ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
Murat Bardakçı
Giriş: 04.01.2020 - 14:13
Kıskançlıktan çatır çatır çatlıyorum!
Gazeteciliğe 17-18 yaşlarımda heves ettim, hasbelkader bir gazetede iş buldum, yıllarca haber peşinde koşturdum, yazı dizileri hazırladım, tercümeler yaptım, köşe yazıları karaladım, sonra kitaplar çıkardım, televizyon vesaire ile uğraştım, gerçi dünyanın dört bir tarafını gezip dolaştım, arada bir keyfine çalgımı da tıngırdattım ama hayâlimde aslında bambaşka bir meslek vardı:
Profesyonel gevezelik!
Ama heyhaaaat! Âââh ki ne âââh, vâââh ki ne vâââh! Bu işi yapabilmek bana bir türlü nasip olmadı…
Hani ekranlarda hemen her gece arz-ı endâm eden ve akla gelebilecek her konuda, meselâ kadın cinayetlerinden S-400 krizine, poşetin paralı olmasından Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesine ve saç dökülmesine kadar hemen her alanda bizleri irşad buyuran, bazen haritanın önüne geçip koskoca paşalara bile taktik dersleri veren büyüklerimiz, hocalarımız, üstadlarımız var ya; işte onlar gibi olmak, çar çar çar konuşup etrafa malîmat saçmak istedim fakat demin de söyledim ya, nasip olmadı!
Dün gece de böyle kanal kanal dolaşan üstadları dinleyip istifadeye çalışırken içime ağır bir hüzün çöktü!
Nasıl çökmesin ki? Üstadlar deprem meselesinden girip yerli ve millî otomobilden çıktılar, Kanal İstanbul’un Montrö ve Pasarofça Anlaşmaları’na niçin ters düştüğünü izah edip 2138’deki genel seçimler hakkında tahminler yaptılar, poşete yapılan zamdan dannn! diye S-400’ün ve F-35’in teknik özelliklerine geçiverdiler ve bütün bu bahislerde ekran karşısındakileri malûmat nûruna garkettiler!
Sonra başka bir kanala geçtim ama geçmez olaydım! Stüdyoda yine bir ilim meclisi kurulmuş, âlimler meclisi sıra sıra doldurmuşlardı ve bilmedikleri hiçbir mevzu yoktu! Hani eskiler bazı üstadlar için “ilminin ucu-bucağı olmayan” mânâsında “yed-i tûlâ sahibi” derlermiş ya, hepsi öyle idi ve moderatörün henüz sormadığı soruları bile telepati ile zihinlerden okuyup ânında cevabını veriyorlardı…
İrşad vazifelerine Libya tezkeresi ile başladılar, gerçi Libya’da neler olup bittiğinden ve oraya asker göndermemizin muhtemel neticelerinden pek bahsetmediler ama dakikalarca uzun uzun, derin derin, bambaşka ihtimalleri anlattılar…
Söz bir ara Kanal İstanbul’a geldi, birkaç dakikalığına bu işi konuştular ve ne dediklerini yahut ne söylemeye çalıştıklarını yine pek anlayamadım. Fakat çok önemli sözler ettikleri muhakkaktı; kafamın basmamasının sebebi de akıl ve bilgi seviyelerinin benden çok yükseklerde olması ve söylediklerini idrak edebilecek hücrelerin beynimde mevcut bulunmaması idi…
Derken, moderatör “Şimdi de Kasım Süleymanî’nin öldürülmesine geçelim” dedi, geçdiler, yine mâlûmat bombardımanı başladı, ortalık toz-duman içinde kaldı; Ardından âniden Suriye’ye, Şam taraflarına da gidip döndüler ama keşke dönmez olaydılar!
Süleymanî, Irak, Suriye ve İran bağlantılarını öyle bir anlattılar ki ilmî seviyelerinin çoook yükseklerde olması yüzünden her zamanki gibi hiçbirşey öğrenemedim ve ekranın karşısında hasedimden çatır çatır çatladım…
Bu ilim dolu dakikaları benimle beraber geçiren bir arkadaşım tam o sırada “Yahu, adamların pek bir şey söyledikleri yok, Kasım Süleymanî’nin ismini galiba ilk defa bu sabah işitmişler, baksana lâfı eveleyip geveliyorlar” demez mi?
Sinirim tepeme çıktı, haset ettiğim üstadlara böyle hakarete cür’et eden küstah herifi “misafir” falan demeden bir güzel haşlayıp yine ekrana daldım ama daha fazla seyredebilmek ne mümkün? Kıskançlıktan kahroldum, hafakanlar bastı, nefesim tıkandı ve söylenenleri artık dinleyemez oldum…
NE YİYİP İÇİYORLAR ACABA?
İşte bu yüzden dün geceden buyana “Ben de böyle profesyonel bir geveze olabilseydim ah neler neler anlatırdım” diye hayallere dalıyorum…
Üstadların beyinlerini böyle şimşek gibi çalıştırabilmek için ne yiyip içtiklerini bir yolunu mutlaka bulup öğrendikten sonra bir kanal kanal koşuşturup gecede öyle iki falan değil, peşpeşe üç-dört ayrı televizyona birden çıkar ve saatler boyu şakır şakır konuşurdum! Profesyonel bir gevezenin “Bilmiyorum” demesi ayıp olduğu için sorulanlara ve sorulmayanlara upuzun cevaplar verir, çiçekçilikten silâhlanmaya, Kanal İstanbul projesinden İran’ın istikbaline, emekli aylıklarındaki düzenlemelere, derîn hukukî meselelere, solaçık filâncanın son maçtaki hatâlarına, hattâ nafaka tasarısına varıncaya kadar hiç durmadan cevherler yumurtlar, gerekirse o gece evime de gitmez, stüdyoda on-on beş dakikalığına kestirip kuvvet topladıktan sonra şakımaya kaldığım yerden devam ederdim.
Profesyonel gevezelik içimde hâlâ böyle bir uktedir ama yaşım genç, önümde nereden baksanız en azından elli-altmış sene var… Kimbilir, günün birinde hayâlim belki de hakikat olur ve ekranlara çıkıp üstadlarım gibi bülbül misâli şakırım, seyircilerim de çile doldurur!
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.01.2020 - 15:43
Ecevit'in büyük dedesinin Libyalı olduğunu bilir misiniz? İşte, Ecevit'in sesinden ailesinin Libya bağlantısı…
Meclis Libya tezkeresini kabul etti ve günlerden buyana asker gönderme meselesini tartışıyoruz…
Bu vesile pek bilmediğimiz bir konuyu, son dönem siyaset hayatımızda çok önemli yeri olan bir sabık başbakanımızın, Bülent Ecevit’in, anne tarafından soyunun bir zamanlar imparatorluk toprağı olan Libya’ya uzandığını anlatmak istedim…
27 Temmuz 2005’te, Bülent Ecevit ile Ankara’daki evinde banda da kaydettiğim uzun bir sohbet yapmıştık. Rahmetli Ecevit, Rahşan Hanım’ın demlediği ve lezzeti hâlâ damağımda olan harikulâde çaylarımızı yudumlarken bana Osmanlı Tarihi ile alâkalı bazı kanaatlerini, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağışladığı Suudi Arabistan’daki mal varlığının kaynağını, Sultan Vahideddin’in torunları ile olan yakın münasebetini ve ailesinin Libya ile olan bağlantısını anlatmıştı.
Bugün burada, sohbetimizin Libya ile alâkalı kısmını Ecevit’in sesinden yayınlıyorum…
Libya ile ilişkilere büyük önem verdiğini anlatan Ecevit anneannesi, yani annesi ressam Nazlı Hanım’ın annesi Adviye Hanım’ın Libya’dan İstanbul’a gelip askerî okulu bitiren ve sonraki senelerde Sultan Abdülhamid’in yaverliğine tayin edilen Ali Kırat Paşa’nın kızı olduğunu, Muammer Kaddafi’nin Libya’da 1969’da yaptığı ihtilâlin kâğıt üzerindeki lideri ve yine Ali Kırat Paşa’nın soyundan gelen Albay Sadeddin Abuşvereb ile de kuzen olduklarını, Kaddafi’nin Abuşvereb’i daha sonra Libya’nın Ankara Büyükelçisi yaptığını hikâye etmişti:
“...Bir akrabamız da, Albay Sadeddin Abuşvereb’di. ...Kaddafi, ben başbakan olduğumda onu hemen Ankara’ya büyükelçi olarak gönderdi. Bölge ile ilişkilere zaten büyük önem veriyordum. Libya ile sıcak bir ilişkimiz oldu. Sosyal yapısı falan da çok farklıydı. Meselâ akrabalarım vardı orada, onları ziyarete gittiğimde çok şaşırdım. Sanki İstanbullu, lâik yapılı genç hanımlardı. Türk Pop Müziği falan çalıyorlardı. Bize çok yakın durumdaydılar”.
Ecevit, Sadeddin Abuşvereb’in Ayasofya’da bir defa olsun namaz kılabilmek için, kendisinden ricada bulunduğunu ama buna izin vermediğini de söylemişti:
“Ben, başbakanlıktan ayrılmadan iki yıl önce, Abuşvereb bana bir mesaj gönderdi. “Bir günlüğüne Ayasofya’yı açın, ben gelip namaz kılacağım” dedi. Ben tabii ‘Olmaz’ dedim, ondan sonra bir daha görüşemedik. Böyle ilginç bir macera...”
Merak edenler için söyleyeyim: 1840 ile 1903 arasında yaşayan, Türkiye’nin ilk kadın doktoru Safiye Ali’nin babası, Bülent Ecevit’in de büyükbabası olan ve kabri Üsküdar’daki Aziz Mahmud Hüdaî Camii’nin haziresinde bulunan Ali Kırat Paşa ile ailesi hakkında Orhan Murat Çolak’ın 2006’da yapılan Üsküdar Sempozyumu’nda verdiği ve bir sene sonra Coşkun Yılmaz’ın editörlüğünde yayınlanan bildiriler kitabında yeralan “Libya’dan Üsküdar’a Bir Padişah Yaveri: Ali Kırat Paşa ve Ailesi” başlıklı tebliğinde geniş mâlûmat vardır.
Bülent Ecevit’in Libya ile ailevî bağlantılarını burada verdiğim ses kaydından dinleyebilirsiniz…
.Murat Bardakçı
Giriş: 12.01.2020 - 09:43
İran herşeyi yüzüne-gözüne bulaştırdı ama unutmayalım: Trump'ın "Vururum!" dediği kültürel varlıkların çoğu bize ait eserlerdir!
İran yine ardarda beceriksizlikler etti; kırk yılda bir yakalayabildiği haklı ve gadre uğramış görünme imkânını elinden kaçırdı, mazlum sandalyesinden kalkıp bir anda suçlu mevkiine düşüverdi!
Düşünün: Amerikalılar tâââ binlerce kilometre öteden yönlendirdikleri füzeyi generalinizin tepesine atıp hem o generali hem de beraberindekileri öldürsünler ve Amerika karşıtı her türlü propaganda imkânını kırk yılda bir bu sayede yakalayabilmiş olan İran, suikasti diline dolayıp ağzına geleni söyleme hakkına artık sahip olduğu halde herşeyi karmakarışık etsin, üstelik suçlu ve beceriksiz konumuna gelsin!
General Kasım Süleymanî’nin hakkındaki iddiaları, senelerdir aleyhimizde çalışan gruplara ve örgütlere verdiği desteği yahut diğer faaliyetlerini bir tarafa bırakalım: Suikastten farkı olmayan bir şekilde öldürülmesi devletler, ceza ve diğer hukuk dallarının alanına girer, İran’a hayli güçlü bir fırsat verirdi.
Ama, İran bu fırsatı neler yaptı da değerlendiremedi, hatırlayın: Cenazesini diyar diyar dolaştırdıkları Süleymanî’yi âhırete defin merasiminde can veren elli küsur İranlı ile beraber yolcu etti, ardından Irak’taki Amerikan üssünü vurma hevesi ile çölü ve taşı toprağı bombaladı, derken Ukrayna’ya ait bir yolcu uçağını Amerikan füzesi zannedip yanlışlıkla vurdu, uçakta bulunan 176 hayatı söndürdü ve bütün dünyaya rezil oldu!
Daha önce de yazmıştım: İran geçmişi 25 asır öncesine uzanan bir medeniyettir, devlet geleneği bu medeniyetin çerçevede şekillenmiştir ama şekillenmenin temelinde “böbürlenme” ve “inat” vardır!
Memleketi teşkil eden Fars, Âzerî, Belûcî, Lûrî, Teleşî, Kürt, Arap, Hristiyan ve diğer unsurlar hâkim “Fars” kimliğinde birleşmiş ve “İranlı” olmuşlardır. Dil asırlardır değişmediği, yazı da zaten hep aynı kaldığı için bir lise talebesi, hattâ hiç tahsil görmemiş bir İranlı bile asırlar öncesinin metinlerini ve şairlerini, meselâ Ferdovsî’yi, Mevlânâ’yı veya Şirazlı Hâfız’ı rahatlıkla anlayabilir.
Farsça, İran’ın çevresinde konuşulan birçok dili ve Türkçe’yi de hayli etkilemiştir; üstelik sadece Farsça değil o toprakların kültürü de komşu bölgelerde baskın olmuştur ve 1979’da devrilen son Şah’ın dışişleri bakanlarından birinin “İran’a eski Yunanlılar, Romalılar, Türkler ve daha başka milletler geldiler, asırlarca hüküm sürdüler ve hepsi bizden birşeyler öğrenip gittiler” demelerinin sebebi budur…
Üstelik, İran’da neredeyse bin seneden buyana devlet kurup hüküm sürmüş Selçûkî, Safevî, Avşar ve Kaçar gibi hanedanların tamamının Türk; aslen Fars ve anadili Farsça olan ilk hanedanın, yani Pehlevîler’in ise İran’a ancak 1925’te hâkim olabilmelerine rağmen…
Dolayısı ile, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın “İran’ın kültürel varlıklarını vurma” tehdidi öncelikle bizi alâkadar eder, zira başkanın “belirlediğini” ve “vurabileceklerini” söylediği 52 adet hedefin çoğu İran’da eski asırlarda hüküm sürmüş olan Türk devletlerinden kalan tarihî hatıralardır.
BÖBÜRLENME, DİDİŞME VE İNAT…
Tahran’ın bütün bu alışkanlıklarına Şia itikadının millî ve romantik bir kisve ile hayat tarzı haline getirilmesini ve günlük hayatta ölüm, mersiye yahut ağıt kültürünün yüceltilmesini de ilâve ettiğiniz takdirde bugünün İran’ını daha rahat anlayabilirsiniz…
İran’ın ana unsuru “İranlılık” olan böyle eski ve yüksek bir kültürü vardır, bu kültür devamlılık arzeder ama hepsi o kadar! “Ben İranlıyım!” şeklindeki milletçe böbürlenmelerin eşliğinde petrol geliri silâha, milis güçlerine başka memleketlerde rejime karşı mücadele eden gruplara ve hattâ nükleer teknolojiye yatırılır. Ama halkın en basit ihtiyaç maddelerini tam olarak karşılayacak üretime bir türlü geçilememiş, yönetici sınıf bütün mesaisini dünya ile didişmeye hasretmiştir!
Irak’la savaşın devam ettiği senelerde İran hüzünlü bir yokluk içerisindeydi, Tahran’daki en lüks otellerin restoranlarında yenen meşhur Acem pilâvından bile taş çıkardı, piyasada benzin zor bulunur hâle gelmişti ama son model silâhlar mebzul miktarda idi! Güç belâ ihraç edilen petrolden gelen dövizin büyük bölümü ile dışarıdan silâh alınır, silâh şirketleri İran’a farazâ tank sattılar ise Irak’a da o tanka karşı kullanılacak tanksavarı verirler, cepheye sevkedilen parti silâhın ömrü bu yüzden sadece bir-iki hafta olur ve hemen ardından yeni silâhlara milyonlarca dolar yatırılırdı.
Zira hem genetik yapı hem de resmî inat bunun böyle olmasını gerektiriyordu…
İran’ı haklı olabilecekken haksız vaziyete düşüren beceriksizliklerin sebebi, bu âdetlerin hâlâ aynı şekilde devam etmesidir...
Diyanet, Toplu Konut İdaresi’nin başlattığı Sosyal Konut Projesi’ne katılanların yapacakları ödemelerde yeralan ve faiz olup olmadığı tartışılan peşinat haricindeki tutar için “caizdir” dedi ve bu açıklama “faizin caiz görüldüğüne dair fetva verildi” diye yorumlandı. Geçen akşam Habertürk’e çıkan Cübbeli Ahmet Hoca da bu fetvaya verip veriştirdi, ardından Diyanet bir açıklama yapıp “Faizli kredilerin caiz olduğunu söylemedik. …Ortada iyi niyetle bağdaşmayan bir algı operasyonu bulunuyor” dedi.
Cübbeli’nin TV’de faiz melesinden bahsederken “İlâhiyatlar şu anda Mısır ekolünden, reformist ekolden etkilenmiş. Osmanlı’dan gelen Maturidî-Hanefî çizgi korunmuyor” demesi beni bundan 31 sene öncesine, Mısır’da 1989’de yaşanan ve yakından takip ettiğim bir başka faiz tartışmasına, Mısır’ın o zamanki Başmüftüsü Şeyh Muhammed Seyyid Tantavî’nin verdiği “devlet tahvillerinin faizi helâldir” şeklindeki fetvaya götürdü…
FUTBOLCULARIN ŞORTLARININ BOYU
Mısır’da haftalarca gündemde kalan bu fetva tartışmasının ayrıntılarını anlatayım:
Başmüftü Şeyh Muhammed Tantavî, halktan gelen ve “devlet tahvillerinden alınan faizin helâl olup olmadığı” yolundaki soruya “Aile reisleri aldıkları bu parayla çoluk-çocuklarının nafakasını çıkartıyorlar. Devlet ise topladığı parayla okullar yapıyor, barajlar inşa ediyor, askerini doyuruyor; yani halktan gelen yine halka gidiyor. Dolayısıyla, devletin verdiği faiz helâldir; devlet tahvillerinin faizini alabilirsiniz...” diye fetva verip fetvasını dokuz din bilginine de tasdik ettirince kıyamet koptu.
Fetva müessesesi, Mısır’da günlük hayatın ayrılmaz bir parçası idi ve “resmî fetva” verme yetkisine sahip iki kurum vardı: Sünni dünyasının o günlerdeki kalelerinden biri kabul edilen Ezher Medresesi ile Mısır Başmüftülüğü…
Halk genellikle devlete bağlı olan başmüftülük yerine Ezher Medresesi’ni tercih ediyordu ama Ezher ile Başmüftülük makamının verdiği fetvalar birbirleri ile sık sık çelişirdi.
Daha önceleri başka konularda verilen fetvalar yine çatışmış ve her iki kurum arasında tartışmalar çıkmıştı. Meselâ, Ezher, aile plânlamasının İslâmiyet ile çelişmediğini söylemiş ama “sperm bankası”na karşı çıkmış; Başmüftü Şeyh Tantavî ise, “Her kadın için ayrı bir güğüm kullanan anne sütü tesisleri günah değildir. Sütleri birbirine karıştırmamak ve hangi kadının hangi bebeğe süt verdiğini unutmamak şartıyla, böyle tesisler kurulabilir” buyurmuştu. Başmüftüye göre işin içine para girmeden yapılan organ nakli de helâl olurdu.
Şeyh Tantavî’nin verdiği ve Mısırlıların tebessümüyle karşılanan bir diğer fetva da, futbolcuların şortlarıyla ilgili idi…
Sünnî fıkhında, mâlûm, erkeklerin göbekleri ile dizkapakalarının arasını östermemeleri gerekirdi ama futbolcuların şortları dizkapaklarının üzerindeydi. Başmüftü’ye “Bu adamlar bacakları ortada dolaşıyorlar. Haram mı, helâl mi, beyan buyrula!...” diye sorulmuş, Şeyh Tantavî bir stadyumda giderek sporcuların şortlarını incelemiş ve “Haram değil... Futbolcular şortu iş elbisesi olarak kullanıyorlar, paçalarını uzattıkları takdirde koşmaları mümkün olmayacak, dolayısı ile bacaklarının görünmesinde bir mahzur yoktur...” diye fetva vermişti.
MEVDUAT, İSLÂMÎ BANKALARDA
Ezher Şeyhi Caddülhak Ali Caddülhak, Tantavî’nin böyle fetvalarının tamamına karşı çıkmıştı ama bu karşı çıkışlarının hiçbiri faiz fetvasını reddedişinde olduğu kadar ses getirmemişti…
Şeyh Tantavî’nin devlet faizini helâl kılan fetva vermesinin ardındaki sebebi herhalde tahmin etmişsinizdir: Dini bütün Mısırlılar devletin çıkarttığı tahvilleri faizin haram olması sebebi ile bir türlü almıyor, kâr payı dağıtan İslâmî bankaları tercih ediyorlardı. Ülkede faaliyet gösteren İslâmî bankaların adedi otuzdan fazlaydı ve sekiz milyar dolarlık bir meblağı denetimlerinde bulunduruyorlardı. Bu meblâğ toplam tasarrufun yüzde altmışını teşkil ediyordu ve Mısır dışında çalışan iki milyon işçinin gönderdiği dövizler de İslâmî bankalara yaırılıyordu.. Mevduat toplama yetkisine sahip büyük holdingler de aynı işi yapıyorlardı ama yönetim gösterdiği yoğun çabaya rağmen, bu holdingler üzerinde tam bir denetim kuramamıştı.
Hisseleri devlete ait olan Nasr Bankası, 1988 Haziran’ında yüzde 12 faizli devlet tahvilleri çıkartmış ama bütün gazetelere ilânlar verilmesine ve o zaman üç kanallı olan devlet televizyonlarında da bıktırırcasına uzun reklâmlar yayınlanmasına rağmen tahvillere alıcı çıkmamış ve son çare olarak fetvadan medet umulmuştu.
Tahvillerin satılamaması meselesi önce Meclis’te ele alındı ve Din İşleri Komisyonu Başkanı Abdülmen’am Nemr’in aklına parlak bir fikir geldi: Kürsüye çıktı, söze “Ben aslen bir din adamıyım...” diyerek başladı: “Dinimizde faizin haram edildiği, doğru. Ama bu yasak, geçimini tefecilikle sağlayanlar için. Tahvilleri kim çıkartıyor? Devlet... Ne maksatla çıkartıyor? Para kazanıp halka hizmet götürmek için. Yani, halktan aldığını yine halka veriyor. Dolayısıyla, temelinde halka hizmet isteği yatan tahvil faizinin haram olmaması gerekir...”
Sonra, bir teklif yaptı, “Başmüftüden fetva isteyelim. Onun da böyle bir karar vereceğinden eminim...” dedi…
Hükümet hemen o gün “Meded ya Şeyh!...” deyip Şeyh Tantavî’ye hitaben sokaktaki bir vatandaşa dilekçe yazdırıp göndertti ve “Devlet tahvilinin faizi helâldir” fetvası birkaç gün sonra alınıverdi. Üstelik fetvanın altında sadece Şeyh Tantavî’nin değil, Fetva Komisyonu’nun üyesi olan dokuz din âliminin mühürleri vardı.
Fetva hemen o gün, gazetelerin akşam baskılarına yetiştirildi ve radyo ile televizyonlarda okundu…
Hükümet, tahvillerin ertesi gün birkaç saat içerisinde tükeneceğine inanıyordu ama işler, tahmin edildiği gibi yürümedi!
BİR ŞAKA: “ZİNA DA HELÂL OLSUN!”
“Şeyhler Şeyhi” unvanını taşıyan ve devlet protokolündeki yeri cumhurbaşkanından sonra gelen Ezher Şeyhi Caddülhak Ali Caddülhak hemen bir açıklama yaptı, “Bu ne cür’et!...” diye kükredi ve “Faiz, İslâmiyet’in en açık yasaklarından biridir, bir ‘nas’dır. Hiçbir şekilde değiştirilemez ve yorumlanamaz. Faizi ister sokaktaki adam, isterse devlet versin, haramdır ve gerekçesi ne olursa olsun helâl kabul edilemez...”
Şeyh Caddülhak, Ezher’in başına geçmeden önce yıllarca başmüftülük yaptığını hatırlatıyor, ülkenin eski lideri Enver Sedat’ın da benzer bir fetva istediğini ama reddettiğini söylüyor ve Başmüftü Tantavî’yi fetvasını geri almaya çağırıyordu.
Ezher Şeyhi’nin açıklamasını, diğer İslam ülkelerinin tepkileri takip etti ve en fazla ses getiren tepki, adını 1979’da Kâbe’yi basan Cuheyman el Oteybi ve 70 arkadaşı için “önce kol ve bacakları, ertesi gün de kafaları kesilmelidir” fetvasını verip uygulatan Mekke’nin meşhur âmâ kadısı Bin Bas’tan geleni idi. Bin Bas da, “Bu saçma fetva derhal iptal edilmelidir” diyordu…
Şeyh Tantavî ise, direndi. Dostlarına “Bir din adamının verdiği fetvayı geri alması ilimini bizzat inkâr etmesi demektir” dedi ve fetvasını savunmak yerine, susmayı tercih etti.
Halk arasında “Haram olarak artık sadece zina kaldı ama Şeyh Tantavî yakında herhalde onu da helâl kılar” diye espriler yapılırken hükümet her iki şeyhi de uzlaştırabilmek için arabulucuları devreye soktu ve “Faiz enflasyon oranının altında ise helâl, üzerinde ise haram kabul edilsin” diye bir de teklif yaptı. Başmüftü Şeyn Tantavî teklifi benimser gibi göründüyse de Ezher Şeyhi Caddülhak yine “Lâââ!” yani “Hayır!...” çekti; “Faiz faizdir, haramdır, enflasyon gibi modern ekonomik kavramlarla İslâmî kurallar arasında bağlantı kurup faizi meşrulaştıramazsınız” dedi.
Neticede, Ezher resmî bir yaptırım gücüne sahip bulunmamasına rağmen halk üzerindeki manevî otoritesi sayesinde tahvil satışlarına mâni oldu, tahviller de devletin elinde kaldı!
Bizde de son günlerde basına akseden faiz tartışmaları bana bundan 30 küsur sene önce yaşadığım Kahire’de merakla ve yakından takip ettiğim, hattâ fetvaya karşı çıkma gerekçelerini Ezher’in rahmetli şeyhi Caddülhak’tan bizzat dinlediğim bu hadiseyi hatırlattı…
Ezher Şeyhi Caddülhak Ali Caddülhak ile 1989 Haziran’ındaki faiz tartışmaları sırasında yaptığım mülâkatın hatırası.
Faiz tartışmaları sırasında Mısır’ın Başmüftüsü olan ve 1996’da Şeyh Caddülhak’ın vefatının ardından Ezher Şeyhliği’ne getirilen Muhammed Seyyid Tantavî.
.Murat Bardakçı
Giriş: 25.01.2020 - 13:36
Deprem ile alâkalı bir boşvermişlik ve umursamazlık hatırası
Günledir sallanıp duruyorduk, Manisa can kaybı yaşanmadan sarsıldı ama büyük felâket dün gece Elâzığ’da meydana geldi…
Asırlar boyunca böyle sallanan Türkiye, depremin kaderi olduğunu ancak 1939’daki Erzincan âfetinin ardından anlayabildi, sonraki senelerde gelen felâketler bu tanışıklığını daha da güçlendirdi ama yaşanan acılar herşeyin olup bitmesinden kısa bir müddet sonra unutuldu, gitti. 1999’daki Marmara depreminden sonra da böyle oldu, gerçi hayatî öneme sahip birçok bina güçlendirildi, peşpeşe toplantılar yapıldı ama kaderimizin depremle birarada yazılmış olduğu halka ciddî şekilde öğretilemedi ve hafızalarda sadece “Türkiye bir deprem ülkesidir” sözü kaldı, o kadar…
Hani bundan on asır önce yaşamış olan Türk hükümdarı Gazneli Mahmud için meşhur “Şehnâme”yi yazan İranlı şair Firdesî’nin “Nişestend u goftend u ber-hâstend”, yani “Oturdular, konuştular ve kalkıp gittiler” diye Şark zihniyetini mükemmelen anlatan mânâlı bir mısraı vardır ya, işte onun gibi…
Elâzığ’da 8 Mart 2010’da meydana gelen ve 51 can alan 5,9’luk depremin ardından da böyle oldu… İşinin hakikaten erbâbı bir-iki deprem uzmanının “Hazırlıklara devam edelim, bunun arkası mutlaka gelecek” şeklindeki uyarıları da kulak arkası edildi ve neticede dün geceki facia yaşandı…
Türkiye’de ne zaman böyle bir deprem felâketi meydana gelse, hatırıma seneler önce yaşadığım bir hadise gelir…
Daha önce de yazmıştım, tekrar edeyim:
YERYÜZÜNÜN ÇIĞLIĞINI HİÇ İŞİTTİNİZ Mİ?
1990’ların sonunda, özel radyoların moda olduğu günlerdeydi…
Haftada bir gece, o senelerde çalıştığım gazetenin radyosunda program yapıyordum. Alaturka müziğin nadir ses kayıtlarını çalıyor, sohbet ediyor, arada bir de tarih, edebiyat yahut musiki gibisinden konuların uzmanlarını yahut profesyonel seviyede bilgi sahibi meraklılarını davet ediyordum ve saatlerce keyifli şekilde sohbet ediyorduk.
Bir gün, arkadaşlarımdan biri “Kandilli Rasathanesi’nin başında ‘Işıkara’ diye bir hoca var” dedi. “Çok tatlı konuşur, depremi anlatır, daha başka enteresan konulardan da bahseder. İstersen bir akşam onu davet et, hoş bir sohbet olur”.
Söylediği hocayı buldum ve davetimi kabul etti.
O senelerde henüz çok meşhur olmayan Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara’yı bu program vesilesi ile tanıdım. Hiç unutmam, hocayı Topağacı’ndaki evinden almış ve radyoya beraber gitmiştik…
Canlı yayındaki sohbetimiz hâlâ hatırımdadır. Hoca deprem dışında birşey konuşmadı, sadece Marmara Bölgesi’nin yakında bir felâkete uğrayacağını söyledi ve “Deprem geliyor ama hiç hazırlığımız yok. Çok kötü yakalanacağız” dedi.
Ailem 1967 yazında beni tatil için Sapanca taraflarında bir çiftliğe göndermişti ve o senenin Temmuz’undaki büyük depremi yerinde yaşamıştım. Ağaçların yerlere yapışırcasına eğilmelerini ve elektrik direklerinin bir o yana, bir bu yana gidip gelmelerini görmüş ama çok daha da korkuncuna şahit olmuş, saniyelerce devam eden sarsıntı sırasında yerin altından kulakları yırtarcasına yükselen sesi, yani yeryüzünün çığlığını işitmiştim.
Prof. Işıkara’nın anlattıkları işte bu yüzden alâkamı çekti ve canlı yayında birkaç saat boyunca sadece depremden, yakında gelecek olan felâketten bahsettik…
Derken program bitti ve hoca ile sohbetimiz devam etti. Bir ara çantasından bazı broşürler çıkardı, “Bunlarda depreme karşı alınması gereken tedbirler yazılı. Hepsini biz hazırladık. Gazetenin yönetimine göster. İlâve olarak vermeyi kabul ettikleri takdirde para falan istemeyiz, her türlü ilmî desteği de sağlarız” dedi.
Broşürleri ertesi gün gazeteye götürdüm, Işıkara’nın söylediklerini naklettim ve “Böyle şey olur mu? O adam panik mi çıkartmak istiyor?” cevabını aldım.
Mâlum felâket, o geceki radyo programından ve ertesi gün gazetede yaptığımız bu konuşmadan birkaç ay sonra yaşandı. 1999’un 17 Ağustos gecesi kendimi toparlamamdan hemen sonra ilk hatırıma gelen Prof. Işıkara’nın anlattıklarıydı ve sonraki senelerde ne zaman “depreme karşı hazırlıklı olmalıyız” dense, hatırıma hep bu hadise gelir…
Temennim artık böyle olmaması, oturup konuştuktan sonra kalkıp gidilmemesi ve hayata sanki hiçbirşey olmamışcasına devam edilmemesidir…
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.01.2020 - 08:11
Hüzün ve elem içerisindeyiz ama unutmamamız lâzım: İki gün sonra, Misak-ı Millî'nin kabulünün 100. yıldönümüdür
Memleket gerçi elem içerisinde ama hatırlatmadan edemeyeceğim: Önümüzdeki Salı, Türkiye’nin tarihinde çok önemli bir olayın, yani İstiklâl Savaşı’na ruh veren ve devletin vâroluş beyannâmesi olan Misak-ı Millî’nin, kabulünün yüzüncü yıldönümüdür…
Misak-ı Millî, Osmanlı İmparatorluğu’nun son Meclis-i Mebusanı’nda hazırlanıp 28 Ocak 1920’de kabul edilen altı maddelik bir bildiri idi. Birinci Dünya Savaşı’ndan acı bir mağlûbiyete uğrayarak çıkmamızın ardından 1918’in 30 Ekim’inde imzalamak zorunda kaldığımız Mondoros Mütarekesi ile vatan toprakları önceleri resmen olmasa da fiilen işgale uğramış, işgaller zamanla genişlemiş ve İstanbul’daki Meclis memleketin toprak bütünlüğü ile dış politikanın gelecekteki esaslarını belirleyip altı maddelik bir belge haline getirmişti.
“Misak-ı Millî” dediğimiz bu belgenin altında, toplantıya katılan ve kararı oybirliği ile kabul eden 121 milletvekilinin imzaları vardı…
İki gün sonra, işte bu çok önemli kararın yüzüncü yıldönümüdür…
Misak-ı Millî’nin aslında beni de yakından alâkadar eden bir tarafı var:
“Çağdaş Türkiye’nin kuruluş belgesi”, “vâroluş senedi” ve “Türkiye’nin Magna Carta’sı” diye nitelenen kararın metni defalarca yayınlanmış ama dokuz sayfalık belgenin orijinalinin görüntüleri bütün araştırmalara rağmen 2014’e, yani kabulünden 94 sene sonrasına kadar hiçbir yerde bulunamamıştı! Belgenin orijinalinin görüntülerini neşretmek isteyen tarihçiler ile konuya meraklı bazı siyasetçiler, sivil ve askerî arşivlerde senelerce çalışmalarına rağmen orijinal belgeye ulaşamamışlar, 2011’de “Misak-ı Millî’nin aslının kayıp olduğu” iddiası ortaya atılmış, hattâ belgenin “12 Eylül döneminde SEKA’ya gönderilmiş olabileceği” ileri sürülerek savcılığa suç duyurusu bile yapılmıştı…
Ve, Misak-ı Millî’nin orijinal görüntülerini yayınlamak bana nasip oldu! Belgenin orijinali ATASE’de, yani Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Daire Başkanlığı Arşivi’nde muhafaza ediliyordu, dokuz sayfa idi ve tamamının ilk yayını 2014 Nisan’ında Habertürk’te tarafımdan yapıldı.
İstiklâl Harbi’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin temel belgelerinden olan Misak-ı Millî öyle büyük boyda, yaldızlı ve süslü kâğıtlara değil; bir defterden kopartılmış beş yaprağa önlü-arkalı şekilde yazılmıştı. İlk iki yaprakta metin, metnin hemen altında Meclis-i Mebusan Reisi ve Erzurum Mebusu Celâleddin Ârif Bey’in imzası vardı; diğer yapraklarda da metni kabul eden Meclis-i Mebusan üyelerinin imzaları yeralıyordu.
İŞTE, MİSAK-ı MİLLÎ’NİN ALTI MADDESİ
Sırası gelmişken, burada Misak-ı Millî’nin metnini günümüzün Türkçesi’ne naklederek veriyorum:
* Birinci Madde: Osmanlı Devleti’nin özellikle Arap çoğunluğun yaşadığı ve 30 Ekim 1918 tarihli mütarekenin kabulünde düşman orduları işgali altında kalan kısımlarının geleceğinin, halkının serbestçe beyân edecekleri oylara uygun olarak tayin edilmesi gerekir. Sözü edilen mütareke hattının içinde ve dışında din, ırk ve ülkü birliği bakımlarından birbirlerine bağlı olan, karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları besleyen, ırk ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin şartlarına saygı gösteren Osmanlı-İslam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tamamı, ister bir eylem ve ister bir hükümle olsun birbirlerinden ayrılamayacak bir bütündür.
* İkinci Madde: Halkı özgürlüğe kavuşunca oylarıyla anavatana katılmış olan üç sancak (Kars, Ardahan ve Batum) için gerektiğinde yeniden halkın serbest oylarına müracaatı kabul ederiz.
* Üçüncü Madde: Batı Trakya’nın Türkiye ile yapılacak barışa kadar ertelenen hukukî durumunun belirlenmesi işi de, halkının özgürce beyân edeceği oylara uygun şekilde yerine getirilmelidir.
* Dördüncü Madde: İslam hilâfeti ile saltanatın merkezi ve Osmanlı hükümetinin başkenti olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü saldırıya karşı dokunulmaz olmalıdır. Bu esas mahfuz kalmak şartıyla Akdeniz ve Karadeniz Boğazları’nın dünya ticaretine ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte diğer bütün ilgili devletlerin müteffiken verecekleri karar geçerlidir.
* Beşinci Madde: İtilâf Devletleri ile düşmanları ve bazı ortakları arasında yapılan antlaşmaların esasları çerçevesinde, azınlıkların hakları komşu memleketlerdeki Müslüman ahalinin de aynı haklardan istifade etmeleri ümidi içerisinde tarafımızca benimsenip güvence altına alınacaktır.
* Altıncı Madde: Millî ve iktisadî gelişmemizin imkânlarını elde etmek ve işlerin daha çağdaş ve muntazam bir yönetim ile yürütmesini başarabilmek için, her devlet gibi bizim de gelişmemizin şartlarının sağlanmasında tam bir özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmamız, varlığımızın ve geleceğimizin ana ilkesidir. Bu sebeple siyasî, adlî, malî ve benzeri alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara (kapitülasyonlara) karşıyız. Belirlenecek borçlarımızın ödeme şartları da bu ilkelerle çelişmeyecektir. 28 Ocak 1336 (1920).
İki gün sonra, yani önümüzdeki Salı günü, son dönem tarihimizin en önemli kararlarından biri biri olan Misak-ı Millî’nin kabulünün 100. yıldönümüdür ve Elazığ’da meydana gelen facia sebebi ile milletçe derin bir elem içerisinde bulunmamıza rağmen bu yıldönümünü mutlaka hatırlamamız gerekmektedir!
Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Daire Başkanlığı Arşivi’nde muhafaza edilen Misak-ı Millî’nin ilk sayfası.
.Murat Bardakçı
Giriş: 31.01.2020 - 16:30
Murat Bardakçı
Giriş:06.02.2020 - 08:36
Felâketlerde alelâcele konuşma merakı
2020 hiç de iyi başlamadı…
Senenin daha ilk haftalarında bir taraftan depremlerle, çığlarla, uçak kazalarıyla uğraşıyoruz, bir taraftan da kahreden şehid haberleri geliyor... “Şu sene hayırlısıyla bir geçip gitse…” diyeceğiz ama diyemiyoruz, henüz Şubat’ın, yani ikinci ayın başındayız ve önümüzde daha tam on bir ay var!
“Allah beterinden korusun” duasından başka yapılması gereken bir başka önemli iş daha mevcut: Felâket haberi geldiğinde aceleci olmamak, ne olup bittiği tam öğrenilmeden “Ucuz atlattık, can kaybı yok!” diye başta güya rahatlatan ama sonradan işin hiç de öyle olmadığını gösteren açıklamalar yapmamak, konuşmuş olmak için konuşmamak, öyle hemen demeç falan vermemek…
Deprem olmuş, ortalık tozduman, âfetin tam olarak nereyi, nasıl ve ne şiddette vurduğu belli değil, mülkî âmirlerden yahut politikacılardan biri apar-topar televizyonlara bağlanıp “Can kaybı yoktur” diye güya müjde veriyor! Derken aradan biraz geçiyor ve hayatını kaybedenlerin sayısı yavaş yavaş öğreniliyor: Bir, beş, on, yirmi, otuz…
Ve, sayı maalesef arttıkça artıyor!
Elâzığ’daki son felâkette de bunun aynını yaşadık! Haber geldi, yetkililer birkaç dakika sonra telefonla TV’lere bağlandılar, alışıldığı şekilde “can kaybı olmadığını” müjdeleyip “yaralı sayısının henüz tam olarak bilinmediğini, hasar tesbit çalışmalarına da başlandığını” söylediler…
Netice?
Aradan birkaç gün geçti ve “can kaybı olmadığı” söylenen depremin kırk küsur vatandaşın canını aldığı anlaşıldı!
Aynı acelecilik Sabiha Gökçen Havaalanı’nda dün akşam meydana gelen kazanın hemen ardından yine yaşandı. İndikten sonra bir türlü duramayan uçak gitmiş de gitmiş, sonra otuz metre aşağıya düşmüş, üçe ayrılmış, parçalardan biri ters dünmüş, üstelik biri alev bile almış, içerideki vaziyet henüz belli değil ve yetkililerden her zaman olduğu gibi “Can kaybı yoktur” diye bir açıklama!
Bu yazıyı yazdığım sırada parçalanan uçağın her yerine henüz tamamen girilememiş olmasına rağmen üç kişinin hayatını kaybettiği anlaşılmıştı!
Böyle alelâcele konuşmaya neden meraklıyız? Telâşın sebebi ne ola ki? Biraz daha bekleyip olup bitenlerin mahiyetinin tam olarak anlaşılmasından sonra konuşmak ve milleti doğru bilgilendirmek artık şimdilerde yahut gereksiz mi görülüyor, yoksa Azrail ile mücadele hevesine mi kapıldık?
Felâket ânında bu şekilde geçici mutluluk dağıtanların farkında olup olmadıklarını bilemem ama alelâcele yapılan böyle açıklamaları artık boşa gittiğine ve işitenlerin neredeyse tamamının “Demek ki fena birşeyler oldu” diye düşündüklerinin bizzat şahidiyim!
İKİ FARKLI KADER!
Yolculuğunuz neredeyse sona ermiş, uçağın tekerlekleri piste değmiş, bir-iki dakika sonra çantanızı, paltonuzu, vesair eşyanızı alıp uçaktan çıkmaya hazırlanıyorsunuz ama uçak durmuyor, park yerini sür’atle geçip pistin ucundaki otuz metrelik çukura düşüp parçalanıyor ve dışarıya cesedinizi çıkartıyorlar!
Elemle, ıztırapla ve hüzünle noktalanan kaderler!
Bugün sabaha karşı bu yazıyı tamamlamak üzereyken Fransa’nın önde gelen romancısı, gazetecisi ve benim de neredeyse kırk senelik arkadaşım olan Kenize Murad’dan bir e-mail geldi:
“İzmir’de idim, Çarşamba günü için bu uçağa bilet almıştım ama fikrimi değiştirdim, İstanbul’a Salı akşamı geldim. Cennet, belki de cehennem beni her nedense istemedi” diyordu…
Herhalde bu da kader, belki daha başka bir şey, bilinmez ama Kenize şanslı imiş; vâdesi henüz gelmemiş!
.
Murat Bardakçı
Giriş:02.02.2020 - 09:46
Elâzığ depremi hakkındaki ilk uyarıyı, 31 sene önce Yunanlı bir sismolog yapmıştıDeprem tarihimizde bir bilim adamı bir depremin yerini “nokta atışı ile” ilk defa önceden tahmin etti: Prof. Dr. Naci Görür, 2019’un 6 Ekim’inde bir TV programında Doğu Anadolu fayında uzun zamandır devam eden sessizliğe dikkat çekti, Malatya ve Elâzığ taraflarında birşeyler olabileceğini söyledi ve mâlûm felâket Prof. Görür’ün tahmin ettiği yerde ve tam üç buçuk ay sonra meydana geldi.
Aynı bölgeye bundan 31 sene önce bir başka sismolog da dikkat çekmişti: Nicholas Ambraseys adında dünyanın önde gelen deprem uzmanlarından Yunanlı bir profesör…
1929’da Atina’da dünyaya gelen Ambreseys’in çocukluğu Mısır’ın İskenderiye şehrinde geçti. Arapça’yı mükemmel şekilde öğrendi, o bölgenin kültürü ile yetişti, sonra Yunanistan’a döndü, Atina Teknik Üniversitesi’ni bitirdi, birkaç sene sonra İngiltere’ye gidip bu defa İmparatorluk Kolleji’nden arazi mekaniği diploması aldı, 2012’deki ölümüne kadar bu okulda hocalık etti, “Doğu Akdeniz ve Ortadoğu Depremleri” isimli meşhur eserinin yanısıra daha bir hayli kitap ile makale kaleme aldı ve dünyanın önde gelen sismoloji bilgilerinden biri kabul edildi.
TÜRKÇESİ NİHAYET YAYINLANDI!
Tuhaftır, Nicholas Ambrasseys’in Osmanlı tarihçisi Caroline Finkel ile müştereken yazdıkları ve Türkiye’nin deprem tarihini teknik bahislerle beraber ele aldıkları “Seismicity of Turkey” isimli kitabın önemini bizde ilk önce üniversiteler değil, özel bir yayınevi olan Eren Yayıncılık farkedip 1995’te yayınladı ve kitabın Türkçesi ancak 2006’da, TÜBİTAK tarafından neşredildi.
Türkiye’nin deprem tarihini ve aynı âfetlerin yaşanma ihtimalini merak edenler, Ambraseys ile Finkel’in müştereken yazdıkları kitabın TÜBİTAK tarafından “Türkiye’de ve Komşu Bölgelerde Sismik Etkinlikler” ismi ile yayınlanan Türkçe tercümesini okuyup meraklarını giderebilirler…
Pof. Ambraseys, 1989’da, “Geophysical Journal” isimli akdemik derginin 96. sayısında yine Türkiye’yi konu alan “Temporary Seismic Quiescence: SE Turkey”, yani “Geçici Sismik Sakinlik: Türkiye’nin Güneydoğusu” başlıklı bir makale neşretmişti…
Ambraseys makalesinde Arabistan levhası ile Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusundaki üç ayrı levha arasında kalan 1000 kilometre uzunluğunda ve ortalama 150 kilometre genişliğindeki bölgenin özelikle bir asırdan buyana hareketsiz olmasına dikkat çekiyordu. “Sınır kuşağı” dediği bu bölgede 1503’ten itibaren meydana gelen depremleri de inceleyen Prof. Ambraseys sarsıntıların büyüklüklerinin 6,6 ile 7,4 arasında değiştiğini, ayrıntıları bilinen en şiddetli depremin aynı kuşağın içerisinde yeralan Afrin’de 13 Ağustos 1822’de meydana geldiğini, büyüklüğünün 7,4 ve şiddetinin de 10 olduğunu; Antep, Antakya, Halep ve Han Şeyhun arasında çok sayıda can kaybı ile büyük maddî hasara sebep olduğunu yazıyordu.
Nicholas Ambrasseys’in makalesinin temel fikrini, geçmişini derinlemesine incelediği Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki “sınır kuşağı”nın uzun zamandan buyana sessiz vaziyette bulunması teşkil ediyordu. Bölgede 4 Aralık 1905’te ve 22 Mayıs 1971’de herbiri 6,8 ve 6 Eylül 1975’te de 6,6 büyüklüğünde üç depremin meydana gelmiş olmasına rağmen bu sarsıntıların fayın uzunluğuna ve genişliğine göre gerilimi azaltıcı şiddette olmadığını anlatıyor, hareketsizlik bakımından Doğu Anadolu fayı ile bugün Ürdün ile İsrail arasında bulunan Ölüdeniz sistemi arasında benzerlik kuruyor, sonra Malatya, Elâzığ, Hazar Gölü ve Sivrice’ye dikkat çekiyordu!
İşte, Elâzığ’da önceki hafta yaşadığımız felâket konusunda tam 31 sene önce yazılı şekilde yapılmış olan uyarının hikâyesi
.
Murat Bardakçı
Giriş:09.02.2020 - 09:54
Birbirine hayli benzeyen bu iki fotoğraf arasında tam bir asır var!
1920’deki İspanyol gribi salgını.
2020’deki Koronavirüsü salgını.
Burada ilki 1919’un sonunda, diğeri ise bundan bir hafta-on gün önce, yani bir asır ara ile çekilmiş iki fotoğraf görüyorsunuz: İspanyol gribinin dünyayı kırıp geçirdiği yüz sene öncesinin ve Koronavirus’ün kırıp geçirmeye başladığı bugünlerin fotoğraflarını…
Dünya, tarihi boyunca salgınlara maruz kaldı; zaman geçtikçe bunların bir kısmı hafızalardan silinip gitti ama veba gibi Ortaçağ’dan itibaren dünyanın dört bir yanını, özellikle de Avrupa’yı kırıp geçirmiş ve nüfusun nerede ise üçte birini alıp götürmüş olanların hatıraları canlılığını her zaman muhafaza etti.
Bugünlerde Koronavirüs salgınının yayılmasını durdurmaya çalışan tıp, bundan bir asır önce de benzer bir hastalığın, “İspanyol gribi” yahut “İspanyol nezlesi” denen derdin önünü almaya çalışıyordu ama çabalar devam ederken hastalık nerede ise yüz milyon kişinin hayatına mâlolmuştu!
İspanyol gribine “H1N1” ismi verilen bir virüs sebep olmuş, virüs Birinci Dünya Harbi’nin sona ermesinin hemen ardından dünyanın dört bir tarafına yayılmıştı fakat ilk olarak nerede görüldüğü meselesi tam olarak bir türlü ortaya çıkmadı. En yaygın iddia, İspanyol gribine ilk önce Amerika’nın Kansas eyaletindeki bir kışlada rastlandığı ve dünyaya buradan yayıldığı idi ama söylenti tam olarak doğrulanamadı.
Hastalık birkaç ay içerisinde bütün dünyayı sarıverdi ve bazıları hâlâ savaş içerisinde bulunan memleketlerde uygulanan sansürün bütün çabalarına rağmen ciddî bir salgının mevcudiyetinden bir anda haberdar olundu. Hemen bütün ülkelerde görülen hastalık Türkiye’ye de uğrayacak, özellikle İstanbul’da yaşananlar o devrin şiirinde ve romanlarında da konu olacaktı…
VİRÜS, MEZAR AÇTIRIYOR…
İspanyol gribi 1920’lerin sonuna doğru yavaş yavaş ortadan kalktı ama ardında aralarında meşhur isimlerin de bulunduğu çok sayıda kurban bıraktı…
Kurbanlardan biri, İngiltere ile Fransa arasında 16 Mayıs 1916’da imzalanan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu’daki topraklarının paylaşım belgesi olan Sykes-Picot Andlaşması’na ismini veren İngiliz politikacı ve subay Sir Mark Sykes idi…
Mark Sykes hastalığa Paris’te yakalanmış, düzelmeye başladığı sırada vaziyeti birdenbire ağırlaşmış, kaldığı otelde 16 Şubat 1919’da henüz 39 yaşında iken aniden ölüvermişti. Cenazesi kurşun bir tabuta konup İngiltere’ye, sahibi olduğu Yorkshire’daki Sledmer köyüne götürüldü ve buradaki malikânesinin bahçesine defnedildi…
Sykes sadece siyasî tarihte değil, İspanyol gribinin canını aldığı milyonlarca kurbandan biri olmasına rağmen, çok sonraları tıp tarihinde de yer edindi: 1990’larda Hong Kong’da ortaya çıkıp dünyaya yayılan “H5N1” virüsünün sebep olduğu ve “kuş gribi” denen bir başka salgın, İspanyol gribini andırıyordu. Bilim adamları H5N1’in ilâcını bulabilmek için bununla benzerlik gösteren H1N1, yani İspanyol gribi virüsünden örnek ararlarken Mark Sykes’ın da bu hastalık yüzünden can verdiğini hatırladılar ve Sykes’ın ailesine başvurarak mezarı açıp cesedden parça almak için izin istediler.
Sir Myke Sykes’in Yorkshire’daki mezarı kafatasında beyin parçaları bulunabilmesi için 2008’de, yani ölümünden 88 sene sonra açıldı… Kurşun tabut olması gerekenden daha ince imal edildiği için üzerindeki toprağın ağırlığına dayanamayarak yırtılmış, toprak içeriye sızıp cesedi çürütmüştü ama başkanlığını Profesör John Oxford’un yaptığı tıbbî ekip tabutta saatler süren araştırmalardan sonra kafatasında çürümemiş beyin parçaları bulmayı başardılar. Örnekler alındı, mezar kilise korosunun okuduğu ilâhilerin refakatinde yeniden kapatıldı ve alınan beyin dokuları laboratuvarlarda kuş gribi araştırmalarında kullanıldı.
Tıp teknolojisi bugün bir asır öncesine göre çok daha gelişmiş, hastalıklar hakkındaki bilgiler de artmış vaziyette… Koronavirüs’ün İspanyol nezlesi gibi büyük bir âfet hâlini almasının önüne yakında büyük ihtimalle geçilecek ama giysiler ve cankurtaranların modeli dışında birbirinin nerede ise tıpatıp aynı olan bu iki fotoğrafa yine de dikkatle bakın!
Murat Bardakçı
Giriş:13.02.2020 - 08:28
"Esad" mı, "Esed" mi?
Artık herşeyi, nerede ise teneffüs ettiğimiz havayı ve içtiğimiz suyu bile didişme konusu yapar hâle geldik ya, Suriye liderinin ismi de çekişmelerden nasibini aldı. İktidarı destekleyenler “Esed”, muhalif olanlar “Esad” diyorlar ve “Esed” diye yazıp söyleyenleri mâlûm sıfatlarla yaftalıyorlar…
Peşinen söyleyeyim: Suriye Cumhurbaşkanı’nın soyadı “Esad” değil, “Esed”dir! İlk adı “Beşşar”dır, soyadı “Esed”; her ikisinin tam ve doğru telâffuzu da “Beşşâru’l-Esed”!
Size bir sır vereyim mi? İsmin doğrusunun “Esad” değil “Esed” olduğunu ve böyle kullanılması gerektiğini ilk söyleyip yazan, bendenizim! Hem öyle birkaç sene önce değil, tâââ 1990’lardan, “baba” Esed’in, yani Hafız’ın iktidarda bulunduğu günlerden itibaren… “Adamın ismi ‘Esad’ değil, ‘Esed’dir ve ‘arslan’ demektir. Arapça’da “Esad” ile “Esed”in imlâları bile farklıdır; Esad ‘ayn’ ile yazılır ama Esed’de ‘ayn’ yoktur” diye defalarca yazdım, söyledim ve her vesile ile “Esed”i kullandım.
“Esad” kelimesi “en mutlu”, “mutlunun da mutlusu” demektir; “Beşşar” ise “müjde”!
25-30 sene önce, o zaman sık sık toplanan Arap zirveleri başta olmak üzere Suriye’nin sâbık lideri “baba” Esed’in katıldığı bir hayli toplantıyı muhabir olarak bizzat takip etmiştim. Bu zirvelerde olup bitenlerden öğrenebildiklerimi yazar, teleksle gazeteye gönderir, haberde “Esad” değil “Esed” derdim ama musahhihler, yani düzeltme servisindeki arkadaşlar “Esed”i hemen “Esad”a çevirirlerdi! Niçin değiştirdiklerini sorduğum zaman da “Bizde artık ‘Esad’ diye yerleşmiş, kafaları karıştırmayalım” cevabını alırdım…
Zaten şahıs isimlerini eğip, büküp bozmaya; hattâ Türkçe’de de aynen mevcut olan İslâmî isimleri bile Batı’nın telâffuz ettiği şekilde, yabancı gazetelerin, TV’lerin ve haber ajanslarının kullandıkları biçimde söyleyip yazmaya pek meraklıyızdır…
İSİMLERİ BAKIN NASIL BOZDUK!
Birkaç örnek vereyim:
Suudi Arabistan’ın iki önceki kralı “Fehed”i “Fahd” yapmışızdır. Fehed “panter”, Fahd ise “baldır” demektir ve “Panter Kral”, bizde “Baldır Kral”dır!
Lübnan’ın iki cumhurbaşkanı çıkartan meşhur “Cümeyyel” ailesi “Cemayel”e, Çad’ın bir zamanlar Afrika’yı birbirine katan Hüseyin Habre’si “Hissene Habre”ye, Çeçenistan’ın 1996’da suikaste kurban giden Cumhurbaşkanı “Cevher Dudayî”si de “Cehar Dudayev”e dönmüştür. Cezayir’in eski lideri “Şazeli bin Cedîd”i Fransız basınından aldığımız ilhamla seneler boyu “Şadli Bencedid” diye yazan gazetelerimiz, Suudiler’in sakalı ve serveti dillere destan eski Petrol Bakanı Zeki Yemenî’yi “Zeki Yamani”; bir ara Türkiye’de oynayan iki yabancı futbolcuyu, Kamerunlu “Ebubekir”i “Aboubakar”; Faslı “Mustafa el-Kebir”i de “Moestafa Al-Kabir” yapmış ve böylelikle de “büyük” mânâsına gelen “Kebir”, “mezar” demek olan “Kabir” olmuştur.
Bildiğimiz “Rıza”, bizde eğer İranlı ise “Reza”, Arap ise “Rıdha” diye yazılır; zira bu isimler Batı’da böyle tuhaf hallere getirilmiştir! “Muhammed”i bazan “Mohammad”, “Hüseyin”i “Hussain” yaptığımız da olur ama bir kimse çıkıp da “Ayıptır yahu!” demez. “Kâzım”ı “Qhazem” yapıveririz; Pakistan’da bizim “Ali”, “Veli”, “Hasan” gibisinden en yaygın isimlerden olan “Han”, özellikle dış haber sayfalarında “Khan” diye geçer. “Mustafa”yı “Moustapha”ya, “Ayşe”yi “Aisha”ya, “Said”i “Saeed”e, “Ömer”i “Omar”a, “Hanım”ı “Hanoum”a, “Leylâ”yı “Laila”ya, “Ruşen”i “Rushan”a, hattâ “Humeynî” bile “Khomeini”ye çevirmişizdir.
Usâme bin Lâdin’in ismini senelerce “Osama ben Laden” diye telâffuz etmemizin ve birkaç sene önce New York’ta gözaltına alınınca Amerika’da epey gürültüye sebep olan Iraklı mülteci Hamid Halid Derviş’i “Hameed Khalid Darweesh” diye yazmamızın sebebi aynıdır: Kendi kültüründen bîhaber dış habercilerimizin bu isimler Batı basınında nasıl geçiyorsa doğrusunu bilmeden ve düşünmeye gerek hissetmeden aynen kesip yapıştırmaları…
Kırım’ın Hanları’nın asırlarca hâkimiyetinde kalan Akmesçit’e “Simferopol” denmesinin nasıl bir ayıp olduğunu da sizler tasavvur buyurun!
Bir başka memleketin başına geçen baba-oğulun, yani hem Hafız Esed’in hem de oğlu Beşşar Esed’in seneler boyunca yanlış telâffuz ettiğimiz soyadlarını nihayet düzgün şekilde söylüyoruz ama bilen-bilmeyen birileri kalkıp öküzün altında buzağı arıyor ve “Esad”ın “Esed” olmasına bahane bulabilmek için binbir hayâlî sebep uyduruyor…
Geldiğimiz vaziyete bakın: Kamplaşma ve didişme öyle bir hâl almış ki, hatâdan dönülmesi ve bir ismin doğru telâffuz edilmesi bile artık kabahat oluyor!
Murat Bardakçı
Giriş:14.02.2020 - 15:42
Sevgililer Günü garabeti
Dün gece geç vakit Konya’daki bir dostumun babasının vefat haberini aldım ve hemen telefon edip taziyede bulundum…
Cenazenin kalktığı söylenmişti ama sonradan bugün kalkacağını öğrendim, katılma imkânım olmadığı için bâri çiçek göndereyim dedim ama ne mümkün?
“Sevgililer Günü” olduğu için hiçbir çiçekçide çiçek kalmamış! Sadece İstanbul’da yahut başka büyük şehirlerde değil, Anadolu’da ve hattâ en muhafazakâr yerlerde bile tükenmiş; âşıklar, mâşuklar önceden sipariş verip çoktan birbirlerine göndermişler!
İnsan sevdiğini senenin sadece bir gününde hatırlarmış gibi milleti “Kesenin ağzını aç, hediye al, mutlaka para harca, bugün masraf etmen şart, etmezsen sevmiyorsun demektir” diye dürtükleyip duran “Sevgililer Günü”, “Anneler Günü”, “bilmemne günü” misâli tüketim toplumuna mahsus güya “özel” günler, gereksiz yere israfa teşvikten başka birşey olmadıkları için bana gayet itici gelir.
“Sevgililer Günü”, aslı eski Roma ile antik Yunan asırlarında vârolan ve sonradan güya batılılaştırılan, daha doğrusu hristiyanlaştırılıp Aziz Valentin ile özdeşleştirilen bir pagan festivalidir! Şubat’ı aşk, romantizm ve bereket ayı olarak gören o devrin insanları her 15 Şubat’ta tanrıça Juno Februato’nun şerefine “Lupercalia” dedikleri bir festival yapmayı âdet edinmişler, Katolik kilisesi sonradan 15 Şubat’ı orasından-burasından itekleyip bir gün geriye çekmiş, 260’lı senelerde hapiste ölmüş bir adamcağızın adıyla özdeşleştirip “Aziz Valentin Günü” ilân etmiş ve 14 Şubat sonradan mükemmel bir tüketimi teşvik faaliyetinin neticesinde “Sevgililer Günü” hâlini almıştır!
Kişinin sevdiğine “Seni koskoca sene içerisinde sadece bugün hatırladım! Ne çok sevildiğini abla!” dercesine her 14 Şubat’ta sepet sepet çiçek göndermesi, hediye alması, vesaire etmesi aslında sadece kendisini alâkadar eder! Niçin böyle düşündüğünü veya yaptığını benim yahut başkalarının soruşturmaya kalkışması gereksizdir ama artık millete para harcatma çabasından ibâret olan “Sevgililer Günü” bizde tuhaf bir sosyal karmaşaya döndü: 14 Şubat’ı muhafazakâr çevreler de ciddiye almaya başladılar, “Sevgililer Günü” vesilesi ile muhafazakâr gençler de birbirlerine çiçek, hediye, vesaire gönderiyorlar!
Muhafazakâr delikanlının 14 Şubat’ta bir şey yapmaması ne mümkün? Eli mahkûm, eli! Çiçek vesaire almasa yahut o gün beraberce bir tarafa gidip birşeyler yemeyecek olsalar kız “Herkes bugünü sevgilisine ayırıyor, yoksa beni sevmiyor musun?” diye kıyametleri kopartıyor…
Maddî vaziyeti pek iyi olmayan birçok muhafazakâr gencin yeni tanıştığı ve gönül verdiği kendisi gibi muhafazakâr kıza aşkını ilân edebilmek için “Şu 14 Şubat hele bir geçsin de…” diye beklemesinin sebebi de bu: Zaten kıt olan parasını çiçeğe, bilmemnereye harcamamak!
