvvetle yere vurup tehdît etti. Çok korktular. Sükût ettiler. Komutanları bile bu zâtın heybetinden bir şey diyemedi. Başını önüne eğdi. Ve askerlerini toplayıp, hızla uzaklaştı o bölgeden. BİR DİRHEM GÜMÜŞ Talebesinden biri, hacca gitmek için bu zâttan izin istedi. Alî el-Harîrî hazretleri ona küçük bir çanta verip; "Selâmetle git gel. Bu çantadaki parayı kullan, kalanı iâde et!" buyurdu. O çantayı açtı. Bakınca şaştı. Zîra çantada sadece "bir dirhem" gümüş para vardı. "Bu işte mutlaka bir hikmet vardır" deyip o "bir dirhem"i harcadı. Çantayı tekrar açtığında, "bir dirhem" daha gördü içinde. Sonra bir daha. Bir dirhem daha. Böylece, yol boyu bütün ihtiyâçlarını karşıladı. Dönüp de çantayı iâde ettiğinde, hocasının koyduğu o "bir dirhem" duruyordu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Üç şartım var!"
23-02-2012 01:00
Evliyânın büyüklerinden Alî Müttekî El Hindî hazretlerini "rahmetullahi aleyh", bir gün vezîrlerden birisi "Bizim fakirhâneye teşrîf etseniz" diyerek ziyâfete dâvet etti. Maksadı, Onun teşrîfiyle bereketlenmek idi. Ama o istemedi. Özür beyân etti. Yediği lokmaların helâl olmasına çok dikkat ettiğinden; "Beni mâzur görün. Buradan da size duâ ederim. İnşâallah, Allahü teâlâ size bereket ihsân eder" dedi. Vezîr üzüldü. Ve ısrar etti. O zaman; "Peki geleyim, fakat üç şartım var. Birincisi, nereye istersem oraya otururum" buyurdu. Vezîr; "Öyle olsun efendim. Zât-ı âliniz nereyi isterse oraya otursunlar" dedi. İkinci şartı sordu. O da buyurdu ki: "Bundan ye, şundan da ye!" demeyeceksin. Ben istediğimden yerim. Üçüncüsü de, istediğim zaman kalkıp giderim. Bana; "Biraz daha otursaydınız" demeyeceksin. Vezîr dunledi. Ve kabul edip; "Tamam efendim bütün şartlarınızı kabul ediyorum" dedi. Alî Müttekî hazretleri de; "Öyleyse inşallah yarın gelirim" diye söz verdi ve ertesi gün torbasına bir parça "kuru ekmek" koyup gitti. Vezir yer gösterip; "Şöyle buyurun!" dedi. Alî Müttekî hazretleri; "Ben istediğim yere otururum" deyip, daha mütevazı bir yere oturdu. Sonra yemekler geldi. Büyük zât torbasından çıkardığı kuru ekmeği yemeye başladı. Vezîr yine unutup; "Şunlardan yiyin!" dedi. Ancak büyük velî; "Ben istediğimden yerim" deyip kuru ekmeği yemeye devam etti. Bir süre sonra da kalktı ve vedâ ederek ayrıldı. Vezîr bir şey diyemedi... www.gonulsultanlari.com
."Tamam, çalışıyor efendim"
24-02-2012 01:00
Son devir Anadolu velîlerinden Alî Osmân Efendi "rahmetullahi aleyh", Tokat'ın Erbaa ilçesi Holay köyünde 1877 yılında doğdu. Doğduğu köyde tahsîlini tamamladı. Meslek aradı. Saatçilik yaptı. Bir gün Eksel köyünde, Eksel Şeyhi olarak bilinen Behrullah Efendi'nin saati bozulmuştu. Bir talebesini çağırdı. Saati ona verip; "Bunu tâmir ettir" dedi. Talebe; "Başüstüne hocam" deyip, Ali Osmân Efendi'nin bulunduğu karşı köye getti. Çarşıda karşılaştılar. Durumu söyleyip; "Yapar mısın" dedi. Ali Osmân Efendi "Hayhay memnûniyetle, emirleri olur" dedi ve hemen o gün Behrullah Efendi'ye gitti, saati tâmir edip duvara astı. Büyük zat sordu: "Çalışıyor mu?" "Evet efendim, çalışıyor" dedi. Behrullah Efendi; "Eline sağlık" dedikten sonra dönüp saate bir defa baktı. Saat birden durdu. Halbuki çalışıyordu. Alî Osmân Efendi tekrar indirdi saati, tâmir edip duvara astı. Behrullah Efendi saate bakınca, saat yine durdu. Alî Osman Efendi hayretler içinde tekrar yaptı. Behrullah Efendi döndü. Saate baktı. Saat durdu. Alî Osmân Efendi kendi kendine; "Bu zât herhalde evliyâ. Ben şu anda bozuk kalbimi tâmir edecek bir kalb ustasının huzûrundayım" dedi. Kalkıp elini öptü. Ve talebesi oldu. Arapça, Farsça ve kalp ilimleri de dâhil bütün ilimleri Behrullah Efendiden öğrendi. Behrullah Efendi vefâtına yakın; "Bende ne varsa Alî Osmân Efendi aldı götürdü. Bende bir şey bırakmadı" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O da insan, biz de insanız!"
25-02-2012 01:00
Alî Osmân Efendi "rahmetullahi aleyh" insanlara doğru yolu anlatmak için köy köy dolaşırdı. İnsanlara doğru yolu anlatırken çok yumuşak söyler, hattâ arada nükte yapardı. İki şey konuşmazdı. Siyaset ve devlet işi. Sohbetinin ağırlığı, "güzel ahlâk" üzerine olurdu. Güzel ahlâkın bulunmaz bir hazîne olduğunu anlatırdı. Bir gün talebeleriyle Ladik'e ders vermek için gidiyordu. Yanında bir talebesi de vardı. Ama ihlâsı azdı. Şeytan yanaştı. Bu talebenin kalbine vesvese verdi. O anda hocası için; "Ne yâni, o da insan, biz de insanız" gibi fasit bir düşünce geldi. Yolları bir ormandan geçiyordu. Tam bu esnâda bir kurt koşarak bu zâta doğru geldi. Önünde durdu Sonra oturdu. Hem de iki ön ayaklarını havaya kaldırıp, arka iki ayağı üzerinde saygılı bir şekilde oturdu. Ali Osman Efendi o talebeye dönüp; "Dağdaki hayvanlar anladı da bâzıları hâlâ anlayamadı" buyurdu. Talebe utandı. Mahcup oldu. Ve öyle düşündüğüne çok pişmân olup tövbe istiğfâr etti. Dînî vecîbeleri yerine getirmenin çok zor olduğu bir dönemdi. Alî Osmân Efendi, Gümüşçakır köyünde sohbet ediyordu. Jandarma öğrendi. Acele o köye geldi. Ve Alî Osmân Efendi'yi tutuklayıp, önce Vezîrköprü daha sonra da Samsun cezâevine gönderdiler. Ve bir hücreye koydular. Mübârek hücresinde namaz kılıyordu. Bunu gördüler. Su vermediler. Hani abdest alamasın da, namaz da kılmasın diye. Mahkemede savcı, bu mübârek zâta akla gelmedik hakâretlerde bulundu. Ertesi gün kalp krizinden öldü.
.Biz içmiyoruz, yakıyoruz!"
26-02-2012 01:00
Son devir Anadolu velîlerinden Alî Osmân Efendi "rahmetullahi aleyh" tütün kullanırdı. Huzûruna gelen bir fakir dilenci Onun tütün yaktığını görünce; "Siz sigara içiyor muydunuz?" diye sordu. Buyurdu ki: "İçmiyoruz!" Fakir bu defâ; "İçmiyorsunuz da peki ne yapıyorsunuz?" deyince; "Yakıyoruz" buyurdu. O fakir; "Peygamber Efendimiz hiç içmedi, sen niye içiyorsun?" diye sordu. Kızacağını sandı. Fakat o kızmadı. Ona şefkatle sakıp; "Peygamber Efendimiz sırtında heybe, senin gibi dolaştı mı?" deyince, adam söyleyecek bir şey bulamadı. Alî Osmân Efendi, Erbaa zelzelesi olmadan önce bir gün evden çıktı. Atını çözüp bindi. Erbaa'dan ayrıldı. O sırada herkesin Deli Mehmed diye bildiği bir meczub bu zâtın arkasından; "Tutun, yakalayın! Erbaa zelzelesini mühürledi gidiyor!" diye bağırdı. Bu, deli bilinirdi. Meczup biriydi. Onun için sözlerini dikkate almadılar. Ama bir süre sonra Erbaa'da çok büyük zelzele oldu. Bu zelzelede Alî Osmân Efendinin ondört yaşındaki bir kızı da hayatını kaybetti. Bir müddet geçti. Bu zat yine geldi. Kızının vefât ettiği söylenince; "Daha büyük belâ gelmemesi için evlâdımızı kurban verdik. Halk, Deli Mehmed'in sözlerine inanmadılar" buyurdu. Talebeleri vardı. Nasîhat yapardı. En fazla; "Kimse ile münâkaşa etmeyiniz. Söz dinleyiniz. Kim söz dinlerse, o benim öz oğlumdur. Birbirinizi severseniz, beni sevmiş olursunuz. Aranızda dargınlık olmasın" derdi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Namazda vefat etti
27-02-2012 01:00
Son devir Anadolu velîlerinden Alî Osmân Efendi "rahmetullahi aleyh" bir gün dergâhında namaz kılıyordu. Oğlu İbrâhim, babasının yanına girmek istedi. Kapıdan baktı. Namazda gördü. O zaman girmedi. Gidip, birkaç dakika sonra tekrar geldi. Tehiyyatta oturuyor görüp yine girmedi. Bir müddet sonra geldiğinde Onu yine tehiyyatta gördü. Şüphelendi Merak etmişti. Dayanamayıp, içeri girdi ve babasının vefât ettiğini anladı. O esnâda o kapıda bulunan köpek koşarak uzaklaştı ve talebelerinin bulunduğu bütün köyleri bir çırpıda dolaştı. Hayvanın hali, görenlere tuhaf geldi. Bir şeyler söyler gibi bir hâli vardı. Meraklandılar. Evine vardılar. Hepsi de; "Bunda bir iş var" diyordu. Gerçekten evine geldiklerinde hâdiseyi öğrendiler. Cenâze namazını kılıp Holay köyü kabristanına defnettiler. 1942 senesiydi. 63 yaşındaydı. Bir kış mevsimi Alî Osmân Efendi talebesi Veysel Hâfız ile bir yere giderlerken namaz vakti daraldı. Alî Osmân Efendi talebesine; "Buralarda tanıdık bir köy yok mu?" diye sordu. Veysel Efendi; "Var hocam" dedi. "Ama îtikâdları bozuktur" diye de arz etti. Alî Osmân Efendi; "Olsun" deyince, o köye gittiler. Veysel Hâfız tanıdığı birisinin kapısını çaldı. O zât bunları görünce sevindi. İçeri buyur etti. Ve iltifat eyledi. Alî Osmân Efendi, talebesiyle namaz kıldıktan sonra, sohbete başladı. Sohbete, köyden herkes geldi ve sabaha kadar devâm etti. Netîcede bütün köy halkı o bozuk îtikâtlarına tövbe edip, Ehl-i sünnet îtikâdını kabûl ettiler. >
.Öyle kullar vardır ki!..
28-02-2012 01:00
Evliyânın büyüklerinden Alvân Hamevî hazretleri "rahmetullahi aleyh" bir gece yatsı namazından sonra talebesiyle sohbet ederken, lâmbanın yağı bitti. Bir genç kalktı. Yağ koyacaktı. Alvân Hamevî hazretleri, talebesine; "Yavrum sen otur. Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, yağı olmayan lâmbanın yanmasını isteseler, derhâl yanar" buyurdu. Ve lâmba yandı. Yağa lüzum kalmadı. HOCAM YETİŞ! Talebelerinden biri, kâfileyle Mısır'a giderken, hayvanı yorulup yürüyemez oldu. Kâfiledekiler onu beklemeyip, yollarına devâm ettiler. Talebe yalnız kaldı. Yağmurdan ıslandı. O korkuyla; "Yâ Rabbî, hocam Alvân Hamevî'nin hürmetine bana yardım et" diye yalvardı. O anda hocası ona görünüp; "Korkma! Allahın izniyle kafileye yetişirsin" buyurdu. Bineğini kaldırdı. Eşyâsını yükledi. Kendisini de üzerine bindirip gözden kayboldu. Talebe kafileye yetişti ama hocasını bir daha göremedi. GEMİ BATIYORDU Ticâretle uğraşan bâzı talebeleri gemiyle yola çıktılar. Yolculuk esnâsında fırtına çıkıp, gemi batma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Yolcular korktular. Gençler de korktu. Ve ellerini açarak; "Yâ Rabbî! Hocamız Alvân Hamevî hazretleri hürmetine bize yardım et" diye yalvardılar O anda hocaları denizden bilinen şekliyle çıktı. Gemiyi düzeltti, sâhile kadar götürüp, gözden kayboldu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gördüğünü kimseye bahsetme!"
29-02-2012 01:00
Alvân Hamevî hazretleri "rahmetullahi aleyh" zamanında Sultân Süleymân Han, Rodos'u fethe karar vermişti. Fetih sırasında Alvân Hamevî hazretleri, beyaz bir at üzerinde geldi. Kale kapısını açtı. Gözden kayboldu. Askerler kapının açıldığını görüp, içeri girdiklerinde, Alvân Hamevî hazretlerini içeride namaz kılarken buldular. Aradan günler geçti. Bir er Hama'ya gitti. O er bu hâdiseyi görenlerdendi. Hama'da Alvân Hamevî hazretleriyle karşılaşınca, o günü hatırlayıp ağladı. Alvân Hamevî; "Gördüklerini kimseye anlatma" buyurdu. TÖVBE ETTİLER Hırsızlardan bir grup, gece karanlığında Alvân Hamevî hazretlerinin dergâhına girip, Onu namaz kılar buldular. Etrâfında göz kamaştıran bir nûr parlıyordu. Çok şaşırdılar. Etrâfa baktılar. Ortalıkta ne bir kandil vardı, ne de lâmba. Bu hâli görünce, "Biz yanlış yere gelmişiz" diyerek uzaklaştılar. Sonra da tövbe edip, bu işten vazgeçtiler. HOCAMIN HÜRMETİNE Bir zaman eşkıyâlar Alvân Hamevî hazretlerinin bir talebesini zorla uzaklara götürüp Hapsettiler. Boynuna demir halka takıp, el ve ayaklarını zincirle bağladılar. Gencin işi zordu. Ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî, hocam Alvân Hamevî'nin hatırı için beni kurtar" diye yalvardı. O anda el ve ayaklarındaki zincir ve boynundaki demir halka kırılıp yere düştü. Sonra kapı açıldı. Nöbetçi uyuyordu. Talebe, hiç korkusuz olarak hapishaneyi terk etti. Birkaç adım atınca kendisini evinin önünde buldu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Meyhânedekilere nasîhat et!.."
01-03-2012 01:00
Ammâr-ı Yâser hazretleri Bitlis'te insanları doğru yola kavuşturmak için çok uğraştı. Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri bu zâtın sohbetlerinde yetişmiştir. Bir gece yattı. Ve rü'ya gördü. Birisi kendisine; "Yârın git, meyhânedekilere nasîhat et" dedi. Uyanıp; "hayırdır inşallah" diyerek ne yapacağını düşünmeye başladı. O an biri geldi. Talebesiydi. İzin isteyip; "Hocam, vaaz kürsünüzü meyhâneye mi koyalım, yerinde mi kalsın?" diye sordu. Hayretle; "Sen bunu nereden biliyorsun?" diye sorunca; "Size tenbih eden bize de söyledi efendim" dedi. O da cevapladı: "Meyhâneye koyun!" "Başüstüne" dediler. O gün kürsü meyhâneye kuruldu. Meyhânedekilere birkaç şey söyleyince, hepsi günahlarına tövbe edip, bir daha içmeyeceklerine dâir söz verdiler. HOCAMIZ GELİYOR Şeyh Ammâr hazretleri, dergâhtan ayrılıp bir köye gitti. Dönüp de dergâha yaklaşınca, talebesinden biri, kalben hocasının yaklaştığını anladı. Çok sevindi. Arkadaşlarına; "Hocamız geliyor, haydi karşılayalım!" dedi. "Nereden biliyorsun?" dediklerinde; "Hocamızın himmetiyle" dedi. Arkadaşları bu cevâba çok güldüler. İstihzâ ettiler. Alaya aldılar. O ise ciddiyidi. Az sonra Ammâr-ı Yâser hazretlerinin bir at üzerinde kendilerine doğru gelmekte olduğunu görünce, öbürleri çok mahcup oldular!.. w
.Kabri ateş doluydu!..
02-03-2012 01:00
Tâbiîn devri âlim ve evliyâsından Amr bin Dînâr hazretleri "rahmetullahi aleyh" anlatır: Medîne'de birinin kız kardeşi vefât etti. O şöyle anlatıyor: Onu defnettik. Ve ayrılıp gittik. Benim değerli bir yüzüğüm o arada kayboldu. "Acaba kabre mi düştü?" deyip tekrar kabre gittim. Yüzüğü aramak için gidip kabri açtım. Ama çok korktum. İçinde ateş vardı. Ve yüzümü yaktı. Kabri kapatıp, toprakla doldurdum ve ağlayarak eve döndüm. Annemden; "Kız kardeşimin kötü hâli var mıydı" diye sordum. Cevâben; "Vardı" dedi; "Ne vardı?" deyince, "Namazına gevşekti ve koğuculuk yapardı" dedi. O zaman bu iki huyun, kabir azâbına sebep olduğunu anladık. LÂ İLÂHE?İLLALLAH Amr bin Dînâr hazretleri bir gün kelime-i tevhîdin fazîletine dâir çok şeyler anlatıp; "Bu hususta çok hadîs-i şerîf var" dedi. Cemaat ricâ ettiler: "Birini söyleseniz" "Söyleyeyim" dedi. Ve Peygamber Efendimizin; "Bir kimse inanarak 'Lâ ilâhe illallah' derse, muhakkak Cennete girer" buyurduğunu haber verdi. ESHÂBIMA?SÖĞMEYİNİZ Eshâb-ı kirâmı çok sever, onların büyüklüğünü ve İslâmiyete yaptıkları hizmetleri devamlı talebelerine anlatırdı. Hadîs-i şerîf okurdu. Sık sık tekrarlardığı; "Eshâbıma söğmeyiniz. Kim onlara söğerse, Allahü teâlânın la'neti onun üzerine olsun" hadîs-i şerîfidir. > ww
.Malını fakirlere dağıtırdı
03-03-2012 01:00
Amr bin Kays hazretleri "rahmetullahi aleyh" Kûfe'de yetişen âlim ve velîlerdendir. Sevgili Peygamberimizin ve O'nun Eshâbının hayâtı gibi yaşamaya çalıştı. Ticâret yapardı. Çok kazanırdı. Ama harcamazdı. Kazancının çoğunu fakirlere dağıtırdı. Güzel ahlâkıyla insanlara örnek olur, gençlere İslâmiyet'in emir ve yasaklarını anlatırdı. Hem âlimdi. Hem de velî Çok genç yetiştirdi. Meselâ Süfyân-ı Sevrî "rahmetullahi aleyh" Onun yetiştirdiği büyük âlimlerdendir ki, hocası olan bu zâttan şöyle bahseder: Hocamın evine vardığımda kendisini ya namaz kılarken veya Kur'ân-ı kerîm okurken bulurdum. Evde bulamazsam, bir mescidde veya dergâhta bulurdum Görürdüm ki ağlar. Gözyaşları çağlar. Buralarda yoksa, bu defa kabristana gider, orada arar ve bulurdum kendisini. Çok defa ağlama sesini işitir, bulunduğu yeri öyle bilirdim. NİÇİN AĞLIYORSUNUZ? Onun devamlı olarak ağladığını gören dostlarından biri; "Niçin ağlıyorsun? diye sordu bir gün. Cevâbında; "Bu kadar günahla Rabbimin huzuruna nasıl çıkacağım, ona ağlıyorum" buyurdu. Allah korkusu. Azâb endişesi. Kalbinden çıkmaz, bunları düşünüp de ağladığında benzi sararır, rengi değişir, bembeyaz olurdu. İlim ehlinden biri gelince, önünde diz çöker; "Allahü teâlânın sana bildirdiklerinden bana da öğret" diye yalvarırdı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İnsanlar ne gâfildir!
04-03-2012 01:00
Amr bin Kays hazretleri "rahmetullahi aleyh" Kûfe'de yetişen âlim ve velîlerdendir. Ticâretle uğraşmasına rağmen dünyâya gönül vermez, âhiret ticâretine sarılırdı. Gençlerle ilgilenirdi. Öğüt nasîhat ederdi. Dünyaya sarılanlara; "Dünyâya rağbet etmek ne gaflettir. Müslüman önce âhirete hazırlanmalıdır. Zîra âhiret dehşetli yerdir" buyururdu. Vefât ettiğinde bütün Kûfeliler üzüldüler. Bir velî kaybetmişlerdi. Cenâzeye geldiler. Definde bulundular. Namazdan sonra, gökyüzünden, o güne kadar hiç görmedikleri beyaz ve rengârenk kuşların yükseklerden aşağıya süzülüp, bu zâtın kabri üzerinde döndüklerini ve tekrar gökyüzüne doğru uçup kaybolduklarını gördüler. Bunu herkes gördü. Çok güzel kuşlardı. Hem de çoklardı. İnsanların hayretle baktığını gören bir zât; "Niçin şaşıyorsunuz? Bunlar meleklerdir. Amr bin Kays'a iyi şehâdette bulunmak üzere geldiler" buyurdu. Yine o gün beyaz elbiseler giymiş mübârek kimseler görülmüştü. Nûrânî kişilerdi. Namaz kılındı. Onlar kayboldu. Amr bin Kays hazretleri "rahmetullahi aleyh" kötülüklerden şiddetle kaçınır, iyilikleri yapmayı teşvik ederdi. Sevdiklerine; "Hayırlı bir iş duyduğunuz zaman bir defâ da olsa onu yapın!" buyururdu. Talebelerinin, Sevenlerinin, Yakınlarının, İyi kimselerle arkadaşlık yapmasını ister; "Sapık ve bozuk kimselerle berâber bulunmayın. Zîrâ onun sapıklığı kalbinize sirâyet eder" buyururdu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Ey kabirdekiler!"
05-03-2012 01:00
Tâbiîn devrinin mücâhid velîlerinden Amr bin Utbe hazretleri bâzı geceler atına binip kabristana giderdi. Mevtâlara okurdu. Sonra ayağa kalkıp; "Ey kabirdekiler! Amel defterleri dürüldü. Yapılan işler Allahü teâlâya arz edildi" diye seslenir, sabaha kadar gözyaşı dökerdi. Bâzan çöle çıkardı. Ve namaz kılardı. O namaza durunca, bir "bulut" Onu gölgeler, "vahşî hayvanlar" etrâfında dolaşır, zarar vermezlerdi. ARSLANDAN KORKMADIN MI? Bir gazâya çıkmıştı. Bir nöbet esnâsında namaza durdu. Bu sırada bir arslan kükremesi işitildi. Herkes telâşa kapıldı. Kimi sağa kaçtı. Kimi sola koştu. Amr bin Utbe hazretleri, kendinden geçmiş bir vaziyette namazına devâm etti. Koca arslan, Onun etrâfında dolaştı durdu. Bir şey yapmadı. Yanına gelip oturdu. Arkadaşları Ona; "Arslandan korkmadın mı?" dediler. "Allahü teâlâdan başka bir şeyden korkmaktan, O'na karşı hayâ ederim" buyurdu. ŞEHİT OLDU Amr bin Utbe hazretleri, katıldığı bir gazâda beyaz bir elbise giydi ve; "Kanımın bunun üzerine akmasını istiyorum" dedi. Ve kılıcını aldı. Düşmana daldı. Şiddetli çarpıştı. Bir ara kâfirlerin attığı iri bir taş ile yaralanıp şehîd oldu. O yere, üzerindeki kana bulanmış elbise ile defnedildi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allahım beni koru!"
06-03-2012 01:00
Büyük velîlerden Atâ el-Ezrak hazretleri "rahmetullahi aleyh" bir gece vakti evden çıkıp bir yere gidiyordu ki, karşısına bir yankesici çıktı. Elinde bıçak vardı. Gelip Ona yaklaştı. Mübârek içinden; "Allah'ım! Beni bu adamın şerrinden koru" diye duâ etti. O anda adamın iki eli kurudu. Bu hâdiseden çok duygulandırdı. Hatâsını anladı. Ve pişmân oldu. Özür dileyip; "Bir daha böyle şey yapmayacağım" deyince, hazret-i Atâ onu affetti. Yankesici daha da duygulanıp, talebesi olmakla şereflendi. NİÇİN AĞLIYORSUN? Bu zâtın hanımı, pazardan bâzı ihtiyâçlarını temin etmesi için iki dirhem para verdi. Atâ el-Ezrak pazara varınca, ağlayan bir köle gördü. Ve sordu köleye: "Niye ağlarsın?" Köle ağlayarak; "Efendim bana iki dirhem verip pazardan öteberi istedi. Ama paramı kaybettim. Onun için ağlıyorum?" dedi. Mübârek zât kendi iki dirhemini ona verip, "Bir kapı kapanırsa, başkası açılır" dedi. Bir marangoz vardı. Onun dükkânına gitti. Ve bu hâlini arz etti. Marangoz ona; "Şu talaşlardan al. Belki işine yarar. Sana verecek başka da bir şeyim yok" dedi. O talaşları aldı, evine bırakıp, hanımına görünmeden mescide gitti. Namazı edâ etti. Sonra evine gitti. Sessizce içeri girdi. Hanımı kendisini gülerek karşılayıp; "Efendi! Getirdiğin un çok güzelmiş. Taze çörek yaptım. Haydi birlikte yiyelim" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Rabbimden üç şey istiyorum
07-03-2012 01:00
Tâbiîn devrinin mücâhid velîlerinden Amr bin Utbe hazretleri "rahmetullahi aleyh" devamlı gazâlara katılır, cenâb-ı Hak'tan şehîdlik rütbesi isterdi. Hep duâ ederdi. Bir gün bir evde; "Rabbimden üç şey istedim. Dünyâya rağbet etmeyeyim. Namazlarımı Rabbimin beğendiği gibi kılayım ve şehîdlik rütbesine kavuşayım" buyurdu. Bunun ardından; "Çok şükür" dedi. Ve orada olanlara; "Allahü teâlâ ilk iki isteğimi nasib etti. Üçüncüsünü bekliyorum. İnşâallah ona da kavuşurum" buyurdu. BİR AT İÇİN Amr bin Utbe hazretleri, bir gün dört bin dirhem vererek çok soylu bir at satın aldı. Tanıdıkları; "Bu ata bu kadar para verilir mi?" dediler. Cevâp olarak; "Verilir" dedi. Ve ardından; "Bu atın, Allah yolunda attığı her bir adım, dört bin dirhemden daha kıymetlidir" buyurdu. GECE NAMAZ KILARDI Bu zat geceleri çok namaz kılardı. Kız kardeşi anlatır: O bir gece namaza durdu. "Mü'min sûresi"nin başından okumaya başladı. Bir âyete geldi. Devam edemedi. Zîra bu âyette; "Ey Resûlüm! Müşrikleri kıyâmet günü ile korkut. O gün zâlimlerin bir dostu ve bir şefâatçisi yoktur" buyuruluyordu. Bu âyeti okudu. Bir daha okudu. Sonra bir daha. Derken sabaha kadar hep bu âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okuyup, hürgür hüngür ağladı ve çok gözyaşı döktü... > www.gonulsultanlari.com
.Gözyaşı dinmezdi!..
08-03-2012 01:00
Tâbiîn devrinin büyük velîlerinden olan Atâ Süleymî hazretleri Allah korkusundan dolayı çok ağlardı. Gözyaşının dindiğini gören olmadı. Bir gün bir dostu geldi. Etrâfına bakındı. Yerler ıslaktı. Kendi kendine; "Abdest alırken su sıçramış" diye düşündü. Mübârek zât bir vaaz dinlese veya cenâze görse, düşer bayılırdı. BENİM YÜZÜMDEN Bir gün ateş dolu bir tandır görüp "Cehennem ateşi"ni hatırladı ve düşüp bayıldı. Binek üzerinde hatırlasa, yere yuvarlanırdı. Bir gün öyle oldu. Bayılıp düştü. Evine ilettiler. Bir "gök gürültüsü" işitse, şimşek çaksa veya şiddetli bir rüzgâr esse; "Bütün bunlar, benim günahlarım sebebiyledir" derdi. RUHSATLARI SÖYLEYİN Bu zat sevdiklerine; "Bana, dînde kolaylık gösteren hükümleri söyleyin ki, korku hâlim hafiflesin" diye ricâda bulunurdu. ÇOK İSTERİM Bir gün Bişr bin Mansûr bu zâta gelip; "Yâ Atâ! Büyük bir ateş yakılsa ve bu ateşe girenler Cehennemden kurtulup Cennet'e girecek denilse, kendini o ateşe atar mısın?" diye sordu. Cevabı gecikmedi. Tereddüt etmedi. Hemen ânında; "Çok isterim ve öyle sevinirim ki, o sevinçle ateşe yaklaşmadan rûhumun çıkacağını tahmin ederim" dedi.
.Annem beni doğurmasaydı!"
09-03-2012 01:00
Atâ Süleymî hazretlerinin bir sevdiği anlatır: Bir sabah Atâ hazretlerinin yanına varmıştık. Akşama kadar yanında kaldık. Hem hayret ettik, hem de acıdık. Zîra devamlı; "Aah! Keşke annem beni doğurmasaydı" sözünü tekrarlayıp durdu. FERYÂT ETTİ Bir sevdiği anlatır: Atâ Süleymî bir gün bana; "Ey Beşîr! Ölüm peşimde, kabir önümde, gideceğim yer mahşer, yolum sırât köprüsü, altında Cehennem, bilemiyorum ki Rabbim bana ne muâmele yapar?" dedi. Ve bir "âh!" dedi. Sonra feryâd etti. Ve düşüp bayıldı. Uzun zaman öyle kaldı. Ayılınca benzi solmuş, zayıf düşmüştü. Bize; "Şu keçeyi kaldırın" dedi. Kaldırıp baktık ki altında "bir dirhem" para var. Onunla sevik aldık. Bir çorba yaptık. Ona içirmek istedik. O çorbayı ağzına aldı. Fakat bir türlü yutamadı. Boğazına takılıp kaldı. Öyle ki, ölecek zannettik. Çok korktuk. Heyecanlandık. Ve kendisine; "Ey Atâ! Bunu senin için aldık, hazırladık. O kadar uğraştık, içsene!" dedik. Bize dönüp; "Onu ağzıma alıp da sıcaklığını hissedince aklım gitti" dedi. Biz merakla; "Niçin?" dedik. Cevap verip; "Çünkü o anda Müzzemmil sûresinin; "Âhirette kâfirler için korkunç bir ateş ve boğazlarına takılıp kalan iğrenç yiyecekler vardır" meâlindeki âyet-i kerîmeyi hatırladım" dedi
.Ne yapıyorsunuz?"
10-03-2012 01:00
Eshâb-ı kirâmdan Yâlâ bin Mürre "radıyallahü anh" şöyle anlatıyor: Bir dostuma gittim. Bir hususu arz ettim. Ve netice olarak; "Hazret-i Alî kerremallahü vecheh kâfirlerle şiddetli savaşıp onları kahreden bir kişidir. Kâfirler Ona zarar verebilirler. Gidip kapısında nöbet tutalım" dedim. O da uygun gördü. Kapısına gittik. Nöbete başladık. Hazret-i Alî Mürtezâ bizi kapıda görünce; "Burada ne yapıyorsunuz?" diye sordu. Biz de; "Kâfirlerin şerrinden sizi bekliyoruz" dedik. Sevinecek zannettik. O bizleri dinledi. Ve cevap verip; "Beni gök ehlinden mi koruyorsunuz, yoksa yer ehlinden mi?" diye sordu. Biz de; "Tabii ki yer ehlinden" dedik. Tebessüm etti. Memnun oldu. Ve bize bakıp; "Herkesin yanında iki koruyucu melek vardır. Eceli gelinceye kadar o kimseyi her şerden korurlar. Eceli gelince, onu kaderiyle baş başa bırakırlar" buyurdu. BUNU TANIYOR MUSUN? Bu zat şöyle anlatır: Kulun eceli gelir. Son nefesleridir. O anda kendisine Peygamber Efendimiz "aleyhissalâtü vesselâm" gösterilir ve; "Bunu tanıyor musun?" diye sorulur. Mü'min bakar. Hayran olur. "Tanıyorum" der. Ve Onu görmenin lezzetiyle ölüm acısını hiç duymaz. Kâfirler ise; "Tanımıyorum" der ve ebedî felâkete düşerler
.İşte hocamı buldum!.."
11-03-2012 01:00
Atpazarlı Osmân Fadlı Efendi ilmi ve âlimleri öven bir şiirden etkilenip ilim tahsîli için İstanbul'a geldi ve Zâkirzâde Abdullah Efendiye gitti. Huzuruna girdi. Onu çok sevdi. Ve kalbinden; "İşte hocamı buldum!" dedi. Hocası da Onu görünce; "İşte hakîkî bir talebe" diye geçirdi içinden. EMRİNİZ NEDİR? Bir gün Zâkirzâde Efendi, talebelerinden şahsî bir işinin yapılmasını istedi. Ancak talebeler isteksizlik gösterdiler. Seyyid Osmân heyecanlandı. Huzura varıp; "Emriniz ne ise îfâ edeyim" dedi. "Ama senin dersin vardır" deyince; "Hizmetinizde bulunmayı, her şeye tercih ederim" dedi. Hocası sevindi. Cevabı beğendi. Ve bütün kalbiyle; "Ey çelebi! Allahü tealâ sana, önce ve sonra gelenlerin ilimlerini nasîb eylesin" diye duâ etti. Seyyid Osmân çok şey kazandı. pek çok sevindi. Arkadaşlarına; "Bu duâ ile bütün ilimler bir gecede kalbime girdi" dedi. Zâkirzâde Efendi, Seyyid Osmân'a îcâzet vermek istedi. Kendisini çağırdı. Bunu Ona söyledi. Osmân Fadlı; "Hizmetinizden bir an ayrılmak istemiyorum" dediyse de, o gece rüyâsında; "Hocan ne diyorsa kabul et!" denildi. Korkuyla uyandı. Hatâsını anladı. Huzuruna gidip; "Emriniz başım gözüm üstüne" dedi ve icâzetini aldı. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kimseye bahsetmeyin!"
12-03-2012 01:00
Büyük velîlerden Avn bin Abdullah hazretleri "rahmetullahi aleyh" bir gün arkadaşlarıyla buluştu. Birlikte kıra çıktılar. Hava çok sıcaktı. Bir aralık ayrıldı. Geri gelmesi gecikince, arkadaşları merak edip Onu aramaya çıktılar. Bulduklarında, bir yere uzanmış uyuyordu. Hava güneşli idi. O ise gölgedeydi. Hiç ağaç da yoktu. Arkadaşları bu işi merak edip başlarını kaldırdıklarında, bir bulutun Ona gölge yaptığını gördüler. Hepsi duygulandı. Hazret-i Avn uyandı. Ve onlara dönüp; "Arkadaşlar! Lütfen, ben hayatta olduğum müddetçe bu hâli kimseye bahsetmeyin" dedi. GÖZYAŞLARI Bir gün Avn bin Abdullah ağlıyor, gözyaşlarını yüzüne sürüyordu. Bunu görenler kendisine; "Gözyaşlarını niçin yüzüne sürüyorsun?" dediler. Bir "âh!" etti Ve onlara; "Allah korkusu ile akan gözyaşlarının ıslattığı uzuvları Allahü teâlâ Cehennemde yakmaz" buyurdu. İNSANLARIN EN İYİSİ Bu zât bir gün; "Dünyâya gönül kaptırmayan, mal, mevkî, şöhret kazanmak, başa geçmek sevdâsında olmayan din âlimleri, Peygamberlerin vârisleridir" dedi. Sonra ilave etti. Ve buyurdu ki: "Kıyâmet günü, bunların mürekkebi, Allahü teâlâ için canını veren şehîdlerin kanı ile tartılacak ve mürekkep, daha ağır gelecektir." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Yükünü bırak da gel!"
13-03-2012 01:00
Cemâleddîn-i Geylânî hazretleri Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin sohbetinde bulunmak üzere yola çıkacağı zaman, kütüphânesine girdi. Kitaplara baktı. Birkaçını aldı. Ve yola koyuldu. Yolda iken bir gece Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri rüyasına girip; "Ey Geylicik! Yükünü bırak da gel!" buyurdu. O anda uyandı. Ve meraklandı. Ne demek istemişti? "Yük"ten murat ne olduğunu bilemedi. "Neyse..." deyip yoluna devam etti. İkinci gece yine aynı rüyâyı gördü. Aynı zât belirmişti. Aynı şeyi demişti. Yine meraklandı. "Yük"ten murâdın, o kitaplar olabileceğini hiç akıl edemedi. Tekrar yola koyuldu. Üçüncü gece yine aynı rüyayı gördü. Yine anlayamadı. Ama dayanamadı. O zatın kendisine; "Yüküm nedir efendim?" diye suâl etti. Mübârek zat; "Getirdiğin kitaplardır" buyurdu. Uykudan uyandı. O zaman anladı. Kendi kendine; "Bu kitaplar, o büyük zâttan istifâde etmeme mâni olur" dedi ve hepsini Ceyhun Nehrine attı. Huzûruna vardı. Artık içi rahattı. O zât kendisine; "Ey Cemâleddîn! O kitapları nehre atmasaydın, bizden istifâde edemezdin" buyurunca, söz dinlediği için çok sevindi. Orada kırk gün kaldı. İlmine ilim kattı. Çok da feyz aldı. Kırk gün sonra hocası ona "Aynüzzemân" unvânını verdi ki, aynüzzemân, "zamânın gözbebeği" demektir.
.Bir mektup yazar mısınız?
14-03-2012 01:00
Cemâleddîn-i Geylânî hazretleri Kazvin'de otururdu. Herkes, nûr saçılan sohbetlerinden istifâde etmek için, her taraftan akın akın yanına koşardı. Talebesi çoktu. Birçoğu yerliydi. Kimi de dışarıdandı. Mesela Şîrâz pâdişâhı bunlardandı. Kazvin'in ileri gelenlerinden biri Şîrâz'a göç etmek istedi. O yerin pâdişâhının bu zâtın talebesi olduğunu biliyordu. Bunu düşünüp, huzuruna geldi. Ve kendilerine; "Efendim, Şîraz'a gittiğimde, bana kolaylık göstermesi için Şîrâz pâdişâhına bir mektup yazar mısınız" diye rica etti. Büyük velî; "Peki" dedi. Ve bir kâğıda; "Bal ve Râziyâne" yazıp ona verdi. O kimse bu mektubu alıp, Şîrâz'a vardığında pâdişâhla görüşmek istedi. Ancak adamları; "Sultân hasta" dediler. Hem de ağırmış. Karın ağrısından muzdarip olup, hamamda imiş. Hamama gitti. Pâdişâhın yanına girdi ve ağrılar sebebiyle çok sıkıntıda olduğunu görüp selâm verdi. Sultân selâmını alıp; "Neredensin?" dedi. "Kazvin'den" deyince; "Cemâleddîn hazretleri nasıldır?" diye sordu. Cevaben; "İyidir" dedi. Ve mektubu verdi. Pâdişâh mektuptaki iki kelimeyi okuyunca, hocasının kerâmet olarak hastalığına ilaç yazdığını anladı. Bal ile o otu aldırdı. Birbirine karıştırdı. Ve yiyip şifâ buldu. Hemen ayağa kalktı. O hastalıktan eser kalmadı. Allahü teâlâya çok şükretti ve gelen kimseye çok ikrâmlarda bulunup kolaylıklar gösterdi. > www.gonulsultanlari.co
.Hile yaptı, ama!..
15-03-2012 01:00
Zamânın hükümdarı Adûdüddevle, Bâkıllânî hazretlerini Bizans'a elçi olarak gönderdi. Bizans hükümdârı, meşhûr bir âlimin geldiğini duydu. Makâmına çağırdı. Adam kâfir ya. Hîle düşündü. Aklı sıra elçinin, huzûruna girerken, teb'asının yaptığı gibi yerlere kadar eğilerek girmesini temin için, ancak eğilerek geçilebilecek üstü kapalı bir yer yaptırıp, Bâkıllânî hazretlerini çağırdı. Velî zât geldi. Dehlizi gördü. Hileyi sezdi. Ve arkasını dönüp ters olarak, hükümdârın odasına arka arka girdi. Bu hareketi gören Bizans hükümdârı şaşırdı. Şaşkına döndü. Onun o heybeti, Onun o azameti, Ve saygı uyandıran vakarı karşısında korkuya kapıldı. Âdeta ezildi, büzüldü ve mecbûren hürmet ve saygıyla karşılayıp çok iltifatlarda bulundu. PAPAZLARI SUSTURDU Bâkıllânî hazretleri bir gün, Bizans hükümdârının sarayında, imparatorun meclisinde papazlarla münâzaraya oturmuştu. Papazlar geldiler. Yan yana oturdular. Birbirleriyle fısıldaştıktan sonra hazret-i Âişe "radıyallahü anhâ ile ilgili olan iftirâ hâdisesini konuşmaya başladılar. Bâkıllânî hazretleri o papazlara sertçe bir baktı. Hazret-i Meryem'i Ve Hazret-i Âişe'yi radıyallahü anhümâ kasdederek; "Biri kocasız çocuklu, diğeri kocalı çocuksuz olan bu iki mübârek kadının temiz oldukları vahiy ile bildirilmiştir" buyurunca, papazlar sustu, cevap veremediler. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerle
.Yârın bana kavuşacaksın!"
16-03-2012 01:00
Yûnus Mürebbî hazretleri gençliğinde Selçuklu kumandanlarından Hüsâmeddîn Çoban komutasındaki ordu ile Kastamonu fethine katıldı. Çok gençti. Ama dinçti. Günler geçti. Uzun süren muhasarada kaleyi almak şöyle dursun, surlara tırmanmak dahî mümkün olmadı. Bir gün Yûnus Mürebbî, kumandana bir şey arz etmek istedi. Huzûruna çıktı. Bir selâm verdi. Ve bir asker gibi; "Kumandanım! İzin verirseniz, bundan sonra yapılacak ilk cenkte bayraktar olmak istiyorum" diye arz etti. Heyecanlıydı. Yaşı küçük idi. Ama ümitliydi. Kumandan Ona şöyle bir bakıp; "Hayır, sen henüz küçüksün" dedi. Bu cevâba çok üzülen genç Yûnus; "Ama beyim, dün gece rüyâmda Sevgili Peygamberimizi gördüm" dedi. Komutan sordu: "Nasıl gördün?" "Anlatayım" deyip; "Kumandanım! Efendimiz aleyhisselâm bana; 'Ey Yûnus! Sen yarın bana kavuşacaksın. Fakat elinde bayrakla gel!' buyurdu" dedi. Kumandan; "Pekâlâ" dedi. Ve kabul etti. Genç Yûnus sancağı kaptı, beline bir urgan sarıp, ucunu kale burçlarına fırlattı. Dökülen kızgın yağlara, alevli paçavralara aldırmadı. Yukarı tırmandı. Burçlara yetişti. Ve sancağı dikti. Sonra kılıcıyla kale kapısının halatlarını keserek kapıyı açtı. Açılan kapıdan içeri giren askerlerimiz kaleyi fethettiler. > www.gonulsultanla
.Niçin namaz kılmıyorsun?"
17-03-2012 01:00
Bedî'uddîn Sehârenpûrî "rahmetullahi aleyh" İmâm-ı Rabbânî hazretlerine talebe olmadan önce zaman zaman hazret-i İmâm'ın sohbetlerini dinlemeye giderdi. Ama bir gün... Bir kız gördü. Ve âşık oldu. O günden îtibâren namazı bırakıp günahlara daldı. Hazret-i İmâm, ona; "Bedî'uddîn! Niçin namaz kılmıyorsun ve neden günahlardan sakınmıyorsun?" buyurdu. İmâmı severdi. Hürmeti vardı. Ama cevâben; "Ben böyle nasîhatleri çok dinledim. Bana nasîhat kâr etmiyor" dedi. İmâm- Rabbânî hazretleri; "Yarın gel, bir şeyler yaparız" buyurdu. Ertesi gün oldu. Yola çıkıyordu. Ama çıkamadı. Zîra tam çıkmak üzereyken sevdiği kız onlara misâfir geldi. Onunla konuşmaya dalıp, hazret-i İmâm'a gidemedi. Üç gün sonra gitti. Huzuruna vardı. Hazret-i İmâm; "Verdiğin sözü tutmadın. Ama mâdem geldin, iyi ettin. Git abdest al, iki rekat namaz kıl ve yanıma gel" buyurdu. Bedî'üddîn; "Peki efendim" dedi. Emri yerine getirdi. Ve tekrar huzura geldi. Hazret-i İmâm Onu husûsî odasına götürüp teveccüh buyurunca, kendinden geçip yere yıkıldı. Evine götürdüler. Bir gün geçti. Bir gece geçti. Ve kendine geldi. Kalbini yokladığında, o kıza tutkunluktan iz bile kalmadığını gördü. Sohbete devâm ederek çok yüksek derecelere kavuştu. > www.gonulsultanlari.com
.Üzülme, fırtına diner!"
18-03-2012 01:00
Anadolu Evliyâsından Behrullah Efendi "rahmetullahi aleyh", Tokat'ın Erbaa ilçesine bağlı Eksel (Koçak) köyündendir. Bir talebesi vardı. Adı İskender'di. Donanmacıydı. Bir zaman denizde fırtına çıktı ve gittikçe şiddetlendi. Gemi batma tehlikesiyle karşı karşıya gelince hocası Behrullah Efendi'yi düşündü. Himmetine sığındı. Yâni adını andı. Allaha yalvardı. Ellerini yüzüne sürerken hocasını gördü karşısında. Çok sevinip; "Hocam himmet!" dedi gayr-i ihtiyârî. Behrullah Efendi "rahmetullahi aleyh" "Korkma" dedi. "On dakika sonra geçer!" Gerçekten on dakika sonra Allahü teâlânın izni ile fırtına dindi. Yolcular rahat nefes aldılar. NİÇİN AĞLIYORSUN? Yine bu zat anlatıyor: Bir velî, ölüm hâlinde olan başka bir velîyi ziyârete gittiğinde, ızdırap içinde inleyip gözyaşı döktüğünü gördü. Çok üzüldü. İyice yaklaştı. Ve kendisine; "Allahü teâlâya kavuşacaksın. Niçin ağlıyorsun?" dedi. O velî cevâbında; "Bugüne kadar yaptığım ibâdetler kabûl olunmadıysa hâlim nice olur?" buyurdu. Ziyârete gelen; "Eyvâh!" dedi. Çok korktu ve; "Şu zâta bakın. Amellerinin kabul olunmayacağından korkuyor. O böyle derse bizim hâlimiz nice olur?" dedi. İstiğfâr eyledi. Öyle zayıf idi ki, Bir deri bir kemikti. Vefâtı istediği gibi oldu. www.gonulsultanlari.c
.Oğlum esir düştü!.."
19-03-2012 01:00
Bekâ bin Mahled hazretleri, duâsı makbul bir zât idi. Bir gün yanına bir kadın geldi. Üzüntülüydü Huzûra girdi. Ve kendisine; "Oğlum kâfirlere esir düştü. Onu kurtaracak imkânım yok. Bana yardımcı olur musunuz?" diye arz etti. Bekâ bin Mahled "rahmetullahi aleyh" o kadıncağıza; "Sen git bacım. İnşallah ilgileniriz" buyurunca kadın gitti. O da başını eğip duâ etti. Ertesi gün o kadın, oğlu ile birlikte teşekküre gelince, büyük velî çocuğa; "Nasıl kurtuldun?" diye sordu. Çocukcağız; "Peki efendim" dedi. Ve şöyle anlattı: Ben, Rum memleketlerinin birinde esîr idim. Dün bu vakitler birdenbire elimdeki kelepçeler çözülüp yere düştüler. Görevli geldi. Zinciri geçirdi. Fakat az sonra tekrar çözülüp düştüler. Tekrar gelip bağladılar, yine çözüldü. Bu durum karşısında vazîfeliler şaşkına döndüler. Papazı çağırdılar. Bir papaz geldi. Hâdiseyi dinleyip; "Onu salın gitsin. Zira Allah'ın sevgili bir kulu onun için duâ etmiş, ne yapsanız faydasız" deyince beni saldılar. HUZURLU OLMAK İÇİN Bir gün bu zâta; "Huzûra ermenin yolu nedir efendim?" diye sordular. Cevâbında; "Sabırdır" buyurdu. Sonra izah etti. Ve buyurdu ki: "Huzur'u, bir odanın içinde kilitli farz edin. İşte o odanın anahtarı sabırdır. Sabrederseniz, kapı açılır ve huzûra kavuşursunuz."
.Şu kadar ver!.."
20-03-2012 01:00
Anadolu evliyâsından Beyzâde Efendi "rahmetullahi aleyh" hac yolculuğuna çıktığı yıllarda yanına oğlu Behâeddîn Efendiyi de aldı. Bir fakir gördü. Durup bir baktı. Sonra oğluna; "Buna bir kuruş ver" dedi. O da verdi. Az sonra bir fakir daha gördü. Ona da bakıp; "Buna yarım kuruş ver" dedi. Oğlu yarım kuruş verdi. Bir genç gördü. Durup bir baktı. Oğluna dönüp: "Buna yirmi kuruş ver" dedi. Oğlu kalbinden; "Babamı da anlamak zor. Köre sağıra yarım kuruş, genç adama yirmi kuruş" dedi. Öyle düşündü. Babası anladı. Oğluna dönüp; "Sen bu işe karışma. O fakirler kendileri için aldılar. Bu genç ise, bizden aldığını fakirlere dağıtacak" dedi. Ve yollarına devam ettiler. CANIM ÇEKTİ Beyzâde Efendi, ömreye niyet ettiğinde hanımı hâmile idi. Burnuna kızarmış et kokusu gelince; "Efendi! Şu et kızartılan eve git, benim için bir parça isteyiver" dedi. Beyzâde Efendi; "Peki olur" dedi. Gidip o evi buldu. Kapıyı çaldı. Çıkan kadına durumu söyleyince, kadıncağız; "Verirdim ama bu et size câiz değil" dedi. Neden?" deyince ağladı. Ve şöyle anlattı: Üç gündür açız. Dışarı çıktım. Ölü bir köpek gördüm. Etinden bir parça kesip eve getirdim. Şimdi onu kızartıyorum. Büyük velî bunu duyunca koştu eve. Ömre için ayırdığı parayı getirip bu kadına verdi. Ve kârlı çıktı. > www.go
.Senin de ağzın eğilmiş!"
21-03-2012 01:00
Anadolu velîlerinden Seyyid Burhâneddîn hazretleri bir gün çarşıda giderken kaftanının eteği bir tarafa hafif eğilmiş idi. Biri bunu gördü. Genç ve câhildi. Alay maksadıyla; "Hey derviş! Bu ne biçim kaftan?" dedi. "Kaftana ne olmuş?" deyince de, yılışık bir tavırla "Baksana bir tarafa eğrilmiş" dedi. Mübârek üzüldü. Gönlü kırıldı. Gâyesini anlayıp; "Bak senin de ağzın eğilmiş" buyurdu. O anda eğildi gencin ağzı. Felç olmuş gibi ağzı bir tarafa yamuldu. Bu haliyle çok çirkin görünüyordu. Hatâsını anladı. Pişman oldu. Yanına varıp; "Özür dilerim efendim, ne olur affedin, gençliğime bağışlayın" dedi. Mübarek zat, genci affedip, ağzına şefkatle bakınca, düzeldi gencin ağzı. SICAK SU HAZIRLA! Seyyid Burhâneddîn hazretleri, bir gün hizmetçisine; "Ecel şerbeti bir bardağa konulmuş bana verilmek üzeredir. Benim için ocağa su koy" dedi. Hizmetçisi; "Peki" dedi. Ve suyu koydu. Mübârek zât tekrar ona dönüp; "Su ısınınca dışarı çık ve; 'Seyyid Burhâneddîn vefât etti!' diye seslen" buyurdu. Ve içeri girdi. Namaz kıldı. Ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Seni ve Resûlünü çok seviyorum. Beni bu sevgime bağışla" dedi ve Kelime-i şehâdeti söyleyip rûhunu teslîm etti. www.
.Kasîde-i bürde
22-03-2012 01:00
Büyük velîlerden İmâm-ı Busayrî hazretleri başta Resûlullah Efendimiz olmak üzere, evliyâ zâtlara muhabbeti ve bağlılığı pek fazla idi. Efendimizi anlatan bir kasîdesi vardır. İmâm-ı Busayrî "rahmetullahi aleyh" bu kasîdesini yazdıktan sonra daha çok meşhûr olup, bütün âlimlerin ve evliyânın "rahmetullahi aleyhim" sevgisine ve iltifâtına kavuştu. Şöyle anlatılır: Bu zât yaşlandı. Sonra felç oldu. Öyle ki, bedeninin yarısı tamamen hareketsiz kaldı. Allahü teâlâya, hastalığına şifâ vermesi için Resûlullah'ı "sallallahü aleyhi ve sellem" vesîle ederek çok duâlar etti. Allaha yalvardı. Bir kasîde yazdı. Resûl'ü methetti. Ve bu kasîdeyi bir gece rüyâda Resûl-i ekrem'e okudu. Efendimiz "aleyhisselâm" çok beğendi. Üzerlerindeki mübârek hırkayı Ona giydirip, bedeninin felçli yerlerini mübârek eli ile sığadılar. Sabah uyandı. Şaşırıp kaldı. Sıhhate kavuşmuştu. Ayrıca Peygamber Efendimizin rüyâda giydirdiği hırka-i seâdet de üzerinde idi. Bunun için bu kasîdeye Kasîde-i bürde denildi. Bürde, hırkadır. İmâm-ı Busayrî "rahmetullahi aleyh" sevinerek sabah namazına giderken, yolda, evliyâ bir zâta rastladı. O velî zat, İmâma; "Ey Busayrî! Kasîdeni dinlemek isterim" dedi. O da cevâbında; "Hangisini" dedi. O velî zât; "Bu gece Resûlullah'a okuduğunu istiyorum" dedi. "Ben bunu hiç kimseye söylemedim. Nereden biliyorsunuz?" deyince, gördüğü rüyâyı aynen anlattı. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kendisiyle görüşmek isteriz"
23-03-2012 01:00
Sultân Dördüncü Murâd Han, Bağdât seferine giderken, Ceyhan Nehri üzerindeki târihî Misis Köprüsünü geçip Havrâniye köyüne geldi. Bir mola verdi. Bir şey hâtırladı. Yanındakilere; "Bu yörede Cabbâr Dede diye meşhûr bir zât olduğunu işitiriz. Çağırın gelsin, kendisiyle görüşmek dileriz" dedi. "Derhâl" dediler. Ve bu zâta gittiler. Bu emri bildirdiler. Cabbâr Dede, Sultânın emrini alır almaz derhal fırlayıp kalktı. Atına binip sür'atle Sultânın huzuruna geldi. Ancak Cebbâr Dede'nin atı ve kamçısı görevlilerin dikkatini çekmişti. Zîra baktılar ki: Atı bir kaplan. Kamçısı yılan. O zamâna kadar Cabbâr Dede'nin üstünlüğünü kabûl etmeyenler, gördükleri bu kerâmet karşısında öyle düşündüklerine pişmân oldular. BİZE NASİB OLUR MU? Sultân Dördüncü Murâd Han, Cabbâr Dede'ye dönüp; "Efendi hazretleri, Bağdât'ın fethi bize müyesser olur mu acabâ?" diye sordu. Cabbâr Dede; "Bir şartla" dedi. Murat Han sevinip; "O şart nedir?" diye sorunca; "Haşmetlü pâdişâhım! Havraniye köyünde Genç Osmân isminde bir delikanlı vardır. Onu da götürürsen, Bağdât fethedilir" dedi. Sultân Murâd Han; "Emriniz olur" dedi. Genç Osmân'ı buldu. Yanına aldı ve Cebbâr Dede'nin emri üzere Bağdat seferine Onu da götürdü. Böylece Bağdât fetholundu. > www.gonulsultanlari.com
.Onu şikâyet ettiler!..
24-03-2012 01:00
Allah dostlarından Cabbâr Dede'nin devlet adamları yanındaki îtibârını çekemeyenler; "Cabbâr Dede'nin koyunları ekinlerimize zarar veriyor" diye, Karakol kumandanına şikâyet ettiler. Kumandan emretti: "Gidin Onu getirin!" Zaptiyeler gittiler. Kendisini kumandana götüreceklerini bildirince, onlara; "Siz gidin, ben de geliyorum" dedi. Zaptiyeler ayrılınca, doğru Ceyhan Nehrine gitti. Seccâdesini aldı. Su üstüne yaydı. Kendi de üzerine oturup kısa zamanda Karakola vardı. Zaptiyeler, Cabbâr Dede'nin "rahmetullahi aleyh" kendilerinden önce geldiğini görünce şaşırdılar. Komutan Onu gördü. Kalben çok sevdi. Ve kendisine; "Köylüler senden şikâyetçi. Koyunların köylünün ekinlerini yiyip, onlara zarar veriyormuş, aslı var mı?" diye sordu. Mübârek dinledi. "Hayır yalan" dedi. Ve kumandana; "İki asker gönder, koyunlarımı onların ekin tarlasına sürsünler. Eğer o ekinleri yerlerse, suçlu olduğumu kabûl edeceğim" dedi. Kumandan; "Peki olur" dedi. İki asker gönderdi. Askerler, Cabbâr Dede'nin koyunlarını alıp, köylülerin ekin tarlalarına sürdüler. Gördüler ki, bir tek koyun bile başkasının tarlasından yemiyor. Buna şâhit oldular. Ve gelip anlattılar. Kumandan sevindi. Cabbâr Dede'nin iftirâya uğradığına hükmedip, köylüleri azarladı. Cabbâr Dede yine onlara acıyıp; "Mahsulünüz bol olsun" diye onlar için duâ eyledi... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10
.En büyük âlim
25-03-2012 01:00
Cünd vâlisi, bir gün Ebû Abdullah Ca'fer hazretlerine "rahmetullahi aleyh" haber gönderip insanlara doğru yolu göstermesini ricâ etti. Ebû Abdullah ona; "Bir şartla" dedi. "Şart ne?" deyince; "Bana hâkimlik teklîf etmeyeceksin" buyurdu. Kabûl edince, Cünd'e gelip yerleşti ve insanlara ilim öğretmeye başladı. Sonra vâli değişti. Cünd şehrine geldi. Ve oranın halkına; "Bu şehirde en büyük âlim kimdir?" diye sordu. Onlar da; "Burada en büyük âlim Ebû Abdullah Ca'fer'dir" dediler. "Çağırın gelsin!" dedi. Gidip çağırdılar. Gelince kendisine; "Bu şehrin hâkimi sensin" dedi. O ise; "Ben bu vazîfeye lâyık değilim" dedi ve oradan ayrılıp köyünün yolunu tuttu. Vâli Süleyhî de, buna sinirlendi. Nereye gittiğini öğrenip adamlarıyla peşine düştü. Nihayet yetiştiler. Hücûma geçtiler. Kılıçları çekip, mübârek bedenine defâlarca vurdular. Ancak Allahü teâlânın hikmetiyle kılıçları kesmedi. Ama darbeler tesiriyle bayılıp düştü. Onlar anlamadılar. Öldürdük, dediler. Ve ayrılıp gittiler. Oradan geçmekte olan birisi Ebû Abdullah Ca'fer hazretlerini tanıyıp köyüne götürdü. Köylüler başına gelenlerden sordular. "Ne oldu?" dediler. O da cevap verdi. Her şeyi anlattı. Son olarak; "Onlar bana kılıçla vururken ben Yâsîn-i şerîfi okuyordum. Kılıçları beni kesmedi" buyurdu. www.gonulsultanlari.com T
.Şimdi gitmeyiniz!"
26-03-2012 01:00
Büyük velîlerden Ca'fer Mekkî hazretleri Mekke-i mükerremede iken, yanına bir kervancıbaşı gelip, Medîne-i münevvereye gitmek istediğini bildirdi. İzin talep etti. Ve duâ istedi. O mübârek de; "Şimdi gitmeyiniz" buyurdu. Adam birkaç gün sonra tekrar gelip izin istedi. Yine izin vermeyince kervancıbaşı çok üzüldü. Zîra gitmek istiyordu. Söz dinlemedi. Ve yola düştü. Yolda eşkıyâlar yollarını kesip birkaç kişiyi öldürdüler. Kervancıbaşı o zaman Ca'fer Mekkî hazretlerinin izin vermeyişini haklı buldu. Hikmetini anladı. Pişmânlık duydu. Ve mânen yardım istedi. O büyük velînin hürmetine eşkıyâlar ona dokunmadılar. Dönüp geldiğinde; "Gittin ve birkaç mü'minin katline sebeb oldun" buyurdu. TÖVBE ETTİLER Bir zaman bâzı hasetçiler, Ca'fer Mekkî hazretlerini katletmek istediler. Gizlice Harem-i şerîfe gittiler. Bu zât her gün talebeleri ile gelip, minbere yakın otururdu. Yeri orasıydı. Bunu biliyorlardı. Kapıda beklediler. Ancak o gün Ca'fer Mekkî hazretleri gelmeyip, talebelerini gönderdi. Bu defâ Cumâ günü evinin civârına gidip Cumâ namazı için çıkmasını izlediler Çok beklediler. Saatler geçti. Ama çıkmadı. Nice zaman sonra talebeleri ile Cumâ namazını kılmış olduğu hâlde geri döndüğünü gördüler. Bunun üzerine tövbe edip, dâvâlarından vazgeçtiler. > w
.Koyunlar benim değil"
27-03-2012 01:00
Allah dostlarından Celâlzâde Mustafa Çelebi anlatıyor: Abdullah bin Ömer "radıyallahü anh" hazretleri bir gün köle bir çobana rastladı. Çoban koyunları otlatıyordu. Yanına yaklaştı. Bir koyuna baktı. Ve onu gösterip; "Şu koyunu bana sat" dedi. Çoban; "Koyunlar benim değil, satamam" dedi. Abdullah bin Ömer hazretleri; "Sen sat, sâhibi sorarsa kurt yedi dersin" buyurdu. Yine olmaz dedi. Koyunu satmadı. Hikmetini sorunca; "Allahü teâlâ her yerde hâzır ve nâzırdır. Sâhibi görmese de O bizi görmektedir" dedi. İbn-i Ömer hazretleri bu cevâbı çok beğendi. Çobanı sevdi. "Âferin" dedi. Sonra o çobanı ve o sürüyü sâhibinden satın aldı. Çobanı da âzâd ederek, koyunları o gence hediye etti. FENA KOKUYORDU Yine bu zat anlatıyor ki: Îsâ aleyhisselâm, havârîleri ile birlikte bir yere gidiyordu. Yolda bir "köpek leşi" gördüler. Çok da fenâ kokuyordu. Havârîler iğrendiler. Îsâ aleyhisselâma; "Çok pis" dediler. Çok fenâ koktuğunu söyleyip; "Buradan uzaklaşalım" dediler. Bunun üzerine Îsâ aleyhisselâm; "Ne kadar beyaz dişleri varmış" buyurdu. Ona pis demedi. Dişlerini söyledi. Ders verdi onlara. Yâni; "Hep iyi tarafları görüp, çirkin yönleri görmemeli. Ancak dînin yasak ettiği bir ayıbı bildirip, insanların bundan kaçmasını söylemeli" demek istedi. > www.gonulsulta
.Hocam biz geldik!"
28-03-2012 01:00
Osmânlı Devletinin kuruluş devrindeki evliyâdan Cemâleddîn Aksarâyî hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" vefâtıyla talebeleri üzüldüler. Namazını kıldılar. Sonra defnettiler. Dersleri yarım kalmıştı. Bu talebeler toplanıp, birlikte kabrinin başına gittiler. Hürmetle ziyâret edip, Fâtiha okuduktan sonra; "Hocam! Biz geldik" dediler. Cevap alamadılar. Bir daha dediler. Cevap gelmedi. İkinci gün de kabristana gelip hocalarının mübârek rûhuna bir Fâtiha üç İhlâs okuduktan sonra yine; "Hocam biz geldik" dediler. Cevap beklediler. Ve lâkin gelmedi. Merak ettiler. Üçüncü gün de aynı durum oldu. Dördüncü gün kabrin başına geldiklerinde, hocalarının rûhâniyeti tecessüm etti. Yâni göründü. Ve kendilerine; "Geldiniz mi?" dedi. "Geldik hocam" deyince; "Hoş geldiniz. Haydi dersimizi okuyalım" buyurdu. Yarım kalan derslerini okutup tamamladı. Çocuklar sevindi. Ayrılacaklardı. Ama gitmeden; "Hocam biz üç gün arka arkaya geldik ve geldiğimizi size arz ettik. Ama sizden cevap alamadık. Sebebi neydi?" diye sordular. Mübârek hocaları; "Biliyorum" dedi. Ve buyurdu ki: "Bu kabristana biri gelip bir Fâtiha ve üç İhlâs okudu. Sevâbını bağışladı. Ben de nasîbimi almak için sıraya girdim. Üç günde bana sıra geldi. Onun için size cevap veremedim, kusura bakmayın" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir duâ öğretin de...
