 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.nuhalbayrak@star.com.tr
Tüm Yazıları
Dinle
Sarıkamış Harekâtı facia mı; zafer mi?
7 Ocak 2026 Çarşamba
Bu anlamsız soruya kızmayın lütfen!
Çünkü, büyük ilgi gören "Sarıkamış Harekâtı Yıldönümleri"nde bunu anlamak mümkün değil!
Her yıl, binlerce kişi Sarıkamış'a gidiyor, Allahuekber Dağları'na yürüyor; konuşmalar yapılıyor, dualar okunuyor.
Hatta CHP lideri Özgür Özel bile, 6 Ocak Salı günkü Grup konuşmasına, "Sarıkamış Harekâtı'nın 111. yılındayız. Sarıkamış'ın karlı dağları üzerinde yazlık elbiseleriyle, çarıklarla 'Önce vatan' diyerek yola çıkan şehitlerimizi rahmetle anıyorum" cümlesiyle başladı.
Ancak hiç kimse, Şarıkamış'ta ne olduğunu konuşmuyor; hatta bilmiyor!
"HOCAM OLMASAYDIN SENİ ASARDIM!"
Önce, yanlış iliklenmiş ilk düğmeyi çözelim!
Sarıkamış Harekâtı, Osmanlı için yapılmadı!
Savaş ilerledikçe "Batı Cepheleri"nde zorlanmaya başlayan Almanya, "doğu"da da tam bir şok yaşamış; Rusya'ya girememişti. Türkiye Rusları zorlarsa, Almanya rahatlayabilirdi!
"Kazan kazan" prensibi uygulanacak; Enver Paşa da, "Türk İmparatorluğu" hayaline kavuşacaktı!
Kışın en şiddetli günleriydi; ısı eksi 20'lerdeydi; ama bunlar onu hiç ilgilendirmiyordu, sadece "zafer" istiyordu!
15 Aralık 1914 tarihinde Erzurum Köprüköy'deki Karargâha giden Harbiye Nazırı Enver Paşa, Danışmanı Von Schellendorf ile plânladığı harekâtı, Harbiye'den hocası olan 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa'ya harita üzerinde anlatmış ve "Derhal harekete geçin ve Rus ordusunu hemen yok edin" emri vermişti! Hayret içerisinde kalan İzzet Paşa, "Etrafı görüyorsunuz. Yollar müsait hale gelince harekete geçeyim" demişti ama Enver Paşa bu cevaba çok sinirlenmiş; "Hocam olmasaydın seni idam ederdim" cevabı vermişti. Hiçbir şey söyleyemeyen İzzet Paşa, 18 Aralık'ta istifa etmişti.
İstanbul'a dönüşünde Cinis (Ortabahçe) eşrafından Hacıömerzade Tahsin Bey'e misafir olan İzzet Paşa, "Peygamberlik bile 40 yaşında bildirildi. 32 yaşındaki bu maceracı çocuk bizi felâkete sürükleyecek. Allah memleketimizi bunun şerrinden korusun" demişti.
YAZLIK KIYAFETLE BİLE BİLE ÖLÜME!
Sevk ve idareyi bizzat devralan Enver Paşa, kâğıt üzerinde her şeyi mükemmel anlatmış, kışlık giyeceği hatta ayakkabısı bile olmayan askerlere, "Çarığınız, paltonuz olmadığını biliyorum ama Kafkasya'ya ulaşınca nimetlere kavuşacaksınız" diyerek aklınca moral vermişti! Gerçekten askerlerin çoğu güneyden gelmişti ve yazlık üniformalıydı. Ayaklarındaki deri yemeniler ise yürümekten parçalanmıştı.[1]
Enver Paşa "taarruz" emrini 19 Aralık'ta imzalamış ve harekât 22 Aralık'ta başlamıştı. Gizli bir dağ yolundan aşılarak Sarıkamış'a girilecek ve Rus cephesi çökertilecekti! Sonrasında ise sıra, Türkistan ve Hindistan'ın fethine gelecekti!
Ancak, haritada minik çizgilerle gösterilen yalçın dağlar, 2 metre karla kaplıydı. Harekâtla birlikte yoğun kar yağışı ve şiddetli tipi başlamıştı. Eksi 25 dereceye düşen ayazda ilerlemek imkânsız hale gelmişti.
Oysa Enver Paşa, "Asker, yanına ağırlık almasın" talimatı vermiş; "İkmal üssümüz ilerde" demişti. Üstelik, Komutanlara verilen haritalar yetersizdi; mesafeler gerçeğinden kısa gösterilmişti.
ASKERLER ZANGIR ZANGIR TİTRİYORDU!
Akla ziyan emirler yüzünden aklını kaybeden askerler, zangır zangır titriyordu. Sinirden, kucakladığı kar kütlesini öfkeyle kemirenler vardı! Bir günde 10 binden fazla asker can verdi. Bir Türk subayı, "Çam ağaçlarına sarılıp donarak öldüler" diyordu!
Ayrıca Ruslar, Enver Paşa'nın "gizli dağ yolu"nu biliyordu!
Bütün bunlara rağmen 28 Aralık günü Sarıkamış'a ulaşmayı başaran aç ve perişan 10 bin civarındaki Türk askerini, 30'dan fazla Rus sahra topunun beklediğini Enver Paşa bile bilmiyordu.
29 Aralık sabahı iki koldan saldıran askerlerimiz, Rus mevzilerine ulaşmak için önce karla mücadele ediyordu. Ağır topçu ateşine maruz kalan Türkler, havaya uçup kar yığınları üzerine düşüyordu! Bembeyaz karlar, kan kırmızısına boyanıyordu! Her şeye rağmen Rus mevzilerine yaklaşanları ise, Kazak süvarisi püskürtüyordu.
Türk birliklerinden kalanlar, Enver Paşa'nın Erzurum'dan gönderdiği emirle canını dişine takarak gece taarruzu düzenlemişti. Karanlıkta göğüs göğüse savaş olmuş; Sarıkamış sokakları ceset ve şehitlerle dolmuştu!
Birkaç gün daha devam eden çarpışmalar, Türk ordusu açısından felâketle sonuçlanmıştı. 90 bin askerden sadece 15 bini sağ kalmıştı. Mücahitlerin çoğu ise donarak şehit olmuştu.
KATLİAMI, "ZAFER" DİYE KUTLADI!
Felâketi gören Enver Paşa, komutayı 10. Kolordu Komutanı Hafız (İsmail) Hakkı Paşa'ya bırakarak Erzurum'u terk etmişti!
On binlerce askerimiz, onun ihtirası sebebiyle beyhude kırılmıştı ama o, 1915'in ilk günlerinde özel trenle ve büyük bir şatafatla İstanbul'a dönmüştü.
Kahramanlara mahsus gururu, kendisini karşılayan İttihatçı arkadaşlarını bile şaşırtmıştı. Heyetteki kurmay subaylardan Hüseyin Hüsnü Erkilet, Yılmaz Öztuna'ya şöyle anlatmıştı:
"Enver Paşa'nın özel trenini bekleyen herkesin gözü yaşlı idi. Başkumandanımızın çok daha hüzünlü olacağını düşünerek teessürümüz artıyordu. Biraz sonra tren durdu. Yaverler indikten sonra Enver Paşa basamaklardan atladı. Yüzünde en küçük bir hüzün çizgisi yoktu. Hatta zafer kazanmış bir başkumandan edasıyla gülümseyerek ellerimizi sıktı. Herkes şaşkındı!"[2]
Dahası vardı! O gece bir konsere gitmişti! Ayrıca, şenlikler düzenlenmiş; ziyafetler verilmişti!
Yarbay Mustafa Kemal, "Ne oldu" diye sormuştu. Enver Paşa'nın "Savaştık, hepsi bu..." cevabı üzerine "Şu anda durum nedir" diye tekrarlamış ve "Mükemmel..." cevabı almıştı![3]
İlerleyen günlerde kulağına gelenler üzerine, "Zaten ölmeyecekler miydi" şeklinde akılları durduran bir savunma yapan Enver Paşa, "Gittik, gördük, saldırdık, döndük" demişti.[4]
BU SESSİZLİK, ŞEHİTLERE VEFASIZLIKTIR!
Bu "İttihatçı Sansürü" hâlâ devam etmektedir! Bu yüzden anmalarda, bu faciaya sebep olan sevk ve idare zafiyeti için tek kelime söylenmemektedir!
O dönemi yakından izleyen İngiliz subayı ve tarihçisi John Buchan, "Kötü teçhizatlı ve kötü komutanlı Türk askerleri kahramanca çarpıştı; bir savaşta çekilebilecek en ağır eziyeti çekti" notunu düşmüştü!
Peki ne uğruna?
Bu sınırsız ihtiras, Almanları bile şaşırtmıştı! Goltz Paşa, "Kendisini Napolyon Bonapart zanneden bir cahil subay, ordularına; güçleriyle bağdaşmayan görevler vermiş ve büyük zarara sebep olmuştur" diyerek bu acı gerçeği dile getirmişti.
Cumhuriyet yazarı Alpay Kabacalı'nın Sarıkamış değerlendirmesi ise şöyledir:
"Enver, şöhret olma peşindedir. 90 bin Mehmetçik soğuktan donar veya hastalıktan ölür. Enver müthiş bir sansür uygular ve üstüne bir de 'zafer' telgrafları çeker. Türkiye bu gerçeği senelerce öğrenemez. Bu bir 'sır' olarak gizlenir. Enver Erzurum'dan eşi Naciye Sultan'a çektiği telgrafla, İstanbul'da bıraktığı köpeğinin durumunu sorar!"[5]
[1] Peter Hopkirk, Bitmeyen Oyun, Çev: Mehmet Harmancı, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1995, s. 49.
[2] Yılmaz Öztuna, Türkiye, 15 Mayıs 1991.
[3] Peter Hopkirk, Bitmeyen Oyun, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1995, s. 51-52.
[4] Ahmet Şimşirgil, Kayı-XI Elveda, Timaş Yayınları, İstanbul 2020, s. 82.
[5] Alpay Kabacalı, Bilinmeyen Yönleriyle Cumhuriyet Tarihi, Denizbank Yayınları, İstanbul 2004, s. 117
.
İran, ABD ve İsrail için değil; Türkiye için tehdittir!
16 Ocak 2026 Cuma
Tahran'ın bitmeyen Türkiye düşmanlığına rağmen, Trump'ın hedefindeki İran'ı destekliyoruz. Çünkü İran'ın huzuru ve bütünlüğü, kendi ülkemiz kadar önemlidir. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan gazetecilerle sohbetinde; İran'a askerî müdahaleyi önlemek için yoğun çaba sarf ettiklerini söyledi.
Ancak bu desteğimiz, İran'ı çok sevdiğimiz anlamına gelmemektedir. Bazı muhafazakârlar, güzelleme yarışına girdikleri İran ile beraber haşrolabilir! Ancak İran'ı, "İslâm Devleti" ve "Türkiye dostu" gibi sunmaları abesle iştigaldir.
İran'ın Türkiye düşmanlığı, ideolojik çerçevede kalmış da değildir. Her fırsatta fiiliyata geçmektedir. 40 yıldır PKK'ya yataklık etmektedir. Ayrıca Suriye'de, TIR'lar dolusu silahı ABD göndermiş; ama asıl lojistik ve stratejik desteği, Şam'ın arkasına gizlenen İran vermiştir. Halen de, YPG'nin terör örgütü olarak varlığını sürdürmesi için, ABD ve İsrail ile omuz omuza çalışmaktadır.
İran'ın İsrail düşmanlığı, "karşılıklı kazanç stratejisi" gereğidir. Fiiliyatta; Türkiye düşmanlığı, İsrail'den fersah fersah öncedir.
Çünkü İran'daki Türkiye düşmanlığı "Sünnî düşmanlığı"na dayanmaktadır!
Bu öfkenin kaynağı olan "Şiîlik" (Sebeiyye) adlı bidat fırkasını kuran İbn Sebe el-Himeyrî, San'alı bir Yahudi'nin oğludur.[1]
"Abdullah bin Sebe" adında bir Müslüman görünerek İslâm'da ilk kanlı fitneyi çıkaran bu kripto, 3. Halife Hazret-i Osman (radıyallahü anh) Efendimizi, 17 Haziran 656 Cuma günü evinde Kur'an-ı Kerim okurken hunharca şehid ettirmiştir!
Bu düşmanlık, Ehl-i sünnete karşı, Haçlılarla işbirliği yapacak kadar derindir. 1502'de Şiî Safevî devletini kuran Şah İsmail, Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi vesellem) mübarek bedenini Avrupa'ya kaçırmak gibi hain bir hayalle Cidde'ye dayanan Portekizlilere, "Mekke ve Medine'ye birlikte girelim. Kâbe'yi imha edelim" deme hıyanetini göstermişti. Neyse ki 1512 yılında tahta çıkan Yavuz Sultan Selim Han, hepsinin dersini vermişti.
ABD, KOMÜNİST RUSYA'YA KARŞI İSLÂM'I KULLANDI
Safevîler'in yıkılmasından sonra etkisini ve gücünü kaybeden Şiîlik, Humeyni'nin "İran İslâm Devrimi" sayesinde tekrar güçlendi.
Peki, bu devrim nasıl gerçekleşti?
Defalarca darbe yiyen bir millet olarak çok iyi öğrendik ki, sokaklarda bağırarak "darbe" yapmak; hele rejim değiştirmek mümkün değildir. Maalesef; belirleyici olan, emperyalistlerin desteklediğidir.
Öte yandan Haçlı Siyonist hıyanet, her ülkede farklı argümanlar kullanıyor. Hatta aynı ülkedeki farklı kesimleri bile, farklı yöntemlerle kandırıyor. İngilizler Hindistan'ı ele geçirme döneminde, Müslümanlar arasından devşirdikleri Kadıyanîlere, "İnek kurban etmek, koyunla kıyaslanamayacak kadar sevaptır" vaazları verdirirken; Hindulara da "Bakın sırf size düşmanlık olsun diye koyunlar dururken, tanrılarınızı kurban ediyorlar" diyorlardı!
Nitekim Amerika da, 1970'li yıllarda gücünün zirvesinde olan ve hızla yayılan Komünist SSCB'nin önüne set çekmek için "İslâmiyet"i kullanmıştı. Fetullah Gülen'in de dahil edildiği meşhur "Yeşil Kuşak Projesi" bu şeytanlığın eseriydi.
Bu entrikayı anlayabilmek için, 12 Eylül darbesinin de başrol oyuncusu olan Paul Henze'i iyi tanımak gerekir. 1974-77 yıllarında CIA Türkiye İstasyon Şefi olarak görev yaptıktan sonra "merkez"e çekilen Henze, National Security Council (Ulusal Güvenlik Konseyi) Üyesi olarak ABD'nin, bölgemize yönelik stratejilerini belirleyen isimdir.
Yahudi işadamı Jak Kamhi'nin hatıralarındaki, "Paul Henze'nin 'Dine Dönüş' Projesi" başlıklı bölüm, tam da arz etmeye çalıştığımız entrikayı doğrulamaktadır:
"1978 yılında TÜSİAD heyeti olarak ziyaret ettiğimiz ABD Başkanı Carter, Sovyet Rusya'nın bölgemizdeki 'Komünist baskıları'ndan çok endişelendiklerini belirterek, 'Bunu önlemenin tek yolu, insanları inanca yönlendirmektir' dedi. Ulusal Güvenlik Konseyi Üyesi Paul Henze de, 'İslâm dini, Komünizmi yasaklıyor. Bu nedenle biz o bölgede, dine dönüş konusunda çalışmalar yapacağız' diye ekledi. Hepimiz donup kaldık! Çünkü ABD, Atatürk ilkelerini yok etmeyi hedeflemişti! Bu endişemizi Henze'ye ilettik, o da 'Merak etmeyin Türkiye bunun dışında kalacak' diye cevap verdi!"[2]
Bakmayın Henze'nin "Türkiye hariç" dediğine... En önemli "piyon" olan Türkiye için özel proje üretmişlerdi. CIA, ilk "Komünizmle Mücadele Derneği"ni 1963'te kurmuş ve birkaç yıl içerisinde şube sayısı 110'a çıkmıştı. Fetullah Gülen de, Erzurum'daki "KMD" üzerinden hizmete alınmıştı.
Sonrası malum! Biz, konumuz olan İran'a dönelim.
İRAN, "İSLÂM" DEĞİL; "ŞİÎ DEVLETİ"DİR!
İran Şahı M. Rıza Pehlevi tarafından 4 Kasım 1964'te Türkiye'ye sürülen Humeyni, bir süre Bursa'da kaldıktan sonra, Şiîlerin "kutsal kent"i Necef'e yerleşmiş; ancak, "devrim"in selameti için 6 Ekim 1978'de Paris'e gitmişti.
Fransa Dış İstihbarat Teşkilatı "Direction Générale de la Sécurité Extérieure" tarafından korunan evde kalan Humeyni; Haçlı Seferleri öncüsü Fransa'nın kucağında "İslam Cumhuriyeti" inşa etmişti!
Asıl ilginç ayrıntı ise 1 Şubat 1979 tarihindeki Tahran dönüşünde gerçekleşti. General Amir Hüseyin Rabii'nin hazırladığı 3 ayrı suikastı MOSSAD, İran askerî ataşesi Yitzhak Segev aracılığıyla haber vererek Humeyni'yi kurtarmıştı![3]
Sonrasında ise tıpkı, PKK'yı kurma çalışmalarını yürüten "Apocular" dedikleri 14 kişiden, Öcalan dışındakilerin yok edildiği gibi; Humeyni ile aynı uçakta dönen "mesai arkadaşları" da, çok şey bildikleri için ortadan kaldırılmışlardı!
Yani 11 Şubat'ta gerçekleşen darbenin adı "İslâm Devrimi" olmuştu ama aslında "Dine Dönüş Projesi"nin "kilit taşı" konmuştu! Zaten 4 Kasım 1979 günü İranlı öğrenciler ABD Tahran Büyükelçiliği'ni bastığında dağılan belgelerle, CIA'nın Humeyni'ye desteği de ortalığa saçılmıştı!
Ayrıca İsrail/ABD düşmanı(!) Humeyni rejimine ambargo uygulanıyordu ama Irak'a karşı kullanılan silahların ABD'den geldiği de, 1986'da patlayan "İrangate Skandalı" ile anlaşılmıştı!
"EN BÜYÜK DÜŞMAN"A EN BÜYÜK DESTEK!
"ABD ve İsrail, İran'a saldırı hazırlığı yapıyor; sen ittifaktan bahsediyorsun" diye düşünenler olabilir. Unutmayınız ki, Yahudilerin ve Acemlerin en büyük gücü "algı" oluşturmak; yani "göz boyamak"tır.
İran, İsrail ve ABD'ye düşman olmuş da ne zarar vermiş?
"Sözde" kalan bu düşmanlık, iki tarafın da işine yaramaktadır. İran, İsrail düşmanlığı sayesinde bir "Yeşil emperyalizm" denemiştir. Bugün halk isyanı için kullanılan ekonomik krizin asıl sebebi de ambargolar değil; İran'ın bu emperyalizm merakıdır. İsrail ise, İran tehdidi(!) sayesinde, "nükleer"e kadar uzanan silahlanmayla işgallerini sürdürmüştür.
İran, 1 Nisan 2024 günü Şam'daki İran Büyükelçiliği'ni vurarak 7 askerini öldüren İsrail'e, 13 Nisan akşamı 300 füze fırlatmıştı. Bunların çoğunu ABD imha etmiş; İsrail'e ulaşanlar ise "Demir Kubbe"ye takılmıştı.
Oysa, Gazze'de 190 gündür vahşi bir katliam sürdüren İsrail, bu etkisiz misilleme sayesinde "mazlum ve mağdur" oluverdi! Batı, saldırgan(!) İran'a odaklandı; İsrail ise, yeni katliamlar için "kredi" kazandı.
İsrail'in, yıllardır öldürmeyi başaramadığı HAMAS lideri İsmail Haniye, 31 Temmuz 2024 gecesi Tahran'daki en güvenli mekânda, nokta atışla öldürüldü.
Bu bile başlı başına İsrail'e büyük bir hizmettir!
13 Haziran 2025 günü İran'a saldıran İsrail, 70'ten fazla askerî yetkiliyi ve nükleer bilim adamını, bir gecede eliyle koymuş gibi bulup öldürdü!
"İran da İsrail'i füze yağmuruna tuttu" diyebilirsiniz.
Evet, birkaç bina yıkıldı, 29 İsrailli öldü! Ama medya günlerce canlı yayın yaptı, Gazze'deki vahşeti perdelemek için pazarlandı! Büyük kazanımlar için bir miktar Yahudi'yi feda etmek Siyonistlerin klasik stratejisidir.
Kaldı ki, Gazze'nin bu hale gelmesine sebep olan İran'dır.
Kimse konuşmuyor ama 7 Ekim'deki HAMAS saldırısı, İran'ın tahrik ve desteğiyle yapılmıştı, destek devam edecekti! Ne yaptı peki?
NETANYAHU BİR TAŞLA İKİ KUŞ VURMA PEŞİNDE!
Bakmayın Trump'ın esip gürlediğine! Onu konuşturan Netanyahu'dur? Çok hain bir plânla; "Büyük İsrail" karşısındaki son iki engel olan İran ve Türkiye'yi birlikte halletme peşindedir!
Gerçekten İran'ı Suriye'ye benzetebilirlerse, bu hedefe çok yaklaşmışlar demektir. Çünkü İran'daki iç çatışma, istikrarı "Kaf Dağı"nın arkasına gönderir.
Buna ilaveten, Türkiye'ye yönelecek bir mülteci akını, İsrail'in kesin zaferidir! Çünkü gelecek olanların çoğu "enfeksiyonlu"dur! Bırakın yeni bir ekonomik ve sosyal kamburu; iç barış da, Terörsüz Türkiye de yerle bir olabilir.
Ayrıca İsrail, İran'daki operasyonlarını dışarıdan gönderdiği MOSSAD üyeleriyle değil, içeride oluşturduğu "FETÖ" tipi yerli maşalarla yürütmektedir. Bunlar, "İranlı Mülteci" olarak Türkiye'ye gelecektir.
Bu yüzden İran'ın toprak bütünlüğü, Türkiye için hayatî öneme haizdir. İsrail, Suriye ve İran sınırımız boyunca Türkiye'ye "komşu" olmaya; daha doğrusu Türkiye'yi kuşatmaya çalışmaktadır. O zaman içten dıştan entrikalarla yıkmak çok kolay olacaktır.
[1] Abdullah bin Sebe, TDV İslâm Ansiklopedisi, C: 1, Ethem Ruhi Fığlalı, İstanbul 1988, s. 133.
[2] Jak Kamhi, Gördüklerim Yaşadıklarım, Remzi Kitabevi, İstanbul 2013, s. 239.
[3] Mike Evans, Jimmy Carter, Crossstaff Publishers, 2009, s. 251.
.
İç cepheyi, Öcalan ve bu DEM mi tahkim edecek?
29 Ocak 2026 Perşembe
"Terörsüz Bölge"de çok hareketli günler yaşandığı için Terörsüz Türkiye, biraz gündem dışı kalmış gibi görünebilir. Oysa, PKK'nın uzantısı olan PYD, bu sürecin "kilit taşı" mesabesindedir. Bu yüzden de, Suriye'nin kuzeyinde yürütülen "cerrahî tedavi", Terörsüz Türkiye için "balans ayarı" fonksiyonu gördü.
O halde, hayatî değere haiz olan Terörsüz Türkiye hedefimizi, Suriye'nin kuzeyinde yaşanan "saha testi" ışığında tekrar gözden geçirmemiz gerekir.
Zira bu "ortak proje"de muhatap alınan DEM, ilk samimiyet testinde fena çuvalladı! Çünkü, "PKK'yı lağvettik" açıklamalarına ve silah yakma şovlarına rağmen, DEM'in de, Kandil'in de; aynı çukurda debelendiği ortaya çıktı.
Suriye'de katledilen, evi barkı gasp edilen Kürtleri değil de, "Kürt düşmanı teröristleri" savunmak için yırtınan DEM, 1 Ekim 2024'ten bu yana sergilediği "normalleşme" şovları, birer "takıyye"den ibaret olduğunu gösterdi!
O halde "iç cephe tahkimatı" yeniden düzenlenmeli; "çürük tekneler" yerine sağlam "köprüler" tercih edilmelidir!
ÖCALAN'A "KÜRTLERİN LİDERİ" DEMEK, SÜRECİ ZEHİRLEMEKTİR!
Terörsüz Türkiye projesinin ana omurgası olan "PKK'nın tasfiyesi" sürecinin Öcalan üzerinden yürütülmesi, bu "terör elebaşı" hesabına "itibar inşası" için kullanılmaktadır!
DEM'in, "Lidere özgürlük" fırsatçılığı, "Öcalan, bütün Kürtlerin lideridir" şeklindeki bir algı dayatmasına dönüşmektedir. Oysa Öcalan, sadece teröristlerin lideridir.
Kim ne kadar farkında bilmiyoruz ama Kürtler, PKK'nın 40 yıldır silahla kabul ettiremediği bu diktatörlüğü, şimdi "çözüm" gölgesinde yutturma çabalarına çok içerlemektedir!
DEM'in bu istismarı, "Terörsüz Türkiye" için çok önemli olan "taban desteği"ni de zedelemektedir.
DEM, 7 Haziran 2015'te, "Biz Meclis'e girersek PKK silah bırakır" diyerek oylarını ikiye katladıktan sonra PKK maşalığını da ikiye katlayan HDP'nin yeni versiyonu olduğunu göstermiştir.
"Kandil uşaklığı"ndan kurtulamayan DEM'in, Terörsüz Türkiye üzerinden "Kürt temsilciliği"ne de abanması; Türkiye'yi tekrar, "PKK=Kürt" bataklığına sürüklemektedir!
DEM yönetiminde, Kürtler hangi oranda temsil edilmektedir?
Terörsüz Türkiye sürecinde kendilerine gösterilen namütenahi teveccühe rağmen, aslında kimin temsilcisi olduklarını, Suriye'deki YPG temizliği sırasında göstermişlerdir.
Bu kritik noktaya dikkat edilmelidir.
Öcalan ve DEM'in, PKK tasfiyesi için kullanılması isabetlidir. Ancak bu muhataplık, "Başımıza bela ettiğiniz pisliği temizleyin" mesabesini geçmemelidir.
İÇ CEPHE NASIL TAHKİM EDİLECEK?
Terör enfeksiyonu temizlendikten sonra "bünye"nin (iç cephenin) sağlamlaşarak, yeni fitnelere karşı bağışıklık kazanması için "organik vitamin" takviyesi yapılmalıdır.
Doğudaki geleneksel yapıyı, "ecnebi" ağzıyla; "Feodal Sistem, Ağalık Düzeni" diye aşağılayanlar, aslında "küresel ağalar"a hizmet etmektedir. Oysa bu düzen, Osmanlı'da olduğu gibi bugün de, milletin çimentosu ve devletin sigortasıdır.
Kürtler asil bir millettir. Yüzyıllardır İslâmiyet'e ve İslâm âlimlerine, ölçüsüz saygı göstermişlerdir. Sevgiden gelen bu saygı, sarsılmaz bir aidiyet duygusunu da beraberinde getirmiştir. Özellikle Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi Vesellem) torunları olan "Seyyid"ler, medrese terbiyesi almış olan "Mele"ler ve hamiyet merhamet abidesi olan "Aşiret Ağaları", çok itibar gören müstesna şahsiyetlerdir.
Bu "lider"ler, her zaman devlete saygı duymuş ve çevresindekileri fitneden uzak tutmuştur. Bu sayede, CHP'nin zulüm ve katliamları bile Kürtleri, "devlet"e ve Türklere düşman edememiştir!
Seyyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri, tek parti döneminde nice zulümler gördüğü halde, devlet aleyhine tek kelime etmemiştir. Bütün vaazlarında, "Müslüman Allah'a karşı günah işlemez; devlete karşı suç işlemez" demiştir.
Abdülhakim Efendi'nin Hocası Seyyid Fehim Arvasî Hazretlerinin oğlu olan Van Müftüsü Seyyid Muhammed Masum Efendi (kuddise sirruhuma), yolların karla kaplı olduğu 10 Şubat 1926 tarihinde, yakınlarıyla birlikte kızaklara bindirilerek Sındırgı'ya sürülmüştü.
Kendisini çok seven ahali, tepki göstermek istemişti. Ancak Masum Efendi, "Sabredin. Kargaşa çıkarırsanız, hakkımı helal etmem" diyerek engellemişti!
Nitekim bu aileden Meki Arvas, 2019 seçimlerinde Bahçesaray Belediye Başkanlığı'nı, 2014'te yüzde 54 oyla seçilen BDP'den almıştı. Hem de AK Parti'nin yüzde 31 olan oyunu yüzde 65'e yükselterek! Ancak, Meki Arvas'ın aday gösterilmediği 2024 seçimlerinde, AK Parti yüzde 21'e düşmüş ve belediye başkanlığı yine DEM'e geçmişti!
CHP KALINTISI "İTTİHATÇI" ZİHNİYET, İÇ CEPHE İÇİN TEHDİT
Tek parti dönemindeki İttihat Terakki zihniyeti, doğudaki bu değerli aidiyeti Ankara için "risk" olarak görmüş ve yok etmek için her yola başvurmuştur.
Bu ırkçı anlayışı, 1960'tan sonra da, TSK ve yüksek bürokrasideki CHP zihniyetliler sürdürmüştür.
Hakeza aynı zihniyet, "Kürtlerle mücadele" şeklinde yürüttüğü "terörle mücadele" bahanesiyle köyleri/mezraları şehre taşıyarak; yeni nesillere "gelenek düşmanlığı" aşılayarak sosyal düzeni yozlaştırmıştır.
Ancak bütün bunlara rağmen, bölge dinamiklerine gösterilen teveccüh devam etmektedir. Yani, iç cepheyi tahkim etmenin yolu, hâlâ saygı gören itibarlı isimler üzerinden yürütülecek "kardeşlik" inşasıdır.
Öte yandan Kürt-Türk kardeşliğine "Araplar"ın da dahil edilmesi, iç cephe tahkimatını hızlandıracaktır. Bu bakımdan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sürekli tekrarladığı "Türk-Kürt-Arap Kardeşliği" vurgusu çok değerlidir.
Tabii ki, TDK gibi bazı tek parti kalıntılarının ısrarla sürdürdüğü "Arap düşmanlığı" önlenebilirse!
.Boğaziçi'ndeki “bitmeyen isyan”ın sırrı, Epstein belgelerinden çıktı!
5 Şubat 2026 Perşembe
Kimsenin umurunda değil ama Boğaziçi Üniversitesi'ndeki "kalkışma" tam 5 yıldır devam ediyor!
Neden peki?
Zor bir soru!
Cevabı bulmak için "Boğaziçi"nin derinliklerine dalmamız gerekiyor!
İstanbul'un caddelerini tanzim etmesi için Amerika'dan getirilen mühendis misyoner Dr. Cyrus Hamlin'in, Bebek sırtlarındaki keşif(!) sırasında; New York'un en zengin Yahudilerinden Christopher Rhinelander Robert'e, Rumeli Hisarı'nı göstererek "Müslümanlar İstanbul'u fethetmek için bu hisarı yaptı. Ben de buraya öyle bir okul yapacağım ki, onları içeriden yıkacak" demişti![1]
Zira bu okul, Bulgarlar, Rumlar ve Ermeniler başta olmak üzere Osmanlı yönetimindeki azınlık çocuklarını eğiterek, "devlet" kuracak kadroları yetiştirecekti!
Nitekim Tanzimat'ın nimetlerinden istifade eden Hamlin'in, 1840'lardan itibaren bütün Anadolu'ya serpiştirdiği "Anadolu Kolejleri" de, ilerleyen yıllarda Ermeni ve Rum isyanlarının merkezi olmuştu.
Hamlin'in beğendiği arsa Mason Ahmed Vefik Paşa'ya aitti. Vefik Paşa, konağının da bulunduğu bu değerli araziyi, "medeniyete katkı" için derhal devretmişti.
Sultan Abdülaziz Han, kötü niyetli bu başlangıca engel olmak için satışa izin vermemişti ama yine de engelleyememişti! Çünkü, satış gizli yapılmış ve hemen temel atılmıştı. Abdülaziz Han, engellemek için çok uğraşmış ama ecnebi mektebi olduğundan muktedir olamamıştı.
Adını, sponsor işadamından alan "Robert Kolej" 1863 yılında tamamlanmış ve "icraata" başlamıştı!
ABDÜLHAMİD HAN'IN CANINI YAKAN KOLEJ
1876 yılında tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid Han, yıllar önce Sadrazam Mason Reşid Paşa'nın yoğun desteğiyle her tarafa yayılan ecnebî okulların tahribatını daha yakından görmüştü. En çok canını yakan ise, gözünün önündeki Robert Kolej idi!
Hatta Ahmed Vefik Paşa 1891'de ölünce, vasiyeti farklı olmasına rağmen Abdülhamid Han, "Ecdadımın yadigârı Hisar'ın kıyısına bu ecnebi mektebi musallat etti. Şimdi o da haşra kadar çan sesleri altında uyusun" diyerek mektebin yanına gömdürmüştü.[2]
İstanbul'da adeta bir "kurtarılmış bölge" gibi çalışan Robert Kolej, baş döndüren Hristiyanlaştırma propagandalarının yanı sıra, her türlü yıkıcı örgütler için de bir sığınak fonksiyonu üstlenmişti. Hatta bu alışkanlık, devredildikten sonra da devam etmişti.
Mesela Mehmet Eymür'ün, "Ben de oradaydım" diyerek aktardığına göre, 12 Mart sonrası Sıkıyönetim Komutanlığı, 23 Ocak 1972 günü İstanbul'da arama yapmış, TİİKP'in Başkanı Ferit İlsever ve İstanbul yönetimini, Profesör Hilary Sumner-Boyd'un Robert Kolej'deki lojmanında yakalanmıştı.
EPSTEIN'E "MUHAFAZAKÂR TÜRKİYE" ŞİKÂYETİ!
Çoğu Türk ailesinin hayalini süsleyen bu ecnebî okulları, kuruldukları günkü hedeften kıl kadar sapmamış olup; hâlâ "içimizdeki Haçlı cepheleri" olarak çalışmaktadır!
AK Parti iktidarının "Tam Bağımsız Türkiye" hamlelerinden rahatsız olan Haçlı Siyonist ittifak, 2013 yılı ortalarından itibaren, içten dıştan entrikalarla yoğun bir "savaş" başlatmıştı. Tam da o dönemde cereyan eden şu yazışma; Robert Kolej'in, "kuruluş misyonu"nu aynen sürdürdüğünü göstermektedir.
Ortalığa saçılan Epstein belgelerine göre, (Robert Kolej'e 40 yıl Mütevelli hizmeti veren Landon Thomas Jr.'ın oğlu) Robert Kolej Yönetim Kurulu Üyesi Landon Thomas Jr., 7 Kasım 2014 tarihinde Jeffrey Epstein'e gönderdiği yazıda, Türkiye'deki muhafazakâr iktidarın, toplumsal yaşam ve eğitim sistemi üzerinde artan nüfuzundan çok rahatsızlık duyduğunu dile getiriyor.
Kirli örtüşmeye bakın ki, "cemaat" diye anılan Fetullahçıların, MİT TIR'larının yolunu keserek, "Türkiye DEAŞ'a destek veriyor" algısı oluşturmak için yırtındığı bir dönemde; Türkiye'nin dindarlaştığından şikayet eden Robert Kolej yöneticisi de bu mektubunda, "Türkiye, İŞID olgusu sonrasında oldukça muhafazakâr bir yöne evriliyor" yalanı söylüyor ve "Biz de Yönetim Kurulu olarak, misyonuna çok sıcak bakmayan bir hükümet yönetiminde Robert Kolej'in ne kadar önemli hale geldiğini anlatma çabamızı iki katına çıkarıyoruz" diyor!
Türkiye'deki (Batıcı) eğitim misyonunu korumak adına geniş çaplı bir finansal destek arayışında olduğunu belirten Thomas, Gates Vakfı gibi milyarder bağışçılara aracılık etmesi için Epstein'den "stratejik rehberlik" talep ediyor.
BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ, MASKELİ ROBERT KOLEJİ!