“Sevgililer Günü muhafazakârına da, diğerine de mübarek olsun” diyeceğim ama ortada bir tuhaflık mevcut: 14 Şubat’ı ciddiye alan muhafazakârlar arasında, 31 Aralık’ın Hristiyanlar için dinî bir gün olduğunu zannedip yılbaşı kutlamalarına karşı çıkanlar da var…
Müslümanlar’ın 24 Aralık, yani Noel gecesi Katolik kiliselerine gidip papazdan kutsanmış ekmek dilenmeleri bence de hâlis uçukluktur, tamam. Bu işin saçmalık, 31 Aralık’ta kendini kaybetme merakının da gereksiz olduğunu söyleyebilirsiniz ama yılbaşını Hristiyanlar’ın kutsal günü zannederken tâââ putperestlik asırlarından kalan ve yine o dine, yani Hristiyanlığa mâlolmuş “Sevgililer Günü”nü aşk ve şevk ile kutlayacaksınız!
Tuhaflık işte burada!
Tanrıça Juno Februato ile Aziz Valentin’i muhafazakâr kesimin bile anmaya ve onlara mahsus günleri kutlamaya başlaması hem muhafazakâr kültürde temellerin artık pek sağlam olmadığını ortaya koymakta, hem de tüketime teşvik çabalarının toplumu nasıl tesiri altına aldığını apaçık göstermektedir!
.
Murat Bardakçı
Giriş:17.02.2020 - 13:02
Koruma Kurulu, İmamoğlu'na Taksim Projesi'ni durdurması için iki hafta süre verdi. Proje devam ederse suç duyurusunda bulunulacak!Dua, ümid ve temenni edelim de; İstanbul’da bu yakınlarda nâhoş bir siyasî tartışmaya şahit olmayalım!
Muhtemel sürtüşmenin merkezi, geçmişi zaten birçok tatsız hatıra ile dolu olan Taksim Meydanı…
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, “İstanbul Meydanlarına Kavuşuyor” diye bir proje başlattı, bu proje kapsamında Taksim Meydanı’na geçici bir sergi platformu kurulmasına karar verildi ve İmamoğlu ilk hazırlıkların tamamlanmasının ardından dün platfomu ziyaret etti…
Buraya kadar tamam, İmamoğlu’nun incelemeleri gazetelerde ve haber sitelerinde de yeraldı ama konunun basına yansımamış bir başka tarafı var: İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Büyükşehir Belediyesi’nden Taksim Meydanı’nda kuruldan izin almadan yaptığı uygulamaların tamamını kaldırmasını istedi ve kaldırılmadığı takdirde suç duyurusunda bulunma kararı verdi!
Kurul geçtiğimiz 7 Şubat’ta verdiği ve 10 Şubat’ta ilgili yerlere dağıtımı yapılan 8198 sayılı kararıyla “Taksim Meydanı ve Yakın Çevresi Düzenleme Projesi’ne uygun hâle getirilmesine karar verilen” mekânda Büyükşehir Belediyesi’nin izinsiz olarak yaptığı bütün uygulamaları 15 gün içerisinde kaldırmasını istedi ve kaldırmadığı takdirde suç duyurusunda bulunulacağını bildirdi.
Kurul, Büyükşehir Belediyesi’nin kurmaya başladığı sergi platformunun yanısıra, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın yine Taksim Meydanı’nda geçen yılın sonlarında açtığı “Dijital Gösterim Merkezi” çadırının kaldırılmasını da kararlaştırdı.
Şimdi ne olacak?
Kurul kararı Büyükşehir Belediyesi’ne 10 Şubat’ta tebliğ edildiğine göre, gelişmeden haberdar olan Ekrem İmamoğlu’nun dün Taksim’deki sergi platformunu ziyaret etmesi konunun gereksiz bir restleşmeye döneceğinin işareti gibi görünüyor… Kurulun “Olmaz!” dediği projeyi Büyükşehir Belediyesi’nin devam ettirmesi ve işin inatlaşma hâlini alması durumunda çıkacak tatsızlıkları herhalde tahmin edersiniz…
MEYDANIN BERBAT GEÇMİŞİ…
Daha önce birkaç defa yazmıştım, şimdi kısaca tekrar edeyim:
Taksim sadece Türkiye’nin değil maalesef dünyanın en çirkin meydanlarından biridir, hattâ zevksizlik sıralamasında en başlarda bile yer alabilir! Ruhsuz ve sevimsiz görüntüsü bir yana tarihi de yoktur, yani Sultanahmet, Bayezid yahut Eminönü gibi değildir; geçmişi en fazla 20. asrın başına, bundan yüz sene kadar öncesine kadar uzanır. İmparatorluk devrinde önemli siyasî olaylara sahne olan Sultanahmet ve Bayezid gibi eski meydanların hatıralarının unutulması ve yeni rejimin sembollerinden birini teşkil etmesi maksadıyla Cumhuriyet döneminde bunlara rakip olarak öne çıkartılmıştır. Ortasına İtalyan bir heykeltraşa sipariş edilmiş bir anıtın dikilmesi ile sembolün şekil bulacağına inanılmış ama anıtın etrafı tamamlanamamış, meydanın ortasındaki güzel fakat harap kışla paldır-küldür yıktırılmış, seneler sonra herşeyi daha da çirkinleştiren bir AKM macerası yaşanmıştır ve sembol bir mekân yaratma çabaları işte bunlardan ibarettir!
Üstelik geniş değildir; heykeli, kilisesi, hamburgercisi ve sergi platformunun dikileceği alan da dahil olmak üzere sadece 36 dönümden ibarettir. Çin’in Daian şehrinin meydanı 1760, Cakarta’nın 1000, Brazil’in 570 bunların hayli küçüğü ama belki de daha güzeli olan Paris’in Concorde’u bile 86 dönümdür. Londra’nın meşhur Trafalgar’ı ise sadece 12 dönümdür ama Taksim ile mukayese kabul etmeyecek şekilde zariftir ve böyle daha başka birçok ufak meydan göz tırmalamayan, şık kimliklere büründürülmüşlerdir.
Daha da önemlisi: Taksim Meydanı sadece güzellikten değil hoş hatıralardan da nasibini almamıştır ve zaten ruhu da yoktur! Tarihi sadece ideolojik kavgalarla, sıkıntılarla, gerginliklerle yahut 1 Mayıs olayları ile Kanlı Pazar gibi canlar almış hadiselerle ve Gezi kalkışması gibi nâhoşluklarla doludur!
Çirkinlikte eşi-emsâli olmayan Taksim Meydanı’nın birşeye benzeyebilmesi için geçmişin tatsızlıklarını hatırlatacak plâtform, sergi, vesaire gibi heveslere, gösterişe ve inatlaşmaya değil; zevkli ve kalıcı düzenlemelere, yani ciddî bir “eser”e ihtiyaç vardır!
İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun Taksim Meydanı hakkında 7 Şubat 2020’de aldığı karar.
.
Murat Bardakçı
Giriş:22.02.2020 - 09:38
Gidip mutlaka görün! Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi'ndeki bu iki serginin benzeri, Türkiye'de daha önce hiç açılmadı!Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi, önceki gün davetlilerin, devlet protokolünün ve Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirzayayev ile hanımıın da hazır bulunduğu bir törenle, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açıldı.
Açılışla ilgili haberler ve kütüphanenin görüntüleri basında geniş şekilde yeraldığı için burada ayrıca bahsetmeme gerek yok; bunun yerine kültür tarihimiz bakımından son derece önemli olan ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında isimlerini zikredip “rahmetle yâdettiğini” söylediği üç kişiden, yani Ali Emirî, İbnülemin Mahmud Kemal ve İsmail Saib Efendi ile kütüphanede üç aylığına açılan yine gayet önemli iki sergiden sözedeceğim.
İsimlerinden devletin en üst seviyesinde ilk defa böyle beraberce bahsedilen bu üç âlimin, okur-yazarlık geçmişimizde çok önemli yerleri vardır…
Kitap tarihimizin belki de en tanınmış ismi ve en zengin özel kütüphanenin sahibi olan Ali Emirî Efendi 1857 ile 1924 arasında yaşadı. Hayatı boyunca imparatorluğun dört bir tarafında birbirinden kıymetli elyazması eserler topladı ve devlet, Fatih’teki Feyzullah Efendi Medresesi’ni kitaplarını koyması için Ali Emirî Efendi’ye tahsis etti. Ali Emirî’nin millete bağışladığı ve 16 bini elyazması olan kitaplarının bulunduğu mekân bugün “Millet Kütüphanesi” olarak hizmet veriyor ve tarihimizin bu en tanınmış kitap meraklısının kaybolmakan kurtardığı eserlerin başında Kâşgarlı Mahmud’un tek nüsha olan meşhur “Divan-ı Lügatü’t-Türk”ü geliyor…
Cumhurbaşkanı’nın sözünü ettiği İbnülemin Mahmud Kemal İnal, bir Osmanlı aristokrat ailesinin mensubuydu. 1871’de İstanbul’da doğdu, Bâbıâlî’de uzun seneler önemli vazifelerde bulundu ve bu arada ardarda eserler verdi. Köşkündeki zengin kütüphanesi İstanbul’un işgalinde binaya Fransızlar’ın elkoymalarının ardından dağıldı ama yeniden bir kütüphane teşkil etmeye muvaffak oldu. Cumhuriyet’in ilânının ardından Tanzimat sonrası Osmanlı devlet adamlarını ve sanatkârlarının cildler tutan ve bugün ana kaynak kabul edilen biyografilerini kaleme alan İbnülemin Mahmud Kemal, kurucularından olduğu İslâm Eserleri Müzesi’nin uzun seneler başında bulundu ve vefatından önce önemli elyazmalarının da yeraldığı zengin kütüphanesini İstanbul Üniversitesi’ne bağışladıktan sonra 1957’de hayata veda etti.
Erzurumlu olan ve 1873’te doğan İsmail Saib Efendi 1897’de Beyazıt Kütüphanesi’nin “kütüphanedeki kitapları bilen, muhafaza eden ve içlerinde yazılı olanlara da vâkıf bulunan” mânâsına gelen hâfız-ı kütüplük vazifesine getirildi; ikinci hâfız-ı kütüb olarak görev yapmaya başladığı kütüphanede daha sonra birinci hâfız-ı kütüb oldu ve bu arada üniversitede dersler verdi. Eski yazarlarının elyazılarını yakından bilen, elyazmalarının hatâlı kısımlarını düzeltilebilecek yahut eksiklerini tamamlayabilecek derecede bilgi sahibi olan ve üzerinde tarih bulunmayan eserlerin dönemlerini doğru şekilde belirleyebilen İsmail Saib Efendi, Cumhuriyet ilânından sonra aynı kütüphanenin müdürlüğüne getirildi. Kedilere düşkünlüğü ile bilinen ve aylığının neredeyse tamamını kedilerini doyurmak için harcayan bu büyük üstad 1939’un sonlarında emekli oldu ve birkaç ay sonra, 1940 Mart’ında vefat etti.
Devrinin en seçkin âlimlerinden olan ve hem yerli hem de yabancı ilim adamlarının “ayaklı kütüphane”, “ilimler fihristi” yahut “canlı bibliyografya” dedikleri İsmail Saib Efendi’nin şarkiyat alanında, özellikle de Birinci Dünya Savaşı senelerinden itibaren neşredilen birçok eserde önemli katkılarının bulunduğu, hattâ bu alandaki bazı kaynakları bizzat yazdığı ama mensubu olduğu Melâmî yolunun gereğini yerine getirmek maksadıyla isminin bilinmesini istemediği ve eserlerini bu yüzden başkalarının adıyla yayınladığı söylenir.
ÖNCE OKULDA İŞİTİLEN ESERLER…
Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde, üç ay boyunca devam edecek olan iki de sergi var: Başında Prof. Dr. Muhittin Macit’in bulunduğu Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun düzenlediği ve Türkiye kütüphanelerindeki en önemli ve en tanınmış elyazmalarından 78 adedinin ilk defa birarada yeraldığı “Mürekkebin İzi” sergisi ile başkanlığını Prof. Dr. Uğur Ünal’ın yaptığı Devlet Arşivleri Başkanlığı’nın hazırladığı “Hatt-ı Hümayun”, yani padişahların elyazıları sergileri…
Bu sergilerin benzerlerinin Türkiye’de daha önce düzenlenmediğini hatırlatmam gerekiyor…
Ziyaretçiler, “Hatt-ı Hümayun” sergisinde Kanunî Sultan Süleyman’dan Sultan Abdülhamid’e ve son padişah Sultan Vahideddin’e kadar birçok Osmanlı hükümdarının elyazılarını görebilecekler. Resmî yazışmalardan, üzerinde “Gereği ne ise öyle yapılsın” mânâsına gelen “Mûcebince amel oluna” ifadesinin yeraldığı tezhipli fermanlardan padişahların özel yazışmalarına kadar 116 adet belgenin yeraldığı sergiyi ziyaret edenler, hükümdarların yazıya döktükleri önemli kararlarının ve Tanzimat Fermanı’nın orijinali gibi Osmanlı Tarihi’nin çok önemli belgelerinin yanısıra aynı zamanda çoluk-çocuk sahibi birer aile babası olan padişahları insanî taraflarını aksettiren yazışmalarını, meselâ Üçüncü Ahmed’in hastalanan kızı için ilâç araması ile alâkalı evrakı da görebilecekler…
İçerisinde yeralan eserlerin önemi ve çokluğu bakımından Türkiye’de yine bir ilk olan “Mürekkebin İzi” sergisini gezenler ise, isimlerini çocukluk senelerinde önce ders kitaplarından öğrendikleri, daha sonraları şayet okumaya meraklı iseler başka kaynaklardan ve hattâ son senelerde moda olan TV dizilerinden işittikleri ve herbiri birer efsane hâlini almış birçok elyazması kitabın orijinalleri ile karşılaşacaklar.
Sergilenen bu 78 adet eserin en tanınmışlarının isimlerini vermeden önce, alanında Türkiye’de “ilk” olan her iki serginin hayata geçirilmesi için çaba gösteren çok sayıdaki fedakâr görevlinin bazılarından bahsedeceğim:
Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun Başkanı Prof. Dr. Muhittin Macit, Devlet Arşivleri Başkanı Prof. Dr. Uğur Ünal ve Cumhurbaşkanlığı Kütüphaneler Daire Başkanı Ayhan Tuğlu’nun işbirliği ile düzenlenen bu âyardaki sergiler aslında aylar süren hazırlıkların neticesinde hayata geçirilebilirler. Ama her iki sergi bir buçuk ay gibi kısa bir zamanda hazırlandı ve bu kadar kısa müddet içerisinde bitirilebilmeleri için ekipler geceli-gündüzlü çalışarak binbir fedakârlıkta bulundu. Sergilerin proje danışmanlığını yapan Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Hümeyra Şahin de hazırlıkların tamamlanabilmesi için sergi salonlarında Yazma Eserler Kurumu’nun, Devlet Arşivleri’nin ve Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi’nin personeli ile sabahlara kadar çalıştı…
Burada, “Mürekkebin İzi” isimli sergide yeralan 78 adet elyazmasından bazılarının isimlerini veriyorum… İmkân bulmaya çalışın, Millet Kütüphanesi’ni ve kütüphanedeki bu muazzam sergileri gezin ve mevcudiyetlerinden ilk defa büyük ihtimalle öğrencilik senelerinizde haberdar olduğunuz tarihimizin bu çok önemli elyazmasını da ziyaret edin…
İLK DEFA BİRARAYA GELDİLER…
İşte, Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde sergilenen ve ilk defa biraraya gelen çok önemli elyazmalarından bazıları:
* 9. asırdan, Abbasi döneminden kalma cild kapakları.
* Emevi ve Abbasi dönemlerine ait Kur’anlar.
* Selçuklu Kur’anları.
* İslâmî hat sanatının en önemli isimlerinden olan Yakut’un yazdığı 1294 tarihli Kur’an.
* Yıldırım Bayezid’in, türbesinde okunması için vakfettiği Kur’an.
* Avuç içine sığacak boyda sancak Kur’anları.
* Şeyh Hamdullah, Ahmed Karahisarî, Hafız Osman, Yedikuleli Seyyid Abdullah, Şekerzade, Kazasker Mustafa İzzet ve Hasan Rıza’nın Türk hat sanatının şaheserlerinden olarak kabul edilen Kur’anları.
* Mevlânâ’nın meşhur Mesnevî’sinin 1373’te yazılmış nüshası.
* Kâşgarlı Mahmud’un Türkçe ilk sözlük olan “Divan-ı Lügatü’t-Türk” isimli eserinin Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nden getirilen 1266 tarihli tek nüshası.
* Fatih Sultan Mehmed’in kütüphanesine ait Tevrat tercümesi.
* Hazreti Davud’a indirilen Zebur’un 15. yüzyılda yapılmış Arapça tercümesi.
* Fatih’in isteği üzerine yazılmış olan Kritovulos Tarihi’nin orijinali.
* Fatih’in gazâ ve fetihlerini anlatan “Tarih-i Ebü’l-Feth”.
* Robot sisteminin öncülerinden olan 13. asır âlimi Cezerî’ye ait “Kitâbü’l-Hiyel”.
* Batlamyus Atlası’nın Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen 14. yüzyıldaki tercümesi.
* Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin orijinal elyazması.
* Timurlu Devleti’nin hükümdarı Uluğ Bey’in yüzyıllarca astrominin temel kaynağı olarak kabul edilen “Zîc”i.
* Üçüncü Murad’ın “Şehinşahnâme”si.
* Celâyir Sultanı Ahmed ile Timur’un soyundan gelen Hüseyin Baykara’nın divanları.
* Hazret-i Muhammed’in hayatını anlatan Siyer-i Nebî’nin 1595’te Üçüncü Murad için hazırlanan minyatürlü nüshası.
* Kıptî İncili.
* Eski Yunanca Sümelâ İncili.
Kâşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügatü’t-Türk’ünde bulunan dünya haritası.
Ahmed Karahisarî’nin yazımını 1595’te tamamladığı meşhur Kur’an’ı…
İmrozlu Kritovusos’un Fatih Sultan Mehmed’in isteği üzerine yazmaya başlayıp 1467’de tamamladığı tarihi…
“Hatt-ı Hümayunlar” sergisinden bir belge: Sultan İbrahim’in elyazısı…
Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde açılan serginin az sayıda basılan kataloğu: “Mürekkebin İzi”…
.
Murat Bardakçı
Giriş:25.02.2020 - 08:32
Bu 3-1'lik felâket ciddî bir uyarıdır! Fenerliler Yusuf Fahir Baba'ya saygıda kusur etmekten vazgeçmedikleri takdirde istikballerinden korkulur!Fenerbahçe, Galatasaray’a önceki gün, üstelik kendi stadında 3-1 mağlûp oldu ya…
Her iki takımın fanatikleri, bundan beş sene önce, 2015 Mart’ında yazdığım bir yazıyı sosyal medyada paylaşıyorlar:
“Şükrü Saracoğlu himaye altındadır; Galatasaray orada imkânı yok, kazanamaz!” başlıklı yazımda Fenerbahçe’yi 20. yüzyılın önde gelen Bektaşî şeyhlerinden Yusuf Fahir Baba’nın koruduğunu, Galatasaray’ın Fener’i Şükrü Saracoğlu stadında bir türlü yenememesinin sebebinin bu himaye olduğunu söylüyor ve Yusuf Fahir Baba hakkında kısa malûmat veriyordum…
Şimdi, işte beş sene önceki bu yazım gündeme getiriliyor ve “Şükrü Saracoğlu stadı hani Yusuf Fahir Baba’nın koruması altında idi? Galatasaray nasıl oldu da kazandı? Şeyh’in kerametine ne oldu?” diye soruyorlar…
Bu sualin, yani Fenerbahçe’nin hem önceki günkü, hem de gelecekteki muhtemel mağlubiyetlerinin cevabını beş sene önceki yazımda açık şekilde vermiş ve “Fener’in stadyumu bizzat Yusuf Fahir Baba tarafından korunmaktadır ve Fenerliler bu manevî büyüklerine bir saygısızlıkta bulunmadıkları müddetçe Galatasaray’ın koruma kalkanını delmesinin imkânı mevcut değildir!” demiştim!
Böyle açık açık yazmıştım ama Fenerbahçeliler bu ciddî ve önemli uyarımı maalesef dikkate almadılar, hatırlatmış olmama rağmen Yusuf Fahir Baba’ya gereken hürmeti göstermediler, onu günlük hayatta ve sosyal medyada eğlence mevzuu hâline getirdiler. Gayet celâlli bir zât olan Baba Efendi anlaşıldığı kadarı ile yine de tam beş sene boyunca sabretti, neticede Fener’i uyarmak istedi ve koruma kalkanının delinmesine, Galatasaray’ın karşısında üstelik de kendi stadında perişan olmasına göz yumdu!
Önceki günkü hezimet, işte budur!
FUTBOLCU, MİTRALYÖZCÜ VE ŞEYH!
Bilmeyenler için, Yusuf Fahir Baba’nın kim olduğunu hatırlatayım:
1891’de İstanbul’da doğdu. Üsküdar’da asırlar önce kurulmuş olan Bandırmalızâde Tekkesi’nin şeyh ailesine mensuptu. Bağlarbaşı’nda şimdi mevcut olmayan bir Fransız okulunu bitirdi, İttihad ve Terakki’ye meyletti ve işgal yıllarının İstanbul’unda Kuvâ-yı Milliye için çalışan gizli “Karakol Teşkilâtı”nda görev aldı….
Kuşdili Çayırı’nda, şimdi Şükrü Saracoğlu stadının yanıbaşında bulunan, Celvetîliğin Hâşim Baba kolundan gelen Abdülbaki Efendi Tekkesi’nde uzun seneler şeyhlik yaptı ve İstanbul’un önde gelen Bektaşî babalarından oldu. Cumhuriyet devrinde “Ataer” soyadını aldı ve 1967’de yine İstanbul’da vefat etti.
İstanbul’un tasavvuf tarihinde önemli yeri olan; tasavvuf, özellikle de “erkân” ve dinî musiki alanında çok sayıda talebe yetiştiren Yusuf Fahir Baba’nın en tanınmış öğrencisi, 2012’de kaybettiğimiz bir Galatasaraylı, Nezih Uzel idi. Baba’nın “Şâhım Ali Abâ’ya / Erenlere aşkolsun / Meydân-ı Murtazâ’ya / Girenlere aşkolsun” dörtlüğü ile başlayan ve talebesi Nezih Uzel’in bestelediği meşhur “nefes”i, yani Bektaşi ilâhisi, bugün dinî musiki repertuvarımızın en tanınmış eserlerindendir.
Şimdi de, Yusuf Fahir Baba’nın Fenerbahçe ile bağlantısını anlatayım:
Bağlarbaşı’ndaki Fransız okuluna devam ettiği senelerde Fenerbahçe’deki çayırda oynanan futbola merak sarmıştı. İsmi önceleri “Black Stockings” yani “Siyah Çoraplar”, daha sonra da “Fenerbahçe” olan ama henüz klüp kimliğine sahip bulunmayan toplulukta futbol oynamaya başlamış, Birinci Dünya Savaşı’nda askere alınıp Çanakkale cephesindeki bir mitralyöz bölüğüne gönderilince futbola mecburen veda etmiş ama hayatı boyunca Fenerli kalmıştı.
Yusuf Fahir Baba’nın seneler boyu tekke olarak kullanıp postunda oturduğu ahşap evi de Fenerbahçe’de ve stadın hemen yanıbaşında idi… Geniş bir bahçesi ve bahçesinde “hâmûşân”ı, yani mezarlığı olan tekke-ev 1950’lerin ortalarında artık oturulamaz hâle gelince yıktırılıp yerine dört katlı bir apartman yaptırıldı.
Baba, vefatına kadar bu apartmanın üst katında yaşadı ve Şükrü Saracoğlu stadı sonraki senelerde genişletildiği sırada tekkenin geniş bahçesinin bir bölümü de stadyuma dahil edildi!
Meselenin önemli tarafı işte burada idi, yani Şükrü Saracoğlu stadının bir bölümü Fenerbahçe’nin eski bir futbolcusu olan bu renkli şeyhin mekânıydı ve Yusuf Fahir Baba stadı bizzat himayesi altına almıştı …
BABAYI, BÖYLE ÇİLEDEN ÇIKARTTILAR!
Fenerbahçeliler’e tekrar hatırlatayım: Galatasaray’ın sizi kendi stadınızda perişan etmesinin sebebi Yusuf Fahir Baba’ya saygıda kusur edip onu eğlence mevzuu hâline getirmenizdir ve Baba’nın ruhaniyetinden özür dilemediğiniz takdirde, klübün istikbalinin maalesef beter olma ihtimali mevcuttur!
Beş sene önceki yazımın hemen ardından sosyal medyada Yusuf Fahir Baba ile aklınız sıra dalga geçmeye kalkışırsanız, Baba’nın yayınladığım fotoğraflarını kullanarak Twitter’da, Zwitter’da, bilmemnerede onun adına komik zannettiğiniz hesaplar açarsanız, onunla yine alay edercesine temiz adını “En büyük baba Yusuf Fahir Baba” gibisinden ucuz sloganlarla aklınız sıra harcamaya cür’et ederseniz, hele “Yusuf Fahir Baba Online!” gibisinden Baba’nın hatırasını ayaklar altına alan ifadeleri pervasızca haykırırsanız, olacağı budur! Yusuf Fahir Baba alınır, küser ve neticede kendi stadınızda size âfiyetle üç gol yedirir!
Fenerbahçeliler’in, manevî koruyucuları olan Yusuf Fahir Baba’nın kendilerine şimdilik sadece küsüp ufak bir uyarıda bulunduğunu ve hatırasına hürmet göstermemekte devam ettikleri takdirde bundan sonra okkalı cezalara çarptırılacaklarını artık ciddî şekilde idrak etmeleri gerekir…
Baba hazretleri tam olarak babalanıp iyi bir edep dersi vermek istese idi önceki gün neler neler yapardı, bir düşünün:
Galatasaray’ın kaçırdığı gol fırsatlarını, meselâ Henry Onyekuru’nun karşılaşmanın henüz dördüncü dakikasında değerlendiremediği inanılmaz pozisyonu gole çeviriverirdi! Bu beceriksizlikten birkaç dakika sonra bu defa Radamel Falcao’nun kaçırdığı yüzde yüzlük fırsatta da topu ağlara gömdürür, yine Onyekuru’nun 34. dakikada gösterdiği basiretsizliğe asla müsaade etmez, Fener’i daha perişan hale getirir, hattâ Allah göstermesin sarı-lâcivertlileri 3-1 değil 5-0, hattâ 10-0 gibi bir zillete dûçar ederdi!
Fenerbahçeliler uğradıkları bu 3-1’lik tarihî âfetin Yusuf Fahir Baba’dan gelen bir uyarı olduğunu idrak ettikten sonra, başlarına başka musibetlerin yağmasına mâni olabilmek için Baba’nın ruhaniyetinden özür dilemeli, ismini bundan böyle derin bir hürmetle yâdetmeli ve adını sosyal medyadaki vıcık vıcık sitelerden derhal temizlemelidirler!
Üstelik özür öyle “Biz ettik, sen etme”, “Senden büyük Baba yok!” yahut “Baba, sorry”, misali sade suya tirit ucuz sözlerle dilenmez! Yusuf Fahir Baba’nın gönlünü alabilmek için mensubu olduğu yolun edep kaidelerine göre hareket edilmesi, meselâ Şükrü Saracoğlu stadında gülbang çekildikten sonra yöneticilerin mengûş takıp cimcime giymeleri, dört kapı ve kırk makam dolaşmaları, kurban tığlamaları ve daha dünya kadar ritüeli eksiksiz şekilde yerine getirmeleri şarttır!
Özürün nasıl dilenmesi gerektiği ile alâkalı bu bahsi daha fazla uzatmıyorum ama tekrar etmek zorundayım: Önceki günkü 3-1’ik mağlûbiyet Yusuf Fahir Baba’nın bir uyarısıdır ve hatırasından af dilenmediği takdirde klübün başına gelebilecekleri düşünmek bile insanı fena halde ürkütmektedir!
.
Murat Bardakçı
Giriş:03.03.2020 - 11:58
Hayal ve uçuşEntellektüelinden sıradan vatandaşına kadar memleketine kalben bağlı olan hemen herkesin gelecek hakkında hoş şeyler düşünmesi, istikbalin mükemmel, mâmur ve her bakımdan düzgün olmasını arzulaması hem iyidir; hem de bir yerde vatandaşlık görevidir…
Ama uçmamak, hayallere dalmamak, kendini olduğundan kat kat büyük görüp de yapılamayacak işleri hedef kabul ederek geçmişin azametini intikam ile karışık yayılmacı politika hayalleri haline getirmemek şartıyla…
Türkiye’de bir kesim, şimdi maalesef böyle hayallere dalıp uçmaya başladı!
Bazı köşe yazılarında ve sosyal medyada herhalde okumuşsunuzdur: Bize karşı olan her memleketten ve herkesten aleyhimizde yaptıkları bütün fenalıkların hesabını mutlaka soracakmışız! Tepemiz attığı takdirde Suriye’deki Rus birliklerini ezip geçermişiz, Amerika ismimiz her zikredildiğinde korkudan zaten tir tir titriyormuş, Amerikan ekonomisi yerle bir etmemize de çok az kalmışmış! Yunan ve Bulgar sınırlarına yığılan mülteciler Avrupa’daki çöküşün başlangıcına ve yeni bir “Türk asrı”nın doğuşuna işaretmiş. Asırlardır çöküşümüz için ellerinden geleni yapan emperyalist, oryantalist, siyonist vesaire güruhu bugün-yarın tepeleyecekmişiz ve şu andaki bütün çabamız önümüzdeki günlerdeki yeni “Türk asrı”nın, hattâ Osmanlı’nın tekrar doğuşunun başlangıcı imiş!
Bu zihniyet bizde asırlardır mevcuttu. Devlet adamları da arada bir aynı havalara girip neticenin ne olacağını ölçüp biçmeden etrafla savaşa tutuşmuş ve memleketi perişan etmişlerdi.
“300 ÇADIR” TERÂNESİ PERİŞAN ETTİ!
Örnek mi?
Meselâ, 18. asrın ortalarında eski büyük zaferlerin ve şaşaalı günlerin hasreti içerisindeki zamanın hükümdarına “Devletimiz uzaktan arslana benzer ama yanına gelindiğinde dişlerinin ve tırnaklarının dökük olduğu görülür” diyerek savaş ilânından vazgeçiren Koca Ragıp Paşa’nın vefatının ardından böyle boş heveslere karşı çıkacak devlet adamı maalesef kalmamıştı. Dolayısı ile ordunun harp edecek güçte olup olmadığına bakılmadı, sadece birkaç ay süreceği tahmini ile açılan savaşlar senelerce devam etti ve ardarda mağlûbiyetler yaşayıp küçüldük!
Hayâl ve uçuş devlete Birinci Dünya Harbi senelerinde de hâkim oldu! 1915’te Basra’daki İngiliz hücumunu bir-iki birlik ile savuşturabileceğine inanan Enver Paşa ile arkadaşları “İran’ı fethetme” hevesine kapılıp Irak’taki birlikleri İran taraflarına sevkettiler, neticede İngiliz ordusu zamanla Halep’e kadar ilerledi, üstelik İran’da da bir iş edemedik!
Unutmayalım: 1878’de uğradığımız ve Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesi ile neticelenen 93 Harbi’ndeki bozgunun ardında, Midhat Paşa’nın “300 çadırla geldik, gerekirse 300 çadırla döneriz” diyerek hem sarayı hem de orduyu kaybedileceği daha en baştan belli olan bir savaşa sürüklemesi vardır!
Memlekette şimdilerde de etrafta bütün böyle boş hayaller yüzünden uğradığımız felâketleri bilmeyenlerin ve bilip öğrenmeye çalışmadan yine aynı ruyâlara dalanların haykırışları işitiliyor; “Vururuz, kırarız, perişan ederiz, Amerika’yı da Moskova’yı da dize getirip yerlere sereriz, zaten tek bir söz ettiğimiz anda bile çatır çatır çatırdıyorlar” terâneleri yükseliyor.
“Kabrinde müsterîh uyu ey nâmdar (isim sahibi, meşhur) atam! / Evlâdının bugünkü adı sâde intikam!” zihniyeti şimdi sadece şiir kitaplarındadır!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 07.03.2020 - 08:49
Taksim'den sonra Sultanahmet ve Eminönü Meydanları da belediye etkinliklerine kapatıldı
İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun Taksim Meydanı’nda Büyükşehir Belediyesi’nin kurduğu geçici sergi platformunu ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın “Dijital Gösterim Merkezi” çadırını geçen ay kaldırtmasının ardından bu defa da 4 numaralı kurul Sultanahmet ile Eminönü Meydanları’nı koruma altına alan bir karar verdi ve Fatih Belediyesi’nin bu meydanlara geçici stantlar ile etkinlik sahneleri kurma talebini geri çevirdi.
Fatih Belediye Başkanlığı Kültür İşleri Müdürlüğü, geçtiğimiz 19 Şubat’ta İstanbul Valiliği’ne başvurup 15 Mart’ta başlayıp bir ay boyunca devam edecek olan “Zanaat 2020” etkinliği münasebeti ile Sultanahmet ve Eminönü Meydanları’nda 400 metrekarelik stantlar ve bir adet de etkinlik sahnesi kurabilme izni talep etmiş, vilâyet kararı kurula bırakmış ve başvuruyu 4 numaralı kurula göndermişti.
Kurul, 26 Şubat’ta yaptığı toplantıda Fatih Belediyesi’nin hazırladığı projeyi sözkonusu meydanlardaki tescilli anıt eserlerin görünürlüğünü engelleyeceği ve bu meydanlardaki kültür varlıklarına yaya erişimini kısıtlayacağı gerekçesi ile reddetti.
Taksim’in ardından Sultanahmet ile Eminönü Meydanları hakkında bir ay içerisinde verilen bu iki önemli ve “doğru” karar, şehrin dört bir tarafına zırt-pırt gökdelenler dikilmesine ses çıkartmayan ama çöken çatısını tamir etmek isteyen fakir-fukaraya “Dokunmaaaa! Oturduğun o harabe, tarihî eserdir” deyip nice binaların hâk ile yeksan olmasına sebebiyet veren koruma kurullarının nihayet doğru yolu bulduklarını gösteriyor…
Temennim, bu kararların hayırlı bir başlangıç teşkil etmesi ve Sultanahmet gibi bin küsur senedir medeniyetlerin mekânı olan meydanların yahut Eminönü gibi tarihî limanların “bilmemne festivali”, “feşmekân etkinliği” veya “detderelelli fuarı” gibi bahanelerle ucuz panayır alanı haline getirilmelerinden artık vazgeçilmesi ve böyle tarihî mekânlar için hem kalıcı hem de estetik çareler düşünülmeye başlanmasıdır.
KARAR MÜKEMMEL AMA OKUMAK DERT Mİ DERT!
Koruma kurullarını gösterdikleri bu “tekâmülden” dolayı samimiyetle tebrik ederken kararlarla alâkalı bir tuhaflığı yazmadan edemeyeceğim:
Kurulun kararı herbiri birer cümle olan iki paragraftan ibaret ama ilk paragraf tam tamına 30 satır! Şayet inanmazsanız, kararın burada yayınladığım görüntüsüne bakıp satırları sayabilirsiniz!
Aslında cümle bu 30 satırın sonunda bitmiyor, noktalı virgülden sonra satırbaşı yapıp on satırlık yine tek cümleden meydana gelen ikinci bir paragraf açmış, yani kararı 40 satırlık tek bir cümle hâlinde ifade etme maharetini göstermişler ama, neyse… Bu muhteşem üslûbun sahiplerinin 30. satırın sonuna koydukları noktalı virgülü tenezzül buyurdukları satırbaşının hatırına, “.”, yani “nokta” kabul edeceğim…
Böyle bir metni okurken nefesiniz kesiliyor, boğazınız daralıyor, gözleriniz kararıyor, içinizi hafakanlar basıyor, kalbiniz daha bir şiddetle çarpmaya başlıyor ama ne çare? Cümle uzuyor Allah uzuyor, bir türlü bitmek bilmiyor!
Sırası gelmişken samimi bir itirafta bulunayım: Kırk küsur senedir binlerce haber, köşe ve bir hayli de kitap yazdım ama taş çatlasa 7-8 satırdan uzun cümle kurmaya bir türlü muvaffak olamadım, beceremedim! Dolayısı ile metnin kafasını-gözünü yararak da olsa böyle görünürde 30 ama aslında 40 satırlık tek bir cümle kurma cesaretini ve de cür’etini gösterenleri içten içe ve çatır çatır nasıl kıskandığımı âââh bir bilseniz!
İmparatorluk döneminin yazışmaları da bu kurul kararı gibi idi; fermanlar, buyrultular, mühimme defterleri, hükümet kararları vesaire hep bu şekilde, yani tek cümle hâlinde kaleme alınır, ifade sakız gibi uzar, nokta bir türlü konmaz, cümle asla ve kat’â bitirilmezdi!
Peki ama, bu devirde böylesine tuhaf üslûbun hikmeti ne ola ki? Kararı yazıya geçirenler şayet ferman yazmaya heveslenmediler ise kurdukları soğuk, tatsız, kuru ve bitmek bilmeyen, sayfayı dolduran ama kelime tekrarları ve ifade hatâları sebebi ile yerlerde sürünen böyle 30 satırlık cümlenin ciddiyet ve otorite belirtisi olduğuna mı inanıyorlar dersiniz?
Ama her işte bir hayır vardır derler ya…
İşte, fırsat önünüzde! Buraya görüntüsünü koyduğum kararın ilk paragrafını bir nefeste okumaya çalışın ve bu nâfile çalışmaya yılmadan devam edin! Başınıza bir iş gelmediği, meselâ okurken nefessiz kalıp şakkadanak yere yığılmadığınız ve bu işi hakikaten becerdiğiniz takdirde bir yolunu bulup olimpiyatlara katılın! Demirhane körüğü misâli ciğerleriniz sayesinde hem vallah, hem de billâh; bir değil, birkaç dalda birden altın madalya alırsınız!
İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun Sultanahmet ve Yenicami Meydanları hakkında 26 Şubat 2020’de verdiği karar.
.Murat Bardakçı
Giriş: 12.03.2020 - 12:01
İstiklâl Marşı'nın kabulünün 99. yıldönümünde Zeytinburnu Belediyesi'nin çok önemli yayını
İlk senelerinde isminin başında henüz “Türkiye” ibâresi bulunmayan Büyük Millet Meclisi, 12 Mart 1921’de Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı’nı “millî marş” olarak kabul etmişti.
Dolayısı ile bugün, millî marşımızın resmen kabulünün 99. yıldönümüdür…
Zeytinburnu Belediyesi, kabulün yıldönümüne tesadüf eden bugünlerde Mehmed Âkif’in şimdiye kadar bilinmeyen bir eserini, daha doğrusu “Zeytin Ağacı” isminde bir tercümesini yayınladı.
Asıl mesleği veterinerlik olan ve Halkalı’daki Ziraat Mektebi’nin hocalarından olan Âkif, Zeytin Ağacı’nı Mikâil Çilingiryan ile beraber Fransızca kaynaklardan tercüme etmiş, tercümeyi sonradan “Üzümeri” soyadını olan Mehmed Ekrem basılacak şekilde elyazısı ile yazıp içerisindeki çizimleri yapmış ve 189 sahifelik eser 1913 Mayıs’ında Ziraat Mektebi’nin talebesi için o zamanın bir çeşit teksiri olan “şapirograf” tekniğiyle çok az sayıda basılmış!
“Zeytin Ağacı”nın bilinen tek nüshası, Türkiye’de “kitap ve yayın tarihi” dendiğinde akla gelen ilk isim olan Prof. Ali Birinci’nin “eşsiz” diyebileceğim kütüphanesinde bulunuyor…
Zeytinburnu Belediyesi işte bu nüshanın tıpkıbasımını ve Selma Günaydın ile Yusuf Turan Günaydın’ın lâtin harflerine çevirdikleri metni Birinci’nin konuyu mükemmel şekilde izah ettiği bir sunuş yazısı ile beraber yayınladı.
Mehmed Âkif’in hem edebî hem de fikrî hayatımızdaki çok önemli yerinden burada sözetmeme hiç gerek yok ama bu yayının ortaya koyduğu bir başka önemli husus var:
Bir memleketin millî şairine ait eserlerden birinin nerede ise bir asırdan buyana karanlıklarda kalıp bilinmemesi, o memleketin kültür tarihi bakımından açık söylemek gerekirse büyük bir ayıptır, bu ayıptan kurtulmamız da şimdi Zeytinburnu Belediyesi sayesinde mümkün olmuştur!
“Başarılı” ve “iyi” yayıncılığın ilk şartı, bana göre “kalıcı” ve “kaynak” olan eserler yayınlamaktan geçer ve bu işi en mükemmel şekilde yapan kurumların başında açık söyleyeyim, Zeytinburnu Belediyesi gelmektedir: Şimdiki Belediye Başkanı Ömer Arısoy başkan yardımcısı olduğu geçmiş dönemde o bir önceki başkan Murat Aydın ile beraber böyle çok sayıda “kalıcı” ve “kaynak” eser yayınlamıştır, Ömer Bey aynı kalitedeki yayın faaliyetine bugün de devam etmektedir ve millî şairimizin 117 sene sonra ortaya çıkartılan eseri de bu yayıncılığın son örneğidir.
DAHA BAŞKA YAYINLAR DA VARDI…
Sırası gelmişken çok seneler önce işittiğim bir hadiseden ile yine uzun seneler evvel gördüğüm bazı kitaplardan sözedeceğim…
Musiki hocalarımdan olan Dr. Selâhattin Tanur, Birinci Dünya Harbi’nin son yıllarında Tıp Fakültesi’nde gördüğü kısa bir eğitimden sonra doktor olarak mezun edilen o devrin gençlerinden idi. Kısa eğitim görmelerinin sebebi cephelerdeki doktor ihtiyacıydı ve bu şekilde kısa eğitim ile doktor olanların ortak bir de özellikleri vardı: Gelen hastanın rahatsızlığı ne olursa olsun sadece “aspirin” verirlerdi! Grip geçirene de, çok daha ciddî ve hattâ hayatî bakımdan tehlikeli olan derde müptelâ olanlara da aynı şekilde aspirin!
Gerekçeleri, almış oldukları eğitime güvenmemeleri sebebi ile kuvvetli ilâç vermekten çekinmeleri idi!
Dr. Selâhattin Bey anlatmıştı: Tıp tahsiline devam ettikleri sırada zamanın güçlü adamı olan Harbiye Nâzırı Enver Paşa, cephede ihtiyaç duyulabileceği gerekçesi ile tıp talebesinin temel veterinerlik eğitimi de almasını istemişti. Doktor adaylarına bu dersler Halkalı’daki Ziraat Mektebi’nde verilmişti ve arada bir Mehmed Âkif de derslerine giriyordu.
Hoca’nın muhafaza ettiği ders notları arasında, hayvan hastalıklarını konu alan ve “Zeytin Ağacı” gibi şapirografla basılmış satırları mor renkli bazı risâleler de vardı. Dr. Selâhattin Bey bunları bana göstermiş, bir-ikisinin Mehmed Âkif’e ait olduğunu söylemişti.
Risaleler bugünkü gibi hatırımdadır ve Hoca’dan hatıra olarak saklamak üzere bana vermesini niçin istemediğime hâlâ esef ederim!
Ali Ağabey bunları günün birinde belki bulur ve Ömer Bey de yayınlar, kimbilir…
Bundan 40-45 sene kadar önce bizzat gördüğüm bu yayınları hatırlattıktan sonra “Zeytin Ağacı”nın kütüphanesinde bulunan bilinen tek nüshasının kitap olarak çıkmasını sağlayan Prof. Ali Birinci ile eseri yayınlayan Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy’u tebrik ediyorum. Sayelerinde, yayıncılık tarihimizin dünya kadar meçhulünden biri ortadan kalkmış ve millî şairimize olan vefa borcumuz bir nebze de olsa ödenmiştir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 20.03.2020 - 16:57
İtalya'daki ölümlerin sebebi aslında siyasîdir
İtalya’da, Koronavirüs yüzünden ölenlerin sayısı İran’ı geçti…
Adamlar yasak masak dinlemiyorlar, özellikle de salgının başladığı kuzeydeki Lombardiya’da halka “evlerinizde kalın, sokağa çıkmayın” dendiği halde sokağa çıkma yasağına uymayanlardan alınan para cezasını ödeyip haldır haldır dışarıda dolaşıyorlar ve neticede ölen ölene…
İşin ucunda ölüm olduğunu hatırlarına bile getirmeyen Lombardiyalılar’ın niçin böyle yaptıklarını ve “umursamazlık”, “delilik” yahut “çatlaklık” gibi sıfatlarla açıklanamayacak olan bu hareketlerinin sebebini dün bazı İtalyan arkadaşlarıma sordum.
Meselenin altında çok başka sebeplerin bulunduğunu anlattılar. Söylediklerini şimdi sizlere de naklediyorum:
İtalya 20 idarî bölgeye ayrılmıştır, bunlardan beşi geniş otonomiye sahiptir, bölgelerde seçimle işbaşına gelen valilerinin unvanı da “Başkan”dır.
Kuzeydeki bölgeler memleketin en zengin kesimidir ve senelerdir ya daha geniş otonomi elde etmek yahut İtalya’dan ayrılmak için çalışmaktadırlar. Gerekçeleri basittir: İtalyan ekonomisine en büyük katkıyı yapmalarına rağmen merkezî hükümetin kuzeyin gelirlerini ve vergilerini alıp güneydeki nisbeten fakir bölgelere harcamasına artık son verilmesi ve kuzeyin bağımsız, ayrı bir devlet olması!
İtalyan Birliği’nden ayrılmak isteyen bölgelerde faaliyet gösteren altı siyasî parti 1991’de “Kuzey Ligi” adında bir birlik teşkil ettiler, ardından 1996’da “Padania Federal Cumhuriyeti”ni ilân edip parlamentolarını kurdular ve Mantua’yı başkent yaptılar.
Ayrılmayı silâh kullanarak değil, siyasî uzlaşma sağlayarak yapmak isteyen Kuzey Ligi faaliyetine hâlâ devam ediyor…
BALIK İSTİFİ “SARDALYA” TOPLANTILARI
Lig’in en güçlü ve en zengin bölgesi, otonomiye sahip bölgenin başkenti Milano olan ve salgının şiddetle hüküm sürdüğü Lombardiya! Salgının burada yaygınlaşmasının sebebi de Lombardiya’da geniş bir tekstil sektörünün bulunması, fabrikalarda ve atelyelerde çalışan onbinlerce Çinli işçinin Çin takvimine göre yeni yılın, yani “Fare Yılı”nın başlangıcı olan 17 Ocak’tan itibaren memleketlerine gitmesi ve dönüşlerinde virüsü de beraberlerinde getirmesi…
Salgının İran’daki vak’aları bile geride bırakmasının başka sebepleri de var: Eve kapanmak pek öyle İtalyanlar’a uygun bir iş değil ama Kuzey’in bağımsızlığını isteyen gençlerin başlattığı ve meydanlarda iğne atılsa yere düşmeyecek vaziyette sıkışık toplantılar yapmaya alışkın olan kuzeylilerin bu kalabalığı balık istifine benzeterek “Sardalya” dedikleri toplantılarından hâlâ vazgeçmemeleri. Teşkil ettikleri kalabalıklar salgın öncesindeki kadar yoğun olmasa da ölüm riskine rağmen biraraya gelmeye devam ediyorlar, artık âdet hâline gelen şenlik havasındaki bu buluşmalara hâlâ devam ediyorlar. Halktan bazılarının evlerinin pencerelerinde ve balkonlarında çalgı çalıp arya ve şarkı okumalarının sebebi de, aslında şimdi herkesin katılamadığı bu şenlikleri bir biçimde de olsa devam ettirebilme isteği…
Bu biraraya gelmeler ve okulların salgın yüzünden kapatılmasına rağmen kapanmayı “tatil” olarak algılayan gençlerin sokaklara yığılması da virüsün yayılmasında önemli rol oynuyor. Hükümetin eğitime Skype vasıtası ile devam edilmesi kararı da şimdilik bir işe yaramıyor.
Dün, İtalya’nın Fransa sınırındaki San Remo şehrinde lise öğretmeni olan bir arkadaşımı aradım, yaşadıkları sıkıntıları anlattıktan sonra dersini artık Skype kullanarak verdiğini söyledi ama “Aslında boşuna uğraşıyoruz. Hocasını sınıfta bile doğru dürüst dinlemeyen öğrenciye dersi Skype’tan anlatmanın hiçbir faydası olmuyor” dedi.
Koronavirüs gençleri fazla etkilemiyor ama akşam evlerine döndüklerinde virüsü de beraberlerinde götürüp yaşlılara buluşturuyorlar ve neticede millet takır takır ölüyor!
İtalya’daki vaziyet işte budur…
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.03.2020 - 02:06
İşte, Türkiye'nin 1831 tarihli ilk karantina belgesi ve Sultan Abdülhamid'in "Bütün hacılar karantinaya alınacaktır" emri
Koronavirüs belâsı geldi geleli hem virüsle, hem de karantina ile uğraşıyoruz…
“Karantina” kavramı bize 19. asrın başlarında gelmiştir ve o zamanlardaki ismi “tahaffuz”dur, yani “hıfzetme, koruma” demektir; karantina mekânlarına da “tahaffuzhane” denmiştir.
Türkiye, tarihi boyunca dünyanın dört bir tarafındaki memleketlerde olduğu gibi salgınlar yaşadı ve bu salgınlarda onbinlerce insan can verdi. Salgınların başında kolera vardı, bütün salgınlar Türkiye’ye dışarıdan gelmişti, yani şimdiki Koronavirüs salgını ile o günlerdeki kolera hadiselerinin kaynağı aynı idi: Türkiye’ye yurt dışından gelenler tarafından getirilmişlerdi!
Avrupa’nın 14. asırda başlattığı “karantina”, bizde ilk defa 1831’de, en üst düzey devlet görevlilerinin verdikleri kararı zamanın hükümdarı İkinci Mahmud’un tasdik etmesi ile uygulandı…
İkinci Mahmud’un emri ile başlayan uygulamanın ilk aşamasında, İstanbul’a gelen bütün gemiler geldikleri yerlere göre değişik limanlarda karantinaya alınıyorlardı ve karantina müddeti gelinen yere göre değişiyordu. Uygulama sırasında işin dinî tarafı da ihmal edilmedi, zamanın şeyhülislâmından karantinanın dine aykırı olmadığına dair fetva bile alındı.
Sonraki senelerde, karantinanın devrin şartlarına göre daha bilimsel şekilde yapılmasına başlandı. 1838’de bir “Karantina Meclisi” teşkil edildi ve başka şehirlerde de karantina merkezleri kuruldu. Bu merkezlerde ciddî şekilde faaliyette bulunulabilmesi için Avrupa’dan karantina uzmanları davet edildi ve vatandaşlarının hakkını korumak için uygulamalara sık sık müdahalede bulunan İstanbul’daki yabancı memleketlerin elçileri de Karantina Meclisi’ne alındılar.
Salgın senelerinde en önemli dertlerden biri, hacdan dönenlerin bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyıp taşımadıkları meselesi idi. Salgın senelerinde hacdan gemilerle dönen hacılar İstanbul’un girişinde hemen karantinaya alınıyorlardı ama bir problem vardı: Karantina sadece Türk gemileri ile gelen hacılara uygulanabiliyordu ama devlet yabancı bandıralı gemilerle seyahat edenlere kapitülâsyonlar yüzünden bir şey yapamıyor, hasta yolcular bile ellerini-kollarını sallayarak karaya çıkabiliyorlar ve mikrobu her tarafa yayıyorlardı!
Sıkıntı, Sultan Abdülhamid’in 6 Ağustos 1892’de verdiği emir ile son buldu. Hükümdarın başkâtibi, yani Yıldız Sarayı’nın Genel Sekreteri Süreyya Bey’in ilgili makamlara gönderdiği yazıda bundan böyle uygulamadaki çifte standarda son verilmesi ve hacıları taşıyan Osmanlı vapurları ile beraber yabancı vapurların da karantinada beklettirilmeleri emrediliyordu.
Karantina konusunu merak edenler, Prof. Dr. Gülden Sarıyıldız’ın internetten de ulaşılabilen İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı “Karantina” maddesini ve aynı hocanın 1996’da Türk Tarih Kurumu’ndan yayınlanan “Hicaz Karantina Teşkilâtı” isimli eserini okuyabilirler…
Burada, karantina tarihimizle ilgili bazı önemli belgeleri ve ilk karantina merkezlerimizin fotoğraflarını yayınlıyorum. Belgeleri ve salgın hastalıklar ile karantina konusundaki daha başka evrakı temin etmemi sağlayan Devlet Arşivleri Başkanı dostum Prof. Dr. Uğur Ünal’a teşekkür borçluyum.
İşte, İkinci Mahmud tarafından 1831’de verilen ve karantina tarihimizin ilk yazılı emri olan belge ile Sultan Abdülhamid’in hacıların karantina altına alınmaları konusundaki iradesi ve yine karantina hakkında daha başka evrak…
Karantina konusunda tarihimizdeki ilk yazılı emir: 1831’de Hint, Acem ve Rus diyarlarında görülen, İstanbul’a da sıçradığı haber alınan kolera sebebiyle Karadeniz’in Rumeli tarafına gelen gemilerin uygun bir yerde karantinaya alınmaları konusunda Sultan İkinci Mahmud’un hatt-ı hümayunu (Osmanlı Arşivi, HAT, 1129/47952).
Hicaz’dan gelen hacıları taşıyan Osmanlı vapurları ile beraber yabancı vapurların da karantina beklettirilmeleri ve böylece, çifte standardın ortadan kaldırılması hakkında Sultan İkinci Abdülhamid’in 6 Ağustos 1892’deki emri (Osmanlı Arşivi, İ.HUS, 1/19).
Osmanlı topraklarındaki karantina mekânlarının bir kısmının iyileştirilmesi, diğerlerinin yerine de bilimsel gelişmelere uygun yeni karantina mekânları yapılması hakkında teklif ve bu konuda Sultan Abdülhamid’in 24 Aralık 1891’de verdiği emir (Osmanlı Arşivi, İ.MMS, 127/5443).
1 ile 9 Eylül 1894 tarihleri arasında Budapeşte’de Avusturya-Macaristan İmparatoru’nun himayesinde toplanan ve Osmanlı Devleti’nin de iştirak ettiği “8. Uluslararası Hijyen ve Demografi Kongresi”ne ait geçici program. Programda bulaşıcı hastalıkların çeşitleri, bulaşma yolları, bu hastalıklardan korunmak için alınacak önlemler, deniz karantinalarının faaliyetleri, alınan sonuçlar, hijyen alanında çalışanların barınma ile beslenme ve çalışma saatleri, şehirler, çocuklar, okullar, kamu binaları, toplu taşıma araçları ve sahiller gibi farklı unsurların sağlık koşullarına dair tedbirler yeralmaktadır (Osmanlı Arşivi, HR.İD, 1527/14).
27 Mart 1838 ile 27 Mart 1839 tarihleri arasında Osmanlı Devleti’nde alınan karantina kararları ile yaşanan gelişmelerin kaydedildiği Karantina Defteri’nin kapağı (Osmanlı Arşivi, BEO.AYN.d.1714-1).
Karantina Defteri’nin bir sahifesi. (Osmanlı Arşivi, BEO.AYN.d.1714-3).
19. yüzyılda, Beykoz civarındaki Serviburnu’nda inşa edilen karantina binaları (soldan): Kadınlar hastahanesi, gerektiğinde kullanılmak üzere hazır tutulan karantina barakası, erkekler hastahanesi, binanın tam altında doktorlara ve eczacılara mahsus daire, aynı binanın alt sağ tarafında mutfak ve çamaşırhane, en sağda da yüzden fazla kişiyi alabilecek karantina binası var.
19. yüzyılda kullanılan ama bugün nerede olduğu bilinmeyen bir karantinahane.
.Murat Bardakçı
Giriş: 03.04.2020 - 18:04
Mehmed Âkif'ten salgına karşı tavsiyeler
Bilim dünyası Koronavirüs’e çare ararken hem batı hem de doğu dünyası duayı ihmal etmiyor…
TV’lerde görmüşsünüzdür: Amerika’nın en meşhur Evanjelist vaizlerinden biri şeytan çıkartma âyini yapar gibi hareketlerle “İnsanlardan uzak dur! Git buradan, defol!” diyerek Koronavirüs’ü lânetliyor; İspanya’da doktorlar, hemşireler ve diğer sağlık çalışanları hastahane koridorlarında hep beraber ilâhiler okuyorlar…
Vaziyet bizde de aynı… Evlerde her zamankinden belki de daha fazla dua edilirken minarelerden her akşam tekbirler refakatinde yakarışlar yükseliyor…
İnancın gereği olan dua aynı zamanda moralleri yüksek tutup iç dünyalarda sükûn ve huzuru sağlamaya yarayan mükemmel bir vasıtadır ama “Ben iman sahibiyim, her an dua ediyorum, Korona Morona bana gelmez” diyenlere, hattâ sokakta, çarşıda-pazarda TV kameralarının karşısında bile bu sözleri sarfedenlere ne diyeceğiz?
Böylelerine cevabı müsbet ilim tahsil etmiş ve asıl mesleği veteriner hekimlik olan millî şairimiz, yani İstiklâl Marşımızın şairi Mehmed Âkif versin…
1908’de ilân edilen İkinci Meşrutiyet’in ardından yayın hayatına giren ve düşünce tarihimizde çok önemli yeri olan “Sırât-ı Müstakim” dergisinde başyazarlık yapan Âkif, “salgın” ve “dua” hususlarına derginin 17 Kasım 1910 tarihli sayısındaki “Koleraya Dair” başlıklı makalesinde temas ediyor.
O günlerde, İmparatorluğun dört bir yanında kolera vardır ve devlet sahip olduğu gayet zayıf imkânlarla salgını durdurmaya çalışmaktadır.
Âkif’e mektup gönderen bir okuyucu, memlekette geçmişte salgınlar çıktığı zaman para ile hafızlar tutulduğunu, bunların memleketin dört bir tarafına gönderildiğini hatırlatmış ve Âkif’ten canlar alan kolera salgınında da aynı âdetin devam ettirilmesi için hükümete tavsiyede bulunmasını istemiş!
Mehmed Âkif’in cevabı, sadece o zaman için değil, “Ben duayı elden bırakmıyorum, Koronavirüs bana bulaşmaz diyen zamâne cahillerine de mükemmel bir ders mahiyetindedir…
Burada, Âkif’in yazdıklarının bazı yerlerini günümüzün diline naklettikten sonra, meraklıları için “Sırât-ı Müstakim”deki yazının tamamını üslûbuna dokunmadan aynen vereceğim…
Önce, başmakaleden yaptığım ve bugünün Türkçesi’ne nakletmeye çalıştığım bölümü okuyun:
“Aldığımız mektupların birinde ‘Bir zamanlar memlekete kolera gibi, veba gibi salgın bir hastalık çıkınca fedakârlık yapılarak para ile hafızlar tutulur ve memleketin etrafında dolaştırılırlardı. Bugün İstanbul’da ve çevresindeki vilayetlerde koleradan epeyce kayıplar olduğu rivayet edilirken böyle bir teşebbüste bulunmak kimsenin aklına gelmiyor. Sırat-ı Müstakim dergisi hükümete bu eski fakat dindarca usûlün canlandırılmasını tavsiye etse büyük bir hayır işlemiş olacak’ deniyor.
Evet, öyle bir eski usul vardı, lâkin hiçbir vakit dindarâne değildi! Sabık hükûmet mevkini güçlendirebilmek için millete bütün gücüyle saldıran felâketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa bulaşıcı hastalıklara karşı sağlık kurallarını tamamiyle uygulamaktan başka bir tedbir olamayacağını pekalâ bilirdi.
…İyice bilmeliyiz ki gerek şahsî, gerek bulaşıcı ne kadar hastalık varsa, ortadan kaldırılması için tıbbın tavsiye edeceği karantina ve tedavi tedbirlerinden başka yapılacak birşey yoktur. Esasen bir köylünün bile yakından bilmesi icabeden bu basit gerçek, bizi öteden beri pek çok aldattıkları için, hâlâ olanca açıklığı ile gözümüze çarpamıyor.
İslâm Şeriatı’nın tıbba ne büyük yer mevki verdiğini hepimiz biliyoruz da, sonra iki üç riyakârın sözüyle yine o şeriata dayanarak en açık hakikatlere karşı gözlerimizi kapatıyoruz!
Hazret-i Peygamber “Cenab-ı Hak hiçbir hastalık vermemiştir ki devâsını da vermiş olmasın. O halde, o devâyı aramalısınız.” buyuruyor. Tıptan başka bir şey olmayan bedenî ilmi din ilmi takdir buyuran Peygamber’den o devânın dua kitaplarında aranması lâzım geleceği gibi bir işaret yahut bir açıklama asla vâki olmamıştır.
…Geçmişteki büyük adamların hayat hikâyelerini ve eserlerini okurken çoğunun tabip olduklarını, zamanlarındaki tıbbî gelişmeleri tamamiyle kavradıklarını görmüyor muyuz? Müslüman hakîmlerden tıpla uğraşanlar sadece İbni Sînâ ile Ebûbekir Râzî değildir. Ümmetin pek çok büyüğü aklın, naklin bu büyük san’ata gösterdiği hürmeti hakkıyle takdir ederek fevkalâde çalışmışlar, yaşadıkları asra göre fevkalâde yararlıklar göstermişlerdir.
Herkesçe bilinen bu gerçekleri tekrardan maksadımız okumakla, üflemekle hastalık tedavisine kalkışmanın zannedildiği gibi dindarâne bir usûl olmadığını, bizim dinimize asla böyle birşey sığmayacağını söylemektir.
Kur’an-ı Kerim hastalara, ölülere okumak için inmemiştir. Kur’andaki şifa, cahillerin anladığı gibi değildir!..
Meşhur fıkradır: Arabın biri uyuza tutulmuş develeri için Hazret-i Ali’den dua istemiş; hazreti Ali de uyuza karşı en etkili duaların katran kadar tesirli olamayacağını söylemiştir.
İşinin ehli tabiplerimiz “Koleraya karşı en faydalı şahsî tedbir, yemeye-içmeye dikkatten ibarettir” diye bağırıp dururken hâlâ bir çoğumuz Allah’a tevekkül ederek pisboğazlıktan geri durmuyor! Doğrusu tevekkülü pek iyi anlamışız!