29-03-2012 01:00
Hasan-ı Basrî hazretleri dergâhta otururken bir kadın gelip; "Efendim, bir kızım vardı, öldü. Bana bir duâ öğretin de onu rüyâda göreyim" dedi. Mübâret zat; "Peki" dedi. Bir duâ öğretti. Kadın teşekkür edip ayrıldı. Ertesi gün gözleri kan çanağı olmuş halde tekrar gelip, Hasan-ı Basrî hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" huzuruna girdi. Ama ağlıyordu. Büyük zât sordu: "Niçin ağlıyorsun?" Cevâbında; "Kızımı rüyâda gördüm. Üzerine katrandan bir elbise giydirmişler, cayır cayır yanıyordu" dedi. Büyük zât ağladı. Yanındakiler de. Bir müddet geçti. Bir gece Hasan-ı Basrî hazretleri, rüyâsında vefât edip Cennet'e girdi. Cennet'te gezerken muhteşem bir köşk gördü. Bir de kadın. Kadına yaklaştı. Ve kendisine; "Sen hangi peygamberin hanımısın?" diye sordu. Kadın; "Ben peygamber hanımı değilim. Geçen gün size gelip, ölmüş kızını rüyâda görmek isteyen kadının kızıyım" dedi. Mübârek şaşırdı. Ve o kızcağıza; "Kızım, annen senin Cehennemde yandığını söylemişti. Bu makâma nasıl geldin?" deyince, şöyle anlattı: Biz azâb görüyorduk. Bir mü'min gelip, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini okudu. Bize bağışladı. Azabımız durdu. Çünkü Hak teâlâ; "Ey melekler! Azâb görenlerin hepsini affettim. Onları Cennete iletin ve kendilerine birer makam verin" buyurdu. Bana da bu makam verildi.
.Seyyidi üzdü ama...
30-03-2012 01:00
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" torunlarından Cezîrî hazretleri bir zaman Kâhire'ye gelmişti. Orada biri vardı. İbn-ül Enbâbî. Evliyâ torunuydu. Evliyâdan İsmâil Enbâbî hazretlerinin torunu idi. Cezîrî hazretleri, işte bu İbn-ül-Enbâbî'ye uğradı. Ancak Onun kendisiyle ilgili uygunsuz sözlerini işitti. Çok üzüldü. Kalbi kırıldı. Eve geri geldi. O gece çok duâlar edip, kendisine yapılan bu çirkin muâmeleyi, kalb yoluyla dedesi Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine arz etti. Ve o kederle yattı. Gece yarısıydı. Kapısı çalındı. Açtığında İbn-ül-Enbâbî'yi gördü. Pişman bir vaziyette özür dileyip ellerine sarıldı ve; "Ne olur beni affet. Ne emredersen yapayım" dedi. Cezîrî sordu ona; "Niye şimdi geldin?" O da şöyle anlattı: Rüyâmda hem senin ceddin Abdülkâdir Geylânî hazretlerini, hem de benim ceddim olan İsmâil Enbâbî hazretlerini gördüm. Bana kırgındılar. Ama haklıydılar. Ben haksızdım. Ceddin Abdülkâdir Geylânî hazretleri bana bakıp; "Eğer deden İsmâil Enbâbî şefâat etmeseydi, ağır cezaya çarptırılacaktın" dedi. Dedem de kızgındı. Sıra Ona geldi. Bana bir bakıp; "Haydi kalk, yastığının altındaki yılanı öldür!" dedi. Korkuyla uyandım. Yastığımı kaldırdığımda çok iri bir "yılan" görüp öldürdüm ve hemen sana geldim. Ne olursun beni affet!.. >
.Âfiyet isteyiniz!..
31-03-2012 01:00
Tâbiînin büyüklerinden Cübeyr bin Nüfeyr hazretleri anlatır: Hazret-i Ebû Bekir "radıyallahü anh" bir gün Medîne-i münevverede, Peygamber Efendimizin minberinin yanına geldi. Orada durdu. Ve çok ağladı. Resûl-i ekremi "aleyhisselâm" hatırlamıştı. Sonra oradaki cemâate; "Ey insanlar! Allahü teâlâdan âfiyet dileyiniz. Çünkü Allahü teâlâ kullarına, îmandan sonra âfiyet gibi bir ni'met vermemiştir" buyurdu. AFİYET NEDİR? Bu zat bir gün ellerini kaldırmış; "Yâ Rabbî! Bana, afiyette olduğum bir gün ihsân eyle!" diye yalvarıyordu. Biri bunu işitti. Yanına geldi. Ve ona sordu: "Siz afiyette değil misiniz?" Cevâbında ona; "Afiyette olduğum gün, Allahü teâlâya hiçbir günâh işlemediğim gündür" buyurdu. EN KÖTÜ KİBİR Bir gün Cübeyr bin Nüfeyr hazretlerine gelip; "Efendim, kibirler içerisinde en kötüsü hangisidir?" diye sordular. Biraz durdu. Tefekkür etti. Ve cevap verip; "İbâdet edenlerin kibridir" buyurdu. Bir gün de: "Her an Allahü teâlâyı hâtırlayan ve O'nu bir an unutmayanlar, güler bir halde Cennet'e gireceklerdir" buyurdu. Bir gün biri geldi. Kıyâmetten sordu. Ona cevâbında; "Doğduğu günden ölünceye kadar, her ânını secdede geçiren kimse bile, kıyâmet gününün şiddetinden, sevâblarını az görür" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir derdiniz mi var?"
01-04-2012 01:00
Kânûnî Sultân Süleymân Hân, bir gece rüyâsında, ak sakallı, nûr yüzlü bir ihtiyârın, sırtını sıvazlayıp; "Efendim, Eyüp'teki Baba Haydar, sizi kulübesinde bekliyor" dedi. Pâdişâh uyandı. Çok meraklandı. Kendi kendine; "Kimdir bu Baba Haydar?" diye düşünürken Şeyh'ül-islâm geldi. Pâdişâhı düşünceli görünce; "Bir derdiniz mi var Sultânım?" dedi. Pâdişâh da; "Bu gece rüyâmda; "Eyüp'te Baba Haydar sizi bekliyor" dediler, buna mânâ veremedim" dedi. Ve sordu ona: "Sen ne dersin?" Şeyh'ül-islâm; "Eyüp'te bu isimde kimse bilmiyorum" deyince, lalasını çağırıp; "Hazırlan, Eyüp'e gidiyoruz" dedi. Ve Eyüp'e varıp; "Baba Haydar diye birini arıyoruz" dediler. Tanıyan çıkmadı. Etrafı dolaştılar. Esnafa sordular. Bir çocuk: "Siz şu ileride oturan amcayı mı arıyorsunuz?" dedi. Sultân; "Evet" deyince, köhne bir kulübeyi göstererek; "O amca şu kulübede yaşıyor" dedi. Memnun oldular. Oraya vardılar. Kapıyı vurdular. İçeriden; "Buyurun Pâdişâhım!" diye ses geldi. Girip selâm verdiler. Baba Haydar'ın yüzünü binlerce sinek kaplamış, Onu gizliyorlardı. Sultan; "Hazret! Şu sinekleri kov da yüzünü görelim" dedi. Mübârek baktı. Cevap olarak; "Gücünüz varsa siz kovun" buyurdu. Sultân ne kadar uğraştıysa da kovamadı. Baba Haydar kalktı, pencereyi açıp; "Haydi hepiniz dışarı!" deyince, sinekler emir almış gibi bir anda odayı boşalttılar. www.gonulsultanlari.com
."Benden dileğiniz nedir?"
02-04-2012 01:00
Kânûnî Sultân Süleymân Hân, Baba Haydar Semerkandî hazretlerini, ziyarete gitti bir gün. Elini öpmek istedi ise de Baba Haydar elini çekti. Öptürmedi. Sultân ona: "Efendim! Benden bir şey dileyin" dedi. "Sağlığından gayri bir şey istemem" deyince, oturduğu pöstekinin altına, altın dolu bir kese bırakmak istedi. O bunu fark etti. Ve eliyle iterek; "Mâdem çok istiyorsun, şuraya bir mescid inşâ ettir de insanlar içinde ibâdet etsinler" dedi. Pâdişâh bu isteği hemen yerine getirdi. İşe başlandı. Sıkı çalışıldı. Ve tamamlandı. Açılışta Pâdişâh da vardı. Baba Haydar'a; "Efendi hazretleri! Buyurun, önce siz girin. Bu mescid sizindir ve sizin için husûsî yer ayırılmıştır" dedi. Baba Haydar; "Olmaz" dedi. Pâdişâh; "Ne olmaz efendim?" deyince; "Mescit benim değil, Allahın evidir. Ayrıca orada benim için husûsî yer de istemem" buyurdu Pâdişâh hürmetle; "Başüstüne" dedi. O yeri kaldırdı. Baba Haydar Efendi sözüne devamla; "Benim, ölünceye kadar mekânım, şu kulübedir. Öldükten sonra da bu kulübenin içine gömülmek isterim. Üzerime türbe yaptırmayın. Bir mezar taşı bana yeter. Bu, sana vasiyetim olsun" dedi. Padişah yine; "Pekâlâ" dedi. Ve ayrıldı. Hakîkaten Baba Haydar Efendi, vefât edinceye kadar bu câmide imâmlık yaptı ve insanlara vâz-ü nasîhat ederek doğru yolu anlattı... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sol elini kestiler!..
03-04-2012 01:00
Evliyânın büyüklerinden Ahmed Yekdest Cüryânî hazretleri "rahmetullahi aleyh" Muhammed Ma'sûm Fârûkî hazretlerinin yetiştirdiği yedi bin mürşid-i kâmilden biridir. Cüryânlıdır. Ve tüccardı. Bir defa Cüryan'dan ticâret için Hindistan'a gidiyordu. Yolda iken çoluk-çocuğunun tâûn hastalığından vefât ettiklerini haber aldı. Üzüldü, ağladı. Ciğerleri yandı. Bu acı haberin etkisinde iken bu defâ da eşkıyâlar kervana baskın yapıp, kervandakilerin bütün mallarını aldılar. Ahmed Cüryânî'nin de mallarını aldılar. Ve elini kestiler. Bir tek eli kaldı. Bu, lakabı oldu. Kendisine bu sebeple "Yekdest", yâni "tek elli" denildi. Ahmed Cüryânî bütün bu sıkıntılara rağmen Rabbini zikrediyor ve sabrediyordu. Kervandakiler Onun hâlini görüyordu. İnanamıyorlardı. Şaşırıyorlardı. Ve kendisine; "Çocukların öldü. Malın gitti. Kolun kesildi. Yine sesin çıkmıyor!" dediklerinde; "Bunlar Allahın takdîriyle oldu. Katlanmaktan başka çâre yok" buyurdu. Bir gece duâ etti. Sonra yattı. Rüyâda Ona; "Ey Ahmed! Serhend'e git!" denildi. Bu mânevî işâret üzerine Hindistan'ın Serhend şehrine geldi. Orada Muhammed Ma'sûm hazretlerini tanıdı. Onun talebesi oldu. Hizmetle şereflendi. İltifâtlarına kavuştu. Sohbetlerinin bereketiyle kemâle gelip insanlara doğru yolu göstermek üzere Mekke'ye gönderildi. Otuz dokuz sene halkı irşâd edip, orada vefât etti. > www.gonulsultanlari.com Te
.Sen güneş isen biz de ateşiz!"
04-04-2012 01:00
Alevî bin Muhammed hazretleri Hindistan halkını senelerce irşâd etti. Milibar beldesinde yaşardı. Bir ara Milibar civârındaki putperest ve Hristiyanlar, Milibar'ı ele geçirdiler. İslâma saldırdılar. Yaktılar yıktılar. Halkı ifsâd ettiler. Daha önce Müslüman olmuş bâzı kimseler de hak yoldan döndüler. Hak yoldan dönenlerle, Alevî bin Muhammed hazretleri arasında münâzaralar başladı. Netice hayırlı oldu. Mü'minler kazandı. Bu büyük velînin gayretiyle İslâmiyet güneşi Milibar'da tekrar parladı. Bir gün Seyyid Alevî hazretleri yolda giderken, şehrin Hristiyan hâkimi Onu görüp hakâretler etti. Seyyid hazretleri üzüldü. Ona; "Sen kimsin?" dedi. O kibirli olarak; "Ben bu şehrin hâkimiyim. İsmim Şems'dir" dedi. Seyyid Alevî hazretleri de cevâben; "Sen güneş isen biz de âteşiz" buyurdu. Ve oradan ayrıldı. O da evine döndü. Ancak içeri adım atar atmaz etrafı birden alev topuna döndü. Birkaç dakika içinde kendi de evi de yanıp kül oldu. Ancak bu ateşin nereden geldiği anlaşılamadı. YARDIM ALLAH'TANDIR Okyanusta fırtına çıkınca bir gemi parçalanıp batmak üzereydi ki, bir kişi; "Yâ Rabbî, Seyyid Alevî hazretlerinin hatırı için beni kurtar" diye dua etti. O an bir el gördü. Belinden kavradı. Yavaşca sahile bıraktı. Kurtulmuştu. Hemen Seyyid hazretlerine koştu ve; "Beni boğulmaktan kurtardınız" deyince, "Yardım, ancak Allah'tandır" buyurdu. www.gonulsultan
.Bereketini görürsün!.."
05-04-2012 01:00
Alevî bin Muhammed hazretleri zamanında Müslüman olmayan biri, fevkalâde mâli sıkıntıya düşmüştü. Seyyid Alevî hazretlerine gelip hâlini arz edince, ona bir şey verdi. Adam alıp baktı. Hindistan cevizi Hikmetini sorunca; "Onu al, bereketini görürsün" buyurdu. O da alıp evine götürdü ve özel bir yere koydu. O günden sonra işleri açıldı, hep kâr etti. Kazancı çoğaldı. Katlanarak arttı. Ve zengin oldu. Başka yerlere gönderdiği malların üzerine, teberrüken Seyyid Alevî ismini yazardı. Bir gemide Onun yine çok malı vardı. Ancak bir kısmının üzerine Seyyid Alevî yazmamıştı. Unutulmuştu. Ve gemi battı. İçindeki mallardan Seyyid Alevî yazılı olanlar dışında hepsi telef oldu. İsim yazılı olanlar ise, su üzerinde yüzerek sâhile gittiler. İNŞALLAH ŞİFA OLUR Seyyid Alevî hazretlerinin bulundukları Milibar'da Tâûn hastalığı görüldü. Halk, bu zâta hallerini bildirince; "İnşâallah selâmet buluruz" buyurdu. Ve hemen duâ etti. Tâun oradan gitti. O tehlike de bitti. Yine bir gün Seyyid hazretleri ikindi namazı için mescide gitmişti. Namazdan sonra câmiden çıkarken Milibar köylerinden dört kişi, bu zâta geldiler. Hastamız var dediler. Dua talep ettiler. Hazret-i Seyyid; "Siz şimdi memleketlerinize dönün. İnşâallah hasta şifâ bulur, sıhhate kavuşur" dedi. Hasta aynı gün şifâya kavuştu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Şu koyunu al getir
06-04-2012 01:00
Büyük âlim Takıyyüddîn bin Salâh, bir gün Ebü'l-Hasan Alî el-Harîrî hazretlerine misâfir gelmişti. Alî el-Harîrî; "Misâfirimize bir şey ikrâm etmemiz îcâb eder" dedi. O sırada bir koyun sürüsü geldi. Orada yayıldılar. Talebeden birine bir koyun gösterip; "Git, şuradaki hem bedeni, hem de kuyruğu iri olan alaca renkli koyunu al getir!" buyurdu. Bu söz, Takıyyüddîne garip geldi. Aklı da almadı. Kendi kendine; "Herhâlde Şeyh Alî beni imtihân etmek istiyor. Bu koyunu yemek câiz olmaz. Onlar yese de, ben yemeyeceğim" diye düşündü. Koyunu kestiler. Sonra pişirdiler. Sofra kuruldu. Tam yemeye başlayacaklardı ki, o esnâda nefes nefese biri gelip; "Az önce buradan bir koyun sürüsü geçti mi?" diye sordu. Cevap verdiler ki: "Niye sordun?" Gelen kişi; "O sürüde kendisi ve kuyruğu iri olan, alaca renkli bir koyunu Alî Harîrî hazretlerine ve sevdiklerine nezretmiştim" dedi. Oradakiler; "Evet bahsettiğin vasıftaki koyun, şu sofradaki koyundur" dediler. O kişi çok sevindi. "Çok şükür" dedi. O sevinçle; "Koyun sâhibini bulmuş!" dedi. O zaman Alî el-Harîrî, Takıyyüddîn bin Salâh'a dönüp; "Kişi dâimâ hüsn-i zanda bulunmalıdır" buyurdu. Takıyyüddîn Salâh; "rahmetullahi aleyh" "Tövbe olsun" dedi. Çok pişmân oldu. Mahcup da oldu. Ve derhal Alî El Harîrî hazretlerinden özür ve af dileyip, bir daha da yanından ayrılmadı. > www.gonulsultanlari.
.Yarın da süt götür!
07-04-2012 01:00
Çerkez Şeyhi "rahmetullahi aleyh" sevdiklerinden Hâfız Mustafa Efendi'ye kısa boylu ve şişman olduğu için Kürevî lakabını takmıştı. O her gelişinde evinde yapılan yoğurttan getirirdi. Gitme vakti geldi. O yine hanımına; "Yoğurt çal da hocama gideyim" dedi. Hanımı; "Yarın da süt götürüver" deyince, "Peki hanım" dedi ve sütü alıp hocasına gitti. Ama üzülüyordu. Sütü oraya koydu. Huzuruna girdi. Hocası onu görünce sevgiyle kucaklayıp; "Ey Kürevî! Mesele süt yoğurt değil, dostluktur" diyerek gönlünü aldı. HELÂLLEŞTİ Bu zat son Cumâ vâzında; "Ey cemâat! Artık ihtiyarladım. Sanırım bu son Cumâmızdır. Hakkınızı helâl edin" dedi. O gün hastalandı. Doktor istemedi. Akşam vefât etti. Ve hocası Çelebi Hüsâmeddîn Efendinin yanına defnedildi. Nitekim vefatından önce; "Beni hocamın yanına defnediniz" diye vasiyet etmişti. SENİ BEKLİYORUM Talebesi Abbâs Efendi Samsun'da iken hocası rüyâsına girip; "Acele Çorum'a dön" buyurdu. Uyanıp tekrar uyudu. Aynı rüyâyı gördü. Üçüncüde sopa ile görünüp; "Haydi nerede kaldın" dedi. Acele hazırlandı. Ve yola koyuldu. Çorum'da birine; "Çerkez Şeyhi vefât etti mi?" diye sordu. O da; "Hayır" deyince, huzuruna girdi. Mübarek gülerek; "Sopayı görmeden çıkacağın yoktu" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com T
.Mal yılana benzer!..
08-04-2012 01:00
Muhammed Hilmi Efendi "rahmetullahi aleyh" hazretlerine bir kimse gelerek; "Efendim, mal faydalı mıdır, zararlı mı?" diye sordu. Büyük velî Cevâbında; "Mal yılana benzer. Hem zehiri hem de panzehiri vardır. Fayda ve zararını bilirsen, şerrinden kurtulursun" buyurdu. DAĞITMAZSAN GELMEZ Muhammed Hilmi Efendi, evine gelen hediyelerin tamâmını fakirlere dağıtırdı. Bir yeğeni vardı ki, bu işe akıl erdiremiyordu. Bir gün yanındaydı. Yine öyle yaptı. Artık merak edip; "Amcacığım, gelen hediyeleri dağıtıyorsun, hikmeti nedir" diye sorduğunda; "Dağıtmazsan gelmez. Onun için dağıtıyorum" buyurdu. YA AKREP YA YILAN! Bu zat câmi inşâatında çalışan işçilerin ücretini, şiltesinin altından alıp verirdi. Yeğeni bunu gördü. Amcası çıkınca şilteyi kaldırıp baktı. Para değil, koca bir "yılan" gördü. Ve çok korktu. O ara amcası geldi. Tebessüm edip; "Evlât! Her gördüğün deliğe elini sokma! Zîra ya akrep çıkar ya da yılan" buyurdu. Maraş ulemâsından biri, Muhammed Hilmi Efendi'yi imtihân etmek için, içinde çeşitli sorular yazılı bir mektup yazdı. Oğluyla gönderdi. Çocuk kapıyı çaldı. Mübarek zat çıktı. Ve elindeki zarfı ona uzatıp; "Bunu babana götür. Suallerinin cevapları bu zarfın içindedir" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Çok ağlardı!..
09-04-2012 01:00
Daygam bin Mâlik hazretleri çok ağlar, gözyaşı dökerdi. Biri anlatıyor: Mahallemizin mescidine gittim. İmâm bana ıslanmış yerleri gösterdi. Ben çok merak edip; "Niye ıslak?" dedim. Cevâbında; "Daygam bin Mâlik'in secdede akıttığı gözyaşlarından" diye cevap verdi. EVET SEVİYORUM Annesi Daygam'a; "Ölümü seviyor musun?" diye sordu. Daygam cevaben; "Evet, severim" dedi. Annesi sordu: "Niçin seversin?" Cevâbında; "Mü'minin âhireti dünyasından hayırlıdır" deyince, ana-oğul ağlaştılar. HAYIR SEVMİYORUM Bir gün de annesi; "Ölümü seviyor musun?" diye sorduğunda; "Hayır Anneciğim!" dedi. Annesi sordu yine: "Niçin sevmiyorsun?" Cevap olarak; "Çünkü hazır değilim" deyince, ana-oğul yine ağlamaya başladılar. EY İNSANLAR! Bir sevdiği anlatıyor: Daygam bin Mâlik ile bir gemide idik. Gece sabaha kadar ağladı. Sabahleyin Ona; "Gecen uzun sürdü" dedik. "İnsanlar yarın başlarına gelecek şeyleri bilseler, hiç gülmez, çok ağlarlar" buyurdu. Daha çok ağladı. Ve gözyaşlarıyla; Kur'ân-ı kerimdeki; "Ey insanlar! Babanın evlâdı için bir şey yapamayacağı o korkunç günden çekinin!" meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. > www.gonulsultanlari.
.Çekil git buradan!"
10-04-2012 01:00
Gâziantep velîlerinden Derviş Hacı hazretleri ilk zamanlar halk arasında tanınmayan garip, fakir bir kişiydi. Sonraları "Hacı Baba" ismiyle meşhur oldu. Sabah kalkardı. Fırına giderdi. Ateşine bakardı. Fırın kızıp ekmek piştikten sonra, fırıncının kendisine verdiği sıcak ekmeği alıp eve gider ve ibâdet ederdi. Bir gün yine fırının önüne gitti. Beklemeye başladı. Fırıncı gördü onu. Nedense kovdu. "Çekil git buradan!" diyerek azarladı. O da kalbi kırık vaziyette gidip ibadetine devam etti. Fırıncı da fırını yakmak için işe başladı. Ama yakamadı. Fırın kızmadı. Ekmek olmadı. Ne yapacağını şaşırmış halde düşünürken Derviş Hacı Efendi'ye karşı yaptığı yanlış hareketi hatırladı. Ve acele bu zâtın yanına gidip; "Beni affet" dedi. Âdeta yalvardı. Derviş Efendi; "Peki oğlum, az bekle, vasiyetimi yazayıp da geleyim" dedi. Kalbinden de; "Sırrım açığa çıktı. Artık bizim için yaşamak olmaz" diyordu. Fırının önüne geldi. İçeriye baktı. Sonra ayrıldı. O böyle nazar eder etmez fırın yanmaya başladı ve çabucak kızdı. Fırıncı da bunu görüp ekmek çıkarmaya başladı. İnsanlar bu kerâmeti duydular. Durumu öğrendiler. Kıymet verdiler. İlgi gösterdiler. Ve ilminden istifâde etmek için akın akın Ona koştular. Ancak bu olaydan sonra fazla yaşamayan Derviş Hacı Efendi kısa bir süre sonra vefât etti. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Evliyâya kötü gözle bakmak
11-04-2012 01:00
Dimitrofçalı Muslihuddîn Efendi hazretlerinin devrinde, bir kişi bilmiyordu bu zâtın büyüklüğünü. Bir gece rüyâ gördü. Sevgili Peygamberimiz o beldeye teşrîf etmiş, bu zâtın dergâhındaydı. Sohbet ediyordu. O kimseyi gördü. Ve ona bakarak; "Ey filân! Allah adamlarına kötü gözle bakmak felâkettir! buyurdular. Adam heyecan içinde uyandı. Mânevî bir haz içindeydi. Sabah olunca erkenden uyandı. Koştu dergâha. O zât içerideydi. Ve oturuyordu. Hem de tam Resûlullah Efendimizin rüyâda oturduğu yerde oturuyordu. O içeri girince ona bakarak; "Ey filân! Allah adamlarına kötü gözle bakmak felâkettir! buyurdu. Adamcağız bunu işitince sarıldı ellerine. Hürmetle öptü ve bir daha ayrılmadı sohbetinden. SEVMENİN ALÂMETİ Bir gün de bu zâta; "Hocam, Allahü teâlânın bir kulunu sevdiğinin alâmeti var mıdır?" diye sordular. Cevâbında; "Vardır" buyurdu. "O alâmet nedir?" dediklerinde; "O kimse hep hayırlı işlerle meşgul olur. İnsanlar fayda görürler kendisinden" buyurdu. Sordular yine: "Ya sevmiyorsa?" Bu defâ da; "Allahü teâlânın sevmediği kimse, mâlâya'nî ile vakit geçirir. Yâni ne dîne, ne de dünyaya faydası olmayan boş işlerle uğraşır. Daha açık söyleyeyim mi?" buyurdu. Hemen dediler ki: "Söyleyin hocam". O vakit de; "Allahü teâlânın bir kimseyi sevdiğine alâmet, o kimsenin 'iyi işler' yapması, sevmediğine alâmet de 'kötü işler' yapmasıdır" buyurdu.
.Nereye gidiyorsun?"
12-04-2012 01:00
Dimitrofçalı Muslihuddîn Efendi, soğuk bir kış gününde, çoluk-çocuğunun maîşetini temin ettiği dükkânında çalışırken, bir kadın ve iki çocuğunun yoldan geçtiğini gördü. Çocuklara acıdı. Zîra üşüyorlardı. Koşup yetişti ve; "Bre kadın! Bu garibleri bu kış gününde sokağa dökmüş nereye gidiyorsun?" dedi. Çâresiz kadın, iki gözü iki çeşme; "Babaları öldü. Bir zâlim de, sahte evrakla bunlara mîrâs kalan çiftliği ellerinden aldı. Kadıya gidiyorum" dedi. Ağlamaya devam etti. O ara zâlim de geldi. Muslihuddîn Efendi; "Bre insafsız! Bu garîblerden ne istersin?" diye çıkıştı. Ve onları kâdıya götürüp; "Şu kadıncağızın işini hallediver" dedi. Kadı Efendi, adamın sahtekâr olduğunu anladı. Verakını aldı. Oracıkta yırttı. Muslihuddîn Efendi de, bu yetimciklerin bütün ihtiyâçlarını görüp köylerine gönderdi. Kadın ve yetimleri, gözyaşlarıyla duâ ettiler bu Allah dostuna. KALE FETHEDİLDİ Kânûnî Sultân Süleymân Han Zigetvar Seferi esnâsında kaleyi kuşatınca, Pertev Paşa da Küle kalesini kuşatıp, topa tuttuysa da zafer müyesser olmadı. Bu zat bunu işitti. Talebeyi topladı. Ve Küle'ye vardı. Muslihuddîn Efendi'nin oraya ulaştığı, fısıltılarla duyuldu. Askerin mâneviyâtı yükseldi. Ve bir müddet sonra İslâm ordusu kaleyi fethetti. www.gonulsultanlari.com
.Burada harp var!"
13-04-2012 01:00
Ebû Abdullah Mehâî "rahmetullahi aleyh" hazretlerinin bulunduğu köye düşman askerleri saldırdı. Ancak kime kılıç vursalar, hiç te'sir etmiyor, kan bile akmıyordu. İnanılmaz bir şeydi. Bir şey anlamadılar. Hem çok şaşırdılar. Talebeden biri kendi kendine; "Burada harb var. Ben kaçıp memleketime gideyim, harb bitince geri dönerim" diye düşündü. Ve hocasından izin almadan yola çıktı. Köyden uzaklaşınca düşman askerleri onu gördüler. Ardından tâkib ettiler. Yakalayıp öldürdüler. Ama merak ettiler. Zîra kılıçları başkalarına te'sir etmezken buna te'sir etmişti. Hikmetini köylülere sorduklarında; "Burada Ebû Abdullah diye bir zât vardır. Onun hürmetine kılıç bize te'sir etmez" dediler. Bunun üzerine Ebû Abdullah hazretlerini yakaladılar. Çok kılıç çaldılar. Vurdular, vurdular. Nihayet yoruldular. Ebû Abdullah hazretleri yere düşünce, askerler "öldü" zannettiler ve çekip gittiler. Talebeleri eve girdiklerinde, onu namaz kılarken buldular. Selâm verince; "Hocam! Size bu kadar kılıç vurdukları halde bir damla bile kanınız akmadı" dediler. Sonra sordular: "Bu nasıl oldu hocam?" Ebû Abdullah; "Allahü teâlâ her şeye kâdirdir. Ben hiçbir şey duymadım" buyurdu. Talebeleri; "Hocam! O anda ne ile meşgûldünüz?" dediklerinde; "Yasîn sûresini okuyordum. Onlar gittikten sonra namaz kılmaya başladım" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Babanın rızâsını al!
14-04-2012 01:00
Ebû Bekr el Ferrâ hazretleri hakkında bir sevdiği şöyle anlatıyor: Nafile hac için yola çıktık. Nişâbur'a varınca, Ebû Bekr el-Ferrâ ile görüşmek istedim. Arkadaşlarımla istişâre ettim. Arkadaşlarım; "Onu ziyâret edersen, anne babanın rızâsını alman için seni geri gönderir. Hacdan dönüşte ziyâret et" dediler. Ben aldırmayıp, dergâhını aradım. Bulup içeri girdim. Ve selâm verdim. O selâmımı alıp; "Nerelisin?" diye sordu. "Heratlıyım" dedim. "Nereye gidiyorsun?" dedi. "Hacca gidiyorum?" deyince sordu: "Baban var mı?" "Var efendim". "Geri dön ve Onun rızâsını al" buyurdu. "Peki efendim" dedim. Ve oradan ayrıldım. Arkadaşlara vardım. Vaziyeti anlatınca; "Geri dönme!" dediler. Ben yine dönüp babamın rızâsını istedim. "Bunun için mi döndün?"dedi. "Evet babacığım" deyince, gözleri yaşardı ve yürekten duâ tti. İşte bu duâ berektiyle çok büyük ni'metlere kavuştum. MAKBUL OLAN AMEL Bir gün bu zâta; "Efendim, kişinin amellerine, neye göre ecir ve sevap verilir?" diye sordular. Ebû Bekr el Ferrâ rahmetullahi aleyh; "Kişinin ameline, o işe verdiği ehemmiyet kadar, onu yaparken yaptığı hatâlara üzüldüğü kadar ve İslâmiyyete uygun olması için gösterdiği gayret kadar sevap verilir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bana üç taş getir!"
15-04-2012 01:00
Ebû Bekr Ya'fûrî hazretlerine, Haçlıların Akka'da yaptıkları zulümden şikâyette bulundular. Büyük zât onlara; "İnşâallah orayı şu târihte fethederiz" buyurdu. Az zaman geçti. Savaş başladı. Ve şiddetlendi. Akka kalesini muhâsara etmiştik. Düşman ordusu kalenin dışına çıkarak, İslâm ordusu ile şiddetli bir çarpışmaya girdi. Sonra tekrar kaleye çekilerek kuvvetlerini takviye ettiler. Kalenin fethi bir gün gecikti. Halk fetih bekliyordu. Herkes niçin diyordu. Neden gecikiyordu? İnsanlar toplanıp, Ebû Bekr Ya'fûrî hazretlerinin talebelerine gelerek; "Hocanızın bir va'di vardı. Ona gidip fethin niçin geciktiğini sorunuz" dediler. Talebeler de gidip durumu haber verince, mübârek zât "Pekâlâ" dedi. Sıçrayıp ata bindi. Harp alanına geldi. Talebeden birine; "Bana üç tane taş getir" buyurdu. Birinci taşı; "Allahü Ekber!" diyerek, ikinciyi; "Yâ Muhammed!" diyerek kale burçlarına doğru fırlattı ve "İnşâallah yarın kale fethedilir" buyurdu. Perşembe günüydü. Aradan bir gün geçti. Cumâya fethedildi. Halk bu zâta gelerek; "Efendim, attığınız o iki taşla surlar parça parça oldu. İnsanlar, gökten belâ indi sandılar" diye anlattılar. Bir şey daha vardı. Merak ediyorlardı. Huzuruna gelip; "Efendim, o gün üçüncü taşı neden atmadınız?" diye sordular. Cevâbında; "Eğer onu da atsaydım, koca okyânus altüst olurdu. Buna izin verilmedi" buyurdu... > www.gonulsultanlari.com
.Kazandığını dağıtırdı
16-04-2012 01:00
Ebû Ca'fer Haddâd hazretleri dünyâya değer vermemesiyle tanınırdı. Demircilik yapar, günde bir dinar on akçe kazanınca işi bırakırdı. Eline geçen parayı akşamla yatsı namazları arasında dağıtırdı. Fakirleri dolaşırdı. Kapılarını çalardı. Kazancını dağıtırdı. Kendisine bir şey ayırmazdı. Oruç tutmak haram olan günler hariç, bütün sene oruç tutardı. Akşam olunca Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine gelirdi. Kapısını çalardı. Sohbetini dinler, iftarını yapardı. Kendinde ne varsa muhtâç olanlara dağıtır, ama hiç kimseden bir şey istemezdi. GIYBETİN ZARARI Bu zat şöyle anlatır: Yanımızda çok çalışan ve çok ibâdet eden bir genç vardı. Ancak başkalarının aleyhinde konuşurdu. Gıybet yapardı. Sonra kayboldu. Kötülerle oldu. Bir gün bu kimseyi o kötü insanların yanından çıkarken görüp; "Bu hâle nasıl düştün?" diye sorduğumda, "Gıybet hastalığı beni bu hâle düşürdü" dedi. NİÇİN YARATILDIK? Evliyâ-yı kirâmın büyüklerinden İmâm-ı Rabbânî "kuddise sirruh" hazretleri, bir sohbetinde; "İnsan, kulluk vazîfelerini yapmak için ve hep Hak teâlâ ile olmak için yaratıldı" buyurdu. Dinleyenler sordu: "Buna nasıl kavuşulur?" Cevâbında; "Bu ni'met, gelmişlerin ve geleceklerin Efendisine 'aleyhissalâtü vesselâm' tam uymakla ele geçer" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.İşini bırakma!.."
17-04-2012 01:00
Bedî'üddîn Sehârenpûrî "rahmetullahi aleyh" İmâm-ı Rabbânî hazretlerine talebe olmadan önce zaman zaman hazret-i İmâm'ın sohbetlerini dinlemeye giderdi. Ama bir gün.. Bir kız gördü. Ona âşık oldu. O günden îtibâren namazı bıraktı ve günahlara daldı. Ama hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin himmet ve teveccühleriyle kendine geldi. Günahı terk etti. Pişman oldu. Tövbe etti. Ve tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Bir gün İmâm-ı Rabbânî hazretlerine; "Memuriyeti bırakıp, hep hizmetinizle şereflenmek istiyorum" diye arz etti. Hazreti İmâm; "Öyle yapma" dedi. "İşini bırakma" buyurdu. Bedîüddîn ne kadar ısrâr ettiyse de hazret-i İmâm râzı olmadılar. Yıllar sonra İmâm-ı Rabbânî hazretleri Onu çağırdı. İcâzetini verdi. O da icâzeti aldı. Şehrine vardı. Dostlarından biri Onu yolcu ederken; "Efendim, babam vefat etti. Hâlini merak ediyorum, acaba azâbda mı, yoksa ni'mette midir?" diye sordu. O başını eğdi. Gözünü kapadı. Sonra açıp; "Şu boyda, şu evsafta, şu kıyâfette bir şahıs gördüm ve hâlini sordum: 'İyiyim, bana yüksek makâm verdiler. O makâmdan buraya gelmek istemezdim, ama siz çağırınca geldim' diyor" buyurdu. Adam sevindi. Ve kendisine; "Efendim, benim babam, tam sizin târif ettiğiniz gibidir" dedi. Hâlbuki Şeyh Bedî'uddîn hazretleri, onun babasını hiç görmemişti ve tanımazdı. www.gonulsultanlari.com T
.Biz dâvete gidiyoruz"
18-04-2012 01:00
Ebû Muhammed Cerîrî hazretlerine bir gün talebeleri; "Efendim, sizi üzen, unutamadığınız bir hâdise var mıdır?" diye sordular. Şöyle anlattı: Bir gün ikindi namazında mescidimize, hâlinden garîb olduğu anlaşılan biri geldi. Abdest alıp namaz kıldı. Sohbet dinledi. Sonra başını eğdi. Tefekküre daldı. O gün yemeğe dâvetliydik. O kimseye; "Biz dâvete gidiyoruz sen de gelir misin?" dedim. "Hayır, bana bir tabak bulamaç aşı getirin yeter" dedi. Hayret ettim. Niçin gelmiyordu? İçimden; "Herhalde bizimle olmak istemiyor" diye düşünüp, kendisine fazla iltifât etmedim. Yemek de getirmedim. O gece rüyâmda Peygamber Efendimizi "aleyhissalâtü vesselâm" gördüm. İki kişi daha vardı. Nurlu kimselerdi. Yanımdakilere; "Efendimizin yanındaki iki zât kimlerdir?" diye sordum. "Biri İbrâhim Halîlullah, diğeri Mûsâ Kelîmullah, arkalarındakiler de binlerce nebîlerdir" dediler. Efendimize koştum. Konuşmak istedim. İltifat etmediler. "Yâ Resûlallah! Mübârek yüzünüzü niçin benden çeviriyorsunuz?" dediğimde; "Dostlarımızdan biri senden bulamaç aşı istedi. Sen vermedin" buyurdular. Ağlarken uyandım. Mescide vardım. Orada idi. "Ey efendim! İstediğiniz şeyi şimdi getiriyorum" dedim. Tebessüm edip; "Peygamberimiz (aleyhisselâm) söylemeseydi getirmeyecektin" dedi ve çıkıp gitti... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Tasavvuf nedir?
19-04-2012 01:00
Bir genç, Ebû Muhammed Cerîrî hazretlerine; "Tasavvuf nedir efendim?" diye sordu. Cevâbında; "Sulhu olmayan bir cenktir" buyurdu. Genç dedi ki; "Anlamadım!" O zaman büyük velî; "Yâni her an, her nefes, nefsinle muhârebe etmektir" buyurdu. AMELİNİZE GÜVENMEYİN Bu zat bir sohbetinde; "Kim ameliyle kurtulacağını zannederse, yanılır. Çünkü Peygamber Efendimiz; 'Sizden hiç birinizi ameli kurtaramaz' buyurmuştur" derdi. Bir gün biri geldi. Ve nasîhat istedi. O kimseye; "Kim Allahü teâlânın ihsânına güveniyorsa, korktuğundan emin, umduğuna nâil olur" buyurdu. Mekke yolunda Karâmita sapıklarının çok zulmedip Müslüman kanı döktükleri sırada şehîd oldu. BİR DUÂ ETSENİZ Bir talebesi anlatıyor: Ebû Muhammed Cerîrî'nin vefâtı senesi, Karâmita sapıkları ile yapılan muhârebede ben de vardım. Nihâyet savaş bitti. Yaralıları dolaştım. Ebû Muhammed Cerîrî hazretlerini gördüm. Yarası çoktu, zâten yüz yirmi yaşındaydı. "Ey efendim! Allahü teâlânın bu belâyı üzerimizden defetmesi için duâ etseniz" dedim. Dudağı kıpırdadı. Bir şeyler dedi. Kulak verdim. "Duâ, belâ gelmeden yapılır. Geldikten sonra, râzı olmaktan başka çâre yoktur" dediğini duydum. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Genç yaşta dul kalmıştı
20-04-2012 01:00
Resûlullah Efendimizin mübârek hanımlarından Hafsa binti Ömer, hazret-i Ömer'in "radıyallahü anhümâ" kızıdır. Mekke'de Müslümân oldu. Huneys bin Huzâfe ile evlendi. Huneys cengâverdi. Bir harbe katıldı. Ve şehîd düştü. Hazret-i Hafsa, genç yaşında dul kaldı. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekr'e ve hazret-i Osmân'a; "Kızımı alır mısın?" dedikde, "Düşüneyim" demişlerdi. Bir gün Efendimiz "aleyhisselâm"; "Yâ Ömer! Seni üzüntülü görüyorum, sebebi nedir?" diye sordu. Hazreti Ömer sevindi. Sanki üzüntüsü gitti. Sebebini arz edip; "Yâ Resûlallah! Kızımı Ebû Bekr'e ve Osmân'a teklîf ettim, almadılar" diye arz etti. Resûlullah; "Yâ, Ömer! Kızını, Ebû Bekr'den ve Osmân'dan daha iyi birisine versem ister misin?" diye sordu. Hazreti Ömer şaşırdı. Hem de çok sevindi. Hiç beklemiyordu. "İsterim yâ Resûlallah" deyince; "Yâ Ömer, kızını bana ver!" buyurdu. Bu sûretle, hazret-i Hafsa "radıyallahü anhâ", Ebû Bekr'in, Osmân'ın ve bütün mü'minlerin anneleri oldu. Hazreti Ebû Bekr, Ve hazret-i Ömer, Ve hazreti Osman "radıyallahü anhüm ecmain" birbirlerine daha yakın ve daha sevgili oldular. Peygamberimiz Hazret-i Hafsa'ya, kendisinden sonra; Hazret-i Ebû Bekr'in ve Hazret-i Ömer'in halîfe olacağını bildirdi. Mü'minlerin annesiydi. İrâdesi kuvvetliydi. Özü sözü birdi. Hazret-i Âişe "radıyallahü anhâ" O'nun hakkında; "Hafsa, tam mânâsıyle babasının kızıydı" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Önce İslâma düşman idi!..
21-04-2012 01:00
İkrime bin Ebî Cehil "radıyallahü anh" Ebû Cehil'in oğludur. Önce İslâm'a büyük düşman idi. Mekke'nin fethedildiği gün öldürülmesi emir buyurulan altı kişiden biriydi. O gün çıkıp gitti. Bir gemiye bindi. Yolda fırtına çıktı. Gemi batmak üzereyken; "Kurtulursam Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) ayaklarına kapanacağım" diye niyet etti. Eşi Müslümandı. Kendisi pişmândı. Kalbi döndü. Hanımı, İkrime için Peygamberimizden emân istedi. Efendimiz aleyhisselâm da eshâbına dönüp; "İkrime, Allahü teâlânın emânındadır. Kimse Ona ilişmesin!" buyurunca, Yemen'e gitti ve İkrime'ye; "İnsanların en iyisinden sana emân getirdim" dedi. Böyle müjde verdi. İkrime çok sevindi. Mekke'ye döndüler. İkisi beraberce Resûlullah'ın huzûruna geldiler. Resûl-i ekrem Efendimiz, hazret-i İkrime'yi ayakta karşıladı. Kucaklaşıp oturdu. Onlar da oturdular. Eşinin yüzü kapalıydı. Hazret-i İkrime, Peygamber Efendimize ; "Zevcem, benim için, sizden emân almış" dedi. Ve başını eğdi. Cevap bekledi. Resûl-i ekrem; "Zevcen doğru söylemiş, sen emniyyettesin" buyurunca çok sevinip; "Yâ Resûlallah! Önceki yaptıklarıma pişmânım. Bana İslâmiyeti anlat" dedi. Efendimiz anlattı. O dikkatle dinledi. Şehâdeti söyledi. Ve hâlis Müslümân oldu. Peygamber Efendimiz de cenâb-ı Hakka Onun için af ve mağfiret talebinde bulundular... > www.gonulsultanlari.com
.Cennette yerin nasıldır?"
22-04-2012 01:00
Büyük âlim İkrime hazretleri hakkında birçok âlim; "Hazret-i İkrime Basra'da bulundukça, Hasan-ı Basrî vaaz etmekten ve fetvâ vermekten çekinirdi" demişlerdir. Hadîs âlimiydi. Çok hadîs bildirdi. Biri de şudur: Allahü teâlâ, Cennetten ve Cehennemden birer kişi çıkardı. Cennetten çıkardığına; "Ey kulum! Yerini nasıl buldun?" diye sordu. O da; "Anlattıklarından daha iyi buldum" dedi. Aynı suâli Cehennemden çıkardığına sorunca; "Anlattıklarından daha kötü buldum" dedi. Akreplerinden. Azablarından. Ve acılarından bahsetti. Allahü teâlâ; "Ey kulum! Seni Cehennemden kurtarırsam bana ne verirsin?" diye sordu. "Neyim varsa hepsini veririm" dedi. "Altından bir dağın olsaydı verir miydin?" buyurunca; "Verirdim yâ Rabbî" dedi. Allahü teâlâ ona; "Yalan söyledin" dedi. Ve ardından; "Senden dünyâda daha azını istemiştim. Bana duâ et, kabûl edeyim. Benden af dile, affedeyim demiştim. Ama sen yüz çevirmiştin" buyurdu. YATAK SERSEYDİK Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" Resûlullah Efendimizin huzûruna girdi. Resûlullah bir hasır üzerinde uzanmış, hasır, mübârek yan tarafına iz yapmıştı. Bu hâli gördü. Ve çok üzüldü. Bu üzüntüyle; "Yâ Resûlallah! Size bir yatak edinseydik" diye arz edince; "Bu dünyada benim hâlim, sıcak bir günde, bir ağaç altında biraz gölgelenip, sonra terk edip giden yolcu gibidir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İyilik yapmayı severdi
23-04-2012 01:00
Bir sahâbî anlatıyor: Ebüdderdâ hazretleri "radıyallahü anh" vefât edeceği sırada ben yanında idim. "Kalk, benim vefât etmek üzere olduğumu halka ilân et!" dedi. Ben kalkıp insanlara durumu bildirdim. İşiten koşup geldi. Çok kalabalık oldu. Hâne insanla doldu. Sonra toplanan kalabalığa; "Ey insanlar! Resûl-i Ekrem'den işittim, buyurdu ki: "Kim kusursuz bir abdest alır, sonra tam bir ihlâs ile namâz kılarsa, Allahü teâlâ onu, istediklerine kavuşturur." Namazdan bahsetti. Namazı tavsiye etti. En son namaz dedi. Ve rûhunu teslim etti. Peygamberimiz "aleyhisselâm"; "Her ümmetin bir hâkimi vardır. Bu ümmetin hâkimi de Ebüdderdâ'dır" buyurmuştur. Muâz bin Cebel "radıyallahü anh" da; "Dünyâ, Onun gibi âlim tanımadı" buyurmuştur. İyiliği çok severdi. Hep ihsân ederdi. Ve güler yüzlü idi. Kızgınlıkları ve kırgınlıkları yatıştırır, kimseyi incitmez, kimseden incinmezdi. Tok gözlü ve cömert idi. Ziyârete gelenlere bizzat kendisi hizmet eder, ilmi, takvâsı ve üstün halleriyle çok sevilirdi. Bir gün birisi geldi. Sanki yolcu gibiydi. Ona; "Eğer kalacaksan, yatak hazırlayayım. Yolcu isen azık hazırlayayım" dedi. O kişi; "Yolcuyum" deyince, "Öyleyse sana çok kıymetli bir azık hazırlayayım" dedi. Ve kendi oturdu. Onu da oturttu. Ve şunu anlattı: Bir gün Resûlullah Efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem"; "Sen her namâzdan sonra otuzüç tesbîh, otuzüç tahmîd, otuzüç tekbîr söylersen, kazanacağın sevabı, ancak senin gibi yapanlar kazanır" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.İftârını unutmuştu!..
24-04-2012 01:00
Bir gün Abdurrahmân bin Avf'a "radıyallahü anh" yemek ikram ettiler. Oruçlu idi. Tam iftar edeceği zaman, bir hâtırasını anlattı: Uhud günü, benden çok hayırlı olan Mus'ab bin Umeyr şehîd düştü. Onu bir kumaş parçası ile kefenledik. Bezi başına çektik. Ayakları açık kaldı. Ayaklarına çektik. Başı açık kaldı. Sonra Hazret-i Hamza şehîd oldu. O da benden hayırlı idi. Sonra dünyâ bize açıldı. Türlü türlü ni'metlere kavuştuk. Allah bizi affetsin, dedi. Müteessir olmuştu. Ağlamaya başladı. İftârını bile unuttu... KORKUYLA İLERLEDİM Yine O anlatıyor: Bir gün Peygamberimizi "aleyhisselâm" tâkib ettim. Hurmalık bir yere girip, secdeye kapandı. Secdesi uzayınca; "Amân Yâ Rabbî! Resûlullaha bir hâl mi oldu?" diye düşünerek yanına yaklaştım. Mübârek başını kaldırıp sordu: "Sen kimsin?" "Abdurrahmânım." "Bir şey mi oldu?" "Yâ Resûlallah! Secdeniz o kadar uzadı ki size bir hal olmasından endîşe ettim" dedim. Bunun üzerine; "Cibrîl-i Emîn geldi ve; "yâ Muhammed, kim sana salât ve selâm getirirse Cenâb-ı Hak da ona selâm eder" müjdesini verdi. Bunun için secde-i şükre vardım, buyurdu. Aradan günler geçti. Efendimiz vefât etti. Âhireti şereflendirdi. Abdurrahmân bin Avf "radıyallahü anh" Resûlullahın âhirete teşrîflerinden sonra O'nunla geçirdiği günleri hâtırlayıp ağlar; "O'nun vefâtıyle bizim için dünyânın hiç kıymeti kalmadı" derdi. > www.gonulsultanlari.com
.Babasıyla karşılaştı!..
25-04-2012 01:00
Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretleri "radıyallahü anh" Cennet ile müjdelenen on sahâbîden biridir. Babası, Bedir gazâsında düşman saflarındaydı. Efendimiz aleyhisselâmın kumanda ettiği bu gazâya melekler de katılmış, insan şekline girerek ellerinde kılıç kâfirlerle çarpışırken, Ebû Ubeyde de küffâra kılıç vuruyordu. Bir aralık durakladı. Ve dikkatlice baktı. Bir kişiye odaklandı. Evet, düşman safları arasında kendi babasını fark etmişti. Babası onu öldürmek için saldırınca, O da; "Yâ Allah!" diye nâra atıp, babasına saldırdı. Peygamber Efendimizin aşkıyla yanan Ebû Ubeyde "radıyallahü anh" babasıyla, Allah için çarpışıyordu. Maksadı İslâm'dı. Bir fırsatını buldu. Şiddetle kılıç vurdu. Bir vuruşta babasının başını gövdesinden ayırıp, kesik başı Hazret-i Peygamberin huzûruna getirdi. Efendimiz aleyhisselâm bu hâli gördü. Çok sevinç duydu. Çok memnun oldu. O zaman Hak teâlâ; "Allaha ve kıyâmet gününe îmân edenler, Allahın düşmanlarını sevmezler. O kâfirler, mü'minlerin anaları, babaları, oğulları, kardeşleri ve başka yakınları olsa da, bunları sevmezler. Böyle olan mü'minleri Cennete, koyacağım" meâlindeki âyet-i kerîmeyi gönderdi. Ve Uhud harbi oldu. Bu sahâbî yine vardı. Ve çok kahramandı. Bir ara İbni Kamî'a denilen müşrik, Resûlullah'ın mübârek başına kılıç vurunca, miğferin demiri mübârek yanağına saplandı. Ebû Ubeyde "radıyallahü anh" o demiri dişleriyle çekip çıkarırken iki ön dişi kırıldı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kalk yâ Ebâ Ubeyde!"
26-04-2012 01:00
Ebû Ubeyde hazretleri "radıyallahü anh" bütün gazâlarda bulundu. Mekke'nin fethinde de Resûlullahın yanında bulundu. Peygamberimizin huzûruna Necran'dan bir Hristiyân heyeti gelmişti. Çok şeyler sordular. Cevapları anladılar. Ve Müslüman oldular. Sonra da; "Yâ Muhammed! Senden râzıyız. Eshâbından bir emîn kimseyi bizimle gönder. Vergilerimizi ona verelim!" dediler. Efendimiz de; "Pekâlâ" buyurdu. Sahâbe merak etti. Kimdi bu emîn kişi. O anda Efendimiz; "Kalk yâ Ebâ Ubeyde!" buyurdu ve; "Ümmetimin emîni budur" diyerek onlarla berâber gönderdi. Hazret-i Ebû Ubeyde bu müjdeye kavuşunca sevincinden ağladı. VASİYET ETTİ Bir zamanlar Şam'da vebâ hastalığı çok Müslümânın ölümüne sebep olmuştu. Hazret-i Ebû Ubeyde de bu salgına yakalandı. Öleceğini anlayınca orada olanlara bir vasiyetinin olduğunu söyledi. Onu doğrulttular. "Buyur" dediler. Şu vasiyeti yaptı: "Namâzınızı kılınız, orucunuzu tutunuz, zekâtınızı veriniz, Haccınızı yapınız. Âmirlerinize itâat ediniz. Dünyaya aldanmayınız. İnsanların en akıllısı Allahü teâlânın emirlerini yerine getirenlerdir. Yâ Muâz! Cenaze namazımı sen kıldır" dedi. Ve gözlerini yumdu. Hazret-i Muâz kalktı. Namazını kıldırdı. Sonra cemaate dönüp; "Bugün öyle birini kaybettiniz ki, Ondan daha çok dînine bağlı bir kimse görmedim. Ebû Ubeyde hazretlerine hakkınızı helâl ediniz" buyurdu.
."Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?"
27-04-2012 01:00
Ebû Ubeyde bin Cerrâh "radıyallahü anh" Peygamber Efendimizin "aleyhissalâtü vesselâm" bir emrini yapmak için canını verirdi. Çok takvâ sâhibiydi. Çok merhametliydi. Çok da şefkatliydi. Hazret-i Ömer Şam'a gittiği zaman, Onu karşılayanlara; "Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?" diye sordu. "Geliyor efendim" diyerek gösterdiklerinde iki sâdık dost kucaklaştılar. Sonra Hazret-i Ömer; "Size gidelim" dedi. O da; "Buyurun" dedi. Birlikte Ebû Ubeyde hazretlerinin evine gittiler. Hazret-i Ömer eve girip de hiçbir eşyâ olmadığını görünce; "Eşyâların nerede?" diye sordu. Hazreti Ebû Ubeyde; "İşte şunlar" dedi. Hazret-i Ömer; "Burada bir keçe ile kırbadan başka şey göremiyorum. Yiyeceğin nedir?" deyince, birkaç kuru ekmek parçası çıkardı. Hazret-i Ömer baktı. Çok duygulandı. Gözyaşıyla ağlayıp; "Ey kardeşim Ebû Ubeyde! Dünyâ herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi" buyurdu. BÖYLELERİ DE VAR Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebû Ubeyde "radıyallahü anhümâ" için dörtbin dirhem para ayırıp, götürecek elçiye; "Bak ki bu parayı ne yapacak?" diye tenbîh etti. O götürdü parayı. Ebû Ubeyde aldı. Askerine dağıttı. Elçi müsaade isteyip geri dönünce gördüğünü anlattı kendisine. Hazret-i Ömer "radıyallahü anh"; "Hamd olsun ki böyle insanlar da var" diye mırıldandı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.On yedi yaşında îmân etti
28-04-2012 01:00
Sa'd bin Ebî Vakkâs hazretleri radıyallahü anh Müslüman olunca, annesi çok sinirlenip, Onu İslâm dininden döndürebilmek için çeşitli yollara başvurdu. Meselâ bir gün; "Allah'ın, hısım akrabâ ile ilgilenin, anne babanızı üzmeyin, onların sözünü dinleyin diye emrettiğini söyleyen sen değil misin?" dedi. Cevâben "Evet" dedi. Annesi buna sevindi. Asıl maksadı belliydi. O da, Onu dîninden döndürmekti. Bunun için; "Ey oğlum! Vallahi sen Muhammed'in dînini inkâr etmedikçe, ağzıma bir lokma ekmek koymayacağım. Açlıktan öleceğim, sen de anne kâtili olacak ve herkes tarafından ayıplanacaksın" dedi. Oğlu bunları duydu. Annesini seviyordu. Ama bu iş başkaydı. O, Allahü teâlâya ve O'nun Resûlüne "sallallahü aleyhi ve sellem" bütün kalbiyle inanmış ve bağlanmış olduğundan bu îmân kuvveti, anne sevgisine üstün geldi. Annesinin bu isteğini reddetti. Annesi ise dediğini yapmakta kararlıydı. Yemek yemiyordu. Su da içmiyordu. İnat ediyordu. Hazret-i Sa'd, annesinin bu inâdını görünce verdi kararını. Geçti annesinin karşısına; "Anneciğim, şunu iyi bil ki, senin yüz canın olsa ve her birini benim İslâmiyyetten dönmem için versen, yine dînimden vazgeçmem. Bunda kesin kararlıyım. Artık ister ye, ister yeme!" dedi. Annesi Onu dinledi. Ve hakîkati öğrendi. Ama çok hayret etti. Oğlu hazret-i Sa'd'ın bu derece dînine bağlılığını, imânındaki akıl almaz sebatını ve bunda kesin kararlılığını aklına sığdıramadı. Çâresiz yemeye ve içmeye devam etti. >
.Her duâsı kabûl olurdu
29-04-2012 01:00
Sa'd bin Ebî Vakkâs hazretleri "radıyallahü anh" ok atmakta mâhirdi. Her attığı ok isâbet ediyordu. İslâmiyette, Allah yolunda ilk ok atan sahâbî olup, okçuların reîsiydi. Uhud Harbinde, bin'den fazla ok attı. Peygamberimiz tarafından beğenildi. İltifâtlarına kavuştu. Çok duâlarını aldı. O her ok attığında; Peygamberimiz aleyhisselâm; "At yâ Sa'd! Anam babam sana fedâ olsun!" buyurur ve; "İlahî, bu senin okundur, sen isâbet ettir ve Onun duâlarını kabûl eyle" diye duâ ederlerdi. Efendimiz aleyhisselâm, hayâtında; "Anam babam sana fedâ olsun" diye, sâdece Hazret-i Sa'd için duâ buyurmuşlardır. BU KİMDİR? Hazret-i Âişe "radıyallahü anhâ" anlatır: Resûlullah Efendimiz bir gazâdan dönüp gece vakti Medîne'ye geldiğinde; "Ne olaydı, sâlih bir kimse beni korumayı üzerine alsaydı!" buyurdu. O anda bir ses duyduk ve merak ettik. Efendimiz de merak edip; "Bu kimdir?" buyurdu. Sa'd bin Ebî Vakkâs; "Benim" diye arz etti. "Buraya niçin geldin?" buyurunca; "İçimden bir ses; 'Resûlullah yalnızdır, korkarım ki, din düşmanları ona sıkıntı verirler' dedi. Onun için hizmetinize geldim" diye arz edince, Efendimiz memnun olup duâ buyurdular. BENİM DAYIMDIR Sa'd bin Ebî Vakkâs hazretleri, Peygamberimize annesi tarafından dayı olurdu. Bunun için Peygamberimiz Ona "Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin" diyerek iltifâtlarda bulunurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Beni öldürseniz de!..
01-05-2012 01:00
Talha bin Ubeydullah "radıyallahü anh" en yakın akrabâları dâhil Mekke müşriklerinden işkence gördü. Evlerine hapsedilip, "İslâmdan dön!" diyerek günlerce aç ve susuz bırakıldı. Bir sahâbî gördüğü bir hâdiseyi şöyle nakleder: Bir genç gördüm. İki eli bağlanmış. Boynuna asılmış. Kalabalık bir grup arkasına takılmış gidiyorlar. Onlara yaklaşıp; "Bu gencin suçu ne?" dedim. Bana; "Bu, Talha bin Ubeydullah'tır. Atâlarının yolundan saptı" dediler. Gencin peşi sıra çirkin sözler söyleyerek onu tâkib eden bir de kadın vardı. Sordum hemen: "Bu kadın kim?" "Annesi" dediler. Çok şaşırdım. Zîra o da oğluna düşman olmuş, öbür müşriklerle bir olmuş kendi öz oğluna işkence ediyordu. Fakat hazret-i Talha "radıyallahü anh" bütün bu akıl almaz işkencelere göğüs geriyor, "Boşuna uğraşmayın. Ölürüm de dînimden dönmem!" diye meydan okuyordu. CANINI TEHLİKEYE ATTI Hazret-i Talha, Bedir'den sonra İslâmın en büyük gazâsı ve ölüm kalım savaşı olan Uhud'da kahramanlık destanları yazdı. Canını Peygamber Efendimizin uğrunda tehlikelere attı. Her sahâbî de öyleydi. Bir ara "Muhammed öldürüldü!" diye bir şâyia yayıldı. Bu acı haber Eshâb-ı kirâmı kalblerinden hançerlemişti. Doğru muydu bu? Yeise düştüler. Ne yapmalıydı? Eshâb-ı kirâmdan bâzıları; "Geri dönelim" derken, bazısı da; "Mâdem Resûlullah öldü, biz de ölünceye kadar savaşıp şehid olalım ve O'na kavuşalım" diyorlardı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin üzülüyorsun?"
02-05-2012 01:00
Hazret-i Hafsa "radıyallahü anhâ" hazret-i Ömer'in kızıdır. Önce hazret-i Huneys ile evliydi. O Uhud'da şehîd olunca, dul kaldı genç yaşında. Babası, Onu önce hazret-i Osmân'a teklîf etti, sonra da Hazret-i Ebû Bekr'e. İkisi de cevâben; "Olur" demediler. "Düşüneyim!" dediler. Hazret-i Ömer bunun için üzülürken Efendimiz aleyhisselâm Onu görüp; "Yâ Ömer! Seni üzüntülü görüyorum" buyurdular. O da; "Evet yâ Resûlallah, üzgünüm" dedi. "Niçin üzgünsün?" "Kızım Hafsa için." "Ne oldu Hafsa'ya?" "Onu, Ebû Bekr'e ve Osmân'a teklîf ettim, almadılar" diye arz etti. Üzülen yalnız o değildi. Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Osmân da teklîfi geri çevirdikleri için üzgündüler. Ancak o Server, bu üç sahâbîsinin üzülmesine gönülleri razı olmadı. Onları çok seviyordu. Üzülsünler istemiyordu. Hazret-i Ömer'e; "Yâ Ömer! Kızını onlardan daha iyi birine versem ister misin?" buyurdular. Hazret-i Ömer şaşırdı. Zîra eshâb içinde o ikisinden daha üstün bir kimsenin olmadığını iyi biliyordu. Kendi kendine; "Bunda hikmet var" dedi. Ve cevâben; "İsterim yâ Resûlallah" dedi. Efendimiz aleyhisselâm; "Yâ Ömer! Kızını bana ver!" buyurunca, kulaklarına inanamadı. Zîra Resûlullah Efendimiz'le akrabâ olacaktı. Nitekim oldu da. Kayınpederi oldu. Hazret-i Hafsa da, "annesi" oldu cümle sahâbîlerin. Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osmân, daha yakın ve daha sevgili oldular birbirlerine. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Zinnîre Hâtun
03-05-2012 01:00
Ebû Cehil katmerli öfkeler içindeydi. Yeni Müslüman olan birini işitmeyegörsün, derhal koşup caydırmaya çalışırdı bir şekilde. Eğer zenginse; "Bak seni batırır, servetini yok ederiz!" derdi. Îtibârlı biriyse; "Bak!" derdi. "Seni rezil eder, halkın içine çıkamaz hâle getiririz!" der, korkuturdu. Fakir ve köle ise? Onlar için iş tekti. "İşkence!.." Nitekim kadın kölelerden "Zinnîre Hâtun" îmân edince deliye döndüler. "Yâhu bu kölelere de ne oluyor. Bizden izinsiz nasıl din değiştirirler?" diyorlardı. Oturup konuştular. Ve karar aldılar: "Bu suçu kim işlerse, en ağır cezâya çarptırılacaktır!" Ve başladı işkenceler. Bu mâsumlardan biri de "Zinnîre Hâtun"du. Ebû Cehil, bir gün parmaklarını bu garibin gırtlağına bir kerpeten gibi geçirmiş, bütün hiddetiyle bağırıyordu: "Muhammed'in dîninden dön!" Cevap iki kelime: "Hayır, dönmem!" "Lât'a Uzzâ'ya inan!" "Hayır, inanmam!" İşkenceler sonunda iki gözünü de kaybetti mübârek kadın. Ebû Cehil, sırıtarak yaklaştı ve; "Lât ve Uzzâ'yı inkâr ettin. Onlar da senin gözlerini kör ettiler" dedi. Zinnîre hazretleri "radıyallahü anhâ"; "Hayır!" dedi. "O putların, ne kendilerine faydaları olur, ne de başkasına zararları. Ama benim Rabbim, gözümün nûrunu iâde etmeye kâdirdir" dedi. Rabbimiz acıdı. Gözleri açıldı. Zinnîre Hâtun sevincinden gözyaşları içinde kapandı şükür secdesine. Müşriklerin kalpleriyse mühürlüydü. Buna da her zamanki gibi "Sihir" deyip geçtiler. www
.Tâkatleri tükenmişti!..
04-05-2012 01:00
Eshâb-ı kirâmdan Ebüdderdâ hazretlerinin "radıyallahü anh" babası Uhud Harbinde şehit olunca, anne-oğul maddî sıkıntıya düşmüşlerdi. Öyle ki, açlıktan taş bağlıyorlardı karınlarına. Günler zor geçiyordu onlar için. Ve bir gün geldi. Annesi seslendi: "Ebüdderdâ!" "Buyur anneciğim!" "Oğlum, hemen Resûlullaha git. Bu hâlimizi Ona arz et. O, herkese bir şeyler veriyor. Bize de verir..." Ebüdderdâ; "Peki anne!" dedi. Ve koştu mescide. Efendimiz "aleyhisselâm" eshâbiyle sohbet ediyordu. Ebüdderdâ içeri girince, ona bakıp; "Müslüman bir sıkıntıya düştüğünde, bunu yalnız Rabbine arz eder, başkasından bir şey istemezse, Allahü teâlâ ona kâfîdir" buyurdular. Ebüdderdâ bunu duydu. Vazgeçti söylemekten. Eve dönünce sordu annesi: "Arz ettin mi oğlum?" "Hayır anne." "Neden yavrum?" "Lüzum kalmadı." Kadıncağız; "Hiçbir şey anlamadım oğlum. Ne diyorsun, açık söyle?" deyince, Ebüdderdâ, Resûlullah Efendimizden işittiğini annesine nakledip; "İşte bunun için söyleyemedim" dedi. Kadıncağız sevindi. Memnûn oldu. Oğluna dönüp; "Aferin evlâdım. En doğrusunu yapmışsın. Mâdemki öyle buyurdular, baş göz üstüne, biz de sabrederiz" dedi. Sabrettiler. Kazandılar. Zîra Ebüdderdâ, bu sabrı sâyesinde o yerin en zengini oldu. > www.gonulsultanlari.com
.Bana bir hadîs öğretin!"