Bir asırlık tahrifat misyonunu tamamladıktan sonra 1971 yılında Türkiye Cumhuriyeti'ne devredilen Robert Kolej, "Boğaziçi Üniversitesi" olarak yoluna devam etmekte ise de, genlerinden gelen "vesayetçi misyonu"nu, "Boğaziçi geleneği" ambalajıyla sürdürmeye çalışıyorlar. İçerideki kalıntılar, eskisi gibi "bağımsız" hareket etmek istiyor; "Cumhurbaşkanı bize rektör atayamaz" diyorlar!
Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, her üniversiteye olduğu gibi; YÖK'ün teklif ettiği adaylardan Prof. Dr. Melih Bulu'yu 2 Ocak 2021'de rektör ataması üzerine "isyan" başlattılar.
Gözde üniversitenin sözde ilim adamları, "cübbeleriyle" ortalığa serildi ve "Melih Bulu bizim rektörümüz değil" sloganlarıyla bu atamayı protesto etti!
Ayrıca nasıl bir bağlantı var bilmiyoruz ama "ilim yuvası" zannettiğimiz kampüste "LGBTİ+ Merkezi" gibi bir görüntü vardı. Ne iş yaptığını bilmediğimiz "Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü" (BÜLGBTİ+), üniversitenin alamet-i farikası haline gelmişti!
İlk bakışta demokrasi ve bilimsel özgürlük gibi algılanan "üniversitelerin kendi rektörünü seçmesi" uygulamasını da Boğaziçi Üniversitesi'nde başlatılıp vesayetin devamı için kullanıldığını ve devlete dayatılarak bütün üniversitelerde uygulanmasının sağlandığını biliyor muydunuz?
İlk rektör Aptullah Kuran 1971-76 arasında iki dönem tayinle görev yaptıktan sonra rektörlük saltanatının devam etmesi için "seçim" oyununu geliştirmiş!
Daha az oy alan bir adayın rektör atanması ihtimaline karşı da yine bir "Boğaziçi çözümü" geliştirilerek kendi istedikleri aday atanıncaya kadar, atanan o adayın istifa etmesi sağlanmış! Sadece bir oy farkıyla atanan aday bile Boğaziçi baskısı" yöntemiyle istifa ettirilmiş.
Birileri bu uygulamaya, "demokrasi ısrarı" filan diyerek aklımızla alay etmesin. Tam anlamıyla vesayetin devamını sağlama entrikasıdır. Zira demokrasi ve insan hakları dediğiniz şey, buraya hiç uğramamıştır. Kendilerinden olmayanın, bırakın rektörlüğü; öğrenci olarak bile burada bulunma hakkı yoktur.
CÜBBEYİ, KENDİ ÇIKARLARI İÇİN KULLANIYORLAR
Bu "cübbe istismarı" vesayetçi kesimin çok kullandığı bir yöntemdir.
YÖK Başkanı Kemal Gürüz, İÜ'nün 28 Şubat sabıkalı rektörü ve 72 rektör, 25 Ekim 2003'te yine cübbeleriyle Tandoğan'da toplanmış ve Anıtkabir'e kadar "Ordu Göreve" pankartlarıyla yürümüşlerdi.
Güya, daha iki ay önce başbakan olan Erdoğan'a karşı Cumhuriyet'i koruyorlardı!
Oysa cübbelilerin rahatsızlığı çok farklıydı!
"Devlet içinde devlet" gibi davranmaya alışmış olan YÖK'ün, vesayetçi yapısını zayıflatmak ve akademik özerkliğini artırmak için yapılan düzenlemeyi engellemeye çalışıyorlardı!
Çünkü "cübbeli derebeylik" sona eriyordu!
Aynı kafa, aynı entrika...
Boğaziçi'ndeki isyanı 5 yıldır devam ettiren cüzi kesim de, vesayet dönemindeki avantaların peşinde koşuyor; masada ulaşamadığı "kariyeri" meydanda arıyor!
MESELE MELİH BULU DEĞİL; ANLAMADINIZ MI?
Boğaziçi'ne dönelim.
Eylemler kampüs dışına taşmış; 6 Ocak'tan itibaren Kadıköy, Bebek-Beşiktaş derken; Ankara ve İzmir'e kadar uzanmıştı.
Çok net olarak "Mesele Melih Bulu değil; anlamadınız mı" mesajı veriliyordu!
Yok artık!..
Devletin, Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör ataması "küresel kriz"e dönüşmüştü!
Afrika'da, Filistin'de onlarca yıldır devam eden soykırım ve emperyalist zulümlerine karşı kılını kıpırdatmayan BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, gözaltına alınan Boğaziçi öğrencileri için harekete geçmişti! Hatta Amerika, Kanada ve bütün Avrupa ayağa kalkmış, şehir meydanlarında "Boğaziçi'ndeki işgali protesto" gösterileri başlamıştı!
Haçlı Siyonist şer ittifakı, resmen Türkiye Cumhuriyeti devletini hedef almıştı!
Zaten Melih Bulu görevden alınmıştı ama bir şey değişmemişti!
Boğaziçi'ndeki vesayet uzantıları "mesele"yi açıkça ilan etmişti:
"Devletin atadığı rektörü istemiyoruz, rektörümüzü biz seçeceğiz, üniversite ile ilgili bütün kararları bir vereceğiz" diyorlardı!
Kısaca, yüz yıldır olduğu gibi "devlet içinde Vatikan" olmak istiyorlardı.
Oysa Türkiye çoktan vesayet zincirlerini kırmış, Haçlı kuşatmasının sembolü olan Ayasofya'yı bile açmıştı ama onlar burnumuzun dibindeki "başka bir âlem"de yaşadıkları için bunu anlamamışlardı!
[1] Nurettin Topçu, Büyük Fetih, İstanbul 1962, s. 48.
[2] Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Yayıncılık, İstanbul 2018, s. 70.
.9 Şubat 2026 Pazartesi
Günlerdir yapılan değerlendirmeler de gösteriyor ki; millet ve devlet olarak başarılı bir imtihan verdik.
Sadece 3 yılda, milyonlarca ton enkazı kaldırıp yepyeni şehirler kuran devletin başarısı ortada ama milletimizin yazdığı "destan" da unutulmamalı.
Zira 6 Şubat 2023 sabahı, kış ortasında yaşanan tarifsiz felâkete ilk müdahil olanlar; enkaz altında kalanları tırnaklarıyla çıkaran battaniye ve sıcak çorba dağıtan fedakâr kardeşlerimiz ve gönüllü kuruluşlarımızdı.
Her şeyini kaybetmiş olan felâketzedelere dayanma ve yaşama azmi aşılamak, o anda devletin bile yapamayacağı değerli bir hizmettir.
17 AĞUSTOS'TA YARDIMSEVERLERE "TAKOZ" OLDULAR!
Bu, her zaman böyle olmadı!
6 Şubat'tan önceki büyük felâket olan 17 Ağustos 1999 depreminde, kar yolları kapamamıştı. Deprem, bu kadar geniş alana yayılmamıştı. Bütün bunlara rağmen devlet, tam anlamıyla çuvallamış; burnunun dibindeki depremzedeye günlerce ulaşamamıştı!
Neyse ki asil milletimiz, her zamanki duyarlılığını sergilemiş; depremin harabeye çevirdiği Sakarya ve civarına akın etmişti.
Ama ne gariptir ki, depremzedeye ulaşamayan devletin "Silahlı Kuvvetler"i, mağdur kardeşlerimize yardım ve hizmet için çırpınanlara "takoz" olmuştu!
Gelin, belki de hiç duymadığınız ilginç ayrıntılara birlikte göz atalım.
28 ŞUBAT ZULÜMLERİ GÖLCÜK'TE PLÂNLANDI
7 Temmuz 1996 tarihinde güvenoyu alan REFAH-YOL hükümeti ile ilk teması, 1 Ağustos'taki YAŞ'ta yaşayan TSK yönetimi, 3 Ağustos'taki resmî (alkolsüz) yemekte Başbakan Erbakan'ın masasına rakı şişesi dikerek; millet iradesine "savaş" ilân etmişti!
22 Ocak 1997 akşamı Gölcük Donanma Komutanlığı'nda toplanan paşalar, darbe güzergâhını belirlemişti.[1]
Nitekim bu kararları, 28 Şubat'taki "Darbeli MGK"da bir bir dayatmışlardı!
Yani "28 Şubat Depremi"nin "merkez üssü" Gölcük Merkez Komutanlığı idi!
KANDİLLİ: DEPREMİN MERKEZİ GÖLCÜK ORDUEVİ!
Peki, "Merkez üssü Gölcük" diye geçiştirildi ama 17 Ağustos depreminin "asıl merkez"inin de, Gölcük'teki bu mekân olduğunu biliyor muydunuz?
Kemalist bilmişler, "Tesadüf olamaz mı" diyebilir ama bendeniz ayrıntıları aktarayım, siz karar verin:
Cumhurbaşkanı Demirel, 22 Ağustos'ta Kandilli Rasathanesi'ni ziyaret ederek ayrıntılı bilgi almıştı. "Deprem Dede" diye bilinen Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, depremin tam merkezini, "Gölcük Deniz Üssü'ndeki Subay Orduevi'nin altı" şeklinde tanımlamıştı![2]
Dehşet gecesi o merkezde nöbetçi olan subaylar ise, kan donduran ayrıntılar aktarmıştı:
"Yeraltından büyük bir uğultu geldi. Kulakları tırmalayan korkunç sesin ardından her yer oynamaya başladı. Giderek yükselen korkunç sesle birlikte toprak patladı. Deniz kabardı. Yerin altından bir şeyler gökyüzüne doğru fırladı. Dev bir dalga ortaya çıktı. Ne olduğunu anlayamadık! Gökyüzü birden alevlendi. Orduevi binası korkunç bir gürültüyle çöktü. Subay orduevinin A bloğunu oluşturan Barbaros Orduevi'nin bir kısmı sanki el değmemiş gibi dururken, hemen yan tarafında bulunan Donanma Komutanlığı binası tamamen yıkıldı. Çöküntüler altından, Tümamiral Orhan Aydın ile birlikte 276 ölü, 235 yaralı çıkarıldı. Halen enkaz altındaki 39 kişiden ise ümit kesildi. İnanması güç ama bu orduevine sadece 150 m. uzaklıktaki, 3 bin kişi kapasiteli subay-astsubay lojmanlarında hiç bir hasar meydana gelmedi!"[3]
İNSAN KURTARMAYA DEĞİL; "İRTİCA" ARAMAYA GİTTİLER
Cuntacılar da bütün bunlara "tesadüf" demiş olacak ki, "arz"ı bile isyan ettiren zulümlerine aynen devam etmişlerdi! Hatta gözleri o kadar kararmıştı ki, depremzede kardeşlerimizin yürek parçalayan hali bile onları durduramamıştı!
Zira...
7,4 büyüklüğündeki depremde perişan olan depremzedelerin imdadına koşan gönüllüler çadır kentler kurmuş, sıcak çorba çıkarmıştı.
"6 Şubat'ta asker, deprem bölgesine sevk edilmedi" diyenler için çok önemliyse, 17 Ağustos depreminde TSK yönetimi, Sakarya merkezli olarak "seferberlik" ilan etmişti! Ama bu nasıl bir öfke ve nefret ki; komutanlar, enkaz arasında dolaşan askerlere "Depremzedeyi kurtarın, yara sarın" dememiş; "İrticacı kurumları araştırın" emri vermişti!
"GENELKURMAY BAŞKANI: BİZİM DEDİĞİMİZ OLACAK!"
Deprem bölgesinde toplanan önemli(!) veriler, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı İKK Şube Müdürlüğü tarafından özenle raporlaştırılmıştı! "17 Ağustos Depremi Bölgesindeki Bölücü ve İrticai Faaliyetler" başlıklı uzun raporla, depremzedelere yardım edenler; hatta vaaz verenler bile fişlenmişti!
Çadır kentler kuran, ihtiyaç malzemesi getiren dernek ve vakıflar isim isim yazılmış ve karşılarına "İRTİCAİ" notu düşülmüştü![4]
"TSK'daki birilerinin işgüzarlığıdır" diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! En "tepe"den yürütülen bir operasyondu.
Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, 3 Eylül 1999 günü yaptığı açıklamada, yardım çadırlarının istismara açık kişilerin kontrolünde olduğunu iddia ederek, "Biz buna karşıyız. Yardım adı altında rant elde etmeye çalışıyorlar. MGV ve Kombassan'ın çadır kentleri var. Bu konudaki görüşlerimiz bazılarını rahatsız etti ama Sakarya'da da bizim dediğimiz düzene geçilecek" demişti![5]
Hangi istismardan, hangi ranttan bahsediliyordu?
Hadi doğru kabul edelim, TSK neden istismarı önlemiyor da yardımı engelliyordu? Ayrıca millete, "Bizim dediğimiz olacak" dayatması ne anlama geliyordu?
Çok şükür; 6 Şubat depreminde böyle "rezalet" yaşanmadı.
Ancak, "Bir daha asla yaşanmaz" demek çok yanlıştır!
Zira, unutulan "vesayet" daima hortlamıştır!
[1]Gölcük Gecesi, Hürriyet, 30 Ekim 1997.
[2] Mustafa İnal, Askerî İsyanlar Darbeler (1950-2012), Ensar Neşriyat, İstanbul 2022, 482.
[3] Felaket Donanmada Başladı, Milliyet, 24 Ağustos 1999.
[4]Aslan Değirmenci, 28 Şubat'ın İstihbarat Ağı, Çıra Yayınevi, İstanbul 2012, s. 121.
[5] Değirmenci, A.g.e., 121-129.
.27 Şubat 2026 Cuma
Okullarda "Ramazan Şenliği" üzerinden koparılan yaygara, "Milli Eğitim"i birazcık "Millî"leştirmeye çalışan Sayın Yusuf Tekin'e yönelik taarruzlar, hormonsuz demokrasiden hâlâ çok uzak olduğumuzu göstermiştir.
Batı'dan, "dinsizlik" olarak ithal edilen "laiklik" üzerinden operasyon aynen devam etmektedir!
Bizim muhafazakârlar, "Eski Türkiye asla geri gelemez" ninnisiyle uyuyor ama 25 yıllık AK Parti iktidarında böyle çemkirenlerin, ileride "uygun ortam" bulunca neler yapabileceğini iyi düşünmek gerekir!
Üstelik de Türkiye düşmanları, PKK gibi çok kullanışlı maşasını kaybetmiştir. Haçlı ve Siyonist emperyalistlerin "menfaat" hesabı bitmediğine göre, ellerinde kalan bu tek "maşa"ya bundan sonra daha çok iş düşecektir!
Günümüzdeki TSK yönetiminin "normalleşmiş" olması, kimseyi rehavete sevk etmemelidir. Tabandan, bütün darbelerin şifresi olan "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" istismarıyla yetiştirilen "Kılıçlı Teğmenler" gelmeye devam etmektedir!
Netice itibariyle, aynı delikten tekrar ısırılmamak için, "Laiklik elden gidiyor" mühimmatlı "28 Şubat Operasyonu"nu iyi anlamak hâlâ çok önemlidir.
HEP "FİL"E ODAKLANDIK, ARKASINDAKİ "TİLKİ"Yİ KAÇIRDIK!
27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri; ABD'nin, güçlü rakip SSCB ile yürüttüğü emperyalizm mücadelesinin parçasıydı!
Ya, SSCB yokken gerçekleşen 28 Şubat darbesi?
Yüzeysel bir bakışla "O da ABD operasyonuydu" diyebiliriz!
Zaten bu darbenin muhatabı olan Başbakan Erbakan'ın açıkladığı belgeye göre, ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher, 15 Ekim 1996 tarihinde Ankara Büyükelçisi Marc Grossman'a gönderdiği gizli belgede, "Türk hükümetinin, dış politikasını yeniden Arap dünyasına yönlendirmesi; bizim menfaatlerimize aykırıdır, düşmancadır. Türkiye, Birleşik Devletler'in stratejik ortağı olarak kalmak mecburiyetindedir. TSK, bu sonucu elde etme yönünde harekete geçmeye zorlanmalıdır. Plânlarınızı bekliyorum" diyordu.
Bu uyarıdan birkaç ay sonra "darbe" süreci başlamıştı! Ancak, "taşeron" komutanların da, "patron" Amerika'nın da arkasında, birer "derin destekçi" vardı.
28 Şubat'ın asıl kazananları da bunlardı!
BÜTÜN DARBELERİN GİZLİ FAİLİ YAHUDİLERDİR!
Sultan Abdülaziz Han'a ve Sultan Abdülhamid Han'a yapılanlardan, Cumhuriyet dönemindekilere kadar bütün darbelerin "görünen" destekçisi, İngiltere veya Amerika idi. Ancak, asıl organizatör Yahudilerdi! Uzaktan kumanda ettikleri için hiç ortada görünmemişlerdi!
28 Şubat'ın da asıl "merkez"i İsrail idi.
Yukarıdaki Christopher uyarısı; İslâm ülkeleriyle yakınlaşmamıza yönelik İsrail tepkisinin, okyanus ötesinden ilânıydı!
İsrail, localar üzerinden de saldırıya geçmişti! "İsrail Yüce Konseyi", Türk locasının bağlı olduğu Fransız Büyük Mason Locası'na 9 maddelik bir "talimat mektubu" göndermişti. Başkan Paul Waiyset'in, 14 Şubat 1997 tarihinde "gereği için" Türkiye Büyük Mason Locası Üstadı Necip Arıduru'ya ilettiği mektubun üst yazısı şöyle idi:
"Türkiye'deki siyasî gelişmelerden çok rahatsız olan İsrail Yüce Konseyi, RP hükümetinin cemiyetimize tavır koyduğunu belirtti. Biz de aynı düşüncedeyiz. REFAH-YOL'un derhal yıkılması ve Masonluğa ılımlı bir hükümetin kurulması elzemdir!"[1]
GENELKURMAY BAŞKANI TEL AVİV'DE, YARDIMCISI WASHİNGTON'DA
İzleyen günlerde TSK yönetimi yoğun bir "dış temas" süreci başlatmıştı!
20 Şubat'ta ABD'ye giden Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'in, "Laikliğin teminatıyız" açıklamasına Ankara tepki göstermişti![2]
24 Şubat'ta İsrail'e giden Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Savunma Bakanı İzak Mordehay ile görüşmüştü. 25 Şubat günü, 1967 Arap-İsrail savaşında ölen İsrail askerleri için çelenk koyan Karadayı, "Çevik Bir'in sözlerinin arkasındayım" diyerek, Ankara'ya Tel Aviv'den meydan okumuştu![3]
Karadayı, hükümetin politikaları konusunda endişelerini dile getiren İsrail yönetimine, "Devletlerarası ilişkilerde devamlılık esastır. Hükümetler gelip geçicidir" diyerek garanti vermişti![4]
Karadayı 27 Şubat akşamı Ankara'ya dönmüş ve ertesi gün de "ayağının tozu" ve "kafasının dumanı" ile meşhur "Darbeli MGK"ya katılmıştı!
İki hafta sonra (12 Mart 1997), ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 7. katında toplanarak, Türkiye'deki son durumu değerlendiren ve "Doğrudan askerî darbe olmadan bu hükümet gitmeli" kararı veren heyetteki; bakan Madeleine Albright başta olmak üzere Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle, Morton Abramowitz ve Alan Makovsky isimli katılımcıların tamamının "ABD'deki derin Yahudiler" olması, Türkiye'deki entrikanın asıl kaynağını haber veriyordu![5]
Nitekim, "Demirel'den sonra cumhurbaşkanı olacaksın" sözü verilen ancak işi bitince, İsrail silah firmalarının temsilciliğiyle yetinen Çevik Bir, ABD'de yayınlanan "Middle East Quarterly" adlı derginin, 2002 Güz sayısındaki yazısında, "Erbakan, iç ve dış politikada İslâmî gündeme girişti. İsrail, 'Müslüman dünyasının kalbinde bir hançer' ilân edildi. Anlaşmaların iptali söz konusuydu. Ordu, 'Ülkenin, yüzünü İslâm'a dönmesini ve İsrail ile ilişkilerin riske girmesini izlemeyeceğiz' dedi" ifadeleriyle, Karadayı'nın Tel Aviv'de verdiği garantinin şifresini açıklamıştı!
FETULLAH GÜLEN'DEN DARBECİLERE "FETVA" DESTEĞİ
Asker için en kolayı "tanklı" darbedir.
Dayar namluyu, alır koltuğu!
Ama Washington'ın tercih ettiği "silahsız darbe", yani 28 Şubat; yaşam tarzını, davranışlarını hiç tanımadıkları bir kesime yönelikti. Bu yüzden, Müslümanları iyi tanıyan bir ispiyoncuya/işbirlikçiye çok ihtiyaçları vardı. İşte Fetullah Gülen, "bedeli" mukabilinde bu hizmeti verdi!
Nitekim, tam da ABD'den gelen bu "darbesiz darbe" kararından sonra, Fetullah Gülen devreye girmişti.
28 Şubat MGK'sından çıkan "Tevhid-i Tedrisat ve Kıyafet Kanunu uygulanmalı, okullara türban sokulmamalı" gibi "Tek Parti" zulümlerinin büyük tepki gördüğü günlerde, Kanal D'de Yalçın Doğan'a konuk olan Fetullah Gülen, REFAH-Yol Hükümetine "Beceremediniz, artık bırakın" demişti. "Başörtüsü furuattır" fetvası(!), dindarlara baskı yapmakla suçlanan 28 Şubat cuntasına "ilaç" gibi gelmişti.[6]
Bu "Gülenist Fetva", boykotları engellenmişti. "İkna odaları"nda başörtüsünü çıkarmayanlara, "Sen hocaefendiden daha mı iyi biliyorsun" denmişti![7]
Hatta Fetullah Gülen, darbeci komutanları, "mezhep imamı" müctehidlere benzetecek kadar ileri gitmiş; "İçtihatları doğrultusunda tedbir almak; sorumlulukları gereğidir ve bu içtihatları yanlış bile olsa sevap getirir" demişti![8]
BU "UYUM" NEREDEN KAYNAKLANIYOR?
"Ortak dostları" olan İsrail'in ne kadar etkisi var bilinmez ama İslâm düşmanı komutanlar, Fetullahçılarla çok iyi anlaşıyordu! Cami cemaatini bile fişleyen TSK yönetimi, "Biz cemaatiz" diye tellal çağıran Fetullahçılara nedense çok "sıcak" davranıyordu!
1995 yılında Nurettin Veren başkanlığındaki heyet, AYM Başkanı Yekta Güngör Özden'in aracılığıyla Genelkurmay Karargâhında ağırlanmıştı! Hem de ne ağırlama! Dindarlara savaş açan Karadayı, "Fetullah Gülen ile gurur duyduğunu" söylemiş; "Genelkurmay Karargâhına kolay kolay girilemez. 2 ay, 3 ay randevu bekleyenler var" diyerek, Fetullahçıları aynı günde kabul etmenin "anlamına" dikkat çekmişti.[9]
SONUÇLARI KİME YARAMIŞSA O YAPMIŞTIR!
Mahir Kaynak'ın; "Gerçek faili bulmak istiyorsanız, eylemin kime yaradığına bakın" kuralı da, yine İsrail ve FETÖ'yü işaret etmektedir!
REFAH-YOL'un; İslâm ülkeleriyle ilişkileri geliştirmesi, asıl İsrail'in hain hedeflerini "tehdit" ediyordu! TSK üzerinden gerçekleştirdiği anlaşmalar ve "modern darbe", İsrail'in hıyanet plânlarını kesintiye uğramaktan kurtarmıştı![10]
Türkiye, "Millî Tank" için önemli adımlar atmıştı ama bu anlaşmalar yüzünden rafa kalkmıştı. Adeta, uçak ve silah üretiminin durdurulduğu "Millî Şef" dönemi hortlamıştı. Heronlar, bize değil PKK'ya çalışmıştı!
Ya Fetullahçılar?
TSK başta olmak üzere bütün devlet kademelerindeki Müslümanları ayıklayan, "Yeşil Sermaye" saçmalığıyla muhafazakâr firmaların önünü tıkayan askerler, aslında FETÖ'nün önünü açmıştı!
15 Temmuz hıyanetinin temelleri de bu dönemde atılmıştı. 15 Temmuz darbecilerinin çoğu 1997-2000 yılları arasında Harp Akademisi'ne alınmıştı![11]
Ayrıca yargıdaki FETÖ mankurtları, 28 Şubat'ın yargılanmasını yıllarca sallamıştı!
SONUÇ: TEHLİKE PUSUDA BEKLEMEKTEDİR!
İsrail'in Türkiye düşmanlığı daha da artmıştır. Çünkü, bölgedeki asırlık hesapları Türkiye'ye toslamıştır! Üstelik PKK maşası da elinden alınmıştır!
Öte yandan, Türkiye'yi içten çökertmek; bugüne kadar hiç olmadığı kadar önemlidir. İçimizdeki Kemalist maskeli Haçlı Siyonist uşakları da, çeyrek asırlık eziklikle daha kullanışlı hale gelmiştir.
O halde tehlike pusuda beklemektedir!
[1] İlhan Toprak, 'Birader'den "RP'yi bitirin" talimatı, Yeni Şafak, 7 Şubat 2013.
[2] Çevik Bir Divan-ı Harp'te yargılanmalıdır, Milliyet, 24 Şubat 1997.
[3] Ali Kuş, 28 Şubat taşlarını İsrail ile döşediler, Yeni Şafak, 17 Nisan 2012.
[4] Murat Çelik, 27 Şubat 1997'de İsrail'deydik, Vatan, 25 Nisan 2012.
[5] Cengiz Çandar, 28 Şubat'taki Washington ve İsrail, Hürriyet, 25 Nisan 2012.
[6] Yalçın Doğan'la Güncel Programı, Kanal D TV, 17 Nisan 1997.
[7] Bizi füruatla vurdu, Star, 2 Mart 2014.
[8] Kanal D TV, 17 Nisan 1997.
[9] O gün Karargâha gelen Cemaatçileri karşılayan Hulusi Akar mıydı, OdaTV, 2 Eylül 2016.
[10] Yeni Şafak, 17 Nisan 2012.
[11] https://www.aa.com.tr/tr/28-subat/avukat-husnu-tuna-28-subatin-en-onemli-aktorlerinden-biri-fetodur/1066514
.3 Mart 2026 Salı
Haritaya bakın; terörle boğuşan, işgale uğrayan, hatta birbiriyle savaşan devletlerin hep "İslâm ülkesi" olduğunu göreceksiniz.
I. Dünya Savaşı'nda "parçala ve yut" dönemini başlatan Haçlı Siyonist ittifakın saldırıları, 7 Ekim 2023'ten itibaren daha da vahşileşmiş; "cinnet" haline gelmiştir.
"Bir bedenin organları gibidir" buyrulan Müslümanların tutumu ise, yürekler acısıdır.
Siyonist İsrail, çoluk çocuk demeden öldürüyor; bölgedeki en güçlü iki ülke olan Suudî Arabistan'ın lideri "Gazze benim umurumda değil" diyor; Mısır ise Müslümanların nefes borusunu sıkıyor!
"İslâm ülkeleri" Pakistan ve Afganistan, mübarek Ramazan'da, İslâm düşmanı Hindistan ve İsrail adına birbirine giriyor!
Evanjelist Siyonist ittifakın, İran üzerinden başlattığı yeni "Haçlı Seferi" ise, İslâm dünyasının tamamını yakacak bir ateşe dönüşüyor.
Zira, "kutsal" dedikleri "Şiî lider"ini bile korumayı beceremeyen İran, ABD uçak gemileri ve İsrail yerine; "Anti-Şii" ülkelere füze yağdırıyor. Üstelik de "ABD üsleri" bahanesiyle, sivil hedefleri vuruyor.
Bu saldırılar, bu altı ülkelerin ABD mahkumiyetini daha da artıracak; kazanan yine İsrail olacaktır!
İSLÂM ÜLKELERİ NEDEN BU KADAR PERİŞAN?
Bugün acziyet ve zillet içerisinde sürünen coğrafya, Osmanlı Devleti yönetiminde "huzur diyarı" idi!
Bunun sırrı ise devletin, gayrimüslimlere kadar uzanan "adalet"le; yani İslâmiyet'le yönetilmesiydi.
Zaten Osmanlı Devleti de, Reşid Paşa'dan itibaren yoğunlaşan "Siyonist-Masonik" tahakkümün, İttihatçılarla birlikte yönetimi tamamen ele geçirerek İslâm'ı yok sayması sebebiyle parçalanmıştır.
Osmanlı enkazında kurulan devletlerin ise sadece adı "İslâm"dır. İngiltere, Fransa ve Amerika gibi emperyalistlerin tayin ettiği vesayetçiler yönetmektedir. Ve tamamı, "Haçlı patronları" ile birlikte İslâm düşmanı Yahudilere hizmet etmektedir.
İran'da görüntü farklı olsa da sonuç aynıdır! "İran İslâm Cumhuriyeti" gerçekten İslâmî kriterlerle yönetilseydi, Suriye'de Müslüman katliamı yapmazlardı.
FATURAYI, "SAHİPSİZ" KALAN MÜSLÜMANLAR ÖDÜYOR!
Bu coğrafyadaki perişanlığın sebebi, Müslümanların "hamisiz" kalmasıdır. Çünkü bu devletler, Müslümanların menfaatine göre değil; "sahipleri"nin talimatına göre yönetilmektedir.
Mesela, Müslümanların emperyalist tahakkümden kurtulması için yıllardır "İslâmî ittifak" kurmaya çalışan Türkiye'yi, "İslâm Cumhuriyeti" İran'ın; "katili" İsrail'den daha büyük bir "düşman" olarak görmesinin gerekçesi nedir?
Hakeza, bölgenin en güçlü ülkeleri olan Mısır ve Suudî Arabistan'ın, Türkiye'nin işbirliği çabalarına neden ısrarla burun kıvırır?
Şeyhlerin(!) yönettiği Birleşik Arap Emirlikleri, neden din kardeşi Türkiye'ye genetik düşmanlıkta inat ederken İsrail'in politikalarına hizmet ezikliği içindedir?
Oysa korkuya dayalı bu "vesayetçi" tutum, esaretlerini daha da artırmaktadır!
Bu perişanlığın asıl sebebi, sinsi bir projeyle Hilafet'in kaldırılması ve Müslümanların sahipsiz kalmasıdır!
NEDEN BATI'NIN EN BÜYÜK DÜŞMANI "HİLAFET" İDİ?
İngilizlerin öncülüğündeki Osmanlı düşmanlığının asıl sebebi, bütün sömürü coğrafyasında karşılarına dikilen Hilafet gücüdür!
Özellikle Sultan Abdülhamid Han'ın, etrafındaki Masonik kuşatmaya rağmen, Müslüman ülkelerde Hilafet sayesinde sağladığı birlik ve beraberlik, emperyalistleri panikletmişti.
İngilizlerin "Abdülhamid nefreti"nin sebebi buydu. Ancak, Batı maşası İttihatçılar bunu, Abdülhamid Han'ı devirdikten sonra anlayabildi!
Ama günümüzdeki İttihatçılar hâlâ "İngiliz müstemlekesi" zihniyetinden kurtulamadı.
Şu "İngiliz tokatı"na rağmen...
İttihatçı lideri Talat Paşa, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Mason arkadaşı Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ile birlikte, "teşekkür" için İngiliz Sefaretine gitmiş; ancak kabul edilmemişlerdi. Sordukları her isim "Yok" dedirtmişti!
Bu tavrın sebebini, yıllar sonra gittiği Londra'da, "Yok" dedirtenlerden Lord Nicholson'a soran Rıza Tevfik, şu cevabı almıştı:
"Desteklediğimiz Jön Türkler'den büyük bir netice bekliyorduk. 'İhtilâl olacak, Sultan da Hilafet de alaşağı edilecek' diye düşünüyorduk. Fakat ihtilâl yaptınız ama Sultan da Hilafet de yerinde duruyor. İşte bu sebeple soğuk karşılandınız."
Hilafet'i, İngilizler kadar bile anlayamayan Tevfik Bey, "Hilafet, Büyük İngiliz Devleti'ni neden bu kadar şiddetli ilgilendiriyor" diye sorunca, günümüzdeki İttihatçılara da ders niteliğindeki şu "ikinci tokat"ı yemişti:
"Dostum! Biz Mısır'da ve Hindistan'da Müslümanları etki altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık ama muvaffak olamadık. Hâlbuki Halife? Yılda bir selam-ı şahane ve Hafız Osman hattı Kur'an gönderiyor, bütün Müslümanları hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor."[1]
Hilafet'in önemi hakkında başka söze hacet var mı?
"HİLAFET"İ KİME, NASIL KALDIRTTILAR?
I. Dünya Savaşı, Osmanlı'dan; aslında Hilafetten kurtulma operasyonudur.
Nitekim hezimetten sonra, Aralık 1918'de toplanan Şark Konseyi'nde alınan bu karar, konsey başkanı Lord Curzon tarafından Lozan'da İsmet Paşa'ya dayatılmış; Lozan Antlaşması, Ankara'dan alınan "söz" sonrasında imzalanmıştı. (İlginç ayrıntılar, "Darbeden Beter Vesayetler"den okunabilir.)
Uğruna savaşılan Hilafet, bu bedbaht imzadan sonra birden bire "Müslümanların ve Türklerin düşmanı bir heyula"ya dönüşüvermişti! [2]
Bu yüzden Saltanat kaldırılırken "Meclis, Hilafet'in istinatgâhıdır" diyerek, Hilafet'i "ebediyyen" himayesine alan I. Meclis, dayatmayla feshedilmiş ve atamayla oluşturulan "sahibinin sesi" II. Meclis; daha 1,5 yıl önce kendisine emanet edilen Hilafet'i kaldırmak için 102 yıl önce bugün 3 Mart 1924'te toplanmıştı!
Tek "bağımsız" mebus Zeki Bey, "Hilâfeti kaldırarak bu müthiş kuvveti düşmanların kucağına atmayalım" demişti ama CHP sıralarından gelen "Adi adam... İn aşağı" hakaretleriyle susturulmuştu![3]
"Mankurtlar Fırkası"nın tek "cesur" mebusu Halid (Akmansü) Bey de, "Biz, İstiklâl mücadelesini verirken millete 'Vatanı ve Halife'yi kurtaracağız' dedik. 'TBMM, Hilâfet'in istinatgâhıdır' dedik" hatırlatması yapmış, bu "hıyanet"in kabul edilmesi üzerine Halk Partisi'nden istifa etmişti.[4]
"HİLAFET GİDECEK, MÜSLÜMANLAR ÖZGÜRLEŞECEK"
Eleştirilere cevap vermek için kürsüye gelen Başvekil İsmet Paşa, "Müslümanlar tedirgin" uyarılarına karşı, "Makam-ı Hilâfet mevcut olmamakla, diyanet-i İslâmiye'nin icrasında bütün ahkâm ve muamelât tamam olacaktır; hiçbir eksik bulunmayacaktır. İslâmiyet, ilâmaşallah (sonsuza kadar) devam edecektir" sözü vermişti![5]
Ancak, bu "söz", bizzat sahipleri tarafından delinecekti!
Başvekil aynı konuşmasında, "Hilafet yüzünden Müslümanlar birbirini yemiştir. Biz, Müslüman milletlerin bağımsız olmasını istiyoruz" demişti.
Aslında İngilizlerin emri yerine getirilmişti. Nitekim, Müslümanların ne kadar "bağımsız" olduğu, yıllar geçtikçe daha iyi görülmüştü!
MÜSLÜMANLARA EN BÜYÜK DARBE VURULMUŞTU!
"Hilafeti ilga" kararı yüzünden, imamesi koparılmış tespihe dönen Müslümanlar, emperyalistlerin oyuncağı oldu!
Çünkü İslâmiyet, başıboşluğu ve belirsizliği men etmektedir. Yola çıkan üç kişiden birinin "lider" seçilmesini emreden İslâmiyet'in, Halifesiz bir gün geçirmeyi bile yasaklamasının hikmetini hâlâ anlayamamış olan İslâm âlemine yazıklar olsun!
Hilafet'i "öcü" gibi görmek, beyinlerdeki Haçlı işgalinin sonucudur.
Hilafet ile asla mukayese edemeyeceğimiz "Papa"lık, çocuk istismarlarına kadar uzanan bir bataklığın merkezi olduğu halde neden hâlâ el üstünde tutuluyor?