Allah aşkına olsun dinin esası ile riyayı birbirinden ayıralım; hayatın gerçeği olan İslâm şeriatını cehaletimize, tembelliğimize, aptallığımıza delil gibi gösterip durmayalım. Şeriatın aslını Allah’ın kitabından, peygamberin davranışlarını ve ahlâkını hadisten alamayacaksak Kur’an’ı, peygamberin sünnetini uygulayan gerçek Müslümanlar’ı önder kabul edelim.
Yoksa, din ile aralarındaki mesafe çok çok uzak olan cemaatlerin cahillerine yahut ümmetin rezillerine uyacak olursak koleralar, vebalar hakkımızda rahmetin tâ kendisidir!”.
İŞTE, ÂKİF’İN MAKALESİNİN TAMAMI
Aşağıda, Mehmed Âkif’in “Sırât-ı Müstakim” dergisindeki “Hasbıhal” köşesinde 17 Kasım 1910’da yayınlanan “Koleraya Dair” başlıklı başyazısının tamamı yeralıyor. Bilmediğiniz kelimelerin mânâlarını sözlüğe bakarak öğrenebilir; üstelik şayet evde kalanlardan iseniz, böylelikle vaktinizi işe yarar bir işe sarfetmiş olursunuz…
İşte, Âkif’in başyazısı:
“Aldığımız mektupların birinde deniyor ki :
“Bir zamanlar memlekete kolera gibi, veba gibi müstevlî bir hastalık gelince fedakârlık yapılarak para ile hafızlar tutulur ve memleketin etrafı devrettirilirdi. Bugün İstanbul’da, civar vilayetlerde koleradan epeyce telefat olduğu rivayet ediliyorken hiç öyle bir teşebbüste bulunmak kimsenin aklına gelmiyor. Sırat-ı Müstakim hükümete bu eski fakat dindarane usûlü ihya etmesini tavsiyede bulunsa büyük bir hayır işlemiş olacak...”
Evet, öyle bir eski usul vardı, lâkin hiçbir vakit dindarane değildi! Hükûmet-i sâbıka mevkini tahkîm için millete savlet eden felâketlerden bile istifade etmek isterdi, yoksa sârî hastalıklara karşı nizâmat-ı sıhhiyeyi tamamiyle tatbikten başka bir tedbir olamayacağını pekalâ bilirdi.
Yıldız’da yüksek sesle tilâvet edilen Buharîler hastalığı defetmek için değil, safdil halkın hissiyat-ı diniyesini okşayarak huluskâr bir padişaha ihlâs celbetmek içindi. Yoksa bir taraftan tâ Rusya hududundaki koleranın gölgesinden ürkerek sarayında en sıkı tedâbîr-i tahfîziyeyi ifâ ettiren; diğer taraftan külhanlar dolusu kütüb-i diniyeyi cayır cayır yaktıran adamın Buhârîler’e, salât ü selâmlara zerre kadar ehemmiyet vermeyeceğini azıcık düşünenler pek kolay kestirebilirdi.
İyice bilmeliyiz ki gerek münferid, gerek sârî ne kadar hastalık varsa, izâlesi için tabâbetin tavsiye edeceği tahaffuzî, şifâî tedâbîrden başka yapılacak birşey yoktur. Esasen bir köylünün bile yakînen bilmesi icabeden bu basit hakikat, bizi öteden beri pek çok aldattıkları için, hâlâ olanca vuzûhuyla gözümüze çarpamıyor.
Şeriat-ı Garra-yı İslâmiye’nin tababete ne büyük bir mevki verdiğini hepimiz biliyoruz da sonra iki üç riyakârın sözüyle yine o şeriata istinad ederek en celî hakikatlere karşı iğmaz-ı ayn ediyoruz!
Hazret-i Peygamber “Cenab-ı Hak hiçbir hastalık vermemiştir ki devâsını da vermiş olmasın. O halde o devâyı aramalısınız.” buyuruyor. Tababetten başka bir şey olmayan ilm-i ebdânı ilm-i edyan kadar takdir buyuran Peygamber’den o devânın dua kitaplarında aranması lâzım geleceği gibi bir işaret yahud bir tasrih ise asla vâki olmamıştır.
Ne hâcet! Suret-i kat’iyede tahrîm ettiği şarabı hazık bir tabibin sözü üzerine tahlil eden; tababeti alelâde san’atlar derecesinde tutmak şöyle dursun, “tahsili farz-ı kifâyedir” diyen bir din-i semavî nasıl olur da etıbbânın vazifesine müdahale eder?
Eâzım-ı eslâfın tercüme-i hallerini, eserlerini okurken pek çoklarının tabip olduklarını, zamanlarındaki terakkiyat-ı tıbbiyeyi tamamiyle ihâtâ etmiş bulunduklarını görmüyor muyuz? Hükemâ-yı İslâm’dan tababetle uğraşan yalnız İbni Sînâ ile Ebûbekir Râzî değildir. Pek çok ekâbir-i ümmet aklın, naklin bu san’at-ı celîleye verdiği mevkî-i hürmeti hakkıyle takdir ederek fevkalâde çalışmışlar, bulundukları asra göre fevkalâde yararlıklar göstermişlerdir.
Bir zamanlar tababetin okur yazar fırka için tahsili mecburî fünûn sırasında bulunduğuna ise medreselerimizin ismi delâlet ediyor.
Herkesçe ma’lûm olan bu hakaiki tekrardan maksadımız okumakla, üflemekle hastalık müdâvâtına kalkışmak zannedildiği gibi dindarâne bir usûl olmadığını, bizim dinimize asla böyle birşey sığmayacağını söylemektir.
Kur’an-ı Kerim hastalara, ölülere okumak için nâzil olmamıştır. Kur’andaki şifa, cehelenin anladığı gibi değildir!...
Fıkra-i meşhurdur ya : Arabînin biri uyuza tutulmuş develeri için Hazret-i Ali’den dua istemiş; müşarunileyh de uyuza karşı en me’sûr duaların katran kadar müessir olamayacağını söylemiştir.
Hazık tabiplerimiz “Koleraya karşı en nâfi bir tedbir-i şahsî varsa o da yiyeceğe, içeceğe yani ‘himye’ye dikkatten ibarettir” diye bağırıp dururken hâlâ bir çoğumuz -mütevekkîlen alâllah- pisboğazlıktan geri durmuyor! Doğrusu tevekkülü pek iyi anlamışız!
Allah aşkına olsun din-i hâlis ile riyayı birbirinden ayıralım; mahz-ı hayat olan Şeriat-ı İslâmiye’yi cehaletimize, meskenetimize, hamakatimize bir hüccet gibi irad edip durmayalım. Lübb-i şeriatı Kitabullah’tan, Siyret-i Resul’ü hadisten alamayacaksak Kitabullah ile, Sünnet-i Resul ile âmil olan hakikî Müslümanlar’ı pîşva ittihaz edelim.
Yoksa, din ile aralarındaki mesafe bu’dü’l-maşrikeyn olan cehele-i cemaate yahut hezele-i ümmete uyacak olursak koleralar, vebalar hakkımızda ayn-ı rahmettir!”.
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.04.2020 - 03:48
Avrupa'ya yardım göndermenin adı "insanlık" ve "âlîcenaplık"tır. İşte, geçmişte Etyopya'dan Bengladeş'e kadar yaptığımız bazı yardımlar…
Türkiye bir yandan Koronavirüs ile mücadele ediyor, bir yandan da tıbbî araç-gereç sıkıntısı çeken ve salgın yüzünden ölüm oranlarının yüksek seyrettiği memleketlere, hattâ zenginlik sıralamasında en başta yeralan ülkelere koliler dolusu yardım malzemesi gönderiyor…
Geçen gün de yazmıştım: Herşeye mutlaka bir kulp takmaya çalışmak ve âfetleri bile muhalefet vasıtası olarak kullanmak eski âdetimiz ve genetik hasletimizdir!
İşte, kanımıza işlemiş bu tuhaflık yüzünden gönderdiğimiz insanî yardımları diline dolayıp “Koronavirüs belâsı bize musallat olduğu halde başkalarına neden yardım ediyoruz?” diyenler ve yabancı memleketlere yardım gönderilmesine derhal son verilmesini isteyenler çıkıyor!
Aynı dertten, yani Koronavirüs salgınından mustarip olan memleketlere bizim de şiddetle ihtiyaç duyduğumuz tıbbî malzemeden az da olsun göndermemiz şık ve şıklıktan da öte bir harekettir; bu harekete “insanlık”, “âlîcenaplık” ve “âtıfet” denir. Türkiye böyle âlicenaplıkları tarihi boyunca, imparatorluk asırlarından buyana göstermiş ve bu zarif geleneği Cumhuriyet döneminde, üstelik pek öyle parasının-pulunun olmadığı, hububat satıp döviz kazanmaya çabaladığı senelerde de devam ettirmiştir.
Bugün burada kıtlık yahut salgın yüzünden muhtaç vaziyete düşmüş memleketlere karşı Cumhuriyetin ilk senelerinden itibaren ortaya koyduğumuz âlîcenaplıkla alâkalı bazı belgeleri ve Bakanlar Kurulu Kararları’nı yayınlıyorum. Belgeler rahatça okunabilecek vaziyette oldukları için bunları ayrıca metin haline getirmeye gerek görmedim.
Bu evrakı biraraya getiren Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı’nın uzmanlarına ve kurumun başkanı Prof. Dr. Uğur Ünal’a teşekkür ettikten sonra, sadece ilk iki evrak hakkında izahat vereceğim:
İlk belge Çin’de, yani bugün yaşadığımız Koronavirüs illetinin kaynağı olan memlekette 1938’de çıkan kolera salgını üzerine Türkiye’nin aşı göndermesi ile alâkalı… Atatürk’ün son Sağlık Bakanı olan Dr. Ahmet Hulusi Alataş, Başbakan Celâl Bayar’a Çin’in Milletler Cemiyeti vasıtası ile aşı istediğini ve Türkiye’nin bir milyon santimetre küp aşı yollamayı taahhüt ettiğini bildiriyor.
İkinci belge, zamanın cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile hükümet üyelerinin imzalarının bulunduğu bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi… Türkiye ile o tarihten yirmi sene önce bir ölüm-kalım savaşına tutuşmuş olan Yunanistan, 1941’de Atina’daki büyükelçiliğimize müracaat ederek Yunan Ordusu’nun ihtiyaç duyduğu bazı ilâçlar istiyor. Başbakan Dr. Refik Saydam Hükümeti, bu talep üzerine Yunanistan’a ücretsiz olarak 10 bin şişe tetanoz serumu gönderilmesine karar veriyor ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kararı onaylıyor.
Her iki belge, bir başka önemli hususu da gösteriyor: Yollanan aşılar ile serumlar Türkiye’de, “Hıfzıssıha Müessesi” tarafından imal edilmişler!
Yayınladığım bütün bu belgelerden, Türkiye’nin sadece Çin’e ve Yunanistan’a değil, Etyopya’dan Bengladeş’e kadar ihtiyaç içerisindeki birçok memlekete seneler boyunca ilâç, malzeme ve para gönderdiğini göreceksiniz. Bazıları ekonomimizin pek güçlü olmadığı eski senelerde ilerki yıllarda gönderilenlere göre mütevazi sayılabilecek olan bu yardımlar, ekonominin gelişmesi üzerine hayli yüksek miktarlara ulaşıyor, meselâ Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Afganistan’ın yeniden imarına katkıda bulunmak maksadıyla 1 milyon, cumhurbaşkanı olmasından sonra da Afrika Birliği’ne Ebola virüsü ile mücadele için 2,5 milyon dolar hibe ediliyor.
Dün “Hiçbir ülke doğal felâketler konusunda Türkiye’den daha tecrübeli değildir. Türkiye her zaman yardım elini uzatmıştır, şimdi de uzatıyor” diyen Dünya Sağlık Örgütü’nün Etyopyalı Başkanı Dr. Tedros Adhanom Gebreyesus, işte bu “insanca” davranışımızı ve “âlîcenaplık” geleneğimizi kasdetmekteydi…
.Murat Bardakçı
Giriş: 18.04.2020 - 08:09
Koronavirüs yüzünden evlerine kapanan tarihçilerimize Devlet Arşivleri'nin sağladığı büyük fırsat
Cumhurbaşkanlığı’nın bünyesindeki Devlet Arşivleri, önceki gün tarihçiler, tarih meraklıları, özellikle de Koronavirüs derdi yüzünden haftalardır evlerinden çıkamayan mesleğinin ehli akademisyenler için çok önemli bir hizmette bulundu: Arşivdeki milyonlarca belgenin görüntülerine internetten erişilmesi imkânını sağladı.
Devlet Arşivleri’nin sitesine kayıtlı olanlar kataloglarda yaptıkları taramalarla belirledikleri belgeleri yine internet üzerinden kredi kartlarını kullanarak satın alabiliyorlardı ama genel bir şikâyet vardı: Arama sırasında belge görüntülerinin tamamı değil sayfanın sadece bir kısmı görülebiliyor ve görüntünün tamamına ancak satın alındıktan sonra sahip olunabiliyordu. Tarihçiler, satın aldıkları belgenin hakikaten aradıkları evrak olup olmadığını arama aşamasındaki görüntü sıkıntısı yüzünden tam olarak bir türlü anlayamamaktan şikâyetçi idiler.
Ama, belge fiyatlarının öyle âhım-şâhım bir meblâğ olmadığını da söylemem lâzım! Arşiv’e giderek satın aldığınız belge için sayfa başına 25, aynı belgeyi internetten temin ettiğiniz takdirde de 50 kuruş ödersiniz! Dolayısı ile “İşime yaramayacak belgeye boş yere para vermişim. Gitti iki buçuk lira!” gibisinden yakınmaları benim mantığım almaz! Tarih belgesiz yazılmaz, her belge önemlidir ve bugün yanlışlıkla satın alınan evrak günün birinde işe yarayabilir. Üstelik belgeye sayfa başına 25 yahut 50 kuruş, yani tek bir sigara bedelinden de düşük ve sadaka niyetine verdiğiniz dilencinin bile tepesini attıracak bir meblâğ ödemiş olan tarihçinin bu parayı diline dolaması gayet yakışıksızdır!
Arşive ödedikleri böyle üç-beş lirayı “kaptırdıklarına” inananların yanısıra, internetten arama yaparken inceledikleri görüntünün tam olmaması yüzünden ihtiyaç duydukları asıl evrakı bulabilmek için gereğinden fazla vakit harcadıklarını söyleyen ciddî tarihçilerimiz de çok şükür mevcut…
Belge arama sisteminde önceki gün yapılan değişiklik, yani istenen belgenin rahatça görülebilmesi sayesinde şikâyetlerin tamamı artık son bulacak. Tarihçiler aramaları sırasında önce belgenin düşük çözünürlüklü ve üzerinde Devlet Arşivleri’nin logosunun bulunduğu görüntüsüne ulaşacaklar, belgeyi satın aldıklarında da evrakın logosuz ve temiz hâline sahip olabilecekler.
Bu yeni uygulamanın araştırmacılara büyük kolaylık sağlayacağından emin olmama rağmen, bir hususta endişeliyim: Arşive gidip çalışmanın bazı tarihçilere artık zor gelmesinden ve aradıkları her vesikaya bundan böyle internetten ulaşmaya çalışmalarından…
Erbâbı bilir, bilmeyenler için yazayım: İnternette, Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri’nin tamamı değil, ancak bir bölümü vardır. Araştırmaya açık bütün evrakın kataloğunu görmek için zahmet buyurup Kâğıthane’deki Arşiv binasına gitmek şarttır, bu yapılmaz da iş sadece internete bırakılırsa kaynaklar eksik ve çalışma noksan kalır.
DEFTERDARLIKTA SIRA BEKLERDİK!
Hem Türk, hem de yabancı arşivlerde seneler boyu çalışmış bir kişi olarak rahatlıkla söyleyebilirim: Türk Arşivleri, dünyanın en zengin tarihî belge kaynağıdır! Bugün “arşiv” dendiğinde ilk akla gelen mekân İngiliz Arşivleri’dir, ondan daha zengininin olmadığına inanılır ama emin olun, tâââ 14. asra, Orhan Gazi zamanına ait belgelerin bile bulunduğu arşivlerimiz hem İngilizler’in hem de diğer memleketlerin arşivlerinden eskilik ve zenginlik bakımından üstündür.
“Arşiv” derken sadece Cumhurbaşkanlığı’na bağlı olan Devlet Arşivleri’nin iki ana birimini, yani “Osmanlı” ve “Cumhuriyet Arşivleri”ni kasdetmiyorum. Türkiye’de Genelkurmay’ın, Tapu-Kadastro’nun, Nüfus İdaresi’nin, Dışişleri’nin, İçişleri’nin, Adalet ve Millî Savunma Bakanlıkları’nın, Kızılay’ın ve daha bir hayli makamın, meselâ sadece Ankara’da otuzdan fazla resmî kuruluşun bünyelerinde birbirlerinden zengin arşivler mevcuttur.
Cumhuriyet’in ilânından üzerinden geçen 90 küsur sene boyunca biraraya getirilmedikleri için dağınık kalan bu arşivler 2018 Temmuz’unda yayınlanan 11 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile tek bir çatı altında toplanıp Devlet Arşivleri’ne devredildiler ve devir muameleleri devam ediyor.
Ama bu harikulâde zenginliğimizin önemli bir noksanı var: Tasnif! Devletin uzun seneler sanki üvey evlâtmış gibi baktığı arşivler 1980’lerin ortalarında, Turgut Özal’ın başbakanlığı sırasında rahmetli Prof. Halil İnalcık’ın uyarısı ile ilk defa yoğun bir alâkaya mazhar olmuşlardı. Sürekli kataloglama o senelerde başladı ama arada bir saçma sapan siyasî müdahalelere, meselâ Ecevit Hükümeti’nin eski harfleri Arapça zanneden müsteşarının “Bu adamlar Arapça okuyorlar, demek ki bunlar yobaz!” gibisinden cahilce taarruzlarına ve arşivcilerin maaşları ile oynanması tarzında edepsizliklerine maruz kaldılar. İstifalar yüzünden kadrolar azaldı; tasnif durma noktasına geldi, işin eski hâline dönmesi hayli zaman aldı, tasnife Özal zamanındaki kadar serî olmasa bile tekrar dönüldü ve bir taraftan da belgelerin dijitalleştirilmesine başlandı…
Arşivlerin araştırmacıya bugün sağladığı kolaylıkları, meselâ günün birinde belgenin dijital görüntüsüne ulaşabileceğini 90’larda Cağaloğlu’nda bulunan Arşivde çektirdiğimiz belge fotokopilerinin bedelini ödemek maksadıyla Deftedarlık’ta kuyumcu, köfteci vesaire esnaf ile veznenin önünde kuyruğa giren bizlerin o senelerde hayal edebilmesi asla mümkün değildi!
Bizim arşivlerimizle yabancı arşivlerin çalışma şartlarını bir başka yazıda mukayese edeceğim ama şimdilik kısa bir hatırlatma yapayım:
Önceki gün arşiv belgelerinin satın alınmadan önce görülebileceklerinin açıklanmasının hemen ardından 224 bin kişi arşivin sitesine girmiş ve sistemi az kalsın çökerteceklermiş!
Beyler! Arşivler devletin hafızası, yani bilgi bankasıdırlar; oralarda şahsî evrak değil, resmî yazışmalar bulunur; dolayısı ile soyağacınızı çıkartmak isterseniz nüfus müdürlüklerine, dededen kalma gayrımenkulleri bulma peşinde iseniz de tapu dairelerine müracaat etmeniz gerekir... Üstelik eski harfleri bilmiyorsanız, üstelik sadece eski yazıya değil, eski dile de mükemmel şekilde âşinâ değilseniz Osmanlı Arşivi’ne girdiğiniz takdirde belge size bakar, siz de belgeye!
Ciddî tarihçilerimizin, başında Prof. Dr Uğur Ünal’ın bulunduğu Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri’nin sağladığı bu kolaylık sayesinde içerisinde bulunduğumuz Koronalı günleri mükemmel bir fırsat haline getirmelerini temenî ediyorum…
.Murat Bardakçı
Giriş: 17.05.2020 - 09:41
Mısır'da ortaya çıkartılan bu mezar Hazreti Yusuf'a mı ait?
Avrupa ve Amerika’nın önde gelen Mısır arkeologları ile Tevrat uzmanı dinbilimciler bir müddet önce Mısır’da bulunan bir mezarın Hazreti Yusuf’un kabri olup olmadığını tartışıyorlar…
Büyük dedesi Hazreti İbrahim, dedesi Hazreti İshak, babası da Hazreti Yakup olan; Hazreti Muhammed’in Mirac’a çıkarken semânın üçüncü katında karşılaştığı şeklinde hadisi bulunan ve Kur’an-ı Kerim’in Yusuf Suresi’nde uzun uzadıya bahsi geçen Hazreti Yusuf’un kim olduğunu hemen herkesin bildiğini düşündüğüm için meşhur “kıssa”nın ayrıntılarını anlatmaya lüzum görmüyorum. Ama, Kur’an’ın yanısıra Tevrat’ta da Hazreti Yusuf’tan gayet ayrıntılı şekilde bahsedildiğini, Kur’an’daki bahisler ile Tevrat’taki ifadelerin temelinin aynı olduğunu, aralarında sadece ufak bazı farklar bulunduğunu söyleyeceğim…
Önce, ortaya çıkartılan mezarın özelliklerinden bahsedeyim:
Mısır’da Nil Deltası ile Sina Yarımadası arasında kazı yapan arkeologlar, yeri henüz tam olarak açıklanmayan bir yerde toprak altından ana hatlarını kolayca belirledikleri büyük bir ev buldular. Evin zengin bir Mısırlı’ya ait olduğu anlaşılıyordu; avluda 12 mezar, küçük bir tapınak ve tapınakta da yine bir mezar ile parçalara ayrılmış bir de heykel vardı…
REKLAM
Bu ve daha başka ayrıntılar, arkeologlara Tevrat’ın Hazreti Yusuf hakkında anlattıklarını hatırlattı:
Milâttan Önce 15. asırda dünyaya geldiğine inanılan Hazreti Yusuf, ailesi ile beraber Filistin’de yaşıyordu. Kardeşleri tarafından Kur’an’a göre bir kuyuya atılan, Tevrat’a göre ise Mısır’a giden bir kervana satılan Hazreti Yusuf götürüldüğü Mısır’da binbir türlü derde uğramış, senelerce zindanda kaldıktan sonra nihayet serbest bırakılmış, Firavun’un veziri olmuş, orada evlenmiş ve 12 çocuğu dünyaya gelmişti.
Bugün sadece yontuldukları taşın renginde olan antik heykeller aslında renklidirler, yani yontulduktan sonra boyanmışlardır ve boyalar yeni bulunan mezarlarda ortaya çıkartılan heykellerin bazılarında gayet belirgindir…
Toprak altında bulunan evin Hazreti Yusuf’a ait olup olmadığı tartışmalarını işte bu parçalanmış heykel başlattı. Tevrat’ta, Hazreti Yusuf’un babası Hazreti Yakub’un en sevdiği oğlu olan Yusuf’a hediye olarak rengârenk kumaştan dikilmiş pelerini andıran bir palto diktirdiği yazılıydı…
Evin tapınak kısmındaki taş heykelin sırt kısmında yine taştan, Tevrat’ta bahsi geçen pelerini andıran renkli bir giysinin bulunduğu farkediliyordu. Firavun’dan sonra gelen çok önemli kişilerden birine ait olduğu anlaşılan ev antik Mısır yapılarına benzemiyordu, inşa tarzı Mezopotamya, Filistin ve Suriye mimarîsini andırıyordu, üstelik avluda Hazreti Yusuf’un çocuklarının adedi kadar tam 12 mezar vardı! Üstelik heykel bir Mısırlıyı değil, o taraflarda pek rastlanmayan kızıl saçlı ve sarışın bir yabancıyı temsil ediyordu ama yüz kısmı sonradan kazınmıştı.
Heykelin ve mezarların bulunuşunun ardından, eski Mısır uzmanları mezarın Yusuf’a ait olup olmadığını belirleyebilmek için yine Tevrat’ta anlatılan bir hadiseye müracaat ettiler:
REKLAM
Tevrat’ta Hazreti Yusuf’un vefatından kısa bir zaman önce çocuklarına ve yakınlarına “İsrailoğulları, Mısır’dan ayrılacakları zaman kemiklerimi burada bırakmasınlar; asıl memleketim olan Şekem’e götürsünler” diye vasiyette bulunduğu yazılıydı.
Hazreti Yusuf’un vefatından uzun seneler sonra İsrailoğulları’nın başına geçen Hazreti Musa, halkını Mısır’dan çıkartacağı zaman bu vasiyeti yerine getirmek için üç gün boyunca Yusuf’un tabutunu aramış, bir nehirde bulmuş, yarılan Kızıldeniz’den geçerek Filistin’e giderken yanında götürmüş, çöllerde kırk sene boyunca bu tabutla dolaşmış ve kemikler “Şekem” taraflarına defnedilmişti.
O zamanki ismi “Şekem” olan bölgenin tam olarak neresi olduğu bugün hâlâ bilinmiyor. Batılı bazı din tarihçileri Filistin’de, Nablus şehrinde bulunan ve asırlardan buyana Hazreti Yusuf’a ait olduğuna inanılan bir türbenin mevcudiyetini gözönüne alarak “Şekem”in Nablus ve civarı olabileceğini söylüyorlar.
Yusuf’un kabrinin yerinden Kur’anda bahsedilmemesine rağmen bazı İslâmî kaynaklar bu hususta bilgi veriyor ve naaşın Nil kıyısında bir yere defnedildiğini yazıyorlar. Defnin yapıldığı bölge, Yahudi ve Hristiyan kaynaklarında “Goşen” diye geçiyor…
Goşen’in de tam olarak nerede bulunduğu da hâlâ bugün bilinmiyor; sadece “Nil Deltası’nın kuzeyinde, Sina Yarımadası’na yakın bir bölge” şeklinde ifade edilebiliyor…
Toprak altından çıkartılan ve Hazreti Yusuf’un mezarı olduğu düşünülen ev, işte “Goşen” olduğuna inanılan bu bölgede bulundu!
Arkeologlar ile dinler tarihi uzmanlarının mezar konusundaki çalışmaları ve tartışmaları daha bir müddet devam edeceğe benziyor ve vardıkları neticeden sizleri haberdar edeceğim…
Hazreti Yusuf’un kabri olduğu düşünülen mekânda bulunan kırılmış heykelin renkli pelerini temsil ettiği söylenen sırt kısmı.
Aynı kabirde bulunan ama bir Mısırlıyı değil, o taraflarda pek rastlanmayan kızıl saçlı sarışın bir yabancıyı temsil eden heykelin baş kısmı. Heykelin yüzünü kimlerin niçin kazıdığı şimdilik bilinmiyor.
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.05.2020 - 09:38
İşte, Bandırma Vapuru'nun biri kadın üçü çocuk 79 yolcusu
Bugün, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışının 101. yıldönümü…
Tarihimizde bu yolculuk kadar tartışılan, hakkında değişik iddialar ortaya atılan ve farklı şekillerde değerlendirilip yorumlanmasına çalışılan bir başka seyahat yoktur!
Memleketin kurtuluşunun, zaferin ve Cumhuriyet’e uzanan yolun başlangıcı olan 19 Mayıs hem bu alışkanlığımızın, hem de ifrat ve tefrit âdetimizin gereği olarak her sene olduğu gibi bu sene de yine ideolojik tartışma mevzuu yapıldı ve merkezinde Mustafa Kemal ile Sultan Vahideddin’in bulunduğu kamplaşmayı arttırmaktan başka işe yaramayan bir hesaplaşma vasıtası olarak kullanıldı.
Samsun yolculuğu ile alâkalı hemen bütün önemli evrakı tek tek elden geçirmiş ve bunları şimdiye kadar ortaya çıkmamş bazı belgeler ile beraber yayınlamış bir kişi olarak söyleyeyim: Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gidişi sadece kendi iradesi yahut Sultan Vahideddin’in talimatı ile değil, devletin kararı iledir; ortada işgal altındaki bir memlekette en üst makamların müştereken giriştikleri bir çare bulma çabası mevcuttur, yani seyahat bir “devlet operasyonu”dur!
Dolayısı ile, Samsun yolculuğunun Bülent Ecevit’in Rabindranath Tagore’dan yaptığı bir tercümede geçen “Aleve aydınlığı için teşekkür et ama karanlıkta durarak lâmbayı tutan eli unutma!” şeklindeki güzel tavsiye doğrultusunda değerlendirilmesi gerekir ama böyle bir değerlendirmenin yapılabilmesi için önümüzde maalesef daha çok uzun zaman vardır!
REKLAM
ATLARLA ÇIKILAN YOLCULUK
Şimdi, yolculuğun böyle ideolojik tartışma boyutuna getirilmesini bir tarafa bırakarak, Bandırma Vapuru’nun yolcuları bahsine dönelim…
Mustafa Kemal Paşa ile beraber Samsun’a giden karargâhın resmî ve tam listesi ile o güne kadar ortaya çıkmayan yazışmalardan bazılarını İngilizler’den alınan, orijinalleri Kâzım Karabekir Paşa’da bulunan ve şimdi Kâzım Karabekir Müzesi’nde muhafaza edilen vize evrakına dayanarak 1998’de “Şahbaba”da yayınlamıştım. Bu belgelere göre Mustafa Kemal’in heyetinde 23 subay ve memur ile 25 astsubay, erbaş ve er mevcuttu; heyete dahil olmayan Refet Bey yani sonraki senelerin Refet Paşa’sı için ayrıca vize alınmıştı. Bandırma Vapuru’nun mürettebatı da 25 kişi idi ve vapurda yolcuların dışında üç, elimizdeki vize evrakına göre altı ama Paşa ile beraber Anadolu’ya geçen Refet Bey’in, yani General Refet Bele’nin ifadesine göre 18 adet at bulunuyordu.
BİLİNMEYEN BİR AİLE…
Bandırma Vapuru’nda Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları ile beraber Samsun’a giden fakat gemideki mevcudiyetleri pek bilinmeyen ve bahisleri şimdiye kadar sadece tek bir yayında geçen dört kişilik bir başka yolcu grubu daha vardı: Piyade Yüzbaşı Tokatlı Vasfi Efendi’nin, yani sonraki senelerin milletvekili Mustafa Vasfi Süsoy’un eşi, iki kızı ve oğlu…
Bu meçhul dört yolcuyu gazeteci Önay Yılmaz ortaya çıkartmış, Mustafa Vasfi Süsoy’un kızı ve Bandırma yolcularından olan 1988’de vefat eden Nefise Süsoy’un daha önceden anlattıklarını 2008’de yayınlamıştı. Nefise Süsoy, ailesini İstanbul’da bırakamayan ve Samsun üzerinden memleketi olan Tokat’a göndermek isteyen babasının, ailesini vapura bindirebilmek için Mustafa Kemal Paşa’dan izin aldığını söylüyor ve yolculuğu şöyle anlatıyordu:
REKLAM
“16 Mayıs günü babam bizi eşyalarımızla bir mavnaya bindirdi. Üç kardeş, annem, babam, hep birlikte Bandırma Vapuru’na bindik. 11 yaşındaydım. Çocuk olduğumuz için pek vaziyeti anlamıyorum.
Tabii, zor durumda gelinmiş. Bandırma Vapuru küçük, gece devamlı fırtına çıkıyor. Annemin dediğine göre çatır-çutur ediyormuş. Vapur battı batacak, o şekilde dört kişilik bir kamarada idik. Annemle küçük kardeşim aşağıda, büyük kardeşimle ben de üst yatakta yatıyorduk.
Başımızı hiç kaldıramıyorduk. Yattığımız yerde yiyor, yattığımız yerde uyuyorduk. Vapur o kadar çatırdıyor ki, şöyle ayrıldı ayrılacak gibi. Üç gün üç gece denizde çalkalandıktan sonra Samsun’a çıktık. Karadeniz Otel’e yerleştik. Samsun’da üç gece kaldık. Sonra bizi Tokat’a gönderdiler. Babam, Atatürk’le Samsun’da kaldı”.
GENÇ BİR İDARECİ DE VARDI…
Yolcular arasında bir de idareci bulunuyordu: Sinop Mutasarrıflığı’na tayin edilen Mazhar Tevfik Bey o sırada yola çıkmaya hazırlanan Mustafa Kemal Paşa’dan Bandırma Vapuru’na kendisini de almasını rica etmiş ve Paşa’nın ricayı kabul etmesi üzerine Sinop’a kadar müfettişlik karargâhı ile beraber gitmişti.
Mazhar Tevfik Bey seneler sonra, 3 Şubat 1930’da Cumhurbaşkanlığı’na hem eski hem de yeni harflerle iki mektup göndermişti ve mektuplar “Bendeniz 335’te Üsküdar Polis Müdürü iken memuriyetimin lâğvı üzerine Sinop Mutasarrıflığı’na tayin edilmiştim. O sırada Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretleri Üçüncü Ordu Müfettişi sıfatiyle Anadolu’ya azîmete (gidişe) hazırlanmıştı, müşarünileyh hazretlerine müracaat ederek beni beraberlerinde götürmelerini rica ettim, lutfen kabul buyurdular. 335 Mayıs’ının 16. cuma günü saat 16’da Bandırma Vapuru’yla ve heyet-i mahsusaları ile birlikte İstanbul’dan hareket ettik, bizi Malta’ya sevketmek üzere takibe çıkan İngiliz ganbotu yetişmeden beni Sinop’a çıkardılar, kendileri de Samsun’a çıktılar…” diye başlıyordu…
REKLAM
Sözkonusu mektuplar bugün Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde, 01019712-43 ve 01019712-48 numaralarda muhafaza ediliyor. Mazhar Tevfik Bey daha sonra Kuvâ-yı Milliye için yaptığı faaliyetler yüzünden Damad Ferid Hükümeti tarafından vazifesinden azledildiğini yazıyor, bir ara reji idaresinde çalıştığını, ardından hâkimlik yaptığını, mektubu yazdığı sırada da Urfa Cumhuriyet Savcısı olduğunu söylüyor ve Gazi tarafından kabul edilmesi ricasında bulunuyordu.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Mazhar Tevfik Bey’e 6 Şubat 1930’da gönderdiği cevapta “Gazi’nin meşguliyetlerinin çokluğu sebebiyle kendisini kabul edemeyeceğini ama selâmlarını gönderdiğini” yazmıştı…
İŞTE, SAMSUN YOLCULARININ LİSTESİ…
Bütün bu belgelerin ve hatıraların ışığında, İstanbul’dan 16 Mayıs 1919 günü saat 16.30’da demir alan Bandırma Vapuru ile Samsun’a gidenlerin beş grupta mütalâa edilmeleri gerekir:
1. Mustafa Kemal Paşa ile müfettişlik heyetinin asker ve sivil mensupları: 23 kişi. Karargâh listesi ile alâkalı belgeler İstanbul’da, Kâzım Karabekir Müzesi’ndedir.
2. Astsubay, er ve erbaşlar: 25 kişi. Bu liste de Kâzım Karabekir Müzesi’nde bulunmaktadır.
3. Sivas’taki Üçüncü Kolordu’nun başına komutan olarak gönderilen Refet Bey (Bele): 1 kişi. Sonraki senelerin Refet Paşa’sının Bandırma Vapuru’na binebilmek için İngiliz makamlarından aldığı vize yine Kâzım Karabekir Müzesi’ndedir.
4. Bandırma’nın mürettebatı: 25 kişi. Mürettebat listesi, Denizyolları İşletmesi Müdürü Sadettin Bey’in 6 Ağustos 1933’te Halkevi Reisi Nafi Âtuf Bey’e Bandırma Vapuru hakkında gönderdiği ve bugün Cumhuriyet Arşivleri’nde 490-1-0-0/1199-203; 54 ve 55 numarada bulunan resmî yazıda yeralmaktadır.
5. Müfettişlik heyetinin, diğer askerlerin ve mürettebatın haricindeki siviller: 5 kişi.
Samsun’a giden bu beş grup yolcu, bugün elimizde bulunan belgeler çerçevesinde Mustafa Kemal Paşa dahil, 79 kişidir:
I. Mustafa Kemal Paşa ile müfettişlik heyetinin asker ve sivil mensupları.
1. Dokuzuncu Ordu Kıt’aları Müfettişi Mirliva Mustafa Kemal Paşa.
2. Erkânıharbiye Reisi Miralay Kâzım Bey (Dirik).
3. Sıhhiye Müfettişi Miralay İbrahim Tali Bey (Öngören).
4. Erkânıharbiye Kaymakamı (Ayıcı) Arif Bey.
5. Erkânıharbiye Binbaşı Hüsrev Bey (Gerede).
6. Topçu Müfettişi Binbaşı Kemal Bey (Doğan).
7. Sıhhiye Müfettiş Muavini Binbaşı Refik Bey (Saydam).
8. Yaver Piyade Yüzbaşı Cevad Abbas Efendi (Gürer).
9. Piyade Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi (Süsoy).
10. Piyade Yüzbaşı Ali Şevket Efendi (Öndersev).
11. Piyade Yüzbaşı Mümtaz Efendi (Tunay).
12. Piyade Yüzbaşı İsmail Hakkı Efendi (Ede).
13. Tabip Yüzbaşı Behçet Efendi (Feyzioğlu).
14. Piyade Mülâzım-ı Evvel Hayati Efendi.
15. Piyade Mülâzım-ı Evvel Arif Hikmet Efendi (Gerçekçi).
16. Yaver Topçu Mülâzım-ı Sani Muzaffer Efendi (Kılıç).
17. Mülâzım-ı Evvel Abdullah Efendi (Kunt).
18. Müşavir-i Adlî Ali Rıza Bey.
19. Tabur Hesap Memuru Rahmi Efendi.
20. Tabur Hesap Memuru Ahmed Nuri Efendi.
21. Sınıf-ı Sani Faik Efendi (Aybars).
22. Zabit Vekili Tahir Efendi.
23. Sınıf-ı Rabî’ Memduh Efendi (Atasev).
REKLAM
II. Üçüncü Kolordu Kumandanı:
24. Miralay Refet Bey (Bele).
III. Astsubay, erbaş ve erler:
25. Kıdemli Çavuş Osman Nuri oğlu Ali Faik Efendi.
26. Kıdemsiz Çavuş İbrahim İzzet oğlu Atıf.
27. Çavuş Ali oğlu Musa (Aydınlı).
28. Çavuş Mustafa oğlu Kemal (Konyalı).
29. Çavuş Kemal oğlu Mustafa (Konyalı).
30. Onbaşı Tevfik oğlu Adem (Çatalcalı).
31. Onbaşı Ali oğlu Rıfat (Sivaslı).
32. Onbaşı Rıfat oğlu Ali (Sivaslı).
33. Nefer Hüseyin oğlu Mehmed (Sincanlı).
34. Nefer Ahmed oğlu Emin (Sincanlı).
35. Nefer Mustafa oğlu İsmail Sincanlı).
36. Nefer İbrahim oğlu Ömer (Sincanlı).
37. Nefer Kerim oğlu Mehmed (Alanyalı).
38. Nefer Hasan oğlu Ulvan (Sungurlulu).
39. Nefer Mehmed oğlu Mehmed (Geredeli).
40. Nefer Mehmed oğlu Hasan (Kadıköylü).
41. Nefer Mehmed oğlu Durmuş (Mudurnulu).
42. Nefer Mehmed oğlu Ali (Geyveli).
43. Nefer Abdullah oğlu Musa (Divrikli).
44. Nefer Abdullah oğlu Mehmed (Tokatlı).
45. Nefer Şakir oğlu Nuri (Geredeli).
46. Nefer Hasan oğlu Hüseyin (Akhisarlı).
47. Nefer Bekir oğlu Mahmud (Yenihanlı).
48. Nefer İhsan oğlu Mehmed Lütfi (Üsküdarlı).
49. Nefer Abdullah oğlu Ali (İzmirli).
IV. Bandırma’nın mürettebatı:
50. Kaptan Kayserili İsmail Hakkı Bey (Durusu).
51. İkinci kaptan Üsküdarlı Tahsin Bey.
52. Kâtip İsmail Bey.
53. Güverte lostromosu Hasan Reis.
54. Serdümen Temel Şükrü Efendi.
55. Serdümen Basri Ali Efendi.
56. Ambarcı Ahmet Hasan Efendi.
57. Ambarcı Maksut Süleyman Efendi.
58. Tayfa Cemil Süleyman Efendi.
59. Tayfa Rahmi Hüseyin Efendi.
60. Tayfa Temel Mesut Efendi.
61. Başmakinist Hacı Süleyman Bey.
62. İkinci makinist Süleyman Bey.
63. Vinççi Osman Emin Efendi.
64. Vinççi Galip Ali Efendi.
65. Ateşçi Halil Yusuf Efendi.
66. Ateşçi Mansur Arif Efendi.
67. Ateşçi Bahri Mehmed Efendi.
68. Kömürcü Mehmed Hasan Efendi.
69. Kömürcü Mehmed Ali Efendi.
70. Birinci kamarot Tevfik Muharrem Efendi (Ulusu).
71. İkinci kamarot Mehmed İbrahim Efendi.
72. Muavin kamarot Ahmet Muhtar Efendi.
73. Kamarot yamağı Halit Mustafa Efendi.
74. Aşçı Hacı Hamdi Osman Efendi.
V. Müfettişlik heyetinin, diğer askerlerin ve mürettebatın haricindeki siviller:
75. Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey.
76. Piyade Yüzbaşı Mustafa Vasfi Efendi’nin eşi Aliye Hanım.
77. Kızı Nefise.
78. Oğlu Mithat.
79. Oğlu Salih.
Bandırma Vapuru’nun yolcuları, tesbit edebildiği kadarı ile işte bu 79 kişidir ama şimdilik bilemediğimiz başka yolcuların mevcut bulunmaları ihtimali de mevcuttur. Dolayısı ile Samsun yolcularının kesin sayısını belirleyebilmek, yolculuğun üzerinden bir asır geçmiş olmasına rağmen hâlâ zordur ve verdiğim listenin eksik olabilmesi ihtimali gözönünde bulundurulmalıdır.
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.05.2020 - 12:42
Türkiye, bayramlaşmama yasağı ile ilk defa karşılaşmıyor!
Bayramınız mübarek olsun…
Sadece “mübarek olsun” demekle yetineceğim; zira evde kalınan, ziyarete falan gidilmeden, tebriklerin sadece telefonla yapılabileceği kapalı bir bayram idrak ediyoruz…
“Allah bayram tadında olmayan böyle bayramları bir daha yaşatmasın!” temennisinde bulunmamız lâzım ama bu yasağın ilk olmadığını; geçmişte, hattâ cumhuriyetin ilk senelerinde de salgınlar yüzünden benzer yasakların getirildiğini de bilmemiz gerekiyor.
Meselâ 1932’de Şubat’a tesadüf eden Ramazan Bayramı sırasında o günlerde yaşanan grip salgını yüzünden bazı vilâyetlerin halka öpüşme ve ziyaret yasağı getirmesi gibi…
O sene ortaya çıkan şiddetli bir grip salgını milleti kırıp geçirmiş, özellikle de Anadolu’da çok canlar almıştı. Vilâyetlerdeki bürokratlar salgına kurban gidiyor, gazetelerde hemen her gün “Falanca vilâyetin başmüddeisi, yani başsavcısı grip yüzünden vefat etti” yahut “Filânca kasabanın kaymakamı terk-i dünya etmiştir” gibisinden haberler çıkıyordu.
Memleket fakirdi, ilâç temini zordu ama bulunabilse bile o günkü ilâç teknolojisi henüz gelişmediği için ilâcın bir işe yarayıp yaramayacağı şüpheli idi ve hükümet bu yüzden başka tedbirler aldı: Gazetelerden “Öpüşmeyin, kimse ile sarılmayın, hele bayramda sakın evlere ziyarete falan gitmeyin” meâlinde yayın yapmaları istendi ve hükümet bazı vilâyetlerde halkın bayram ziyaretine gitmesini yasakladı!
Örnek olarak, Türk Edebiyatının ve basınının büyük ismi Peyami Safa’nın 12 Şubat 1932’de o senelerin çok satan gazetelerinden olan Son Posta’nın “Sözün Kısası” sütununda “Bizde öpüşüp kucaklaşmalar” başlığı altında yazdığı makaleyi, burada aynen naklediyorum… Peyami Safa bayram ziyareti yasağından bahsederken “Burası Holivut mu? Öpüşmeyin!” diyor:
REKLAM
“SALGIN GERİ TEPECEK!”
“Bizde öpüşüp kucaklaşma boldur.
İki hemşehri İstanbul’da biribirlerine ilk defa rastlayınca, sokak ortası demezler, hemen öpüşüp kucaklaşırlar.
Herhangi bir meyhanede yarım saat kadar oturunuz, görürsünüz ki biribirini yeni tanıyan ayyaşlar bile ikide bir öpüşüp kucaklaşırlar.
Bir münakaşada iki adam ayni fikri müdafaa etseler ve birinden biri ortaya parlak bir söz atsa, ötekinin o kadar hoşuna gider ki hemen coşarlar, öpüşüp kucaklaşırlar.
Biribiriyle üç-dört saat dargın duran iki kişi barışınca, derhal öpüşüp kucaklaşırlar.
Birine tâziyet beyan ederken, birine yeni memuriyetini, bir ötekine de bayramını tebrik ederken, coşkun vatandaşlarımız hep öpüşüp kucaklaşırlar.
Bu son Şeker Bayramında ben biraz telâşa düştüm. Ortalıkta grip var. ‘Bayram münasebetiyle, tabii, öpüşüp kucaklaşmalar son derece artacak ve şöyle biraz hafifler gibi olan grip salgını, geri tepecek’ dedim. Korktuğuma uğramazsak iyi. Fakat bu endişe yalnız bana gelmemiş: Bitliste, hükümet, grip salgını devam ettiği için Bayram ziyaretlerine kat’iyyen izin vermemiş. Aşkolsun. Biz İstanbullular da grip geçinciye kadar dişimizi sıksak da öpüşüp kucaklaşmasak olmaz mı? Burası Holivut değil ya...”.
O senelerin gazete kolleksiyonlarını taradığınız takdirde bu konuda daha başka yazılara hemen tesadüf edebilirsiniz...
Söyledim ya, “Allah bayram tadında olmayan böyle bayramları bir daha göstermesin” diye temennide bulunup dua edelim ama bayramlaşma yasağının Türkiye’de ilk olmadığını, eski senelerde de getirilmiş olduğunu bilelim…
Bayramınızı tekrar tebrik ederim, mübarek olsun!
Peyami Safa’nın 12 Şubat 1932’de Son Posta Gazetesi’nde çıkan, öpüşmenin ve kucaklaşmanın salgın boyunca bir tarafa bırakılmasını tavsiye ettiği yazısı…
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.05.2020 - 09:30
27 Mayıs'ı önceden haber veren ve şimdiye kadar yayınlanmamış ihbar mektubu: "Darbe kansız olacak; sadece Bayar, Menderes ve üç kişi daha öldürülecek, o kadar!"
Yarın, siyasî tarihimizin başta gelen rezaletlerinden ve en büyük utançlarından birinin 60. yıldönümü: 27 Mayıs darbesinin!
Burada, seçimle gelmiş meşru bir iktidarı gece baskını ile devirmenin ne demek olduğunu anlatacak değilim… Demokrasiye inanan herkes seçimle gelmiş bir iktidarın büyük hatâlar etmesi hâlinde bile yine seçimle gönderilmesi gerektiğini bilir ve yönetimi silâhla alaşağı etme çabasının nasıl bir pespayelik olduğu hususunda zaten hemfikirdir.
27 Mayıs darbesi sırasında henüz beş yaşında idim ama gerek aile bağlantılarımız, gerekse de evdeki büyüklerin endişelerine şahit oluşum sebebiyle darbe öncesi günlerin heyecanını sanki dün imiş gibi hatırlarım. Darbenin hemen akabinde yaşadıklarımız, meselâ evimizin basılması, herşeyin altüst edilip birşeyler aranması, rahmetli Menderes’in yakını olan babamın gözümün önünde bir jipe bindirilip götürülmesi, Balmumcu Kışlası’na kapatılması ve sonraları Dolmabahçe Rıhtımı’ndan Yassıada’ya gidişlerimiz hafızamda daha da berrak vaziyettedir.
Darbe memleketin tepesine öyle sessiz-sadasız değil bağıra-çağıra ve “Geliyoruuum!” diye haykırarak çökmüştü! “Birileri birşeyler yapmaya hazırlanıyor” söylentileri dört bir tarafı sarmıştı, hattâ kimin ne yapmaya hazırlandığını anlatan ihbarlar peşpeşe geliyordu, hemen herkes memleketin başına bir çorap örülmek üzere olduğunun farkındaydı ama hükümetin üzerine sanki ölü toprağı serpilmişti! Menderes Hükümeti ya ne olup bittiğini idrak edemiyordu, yahut “Biz güçlüyüz, bize bir şey yapamazlar” havasına girmişti veya ihbarlardan haberdar olması engellendiği için gereken tedbirleri bir türlü alamıyordu…
REKLAM
Öyle ki, 1957’deki meşhur “9 subay olayı”nı bile değerlendirememişlerdi!
Bilmeyenler için “9 Şubat Olayı”nın, daha doğrusu “ihbarının” ne olduğunu kısaca anlatayım:
İhbarı yapan, Samet Kuşçu adında bir binbaşıydı. 1957’de Adnan Menderes Hükümeti’ni devirmek isteyen dokuz kişilik bir cuntaya dahil olmuş ama cuntanın bazı mensuplarının Menderes’e sadık kaldıkları endişesine kapılınca ilk ihbarı kendisi yapmak isteyip bir gazeteci vasıtasiyle zamanın Savunma Bakanı’nı hazırlıklardan haberdar etmişti.
Neticede dokuz subay tutuklanıp mahkemeye çıkartıldılar ama olmayacak bir iş yapıldı, darbeye hazırlanan subaylar beraat ettiler ve sadece ihbarı yapan Samet Kuşçu mahkûm oldu!
Sonrası, mâlum... Darbe üç sene sonra, 27 Mayıs 1960’ta geldi. Darbecilerin arasında Samet Kuşçu’nun isimlerini verdiği ve cunta kurma suçlamasıyla yargılanıp beraat eden subaylar da vardı!
KİMSELERİ HABERDAR EDEMEMİŞ!
Burada, şimdi Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri’nde muhafaza edilen ve Devlet Arşivleri Başkanı Prof. Dr. Uğur Ünal’ın sayesinde edindiğim bir ibret belgesini, Demokrat Parti yöneticilerine 27 Mayıs öncesinde gönderilen ama şimdiye kadar gizli kalmış olan çok önemli bir mektubu yayınlıyorum…
Demokrat Parti’nin Trakya’daki bazı teşkilâtlarını kuran ve o tarihte Anadolu Sigorta’nın Yönetim Kurulu Başkanı olan Dr. Sezai Feray tarafından yazılan 3 Mayıs 1960 tarihli mektup İstanbul’un hem Belediye, hem de Demokrat Parti İl Başkanı olan Kemal Aygün’e gönderilmiş…
Sezai Feray, Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakın bir grubun Şişli’de bir evde toplandığını ve toplantıya katılan “Münir Bey” adındaki eski bir CHP milletvekilinin “6 Mayıs’ta mutlaka iktidara geleceklerini söylediğini” yazıyor. Sonra, bu milletvekilinin “Kan dökülmeyeceği, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Başbakan Adnan Menderes de dahil olmak üzere sadece beş kişinin öldürüleceği” şeklinde tüyler ürperten sözlerini naklediyor ve elde ettiği bu istihbaratı yetkililere ulaştırma imkânı bulamadığı için Kemal Aygün’ün yardımını istiyor.
REKLAM
Ne hoş, ne medenî ve ne kadar insanî bir darbe olacakmış değil mi? Kan dökmeyecek, sadece beş kişiyi öldüreceklermiş! Katledileceklerinden biri reisicumhur, diğeri de başbakan, canı alınacak üç kişi daha var ve “darbe” dediklerinin hepsi işte bu kadarcık!..
Mektupta bu sözleri söylediği iddia edilen “eski CHP milletvekili Münir Bey”in kim olduğunu sokağa çıkma kısıtlamasının bu son gününde sizlere bir meşgale olması için söylemeyeyim; internetten kolayca ulaşılabileceğiniz 9., 10. ve 11. dönem milletvekilleri listelerine müracaat ederek siz buluverin…
İŞTE, MEKTUBUN TAM METNİ…
Dr. Sezai Feray’ın eski harflerle yazdığı mektubun tam metni, şöyle:
“Muhterem Kemal Beyefendi,
Nisan’ın otuzuncu Cumartesi günü istihbar ettiğim (haber aldığım) mühim bir hususu İstanbul’da üç günden beri haber verecek kimse bulamadım veyahut temasa imkan bulamadım: 27 Nisan’da başlayan isyan hadiselerinden iki-üç gün evvel Şişli’de Küçükbahçe Sokağı’nda Meşrutiyet Apartmanı’nın 4 numaralı dairesindeki bir toplantıda eski Halk Partisi mebuslarından Münir Bey isminde bir zât on-on beş kişinin bulunduğu bu kadınlı erkekli toplantıda “6 Mayıs’ta mutlak iktidara geleceğiz, kan dökülmeyecek, yalnız Celâl Bayar ve Menderes dahil olmak üzere beş kişi öldüreceğiz” dediğini istihbar ettim. Halk Partisi veya temayüllerinden ibaret olan bu toplananlardan birisi son hadiselerden evvel bunu mühimseyerek ifşa etmiştir.
Bunu muhterem Başvekil Beyefendi’ye de (du)yurmanızı rica ederim. Bugün keyfiyeti Reisicumhur Hazretleri’ne de arzetmek için müracaatta bulundum. Ona intizardayım (beklemedeyim). Bilvesile hürmetlerimi tekrar ederim.
Dr. Sezai Feray”.
Mektubun muhataplarına ulaşıp ulaşmadığı konusunda hiçbirşey bilmiyoruz… Bu hususta arşivlerde yahut Yassıada zabıtlarında bir kayda tesadüf edilmemesi ve Demokratlar’ın yazdıklarında yahut kaydedilmiş sohbetlerinde herhangi bir malûmata rastlanmaması Celâl Bayar’ın veya Adnan Menderes’in Sezai Seray’ın mektubundan haberdar olmadıklarını gösteriyor.
Hükümetlerin darbe söylentilerini mutlaka ve her yönü ile değerlendirmeleri gerektiğini gösteren bu mektup engelleri aşarak Bayar’a yahut Menderes’e ulaşabilmiş olsaydı ve daha önce “9 subay olayı”nı ciddiye almayan Demokrat Parti hiç olmazsa bu ihbarın üzerine gitseydi 27 Mayıs faciası acaba önlenebilir miydi, kimbilir?
Dr. Sezai Feray’ın mektubu.
.Murat Bardakçı
Giriş: 28.05.2020 - 13:06
Menderes darbeyi önceden bildiren ihbar mektubunu okumuş ve "Çocuk işi lâflar. Beni mi asacaklar?" demiş!
Önceki gün, 1960’ın 3 Mayıs’ında İstanbul’un hem Belediye, hem de Demokrat Parti İl Başkanı olan Kemal Aygün’e gönderilen ve 27 Mayıs darbesini önceden haber veren bir mektubu yayınladım.
Bugün Ankara’da, Devlet Arşivleri’nde muhafaza edilen mektubu Demokrat Parti’nin Trakya’daki bazı teşkilâtlarını kuran ve 1960 Mayıs’ında Anadolu Sigorta’nın Yönetim Kurulu Başkanı olan Dr. Sezai Feray yazmıştı. Dr. Feray, Cumhuriyet Halk Partisi’ne yakın bir grubun Şişli’de bir evde toplandığını, toplantıya katılan “Münir Bey” adındaki eski bir CHP milletvekilinin “6 Mayıs’ta mutlak iktidara geleceğiz, kan dökülmeyecek, yalnız Celâl Bayar ve Menderes dahil olmak üzere beş kişi öldüreceğiz” dediğini söylüyor ve haberi yetkililere ulaştırma imkânı bulamadığı için Kemal Aygün’ün yardımını istiyordu.
Dr. Sezai Feray’ın yazdıklarının tam metnini de verdikten sonra “Mektubun muhataplarına ulaşıp ulaşmadığı konusunda hiçbirşey bilmiyoruz. Bu hususta arşivlerde yahut Yassıada zabıtlarında bir kayda tesadüf edilmemesi ve Demokratlar’ın yazdıklarında herhangi bir malûmata rastlanmaması Celâl Bayar’ın veya Adnan Menderes’in bu mektuptan haberdar olmadıklarını gösteriyor” demiş ve “Demokrat Parti ihbarın üzerine gitseydi 27 Mayıs faciası acaba önlenebilir miydi?” diye sormuştum.
REKLAM
Meğerse, Celâl Bayar da Adnan Menderes de mektuptan haberdar edilmişler fakat Menderes ihbarı önemsememiş, Bayar ise derhal ciddîye almıştı ama bir netice elde edilememişti!
TORUNUNUN YAZDIKLARI
Bu bilgiyi mektubun gönderildiği kişinin; yani İstanbul’un hem Belediye, hem de Demokrat Parti İl Başkanı olan Kemal Aygün’ün torunu Mehmet Ali Bayar’dan aldım. Yazımın yayınlanmasından sonra bana bir mail gönderen Mehmet Ali Bayar dedesinin hem Celâl Bayar’ı, hem de Adnan Menderes’i mektuptan derhal haberdar ettiğini yazıyor ve hadisenin tamamını şöyle anlatıyordu:
“Dün yayınlanan yazınızla alâkalı olarak bu mektubu kaleme aldım, izninizle dikkatinize takdim ederim. Bu kadar önemli bir tarihi belgeyi gün ışığına çıkarıp, bu açıklamayı yapma imkânı sağladığınız için de ayrıca teşekkür ederim. Yazınızda mevzubahis mektubun varlığı doğrudur, hasbelkader bendeniz de bundan haberdarım.
Rahmetli dedem, annemin babası Kemal Aygün malumâliniz o tarihlerde İstanbul’un seçimle işbaşına gelmiş ilk Belediye Reisi ve Demokrat Parti’nin son İstanbul İl Başkanıydı. Daha önce de Ankara ve İstanbul Emniyet Müdürlükleri, iki defa Emniyet Umum Müdürlüğü ve iki defa da Ankara Valiliği ve Belediye Başkanlığı vazifelerinde bulunmuştu. Rahmetli babam Dr. Nuri Bayar da kendisinin Belediye Başkanlığı ve DP İl Başkanlığı sırasında Belediye Encümen İkinci Başkanı ve Demokrat Parti Beşiktaş İlçe Başkanıydı ve hem Kemal Bey’le hem merhum Menderes’le çok yakın çalışırlardı.
Bahsettiğiniz mektubu da, hadiseyi de yıllar sonra dedemden mutâdı olduğu üzre mahdut ölçüde, ama babamdan daha tafsilatlı dinledim. Zaten “Dokuz Subay Olayı” da meraklıları tarafından iyi biliniyordu. Mahkemelerde konuşulmamasının nedeni, mektubun hiçbir zaman ihtilâlcilerin veya savcıların eline geçmemiş veya geçmiş olsa da zamanında tasnif edilmemiş olmasından olsa gerektir diye düşünürüm.
Zira, hikaye şöyle:
Dedem, bu mektup eline ulaştığında, devlet tecrübesi ve emniyetçilikten neş’et eden refleksiyle hemen teyakkuz durumuna geçip sağı solu soruşturuyor, mektup sahibini ve iltisaklarını araştırıyor ve hemen merhum Başbakan Adnan Menderes’i bilgilendiriyor. Dedem bunu anlatırken sadece, “Adnan Bey bana, ‘Kemal bilmiyor musun, bu ihbarlar hergün önümüze geliyor, bunlar çocuk işi lâflar, ben bir başbakan olarak bu kahraman ordu için herşeyi yaptım, beni mi asacaklar? dedi, hattâ ‘Kemal sen hep tabiatın icabı evhamlısın, mesleğin bu, merak etme herşey kontrol altında’ diyerek beni yatıştırdı” demişti. Birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Bayar’ın İstanbul’a gelişi sırasında bu defa Vilayet’te kendisine açıyor meseleyi. Bayar, “Bu önemli bir ihbar, mektup nerede?” diyor. Dedem de “Başvekile verdim” -veya bilgisini verdim de olabilir- diye cevap verince, “Bundan sakın kimseye bahsetme, ben hemen vaziyet edeceğim” diyor. Hemen yaverine “Ankara’ya döner dönmez Adnan Bey ve Genelkurmay Başkanı Erdelhun Paşa bana bir ziyarette bulunsunlar” diye talimat veriyor.
Dedemin de babamın da bu mektubun âkıbetiyle ilgili son malûmatları bu kadardı. Bundan yaklaşık üç hafta sonra da maalesef 27 Mayıs darbesi gerçekleşiyor. Sonra Yassıada Mahkemeleri’nde de bu konu açılmıyor. Bayar ve Menderes’in bu konuda, kendisi de Yassıada’ya gönderilen ve idamla yargılanan Erdelhun Paşa’yı bilgilendirip, aslını astarını araştırmış olmaları muhakkaktır. Ancak, sizin de yazınızda belirttiğiniz gibi, o tarihlerde bir darbe olacağına ilişkin ihbar ve söylentilerin ardı arkası kesilmiyordu ve birçoğu da Dokuz Subay Olayı gibi değerlendirilmişti. Bugün aktarılanlardan anladığımız, hatırattan dinlediğimiz kadarıyla, Demokrat Parti yönetimi seçimle işbaşına gelmiş ve kısa bir zaman sonra yeniden seçime gidecek bir iktidarın yakın çalıştıkları askerlerce bir darbeye maruz kalabileceğine ihtimal vermiyordu.
Bu vesileyle, Türkiye tarihinin en yanlış ve en hazin hadiselerinden olan 27 Mayıs darbesinin yıldönümünde darbeleri ve darbecilere ilişkin değerlendirmeyi milletimizin vicdanına, yüksek takdir ve ferasetine havale ediyor, merhum şehitlerimiz Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’yu, merhum Celal Bayar’ı ve Demokrat Parti”nin ebediyete intikal etmiş bütün mensuplarını rahmetle anıyorum”.
Sevdiklerimizle karşılaştığımızda karşılıklı olarak gösterdiğimiz tokalaşma, öpüşme, kucaklaşma vesaire gibi fizikî muhabbetler Koronavirüs derdi çıktı çıkalı nihayet buldu ve muhatabımızla aramızdaki mesafeyi muhafaza edebilmek için şimdi başka şekilde selâmlaşıyoruz…
Meselâ sağ el yumruk yapılırken sağ dirsek vücut ile doksan derece açı teşkil edecek şekilde kaldırılıyor ve aynı hareketi yapan muhatabın dirseğine birkaç defa vuruluyor.
Daha başka selâmlaşma usulleri de bulundu ama bugünlerde en yaygın olanı, sağ avucu kalbin üzerine koymak!