05-05-2012 01:00
Bir gün, Ebüdderdâ hazretlerinin "radıyallahü anh" ziyâretine bir genç gelip; "Efendim, sizden bir hadîs-i şerîf öğrenmeye geldim" dedi. "Ne için öğreneceksin?" diye sorunca da; "Amel etmek ve başkalarına da öğretmek için efendim" dedi. Hazret-i Ebüdderdâ; "Pekâlâ" buyurdu. Şu hadîsi nakletti: "Bir kimse, sırf dînini öğrenmek ve başkalarına da öğretmek için birkaç adım yürürse, melekler, onun ayakları altına kanat gerer ve onun için duâ ve istiğfar ederler." FİLÂNDAN DÂVÂCIYIM Bir genç de bu zâtın huzûruna gelerek; "Efendim, ben filândan dâvâcıyım" dedi. "Niçin?" buyurunca; "Dişimi kırdı" dedi. Hazret-i Ebüdderdâ; "Onu affet" buyurdu. "Affetmem" deyince; "Ama Peygamber Efendimiz; 'Birinden zarar gören kimse onu affederse, Allahü teâlâ da onu affeder' buyuruyor" dedi. Gencin fikri değişti. "Öyleyse affettim" dedi. GIYBET HARAMDIR Yine birinin arkasından konuşup gıybetini yapıyorlardı ki, Ebüdderdâ hazretleri; "Gıybet haramdır, vazgeçin!" diye îkaz etti. Ama vazgeçmediler. Bu defâ sordu onlara: "O kişi bir kuyuya düşse, ne yaparsınız?" "Koşup kurtarırız." Sordu yine: "Ateşte yansa?" "Hemen kurtarırız." "Peki, niye gıybetini yapıyorsunuz öyleyse?" buyurunca, duygulandılar. İnsâfa gelip, gıybetten vazgeçtiler. www.gonulsultanlari.com Te
.Ne mükemmel süvârî!.."
06-05-2012 01:00
Ebüdderdâ hazretleri "radıyallahü anh" Uhud savaşında ve diğer savaşların hepsinde bulundu. Uhud savaşında gösterdiği cesâret ve kahramanlığı çok dikkati çekmiş, Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem"; "Uveymir ne mükemmel süvârîdir" buyurmuştur. Muhterem hanımı Ümmü Derdâ'dır O şöyle anlatıyor: Ebüdderdâ bir şey anlatırken ve bir hadîs-i şerîf naklederken dâima tebessüm ederdi. Bir gün sebebini sordum. Cevâbında; "Resûl-i Ekrem Efendimiz bize bir şey buyurduğunda tebessüm ederdi" dedi. Çok duygulandım. Hikmetini anladım. Biri de şunu anlattı: Bir gün Ebüdderdâ'ya Medîne'den bir zât gelir ve kendisini ziyâret eder. Ebüdderdâ niçin geldiğini sorunca; "Sizin Resûlullah'tan "sallallahü aleyhi ve sellem" işittiğiniz hadîs-i şerîfleri rivâyet ettiğinizi duydum. Onun için geldim" der. Ebüdderdâ sorar: Ticâret için değil mi?" "Hayır efendim değil." "Başka bir sebep?" "Yok efendim. Sâdece sizden hadîs-i şerîf dinlemek için geldim" deyince, Ebüdderdâ radıyallahü anh; "Pekâlâ, dinle öyleyse" der. O Resûl'den duydum. Bir gün buyurdular ki: "Bir kimse ilim öğrenmek için giderse, Allahü teâlâ ona Cennete doğru bir yol açar. Melekler, kanatlarını onun ayakları altına gererler. Havadaki kuşlar, denizdeki balıklar Onun için istiğfâr ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü, ayın yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler Peygamberlerin vârisleridir." >
.Kolu koptu, ama...
07-05-2012 01:00
Bedir cengiydi. Ensâr'ın gençlerinden "hazret-i Muavvez"in "radıyallahü anh" kolu, bir kılıç darbesiyle koptu. Ve yere düştü. Genç sahâbî, düşen kolunu yerden alıp ve Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve selem" huzuruna koştu. Heyecanla; "Kolum koptu yâ Resûlallah!" dedi Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" hazretleri kesik kolu yerine bitiştirip duâ buyurdular. Kol bir anda kaynadı. Hem öyle sağlam oldu ki, öbür kolu zayıf kaldı onun yanında. SANKİ YARA ALMAMIŞTI Yine Bedir cengiydi. "Hudeyd" adında bir mücâhid de "radıyallahü anh" derin bir yara almıştı boynundan. Neredeyse başı kopup düşecekti. Mabârek sahâbî, elleriyle başını tutup, koştu Resûlullah Efendimiz'in "sallallahü aleyhi ve selem" mübârek huzurlarına. Server-i âlem "aleyhisselâm" Onu gördüler. Başını mübârek elleriyle tutup, yarasını sıvazladılar. Yara hemen iyileşti. Öyle ki, hiç yara almamıştı sanki. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Üç büyük müjde
08-05-2012 01:00
Osmân Bey'in dedesi Gündüz Alp avlanırken, bir nidâ duydu. Birisi Ona; "Hey Gündüz Alp!" diye sesleniyordu. Durup baktı etrâfa. Kimsecikler yoktu. "Kimsin?" diye bağırdı. Aynı ses; "Ben Kayı şeyhiyim. Semerkant'tan sesleniyorum. Diyeceğim şu ki, Ertuğrul'a iyi bak. Zîra o, bir devletin temelini atacak!" diye cevap verdi. Gündüz Alp; "Baş üstüne" dedi. Heyecandan tüyleri diken diken oldu. Atına atlayıp, sür'atle sürdü. Ama atı aksi yöne seğirtti. Bir çadırın önünde durdu. "Hayırdır inşallah" dedi. Ve indi attan. Merakla girdi çadıra. Nurlu bir zât görüp; "Kayı Şeyhi siz misiniz?" diye sordu. O nurlu zat cevâbında; "Hayır, ben Molla Tâceddin Hârezmî'yim. Ey Gündüz! Evlâdından Ertuğrul'a dikkat et. O, yakında çok kuvvetli bir devlet kuracak" dedi. Birkaç gün geçti. Obaya, Alp Sofî adında bir derviş geldi. Gündüz Alp'i buldu ve Ona; "Şeyhimin emriyle geldim. Bilesin ki Selçuklu ikbâlden düşer, siz, Selçuklu yerine geçersiniz" dedi. Üç gün sonra Resûl-i kibriyâ "sallallahü aleyhi ve selem" Gündüz Bey'in rüyasına girip; "Ey Gündüz! Kayı Hân soyundan gelenler, yakında çok büyük bir devlet kurarlar. Onlardan biri Kostantiniyye'yi de fetheder. Git bul onları, bu müjdemi söyle ki, ona göre tedârik göreler" buyurdu. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.c
.Hazret-i Mevlânâ'nın müjdesi
09-05-2012 01:00
(Dünden devam) Selçuklu hükümdârı, sarayında toplantı yaparken dış kapıda bir sesler duyuldu. Biri, içeri girmeye zorluyordu. Onyedisinde bir gençti bu. Altında yağız at, Belinde yalın kılıç. Üstü başı toz topraktı. "Uç beyinden Pâdişahımıza nâme getirdim" dedi. Lâkin muhâfızlar; "Giremezsin!" dediler. O anda nur yüzlü bir zât geldi kapıya. Celâleddîn-i Rûmî "rahmetullahi aleyh" Nöbetçiler Onu görüp kenara çekildiler. Hazret-i Mevlânâ sordu: "Evlât! Kimsin sen?" "Gâzi Ertuğrul Bey'in oğluyum efendim, adım Osmân" dedi. "Beyliğiniz nerededir?" "Söğüt'te efendim." "Bir haber mi getirdin Uç Beyi'nden?" "Evet efendim." "Gel benimle!" dedi. Ve tekkeye doğru yürüdü. Osmân da arkasından. Tekkeye vardılar. Hazret-i Mevlânâ; "Evlât! İçinden devamlı Fâtiha'yı oku!" buyurdu. Az sonra sordu: "Kaç tâne okudun?" "Onsekiz oldu efendim" "Bu kadar daha oku" buyurdu. Sonra Tekke'de olanlara dönüp; "Pâdişahlık, yakında Selçuklu'dan bu gence geçer. Osmân'ın soyundan, otuzaltı gözü pek, âdil ve kudretli sultânlar gelir. Kuracağı devlet uzun yaşar ve İslâma çok büyük hizmet yaparlar" buyurdu. Hazret-i Mevlânâ sözlerini bitirdi. "Âmin Âmin!" sesleri yükseldi.
.Topraktan yaratıldı
10-05-2012 01:00
Hak teâlâ, hiçbir şey yaratmadan önce Habîbinin nûru'nu halk eyledi. Nitekim Hak tâlâ Hadîs-i kudsîde; "Sen olmasaydın, hiçbir şey yaratmazdım" buyurdu. Âdem aleyhisselâm yaratılmadan önce, yeryüzünde "cinnîler" yaşıyordu. Sonra kavga-cidâl yapıp kan döktüler. Hak teâlâ onlara, gökteki meleklerden müteşekkil bir ordu gönderdi. Başlarına İblîs'i verdi. Zîrâ henüz isyân etmemişti. Adı Azâzil idi. Cinleri, yeryüzünden sürüp, oralara kendileri yerleştiler. Azâzil, göklerin ve yerin idârecisiydi. Bâzan yeryüzünde, Bazen de göklerde, Hep ibâdet yapardı. Cenette kırk bin sene bekçilik, Meleklere, seksen bin yıl emîrlik, Ve onlara hocalık yaptı. Hak teâlâ Âdem Nebî'yi yaratmak dileyince, melekler; "Yâ Rabbî, biz sana hamd ediyor ve seni tesbîh ediyoruz. Yerde fesat çıkarıp kan dökecek kimseleri niçin yaratacaksın?" dediler. Hak teâlâ Meleklere; "Ey meleklerim! Sizin bilmediğinizi ben bilirim. Siz, onların işlerine bakarsınız. Ben, niyetlerine bakarım. Siz, günah işlemekten mâsumsunuz. Onlarsa, günâh işleyip, sonra pişmân olurlar. Sizin bu hâlinizi sevdiğim gibi, onlar günah işleyip tövbe edince affetmeyi de severim" buyurdu. Meleklerin niyeti, Hikmeti öğrenmekti. Yine de üzüldüler. "Bu suâli niçin sorduk?" dediler. Çok pişmân oldular. Ve istiğfar eylediler. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Önce toprak idi
11-05-2012 01:00
(Dünden devam) Hak teâlâ hazret-i Âdem'i yaratmak dileyince, yeryüzüne şöyle fermân buyurdu: "Ben, topraktan insan halk etmeyi diledim. Onların bir kısmı mutî olur, bâzısı âsi. İtâat edenlere Cenneti vereceğim. Âsîler Cehennemde azâb çekerler." Yeryüzü, bunu duyup; "Yâ Rabbî! İtâatkârlara Cennet büyük ihsân. Lâkin isyân edenlerin, Cehennemde yanmalarına dayanamam" dedi. O vakit Hak teâlâ, Hazret-i Cebrâil'e; "Yâ Cebrâil, yere in, bir miktâr toprak al ve bir yere biriktir!" diye emretti. Hazret-i Cebrâil Hemen yere indi. Tam toprak alırken, yer acı acı ağlayıp; "Yâ Cebrâil! Bugün benden toprak alma. Zîra bunlar yârın isyân edip azâba düşerler" dedi. Hazret-i Cebrâil, Merhametinden, Almadan döndü. Ve; "Yâ ilâhî, her şey sana mâlûm. Toprak almadığım için affına sığınıyorum" dedi. Hak teâlâ, hazret-i Mîkâil'e ve hazret-i İsrâfil'e emrettiyse de, onlar da yere acıyıp eli boş döndüler. Sonra hazret-i Azrâil'e emretti. O da yere indi, Yer yine feryat etti. Ama O emri îfa etti. Hak teâlâ yeryüzüne; "Ey Arz, üzülme toprak verdiğine. İâde edeceğim onu ben sana yine. Şu cansız ve siyah toprağını alırım. Beyaz tenli, ay yüzlü insanlar yaratırım. Onlar, senin üstünde bir müddet yaşar, sonra ölüp, tekrâr içine girerler" buyurdu... > www.gonulsultanlari.com
."Bu su nasıldır?.."
12-05-2012 01:00
Bir gün Resûlullah Efendimiz "sallallahü aleyhi ve selem" bâzı sahâbîlerle, çok susamış halde bir kuyu başına geldiler. Ve sordular ahâliye: "Bu su nasıldır?" "Tuzludur içilmez" dediler. Server-i âlem "aleyhisselâm" "Bilâkis bu su güzel ve tatlıdır" buyurdular. Su o anda tatlı oldu. İçip kandılar. O günden sonra öyle meşhur oldu ki, uzak yerlerden su almak için o kuyuya gelirdi insanlar. FAKİRLERLE OTURURDU Fahr-i kâinât Efendimiz "sallallahü aleyhi ve selem" fakirlerle oturup kalkar, garipleri arayıp sorar, bir köle, kendisini dâvet etse, kabul buyurur, gönlünü hoş ederdi. Ebû Hüreyre ile "radıyallahü anh" bir gün birlikte çarşıya çıktılar. Pazardan öteberi alıp, biraz fazlaca verdiler parasını. Satıcı, sevincinden elini öpmek istedi Peygamber Efendimiz'in. Server-i âlem "aleyhisselâm" izin vermeyip; "Ben ne melikim, ne de padişah. Ben sizin aranızda sâdece bir insanım" buyurdular. Ebû Hüreyre Hazretleri de; "Yâ Resûlallah! Lütfen izin verin, torbanızı ben taşıyayım" dedi. Efendimizse izin vermeyip; "Her kişi, kendi işini kendisi yapmalıdır" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cehennemden âzâdlıdır!"
13-05-2012 01:00
Fahr-i âlem Efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" Hazret-i Ebû Bekr'e nazar edip; "Bu, Cehennem ateşinden atîktir" buyurdular. Yâni Cehennemden âzad olmuş, dediler. Bir lakabı da "Sıddîk"tır. Server-i âlem "aleyhisselâm" Mi'râc'ını eshâbına şöyle anlattılar: Mekke'den Beyt-i Mukaddese gittim. Orada, Enbiyâ'nın rûhlarına imâm olup, iki rek'at namâz kıldım. Arş-ı âlâ'ya yükseldim. Rabbimle konuştum. Hak teâlâ, ümmetime günde elli vakit namâzı farz kıldı. Geri dönüp, Mûsâ "aleyhisselâm" ile karşılaştım. Beni geri gönderdi. "Elli vakit namâza ümmetin tâkat getiremez" dedi. Rabbime yalvardım. On vakit bağışladı. Mûsâ aleyhisselâm; "Bu da çoktur" dedi. Geri gönderdi. Tekrâr teveccüh ettim. On vakit dahâ bağışladı. Velhâsıl Rabbim, beş seferde kırkbeş vakit namaz bağışladı. Mûsâ aleyhisselâm; "Yine dön" dedi. Artık dönmedim. Ve cevâben; "Rabbimden hayâ ederim. Ben bu beş vakitten râzıyım" dedim. Hak teâlâ'dan nidâ geldi ki: "Bu beş vakit, elli vakte bedeldir." Sonra, Beyt-ül-mukaddese gelip, gece Mekke'ye döndüm. (Devamı yarın) www
.Hemen ihkâr ettiler!..
14-05-2012 01:00
(Dünden devam) Resûlullah Efendimiz mi'râca çıkıp geri geldiğinde mübârek yatakları henüz sıcak ve abdest aldığı suyun hareketi durmamış idi. Kâfirler işittiler. Ve inkâr ettiler. Hazret-i Ebû Bekr'e gidip; "Ya Ebâ Bekr! Efendinin da'vâ ettiği şeyi işittin mi?" dediler. "O neymiş?" buyurdu. "Bu gece göklere çıktım, Arş'a gittim ve geri geldim diyor" dediler. Hazreti Ebû Bekr "radıyallahü anh" Hemen tasdîk edip; "Eğer O söylediyse doğrudur. Çünkü Ondan yalan söz sâdır olmaz" buyurdu. Bu sebeple Ona "Sıddîk" denildi. Hazret-i Alî de "radıyallahü anh" "Ebû Bekr-i Sıddîk adı, gökten inmiştir" diye yemîn etmiştir. Sebebi şu ki: Meâl-i şerîfi; "Doğru haberde gelen ve Onu tasdîk eden..." olan âyet-i kerîmede, tefsîr erbâbı, doğru haberle gelenin Resûlullah, Onu tasdîk edenin de Ebû Bekr-i Sıddîk olduğunu söylemiş olmalarıdır. İbrâhîm bin Hasen "radıyallahü anh" Rivâyet ediyor: Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm"; "Ebû Bekr, dünyâya geldiğinde, Hak teâlâ hazretleri, Cennete; (İzzim ve celâlim hakkı için, sana, yalnız Ebû Bekr'i sevenleri koyacağım!) demiştir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Onun sesini işitince!..
15-05-2012 01:00
Örtünme âyeti gelmeden önce kadınlar Resûlullahın huzûr-u şerîflerine gelir, İslâmiyyetten sorar, bilmediklerini öğrenirlerdi. Bir gün, yine, Huzurda idiler. Kureyş hâtunlarından birisi yüksek sesle konuşurken, hazret-i Ömer "radıyallahü anh" geldi. İçeri girmek için, Müsaade istedi. Hâtunlar Onun sesini duyar duymaz hemen kalkıp, sür'atle perde arkasına çekildiler. Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" İçeri girdi. Resûlullahı gülerken gördü. Merak edip; "Yâ Resûlallah! Niçin gülersiniz" diye sordu. Server-i kâinât "aleyhissalevât" "Bu hâtunlar az önce yanımda idiler. Senin sesini işitince hemen kaçıp, perde arkasına girdiler" buyurdu. Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" "Ey kadınlar! Resûlullahın huzûrunda iken korkmuyordunuz da, benim sesimi işitince niçin korkup kaçtınız?" diye seslendi. Hâtunlar cevaben; "Yâ Ömer! Sen yaratılışta şiddetli ve gadablısın. Onun için sesini işitince, korkup perde gerisine çekildik" dediler. Server-i kâinât "aleyhissalevât" "Ey Hattâb oğlu! Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, şeytân yolda sana rastlasa, muhakkak yolunu değiştirir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel:
.Gerçekleşen rüyâ
16-05-2012 01:00
Hazret-i Mevlânâ Osmân Gâzi'ye büyük bir müjde vermişti. Şimdi O, bu müjdeyi düşünüyor ve heyecanlanıyordu. Haklıydı. Öyle ya; Neslinden otuzaltı pâdişah gelecek ve İslâma büyük hizmet yapacaklardı. O gece yatıp, Bir rüyâ gördü. Bir yılan genç ve güzel bir kıza saldırıyor, kız ise; "İmdât!" diye bağırıyordu. Bir aralık göz göze geldiler: Gözler bâdem yeşili, ay parçasıydı yüzü. Kırmızı lâlelerle işliydi baş örtüsü. Yılanı öldürüp, bindi atına. Kızı aldı arkasına. Ezân sesiyle uyandı. Babası Ertuğrul Bey seslenip; "Osmân! Savcı Bey'le Şeyh Edebâli'ye gidin. Sohbetinden istifâde edin" dedi. Atlara atlayıp çıktılar. Osmân bey yolda şüpheli birini görüp; "Niçin saklanıyorsun?" diye sordu. O ise kaçmaya başladı. Yakalayıp da tehdît edince; "Ben, Eskişehir Beyi'nin adamıyım. Bizim bey, Şeyh Edebâli'nin kızını istedi. Vermeyince, "Kaçırın!" dedi ve bu işle beni görevlendirdi. Şimdi gelirler, onları bekliyordum" dedi. Hakîkaten az sonra, Şeyh Edebâli geldi. Yanında hanımı ve kızı Mâl Hâtun vardı. Osmân Bey kızı görüp, geceki rüyâyı hatırladı: Gözler bâdem yeşili, ay parçasıydı yüzü. Kırmızı lâlelerle işliydi baş örtüsü. (Devamı yarın) www
.Ok havada kayboldu!..
17-05-2012 01:00
(Dünden devam) Osmân ve Savcı Beyler, Şeyh Edebâli hazretleriyle tekkeye ulaştıklarında, tekke misâfir kaynıyordu. Tekkenin en iyi odasını, Şâkir Efendi adında bir derviş, onlara tahsîs etti. Ayrılırken, Savcı Bey; "Ey derviş, seni sevdim. İstersen tanışalım. Biz, Ertuğrul Gâzi'nin oğullarıyız. Ben Savcı, kardeşim Osmân" dedi. O memnun oldu Ve cevâp verip; "Ben de sizin gibi bey oğluydum. Ama şimdi garip bir dervişim" dedi. Merakla sordular: "Beyzâde iken, ne oldu da bir garip derviş oldun?" Şöyle anlattı: Babamın tek oğluydum. Her dediğim, yerine gelirdi. Sonra avcılığa merak sardım. Bir gün arkadaşlarla ava çıktık. Ben, bir ala geyiğin arkasından dolaştım ve tam şu yerde, geyiğe yaklaştım. Yayımı gerip, oku fırlattım. Ok kayboldu gözden. Şaşırıp kaldım. O ara, nurlu biri geldi yanıma. Şeyh Edebâli hazretleriymiş. "Hayırdır evlât, burada ne yaparsın?" dedi. Vaziyeti anlattım. Kuşağından bir ok çıkarıp; "Okun bu mu?" dedi. Baktım, benim oktu. Ayaklarına kapandım. Bir daha ayrılmadım... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Çamur olup kurudu!..
18-05-2012 01:00
Hak teâlânın emriyle melekler Âdem Nebî'nin toprağına insan şekli verdiler. Cansız bir "Heykel" oldu. Hak teâlâ meleklere; "Gidiniz, o kalıbı ziyâret ediniz!" buyurdu. Melekler vardılar. Hayrân kaldılar. Gayr-i ihtiyârî; "Hak teâlâ, bundan güzel bir şey yaratmış mıdır?" dediler. İblîs henüz kovulmamıştı. Meleklerle oradan geçiyordu. Onu görüp durdu. Kendi kendine; "Bu, belli ki büyük bir iş için yaratıldı" dedi. O anda haset etti. Lâkin belli etmedi. Meleklere; "Hiç endişe etmeyin, baksanıza içi boş, bir işe yaramaz. İsterseniz içine gireyim. Orada bir şey varsa, size haber vereyim" dedi. Karnını delip içeri girdi. Çok şeyler gördü. Daha da şaştı. Dışarı çıkıp; "Ey melekler! Rabbimiz bunu sizlerden daha üstün ve azîz tutar ve ona hürmet etmenizi isterse, ne yaparsınız?" diye sordu. Melekler hiç tereddütsüz; "Rabbimiz ne emrederse, ona itâat ederiz" dediler. Beğenmedi bu cevâbı. Kibir ve hasedinden çatlıyacak gibi oldu. Ve içinden: "Eğer onu tercîh ederse, muhâlefet ederim. Beni azîz tutarsa, onu helâk eylerim!" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10
.Rûh girmek istemedi!..
19-05-2012 01:00
Hak teâlâ, Âdem Nebî'nin kalıbına rûh verip diriltmeyi murâd ettiğinde, rûh, bedeni karanlık görüp girmek istemedi. Hak teâlâ, Cebrâil'e; "Habîbimin nûrunu getir, Âdem'in iki kaşının arasına koy. Rûh ona bakıp, bedene girsin!" buyurdu. Rûh o nûru gördü. Ve bedene girdi. Hem de severek. Nazlı rûh, uzun yıllar mukaddes âlemlere alışık olduğundan, şaşırdı birdenbire. Geri dönmek istedi. Ama na mümkün. Çâresizce Âh dedi. Allahü teâlâya, yakınlık anlarını düşünüp, üzülürdü. Bu beden kafesini parçalayıp, kavuşmak isterdi eski günlerine. Velhâsıl bu ruh, cesedi sevmedi. Sevemedi. Yakınlık kuramadı. Bu, elinde değildi. Zîrâ aynı cinsten değildiler. O, âlem-i halk'tandı. Bu, âlem-i emr'den. Sonsuz kudret sâhibi olan Allahü teâlâ, bu iki zıt şeyi bir araya getirdi. Hava'yı, bedene mühim gıda yaptı. Ruh, Rabbinin kokusunu, bu hava'dan alıp, tâze hayât bulur. Zîrâ insan, her nefes alıp verdiğinde, (H) sesi hâsıl olur. Allah kelâmının son sesi (H)dır. İşte o (H) sesleri, Allah'ı hâtırlatır. İnsan, günde binlerce, nefes alıp veriyor. Yâni rûha binlerce, O'ndan haber geliyor... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Sana fedâ olsun yâ Resûlallah!.."
20-05-2012 01:00
Resûl-i ekrem Efendimiz bir sabâh namâzını kıldıktan sonra, mübârek arkasını mihrâba verdiler. Eshâbı güzîne Şöyle anlattılar: Rüyâda Cennetin etrâfını seyrederken, bir büyük köşk gördüm. Yüksekliği yüz fersâh idi. O zaman hâtırıma; "Bu yüksek makâm acaba hangi Peygamberindir" diye geldi. Böyle düşünürken, Melekleri gördüm. Yanlarına varıp; "Bu yüksek makâm, acabâ hangi peygamberindir?" diye sordum. O melekler cevâbında; "Hiçbir Peygamberin değildir. Arab evlâdından bir kimsenindir" dediler. "Ben Arab evlâdıyım" dedim. "Kureyş'tendir" dediler. "Ben de Kureyş'tenim." "Ümmet-i Muhammeddendir." "Muhammed benim." Melekler; "Çihâr yâr-i güzînden Ömer bin Hattâb "radıyallahü anh" hazretlerinindir" dediler. Bu rüyayı anlattı ve; "Yâ Ömer, o köşkün içinde sana mahsûs bir hûrî vardı ki, Onun güzelliğini diller anlatamaz. Lâkin senin gayretinden yüzüne bakmadım" buyurdu. Hazret-i Ömer "radıyallahü anh" Ağlayarak; "O köşk de, o hûri de, bu Ömer de sana fedâ olsun yâ Resûlallah!" dedi. > www.gonulsultanlari.com
.Merhaba Hâfız Osman!
20-05-2012 01:00
Seyyid Ahmed Merami hazretleri ince, uzun boylu, beyaz sakallı, sevimli bir zattı.
Uzun bir yolculukla vardı Hasan Kale'ye. Oradan da Bevel Kâsım köyüne. Osman Bedreddin işitti bu haberi.
Görmeden onu sevdi.
Bir an önce gidip görmek istiyordu bu büyük velîyi. Ama o, Bevel Kâsım köyündeydi. kendisi Erzurum'da.
Nihayet gitti bir gün.
Ve gördü kendisini.
Ahmed Merami, çok sevdi onu görünce. Sanki tanıyordu daha önce.
Kendi kendine;
"Aradığım bu" dedi.
Ve ismiyle seslendi:
"Merhaba Hâfız Osman Bedreddin! Gözlerim yoldaydı, safâ geldin!"
Hâfız Osman hem şaşırdı, hem de çok sevindi. Çünkü ismiyle hitap etmişti kendisine.
Ne tatlı, ne yumuşak sesi vardı öyle. Kalbine tesir etmiş, sevgisini kalbinin derinliklerinde hissetmişti.
Yanına yaklaştı.
Hürmetle öptü elini.
Ve arz etti ki:
"Ders almak isterim."
Büyük velî;
"Tabii, tâ Buhara'dan kalkıp senin için geliriz de ders vermez miyiz" buyurdu.
Erzurum'dan Bevel Kâsım köyü, üç saatlik yoldu.
Gece yarısı Erzurum'dan çıkıyor, sabah namazı vakti derse yetişiyordu.
Sıcak soğuk, yaz ve kış.
Fırtına, yağmur, tipi...
Aksatmadan devam etti...
.Teyzen doğru söylemiş!"
22-05-2012 01:00
(Dünden devam) Ben cevâben; "Elbette olmaz" deyince; "Teyzen doğru söylemiş. Gel, Resûlullahın huzûr-ı şerîfine varalım. Orada îmân getir" dedi. Tam o esnâda Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" Ve yanında hazret-i Alî "kerremallahü vecheh" oraya çıkageldiler. Hazreti Ebû Bekr "radıyallahü anh" Resûlullahın yanına varıp, mübârek kulaklarına bir şeyler söyledi. Resûl-i Kibriyâ "aleyhisselâm" yanıma gelip; "Yâ Osmân! Ben, Allahü teâlânın sana ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberim!" buyurdu. Sözlerini işitince, kalbim nurlandı. Düşünmeden; "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh" deyip îmân ettim. BABALARI DAHA YÜKSEKTİR Hazret-i Alî bin Ebî Tâlib, Resûlullah'ın huzûrlarında oturuyordu. Hasen ile Hüseyn "radıyallahü anhümâ" hazretleri geldiler. Server-i âlem onları görünce; "Yâ Alî! Bu ikisi, Cennet gençlerinin üstünleridir. Onların babaları onlardan yüksektir. Osmân bin Affân, İbrâhîm Nebî'ye benzer" buyurdu.
.Ey ana! Hâlin nedir?"
23-05-2012 01:00
Hicretten yirmiüç yıl önce hazret-i Alî'nin "radıyallahü anh" vâlidesi Fâtıma Hâtun bir gece rüyâ gördü. Eline dört kılıç verdiler. Biri suya düştü. Biri havâya uçtu. Biri düşüp kırıldı. Dördüncüsü, elinde koca bir "arslan" oldu ki, heybetinden kimse yanına yaklaşamıyordu. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" hazretleri, aslanı tutup, kendine boyun eğdirdi. Arslan da Ona itâ'at etti. Aradan dört ay geçti. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" Efendimiz bir gün Fâtıma Hâtun'un benzine bakıp; "Anacığım, bu hâlin nedir?" buyurdu. Fâtıma Hâtun, cevâbında; "Ey oğul! Hâmileyim. Duâ et, doğacak çocuğumuz oğlan olsun" dedi. Server-i âlem "aleyhisselâm; "Bir şartla duâ ederim" buyurdu. Fâtıma Hâtun sordu: "Şartın nedir oğul?" Resûl-i ekrem "aleyhisselâm" "Doğacak bebeği bana bağışlarsan duâ ederim" buyurdu. Fâtıma Hâtun çok sevinip; "Ey oğul! Vallahi bu oğlanı sana nezr ettim. Doğunca senin olsun" dedi. Ebû Tâlib de aynı fikirdeydi. "Oğul, ben de bu oğlanı sana nezr eyledim. Doğduğunda senin olsun!" dedi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel:
.Ey ana! Hâlin nedir?"
23-05-2012 01:00
Hicretten yirmiüç yıl önce hazret-i Alî'nin "radıyallahü anh" vâlidesi Fâtıma Hâtun bir gece rüyâ gördü. Eline dört kılıç verdiler. Biri suya düştü. Biri havâya uçtu. Biri düşüp kırıldı. Dördüncüsü, elinde koca bir "arslan" oldu ki, heybetinden kimse yanına yaklaşamıyordu. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" hazretleri, aslanı tutup, kendine boyun eğdirdi. Arslan da Ona itâ'at etti. Aradan dört ay geçti. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" Efendimiz bir gün Fâtıma Hâtun'un benzine bakıp; "Anacığım, bu hâlin nedir?" buyurdu. Fâtıma Hâtun, cevâbında; "Ey oğul! Hâmileyim. Duâ et, doğacak çocuğumuz oğlan olsun" dedi. Server-i âlem "aleyhisselâm; "Bir şartla duâ ederim" buyurdu. Fâtıma Hâtun sordu: "Şartın nedir oğul?" Resûl-i ekrem "aleyhisselâm" "Doğacak bebeği bana bağışlarsan duâ ederim" buyurdu. Fâtıma Hâtun çok sevinip; "Ey oğul! Vallahi bu oğlanı sana nezr ettim. Doğunca senin olsun" dedi. Ebû Tâlib de aynı fikirdeydi. "Oğul, ben de bu oğlanı sana nezr eyledim. Doğduğunda senin olsun!" dedi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Hazret-i Alî doğdu
24-05-2012 01:00
(Dünden devam) Resûl-i Ekrem hazretleri, doğacak çocuğun oğlan olması için duâ buyurdu. Hâmilelik vakti doldu. Doğum zamanı geldi. Hazret-i Alî "radıyallahü anh" dünyaya teşrîf etti. Efendimiz aleyhiselâm, mübârek tükürüğünü alıp, hazret-i Alî'nin ağzına koydu. O da onu yuttu. Ve nûrlara garkoldu. Sözleri "hikmet" oldu. Göğsü ilimle doldu. Resûl-i ekrem "aleyhisselâm" Efendimiz, kulağına tekbîr ve tehlîl okudu. Adını Alî koydu. Annesi Haydar dedi. Zîrâ rüyâsında, Onu heybetli bir "aslan" olarak görmüştü. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" mubârek elleri ile yıkadı. Mubârek başından sarığını çıkarıp, iki parçaya ayırdı. Birini başına bağladı. Öbürüyle bedenini kuruladı. Böylece hazret-i Alî kerremallahü vecheh mü'minlerin başlarının tâcı oldu. Hazret-i Âişe anlatır: Bir gün Server-i âlem "aleyhisselâm", hazret-i Alî'yi görüp; "Yâ Âişe! Alî Arab'ın seyyididir" buyurdu. Ben şaşırdım. Ve suâl edip; "Yâ Resûlallah! Arab'ın seyyidi sen değil misin?" dedim Cevap verip; "Ben, cümle insanların seyyidiyim. Alî, Arab kavminin seyyididir" buyurd
.Mektup ve nasîhat
25-05-2012 01:00
Selçuklu hükümdârı Alâaddîn Keykûbât, Osmân Gâzi'nin akıl almaz hizmetlerini gördü. Taltîf için bir berat gönderdi. Ve şunları yazdı: "Allahü teâlâya hamdolsun. Resûlü'ne selâm olsun. İşittim ki, Osmân bin Ertuğrul nâm bir yiğit, tekfurlarla cihat edermiş. Cesâreti, cihanı sarmış. Teb'ası, sever ve sayarmış. Hazret-i Sıddîk gibi cömert. Ömer-ül Fârûk gibi âdilmiş. Ahlâkı hazret-i Osmân gibi. Yiğitliği Hazret-i Alî'ye benzermiş. İntikali sür'atli, kılıcı keskin. Oku, kayan bir yıldız. Darbesi sanki şimşekmiş. Aklı, kâmil ve olgun. Görüşleri şaşmazmış. Cihân sultânlarına baş eğdiren bir şahbazmış. İşbu hasletlerinden ötürü Eskişehir sancağını, Yenişehir'e kadar, Söğüt ve etrâfındaki alanları bu yiğide verdim. Ondan beklediğim şudur ki: "Allahın rızâsına sarılsın. Mazlumun hakkını zâlimden alsın. Haksızlığı kaldırsın. Seyyidlere ikrâmı bol etsin. Bunu, sebeb-i seâdet bilsin. Âlimleri himaye etsin. Onları incitmeyi, belâ bilsin. Askerine, bol ihsân yapsın. Beldeleri tâmir etsin. Kullara refah versin. Beş vakit namaza devam etsin. Allah sevgisiyle kalbini süslesin. Harpte sert olsun. Sulhta yumuşak..." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İlk Osmânlı sultânı
26-05-2012 01:00
Osmân Gâzi, Ertuğrul Gâzi'nin küçük oğlu, Osmânlı devleti'nin kurucusudur. Ertuğrul Gâzi de hâlis bir mü'min idi. Gözü pek bir zâttı. Cesur kumandandı. Babası Süleymân Şâh, aşîretiyle Orta Asya'dan çıkıp bu ellere geldi. Fırat'ı geçiyordu. Düşüp boğuldu. Ertuğrul Gâzi, dörtyüz kadar bahadırla yola devam etti. Sultân Öyüğü'ne ulaştıklarnda, iki ordunun savaştığını gördüler. Biri Moğollar idi. Öbürü Selçuklular. Selçuklu zordaydı. "Zayıfa yardım, töremizdir" dediler. Zayıfa destek verdiler. Durum değişti. Moğollar yenildi. Selçuklu gâlib geldi. Selçuklu hükümdârı Alâaddîn Keykûbât, Ertuğrul'a teşekkür için Söğüt'ü kışlak, Domaniç'i de yaylak verdi. Ertuğrul uç beyi oldu. Herkese şefkatliydi. Herkesin duâsını alırdı. Allah dostlarından istifâde ederdi. Bir velîye misâfir oldu. Geceyi orada geçirdi. Tam yatacaktı ki, asılı "Kur'ân-ı kerîm" gördü kıble duvarında. Saygısından yatamadı. İki diz üzerinde sabahladı. Bir ara uyuyakaldı. Ve rü'yâ gördü. Rüyâda kendisine; "Ey Ertuğrul! Sen benim kitabıma hürmet ettin. Ben de, senin evlât ve ahfâdına bir devlet ve saltanat vererek ikrâm ederim" denildi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İblîs secde etmedi!..
27-05-2012 01:00
Vaktâ ki rûh Âdem Nebî'nin bedenine girdi. Önce dimâğ hayat buldu. Arş-ı âlâya baktı. "Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resûlullah" yazısını gördü. Merak etti. Sordu ki: "Yâ İlâhî, Muhammed kim ola ki, Onun ismini kendi isminle birlikte yazmışsın?" Hak teâlâ; "Evlâdından biridir ki, O'ndan daha mükerrem bir kişi yaratmadım" buyurdu. Vaktâ ki rûh verildi. Âdem Nebî kalktı. Cümle melekler, Hak teâlânın emriyle Ona karşı secde ettiler. Bir kişi etmedi. O da İblîs idi. Zîra kibirlenmişti. Kendini beğenmişti. Melekler, beşyüz sene secdede kalıp, başlarını kaldırınca, İblîs'i ayakta gördüler. Secde etmediğini anladılar. Hak teâlâ sordu; "Ey mel'ûn, sen niçin secde etmedin?" İblîs cevâben; "Ben ondan hayırlıyım. Beni nârdan yarattın, onu ise çamurdan" dedi. Rabbine karşı geldi. Huzurdan kovuldu. Sonra Hak teâlâya; "Kıyâmete kadar bana mühlet ver" dedi. İsteği kabul olundu. Mühlet verildi. İblîs o zaman; "Kullarına haramları güzel gösterip doğru yoldan saptıracağım. Hâlis kulların hâriç, elimizden kurtulan kalmayacak" dedi. www.gonulsultanlari.com T
..Şeytânın önceki hâli!..
28-05-2012 01:00
İblîs'in adı Azâzil idi. Cin olarak yaratıldı. Ama meleklerin arasında bulundu. Vaktâ ki yerlerin ve göklerin idâresi O'na bırakıldı. O vakit kibirlendi. Ve kendi kendine; "Bu makâm benden gayriye verilirse, ibâdetten vazgeçerim. Zîrâ benden üstün kişi yoktur" dedi. Melekler baktılar. Levh-i mahfûzda: "Allah'a yakın biri, gadaba uğrayıp tard olunur" yazısını gördüler. Endîşe ettiler. Azâzil'e gelip; "Birine bir belâ gelecekmiş. Duâ et, Hak teâlâ onu bize vermesin" dediler. Azâzil; "Korkmayın. O belâ size gelmez. Ben o yazıyı hep görürüm" dedi. Melekler ısrar edip; "Sen duâ et" dediler. Azâzil o zaman; "Yâ Rabbî, bunları o belâdan koru" dedi. Kendini demedi. Ardından; "Yâ ilâhî, o yazıda kastedilen kimdir?" diye sordu. Hak teâlâ; "O, öyle biridir ki, ona nice nîmetler veririm. O ise emrime itâat etmez. Ben de onu huzûrumdan tard ederim" buyurdu. İblîs tekrar sorup; "O kimdir?" dedi. Hak teâlâ; "Pek yakında görürsün" buyurdu. O vakit başını kaldırdı. Levh-i mahfûza baktı. "İblîs'e lânet olsun" yazısını gördü. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin gülersin yâ Âişe?"
29-05-2012 01:00
Bir gün, Efendimiz "aleyhisselâm", hazret-i Âişe'nin "radıyallahü anhâ" evine geldiler. Âişe vâlidemiz Resûlullahın nur cemâline bakıp gülümsedi. Efendimiz merak etti. Ve sordu ki: "Niçin gülersin yâ Âişe?" O da cevap verip; "Yâ Resûlallah, sen gelmeden az önce elimdeki iğne yere düşmüştü. Ne kadar aradıysam da bulamamıştım" dedi. Sordular ki: "Şimdi buldun mu?" "Evet yâ Resûlallah." "Nasıl buldun?" "Sen içeri girince oda öyle aydınlandı ki, iğneyi rahatlıkla gördüm ve aldım. Onun için gülüyordum" dedi. Böyle arz eyledi. Ama Resûlullah ağladı. Bu defa o merak etti. Ve Efendimize; "Niçin ağlarsınız yâ Resûlallah?" diye sordu. Server-i âlem "aleyhisselâm" "Yâ Âişe! Ümmetimden bâzı kimseler, o gün benim cemâlimi hiç göremeyecekler. Onların hâline üzülüp de ağlıyorum" buyurdular. BİR GÜN TUT, BİR GÜN TUTMA! Bir sahâbî her gün oruç tutuyordu. Hiç ara vermeden. Server-i âlem "aleyhisselâm" Onu çağırıp; "Öyle yapma! Bir gün tut, bir gün tutma!" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu çocuğu bana bağışla!"
30-05-2012 01:00
Hazret-i Ebû Bekr'in "radıyallahü anh" annesi Ümmül-Hayr Hâtunun doğan her oğlu vefât ederdi. Ebû Bekr hazretleri doğduğunda Onu kucağına aldı. Kâbeye geldi. Ve elini açıp; "Ey Kâbe'nin Rabbi! Senden ricâ ederim ki, bu çocuğumu bana bağışlayasın" diye yalvardı. Kâbe'den bir el çıktı. Ebû Bekr'in elini tuttu. Ve bir ses işitildi ki: "Ey hâtun! Kucağındaki çocuk yaşayacak. Allahü teâlânın Resûlünün dostu olacak. Resûlullahtan sonra da halîfesi olacaktır" diyordu. O, bu sözü işitti. Şükür secdesi etti. HİÇ PUTA TAPMADIM Resûlullah "aleyhisselâm" bir gün Eshâb-ı güzîn "radıyallahü anhüm" ile sohbet ediyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh"; "Yâ Resûlallah! Senin hakkın için söylüyorum ki, ömrümde hiç puta tapmadım" dedi. Hazret-i Ömer de "radıyallahü anh"; "Niçin Resûlullah hakkına yemîn edersin. Bu kadar câhiliyye zamânımız geçti" dedi. Hazret-i Ebû Bekr; "anlatayım" dedi. Ve şöyle arz etti: Babam Ebû Kuhâfe, bir gün beni alıp, puthâneye götürdü. Putları gösterip; "Bunlar senin ilâhındır, bunlara secde et!" dedi. (Devamı yarın) w
.Karnım aç, bana yiyecek ver!.."
31-05-2012 01:00
(Dünden devam) Putlarda birine; "Karnım aç, bana yiyecek ver" dedim. Cevâb vermedi. Su istedim. Cevâb vermedi. "Elbisem yok, bana elbise ver" dedim. Cevâb vermedi. Elime taş alıp; "Bunu sana atarım, eğer ilâh isen mâni' ol" dedim. Cevâb vermedi. Taşı attım. Yüzü üzeri düşdü. Babam gelip; "Ey oğul, niçin böyle edersin?" dedi. Eve götürdü. Anneme anlattı. Annem babama; "Bunu kendi hâline koyalım. Bunun hakkında, Allahü teâlâ tarafından bana hitâb geldi" dedi. Merak ettim. Anneme; "Benim için sana gelen hitâb ne idi?" diye sordum. Annem anlattı: Sen doğacaktın. Heyecanlıydım. Bir ses duydum. "Ey hâtun! Müjdeler olsun sana ki, doğacak oğlunun adı, yerde 'Atîk', gökte 'Sıddîk' olacak ve hazret-i Muhammed'e yâr ve refîk olacaktır" dedi. Ebû Hüreyre der ki: Ben oradaydım. Ebû Bekr'in sözü bitti. Hazret-i Cibrîl geldi. Ve Resûlullaha; "Ebû Bekr doğru söylüyor" dedi. Ve üç kere tekrâr etti..
Gömlekleri farklı idi
01-06-2012 01:00
Bir gün Server-i kâinât Efendimiz Eshâb-ı güzîne şunu anlattılar: "Rüyâmda ümmetim bana arz olundu. Cümlesini bir bir seyreyledim. Gömleklerine baktım. Kimininki dizinde idi. Kiminin dizden aşağı. Kiminin de yukarı idi. Lâkin Ömer'i bir gömlek ile gördüm ki, gâyet uzun olup yerde sürünürdü." Sahâbe-i Güzîn "aleyhimürrıdvân"; "Yâ Resûlallah! Bu rüyayı nasıl ta'bîr buyurdunuz?" diye sordular. Resûl-i ekrem "aleyhisselâm"; "Dîn-i mübîn ile ta'bîr ettim" buyurdular. Hazret-i Ömer'in, "radıyallahü anh" Hilâfet zamânı uzun olup, Onun zamanında çok memleketler fethedilmiş, Onun gayreti ile dîn-i islâm dünyânın pek çok yerlerine yayılmıştır. İLİMLE TÂBİR ETTİM Resûlullah Efendimiz bir gün de Eshâbına şöyle anlattılar: "Bu gece rüyâda bana bir kadeh süt ikram edildi. Alıp içtim. Ve kandım. Artığımı Ömer bin Hattâb'a verdim. O da alıp içti. Sahâbe-i güzîn; "Yâ Resûlallah! Bu rüyâyı ne ile ta'bîr ettiniz?" diye sordular. Resûl-i zîşân "aleyhisselâm" "İlim ile ta'bîr ettim" buyurdular... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Edebâli ile tanıştı...
02-06-2012 01:00
Osmân Gâzi, dünyâya geldiğinde Söğüt'te Müslümanlar sevince gark oldu. Büyüyüp serpildi. Güzel ahlâkıyle tanındı. Şeyh Edebâli'yi tanıdı. Hizmet ve sohbetiyle şereflenip, ilim ve feyiz edindi. Resûl'ün ahlâkıyla bezendi. Ertuğrul Gâzi'nin silâh arkadaşları, Onu yetiştirdiler. Ata nasıl binilir? Kargı nasıl savrulur? Kılıç nasıl vurulur? Bunları öğrendi. Gazâlara katılıp, olgunlaştı. Ondakuz yaşında, Hocasının sohbetine gitti bir gün. Gece orada kaldı. Yatsıyı kılıp yattı. Ve bir ruyâ gördü. Şöyle ki: Şeyh Edebâli hazretlerinin bağrından bir ay çıktı. Kendi koynuna girdi. Kendi bağrından bir ağaç çıktı. Dalları âlemi tuttu. Gölgesinde nice dağlar, nehirler, nice köy ve şehirler vardı. İnsanlar, cıvıl cıvıl kaynaşıyordu. Nihayet uyandı. Hocasına anlattı. O da tabir edip; "Yâ Osmân! Hak teâlâ sana ve evlâdına çok büyük bir saltanat ihsân etti. Bütün dünyâ, emriniz altında bulunacak. Kızım Mal Hâtun sana zevce olacak" buyurdu. Dursun Fakîh oradaydı. Nikâhlarını kıydı. Ve evlendiler. Bu evlilikten bir oğlu oldu. Orhan... > www.gonulsultanlari.com
.Akıl almaz bir dövüş!..
03-06-2012 01:00
Inönü Tekfuru bir yemek ziyâfeti vermişti. Osmân Bey de dâvetliydi. Yedi arkadaşıyla geldi. Misâfirler neş'eyle yemeklerini yerken, tekfura biri yanaştı. Bir şeyler fısıldadı. Tekfur dışarı fırladı. Gördü ki, etrâfları yüzlerce atlı tarafından sarılmış. Hileyi hemen sezdi. Bu, Eskişehir Beyi'ydi. At üstünden tekfura; "Git Osmân'ı getir ve bana teslim et!" diye bağırdı. Öldürmeye gelmişti Osmân Bey'i. Zîra Şeyh Edebâli'nin kızını istemiş, lâkin Şeyh reddetmiş, üstelik de o kızı Osmân Bey'e vereceğini öğrenmişti. Yanına dörtyüz atlı aldı. Gelip o yeri sardı. Osmân Bey durumu anladı. Yerinden hızla kalktı. Yoldaşlarına işâret yaptı. Her biri, şimşek gibi fırladılar. Bunlar sekiz kişiydi. Onlar, dörtyüz kişi. Çarpışmak akıl işi değildi. Zîra her birine elli kâfir düşüyordu. Ama korkmadılar. Kılıçları çektiler. Küffâra giriştiler. Osmân Bey'in kılıcı, âdeta şimşek gibi işliyordu. Her vuruşta birkaç baş düşüyordu. Fazla sürmedi. Meydan, düşman leşleriyle doldu. Osmân Bey ve o yiğitler, ekin biçer gibi kâfirleri biçtiler. Sekseni can verdi. Sekseni esir edildi. Kalanı ise bırakıp kaçtılar. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cennete girmesi...
04-06-2012 01:00
Hak teâlâ, hazret-i Âdem'e, her eşyânın adını, her san'atı ve bütün ilimleri ve kıyamete kadar gelecek evlâdının lisânlarını öğretti. Sonra meleklere; "Ey melekler, sâdıksanız eşyânın adlarını bana haber verin" buyurdu. Onlar boyun büktüler. Aczlerini itiraf edip; "Yâ Rabbî, sen bize ne öğrettinse biz ancak onu biliriz" dediler. Hak teâlâ hazret-i Âdem'e; "Yâ Âdem! Eşyânın adlarını meleklere öğret!" buyurdu. O bu emri aldı. Gereğini yaptı. Melekler ilmine hayran kaldı. Vaktâ ki kırk yaşına erdi. Hak teâlâ meleklere; "Onu Cennete iletin" buyurdu. Melekler emri aldılar. Ona bir taht yaptılar. Cennet libâsı giydirdiler. Hazret-i Âdem başını ne tarafa döndürüp baksa, Nûr-u Muhammedî güneş gibi alnında parlardı. Hak teâlâ meleklere; "Onun tahtını omuzlarınıza alın. Cennetin her yerini gezdirin ve Arş'ın yanında indirin!" diye emretti. Emri ifa ettiler. Yerine getirdiler. Hazret-i Âdem'in alnında parıldayan Nûr'un, Habîbullah hazretlerine âit olduğunu bilir, onun için sık sık salevât getirirlerdi. Âdem Nebî Cennete girdi. Nebîlerin kürsîlerini gördü. Hangisinde otursa, o Nebînin nûru alnında parlardı. Habîbullah'ın kürsîsine oturunca, Onun nûrundan öbür nurlar kayboldu... >
.Hazret-i Havvâ'nın yaratılması
05-06-2012 01:00
Hazret-i Âdem Cennete girince, kendi cinsinden bir arkadaş arzu etti. Bu arzu ile uyuduğunda Cenab-ı Hak, sol göğüs kemiğinden hazret-i Havvâ'yı yarattı. Âdem Nebî uyandı. Ve bir kadın gördü. "Sen kimsin?" dedi. Hazret-i Havvâ; "Sana zevce olarak halk olundum" diye cevap verdi. Hak teâlâ nikâhlarını kıyıp; "Ey Âdem ve ey Havvâ! Cennetimde gezinin, meyvelerinden yiyin. Lâkin şu ağaca hiç yaklaşmayın. Yoksa zulmedenlerden olursunuz" buyurdu. Onlar Cennette idi. Bu, İblîs'e hoş gelmedi. Haset etti. Kendi kendine; "Onları Cennetten çıkarmalıyım" dedi. Sonra bir ağacın onlara yasak edildiğini öğrendi. Çok sevinip derhal Cennetin kapısına geldi. Ağlayıp dikkat çekti. Onlar koşup sordular: "Niçin ağlıyorsun?" İblîs gözyaşlarıyle; "Ben, sizin hâlinize ağlarım ki, sizi bu Cennette sonsuz bırakmazlar. Lâkin bu Cennette öyle bir ağaç var ki, meyvesinden yiyenler, Cennetten hiç çıkmaz, ebediyen orada yaşarlar" dedi. Üstelik yemîn etti. Ham Allahın adıyla Ve seksen defâ. Hazret-i Havvâ aldanıp yedi. Hazret-i Âdem de Onun teşvîkiyle yedi. Ama kast ile değildi. Allahü teâlâ Cibrîl'e; "Âdem ile Havvâ'yı Cennetten çıkar!" buyurdu. (Devamı yarın) >
.Üç yüz sene ağladı!..
06-06-2012 01:00
Hazret-i Âdem Hazret-i Cibrîl'e; "Beni nereye götürürsün?" diye sordu. O da cevâben; "Halk olunduğun yere" dedi. Bu cevabı aldı. Pek çok ağladı. Meleklere dönüp; "Esselâmü aleyküm ey melekler! Sizden ayrılıyorum. Lâkin bir istirhâmım var. Benim için 'kasten yaptı' demeyin. 'Unuttu' deyin" buyurdu. Hazret-i Cebrâil Onu aldı. Serendib dağına indirdi. Hazret-i Havvâ'yı Cidde'ye. Kendisi semâya yükseldi. Hazret-i Âdem ağlayıp; "Ey Cebrâil, bu mihnet diyârında beni koyup gidersin. Tekrâr ne gün gelirsin?" dedi. Hazret-i Cebrâil; "Biz melekler Hak emrinden çıkmayız" dedi. Ve gözden kayboldu. Âdem Nebî mahzun oldu. Mihneti fazlalaştı. Devamlı ağlıyordu. Gözyaşları çağlıyordu. O yaşlardan dereler hâsıl oldu. Kuşlar gelirlerdi. O sudan içerler; "Bundan daha lezzetli su görmedik" derlerdi. Hak teâlâ kurda kuşa; "Âdem'in hâtırını sormaya gidiniz. Kendisini tesellî eyleyiniz!" diye emretti. Grup grup geldiler. Önünde saf tuttular. O ise hep ağlıyordu. Başını kaldırıp da onlara bakmıyordu... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Haydi durma daha!"
07-06-2012 01:00
Hazret-i Osmân "radıyallahü anh" anlatır: Benim bir teyzem vardı. Bir gün Ona gittim. Bir kasîde yazmış. O kasîde içinde Resûl-i kibriyâ'yı methetmiş. Benim de o Server'in dâmâdı ve halîfesi olacağımı açıklamış. Onu bana okuyup; "Haydi Muhammed aleyhisselâmın huzûruna var ve Onun da'vetini kabûl et" dedi. Bana baktı. Devam edip; "O doğru sözlüdür. Getirdiği din haktır. Günden güne şânı yükselir. Senin de şânın yükselir ve ismin hutbelerde okunur" dedi. Çok duygulandım. Gönlüm nurlandı. Oradan ayrılıp dönerken Resûlullah hazretlerini gördüm. Yanında Ebû Bekr vardı. Karşıdan geliyorlardı. Meğer murâd-ı şerîfleri bana gelmek imiş. Yanıma geldiler. Server-i âlem bana; "Yâ Osmân! Teyzenin dedikleri doğrudur. Muhâlefet etme. Gel, sen de İslâm dînini kabûl et!" buyurdu. Bir hoş oldum. Ebû Bekr de; "Yâ Osmân! Bu dîni Resûlullah hazretleri getirdi. Ben onu kabûl ettim. Şu ata ve dedelerimizin kendi elleriyle yonttuğu cansız şeyler hiç ilâh olur mu?" dedi. Ben tasdîk edip; "Olmaz" dedim. Kalbimle kabul ettim. Şehâdeti getirip îmânla şereflendim. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sözlerimi unutmayın!.."
08-06-2012 01:00
Bir gün Efendimiz "aleyhisselâm" Harem-i şerîfe geldi. Aliyyül Mürtezâ omuzunda idi. İnsanlar oturmuş, namlı pehlivânlardan bahsediyorlardı. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" Onlara dönüp; "Şu omuzumdaki oğlan, bu söylediğiniz pehlivanların hepsinden üstün pehlivân olacak, yeryüzünde buna benzer bir pehlivân daha bulunmayacaktır" buyurdu. Onu dinlediler. Ve cevap verip; "Yâ Muhammed-ül Emîn! Sen, küçük bir çocuk için böyle neler vadedersin" dediler. Server-i âlem "aleyhisselâm"; "Siz bu dediklerimi unutmayın. Yıllar sonra bunu görürsünüz" buyurdu. Alî bin Ebî Tâlib "radıyallahü anh" Üç yaşına girmişti ki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hazretleri ile birlikte namâz kılıyordu. Babası Ebû Tâlib onu böyle gördü. Bir şey demedi. Annesi gördü. Ebû Tâlib'e; "Görür müsün, bizim Alî, Muhammed ile birlikte namâz kılıyor. Kâbe'ye karşı secde ediyor. Bizim putlarımıza tapmıyor" dedi. Ebû Tâlib; "Evet" dedi. Ardından; "Yâ Fâtıma! Biz onu Muhammed'e vermişiz. Alî Onundur. Ne yaparsa doğrudur. Muhammed hangi dinde olursa, Alî de Onun yoldaşı ve dindaşı olsun, Ondan ayrılmasın" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.co
.Bulanık günler gelecek!
09-06-2012 01:00
Kadıköy müftîlerinden Ahmet Mekkî Efendi hazretleri bir gün şunu anlattı: Ebû Zer-i Gıfârî "radıyallahü anh" bir gün Efendimiz'e geldi. Huzuruna çıktı. İzin isteyip; "Yâ Resûlallah! Biz câhil bir kavimdik. Kötü, çirkin âdetlerimiz vardı. İslâmiyet gelince o eski âdetlerimizden kurtulduk. İleride tekrar o karanlık günlere dönülecek mi?" diye sordu Resûl-i ekrem "aleyhisselâm"; "Hayır, ama bulanık günler olacak. İyilerle kötüler karışacak. Sonra âhir zaman gelecek ve bâzıları çıkıp, insanları Cehenneme dâvet edecekler" buyurdu. Ebû Zer dinledi. Ve şöyle sordu: "Bu insanlar nasıl olacak yâ Resûlallah?" Buyurdular ki: "Sizin gibi sarıklı, sakallı, cübbeli olurlar. O zamanda gelenler, benim ve eshâbımın gittiği yoldan giden ve kendilerine 'ehl-i sünnet' denilen cemâate katılsınlar" buyurdu. Cemaat sordu: "Şimdi âhir zaman mı?" Mekkî Efendi; "Evet, bugün âhir zamandayız işte. Ve çok şükür ehl-i sünnetiz. Bu zamanda 'Ehl-i sünnet'ten olmak en büyük bahtiyârlıktır" buyurdu. Bir gün vaaz ediyordu. Bir ara cemaate; "Bu dünyâ, imtihandır. Ölümle sona erer. Ölüm uyandırmadan uyanalım. Dînimizi öğrenip, ona göre amel edelim. Yoksa âhirette çok pişmânlık çekeriz" buyurdu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Lâ ilâhe illallah"
10-06-2012 01:00
Ebû Zer-i Gıfârî "radıyallahü anh" hazretlerinin adı Cündeb idi. Îmân etmeden önce yol kesiciydi. Ama zamanla bu iş ona mânâsız geldi. Putlardan soğudu. Ve kendi kendine; "Yaratıcı tek olmalı" diyordu. Onun için sık sık; "Lâ ilâhe illallah" derdi. O günlerde Meke'den biri geldi. Ve tesadüf Cündeb'le tanıştı. Onun sık sık; "Lâ ilâhe illallah" dediğini duyunca; "Tuhaf şey" dedi. Cündeb sordu: "Nedir tuhaf olan?" "Bu senin dediğini Mekke'de de söyleyen biri var. Adı Muhammed, Peygamber olduğunu söylüyorlar" dedi. Cündeb fırladı ayağa. "Buldum" dedi. Kardeşi Üneys'e; "Yâ Üneys, Mekke'ye git! Orada Peygamberliğini îlân eden zât ile görüş ve bana Ondan haber getir" dedi. O da "peki" deyip gitti. Efendimiz'i gördü. Sohbetini dinledi. İhsânlarına kavuştu. Dönüp Cündeb'e; "Çok büyük bir zât âbi. İnsanlar Onun için şâir, kâhin, sihirbâz diyorlarsa da aslı yok. O gerçekten Peygamber" dedi. Cündeb; "Ben de göreyim" dedi. Ve Mekke'ye geldi. Hazret-i Alî onunla tanışıp; "Bize gidelim" dedi. Ve Onu evine götürdü... (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İlk sohbette îmân etti
11-06-2012 01:00
(Dünden devam) Cündeb bin Cünâbe, üç gece hazret-i Alî'nin "radıyallahü anh" evinde kaldı. Hazret-i Alî sordu: "Buraya niye geldin?" Cündeb; "Muhammed isminde bir zâtı görmek için" deyince; "Ben o zâta gidiyorum, beni tâkib et!" dedi. Ve yola çıktılar. Huzura vardılar. Cündeb, Efendimiz'in sohbetiyle şereflenince; "İşte yıllardır beklediğim buydu" dedi. Sohbet çok tatlı idi. "Hiç bitmese" diyordu. Efendimiz sordular: "Sen neredensin?" "Gıfâr kabîlesindenim." "Nicedir Mekke'desin?" "Üç gün oldu." "Ne yiyip ne içtin?" "Zemzemden gayri bir şey bulamadım" deyince; "Zemzem mübârektir, susayanı kandırır, aç olanı doyurur" buyurdu. Ebû Zer çok mutluydu. Huzurdan çıktı. Ve hemen kalbinde yanan îmân meş'alesiyle başka gönülleri de tutuşturmak için koştu Kâbe'ye. Heyecanlıydı. Olanca sesiyle; "Lâ ilâhe illallah! Muhammedün Resûlullah!" diye haykırdı. Müşrikler duydular. Üstüne çullandılar. Hazret-i Abbâs; "Durun, vurmayın! Bu adam kervan yolumuzun üzerindeki bir kabîleden. Bir daha oradan nasıl geçersiniz?" diye bağırdı... (Devamı yarın) >
.Sen kabîlene dön!"
12-06-2012 01:00
(Dünden devam) Efendimiz "aleyhisselâm" Ebû Zer'i çağırıp; "Yâ Ebâ Zer! Kabîlene dön. İslâmı orada yay!" buyurdu. Hazret-i Ebû Zer; "Başüstüne" dedi. Kavmine döndü. Kabîleyi topladı ve yüksek sesle; "Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah deyiniz!" diye nidâ etti. O an îtirazlar yükseldi. Herkes bir şey diyordu. Kabîle reîsi Haffâf: "Susun!" diye bağırdı. Herkes sustu. Hazret-i Ebû Zer anlattı: "Müslümân değilken nuhem putu'na bir tas süt götürüp önüne koydum. Az sonra ne oldu biliyor musunuz?" Sordular ki: "Ne oldu?" "Bir köpek gelip sütün tamamını içti ve bacağını kaldırıp, putu ıslattı. Şimdi soruyorum, bu nasıl ilâh ki, önündeki sütü bir köpeğe kaptırıyor ve ondan böyle hakâret görüyor?" Sessizlik oldu. Çıt çıkmıyordu. Nihayet biri sordu: "Peki o Peygamber ne diyor?" Ebû Zer; "Söyleyeyim" dedi. Ve; "O diyor ki: Allah birdir, şerîki yoktur, yemez, içmez ve ölmez. O, her şeyin mâliki ve sâhibidir. Çocuklarınızı toprağa değil, kalbinize gömün!" dedi. Önce Haffâf. Sonra Üneys. Sonra bütün kabîle îmânla şereflendiler... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0
.Harp hîledir!..