Bugün Müslümanların çektiği sıkıntıların tamamı, Papanın (Haçlıların) meydanı boş bulmasındandır. Zaten Hilafet de bu yüzden kaldırılmıştır.
CHP bu hıyaneti yapmasaydı, bölgemizdeki operasyonlar bu kadar kolay gerçekleşemezdi. İslâm dünyası, Haçlı Siyonist tahakkümü altında inlemezdi!
[1] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, TEV Yayınları, İstanbul 1993, s. 136.
[2] TBMM Zabıtları, 2. Dönem, 2. Yasama Yılı, 1. Birleşim, 1 Mart 1924, s.3-6.
[3] TBMM Zabıtları, 3 Mart 1924, s. 31; 32.
[4] TBMM Zabıtları, 3 Mart 1924, s. 35-36.
[5] TBMM Zabıtları, 3 Mart 1924, s. 62.
.6 Mart 2026 Cuma
Zincirleme hıyanetleri, son halkaya bakarak çözemezsiniz...
Haçlı Siyonist ittifakın görünen başkomutanı Trump'ın akşamdan sabaha değişen ergenimsi beyanları kimseyi yanıltmamalıdır. Bu şer cephesinin geleneksel stratejisti olan İngilizler, "asırlık" hedeflerle hareket etmektedir. Osmanlı'yı dağıtarak kurduğu Yahudi devletini bu "Çıfıt"lara hediye eden de İngiltere'dir.
Diğer taraftan bölgemizde yaşanan felâketlerin ortak hedefi, İsrail'in korunması ve "Büyük İsrail"in kurulmasıdır! "Bölgemizde" ifadesi yanlış anlaşılmamalıdır. Bu hıyanetin merkezinde Türkiye vardır.
İngilizler, PKK terör örgütünü bu amaçla kurmuştur. Bu "maşa"yı, Ermenistan'dan İran'a; Kanada'dan, Danimarka'ya kadar kullanmayan devlet yoktur ama en çok istifade eden İsrail'dir.[1]
Yahudiler, birçok şeytanî operasyonu birlikte yürütür. Bu operasyonların mühendisliği İngiltere'ye, müteahhitliği de ABD'ye aittir. ABD başkanları ya Truman gibi "gönüllü" veya Trump gibi "tehdit"le Yahudi hizmetçiliği yapmaktadır.
İran üzerinden yürütülen son operasyonu da bu perspektiften değerlendirmek gerekir. Bu, çok yönlü ve "asırlık" bir analiz gerektirir. Biz sadece "Kürtler" üzerinden yürütülen operasyonların son 35 yıllık dilimindeki birkaç önemli noktaya işaret etmekle yetineceğiz.
"İLK KÜRT DEVLETİ"Nİ, SADDAM SAYESİNDE KURDULAR
Saddam'ın zaafını kullanarak, 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt'i işgal ettiren Amerika'dır. 17 Ocak 1991'de başlayan "I. Körfez Harekâtı" bu sayede gerçekleşmiştir.
Nitekim, Kuveyt işgali 26 Şubat 1991'de bitmişti ama ABD, Irak'tan gitmemişti. Çünkü 37 ülkeden oluşan Haçlı ordusunun asıl hedefi, Müslüman Kuveyt'i kurtarmak değildi.
Baba Bush'un 15 Şubat 1991 günü Irak halkına ve ordusuna yaptığı (Trump'tan hatırladığımız) "Ülke yönetimine el koyarak bir 'diktatör' olan Saddam'ı devirin" çağrısı, yeni hedefin ipuçlarını veriyordu.
Zira "Özel Kuvvetler"in aylardır eğittiği Iraklı Kürtler, Türk yurdu Kerkük ile Duhok'u ele geçirerek, Erbil merkezli "Özerk Kürt Cumhuriyeti"ni ilân etmişti!
Saddam'ın harekete geçmesi üzerine de 2 milyona yakın Kürt, Türkiye sınırına dayanmış ve Türkiye 5 Nisan'da sınırı açarak 250 bin kadarını almak zorunda kalmıştı. Dikkat... Cumhurbaşkanı Özal 7 Nisan'da, sınırın öbür tarafında "tampon bölge" kurmak istemiş ama ABD "Hayır" demişti! (Ne kadar tanıdık gelişmeler değil mi?)
ABD'DEN, PKK İÇİN "GÜVENLİ BÖLGE"
Tam aksine ABD, BM Güvenlik Konseyi'nden aldığı 688 Sayılı "sipariş" kararla, 10 Nisan 1991 günü, "36. Paralel"in kuzeyini "Uçuşa Yasak Bölge" ilân etmişti.
Yani "güvenli bölge" kurmuşlardı. Peki kimin için?
"Kürtler için" diyenler, 35 yıldır uyuyor demektir! Zira, PKK'yı eğitip büyütmek için kurmuşlardı!
ABD öncülüğündeki Batı koalisyonunun 77 uçak ve 1800 askerî personelle oluşturduğu "Çekiç Güç"ün görevi de, PKK'yı korumak ve kollamaktı! Asıl destek, Türkiye'de terör eylemlerini yoğunlaştıran teröristlere veriliyordu!
Günümüzdeki CHP liderlerine bakınca inanmak güç ama dönemin muhalefet lideri Ecevit 13 Kasım 1991 günü, Çekiç Güç'ün Cudi Dağı'nda PKK'ya malzeme taşıdığını açıklamıştı. ABD Büyükelçisi Barkley, Ecevit'i yalanlamıştı ama 14 Ocak 1992 tarihli haberler de büyükelçiyi yalanlıyordu! Zira Diyarbakır'dan kalkan ABD helikopterleri, Türk askerinin Cüdi'de kıstırdığı PKK'lılara malzeme indirmiş; ancak TSK timi, PKK'dan önce ulaşarak bırakılan 27 çuvalı ele geçirmişti!
Uzatmayalım; bütün bu operasyonlardan sonra kimin kazandığına bakalım!
"Sonuçta Kürdistan'ın ilk parçası olan Kuzey Irak Kürt Yönetimi kuruldu, Kürtler kazandı" diyorsanız, cambaza bakıyorsunuz. Bu özerk(!) yönetim, başından bu yana İsrail'e hizmet etmektedir. PYD, Suriye'de tutunacak dal ararken Barzani'nin uzattığı "kol" kimin kolu, iyi düşünmek gerekir!
Yani I. ve II. ABD operasyonlarının asıl hedefi Irak'ı bölmek, Türkiye'yi "hasta" etmekti; aynen gerçekleşti!
AYNI SENARYOYU SURİYE'DE SAHNELEMİŞLERDİ!
2011'de Suriye'de başlayan kargaşa da, yine derin İsrail operasyonuydu. Irak'taki senaryo aynen uygulanacaktı. Suriye bölünecek ve kuzeyde "PKK özerk yönetimi" kurulacaktı! Kürtlerin ağzına da "2. parça da tamam" balı çalınacaktı!
Kürtlere kimlik bile vermeyen Esad, daha ilk günlerde Kandil'den getirdiği azılı teröristleri Türkiye sınırına dizmişti. 911 kilometrelik sınırımızın büyük bölümü PKK'nın kontrolüne girmişti. Afrin'e bağlı Raco ve 7 km. mesafemizdeki Cinderes'e kurulan kamplarda eğitilen teröristler, Türkiye'de terör estiriyordu![2]
O hain senaryo 8 Aralık 2024'te yırtılmasaydı Suriye'de kim kazanacaktı?
Cevabı, "Suriye'yi iç savaşa biz soktuk. Bazı ülkeler komik bir şekilde bunun bir 'özgürlük mücadelesi' olduğuna inanıyor" diyen İsrail eski Başbakanı Ehud Olmert vermişti!
ÇÖZÜM SÜRECİ, BÜYÜK İSRAİL İÇİN FEDA EDİLDİ!
Çok ilginçtir... O dönemde de, terör belasından kurtulmak için güçlü bir inisiyatif başlatılmıştı. Sabotajlara rağmen, "Siyasî hayatıma mal olsa da..." kararlılığıyla devam eden Başbakan Erdoğan, ciddi mesafe almış ve PKK, o tarihte de silah bırakma noktasına gelmişti.
Hatta Öcalan'ın "Silah bırakın ve Türkiye'den çıkın" çağrısı, 21 Mart 2013 günü Diyarbakır'da "Nevruz" için toplanan halka, Kürtçe okunmuştu. 25 Nisan'da da PKK'dan, "Türkiye'deki silahlı gruplar Kuzey Irak'a çekilecek" açıklaması gelmişti!
Ancak PKK'yı kullananlar, "Kürdistan'ın ikinci parçasını kurmak için Suriye'de muhteşem bir alan açıyoruz. Tam da asrın fırsatı karşınıza çıkmışken geri çekilmek de neyin nesi" mealindeki sufleleriyle çözüm sürecini sabote etmişti.
VE "3. PARÇA"YI KURMAK İÇİN İRAN KARIŞTIRILDI
Dejavu değil, gerçek... Tam da Terörsüz Türkiye son aşamaya gelmişken, aynı süreç bu sefer de İran'da başlatıldı. Netanyahu'nun 30 yıldır kullandığı "İran nükleer silah yapıyor" bahanesi bugün "saldırı" gerekçesi yapılmıştı. Üstelik de, 12 Gün Saldırıları sonrasında Trump'ın "İran'ın nükleer kapasitesini tamamen yok ettik" açıklamasına rağmen!
Yıllardır beslediği PKK yılanının şimdi kendine dönmesi, İran'ın meselesi! Ancak, İsrail'in, Irak ve Suriye'de Amerika'ya uygulattığı "Ülkeyi böl, Kürdistan parçasını kur" entrikası şimdi de İran'da sahneleniyor. Suriye'den sınırımıza ulaşamayan İsrail kuduzu, İran üzerinden gelmeye çalışıyor! Hedef, "Büyük İsrail"in önündeki tek ciddi tehdit olan Türkiye'yi kuşatmak!
Zira "Kürt Devleti" perdesi altındaki bu yapılar, sahibinin emrinden çıkmayan "İsrail Müstemlekeleri" olacak! İsrail, "Ha gayret son parça kaldı" havucunu uzatacak ve sıra Türkiye'ye gelecek!
[1] Arslan Tekin, İmralı'daki Konuk, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2009, s. 57; 435.
[2]Türkiye, 14 Mayıs 2011
.10 Mart 2026 Salı
Kemalistler, her 3 Mart günü "3 Devrim Bayramı" kutluyor. Bunlar, Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması ve Hilafetin ilgası olup, devrim değil "darbe"dir. Yani, İslâm'a vurulan her darbe, Kemalistlere "bayram" oluyor!
3 Mart tarihli şu yazımızda, Hilafet'i kimin neden kaldırttığını ve sonuçlarını anlatmıştık:
https://www.star.com.tr/yazar/islam-ulkelerindeki-bu-perisanligin-sebebi-chpnin-ilga-operasyonudur-yazi-2000652/
Aslında o kanun, sadece Hilafeti değil, "Hanedanı" da "ilga" etmişti! Mevzu uzadığı için bu hıyaneti bu yazımıza bırakmıştık.
Saltanat 1 Kasım 1922'de kaldırılmış ve 6 asırlık hanedan sıradanlaştırılmıştı!
Peki, zaten sahipsiz kalan; çoğu kadın ve çocuktan oluşan 100 civarındaki Osmanlı bakiyesine bu zulüm neden yapılmıştı?
Bir "Türk", asla bu kadar Osmanlı düşmanı olamayacağına göre bu kin ve nefretin sebebi neydi?
"KEMİKLERİNİ DE DIŞARI ATALIM"
Osmanlı'nın yetiştirdiği paşaların öfkesi, "cinnet"e dönüşmüştü. Bu mebusları dinleyen, "Bunlar kimin vekili" derdi!
Süleyman Sırrı (Bozok), "Bunlarda kuyruk acısı vardır. En ufağı bile memleketten gitmeli" diyordu. Kimin memleketinden kimi kovuyordu? [1]
Osmaniye Mebusu İhsan Bey ise bu zulmü yeterli görmüyor, "Ölülerinin kemiklerini bile mezardan çıkarıp atalım" diyordu![2]
Tek bağımsız mebus olan Zeki Bey, "Hanedanın maiyetindeki sekiz askerden mi korkuyoruz? Bu insanları ecnebi diyarına atmaktansa en azından Etlik'te bir köşkte oturtabiliriz" demişti ama "Adi adam... İn aşağı" hakaretlerine uğramıştı![3]
KADINLARA DA ACIMAMIŞLARDI!
Ahmed Muhtar Bey, "Kadınlar sürgünden muaf tutulsun" teklifini şöyle sunmuştu:
"Hilafeti lağvettik, erkekleri çıkaracağız. Ancak kadınları da sürmenin neticesini iyi görmüyorum. Bunları kovmayalım."[4]
Gel gör ki milletin vicdanını temsil etmeyen bu Meclis, zaten bunun için oluşturulmuştu!
Nitekim "Kadınlara merhamet" önergesi reddedilmiş, çoluk çocuk herkesin sürülmesi kararlaştırılmıştı! Ayrıca, yurdu terk etmeleri için sadece 10 gün süre verilmişti! Oysa, bir vilayete tayin edilen memura bile 15 gün "mehil müddeti" veriliyordu!
CHP mebusları, Miraç gecesine tekabül eden o akşam, "Yahudinin Gazinosu"na giderek bu zaferi(!) kutlamıştı! Başvekil İsmet Paşa da, 7 Mart akşamı yine burada rakılı "kutlama" yapmıştı![5]
KENDİ HALİFELERİNİ SÜRDÜLER, ÖLÜSÜNÜ BİLE ALMADILAR!
Ankara'nın halifesi Abdülmecid Efendi, hemen o akşam gelen İstanbul Valisi Ali Haydar Bey'in "Millî iradeye itaat etmezsen zorla götürürüz" tehdidi üzerine, 1,5 saatte hazırlanmak zorunda kalmıştı! Üç taksiye bindirilen son halife ve ailesi, İsviçre'ye gönderilecekti!
"Millet adına" deseler de, gecenin o saatinde bile "halk protesto eder" endişesiyle Sirkeci Garı'na değil, şehir dışındaki ıssız Çatalca istasyonuna götürmüşlerdi.
Grand Hotel'in masraflarına daha fazla katlanamayınca, 7 Ekim 1924'te Nice'ye taşınan Abdülmecid Efendi, Vahideddin Han'a 2 saat mesafede "sürgün komşusu" olmuştu!
"Ankara Halifesi", 23 Ağustos 1944'te vefat etmişti ama amcazadesi gibi çilesi bitmemişti! Çünkü, "Ölünce bari İstanbul'a götürün" vasiyeti Ankara'ya iletilmişti ama cenaze, Paris Büyük Camii'nde yıllarca "izin" beklemişti! Tam 10 yıl sonra cami yönetiminin "Alın artık" isyanı üzerine Medine'ye götürülen Abdülmecid Efendi, 30 Mart 1954 tarihinde Bâki Kabristanı'na defnedilmişti. Vehhabiler dozerle dümdüz ettiğinden mezarı bile kalmamıştı!
ACİL SÜRGÜNÜN AMACI "YAĞMA" İMİŞ!
Şehzadeler, sultanlar ve sultan çocukları ile hanımları, padişah hanımları ile damatlardan oluşan 155 kişiyi, vatandaşlıktan çıkarmış, "Neyiniz varsa 10 gün içerisinde satın, yoksa el koyacağız" demişlerdi. Nice gayrimenkuller ve paha biçilmez eserler, İttihatçılar ve Yahudi işbirlikçileri tarafından yağma edilmişti!
Parasız hatta pasaportsuz olarak kovulan bu insanların, kendi mülkleri olan Osmanlı coğrafyasından "transit" geçmeleri bile yasaktı! Haçlı diyarında sürünen hanedanın her biri, nice dramlar yaşamıştı.
Birkaçını özetleyelim.
"ŞU KÖPEK BENDEN BAHTİYAR!"
Şehzade Ömer Faruk, Halife Abdülmecid Efendi'nin tek oğlu ve Sultan Vahideddin Han'ın damadı olup; iyi yetişmiş bir askerdi. 26 Nisan 1921'de zevcesi Sabiha Sultan'ı iki aylık kızıyla bırakıp Millî Mücadeleye katılmak için yola çıkmış; ancak Mustafa Kemal'in, "Gelme" telgrafı üzerine İnebolu'dan dönmüştü.[6]
Oysa, "Rütbemle mütenasip bir vazife olmasa da, nefer olarak hizmet ederim" demişti![7]
Saltanat kaldırılınca; emekli maaşı dahi bağlanmadan ordudan atılan Binbaşı Faruk Efendi, 3 Mart akşamı Halife babası ve biri 3 yaşında diğeri annesinin kucağında iki kızıyla birlikte sürülmüştü!
Lozan ve Nice'te biraz süründükten sonra 1938'de Kahire'ye giden Ömer Faruk Efendi, bir Türkiye yolcusunun kucağındaki köpeği göstererek, "Şu köpek bile benden daha bahtiyar" diye hayıflanmıştı.
İsmail Hakkı Danişmend'e yazdığı mektupta, "İnsan hizmetçisini çıkarırken bile 'nerede nasıl yaşayacak' diye düşünür" demişti! Ama "Vatanımda öleyim" arzusuna da kavuşamamış; 28 Mart 1969 gecesi Kahire'de kahır içinde ölmüştü! Neyse ki vefalı kızı, 1977'de II. Mahmud Han Türbesi'ne nakletmişti![8]
"OSMANLI TORUNLARI 'ECNEBİ' GİBİ YETİŞİYOR!"
Harplerde inanılmaz kahramanlıklar gösteren Şehzade Osman Fuad Paşa'yı bile "düşmanın kucağına" sürmüşlerdi!
1911 yılında 16 yaşında savaşmak için gittiği Libya'da Mustafa Kemal Paşa ile tanışan Fuad Efendi (V. Murad'ın torunu), farklı cephelerde nice hizmetlerde bulunmuştu. Orgeneralliğe yükselince, Trablusgarp Orduları Grup Kumandanı olarak tekrar Libya'ya gitmişti. 30 Nisan 1919'da İtalyanlara esir düşmüş; 7 Eylül'de kurtularak İstanbul'a dönmüştü.
Fuad Paşa, 3 Mart 1924'teki "Osmanlı'ya öfke" fırtınasına, Romanya'da tedavideyken yakalanmıştı! Kendisine, "İstisna yapamadım. Kanun umumî idi" diye yazan "arkadaşı" Mustafa Kemal'e, sefir vasıtasıyla "Anadolu'ya geleyim" mesajı göndermişse de cevap alamamıştı.
Saltanat devam etseydi 39. Padişah olarak tahta çıkacak olan Fuad Efendi, daha 29 yaşında başlayan 49 yıllık sürgün çilesinden sonra 1973 yılında Nice'de 78 yaşında vefat etmişti. Hürriyet muhabiri Doğan Uluç'a verdiği mülakat zulmün bilinmeyen yönlerini şöyle anlatmıştı:
"Revâ mıdır bize? Kimi sefalete dayanamayıp intihar ediyor; kimi de 'Türkiye, Türkiye' diye sayıklayarak son nefesini veriyor. Çocuklar ise yabancı mekteplerde Türkçeyi öğrenemeden, tarihimizi, dinimizi tanıyamadan bir ecnebi gibi yetişiyor. Çok zâlim bir son oldu."[9]
SARAYDA SULTAN OLACAKTI, HAÇLI MEZARINA BEKÇİ OLDU
Sultan II. Abdülhamid Han'ın torunu, Şehzade Abdülkadir Efendi'nin oğlu olan Mehmed Orhan Efendi, Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart günü eve gelen polislerin uzattığı kağıdı imzalatmıştı ama komiserin niye ağladığını anlayamamıştı!
14 yaşındaki Orhan Efendi'nin böyle başlayan sürgün macerası tam 68 yıl sürmüştü. Saltanat devam etseydi, Sultan VII. Mehmed veya II. Orhan unvanıyla devleti yönetecek olan Orhan Efendi'nin Fransa'dan aldığı Seyahat Belgesi'nde, "Türkiye hariç bütün ülkelere girebilir" deniyordu!
Nice işler yapmıştı ama son görevi yürek yakıyordu. Zira Nice'de, Amerikan Mezarlığı'ndaki Haçlı lahitlerini temizliyordu!
Orhan Efendi'nin 1 Ağustos 1992 günü döndüğü İstanbul, hiçbir şey ifade etmiyordu! Çünkü o artık hiçbir şeyi göremiyordu! Topkapı Sarayı'na biletle girdiği İstanbul'dan, 14 Ağustos'ta ayrılmış ve artık "vatan" edindiği yâd ellere dönmüştü. Bu 14 gün içerisinde onu en çok etkileyen ise; yine bir komiserin, "Burası sizin vatanınız, gitmeyin" derken ağlamasıydı!
Orhan Efendi, bu vefasız dünyayı 12 Mart 1994 günü terk etmişti ama gidişi de "vefasız" olmuştu! Çünkü, cenaze namazını Arap Mahallesi'nden bol bahşişle getirilen bir "imam" kıldırmış, arkasında ise sadece Melike ve Emire Sultanlar ile "Katolik" kocaları saf tutmuştu![10]
ABDÜLHAMİD HAN'IN OĞLU AÇLIKTAN ÖLDÜ!
Nuri Efendi, Avrupa'da açlıktan ölen Osmanlılardan sadece biriydi! Abdülhamid Han'ın oğlu olan Nuri Efendi, payitahttan sürüldüğünde 46 yaşında bir "Albay" idi. 20 yıllık çilesi 1944'te, Digne'deki (Fransa) parkta son bulmuştu. Cebinden, "Kimseyi suçlamayın, açlıktan ölüyorum. Beni Müslüman olarak defnedin" yazılı not çıkmıştı.[11]
Abdülhamid Han'ın küçük oğlu Abidin Efendi de Paris'te çok sürünmüştü ama hiç değilse Müslüman diyarına gömülmüştü! 1972 yılında Beyrut'ta vefat eden Abidin Efendi, Şam'da amcası Vahideddin Han'ın yanına defnedilmişti!
Hanedan mensupları öyle dramlar yaşamıştı ki, belki de açlıktan ölmek en hafifiydi. Zamanla değişen gelenekler, ecnebilerle evlilikler...
Bu vebal bile zalimlere yeter!
Seyyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri, "Bu millet Abdülhamid Han'ın ve Vahideddin Han'ın âhını çekiyor" buyurmuştur. "Müsebbipler" kanunla korunurken, zulme uğrayanlar hâlâ aşağılanmakta; torunları ise adeta kendi yurdunda parya!
Çok önemli bir hedef olan "Türkiye Yüzyılı", geniş tabanlı "sağlam" bir temel üzerinde yükselmelidir. Bu ise, mağdur hanedana "iade-i itibar" ile mümkündür!
[1] TBMM Zabıtları, 3 Mart 1924, s. 65.
[2] TBMM Zabıtları, 3 Mart 1924, s. 66.
[3] TBMM Zabıtları, 3 Mart 1924, s. 31-32.
[4] TBMM Zabıtları, 3 Mart 1924, s. 66-69.
[5] Eyüp Durukan, Cumhuriyet Yürüyor, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2021, s. 110; 114.
[6] Murat Bardakçı, Şahbaba, Pan Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 198-208.
[7] Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz-1, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1974, s. 310-335.
[8] Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hanedan, Timaş Yayınları, İstanbul 2017, s. ?
[9] Sürgündeki Hanedan, s. 203.
[10] Murat Bardakçı, Son Osmanlılar, Hürriyet Yayınları, İstanbul 2006, s. 9-32.
[11] Ekrem Buğra Ekinci, Açlıktan Ölen Şehzade: Ahmed Nuri Efendi, Türkiye, 10 Haziran 2019.
12 Mart 2026 Perşembe
"Darbeler ülkesiyiz" diyoruz ama kaç darbeye muhatap olduğumuzu bile tam bilmiyoruz. Ayrıntıdan sıkıldığımız için en acımasız darbe olan 28 Şubat'a, darbecilerin oltasını yutarak "post-modern" diyoruz.
Hakeza 55 yıl önce, halkın iradesini temsil eden hükümeti zorla deviren bir "darbe" olan "12 Mart"a da "muhtıra" deyip geçiyoruz.
TSK, 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen sonra yoğun bir "darbe" yarışına sahne olmuştu. Zira 4 Ocak 1961'de kabul edilen "İç Hizmet Kanunu" (35. Madde), TSK'ya adeta "darbe görevi" vermişti.
Bırakın generalleri, albaylar bile askerliği bir kenara bırakmış, cunta yarışına girmişti.
TSK İÇİNDE "DARBECİLER BİRLİĞİ" KURDULAR
35. Madde ile iştahı kabaran daha askerler, Milli Birlik Komitesi'nin (MBK) bölünmesini de fırsat bilerek hemen "Silahlı Kuvvetler Birliği" (SKB), kurmuş ve resmen darbe hazırlığına başlamışlardı.
İstanbul'da Harp Akademileri'ni Ankara'da ise Harp Okulu'nu "karargâh" olarak kullanan cunta örgütleri, 18 Mart 1961 günü Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel'in başkanlığında birleşmiş; Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ı da, "Onursal Başkan" yapmışlardı![1]
CUNTACILAR, DEVLET BAŞKANINI DİZE GETİRDİ!
SKB'nin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tansel'in liderliğinde hızla güçlenmesi, iktidardaki darbecileri tedirgin etmişti. Darbeci Devlet Başkanı Cemal Gürsel, 3 Haziran 1961 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan kararname ile Tansel'i, Washington'a tayin (sürgün) etmişti. Ancak 6 Haziran 1961 günü Tansel'i ABD'ye götürmek için havalanan uçak, askerî jetler tarafından geri döndürülerek Mürted'e indirilmişti!
Cuntacıların, "Çankaya'yı bombalayacağız" tehditleri üzerine 19 Haziran günü Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na iade edilen İrfan Tansel'in başkanlığındaki SKB üyelerinin hazırladığı ültimatom, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'e verilmek üzere Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'a teslim edilmişti.
Darbe yiyen Gürsel, bu ültimatomu kabul etmek zorunda kalmıştı. Taleplerden biri Cemal Madanoğlu'nun TSK'daki görevini bırakmasıydı ki, Madanoğlu MBK üyeliği ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı da dâhil olmak üzere TSK'dan istifa etmişti! TSK'nın yönetimini fiilen ele geçiren SKB, Genelkurmay Başkanı'ndan daha etkili hale gelmişti! Ordunun ruhu olan "hiyerarşi" kaybolmuştu!
BİR CUNTA DA "KOMÜNİST DARBE" HAZIRLIYORDU
Madanoğlu TSK'dan istifa etmişti ama "darbeciliğini" de yanında götürmüştü! Zira bu sefer de, Yön Dergisi başyazarı Doğan Avcıoğlu liderliğindeki Sovyetler Birliği yanlılarıyla "sol darbe" planı yürütüyordu. TSK'daki uzantıları ise Havacı Batur ile karacı Gürler idi.
"9 Mart Cuntası" denilen Madanoğlu-Avcıoğlu grubu, hazırladıkları "darbe dosyası"nı, 1971 Ocak ayı sonunda Muhsin Batur'a vermişlerdi. Dosya, "Devrim Anayasası, devrimci Bakanlar Kurulu listesi, darbe sonrası uygulanacak sosyalist devlet düzeni" gibi hıyanetlerle doluydu!
9 Mart sabahı Org. Batur'un talimatıyla Hava Kuvvetleri'nin belli birliklerine ve üslere alarm verilmiş ve öğle saatlerinde de, Gürler-Batur ikilisinin belirlediği isimlerle toplantı yapılmış; "darbe koordinatörü" generaller rapor sunmuştu!
Konuşmaları dinleyen Gürler "Hele yarın olsun. Genişletilmiş Komuta Konseyi'ndeki durum açığa kavuşsun. Ona göre yeniden tezekkür ederiz" diyerek toplantıyı bitirmişti. Gürler'in tavrı "erteleme" değil, "engelleme" idi! MİT Müsteşarı Fuat Doğu, cuntaya sızan elemanı Mahir Kaynak'ın raporlarını Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'a düzenli olarak aktarmıştı.[2]
"Yukarıdan" gelen bir emirle darbenin durdurulduğunu iddia eden Muhsin Batur da, "Rus yanlısı olmuyorsa ABD yanlısı olsun. Yeter ki darbe olsun" kabilinden, zaten paralel yürüttüğü "B Planı"nı devreye sokarak öbür cepheye dümen kırmıştı.
CHP, 27 Mayıs'ta da Başvekil Menderes'i tutuklayan bu "bütün zamanların darbecisi" Muhsin Batur'u, 1980 yılındaki cumhurbaşkanı seçiminde aday göstermişti.
CIA, BAŞBAKAN'IN BİLMEDİĞİ AYRINTISLARI BİLİYORDU
TSK üst yönetiminden oluşan "Amerikancı" cephe çok daha derin ve güçlü bir hazırlık içindeydi! Bu gidişatı gören Genel Kurmay Başkanı Org. Tağmaç, bütün kuvvet ve ordu komutanlarını, 10 Mart günü Ankara'da toplanacak "Genişletilmiş Yüksek Komuta Konseyi"ne davet etmişti.
CIA'nın Washington'a gönderdiği 11 Mart 1971 tarihli raporda, Tağmaç'ın 32 general ve amiralle yaptığı, "Hükümeti devirelim mi; yoksa sertçe uyaralım mı" toplantısı hakkında şöyle deniyordu:
"Üst komuta kademesinin, kötüleşen siyasî duruma doğrudan ya da sivil yönetim görünümünde, 24 saat içinde müdahale edeceğine dair artık soru işareti bulunmuyor!"[3]
AMERİKANCILAR MUHTIRA DEĞİL, DARBE İSTİYORDU
Gerçekten TSK müdahale biçimine karar vermişti. "Muhtıra" ile kurtarma çabasında olan Genelkurmay Başkanı Tağmaç, ertesi gün 17.30'da, Kara Kuvvetleri Komutanı Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Eyiceoğlu ile tekrar bir araya gelmişti.
Tağmaç, büyük çabalarla komutanları razı ettiği "muhtıra metni"ni, Cumhurbaşkanı Sunay'a arz etmek için Çankaya Köşkü'ne götürmüştü.
Ancak komutanlar, hükümetin istifasında yani "darbe"de kararlıydı! Akşam Batur'un evine tekrar toplanmış ve Köşk dönüşü Tağmaç'ı da çağırmışlardı!
3 saat dil dökmesine rağmen komutanları ikna edemeyen Org. Tağmaç, MİT Müsteşarı Fuat Doğu'yu geç saatte Çankaya'ya göndererek Cumhurbaşkanı Sunay'ın fikrini almaya karar vermişti.
Doğu, Sunay'a "Sayın Cumhurbaşkanım, Beni Genelkurmay Başkanı gönderdi. Toplantı halindeler, yarın darbe yapacaklar. Size bildirmemi emretti" demiş, Sunay ise "Peki Fuat Paşa" demekle yetinmişti! Köşk'ten gelen "Peki" üzerine Tağmaç'ın da direnci kırılmış, "Yeni bildiriyi yarın getirin, imzalayayım" demişti![4]
Genelkurmay Başkanı Tağmaç o imzayı nasıl attığını yıllar sonra şöyle anlatmıştı:
"Evet, 'muhtıra'yı imzalarken ağladım. 27 Mayıs'tan sonra Silahlı Kuvvetler'i kışlasına iade için büyük gayretler içinde bulundum. Ama ah cuntacılık! Bunların iliğine işlemiş."[5]
"ASKERE MANİ OLAMIYORUM SÜLEYMAN BEY, İSTİFA ET!"
Ve 12 Mart 1971 Cuma...
Tağmaç'a rağmen "şahinler"in dediği olmuştu! Saat 09.30'da Genelkurmay Başkanı'nın makamında toplanan komutanlar son defa durum değerlendirmesi yapmış ve düğmeye basmıştı!
Başbakan'a bağlı olan MİT Müsteşarı Korgeneral Fuat Doğu, saat 11.00'de Başbakan Demirel'i arayarak, "Cumhurbaşkanımız, 'Süleyman bey istifasını versin' buyurdular" demişti! Çok şaşıran Demirel, "kırmızı hat"tan Köşk'ü aramış; ama ulaşamamıştı!
Tağmaç ise, 4 generalin son şeklini verdiği "Muhtıra Görünümlü Darbe" bildirisini "mecburen" imzalatmıştı! Ve, "12 Mart Muhtırası", saat 13.00'te ilân edilmesi için TRT Genel Müdürü Doğan Kasaroğlu'na gönderilmişti!
Demirel'in ısrarlı telefonlarına saat 12.45'te cevap veren Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, "Ne yapayım? Beni de aştılar, mani olamıyorum. Sağlık sebebiyle istifa etseniz iyi olur" demişti!
Demirel turp gibiydi ama bu hiç önemli değildi! Çetin Çeki'nin okumaya başladığı "12 Mart Muhtırası"nda, "Hükümet istifa etmezse yönetime el koyacağız" deniyor ve inkılâp kanunlarını uygulayacak "Atatürkçü" bir hükümet kurulması isteniyordu!
"Darbe muhtırası" TRT'den sonra Meclis'te de okunmuştu.
TSK, güçlü halk desteğine sahip iktidarı, bu sefer de "muhtıra" ile indirmişti! Başbakan Demirel, şapkasını alıp gitmişti! CHP'nin ağır toplarından Nihat Erim, "tarafsız(!) başbakan" tayin edilmişti.
Sahi "darbe" nasıl oluyordu?
[1] Osman Deniz, Parola: Harbiyeli Aldanmaz, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2018, s. 21.
[2] Muhsin Batur, Anılar ve Görüşler, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s. 275-276.
[3] 2017 yılında açıklanan ABD Dışişleri Bakanlığı Belgeleri.
[4] Soner Yalçın, Bay Pipo, Doğan Kitapçılık, İstanbul 2005, s. 170.
[5] Hamit Emrah Beriş, Adı Konulmayan Darbe 12 Mart Muhtırası, TBMM Prestij Dizisi, Ankara 2023, s. 159.
17 Mart 2026 Salı
Elhamdülillah, Kadir Gecemizi huzurla ihya ettik.
"Sudaki balık" hesabı, bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunun farkında değiliz. Ya Allah muhafaza, CHP'nin iktidar olduğu yıllarda yaşasaydık!
"Ne değişirdi ki" diyorsanız, CHP'yi hiç tanımıyorsunuz demektir!
Çünkü özellikle, kandil gecelerinde, bayram günlerinde saldıran İsrail gibi CHP iktidarı da, mübarek gün ve gecelerde Müslümanlara zulmetmekten zevk alıyordu.
Örnek mi?
İşte CHP'nin, Müslümanlara kâbus yaşattığı bir Kadir Gecesi...
Tarih 3 Şubat 1932 (Ramazan 1350)
Müslümanlar, her sene olduğu gibi Kadir gecesini idrak için, "merkez" durumundaki Ayasofya Camii'ne akın etmişti.
Ama bu akşam bir gariplik vardı! Müslümanları camiye almamışlardı! Camidekiler hep şapkalı, fötrlü insanlardı. Üst katı da tamamen Avrupalı büyükelçilere ayırmışlardı!
Bu şaşkınlıkla meydan hıncahınç dolduran ahali, biraz sonra minarelerinden yükselen "nara"ları duyunca daha da şaşırmışlardı!
"Tanrı uludur, tanrı uluduuuuuurrr!.."
Ezan, kamet, namaz hepsi değişmişti...
Hafız Yaşar "Tebareke" diye başlamış ama "Türkçe gazel" çekmişti! Peşinden, "İstanbul'un meşhur hafızları" denen 30 kişi, farklı havalar asılmıştı; sanki camide "panayır" açılmıştı.
Hafız Yaşar, "camideki kâbus"u, "Bu inkılabın sahibi Reisicumhura dua" diye bitirmişti.
Evet... Ezan yasaklanmıştı... Bir süredir konuşulan zulüm "resmen" başlamıştı!
DİYANET'TEN, "EZAN OKUYORLAR" İHBARI!
Bu şok, ertesi gün bütün Anadolu'ya yayılmıştı.
Herkesin bağrı "yanardağ" gibi kaynıyordu. Sesini çıkaramayan Müslümanlar, gizli gizli ağlıyordu!
Çünkü minare kapılarında sivil polisler pusu kuruyor; camilere giren jandarmalar, cemaatin ne okuduğunu kontrol ediyordu.