Buna “Korona selâmı” deniyor…
Ertuğrul Gazi’nin yahut Osman Bey’in kahramanı olduğu “Diriliş” ve “Kuruluş” benzeri filmlerde sıkça rastlanan “Korona selâmı”nın temelinde tekke kültürü vardır, eski bir geleneğin devamıdır, aslında bir değil birkaç çeşittir fakat asırlar geçtikçe basitleşip şimdiki hâlini almıştır.
Ama yine bize mahsus olan ve artık unuttuğumuz bir başka selâmımız daha var: Temennâ!
Temennâ hem imparatorluğun son bir-bir buçuk asrının resmî selâmıdır, hem de şehirli halk tarafından benimsenmiş ve sosyal hayatta geniş yer edinmiştir; üstelik belki tuhafınıza gidecektir ama söyleyeyim: İstanbul’da bazı çevrelerde bundan sekiz-on sene öncesine kadar edilegelmiştir!
REKLAM
“Edilegelmiştir”, yani “edilmiştir” diyorum; zira selâm “verilir” ve “alınır” ama temennâ “edilir”…
Peki, temennânın usûlü ve âdâbı nasıldı?
Dizin biraz üzerine kadar indirilen sağ el çabuk yahut ağır olmayacak şekilde öne doğru bir yay çizercesine yukarıya doğru önce dudak, hemen ardından da alın seviyesine çıkartılır ve bunu yaparken kazık gibi dimdik durmamak, beli bükerek öne doğru hafifçe eğilmek lâzımdır.
Temenna edilen kişi selâmı aynı şekilde ama biraz daha serî biçimde alır ve şayet daha yüksek bir mevki sahibi ise eğilmez, dik durur.
Teferruatı gayet bol olan eski protokolümüzde temennâ da çeşit çeşittir…
Yukarıda anlattığım bu temennâ biçimine “küçük temennâ” denir. Ama selâmı veren öne doğru daha fazla eğilir, sağ elini dizinin aşağısına, neredeyse topuklarına kadar indirdikten sonra aynı şekilde dudak ve alın seviyesine çıkarttığı takdirde buna “kandilli temennâ” derler…
Bir de “büyük temennâ” vardır ve derin hürmet gösterilenlerin, önemli makam sahiplerinin ve özellikle de devletin başında bulunan kişinin bu şekilde selâmlanması şarttır…
“Büyük temennâ” ardarda beş temennâdan meydana gelir. Temennâ edecek kişi bu işe selâmlayacağı şahsın birkaç metre ilerisinden başlar, pek hızlı ama ağır da olmayacak şekilde ona doğru yürür, aralarındaki mesafenin yarısına geldiğinde bir temennâ daha eder, sonra yarım metre kadar önüne gelir ve bir temennâ daha!
Bitmediii! “Büyük temennâ” selâmlanan kişiye sırtı dönmemeyi, geri geri gitmeyi ve giderken ilk birkaç adımın ardından bir temennâ ve birkaç metre uzaklaştıktan sonra da beşinci ve son defa temennâ etmeyi gerektirir.
Salgın belâsı yüzünden tokalaşamadığımız, öpüşemediğimiz ve sarmaş dolaş olamadığımız için “Korona selâmı” ile yetinmek zorunda kaldığımız bugünlerde işte böyle tantanalı ve gayet estetik bir selâmlama olan temennâyı hatırlayıp birbirimize karşılıklı temennâ ettiğimizi düşünün…
.Murat Bardakçı
Giriş: 07.06.2020 - 08:57
"Hidroksiklorokin" demeyi öğrendik ama bir türlü "vak'a" diyemiyoruz!
Koronavirüs derdi çıktı çıkalı bir hayli teknik, özellikle de tıbbî terim öğrendik ve bunları günlük konuşmalarımızda sık sık kullanıyoruz…
Düşünün: Bundan üç-dört ay öncesine kadar ne “filyasyon”u bilirdik, ne “virülans”tan haberdardık ne de “triaj”ı işitmiştik… Son zamanlarda tıbbî kelimelere öyle bir âşina olduk ki, “Hidroksiklorokin” demeyi rahatça, tek bir nefeste becerenlerimiz bile var...
Bütün bu kavramları kullanıyor, üstelik “Hidroksiklorokin” gibi hayli zor olan ilâç isimlerini de şıppadanak söyleyebiliyoruz ama bir kelime var ki düzgün şekilde telâffuzunu bir türlü beceremiyoruz, olmuyor!
“Vak’a” kelimesini…
“Vak’a”nın telâffuzunun nasıl olması gerektiğini gerçi kelimeyi yazış şeklimden, yani imlâmdan herhalde farketmişsinizdir ama basit şekilde izah edeyim: İlk hecenin nihayetindeki “k”dan sonra çok az durup gayet kısa bir “a” diyeceksiniz, hepsi bu! Yani “vak’a”, “vak’a”, vak’a”!
Fakat gelin görün ki bu telâffuz artık hak getire! Kimisi “kaka” vezninde “vaka” diyor, kimisi sondaki “a”yı eskilerin tâbiriyle “üç elif miktarı” uzatıp kelimeyi “vakaaaa” yapıyor, bazen ilk hecedeki “a” lâstik gibi çekilip “vaaaka” diye bir garabet işitiliyor ve neticede “vak’a” sizlere ömür!
REKLAM
Mübalâğa etmiyorum: Salgının başımıza dert olduğu üç-dört aydan buyana haber bültenlerinde, resmî toplantılarda, açıklamalarda yahut demeçlerde bol bol kullanılan “vak’a” kelimesinin tek bir defa olsun doğru telâffuzuna maalesef hiç rastlamadım!
UZUN “A” VE “ΔLER SİZLERE ÖMÜR!
Türkçe’yi, yani anadilimizi telâffuzumuzun gittikçe perişan hâle geldiği bilmem dikkatinizi çekti mi?
Telâffuz seviyemiz bugün yerlerde sürünür vaziyettedir! Uzatılması gereken “a” ve “î”lerin neredeyse tamamı ya kısa söylenmekte yahut kısa telâffuz edilmeleri gereken yerlerde ise uzatılmaktadır; böyle olunca da kelimeler abuk-subuk şekillere bürünmektedir…
“Sâha”nın “sahâ” olması gibi…
“Alan”, “futbol oynanan açık mekân” mânâsına gelen ve ilk “a”sının uzatılması gereken “sâha”nın artık ikinci “a”sı uzatılıp “cömertlik” demek olan “sahâ” yapılmıştır; “sâha” en kıdemli spor spikerlerimiz tarafından bile yanlış söylenmektedir ve bunun gibi telâffuz cinayetleri pek çoktur!
Mevzu telâffuzdan ve kelime fukaralığından açılmışken, eski zamanların hoş fıkralarından birini yazayım:
Paşa hazretleri, zamanın sikkezenbaşısı ile sıkı-fıkı ahbapmış. Üzüm mevsimi gelince bağından bizzat seçip kopardığı salkımları bir sepete doldurmuş, yarım akıllı uşağını çağırmış ve “Bu sepeti Sikkezenbaşı Hazretleri’nin Kadıköy’deki konağına götür, hürmetlerimi, muhabbetlerimi söylemeyi de sakın hâ ihmal etme” deyip göndermiş…
Aradan epey zaman geçmiş ama uşak bir türlü dönmemiş ve Paşa meraklanmaya başlamış. Birkaç saat daha geçmiş, Paşa artık hiddetten köpürmek üzere iken uşak neyse ki çıkagelmiş ama sepet elinde ve Sikkezenbaşı’nın konağına götürüp vermesi gereken üzümler de sepetin içindeymiş…
Paşa hazretleri “Ebleh herif, ne oldu, Sikkezenbaşı’nın konağını bulamadın mı?” diye gürleyince alık uşak ezile büzüle cevap vermiş:
“Paşa Hazretleri” demiş, “Söylediğiniz o ismi unuttum, aklımda ‘Sünnetçibaşı’ gibi birşey kaldı, Kadıköy’ün altını üstüne getirdim, dört bir tarafa sordum ama Sünnetçibaşı Hazretleri’ni tanıyan çıkmadı, ben de üzümlerinizi geri getirdim!”.
.Murat Bardakçı
Giriş: 09.06.2020 - 16:55
Mısır Başmüftülüğü 1453 için önceki gün "işgal" dedi, dün Nil'in meşhur dansözleri gibi kıvırmaya çalıştı ama bir türlü beceremedi!
Mısır’da bir zamanlar bir “Fifi Abdu” rüzgârı eserdi…
Esmer güzeliydi, sadece Mısır’ın değil, Ortadoğu’nun en meşhur ve en takdir gören dansözüydü ve “Belini kıvırtmasının ve göbeğini titretmesinin eşi emsâli yoktur” denirdi. Öylesine meşhurdu ki, sadece Ortadoğulular değil, Kahire’ye gelen Batılılar bile Fifi Abdu’nun raksını seyredebilmek için can atarlar, lüks otellerdeki programlarını izlemeye avuç dolusu para harcarlardı; Mısır protokolü de yabancı devlet misafirleri için düzenledikleri programın bir yerine mutlaka Fifi Abdu’yu da ilâveye itina gösterirdi.
Mısır Başmüftülüğü önceki gün ve dün öyle bir iş yaptı, öyle bir hatâya düştü ve hemen ardından öylesine kıvırdı ki, Fifi Abdu’nun dillere destan kıvırmaları bile Başmüftülüğün bu kıvırmasının yanında acemi dansözlerin beceriksiz bel ve göbek hareketleri gibi kaldı!
Hadise şöyle: Mısır Başmüftülüğü, Abdülfettah Sisi’nin verdiği talimat üzerine “Küresel Fetva Göstergesi” diye bir garabet uydurdu, İslâm ülkelerinin fetva merkezi olmaya heveslendi, Müslüman memleketlerde verilen fetvaları biraraya getirip konularına göre sıralamaya, yine konularına göre yüzde hesapları yapmaya ve bu hesaplamaları yayınlamaya soyundu.
REKLAM
Sanki fetva müessesesi değil, “fetva borsası” kurmuşlardı! Yaptıkları “Falanca konuda verilen fetvaların genel fetvalar içerisindeki oranı yüzde bilmem kaç oldu, falanca alandaki fetvaların oranında da düşüş görüldü” gibisinden saçma sapan ifadelerden ibaretti. Sanki fetvadan değil hisse senedinden bahsediyorlardı, tahvillerin değerlerinin yükselmesi yahut düşmesi gibi “fetva değerleri”nin iniş-çıkışlarını hesaplıyorlardı ve bunlar Başmüftülüğün internet sitesinde yayınlanıyordu.
Ama, oynanan komedinin ardında öyle dine hizmet maksadı falan değil, Abdülfettah Sisi’den gelen “Türkiye’ye ve Tayyip Erdoğan’a saldırın” emri vardı; zira “Küresel Fetva Göstergesi” başlığı altında hisse senedi değeri hesaplarcasına yapılan fetva oranı komedisinde iş dönüp dolaşıyor ve Türkiye ile Erdoğan’a geliyordu.
Başmüftülük, geçtiğimiz Pazar günü tepesinde Başmüftü Şevki Allam’ın bir fotoğrafının yeraldığı internet sitesinde yine böyle bir “fetva oranı” ve fetva mı, açıklama mı, çamur atma mı, yoksa bilim-kurgu öyküsü mü olduğu anlaşılamayan destan gibi sayfalar dolusu upuzun bir metin yayınladı. Ama yayının ardından rezil oldu ve birkaç saat sonra Fifi Abdu’ya bile rahmet okutacak şekilde kıvırmak zorunda kaldı.
“Küresel Fetva Göstergesi”ne göre, Mısır dışında verilen fetvaların yüzde 50’si Erdoğan’ın Libya politikasını destekliyordu ama yüzde ellisi karşıydı; yine Erdoğan hakkında Mısır ve Suriye konusunda yüzde 15, Sudan ve Yemen işinde de yüzde on oranında destek fetvaları çıkartılmıştı!
Ne güzel değil mi? Adamlar nasıl becerdilerse becermişler, İslâm dünyasında verilen bütün fetvaları güya toparlayıp konularına ve hükümlerine göre tasnif etmiş, sonra da istatistikî hesaplamalarını yapmış ve yayınlamışlardı!
İlmî ağırlığı bir zamanlar dillere destan olan Mısır Başmüftülüğü’nün düştüğü vaziyete bakın!
Sözünü ettiğim destan misâli sayfalar dolusu o upuzun metin işte borsa tabelâsını andıran bu fetva yüzdelerinin ardından geliyordu ki aman Allah!
REKLAM
Yazıda, Tayyip Erdoğan’ın bütün iç ve dış meseleleri fetvalarla hallettiği söylenip “Bütün muhalifler kâfir ve İslâm düşmanıdırlar” diyen bir fetva aldığı bile iddia ediliyordu.
Değil böyle bir fetvayı, bu şekilde edilmiş akıl ve mantık dışı bir sözü bilen yahut duyan varsa beri gelsin!
BİZDEN BİRİLERİNİN İLHAMI MI?
Başmüftülüğün internet sitesinde yayınladığı ve siyasî, demeç mi, kara çalma mı, yoksa başka bir şey mi olduğu anlaşılmayan ama fetva ile uzaktan-yakından hiçbir alâkası bulunmayan tuhaf yazısındaki asıl garabet böyle binbir iddiadan sonra geliyor ve bir Müslüman memleketin en yüksek dinî otoritesine hiçbir şekilde yakışmayan bir ifade yeralıyordu: Mısır Başmüftülüğü, Osmanlılar’ın İstanbul’u “işgal ettiklerini” söylüyordu!
Karalama destanında Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması tartışmalarından da bahsediliyor ve 537’de inşa edilen mâbedin 916 sene kilise olarak kullanıldıktan sonra 1453’te İstanbul’u “işgal eden” Osmanlılar tarafından camiye çevrildiği ama 1934’te müze yapıldığı söyleniyor ve bugünkü Ayasofya tartışmalarının bir “seçim silâhı” olduğu iddia ediliyordu.
İşte, bu “işgal” iddiası üzerine kıyamet koptu, dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlar yazıya “Siz ne diyorsunuz? ‘İşgal’ ne demek? İstanbul’un fethi konusunda Peygamber’in hadisi olduğunu unuttunuz mu?” meâlinde mesajlar gönderdiler ve Başmüftülük dün öğleden sonra bir açıklama yayınladı, hatasını kıvırmayla tamire çalıştı ama ne kadar kıvırsa da bir türlü beceremedi.
Son açıklamada yine Erdoğan’a yükleniliyor, Erdoğan’ın fetva silâhını kullandığı ve halifelik iddiasında bulunduğu tekrar ediliyor, derken asıl kıvırma bundan sonra geliyor, bir gün önce sarfedilen “işgal” ibâresinden hiç bahsedilmeden söz Hazreti Muhammed’in hadisine getirilip “İstanbul’un fethi Peygamber’in müjdelediği bir fetihtir, bunu Osmanlılar’ın büyük sufî sultanı Muhammed el-Fatih başarmıştır ama Muhammed el-Fatih ile Tayyip Erdoğan’ın alâkası yoktur” deniyordu.
REKLAM
Bu açıklamaya da dünya kadar yorum gönderildi ama yollanan yorumların en güzeli bence “Tarih boyunca hiçbir fetva makamı bu kadar çabuk kıvırmayı becerememiştir” ifadesi idi!
Mısır’da senelerce yaşayan, sıradan Mısırlılar’ın ne kadar sâkin ve iyi insanlar olduklarını yakinen bilen ama hayatlarının rejim tarafından ne hâle getirildiğine de şahit olan bir kişi sıfatıyla söyleyeceğim:
Tarih boyunca Sünnî İslâm Dünyası’nın en önemli ilim merkezlerinin başında geldiği kabul edilen ve bu konumlarını birkaç sene öncesine kadar muhafaza eden Mısır Başmüftülüğü ile Ezher Camiası’nın bu hâle düşürülmeleri yazıktır, üzücüdür ve bu vaziyetin sorumlusu da Türkiye’ye karşı din de dâhil olmak üzere her vasıtadan istifadeye çalışan darbe sonrası Mısır yönetimidir.
Halen hayatta olan ve ilerlemiş yaşına rağmen nâdiren de olsa yine rakseden Fifi Abdu şayet Mısır Başmüftülüğü’nün bu düzeltmesini gördü ise eminim “Başmüftü Şevki Allam vallahi benden iyi kıvırıyormuş” demiştir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 13.06.2020 - 09:27
Ayasofya ile Sultanahmet'in 95 senedir bitmeyen çilesi: Resim galerisi ve caz klübü yapılmalarına ramak kalmış, 1945'te de Ayasofya'ya Katolikler talip olmuştu!
Sesli Dinle
0:00/0:00
CHP İstanbul Milletvekili Prof. İbrahim Kaboğlu geçen gün Meclis’te konuşurken aşka geldi; sadece Ayasofya’nın değil, hâlihazırda zaten müze olan Topkapı Sarayı’nın bu hüviyetinin devam etmesi ve üstüne üstlük Sultanahmet Camii’nin de müze yapılması gerektiğini söyledi…
Aklı başında bir insanın böyle bir düşünceyi değil dillendirmesine, aklından geçirmesine bile ihtimal vermediğim için, bu sözlerin Sultanahmet Camii’nin de Ayasofya gibi müzeye çevrilmesi maksadıyla söylediğini zannetmiyorum.
Prof. Kaboğlu da sonradan yaptığı açıklamalarda böyle bir niyetinin olmadığını zaten ifade etti ama iktidarda bulunduğu 1950 öncesinde ezan, kamet, camiler, mescidler, vakıflar, vesaire gibi konulardaki bazı uygulamalarını geniş bir kesimin hâlâ affedemediği partisinin, yani CHP’nin başını bu sözleri ile iyice ağrıttı!
Öyle hiç lüzumu yokken hümanizm havariliğine soyunup “insanlığın ortak mirası”, “evrensel değerler”, “empati”, “evrensel bakış”, “dünya milletleri ailesi”, yahut “dinlerarası bilmemne” gibisinden tantanalı ama tek taraflı tâvizlerden ibaret kavramlar bol keseden ve düşünülmeden kullanıldığı takdirde netice böyle olur! Acemi politikacının tek bir sözü geçmişteki kararları seksen küsür senedir tartışılan partisini sıkıntıya sokar, iktidara da gerine gerine “Bunların mâlûm zihniyeti işte budur!” deme fırsatını verir.
REKLAM
Ayasofya ve Sultanahmet Camileri zaten tâââ 1920’lerden buyana böyle parlak fikirler yüzünden hiç durmadan çile çekmişler ve müze hâline getirilmekten de büyük dertlerden son anda kurtulabilmişlerdir.
Şimdi, her iki camiin çilelerinden bazılarını anlatayım:
1926’da Millî Eğitim Bakanlığı’nın topladığı bir komisyonda o devrin önde gelen iki ressamı, Namık İsmail ile Çallı İbrahim, Sultanahmet Camii’nin “resim galerisi” yapılmasını teklif etmiş; hattâ sergilenecek tabloların daha iyi görülebilmesi için çatıda delikler açılması gündeme gelmiş ve cinayete millî mimarîmizin kurucularından olan Kemaleddin Bey’in “Siz kafayı mı yediniz?” diye ortalığı velveleye vermesi sayesinde mâni olunabilmişti…
Hadisenin ayrıntılarını komisyonun üyelerinden olan bestekâr Cemal Reşid Rey, 11 Kasım 1963’te Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Atatürk ve Müzik” başlıklı yazısında anlatır:
“1926 Ağustosunda, Maarif Vekili Necati Bey bir Sanayi-i Nefise Encümeni (Güzel Sanatlar Komisyonu) toplamıştı. Bu encümene beni de davet etti. İşte o encümende alınan kararla mekteplerden alaturka musiki tedrisatı (öğretimi) kaldırıldı. Böyle isabetli kararların yanında fazla cüretkârânelerinin de alınmasına ramak kaldığına şahit oldum. Bu encümenimizin reisi rahmetli Namık İsmail ile rahmetli Çallı İbrahim, Necati Bey’e bir dilekçe sundular. Bu dilekçede ressamların eserlerini teşhir edecek bir galeriden mahrum bulunduğu belirtiliyor ve hükümetten bu iş için bir mahal isteniyordu. İstenilen mahal neydi biliyor musunuz? Sultanahmet Camii. Ancak ilâve ediliyordu ki, camide yukardan gelen ışığın az oluşu resimlerin en iyi şerâit (şartlar) altında teşhirine mânî idi. Bunun için kubbede delikler açılması teklif edilmişti! Necati Bey muvafakatini vermek üzere iken rahmetli Mimar Kemaleddin Bey’in pür hiddet yerinden kalkarak söylediği sözlerden sonra bu karardan vazgeçildi. Sanat inkılâplarında isabetli kararların alınmasının ne kadar zor olduğunu o gün unutulmaz şekilde anladım”.
REKLAM
AZ KALSIN KUBBEYİ DELECEKLERDİ…
Sultanahmet Camii resim galerisi yapılmaktan kurtulmuştu ama Sultan Abdülhamid devrinde otuz küsur sene boyunca devletin idare merkezi olan Yıldız Sarayı bu tartışmadan bir ay sonra, 1926 Eylül’ünde İstanbul Belediyesi’nin bünyesinde kumarhane haline getirildi! Aynı senenin Aralık’ında da Amerikalılar o sırada henüz cami olarak kullanılan Ayasofya’yı “dünyanın en büyük caz klübü” yapmayı teklif etmişlerdi.
New York Times Gazetesi, 16 Aralık 1926 tarihli nüshasındaki haberde “Amerikan Caz Orkestraları Birliği”nin Amerikan Büyükelçiliği vasıtası ile hem İstanbul Belediyesi’ne, hem de hükümete başvurarak Ayasofya’nın kendilerine tahsisini istedikleri yazıyordu…
“İstanbul’daki meşhur Ayasofya Camii’nin dans salonu haline getirilmesi için teklif yapıldı” diye başlayan haber “Bir grup işadamı, bu büyük yapının ibadete uygun olmadığını söyleyerek Ayasofya’nın dans salonuna çevrilmesi için İstanbul Valiliği’ne müracaatta bulundu” deniyor ve bir ay kadar sonra, 1927’nin 11 Ocak’ında “Ayasofya’da caz olsa” başlığı ile çıkan bir diğer haberde de girişim hakkında daha ayrıntılı bilgiler veriliyordu.
Amerikan Büyükelçiliği, habere göre “Amerikan Caz Orkestraları Birliği”nin talebini Türk yetkililere iletmek üzere idi. Caz Birliği, büyükelçilikten Ayasofya’nın akustiği hakkında ayrıntı bilgi istemiş ve mekâna dünyanın en büyük caz orkestrası ile en güçlü saksafonlarını getirmeyi vaadetmişti!
New York Times’ın muhabiri bu ayrıntıları veriyor ama haberin sonunda “Teklif pek destek görmüyor gibi” diye yazıyordu, muhabirin söylediği çıktı ve neyse ki böyle bir rezalet yaşanmadı!
REKLAM
“GÂVURU GÂVURA KIRDIRMAK”!
Ve, 1945’te bu defa Ayasofya için gelen bir başka teklif:
Abbe Giossue Carlo Prada adında İsviçreli sergi organizatörü, 1945’te Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir mektup gönderdi ve Ayasofya Camii’nin Katolik âyinlerine tahsisi için izin talebinde bulundu! Organizatör Prada, tahsisin karşılığında camii bütün masrafı kendisine ait olmak üzere tamir edeceğini söylüyordu…
Prada’nın mektubunun orijinali bugün elimizde değil, büyük ihtimalle arşivlerimizin henüz tasnif edilmemiş bölümlerinden birinde bulunuyor ama talebinden Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde muhafaza edilen bir yazı vasıtasıyla haberdar oluyoruz Ayasofya’da Katolik âyinleri yapılmasına izin isteyen mektup 22 Aralık 1945’te Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Gedeleç tarafından bilgi için Başbakanlığa gönderilmiş ve Prada’nın müracaatı hakkında bütün bildiğimiz şimdilik bundan ibaret…
Türkçe’de hani “gâvuru gâvura kırdırmak” diye avamî bir deyim vardır ya… Katolikler’in teklifine sırf eğlenmek maksadıyla ve sadece lâfta kalacak şekilde “Olabilir, herhalde mümkündür, belki, bir düşünelim bakalım” gibisinden cevap vermiş olsaydık Ortodoks dünyası nasıl ayağa kalkar ve her iki mezhep aman nasıl birbirine girerdi!
Ayasofya Camii’nin dans mekânına çevrilmesi hakkında New York Times Gazetesi’nde 16 Aralık 1926’da çıkan haber.
New York Times Gazetesi’nin 12 Ocak 1927’deki haberi: Ayasofya’ya en geniş caz grubunu getireceklermiş!
İsviçreli organizatör Abbe Giossue Carlo Prada’nın Ayasofya’da Katolik âyini yapılması talebi ile ilgili yazışma (Cumhurbaşkanlığı İsmet İnönü Arşivi, Yer No: 2/12-35, Fihrist No: 8079).
.Murat Bardakçı
Giriş: 14.06.2020 - 14:53
Atatürk, Ayasofya'yı ibadete kapatıp müzeye çevirmeye tâââ 1923'te karar vermişti!
Sesli Dinle
0:00/4:22
Ayasofya haftalardan buyana memleketin gündeminin en üst sırasına yerleşti ve Koronavirüs meselesini bile geride bıraktırıp artık dönüşü olmayan bir yola girdi…
Bu beklenti, heyecan ve hasret günlerinde birkaç sene önce ileri sürülen tuhaf, gerçeklerle alâkası olmayan ve mantık dışı bir iddia yeniden ortaya atıldı: “Ayasofya’nın müze haline getirilmesinden Atatürk’ün haberi olmadığı; bu işin ona duyurulmadan, sahte bir kararname ile yapıldığı” iddiası…
Düşünün: Ayasofya gibi memleketin en önemli, hattâ ilk sırada yeralan camiinde ibadet yasaklanacak ve mekân müze hâline getirilecek ama Türkiye’de olup biten herşeyden, memleketin en ücra köşesindeki vaziyetten bile ânında haberdar olan, her gün aldığı “dirlik-düzenlik raporları” sayesinde şehirlerde ne olup bittiğini en ince teferruatına kadar öğrenen Atatürk bunu bilmeyecek!
Daha açık söyleyeyim: Atatürk’ün böyle bir işten haberi olmaması bir tarafa, onun zamanında memlekette ondan habersiz sinek bile uçamazdı, sinek!
Dolayısı ile, Atatürk’ün Ayasofya’ya o günlerde gösterdiği yakın alâkadan bahseden kayıtları, haberleri ve resmî yazışmaları bile görmezden gelerek camiin Atatürk’ün bilgisi haricinde müzeye çevrildiği iddiası saçmalık hudutlarının da hayli ötesindedir!
REKLAM
Kaldı ki, Atatürk mekânın ibadete kapatılıp müze haline getirilmesini 24 Kasım 1934 tarihli meşhur kararnameden seneler önce düşünmektedir ve bu düşüncesini Grace Ellison adında bir İngiliz hanım gazeteciye tâââ 1923’te açıkça ifade etmiştir…
Grace Ellison, Türkiye’ye defalarca gelip gitmiş bir hanımdı. Sultan Abdülhamid zamanında bir müddet İstanbul’da yaşamış, Türk kadınları hakkında birkaç kitap yazmış, Abdülhamid’den mükâfat olarak bir nişan almış, Birinci Dünya Harbi senelerinde Avrupa’da hemşirelik yapmış, 1922’de Türkiye’ye dönerek Avrupa gazetelerine İstiklâl Harbi hakkında ve Türkiye lehinde haberler göndermiş, Mustafa Kemal Paşa ile de defalarca görüşmüştü.
Ellison, Mustafa Kemal’i ve onun kurduğu Yeni Türkiye’yi iki kitabında, 1923’te yayınladığı “An Englishwoman in Ankara” (Ankara’da bir İngiliz Kadın) ile 1928’de çıkardığı “Turkey To-day” (Bugünkü Türkiye) isimli eserlerinde uzun uzun anlatacak ve Mustafa Kemal Paşa’nın hem Ayasofya, hem de din konusundaki fikirlerine de yer verecekti…
“MÜZE YAPILIR VEYA KAPANIR!”
Ayasofya bahsi, Ellison’un “Ankara’da bir İngiliz Kadın” isimli kitabında geçer…
30 Ağustos 1922’deki büyük zaferden kısa bir müddet sonra Vatikan’da Papa Pius ile görüşür ve daha fazla kan dökülmesi ihtimalinin Papa’yı endişelendirdiğini görür…
Ellison bu görüşmenin hemen ardından Türkiye’ye gelip Ankara’ya gider, Mustafa Kemal Paşa ile biraraya gelir ve zaferi yeni kazanmış olan Paşa’ya “Hristiyan dünyasına karşı nasıl iyi bir jest yapabileceğini, meselâ daha önce Hristiyan mâbedi olan Ayasofya’yı Hristiyanlığın kutsal lideri olan Papa’ya iade edip edemeyeceğini” sorar ve Paşa’dan şu cevabı alır:
“Ayasofya gerçi bizim İslamî geleneğimizin bir parçasıdır. Hristiyanlar şayet tek bir kütle olsalardı bu mümkün olabilirdi ama Kilise o kadar çok bölünmüştür ki artık mümkün değildir. Böyle birşey Ruslar’ın, Yunanlılar’ın ve Anglikanlar’ın Ayasofya için bizim toprağımızda birbirleri ile savaşa tutuşmalarına sebebiyet verir; neticede sizin barış için düşündüğünüz jest sonsuz bir arbedeye, bir mücadeleye sebebiyet verir. Bununla beraber Hristiyanlığı dünyanın gözünde onore edebilmek için gücümüzün yettiği çabayı göstermeye çalışacağız. Ayasofya’yı cami olarak muhafaza etmemiz Katolik Kilisesi’ni hakikaten incittiği takdirde orayı müze hâline getirebilir veya ebediyyen kapatabiliriz. Hristiyan dünyasını kasten incittiğimizi hiç kimse söyleyememelidir”.
Söz burada Grace Ellison’dan açılmışken, Mustafa Kemal’in Ellison’un 1928’de yayınladığı “Bugünkü Türkiye” isimli kitabının 24. sahifesinde geçen, dinler hakkındaki düşüncelerinin ilk cümlesini de nakledeyim:
Paşa, “Benim bir dinim yok, bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını arzu ediyorum” der!
Bu ifadelerin doğru olamayacağını ve Ellison tarafından “uydurulduğunu” iddia edebilecekler için söyleyeyim: Grace Ellison, Ankara’nın iltifatına mazhar olmuş bir gazetecidir ve onun yazdıklarından memnuniyet duyulduğu belgeler ile sabittir!
Mustafa Kemal Paşa’nın Ayasofya hakkındaki düşünceleri, Grace Ellison’un 1923’te yayınladığı “An Englishwoman in Ankara” (Ankara’da bir İngiliz Kadın) isimli kitabın 244-245. sayfalarında yeralır.
Grace Ellison’un 1928’de çıkardığı “Turkey To-day” (Bugünkü Türkiye) isimli kitabının 24. sayfasında, Mustafa Kemal Paşa’nın dinlerle alâkalı görüşlerinin yeraldığı bahsin girişi.
“An Englishwoman in Ankara” (Ankara’da bir İngiliz Kadın)’nın ilk sayfası.
Grace Ellison.
.
Murat Bardakçı
Giriş: 21.06.2020 - 09:53
CHP'ye bir basiret önerisi: Ayasofya'nın tekrar ibadete açılmasını siz teklif edin!
Sesli Dinle
0:00/4:18
Bu hafta, Cumhuriyet tarihimizdeki çok önemli bir kararın 70. yıldönümü idi: Demokrat Parti iktidarının, ezanın Arapça okunması yasağını kaldırışının yıldönümü…
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1950’nin 16 Haziran’ında Arapça okunması 1932’den itibaren 18 sene boyunca yasak olan ve sadece Türkçesine izin verilen ezan ile kametin eskisi gibi ve İslamî geleneklerin gerektirdiği şekilde Arapça okunabilmesini serbest bırakmıştı…
Arapça ezan yasağının şiddetle uygulandığı 18 sene boyunca bu yasak yüzünden Türkiye’nin birçok yerinde tatsızlıklar çıktı, yasağı kabullenemeyen binlerce kişi adliyeye sevkedildi ve pekçoğu ceza aldı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1946 sonrasında hiçbir seçimde tek başına iktidarı olamamasının en önemli sebeplerinden biri, halkın bir türlü unutamadığı işte bu yasak meselesi idi...
17 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimlerde tek parti iktidarının sona erip Demokrat Parti’nin işbaşına gelmesinin hemen ardından, halkın öncelikli beklentilerinden olan Arapça ezan yasağının kaldırılması konusu gündeme alındı. Demokrat Parti’nin Kayseri Milletvekili İsmail Berkok ve 13 arkadaşı ile aynı partiden Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan, Türk Ceza Kanunu’nun Arapça ezana hapis cezası getiren 526. maddesinin değiştirilmesi için iki ayrı kanun teklifi verdiler; Adnan Menderes Hükümeti de aynı konuda bir kanun tasarısı hazırladı.
REKLAM
Başkanlığını Ankara Milletvekili Osman Talât İltekin’in yaptığı Adalet Komisyonu’nun kabul ettiği hükümet tasarısı, 16 Haziran 1950’de Meclis’in gündemine geldi. CHP’nin tasarıya red oyu vermesi beklenirken beklenmedik bir hadise oldu, CHP’nin Trabzon Milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu parti grubu adına söz alıp kürsüye çıktı ve söyledikleri ile herkesi şaşırttı.
Eyüboğlu, kısa konuşmasında “ezanın Arapça okunmasına karşı çıkmayacağız” diyor ve CHP’nin ezan konusunda 180 derecelik mükemmel bir dönüş yaptığını söylüyordu:
CHP sözcüsü konuşmasına “…Bu memlekette milli devlet ve milli şuur politikası cumhuriyet ile kurulmuş ve CHP bu politikayı takip etmiştir” diyerek başladı… “Bu politika icabı olarak ezan meselesi de bir dil meselesi ve milli şuur meselesi telâkki edilmiştir. Milli devlet politikası, mümkün olan her yerde Türkçe’nin kullanılmasını emreder. Türk vatanında ibadete çağırmanın da öz dilimizle olmasını bu bakımdan daima tercih ettik. Türkçe ezan-Arapça ezan mevzuu üzerinde bir politika münakaşası açmaya taraftar değiliz. Millî şuurun bu konuyu kendiliğinden halledeceğine güvenerek, Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacağız”…
Cemal Reşit Eyüboğlu’nun sözleri sadece Demokratlar’ı değil, partilerinin kararından haberdar olmayan sıradan CHP’lileri bile hayrete düşürdü!
Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu ânî dönüşünün sebebi belli idi: Ezan yasağının sebep olduğu huzursuzluğun partilerine nasıl büyük zarar verdiğini seneler sonra da olsa farketmiş, Meclis’in yasağı o gün kaldıracağını anlamış ve tasarıya red oyu vererek halkın gözünde daha da sevimsiz vaziyete düşmemek maksadıyla “Eh, bâri biz de kabul edeceğimizi duyuralım” demişlerdi…
Eyüboğlu’nun ardından birkaç milletvekili daha söz aldı, nihayet oylamaya geçildi; Halk Partililer büyük ihtimalle istemeye istemeye ve gönülsüz vaziyette tasarının lehinde oy verdiler, neticede Arapça ezan yasağı her iki partinin işbirliği ile kaldırılmış oldu…
REKLAM
Ezanın aslına dönmesinin 70. yıldönümü bana hem CHP’nin 16 Haziran 1950’de son anda yaptığı bu manevrayı hatırlattı, hem de hayli uzak bir ihtimali düşündürdü:
Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması tartışmaları devam ediyor, artık dönüşü pek mümkün olmayan bir yola girildiği ve bu mesele hakkında önümüzdeki haftalarda önemli kararlar verileceği apaçık ortada…
Cumhuriyet Halk Partisi 70 sene önce ezan meselesinde ortaya koyduğu cesareti şimdi Ayasofya bahsinde de gösterse ve “devlet” olduğu devirde müzeye çevrilen mâbedin ibadete açılması teklifini başkalarına bırakmadan bizzat yapsa!
Böyle siyasî manevralara “basiret” ve “feraset”; “Ayasofya’nın müze olması yetmez, Sultanahmet’i de müze yapmamız lâzım!” zihniyetine ise başka birşey denir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 27.06.2020 - 19:50
Fatih'in karşısındaki genç, Cem Sultan değildir!
Türkiye’de herhangi bir kurumun yurt dışında satılan ve bizimle alâkalı olan önemli bir eseri satın alıp memlekete getirmesi güzel bir iştir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi de böyle yaptı, Londra’da mezata konan ve Fatih Sultan Mehmed ile kim olduğu bilinmeyen bir genci birarada gösteren tabloyu satın aldı.
Fatih tablosunu Belediye’nin veya başka bir resmî kurumun alması arasında fark yoktur; zira eser ait olduğu yere, yani Türkiye’ye gelecektir. Ödenen meblâğ da mühim değildir, ödeme Fatih Sultan Mehmed’in hatırasına yapılmıştır ve işin ardında siyasî maksat bile bulunsa, İstanbul’u fetheden büyük hükümdarın beş asırlık görüntüsü bundan böyle fethettiği şehirde kalacaktır.
Ama, aldığımız böylesine önemli bir objenin “ne olduğunu” ve “ne olmadığını” iyice bilmemiz şarttır!
“Bilmemiz şarttır” dememin sebebi basında ve sosyal medyada tablo hakkında iki günden buyana alâkasız iddiaların ve “bilgi” diye hayalî ifadelerin dolaşıp durması…
Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tabloyı satın aldıklarının haberini gerçi “…Fatih Sultan Mehmd Han’ın günümüze kadar gelebilmiş üç orijinal portresinden biri olan, İtalyan ressam Gentile Bellini’nin atölyesinden 15. yüzyılda çıktığı tahmin edilen…” şeklinde temkinli bir dille verdi. Ama bu açıklamanın ardından iş döndü, dolaştı, bambaşka bir şekle büründü, satın alınan eserden “İtalyan ressam Bellini’nın Fatih Sultan Mehmed ile oğlu Cem Sultan’ı birarada gösteren tablosu” diye bahsedilir oldu ve hâtâlar böyle devam ettiği takdirde şehir efsanesi hâline gelip hafızalara bu şekilde yerleşecek ve işin esasını anlatabilmek artık mümkün olmayacak!
Şimdi, Londa’daki müzayededen satın alınan tablo konusunda elde mevcut olan “doğru” bilgileri nakledeyim:
* Tablonun kimin eseri olduğu meçhuldür, Gentile Bellini’nin atölyesinde yapılıp yapılmadığı konusunda bile bilgi yoktur, kurulan bağlantılar sadece söylentilerden ibarettir. Kaldı ki, Bellini gibi tablolarının birçoğu asırlar önce bir yangında yokolan ve şu anda elde az sayıda eseri bulunan Rönesans döneminin önemli ressamına aidiyeti kesin şekilde bilinen bir tabloya birkaç yüz bin pound değer biçilmesi mümkün değildir; Bellini’ye ait bir eser milyonlarca, hattâ yüzmilyonlarca pounda satılır.
* Büyükşehir Belediyesi’nin aldığı tabloyu 1737 ile 1817 arasında yaşayan İsviçreli gravür ustası Christian von Mechel 1807’de satın almış, şarkiyatçı Rudolph Tschudi’nin eseri 1930’larda von Mechel’in kolleksiyonunda görüp tanıtmasından sonra da sanat tarihi kitaplarına girmişti…
REKLAM
Gravürcünün soyundan gelenler iki asır boyunca muhafaza ettikleri tabloyu 300 bin pound başlangıç fiyatı ile Sotheby’s müzayede şirketinin Londra’da 8 Haziran 2015’e düzenlediği mezata koydular ve eser o gün vergiler dahil 965 bin pounda satıldı. Tablonun yeni sahibi aradan beş sene geçtikten sonra eseri elden çıkartmak ihtiyacı hissetmiş yahut daha yüksek meblâğlarla satabileceğini düşünmüş olacak ki aynı tabloyu beş sene sonra yine Londra’da ama Christie vasıtasıyla açık arttırmaya çıkardı ve bu defa yine vergiler dahil 935 bin 250 pounda İstanbul Büyükşehir Belediyesi aldı. Yani, eser ilk satıştan 30 bin pound daha düşük fiyata müşteri bulmuş oldu!
* Tabloda FatihSultan Mehmed ile beraber resmedilen gencin kimliği bilinmemektedir, bu konuda yapılan yorumlar, hattâ gencin Fatih’in en sevdiği oğlu Cem Sultan olduğu yolundaki açıklamaların temeli yoktur.
REKLAM
Fatih’in üç oğlu vardır; oğullarından Mustafa, Bellini’nin 1479’da İstanbul’a gelmesinden önce vefat etmiştir. Hükümdarın o sırada 32 yaşında olan büyük oğlu Bayezid babasının yanında değil, Amasya’dadır; üçüncü oğlu olan Cem de o tarihte Konya’dadır.
Ressamı meçhul eserde Fatih’in karşısında görülen gencin Cem Sultan olmamasının imkânsızlığının sebepleri sadece Bellini’nin İstanbul’a gelişi sırasında Cem’in Osmanlı payitahtında bulunmaması değil, hükümdar babanın oğlu ile beraber resmedilmesinin Şark’ın geleneklerine ve protokollerine ters düşmesidir!
Avrupa resminde hükümdarların çoluk-çocuk birarada gösterilmesi âdeti bizde yoktur, üstelik bir padişahın oğlu bile olsa bir başkası ile aynı boyda resmedilmesi örfe ve edebe mugayirdir! Cem Sultan, Bellini’nin İstanbul’da bulunduğu günlerde payitahta gelmiş ve Bellini ile tesadüfen de karşılaşsa bile, bu şekilde, yani babası ile ve onunla aynı boyda beraberce resmedilmesine imkân yoktur! Zaten, tablo hakkında daha önce yapılan çalışmalarda da kimliği meçhul gence tabloda Fatih ile aynı seviyede yer verilmesinin eserin sarayın dışında, hayalî şekilde yapıldığını gösterdiği vurgulanmıştır.
Üstelik, tablodaki gencin kim olduğu hakkında bugüne kadar değişik yorumlar yapılmış ama kesin bir hükme varılamamıştır. Meselâ, Fatih Sultan Mehmed hakkındaki en meşhur biyografi ile Bellini’yi anlatan çok önemli bir makale kaleme almış olan Franz Babinger gencin Bosna hükümdarının İstanbul’da rehin bulunan oğlu olabileceğini yazar ve tablonun Bellini’nin eseri gibi gösterilmesi iddiasını temelsiz gördüğünü söyler.
SATAN BİLE “CEM SULTAN” DEMİYOR!
Üstelik, ortalıkta iki günden buyana dolaşan Cem Sultan iddiaları tabloyu mezata koyan Christie müzayede şirketinin eserin tanıtımı için yayınladığı katologda bile geçmiyor. Christie tablonun saray dışında yapılmış olabileceğini, gencin giydiği ve kol kısmı görünen elbisede kullanılan altın işlemeli lüks kadifenin 15. asır sonlarında İtalya’da dokunduğunu hatırlatıyor, sonra tablodaki genç hakkında bambaşka bir görüş ile sürüyor, “Bu kişi bir Avrupalı, muhtemelen de Osmanlı sarayı ile bağlantısı bulunan ve İstanbul ile alâkasını bu şekilde yâdetmek isteyen Venedikli bir tüccar veya diplomat olmalıdır” diyor.
REKLAM
Hani şimdilerde devlet büyüklerinin yanına yaklaşıp selfi çekebilmek için takla üstüne takla atan bazı işadamları var ya, işte onlar gibi biri…
Unutulmaması gereken bir husus daha var: Osmanlı İmparatorluğu’nun o devrin süper gücü olmaya başladığı 15. asırdan itibaren Batı’da Osmanlı tarz giyim-kuşam modası başlamış; Avrupalı bazı asilzadeler, diplomatlar ve zenginler Türk giysileri giymişler ve zamanın meşhur ressamlarına kendilerini bu giysiler içerisinde gösteren tablolar yaptırmışlardır.
EN SON DÖRT SENE ÖNCE ALDIK!
Türkiye’nin yurtdışında yapılan müzayedelere katılıp tarihimizle alâkalı eserleri satın alması yeni değildir, resmî kurumlar senelerden bu yana gerektiğinde dışarıdaki mezatlardan eser satın alıp memlekete getirirler.
Bir-iki örnek vereyim: Kültür Bakanlığı, 1980’lerin sonunda Fatih Sultan Mehmed’in oğlu İkinci Bayezid döneminde yaşayan, hat tarihimizin en önemli isimlerinin başında gelen ve Sultan Bayezid’in de hat hocası olan Şeyh Hamdullah’ın yazdığı bir Kur’an-ı Kerim’i astronomik ama lâyık olduğu fiyatı ödeyerek almış ve Türkiye’ye getirilen Kur’an, Topkapı Sarayı’na konmuştu.
Devlet bu şekildeki bir müzayedeye bildiğim kadarıyla dört sene önce girdi. 2016’nın 20 Nisan’ında, yine Londra’da, Sotheby’de yapılan mezatta 200 bin pound başlangıç fiyatıyla arttırmaya çıkan ve bir padişahın tahta çıkış merasimini gösteren tek eser olan “Genç Osman’ın Cülûs Tablosu” o zamanki Kültür Bakanı Mahir Ünal’ın talimatı ile 430 bin pounda alındı, vergisi ile beraber 540 bin pounda malolan eser Türkiye’ye getirildi ve şimdi Topkapı Sarayı’ndaki “Padişah Portreleri” salonunda teşhir ediliyor.
REKLAM
RESMÎ KURULUŞ, ARACILAR KULLANIR!
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin müzayedeye katılma süreci hakkında çıkan haberlerde, arttırmaya Belediye’nin bizzat iştirak ettiği söyleniyordu…
Böyle mi oldu, başka bir yol mu bulundu bilmiyorum ama bu gibi mezatlarda uygulanması âdet olan taktiği anlatayım:
Bir devletin yahut resmÎ bir kuruluşun başka bir memlekette yapılan mezata kimliğini belli ederek katılması yanlıştır, hele devletin kendi adına önceden pey vermesi daha büyük hatâdır, zira bu iş arttırmaya çıkan objenin fiyatını anormal şekilde yükseltir. Karşısında müşteri olarak bir devleti gören alıcı kazanacağı parayı, mezat şirketi de komisyonunu yükseltebilmek maksadıyla vurdukça vurur, yani fiyatı çıkarttıkça çıkartırlar.
Devletler bu yüzden mezatlara güvendikleri ama kim olduğunu antika çevrelerinin pek bilmedikleri kişileri sokar ve fiyatın şişirilmemesi için arttırmayı o kişiye yaptırırlar.
“Genç Osman’ın Cülûs Tablosu”nun Sotheby’deki satışı sırasında da böyle olmuş, tablonun alınmasına karar verilmesinden sonra İstanbul’daki bir işadamının Londra’da yaşayan bir tanıdığından mezata katılması rica edilmiş, asıl alıcının kimliği bilinmediği için fiyat gereğinden fazla artmamış ve satış Türkiye’nin üzerinde kalmıştı.
Aynı metod, müzayedeye konan objeye mezatın yapıldığı memleketin resmî bir kurumu talip olduğu zaman da uygulanır ve özellikle Fransa’da yürürlükte olan bu uygulamaya “déclaration d’etat” denir.
Devletin görevlisi mezat salonuna gelir, arttırmaya katılmak için gereken katılım numarasını bile almaz, objenin satış sırasının gelmesini bekler, arttırma nihayete erip kürsüdeki münadi “Şu numaralı müşteriye saaaaat-tıııım!” deyiip çekicini vurduğu anda ayağa kalkar ve “déclaration d’etat” devletin objeyi en yüksek fiyattan satın aldığını duyurur.
Fatih Sultan Mehmed tablosunun satışında Büyükşehir Belediyesi’nin nasıl bir yöntem takip ettiğini bilmiyorum, sadece en makul uygulamanın ne şekilde olması gerektiğini burada yazmakla yetiniyorum…
Sözün kısası; İstanbul Büyükşehir Belediyesi mâlûm tabloyu Londra’daki mezatta satın almakla iyi bir iş yapmıştır. Bu tablonun Belediye’ye bağlı Atatürk Kitaplığı’nda muhafaza edilen ve mevcudiyetini az kişinin bildiği “Fatih Madalyonu” ile beraber teşhiri daha da hoş olur ama tabloda hükümdarın karşısında görünen gencin Cem Sultan olmadığının ve kimliği tablonun mevcudiyetinin öğrenildiği 80 küsur seneden bu yana merak edilen bu kişinin muhtemelen bundan böyle de meçhul kalacağının unutulmaması gerekir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 02.07.2020 - 13:42
Cem Sultan hakkında bir muamma daha: Bu Katolik âyinin notasındaki resmin Cem olduğu iddia ediliyor!
Sesli Dinle
0:00/7:02
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Londra’daki mezattan Fatih Sultan Mehmed ile kim olduğu bilinmeyen bir genci birarada gösteren 15. asır sonlarına ait bir tabloyu satın almasının ardından tablodaki gencin Fatih’in oğlu Cem Sultan olduğunun iddia edilirken, ben bu gencin Cem ile alâkasının bulunmadığını yazdım…
Tarihimizin en bahtsız kişilerinden olan Cem Sultan’ın isminin gündeme gelmesi üzerine, Fatih’in hayatı baştan aşağı hüzünle dolu olan bu şehzadesi hakkında seneler önce yazdığım bir bahsi elden geçirerek bugün tekrar yayınlıyorum:
Konu, Rönesans devrinde yaşayan ve Vatikan’ın resmî bestecisi olan Josquin des Prez’e ait dinî bir eserin notasının üzerinde Türk giysileri içerisindeki sarıklı bir gencin resminin olması; Vatikan’ın resimdeki kişinin Cem Sultan olduğunu iddia etmesi ve Fatih’in şehzadesine ait görüntünün bir Katolik âyininin notasında hakikaten yeralıp almadığı muamması…
İşte, Cem’den Josquin’e, oradan Vatikan’a, Fransa’ya ve nihayet İstanbul sarayına uzanan garipliklerle dolu kader yumağının ve bilinmezliklerin öyküsü:
Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğlu olan Cem 1459’da doğdu, o devrin meşhur alimlerinin elinde yetişti, devlet idaresine daha çocukluğunda alıştırıldı, sancak beyliği ve valilik yaptı, zamanının meşhur şairlerinden olarak bilindi ama Türk tarihinin en bahtsız isimlerinden oldu.
REKLAM
Babası 1481 Mayıs’ında öldüğünde Cem 22 yaşındaydı. Tahta ağabeyi Bayezid oturunca başkaldırdı ama yenildi. Mısır’a, oradan da Hicaz’a gitti, yeniden Anadolu’ya geçip Bayezid’le boş yere tekrar savaştı, sonra memleketini ebediyyen terketti ve tarihin en acı gurbet hikâyelerinden olan macerasına atıldı.
Önce, Rodos’a gitti. Adanın o zamanki hâkimi olan şovalyeler Cem’i hem Avrupa’ya, hem ağabeyi Bayezid’e pazarladılar. Her iki taraftan da binlerce altın kopardılar ama Türkler’in baskın yapıp Cem’i kaçırabilecekleri endişesiyle şehzadeyi Fransa’ya yolladılar. Şovalyelerin reisi olan Pierre d’Aubusson, yüklü bir para ve “kardinal” pâyesi karşılığında Cem’i Roma’ya götürüp Papa Innocent’e sattı.
Vatikan’ın hayâli Cem’i bir Haçlı seferinde kullanmaktı ama şehzade memleketine karşı olan bütün bu teklifleri reddetti. Bayezid, Cem’i iade etmesi yahut öldürmesi için Papa’ya hazineler teklif ediyor, Papa ise altın akıtan bu musluğu açık tutabilme çabasıyla şehzadeyi bir kaleden ötekine naklediyordu.
Derken, Innocent öldü, yerini o zamanların İtalya’sının en kanlı ailelerinden birinden, Borjiyalardan gelen Roderica aldı ve “Altıncı Alexandre” olarak papalık tahtına oturdu. Cem’i pazarlamaya o da devam etti ve İstanbul’dan her sene gene keseler dolusu altın aldı. Günün birinde Fransa Kralı Sekizinci Charles, Cem’den istifade ederek Kudüs’e uzanan yeni bir Haçlı Seferi açmayı düşünüp Roma’ya giriverdi ve Papa şehzadeyi Kral’a teslime mecbur kaldı. Cem’i gerçi “altı aylığına 20 bin altına kiralamış” görünüyordu fakat ona bir daha sahip olamayacağının farkındaydı.
20 Ocak 1495’te Vatikan’da Kral ile Cem’i uğurlamak maksadıyla yapılan âyini Papa Alexander bizzat idare etti ve Josquin des Prez, Cem Sultan meselesine işte bu sırada dahil oldu…
Cem’e ithafen bestelediği “Lesse faire a mi”, ilk defa bu âyinde okundu. Kafile bir hafta sonra Roma’dan ayrıldı ama Cem yeni gurbet yolculuğuna çıkışından birkaç gün sonra, 1495’in 25 Şubat’ında acılar içerisinde can verdi. Vatikan haraç kaynağı haline getirdiği şehzadeyi tahminlere göre başkalarına yâr etmemiş, önceden zehirlemişti.
REKLAM
Avrupa, şehzadenin cenazesinden bile keselerle altın kazandı. Fransa’da şehir şehir gezdirilen cenaze Bursa’ya getirilip defnedildiğinde şehzadenin ölümünün üzerinden iki sene geçmişti, bu macera Sultan Bayezid’e çok büyük bir servete malolmuştu ve Cem’in cenaze ile beraber getirilen papağanının “Allah Cem Sultan’a rahmet eylesin” diye haykırıp durması da herkese gözyaşı döktürmüştü…
1995’TE ORTAYA ÇIKTI
Bestelediği bir eserin üzerinde Cem Sultan’ın resminin bulunduğu iddia edilen Josquin des Prez, 1450’de bugün Belçika’ya ait olan Hainault bölgesinde doğdu. Gençlik yıllarını İtalya’da geçirdi, 19 yaşındayken Milano’nun en büyük kilisesinin korosunda okudu, derken Ferrara sarayının koro şefi oldu, saray tarihinin en yüksek aylığını aldı, sonraki senelerde Avrupa’yı baştan başa dolaştı ve bir memleketten öbürüne taşındı…
Daha kırkına gelmeden o devir Avrupasının en seçkin bestecilerinden kabul edildi. Birbirlerine rakip olan devlet adamları bile Josquin’e hayrandılar. Bir yandan Papa Altıncı Alexander, diğer yandan da Papa’nın hâkimiyetini reddedip kendi yolunu kuran Martin Luther, Milano’nun en zengin ailesi olan Sforzalar ve Fransa Kralı 12. Louis, Josquin’e eser besteletebilmek için sıraya girmişlerdi…
Josquin, 1521’de anavatanı olan Belçika’da, Conde-sur-Escaut’da öldüğünde, ardında çoğu kilise için bestelenmiş yüz küsur eser bıraktı ve bestelerinin kendi elyazısıyla olan orijinallerinin çoğu Vatikan Kütüphanesi’ne kaldırıldı.
Bestecinin Cem Sultan ile alâkası, söylediğim gibi, Vatikan için bestelediği “Lesse faire a mi” yani “Bana bırak” ismini taşıyan eserinden kaynaklanıyor. Ama eserin dikkat çeken tarafı müzik yönü yahut diğer teknik özellikleri değil elyazması notası, notada yeralan bir resim ve parçanın ithaf edildiği söylenen kişi!
“Lesse faire a mi”nin Josquin’in elyazısıyla olan orijinal notası asırlardan beri Vatikan’da muhafaza ediliyordu. Müzisyenler bu orijinal notayı hiç görmemişler, eser 20. yüzyılın son senelerine kadar Josquin’e ait bu elyazmasının kopyası olan başka notalardan icra edilmişti.
REKLAM
Vatikan, elyazmasının orijinalini araştırmacılara 1995’te açtı ve notayı görenler hayli şaşırdılar: Notanın üzerinde, hemen sol köşede, o devrin Türk giysilerine bürünmüş sarıklı bir gencin resmi vardı, “Lesse faire a mi” yani “Bana bırak” sözü de bu resmin hemen yanında yeralıyordu. Vatikan’a göre resimdeki genç Cem Sultan’dı ve eser Cem’e ithaf edilmişti.
Papalık Kütüphanesi’nde son senelerde yapılan araştırmalar, Josquin’in eserinin ilk defa hakikaten 1495’in 20 Ocak’ında, Vatikan’da bizzat Papa Alexander’ın idare ettiği ve Fransa Kralı Sekizinci Charles’ın da katıldığı âyin sırasında okunduğunu gösteriyor ve Cem Sultan kendisini alıp başlatacağı yeni Haçlı Seferi’nde Türkler’e karşı rehin olarak kullanmak için Vatikan’a gelen Kral ile beraber âyinden sekiz gün sonra, yani 28 Ocak’ta Roma’dan ayrılıyor. Josquin’in eserinin icra edildiği âyinin maksadı da, çıkılacak olan bu yolculuğun kutsanması!
Merak edenler, Josquin des Prez’in tamamı bir saat süren eserinden kısa bir bölümü burada veriyorum…
Ama ortada büyük bir bilinmezlik var:
Katolik Kilisesi’nin en seçkin dini bestecilerinden birinin eserini Cem Sultan’a, yani bir Müslüman’a ithaf etmesi mümkün olamayacağına göre Cem’e ait olduğu söylenen resim notanın üzerinde ne arıyor?
İşte, Cem Sultan ile alâkalı bir muamma daha…
Josquin des Prez’nin Cem Sultan’a ithaf ettiği söylenen eserinden kısa bir bölüm:
0:00 / 0:00
Josquin des Prez’in bestesinin ilk sayfasında bulunan ve Cem Sultan olduğu iddia edilen çizim.
Bir Avrupalı ressam, Cem’in gurbet günlerini böyle hayal etmişti.
.Murat Bardakçı
Giriş: 09.07.2020 - 09:22
Sakın haaa "Bu da sana gelsin" demeyin, çok ayıptır!
Sesli Dinle
0:00/3:36
Daha önce de yazmıştım: Şimdilerde pek bir moda olan ve iki lâfın arasında sık sık kullanılan “Kapak olsun!” sözü çok ama çok ayıp bir ifadedir!
Önce, “kapak” sözü hakkında vaktiyle söylediklerimi kısaca tekrar edeyim:
“…Çocukluk ve gençlik senelerinizi İstanbul’da geçirmiş iseniz ve sizinle yaşıt Rum arkadaşlarınız oldu ise mutlaka bilirsiniz: İçerisinde ‘kapak’ kelimesinin geçtiği ifadenin aslı İstanbul Rumları’nın ‘Ellenika’ dedikleri mahallî Rumca’ya mahsus ağız dolusu bir küfrün Türkçesidir ama küfrün birebir tercümesi değil, aslını söyleyemeyeceğimiz için kibarlaştırdığımız şeklidir.
Elenika olan ibârenin aslı ‘Mama sta muni kosta kapaki’dir. Türkçesi ‘Ananın...’ diye başlar, derken burada değil, hiçbir yerde açıkça yazılmasına imkân bulunmayan bir başka kelime gelir ve cümle ‘kosta kapaki!’ yani ‘kapak olsun’ diye biter!
Geçmişte iki ayrı milletin, Türkler ile Rumlar’ın İstanbul’da asırlar boyunca devam etmiş beraberliklerinin tam bir örneği olan bu ifadede bir tek ‘kapak’ kelimesi Türkçe, gerisi Rumcadır ama bu ‘kapak’ın tencere, tava yahut başka bir eşyanın kapağı ile hiçbir alâkası yoktur, bir organın mecazıdır! Hayâ, edep ve terbiye daha fazlasını anlatmama mâni olduğu ve merâmımı da ifade ettiğimi düşündüğüm için ‘Kapak olsun!’ bahsinde ancak bu kadar yazabiliyorum…”.
REKLAM
“Kapak” sözünü köşe yazarından politikacısına, futbol meraklısından klâvye delikanlısına kadar muhatabının sözünü ağzına tıkamak isteyenler hâlâ kullanıyorlar ve bu zevât son zamanlarda ikide bir başka bir söz daha sarfediyor, “Gelsin!” deyip duruyorlar… “Bu cevap sana gelsin!”, “Aha bu gol hepinize gelsin!”, “Bu tweetim sizlere gelsin!” diye “gelsin” babam “gelsin”…
Bu söz de “kapak” gibi söyleyenin ağzına hemen en acısından avuç dolusu kırmızı biber sürmeyi gerektiren çok ayıp bir ifadedir!
“Gelmek” kelimesi Türkçe’de hiçbir zaman “Anladın mı?”, “Bu iş böyledir, tamam mı?” yahut “Öğren de sus!” mânâsını vermez. Şimdi bu mânâyı verecek şekilde sarfedilmesinin sebebi kaba, hattâ küfür olan başka bir kelimenin; “çıkmak” sözünün zıddı olan, “duhûl etmek”, “içine dahil olmak” anlamında ve yine “g” harfi ile başlayan bir diğer sözün açıkça söylenmesinden çekinilmesidir.
İşte, “g” ile başlayan söz apaçık kullanıldığı takdirde ayıp olabileceğinin yahut sert tepki ile karşılaşılıp başa bir iş gelmesi ihtimalinin endişesi ile “çıkmak” fiilinin zıddı olan kelime kullanılmıyor; millet bunun yerine mâlûm sözün kibarlaştırılmış şekli olan “gelmek” fiilini tercih ediyor ve “Bu da sana gelsin, topunuza gelsin!” deyip duruyorlar.
Şimdilerde bu kadar sık “Gelsiiiin!” denmesinin sebebi işte budur ama vaziyet hem komiktir, hem de “Çüş!” dedirtecek haldedir!
Geçen gün radyolardan birinde kulağıma çalındı: Dinleyiciler canlı yayınlanan müzik programına sosyal medyadan katılıp şarkı istiyorlar; sunucu da dinleyicinin ismini, program hakkında ettiği güzel sözleri ve hangi eseri istediğini tekrarlıyordu…
Ve, programın sunucusu bir ara “Bilmemnereden mesaj gönderen sevgili dinleyicimiz falanca,‘Bundan sonraki şarkı bana, eşime ve dostlarıma gelsin’ demiş. Sevgili dinleyicimizin ilgisine teşekkür ediyor ve filânca şarkıyı ona, eşine, bütün sevdiklerine ve tüm dinleyicilerimize gelmesi için dinletiyoruz” deyiverdi!
Söylediklerini işitince, gayrıihtiyarî “O şarkı sana gelsin sanaaa!” diye bağırmıştım…
Dilleri bozulup fukaralaştığı için iki kelimeyi biraraya getiremez hâle gelen toplumlar meğerse sadece meramlarını ifadeden âciz kalmaz, sık kullandıkları kavramların mânâsını bile anlamaz, hattâ en bilindik hakaret ifadelerini, ağır sözleri ve sunturlu küfürleri bile böyle pervasızca sarfederlermiş!