13-06-2012 01:00
Tekfurlar Osmân Gâzi'yi öldürmek için bir plan yaptılar. Şöyle ki: Yarhisar tekfurunun kızı Helofira, Bilecik tekfuruyla evleniyordu. Düğüne Osmân Bey'i de dâvet ettiler. Dâveti, Köse Mihâl'le ilettiler. Osmân Bey sordu: "Keferenin niyeti nedir?" Köse Mihâl; "Seni öldürecekler" dedi. Osmân Bey düşündü. Biraz tefekkür etti. Ve cevâben; "Git de ki, dâvetinize icâbet edecek ve kırk hâtun ile kırk sandık dolusu hediye gönderecek" dedi. Köse Mihâl peki dedi. Ve gidip söyledi. Tekfur şaşırıp; "Doğru mu dersin ey Mihâl. Kırk sandık hediyeyi, o bize neden versin?" dedi. Düğün günü geldi. Osmân Bey göründü. Sonra kırk Yörük hâtun. Ve kırk sandık hediye. Prensesler koşup karşıladılar. Vaktiydi gayri. Osmân Bey kalktı. "Yâ Allah! Bismillah! Allahü ekber!" diye kükredi. Kırk Yörük hâtun, başlarındaki yaşmakları atınca, ortaya kırk Osmânlı yiğidi çıktı. Sandıklar açıldı. Her sandıktan bir yiğit çıktı. Palabıyık kırk Osmânlı levendi. Çektiler kılıçları. Ortalık kan gölüne döndü. Helofira esir alındı. Osmân Gâzi, güzel geline Nilüfer dedi ve Onu oğlu Orhan Bey'le evlendirdi. www.gonulsultanlari.com Te
.Oğluna son vasiyyeti
14-06-2012 01:00
Orhan Bey'in, Bursa'yı fethinden sonra, Osmân Gâzi'nin hastalığı arttı. Oğlu Orhan Bey'e şu vasiyyeti yaptı: "Allah'ın emrine karşı gelme. Ona isyân eyleme. Bilmediğini âlimlerden sor. Öğrendiğinle amel eyle. Sana itâat edenleri hoş tut. Askerine çok ihsân et. İnsan, ihsânın kulcağızıdır. Sakın zâlim olma. Adl ile âlemi şenlendir. Cihada devam et. Böylece rûhumu şâd et. Âlimlere riâyet eyle. İlim ehline rağbet eyle. Hilimle yaklaş onlara. Kibirden uzak dur. Sakın gururlanma. Âlimlerden uzak durma. Yolumuz, İslâmiyyete uymaktır. Gâyemiz, İslâma hizmettir. Kuru kavga ve cihângirlik değildir. Sana da böyle yapmak münâsiptir. İhsan ve ikrâm et ahâliye. Memleket işlerini tam icrâ eyle. Cihattan geri durma. Sana son vasiyyetim budur oğlum. Hepinizi Allaha emânet ediyorum". Osmânlı sultânları, altıyüz sene kadar, hep buna sarıldılar. Hep sultânlar, buna uydular. Bu, onlara anayasa oldu. Yıl binüçyüz yirmialtı idi. Osmân Gâzi rahatsızlandı. Dünyadan ayrıldı. Rabbine vardı. Mezarı, Bursa'dadır. Gümüşlü kümbette. Sevenleri ziyâret etmekte. Rûhundan feyz almaktadır. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Akd-i mîsâk "Sözleşme"
15-06-2012 01:00
Cibrîl aleyhisselâm, Cennetten bir çift öküz alıp yere indi. Ve hazret-i Âdem'e çiftçiliği öğretti. Âdem Nebî tarla sürdü. O yerlere buğday ekti. Sonra onları biçti. Tandırda ekmek pişirdi. Hak teâlâ sordu ona: "Yâ Âdem! Seni kim yarattı?" "Sen yarattın yâ Rabbî!" dedi. Hak teâlâ; "Öyleyse bana secde et!" buyurdu. O bu emri aldı. Hemen secdeye vardı. Hak teâlâ; "Yâ Âdem! Seninle bir sözleşme yapalım ki, yakînin daha kuvvetli, muhabbetin daha çok olsun" buyurdu. Ve meleklere emretti. Hacer-ül evsedi getirdiler. Hazret-i Âdem'in zürriyeti, belinden zerre zerre rûh hâliyle çıktı. Hak teâlâ ruhlara sordu: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Bütün ruhlar; "Evet!" dediler. O vakit sordu ki: "Muhammed bin Abdullah benim peygamberimdir. O'nu, âhir zamanda dünyâya gönderirim. Mahlûklarım içinde en çok O'nu severim. Ey rûhlar, şimdi bana söz veriniz, O'na îmân edip, yardım eder misiniz?" Hepsi söz verdiler ki: "Kabûl ettik ilâhî!" Hak teâlâ; "Öyle ise secde edin!" buyurdu. Rûhlar bu emri aldılar. Hemen secdeye vardılar. Lâkin secde etmeyenler vardı. Onlar, kâfir ve münâfıklardı... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Resûlullahın şefâati
16-06-2012 01:00
Âdem aleyhisselâm; "Yâ ilâhî, evlâdımdan bir peygamber yaratacaktın. Benden bir zelle sâdır olursa, O'nun şefâatiyle affedecektin. O evlât hürmetine bu babayı affet" diye yalvardı. Hak teâlâ sordu: "Sen Onu nasıl bildin?" Cevâben; "Yâ ilâhî, beni yarattın. Gözümü açar açmaz Arş'a baktım. Orada Onun ismini senin isminle yan yana gördüm. Onu çok sevdiğini bundan anladım" dedi. O vakit buyurdu ki: "Yâ Âdem! O'nu yaratmasaydım, seni ve kâinâtta hiçbir şeyi yaratmazdım. Mâdemki Onu şefâatçi gösterdin, Onun hürmetine, seni affettim" Hak teâlâ emretti meleklere. Cennete girdiler. Orada Kâbe büyüklüğünde, yekpâre bir yâkut vardı. Onu aldılar. Şimdiki Kâbe'nin yerine koydular. Hak teâlâ; "Yâ Âdem! Arş altında 'beyt-ül mâmur' adıyla benim bir hânem vardır. Gökteki o beytimin yerine, bu dünyâya bir binâ kuruldu. Sen şimdi oraya var ve bu evi tavaf eyle!" buyurdu. O bu emri aldı. Mekke'ye vardı. Hazret-i Havvâ da oraya geldi. Mekke'de buluştular. Hazret-i Havvâ yirmi doğum yaptı. Her biri ikiz oldu. Bir erkek, bir kız. Tek olarak sâdece Hazret-i Şît doğdu. Resûl-i Kibriyâ, hazret-i Şît'in evlâtlarından teşrîf etti. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirl
.Hem ağladı, hem güldü
17-06-2012 01:00
Efendimiz "aleyhisselâm" son hastalığında hazret-i Fâtıma'yı huzûruna çağırdılar. O da koşup geldi. Onu sinesine çektiler. Gizli bir şey söylediler. Hazret-i Fâtıma ağladı. Sonra başka bir şey söylediler. O zaman da güldü. Bu hâl, hazret-i Âişe'ye garib geldi. Ve sordu hemen: "Aynı anda hem ağlamak hem gülmek olur mu yâ Fâtıma?" Hazret-i Fâtıma; "Olur" dedi. Ve; "Babam vefât edeceğini haber verdi. Üzülüp ağladım. Sonra da; "Ehl-i beytimden bana ilk gelen sen olacaksın" buyurdu. Ona da sevinip güldüm" diyerek izah etti. SİZİN SÂYENİZDE Bir gün, Resûl-i ekrem Efendimiz, hazret-i Cebrâil'e; "Yâ Cebrâil, Hak teâlâ benim için; "Seni rahmet olarak gönderdim" buyuruyor. Bu rahmetten sana da nasîb oldu mu?" diye sordu. Hazret-i Cibrîl; "Evet oldu" dedi. "Nasıl oldu?" buyurunca; "Arz edeyim" dedi. Ve şöyle anlattı: "Hak teâlânın kudret ve azameti karşısında korkudaydım. Vaktâ ki, zâtınıza iki âyet getirdim. O iki âyette, benim "emîn" olduğum bildiriliyordu. Sâyenizde Rabbimizin meth-ü senâsına kavuştum. Korkum gitti, rahatladım. Bu, bana büyük rahmet oldu." www.gonulsultanlari.com
.Ay kucağına girdi!..
18-06-2012 01:00
Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh" önceleri tüccâr idi. Sefer ve ticâret yapardı. Ekserî Şâm'a giderdi. Seferde iken, bir gece rü'yâ gördü. Şöyle ki; Gökden Ay indi. Kucağına girdi. O da iki eliyle onu kucakladı ve sînesine bastı. Sonra uyandı. Yemlîhâ adında meşhûr bir râhib vardı. Ona varıp, rü'yâsını ta'bîr etdirdi. Râhib sordu: "Sen nerelisin?" Ebû Bekr dedi: "Arz-ı Hicâzdanım" "Ne iş yaparsın?" "Tüccârım." Râhib bu defâ; "Ey Arabistanlı kişi. Bu rü'yâda, sana büyük müjdeler vardır. Ta'bîrini istersen, ücretini ver" dedi. Hazret-i Ebû Bekr; "Pekâlâ" dedi. Oniki dînâr verdi. O zaman râhib; "O Ay ki, gökten sana indi. Âhır zamân Peygamberidir. Yakında zuhûr edecektir. Sen Onun hayâtında iken vezîri, sonra da halîfesi olursun" diye tâbir etti. Ve ardından; "Ona yetişirsen, bana haber ver ki varıp îmân edeyim, Eğer ölmüş olursam, Ona selâmımı ulaştır. Ben Onun dînine girdim ve ümmetinden oldum. Beni âhırette şefâ'atinden unutmasın" diye tembih etti. Hazret-i Ebû Bekr; "Memnun oldum" dedi. Ve ondan bir mektup istedi. Râhib, Resûlullaha hitâben oniki satırlık bir mektûb yazıp, hazret-i Ebû Bekr'e verdi. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen, âhir zaman peygamberisin!"
19-06-2012 01:00
(Dünden devam) Yemlîhâ adındaki meşhûr râhibin, Hazret-i Ebû Bekr'e verdiği mektupta şunlar yazılıydı: "Esselâmü aleyke yâ Muhammed! Sen âhır zemân Peygamberisin. Bu mektûbu Ebû Bekr ile sana gönderiyorum. Ben sana îmân ettim ve sana ümmet oldum. Eğer hazretine yetişirsem, gelip önünde gazâ ve cihâd ederim. Yetişmezsem, âhırette beni şefâ'atinden unutmayasın..." Hazret-i Ebû Bekr; "Ey rü'yâmı ta'bîr eden kişi. Eğer dediğin gibi çıkarsa, benden yüz altın alacağın olsun" dedi. Ve Ondan ayrıldı. Mekke'ye vardı... Aradan oniki yıl geçdi. Resûl-i ekrem "aleyhisselâm" Hak teâlânın emriyle Ebû Kubeys dağına çıktı. Vakit gece yarısıydı. Yüksek sesle; "Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyiniz!" diye seslendi. Hazret-i Ebû Bekr uyanıktı. Bu sesi işitti. Ve hemen; "Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah" dedi. Birkaç gün geçti. Bir gün yolda gidiyordu. Birden Resûlullah hazretleriyle karşılaştı. Fahr-i âlem yaklaştı. Ve Ona bakıp; "Ne olaydı, İslâma geleydin" buyurdu. O zâten inanmıştı. Şehâdeti söylemişti. Parmağını kaldırıp; "Eşhedü en lâ ilâhe illallah. Ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah" dedi. Ve ilk Müslüman oldu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir rüyâ gördüm!.."
20-06-2012 01:00
Ebû Hüreyre "radıyallahü anh" hazretleri şöyle anlatır: Resûlullahtan işittim. Şöyle buyurdular: Rüyâda kendimi, etrâfı örülü bir kuyunun yanında gördüm. Bir küçük kova vardı. O kovayı aldım. Bir miktar su çektim. Sonra Ebû Bekr aldı. Bir iki kova çekebildi. Sonra kova büyüdü. Ona kırba derler. O kovayı kudretli bir kimse alıp su çekti. Bu kişi Ömer idi. O kadar su çekti ki, hiç kimse Onun gibi çekemedi. Hazret-i Âişe anlatıyor: Resûlullah hazretleri âhirete göç ettikten sonra, Arablar mürted oldu. Dinden çıktılar. Fitne çıkardılar. Babamın üzerine öyle musîbetler indi ki, büyük dağların üzerine inseydi, dağı küçültüp, dağıtırdı. Hazret-i Ömer'in "radıyallahü anh" zamânında Eshâb-ı kiram Arabistan'dan çıktılar. Dünyaya dağıldılar. İslâmı her yere yaydılar. Fetihler, Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh" zemân-ı şerîfinde olan fetihten çok fazla idi. Sıddîk'ın hilâfeti azdı. İki sene kadardı. Bu kadar halîfelik yaptı. Hazret-i Ömer'inki on sene oldu. Hazret-i Peygamberin iki büyük kova buyurmaları, hazret-i Ebû Bekr'in "radıyallahü anh" iki sene ve birkaç günlük hilâfet müddetine işârettir. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Mîras bırakmadı!
21-06-2012 01:00
Osmân Gâzi, babasının yerine geçtiğinde yirmiüç yaşındaydı. Lâkin bir liderde bulunması gereken bütün meziyyetlere sâhipti. Şöyle ki; Fevkalâde cesur idi. Ve gâyet mert idi. Hem soğukkanlıydı. Metin ve sabırlıydı. İslâmiyyete aşkla bağlıydı. Gâyet mütevâzıydı. Hizmette ihtiraslıydı. Güzel huylu ve cömertti. Çok da hayırseverdi. Bu, dillere destan idi. Ölünce geriye üç şey kaldı. Atı, kılıcı ve kaftanı. Sevk-i idârede mâhirdi. Harpte cesur yiğitti. Otoritesi kuvvetliydi. Lâkin bu, zorla değildi. Karşılıklı sevgi ve saygı ileydi. Fizîkî yönden de mükemmeldi. Hem cesur bir yiğitti. Hem güçlü bir kumandandı. Çok iyi kılıç kullanırdı. İyi mızrak atardı. Ata binmekte eşi yoktu. Babası Ertuğrul Bey, Celâleddîn Rûmî hazretleriyle görüşürdü. Bir defa Onu da götürdü. Onun için duâ istedi. Hazreti Mevlânâ Onu gördü. Çok sevdi. Teveccüh eyledi. Oğul kabul etti. Osmân'a bakıp; "Rabbimize sonsuz hamd ve şükürler olsun ki, bize bir oğul verdi" buyurdu. Sonra, Osmân'ın iki ellerinden tuttu. Çok hayır duâda bulundu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Vefâtı...
22-06-2012 01:00
Âdem aleyhisselâm hastalandı. Vefât etmeden oğlu hazret-i Şît'e; "Ey oğlum, alnında parlayan nûr, Muhammed Mustafâ'ya mahsûs olan bir nûrdur. Bu nûru muhâfaza et ve bunu, en temiz bir hanıma teslîm eyle" buyurdu. Şît dinliyordu. O devam edip; "Ecelim yaklaştı. Benden sonra halîfem ol. Allahın dînini yaymaya gayret eyle. O'nun sevgili Habîbini unutma" buyurdu. Ardından; "Cennetin zeytinini özledim" dedi. Oğlu hazret-i Şît; "Emrin olur" dedi. Tûr dağına gitti. El kaldırıp yalvardı. Gâibten kulağına; "Çanağı önüne koy" denildi. Çanağı önüne koydu. İçi zeytinle doldu. Âdem Nebî onu yedi. Eski sıhhatini buldu. Lâkin yine hastalandı. Bu defâ Cennet yemişlerini arzûladı. Evlâtları yemiş almaya giderken bir grup melekle karşılaştılar. Melekler onlara; "Geri dönün!" dediler. Peki deyip, döndüler. Hazret-i Azrâil'i evlerinde gördüler. Melekül mevt; "Yâ Âdem! Hak teâlâ sana selâm ediyor" dedi. O an bir ses duyuldu: "Yukarı bak yâ Âdem!" Baktığında, Cenneti gördü. Melekül mevt yaklaştı. Canını Cânân'ına ulaştırdı... www.gonulsultanlari.com
.O sana helâl değil!"
23-06-2012 01:00
Âdem aleyhisselâmın çocukları hep ikiz oluyordu. Bir erkek, bir kız. İlk doğan Kâbil ve kız ikiziydi. İkincisi, Hâbil ile onun ikiziydi. Âdem Nebî onları evlendirmek istedi. Hâbil'in ikiziyle, Kâbil evlenecekti. Kâbil'in ikiziyle de Hâbil. O dinde bu câizdi. Ama ayrı batından olmak şarttı. Kâbil'in ikizi, Hâbil'in ikizinden güzeldi. Kâbil îtiraz etti. Babasına; "Niçin Hâbil'e imtiyâz tanıyorsun? Benim ikizim daha güzel, onunla evlenmeye ben daha lâyıkım" dedi. Babası üzüldü. Ve cevap verip; "O sana helâl değil, Allah'ın emri böyle" buyurdu. Kâbil inanmadı. İhtilâf büyüdü. Hazreti Âdem; "Öyleyse ikiniz de birer kurbân adayın. Haklı olan belli olsun" buyurdu. Hâbil çobanlık yapıyordu. Sürüden en iyi koçu seçti. Kâbil rençberlik yapıyordu. Bir bağ âdi buğday getirdi. Bunları bir tepeye koydular. O zamanki âdete göre, bir ihtilaf vukûunda iki taraf da birer kurbân adardı. Haklı olan tarafın kurbanı, gökten inen bir ateşle yanar, yok olurdu. Gökten bir ateş aktı. Hâbil'in kurbânını yaktı. Kâbil haksız çıktı. Yine de "Ben haklıyım" diyordu. Kıskançlık içini yakıyordu. Nihâyet Hâbil'e gidip; "Seni öldüreceğim" dedi!.. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İlk katil-ilk şehîd
24-06-2012 01:00
Kâbil, kardeşi Hâbil'e; "Seni öldüreceğim" dedi. "Niçin?" deyince, "Babam, benim güzel kardeşimle seni evlendiriyor. Güzel olmayanını bana lâyık görüyor" dedi. Hâbil üzüldü. Yumuşaklıkla; "Yapma! Bu işe kalkışırsan kâtil olursun. Benim günâhımı da yüklenirsin" dedi. Ama o dinlemedi. Bu defa ona; "Bak Kâbil, sen beni öldürmek için elini kaldırırsan, ben elimi kaldırmam. Çünkü o iş günâhtır, ben Rabbimden korkarım" dedi. Kâbil söz dinlemiyordu. Onu öldürmek istiyordu. Ama yolunu bilmiyordu. Şeytan, insan şeklinde geldi. Bir kuş tutup, başını bir taşın üzerine koydu. Başka bir taşla vurup ezdi. Kâbil bunu görüp öğrendi. Aynısını yapıp Onu şehîd etti. Bu sefer; "Bu cesedi ne yapacağım?" dedi. O ara kavga eden iki karga gördü. Derken biri diğerini öldürdü. Sonra inip, ayaklarıyla yeri kazdı. Onu oraya gömüp kapattı. Kâbil de aynısını yaptı. Âdem Nebî çok üzüldü. Hazret-i Cibrîl geldi. Âdem Nebîye; "Yâ Âdem! Allah sana bir evlât verecek. O çocuğun neslinden Fahr-i âlem gelecek" dedi. Nihayet hazret-i Şît doğdu. Nûr-i Muhammedî alnında parlıyordu... www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ortalık karışmıştı!..
25-06-2012 01:00
Hazret-i Alî "radıyallahü anh" anlatıyor: Huneyn günü ortalık karıştı. Gaziler şuûrsuzca dağıldılar. Öyle oldu ki; Resûl-i ekrem "aleyhisselâm" Efendimiz düşman askerlerinin arasında tek başına kalmıştı. Ama duraklamadı. Atını mahmuzladı. Düşmana daldı. Hem binlerce düşmana. Ve tek başına. YÜZ MÜCÂHİT... Hazret-i Abbâs ile hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anhümâ" bunu gördüler. Yüz kadar Mücâhit ile arkasından sür'atle at koşturdular. Yetişip yaklaştılar. Etrâfında halka oluşturdular. Biri dizginini tuttu. Diğeri üzengisini. Böylece hızını kestiler. Onu düşman içinde yalnız bırakmadılar. BİR MÛCİZE... Asr-ı saâdette bir hanımın oğlu dünyaya geldi. Ancak üç dört yaşına geldiği halde konuşamıyordu yavrucak. "Dilsiz"di yâni. N'apsın kadın. Çocuğu kucakladı. Koştu Resûlullah Efendimiz'in huzûr-i şerîflerine. Ağlayarak arz etti. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" hazretleri o çocuğu dizlerine oturttu. Başını okşadı. Sırtını sıvazladı. Çocuk konuşmaya başladı. Hem de "bülbül" gibi. Annesi sevinçten uçuyordu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sol yanında dur!
26-06-2012 01:00
Bir gün Efendimiz "aleyhisselâm", Hazret-i Alî ile cemaatle namaz kılıyorlardı. Ebû Tâlib gördü. Oğlu Ca'fere dönüp; "Haydi sen de var, Muhammed'in sol yanında dur. Onlarla beraber sen de namâz kıl" dedi. Ca'fer-i Tayyâr; "Peki babacığım" dedi. Koşup namaza durdu. Resûlullah hazretleri selâm verdiğinde gördü ki, Ca'fer de gelmiş, yanında namaza durmuş. Gönlü şâd oldu. Namâz bitince; "Yâ Ca'fer! Sana müjdeler olsun ki, Hak teâlâ sana iki kanat verir. Yer yüzünden Cennete uçarsın!" buyurdu. BEŞİĞİNİ SALLARDI Resûlullah Efendimiz hazret-i Alî'nin beşiğini sallar, Onu kucağına alır, gezdirip getirirdi. Ne vakit Resûlullah Efendimiz o eve gelse, Alî uykuda olsa bile farkına varırdı. Hemen uyanırdı. Sevinir şâd olurdu. Kollarını beşikten çıkarır, ellerini Resûlullahın boynuna sarardı. O da alıp, bağrına basardı. Bir gün yine böyle oldu. Fâtıma Hâtun gördü. Ve Efendimize; "Yâ Muhammed! Müsaade edin, çocukla biz ilgilenelim" dedi. Resûl-i Ekrem; "Siz bu çocuğu bana vermiştiniz ya. Bu benim çocuğumdur, siz karışmayın!" buyurdu. > w
.Bana doğumu kolay eyle"
27-06-2012 01:00
Fâtıma binti Esed, Kâbe'yi tavâf ediyordu. Doğum alâmetleri belirince Kâbe-i şerîfe girdi. Ellerini açtı. Hak teâlâya; "Yâ Rabbî! Bana bu doğumu kolay eyle" diye yalvardı. O an garip bir şey oldu. Beytin duvârı yarıldı. Fâtıma gözden kayboldu Üç gün görünmedi. Dördüncü gün, Kâbe'den çıktı. Elinde yeni doğmuş bebeği (Alî ibni Ebî Tâlib "radıyallahü anh") vardı. Onu bağrına bastı. Evine götürdü. Beşiğine yatırdı. Ebû Tâlib gelip, yüzünü görmek için örtüsüne el uzattığında, hazret-i Alî, eliyle görmesine mâni oldu. Yüzünü örttü. Göstermedi. Vâlidesi de gelip, emzirmek istediğinde, Ona da ma'nî oldu. Ebû Tâlib sordu: "Buna ne isim koyalım?" O da cevâben; "Bu çocuğun pençesinde arslan kuvveti var. Haydar olsun" dedi. Haydar, arslan demektir. Ebû Tâlib; "Olabilir" dedi. Ve ardından; "Benim niyyetim Zeyd ismini vermektir" dedi. O Server doğumu duydu. Sevinip şâd oldu. Ebû Tâlib'in evine vardı. Ve onlara; "Bu çocuğun ismini ne koydunuz?" diye sordu. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gâibten "Alî" demişlerdi!..
28-06-2012 01:00
Herkes fikrini beyan eyledi. Habîb-i Ekrem "aleyhisselâm"; "Benim niyyetim, Alî ismini koymakdır" buyurdu. Fâtıma Hâtun; "Bana da gâibten bu ismi söylediler" dedi. Bir rivâyet şöyledir: Vâlidesi Fâtıma Hâtun, istihâre için Kâbe'ye yönelip; "Yâ Rabbî! Harem-i şerîfinde ikrâm eylediğin oğlum için tarafından isim niyâz ediyorum" dedi. O an bir ses duydu. Gâibten geliyordu. "Onun ism-i şerîfini Alî koyun!" diyordu. Böylece ismini Alî koydular. O Server beşiğine yanaştı. Fâtıma Hâtun; "Yâ Muhammed-ül emîn! Fazla yaklaşmayın ki, bu oğlanın aslan gibi pençeleri var. Hazretinize bir edebsizlik yapabilir" dedi. Habîb-i Ekrem; "Korkma" dedi. Ardından; "Yâ Fâtıma! Alî bize karşı edebe riâyet eder!" buyurdu. Ve yanına vardı. Alî derin uykuda idi. Derhal uyandı. Güzel gözlerini açtı. Resûlullaha baktı. Server-i âlem beşiğe yanaştı. Onu kucağına aldı. Bağrına bastı. Bir zamân mübârek dilini, gül yaprağı gibi hazret-i Alî'nin "radıyallahü anh" mübârek ağzına koyup, esrar çeşmesi gibi olan mübârek ağzının suyunu, damla damla Ona emzirdi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel
.Ey oğul! Niçin ağlıyorsun?
29-06-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Alî'nin Ebû Tâlib'in dokunmasına ma'nî olması, kendisine önce Resûlullah dokunsun diye idi. Annesinin emzirmesine mâni olması da, önce Resûlulahın mubârek ağız suyundan emmek istemesiydi. Hikmeti bu idi. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm", hazret-i Alî'nin yıkanmasına bizzat meşgûl oldular. Sağ tarafını yıkayınca, Alî sol tarafa kendisi dönerdi. O Server bunu gördü. Ağlamağa başladı. Fâtıma hâtun; "Ey oğul, ağlamanızın sebebi nedir?" diye sordu. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm"; "Yâ Fâtıma! Ben şimdi bunu yıkarım. Ben vefât edince de o beni yıkar. O zamân ben de sağ yanımdan sol yanıma kendim dönerim" buyurdu. Yıllar geçti... Alî beş yaşına erişti. O sene Hicâz'da az yağmur sebebi ile kıtlık oldu. Gıdâ yokluğundan halk darlığa düştü. Ebû Tâlib de sıkıntıdaydı. Çoluk-çocuğu çoktu. Bir gün hazret-i Resûl-i ekrem "aleyhisselâm" hazret-i Abbâs'a geldi. Kapıyı çaldı. Ve içeri girip; "Ey amcam! Sen zenginsin! Ebû Tâlib amcam, fakîr ve çocukları çoktur. Kıtlık geçinceye kadar herbirimiz Onun çocuklarından birini yanımıza alıp, Ona ma'îşette yardım edelim" buyurdu. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10
.Ukayl'i bana bırakın!"
30-06-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Abbâs münasip görünce, birlikte Ebû Tâlib'e gelip, durumu söylediler. Ebû Tâlib sevindi. Minnettâr oldu. Ve onlara; "Ukayl'i bana bırakın. Diğerlerini siz bilirsiniz!" dedi. Abbâs Ca'fer'i aldı. Efendimiz Ali'yi aldı. Ebû Tâlib'in yükü hafifledi. Hazret-i Cibrîl vahiy getirinceye kadar, Alî "radıyallahü anh" Efendimizin yanında kaldı. Onun yanında büyüdü. Her şeyi Ondan gördü. Ve Ondan öğrendi. HİÇ PUTA TAPMADI Fahr-i âlem Efendimiz hazretlerine nübüvvet Pazartesi günü bildirildi. Evvelâ hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh" îmâna geldi. Ondan önce kimse îmân etmedi. İlk O îmân etti. İkinci îmân eden İmâm-ı Alî'dir. "radıyallahü anh" On yaşında idi. Hiç puta tapmadı. Hak Sübhânehü ve teâlâ, putlara tapmaktan Onu korudu. Kendisi anlatır: Annem bana hâmile idi. Bir gün evden çıktı. Kiliseye doğru yürüdü. Puta tapacaktı. O niyetle gidiyordu. Ama nasîb olmadı. Zîra yolda hastalandı. Kiliseyi unutup, eve döndü... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerle
.Yalnız yaşadı, yalnız öldü
01-07-2012 01:00
Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin "radıyallahü anh" devesi zayıf ve dayanıksız olduğu için Tebük harbinde gerilerde kalmıştı. Deve zor yürüyordu. Az sonra çöküp kaldı. Ebû Zer deveden indi. Eşyalarını sırtladı. Orduya yetişti. Sonra mola verildi. İstirahate çekildiler. O da bir yere oturdu. Ama tenhâ bir yerde. Ve tek başına. Efendimiz aleyhisselâm Onu böyle görünce "Allahü teâlâ, yalnız yürüyen, yalnız ölen ve yalnız haşrolan Ebû Zer'e rahmet eylesin" buyurdular. FAKİRLERE VERİRDİ Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri "radıyallahü anh" evinde bir günlük nafakadan başka şey bulundurmaz, fakîrlere dağıtırdı. Şam vâlisi tecrübe için Ona "onbin dirhem altın" göndermişti bir gün. O altınları aldı. Teşekkür etti. Ve evden çıktı. Hepsini fakîrlere dağıtıp eve döndü. Tek altın bile kalmadı. Az sonra hizmetçi gelip; "Efendim, size getirdiğim altınlar başkasınınmış, yanlışlıkla size getirmişim" dedi. Ve onları geri istedi. Hazret-i Ebû Zer; "Onlar bitti" dedi. "Nasıl?" deyince; "Hepsini fakîrlere dağıttım" dedi. Vâlinin adamı geri dönüp durumu vâliye anlatınca, Vâli, Ebû Zer hazretlerinin büyüklüğünü anladı. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
..Gelen giden var mı?
02-07-2012 01:00
(Dünden devam) Ebû Zer-i Gıfârî hazretleri "radıyallahü anh" hasta olduğu bir gün hanımına; "Dışarı bak bakalım, gelen giden var mı?" diye sordu. Hanımı dışarı bakıp; "Kimseler yok" deyince; "Öyleyse henüz erken. Sen bir koyun kes" dedi. "Niçin?" deyince; "Vefat edersem, cenâzemde sâlih bir topluluk bulunacak. Onlara ikrâm edersin. Benim tarafımdan söyle onlara, yemeden gitmesinler" buyurdu. "Peki bey" dedi. Ve bir koyun kesti. Bir müddet sonra tekrar seslenip, gelen olup olmadığını sordu. Hanım baktığında, uzaktan bir topluluğun geldiğini görüp haber verdi. Ebû Zer hazretleri; "Beni kıbleye çevir" dedi. Yüzünü kıbleye döndürünce; "Bismillahi ve billahi ve alâ milleti Resûlullah" diyerek rûhunu teslîm etti. Hanımı gelen misâfirleri karşılayıp, Ebû Zer hazretlerinin vefât ettiğini bildirdi. O gelenler; "Biliyorduk. Böyle mübârek bir zâtın cenâzesinde bulunmak, Allahü teâlânın bize husûsî lütfudur" dediler. Cenaze hizmetlerini gördüler. Namâzını kıldılar. Kabrine defnettiler. Ve vedâ eylediler. Hanımcağız; "Az durun" dedi. "Niçin?" dediklerinde; "Ebû Zer'in size selâmı var. Yemek yemeden gitmesinler diye tembih etti" dedi. Yemek yiyip ayrıldılar. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sözünün eri oldu
03-07-2012 01:00
(Dünden devam) Ebû Zer-i Gıfârî "radıyallahü anh" Resûlullah Efendimiz'e bîat ederken; "Allah yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldırmayacağına ve hep doğru sözlü olacağına" dâir söz vermişti. Bu sözünün eri oldu. Bundan hiç şaşmadı. Hep böyle yaşadı. Resûlullah Efendimiz; "Dünyaya Ebû Zer'den daha sâdık kimse gelmedi" buyurmuşlardır. Resûlullahı çok severdi. Uğrunda canını verirdi. Nitekim bir defâsında; "Yâ Resûlallah! Kalbim Allahü teâlânın ve sizin muhabbetinizle doludur" diye arz etmişti. İLİMDE DERYADIR Hazret-i Alî "radıyallahü anh"; "Ebû Zer ilimde bir deryadır. O, insanların anlamaktan âciz olduğu ilimleri biliyordu" buyurdu. ONU ŞİKÂYET ETTİLER Şam şehrinin zenginleri Ebû Zer hazretlerinin zühd hâlini beğenmeyip, oradan gitmesi için Hazret-i Osmân'a şikâyette bulundular. Halîfe kendisini çağırdı. O da Medîne'ye geldi. Halîfe ile görüştü. Hazret-i Osmân; "Şam halkının senden şikâyet sebebi nedir?" diye sordu. O da sebebini arz edince; "Yâ Ebâ Zer, halkı zühd yoluna zorla sokmak imkânsızdır" buyurdu.
.Habîbullah hürmetine
04-07-2012 01:00
Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm zamanında çok günahkâr bir kişi vardı. Bir gün Hastalandı. Sonra da öldü. İnsanlar onun ölüsünü bir kenara attılar. O anda cenâb-ı Haktan; "Yâ Mûsâ! O kulumu kefenleyip namazını kıl ve güzelce defnet!" diye vahiy geldi. Mûsâ Nebî emri aldı. Derhal yerine getirdi. Ve ardından; "Yâ Rabbî! O, çok günahkâr bir kişiydi. Bunun hikmeti nedir?" diye sordu. Cenâb-ı Hak Celle celâlüh; "Yâ Mûsâ! O kulun günahı, halkın bildiğinden de daha çoktu. Ama o, bir gün Tevrat'a baktı. Orada Habîbim'in methini gördü. Kalbinde, Ona karşı muhabbet hâsıl oldu ve o sayfayı öpüp, yüzüne sürdü. İşte Habîbim'e olan bu sevgisi hürmetine o kulumun bütün günahlarını sildim ve onu dostlarımdan eyledim" buyurdu. TANIYOR MUSUN? İnsanların ve cinlerin Peygamberi olan Muhammed Mustafâ "sallallahü aleyhi ve sellem" hazretleri yirmi yaşlarında iken melekleri görmeye başladı. Bir gün iki melek gördü. Biri diğerine Onu gösterip; "Şu zâtı tanıyor musun?" diye sordu. Öbür melek tanıyordu. Ona cevap verip; "Tanımaz mıyım. O, bütün âlemlerin hidâyetine sebep olacak olan son Peygamberdir. Ama henüz dâvet zamanı gelmedi" dedi.
.Güyâ yıldıracaklardı!
05-07-2012 01:00
Müşrikler, İslâmın yayılmasını engellemek için şeytanca, Fir'avunca plânlar yapıyorlardı. Şöyle ki; Meselâ bir kaba doldurdukları hayvan kanına ellerini batırır, kanlı pençelerini o Server'in "aleyhissalâtü vesselâm" kapısına vururlardı. Güyâ yıldıracaklardı! Korkutacaklardı. Derken Efendimiz hazretlerinin "sallallahü aleyhi ve sellem" yakasından düşüp, fakir ve garip Müslümanlara musallat oldular. Ezâ cefâ ettiler. İşkence yaptılar. İlk Müslümanlar büyük imtihan veriyordu. İslâmiyyetin bugünlere ulaşmasında o mübârek insaların "radıyallahü anhüm ecmaîn" sabırlarının rolü pek büyüktür. GÖZLERİ AÇILDI!.. Bir gün, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hazretlerinin mübârek huzûruna bir âmâ gelip; "Yâ Resûlallah! Duâ buyurun da gözlerim açılsın" diye yalvardı. Resûl-i ekrem "aleyhisselâm"; "Sen şimdi abdest al, iki rekât namaz kıl ve duâ et!" buyurdular. O kimse sordu: "Nasıl duâ edeyim yâ Resûlallah?" Server-i âlem "aleyhisselâm"; "Yâ Rabbî! Habîbinin hürmetine gözlerimi aç! diye duâ et" buyurdular. Âmâ kimse; "Peki yâ Resulallah" dedi. Ve öylece duâ etti. İki gözü açılıverdi... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah'ın hediyesi
06-07-2012 01:00
Şît aleyhisselâm, Âdem aleyhisselâmın oğludur. Babasından sonra peygamber oldu. Allahü teâlâ, buna elli suhuf gönderdi. Kâbe'yi taştan yaptı. Şît, İbrânicedir. "Allah'ın hediyesi" demektir. Âhir zaman peygamberi Muhammed aleyhisselâmın nûru, hazret-i Âdem'den Şît aleyhisselâma geçti. Onun alnında parladı. Şît aleyhisselâm diğer kardeşlerinin hepsinden daha güzel ve fazîletliydi. Babasına benzerdi. Bin şehir kurdu. Hepsinin kapısında; "La ilâhe illallah Âdem Safiyyullah Muhammed Habîbullah" yazılı idi. Hâbil'i şehîd ettikten sonra Yemen'e giden Kâbil'in çocukları çoğaldı. Çok azgındılar. Sapıklıkla yaşıyorlardı. Onları îmâna dâvet etti. Kabul etmediler. Sapıklıkta ısrâr ettiler. Bu defâ onlarla savaştı. Bu savaşta kılıç kullandı. İlk kılıç kullanan Odur. Çoğunu öldürdü. Bir kısmını esir aldı. Âdem aleyhisselâm vefât edeceği zaman, oğlu Şît aleyhisselâma; "Yavrum! Alnında parlayan bu nûr, son peygamber olan Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bu nûru, mü'min, temiz ve afîf hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!" dedi. O da emri ifa etti. Dokuzyüz elli sene yaşadı. Vefat edince, babasının yanına defnedildi. > www.gonulsultanlari.com Tel
.Kalemle ilk yazı yazan
07-07-2012 01:00
İdrîs aleyhisselâm, Kur'ân-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden olup, Şît aleyhisselâm'ın torunlarındandır. Kendisine otuz suhuf geldi. Kalemle ilk O yazdı. İlk dikiş diken Odur. Önce deriden elbise giyilirdi. Diri olarak göğe kaldırıldı. Çok kitap okudu. Çok evlâdı oldu. Resûlullah Efendimiz'in "sallallahü aleyhi ve sellem" mübârek nûru, Ona geçti ve alnında "yıldız" gibi parlıyordu. Ondan oğlu Lamek'e. Lamek'ten Nûh'a geçti. Yüksek vasıfları hâizdi. Güzel huylu, sevimliydi. Âzâları mütenâsipti. Gür sakallıydı. İri kemikli, az etliydi. Gözleri sürmeliydi. Ekseri sükût ederdi. Ağır ağır konuşurdu. Yürürken önüne bakardı. Çok tefekkür ederdi. Şît Nebî'ye benzerdi. Peygamberliğinden önce de ibâdetle meşgûl olur, iyi kimselerle bulunur, geçimini kendi çalışması ile te'min ederdi. İçinde büyüdüğü cemiyet, maddeten ve mânen bozulmuş, doğru yoldan ayrılmışlardı. Allaha ibâdeti terk etmişlerdi. Her türlü kötülüğü işliyorlardı. Haramları helâl sayıyorlardı. Çok zinâ yapıyorlardı. İşleri oyun ve eğlence idi. Bütün bunlara rağmen Allahü teâlâ, onlara İdrîs aleyhisselâm'ı peygamber olarak gönderdi. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Melekler ziyaret ederlerdi
08-07-2012 01:00
(Dünden devam) İdrîs aleyhisselâm'a hazret-i Cebrâil dört defâ geldi ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. O da halka teblîğ etti. Kendi de bu emir ve yasakları büyük bir dikkatle yerine getirirdi. Çok ibâdet ederdi. Meleklerle görüşürdü. Melekler, cemâatler hâlinde ziyâretine gelir, Onunla sohbet ederlerdi. O da o meleklerin her birinin ismini, vazifesini, okuduğu tesbîhi bilir, göğe yükselirlerken onları seyrederdi. Bulutlara emir verirdi. Onun emriyle bulutlar sağa sola dağılırlardı. Bir mûcizesi de, gökyüzüne çıkıp, melekût âleminin acâyip hâllerini seyretmesiydi. Kavmine nasîhat ederdi. Resûlullah'tan bahsederdi. Onu methü senâ ederdi. Nûh tûfanını da bildirdi. Tafsilâtıyla anlattı. Fakat Peygamberliğine delâlet eden bu kadar açık mûcizeleri görmelerine rağmen, kavminden pek az kimse Ona îmân etti. Çoğu karşı geldi. İnanmadılar. İdrîs Nebî üzüldü. Hicrete karar verdi. Mü'minlere de emretti. Birlikte Bâbil'den çıktılar. Nil Nehrine ulaştılar. İdrîs aleyhisselâm nehrin kenarında durup, Allahü teâlâyı tesbîh etti. Sonra yanındakilere; "İşte, terk edip geldiğiniz yerdeki gibi bir nehir" dedi. (Devamı var)
.Yüz şehir kurdu
09-07-2012 01:00
(Dünden devam) İdrîs aleyhisselâm'a Allahü teâlâ 72 lisânla konuşmayı nasîp etti. Her kavmi kendi lisânıyla dîne dâvet etti. Harp âletleri yaptı. Kâfirlerle savaştı. Pek çok esir aldı. Yüz şehir kurdu. İnsanlara hikmet ve matematik dersleri verdi. Fen ilimlerinden bahsetti. Tıp ve astronomi öğretti. Göklerin esrârından, yıldızlarla alâkalı derin bilgilerden ve hesap ilminden haber verdi. Kalemle yazı yazmayı. Elbise dikmeyi öğretti. Çok ibâdet yapardı. Öyle ki, gökteki melekler, Onun bu ibâdetlerini öğrenip kendisine hayranlık duydular. Hazret-i Azrâil de öğrendi. Ve Ona hayran oldu. Ziyâret etmek istedi. Hak teâlâdan izin aldı. İnsan sûretinde yanına vardı. O ise her gün oruç tutardı. O gün de oruçluydu. İftar vakti oldu. Sofrayı kurdu. Onu yemeğe dâvet etti. Melekül mevt yemedi. Üç iftar vakti böyle oldu. Üçüncüsünde; "Sen kimsin?" dedi. O da; "Ben ölüm meleğiyim" dedi. Ve ardından; "Seninle sohbet etmek için Allahü teâlâdan izin istedim. İzin verdi ve sana geldim" dedi. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Bir anlık rûhumu al!"
10-07-2012 01:00
(Dünden devam) İdrîs aleyhisselâm hazret-i Azrâil ile tanıştığına memnun oldu. Çok sevindi Ve kendisine; "Bir ricâm var" dedi. "Nedir?" deyince; "Bir anlık rûhumu al" dedi. O da; "İzin almam lâzım" dedi. Rabbinden izin istedi. Hak teâlâ; "Onun rûhunu al" buyurdu. O vakit rûhunu aldı. Bir müddet sonra iâde etti. Ama merak etmişti. Kendisine; "Bunu niçin istedin?" dedi. İdrîs Nebî; "Ölümün acısını tadayım da Rabbime daha fazla ibâdet edeyim diye istedim" dedi. Ardından; "Bir ricâm daha var" dedi. Hazret-i Azrâil; "Nedir o?" deyince; "Beni göklere çıkar. Cennet'i ve Cehennem'i göreyim" dedi. O yine; "İzin almam lâzım" dedi. Rabbinden izin istedi. İzin verilince Onu aldı. Göklere çıkardı. İdrîs Nebî Cehennemi gördü. Korkuya kapıldı. Hazret-i Azrâil'e; "Bir ricâm daha var" dedi. Melekül mevt; "Nedir o?" deyince; "Mâlik'e söyle, Cehennemin kapısını açsın, içini, bütün tabakalarını göreyim" dedi. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben buradan çıkmam!"
11-07-2012 01:00
(Dünden devam) İdrîs Nebî Cehenneme girdi. Her yerini gezdi, gördü. Ve dışarı çıktı. Bu defâ Cennet'i görmek istedi. Bunun için de izin verildi. Cennet'e girdi. Her yerini gezdi. Çok beğendi. Melek-ül mevt; "Haydi çık, seni yerine götüreyim" dedi. İdrîs aleyhisselâm; "Çıkmam!" dedi. Aralarında ihtilaf oldu. Anlaşamadılar. Melekül mevt Hak teâlâya iltica eyledi. Ne yapacağını sordu. Hak teâlâ, aralarını bulmak için bir melek gönderdi. O melek geldi. İdrîs Nebî'ye; "Niçin çıkmıyorsun" dedi. O şöyle cevap verdi: Allahü teâlâ; "Her nefs ölümü tadacaktır" buyurdu. Ben ölümü tattım. Yine Allahü teâlâ; "Her nefs Cehenneme uğrayacaktır" buyurdu. Ben oraya uğradım. Allahü teâlâ; "Onlar Cennete girince, artık hiç çıkmazlar" buyurdu. Bunun için çıkmıyorum, dedi. Hak teâlâ Melek-ül mevt'e; "İdrîs haklı. O oraya benim iznimle girdi. Oradan ancak benim emrimle çıkar" buyurdu. İdrîs Nebî Cennette kaldı. Şimdi de Cennettedir... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ebû Bekr nerededir?"
12-07-2012 01:00
Bir gün Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" sabâh namâzını kılıp, mübârek yüzünü eshâba dönünce, Ebû Bekr-i Sıddîk'ı "radıyallahü anh" suâl etti. Cevâb gelmedi. Ayağa kalkıp; "Ebû Bekr nerededir?" buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh", en arka saftan; "Lebbeyk yâ Resûlallah!" dedi. Resûlullah emir buyurdu. Ebû Bekr'e yol açtılar. Efendimizin yanına geldi. Fahr-i kâinât hazretleri; "Yâ Ebâ Bekr, birinci rek'atta bana yetiştin mi?" diye sordu. O şöyle arz eyledi: "Yâ Resûlallah! Birinci safta sizinle tekbîr alıp, Fâtiha sûresini okumaya başlamıştım. Abdestimde vesvese oldu. Abdest için geri döndüm. Bir ses duydum. Ardıma baktım. Altından bir kap gördüm. İçi su dolu idi. Su kardan beyâzdı. Üstünde mendil vardı. Mendilin üzerinde, "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah Ebû Bekr-i Sıddîk" yazıyordu. Abdestimi aldım. Koşup size yetişdim..." Resûl-i ekrem hazretleri; "Müjdeler olsun sana yâ Ebâ Bekr. Ben namâzda kırâati tamâmladım ki, rükû'a gideyim. Dizlerim tutuldu. Sen gelmeyince, rükû edemedim. Sana abdest suyu veren Cebrâîl idi. Mendili koyan Mikâîl idi. Benim dizlerimi tutan İsrâfîl idi" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hak teâlâ buyurdu ki..."
13-07-2012 01:00
Abdullah bin Ömer "radıyallahü anhümâ" hazretlerinden rivâyet edilmiştir. Hazret-i Habîbullah "sallallahü aleyhi ve sellem"; "Hak teâlâ, doğru sözü, Ömer'in dili ve kalbi üzerine koymuştur" buyurdu. Yâni O doğru söyler. Sözleri hep haktır. Hakkı bâtıldan ayırır. Alî bin Ebî Tâlib de; "Biz Ömer'in "radıyallahü anh" sözlerinin hak olduğunu, kalblerin, Onun sözü ile sükûn bulduğunu uzak görmezdik. Yani hak olan, doğru olan söz, Onun lisânı üzerine yerleşdirilmiştir" demiştir. İNSANLARIN EN HAYIRLISI Hazret-i Câbir "radıyallahü anh" hazretlerinden rivâyet edilmiştir. O diyor ki: Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebû Bekr hazretlerine "radıyallahü anhümâ"; "Ey Resûlullah'tan sonra, insanların en hayırlısı" diye hitâb etti. Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh" "Âgâh ol yâ Ömer. Sen bana böyle söyledinse, vallâhi gerçektir" dedi. Şöyle devam etti: Resûlullahın yanında idim. Kendilerinden işittim. Buyurdular ki: "Ömer'den hayırlı bir kimse üzerine gün doğmamıştır." Ukbe bin Âmir nakleder: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem"; "Eğer benden sonra Peygamber gelmek ihtimâli olsa idi, Ömer bin Hattâb Peygamber olurdu" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben nezr ettim ki!.."
14-07-2012 01:00
Resûl-i ekrem Efendimiz bir gazâdan sâlimen dönmüştü. Huzuruna bir câriye gelip; "Yâ Resûlallah! Sen gazâdan sâlimen geri dönersen, huzûrunda tef çalıp tegannî edeyim diye nezr etmiştim" dedi. Server-i âlem; "Nezr ettiysen çal, yoksa çalma" buyurdu. Câriye; "Nezretmiştim" dedi. Ve çalmaya başladı. Hazret-i Ebû Bekr geldi. Câriye susmadı. Hazret-i Alî geldi. Yine susmadı. Hazret-i Osmân geldi. Çalmaya devam etti. Hazret-i Ömer gelince, hemen defi yere koyup, üzerine oturdu. Resûl-i ekrem; "Yâ Ömer! Şeytân senden korkar. Ben otururken bu câriye tef çaldı. Ebû Bekr geldi, yine çaldı. Alî geldi, yine çaldı. Ama sen gelince tefi yere koyup, üzerine oturdu" buyurdu. GEL SEN DE SEYRET Hazret-i Âişe "radıyallahü anhâ" der ki: Bir gün Habeşîler raks ediyor, halk da onları seyrediyordu. Resûlullah bana; "Yâ Âişe! Sen de seyr et" buyurdu. Biraz seyrettim. Az sonra; "Doymadın mı?" buyurdu. "Doymadım" dedim. O ara Hazret-i Ömer geldi. Halk korkup dağıldılar. Peygamberimiz; "Muhakkak görürüm ki, insan ve cin şeytânları Ömer'den kaçarlar" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 w
.Yaptıkları ona zarar vermez!"
15-07-2012 01:00
Hazret-i Osmân "radıyallahü anh" Tebük gazâsında "bin altın" getirdi. Resûlullahın kucağına döktü. Efendimiz çok sevindi. Mübârek elini altınların arasına sokup karıştırdı ve; "Osmân'a bundan sonra yapdıkları zarar vermez" buyurdu. Allahü teâlâ emretti. Hazret-i Cibrîl geldi. Ve meâl-i şerîfi; "Allah yolunda mallarını sarf eden kimseler, verdikleri şeylerle karşısındakileri minnet altında bırakmazlar. Onların ecrini, onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yoktur" olan âyet-i kerîmeyi getirdi. Minnet nedir? Minnet, ihsân ve ikrâmda bulunduğu kimseye; "Ben sana şunu verdim, bunu verdim" diyerek, yaptığı iyiliği onun başına kakmak, onu üzmektir. Bir sahâbî anlatır: Resûlullah hazretleri Eshâb-ı kirâmı Tebük gazvesine teşvîk ettiler. Hazret-i Osmân kalkıp; "Yâ Resûlallah! Yüz deve, palanları ile birlikte fîsebîlillah benim üzerime olsun!" dedi. Resûlullah kalktılar. Yine teşvîk ettiler. Hazret-i Osmân kalkıp; "Yâ Resûlallah! Üçyüz deve, çulları ile ve palanlarıyla fîsebîlillah benim üzerime olsun!" dedi. Efendimiz memnun oldu. Ve eshâba karşı; "Osmân, bundan sonra, nâfilelerden bir amel etmese de, bir beis yoktur. Zîrâ yaptığı ihsanlar, ona kifâyet eder" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hazret-i Alî iyi bilir"
16-07-2012 01:00
Kays bin Hâris rivâyet eder: Bir kişi hazret-i Muâviye bin Ebî Süfyân'dan "radıyallahü anhüm" bir mesele suâl etti. Hazret-i Muâviye; "Bu suâli, var hazret-i Alî'den suâl et ki, o benden iyi bilir" dedi. O kişi; "Ben senin cevâbını isterim" dedi. Hazret-i Muâviye; "Niçin?" deyince; "Senin vereceğin cevâbı Alî'nin cevâbından çok severim" dedi. Hazret-i Muâviye kızdı. Ona darıldı. Ve kendisine; "Sen yalan söyledin. Sen kötü kişisin. Muhakkak sen, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hazretlerinin ilimde muazzez ve mükerrem tuttuğu kimseyi kötüledin" dedi. Ve şöyle anlattı: "Efendimiz aleyhisselâm, Alî bin Ebî Tâlib hakkında; (Yâ Alî! Sen benim yanımda, Hârûn'un Mûsâ 'aleyhimesselâm' yanında olduğu gibisin. Lâkin benden sonra Peygamber gelmez) buyurdu. Ona kıymet verirdi. Çok şâhit oldum. Hazret-i Ömer 'radıyallahü anh' devamlı sûrette Onun ile meşveret ederdi. Onun bilgisine kıymet verirdi. Bir müşkili olsa; -Alî burada mıdır? diye sorardı. Onun bilgisine güvenirdi..." Bunları anlattı. Sonra o kişiye; "Kalk, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri ayaklarına kuvvet vermesin" buyurdu. Ve adını divânından sildi. > www.gonulsultanlari.com Tel
.Kalk yâ Ebâ Türâb!"
17-07-2012 01:00
Hazret-i Alî'nin "kerremallahü vecheh" bir ismi de Ebû Türâb idi. Kendisi zaman zaman; "Bana Ebû Türâb adından daha sevgili ad yoktur. Zîrâ onu Fahr-i âlem Efendimiz koymuştur" buyururdu. Hâdise şöyle oldu: Bir gün İmâm-ı Alî ile hazret-i Fâtıma-tüz Zehrâ "radıyallahü anhümâ" küsüştüler. İmâm-ı Alî kalktı. Mescide vardı. Kuru toprağa yattı. Hazret-i Fâtıma ise Server-i âlem hazretlerine varıp; "Babacığım! Yanlışlıkla Alî'yi küstürdüm. Ama bilirim ki, suç benimdir" dedi. Efendimiz kalktılar. Mescide vardılar. Gördüler ki, toprakta yatar. Yüzüne toz toprak yapışmış. Onu böyle görünce; "Kalk yâ Ebâ Türâb!" diye seslendiler. Hazret-i Alî sesi duydu. Hemen ayağa fırladı. Bu hitâbtan çok hoşlandı. İşte bu sebepten; "Bana, Ebû Türâb isminden daha sevgili isim yoktur" buyururdu. Bir sahâbî anlatır: Efendimizin huzûrundaydım. Bana seslendiler. Ben cevâben; "Lebbeyk yâ Resûlallah!" dedim. Bana bakıp; "İster misin ki, Cennetin direğini sana göstereyim?" buyurdu. "İsterim yâ Resûlallah!" dedim. Hazret-i Alî'yi gösterip; "Bu kişi ve bunun ehli, Cennetin direğidirler" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gülmenize sebep nedir?"
18-07-2012 01:00
Hanım sahâbîlerden hazret-i Ümmü Hiram "radıyallahü anhâ", Efendimiz'in "aleyhissalâtü vesselâm" süt teyzesidir. Resûlullah Efendimiz, sık sık ziyâretine giderdi bu hanımın. Yine bir gün gitmişlerdi. Bir miktar uyudular. Gülerek uyandılar. Ümmü Hiram merak etti. Ve kendilerine; "Gülmenize sebep nedir yâ Resûlallah?" diye sordu. Efendimiz; "Bir rüyâ gördüm de sevincimden güldüm" buyurdular. "Ne gördünüz yâ Resûlallah?" "Rüyâmda ümmetimden bir kâfile gazâya gidiyordu. Ama karadan değil, denizden, gemilerle" buyurdular. Ümmü Hiram; "Yâ Resûlallah! Duâ buyurun, ben de onlardan olayım" diye arz etti. Efendimiz; "Yâ Rabbî! Bunu da onlardan eyle!" diye duâ buyurdular... Aradan yıllar geçti. Efendimiz vefât etti. Hazret-i Osmân'ın hilâfeti zamanında Kıbrıs'a bir sefer düzenlendi. Hazırlık tamamlandı. Denize açılıyorlardı. Ümmü Hiram "radıyallahü anhâ" da katıldı bu sefere. Seksenaltı yaşındaydı. Elinde kılıç, atını koştururken gençler imrenirdi Ona. Tek gâyesi vardı: Şehid olmak. Ve kavuştu nihâyet. Larnaka'da atı tökezledi. Ve yere düştü. Şehit olmuştu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dîni bütün bir Müslümandı
19-07-2012 01:00
Orhan Gazi, halîm selîmdi. Son derece merhametliydi. Kolay kızmazdı. Kızarsa, belli etmezdi. Çok âdildi. Onun güzel ahlâkına hayran olan Hristiyanlar, kendilerinden idareciler yerine Osmanlı idaresi'ni tercih ederlerdi. İyi bir teşkîlâtçı. Cesur bir kumandan. Mükemmel idareciydi. İlme ve âlimlere hürmetkârdı. Oğluna vasiyeti şöyledir: "Oğul! Saltanatına mağrur olma. Dünyâ saltanatı geçicidir. Lâkin büyük fırsattır. Bunu iyi değerlendir. Rumeli fethini tamamla. Konstantiniyye'yi fethet. Yahut fethe hazırla! Cennet mekân babam Osman Gâzi Han, Söğüt ve Domaniç'ten ibaret bir avuç toprağı beylik yaptı. Biz, onu hanlık yaptık. Sen daha da yücelteceksin! Osmanlı'ya iki kıt'a yetmez. Zîrâ i'lâ-yı kelimetullah, iki kıt'aya sığmayacak kadar yüce bir dâvâdır. Selçuklu'nun vârisi biz olduk. Roma'nın vârisi de biziz. Oğul! Adâletle hükmet. Gazileri gözet! Dîne hizmet edenlere hizmeti şeref say! Fakirleri doyur! Zâlimleri cezalandır. Adâletin en kötüsü geç tecellî edenidir. Geciken adâlet zulümdür! Biz yolun sonuna geldik. Sen başındasın. Cenâb-ı Hak yardımcın olsun." (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Geyikli Baba
20-07-2012 01:00
(Dünden devam) Orhan Gâzi'nin İnegöl'de bir baba dostu vardı. Korkut Alp... Çok ihtiyarlamıştı. Ona bir adam yolladı. Dervişlerden sordurdu. Korkut Alp, haberciye; "Bizim yörede bir garip derviş vardır. Dağda belde dolaşır. Kurtla geyikle söyleşir. Mübarek bir kişidir" dedi. Haberci döndü. Bu haberi arz edince; "Onu incitmeden getirin" dedi. Lâkin o, dâveti kabul etmedi. Orhan Gâzi'nin kendi yanına gelmesini de istemedi. Sebebini sorunca; "Dervişler kalb ehli olur, zamanını gözetirler. Vakti dolunca gelirler ki, duâları makbul ola" dedi. Orhan Gâzi boyun büktü. Beklemeye başladı. Bu derviş bir gün bir kavak fidanını kökünden çıkararak, Bursa'ya gitti. Saray avlusuna girdi. Fidanı bahçeye dikti. Ve Orhan Gâzi'ye; "Bu, bizim hediyemizdir. Burada durdukça, dervişlerin duâsı seninledir" dedi. Ve geri gitti. Orhan Gâzi ardından yetişip; "İnegöl yöresi senin olsun" dedi. O istemedi. "Bir ikramımızı kabul edin" deyince; "Peki kalbin kırılmasın! Şu tepecikten berisi, dervişlerin avlusu olsun" dedi. O derviş vefat edince, kabrinin üzerine bir türbe, yanına bir mescit yaptırdı. Oraya Geyikli Baba denilmektedir. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Namaz kılıyor Sultânım"
21-07-2012 01:00
(Dünden devam) Çandarlı Kara Halîl Hayreddîn Paşa, İznik toprağını nurlandıran bir Allah dostudur.Bu zât, Orhaniye medresesinde talebe iken bir gün Sultân Orhan geldi o medreseye. Kendisini karşıladılar: "Buyurun Sutânım, hoş geldiniz." "Hoş bulduk, baş müderrisle görüşecektim." "Namaz kılıyor Sultânım. Hemen çağıralım" dediler. Sultân elini kaldırıp; "Hayır, rahatsız etmeyin, biz bekleriz" dedi. Evet, yanlış okumadınız. Bir Osmânlı pâdişâhı medreseye gelmiş, baş müderrisle görüşmek için makamında Onu bekliyor. Hani bugünkü tâbirle, bir cumhurbaşkanı, bir üniversiteye gitmiş, rektörle görüşebilmek için, odasında onu bekliyor. Osmânlıda ilim böyle idi. Âlim böyle kıymetliydi. Sultan bir müddet bekledi. Sonra görüşüp sohbet ettiler. Orhan Gâzi bir ara; "Hocam, yakında bir gazâya çıkacağız. Bize, yol boyunca danışacağımız, sorup fetvâ alacağımız bir âlime ihtiyacımız var" diye arz etti. Baş müderris Alaaddîn Esved hazretleriydi. "Başüstüne Sultânım!" dedi. Ve gözlerini talebe üzerinde gezdirip, Çandarlı Kara Halîl'i işâret ederek; "Şu talebeyi götürün" buyurdu. Evet, henüz medrese talebesi olan Kara Halîl, bütün bir sefer müddetince müşâvirlik yaptı sultâna. Pâdişâh, Onun onayını almadan bir işe kalkışmadı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlem
.Ümmetini hesâba getir!"
22-07-2012 01:00
Kıyâmet gününde, Peygamber Efendimiz "sallallahü aleyhi ve selem" ümmetinin önünde durur. Hak teâlâ; "Ey Habîbim! Ümmetini hesâba getir!" diye emreder. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" Ümmetinin cümle âlimlerini, sâlihlerini, şehid ve velîlerini ileri sürer. Hak teâlâ; "Ey Habîbim! Ümmetin bu kadar mı? Sen itâat edenleri getirdin, âsîler hani? Âlimleri getirdin, zâlimler hani? Bunlar, namaz kılanlar, kılmayanlar hani?" diye sorar. Server-i âlem "aleyhisselâm"; "Yâ Rabbî! Buyurduğun gibidir. Lâkin onlar, aslâ puta tapmayıp sana şirk koşmadılar. Onların günahlarını bu hâlis îmanlarına bağışla" diye yalvarır. Hak teâlâ; "Ey sevgili Habîbim! Senin ümmetinin hepsine şefkatim çoktur benim. Ben onları sevmiş, kendime muhâtab kılmışım. Onlarla söyleşmeyi seviyor, bu sebeple hesâba çağırıyorum. Böyle olmasaydı, hepsini, hiç hesapsız Cennete koyardım" buyurur. SAÇLARINI OKŞADILAR Resûlullah "aleyhissalâtü vesselâm", çocuk sahâbîlerden hazret-i Umeyr'in "radıyallahü teâlâ anh" saçlarını okşadılar bir gün. O vakit çocuktu. Sonra yaşlandı. Yaşı seksene vardı. Ama saçları hâlâ siyahtı mübârek zâtın. Bir tek bile ak düşmedi o saçlara. > www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Ülü'l-azm peygamberlerden
23-07-2012 01:00
Nûh aleyhisselâm İdrîs aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamber olup, ülü'l-azm denilen en büyük altı peygamberin ikincisidir. İdrîs aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan sonra, insanlar azdılar. Doğru yoldan ayrıldılar. Putları ilah tanıdılar. Onlara tapındılar. Cenâb-ı Hak, bunlara Nûh aleyhisselâm'ı peygamber olarak gönderdi. Onları dîne dâvet etti. İnanan az oldu. Oğullarından Sâm, Hâm ve Yâfes ile pek az kimse îmân etti. Kendi oğlu Ken'ân başta olmak üzere kavminin çoğu îmân etmedi. Onu inkâr ettiler. Karşı geldiler. Hatta hakâret ettiler. Alaya aldılar. İşkence yaptılar. Nûh Nebî üzüldü. Onlara bedduâ etti. Allahü teâlâ bedduâsını kabul edip, bir gemi yapmasını emretti. Geminin yapımı bitti. Ve tûfan başladı. Gökten boşalıyordu. Yerden fışkırıyordu. Sular yükselmeye başladı. Nûh Nebî gemiye bindi. Mü'minleri de bindirdi. Seksen kişiydiler. Hazret-i Nûh gemiye her hayvandan da birer çift aldı. Oğlu Ken'ân'a; "Gel, gemiye bin" dedi. Binmedi. "Dağa çıkar kurtulurum" dedi. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Tûfan altı ay sürdü
24-07-2012 01:00
(Dünden devam) O an bir dalga geldi. Oğlu Ken'an boğuldu. Sular yükselip dağları aştı. İnsanlar ve hayvanlar telef oldu. Tûfan altı ay sürdü. Sonra durdu. Sular çekildi. Gemi, Cûdî dağına oturdu. İnsanlar, Hazret-i Nûh'un üç oğlundan çoğalıp yeryüzüne dağıldılar. Bunun için, Nûh aleyhisselâma "İkinci Âdem" denir. Bin yaşında vefât etti. Hazret-i Nûh'un annesi, Ona hâmile iken, kendisi ve doğacak çocuğu hakkında, zamânın zâlim hükümdârından korkuyordu. Derken doğum yaklaştı. Gizlice evden çıktı. Bir mağaraya gitti. Orada doğum yaptı. Doğumdan sonra çocuğunu mağarada bırakıp, büyük bir üzüntü ile, içli gözyaşları dökerek ve "vâh oğlum!" diye sızlanarak mağaradan ayrılmak üzereydi. O anda bir şey oldu. Bir mûcize gerçekleşti. Yeni doğmuş ve kundağa sarılmış olan Hazret-i Nûh, Allahü teâlânın izni ile konuşmaya başladı. Eğilip kulak verdi: "Anneciğim! Benim için endîşe etme! Beni yaratan, elbette beni korur" diyordu. Bu sözleri duydu. Üzüntüsü gitti. Rahatladı. Ona sevgisi kat kat arttı. Lâkin böyle bir yavruyu mağarada bırakıp gitmek, ona çok zor geldi. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Onu Allaha emanet etti
25-07-2012 01:00
(Dünden devam) Nûh Nebî'nin annesi, yeni doğurduğu oğlunu mağarada bırakıp, yaşlı gözlerle dışarı çıktı. Onu Allaha emanet etti. Ağlayarak eve döndü. Oğlu mağarada kaldı. Kırk gün geçti. Melekler onu aldılar. Annesine götürdüler. O buna çok sevindi. Hazret-i Nûh, zâhirde ve bâtında çok güzel, pek mükemmel idi. Bütün güzel sıfatları kendinde toplamıştı. Şekl-i şemâili. Vücut görünüşü. Huyu ve yaratılışı Hazret-i Âdem'e benzerdi. Müminlerin sayısı azdı. Üçü beşi geçmezdi. Nûh Nebî gençliğinde çobanlık yaptı. Kavminin sürülerini otlattı. Ticâret de yaptı. Kavmin başında Dermesil isminde çok zâlim bir hükümdâr vardı. Kâbil'in soyundandı. İçki içer, kumar oynardı. Puta tapardı. İşi oyun eğlence idi. Binlerce put vardı. Her kabîlenin putu ayrıydı. Dermesil emretti. Bir puthâne yaptılar. Putları oraya topladılar. Bir de hizmetçi tuttular. Hazret-i Nûh, onların bu gülünç hallerini tasvip etmez ve onlardan uzak kalırdı. Aralarına karışmazdı. Bayramlarına da gitmezdi. Allahü teâlâ Onu, bu azgın kavme peygamber olarak gönderdi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Ben Cebrâil'im!.."