Ayrıca milleti korkutmak için ne gerekiyorsa yapılıyordu. "Türkçe ezan" zulmünü protesto edenler, İstiklâl Mahkemelerinde sürünüyordu!
Halbuki bu zulüm, şifahen başlatılmış; kanunsuz bir uygulamaydı. Ama "Kanun yoksa ceza da yoktur" diye ümitlenmeyin... CHP devrinde, Müslümanlara zulmetmek için kanuna-hukuka ihtiyaç mı vardı?
Anadolu'daki Müslümanların, bütün zulümleri göze alarak ezanı, ezan gibi okumakta ısrar etmesi üzerine, "paşasının Diyanet Reisi" Rifat Börekçi, "Din görevlilerine ezan okutmuyoruz ama sivil halka engel olamıyoruz" diyerek Müslümanları ihbar etmişti.
Birkaç yıl önce, şapka giymeyenleri bulup cezalandırmak için seferber olan "tek parti diktatörlüğü", şimdi de "ezancıların" peşindeydi. Öyle bir cadı avı vardı ki, camide dudağını kıpırdatan "Arapça okudu" diye hesaba çekiliyordu. Millet camiye gidemez olmuştu ama evde de rahat yüzü görmüyordu!
KÜRTLERE, TÜRKÇE EZAN ZULMÜ
En garibi de, ezanla kametle işi olmayanların; "Türkçe okunsun, anlayalım!" muhabbetiydi. Sanki anlayınca camiye koşmuşlardı!
Ayrıca madem amaç ezanın anlaşılması ise, tek kelime Türkçe bilinmeyen Arap ve Kürt köylerinde, "Türkçe ezan" dayatmasının ne anlamı vardı?
Nitekim bu işkenceden kurtulmak için, Fransız işgalindeki Hatay'a kaçmışlardı!
İŞGALCİ FRANSIZLARI BİLE ARATTILAR
Ama CHP zulmü peşlerini bırakmayacaktı!
Zira şeytan atına binen, kim bilir nerede duracaktı!
Nitekim Türk askeri; şehri teslim almak üzere 5 Temmuz 1938 tarihinde Hatay'a girmişti. Kemalist komutan, camiden gelen "Allahü Ekber" nidasını duyunca irkilmişti!
İlk talimat, "Ezan, Türkçe okunacak" olmuştu! Türk askerini karşılamak için sokağa dökülen Müslümanlar neye uğradığını şaşırmıştı.
Fransız işgali altındayken serbestçe okudukları ezanı, Türk askerinin niye yasakladığını kimse anlayamamıştı.
"LAİK İSEK KARIŞMAMALIYIZ..."
İnönü'nün, "Cezayı kanunlaştırın" talimatı üzerine, CHP grubu harekete geçmiş ve ezan okuyana ceza için TCK 526. Madde değişikliği Meclise getirilmişti.
CHP Antalya Mebusu Rasih Kaplan; İttihatçı kalıntısı olmasına rağmen insaflı bir hukukçu olacak ki, "Bu konu, ceza mevzuu değildir. Lâik isek karışmamamız gerekir" demişti.
Ayrıca, canı sıkılanın husumet için "Bu adam Arapça ezan-kamet okuyor" diye ihbarda bulunduğunu söylemiş ve çarpıcı bir örnek vermişti...
Ziyaret ettiği Antalya savcısının, "kendilerinden" biri olan Antalya Müftüsünü sorguladığını görünce çok şaşırmıştı. Müftü gidince sebebini sormuş, savcı da şöyle izah etmişti:
"Biri imam olmak istemiş. Adamın, bir 'ayyaş' olduğu anlaşılınca müftü, 'İmam olamazsın' demiş. O da kızmış ve 'Dün öğleyin camide, müezzin Türkçe kamet getirirken müftünün dudakları kıpırdıyordu. Dikkat ettim; Arapça kamet okuyordu' şeklinde ihbarda bulunmuş. Takibat başlattık."[1]
EZAN OKUYANA 7 AYLIK YEVMİYE CEZASI
Laiklik uyarısı da, bu çarpıcı örnek de "noter usulü çalışan" mebusları ikna edememiş; "Ezan ve kamet okuyan üç aya kadar hafif hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılır" şeklinde TCK'ya girmişti.
"Hafif" ifadesi sizi yanıltmasın; bunlar o günkü şartlarda çok ağır cezalardı.
Ayrıca, "3 ay hapis" veya "200 Lira"nın, en üst limit olduğunu zannediyorsanız yine yanılıyorsunuz. Şakşakçı hakim ve savcılar, bu "üst" limitleri delik-deşik ediyor, kimse de "Siz ne yapıyorsunuz" demiyordu.
Bu kanundan sonra Anadolu'daki "Ezan zulmü" adeta "cinnet"e dönüşmüştü.
Cumhuriyet başta olmak üzere bütün CHP matbuatı, her gün farklı "Arapça ezan cezaları" aktararak milletin gözünü korkutuyordu.
"İLK İŞİMİZ EZAN YASAĞINI KALDIRMAKTIR"
CHP zalimlerinin bilmediği bir şey vardı:
"Her şey inceldiği yerden ama zulüm en kalın yerinden kopar"dı...
Demokrat Parti, CHP'nin bütün entrikalarına rağmen 14 Mayıs 1950'de iktidara gelince Başbakan Adnan Menderes, "İlk işimiz ezanı aslına çevirmektir" demişti.
Ama Mason Cumhurbaşkanı Celal Bayar, "İlk icraatınız ezanı Arapça okutmak olursa, bu son icraatınız olabilir" diye tehdit etmişti!
"Tek icraatım olsa da, ezanı aslına döndüreceğim" diyen Menderes, 18 yıllık zulmü 16 Haziran'da (29 Şaban) buruşturup çöpe atmıştı.
Müslümanlar, ertesi gün başlayan Ramazan'a görülmemiş bir coşkuyla girmişti.
Ezan sevgisi sebebiyle cezalandırılan Bursalılar, yine Ulucami önünde toplanmıştı. Müezzin Bayram Sarıcan, şahit olduğu muhteşem manzarayı; "İlk ezan okunurken Müslümanlar hüngür hüngür ağlıyordu" şeklinde aktarmıştı.
Bayram hocanın şu tespiti ise, 30 yıllık CHP zulmünü bir cümlede özetliyordu: "Sanki İslamiyet eskiden varmış, bir ara yok olmuş, şimdi yeniden doğuyormuş gibi bir hal vardı..."[2]
Konya'da Kapu Camii minaresinde, Kağnıcı Hafız'ın ilk ezanını ağlayarak dinleyen Konyalılar, "Ülen bidâ oku" diye bağırarak defalarca okutmuştu!
Bütün Türkiye böyleydi. Ezan okunan camilerin etrafına toplananlar "şükür secdesi" için yere kapanıyordu. Başbakan Menderes'e teşekkür telgrafları yağıyordu.
Sultanahmet Camii'nin dört minaresinin 16 şerefesinden, aynı anda ezan okuyan 16 müezzin, 18 yıl önce Ayasofya'dan başlatılan zulmün rövanşını alıyordu!
Bu rövanş, tabii ki Ayasofya Camii'nin hakkıydı. Ama aynı diktatörler, Ayasofya Camii'ni de "müze"ye kaldırmıştı!
Neyse ki, yıllar sonra hürriyetine kavuşan Ayasofya Camii, 24 Temmuz 2020 Cuma günü, 16 şerefesinden okunan ezanla, gecikmeli de olsa aynı heyecanı yaşamıştı!
Allahü teala, "Şükrederseniz nimetlerimi artırırım, nankörlük ederseniz bilin ki azabım çok şiddetlidir" buyuruyor.
Bu sebepledir ki, o zulümleri unutmayıp bu günlerimize şükretmeliyiz. Atalarımızın yaşadığı bu zulümleri unutarak armudun sapına, elmanın çöpüne, soğan fiyatına takılan gafillere de hatırlatmalıyız.
Zira hadis-i şerifte de, "Emr-i marufu bırakırsanız; Allahü teâlâ, en kötünüzü (yani CHP'yi) başınıza musallat eder" buyrulmaktadır.
Başka söze hacet var mı?
[1] TBMM Zabıtları, 6. Dönem, 55. Birleşim, 23 Mayıs 1941, Cilt 18, s. 144
[2] Bayram Sarıcan, Bursa'da Dinî Hayat, Düşünce Kitabevi, Bursa 2003, s. 113.
18 Mart 2026 Çarşamba
Bir milletin tarihini "etkin"lerin yazması, o millet için en büyük "beka" meselesidir. Çünkü "doğru"ları değil "dogma"ları yazarlar! Kahramanları "adem"e mahkum eder, kendilerini "kahraman" yaparlar!
İşte size "Emin Oktay'dan masallar..."
O halde, yok edilen "gerçek" ne?
Cumhuriyet öncesine ait tek resmî "bayram", 27 Haziran 2002 tarihinde kabul edilen "18 Mart Çanakkale Zaferi Anma Günü"dür.
Peki, bu kutlamalarda "Cevat Paşa"nın ismi neden hiç geçmiyor?
"Kim ki, niye geçsin" diyenler için kısaca anlatalım.
"BOĞAZI SIKARIZ, OSMANLI KOLLARIMIZA DÜŞER"
İngiltere öncülüğündeki Haçlı donanması, Çanakkale'ye ilk saldırıyı 3 Kasım 1914'te yapmıştı.
86 askerimizin şehit olduğu bu "nabız yoklama"dan sonra Limni Adası'na çekilen Müttefikler, asıl savaşı plânlamıştı.
Türk toplarının menzili dışında olan Müttefik gemilerinin hiç yara almaması Londra'yı çok umutlandırmıştı!
28 Ocak 1915 günkü özel oturumda konuşan İngiltere Başbakanı Herbert H. Asquith, Çanakkale'yi geçeceklerinden o kadar emindi ki, "Hasta Adam" dedikleri Osmanlı'nın cenazesini kaldırma zamanı geldiğini söylemiş; "Mezarına nasıl bir kitabe yazılacak bilmiyorum ama Osmanlı artık bir daha kalkmayacak" demişti!
Denizcilik Bakanı Winston Churchill ise, "Boğazlar Türklerin gırtlağıdır, onu sıkarsak köhnemiş imparatorluk kollarımıza düşer" ifadeleriyle başbakanını desteklemiş; "14 günde İstanbul'dayız" garantisi vermişti!
Harbiye Nâzırı Lord Kitchener ise, "Marmara'ya sokacağımız denizaltı, Gelibolu önünde yüzeye çıkıp İngiliz bayrağını üç kere sallasın, Türk garnizonları Bolayır'a kadar kaçar" demişti.
Hülasa, birbirini gaza getiren İngiliz yetkililer, Çanakkale'yi geçmeyi garantilemişti!
Amiral Carden, taarruz tarihi olarak 19 Şubat 1915'i belirlemişti.
ORTA KESİME GELMİŞLERDİ, "BU İŞ TAMAM" DEMİŞLERDİ!
Plânlandığı gibi 19 Şubat'ta ilk aşama, 26 Şubat'ta ise ikinci aşama saldırılar gerçekleşmişti. Yoğun bombardımanlarda Ertuğrul, Orhaniye ve Seddülbahir tabyaları büyük darbe yemişti.
Boğazın orta kesimlerine engelsiz ilerleyen Müttefik amiralleri, "Artık bizi kimse durduramaz" demişti! Artık tabyaları tahrip ederek Marmara'ya çıkacaklardı!
Churchill de, ne pahasına olursa olsun harekâtın tamamlanmasını istiyordu.
Oysa Osmanlı cenahı böyle düşünmüyordu!
Eski erkan-ı harbiye reisi Mareşal Şakir Paşa'nın oğlu olan ve Harp Akademisini birincilikle bitiren Cevat (Çobanlı) Paşa; Çanakkale Boğazı'nı savunma stratejisini, Liman von Sanders'in "Düşmanı boğazın girişinde karşılayalım" ısrarına rağmen orta bölümdeki en dar kesimde plânlamıştı.
Tabyaları tek tek dolaşarak her türlü tedbiri almış olan Cevat Paşa'nın gözü, "Karanlık Liman"a takılmıştı. İngilizlerin "çelik kale" diye övündüğü deniz canavarları ancak burada manevra yapabilirdi.
Hemen Mayın Grup Kumandanı Nazmi Bey'i çağırarak mayın kalıp kalmadığını sormuş, "Alman mayınlarının tamamını döşedik. Alman teknisyenlerin 'İşe yaramaz' dediği 26 adet Türk mayını var" cevabı üzerine, "Onları hemen Karanlık Liman ağzına döşeyin" talimatı vermişti.
İSTANBUL ŞEREFİNE(!) KADEH KALDIRMIŞLARDI!
Churchill'in kesin zafer bekleyen baskılarına dayanamayan Amiral Carden istifa edince yerine, yardımcısı Amiral J. De Robeck atanmıştı.
17 Mart 1915 günü yapılan toplantıda, boğazı yarıp Marmara'ya girmek üzere anlaşmışlardı! Bölgeyi, Nusret Mayın Gemisi'nden kısa süre önce tarayan gemilerinin "temiz" raporu vermesi üzerine, Akdeniz Seferî Kuvvetleri Komutanı Sir Monteith Hamilton öncülüğünde, "İstanbul'un şerefine!" kadeh kaldırmışlardı!
18 Mart sabahı Marmara'ya çıkmak üzere(!) harekete geçen donanmanın öncü gemileri saat 10.00 itibariyle bombardımana başlamıştı. Birinci hat gemilerinin lideri Queen Elizabeth, Anadolu Hamidiye Tabyasını ateş altında tutarken; Agememnon Rumeli Mecidiye Tabyasını, Lord Nelson Namazgâh Tabyasını, Inflexible ise Rumeli Hamidiye Tabyasını hedef almıştı.
Türk toplarının susmuş olması, Müttefikleri daha da coşturmuştu. Amiral De Robeck, tabyaları daha yakından vurmak üzere saat 14.00'te üçüncü hat gemilerine hücum emri vermişti. Ama müttefik gemilerinin Türk topçusu menziline girmesi, durumu tamamen değiştirecekti. "Savaş şimdi başlıyor" demek daha doğruydu.
Nitekim dönüş manevrası yapan ikinci hat zırhlısı Bouvet, susturduklarını zannettikleri Anadolu Hamidiye Tabyasından yapılan isabetli bir atışla devre dışı bırakılmış, 600'den fazla askerle birlikte Çanakkale Boğazı'na gömülmüştü. Hatta onu kurtarmaya gelen Gausis de vurulmuştu.
Irresistible zırhlısı ise, Nusret'in döşediği Türk mayınlarına çarpış ve can çekişmeye başlamıştı. Ocean zırhlısı hemen bu önemli gemiyi yedeğine alarak harp sahası dışına çıkarmakla görevlendirilmişti.
SEYİT ONBAŞIDAN "OKKALI" DARBE
Tam bu dakikalarda Rumeli Mecidiye Tabyası'nda yeni bir "nusret" tezahür ediyordu.
Balkanlar'da ve Edirne'de dört yıl savaştıktan sonra köyüne dönme plânları yaparken kendini Çanakkale'de bulan Seyit Onbaşı'nın, namluya sürüp rastgele ateşlediği 215 Okkalık (275 kg) top mermisi, Ocean'ı dümeninden vurmuştu. Kontrolden çıkan Ocean da, biraz sürüklenmiş ve sulara gömülmüştü.
Çok güvendikleri gemilerin, birkaç yıl önce, "Tanrı bile batıramaz" diye saçmalayan ama daha ilk seferinde okyanusun dibini boylayan "Titanik" gibi birer birer battığını gören mağrur Amiral De Robeck şoka girmiş ve "Hemen geri çekilin" emri vermişti!
ZAFERİ, CEVAT PAŞA'NIN PLÂNI GETİRMİŞTİ
Çokbilmiş Almanların bütün ısrarına rağmen, Cevat Paşa'nın kendi plânını uygulaması sayesinde muhteşem bir zaferle sonuçlanan savaşta, Türk tarafının 115 şehidine karşılık İtilaf güçleri, donanmanın üçte birini ve 700 askerini kaybetmişti.
Bu zaferde Abdülmecid, Abdülaziz ve Abdülhamid hanların yaptırdığı muhkem tabyaların yanı sıra, Cevat Paşa'nın; Almanları dinlemeyerek uyguladığı savunma stratejisinin büyük rolü olmuştu. Nusret Mayın Gemisi'ne o mayınları döktüren Cevat Paşa, zaferin mimarıydı.
1894-1900 yılları arasında Abdülhamid Han'ın yaverliğini yaptığı için 1909 yılında "tenzil-i rütbe"ye uğrayan ama tekrar yükselerek "Mirliva" (Tuğgeneral) olmayı başaran Cemal Paşa, "18 Mart Kahramanı" unvanı almıştı.
Bu zafere çok memnun olan zindandaki hakan II. Abdülhamid Han, "Geçemezler. Çanakkale Kumandanı Cevat Paşa'yı tanırım, maiyetimde bulundu" diye iltifat etmişti.[1]
Ancak Cumhuriyet döneminde bu "kahramanlık" unutulmuştu! Cevat Paşa'yı da, mayınları döşedikten sonra kalbi bu heyecana dayanamadığı için şehit olan gemi komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey'i de kimse anmaz olmuştu!
CEVAT PAŞA NEDEN "ADEM"E MAHKUM OLDU?
Aslında Cevat Paşa, "Ankara"nın "yabancısı" değildi! 1922'de mebus olmuş ve o kadroyla birlikte hareket etmişti. Ama daima arka plânda kalmıştı.
Çünkü, Çanakkale ve Filistin cephelerinde birlikte olduğu Mustafa Kemal Paşa'ya karşı bir "yanlış" yapmıştı!
Zira...
Mustafa Kemal Paşa kumandasındaki 7 Ordu'nun, 29 Eylül 1918 tarihli İngiliz taarruzu öncesindeki "ricat"i sebebiyle açılan büyük boşluktan ilerleyen İngilizlerin arkadan kuşattığı 8. Ordu'nun kumandanı bu Cevat Paşa idi.
Aynı akıbete uğrayan 4. Ordu'nun kumandanı Mersinli Cemal Paşa, Dera'da yakalayabildiği Mustafa Kemal Paşa'ya "Üç ordu müşterek bir mukavemet gösterebilseydi bu perişanlık yaşanmazdı. Allah bunu sizden soracak" diye tepki göstermişti. Oysa Mustafa Kemal aynı fikirde değildi! "Muhteşem bir ricat" gerçekleştirdiğini söylemişti![2]
Nitekim, Sultan Vahideddin Han'a gönderdiği 7 Ekim 1918 tarihli telgrafta, "İngiliz kıtalarıyla, kemâl-i şerefle muharebe ede ede Şam'a kadar geldim" demişti!
Devamında ise, "Enver Paşa gibi bir ahmak, ilk top sedasında ordusunu bırakıp, şaşkın tavuk gibi kaçan bir kumandan (Cevat Paşa)..." ifadelerinden sonra açıkça kendisinin Harbiye Nazırı olması gerektiğini belirtmişti!
Bundan da emindi ki, 13 Kasım'da "başkent" İstanbul'a dönmüştü.
Gerçekten 19 Aralık'ta Harbiye Nazırı değişmişti.
Ancak Kemal Paşa değil, Cevat Paşa tayin edilmişti!
Bu olacak şey değildi!
Ayrıca Anadolu'ya plânlanan yeni "yolculuk"ta ancak bir "kahraman", hedefe ulaşabilirdi!
İlginçtir... Anadolu hazırlığı döneminde, gazeteci Ruşen Eşref'in, Mustafa Kemal ile yaptığı uzun "mülakat"; 24, 27 ve 28 Mart günlerinde "Yeni Mecmua"da tefrika edilmişti!
İLGİLİ VİDEOMUZ:
https://www.youtube.com/shorts/F-l3MraaEDk
[1] 24 Mart 1915 günü hususi doktoru Atıf Hüseyin Bey'e ifadesi.
[2] Cevat R. Atilhan, Filistin- Suriye Cephesinde Kahramanlar ve Hainler, Derin Tarih Yayınları, İstanbul 2013, s. 44.
19 Mart 2026 Perşembe
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'ni kapsayan programını takip ediyorum. Dün Ankara'daki yol hazırlıklarımız sırasında bu ülkelerin tamamından "füze saldırısı" haberleri geldi. Ayrıca İran, her üç ülkeye de yeni saldırılar düzenleneceğini açıkladı.
Riyad'a indiğimizde ise bizi peş peşe patlamalar karşıladı. Telefonlarımızın, ilk defa duyduğum siren sesleri susmadı.
Riyad'ın en büyük otellerinden birinde Bakan Fidan ile röportajımız için ısrarla "sığınak" yönlendirmesi yapıldı.
Suudi Savunma Bakanlığı 4 balistik füze ve 2 İHA'nın etkisiz hale getirildiğini açıkladı.
ABD ve İsrail'in saldırısına uğrayan İran'ın, Körfez ülkelerine yönelik bu "misilleme" saldırıları, bir taraftan "İslâm ülkeleri birbirini yiyor" görüntüsü doğururken diğer taraftan da "çatışma" alanını çok genişletti ve bölgenin geleceğini tamamen belirsizliğe itti.
Öyle ya... Bu savaş bir gün bitecek.
Peki, sonra ne olacak?
Arap ülkeleri, tepelerine füze yağdıran İran ile nasıl normalleşecek?
Daha da önemlisi, bu ülkelerin ABD'ye tavrı ne olacak. "Bizi koruyacak" diye yıllardır ödedikleri "haraç"ın hiçbir işe yaramadığını, ABD'nin, İsrail'den başka kimseyi korumadığını gördükleri halde hiçbir şey olmamış gibi stratejik ortaklık görüntülü ABD uşaklığı aynen sürecek mi?
Körfez ülkelerinin, bu sorulara makul cevabı olduğunu düşünmek aşırı iyimserlik olur. Oysa emperyalizmin canavarlaştığı günümüzde, en etkili savunma gücü, "strateji" oluşturabilmek ve bunu "diplomasi"ye dönüştürebilmektir.
Haçlı Siyonist emperyalistlerin değişmeyen hedefi Türkiye, bu sayede "menü" olmaktan kurtulmuş, masaya oturmuştur.
Bu nitelikli birikimin Körfez ülkelerinde de, "imparatorluk bakiyesi" dedikleri İran'da da bulunmadığını yakinen gördük.
İşte tam da gerginliğin zirve yaptığı günlerde Riyad'da gerçekleşen toplantı, bu "acil" ihtiyacın sonucudur.
Suudi Arabistan'ın ev sahipliğinde düzenlenen toplantıya, Türkiye'nin yanı sıra Azerbaycan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Katar, Kuveyt, Pakistan, Suriye ve Ürdün katıldı.
Türkiye'yi Dışişleri Bakanı Fidan'ın temsil ettiği toplantıda, mevcut durum değerlendirildi ve savaş sonrası uygulanacak yol haritası üzerinde duruldu.
Türkiye'yi ve bölge ülkelerini savaşın içine çekmeye yönelik tahrikler karşısında itidalli bir tutum sergilemenin önemi dile getirildi.
Son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerin doğurduğu güvenlik boşluklarının nasıl telafi edileceği ve bunların terör örgütleri tarafından istismarının nasıl önleneceği konuşuldu.
İsrail'in son gelişmeleri kullanarak Gazze'yi unutturma çabalarına izin verilmemesi ve uluslararası toplumun dikkatini tekrar Filistin'e döndürmesinin sağlanması
İsrail'in, işgal hastalığını, Lübnan üzerinden bütün bölgeye yayma çabalarına izin verilmemesi gibi konular konuşuldu.
Dikkat edilirse, bunların tamamı, Türkiye'nin, sürekli dile getirdiği ilkelerdir.
Dışişleri Bakanı Fidan ve heyeti, bugün Katar'da önemli görüşmeler yapacak ve heyet, bayram günü de, füze yağmuru altındaki Birleşik Arap Emirlikleri'ne geçecek.
.Ben batarsam, bütün Müslümanlar batsın” anlayışı İslâmî mi?
23 Mart 2026 Pazartesi
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve heyetinin, Körfez ülkelerine gerçekleştirdiği ziyareti bendeniz de izledim.
İran İslâm Cumhuriyeti'nin, Ramazan ve bayram dinlemeden füze yağdırdığı Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirliklerini ihtiva eden bu yolculuk, geniş "yay"lar çizen "özel hava koridorları" kullanılarak gerçekleştirildi.
Ancak bu tedbirler, çarşamba akşamı indiğimiz Riyad'da balistik füze ve "iha"larla karşılanmamızı engelleyemedi! İftarla birlikte telefonlarımıza gelmeye başlayan "sinir bozucu uyarılar" gece boyunca devam etti.
Bakan Fidan, toplantıya katılan bir başbakanın, "Bunu her gün elli defa yaşıyorum. Söyleyecek söz bulamadığım için çocuklarımın yanına gidemiyorum" dediğini aktardı!
Savunma Bakanlığı, sadece o akşam 4 balistik füze ve 2 iha'nın imha edildiğini açıkladı.
Görevliler, Bakan Fidan ile yapacağımız görüşmeyi "sığınak"a almak için çok uğraştı. Otel önünde yayın yapan arkadaşlarımızın üzerinden geçen "iha"nın canlı yayına yansıması, Suudi polisini alarma geçirdi. Yayını kestiler, ciddi sıkıntı verdiler. Çünkü bu görüntünün yayılmasını hiç istemiyorlar.
Teyakkuz hali, ikinci durağımız olan Katar'da da devam etti. Hatta "ortak basın toplantısı"nı beklerken salondaki herkesin telefonunda alarmlar çalmaya başladı.
Balistik füze ve dronların imha edilmesi tabii ki çok önemli. Ancak bu durumda, endişe edecek bir şey kalmadığı düşünülmemeli. Çünkü savunma füzeleri, toplum psikolojisindeki tahribatı engelleyemiyor!
Nitekim bu travmanın etkisi, her yerde hakimiyet kurmuş. Önceden bildiğim coşkulu Ramazan akşamları, eskiden yer bulmakta zorlandığınız lüks oteller şimdi hüzünlü bir sessizliğe bürünmüş!
Katar'a 205 füze ve o sayıya yakın dron gönderilmiş. BAE'ye ise çok daha fazlası... Anlayacağınız, Körfez'deki "şaşaa"dan eser kalmamış.
BU SALDIRILARI ANLAMAKTA ZORLANIYORLAR
Bakan Fidan, Riyad'daki görüşmeler esnasında kendisini arayan İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'ye, "Şu anda tepemizden geçen füzeler, bize 'Hoş geldiniz partisi' veriyor" demiş.
Körfez yöneticileri, "İran'a saldırı başladığında, 'Ülkemizdeki ABD üsleri kullanılmayacak' garantisi verdiğimiz halde İran neden acilen saldırdı" sorusuna cevap arıyor!
Israrla, "Bu bizim savaşımız değil" dedikleri halde İran'ın saldırması; üstelik de sivil ve ekonomik hedefleri vurması, kafaları daha da karıştırmış. Mesela doğalgaz tesislerine yapılan saldırıya büyük tepki gösteren Katar yönetimi, "İran, Müslümanların ekmek teknesinden ne istedi" diye soruyor!
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın, "İslâm ülkeleriyle aramızdaki anlaşmazlıklardan sadece Siyonist rejim kârlı çıkıyor" açıklaması ve "Bu ne perhiz..." dedirten, "Orta Doğu'daki İslâm ülkelerinden oluşan bir güvenlik yapısı kuralım" teklifi, Körfez'den bakınca tam bir "Acem palavrası" olarak görünüyor.
"İRAN DEVAM EDERSE KARŞILIKSIZ KALMAYACAK"
İran saldırısına muhatap olan bu ülkelerde, halkın yaşadığı korku ve tedirginlik, yöneticileri zor durumda bırakmış. Okullar tatil edilmiş, hayatın akışı tamamen değişmiş. Haftalardır yağan füzelere karşılık verilmemesi, sorgulanmaya başlamış.
Türkiye'ye yönelik üç füzenin doğurduğu tepki malum! Ya devam etseydi?
Monarşi de olsa, ahalinin kanaati önemlidir. Hatta "güç"e dayanan bu rejimlerde "kral"ın aciz görünmesi, "yönetim zaafı" demektir.
Bu yüzden, Riyad'da 12 ülkenin katılımıyla gerçekleşen zirve, "son diplomatik uyarı"dır! Körfez liderleri, "İsrail ve ABD'nin İran'a saldırması, İran'ın da bize saldırmasına gerekçe olamaz" görüşünde ısrarlıdır.
Bu toplantıdan; İran ile diyaloğunu sürdüren tek etkili ülke olan Türkiye'ye, "Saldırıların devam etmesi durumunda artık sessiz kalmayacağımızı iletin" mutabakatı çıktığı anlaşılmaktadır.
Nitekim Bakan Fidan'ın "İran ile oturup konuşmak şart" ifadesi de, bu beklentiyi doğrulamaktadır.
Peki İran'ın aynen devam etmesi durumda, bölgenin daha büyük bir kaosa girmesi kime yarar?
Sadece İsrail'e!
ŞİÎLİK, "İSRAİL'E HİZMET" Mİ EMREDİYOR?
Sayın Fidan'ın bilardo (karambol) oyunu benzetmesi, mevcut durumu çok güzel izah etmektedir. Gerçekten İsrail ve ABD, İran'ı vuruyor; İran ise önde gelen "İslâm" ülkelerine saldırıyor. Neticede İsrail, bütün İslâm ülkelerini bir hamleyle bertaraf etmiş oluyor!
Peki İran, bu akıbeti neden anlamıyor?
Elbette anlıyor!
Tam aksine Körfez ülkeleri, İran'ın bu saldırıları, İsrail saldırmadan önce plânladığına inanıyor.
Bu "ortak kanaat"e ilaveten; Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Al Sani'nin, "Hiçbir dahlimiz olmamasına rağmen İran, neden İsrail'den hemen iki saat sonra bize saldırdı sorusu, çok büyük bir sorudur" ifadesi, "İran ne yapmaya çalışıyor" sorusunu daha da güçlendiriyor!
Bir "hıyanet" daha var...
"İran'ın zayıflaması Türkiye'ye yarayacak" düşüncesiyle, "Kendi elimizle düşmanımızı güçlendiriyoruz" telaşına kapılan İsrail, bu hengâmeye Türkiye'yi de sokmanın yollarını arıyor.
Peki, tam da bu ortamda İran'dan Türkiye'ye defalarca füze fırlatılması ne anlama geliyor?
İran'ın, "Biz göndermedik" takıyesi doğru kabul edilse bile, tekrarı durumunda; aciz İran devletinin bertaraf edemediği tehdidi, Türkiye'nin "kaynağında" yok etmesi gerekiyor!
Bu ise, "İsrail'in bir taşla iki kuş vurması" anlamına geliyor!
O halde... İran, kime çalışıyor?
"Çaresiz kalan İran, 'Ben batacaksam herkes batsın' taktiğiyle çıkış arıyor" denirse; İran, İsrail'e cevap vermeden önce İslâm ülkelerine saldırdı!
Yani "Bütün Müslümanlar batsın" stratejisi uyguluyor!
Peki... Haçlı Siyonist ittifak; "Büyük İsrail" aşkına, İsrail'in etrafındaki Müslümanları yok etmeye çalışırken, "bütün Müslümanları batırma" çabası, nasıl bir "Müslümanlık" oluyor?
Mezhepçilik yapmayın” diyerek “İrancılık” yapıyorlar!
26 Mart 2026 Perşembe
İran ile ilgili eleştirilerimizi bir kenara bıraktık, Haçlı Siyonist saldırıya karşı İran'ı destekliyoruz. Ancak ülkemizde, tırmanan bir "tartışma" görüyoruz.
Taarruza geçen lejyonerler; İran yönetiminin, Türkiye dâhil bütün İslâm âlemini "hasım" ilân eden basiretsiz politikalarından doğan yalnızlığından ürettikleri "mağduriyet"i, "gerekçe" olarak kullanıyorlar.
Emperyalistlerin, "Sünni veya Şia bütün İslâm, düşmanımızdır" dediği bir ortamda, başka "düşman" kalmamış gibi Türkiye'deki Müslümanların ana omurgası olan Sünniliği hedef alıyorlar.
Ülkemizin bütün imkânlarını kullanıp, "Türkiye ile savaş çıksa, İran tarafında olurum" diyebiliyorlar!
Bu kirli operasyonlarına karşı çıkanları "Mezhepçilik" ajitasyonuyla susturmaya çalışıyor ama kendileri bölücülük yapıyorlar!
"GERÇEK İSLÂM"IN ÖLÇÜSÜ NE?
Önce "kriter"i netleştirelim. Din, "Bana göre..." diye başlayan cümlelerle konuşulacak bir konu değildir. Ölçü, İslâm'ın "muteber" kaynaklarıdır. Aksi taktirde herkes, kendi zihninde oluşturduğu "din"den bahsetmiş olur!
İlk berraklığıyla devam etmekte olan "İslâmiyet" hakkında oluşturulan karmaşanın sebebi de budur. Domates alırken bile "organik olsun" diye çırpınanlar, önüne sürülen "hormonlu" bilgilerin doğruluğunu hiç araştırmıyor.
"Mezhep" tartışmalarında da aynı durum yaşanıyor!
Bilinçli oluşturulan "kavram kargaşası"nda, farklı tonlardaki "yanlış"lar arasından seçime zorlanan insanların, "doğru"ya ulaşması zorlaştırılıyor!
Bu "sığ" tartışmaya dâhil olmak istemiyoruz. "Yanlış"ı bilerek savunan "çokbilmiş"lere de hiçbir şey demiyoruz! Ancak, sözümüze değer veren kardeşlerimizi bu hengâmede bırakmayı da, "dilsiz şeytan"lık olarak görüyoruz.
"MEZHEP" NEDİR? KAÇ MEZHEP VARDIR?
"Mezhep" kısaca, İslâmiyet'i nasıl anlayacağımızı ve nasıl uygulayacağımızı bildiren "rehber" demektir.
"Aracıları çıkarmalı, doğrudan Kur'an'a uymalıyız" aldatmacası, cazip gelen ama aslında İngiliz Misyonerler tarafından keşfedilen bir saptırma yöntemidir.
Kur'an-ı Kerim'in asıl muhatabı; yani "murad-ı İlâhi"yi en doğru anlayan Peygamber Efendimizdir. Peygamberimiz de, bu doğru bilgileri eshabına aktarmıştır. Yani hadis-i şerifleri doğru anlayan da eshab-ı kiramdır.
"Mezhep imamı" ise, eshab-ı kiram ve tabiinden öğrendiği din bilgilerini bize aktaran "büyük âlim" demektir.
4 Mezhep imamının öncesinde başka mezhep imamları da vardı. Hatta eshab-ı kiramın her biri "Müctehid" yani mezhep sahibi idi. Ancak, bunların mezhep bilgileri bize ulaşmadığından uymak mümkün değildir.
Çok "moda" olan "Eshab-ı kiram hangi Mezhepteydi" aldatmacası, "Fizik öğretmeni, hangi sınıftandır" sorusu kadar saçmadır.
Bu silsileyi yok sayarak, "Ben doğrudan Kur'an'a uyuyorum" demek, Ceza Kanunu'nu çiğneyip ceza yiyince, "Anayasa'ya uyuyorum" demek gibidir.
"İctihad kapısı neden kapatıldı" sorusu da, "çarpıtma"dır. Çünkü, ictihad kapısı kapatılmamış; "şifre"sini bilen kalmamıştır.
İnsan ürünü hukukta bile "ictihad", sıradan hukukçuların değil; Yargıtay'ın yetkisindedir.
Yani, Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere tam tabi olabilmek ve İslâmiyet'i doğru uygulayabilmek için 4 hak Mezhepten birinde olmak gerekmektedir.
"DİNLER ARASI DİYALOG"ÇULAR DA AYNI YOLDAYDI!
Fetullahçıların "Dinler Arası Diyalog" sapıklığı da, doğrudan Kur'an'a uymaya dayanıyordu! Bu "Vatikan Projesi" için kurulan "Abant Platformu"nun, dinde reformcu Mehmet Aydın yönetimindeki ilk toplantısı, "İslâm'da Akıl-Vahiy İlişkisi" konusundaydı.