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.07.2020 - 03:01
Biz kapattık, biz açtık!
Sesli Dinle
0:00/4:08
Muhafazakâr camianın, 1930’lu senelerden itibaren iki büyük hasreti vardı:
1. 1932’de artık Türkçe okunması emredilen ezanın asırlar boyunca olduğu gibi yeniden Arapça okunması,
2. 1934’te müze yapılan Ayasofya’nın tekrar cami hâline getirilmesi.
Devlet, tek parti döneminde Arapça ezan yasağının tatbikine şiddetli şekilde özen gösterdi; yasağın yürürlükte olduğu 18 sene boyunca kanuna karşı çıkıp ezanı Arapça okuyan, kameti de yine Arapça getiren binlerce kişi tutuklandı ve bazıları mahkûm edildiler…
Baskıyı Adnan Menderes Hükümeti sona erdirdi ve Meclis 16 Haziran 1950’de Arapça ezan yasağını kaldırdı…
Ayasofya hasreti de nihayet dün son buldu ve Ayasofya, Danıştay’ın 1934’deki Bakanlar Kurulu kararını iptal ettiğinin açıklanmasının ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı kararname ile yeniden cami haline getirildi.
Muhafazakâr camianın bu iki konuda çektiği azâbı o çevreleri ve düşünce dünyalarını bilmeyenlerin anlayabilmeleri zordur.
Talepler siyasî yahut ideolojik değildi, içten gelen hasretlerin ifadesi idiler ve ezanın ardından Ayasofya meselesinin de halli, çok uzaklarda olan ama bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inanılan bir rüya, bir hayal idi.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dün gece TV’lerde yaptığı ve “Hamdolsun” diyerek bitirdiği konuşması, gençlik senelerinde işte bu hayalin hayata geçebilmesi temennisi ile çıkılan yolda yıllarca mücadele verdikten sonra galip gelmenin getirdiği mutluluğun ifadesidir.
REKLAM
“KILIÇ HAKKI” VE “FETİH SEMBOLÜ”
Ayasofya bahsinde senelerden buyana devamlı olarak iki kavramı ısrarla yazıp söyledim: Mekânın “kılıç hakkı” ve “fetih sembolü” olduğunu…
Her iki kavramı telâffuz etmem birilerini hiddetlendirdi, “kılıç hakkı”nın İslâmî terminolojiye mahsus olduğundan ve başka dinlerle alâkasının bulunmadığından bîhaberler çıkıp “Kılıç hakkı neyin nesidir? Bu devirde böyle şey mi olur? İsrail ‘Bu da benim kılıç hakkımdır’ deyip Mescid-i Aksa’yı sinagog yapsa verecek cevap bulamayız” diye birşeyler söyleyip durdular.
Derken “fetih sembolü” kavramını tartıştılar ve işi döndürüp dolaştırıp Ayasofya’dan sağlanan turizm gelirine getirdiler!
Dinî terminolojiden ve Türkler’e mahsus savaş kavramlarından nasibini alamamışlar ile “fetih” kavramını “turizm geliri”ne bağlamakta beis görmeyen zihniyete cevap vermek gereksiz olduğu için, burada Ayasofya’nın “kılıç hakkı” ve “fetih sembolü” olduğunu zevk duyarak tekrar etmekle yetiniyorum!
Ayasofya’nın bundan 86 sene önce müzeye çevrilmesine Danıştay’ın kararı ve Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile son verilmiş, böylelikle Fatih’in vakfiyesi de tekrar işler hâle getirilmiştir ve Cumhuriyet tarihimizin en önemli hadiselerinden olan bu gelişmenin “dünyaya karşı kazanılmış bir zafer” olarak görülmemesi, aynı şekilde önem taşımaktadır.
Açık söyleyeyim: 1934’deki karara mutlaka bir sorumlu bulabilmek için komplo teorilerine dalmamız yahut paranoya krizlerine girmemiz lüzumsuzdur, Ayasofya’nın müze haline getirilmesinin ardında başka memleketlerin yahut dış mihrakların etkileri veya baskıları yoktur, kararı Ankara kendi başına vermiştir! Dış politikada Türkiye’yi o günlerde böyle bir uygulamaya mecbur bırakacak herhangi bir gelişme mevcut değildir ve hiçbir devlet yahut çevre bize “Ayasofya’nın cami olarak kullanılmasına son verin” dememiştir.
Ayasofya’yı 1934’te biz kapattık ve 86 sene sonra yine biz açtık! Mâbedin müze hâline getirilmesi memlekette o senelerde gayet şiddetli şekilde esen inkılâp rüzgârlarının tatsız bir neticesi idi; derken aradan uzun seneler geçti, anlayışlar ve ideolojiler değiştiler yahut tarihe mâloldular ve Ayasofya 1934’ten önceki 481 sene boyunca kullanıldığı şekle döndü, yani tekrar cami hâline getirildi.
Tekrar söyleyeyim: Ayasofya’yı biz kapattık ve yine biz açtık! Bu kapanış ile açılışın arasındaki 86 sene içerisinde yaşanan hicranların, ruhlara çöken hüzünlerin, tahammülüne çalışılan ıztırapların ve başa gelen bütün dertlerin sebebi başkaları değil, sadece biziz!
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.07.2020 - 08:36
572 senedir kayıp ama hat tarihimizi değiştirebilecek kadar önemli olan Kur'an, Amerika'da ortaya çıktı
Sesli Dinle
0:00/12:33
Hat tarihimizin beş asırdan buyana kayıp olan çok önemli bir eseri, bu hafta Amerika’nın Dallas şehrindeki bir müzede ortaya çıktı… Mevcudiyeti asırlardan buyana bilinen ama çok az kişi tarafından görülebilen ve daha sonra tamamen ortadan kaybolan bu eser, Türk hattının kurucularından ve en büyük isimlerinden olan Şeyh Hamdullah’ın hocası Hayreddin Marâşî’nin yazdığı Kur’an-ı Kerîm…
Eserin ortaya çıkış öyküsü aslında tam bir polisiye filmini andırdığı için, bulunuşunun ayrıntılarını burada anlatmam gerekiyor…
Önce, bilmeyenler için Şeyh Hamdullah’ın kim olduğundan kısaca bahsedeyim:
Türk hat sanatının en büyük ismi sayılan ve klasik ekolün kurucusu olan Şeyh Hamdullah, 1430’lu senelerde Amasya’da dünyaya geldi. Devrinin tanınmış hattatı Hayreddin-i Maraşi’den ders aldı ve kendinden önceki büyük hattatların yazılarını inceleyip meşketmek suretiyle sanatında ilerledi.
Gençlik senelerinde, Amasya’da valilik etmekte olan Şehzade Bayezid’in dikkatini çekti ve geleceğin padişahına yazı öğretmeye başladı. Şehzade, babası Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden sonra İstanbul’a hükümdar olarak giderken hocasını da başkentine davet etti. Hamdullah sarayda büyük hürmet gördü ve hakkında yazılanlara göre padişah tarafından el üstünde tutulmasına rağmen hiçbir şekilde gurura kapılmadı.
REKLAM
İkinci Bayezid’dın ardından Yavuz Sultan Selim ile Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlık dönemlerini de yaşayan Hamdullah, yazmayı çok ileri yaşlarına kadar sürdürdü. 1520 senesinde vefat etti, cenaze namazını Ayasofya Camii’nde Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi kıldırdı ve Karacaahmed Mezarlığı’na defnedildi. Kabrinin bulunduğu ve “Şeyh sofası” denilen yere gömülmek, sonraki hattatlar için bir şeref kabul edilecekti…
Şeyh Hamdullah’ın başta Kur’an-ı Kerimleri olmak üzere bugün elimizde bulunan diğer bütün eserleri hat tarihimizin en kıymetli örnekleridir ve sonraki asırlarda yaşayan hemen bütün hattatlar, onun koyduğu kurallar çerçevesinde yazmışlardır.
Ben, Hamdullah’ın hayatı hakkında yazılanları okuduğum sırada hocası Hayreddin Marâşî’nin, doğru imlâsı ile Hayreddin-i Mar’âşî’nin, yani Maraşlı Hayreddin’in ismine defalarca tesadüf etmiş, her defasında “Bugüne tek bir eserinin olsun gelmediği” ifadesini görünce tabiatiyle üzülmüş ama açık söyleyeyim, üzerinde pek durmamıştım…
Üstelik, Maraşî’nin sadece adı vardı! Hamdullah gibi büyük üstadın hocası olarak biliniyordu ama eserleri kayıptı, bunları kimseler görmemiş, kaynaklarda onunla alâkalı etraflı malûmat verilmemiş, Şeyh Hamdullah’ın da bugüne hocasının ismini yazdığı sadece tek bir eseri gelebilmişti: Hamdullah, hocasının adını tek nüshası zamanımızın büyük hattatı Mehmed Özçay’da bulunan “Es-Sahîfetü’t-Tâhire” isimli yazmanın sonunda veriyor; imzasını “…Hamdullah, min tilâmîz-i Hayreddine’l-Maraşî” yani “Hayreddin Maraşî’nin talebesinden Hamdullah” diye atıyordu…
KOŞUŞTURMA BAŞLIYOR…
Hayreddin Marâşî’ye alâkamı, onun gibi Maraşlı, yani Maraşî’nin hemşehrisi olan ve tanışıklığımız bundan 30 küsur sene önceye, tâââ Kahire günlerine uzanan dostum ve arkadaşım Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Sefer Turan arttırdı. Şeyh Hamdullah gibi hattın en büyük üstadının hocalık etmiş hemşehrisinin bugüne kadar nasıl olup da tek bir satırının bile gelmediğine esef ediyor, Maraşî hakkında yazılmış ne varsa topluyor ve eserlerinin izini arıyordu…
REKLAM
Sefer Bey, 2019’un Aralık’ında bana bir makale gönderdi: Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü okutmanı Ali Koç’un Kahramanmaraş’ta 2011 Mayıs’ında yapılan Uluslararası Dulkadir Beyliği Sempozyumu’na verdiği “Dulkadir Beyliği ve Osmanlı Devleti İlişkilerine Sanatsal Bir Yaklaşım: Hattat Hayreddin Maraşî” başlıklı tebliğini…
Tebliğ, isminden de anlaşıldığı gibi Osmanlı Devleti’nin Maraş’ta hüküm süren Dulkadiroğulları Beyliği ile siyasî ilişkilerinden ve sanat alanındaki beraberliklerinden bahsediyordu. Metinde verilen bir bilgi alâkamı çekti: Tıp profesörlüğünün yanısıra tezhip ve minyatür gibi klâsik sanatların Türkiye’de unutulmayıp devam etmesini sağlayan ve 1986’da vefat eden rahmetli Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, kültür adamı Ekrem Hakkı Ayverdi’ye, 1951 Şubat’ında Mısır’da bulunduğu sırada, Şerif Sabri Paşa’nın Kahire’deki sarayında “Hayreddin Maraşî” imzalı bir yazı gördüğünü söylemişti!
Şerif Sabri Paşa’nın kolleksiyonu hakkında çok şey işitmiştim. Sadece o kolleksiyondan değil, krallık dönemi Mısır’ındaki diğer önemli kolleksiyonlardan ve sonradan başlarına gelen büyük dertlerden de haberdardım…
Mısır’da 1952’de Cemal Abdülnasır’ın yaptığı askerî darbenin ardından kraliyet ailesi mensuplarının sahip oldukları gayrımenkuller devletleştirilmiş, eşyalarına ve kolleksiyonlarına el konmuş, askerler toparladıkları birbirinden kıymetli eserleri müsadere ettikleri evlerin garaj, depo yahut hizmetkâr daireleri gibi müştemilâtına doldurmuş, kapılarına da süngülü askerler dikmişlerdi!
Darbenin üzerinden nerede ise 70 sene geçmiş olmasına rağmen, böyle mekânlar Kahire’de hâlâ mevcuttu; kapılarında 1952’den buyana yine askerler bekliyordu ama arada bazı işler de edilmişti: Mısır’da cumhuriyetin ilânından sonra müsadere depolarındaki kıymetli objelerden bazıları zamanın devlet büyüklerinin evlerine taşınmış bazen de uluslararası mezat salonlarında satışa çıkartılmışlardı!
REKLAM
Şerif Sabri Paşa’nın kolleksiyonundaki eserlerin âkıbetini öğrenebilmek için Mısır Kraliyet Hanedanı’ndan bazı dostlarımla temas ettim. Bir hanedan mensubu çocukluğunda bir müddet Paşa’nın sarayında yaşadığını, 1952 darbesinden sonra müsadere edilen kolleksiyonun tahminlerden de zengin olduğunu, sarayda çok önemli ve nâdir bazı elyazması Kur’anlar’ın da bulunduğunu ama elkonan bazı eserlerin gizlice satılmış olduğunu söyledi…
Kolleksiyonda, Hayreddin Maraşî’nin Prof. Süheyl Ünver’in sözünü ettiği yazısının dışında başka eserlerinin de bulunabileceğini düşünerek aylarca Şerif Sabri Paşa’nın sarayındaki objeleri satın alma ihtimali olan o zamanın kolleksiyoncuları hakkında birşeyler öğrenebilmeye çalıştım…
İlk sırada, 2011’de ölen meşhur kolleksiyoner Edmund de Unger’in ismi geliyordu!
KOLLEKSİYON DÜNYA TURUNDA…
Macar asıllı Edmund de Unger 1918’de Budapeşte’de doğmuş, 1934’te yerleştiği İngiltere’de sonradan bir gayrımenkul imparatorluğu kurmuştu ve topladığı gayet zengin İslâmî Eserler Kolleksiyonu’na Londra’da sahip olduğu ilk ev olan “Keir Villası”nın ismini vermişti. 1960’lardan itibaren defalarca geldiği İstanbul’dan da bir hayli eser satın alarak koleksiyonuna dahil etmiş, hattâ resmî izin alarak Topkapı Sarayı’nın kütüphanesinde muhafaza edilen Şeyh Hamdullah ile Ahmed Karahisarî’ye ait Kur’an-ı Kerimleri bile incelemişti…
Edmund de Unger, Keir Kolleksiyonu’nu ölümünden üç sene önce, 2008’de, birkaç yıl boyunca teşhir etmeleri için Berlin’deki Bergama İslam Sanatları Müzesi’ne vermiş; ölümünün ardından ve teşhir süresinin de 2012 Temmuz’unda dolması üzerine vârisleri kolleksiyonu 2014’ten itibaren 15 sene boyunca kalması için Birleşik Amerika’ya, Dallas’taki Sanat Müzesi’ne göndermişlerdi…
Keir Kolleksiyonu’nda Hayreddin Maraşî’nin izini ararken, Dallas Sanat Müzesi’nin bir sergi kataloğunda “Hayreddin Maraşî”nin sadece ismine rastladım, derken müzenin sitesinde kolleksiyonda Maraşî’ye ait bir Kur’an’ın bulunduğu kaydını gördüm…
REKLAM
Eser hakkında verilen bilgi, elyazmasının 26’ya 17,7 santim eb’alarında olduğundan ibaret idi; hiçbir görüntü koymamışlar, üstelik bir Türk beyliği olan Dulkadiroğulları’nın hattatı Hayreddin Maraşî’yi de “İranlı” diye göstermişlerdi…
Müzeye bir e-mail göndererek Maraşî’nin Kur’an’ının görüntülerini ne zaman umuma açacaklarını sordum. “Üzerinde çalışıyoruz” cevabı gelince Sefer Turan işi hızlandırabilmek için Dallas’taki Southern Methodist Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan dostu Elif Kavakçı’nın yardımını istedi ve elyazmasının baştan ve sondan birkaç sayfasının görüntülerini bizim için temin etmesi ricasında bulundu…
Elif Hanım sağolsun, müzeye birkaç defa gitti, yetkililerle görüştü, bazı görüntüler alıp Sefer Turan’a ulaştırdı ama müzecilerin yaptıkları çekimlerin çözünürlüğü çok düşüktü, hiçbirşey anlaşılmıyordu ve bu görüntüler merakımızı arttırmaktan başka bir işe yaramadı!
Sonra yine Elif Hanım’dan “Müzenin bilgisayar sisteminin değiştirildiği ve yüksek çözünürlüklü çekimlerin yüklenmesinin zaman alacağı haberi ile Dallas Sanat Müzesi’nin idarecilerinin “Elyazmasının hangi sayfalarını ne maksatla istediklerini bizden e-mail göndererek kendileri istesinler” dedikleri bilgisi geldi. Bunun üzerine müzeden yeni bir e-mail ile resmen talepte bulunup beklemeye başladım ama haftalar geçmesine rağmen cevap gelmedi, bir başka mesaj daha gönderdim, yine ses çıkmadı ve araya salgın derdi girdi!
Amerikalılar’ın akademik bir isteğe yaşanan pandemiye rağmen cevap vermemeleri tuhafıma gitti. Niçin böyle yaptıklarını geçen gün Harvard Üniversitesi’nde otuz küsur sene hocalık etmiş olan ve çıktığı iki TV programı ile artık hemen bütün Türkiye’nin tanıdığı Gönül Hoca’ya, yani Prof. Gönül Tekin’e sordum ve ondan bilmediğim birşey daha öğrendim: “Bu işler Amerika’da bazı kurumlarda sadece e-mail ile olmaz, bir de mektup göndermen lâzımdır. Herhalde o mektubu bekliyorlar” dedi; sonra “Dur, bari ben isteyeyim!” deyip hem beni, hem de Sefer Turan’ı hayli sevindirdi!
REKLAM
SEKİZ AYLIK KOŞUŞTURMANIN SONU!
Ve, koşuşturma dün gece nihayet buldu! Elyazması Kur’an ile alâkalı bilgileri Gönül Hoca’ya göndermek maksadıyla Dallas Sanat Müzesi’nin sitesine girdim ve karşıma Hayreddin Maraşî’nin Hicrî tarihle 852, Milâdî tarihle de 1448’de, yani tahtta Fatih Sultan Mehmed’in babası İkinci Murad’ın bulunduğu sırada yazdığı 572 yaşındaki kayıp eseri çıktı!
Adamlar bundan sekiz ay önce sözünü ettikleri çalışmayı nihayet tamamlamış, Hayreddin Maraşî’nin Türk hat sanatının en önemli örneklerinden ve aynı zamanda da hat tekniğinin köşe taşlarından olan Kur’an’ının yüksek çözünürlüklü görüntülerini sayfalarına nihayet koymuşlardı! Elyazması hayli tamir görmüştü; bazı yapraklar “vassâle” yapılarak tamir edilmiş, yani yıpranan ama kenarlarında yazı olmayan sayfaların yerine yeni kâğıtlar konmuş ve yazılı kısımlar bu yeni kâğıtların ortalarına yerleştirilmişti. Sayfalar karışmıştı, Kur’an-ı Kerîm’de olması gereken sırayı takip etmiyorlardı, eserin cildi de devrinin örneği değildi, cild için Sultan Abdülhamid zamanına ait bir kapak kullanılmıştı ama bunların hiçbiri mühim değildi! Zira, Şeyh Hamdullah gibi çok büyük bir üstâda hocalık etmiş olan Hayreddin Maraşî’nin imzalı eseri artık biliniyordu!
Kur’an’ın imza sayfasını hemen Sefer Turan’a gönderdim. Onun telefonda ardarda nasıl “Aaaaaaa!” çektiğini ve hemen haberdar ettiğimiz hat üstadı Mehmed Özçay’ın yaşadığı şaşkınlığı bu işlerin meraklıları rahatça tahmin edebileceklerdir.
Hayreddin Maraşî’nin hat tarihimize çok önemli akademik katkılar yapacak olan kayıp Kur’an’ı işte böyle ortaya çıktı! Konunun uzmanları Hamdullah’ın hocası Maraşî’den neyi nasıl meşkettiği ve hat konusunda hâlâ riayet edilen kuralları ortaya koyarken hocasının tekniğinden nasıl istifade ettiği gibi hususları artık herhalde derinlemesine inceleyecek, yazı tarihimizin bazı bilinmeyenleri de bu sayede açıklığa kavuşacaktır.
Keir Kolleksiyonu’nun Dallas Sanat Müzesi’nde teşhir süresinin dokuz sene sonra tamamlanacağını ve bizimle alâkalı çok sayıda eser barındıran bu kolleksiyonun bundan sonraki sergi mekânının neresi olabileceğini düşünmemiz gerektiğini sadece hatırlatmakla yetiniyorum.
Sekiz ay boyunca devam eden bu koşuşturmada çok kişinin ve isimlerinden bahsetmemi istemeyen bazı dostlarımın unutulmaz yardımları oldu. Ama, Maraşî’nin kayıp eserinin ortaya çıkışının hızlandırılmasında büyük pay bütün bu koşuşturmayı başlatan Sefer Turan’a aittir ve hemşehrisi olan bu büyük sanatkârın hatırasına hizmet etmekten, yani Maraşlı Hayreddin'in kayıp eserinin bilim âlemine sunulmasını sağlamaktan dolayı eminim derin bir huzur içerisindedir.
Hayreddin Maraşî’nin elyazısı Kur’an’ın ilk sayfalarındaki Fatiha ve Bakara Sureleri.
Maraşî’nin yazdığı Kur’an’ın Nâs Suresi’nin bulunduğu son sayfası ve alt tarafta Hayreddin Maraşî’nin imzası.
Şeyh Hamdullah, hocası Hayreddin Marâşî’nin ismini tek nüsha olan ve şimdi günümüzün büyük hattatı Mehmed Özçay’da bulunan “Es-Sahîfetü’t-Tâhire” isimli bu yazmanın sonunda vermiş, imzasını da “…Hamdullah, min tilâmîz-i Hayreddine’l-Maraşî” yani “Hayreddin Maraşî’nin talebesinden Hamdullah” diye atmış (soldaki sayfada altın mürekkeple yazılan satırlar)…
.Murat Bardakçı
Giriş: 25.07.2020 - 11:48
İşte, dün nihayet bulan 86 senelik Ayasofya hasretinin ne zaman, nerede ve nasıl başladığının birinci elden belgelerle öyküsü
Sesli Dinle
0:00/2:19
1934’te müze hâline getirilen Ayasofya, cami hüviyetine dün yeniden kavuştu…
Mâbedin tekrar cami olarak kullanılabilmesi konusunda şimdiye kadar çok şey yazılıp söylendiği ve dün hakikat olan 86 senelik bu hayâlin millette nasıl bir memnuniyet yarattığına bütün dünya şahit olduğu için, Ayasofya’nın 1934’te müzeye çevrilmesinin o devirde hakikaten gerekli olup olmadığı tartışmasına artık girmeyecek, sadece işin arka plânını pek bilinmeyen bazı belgelerle anlatmaya çalışacağım…
1934’e kadar “cami” olan Ayasofya’nın o tarihte yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile “müze” yapılması hakkında en can alıcı ve en bilgilendirici belge, zamanın Millî Eğitim Bakanı Âbidin Özmen’in camiin müzeye çevrilmesinden 15 sene sonra, 29 Kasım 1949’da müzenin “şeref defteri”ne yazdığı yazıdır.
1890’da Niğde’de doğan Âbidin Özmen 21 yaşında Mülkiye’yi bitirdikten sonra eğitimine devam etmesi için Belçika’ya gönderilmiş ama Birinci Dünya Savaşı’nın patlaması üzerine Türkiye’ye dönmüş ve askere alınmıştı. Savaşın ardından, 1918’de Bursa’nın Emniyet Müdürü oldu; Mudanya’da kaymakam vekilliği yaptı, Kuvâ-yı Milliye’yi desteklediği için Yunanlılar tarafından tutuklanıp on sene hapse mahkûm edildi ve Yunanistan’daki esir kamplarına kapatıldı…
REKLAM
1922’de zaferin ardından serbest bırakıldı, mesleğine devam etti; 1927’de vali, daha sonra milletvekili ve 1934 Temmuz’u ile 1935 Haziran’ı arasında da Maarif Vekili, yani Millî Eğitim Bakanı oldu…
Ayasofya, onun bakanlığı sırasında müzeye çevrildi…
İlerki senelerde bugünün “olağanüstü vali”leri benzeri “umumî müfettiş” olarak görev yapan ve idarecilikteki asıl şöhretini 1936’a hazırladığı “Kürt nüfusa karşı sert tedbirler alınmasını” tavsiye ettiği raporu ile elde eden Âbidin Özmen, 1966’da Mudanya’da vefat etti.
1930’lu senelerin devrimler Türkiyesi, Âbidin Özmen’in Millî Eğitim Bakanı olduğu 1934 Temmuz’u ile 1935 Haziran’ı arasında bazı köklü değişiklikler yaşamış, eğitim ve kültür alanlarında önemli uygulamalar yapılmıştı. Meselâ, Özmen’in de mezunlarından olduğu ve İstanbul’da bulunan Mülkiye Mektebi, yani bugünün Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara’ya o dönemde taşınmış; Ayasofya Camii onun bakanlığı sırasında müzeye çevrilmiş ve Türk Musikisi’nin radyolarda icrası da yine Özmen’in Millî Eğitim Bakanı olduğu sırada yasaklanmıştı…
HERŞEYİ BİZZAT YAZIP ANLATMIŞ…
Özmen, 29 Kasım 1949’daki Ayasofya ziyareti sırasında şeref defterine yazdığı yazıda mekânın müze yapılması konusunun gündeme ilk defa 1934’te, Atatürk’ün sofrasında geldiğini söylüyor; gereken bürokratik yazışmaları bizzat başlattığını ve Ayasofya’nın müze olması kararının bundan sonra alındığını anlatıyordu…
Âbidin Özmen, Ayasofya’nın şeref defterine şöyle yazmıştı:
“Ayasofya Müzesi’ni ziyaret ettim. Mimarî ve tarihî çok büyük kıymeti olan Ayasofya, bizatihî bir müze ise de, içindeki eserler ihtişamını arttırmış ve âbideyi daha cazip bir hâle sokmuştur.
REKLAM
Bu ziyaret dolayısı ile bir zamanlar Bizans âleminin, Hristiyan dininin ve bilâhare uzun zamanlar da Müslümanlar’ın en kudsî ve muhteşem mâbedi olan Ayasofya’nın müze hâline getirilmesindeki hatıraları da tarihî bir vesika olarak kayıt etmeyi muvafık buluyorum.
1934 senesinde Maarif Vekili bulunduğum zaman, bugün tamamı tamamına tarihini hatırlayamadığım bir akşam yemeğinde merhum Atatürk’ün sofrasında, her zaman olduğu gibi ilmî, içtimaî (sosyal) ve tarihî konular üzerinde konuşuluyor idi. Söz Ayasofya’ya ve karşısındaki muazzam Sultanahmed Camii’ne intikal etti. Atatürk başta olarak Ayasofya’nın bir dine ve bir sınıfa mâlolarak kalmaktansa bütün akvâm (kavimlerin, milletlerin) ve edyânın (dinlerin) ziyaretine açık olarak bir müze hâline getirilmesini uygun ve bilhassa bu yeni müzede Bizans eserlerinin toplanması muvafık olacağı ilmî bir şekilde konuşuldu.
Bu görüşmelerden ilham alarak ertesi gün o zaman başbakan olan sayın İsmet İnönü’ne bu muhavere ve mütalâaları bildirdim ve Ayasofya’nın tarihî ve mimarî bakımlardan bir müze olarak kullanılmasının daha muvafık olacağı cihetle Evkafça (Vakıflar tarafından) tahliye edilerek müze olarak kullanılmak üzere Maarif Bakanlığı’na devrini teklif eden Başbakanlık’a hitaben yazılan ve bu işte ilk yazılı vesika olan müzekkeremi de takdim etti. Bu yazım Başbakanlık’tan Evkaf (Vakıflar) Umum Müdürlüğü’ne havale edildi, Vekiller Heyeti’nce de (hükümetçe de) tasvip edildi (benimsendi), İstanbul Müzeler Müdürlüğü eli ile Maarif Vekilliği camii teslim aldı ve müze hâline koymaya başladı. Bugün gelişmiş haldedir. 29. 11. 1949. Âbidin Özmen”.
3 KASIM 1934 GECESİ, ÇANKAYA’DAKİ SOFRA…
Âbidin Özmen’in, şeref defterindeki yazısında Ayasofya meselesinin konuşulduğu ama tarihini hatırlamadığını söylediği “sofra”, 3 Kasım 1934 gecesi Çankaya Köşkü’nde yenen akşam yemeği olmalıdır…
REKLAM
Özel Şahingiray tarafından 1955’te yayınlanan ve Atatürk’ün 1 Kasım 1931’den vefat ettiği 10 Kasım 1938’e kadar günlük hayatı ile temaslarının yazılı olduğu “Nöbet Defteri”, 3 Kasım 1934 gecesi Çankaya’ya yemeğe gelen 13 misafir arasında Âbidin Özmen’in de bulunduğunu gösteriyor; Âbidin Özmen de konu hakkında Başbakan İsmet İnönü’ye hemen ertesi günü müracaatta bulunup “bir müzekkere takdim ettiğini” söylüyor…
Özmen’in sözünü ettiği “müzekkere” 4 Kasım 1934 tarihlidir, yani Çankaya’daki sofraya iştirakinin hemen ertesi günü yazılmıştır ve Âbidin Özmen bugün Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan müzekkerede Ayasofya’nın müze yapılabilmesi için Bakanlar Kurulu Kararı çıkartılmasını istemektedir:
“Yüksek Başvekâlet Makamı’na,
İstanbul’daki Ayasofya binasının salip (haç) ve hilâl arasında sürüklenegelen savaşların başlıca rumuzlarından birini teşkil ettiği, birçok ihtiras bulutlarının Ayasofya’nın kubbesi etrafında kümelendiği mâlûm-ı devletleridir.
Eşsiz bir mimarlık sanat âbidesi olan Ayasofya’nın bir müzeye çevrilmesi bütün şark âlemini sevindirecek ve beşeriyete yeni bir ilim müessesesi kazandıracaktır. Esasen bu âbideye Bizans ve Türk sanat eseri olarak bakmak daha doğrudur. Çünki:
Milâdın 321. senesinde büyük Kostantin bugünkü binanın olduğu yere bazilika biçiminde bir kilise yaptırmış fakat bunun yanması üzerine Teodos II tarafından 415’te üç kanatlı bazilika tarzında yeniden yapılmıştır.
532’de İmparator Jütinen aleyhinde yapılan Nikea İhtilâli nâmiyle mâruf olan kıyamda (ayaklanmada) tahrip edildiğinden mezkûr imparator şimdiki binayı yaptırmıştır ki, 537’de tamam olmuştur. Zelzelelerle birkaç kere kısmen harap olan mabet Bizanslılar ve Türkler tarafından daima onarılmıştır. Esaslı onartılması Sultan Abdülmecit zamanında Fossati’ye yaptırılmış ve ondan sonra da Evkaf İdaresi mütemadi alâkadar olmuştur.
Ayasofya camiye çevrildikten sonra yanına minareler, şadırvan, medrese ve diğer müesseseler eklenmiştir. Cenub-ı garbî (güneybatı) köşesindeki Üçüncü Mehmet, İkinci Selim türbelerinin Mimar Sinan tarafından yapıldığını söylemek mimarî değeri hakkında fikir vermeğe kâfidir. Yanındaki Üçüncü Murad’ın ve oğullarının türbeleri de çini tezyinatı itibariyle birer şaheserdirler. Türk elinin ihtimamı ile bugüne kadar ayakta durabilen ve umumî hey’etiyle bir müze olan bu âbidenin müzelik sıfatının tebarüz ettirilerek bir ilim müessesesi hâlinde cihâna ilân edilişi çok yerinde bir iş olacaktır. İçinde bazı Bizans ve Osmanlı eserleri teşhir edilebileceği gibi başlı başına bir müze olup teşhir için eski eserler konmas da ilmî mütalâalar cümlesindendir. Fakat şekli tağyir (değiştirme) için mimarî eserler konabilir, avlusu açık müze ve park haline kalbolunduğu takdirde yüksek âbideye lâyık haricî bir muhit hazırlanmış olacaktır. Cenup (güney) kısmını saran ve binayı çirkinleştiren dükkânlardan evkafa ait olanların evkafça hedmi (yıkılması), diğerlerinin de evkafça istimlâki gerekli görülmektedir. Ayasofya müzeye evirildiği takdirde İstanbul’un turistlik değeri bir kat daha artacaktır. Ayasofya’da namaz kılanlar pek yakınındaki büyük-küçük birçok camilerde dinî vazifelerini yapabileceklerdir.
REKLAM
Bu mütalâalar esas itibariyle tasvip buyurulduğu takdirde:
1. Ayasofya’nın müzeye evirilmesi.
2. Âcil tamirleri, civarının güzelleştirilmesi.
3. Daimî muhafazası masraflarına karşılık olmak üzere Evkaf’tan muayyen bir meblâğın bu sene ve gelecek seneler bütçelerinden ayrılması için İcra Vekilleri Heyeti’nce (hükümetçe) bir karar verilmesine müsaade-i devletlerini derin saygılarımla dilerim efendim.
Maarif Vekili
Âbidin”.
Başbakanlık, Maarif Vekili Âbidin Özmen’in yazısını aynı gün Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne havale ederek Ayasofya’nın müze hâline getirilmesi konusunda görüşlerini sordu. Vakıflar’ın o devirde “Olmaaaaz!” demesi zaten mümkün değildi, camiin müze yapılması düşüncesinin gayet doğru olduğu yolunda cevap verilmesinin ardından hukukî hazırlıklara girişildi ve 24 Kasım 1934’te de meşhur kararname imzalandı…
İşte, dün sona eren 86 senelik hasretin ne zaman, nerede ve nasıl başladığını ayrıntıları ile anlatan birinci elden belgelerden bazıları…
Âbidin Özmen’in “Ayasofya’nın Şeref Defteri”ne 29 Kasım 1949’a yazdıkları.
Âbidin Özmen (sağda), 1935’te umumî müfettiş olarak bulunduğu Diyarbakır’da Atatürk ve Sabiha Gökçen ile.
Ayasofya’nın cami hüviyetine son verilip müze yapılması süreci, Özmen’in 4 Kasım 1934’te Başbakanlık’a gönderdiği bu yazı ile başladı…
Ayasofya’nın cami hüviyetine son verilip müze yapılması süreci, Özmen’in 4 Kasım 1934’te Başbakanlık’a gönderdiği bu yazı ile başladı
1934’te müze haline getirilen Ayasofya Camii geçen Cuma günü yeniden ibadete açıldı, 14 asırlık mâbedde 86 sene aradan sonra ilk defa namaz kılındı ve sonrası mâlûm: Her önemli işin akabinde olduğu gibi Ayasofya konusunda da hâlâ devam eden bir tartışmaya giriştik!
Ayasofya’nın müze hüviyetine son verilip yeniden cami yapılması konusunda şimdiye kadar çok şey yazılıp söylendiği, hattâ bu hususta ben de defalarca yazıp konuştuğum için bu tartışmalara girmeyecek, açılış sırasında üzerinde pek durulmamış bir husustan, Ayasofya’nın son “hatattından” bahsedeceğim…
Açılış öncesinde basında ve internette bir haber çıktı: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Ayasofya’ya gidip devam eden hazırlıkları incelemiş, camiin kapısında 1934’ten buyana duran ve üzerinde “müze” ibâresinin yazılı olduğu tabelânın yerine asılan kitabe benzeri yeni tabelâyı da açmıştı.
Tabelâda camiin ismi Türkçe, İngilizce ve Arapça, yani üç dilde yeralıyor; en üstte hat sanatında “kelimeleri teşkil eden harflerin sıkı estetik kurallara göre içiçe yazılmaları” demek olan bir “istif” bulunuyordu. İstifte camiin resmî adı olan “Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi” sözleri, altında Milâdî tarihle 2020’nin Hicrî karşılığı “1441” ibâresi yazılıydı ve istifin hemen solunda da “Mehmed” diye ufacık bir imza vardı…
REKLAM
“Mehmed”, Ayasofya Camii’nin girişine konan tabelânın hattatının, yani Mehmed Özçay’ın imzası idi…
Basınımızın tabelâdan bahsettiğini ama Mehmed Özçay’ın isminin sadece bir-iki yerde geçtiğini görünce, bu önemli sanatkârı bilmeyenlere tanıtmak istedim…
Mehmed Özçay 1961’de Trabzon’un Çaykara ilçesinde dünyaya gelmiş, Erzurum’da İlâhiyat Fakültesi’ni bitirmiş, hat meşkine 1982’de Fuat Başar ile başlamış, ondan “icazet” yani “diploma” almış, kendi ifadesi ile “Uğur Derman ile ufkunu genişletmiş”, gençliğinde katıldığı milletlerarası hat yarışmalarında birkaç defa birinci olmuş, zamanla İslâm dünyasının şu andaki en önemli hattatlarından kabul edilmiştir ve bir san’atkâr olarak en büyük muvaffakiyeti, yazıları Kâbe’yi süsleyen ilk Türk hattatı olmasıdır!
Özçay kaleminin kudreti ve eserleri ile hat tarihimizde zaten önemli bir yer edinmiştir ama bu alanda daha da önemli yer almasını sağlayan çalışması işte budur, yani Kâbe’nin yazılarını yazmış olmasıdır…
Suudi Arabistan’ın seneler önce başlattığı ve bir önceki kral Abdullah’ın 2005’te tahta geçmesinin ardından daha da büyüttüğü “Harem-i Şerif’i Genişletme Projesi” çerçevesinde Kâbe’nin etrafı açılıyor, tavaf alanı genişliyor, yeni kapılar inşa ediliyor ama kutsal mekânın dışına da gökdelenler dikiliyordu…
Suudiler, inşa edilen yeni kapılarla revakların üzerine yazılacak âyetler için bir Alman şirketi ile anlaştılar, yazıları yazacak olan hattatları da bu şirket buldu. Ama gelen hatlar sadece Müslümanlar’ı değil, Almanlar’ı bile memnun etmeyince şirket Mehmed Özçay’la temas kurdu. Kâbe’de mermere işlenecek yazıların çoğunu Özçay bizzat yazdı, bir kısmını da başında bulunduğu ekip ile müştereken hazırladı…
Bugüne kadar hiçbir Türk hattatına nasip olmayan Kâbe’nin yazılarını yazma şerefine nâil olan üstad Mehmed Özçay, san’atını Ayasofya Camii’nin girişine konan istifi ile bir defa daha taçlandırmıştır ve Ayasofya’nın 86 sene aradan sonra yeniden ibadete açılmasının ardından kapıldığımız kısır tartışmalarla dolu günlerde böylesine önemli bir san’atçı ile eserinden haberdar olmamız lâzımdır.
Ayasofya’nın girişine konan ve Mehmed Özçay’a ait olan “Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerîfi” istifi.
Ayasofya’nın kapısındaki Türkçe, İngilizce ve Arapça levhanın tam hâli.
Hat üstadı Mehmed Özçay.
Mehmed Özçay’ın Kâbe’deki yazılarından ikisi.
Mehmed Özçay’ın, Koronavirüs salgınının hatırası olarak yazdığı “Evde kal” levhalarından biri.
.Murat Bardakçı
Giriş: 01.08.2020 - 18:49
Türkiye lâiktir, lâik kalacak! Kahrolsun eyyâm-ı bâhur!
“Eyyâm-ı bâhur”, “çok sıcak günler” demektir. Kuzey Yarımküre’de Temmuz’un sonunda başlayıp Ağustos’un ortalarına kadar devam eder; o günlerde etraf kavrulur ve sıcağa tahammülü olmayan benim gibiler yanar, pişer, perişan olur.
En sıcak günler bu sene Kurban Bayramı’na tesadüf etti. Henüz tam ortasındayız, hararet ancak hafta sonuna doğru azalmaya başlayacak…
İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Hüseyin Toros geçen gün “Bayramdan itibaren yazın en sıcak günleri yaşanmaya başlıyor. Eyyâm-ı bâhur sıcakları bayram boyunca etkisini gösterecek” deyip milleti uyardı, söyledikleri basında da yeraldı ve hemen ardından dayanılmaz sıcaklar bastırdı.
Sadece sıcaklar gelse iyi! Eyyâm-ı bâhurla beraber tepemize emsâline az rastlanan yakıcılıkta bir cehalet bulutu çöktü, üstelik hâlâ duruyor ve dağılmaya hiç mi hiç niyeti yok!
Önce, kısaca “eyyâm-ı bâhur” kavramının nereden geldiğini anlatayım:
Eyyâm-ı bâhur’un geçmişi, çok eski asırlarda geceleri hiç durmadan gökyüzüne bakan insanoğlunun yıldızların hareketinden mitolojik ve efsanevî karakterler yarattığı günlere kadar uzanır…
Yarımküremizin en parlak yıldızı, Büyük Köpek Takımyıldızı’nda yeralan iki parlak yıldızdan biri olan ve “Akyıldız” dediğimiz “Sirius”tur. Ait olduğu takımyıldızı eski asırlarda köpeğe benzetildiği için birçok kültürde ismi “Köpek Yıldızı” olan Sirius dünyanın bulunduğumuz bölgesinde Temmuz’un sonlarında doğar ve eski inançlara göre onun doğuşu ile beraber aşırı sıcaklar başlar. Mezopotamya’dan itibaren eski Mısır, Yunan, Roma kültürlerinde vârolan bu inanış İslâmiyet öncesi Arap kültüründe de yer bulmuş, hattâ Cahiliye Devri’nde bazı kabileler işi Arapçası “Şi’râ-yı Yemâniyye” olan Sirius’a tapmaya kadar götürmüşlerdir.
REKLAM
Kur’an’da, Necm Suresi’nin 49 âyeti olan “Şüphe yok ki, Şi’râ Yıldızı’nın Rabbi de O’dur” ifadesi, tapınmadaki bu dalâlete atıftır.
Romalılar, Temmuz’da ve Ağustos’ta yaşanan sıcaklara hararet ile Köpek Takımyıldızı arasında kurulan bağlantıdan hareketle “köpek günleri” yahut “köpekyıldızının günleri” mânâsına gelen “Dies Caniculares” demişlerdir. Eyyâm-ı bâhurun bugün hâlâ bazı batı dillerinde, meselâ İngilizce’deki karşılığının “dog days”, yani “köpek günleri” olmasının sebebi de bu bağlantıdır!
Biz ise işin içine it, köpek vesaireyi karıştırmadan “eyyâm-ı bâhur”, yani “çok sıcak günler” demeyi tercih etmişizdir…
METALSİZ YÜZMEMİZE İZİN YOKTU!
Çocukluk ve gençlik günlerinde denize meraklı olan yaşıtlarım mutlaka hatırlayacaklardır: Eyyâm-ı bâhurda denize girdiğimiz takdirde, sudan çıkmamızdan hemen sonra bazılarımızın vücudunda arada bir ufak lekeler belirirdi. Bu lekeleri denizanalarına falan bağlardık ama yüzdüğümüz yerde denizanası arayıp da bulamadığımız takdirde renk değiştirmemizin sebebini anlayamazdık.
Büyüklerimiz, bu yüzden eyyâm-ı bâhurda yüzmemizi pek istemez ama denize girmekte ısrar ettiğimiz takdirde ya baynumuza parlak metalden birşeyler asar, yahut elimize bir metal tutuştururlardı…
Bu tedbirin işe yarayıp yaramadığını şimdi pek çıkartamıyorum ama bir doktor arkadaşımın seneler sonra “O lekeler, çok sıcak havalarda deniz yüzeyine yükselen bazı mikroorganizmaların ciltte yaptıkları allerji olabilir” dediğini hatırlıyorum.
Bugünlerde eyyâm-ı bâhurun tam göbeğinde olduğumuza göre, merak edenler meraklarını denizde hemen tatmin edebilirler.
YARIM ASIRLIK AYRIKOTLARI…
REKLAM
İşte, binlerce sene önce Sirius Yıldızı ile ilişkilendirilen eyyâm-ı bâhur, bu son günlerde birilerine göre Türkiye’de lâikliğin karşısındaki büyük tehditlerden biri oluverdi!
Geçen gün İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Hüseyin Toros’un “Eyyâm-ı bâhurun gelmek üzere olduğunu” açıklamasının hemen ardından, sosyal medya çöplüğünde eşinenlere gün doğdu! Bu ibâreyi hiç işitmemiş olan klavye delikanlıları derhal silâhlarını kuşandılar, yani tuşbaşı yapıp etrafa “Eyyâm-ı bâhur da ne demek? ‘Çöl sıcağı’ veya ‘kavurucu sıcak’ demek varken ‘eyyâm-ı bâhur’ da nereden çıktı?” diye mesajlar göndermeye başladılar…
Çok daha lâik, demokrat ve çağdaş ama “eyyâm-ı bâhur” sözünü hiç işitmemiş olanlar ise işi “Arap seviciliği”ne bağladılar; “Artık sıcaklarımız da Araplaştı”, hattâ “Bu söz ile süblüminal mesaj veriliyor” diye geveleyenleri bile çıktı! Hattâ, kazık kadar adamın biri “Elli yaşımı geçtim, şimdiye kadar ‘eyyâm-ı bâhur’ diye birşey işitmedim. ‘Afrika sıcağı” demek varken bu bahane ile bizi Araplaştırmaya çalışıyorlar ama Türkiye lâiktir” diye yazdı!
Yarım asrı devirmesine rağmen el değmemiş bir ot hâlinde kalmaya muvaffak olmuş böyle birine neyi nasıl anlatabilirsiniz? Kamplaşmanın uyuşturduğu bu kafalara dedelerimizden, ninelerimizden kalan “eyyâm-ı bâhur” ibâresinin bize ait folklorik bir terim olduğunu ve bu gibi ifadelerden vazgeçmenin zaten perişan hale getirdiğimiz Türkçe’yi daha da fukaralaştırmaktan başka işe yaramayacağını izah edebilmeniz ne mümkün? Bir Arap’a “eyyâm-ı bâhur” dediğiniz zaman Temmuz sonu ile Ağustos başını kasdettiğinizi anlamayacağını, “Adam bana havanın çok sıcak olduğunu söylüyor ama tuhaf bir Arapça ile…” diye düşüneceğini, zira eyyâm-ı bâhurun Arapçasının da Batı dillerindeki gibi “köpek günleri” mânâsına gelen “eyyâmu’l-kelb” olduğunu anlatabilmenizin imkânı yoktur!
Aslında “lâiklik”, “millîcilik” vesaire kavramlarının ardına sığınıp işin içine biraz komplo teorisi ilâve ettikten sonra hepsini “Arap seviciliği” sosuna bulayıp sosyal medya kahramanlığına soyunmak gibisinden ucuzluklar varken eyyâm-ı bâhur hakkında birşeyler öğrenme zahmetine katlanmaya ne gerek var ki? Atın bir tweet, gitsin!
Lâikliğin karşısındaki en büyük tehdit, “eyyâmı bâhur”dur! Türkiye lâiktir, lâik kalacak! Kahrolsun eyyâm-ı bâhur!
.Murat Bardakçı
Giriş: 07.08.2020 - 08:00
Beyrut'u şimdi cehenneme dönen limanından 1918'de gözyaşları ve "Allah İslâm'ı muzaffer etsin" nidâları ile terketmiştik!
Sesli Dinle
0:00/10:40
Ortadoğu’da mutlaka bir yer kapabilmek için her vasıtadan istifadeye çalışan bazı Batılı güçler, Beyrut’ta geçen hafta meyana gelen büyük faciadan bile istifadeye çalışıyorlar…
Bu işin öncülüğünü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yaptı. Dün, geçmiş zamanların “sömürgeler genel valisi” edâsıyla Fransa’nın eski hâkimiyet bölgesi olan Lübnan’a gitti, Beyrut’taki patlama alanını dolaştı, Lübnanlılar’a akıl üstüne akıl verdi ve gelecek için yapmaları gerekenler hakkında da Fransa’nın menfaatleri ne gerektiriyorsa onu söyledi.
Hattâ, Beyrut Limanı’ndaki patlamayı bir “uluslararası komisyonun” araştırması teklifinde bulundu, yani Lübnanlılar’a üstü kapalı şekilde de olsa “Bu işi siz beceremezsiniz, bize bırakın” dedi ve bunu söylemesi üzerine de Müslüman kesimden epey bir tepki gördü…
Lübnan tâââ Haçlı Seferleri’nden buyana Avrupa’nın, sonraki asırlarda da özellikle Fransızlar’ın ilgi merkezi olmuş; 18. asrın sonlarından itibaren Lübnan’daki gayrımüslimlerin koruyuculuğuna soyunan Fransa, İngiltere ve Rusya o devirlerde Lübnan’ın hâkimi olan Osmanlı Devleti’ni hemen her bahane ile sıkıştırmışlardı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki senelerde Fransız sömürgesi haline gelen Lübnan, son Fransız birliğinin Beyrut’u 1946’da terketmesine kadar Fransız mandasında kaldığı için Lübnanlılar, özellikle de Hristiyanlar kendilerini Fransa’ya yakın hisseder; hattâ bazıları Fransız olduklarına inanırlar; Fransa ise Lübnan’ı hâlâ toprağı gibi görür.
REKLAM
Lübnan’da 1516 Ekim’inde başlayan hakimiyetimizin dört asır devam etmiş olmasına rağmen oralarda ismimizin haricinde kalıcı bir hatıramız yoktur ama bölgeye fiilî olarak sadece 28 sene hükmedebilmiş olan Fransa, Hristiyan Lübnanlılar’ın gözünde işte böyle herşeydir!
Lübnan’da iç savaş senelerinde uzun müddet gazetecilik yaptım, gitmediğim ve görmediğim hemen hiçbir yeri kalmadı, hatıralarını zevkle muhafaza ettiğim unutamayacağım hoşluklar yaşadım ve kısaca söyleyeyim: Lübnan’ı rengârenk bir tabloyu andıran mutfağından halkına kadar gayet sevdim, muhabbetim hâlâ devam eder ve Beyrut Limanı’nda geçen gün yaşanan faciadan bu sebeple derin bir elem hissettim…
Beyrut taraflarının imparatorluk sonrası siyasî tarihimizdeki yerini, Fransa’nın Nice şehri ile beraber Beyrut’un da imparatorluk aristokrasisine sürgün başkentliği ettiğini, meselâ Refik Halid’in en güzel eserlerini, özellikle de “Sürgün”ünü ve Rıza Tevfik’in “Uçun kuşlar uçun doğduğum yere / Şimdi dağlarında mor sünbül vardır” diye başlayan içli şiirini orada yazdığını acaba bilir misiniz?
Bugün bu bahisleri bir başka güne bırakarak, facianın yaşandığı Beyrut Limanı’nın bizim için hüzünlü bir hatırasını anlatacak, Lübnan’daki hâkimiyetimizin sona ermesinin ardından Beyrut’taki Türk ailelerin şehre veda etmelerinin öyküsünü nakledeceğim…
1516 Ekim’inde Türk idaresine giren Lübnan tam 402 sene sonra, 1918 Ekim’inde elimizden çıktı. İngiliz ve Fransız birlikleri Lübnan’ı işgal ettiler, son Osmanlı mutasarrıfı Mümtaz Bey idareyi Beyrutlu Müslümanlardan Ömer Dauk’a bıraktı ama Arap İsyanı’nı başlatan Şerif Hüseyin’in oğullarından Faysal’ın gönderdiği Şükrü Paşa, Ekim başında Beyrut’a girerek “Haşimî Arap Devleti”ni ilân etti, bir hafta sonra da Fransızlar şehre girip Arap Devleti’ne son verdiler!
REKLAM
İngiliz birliklerinin de gelmesi ile Lübnan’da başlayan İngiliz ve Fransız hâkimiyeti 1920’ye kadar devam etti; Lübnan o senenin Nisan’ında yapılan San Remo Konferansı’nda Fransa’ya verildi, Fransızlar bir manda idaresi kurup 1946’ya kadar orada kaldılar…
HEM SİYASETÇİ, HEM ÂLİM…
Beyrut’u 1918’in sonunda terkedişimizin öyküsünü, Osmanlı’nın son dönem âlimlerinden Hüseyin Kâzım Kadri yazdı…
1870’de İstanbul’da doğan, çok iyi eğitim gören ve birkaç yabancı dil öğrenen Hüseyin Kâzım Kadri bazı resmî görevlerde bulunduktan sonra İttihad ve Terakki Cemiyetine girdi, valilik ve milletvekilliği yaptı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Beyrut’a gitti ve ilmî çalışmalarla meşgul oldu. Savaşın ardından yeniden milletvekili oldu, Ticaret, Ziraat, Vakıflar ve Adalet bakanlıkları yaptı; İstiklâl Harbi’nin başlangıcında bir ara Anadolu’ya geçti, sonra yeniden İstanbul’a döndü ve 1934’teki vefatına kadar resmî görev almadı.
Bazı eserlerinde “Şeyh Muhsin-i Fânî” adını kullanan Hüseyin Kâzım Kadri’nin en önemli eseri bugün hâlâ kaynak olan “Türk Lügatı”dır ve bu lügat Türk lehçelerinin karşılıklı incelenmesi alanındaki ilk kaynaklardandır.
Hüseyin Kâzım Kadri, Beyrut’un işgalini ve son Türk ailelerinin Beyrut’tan zar-zor bulunan bir gemi ile ayrılmalarının öyküsünü “Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım” isimli eserinde anlatır ve Beyrutlu Müslümanlar’ın gemiyi “Allahu yansuru’l İslâm”, yani “Allah İslâm’ı muzaffer etsin” nidâları ile uğurladıklarını yazar…
Yazılmasından uzun seneler sonra, 1991’de İsmail Kara tarafından yayınlanan “Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Hatıralarım”da anlatılan bu hüzünlü bahsi kısaltarak ve metinde geçen bazı eski kelimelerin yerine bu kelimelerin günümüzdeki karşılıklarını kullanarak naklediyorum:
REKLAM
BEYRUT’TAN BÖYLE AYRILDIK…
“…Beyrut’un işgaline şahit oldum. Günlerce evlerimizden çıkmaya korktuk. O sırada Haşimî Arap Hükümeti ilân edildi ve Cemal Paşa’nın işkencesine uğrayan ve uzun müddet hapiste kalan Şükrü Paşa Eyyubî, vali sıfatıyla Beyrut’a geldi. Arap sancağı envaî tezahürat ve merasimle hükümet dairesine çekildi ve heyecan verici nutuklar îrad edildi. Cemal Paşa’nın, Âliye Divan-ı Harb’i kararıyla idam ettirdiği adamlar için ihtifaller yapılarak asıldıkları ‘Burc’ meydanına da ‘Sahatü’ş-Şüheda’ (Şehidler alanı) adı verildi.
Şükrü Paşa’nın ilk verdiği emir, Beyrut’taki Türkler’in Salt’a gönderilmeleri idi. Yalnız Beyrut eşrafı benimle ailemin ve o sırada nezdimizde bulunan kayınpederim İsmet Paşa’nın istisna edilmekliğimize müsaade almışlardı. Bunu gelip söyledikleri zaman, kayınpederim; “Hayır, biz vatandaşlarımızdan hiçbir suretle ayrılamayız. Madem ki valiniz böyle bir emir vermiştir, biz de en öne düşer ve sürgün yerimize kadar gideriz” dedi. Bu söz, onları düşündürdü ve tekrar valiye müracaatla Beyrut’taki Türklerden şimdiye kadar bir fenalık ve zarar görülmediğini söyleyerek hepimizin yerlerimizde kalabileceğimiz müsaadesini aldılar. Fakat yanlışlıkla bir zâbitimizi öldürdüler. Bîçarenin kabahati de Sahatü’ş-Şüheda’da bulunduğu otelin penceresinden başını çıkarması idi.
Arap Hükümeti, İngilizlerin ve Fransızların vaadlerine rağmen ancak bir hafta devam edebildi. İtilâf devletlerinin askerleri Beyrut’u işgal ettikten sonra Arap bayrağını indirdiler ve yerine kendi bayraklarını çektiler. Bugünden sonra İstanbul’dan hiçbir haber alamadık. Yalnız, mütareke (Mondros Mütarekesi) ilan edildiğini atılan toplardan anladık.
REKLAM
…Beyrut’ta bir hayli Türk aileleri vardı. O sırada Şam’daki Hilâl-i Ahmer (Kızılay) memurlarını İstanbul’a iade için bir vapur göndermişlerdi. Bu vasıtadan istifade eden birtakım aileler vatanlarına döndüler. Yine o günlerde İstanbul’a giden Valdek Ruso kruvazörüyle elli altmış kişiyi gönderdik. Ondan sonra bir nakliye vasıtası bulunamadı ve altı ay boyunca Suriye’nin her tarafından gelip Beyrut’ta toplanan yüzlerce aileyi geçindirebilmek zarureti hasıl oldu. Bunlardan bazı kişiler bana müracaatla bu işe bakmak üzere, bir heyet seçtiklerini ve benim de bu heyetin başkanlığını almamı teklif eylediler; tabii kabul ettim. Ertesi gün Belediye Reisi Ömer Dauk Efendi ile beraber İngiliz ve Fransız kumandanlarını görüp meseleyi anlattım. Aramızda hâsıl olan anlaşmaya dayanarak, İngiliz ordusundan yağ, şeker, pirinç, un, patates ve sabun gibi şeylerin her ay benim imzamla alınıp Türk ailelerine dağıtılmasına karar verildi ve komisyonumuzun teşekkülü de resmen tasdik edildi. Yüzlerce ailenin hayatını bu şekilde temin etmesine muvaffak olduk.
Fakat aylar geçiyor ve İstanbul’a dönmemize imkân görülmüyordu. Benimle temas eden İngiliz Merkez Kumandanı Albay Tomson, “İngiltere’ye dönmek için İskenderiye’de vapur bekleyen birçok zabitlerimiz var. Bunları bile vatanlarına iade edemiyoruz. Nerde kaldı ki sizi gönderelim. Biraz daha sabrediniz” diyordu. O zaman Fransa’dan Beyrut’a gelen Cizvitlerin büyükleri Per Şantor’dan istifade edebileceğimi düşündüm.
…Şantor’u görerek Beyrut’a bir vapur göndermesi için Mareşal Allenby’e müracaatta bulunmak hususunda Fransız valisini ikna etmesini rica eyledim. Per Şantor, bu işin olmasına son derecede gayret edeceğini vaad ile hemen valiyi görmeye gitti ve daha sonra evime gelerek yazdırdığı telgrafın suretini de getirdi.
Bir hafta sonra Albay Tomson’un beni aradığını söylediler. Kendisini gördüğüm zaman “Maksadınız hâsıl oldu. Ellenga vapuru sizleri İstanbul’a götürmek için üç gün sonra Beyrut’a gelecek. Siz de hazır olunuz ve eşyanızı rıhtıma naklediniz” demişti. Derhal vatandaşları haberdar ettik ve eşyalarımızı taşımaya başladık. Vapur da geldi yanaştı; kocaman bir transatlantik!
Her ailenin elinde fotoğraflı ve lâzım gelen izahatı hâvi bir vesika vardı. …Fakat rıhtımda toplanan eşyayı vapura taşımak bir mesele idi; hamal bulmak ve sonra birçok para vermek lazımdı. Tomson da vapurun o akşam hareket edeceğini ileri sürerek eşyanın hemen vapura naklini istiyordu. Şaşırıp kalmıştık. Bir an için düşünüp çare buldum ve “Ben bu eşyayı iki saat içinde vapura naklettiririm, fakat siz hiçbir itiraz etmeyecek ve uzaktan seyirci kalacaksınız” dedim. Tomson güldü ve “Muhammed’in yeni bir mucizesini mi göstereceksiniz?” cevabıyla mukabele etti. “Evet! Çok iyi keşfettiniz! Ben de Muhammed’in bir mucizesini size göstermek istiyorum” cevabını verdim. “Pekiyi, hiçbir itiraz etmem” dedi.
REKLAM
İngiliz ordusunun yüklerini ve ağırlıklarını taşımak için yüzlerce Mısırlı hamal vardı. Bunların çavuşları olan eli kamçılı bir Arap orada bulunuyordu. Yanına giderek ve bizim Müslüman ve muhacir olduğumuzu bildirdikten sonra eşyamızın vapura nakli için maiyetindeki hamallara emir vermesini rica ettim. Adamcağız derhal avazı çıktığı kadar bağırarak; “Bakınız evlâtlar! Amcamız (!) bize ne teklif ediyor. Bu eşyalar şimdi vapura taşınacak; biz de Müslüman kardeşlerimize dinen mecbur ve mükellef olduğumuz yardımı yapacağız!” sözlerini söylemişti ki yüzlerce Mısırlı hamal bir anda …eşyamızı iki saata varmadan vapurun ambarına indirdiler. Tomson hayret ve hiddetle bakıyordu. “İşte Muhammed’in mucizesi!” dedim. Hiçbir cevap vermedi ve oradan çekilip gitti.
Elanga vupuru da tayin edilen saatte hareket etti. Beyrut’ta kaldığım uzun seneler zarfında her sınıf halk ile iyi münasebette bulunmuştum. Başta müftü olduğu halde memleketin ulemâsı ve önce gelenlerinin çoğu bizi uğurlamak için geldiler. Kucaklaştık, ağlaştık…
…Güverteye çıktığım vakit eşyamızı vapura taşıyan Mısırlı hamallarla Beyrutlu binlerce adamın rıhtım üzerinde saflar teşkil edip ve bir bayrak açıp “Allahu yansuru’l İslâm” (Allah İslâm’ı muzaffer etsin) diye bağırdıklarını ve bizimkilerin de vapurdan mukabele ettiklerini gördüğüm zaman elimde olmadan gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı…”.
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.08.2020 - 18:24
Sevr paranoyası
Dün, Türk Tarihi’nin en meş’um, en rezil ve en pespaye utanç belgesi olan ve Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı İstiklâl Harbi ile kazandığımız büyük zaferin neticesinde tarihin çöplüğüne bir daha çıkmamacasına attığımız Sevr Andlaşması’nın imzalanmasının 100. yıldönümü idi…
Sevr, hâlâ kurtulamadığımız büyük, çok büyük bir paranoyadır!
Türkiye 1920’de başlayan ve 1922’de süngülerimizin nihayete erdirdiği bu paranoyayı atlatmaya maalesef bir türlü muvaffak olamıyor. Sevr, Demokles’in kılıcı gibi tepemizde sallanmaya devam ediyor; Batı dünyası ile en ufak didişmemiz bile bize “Sevr hortladı” dedirtiyor, hele aleyhimizde bir ittifak kurulmayagörsün, millet olarak Sevr’in yeniden hayat bulduğunu düşünüyoruz.
Ve daha garibi: Türkiye’nin kuruluş ve vâroluş belgesi olan Lozan’dan bile, Sevr’i dilimize doladığımız kadar bahsetmiyoruz! Lozan’ın “mağlubiyet” olduğunu iddia eden bir-iki uçuk gerçi arada bir çıkıyor, onlara lâf yetiştirmeye tenezzül edenler de karşılık verebilmek için hemen Sevr’e sarılıyorlar ve iş dönüp dolaşıp “Sevr şöyle fena idi, böyle belâydı ama onu yırtıp attık, işgale son verdik, bağımsızlığımızı elde ettik, sonra da Lozan’ı imzaladık” minvâlinde gidiyor ve böyle tartışmaların temeli hâlâ Sevr’e dayandırılıyor.