26-07-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Nûh "aleyhisselâm" elli yaşında iken Hak teâlâ Ona Cebrâil aleyhisselâmı gönderdi. O da yanına gelip; "Esselâmü aleyke yâ Nûh!" dedi. O da cevap verdi: "Aleykesselâm, kimsiniz?" Cebrâil aleyhisselâm; "Ben Cebrâil'im. Allah tarafından, peygamberliğini bildirmek için geldim. Allahü teâlâ sana selâm ediyor. Dermesil ve kavmine git! Onları, Allaha îmân etmeye ve O'na ibâdet yapmaya dâvet et!" dedi. Ve geri gitti. Hazret-i Nûh emri aldı. Teblîğe başladı. Ama gizli gizli. Kavmi çok azgın idi. Sefâhet içindeydiler. İçki ve kumar. Zinâ, zulüm, haksızlık. Her türlü ahlâksızlık. Yâni her kötülük vardı. O emr-i mâruf yapıyordu. Kimse inanmıyordu. Zîra işlerine gelmiyordu. Ona karşı çıktılar. O kavmin bir bayramı vardı. Bir yerde toplanırlardı. Putlara taparlardı. İçki içerlerdi. Çalıp oynarlardı. Kadın erkek karışıktı. Hepsi de çıplaktı. Zina yaparlardı. Nûh Nebî oraya vardı. Emr-i mâruf yapacaktı. Giderken de; "Allah'ım! Onlara karşı bana yardım et" diye yalvardı. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bütün putlar devrildi!
27-07-2012 01:00
(Dünden devam) Nûh Nebî tepeye çıktı. Ve yüksek sesle; "Ey kavmim! Allahü teâlâ tarafından, size nasîhatçi olarak geldim. Sizi, Allaha îmâna ve O'na ibâdet etmeye dâvet ediyorum. İbâdet edilecek O'ndan başkası yoktur" diye nidâ etti. Onun sözü bitti. Bütün putlar yere devrildi. Hem yüzleri üzerine. Hükümdar zâlim biriydi. İsmi Dermesil'di. Yanındakilere; "Bu da kim?" dedi. Hafife almıştı. Onlar da; "Ey Melik! O, bizim kavmimizdendir ama bize uymaz. İsmi Nûh. Önceleri akıllı idi. Sonra aklını kaybedip peygamber olduğunu, Allah'tan kendisine vahiy geldiğini iddiâ etmeye başladı" dediler. Dermesil sordu: "Peki ne söylüyor?" Etrâfındakiler; "O, insanları, bir olan Allah'a îmân etmeye, O'ndan başkasına ibâdet etmemeye dâvet ediyor. İbâdet edilecek O'ndan başkası yoktur diyor. Bizi, putlarımıza ibâdet etmekten menediyor" dediler. Dermesil kızdı. "Onu getirin!" diye emretti. Adamları gittiler. Tutup getirdiler. Dermesil Onu gördü. Ve kendisine; "Yazık sana. Demek sen bizim ilâhlarımızı inkâr ediyorsun ha! Söyle bakalım sen kimsin?" dedi. (Devamı var) -------------------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben Allah'ın peygamberiyim"
28-07-2012 01:00
(Dünden devam) Nûh Nebî Dermesil'e; "Ben Nûh bin Lamek'im. Âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın peygamberiyim. Sizleri, putları terk edip, Allahü teâlâya îmâna dâvet ediyorum" buyurdu. Dermesil; "Ey Nûh! Sen bize, bizim bilmediğimiz şeyler anlatıyorsun. Biz senin saçmaladığını zannediyoruz. Eğer mecnûn isen, tedâvi ettirelim. Fakir isen yardım edelim" dedi. Hazret-i Nûh; "Ben deli değilim ki, tedâvi edesiniz. Fakir değilim ki, yardım edesiniz. Mülk Allahü teâlânındır. Benim sizden istediğim tek şey, Lâ ilâhe illallah demeniz ve benim, Peygamber oduğumu tasdik etmenizdir" buyurdu. Dermesil dinledi. Fenâ hâlde kızıp; "Ey Nûh! Bugün bayramımız olmasaydı, seni öldürürdüm" dedi. Hazret-i Nûh'a ilk îmân eden, Amûre isminde bir hanımdır. Bu hanımla evlendi. Bundan üç oğlu oldu. Sâm, Hâm, Yâfes. Üç de kızı oldu. Hadûre, Nesûre, Mahbûre. Bir kadın daha îmân etti. Onunla da evlendi. Ken'ân bu kadından oldu. Fakat bu kadın daha sonra, Nûh aleyhisselâmın dîninden dönüp, mürted oldu. Müminlerin sayısı azdı. Çoğu inanmadı. Hazret-i Nûh, inanmayanları Allahın azâbı ile korkuttu. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İşkence ederlerdi
29-07-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Nûh, inanmayanları Allahın azâbı ile korkutunca, kâfirler rahatsız oldular. Çâreler aradılar. En iyisi Onu susturmaktı. Veya sindirmekti. Eziyete başladılar. Onlara göre Peygamber olacak zâtın, ya bir melek, ya da melik yâni hükümdâr olması gerekiyordu. Öyle düşünüyorlardı. Bir gün toplandılar, Hazret-i Nûh'a gelip; "Etrâfındaki o rezil, aşağı, mal mevki sâhibi olmayan kimseleri kov! O zaman belki biz de sana inanırız. Yoksa onlarla beraber olmayı kendimiz için aşağılık sayarız" dediler. Hazret-i Nûh kabul etmedi. Müminleri uzaklaştırmadı. Hiç yola gelecek gibi değillerdi. O ne dese, inkâr ediyorlardı. Hakâret ediyorlardı. Hattâ işkence ederlerdi. Nûh aleyhisselâm, kavminin yaptıklarına sabrediyor, belki îmân ederler ümidiyle, teblîğe devam ediyordu. Gece kapılarını çalıp; "Ey kavmim! La ilâhe illallah deyiniz!" diye yalvarıyordu. Onlarsa inanmıyordu... Yıllar böyle geçti. Hakâret ettiler. Sefîh dediler. Deli dediler. Ama O aldırmadı. Teblîğe devam etti. Üzerine hücûm ettiler. O ise Peygamberliğini teblîğ husûsunda hiçbir şeyden yılmıyor, kavminin bütün taşkınlıklarına rağmen, vazifesinden bir an geri kalmıyordu. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Seni taşla öldürürüz!
30-07-2012 01:00
(Dünden devam) Nûh Nebî nasîhat ediyordu. Kavmi inanmıyordu. İnkâr ediyorlardı. Sonunda Ona gelip; "Bu işten vazgeçmezsen seni taşla öldürürüz!" dediler. O teblîğine devam etti. Onlar da zulme devam ettiler. Dövdüler. Azarladılar. Tokatladılar. O nasîhat ettikçe onlar hücum edip, bayıltıncaya kadar dövüp, ayaklarından çekerek mübârek vücûdunu mezbelelik yerlere atıyorlardı. Bazen de toplanırlardı. Üstüne taş atarlardı. Vücudu taşlarla örtülürdü. Görünmez olurdu. Öldü zannederlerdi. Mübârek vücûdunu eski bir hasır parçasına sarıp, evine atıverirlerdi. Cebrâil aleyhisselâm gelirdi. Onu oradan çıkarırdı. Yaralarını temizlerdi. Tedâvi ederdi. Böylece sıhhate kavuşunca, Allahü teâlâya hamd ve şükreder, iki rekat namaz kıldıktan sonra; "Yâ Rabbî! İzzetine yemîn ederim ki, onlardan bana gelen bu belâ ve musîbetler, benim sabrımı arttırmaktan başka bir şey yapmıyor" derdi. Hiç şikâyet etmezdi. Yine kavmine giderdi. Yine nasîhat ederdi. Böylece seneler geçti. Hattâ asırlar geçti. Ama ilk îmân edenlerden başka kimse îmân etmiyordu. (Devamı var) > www
.Allah'ım! Kavmimi affet!"
31-07-2012 01:00
(Dünden devam) Nûh aleyhisselâm, yorulmadan yılmadan kavmine nasîhat ediyor, onları îmâna ve hidâyete çağırıyordu. Ama îmân etmezlerdi. Aksine küfürleri artardı. Eziyetleri çoğalırdı. O ise hep sabreder; "Allah'ım! Kavmimi affet. Çünkü onlar bilmiyorlar" derdi. Melekler Ona acırdı. Hak teâlâya münâcât edip; "Yâ Rabbî! Sen bu kâfirlere karşı ne kadar halîmsin. Onlar senin peygamberine bu kadar kötü muâmelede bulundukları hâlde, sen onlara azâb göndermiyorsun" derlerdi. Böylece dörtyüzelli sene geçti. Kâfirler Ona gelip; "Eğer sözünde sâdıksan, bize vâdettiğin azâbı getir de görelim" dediler. Nûh aleyhisselâm; "Allahü teâlâ ne vakit dilerse o vakit gönderir" buyurdu. Ve kıtlık başladı. Kırk yıl yağmur yağmadı. Hiç çocukları olmadı. Olanlar da öldü. Malları davarları helâk oldu. Nesilleri kesildi. Bağları bahçeleri kurudu. Geçim darlığına düştüler. Ne yapacaklarını bilemediler. Hazret-i Nûh'a gelip; "Bize yardım et" dediler. O da kavmine; "Şirkten dönün. Rabbinizden af dileyin. Böylece Allahü teâlâ size nîmetlerinin kapısını açar" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.
Bana kim yol arkadaşı olur?"
01-08-2012 01:00
Hazret-i Muhammed Mustafâ "sallallahü aleyhi ve sellem" Allahü teâlâ'nın emri ile Mekke-i mükerremeden hicret etmek dilediği zaman; "Benim ile bu yolda kim yoldaş olur?" buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr; "Anam ve babam, malım ve cânım, yoluna fedâ olsun yâ Resûlallah. Bu şerefli hizmete beni kabûl eyle" diye yalvardı. Resûl-i Ekrem; "Peki" buyurdu. Ve kabûl etti. O gece ikisi, ay ve zühâl yıldızı gibi beraber yola çıktılar. Sıddîk "radıyallahü anh" Resûl-i Rabbil âlemîn hazretlerini düşmandan sakınıp, kâh ardına geçerdi, kâh önüne. Kâh sağına geçerdi. Kâh soluna. Ayak parmakları üzerine basardı. Efendimiz; "Yâ Ebâ Bekr, neden böyle ızdırâb çekersin. Bir şeyden mi korkarsın?" diye sual etti. Sıddîk-ı ekber; "Anam ve babam yoluna feda olsun yâ Resûlallah! Mubârek vücûdunun bir kılına halel gelir diye korkarım ki, senin uğrunda benim gibi binlerce kimsenin başı düşse yeridir" diye arz etti. Resûl-i Ekrem; "Üzülme yâ Ebâ Bekr, Allahü teâlâ bizimledir!" buyurdu. Mağaraya geldiler. Hazret-i Ebû Bekr; "Yâ Resûlallah! Bir miktâr sabr edin. Mağaraya önce ben gireyim. Yılan, akreb cinsinden nesne var ise, zararı Ebû Bekr'e olsun!" dedi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Saâdetle içeri buyurun!"
02-08-2012 01:00
(Dünden devam) Resûl-i Ekrem Efendimiz izin verince, hazret-i Ebû Bekr mağara içine girdi. Bir sürü delik gördü. Gömleğini çıkardı. Parçalara ayırdı. O parçalarla deliklerin hepsini tıkadı. Biri açık kaldı. Ona parça yetişmedi. O deliğe de ayağının tabanını koyup Resûlullah Efendimize; "Saâdet ile içeri buyurun!" diye seslendi. Efendimiz içeri girdiler. Gece orada kaldılar. Sabah oldu. Hazret-i Ebû Bekr'in gömleğini arkasında göremeyince, sebebini sordular. Hazret-i Ebû Bekr; "Yâ Resûlallah! Gömleğimi yırtıp, akrep ve yılanların deliklerini tıkadım" diye arz etti. Resûl-i ekrem; "Allahım! Ebû Bekr'i, kıyâmet günü, benim derecemde, benimle berâber bulundur!" diye duâ buyurdu. Ama çok yorgundu. Mübarek başını Hazret-i Ebû Bekr'in dizine koyup uyudu. O ara bir şey oldu. Delikteki yılan, hazret-i Ebû Bekr'in "radıyallahü anh" mübarek ayağını birkaç defa ısırdı. Acısından gözünden yaş aktı. Resûlullahın yüzüne damladı. Efendimiz uyandı. Sebebini sorunca; "Yâ Resûlallah! Delikteki yılan, birkaç defa tabanımı soktu. Zât-ı şerîfinize bir elem verir diye ayağımı çekmedim" diye arz eyledi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Ey utanmaz yılan!"
03-08-2012 01:00
(Dünden devam) Server-i âlem Efendimiz, hazret-i Ebû Bekr'e; "O yılan ile benim aramı aç, bırak çıksın" buyurdu. O da ayağını çekti. Yılan dışarı çıktı. Zehirli bir yılandı. Hüzünlü ve gamlıydı. Fahr-i âlem, yılana; "Ey utanmaz yılan! Allah'tan korkup, benden hayâ etmedin mi ki, benim mağara arkadaşımın ayağını sokarak eziyyet ettin" dedi. Ve onu azarladı. Yılan dile geldi. Ve cevap verip; "Ey insanların ve cinnin Peygamberi! Senin âşıkın sâdece insanlar değildir. Belki kuşlar, yılanlar, karıncalar da cemâline âşıktır. Ben kulun, birçok yaşlı büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinleyip, mübârek yüzünüzü görmeye âşık oldum" dedi. Ve devam edip; "Yâ Resûlallah, bu mağarayı şereflendireceğini biliyor, nice zamandır yolunuzu bekliyordum ki, az önce bu karanlık mağaraya girip, güneş gibi aydınlattınız. Ne var ki, arkadaşın perde oldu. Mübarek yüzünüzü görmeme mâni oldu. Bu sebeble, korku ve hayâ ben kulundan kalkıp, elimde olmayarak bu küstahlık benden vâki oldu" dedi. Çok özürler diledi. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" Yılanın özrünü kabûl etti. Hazret-i Ebû Bekr'in yarasına, mübârek ağızlarının suyundan sürdü. O ânda şifâ buldu. Acısı dindi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O ırmağı senin için akıttı!"
04-08-2012 01:00
(Dünden devam) Efendimiz "aleyhisselâm" ile hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh" o mağarada bir müddet kaldılar. Hazret-i Ebû Bekr susadı. Lâkin dağda su ne arasın! Yanlarında da yoktu. Harâreti had safhâya gelince, Sultân-ı Enbiyâ'ya "aleyhisselâm" bunu arz etti. Server-i âlem; "Yâ Ebâ Bekr! Dışarıya çık. Mağaranın önünden akan nehirden doyasıya iç" buyurdu. Hemen dışarı çıktı. Gördü ki, bir ırmak akar. Kardan soğuk. Baldan tatlı. Kokusu misk gibi. İçip, geri geldiğinde; "Yâ Resûlallah! Bu ne hayât suyudur ki, bu dağın başında hâsıl olmuş" diye sual etti. Resûl-i ekrem; "Allahü teâlâ hazretleri vazîfeli bir meleğe emretti ki, Cennet-i firdevs'ten bu akarsuyu getirip bu mağaranın önünde akıtsın ve sen içesin" buyurdu. Hazret-i Sıddîk sevindi. Ve çok neşelenip; "Babam ve anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah. Ebû Bekr'in Hak sübhânehü ve teâlâ katında bu kadar mertebesi var mıdır ki, onun için Mekke'nin dağında Cennetten ırmak akıtır?" dedi. Resûl-i Ekrem; "Evet yâ Ebâ Bekr, Allahü teâlâ hazretleri katında daha ziyâde kıymetin vardır. Beni hak Peygamber gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sana buğz eden kimseler Cennete giremezler!" buyurdular. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Üç gün üç gece kaldılar
05-08-2012 01:00
(Dünden devam) Ebû Bekr "radıyallahü anh" o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmez. Bir şey yemez. Ve su içmez. Merak edip; "Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yemedi" dedi. Ve kendi kendine; "Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîminde; "Allahü teâlâ'nın rızık vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yoktur" buyurmuştur. Bu kuşcağız yemeden içmeden nasıl yaşıyabiliyor?" diye düşünceye daldı. Hak teâlâ emretti. Hazret-i Cibrîl geldi. Ve Resûlullaha; "Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ebû Bekr'e söyle, merak ettiği şeyi o kuşa suâl etsin" dedi. O Server emri aldı. Ebû Bekr'e bildirdi. Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh" sevinip, ileri vardı ve; "Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izn-i şerîfiyle bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir?" diye sordu. Kuşcağız ağladı. Kendinden geçti. Ve yere düştü. Sonra ayılıp kalktı. Tebessüm ederek; "Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan sual etme! Bu, bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem" dedi. (Devamı yarın) > ww
.O kelimeler nedir?"
06-08-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh"; "Ey mübârek kuş! Eğer bana söylemeye memûr oldun ise, söyle" buyurdu. Kuş dile geldi. Ve cevap verip; "Hak sübhânehu ve teâlâ beni yarattı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zaman birini söyler, doyarım. Susadığım zaman öbürünü söyler, kanarım" dedi. Sıddîk merak etti. Ve kuşa sordu: "O kelimeler nedir?" Kuşcağız; "Aç olduğumda sana buğz edenlere la'net eder, doyarım. Susayınca, sana muhabbet edenlere istigfâr eder, kanarım" dedi. Resûlullah bunu işitti. Ve ağladı. Ümmetinden bazılarının şekâyet edip, hazret-i Ebû Bekr'e "radıyallahü anh" buğz edeceklerine mahzûn oldu. VAHYİ İŞİTTİ Rivâyet olunur ki, hazret-i Resûl-i ekrem'in "sallallahü aleyhi ve sellem" amcası Ebû Tâlib hakkında bir âyet-i kerîme nâzil oldu. Meâli şöyledir: "Şübhesiz ki sen istediğin kimseyi hidâyete kavuşturamazsın. Ve lâkin Allahü teâlâ dilediğini hidâyete kavuşturur." Hazret-i Sıddîk oradaydı. Hazret-i Cebrâîl'den O da işitip, bir zaman, kendinden geçti. Sâlibî merhum; "Hazret-i Cebrâîl'den vahyi, Ebû Bekr-i Sıddîk'tan "radıyallahü anh" gayri kimse işitmedi" demiştir. > ww
.Bunlar seni yalanladılar!"
07-08-2012 01:00
Bedir savaşından esîrlerle birlikte geri dönüldü. Resûl-i ekrem eshâbına; "Esîrler hakkında ne dersiniz?" diye sordu. Hazreti Ebû Bekr; "Yâ Resûlallah, bunlar senin kavmindir ve ehlindir. Bunlar hakkında temkinli davranalım. Ümîd ederim ki, Allahü teâlâ onlara tövbe nasîb eder. Onlardan fidye al. Bize de küffâr üzerine kuvvet olur" diye arz etti. Hazret-i Ömer ise; "Yâ Resûlallah! Bunlar seni tekzîb ettiler, yalanladılar. Seni hicret etmeye mecbur ettiler. Bunların boyunlarını vuralım. Alî'ye emret, kardeşi Ukayl'ın boynunu vursun. Hamza'ya emret, kardeşi Abbâs'ın boynunu vursun. Bana emret, falan kimsenin boynunu vurayım. Çünkü, bunlar kâfirlerin reîsleridir" dedi. İbni Ebî Revâha da; "Yâ Resûlallah! Odunu çok bir dere bulalım. Bunların tamâmını o dereye koyup, sonra bir ateş yakalım. Ateşte yansınlar" dedi. Resûlullah sükût etti. Cevap vermedi. Hânesine gitti. Sonra dışarı çıkıp; "Hak Sübhânehü ve teâlâ bâzı kişilerin kalbini yumuşak kılar. Hattâ yağdan dahî yumuşak olur. Bâzı kişilerin kalbini katı eyler. Hattâ taştan da katı olur" buyurdu. Ve devam edip; "Yâ Ebâ Bekr, sen İbrâhîm aleyhisselâma benzersin ki, Onun hakkında Allahü teâlâ, İbrâhîm sûresi 36'ncı âyet-i kerîmesinde meâlen; "Bana tâbi olan, benim dînimdendir. Karşı gelen için, yâ Rabbî sen gafûrurrahîmsin!" buyurdu. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen Nûh Nebî'ye benzersin"
08-08-2012 01:00
(Dünden devam) Efendimiz "aleyhisselâm" Hazret-i Ömer'e dönüp; "Yâ Ömer! Sen Nûh aleyhisselâma benzersin ki, O, kâfirler için; 'Yâ Rabbî! Yeryüzünde, kâfirlerden hiç kimseyi sağ bırakma!' diye niyazda bulunmuştu" buyurdu. Hazret-i Ömer der ki: Resûlullah Efendimiz, Ebû Bekr'in söylediğine meyletti. Benim söylediğime meyletmedi. O gün geçti. Ertesi gün oldu. Gelip gördüm ki, Resûl-i Ekrem ile Ebû Bekri Sıddîk oturmuş ağlarlar. Merak edip; "Yâ Resûlallah, niçin ağlarsınız. Ağlamak îcâb eden bir hâl var ise, ben de ağlayayım. Eğer ağlanacak bir durum yok ise, sizin ağlamanız için ağlayayım" dedim. Ağlamayı bıraktı. Ve bana dönüp; "Eshâbım için ağlıyorum. Mal karşılığında esîrleri bıraktıkları için, onlara gelen azâb bana gösterildi. Şu ağaçtan daha yakın oldu" buyurarak, kendilerine yakın bir ağacı gösterdiler. İbni İshâk da "radıyallahü anh" Bu babta der ki: Bedir gazâsında hâzır olan müminlerin hepsi esîrlerden fidye almayı hoş gördü. Sâdece Ömer bin Hattâb hoş görmedi. Sa'd bin Mu'âz da Efendimize; "Yâ Resûlallah, esîrleri katletmek, bana fidye almaktan daha iyi geliyor" diye arz etti. Server-i âlem "aleyhisselâm"; "Eğer azâb inseydi, Ömer bin Hattâb ve Sa'd bin Mu'âz'dan başka kimse kurtulmazdı" buyurdular.
.Benim refîkim Osmân'dır"
09-08-2012 01:00
Talha bin Abdullah "radıyallahü anh" hazretlerinden rivâyet olunmuştur. Resûl-i ekrem "aleyhisselâm"; "Her Peygamber için bir refîk, arkadaş vardır. Benim arkadaşım, Cennette Osmân'dır" buyurdu. Enes bin Mâlik "radıyallahü anh" Şöyle anlatıyor: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bize bî'at-ı rıdvân ile emrettikleri vakitte, hazret-i Osmân'ı Mekke-i mükerremede, Kureyş'e haberci göndermiş idi. Herkesle bî'at etti. Kimse kalmayınca; "Muhakkak ki Osmân, Allahü teâlânın ve Resûlünün işini görmektedir!" buyurdu. Ve Eshâba döndü. Bir elini kaldırıp; "Bu, Osmân'ın elidir" buyurdu. Öbür eliyle onu tuttu. Ve müsâfeha eyledi. KENDİNİ AZL ETME! Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" Efendimiz, hazret-i Osmân'a; "Yâ Osmân! Allahü teâlâ seni yakında halîfe yapacaktır. Seni halîfelikten indirmek isteyen insanlar için, kendini halîfelikten azletme!" buyurdu. Aradan yıllar geçti. Evini muhasara ettiler. Bu hadîs-i şerîfi hâtırladı. Hüznünden ağladı. Hilâfetten çekilmedi. Abdullah bin Ömer "radıyallahü anhümâ"; "Resûl-i Ekrem hazretleri; 'O fitnede Osmân mazlûm olarak katlolunur' buyurdu" demiştir.
.Annesi hayatta olsa idi"
10-08-2012 01:00
Naklolunur ki, Server-i Enbiyâ "sallallahü aleyhi ve sellem" Hatîce-i kübrâ "radıyallahü anhâ" hazretlerinden altı evlâd-ı kirâmları vücûda geldi. İkisi erkek idi. Dördü kız idi. Hatîce-tül Kübrâ "radıyallahü anhâ" Fâtıma-tüz Zehrâ hazretleri küçük yaşta iken vefât etti. Sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sekaleyn hazretleri hazret-i Fâtıma'yı bülûğ çağına kadar kendisi terbiye ettiler. Nihâyet bülûğa erdi. Bir gün huzûra geldi. Bir hizmet gördü. Ve geri döndü. Efendimiz aleyhisselâm hazret-i Fâtıma'ya baktı. Anladı ki kemâle gelmiş. Evlenme çağına erişmiş. Hâtır-ı şerîfine; "Annesi hayâtta olsa idi, şimdi Fâtıma'nın çeyizini hâzırlardı" diye geldi. Zîra Onu çok severdi. Sebebi bu idi ki: Gâyet zâhide idi. Ve annesine benzerdi. Bu husûs mübârek hâtırlarına gelince, derhâl hazret-i Cebrâîl geldi. Rabbimizin selâmını getirdi. Ve kendisine; "Yâ Muhammed! Allahü teâlâ buyurur ki: 'Habîbim üzülmesin. Ben Fâtıma kulumun çeyizini Cennet libâslarından yapıp, yakında sâdık bir kuluma veririm' haberini getirdi. O Server bunu işitti. Şükür secdesi yaptı. Sonra hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm Allahü teâlânın huzûruna vardı ve geri döndü. (Devamı yarın) www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allahü teâlânın emr-i şerîfi nedir?
11-08-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Cebrâil'in elinde bir altın sini, üstünde altın bohça vardı. Yanında bin melek vardı. Ardından hazret-i Mikâîl geldi. Elinde bir altın sini. Bir altın bohça. Ardında bin melek. Sonra hazret-i İsrâfîl aleyhisselâm geldi. Elinde bir altın sini. Üzerinde bir altın bohça. Yanı sıra bin melek. Onun ardınca, hazret-i Azrâîl aleyhisselâm geldi. Elinde bir altın sini. Bir altın bohça. Yanında bin melek. Melekler bu sinileri getirip arz eylediler. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hazretleri bunları görüp; "Yâ kardeşim Cebrâîl. Allahü teâlânın emr-i şerîfi nedir. Bu siniler ile ne emreder?" diye sordu. Hazret-i Cibrîl "aleyhisselâm"; "Yâ Resûlallah! Allahü sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder ve buyurur ki: Ben, Habîbimin kızı Fâtıma'yı, kulum Alî'ye verdim. Arş-ı âlâ'da nikâh ettim. Habîbim de Eshâbı arasında nikâh eylesin. Sinilerin birinde Cennet elbisesi var. Onu Fâtıma'ya giydirsin. Diğer sinilerde Cennet taamları var. Onlarla Eshâbına ziyâfet versin" dedi. O Server bunu işitti. Pek çok sevindi. Çok duygulandı. Şükür secdesine vardı. Ve hazret-i Cebrâîl'e; "Yâ kardeşim Cebrâîl. Dilerim ki, Arş-ı âlâ'da nikâhın nasıl yapıldığını bana açıklıyasın" buyurdu. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cenneti süslediler
12-08-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Cibrîl arzetti: "Yâ Resûlallah! Hak teâlâ meleklere emretti. Cennet kapılarını açtılar. Cenneti süslediler. Cehennem kapısını kapattılar. Yedi kat gökte ve yerde ne kadar melek varsa gelip, Arş-ı âlâ gölgesinde, Tûbâ ağacının altında, toplandılar. Hak teâlâ emretti. Tatlı bir rüzgâr esti. O rüzgârla Cennet ağaçlarının yaprakları birbirine dokunup öyle hoş bir sedâ hâsıl oldu ki, dinleyenlerin akılları başlarından gitti. Sonra kuşlar geldiler. Nağmeye başladılar. Sonra Allahü teâlâ; "Yâ Cebrâîl! Sen aslanım Alî'nin vekîli ol. Ben de Fâtıma'nın vekîli olayım. Ey Meleklerim! Siz de şâhit olunuz. Fâtıma'yı halâlliğe Alî'ye verdim. Yâ Cebrâîl, sen de vekâletin hasebiyle Alî için kabûl eyle" buyurdu. Orada nikâh oldu. Sana da emretti ki: Bilcümle Sahâbe-i güzîni bir yere toplayıp, Fâtıma ile Alî'nin nikâhlarını dünyada yapasın..." O Server bunu duydu. Mesrûr oldu. Şükür secdesine vardı. Ve Sahâbe-i güzîn hazretlerinin hemen mescitte toplanmasını emreyledi. Cümlesi geldiler Çok sevinçliydiler. O ara hazret-i Cebrâil "aleyhisselâm" geldi ve; "Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana selâm edip, emreyledi ki, hutbeyi hazret-i Alî okusun" diye haber getirdi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Mehire râzı değilse!"
13-08-2012 01:00
(Dünden devam) Alî bin Ebî Tâlib "radıyallahü anh" bizzat kendisi hutbeyi okudu. "Dörtyüz akçe" mehir ile nikâh eylediler. Bunu hazret-i Fâtıma'ya müjdelediler. Ancak O, bu mehire râzı olmadı. Hazret-i Cibrîl geldi. Resûl-i ekreme "aleyhisselâm"; "Yâ Resûlallah! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurdu ki; 'Fâtıma dörtyüz akçe ile nikâha râzı değilse, dörtbin akçe olsun' dedi. Bunu Ona söylediler. Yine râzı olmadı. Cibrîl yine geldi. Allahü teâlânın; "Fâtıma buna da râzı gelmediyse dörtbin altın verilsin" emrini getirdi. Emri bildirdiler. Yine râzı olmadı. Cibrîl tekrar geldi. Ve Efendimize; "Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ emretti ki: "Sen bizzat, Fâtıma'nın huzûruna varıp, murâdı ne ise sual edesin" diye haber verdi. O Server emri aldı. Kızının yanına vardı. Murâdını sual eyledi. Hazret-i Fâtıma; "Babacığım! Murâdım odur ki, sen, mahşer gününde günahkâr müminlere şefâ'at edersin. Ben de onların hâtunlarına şefâ'at edeyim. Benim mehrim bu olsun" diye arz eyledi. O Server bunu duydu. Cibrîl'e beyân buyurdu. Cebrâîl aleyhisselâm da Allahü teâlânın huzûr-ı şerîflerine varıp, hazret-i Fâtıma'nın bu arzûsunu iletti. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Benim delîlim nedir?"
14-08-2012 01:00
(Dünden devam) Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Resûlullah Efendimize; "Yâ Resûlallah! Allahü Sübhânehü ve teâlâ, Fâtıma'nın murâdını kabûl edip; O da mahşer meydânında günahkâr hâtunlara şefâatçı olsun" buyurduğunu haber verdi. Resûlullah sevindi. Kızının yanına gitti. Müjdeyi iletti. Hazret-i Fâtıma; "Babacığım! Hazretinizin şefâatçi olacağınıza dâir Kur'ân-ı kerîmde delîl var. Benim delîlim nedir?" diye arz eyledi. Resûl-i Ekrem; "Ey ciğer gûşem! Cenâb-ı hazret-i Rabbil izzete murâdını arz edeyim. Ne fermân buyurursa sana haber ederim" dedi. Yanından ayrıldı. Hazret-i Fâtıma'nın bu murâdını Cebrâil aleyhisselâma iletti. O da bunu aldı. Huzûr-i İlâhîye vardı. Ve geri geldi. Bir beyâz ipek getirdi. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" huzûrunda o ipeği açıp, içinden bir kâğıt çıkardı. Kâğıtta bir yazı vardı. Şöyle yazıyordu: "Bu, kıyâmet gününde, mümin hâtunların âsîlerine, kulum Fâtıma'yı şefâatçı ettiğime dâir hüccettir. Kulum Fâtıma bu hucceti yanında bulundursun." O Server kâğıdı aldı. Tekrar ipeğe sardı. Ve kızına verdi. Hazret-i Fâtıma senedini gördü. Böylece nikâha râzı oldu... >>> www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hangisinin adı çıkarsa...
15-08-2012 01:00
Resûlullah Efendimiz gazâlardan birine hazret-i Âişe'yi de götürmüştü. Kendisi şöyle anlatıyor: Bana bir çadır yaptılar. Çadırla deveye bindirdiler. Zafer kazanıldı. Dönüşe geçildi. Bir yerde konakladık. O molada ben abdest için, askerden uzaklaştım. Geri geldiğimde gerdanlığımı bulamadım. Geri gittim. Aradım, buldum. Yerime gelince, askeri göremedim. Gitmişler. Beni çadırda zannetmişler. Deveye yükletmişler. Şaşırdım kaldım. O ara uyumuşum. Bir sesle uyandım. Resûlullah, Eshâb'dan Safvân'ın arkadan gelmesini emretmişti. Gelip beni uykuda görünce bağırmış. Devesini çöktürdü. Kendisi uzaklaşıp; "Deveye bin" dedi. Bindim. Askere yetiştik. Münâfıklara rastladık. Çirkin şeyler söylediler. Onları İbni Ebî Selûl kışkırtıyordu. Müslümânlardan Hassân bin Sâbit ve Mistâh da onlara uymuştu. İftirâ söylentileri her yere yayılmış. Resûlullah beni aramıyordu. Hâlimi sormuyordu. Sebebini bilmiyordum. Bir gece, Mistâh'ın annesi iftirâ sözlerini bana anlattı. Hastalığım arttı. Ateşim yükseldi. Tepemden duman çıktı zannettim. Aklım gitti. Düştüm. Aklım başıma gelince evime geldim. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hiç üzülme yavrum!"
16-08-2012 01:00
(Dünden devam) Gidip anneme sordum: "Üzülme yavrum! Güzel olan ve zevci tarafından çok sevilen her kadın için böyle şeyler söylerler" dedi. Şaşırdım. Çok ağladım. Babam da işitmiş. Annemden sormuş. O da; "Dillerde dolaşan sözleri şimdi işitti" demiş. Babam da ağladı. Ve yanıma gelip; "Sabret kızım! Allahü teâlâdan ne âyet geleceğini bekleyelim" dedi. O gece, hiç uyumadım. Gözlerimin yaşı dinmedi". Resûlullah Alî ile Üsâme'ye; "Bu işin sonu nereye varacak?" diye sordu. Üsâme; "Yâ Resûlallah! Biz senin zevcenin yalnız iyi olduğunu biliriz" dedi. Alî de cevâben; "Âişe'yi, câriyesi olan Büreyde'den sorunuz!" dedi. Ona soruldu. O da cevâben; "Allaha yemîn ederim ki, onda bir ayıp görmedim. Ağızlarda dolaşanlar doğru olsaydı, Allahü teâlâ, onu sana bildirirdi" dedi. Resûlullah evindeydi. Hazret-i Ömer geldi. Efendimiz Ona sordu. O da cevâben; "Yâ Resûlallah! Münâfıklar yalan söylüyor. Allahü teâlâ, senin üzerine sinek bile kondurmuyor. Seni az bir pislikten saklayan Allah, pisliklerin en kötüsünden elbette saklar" dedi. Efendimizin yüzü güldü. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bunların hepsi iftirâdır!"
17-08-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Osmân'ı çağırıp sordu. O da cevâben; "Bu sözü münâfıkların yaydığından hiç şüphem yoktur. Hepsi iftirâdır. Allahü teâlâ, senin gölgeni bile yere düşürmüyor ki, habîs bir adam mübârek gölgene basmasın" dedi. Resûlullah sevindi. Hazret-i Alî'ye sordu. O da şöyle arzetti: "Bu sözler iftirâdır. Bir gün sizinle namaz kılıyorduk. Siz namaz içinde iken mübârek nalınınızı çıkardınız. Sebebini sorunca; "Cebrâil aleyhisselâm geldi. Nalınımda necâset bulaşığı olduğunu bildirdi. Onun için çıkardım" buyurmuştunuz. Namâz içinde bile vahyederek seni pislikten koruyan Allahü teâlâ, mübârek zevcelerinize böyle pislik yapılmasına izin verir mi? Mübârek kalbin üzülmesin. Allahü teâlâ, mübârek zevcenizin pâk olduğunu elbette size bildirir" dedi. Bu söz de hoşuna gitti. Nurlu kalbi ferahladı. Ebû Bekr'in evine vardı. Hazret-i Âişe anlatıyor: O gün hep ağlıyordum. Annem babam oturuyorlardı. Ansızın Resûlullah geldi. Yanımda oturdu. Bana dönüp; "Yâ Âişe! Sen, insanların dedikleri gibi değilsen, Allahü teâlâ, senin doğru olduğunu bildirir. Eğer günâh olduysa tevbe et. Allahü teâlâ tövbe edenleri affeder" buyurdu. Resûlullahın mübârek sesini işitince, ağlamaktan vazgeçtim. Babama dönüp; "Sen cevap ver" dedim. (Devamı yarın) > www.
.Vallahi bilmem ki!.."
18-08-2012 01:00
(Dünden devam) Babam cevâben; "Vallahi bilmem ki, Resûlullah'a ne cevap vereyim. Bizim kavmimiz câhiliyet devrinde putperest idi. Ama hiç kimse bizim kadınlarımıza böyle bir şey söyleyemezdi. Şimdi elhamdülillah kalblerimiz İslâm nûru ile parladı. Evimiz İslâm ışığı ile aydınlandı. Herkes bizim için böyle söylüyorlar. Ben, Resûlullaha ne diyeyim?" dedi. Anneme döndüm. "Sen söyle" dedim. Annem de; "Ben şaşırdım kaldım. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Sen söyle" dedi. İş bana düştü. Şöyle arzettim: "Allahü teâlâya yemîn ederim ki, mübârek kulağınıza gelmiş olan lâfların hepsi yalandır. Eğer onlara inanmış iseniz, temiz olduğumu ne kadar söylesem, bana inanmazsınız." Çok heyecanlıydım. Sözüme devam edip; "Yapmadığım bir şeye evet dersem, kendime iftirâ etmiş olurum. Vallahi başka diyeceğim yoktur. Yalnız Yûsuf aleyhisselâmın dediğini derim ki, 'Sabretmek iyidir.' Onların söyledikleri şey için, Allahü teâlâdan yardım beklerim" dedim. Ya'kûb diyeceğime, Yûsuf demişim. Yüzümü çevirip dayandım. Rabbimin beni temize çıkaracağını, Allah hakkı için hep bekliyordum. Kendimden emîndim. Suçum yoktu. Allah hakkı için doğru söylüyorum ki, o anda Resûlullah'ın mübârek yüzünde vahiy alâmetleri göründü. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com
.Müjdeler olsun yâ Âişe!"
19-08-2012 01:00
(Dünden devam) Babam bu hâli görünce, deriden bir yastığı Resûlullah'ın mübârek başının altına koydu. Bir çarşaf getirdi. Ve üzerini örttü. Vahiy gelmesi bitince, mübârek yüzünden örtüyü kaldırdı. Gül yüzünde ter damlaları vardı. İnci gibi parlıyorlardı. Gülümseyerek; "Müjdeler olsun sana yâ Âişe! Allahü teâlâ seni temize çıkardı. Senin pâk olduğuna şâhit oldu" buyurdu. Babam bana dönüp; "Kalk kızım! Resûlullaha teşekkür et" dedi. Fakat ben; "Vallahi kalkmam, Allahü teâlâdan başkasına şükretmem! Çünkü, Rabbim benim için âyet-i kerîme indirdi" dedim. Çok sevinçliydim. İçim içime sığmıyordu. Babam kalktı. Başımı öptü. Bir gün önce, Ebû Eyyûb Hâlid'in zevcesi; "Âişe hakkında ağızlarda dolaşan sözlere ne dersin?" diyerek, Hazret-i Hâlid'den sormuş. Hazret-i Hâlid de; "Sen bana karşı böyle kötülük yapar mısın?" demiş. "Hâşâ yapmam" deyince; "Sen yapmazsan Âişe Resûlullaha karşı böyle bir şey yapar mı? Bu sözler büyük iftirâdır" demiş. Resûl-i ekrem "aleyhisselâm" Eshâbını çağırdı. Gelen âyetleri okudu. Kalpler mutmain oldu... > www.gonulsultan
.Resûlullahı merak ediyordum!"
20-08-2012 01:00
Sevgili Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve selem" hazretleri, düşmana karşı gâyet cesâretliydi. Öyle ki, harplerde zor durumda kalındığında, korkmadan hücum ederlerdi düşman üzerine. Alî bin Ebî Tâlib "radıyallahü anh" Şöyle anlatıyor: "Bedir"de üçyüz sekiz kişiydik. İçimizde en cesurumuz "Resûlullah Efendimiz" olup, müşriklere en yakın O dururdu. Biz sıkışıyorduk. Ona sığınıyorduk. Uhud'da da öyle oldu. Bir aralık ortalık karıştı. Mücâhidler iki ateş arasında kaldı. Şaşkınlıktan dağıldılar. Ben de düşman içinde kaldım. Etrafımda bir tek Müslüman yoktu. Bir yandan çarpışırken, bir yandan da Resûlullah'ı "sallallahü aleyhi ve sellem" merak ediyordum. Neredeydi acabâ? Her tarafa bakıyordum. Kendisini göremiyordum. Gerilerde olamazdı. Çünkü O, düşman karşısında bir adım bile geri atmazdı. Çok üzüldüm. Kendi kendime; "Herhalde bizim günahımızdan, Hak teâlâ Onu semâya kaldırdı. Öyleyse bir an evvel şehid olup Ona kavuşmalıyım" dedim. Kılıcımın kınını kırdım. Küffâr üzerine atıldım. Düşmanı kıra kıra ilerlerken bir ara Resûlullah'ı fark ettim. Benden çok ilerideydi. Tek başına çarpışıyordu. Derhal yanına koştum. Kendisine siper oldum... >
.Âd kavmine gönderildi
21-08-2012 01:00
Hûd aleyhisselâm, Âd kavmine gönderilen peygamberdir. Babası Abdullah, bir gece rüyâsında, sırtından bir 'nûr'un çıktığını gördü. Gâibden bir ses; "Ey Abdullah, kalk! Amcanın kızı ile evlen!" dedi. O anda uyanıp; "Hayırdır inşallah" dedi. Kızın evine gitti. Evlenme teklif etti. Ve onunla evlendi. Abdullah ile Mercâne ismindeki bu sâliha hanımın evliliğinden Hazret-i Hûd dünyâya geldi. Mercâne'nin hâmile olduğu gece, yerler, yırtıcı hayvanlar ve kuşlar dâhil olmak üzere her şey Onu müjdeledi. Ağaçlar yeşillendi. Ve meyve verdiler. Halbuki mevsimi değildi. Doğumu yaklaşınca; "Eğer Ona itâat etmezseniz helâk olursunuz" diye sesler duydular. Cumâ gecesi oldu. Hazret-i Hûd doğdu. Herkesi bir titreme aldı. Sebebini kimse anlamadı. Birbirlerine; "Bu çocuk herhâlde peygamber olacak. Ona karşı dikkatli davranalım" dediler. Hazret-i Hûd yetişti. İnsanların en güzeliydi. Ve en akıllısıydı. Bir gün namaz kılıyordu. Annesi merakla; "Kime ibâdet ediyorsun?" diye sordu. Cevâbında; "Beni ve her mahlûku yaratan Allahü teâlâya ibâdet ediyorum" dedi. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yalnız Allaha ibâdet olunur
22-08-2012 01:00
(Dünden devam) Annesi, hazret-i Hûd'a; "Putlara ibâdet etmiyorsun öyle mi?" diye sordu. Hazret-i Hûd "aleyhisselâm"; "Anneciğim! O putlar, hiç kimseye zarar ve faydası dokunmayan taş parçalarıdır. İbâdet olunmaya hakkı olan, yalnız Allahü teâlâdır" dedi. Annesi sevindi. Ve Ona sarılıp; "Yavrucuğum! Sen bildiğin şekilde ibâdetine devam et" dedi. Ve şöyle anlattı: "Sen doğdun. Etrafa baktım. Kuru ağaçlar yeşillenmişti. Ve meyve vermişti. Seni kucağıma aldım. Bir yere gidiyordum. Karşıma heybetli biri çıktı. Seni benden aldı. Nûrânî kimselere teslim etti. Sonra bana geri verdiler. Başında nûr hâlesi vardı. Onlardan biri sana hitâben; 'Allahü teâlâ seni peygamber kıldı. Müjdeler olsun' dedi. Ve gözden kayboldular. Bu hal şeytânî değildi. Rahmânî idi. O kimseler de melek idi..." Velhâsıl hazret-i Nûh'un torunlarından olan hazret-i Hûd, Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Zamanla evlâdı çoğaldı. Büyük bir kabîle oldu. Bunlara Âd kavmi denildi. Bunlar uzun boylu idiler. Cüsseli ve kuvvetliydiler. Tuttuğunu koparan kimselerdi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Uzun boylu ve cüsseli idiler
23-08-2012 01:00
(Dünden devam) Yeryüzüne Âd kavmi insanlarından daha uzun boylu ve iri cüsseli kimseler gelmemiştir. Ömürleri de uzun idi. Beldeleri bereketliydi. Toprakları verimliydi. Her taraf yemyeşil olup, her yanda, bağlar, bahçeler, rengârenk çiçekler, göz görebildiğince çeşit çeşit meyve ağaçları vardı. Adım başı pınar. Her yerde akarsular. Bunlar, kayaları yontarak kendileri için muazzam, gösterişli binâlar yaparlardı. Sekiz asır geçti. Bozulmaya başladılar. Dinlerini unuttular. Doğru yoldan saptılar. Nûh tûfanını görenler de çoktan vefât etmiş, tûfanın tesiri kalblerinden silinmişti. Boy ve kuvvetlerine, ellerindeki nimetlerin çokluğuna aldanıp kibre kapıldılar. Allahü teâlâyı unuttular. Putlara taptılar. Zulüm yaptılar. Zayıf ve güçsüzler, onlar için eğlence vâsıtası idi. Mesela birini tutarlar. Yüksek binâlara çıkarırlar. Sonra aşağı atarlardı. Bundan zevk alırlardı. Yollara yanlış işaretler koyarlardı. Garipleri aldatırlardı. Yolu bilmeyen garib yolcular, bu yanlış işâretlere aldanarak kızgın çöllerin içlerinde kaybolur, açlık ve susuzluktan helâk olur veya kurda kuşa yem olurlardı. Bundan da zevk alırlardı. İşte bu zâlim Âd kavminin içinde, bir mübârek zât yetişiyordu. O, Hûd aleyhisselâmdı. (Devamı yarın) -------------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ahlâkça en üstünleriydi
24-08-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Hûd çok güzeldi. Ahlâkça en üstünleriydi. Muhammed aleyhisselâmın nûru, Onun mübârek alnında ay gibi parlıyordu. Küçükken kendisine; "Muhammed Mustafa'nın nûru senin alnındadır. Putları kırmak, küffârı öldürmek ve küfür ateşini söndürmek O'na nasîb olacak" diye nidâ edildiğini duyardı. Allah Onu korudu. Kavminin taşkınlıklarına kapılmadı. Nûh Nebî'nin dînindeydi. O din üzere ibâdet ederdi. Kavmi Onu seviyordu. Ve hürmet ediyordu. Cesareti ve zekâsı fevkalâdeydi. Emîn lakabıyla tanınmıştı. Kırk yaşına geldi. Kavmine peygamber oldu. Cebrâil aleyhisselâm geldi. Ona, Hak teâlânın; "Ey Hûd! Seni kavmine peygamber kıldım. Onlara git! Bir olduğumu ve benden başka ilâh olmadığını söyle!" vahyini getirdi. Hazret-i Hûd vahyi aldı. Kavminin yanına vardı. Melikleri Halecân, altın bir taht üzerinde oturuyordu, başında da mücevherlerle süslü bir taç vardı. Bir ses duydu. Hazret-i Hûd; "Ey kavmim! Hepiniz yalnız Allahü teâlâya ibâdet ediniz. İbâdet edilecek O'ndan başkası yoktur. Kabul etmezseniz, Rabbim size azab gönderir" diyordu. Halecân bunu duydu. Sesi tanıdı. Ve hiddetle Ona döndü. (Devamı yarın)
.Onlara bedduâ etti
25-08-2012 01:00
(Dünden devam) Halecan, hazret-i Hûd'a; "Ey Hûd! Yazık sana. Biz bu kadar kalabalık ve bu kadar güçlü iken bize gâlib geleceğini mi zannediyorsun. Bilmez misin ki, her gün ve gecede bizim bin çocuğumuz doğar" dedi. Hazret-i Hûd üzüldü. Ellerini açıp; "Yâ Rabbî, bu kavmin kadınlarını kısırlaştır" diye duâ etti. Duası kabul oldu. Bütün kadınlar kısırlaştı. Hiçbirinin çocuğu olmadı. Kavmin ileri gelenleri; "Yâ Hûd, sen bize, babalarımızın ibâdet ettiği putları bırakıp, Allaha kulluk etmemizi emretmeye mi geldin. Eğer hak peygambersen, haydi, bizi korkuttuğun o azâbı getir de görelim" dediler. Onu inkâr ettiler. Hattâ alaya aldılar. Hazret-i Hud; "Muhakkak ki size Rabbiniz tarafından bir azâb hak oldu. Şimdi o azâbın gelmesini bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim" buyurdu Ve teblîğe devam etti. Her zorluğa göğüs gerdi. Hep nasihat etti. Çoğu inkâr ettiler. Çok az kimse îmân etti. Onlar da müşriklerin zulüm ve işkencelerinden çekinerek îmânlarını gizliyorlardı. Müşrikler azdıkça azıyordu. Sonunda hazret-i Hûd; "Yâ Rabbî! Onların beni yalanlamalarına karşı, bana yardım et! Onlardan intikamımı al" dedi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 4
.Niçin îmân etmiyorsunuz?
26-08-2012 01:00
(Dünden devam) Hak teâlâ Hûd Nebî'ye; "Ey Hûd! Yakında onlar azâbın geldiğini görüp, seni yalanladıklarına pişman olacaklar" buyurdu. İlk îmân eden Cünâde idi. Hazret-i Hûd'un amcaoğlu idi. Cünâde akrabâlarına; "Hûd, sizin amcanızın oğludur. O sizi defâlarca hak yola dâvet ettiği halde siz hep inkâr ettiniz. Niçin îmân etmiyorsunuz?" dedi. Sen misin öyle diyen. Fenâ hâlde kızdılar. Hakârete başladılar. Hattâ dövmeye kalktılarsa da Cünâde ellerinden kurtulup hazret-i Hûd'un yanına döndü. Olanları Ona anlattı. Hazret-i Hûd teselli edip; "Üzülme! Âhırette senin için hüzün yoktur. Mükâfâtını Allahü teâlâ verir" buyurdu. Âd kavmi hep inkâr ettiler. İtiraz ettiler. Onu yalanladılar. Giderek bu îtirâz ve inkârları, alay ve hakârete dönüştü. Daha da ileri gittiler. Onu taşa tuttular. Dövmeye başladılar. Öyle ki, hazret-i Hûd'u döverlerdi. Kendinden geçip bayıldığı zaman da öfkelerinden ayaklarının altına alıp çiğnerlerdi. Sonra da, mahâret yapmış gibi, sevinç kahkahaları atarlardı. Hazret-i Hûd, bunların yola gelmeyeceklerini anlayınca, Vâdi-i Nûh denilen yere geldi. Burası suyu tatlı bir yer idi. (devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com T
.Yâ Rabbî, sen her şeyi biliyorsun
27-08-2012 01:00
(Dünden devam) Hûd âleyhisselâm, kavminin yola gelmeyeceklerini anlayınca, suyu tatlı olan Vâdi-i Nûh denilen yere geldi. Abdest aldı. Namaz kıldı. Sonra el kaldırıp; "Yâ Rabbî, sen her şeyi biliyorsun. Ben onlara teblîğ ettim. Azâb ile korkuttum, fakat îmân etmiyorlar. Ey Rabbim! Sen onlara uyarıcı bir musîbet ver. Ola ki îmân ederler. Yine îmân etmezlerse, onları öyle bir azâb ile helâk eyle ki, daha evvel ve daha sonra hiçbir kavim öyle bir azâb ile helâk edilmiş olmasın" diye yalvardı. Duâsı kabûl oldu. Azâb alâmetleri başladı. Üç yıl yağmur yağmadı. Akan pınarları kurudu. Ağaçları sararıp soldu. Meyve vermez oldular. İrem bağları yok oldu. Kuraklık, kasıp kavurdu. Hayvanları telef oldu. Kendileri de bir yudum suya ve bir lokma ekmeğe muhtâç hâle geldiler. Hazret-i Hûd'a gelip; "Sen doğru sözlü, duâsı makbûl, yardım sever, iyilik sâhibi, emîn bir zâtsın. Duâ et de, bundan sonra davarlarımız kırılmasın. Yağmurlar yağsın. Bolluk meydana gelsin" diye yalvardılar. Hazret-i Hûd; "Dediğiniz olursa, îmân edip günahlarınıza tövbe eder misiniz?" diye sordu. Evet diyemediler. Yüzlerini buruşturdular. Geri dönüp gittiler. Sonra gelip; "Ey Hûd! Sen bize, Peygamber olduğunu gösteren bir mucize göstermedin" dediler. (devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel:
.Nasıl bir mûcize istersiniz?
28-08-2012 01:00
(Dünden devam) Hûd aleyhisselâm'ın kavmi, peygamber olduğuna dâir kendisinden mucize istediler. Halbuki mûcize görmüşlerdi Ama kabûl etmemişlerdi. Maksatları bu değildi. Onu zor duruma sokmaktı. Hûd aleyhisselâm; "Ne mûcize istersiniz?" diye sordu. Onlar; "Rüzgârı istediğin tarafa çevir" dediler. Hûd Nebî duâ etti. Allahü teâlâ; "Elinle işâret et!" buyurdu. O da işâret etti. Rüzgâr o yöne döndü. Sonra büyük kayaların toprak olmasını istediler. Hazret-i Hûd dua etti. Bu da oldu. "Koyunlarımızn yünleri ipek olsun" dediler. Hûd Nebî duâ etti. Yünler ipek oldu. Bu plânları da suya düştü. Birbirlerine mahcub oldular. Azâbı çoktan hak etmişlerdi. Nitekim azâb yüklü bir siyah bulut, Âd kavminin bulunduğu yere yaklaştı. Onu bir kadın fark etti. İçindeki azabı gördü. Bir çığlık attı. Ve bayılıp düştü. Kendine geldiğinde; "Sana ne oldu! Ne gördün de bayılıp düştün?" dediler. Kadın cevâben; "Şu bulutun içinde etrâfa kıvılcımlar saçan korkunç bir ateş gördüm ve dehşetinden bayıldım" dedi. (devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Azâbı ni'met sandılar.
29-08-2012 01:00
(Dünden devam) Âd kavmi, azab bulutunu yağmur bulutu zannettiler. Azâbı ni'met sandılar. Bu yüzden çok sevinip, birbirlerine müjde veriyorlardı. Bulut iyice yaklaştı. Şiddetli bir gürültü koptu. Hazret-i Cibrîl, rüzgâra; "Ey rüzgâr! Âd kavmine azâb olarak, Hûd Nebî'ye ve Ona tâbi olanlara ise rahmet olarak es!" diye emir verdi. Hazret-i Hûd dağa çıktı. Müminler de yanındaydı. Kavmine hitaben; "Ey Âd kavmi! Üzerinize gelen bu azâbı görmüyorsanız size yazıklar olsun. Allaha îmân ederseniz hâlâ kurtulabilirsiniz!" diye seslendi. Onu duydular. Yine inad ettiler. Îmân etmediler. Birbirlerine; "Sabredelim. Bu, yağmur öncesinde görülen bir rüzgârdır ve arkasından çok yağmur yağacağına işârettir" dediler. Azâb bulutu daha yaklaştı. Azabı görüyorlardı. Gürültüleri duyuyorlardı. Ama kibirliydiler. Reisleri Halecan; "Gelin! Hep birlikte üzerimize gelen şu korkunç kasırgayı bertaraf edelim. Onu geri çevirelim" dedi. Sesler devam ediyordu. Sonra bir fırtına koptu. Bir kasırga çıktı. Hiç mağlubiyete alışmamış, yenilmek nedir bilmeyen o mağrur Âdlıların hepsini yere serdi. Kızarak geri geri kaçtılar. (devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yağmur ümidiyle tekrar çıktılar.
30-08-2012 01:00
(Dünden devam) Âd kavminin reisi Halecân azâb-ı ilâhî olan kasırgadan kaçıyor, bir taraftan da; "Bu rüzgâr beni dize getirmeseydi, ben onu dize getirirdim" diyordu. Ortalık biraz sâkinleşti. Yağmur ümidiyle tekrar çıktılar. Hûd Nebî onları gördü. Kendi kendine; "Herhâlde uslandılar, îmân etmeye geliyorlar" diye düşündü. Ama öyle olmadı. İnada devam ettiler. Îmân etmediler. Ailelerini muhkem kalelere ve yer altındaki sığınaklara bırakarak, azâb bulutu ile, vazifeli meleklere karşı (güyâ) harbetmek için ok ve silâhlarını aldılar. Azab ile vazifeli melekler, Allahü teâlânın emrini bekliyorlardı. Onlar geldiler. Hazret-i Hûd'a; "Ey Hûd! Melekler bize güç yetiremez" dediler. Derken bir rüzgar esti. Gittikçe şiddetlendi. Ağaçları köklerinden söküp, havaya fırlatıyor, develeri ve insanları havaya kaldırıp şiddetle yere çarpıyordu. Bunu gördüler. Koşuşarak kayalardan yonttukları muhkem evlerine girip kapılarını kilitlediler. Ama nâfile. Rüzgâr ne ev dinliyordu. Ne ağaç, ne de kaya. Kayaları yontarak yaptıkları o muazzam evlerini, içindeki insanlarla birlikte söküp göklere çıkarıyor ve şiddetle yere çarpıyordu. Sonra kum tepelerini aldı. Üzerlerine yığdı. (devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kendine yazık ediyorsun
31-08-2012 01:00
(Dünden devam) Âd kavmi yedi gece sekiz gün, bu kum yığınlarının altında inlediler. Allahü teâlâ emretti. Rüzgâr kumları aldı. Hepsini denize attı. Reisleri Halecân henüz helâk olmamıştı. Hazret-i Hûd onu görüp; "Ey Halecân! Bile bile ebedî felâkete gidiyorsun. Gel, müslüman ol! Ancak bu şekilde kurtulursun" buyurdu. Halecân sordu: "Müslüman olursam, Rabbinin katında benim için ne var?" "Cennet var". "Peki, kavmimi helâk eden şu bulutun içinde gördüğüm heybetli kimseler kimlerdir?" "Rabbimin melekleridir". "Müslüman olursam, Rabbin beni onlardan korur mu?" "Elbette korur" Bunun üzerine Halecân; "Keşke Rabbin kavmimi helâk etmeseydi. Güç ve kuvvetimiz, mal ve servetimiz devamlı olsaydı" dedi. Ve îmân etmedi. Sonsuz Cehenneme gitti. Sahîh-i Buhârî'de hazret-i Âişe'den "radıyallahü anhâ" şöyle rivâyet olunmaktadır: Âişe vâlidemiz anlatır: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve selem", semâda bir bulut görünce, mübarek yüzünün rengi değişirdi. Yağmur yağınca sevinirdi. O hali kaybolurdu. Sebebini sordum. Cevâbında; "O bulut, yağmur bulutu değil de Âd kavmini helâk eden azab bulutu olursa diye korkuyorum" buyurdu. > www.gonulsultanlari.co
.Yüzüğe Lâ ilâhe illallah yazdır
01-09-2012 01:00
Birgün sultân-ı kevneyn ve Resûl-i sekaleyn "sallallahü aleyhi ve sellem" hazretlerine bir gümüş yüzük hediyye getirdiler. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" Hazretleri, onu Hazret-i Ebû Bekr'e verip; "Yâ Sıddîk! Var, bunu bir kuyumcuya götür. Üzerine Lâ ilâhe illallah yazsın" buyurdu. Hazreti Ebû Bekr "radıyallahü anh" Onu kuyumcuya götürüp; "Bu yüzüğün üzerine "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah" nakş eyle" dedi. Halbuki emir böyle değildi. Lâkin hazreti Ebû Bekr, Allahü teâlâ'nın ism-i şerîfinden, hazret-i Habîbi ekrem'in ism-i şerîfi ayrı olmasını lâyık görmedi. Ve kuyumcuya; "Böyle kazı" dedi. Kuyumcu da yüzüğün kaşı üzerine böylece kazıyıp, hazret-i Ebû Bekr'e teslîm eyledi. O da yüzüğü aldı. Ve geri döndü. Resûlullaha götürüyordu. Hak teâlâ hazret-i Cibrîl'e; "Yâ Cebrâîl! Acele yetiş. Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekr'in adını yaz. Çünki O, benim ism-i şerîfimden Habîbimin isminin ayrı olmasını lâyık görmedi. Ben de Habîbimin isminden, Ebû Bekr'in isminin ayrı olmasını lâyık görmedim" buyurdu. Hazret-i Cibrîl yetişti. Emri yerine getirdi. Sıddîk'ın haberi olmadı. Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh" o yüzüğü götürdü. Sultân-ı Enbiyâ'ya teslîm eyledi. (devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen fazla yazdırmışsın
02-09-2012 01:00
(Dünden devam) Resûl-i Ekrem hazretleri, yüzüğün kaşına bakıp gördü ki, "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekr-i Sıddîk" kazılmış. Hazreti Ebû Bekr'e "radıyallahü anh"; "Yâ Sıddîk. Bu yüzüğün kaşına yalnız Lâ ilâhe illallah kazdır, demiştim. Sen fazla kazdırmışsın. Sebebi nedir?" dedi. O anda hazret-i Cibrîl geldi. "Yâ Resûlallah! Hak teâlâ hazretleri sana selâm eder. Ve buyurur ki, "Ebû Bekr'in kendi adının yüzüğün kaşında yazıldığından haberi yoktur. Habîbim bundan dolayı huzursuz olmasın" dedi. Yine Hak teâlâ "celle celâlüh"; "Ey habibim! Ebû Bekr benim ism-i şerîfimden, senin isminin ayrı olmasını lâyık görmeyip, kendisi kuyumcuya kazdırdı. Ben de senin adından Ebû Bekr'in adının ayrı olmasını revâ görmedim. Onun için, Cebrâîle emr edip, senin adının yanına Ebû Bekr'in adını yazdırdım" buyurdu HESAPSIZ CENNETE GİRER Fahr-i âlem Efendimiz buyudular ki, mîrâc gecesi, Cebrâîl'e; "Kıyâmet gününde, ümmetimin cümlesine sual olunur mu?" diye sordum. Cebrâil dedi ki: "Cümlesine hesâb vardır. Lâkin, Ebû Bekr'e yoktur. Ona kıyâmet günü; "Sen hesâbsız Cennete gir" denilir. O ise cevâben; "Beni sevenler girmeyince, ben Cennete girmem" der". > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Güneşe sert bakmıştı
03-09-2012 01:00
Birgün hazret-i Ömer "radıyallahü anh" oturmuş mubârek hırkasını yamıyordu. Kızgın güneş sırtını yaktı. O da güneşe sertçe baktı. Güneş birden karardı. Hazret-i Cibrîl gelerek; "Yâ Resûlallah! Hak teâlâ sana selâm eder ve buyurur ki: "Ömer güneşe şefkatle baksın". Yoksa güneş, kıyâmete dek bu hâl üzere kalır" dedi. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" Hazret-i Ömer'i çağırıp; "Yâ Ömer! Allahü teâlâ, güneşe şefkatle bakmanı emrediyor" dedi. Hazret-i Ömer; "Başüstüne" dedi. Ve şefkatle nazar etti. Güneş yine parlak oldu. SÖYLEDİKLERİMİ YAZ! Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh" hazretlerinin vefâtı yaklaştı. Osmân bin Affân hazretlerine; "Söylediklerimi yaz" buyurdu. Hazret-i Osmân; "Ne yazayım?" dedi. Hazret-i Ebû Bekr "Şunu yaz" dedi: "Bu, Allahü teâlânın Resûlünün halîfesi Ebû Bekr'in, dünyâdaki son günü, âhıretteki ilk gününün vasıyyetidir. Ben Ömer bin Hattâbı halîfe seçtim. Ona itâat edin. Öyle zan ediyorum ki, adâlet eder. Yanılmışsam gaybı ancak Allahü teâlâ bilir". Sahâbe-i güzîn aleyhimürrıdvân Hazret-i Ömer'in hilâfetine râzı oldular. Husûsen hazret-i Alî "radıyallahü anh" herkesten önce ve seve seve bi'ât etti. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin zahmet çekersin
04-09-2012 01:00
Bir gün hazret-i Ömer "radıyallahü anh" öğle sıcağında sadaka develerini bağlıyordu. "Yâ Emîr-el-müminîn! Bir kişiye emretsen, o bağlasa, olmaz mı?" dediler. O kişilere Cevâben; "Bunlar fakîrlerin hakkıdır. Âhırette benden sorarlar" buyurdu. BENİM EMRİMİ DİNLERSE... Bir kişi de Hazret-i Ömer'e; "Yâ Emîr-el-müminîn! Sana yakın olanların işlerini kendin görürsün. Lâkin uzakta olanların işlerini nasıl görürsün?" diye sordu. Halîfe hazretleri "radıyallahü anh"; "Memleketin her yerini gezerim. Nice gücü yetmez, fakîr, muhtâç ve hastaların kapılarına varır, ihtiyâcları ne ise öğrenip hallederim" buyurdu. Bir yere vâli gönderseydi. Önce emirlerini bildirirdi. Ardından; "Eğer dediğimden dışarı çıkarsan seni azl ederim" buyururdu. Ehâliye de; "Bu vâli benim emirlerime uyarsa, siz de Onun emirlerine uyunuz. Eğer uymazsa siz de Ona uymayınız" diye yazı gönderirdi. ÖDÜNÇ ALIR, SONRA ÖDERDİ Hazret-i Eslemî'yi "radıyallahü anh" beytül-mâla emîn tâyin etmişti. Hazret-i Eslemî radıyallahü anh hazretlerinden bir gün; "Ömer beytül-mâldan birşey alır mı?" diye sordular. O kişilere Cevâben; "İhtiyâcı olursa ödünc alır, sonra yerine koyar" dedi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38
.Muhammedin dîninden dön!