Sonuç Bildirisi'nde, "Vahyin anlaşılması ve yorumlanması hususunda, inanmış her insana düşünce gücü ölçüsünde sorumluluk düşmektedir. Her mümin, aklını kullanmak ve hayatına; ona göre düzen vermek durumundadır. Hiçbir fert veya zümre, dinin anlaşılması ve yorumlanması konusunda ilahî bir yetkiye sahip olduğunu iddia edemez" deniyordu.[1]
Zamane ictihadçıları, kimlerle aynı safta olduğuna dikkat etmelidir!
Bu sinsi yöntemlerle; gerçek İslâm'ı bütün sapıklıklarla aynı kefeye koymak, "adalet" değil; "doğru"ya zulümdür.
BU "ÇAKMA MEZHEP"LERİ KİM NEDEN KURDU?
"Guguk Kuşu"nu bilir misiniz?
Hani; kuluçka yatan kuş, yiyecek için yuvadan ayrıldığında hemen yumurtalardan birini aşağı iterek kendi yumurtasını bırakan ve böylece kendi yavrusunu, o ailenin "öz" yavrusu olarak yutturan "sinsi" kuş...
Bu hikaye, durumu çok güzel izah ediyor.
Zira...
Haçlı Seferleri, Müslümanları durduramamış; İslâm'ın bayraktarlığını yapan Osmanlı, Viyana'ya dayanmıştı.
Dönemin siyasî ve iktisadî iki emperyalisti olan İngilizler ve Yahudiler, paniğe kapılmış; "Birbirimizle değil, ortak düşmanla savaşalım" kararı almıştı.
Ancak bu, "kılıç"la yapılamamıştı!
Sinsi analizler, Osmanlı'yı durdurmak için "güç kaynağı" olan İslâmiyet ile irtibatını kesilmeleri gerektiğini ortaya koymuştu. Ne var ki, o dönemdeki Müslümanları, İslâm'dan koparmak imkânsızdı!
"Yöntem" olarak; Musevîliği ve İsevîliği "içeriden" bozan, Yahudi "Abdullah bin Sebe" ile İslâm'da ilk fitneyi çıkaran "Guguk Kuşu Yöntemi"nde karar kılmışlardı!
Yani İslâm coğrafyasının farklı kesimlerinde, yerel ahalinin çabuk benimseyeceği "çakma mezhep"ler üretip yayacak; böylece Müslümanların "Gerçek İslâm"a ulaşmasını zorlaştıracaklardı!
ŞİÎLİK NASIL DOĞDU, EHL-İ SÜNNET'E NEDEN CEPHE ALDI?
"İbn-i Sebe el-Himeyrî" adındaki Yemenli Yahudi, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) efendimizin Hilafeti döneminde Medine'ye gelmiş ve nedense, özellikle Halife'nin huzurunda Müslüman olmuş; "Abdullah" adını almıştı!
"Abdullah bin Sebe" adıyla "bizden biri" görünmeyi başaran bu Yahudi, Hazret-i Ali'yi çok sevdiğini söylüyor ve "Hilafet, Ali'nin hakkıydı, Osman gasp etti" diyordu!
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) Efendimizin Medine'den kovduğu bu fitneci, Basra, Kûfe ve Şam'da yürüttüğü faaliyetlerle "Ali Şiâsı" yani "Ali taraftarları" adını verdiği Şiîlik (Sebeiyye) fırkası kurmuştu.[2]
Tahriklerine Mısır'da devam eden İbn-i Sebe, Medine'ye gönderdiği bozguncuları, Hazret-i Osman Efendimizin üzerine salarak 17 Haziran 656 Cuma günü evinde Kur'an-ı Kerim okurken şehid ettirmişti.[3]
Ana ilkesi; Hazret-i Ebubekir ve Ömer (radıyallahü anhüma) Efendilerimize küfretmek olan Şiîlerin, "argüman" olarak kullandığı "dramatik fitneler"in asıl kaynağı da bu Yahudi idi!
İlerleyen asırlarda ehl-i sünnet âlimlerinin güçlü delilleri karşısında varlığını sürdüremeyen Şiîlik, Şah İsmail'in 1501'de kurduğu Safevîlerle tekrar güçlenmişti.
Yavuz Sultan Selim Han'ın, Sünnî Osmanlı'yı hırpalamak için Haçlılarla işbirliği yaparak "Mekke ve Medine'ye birlikte girelim, Kâbe'yi imha edelim" teklifinde bulunan Şah İsmail'e 1514'te dersini vermesinden sonra Safevîlerle birlikte Şiîlik de zayıflama sürecine girmişti.
Ancak 1979'da "Humeyni" adındaki "âhund" (molla) liderliğinde gerçekleştirilen Batı destekli darbeyle Şiîler tekrar güçlenmişti!
İran ile İsrail'in, bol tehditlerle birbirini güçlendiren politikaları, köklerdeki bu "buluşma"nın eseridir. Bugünkü "savaş" bile çok tartışmalıdır. Kaldı ki, bu "düşmanca paslaşma" sayesinde İslâm ülkelerini yutan İsrail için sıra, kullanım süresi dolmuş olan İran'a gelmiş olabilir!
Şiîlerin ehl-i sünnet/Müslüman düşmanlığı, Yahudilerin düşmanlığından az değildir. Şiî/Hizbullah militanlarının Suriye'deki katliam, tecavüz ve zulümleri, Gazze'dekilerle yarışacak boyuttadır.
Madem Hazret-i Ali Efendimizi çok seviyorlarsa, ehl-i beyt sevgisini imanla ölmenin şartı bilen Müslümanlara neden kin kusuyorlar?
İNGİLİZLER VEHHABİLİK İÇİN 2 ASIR UĞRAŞTI
Vehhabiliği ise, hem İslâmiyet'i içeriden yıkmak hem de Arap Yarımadası'nı ayaklandırarak Osmanlı'yı parçalamak isteyen İngiltere'nin bu coğrafyaya saldığı binlerce Misyonerden biri olan Hempher, 1713 yılında güdümüne aldığı Muhammed bin Abdülvehhab üzerinden kurmuştur.[4]
İngiltere Müstemlekeler Nezareti, bu sapık sistemi korumak için 1727 yılında Necd Emiri Muhammed bin Suud ile anlaşmıştı. Bu aslında, "Vehhabîliğin doğum tarihi" anlamına geliyordu!
Nitekim Kral Selman bin Abdülaziz, 28 Ocak 2022 tarihli kararıyla, Suudî Arabistan'ın 23 Eylül 1932 olan kuruluş tarihini, 22 Şubat 1727 olarak değiştirmişti.
Osmanlı coğrafyasında, İngilizlerin desteğiyle iki asır devam eden bu fitnenin de aslı "Müslüman düşmanlığı"dır. Müslümanların malı, canı, kadını Vehhabilere helaldir! Bu yüzden defalarca hacılara saldırmış, Mekke ve Medine'de katliam yapmışlardır.[5]
I. Dünya Savaşı başlar başlamaz da Arapları, "Ayaklanın, Osmanlı'yı yıkalım. Size bağımsız devlet kuralım" şeklinde kandıran İngiltere, Arap Yarımadası'nı, Vehhabîlik fitnesiyle Türklerden koparmıştır.[6]
HİND MÜSLÜMANLARINA DA AYNI OYUN...
Kadıyanîliği de yine İngilizler, Hindistan'daki Müslümanları din üzerinden "kolay" kontrol etmek için dizayn etmiştir.
İmam-ı Rabbani Hazretleri ve mübarek oğulları sayesinde ehl-i sünnetin kalesi haline gelen Hindistan, İngilizlerin bu operasyonlarıyla İslâm düşmanı bir devlete dönüşmüştür!
Babür İslâm İmparatorluğu'nu 1857 yılında tarihe gömen İngiltere, Müslüman'ı katletmiş ama İslâmiyet'i yok edememişti! İslâmiyet'i içeriden parçalamak için 1879'da, Gulam Ahmed Kadıyanî adındaki "kullanışlı"ya kurdurdukları "Kadıyanî"liğin bütün kodlarını da yine İngilizler vermişti![7]
"MEZHEP İMAMI"NA SAYGISIZLIK, İSLÂM'A SAYGISIZLIKTIR!
Sonuç...
"Mezhepçilik" denilen tartışma, bu fotoğrafta nereye isabet etmektedir?
Biz, bütün sabıkalarına rağmen İran'ı savunurken, içimizdeki enfeksiyonlular, sürekli olarak "4 hak Mezhep"e saldırmaktadır.
Üstelik de, en düşük makam sahibine bile eğilip bükülen bu kifayetsizler, İslamiyet ile aramızda köprü olan Mezhep imamlarına asgarî nezaketi çok görmekte; laubali şekilde hitap etmektedir!
Herkes haddini bilmelidir!
İlgili videoyu izlemek için tıklayın...
[1] 1. Abant Platformu Çalıştayı, II. Komisyon Raporu, GYV Yayınları, 1998, s. 109, 249.
[2] Ethem Ruhi Fığlalı, Abdullah bin Sebe, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 133-134.
[3] Seyyid Eyyûb bin Sıddîk, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2014, s. 217-219.
[4] İngiliz Casusu Hempher'in Misyonerlik Faaliyetleri, Ferşat Yayınları, İstanbul 1990.
[5] M. Sıddık Gümüş, İngiliz Casusunun İtirafları, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2025.
[6] Celil Bozkurt, Araplar arkamızdan vurdu mu, vurmadı mı, Beyan Yayınları, İstanbul 2024, s. 48.
[7] İhsan Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, Beyan Yayınları, İstanbul 2018, s. 78.
Mezhepçilik yapmayın” diyerek “İrancılık” yapıyorlar!
26 Mart 2026 Perşembe
İran ile ilgili eleştirilerimizi bir kenara bıraktık, Haçlı Siyonist saldırıya karşı İran'ı destekliyoruz. Ancak ülkemizde, tırmanan bir "tartışma" görüyoruz.
Taarruza geçen lejyonerler; İran yönetiminin, Türkiye dâhil bütün İslâm âlemini "hasım" ilân eden basiretsiz politikalarından doğan yalnızlığından ürettikleri "mağduriyet"i, "gerekçe" olarak kullanıyorlar.
Emperyalistlerin, "Sünni veya Şia bütün İslâm, düşmanımızdır" dediği bir ortamda, başka "düşman" kalmamış gibi Türkiye'deki Müslümanların ana omurgası olan Sünniliği hedef alıyorlar.
Ülkemizin bütün imkânlarını kullanıp, "Türkiye ile savaş çıksa, İran tarafında olurum" diyebiliyorlar!
Bu kirli operasyonlarına karşı çıkanları "Mezhepçilik" ajitasyonuyla susturmaya çalışıyor ama kendileri bölücülük yapıyorlar!
"GERÇEK İSLÂM"IN ÖLÇÜSÜ NE?
Önce "kriter"i netleştirelim. Din, "Bana göre..." diye başlayan cümlelerle konuşulacak bir konu değildir. Ölçü, İslâm'ın "muteber" kaynaklarıdır. Aksi taktirde herkes, kendi zihninde oluşturduğu "din"den bahsetmiş olur!
İlk berraklığıyla devam etmekte olan "İslâmiyet" hakkında oluşturulan karmaşanın sebebi de budur. Domates alırken bile "organik olsun" diye çırpınanlar, önüne sürülen "hormonlu" bilgilerin doğruluğunu hiç araştırmıyor.
"Mezhep" tartışmalarında da aynı durum yaşanıyor!
Bilinçli oluşturulan "kavram kargaşası"nda, farklı tonlardaki "yanlış"lar arasından seçime zorlanan insanların, "doğru"ya ulaşması zorlaştırılıyor!
Bu "sığ" tartışmaya dâhil olmak istemiyoruz. "Yanlış"ı bilerek savunan "çokbilmiş"lere de hiçbir şey demiyoruz! Ancak, sözümüze değer veren kardeşlerimizi bu hengâmede bırakmayı da, "dilsiz şeytan"lık olarak görüyoruz.
"MEZHEP" NEDİR? KAÇ MEZHEP VARDIR?
"Mezhep" kısaca, İslâmiyet'i nasıl anlayacağımızı ve nasıl uygulayacağımızı bildiren "rehber" demektir.
"Aracıları çıkarmalı, doğrudan Kur'an'a uymalıyız" aldatmacası, cazip gelen ama aslında İngiliz Misyonerler tarafından keşfedilen bir saptırma yöntemidir.
Kur'an-ı Kerim'in asıl muhatabı; yani "murad-ı İlâhi"yi en doğru anlayan Peygamber Efendimizdir. Peygamberimiz de, bu doğru bilgileri eshabına aktarmıştır. Yani hadis-i şerifleri doğru anlayan da eshab-ı kiramdır.
"Mezhep imamı" ise, eshab-ı kiram ve tabiinden öğrendiği din bilgilerini bize aktaran "büyük âlim" demektir.
4 Mezhep imamının öncesinde başka mezhep imamları da vardı. Hatta eshab-ı kiramın her biri "Müctehid" yani mezhep sahibi idi. Ancak, bunların mezhep bilgileri bize ulaşmadığından uymak mümkün değildir.
Çok "moda" olan "Eshab-ı kiram hangi Mezhepteydi" aldatmacası, "Fizik öğretmeni, hangi sınıftandır" sorusu kadar saçmadır.
Bu silsileyi yok sayarak, "Ben doğrudan Kur'an'a uyuyorum" demek, Ceza Kanunu'nu çiğneyip ceza yiyince, "Anayasa'ya uyuyorum" demek gibidir.
"İctihad kapısı neden kapatıldı" sorusu da, "çarpıtma"dır. Çünkü, ictihad kapısı kapatılmamış; "şifre"sini bilen kalmamıştır.
İnsan ürünü hukukta bile "ictihad", sıradan hukukçuların değil; Yargıtay'ın yetkisindedir.
Yani, Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere tam tabi olabilmek ve İslâmiyet'i doğru uygulayabilmek için 4 hak Mezhepten birinde olmak gerekmektedir.
"DİNLER ARASI DİYALOG"ÇULAR DA AYNI YOLDAYDI!
Fetullahçıların "Dinler Arası Diyalog" sapıklığı da, doğrudan Kur'an'a uymaya dayanıyordu! Bu "Vatikan Projesi" için kurulan "Abant Platformu"nun, dinde reformcu Mehmet Aydın yönetimindeki ilk toplantısı, "İslâm'da Akıl-Vahiy İlişkisi" konusundaydı.
Sonuç Bildirisi'nde, "Vahyin anlaşılması ve yorumlanması hususunda, inanmış her insana düşünce gücü ölçüsünde sorumluluk düşmektedir. Her mümin, aklını kullanmak ve hayatına; ona göre düzen vermek durumundadır. Hiçbir fert veya zümre, dinin anlaşılması ve yorumlanması konusunda ilahî bir yetkiye sahip olduğunu iddia edemez" deniyordu.[1]
Zamane ictihadçıları, kimlerle aynı safta olduğuna dikkat etmelidir!
Bu sinsi yöntemlerle; gerçek İslâm'ı bütün sapıklıklarla aynı kefeye koymak, "adalet" değil; "doğru"ya zulümdür.
BU "ÇAKMA MEZHEP"LERİ KİM NEDEN KURDU?
"Guguk Kuşu"nu bilir misiniz?
Hani; kuluçka yatan kuş, yiyecek için yuvadan ayrıldığında hemen yumurtalardan birini aşağı iterek kendi yumurtasını bırakan ve böylece kendi yavrusunu, o ailenin "öz" yavrusu olarak yutturan "sinsi" kuş...
Bu hikaye, durumu çok güzel izah ediyor.
Zira...
Haçlı Seferleri, Müslümanları durduramamış; İslâm'ın bayraktarlığını yapan Osmanlı, Viyana'ya dayanmıştı.
Dönemin siyasî ve iktisadî iki emperyalisti olan İngilizler ve Yahudiler, paniğe kapılmış; "Birbirimizle değil, ortak düşmanla savaşalım" kararı almıştı.
Ancak bu, "kılıç"la yapılamamıştı!
Sinsi analizler, Osmanlı'yı durdurmak için "güç kaynağı" olan İslâmiyet ile irtibatını kesilmeleri gerektiğini ortaya koymuştu. Ne var ki, o dönemdeki Müslümanları, İslâm'dan koparmak imkânsızdı!
"Yöntem" olarak; Musevîliği ve İsevîliği "içeriden" bozan, Yahudi "Abdullah bin Sebe" ile İslâm'da ilk fitneyi çıkaran "Guguk Kuşu Yöntemi"nde karar kılmışlardı!
Yani İslâm coğrafyasının farklı kesimlerinde, yerel ahalinin çabuk benimseyeceği "çakma mezhep"ler üretip yayacak; böylece Müslümanların "Gerçek İslâm"a ulaşmasını zorlaştıracaklardı!
ŞİÎLİK NASIL DOĞDU, EHL-İ SÜNNET'E NEDEN CEPHE ALDI?
"İbn-i Sebe el-Himeyrî" adındaki Yemenli Yahudi, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) efendimizin Hilafeti döneminde Medine'ye gelmiş ve nedense, özellikle Halife'nin huzurunda Müslüman olmuş; "Abdullah" adını almıştı!
"Abdullah bin Sebe" adıyla "bizden biri" görünmeyi başaran bu Yahudi, Hazret-i Ali'yi çok sevdiğini söylüyor ve "Hilafet, Ali'nin hakkıydı, Osman gasp etti" diyordu!
Hazret-i Ali (radıyallahü anh) Efendimizin Medine'den kovduğu bu fitneci, Basra, Kûfe ve Şam'da yürüttüğü faaliyetlerle "Ali Şiâsı" yani "Ali taraftarları" adını verdiği Şiîlik (Sebeiyye) fırkası kurmuştu.[2]
Tahriklerine Mısır'da devam eden İbn-i Sebe, Medine'ye gönderdiği bozguncuları, Hazret-i Osman Efendimizin üzerine salarak 17 Haziran 656 Cuma günü evinde Kur'an-ı Kerim okurken şehid ettirmişti.[3]
Ana ilkesi; Hazret-i Ebubekir ve Ömer (radıyallahü anhüma) Efendilerimize küfretmek olan Şiîlerin, "argüman" olarak kullandığı "dramatik fitneler"in asıl kaynağı da bu Yahudi idi!
İlerleyen asırlarda ehl-i sünnet âlimlerinin güçlü delilleri karşısında varlığını sürdüremeyen Şiîlik, Şah İsmail'in 1501'de kurduğu Safevîlerle tekrar güçlenmişti.
Yavuz Sultan Selim Han'ın, Sünnî Osmanlı'yı hırpalamak için Haçlılarla işbirliği yaparak "Mekke ve Medine'ye birlikte girelim, Kâbe'yi imha edelim" teklifinde bulunan Şah İsmail'e 1514'te dersini vermesinden sonra Safevîlerle birlikte Şiîlik de zayıflama sürecine girmişti.
Ancak 1979'da "Humeyni" adındaki "âhund" (molla) liderliğinde gerçekleştirilen Batı destekli darbeyle Şiîler tekrar güçlenmişti!
İran ile İsrail'in, bol tehditlerle birbirini güçlendiren politikaları, köklerdeki bu "buluşma"nın eseridir. Bugünkü "savaş" bile çok tartışmalıdır. Kaldı ki, bu "düşmanca paslaşma" sayesinde İslâm ülkelerini yutan İsrail için sıra, kullanım süresi dolmuş olan İran'a gelmiş olabilir!
Şiîlerin ehl-i sünnet/Müslüman düşmanlığı, Yahudilerin düşmanlığından az değildir. Şiî/Hizbullah militanlarının Suriye'deki katliam, tecavüz ve zulümleri, Gazze'dekilerle yarışacak boyuttadır.
Madem Hazret-i Ali Efendimizi çok seviyorlarsa, ehl-i beyt sevgisini imanla ölmenin şartı bilen Müslümanlara neden kin kusuyorlar?
İNGİLİZLER VEHHABİLİK İÇİN 2 ASIR UĞRAŞTI
Vehhabiliği ise, hem İslâmiyet'i içeriden yıkmak hem de Arap Yarımadası'nı ayaklandırarak Osmanlı'yı parçalamak isteyen İngiltere'nin bu coğrafyaya saldığı binlerce Misyonerden biri olan Hempher, 1713 yılında güdümüne aldığı Muhammed bin Abdülvehhab üzerinden kurmuştur.[4]
İngiltere Müstemlekeler Nezareti, bu sapık sistemi korumak için 1727 yılında Necd Emiri Muhammed bin Suud ile anlaşmıştı. Bu aslında, "Vehhabîliğin doğum tarihi" anlamına geliyordu!
Nitekim Kral Selman bin Abdülaziz, 28 Ocak 2022 tarihli kararıyla, Suudî Arabistan'ın 23 Eylül 1932 olan kuruluş tarihini, 22 Şubat 1727 olarak değiştirmişti.
Osmanlı coğrafyasında, İngilizlerin desteğiyle iki asır devam eden bu fitnenin de aslı "Müslüman düşmanlığı"dır. Müslümanların malı, canı, kadını Vehhabilere helaldir! Bu yüzden defalarca hacılara saldırmış, Mekke ve Medine'de katliam yapmışlardır.[5]
I. Dünya Savaşı başlar başlamaz da Arapları, "Ayaklanın, Osmanlı'yı yıkalım. Size bağımsız devlet kuralım" şeklinde kandıran İngiltere, Arap Yarımadası'nı, Vehhabîlik fitnesiyle Türklerden koparmıştır.[6]
HİND MÜSLÜMANLARINA DA AYNI OYUN...
Kadıyanîliği de yine İngilizler, Hindistan'daki Müslümanları din üzerinden "kolay" kontrol etmek için dizayn etmiştir.
İmam-ı Rabbani Hazretleri ve mübarek oğulları sayesinde ehl-i sünnetin kalesi haline gelen Hindistan, İngilizlerin bu operasyonlarıyla İslâm düşmanı bir devlete dönüşmüştür!
Babür İslâm İmparatorluğu'nu 1857 yılında tarihe gömen İngiltere, Müslüman'ı katletmiş ama İslâmiyet'i yok edememişti! İslâmiyet'i içeriden parçalamak için 1879'da, Gulam Ahmed Kadıyanî adındaki "kullanışlı"ya kurdurdukları "Kadıyanî"liğin bütün kodlarını da yine İngilizler vermişti![7]
"MEZHEP İMAMI"NA SAYGISIZLIK, İSLÂM'A SAYGISIZLIKTIR!
Sonuç...
"Mezhepçilik" denilen tartışma, bu fotoğrafta nereye isabet etmektedir?
Biz, bütün sabıkalarına rağmen İran'ı savunurken, içimizdeki enfeksiyonlular, sürekli olarak "4 hak Mezhep"e saldırmaktadır.
Üstelik de, en düşük makam sahibine bile eğilip bükülen bu kifayetsizler, İslamiyet ile aramızda köprü olan Mezhep imamlarına asgarî nezaketi çok görmekte; laubali şekilde hitap etmektedir!
Herkes haddini bilmelidir!
İlgili videoyu izlemek için tıklayın...
[1] 1. Abant Platformu Çalıştayı, II. Komisyon Raporu, GYV Yayınları, 1998, s. 109, 249.
[2] Ethem Ruhi Fığlalı, Abdullah bin Sebe, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 133-134.
[3] Seyyid Eyyûb bin Sıddîk, Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2014, s. 217-219.
[4] İngiliz Casusu Hempher'in Misyonerlik Faaliyetleri, Ferşat Yayınları, İstanbul 1990.
[5] M. Sıddık Gümüş, İngiliz Casusunun İtirafları, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2025.
[6] Celil Bozkurt, Araplar arkamızdan vurdu mu, vurmadı mı, Beyan Yayınları, İstanbul 2024, s. 48.
[7] İhsan Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, Beyan Yayınları, İstanbul 2018, s. 78.
Müslümanları birbirine öldürttüler
1 Nisan 2026 Çarşamba
Hem ülkemizin hem de İslam dünyasının birlik ve beraberliğe çok ihtiyacı olduğu bir dönemden geçiyoruz. Birinci Dünya Savaşı'nda yaşananlardan hareketle ne demek istediğimizi biraz daha açalım.
I. Dünya Savaşı'nın en acı hadiselerinden biri de, Osmanlı ordusunun, bütün cephelerde İngiliz ve Fransızların sömürgelerinden topladıkları Müslüman askerlerle çarpışmış olmasıdır. İngilizlerin Uzakdoğu'dan ve Hindistan'dan getirdikleri askerlerin çoğu Müslümandı. Keza, Fransız birliklerinde de Cezayirli, Tunuslu ve Faslı binlerce Müslüman asker bulunuyordu.
Özellikle İngiltere saflarındaki Müslümanlar, karşılarında Müslümanlar olduğunu bilmeden savaşmıştı. Haçlı-Siyonist zekâsı, Müslümanları birbirleriyle savaştırarak hedefine zayiatsız ulaşmayı plânlamıştı. Çanakkale'de de durum aynıdır. Rekor zayiatı, "Ama karşı taraf da bize yakın kayıp verdi" şeklinde açıklamaya kalkan İttihatçılar ve onların zihniyetindekiler bir hususu unutmuştu. Karşı cephede ne kadar asker öldüğünün, İtilaf devletleri açısından hiçbir önemi yoktu. Çünkü ölen İngiliz ve Fransız asker oranı çok düşüktü. Geriye kalan askerler Müslümanlardan oluşuyordu. O bakımdan düşmanın fazla asker kaybetmesi pek de önemli değildi! Hatta bu kitabın konusu olan Haçlı ittifakı çirkinliği, burada da ortaya çıkmaktadır. Her iki taraftan da yüzbinlerce asker zayiatının büyük çoğunluğunu Müslümanlar oluşturduğundan, kendi cephelerindeki kendi üniformalarını taşıyan Müslüman askerlerin ölmesini de "Haçlı zaferi" olarak telakki ediyorlardı.
İngiltere'nin, Hindistan vb. Müslüman nüfusun bulunduğu sömürgelerinden topladığı askerler, Çanakkale'de ve Osmanlı mülkünün (Kut'ül Amare başta olmak üzere) diğer cephelerinde Müslümanlarla savaştırılmıştır. "İslâm adına cihada gidiyorsunuz" şeklinde kandırılan Müslümanlar, karşıdakilerin de Müslüman olduğunu fark edince başkaldırmışlardı.
Çanakkale'de de durum aynı idi. Gelen Hindli ve Anzak askerler içinde Müslüman askerler de vardı ve halifeye karşı savaştıklarını bilmiyor, tam aksine tehdit altındaki halife-i Müslimin'i savunmaya geldiklerini zannediyorlardı.
Bu durum, tarih boyunca hep böyle olmuştur. Bunları, içinde bulunduğumuz iletişim çağının şartlarına göre değerlendirmemek gerekir. İngilizler ve Fransızlar, sömürgelerinden getirdikleri Müslüman askerleri, "Almanların esir ettiği İslâm halifesini kurtarmak için savaşıyoruz" diyerek kandırmışlardı. Osmanlı ordusundaki bazı tecrübeli alay kumandanları, cephede ezan okutarak İngilizlerin alçak oyununu ortaya çıkarmıştı.
İran bu füzeleri Gazze için neden kullanmadı?
7 Nisan 2026 Salı
HAMAS, Gazze'deki soykırıma gerekçe gösterilen 7 Ekim 2023 "Aksa Tufanı" saldırısını, İran'ın desteğiyle hazırlamıştı. Zaten Netanyahu'nun kulağına, "HAMAS'ı bitir" diye fısıldayan Körfez ülkelerinin ve Batı Şeria'daki Filistin yönetiminin desteği söz konusu olamazdı!
Dahası vardı... İran, İsrail'in "intikam saldırıları"na karşı da "destek" garantisi vermişti! HAMAS, bilhassa Hizbullah'a çok güvenmişti!
Bu desteği herkes beklediği için Hizbullah lideri Nasrallah'ın 3 Kasım 2023'te yapacağı açıklamaya bütün dünya kilitlenmişti.
Ancak ne yazık ki, Demirel gibi çok konuşup hiçbir şey söylememeyi beceren Nasrallah'ın 90 dakikalık nutku, "HAMAS'a övgü"den ibaretti!
HAMENEY DE "BAŞKA KAPIYA" DEMİŞTİ!
Bu hıyanet karşısında büyük şok yaşayan HAMAS lideri İsmail Haniye, soluğu Tahran'da almış ve 5 Kasım'da İran Şiî lideri Ali Hamaney ile görüşmüştü. İran resmî algı ajansı IRNA'nın dünyaya duyurduğu bu görüşmede Hamaney de, Gazze halkının direnişine övgü yağdırmış; İslâm ülkelerinin destek vermesi gerektiğini söylemişti!
Ama İran'ı "İslâm ülkesi" görmediğinden olacak ki, "Filistin'in özgürleştirilmesi Filistinliler için bir onurdur ve bizim bu onurda size ortak olmak gibi bir niyetimiz yok" demişti!
İran, hiç değilse Gazze'ye "gölge" etmeseydi ama bunu da çok gördü!
Bu görüşmeyi izleyen 9 ayda HAMAS'ın ezber bozan bir direniş sergilediğini gören İran yönetimi, İsrail'in yıllardır öldüremediği Haniye'yi 29 Temmuz'daki "tören" için davet etmiş ve iki gün sonra da MOSSAD'ın "konum" bilgili saldırısıyla ortadan kaldırmasını sağlamıştı!
İran yine bol tehdit savurdu ama asıl müsebbibi olduğu soykırıma karşı hiçbir şey yapmadı!
İRAN İSTESE RAHATLIKLA YAPABİLİRMİŞ!
Peki; İran ve tetikçisi Hizbullah, gücü yetmediği için mi Gazze'ye destek vermedi?
17, 18 Eylül 2024'teki çağrı cihazı patlamaları ve 30 Eylül'deki Nasrallah suikastıyla yönetim zaafı yaşayan Hizbullah, İran'ı korumak için Tel Aviv'e füze yağdırıyor.
Bu durum, Nasrallah'ın havanda su dövdüğü günlerde Hizbullah'ın İsrail'e çok daha güçlü bir tepki verebileceği anlamına geliyor.
Ya İran?
Yahudileri sığınaklara hapsetmekle övünen Tahran yönetimi, "Demir Kubbe'yi kevgire çeviren" füzelerinden birkaçını üç yıldır zulüm gören Gazze Müslümanları için neden ateşlemedi? Destek vadederek ayağa kaldırdığı HAMAS'ı neden yüzüstü bıraktı?
Ayrıca bugün, "Amerikan uşağı" oldukları iddiasıyla saldırdığı Körfez ülkelerine, neden üç yıldır "Siyonist İsrail'e karşı adam gibi bir duruş sergileyin" demedi de hıyanette yarış etti?
Çünkü Gazze'deki Müslümanlar, Şiî İran'ın da hiç umurunda değildir!
Çünkü Filistinliler Sünnî'dir ve Şiî rejim için Sünnî düşmanlığı Yahudi düşmanlığından daha önce gelmektedir!
TÜRKİYE'DE AYIRIMCILIK YAPAN KİM?
Üç yıldır İran'ın Gazze'deki bütün bu hıyanetlerini görmüyor; Şiîlerle değil Siyonistlerle uğraşıyoruz. Hakeza bugünkü savaşta da, İran'ın ezelî hasmane tutumuna rağmen Türkiye; ABD ve İsrail'in karşısında, İran'ın yanındadır.
Oysa bu kritik ortam ve Haçlı Siyonist saldırılar istismar edilerek Sünnî düşmanlığı için kullanılmaktadır. Şiî darbesini "İslâm Devrimi" zanneden muhafazakârlardan, "İran düşmanı" Kemalistlere ve Gülenistlere kadar bütün İktidar düşmanları, "ABD karşıtlığı" maskesi altında İran lejyonerliği yapmaktadır. Yine kirli bir işbirliği sergilenmektedir.
Mine Kırıkkanat gibilerin bile Şiî avukatlığına soyunması nasıl izah edilebilir? Böyle bir savaş esnasında neden "Sünnî-Şiî" mukayesesi körüklenmektedir? İran'a Siyonistler mi, yoksa Sünnîler mi saldırmaktadır?
Bu sinsi operasyonun etkisinde kalanların "Şiîliği tartışacak zaman değil" türü ortaya karışık beyanları da, fitnecilerin ekmeğine yağ sürmektedir!
Herhangi bir ülkedeki hiçbir "birey"in inancını sorgulamak haddimiz değildir. Ancak Şiî İran rejiminin, Sünnî ve Türkiye düşmanlığı Yahudi düşmanlığından daha öndedir!
Biz İran'ı yeni keşfetmedik! Şah İsmail'in, Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi vesellem) mübarek bedenini tünel kazarak Avrupa'ya kaçırmak isteyen Haçlılarla yaptığı iğrenç işbirliğini de, Yavuz Sultan Selim Han'ın buna haddini bildirmek için (FETÖ'cülerin çaldığı meşhur "Çamurlu Kaftan"ın sahibi olan) İbn-i Kemal Hazretlerinden aldığı "fetva"yı da biliyoruz!
İRAN HÂLÂ İSRAİL'E HİZMET ETMEKTEDİR!
Fitne için kullanılan bu savaştan kimin kârlı çıktığını da sorgulamak gerekir!
Bu savaşı, İsrail'in başlattığı bir gerçektir. Ancak İsrail'e bu fırsatı veren de, İran'ın (bilinçli değilse) basiretsiz tutumudur.
Bu gidişat ise, yine İsrail'e hizmet etmektedir.
İran, hıyanet ettiği Gazze'ye bu savaşla bir darbe daha vurmaktadır!
Çünkü herkes Hürmüz Boğazı'nı konuşmakta olup; Gazze'yi unutulmuştur.
Oysa Gazze'deki katliam ve zulüm devam ederken Batı Şeria da eklenmiştir.
İsrail'e rağmen Gazze'de bir "Uluslararası Yönetim" süreci başlamıştı. Ağır aksak yürüse de, İsrail'in keyfiliğine son vereceği için çok önemliydi.
BM Güvenlik Konseyi'nin, 17 Kasım 2025 tarih ve 2803 sayılı kararıyla başlayan süreç, tam da Neyanyahu'nun istediği gibi unutulmuş durumdadır.
İsrail Gazze'de köşeye sıkışmıştı. İçeride, "Madem bu noktaya gelecektik, bu kadar naneyi niye yedik" sorgusuna muhatap olan Netanyahu'nun günleri sayılıyordu. Şimdi siyasî hayatının en güçlü dönemini yaşıyor.
"İran'ın moral üstünlüğü" denilen şey, aslında İsrail'in 7 Ekim'den sonra kaybettiği ve milyarlarca dolar harcadığı halde geri alamadığı "Mağduriyet üstünlüğü"ne İran sayesinde kavuşmasıdır.
Peki İsrail bu "mağduriyet"i, hangi faturayı ödeyerek kazandı? İran, Suriye'de Müslümanlara yaptığının ne kadarını Siyonistlere yapabildi?
Sadece Tel Aviv'de birkaç bina yıkıldı! Unutmayın ki, Yahudiler için en kolay problem, "para" ile çözülendir.
İSRAİL'İN YAPAMADIĞINI İRAN YAPTI!
Öte yandan İsrail, defalarca teşebbüs etmesine rağmen bir türlü Filistin dışına uzatamadığı "işgal haritasını" İran sayesinde Lübnan'a taşıdı.
Savaşın ilk gününden itibaren sinsice Lübnan'a yüklenen İsrail, güneydeki "stratejik" bölgeyi işgal etmek üzeredir. Böylece, Suriye'deki gelişmeler sebebiyle tehlikeye giren "Golan işgali"ni tahkim etme ve Doğu Akdeniz'deki "Münhasır Bölge"sini genişletme peşindedir.
Bu adımlar bütün bölgeyi ama özellikle Türkiye'yi doğrudan etkilemektedir.
Ya bölge... ABD, nihayet bu bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştı.
ABD'siz İsrail'in kocaman bir "hiç" olduğunu iyi bilen Netanyahu, Washington'a mekik dokumuş ama Trump'ı ikna edememişti. Ama onun yapamadığını İran yaptı!
BİZİM AÇIMIZDAN DEĞNEĞİN İKİ UCU DA AYNI!
Bu savaşın sonu, bizi yakından ilgilendiriyor!
Zira İsrail veya İran'dan hangisi galip çıkarsa çıksın; yeni hedefi Türkiye olacaktır!