REKLAM
Sevr, Birinci Dünya Harbi’nin galibi olan müttefik devletlerin savaşın beş mağlûbuna dayattığı teslimiyet andlaşmalardan biri idi. Almanya’ya 28 Haziran 1919’da Versailles’da, Avusturya’ya 10 Eylül 1919’da Saint-Germain’de, Bulgaristan’a 27 Kasım 1919’da Neuilly’de, Macaristan’a da 4 Haziran 1920’de Trianon’da mağlûbiyet andlaşmaları imzalatılmış, hesaplaşmada en sona bırakılan Türkiye musibetten nasibini 10 Ağustos 1920’de almış, İstanbul’un gönderdiği üç murahhas, zillet dolu andlaşmayı Paris’in porselenleriyle meşhur banliyösü Sevres’deki fabrikanın konferans salonunda, o gün öğleden sonra saat dördü sekiz geçe imzalamışlardı.
Ama, Sevr, öteki mağlûplara imzalatılan andlaşmalardan tamamen farklıydı; diğer andlaşmaların hiçbirinde Sevr’deki kadar sert hükümler yoktu! Sevr bir yenilgi belgesi değil, Türkiye’yi tamamen ortadan kaldırabilmek için insafsızca kaleme alınmış bir yoketme projesi idi!
SEKİZ AYRI SEVR VARDIR
Daha önce de yazmıştım, sırası gelmişken tekrar edeyim:
Biz, Sevr’in müttefikler ile Türkiye arasında imzalanmış tek bir andlaşma olduğunu zannederiz ama Sevr bir “andlaşmalar serisi”dir ve 10 Ağustos 1920’de bir değil, sekiz adet Sevr Andlaşması imzalanmıştır:
1. Müttefikler ile Türkiye arasındaki andlaşma.
2. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Anadolu hakkında imzaladıkları üçlü andlaşma.
3. Müttefikler ile Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Slovak Devleti ve Çekoslovakya arasında imzalanan sınırlarla ilgili andlaşma.
4. Müttefikler ile İtalya, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Slovak Devleti ve Çekoslovakya arasında imzalanan andlaşma.
5. İtalya ile Yunanistan arasındaki andlaşma.
6. Müttefikler ile Yunanistan arasında Trakya konusunda imzalanan andlaşma.
7. Müttefikler ile Ermenistan arasındaki andlaşma.
8. Yunanistan ve Bulgaristan’ın imzaladıkları karşılıklı göç andlaşması.
Türkiye’de “Sevr” dendiğinde bu sekiz andlaşmanın sadece ilk sırasındaki metin bilinir, o andlaşma kastedilir ve o gün imzalanan diğer andlaşmalar hakkında bizde henüz bir çalışma yapılmamıştır.
Ve yine sırası gelmişken, sık sık yaptığımız bir başka hatâyı daha düzelteyim:
Sevr Andlaşması’nın altında hep tekrarladığımızın aksine Damad Ferid Paşa’nın imzası yoktur! 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki “en ebleh, en düşüncesiz ve en şuursuz devlet adamı” unvanlarını kimselere bırakmayacak derecede basiretsiz olan Ferid Paşa andlaşmanın imzalanması sırasında sadrazam, yani başbakandır ama delege değildir; Sevr’i Türkiye adına imzalayanlar üç kişidir: O zamanlar “Meclis-i Ayân âzası” yani “senatör” olan Hâdi Paşa ile şair Rıza Tevfik ve Türkiye’nin İsviçre’deki ortaelçisi Reşad Halis Beyler...
REKLAM
BİTMEYEN BİR HİSTERİ
Sevr Türkiye’de bir histeri hâlindedir, bu histeri her 10 Ağustos’ta zirveye yükselir ve son senelerde daha da artmıştır!
Dün de öyle oldu ve basınımız yine “Maaşallah” dedirtti: Gazeteler, Sevr sanki harfiyyen uygulanmış ve hâlâ yürürlükte imiş gibi bir feryad, bir figan içerisinde idiler ki, sormayın! Yazılanlara bakarsanız Türkiye şu anda sanki Sevr yüzünden bin parçaya bölünmüş vaziyetteydi, dört bir tarafı işgal altında idi; Türkler’e sadece bir avuç toprak lûtfedilmişti, Damad Ferid haini ile hempaları hâlâ işbaşında idiler ve hele o saray yok mu, o saray!..
Sanki, yüz sene öncesinin o meş’um günlerindeydik!
Birinci Dünya Harbi’nin diğer mağlûpları uğradıkları yenilginin ardından imzalamak zorunda bırakıldıkları andlaşmaların yıldönümlerini bizim gibi unutulmaz ve önemli bir tarih hâline getirmemişlerdir. Versailles Andlaşması’nın imza günü olan 28 Haziran, Almanya’da sadece tarih kitaplarında kalmıştır. Vaziyet diğer mağlûplarda da böyledir; 10 Eylül Avusturya’da, 27 Kasım Bulgaristan’da, 4 Haziran da Macaristan’da geçmişin artık sadece uzmanlarca bilinen kara günlerinden biridir ve o günlerin bir ağlayıp sızlama yıldönümü hâline getirilmesi kimselerin hatırına gelmez.
Peki, başlattığımız Millî Mücadele sayesinde resmen uygulanma imkânı bulamayan ama İstanbul’un ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinin işgali ile fiilen uygulamaya konmaya çalışılan Sevr’in getirdiği paranoyadan hâlâ çıkamamızın sebebi ne idi?
İlk sebep, imparatorluğun yıkılmasının getirdiği ânî şaşkınlıktı. Türkiye o zamana kadar hem tarihinde, hem de psikolojisinde en büyük kırılma noktasını teşkil eden 93 Harbi’nde uğradığı büyük bozgundan çok daha büyüğünü Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşamış; payitahtı, yani başkenti bile işgale uğramış ve bütün bu ıztırapların ardından gelen Sevr belâsı halkın şuurunu, şuuraltını, velhâsıl herşeyini bozmuştu.
REKLAM
Sevr’in hükümlerini iki sene sonra, Yahya Kemal’in ifadesi ile “kan ve ateşle” sildik. Kazandığımız büyük zafer Sevr’in sebep olduğu şaşkınlığı zamanla tamamen ortadan kaldırabilirdi ama buna imkân bulamadık!
Bulamadık, zira Sevr gibi bir musibeti bile kamplaşma ve ideoloji vasıtası haline getirdik! Bugün, Cumhuriyet’in ilk seneleri ile ilgili hemen bütün tartışmalar Sevr’e dayandırılır; Sevr sadece tarihî değil, siyasî tartışmaların bile olmazsa olmazıdır ve paranoya bu yüzden sürüp gitmektedir.
Başımıza gelen büyük dertleri ve tarihimizin en büyük musibeti olan Sevr’i tabii ki unutmayacak; o günlere niçin, nasıl ve kimlerin hatâları yüzünden geldiğimizi bilip yapılan hatâlardan mutlaka ders alacağız ama bu işi bir ağlama, inleme, hemen herşeyin ardında Sevr zihniyeti arama ve “Hortluyor, hortladı, tekrar gelmek üzere, aha da geldi!” gibisinden yersiz korkulara kapılmamak şartı ile…
Sevr’in imza tarihinden sadece 20 gün sonra, her 30 Ağustos’ta iki büyük zaferin, Malazgirt ile Büyük Taarruz’un yıldönümlerini kutlayan Türkiye’ye böyle bir paranoya hiç yakışmıyor!
.Murat Bardakçı
Giriş: 16.08.2020 - 20:37
Bu topraklara 1923'ten değil, 1085'ten buyana "Türkiye" denir
Sesli Dinle
0:00/3:14
Geçen gün Sevr Andlaşması’ndan bahsettim ve Sevr’in bizim için nasıl bir belâ ve musibet olduğun anlattım.
Yazımda “Türkiye” kelimesini defalarca kullandım ve bilerek, yani kasten böyle yaztım. Sevr’n resmî adı da zaten “Müttefik ve Ortak Devletlerle Türkiye Arasında 10 Ağustos 1920’de Sevr’de İmzalanan Barış Andlaşması” idi, yani Osmanlı İmparatorluğu, andlaşmada “Türkiye” diye geçiyordu.
O günden buyana bazı okuyucularımdan dünya kadar mesaj aldım. Vay efendim, Sevr’den bahsederken “Türkiye” sözünü nasıl kullanırmışım! Andlaşmanın imzalandığı 1920’de “Türkiye” diye bir devlet yokmuş, Osmanlı Devleti asla Türkiye değilmiş, hattâ pek Türk bile sayılmazmış, “Türkiye” 29 Ekim 1923’te kurulmuşmuş ve dolayısı ile 1923 öncesinden bahsederken “Türkiye” ibaresini kullanmak memlekete, kurucularına ve Cumhuriyet’e hakaretmiş!
Böyle cahilâne suçlamalarla önceki senelerde de karşılaşmıştım; gerek televizyondaki konuşmalarımda, gerek yazılarımda bu toprakların Cumhuriyet öncesindeki döneminden “Türkiye” diye bahsettiğim için birileri demediklerini bırakmamışlardı.
“Türkiye, 29 Ekim 1923’te gökten zenbille indi” mealindeki böyle suçlamaları yapanların bir-ikisinin bile olsa birşeyler öğrenebilmeleri için “Türkiye” isminin geçmişini yazmıştım. Meğerse boşuna uğraşmışım, devletin geçmişini sadece 97 seneye sığdırmaya çabalayanlara bir şey anlatmak mümkün değilmiş!
REKLAM
Ama ümid dünyası işte! Şimdi, yine aynı şekilde bir-iki kişiye olsun işin doğrusunu anlatabilmek maksadıyla meseleyi tekrar izah ediyor ve konu ile alâkalı bazı görüntülerini de veriyorum:
Bu topraklara 1085’ten, yani tâââ 11. asırdan buyana “Türkiye” denir. Türkler, Anadolu’ya 1071’deki Malazgirt Zaferi’nin ardından gelmişlerdir ama bu geliş kazanılan zaferin ardından resmî geliştir ve Malazgirt öncesinde de o devirlerde Bizans toprağı olan Anadolu’ya devamlı şekilde bir Türk göçü vardır. Anadolu’nun birçok yerinde Türk kolonileri kurulunca, Malazgirt sonrasında da “Türkiye” ifadesi kullanılır olmuştur. Avrupalılar’ın 11. asırdan itibaren çizdikleri haritalara bakarsanız, Anadolu’ya hemen heryerde “Türkiye”, sâkinlerine de “Türk” dendiğini görürsünüz.
Bu isimlendirme 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam edegelmiş ve milletlerarası andlaşmalarda da kullanılmıştır. Yukarıda da söyledim, Birinci Dünya Harbi’nin ardından kabul etmek zorunda bırakıldığımız meşhur ve meş’um Sevres Anlaşması’nın resmî ismi “Müttefik ve Ortak Devletlerle Türkiye Arasında 10 Ağustos 1920’de Sevr’de İmzalanan Barış Andlaşması”dır. Sevres’de “Osmanlı” kelimesi hükümetten, bazı hükümet kurumlarından ve teb’adan, yani vatandaşlardan bahsedilirken kullanılır; metnin giriş kısmındaki andlaşmaya taraf olan ülkeler kısmında da ismimiz “Türkiye”dir.
Aynı ifade, yani “Türkiye” sözü Lozan Anlaşması’nda da mevcuttur, Lozan imzalandığı sırada Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamıştır ve meselenin aslı da zaten bu topraklara 1923’ten değil, 1085’ten buyana “Türkiye” denmiş olmasıdır.
Sevr Andlaşması’nın imza nüshasının ilk sayfasında anlaşmaya katılan ülkelerin isimleri: Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, Çekoslovakya ve TÜRKİYE.
Sevr’in imzalı nüshasında isimleri geçen TÜRKİYE delegasyonu: Hâdi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşad Halis Bey.
Sevr Andlaşması’nın Fransızca matbu nüshasında TÜRKİYE.
Lozan Andlaşması’nın imza nüshasının ilk sayfasında anlaşmaya katılan ülkelerin isimleri: Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve TÜRKİYE.
Lozan Andlaşması’nın İngilizce matbu nüshasının ilk sahifesi: “Türkiye ile Yapılan Andlaşma ve Diğer Belgeler. Lozan’da, 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır” deniyor.
Mondros Mütarekesi’nin İngilizce orijinal nüshasının ilk sayfasında Rauf (Orbay), Reşad Hikmet ve Sadullah Beyler’in “Türkiye”yi temsil ettikleri söyleniyor.
11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi’nin orijinal metni. İsmet Paşa’nın “Türkiye Büyük Millet Meclisi”ni temsil ettiği yazılı.
.Murat Bardakçı
Giriş: 22.08.2020 - 16:14
Pes! Kamplaşmanın bu kadarı ayıptan da ötedir!
Ülkelerin bazı anları vardır, o anda yaşananlar hâlihazırdaki durumu tamamen değiştirip istikbali iyi yahut kötü, daha farklı bir vaziyete hazırlarlar. Hadise kötü gelişmelerin habercisi ise millet üzülür ama müjde olduğu takdirde coşkun bir neş’e yaşanır.
Dün, Türkiye için böyle anlardan biri idi; memleketin geleceğini çok daha iyi hâle getirecek bir keşif yapıldı, yani Karadeniz’de zengin bir doğal gaz rezervi bulunduğu duyuruldu.
Ama o da ne? Memleketin istikbalini iyi yönde bambaşka hâle getirecek olan bu keşif ve Cumhurbaşkanı’nın keşfi duyurmasının ardından milletçe sevinmemiz gerektiği halde haberi küçümseyenler, gerçek olmayabileceğini söyleyenler, doğru olsa bile abartıldığını iddia edip önemsiz bir keşifmiş gibi göstermeye çalışanlar, hattâ üzülenler çıktı!
Meselâ, ana muhalefet partisinin hanım genel sekreteri, işi “Karadeniz’de bulunan doğal gaz rezervinin Türkiye’ye kalkınma getirmeyeceğini, yatırımın faydasının ekonomik bakımdan halka yansımayacağını ve yapılacak sözleşmeden halkın faydalanmayacağını” söylemeye kadar götürdü.
Türkiye’nin Karadeniz’de petrol arama macerası 1893’e kadar uzanır. Memleketin dört bir tarafında bir asırdan fazla bir zamandan buyana dönüp dolaşıp petrol arıyoruz, şimdi ilk defa petrol değil ama doğalgaz bulduk ve keşfedilen yatağın ardından büyük ihtimalle yenileri de bulunacak…
REKLAM
Memleketin geleceği bakımından son derece önemli olan böyle bir haberin hemen akabindeki bu tavırlar kamplaşmanın gözleri kör etmesinin, muhalif politikacıların memleket için son derece hayırlı gelişmeler karşısında bile ucuz siyasi hırslarına gem vuramamalarının ve mutlaka muhalefet etme hırsı içerisindekilerin de akıllarına geleni tartmadan söylemelerinin şanssız, bahtsız ve talihsiz misalleridir.
BİZDE PETROL VAR AMA…
1991’de, Birinci Körfez Savaşı’nı muhabir olarak başından sonuna kadar takip etmiş ve aylarca Suudi Arabistan’da, müttefik koalisyonunun harekât merkezi olan Dahran’da kalmıştım.
Amerikalılar, birgün bir grup gazeteciyi içerisinde barı, diskoteği, gece klübü, vesairesi bulunan, yani herşeyi ile tam bir Amerika olan ve Suudi kanunlarının uygulanmadığı ARAMCO’ya götürmüşlerdi…
ARAMCO, “Arabian-American Oil Company”, yani “Arap-Amerikan Petrol Şirketi” sözlerinin kısaltılmışıdır. 1949’da bir Amerikan ve Suudi şirketi olarak kurulmuş, ilk kuyu 1935’te Suudi Arabistan’ın doğusundaki Dammam’da açılmış, üç sene sonra ihraç edilebilecek miktarda petrolün çıkartılmasına başlanmış, Dammam’ı diğer petrol sahaları takip etmiş, 1949’da günde yarım milyon varil çıkartılır olmuş, bu miktar 1958’de günlük bir milyonu geçmiş, zamanla birkaç katına yükselmiş ve Suudi hükümeti 1980’de ARAMCO’daki Amerikan hisselerinin tamamını satın almıştı. Petrol alanında en büyük kuruluş ve tesis olan ARAMCO dünyanın en kıymetli ticarî şirketlerinden biri idi ve hâlen de öyledir.
Bizlere ardarda uzun brifingler verildi, derken uydu sinyallerinin alınıp değerlendirildiği ve geniş duvarını boydan boya dev bir ekranın kapladığı operasyon salonuna götürüldük…
Dünyanın herhangi bir bölgesindeki petrol rezervlerinin durumunu uydu sinyalleri vasıtasiyle ekranda görebiliyordunuz.
Savaş bölgelerinin, yani Irak’ın, Suudi Arabistan’ın ve Kuveyt’in petrol rezervlerini uzun uzun dinledikten sonra merak ettim, “Türkiye’deki rezervleri görebilmek de mümkün mü?” diye sordum, adamlar herhalde uydunun yönünü değiştirmek için bilgisayarda birkaç tuşa bastılar ve dev ekranda koskoca bir Türkiye görüntüsü belirdi.
REKLAM
Nerede ne olduğunu bildiklerinden olacak, ekrana birdenbire Anadolu’nun doğusu ve güneydoğusu geldi. Sonra yine ekranda bazı sayılar ile grafiği andıran çizimler gördük ve bizlere neredeyse iki saattir petrol rezervlerini anlatan Amerikalı “Burası sizin petrol bölgeleriniz. Koyu renkli kısımlar uydunun gönderdiği sinyallere aldığı cevapları gösterir. Dünya üzerinde petrolün bulunmadığı yer hemen hemen yoktur. Türkiye’nin doğusunda da petrol var, üstelik bol miktarda var ama kilometrelerce derinde! Bu yüzden çıkartılması hem çok masraflı, hem de imkânsız gibi. Dolayısı ile bu durumu ‘Türkiye’de zengin petrol yatakları yoktur’ diye değerlendiriyoruz” dedi.
BÖYLELERİ HEP VÂROLDU!
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dün verdiği doğalgaz müjdesi bu fasit daireyi kıracak çok önemli bir gelişmedir. Enerji alanında Türkiye’nin eli şimdi güçlenmiştir, meselâ doğal gazı diğer ülkelerden şimdikinden ucuza alabilecek, kendi gazını da enerjiye ihtiyacı olan Avrupa’ya daha yüksek fiyattan satabilecektir.
Ekonomisi geçmişte sadece balıkçılığa dayanan ve büyük ölçekte olmayan Norveç’in Kuzey Denizi’nde petrol bulmasından sonraki gelişmesinin bu işte mutlaka hatırlarda tutulması gerekir.
Bugün hepimizi sevindirmesi gereken doğal gaz müjdesi karşısında binbir bahane öne süren bahtsız politikacılar ile muhalifler, bizde aslında her zaman vârolmuşlardır. Şimdi bu habere sevinecekleri yerde üzülenler ile Balkan Harbi sırasında “Edirne’yi Enver alacağına Bulgar alsın daha iyi” diyenler ve 1974’teki Kıbrıs çıkartması sırasında etrafa “Allah’ın gücüne gitmesin ama Ecevit’in kazanmasını hiç istemiyorum” diye fısıldayanlar arasında hiçbir fark yoktur!
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.08.2020 - 13:21
Büyük âlim Gönül Tekin'in binlerce senelik sırların çözümünü verdiği eserleri nihayet Türkçe'de!
Sesli Dinle
0:00/0:00
Televizyonda seneler boyu yaptığımız Tarihin Arka Odası programları içerisinde en keyif aldığım bölüm Harvard Üniversitesi profesörü Gönül Hoca’nın, yani Türkoloji’nin, Türk Mitolojisi’nin ve Divan Edebiyatı’nın dünyanın önde gelen uzmanlarından olan; hattâ bazı alanların “tek” üstadı sayılan Prof. Gönül Tekin’in katıldığı yayındı.
Gönül Hoca’yı televizyona çıkartabilmek için haftalarca dil dökmüştüm ve anlattıkları sadece beni değil seyirciyi de derinden etkilemiş olacaktı ki, üzerinden seneler geçmiş olmasına rağmen yayın internetten hâlâ izleniyor. Hattâ öyle ki, Kur’an’ın sırlarından biri olarak kabul edilen ve Gönül Tekin’in o konuda tam birşeyler söyleyeceği sırada “Aman hocam, sakın haaa!” deyip anlatmasına mâni olduğum “huruf-ı mukattaa” hakkında her hafta mutlaka birkaç soru maili alıyorum.
Türkiye’deki üniversitelerde hayatı dar edildiği için Amerika’ya gidip Harvard Üniversitesi’nde hocalık eden ve Türkoloji’nn büyük âlimi olan rahmetli eşi Prof. Şinasi Tekin ile beraber ilmini orada yapıp talebe yetiştiren Prof. Gönül Tekin, kitaplarının ve makalelerinin tamamına yakınını dışarıda yayınlamıştı.
Hoca, eserlerini nihayet Türkiye’de de çıkartmaya başladı ve Yeditepe Kitabevi’nden peşpeşe üç eser neşretti: Divan Edebiyatı’nın “mazmun” denen kavramları konu alan makalelerinin yeraldığı “Leylâ ve Mecnun” ile aynı kavramların diğer klasik eserlerdeki kullanımını anlattığı, yine makalelerden meydana gelen “Hayat Ağacı” ve “Simurg’un Kanadı” isimli kitaplar…
REKLAM
Sadece Divan Edebiyatı değil, bütün Şark Edebiyatı kavramlar üzerine kuruludur ve Gönül Hoca’nın TV’de katıldığı seyretmiş olanlar hatırlayacaklardır, bu kavramlar Hoca’ya göre eski Mezopotamya inançlarının binlerce sene boyunca devam eden ve bugün de isim değiştirmiş şekilde vârolan halleridir. Hoca, içerisinde Divan Edebiyatı’nın da yeraldığı Şark Edebiyatı’ndaki kavramlar ile sembollerin dayandığı eski inanışlar çerçevesinde yorumlanması gerektiğini, Mezopotamya’dan kaynaklanan ve bir kısmı hâlen günlük hayatta da vârolan bu inanışların zamanla edebiyata sembol ve kavram olarak yansıdığını senelerden buyana söylemiştir ve bu kurallar çerçevesinde çalışan tek edebiyat tarihçimizdir. Eserlerinde bu görüşünün teori yahut iddia değil hakikat olduğunu delilleri ile ispat etmiştir.
DİVAN EDEBİYATI, MİTOLOJİDİR!
Hoca’nın verdiği çok sayıdaki emsalsiz bilgilerden bir-iki örnek nakledeyim:
Meselâ, Leylâ ve Mecnun hikâyesinde bir “köpek” bahsi vardır… Ali Şir Nevâî’ye ait “Leylî ve Mecnun” mesnevisinin meşhur beyitlerinden olan ve “Köpeklerin dilinin ucu yere değmekte, köpekler arslanın beyazlığında veya alnındaki aydınlıkta kendilerini göstermekteler” anlamına gelen “İtler tili yerge yetkürüp baş / Gurre-i esed içre eyleben fâş” mısraında geçen “köpek” ve “esed” yani “arslan” kelimeleri çok eski inanışların akisleridir; Nevâî “köpek” ve “arslan” sözleri ile bir yerde gökyüzünün haritasını anlatmaktadır.
“Köpek”, yaz aylarında gündüz göğünde görülebilen ve çok önemli bir yıldız kümesi olan, “Sirius” veya “Canis Major” denen “Büyük Köpek Yıldızı”dır; aynı yıldız Mısır mitolojisinde köpek veya çakal başlı “Anibus” ile beraber İsis ve Hathor isimli tanrıların sembolüdür. Kavramın geçmisi ise tâââ Akat devrinde vârolan sonraki medeniyetlerde “İnanna”, “Astarte”, Afrodit” ve “Venüs” isimlerini alan “Ninurta”ya kadar uzanır. Eski inançların tanrıları mitolojinin ardından bir medeniyetten diğerine geçerek edebiyatta da yer bulmuş, binlerce sene sonra klâsik edebiyata da girmiş ve Leylâ ile Mecnun hikâyesi de bu inanışlardan nasibini almıştır. Leylâ, Mecnun, hikâyesinde bahisleri geçen köpek, ceylân ve diğer bütün varlıklar eski inanışların akisleridir ve özellikle “güneş” kavramının bu inançların yansımalarında çok önemli yeri vardır.
REKLAM
Prof. Gönül Tekin diğer iki kitabında, “Hayat Ağacı” ve “Simurg’un Kanadı”nda eski inanışların edebiyatta nasıl sembolleştiğini örnekleri ile anlatıyor. Eserlerini dikkatli şekilde okuduğunuzda Eski Türk Edebiyatı’nda yoğun şekilde geçen “ağaç” kavramının ve özellikle de “hayat ağacı” ile “bilgi ağacı”nın, eserlerde sıkça bahsedilen “güneş” ile “kılıç”ın, “Şahmerdan”ın, “bahçe” ile “servi” motiflerinin ve daha birçok sembolün binlerce sene öncesine dayanan temellerini görecek ve efsanelerin bu şekilde otuz, hattâ kırk asır boyunca kesintisiz şekilde devamına hayret edeceksiniz.
Gönül Hoca’yı üniversitelerimizde binbir türlü ezâya ve cefâya uğraması yüzünden Amerika’ya kaçırdığımızı ve orada senelerce Harvard Üniversitesi’nde hocalık ettiğini söylemiştim…
Hoca, “her işte bir hayır vardır” misâli, verdiği eserlerde Amerika’nın büyük etkisinin bulunduğunu, zira Harvard Üniversitesi’ndeki kaynaklara Türkiye’den değil ulaşmanın, bunların mevcudiyetlerini bilmenin bile mümkün olamadığını söylüyor…
Prof. Gönül Tekin’in kırk küsur sene sonra Türkçe olarak çıkartmaya başladığı eserleri, edebiyat tarihçilerimiz için çok önemli ve ufuk açıcı kaynaklardır. Temennim, Gönül Hoca’yı kitaplarını Türkiye’de yayınlamaya ikna eden Yeditepe Yayınları’nın sahibi Mustafa Karagüllüoğlu’nun, Hoca’nın şâheseri olan ve 1992’de Harvard’dan çıkan “Çengnâme”nin de Türkiye’de neşrini sağlamasıdır.
Gönül Hoca’yı otuz küsur kedisinden biri ile beraber gösteren bu fotoğrafı iki hafta önce, muazzam kütüphanesinin verandasında çektim.
Prof. Gönül Tekin’in Yeditepe Yayınları’ndan ardarda çıkan üç eseri.
.Murat Bardakçı
Giriş: 31.08.2020 - 19:35
Savaşın ne olduğunu bilmeyenler için…
Siz hiç savaş gördünüz mü?
Ben gördüm; hem de bir değil, birkaç savaş gördüm…
1980’lerde muhabirlik ederken uzun seneler boynumda fotoğraf makinesi ile bir memleketten ötekine, bir cepheden diğerine koşuşturdum; kanın, gözyaşının, acının, felâketlerin, yani savaşın getirdiği her çeşit elemin içinde yaşadım. Yerle bir olan şehirler, evler ve yuvalar bir tarafa; geride sadece kadınlar ile çocukların kaldığı ve semalarında bitmeyen feryatların yankılandığı erkeksiz beldelerde dolaştım, oğulları cephede can vermiş anne-babaların evlâtlarından yadigâr ufacık silik fotoğrafları gözyaşları ile sırılsıklam hâle getirmelerine şahitlik ettim, canlarını kurtarabilmek için yürüyerek yollara düşen ama bitmeyen kilometreler boyunca tek bir lokma bile bulamayan onbinlerce kişilik mazlum kervanları ile ve anlatmaya kalemin gücünün yetmeyeceği nice ıztıraplarla karşılaştım.
“Savaş” denen âfetin neticeleri sadece bunlardan ibaret değildir, akla ve hayâle gelmeyecek daha binbir derdi ve elemi vardır, üstelik bu dertleri yalnızca mağlûplar değil, galipler de yaşarlar!
Bir memleketin toprakları ve hayatî menfaatleri tehdit altında kalıp o memlekete başka bir çare bile bırakılmadığı takdirde savaş maalesef tek çözüm olur; bu çözüm üstelik millî namusun ve haysiyetin de gereğidir.
Bugün maalesef böyle bir mecburiyete itiliyoruz! Etrafımızda kurulan ve bizi cendereye sıkıştırmaya çalışan ittifaklar ile Doğu Akdeniz’de ve Ege’de son aylarda yaşanan sıkıntıların her an silâhlı bir çatışma hâlini alması ihtimaline karşı tetikteyiz… Yunanistan’ın Ege’deki karasularını 12 mile çıkartmasını “savaş sebebi” sayacağımız konusunda seneler önce yaptığımız uyarıyı şimdi hemen her gün tekrarlıyoruz.
Vaziyet daha da içinden çıkılmaz hâle gelip de tecavüze uğradığımız takdirde silâhlı karşılık vermek, yani savaşa girmek tabii ki şart, vecibe ve farzdır!
Ama işler böyle tatsızlaştıkça bazı köşe yazarlarının, kerametleri kendilerinden menkul kanaat önderlerinin ve daldıkları derin uykularda gördükleri ruyaların birer hayalden ibaret olduğunu farkedemeyen “güya” düşünürlerin teşkil ettiği bir koro sesini yükselttikçe yükseltiyor, “Savaş da savaş!” diye haykırıyorlar!
Onların nazarında şartları enine-boyuna değerlendirmenin ve bekleyip daha başka çözümler aramanın hiç lüzumu yok! Tek yol, savaş! Ege Adaları’nı almak zaten birkaç saatlik iş, Batı Trakya’yı kurtarmak şunun şurasında bir gün; Yunanistan’ı, Mısır’ı, İsrail’i, vesaireyi halletmek de haydi bilemediniz bir hafta!
Bu kadarla kalsalar âmennâ ama hızlarını alamıyorlar ve “Artık eski Türkiye yok, Yeni Osmanlı yükseliyor” diyorlar. “Amerika’yı da dize getiririz, Rusya’yı da perişan ederiz!”.
EMİNİM, HİÇBİRİ SAVAŞ GÖRMEDİ!
Türkiye, kendini olduğundan kat be kat güçlü görüp dünyaya hâkim olacağını zanneden bu kafa yüzünden yakın geçmişte türlü türlü belâlara uğradı. Midhat Paşa’ya musallat olan “400 çadır ile geldik, 400 çadır ile gideriz” zihniyeti, 1877’deki “93 Harbi”nin neticesinde Rus Ordusu’nu tâââ Yeşilköy’e kadar getirdi. Aynı zihniyet yüzünden Osmanlı’nın anavatanı olan Rumeli 1912’de patlayan Balkan Harbi’nde elden çıktı; İttihadçılar’ın apar-topar girdikleri Dünya Harbi’nin sonunda yaşadıklarımız da malûm: Zaten sallanan imparatorluk gümbür gümbür yıkıldı; bazı TV kanallarının, gazetelerin ve hamâkata müptelâ echel kanaat önderlerinin şimdi isimlerini 30 Ağustos’ta bile anmaya tenezzül etmedikleri Mustafa Kemal ve arkadaşlarının milletle beraber dört sene devam eden kan, ateş ve gözyaşı dolu çabaları sayesinde ayağa kalkabildik.
Savaşı toprağı ve millî namusu korumanın son çaresi değil, daldıkları boş emperyal hülyâları hakikat yapabilme vasıtası olarak görüp çığlıklar atan bu zevâtın eminim hiçbiri gerçek bir savaş görmemiştir! Zira görmüş olsalar bu kadar ucuz çığırtkanlık yapmazlar ama şayet görmüş olmalarına rağmen yine de “Savaş da savaş!” diye tutturuyor iseler, kafalarında ciddî bir ârıza var demektir.
Winston Churchill’in hatıralarında Birinci Dünya Harbi’nden bahsederken “Hiçbir devlet, Dünya Savaşı’na Türkiye kadar büyük bir arzu ile atılmamıştı” dediği ve bizi mahveden zihniyet, işte hâlâ mevcut olan böyle hayalperestlerin uçukluklarıdır!
.Murat Bardakçı
Giriş: 06.09.2020 - 09:44
Yunan hayranına "Grekofil" denir ve Batı her zaman Grekofil olmuştur!
Sesli Dinle
0:00/0:00
Pek farkında değiliz ama, Ege’de ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile sürtüşmemiz arttıkça, dünyanın dört bir tarafında uzun zamandır sakin bir vaziyette uykuda olan bir hareket yeniden can buldu: “Grekofil” modası…
“Grekofil” yahut “Helenofil”, “Yunan hayranı” demektir. Antik yahut yeni Yuınanistan’ın mevcudiyetinden kültürüne, sanatına, diline, velhâsıl olan herşeyine meraklı olanlara böyle derler.
Yunanistan, bizde ise “huysuz, aksi, nâlet bir şımarık çocuk” olarak telâkki edilir. Şımarıklığının ve saldırganlığının 1919’da zirveye çıkmasının ardından 1922’de yediği tokat aklını başına getirmiş, elli sene kadar uslu uslu oturmuş ama sonra kanı yeniden kaynamaya başlamıştır. Eski huysuzluğuna bugün de devam etmekte, üstelik Avrupa’dan hep aferin almaktadır!
Şımarıklık ve huysuzluk bahislerinde Yunanistan eski huyunu hiç değiştirmeden böyle devam edip gidiyor ama meselenin üzerinde durmadığımız, belki de bilmeyip farketmediğimiz başka bir tarafı daha var: Batı’nın Yunanistan’a gösterdiği muhabbetin gerisinde vârolan derin ve samimî hayranlık!
Hayranlığın sebebi, Batı’nın Yunanistan’ı eski Yunan medeniyetinin vârisi kabul edip onları Avrupa uygarlığının öncüsü ve kurucusu görmesidir. Yunanistan’a bu nazarla bakan memleketlerin başında Fransa vardır; Fransızca’da “Yunan”, “Yunanlı” demek olan “Grec” sözü onların eski argosunda gerçi “fripon” ve “escroc”, yani “dolandırıcı” ve “sahtekâr” demektir ama “Yunan”, onlar için de medeniyet mânâsına gelir!
REKLAM
Ama, “Grec” bahsinde şimdilerde bir tuhaflık vardır: Fransızca’da “Hırsız” karşılığı olarak kullanılan “Grec”, son seksen küsur sene içerisinde artık bu mânâsını kaybetmeye başlamış, hattâ bu anlamı sözlüklerden bile silinmiştir.
Fransızca’nın yarı-akademik lügati olan Petit Larousse’un 1950’lerden önceki baskılarına bakın: “Yunan” demek olan “Grec”in karşısında, “sahtekâr” yazar, örnek olarak verilen “sahtekârları topluluktan dışarı atmak” deyiminde de “sahtekâr”ın karşılığı olarak gene “Grec” geçer.
Fakat, bu ifadeler Petit Larousse’un sonraki baskılarında yoktur! Eski baskılarda kırk küsur satırda anlatılan “Grec” kelimesi, yeni yayınlarda sadece beş-altı satıra inmiştir. Mânâsı sadece “Yunanistan’dan olan, Yunan” diye verilmiş, bizim türlünün zeytinyağlısını andıran bir Yunan yemeğinden sözedilmiş ve “Ortodoks kilisesine ‘Yunan Kilisesi’ de derler ama bu pek doğru bir ifade değildir” kaydı düşülmüştür, o kadar...
Bu lügat kazıma hadisesi Fransa’nın Yunanistan’ın bütün aksiliklerine arka çıkıp her şekilde desteklemesinin hem sebebi, hem de mükemmel bir örneğidir. Avrupa Birliği’nin Atina’ya har vurup harman savırması için senelerden buyana milyarlarca euro aktarmasının gerisinde de aynı “medeniyet kaynağı” inancı vardır ve bizde hemen her gece TV’lere çıkıp Yunanistan’a veryansın eden sıra sıra strateji uzmanının, “Yunanistan teröristtir, PKK ile arasında hiç fark yoktur” gibi birbirinden parlak sözler söyleyen akademisyenlerin ve savaş çığırtkanlarının farketmedikleri husus, budur!
BU İŞ UCUZ KÜFÜRLERLE OLMAZ!
Yazının başında da söyledim: Son gerilimlerin Batı’daki Yunan hayranlığını, yani “Grekofil” modasını daha da canlandırdığının maalesef farkında değiliz…
REKLAM
Tarihin en tanınmış Grekofillerinin başında, 1788 ile 1824 arasında yaşayan ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başlatılan isyana destek verebilmek için Yunanistan’a giden ama çatışmalara katılma fırsatı bulamadan ateşli bir hastalık yüzünden Missolongi’de ölen İngilizler’in meşhur romantik şairi Lord Byron gelir.
Avrupa’da halkın 1821’den itibaren sekiz buçuk sene devam eden ve Yunanistan’ın Osmanlı idaresinden ayrılıp bağımsız olması ile neticelenen Yunan İsyanı’ndan haberdar olup başkaldırıya destek vermesinde en büyük rolu oynayan Byron bugün Yunanistan’da da memleketin önde gelen tarihî şahsiyetlerinden biri kabul edilir. Atina’da koskoca bir heykeli vardır ve ölüm günü olan 19 Nisan, “Byron Günü”dür.
Yunanistan ile aramızdaki siyasî ve askerî gerilim şimdi hem Grekofiller’i, hem de Lord Byron hayranlarını uykularından uyandırdı ve sadece uyanmakla kalmadılar, sayılarını daha da arttırmaya başladılar…
Son gerginliğin ardından açılan ve gelişmelerin günügününe tartışıldığı yabancı dillerdeki sohbet sitelerini takip ettiğiniz takdirde, ortalığa ne kadar yeni Lord Byron taklidinin saçıldığını görüp hayret edersiniz!
Bu zamâne Byron’ları üstelik sadece Avrupa’da değil, dünyanın dört bir tarafındalar! Avustralya’dan Lord Byron hatırlatması yapanını mı ararsınız, Yunan dostlarına selâm gönderen Arapları mı, yoksa Brezilya’dan “Yunanistan bir saldırıya uğradığı takdirde oradayız!” diyen herifleri mi?
Birbirinden farklı dillerle yazılmış bu mesajların yanında şimdi Türkçe gönderilmiş ve genellikle “1922’de bilmemnereni nasıl bilmemne ettiğimizi unutma” meâlinde bir-iki cümleye de rastlanıyor!
Yunanistan, son gerginlik sırasında işi askerî ve siyasî mesele olmanın ötesine taşıdı ve milletlerarası alanda bir kamuoyu oluşturma çabası içerisine girdi! Lord Byron’ın bile mezarından çıkartılıp sahneye iteklendiği böyle bir ortamda etrafa aczin ispatı gibi ucuz küfürler sallamak yerine aklıbaşında karşılıklar vermemizi sağlayacak bir tanıtım mekanizmasına muhtacız.
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.09.2020 - 18:20
Koro, orkestra ve bando konserleri hem dinleyiciler hem de müzisyenler için artık hayatî tehlikedir!
Salgının aldığı son vaziyeti ve ne halde olduğumuzu söylememe lüzum yok, herşey ortada…
Millete aylardan buyana “Şunu yapmayın, bunu etmeyin, tedbirinizi alın, maske takın, ağzınızı burnunuzu mutlaka kapatın, hiç kimse ile yakın mesafede temasta bulunmayın” diye uyarı üstüne uyarı yapılıyor, tedbirli olanlar virüsü yaklaştırmıyorlar ama hani o “Bana bir şey olmaz” kafası var ya… Patır patır dökülüyorlar, sonrası ise malûm…
Kalabalık davetler vermek yahut düğünlerde oynamak gibi şimdilerde asla yapılmaması gereken işler ardarda yasaklanıyor ama devletin de, katılanların da gözden kaçırdıkları ve virüse “Buyur, biraz da bizlere bulaşıver” demekten başka işe yaramayacak bir başka etkinliğe, yani konserlere kimsenin bir şey dediği yok!
Konserlere gerçi az sayıda dinleyici alınıyor, gelenlerin sosyal mesafe kuralına göre oturmalarına itina gösteriliyor, kuralların uygulanmasına çalışılıyor, tamam, ama müzisyenlerden ne haber? Ekranlarda ve fotoğraflarda görüyoruz: Virüse “Aha, biz buradayız” dercesine herkes birbirinin yakınında, topluluk mensupları nerede ise içiçe!
Bir pop yahut alaturka solistin konserinde müzisyenler için tedbir almak nisbeten kolaydır, zira enstrüman sayısı orkestralara göre hayli azdır, sahnede sosyal mesafe gözetirlerse tehlikenin önü alınabilir.
REKLAM
Ama bu tedbirler korolar, orkestralar ve bandolar için mümkün değildir.
Koskoca bir orkestrayı veya koroyu sahnede sosyal mesafe kurallarına göre yerleştiremezsiniz! Bunu yapabilmek için geniş bir alan gerekir, böyle bir mekânı bulup müzisyenleri birbirlerinden uzakta tutsanız bile ses dağılır gider; her koro mensubunun önüne mikrofon koyduğunuz taktirde de icra edilen musiki mekanikleşir, okuyucular icra sırasında maskelerini çıkartmazlarsa da terennümleri mırıltı hâlini alır.
Üstelik orkestralarda, bandolarda, hattâ mehterde enstrüman sayısının fazla olması bir tarafa, klarnet ve trompet, trombon gibi madenî nefeslilerin virüsü geniş alanlara saçma ihtimalleri daha yüksektir. Madenî nefesli icracısı hasta olmasa bile şayet virüs taşıyorsa ciğerlerinde ne varsa hepsini çok daha geniş mesafeye püskürtecektir!
Böyle bir durumda madenî nefeslinin yakınındaki diğer icracıların, önündeki yaylı grubunun ve şayet arkada koro varsa o koronun mensuplarının maruz kaldıkları tehdidi düşünün!
Alaturka korolarda okuyucuların birbirlerine yakın durmaları nasıl riskli ise, orkestraların yaylı gruplarında da nerede ise yanyana oturan birinci ve ikinci kemanlarla çelloların da madenî nefeslilerden olmasa bile birbirlerinden virüs kapma riskleri vardır.
Korolardan ve orkestralardan behsetmişken, TRT’de salgına rağmen devam eden tuhaf bir uygulamayı da yazmam gerekiyor:
TRT, ses ve görüntü bakımından dünyanın en zengin arşivlerinden birine sahiptir ve elinin altında nerede ise bir asır boyunca yapılmış onbinlerce kayıt vardır.
Ama, bir kültür serveti olan bu arşiv salgın günlerinde bile nerede ise kullanılmıyor; radyolarda bant kayıtları, TV’lerde de müzik programlarının çekimleri devam ediyor…
Sıkıntılar bitene, yani bu bol virüslü günler geride bırakılana kadar yeni programlar yapılmaması, millete zamane sanatçılarının ağlamalı, inlemeli, iç çekişli ve bol çığlıklı icraları yerine arşivlerdeki eski gerçek musiki örneklerinin dinletilmesi ve bu sayede zevkin yükselmesine de hizmette bulunulması nedense hatıra gelmiyor!
REKLAM
Koronavirüs toplumun her kesimine olduğu gibi müzisyenlere de musallattır, virüs yüzünden can veren sanatçı sayısı yükselmekte ve kadrolu müzisyenlere yapılan testlerden alınan pozitif sonuç oranı artmaktadır!
O halde çare nedir?
Tek bir çözüm var: Koronavirüs derdi bitene kadar kalabalık gruplarla konser vermemek; sadece konserleri değil, toplu çalışmaları da ertelemek!
Bir taraftan kafelerde ve restoranlarda müzik çalınmasını yasaklıyoruz ama eskisi kadar sık olmasa da bakanlıkların bünyesindeki orkestraları ve koroları konser vermeleri için sahneye iteliyoruz! Hem de, eskiden kasabalara giden cambazhaneler misali sokaklara sahne niyetine kurulmuş platformlarda egzoz gazlarının refakatinde çalıp söylemeye mecbur bırakarak...
Konsere gitme âdetinin pek yaygın olmadığı, pop konserleri dışındaki diğer canlı icraların az sayıda dinleyici toplayabildiği Türkiye’de salgın bitmeden etkinlik yapma hevesi böyle devam ettiği takdirde hem sanaçılar hem de dinleyiciler daha da kırılıp döküleceklerdir.
.Murat Bardakçı
Giriş: 14.09.2020 - 07:52
Fransa ile ilişkileri düzeltmek mi istiyorsunuz? Sattıkları uçakları alın, en yakın dostunuz olurlar!
Sesli Dinle
0:00/3:45
Doğu Akdeniz’de aylardan buyana Yunanistan ile beraber bize karşı manevra üstüne manevra çeviren Fransa, çabalarının ilk semeresini nihayet elde etti: Yunan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ellerinde bulunan Fransız yapımı Mirage savaş uçaklarına ilâve olarak, yine Fransa’dan 18 adet Rafale savaş uçağı alacaklarını duyurdu.
Yunanistan’ın savaş uçağı filolarını bu şekilde yenileyecek olmasının, Fransa’nın kasasına milyarlarca euro girmesi mânâsına geldiğini söylememe herhalde lüzum yoktur…
Atina böyle bir karar verir de Paris memnuniyetini ifade etmez mi hiç?
Fransız Savunma Bakanı Florence Parly sevinçten göğün tâââ dokuzuncu katına yükselmişçesine huşû içerisinde bir açıklama yaptı, satış andlaşmasının önümüzdeki aylarda imzalanacağını söyledi ve “Yunanistan’ın bizden savaş uçağı satın alma kararından aman da nasıl memnunuz, nasıl!” gibisinden sözler etti.
Eeee, ne de olsa şimdilik bir buçuk milyar dolar garanti gibi ama işin gerisi de gelecek! Yunanistan önümüzdeki on sene içerisinde on milyar euroluk silâh alacağını duyurduğuna göre Emanuel Makron’un Miçotakis’i ne yapıp edip daha da bir kafaya alması, yani hiç durmadan cilvelerle dolu sirtakiler oynaması gerekiyor…
Bir zamanlar en başta kültürü olmak üzere daha birçok özelliği ile Türkiye dahil neredeyse bütün dünyayı baştan aşağı etkileyen Fransa’nın bugün geldiği hâle bakın! Cumhurbaşkanları birkaç milyar euro uğruna en namlı rakkaselere rahmet okuturcasına kıvırıp duruyor!
REKLAM
KERAMET GİBİ SÖZLER!
Ama beni asıl şaşırtan hadise, gün geçtikçe karasevda gibi daha da katmerli hâle gelmeye başlayan Fransız-Yunan muhabbetinin bundan 46 sene önce söylenmiş bir sözü, rahmetli büyükelçi Osman Olcay’ın bir ifadesini haklı çıkartması oldu…
Bilmeyenler için kısaca yazayım: 2010’da vefat eden Osman Olcay hariciyemizin çok önemli bir mensubuydu, kısa bir müddet Dışişleri Bakanlığı da yapmıştı ve artık tarihe intikal etmiş olan benzeri kalmamış diplomatlar silsilesinin son temsilcilerindendi…
Osman Olcay, Birleşmiş Milletler’de delege olarak bulunduğu 1974’te Kıbrıs Harekâtı’nı yapmak zorunda kalmıştık. İkinci harekâtın duyulmasından hemen sonra Fransa’nın Birleşmiş Milletler’deki temsilcisi Güvenlik Konseyi’ne Türkiye’nin tamamen aleyhinde bir karar tasarısı vermiş ve Olcay’dan diplomasi tarihine geçen bir cevap almıştı…
Osman Olcay, 17 Ağustos 1974’teki konuşmasına “Fransa zaman zaman büyük devlet olabilmekte fakat küçük işler yaptığı zaman da alabildiğince aşağılaşmaktadır” diye başlamış ve şöyle devam etmişti:
“Şimdi karşımızda gördüğümüz, Fransa’nın bu küçük yanıdır. Yabancı lejyonların Fransası, Şakiyet Yusuf cinayetlerinin, paraşütçülerin Fransası bugün karşımıza geçmiş, Türkler’in yaptıklarını kınamaya kalkışıyor. Fransa galiba büyüklük vehmine kapılarak böyle bir rol oynamaya hevesli. Fakat kimsenin çoktan beri ona büyüklüğü yakıştırdığı yok artık…”.
Osman Olcay asıl vurucu ifadeyi en sona bırakmış, konuşmasını “En az Kıbrıs kadar zehirleyici olan diğer meseleler konusunda sessiz kalmaya uzun süredir alışkın bir devletin bu ânî çıkışı nedendir? Fransa’nın vicdanını yatıştırabilmek için acaba kaç Miraj uçağı satın almak gerekir?” sorusu ile tamamlamış ve birçok delegeye “Ekselâns, herifin anasını ş’aaptın” dedirtmişti!
Büyükelçi Osman Olcay’ın 1974’te söylediklerinin tam 46 sene sonra aynen çıktığını görünce, “Rahmetli acaba keramet sahibi mi idi?” diye düşünmeden edemiyorum…
.Murat Bardakçı
Giriş: 20.09.2020 - 08:31
Bu kafaya göre Yahya Kemal de Türk değildir ve Türkçe bilmez!
Sesli Dinle
0:00/5:59
Bundan seneler önce, Mısır Kraliyet Ailesi’nin İstanbul’da yaşayan önemli bir mensubuna adamın biri “Prens, siz Türk müsünüz, yoksa Mısırlı mı? Kendinizi hangi milletten hissediyorsunuz?” diye aptalca bir soru sormuştu…
Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelen, Türkçe’yi mükemmelen konuşan, hattâ notlarını bile eski harflerle alan ve hayatının büyük kısmını Türkiye’de geçirmiş olan yaşlı Prens “Ben, Osmanlıyım beyefendi!” demişti. “Ama, Osmanlı olmanın ne mânâya geldiğini anlayabilmeniz maalesef çok güç!”.
İstanbul Üniversitesi’nde siyaset sosyolojisi profesörü olan ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nin başkanlığını yapan Ahmet Uysal adındaki zâtın Balkanlar’dan Türkiye’ye gelenlerin “Türk olmadıklarını” söylemesi, bana Mısırlı prense “Sen nesin?” dercesine sorulan o mânâsız suali hatırlattı.
Önce, Ahmet Uysal’ın birbirinden tuhaf ve üslûp bakımından da çorbadan beter ifadelerini aynen nakledeyim:
“Bu insanlar da Türk diye gelmedi buraya. Sığınmak için geldi. O zaman işte Moskof diyorlardı. Bunların şeyinden onurlu yaşamak için işgalden kaçtılar. Kaçmayanlar da vardı. …Yani İnalcık hoca diyor ki, nüfusun üçte biri Balkanlardan ve başka şekilde geldi Anadolu’ya. Yani göçmen ve bunlar Türk değil. …Ben bunu problem yapmıyorum. Hepsi bizim kardeşimizdir ve Türkleşmiştir. Sıkıntı yok, Suriyeliler de Türkleşecek”…
REKLAM
Uysal, nihayet “Bunlar, Türkçeyi bile sonradan öğrenmiştir!” buyuruyordu…
Ertuğrul Özkök, bu patavatsız sözlere dün mükemmel bir karşılık verdi; Ahmet Uysal’a “Hadi biz Türkleştirildik, ya sen ‘Ne’leştirildin?” diye sordu sormasına ama bu kadarla kalınmaması ve böylelerine daha başka hususların da hatırlatılması gerektiği için bugün aynı konudan bahsedeceğim.
İMPARATORLUK BAŞKA, MİLLÎ DEVLET BAŞKADIR
“İmparatorluk” ile “millî devlet” kavramları arasındaki farkları bilmeden ve neyin ne olduğunu düşünmeden geçmişin imparatorluklarını zamanımızın sıradan bir millî devleti gibi değerlendirmeye kalkışırsanız, böyle abuk subuk neticelere varırsınız!
Osmanlı Devleti bir imparatorluktu, birçok imparatorluk gibi çokuluslu idi, bünyesinde değişik milletleri barındırmaktaydı. Bu milletlerin eski devirlerde “teb’a” olan mensupları sonraları “vatandaş” kavramının ortaya çıkması ile “Osmanlı vatandaşı” olmuşlardı; artık hepsi “Osmanlı” idi ve devletin hâkim unsuru da Türklerdi...
Konuşmasında alenen saçmalayan profesörün sözünü ettiği kişiler, yani Balkanlar’dan İstanbul’a ve Anadolu’ya gelenler yabancı bir memleketin halkı değildi; toprakları savaşların neticesinde işgale uğrayınca herşeylerini geride bırakıp imparatorluğun başka bölgelerine hicret etmek zorunda kalan Müslüman Osmanlı vatandaşlarıydı…
Bu şekilde kendi devletinin sınırları içerisinde yer değiştirenlere “muhacir” denir; Türkiye’ye son senelerde gelen Suriyeliler gibi başka devletin vatandaşı olup da bir diğer devletten sığınma isteyenlere ise, “mülteci”!
“Muhacir ve “mülteci” kavramları sadece Türkçe’de değil, diğer bütün dillerde farklı mânâya gelir. Meselâ “muhacir” İngilizce’de “immigrant”; “iltica isteyen, iltica eden, sığınan” demek olan “mülteci” de “refugee”dir.
REKLAM
Türkiye’ye asırlar boyunca Avrupa’nın dört bir yanından, İsveç’den Macaristan’a kadar farklı memleketlerden onbinlerce ilticacı gelmiş, bunların çoğu gelişlerine sebep olan şartların zamanla düzelmesinin ardından memleketlerine dönmüşlerdir. Mülteci olarak kalıp daha sonra vatandaşlık alan gruplar arasında en belirgin olanları da 19. asırda kapılarımızı açtığımız ve bugün artık bizler gibi yaşayan Polonyalılardır.
Dolayısı ile bir zamanlar kendi devletimizin halkını teşkil eden Rumeli göçmenleri ile bugünün mültecileri olan Suriyeliler’i aynı kefeye koyma densizliği şayet “muhacir” ile “mülteci” arasındaki fark bilinmeden yapılıyor ise katmerli cehalettir ama farkın bilinmesine rağmen bu işe birilerinin gözüne girme hevesi ile kalkışılıyorsa vaziyet hayli vahimdir!
BU İŞ UCUZ BİR REDDİR, O KADAR!
Meselenin çok önemli bir başka boyutu daha var: Bir zamanlar toprağımız olan bölgelerden muhacir olarak yollara düşmek mecburiyetinde kalanları “yabancı” ve “sığınmacı” olarak nitelemek, o toprakların geçmişte bizim olduğunu da reddetmektir! Unutmayalım: Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk anavatanı aslında Rumeli’dir ve Balkan Harbi’nde uğradığımız büyük mağlûbiyetin seneler boyu ağır bir travma hâlinde devam etmesinin sebebi, elimizden giden toprakların ilk anavatanımız olmasıdır.
Balkanlar’dan ve Rumeli’den Anadolu’ya gelen evlâd-ı fatihan, “imparatorluk bakiyesi”dir! Bunlara “yabancı” derseniz “Rumeli hiçbir zaman bizim olmamıştır” iddiasında bulunmuş olursunuz ki böyle bir işin nasıl utanç verici bir sefalet olduğunu söylemeye lüzum bile yoktur! Üstelik sadece Rumeli muhacirlerini değil Kırım’dan, Selânik’ten, Girit’ten, Kafkasya’dan, velhâsıl imparatorluğun çökmesinin ardından bütün eski topraklardan ismi şimdi “Türkiye Cumhuriyeti” olan bu memlekete gelmek zorunda kalanları “Bunlar Türk değil, zaten Türkçe bile konuşamıyorlardı” gibisinden ayıptan da öte şekilde yaftalamaya cür’et etmek hem kaybettiğimiz bütün o toprakların hiçbir zaman bize ait olmadığını söylemek, hem de imparatorluk bakiyesine “vatansızlık”, hattâ “soysuzluk” iftirası atmaktır!
Bu kafadakilerin gevelemelerine göre Balkanlar’dan gelenler Türk olmadıkları ve Türkçe’yi de Türkiye’de öğrendikleri için Türk tarihinin ve Türk kültürünün o taraflarda doğmuş meşhur şahsiyetlerinin, meselâ Yahya Kemal’in bile Türklükle hiçbir alâkası yoktur! Yahya Kemal, Üsküp’te dünyaya gelmiştir; dolayısıyla Türk falan değil, kendini şair zanneden bir Makedondur ve “Açık Deniz” şiirinin meşhur “Duydum akıncı cedlerimin ihtirasını” mısraında da Balkanlar’ı fetheden akıncılarımızdan değil, oraları kana bulayan “Çerna Ruka” yani “Kara El” çetesine mensup komitacılardan bahsetmektedir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 26.09.2020 - 08:43
Gönül Hoca, Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi'ne 35 bin 966 cilt kitap bağışladı
Sesli Dinle
0:00/1:54
Harvard Üniversitesi’nde uzun seneler Türk Edebiyatı hocalığı yapan Prof. Gönül Tekin’den geçtiğimiz haftalarda bahsetmiştim.
Gönül Hoca’yı “Bahsetmiştim” diye hatırlatmama aslında hiç gerek yok; zira TV seyircileri Hoca’yı yakından tanırlar. Bundan seneler önce sadece iki defa çıktığı Tarihin Arka Odası programında Ortadoğu mitolojisi ile bu mitolojinin kültürümüze ve edebiyatımıza etkileri konularında anlattıkları ile anlatmasına mâni olduğum “huruf-ı mukattaa” bahsi, üzerinden bu kadar uzun zaman geçmesine rağmen hâlâ hatırlardadır.
Prof. Gönül Tekin ile Türkoloji ve linguistik sâhasında dünyanın önde gelen âlimlerinden olan eşi rahmetli Prof. Şinasi Tekin, Harvard Üniversitesi’nin Türkoloji alanında daha da yoğunlaşması maksadıyla üniversite ile bağlantılı “Ottoman Studies Foundation”ı, yani “Osmanlı Araştırmaları Vakfı”nı kurmuşlardı. Vakıf, iki temel alanda faaliyet gösteriyordu: 1971’den itibaren “Journal of Turkic Studies” başlığı altında Türkoloji’nin birinci derecedeki kaynaklarını yayınlamaya başlamışlardı; kitaplar Harvard’ın “Department of Near Eastern Languages and Civilizations”, yani “Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü”nün yayını olarak çıkıyordu ve Cunda Adası’ndaki evlerini de vakfın bünyesindeki “Harvard Üniversitesi Osmanlıca Yaz Okulu”nun kullanımına tahsis etmişlerdi.
REKLAM
49 senedir devam eden yayınlar arasında Evliya Çelebi’nin orijinal tıpkıbasımı, Türkçe’nin ilk sözlüğü olan Divân-ı Lügatü’t-Türk, ilk dönem “satır arası” Kur’an tercümeleri, Sultan Abdülhamid’in hazırlattığı Türkiye albümleri ve Türkçe konusunda Şark dillerinde kaleme alınmış daha bir hayli eser vardı.
1997’den buyana faaliyette bulunan Osmanlıca Yaz Okulu pandemi yüzünden bu sene açılamadı ama Gönül Hoca, kaynak eser yayınına hâlâ devam ediyor…
Dünyanın önde gelen üniversiteleri ile kütüphanelerinin abone olduğu yayınların bir kısmı Boston’da, bir kısmı da İstanbul’da muhafaza ediliyordu. Gönül Hanım Harvard’dan emekli olup Türkiye’ye dönerken Boston’daki binlerce cildi de yanında getirdi ve seneliğine onbinlerce lira kira verdiği iki depoya koydu. Yayınlar devam ettikçe depodaki kitapların adedi de arttı ve zamanla başa çıkılamayacak hâle geldi…
Gönül Hoca, geçtiğimiz senelerde bu yayınların tamamını devlete hediye etmek için bazı resmî makamlarla temalarda bulundu ve evlere şenlik bir cevapla karşılaştı: “Nakliye parasını siz ödeyecek olursanız, alıp almama işini düşünürüz” dediler!
Derken, kitapların işe yarar yerlere gidebilmesi için bazı hayırsever işadamları da çaba gösterdiler ama teşebbüslerin hiçbiri netice vermedi!
Harvard Üniversitesi’nin yayınladığı ve Türk Dili ile Türk Tarihi bahislerinde birinci derece kaynak teşkil eden yayınların âkıbeti, geçtiğimiz günlerde mükemmel şekilde çözüldü: Prof. Gönül Tekin, kitapların tamamını Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’ne bağışladı!
Bundan yedi ay önce törenle ve çok önemli iki ayrı sergi ile hizmete açılan ama açılışının hemen ardından gelen pandemi derdi yüzünden tanıtımı lâyık olduğu şekilde yapılamayan Millet Kütüphanesi’nin mimarî bakımdan harikulâde bir sanat eseri, sistem ve teknoloji açısından da Türkiye’nin en modern kütüphanesi olduğunu ve yayın adedi hususunda yakın bir gelecekte memleketin en zengin kütüphanesi olacağını söylemekte iktifa edeceğim.
REKLAM
Gönül Hoca’nın İstanbul’da senelerdir depolarda muhafazaya çalıştığı kitaplar kamyonlarla Ankara’daki Millet Kütüphanesi’ne götürüldü, tasnifleri birkaç hafta içerisinde tamamlandı ve Hoca’nın bağışladığı cildlerin sayısının 35 bin 966 olduğu anlaşıldı!
Prof. Tekin’i depolardaki kültür hazinesini Millet Kütüphanesi’ne bağışlamaya Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Sefer Turan’ın ikna ettiğinin ve 36 bin civarındaki kitabın bu kadar kısa müddette tasnif edilmesinin de Kütüphane Daire Başkanı Ayhan Tuğlu ve ekibinin çabaları ile mümkün olabildiğinin bilinmesi gerekir…
Önümüzdeki günlerde daha önemli bir faaliyet yapılacak, birkaç takım kitap Millet Kütüphanesi’nin demirbaşına kaydedilecek; mükerrer, yani fazla nüshalar da bünyelerinde Türkoloji bölümü olan ama bu yayınları edinmeye imkân bulamayan üniversitelere gönderilecek, sonra da eserler dijital olarak internete konacak…
Sadece ismi “akademik” olan ama bilimsellikle hiçbir alâkaları bulunmayan bazı çevrelerde son günlerde tuhaf ve yakışıksız söylentilerin çıkması sebebi ile ve hiç arzu etmememe rağmen, bir hususa daha temas etmem gerekiyor:
“Harvard Üniversitesi Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü” yayını olan bu kitapların her bir cildi üniversitelere, kütüphanelere ve kurumlara 250 dolardan satılıyor; satıştan elde edilen gelir ile bir sonraki kitabın masrafları karşılanıyordu… Dolayısı ile Gönül Hoca’nın Millet Kütüphanesi’ne hediye ettiği 35 bin 966 adet kitap, beheri 250 dolardan 8 milyon 991 bin 500 dolar kıymetinde idi!