05-09-2012 01:00
Hazret-i Osmân bin Affân "radıyallahü anh" îmâna geldikten sonra, amcası düşman olup çok eziyyet yaptı. "Muhammedin dîninden dön!" diye o kadar eziyyet yaptı ki, anlatmak mümkin değildir. Çok zâlim idi. Bir gün yine; "Haydi Muhammedin dîninden dön. Yoksa sana eziyyetten geri durmam" dedi. Hazret-i Osmân "radıyallahü anh"; "Ey amca! Bu yaptığın cefânın yüz mislini de yapsan, yine dînimden dönmem. Boş yere zahmet çekersin" dedi. Amcası bunu duydu. Eziyetten vazgeçti. Hazret-i Osmân cefâdan kurtulunca, doğruca Fahr-i âlem hazretlerine vardı ve diğer Eshâb ile Habeşistân'a hicret ettiler. İlk hicreti buraya idi. İkincisi, Medîne'ye. Cümle malı ve cânı ile Fahr-i âlem hazretlerinin uğruna fedâ oldu. Hiç yüz çevirmedi. HİDÂYET ÜZEREDİR Mürre bin Ka'b "radıyallahü anh" Şöyle anlatıyor: Ben Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hazretlerinden işittim. Meydâna gelecek fitneleri zikr etti. O sırada biri geçiyordu. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm" O kişiyi göstererek; "Fitne gününde, bu kişi hidâyet üzeredir" buyurdu. Merak ettim. Kalkıp baktım. O kişi, Osmân bin Affân idi. "radıyallahü anh". > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yâ Alî! Bu fetih senindir
06-09-2012 01:00
Hazret-i Alî "kerremallahü vecheh" orta boylunun kısası idi. Geniş göğüslü, elâ gözlü idi. Mubârek sakalı bütün eshâbdan çok idi. Mubârek karnı büyükce idi. Kâfirlerin yüzlerine baksa, korkularından sonbahar yaprağı gibi titrerlerdi. Bâzı eshâb Resûlullaha; "Alî yemek yemez, hikmeti nedir?" diye sordular. Resûl-i Ekrem "aleyhisselâm"; "Alî'nin kuvvet-i kudsiyyesi vardır. Açlığı bilmez" buyurdu. Gazâlarda nice gün yemek yemez, gazâ ile meşgûl olurdu. Açlık hâtırına bile gelmezdi. Bir gazâ vâki olmamıştır ki, hazret-i Alî "radıyallahü anh" onda mevcut olmasın. Bir kaleyi almakta zorlanılsa, Resûlullah sancağı alır. Hazret-i Alî'ye radıyallahü anh verir ve; "Yâ Alî! Bu fetih senindir. Var fetheyle! Seni Allahü Sübhânehû ve teâlâ hazretlerine ısmarladım" deyip gönderirdi. O da gidip fethederdi. ÜÇ HASLETİ VAR Sa'd bin Ebî Vakkâs radıyallahü teâlâ anh şöyle anlatıyor: Bir vakit Muâviye "radıyallahü anh" yanıma gelmiş idi. Hazret-i Alî'den bahsettik. Ben hazret-i Alî "radıyallahü anh" hakkında; "Alî Mürtezâ'da üç haslet vardır ki, o üç hasletten birisi bende olsaydı, bana dünyâdan ve içindekilerden daha sevgili gelirdi" dedim. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Âyet-i kerîme ile medhedildi
07-09-2012 01:00
Hazret-i Âişe "radıyallahü anhâ" müctehid idi. Bütün İslâm ilimlerinde çok büyük derecesi vardı. Bilhassa kadınlara dâir fıkhî hükümler kendisinden sorulurdu. O, hem müminlerin annesi, hem de dinlerini öğrenecekleri bir müftî idi. Ve müctehide idi. Hakkında vahiy indi. Meth-ü senâ edildi. Âlim, edîb, akıllı idi. Çok fasîh ve belîğ konuşurdu. Âlimlerin çoğuna göre, fıkh bilgilerinin dörtte birini Hazret-i Âişe haber vermiştir. Hadîs-i şerîfle övüldü. Bir hadîs-i şerîfte; "Dîninizin üçte birini Humeyrâ'dan öğreniniz!" buyuruldu. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Hazret-i Âişe'yi çok sevdiği için, ona "Humeyrâ" derdi. Urvetübni Zübeyr "radıyallahü anh" Onun hakkında; "Kur'ân-ı kerîmin mânâsını, halâl ve haramı, Arab şiirlerini ve neseb ilmini, Hazret-i Âişe'den daha çok bilen kimse görmedim" buyurmuştur. Sahâbe-i kirâm "aleyhimürrıdvân" Resûlullah Efendimize bir hediye düşünselerdi, onu Hazret-i Âişe'nin evinde getirip, böylece Resûlullahın sevgisini kazanmaya yarışırlardı. Server-i âlemin diğer zevceleri; "Eshâbına emr buyur. Hediyye getirmek isteyen, hangi zevce yanında iseniz, oraya getirsin!" dediler. Resûlullah üzüldü. Ve o zevcelerine; "Beni, Âişe hakkında incitmeyiniz! Cebrâil bana, yalnız Âişe'nin yanında iken geldi" buyurdular. O vakit pişmân oldular. Tövbe ve afv dilediler. ---------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir koyun kesseydi
08-09-2012 01:00
Hazret-i Âişe "radıyallahü anhâ" buyurdu ki: Resûlullahın zevceleri arasında, Hatîce'ye "radıyallahü anhâ" gayret ettiğim gibi başkasına gıbta etmedim. Çünki ölmüş olduğu hâlde, onun adını çok söylüyordu. Bir koyun kesseydi. Ve onu dağıtsa idi. Mutlaka bir parçasını da Hatîce'nin akrabâsına yollardı. Ben bir gün kendilerine; "Allahü teâlâ sana, Hatîce'den başka kadın vermedi mi ki, hep Onu söylüyorsun" dedim. Bana döndü. Ve cevâben; "Evet, başka kadınlarım oldu. Fakat, o şöyle idi, böyle idi ve ondan çocuklarım oldu" buyurdu. Mûsâ bin Talha radıyallahü anh; "Hazret-i Âişe'den daha fasîh ve daha düzgün konuşanı görmedim" demiştir. RESÛLULLAHIN SEVGİLİSİYDİ Hazret-i Âişe'nin şân ve şereflerinden birisi de Resûlullahın sevgilisi olmasıdır. Resûlullah Onu çok severdi. Bâzı Eshâb Resûlullaha; "En çok kimi seviyorsun?" dediler. "Âişe'yi" buyurdu. "Erkeklerden kimi?" dediler. "Âişe'nin babasını" buyurdu. EN ÇOK KİMİ SEVERDİ? Bir gün Hazret-i Âişe'ye; "Resûlullah en çok kimi severdi?" diye sordular. Cevâbında; "Fâtıma'yı severdi" dedi. "Erkeklerden kimi?" dediler. "Fâtıma'nın zevcini" buyurdu. www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir ışık ister misin?
09-09-2012 01:00
Sevgili Peygamberimiz'in "sallallahü aleyhi ve selem" mûcizeleri saymakla bitmez. Meselâ her ne zaman gülseler, mübârek dişleri arasından nur çıkardı. Bir akşam vaktiydi. Evlerine geldiler, Evin içi karanlıktı. Âişe vâlidemiz "radıyallahü anhâ" kandilin yağının kalmadığını arzetti. Server-i âlem "aleyhisselâm" Ona sevgiyle bakıp; "Yâ Âişe! Bir ışık ister misin ki, ona yağ ve fitil gerekmesin? diye sordular. Âişe-i Sıddîka da "radıyallahü anhâ"; "İsterim yâ Resûlallah, ama öyle ışık nerde bulunur ki?" dedi. O vakit tebessüm buyurdular. O an ev aydınlandı. Gündüz gibi oldu. Öyle ki, muhterem hanımlarından kimi ip eğirdi o ışıkta, kimi de dikiş dikti. "radıyallahü anhünne" ÖLDÜRECEKLERDİ Müşriklerden Hakem bin Ebil Âs, bir gün sûikast düzenledi Sevgili Efendimiz'e "sallallahü aleyhi ve selem". Müşrikler birleştiler. Faaliyete geçtiler. Efendimizi aradılar. Kâbe'de buldular. Namaz kılıyorlardı. Secdeye gittiğinde hep birden saldıracaklardı. Ama yapamadılar. Zîra tam saldıracakları anda çok şiddetli bir ses duydular. Korkudan irkildiler. Yerlere serildiler. Kendilerine geldiklerinde vakit gece yarısıydı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ay ile söyleşirdi
10-09-2012 01:00
Resûlullah Efendimiz "sallallahü aleyhi ve selem" hazretlerinin amcası hazret-i Abbâs "radıyallahü anh", bir gün Efendimizin huzur-i şerîflerine geldi. Müsaâde istedi. Ve kendilerine; "Yâ Resûlallah! Siz kırk günlük idiniz ki, gökteki "Ay" ile söyleşirdiniz. Lâkin merak ederim. Siz ona ne derdiniz, o size ne derdi?" diye sordu. Server-i âlem "aleyhisselâm" Tebessüm edip; "Evet hâtırlıyorum. O gün elimi bir şeyle sıkıca bağlamışlardı. Elimin acısından tam ağlamak üzereydim ki, gökten "ay" bana seslendi" buyurdu. Hazret-i Abbâs radıyallahü anh; "Ne söyledi yâ Resûlallah?" diye sordu. Resûl-i ekrem "aleyhisselâm"; "Ağlama! Eğer gözyaşından bir damlacık toprağa düşerse, kıyâmete kadar bu toprakta bir daha yeşil bir ot bitmez dedi" buyurdu. Hazret-i Abbâs radıyallahü anh; "İyi ama, siz o zaman bebektiniz. Bunları nasıl hâtırlıyorsunuz?" dedi. Server-i âlem "aleyhisselâm"; "Evet, henüz bebektim. Ama ben bilirim. Hattâ doğmadan önce olan hâdiseleri dahî biliyorum" buyurdu. O rica etti: "Birini anlatın lütfen" Resûl-i ekrem "aleyhisselâm"; "Henüz doğmamıştım. Cenâb-ı Hak yedi gökte, yedi dağ yarattı ve görevli meleklerle doldurdu. Bu melekler devamlı zikredip, sevâbını, bana salevât okuyan ümmetime hediye ederler" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com
.Selâmımı söyle"
11-09-2012 01:00
Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: Hak teâlânın emriyle Cennetten mahşer yerine sarı yâkuttan bir taht getirirler. Eni boyu yirmi mildir. Bir taht daha getirirler. Ve sağına koyarlar. Eni boyu bu kadardır. Bir taht daha getirirler. Sol tarafına koyarlar. O da ak gümüştendir. Eni ve boyu bunlar gibidir. Bu tahtın üzerine Ebû Bekr-i Sıddîk (radıyallahü anh) oturur. Sağdakine bir melek. Soldakine de bir melek oturur. Sağdaki melek ayağa kalkar. Şöyle seslenir: "Ey Müslümanlar. Cennet hazînedârı Rıdvân benim. Allah celle celâlüh bana; 'Yâ Rıdvân! Cennet kapılarının anahtarlarını al. Habîbim Muhammed Mustafâ hazretlerine götür ve benim selâmımı söyle. Habîbim kimden râzı ise, onları hesâbsız Cennete götür' diye emretti. Ben de anahtarları aldım. Habîb-i Ekrem'e vardım. Ahvâli arz eyledim. Server-i âlem; 'Yâ Rıdvân! Sen o anahtârları Ebû Bekr'e götür. Zîrâ ben, ümmetimin günâhkârlarının şefâatiyle vazîfeliyim. Bu hizmeti Ebû Bekr görsün' buyurdu." Melek böyle söyler. Ehl-i mahşer dinler. Melek son olarak; "Şimdi bilmiş olun ki; Ben de Cennetin anahtârlarını Ebû Bekr'e verir ve Onun emrine girerim. O kimden râzı ise Cennete alıp, giderim. Hoşnûd olmadıklarını Cennete koymam" der. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454
.Bu hizmeti o görsün!"
12-09-2012 01:00
(Dünden devam) Soldaki melek kalkar. Ve şöyle seslenir: "Ey ehl-i mahşer! Cehennem hazînedârı Mâlik benim. Allahü teâlâ hazretleri bana; "Yâ Mâlik! Cehennem kapılarının anahtarlarını al, habîbim Muhammed Mustafâ'ya teslîm et ve benden selâm söyle. Habîbim kimden hoşnûd değilse, onu Cehenneme götür" diye emretti. Ben de anahtârı aldım. Resûlullaha vardım. Ve ahvâli açıkladım. O beni dinledi. Ve cevap verip; "Yâ Mâlik! Âsî ümmetin ahvâli ile meşgûlüm. Sen o anahtarları Ebû Bekr'e teslîm eyle. Bu hizmeti o görsün" buyurdu. Şimdi âgâh olun. Ve iyi dinleyin ki; Ben de Cehennemin anahtarlarını alıp, Ebû Bekr'e teslîm ettim ve Onun emrine girdim. Ebû Bekr-i Sıddîk (radıyallahü anh) kimden râzı değilse, onu alıp Cehenneme götüreceğim." UÇUN AŞK MEYDANINDA Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: Allahü teâlâ, kâinatta hiçbir şey yaratmadan önce benim rûhum ile Ebû Bekr'in rûhunu güvercin sûretinde halk eyledi. İkimize hitâb edip; "Aşk meydânında uçun! İleri gideniniz Muhammed, geride kalanınız Ebû Bekr olsun" buyurdu. Biz bu emri aldık. İkimiz de uçtuk. Ben Ebû Bekr'den bir parmak eni kadar ileri geçtim. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Arpa ekmeği yerdi
13-09-2012 01:00
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaştan gömlek giyerdi. Birçok gazâlar yaptı. Çok vilâyetler fethetti. Çok mâl ve emvâl elde etti. Arab, Acem ve Rûm beyleri, hükmüne baş eğdiler. BU GÂZİLERİN HAKKIDIR Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) halîfe iken, hazret-i Nûman'ı serdâr yapıp, Nihâvend ile Hemedân'ı fethettiler. Bir Mecûsî Acem, Mugîre'nin elinde esîr idi. Koynundan bir kutu çıkardı. Ve şöylece anlattı: "Bunu babam verdi. Sonra da bana; "Ey oğlum, ileride pâdişâh olduğun vakit bu kutuyu aç ve ihtiyacına kullan" diye vasiyet etti. Lâkin artık yaşım geçti. Pâdişâh olacak değilim." Bunları söyledi. Ve kutuyu hazret-i Mugîre'ye teslîm edip; "Bunu al, istediğin yerde kullan" dedi. Hazret-i Mugîre kutuyu aldı. Askerin içinde açtı. Gördüler ki, içi çok kıymetli mücevher ile doludur. Çok şaşırdılar. İstişâre ettiler. Netîcede; "Bunu Emîr-ül müminîn hazret-i Ömer'e gönderelim" dediler. Kutuyu mühürlediler. Hazret-i Ömer'e gönderdiler. Hazret-i Ömer o kutuyu aldı. Eshâb-ı güzîn arasında açtı. İçindekilere baktı. Mücevheri görünce; "Bu, gâzîlerin hakkıdır. Satılıp, akçesi gâzîlere taksîm edilsin!" diye emretti. > www.gonulsultanlari.com
.Çocuk yiyen ejderha!..
14-09-2012 01:00
Vaktiyle bir memlekette her sene bir ejderhâ çıkar, Câbilkâ şehrine gelirdi. Ona bir oğlan çocuğu verirlerdi. Onu yiyip geri giderdi. Sıra bir fakîre geldi. Onun tek oğlu vardı. Ejderhânın gelmesi yaklaştı. Fakîr üzüntü içinde hazret-i Ömer'in (radıyallahü anh) huzuruna vardı. Kederliydi. Gözyaşları ile; "Yâ emîr-el-müminîn! Revâ mıdır senin saâdetli zamanında, benim gibi bîçâre bir garip kederde olsun?" dedi. Hazret-i Ömer; "Derdin nedir?" dedi. O derdini arz edip; "Zâten tek oğlum var" dedi. Ve feryâd figân eyledi. Hazret-i Ömer ona acıdı. Kâğıt kalem alıp; "Ey ejderhâ! Şimdiden sonra o şehre gelip oğlan çocuğu almayacaksın. Yoksa Muhammed Mustafâ hakkı için oraya gelir, seni ateşte yakarım" diye yazdı. Ve o fakîre verip; "Bu kâğıdı ejderhânın yolu üzerine koyun" buyurdu. Fakîr geri geldi. Şehrin ahâlisine anlattı. Hepsi sevindiler. Kâğıdı alıp, ejderhânın yolu üzerine koyup, gözetlediler. O ejderhâ geldi. Kâğıdı gördü. Hürmetle aldı. Yüzüne gözüne sürdü. Öpüp başına koydu. Ve hemen geri döndü. Bir daha da gelmedi. Allahü teâlâ'nın kudreti ve hazret-i Ömer'in (radıyallahü anh) kerâmetiyle, şehir halkı o ejderhânın şerrinden halâs oldular... >
.Câriyeye bakmıştı
15-09-2012 01:00
Hazret-i Osmân'ın (radıyallahü anh) zengin olup, evinde hizmet eden üç yüz câriyesi vardı. Bir gün insanlık îcâbı olarak câriyelerden birine baktı. Hazret-i Rukayye bunu gördü. Gönülleri huzûrsuz oldu. Lâkin belli etmedi. Beyinin yanına geldi. Kibarca izin isteyip; "Ben babamın saâdethânelerine gideceğim" dedi. Hazret-i Osmân dinleyip; "Pekâlâ" dedi. Ona izin verdi. Lâkin gidiş sebebini tahmin etmişti. Kalbine bir ateş düştü. Çok üzülmüştü. Kendi kendine; "Habîbullah hazretlerine varıp, benden şikâyet ederse hâlim nice olur. Ne dünyâda, ne de âhırette yerim kalmaz" dedi. Derhâl abdest aldı. Namaza durdu. Sonra mübarek yüzünü ve sakalını yerlere sürüp, Hak teâlâ hazretlerine ilticâ edip af ve mağfiret için çok duâ ve niyâz eyledi. Hazret-i Rukayye de gitti. Babasının huzuruna girdi. Resûl-i ekrem Efendimiz onu üzgün gördüler. Hâliyle üzüldüler. Ve ona dönüp; "Ey benim ciğergûşem, seni üzgün görüyorum. Seni böyle üzen nedir?" diye sordular. O başını kaldırdı. Gayr-i ihtiyâri ağladı. Resûl-i ekrem'e; "Ey benim devletli babam, sultânım. Senin şân-ı şerefine lâyık mıdır ki, zevcim hazret-i Osmân benim üzerime câriyeye baksın. Üzülmem bundandır" diye arz etti. (Devamı yarın) ---------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bir an bile durma!
16-09-2012 01:00
(Dünden devam) Efendimiz kızını dinledi. Üzüntüsünü anladı. Ve kendisine; "Ey kızcağızım! Eğer Allahın rızâsını ve benim rızâmı istersen, hemen git, Osmân'ın ayaklarına yüz sürüp özür dile. Yoksa ne Hakkın huzûrunda, ne de benim yanımda yerin kalmaz" buyurdu. Hazret-i Rukayye; "Peki babacığım" dedi. Acele evine geldi. Kapıya vurdu. Hazret-i Osmân içeriden; "Kimdir?" diye seslendi. Hazret-i Rukayye; "Zevcen Rukayye" dedi. Hazret-i Osmân sevindi. Ve koşup kapıyı açtı. Ondan özür dileyecekti. Lâkin O râzı olmayıp, bilakis kendisi hazret-i Osmân'ın mübârek ayaklarına kapanmak istedi. Hazret-i Osmân mâni oldu. Hazret-i Rukayye; "Babamın emrini yerine getirmedikçe içeri girmem!" deyip, mübârek yüzünü hazret-i Osmân'ın ayaklarına sürdü ve özür diledi. Hazret-i Osmân; "Ey Resûlullahın kızı! Ben de Allahü teâlânın aşkına ve babanın hürmetine, elimin altındaki üç yüz câriyenin tamâmını âzâd ettim" dedi. O an hazret-i Cibrîl geldi. Hak teâlâ emriyle gelmişti. Bunu haber verip; "Yâ Muhammed! Hak teâlâ sana selâm eder ve buyurur ki: Osmân'ın hafaza meleklerini kaldırdım. Bundan böyle hayrı ve şerri yazılmayacak. Suâlsiz hesâbsız Cennete dâhil olacak" diye bildirdi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Kim yalan söylüyorsa!..
17-09-2012 01:00
Benî Necrân diye Hristiyan bir kabîle vardı. Fahr-i âlem Efendimiz bunlara nasîhatte bulundu. Ama ıslâh olmadılar. Îmâna gelmediler. İnât ettiler. Haklarında vahiy geldi. Âyet-i kerîmede meâlen; "Onlara de ki: Geliniz, oğullarımızı ve kadınlarımızı çağıralım. Sonra 'Kim yalan söylüyorsa, Allahü teâlânın lâneti onun üzerine olsun' diyelim!" buyuruldu. Efendimiz bunu okudu. Ve mübâheleye çağırdı. Yâni onları; "Îsâ aleyhisselâm hakkında kim yalan söylüyorsa, Allahü teâlâ hazretleri ona lânet etsin" demeye dâvet etti. Onlar durakladılar. Karar veremediler. "Müşâvere edelim. Yârın gelip kararımızı bildirelim" dediler. Reîslerine sordular. Reisleri düşündü. Korktuğu belliydi. Netîcede cevâben; "Ey Nasârâ cemâati. Muhakkak biliniz ki, Muhammed (aleyhisselâm) Peygamberdir. Bir kavim Peygamber ile mübâheleye kalkışırsa, onların büyüğü küçüğü muhakkak helâk olur" dedi. Ertesi gün oldu. Bunlar toplandı. Huzûra geldiler. Mübâhele'yi kabul etmeyeceklerini söyleyeceklerdi. Pişman olmuşlardı. Resûl-i ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hazret-i Hüseyin'i kucağına almış, hazret-i Hasen'in elinden tutmuş, hazret-i Fâtıma da onların ardınca yürürdü (radıyallahü anhüm). (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O halde Müslüman olun!"
18-09-2012 01:00
(Dünden devam) Resûl-i Ekrem (aleyhiselâm) Hristiyanlara; "Ben duâ edeyim, siz âmîn deyiniz!" buyurdu. Mübâhele edeceklerdi. Reîsleri geldi. Yanındakilere; "Ben öyle yüzler görüyorum ki, eğer Allahü teâlâdan bir dağı yerinden kaldırmasını isteseler, onların hürmetine o dağı kaldırır. Sakın mübâhele etmeyiniz! Yoksa helâk olursunuz. Kıyâmete kadar yeryüzünde Nasrânî kalmaz" dedi. Korktuğu belliydi. Onları da iknâ etti. Server-i âlem'e; "Yâ Ebel Kâsım! Biz karar verdik ki, seninle, mübâhele etmeyelim. Sen dînin üzerine sâbit ol. Biz de dînimiz üzerinde sâbit olalım" dedi. Efendimiz dinledi. Onlara cevâben; "Mübâheleden vazgeçtiyseniz, o halde Müslüman olun!" buyurdu. Kabul etmeyip; "Îmân etmeyiz" dediler. Server-i âlem; "O zaman savaşa hazır olun!" buyurdu. İstişare ettiler. Ve sonunda; "Biz seninle harb edemeyiz. Lâkin sulh olalım. Bunun için sana her sene iki bin elbise verelim. Bin elbise Safer'de, bin elbise de Receb'de" dediler. Efendimiz râzı oldu. Böylece sulh yapıldı. Sonra Efendimiz; "Allahü teâlâya yemîn ederim ki, azâb-ı ilâhî geri döndü. Mübâhele etselerdi, maymuna ve hınzıra dönerlerdi. Bulundukları vâdi ateşle dolardı. Ağaçlardaki kuşlar bile canlı kalmaz, bir sene geçmeden hepsi helâk olurlardı" buyurdu. >
.Nûrundan gözlerim kamaştı
19-09-2012 01:00
Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) buyuruyor ki: Bir gün Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek nalınlarının kayışlarını çakarıyordu. Ben iplik eğiriyordum. Mübârek yüzüne baktım. Çok nurlu gördüm. Parlak alnında ter damlaları etrâfa nûr saçıyor, gözlerimi kamaştırıyordu. Çok hayret ettim. Efendimiz fark etti. Bana doğru bakıp; "Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun" buyurdu. Yüzü gülüyordu. Ben cevap verip; "Yâ Resûlallah! Mübârek yüzünüzdeki nûrların parlaklığına ve mübârek alnınızdaki ter tânelerinin saçtığı ışıklara bakarak kendimden geçtim" dedim. Yerinden kalktı. Yanıma geldi. Gözlerimin arasını öptü. Sevgi ve muhabbetle; "Yâ Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim" buyurdu. Çok duygulandım. Sevinçten ağladım. İmâm-ı Mesrûk tâbiîndendir. Hazret-i Âişe'den bahsederken; "Resûlullahın sevgilisi ve Ebû Bekr-i Sıddîk'ın kerîmesi olan Hazret-i Sıddîka buyuruyor ki..." derdi. Ve söze başlardı. Böyle hürmetliydi. Bâzı zaman da; "Allahü teâlânın ve göklerde olanların sevdiklerinin sevgilisi diyor ki..." derdi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Âişe cennette de benim zevcemdir"
20-09-2012 01:00
Hazret-i Âişe'ye (radıyallahü anhâ) yemek yiyip yemediğini sordular. Cevâben; "Hiç doyasıya yemedim" buyurdu. Sonra ağladı. Çok oruç tutardı. Teheccüdü terk etmezdi. Efendimizle kılarlardı. Tabiînden Mesrûk'a; "Hazret-i Âişe Ferâiz ilminden bir şeyler bilir miydi?" diye sordular. Cevâbında; "Evet" dedi. Ve ardından; "Allaha yemîn ederim ki, Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden birçoğu gelir, Hazret-i Âişe'den ferâize âit şeyler sorar ve öğrenirlerdi" buyurdu. ONUN İLMİ DAHA ÇOKTU İmâm-ı Zührî'ye soruldu. O da cevap verip; "Eğer zamanının bütün âlimleri ve Peygamberimiz'in diğer zevcelerinin ilmi bir araya toplansa, Hazret-i Âişe'nin ilmi yine çok olurdu" buyurdu. BİR MÜŞKİLLE KARŞILAŞSAK Ebû Mûs'el Eş'arî de; "Biz sahâbîler müşkil bir mesele ile karşılaşınca, gider Hazret-i Âişe'ye sorardık. Hazret-i Âişe'nin ilmi pek çoktu" buyurmuştur. EN ÇOK FIKIH BİLEN Atâ bin Ebî Rebâh; "Hazret-i Âişe, Eshâb içinde en çok fıkıh bilen bir kimse idi" buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte; "Âişe cennette de benim zevcemdir" buyuruldu. > www.gonulsultanlari.com
.Ay'ın ikiye ayrılması!..
21-09-2012 01:00
Velîd bin Mugîre ile bâzı müşrikler, bir gece vakti Resûlullah Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûruna geldiler. Hava gâyet açıktı. "Ay" tepsi gibiydi. O Servere hitâben; "Yâ Muhammed! Gerçekten Peygamber isen şu gökteki Ay'ı ikiye ayırıver. O zaman sana îmân ederiz" dediler. Resûl-i Ekrem mübârek elini kaldırdı. Şehâdet parmağıyla Ay'a doğru işâret eyledi. Dolunay iki parça oldu. Birbirlerinden ayrıldılar. Yarısı "Ebû Kubeys", yarısı da "Kuaykıan" dağının üzerine geldi. O yerlerde durdular. Bunu herkes gördü. Müşrikler de gördüler. Resûl-i ekrem; "İşte, şâhit olun!" buyurdular. Müşriklerde çıt yoktu. Zîra inanmamışlardı. Lâf olsun diye; "Araştıralım, eğer Mekke dışında da görülmüşse sihir değildir. O zaman inanırız" dediler. Mekke'ye gelenlere sordular. Yabancılara sordular. Dışarı adam saldılar. Onlara sordurdular. Hepsi de; "Evet, filân gece hava açık, Ay tepsi gibiydi. Bir ara ikiye ayrıldı, gözlerimizle gördük" diyorlardı. Yine inanmadılar. Ebû Cehil'se; "Sihir" diyordu. Başka şey demiyordu. Alaylı bir edâ ile; "Muhammed'in sihri, yerden sonra göklere de tesir etmeye başladı" deyip gülüyordu!.. > www.gonulsultanlari.com Tel:
.Mahşer sıkıntısı!..
22-09-2012 01:00
Mahşerin sıkıntısı artar. Dayanılmaz hâl alır. Halk Âdem Nebî'ye gidip; "Yâ Âdem! Sen Peygamberlerin ilkisin. Hâlimiz pek fenâdır. Ne olur, bize şefâat et ki, başlasın hesâbımız" derler. O şefâat etmez. Kendini geri çeker. "Siz Nûh Peygambere gidin!" buyurur. Halk Hazret-i Nuh'a varıp; "Yâ Nuh! Ne olur, bize şefâat et ki, Rabbimiz hesâbımıza baksın" derler. O da şefâat etmez. Kendini geri çeker. Ve ehl-i mahşere; "Siz İbrâhim Peygambere gidin!" der. Onlar İbrâhim Peygambere varıp; "Yâ İbrâhim! Sen Allahın dostu'sun. Ne olur bize şefâat et ki, hesâbımız başlasın" derler. O dahî çekinir. Ehl-i mahşere; "Siz Mûsâ Peygambere gidin!" der. Onlar Hazret-i Mûsâ'ya varıp; "Yâ Mûsâ! Sen kelîmullahsın. Bize şefâat et ki, Hak teâlâ hesâbımızı görsün" derler. O da yapmaz. Özür diler ve; "Siz Îsâ Nebî'ye gidin!" der. Hazret-i Îsâ'ya varıp yalvarırlar: O da kendini geri çeker ve; "Siz Hâtem-ül enbiyâ'ya gidin. ÇünkÜ O, Habîbullahtır ve Peygamberlerin en üstünüdür" der. Çok sevinirler. Ve ümitlenirler. O Resûle varıp; "Yâ Muhammed! Sen Allah'ın Habîbisin. Senden başka gidecek kimsemiz kalmadı. Ne olur, sen şefâat et ki, hesâbımız başlasın" derler. Server-i âlem (aleyhisselâm) Allah'ın izniyle şefâat eder. Mahşer ehlinin hesâbı başlar... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin gittiniz?"
23-09-2012 01:00
Bir gün hazret-i Ebû Bekr (radıyallahü anh) Hazret-i Fahr-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizle birlikte oturuyorlardı. Bir edebsiz geldi. Ebû Bekr'e dil uzattı. Yakışıksız sözler söyledi. Hakâretler etti. Server-i âlem (aleyhisselâm) bir şey demez, tebessüm ederdi. O edebsiz devam etti. Giderek haddi aştı. O vakit Hazret-i Ebû Bekr (radıyallahü anh) gadaba geldi. Edebsize cevap verdi. Birkaç söz söyledi. Lâkin bu, Efendimize hoş gelmedi. O yeri terk ettiler. Hazreti Ebû Bekr şaşırdı. Ne yapacağını bilemedi. Peşinden koşturdu. Efendimize yetişip; "Yâ Resûlallah! O hayâsız bana karşı edebsizlik ederken sükût buyurup bir şey söylemediniz. Ben cevap verince kalkıp gittiniz. Sebebi nedir" diye sordu. Merak ediyordu. Resûl-i Ekrem; "Yâ Sıddîk! O hayâsız sana dil uzatmaya başlayınca, Hak teâlâ bir melek gönderdi. O edebsizi susturup kovacaktı. Ama sen gadaba gelip de cevap verince, o melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîsin olduğu yerde ben durmam" buyurdu. Hazret-i Sıddîk üzüldü. Ve çok özür diledi. O gün karar aldı. Ağzına taş koyardı. Taş, yedi dirhemdi. Devamlı ağzında tutardı. Bir şey diyecek olsa, düşünür, tefekkür eder, hayırlı olduğunu anlarsa, ağzından taşı çıkarıp o sözü söylerdi. Sonra yerine koyardı. Yedi sene böyle yaptı. >
.Nil Nehrine mektup...
24-09-2012 01:00
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) Amr ibni Âs hazretlerini Mısır'a vâlî tâyin etmişti. Birkaç ay geçti. Mısır halkı toplandılar. Amr bin Âs'a gelip; "Efendim, bu Nil ırmağının bir âdeti vardır ki, o yerine getirilmezse suyu kesilir" diye arz ettiler. Amr bin Âs sordu: "O âdeti nedir?" Cevâbında; "Her ayın onikisinde, bir kız çocuğu buluruz. Ana babasını mal ile râzı ederiz. O kızı nefîs elbiselerle süsleyip Nil nehrine bırakırız" dediler. Amr ibni Âs şaşırdı. Çok hayret etti. O gelenlere; "İslâmda böyle şeyler yoktur. İslâm, bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmıştır" buyurdu. O belli gün geldi. Nil'in suyu kesildi. Halk göçe başladılar. Hazret-i Amr (radıyallahü anh) bu hâli, halîfe Hazret-i Ömer'e (radıyallahü anh) mektûpla bildirdi. Hazret-i Ömer mektûbu aldı. Okuyup meseleyi anladı. O da çok şaşırdı. Ve cevap olarak; "Öyle şey olmaz. Mektûbun içine bir parça kâğıt koydum. Onu Nil ırmağına bırak!" diye yazdı. Mektûp Vâli'ye geldi. Şöyle yazıyordu: "Ömer-ibnül Hattâb'dan Nil Nehrine. Önceden kendin akıyor idiysen, akma. Eğer Allahü teâlânın emriyle akıyorsan, O seni elbette akıtır." Amr bin Âs kâğıdı aldı. Nil Nehrine bıraktı. Nil'in suyu onaltı arşın yükseldi. Bir daha da kesilmedi... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yüz köle âzâd etti
25-09-2012 01:00
Hazret-i Osmân (radıyallahü anh) evinde, Hazret-i Rukayye (radıyallahü anhâ) ile oturmuştu. Bir câriye yiyecek getirdi. Hazret-i Osmân ona baktı. Hazret-i Rukayye gördü. Gayretine dokundu. Hâliyle üzüldü. Hazret-i Osmân bunu sezdi. Ve kendisine dönüp; "Yâ Rukayye, ben o câriyenin yüzüne isteyerek bakmadım" dedi. Ve yemîn de etti. O da buna inanıp; "Peki öyleyse" dedi. Ve tesellî buldu. Kalbi râhatladı. Böylece barıştılar. Hazret-i Osmân'ın gönlüne; "Fahr-i âlem hazretlerinin kerîmesinin kalbi incindi. Buna ben sebep oldum. Bunun için keffâret vermem gerektir" diye geldi. Yüz köle âzâd etti. Resûlullahı bu derece sever, o hazretin hâtır-ı şerîfini bu mertebe gözetirdi. ONU NASIL KATLEDERLER? Bir gün Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretlerinin yanında bir melek duruyordu. O ara öteden biri geçti. O, Hazret-i Osmân idi. Melek Resûlullaha; "Bu geçen kimdir?" diye sordu. Resûl-i Ekrem; "Osmân bin Affân'dır" buyurdu. Melek bu ismi duydu. Hemen ayağa kalkıp; "Yâ Resûlallah! Bu zât'tan cümle melekler hayâ eder. Onun mertebesi Hak teâlâ katında çok yücedir. Böyle şânı yüce bir zâtı, kavmi ne cesâretle katlederler?" dedi. > w
Onlar için korku yoktur!"
26-09-2012 01:00
Hazret-i Alî'nin (kerremallahü vecheh) dört dirhemi var idi. Bunları fakirlere sadaka verdi. Birisini açıktan. Birisini gizlice. Birisini gündüz. Birini de gece... O böyle yapınca hakkında âyet-i kerîme gelerek meâlen; "Mallarını Allah yolunda, gece-gündüz, gizli-âşikâr dağıtanların, Allah indinde ecirleri çoktur. Onlar için korku yoktur. Mahzûn da olmazlar" buyuruldu. Resûl-i Ekrem; "Yâ Alî, böyle yapmanın sebebi ne idi?" diye sordular. Alî bin Ebî Tâlib; "Bu dört şekil dışında sadaka verme yolu görmedim yâ Resûlallah. Her şekilde sadaka verdim ki, bunlardan biri kabûl görürse, diğerleri de Allahü teâlâ indinde makbul olur" dedi. YAKINLARIMI SEVİNİZ Hazret-i Katâde der ki: Müşrikler aralarında; "Görelim bakalım, Muhammed getirdiği İslâm dîni için bir karşılık istiyecek mi?" dediler. Böyle düşündüler. Hemen vahiy geldi. Hazret-i Cibrîl; "Size İslâmiyyeti bildirdiğim ve Cenneti müjdelediğim için, bir karşılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları seviniz!" meâlindeki âyet-i kerîmeyi getirdi. Müşriklere cevap verildi. Saîd bin Cübeyr; "Âyet-i kerîmede geçen 'yakınlık'tan, Resûlullah Efendimiz, hazret-i Alî, hazret-i Fâtıma ve hazret-i Hasen ve Hüseyin hazretleri irâde edilmiştir" buyurdu. ---------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bedir esirleri
27-09-2012 01:00
Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir harbinden zaferle dönmüş, "yetmiş" de esir alınmıştı. Bu esirlerin ne yapılacağı hakkında Eshâbiyle istişâre etti. Birkaçına sordu. Ve karar verdiler: Fidye alınacaktı. Esirler arasında Resûlullah Efendimizin amcası Abbâs da vardı. Efendimiz Ona; "Yâ Abbâs! Kendin ve Ukayl için fidye ödeyeceksin!" buyurdular. Abbâs bunu işitti. Ve cevap verip; "Ben mü'minim. Kureyş, beni zorla Bedir'e getirdi" dedi. Resûl-i ekrem; "Mü'min olduğunu Allah bilir. Zâhirde aleyhimizdesin ve fidye vermelisin" buyurdu. Abbâs boynunu büktü: "Benim param yok ki!" "Hiç mi paran yok?" "Sekizyüz dirhemim vardı. Onu da ganîmet olarak siz aldınız" dedi. Server-i âlem; "Peki, o altınları niçin söylemiyorsun?" buyurdu Abbâs sordu: "Hangi altınları?" "Hani Bedir'e gelirken hanımına verdin de; 'Eğer geri dönemezsem, şu kadarı senin, şu kadarı da Fadl, Kusem ve Abdullah'ın' demiştin." Bir daha şaşırdı. Merakla sordu: "Yâ Muhammed! O vakit odada ikimizden başka kimse yoktu. Sen bunları nereden biliyorsun?" Efendimiz; "Rabbim bildirdi" buyurdu. Abbâs bunu duydu. Ve cân-ü gönülden; "Öyleyse hak Peygambersin!" dedi. Ve Müslüman oldu... ----------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Efendimizi özlemişti
28-09-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Abbâs (radıyallahü anh) Resûlullah Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) emriyle, Müslümân olduğunu hiç kimseye söylemedi. Bir müddet geçti. Resûlullahı özledi. Yanlarına gitmek istedi. Resûl-i Ekrem; "Senin bulunduğun yerdeki cihâdın, buraya gelmenden daha güzel ve faydalıdır" buyurdular. UYGUN GÖRÜR MÜSÜNÜZ? Efendimiz (aleyhisselâm) Hayber'de gâlip gelince, Eshâb-ı kirâmdan Hazret-i Haccac (radıyallahü anh) huzûruna geldi. Önce selâm verdi. Sonra izin isteyip; "Yâ Resûlallah! Benim Mekke'de alacaklarım var. Bunları alıp size getirmek istiyorum. Ancak Müslümân olduğumu bilmemeleri lâzım, yoksa vermezler. Bir de sizin hakkınızda uygun olmayan sözler söylemek îcab ederse, söyleyebilir miyim?" dedi. Efendimiz izin verdi. O dahî çok sevindi. Koştu Mekke'ye. Ve o müşriklere; "Ey Kureyşliler! Gelin, toplanın, size müjdelerim var" dedi. Müşrikler merak edip; "Ne müjdesi?" dediler. Hazret-i Haccac; "Müslümanlar Hayber'de büyük yenilgiye uğradılar. Muhammed esir alındı. Onu Mekke'ye getirecekler ve Onu siz öldüreceksiniz" dedi. Onlar bunu duydular. Sevince garkoldular. Bu sevinçle hazret-i Haccac'a olan borçlarını fazlasıyla ödediler. Hazret-i Hacca'ın plânı tutmuştu. (Devamı yarın) ------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0
.Hazret-i Abbâs bayıldı!
29-09-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Abbâs (radıyallahü anh) o esnâda Mekke'de bulunuyordu. Hazret-i Haccac'ın söylediği acı fakat asılsız haberi işitince kederinden bayıldı. Evine zor taşıdılar. Biraz sonra ayıldı. Kölesini çağırıp; "Haccac'a git. Acele gelsin" diye emretti. MÜJDE YÂ ABBÂS! Hazret-i Haccac haberi aldı. Hazret-i Abbâs'a gelip: "Müjde yâ Abbâs! Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber'de zafere kavuştu. Ondan izin alarak buraya mallarımı almaya geldim" dedi. Böyle söyledi. Ve ardından; "Ama bu sırrı gizle, kimseye söyleme. Ben Mekke'den çıktıktan üç gün sonra istediğine söyleyebilirsin" dedi. Hazret-i Abbâs sevindi. Haccac'ın alnından öptü. On köle âzâd etti. O DOĞUNCA BANA GETİR! Efendimiz (aleyhisselâm) bir gün amcası Hazret-i Abbâs'ın hanımını gördü. Kendisine; "Yakında bir oğlun olacak! O doğunca bana getir!" buyurdular. Kadıncağız; "Başüstüne" dedi. Ve huzurdan ayrıldı. Birkaç gün sonra yine geldi ve kucağındaki bebeği Efendimiz'e verip; "İşte oğlum yâ Resûlallah" dedi. Efendimiz onu aldı. Bağrına bastı. Sevdi ve; "Bu, halîfeler babasıdır!" buyurdular. (Devamı yarın) ---------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ey Müslümanlar buraya geliniz!"
30-09-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Abbâs (radıyallahü anh) Huneyn gazâsında da Peygamber Efendimiz'in yanından ayrılmadı. İslâm ordusu, sabah gün ışımadan bir vâdiden aşağı iniyorlardı. Düşman önce gelmişti. Ve pusu kurmuşlardı. Müslümânlar tam oraya geldiklerinde, dört yandan saldırdılar. Bir karışıklık oldu. Dost düşman karıştı. Hazret-i Abbâs, Hazret-i Ebû Bekr ve birkaç sahâbî, ölmeyi göze alıp, Peygamberimiz'in yanından ayrılmadılar. Çoğu eshâb dağıldı. Ve gerilediler. Bu, istemeden oldu. Efendimiz gerilemedi. Bir adım geri gitmedi. Katırını düşman üzerine sürerken Hazret-i Abbâs katırının dizginini, Hazret-i Süfyân bin Hâris de üzengisini tutup, hızını kesmeye çalıştılar. "EY MEDÎNELİLER!" Server-i Âlem; "Yâ Abbâs! Sen Müslümanlara 'Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında bîat eden sahâbîler!' diyerek seslen" buyurdu. Abbâs iri yapılıydı. Çok heybetliydi. Ve sesi gür idi. Bütün gücüyle seslendi. Eshâb-ı kirâm işittiler. Kendilerine geldiler. Ve; "Biz ne yapıyoruz?" deyip, Resûlullahın yanına koştular. Hattâ ürken hayvanlarını geri döndüremeyip, kendilerini yere atmak zorunda kaldılar. Düşman askerinin çoğu öldürüldü. Bir kısmı da esîr alındı. (Devamı yarın) -------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Resulullahın vefatına inanmadılar
01-10-2012 01:00
(Dünden devam) Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edince, Eshab-ı kiramın (aleyhimürrıdvan) aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Şaşkın halde idiler. Hiç inanamıyorlardı. Hazret-i Ömer, Peygamberimiz'in mübarek vücud-u şeriflerinin huzuruna geldi, mübârek yüzünün örtüsünü yavaşça açtı, baktı ve; "Resulullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır" dedi. Sonra yüzünü örttü. Edeble dışarı çıktı. Ve eshab-ı kirama; "Her kim, Resulullah öldü derse, kılıcımla boynunu vururum" dedi. Hazret-i Ebu Bekr ve Hazret-i Abbas bu konuda Eshab-ı kiramla konuştular. Hazret-i Abbas: "Ey insanlar! Ey Resulullahın Eshabı! Efendimizin, sağlığında; 'Ben vefat etmeyeceğim' dediğini duydunuz mu?" diye sordu. Eshab-ı kiram da; "Duymadık" dediler. Hazret-i Abbas, Hazret-i Ömer'e dönerek "Ya Ömer, bu hususta senin bildiğin bir şey var mıdır?" deyince, Hazret-i Ömer "yoktur" dedi. Hazret-i Abbas; "Pekâlâ" dedi. Ve ortaya çıkıp; "Hiç kimse, Peygamber Efendimiz'in ölmeyeceğini söyleyemez. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Resulullah ölümü tatmış bulunuyor" dedi. Kimsede çıt yoktu. Hazret-i Abbas; "Allahü teâlâ, Resulü için mealen; 'Muhakkak sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir. Hepiniz Rabbinizin huzurunda muhakemeye duruşacaksınız' buyurdu" dedi. Onlara bunu hatırlattı. (Devamı yarın) > www.go
.Suyu Hazret-i Abbâs döküyordu
02-10-2012 01:00
(Dünden devam) Peygamber Efendimiz'in mübârek cenâzelerini yıkamak üzere Hazret-i Alî, Hazret-i Abbâs, Hazret-i Abbâs'ın oğulları Fadl ve Kusem, Hazret-i Üsâme bin Zeyd ve Hazret-i Sâlih odaya girip kapıyı kapadılar. Yıkamaya başladılar. Hazret-i Abbâs su döktü. Sağa sola döndürdü. Hazret-i Alî ise yıkadı. Yıkadıkça evin içine misk kokusu yayıldı. Sonra üç parça kefen ile kefenleyip, vefât ettiği yere kabr-i şerîfi kazılıp, lahd şekline getirildi. SİZE DUÂ EDECEĞİM Hazret-i Abbâs (radıyallahü anh) şöyle anlatıyor: Peygamber Efendimiz, bir gün bana; "Yarın sabah, sen ve çocukların bana gelin, size duâ edeceğim" buyurdu. Ve sabah oldu. Huzuruna gittik. Kendisinin husûsî yakınları olduğumuza ve hepimizin bir kişi gibi olduğumuza, Allahü teâlânın da rahmetini üzerimize yaydığına işâret olarak, kendi mübârek abâsını üzerimize örttü. Ve duâ etti: Buyurdu ki: "Ey Allahım! Abbâs'ı ve oğullarını mağfiret eyle. Öyle ki, hiç günâhları kalmasın. Yâ Rabbî onu ve oğullarını, her türlü âfet ve belâlardan koru!" KURAKLIK OLUNCA Medîne'de kuraklık olunca, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) Hazret-i Abbâs'ın duâ etmesini istedi. Hazret-i Abbâs duâ edince neticesi görüldü. Bol yağmur yağdı. Toprak yeşillendi. O zaman Hazret-i Ömer; "Hazret-i Abbâs, Allahü teâlâ ile bizim aramızda vesîledir" buyurdu.
.Eski velilerde keramet olurdu
03-10-2012 01:00
Şam'da vefat eden velilerden Ebu Müslim Havlânî hazretleri, bir gün sevdikleriyle bir bahçede sohbet ediyorlardı. O ara biri geldi. Bu zata dönüp; "Hocam, eski evliyalarda çok kerametler görülürmüş. Mesela yerden bir avuç toprak alsalar, toprak onun elinde 'altın' olurmuş" deyiverdi. Mübarek eğildi. Biraz toprak aldı. Sonra ona dönüp; "Böyle mi?" diyerek açtı avcunu. Oradakilerin gözleri fal taşı gibi açıldı o anda. Zira büyük velinin avcundaki toprak "altın" olmuştu. Onların şaşkınlığı sürerken; "Toprağı altın yapmak marifet değildir" buyurdu. Tekrar şaşırdılar. Ve ona sordular: "Marifet nedir öyleyse?" "Asıl marifet, ölü kalpleri diriltmektir. Yani insanların kalbinden dünya sevgisini çıkarıp, yerine Allah sevgisini yerleştirmektir ki, en büyük keramet budur işte" buyurdu. İTİRAZ ETTİ AMA... Dinleyenlerden biri; "Hayır" dedi içinden. Bu sözüne itiraz etti. Kalbinden; "Toprağı altın yapmak daha büyük keramettir" diye düşünüyordu ki, mübarek zat ona dönüp; "Bu dünyanın tamamı altın olsa ve hepsini sana verseler, bununla ahiretini kurtarabilir misin? diye sordu. Adam şaşkın halde; "Kurtaramam" dedi. Çok da mahcup oldu. O zaman büyük veli; "Ama bir kimsenin kalbinde 'Allah sevgisi' olursa, o, hem dünya, hem de ahiret saadetine kavuşur ki, mühim olan da işte budur" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hiç unumuz kalmadı"
04-10-2012 01:00
Ebu Müslim Havlânî (rahmetullahi aleyh) hazretlerine bir gün hanımı; "Efendi, evde hiç un kalmadı" deyince, "Hiç paran var mı?" buyurdu. "Bir dirhem var" deyince; "Onu ver!" buyurdu. Bir de torba istedi. İkisini alıp pazara çıktı. Yiyecek satan bir satıcıya yaklaştı. Un alacaktı. Ancak o sırada bir dilenci yanına gelip; "Ey Müslim! Bana bir sadaka ver" dedi. Cevap vermedi. Oradan ayrıldı. Bir dükkâna girdi. Ancak dilenci onu takib ediyordu. Yanına gelip yine sadaka istedi. Oradan da ayrılıp başka dükkâna gitti. Dilenci peşini bırakmadı. Çaresiz kalmıştı. O dirhemi çıkardı. Dilenciye verdi. Sonra bir marangoz dükkânına gitti. Yerlere atılmış odun talaşlarını toplayıp torbasına doldurdu ve eve gidip kapıyı çaldı. Hanım kapıyı açtı: "Hoş geldin efendi." "Hoş bulduk" dedi. Ve elindeki içi talaş dolu torbayı verip; "Biraz işim var, az sonra gelirim" dedi ve ayrıldı. Hanımı torbayı açınca, içinin "un" ile dolu olduğunu görüp çok sevindi. Bir miktar aldı. Hamur yaptı. Ve pişirdi. Ebu Müslim Havlânî hazretleri gece geç vakit eve döndüğünde hanımı sevinçli bir halde karşılayıp, pişirdiği sıcacık nefis çörekleri önüne koydu. Büyük veli sordu: "Unu nereden buldun?" "Sen getirdin ya" dedi. O zaman Allahü tealaya hamdederek hem yedi, hem ağladı. Allahü teala, onun kırık ve mahzun kalple evine getirip bıraktığı torba içindeki toprak ve talaşı "un"a çevirmişti... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Zehirlemek istedi ama!..
05-10-2012 01:00
Ebu Müslim Havlânî hazretlerinin bir hizmetçisi vardı ki, bu zatı sevmez, düşmanlık beslerdi. Nitekim bir gün öldürmek için yemeğine zehir kattı. Büyük veli onu yediği halde tesir etmedi. Tekrar zehir kattı. O veli bunu yedi. Yine tesir etmedi. Hizmetçi, birkaç defa teşebbüs ettiği halde zehirlenmediğini görünce pişman oldu. Huzuruna girip; "Efendim, nice kere sizi zehirlemek istedim, ama zehir size tesir etmedi" dedi. Ve merakla sordu: "Sebebi ne olabilir?" Büyük veli cevaben; "Ben ne zaman bir şey yesem veya içsem, mutlaka Bismillâhirrahmânirrahîm derim. Belki de sebep budur" buyurdu. KUŞ KONUŞUYOR Bir kişi de şöyle anlatır: Gazada idik. Ebu Müslim hazretleri de bizimleydi. Komutanımız bir yere bir müfreze gönderdi. Ancak günler geçtiği halde birlik geri dönmedi. Hepimiz merak ettik. Niçin dönmemişlerdi? Endişeye kapıldık. Bu sırada Ebu Müslim Havlânî hazretlerinin mızrağının üzerine bir kuş kondu ve dile gelip; "Müfreze selamettedir. Zafer kazanılıp, ganimet alındı. Falan gün, falan saatte dönecekler" dedi. Hepimiz işittik Ve şahit olduk. Ebu Müslim Havlânî hazretleri o kuşa "Sen kimsin?" diye sorunca; "Ben müminlerin kalplerinden üzüntüyü gideren bir kuşum" dedi. Ebu Müslim; "Memnun oldum" buyurdu. Bunu komutana duyurdu. O da rahatlamış oldu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.O benim nefsimdir!"
06-10-2012 01:00
Ebu Müslim Havlânî hazretleri bir sohbetinde sevdiklerine; "Ben birinin her istediğini versem, her dediğini yapsam, yarın Allahü tealanın huzurunda beni kötüler. Birine de zorluk çıkarsam, ağır işler yaptırsam, yarın Allahü tealanın huzurunda beni metheder" buyurdu. Dinleyenler şaşırdı. Bir şey anlamadılar. Ve sordular: "O kimdir efendim?" "Vallahi o benim nefsimdir" buyurdu. SAHİPLERİN NEREDE? Bu büyük zat harabe bir yer görünce, başında durup; "Ey harab olan ev! Senin eski sahiplerin nerede? Üzerinde yaşayanlara ne oldu?" diye sorardı. Ve biraz beklerdi. Cevap gelmezdi. Kendi cevap verip; "Hepsi ölüp gittiler. Geriye amelleri kaldı. Her arzu ve hevesleri bitti. Geriye günahları kaldı. Ey insanoğlu! Günahı terk etmek, tövbe etmekten daha kolaydır" derdi. DAHA HAYIRLIDIR Bir sohbetinde de; "Benim en güzel şekilde yetiştirip büyüttüğüm çok tatlı ve sevimli bir evladım olsa ve en sevimli çağında vefat etse, Allahü tealanın bu takdirinden razı olmak, bana dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır" buyurdu. Bir gün de sevdiklerine: "Öyle yaşayalım ki, dünyada iken cenneti ve Cehennemi gözümüzle görsek, şimdiki yaptıklarımıza ilave edeceğimiz bir şey olmasın. Yani sanki ahirete gitmiş, her ikisini de görmüş gibi hareket edelim" buyurdu. >
.Ateş onu yakmadı!..
07-10-2012 01:00
Yemen'de yalancı Peygamberlerden Esved-i Ansî, Allah dostlarından Ebu Müslim Havlânî hazretlerini sorguya çekip; "Hazret-i Muhammed'in Peygamber olduğuna inanır mısın?" diye sordu. Büyük veli; "İnanırım" dedi. Tekrar sorup; "Benim Peygamber olduğuma inanır mısın?" dediğinde; "İşitmiyorum" cevabını verdi. Kızıp, onu öldürmeye karar verdi. Ve emretti hemen: "Çabuk ateş yakın!" Büyük bir ateş yaktılar. Bir müddet beklediler. Ateş iyice alevlenip, kızarıp, yanına yaklaşılmaz bir hale gelince, Ebu Müslim Havlânî hazretlerini o ateşin içine attılar. Lâkin ateş yakmadı. Ve anında söndü. Böyle şeye ilk defa şahit oluyorlardı. Adamları, Esved-i Ansî'ye; "Bunu buradan sür, yoksa memleketini karıştırır" dediler. O da onlara dönüp; "Haklısınız" dedi. Ve çıkardı Yemen'den. O da Medine'ye gitti. O sırada Hazret-i Ebu Bekr halife idi. Hazret-i Ömer, Ebu Müslim hazretleriyle karşılaşıp sordu: "Nereden geliyorsun?" "Yemen'den." "Allahü tealanın düşmanı olan Esved-i Ansî'nin ateşe attığı ve ateşin yakmadığı Müslim kardeşimiz ne haldedir?" diye sordu. O da cevap verip; "O benim" dedi. Bu cevabı işitince, kalkıp alnından öptü ve Hazret-i Ebu Bekr'in huzuruna götürüp; "Yâ Eba Bekr! Allahü tealaya hamd olsun ki, Muhammed aleyhisselamın ümmetinden İbrahim aleyhisselam gibi ateşin yakmadığı birini görmeyi bize nasib etti" buyurdu. >
.Allahü ekber! Allahü ekber!
08-10-2012 01:00
Ebu Müslim Havlânî hazretleri mescidden evine dönüp kapıya yaklaşınca; "Allahü ekber!" diye seslenerek geldiğini haber verirdi. Hanımı da içeriden "Allahü ekber!" diyerek cevap verirdi. Hürmetle karşılardı. Paltosunu alırdı. Hâl hatır sorar, sonra mutfağa girip sofrayı hazırlardı. Bir gün Ebu Müslim hazretleri mescitten döndü. Evine yaklaştığında; "Allahü ekber!" dedi. Ama cevap gelmedi. Hanımı karşılamadı. Paltosunu almadı. Evin bir köşesine çekilmiş, asık suratlı olarak oturuyordu. Sordu hemen: "Sana ne oldu?" "Bir şey yok" "Üzgün müsün?" "Evet" dedi. "Hayırdır, ne oldu?" "Sen Halife tarafından sevilen sayılan birisin. Halbuki bizim bir hizmetçimiz yok! İstesen, sana bir hizmetçi verir" dedi. Mübarek bunu duydu. Çok üzüldü. Kalbinden; "Allah'ım! Zevcemin fikrini kim karıştırdıysa gözlerini kör et!" dedi. Meğer o gün bir komşu kadın gelmiş, bu fikri söyleyip zihnini karıştırmıştı. O kadın evinde idi. Birden evi karardı. Zifiri karanlık oldu. Evdekilere seslenip; "Lambayı niçin söndürdünüz?" dediğinde; "Söndürmedik, yanıyor" dediler. Bu cevabı alınca, gözlerinin âmâ olduğunu anladı. Düşününce hatırladı. Hatasını anlamıştı. Hemen o kapıya gitti. Ağlayarak özür diledi ve gözlerinin açılması için dua istedi. Büyük veli özrünü kabul edip affetti ve gözlerinin görmesi için dua etti. O anda kadının gözleri görmeye başladı... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454
.Mekke'nin taşları...
09-10-2012 01:00
Resulullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretleri, kendi hakkında münafıkların çevirdiği plan ve entrikaları bilir ve haber verirdi eshabına. Bunu herkes bilirdi Müşrikler de bilirdi. Yine iman etmezlerdi Mesela bir münafık diğerine, Resulullah Efendimiz hazretlerinin aleyhinde gizli bir şey söyleyecek olsa, öbür münafık, onu sustururdu. O müşrik; "Niçin susayım?" deyince; Öbür müşrik; "Sus! Onun aleyhinde bir şey söyleme. Çünkü O, her yerden haber alır. Mekke'nin taşları bile Ona söylerler" derdi. "PÜSKÜRT ŞUNLARI!" Uhud'da, kâfirler birleşip, o Server'e hücum ettiler. Efendimiz (aleyhisselam) Hazret-i Sa'da; "Yâ Sa'd! Ok atıp püskürt şunları!" diye seslendiler. O an, "tek ok" vardı sadağında. Bu emirle fırlattı onu. Netice, tam isabet. Gırtlağından vurmuştu kâfiri. Elini, sadağına götürdü. Bir "ok" daha geldi eline. Bakınca tanıdı. Attığı ok geri gelmişti. Yayını gerip, fırlattı aynı oku. Bir müşrik daha temizlendi. Elini sadağına götürdü. "Bir ok" daha geldi eline. Baktı, aynı ok'tu. Hiç şaşırmadı. Yayını gerip fırlattı. Bir kâfir daha yere serilirken, "aynı ok", yine gelip girmişti sadağına. Velhasıl o "tek ok"la, onlarca kâfir öldürmüştü o gün. > www.gonulsultanlari.com
.Siz kimlersiniz?"
10-10-2012 01:00
Mizanda günahları ağır gelen müminler, cehenneme doğru sevk edilir. Ateşe yaklaşınca korkuya kapılıp; "Yâ Muhammed!" diye feryad etmek isterler. Malik sorar onlara: "Siz kimlersiniz?" O müminler; "Biz, Muhammed ümmetindeniz! Ne olur, izin ver de, oturup ağlayalım şu halimize!" diye yalvarırlar. Malik; "Peki ağlayın!" der. Öyle çok ağlarlar ki, gözlerinden "yaş" yerine "kan" akar. Malik onlara; "Keşke dünyada ağlasaydınız. O ağlama, sizi ateşten kurtarırdı. Ama şimdi faydasız!" der. Sonra bir meleğe: "Tut bu Müslümanları, ateşe at!" diye emreder. Melek, onları tutmak için yaklaşınca hep birden; "Lâ ilahe illallah!" diye feryad ederler. Cehennem, kelime-i tevhidi işitince, onlardan uzaklaşır. Malik seslenir yine: "Yâ Nar! Tut bu müminleri!" Ateş cevap verir: "Tutamıyorum!" "Neden?" "Onlar lâ ilahe illallah diyorlar." O melek; "Olsun, bu, Allahü tealanın emridir, tut onları!" der. O zaman ateş yakalar müminleri. Malik, Ateş'e; "Yüzlerini yakma ki, o yüzlerle Allah'a secde ettiler. Kalblerini de yakma ki, orada imanın nuru parlıyor" der. Cehennem emri dinler. Yakar diğer uzuvlarını. "Yüz"leri yanmaz. Bir de "kalb"leri. > www.gonulsultanlari.com T
."Yâ Âişe, hiç yiyecek var mıdır?"
11-10-2012 01:00
Bir gün Fahr-i kevneyn ve Resul-i sekaleyn (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Âişe-i Sıddîka'nın (radıyallahü anha) evlerine teşrif buyurdu ve; "Yâ Âişe, hiç yiyecekten bir nesnen var mıdır?" diye sordu. Âişe-i Sıddîka; "Sultanım, bu gece yattığınız evde size yemek çıkarmadılar mı?" dedi. Şaka ile demişti. Ama pişman idi. Bu söz, Fahr-i kâinatın mübarek gönüllerine hoş gelmedi. Huzursuz oldular. Odadan çıktılar. Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) koştu. Resul-i Ekrem'in (aleyhissalâtü vesselam) mübarek eteğine yapışıp; "Gitmeyin yâ Resulallah!" dedi. Af dilemek istedi. Efendimiz çıktılar. Hazret-i Âişe anladı ki, Fahr-i Âlem hazretleri incindi. Hemen başını secdeye koyup, Allahü teala hazretlerine iltica ve yalvarmaya başladı. Hem ağlıyordu. Gözyaşı döküp; "Yâ Rabbî! Benim halime acıyıp afv edecek yalnız sen varsın. Senden başka halime acıyıp, bana yardım edecek kimse yoktur" dedi. Hatasını anladı. Çok pişmandı. Allahü teala hazretlerine hem yalvarır ve hem mübarek gözlerinin yaşı ırmak gibi akar idi. Allahü tebareke ve teala hazretleri kemal-i lütfundan ve nihayetsiz ihsanından, Hazret-i Âişe'nin duasını kabul etti. Cebrail'e emretti. Ve melek geldi. Sultan-ı Enbiya (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ayağını mescidin içine koymuş, diğer ayağını henüz koymamıştı ki, Hazret-i Cebrail yetişti. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com
.Hazret-i Âişe ağlıyor!..
12-10-2012 01:00
(Dünden devam) Sultan-ı Enbiya (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ayağını mescidin içine koyup, diğer ayağını henüz koymadan, Hazret-i Cebrail yetişip; "Yâ Muhammed! Mescide girme ki, izin yoktur" dedi. Server-i Âlem; "Yâ kardeşim Cebrail! Sebebi nedir?" diye sordu. Hazret-i Cibril; "Âişe'nin gözünden ırmak gibi yaş akar. Hak Sübhanehü ve teala emreder ki varıp, Âişe'nin hatırını teselli edesin" diye haber verdi. O Server emri aldı. Mescide girmedi. Seadetle eve geldi. Hazret-i Âişe (radıyallahü anha) karşılayıp, Sultan-ı kâinatın mübarek ayağının tozuna yüz sürdü. Özürler diledi. Ve affını istedi. Resul-i Ekrem (aleyhisselam) afv buyurdu. Hak teala, Cibril'e: "Habîbim ile Âişe'yi, ben azimüşşan araya girip barıştırdım. Şimdi ikram edelim. Var cennet nimetlerinden getirip, ikisinin önlerine koy" diye emretti. Cibril emri aldı. Cennete vardı. Cennet nimetlerinden getirip, önlerine koydu. Hazret-i Âişe, bir lokma Hazret-i Sultan-ı Enbiyanın mübarek ağzına koyardı ve bir lokma kendi yer idi. İki lokma kaldı. Server-i Âlem; "Yâ Âişe! Bu iki lokmayı baban Ebu Bekr için alıkoy!" buyurdu. Zira Sultan-ı kâinatın Hazret-i Ebu Bekr'e o mertebe muhabbeti vardı ki, bir lokmayı onsuz yemez, bir an dahi onsuz olmak istemezdi. Ebu Bekr'in bu nimetlerden mahrum kalmasını reva görmedi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Yâ Âişe! Kapıyı aç!"