"İsrail tamam da İran ne alaka" diyenlere, Karabağ Özgürlük Savaşı'nda İran'ın Ermenistan'a destek verdiğini hatırlatmak gerekir!
"Bu tutumun sebebi, İran'ın 'İran'daki Türkler' hassasiyetidir" diyecek kadar savrulmuş olan yerli İrancılara şunu sormak gerekir:
Kendi vatandaşı ve çoğunluğu Şiî olan Türkleri "tehdit" gören İran paranoyasının, bölgede en güçlü orduya sahip olan üstelik bu süreçte daha da güçlenen Sünnî Türkleri "tehdit" görmemesi mümkün mü?
İsrail'in Türk Mimarları-1: İlk adımı Mason Reşid Paşa attı!
13 Nisan 2026 Pazartesi
Bugün dünyanın başına bela olan İsrail'in 1948'de kurulduğunu zannetmek koyu bir gaflettir. Hatta Theodor Herzl'in 29 Ağustos 1897 Siyonist Kongresi'ndeki, "Ben bugün Basel'de Yahudi devletini kurdum" sözünü esas almak da "cambaza bakmak"tır!
Çünkü Filistin'de Yahudi devleti kurma çalışmaları çok önce başlamıştır!
Osmanlı/Hilafet olduğu müddetçe devlet kuramayacaklarını, kursalar bile yaşatamayacaklarını anlayan Yahudiler, "hedef"i belirlemiş ve yöneticilerinin çoğu Yahudi olan "sinsi" emperyalist İngiltere'ye ihale etmişti!
Önce Osmanlı yıkılmalıydı!
Osmanlı'nın savaşarak yıkamayacağını iyi bilen İngilizler de, "Çayın taşıyla çayın kuşunu avlama" yöntemine dayanan ve "Paşa" denilen "Maşa"lar üzerinden yürüttükleri bir "proje" uygulamıştı!
Yahudi aparatı Trump'ın da yaptığı gibi Osmanlı'yı "beyninden vurmak" için bir padişahı genç yaşta verem etmiş; sonrakini devirip bileklerini kesmiş; yerine getirdiklerini 3 ayda delirtmiş; geleni de devirip hapsetmişlerdi! Sonuncusunu ise, mülkünden kovup dünyayı dar etmişlerdi!
O halde, şu soruları cevaplamadan "İsrail"in asıl mimarları" anlaşılamaz:
1- Osmanlı'da ilk büyük gediği açan Mason Reşid Paşa'yı kim niçin kullandı?
2- Mason Midhat Paşa, Sultan Abdülaziz Han'ı neden devirip katlettirdi?
3- İttihatçıların "31 Mart" operasyonu, kimleri hangi hedefe ulaştırdı?
4- İttihatçıların devamı olan CHP, Yahudilere nasıl hizmet verdi ve veriyor?
"İsrail", hâlâ devam eden bu "hıyanet zinciri"nin "zehirli meyvesi"dir!
Maalesef, ormanın; "Beni kesen baltanın sapı benden..." yakınmasına benzer bir "garabet" söz konusudur!
Türk paşaların eseri olan İsrail, bugün Türkiye'yi "finaldeki rakip" olarak görmektedir! Ve Türkiye, "askerî cephe"yi önemli ölçüde tahkim etmişse de, "iç cephe"de hâlâ büyük "zaaf" yaşamaktadır.
İsrail'in Türkiye konusundaki asıl endişesi birlik ve beraberliğimizdir. Son günlerde yine tekrarladıkları Türkiye'nin iç cephesine yönelik saldırılar, bu meselenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu saldırılarına "etiketledikleri" CHP yöneticilerinden "destek" istemeleri ise çok manidardır.
Çünkü CHP zihniyeti, İsrail'i "tehlike" olarak görmemektedir ki, Siyonistler rakip ülkelere hep bu "gaflet kapısı"ndan girmektedir!
4 YAZIDAN OLUŞAN DİZİ, BUGÜNÜN ŞİFRELERİ!
Abdülaziz Han ile Abdülhamid Han'a yapılan darbelerin ve Nuri Killigil defnedilirken "İsrail"i tanımanın sene-i devriyesine rastlayan şu günlerde...
Reşid Paşa'nın (1), Midhat Paşa'nın (2), İttihatçılar'ın (3) ve CHP'nin (4) Yahudilere verdiği "devlet" hizmetini 4 yazıyla anlatarak, "iç tehlike"ye dikkat çekmek istiyoruz.
Bu araştırma, CHP ile mücadele eden herkes için çok önemlidir!
Osmanlı'dan bahsedenlere "gerici" damgası basan CHP zihniyeti, hâlâ "Biz 'Jön Türk'üz" diyecek kadar derin bir "vesayetçi hafıza" ile hareket etmektedir.
Hedefe ulaşmak için her şeyi "mubah" sayan bir CHP'yi, Mason paşalara kadar uzanan zehirli köklerini tanımadan anlamak mümkün değildir.
Bu araştırma dizimizi dikkatle takip edenler, Reşid Paşa'dan bugünkü CHP'ye uzanan "vesayet zinciri"nin çok ilginç bir "ortak payda"sına da şahit olacak; devlete (aslında millete) ait her şeyi, kendi "bostan tarlası" bildiklerini ve istedikleri gibi "derdiklerini" görecektir!
İNGİLİZLER/YAHUDİLER, HIRSLI KİFAYETSİZLERİ ÇOK SEVER!
Mustafa Reşid Bey, medresenin "arka kapı mezunu" olduğu halde "Sadrazam" akrabası Seyyid Ali Paşa sayesinde "mühürdar" olmuş ve 24 yaşında da "Sadaret Kalemi" denilen önemli makama oturmuştu.
Kendisine çok iltifat eden isyancı Kavalalı'ya verdiği sarsıcı tavizler sebebiyle Sultan II. Mahmud Han'ın "idamı mucib" öfkesine muhatap olan Reşid Bey, saraydaki vesayet sayesinde Paris'e "Fevkalade Ortaelçi" olarak kaçırılmıştı! (1834)
1836'da başlayan Londra Büyükelçiliği ise tam bir "devşirilme" dönemi olmuştu. Mason Lord Stratford Canning, Reşid Bey'i kendi locasına götürüp bizzat kaydetmişti!
Mason olduktan sonra önü açılan Reşid Bey, 1937'de "Müşir"lik verilerek en "kritik" makam olan Hariciye Nâzırlığı'na getirilmiş ve 25 Ocak 1838'de ise "Paşa" olmuştu!
Artık bu nimetlerin "velisi" olan İngiltere'ye "teşekkür" zamanıydı!
Büyükelçi John Ponsonby'nin hazırladığı "Baltalimanı Anlaşması"nı 16 Ağustos 1838'de imzalayarak Osmanlı'ya ilk "ekonomik işgal"i tattırmıştı!
FİLİSTİN İÇİN OSMANLI'YA İLK PENÇE!
Aslında çok daha derin bir hesap vardı.
İngiltere, Yahudilere devlet kurma sözünü 2 Kasım 1917'de resmen açıklamışsa da, fiilî işbirliği çok önce başlamıştı.
Londra'daki borsa simsarlığından çok para kazanan İtalyan Yahudisi Moşe Montefiore, 1824'te Filistin'e gitmiş ve İngiliz Hükümeti işbirliğiyle "devlet" kurmak için yıllarca çaba sarf etmişti. Dünyadaki Yahudileri, Filistin'deki muazzam ziraat arazilerine çağıran Moşe; Londra'nın, İngiliz görevlilere "Yahudileri himaye edin" talimatı vermesini sağlamıştı.
Aynı yıllarda Londra'da "masonluk çipi" takılan Reşid Paşa'ya da "Osmanlı'nın devlet ve millet yapısını tahrip görevi" verilmişti!
"Tanzimat"ı, buna göre yazmışlardı!
"Masonluk" ayrıntısı çok önemlidir. En azılı İslâm düşmanı olan İngilizlerin, Misyonerlerle asırlar boyu bir arpa boyu yol alamadıkları için "Masonluğu" kurduğu gerçeği hiç unutulmamalı!
YAHUDİ DEVLETİNE "TANZİMAT" OSMANLIYA "TAHRİBAT"
Sultan II. Mahmud Han'ın 28 Haziran 1839 tarihindeki ölümü üzerine 16 yaşındaki Abdülmecid Efendi'nin tahta çıkmasını fırsat bilen Reşid Paşa, İngiltere Sefiri Lord Canning'in eline tutuşturduğu "Tanzimat Fermanı"nı, "İngilizlerin desteğini ve yardımını alırız" vadiyle onaylatmış ve 3 Kasım 1839'da ilân etmişti.
Gülhane'deki törende Rum ve Ermeni Patrikleri, Yahudi Hahambaşı ve Avrupalı sefirler de hazırdı. Ön sırada oturan James M. de Rothschild, yanındaki Hahambaşının kulağına "İmparatorluk bünyesindeki bütün Yahudi cemaatlerine, Tanzimat Fermanı'nın açtığı yolda atılması gereken adımları anlatan bir 'emirname' gönderin" diye fısıldamıştı![1]
Kimsenin üzerinde durmadığı bu "fısıltı", aslında Filistin'de Yahudi devleti kurma sürecini fiilen başlatan bir talimattı!
"Batılılaşma" diye yuttuğumuz Tanzimat Fermanı'nın bütün maddeleri de, uzun vadede bu hedefe matuftu!
Güya ahalinin bütünleşmesini sağlayacaktı! Oysa asıl hedef, "tanzim" değil, "tahrip" idi! Daha merasimde durum değişmişti! Bir paşazade, namaz kılan birine "Ferman okundu, duymadın mı" demişti![2]
Nitekim azınlıklara yönelik abartılı imtiyazlar, kamplaşmaya sebep olmuştu.
Fransa'nın İstanbul Sefiri Albin R. Roussin, Paris'e gönderdiği "Bu reformlardan maksadımız, Osmanlı'yı kalkındırmak değil; Ayasofya üzerinde parlamakta olan hilâli indirip, yerine tekrar haç koymaktır" raporuyla, Tanzimat'ın gerçek amacını ifade ediyordu![3]
BÜROKRATİK OLİGARŞİ MİRASI!
Padişahlık yetkilerinin çoğunu nazırlara (paşalara) aktaran bu değişiklik, Batı vesayetinin yönetime tahakkümü anlamına geliyordu. Büyük zaafa sebep olmuştu. Yani hâlâ çektiğimiz "bürokratik oligarşi" belası da Tanzimat ile gelmişti.[4]
Tanzimat'ın hedeflerinden biri de, Müslümanları "cahil" bırakmaktı! İslâm âlimleri asırlardır, fen bilgilerini de öğrenirdi. Reşid Paşa, Fatih'ten beri medreselerde okutulan hesap, hendese, astronomi derslerini kaldırmıştı.
Önce "Din adamına fen bilgisi lâzım değil" aldatmacasıyla, din adamlarını fen cahili yapmışlardı. Sonra da, "Din adamları gericidir" diyerek gençleri İslâmiyet'ten uzaklaştırmışlardı.
Velhasıl Osmanlılar, Londra'da hazırlanan "ıslahat" programlarıyla oyalanırken, Avrupa'da büyük fabrikalar, modern harp sanayii kuruluyordu. Doğal olarak Müslümanlar gerilemiş; her şeyi bizden öğrenen Avrupa ise hızla ilerlemişti.
TANZİMAT'IN ZEHİRLİ MEYVELERİ!
Büyük vaatlerle ilân edilen Tanzimat Fermanı'ndan sonra, Osmanlı coğrafyasındaki Misyoner faaliyetleri hızla artmıştı. Gayrimüslim tebaayı ayaklandırmak için çalışıyorlardı. Özellikle Doğu Anadolu'ya yoğunlaşıyorlardı. Sadece Harput Ovası'nda 62 merkez ve 21 kilise açılmıştı. 66 Ermeni köyünden 62'sinde Misyoner teşkilâtı kurulmuştu. "Millet-i Sadıka" diye anılan Ermeniler, Müslümanlara ve Osmanlıya düşman edilmişti. Meşhur Misyoner Maria A. West, "Romance of Mission" kitabında, "Ermenilerin damarlarına girdik" demişti!
Gaziantep'teki Antep Koleji, Merzifon'daki Anadolu Koleji ve İstanbul'daki Robert Kolej de bunlardandı. Meselâ Merzifon Koleji'ndeki 135 öğrenciden 108'i Ermeni, 27'si Rum idi! Avrupa'dan gelen Misyonerler, okullara "öğretmen" ve kiliselere "papaz" adı altında yerleştirilmişti. Hepsi de gittiği yere "fitne" götürmüştü!
Ermeni komitacılar, katliam hazırlıklarını da bu "okul" formatlı "üs"lerde yapıyordu. Çete reisleri Kayayan ve Tumayan da "öğretmen" görünüyordu. Bunlar tutuklanınca, Misyonerler dünyayı ayağa kaldırmıştı. Bu iki haini kurtarmak için İngiltere'de ve Amerika'da büyük gösteriler düzenlenmişti. Londra'daki yürüyüşe, Merzifon Anadolu Koleji Müdürü de katılmıştı.[5]
Yani Mason Reşid Paşa'nın "Tanzimat-ı Hayriyye" diye sunduğu uygulamalar hiç hayır getirmemişti! Tam aksine, koca Osmanlı Devleti'ni altüst etmişti! Avrupa, Hristiyan ve Yahudilere verilen haklara öyle sahiplenmişti ki, Müslümanlar "azınlık" muamelesi görüyordu!
Gidişata çok üzülen Abdülmecid Han, İngiliz sefiri gibi hareket eden Reşid Paşa'yı, "Payitahttan uzak olsun" diye 1843'te Paris Büyükelçiliği'ne göndermişti!
Ama her seferinde güçlenerek dönüyordu! Yine öyle olmuş; bir yıl sonra "Hariciye Nâzırı" olarak gelmişti.
Bu da yetmemişti... İstanbul'daki İngiliz operasyonlarını yöneten Lord Canning, Abdülmecid Han'a, "Münevver ve kültürlü Reşid Paşa'yı Sadrazam yaparsanız, İngiltere ile yaşadığınız bütün anlaşmazlıklar kalkar" şeklinde küstah bir telkinde bulunmuştu. Ne gariptir ki Reşid Paşa, 28 Eylül 1846 tarihinde "Sadrazam" yani Başbakan olmuştu.
6 defa tekrarlanan Sadrazamlık dönemlerinde İngilizlere hizmet için seferber olan Reşid Paşa, yüzlerce Misyoner okulunda yetiştirilen binlerce devşirmeyi, en kritik noktalara yerleştirmişti. Bu "yeni tip Haçlı ordusu"nun yürüttüğü operasyonlar, millî birliği felç etmişti!
FİLİSTİN'İ "ÇAKTIRMADAN" ROTHSCHİLD'LERE SATMIŞTI!
Bizim için felâkete ama Yahudiler için "devlet"e yönelik ikinci büyük adım da İngilizlerin "Büyük Reşid Paşa"sından gelmişti!
Sadrazamlık görevini 1848 yılındaki 5 aylık ara dışında 26 Ocak 1852 tarihine kadar sürdüren Reşid Paşa, tam da savaş tamtamları çalınırken 14 Mayıs 1853 tarihinde, İngilizler için en kritik görev olan Hariciye Nâzırlığına gelmişti.
Ne ilginçtir ki, ilk Hariciye Nâzırlığı sırasında imzaladığı Baltalimanı Ticaret Antlaşması ile Osmanlı'yı, İngiltere Krallığı'na ipotek eden Reşid Paşa, 15 yıl sonra yine Hariciye Nâzırı idi ve Osmanlı Devleti yine yapmaması gereken tek şeyi yaparak güçlü Ruslarla savaşa girmişti! Çünkü bu savaşı, İngiltere ve özellikle de "Küresel Tefeci" Rothschildler çok istiyordu!
İngiliz patronlarının yoğun isteği üzerine Osmanlı'yı 1853 yılında Kırım Harbi'ne sokan Reşid Paşa, ilk defa dış borçlanmaya sebep olmuştu.
Peki, 5 Temmuz 1855'te Londra'da yapılan bir mukavele ile kimden 5 milyon sterlin borç alındı dersiniz?
Tabii ki, Tanzimat ilânı sırasında "Tanzimat'tan istifade ederek Yahudi devleti çalışmaları başlatılması" talimatı veren ve "para"yı "atom bombası" gibi kullanan James Mayer de Rothschild'ten!
Filistin'de Yahudi devleti kurulması için Osmanlı adeta ipotek altına alınmıştı!
Nitekim "Filistin'de İsrail devleti kurulacağının dünyaya resmen ilanı" olarak bilinen meşhur "Balfour Deklarasyonu" da İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un, İngiltere'deki en etkili Siyonist (Londra 1. Baronu Rothschild Nathan Mayer Rothschild'in oğlu) olan Britanya Yahudi Temcilciler Kurulu Başkanı 2. Baron Lionel Walter Rothschild'e yazdığı "müjde" mektubudur![6]
GENÇ SULTAN KAHRINDAN ÖLDÜ!
Sultan Abdülmecid Han, 1846-1858 arasında 6 defa Sadrazam tayin etmek zorunda kaldığı Reşid Paşa'nın verdiği zararlar sebebiyle üzüntüden "verem" olmuştu. Devlet malını israf konusunda da çok "hassas" olan Sultan, bu Londra züppesinin yolsuzluklarını da duyunca yatağa düşmüş ve 26 Haziran 1861'de daha 38 yaşında vefat etmişti.
Mesela Reşid Paşa, Abdülmecid Han'ın kızı Fatma Sultan'la oğlu Ali Galip Paşa'nın evliliği sırasında Baltalimanı'ndaki köşkünü 250 bin altın karşılığında Hazine-i Hassa'ya satmış; sonra da oğluna tahsis etmişti!
Daha neler vardı! Bir Rûznâmçe memurunun oğlu olan Reşid Paşa, özellikle sadrazamlık dönemlerinde, "boş" görünen binlerce dönüm araziyi kendine tapulamıştı! "En çok rüşvet yiyen devlet adamı" olarak nam salan Mason Sadrazam, 7 Ocak 1858 günü öldüğünde, İstanbul ve Anadolu'daki taşınmazları ve Avrupa borsalarındaki tahvilleriyle, "Padişahtan zengin Osmanlı" olarak tarihe geçmişti![7]
63'ü Türk 73 varisinden biri olan Ürdün Prensi Zeyd bin Raad'ın 2006 yılında açtığı dava vesilesiyle gündeme gelen tapu kayıtlarına göre Kilyos Çatalca arasında 82 bin dönüm; Sarıyer, Beykoz ve Üsküdar sahillerinde 12 bin dönüm; Ambarlı'da 2 bin 440 dönüm arazinin sahibi olan Reşid Paşa; "Boğaz"ın Emirga-Baltalimanı bölümünü bile, "Voli (avlanma) Alanı" olarak üzerine geçirmişti.[8]
Büyük Mason Reşid Paşa, Beyazıt Meydanı'ndaki şaşaalı mekânında bu yolsuzlukların hesabını bitirdi mi bilmiyoruz ama temelini attığı "İsrail" yüzünden ödeyeceği fatura, her gün daha da zorlaşmaktadır!
DEVAMI GELECEK:
İsrail'in Türk mimarları-2: Filistin'i vermedi, bilekleri kesildi!
[1] Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Yayıncılık, İstanbul 2018, s. 68.
[2] Murat Bardakçı, Şahbaba, Pan Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 29.
[3] Fransa Dışişleri Bakanlığı Arşivi, N.S. Turquie, 1976, s. 38.
[4] Koray Şerbetçi, Osmanlı'nın İngiliz'le İmtihanı, Nesil Yayınları, İstanbul 2017, s. 100-101.
[5] M. Sıddık Gümüş, İngiliz Câsûsunun İ'tirâfları, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2025, s. 98-106.
[6] Peter Hopkirk, Bitmeyen Oyun, Çev: Mehmet Harmancı, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 1995, s. 158.
[7] Ürdün Prensi İstanbul'un 4 ilçesinin ortağı oldu, Milliyet, 15 Haziran 2012.
[8] Ürdün Prensi Raad'ın 20 bin metrekarelik bostan davası, Hürriyet, 31 Ocak 2008.
.İsrail'in Türk mimarları-2: Filistin'i vermedi, bilekleri kesildi!
20 Nisan 2026 Pazartesi
Bize yazıklar olsun!
Yahudilerin küstah dayatmasına boyun eğmeyen kahraman bir Sultanı tahttan indirip bileklerini kestiler!
Yetmedi, hepimizi "enayi" yerine koyup "intihar etti" dediler ama "Kesik bileğiyle diğerini nasıl keser" diye hiç düşünmeden bu adi iftirayı papağan gibi tekrarladık!
Öte yandan "darbe" yiye yiye, "Batı desteksiz darbe olmaz" gerçeğini öğrendik ama yine de koca Sultanı, iki "kızgın paşa"nın devirebileceğine inandık; arkasındaki hain gerçeğe dönüp bakmadık!
"Osmanlı'dan bize ne" nankörlüğüyle üzerini örttüğümüz bu hıyanetler, bugün "İsrail tehdidi" olarak karşımıza dikildi!
O halde, ihmallerimizle yüzleşme zamanı!
Filistin'de bir "Yahudi Devleti" kurulması için 19. yüzyıl başında oluşturulan "Haçlı Siyonist İttifak" aslında "İngiliz-Rothschild İşbirliği" idi.
Bu ittifak, "Önce Osmanlı yıkılmalı" plânına yönelik ilk adımları, Mason Reşid Paşa üzerinden başlatmıştı.
"Osmanlı'yı içeriden imha-İsrail'i inşa" projesinin "Mason Reşid Paşa" bölümünü okumamış olan dostların önce bu yazıyı okuması çok önemli:
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-1-ilk-adimi-mason-resid-pasa-atti-yazi-2008920/
Mason Reşid Paşa'nın "Tanzimat" tahribatı ve 6 defa geldiği "sadrazamlık" makamındaki hıyanetleri sonucu Osmanlı'nın beynindeki "felç" ilerledikçe, Yahudiler de arsızlaşmış ve 26 Haziran 1861 tarihinde tahta çıkan Sultan Abdülaziz Han'dan "toprak isteme" noktasına gelmişlerdi!
ROTHSCHILD'LERİ NE KADAR TANIYORUZ?
Bugün bile her taşın altından çıkıyorlar!
"Evanjelistler-Siyonistler" olarak İsrail'e mankurt gibi hizmet eden "şer ittifakı"nı; özellikle de, hâlâ Müslümanlara ve Türklere yönelik bütün hıyanetlerin altından çıkan "Rothschild" kâbusunu tanımak çok önemli:
İslâm düşmanlığının ana sponsoru olan "Rothschildler"i kısaca, "Tapınak Şövalyeleri'nin yeni versiyonu" olarak tarif edebiliriz.
"İllimünati" sapıklığının da kurucusu olan Alman Yahudisi Mayer Amschel Rothschild, (1744-1812), uluslararası bir "finans imparatorluğu" olan "Rothschild Hanedanı"nın kurucusudur.
Frankfurt'taki "merkez"in kapısında asılı "Kızıl Kalkan" sebebiyle "Rothschild" olarak anılan bu Yahudi aile, "para"yı, "silah" gibi kullanarak Siyonizm'e hizmet etmektedir!
İmparatorluğunu "küresel" hale getirmek için harekete geçen "Baba Rothschild", 19. asrın başında "Kuşatma Operasyonu" başlatmıştı!
Kendisi Frankfurt'ta kalan "baba" Mayer Amschel Rothschild, 5 oğlundan Nathan Mayer Rothschild'i (1777-1836) en önemli merkez olan Londra'ya, James Mayer Rothschild'i (1792-1868) "Fransa Baronu" olarak Paris'e, Salomon Mayer von Rothschild'i (1774-1855) Viyana'ya ve Karl Mayer von Rothschild'i (1788-1855) Napoli'ye göndermişti.
II. Amschel Mayer Rothschild (1773-1855) ise, "Baba Baron"un 1821 yılında ölümünden sonra "Frankfurt Merkez"in başına geçmişti.
Her biri, gittikleri ülkelerde bankacılık ve tahvil işinin yanı sıra kambiyo ticareti, altın ve para nakli, sigortacılık, madencilik ve ulaştırmaya yatırım yapmıştı. Ayrıca o merkezlerdeki zengin ve etkili Yahudi aileleriyle ortaklıklar; hatta akrabalıklar kurarak hıyanet ağını genişletmişlerdi.
Bu merkezler arasında "posta güvercinleri" vasıtasıyla hızlı haberleşir, krallardan bile önce edindikleri kritik bilgiler sayesinde borsaları yöneterek milyonlar kazanırlardı! "Para" gücüyle istedikleri devleti batırıyor; istediklerini ise uçuruyorlardı!
Mesela Sadrazam Reşid Paşa 1839'da Gülhane Parkı'nda Tanzimat Fermanı'nı okurken, "Paris Baronu" James Mayer Rothschild en önde oturuyordu ve yanındaki Hahambaşına "Bütün Yahudi cemaatlere, Tanzimat Fermanı'nın açtığı yolda atılması gereken adımları anlatan bir 'emirname' gönderin" diye fısıldamıştı![1]
Aslında bu fısıltı, "Tanzimat'ı, Yahudi Devleti kurmak için kullanın" talimatıydı!
DEVLETLERİ, MERKEZ BANKASI ÜZERİNDEN İŞGAL EDİYORLAR
Rothschildler, borç verdikleri ülkelerde "merkez bankası" kurarak para basma imtiyazını elde etmek için gereken her şeyi yapardı. Baba Mayer Amschel, "Bir milletin parasını basmama ve kontrol etmeme müsaade edin, oranın kanunlarını kimin yaptığı umurumda olmaz" diyerek, o ülkeleri yönettiği zannedilen "parlamento"lardan daha etkili olduğunu ima etmişti![2]
Nitekim Reşid Paşa sayesinde 1853'te zorla sokulduğu Kırım Harbi'nde hazinesi sıfırlanan Osmanlı, 1854 yılında yukarıda bahsettiğimiz Paris baronu James Mayer Rothschild'ten 5 milyon frank kredi almıştı. 1856 yılında ise Rotschild ortaklığıyla Banque Ottomane (Osmanlı Bankası) kurulmuş ve bilhassa entrikalar için kullanılmıştı!
İngilizlerle derin bir "uyum" içerisinde çalışan Rothschildler, 20. asrın başında dünyanın dörtte birini oluşturan 43 sömürge üzerinde 444 milyon nüfus ile tarihin en büyük imparatorluğunu kurmuştu.
İNGİLİZLERE DE KAZANDIRAN "KİRLİ" İŞBİRLİĞİ
Yahudilerin "devlet" hedefi, İngilizler için de son derece kârlı idi! Çünkü, Filistin'de kurulacak bir "uydu devleti" sayesinde hem sömürge yollarını garantiye alacak hem de İslâm coğrafyasının ortasına "fitne" tohumu atacaklardı!
Aralarındaki "iş bölümü"ne göre İngiltere, "kullanışlı" paşalar üzerinden Osmanlı'yı içeriden çürütürken; Rothschild Ailesi de hem bu operasyonları finanse edecek hem de Yahudileri Filistin'e yerleştirecekti!
Özellikle 1868 yılından itibaren defalarca Birleşik Krallık Başbakanlığını üstlenen radikal Yahudi Benjamin Disraeli, çok yoğun bir faaliyet içerisindeydi.
Disraeli "Filistin Plânı"nı, yakın çalışma arkadaşı Lord Edward Henry Stanley'e şöyle anlatmıştı:
"Yahudi çiftçiler götürmek ve onları korumalıyız. Toprak, Türkiye'den satın alınabilir. Para, Rothschildlerden ve ileri gelen İbrânî (Yahudi) kapitalistlerden gelecek. Türk İmparatorluğu iflâsın eşiğinde; her şeye razı olur. Vatandaşlık konusu bekleyebilir."[3]
Zaten başbakan olur olmaz, bölgedeki İngiltere konsoloslarına, "Bürokratik problemlere, Yahudiler lehine müdahale edin" talimat vermişti.
YABANCILARA TOPRAK SATIŞI, ROTHSCHILDLERE YARADI
Batı sermayesi çekmeye yönelik düzenlemeler ve "mütekabiliyet" prensibi gereği 16 Haziran 1869'da yürürlüğe giren ve yabancılara, Hicaz vilayeti dışındaki Osmanlı topraklarında mülk edinme izni veren "Ecanibe Toprak Satışı Kanunu", Filistin'i parsel parsel ele geçirmeye çalışan Rothschild Ailesi'nin işini çok kolaylaştırmıştı. Nitekim bu kanundan hemen sonra Hayfa yakınlarında 2 bin dönümlük arazide ziraat okulu açmışlardı!
Zaten, 1837 yılında Filistin'deki Yahudi sayısı sadece 1.500 kişi iken; oğul Rothschild'in "İyi değerlendirelim" dediği Tanzimat'tan sonra 1859'da Kudüs surları dışında "Jamin Mosha" mahallesini kurmuşlardı. Filistin'e taşınan Yahudi sayısı, 1860'ta da 15 bine yükselmişti![4]
Bu durumun fark edilmesi üzerine Sultan Abdülâziz Han'ın, 18 Receb 1287 (14 Ekim 1870) tarihli "İrâde-i Seniyye"siyle, Filistin topraklarının büyük kısmı "Mîrî arâzî" (Devlet arazisi) kapsamına alınmıştı.[5]
Ancak dünyayı sömüren Rothschildlerin "para" problemi olmadığı için şahsî mülkleri, değerinden çok yüksek fiyatlar vererek toplamaya çalışıyorlardı.
Yani bütün tedbirlere rağmen devam eden sinsi bir operasyon sayesinde Filistin'e göç hızla artıyordu!
SULTAN ABDÜLAZİZ HAN'DAN "VATAN" İSTEDİLER!
Disraeli, "Vatandaşlık konusu bekleyebilir" demişti ama dünyanın önemli merkezlerinde "kaymaklı" hayat süren Yahudiler, bütün bu "cazip arazi" tekliflerine rağmen "devlet" garantisi olmadığı için Filistin'e gelmek istemiyordu!
Buna bir "çözüm" bulmaları gerekiyordu!
Artık çok daha etkili konumda olan Başbakan Disraeli, "yeni bir dünya" diye bahsettiği Filistin'de Yahudi devleti kurma sürecinin ana aktörü olarak gördüğü Rothschild Ailesi'ne "Daha aktif olun" uyarısı yapmıştı!
Rothschildler, Osmanlı'nın en zayıf noktasını iyi biliyordu. Çünkü 1854 yılında Kırım Savaşı sebebiyle Osmanlı'ya verdikleri 5 milyon frank borç, 1874 yılında 127 milyon liraya yükselmiş ve Osmanlı'yı "kıpırdayamaz" hale getirmişti.
Siyonist elebaşı Teodor Herz'in, 1902'de Sultan Abdülhamid Han'a "Filistin'i bize sat" dediğini herkes biliyor ama Sultan Abdülaziz Han'ın, o tarihten tam 26 yıl önce "tahtını ve canını feda pahasına" reddettiği hain teklifi kimse bilmiyor!
37 yıl önce Reşid Paşa'ya Tanzimat'ı ilân ettiren, 1854'te ise Osmanlı'ya "ilk defa" borç veren Paris Baronu James M. Rothschild'in oğlu Alphonse Rothschild, Sultan Abdülaziz Han'a, "Bütün borçlarınızı silelim" teklifinde bulunmuştu. Karşılığında ise küçük(!) bir şey; sadece Filistin'i istiyorlardı![6]
Abdülaziz Han, bu hain teklifi derhal reddetmişti ama kısa süre sonra hesabını ödeyecekti...
BATI YANLISIYDI AMA BATILILAR HİÇ ACIMADI
Sultan Abdülaziz Han tahta çıktığında (1861), 22 yıl önce ilan edilen Tanzimat Fermanı'nın Osmanlı'yı nasıl perişan ettiğini görmüştü. İngiltere, Fransa ve Rusya, Hristiyan azınlıkları kışkırtmış; Suriye, Girit, Sırbistan, Bosna-Hersek, Eflak-Boğdan ve Karadağ'da isyanlar çıkmıştı. Anadolu'da ise fitne artmış; tebaada ahlâk zaafı başlamıştı!
Buna rağmen nazik durumu dikkate alarak "Islahat Fermanları"nı aynen devam ettireceğini açıklamıştı.
Zaten Batı'yı ve teknolojiyi yakından takip eden bir sultan olan Abdülaziz Han, modernleşme adımları sebebiyle Avrupalıların övgüsünü kazanmıştı. Hatta "dostluk ziyareti" için Avrupa'ya giden ilk Osmanlı Padişahı olup, III. Napolyon'un daveti üzerine 1867'de başlayan 46 günlük gezisinde önce Paris'teki Uluslararası Sanayi Fuarı'nı gezmiş; sonrasında Londra, Brüksel ve Viyana'ya giderek modernleşme hamlelerini incelemişti.
Ayrıca, darbecilerin "Meşrutiyet'e izin vermedi" iddiasının aksine Abdülaziz Han, reform ve yenilik yanlısıydı. 10 Mayıs 1868 günü yaptığı konuşmada, yürütme ve yargıyı birbirinden ayırdıklarını söylemişti.[7]
İstanbul'da ilk tramvayı 1875 yılında hizmete sokan, bugün hâlâ kullandığımız Galata Tüneli'ni açan da Abdülaziz Han idi.
Ancak bu Abdülaziz Han, Yahudilerin alçak teklifini kabul etmediği için bir anda Haçlı Siyonist ittifakın can düşmanı oluvermişti.
İçimizdeki "uzaktan kumandalı" işbirlikçilere, "Arkanızdayız, devirin" sinyali gelmişti!
"ÖFKELİ PAŞA"LAR "EN KULLANIŞLI" MAŞALAR!
Isparta'nın Gelendost ilçesine bağlı Yakaavşar beldesinden Eşekçi Ahmed'in oğlu olan Hüseyin Avni Paşa, "dünya malı"na doymuyor; mevki ve yetkisini bunun için kullanıyordu. Ayrıca, nisa taifesine olan zaafını kontrol edemiyor; Saray kadınlarına bile sarkıntılık yapıyordu!
7 Eylül 1871'de Sadrazam olan Nedim Paşa, Avni Paşa'yı Seraskerlikten azlederek Isparta'ya sürmüştü. Rütbeleri sökülmüş ve İstanbul'daki yalısına el konmuştu. Ucuz kişiliğini, "Kinim dinimdir" şeklinde tarif eden Avni Paşa, intikam almak için fırsat kolluyordu![8]
Daha sonra Seraskerliği "iade" edilmiş ve 14 Şubat 1874'te Sadrazamlığa getirilmişti. Ancak Avrupa'dan ithal edilen silahlardan "yüklü komisyon" (rüşvet) aldığı ortaya çıkınca, 25 Nisan 1875'te tekrar azledilmişti. Zaten "intikam" peşinde olan Avni Paşa, hakkındaki rüşvet soruşturmasını engellemenin yollarını arıyordu![9]
Öte yandan Sultan Abdülaziz Han'ın, 31 Temmuz 1872 tarihinde Sadrazam tayin ettiği Ahmed Şefik Midhat Paşa da, Avrupalı "dostları" sayesinde ölünceye kadar Sadrazam kalacağına inanıyor ve çok rahat davranıyordu. Ancak başarısızlığına ilaveten; açık veren bütçeyi fazla vermiş gibi gösterince üç ayı bile dolduramadan, 19 Ekim 1872'de azledilmişti. O da, "gadre uğradığını" düşünüyor ve "intikam" plânları yapıyordu!
İngilizlerin yakından takip ettiği bu iki paşa, kişisel hırslarının peşine düşmüş ve çok "kullanışlı" hale gelmişti!
SONRAKİLERİN UNUTAMAYACAĞI BİR DERS VERECEKLERDİ!
İngiliz Yahudi ittifakı, Filistin'i vermeyen Sultan Abdülaziz Han'a, sonra gelenlere de ders olacak ve akıllardan çıkmayacak bir "ceza" kesmek istiyordu! Sadece tahttan indirmek "hafif" kalırdı!