Hoca’nın yayınladığı kitapların fiyatını bilen bazı çevreler işte bu yüzden, “Gönül Hanım bunları Cumhurbaşkanlığı’na kimbilir kaça sattı?” merakına ve hayâlî hesaplamalara dalmışlar…
Ben, onbinlerce kitabı bağışlamasına rağmen böyle dedikodular çıkmasına hem şaşıran hem de üzülen Gönül Hanım’a günlerdir “Sakın bozma hocam, şânın yürüsün. Senin ilminin yanında gerçi hiçbirşey değil ama Ankara’dan iki-üç milyon dolar civarında bir şey aldığını söyle de herifler çatır çatır çatlasınlar!” diyorum…
Prof. Gönül Tekin’in Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’ne bağışladığı ve tasnifi sıkı bir çalışma ile birkaç haftada tamamlanan 35 bin 966 adet kitabın bir kısmı… Fazla olan nüshalar, üniversitelere gönderilecek.
Prof. Gönül Tekin, Cunda Adası’ndaki Harvard Üniversitesi Osmanlıca Yaz Okulu’nda beslediği kedilere mama veriyor. Hoca’nın kedilerinin tamamı, altmıştan fazladır…
.Murat Bardakçı
Giriş: 01.10.2020 - 08:27
Ece Üner'in ağzına sağlık!
Sesli Dinle
0:00/6:13
Ece Üner geçen gün Show TV’deki ana haberde Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalardan bahsederken sözü “Türkiye’nin uyarılmasını” isteyen Kim Kardaşyan’a getirdi ve “Kardaşyan’ın kameralara göstermeye çok alışık olduğu, dolayısıyla hepimizin yakından tanıdığı büyük bir kaynağı var. Bu sözleri söylerken de, bu çıkışı yaparken de yine aynı kaynağını mı referans aldı acaba?” dedi.
Bu sözleri ettiği için şimdi birileri kalkmış, Ece’ye söylemediklerini bırakmıyorlar!
Ece’nin bahsettiği “kaynak” malûm: Kardaşyan’ın kürre-i muazzaması, yani vücudunun Türkçe’de “kıç”, “popo” ve en yaygın şekilde de “g….” denen kısmı!
Kim Kardaşyan’ın şöhretinin kaynağı zaten oyunculuğundan yahut entellektüel boyutundan falan değil, vücudunun o bölümünü sereserpe teşhir etmesidir; bugün dünyanın neresinde olursa olsun Kardaşyan’dan bahsedildiğinde akla hemen hatunun devâsâ malûm yeri gelir!
Açık söyleyeyim; Kardaşyanlar’ın sülâlece yeraldıkları ve Amerikan televizyonlarında senelerden buyana yayınlanan “Keeping up with the Kardashians” programlarını fırsat buldukça seyrettim, zira mükemmel bir kafa boşaltma vasıtası idi! Bir ara bu sülâlenin ne yapmak, ne söylemek, ne mesaj vermek istediğini anlayabilmeyi dert edindim fakat ne mümkün? Burunlarından robotumsu bir İngilizce konuşan birbirinden uçuk kızlar, tam bir “Hayganuş Hanım” misâli kızlarından beter bir ana, işi en nihayet cinsiyet değiştirip kadın olmaya götüren üşütük bir üvey baba, daha bir hayli tuhaflık, bütün bunların ortasında Kim Kardaşyan ve neticede gamsız, tasasız şekilde akıp giden dakikalar…
REKLAM
“Keeping up with the Kardashians”ı bütün dünyada şakır şakır seyredilmesinin sebebi, izleyiciyi herhalde böyle avâreliğe sevketmesiydi…
CEVAP ŞARTTI VE ECE ÜNER VERDİ!
Kim Kardaşyan gibi diasporadan olan dünya çapında şöhretlerin siyasî sözler etmeden durmaları ve hele Ermeni diasporasının mensubu iseler bu meseleyi gündemde tutmaya çalışmaları kaçınılmazdır!
Kim Kardaşyan da böyle yaptı, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalar başlar başlamaz bir tweet atttı, Türkiye’nin Azerbaycan’a silâh ve savaşçı gönderdiğini iddia etti ve “uyarılıp durdurulmamızı” istedi…
Diasporanın önde gelen isimlerinden biri olarak bu şekilde bir çıkışla inancının ve vazifesinin gereğini yapmaktadır; bize düşen vazife de böyle durumlarda beklemeden ve çekinmeden ama vatandaşımız olan ve bu işlerle alâkası bulunmayan azınlıklarımızı rencide etmeden her şekilde cevap vermektir!
Başka bir milletin mensuplarına hakarete vaktiyle ben de vasıta edilmiştim: Seneler önce, “Tarihin Arka Odası”nda aslen Ermeni olan büyük Fransız şarkıcı Charles Aznavour’un “Sur ma vie” isimli şarkısını dinletmiştim. Aznavour’un kim olduğunu söylemem üzerine Fransızca olan eseri Ermenice zanneden cühelâdan “Ermeni’nin yaptığı müziği niçin çalıyorsun?”, “Sen de Ermenisin” gibi mesajlar gelince dayanamamış, “Kim Kardaşyan da Ermeni! O koca kıçını niçin seyrediyorsunuz? Etmesenize!” demiştim ve kıyamet kopmuştu!
Bugün artık zıvanadan çıkan Kardaşyan’a gereken cevabı sadece Ece Üner verdi! Kardaşyan’ın tweetinin ardından söze hatunun meşhur “kaynağından” girdi ve mesajındaki iddiaları “orasından” uydurduğunu söyledi…
Ama Ece Üner’in işin gereğini yerine getirmesi birilerini her nedense rahatsız etti! Önce bir oyuncu hanım “Bu nasıl avam ve yakışıksız üslûptur?” diyerek nezaket, vesaire dersleri vermeye kalkıştı; Ece’den cevabını aldı ama onun ardından da Kardaşyan’ın iyi işler yaptığından dem vuran ve “Aman efendim olur mu? Ne kadar ayıp” meâlinde sözler eden başkaları çıktı!
REKLAM
“Sanatçı” oldukları zannedilen klâvye şampiyonlarının tepkilerini pek ciddiye almam, zira “aydın” olmanın yolunun memleketin hayrına ne varsa hepsine muhalefet etmekten geçtiğini düşünen ve her sene “soykırımın yıldönümü” diye ilân edilen günün gecesinde mumlarla Taksim’e çıkıp “Ah biz ne katil milletiz, zavallıları nasıl da kesmişiz” feryadları ile ağlayıp sızlayanlar nasıl ciddiye alınabilirler ki?
Ama meslekdaşlarımız, yani gazeteciler, hem de mesleğin ciddî ve ağırbaşlı bildiğimiz mensupları Ece Üner’i kınamaya kalkışıp “Sen öyle diyorsun ama Kim Kardaşyan önemli işler yapıyor” yahut “Cinsiyetçilik içeren bu üslûp haberciliğe yakışmaz” deyip “Dansözlerden böyle bir üslupla bahsedilmesi yakışık alır mı?” dedikleri takdirde iş değişiyor…
Bir dansözden böyle ifadelerle bahsetmek tabii ki yakışıksız bir iş, hattâ terbiyesizliktir ama milyonlarca hayranı olan hatunun biri tâââ Amerikalar’dan ağzını açıp Türkiye’yi taraf olmadığı bir cepheye hem silâh hem de savaşçı göndermekle suçladığı takdirde iftiranın sahibine şöhretini borçlu olduğu yerini de hatırlatarak cevap vermek, en başta basının vazifesi olur!
Bilmem hatırlayan kaldı mı? 1960’larda Kıbrıs yüzünden Yunanistan ile karşı karşıya gelip de Trakya’ya birlik sevkettiğimiz günlerde sınırımıza doğru ilerleyen Yunan tanklarına bizim bazı hanım oyuncuların fotoğraflarını koyup altlarına “Bekle, geliyoruz!” yazmışlardı.. Bizim tanklarımızda da Yunanistan’ın o senelerdeki meşhur oyuncusu Aliki Vuyuklaki’nin fotoğrafı ve aynı şekilde “Biraz sonra Atina’dayız Aliki, sabret!” ibârelerinin bulunduğu söylenirdi.
Savaşın hem tehdidi hem de kendisi bütün bu yolları mübah kılar!
MEĞER BİZ NE ASİLMİŞİZ!
Nezaket ve asalet meraklısı beyefendiler ve hanımefendiler! Sınırımızın iki adım ötesinde kanlı bir savaş var! Bizimle aynı soydan olan bir millet işgal altındaki topraklarını kurtarma mücadelesi verirken kürre-i muazzaması ile meşhur hatunun biri aleyhimizde demediğini bırakmıyor. Bütün dünya ve özellikle de bizi ellerine geçirdikleri takdirde bir kaşık suda boğmaya heveslenen bazı Arap memleketlerinin basını bir tarafına sayesinde tanıdıkları Kardaşyan’ın sözlerini günlerdir allayıp pulluyor, gazetelerinde ve TV’lerinde ardarda yayınlayıp duruyorlar ve biz burada işinin gereğini yapanlara “avamlıktan”, “ayıp”tan bahsediyoruz!
Ayıp olan Ece Üner’in sözleri değil, Ece Üner’e karşı çıkmaktır!
Meğerse şuur sahibi zannettiğimiz gazeteciler çıtkırıldım aristokrasiye merak salmışlar; etrafımız dizi baroneslerine refakat eden köşe kontlarıyla, Ombusmanland dükleriyle, vesaire ile çevrilmiş de farketmemişiz!
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.10.2020 - 08:57
İşte, Genç Osman'ın Yedikule Zindanları'nda öldürüldüğü yer
0:00 / 0:00
Dün, tarih, sanat ve kültür erbâbı bazı dostlarla beraber uzun bir “Suriçi İstanbulu” turu yaptık ve ardından da Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan’ın daveti üzerine Yedikule’deki hisarlarda gayet keyifli birkaç saat geçirdik...
Fatih Belediyesi’ne tahsis edilen Yedikule’de devam eden restorasyonlar hakkında gazetelerde geçtiğimiz günlerde bir hayli haber çıktığı için çalışmaların ayrıntısına girmeyeceğim. Sadece, bir ara konserler verilen, sonra maalesef mezbeleye dönen ve nihayet her çeşit muzır madde müptelâları ile keşlerin meskeni hâlini alan tarihî hisarın şimdi mükemmel bir vaziyete getirildiğini ve kuleler ile surların çevrelediği 15 dönümlük arazinin yakında ciddî bir kültür mekânı olacağını söylemekle yetineceğim...
Avrupa başkentlerinin bazılarında, meselâ Londra’da “Tower”, yani “Kule”; yahut Paris’te Fransız İhtilâli’nin ardından yerle bir edilen “Bastille” gibi Yedikule’yi andıran mekânlar vardır ve bu mekânların ortak özellikleri geçmişin iyi ve güzel değil, aksine fena ve kanlı olaylarını hatırlatmalarıdır.
Yedikule de böyle bir yerdir, imparatorluk tarihimizin önemli bir mekânıdır ama şöhretinin ardında tarihî öneminden ziyade burada yaşanmış kanlı hadiseler mevcuttur ve bu hadiselerin en meşhuru, “Genç Osman” olarak bilinen İkinci Osman’ın 20 Mayıs 1622’de bir hükümdara karşı asla yapılmaması gereken hakaretlere uğradıktan sonra kulelerden birinde katledilmesidir!
REKLAM
Genç Osman’ın Yedikule’nin hangi kulesinde katledildiği tam olarak bilinmiyor, bu hususta sadece tahminler yürütülüyor ve en güçlü tahmin de, hükümdarın “Kanlı Kule” denen yerde katledilmiş olduğu...
Öldürülmesinden bir gün önce, 19 Mayıs 1622’de yaşanan darbe neticesinde tahtından indirilen Genç Osman’ın başına gelenler, sonuçları itibariyle Osmanlı tarihinin en feci darbelerinden biridir.
Şimdi, hükümdarın tahtından indirilip yerine aklından zoru olan Mustafa’nın çıkartılmasından sonra yaşananları Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun “Sorularla Osmanlı İmparatorluğu” isimli eserinden kısaltarak nakledeyim:
HAYALARINI SIKIP KEMENDLE BOĞDULAR!
“...Sarayda tek başına ve çaresiz bir durumda kalan padişah Üsküdar’a geçerek Bursa’ya gitmek istedi. Maiyetindekiler ise yeniçerilere sığınmasını tavsiye ettiler. Padişah, isyana sipahiler ile ulemanın da katıldığını ileri sürerek teklifi kabul etmediyse de söyleneni yapmaktan başka çare bulamayınca yatsı namazından sonra yeniçerilere gitti.
...Askerler ertesi gün yolda rastladıkları perişan kılıklı bir adamı atından indirip padişahı o ata bindirdiler. Devrik hükümdarın sırtında eski bir beyaz elbise, başında yıpranmış kadife bir kavuk vardı. Kavuğun üzerine kirlice bir sarık sarılmıştı. Sarığı da bir sipahi vermişti. Padişahın atının etrafına biriken âsîler el kol hareketleri yapıp yakası açılmadık küfürler ediyorlardı. Genç Osman susayıp su istedi, esnaftan biri eski bir testiyle su getirdi ama padişaha vermeyip testiyi yere attı ve parçaladı.
...Devrik padişaha yol boyunca küfür ve lâf atmalar eksik olmadı. Bazıları, “Canım Osman Çelebi! Meyhane basıp, yeniçeri ve sipahiyi taş gemisine koymak ve deryaya atmak olur mu” derken, ...Altıncıoğlu adındaki bir âsî, Sultan Osman’ın baldırlarını sıkıp küfür edince genç padişah ağlayarak “Behey edebsiz mel’un! Padişahınız değil miyim? Nedir bu ettiğiniz cefa” dedi. ...Daha sonra başındaki kirli sarığı çıkarıp gözyaşları içinde “Bilmeden size cefa ettim ise affeyleyin, siz etmeyin. Görün dünyanın halini! Dün sabah cihan padişahı idim. Şimdi çıplak kaldım. Giysi ve malımın haddi hesabı yokken şimdi on akçelik bir gömleğe bile gücüm yok. Merhamet edip halimden ibret alın. Dünya size de kalmaz. Hangi padişahın kulları padişahlarına bu ihaneti ettiler?” diye ağladı.
REKLAM
Devrik hükümdarın bu sözleri üzerine bir yeniçeri “Padişahım, temizdir, çıplak durmasın, sarın” deyip bir tülbent uzattı. Genç Osman önce almak istemedi ise de alıp başına sardı.
...Genç Osman’ı bir pazar arabasına koyup kalabalık bir grupla ve hakaretlerle Yedikule’ye götürdüler. Asker dağıldıktan sonra Davud Paşa, kethüdası Ömer Ağa ve cebecibaşı ile adamlarından birkaçı kulede kaldılar ve kapıları kapatıp devrik padişahı katletmek için harekete geçtiler. Genç Osman karşı koyduysa da kemend atıldı, Kilindir Uğrusu denilen âsî hayalarını sıktı ve nihayet hükümdarı öldürdüler. Kulağını ve bir rivayete göre hem kulağını hem de burnunu kesip tahta çıkartılan Sultan Mustafa’nın annesine götürdüler. Bir yeniçerinin de katledilen padişahın yüzüğünü almak için parmağını kestiği rivayet edilir...”.
Henüz 18 yaşında olan ve dört sene hüküm sürebilen Genç Osman işte böyle katledildi!
Kanlı Kule’yi döven rüzgârlarla gelen uğultunun, aslında Genç Osman’ın feryadları olduğu söylenir...
Genç Osman.
Kulelerden birinin iç kısmından çıkış kapısına uzanan koridor. Bu kapıdan içeriye kimbilir ne mahkûmlar, ne suçlular ve ne masumlar itile kakıla sokulmuş ve senelerini yahut canlarını orada vermişlerdi.
Genç Osman’ın katledildiğine inanılan Kanlı Kule’de iç kısmın girişi. Fotoğrafı, hat üstâdı Mehmed Özçay çekti.
İstanbul’da 1922 Mayıs’ında yaşanan kanlı ihtilâlin ayrıntılarını en iyi bilenlerden biri olan ve bu konuda birkaç kitap yazan Millî Savunma Üniversitesi’nin Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Kanlı Kule’de kulak kesilmiş, Genç Osman’ın gaipten gelecek yakarmalarını ve çığlıklarını işitmeye çalışır gibi...
İdam edilenlerin kellelerinin kulelerden birindeki bu kuyuya atıldığına inanılır. Hat üstadı Mehmed Özçay, kuyunun ağzındaki ızgaranın üzerinden, dibe uzanan karanlığın fotoğrafını çekiyor.
Fatih Belediye Başkanı Ergün Turan, eski asırlarda kullanılan ve Yedikule’de hâlâ muhafaza edilen mermer güllelerden biri ile...
Genç Osman’ın Yedikule’ye götürülüşünü gösteren Avrupalı bir ressama ait gravür.
Yedikule’in meşhur “Altın Kapı”sı...
.Murat Bardakçı
Giriş: 24.10.2020 - 09:11
Taksim'i, mezarından çıksa Mimar Sinan bile adam edemez!
0:00 / 0:00
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Taksim ve Bakırköy Meydanları ile Salacak sahilleri için hazırladığı projelerde İstanbul sakinlerinin de söz sahibi olabilmeleri için 12 Kasım’a kadar devam edecek bir oylama başlattı.
Önemli projelerin uygulanmasını şehir halkının fikrini de alarak başlatmak tabii ki güzel bir iştir, Belediye doğru bir uygulama başlatmıştır ama meselenin aynı şekilde önem taşıyan bir başka tarafı daha vardır:
Oylamaya konan üç projeden biri olan Taksim hakikaten bir meydan mıdır ve şayet meydan ise nasıl hâle-yola konabilir?
İmparatorluklara asırlar boyu başkentlik etmiş olan İstanbul’un meydanları diğer memleketlerdekilerle mukayese edilemeyecek kadar ufaktır. Zira hem meydanlarda biraraya gelmek gibi bir toplu eğlence kültürümüz yoktur, hem de gelmiş geçmiş bütün yönetimler kalabalıkların meydanlarda toplanmasını oldum olası istememişlerdir.
Bu yüzden Paris’in Concorde’unun, Londra’nın Trafalgar’ının hattâ Kahire’nin Tahrir’inin ve New York’un aslında meydan falan olmayan ama hiç durmadan reklâm edilmesi sayesinde görmeyenlerin “meydan” zannettikleri Times’ının bile kötü birer benzerlerine sahip değiliz!
Üstelik bizdeki “meydan” denen yerler oralarda yaşanmış hoşlukların, güzelliklerin ve eğlencelerin değil, sadece kan ve gözyaşının hatırlanması demektir. Taksim, hatırlara dünya kadar insanın can verdiği 1977’deki olayları yahut 1969’daki “Kanlı Pazar”ı ve son senelerin “Gezi” hadiselerini; “Bayazıt” 27 Mayıs öncesindeki tanklı, kurşunlu, coplu gösterileri getirir. Osmanlı asırlarının meydanları da aynı hatırlarla doludur, Aksaray taraflarında olan ama bugünlere gelmemesi için elden gelen herşeyi yaptığımız “Etmeydanı” yeniçerilerin kazan kaldırmalarını, yani isyanlarını; zamanımızın Sultanahmet’i olan “Atmeydanı” da ardarda yaşanan kanlı ihtilâlleri hatırlatır!
REKLAM
DÜNYANIN EN ÇİRKİN MEYDANI!
Sözü hiç dolandırmadan söyleyeyim: Taksim, maalesef, dünyanın en çirkin, en zevksiz, en ruhsuz meydanlarından biridir, hattâ belki de en biçimsizidir; birşeye benzetilmesi için senelerce uğraşılıp didinilmiş, projeler birbirini takip etmiş ama hiçbir netice elde edilememiştir!
Şehrin merkezinin bin küsur seneden buyana Sultanahmet olduğu ve eksenin yeni bir meydan vücuda getirme maksadıyla başka yere kaydırılmasının netice vermeyeceği söylenmiş, dolayısı ile Atatürk Anıtı’nın buraya dikilmesindeki yanlışlık o senelerde telâffuz edilmeye başlanmış, hattâ anıtın mümkünse Sultanahmet yahut Fatih taraflarına nakli bile teklif edilmişti.
Ama söylenenlere kulak verilmedi, Sultanahmet taraflarının “Osmanlı” olduğu ve kurulan yeni devletin kendi meydanını yaratması gerektiği ideolojisinden hareketle Bayazıt yahut Eminönü meydanlarının mevcudiyeti bir tarafa bırakıldı; köksüz ve şehrin öteki meydanları gibi bir geçmişi olmayan Taksim’i hayallerin meydanı hâline getirebilmek için elden gelen herşey yapıldı, futbol sahasına dönen güzelim kışla bile yerle bir edildi, üstüne üstlük meydanın deniz gören tarafına da AKM denen ucube dikildi!
İnşaatı tamamlanmak üzere olan yeni AKM’nin eskisinden pek bir farkı yoktur, bir öncekinin makyajlı hâli olduğu, yaşlı ve kaknem bir kadının kırış kırış suratını germe, botoks vesaire ile tazeleştirme çabasından ibaret kaldığı daha ilk bakışta anlaşılır.
Koskoca İstanbul’da AKM’nin inşa edileceği sanki başka yer yokmuş gibi Taksim’de aynı heyulânın inşa edilmesi de AKM’yi rejimin, çağdaşlaşmanın ve lâikliğin sembollerinden biri haline getiren ideolojik inatlaşmanın estetiğe galip gelmesidir!
REKLAM
İşte, bütün bu didişmelerle didinmeler Taksim’in bugünkü şekilsiz ve estetik fukarası, üstelik geçmişte yaşanan hadiseler sebebi ile de siyasî hâle gelmesi ile neticelendi!
Taksim’den Maçka sırtlarına, oradan da Dolmabahçe’ye uzayan büyük parkın âkıbeti ise mâlum… O koskoca alan, yeşil kısımları bugün yer yer mevcut olsa bile üzerinde büyük otellerin, lüks birer gecekonduyu andıran klüplerin, barakadan bozma işyerlerinin dolu olduğu bir arazidir!
Barakalarla, çirkin binalarla, merdivenlerle, kazasız-belâsız ve şaşırmadan adım atabilmek için cambazlığa ihtiyaç gösteren parmaklıklı yollarla dolu olan ve trafiği de arapsaçını andıran bugünün Taksim’ini, emin olun, mezarından çıksa Mimar Sinan bile adam edemez! Edemez ama Taksim’i bu hâle getiren mimar ve şehir plânlamacılarına “Destuuur bre!” diye başlayıp mutlaka birşeyler eder!
UZAY FİLMİNİ ANDIRAN PROJELER...
“Meydan” demek “açıklık” ve “alan” demektir ama meydanımsı yerleri berbad edip şekilsiz yapılar mahşerine çevirmekte üstümüze yoktur!
Taksim geçmişte de hep çirkin ve şekilsizdi fakat İstanbul’da Eminönü, Üsküdar, Kadıköy yahut Aksaray gibi “meydan” denebilecek alanlar vardı. Zamanla hepsini perişan ettik; Eminönü’nü parmaklık ve klübe, Kadıköy’ü durak, Üsküdar’ı inşaat, Aksaray’ı da alt ve üst geçit mahşeri yaptık.
Asıl katliama ise Bayazıt uğradı! Bir zamanlar havuzu, ağaçları ve zarif kıvrımlı yolları ile eski gravürlerinin hayâlini andıran Bayazıt merdivenler ve ucuz mallar cehennemi oldu ve bu zevksizliği becerenler “büyük mimar” diye yâdediliyorlar!
Şimdiye kadar yapılan her değişikliğin eskiye rahmet okuttuğu Taksim ile Salacak ve Bakırköy için hazırlanan projeler bana uzay filimlerindeki asırlar sonrasının hayalî şehirlerini hatırlatıyor: Tepede otomobiller uçuşur, her taraf alt ve üst geçitlerle, merdivenlerle, dehlizlerle, kübik binalarla doludur, 1984 romanının kahramanlarını andıran halk robot gibi dolaşıp zoraki gülümser ve balkonumsu bir platformun üzerinden uzaklardaki denizi seyre dalarlar ama milletin nefes alacağı boş alan yoktur ya, işte o hayalî yerleri!
REKLAM
Hani eski bir fıkra vardır:
Şeyhülislâm azledilip taşraya, memleketine sürgüne gönderilmiş. Günlerden bir gün yolu o taraflara düşen bir saray görevlisi yaşlı adamcağızı ziyaret edip gönlünü almak istemiş, gitmiş, el-etek öpmüş ve söz arasında “Efendi hazretleri” demiş, “Geçenlerde sarayda, vazifenize iade edileceğinizden bahsediliyordu”...
Sabık şeyhülislâm acı acı tebessüm etmiş:
- “İnanmadım ama, gene de söyle! Kulağa hoş geliyor!”...
Taksim projesi de öyle! Birşey çıkacağı yok ama kulağa hoş geliyor!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 28.10.2020 - 22:11
Charlie Hebdo'ya şarlamak isteyenler için en sunturlusundan birkaç Fransızca küfür!
“Charlie Hebdo” isimli rezil varakpâre burada tekrarından hicap duyacağım yeni bir halt etti...
Mizah bahanesi ile daha önce de böyle dünya kadar terbiyesizlik yapan, meselâ depremde can veren İtalyanlar’ı makarnaya benzeten ve en rezili de Hazreti Peygamber’e hakaretler yağdıran Charlie Hebdo’nun bu son haltı tam bir edepsizlik, terbiyesizlik ve seviyesizlik numunesidir ama çok önemli başka gerçeklere de ayna tutmaktadır:
Bir zamanlar entellerimizin hayranı olup taklide çalıştıkları Fransız Kültürü’nün artık yerlerde süründüğüne ve şaheserler ortaya koymuş olan Fransız Mizahı’nın da artık bittiği, esprinin yerini küfrün ve hakaretin aldığı gibi hakikatlere!
Mizah, hele ince mizah, ipince bir zekâ işidir! Bu işin gerektirdiği zekâya sahip olmayıp da mizah yapmaya kalkışanların bütün yazıp çizdikleri ruhsuz, tatsız tutsuz, odun misali işler olur; üstelik, zekâ seviyeleri mizaha kâfi gelmeyenleri bir başka tehlike bekler: Yapmaya çalıştıkları şaka, belden aşağı küfürden ibaret kalır.
Charlie Hebdo’nun vaziyeti, işte budur!
Eski senelerin Fransız mizahçıları işlerinin erbâbı idiler; zira Moliere’in, yani “Cimri”nin, “Kibarlık Budalası”nın, “Kadınlar Mektebi”nin, “Tartuffe”in yazarının ve sıra sıra başka mizahçıların memleketinde bu sanatın zirvede olması normaldi...
REKLAM
Ama, Fransa’da şimdi “mizah” niyetine Charlie Hebdo gibi soğuk nevâleler revaçtadır ve Fatih Altaylı’nın dün yayınladığı Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile anası yaşındaki hatunu ile dalga geçen nefis karikatür gibi Fransız esprisindeki çarpıcılığın benzerleri artık mevcut değildir. Bir zamanlar “komedi filmi” dendiğinde ilk akla gelen isimlerden olan Louis de Funes, Bourvil, Fernandel ve hattâ Jean-Paul Belmondo gibi Amerika’nın Woody Allen’ına taş çıkartan oyuncuların nesilleri de çoktan tükenmiştir!
“PİÇ” DEMEYİN, ALDIRMAZLAR!
Charlie Hebdo misâli mizah niyetine etrafa ardarda küfür sallayıp duranlar küfürün sunturlusunu haketmiş oldukları için, bu sefil derginin yaptığı rezilce işlere hiddetlenen okuyucularıma bir hizmette bulunacağım...
Devletimizin üst düzey bir görevlisi dün gece Twitter’dan Charlie Hebdo’ya iki adet küfür salladı ama yazdığı sözler Fransızlar’ı etkileyecek ağırlıkta değildir! Zira, krallarının resmî piçlerinin zamanın protokolünde yeraldığı Fransa’da çıkan bir dergiye “Vus etes des batardes”, yani “Sizler piçsiniz” demenin bir tesiri yoktur, aldırmazlar bile! Hele “Köpoğluları” mânâsına gelen “Vous etes des fils de chiennes” diye yazdığınız takdirde ne demek istediğinizi tam anlamaz ve öyle pek ciddiye de almazlar.
Bu mahzurları ortadan kaldırmak maksadıyla, aşağıda, Fransızca’nın klâsik küfürlerinden bazılarını hizmetinize sunuyorum... Bir veya ikisini yahut tamamını seçip malûm derginin mail ile gönderdiğiniz takdirde heriflerin tansiyonlarını oynatmanız garantidir!
Gerçi bazı sesli harflerin üzerinde olması gereken aksanları bilgisayarın yazı programı izin vermediği için koyamıyorum ama endişe etmeyin; aksansız, yani benim yazdığım gibi yazın, Charlie Hebdo’daki edepsizler merâmınızı gayet iyi anlarlar...
İşte, Charlie Hebdo’yu yayınlayanların ağızlarına, suratlarına ve nârin vücutlarının muhtelif yerlerine hitap edecek Fransızca birkaç sunturlu küfür:
Casse couille.
Mal baisee.
Con comme la lune.
Fouteur de merde.
Couillon.
Balai a chiotte.
Pourriture.
Moins que rien.
Güzel ve özlü sözlerin yeraldığı bu küçük listedeki ilk ibâre bence Charlie Hebdo’daki heriflere, ikincisi de hatunlara lâyık ağız dolusu şık sözlerdir...
Haydi millî göreve, yani klayye başına!..
.
Murat Bardakçı
Giriş:30.10.2020 - 17:31
Ankara'da dün açılan çok önemli sergi ve Nutuk'tan Şeyh Hamdullah'ın Kur'an'ına uzanan tuhaf tesadüfAnkara’daki Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde, konusunda “ilk” olan çok önemli bir sergi var: “Cumhuriyet’in 97. Yılında Millî Mücadele Sergisi”...
İki ay boyunca devam edecek olan sergi, dün, COVİD-19 önlemleri sebebi ile sayıları az tutulan davetlilerin katıldığı bir törenle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açıldı.
Millet Kütüphanesi’nde, mekânın geçtiğimiz Şubat’ta hizmete girişi münasebeti ile de çok önemli ve aynı şekilde alanında “ilk” olan bir başka sergi açılmış, Türkçe’nin en eski sözlüğü olan “Divan-ı Lügatü’t-Türk”ün 1266 tarihli tek nüshası, Emevi, Abbasi ve Selçuklu Kur’anları, Şeyh Hamdullah, Ahmed Karahisarî, Hafız Osman, Yedikuleli Seyyid Abdullah, Şekerzade, Kazasker Mustafa İzzet ve Hasan Rıza gibi Türk hat sanatının en büyük üstadlarının eserleri, Mevlânâ’nın meşhur Mesnevî’si, Batlamyus Atlası, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin orijinali, Kanunî Sultan Süleyman’ın divanı, Hazret-i Muhammed’in hayatını anlatan Siyer-i Nebî’nin 1595 tarihli aslı ve daha birçok eser ilk defa bu sergide biraraya getirilmişti.
Cumhuriyet’in ilânından buyana geçen 97 sene içerisinde Millî Mücadele hakkında çok şeyler yazılmış, çizilmiş, söylenmiş ama imparatorluğun yıkılışından Cumhuriyet’e uzanan dönemle alâkalı hatıraları, özellikle de birinci derecede önemli olan belgeler ile objeleri biraraya getiren bir sergi hiç düşünülmemişti.
REKLAM
Ankara’da dün açılan sergi, işte Millî Mücadele’yi aksettiren birçok kaynağı biraraya getirdiği için bu alandaki ilk ciddî faaliyettir.
* Osmanlı İmparatorluğu’nun teslim belgesi olan Mondros Mütarekesi’nin imzalı orijinali.
* Sultan Vahideddin’in, Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a 9. Ordu Müfettişi olarak gönderme emrinin orijinali.
* Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın, 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın talimatlarının yerine getirilmesi konusunda vilâyetlere gönderdiği emir.
* Mustafa Kemal Paşa’nın Genelkurmay’a gönderdiği ve Samsun’daki görevine başladığını bildiren telgrafı.
* Mustafa Kemal Paşa’nın evrak çantası.
* Amasya Tamimi’nin orijinal nüshası.
* Erzurum Kongresi’nde alınan kararların imzalı orijinali ve Kongre’nin mührü.
* Sivas Kongresi’nda alınan kararların imzalı orijinali.
* Misak-ı Millî’nin milletvekilleri tarafından imzalanmış olan orijinali.
* Sevr Andlaşması’nın Osmanlı Devleti’ne gönderilmiş olan orijinal kopyesi.
* Lozan Andlaşması’nın Fransız Dışişleri Bakanlığı’nda muhafaza edilen imzalı orijinal nüshasının görüntüsü.
* Kahramanmaraş’ta Fransız işgaline karşı başlatılan direnişin öncüsü Sütçü İmam’ın tabancası ve kılıcı.
* Millî Mücadele kahramanlarından Satı Kadın’ın yaşmağı ve şalvarı.
* Millî Mücadele’de askerlerimizin kullandıkları bir matara, süvarilere mahsus körüklü çizme, bir ağır makineli tüfek ile sehpası ve bir tüfek.
* İkinci İnönü ve Sakarya Muharebeleri’ne katılmış bir subayın günlüğü.
* Millî Mücadele’de kullanılan ve üzerinde “Dikkat, düşman dinliyor” yazan 50 abonelik telefon santrali ve bir sahra telefonu.
* İzmir’de yayınlanan Âhenk Gazetesi’nin, ordumuzun İzmir’e girişini müjdeleyen renkli nüshası.
* Sakarya Savaşı’nda önce hazırlanmış Sakarya Vadisi’ni gösteren askerî harita.
* Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın Millî Mücadele’de kullandığı dürbünü, mührü, kalpağı, hokka takımı ve mareşal rütbesini gösteren apoletlerin dikili olduğu pelerini.
* Mustafa Kemal Paşa’nın içerisine bir süngünün gizli olduğu bastonu.
* Büyük Taarruz sırasında çizilmiş muharebe plânı ve öncü bayrağı.
* Mustafa Kemal Paşa’nın “Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri” emrinin imzalı orijinal nüshası.
* Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’in kurtuluşunun ardından yayınladığı “Büyük ve Asîl Türk Milleti” hitabıyla başlayan beyannamesi.
* 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin duvarına asılan ve üzerinde âyetlerle bir hadisin yazılı olduğu sancak ile Meclis’e çekilen ilk bayrak.
* Hattat Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey’in İstiklâl Savaşı sırasında yazdığı “Bu da geçer Ya Hu” levhası ile işgal sırasında her gün yazdığı besmelelerden biri.
* Hattat Necmeddin Okyay’ın zaferden sonra yazdığı “Gel keyfim gel” levhası.
* Süleyman Nazif’in, İstanbul’u işgal eden İtilâf kuvvetleri arasında bulunan Fransız birliklerinin komutanı Franchet d’Esperey’i kınamak maksadıyla Hadisat Gazetesi’nde yazdığı meşhur “Kara Bir Gün” makalesinin orijinali.
* Yahya Kemal Beyatlı’nın, Mondros Mütarekesi’nin sebep olduğu üzüntü ile yazdığı “1918” şiirinin kendi elyazısı ile olan nüshası.
* Hindistan Müslümanları’nın Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdikleri zafer sancağı.
* Mustafa Kemal Paşa’ya “Mareşal” rütbesinin verilmesi için İsmet İnönü ile Fevzi Çakmak’ın Meclis’e yaptıkları teklifin orijinali.
* Libya’nın dinî ve millî önderlerinden Şeyh Ahmed Sunusi’nin Mustafa Kemal Paşa’ya hediye ettiği, kını kıymetli taşlarla süslü kılıç.
* Ankara esnafının Mustafa Kemal Paşa’ya hediye ettikleri altın Cumhurbaşkanlığı mührü.
* Hattat, cildçi ve ebrucu Necmeddin Okyay’ın Mustafa Kemal Paşa için ciltlediği özel baskı yapılmış Nutuk nüshası ve Nutuk’un yazıldığı masa.
* İsmet Paşa’nın taşları Türk bayrağını sembolize eden kırmızı ve beyaz renkte imal edilmiş satranç takımı.
* İsmet Paşa’ya ait Buhara Kılıcı.
* Celâl Bayar’ın gözlüğü, Millî Mücadele’de “Galip Hoca” kimliği ile direniş başlattığı sırada çekilmiş fotoğrafı ve daktilosu.
* Hanımlar Esirgeme Derneği’nin İlk Meclis’e hediye ettikleri ve üzerinde Hattat Hâmid Bey’e yazdırdıkları bir âyetin bulunduğu örtü.
* Mareşal Fevzi Çakmak’ın Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya davet edilmesi üzerine gönderdiği teşekkür telgrafı.
* Mareşal Fevzi Çakmak’ın, Kâzım Karabekir’in ve Refet Paşa’nın üniformaları, Refet Paşa’nın ayaklı dürbünü, Kâzım Karabekir’in İstiklâl Madalyası ve Ali İhsan Sabis’in kılıcı.
* Doğu sınırlarımızı kademe kademe belirleyen Gümrü, Moskova ve Ankara Anlaşmaları’nın imzalandığı kalemler.
* Meclis-i Mebusan’dan TBMM’ye intikal eden ve İlk Meclis’te kullanılan gong.
* Meclis’in 1921’de kabul ettiği Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun, yani Anayasa’nın elyazısı ile taslağı.
* 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nde kürsünün hemen arkasına asılan ve üzerinde “Onlarla istişare et” âyetinin yazılı olduğu levha.
* Mustafa Kemal Paşa’nın, 1920’de Meclis’in açılışından iki gün önce yapılması gerekenler ve edilmesi gereken dualar konusunda vilâyetlere, sancaklara, kazalara ve kolordulara gönderdiği genelenin aslı.
* Cumhuriyet’in ilân belgesi: Meclis’in 29 Ekim 1923’teki 43. oturumunda kabul ettiği tasarının orijinali.
* Mehmed Akif’in kaleme aldığı İstiklâl Marşı’nın Meclis’te 12 Mart 1921’de resmî marş olarak kabulünden sonra yazılan tasdikli sureti ve Ekrem Zeki Üngör’e ait bestenin bestekârın imzasını taşıyan notası.
* 1925 ile 1928 arasında ikinci Meclis binasının genel kurulunda kürsünün arkasına asılan ve üzerinde o devrin büyük hattatı Hulûsi Efendi’nin yazdığı “Hakimiyet Milletindir” ifadesinin yazılı olduğu levha.
REKLAM
NUTUK’TAN HAMDULLAH’IN KUR’AN’INA...
Sergilenen bu objelerin hemen tamamının uzun uzun yazmayı gerektiren hikâyeleri vardır ama bunlardan sadece biri, muhafaza edildiği ATASE’den, yani Genelkurmay Askerî Tarih Arşivi’nden alınarak sergiye getirilen Necmeddin Efendi tarafından cildlenmiş özel baskı Nutuk hakkında pek bilinmeyen bir tesadüfü nakledeceğim:
Reisicumhur Mustafa Kemal’in, Halk Fırkası’nın İkinci Kurultayı’nda, 1927’nin 15 ile 20 Ekim günleri arasında aralıklarla 36 saat 31 dakika boyunca okuduğu ve Samsun’a çıkışından itibaren Millî Mücadele’nin safhalarını anlattığı “Nutuk”un 1927’de iki farklı baskısı yapılmış, az sayıda lüks kâğıda basılan nüshalar protokole dağıtılmış, diğer baskılar satışa çıkartılmış ve satıştan elde edilen gelir Türk Tayyare Cemiyeti’ne bırakılmıştı.
1883 ile 1976 arasında yaşayan, döneminin önde gelen hat, ebru ve cilt üstâdı Necmeddin Okyay, Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile özel baskılardan 15 adedinin metin kısmıyla belgelerini ayrı ayrı deri cild yapmış, ön ve arka kapaklardaki motifler için Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen eski yüzyılların kitaplarındaki kalıpları kullanmıştır. Nutuk’u tamamlayıcı mahiyetteki haritaları da arka kapakların iç kısımlarına yerleştirdiği zarflara koymuş, ve bu zarfları “Necmeddin ebrusu” denen kendi ebrularından imal etmişti.
Mustafa Kemal, Necmeddin Efendi’nin icazetli talebesinden olan hat üstâdı Prof. Uğur Derman’ın anlattığına göre, bu 15 adet deri cild için Necmeddin Okyay’a yüksek bir ücret ödemiş ve Necmeddin Efendi bu meblâğı çok önemli bir işe harcanmıştı:
O günlerde İstanbullu bir ailenin elinde, İkinci Bayezid devrinde yaşayan ve Türk hattının en büyük isimlerinden olan Şeyh Hamdullah’ın yazdığı bir Kur’an vardır, aile bu Kur’an’ı satmak istemektedir ve Necmeddin Okyay, Mustafa Kemal’den gelen para ile bu Kur’an’ı satın almıştır.
Nutuk’un ciltlenmesinden elde edilen meblâğ karşılığında sahip olunan ve hat tarihimizin çok önemli eserlerinin başında gelen Şeyh Hamdullah imzalı bu Kur’an şimdi Topkapı Sarayı’nda muhafaza ediliyor...
Millet Kütüphanesi’nde iki ay boyunca açık kalacak olan “Millî Mücadele” sergisini mutlaka gezin... Halide Edib’in 1919 Mayıs’ında İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinden sonra Sultanahmet’te düzenlenen protesto mitingindeki meşhur konuşmasını o zamanın görüntüleri eşliğinde kendi sesinden dinledikten ve yine o dönemi her bakımdan aksettiren belgeler ile eşyaları gördükten sonra, Millî Mücadele’nin ne büyük zorluklarla kazanıldığını ve Cumhuriyet’in hangi şartlar altında nasıl kurulduğunu çok daha mükemmel şekilde hissedeceksiniz.
Cildini ve mahfazasını Necmeddin Okyay’ın yaptığı Mustafa Kemal Paşa’ya ait Nutuk.
Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya ait Nutuk’un mahfazasına altınla yazılmış “G. M. K.” anteti.
Mustafa Kemal Paşa’ya ait özel baskı Nutuk’un ilk sayfaları.
Necmeddin Okyay.
.
Murat Bardakçı
Giriş:03.11.2020 - 15:46
"Türk istikbalinin evlâdı"nın geldiği seviyeye bakın!
0:00 / 0:00
Memlekette alık, aptal, cahil, ahlâksız, arsız, edepsiz, haysiyetsiz mi arıyorsunuz?
Böylelerinden o kadar çok var ki!
Beyinsizliklerini etrafa gerine gerine gösterebilmek için her fırsattan istifadeye çalışıyorlar. İzmir’de deprem oluyor, canlar gidiyor, herifler eşindikleri sosyal medya çöplüğünde hiç utanmadan “Gâvur İzmir” teraneleri ile mesaj atıyor görüntü ahlâk dersleri vermeye kalkışıyorlar.
Üstelik “Gâvur İzmir” sözünün günümüzün, hattâ Osmanlı döneminin İzmir’i ile alâkası olmadığından, İzmir’in “gâvurluğu”nun çok daha eski asırlara uzandığından, tarih kitaplarında geçen bu ibare ile Hristiyanlar’ın kontrolünde bulunan ve 15. asırda Timur’un ortadan kaldırdığı bir sahil şeridinin kastedildiğinden haberdar değiller; bilmelerine de zekâ ve bilgi seviyeleri bakımından zaten imkân yok. Ama cehaletlerinin ve sebepsiz nefretlerinin gazı ile yazıp, konuşup duruyorlar!
Böylelerinin gözünde depremmiş, ölümmüş, siyasi gerginlikmiş, yahut apansız meydana gelen bir olay imiş, mühim değildir! Onlar için herşey, önemli olsun olmasın, bilsinler yahut bilmesinler her hadise, ortaya fırlayıp terbiyesizce ve idrak dışı ahkâm kesmelerinin vasıtasıdır.
Aşağıda, internetteki bir haber sitesinden başka bir mevzuda yapılan bazı okuyucu yorumlarını ifade sakatlıkları ile imlâlarını düzeltmeye çalışarak naklediyorum...
REKLAM
Konu, geçtiğimiz günlerde ölen İskoçyalı meşhur oyuncu Sean Connery... İlk çevrilen James Bond filmlerinin ve daha birçok filmin bu unutulmaz oyuncusunun vefat haberi bir internet sitesinde “Sean Connery hayatını kaybetti” diye çıkmış ve okuyucular haberin altına bu yorumları yapmışlar...
Naklettiğim ifadeler ile bunların sosyal medyada yeralan onbinlerce benzeri toplumumuzun bir kesiminin akıl sağlığının, mantığının, daha da önemlisi insanlığının düştüğü seviyeyi gösteren mükemmel örneklerdir ve psikiyatristlere akıl vermek haddim değildir ama, bu dert artık ruh hekimlerini ilgilendiren sosyal bir salgın hâline gelmiştir!
İşte, “Türk istikbâlinin evlâdı”nın akıldan, mantıkdan, kafadan, bilgiden, dengeden, velhâsıl herşeyden nasıl yoksun hâle geldiğini gösteren yorumlarından birkaçı:
* İyi bilmezdik. Ateşi bol olsun.
* 007, işin zor arslanım, hesap vakti geldi.
* Usta bir aktördün, Hristiyanlığı benimsedin. Bizim inanışa göre cehenneme gidiyorsun. İnşallah çok hayır işlemişsindir belki suçun hafifler orada.
* Sizin beyninize s.... Nur içinde yatsın da ne demek ya? Şövalyeye nur icinde yatsın diyor beynini s....m.
* Film bitti, şimdi gerçekle yüzleşme vakti.
* İyi, şimdi cehennemde çevirir filimleri.
* Nereden biliyorsun cehenneme gideceğini?
* Duyduğuma göre ölmeden önce son nefesinde şehadet getirdi ve müslüman oldu, böylece günahsız bir müslüman olarak cenneti garantiledi, biz ise müslüman olarak doğduk ama günahımız çok, hele siyasiciler ve liderler cehennemi boylayacak, inşallah Macron çayır çayır yanar. Allah günahlarımızı affetsin inşallah.
* Kaliteli filmleri vardı. Çocukken cok seyrederdim. Ama sonra Bond filmlerinin yapılış sebebinin Yahudi masonlarına çalışan bir olgu olduğunu öğrenince serilerine bakmayı bıraktım
* Yeter, çok yaşamış. Kazık çakacak değildi ya.
* Kâfir olarak öldü cehennem bekliyor.
* Toprağı bol olsun. Sean Connery müslüman değildi, boşuna klavyenizi yormayın.
REKLAM
* Usta oyuncuydun ama öteki tarafta artistlik sökmüyor.
* Dūnyaya kazık çakacak değil ya.
* La bu yaşıyor muydu?
* Evet bir kâfir ölür, gazete ve TV’lerde yasını biz tutarız.
* Daha ne yaşıyacak? 90. Dünyaya çivi mi çakacak?
* Allah rahmet eylesin umarim şehit sayılır.
* Ulan g... elin gavuru. Ne şehidi vatan haini? Şehitlik o kadar kolay mi?
* Çüüüüşş!
* Bir zamanlar dünyanın en ünlülerinden biriydin. Ama birkaç ay içinde sadece kemiklerin kalacak. Asıl hayat şimdi başladı.
* Adam Müslüman da ben mi bilmiyorum yoksa?
* Mezarına floresan takın da ışıklar içinde uyusun
* Ben floresancıyım usta. Kaç adet takalım? Ödemeyi krediyle mi yoksa nakit mi yaparsınız?
* Seninkine de lâğım bağlasınlar.
* Led kullansın daha uzun ömürlü ve ekonomik.
* Çok bilmiş bakışları ile Kenan Işık’ı çok anımsatıyordu.
.
Murat Bardakçı
Giriş:07.11.2020 - 14:59
Selçuklu aristokratı büyük sanatkârHaber sitelerinden biri “piyanist” olduğunu söylemiş, diğeri “müzisyen” demiş, bir başkası da “şarkıcı” diye bahsetmiş...
Basınımız, önceki gece vefat eden Timur Selçuk’un musikideki yeri hakkında işte böyle kararsız kaldı.
Hele mevsimlik falan değil aylık, hattâ sadece haftalık o “ünlü sanatçı” denen şöhretlerin “Işıklar içinde uyusun” diye attıkları mesajlar yok mu!
Timur Selçuk, 1960’ların ortalarından itibaren “Hafif Batı Müziği”; sonradan da “Pop” vesaire dediğimiz müziğin bizdeki en önemli ismi idi.
“En önemlilerinden biri”, “önde gelen” yahut “seçkin” falan değil, “en önemli” dediğime dikkat buyurulsun!
Bizde eseri besteleyen, o eserin orkestrasyonunu yapan, icra eden orkestrayı yöneten ve üstüne üstlük bestesini bizzat okuyan bir başka sanatçı yoktur. Timur Selçuk bütün bunları tek başına yapmış, yani eserin bestesi ile orkestra uyarlamasını mükemmel şekilde tamamladıktan sonra kurduğu orkestraya icra ettirmiş ve eser şayet sözlü ise kendisi okumuştu.
Ardında bıraktığı “İspanyol Meyhanesi”, “Sen Nerdesin?”, “Beyaz Güvercin”, “Ayrılanlar İçin” gibi gençlik senelerimizin unutulmaz şarkıları ile oyun, filim müzikleri ve orkestra için yaptığı besteler, herşeyi ile ona ait eserlerdi!
REKLAM
Böyle sanatkârlara, Batı’da “artiste complet” derler...
Sanatında bu derece mükemmel bir seviye elde etmesinde dünyanın önde gelen müzik okullarından birinde, Paris’teki Ecole Normale’de aldığı ciddî musiki eğitiminin yanısıra Türk Musikisi’nin son büyük üstâdı Münir Nureddin Selçuk’un oğlu olması gibi sahip olduğu ırsî özelliğin de etkisi vardır. Timur Selçuk’un eserleri, iki haftada bir Pazar sabahları şefliğini babası Münir Nureddin’in yaptığı İstanbul Belediyesi İcra Heyeti’nin Şan Sineması’ndaki konserlerine gidip dönüşte evdeki Dual marka pikaptan “İspanyol Meyhanesi”ni ve diğer şarkıları dinlediğimiz güzel zamanların hatıralarıdır.
GERMİYAN BEYİ’NİN TORUNU
Erbâbı ve Selçuk ailesinin yakınları bilirler: Osmanlı İmparatorluğu’nun asırlarca idarecilik yapmış aristokrat bir ailesine mensup olan Münir Nureddin’in anne tarafından soyu tâââ Germiyanoğulları’na, yani Selçukîler sonrası Osmanlı sanatının ortaya çıkmasında büyük etkisi olan Germiyan Beyleri’ne uzanır ve Münir Bey, Vezir Germiyanoğlu Ali Paşa’nın doğrudan küçük torunudur...
Münir Nureddin 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında “İçses” diye bir soyad almış, vereceği konserlerin gazetelerdeki ilânları bir ara “İçses” diye çıkmış, sonra “Gürses” olmuş ama üstad bunları kısa bir müddet sonra bunları bırakmıştı.
Münir Bey’in kızı çok sevgili Meral Hanım anlatmıştı: Annesi rahmetli Enise Hanım soyadlarının “İçses” olduğunu öğrenince Münir Bey’e “Bu ‘İçses’, bana “içyağı’nı hatırlatıyor. Münir, vallahi midem kalktı! Böyle soyad olmaz, git değiştir! Hem sen Selçuklu prensisin, düzgün isim bul” demiş ve üstad bunun üzerine “Selçuk” olmuştu!
.
Murat Bardakçı
Giriş:14.11.2020 - 15:28
Asırlar öncesinden bir başka "Ne oldu Paşinyan?" sorusu
Azerbaycan’ın 27 sene boyunca Ermeni işgalinde kalan Dağlık Karabağ’ın önemli kısımlarını kurtarmasının ardından, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in zafer konuşması yaparken kahkahalar içerisinde “Ne oldu Paşinyan?” demesi hem Azerbaycan’ın, hem de Türkiye’nin sosyal medyasında günlerdir tıklanıyor...
0:00 / 0:00
Kazanılan zafer Aliyev’i öylesine sevindirmişti ki “Ne oldu Paşinyan?” diye sorduktan sonra keyif içerisinde “Cebrail’e yol çekiyordun. Ne oldu? Hani yol? Şuşa’da parlamento binası yapıyordun, ne oldu? Raksedip duruyordun. Ne oldu Paşinyan?” diye ardarda sevinç sözleri etti.
Elde edilen hemen her önemli başarıdan sonra kaybeden tarafa “Ne oldu?” diye sormak millî âdetimizdir ve İlham Aliyev’in sözleri, bu âdetin bizler gibi Oğuz Boyu’ndan gelenlerin memleketi olan Azerbaycan’da da mevcut bulunduğunu göstermektedir.
Bilirsiniz, kazandığımız galibiyetten sonra rakibimize sadece “Ne oldu?” demekle kalmayız; aklının başına gelip gelmediğini sormak için kullandığımız daha hayli sözümüz vardır ve bu sözler “Tamam mı”dan başlayıp “Bilmemkimin bilmemneresini gördün mü?” nidâlarına kadar uzar, gider.
Aliyev’in savaş meydanında kazanılan galibiyetin böyle “Ne oldu Paşinyan?” şeklindeki sevinç dolu tezahürü, bana bundan 350 küsur sene önce, 17. asırda kazandığımız bir başka zaferin, o devirde Venedikliler’in elinde bulunan Girit’in fethinin ardından bir saz şairinin yazdığı ve içerisinde İlham Aliyev’in memnuniyetine benzer ifadelerin geçtiği bir şiiri hatırlattı.
REKLAM
Şiir 17. asır Türk Musikisi, Türk Edebiyatı ve Türk folklorü için son derece önemli bir kaynak kabul edilen, Türkiye’de “Ali Ufkî” ismini alan, saray tercümanlığı yapan ve bir hayli önemli eser veren Alberto Bobowski adında bir Polonyalı’nın şimdi Londra’daki British Museum’da bulunan Sloane Kolleksiyonu’nda muhafaza edilen meşhur eseri “Mecmua-i Sâz ü Söz”ün 181.b numaralı varağında, yani 181. sayfasının ön yüzünde geçiyor...
O devrin saz şairlerinden Tâsbâz Ali 1645 ile 1669 arasında, yani 24 sene süren Girit seferi sırasında kazanılan zaferlerden birinin ardından yazdığı şiir, Aliyev’in “Ne oldu Paşinyan?” demesi gibi “Nasılsın Venedikli Frenk? N’aber, ne oldu? Başına bak ne işler açtın” mânâsına gelen “Nicesin Venedik frengi?” mısraı ile başlıyor.
Tâsbâz Ali, elyazmasında maalesef yer yer imlâ hatalarına rastlanan ve bazı kelimelerin ne mânâya geldiği de anlaşılamayan şiirinin rahat okunan yerlerinde Venedikliler’e bugünün Türkçesi ile şöyle sesleniyor:
“Ne oldu Venedik frengi? Osmanlı ile cenk ettin, kaç bin serhoş ve küstah askerin öldü de ne oldu? Derdinle teselli bulup ‘O kaleyi vermem’ derdin ama sonra aman dileyip kalenin anahtarlarını hayrına mı teslim ettin? Her türlü tekniği kullanıp yerin altında bomba yolları açtın, bombaları patlattın ama yardımına koşanlar da oklarını ve silâhlarını bırakmak zorunda kaldılar. Şimdi aman isteğini kabul eden Osmanlı’ya karşı hayırlı işler yap, ıslah edilmiş şekilde tâbî ol. Tâsbâz Ali, sana Hünkâr’a vermeyi kabul ettiğin haracı vermeni söylüyor!”.
İşte, 17. asır saz şairi Tâsbâz Ali’nin Girit Seferi sırasında kazanılan bir zaferin ardından mağlûp Venedikliler’e hitaben yazdığı şiirin tamamı:
Nicesin Venedik frengi?
Edip Osmanlı ile cengi
Kırdırdın kaç niçe bin sanki
Serhoş sirkat (soldat?) küstâhların
Tesellî ederdin derdin
Kostor fetholunmaz derdin
Sonra hayrına mı verdin
Amân deyû miftâhların
Kullandın envâî fenler
Lâğım kunbara mahzenler
Hep imdâdına gelenler
Bırakdılar tîğ silâhların
Çün kabûl oldun amâna
Hayırhâh ol Âl-i Osmân´a
Tâbi olup muslihâne
Ver reâyâ ferağların (?)
Tâsbâz eydür indir tâcı
Metâlardan gümrük bacı (?)
Verip hünkâra harâcı
Dâim it imtidâhların (?)
.
Murat Bardakçı
Giriş:19.11.2020 - 20:05
1918'deki salgında bütün okullar bu emirle tatil edilmiştiPandemi derdi arttıkça artıyor, o arttıkça da necîp milletimizin tedbir, korunma vesaire gibi tedbirlere riayeti azaldıkça azalıyor!
Günlerdir evden çıkmıyordum; geçen gün bir işimi halletmek için mecbur kalınca sarılıp, sarmalanıp, maske üstüne maske takıp Teşvikiye’ye gittim ve “tatlı hayat”ın içine düştüm. Kafeler ve restoranlar ağzına kadar dolu idi, millet ufacık masalara balık istifi üşüşmüştü, maske falan hak getireydi ve kesif sigara dumanları açık havada bile bulutu andırır hâle gelmişti.
Cesarete bakın! Sanki dört bir yanımızda salgın falan yok, heryer ve herşey güllük-gülistan ve millet sokaklarda zafer şenliğinde! Ala ala heeeeyyy! Oleeee!
Neyzen Tevfik’in bu kadar umursamaz, kafasız, beyinsiz ve ahmak güruh hakkında mükemmel bir kıt’ası ile bazı mısraları vardır ama yazmayacağım, zira yazacak olsam sokakları dolduran pandemi şovalyeleri anlamayacak, “Herif millete hakaret ediyor!” diyecekler...
Biz bu umursamazlığa bir asır önce de kapılmıştık ve başımıza gelmeyen kalmamıştı!
Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından dünyaya musallat olan “İspanyol Gribi” yahut “İspanyol Nezlesi” denen belâ Türkiye’ye de uğramadan edememiş ve sadece İstanbul’da 6 bin 835 kişi bu meret yüzünden can vermişti.
Ama, bu sayı resmî idi ve o günlerde işgal altında bulunan şehirde zor-belâ belirlenebilmişti. Aksaray’daki, Suriçi’ndeki yahut Boğaz’ın ücra köylerindeki asıl kurban adedini bulabilmek için 6 bin 835’i en az dörtle, beşle, hattâ dokuzla, onla çarpmak gerektiği söylenirdi.
REKLAM
Daha önce yazmıştım: Çocukluk ve gençlik zamanlarımda, yani 1960’ların sonu ile 1970’lerde, o tarihten 40-50 sene önceki salgını İstanbul’da yaşayan, hattâ hastalığa yakalanıp şifa bulan aile büyüklerimden tutun ahbaplara, hocalara ve üstadlara kadar hayli kişi tanıdım ve anlattıklarını uzun uzun dinledim…
1890’ların sonu ile 1900’lerin başlarında doğmuşlardı, “İspanyol Nezlesi” denen belânın dünyayı kırıp geçirdiği senelerde 20-25 yaşlarında idiler; bana o günleri anlatırken yetmişlerine, haydi bilemediniz yetmiş beşlerine gelmişlerdi, hafızaları ve hatıraları pırıl pırıldı, çektikleri dertten sanki dün imişcesine bahsederlerdi…
Salgın, İstanbul’da zengin-fakir, asker-sivil, genç-yaşlı demeden ve sosyal sınıf farkı da gözetmeden hemen herkesi, özellikle iki bölgeyi vurmuştu: Yahya Kemal’in “Ücra ve fakir İstanbul” dediği Suriçi’ndeki semtler ile zengin mekânları, o senelerde konaklarla dolu Nişantaşı, Fatih gibi semtleri ve yalılar beldesi Ortaköy-Bebek arasındaki mahalleyi andıran konakları...
SOKAK SEVDASI YÜZÜNDEN
Millet korkudan evlerine kapanmıştı ama ilk salgının şiddeti geçince aynen bugün olduğu gibi sokak aşkı depreşti, erkekler “Bitti, kurtulduk” deyip kendilerini sokağa attılar.
Salgın, o senelerin nisbeten uzak semtleri olan Boğaz’ın Anadolu sahillerine, Kanlıca, Kandilli, Beykoz taraflarına ve Kadıköy’ün ilerisindeki yerlere, meselâ Erenköy ile Bostancı’ya pek ulaşamamıştı. Ama, bulaştırma vazifesini Rumeli yakasının varlıklı sâkileri hallettiler, evde kalmaktan bunalanlar Erenköy taraflarındaki köşklere taşındılar ve salgını da beraberlerinde götürdüler. Evlerin kapıları bohçacı, kalaycı, bilmemneci tâifesine açılınca da ikinci dalga gelip çattı! Bizdeki tam sayıyı bilmiyoruz ama dünyanın dört bir tarafında 30 ilâ 40 milyon arasında kişi can verdi ve bunu iki dalga daha takip etti…
İşin ciddiyetini ve tehlikesini anlamayan İstanbullular sokaklara taştığı için böyle kırım kırım kırıldılar fakat devlet bütün bu hay-huy içerisinde hiç gecikmeden, salgının daha ilk günlerinde aklı başında bir karar aldı ve bütün okulları tatil etti!
REKLAM
Aşağıda, bugün Osmanlı Arşivleri’nde MF.MKT.1229-45-2 numarada muhafaza edilen bu kapatma kararının tam metnini günümüzün Türkçesi’ne naklederek veriyorum...
Maarif Vekâleti’nin, yani o zamanın Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1918 Aralık’ında İstanbul Maarif Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda şöyle deniyor:
“İspanyol Nezlesi’nin kesb-i şiddet etmesi (şiddet kazanması) üzerine bilumum resmî ve gayrıresmî mekâtibin (mektepleri) iş’âr-ı âhıre değin (bir sonraki bilgilendirmeye kadar) derakap (hemen) ve müsta’celen (sür’atle) tatillerine dair Sıhhiye Vekâlet-i Celîlesi’nden (Sağlık Bakanlığı’ndan) vârid olan (gelen) 8 Kânunevvel 334 (8 Aralık 1918) tarihli ve 22920/18 numaralı tezkere sureti irsal kılınmış (gönderilmiş) ve keyfiyet matbuat (basın) ile de ilân edilmiş olmakla beyân-ı mâlûmat olunur (bildirilir) efendim”.
İspanyol gribi yüzünden kapatılan okulların ne zaman açıldıklarının belgesini bulamadım ise de, sizleri bu ilk kapatma kararından haberdar etmek istedim...