13-10-2012 01:00
(Dünden devam) Bu esnada kapı çalındı. Server-i Enbiya; "Yâ Âişe! Kapıyı aç, gelen Ebu Bekr'dir. İçeri gelsin!" buyurdu. O da kapıyı açtı. Babası içeri girdi. Resul-i Ekrem; "Yâ Sıddîk! Bu iki lokma cennet taamlarındandır. Senin için ayırdık" buyurdu. Hazret-i Ebu Bekr (radıyallahü anh) bu iki lokmayı eline alıp, birini Hazret-i Fahr-i kâinata ve birini Hazret-i Âişe'ye verdi. Sultan-ı kevnevn; "Yâ Eba Bekr! Niçin kendin yemezsin de bize verirsin?" diye sordu. Hazret-i Ebu Bekr; "Yâ Resulallah! Allahü teala hakkı için sizin yediğiniz, bana, kendi yememden bin kat daha hayırlı gelir" dedi. Fahr-i Âlem Efendimize bu kadar kuvvetli muhabbeti vardı. NİÇİN ÖNDEN YÜRÜRSÜN? Hazret-i Ebu Bekr ile Hazret-i Ebüdderda (radıyallahü anhüma), ikisi beraber giderken, bir dar yola geldiler. Hazret-i Ebüdderda önde, Hazret-i Ebu Bekr arkada idi. Öylece yürüyorlardı. Efendimiz göründü. Parlak "ay" gibiydi. Hazret-i Ebüdderda'yı Hazret-i Ebu Bekr'in önüne geçmiş görünce, huzursuz olup; "Yâ Ebüdderda! Niçin Ebu Bekr'in önünce yürürsün. Senden büyük olan kimsenin önünde gitmek layık değildir!" buyurdu. O hatasını anladı. Tövbe istigfâr etti. Hazret-i Ebüdderda gibi bir zat, bir an Hazret-i Ebu Bekr'in önüne geçince, Hazret-i Resul-i Ekrem huzursuz oldu. Ona buğz edenlerin hali acaba nice olur! > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allah'ın izniyle sakin ol!"
14-10-2012 01:00
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) zaman-ı şeriflerinde bir gün Medine-i münevvere'de zelzele oldu. İnsanlar korkularından ızdıraba düşüp Halifeden dua istediler. Halife oraya geldi. Kamçısı elindeydi. Yere bir kez vurup; "Allahü tealanın izni ile sakin ol!" dedi. O anda zelzele durdu. ATEŞ HEMEN SÖNDÜ Yine Hazret-i Ömer'in (radıyallahü anh) hilafetleri zamanında, Medine-i münevvere'de aniden bir yangın çıkmıştı. Sahabe korktular. Halifeye ilettiler. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bir saksı parçası aldı. Üzerine; "Ey ateş! Allahü tealanın izni ile derhal sakin ol!" diye yazdı. Onlara verdi ve; "Bu kâğıdı ateşe atınız!" buyurdu. Varıp kâğıdı ateşe bıraktılar. Allahü tealanın izni ile yangın bir anda sönüverdi. ŞUNU BİLİN Kİ... Nakl olunmuştur ki, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) herhangi bir şeyden halkı menederse, kendi ev halkından başlardı. Ailesini toplardı. Onlara hitaben; "Allahü tealanın yasak ettiği şu şeyi halka yasakladım. Bu yasağa uymakta, siz herkesten daha dikkatli olunuz!" derdi. Onları uyarırdı. Bunda hassastı. Bu hususta aile efradına daha sıkı davranır ve; "Şunu bilin ki, sizden biriniz o fiili işlerse, gayrilere vereceğim cezanın daha fazlasını ona yaparım!" buyururdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu ne hâldir?
15-10-2012 01:00
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) halifeliği zamanında bir deve palanını düşür- müştü. Halife o palanı alıp devenin peşinden süratle giderken terledi. Derken Hazret-i Ali (radıyallahü anh) ile karşılaştılar. Hazret-i Ali; "Yâ Emîr-el müminîn! Bu ne hâldir?" diye sordu. Hazret-i Ömer; "Ey kardeşim Ali. Bu deve beyt-ül-mal'ındır. Palanını düşürmüş. Onu bulup yine arkasına koymak isterim. Böylece hilafetimizde beyt-ül-mal'a ziyan vermiş olmayalım" buyurdu. Ali bin Ebi Talib; "Yâ Emîr-el müminîn! Birini gönderseniz olmaz mıydı?" deyince; "Yâ Ali! Bu iş benim işimdir. Kıyamet günü benden sorarlar. Onun için kendi işimi kendim görüyorum" buyurdu. O bu sözü işitti. Bir "ah" çekti. Sonra ağlayıp; "Yâ Ömer! Sen, senden sonra gelenlere rahat koymadın. Zira onlar, senin gittiğin yolda gidemezler" dedi. NİÇİN AĞLIYORSUN? Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bir gün ağlıyordu. "Niçin ağlarsın?" dediler. Cevabında; "Niçin ağlamayayım. Fırat kenarında bir oğlak zayi olsa, yarın kıyamet gününde Ömer'den sorulur!" buyurdu. Yine naklolunur ki: Bir yolda yürüyordu. Yerde bir çöp gördü. Bu saman çöpünü görünce; "Ne olaydı, ben bir saman çöpü olsaydım. Ne olaydı, annem beni doğurmasaydı. Ne olaydı, bilinen, hatırlanan bir kimse olmasaydım!" buyurdu. >
."Ebu Bekr'i çağırayım mı?"
16-10-2012 01:00
Bir gün Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretleri; "Yâ Âişe! Dilerim ki, eshabımdan bazısı yanıma gelsinler. Onlara bazı söyleyeceklerim vardır" buyurdu. Sordum: "Ebu Bekr'i çağırayım mı?" Bir şey demedi. Bildim ki onu istemez. "Ömer'i çağırayım mı?" dedim. Bir şey demedi. Bildim ki onu da istemez. "Amcanoğlu Ali'yi çağırayım mı?" diye sordum. Bir şey söylemedi. "Osman'ı çağırayım mı?" dedim. "Çağır gelsin!" buyurdu. Gidip çağırdım. Hemence geldi. Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzur-ı şerifinde durdu. Resulullah hazretleri ona bazı şeyler söyledi. Baktım, rengi değişti. Yine bir şeyler söyledi. Rengi eski halini aldı. Hazret-i Osman'ın (radıyallahü anh) evini muhasara ettiler. O gün ona; "Niçin karşılık vermezsin?" dediler. Cevabında; "Resulullah bu hususta bana çok söz söylemiştir. Ben bu belaya sabrederim" dedi. Hazret-i Âişe; "Benim zannım şöyledir ki, Hazret-i Habib-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) o vakit ona bu kıssayı haber vermiştir" buyurdu. Emîr-ül müminîn Osman (radıyallahü anh) hakkında rivayet olunur. Resul-i Ekrem; "Eğer kırk kızım olsa idi, cümlesini birbiri ardınca, hiçbiri kalmayıncaya kadar Osman'a verirdim" buyurdular. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bunlar için adak adayın!"
17-10-2012 01:00
Hazret-i Hasen ile Hazret-i Hüseyin (radıyallahü anhüma) hasta olmuşlardı. Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu torunlarını görmeye vardılar. Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma'ya; "Bu ciğer gûşelerinizin sıhhat bulması için bir adak adayın!" buyurdular. Her ikisi de; "Başüstüne!" dediler. Bir de hizmetçi vardı. İsmi Fıdda idi. Bu mübarekler; "Hasen ile Hüseyin hastalıktan şifa bulup sıhhate kavuşurlarsa, üçer gün oruç tutmak bize nezr olsun" dediler. Çok geçmedi. Sıhhat buldular. Sevinip oruca başladılar. Ancak evlerinde yiyecekten bir şey yok idi. Hazret-i Ali (radıyallahü anh) varıp, bir Yahudiden üç ölçek arpa ödünç aldı. Ekmek yapacaklardı. Oruca niyetlendiler. O arpanın bir ölçeğini, hizmetçileri Fıdda öğütüp, beş adet çörek pişirdi. Zira beş kişi idiler. İftar vakti oldu. O beş çöreğin her birini, bir kişinin önüne koydular. İftar yapacaklardı. Tam o esnada kapılarına bir "miskin" gelip; "Yâ Ehl-i beyt-i Resulallah! Ben fakir biriyim. Bana yiyecek verin. Allahü teala da size cennet nimetleri versin" dedi. O fakire acıdılar. Merhamet ettiler. Beşi de ellerindeki çörekleri o miskine sadaka verip, kendileri su ile iftar ettiler. Ertesi gün yine oruç tuttular. Hizmetçi, bir ölçek arpa daha öğütüp, yine beş çörek pişirdi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com
.Üç gündür açım!"
18-10-2012 01:00
(Dünden devam) İftar vaktinde çörekleri önlerine alıp, tam iftar edecekleri sırada bir "yetim" geldi kapıya. Yiyecek istedi. Beşi de çöreklerini ona verip, o yetimi sevindirdiler. Su ile iftar edip yattılar. Oruca niyetlendiler. O kalan bir ölçek arpayı da, beş çörek yapıp, önlerine aldılar. İftar vakti geldi. Kapıya bir "esir" gelip; "Üç gündür açım. Allah için bana yiyecek verin!" dedi. Çöreklerini verdiler. Ve su ile iftar ettiler Ertesi gün Hazret-i Ali (radıyallahü anh) Hazret-i Hasen ile Hazret-i Hüseyin'in (radıyallahü anhüma) ellerinden tutup, Resul-i Ekrem hazretlerinin huzur-ı şeriflerine götürdü. Resul-i Ekrem baktı. Torunları zayıflamış. Açlıktan kuş yavrusu gibi titrerler. Mahzun olup; "Yâ Ali! Bizi üzüntüye gark ettin!" buyurdu. Sonra onları aldı. Fâtıma'ya vardı. Gördü ki, Hazret-i Fâtıma'nın da karnı arkasına yapışmış ve mübarek gözleri çukurlaşmış. Üzüntüsü daha arttı. Hazret-i Cibril geldi. Resul-i Ekrem'e; "Yâ Muhammed! Hak Sübhanehu ve teala hazretleri mübarek etsin. Ehl-i beytin hakkında âyet-i kerime gönderdi" dedi. "Hel etâ" suresini okudu. Rivayet olundu ki: Hazret-i Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları bu halde görünce; "Ey kızım Fâtıma! Baban da üç gündür taam yememiştir" buyurdu. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Ücret ile su çekeyim mi?"
19-10-2012 01:00
(Dünden devam) Ali bin Ebi Talib Medine'den dışarı gitti. Gördü ki, bir Arab kuyudan su çekip, davarlarına su verir. O Arab'a; "Ey kişi, sana ücret ile su çekeyim mi?" diye sordu. O da cevaben; "İyi olur" dedi. Her kova için bir avuç hurmaya anlaştılar. Hazret-i Ali kovayı alıp su çekmeye başladı. Son kovayı çektiğinde, kovanın ipi kopup, kuyuya düştü. Arab sinirlendi. Çok öfkelendi. Hazret-i Ali'nin mübarek yüzüne bir tokat vurdu ve hak ettiği hurmayı getirip verdi. Hazret-i Ali mübarek elini, o derin kuyuya sokup, kovayı çıkardı. Arab'ın eline verdi. Sonra ayrılıp gitti. Hazret-i Fâtıma'nın yanına varıp, aldığı hurmaları önüne koydu. Hurmayı yerken, Hazret-i Fâtıma (radıyallahü anha) Hazret-i Ali'ye döndü. Yüzüne dikkatli baktı. Tokat eserini gördü. Çok üzülüp; "Yâ Ali, yüzündeki bu iz nedir?" diye sordu. Hazret-i Ali gizleyip; "Bir şey yok" dedi. O da üstelemedi. O Arab da şaşkındı. Zira Hazret-i Ali'nin (radıyallahü anh) kovayı derin kuyudan alıp kendisine vermesine çok hayret etmişti. Kendi kendine; "İslam dîni hak olmasaydı, bu derin kuyudan kovayı çıkaramazdı" dedi. Çok pişman oldu. Ve kendi kendine; "Halis bir Müslümana böyle küstahlık edip tokat atan el, bana lazım değildir" dedi. Hazret-i Ali'ye vuran elini kesip, öbür eline aldı. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com
.Söyle, içeri gelsin!"
20-10-2012 01:00
(Dünden devam) O Arab kişi, Ali bin Ebi Talib'in (radıyallahü anh) huzurlarına gitmek üzere yola koyuldu. Az sonra geldi ve kapıyı çaldı. Hazret-i Ali kapıya çıkıp, onu görünce, içeri girdi. Server-i Âlem'e; "Yâ Resulallah! Bir Arab gelmiş. Elinde kendinin kesik eli var. Kanları akar ve gözyaşlarıyla ağlar. Sizi görmek ister" diye arz etti. Efendimiz biliyordu. Ona tebessüm edip; "Yâ Ali! O Arab, sana karşı edebsizlik eden Arab'dır. Söyle içeri gelsin!" buyurdu. Varıp söyledi. Arab içeri girdi. Efendimiz ona; "Niçin böyle yaptın?" diye sordu. Arab kişi ağladı. "Küstahlık ettim" dedi. Ve çok özür diledi. Ardından hulus-ü kalb ile Kelime-i şehadeti söyleyip Müslüman oldu. O Server sevindi. Memnun oldular. Ve kesik elini yerine koyup, mübarek ağzının suyunu sürüp, dua buyurdu. Allahü tebareke ve teala hazretlerinin kudreti ile Arab'ın eli sapasağlam oldu. SEN ÎSÂ GİBİSİN Ali bin Ebi Talib (radıyallahü anh) hazretlerinden rivayet edilir ki: Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) beni çağırdı. Huzuruna vardım. Bana nazar edip; "Yâ Ali! Sen Îsâ bin Meryem gibisin. Yahudiler ona buğz etti. Hatta validesi Meryem hazretlerine iftira ettiler. Nasara da ona muhabbet edip, onu bir makama çıkardılar ki, onun makamı değil idi" buyurdu. >> www.gonulsultanlari.com
."Senden sana sığınırım!"
21-10-2012 01:00
Bir kimse şöyle anlatıyor: Bir gün Kâbe-i muazzamayı tavaf eden tek gözlü birisini gördüm. "Ey Allah'ım! Senden sana sığınırım!" diyordu. Garibime gitti. Ona yaklaşıp; "Bu nasıl dua?" dedim. Şöyle cevap verdi: Ben Ebu Yâkub Nehrecûrî hazretlerinin talebesiyim. Bir gün güzel bir kadın gördüm. Nefsime hakim olamayıp şehvetle bir kere baktım. O esnada gözümün üzerine bir tokat indi. Neye uğradığımı şaşırdım. Kim vurmuştu? Hiç bilemedim. Göremiyordum. Kör olduğumu anladım. O anda hocamın sesini duydum. "Bir bakış, bir tokat karşılığıdır!" diyordu. NAMAZDAN TAT ALAMIYORUM Birisi bu zata gelerek; "Efendim, namaz kılıyorum, fakat tat alamıyorum" dedi. Hikmetini sordu. Büyük veli ona; "Allahü tealayı sadece namazda değil de her işinde, her hareketinde ve her zaman hatırlarsan, yaptığın ibadetin tadını alırsın" buyurdu. MAKSAT BU OLMALI Bir gün de; "Öyle kimseler vardır ki, sağ omuzundaki iyilikleri yazan meleğin hiçbir şey yazmadığını, sol omuzundaki, kötülükleri yazan meleğin ise durmadan yazdığını zannederler" buyurdu. "Nasıl olur?" dediler. Cevap olarak; "Çünkü yaptıklarının hepsinin çirkin ve kötü olduğunu görmektedirler ki, asıl maksat da bu hâle kavuşmaktır" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 ww
.En büyük yılan, nefistir
22-10-2012 01:00
Cezayir'de yetişen Ebül Abbas Müstegânimî hazretleri hocasıyla olan görüşmesini şöyle anlatır: Bir gün dükkânımıza teşrif etmişti. Bir ara bana bakıp; "Nasılsın evlat?" dedi. "Elhamdülillah" dedim. "Senin yılanlardan korkmadığını, eline alıp oynadığını duydum" dedi. "Doğrudur" dedim. Bana şefkatle bakıp; "Sana bir yılan söylesem, onunla da böyle oynayabilir misin?" dedi. "O nedir ki?" dedim. "Nefsindir. Zehrinin şiddeti de yılanınkinden kat kat çoktur. İşte bu yılanı avcunun içine alabilirsen, asıl marifet odur" buyurdu. *** Çok duygulandım. Nefis neymiş? O zaman anladım. Bana; "Evladım, bu nefsin şerrinden kurtulan pek azdır. Sen bunu başarırsan, dünya ve ahiret saadetine kavuşursun" buyurdu. *** Ebül Abbas hazretlerini seven biri anlatıyor: Abdest alırken bende çok defa vesvese meydana gelirdi. Bu halim Ebül Abbas'a ulaşmış. Bir gün beni gördü. Yanıma yaklaşıp; "Duyduğumuza göre, abdest alırken sende vesvese olurmuş, öyle mi?" diye sordu. "Evet efendim" dedim. "Kolayı var" dedi. Ve sevgiyle bakıp; "Bizim yolumuzda olanlar şeytanla oynar, yoksa şeytan onlarla oynayamaz!" buyurdu. Ondan sonra vesvese benden kayboldu. >
.Su-i zan etmeyin!
23-10-2012 01:00
Ebül Fadl Ahmedî hazretleri; "İlim sahipleri ile konuşurken dilinize, evliya ile konuşurken kalbinize sahib olun ve huzurlarına edeple gidin!" buyurdu. Dinleyenler; "Hikmeti ne?" dediler. "Çünkü ufak bir saygısızlıkta bulunursanız kırılabilirler ki, onları incitmek, yedinci kat gökten düşmekten daha tehlikelidir" buyurdu. *** Bu zat bir sohbetinde; "Helal yiyin!" dedi. Ardından; "Çünkü helal yemek, din binasının temelidir ve amellerinizin kabulü buna bağlıdır" buyurdu. *** Bir gün de; "Cennet bazı kimseleri ister, onlar da cenneti isterler. Bunlar iman sahibi salih kimselerdir" buyurdu. Dinleyenler; "Yine söyleyiniz" dediler. Buyurdu ki: "Bir kısım insanlar vardır. Cennet onları istemez. Ama onlar cenneti isterler. Bunlar, âsi müminlerdir." *** "Yine söyleyin" dediler. Buyurdu ki: "Bir grup insan da vardır ki, cennet bunları ister, ama bunlar cenneti istemezler. Bunlar hal sahibi velilerdir." *** Yine istediler. Buyurdu ki: "Birtakım insanlar da vardır ki, cennet bunları istemez. Onlar da cenneti istemezler. Bunlar, kıyamet gününü ve sonrasını inkâr eden küfür ehli kimselerdir." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Resûlullahın kokusu
24-10-2012 01:00
Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek vücudu, "çiçek"ten daha güzel kokardı. Birinin elini tutsa, o el günlerce "güzel" kokardı. Bir yerden geçse, "güzel kokusu" mahalleyi sarardı. *** Bir gün, Enes bin Mâlik'in hanesine geldi. Orada yattılar. Biraz uyudular. Terlemişlerdi. Enes hazretlerinin annesi Hazret-i Rümeysâ (radıyallahü anha) o terleri, bir çöp ile alıp, küçük bir şişeye koyuyordu ki, uyandılar. *** Kendisine; "Ne yapıyorsun yâ Rümeysâ?" diye sordular. Cevap verdi ki: "Mübarek terinizden alıyordum yâ Resulallah." "Ne yapacaksın onları?" "Esans olarak kullanacağız" dedi. Efendimiz memnun oldu. Ve tebessüm buyurdular. *** Bir gün de "doksan bin dirhem" kıymetinde, bir torba dolusu "altın" getirdiler Efendimiz'e. O altınları aldılar. Eshaba dağıttılar. *** O esnada biri daha gelip altın istedi. Altın kalmamıştı. Ama Efendimiz hiç kimseye "yok" demezdi. Ona da demediler. O gelene dönüp; "Her neye ihtiyacın varsa, git nâmıma çarşıdan satın al. Ben sonra öderim" buyurdular
.Koşun, siz de iman edin!"
25-10-2012 01:00
Bir gün Medine'ye bir gayr-i müslim gelip, Peygamber Efendimiz'den (sallallahü aleyhi ve sellem) dünyalık bir şeyler istedi. Efendimiz ona bir "koyun sürüsü" verdi ki, koca bir vadiyi dolduruyordu. *** Adam sürüyü görünce; "Yoksa şaka mı?" dedi Efendimiz; "Hayır şaka değil. O sürüyü sana verdim. Al götür!" buyurdu. *** O, bu ihsanı gördü. Hemen iman etti. Sonra kabilesine koşup; "Ey insanlar!" diye seslendi. Bir anda toplanıp; "Hayırdır, ne var?" dediler. Onlara, Efendimiz'in bu cömertliğini anlatıp; "Koşun, koşun! O zata siz de iman edin!" dedi. Hepsi Mekke'ye gittiler. İman edip geri geldiler. *** Bir gün de Cebrail aleyhisselam, Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna girip selam verdi. Efendimiz selamı aldı. Ve kendisine; "Yâ Cebrail kardeşim, bu gece evimizde hiç yemek yoktu" buyurdu. **** O anda İsrafil aleyhisselam geldi. Selam verdi ve; "Yâ Resulallah, beni Rabbimiz gönderdi. 'Habîbim isterse, dokunduğu taş toprak altın olsun. İsterse melek olarak peygamberlik yapsın' buyuruyor" dedi. Efendimiz; "Ne altın isterim, ne melek olmayı. Sadece kul olarak Peygamberlik yapmayı isterim" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Müjdeler olsun sana!"
26-10-2012 01:00
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivayet eder: Bir gün gördüm ki Server-i Enbiya (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîk (radıyallahü anh) ile müsafeha etti. Ve kendisine; "Müjdeler olsun sana yâ Eba Bekr. Hak teala, bütün mahluklara umumi olarak, sana ise hususi olarak tecelli eder" buyurdu. *** Hazret-i Sıddîk der ki: Cahiliyye zamanında bir gün, bir büyük ağacın altında otururken bir dal başıma doğru eğildi. Ve daldan ses geldi. Kulak verdim. "Yakın zamanda, Abdülmuttalib oğullarından Muhammed adlı bir Peygamber gelecektir. Böyle büyük ve şanlı Peygamber gelmemiştir ve gelmeyecektir. Sen herkesten evvel Onun dînine gireceksin!" diyordu. *** Ben bunu işittim. Ve cevap verip; "O Peygamber çıktığı vakit bana haber ver!" dedim. Ağaçla böylece anlaştık. *** Ne zaman ki Fahr-i Âlem hazretlerine Peygamber olduğu bildirildi. Ağaçtan yine ses geldi. Merakla dinledim. "Ey Ebu Kuhafe'nin oğlu! O Peygamber zuhur etti. Hazır ol, gayret eyle ki, herkesten önce Onun dînine sen giresin!" diyordu. Bu müjdeyi aldım. Sevinçle Fahr-i Âlem hazretlerine gidiyordum ki, Sultan-ı Enbiya ile karşılaştık. Ve herkesten önce Ona iman getirdim... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hiç iltifat etmedi
27-10-2012 01:00
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) devrinde Eshab-ı güzin vilayetleri fethedip, kiliseleri cami, puthaneleri mescid yapıp, salimen ve ganimetle geri geldiler. Ancak Hazret-i Ömer onlara yüz vermedi. Hiç iltifat etmedi. İlgi göstermedi. "Ne yaptınız?" diye de sormadı. Onun bu muamelesi, Eshab-ı güzine gayet güç geldi. Oğlu Abdullah ibni Ömer ile buluşup vaziyeti anlattılar. *** O bunları dinleyip; "Babamın huzuruna bu elbiselerle mi çıktınız?" diye sordu. Meğer bunlar Acem vilayetinin en kıymetli kumaşlarından dikilen elbiselerden giymişlerdi. Onları çıkarıp tekrar huzura geldiler. *** Hazret-i Ömer bu defa onlara izzet ve ikram edip, her birinin hatır-ı şerifini ayrı ayrı sorup; "Merhaba yâ Muhacirînin ve Ensarın meşhurları!" diye iltifat etti. Alâka gösterdi. Eshabdan biri; "Yâ Emîr-el müminîn! Hikmeti ne idi ki, önce iltifat buyurmayıp, nefret eder şekilde karşılandık. Şimdi ise güzel suretle karşıladınız" diye sordu. *** Hazret-i Ömer; "Evvelki gelişinizde, değişik elbiseler giymiştiniz. Gözüme bela dikeni gibi görünüp; "Sübhanallah! Eshab-ı güzinin elbiseleri değişmiş. Birkaç günden sonra, kalbleri de değişir. Dünyayı severler. Ahireti unuturlar. Yarın kıyamet gününde, Resulullaha kavuşunca; 'Yâ Ömer! Senin zamanında, Eshabım elbiselerini değiştirdiler. Sonra kalbleri de değişti. Niçin mani olmadın?' deyip azarlarsa, diye çok korktum. Onun için öyle davrandım" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Biz halife olmak istemeyiz!"
28-10-2012 01:00
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) vefat edeceği vakitte, hilafeti Eshab içinden altı kişi arasında müşavere ettiler. O altı kişiden Sa'd bin Ebi Vakkas hazretleri orada yoktu. Talha ile Zübeyr; "Bizim hilafet ile işimiz yok. Biz halife olmak istemiyoruz" dediler. *** Üç kişi kaldı. Osman, Ali ve Abdurrahman. Hazret-i Abdurrahman; "Ben bu işi ikinize bıraktım" buyurdu. Onlar da; "Pekâlâ" dediler. *** Hazret-i Abdurrahman üç gün müddetle halk arasında dolaşıp, gizli-âşikâr kimin halife olması gerektiğini araştırdı. Nabız yokladı. Şunu gördü ki: Cümle halk, Hazret-i Osman tarafına meyillidir. Bunu öğrenip; "Ben Osman'ı seçtim!" buyurdu. Hazret-i Ali ve diğer Sahabe-i güzin de Hazret-i Osman'a biat edip, muhtemel bir fitneye mâni oldular. *** Resulullah Efendimiz bir gün; "Bütün Peygamberler, hayatlarında iken birer kimse ile övünmüşlerdir. Ben de Osman bin Affan ile övünürüm" buyurdu. *** Bir gün de; "Bütün melekler benimle iftihar eder, övünürler. Ben de Osman ile iftihar eder, övünürüm" buyurdu. *** Bir defa da; "Her peygamber, eshabından birini refik edip, bir an yanından ayrılmaz. Ben de eshabımdan Osman'ı refik edinirim. Cennette bir an onsuz olmam" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allahü tealayı sever misin?
29-10-2012 01:00
Bir gün Resulullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Ali'ye; "Yâ Ali! Allahü tealayı sever misin?" diye sordu. Cevabında; "Severim" dedi. "Beni sever misin?" "Evet" dedi. "Hasan ve Hüseyin'i sever misin?" buyurdukta, yine; "Evet" deyince; "Yâ Ali! Bu kadar sevgiyi bir kalbe nasıl sığdırıyorsun?" buyurdu. *** Hazret-i Ali sustu. Cevap veremedi. Akşam eve geldi. Hazret-i Fâtıma'ya anlatınca; "Bunu bilmeyecek ne var. Allahı ve Resulünü sevmen imanından, beni sevmen nefsinden, Hasan ve Hüseyin'i sevmen tabiatındandır" dedi. *** Bu cevabı öğrendi. Resulullaha geldi. Aynısını arz edince; "Bu meyve, Peygamberlik ağacından alınmıştır" buyurdular. Yani bu cevap senden değil, Fâtıma'dandır, demek istediler. *** Hazret-i Ali (radıyallahü anh) buyurmuştur ki: "Ekin tanesini bitiren ve insanı halk eden Allahü tealaya yemin ederim ki, Resul-i Ekrem (aleyhisselam); "Ali'yi, ancak müminler sever. Ali'ye, ancak münafıklar buğz eder!" buyurmuştur. *** Âlimler bu babta; "Bir kimse, Hazret-i Ali'nin Resulullaha olan yakınlığını, Resulullah'ın da Hazret-i Ali'ye olan sevgisini bilir ve bu sebeple Hazret-i Ali'ye muhabbet ederse, o kimsenin imanının sıhhatine delildir" buyurmuşlardır. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Onu kâfirlerin şerrinden koruyun!
30-10-2012 01:00
Habîb-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretlerine, Allahü tealadan Medine-i münevvere'ye hicret etmesi emrolundu. Hak katından; "Sultan-ı kâinatın döşeğine Hazret-i Ali girsin!" diye emredildi. *** Efendimiz emri aldı. Hazret-i Ali'yi çağırdı. Kendi saadethanelerinin işlerini, halkın kendisine verdiği emanetlerin sahiplerine teslim edilmesi işini ve Mekke'de kalan Sahabileri gözetmeyi, Hazret-i Ali'ye havale edip; "Bu gece benim yatağımda sen yat!" buyurdular. *** Ve gece oldu. Kâfirler geldiler. Sultan-ı kâinatın evinin etrafını kuşattılar. Allahü sübhanehu ve teala, bütün kâfirlere uyku verdi. Şeytan da kâfirlerle beraber idi. Kâfirler uyudular. Şeytan da uyudu. *** Resulullah Efendimiz evinden çıkıp gittiler. Allahü teala Hazret-i Mikâil'e ve Hazret-i İsrâfil'e; "Siz ikiniz, arslanım Ali'nin yanına yetişip, onu kâfirlerin şerrinden koruyun!" diye emretti. İki büyük melek göz açıp kapayıncaya kadar Hazret-i Ali'nin yanına yetişip, biri başucunda, diğeri ayak ucunda durup beklediler. *** Az sonra şeytan uyanıp; "Vay! Muhammed kaçtı!" diye bağırdı. Kâfirler; "Nasıl bildin?" dediklerinde; "Ben uyku nedir bilmezdim. Bu gece uyudum. Demek ki Muhammed bana sihir yapıp uyuttu" dedi. Bunu duyan kâfirler birden hücum edip, içeri girdiler. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Her kimin emaneti varsa...
31-10-2012 01:00
(Dünden devam) Müşrikler, Aliyyül Mürtezâ'yı (radıyallahü anh) Resul-i Ekrem'in (sallallahü aleyhi ve sellem) döşeğinde görüp, Server-i Âlem'i sordular. "Ne bileyim!" dedi. Bu cevabı aldılar. Acele dışarı çıktılar. *** Aliyy-ül Mürtezâ (radıyallahü anh) ertesi gün o kadar kâfirlerin arasından çıkıp, Kâbe-i şerifte, Resulullahın makamına oturdu. Kureyş kâfirlerine; "Resul-i Ekrem hazretlerinde her kimin emaneti varsa, gelsin benden alsın!" diye seslendi. *** Emaneti olanlar gelip aldılar. Hicret edemeyen Sahabe-i güzin, Hazret-i Ali'nin kanadı altına sığınıp, bir ferdin canı incinmedi. Müşrikler Hazret-i Ali'den korktukları için, Müslümanların hiçbiri cefa görmediler. Resul-i Ekrem'in evi Mekke-i Mükerreme'de olduğu müddetçe, Hazret-i Ali de Mekke'de kaldı. *** Bir müddet geçti. Efendimiz emretti. Saadethanelerini Medine-i münevvere'ye götürmesi için Hazret-i Ali'yi (radıyallahü anh) vazifelendirdi. Hazret-i Ali emri aldı. Küffarın yanına vardı. *** Ve onlara hitaben; "Ben inşallahü teala yarın Medine'ye gideceğim. Kimin bir sözü varsa, ben burada iken söylesin!" dedi. Cümlesi dinlediler. Başlarını eğdiler. Herhangi bir cevap vermeye takat getiremediler. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
Ey Kureyşliler!.."
01-11-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Aliyyül Mürtezâ (radıyallahü anh) Mekke-i mükerreme'den ayrılıp gittikten sonra, Ebu Cehil mel'unu Kureyş müşriklerini topladı. Onlara hitaben; "Ey Kureyşliler! Niçin susarsınız? Muhammed'in evi burada oldukça bizimle düşmanlık etmez. Bu işe mâni olalım!" dedi. *** Kudurmuş gibiydi. Müşriklerin her biri; "Şöyle yaparız, böyle yaparız!" dediler. Ama kuru gürültü idi. Sonra karar verip; "En iyisi Abbas'a gidip söyleyelim. İcabında tehdit edelim. O bir şeyler yapsın!" dediler. *** Onun evine geldiler. Kapısını çalıp; "Yâ Abbas! Var kardeşinin oğluna nasihat eyle ki, Muhammed'in evini götürmesin. Yoksa Onunla aramız açılır, ona göre!" dediler. Güya tehdit ettiler. *** Hazret-i Abbas kalktı. İmam-ı Ali'ye vardı. Müşriklerin sözlerini ona söyledikte, Şâh-ı merdan; "Ey amca! İnşâallah ben yarın, Resulullahın saadethanelerini götüreceğim. Yoluma kim çıkarsa, cenk ederim!" dedi. *** Hiç kulak asmadı. Hiç de korkmadı. Hazret-i Abbas Kureyş kâfirlerine bunu söyleyince huzursuz olup, onu şehirden çıkarmamak için sözleştiler. Hazret-i Ali ise (radıyallahü anh) Resulullahın saadethanesini kaldırıp, yola revan oldu. (Devamı yarın) --
.Geri dön, yoksa cenk ederiz!"
02-11-2012 01:00
(Dünden devam) Kureyş'ten dört beş kişi, atlarına binip ve Hazret-i Ali'nin (radıyallahü anh) yoluna gelip; "Geri dön, yoksa seninle cenk ederiz!" dediler. Hazret-i Ali durdu. Yükleri yere indirdi. Müşriklere saldırdı. *** Allahü teâlâ (celle celalüh) Hazret-i Ali'ye (radıyallahü anh) fırsat ve kuvvet verdi. Onlara galip geldi. Müşrikler yenildiler. Hazret-i Ali daha sonra yerden hane-i saadetin yüklerini kaldırıp, Medine yoluna revan oldu. *** Bir müddet sonra Mikdat bin Esved adında bir Kureyşî karşısına çıktı. Mâni olmak istedi. Hazret-i Ali indi. Karşılıklı cenk ettiler. Miktad henüz iman etmemişti. Aliyy-ül Mürtezâ (radıyallahü anh) hiç aman vermeyip, bir darbe ile onu atından yıktı. *** Göğsünün üzerine çıktı. İmana davet eyledi. O ise itiraz etmedi. Seve seve, cân-ı gönülden kabul etti ve Şehadeti getirip Müslüman oldu. Bunun bir oğlu, Kerbela'da, Hazret-i Hüseyin'in uğruna cânını feda etmiştir. *** Abdullah bin Mes'ud (radıyallahü anh) hazretleri buyurur: Habîb-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretlerinin huzurunda idim. Ali bin Ebi Talib (radıyallahü anh) hakkında sual olundukta; "Hikmeti on cüze taksim ettiler. Dokuz cüzünü Ali bin Ebi Talib'e, bir cüzünü sair insanlara verdiler!" buyurdu.
.Onu hanginiz öldürür?"
03-11-2012 01:00
Bir gün Ahmed Yesevî hazretlerine Çin'den birileri gelip; "Ülkemizde bir arslan türedi. İnsanlara saldırıyor!" diye dert yandılar. Büyük veli dinledi. Ve gençlere dönüp; "Onu öldürmeye hanginiz gider?" diye sordu. Osman Efendi; "Himmetinizle ben giderim!" diye arz edince, memnun oldu. Tahtadan kılıç yaptı. Ve beline kuşandırıp; "Haydi git. Allah yardımcın olsun!" buyurdu. Osman Efendi hocasının elini öpüp yola çıktı. Çin diyarına vardı. O arslanı bulup bir vuruşta öldürdü. Şeyh hazretleri ona "Emîr-i Çin" lakabını verdi. ¥ ¥ ¥ Yesevî hazretleri rüyada bu zata; "Şurada bir köy var. Halkı gayr-i müslimdir ve gelip geçen yolcuları öldürürler. Onları irşad et!" buyurdu. "Başüstüne!" dedi. Ve o köye vardı. Toplanan halka; "Beni de öldürecek misiniz?" diye sordu. Köylüler şaşırdılar: "Onu da nereden çıkardın?" "Öküzleriniz bildirdi" dedi. "Yahu öküz konuşur mu?" "Allah dilerse konuşur." Bir öküz getirip; "Haydi konuşsun!" dediler. Osman Efendi, öküze; "Bu köy halkı, misafirleri öldürürler mi?" diye sordu. Hayvan dile gelip; "Evet, öldürürler!" dedi. Bunu gören köy halkı İslamiyyeti kabul ettiler ve bu yanlış ve bozuk âdetlerinden vazgeçtiler... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Gözlerinden yaş akardı
04-11-2012 01:00
Fahreddin-i Râzî hazretleri bir gün vaaz ediyor, Sultan da dinliyordu. Bir ara; "Ey dünyanın Sutanı! Ne senin saltanatın kalır, ne de Râzî'nin bu hâli" buyurdu. Ağlıyordu. Ardından; "Hepinizin dönüşü Allah'adır" mealindeki ayet-i kerimeyi okudu. Sultan ve camide bulunan herkes ağladılar. *** Fahreddin-i Râzî hazretleri, Sultan Muhammed Harzemşâh'a mektup yazıp bazı salih kimseler hakkında istirhamda bulundu. Şöyle yazmıştı: "Bu mektubumu, zahirde size, hakikatte ise Allahü teâlâya arz ediyorum. İstediğimi verirseniz, hakikatte veren yine Allahü teâlâdır. Siz de sevap kazanırsınız, vesselam." *** Bir gün şöyle anlattı: "Bir kimse, Allahü teâlâdan başkasına itimad ederse, bu itimadı, onun, bela, mihnet, sıkıntı ve zorluk çekmesine sebeb olur. Kula itimat etmezse, Rabbine güvenirse, istediği şey en güzel şekilde hasıl olur ki, her Müslüman bunu böyle bilmelidir." *** Bir gün de sevdiklerine; "İnsan birisinden bir şey isterken, istediği şeyin o kimsede emanet bulunduğunu bilmelidir. Çünkü o da kuldur. Ve kendi gibi acizdir. Bu itibarla insan, hakiki sahibinin Allahü teâlâ olduğunu hatırdan çıkarmamalı, isteklerini Allahü teâlâdan istemelidir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
."Koş, sen de iman et!"
05-11-2012 01:00
Abbas adında bir sahabi anlatıyor: İslamiyyetin yeni tebliğ edildiği günlerdi. Bir ağacın yanından geçiyordum ki, o yönden bana hitab eden bir ses duydum. Kulak verdim. "Yâ Abbas!" diyordu. Etrafıma baktım. Kimsecikler yoktu. Yoluma devam ettim. Aynı ses yine yankılandı. "Dur yâ Abbas!" Durdum. Ses ağaçtan geliyordu. "Yâ Abbas! Son Peygamber tebliğe başladı. Koş, sen de Ona iman et!" diyordu. *** Çok şaşırdım. Ağaç konuşuyordu. Hiç böyle şey görmemiştim ömrümde. Ağaç tekrar konuştu. "Yâ Abbas! O Peygamberin adı Muhammed'dir. Emin ve doğru sözlüdür!" diyordu. *** Benim bir putum vardı. Boynumda taşırdım. Ondan, beni korumasını niyaz ettim. Cin miydi seslenen? Hiçbir şey bilmiyordum. Put'tan medet umuyordum. *** Fakat o da ne? Putum da konuştu. "Ey Abbas! Ağaç doğru söylüyor. Hemen git ve o Resul'e sen de iman et!" diyordu. Hakikat ortadaydı. Hemen eve koştum. Bunları kavmime anlattım. Üçyüz kişi toplanıp Mekke'ye gittik. Topyekûn imanla şereflendik... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Beni tanıdın mı?"
06-11-2012 01:00
Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu tarihlerde görülmemiş bir kıtlık vardı Benî Sa'd kabilesinde. Açlık, Halîme Hatun'u da bezdirmişti hayatından. Ama o, hiç sızlanmadı. Daima şükretti. *** Bir gece rüyasında birisi buz gibi su verdi kendisine. İçip ferahladı. O kişi sordu: "Beni tanıdın mı ey Halîme?" "Tanımadım" deyince; "Ben, senin, sıkıntılı anlarda ettiğin şükürler'im. Acele Mekke'ye git. Orada bir nur'u evlat edineceksin!" dedi. *** O anda uyandı. Karnı tok, bedeni dinçti. Kabilenin genç hanımları bir hazırlık içindeydi o gün. Sordu onlara: "Nereye gidiyorsunuz?" "Mekke'ye" dediler. "İyi ama niçin?" "Bebek almaya." "Ben de geliyorum" dedi. Ve katıldı kafileye. *** Gaibden bir ses; "Ey Halîme! O nur'u emzirmek sana nasib olacak!" diyordu. Ancak o, gerilerde kalmıştı. Önce gidenler varlıklı ailelerden birer çocuk almışlardı bile. O ara yaşlı biri; "Çocuk almayan kaldı mı?" diye seslendi. Bir ümitle koşup; "Ben almadım" dedi. Yaşlı zat, ona "Ey kızım! Benim bir torunum var. Yetim diye kimse almadı. Sen alır mısın?" diye sordu. (Devamı yarın) > w
.Kabul ediyorum!"
07-11-2012 01:00
(Dünden devam) Halîme Hatun; "Kocama danışayım" dedi. Ve bir koşu gidip anlattı bunu kocasına. Hâris sevindi. Ve Halîme'ye; "Çabuk git yâ Halîme, kabul et o bebeği! Ola ki o yetim sebebiyle hayır ve berekete kavuşuruz" dedi. * Halîme Hatun; "Peki" dedi. Ve koştu o zata. Sevinç içinde; "Kabul ediyorum" dedi. Birlikte eve geldiler. Âmine Hatun; "Sana müjdeler olsun ey Halîme. Büyük devlete kavuştun" dedi. "Nur çocuğu" verdi kucağına. * Halîme Hatun, görür görmez bin canla âşık oldu Ona. Bu ne güzellikti yâ Rabbî! Hâris de bebeği görür görmez; "Aman Allahım! Bu ne güzellik!" dedi. Ve secdeye kapandı. * Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Allahü teâlânın Habîbi olduğu hâlde, Allah'tan (celle celalüh) en fazla korkan da yine O idi. Bir gün eshabına; "Allahü teâlâdan en çok korkanınız, benim!" buyurmuşlardır. * Bu korku sebebiyledir ki, namaza başlayınca "göğsünün hırıltısı" işitilir, "su fokurdar" gibi sesler duyulurdu. Âişe-i Sıddîka validemiz, bu sesi daima işittiğini haber vermiştir. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Cebrail ayağa kalktı!..
08-11-2012 01:00
Bir gün Server-i Enbiya (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidde otururken Cebrail aleyhisselam geldi. Efendimiz, Hazret-i Cibril ile söyleşirken Sahabe-i Kiram (aleyhimürrıdvan) birer ikişer mescid-i şerife gelip Seyyid-i kâinatı meşgul görüp bildiler ki Hazret-i Cebrail ile söyleşir. * Bir yere çöktüler. Ve sükût ettiler. O sırada Hazret-i Ali içeri girdi. Selam verip oturdu. Sonra Hazret-i Osman geldi. Selam verip oturdu. * Hazret-i Ebu Bekr gelip selam verdi. Cebrail aleyhisselam onu gördü. Hemen ayağa kalktı. Efendimiz de kalktı. Cümle Eshab da kalktılar. Ama hayret etmişlerdi. Zira Fahr-i Âlem Efendimiz, Eshab-ı güzinden hiç kimse için ayağa kalkmazlardı. Merak edip sordular. * Efendimiz buyurdu ki: "Ebu Bekr mescide girdi. Cebrail onu gördü. Saygı ile ayağa kalktı. O kalkınca ben de kalktım. Ama merak ettim. Ve kendisine; "Yâ kardeşim Cebrail, Ebu Bekr'e niçin tazim ettiniz?" diye sordum. Bana cevaben; "Yâ Resulallah! Ebu Bekr benim hocamdır. Ona hürmet için ayağa kalktım" dedi. "Neden hocandır?" dedim. Şöyle izah etti: (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İhsan etmekle emrolundum"
09-11-2012 01:00
Resulullah Efendimiz'e doksanbin altın hediye gelmişti. Hiç bekletmeden, tamamını taksim etti Eshaba. Az sonra biri daha geldi. Lâkin altın kalmamıştı. Ona "Her neye ihtiyacın varsa git benim nâmıma satın al. Ben sonra öderim" buyurdular. * Bir sahabi "Yâ Resulallah! Gücünün yetmediği şeyle mükellef değilsin" diye arz etti. Bu söz Efendimiz'e hoş gelmedi. Başka bir sahabi de "Yâ Resulallah! Sen yine ihsan et. Allah'ın mülkü vermekle azalmaz" dedi. Bu sözü beğendiler. Gayet neşelendiler. "Ben zaten ihsan etmekle emrolundum" buyurdular. * Müşriklerden birinin Efendimiz'den az alacağı vardı. Ödeme gününe henüz üç gün varken gelip dayandı kapıya. Alacağını istedi. Efendimiz'in yanında Hazret-i Ömer de vardı. Müşrik, ukala bir tavırla "Ey Abdülmuttalip oğulları! Siz borcunuzu niçin vaktinde ödemezsiniz?" diyerek hakarette bulundu. Efendimiz sükût ettiler. Hazret-i Ömer sabretti. Adam ileri gidince gadablanıp, sert bir şekilde onu azarladı. * Ama Efendimiz bu davranışı beğenmediler. O adam gidince "Yâ Ömer! Öyle yapacağına, bana, borcumu daha önceden ödememi, ona da, alacak isterken insanca davranmasını söyleyebilirdin" buyurdular. Hazret-i Ömer yaptığına pişman oldu. Özür diledi Efendimiz'den... -------- www.gonulsultanlari.com T
.Suç işlemeden kısas olmaz!"
10-11-2012 01:00
Ebu Lü'lü adındaki bir Yahudi bir gün Hazret-i Ömer'e gelip "Efendim benden çok fazla para istiyor" diye şikâyet etti. Hazret-i Ömer sordu: "Ne san'atlar bilirsin?" Birkaçını saydı. Hazret-i Ömer dinledi. "Bu san'atlar ile bu kadar para çok değildir" buyurdu. * Bir gün de bu Yahudiye "Sen yel değirmeni yaparmışsın. Benim için de bir yel değirmeni yapar mısın?" diye sordu. Ebu Lü'lü dedi ki: "Senin için bir yel değirmeni yapayım ki Şarkta ve Garbda onu söyleyeler!.." Hazret-i Ömer bunu duydu. "Bu kâfir, beni katletmek istediğini söylüyor" buyurdu. Sahabiler üzüldüler. "Emredin, haddini bildirelim!" dediler. Ancak izin vermedi. Sebebini sordular. "Suç işlemeden kısas olmaz!" buyurdu. * Ebu Lü'lü fırsat kolladı. Bir sabah namaz vakti mescide geldi. Kendini gizledi. Secdeye inerken Halifeyi altı yerinden bıçakladı. Hazret-i Ömer kalktı. Eshabı topladı. "Siz mi Ebu Lü'lü'ye benim katlimi emrettiniz?" diye sordu. Sahabe-i Güzin "Hâşâ, haberimiz yoktur" dediler. Memnun oldu. Ve "Elhamdülillah ki ben, bu ümmetin katlettiği kimse olmadım. Bir Yahudi'nin elinde şehid oluyorum" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bunun için hocamdır!"
11-11-2012 01:00
(Dünden devam) Cebrail aleyhisselam bir gün Efendimize "Yâ Resûlallah! Ebû Bekir benim hocamdır" dedi. "Niçin?" deyince şöyle îzah etti: "Yâ Muhammed! Hak teâlâ, hazret-i Âdem'i yarattığı zaman, meleklere "Âdem'e secde ediniz!" diye emretti. Ben düşündüm ki secde etmeyeyim. Çünkü ben ondan efdalim. Zîrâ o balçıktan yaratılmıştır. Böyle düşünüp secde etmeyecektim. O esnâda Ebû Bekir'in rûhu Arş-ı âlâ altında, nûrdan bir köşk içinde idi. Köşkün kapısı açıldı, Ebû Bekr'in rûhu çıktı. Bana hitâb edip "Yâ Cebrâîl, hemen secde eyle. Sakın muhâlefet etme!" dedi. Arkama da üç kerre vurdu. Derhal secde ettim. Kalbimden kibir ve inâd çıktı. Bendeki kibir İblîs'e geçti. Ve Âdem'e secde etmedi. Ebedî tard edilip, mel'ûn oldu. Ben ise ebedî saâdete kavuştum..." Cebrail aleyhisselam bunları anlattıktan sonra "İşte yâ Muhammed! Ebû Bekir bunun için benim hocamdır" dedi. * Hazret-i Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf var. Efendimiz; "Ebû Bekir'in malının fâide verdiği gibi, bir kimsenin malı bana fâide vermedi. Eğer dost edinseydim Ebû Bekir'i dost edinirdim. Lâkin sizin peygamberiniz Allahü teâlâ hazretlerinin dostudur" buyurdu. Hazret-i Ömer de; "Ebû Bekir bizim seyyidimiz, hayırlımızdır ve Habîb-i Ekrem hazretlerine cümlemizden sevgilidir" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hiç hareket etmeyiniz!"
12-11-2012 01:00
Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), seher vaktinde mescid-i şerifte namaz kılmaya giderken Ebu Lü'lü adında bir Yahudi bir rivayette karanlıkta bıçakla vurup mübarek karnına sapladı. Altı yerinden yaraladı. Eshab bunu gördüler. Üzülüp ağlaştılar. Ve o kâfiri yakalayıp katlettiler. Sonra Hazret-i Ömer'i o mahalden alıp evine getirdiler. Cerrah gelip gördü. Yaraları dikti. Ve "İyileşinceye kadar hiç hareket etmeyin" diye tenbih etti. Sahabe-i güzin geldiler. Çevresinde oturdular. Halife, bazı dînî emirleri onlara vasıyyet ediyordu. O ara namaz vakti geldi. Ve ezan okundu. Hazret-i Ömer cerraha dönüp "Şimdi abdest alıp namaz kılsam ne olur?" diye sordu. Cerrah düşündü. "Hareket edersen dikişler sökülür, ölürsün" diye cevap verdi. Halife bunu işitti. Ama önemsemedi. "Namazı terk etmektense öleyim daha iyi" buyurdu. Ve sahabeden birini Hazret-i Âişe'ye gönderip Resulullah'ın ravda-i mütahharalarına defni için ondan izin istedi. Hazret-i Âişe bu haberi aldı. Üzülüp ağladı. Ve bu kederle "Âh kıymetli Ömer, atamın yâdigârı da gidiyor. Ben o yeri kendim için saklardım. Ama ona hibe ettim. Resulullaha ve babamın katına varınca onlara selamımı söylesin ve 'Bu ayrılık daha ne kadar sürecek?' diye sorsun" dedi. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com
.Onun rızâsı ile defnolayım"
13-11-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Ömer (radıyallahü anh), oğlu Abdullah'a, "Cenazemi kıldıktan sonra tekrar Âişe-i Sıddîka'nın huzuruna var, Ravda'ya defnim için ondan izin iste. Zira evvelce benden utanıp izin vermiş olabilir" buyurdu. Sonra ayağa kalktı. Abdest alacaktı. Hareket edince dikilen yerler söküldü. Ve yere düştü. Dostlarına, "Elveda! Hakkınızı helâl edin. Tekrar görüşmemiz kıyamete kaldı" dedi. Ve şehadeti söyleyip ruhunu teslim etti. * Onu yıkadılar. Namazını kıldılar. Oğlu Hazret-i Abdullah, Âişe-i Sıddîka hazretlerine gitti. Babasının tembih ettiği gibi tekrar izin istedi. Hazret-i Âişe ağladı. Ve "Yâ Ömer! Adaleti ölünce de elinden bırakmadın. Ben o yeri sana hibe etmiştim. Ölünce kararım değişmez" buyurdu. Abdullah ona teşekkür etti. Ve acele geri döndü. * Hazret-i Ömer'in cenazesini Ravda-i mutahhera kapısına getirdiler. Birisi ileri vardı. Ve "Esselamü aleyke yâ Resulallah! Ömer'i getirdik. İzin varsa Ravda içine defnedeceğiz" diye seslendi. O an bir ses işittiler. Bu, Resulullah'ın sesiydi. Ve "Yârimi yanıma getiriniz!" diyordu. O an Ravda'nın kapısı açıldı. Cümle Eshab bunu gördüler. Ve mübarek cenazeyi Hazret-i Ebu Bekir'in sol yanında hazırlanmış olan yere koydular. Hatta Ravda'dan nurlu bir el çıktı ve Hazret-i Ömer'in boynuna dolandı. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bak, Levh-i mahfuzu görürsün"
14-11-2012 01:00
Osman bin Affan (radıyallahü anh), Kur'ân-ı azîmüşşânın yazılma işi ile uğraşırken bir Cuma günü Cuma namazını kıldıktan sonra mübarek ellerini kaldırmış dua ediyordu. O ara yanına biri geldi. Ve ona bir şeyler dedi. Hatta uygunsuz sözler de söyleyip "Ey Vahiy kâtibi! Sure-i Tebbeti, fazileti bakımından sure-i İhlas'tan önce yazmak layık değildir. Akla da hoş gelmez" deyiverdi. Hazet-i Osman hemen kalktı. O kişinin yanına vardı. Ve bu tereddüdü gidermek için mübarek eliyle onun gözlerini silip "Levh-i mahfuza bak!" buyurdu. O kimse de baktı. Ve Levh-i mahfuz'u gördü. Kur'ân-ı azîmüşşân Levh-i mahfuz'da da aynen bu tertib üzere yazılmıştı. Bunu gözleriyle gördü. Ve hiç şüphesi kalmadı. Hatta Hazret-i Osman'a karşı yaptığı bu kaba hareketten dolayı çok üzüldü. Çok da mahcup oldu, utandı ve kendisinden çok çok özür diledi. * Hazret-i Ömer, kızı Hazret-i Hafsa'yı Hazret-i Osman'a (radıyallahü anhüm) nikâhlamak istiyordu. Varıp bunu ona teklif etti. Ancak Hazret-i Osman özür beyan edince, Hazret-i Ömer üzüldü. Efendimiz bunu duydular. Hâliyle çok üzüldüler. Ve onu sevindirmek istediler. Bunun için kendisini görüp, "Yâ Ömer! Kızını Osman'dan daha iyisi alacak. Osman da Hafsa'dan iyisini zevce edinecek. Sen, kızını bana nikâh et. Ben de kızımı Osman'a nikâh edeyim" buyurdular. (Radıyallahü anhüm) > www.gonulsultanlari.com Te
.Bu arslan nedir?"
15-11-2012 01:00
Resul-i Ekrem Efendimiz Mirac-ı şerife çıktıkları zaman dördüncü gökte bir arslan gördü ki azameti ve heybeti dil ile anlatılamaz. Merak etmişlerdi. Hazret-i Cibril'e döndüler. Ve "Yâ kardeşim Cebrail! Bu arslan nedir?" diye sordular. O da arz etti ki: "Yâ Resulallah! Yabancı değildir. Hazret-i Ali'nin ruhaniyetleridir. Mübarek parmağınızdan yüzüğünüzü çıkarıp ağzına atın." Efendimiz "Peki" buyurdular. Hemen yüzüklerini çıkardılar. Ve arslana doğru attılar. Arslan, tevazu ve hürmet gösterip o yüzüğü ağzı ile aldı. * Efendimiz Mirac'dan indi. Eshabının arasına geldi. Ve miracını onlara bildirdi... Dördüncü gökte gördükleri o arslanın vasfını anlatıyordu ki o anda Hazret-i Ali, Resulullah'ın mübarek yüzüğünü ağzından çıkardı. Avcuna aldı. Ve edeble huzurlarına varıp onu Efendimiz'e takdim etti. Bütün Eshab-ı güzin Hazret-i Ali'nin bu kerametini görünce kendisine hayran oldular. * Sa'd bin Ebi Vakkas hazretleri anlatır: Bir gün Hazret-i Muaviye (radıyallahü anh) bana sordu ki: "Ali'yi sever misin?" "Elbet severim" dedim. "Niçin?" diye sordu. Ben de, "Onu nasıl sevmem ki Resulullah Efendimiz, bir gün Hazret-i Ali'ye, 'Yâ Ali! Sen bana, Hârun'un Mûsâ'ya (aleyhimesselam) yakınlığı gibisin' buyurmuşlardı" dedim. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sen kimin içinsin?"
16-11-2012 01:00
Hazret-i Ali (kerremallahü vecheh) rivayet ediyor: Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretleri buyurdular ki: Beni Miraca ilettikleri gece Cebrail aleyhisselam yanıma geldi. Elimi tuttu. Ve beni bir makama iletti. Sonra önüme bir ayva koydu. Ben onu alıp kokladım. Sonra elimde döndürürken iki parçaya ayrıldı ve içinden bir huri çıktı ki ondan güzel bir huri görmemiştim. Bana selam verdi. Ben de selamını aldım. Ve "Sen kimsin?" dedim. Cevap verdi ki: "Benim ismim Râdıyye-i Merdıyye'dir. Allahü teâlâ benim yukarı kısmımı anberden, orta kısmımı kâfurdan, aşağı kısmımı miskten yaratmıştır." Ben yine sordum: "Sen kim içinsin?" Dedi ki: "Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri beni, kardeşin Hazret-i Ali ibni Ebi Talib için yaratmıştır." * Resul-i Ekrem, bir gün Hazret-i Ali'ye, "Yâ Ali! Her kim benden ayrılırsa Allahü teâlâdan ayrılır. Her kim senden ayrılırsa benden ayrılır" buyurdu. * Enes bin Mâlik der ki: Server-i kâinat hazretleri, Hazret-i Ali hakkında "Ali bin Ebi Talib'i anmak, ibadettir" buyurdu. * Cabir bin Abdullah da "Resulullah Efendimiz 'Cennet kapısı üzerinde Lâ ilahe illallah. Muhammedün Resulullah. Aliyyün Nâsır-ü Resulillah yazmıştır' buyurdu" diye haber vermiştir. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ağzı niçin eğilmiş?
17-11-2012 01:00
İsmail Fakirullah hazretlerinin huzuruna bir gün biri geldi. Ancak ağzı eğilmiş, dudağının bir tarafı kulağına ulaşmıştı. Fakirullah hazretleri onun bu hâlini gördü. Ve çok üzüldü. Hatta ağladı. Mübarek eliyle ağzını meshedip bir Fatiha okudu ve şifa için dua etti. Adamın ağzı ânında düzelip eski hâline geldi. * Adam sevinip kalktı. Ancak mahcup bir hali vardı. "Hocam, bu gece gıybetinizi yapmıştım. Rüyada gaibden bir sille gelip ağzımı bu hâle getirdi" dedi. Ve helallik diledi. Mübarek ona baktı. Ve "Helal olsun kardeşim. Ancak bir daha kimseyi gıybet etme. Bizi de gıybet etme ki bizim gibi zelil ve hakir bir kulun sahibi, aziz ve intikam alıcıdır" buyurdu. * Bu zatı seven bir zengin, hizmetçilerinden birine bir kese gümüş para verip "Bunu İsmail Fakirullah hazretlerine götür ve kendisine takdim et" dedi. O da "Peki" dedi. Ancak çıkıp giderken bu zatın gerçek veli olduğunda tereddüde düştü. Hemen keseyi açtı ve bir gümüş para çıkarıp kenarını işaretledi. Sonra da kalbinden "Eğer gerçek veli ise bu gümüşü bulup bana versin" diye geçirdi. * Nihayet Tillo'ya geldi ve bu zatın evine gidip hediyeyi takdim etti. Fakirullah hazretleri keseyi açtı ve içinden bir gümüş çıkarıp hizmetçiye hediye etti. Hizmetçi onu aldı. Ve dikkatle baktı. İşaretlediği para olduğunu görünce çok şaşırıp kendinden utandı. Sonra tövbe edip bu zatın talebesi oldu.
.Sana yazıklar olsun!"
18-11-2012 01:00
Feridüddin-i Attar hazretleri anlatır: Salihlerden biri, ibadet için bir mescide girdi... Sabaha kadar orada ibadet edecekti. Gece yarısı olunca kapı gıcırdadı. Sanki mescidin kapısı açılıp içeri biri girmişti. O, öyle zannetti. Ve kendi kendine "Bu vakitte mescide gelen, büyüklerden biri olmalı" diye düşünüp namazını daha bir dikkatli kılmaya başladı. Dualar etti, ağladı, sızladı. Sonra geriye dönüp baktı. Gördü ki kapının yanında bir köpek yatıyor. Bunu görünce kendinden utandı ve "Yazıklar olsun sana ey nefsim! Bütün bir gece şu köpek için ibadet yaptın" dedi. * Feridüddin-i Attar hazretleri, harpte bir Moğol askerine esir düşmüştü... O asker onu öldürmek istediğinde, halk o askere, "Bu zatı öldürmezsen sana bin akçe veririz" dediler. "Hayır!" dedi. Kabul etmedi. Tam öldürecekti ki büyük veli o askere, "Acele etme. Benim için daha fazla fiyat verirler" deyince, öldürmedi. * Az sonra biri geldi ve o askere, "Bu zatı öldürmezsen sana bir torba saman veririm" dedi. Mübarek bunu duyunca "İşte benim fiyatım budur" dedi. Asker çok sinirlendi. Ve onu şehid etti. * Şehadet şerbetini içen Feridüddin-i Attar hazretleri, kesik başını elleri arasına alıp koşmaya başladı. Üç kilometre gitti. Nihayet takati bitti. Ve mübarek başı iki elinin arasında olarak yere düşüp ruhunu teslim eyledi... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Adağını yerine getir!"
19-11-2012 01:00
Abdülmuttalib, yıllar önce "Yâ Rabbî! Bana on oğul verirsen birini senin için kurban edeceğim" diye nezr etmişti. Üzerinden yıllar geçti. Nihayet on oğlu oldu. Onların içinde de en fazla Abdullah'ı seviyordu. Çünkü Nur-u Muhammedî onun alnında parlıyordu. * Bir gece rüyasında "Ey Abdülmuttalib! Adağını yerine getir!" diye bir ses duydu. Uyanıp "Bu, rahmani bir rüya" dedi. Ve bir koç kesti. İkinci gece yattı. Rüyasında "Daha büyüğünü kes!" denildi kendisine. Uyanıp bir sığır kesti. Üçüncü gece "Daha büyüğünü kes!" denildi bu defa. * Merak edip sordu: "Ondan büyüğü nedir?" Cevaben "Hani sen 'On oğlum olursa birini Allah için kurban edeceğim' demiştin ya, işte o adağını yerine getir!" denildi. Uyanınca hatırladı. Oğullarını toplayıp "Evlatlarım! Birinizi Allah için kurban etmem gerekiyor" dedi. Hepsi bir ağızdan "Canımız Allah yoluna feda olsun!" dediler. * İyi de, hangisini kurban edecekti? Aralarında kur'a çekti. Kur'a, Abdullah'a çıktı. En çok sevdiği bu ciğerparesinin eline yapışıp Beytullah'a geldi. Abdullah'ı yatırdı. Kureyş'in ileri gelenleri toplanmış, hayret dolu bakışlarla onu seyrediyorlardı! (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com T
.Dur! Kesme sakın!"
20-11-2012 01:00
(Dünden devam) Abdülmuttalib tam bıçağı çalıyordu ki Kureyş'ten biri, kendisine, "Dur! Kesme sakın. Böyle yaparsan âdet olur, herkes oğlunu nezredip keser" dedi. O da "pekâlâ" dedi. Ve kesmedi. Güngörmüş bir âlime gidip yaptığı adağı ve gördüğü rüyaları ona arz etti. * Âlim sordu: "Sizde bir insan diyeti ne kadardır?" "On devedir." "Öyleyse on deve ile oğlun arasında kur'a çek. Kur'a oğluna çıkarsa on deve ilave edip bir daha çek. Kur'a develere çıkana kadar buna devam et" dedi. Bu fikir hoşuna gitmişti. Dediği gibi yaptı. Onuncu kur'a develere çıkınca yüz deveyi kurban edip etlerini fakirlere dağıttı. * Peygamber Efendimiz on iki yaşlarında iken Ebu Tâlib'le sefere çıkmışlardı. Bir müddet gittiler. Busra'da mola verdiler. Burada Bahîra adında bir rahip vardı ki semavi kitaplardan ahir zaman Peygamberinin alametlerini ve bir gün buradan geçeceğini okumuştu. Ve teşrifini bekliyordu. * Nihayet bir gün geldi. Bir kervanın geldiğini gördü. Merakla baktı. Evet bu, beklediği kervandı! Çünkü kervanın üzerinde bir bulut geliyor, taşlar kervandaki birine selam veriyor, ağaçlar aynı kimseye doğru saygıyla eğiliyordu... Evet bu, O idi! Ahir zaman Nebisi geliyordu... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ebu Bekir'in âzadlı kölesiyim"
21-11-2012 01:00
Bir gün Fahr-i kâinat hazretlerinin huzur-u şeriflerinde Cebrail aleyhisselam da vardı. Böyle zamanlarda eshab-ı güzin oturmaz, ayakta dururlardı. Yalnız bir kişi hariç. Hazret-i Ebu Bekir. O, gelince otururdu. * Fahr-i Âlem Efendimiz manevî bir âleme dalmış hâlde iken Hazret-i Cebrail ile Hazret-i Ebu Bekir işaretleştiler. Birbirlerine bakıştılar. Tebessüm ettiler. Resul-i Ekrem bu hâli gördü. Hâliyle dikkatini çekti. Ve Hazret-i Cibril'e, "Yâ kardeşim Cebrail! Ebu Bekir ile böyle işaretleşmenizin hikmeti nedir?" diye sordu. Hazret-i Cibril "Bir şey yok yâ Resulallah!" dedi. Tekrar sordular. Şöyle arz eyledi: * "Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretleri, yeri ve göğü, Arş'ı ve Kürsî'yi, cennet ve cehennemi yaratmadan evvel Cebrail namında yetmiş bin melek yarattı. Sonra bunlara sordu: 'Siz kimsiniz, ben kimim?' Cevap veremediler. Hepsini helak etti. Sonra beni yarattı. Aynı şeyi bana da sordu. Ben de cevap veremedim. Tam helak olacaktım ki Ebu Bekir'in ruhu imdadıma yetişti. Sür'atle yanıma gelip 'Hak teâlânın sualine, Yâ Rabbî! Sen Hâlıksın, ben senin zaif bir mahlûkunum diye cevap ver' dedi. Aynısını söyledim. Böylece kurtuldum. İşte yâ Resulallah! Allah hakkı için ben Ebu Bekir'in âzadlısıyım" dedi... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Varalım, hatırını soralım"
22-11-2012 01:00
Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) İslama geldiği vakitte Hak teâlâ aşkına ve Habîbullah aşkına fakirlere seksen bin altın sadaka eyledi. Kırk bin altın gizli. Kırk bin de âşikâr. O hâle geldi ki giyecek elbisesi kalmadı. Eskimiş siyah kıldan bir abâ eline geçti. Üzerine onu giydi. Derken sabah oldu. Namaz için mescide gidemedi. * Server-i Enbiya Efendimiz, sabah namazını kıldıktan sonra mübarek arkasını mihraba verdi. Sonra Eshaba döndü. Ve onlara, "Ebu Bekir-i Sıddîk mescide gelmedi. Acaba mübarek hatır-ı şerifi nasıldır. Varalım hatırını soralım" buyurdu. * O anda Hazret-i Cibril geldi. Üzerinde bir abâ vardı. Siyah kıldan bir abâ idi. Ve eskimiş idi. Resulullah onu bu hâlde gördü. Hâliyle çok şaşırdı. Hiç onu böyle görmemişti. * Kendisine, "Yâ kardeşim Cebrail! Bu kıyafet nedir?" diye sordu. O arz etti ki: "Yâ Resulallah! Malumunuz olsun ki yedi kat gökte, Arş'ta ve Kürsî'de olan bütün melekler şu anda bu kıyafettedirler" dedi. Sordular: "Sebep nedir?" O da şöyle arz etti: "Yâ Resulallah! Ebu Bekir Allahü teâlânın aşkına ve senin dinin uğruna seksen bin altın sadaka verdi. Kırk bin altın gizli ve kırk bini de açıktan." (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.