Gerçekten Sultan Abdülhamid Han'ın kızı Ayşe Sultan, bu "korku"yu şöyle anlatıyor:
"Sarayın eskilerinden yıllardır dinlediğimiz Sultan Aziz'in hal'i ve katli, dimağlarımızda yer etmişti. Bu müthiş felâketin bizim başımıza da gelmesi ihtimali vardı!"[10]
Aynı Haçlı Siyonist ittifak, Cumhuriyet döneminde de, kendileriyle işbirliği yapmayan Adnan Menderes'i asarak, Müslümanlara "gözdağı" vermişti. Nitekim sonraki dindar liderler, "Kefenimizi giyerek siyasete başladık" demişti!
ELLIOT: BİZ DESTEKLEMESEYDİK YAPAMAZLARDI!
30 yıl önce İngiltere Büyükelçisi Lord Canning ile Mustafa Reşid Paşa üzerinden "entrika" çeviren Londra, bu operasyonu da dönemin İngiltere Büyükelçisi Sir Henry Elliot ile Midhat Paşa üzerinden gerçekleştiriyordu.
Zaten, "En büyük hayalim Filistin'de Yahudi devleti kurulmasıdır" diyen ultra Siyonist Elliot, İstanbul'a bu dönemde (1867-1877) özellikle gönderilmişti![11]
Bu desteğini övünerek anlatan Sir Elliot, İngiltere'de yayınlanan "Nineteenth Century" dergisinin Şubat 1888 (23/132) sayısındaki "The Death of Abdul Aziz and of Turkish Reform" başlıklı makalesinde, "Midhat Paşa'ya bilâ-tereddüt (tereddütsüz) teminat verdim. Desteğimiz olmasaydı 'paşa'lar darbe yapmaya teşebbüs edemez ve başarılı olamazdı" demişti.
Darbeden bir hafta önce Londra'ya gönderdiği "özel rapor"da ise, "Payitahtta herkes 'değişikliği' konuşuyor" demişti. Daha da ilginci, darbeyi millet nezdinde "meşrulaştırmak" için Kur'an-ı Kerim'deki bazı uygun(!) ayetlerin elden ele dolaştırıldığını yazmıştı![12]
KENDİ KURDUĞU DONANMA, SARAYI KUŞATTI!
Hareketi 30 Mayıs 1876 gecesi başlatmışlardı. Sultan Abdülaziz Han, özel itinayla temin ettiği zırhlı gemilerin Dolmabahçe Sarayı'nı kuşattığını ve namluların da kendisine baktığını görünce yıkılmıştı!
Avni Paşa'nın gönderdiği Darüssaade Ağası Cevher Ağa, "Sultan ve Halife"ye hal' edildiğini; yani tahttan indirildiğini söylemişti.
Kim, kimi, hangi hak ve yetkiyle tahttan indiriyordu?
Oysa halk kendisini çok seviyor; "ikinci Yavuz" olarak görüyordu!
Sultan'ı, haremiyle birlikte aşağılayıcı tavırlarla saraydan çıkaran darbeciler, bir kayığa bindirerek 20 yıldır terkedilmiş durumda olan Topkapı Sarayı'na götürmüştü.
"Mücevher kaçırmasınlar" diye hanımların elbisesini zorla çıkarmışlardı. İngiliz uşağı subaylardan biri, Kolağası Çerkes Hasan Bey'in ablası Neşerek Kadınefendinin şalını çekip almıştı! Bu haydutlukları, "eşkıya" bile yapmazdı.
Netice itibariyle, 15 sene milletine hizmet eden Abdülaziz Han devrilmiş, Murad Efendi, "V. Murad Han" olarak tahta çıkarılmıştı. Bu "uzaktan kumandalı darbe" hastalığı, sık sık ortaya çıkacak ve Osmanlı'nın sonu olacaktı.
Strasbourg Üniversitesi Türkoloji Başkanı Prof. Dr. Paul Dumont'un "Farmasonlar bu olayda aktif rol oynadı, V. Murad tahta geçince de 'gölge Mason hükümeti' kurdu" tespiti, darbedeki ecnebi parmağının tescilidir.[13]
ÜÇ GÜN ÖNCEDEN, "ÖLECEKSİN" MESAJI VERDİLER
Topkapı Sarayı, nem deryası gibiydi. Mayıs sonu olmasına rağmen hüküm süren şiddetli yağmur ve soğuk, durumu daha da zorlaştırmıştı. Özellikle Sultan III. Selim'in öldürüldüğü daireye hapsederek "Sen de öldürüleceksin" mesajı vermişlerdi. Yağmurdan ıslanan elbisesini değiştirmek istemişti ama "İrade yok" demişlerdi. Abdest terliği bile vermemişlerdi. Üç gün nemli ve soğuk bir odada, tahta üzerinde bekletmişlerdi.[14]
Bütün bunların, Sultan Murad'ın emri ile yapıldığını söylüyorlardı ama onun hiçbir şeyden haberi yoktu. Abdülaziz Han'ın gönderdiği mektupların da Sultan'a verilmediği, 1959 tarihli "Askerî Tarih" mecmuasında zikrediliyordu.
Gerçekten Abdülaziz Han, padişah olan yeğenini tebrik etmiş ve "yaşanabilecek" bir mekâna nakledilmesini istemişti ama hiçbir cevap gelmemişti.
Bu mektuplardan biri matbuata sızınca, Abdülaziz Han 2 Haziran sabahı Feriye Sarayı'na getirilmişti ama kendisini burada da iyi şeyler beklemiyordu. Daha kapıdan girerken süngülü bir asker "Yavaş ol" diyerek küstahça itmişti.
KUR'AN-I KERİM OKURKEN BİLEKLERİNİ KESTİLER
Sultanı korumakla görevli Serasker (Genelkurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa'nın emriyle Mabeynci Fahri Bey'in 4 Haziran'da sabaha karşı Saraya'a soktuğu Pehlivan Mustafa, Hacı Mehmed ve Cezayirli Mustafa adındaki katiller sessizce odaya girmiş ve Kur'an-ı Kerim okumakta olan Sultan'ın üzerine çullanmıştı! Pehlivan olduğu için uzun süre direnen Abdülaziz Han, zaman zaman kurtulmayı başarmıştı ama katiller; bileklerini keserek pencereden kaçmıştı. 100'er altın maaş bağlanan bu katiller yıllar sonra itiraf etmişti. Tam o sırada gelen Serasker Avni Paşa, henüz ölmemiş olan Sultan'ı, hastaneye değil Feriye Karakolu'na naklettirmişti!"[15]
Binbaşı Necib ve diğer hainler de, "Aslanım şehid oldu, beni de öldürün" diye feryat eden Pertevniyâl Valide Sultan'ın küpe ve yüzüklerini almış ve "Malların yerini bildir" diye tartaklamıştı. Bütün mağdurların şahsî mal varlığına el koymuşlardı. Tefeci Hristaki'ye "darbe borcu" ödemiş; kalan parayı da Osmanlı Bankası'na yatırmışlardı![16]
Sultan Vahideddin Han, amcasının kanlı mushafının Yıldız Kütüphanesi'nde olduğunu söylemiş; Başkâtibi Ali Fuad Bey de hatıralarında yazmıştı.
"BİZİ AZLET" DİYE ALAY ETTİLER!
Karakolda can çekişmekte olan Sultan'dan, "Hadi bizi azlet" diyerek intikam alan Midhat ve Avni Paşalar, hemen "cinayete kılıf" aşamasına geçmişti!
Ucuz senaryo gereği, doktorlardan "Tahttan indirilmesi gururuna ağır geldi ve bıyık makasıyla bileklerini kesti" şeklinde rapor yazmalarını istiyorlardı.
Avni Paşa, henüz canlı olduğu için ölüm raporu yazmak istemeyen iki askerî doktordan birinin apoletlerini sökmüş diğerini de Trablusgarp'a sürmüştü.
Vefat ettikten sonra ise 17 doktor, mevtayı muayene etmek istemiş ancak Avni Paşa "Bu, Padişahtır, açtırmam" demiş; bileklerinden başka hiçbir yerini göstermemişti![17]
İlk üç raporu da, "intihar" kelimesi geçmediği için yırtmıştı. Doktorlar ise, "Bıyık makası ile iki bileğini keserek intihar etti" diye yazmayı "saçma" buluyor; meslektaşlarının alay etmesinden korkuyordu!
"Muayenesiz rapor" ısrarının sebebini, cenazeyi yıkayan imamın yıllar sonra Yıldız Mahkemesi'nde verdiği "İki dişi kırıktı, sakalının sol tarafı yoluktu, sol göğsü çürüktü" şeklindeki ifade açıklıyordu.[18]
Sultan Abdülaziz Han'ın bu vahim akıbetini, oğlu Yusuf İzzeddin Efendi de yaşamıştı. İttihatçıları ve Enver Paşa'yı hiç sevmeyen İzzeddin Efendi'yi 1 Şubat 1916 gecesi hunharca öldürmüş ve "Babası gibi bileklerini keserek intihar etti" yalanı uydurmuşlardı![19]
KÜÇÜK MAKASLA İNTİHAR OLUR MU?
İster inanın, ister inanmayın! Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi vesellem) Halifesi, "büyük günah" olduğunu bildiği halde kendi canına kastetmişti! Bunu ise küçücük bir makasla önce sol bileğini, sonra da bileği kesilmiş sol eliyle sağ bileğini keserek başarmıştı!
Hâlbuki takva ehli bir "Halife" olarak hiçbir şartta intiharı aklından bile geçirmeyeceği gibi; kısa zamanda Murad Han ile olmayacağını görünce kendisinin aranacağını düşünüyor, yaşamak istiyordu.
Katiller "muktedir" olduğu için konu kapanmıştı! "Suç ortağı" İngilizler, "Encyclopaedia Britannica"ya darbecilerin ağzıyla "İntihar etti" diye yazmıştı ama 1940 tarihli Larousse Illustre'de bile "1876'da katledildi" şeklinde yer almıştı.
Sultan Abdülaziz Han'ın naaşını muayene eden Doktor Dickson da, "İntihar süsü verilmiş bir cinayet" demişti.[20]
"Robert Kolej"i kuran Misyoner Cyrus Hamlin'in damadı George Washburn, İstanbul'da geçen 38 yıllık hatıratında son noktayı koymaktadır:
"İngiliz Büyükelçisi Sir Henry Elliot, entrikalar çevirmekle meşguldü. Nitekim 30 Mayıs 1876 günü patlayan topların gümbürtüsü eşliğinde, yeni padişah Murad'ın tahta oturduğu haberiyle uyandık. Birkaç gün sonra ise, Abdülaziz'in intihar ettiği haberi geldi. Ancak kimse inanmadı. Delilleri görünce bende de, öldürüldüğü inancı oluştu."[21]
YARGI, "CİNAYET"İ TESCİL ETTİ!
Nitekim yıllar sonra, II. Abdülhamid Han tarafından kurulan "özel" Yıldız Mahkemesi'nde ifade veren Pehlivan Mustafa, Sultan Aziz'i nasıl öldürdüklerini şöyle anlatmıştı:
"Mabeynci Fahri Bey, ben ve diğer pehlivanlar üzerine atladık. Mukavemet etmeye çalışmışsa da mindere yatırdık. Fahri Bey, omuzlarına binerek hareketini engelledi. Cezayirli Mustafa ile Hacı Mehmed dahi Padişah'ın birer bacağını tuttu. Ben ise iki bileğindeki damarlarını kestim!"[22]
Yıldız Mahkemesi "cinayet"i tescil etmişti. Bu kararla birlikte, zaten kimsenin inanmadığı "intihar" iftirası da bitmişti. Ancak, 1908'de Meşrutiyet'in ilânıyla inisiyatifi ele geçiren İttihatçılar, Mason üstatlarını temize çıkarmak için "Bileklerini keserek intihar etti" yalanını tekrar hortlatmıştı!
Cumhuriyet'in resmî tarihi de bu yalan üzerine kurulmuştu! Hatta Millî Eğitim Bakanlığı yıllarca, Sultan Abdülaziz Han'ı, "Horoz dövüştüren bir meczup", darbeci Midhat Paşa'yı ise "Hürriyet kahramanı" olarak tanıtmıştı!
Yani sırf Yahudilere Filistin'i vermedi diye tezgâhlanan vahşet, "Bıyık makasıyla intihar etti" şeklindeki adi bir yalanla örtülmüştü!
İLÂHÎ ADALET, ÇERKES HASAN'LA GELDİ!
Anadolu Hisarı 604 Ada; yani FSM Köprüsü ayağındaki 114 bin m2 araziden Üsküdar'daki Hüseyin Avni Paşa Korusu ve Köşkü'ne kadar yüzlerce taşınmazın sahibi olan Avni Paşa, Diyanet'in İslâm Ansiklopedisi'nde şöyle anlatılıyor:
"Çok varlıklı idi. Ailesine yüklü miktarda mal ve para bırakmıştı. Tereke kayıtlarında, Süleymaniye Camii'ne 200 m. mesafede bulunan konağında çok değerli eşyaların yer alması, hakkındaki rüşvet iddiaları bakımından dikkat çekicidir."[23]
Asıl "hasılat"ı, bu darbeden sonra kaldıracaktı!
Ama... Hesapların üstünde bir "hesap" vardı!
"Ağlayan"ın iktidarı, "gülen"e yâr olmayacaktı!
Mal-mevki zaafı üzerinden kullanılan Avni Paşa, tam da yeni plânlar yaparken, "bal tabağına düşen sinek"in akıbetine uğramıştı!
Merhum Sultan Abdülaziz Han'ın kayınbiraderi (darbecilerin şalını açtığı Neşerek Kadınefendinin kardeşi) Kolağası Çerkes Hasan Bey, 15 Haziran akşamı Midhat Paşa'nın Bayezid'deki konağını basmış ve Avni Paşa'yı öldürmüştü. Midhat Paşa ise, mutfak dolabına saklanarak kurtulmuştu!
Zaptiyeler gelince, "Askere silah atmam" diyerek teslim olan Çerkes Hasan, Bayezid Meydanı'nda asılmıştı.[24]
II. Abdülhamid Han tahta çıkar çıkmaz Çerkes Hasan'ın asıldığı dut ağacını kestirmiş ve Edirnekapı'daki kabrini yaptırmıştı.
Osmanlı Sultanlarını çok seven bir "Albay"ın tamir ettirdiği kabrin uzun kitabesi şöyle bitiyordu:
"...genç yaşında (26) veliyy-ün nimeti uğrunda, fedâ-yı can eden merhûm ve mağfirûn leh Çerkes Hasan Bey' in ruhu için Fatiha..."
***
27 NİSAN PAZARTESİ:
İSRAİL'İN TÜRK MİMARLARI-3:
İttihatçılar Sultan Hamid'i devirdi, Filistin'i Yahudilere verdi!
[1] Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Yayıncılık, İstanbul 2018, s. 68.
[2] Ekrem Buğra Ekinci, Rothschild'ler Osmanlı'nın sonunu getirdi, Türkiye, 20 Ekim 2025.
[3] Hüseyin Özdemir, Abdülhamid'in Filistin Çığlığı, Yitik Hazine Yayınları, İstanbul 2010, s. 101.
[4] Özdemir, Abdülhamid'in Filistin Çığlığı, s. 86.
[5] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrâde Meclis-i Vâlâ, No: 20714.
[6] Bulut, İngiliz Derviş, s. 65.
[7] Cevdet Küçük, Abdülaziz, TDV, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1988, C. 1, s. 182.
[8] Alperen Demir, Çerkes Hasan Vakası, Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul 2018, s. 33.
[9] Süleyman Kocabaş, Sultan Abdülaziz ve I. Meşrutiyet, Vatan Yayınları, İstanbul 2001, s. 118.
[10] Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, Timaş Yayınları, İstanbul 2013, s. 146.
[11] FAD-Filistin Araştırmaları Dergisi, Sayı: 4, Kış 2018, s. 45.
[12] Henry Elliot, İntihar mı, Katl mi? Yahud Vaka-i Sultan Aziz, Kitapçı İlyas, İstanbul, s. 14.
[13] Grant Orient de France Arşivlerinde Osmanlı Mason Locaları, Yenilik Basımevi, İstanbul 1985, s. 54.
[14] Abdülaziz Han, Yeni Rehber Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları, İstanbul 1994, c. 1, s. 41.
[15] Meydan Larousse, "Abdülaziz", c. I, s. 26.
[16] Demir, Çerkes Hasan Vakası, s. 47.
[17] Yeni Rehber Ansiklopedisi, c. 1, s. 41.
[18] Halid Ziyade, "Osmanlı Sultanı Abdülaziz'in Ölümündeki Gizem", El Hayat Gazetesi, 11 Kasım 1991.
[19] Necmeddin Erim, "Yusuf İzzeddin'e Dair Yeni Vesikalar", Tarih Dünyası 1/3, İstanbul 1950, s. 125.
[20] Mehmet Hasan Bulut, Siyah Papa'nın Casusu, IQ Yayıncılık, İstanbul 2018, s. 172
[21] George Washburn, İstanbul'da Elli Yıl, Meydan Yayıncılık, İstanbul 2011, s. 130-143.
[22] Tevfik Nureddin, Sultan Abdülaziz'in Katilleri, Karabet Matbaası, İstanbul 1324, s. 7.
[23] Ali İhsan Gencer, Hüseyin Avni Paşa, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1998, c. 18, s. 527.
[24] Demir, Çerkes Hasan Vakası, s. 67-76; 99.
.
İsrail'in Türk Mimarları-3: Jön Türkler Sultan Hamid'i devirdi, Filistin'i Yahudilere verdi!
27 Nisan 2026 Pazartesi
19. yüzyıl başında "Filistin'de 'devlet' için önce Osmanlı yıkılmalı" kararı alan İngiliz Yahudi ittifakı, bunu temin için "Paşa"ları "maşa" gibi kullanmıştı!
"Tanzimat" ile kapıyı açan Mason Reşid Paşa sayesinde Osmanlı'yı Kırım Savaşı'na sokmuş ve bu sayede ilk defa "borç" vermişlerdi. Bunu 22 yıl boyunca kat kat artıran Rothschild tefecileri, alacaklarına karşılık Filistin'i istemişti!
Bu teklifi reddeden Sultan Abdülaziz Han'ı, Midhat Paşa ve Avni Paşa tahttan indirip katletmişti.
Lütfen önce bu iki bölümü okuyalım:
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-1-ilk-adimi-mason-resid-pasa-atti-yazi-2008920/
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-2-filistini-vermedi-bilekleri-kesildi-yazi-2010505/
30 Mayıs 1876 tarihinde tahta çıkan Sultan Murad Han, amcasının feci şekilde şehid edildiğini işitince dehşete düşmüştü. Üzüntüden ve endişeden akıl sağlığı bozulmuş; Saltanatı sadece 3 ay sürmüştü.
Bu beklenmeyen gelişme sonucunda "Saltanat"ı, 31 Ağustos 1876 tarihinde İngiliz-Yahudi plânlarında hiç olmayan Abdülhamid Efendi devralmıştı.
Ne yazık ki, Haçlı Siyonist saldırıları birer birer püskürten bu kahraman Sultan'ın "zevali" de yine "Türk Paşalar" eliyle olacaktı!
BÜTÜN YAHUDİLERİ FİLİSTİN'E TAŞIMA SEFERBERLİĞİ!
Peki, o günlerde Filistin'de durum nasıldı?
Selefi/amcası Sultan Abdülaziz Han, Filistin'i "Mîrî Arazi" ilân etmişti ama Yahudi göçü bitmemişti.
"I. Aliyah" denilen ilk dalgada Rusya'dan Avrupa ve Amerika'ya göç eden 145 bin Yahudi'nin bir kısmı, "Siyon Âşıkları Cemiyeti"nin organizasyonuyla Filistin'e getirilerek yeni kurulan "Mikveh Israel" ve "Rishon Le-Zion" kolonilerine yerleştirilmişti.
"Rothschild Ailesi"nin Fransa Baronu James Mayer Rothschild'in oğlu Edmond, bu göçlerin hamisiydi. 1934'te öldüğünde, 30 yerleşim biriminde 500 bin dönümden fazla arazi almıştı.[1]
YAHUDİLERİN "AYAK BASMA" SEVDASI!
Getirdikleri Yahudilere hiçbir "garanti" veremiyorlardı ama önemli olan Filistin'e ayak basmalarıydı!
Bu çabanın sırrını, Sultan Abdülhamid Han, şöyle anlatmıştı:
Mescid-i Aksa'da "hassas" bir tamirat yapılması gerekiyordu ve bunun da tek ustası Yahudi idi.
Sultan Abdülhamid Han, "Bir hamal tutun. Yahudi ustayı Mescid-i Aksa dışında omuzlarına alıp içeri götürsün ve Yahudi, tamirat işinin tamamını bu hamalın sırtında yapsın. Yangın çıksa, zelzele olsa dahi, hamal Yahudi'yi Mescid-i Aksa'da asla yere indirmesin" şeklinde sıkı sıkı tembih etmişti.
Bu "aşırı hassasiyet"in sebebini de şöyle izah etmişti:
"Yahudiler, ayaklarının bastığı yeri kendi mülkü zanneder!"
Bu muhteşem tespit, Yahudileri Filistin'e taşıma sevdasını çok güzel izah etmektedir.
Nitekim bu sinsi niyeti iyi bilen Abdülhamid Han, mülk satışının hızla artması üzerine, 25 Rebîulahir 1308 (8 Aralık 1890) tarihinde, "Mûsevîlerin Kudûs civârında ictima' ve iskân etmesi, orada bir mûsevî hükûmetin teşekkülüyle neticelenebileceği münasebetiyle kat'â câiz değildir" şeklinde bir "İrâde-i seniyye" neşretmişti.[2]
Ancak Sultan'ın aldığı bu tedbir, bazı devlet memurlarının büyük meblâğlar karşılığındaki zaafı sebebiyle tam netice vermemişti.
"HIYANETİ KURUMSALLAŞTIRMA SÜRECİ" BAŞLATTILAR
İngiliz Yahudi ittifakı, Abdülmecid Han ve Abdülaziz Han dönemlerinde Osmanlı'yı "içten" sarsmış; ancak Filistin'deki hedefe ulaşamamıştı!
Yahudi asıllı İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, Sultan Abdülhamid Han'ın ilk yıllarına rastlayan görev döneminde, "garantili strateji" belirlemişti! "Bireysel devşirme"ler yerine, "kurumsal vesayetler" üzerinden hedefe yürüyeceklerdi!
Bunun ilk adımı "Meşrutiyet" idi! Osmanlı tebaasını "istibdat"tan(!) kurtararak "demokrasi"ye kavuşturmak istiyorlardı ama aslında, icra yetkisi "dostlar"dan oluşan "Meclis"e geçeceğinden işleri kolaylaşacaktı!
Bir taraftan da harıl harıl "Osmanlı'yı üleşme" anlaşmaları imzalıyorlardı!
İttihat ve Terakki'nin "akıl hocaları"ndan Metr Salem'in Selanik'teki evinde 16 Mayıs 1907'de toplanan 4 meşhur Yahudi'nin imzaladığı anlaşmaya göre, Bulgaristan istiklâlini ilân edecekti. 15 Temmuz günü ise İngiliz Yahudilerinden Roma Belediye Reisi Ernesto Natha'nın evinde toplanan Masonlar, Abdülhamid hal' edilince Filistin'de Yahudi devleti kurulmasına karar vermişti! Ayrıca Girit, İpros ve Doğu Makedonya Yunanistan'a verilecekti. 5 Mart 1908'de Carasso'nun Selanik'teki evinde toplanan Avusturya Farmasonları ise, Abdülhamid sonrası Bosna-Hersek'in Avusturya'ya terkini kararlaştırmıştı![3]
"I. MEŞRUTİYET"İN İLK İCRAATI, RUSYA İLE "SAVAŞ" KARARI
Aslında Abdülhamid Han, kimsenin tahmin etmediği kadar "demokrat" bir insandı.
Doktorlar heyetinin 13 Ağustos 1876 günü Sultan Murad Han için "Vazife yapamaz" raporu vermesi üzerine, Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa ile birlikte Maslak'taki çiftliğine gelerek, cülus öncesi "Meşrutiyet" pazarlığı yapan Midhat Paşa'ya, "Bütün mesuliyeti Meclis-i Mebusan alacağından Meşrutiyet benim işime gelir. Ancak buna siz hazır mısınız" demişti.
Nitekim söz verdiği için cülusundan hemen sonra "Kanun-i Esasî hazırlayın" talimatı vermişti.
Gerçekten Sadrazam Midhat Paşa, Padişah adına kullanmayı plânladığı "sürgün yetkisi" ısrarı gibi birçok konuda zorluk çıkarmış; Kanun-i Esasî Abdülhamid Han sayesinde tamamlanmıştı.
Yine de bunu kendi eseriymiş gibi pazarlayan Paşa, tıpkı Mason üstadı Reşid Paşa'nın 37 yıl önce Tanzimat'ı ilan ettiği gibi 23 Aralık 1876 günü "Meşrutiyet"i bizzat ilân edilmişti.
Yani "kurumsal hıyanet" dönemi başlamıştı!
"Parlamenter Sistem"in ilk "Meclis"nin 115 üyesinden 46'sı gayrimüslim ve sadece 40'ı Türk idi. 19 Mart 1877 günü açılan Meclis'in ilk icraatı ise, Sultan Abdülhamid Han'ın "Bu savaşa girmek yıkım olur" uyarılarına rağmen Rusya ile savaş (93 Harbi) kararı almak olmuştu! (10 Nisan)
1853'te, Osmanlı'yı bitirmek için Reşid Paşa üzerinden Rusya ile savaşa sokanlar, şimdi de aynı şeyi "Osmanlı Meclisi" ile yapmıştı!
Nitekim Ruslar Yeşilköy'e kadar gelmiş ve 3 Mart 1878 tarihinde son derece ağır şartlarla Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imzalanmıştı!
Bu uzaktan kumandalı "azınlıklar kulübü"nün Osmanlı'yı hızla uçuruma sürüklediğini gören Sultan, 13 Şubat 1878'de Meclis-i Mebusan'ı kapatarak bu gidişe "dur" demişti! Yani 31 Ağustos 1876'da tahta çıkan Abdülhamid Han, ancak 530 gün sonra "Padişah" olabilmişti!
İNGİLİZLERE İLK DARBE: İSLÂM BİRLİĞİ!
İngilizleri ve Yahudileri iyi tanıyan Abdülhamid Han, etrafına örülen "hıyanet kuşatması"nın iyice daraldığının da farkındaydı!
Buna rağmen, "Halife" unvanını etkili kullanarak Hindistan'dan Afrika'ya uzanan "devletler üstü bir İslâm birliği" bina etmişti.
Hesaplarında olmayan Abdülhamid'in tahta çıkması ve Meclis'i kapatarak yönetimi vesayetten kurtarması, şer ittifakını şaşkın tavuğa çevirmişti!
Kripto Yahudi Abdullah bin Sebe'nin kurduğu "Şiîlik" ve İngiliz imalatı "Vehhabilik" sapıklığını kullanarak "gerçek İslâm'ı unutturma" projeleri de can çekişmeye başlamıştı!
İngiliz ve Yahudi ortakların en çok korktuğu şey de buydu! Hemen İslâm âlimi görünümlü devşirmeleri Cemaleddin Efgani'yi devreye sokarak, "İslâm Birliği" adı altında "fitne" başlatmışlardı!
Sapık Abduh'un hayranı olan ve hayatını "İslâm'da reform"a adayan Tapınakçı Wilfrid S. Blunt, "Abdülhamid gibi bir Halife olduğu müddetçe ictihad yeniden açılamaz, inanç reformu (yani tahrifat) vuku bulamaz" diyordu.[4]
"Haçlı Siyonist savaşçısı" olduğunu söyleyen İngiltere Başbakanı William E. Gladston ise, Avam Kamarası'nda elindeki "Mushaf"ı fırlatarak, "Bu kitabın takipçileri (Müslümanlar) oldukça Avrupa'ya barış gelmez" diyecek kadar küstahlaşmıştı.[5]
Öfkeden çıldırıyor; her tuşa basıyorlardı!
Londra'da "İngiliz damadı" yaparak devşirdikleri "sarıklı Mason" Ali Suavi, 20 Mayıs 1878 tarihinde Yıldız Sarayı'nı basarak "darbe" yapmaya kalkmıştı! [6]
1887'de İsviçre'de topladıkları "Hınçak Komitesi"ni Londra'ya taşıyarak İngiliz hükümetinin yönetiminde "isyan" organize etmişlerdi. 1890'da Erzurum'da başlayıp Anadolu'ya yayılan "Ermeni İsyanları" bu hıyanetin sonucuydu.[7]
YAHUDİLER DE "KURUMSALLAŞMA" SÜRECİ BAŞLATMIŞTI!
"Devlet" yolundaki ilk adımı, "Siyonizm Cemiyeti"ni kurarak atmışlardı!
29 Ağustos 1897 tarihinde Basel'de toplanan I. Siyonist Kongresi'nden, "Hedefimiz, Filistin'de bir yurt kurmaktır" kararının alınmasını sağlayan Siyonizm Cemiyeti Başkanı Theodor Herzl, "Ben Yahudi devletini tesis ettim. 5 veya 50 sene sonra herkes görecek" demişti!
Para çok şeyi hallediyordu ve Yahudiler için para, "en kolay çözüm" idi! Mesela demiryolu inşaatı sebebiyle Osmanlı Devleti'nden büyük servet kazanan Alman Yahudisi Maurice de Hirsch, bu iş için 12,5 milyon altın bırakmıştı.
Henüz Osmanlı'yı yıkamadıklarına göre, Abdülhamid Han'ı ikna etmeden bunun mümkün olamayacağını iyi bilen Herzl, uzun çabalardan sonra 18 Mayıs 1901 tarihinde görüşmeye muvaffak olmuştu. Herzl, "Sadık Yahudi kullarınızın mukaddes Filistin'e yerleşmesine imkân sağlamanız durumunda, mukabele-i şükran olarak 5 milyon altın hediyemizi kabul buyurmanızı arz ederiz" diyerek açıkça rüşvet teklif etmişti.[8]
Sultan, sükûnetle dinlemiş ve "Ben bir karış dahi olsa vatan toprağı satmam, zira bu vatan milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir" şeklindeki tarihî cevabı, tokat gibi çarpmıştı! Yahudileri iyi tanıyan Abdülhamid Han, Filistin'i "Hazine-i hâssa" ilân ederek tedbir almıştı.[9]
Öte yandan kahramanlık hayalleri suya düşen Herzl ise, atalarının dediği gibi ancak İngilizlerle hedefe ulaşabileceklerini anlamıştı! Zaten 22 Ocak 1901'de Birleşik Krallık tahtına oturan VII. Edward da, kendisini Yahudilere adamıştı ve Abdülhamid Han'ı devirmeyi çok istiyordu.
Göçü hızlandırmak için Londra'da "Yahudi Millî Fonu" oluşturarak 2 milyon Sterlin sermayeli bir banka ve "Yahudi Müstemleke Vakfı" kurmuşlardı. Ayrıca Yahudilerin toprak almasını kolaylaştırmak için hayata geçirdikleri İngiliz-Filistin Şirketi'ne Gazze, Kudüs, El Halil, Beyrut, Hayfa, Yafa, Taberiyye ve Safed gibi kritik yerlerde şube açmışlardı. Rothschild'ler de, el altından satın aldıkları topraklara Yahudileri yerleştiriyordu.[10]
İTTİHAT TERAKKİ'YE "MASON ÖRGÜTÜ" MODEL OLDU
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kuruluşu, "3 Haziran 1889 tarihinde İstanbul Demirkapı'da, Mekteb-i Tıbbiye önündeki odunlukta 'İttihad-ı Osmânî Cemiyeti tesis edildi" gibi masum cümlelerle anlatılır. Oysa bu gizli örgüt, Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek için kurulmuştu! Zaten kuruculardan Arnavut İbrahim Temo da, "İtalyan Carboneria Mason Teşkilatı'nı örnek aldık" demişti![11]
Örgüt, "müsait ortamda" güçlenmesi için Yahudilerin merkezi olan Selanik'e taşınmıştı.
Rothschildlerin kurduğu "Alliance Israélite Universelle"nin açtığı "Alyans Mektepleri"nde yetiştirilerek 1888'de Allatini ve Rothschild ailelerinin ortak yatırımı "Banque de Salonique"a müdür tayin edilen Macedonia Mason Locası Üstâd-ı Âzâmı Emmanuel Carasso, Selanik'teki en etkili Yahudi idi.
Farklı isimlerle kurulmuş "hürriyet/yıkım" cemiyetlerini organize etmekle görevlendirilen Carasso, bunları 27 Eylül 1907 tarihinde "İttihat ve Terakki Cemiyeti" (İTC) adı altında birleştirmişti!
"ABDÜLHAMİD'E DARBE" KONFERANSI
İngiliz sinsiliğiyle Yahudi zenginliği, Fransız İhtilali'nin parlattığı "milliyetçilik" üzerinden uzun vadeli bir "imha plânı" devreye sokmuştu!
Bütün azınlıkları "bağımsızlık" vaadiyle kışkırtıyor; Araplara ise "Hilafet sizin hakkınız" diyorlardı. Diğer taraftan "Jön Türkler"e de, "Turan İmparatorluğu" telkin ediyorlardı! Böylece karşılıklı "ırkçı" politikalarla Osmanlı'nın bütün kesimlerini birbirine düşürüyorlardı!
Hepsi de, tek engel olarak Abdülhamid Han'ı görüyordu!
İngiltere ve Fransa'nın desteğiyle Paris'te 4 Şubat 1902'de "I. Jön Türk Kongresi" toplanmış; Türk, Arap, Çerkes, Arnavut, Rum, Ermeni ve Yahudi temsilcisi 47 delege, "Ermenilere özgürlük için mücadele" kararı almıştı!
İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Lord Sanderson, her türlü desteği vereceklerini söylemişti. Banker Sir Ernest Cassel ise, "darbe harcamaları için" ilk avans olarak on bin altın hibe etmişti!
ÖNCE "SUİKAST"İ DENEDİLER AMA ALLAH KORUDU!
Viyana'da özel olarak ürettirdikleri arabanın parçalarını farklı gümrüklerden rüşvetle geçirmiş ve İstanbul'da birleştirmişlerdi.
Yüklü paraya kiraladıkları Belçikalı anarşist Edward Jorris, "özel" arabanın "özel" bölümüne yerleştirdiği "özel" bombayı, 21 Temmuz 1905 günü Cuma çıkışında patlatmıştı.
"Cehennem Makinesi" dedikleri 120 kiloluk bomba, Sultan merdivenlerden inerken patlamıştı. Yeri göğü inleten patlamalar uzun süre devam etmişti. Araba ve insan parçaları havada uçuşmuştu!
Ama âlemlerin Rabbi, onu korumuştu!
Milletin huzuru için gösterdiği halis gayretin hatırına, hıfz-ı Hudâ ile "emin" olduğunu söyleyerek şükretmiş; "Müteessir olduğum bir şey, asker evlatlarımdan ve ahaliden bazılarının telef ve mecruh (yaralı) olmasıdır" demişti.[12]
Bu nasıl bir satılmışlıktır ki, İttihatçıların medar-ı iftiharı Tevfik Fikret ise, Abdülhamid Han'ın ölmemesine öfkesini, "Ey şanlı avcu, dâmını (tuzağını) beyhude kurmadın; Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın..." şeklinde dile getirmişti!
Yahudiler de çok üzülmüş; acilen 7. Siyonizm Kongresi'ni toplamıştı.
3 Temmuz 1904'te ölen Theodor Herzl'in yerine gelen radikal Siyonist Haim Weizmann, 27 Temmuz 1905 günü Basel'deki kongrede meseleyi "içeriden" çözmeleri gerektiğini söylemiş; "İngilizlerle işbirliğini daha da artırmalıyız" demişti. Hatta bunun için Londra'ya yerleşmişti!
Nitekim 14 Temmuz 1907'de Lahey'de düzenlenen 8. Kongre'de, Abdülhamid Han'ı devirmek için İttihat ve Terakki Cemiyeti ile "yoğun işbirliği" kararı alınmıştı!
"MEŞRUTİYET ÜZERİNDEN DARBE"YE KARAR VERDİLER!