İspanyol gribi salgını yüzünden 1918 Aralık’ında İstanbul’daki bütün okulların kapatılma kararı (Osmanlı Arşivleri, MF.MKT.1229-45-2).
.
Murat Bardakçı
Giriş:26.11.2020 - 10:00
Fahrettin Bey'in verdiği vahim haber ve basınımız
0:00 / 0:00
Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, pandeminin başlamasından buyana bıkmadan, usanmadan yaptığı açıklamaların en önemlisini ama en ürkütücüsünü dün akşam yaptı ve son 24 saat içerisinde Kovid-19’a yakalananların sayısının 28 bin 351 olduğunu duyurdu. Vahim haber bu kadar da değildi; bazı vilâyetler salgında üçüncü zirveyi yaşıyorlardı ve bu illerdeki yoğun bakım servislerinin doluluk oranları yüzde altmışları, yetmişleri geçiyordu!
Bir gün içerisinde 28 bin 351 kişinin virüs kaptığının ne mânâya geldiğini idrak edemeyecek olanlara anlayacakları şekilde söyleyeyim: Boşvermişliğimiz, umursamazlığımız ve “Bana birşey olmaz” gibisinden aptalca cesaretimiz de devam ettiği takdirde birçoğumuz tahtalıköy yolculuğuna çıkacağız demektir! Hâlâ maske takmamakta ısrar eden ve şayet taşıyıcı iseler etrafa virüs saçıp duran eblehler de öbür tarafa binlerce masumun katili olarak gideceklerdir!
Fahrettin Bey’in TV’den takip ettiğim açıklamaları beni iki defa dehşete düşürdü...
İlk sebep hasta sayısının bu kadar yükselmesi ve yoğun bakımların neredeyse tıkabasa dolması, yani salgının toplumu artık her taraftan kuşatması; ikinci sebep de basında anlayışın, idrakin ve aklın maalesef yerlerde sürünür hâle gelmiş olmasıydı...
Sağlık Bakanı’nın şimdiye kadar fısır fısır dedikodusu yapılan pozitif vak’a adedini tedbirlere ciddî şekilde uyma zamanının geçmek üzere olduğunu hissettirebilmek için açıklamak zorunda kaldığı besbelli idi ama anlayan nerede?
REKLAM
Gayet nazik bir zat olan Fahrettin Bey kibarca “Bu iş patladı gitti, aklımızı başımıza almazsak çok daha fazla kurban vereriz”, yani “Ölürsünüz!” diyor; son 24 saatte 28 bin 351 kişinin hastalandığını söylüyor, pandeminin bazı illerde üçüncü zirveyi yaptığını anlatıyor, “Radikal tedbirlere başvurmanın kaçınılmaz olduğunu” vurguluyordu ama konuşmasını takip eden muhabirlerde tık yoktu, tık! Soru faslı geldiğinde çıkıp 28 bin 351 vak’anın vehameti hakkında hiçbirşey sormadılar ve vaziyetin ne kadar berbatlaştığını idrak edememiş olacaklar ki, ucuzun da ucuzu sorular birbiri takip etti: “Test için 250 liradan fazla para alan kuruluşlara yaptırım uygulanacak mı?”, “Ekrem İmamoğlu’nun açıklamaları hakkında ne düşünüyorsunuz?”, “Getirilecek aşı kaç para olacak?” veya “Yeni kısıtlamalar sözkonusu mu?” gibisinden günlerdir, haftalardır tekrarlanmasından usanılmayan sıradan sorular!
Fahrettin Bey’e aklıbaşında sadece tek bir soru soruldu, o da yurtdışından gelenlerin karantinaya alınıp alınmayacakları idi ama hemen ardından “test fiyatları” misali ucuz sorularla bu önemli bahis de kaynayıp gitti.
Aynı garabeti TV’lerde sık sık görebilirsiniz: Moderatör, programcı veya muhabir sadece soracağı soruyu yahut söyleyeceği sözü unutmamaya odaklandığı ve sorusunu bir kâğıda yazmayı da akıl edemediği için konuşmacıya kulak vermiyor! Dünya kadar önemli açıklama bu yüzden kaynayıp gidiyor, muhatabın konuşması bazen en önemli yerinde alâkasız ve tuhaf bir soru ile pattadanak kesiliveriyor...
Bu işin düzelmesi gayet zordur, zira yetenek şartı bir tarafa, en ufak hatanızda bile kalem, mizanpaj cetveli, bazen de kitap gibi eline ne geçerse kafanıza fırlatan; üstüne üstlük etmediği hakareti bırakmayan ama böyle yapmakla mesleği öğrenmenizi sağlayan kıdemli gazetecilerin nesli maalesef sona ermiştir!
Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın pandeminin korkunç çehresini ilk defa bu kadar yakından görmemizi sağlayan dünkü basın toplantısı, haberlerin artık tek bir tıklama ile gönderilebilmesine imkân veren günümüzün teknolojik gelişmeleri ile gazeteciliğin kalitesi arasında Türkiye’de maalesef ters orantı bulunduğunu gösteren tarihî bir hadisedir!
.
Murat Bardakçı
Giriş:01.12.2020 - 11:45
Sermaye ırkçılarımızAna muhalefet partisinin üst düzey yöneticisi hiddet içerisinde açıklama yapıyor, “Milletin malının-mülkünün Katar’a gittiğini” söylüyor...
Muhalefet partisinin meslekten ekonomist olan yöneticisi böyle bir işin mümkünsüzlüğünü, paranın geldiğini ama hiçbirşeyin gitmediğini ve satılan malın, hissenin, vesairenin burada kalacağını bilmesine bilir, hattâ gayet iyi bilir ama siyaset yapıyor ya, böyle söylemeye mecbur!
Bu mantık, en pahalı semtlerindeki birbirinden kıymetli gayrımenkulleri senelerden buyana petrol zengini Araplar’a ve ardından da oligark Ruslar’a satılan Londra’nın yerinde şimdi yeller estiği mânâsına gelir!
Sadece Londra değil, Fransa’nın Cote d’Azur’deki, yani Akdeniz sahillerindeki şehirlerde de öyle...
Cote d’Azur’ün Nice, Cannes, Juan les Pinnes yahut Antibes gibi şehirleri ile kasabalarına yolunuz düştüğü takdirde, pencerelerde asılmış “satılık daire” ilânlarının çoğunun son senelerde Fransızca değil, Rusça olduğunu görürsünüz. Fransızlar harıl harıl Rus müşteri aramaktadırlar ama hiç kimse çıkıp “Ruslar gelecek, dünya güzeli sahillerimizi alıp Moskova’ya götürecekler” diye düşünmez, daha doğrusu böyle bir fikir fukaralığına düşmez.
REKLAM
Bizde ise “Milletin malı-mülkü Katar’a gidiyor” demek, bugün vatanseverliğin temel şartlarından olmuştur!
Şimdilerde pek hatırlamıyoruz ama, biz yabancı sermayeye oldum olası meraklıyızdır; hattâ o sermayeyi çekebilmek için geçmişte göstermediğimiz marifet, atmadığımız takla kalmamıştır.
BİZ, YABANCI SERMAYE ÂŞIKIYDIK!
Eski gazete kolleksiyonlarını şöyle bir taradığınızda “İstanbul’a gelen Amerikalı zenginler Türkiye’ye yatırım yapmaya karar verdiler” diye başlayıp “Hamam, Boğaz, şişkebap ve rakı” muhabbeti ile devam eden dünya kadar haberle karşılaşırsınız... Cüzdanı şişkin ecnebiyi yere-göğe koyamayan o günlerin politikacıları ile basını, bundan birkaç sene öncesine kadar yabancılara yapılan hisse ve gayrımenkul satışlarını cephede büyük bir zafer kazanılmışcasına allayıp pullamıştır!
Meselâ, yabancılar bir Türk bankasından hisse mi aldılar? Bu iş bankacılıktaki gücümüz ve dünya standardını yakalamamız mânâsına gelir; Avrupalılar’ın yahut Amerikalılar’ın bir holdingimize ortak olmaları da “dünya devi” seviyesine yükseldiğimizi gösterirdi. Kriz ânında kapısını çalıp borç istediğimiz IMF’nin tenezzül edip üç kuruş vermesi ise millî başarı idi!
Yunan bankalarının Türk bankalarına ortak olmasını yahut yabancı finans kuruluşlarından tefecilerin istediklerinden de yüksek oranda borç alınmasını vakti zamanında büyük muvaffakiyet gibi gören çevreler, Katar ile kurulan ortaklıkları ve yaptığımız hisse satışlarını şimdi “milletin malının-mülkünün gitmesi” diye yorumluyorlar.
Adamlar sanki İstanbul Borsası’nı, koskoca alışveriş merkezini veya devâsâ fabrikayı alıp götüreceklermiş gibi...
REKLAM
Hiç unutmam; elektriklerin hergün birkaç saat kesildiği, suların akmadığı, tüpgaz ve yağ kuyruklarının uzayıp gittiği 1977 sonlarıydı... İktidarda Milliyetçi Cephe Hükümeti vardı ve Başbakan Süleyman Demirel’in eski başbakanlık binasında yaptığı bir basın toplantısına gitmiştik...
Demirel o zamanlardaki âdeti üzre söze Bülent Ecevit’e veryansın etmekle başladı, sonra “Hökümetimiz memurlar ile memur ve işçi emeklilerine her ay 750 lira yakacak yardımı yapmaya karar vermiştir” dedi...
“MC” denen Milliyetçi Cephe Hükümetleri’ne muhalifliği ile bilinen zamanın meşhur gazetecilerinden biri, Başbakan Demirel’e “Bu nedir, niçin veriyorsunuz?” diye sordu.
Demirel’in cevabı “Bu paradır!” oldu. “Para, para. Memurumun ve emeklimin ihyacı var diye veriyom!”.
Başbakan’a “Niçin veriyorsunuz?” diye soran gazeteci ağabeyimiz, memurlara ve emeklilere maaşları dışında her ay 750 lira ödenmesini haftalarca diline dolamıştı...
Zihniyet küçük bir farkla hâlâ aynı...
Vaktiyle IMF’den aldıkları kredileri büyük başarı gibi gösteren ve imkân bulup da yine alsalar zafer çığırtkanlığı yapmaları kesin olan çevreler sermayenin küreselleştiği dünyada sermaye ırkçılığı yapıp Katar’dan gelen parayı “Milletin malının-mülkünün Katar’a gitmesi” diye görüyorlar!
.
Murat Bardakçı
Giriş: 05.12.2020 - 07:33
Orduya ilâhiyatçı yerine papaz alınsa memnun olacaklar var!
0:00 / 0:00
Seneler önceki muhabirlik zamanlarımda, 1990’da, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali üzerine patlayan ilk Körfez Savaşı’nı Suudi Arabistan’ın Basra Körfezi sahilindeki Dahran şehrinde başından sonuna kadar takip etmiş, hattâ Kuveyt’e ilk koalisyon güçleri ile beraber giren on gazeteciden biri ben olmuştum.
İşgal altındaki Kuveyt’e hayli yakın olan Dahran, savaş sırasında Irak’ı Kuveyt’ten çıkartmak için kurulan koalisyonun askerî üssüydü. Havaalanı zaten Amerikan ve İngiliz savaş uçakları ile doluydu; şehrin bittiği noktadan itibaren uçsuz bucaksız uzanan çölün hemen başında askerî yığınaklar ve onbinlerce asker ile karşılaşırdınız.
Dahran’da dünyanın dört bir tarafından gelmiş dünya kadar gazeteci vardı ve hemen her gün öğleden sonra çöle gidip askerlerle sohbeti âdet edinmiştik. Böylelikle hem cepheye yakın yerlerde ne olup bittiğini yakından görüp öğrenme şansını yakalar, hem de haberimizi teleksle yazıp gönderdikten sonra kendimize kalan zamanlarda birbirimizle ve askerlerle çene çalma imkânı bulup cehennemî sıcağı unutmaya çalışırdık.
Bir gün, çöldeki Amerikan karargâhında tuhaf bir çadır dikkatimi çekti. Üzerinde “chapel”, yani “küçük kilise” yazıyordu!
REKLAM
Çadıra girdim, karşıma ceketinin içine rahip gömleği giymiş bir subay çıktı, çadırı sorduğumda da gayet tabiî şekilde “Kilise!” dedi ve anlattı:
Amerikan Kumandanlığı askerlerinin dinî ihtiyaçlarını karşılayabilmek için Suudiler’e başvurmuş, Suudiler talebi makul bulup karargâhtaki büyük bir çadırın kilise hâline getirilmesine izin vermişler ve “çadır kilise” 30 Eylül 1990’da faaliyete geçmişti! Pazartesi, Çarşamba, Cuma ve Pazar günleri Katolik; ve yine her Pazar da Protestan askerler için âyin yapılıyordu!
Suudi Arabistan’daki Amerikan üssünün göbeğindeki “çadır kilise”nin kuruluş haberini fotoğrafı ile beraber o senelerde çalıştığım Hürriyet’te 28 Kasım 1990’da manşetten vermiştik ve yabancı basın kilisenin mevcudiyetini benim haberimden öğrenip kullanmıştı...
“İMAMLIK ETME” TEHLİKESİ...
“Çadır kilise”den tam 30 sene sonra bahsetmemin sebebini merak etmiş olabilirsiniz...
Sebep, Millî Savunma Bakanlığı’nın Türk Silâhlı Kuvvetleri için alacağı muvazzaf öğretmen subay adayları arasında bu sene İlâhiyat Fakültesi mezunlarına da yer verileceğini duyurması...
Bakanlık böyle bir ilân verir de lâik, demokrat, çağdaş, entel ve dantel çevrelerimiz yaygara koparmadan durabilirler mi?
İki günden buyana duyuruyu dillerine dolayıp duruyorlar, Millî Savunma’nın “Öğretmen subay alacağız” demesine rağmen adaylarda aranan “fakülte mezunu olma” şartını eğip bükerek “İmam-Hatip mezunu olma”ya getiriyor, lâiklikten girip yobazlıktan çıkıyor ve “Türk Ordusu’nda imam görevlendirmek de ne iş?” diyorlar!
Türkiye sanki Müslüman değil; Budist, Hindu, animist, ateist, yahut gâvur! Asker hücuma kalkarken asırlardan buyana “Allah Allah” demiyor, yemeğe “Hamdolsun” diye başlamıyor, karargâhlarda cami falan hak getire, cephede can verenler de “şehid” olmuyor, Nirvana’ya gidiyorlar!
REKLAM
Dolayısı ile böyle bir orduya ileride “imamlık etme” tehlikesi bulunan İlâhiyat Fakültesi mezunlarının, hem de kadrolu olarak alınmaları da neyin nesi?
BATI’DAN YOBAZLIK ÖRNEKLERİ...
Türk Ordusu’nda yüzlerce senedir “tabur imamı” denen hocalar mevcut olmuş, bunlara ilâveten “Din İşleri ve Moral Subayı” kadroları da teşkil edilmiş ama uzun senelerden buyana tayin yapılmamış ve kadroların tamamı kâğıt üzerinde kalmıştı.
Fakat din, itikad, akide yahut gelenek dendi mi şekil değiştiren zevâta askerî kadrolarda İlâhiyat Fakültesi mezunlarının da yer almalarının artık şart olduğunu, uzmanlık alanları din ve ilâhiyat olan bu subaylar sayesinde askerin manevî boşluğunu birbirinden farklı cemaatlerin doldurmasının önüne geçilebileceğini anlatmak ne mümkün?
Burada birkaç fotoğraf ve bir de çizelge yayınlıyorum...
“1” numaralı fotoğraf, 1990’da yaptığım ve yukarıda sözünü ettiğim Suudi Arabistan’daki “çadır kilise” haberinin kupurüdür...
İkinci fotoğrafta, üç Fransız subayı görüyorsunuz. Adamlar subay ama “muharip” değil, din adamı! Soldaki haham, ortadaki imam, sağdaki de Katolik papaz! Lâik, hattâ lâiğin de lâiği Fransa’nın ordusunda imamlık, hahamlık ve papazlık yapıp hiç çekinmeden birarada poz da veriyorlar!
Diğer fotoğraf, Birleşik Amerika’nın eski başkanı Barack Obama ile karısı Michelle’in Yahudiler’in “Hanuka Bayramı” sırasında West Point’i, yani Amerikan Askerî Akademisi’ni ziyaretleri sırasında çekilmiş. Yahudi öğrenciler Başkan ile hanımına ilâhi konseri veriyorlar!
En sondaki çizelge ise, tam göbeğinde koskoca bir kilisenin yükseldiği Amerikan Askerî Akademisi’nde dine ve inanca verilen önemi gösteren mükemmel bir örnek: Hristiyan, Müslüman ve Yahudi subay adaylarının 2020-2021 ders yılında dinlerine, hattâ Hristiyan olanların mezheplerine göre hangi gün nerede ibadet edebileceklerini bu çizelgeden görebilirsiniz!
Böyle sahnelerin benzerlerine Almanya’da, İngiltere’de, Yunanistan’da ve hemen bütün Batı dünyasında rastlamak mümkündür...
Ne kadar ilkel, çağdışı, yobaz, gerici, karanlık ve lâiklikten nasiplerini almamış adamlar değil mi? Sırtlarındaki üniformadan utanmıyor ve karargâhın ortasında dua edip ilâhi okuyorlar!
Bu mürteciler gelsinler de bizim aydın, demokrat, ilerici vesaireci takımdan çağdaşlık, reddimiras ve bilhassa lâiklik öğrensinler!
Suudi Arabistan’daki “çadır kilise” hakkında bundan 30 sene önce yazdığım haber.
Fransız Ordusu’nda görevli (soldan) haham, imam ve Katolik papaz birarada!
Amerikan Askerî Akademisi West Point’in Yahudi öğrencileri, eski başkan Barack Obama ile karısı Michele’e ilâhi okuyorlar.
Amerikan Askerî Akademisi West Point’te Hristiyan, Müslüman ve Yahudi subay adaylarının 2020-2021 ders yılında dinlerine, hattâ Hristiyan olanların mezheplerine göre hangi gün nerede ibadet edebileceklerini gösteren çizelge.
.Murat Bardakçı
Giriş: 11.12.2020 - 22:09
Osmanlı coğrafyası, Devlet Arşivleri'nin yayınladığı bu sözlükle artık elinizin altında!
Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının nerelere uzandığı kısa bir müddet öncesine kadar tartışmalıydı. İmparatorluğun hükmü altındaki topraklar memleket, vilâyet ve bölge olarak bilinir ama sınırlar kesin şekilde belirlenemezdi...
“Tartışmalıydı” ve “belirlenemezdi” diyorum, zira Devlet Arşivleri Başkanlığı’nın geçtiğimiz günlerde yayınladığı “Osmanlı Coğrafyası Yer Adları Sözlüğü” isimli 904 sayfalık ve bol haritalı eser sayesinde bir zamanlar nerenin bize ait olduğunu nahiye, kaza, sancak, eyalet gibi idarî birimlerin yanısıra şehir, kasaba, kale, ada, nehir, dağ ve denizlerle beraber artık hemen öğrenebileceğiz...
Dünyanın en zengin evrak hazinelerinden olan Osmanlı Arşivleri’nde muhafaza edilen belgelerin ve defterlerin yıllar boyu taranmasıyla hazırlanan bu yayın sayesinde Ukrayna ve Slovakya’dan Yemen’e, Bakü ve Tebriz’den Kanije’ye kadar uzanan Türk İmparatorluğu’nun bütün bölgeleri araştırmacıya komprime bir hap gibi sunuluyor.
Tarihçiler ve konunun uzmanları gayet iyi bilirler: Eski harflerle yazılmış ama Türkçe olmayan özel isimlerin, özellikle de yer isimlerinin okunması büyük dertti! Özel isimler hemen her defasında farklı imlâ ile yazılmışlar, bu farklılık araştırmacıyı alâkasız yerlere yöneltmiş ve hatâ yapmalarına sebep olmuştu.
REKLAM
Bu ve benzeri eksikleri ortadan kaldırma maksadıyla hazırlanan “Osmanlı Coğrafyası Yer Adları Sözlüğü”nde yer adlarının tarihi gelişimi, değişik yazılışları, kaynaklardaki yeri, bulunduğu bölge ve günümüzdeki ismi hem eski, hem yeni harflerle birlikte veriliyor. Arşiv uzmanlarının uzun seneler devam eden çabaları sayesinde hazırlanan sözlükte yaklaşık 67 bin yer ismi ve imparatorluğun idarî bölgeleri ile Ege Adaları’nın haritaları bulunuyor ve aramayı kolaylaştırmak maksadıyla eserin arkasında bir de DVD yeralıyor.
Kitap, çok yakında internette de yeralacak ve araştırmacılar ile meraklılar bu kaynağa serbestçe erişebilecekler...
ÇÖZÜM BEKLEYEN DİĞER MESELE!
Böylesine önemli bir eseri ilim dünyasına kazandıran Devlet Arşivleri’ni ve Arşiv’in başkanı Prof. Dr. Uğur Ünal’ı samimiyetle tebrik ettikten sonra, arşivcilerimizin bu kadar güç bir işi halletmelerinin verdiği hazla şimdi aynı şekilde önemli bir başka meseleyi de çözmeleri yolundaki temennimi söyleyeceğim...
Türkiye’de, 1910’lu senelerden itibaren, İttihad ve Terakki’nin iktidar yıllarında başlamış tuhaf ve gereksiz bir uygulama vardı: “Türkçeleştirme” uğruna yer isimlerini durmadan değiştirilmişti...
Köylerin, kasabaların ve hattâ şehirlerin senelerce ve hattâ asırlar boyunca bilinen isimleri bir anda başka adlara büründürüldü ve yer adları karmakarışık edildi. Ama, yeni isimlerin bazısı tutmadı, o beldelerin sâkinleri babalarından ve dedelerinden öğrendikleri isimleri kullanmaya devam ettiler.
Gerçi, İttihadçılar’ın iktidara gelmesinden önce de bazı isimler değiştirilmişti ama bunlar siyasî değil, “hayır” ve “anma” maksatlı olmuştu. İmparatorluğun son döneminde padişahlar tarafından bir köye yahut kasabaya yol, çeşme, sebil yahut mescid gibisinden toplu kullanım veya hayır maksatlı bir hizmet götürüldüğü zaman, o yerin artık hükümdarın adını taşıması bir gelenekti. Bugün, Anadolu’da ve Trakya’da bulunan ve adları “Aziziye”, “Reşadiye” yahut “Hamidiye” olan yerleşim birimlerinin geçmişinde, mutlaka Sultan Abdülâziz, Sultan Reşad veya Sultan Abdülhamid tarafından yaptırılmış bir hayır eseri yahut bir başka hatıra mevcuttur.
REKLAM
Kasaba ve köy isimlerinin Türkçe olması konusunda Cumhuriyet dönemindeki ilk teşebbüs, bildiğim kadarıyla, 1925’te Artvin İl Genel Meclisi’nden geldi ve başlayan uygulama bütün Türkiye’ye yayıldı. Hattâ, Akhunlar Devleti’nden kalan yani eski bir Türk imparatorluğunun ismi olan “Eftalit” adı Rumca yahut Ermenice zannedilerek kaldırıldı. 1940 ve 1949 senelerindeki diğer değiştirmelerden sonra, 1957’de İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir “Ad değiştirme İhtisas Kurulu” teşkil edildi ve kurul 1978’e kadar görev yaptı. Uygulamaya 12 Eylül sonrasında da devam edildi ve binlerce yere başka adlar verildi.
Türkiye, isim değiştirme uygulamalarının en tuhafını, işte bu dönemde yaşadı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki çok sayıda köyün ismi, “Ermenice”, “Kürtçe” yahut başka dillerden oldukları gerekçesiyle Türkçeleştirildiler! Ama, bu gereksiz uygulamaya isimlerini Yörük ve Türkmen aşiretlerinden alan, yani zaten Türkçe olan ve geçmişleri asırlar öncesine dayanan köyler de kurban edildi, hattâ Türkçe isimlere bile başka Türkçe adlar verildi. Meselâ, Konya’nın tam bir Yörük ismi taşıyan “Kuzağıl” köyü “Yeşildere” oldu. Malatya’nın “Cevizpınarı” köyü “Kırlangıç”, Eskişehir’in “Kozyaka”sı da “Yeşiltepe” yapıldı. En fazla rağbet gören sözlerin başında, her nedense, “yeşil” kelimesi vardı.
Senelerden buyana uygulanan bu garabet, Anadolu’nun tarihî kayıtlarına zarar vermesinin yanısıra, araştırmacılara da büyük güçlükler çıkartıyor!
Devlet Arşivleri’nin şimdi bu derde de el atması ve isimleri defalarca değiştirilen yerleri toplu halde, hem eski, hem yeni bütün kimlikleri ile birarada gösteren bir çalışma yapması gerekir... Ama böyle bir iş için sadece Arşiv’in çabası kâfi değildir; bu çalışmanın idarî kayıtları elinde bulunan İçişleri Bakanlığı ile müştereken yapılması lâzımdır.
“Osmanlı Coğrafyası Yer Adları Sözlüğü” gibi önemli bir eseri hazırlamaya muvaffak olan Devlet Arşivleri’den böyle bir eser beklemek hakkımızdır.
Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki Devlet Arşivleri Başkanlığı’nın yayınladığı çok önemli sözlük.
904 sayfalık sözlüğün bir sayfası: “İstanbul” ismini taşıyan beldelerden bazıları...
Sözlükte yeralan haritalardan biri: 17.-18. asırlarda Osmanlı vilâyetleri.
.Murat Bardakçı
Giriş: 13.12.2020 - 06:43
Zeytinburnu'ndaki elyazması kitap hastahanesi
Zeytinburnu’nda sessiz-sadâsız faaliyet gösteren ama önemli işler yapan “Âsitane” isminde bir vakıf var... Elyazması kitapları restore ediyor, onarımın nasıl yapılacağının derslerini veriyor ve kâğıt imaline çalışıyorlar...
Âsitane Vakfı’nın faaliyetlerini anlatmadan önce, elyazması eserler ile kâğıdım memleketimizdeki yeri konusunda biraz bilgi vereyim...
Türkiye’de sadece uzmanlarının ve konu ile alâkadar olanların mâlûmu olan bir dert vardır: İmparatorluğun ilk asırlarından buyana hep kâğıt sıkıntısı çekmişizdir!
Elyazmaları ile uğraşanların yakından bildikleri gibi kâğıt, bizde eski asırlarda Doğu’dan, özellikle de Semerkand taraflarından ithal edilmişti ve en kaliteli kâğıt da Semerkand’da yapılanlardı...
Eski İstanbul’un kâğıt satış mekânı Bayezit Camii’nin etrafı, yani bugünün Sahaflar Çarşısı idi ve buradaki dükkânlarda yerli mürekkeple beraber ithal malı kâğıt satılırdı.
Sonraki devirlerde Doğu dünyası ile alâkamızın azalması üzerine kâğıt ihtiyacımızı Batı’dan, bilhassa da İtalya’dan temin etmeye başladık. Bugün kütüphanelerimizde bulunan ve 16. asırdan itibaren yazılmış en önemli eserleri incelediğinizde, şayet kâğıt hususunda bilginiz varsa, bunların neredeyse tamamının Avrupa’dan ithal edilmiş yapraklara yazıldıklarını görür, hattâ bazılarında imalâtçının filigranını da net olarak seçebilirsiniz.
REKLAM
İbrahim Müteferrika’nın İstanbul’da 18. asrın ilk çeyreğinde kurduğu matbaada basılacak kitaplar için Yalova’da bir kâğıt fabrikası açılmıştı ama fabrika sadece baskı kitaplar için kâğıt yapmış, elyazmaları için gerekli kâğıtlar yine ithal edilmişlerdi.
Türkiye gibi kütüphanelerinde ve özel kolleksiyonlarda yüzbinlerce yazma kitap barındıran bir memlekette elyazmalarına mahsus kâğıt her zaman ihtiyaçtır ve bugün de devam eden bu ihtiyacı karşılamak maksadıyla bir-iki özel atelyede imâlât yapılıyor.
Kâğıt meselesinin yanısıra daha önemli bir sıkıntımız var: Elyazması eserlerin restorasyonu...
Kitaplar da insan gibidir ve yaşlanırlar! Elyazmaları yahut eski matbu eserler ne kadar dikkatle muhafaza edilirlerse edilsinler, organik maddeden imal edilmiş oldukları için seneler geçtikçe belleri bükülür. Ömürleri gerçi insan ömründen çok fazladır, fena şartlar altında kalmadıkları takdirde asırlarca yaşarlar ama zaman geçtikçe biryerlerine mutlaka birşeyler olur. Dikişleri atar, cildleri sökülür, sayfaları birbirinden ayrılır, rutubete maruz kaldılarsa perişan olur, kağıtları asitliyse ufalanır, daha başka dertlere de uğrar ve neticede her fani gibi kitap da can verir, giderler!
Memleketin kültür mirasını teşkil eden asırlar öncesinden kalma önemli kitapların bakımını yapıp bunları yokolmaktan kurtarmak için bugün bazı kütüphanelerimizde ve arşivlerimizde “restorasyon merkezleri”, yani kitap hastahaneleri” mevcuttur. Buralarda görevli restoratörler canla-başla çalışarak eserleri kurtarmaya çalışırlar ama restorasyon hem çok vakit alır, hem de hayli maliyetlidir.
Önemli olan da, işin zaman boyutudur:
Bugünkü şartlar altında devlete ait kütüphanelerdeki tamire muhtaç elyazmalarının tamamının restore edilebilmesi için üç asır, devlet arşivlerindeki milyonlarca belge içerisinde tamir gerektiren evrakın restorasyonuna da 1450 sene gerekmektedir!
REKLAM
Şaka gibi, ama maalesef gerçek: Elyazması kitaplar için 300, belgeler için de 1450 sene, yani Hazreti İsa’nın doğumundan İstanbul’un fethine kadar geçen zamanı gerektirecek bir restorasyon çabası...
Dolayısı ile eserlerin kurtarabilmesi için devletin kitap restorasyonu işine zaman geçirmeden kendi kurumları dışındaki uzmanlaşmış ve yeteneğini ispat etmiş onarım merkezlerini de dahil etmesi şarttır. Elyazması kitap gibi kıymetli bir eser her restoratöre emanet edilemeyeceği için onarımı lâyıkıyla yapanların belirlenmesi ve baştan sağma iş görenlerin aradan çıkartılması gerekir.
BİR ÖRNEK: ÂSİTANE VAKFI
Türkiye’de artık özel kuruluşlar, vakıflar ve varlıklı kolleksiyonerler tarafından kurulan restorasyon merkezleri mevcut. Sayıları az ama şahıslara ait elyazmalarını mükemmel şekilde onarıyorlar.
Daha önce Türkiye içinde ve dışında birçok hayır, hasenat ve kültür faaliyetinde bulunan Âsitane Vakfı’nın Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy’un desteği ile hayata geçirdiği Restorasyon ve Konservasyon Merkezi de bu işin en düzgün şekilde yapıldığı yerlerden biri...
Geçenlerde, bazı dostlarımla beraber vakfın Zeytinburnu’nda belediyeden kiraladığı mekândaki restorasyon atelyesini ziyaret ettik ve atelyeyi vakfın başkanı Hasibe Turan ile beraber gezdik.
Bir taraftan onarım için gönderilen asırlar öncesinden kalan yıpranmış belgeleri yepyeni hâle getirip yüzyılların yorgunluğu sebebiyle parçalanmış ciltleri toparlarlarken, bir taraftan da yine asırlardır unutulmuş gibi olan başka bir işe girişiyor, açtıkları kursta kâğıt imalini öğretiyor ve kendi yaptıkları kâğıtları artık restorasyonda kullanıyorlar... Restorasyonda, tezhipte ve kitap ile ilgili diğer sanatlarda kullanılacak malzemeler burada toprak boya gibi hammaddelerden imal ediliyor ve herşeyin klâsik devirdeki gibi aslına uygun şekilde yapılmasına çalışılıyor...
REKLAM
Böyle ihtisas gerektiren hassas işler sadece ticarî düşünce ile yapılmaz; ortaya çıkan eserin mükemmel olması için merak ve çok daha önemlisi bu işi sevmek gerekir...
Hasibe Hanım’da ve ekibinin ortaya koydukları eserlerin mükemmel olmasının sebebi bu merak ve sevgiye ziyadesi ile sahip olmalarıdır ve memleketimizde onarıma muhtaç onbinlerce, hattâ yüzbinlerce elyazması eser ile evrak devletin bu gibi onarım merkezleri ile işbirliği yapması neticesinde kurtarılabilir.
Âsitane Vakfı’nda imal edilen kâğıtları inceliyoruz: (Soldan) Bendeniz, Millî Savunma Ünivesitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, hat üstadı Mehmet Özçay, Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy, Âsitane Vakfı’nın Başkanı Hasibe Turan ve vakıfta kâğıt imali dersleri veren İbrahim Sami Özen.
Âsitane Vakfı’nın Zeytinburnu’nda faaliyet gösterdiği mekân.
Âsitane Vakfı’nın açtığı restorasyon atelyesinin afişi.
Kâğıt, işte böyle yapılıyor...
Vakfın faaliyet gösterdiği Zeytinburnu’ndaki mekânın bodrumunda yeni ortaya çıkartılan ve üzeri camla kaplanan Roma mozayiğinin üzerinde (soldan) Mehmet Özçay, Belediye Başkanı Ömer Arısoy, bendeniz ve Prof. Erhan Afyoncu.
.Murat Bardakçı
Giriş: 19.12.2020 - 16:56
Kur'an'ı önceki gün Türkçe okutan İBB'ye şimdi çok önemli bir başka iş düşüyor: İstiklâl Mahkemeleri'ni tekrar kurmak!
Önceki gece “şeb-i arus”, yani Hazreti Mevlânâ’nın vefatının yıldönümüydü...
Her sene 17 Aralık’ta memleketin dört bir tarafından düzenlenen Mevlevî mukabeleleri bu sene pandemi sebebiyle birçok yerde yapılamadı, yapılanlar eskisi kadar şaşaalı olamadı; Konya’da devlet erkânının iştirak ettiği törenler de kısıtlı şekilde icra edildi.
Mevlânâ, çok sayıda eseri ve kendisinden sonra teşekkül eden Mevlevîlikteki seremoninin gözalıcığı sebebiyle artık maalesef bir sektör ve mükemmel bir ticarî vasıtadır! İsmini taşıyan köftecileri, hamamları, seyahat şirketlerini yahut kebapçıları bir tarafa bırakın; Mevlânâ şimdi araştırma ve yazma özürlü ilim fukarasının bile tepe tepe kullandığı bir kaynaktır, yeni uydurulan dünya kadar saçma sapan söz sosyal medyada ona aitmiş gibi yayılmaktadır, hattâ adına vodka bile çıkartılmıştır!
Semâ da ticarî vasıta olmuştur! Defilede, sünnette, konserde, baloda ve durup dururken havaalanında bile semâ edilmektedir; bu organizasyonlara katılan semâzenler birer “döner sermaye”dir. İş turistik hal alıp şipşak semâ edilmesi istenince âyinler kısaltılıp kuşa çevrilmiştir, zira maksat zikir yahut âyin gibi mistik icra değil, Mevlevî Âyini’nden menfaat sağlamaktır.
Mevlevîliğin uzun zamandır böyle istismar edilmesine alışmıştık ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Mevlânâ’nın vefatının 747. yıldönümü münasebetiyle önceki gece Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde düzenlediği ve “Mevlevî mukabelesi” olduğu iddia edilen sefaletin benzerine hiç rastlamamıştık, böyle bir garabet 747 seneden buyana vârolmamıştı!
REKLAM
Unutmamamız ve bilmemiz gerekir: “Mevlevî âyini” ve “semâ” gösteri yahut eğlence vasıtası değil, adı üzerinde, ibadet kimliği taşıyan bir “âyin”, yani bir “ritüel”dir; geçmişi asırlar öncesine uzanan, gayet sıkı kuralları olan bir zikir...
Bunun böyle olduğunu kabul edersiniz yahut etmezsiniz, inanırsınız veya inanmazsınız ama asırlar öncesinden bugüne uzanan geleneğe edep gereği saygı göstermek mecburiyeti vardır!
Büyükşehir Belediyesi’nin düzenleyip “Evrensel Mevlânâ Âşıkları Vakfı-EMAV” isimli gruba yaptırttığı ve sadece ismi “Mevlevî mukabelesi” olan programda, Mevlevîliğin yediyüz küsur senelik bütün kuralları yerle bir edilmişti!
Mevlevî mukabeleleri ney taksimi ile başlar, sonra Farsça bir “naat” ve bunu güftesi Farsça olan âyin takip eder, bu sırada semâ edilir, semâda sadece erkekler vardır; âyin tamamlanınca Kur’an, ardından da geleneksel “gülbang” okunur ve mukabele bir dua ile sona erer.
Büyükşehir Belediyesi’nin önceki gün düzenlediği mukabelede işte bütün bu kurallar yerle bir edilmişti! Naat ve âyin Türkçeleştirilmiş, Mevlânâ’nın naatı ve Hüseyin Fahreddin Dede’nin güzelim Acemaşiran Âyini tuhaf bir şekle büründürülmüştü, semâzenlerin ve “mutrıb” denen müzisyenlerin arasında kadınlar da vardı, yani meydanda kadın-erkek beraberdi ve üstüne üstlük Kur’an da Türkçe okundu!
Besmele çekmeyi, “Allahuekber” yahut “Lâ ilâhe illâllah” demeyi zül addedenler bu ibârelerin Türkçesini tercih ettiler; “Sadakallahulazîm”i de “Azîm olan Allah ne güzel, ne doğru söyledi” gibisinden bir garabete çevirdiler.
Kendilerine “Mevlânâ Âşıkları” diyen grubun Mevlevî âyinlerini senelerdir böyle komik ve güdük hâle getirdiği zaten bilindiği için resmî müesseseler bunları ciddiye alıp imkân sağlamıyordu. Ama bu imkânı İstanbul Büyükşehir Belediyesi verdi ve ortaya şimdiye kadar eşi-örneği görülmemiş bir tuhaflık, “mukabele” adı altında böyle bir rezalet çıktı.
REKLAM
Öyle ki, devrimlerin en sert şekilde tatbikine çalışıldığı ve sonradan vazgeçilen “Kur’an’ın Türkçe okunması” denemelerinin hüküm sürdüğü 1934’te bile, İran Şahı Rıza Pehlevî’nin Türkiye ziyareti sırasında Şah için Atatürk’ün talimatı ile okutulan Dede Efendi’ye ait Hüzzam makamındaki Mevlevî âyini Türkçe değil, orijinal dilinde, yani Farsça icra ettirilmişti!
Bu yazdıklarımı okuyup da meseleyi kadınlarla erkeklerin beraber semâ etmelerine yahut Kur’an’ın veya aslı Farsça olan Mevlevî âyininin Türkçe okunmasına karşı çıktığımı söyleyecek olanlara peşinen söyleyeyim:
İnancınız vardır yahut yoktur, bu sizin meselenizdir. Kur’an’ı, ezanı, âyinleri, vesaireyi kendi başınıza veya kendi aranızda canınızın istediği dilde, Arapça, Türkçe, hattâ Japonca, Çince yahut Hotanto lisanında bile okuyabilir; semâ niyetine kadın-erkek hep beraber tepinebilirsiniz. Ama bir “Mevlevî mukabelesi” mevzubahis olduğu takdirde bunun bir “zikir” olduğunu unutmadan yüzlerce senelik geleneklere saygı göstermeniz, hele mukabele resmî bir kurum tarafından düzenlenmiş ise, kuralları itina ile tatbik etmeniz şarttır.
“YA İKTİDAR OLURLARSA?”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Şeb-i Arus’u “Kur’an’ı Türkçe okutma” gibisinden siyasî bir maskaralık hâline getirmesinin ardında iki ihtimal vardır:
İlki, Belediye’nin ve Belediye Başkanı’nın bağlı olduğu partinin, inkılâpların sıkı şekilde tatbike çalışıldığı 1930’lara dönme hevesidir! Ezanın memleketin her yerinde, Kur’an’ın da seçmece camilerde Türkçe okutulduğu, yani ibadet dilinin Türkçe yapılmasına çalışıldığı günlerin hasreti...
Ama, bu işi, seksen küsur sene önce deneyen CHP “Türkçe ezan” ile “Türkçe Kur’an” zorlamasının sebep olduğu nefretin izlerini hâlâ silememişken CHP’li bir belediyenin Kur’an’ı Türkçe okutma hevesinin partisine nasıl büyük zarar vereceğini ve seçmenin “Bu adamlar şimdiden böyle yapıyorlar, demek ki iktidar oldukları takdirde Kur’an okutmayacaklar” diyeceğini düşünmeden böyle bir işe kalkışabileceği aklıma pek yatmıyor...
REKLAM
Dolayısı ile, ortada ikinci bir ihtimal mevcuttur: Şeb-i arus programının ihale edileceği grubun kimin nesi olduğuna ve neyi nasıl yaptığına bakılmamış, “Haydi gelin, Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde şöyle bir dönün” denmiştir ki, bu da halis-muhlis ciddiyetsizliktir, cehalettir ve geleneklere tecavüzdür!
Ama, İstanbul Büyükşehir Belediyesi neticede bir şeb-i arus gecesinin ve Mevlevî âyininin tanınmaz hâle getirilmesine âlet olmuş; Kur’an’ı, naatı, salâtı vesaireyi 90 sene sonra Türkçe okutmuş ve bunu sosyal medyadan övünerek ilân etmiştir!
Bu iş İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde görevli her kimin marifeti ise, o kişiye şimdi çok ama çok daha önemli bir vazife düşmektedir: İstiklâl Mahkemeleri’ni yeniden kurup ibret-i âlem için şöyle birkaç yüz kişiyi sallandırıvermek!
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1930’ların hızlı inkılâp günlerine dönebilmeyi ancak böyle sağlayabilir!
.Murat Bardakçı
Giriş: 28.12.2020 - 09:50
İşte, yeni AKM için Taksim'de sessiz sedasız devam eden muazzam inşaat
Önceki gün, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Taksim’de buluştuk, AKM inşaatını gezdik, bakan beyden ve inşaatın sorumlularından birkaç ay sonra tamamlanacak olan kültür merkezinin nasıl olacağı konusunda bilgiler aldım...
Sonra beraberce Beyoğlu’na yürüdük ve Galatasaray’da baştan aşağı yenilenen Atlas Sineması ile bir zamanların meşhur “Küçük Sahne”sini dolaştık...
Bugün sadece AKM inşaatında gördüklerimi yazacak, daha perişan olmaktan ancak bir kısmı kurtarılabilen Atlas Sineması’nın yeni hâlini bundan sonraki yazımda anlatacağım.
AKM 2008 Mayıs’ında boşaltıldı ve hemen ardından konu ideolojik boyuta bürünüp siyasî mahiyet aldı ve boşaltılan bina yüzünden sadece bize mahsus bir “lâik”, “demokrat”, “Atatürkçü”, “dinci” gibisinden tuhaf bir çekişme başladı. Bir kesim, binanın siyasî maksatla boşaltıldığını ve AKM’siz bir İstanbul’un “çağdaşlıktan uzaklaştığını” iddia ettiler.
Ama binanın boşaltılmasında aslında geç bile kalınmıştı, zira AKM barındırdığı yüzlerce sanatçı için artık hayatî bir tehlike arzediyordu! Meselâ, dekor sistemleri kullanılamayacak hâle gelmişti; her an oyuncuların üzerine yıkılmaları ihtimali vardı ama asıl tehlikeyi kalorifer kazanları arzediyordu. Kullanım süresini çoktan doldurmuş olan otuz küsur senelik kazanlar her an patlayıp faciaya sebep olabilirlerdi!
REKLAM
Bu tehlikeleri AKM’de faaliyet gösteren orkestralara ve alaturka korolara mensup birçok arkadaşımdan binanın boşaltılmasından önceki birkaç sene boyunca hep dinlemiştim...
Meselenin bir de sanat tarafı vardı: AKM’nin yıllar öncesinden kalma akustik sistemleri eskimişti, sahne mekaniği arzu edilen neticeyi veremiyordu, konserlerde “tabiî sesi, yani gerçek sesi işitmek imkânsızdı...
İstanbul için artık gelişmiş sahne ve ses teknolojileriyle donatılmış modern bir konser salonu hem şarttı, hem de şehir böyle bir mekâna zaten lâyıktı.
Pek dikkatleri çekmedi ama, İstanbul, AKM’nin 2008 Mayıs’ında boşaltılmasının ardından senelerce ciddî bir konser salonundan mahrum kaldı! Koskoca şehirde konser verilebilecek, meselâ senfoni orkestralarının sığabileceği akustik donanımlı bir salon yoktu! Kalabalık icracı gerektiren konserler akustik mekânlarda değil, konferans yahut kongreler için icra edilmiş geniş salonlarda veriliyordu ve bu mekânlarda akustik hiçbir şekilde sözkonusu değildi.
Bizzat şahit olduğum bir hadiseyi anlatayım: Klasik müziğin çok önemli iki sanatkârı, piyanist Martha Argerich ile viyolonist Gidon Kremer 2013 Kasım’ında İstanbul’a gelmişlerdi ve Harbiye’deki Lütfi Kırdar Salonu’nda konser vereceklerdi...
En iyi yerden bilet bulmaya çalıştık, dünyanın parasını verip ikinci sıradan yer bulduk ama Argerich ile Kremer ikilisini düzgün şekilde dinleyebilmek ne mümkün? Piyano mükemmel işitiliyor ama keman ikinci sıradan bile cızırtıyı andırıyordu; zira salonun akustiği evlere şenlikti!
İstanbul, sanat bakımından senelerden buyana işte böyle bir problemle karşı karşıyadır; koskoca metropolde devletin sahip olduğu ciddî bir konser salonu yoktur!
Zorlu’nun salonları ile Wolksvagen Arena gibi mekânlar gerçi akustik bakımdan ileri teknolojinin kullanıldığı yerlerdir ama devlete değil, özel sektöre aittirler ve resmî orkestralar Süreyya Opereti’nin Kadıköy’deki ufak salonunda konser vermeye çalışmaktadır, Kültür Bakanlığı’na bağlı diğer müzik toplulukları da oraya-buraya sığınmış vaziyettedirler! Pandemi sebebiyle bugünlerde konser yoktur ama AKM’nin boşaltılıp yıkılmasının üzerinden geçen on küsur senedir İstanbul’da böyle bir “yersizlik” derdi vardır.
REKLAM
İnşaatı devam eden AKM, işte bütün bu meseleleri halledecek!
24 BİN METREKARELİK KÜLTÜR MEKÂNI
Şimdi, önceki gün gezdiğim inşaatta gördüklerimi ve öğrendiklerimi nakledeyim:
AKM 24 bin metrekare arazi üzerinde inşa edilen ve toplam alanı 95 bin metrekare olan beş bloktan meydana gelecek. Mekânda bir opera salonu, daha ufak bir tiyatro salonu ve farklı konser salonları bulunacak; Dolmabahçe sırtlarına uzanan kısımda da kafelerin, kitapçıların ve benzeri kültür alanlarının yeralacağı bir “Kültür Sokağı” inşa edilecek.
Opera binasının 2 bin 400 metrekarelik fuayesi ve fuayede meşhur mimar Henning Larsen’in Kopenhag’da inşa ettiği “Danimarka Kraliyet Operası”ndakini hatırlatan 28 metre yüksekliğinde, elyapımı 15 bin adet yerli seramikle kaplanmış kırmızı bir küre bulunuyor; iki bin kişilik opera salonu bu kürenin içerisinde yeralıyor. Salonda herbiri 450 metrekare ve fuayesi de 1800 metrekare olan dört adet balkon yeralıyor.
Sahnenin özelliği, mekanikte ve akustikte en son teknolojinin kullanılacak olması... Kendi etrafında dönen, aşağı inip yukarıya çıkan ve bazı bölümleri yan taraflara doğru hareket edebilen sahneyi Avusturya’nın Wagner firması inşa ediyor. Pandemi bazı gecikmelere sebep olsa bile malzemeler İstanbul’a getiriliyor ve mekanik hazırlıklar devam ediyor.
Dünyanın önde gelen konser mekânlarında düzgün bir akustik sağlanması ve sahnedeki mikrofonsuz icraları geniş salonun en gerisindeki dinleyicinin de rahatça işitebilmesi için “kabuk” denen gayet pahalı bir sistem uygulanır...
“Kabuk”un ne olduğunu basit şekilde izaha çalışayım:
Duvarlar ve tavanın belli bölümleri, herbiri kullanılacağı yere göre eğimli şekilde imal edilmiş özel ağaçlarla donatılır. Bu eğimler sahneden gelen en hafif sesi bile geriye iletir ve en uca kadar götürürler.
REKLAM
Opera salonunda da akustiğe uygun “kabuk” yapılacak ve yapım sırasında her aşama akustik testlerden geçirilecek...
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, AKM’nin opera salonu hariç diğer kısımlarının önümüzdeki yaza doğru tamamlanabileceğini, asıl salonun da 29 Ekim’e yetiştirilmesine çalışıldığını söyledi...
TAKSİM YİNE AYNI TAKSİM AMA...
Daha önce de yazmıştım: Ben, AKM’nin boşaltılmasının ardından tamamen yıkılmasını, bulunduğu alanın boş bırakılmasını, park haline getirilmesini ve yeni kültür merkezinin şehrin başka bir yerinde, meselâ Atatürk Havalimanı taraflarında inşa edilmesine taraftardım ve hâlâ da öyle olması gerektiğini söylüyorum.
Böyle yapılmış olsa idi, üzerinde AKM’nin bulunduğu alan Taksim’e ilâve edilir, meydanlıkla ismi dışında hiçbir alâkası bulunmayan Taksim denize nâzır bir manzaraya sahip olur ve şöyle böyle bir meydan hüviyeti alabilirdi...
Ama, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan AKM’nin boşaltılmasının ardından “Binanın daha güzel şekilde yapılacağını” ve “İstanbul’un mükemmel bir opera binasına sahip olacağını” vaadettiği için yeni AKM aynı yerde inşa ediliyor...
İnşaatın tamamlanmasının ardından Taksim’in vaziyetinde pek bir değişiklik olmayacak ama İstanbul önümüzdeki senenin sonuna doğru dünyanın önde gelen ve parmakla gösterilecek kültür mekânlarından birine kavuşacak...
Atlas Sineması ve Küçük Sahne’deki değişiklikler ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un verdiği bilgileri, bir sonraki yazıda anlatacağım...
Opera salonunun sahnesi bu alana kurulacak. 30 metre yüksekliğindeki sahne kendi etrafında dönecek, aşağı inip yukarıya çıkacak ve yan taraflara doğru hareket edebilecek.
Opera salonu Kopenhag’da olduğu gibi bu kürenin içerisinde ve kürenin üzeri 15 bin adet seramikle kaplı.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile beraber bulunduğum bu yer “Kültür Sokağı” olacak.
AKM’nin 2 binden fazla seyirci alabilecek olan opera salonu.
Dışarıdan pek fazla farkedilmiyor ama AKM’nin iç tarafında yoğun bir faaliyet var.
.Murat Bardakçı
Giriş: 29.12.2020 - 18:00
Sessiz-sadasız kurtarılan Atlas Sineması ve Küçük Sahne işte böyle şaşaaya büründü!
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile geçen cumartesi sabahı Taksim’de buluşup AKM inşaatını gezdiğimizi, ardından da Galatasaray’da baştan aşağı yenilenen Atlas Sineması ile bir zamanların meşhur “Küçük Sahne”sini dolaştığımızı önceki gün yazmış, AKM’nin inşaatını anlatmış ve Atlas Sineması’nı bir sonraki yazıya bırakmıştım.
Kültür Bakanlığı’nın Atlas Sineması’nda ve Küçük Sahne’de yaptığı restorasyonu bugün yazıyorum...
Binanın yeniden ayağa kalkmasını anlatmadan önce, bundan 150 sene kadar öncesinin bazı kişilerinden bahsetmem gerekiyor...
İmparatorluğun zayıfladığı ve bütçesinin delik deşik olduğu 19. asırda hem İstanbul’un finans piyasasına, hem de sarayın malî işlerine “Galata Bankerleri” hâkim olmuştu. Darphane’yi de yıllarca Ermeniler idare etmişti ve bir-ikisi dışında hemen tamamı Ermeni olan bu bankerler dışarıdan ucuz faizle aldıkları kredileri hükümete ve saraya yüksek faizle verip aradaki farktan büyük servet elde ederlerdi...
Agop Köçeyan, Galata bankerlerinin en güçlülerinden idi...
1823 ile 1893 arasında yaşamıştı ve nesiller boyunca İstanbul’un para piyasasında söz sahibi olan bir ailenin mensubuydu. Sultan Abdülmecid zamanında devlet kadrosuna giren, Abdülâziz devrinde hükümdarla yakınlaşan ve Beşinci Murad’ın annesi Şevkefsar Kadın’a devamlı borç vermesi sayesinde saraydaki gücü artan Köçeyan, İstanbul’un hatırı sayılır gayrımenkul sahiplerindendi. Şehrin değişik yerlerindeki birçok mülkünün arasında Bebek’te ve Çengelköy’de ailesinden intikal eden yalıları ile Çamlıca’da geniş arazileri vardı...
REKLAM
“Köçeoğlu” diye bilinen Köçeyan’ın Çengelköy’deki yalısının gerisinde uzanan sırtlarda bulunan arazisi ve bu arazideki köşkü, İstanbul’un bugün de önemli mekânlarından biridir. Sultan Abdülmecid araziyi ve köşkü Köçeoğlu’ndan satın almış, mekân ilerki senelerde Osmanlılar’ın son hükümdarı Sultan Vahideddin’in mülkiyetine geçmiş, hükümdarın vârisleri tarafından 1970’lerde satılmış, sonra devlete intikal etmiş ve üzerindeki binalar restorasyondan geçirilmiştir. Bugün “Vahideddin Köşkleri” olarak bilinen binalar, şimdi “Cumhurbaşkanlığı Ofisi” olarak kullanılmaktadır!
İstanbul’un sahillerinde ve mesire yerlerinde böyle önemli gayrımenkulleri olan Köçeğlu, Beyoğlu’nda 1870’de çıkan büyük yangının ardından Galatasaray tarafında satın aldığı araziye “kışlık ev” olarak kullanmak maksadıyla Roma’da Rönesans zamanından kalma Farnese Sarayı’nı andıran ve üç bloktan meydana gelen bir bina inşa ettirdi. Giriş katının iç kısımındaki geniş alan, Köçeyan’ın sahip olduğu kıymetli atların ahırı idi.
KİLİSEYE VERDİ, GAZİNO OLDU!
Köçeoğlu, Sultan Abdülhamid zamanında gözden düştü, işleri bozuldu, küçük bir sarayı andıran Beyoğlu’ndaki kışlık malikânesini Vosgeperan Ermeni Kilisesi’ne bağışladı ve sahip olduğu mülkler de ölümünden sonra ailesinin elinden çıktı. Beyoğlu’ndaki bina 1930’lu senelerde tütün tüccarı iki kardeşe satıldı ve binanın bazı bölümleri kısa bir müddet sonra İstanbul’un en gözde eğlence mekânlarından biri oldu.
Şehrin o devirdeki önde gelen gazinocularından Dervişzade İbrahim, vaktiyle at ahırı olan mekânı “Moulen Rouge”, yani “Kırmızı Değirmen” isimli bir gece klübü hâline getirdi. Türkiye’nin o senelerdeki en meşhur sanatçılarının yanısıra Arap memleketlerinden davet edilen müzisyenler burada rağbet gören konserler verdiler.
İlerki senelerin çok önemli sanatçılarından olan Safiye Ayla da, gençliğinde sahneye ilk defa Moulen Rouge’da çıkacaktı...
Moulen Rouge’u daha sonra bestekâr ve keman üstadı Sadi Işılay ile Işılay’ın o senelerin en önemli seslerinden olan hanımı Denizkızı Eftalya devraldılar, gazinonun ismi “Çağlayan” oldu ve Eftalya ile devrin önde gelen diğer sanatçıları burada sahneye çıkmaya devam ettiler.
REKLAM
Köçeyan’ın kışlık evinin macerası bitmemişti... Bina sonraki senelerde yine eğlence mekânı olarak ama başka gruplar tarafından kullanıldı, bundan iki sene önce vefat eden meşhur tiyatrocu Gülriz Süruri’nin babası Lütfullah Süruri ile annesi Suzan Lütfullah burayı önce “Halk Opereti” olarak kullandılar. Mekânda 1940’larda revüler ve operetler sahnelendi, o senelerin Muammer Karaca ve Tevhid Bilge gibi önemli oyuncuları da burada sahneye çıktılar.
Bina, tarihçi Yılmaz Öztuna’nın babası ve Tepebaşı Bahçesi’nin müsteciri olan Muhittin Öztuna tarafından 1945’te tekrar elden geçirildi ve nihayet 1948’de parteri, balkonu ve locaları 1800 kişi alabilen bir sinema hâline getirilip “Atlas” adını aldı...
Köçeyan’ın binası hayli büyüktü, kullanılacak daha daha başka yerleri de vardı, İstanbul’un en gözde restoran ve barlarından olan “Kulis” 1948’de burada açıldı, sol blok da 1951’de “Küçük Sahne Tiyatrosu” hâline getirildi.
Ermeni bankerin kışlık evi, İstanbul’un yine en nezih kültür mekânlarından biri olmuştu...
HATIRALAR, SİNEMA VE MÜZE
“Atlas Sineması” bende ve yaşıtlarımda derin ve hoş hatıralar canlandırır, bizi bir anlığına olsun o günlere götürür! Beyoğlu’na çıkmak için ailelerimizden sadece pazar günleri ve birkaç saatliğine izin alabilmemizi; üç büyük sinemanın, Atlas, Saray ve Yeni Melek’in arasındaki koşuşturmalarımızı, Atlas’ın şaşaalı salonu ile perdesini, salonda tahta kutular içerisinde satılan ve kaybolup giden lezzetini hep özlediğimiz “koko”ları, arkadaşlarla beraber yaptığımız gırgırları, şamatayı, sonra Taksim’e dönüp Kristal’de yediğimiz unutulmaz hamburgerleri, 27 Mayıs darbesinden sonra birilerinin “Biz hep buradayız haaa!” dercesine meydanın göbeğine, heykel ile AKM’nin arasına diktikleri ve üzerinde koskoca ama çalışmayan bir termometrenin bulunduğu devâsâ kasaturanın etrafında yolcu bekleyen Şişli ve Teşvikiye dolmuşları ile mahallemize dönüşümüzü hatırlarız...
REKLAM
Sinema, sonraki senelerde perişan oldu! Defalarca el değiştirdi, parter kısmı dükkânlarla doldu, bunlardan artakalan yerlere üç küçük sinema salonu yerleştirildi, yan taraftaki ufak bir sarayı andıran Küçük Sahne de harabeye döndü ve Kültür Bakanlığı’nın binaya sahip çıkmasına kadar böyle kimliksiz, kişiliksiz bir mahşer, bir curcuna hâlinde kaldı...
Atlas Sineması’nı geçen gün Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile beraber gezerken hem eski tasasız günleri hatırladım, hem de binanın elden geldiğinde kurtarılmış olduğunu görüp ziyadesi ile memnun oldum...
Sinemanın emsallerine göre bile oldukça büyük olan balkonu eski hâlini hatırlatır biçimde restore edilmiş, giriş koridoru ile lobinin film festivallerinde ve galalarda kullanılacak şekilde şaşaalı hâle getirilmesine çalışılmıştı.
Geçmişte “Saray” denen ve bir bölümünde Küçük Sahne’nin bulunduğu kısım da baştan aşağı elden geçirilmiş, duvarlardaki alçı üzerine altın varaklı çerçeveler ile bir buçuk asır önce yaşamış bir Fransız ressamın eseri olan tavan resimleri yenilenmiş ve saray yeniden ortaya çıkmıştı!
Konunun sinema ve tiyatro salonlarının dışında, sinema tarihimizi alâkadar eden bir tarafı daha var:
Biz, sinema ile 19. asrın sonlarında, icadından kısa bir zaman sonra tanıştık ve maceralı bir sinema tarihine sahip olduk...
Öncülüğünü “Manaki Kardeşler” diye bilinen Osmanlı teb’asından Yanaki ve Milton Manaki’nin yaptığı ve 1900’lerin başında çektikleri ilk filmlerin ardından Batı’daki kadar güçlü olmasa da bir film sektörümüz oldu ve binlerce film yapıldı...
Dolayısı ile, sinemacılık geçmişimizi aksettirecek bir sinema müzesine ihtiyacımız vardı. Bu hayali Türker İnanoğlu gerçekleştirmeye çalıştı, Atlas Sineması’nın bulunduğu binada bir sinema müzesi kurma faaliyetine girişti ve onun başlattığı çalışmayı devletin imkânları ile Kültür Bakanlığı devam ettirdi.
Ufak bir sarayı andıran Küçük Sahne’de şimdi bir sinema müzesi var... Yurt dışından ve Türkiye’deki bazı özel kolleksiyonlardan toplanan teknik malzeme ile beraber yine özel kolleksiyonlardan temin edilen senaryo, afiş ve evrak gibi tarihî objeler, şimdi bu müzede modern müzecilik anlayışı ile sergileniyor.
REKLAM
Kültür Bakanlığı’nın Atlas Sineması’nı ve Küçük Sahne’yi bu kadar kısa zamanda İstanbul’a kazandırması oldukça önemlidir ama bu başarının gözler önüne serdiği bir başka husus daha vardır: Turizm ve kültür gibi bilgi ve tecrübe arzeden bakanlıklara bu konuların uzmanı olan kişilerin getirilmesinin ne kadar önemli olduğu gerçeği...
Atlas Sineması’nın ve daha başka projelerin uzun senelere yayılmadan kısa zamanda tamamlanmasında bakanlığın başında memleketin önde gelen bir turizmcisinin, yani bu alanlarda tam bir profesyonel olan Mehmet Nuri Ersoy’un bulunmasının önemli rolü bulunmaktadır ve bu durum bir bakanın, bakanlığının faaliyet alanlarında uzman olmasının önemini mükemmellen göstermektedir.
Atlas Sineması’nın şaşaalı girişi... Film festivallerinde ve galalarda artık bu mekân kullanılacak.
Atlas Sineması’nın tavanları, tavan resimleri ve duvarları restore edilip eski hâline kavuşturulan ve Sinema Müzesi yapılan bloğunda bir salon. İleride solda Kemal Sunal’ın, sağda Adile Naşit’in balmumu heykelleri, camekânlarda da sinema tarihi ile alâkalı objeler var.
Atlas Sineması’nın restore edilen eski balkonu artık sinema salonu olarak kullanılacak.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile beraber Atlas Sineması’nda restorasyonu anlatan belgeseli izliyoruz.
Sinema Müzesi’nin bir salonu.
Köçeoğlu Agop’un kışlık evinin Sinema Müzesi yapılan bölümüne bu muhteşem mekândaki merdivenlerden çıkarak gideceksiniz.