.Siyah kıldan bir abâ
23-11-2012 01:00
(Dünden devam) Cebrail aleyhisselam arz etti ki: "Yâ Resulallah! Ebu Bekir, Allahü teâlânın aşkına ve senin dinin uğruna seksen bin altın sadaka verdi. Kırk binini gizli, kırk bin de açıktan. Hiç giyeceği kalmadı. Ve namaza gidemedi. Arkasına böyle siyah kıldan bir abâ geçirip namazını evinde kıldı. Hak teâlâ hazretleri sana selam eder ve buyurur ki, bir elbise bulasın ve Ebu Bekir'e gönderesin." * Efendimiz onu dinledi. Ve sahabeye dönüp "Her kimin fazla bir kaftanı varsa Ebu Bekir'e versin ki ben sevineyim. Hak teâlâ, karşılığında ona çok sevâp versin. Firdevs-i âlâda benimle komşu olsun" buyurdu. Sahabe araştırdılar. Bir elbise bulunamadı. Bir sahabi varıp bir başka kimsede bir hırka buldu ve Hazret-i Ebu Bekir'e gönderdi. O, bu kaftanı giydi. Ve mescide doğru yola çıktı. * O, Resul-i Ekrem'in mübarek huzurlarına henüz erişmemişti ki Cebrail Aleyhisselam geldi. Huzura girdi. Ve Efendimize, "Yâ Muhammed! Allahü teâlâ sana selam eder ve buyurur ki bütün sahabilerle birlikte Ebu Bekir'i karşılayasın" dedi. O Server emri aldı. Ve eshabına aktardı. Birlikte olarak Hazret-i Ebu Bekir'e karşı çıktı. Müsafeha edip çok dualar eyledi. Bütün sahabiler de Hazret-i Ebu Bekir ile müsafeha ettiler ve can-ü gönülden çok dua eylediler... > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben İslam'ım yâ Rabbî!"
24-11-2012 01:00
Resulullah Efendimiz buyurdu: Kıyamet günü "İslam dini" mahşere güzel surette ve süslenmiş olarak gelir. Hak teâlâ hazretleri bildiği hâlde "Sen kimsin?" diye sorar. O arz eder ki: "Ben İslam'ım yâ Rabbî!" Hak teâlâ meleklere buyurur ki: "Bunu cennete iletin!" * İslam der ki: "Yâ ilahel âlemin! Beni aziz tutanları aziz etmedikçe, bana ikram edenlere ikram etmedikçe ve bana yardım edenlere yardım etmeyince ben cennete girmem!.." Hak teâlâ buyurur ki: "Git o kimseleri getir ki seni aziz tutmuş ve sana ikram ve yardım etmiş olsunlar." İslam, mahşere döner. Ve saflar arasında gezer. * Hazret-i Ömer'i bulur ve elinden tutup "Yâ İlâhî! Bu, o kimsedir ki herkes beni kovarken o bana yer verdi. Herkes beni reddederken o beni kabul etti. Halk beni zelil ederken o beni aziz etti" der. Hak teâlâ buyurur ki: "Onu al, cennete ilet!" İslam arz eder ki: "Yâ Rabbî! Tâ kıyamete kadar Ömer bin Hattab'ı sevenlerin tamamını cennete iletmeyince bunu iletmem!.." * Dileği kabul olunur. Ve "Öyle yap!" buyurulur. İslam, mahşere döner. Saflar arasında gezer. Ve Hazret-i Ömer'i seven bilcümle Müslümanları bulur, ellerinden tutar ve Hazret-i Ömer ile birlikte cennete iletir. > www.gonulsultanlari.com Tel
.Rûme kuyusunu satın aldı
26-11-2012 01:00
Medine-i Münevvere'de bir Yahudi'nin, ağzı örülü bir kuyusu vardı. Suyu gayet tatlıydı. Ve suyunu satardı. Resul-i Ekrem "Rûme kuyusunu kim satın alır da kendi kovasını Müslümanların kovası ile bir tutarsa cennetteki kovası bundan hayırlı olur" buyurdu. * Hazret-i Osman bunu işitti. Gidip o Yahudi'yle pazarlık etti. Yahudi, kuyunun tamamını satmayınca, yarısını satın aldı... Yani kuyu, bir gün Hazret-i Osman'ın olacak, bir gün de Yahudi'nin olacaktı. Hazret-i Osman, kendi nöbetinde suyu sebil ederdi. Yani sadaka olarak verirdi. Hiç para istemezdi. O ise ücretle satardı. * Müslümanlar, Hazret-i Osman'ın nöbetinde iki günlük su alırlar, Yahudi'nin nöbetinde kuyuya uğramazlardı. Yahudi'nin işi bozuldu. Kârı kesada uğradı. Ve diğer yarısını da satmak istedi. Hazret-i Osman, onu da satın aldı... Evvelki yarısını on iki bin dirheme almıştı. Diğer yarısını da sekiz bin dirheme alıp tamamını sebil etti. * Ebu Hüreyre rivayet eder: Resulullah Efendimiz "Üç nesne vardır ki her kim onlardan kurtulursa muhakkak kurtulur. Benim vefatım, Deccal'ın ve hak üzere olan halifenin katli" buyurdu. Ebu Hüreyre "Hak üzere olan halifenin kim olduğunu bazı sahabilere sordum. 'Bu halife, Osman bin Affan'dır' dediler" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Allahü teâlâ ikram etmek isterse...
27-11-2012 01:00
Enes bin Malik hazretleri der ki: Resulullah Efendimiz'in huzuru şeriflerinde oturmuştuk. O sırada Hazret-i Ali (kerremallahü vecheh) geldi. Ve en geride oturdu. Efendimiz onu gördü. Yanına çağırdı. Ve önüne oturtup "Yâ Ali! Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, seni dört hasletle benden faziletli kıldı" buyurdu. * Hazret-i Ali bunu işitti. Hemen dizleri üzerine geldi. Ve başını yere koyup "Anam babam sana feda olsun yâ Resulallah! Köle, efendisinden faziletli olur mu?" dedi. Aklı almamıştı. Efendimiz buyurdu ki: "Yâ Ali! Allahü teâlâ bir kula ikram etmek isterse; gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kimsenin hatırına gelmeyen şeyleri verir" buyurdu. * Eshab bunu dinlediler. Ve çok hayret ettiler! Zira akılları almamıştı. Bir sahabi izin alıp "Yâ Resulallah! O şeyler nedir ki? Bize onu beyan buyurun da bilelim" diye arz etti Efendimiz buyurdu ki: "Allahü teâlânın ihsanıyla ona Fatıma gibi zevce, Hasen ve Hüseyin gibi oğullar ve Resulullah gibi kayın peder nasib olundu. Bana ise olunmadı" buyurdu. * Rivayet edilir ki: Resul-i Ekrem Efendimiz "Her kim hilimde İbrahim aleyhisselama, hikmette Nuh aleyhisselama, çektiği sıkıntılarda Yûsüf aleyhisselama bakmak isterse Ali bin Ebi Talib'e baksın" buyurdu. --------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Her kim Ali'yi kötülerse
28-11-2012 01:00
Said bin Cübeyr hazretleriyle Abdullah bin Abbas (radıyallahü anhüma) el ele tutuşmuş bir yere gidiyorlardı. Zemzem kuyusuna geldiler. Orada bazı kimseler Hazret-i Ali'yi kötülüyorlardı. O yerde durdular... İbni Abbas yaklaştı. Ve onlara sordu ki: "Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine ve Resulüne yaramaz sözler söyleyen kimdir?" * Onlar şaşırdılar. Ve dediler ki: "Bizim aramızda hiç kimse Allahü teâlâya ve Hazret-i Resulullaha yaramaz söz söylemez." İbni Abbas sordu: "Peki Ali bin Ebi Talib'e yaramaz söyleyen ve onu kötüleyen var mıdır?" Onlar "Evet vardır" dediler. * O zaman buyurdu ki: "Ben kulağımla işittim. Server-i Âlem Efendimiz 'Her kim Ali'yi kötülerse beni kötülemiş olur. Her kim beni kötülerse Allahü teâlâyı kötülemiş olur. Her kim Allahü teâlâyı kötülerse Allahü teâlâ onu yüzü üzerine cehenneme atar' buyurdu." * Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri Ahzab suresi 33'üncü âyet-i kerimesinde mealen "Ey Habibimin Ehl-i beyti! Allahü teâlâ sizin günahsız olmanızı istiyor" buyurdu. Eğer sorulursa ki "Ehl-i beyt kimlerdir?" Cevabı şöyledir: Ehl-i beyt, ezvac-ı tahiratla Resulün yakınları olan Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasen ve Hazret-i Hüseyin'dir (radıyallahü anhüm).
.En çok onu severdi
29-11-2012 01:00
Hazret-i Fatıma-tüz Zehra (radıyallahü anha), Resulullah Efendimiz'in, Hazret-i Hatice'den olan dört kızından en çok sevdiğidir. İmam-ı Hasen ve İmam-ı Hüseyin (radıyallahü anhüma) küçükken hastalanmışlardı. Hazret-i Ali ve Fatıma-tüz-Zehra ile hizmetçileri Fıdda; çocuklar iyi olursa üç gün oruç tutmayı adadılar. * Çocuklar sıhhat buldu. Onlar da ilk orucu tuttular. İftar zamanı geldi. Tam o saatte kapıya bir yetim gelip "Açım, Allah için biraz ekmek verin" dedi. Kendi yiyeceklerini ona verip suyla iftar yaptılar ve ikinci günün orucuna niyet ettiler. * İftar vakti oldu. Sofra kuruldu. Tam yiyeceklerdi ki bu defa kapıya bir fakir gelip "Çok açım. Allah rızası için yiyecek bir şeyler verin" dedi. Her biri, yiyeceklerini ona verip üçüncü günün orucuna başladılar. * Yine akşam oldu. Sofra hazırlandı. Tam yiyeceklerdi ki bu defa da kapıya bir esir gelip yiyecek istedi. Onu da boş çevirmeyip yiyeceklerini ona verdiler ve suyla iftar ettiler. Bir ayet-i kerime geldi. Ve onları metheyledi. * Resul-i mücteba hazretleri "Kızım Fatıma'yı Ali'ye vermeyi Rabbim bana emreyledi. Allahü teâlâ her peygamberin sülalesini kendinden, benim sülalemiyse Ali'den halkeylemiştir" buyurdular.
.Kureyş'i sana havale ediyorum!"
30-11-2012 01:00
Abdullah İbni Mes'ud (radıyallahü anh) der ki: Resulullah'ın Kureyş'e beddua ettiğini hiç işitmedim. Yalnız bir gün Kâbe-i şerif yanında namaz kılıyordu. Ebu Cehil oradaydı. Yandaşları da vardı. O esnada bir kişi geldi ve sürüklediği bir deve işkembesini oraya bırakıp geri gitti. Ebu Cehil bunu gördü. O işkembeye baktı. Yandaşlarına döndü. Ve "Şu iğrenç işkembeyi kim götürür de Muhammed secdeye inince sırtına koyabilir?" dedi. * Bir tanesi fırlayıp "Ben yaparım" dedi. O bedbaht, Ukbe bin Ebi Muayt kâfiriydi. Bu çirkin işe girişip onu aldı ve Efendimiz secdeye inince götürüp üzerine bıraktı. Efendimiz fark ettiler. Ve secdeden kalkmadılar. Onlarsa gülüşüyorlardı. * İbni Mes'ud der ki: Ben uzaktan baktım, lâkin müşriklerin korkusundan yanına varamadım. Nihayet müminlerden biri Hazret-i Fatıma'ya koştu. Bu işi haber verdi. Az sonra o geldi. Ve koşup o murdar şeyi mübarek babasının üzerinden kaldırdı. Efendimiz secdeden kalktılar. Ancak üzülmüşlerdi. Çok da kırılmışlardı. * Bunu yapanların isimlerini tek tek sayıp "Yâ Rabbî! Bunları sana havale ediyorum!" buyurdular. İbni Mes'ud der ki: "Vallahi onların hepsi Bedir'de katledildi. Müminler, onların leşlerini ayaklarından sürüyerek Bedir kuyusuna bıraktılar" demiştir. -------- www.gonulsultanlari.com Tel:
.Pazarda satılsa...
01-12-2012 01:00
Anadolu'da yetişen velilerden Garip Hafız zamanında üç kişi vardı ki Hazret-i Muaviye'yi sevmez, ona buğz ederlerdi. Bir gün Garip Hafız'ın sohbetine gelip "Efendi! Muaviye hakkında ne buyurursunuz?" diye sordular. O bunları dinledi. Sonra buyurdu ki: "Hazret-i Muaviye, sahabedendir... Efendimiz'in kayınbiraderidir ve sevdiği bir zattır... Onu sevenler selamette, kötüleyenler azaptadır." * Garip Hafız'ın ziyaretine gelen bir kişi "Hoca Efendi! Ben de sizin gibi olmak istiyorum" dedi. Mübarek ona baktı. Ve şu beyti söyledi: Pazarda satılsa otuza kırka Ben dahi alırım öyle bir hırka * Bir gün de biri gelip "Efendim! 'Nefsini tanıyan, Rabbini tanır' hadîs-i şerifini izah eder misiniz" diye rica etti. Garip Hafız dinledi. Sonra bir "Ah" dedi. Ve buyurdu ki: "İslamiyeti öğrenip ona göre amel etmek, bundan daha önemlidir." * Bunu söyledi. Sonra da "O gün dağların paramparça olduğunu görürsün" mealindeki âyet-i kerimeyi okudu. O, bunu dinledi. Garibine gitti. Kendi kendine "Ben nefis'ten sordum. Efendi bana, dağların yıkılacağından bahsetti" diye düşünürken "Nefis dağı, şu gördüğün dağlardan çok daha kavi ve kuvvetlidir. Onu parçalamadan dosta kavuşulamaz" buyurdu. ------------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ben seni tanımıyorum!"
02-12-2012 01:00
Vaktiyle bir şehirde salih bir Müslüman yaşardı. Vakitlerinin çoğunu ibadetle geçirirdi ama Resulullah Efendimiz'e salevat okumayı ihmal ederdi. Bir gece rüya gördü. Efendimizi görmüştü. Ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz hiç iltifat etmeyip mübarek başlarını ondan çevirdiler. * Adam çok üzüldü. Ağlamaya başladı. Ve gözyaşları içinde "Yâ Resulallah! Bana niçin böyle davranıyorsunuz?" diye sordu. O Server ona baktılar. Ve "Ben seni tanımıyorum!" buyurdular. Adamcağız kahroldu. Ne diyeceğini bilemedi. * Gözyaşları içinde "Yâ Resulallah! Ben senin ümmetinden bir zavallı Müslümanım, beni nasıl tanımazsınız. Hâlbuki siz, ümmetinizi, babanın oğlunu tanımasından daha fazla tanırsınız" dedi. Buyurdular ki: "Öyledir. Ama sen bana hiç salevat göndermiyorsun. Ben ümmetimi, bana okudukları salevat miktarınca tanırım." O esnada uyandı. Ve hatasını anladı. * O günden sonra her gün bir miktar salevat-ı şerife okumayı âdet edinmişti artık. Bir gece yattı. Rüyada Resulullah Efendimiz'i gördü. Ama memnundu. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz bu defa ona sevgiyle baktılar ve tebessümle "Seni şimdi tanıdım" buyurdular. --------- www.gonulsultanlari.com T
.Misli görülmemiş cömertlik
03-12-2012 01:00
Bir gün Medine-i Münevvere'ye dışarıdan bir gayr-i müslim gelmişti. Çok da fakirdi. Efendimiz'e gelip "Fakirim, bana bir miktar dünyalık verir misin" dedi. Server-i Âlem Efendimiz o kimseye döndüler. Ve kendisine "Bak, şu vadide yayılmış olan sürüyü görüyor musun?" diye sordular. * O adam baktı. Bir koyun sürüsü gördü ki, iki dağın arasını tamamen doldurmuştu. Efendimiz'e döndü. Ve "Görüyorum" dedi. Efendimiz ona "O sürü senin olsun, al götür" buyurdular. Adam şaşırdı. Şaka zannetti. "Şaka yapıyorsunuz değil mi?" dedi. * Resûl-i Ekrem Efendimiz "Hayır şaka yapmıyorum. O sürünün tamamını sana verdim. Hepsi senindir, al götür" buyurdular. O, bu ihsanı gördü. Daha da şaşırdı. Kalbi değişti. Hemen oracıkta Kelime-i şehadeti söyleyip îmanla şereflendi. Sonra Efendimiz'e veda etti, sürüyü de alıp kabilesine döndü. * Yüksekçe bir yere çıktı ve oradan kabilesine "Ey insanlar!" diye seslendi. Hepsi gelip toplandılar. Ancak merak etmişlerdi. Sordular hemen: "Hayırdır ne var? O nida eyledi ki: "Gidiniz, o ihsan sahibine siz de îman ediniz. Ben hayatımda Onun gibi cömert bir kimse görmedim." Kabile halkı Medine'ye aktı. Ve topluca Müslüman oldular. -------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Ciğer kebabı yermişsin!
04-12-2012 01:00
Bir gün Sahabe-i güzinden bazıları, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in huzurlarına varıp "Yâ Resûlallah! Ebu Bekir, evinde ciğer kebabı yer, lakin bizi davet etmez" dediler. Onu şikâyet ettiler. Efendimiz dinledi. Ve onlara "Bir daha böyle yaparsa bana haber veriniz. Birlikte evine gidip sebebini kendisinden soralım" buyurdu. * Ertesi gün oldu. Yine onun evinden ciğer kebabı kokusunu duyup Resûlullah'a haber verdiler. Server-i Âlem Efendimiz derhâl kalkıp Hazret-i Ebu Bekir'in hanesine teşrif ettiler. İçeri girdiler. Kebap kokusunu aldılar. Ama ne ateş vardı. Ne de kebap. * Merak etmişlerdi. Hazret-i Ebu Bekir'e dönüp "Yâ Eba Bekir! Bu evde ciğer kebabı kokuyor. O kebaptan bize de ikram etmez misin?" buyurdular. O birden şaşırdı. Ve "Yâ Resûlallah! Ben ciğer kebabı yemedim" dedi. Sordular ki: "Bu koku ne öyleyse?" "Pişen, kendi ciğerimdir" dedi. Yine sordular ki: "Ciğerin niçin pişti?" O, cevaben "Yâ Habiballah! Hak teâlâ bana İslam dinini nasip etti ve Habibinin dostlarından eyledi. Kıyamet gününde hâlim nice olur? Allahü teâlânın huzurunda bu nimetlerin şükrünü yerine getirebilir miyim, diye korkudan ciğerim kebap olmuştur" diye arz eyledi. ------- www.gonulsultanlari.co
.Biraz sert söylemişti!..
05-12-2012 01:00
Bir gün Hazret-i Ebu Bekir'le Hazret-i Ömer (radıyallahü anhüma) bir husus üzerinde konuşuyorlardı. Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer'e bir miktar sert söyledi. Ancak hemen pişman olup özür diledi kendisinden. O ise kabul etmedi. Ve ayrılıp eve gitti. * Hazret-i Ebu Bekir gördü ki Hazret-i Ömer kendisini afv etmedi. Bu üzüntüyle Habibullah'ın huzurlarına geldi. Habîb-i Ekrem (aleyhisselam) onu üzüntülü görünce "Yâ Eba Bekir! Ne için üzgünsün?" diye sordular. O, hadiseyi anlattı. Ardından ağladı. * Hazret-i Ömer de Hazret-i Ebu Bekir'in özrünü kabul etmediğine pişman olmuş, çok da üzülmüştü. Bunun için tövbe istiğfar edip doğruca Resûlullah Efendimiz'in huzurlarına geldi. Gördü ki Efendimiz'in bir tarafında Hazret-i Ebu Bekir, bir tarafında ise Hazret-i Ebüdderda oturur. O da bir yere çöktü. Ve başını öne eğdi. * Efendimiz onlara baktılar. Ve buyurdular ki: "Hak teâlâ beni size peygamber gönderdi, inanmadınız. Ebu Bekir inanıp bana canıyla, malıyla yardım etti. Niçin bu arkadaşımı üzersiniz. Bilmez misiniz ki Ebu Bekir'e hürmet, bana hürmettir. Onun hatırını gözetmek, benim hatırımı gözetmektir." Hazret-i Ömer kalkıp Hazret-i Sıddık'ın yanına geldi. Hazret-i Ebu Bekir de kalktı. Birbirlerine sarıldılar, müsafeha ettiler ve karşılıklı özürler dilediler. >
.Ey İslamın kilidi!"
06-12-2012 01:00
Resûlullah Efendimiz bir gün Hazret-i Ömer'e buyurdular ki: "Yâ Ömer! Cebrail aleyhisselam benim yanıma geldi. Ve selam verdi. Ben dedim ki: 'Yâ Cebrail! Bana, Ömer bin Hattab'ın göklerdeki faziletinden haber ver.' Cebrail dedi ki: 'Yâ Muhammed! Ömer'in faziletlerinden sana, Nuh aleyhisselamın ömrü kadar (dokuz yüz elli sene) anlatsam, hepsini söylemeye kâdir olamam.' * Yine Efendimiz buyurur ki: "Cebrail aleyhisselam yanıma geldi ve 'Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri Ömer'e benden selam söyle ve ona de ki onun rızası benim hükmüm, onun hışmı benim adlimdir buyuruyor' dedi." * Rivayet edilir ki: "Hazret-i Ömer bir gün Hazret-i Ebu Zer'in elini tutup sıktı. Ebu Zer 'Elimi incittin ey İslam'ın kilidi!' dedi. Hazret-i Ömer 'Yâ Eba Zer! Bu nasıl sözdür?' diye sordu. Hazret-i Ebu Zer 'Arz edeyim' dedi. Ve şöyle anlattı: 'Yâ Ömer! Hatırlar mısın bir gün Resûl-i Ekrem hazretleri (Eğer aranızda yayılacak fitnelerden korkuyorsanız Ömer'in bereketiyle onlar size erişmez. Yâ Ömer! Sen İslam'ın kilidisin) buyurmuştu." * Resûl-i Ekrem Efendimiz bir gün buyurdular ki: "Ömer'in hışmından korkunuz. Zira o gadaplı olunca, Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri de gadaplı olur." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin tebessüm ettim?"
07-12-2012 01:00
Enes bin Malik der ki: "Bir gün Resûlullah Efendimiz Hazret-i Ömer'i gördü. Ve yüzüne baktı. Sonra da güldü. Ve kendisine 'Yâ Hattab oğlu! Bilir misin, niçin tebessüm ettim?' diye sordu. O arz etti ki: 'Allah ve Resûl'ü bilir.' O vakit Efendimiz 'Ondan dolayı güldüm ki Allahü teâlâ, Arefe gecesi Arafat'ta bulunanlara umumi olarak, sana ise hususi olarak nazar etti' buyurdular." * Aişe-i Sıddıka der ki: Bir gün Resûlullah Efendimiz Eshabının arasına geldi. Selam verdi. Sonra onlara, "Meclislerinizi Ömer bin Hattab'ı anarak ziynetlendiriniz" buyurdu. * Hazret-i Ali de, "Salihler zikrolunduğu zaman, siz Ömer'in zikriyle olun" buyurdu * Hazret-i Hasan der ki: Resûlullah'tan işittim. "İnsanoğlundan başkası, kendisi gibi bin kimseden daha kıymetli olamaz. Ömer'se bin mislinden daha hayırlıdır" buyurdu. * Huzeyfe-i Yemani "İslam, Hazret-i Ömer zamanında, gelen, yaklaşan bir kimseye benzerdi ki yakınlığı artardı. Ömer'den sonra ise arkasını dönmüş giden, uzaklaşan kimseye benzerdi. Uzaklığı artardı" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Dileğini iste, vereyim!"
08-12-2012 01:00
Hace Osman Haruni hazretleri, ahireti düşünerek çok ağlardı! Bir gün namazdayken gaipten can kulağına bir ses geldi ve "Yâ Osman! Namazını beğendim ve kabul ettim. Dileğini iste, vereyim" dedi. Namazını bitirdi. Ellerini kaldırdı. Ve o sese cevaben "Yâ Rabbî! Ben senden, seni istiyorum" dedi. *** Aynı sesi yine duydu. "Yâ Osman! İsteğini kabul ettim. Başka dileğin varsa iste ki vereyim" diyordu. "Yâ Rabbî! Muhammed ümmetinden olan bütün Müslümanların günahkârlarını affet" diye yalvardı. Bu duası da kabul oldu. *** O sesi yine duydu. "Yâ Osman! Onlardan otuz bin günahkârı sana bağışladım" diyordu. Osman Haruni, bundan sonra her namazın arkasından böyle dua eder ve cevabını işitirdi. Onun duasıyla af olanların sayısını ancak Allahü teâlâ bilir... *** Bir gün, halkı ateşperest olan bir beldeye gelip bir ağaç altında namaz kılmaya başladı. Fahreddin isimli yardımcısı biraz ateş almak için o Mecusi köyüne gitti. Birisine yaklaştı. Ve ondan ateş koru istedi. Lâkin o vermedi. Zira ateşe tapıyorlardı. Ateş almadan geri dönüp durumu arz edince, Osman Haruni hazretleri kendisi bizzat kalktı. Abdestini aldı. Ve oraya vardı. Halk, ateşin etrafında toplanmış, ona tapıyorlardı... (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin ateşe tapıyorsunuz?
09-12-2012 01:00
(Dünden devam) Osman Haruni hazretleri, o Mecusilere "Allahü teâlânın önemsiz bir mahluku olan ve az bir su ile sönebilecek olan şu ateşe niçin tapıyorsunuz?" dedi. Cevap vermediler. Hatta ona kızdılar. O da onlara kızıp "Ateş, cenab-ı Hakk'ın aciz bir yaratığıdır. Onun ve her şeyin sahibi yalnız Allahü teâlâdır. Niçin Allah'a tapmıyorsunuz?" dedi. *** Başkanları ona kızdı. Ve "Ateşin, bizim dinimizde yeri büyüktür... Biz ona, kıyamet gününde bizi yakmasın diye ibadet ediyoruz" dedi. Büyük veli buyurdu ki: "Elini ateşe sok da yakmasın!" O, "Sokmam" dedi. "Niçin sokmuyorsun?" deyince "Çünkü ateşin âdeti yakmaktır. Buna kim karşı gelebilir?" dedi. *** Mübarek zat "Ateş de Allahü teâlânın emrindedir. O'nun izni olmadan bir saç telini bile yakamaz" dedi. Ve Mecusiye yaklaştı. Oğlunu kucağına aldı. Besmele çekip "Ey ateş! İbrahim'in üzerine serin ve selamet ol!" mealindeki âyet-i kerimeyi okuyarak ateşin içine girip kayboldular. *** Az sonra çıktılar. Mecusi bunu gördü. Sevince garkoldu! Etrafındakiler de sevindiler ve ateşin içinde ne gördüğünü çocuğa sordular. Çocuk neşeliydi. "Şeyhin sayesinde bir bahçeye girip orada oynadım" dedi. Onlar bunu da işittiler. Ve toptan îman ettiler. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bu ne nurdur yâ Resûlallah?
10-12-2012 01:00
Bilâl-i Habeşi (radıyallahü anh) rivayet etmiştir: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), mübarek yüzü on dördüncü aydan daha nurlu olduğu hâlde yanımıza geldi. Bizler hayret ettik. Bir sahabi sordu: "Babam ve anam sana feda olsun yâ Resûlallah! Bu ne nurdur?" *** Resûl-i Ekrem Efendimiz "Rabbimden, kardeşim, amcam oğlu ve kızımın zevci olan Ali hakkında müjde aldım" buyurdu. Biz hepimiz merak ettik. Ve devamını bekledik. Efendimiz şöyle anlattılar: *** "Allahü teâlâ, kızım Fatıma'yı Ali'ye tezvic etti ve Rıdvan'a 'Tûbâ'yı salla!' diye emreyledi. O da Tûbâ'yı salladı. Etrafa senetler saçıldı. Allahü teâlâ, nurdan melekler yaratıp her bir meleğe o senetlerden bir tane verdi ki üzerlerinde 'Muhammed Mustafa'yı ve Onun ehl-i beyti'ni sevenler, cehennemden azad olmuştur' yazıyordu." *** Müşrikler, Hazret-i Ali'ye "Dedikleriniz doğru çıksa bile Allahü teâlâ bizi, dünyada olduğu gibi ahirette de yine sizden üstün kılar" demişlerdi. Onlar bunu söyledi. Hemen cevap geldi. Meâl-i şerifi "Dünyada kötü amel işleyenleri, îmanı olanlar ve salih amel yapanlarla müsavi kılacağımızı mı zannediyorlar. Buna neyle hükmediyorlar?" olan Casiye suresi 21'inci âyet-i kerimesi gelerek kâfirlere cevap verildi. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Keramet gösterdi ama...
11-12-2012 01:00
Evliyanın büyüklerinden Hace Mevdud Çeşti hazretleri, daha mektep çağlarındaydı ki bulunduğu beldede bir kıtlık oldu... İnsanlar ona gelip yardım istediler. Cevaben "Peki" dedi. Ve elini yere koydu. Elini koyduğu yerden âdeta nebatat fışkırdı... Enva-i çeşit sebze ve meyveler çıktı ki insanlar toplamakla bitiremiyorlardı. *** Babası bunu duyup onu huzuruna çağırdı. O da koşup geldi. Ve "Buyur baba" dedi. Babası öğüt verip "Hocalarımız keramet göstermekten utanırlardı... Sana ne oluyor ki böyle açıkça keramet gösteriyorsun! Onlara muhalif olmaktan korkmuyor musun?" diyerek onu azarladı. *** Hace Mevdud Çeşti, pederi vefat ettiğinde yirmi dört yaşındaydı. Vefat haberi Ahmed Namıki Cami hazretlerine ulaşınca, talebelerine "Hace Mevdud henüz çok gençtir. Gidip onun yetişmesini tamamlayalım" buyurdu. Hazırlığını yaptı. Ve o gün yola çıktı. Herat'a vardığında bazı münafıklar Hace Mevdud'a gidip "Ahmed Namıki Cami babanızın vefatını işitmiş. Yerine geçmek için buraya geliyormuş" dediler. *** O, bunları dinledi. Gözlerini kapadı. Murakabe edip sonra başını kaldırdı ve "Bu dedikleriniz tamamen yalan ve o büyük zata iftiradır! O zat, muhabbet ve ihlasla bizi kuvvetlendirmeye geliyor" buyurdu. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Görmekle şereflendik
12-12-2012 01:00
(Dünden devam) İki büyük âlim Tunük Nehrinin kenarında durdular. Namıki Cami hazretleri, bir arslana binmişti. Mevdud Çeşti, duvar üstündeydi. Hace Mevdud "Siz uzak yerden geldiniz. Bizim, sizin yanınıza gelmemiz uygundur" dedi. Besmele çekti. Ve havalandı. Uçarak Ahmed Namıki Cami hazretlerinin yanına geldi! *** Namıki Cami, dostlarına dönüp "Hace Mevdud hakkında korktuğumuza uğramadık. O, veliyyi kâmillerdendir. Onu görmekle şereflendik" dedi. Birlikte oturdular. Ve sohbet ettiler... Hace Mevdud, Namıki Cami hazretlerine "Gariphanemizi şereflendirirseniz bizi memnun edersiniz" dedi. O, teklifi kabul etti. "Pekâlâ" buyurdu. Ve "Maksadımız, sizinle görüşmekti. Bu da en güzel şekilde oldu" dedi. *** Bir gün yine birleştiler. Yine sohbet edip kendilerinden geçtiler... O hâldeyken ellerinde hançer bulunan iki münafık içeri girdi. Maksatları her ikisini de öldürmekti! Hace Mevdud onlara bir nazar etti... İkisi de bayıldılar. Ve yere düştüler. Namıki Cami sordu: "Yâ Hace Mevdud! Bunlar kimdir?" Hace Mevdud olanları anlatınca "Ben onları affettim. Kurtulmaları için sen de affet" buyurdu. O da "Affettim" dedi. Sonra bir nazar etti. O nazarla adamların titremeleri geçti ve tövbe edip salih talebelerden oldular. (Devamı var) > www.gonulsultanlari.com T
.Yâ Mevdud!
13-12-2012 01:00
(Dünden devam) Ahmed Namıki Cami hazretleri, Hace Mevdud'a "İlimsiz evliyalık hiçtir. Her ne kadar marifet ilimlerini kemal derecede biliyorsan da, ilm-i zahirde de kemal derecede olman lazımdır" dedi. O, bu nasihati dinledi. Ayrılıp evine döndü. *** Yol kenarında bir şahsın "Yâ Mevdud! Yâ Mevdud!" diye seslendiğini duydu. O kimsenin kim olduğunu merak etti. Ve yanına gitti. Hâlini sordu. O kişi cevaben "Uzun zamandır gözlerim görmüyor. Şifa için Allah'a yalvarıyordum ki gaibden can kulağıma 'Mevdud Çeşti, sevgili kulumuzdur. Onu vesile ederek dua edersen gözlerin açılır' diye bir ses geldi" dedi. O, bunları dinledi. Kendisine dua etti. O an gözleri açıldı. *** Aynı sene zahiri ilimlere devam etmek için Belh'e gitti. Onun geldiğini işitenler karşılamaya çıktılar. Ona çok saygı ve hürmet gösterdiler... Sohbetleriyle bereketlendiler. Ama bazısı haset etti. Onu çekemediler. Ve imtihana yeltendiler. *** Aralarından dört yüz kişi topladılar. Bir Cuma günü Belh Camiinde namazdan sonra kendisine zahir ilminin en zor meselelerinden sordular. Cevap veremeyip rezil olacağını düşünüyorlardı. Ama öyle olmadı. Hepsini cevapladı. Şaşırıp kaldılar. Bunun üzerine "Siz bu kadar ilim sahibi olduğunuz hâlde niçin kaside dinliyorsunuz?" dediler. (Devamı var) -------- www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Size ne oldu ki!..
14-12-2012 01:00
(Dünden devam) Mevdud-i Çeşti hazretleri, o hasetçilere "Bizim büyüklerimiz, İslamiyete muhalif hiçbir şey yapmazlardı. Kasideyi onlar da dinlediler" dedi. Onlar dinliyordu. O devam etti: "Evliyanın büyüklerinden İbrahim bin Edhem, müctehid ve mürşid-i kâmildi... Kaside dinler ve dinleyenlere bir şey demezdi. Size ne oluyor ki buna karşı çıkıyorsunuz?" Bir şey diyemediler. Şaşırıp kaldılar. *** Bu defa lâfı değiştirip "İbrahim bin Edhem aynı zamanda havada uçardı. Eğer sen de havada uçarsan, ona tabi olduğuna inanacağız" dediler. Hace Mevdud "Peki" dedi. O anda havaya yükseldi. Ve gözden kayboldu... Sonra yine geri geldi. *** Geri geldiğinde "Bu yaptığını Hind Brehmenleri de yapıyor. Bu hâlin Rahmâni mi, şeytani mi olduğunu ne bilelim?" dediler. Ve etrafa baktılar. Bir taş gördüler. O taşı gösterip "Eğer şu taş, senin çağırmanla gelir ve doğruluğuna şahitlik ederse kabul ederiz" dediler. *** O, yine "Peki" dedi. O taşa doğru döndü. "Yanıma gel!" buyurdu. Allahü teâlânın izniyle taş yuvarlanarak büyük zata yaklaştı. Ve "Ey Müslümanlar! Hace Mevdud, vilayet ve keramet sahibidir. Hâllerinin hepsi Rahmânidir" dedi. Onlar gördüler, duydular... İnsaf edip talebesi oldular. >> www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Parasız geçirmem!.."
15-12-2012 01:00
Hace Mevdud (rahmetullahi aleyh), Belh'ten talebeleriyle Buhara'ya doğru yola çıktı. Bir nehre geldiler. Bir kayık çalışıyor, yolcuları ücretle karşıya geçiriyordu. Ancak bir mâni çıktı. Üzerinde para yoktu. Gençlere sordu. Onlarda da yoktu. Kayık sahibiyse "Parasız geçirmem!" diyordu. *** Hace Mevdud hazretleri Besmele çekip nehre yürüdü. Talebelerine, "Beni takib edin!" dedi. Ve göz açıp kapayıncaya kadar karşı kıyıya geçtiler... Bunu gören kayık sahibi pişman olup özür diledi ve talebelerinden oldu. *** Mevdud-i Çeşti hazretleri ölüm döşeğindeyken sık sık başını kaldırıp kapıya bakıyordu... O esnada nurani yüzlü, temiz elbiseli bir zat içeriye girdi. Selam verip oturdu. Elinde bir şey vardı. Yeşil renkli ipekti bu. Üzerinde yazı bulunan o ipek parçasını Mevdud-i Çeşti hazretlerine verdi. O, hürmetle aldı. Yazıyı okudu. Ve gözlerinin üzerine koyup ruhunu teslim etti. *** Vefatında doksan yedi yaşındaydı... Cenazesi yıkanıp kefenlenip musalla taşına kondu. Pek çok velinin ruhları da vardı cenazede. Namazını kıldılar. Kabrine koydular. Hiç görülmüyorlardı! Ama sesleri duyuluyordu... Tabut, Allahü teâlânın izniyle havadan kabre kadar gitti... Bu kerameti gören binlerce gayrimüslim insafa geldiler! Şehadeti söylediler. Ve îmanla şereflendiler.
.Dünya başına yıkılmıştı
16-12-2012 01:00
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) dört yaşına girince süt anne Halime Hatun bu büyük emaneti sahiplerine iade etmek için bir grup insanla çıktı yola. Bir yere geldiler. Ve mola verdiler. Halime Hatun bir ihtiyaç için nur yavrusunu yol arkadaşlarına bırakıp ayrıldı. O işini hâlleti. Ve geri geldi. Ancak geri döndüğünde dünya başına yıkılmıştı! Zira yavrusu kaybolmuştu... *** Tarifsiz bir telaşa kapıldı! Ne yapacağını şaşırdı. Aklını kaçıracaktı... Mecnun gibi sağa sola koşuyor, önüne çıkana yavrusunu soruyordu: "Oğlumu gördün mü?" "Hayır görmedim." Başkalarına sordu. Cevaplar hep aynıydı. "Hayır görmedik." Yüreğinden vurulmuştu! *** Bir ara yaşlı bir adam yaklaşıp sordu: "Hanım, derdin nedir?" "Oğlumu kaybettim." "Üzülme, ben onu bulacak birini biliyorum" dedi. "Kimdir o?" "Hübel" dedi ve yanına gidip "Ey tanrım! Bu kadın oğlu Muhammed'i kaybetmiş. Onu çocuğuna kavuştur" diye yalvardı. *** O, Muhammed ismini andı. Hübel putu yere yuvarlandı. Öbürleri de onu takip ettiler. Velhasıl ne kadar put varsa her biri patır patır yerlere serildiler... Hepsi de "Muhammed aleyhisselamın dini, bizim gibi sahte tanrıların sonu olacaktır!" diyorlardı... (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İki gözü iki çeşmeydi!..
17-12-2012 01:00
(Dünden devam) Halime Hatun Mekke'ye varıp doğruca Abdülmuttalib'in yanına gitti. İki gözü iki çeşmeydi... Abdülmuttalib onu gördü. Gayri ihtiyari korktu! Ve telaşa kapılıp "Ey Halime hayırdır, niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Halime başını kaldırdı. "Oğlumu kaybettim" dedi. *** Mübarek Dede "Üzülme, O kaybolmaz" dedi. Ve Kâbe'ye koştu hemen. Örtüsüne yapışıp "Ey Kâbe'nin sahibi olan yüce Allah'ım! Torunumu bana lütfet!" diye yalvardı. O an bir ses duydu. Kâbe'den geliyordu. Kendisine hitaben "Ey Abdülmuttalib! Torunun, Tihame Vadisindeki muz ağacının altındadır" diyordu. *** O, bu sesle ferahladı. Atına atlayıp koşturdu. Ve hızla o yere gitti. Evet, Efendimiz oradaydı. Koşup sarıldı torununa. Bağrına bastı ve şükretti Rabbine. Halime Hatun sevinçten uçuyordu. *** Enes bin Malik (radıyallahü anh) anlatır: "Bir gün Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud Dağına çıkmıştı. Yanlarında Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali de vardı. Birden zelzele oldu. Koca dağ sallanıyordu. Ve durmuyordu... Server-i Âlem Efendimiz 'Sakin ol yâ Uhud! Üzerinde bir Peygamber, bir Sıddık, iki de Şehit var' diye seslendiler. Sallanma ânında durdu." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.İşkence ediyorlardı!
18-12-2012 01:00
Hazret-i Bilâl-i Habeşi (radıyallahü anh), bir kâfirin kölesiydi. Lâkin Fahr-i Âlem Efendimiz'in mübarek ayağının toprağına yüz sürüp kalpten Müslüman olmuştu. Bir kilise vardı. Bir de hizmetçisi. Bir gün Hazret-i Bilal o kiliseyi tenha buldu. İçeri girip putların yüzlerini kirletti ve aceleyle dışarı çıkıyordu ki o hizmetçi ile karşılaştı. Hizmetçi kiliseye girdi. Putların o hâlini gördü. Ve Bilal'in yaptığını anladı. Feryad ederek acele müşriklere koşturup Hazret-i Bilal'i şikâyet etti. *** Müşrikler kızdılar! Bilal'in Efendisine gidip "Bir kölenin, bizim putlarımıza böyle ihanet etmesi uygun mudur? Bu kölenin cezasını vermen gerekir!" dediler. Efendisi dinledi. Cevaben dedi ki: "Madem öyle, onu size verdim. Ne ceza vermek isterseniz, öyle yapın!" *** Onlar Bilal'i aldılar. Elbisesini çıkardılar. Kızgın kumun üzerine çıplak olarak yatırıp karnı üzerine de ağır bir taş koydular... Sonra onu bağlayıp "Muhammed'in dininden dönmedikçe bu işkenceden kurtulamazsın!" dediler. Hazret-i Bilal bu taşın altında devamlı "Allah" derdi. *** Efendimiz yoldan geçerken Hazret-i Bilal'in bu hâlini gördü. Baktı ki işkence çekiyor. Ama dili "Allah" diyor. Onun bu hâline acıdı. Ve yanına yaklaşıp "Allah ism-i şerifini söylemen, seni kurtarır" buyurdu. Ve ayrılıp devlethanelerine gitti. (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Bilal'i ancak sen kurtarırsın"
19-12-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) bir gün Habîb-i Ekrem hazretlerinin huzuruna gelmişti. Efendimiz gördüler. "Hoş geldin" dediler. Sonra ona Hazret-i Bilal'in müşriklerin elinde acı ve işkence çektiğini anlatıp "Yâ Eba Bekr! Bilal'i kâfirlerin elinden ancak sen kurtarırsın" buyurdular. *** Zira Hazret-i Ebu Bekir'in âdeti şöyleydi ki kâfirlerin arasında dolaşır, bir Müslüman esir görürse çok para verip satın alırdı. Ve onu kurtarırdı. Sonra azad ederdi. Efendimiz böyle buyurunca "Başüstüne" dedi ve huzurdan ayrılıp aceleyle o müşriklerin bulunduğu yere gitti. Hazret-i Bilal'i gördü. İşkence çekiyordu. Buna çok üzüldü... *** Müşriklere yaklaşıp "Buna böyle işkence etmekten elinize ne geçiyor?... Gelin, onu bana satın" dedi. Kâfirler "Hayır, dünya ağırlığınca akçe versen de satmayız... Ama senin Amir adındaki kölenle değişirsen, olur" dediler. Amir, ticareti bilirdi. İyi para kazanırdı. Ama mümin değildi. *** Kâfirlerin bu teklifi Hazret-i Ebu Bekir'e gayet hoş geldi. Sevindi ve kabul etti. Kâfirler de sevindiler. Amir'i alıp Hazret-i Bilal'i ona verdiler. Aralarında konuşup "Ebu Bekir'i aldattık" dediler... Hazret-i Ebu Bekir de çok sevinmişti! Ancak onun sevinci, Resulullah Efendimiz'in bu arzusunu yerine getirdiği içindi... (Devamı yarın) > www.gonulsultanlari.c
.Sizin şerefinize
20-12-2012 01:00
(Dünden devam) Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh), Hazret-i Bilal'i taşın altından kurtarıp ve elinden tutup doğruca Habîb-i Ekrem hazretlerinin huzuruna getirdi ve "Yâ Resulallah! Bilal'i Allahü teâlânın aşkına ve sizin şerefinize azad ettim" dedi. O Server bunu işitti. Fevkalade sevindi. Ve ona dualar etti. O anda Hak teâlânın emriyle Cebrail aleyhisselam, Hazret-i Ebu Bekir hakkında meâl-i şerifi "Malını Allah yolunda hayırlara sarf eder..." olan âyet-i kerimeleri getirdi. *** Bir gün de Resulullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Ebu Bekir'in îmanı diğer müminlerin îmanıyla tartılsa Ebu Bekir'in îmanı ağır gelir." Yine rivayet edilir ki: Efendimiz buyurdu: "Rüyamda kıyamet kopmuş ve mahşer meydanında terazi kurulmuş gördüm. Bütün müminlerin îmanı o terazide tartıldı. Ebu Bekir'in îmanı bütün ümmetimin îmanları toplamından ağır geldi." *** Yine Cebrail aleyhisselam bir gün Efendimize geldi ve "Yâ Muhammed! Hak teâlâ hazretleri sana selam ediyor ve 'Ebu Bekir kuluma benden selam söyle ve ona sor ki bu fakir hâliyle benden razı mıdır?' buyuruyor" dedi. Efendimiz onu çağırdı. Gelince bunu söyledi. O, bunu işitince inledi. Ve feryad ederek "Ben Ebu Bekir kim oluyorum ki Rabbimden razı olmayayım... Vallahi ben, her şeyi yaratan yüce Rabbimden razıyım, razıyım, razıyım!.." dedi. > www.gonulsultanlari.com T
.Bunu mükerrem tut!.."
21-12-2012 01:00
Abdullah bin Mes'ud der ki: "İki kimsenin firaseti isabetli oldu. Birincisi, Mısır azizinin firaseti ki Yusüf aleyhisselam hakkında, zevcesine, 'Bunu mükerrem tut, kıymetini bil. Olur ki ondan bize menfaat erişir' demişti. İkincisi Hazret-i Ebu Bekir'in (radıyallahü anh) firasetidir. Şöyle ki, kendinden sonra hilafeti, Hazret-i Ömer'e verdi." *** Hazret-i Ali (radıyallahü anh) bir gün dışarı çıktı. Üzerinde çok kıymetli bir elbise vardı. İnsanlar gördüler. Ve merak ettiler. Onlara döndü. "Bu elbiseyi bana kardeşim, dostum, sadıkım ve safiyyim olan Ömer bin Hattab giydirmiştir" buyurdu. *** Sahabe-i Kiram'dan Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh) rivayet etmiştir: "Resûl-i Ekrem Efendimiz bir gün evden çıktı. Mescide geldi. Eshaba döndü. Ve onlara 'Ömer'in Müslüman olduğu gün, Cebrail Aleyhisselam yanıma geldi ve (Ömer bin Hattab Müslüman olduğu için melekler birbirlerine müjde verip şâd oluyorlar) diye haber verdi' buyurdu." *** Sahabe-i Kiram'ın büyüklerinden Enes bin Malik (radıyallahü anh) rivayet eder: "Efendimiz (aleyhisselam) bir gün Hazret-i Ömer'i gördü. Yanına gitti. Selam verdi. Ve kendisine, 'Yâ Ömer! Sen, benim ümmetim üzerine berekâtsın. Nafile ibadetlerden gündüz kaçırdıklarını gece, gece kaçırdıklarını gündüz kaza et' buyurdu." > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Hiç kibre kapılmadı
22-12-2012 01:00
Hazret-i Ömer'in (radıyallahü anh) adaleti, heybeti ve din gayretinin sesi ufuklara yayılmışken bir zerre kibre kapılmadı! Kendini herkesten aşağı görürdü... Çok mütevazıydı. Rızık için çalışırdı. Müslümanlara da "Çalışın, kazanın, başkalarına yük olmayın... Çoluk-çocuğumun nafakasını temin etmek için çalışırken öldüğüm yer, bana en sevimli yerdir" buyururdu. *** Bir gün de "Rızık için çalışmayı bırakıp da 'Allahü teâlâ benim rızkımı verir' demeyiniz. Allahü teâlâ gökten altın ve gümüş göndermez" buyurdu. Takva sahibiydi. Allah'tan korkardı. *** Bir gün yanlışlıkla sadaka sütlerinden içmişti. Sonra içmemesi gerektiğini anlayınca çok üzüldü. Parmağını boğazına soktu. İçtiği sütü çıkardı. Çok zahmet çekti. Öyle ki ölüyor zannettiler. Elinden geleni yaptıktan sonra "Yâ Rabbî! Damarlarımda kalıp da çıkaramadıklarımdan ötürü sana sığınıyorum, beni affet" diye yalvardı. *** Bir gün de ganimetten misk verdiler ona. Onu alıp eve getirdi. Hanımına verdi. Ve "Bunu sat, parasını fakir fukaraya sarf et" buyurdu. Ertesi akşam eve geldi. O misk kokusunu duydu. Hanımına sordu ki: "Bu koku nedir?" Hanımı "O verdiğin miskten elime sinmiş. Elimden de sandığa geçmiş" deyince, eline bez alıp sandığın her tarafını güzelce sildi. Hiç koku kalmayıncaya kadar uğraştı ve böylece rahat etti. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Sakın onu kırma!
23-12-2012 01:00
İbni Said-ül Gaffari adında bedbaht bir kimse vardı ki Hazret-i Osman'ın şehid edildiğini işitince hırsla gidip şehit halifenin saadethanesine girdi. Köşede bir asâ gördü. Bu asa Resulullah'a aitti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onu Hazret-i Osman'a hediye etmişlerdi. Onun için çok kıymetliydi... Fakat adamın gözü dönmüş, bir şey göremiyordu. Onu eline aldı. Dizine dayadı. Ve kırmak istedi. *** Orada olanlar "Sakın bu mübarek asâyı kırmayasın! Zira Fahr-i Âlem hazretlerinden kalmıştır" dediler. O zaman vazgeçti. Ve asâyı kırmadı. Ancak dizine dayayıp kırmaya yeltendiği için, o dizinde sancılı bir hastalık zuhur edip günden güne arttı ve o dertle ölüp gitti... Hak teâlâ hazretleri, dostlarına ihanet edenlerin, dünyada da ahirette de haklarından gelir... *** Hazret-i Osman'ın şehadetine kadar bu ümmet arasında fitne yoktu. Vakta ki o şehit oldu. Dünya fitneyle doldu! Fitnenin sonu Deccal olsa gerektir... Hazret-i Osman'ın şehadetinden dolayı bir kimsenin gönlüne bir zerrecik sürur ve sevinç gelse, onun için felakettir! *** Şöyle ki: O kişi Deccal'a yetişse, Deccal'a tabi olur. Deccal'a yetişemezse kıyamet günü Deccal ile haşr olmasından korkulur. Neuzü billah! Allah korusun! Allahü teâlâ biz Müslümanları, Sahabe-i kirama zerre kadar kin gütmekten, hele Hulefa-i raşidine düşmanlık etmekten muhafaza buyursun. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Lâ ilahe illallah"
24-12-2012 01:00
Enes bin Malik (radıyallahü anh) rivayet eder: Resulullah (aleyhisselam) buyurdular ki: Biz kıyamette dört süvari oluruz... İnsanlar perişandır! Aç ve susuzdurlar. Hem de çıplaktırlar. Ben, kendi bineğim olan burak üzerine binerim. Salih Nebi kendi devesine biner. Fatıma, benim Asba adlı deveme biner. *** Ali bin Ebi Talib ise bir cennet devesine binip mahşer yerine gelir. Başında tac vardır. Benim önümde yürür. Ve "Lâ ilahe illallah. Muhammedün Resulullah!" diye nida eder. Mahşer halkı onu görüp "Bu, bir büyük melektir" derler. Öyle zannederler. *** O esnada Hak teâlâ katından "Ey mahşer halkı! Bu kişi melek veya peygamber değildir. Bu, Ali bin Ebi Talib'tir!" diye nida edilir. Haztet-i Ali bunu işitir. Arş-ı âlâ önüne gelir. Ve "Yâ Rabbî! Her kim beni sever ve muhabbet ederse senin zatını sever ve muhabbet eder" diye nida eder. *** Bir gün de Hazret-i Ali "Çok kimseler benim yüzümden helak olurlar. Bazısı beni ifrat derecede sever ama diğer Sahabeye düşmanlık ederler. Ben onları sevmem. Bazısı da beni sevmez ama diğer Sahabeleri severler. Bu iki kısım da cehennem ehlidir" buyurdu. *** Hazret-i Ali sözüne devam edip "Ben peygamber değilim. Bana vahiy gelmez. Allahü teâlâ ne emrederse ona uyarım. Sizin de uymanız farzdır. İsteseniz de istemeseniz de yapmanız lazımdır" buyurdu. > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Niçin bana bakarsın?
25-12-2012 01:00
Hasan bin Ali (radıyallahü anhüma) şöyle anlatır: "Babam mescitten çıktı. Ebu Bekir'e baktı. O da babama baktı. Babam merak edip, Ebu Bekir'e 'Yâ Eba Bekir! Niçin bana öyle bakarsın?' diye sordu. Merak etmişti. O cevap verdi. 'Sana şunun için bakarım ki Resulullah'tan işittim. (Kıyamet günü Sırat üzerinden, Ali bin Ebi Talip'in izin vermediği kimseler selametle geçemezler) buyurmuştu' dedi. *** Babam sevindi... Ebu Bekr'e döndü. Ve 'Yâ Eba Bekr! Sen bana müjde verdin. Ben de sana müjde vereyim mi?' dedi. O, 'Evet ver' dedi. Babam 'peki' dedi. Ve 'Yâ Eba Bekr! Resulullah Efendimiz bana da gizli olarak (Yâ Ali! Kıyamet gününde Ebu Bekir'i, Ömer'i ve Osman'ı sevmiyenlere, Sıratı geçmeleri için izin verme!) buyurdu' dedi". *** Bazı âlimler derler ki: "Emîr-ül müminin Hazret-i Ali (radıyallahü anh) mescitte namaza durmuştu. Birisi dua etti. Bir şey istedi. Hazret-i Ali rükûdaydı. Bunu duyup parmağındaki yüzüğü işaret ederek o dilenciye sadaka verdi. Bu amel, Allahü teâlâ hazretlerine makbul geldi. Çok beğendi. Ve meâli 'Sizin dostunuz, ancak Allahü teâlâ, Resûl'ü ve müminlerden namazlarını kılanlar ile rükûda oldukları hâlde sadaka verenlerdir' olan âyet-i kerimeyi
.Lâ ilahe illallah!
26-12-2012 01:00
Büyük velilerden Hace Muhammed Çeşti hazretleri henüz anne karnındayken "Lâ ilahe illallah!" derdi zaman zaman. Annesi bu sesi işitirdi. Babası bunu öğrendi. Ve hanımına döndü. "Sana müjdeler olsun ey hatun! Salih bir çocuk dünyaya getireceksin" dedi. Hanımı sevindi. "Elhamdülillah" dedi. *** Bir gün oturuyorlardı. Babası, ana rahminde olan bu oğluna, "Esselamü aleyke yâ veliyyullah/Allah'ın sevdiği!" diye hitap etti. O anda ses işitti. Oğlunun sesiydi. Anne karnındaki oğlu, babasına cevaben "Ve aleykesselam ey babam!" diyordu. Günler böyle geçti. Doğum vakti geldi. Babası rüya gördü. Rüyasında Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), kendisine, "Ey Ebu Ahmed! Oğluna benim ismimi koy" buyurdu. ** O, bu emri aldı. Çok sevinip ona Muhammed ismini verdi. Hace Muhammed doğar doğmaz, daha ebenin elindeyken "Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah" dedi. O ay Muharrem'di. On gün süt içmedi. Yani oruç tuttu. *** Bir gün Mahmud Sebük Tekin gazaya gitmişti... Hace Muhammed hazretlerine de gelmesi için haber gönderdi. O zaman yetmiş yaşındaydı. Talebelerinden birkaçıyla yola çıktı. Orduya yetiştiler. Ve savaşa girdiler. Bir ara müşrikler galipti. Fevkalade üzüldü! Bir şeyler yapmalıydı... (devamı var) > www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Üç kâmil talebesi vardı
27-12-2012 01:00
(Dünden devam) Hace Muhammed Çeşti hazretlerinin Çeşt'te değirmenci bir talebesi vardı. Adı Muhammed Kâkû idi. Sadık talebesiydi. Ve ihlas sahibiydi. Müşriklerin galip gelme ihtimali ziyade olunca Hace Muhammed, bu talebesine, "Yetiş yâ Muhammed Kâkû!" diye seslendi. *** Muhammed Kâkû o anda değirmendeydi. Hocasının sesini işitince fırladı hemen. Savaşıyormuş gibi sağa sola vurmaya başladı... Kâfirler mağlup oldu. Hezimete uğradılar. O esnada Muhammed Kâkû'yü görenler, değirmenin kapı ve duvarını döverken gördüklerini söylemişlerdir. *** Hace Muhammed Çeşti hazretlerinin Merdan isminde bir talebesi vardı. Senelerce hocasının hizmetinde bulundu. Sohbetini dinledi. Çok istifade etti. Kemale gelince hocası ona icazet/diploma verip insanları irşad etmek üzere memleketine gitmesini emretti. O, icazetini aldı. Ama çok ağladı. "Niçin ağlıyorsun?" dediğinde "Bu takatsız vücudumda can kaldığı müddetçe şerefli hizmetinizden ayrılmak istemiyorum" dedi. Hocası duygulandı. "Çok iyi" buyurdu. Ona sevgiyle baktı. Ve "Ama ben Allahü teâlâya dua ettim. O da kabul buyurdu. Sen ne zaman beni görmek istersen bütün perdeler aradan kalkacak ve vasıtasız olarak benimle görüşebileceksin" buyurdu.
.Yediğinden bana da ver
28-12-2012 01:00
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Eshabiyle bir bahçede oturmuş yemek yiyorlardı. Bir cariye geçti oradan. Harpte esir alınan kadın kölelere "cariye" denirdi. O cariye dönüp baktı. Efendimiz'i gördü. Huzuruna yaklaştı. Ve "Yediğinden bana da ver" deyiverdi. Sahabe-i Kiram şaşırdılar. Efendimiz, önündeki yemekten bir lokma alıp uzattılar o kadına. Lâkin cariye almadı. "Onu istemiyorum" dedi. Efendimiz sordular: "Ya ne istiyorsun?" "Ağzında çiğnediğinden ver" dedi. Eshab daha da şaşırdılar. Hatta öfkelendiler. Ama Efendimiz onu kırmadı. Mübarek ağzındaki lokmadan verip onu sevindirdi. *** Kadın, Resulullah Efendimiz'in elinden o lokmayı alıp da yediği anda hâlinde âni bir değişiklik oldu. O edepsiz hâli gitti. Çok pişman oldu. Yaptığından utandı. Kızardı, bozardı. Önüne bakarak süratle uzaklaştı o yerden. O günden sonra "edep haya" timsali bir hanımefendi oldu. Öyle ki edep ve terbiyesiyle parmakla gösteriliyordu o havalide *** Efendimiz (aleyhisselam), çocuk sahabilerden Hazret-i Katade'nin (radıyallahü anh) yüzünü sevgiyle okşamışlardı bir gün. O an yüzü değişti. Bir parlaklık geldi. Öyle ki akranı arasında hemen farkedilirdi. O parlaklık ölünceye kadar da hiç gitmedi ondan. > www.gonulsultanlari.com Tel: (
.Rabbim daha şefkatli
29-12-2012 01:00
Cahiliyet devrinde Arabistan'da "vahşi bir âdet" vardı ki doğan kız çocuklarını diri diri kuma gömerlerdi... Bir karı koca vardı. Bunların bir kızı oldu. Aynı şeyi onlar da bu bebeğe yapmışlardı. Ama ikisi de îman edince o yaptıklarını hatırlayıp gözyaşı dökerlerdi! Efendimiz bunu işitti. O ikisinin yanına gitti. Onları sevindirecekti. *** Onlarla birlikte o bebeğin gömüldüğü yere gittiler. Efendimiz kızın ismini öğrendi. Ve ona ismiyle seslendi: "Ey filan kızı filane!" Cevap hemen geldi: "Lebbeyk yâ Resulallah!" "Ey kızım! Annen baban senin için gözyaşı döküyorlar. İster misin ki dua edeyim, dirilip annene babana kavuşasın?". *** Cevap tez geldi. Ama menfi idi. Kızcağız "İstemem yâ Resulallah! Burada çok rahatım. İyi ki dünyadan kurtulmuşum. Ben Rabbimi, onlardan daha merhametli buldum" diyordu. Onlar bunu duydular. Sevince garkoldular! *** Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün Sebir dağı'na çıkmıştı. Dağdan bir ses geldi. Kulak verip dinledi. "Ey Allah'ın Resûl'ü!" diyordu. Etrafına bakındı. Kimsecikler yoktu. Ses dağdan geliyordu. Ve "Yâ Muhammed! Lütfen inin üzerimden. Zira burada müşrikler size bir zarar verirlerse Rabbim beni azarlar" diyordu. >> www.gonulsultanlari.com Tel: (0 212) 454 38 10 www.siirlerlemenkibeler.com
.Mürşidim olun!"
30-12-2012 01:00
Ebu Bekir Havrani (rahmetullahi aleyh) anlatır: "Bir gece Server-i Âlem Efendimiz'i rüyamda gördüm. Sevinip yanına gittim. Huzurunda oturdum. Ve 'Yâ Resulallah! Bendeniz evliyanın yoluna yapışmak istiyorum. İzin verirseniz size biat edeyim. Bana tövbe ettirin, mürşidim olun' dedim. Heyecanlıydım. Bana döndüler. Ve 'Ben senin peygamberinim, sen Ebu Bekir'e git, onu mürşit edin, ona biat eyle' buyurdular. *** Baktım, o da oradaydı. Efendimiz ona döndü. Ve beni işaret ederek 'Yâ Eba Bekir! Buna büyüklerin yolunu göster, onun mürşidi ol ve onu doğru yola irşad eyle' buyurdu. Ben bunu işittim. Ve çok sevindim. Hemen kalkıp Hazret-i Ebu Bekir'in önünde diz çöktüm. Bana tövbe verip dua eyledi. Başıma külah koydu. Sırtıma hırka giydirdi. Ve belime bir kuşak bağladı. Sırtımı da mübarek eliyle sığayınca çok rahatladım. *** Zira o günlerde vücudumda ağrı, çıban ve sivilceler vardı ve bana çok sıkıntı verirlerdi. Hazret-i Ebu Bekir'in mübarek eli sırtıma temas edince o sivilce ve çıbanlar bir anda kayboldu. İzleri bile kalmadı. Ağrılarım da dindi. Çok rahatladım. Çok da sevindim. Ve o sevinçle uyandım. Gördüm ki ağrlarım gitmiş, bedenim sıhhat bulmuş, âdeta gençleşmişim. Bir de baktım, o hırka, kuşak ve külah da önümde duruyordu."
."Bugün dininizi ikmal ettim"
31-12-2012 01:00
Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Arafat Dağında, Kusva adlı devesine binmiş hâlde duruyordu ki Cebrail aleyhisselam gökten indi. Efendimize geldi. Ve "Bugün dininizi ikmal ettim... Size verdiğim nimeti tamamladım. Din olarak size İslam dinini beğendim" mealindeki âyet-i kerimeyi getirdi. *** Sahabe bunu işittiler. Hepsi çok sevindiler. Ama Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) üzüldü ve kederinden ağlamaya başladı. Eshab bu hâli gördü. Çok gariplerine gitti. Derhal yanına gidip "Yâ Eba Bekir! İslam dini kemal buldu. Allahü teâlâ müminler üzerine nimetini tamamladı. Sevinmek varken niçin ağlarsın?" dediler. *** Ancak o, arif/olgun ve akıllı bir zat olup Efendimizi çok severdi... Her kemalin bir zevali vardır diye düşünüp ağlamıştı. Gözlerinin yaşını sildi. Sonra onlara döndü. Ve "Arkadaşlar! Her kemalin zevali ve her tamamın noksanı vardır. Bu âyet-i kerimede size dinin kemali/olgunluğu göründü. Ve lâkin bana Muhammed aleyhisselamın zevali/sonu göründü" buyurdu. *** Ve şöyle devam etti: "Bir mimar bir saray yapsa dört duvarını tamam edip üstünü örtse, kapılarını pencerelerini de taksa, o mimara izin verirler. 'İşin bitti' derler. O mimar da gider. İşte Resulullah Efendimiz de bir mimardı... Din sarayını yapmaya gelmişti. Ne zaman ki İslam sarayını yapıp kemale getirdi, bu âyet-i kerime nazil oldu." > www.gonulsultanlari.com T
.
.
|