Selanik'teki toplantıda, "iki aşamalı darbe" plânlamışlardı! Operasyonu, Macedonia Mason Locası Üstâd-ı Âzâmı Carasso yürütecek; Osmanlı/Abdülhamid düşmanlarını birleştiren "çimento" olacaktı.[13]
Bir araştırmacı, Yahudilerin "Meşrutiyet"teki rolünü, "Yahudiler Abdülhamid Han'a muhalefette o kadar etkindi ki, İTC'nin Selanik kolu (yani merkezi), Dönmelerin hâkimiyetindeydi" şeklinde ifade etmişti![14]
Abdülhamid Han'ı devirme görevi verilen İttihat ve Terakki'ye, Yahudilerden para yağıyordu! İlk ödeme olarak 4 teneke altını, "Cemiyet"e ileten Carasso, "Sultan Hamid'e 5 milyon altına yaptıramadığımız işi, İttihatçılara 400 bin liraya yaptırdık" diyerek İttihatçıların "ucuz"luğunu ifade etmişti.[15]
Bütün ayrılıkçılar ve Yahudiler, "Abdülhamid'i indirmek için İttihat ve Terakki çatısı altında birleştiklerini", 27 Aralık 1907'de Paris'te düzenlenen "II. Jön Türk Kongresi"nde de tekrarlamıştı. Operasyon, Selanik'ten yürütülecekti.
Bölgedeki "darbe suikastları", payitahta baskıyı artırmıştı. Merkezdekiler de bunlardan farksızdı. 22 Temmuz 1908 günü toplanan Meclis-i Vükelâ, geç saatlere kadar Manastır'daki kalkışmayı görüşmüştü. Padişah'ın istişare ettiği nâzırlar, "İç savaş çıkabilir" gerekçesiyle, Meşrutiyet ilânını tavsiye etmişti! Çünkü İttihatçılar, burada da çoğunlukta idi! Sultan, yapayalnızdı!
Çaresiz kalan Abdülhamid Han, İttihat ve Terakki çetelerinin memlekete daha fazla zarar vermemesi için 24 Temmuz 1908 günü Meşrutiyet'i ilân etmişti.
TEŞEKKÜR İÇİN İNGİLİZ'İN ARABASINA "AT" OLDULAR!
Güya "Meşrutiyet Devrimi" yapan Jön Türkler, kendilerini destekleyen Yahudilerden Masonlara kadar kime teşekkür edeceğini bilmiyordu.
Bütün bu bozguncuları koordine eden İngilizlere ise çok daha farklı bir "aidiyet" duyuyorlardı! Hatta Meşrutiyet ilanından bir hafta sonra İstanbul'a gelen yeni İngiliz Sefiri Gerard Lowther'i, 31 Temmuz 1908 günü Sirkeci Tren Garı'nı hıncahınç dolduran Jön Türkler karşılamıştı. Arabasına binen sefiri çılgınca alkışlayan Jön Türkler hızını alamamış; atları söküp kendileri çekerek, Cadde-i Kebir'deki (İstiklâl Caddesi) İngiliz Sefaretine kadar götürmüşlerdi![16]
Orada bulunanlardan Talat Paşa, I. Dünya Savaşı öncesinde "ittifak" taleplerini geri çeviren İngilizlere yönelik hayal kırıklığını, savaştan sonra kaçtığı Almanya'da 26 Şubat 1921 tarihinde buluştuğu İngiliz Aubrey Herbert'e şöyle dile getirmişti:
"O gün elçi isteseydi, arabasının üzerimizden geçmesine bile ses çıkarmazdık! Bizden isteyip de vermeyeceğimiz hiçbir şey yoktu. Yine de sizi hoşnut edemedik. Bizi Almanların kucağına itelediniz!"[17]
Oysa İngilizleri iyi tanımak, sadece "vatan" meselesi değil; "hıfz-ı iman" meselesidir! Zira, büyük âlimi Seyyid Abdülhakim Arvasi (kuddise sirruh) Hazretlerinin şu tespiti, bütün yazı boyunca anlatmaya çalıştığımız her şeyi özetlemektedir:
"İslâm'ın en büyük düşmanı İngilizlerdir. İslâmiyet'i bir ağaca benzetirsek, başka kâfirler, bu ağacı dibinden keser; ağaç yine filiz verebilir. Fakat İngilizler, bu ağacı besler; Müslümanlar da onları sever. Ama gece gizlice köküne zehir döker. Ağaç kurur. Aynı İngiliz 'Vah vah, çok üzüldüm' diyerek Müslümanları aldatır. İngiliz'in, İslâm'a zehir salması, satın aldığı 'yerli münafıklar' eliyle, İslâm'ı içeriden yıkması demektir!"
Abdülhamid Han'ın büyüklüğüne bakın ki, İngilizleri daha çocukken iyi tanıyordu. Babası Sultan Abdülmecid Han'ın yanında bulunduğu sırada o dönemin İngiliz Sefiri Lord Caninng, Saray'a gelmişti. Babasının nezaketen "Elini öp" demesi üzerine Abdülhamid Efendi, "Gâvurun eli öpülmez" demiş ve öpmemişti!
Sultanlık döneminde etrafındakilerle kalite farkını anlamak için bu iki "kesit" bile yeterli!
İNGİLİZLER VE YAHUDİLER PLÂNLADI, İTTİHATÇI MASONLAR UYGULADI!
"Meşrutiyet, istibdadı önleyecek" söylemi sadece algı operasyonundan ibaretti. 18. yüzyılda sahaya sürülen "Osmanlı'yı yıkma" plânı, adım adım uygulanıyordu. Masonlar, önce Balkanlar'da organize olmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti de tamamen "Mason Projesi" idi.
Ettore Ferrari, Cenova'daki konuşmasında "Hükümet, 2. ve 3. Kolordulara bağlı tüm subayların Masonluğu seçtiğini anlayınca çok tepki gösterdi" demişti.
Özellikle Selanik'teki Makedonya Rizorta Locası, İttihatçılar için koruyucu zırh olmuştu. Yasak evrakları gizlemekten, darbe toplantılarına ev sahipliği yapmaya kadar her adımda yanlarındaydı.[18]
İrlandalı Katolik Henry Fitzmaurice, "1908 hareketinin arkasında Masonlar var" demiş; Avrupalı yazarların çoğu, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni, "Yahudilerin ve dönmelerin elinde oyuncak olan bir yapı" olarak nitelendirmişti.[19]
Nitekim 23 Temmuz 1908'deki II. Meşrutiyet sayesinde devlet yönetimini İttihatçıların devralmasıyla, Filistin'de "kolonileşme" hız kazanmıştı.
İKİNCİSİ DE MECLİS-İ MEBUSAN DEĞİL; SANKİ "MECLİS-İ DÜŞMAN"
İttihat ve Terakki'nin kontrolünde seçilen mebuslardan 140'ı İttihatçı; 60'ı Arap; 25'i Arnavut ve 48'i de Rothschild'lerin adamı Sassoon Efendi, Vitali, Hallaçyan, Kirkor, Kostantin gibi Yahudiler ile Ermeni, Rum, Bulgar, Derezî, Marunî ve Süryanî azınlıklardan oluşuyordu. Osmanlı'yı bunlar mı temsil edecekti?
Meclis Başkanlığı'na, İslâm düşmanlığıyla övünen Mason Ahmet Rıza seçilmişti. Tebrik için gelen Hayim Nahum'a "Musevîler bize yardım ederse Filistin'e hiçbir kısıtlama olmadan yerleşebilirler" teminatı vermişti.[20]
Yine de İngiliz patronlar durumdan memnun değildi! Çünkü Haçlı Siyonist ittifakın "asıl hedef"i tahakkuk etmemişti. Yoksa Osmanlı ahalisinin nasıl yönetildiği, İngilizlerle Yahudilerin en son düşüneceği şey bile değildi.
Nitekim İttihatçı liderlerinden Talat Paşa, Mason arkadaşı Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ile birlikte, Meşrutiyet'e verdikleri desteğe teşekkür için İngiliz Sefaretine gitmiş; ancak kabul edilmemişlerdi. Sordukları her isim "Yok!" dedirtmişti!
Rıza Tevfik, bu soğukluğun perde arkasını, yıllar sonra gittiği Londra'da, "Yok" dedirtenlerden Lord Nicholson'a sormuş ve şu ibretlik cevabı almıştı:
"Desteklediğimiz Jön Türkler'den büyük bir netice bekliyorduk. 'İhtilâl (Meşrutiyet) olacak, Sultan da Hilafet de alaşağı edilecek' diye düşünüyorduk. Fakat ihtilâl yaptınız ama Sultan da Hilafet de yerinde duruyor. İşte bu sebeple bir soğuk adem-i kabul (lakaytlık) gördünüz."
Yaşadığı dönemi anlamaktan uzak olan Tevfik Bey, "Hilafet, Büyük İngiliz Devleti'ni neden bu kadar şiddetli ilgilendiriyor" sorusuna da şu cevabı almıştı:
"Dostum! Biz Mısır'da ve Hindistan'da Müslümanları etki altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık ama muvaffak olamadık. Hâlbuki Halife? Yılda bir defa selam-ı şahane ve Kur'an gönderiyor, bütün Müslümanları hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor."[21]
II. MEŞRUTİYET, "SON DARBE"NİN İLK ADIMIYDI
İttihatçılar'ın "hürriyet" zannettiği II. Meşrutiyet, İngiliz Lord'un da açıkça söylediği gibi "havuç"tan ibaretti. Onları destekleyenlerin asıl hedefi, Abdülhamid Han'ı ve Hilafet'i yok etmekti! Bu sebeple II. Meşrutiyet ilânından 31 Mart'a kadar geçen süre, "uzatmalar"dan ibaretti.
Nitekim "lider" Emmanuel Carasso, Meşrutiyet ilânından sonra Avrupalı yazarlardan Wickham Steed'e, "Bir devrim yaşadık... Ve hamur kıvama gelene kadar muhtemelen birkaç tane daha yaşayacağız. Sonra fırına verip doya doya yiyeceğiz" demişti.[22]
"31 Mart İsyanı"nı da bu sebeple organize etmişlerdi.
Zira senaryosunu Yahudilerin yazdığı ve "mürteci"si de "darbeci"si de "İttihatçı" olan bir "tiyatro" idi!(*)
(*)Bu yazı dizisi, "tarihten bir yaprak" değildir! Haçlı Siyonist ittifakın günümüzde de devam eden operasyonlarının "şifre"leridir. Yani bunları bilmeyenin bugünküleri anlaması mümkün değildir.
"28 ŞUBAT İRTİCA DARBESİ"NİN İLK VERSİYONU: 31 MART
"31 Mart Vakası" dedikleri bu tiyatroyu, bize "İrticaî ayaklanma" olarak yutturmadılar mı?
Oysa, "İrticaya darbe" diye sundukları "28 Şubat" da, 31 Mart'ın yeni versiyonu bir Yahudi operasyonundan başka bir şey değildi. Ama 31 Mart'ı doğru anlamadığımız için 28 Şubat'a da "post-modern darbe" deyip geçtik! "ABD destekli" diyenler de ABD'nin arkasına bakma zahmetine girmedi. Darbe lideri Kıvrıkoğlu'nun 28 Şubat'tan bir gün önce nerede olduğunu ve ne yaptığını kimse merak etmedi!
Konu hakkındaki makalemizi arzu eden okuyabilir:
https://www.star.com.tr/yazar/31-mart-vakasi-butun-post-modern-darbelerin-anasi-yazi-1937955/
31 Mart'ta öyle bir "oyun" plânlamışlardı ki, İngiliz-Yahudi şeytan zekâsından başka hiç kimse böyle kurgulayamazdı.
İttihatçı militanlardan biri, 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) günü "Paşa" rolüne girip, Taşkışla'daki dindar erata, Halife adına düzenledikleri "Bundan sonra şapka giyilecek" şeklindeki "sahte ferman"ı okumuştu.
"Dindar erbaş" rolündeki birkaç İttihatçı da, "Asker kardeşlerim, Müslüman değil misiniz? Şapka giymek ne demek? Din-i Mübin-i İslâm'ın evlatlarını gâvur yapacaklar. Ne duruyorsunuz" gibi tahriklerle, eratı; pimi çekilmiş bombaya çevirmişti. Bunlardan biri, Kılıç Ali'nin, "Atatürk'ün Selanik'teki meyhane arkadaşı" dediği Ömer Naci Bey idi!
Bir başka fitneci ise, "tepki"yi "isyan"a dönüştürmek için "Gâvur olmak için mi Meşrutiyet getirdiler? Haydi Mebusan Meclisi'ne gidelim" diye bağırmıştı. Askerler arasında konumlanmış bir Jön Türk, "Evet, ne duruyoruz" şeklinde karşılık vererek, bu tahrikleri askerin desteklediği izlenimi vermişti! Bunlar ise, I. Dünya Savaşı hezimetinden sonra Enver ve Talat Paşa ile birlikte kaçan Bahaeddin Şakir Bey ile Midhat Şükrü (Bleda) idi![23]
Hışımla Dolmabahçe'ye inen erat, yine İttihatçı fitnecilerin arada tekbirlerle körüklediği tahriklerle Meclis-i Mebusan'a müteveccihen yürümeye başlamıştı.
Film gibi bir organizasyon, kademe kademe uygulanıyordu. Yeni Cami'ye gelince, İngiliz aparatı Derviş Vahdeti'nin bu operasyon için kurduğu İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti'ne mensup İttihatçılardan oluşan "beyaz sarıklı aczimendiler" de kalabalığa katılmış ve "Şeriat elden gidiyor" diye bağırmıştı.
Kandırılmış askerlerle "sivil" ve "hoca" kılıklı Jön Türklerden oluşan kalabalık, tekbirlerle Ayasofya Meydanı'na ulaştığında buranın da tıklım tıklım dolu olduğu görülmüştü! Atlı Tramvaylar, tek çıkış olan Divanyolu Caddesi'ni kapatmıştı.
Derviş Vahdeti'nin, kalabalık arasına dağılmış "hoca" ve "çavuş" kılıklı İttihatçılar üzerinden yönettiği "tiyatro" tam da planlandığı gibi ilerlemişti.
Abdülhamid Han'ın "Taşkışla'da okunan şey, benim fermanım değildir. Bazı düşmanlar tarafından tertip edilmiş maksatlı bir siyaset olayıdır" açıklamasına rağmen fitneyi devam ettirerek son aşamaya geçmişlerdi![24]
İSTANBUL'DA 1. ORDU VARDI AMA SELANİK'TEN "ORDU" GETİRİLDİ
Bol miktarda "Şeriat isteriz, din elden gidiyor" sloganlarıyla sosladıkları bu "irtica ayaklanması"nı Abdülhamid Han'a yükleyerek, güya Meşrutiyet'i korumak için Selanik'ten "ordu" getirmişlerdi! Oysa İstanbul'da en güçlü "ordu" vardı ve onu da yine aynı İttihatçılar yönetiyordu!
Çünkü bu başka bir "ordu" idi!
Mahmud Şevket Paşa'nın topladığı "gönüllü" orduda, Osmanlı askeri azınlıktaydı. "Hareket Ordusu" denilen bu "bozguncular" arasında, devlete kök söktüren Makedonya İhtilal Teşkilatı eşkıyaları, Hınçak ve Taşnak üyeleri, Sandanski, Paniça, Çirçis, Kapitan Keta, Krayko gibi çete reisleri vardı. Ayrıca Selanikli 700 Yahudi'den oluşan "Gönüllü Musevî Taburu" da yerini almıştı. Yaklaşık 40 bin kişilik "talancı", Başkumandan Şevket Paşa ve Kolağası Mustafa Kemal Bey yönetiminde, 16 Nisan Cuma akşamı (31 Mart entrikasından 3 gün sonra) trenle yola çıkmıştı.[25]
23 Nisan'da, hiçbir eylem yaşanmayan İstanbul'a saldıran "talan ordusu"ndaki anarşist gruplar, yağma ve katliam yarışına girmişti.
25 Nisan günü ilân edilen "sıkıyönetim" bildirisini yazmış olan Erkân-ı Harbiye Reisi Mustafa Kemal Bey, o günlerde yaşananları yıllar sonra TBMM kürsüsünden, "Ben de İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nun başında bulunanlardan biriyim. Nihayet içeriye girdik. Kan akıttık, birçok insan astık" sözleriyle anlatmıştı.[26]
Sonra "darbe"nin son aşaması devreye sokulmuş ve güya "hürriyet getirmek için" açılan Meclis-i Mebusan'ın Türkiye düşmanı üyeleri, Sultan Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesini oylamıştı!
Nasıl oyun ama? "Demokrasi ve hürriyet membaı" diye pazarlanan Meclis, "darbe" aparatı olarak kullanılmıştı! Abdülhamid Han'ın 7 defa sadrazam tayin ettiği bir "maşa" olan Said Paşa, oylamanın sonucunu "Sultan Hamid ittifakla hal' edildi!" şeklinde ilân etmişti![27]
Hıyanetin çapına bakın ki, Yahudi; Ermeni; Rum ve nice İslâm düşmanları, Müslümanların Halifesi olan Sultan Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesi için "onay makamı"na getirilmiş ve Halife, "düşman oklarıyla" devrilmişti!
İngiliz Sefirinin dikte ettirdiği darbe kararı, vesayet Meclis'inde "millet kararı" oluvermişti! Demek ki İngilizler, Osmanlı'ya Meşrutiyet getirmek için bu yüzden yırtınmıştı! Ahmet Kabaklı da "İngilizler '31 Mart' diye bilinen mürettep (tertiplenmiş) 'irtica' olayını, Halife Sultan Abdülhamid'i tahttan indirmek kastıyla, el altından 'İttihat ve Terakki' erkânına yaptırmıştı" diyor.[28]
DARBEYİ, TÜRK BİLE OLMAYAN "4 MASON" TEBLİĞ ETTİ!
Abdülhamid Han, Yıldız Sarayı'nda mahsur bırakılmıştı. İki gündür içeri kimseyi sokmuyor, hanedanın çıkışına da izin vermiyorlardı. Mutfaktaki malzeme de bitmişti. Köşklerinde nimetler içinde yüzen nankör paşalar, her şeyi borçlu oldukları Sultan ve haremine bir kâse çorbayı çok görmüştü![29]
İngiltere ve Fransa'nın Sefirleri, kuşatma altındaki Sultan'a giderek "Devletimiz emrinize amadedir" demişti! 33 yıllık dik duruşunu aynen muhafaza eden Ulu Hakan, "Teslim ol" çağrısı yapan bu İttihatçı patronlarına, "Etlerimi cımbızla koparacaklarını bilsem, bir ecnebi devlete iltica etmem!" cevabı vermişti.[30]
28 Nisan sabahı Saray kapısında duran askerî otomobilden inen "Meclis-i Mebusan üyeleri" hemen içeri alınmıştı. Saray ananesine göre; gelenlere kahve ikram edilirdi ama Saray'da kahve bulunmadığı için özür dilenmişti!
Darbeyi tebliğ için gelen heyet; tek ortak paydası "Masonluk" olan Ayan Azası Gürcü Arif Hikmet Paşa, Ermeni Örgütleri Lideri Aram Efendi, Arnavut Esad Toptanî ve "Theodor başkanımıza bu salonda verdiğin 'Hayır' cevabının intikamını işte böyle aldık" der gibi böbürlenen darbe koordinatörü Emmanuel Carasso'dan ibaretti![31]
Mağdur Sultana, tacını tahtını kaybetmesi değil; Yahudilerin karşısında bu hale düşürülmesi çok ağır gelmişti! İttihatçıların bu satılmışlığını, "Müslümanların Halifesine, tahttan indirildiğini tebliğ edecek başka kimse bulamamışlar mı?" şeklinde dile getirmişti!
Darbecileri metanetle dinleyen Sultan, "Allah biliyor ki benim bu isyanda hiç dahlim yoktur. Ben daima millet ve devletim için çalıştım. Ne çare ki düşmanlarım, bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istedi ve muvaffak oldu" demişti.
"HÜRRİYET MERKEZİ" DEDİKLERİ SELANİK'E ESARET SÜRGÜNÜ
Son arzusu olan, "Çırağan'da oturmama müsaade olunsun. Kalan ömrümü milletime dua ile geçireyim" ricası bile kabul edilmemişti!
"Hemen Selanik'e gideceksin" demiş; hatta, çamaşırlarını almasına bile izin vermemişlerdi!
"Başkâtib" tayin edildiğinde, Abdülhamid Han'ın uzattığı bir deste banknotu alırken "Sadık bendenizim" diyerek ayaklarına kapanan Ali Cevad Bey, güç merkezi İttihatçılara kayınca tamamen değişmiş; "Vakit dardır. Gideceğiniz yerde her şey vardır. Bir an evvel gidin" diye bağırmıştı![32]
Müslümanların Halifesi ve Osmanlı Hanedanı'nın en "kahraman" üyelerinden biri, yakınlarıyla birlikte kapı önünde bekleyen iki arabaya tıkıştırılarak Sirkeci'ye götürülmüştü.
Hâlâ korktukları için gittiğini bizzat görme niyetiyle Sirkeci Garı'na gelen Enver, Cemal ve Talat üçlüsüne, "Efendiler! Bu devleti zarara uğratmadan on sene idare edin, 'Yüz sene yönettik' diye iftihar edin" demişti. Gerçekten 31 Ekim 1918'de; yani 9,5 yıl sonra Osmanlı yok olmuştu.[33]
Bir vagona sıkıştırılmış ve kapılar üzerine kilitlenmişti. Aç susuz ve uykusuz bir yolculuktan sonra ertesi gece Selanik'te inmiş, yarım saat sonra, Alâtini Köşkü denilen ıssız binaya girmişlerdi.
Bu bina, İsrail'in kurulması için her şeyini feda eden İtalyan uyruklu Yahudi sanayici "Allâtini" ailesine aitti. Filistin'i Siyonistlere vermeyen Sultan, güya "kabe-i hürriyet" dedikleri Selanik'teki "Yahudi Cezaevi"nde hesap veriyordu!
NEDEN ÖNCE "ARŞİV"İ YAKTILAR?
Darbe liderleri hemen Yıldız Sarayı'na koşmuştu. Saray, düşman işgallerinde bile eşine rastlanmayan, seviyesiz bir yağmaya sahne olmuştu. Perdelere varıncaya kadar kim ne bulursa kaçırıyordu!
Talancılar Kumandanı Mahmud Şevket Paşa ise başka bir "yağma" telaşındaydı! Yıldız'daki bütün evrakın Bayezid'deki Harbiye Nezaretine (İstanbul Üniversitesi) gönderilmesi talimatı vermişti. 330 sandık dolusu en kritik belge, avluda yakılmıştı.[34]
"Neden yakıldı" sorusunun cevabı, kurtarılabilen cüz'i evraktan çıkmıştı. Haçlı Siyonist simsarlarla olan kirli ilişkilerinin ortaya çıkmasından korkmuşlardı. Kendilerini kurtarmak için devletin hafızasını yakmışlardı.[35]
31 MART, TAM BİR HAÇLI SİYONİST OPERASYONDUR
Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesi, içimizdeki uzantılar üzerinden gerçekleştirilen bir "Haçlı Siyonist Seferi"dir. Bu "gizli işgal" sayesinde İngilizler; Hindistan, Mısır, Orta Doğu ve Arabistan başta olmak üzere İslâm coğrafyasını daha rahat sömürmüş; Siyonistler ise Osmanlı coğrafyasının en kritik bölgesinde "Yahudi devleti" kurmuştur. Gerisi ayrıntıdır.
Bu gerçeği Yılmaz Öztuna da doğrulamaktadır:
"31 Mart ayaklanması, BIS (British Intelligence Service) tarafından tertiplenmiş ve çok toy olan İttihatçılara icra ettirilmiş iğrenç bir eylemdir."[36]
İsabetli tespitleriyle bilinen merhum Mustafa Necati Özfatura ise, 4 Nisan 2015 tarihli Türkiye gazetesindeki "31 Mart Felâketi" başlıklı yazısında, "Tarihçilerin ittifakına göre 31 Mart Vakası'nı Siyonizm organize etmiştir. Yahudilere Filistin'de toprak vermeyen Abdülhamid Han, intikam için devrilmiştir" demişti.
Konu hakkında geniş araştırmalar yapan Ahmet Kabaklı'nın tespiti de aynıdır:
"İngilizler '31 Mart' diye bilinen mürettep (tertiplenmiş) 'irtica' olayını, Halife Sultan Abdülhamid'i tahttan indirmek kastıyla, el altından 'İttihat ve Terakki' erkânına yaptırmıştır!"[37]
Nitekim II. Abdülhamid Han da, yanında "doktor" olarak görevlendirilen İttihatçı muhbiri Atıf Hüseyin Efendi'ye, "Bize her fenalık İngiltere'nin eli altından çıkmıştır. Sultan Aziz vakası, İngilizlerin teşvikiyle Midhat Paşa ve komitesi tarafından vukua getirilmişti. Benim felaketim de yine İngilizlerin eliyle olmuştur" diyerek son noktayı koymuştur.
"DİYANET"İ MASONLARA TESLİM ETTİLER
Amerikalı araştırmacı Joseph L. Grabill, "Abdülhamid döneminde misyonerlerin en büyük korkusu, Sultan'ın bizzat kendisiydi" derken aslında Abdülhamid Han'ın başına gelenlerin sebebini açıklıyordu!
Bu yüzden Carasso'nun yönettiği İttihatçıların ilk işi "Türkiye Maşrık-ı Âzamı"nı kurmak olmuştu. Carasso; 1 Ağustos 1909 toplantısında oluşturulan "Osmanlı Büyük Doğusu Locası"nın üstatlığına, "çömezi" Talat Paşa'yı getirmişti. Yönetime seçilen 22 kişinin 5'i Yahudi idi.[38]
Dâhiliye Nâzırı yapılan Talat Paşa, "Osmanlı Komitesi" denen bu locanın üyelerini "vali" atayarak Masonları, imparatorluğun her yanına hâkim kılmıştı. Hedef, "İslâm kanunlarını çürüterek yok etmek" idi.[39]
İlim ehli olan Şeyhülislâm Hüseyin Hüsnü Efendi'yi silah zoruyla görevden uzaklaştırmış; yerine Mason Musa Kazım'ı getirmişlerdi. Musa Kazım ise, bütün kritik vazifelere Masonları tayin etmişti.[40]
Amerikalı Evanjelik Misyoner Henry Harris Jessup 1910 yılında New York'ta basılan "Suriye'de 53 Yıl" adlı kitabında, Abdülhamid Han sonrasını, "Müslümanların, Protestan olması serbest hale gelmişti" şeklinde değerlendirmişti!
Nitekim Abdülhamid Han'ı düşüren İttihatçılar en büyük övgüyü, Misyoner Cemiyeti'nden almıştı! İttihatçıların iktidarında adeta yeniden doğan bu Haçlı şövalyeleri, Hristiyanlık propagandasında çok rahatlamıştı.
SADECE FİLİSTİN'İ DEĞİL, HER ŞEYİ YAHUDİLERE VERDİLER!
Jön Türk lideri Enver Paşa, Avrupalı dostlarına "Artık ne Rum; ne Yahudi; ne Müslüman var! Aynı mavi gök altında hepimiz eşitiz" şirinlikleri sergiliyordu ama asla öyle olmayacaktı![41]
Yahudiler/Sabetaylar, İttihat ve Terakki'nin patronu gibiydi! Yeni hükümette çok sayıda Yahudi ve Dönme nazır yer almıştı! Hükümet, Yahudilerin istediği her kararı alıyordu.[42]
Yeni yönetimin ilk işi, "hazine-i hassa" topraklarını devletleştirmek olmuştu.
Bu çok büyük bir hıyanet idi. Çünkü Sultan, tehlikeyi bertaraf etmek için Filistin topraklarını satın alarak "özel mülk" yapmıştı. Zira, işgal durumunda bile "özel mülk"e müdahale edilemiyordu. 1914'te çıkarılan kanunla da, Yahudilerin Filistin'de toprak satın almasına izin verilmişti.[43]
Rothschild sermayesiyle darbe yapanlar, şimdi vatan toprağıyla "borç" ödüyordu! Rothschild'ler de "kârlı" yatırımlarının sefasını sürüyordu![44]
Yahudi devleti önündeki en büyük "engel" olan Abdülhamid Han, içeriden bertaraf etmişti! Yani İttihatçılar olmasaydı İsrail devleti kurulamazdı!
Büyük bir İttihatçı heyeti 19 Temmuz 1909'da Londra'ya gitmişti. Başrollerde Carasso vardı. İngiliz Siyonistleri Başkanı Sir Francis Montefiore'un, 25 Temmuz akşamı bu heyete verdiği yemekte, "Filistin'e göç" gündeme getirilmişti. İttihatçıların cevabı, Londra'da yayınlanan "Standard" gazetesinin manşetine "Genç Türkler, Abdülhamid'in Yahudilerden esirgediği izni veriyor" şeklinde yansımıştı.[45]
Abdülhamid Han'ın, 22 Eylül 1913 tarihli açıklaması, İttihatçıların bu tutumunun bilinçli bir "uşaklık" olduğunu gösteriyordu:
"Yahudiler, Filistin'de devlet kurmalarına izin vermem için ısrar etti. Milyonlarca İngiliz altını vadettiler. 'Dünyayı verseniz kabul etmeyeceğim' şeklindeki kat'î cevabımdan sonra beni Selânik'e gönderttiler."
ABDÜLHAMİD DÜŞTÜ, EN BÜYÜK ENGEL KALKTI!
Sultan Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle "en büyük engel"den kurtulan Siyonistler, 26 Aralık 1909'da Hamburg'da düzenlenen 9. Kongre'de "yol haritası"nı kesinleştirmişti! 1911'de Basel'de ve 1913'te Viyana'da yapılan 10 ve 11. Kongrelerde ise, "devlet"in ayrıntıları belirlenmişti.
İngilizler diğer taraftan da Lawrence vb. casuslarla Arap coğrafyasında isyan ateşi yakmıştı. Bu "yıpratma savaşları" soluksuz 17 yıl devam etmiş; devletin asker ve mühimmatı bitmişti.
Artık sıra öldürücü yumruğu indirmeye gelmişti.
İçten dıştan yıpratılan Osmanlı Devleti, zaten "sekarat" halindeyken girdiği I. Dünya Savaşı'nda cephe cephe yıkılırken "Yahudi Devleti" de, evre evre kuruluyordu. Nitekim, İngiltere-Fransa ikilisinin daha 16 Mart 1916 tarihinde imzaladığı "Sykes-Picot Antlaşması"nı gösteren haritada, Yahudi devletinin kurulacağı bölge "International Zone" olarak işaretlenmişti!
Hakeza, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, Britanya Yahudi Temsilciler Kurulu Başkanı Lionel W. Rothschild'e yazdığı 2 Kasım 1917 tarihli mektupta, "Filistin'de Yahudi milli yurdu" kurulacağını müjdelemişti![46]
Bahsedilen yer, Osmanlı Devleti'ne aitti! İngilizlerin hiçbir tasarruf hakkı yoktu. Ama ne gariptir ki, Yahudilerin casusluk örgütü olan "NİLİ"nin kontrolündeki İttihatçı Cemal Paşa, bu "müjde"den kısa süre sonra Kudüs'ü İngilizlere teslim etmişti!
General Edmund Allenby, 7 asırdır Müslümanların elinde bulunan Kudüs'e, 11 Aralık 1917 günü Yafa Kapısı'ndan girerken "Haçlı Seferleri şimdi bitti" demişti.[47]
O gün, aslında "Osmanlı'nın yıkıldığı ve Yahudi Devleti"nin kurulduğu gün" idi.
1948'e kadar devam eden "doğum" hazırlıklarında ve sonrasında rol alan "Türk Paşaları/İsrail Maşaları" da son bölümde ele alacağız.
4 MAYIS PAZARTESİ:
İSRAİL'İN TÜRK MİMARLARI-4:
İngiltere kurdu ama CHP korudu!
[1] Riyad Mishal, İsrail'in Nüfusunun Gelişimi ve Yapısal Analizi, Yüksek Lisans Tezi, İ.Ü.,1997, s. 59-60
[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrâde Meclis-i Vâlâ, No: 5276; No: 33356.
[3] Cemal Anadol, Siyonizmin Oyunları, Sahhaflar Kitap Sarayı, İstanbul 1987, s. 76-80.
[4] Wilfrid S. Blunt, İslâm'ın Geleceği, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2011, s. 52-57.
[5] Taha N. Karaca, Gladstone'un Osmanlı'yı Yıkma Planı Büyük Oyun, Timaş Yayınları, İstanbul 2011, s. 302.
[6] Karaca, A.g.e., s. 277.
[7] Karaca, A.g.e., s. 277.
[8] Mim Kemal Öke, Siyonizm Ve Filistin Sorunu (1890-1914), Marife, 2006, Yıl: 6, 1/261-270.
[9] Mim Kemal Öke, Sultan Abdülhamid, Siyonistler ve Filistin Meselesi, Kervan Kitapçılık, İstanbul 1981, s. 141.
[10] Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Yayıncılık, İstanbul 2018, s. 66.
[11] Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yayınevi, İstanbul 2012, s. 48; Bulut, İngiliz Derviş, s. 166.
[12] Kenan Karataş, Türk İstihbarat ve Espiyonaj Tarihi, En Kitap, İstanbul 2020, s. 155.
[13] Salahi R. Sonyel, İngiliz İstihbarat Servisi'nin Türkiye'deki Eylemleri, TTK Yayınları, Ankara 1995, s. 4.
[14] Şükrü Hanioğlu, Young Turks in Opposition, Oxford University Press, New York 1995. s. 78, 168.
[15] Ahmet Şimşirgil, Kayı-X: II. Abdülhamid Han, Timaş, İstanbul 2021, s. 221.
[16] Süleyman Kocabaş, İngiliz Büyükelçisinin Arabasını Kendileri Çekti, Derin Tarih, Haziran 2020, s.
[17] Aubrey Herbert, Ben Kendim, 21. Yüzyıl Yayınları, Ankara 1999, s. 228.
[18] Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yayınları, İstanbul 2012, s. 76-77.
[19] Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonist ve Masonlar, Çağ Yayınları, İstanbul 1991, s. 152-153.
[20] Mustafa Turan, Taşkışla'da 31 Mart, Aykurt Neşriyat, İstanbul 1964, s. 53.
[21] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, TEV Yayınları, İstanbul 2007, s. 136.
[22] 'Hürriyet' diyerek geldiler ülkeyi alt üst ettiler, Yeni Şafak, 19 Kasım 2011.
[23] Turan, Taşkışla'da 31 Mart, s. 63-63.
[24] Turan, Taşkışla'da 31 Mart, s. 70.
[25] Bulut, İngiliz Derviş, s. 195.
[26] TBMM Zabıt Ceridesi, 120. İçtima, 1.12.1337 (1 Aralık 1921), C. 14, s. 434.
[27] Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz-3, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1974, s. s. 57-59.
[28] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, TEV Yayınları, İstanbul 1993, s. 138.
[29] Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz-3, s. 65.
[30] Şadiye Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, Timaş Yayınları, İstanbul 2022, s. 47.
[31] Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz-3, s. 70.
[32] Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid, Timaş Yayınları, İstanbul 2013, s. 154.
[33] Said Alpsoy, Tarih Kaderi İspat Ederse, Gelenek Yayıncılık, İstanbul 2007, s. 87.
[34] Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz-2, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1974, s. 84.
[35] Şimşirgil, Kayı-X, s. 229.
[36] Yılmaz Öztuna, Bir Eylemin Anatomisi, Türkiye, 23 Mayıs 2006.
[37] Kabaklı, Temellerin Duruşması, s. 138.
[38] Osmanlı'daki Entelektüel ve Siyasî Güçler, Ocak 1917, British Library, IOR/L/PS/18/B267, s. 17.
[39] Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, s. 183.
[40] Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, s. 176.
[41] Georges Young, Constantinople, Payot, Paris 1949, s. 304.
[42] Abraham Galante, Sabetay Sevi ve Sabetaycıların Gelenekleri, ZVİ-Geyik Yayınları, İstanbul 2000, s. 106.
[43] Faruk El Hammûd, Çalınmış Vatan Filistin, Derin Tarih Yayınları, İstanbul 2021, s. 26.
[44] Ekrem Buğra Ekinci, Rothschild'ler Osmanlı'nın sonunu getirdi, Türkiye, 20 Ekim 2025.
[45] Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, s. 153.
[46] Peter Hopkirk, Bitmeyen Oyun, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1995, s. 158.
[47] Ahmet Şimşirgil, Kayı-XI Elveda, Timaş Yayınları, İstanbul 2020, s. 158.
.
.
|
| Bugün 356 ziyaretçi (706 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|